PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Mehtap Kayaoğlu - Yumuşak Huylu Erkeklerin Eşleri, Dikkat!



İsmail
20-04-2011, 13:43
Yeni moda kadın korkusu: Anne olmak

Kadınlar son dönemlerde birçok şeyden korkar oldular evet ama en fazla anne olmaktan.





Eskiden her kadının en büyük hayali anne olmaktı. Annelik öylesine çekici bir duyguydu ki, küçük kızlara “Büyüyünce ne olacaksın?” diye sorsanız hiç düşünmeden cevap verirlerdi: “Anne olacağım”
Ne oldu da her kadının en büyük rüyası annelik, gelişen dünya düzeninde kadınlığın yeni kabusu olmaya başladı?
Hormonlu yiyecekler, sentetik giyecekler, sanal tatlandırıcılar derken duygularımızı da doğal olmayan ürünlerden seçmeye başlamış olmalıyız ki; bizi biz yapan yanlarımızı bir kenara bırakmaya başladık.
Peki şimdi sizlere; kadınlar kendi anneleriyle kurdukları ilişkiler nedeniyle anne olmak istemiyorlar desem…! Hatta anneleriyle kurdukları ilişkiden ziyade, kurmaları gerektiği halde kuramadıkları iletişimden dolayı anne olmak istemiyorlar desem…? İlginç değil mi?
“İyi de nasıl?” Hemen kısaca anlatayım:
Herkes için ilk nesne olan anne, özellikle kız çocuk için iletinin kaynağıdır. Kız çocuklar dünyaya annelerinin gözleriyle bakarlar. Anneleri gibi hissederler. Anneleri gibi tepkiler verirler. Anneleri gibi uyur, onlar gibi korkarlar. Sevmeyi ve mücadele etmeyi anneden öğrenirler.
Çocukluğun ilk yıllarında “yeterince iyi olmayan anne ilişkisi” nedeniyle kız çocuklarda çarpık bir duygusal gelişim süreci yaşanır. Çarpık başlangıç, zaman içerisinde farklı ve üstesinden gelinemeyen duygusal deneyimlere yol açar. Yaşı ilerledikçe karşı cinse ilgi gösterir. Karşı cins demek öyle ya da böyle ufukta görünen annelik demektir.
Aslına bakarsanız annelik, kadınlığın en üst seviyesidir. Çocuk sahibi olan kadınlar, kendi anneleriyle öğrendikleri ilişkileri evlatlarına yansıtacaklarının farkındadırlar. Tam da bu nedenle ısrarla “Ben annemin beni büyütürken yaptığı hataları asla yapmayacağım.” demelerine rağmen, kendilerini anneleri gibi bağırınıp dururken bulurlar.
Anneleriyle yaşadıkları ilişki zorlukları, evlatlarıyla kendi aralarında alevlenir. Bir anlamda geçmiş hayat film şeridi gibi gözlerinin önünden geçmekle kalmaz, rol değişimiyle ikinci kez yaşanır. Bu tip tecrübeler etrafta çoğaldıkça bilinçaltına annelikten korkmak/ürkmek gibi duygular gelip yerleşir. Ve maalesef yeni nesil anne olmaktan çekinmeye başlar. Hikaye böylece kötü bir şaka gibi hayatımıza yerleşir.
Kadınlar son dönemlerde birçok şeyden korkar oldular evet ama en fazla anne olmaktan. Bunun nedeni özetle kendi anneleriyle kurulamayan sağlıklı ilişki.
Yani diyorum ki sevgili hanımlar… ve tabii ki beyler… evlatlarınızla kurduğunuz ilişki, soyadı ağacınızın ilerlemesine bile vesile oluyor da farkında bile değilsiniz.
Kızınızı her azarladığınızda, onu incittiğinizde bilmelisiniz ki; ilerde sizinle yaşadıklarını kendi kuşağına aktarma endişesi nedeniyle, en doğal hakkı olan anneliği tecrübe edemeyecek. Sebebini bilemediği garip bir nedenle anne olmaktan korkacak. Dünyaya yeni bir bebek getirme isteği belirdiğinde, rüyalarına giren kabuslar nedeniyle sıkıntı çekecek. Sorununun adını koymaktan bile utanacak… cesaretini toplayabildiğinde, birilerine anne olmak istemediğini fısıldayacak…
Kısaca diyorum ki… Unutmayın …! Kızınızla sağlıklı iletişim kurmadığınızda, onun evlatlarıyla-anne olamayacağı için- kuramayacağı ilişkisinin vebal halkası siz olacaksınız!
Psikolojik Danışman&Psikoterapist Mehtap Kayaoğlu

İsmail
11-05-2011, 06:31
Bu yazıyı mümkünse sadece hanımlar okusun. Önceden, "İçkisi-kumarı, kadını/kızı yoktur." denilen erkekler, eşler tarafından renksizlikle suçlanıyor. Müslüman erkekler nasıl 'out' oldu?






Bu yazıyı mümkünse sadece hanımlar okusun. Kız kıza aramızda “çuvaldızı kendimize batırmamızı” gerektirecek bir yazı kaleme alayım dedim.

Aile büyükleri eskiden kız istemeye gittikleri evlerde oğullarını tanıtırken: “Oğlumuz çok efendidir. İçkisi-kumarı, kadını/kızı yoktur. Başı önünde işten eve, evden işe gider gelir. Namusludur. Dürüsttür.” derlerdi.
Şimdi bu cümleleri rafa kaldırmazsanız oğlunuz evde kalır, benden söylemesi! Ya da iki günden hanımı onu evden atar veya terk eder.
Niye mi?
Günümüzün –sözüm ona-dindar/açık görüşlü hanımlarının evlilik hakkındaki fikirleri değişti. “Eşim iyi adamdır. Namusludur. Sessizdir. Çalışkandır. İçkisi/kumarı yoktur. Bugüne kadar beni aldatmadı. Ama çok renksiz(!) bir adam. Onunla mutlu değilim. Eşim beni şaşırtacak sürprizler yapmıyor. Değişiklikler katmıyor hayatıma…” diyerek kocasından ayrılan ayrılana…

İstatistiklere bakılırsa ülkedeki erkeklerin çoğu “renksiz(!)” anlaşılan. Kadınlar atağa geçti çünkü.
Huu hanım kardeşlerim! Hep beraber Allah’tan korkmaya ne dersiniz? Zamanında farklı kişisel nedenlerle evlendiğiniz, günün şartlarına göre ihtiyaçlarınızı karşıladığınız “Allah’tan korkan, kuldan utanan” eşinizi; sırf filmlerde gördüğünüz yapay/yılışık erkeklere benzemiyor diye boşayamazsınız! Biz ayrı dünyaların insanlarıyız diye etiketleyip, kendi değişen bakış açılarınızın, allame-i cihan olsa doyuramayacağı taklit beklentilerinizin günah keçisi yapamazsınız.

Üç-beş dizi film izleyip, kendisini gayri ahlaki beklentiler içine sokan kadınlar eşlerini beğenmemeye, sığ bulmaya, sürprizlerle dolu olmayışla suçlamaya ve boşanmaya başladı.
Aile danışmanı/aile terapisti olarak ben de söylüyorum zaman zaman evlilik ilişkisine yatırım yapmak lazım… kendimizi yedirip doyurduğumuz gibi, ilişkilerimizi de beslemek lazım diye. Evlilikteki eksiklikleri görüp, onları düzeltmeye çalışarak çaba göstermek ayrıdır; tamamen taklitçi/hevesli/kompleksli bir düşünceyle, evlilik ilişkisine zerre katkısı olmayacak beklentileri eşlere yükleyerek, yapamıyor diye boşanmaya kalkmak ayrıdır.
Anlayacağınız sapla samanı birbirine karıştırmamak lazım.

Şaka gibi gelecek ama; günümüz insanı, özellikle erkeği zaten bağlanma sorunu yaşıyor. Evlenmek, yuva kurmak yerine günü birlik/gelgeç ilişkilerle gününü gün ediyor. Arada sayıları az da olsa cidden düzgün ahlaklı, temiz fıtratlı beyler çıkıyor. Onları da “renkli değil” diye eşleri terk ediyor. Kaldı ki filmlerde görüp imrendiğiniz sürprizlerle dolu erkekler -istisnaları elbet vardır ve istisnalar kaideyi bozmaz diyelim-pek çok bayanla yakın ilişkilerinden dolayı kadın ruhundan çok iyi anlıyorlar. Bayılıp imrendiğiniz o adamların kadını tatmin edecek, mutluluktan sersemletecek seviyeye ulaşması için sayısız ilişki tecrübesinin olması gerekiyor. Çünkü ilişki tecrübesi olmayan erkekler, kadını mutlu etme noktasında doğal olarak sıkıntı çekiyor. İyi niyetli sakarlıklar yapabiliyor. Bundan daha doğal bir durum da olamaz zaten.
Anlayan anlamayana anlatsın ne demek istediğimi.
Özetle hanım kardeşlerimi sağduyulu olmaya davet ediyorum.
Müslüman olmak, müslümanca tercihler yapmayı gerektirir sevgili okurlar. Müslüman değilsek bile, bizi evine “Hanım” yapacak erkekleri tercih etmek dururken, “meze” yapmak isteyen adamlar niye tercih edilir dersiniz?
Hadi cevabını sizler düşünün.
Aklın yolu bir diyorum… ve akıl sahibi insanların en güzel cevabı bulabileceğini biliyorum.
Sevgiler…

Mehtap KAYAOĞLU (Psikolojik Danışman&Psikoterapist)
www.yuzlesme.tv (http://www.yuzlesme.tv/)
mehtap.kayaoglu@yuzlesme.tv
mehtapkayaoglu@gmail.com

cicek demeti
11-05-2011, 06:44
Neden meze yapan adamlar tercih edilir cunku nefsi one gecmistir ve aklini kullanmaz hale gelmistir artik bayanlarimiz...Ama nice bayanlarimizda varki ne acilar cektirsede esleri yine hayat yilmadan usanmadan evliligini devam ettirenlerde var..Bu dunyada zit kisimlar daima bulunur..Rabbim oyle olanlara akil fikir versin ve nefsini one gecirenlerden eylemesin inseAllah..Birde sunu anlayamadim hala cocuklugumdan beri bayanlarimiz ,kadinlarimiz filme oyle dalarki o ne guzel ne yakisikli derler ya yakisikliysa bize neki bizi ilgilendirmezki onun guzelligi...Birde heveslenmeler olurya aslinda onu anlayamadim neden olurlar boyle bazi bayanlarki anlasam ben bunu kesin olme vaktim gelmistir :D Hasili vesseealam cogunluk olmaya basladi evet boyle bayanlarimiz ne yazikki uzulerek diyorum....Ama eminimki dogruyu dogru bilen ve nefsini on plana cikarmayan bayanlarimizda coktur ve bundan adim gibi eminim ineAllah...konu cok guzeldi tesekkurlerimi sunuyorum...

era
11-05-2011, 09:34
Aile büyükleri eskiden kız istemeye gittikleri evlerde oğullarını tanıtırken: “Oğlumuz çok efendidir. İçkisi-kumarı, kadını/kızı yoktur. Başı önünde işten eve, evden işe gider gelir. Namusludur. Dürüsttür.” derlerdi.


Çoğu da yalan söyler(di)


Günümüzün –sözüm ona-dindar/açık görüşlü hanımlarının evlilik hakkındaki fikirleri değişti. “Eşim iyi adamdır. Namusludur. Sessizdir. Çalışkandır. İçkisi/kumarı yoktur. Bugüne kadar beni aldatmadı. Ama çok renksiz(!) bir adam. Onunla mutlu değilim

Alıntılanan iki yazı arasında saçma bir bağlantı kurulmuş. Sanki "renksiz adam" demekle; eşinin karı kızla ilgisi olsun, içkisi, kumarı olsun denmek isteniyormuş gibi bir izlenim verilerek hanımların evlilk algısının o yönde olduğu söylenmiş. Ortalık bunlardan feveran edenlerle doluyken hemde...

Kaba-saba, paspal, hal hatır sorucu iki kelime etmez, nasılsa malımdır ...vb anlayışındaki insana en hafifiyle "renksiz"denmez de ne denir? E tabi bir de diğer köşede renk söndürücü hatunlardan bahsetmek lazım..:)

era
11-05-2011, 10:03
Birde sunu anlayamadim hala cocuklugumdan beri bayanlarimiz ,kadinlarimiz filme oyle dalarki o ne guzel ne yakisikli derler ya yakisikliysa bize neki bizi ilgilendirmezki onun guzelligi...Birde heveslenmeler olurya aslinda onu anlayamadim neden olurlar boyle

Güzel bir noktaya değindiniz. Bir kadının yahut erkeğin hanımından yahut kocasından bir başkasına güzel-yakışıklı demesi haramdır. Allah muhafaza haramlığını kendi ölçülerimle söylüyor değilim ama nerede okuduğumu da hatırlamıyorum. Pek çok eş, tv de gördüğünü eşini kıskandırmak için yahut ona karşı beğenisizliğini göstermek için böyle saçma tutumlara girebiliyor. Bu tipleri hayvandan aşağı görüyorum, hayvanların bile içgüdüleri böylesine sahip değil.

sevgiÇiçeği
11-05-2011, 10:22
konu için teşekkürler sessizlik abi
müslüman koca in ;)

edepyolu
11-05-2011, 11:26
paylaşım için teşekkürler ama yazı bana çok saçma geldi nedense

İsmail
18-05-2011, 08:10
Evliliklerin yeni moda baş belası: Romantizm

Peygamberimizin Hz. Hatice’yi Hira dağında mum ışığında yemeğe davet ettiğini duyan var mı? Ya eşiyle el ele tutuşup, Mekke sokaklarında yürüyüş yaptıklarını?





Anlatmak istediklerimi doğru anlamanın en iyi yolu kavram kargaşası oluşturacak kelimeleri bir güzel açıklamaktan geçiyor.
Hal böyle olunca Romantizm kelimesi ne demek bir göz atalım dilerseniz.
Romantizm; “1. XVIII. yüzyıl sonunda başlayan, duygu, coşku ve sembole aşırı yer veren sanat akımı 2. Romantik ortam veya durum. 3. Duygusal eğilim, hayalcilik” şeklinde tanımlanmaktadır. (TDK)
Psikolojik/terapötik açıdan romantizm ise; kişinin kendi hayallerine, dış dünyadan karşılık bulma çabası şeklinde tanımlanabilir.
Tanımları didikleyerek, romantizm başımıza niye bela oldu hemen bulalım mı sevgili okurlar?
İlk tanıma göre, duygu, coşku ve sembole aşırı yer verilmesi ev hayatımızı zora sokmaya başladı. Cidden öyle. İnsanlar içsel/manevi değerlerini yitirdiklerinde, dışarıdan nesnel takviye yapmak zorunda hissederler kendilerini. Geçmişte “bir lokma bir hırka” diyen Müslümanlar ne oldu da AVM/Lüks tutkunu olup çıktılar dersiniz? İnsanı insan yapan değerler alaşağı edilirse, kişiyi kıymetli hale getiren prensipler yok sayılırsa olacağı bu tabii ki.
Anne/babalarımızın yaptığı evlilik pratikleri günümüzde yok denecek kadar az maalesef. Onlar evlenirken iyi günde/kötü günde, hastalıkta ve sağlıkta evlilik yapıyorlardı. Benim son zamanlarda çalıştığım ailelerin çoğu, eşin maddi zorlukları nedeniyle bitiyor örneğin. Hani kötü gündü?
Veya etrafta daha güzel, fiziği yerinde, boyalı süslü kızlar var… veya fit erkekler… kendi doğum yapıp kilo almış kadınına/ yaş ilerledikçe midesi çıkmış adamına bakınca gönlü geçiyor herkesin. Hopp boşanmaya kalkıyor. Hani sağlıktı?
Duygusal eğilim kısmına gelince…
Allah(cc) bizi Kur’an-Kerim’de pek çok ayette uyarırken, “…akıl etmez misiniz?”, “…düşünmez misiniz? diyor. Bizleri düşünmeye, akletmeye çağırıyor. Neydi peki akıl etmek? Kalbin tatmin olduğu, aklın ikna olduğu bilgiye ulaşmak değil miydi? Duyguların yanılma ihtimali vardır her zaman. Ama akıl ve kalp bir araya geldiğinde, yani Allah(cc)’ın emrettiği gibi aklettiğimizde yanılma ihtimalimiz en aza iner. Bu konuyu uzatmaya gerek yok sanırım, çünkü günlük pratiğinizde defalarca test etmişsinizdir bu durumu. Sadece akılla hareket ettiğinizde, içinizde bir şeyler boşlukta kalmıştır. Tam tersi sadece kalbinizle hareket ettiğinizde, sonradan çok üzülmüşsünüzdür. Fakat ikisini bir arada tutabildiğinizde, alınan kararlar sizi zora sokmamıştır.
Her evlilik, fıtratı gereği, belirli bir ihtiyaçtan yola çıkarak yapılır sevgili okurlar. Kimi zaman fiziksel ihtiyaçlar, kimi zaman duygusal ihtiyaçlar, kimi zaman evden kaçıp gitme isteği, kimi zaman sevdiğini sandığı hayali. Öyle ya da böyle evlilik öncesinde beyninizin bir yerlerinde gizli bir kontratınız vardır. O kontrat sizi ilişkiye bağlar. Ancak zamanla kontrat unutulur. Akleden insan, geçmişte o kişiyle niçin evlendiğini hatırlamaya devam eder. Ben zamanında falanca nedenlerle evlenmiştim. Şimdi şartlar değişti diye eşimi değiştiremem, der. Eşini değiştireceğine, zamanın değişen şartlarına göre eşinin pozisyonunu değiştirmeye çalışır.
Vaktinde parası yoktu, kimse kendisiyle evlenmiyordu, para pula meraklı olmayan iyi bir kız alan adam, üç gün sonra cebi para görünce piyasadan banknot meraklısı yeni çıtır bulmaz örneğin! Veya zamanında sırf Allah’tan korkuyor diye evlendiği kocası, kendisine yeterince coşku yaşatıp, beş yıldızlı tatillerde sürprizler yapmıyor diye internetten yeni aday avına çıkmaz.
Ve psikolojik tanım didiklemesine geldi sıra: Kişinin hayallerine, dışarıdan karşılık bulma çabası. Bu tanım aslına bakarsanız çok tatlı ve masum bir süreç. Her insanın bir hayali vardır. Hayaller insanları diri tutar. Hayal, yapısı gereği motive edicidir. Geliştirici, tetikleyicidir. Örneğin hayali olmayan bir çocukla çalışıyorsam çok endişelenirim. Kendisiyle ilgili gelecek planları olmasını isterim, hayallerinden yola çıkarak çabalamasını beklerim.
Her insanın hayali vardır… olmalıdır da. Hayallerin en tatlı tarafı, günün birinde gerçekleşme ihtimalinin olmasıdır. Umut aşılamasıdır.
İyi de evliliklerle ilgili sorun nerede?
İnsanların evlilikle ilgili hayalleri işgal altında! İşte sorun burada! Ülkenin en doğusundan en batısına kadar evlerde oturan kadınların tamamının hayali aynı olmaya başlamışsa…? Kadınların tamamı akşam kocasından çiçek beklemeye başlamışsa…? Erkeklerin hepsi kendisini özel hayatında çıldırtacak(!) vamp kadın isteyip duruyorsa…? Kadınlar eşlerini cam silerken, halı süpürürken görmek isteyip duruyorsa…? Adamlar, eşlerinin hayatlarını sürekli canlı/hareketli tutmasını söyleyip duruyorsa…? Herkes birbirine şiir okuyup, birlikte mum ışığında yemek yeyip, dans etmek istiyorsa…?...vs…vs…vs. HAYAL BUNUN NERESİNDE…?
Hayalin özelliği, kişiye özgü olmasıdır. İnsanlar kes/yapıştır mantığı içinde birbirinden gördüğü şeyleri kopyalayıp, kendi hayatına kaynatmaya çalıştığında işler karışıyor. “Karşı komşunun kocası şunu şunu yapıyormuş, bizimkinde tık yok” endişesiyle, aynı şeyler kendi eşinden bekleniyorsa… “Bizim iş yerindeki bayanlar böyle böyle yapıyorlar…” gibi kıyaslamalarla kendi hanımından benzer şeyler isteniyorsa… hayal bunun neresinde? Kişiye özel oluşu neresinde?
Bazen diyorum ki ülkedeki insanların tamamı kola/hamburger gibi oldular maalesef. İlerde Ahmet’le evlenmekle, Mustafa’yla evlenmek arasında bir fark kalmayacak işin kötüsü. Çünkü erkeklerin hepsi aynılaşıyor… kadınların hepsi de aynılaşıyor. İzmir’deki kızımız çiçek istiyor kocasından, evi temizletiyor adamcağıza yorgun yorgun işten gelmişken, Anadolu’daki kızlar da. Ayşe’yle evlenmekle, Firdevs’le evlenmek arasında ne fark olacak birisi bana anlatabilir mi?
Bunların tamamı duygusal karmaşalardan kaynaklanan, romantizm meraklısı insanların yaşadıkları evlilik sorunları sevgili okurlar.
Hayal sizin hayalinizse, kendi iç ilişkilerinizden yola çıkarak yaptığınız tatlı/hoş davranışlar ve beklentilerse, zarar vermek ne kelime, evlilik ilişkinizi inanılmaz eğlenceli noktalara taşır. Ama başkalarının yaptıklarının aynısı kendisine dayatılmaya çalışılan eş, kadın olsun erkek olsun, rahatsız olur. Hırçınlaşır. İlişkiniz zarar görür.
Filmlerden gördüğünüz, her gördüğünüzü istediğiniz romantizm saçmalıkları, evliliklerinizin başına bela oluyor benden söylemesi. Peygamber efendimizin Hz. Hatice’yi Hira dağının tepesine mum ışığında yemeğe davet ettiğini duyan var mı? Eşiyle el ele tutuşup, Mekke sokaklarında kordon boyundayürür gibi yürüyüş yaptıklarını? Ama mutluydular değil mi? Çünkü eminim kendi iç ilişkilerinde, birbirlerini duygusal anlamda besleyecek çok kaliteli bir ilişkileri vardı. Aksi halde Peygamberimiz eşini kaybettiği o yılları “Hüzün yılı” olarak ilan etmezdi.
Sevgiler hepinize…
Psikolojik Danışman - Psikoterapist Mehtap Kayaoğlu

serkan..
18-05-2011, 08:26
modern zamanlara ait pisliklerden "romantizm"

işin garip yanı bu illettin gereklerini yerine getirme noktasında bazı kadınlar dinin emriymiş gibi kabul geliştirmişler ..

doğum günümü unuttu ...eşim !!!


vah vahh vahhh farz çünki nasıl unutur ..

yazar ablamızın da değindiği gibi ..mum ışığında ormantik akşam yemeği isteği geri çevrilince erken menopoza girenlere ne demeli:laugh::glm

al birini vur ötekine neyse erkeğide kadınıda batmış pisliğe

bereket mehtap ablamız gibi şuurlu hanımlarda var

teşekkürler

Yeni-OSMANLI
18-05-2011, 09:46
yapmacik hareketler...

erkek dedigin OSMANLI gibi olmali,tuttugunu koparmali,ne o öyle mum falan,yerim sizin mumlarinizi,HIYEYYYT:)

era
18-05-2011, 10:19
erkek dedigin OSMANLI gibi olmali

Yeni Osmanlı bu sözü çok ediyorsun ama tek benzer yanları çöküşleri...:laugh:

İsmail
25-05-2011, 05:33
Çoklu zeka gelişimi için 'Büyükanne' formülü

Şimdi uzağında durduğunuz büyük aileler var ya... Onlar sayesinde bizler iyi büyüdük. Cin gibiyiz maşallah... Peki ya yeni gelenler?





Yaygın gelişimsel bozukluk ve büyüme geriliğiyle (geç oturma, geç yürüme, geç konuşma… vb.) o kadar çok karşılaşır olduk ki inanamazsınız. Günlük pratiğimizde nadiren rastladığımız bu büyüme dönemi sorunları, son on yılda fena halde arttı. Neden mi dersiniz?
Ailelerimiz büyük aile olmaktan uzaklaşıp, çekirdek aileye döneli uzun zaman oldu. Çekirdek aileden “mikro aileye” geçişimizse fazla olmadı sayılır. Mikro aile kavramını ben ürettim. Çünkü çekirdek aileler, geniş aile çevresiyle bir şekilde görüşüyor ve çocuğunu başka insanlarla muhatap ederek büyütebiliyor. Ancak mikro ailede büyüyen çocuk, evin içinde anne ve babasından başka kimseyi görmüyor.
Anne çeşitli nedenlerle (kimseyle görüşmek istemediği için; insanlara güvenmediği için; yakın akrabalarıyla uyum/anlaşma sorunları olduğu için; yakın akrabaları başka şehirlerde yaşadığı için; bulundukları şehirde kimseleri olmadığı için; insanlar tarafından anlaşılmadığını düşündüğü için; kalabalık ortamlarda rahat edemediği/utandığı için; ev işlerini bitirip dışarıya çıkacak zamanı bir türlü bulamadığı için; eşi titiz koca olduğu ve evden çıkıp gezmesine izin vermediği için…ve benzeri nedenlerle) yalnız yaşıyor. Dört duvar arasında bir çocuğu bir kendisi. Robinson Crusoe gibi. Cuma’sı bile yok üstelik.
Zeka; en yalın haliyle, bireylerin sahip olduğu öğrenme gücü olarak tanımlanabilir. Gerçek hayattan ve yaşam koşullarımızdan bağımsız olarak düşünülemez. Geliştirilebilir özelliktedir. Kapasitesi değiştirilebilir, geliştirilebilir ve iyileştirilebilir. Çok farklı gibi görünen alanlardan oluşuyorsa da kendi içinde bütündür. Ne kadar çok uyarıcı alırsa, zeka o kadar çok gelişir.
Bir insanın, bir çocuğu tek başına çoklu zeka eğitimi çerçevesinde geliştirmesi zor görünüyor sevgili okurlar. Çünkü çocuğun çok sayıda insandan, çok sayıda uyaran alarak büyümesi gerekir. Örneğin hata yaptığında birisi “hiii” diye tepki verir… diğeri “aaa öyle yapılır mı?” der… bir başkası hiçbir şey söylemez ama mimikleriyle durumdan pek memnun olmadığını hissettirir. Başkası konuşur çocukla, durumu izah eder. Böylece farklı zamanlarda yapılan farklı hatalı davranışta, etrafta kaç kişi varsa çocuk o kadar farklı “olumsuzluk içeren tepki” ile muhatap olur. Bunların hepsini birbiriyle harmanlayabilir. Her birisinin tek tek kendi davranışının düzeltilmesine yönelik tatlı müdahaleler olduğunu anlar. Böylece etrafındaki herkesin kendine özgü davranışlarıyla çeşitlendirdiği hayatını, uyaran zenginliği olarak yaşar.
Her insan doğası gereği belirli özellikler taşır. Çevrenizden de bilirsiniz. Kimi insanlar sakin mizaçlıdır. Olaylara serinkanlı yaklaşır. Kimi heyecanlıdır, hızlı müdahaleler yapar. Kimi bir olayı hikayeleştirerek anlatır. Kimi insan dokunsaldır, kimi doğaya meraklıdır, tabiattan örnekler verir durur. Kimi neşelidir. En olmadık yerlerde süper espriler yaparak etrafı şenlendirir.
“Bir anne=bir anne”’dir. Sadece bir kişidir. Belirli bir zeka kapasitesi vardır. Ve o kapasiteye uygun belirli davranış özellikleri.
Bir tane anneden 7 veya 8 tane insan çıkmaz! Anne farkında olmadan çocuğuna hep aynı şekilde yaklaşır. Aynı yiyecekleri aynı usulle yedirir. Benzer konuşmalar yapar. Benzer ses tonlarını kullanır. Benzer güzel sözler söyler. Ne kadar farklı davrandığını düşünürse düşünsün, sürekli birlikte olduğu evladı bir süre sonra annenin her şeyini kanıksar. Anneyle bir bütün olur. Maalesef bir süre sonra annenin yaptığı her davranış şekli normalleşir. Bebeğinin beyninde, aynı sistem içinde kaydolur. Uyarıcısı hep aynı merkezden aynı şekillerde geliyormuş gibi olur. Ve beyin değişik çağrışımlar almadığı için bir süre sonra kilitlenmeye başlar.
Oysa iyi anlaştığınız ev halkınızla kalabalıkta büyüyen çocuk pek çok uyarıcıyı bir arada alır. Biri uzaktan konuşarak sever onu, diğeri alır kucağına bir güzel mıncıklar. Biri tatlı diller dökerek yedirir yemeğini, öteki oyunlar oynayarak. Biri kucağına alıp pencereden baktırarak susturmaya çalışır ağlamasını, evin farklı üyesi oyuncaklarıyla oynatarak. Ne kadar çok insan olursa çevresinde o kadar çok “dünya” ile muhatap olmuş olur yavrunuz. Böylece zekası, çoklu zeka teorisine göre, çeşitli alt alanlarda uyarıcı alarak gelişir.
Sözel zekası gelişmiş olan yetişkin, kelimelerle, kavramlarla yaklaşır çocuğunuza…
Mantıksal yanı ağır basan kişi, sorgulatır, muhakeme ettirir, ilişki kurdurur nesneler arasında…
Görsel zekası gelişmiş kişi, imgelerle yaklaşır farkında olmadan. Anlamadığı bir durumu evladınıza anlatmaya çalışırken etraftaki resimlerden, şekillerden, eşyalardan yardım alarak destekler durumu.
Dokunsal kişiler hep dokunur zaten. Öper… sever… ten temasını eksik bırakmaz…
Müzikle/ritmle arası iyi olan yetişkin, şarkılar söyler sık sık ufaklıklara… melodilerle hoş ortamlar oluşturur. Hatta en gergin anları komik sözlü şarkılar uydurarak atlatmaya çalışır.
Sosyal tipler, başkalarıyla uyumlu olmasına uğraşır çocuğun. Arkadaş ilişkileri geliştirmesi uğruna kendisi bir dakika yerinde durmaz. Yeter ki o çevre edinsin, arkadaş bulsun diye komşunun çocuklarına bile bakar, kendi yeğeni mutlu olsun diye.
Doğacı kişiler, doğa sevgisi aşılar farkında olmadan. Çocuğu parka götürürken bile yoldaki çiçekleri gösterir. Onlara dokundurur. “Aaa ne kadar cici gördün müüüü??” diye tanıtır doğayı. Sokakta kedilerle iletişim kurmasını sağlar.
Oysa bir anne, sadece “bir anne”dir sevgili okurlar!
Kendinizi ne kadar çok geliştirmeye; çocuğun ihtiyaçlarını giderecek seviyeye getirirseniz getirin bir süre sonra yorulursunuz ve kendi aslınıza dönersiniz. Sırf kızınız mutlu olacak diye hiç ilginiz olmayan bir yeteneği üretemezsiniz ki zaten. Üç beş hamle yaparsınız, ardından bıkarsınız veya unutursunuz gider.
Çevrenizde bulunan her insan kendi doğasına uygun bir uyaran verir çocuğunuza. Doğasına uygun olduğu için de hiç yorulmaz. Aynısını siz yapmaya kalksanız birkaç ay içinde perişan olursunuz.
İşte o büyük aileler vardı ya… hani şimdi uzağında durduğunuz büyük aileler. Onlar sayesinde bizler iyi büyüdük. Cin gibiyiz maşallah baksanıza halimize. Peki ya yeni gelenler? Bizim evlatlarımız bizim ortaokul dönemlerinde yaptığımız esprileri üniversite seviyesine gelince ancak anlıyorlar ne acı değil mi? Bilgisayar ve televizyon dışında eğlence anlayışlarının olmamasını nasıl açıklıyoruz sanıyorsunuz? En minik sıkıntılarda bile kolaylıkla depresyona girişlerini…?
Çoklu zeka teorisi için yeni önerim “Büyükanne” modeli sevgili anne/babalar… fırsatınız varsa, iyi anlaştığınız büyüklerinizle, akrabalarınızla büyütün çocuklarınızı. Herkesten farklı bir uyarıcı almasını sağlayın. Sizin çabalayan anne olmanız ve evladınız için hoş ortamlar oluşturmanız işin bonusu olsun bence.
İlişkilerin dengede olduğu, insanların birbirlerinin sınırlarına dikkat ettiği, herkesin herkesi sevdiği, herkesin herkesi saydığı ortamlarda büyüyen çocuklar zeki olmakla kalmaz, dengeli olur. Kişilikli. Pek çok zekası aynı anda geliştiği için vicdanlı olur, merhametli. Kendi ilgileri, ihtiyaçları ve amaçları ile, karşısındaki diğer insanların ilgileri, ihtiyaçları ve amaçları arasında dengeli muhakemeler yapar. Ne haksızlık yapar ne de haksızlığa müsaade eder. Allah’ın kendisine verdiği akıl nimetini en iyi şekilde kullanır.
Sevgiler…
Not: Çoklu zeka geliştirmek için yardım almak isterseniz seve seve…
Psikolojik Danışman ve Psikoterapist Mehtap Kayaoğlu

Semai
25-05-2011, 11:04
Hay Allah razı olsun aile büyükleriyle oturmayı destekleyenler de varmış..Önce aileden başladık çekirdek aile diye,sonra birey birey yalnızlığa itildik,.. sonuçta psikolojisi bozuk toplum oluşturduk..

İsmail
01-06-2011, 11:12
'Çokeşlilik'ten 'Pornografiye' giden yol!

Sonradan zenginleşen birilerinin hovardalık duygularına Allah’a bile iftira atarak Kur’an-ı alet ederek, kendi nefsini tatmin etmesinin adı ne zaman “dini ruhsat” oldu?





Geçen hafta gündeme gelen çokeşliliğin yasallaşması konusuna girmeyi hiç düşünmedim aslında. Ancak sizlerden o kadar çok elektronik posta geldi ki bu konuda düşüncelerimi merak eden. “Fikri yapımızı bozmadan bu konuyu nasıl ele alabiliriz?” diye soranlara, gündemin aklıma taktıklarını madde madde sıralayayım dedim.

İlk olarak hemen söyleyeyim, Allah(cc)’dan gelen emirler için “İnandık ve itaat ettik” demekten başka şansımız yok eğer gerektiği gibi kullar olmak istiyorsak. Hal böyle olunca Kur’an’ı Kerim’de eğer değil dört, on dört evliliğe izin verilmişse hepimizin kabulü. Fakat yazacaklarım, karşısındaki herkesi aptal yerine koymaya çalışan, toplumsallıktan uzak gizli saklı meselelerine Allah’ı alet eden, pornografik nefsi zayıf olanlar içindir! Diğer okuyucularımız kendi üstlerine alınmasınlar lütfen.
Gelelim benim soru işaretlerime;

1. İslamın herhangi bir hükmü, İslam olmayan devletlerde geçerli değildir!
İnsanın kendi nefsiyle ilişkileri (buna ahlak diyoruz); insanın yaratıcısıyla ilişkileri (buna ibadet diyoruz), İslam devleti olsun olmasın tüm yeryüzü topraklarında geçerlidir. Ancak insanın kendisi dışındaki diğer insanlarla olan ilişkisi (buna muamelat diyoruz) ve devletlerarası ilişkilerini düzenleme konusundaki hükümleri için “İslam devleti” olma zorunluluğu vardır.

Çokeşlilik tartışması, inanç ve yorum itibariyle bireyseldir. Fakat resmileştirilmesi teklifi eylemselleştirmeye dönüktür ve İslam olmayan bir devlette bu teklifin yapılması, Allah’ın dinini yeterince tanımamak, emir ve yasaklar hakkında zaaf içinde olmak anlamına gelmektedir. Böyle bir şeyin teklif eden kişinin niyeti ne kadar iyi olursa olsun, eylemin kendisi cahilcedir.

2. Vakayı Kur’an’ın düşünce metodunu baz alınarak ve Peygamber(as)’ın yaşam pratiğini de işin içine katarak değerlendirdiğimizde; peygamberimizin Mekke devrinde 13 yıl boyunca Hz.Hatice’nin dışında başka kadınla evli olmadığını; eşinin vefatının ardından yaşadığı günlere “Hüzün yılı” adını verdiğini; diğer evliliklerini Medine’ye göç ettikten sonra gerçekleştirdiğini görüyoruz. Mekke döneminde akideyle (inanç) ilgili ayetlerin, Medine dönemiyse ahkamla (hüküm) ilgili ayetlerin geldiği dönemdir. Bu durum, ilk maddenin sağlaması oluyor bir anlamda.

3. Akide problemi olmayan, Allah’tan gerektiği gibi korkan insanlar bu tip çatışmaların içine düşmüyor. Eşiyle bir sorunu varsa halletme yoluna gidiyor. Çözümleyemiyorsa ayrılıyor. Başka bir insanla tekrar deneme yapıyor. Akide sorunu olan kişilerse maalesef nefsi meselelerinin/ heva ve heveslerinin esiri oluyor. Arabasının ruhsatıyla, dini ruhsatı birbirine karıştırıp nefsi sürat yapıyor!

4. Günümüzde kendisini islama nispet eden insanların (Müslüman diyemiyorum bu kişilere), nefislerine hakim olamayıp, eşlerini aldatmak, etraftaki çıtır hatunları yatağa atmak için yaptıkları düzmece/illegal nikahlarını legal hale getirmek, gerçek Müslümanların işi olmamalı!

5. Elimizi vicdanımıza koyarak olaya bakacak olursak, çok azı hariç, ikinci eş girişimlerinin çoğu, birinci eşten gizlice yapılan, düzmece iki şahit nezaretinde gerçekleştirilen, birinci eşin aptal yerine konulduğu eylemler değil mi? Kocası evleniyor, kadıncağız eşinin evlendiğini eve ansızın gelen “eski bir dost(!)” telefonuyla aylar sonra öğreniyor!

6. Etrafta maddi zorluklar nedeniyle evlenemeyen bir sürü genç varken, sonradan zenginleşen birilerinin hovardalık duygularına Allah’a bile iftira atarak Kur’an-ı alet ederek, kendi nefsini tatmin etmesinin adı ne zaman “dini ruhsat” oldu?

7. Bu insanlar “İhtiyacınızdan fazlasını infak ediniz.” ayetlerini bir türlü görmeyip, nefislerine uygun ayetleri ne kadar kolay görebiliyor. Amaç ruhsatı değerlendirmekse, infak ruhsatıyla iş yaparak fakir gençler neden evlendirilmiyor da kendileri ikişer üçer evlenip duruyor? Fabrika işçisinin, dar gelirlinin ikinci eş rüzgarına yakalandığını görmüyoruz. Varlıklı insanların ikinci eş girişimleri fazlaca. O halde iş dönüp dolaşıp maddiyata kilitleniyor! Parası olan önce arabasını, sonra karısını gözden çıkarıyor…

8. Çokeşlilik nedeniyle yıllardır ailelerle çalışıyorum. İki türlü sıkıntı var bu işte. Birinci eş olup, ikinci nedeniyle mağduriyet yaşanlar… ve ikinci/üçüncü eş olup her şeye iyi başlayıp, sonradan erkekler tarafından çocuklarıyla birlikte ortada bırakılan imam nikahı mağduru kadınlar! Her iki taraf için de zor bir durum cidden. “Erkekler dönüp dolaşıp keyfini yapıyor ama olan kadınlara ve çocuklara oluyor” diyeceğim diyemiyorum. Çünkü eninde sonunda kendileri de arada kalmışlık nedeniyle psikolojiyi bozuyor! Anlayacağınız ne birinci eş memnun, ne üzerine gelen eşler, ne de erkekler… öyleyse bu işte kim karlı çıkıyor anlayan gelsin, hepimize anlatsın!



Sonuçta… İslam devletinde faiz olamaz, alkol üretilemez, genelev işletilemez!
İslam olmayan ülkelerde bunlar devlet eliyle işletilir.
İslam ülkesinde bu kurumların işletilmesi teklifi ne kadar abesse, İslam olmayan ülkelerde ikinci eşin yasallaştırılması teklifi o oranda saçmadır.
İslam devleti oluruz, sistemin adaletine güveniriz, kimsenin mağduriyet yaşamayacağına dair garantimiz olur, o zaman bunları tekrar konuşuruz. Ancak şimdi değil.
Aslına bakarsanız bu çokeşlilik meselesi aklı başında Müslümanların gündemi bile değil! Kendisine eğlence/heyecan arayan insanların işi. Onların derdi çokeşlilik adı altında pornografik nefislerine tatmin nesnesi bulmak o kadar!
Akidesi iyi oturmuş bir insan, yaşadığı günlük pratiğinde neyi/nasıl talep edeceğinin, neyin Allah’ın rızasına uygun, neyin uygun olmayacağının farkındadır.
Aklını ikna, kalbini tatmin etmeyen hiçbir işe kalkışmaz. Uyduracağı sahte ihtiyaçlarla kendisini kandırsa bile, Allah’ı kandıramayacağını gayet iyi bilir…
Sevgiler…

Mehtap KAYAOĞLU - Haber 7
(Psikolojik Danışman&Psikoterapist)

lokman25
01-06-2011, 19:00
paylaşımlarınızdan dolayı rabbim razı olsun

rabbim herşeyin hayırlısını versin.

bu arada birde kırkından sonra azanlar var.bunlar için atalarım ne güzel demiş.
"kırkından sonra azanları teneşir temizler"

mü'HÜR
01-06-2011, 21:33
Aslına bakarsanız bu çokeşlilik meselesi aklı başında Müslümanların gündemi bile değil! Kendisine eğlence/heyecan arayan insanların işi. Onların derdi çokeşlilik adı altında pornografik nefislerine tatmin nesnesi bulmak o kadar!



Yazının tamamını alıntılasam yeridir!

Mehtap hanım'ın yazılarını çok beğeniyorum,bu yazı da harika olmuş.Bence,tüm sorulara cevap olmuş! Tabii,nefsi ile okuyanların hoşuna gitmemiştir orası da ayrı bir mevzu.

Katılıyorum; ne birinci eş,ne sonra ki eş ya da eşler,ne de erkekler... Zamanla psikolojik rahatsızlıklar ortaya çıkıyor,sonuç hüsran!

Evet,çok eşlilik, akıllı Müslümanların gündemi dahi olamaz,olmamalı!

Teşekkür ederiz Sessizlik.

SaddbinMuaz
01-06-2011, 21:51
1. İslamın herhangi bir hükmü, İslam olmayan devletlerde geçerli değildir!
İnsanın kendi nefsiyle ilişkileri (buna ahlak diyoruz); insanın yaratıcısıyla ilişkileri (buna ibadet diyoruz), İslam devleti olsun olmasın tüm yeryüzü topraklarında geçerlidir. Ancak insanın kendisi dışındaki diğer insanlarla olan ilişkisi (buna muamelat diyoruz) ve devletlerarası ilişkilerini düzenleme konusundaki hükümleri için “İslam devleti” olma zorunluluğu vardır.


MaşaAllah deyim yerinde ise mükemmel tahlil...



Çokeşlilik tartışması, inanç ve yorum itibariyle bireyseldir. Fakat resmileştirilmesi teklifi eylemselleştirmeye dönüktür ve İslam olmayan bir devlette bu teklifin yapılması, Allah’ın dinini yeterince tanımamak, emir ve yasaklar hakkında zaaf içinde olmak anlamına gelmektedir. Böyle bir şeyin teklif eden kişinin niyeti ne kadar iyi olursa olsun, eylemin kendisi cahilcedir.

Zamanımızda yapılmak isteneni mükemmel tahlil etmiş...


2. Vakayı Kur’an’ın düşünce metodunu baz alınarak ve Peygamber(as)’ın yaşam pratiğini de işin içine katarak değerlendirdiğimizde; peygamberimizin Mekke devrinde 13 yıl boyunca Hz.Hatice’nin dışında başka kadınla evli olmadığını; eşinin vefatının ardından yaşadığı günlere “Hüzün yılı” adını verdiğini; diğer evliliklerini Medine’ye göç ettikten sonra gerçekleştirdiğini görüyoruz. Mekke döneminde akideyle (inanç) ilgili ayetlerin, Medine dönemiyse ahkamla (hüküm) ilgili ayetlerin geldiği dönemdir. Bu durum, ilk maddenin sağlaması oluyor bir anlamda.

Çok doğru...



3. Akide problemi olmayan, Allah’tan gerektiği gibi korkan insanlar bu tip çatışmaların içine düşmüyor.

Bir yönüyle zamanımızdaki sıkıntılara dikkat çekilmesi çok güzel...


Eşiyle bir sorunu varsa halletme yoluna gidiyor. Çözümleyemiyorsa ayrılıyor. Başka bir insanla tekrar deneme yapıyor.

Bu sözleri etmese daha iyidi... Nefsini kattığı açıkça görülüyor...



Akide sorunu olan kişilerse maalesef nefsi meselelerinin/ heva ve heveslerinin esiri oluyor. Arabasının ruhsatıyla, dini ruhsatı birbirine karıştırıp nefsi sürat yapıyor!

Çok doğru bir tahlil...


4. Günümüzde kendisini islama nispet eden insanların (Müslüman diyemiyorum bu kişilere), nefislerine hakim olamayıp, eşlerini aldatmak, etraftaki çıtır hatunları yatağa atmak için yaptıkları düzmece/illegal nikahlarını legal hale getirmek, gerçek Müslümanların işi olmamalı!


Aynen katılıyorum... İlk maddeye binaen...


5. Elimizi vicdanımıza koyarak olaya bakacak olursak, çok azı hariç, ikinci eş girişimlerinin çoğu, birinci eşten gizlice yapılan, düzmece iki şahit nezaretinde gerçekleştirilen, birinci eşin aptal yerine konulduğu eylemler değil mi? Kocası evleniyor, kadıncağız eşinin evlendiğini eve ansızın gelen “eski bir dost(!)” telefonuyla aylar sonra öğreniyor!

Genel sosyolojik toplumumuzun analizi buda doğru... Genelde islami hassasiyetlerin uzağındakileri kast ediyor olmalı...


6. Etrafta maddi zorluklar nedeniyle evlenemeyen bir sürü genç varken, sonradan zenginleşen birilerinin hovardalık duygularına Allah’a bile iftira atarak Kur’an-ı alet ederek, kendi nefsini tatmin etmesinin adı ne zaman “dini ruhsat” oldu?

Dini önceliklerin tahlili güzel... Lakin ''Allah'a iftira'' ve ''Dini Ruhsat'' kavramını kötü niyetli kişilerin Kendi nefisleri uğruna Allah c.c.'nü aldatmaya çalışmaları olabilir... şeklinde açıklasa daha hayırlı olurdu... Tehlike içerebilen ve iki anlama çevirilebilmesi kolay bir yazı...!



7. Bu insanlar “İhtiyacınızdan fazlasını infak ediniz.” ayetlerini bir türlü görmeyip, nefislerine uygun ayetleri ne kadar kolay görebiliyor. Amaç ruhsatı değerlendirmekse, infak ruhsatıyla iş yaparak fakir gençler neden evlendirilmiyor da kendileri ikişer üçer evlenip duruyor? Fabrika işçisinin, dar gelirlinin ikinci eş rüzgarına yakalandığını görmüyoruz. Varlıklı insanların ikinci eş girişimleri fazlaca. O halde iş dönüp dolaşıp maddiyata kilitleniyor! Parası olan önce arabasını, sonra karısını gözden çıkarıyor…


Dini önceliğin zamanımızdaki tahlili ile başlayıp sosyolojik bir materyalist kavramla bağdaştırması bu güzel yazıya katılması pek hoş olmamış...


8. Çokeşlilik nedeniyle yıllardır ailelerle çalışıyorum. İki türlü sıkıntı var bu işte. Birinci eş olup, ikinci nedeniyle mağduriyet yaşanlar… ve ikinci/üçüncü eş olup her şeye iyi başlayıp, sonradan erkekler tarafından çocuklarıyla birlikte ortada bırakılan imam nikahı mağduru kadınlar! Her iki taraf için de zor bir durum cidden. “Erkekler dönüp dolaşıp keyfini yapıyor ama olan kadınlara ve çocuklara oluyor” diyeceğim diyemiyorum. Çünkü eninde sonunda kendileri de arada kalmışlık nedeniyle psikolojiyi bozuyor! Anlayacağınız ne birinci eş memnun, ne üzerine gelen eşler, ne de erkekler… öyleyse bu işte kim karlı çıkıyor anlayan gelsin, hepimize anlatsın!


Sosyolojik davranış ve çözümlemelerin tek taraflı bakılmış hali... Bir başka yönleride var onlarıda alsa idi daha telkini kuvvetli olurdu...!



Sonuçta… İslam devletinde faiz olamaz, alkol üretilemez, genelev işletilemez!
İslam olmayan ülkelerde bunlar devlet eliyle işletilir.
İslam ülkesinde bu kurumların işletilmesi teklifi ne kadar abesse, İslam olmayan ülkelerde ikinci eşin yasallaştırılması teklifi o oranda saçmadır.

İslam devleti oluruz, sistemin adaletine güveniriz, kimsenin mağduriyet yaşamayacağına dair garantimiz olur, o zaman bunları tekrar konuşuruz. Ancak şimdi değil.
Aslına bakarsanız bu çokeşlilik meselesi aklı başında Müslümanların gündemi bile değil! Kendisine eğlence/heyecan arayan insanların işi. Onların derdi çokeşlilik adı altında pornografik nefislerine tatmin nesnesi bulmak o kadar!
Akidesi iyi oturmuş bir insan, yaşadığı günlük pratiğinde neyi/nasıl talep edeceğinin, neyin Allah’ın rızasına uygun, neyin uygun olmayacağının farkındadır.
Aklını ikna, kalbini tatmin etmeyen hiçbir işe kalkışmaz. Uyduracağı sahte ihtiyaçlarla kendisini kandırsa bile, Allah’ı kandıramayacağını gayet iyi bilir…
Sevgiler…

Yapılmak istenen stratejiyi iyi kavramış ve hakikatli bir tahlille bitirilmiş bir sonuç...

mü'HÜR
01-06-2011, 21:56
Evliliklerin Yeni Moda Baş Belası: Romantizm

Harika bir yazı olmuş!

Aynılaşmamak,anlaşılmak ümidi ile.

Yazarın kalemine kuvvet!

Teşekkür ederiz Sessizlik,zaman buldukça tüm sayfaları okuyacağım inşaAllah.

İsmail
14-06-2011, 17:22
Sınava girecek öğrenci ve ailelerine tavsiyeler...

İyi bir üniversiteye yerleşmek, kendisi ve ailesi için mutlu/huzur dolu gelecek hazırlamak kimin için güzel bir hayal değil ki? O güzel hayali kuran öğrenci ve ailelere tavsiyelerimiz var:



Gençler kısa bir süre sonra yapılacak olan üniversite sınavı için heyecanlanmaya başladı. Ve kalpler hızla çarpmaya, aileler evlatlarının geleceği için kaygılanmaya.
İyi bir üniversiteye yerleşmek, kendisi ve ailesi için mutlu/huzur dolu gelecek hazırlamak kimin için güzel bir hayal değil ki?
Bu gün gençlere ve ailelerine sınav öncesi önemli tavsiyelerde bulunmak istedim. Umarım işinize yarar.
Önce gençlere gelsin tavsiyeler…!
* Sevgili gençler… siz bu sınava yıllardır hazırlanıyorsunuz. Kendinizi bildiniz bileli iyi bir çaba göstererek hazırlandıysanız, size düşenin en iyisini yaptığınızdan eminseniz, sınav öncesi içinizi ferah tutun. Çünkü üniversite sınavı, son dakika mantığıyla hareket edenler için sıkıntılı bir süreçtir. Uzun vadede, çalışma sistemini zamana yayarak sistematik çalışan herkes gibi siz de sınavı başarıyla atlatacak ve dilediğiniz bölüme yerleşeceksiniz! Hayallere kavuşmak için, hayal ettiğiniz yolda emin adımlarla yürüdüyseniz geriye sadece hayal ettiğiniz mesleği avucunuzun içine almak kaldı o kadar!
* Elinizden gelenin en iyisini yaptıysanız, sınav kaygısı geliştirmemek için şimdiden “Hakkımda hayırlı olanı neyse o olsun” demeye başlayın lütfen. Elinden geleni yaptığını düşünmek ve geri kalanı için hayırlı olan sonuca teslim olma duygusu sınav kaygısını yatıştırmak için en iyi yoldur.
* Mümkünse birkaç alternatifiniz olsun. Diyelim ki A üniversitesinde falanca bölümü istiyorsunuz. O olmazsa B üniversitesinden size iyi gelebilecek yedek bir tercihiniz mutlaka olmalı. Hatta tüm hazırlıklara rağmen kazanamama ihtimalinize karşı bile yedek bir yaşam planınız olsun. Sonuçta yaşam iyi/kötü sürprizlerle dolu hepimiz için. Üstesinden gelenler, yedek plan mantığıyla hareket edebilenlerdir. “Kazanamazsam bu yıl olur ya! Hımm.. ben de o zaman önümüzdeki dönemi şöyle şöyle değerlendiririm. Şunu yaparım…!” gibi size iyi gelecek yedek bir plan şart. Alternatifli düşünme sistemi, sonuca odaklanmanızdan alıkoyar sizi. Ve sınav “olduğundan daha büyük bir sıkıntı” olarak algılanmaktan uzaklaşır.
* Sınav öncesi kafanızı karıştıracak sosyal durumlardan uzak durmaya çalışın. Zihninizin yorgun olmasını istemeyiz. Bununla birlikte ders ve konular anlamında da yapamadığınız, kafanıza takılan her türlü soruyu dershane veya okul hocalarınıza mutlaka sorun. Öğrenin. Utanıp sıkılmanın, acaba insanları bunaltıyor muyum diye endişelenmenin zamanı değil. Hiç çekinmeyin ve soru işaretlerinizi yok ederek sınava girin. Böylece sınav öncesi anlamadığınız konu kalmayacak ve sınav anı daha az stresli geçecektir.
* Tüm çabalara rağmen bazı konuları anlamamış olabilirsiniz. Bugünden itibaren anlamadığınız konularla kendinizi yorup zaman kaybedeceğinize, daha kolay soru çıkarabileceğiniz konulardaki pratiğinizi artırmanızı öneririm. Bu durum sınav öncesi süreci daha aktif kullanmanızı sağlayacaktır.
* Sınava girmeye yaklaştığınız şu günlerde, elinizden gelenin en iyisini yaptığınızdan da eminseniz tabii, sınav öncesi kendinizi lüzumsuz yere heyecanlandırmamaya özen gösterin. Her ne olacaksa olacak zaten. Endişe ve kaygı, sınav performansınızı düşürmekten başka işe yaramaz. Elimden geleni yaptım, hayırlısı Allah’tan diyerek kendinizi motive etmeyen başlayın.
* Etrafınızdaki insanlarla, arkadaşlarınızla sınavı ve sonuçlarını konuşup durmayın. Dünyada sohbet edebileceğiniz milyonlarca konu var! Bugünden itibaren mümkünse sohbetlerinizin içeriğini değiştirmeye gayret edin!
* Dershane ve okullarda sınav odaklı birbirinizi kışkırtan kıyaslamalardan kaçının! “Ayşe şu kadar net çıkarıyor, Mehmet bu kadar” demeyin. “Bana ne kim ne kadar yaparsa yapsın! Ben kendi işime bakayım.” diye düşünün.
* Sınav sırasında… alacağınız puanı düşünmeyin. Soruları yapın ve geçin! Deneme sınavları sonrası kendinizi değerlendirmeniz için yapacağınız hesaplamalar iyidir. Ama artık sınava yaklaştınız. Puan hesabı yapıp durmak sinirlerinizi bozmaktan başka işe yaramaz. Bu durumdan kendinizi uzaklaştırın.
* Sınavdan bir iki gün önce çalışmayı bırakın. Mümkünse bedensel olarak yorulmayacağınız, sizi mutlu edecek tatlı saatler geçirin. Sınavla ilgili konuşmayın bile. Buna ilaveten kendinizi başkalarıyla kıyaslamayın. Pikniğe gitmişsiniz eğlenmek için, “Ayy acaba Ayşe’yi geçebilecek miyim?” gibi talihsiz sohbetler yapmayın sakın. Manzaranın ve yeşilliğin keyfini çıkarın yeter.
* Sınavdan bir gün önce, ertesi gün karnınızı ağrıtacak, bağırsaklarınızı bozacak tür yiyecekler yememeye dikkat edin. Ee sınavda karın ağrısıyla uğraşmanızı istemeyiz değil mi?
* Gün içinde sevdiğiniz şekilde stres atın.
* Sınavdan önceki gece ılık bir banyo yaparak uykuya dalın. Gevşemenize ve derin uyumanıza yardımcı olur. Sabaha dinç kalkarsınız.
* Sınav yerini önceden ziyaret etmek, gidiş yolunu öğrenmek; sınav için gerekli olan evrak ve kalem türü eşyaları geceden hazırlamak gibi zaten bildiğiniz durumları söylemiyorum bile!
* Sınav anında zorlandığınız her soruyu atlayın. Yapabildiklerinizi çözdükten sonra başa dönerek tekrar çöz yöntemi uygulayın. Çözülemeyen soruda zaman kaybetmek farkında bile olmadan sinirlerinizi bozabilir. Kendi kendinizi provake etmiş olursunuz. Bir sonraki soruyu okuyan beyin, sinirleri bozulmuş bir beyin haline gelir Allah korusun!
* Ve en önemlisi… sınav ortamı dışındaki seslere odaklanmayın! Kendi sınavımdan hatırlıyorum, dışarıda ne patates soğancı kalmıştı geçmeyen yoldan, ne kavga edip ortalık karıştıran tipler! Üstelik Pazar sabahının orta yerinde… seslerden etkilenen arkadaşlar bir türlü sorulara adapte olamadılar. Ben ve benim gibi sesleri takmayanlar ve sadece kendi işine bakanlar sınavı kazandı sanırım. Aklınızda olsun.
Aileler ne yapsın?
*Öncelikle lütfennn ama lütfen sınav sabahı çocuğunuzla okula gidip de tam sınava giriş anında heyecanlı gözyaşları içinde, asker uğurlar gibi çocuğunuzu sınava sokmayın! En kızdığım manzara! Kızın durumu iyi… anne fenalık geçiriyor, ayılıyor bayılıyor! SAKIN SAKIN…! Lütfen… sinirleriniz çok gerginse gitmeyin kızınızla/oğlunuzla sınav yerine. Evden öpün yollayın babasıyla gitsin. Zaten kendi sıkıntısı kendisine yeterken bir de sizin sinir bozucu halinizle mi uğraşsın?
* Sınavın ucunda ölüm yok! Bu durumu çocuklarınızla paylaşın. Hayatta mutlu olmak, huzurlu olmak üniversite sınavıyla kazanılan bir imtiyaz değil. Üstelik laf aramızda yıllarca üniversitelerde dirsek çürütüp iyi okullar kazanan bir sürü insan işsiz ve sıkıntılı halde aramızda dolaşıyor. Sadece okul okuyan ekmek parası kazanmıyor! Hatta okul bitirmemiş insanlar, üniversite mezunlarını maaş vererek yanlarında çalıştırıyor ve sermayelerine ciddi paralar ekliyorlar. Demek ki… demek ki üniversite her şey değil…! Önce biz bilelim bu durumu… sonra evlatlarımıza anlatalım…
* Şu aşamadan sonra kızarak bağırarak ders başına göndermeye çalışmayın.
* Başka insanlarla kıyaslamayın. Falancanın kızı doktor oldu, filancanınki mühendis deyip durmayın! Kim ne olduysa oldu artık! Baştan beri sistemli çalışıyorsa zaten kazanır. Kaybetse de elinden geleni yapmıştır nasılsa. Ama çalışmamışsa iki hakaret, iki kalbini kıracak söz mü onu üniversiteli yapacak?
* Destek olun evlatlarınıza. Sınav kaygısı geliştirmemeleri için yardımcı olun.
* Eğer sınav kaygısı geliştirmişlerse hemen uzman yardımına başvurun. Hiç vakit kaybetmeyin. Çeşitli yöntemlerle sınav kaygılarıyla baş ediyoruz.
Sınav kaygısı nasıl mı tespit edilir? Hemen söyleyeyim.
Eğer çocuğunuzda özgüven eksikliği varsa… “yaa offf ben yapamayacağım galiba… kazanamayacağım” söylemleri varsa… çalıştın sen neden olmasın ki şeklindeki desteğinize rağmen bu ısrarlı “kazanamama” sözleri söylenip duruyorsa…
Çok açıktan görülen sınav kaygısı varsa ve hatta bunu dillendiriyorsa…
Uyku artışı veya garip bir şekilde uyku azalması varsa…
İştahında gözle görülür azalma/ eksilme varsa…
İç sıkıntısı artmışsa… sürekli içim sıkılıyor modunda gezinip duruyorsa…
Evde ve çevrede olan her şeye karşı isteksizlik, ilgisizlik halleri varsa…
Kolay sinirlenme halleri artmışsa…
Hemen ağlıyorsa…
Son zamanlarda deneme sınavlarından bile korkar olmaya başlamışsa…!
LÜTFEN PROFESYONEL YARDIM ALIN…
Çünkü sınav kaygısı yaşıyor demektir! Sınava yakın dönemlerdeyiz. Birkaç haftamız kaldı. Hızlandırılmış kaygı giderme yöntemleriyle çalışarak çocuğunuza yardımcı olabiliriz. Aksi halde verilen emek, sınav kaygısı nedeniyle boşa gidebilir.
İnanın sınav kaygısından kurtulmaları mümkün. Basit gevşeme ve relaksasyon teknikleriyle, hipnozla, bireysel hızlandırılmış psikoterapi teknikleriyle sınav kaygılarından uzaklaşmaları çok kolay! Hatta bulunduğunuz yerde yardım alabileceğiniz bir uzman yoksa, internet üzerinden kamerayla karşılıklı görüşerek de yardım almanız mümkün.
Başvuru için doğru tarih nedir diye sorarsanız… sınavdan ne kadar önce gelirseniz o kadar iyi. Çünkü görüşme sayısı artar ve rahatlatma için daha bol vaktimiz olur. Ama hiç olmazsa bir/iki veya üç seans bile işinize çok çok yarar merak etmeyin!
Tüm gençlere ve ailelerine başarılar diliyorum. Umarım dileyen dilediğine kavuşur.
Sevgiyle kalın…
Psikolojik Danışman&Psikoterapist Mehtap Kayaoğlu

İsmail
15-06-2011, 06:58
Çocuğu uyuşturucu alan ailelerin ortak özellikleri

Uyuşturucu kullanan gençlerin ailelerinde bazı benzer özellikler var. En azından bu yazıyı okuyan anne/babalar kendi tedbirlerini alsınlar diye gelin o ortak özelliklere göz atalım...





Çocuğu esrar içiyor, babası uyuyor!
Türkiye’nin ekonomik koşulları nedeniyle ekmek aslanın midesinde. Hepimiz biliyoruz. Erkekler akşama kadar rızık peşinde yoruluyor. Eve ayıracak zamanları yok. Çocukları büyürken eşlerinin yanında olamıyorlar. Bunların hepsini anlıyorum fakat çocuğunun esrar kullandığını bile bile ilgilenmeyen, durumu inkar eden, sanki çocuğuna iftira atılıyormuş gibi davranan babaları hiççç anlamıyorum.
Esrar kullanma yaşı düştü. Gözü açılmış meraklı çocuklar, ilköğretim seviyesinde deniyor zararlı maddeleri haberiniz olsun sevgili anne/babalar. Okul kapılarında el altında satılan, sokakta oynamaya gidiyorum diye inip aşağı, falanca abisiyle buluşup kuytu yerlere giderek de deniyor. Hem de bedavaya, birilerinin ikramı şeklinde. Böylece alışıyor ve derken işler iyice karışmaya başlıyor.
Anne durumu fark ediyor ama kocayı ikna edemiyor bir şeylerin ters gittiğine. Baba “evet haklısın hanım” demiyor, çünkü derse maazallah oğlunu takip etmesi gerekecek, o zaman da evde kim yayılacak!
Fark ettiğiniz gibi çok kızgınım ilgisiz anne/babalara. Ve çocuğun geleceğini merhametsiz anne/babaların insafına bırakan devlete! Birileri acilen bir şeyler yapmalı ve aileler/gençler bilinçlendirilmeli! İş, şansa bırakılmamalı.
UYUŞTURUCU ALAN GENÇLERİN AİLELERİNİN ORTAK ÖZELLİKLERİ
Uyuşturucu kullanan gençlerin ailelerinde bazı benzer özellikler var biliyor musunuz? Onları sıralamak istiyorum sizlere. En azından bu yazıyı okuyan anne/babalar kendi tedbirlerini alsınlar diye. Genelde parçalanmış, boşanmış aileler. Baskıcı veya ilgisiz aileler. Ama en önemlisi aile içi iletişim eksikliği yaşayan ve çocukla özdeşim kurma yeteneği olmayan insanlar.
Çocuğun içinde bulunduğu aile, okul, yakın çevre alkol/madde kullanan, bağımlı olan genci ne kadar erken fark eder, ona yardımcı olmaya çalışırsa, gencin bağımlılıktan kurtulma şansı o kadar artar. Bu nedenle, erken teşhis belirtilerinin bilinmesi çok önemlidir. Teşhis belirtileri fiziksel ve ruhsal-toplumsal olarak iki grup içinde toplanır. Bunların birkaçının bir araya gelmesi alarmı harekete geçirir.
Fiziksel belirtiler; dalgınlık, bitkinlik, uyuklama, uyku bozukluğu, terleme, titreme, dengesizlik, gözlerde kızarma, sürekli ishal veya kabızlık, yürüme bozukluğu, solunum güçlüğü ve bedende ağrılar şeklinde sıralanabilir.
Psikolojik belirtilerse; Duygularda ani dengesiz değişiklikler, ilgi-istek kaybı, donukluk, anlama/algılama bozuklukları, okul başarısında azalma, bakımsız dış görünüş, içe kapanma, aşırı para harcama, suç işleme eğilimi (hırsızlık gibi), evden uzaklaşma, üzerinde garip kokular…
Madde kullanımının en önemli nedeni aile içi iletişimsizlik sevgili okurlar! Aile ilişkileri güçlü, anne-babasıyla konuşup sohbet edebilen, geleceğe birlikte bakabilen mutlu ailelerin çocuklarında madde kullanımını mümkün değil göremezsiniz. Bozuk aile nerede, madde kullanımı orada diyebiliriz özetle.
ÇOCUĞU MADDE KULLANAN AİLELER NE YAPMALI?
Çocuğunuz madde kullanıyorsa ne yapacaksınız peki? Hemen söyleyeyim:
Öncelikle paniğe kapılmayın. Öfke ile hareket etmeyin. Çocuğu dövmeye, hakaret etmeye başlamayın.
Sorunu görmezden gelmeyin. Yüzüne hemen söylemeyin ama durumu gözlemleyin. Çocuğunuzun sosyal çevresini inceleyip, sorunun kaynağını tespit etmeye çalışınız. Arkadaşları kimler tespit etmeye çalışın.
Çocuğunuzun uyuşturucu madde kullanmasının sebeplerinin arasında, sizin de eksik ve yanlış davranışlarınızın olduğunu göz ardı etmeyin. Sevgi ve şefkatle yaklaşmaya çalışın.
Nasihat cümleleriyle giriş yapmayın. Genel olarak aile bağlarınızı kuvvetlendirecek tedbirler alın. Çocuğunuz ailesinin yanında kendisini güvende hissetmesini sağlayacak iyi bir aile ortamı hazırlayın.
Ve tabii ki uzmana başvurun. Günümüzde pek çok hastane ve özel kurumda bu alanda başarılı çalışmalar yapılıyor unutmayın.

Bu yazıyı okuyan yetkililere çoookkk açık ve net olarak bir teklif yapmak istiyorum. Bu konuda her ne yapabiliyorsak yapalım. Gerekirse Türkiye’nin her yerine gidelim. Gençleri ve ailelerini bilinçlendirecek seminerler/çalışmalar düzenleyelim. Ulaşamayacağımız, gelmek istemeyen kişiler için uygulanabilir tedbirler alalım. Aile içi iletişimi artıracak yöntemler üzerinde çalışıyorum yıllardır. Yapılacak profesyonel çalışmalar için start versinler, yardım istesinler ne gerekiyorsa yapalım. Mutlu insan&mutlu aile&mutlu Türkiye için ortamlar hazırlayalım. Bir tane gencimizi kurtarmayı, insanlığı kurtarmak sayalım.
Yeni hükümetin en öncelikli işinin bu mesele olduğuna inanıyorum kendi adıma. Çünkü her gün sorunlu ailelerle, iletişim çatışması yaşayan anne/babaların günah keçisi haline gelmiş problemli çocuklarla çalışıyorum. İnsan günlük pratiğinde en fazla neyle karşılaşırsa onun için endişelenir derler. Endişem çok açık! Ben artık 6.sınıf öğrencisinin esrar çektiğini duymak istemiyorum!
Türkiye’nin ekonomisi için ciddi tedbirler almak ne kadar önemliyse, aile kurumunu güçlendirecek doğru adımları atmak da o kadar önemli! 16 yıldır ailelerle çalışan, binlerce aileye doğrudan yardımcı olan bir uzman olarak söylüyorum…
Psikolojik Danışman&Psikoterapist Mehtap Kayaoğlu

İsmail
22-06-2011, 20:55
Çocukta dinsel yaşam nasıl oluşturulur?

Çocukta dini hayat oluşturacağım diye yanlışlıklar yapıyoruz milletçe bol bol. Ardından çocuklarımız ne istersek, tersini yapan hayatlar yaşamaya başlıyorlar...



Öyle çok soruyorsunuz ki bu konuyu. “Çocukta sağlıklı dini hayat nasıl oluşturulur? Allah’tan korkan, kuldan utanan, iyi Müslüman bir çocuk yetiştirmek istiyorum. Ne yapmam gerekir?” diye. Fazlasıyla önemli bir mesele, çünkü çocukta dini hayat oluşturacağım diye yanlışlıklar yapıyoruz milletçe bol bol. Ardından çocuklarımız ne istersek, tersini yapan hayatlar yaşamaya başlıyorlar. Alkol istemiyorsunuz, köprü altlarında içiyorlar… İbadetlerini yapsınlar istiyorsunuz, işkence etmişsiniz gibi tepki koyuyorlar. O zaman bir şeyler yanlış gidiyor. Hatta bebekliklerinden itibaren bazı şeyler yanlış başlatılıyor.
Doğrusunu hemen öğrenelim. Allah’ın bize verdiği evlat nimetini Müslüman bir birey haline getirmek için gerekli yöntemleri gözden geçirelim adım adım.
1) Çocuğu olan aileler bilirler. Minik kuzucuklarımız yavaş yavaş büyümeye başlarlar. Karşılaştıkları her yeni şeyin büyüleyici olduğunu düşünürler. Ortalama 6.aydan itibaren yeni girdikleri ortamlarda, kendilerine farklı görünen kişileri keşfettiklerinde hayretle karışık coşku davranışları yapmaya başlarlar. Her zaman kemirdiği diş rahatlatan ürünlerin yerine değişik bir nesne verseniz mutluluktan zıplayıp dururlar.
Çocuğunuz zaman ilerledikçe dünyayı keşfetmeye başlar. Yolda gördüğü kedilerin arkasına takılmak ister. Konuşmaya başladığında her türlü yenilik için kendine özgü kelimelerle hayret ifadelerini sıralar. Dedim ya, anne-babalar bilirler…
2) Çocuklar bu büyüme süreci içinde “din” kanalıyla kendi toplumları içinde doğal olarak tanışırlar. Doğaya, çevreye, tabiata olan hayranlık, bilinçaltlarına (Allah’ın hikmeti resmen) zamanla ruhların da yaşamı olduğu hissini vermeye başlar. İçinde büyüdüğü aile, çevre ve toplum ne kadar sevgi dolu, tatlı davranırsa, içinde bir yerlerde çok iyi hissedecektir. İşte o iyi hissediş, ruhsal bir bünyenin varlığını hissetmesine vesile olacaktır. Canı yandığında öptüğünüzde, içinde bir şeylerin acımadığını, durumun taa derinlerde telafi olduğunu hissedecektir. Kısacası ne kadar çok sevilirse anne/babası ve yakın çevresi tarafından, o kadar çok ruhsal alt yapısı sağlam atılacaktır. Dolayısıyla fizik bedeninin dışında, ruhunun varlığını keşfedecektir.
3) Çocuğunuzun dini duyguları gelişim sürecine göre şekillenecektir. Özellikle okul öncesi dönemde henüz “gerçek”le “gerçek olmaya”nı birbirinden ayırt edemediği için çok ciddi sıkı bilgiler vermemeniz gerekir. Çocuklar gözlerinin önünde olup bitenler için bile hayret içindedir o yaşlarda. Karnını acı içinde tuttuğunda, annesi yanına yaklaşıp “Ahh canım kızım benim… karnın mı ağrıyor… gel birazcık masaj yapalım rahatlasın, sonra doktora gidelim gösterelim…” dediğinde bile annesinin insanüstü olduğunu düşünür. Bilgisayarların çok akıllı olduğuna inanır. Eline verdiğiniz oyunlarda bilgisayarla yarışır ve onunla konuşur. Kocaman gözlerini açarak hayret içinde: “OOfff anneee… bu yaramaz bicıklar (bilgisayarın bebekçesi) çok akıllı değil mi? Hep beni yeniyooo…” der.
İşin güzel yanı, tüm bunların kendisine doğuştan ihsan edilmiş ayrıcalıklar olduğunu hisseder. Doğuştan verilen hediyeler için mutludur. Ve böylece Allah’ın varlığını doğrudan bilmese bile, Allah’ın ikramları hakkında içine cici veriler yerleşir. Demek ki endişelenip bu tarz bilgileri çocuğun gözüne gözüne sokmaya gerek yok, nasılsa hissederek öğreniyorlar kendiliklerinden bazı şeyleri.
4) Okul öncesinde durumla ilgili olarak minik tatlı sorular sormaya başlarlar. Kafalarını karıştırmayan, pratik cevaplar vermemiz yeterli. En şanslı yanımız 18 aydan itibaren suya bayılmaları. Bizler abdest alırken yanımıza gelip eşlik ederler, suyla oynamak için dibimizden ayrılmazlar namaz vakitleri. Böyle böyle seveceklerini hatırlayıp, ıslanıyor diye azarlayarak banyodan çıkarmayın! Bırakın sizinle abdest alsın. Size göre ibadet ona göre oyun. Ama böylece anne/babasının dinsel yaşamını taklitlemeyi öğrenir. Ritüelleri zihnine kaydeder. Dinin ananelerine hevesle bağlanmayı öğrenir.
5) Ancak tüm bu doğal kayıtlar olurken mesafeli de yaklaşır. Örneğin 3,5 yaş civarında başımızı neden örttüğümüzü sorar. Geçen gün benim yeğenimin sorduğu gibi. Bebekliğinden beri birlikteyiz. 5 aydan sonra başımızı örterken sokağa çıkacağımızı keşfedip, başını örten bayan görünce heyecandan kalbi duracak gibi olan yeğenim, örtünmenin “sokağa çıkış” ritüeli olduğunu zaten biliyor. Kapı çalsa, eline geçirdiği bir başörtüyü getirip “hii kapı çaldı, sucu geldi gabila… hemen başını ört” diyor. ama ilk kez geçen gün merak ederek sordu; “Mittapppp sen niye başına bunu örtüyorsun” diye.. esprili ve onun hoşlanacağı bir tarzla öpmek için kovalamaca tribimizi yaparak cevap verdim… “çüünnküüü seni çookkk seviyorum da ondannn! Allah öyle dedi… Mittap dışarı çıkarken başını ört dedi… seni mıncıklıycam.. çok tatlısın sen… minik aşkım benimmm…”
Cevap verildi… 3,5 yaşında bir çocuğa verilmesi gereken cevap kadar… “ve benim başımın örtüsü senin hayatında hiçbir şeyi değiştirmeyecek! Bak öpmek için seni kovalamaya devam ediyorum…” der gibi süreç yaşatıldı. İşte doğru yöntem bu! Çünkü çocuklar dinsel hayatımızla ilgili veya başka konularda soru sorduklarında iç dünyalarında kaygı yaşarlar. Yani bizimle ilgili bir durumu keşfetmişledir… ve bu keşif “acaba hayatımda ciddi bir değişiklik olacak mı, eyvahhh!” keşfidir.
Siz cevabınızı tatlı şekilde verir, hayatınızın eskisi gibi devam ettiğine dair oyunlu bir davranış sergilerseniz, ne başınızdaki örtüden endişelenir, ne de kıldığınız namazdan. Tam tersine sizinle duygusal bağı devam ettiği için sizin severek yaptığınız her ibadeti, iç dünyasında benimser. Sizinle ortak dil oluşturabilmek adına taklitler.
6) Okul öncesinde dünyanın neresinde olursa olsun, dini değerleri idealleştirme ve yüksek taleplerin varlığını hissetme güdüsünden dolayı, çocuklar cennetin gökyüzünde olduğunu düşünürler. Özellikle okul öncesinde Allah’ın her yerde, cennetin öldükten sonra yeryüzünde olduğu gibi bilgileri kesinlikle söylememeliyiz. Zihinsel algılamalarının dışında verilecek bilgi kafalarını karıştırır ve endişelenip kaygı nöbetleri yaşamalarına vesile olur. Kocamannn çokkk büyük bir Allah, gözyüzünde cennette oturuyor olsun varsın! Nasılsa beyin gelişimi değiştikçe, bebekliğinden beri Allah’ın hikmeti olan hissederek bulma aygıtları onlara yardım edecek. Doğru bilgilerle buluşmaya başladıklarında geçmişteki inandıkları şeyleri kendileri bile gülecek.
7) Din duygusu çok rahatlatıcı ve huzur vericidir. Özellikle okul öncesi dönemde çocuklar, dini ibadetlerle yetişkinlerin mutlu olduklarını görerek büyürler. Din duygusu bir çocuğa dünyanın adil olduğu, dünyada kendi içinde dengeler olduğunu, uyurken bile anne/babası gibi kendisini koruyan bir üst makam olduğunu hisseder. Allah’a karşı derin duygular besler. Hasta olduğunda doktorlardan ziyade Allah’ın kendisini iyileştirdiğini düşünür. Kaldı ki bizler günlük hayatımızda Allah’ı kavramsal olarak da doğru ve tatlı kullanmayı başarırsak, içinde beliren Allah figürü inanılmaz koruyucu/kollayıcı/destekleyici olur.
8) Çok sevilen bir yakının ölmesi durumunda “Allah onu çok sevdiği için kendi yanına aldı” gibi ifadeler bu dönemde bana göre biraz tehlikeli. Kendi adıma o dili kullanmamayı tercih ederim. Çünkü koruyan kollayan bir Allah imajindan, çocuğun elindeki en sevdiği kişiyi alan Allah imajı, çocukta derin kızgınlıklar uyandırabilir. O nedenle ölümü ve ölen kişiyi bu şekilde tanımlamamanızı tavsiye ederim.
Bunun yerine örneğin babası ölen çocuğa; “Baban çookk uzağa gitti.. o kadar uzağa gitmiş ki geri dönemiyor…” şeklinde açıklamak daha doğru. “Ama istersen özlediğinde birlikte fotoğraflarına bakarız. Allah’a dua ederiz birlikte, söylediklerimizi babana iletsin.” gibi ifadelerle açıklama yapmak iyidir.
Biraz daha büyümeye başladığında nasılsa Allah’ın izniyle ömrünü tamamladığını öğrenecek. Zaten büyüdüğündeki zihinsel kapasitesi bu durumun üstesinden gelebilecek. Ama 4 yaşındaki çocuk ne bilsin ilk anlatımı! Babası öldüyse, Allah aldı diye nefret duymaya başlar Allah korusun. 6-7 li yaşlarda bilgi zihnine doğru şekilde oturacak nasılsa.
9) Ev içinde sevgi dolu, saygılı davranışlar sergilememiz çok önemli. ve yaptığımız bu güzel davranışları da Müslüman olmamıza bağlamamız. “annecimmm sen çokk iyi birisin…” dediğinde “Ee ben kızını çokkk seven Müslüman bi annenim bitanemm “ diyerek, güzel ve iyi olan her davranışımızla Müslüman kimliğimizi buluşturabiliriz. Ama vur deyince öldürmemek şartıyla. Yani günde 50 kere söylersek çocuğun midesi bulanır resmen. Arada sırada. 15 günde bir söylemeniz yeterli diye düşünün. Beyinleri inanılmaz güçlü ve aktardığımız her bilgiyi kaydediyor. Bize düşen işin suyunu çıkarmadan yeterli dozda, dengeli bilgiler vermek.

Çocukta dini yaşam oluşturmak çok önemli bir konu. Aslına bakarsanız çok da uzun. Şimdilik bu önemli noktalara vurgu yapmış olayım. Zaman içinde farklı zeminlerde aynı konuya açıklık getirmeye devam ederiz. Daha uzun bilgi almak isteyen, teke tek sorularını sormak isteyen olursa, başvurabilir ve bireysel yardım alabilir konu ile alakalı olarak…
Çocuklar melek… yaşadıkları ortamı da cennete çevirmek bizim elimizde olsa gerek…
Psikolojik Danışman&Psikoterapist Mehtap Kayaoğlu

İsmail
06-07-2011, 20:29
Facebook için görgü kuralları

Bir gün oturup da facebook için görgü kuralları yazacağım hiç aklıma gelmezdi. Aslına bakarsanız kuralları ben başlatacağım ama sizlerin de dikkatini çeken farklı noktaları paylaşmanızı rica edeceğim.
[/URL]




Böylece haber7 okur-yazar ekibi olarak küçük bir el kitabı çıkarabiliriz: “Facebook kullanıcıları için görgü kuralları”
Seanslarda ilgimi çekiyor, pek çok danışanımdan, özel hayatımdaki ünlü arkadaşlarımdan benzer şikayetler duyuyorum. Gelen elektronik postalar mesajlar cabası. Özetle Facebook magandaları türemişti zaten! Normal şartlarda günlük hayatta yapmayacakları, belki de kendilerine yakıştırmadıkları için yapamayacakları davranışları sergileyen kişilerden bahsediyorum. Bu birinci grup.
Yazımızın konusu yeni beliren ikinci grup; iyi niyetli paylaşımlar adı altında insanların profillerini işgal eden kişiler. Etiketleme modası. Beğendiği resmi daha çok kişi görsün diye, sevdiği bir ünlünün ismini etiketliyor! Hopp resim daha geniş kitlelere ulaşıyor. Beğendiği bir kişinin videosunu yine aynı yöntemle çok sayıda insana izletmek istiyor. Derken farklı bir sistem devreye giriyor. “50 arkadaşını etiketle, hediye kazan!” ne kadar çok kişinin ismini etiketlerse hediye çekilişine katılıyor ve çekilişe kazanıyor!

Eskiden büyükşehir hayatının yaygın olmadığı dönemlerde insanlar küçük köylerde, kasabalarda yaşarlardı. Köy odalarında toplanıp sohbet ederlerdi. Derken şehir hayatı devreye girdi. Mahalle halkı, birbirinin evine gidip gelmeye, ev gezmeleri kültürümüz gelişmeye başladı. Günler geçti, zaman ilerledi ama insanoğlunun en temel ihtiyacı var olmaya devam etti. Yani sohbet etme ihtiyacı! Sosyal ortamlar değişti, sosyal paylaşım biçimleri değişti; ama sohbete olan ihtiyacın kendisi hiç mi hiç değişmedi. İnternet icat edildi, kişiler klavyeleriyle dünyanın bir ucundaki insanlarla konuşmaya başladı. Bir yanıyla hayal gibi. Muhteşem bir gelişme. Fakat görgü kurallarına ne oldu?
Hangi köy kahvesindeki Hasan Amca, arkadaşlarıyla sohbet edeceği ortama girerken Amerikan kovboyları gibi kapıyı tekmeleyerek girerdi ki?
Hangi Fatma Teyze, komşusu Zehra Hanım’ın evine girerken kapıyı tıklamadan paldır küldür dalardı?
Hangi 16 yaşındaki delikanlı, kendi oturmamış düşüncelerine birazcık ters düştüğü düşüncesiyle, 45 yaşında ve bildiklerini öğrenmek için çookk ciddi bedeller ödemiş bir beyefendiye “Sen kendini ne zannediyosun!” diye efelenebilirdi?
Hepsinin belirli seviyede bir adabı vardı. Hasan Amca, sohbet ortamına girerken selamını verir; Fatma Teyze komşusunun müsait olup olmadığını sorduktan sonra eve girer; 16 yaşındaki delikanlı, kendisine ters düşen bilgiyi duyduğunda efendi tarzını bozmadan öyle düşünmediğini söylerdi. Anlayacağınız her şey adabı muaşeret kurallarına uygundu.
Nedir adabı muaşeret? Ahlak, terbiye ve nezaket kuralları demektir. Ayrıca zerafet, usluluk ve edep. Uymayanların para cezasına çarptırılıp hapse atılmadığı; fakat insani özellikler açısından kişinin saygı görmeyi hak ettiği davranış biçimidir.
Face’de twitter’da veya diğer sosyal paylaşım ağlarında yapılanlar neredeyse adap dışı.
Birisinin duvarına gidiliyor ve onun hoşlanıp hoşlanmayacağına bakılmaksızın etiketlemeler yapılabiliyor! Birisinin yazdığı bir söze diğerleri gayet saygısız ifadelerle yorum yazılabiliyor.
Tamam… insanların isimleri gizli… rumuzlarla kendilerini saklıyorlar ya! Endişelenmelerine gerek yok! Nasılsa sanal ortamda sanal kişiler olarak sörflerini yapıyorlar!
Peki ahlak neydi? Kişinin kendi nefsiyle kurduğu ilişkisi. Yani kişinin kendisine olan saygısının, başka insanlara yansıması değil miydi? Görgü kurallarımıza ne oldu? İnternet icat edildi nezaket yerle bir mi oldu?
Trafikte kırmızı ışıkta durmakla ilgili bir tanımlama vardır bilir misiniz? Bir ülkenin gelişmiş veya gelişmemiş olmasını bu örnekle açıklanır. Şöyle ki; gelişmemiş ülkelerde insanlar, geceleri ortalıkta trafik polisi yoksa kırmızı ışıkta basıp gider, derler. Oysa gelişmiş ve insani yaşam kurallarını oturtmuş ülkelerde, gecenin bir yarısında, kuytu bir bölgede dahi olsa sürücüler kırmızı ışıkta durur. Ve sürücülerin bu hassasiyeti, ülkedeki medeniyetin ve eğitim seviyesindeki oturmuşluğun göstergesi olarak anlatılır.
Örnekte anlatılmak istenen şartlar ne olursa olsun, insanların genel davranış kurallarına uyma eğilimindeki gelişmişliğidir. Tıbkı görgü kurallarına uymayı alışkanlık edinmekle, görgü kurallarını hiçe sayarak yaşamak arasındaki fark gibi.
Görgü kuralları temelde kişiyi hedef alır görünür ama aslında toplumsal yaşam uyumu için vazgeçilmezdir. Yollarda herkesin tükürdüğünü, dar geçişlerde insanların birbirini ezerek yürüdüğünü, toplu oturulan mekanlardan insanların kocaman sesleriyle bağıra bağıra konuştuğunu, işe pijamalarıyla gittiğini düşünemiyoruz bile. Bazı sosyal yaşam kuralları oturdu.
Gelelim sanal aleme… adı üzerinde henüz sanal… aslına bakarsanız bence sanal olmaktan çoktan çıktı bile. Çünkü bir çok insanın günlük hayatını işgal ediyor. İşimizi gücümüzü internet üzerinden takip ettiğimiz gibi, zamanımızın çocuğunu yine internetin vesile olduğu işlerle yürütüyoruz. Hayatımızın büyük kısmını etkisi altına alan bir sistem nasıl olur da sanal olarak kalabilir ki? Sanal falan değil, bal gibi kocaman bir gerçek!
O halde bir an önce kuralları oturmalı. İnsanlar yüzlerinde maske varmış gibi davranmaktan vazgeçmeli. Bilgisayarın tuşlarına dokunarak yazdıkları her cümlenin kendilerini temsil ettiğini unutmamalı. Rumuz da kullanılsa, kendi ismiyle de alemlere aksa, sonuçta ahlaki yapılanmanın bir getirisi olarak kendisine yakıştıracağı davranış şeklini seçebilmeli. Böylece eşya bize hizmet etmiş olur, biz eşyanın kölesi olmayız. Arabesk filmleri gibi davranmak zorunda kalmayız: “Beni yedin bitirdin İstanbul! Alacağın olsun!” İstanbul’un ne suçu var! O adamlara inanırsan başına gelecekler kaçınılmazdı zaten! Kendi düşen ağlar sonuçta.
Türk filmlerindeki gizli bilindışı mantık: Ben yapmadım, o yaptı!
Sanal alemlerdeki gizli bilinçdışı mantık: Ben yapmadım, o yaptırdı!
Sanal alemlerdeki açık düz cümle: Ben aslında eşimi aldatacak bir kadın değilim ama işte karşılıklı sohbetlerde kendimi kaybetmişim. Nasıl oldu anlayamadım, şiir konuşmalarımız bir anda cinsel içerikli konuşmalara döndü. Bir baktım ki otelde buluşmaya başlamışız. Birbirimizden kopamıyoruz! Eşimden de ayrılamam. Ne olur bana yardım edin!

Özetle… en ince konuşma ve uslup adaplarından tutun, en uçtaki sanal alem entrikalarıyla dolu cinsel sapmalı olaylara kadar her şey ama her şey bizim elimizde! Kimse kimseye istemediği bir şeyi asla ama asla yaptıramaz! Kişiler yapmak istedikleri ama bastırdıkları duygularını, uygun zaman ve zemin bulduklarında açığa çıkarırlar o kadar! Şu yazıyı okuyan ve akşama kadar vaktinin çoğunu internet başında geçiren herkes, kendisini falanca otelde yazıştığı kişiyle uygunsuz biçimlerde buldu mu? Yoo hayır! O halde yapanla yapmayan arasındaki fark ne?
Elbette… 1) Allah korkusu, 2) Temel görgü ve iletişim kurallarını kullanıyor olmak.
Çok uzadı biliyorum. Ben şimdi buraya kendime göre hazırladığım bazı uyarıları yazacağım. Sizler de kendi gözlemlerinizi ve uyarmak istediklerinizi yazarsanız harika olur…
Facebook için görgü kuralları:
1. İnsanlar toplum içinde bir arada yaşamak zorunda oldukları gibi, internet ortamındaki paylaşım ağlarında da bir arada yazışmak zorundalar. O halde bu alanda pek çok nezaket kuralına uymak zorunda olduğumuzu kabul etmek zorundayız.
2. Yazışmalarda iyimser ve hoşgörülü olmalıyız.
3. Olgun/kibar kişiliğe sahip olmak için çaba göstermeliyiz.
4. Katılmadığımız, eleştirmek istediğimiz durumlar için doğru kelimeleri, nazik ifadeleri tercih etmeliyiz.
5. Yeni moda olan etiketle hediye kazan tarzındaki sanal seyyar satıcılık oyunlarına gelmemeliyiz. (bazı apartmanların girişlerinde hala yazıyor: Seyyar satıcılar ve dilenciler giremez! İnternet dünyasının seyyar satıcısı olmayalım.)
6. Küfür, hakaret içerikli cümleler kullanmamalıyız. İtirazlarımızı, medeni tarzda dile getirmeye gayret etmeliyiz.
7. Göstermek istediğimiz resim, videoları, kendi profilimizden paylaşmalıyız. Önümüze gelen herkesi etiketlememeliyiz. Birinin evine girip, onun eşyalarının yerini değiştirmek neyse, facede etiketlemek aynıdır, unutmamalıyız.
8. Eleştirileri yerinde ve zamanında yapmalıyız.
9. Özelimize girmeye çalışan konuşmalardan uzak durmalıyız. Kibarca uyarı yapmalıyız.
10. Hoşumuza gitmeyen etiketlemeleri yapan kişileri listemizden çıkarmalıyız. (ki ben bunu yaptırıyorum ekibime. Saygısızca bir ifade gördüğüm hiç kimseyi facebook listemde tutmuyorum. Anında sildiriyorum. Listemde saygısızlara asla yer yok! Çünkü birisi bir duygusunu paylaşıyor, diğeri onun duygusuyla dalga geçen cümleler yazıyor. Bu duruma müsaade etmiyorum. Kibar, güzel insanların, insani paylaşımlar yapmaları için açtım sayfamı. Kaba saba, kırıcı kişileri ortamda tutmuyorum. Aynısını sizlere de tavsiye ederim.)
11. Hoşunuza gitmeyen eleştiri aldığınız kişileri ciddiye alıp cevap yazmayınız. Yazışmaları karşılıklı tartışmalara çevirmeyiniz.
12. Gerektiğinde özür dilemesini bilmeliyiz. Çünkü karşımızdaki insan!
13. Uygun olmayan kaba, saygısız şakalar yapmaktan kaçınmalıyız.
14. Herkese açık sanal ortamlarımızda kullandığımız resimlerin seçimine dikkat etmeliyiz. (Bazen şikayetler alıyorum, faceden bana sarkıntılık yapıyorlar, diye. Merak edip danışanımın face sayfasına bakıyorum, bu kızcağıza niye sarkıyor insanlar acaba diye. Aman Yarabbi! O ne! Öyle bir resimler atmış ki! Sanki davetiye. Ee bunları eklersen tabii ki insanlar sarkar, dediğimde “Ama kendi sayfama istediğim resmi koyamayacak mıyım? Ailem zaten dışarıda her giydiğime karışıyor. Sayfamda bari rahat olayım.” Diyebiliyor. Bilmem anlatabildim mi?)
15. Kıyafet, bir anlamda dış dünyamızdaki kendi hakkımızda tavsiye mektubudur. Nasıl birisi olduğumuzu, kimliğimizi temsil eder. Sokakta giyinemeyeceğimiz tür giysilerle çekilmiş fotoğraflarımızı internet ortamında kullanmayalım. Sonra şantajcılar başınıza bela oluyor uyarmadı demeyin.
16. İnsanların yanlış anlamasına vesile olacak kavgacı, tahrik edici, sinir edici ifadeleri kullanmamaya özen göstermeliyiz.
17. Aksi görünüm verecek resim, cümle ve sözlerden kaçınmalıyız. (Bazen tesettürlü danışanlarım şikayet ediyor. Faceden sürekli adamlar bana asılıyor diye. Şaşırıyorum doğrusu. Yıllardır internet kullanıyorum, hamdolsun kimse bana asılmadı. Merak ediyorum niye size asılıyorlar diye. Sonra bayan diyor ki “Duvarımdaki yazıdan olabilir mi?” olur ya… “ne duvarınızdaki yazı” diyorum. “Kadınsı seksiliğimle değil, kişiliğimle ilgilenenler bana arkadaşlık göndersin lütfen” yazdım diyor. Bazı cümleler resmen davet etmek için yazılıyor sanki.)
18. Muhatabın düzeyine göre konuşulmalı, argo içeren ifadelerden kaçınılmalı. (Pekçok sanatçı/yazar arkadaşımdan duyuyorum. Normalde yolda görsem selam vermeyeceğim insanlar tarafından saygısız cümleler duymaktan bıktım. Face’imi/twitter’ımı kapatacağım.” diyor. Doğru üsluplarla kullanılırsa insanları birbirine yaklaştırıyor ve mesafeleri kapatıyor sosyal paylaşım ağları. Niye usulüne uygun kullanılmasın ki?)
19. Yeni tanıştığımız kişilere karşı mesafeli davranalım. Kim olduğunu bilmeden iki günde can ciğer kuzu sarması olunmaz! Aman dikkat diyelim.
20. Muhatabımıza konuşma hakkı vermeyi unutmayalım.
21. Her tanıştığımız kişiye kendimiz ve sorunlarımız hakkında bilgi vermeyelim. Dertleşmek için yakınımızdan insanlar seçelim. Yoksa uzmanlara gidelim.
22. Adı sanal olan bu alemin aslında sanal olmadığını, etten kemikten insanlarca kullanıldığını unutmayalım. Karşımızdakini tanımıyor olabiliriz ama hepimiz kendimizi tanıyoruz. Her gün aynada kendimizi görüyoruz. Kendimize yakışmayacak hiçbir davranışı, internet ortamında yapmayalım. Adabı muaşerete en fazla bu ortamda ihtiyaç var…bir kez daha hatırlayalım…

Görgü kurallarının faydaları nelerdir biliyor musunuz?
Yazılı olmayan bu tatlı kurallar, insanlarla aranızdaki belirsizliği önler ve davranışlarınızda istikrarlı olmanızı sağlar. İnsanlarla aranızda olan tatlı sınır, cahil ve kırıcı insanların sizi hırpalamasını, incitmesini engeller.
İnsanların zaafları var… ve bu zaaflar ilişkilere zarar verebilir. Temel nezaket kurallarıyla hareket ettiğimizde kişilerin zaaflarından olabilecek en az zararı görüyoruz. Kurallar bizi rahatlatır. Hareket alanımızı genişletir. Dikkatsiz/saygısız insanların pervasızca yapacağı hatalardan bizi korur.
Sevgiyle kalın…
Mehtap KAYAOĞLU (Psikolojik Danışman&Psikoterapist&Aile Danışmanı)
[URL="http://www.yuzlesme.tv/"]www.yuzlesme.tv (http://www.haber7.com/uye-islem.php?cmd=addNews&nID=761057)
mehtap.kayaoglu@yuzlesme.tv
mehtapkayaoglu@gmail.com

İsmail
20-07-2011, 20:47
Tatlı ''dil'' kocayı baştan çıkarır

Kadın ile erkek arasında cinsel bedenden ve mideden sıyrılmış, insani özellikleri öne çıkaran, farkında olmayı unuttuğumuz önemli bir yapılanma var:



Son yıllarda ortalıkta dolaşan bazı yanlışları düzeltelim diyorum bugün. Hem de keyifle.
Kadın ve erkek arasında olması gereken iletişimi sadece müstehcen durumlarla tanımlayan, erkek ve kadına bir arada olmaması gereken patlayıcı madde muamelesi yapan düşünce sistemini yıkmaya ne dersiniz? İlişki tanımlamasının bir ucunda ateşle barut tanımlaması; diğer ucunda kalbe giden yolun sadece erkeğin midesinden geçtiği saptaması.
Kadın ile erkek arasında cinsel bedenden ve mideden sıyrılmış, insani özellikleri öne çıkaran, farkında olmayı unuttuğumuz önemli bir yapılanma var: Dil
***
Psikolojiyle ilgilenenler bilirler, psikoloji disiplini açısından bakıldığında dil, bilinçdışının yapılandırılmış şeklidir. Günlük hayatta ağzımızdan dökülen kelimeler, sentaksı(sözdizimi) ve grameri olmayan bilinçdışımızın yansımasıdır aslında. Bütün düşünceye dayalı fikirlerimiz veya fikiraltı enerjilerimiz, kelime temsilcilerimizle ortaya çıkarılır. Dolayısıyla bir insanın bilinçdışında ne olduğunu konuşmaları ve kullandığı dili aracılığıyla biliriz.
Terapi seanslarının uzun süreli konuşmalar olmasının altında yatan temel ilke de budur zaten. Bilinçdışınızda hissettiğiniz duygularınız, terapi seanslarında, beynimizdeki öznelerin simgesel düzen içindeki telafuzlarıyla, yani dilinizle ortaya çıkarılır. Tam da bu nedenle dil, en basit şekliyle sadece sesli konuşma veya yazıya aktarılan metinler değil, bir dışlama, dışa atma, farklılaştırma ilişkisidir. Özetle kullanan ve dinleyen açısından son derece önemli bir iletişim aracıdır.
Kafası karışanlar için günlük konuşma diliyle açıklayayım yukarıda yazdıklarımı. Geliyorsunuz ya aile terapisi için merkezimize. Ve diyorsunuz ya “Eşim bana karşı çok kaba! Zoruma gidiyor, uyarıyorum, anlamıyor. Ben böyle konuşmaya alışmışım, sen de duymaya alış diyor. hangimiz hatalıyız bilemiyoruz… yol gösterir misiniz?” diye.
Ben de diyorum ki bilerek hatalı davranan yok! Ama yukarıda yazdıklarım “Çorumluuu… bana çay verrr…” diyerek çay istemekle “Ayşe hanımefendiciğim (veya karıcığım/ aşkım/ sevgilim/ canım/ tatlım/ bitanem…vb.) bana bir bardak çay verir misin?” demek arasındaki farkın önemsenmesi gerektiğinin delilidir.
Kişinin dili, yani seçtiği üslubu, karşısındaki kişi hakkında bilinçdışında hissettiklerinin göstergesidir. Kadına değer vermeyen ve evdeki hizmetçi gözüyle bakan bir beynin, ağzından eşine karşı kibar kelimeler çıkarması beklenemeyeceği gibi; kadına Allah’ın emaneti gözüyle bakan ve insana insan gibi muamele yapılması gerektiğine inanan gelişmiş bir beynin de kaba ve ağır sözler söyleyemeyeceği gibi.
Demek ki dilimiz, içimizdeki simgesel düzenimizdir. İnandıklarımızın kelimelerle yansımasıdır.
Dilimiz, içine doğduğumuz inanı sisteminin göstergesidir. (Bizde adet böyledir, deriz. “biz” kim? “adet” olmasını sağlayan ne? Gelenek/anane dediğimiz bilinçdışı yapılanmalarımız yani.)
Dilimiz, bilinçdışımızdaki “öteki”nin bizi bile şaşırtan söylemidir. (“Ben böyle bir insan değilim aslında ama niye öyle söyledim bilmiyorum.” dediğimiz yanımızdır.)
Dilimiz, eşlerimizden, çocuklarımızdan, anne/babalarımızdan beklediğimiz istek ve arzularımızın kelimelerle şekillendirilmiş halidir.
Dilimiz -eğer kendimizi doğru yapılandırmak istiyorsak ve bilinçdışımızın yapısal yansımalarını günlük hayatımızı olumsuz etkileyecek süreçlerden alıkoyma farkındalığına kavuşturmak istiyorsak- doğru kullanmayı öğrenmek zorunda olduğumuz en önemli iletişim aracımızdır.
Ve en ilginç olan yanı… dilimiz, ancak “öteki”ler (yani bizi büyüten anne/babalarımız ve içinde yetiştiğimiz çevre) tarafından öğrenebildiğimiz yegane hazinemizdir.
***
Aile içi ilişkiler açısından dil nedir? Aslına bakarsanız her şeydir. Doğru kullanıldığında, güzel sözlerle, güzel ifadelerle, doğru ses tonunu vererek konuşulduğunda aile içi sevgi, huzur ve anlayış için önemli bir anahtardır.
Mesela eşine iyi davranmanın ilk koşuludur güzel konuşmak.
Evladını sevmenin en inandırıcı yoludur ona güzel sözlerle ulaşabilmek.
Eve yorgun gelen eşin kalbine giden ilk hızlı trendir doğru kelimeleri seçmek.
Midesini fethetmek için pişirdiğiniz yemeği servis ederken kullandığınızda, ertesi güne enerjik ve mutlu uyanmaktır tatlı hitap. Ve bilgisayar başından kalkmayan kocayı, yanınızda uyutmaya götürebilecek en eğlenceli iletişim oyunudur özenle seçilmiş kelimeleriniz! Son yıllarda pompalanan deli saçması vamp kadın/adam olmakla değil, unutmaya başladığımız tatlı dilinizi kullanarak baştan çıkarırsınız eşinizi!
***
Diyelim ki yanlış öğrendik dilimiz kullanmayı! Diyelim ki yanlış kodlandık… hep böyle kalmak zorunda mı?
Tabii ki değil.
Dilersek dilimizi düzeltebiliriz. Üslubumuzu da. Dilimizdekini düzeltince düşüncemizdeki kendiliğinden düzelmeye başlar. İnsanoğlunda kendi ağzından çıkana inanma eğilimi var nasılsa.
Güzel konuşma ve söz söyleme sanatıyla ilgili eğitim alınırsa, iyi niyetli olmaktan ziyade, iyi niyeti gösterebilmeyi sağlayan dili etkin kullanabilmenin daha anlamlı olduğunu kavrayabiliriz.
Çevrenizde görmüyor musunuz? Etraf iyi insanlarla(!) dolu. Bağırıp çağıran, kızan, küfür eden; ama sözüm ona “özünde iyi” diye tanımlanan kişilerle. Bize ne özünde nasıl olduğundan? Sözleri canımızı yakıyorsa, kelimeleri içimize işliyorsa özündeki iyilikten bize ne! Diye isyan ettiğimiz anlar olmuyor mu? “Eşim iyi insandır ama hakaretleri çok ağırıma gidiyor” diye üzülen birileri var mı aranızda? Kesinlikle var biliyorum.
Özü gerçekten iyiyse, sözünü de düzeltsin! Düzeltmeyi bilmiyorsa eğitim alsın, güzel ve doğru üslubla konuşmanın önemini fark etsin diye düşünüyorum şahsen. Hatta hepimiz fark edelim derim.
***
konuda ciddi şekilde sınıfta kaldığımızı düşünüyorum sevgili okurlar. Yıllardır sayısız aileye danışmanlık hizmeti veriyorum. Çiftler arasındaki anlaşmazlıklar çözümleniyor ama; iş dönüp dolaşıp üslup problemine takılıyor. Sonra başlıyoruz çiftlere doğru yerde doğru söz söylemeyle ilgili eğitimler vermeye.
Bana kalırsa ailede önemli sorunlar çıkınca değil, hayatımızın her alanında işimize yarayacağını düşünerek “Güzel konuşma ve söz söyleme sanatı” eğitimleri almalıyız. Hatta sizlerden gelen istek üzerine son birkaç yıldır bu tarz eğitimler veriyoruz. Daha doğrusu dili ustalıkla kullanan ustaların sizlere eğitim vermesini sağlıyoruz. Ben iletişimle ilgili psikolojik bilgiler veriyorum, çalışma arkadaşım (Sırrı Er) güzel konuşma eğitimi. İlgilenenler, katılmak isteyenler için duyurmuş olayım, Temmuz ayının son haftasında yeni bir grup açıyoruz. (detaylı bilgi için arayabilirsiniz.)
Dilimiz, en önemli iletişim aracımız. Ona ne kadar yatırım yaparsak yapalım asla pişman olmayız. Eşimizle, çocuğumuzla, patronumuzla, iş arkadaşımızla, dostumuzla, arkadaşımızla…herkesle herkesle nasılsa konuşuyoruz! Niye daha güzel konuşmayalım ki? Bizler terapi ortamlarında söz söyleme sanatının inceliklerini kullanarak sizlere faydalı oluyorsak, sizler de kendi hayatlarınızda aynı inceliği kullanıp daha mutlu anlar yaşayabilirsiniz.
Unutmayalım… simgesel düzen asla tam ve eksiksiz değildir. Her simgesel düzende noksanlık veya aşırılık vardır. Dil ve konuşma eğitimleri en azından özde iyi bir şeyler varsa, sözle de bu güzelliği ortaya çıkarmaya yarar.
Sevgiyle kalın…
Psikolojik Danışman&Psikoterapist Mehtap Kayaoğlu

İsmail
20-07-2011, 20:48
Yoga yapan 'hacı'lar niye çoğaldı?

Önemli kavramları birbiriyle karıştırmaya alıştığımız, Allah’ın emir ve yasaklarına modernleşme çabası sokuşturmaya çalıştığımızdan beri, iyice saçmalar olduk.



Günümüzde, namaz için yüzünü secdeye kapamaktan utanan; ama iş yoga yapmaya gelince yerde her türlü ilginç hareketi severek yapan birçok insan var. Benim anlamadığım şey, biz Allah’ı razı etmek için ibadet edince, secdeye kapanınca “yobaz” oluyoruz; kendileri iç huzurlarına kavuşmak veya üç gram yağ vermek için yerlerde sürünüyorlar ve adları “modern/çağdaş” oluyor. Bu ne yaman çelişki?
“Namaz kılmak zor geliyor, elim kolum kalkmıyor. Ara sıra kılıyorum, çoğunlukla kaçırıyorum.” diyen bayanlar plates yapıyor hem de ibadet aşkıyla ve disipliniyle.
“İşlerim fazlasıyla yoğun. Ben dindar bir insanım ama Allah sizi inandırsın namaz kılmaya bile fırsat bulamıyorum. Allah affetsin(!), son aylarda namazı terk ettim.” diyen beyler at binmeye gidiyor, tenis raketini elinden düşürmüyor, halı sahalarda ter dökmekten, cafebarlarda arkadaş sohbetleri yapmaktan geri durmuyor. Üstelik bunları yapan kişilerin çoğu defalarca Umre’ye gitmiş, Hac yapmış insanlardan oluşuyor.
***
Yoga yapan hacılar niye çoğaldı acaba diye düşündüm bugün. İkame edemedikleri(!) veya terk ettikleri namazdan bihaber olan insanlar yoga yapsalar çok mu dedim kendi kendime.
Bütün önemli kavramları birbiriyle karıştırmaya alıştığımız, Allah’ın emir ve yasaklarına modernleşme çabası sokuşturmaya çalıştığımızdan beri, iyice saçmalar olduk değil mi?
***
Gençler ve kendisini genç hissedenler için bazı yaşam prensipleri sıralamak istedim. İhtiyarlayıp(!) hacı olmaya karar verirseniz, günün moda akımlarına kapılıp sel olmayın diye;
1. Sizi tanımlayan, sizi çevreleyen, sizi çerçeveleyen bir inancınız olsun. Bu öyle bir inanç olsun ki ayakları sağlam yere bassın. Günün gelip geçici düşüncelerinden nefes alan bir yaklaşım değil, geçmişten geleceğe köprü olabilecek sağlam zeminli inancınız olsun. Adı ne olursa olsun; ama onu iyi tanıyın. Hakkında bir şey bilmeden, biliyormuş gibi davranarak yaşamayın. Çünkü aksi halde, ilk karşılaştığınız nefsinize hoş gelen veya sizi bunaltan durumlarda inandığınızı zannettiğiniz değerleri terk edersiniz. İnsan, bildiği, tanıdığı, içine sindirdiği, bütünleştiği düşüncesini terk etmez. Tanıyarak içselleştiremediği, terk edeceği bir düşünceyi, yaşam ideolojisi olarak hayatına almaz zaten.
2. Adil olun. Hiç kimseye taşıyabileceğinden fazlasını vermeyeceğiniz gibi, taşıyabileceğinden azını da vermeyin.
3. Utangaç/sıkılgan olmakla “haya”yı birbirine karıştırmayın. Aynı şekilde saygısız/patavatsız olmayı da “kendine güvenmekle”. Çünkü sıkılgan olduğunda yapamadığı her şeyi, sıkılganlık geçinde fazlasıyla yapmaya başlıyor kişi. Hem de geçmişte yapamadıklarının intikamını alırcasına. “Ben büyürken çok sessiz, içine kapalı bir insandım. Şimdi feriştahı gelse benimle boy ölçüşemez kimse.” diyerek anlatıyor yaptığı taşkınlıkları.
4. Kaliteli/asil bir insan olmaya gayret edin. Ruhunuzdaki vakar, davranışlarınıza yansısın.
5. İstikrarlı olun. İnandığınız değerleri, miras yoluyla edinmeyin. Üzerinde düşünerek, beyin fırtınası yaparak, iyisini kötüsünü, eğrisini doğrusunu araştırarak benimseyin.
Bu saydıklarımı uygulayın olur mu? Uygulayamayanlar hacı hayatlarına rağmen garip şeyler yapıyorlar çünkü.
Eğer insan kendi değerlerini unutup, kendini kaybetmek istemiyorsa bazı prensipler geliştirerek o standartlar çerçevesinde yaşamak zorundadır. Aksi halde kimden ne görürse onu yapar, kim ne söylerse o tarafa kayar. Ardından bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu türünden hayatlar yaşamaya başlarsınız. Benden söylemesi.
Sevgiler…
Psikolojik Danışman&Psikoterapist - Mehtap Kayaoğlu

İsmail
03-08-2011, 20:41
Mutlu insanların ortak kişilik özellikleri

Mutlu ve huzurlu insanların bazı ortak kişilik özelliklerine sahip olduğunu biliyor muydunuz? Herkesin mutluluk sebebi farklı olsa da insanları mutlu eden "başka iş"!



İlk bakışta garip gelebilir ama; mutlu/huzurlu insanların bazı ortak kişilik özelliklerine sahip olduğunu gözlemliyorum. Dile kolay! Yıllardır insanların sorunlarıyla birebir ilgileniyorum. Psikolojik danışmanlık mesleğimin dışında televizyon ve radyodan gelen, cevaplandırdığım soru sayısı 90.000’i aştı. Mutlu-mutsuz pek çok insanla muhatap oldum. Dolayısıyla insan davranışları ve bunların sebepleri hakkında tecrübeye dayalı öngörüye sahip oluyorum. Aklımda kalanları da buradan yazıyorum ki hayatınızın bir yerlerinde, bazı işlerinizi kolaylaştırmaya yarasın diye.
Günümüz insanı kendisini tanımlarken bazı yardımcı kaynakları referans olarak alıyor. Burcunu, memleketini, büyüdüğü toprakları, aile geleneklerini…vb.gibi. “İkizler burcuyum, ruh halim sık sık değişir.” diyor… veya “Karadenizliyim ben. Asabiyim ama neşeliyimdir de.”
Bana göre bunların tamamının yanında, kişinin doğuştan getirdiği, fıtratında yer alan, gelenek/görenek üstü, memleketle veya alışkanlıklarla açıklanamayan bazı kişilik özellikleri var.
Çünkü aynı anne babadan dünyaya gelen, aynı ortamda büyüyen kardeşlerden birisi hayat dolu cıvıl cıvılken, diğeri Karadeniz’de gemilerini batırmış formatta yaşayabiliyor.
Gerçi psikolojide aynı anne-babadan gelsek bile, doğum sırasının dahi kişilik yapısı üzerine ciddi etkisi olduğunu savunan teoriler var. Katılıyorum da bu teoriye. Ama yine de diyorum ki 100.000lik tecrübemle, bu işte başka bir iş var!
İşte o “başka iş”in sırları… mutlu olduğuna inandığım, hayatın zorluklarıyla kolaylıkla baş eden, üzüntülere saplanıp kalmak yerine yoluna devam etmeyi tercih eden güçlü karakterlerin ortak davranış özellikleri:
1) Başlarına gelen olumsuz durumlarda kendini veya başkalarını suçlamıyor. Doğal bir refleksle her işte bir hayır olduğunu düşünüp, durumu nasıl çözebileceğine odaklanıyor.
2) Kendinden, hayattan ve başka insanlardan fazla bir şey beklemiyor. Olanı görmeyi, olanla yaşamayı yeterli buluyor.
3) Öfkeli, kızgın ve stresli olduğunda önemli kararlar vermiyor. Hayatı için vereceği ciddi kararları, sakin ve rahat düşünebileceği zamanlarda alıyor.
4) Bu madde çok ilginç gelebilir size ama! Geç yatmak-geç kalkmak yerine, erken yatıp erken kalkmayı tercih ediyor (aynen ben…! Hiç sevmem geç yatmaktan ve geç kalkmaktan J ilkokul şarkılarımızda olduğu gibi yaşıyorum ben “erken yatarım/erken kalkarım/çiğ yumurtayı sütle çarparım)
5) Sıkıntılı olduğunu fark ettiğinde zihnini rahatlatacak başka şeylere odaklanıyor. Cama çıkıp derin nefes çekmek, banyoya gidip yüzlerini yıkamak, sevdikleri bir müziği dinleyip rahatlamak, sevdikleri birin telefonla arayıp iyi hissetmek, mutfağa girip kek çarpmak, dağılmış çamaşır çekmecesine yeni düzen vermek, dışarı çıkıp kısa bir yürüyüş yapmak, vb. gibi… Böylece moralini bozan durumdan uzaklaşıp, daha rahatlatıcı faaliyetlere odaklanarak kendini gevşetiyor.
6) Yine ilginç bir madde geliyor! Çoookkk fena halde çocuk seviyor!Ya kendi çocuklarını veya yakın çevrelerindeki çocukları çok seviyor. Onlarla oynayıp eğleniyor, sohbet ederek mutlu hayal dünyalarında yolculuk yapıyor! Böylelikle tazelenip, yorularak huzur bulmanın keyfini çıkarıyor. (Bu madde tipik ben! Hatta biz! Yani benim ailem!)
7) Aksi ispatlanmadıkça -ciddi zarar veren kişilerle karşılaşmadıkça- insanlara güveniyor. Bir insanın yaptığı hatayı, insanoğlunun tamamına mal etmiyor. Herkes için yeni bir sayfa açabiliyor. (Örneğin sevdiği erkek terk etti diye erkeklerin tümünden nefret etmiyor. Veya falanca şehirli ortağı aldattı diye o memleketin insanlarının tamamına hain muamelesi yapmıyor.)
8) İnsanları olduğu gibi kabul edebiliyor. Herkesi kendilerine göre değiştirmeye çalışmıyor.
9) Ortalama kendilerini tanıdıkları için, zaman içinde kendilerine sorun çıkaracağını bildikleri durumların içine girmiyor.
10) Fiziksel ve ruhsal olarak kendisine zaman ayırıyor. Dinleniyor, dinginleşiyor. Arkasından atlı kovalıyormuş gibi yaşamıyor.
11) Kendine iyi gelecek, ruhsal olarak rahatlatacak alternatif işler yapıyor.
12) Arada sırada hayatında değişiklik yapıyor. Sabah iş, akşam ev veya dön dön aynı hayat sisteminin dışına çıkmaya gayret ediyor.
13) Yaşadığı anın değerini biliyor. Sıkıntı veya stres olsa bile, nasılsa geçeceğini düşünerek, zorlandığı konuları uzatmıyor.
14) Evine, ailesine, sevdiklerine zaman ayırıyor.
15) Günlük işlerini, zamanında yapmayı tercih ediyor. Böylece iş biriktirip kendini bunaltacak durumların içine düşmüyor.
16) Kendine, motive edecek, iyi hissettirecek güzel sözler söylemeyi ihmal etmiyor.
17) Sabah uyandığında aynada kendisine gülerek bakmayı unutmuyor.
18) Herhangi bir işle ilgili olarak kendini beceriksiz veya kötü hissettiğinde, aynı konuyla alakalı olarak geçmiş başarılarını referans olarak hatırlıyor. Böylece “yokk yaa o kadar da kötü değilim, abartıp kendimi üzmeye gerek yok” mesajını hissediyor.
19) Korktuğu konulardan kaçmak yerine, üzerine giderek çözmeyi tercih ediyor.
20) Doğru yerlerde “hayır” demeyi biliyor.
21) “Beni kimse anlamıyor” duygusuna hiç kapılmıyor! Çünkü ne yapıp edip kendini karşı tarafa anlatmanın bir yolunu buluyor! Yani hiç mi hiç vazgeçmiyor!
22) Psikolojide “Kimi cezalandırdığımız önemlidir” diye bir prensip var. Bu insanlar, başkalarının yaptıkları olumsuz davranışlar nedeniyle kendini cezalandırmıyor. Yani eşine kızıp sofraya oturmayan kişi, midesini açlığa terk ettiği için aslında eşini değil kendini cezalandırır. Öyleyse aç kalmak doğru bir ceza yöntemi değildir. Daha akılcı ve çözüme yönelik cezalar uyguluyor mutlu insanlar. (İyi de nasıl yöntemler diye merak ederseniz, sorun yaşadığınız durumlar için gelin. Ben size güzel ve çözüm odaklı yaklaşımlar öğretirim merak etmeyin.)
23) Alıngan ve kırılgan değil.
24) Küsme huyu yok. Ne yapıp edip sorunlarını aşmanın yolunu buluyor.
Mutlu olmak hiç de zor değil bana sorarsanız. “Problem” dediğimiz şey, yaşadıklarımıza yaptığımız yorumdur. Demek oluyor ki, problem sandığımız durum gerçek sorunumuz olmayıp, onu sıkıntılı hale getiren, bizim o anki duruma verdiğimiz tepkidir. Kalem yere düştüğünde, dünyanın sonu gelmiş gibi yorumlarsam, kalemin yere düşmesi dünyanın en büyük problemi olur benim için. Ama “neyse canım sorun değil, eğilir alırım.” diyerek yorum yaparsam, kalemin yere düşmesi sadece kalemin elimden yere düşmesi olarak kalır. Ve ortada sorun diye bir şey de olmaz.
Bilmem anlatabildim mi?
Ramazan hayırlara vesile olsun diye… Ramazan’da hepiniz mutlu olun diye bazı öneriler sıralamak istedim. Umarım işinize yarar… mutlulardan mutlu olacaklara hediye…
Sevgiyle kalın…
Psikolojik Danışman ve Psikoterapist Mehtap Kayaoğlu - Haber 7

haybin_yakzan
08-08-2011, 06:59
Mutlu insanların ortak kişilik özellikleri

teşekkürler sessizlik güzel paylaşım

İsmail
10-08-2011, 22:58
Kocaya şiddet vakaları da artıyor!

Türk kadını yıllarca dayak yedi. Ama artık eskisi gibi erkek vururken, kadının elleri armut toplamıyor! Erkeğe de şiddet uygulanıyor. Mağdur koca sayısı hızla artıyor!



Son birkaç gündür ana haber bültenlerinde “Kadına şiddet haberleri artıyor.” yorumlarını sık sık görmeye başlayınca, bendeki önemli bilgiyi medyayla paylaşayım dedim. Kocaya şiddet/dayak vakaları da artıyor!
Nasıl mı? İşte size “kocaya şiddet”in ülkemizdeki artış hikayesi…
Öncelikle belirtmekte fayda var; kadına şiddetin artış gösterdiği bir ülkede, erkeğe şiddetin yerinde sayması beklenemez elbet. Çünkü her “uyarıcı,” maalesef “tepki”yi beraberinde getiriyor. Ve birilerinin yaptığı şiddet içerikli yanlış davranışlar, karşı tarafça alaşağı edilmek üzere yeni çarpık davranışları ortaya çıkarıyor.
Türk kadını yıllarca dayak yedi.
Önce minik tatlı bir kız çocuğuyken, yardım etmek için taşıdığı su bardağını yere düşürünce “dikkatsiz olduğu” için, annesinden. Üstelik dikkatinizi çekerim aynı zamanda hemcinsinden! (Anne-kız olmak hemcins hırpalamasını masum hale getirmez bence.)
Eve geldiğinde terlik vermediği, hoş geldin demediği, öpücük istemediği, gürültü yaptığı gibi –tatlı konuşmayla aşılabilecek- sebeplerin yanında, yaramazlık yaptığı, şımarık davranışlar sergilediği için dayak yedi babasından!
Biraz büyümeye başlayınca söz dinlemediği, sorumluluklarını adam gibi yerine getirmediği, derslerine iyi çalışmadığı, hatta bazı bölgelerde okula gidip okumak istediği için dayak yedi etrafındaki büyüklerden.
Abisi, kız tavlamaya başlayınca, gelenek ağabeyi “erkek adam” diye ödüllendirirken, yan mahallenin oğluyla yaptığı konuşmanın neticesinde, aile meclisi, kendisi için şiddetin en ucundaki davranışı uygulamaya soktu. Yani ölüm emri verildi!
Gel zaman git zaman büyüdü. Bembeyaz gelinlikler içinde evlendi. Mutlu olmayı ümit etti. Bu kez de çeşitli nedenlerle kocasından dayak yedi.
Hayattan aldığı darbe, doğduğunda doğum ebesinin, nefes alması için kalçasına vurduğu tokatla sınırlı kalsaydı keşke!... Ama öyle olmadı.
Hikayenin sonuna gelinmeye başlandığında, artık dermanı kalmadı dayak yemekten. İnanılmaz bir kızgınlık ve öfke belirmeye başladı beyninde. Kimini bastırabildi kimini farklı durumlara kanalize etti. Ama eninde sonunda yeni gelen nesli “Erkeğe kendini ezdirmeyeceksin” mantığıyla büyütmeye başladı.
Şimdilerde o çarpık büyüme sürecinin ortaya çıkardığı çarpık sonuçları yaşıyoruz!
Evlerde artık sadece kadınlar şiddete maruz kalmıyor! Erkekler de kadının şiddetinden nasibini alıyor. Erkek balyoz gibi yumruklarıyla bir vuruyorsa, kadın tırnaklarını geçiriyor eşinin bedenine. Tek taraflı erkeğin darp yaptığı kavgaların sayısı azalmaya başladı. Artık evlerden karşılıklı birbirine girmenin, karşılıklı birbirine vurmanın sesleri geliyor.
Tartışmanın ertesi günü artık sadece kadınlar gitmiyor hastaneye. Erkekler de yedikleri dayağı “rapor”latmak zorunda kalıyor. Kollarındaki morluklar, gözlerindeki şişlikler, kesici aletlerin oluşturduğu kanamalı yaralar için üçer beşer günlük rapor alıyor.
Anlayacağınız artık eskisi gibi erkek vururken, kadının elleri armut toplamıyor! Erkeğe de şiddet uygulanıyor.

İnsan davranışlarının tamamı “bir nedene dayalı” olarak ortaya çıkar. İster tebrike şayan güzel davranışlarımız olsun, ister herkes tarafından kınanan olumsuz tavırlarımız olsun hiç fark etmez, hepsi belirli bir nedene dayalıdır. Bizi davranışa sevk eden “neden”lerimizi iyi tespit edersek, şiddete dayalı olayların önünü kesebilir, insana yakışan tavır ve davranışlarımızın önünü açabiliriz.
Evlilik ilişkisi önemlidir. Evin annesine, evin çocuğuna ve evin erkeğine yönelik şiddet davranışlarından uzak, huzurlu ve konuşmaya/anlaşmaya dayalı hoş bir dansa çevrilmelidir. Konuşarak anlaşmanın yolu bilinmiyorsa uzmanlardan öğrenilmelidir.
Hatta Aile Bakanlığı’nın acilen bu işe el atması gerektiğine inanıyorum. Her ailenin aile hekimi olduğu gibi, her ailenin Psikolojik Danışmanı olmalı. İnsanlar sorun yaşadıklarında Psikolojik Danışmanlarıyla konuşarak yardım alıp, meseleyi sağduyu ile çözebilmeli. Böylece aileler huzuru temsil eden, cennetten birer bahçe haline getirilebilmeli. En azından bu konuda çaba sarf edilmeli.
Güzel amaçlar uğruna koşmalıyız… koşamıyorsak yürümeliliz… yürüyemiyorsak emeklemeliyiz. Ama hiç olmazsa gidişatımızın doğru düzgün bir yer olduğunu bilir rahat ederiz.
Kısacası şiddet öyle sıkıntılı bir süreç ki, faydasını gören olmadığı gibi, uygulayanın ve maruz kalanın yaşam kalitesini aşağılara çekiyor. Konuşmanın, güzel ifadenin, kendini anlatabilmenin, karşılıklı konuşarak sorunlarını çözmesini bilmeyen insanların kullandığı tehlikeli bir silah halini alıyor.
Bu silahınsa kimi vuracağı hiç mi hiç belli olmuyor…
Sevgiler…
Psikolojik Danışman&Psikoterapist Mehtap Kayaoğlu

İsmail
17-08-2011, 17:41
Şanslı masa sağlıklı düşünme sistemini bozuyor!

Dün haber sitelerindeki “Şaka programı aile yıkıyordu” başlığı altında olayı okuyunca çok şaşırmamak gerekiyordu aslında. İşin rayından çıkacağı en başından belliydi.



Dün haber sitelerinde “Şaka programı aile yıkıyordu” başlığı altında olayı okuyunca çok şaşırmadım doğrusu. Başlarda bir iki bölümüne denk geldiğim, işi raydan çıkardıklarını gördüğümde aklımdan geçenleri kendime sakladığım bir program.
Bir yapım, çeşitli yönleriyle eleştirilebilir; ama ben sadece kendi mesleğimle ilgili eleştirimi sizlerle paylaşmaya karar verdim.
Şaka programları tüm dünyada televizyon tarihinin ilk günlerinden beri, halkı eğlendirmek, eğlendirirken düşündürmek için yapılan eğlence kültürlerinden birisidir.
Nedir şaka? Güldürmek, eğlendirmek amacıyla karşısındakini kırmadan, yapılan hareket veya söylenen söz, latifedir. Şakayı yapmak, ama şakanın tadına kaçırmamak gerekir. Çünkü şaka yapmak, birini kırmaksızın, incitmeksizin, insan onurunu zedelemeksizin yapılma esasına dayanır.
Bizde bir şaka programı başlıyor. Biraz iyi gibi gidiyor. Beğenildiğini, tuttuğunu farettiğinde iş raydan çıkıyor ve başlıyor halkın ruh sağlığını tehlikeye atmaya!
Nasıl mı? Hemen anlatayım.
Ruh sağlığı yerinde normal insan, belirli durumlarda belirli ortak/doğal tepkiler verir. Düğünde oynanır, cenazede ağlanır misali, yerine göre uygun tepkiler.
Ruh sağlığı risk altında olan kişi, olmadık yerde olmadık tepkiler verir. Ağlanacak yerde basınçlı gülmeler, herkesin korktuğu yerde garip cesur davranışlar, gülünecek yerde şiddetli ağlama tepkileri gibi.
Aslına bakarsanız bu tip durumlara “duygudurum bozukluğu” deniyor. Duygudurum bozukluğu kişinin genel duygudurumundaki bir bozulma, dış şartlara ve durumlara göre uygunsuz bir duygudurum hali olarak tanımlanır.
Ayrıca size şaka gibi gelecek ama şizofreni hastalığının en tipik belirtisi, mantıksal düşünme yeteneğinin kaybıdır. Kişi normal durumlarda herkesin verebileceği normal tepkileri veremez, toplumsal kurallara uymada zorlanır.
İyi de bunların şanslı masayla ne ilgisi var diyeceksiniz. Şanslı masa gibi içeriği sonradan abartılan, reiting uğruna insanların bilinçdışı sınırlarını zorlayan programlar ruh sağlığımızı tehdit ediyor. Çünkü insanların sağlıklı düşünme süreçlerine zarar veriyor!
Şakanın kıvamını kaçırdıkları için insanların kırmızıçizgilerine basmayı, rezil olma duygularını ayyuka çıkarmayı espri zannediyor; sinirimizin bozulması gereken durumları “Hayır hayır… biz sizi güldürmek için yaptık. Hadi hep beraber gülelim…” mesajı veriyor. Şaka mağduru raydan çıktığında da “Sürprizzzz… 5000 TL kazandınız… hadi kameraya el sallayalım” deniyor! Böylece insanların beynindeki sapla saman birbirine karışıyor.
İnsanımız, yaşadığı sosyal hayat, ekonomik koşullar nedeniyle günlük hayatında zaten mantıksal düşünme yeteneğini kaybetmek üzere. Bir de eğlence programı adı altında bu tip durumlarla karşı karşıya bırakılması, su damlasının mermeri oyması gibi etki yapmaya başlıyor. Ve insanların sinir sistemleri ve sağlıklı sorgulama süreçleri iyice bozuluyor.
Öncelikle bu tarz programları izlerken neye güldüğümüze dikkat etmek zorundayız. Ciddi anlamda yapılmış kaliteli bir espriye gülüyorsak ne ala! Fakat insanların zorda kalışlarına, çaresizliklerine, en yakınlarının düştüğü garip hallerdeki çözüm üretemeyişlerine gülüyorsak vay halimize! Zamanla şizofrenik mantıkdışı düşünme süreçlerine kapılıp, sapla samanın birbirine karıştıracağız. Hatta belki zamanla Somali’nin haline de gülmeye başlayacağız. Adı şaka olan programların, insanların düşünce gündemini saçma sapan ihlal etmesi ve aslında kızılacak durumları “illaki gülelim” formatına çevirmeleriyle olacağı bu! Bebeklere acı ilaçları verirken balla karıştırmak gibi. Kocasının park ortasında, müşteri adı altında bir bayanın bacaklarına/beline dokunması hangi evli kadını güldürür Allah aşkına! Türkiye’de benim tanıdığım evli her kadın, bırakın beşbin lirayı, önüne trilyonlar yığsanız, eşinin böyle bir dokunma eylemini gerçekleştirmemesini ister. Eşinin “şaka” adı altında kendi gözü önünde başka kadınlarla flört edişini görmek istemez. Ölümü gösterip, sıtmaya razı ediyorlar insanı. Ve bu onur kırıcı tutumun adına da şaka diyorlar.
Böyle şaka olmaz! Böyle şaka yapılmaz! Bir bayanın gözü önünde, kocasına başka kadının bacağı karışlatılmaz! Bu şaka falan değil! İşin ilginç yanı, fiyat artmaya başlayınca katılımcılar daha da bir rollerine kaptırıyorlar kendilerini ve ne söylenirse yapıyorlar. Gerekçesi ne olursa olsun, ortalık yerde zor duruma düşürülmenin, sınır ihlallerinin “şaka programı” gibi bir açıklaması olmaz, olamaz! İnsanların doğal insani tepkileri bozulamaz!
Bu arada belirtmekte fayda var. Tek bir programı günah keçisi yapmak doğru değil. Ülkemizde farklı şaka programları da var insanın sinirini bozan. Kişilerin yüreğini ağzına getiren. Adı şaka, kendisi şakadan başka her şey olan!
***
Özetle yapılan her konuşmanın, söylenen her sözün, izlenen her filmin bir doğrudan mesajı vardır… bir de dolaylı mesajı. Düz mesajlar insan psikolojisi ve ruh sağlığı üzerinde doğrudan çok etkili olmazken, dolaylı mesajlar insan davranışları üzerinde daha etkili olmaktadır. Gün içinde oyalanmak için şiddet içerikli çizgi film izleyen çocuğun, zamanla davranışlarının aşırılaşıp saldırganlaşması gibi. Ya da romantik erkeklerin çoğaldığı dizi filmlerin, aile hayatımızı çökertmeye başladığı gibi.
Güldüğümüzü sandığımız şey, evet o anda güldürüyor bizi… peki ya sonra?
Ne izlediğinize çok dikkat edin çok…!
Çünkü izlediğinizden değil, onun bilinçdışınıza yüklediklerinden zarar görüyorsunuz!
Sevgiler…
Psikolojik Danışman&Psikoterapist Mehtap Kayaoğlu

İsmail
24-08-2011, 16:22
Kişilik yapınız sizi stres yapabilir!

Kim bu strese çok yatkın kişiler? Hemen onlarla tanışalım:



Bir okuyucumuz sormuş: “Mehtap Hanım, stres…stres… herkes strese girer mi? İllaki stres olmamız gerekir mi? Strese girmeyen insan yok mudur?” diye.

Tabii ki herkes strese girecek diye bir kaide yok. İnsanlar, stres oluşturacak sorunlar yaşayabilir; fakat verdiği tepkiler herkesin verdiği tepkilerle aynı olacak diye bir kural yok elbet.

Kimler daha çok strese girer biliyor musunuz? Kişilik özellikleri strese yatkın olanlar. Dilerseniz hemen anlatayım da uzak durun o tip davranış alışkanlıklarından.

Öncelikle hemen belirteyim “stresten uzak durma çabası” günümüzde en fazla stres yapan mevzulardan biri haline geldi. Kansere yakalanmayacağım diye her türlü otu bitkiyi şifa niyetine kaynatıp içen insanların, kanser korkusundan ruhunun kanserleşmesi gibi.

Stres, en pratik tanımıyla korku, kaygı gibi yaşamı tehdit eden uyarıcılara karşı vücudun verdiği yanıttır. Dolayısıyla olayın kendisi değil, vakıanın nasıl algılandığı önemlidir.

Stresle ilgili yazılacak pek çok bilgi var. Bugünkü yazıda kişilik yapınızın strese katkısı üzerinde durmak istiyorum. Stres yönetimi, stresle baş etme yöntemleri adı altında çalışmalar yapıyoruz. Tüm çalışmalarda dikkatimi çeken ana mesele, kişilik yapınızın stresi yorumlama konusunda inanılmaz etkili olduğu.

Kim bu strese çok yatkın kişiler? Hemen onlarla tanışalım:

Aceleci, tez canlı kişiler… strese çok yatkınsınız. Aklınıza gelen şeyi hemen hızla yapmak isteyen, süreç içinde olası beklemelere tahammül edemeyen kişilik yapınız sizi tetikliyor. Kaygılanıp, işlerin istediğiniz gibi yürümemesinden endişelenerek hormonlarınıza tavan yaptırıyorsunuz ve beden alarm durumunda çalışmaya başlıyor. Hoş geldin stres!

Her şeyi kontrol etmek isteyen kontrolcü kişiler… illaki her şeyi tek tek kendi ellerinizle gözden geçireceksiniz. İşlerin doğru ilerlediğinden emin olmak için kendi gözlerinizle göreceksiniz. Böylece iş yükünüz artıyor. Başkalarına devrettiğiniz işler için bile kendiniz koşturuyorsunuz. Olası yanlışlıkları didik didik arıyorsunuz. Basınç altında eziliyorsunuz. Hoş geldin stres!

Sürekli başarılı olmaya ihtiyaç duyan kişiler… her olayı, sonunda ele geçireceğiniz başarıyla değerlendiriyorsunuz. Başarı yoksa, yapılan işin kıymeti de yok gibi hissediyorsunuz. Dolayısıyla yaptığınız işten yola çıkarak kendinizi değersizleştiriyorsunuz. Sondaki başarıyı düşlerken, işleyişteki eğlence ve birikecek değerli tecrübeleri hesaba katmıyorsunuz. Koşuşturma sırasında aşırı baskı altına girip, iş bitiminde derin bir nefes alıp “ohhh bee” diyorsunuz ama! Arada sinir sisteminizi alt üst etmeniz yanınıza kar kalıyor. Hoş geldin stres!

Sabırsız kişiler, sabretmek nedir bilmeyen kişiler… Acele etmekten daha derin kaygılarla, umutsuzluklarla yıkıyorsunuz ümitlerinizi. Uzanmak istediğiniz hedef, araya zaman girince işe yaramayacak zannediyorsunuz. İstiyorsunuz ki her şey hemen oluversin. Bazı işlerin gerçekleşmesi için doğru zamanın gelmesi gerektiğini hatırlamıyorsunuz bile. Hoş geldin stres!

“Zaman”a aşırı önem veren kişiler… zaman tekrar geri gelmeyecek, bol kepçeden harcanmayacak çok önemli bir hazine, tamam. Ama siz zamanı, takıntı haline getirip, tek bir dakika kaybında bile dünyanın sonu gelmiş gibi hissedebiliyorsunuz. Boşa geçmemiş olsa bile her durumu kayıp zaman gibi algılıyorsunuz. Üzerinizdeki baskıyı artırıyorsunuz. Hoş geldin stres!

Nitelikle değil, nicelikle ilgilenen kişiler… yaptığınız her işte sayıca çoğunluk takıntınız var. Nasıl olursa olsun, illaki sayı çoğunluğu olsun sizin için. Örneğin Twitterda 750.000 kişi takip etsin de nasıl kişiler takip ederse etsin. 1000 tane takipçiden daha fazla değer veriyorsunuz onlara. Arzulanan sayıya ulaşamayınca bozuluyorsunuz. Sayı tutmuyor diye kızıyorsunuz. Kendilik saygınızı, takip etmeyenlerin keyfine terk ediyorsunuz. Hoş geldin stres!

Hem yardım almayı reddedip, hem de şikayet eden kişiler… yaptığınız faaliyetle ilgili olarak sorunlar yaşıyorsunuz. Bir bilene sorsanız veya bir arkadaşınıza danışsanız işler kolaylaşacak. Ama olmaz. Yapamazsınız. Çünkü başkalarına ihtiyaç hissetmek size ağır geliyor. Bazı durumlarda insanları rahatsız etmek istememe duygusuyla da tanımlıyorsunuz bu yalnız debelenişi. Diğer yandan şikayet etmeyi de ihmal etmiyorsunuz. Yardım alsanız şikayet bitecek! Şikayet ediyorsanız yardım talep edilecek! İkisine de yaklaşmıyorsunuz. İnanılmaz bir basınç oluşuyor bedeninizde. Hoş geldin stres!

Mizahi düşünme yeteneği olmayan kişiler… mizah/nükte, dayanamadığınız, üstesinden gelemediğiniz duruma tahammül edebilmenizi sağlar. Hatta ağlamaklı yaşadığınız duruma güldürür sizi. Gülünce, tebessüm edince, mizahi söylenen ifadedeki kıvrak anlama takıldığınızda dikkatinizi somut olaydan uzaklaştırıp, daha kolay baş edebileceğiniz diğer duruma odaklanırsınız. Oysa mizah size zor geliyor. Hatta alınganlaşıyorsunuz espri yapıldığında. Kendinizi dışlanmış ve alay edilmiş hissediyor, inciniyorsunuz. Hoş geldin stres!



Öyle çok ki strese neden olan kişilik özellikleri… aslında say say bitmez sevgili okurlar.

Olumsuz bir durumu hayatımızdan çıkarmanın yolu, onu nasıl davet ettiğimizi bilmekten geçer. Farkına varmadan gerçekleştirdiğimiz davet metodumuzu bilirsek, onu hayatımızdan uzak tutma yöntemlerini de kolaylıkla bulabiliriz.

Demek ki ne yapacağız? Hep birlikte biraz çabalayacağız. Ve… güle güle stres diyebileceğiz!

Sevgiler…
Psikolojik Danışman&Psikoterapist Mehtap Kayaoğlu

İsmail
07-09-2011, 19:39
Katille de empati kurarsak olacağı bu!

Çünkü biz dizi filmleri izlerken olayları vahşilerin gözlerinden de izliyoruz. Katille de empati kurarsak olacağı bu! Gidişat böyle olursa yandık!



Geçtiğimiz pazartesi akşamı (5 Eylül) Kanaltürk televizyonunda “Neşter” programına katıldıktan sonra o kadar çok elektronik posta ve cep telefonu mesajı geldi ki sizlerden. Teşekkür ve tebrik anlamında. Ben de bugün köşemden hepinize izlediğiniz ve desteklediğiniz için teşekkür etmek istedim.
Sayısını göz ardı edemeyeceğim kadar çok kişi, söz uçar yazı kalır misali, söylediklerimin yazılı olarak da kayda alınmasını rica etti. Sizleri kırabilir miyim hiç! Hemen minik notlar alıyorum bile.
Konu, medyanın aile yaşantıları ve insanın düşünme süreçleri üzerine etkisi var mıdır, şeklindeydi. Geçtiğimiz ay köşemde bir şaka programını eleştirmiştim, toplumsal düşünme süreçlerini olumsuz yönde etkiliyor diye. Ve genel olarak da medyanın aile kurumuna zarar vermeye başladığını söyleyip duruyorum malum. Üstelik kendim de insanlara zarar vermeden yayın yapmaya çalışan bir medyacı olduğum halde. Neşter programının konusu da köşe yazımdı anlayacağınız.
Öncelikle “Neşter” ekibine teşekkür etmek istiyorum. Bu önemli konuyu göz ardı etmedikleri ve ekrana taşıdıkları için.
Geçelim aklımızda kalması gerekenlere…
Aile kurumu, elimizde kalan en değerli varlığımızdır. Eğer ailelerimiz olmazsa başıboş kalırız. Kayboluruz! Kendimizi boşlukta hissederiz! En değerli hediyemizi, ailemizi, birilerinin hele hele de reiting uğruna programlar yapan insanların vicdanlarına terk edemeyiz.
Medyanın etkisi kaçınılmazdır. Çünkü insan beyninin doğal öğrenme süreci, bilinçdışımıza yüklenenlerin muntazaman aktive olmasına yardımcı olur. Şöyle ki; beyinde öğrenme nasıl gerçekleşir biliyor musunuz? İnsan canlısı, yeryüzüne geldiği andan itibaren, dış dünyasında hazır bilgi olarak bulunan her şeyi içine alır. Beyinde biriktirir. Biriktirilenler çevresel yaşam koşullarıyla birlikte kullanılmaya başlanır.
Demek oluyor ki, bilginin beyinde birikmesi, o bilginin mutlak kullanılacağı anlamına gelmez! Ancak uygun zaman ve zemin bulduğunda, bilinçdışına yüklenmiş hazır bilgi olarak harekete geçer! İşte düşüncesiz ve sakıncalı yayın yapan medyanın zararlı etkisi tam da bu noktada devreye giriyor. İnsanın öğrenme süreçlerinin aktive olmasını sağlayacak “çevresel yaşam koşulları”nı oluşturuyor!
Örnekle açıklayayım: Bir çocuk ekran başında saldırgan içerikli çizgi film izliyor diye saldırganlaşmaz! Burası çookk önemli sevgili okurlar aman dikkat! İzlediği saldırgan içerikli çizgi filmler “hazır bilgi” olarak bilinçdışına alınır. Sürekli benzer içerikte programlar izliyorsa bu hazır bilgi “biriktirilmeye” başlanır. Biriktirdiklerine benzer çevresel yaşam koşullarıyla karşılaşırsa, beynindeki torbasından çıkarır biriktirdiği yöntemlerini ve kullanmaya başlar. Yani babası annesini dövüyorsa, sokakta çocukları kavga ederlerken görüyorsa, gittiği markette insanların birbiriyle tartıştıklarına şahit oluyorsa, trafikte kazaları izliyor ardından gırtlak gırtlağa gelmiş şoför amcaları görüyorsa, halı silkeleme davasına annesiyle komşu teyzeyi kavga ederken görüyorsa…vs. çevresel koşulları yakalamış demektir.
Memlekette uygun koşul çok! Kaldı ki o çevresel koşullarda da medyanın parmağı yadsınamaz! Önceden sevgilisi kendisini bıraktı diye kimse kimseyi bu kadar sıklıkta öldürmezdi! Birileri yapıyor, ekranlara yansıyor, yapmaya cesareti olmayanlar yüreklenmeye başlıyor. Veya kişisel yaşam becerileri gelişmemiş insanlar, daha önceden beyinlerine yaptıkları yöntem kayıtlarından şiddet içerikli metotları tercih etmeye başlıyor. Eskiden evlilik sorunları çözümlenmeye çalışılırdı, şimdi romantik filmlerin etkisiyle kimse kimseyi çekmiyor, bir çırpıda ayrılıyor.
Tabii ki medya günah keçisi değil! Ama dolaylı olarak insanların bilinçdışlarındaki çevresel faktörler birimini etkiliyor ve bizler etkileniyoruz haberimiz yok. Kaldı ki bu şekilde etkilenmek, doğrudan etkilenmekten çookk daha tehlikeli. Pirincin içindeki beyaz taş gibi.
Lise ve sevgili cinayetlerinin ekranlarda artması, dizi filmler aracılığıyla “aşırı kıskanç ama çok seven kişi” imajının gereğinden fazla yerleştirilmesi sonrasında gençlerin bilinçdışlarına ne kaydedildi biliyor musunuz?
Çarpıcı bir örnekle açıklayayım; Geçtiğimiz birkaç yıldır gençlere danışmanlık hizmeti verirken şoke olmamak için mücadele veriyorum. Kaldı ki bir terapist olarak seanslarda şaşırmamam gerektiğini bildiğim halde!
Geçen yıla damgasını vuran meşhur bir cinayet davasından sonra bile, çalıştığım bazı genç kızlarda ortak bir dil gelişmişti: “Ama o kız da kim bilir ne yaptı! Çocuk kıskançmış demek ki… Ben sevgilimi kızdıracak bir şey yapmam ki Mehtap abla… o kız da hak etmiştir!”
“Nee!!! Nasıl yani!!! Kim neyi hak etmiştir!! Huu nerde yaşamaya başladınız siz? Lütfen dünyaya geri döner misiniz? Ayaklarınızı benimle aynı yeryüzüne basar mısınız??? Kim neyi hak ediyor! Hangi genç kız bu şekilde yok edilmeyi hak etmiş olabilir!!” diye insanın haykırası geliyor.
Bilmem anlatabildim mi?

Düşünce süreçlerinin bozulması bu demek! Kendi yaşındaki bir kızın zarar görmesinde, katledilmesinde, normal işleyen bir süreç mantığı üretiyor. Olması gerekendi oldu, diye bakabiliyor!
Niye? Çünkü biz dizi filmleri izlerken olayları vahşilerin gözlerinden de izliyoruz. Katille de empati kurarsak olacağı bu! Gidişat böyle olursa yandık! Yakında cinayet işleyene madalya takarız, çocuk pornosu yapanı haklı görürüz, yaşlı insanları darp edenleri alkışlarız!
Kim ne derse desin ben ekranlarda üst bir koruyucunun olmasından yanayım. Birileri kişisel çıkarları uğruna toplumun geneline zarar vermeyi umursamıyorsa, birilerinin de bu gidişe dur demesi gerekecek!
Psikolojik Danışman&Psikoterapist Mehtap Kayaoğlu - Haber 7

Büşra Betül
07-09-2011, 19:44
Şimdi yeni bir dizi başlayacak.'Bir çocuk sevdim' diye
Görür görmez bu dizi çok tehlikeli dedim.Çocukların bilinç altına kendilerinden yaşça büyük birilerine
ilgi duymaya yönlendirecek.Yahut büyüklerin aklına lise yaşında ki genç kızları düşürecek...

Ebeveynler tv programlarını dikkatle seçmeli,çocuklar yanlız başlarına asla dizileri izlememeli!

Büşra Betül
07-09-2011, 19:50
Aceleci, tez canlı kişiler… strese çok yatkınsınız. Aklınıza gelen şeyi hemen hızla yapmak isteyen, süreç içinde olası beklemelere tahammül edemeyen kişilik yapınız sizi tetikliyor. Kaygılanıp, işlerin istediğiniz gibi yürümemesinden endişelenerek hormonlarınıza tavan yaptırıyorsunuz ve beden alarm durumunda çalışmaya başlıyor. Hoş geldin stres!

Sanırım bizdeki durum bu...

ama insan stresin farkında olunca atlatabilmesi kolay oluyor.
yani kendini tanıyan biri güle güle diyebiliyor strese..

Çok beğendim.yorum yaparak inş sansürlemiş olmuyoruz yazıları...

mü'HÜR
07-09-2011, 20:55
Medya, ne çocuk psikolojisini düşünüyor ne de,yetişkin psikolojisni! Tek dertleri reyting.Haberler dahi öyle bir kıvama gelmiş ki, gece 12 den sonra yayınlansa gerçekten memnun olurdum.

Bir haber de Tarkan'ın içtiği pislik için "sadece içiciymiş,satıcı değilmiş" dendi(!) Yani, "çocuklar için ama satmayın" mı demek istiyorsun...

Önceden kimse kimseyi katletmiyordu evet, sonra o çıkan meşhur cinayetten sonra baya baya katletme yarışı başladı.Neden mi; bir genç,bir kızı katletti diye o kadar ballandırılarak anlatılırsa,olacağı odur.

Psikolojisi bozuk,dikkat çekmek için ellerinden geleni yapan gençler milyonlarca.Sen, kalkıp ballandırarak haber yaparsan,o da bende meşhur olacağım diye katletme yarışına katılır!

Görsel medya hakkında yazılacak o kadar yazı var ki, yazsam saatler bitmez.Bazı kanallar ahlaksızlığı aşılarken, diğer tarafta müslüman kanal diye adlandırılan kanalları aileler seçiyorlar amaa, asıl katletmeyi de onlar öğretiyorlar.

Yani kısaca,reyting uğruna birileri ahlaksızlığı,birileri de, nasıl terörist olunuru öğretiyorlar... Rabbim yar ve yardımcımız olsun inşaAllah.

Bu konu çook mürekkep yer...

Mehtap Kayaoğlu'nun yazılarını beğeniyorum,kalemine ilham gelsin inşaAllah!

Teşekkür ederiz SesS!zLiK

İsmail
14-09-2011, 21:10
'Eşcinsel olmaya alış' tedavisine hayır!

Psikolog yazarımız Mehtap Kayaoğlu, yeni bir dosya açıyor ve “‘Eşcinsel olmaya alış’ tedavisine hayır” diyerek eşcinsellik tartışmasının tedavi boyutuna dikkat çekiyor



Yeni bir dosya açıyorum. “‘Eşcinsel olmaya alış’ tedavisine hayır” dosyası…
Nerden mi çıktı? Duyduklarımdan elbet! Hemen anlatmaya başlıyorum.
Eşcinsellik yıllardan beri “cinsel kimlik bozukluğu / cinsel sapkınlık, ruhsal bir hastalık” olarak tanımlandı. 1970’lere kadar eşcinsel insanlar gerek ilaçla gerekse terapi yöntemleriyle tedavi edilmeye çalışıldı.
Zamanla kutuplaşmalar devreye girdi. Birileri dedi ki bu hastalıktır/sapkınlıktır. Tedavi edilmelidir. Diğerleri dediler ki; bu bir cinsel tercih meselesidir. Hastalık değildir. Bu duruma hastalık diyenlerin kendileri hastadır. Ortada tedavi edilecek bir durum yoktur; zira hastalık diye bir şey yoktur.
1970 yılında Dünya Sağlık Örgütü (DSM-4) eşcinselliği hastalık veya cinsel sapkınlık olmaktan çıkardı. Kişisel tercih/cinsel tercih adı altında değerlendirdi. Bilim dünyası, eşcinselliği tedavi etmekten vazgeçtiği gibi, tedavi edilmesi gerekir gözüyle bakanları gericilikle, bilimdışı davranış sergilemekle suçladı.
Neyse… bu günlere geldik.

Şimdi gelelim benim şaşırdığım noktaya… ve tartışmaya açılması gereken hususa!
Geçmişte eşcinsel olduğu için zorla tedavi edilmeye çalışılan insanlar vardı. Gerek medical gerekse terapilerle tedavi edilmeye çalışılan insanlar. Şimdi tam tersi. Duygularında bu hisleri taşıyan insanlar zoraki eşcinselliğe alıştırılmaya çalışılıyor. Anlayacağınız geçmişte “Size ne ey insanlar! Ben eşcinselim, halimden de memnunum.” diyen kişiler zorla tedavi edilmeye çalışılırken; bugün “Eşcinsel duygular içindeyim ve rahatsız oluyorum. Lütfen bana yardım edin, kurtarın beni bu duygulardan!” diyen kişilere zorla eşcinsellik sevdirilmeye çalışılıyor.
Birkaç yıl önce birileri eşcinselliğin tedavi edilmesi durumuna itiraz edip hak arıyorlardı. Eşcinselliğin (kendi cinsiyetine ilgi duyan kişi), lezbiyenliğin (kendi cinsine ilgi duyan kadın), gayliğin (kendi cinsine ilgi duyan erkek), biseksüelliğin (her iki cinse de cinsel anlamda ilgi duyan kişi), travestiliğin (karşı cinsin giysilerini giyinerek teşhirden hoşlanan kişi), transeksüelliğin (kendi cinsinden memnun olmayıp, karşı cinse geçmek isteyen veya geçen kişi) hastalık olmadığını, kişisel tercih olduğunu söylüyorlardı. Başarılı oldular. İstedikleri hakları ellerine geçirdiler. Şimdi bu şekilde yaşamak istemeyenlere “Eşcinsel olmaya alış” tedavisi yapılıyor. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu diyesi geliyor insanın.
Eşcinsel duygularından rahatsız olanlar ne yapacak şimdi? Karşı cinse değil de kendi cinsine ilgi duyduğunu fark edip, yaptıkları araştırmalarda bunun bir hastalık olmadığını okudukları halde, kendilerinin nefsi olarak hasta olduğunu düşünenlere ne olacak peki?
Karşılaştıkları ve şikayet ettikleri tedavinin ne olduğunu ben size söyleyeyim:
14-19 yaşlarında, hatta ergenlik döneminin kimlik bocalaması aşamasında olan gençlere, sanki tüm cinsel gelişim süreçleri tamamlanmış da tercihleri belirmiş gibi, eşcinselliği sevdirme çalışmaları yapılıyor. Gencin içine düştüğü, nasıl düştüğünü de bir türlü anlamadığı, geçmişinde belki travmaların/tacizlerin olduğu, bazen taciz/travmanın olmadığı; ama yaşadığı eşcinsel duyguların toparlanması için doktorlara giden gençler neyle karşılaşıyorlar biliyor musunuz?
“Bu duruma alışmalısın. Bu bir hastalık değil. Sana şimdi gay ve lezbiyen sitelerinin adreslerini vereceğim. Git, aralarına gir, dolaş… onlarla tanış… onlardan birisi olmaya gayret et. Zamanla alışacaksın merak etme. İçinde bulunduğun endişe ve kaygı, toplumun senin üzerinde oluşturduğu baskıdan başka şey değil. Avrupa’da eşcinseller evleniyor bile. Yakında Türkiye’de alışacak, daha rahat edeceksin. Utanmayacaksın.” gibi cümlelerle evlerine gönderiliyorlar. Ve birkaç tane doktor/uzman gezen genç başlıyor kara kara düşünmeye. En sıkıştığı noktada da bu şekilde yaşamaktansa kendine kıymayı bile düşünebiliyor.

Halinden memnun olan ve tercihlerine kimsenin karışmamasını isteyen birisine tedavi yapmaya çalışmak ne kadar yanlışsa; içinde bulunduğu durumdan kurtulmak isteyen kişiye “alışırsın alışırsın… eşcinsel olmaya alışırsın…” şeklinde yaklaşmak da bir o kadar tehlikelidir diyorum.
Kişiler uzmanlara niye başvuruyorlar Allah aşkına. Yardım almak için. Destek görmek için. Böyle mi yardım edeceğiz?
Tamam anladık biz medeni bir toplum olmaya çalışıyoruz! Avrupa ne yaparsa aynısını yapmak istiyoruz! Ama içinde bulunduğu durumu nasıl düzeltebileceğini bilmeyen kişiler varsa, onlara da istedikleri şekilde yardım etmek gerekmiyor mu?
Haydi uzman arkadaşlar işbaşına! İyi terapi, danışanın ihtiyaçlarına karşılık gelen terapidir diyeyim, başka da bir şey söylemeden herkese sevgiler diyerek yazıyı bitireyim…
Psikolojik Danışman & Psikoterapist Mehtap Kayaoğlu

Mahpeyker
14-09-2011, 21:28
Şimdi yeni bir dizi başlayacak.'Bir çocuk sevdim' diye
Görür görmez bu dizi çok tehlikeli dedim.Çocukların bilinç altına kendilerinden yaşça büyük birilerine
ilgi duymaya yönlendirecek.Yahut büyüklerin aklına lise yaşında ki genç kızları düşürecek...

Ebeveynler tv programlarını dikkatle seçmeli,çocuklar yanlız başlarına asla dizileri izlememeli!





ahlakimiz tahrib ediliyor
simdi bunun müsebbibi kim diye sorgulamak
gerekmez mi ? olan bize ,evlatlarimiza ,neslimize
olmuyor mu ?
devletin bu tür dizileri durdurmasina
gücü yok mu simdi ?
bütün kurumlari avucunun icine alanlar
dizi -ahlak -milli ve manevi degerleri mi
düzenleyemiyecek ???

Büşra Betül
15-09-2011, 09:20
ahlakimiz tahrib ediliyor
simdi bunun müsebbibi kim diye sorgulamak
gerekmez mi ? olan bize ,evlatlarimiza ,neslimize
olmuyor mu ?
devletin bu tür dizileri durdurmasina
gücü yok mu simdi ?
bütün kurumlari avucunun icine alanlar
dizi -ahlak -milli ve manevi degerleri mi
düzenleyemiyecek ???


bu sektörden çok mu kazanıyor bilemiyoruz ki belki o yüzden durdurmuyordur.
Ne de olsa aşkı memnu gibi ahlaksız bir diziyle hit yapmış bir ülkeyiz,
yetmedi edebi romanları filme döktüler millet okumuyoruz bari izleyelim dedi
dejeneriyi fark edemedi.
O yüzden sahalarda 'fatmagülün suçu yok biz onu bihter sandık' diye slogan atacak kadar çaplaştı!!
Rabbim çocuklarımızı her türlü iffetsizlikten korusun amin.

İsmail
26-10-2011, 20:19
Boşanmaya neden olan 5 tipik hata

Son dönemlerde boşanmak üzere mahkemelere giden çiftlerde görülen en temel 5 hata oldukça dikkat çekici. İşte evlilği bitiren 5 temel hata....



Sizleri unuttuğumu sanmayın sevgili okurlar. Sağlığımla ilgili ciddi bir sorunun bizi korkutması ve araştırma/inceleme/biyopsi aşamasında kendi derdime düşünce doğal olarak yazı yazamadım. Önce can sonra canan diyenler haklılarmış meğer, tecrübeyle sabitlemiş oldum. İmtihan dünyasının sınavından geçiyoruz bir şekilde. Varlıkla/yoklukla, eşlerimizle, evlatlarımızla denenip sınanmadan ayrılamayacağımıza göre bu hayattan, yolumuza devam edelim, başlayalım dedim eşlerle ilgili sorularınıza cevap vermeye.
Kol kırılır yen içinde kalır ilişkilerden, yiğidin malı meydanda olur sistemine geçiş yapan günümüzde evlilik müessesesini korumak güçleşmeye başladı.
Sözü uzatmadan evlilik danışmanlığı yaptığım çiftlerde dikkatimi çeken, boşanmaya neden olan 5 tipik hata yazayım hemen;


Eşlerin birbirini kötülemesi; Severek veya sevinerek başlayan evlilikler zamanla çeşitli nedenlerle ilişki kalitesini yitiriyor. Çiftler birbirlerine kızmaya başladıklarında, bu öfkeyi etraflarındaki kişilerle paylaşmaya başlıyorlar. Zamanın getirisi olan haklı paylaşımlar, süreç ilerledikçe raydan çıkabiliyor ve karşılıklı karalama kampanyasına dönüyor. Üstelik siyasi partilerin seçim dönemlerinde yaptığı karalamalardan beter şekilde! Eşle ilgili hoşa gitmeyen durumun, tecrübesine/samimiyetine güvendiğiniz bir arkadaşla paylaşılması, aile yuvasını kurtaracak taktikler alınması doğaldır. Ancak torba değil ki büzesin mukabilinden konuşmalar, hakaret içeren anlatımlar, eşin kişiliğine yönelik suçlayıcı ifadeler ilişkiyi yıpratır. Siz etrafınızla konuşursunuz eşinizin durumunu ama doğa kanunu söylediğiniz herşey bir biçimde hayat arkadaşınıza ulaşır. Böylece kendisi hakkındaki düşüncelerinizi, ağırlaşmış ifadeler şeklinde etraftan dinlemek zorunda kalır. Aranızda düzelecek bir mevzu varsa bile düzelme şansı iyice azalır. Bir süre sonra avukat aramaya başlarsınız maalesef.
Hapsolmuşluk duygusu; Kötü giden ilişkilerin en tipik özelliklerinden birisidir hapsolmuşluk. Günlük hayatta “Sen böylesin!” veya “Aynı babası gibi!” şeklindeki benzetmeler. Farkında olmadan eşimizi belirli bir alana hapsederiz. Onu babasına benzettiğimizde, belirli davranış kalıpları içine kilitleyerek değerlendirmeye başladığımızda, eşimizin gerçek ve doğal halinden uzaklaşmaya başlarız. Davranışlarını, sözlerini beynimizde oluşturduğumuz zindanın çerçevesiyle yorumlamaya başlarız. Böylece onu yorumladığımızı, onu tanıdığımızı düşünürken aslında kendi beynimizde oluşturduğumuz sanal bir eşi yargılar dururuz. Derken hayat arkadaşımızı baş düşmanımız gibi algılamaya başlayabiliriz. Her söylediği batar, hatta söyledikleri bile bizi acıtır. Akıl okumalar devreye girer. Okunan her akıl, acıdır ki olumsuz içeriklidir. İlişki başlar gerilemeye.
Mesajı yanlış verme; Bizim insanımız herhangi bir mesajı doğru vermeyi bilmiyor. Hele bu kişiler evli çiftlerse, mesajı vermek adeta olanaksızlaşıyor. Nasıl mı? Örneğin çok önemli bir mesajı gereğinden fazla veriyor. Normal şartlarda insan canlısı bir şeyi bir kez duyduğunda anlar ve öğrenir. Uygulamadaki zorluk, kişinin yapmak istemesi veya istememesiyle ilgilidir. Biz bir mesaj veririz, verilen mesaj yerine getirilmeyince duyulmadığını Ya da anlaşılmadığını düşünür bıktırırcasına aynı şeyleri söyler dururuz. Oysa çok önemli biri mesajı bile gereğinden fazla verirsek “sistematik duyarsızlık” gelişir. Mesajı veren çıldırır niye beni anlamıyor diye. Gereğinden fazla duyan zaten istese de anlamaz. Çünkü önemli bilgiye karşı adaptasyon oluşur ve bilgi anlamını yitirir aslında. Sonuçta ailede huzursuzluk oluşur. Biz iletişim kuramıyoruz, birbirimizi anlayamıyoruz diye şikayetlenen ailelerin çoğunun ana problemi budur.
Duygusal mesafe; Çok rahatsız edici bir pozisyondur. Eşlerin birbirine mesafeli, yabancıymış gibi davranması durumudur. Genelde tek taraflıdır ama bazen çift taraflı mesafeli davranan aileler de görüyorum. Maruz kalan insanı deli eder. Aynı evdesiniz, evlisiniz ama sanki uzaydan gelmiş bir varlıkla zoraki aynı ortamı paylaşmak zorunda kalmışsınız gibi hissetmenize neden olur. Uzak, bomboş, anlamsızdır eşiniz... ve eviniz... evlimiyim neyim bilemezsiniz... duygusal, hassas, kırılgan kişiler daha yatkındır bu ilişkiye. Küserler ama neye küstüklerini bile bilemezsiniz. Soğuk dururlar ve sebebini söylemezler. Sen keşfet edasıyla dolanır dururlar. Keşfedemezsiniz de! Sorsanız cevap alamazsınız da! Olabilecek en kötü evlilik şeklidir. Ve ilişki ilerleyemez, bir yerlerde ayrılmak zorunda kalırsınız.
İnsanların çocuklaşması; Çok enteresan bir durum ama evlenince insanlar çocuklaşıyorlar sanki! Koskocaman kişiler, yerine göre okullar okumuş, makam mevkilere gelmiş bile olsa farketmeden evlilik ilişkisinde çocuklaşmaya başlıyorlar. Bu çocukluk, Doğan Cüceloğlu'nun bahsettiği içimizdeki çocuk değil üstelik! Ciddi ciddi küsen, bağıran, haykıran, hoşuna gitmeyen bir durum olduğunda tepinen, eşine lakaplar takan, ağzına gelen her lafı hiç sansürlemeden löppp diye söyleyen çocuk! Tartışma anında kapıları çarpıp çıkan, eline geçen eşyaları ucuz pahalı demeden duvarlara çarpıp parçalayan, camdan aşağı “imdatt burda deli var kurtarın beniiii” diye bağıran, intikam olsun diye eşinin en kıymetli giysilerini makasla parça pinçik yapan, evde görmek istemediğinde eşyalarını camdan aşağıya fırlatan,...vs. Heyyy durun bir dakika! Çocuklara haksızlık mı yapıyorum ne? Hangi çocuk bunları yapar ki? Ama insanlar evli barklı insan olduklarında bunları yapıyor Maalesef. Davranışlarında zerre yetişkin kokusu yok ve farkında bile değil.

Özetlemek gerekirse, son dönemlerde boşanmak üzere mahkemelere giden çiftlerde gördüğüm en temel 5 hatayı sizlerle paylaştım. Önüne arkasına eklenecek pek çok bilgi var elbet. Ama her şeyi yazmak da istemiyorum, boşlukları sizin bireysel tecrübeleriniz doldursun diye. Çok belirleyici olmak istemiyorum ki zihninizin hareket alanı kısıtlanmasın. Sizler kendi serbest çağrışımlarınızla durumu dilediğiniz gibi çeşitlendirebilin.
İlk yazı yine evliliğinizle, ailelenizini korunmasıyla ilgili olsun istedim.
En değerli hazinemiz... ailemiz...
sevgiler...
Psikolojik Danışman&Psikoterapist Mehtap Kayaoğlu

İsmail
23-11-2011, 18:33
Çocuğa sosyal beceri kazandırma yolları

Aklınıza gelecek her türlü sosyal konuda çocuğunuzu bilgilendirmeniz gerekir sevgili anne babalar, ilerde çocuğunuzun karşılaşacağı her konuda...



Çocuğuna sosyal beceri kazandırmak isteyen bir okuyucumuz elektronik posta göndermiş. Bu işi nasıl yapabileceğini soruyor. Güzel soru diye düşündüm, ortadan cevap vermek istedim, çocuğu olan diğer ailelerin de işine yarasın diye.
Birbiriyle etkileşim halinde bulunan insan, sosyal becerilerini çocukluk döneminden itibaren kazanır.
"Sosyal beceri de nedir?" diye merak edenler varsa hemen söyleyeyim; sosyal beceri, başka insanlarla iletişimi mümkün kılacak, toplumsal açıdan kabul edilebilir öğrenilmiş davranışlar demektir. Bu beceriler kazandırıldığında kişinin yaşam kalitesi yükselir, toplum içinde nazik/kibar insanlar olarak yerini alır. Bir anlamda adab-ı muaşeret dediğimiz yapılanmadır.
Herkes kendisine göre eğitim veriyor elbet evladına. Önemli olan hangi konularda eğitim vereceğinizi bilmeniz. Ve tabii ki eğitim yöntemini.
En işe yarayan ve kalıcı yöntem, sorularla çocuğunuzu yönlendirdiğiniz, düşünmesine ve alternatif üretmesine yardımcı olduğunuz bilgilendirme çeşididir.
Şöyle ki; 4 yaşındaki kızınızla yolda yürüyorsunuz. Uzakta birbirine sarılan iki hanım gördünüz diyelim.
"Tatlım... şuradaki hanımlar ne yapıyorlar sence?"
"Sarılıyolarrrr..."
"Evetttt.... peki sence niye sarılıyorlardır?"
"...çünkü özlemişlerdirr..."
"Aaaa doğru... gerçekten... peki sarılırken birbirlerine ne diyorlardır?"
"Bilmem..."
"Bir düşün bakalımmm... insanlar karşılaşınca ne derler?"
"Merhaba derler di mi annecimm..."
"Afferinnn benim tatlı kızıma... evettt... birbirlerine merhaba derler... biz de şimdi annaneye gidiyoruz ya. İçeri girince anneanneye ne yapalım sence??"
"Sarılıp merhaba diyelim anneee..."
"Harikasınnn... canımm benim... çok seviyorum ben seni biliyor musun?"... şeklinde ilerleyen bir konuşma düşünün.
Yolda yürürken gördüğünüz yeni bir manzara karşısında yeni sorular sorarak kızınızla yapacağınız bu tarz bir konuşma hem anne kız yolculuğunuzu keyifli hale getirecek hem aranızda duygusal bağ oluşturacak hem kızınızın sosyal gelişim becerilerine ve zeka gelişimine katkıda bulunacak. Bir taşla Çin ordusu vurmuş gibi olursunuz!
Aklınıza gelecek her türlü sosyal konuda çocuğunuzu bilgilendirmeniz gerekir sevgili anne babalar. Günlük hayatta sizin karşılaştığınız, ilerde çocuğunuzun da karşılaşacağı her konuda.
Şimdi pek çok anne babanın hangi konularda bilgi vereceği noktasında kafası karıştı diye bir duyguya kapıldım. Dilerseniz size konular sıralayayım:
Arkadaşından oyuncak nasıl istenir?
Bakkal veya marketten alışveriş nasıl yapılır?
Sabah uyanınca ne yapılır? (Ev halkına güleryüzle günaydın diyecek, elini yüzünü yıkayacak...vs.)
Telefonla nasıl konuşulur?
Arkadaşları hoşuna gitmeyen bir şey yaparsa nasıl engel olabilir?
Hava şartlarına göre nasıl giyinilir?
Anne babadan herhangi bir nesne, örneğin boyunun yetişemediği bir ürün nasıl istenir?
İstediği şey yerine getirilince nasıl teşekkür edilir.
Parkta, sokakta nasıl oynanır? Hayvanlarla nasıl iletişim kurulur?
Ev eşyaları nasıl kullanılır? Herhangi bir eşya kırıldığında ne yapılır?
Büyüklerin yanında nasıl oturulur?
Eve misafir gelince nasıl karşılanılır? Misafirliğe gidince nasıl davranılır?
Sinemada nasıl film izlenir?
Sofrada hangi kurallara dikkat edilir?
Yolda nasıl yürünür? Karşıdan karşıya nasıl geçilir?
Kalabalık yerlerde niye ve nasıl sıra beklenilir?
Evde ve dışarıda tuvalet nasıl kullanılır?
Alışveriş sırasında mağazada nasıl davranılır? Başkasına ait kayıp eşya bulunursa ne yapılır?
Otobüse veya başka toplu taşıma araçlarına binilirken inilirken neler yapılır?
Apartman içinde sokağa gidilip eve gelinirken nasıl davranılır?
Onunla kavga etmeye çalışan bir çocuk olursa, nasıl baş edilir?...vb gibi.
...
İlk anda aklıma gelenleri yazdım. Siz bunlara kendi günlük hayatınızdaki pek çok sosyal iletişim malzemesini ekleyebilirsiniz.
Özetle sizin bildiğiniz her şeyi öğrenmesi lazım çocuklarınızın. Ama aklında kalacak şekilde ve ona düşündürterek öğretmeniz şartıyla. Böylece hem kalıcı olur hem kendisi bulduğu için uygulama anında zorlanmaz. Genel bilgisi artar. Çocuğunuzun sosyal becerilerini, tesadüfi öğrenme ve bilişsel olgunlukla geliştirmesine izin vermiş olursunuz. Zamanla sosyal yeterlilik kazanır. Kendini ifade etmeyi, kendine güvenmeyi öğrenir ve yakın çevresinde kabul görür.
Her çocuğun, bize hediye edilen değerli bir çiçek olduğunu unutmadan yaşayacağınız, güzel günlerde sevgiyle kalın...
Psikolojik Danışman&Psikoterapist Mehtap Kayaoğlu

Cenan
23-11-2011, 19:44
Allah razı olsun.

İsmail
17-12-2011, 22:42
Futbolcu intiharları neden artıyor?

İntihar; kendi hayatımı kendi istediğim şekle çeviremiyorsam, düzeltemiyorsam da, bırakır giderim, demenin en hüzün verici yoludur.



Haftanın haberlerine göz atarken en çok ilgimi futbolcu intiharlarının çoğalması çekti.
Çoğalan onların intiharı mı yoksa onları intihara iten sebepler mi diye düşündüm, elbette sebepler diye cevap verdim kendime.
"Kendine kıyıcılık" dediğimiz bir durumu insan niye gerçekleştirir?
Değişen dünya düzeni, her yerde benzer kişilik özellikleri ortaya çıkarmaya başladı. İntihar eden futbolcuların geçmişleri incelendiğinde, intihar gerekçesi olarak önümüze çıkan nedenler, sorunlarla karşılaşmaları ve bu sorunlarla baş edemediklerinde kendi canlarına kıydıkları gerçeği. Ne kadar acı değil mi?
Sizlere biraz fazla iddialı gelebilir ama, ben profesyonel futbolun insanların başına bela olduğunu düşünenlerdenim.
Geçmişte söylenen "Din afyondur!" sözlerinin, günümüzde "Futbol afyondur" ifadesiyle yerdeğiştirdiğine inanıyorum. İnsanları, sosyal bilinçten uzaklaştıran afyon! Üstelik afyon olmakla kalmayıp, izleyenlerini fanatizm adı altında tehlikeli durumlara sokarken, oyuncularını stres altında tutarak, canlarına kıymaya kadar gitmelerine neden olacak bir afyon!
Kişilerin sahaya fırlayıp, terleye eğlene oynadıkları amatör futbolu hep sevdim!
Birilerinin fahiş rakamlarla yatıp kalktığı, içinde şikelerin döndüğü, onbir oyuncu oynayıp dünyanın parasını kazanırken, evinde yiyecek ekmeği olmayan fanatiğin, takımı için en yakın arkadaşlarıyla bile kavga edişini hiç sevmedim!
Kızmayın bana ama... gençlerimizin hayallerini kirletiyor futbol...!
"Büyüyünce ne olmak istiyorsun delikanlı?"
"Futbolcu..."
"Hımmm...... niye?"
"Mehtap hanım görmüyo musunuz dünyanın parasını kazanıyolar... gece hayatı/eğlence...! ohhh gel keyfim gel... babama baksanıza o kadar üniversite okumuş, müdür olmuş 3 kuruş maaş alıyo, hiç bi istediğimi almıyolar bana... bi de geçmiş karşıma oku oğlum diyooo... aptal mıyım ben... bizim ordaki futbol kulübüne yazılıcam ben..."
...
Bir memlekette, her iki gençten birisi futbolcu olmak istiyorsa eğer, o memleketin sosyal değerleri ve kalitesi yerin dibine batmış demektir! Hepimize geçmiş olsun anlayacağınız!
...
Ve imrenilen bu insanların çoğu mutlu değil...!
Evet büyük takımlarda oynuyorlar.... iyi paralar kazanıyorlar... şöhreti yakalıyorlar... ünlü oluyorlar.... fanatikleri tarafından çok seviliyorlar... ama mutlu değiller...! Kendilerini öldürüyorlar...!
Kazanılan para, ele geçen şöhret sorunların üzerini örtmüyor demek ki. Hatta çok kereler sorunun kendisi bile olabiliyor.
Sonuçta bu kişiler insan... zorlukları var... atlatamadıkları, üstesinden gelemedikleri... tüm dünyanın gözü önünde olmak için geldikleri o şaşalı yerden, yine dünya insanlarının gözleri önünde yokolup gidiyorlar.
Peki hangi ruh hali onları bu hale getiriyordur?
İntihara yatkın kişilerin kişilik özellikleri nedir?
...
Sizler için sıralamak istiyorum. İstisnalar kaideyi bozmaz diyelim ve başlayalım sıralamaya:
1. Üzüldüğünde, üzüntüsünü, sorununu fazlasıyla içine atıyorsa psikosomatik tepkiler şeklinde gösterir önce. Örneğin baş ağrısı, mide bulantısı, tansiyon artışı, kalp çarpması, halsizlik, el-ayak uyuşması, aşırı uyku gibi. Yakın çevre bu ani değişiklikleri farkedip önlem alırsa intihar engellenebilir.
2. Duygusal olarak depresif ve endişeli ruh hali taşır son zamanlarında. Morali bozuktur. Gergindir. Üzüntülü hali vardır ama çevre anlasa da bu halin intihara kadar gideceğini tahmin etmemiştir.
3. Kendini değersiz hissetme, yalnız hissetme duygularını taşır fazlasıyla. Son günlerde yaptığı konuşmalarda başarısızlıklarından, işe yaramamasından bahsedip durur. Çevresindekiler yeterince uyanık davransalar bu içe çöküşün tehlikeli olduğunu anlar aslında.
4. negatif düşünceye yatkınlık oluşur iyice. Herkesi ayağa kaldıran vuruşunu bile başarısızlık gibi algılar. Daha iyi olabilirdi düşüncelerine boğulur.
5. ufak tefek zorluklara karşı tahammülsüzlük yaşar.
6. kaygı-endişeye yatkındır.
7. Zihinsel-bilişsel olarak problem çözme yeteneğinde yetersizlik vardır. Öfkeli veya içekapanık yapıdadır. Sorunu çözmek yerine kaçıp gitmeyi tercih eder.
8. Hemen hemen her gün birileriyle öfke patlamaları olan tartışmalara girmeye yatkınlık gelişebilir.
9. Benzer sorun yaşayan insanlara oranla daha sık şikayet eder. Veya hiç şikayet etmez, her şeyi gereğinden fazla içine atar.
10. Yanlış yaptığını zannettiği durumlarda kolay üzülmeye başlar. Kendisini suçlar.
11. Ortalama her kişiye denk gelebilecek bir beklentinin yerine gelmemesi durumunu, kendisine kasıt ve haksızlığa uğramak şeklinde yorumlamaya başlar. Dünyanın adaletsiz ve haksızlıklarla dolu olduğunu düşünmeye başlar. Bu tehlikeli bir madde! Çünkü dünyanın acımasız olduğunu düşünüp durmak, çekip gitmek için iyi bir zemindir!
12. Baş edemediği bir durumla karşılaştığında ajitasyon (kendine acıma/acındırma) duygularına kapılarak kendini kışkırtır son zamanlarında.
13. Ya hep ya hiç duygusuyla düşünerek kendi hareket alanını daraltır. İçinde bulunduğu zor durumu daha da zor ve içinden çıkılmaz algılamaya başlar.
14. Her konuda kendisine suçluluk payı çıkarmaya başlar. Maç kaybedilir, benim yüzümden diye düşünür. Annesiyle tartışır, benim yüzümdendi der.... gibi.
15. Her durum ve konumda aşırı duygusal-duyarlı tepkiler vererek, duygusal hayatına iyice zarar verir.
16. Duygusal ve kırılgan kişilik özelliğine sahiptir.
Bunların hepsi bir araya geldiğinde atlatamaz insan.
İntihar; kendi hayatımı kendi istediğim şekle çeviremiyorsam, düzeltemiyorsam da, bırakır giderim, demenin en hüzün verici yoludur.
İnsan canlısı yaşamak ister. Her şeye rağmen hayata tutunmak ister. Mutsuzluğun ve depresyonun tavan yaptığı yerdir intihar.
Ve dışardan bakıldığında ne kadar şaşalı görünse de, insanlar kitleler halinde bu kişilerin yaşam biçimlerine imrense de, kimselere anlatamıyorlar kendilerini. Kalabalıklar ve sevenler arasında yapayalnız hissediyorlar... bırakıp gidiyorlar...
...
Futbolcular üzerinden yazdım; ama lütfen sizler de yakın çevrenizde buna benzer davranışlar farkederseniz duyarlı olun. Kendine zarar vermenin eşiğindeyse kollayın.
Sevdiklerimizi sevmeliyiz. Onları sevmek demek, verdikleri ipuçlarını yakalamak demektir.
Psikolojik Danışman&Psikoterapist Mehtap Kayaoğlu

İsmail
17-12-2011, 22:43
Zaman yönetimi için 15 etkili yöntem

İster çalışan kişiler, ister ev hanımları olsun, fark etmiyor, herkes zamanın su gibi akıp gitmesinden şikayetçi. Aslında bu sorunu çözmek çok da zor değil. İşte çareler:



Zaman yönetimi için etkili yöntemler
Sizlerden gelen elektronik postalar, işyerime gelen danışanlar, arada sırada fırsat bulabildiğim arkadaş sohbetlerinin ana gündem maddesi olmaya başladı, zamanın su gibi akıp gitmesi... ve işleri yetiştirememe kaygısı. İster çalışan kişiler olsun ister ev hanımları fark etmez. Herkeste bir iş bitirememe, zamanı işe yetirememe sorunu aldı başını yürüdü.
Bugün sizler için zaman yönetimi noktasında işe yarayabilecek öneriler yapayım istedim.
1. Öncelikle elinize bir kagıt kalem alın ve düşünmeye başlayın. Önce hafta boyunca, daha sonra gün boyunca zamanınızı en fazla nerde harcıyorsunuz, anlamaya çalışın. Koca bir hafta ne yaptım? Günleri tek tek düşünerek, hangi gün ne yaptım? Bunları yaparken, asıl yapmak istediklerim bunlar mıydı? Geçtiğimiz hafta boyunca yapmak istediğim önemli hangi işlerimi bir türlü yapamadım?... gibi sorularla liste hazırlayın. Kağıdın bir yüzü yapmak istediklerim ama yapamadıklarım, ikinci yüzü yaptıklarım ve yaparken gereksiz yere zaman harcadıklarım şeklinde olsun. Gözünüzle zamanın nelere gittiğini fark edince, zamanı yönetmeye olan hevesiniz artacaktır.
2. Çalışan da olsanız ev hanımı da farketmez. Her gün için yapılacaklar listesi hazırlayın. Ama listeniz makul bir liste olsun. Yapabileceğinizden fazlasını yazıp listenin gerisinde kalmaktansa, aşırı ideal olmayan ama makul bir listeyle başlayın yeni güne. Ve her akşam listenizin ne kadarını yerine getirdiğinizi kontrol edin. Yapamadıklarınız hakkında düşünün. Neden yapamadım? Benimle ilgili nedenler mi? Devreye giren hesap edemediğim ayrıntılar mı? Eğer devreye giren ve hesap edemediğiniz ayrıntılar her akşam dikkatinizi çekiyorsa, demek ki planınız olmayan işlere de çok zaman ayırıyorsunuz demektir. Ani gelen teklifler, başka insanların ricaları vs gibi. Bu durumda birilerini "hayır" demeye başlamanız gerekir. Diyelim ki ev temizliği için harekete geçtiniz, arkadaş aradı kahveye gel dedi. "Bugün olmaz, işe başladım, yarın gelirim." dersiniz ve yarınki listenize arkadaşla kahve içmeyi de ekleyerek gününüzü planlarsınız.
3. Her günün sonunda ertesi gün için yeni bir planlama yapın. Bu gün yapamadığınız işinizi de ekleyerek, yeni bir liste oluşturun.
4. En tipik hata, önemli sandığınız işlerinizin aslında yeterince acil olmadığı gerçeği! Bu ikisini birbirinden iyi ayırmanızda fayda var. Diyelim ki buzdolabını temizlemeniz gerekli, çok pis. Onunla zaman kaybediyorsunuz, ama aynı zamanda markete gitmeniz gerekli çünkü evde ağza atılacak birşey yok! Buzdolabının başına bir geçer hanım milleti... en az 3 saat sürer temizlik! Derken çocuğun uyku saatiyle çakışır, derken akşam olur, alışveriş yapılamaz! Oysa daha önemli olan değil, acil olan devreye sokulmalı. Zaman yönetiminin en önemli tüyosu bu kısmı bence. Slogan neydi? Önemli olan değil, acil olan önce yapılacak!
5. O gün için listeniz uzunsa, motivasyon şeklinize göre ve aciliyet sırasına göre başlayabilirsiniz. Bazen az vakit olan önemsiz görünen işler vardır. Onları da araya sıkıştırıp devre dışı bırakmak iyi bir yöntemdir.
6. Kişisel açıkları ispiyonlar gibi olmayayım ama; sevgili hanımlar! Tv karşısında çok zaman harcıyorsunuz. Fatmagül'dü, Ferihay'dı, kim kiminle evlendi derken akşam oluyor. Bu konuda kararlı olmalısınız. Hergün için en çok sevdiğiniz bir program seçip onu düzenli izleyebilirsiniz belki ama hepsini düzenli izlemeye kalkışırsanız yandınız! Kararlı olmalısınız. En azından tv izlerken ütünüzü yapabilir, yemeğinizin alt yapısını oluşturabilirsiniz. Hem istediğiniz programı izlemiş olursunuz hem de evdeki işlerin bitmesini sağlarsınız.
7. Çalışan kesimin tv si yok ama facebook'u, gelen mailleri var. Sizler de önemli işlerinizi yapmadan önce maillerinizle fazla zaman geçirmemeye özen gösterin. İşinizin bir parçası olarak maillerinize bakmak zorundaysanız bile, zaman öldürmenize neden olacak türden gereksiz postaları biliyorsunuz nasılsa. Hiç olmazsa onları baktığınız zamanı ortadan kaldırmaya gayret edin.
8. Özellikle ev hanımları, lütfen erken yatın ve erken kalkın. Geceleri uzun saatler tv izleyerek, internet başında oturarak sabahlıyorsunuz. Ardından öğlenci olan çocuğunuzu neredeyse okula zar zor yetiştiriyorsunuz. Sabah namazı kılıp yatan, öğlenin onbir/onikisinde uyanan bir kadının ev işi tabii ki bitmez! Annelerinizi örnek alın. Erken uyanır, daha kahvaltı hazırlarken bir yandan yemeklerini pişirir, çocukları okula gönderince evlerinin işini yapar, gezmeye gider, misafir ağırlar ve zaman yetmiyor diye sızlanmazlardı. Üstelik şimdiki gibi herşey elektronik de değildi. Geceyi gece, gündüzü gündüz olarak değerlendiriyorlardı o kadar.
9. Gün içinde yapacağınız birbiriyle ilişkili işleri birlikte yapmaya çalışın. Böylece zamandan kazanmış olursunuz.
10. Zamanınıza değer verin ki başkaları da sizin zamanınıza değer versin. Çalışanlar için de, ev hanımları içinde geçerlidir bu prensip. Evinize veya iş yerinize belirli kişiler sürekli gidip geliyorlarsa ve siz bir şey söyleyemiyor ama kendi işinizi aksatmalardan dolayı rahatsızlık yaşıyorsanız, durumu tatlı bir dille karşıya iletmelisiniz. Örneğin ben randevu sistemiyle çalıştığım için ziyaret etmeye gelenler bile telefonla randevu alarak gelirler. Çünkü öyle yapmalarını söylüyorum. "Ben randevu sistemiyle çalıştığım için sürekli iş yerimdeyim ancak danışanlarımla seansta oluyorum. Gelmek istediğinizde ararsanız boş vaktimi söylerim, aksi halde gelirseniz ve sizi göremezsem üzülürüm." diyorum. Böylece arkadaşlık veya ilişkide bile mesleki ve zamansal olarak sınırları belirliyorum.
Ev hanımları da aynı şeyi yapabilir. Veya çalışan bayanlar... evde olduğunuzda komşular sürekli geldiğinde "canımm hoşgeldin... acil işlerim var yetiştirmeye çalışıyorum, koşturuyorum, müsait değilim de, işlerimi halledince kahve yapayım çağırayım seni olur mu?" demeye çalışın.
11. Bazı günler insanın tüm keyfi ve enerjisi yerindedir. O gibi anlarda en sevmediğiniz ve zorunuza giden işlerinizi bitirmeye çalışın.
12. Herhangi bir işe başlarken, gereğinden fazla zamanınızı almaması için belirli bir zaman belirleyin. Örneğin şu işi bitireceğim, iki saat içinde, gibi. Ve o iki saatte bitirin. Bunu ben çok yapıyorum. Özellikle evde akşamları yazı yazmam gerektiğinde. Tv listesine şöyyle bir göz atıyorum. İzlemek isteyeceğim bir program işaretliyorum. Bakıyorum ki bir saat sonra başlayacak. "Hemen bitir yazını Mehtap, bir saatin var." diyorum. Ve o istediğim programı, biten yazının mükafatı olarak izliyorum.
Bu yazıyı yazarken bile aynı şeyi yaptım. Birazdan yeğenim gelecek, Ecrin (4 yaşında) onunla oynayacağım. Hemen bitirmeliyim ki geldiğinde rahat rahat eğlenelim birlikte.
13. Rutin işleriniz için ne kadar zaman ayırdığınıza bakın. Daha aktif ve seri yapmak için kısaltılmış zaman limitleri koyun kendinize. Böylece daha seri çalışırsınız.
14. Her gün akşam mümkün olduğunca gününüzü gözden geçirin. "Ne yapmak istiyordum, ne kadarını yaptım?" diye sorun kendinize. Programınızın gerisinde kaldığınız yerleri ve geri kalma nedenlerinizi tespit edin. Ertesi gün için yapacağınız yeni listenizde bu günkü hataları yapmamaya çalışın.
15. Telefon görüşmelerinin fazla zaman aldığını biliyorum. Mümkün olduğunca konuşma sürelerinizi kısaltın. Böyle giderse yakında beyninizde tümör çıkacak zaten! Konuşmaları kısaltamıyorsanız, iş yaparken telefonunuzu sessize alıp kendinizden uzaklaştırın. Bir işi bitirdikten sonra diğer işinize geçmeden önce kim aramış diye bakın. Acil olanlarına geri dönün. Uzun konuşup sizi oyalayacak olan görüşmeleri iş bitimine erteleyin.
...
Aslında yazılacak öyle çok şey var ki... İlk aklıma gelenleri yazdım. Okuyucularımız kendi yöntemlerini yorum bölümünde paylaşarak diğer okurlara örnek olabilirler. Güzel bir etkileşim olur. Bu kadar bilgiye rağmen yine de zaman planlaması yapamayanlara bireysel anlamda yardım yapıyoruz merak etmeyin. Çünkü sonuçta zaman planlaması, yazılan genel bilgilerin dışında, kişiye özel nitelikler taşıyor. Karşılıklı konuşup birlikte hareket etmek daha etkili olacaktır.
Unutulmaması gereken en önemli konu; bir işte kendinizi disipline etmek istiyorsanız, o konuda kendinizi zorlayarak canınızı yakmanız gerekli. Yani kendimizi zorlamadan, keyfimizi bozmadan zaman yönetimi olmaz.
Kendimden biliyorum! İşimden dolayı benim mecburen zaman yönetimiyle hareket etmem gerekiyor. Hayatımın hiç bir döneminde yetiştiremediğim işlerden dolayı hayıflanmadım. Çünkü her işimi yetiştirdim.
Hep söylüyorum bir kez daha söylemek istiyorum; erken kalkmak inanılmaz etkili. Günün büyük kısmını yatakta geçirdikten sonra, geri kalan kısacık zamana her işi sığdırmak mümkün değil. Gündüz çok geç saatlere kadar uyuyanları hiç anlamıyorum ben... Ömür zaten kısa... Allah'ın bize verdiği güneşli güzel günleri, yatakta tüketmenin anlamı ne?
Sevgiler...
Psikolojik Danışman&Psikoterapist Mehtap Kayaoğlu

İsmail
17-12-2011, 22:44
Abartılı cinsel fantezi yuva yıkıyor

İnsanlar, birbirlerini daha çok sevmelerini sağlayan masum fantezileri raydan çıkarıp, evliliklerini bitiren malzeme yapmayı başardılar.



Abartılmış cinsel fanteziler evliliklere zarar veriyor!
“Sonsuz, sınırsız hayal, değişik heves, değişik düşünüş” anlamlarına gelen fantezi kelimesi, çeşitli şekillerde herkesin hayatına girdiği gibi, son yıllarda evlilik hayatınızın yeni baş belası olma yolunda hızla ilerliyor maalesef.
Normal şartlarda hayal kurmak, fantezi geliştirmek her insan için kaçınılmazdır. Ergenlik döneminde, ilerde nerede olduğumuzu hayal ederek meslekler seçeriz. Mucit ruhlu kişiler, fantastik dünyalarına uzanabilmek için koşturduklarında, aslında insanlığa çok güzel hediyeler verdiklerinden habersizdirler. Anne babalar çocuklarıyla ilgili gelecek hayalleri kurduklarında, ellerinin altındaki güzel günlerini kaybetmenin acısını unuturlar kolaylıkla. Kızımızı gelin olarak evden çıkarırken, gidenin arkasından üzülmeyi engelleyen en güzel şeydir, birkaç yıl sonra torunlarımızla oynayacağımız hayali.
Fantezi böyle bir şey aslında.
Peki evlilik hayatında aldığı yeni şekli nasıl? Evet..evet… tam da tahmin edebileceğiniz gibi! Fanteziler güzelleştirmek, iyileştirmek, monotonluktan uzaklaştırmak, değişiklik katmak ve yeni ivmeler kazandırmaktan çıktı. Fantezi=sapkınlık, fantezi=zorlama, fantezi=saçmalamaya başlama….vb. gibi durumlara doğru hızla yol almaya başladı.
Nasıl mı? Hemen anlatayım.
Özel yaşamınızı güzelleştirmek için abarttığınız fanteziler, evlilik hayatınızı mahvediyor. İnternetin ve diğer kitle iletişim araçlarının olumsuz yanlarını kullanmaya meraklı aile bireylerinin, gerekli gereksiz her türlü sitelere girmesi, oralarda hoş olmayan sapkın/iğrenç görüntüler izlemesi, izlediklerini hayatına uygulamak için eşini zorlaması sonucu pek çok ailenin, evlilik hayatının kötüye gitmeye başladığını biliyor musunuz?
Bu konuda çok fazla sorun duymaya başladım son bir kaç yıldır. Şöyle ki; eşinin bazı sapkın istekleri olduğunu, bunlara cevap vermekte zorlandığını, yapmak istemediğinde boşanma tehditleri aldığını söyleyen eş sayısında ciddi bir artış olduğunu gözlemliyorum.
Öncelikle hemen belirtmekte fayda var sevgili okurlar. İnsanların mahrem hayatları, mahremdir! Tamamen iki kişi arasındadır. Kendiliğinden ve doğal olarak yaşanmalıdır. Başkalarının, hele de bu işi sektör haline getirmiş ahlaksızların güdümünde olmamalıdır. Eşlerin mahremiyet ilişkilerini bozacak, onlarda utanma duygusu uyandıracak, suçluluk duygularına vesile olacak, kendinden tiksinmesine neden olacak sapkınlıkları asla ama asla içermemelidir! Eşlerden birinin hoşuna gidecek bir davranış, diğerinde itici duygulara neden oluyorsa tekrarlanmamalıdır. Evlilik ilişkileri, orda burada izlenen saçma görüntülerin deneme tahtası haline getirilmemelidir. Eşlerde moral bozacak türden hayaller kurarak, ilişki yıpratılmamalıdır. Başka kişiler düşünülerek, eşe duygusal zarar verilmemelidir. Fantezi kurmak, saplantı haline getirilmemelidir. Bir ilişkide fantezinin olmaması ne kadar sıkıcı ve monotonsa; gereğinden fazla olması, her gün her gece farklı şeyler yapmaya çalışılması bir o kadar saplantıdır ve kişiyi zamanla evlilikten soğutmaktadır.
Önceden evliliklerde ilişkiyi güzelleştiren, kaliteli hale getiren yaklaşımlar yoktu. Bu tür girişimlerin ilişkileri çok daha kaliteli hale getirdiğini söyledik. Pek çok çift, birbirlerini önemseyip, değer verdiklerini gösterecek tatlı değişiklikler yaptı hayatında. Zararsız masum değişiklikler.
Derken... derken insanlara bir haller oldu. İkili ilişkiyi güzelleştiren, çiftlerin birbirine olan muhabbetini artıran, yakınlaştıran, birbirlerini daha çok sevmelerini sağlayan masum fantezileri raydan çıkarıp, evliliklerini bitiren malzeme yapmayı başardılar.
Uzatmaya gerek yok bence. Herkes ne söylemek istediğimi anladı.
Eski büyükler "Her şeyin azı karar, çoğu zarar." demişler. Doğru söylemişler. Evliliği dostluktan, arkadaşlıktan, hayatı birlikte kucaklamaktan, geleceğe birlikte adım atmaktan, yol arkadaşlığından çıkarıp, sadece yatak odasına hapsedenler için söylediklerim anlamsız!
Farklı olanla birlikte yaşamayı başaran, geleceğe nur topu gibi evlatlar hediye etmek isteyen, birbirini, birbirinin emaneti olarak görenler içinse söylediklerim az bile! Çünkü evliliğin ve eş olmanın kıymetini onlar zaten biliyor!
Evlilik bu... İllaki sorunlar olabilir. Bazen kısır döngülerde kaybolup gittiğinizi hissedersiniz. Bu gibi durumlarda işin uzmanlarına başvurmak varken, neden kendinizi suçluluk duygularına itecek yanlış kanallara kayasınız ki?
sevgiyle kalın...
Psikolojik Danışman&Psikoterapist Mehtap Kayaoğlu

İsmail
19-01-2012, 20:30
Behzat B izleyicileri! Dikkat!

Türkiye'nin son yıllarda oluşturduğu en başarılı dizi diye düşündüğüm Behzat Ç'yi izleyemiyorum artık.


-Ne yazmışsın başlığa... gördün mü?

- Evettt... Behzat B

- Ne Behzat B'si? Behzat Ç Behzat Ç...

-Tam tersi! Ne Behzat Ç'si! Behzat B Behzat B...

-Nasıl yani? Kafamı karıştırdın yahuu...

-Siz uyurken, uyurgezer gündüzlerinizde bizi mışıl mışıl seyrederken, biz senaryoda değişiklik yaptık. Bulduğumuz her sahneye "Bira" yapıştırdık. Behzat kahramanımıza entel bir hava katabilmek için filmin ismine Ç takıntısı ekledik ki, izleyiciler "Bu da ne?" diye merak ettiklerinde Che Guevara'dan gelen bir esinti havası estirip, dizimizi aydın senaryo halinde kaliteli sunalım istedik. Zamanla baktık tuttu, biz de raydan çıktık, önümüze gelen sahneye yapıştırdık birayı, yapıştırdık meyhaneyi...! Böylece Ç olmaktan çıktı kahramanımız biranın B'si oldu çoktan...

-Yaa iyice karıştırdın kafamı! Ne anlatmaya çalışıyorsun sen? Beynim... düşüncelerim karıncalandı iyice...!

-Tamam iyi geceler, sen uyu canım... tatlı rüyalar diye başlayacak olsam da -alışkanlık gereği- inisiyatif benim elimde olduğu için, senaryonun geri kalanını raydan çıkarır, beyin uyuşturucu demlenmeler şeklinde sabaha uğurlarım seni...!

...

Ve günün bilmecesi;

Soru: Yukarıda konuşan iki kişi kim?

Cevap: Birisi "uyuyan halkımız"; diğeri "halkın ve çoluk çocuğun ruh ve beden sağlığını hiçe sayan reiting canavarı dizi yapımcıları"

...

Bizim canımız çıkıyor alkol ve madde bağımlılığıyla mücadele edelim diye.

Anne/babalar geliyor danışmanlık hizmeti almaya. Çocukları arkadaşlarıyla toplanıp bira içtiği için perişan olmuşlar. Gençlerle konuşuyoruz, yaptıklarının yanlış olmadığını, herkesin alkol almaya hakkı olduğunu söyleyip duruyorlar. Uzun çalışmalar yapıyoruz. Alkolün nedenleri, gençleri alkol almaya iten sebepler, bu sebeplerin ortadan kaldırılması için yapılması gerekenler, aile-okul-medya işbirlikleri...vs. Yeşilay, yemyeşil kırlar gibi ortamlar oluşturmaya çalışıyor haldır haldır... Niye? Cidden soruyorum niye?

Behzat B(ira) ve ekip arkadaşları, katil kovaladıkları dakikaların dışında evimizi meyhaneye çevirsinler diye mi? Üstelik cidden merak ediyorum, mümkünse cinayet masasından bir emniyet mensubu arkadaşımız cevap verebilir mi bize, bu kadar yoğun alkol almadan katilin kim olduğunu bulamıyor musunuz gerçekten?

Türkiye'nin son yıllarda oluşturduğu en başarılı dizi diye düşündüğüm Behzat Ç'yi izleyemiyorum artık. Akbaba, Hayalet... lütfen akşamları evinize gidince kendinize milli içeceğimiz çay demler misiniz? Senaristler lütfen bu arkadaşların eline bira şişeleri verip, gençleri alkole özendirip duracağınıza ayran, meyve suyu içmelerini sağlar mısınız? Üstelik polis mesleği açısından verdiğiniz mesaj doğru mu? Bu teşkilat, çalışıp kazandığı maaşını, bira firmalarını zengin etmekten başka bir yere harcamıyor mu?

Haftada bir ağız tadıyla izlemekten keyif aldığım bir bu dizi vardı Türk yapımı, onu da raydan çıkarıp mahvettiniz, sağ olun yani.

Alkol tüketim görüntüleri sadece bu dizi de değil. Dizilerin tamamında böyle. Her oyuncunun elinde çeşit çeşit alkol... ve özendirici şekillerde.

Toplumdaki bir kesimin üzerinde araştırmalar yaptığı, başka kesimin bunu önlemek için gece gündüz çalıştığı, uzmanların aileleri ve gençleri bilinçlendirmek için kendisini harap ettiği bir nesne, bu kadar insanların gözüne sokula sokula her dizide tükettirilemez.

RTÜK nasıl sigaraya el attı ve ekranda sigara tüketimi aza indirildiyse, acilen alkol tüketimine yönelik harekete geçmesini tavsiye ediyorum.

6. sınıf öğrencilerimizin sokaklarda, evlerde bir araya gelip bira içtiklerini duymak istemiyorum. Meyve sularına votka koymalarını, gizli köşelerde esrar çekmelerini, yaşlandıklarında torunlarına anlatacakları matrak hikayeler olarak zihinlerine kaydetmeleri ne kadar üzücü farkında mısınız?

Ülkenin Yeşilay'ı, okulu, uzmanı, ana/babası el ele vermiş, bu ciddi tehlikeden ülkenin gençlerini uzak tutmaya çalışırken; medyasının bu harekete el uzatmaması en hafifinden sosyal katliamdır.

Lütfen hepiniz bilinçli olun ve "Toplumsal Koruma Programları"na katılın! En iyi önlem, hiç başlamamaktır ilkesini unutmayın!

Çünkü engelleyici çalışmalar yapmazsak eğer...! Biliyorsunuz ya zaten...

Bir yerlerde 12 yaşında bir çocuk, gizli saklı alkol alıp, onunla keyif yaptığını sanmaya başlamışsa, o şişeyi çocuğun eline tutuşturmayanların bile eline "bu işin sorumluluğu" bulaşmıştır.

Psikolojik Danışman&Psikoterapist Mehtap Kayaoğlu

İsmail
19-01-2012, 20:31
''Ergen''sin diye ''Gergin'' olman gerekmez!

En cıvıl cıvıl, en canlı olmanız gereken zamanlarınızı çatık kaşlarla, asık suratlarla geçiriyorsunuz arkadaşlar!


Bu hafta sadece genç arkadaşlar için yazmak istedim. Gençlerde bir gerginlik bir gerginlik sormayın. Bizim zamanımızda, gereksiz estetik operasyonlarla gerilen kişilere "gergin" der gülerdik. Şimdiki gençler operasyonsuz gergin malesef.

İşin şakası bir yana, psikolojik destek verdiğim ergenlik dönemi gençlerde fazlasıyla asabiyet, üzüntü, stres, burundan kıl aldırmama, gerginlik, öfke, üzüntü, mutsuzluk, hedefsizlik, sorumsuzluk, umursamazlık...vb. haller görüyorum. Üzülüyorum doğrusu. En cıvıl cıvıl, en canlı olmanız gereken zamanlarınızı çatık kaşlarla, asık suratlarla geçiriyorsunuz arkadaşlar!

Ama endişelenmeyin! Mehtap ablanız sizler için bazı öneriler yazacak. Umarım uygularsınız, okuyanlar okumayanlara önerir, okuyanlar çok beğenip bir kez daha okur, mahallede toplandığınız internet kafelerde birlikte gözden geçirirsiniz, yol kenarlarında oradan buradan sohbet edeceğinize yazdıklarımı birbirinize anlatırsınız. Teneffüslerde hep birlikte şarkı söyler gibi yazdığım maddeleri öğrenirsiniz... Derken... Ay neler söylüyorum ben! Bir anda havaya girdim abarttım galiba...! Kendiniz okuyun, bir de en sevdiğiniz iki arkadaşınızla paylaşın yeter...

* Öncelikle sabah gözünüzü açtığınız ilk andan başlayalım. Ne yapacaksınız sizce? Evet bildiniz, gülerek yataktan kalkacaksınız. Detaylarını anlattırmayın bana isterseniz ama; kısaca söylemek gerekirse insan beyni, güne hangi duygularla başlarsa devamını o şekilde getiriyor. Lütfen gözlerinizi açtığınız an itibariyle aklınıza yeni bir güne başladığınızı, şartlar ne olursa olsun bu yeni günü elinizden geldiğinde güzel geçireceğinizi getirerek başlayın. Yatak, yorgan, aile ve yaşamınızı sürdürdüğünüz bir yuvanın olması ciddi bir ayrıcalık. Okula veya işe gitmek için uyandırıldığınızda "Öfff tamam yaa kesss... gidin başımdan..." diye homurdanarak yere basmakla, "Tamam anneciğim uyandım... kalkıyorum şimdi..." diye tatlı tatlı halıya basmak arasında inanamayacağınız kadar fark olduğunu unutmayın!

* Yüzünüzü yıkamak için banyoya gittiğinizde, aynada size bakan gözlerinizin gülümseyen bir ifade taşımasına özen gösterin. Önce kendinize gülmeyi alışkanlık edinin ki diğer insanlara karşı güleryüzlü davranmak zor olmasın.

* Yaş itibariyle ara dönemde olduğunuzu biliyoruz. Şimdiki yetişkinler ellerinden geldiğince size yardımcı olmaya, anlayışlı davranmaya çalışıyor. Siz de onlara yardımcı olun. Ergensiniz diye illaki gergin olmanız gerekmez. İsterseniz çok matrak, keyifli, eğlenceli, sorumluluk sahibi kişiler olarak da bu dönemi atlatabilirsiniz.

* Etrafınızdaki insanlara güzel davranın. Tavırlarınız, davranışlarınız mümkün olduğunca kibar ve nazik olsun. Espri yapın tabii ki, birbirinizi eğlendirin. Ama espri yapıp eğlenmekle, alay etmek arasındaki ince çizgiyi dengelemeye çalışın.

* Size yapılmasını istemediğiniz davranışları, aileniz ve arkadaş çevrenize yapmayın. Eşyalarınızın karıştırılmasını istemiyorsanız, kardeşinizin eşyalarını da karıştırmayın.

* Mümkün olduğunca erken yatıp erken kalkmaya çalışın. İnternet başında sabahladığınızı, kendinizi harap ettiğinizi biliyorum. Gelişiminiz ve yaşamsal sorumluluğunuz için hiç doğru değil arkadaşlar. Lütfen erken yatma alışkanlığı geliştirin. Böylece sinir sisteminiz ihtiyacı olan uykuyu yeterince alabilir ve sizler daha dingin daha güleryüzlü, daha mutlu olabilirsiniz.

* Beslenme sisteminizi gözden geçirmenizde fayda var. Pekçok genç arkadaşımız yanlış besleniyor, hatta evde yemek kavgaları yapılıyor. Sebze-meyve ağırlıklı bir yemek kültürüne başlasanız çok iyi olur diyorum.

* Mutlaka bir hedef edinin. Hayatınızla ilgili sorumluluk alın. Sabah uyan, laf olsun diye okula git-gel, okuldan gelince arkadaşlarla sağa/sola takıl, geç vakit eve gelip bilgisayar oyunlarıyla geç saatlere kadar otur. Anne-baba gelip uyarınca da kıyameti kopar! Okurken bile ne kadar itici değil mi? Böyle bir hayatın ardından öğretmen, psikolojik danışman, doktor, mühendis veya eli yüzü düzgün bir iş adamı olabileceğinize gerçekten inanıyor musunuz?

* Mümkün olduğunca kitap okumaya çalışın. Önce eğlenceli, maceralı kitaplardan başlarsınız. Zamanla klasik eserler okursunuz. Derken popüler kitaplar ve bir de bakmışsınız fikir/düşünce kitapları. Lütfen okuyun! Geçen gün 17 yaşındaki bir arkadaşınıza, en sevdiği konu hakkında bana 2 dakika anlatım yapmasını istedim. 20 saniye bile konuşamadı. Takıldım "İyi ki senin seçtiğin, en sevdiğin konuyu sormuşum. Yoksa ne olurdu halin" dedim gülerek. "Cidden yaaa Mehtap abla" dedi.

Okumak ufku açar, kelime hazinenizi, dil ve anlatım yeteneklerinizi geliştirir. Kendinizi ifade etmenize yardımcı olur. Okuyan bir insanla okumayan insan arasında dağlar kadar fark vardır.

* Faydalı sporlarla ilgilenin. Spor deyince evde oturduğunuz yerden maç izlemeyi kastetmediğimi biliyorsunuz değil mi? Sizin bizzat yapacağınız, bedeninizi disipline edeceğiniz sporlardan bahsediyorum.

* Ailenizle zaman geçirmeye çalışın. Evde zaten az zaman geçiriyorsunuz, onu da bilgisayar başında veya odanıza kapanmış olarak tüketmeyin. Ailenizle zamanında sofraya oturun, gün içinde yaşadığınız maceraları anlatın, birlikte gülün. Odanız bir yere kaçmıyordur nasılsa.

* Kardeşlerinizle iyi geçinin. Arkadaşlar yaşa ve zamanın ihtiyaçlarına göre gelir... gider. Ama kardeş ilişkisi gelir ve hiç gitmez. Yaşadığınız sürece kardeş olarak kalırsınız. Arkadaşlarınıza ayırdığınız zamanların daha fazlasını kardeşlerinize ayırın bence.

* Anne-babanızı acımasızca eleştirmeyin. Aslında kimseyi acımasızca eleştirmeyin. Birileriyle sorununuz olabilir, itiraz etmeniz gerekebilir, bundan doğal bir şey de olamaz. İtiraz etmek demek, başka birinin görüşüne katılmamak demek bağırıp çağırmak demek değildir. İnsan tatlı ve keyifli bir söylemle de karşı tarafa itirazını bildirebilir. Şimdiden kendiniz için böyle bir dil oluşturun. Diyelim ki anneniz istemediğiniz bir şey söyledi; "Kesss yaa tamammm.... " diye bağırıp ortamı terk etmek bir yöntemdir. Ama "Annecim... ben böyle olmasını istemiyorum... Şöyle düşünmüştüm, hadi benim güzel annem, benim istediğim gibi olsun lütfennn..." gibi şirin ifade de itiraz etmektir. Hangisi mutlu ve keyifli ergenlik yaşayan bir gence daha çok yakışır sizce?

* Son olarak hepiniz mümkün olduğunca yararlı alışkanlıklar geliştirin. Çünkü yararlı alışkanlıklar geliştirmezseniz zararlı alışkanlıklar geliştirirsiniz. İnsan canlısı boş kaldığında sıkılır ve kendisini oyalayacak bir şeyler mutlaka bulur. Bulduğunuz faaliyet ya faydalı olacaktır ya da zararlı. Siz akıllı davranın ve işinize yarayacak, sizi geliştirecek, zeka ve sosyal yaşantınızı zenginleştirecek alışkanlıklara yönelin.

...

Aslına bakarsanız öyle çok şey var ki sizler için yazmak istediğim. Biliyorum okumayı pek sevmiyorsunuz... şimdilik bu kadar olsun. Daha sonraki yazılarda her şeyi detaylandırarak tek tek yazarım.

Her ne yaparsanız yapın, aslında her şeyi kendinize yaptığınızı unutmayın arkadaşlar! Ergenlik geçiyor; ama ergenliğinizde yaptığınız davranış şekilleriniz bir ömür boyu size eşlik ediyor.

Sevgiler...

Psikolojik Danışman&Psikoterapist Mehtap Kayaoğlu

İsmail
19-01-2012, 20:31
Mili Eğitim neyi inceleyecek, merak ettim!

Çocuklar gayet olağan bir şey yapmışlar. Kendilerine verilenlerden yola çıkarak, birikimlerini harekete geçirmişler...

Konya’da bir okulun 9.sınıf öğrencileri tarafından proje ödevi olarak çekilen “Eagle Operation” isimle aksiyon filmi haberlerini görünce çok mutlu(!) oldum.

“Kurtlar vadisi” filmini aratmayacak şiddet görüntüleriyle donatmışlar senaryolarını. Uyuşturucu operasyonu yapmışlar, işkence sahneleri çekmişler. Okulun internet sitesinde video paylaşımı bölümüne eklenince bazı veliler duruma tepki göstermişler. Konya Milli Eğitim Müdürlüğü de konuyla ilgili inceleme başlatmış.



Filmde emeği geçen bütün oyuncu gençleri tek tek kucaklıyor, alınlarından öpüyorum. Vallahi… Şaşırmayın öyle.

Bir insana “üret” dediğinizde, öncelikle ona “ne yüklediğiniz”den haberinizin olması gerekir!

Çünkü “üret” demek, bir yanıyla “göster” demektir. Yani “şimdiye kadar sana yüklediklerimizden ne anladığını, neler biriktirdiğini, öğrendiklerini diğer insanlar için nelere dönüştürebileceğini göster hadi” demektir!

Çocuklar da göstermiş işte!

Kendilerine verilen, yüklenen sosyal/psikolojik bilgilendirme sürecinin etkisiyle hareket etmişler! Babalarıyla oturup kurtlar vadisi izlemekten, sabahlara kadar bilgisayar oyunlarında kan fışkırtmaktan, gruplar halinde internet kafelerde gezinmekten, kitap kapağı açmamaktan, faydalı olabilecek doğru alanlara yönlendirilememekten “başka ne umuyorduk ki” sanki.

Çocuklar gayet olağan bir şey yapmışlar. Kendilerine verilenlerden yola çıkarak, birikimlerini harekete geçirmiş, üretim sistemlerini devreye sokmuş, sonunda uyuşturuculu, silahlı, çatışmalı, adam kaçırmacalı, işkenceli görüntülerle, irrite edici bir senaryo kurgulamışlar.



Haberi okuyunca bir kere daha kendimizden utandım!

Bir avuç gence kızamadım ki, başta anne babaları olmak üzere, okul/uzman/devletten oluşan kendimize kızmaktan! Üç kuruş daha fazla para kazanacak diye birileri, toplumun sağlıklı genel gelişim süreçlerinin alt üst edilmesine bozulmaktan…

Bir avuç çocuk ne çıkarabilir ki ortaya, kendilerine verilen insani değerler olmadan!

Biz, “Gençlerin gidişatı tehlikede… Kendilerini geliştirecek faydalı faaliyetlere yönlendirilmiyorlar. Her geçen gün biraz daha saldırganlaşıyor, insani melekelerini yitiriyorlar. İnternet/alkol/kavga bağımlısı oluyorlar” dediğimizde, “Amannn canımmm…. Abartıyorsunuz!” diyenlere, aslında az bile söylediğimizi göstermiş oldular.

Ben şu köşeden 50 yazı yazsam gençliğin sosyal/psikolojik gelişimlerinin desteklenmesinin çok önemli olduğuyla ilgili, onların yaptığı proje ödevinin düşündürttükleri kadar etkili olmazdı!



Milli Eğitim Müdürlüğü soruşturma başlatmış ya hani! Neyi inceleyeceğini çok merak ettim doğrusu!

“Bu gidişat nereye?” diye “sistem kendisi hakkında soruşturma başlatsın” bence! Orada olanlar, okul bahçesiyle sınırlı değil çünkü. İddia ediyorum, Türkiye’nin her yerindeki okulların çoğunda benzer senaryolar hazırlamak isteyecek, hatta o filme çok imrenecek sayısız genç vardır.

Mesele Konya’nın falanca okulundaki bir avuç gencin ve okul yöneticilerinin meselesi değil!

Evinde evladı olan her anne/babanın, etrafında çocuk olan herkesin ve toplumsal yaşam standartlarını saldırganlıkla/cehaletle/maneviyatsızlıkla/sorumsuzlukla/prensipsizlikle yoğuran tek tek her bireyin meselesi!

Sevgiler…

Psikolojik Danışman&Psikoterapist Mehtap Kayaoğlu

İsmail
19-01-2012, 20:32
Eş aldatmanın farklı farklı nedenleri

İnsanoğlu... beşer... şaşar... İlginçtir, şaşmak için yer arar! Evliyse eğer, işi kolaylaşır. Sığınır bir "neden"in ardına, yapar yapacağını. Bu gün o nedenleri sıralamak istiyorum sizler için.


"Aldatma/aldatılma" ile ilgili o kadar çok soru geliyor ki. Denizde kum, benim mail kutumda ve danışmanlık merkezimde aldatılma soruları! Huu evli çiftler! İşi gücü bıraktınız, birbirinizi mi aldatıyorsunuz? Yoksa eğlence olsun diye matrak konular seçip beni mi aldatıyorsunuz? Her halükarda dikkatimi çekiyor, sizler için bu konuları yazmamı sağlıyorsunuz...!

Şaka bir yana, insanın içini acıtan bu bol Meksika soslu konuyu, yüzünüzde tebessüm filizlenebilsin diye eğlenceli başlatayım dedim. Nasılsa alıştık ya ağlanacak halimize gülmeye. Ama benimki o şekilde değil! Aldatılıp üzülenlerin ve aldattığı için vicdan azabı çekenlerin halini anlıyor olmaktan doğan; her şeye rağmen toparlanmaya çalışan birilerinin elinden tutmak için güldürme çabası.

İnsanoğlu... beşer... şaşar... son yıllarda ilginçtir, şaşmak için yer arar...! Evliyse eğer, işi kolaylaşır. Sığınır bir "neden"in ardına, yapar yapacağını.

Bu gün o nedenleri sıralamak istiyorum sizler için.

...

Yıllardır Aile ve Evlilik Danışmanlığı yapıyorum.

Sizlere kazandırmaya çalıştığım bakış açısı: "Aldatma diye bir şey yoktur! Sadakatsizlik vardır!" düşüncesi. Çünkü bu düşünce, eşlerinizle yaşadığınız olumsuzlukları daha kolay atlatmanıza yardımcı oluyor. "Beni aldattı." değil, "Sadakatsizlik yaptı." diye bakmanızı sağlıyor olaylara. Böylece aldatıldığınız için kendinizi suçlayacağınıza, sadakatsizlik gibi bir kişilik özelliği olduğu için "kendisi yansın kendi derdine" mukabilinden düşüncelerle rahatlıyor içiniz.

Bu konuda anlaştık mı? Eğer anlaştıysak, günlük pratiğimizde rastladığımız sadakatsiz eşlerin, sadakatsizlik nedenleri konusunda sizleri bilgilendirmeye başlayayım. Böylece herkes varsa kendisinde düzeltilmesi gereken bir yan, onarmaya başlasın.

1. Kendi evliliğinden soğuduğu için, yeni bir ilişkiye yelken açmaya yönelik sadakatsizlik. Bu sadakatsizlik türüne çok rastlıyoruz maalesef. Kadın ve erkek, yıllar içinde birbirlerini yeterince besleyememekten, birbirlerini anlayamamaktan dolayı uzaklaşmaya, soğumaya başlıyorlar. Eve gelmenin bir anlamı olmadığı gibi, evde beklemenin de anlamı kalmamaya başlıyor. Bazen erkek kadını tarafından anlaşılamadığını düşünüyor, duygusal ve bedensel aç bırakıldığına inanıyor. Bazen erkek aynı duyguları taşımaya başlıyor. Zaman içinde ayrı dünyalarda soluklanmaya başladıklarını hissediyorlar. Evliliklerine duygusal yatırımlar yapmıyorlar. Birlikte zaman geçirmiyorlar, sohbet etmiyorlar. Birinin derdi diğerini ilgilendirmiyor. Derkennn... taraflardan birisi, bu durumdan rahatsız olmaya başlıyor. Rahatsız olduğunu, bu ilişkiden soğuduğunu söylemeye cesareti yok! Veya söylese ne olacak ki, onların ailede eş boşamak diye birşey yok! Boşanmak ayıptır diye ayrılamıyor ama; eşine karşı sadakatsizlik ayıbını yapıyor kolaylıkla!

2. Arkadaş çevresi değiştiği için baş gösteren sadakatsizlik. Bu aldatma türü inanılmaz yaygın. Adam yıllarca başı önünde işine gitmiş gelmiş, derken iş çevresi değişmiş, yeni arkadaşlar edinmiş... eve geç gelmeye başlıyor... ailesine az zaman ayırıyor. Önceleri ayıpladığı, garibine giden yaşantı şekilleri onu heyecanlandırıyor. Büyüme döneminde yaşayamadığı ergenliği yaşıyor adeta! Büyürken ideolojileri peşinde koşarken, yaş kırkı geçti ya, kadınların peşinden koşmaya başlamış... derkennn... sadakatsizlik başlıyor.

Aynı durum, kadınlar için de geçerli. Onlar da iş çevrelerinin değişmesi, arkadaş çevrelerinin değişmesi, çeşitli kurslar ve kendilerini geliştirici faaliyetlerden sonra inanılmaz bir özgüvene geçiş yapıyorlar. Eşleri kendilerine yeterince romantik ve kadın ruhundan anlayan adam gibi gözükmüyor. derkennn... sadakatsizlik başlıyor. Ruhunu hoş tutacak, kendisini bulutların üzerine çıkaracak farklı kişilerle ilişkiler yaşamaya başlıyor.

3. Eşini çok sevdiği halde, duygularına yenik düşerek başkasını da seven ve sevgilisini de bir türlü bırakamamaktan kaynaklanan sadakatsizlik. Seanslarda ve hatta sosyal çevremde bu tür sadakatsizlikten çok görüyorum malesef. Aslına bakarsanız bana göre en çirkin olanı bu! Adam/kadın eşini çok seviyor ("sözüm ona" diyeceğim ama seviyor işte! o nasıl sevgiyse!). Dışarıda farklı nedenlerle biriyle tanışıyor, onu da çok seviyor, bir türlü ayrılamıyor. Onunla da sanki eşiymiş gibi ilişkiye giriyor, hayatının önemli bir parçası haline getiriyor. Eşini seviyorsan onu bırak! Yok! Ee öbür kişiyi seviyorsan eşinden ayrıl! Yok! Ölür de eşinden ayrılmaz, çünkü o dünyadaki en değerli kişi...! Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık misali.

4. Eşine kendisini fark ettirmek için yapılan sadakatsizlik. Seanslarda az da olsa denk geliyor bu vakalar. "Eşim benim farkımda bile değil, aldatayım da görsün gününü, değerimi anlasın. Gideceğimi anlarsa kıymetim artar." duygusuyla yapılıyor. Buyurun buradan yakın misali değil mi? Garip ama gerçek!

5. Açıktan yapılan sadakatsizlik, üstelik partneri eşine ayarlatmaya çalışarak. Çok ilginç bir sadakatsizlik nedeni türü! Adam kadının birine aşık. Gidip söylemeye cesareti yok. Karısına ısrar ediyor "Git sen söyle" diye. Veya kadın başka bir adama aşık olmuş. Kocasına kızdıkça ikisini kıyaslıyor ve tabii ki kocayı yenilgiye uğratıyor. "Sen ne biçim adamsın, o hiç öyle değil" diye. Anlayacağınız bu grup, hastalıklı kişiliklerin sadakatsizlik türü. Psikolojisi bozulan kişilerde görülen acaip bir sadakatsizlik. Üstelik azımsanmayacak kadar çok.

6. Farklı cinsel deneyimler için yapılan sadakatsizlik. Bu kişiler daha çok kişiyle cinsel ilişki yaşamak, farklı kişilerle deneyimler biriktirmek için sadakatsizlik yaparlar. Duygusal olmayan, günü birlik ilişki diye tarif edilen sadakatsizlik türüdür. Kişinin, kişilik yapısı nedeniyle kendisini sınırlandıramadığı veya işi arsızlığa vurarak "el kiri" mantığına dayalıdır.

7. Heyecan, eğlence, değişiklik olsun diye yapılan sadakatsizlik. Maalesef sayısı artmaya başlayan bir sadakatsizlik nedenidir. Gizli ilişki yaşamak, kaçamak yapmak, sanki liseli bir gençmiş de annesinden saklanıyormuş gibi davranışlar sergileyerek yaşamaktan hoşlanan kişilerde görülüyor. Eşine veya birilerine yakalanma ihtimallerinde adrenalin yükseliyor, kendisini bir eğlencenin ortasında gibi hissediyor. Bu nedenle sadakatsizlik yapmaktan inanılmaz haz alıyor.

8. Son olarak benim seanslarımda çok az rastladığım bir nedenle yapılan sadakatsizlik var; intikam. Bunu özellikle kadınlar daha çok yapıyor. Eşi kendisini aldattıysa üzülüyor ve aynı utancı/üzüntüyü/kederi eşine yaşatmak için o da eşini aldatıyor. Bir çoğu fazlasıyla vicdan azabı yaşayarak depresyona giriyor.

...

Aslına bakarsanız, insan sayısı kadar fazla sadakatsizlik nedeni olabilir. Bizler seanslara gelen durumları istatistiki veriler olsun diye gruplara ayırırız. Ortalama bu maddeler çıkar.

Nedenler durdurulursa, gerekçeler ortadan kaldırılırsa, eylemler de azalır diye düşünenler için yazdım. Umarım işinize yarar.

Yine de Allah'tan gerektiği gibi korkanlar ve kişilik sahibi insanlar için son derece gereksiz bir yazıydı değil mi?

Psikolojik Danışman&Psikoterapist Mehtap Kayaoğlu

İsmail
26-01-2012, 22:15
Diyetisyenler, annelerden uzak dursun!

Anneyle evladının arasına, “annelik duyguları” yerine, annenin “beden imajı kaygıları” girmeye başlıyor!



Her yerde diyetisyen, her kanalda sağlıklı zayıflama yöntemleri. Öyle çoğaldı ki kanallarda bu tip programlar, insanların ruh sağlığının bozulmaya başladığını düşünüyorum artık. Sağlıklı yaşamak bir yana herkes kafayı kiloyla bozdu.
İnsanların bilinçli tüketici olması, yediği içtiği yiyecekler hakkında bilgi sahibi olması, geleneksel yanlış alışkanlıkların giderilmesi ve aklı başında hareket etmesi kadar güzel bir yaşam stili olamaz. Ancak iş çığırından çıkmaya, önüne gelen herkes sağlıklı beslenme ve özellikle zayıflama konusunda söz fırlatmaya başlamışsa gidişat kötü demektir.
Son 3-5 yıldır ne dikkatimi çekiyor biliyor musunuz? Yeni doğmuş bebeklerde, anneye ve çevreye karşı ilgi eksikliği. Çok ilginçtir sanki bebekler annelerine küsüyor. Hani diyoruz ya Anadolu tabiri “Gönül küskünlüğü” diye, aynen öyle.
Ortalama iki yaşına kadar bebekler anneleriyle yapışıktır. Kendilerini annelerinin uzantısı olarak algılarlar. Annenin kendilik kaygıları aynen bebeğe yansır. Annenin korkusu bebeğin korkusu; annenin stresi bebeğin ağlama nöbetidir adeta. Ve bebekler düştüklerinde bile canları yandığı için değil, annelerinin gözündeki korkuyu gördükleri için ağlarlar. Anne-bebek ilişkisi yeryüzünün en doğal, en aşılamaz, en etkileşimli, en sosyal, en kapsayıcı, en kuşatıcı ilişkisidir.
Ne oldu da bu ilişki şeklinde iyiye gitmeyen bir hal ortaya çıktı hiç merak ettiniz mi?
Ben merak ettim. Ve bu duruma bir süredir kafa yoruyorum, gözlemler yapıyorum.
Annelerin doğum öncesi ve doğumdan hemen sonra devreye giren “kilo alma kaygıları” nedeniyle yiyip içmemeleri, kendi beden imgeleri hakkındaki kaygıları, bebekle anne ilişkisine zarar veriyor sevgili okurlar!
Yeni doğum yaptığında, sütü gelmeyen annenin bol şekerli şurubu kafaya dikip “Amann boşver kiloları… bebeğim aç kalmasın yeter ki…” diyerek bebeğini öncelediğini hissetmiyor mu sanıyorsunuz o minik canlar? Sağından solundan fışkıracak yağlardan çok daha önemli olduğuna inandığı bebeğinin, kendi sütüyle doyması için yapılan o doğal fedakarlık, ilerde ilişki niteliğinde işe yaramayacak mı zannediyorsunuz?
Diyet programlarının ve manken annelerin ciddi bir zararı oldu anne/bebek ilişkilerine diye iddia ediyorum! Kim ne derse desin bu konuda beni kimse ikna edemez! Zayıf olacağım diye kendilik imgesi hakkında kaygıya kapılan bir annenin bebeğiyle kurduğu ilişkiyle, bebeğinin ihtiyaçlarını önceleyerek anneliğini başlatan ilişkinin niteliği hiç de aynı değil.
Anneyle evladının arasına, “annelik duyguları” yerine, annenin “beden imajı kaygıları” girmeye başlıyor! Annenin, beden kitle indeksindeki artışa takılıp kaygılanmasından kendisini sorumlu hissediyor. Yeni doğmuş bir insan canlısı için ne büyük acı. “Hoş geldin bebek” yazıları duvarda asılı kalmış oluyor böylece; çünkü bebek pek de hoş gelmemiş hissediyor kendisini. Annesine kaygı yaşatan bir bebek ne kadar hoş gelmiş olabilir ki dünyaya?
Yemiyorsunuz, içmiyorsunuz, kilo alacağım kaygısıyla “Su içsen süt yapar!” hikayesine inanarak bebeğinizi sütsüz bırakıyorsunuz. Ardından hazır sütlerle besliyorsunuz yavrularınızı ve başlıyor zedelenmiş anne/bebek ilişkisi. Her bebek, annesinin kendi bedeninde, kendisi için yiyecek üretmesinden hoşlanır. Her bebek, annesinin karnından çıkmış olmanın verdiği ilk yalnızlığı, anne memesini emerken unutmaya çalışır. Bedenin bedenden ayrılışının verdiği ilk derin acıyı, günde birkaç kez annesinden doyarak giderir bebekler. Ve siz bebeğin en doğal hakkı olan “anne sütüyle beslenme” hakkını elinden alıyorsunuz rahatlıkla. Allah’ın siz annelere hediye ettiği en kaliteyi besini kesiyorsunuz hiç farkında olmadan. Niye? “Manken anne” olacağım diye.
Şu “su içsen süt yapar” lafının doğru olmadığına inanıyorum. Kendi çevremden biliyorum, yemeyip dikkatli davrandıklarında sütü kesilen anneler, panik halde ne bulsalar yemeye başladıklarında ve şekerli şerbetli yiyecekler tükettiklerinde süt üretim merkezine dönüyorlar resmen. Bu nasıl bir mantık, ne kadar kocaman bir yalan anlayamadım gitti! Deseler ki annelere; “Annelik sürecinizde bebeği de düşünerek yemek yiyeceğiniz için bir miktar kilo almanız normal. Ama bebek sütten kesildikten sonra lütfen daha dikkatli bir diyetle normal kilonuza dönün.” öpüp başımızın üzerine koyacağız. Ama doğum yapar yapmaz manken gibi görünmek isteyen annelerin çoğu, maalesef bebeklerine 3 veya 6 aydan fazla anne sütü veremiyorlar. Sözüm ona sütleri kesiliyor! Doğru düzgün süt yapacak şeyler yemezsen tabii ki kesilir. Sonra da “Sütüm kesildi… bebek emmedi…” diye yine bebeğe kesiyorlar faturayı. Süt gelmeyen memeyi neden emsin ki bebek, minik ama akıllı!
Anne sütüyle büyüyen bebekler kilolu olsalar da gergin bir görüntü sergilemiyor, etrafa cin gibi bakıyorlar. Hareketli, insanlara karşı daha duyarlı, ilişki odaklı oluyorlar. Bebeklerin tavır ve davranışları daha cıvıltılı. Sevgiyle büyüdükleri, onların ihtiyaçlarının öncelendiği her hallerinden belli…

Tüm bunları niye söyledim?

Önce bebeğinizi büyütüp, sonra kilonuz hakkında tedbir alırsınız, diye.
Diyetisyenler, lohusa kadınlardan elini çeksin veya el uzatıyorsa bile süt getirici beslenme şekilleri önerip, anneleri kilo kompleksine sokmaktan vazgeçsin, diye.
Kocalar, doğum yapan eşlerine kilo konusunda baskı yapmasın, eşinin bebeği beslemesinin yeterince kutsal bir davranış olduğunu ve kilo alma riskini göze almanın bir kadın için inanılmaz ciddi bir fedakarlık olduğunu anlayabilsin, diye.
Yeni nesil çok bilmiş! internet meraklısı genç anneler, internette her bulduğu bilgiye inanıp kendine ve bebeğine zarar vereceğine, evlerdeki tatlı, nur yüzlü güzel sözlü aklı başında büyüklerle (anneleriyle, kayınvalideleriyle…vs) işbirliği yapmayı öğrensin, diye.
(Dikkatli anlayın lütfen bu kısmı) Hayatım boyunca zayıf oldum, kilodan nefret ettim, kilolu olmayayım diye hep dikkatli ve az yedim. Hatta etrafımdaki herkesi dikkatli ve az yemesi hususunda uyardım. Son birkaç yıldır annelerin yaptığı bu saçma diyet uygulamaları benim gibi zayıflığı seven bir insanın bile midesini bulandırmaya başlamışsa, vayyy halimize, diye.
Ve bebeklere daha doğdukları anda yapılan bu saçma haksızlık SON BULSUN, diye.
Psikolojik Danışman&Psikoterapist Mehtap Kayaoğlu

İsmail
08-02-2012, 21:27
Sağlıklı beslenme önerisini kim yapacak?

Anne sütü, Allah’ın bebeğe ikramıdır ve her bebeğin ortalama iki yıl bu nimetten istifade etmesi gerekir.



Geçen haftaki yazım, yazıya geri dönüş verileri açısından en ilginç konulardan birisi oldu. Okunma oranı diğer yazılarıma oranla çok yüksek olmamasına rağmen, geri dönüşümü en çatışmalı konu olarak hafızama kazınacak gibi geliyor bana.
Niye mi dersiniz? Hemen söyleyeyim.
Yazının anafikri, hamilelikte alınan kilo fazlası kaygıları nedeniyle –yalan/yanlış- diyetler yapan “annelere kızgınlık” şeklindeydi. Anne sütü, Allah’ın bebeğe ikramıdır ve her bebeğin ortalama iki yıl bu nimetten istifade etmesi gerekir. Ve uzantısı olan rahatsız edici mesele: Her kanalda önümüze çıkan, kendisini beslenme uzmanı diye tanıtan kişilerin önerdiği akıl almaz zayıflatma yöntemleri. Kaçan sütler… ruh sağlığı bozulmaya başlayan anneler… kendilik imgesini, bedenine hapseden düşünceler…
Teşekkür edenler oldu yazı için, yarasına merhem olduğumu söyleyen oldu, nazik/kibar şekillerde eleştirilerini paylaşanlar oldu… ve en üzücü kısmı bir meslek grubu olarak yazdıklarımdan rahatsız olanlar oldu. Üniversitelerde “Beslenme ve Diyetetik” adı altında bir bilim dalı var ve üzülenler onlar olmuş. Ben de üzüldüm doğrusu. Aslına bakarsanız yazımın başlığı “Sahte diyetisyenler annelerden uzak dursun” olsaydı, bu alanda hizmet eden nice insan rahatsız olmayacaktı.
Fakat her şeyde bir hayır vardır misali tatlı bir süreç gelişti. Yazıyı okuyan ve benzer kaygılarla yola çıkan; mesleğinin etik kurallarını içine sindirerek halkın sağlığı konusunda dikkatli davranmaya çalışan güzel insanlarla tanışmış olduk.
Konuyla ilgili olarak işin uzmanları kendilerindeki değerli bilgileri benimle paylaştılar. Benzer durumlardan rahatsız olduklarını, diyet kelimesinin sadece zayıflamayı temsil etmediğini, halkımızın gelişigüzel şekillerde bilgilendirilmesinin kendilerini de çok üzdüğünü söylediler.
Dikkatimi çeken ilk mail Doğu Akdeniz Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi DekanYrd. Beslenme ve Diyetetik Bölüm Başk. Yrd.Doç.Dr. Barış Öztürk’ten geldi. Diyetisyenlerin tek yaptığı işin her önüne geleni zayıflatmaya çalışmak olmadığını; meslekleri gereği tüm hastalıklarda (obesite, diabet, kalp hastalıkları, damar hastalıkları,karaciğer hastalıkları, böbrek hastalıkları, mide barsak hastalıkları, kanser, metabolik hastalıklar....vs..), bebeklik çağında, okul öncesi dönemde, okul çağında, adölesan dönemde, erişkinlik döneminde, yaşlılık, gebelik-emziklilik , menapoz öncesi-sonrası dönemlerde bireylerin beslenmesini planladıklarını söyledi. Yani gebe ve emzikli bir kadına zayıflatma diyeti uygulamayacaklarını belirtti. Bu tür uygulama yapan ve önerilerde bulunan kişilerin diyetisyenler olmayıp, mesleğin popülerliğinden istifade etmeye çalışan başka kişiler olduğunu sözlerine ekledi.
Çok hoşuma giden başka bir paylaşım da Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü Araştırma Görevlisi Ayşegül Çakmak’tan bizlere ulaştı. Ayşegül Hanım’ın sözleri okuyup anlamaya değer doğrusu… “Temelde söylediklerinize katılmakla birlikte bu yanlış uygulamadan mesleğimizin sorumlu tutulması beni üzdü. Çünkü yazınızda bahsi geçen önerileri bugün Beslenme ve Diyetetik Bölümünde birinci sınıfa devam eden bir öğrenci bile vermez. Bizler diyetisyen olarak beslenmenin önemini çok net ve iyi bir şekilde bilmekteyiz. Özellikle anne ve çocuk beslenmesi en hassas olunması gereken konulardan ve bizim bu konudaki en net ve en vazgeçilmez görüşümüz. Bir bebek 6 aya kadar sadece ve sadece anne sütü tüketmeli özel bir durum olmadıkça kesinlikle bu dönemde anne sütü dışında besin almamalı ve bebek eğer annenin sütü gelmeye devam ediyor ise 2 yaşına kadar ek besinlerle birlikte emzirilmeye devam etmeli. Anne tarafından baktığımızda bir anne gebelikte ve emziklilikte kesinlikle zayıflama diyeti uygulamamalı her türlü besini mümkün olduğunca çeşitli tüketmelidir.” Diyor ve ekliyor…”Her meslek grubunda olduğu gibi bizim meslek grubumuzda da yanlış yönlendirme yapan bireyler elbette mevcuttur. Ancak bu konu bizim mesleğimiz için en temel en tartışmasız konulardan biridir. Hiç bir diyetisyen gebe bir kadını zayıflatmaz, zayıflamasını önermez, Hiç bir diyetisyen emzikli bir kadını zayıflatmaz, zayıflamasını önermez, hiç bir diyetisyen büyüme gelişme çağını tamamlamamış bir çocuğu-genci zayıflatmaz, zayıflamasını önermez. Kaldı ki diyetisyen sadece zayıflamadan sorumlu değildir. Özellikle metabolik hastalıklarda ve bir çok kronik hastalıkta kanserde bile beslenme temeldir ve bu konular bizim için önceliklidir. Siz sanıyorum medyada ben diyetisyenim diye çıkıp atıp tutan manken, doktor, mühendis hatta ekonomist arkadaşlarımızı daha fazla dinlemişsiniz. Haklısınız sesleri çok fazla çıkıyor ve çok fazla yanlış yönlendirme yapılıyor ancak bunu yapan benim meslektaşlarım değil. Çünkü bizler bu konuda yanlış yönlendirme yaptığımızda birbirimize ulaşıp kınayabiliyor, yanlış yönlendirmemizi düzeltme yoluna gidiyoruz.
Meslektaşımız olmayan bireylerin uzman olduğumuz konularda konuşup yanlış yönlendirme yapmalarından bizler de rahatsızız. Sizi ve kaygınızı anlıyorum ve inanın kaygınız bizim de derdimiz olmuştur. Bu konuda meslek grubu olarak karşımızda değil yanımızda olmanızı temenni ederiz. Çünkü bizim için önemli olan bedenen ve ruhen sağlıklı bireylerdir.”
Türkiye Diyetisyenler Derneği İstanbul Şubesi YK Başkanı Yrd Doç Dr Şule Şakar da, mesleklerinin etik kuralları ve meslek yasalarını hazırladıklarını, diyetisyen kimliğini kullanarak halkı farklı şekillerde yönlendiren kişiler hakkında gerekli işlemleri yaptıklarını söyledi.

Bu bilgileri paylaşmayı kendime görev bildim sevgili okurlar…
Önceki yazıdan dolayı incinen tüm Beslenme ve Diyet Uzmanı arkadaşlarımızdan çok kocaman bir özür diliyorum. Emin olun ki yazı asla ve asla mesleğinizi incitmek için değildi. Siz üzülürseniz ben daha çok üzülürüm. Bu vesileyle el ele verelim; halkımızı bir kez daha bilgilendirmiş olalım ve kendisini bu alanın uzmanı gibi tanıtan kişilerden korunmaya davet edelim.
Sevgiler…
Psikolojik Danışman&Psikoterapist Mehtap Kayaoğlu

İsmail
08-02-2012, 21:28
Dikkat dağınıklığını önleyici yöntemler

Akılda tutulması gereken şeyi, hatırlama ve hafıza bankasında depolanan bilgiye ulaşma birtakım stratejiler gerektirir.



Teknolojinin geliştiği, ellerimizde her türlü mahareti olan telefonlarla gezmeye başladığımızdan beri hafızalarımız zayıfladı farkında mısınız? En yakın arkadaşımızın cep telefonu numarasını bilmiyoruz, kesinlikle unutmamamız gereken önemli işlerimizi bile unutmaya başladık.
Hatırlamanın güçlükle sağlanabildiği durumlarda, öğrenilen bilgilerin kısa süre içersinde unutulmasını da kapsayan, gereken yerlerde öğrenildiği zannedilen bilgilerin ortaya çıkmaması durumu "hafıza zayıflığı/dikkat dağınıklığı" diye adlandırılır.
Akılda tutulması gereken şeyi, hatırlama ve hafıza bankasında depolanan bilgiye ulaşma birtakım stratejiler gerektirir.
Bazı kişiler gayriihtiyari olarak hafıza teknikleri kullandıkları için kolay kolay unutmazlar. Ders konusunda çok sıkıntı çeken öğrenciler de bu yöntemleri bilmiyor ve dolayısıyla uygulamıyor demektir.
Temel mesele bu yöntemleri bilmek, uygun olan yerde uygun olan tekniği uygulamaktan geçiyor.
Özellikle siz öğrenci arkadaşlardan bu konuda fazlasıyla soru geliyor. Hafızamızı/dikkatimizi daha iyi nasıl kullanabileceğinizle ilgili. Bazı öneriler yazarak işinizi kolaylaştırmak istiyorum. Hem yetişkinler için hem de öğrenci arkadaşlar için işe yaraması ümidiyle.
Dikkat dağınıklığı yaşamamak için öncelikle algılarımızın bozulmamış olmasından emin olmak zorundayız.
Algı bozukluğu varsa, dikkat dağınıklığı doğal olarak oluşacaktır.
Bu nedenle çocuklarla ve gençlerle çalışırken, öncelikle algılarının bozulup bozulmadığına bakarız. Algı sorunu yaşamıyorlarsa dikkat egzersizleriyle durumu toparlamaya çalışırız.
Öncelikle unutmak istemediğiniz konuya dikkat kesilmek zorundasınız. Çünkü "anlık hafıza"nın süresi ortalama 30sn kadardır ve duyduğunuz ilk bilgi bu sürede hafızanıza kaydolur. Oradan uzun süreli hafıza kısmına geçer, depolanır. Örneğin bir toplantıda birisiyle tanıştırıldığınızda, aradan bir kaç ay geçtiğinde o kişiyi hatırlamayabilirsiniz. Fakat tanıştırılma anınızda bu kişiyi, benzer isimli başka bir arkadaşınızla bağdaştırmış olsaydınız veya o kişiye benzeyen birisiyle onu zihninize kaydetseydiniz, aylar sonra karşılaştığınızda bu kişiyi hatırlıyor olacaktınız. Aynı mantıktan yola çıkarsak, "falanca dosyayı hemen bitirmeliyim" diye düşündüğünüzde, bitmesi gereken dosyayla birlikte, iş bitmediği taktirde patronunuzun suratının alacağı asık hali gözünüzde canlandırırsanız, öğleden sonra ilk iş o dosyayı bitirirsiniz. Çünkü patronunuzun asık suratlı hali sizi unutmamanız konusunda motive eder. Böylece unutkanlık yaşamamış olursunuz. Hatırlamanız gereken konu ne kadar karmaşık olursa olsun ilke değişmez. Hep aynıdır.
Arkadaşlarınızla oynayacağınız bir oyun; herhangi bir nesneye bir dakika kadar bakın. Sonra nesnenin üzerini örtün. Ve sırayla nesnenin özelliklerini sayın. Hatta mümkünse resmini çizmeye çalışın.
Okuduğunuz, duyduğunuz herhangi bir konuyu, kendi ifadelerinizle tekrar edin. Sanki bir başkasına anlatıyormuşsunuz gibi anlatın. Böylece aklınızda kalma süresi uzayacaktır. Araştırmalar, bilgilerin yüksek sesle söylenmesinin bilgilerin akılda tutulmasını büyük ölçüde artırdığını gösteriyor. Siz de bu şekilde, bilgilerinizi bir arkadaşınıza ya da başka birine anlatarak tazeleyebilirsiniz.
Okuduğunuz konuyu kendi içinizde tartışın.Yazarın fikrine zıt düşünceleriniz varsa söyleyin. Veya yazarın fikrini destekleyecek kendi düşüncelerinizle katkıda bulunun.
Elinize bir kitap alın. Kendi duyacağınız sesle okurken, bir yandan da yazı içinde harf bulma oyunu oynayın. Örneğin r ve k harflerinin altını çizerek ilerleyin. Sayfa bittiğinde, başka renkte bir kalemle eksik bıraktığınız r ve k harflerini yuvarlak içine alın. Sayın bakalım kaç tane eksiğiniz var. Bu çalışmaya artırdığınızda, eksik bıraktığınız harf sayısında azalma olacaktır. Her sayfada yeni harfler bulmaya çalışın.
Dikkat, hafızanın en önemli unsurlarından biridir. Zihninizde, bilgilerinizi, kısa dönemli hafıza şeklinden çıkarıp uzun dönemliye sokmak istiyorsanız, televizyon, müzik ve diğer bu gibi aygıtları çalıştığınız ortamdan uzak tutun.
Farklı türden malzemelerle çalışmak, edindiğiniz bilgiyi geliştirmeniz için zaman kazanmanızı sağlar. Kaynağı hatırladığınızda, okuduğunuz bilgiyi de hatırlarsınız.
Anlamakta zorlandığınız konuları yazarak kapıların üzerine asın. Ana kural; "Girerken oku, çıkarken oku" olsun. Bu yöntem, hafıza güçlendirme desteği alan birçok öğrenci tarafından kullanılır. Veya akılda tutmak istediğiniz şeyi, çok aşina olduğunuz başka bir şeyle iliştirip, benzeştirerek çağrışım yapabilirsiniz.Bunlardan en işe yarayan yöntemlerden biri de anımsayacağınız şeye komik, orjinal ve hayali bağlamlar bulmanız olabilir.Belki bi şarkı, belki bir espri,belki de bir kafiye bilgilerinizi aklınızda tutmak için çok iyi bir yöntemdir.
Bir bilgiyi uzun dönem hafıza içine almak istiyorsanız, onun ayrıntılarına inip, şifrelendirmeniz gerekir. Tekrar etmek, bu olayı sağlamanın en iyi yöntemlerinden biri olarak bilinir. Ayrıca o bilginin mantığını ayrıntılı bir şekilde öğrenip, ardından da bir kaç kez tekrar ederseniz, geri bildirimler ve hatırlamalarınız çok daha kuvvetli ve kolay olacaktır. Ve tekrarları not almanız da harika olur. Çeşitli grafikler çizerek, notlarınıza kenarlıklar yapıp düzenleyerek, renk renk kalemlerle altlarını çizerek çalıştığınız şeyi unutmamanızı sağlayabilirsiniz.
Pek de aşina olmadığınız bir konuyla karşılaştığınızda, daha önce bildiklerinizle bir alakası olup olmadığını hatırlamak için kendinize biraz zaman tanıyın. Bu sayede eski bilgilerle yeni bilgileriniz arasında bağlar oluşturarak, geçmiş bilgilerinize geri çağrışımları artırabilir, yenileri de unutmayabilirsiniz.
Hafızanızı geliştirmenin diğer bir yoluysa, çalışma alışkanlıklarınızı değiştirmekten geçer. Örneğin; Her zaman aynı yerde çalışıyorsanız, yerinizi değiştirmeyi deneyin. Ya da hep akşamları çalışıyorsanız, sabahları çalışıp, önceki gecenin bilgilerini tekrar edin. Böylelikle, kendinize yeni yöntemler getirerek çağrışımlarınızı kuvvetlendirebilir, uzun dönem hafızanızı önemli ölçüde geliştirebilirsiniz. Birbirine benzeyen karışık konuları farklı odalarda çalışın. Böylece salonda çalıştığınız konuyla oturma odasında çalıştığınız konu birbirine karışmayacaktır. Dolayısıyla hatırlamanız kolaylaşacaktır.
Psikolojik Danışman&Psikoterapist Mehtap Kayaoğlu

İsmail
07-03-2012, 09:08
Bu çağda insanı hasta eden şeyler

Gelin bir göz atalım hastalıklarımızın altında yatan dinamiklere. Hastalanmamıza vesile olan dinamikleri tanırsak, onlarla mücadele etmemiz de kolaylaşır diye ümit ediyorum.


Mehtap’ın seyir defteri: Yıl 2012… Aylardan Şubat. Yaşadığımız ülke (coğrafi olarak) ve iklim şartları fena sayılmaz. Milletçe ite kaka yaşıyoruz. Trafikti, kirli havaydı, stres faktörlerindeki artıştı, enflasyondu, geçim derdiydi derken yarı geçinir yarı geçinemez halde yuvarlanıp gidiyoruz.
Son zamanlarda yeyip içtiğimize daha dikkat eder olduk. Bilinçli tüketici olma yolunda ilerledik. Elimizden teknolojinin son harikası telefonlar, bilgisayarlar düşmez oldu. Ama bizim tansiyonlarımız çıkmaya, bazen gereksiz yere düşmeye başladı. Kalp krizi, beyin kanaması ve özellikle kanserin türlü çeşidi yakamıza yapıştı. İnsanımızın gözlerinin içi daha az gülüyor artık. Gerginlik, sıkıntı, panik atak, gitmek bilmeyen ağrılar, tükenmeyen bedensel yakınmalar çoğaldı.
Sevgili günlük… bu çağda insanımız niye hasta olup duruyor? Hastalığımızın dinamiklerine dinamit mi yerleştirsek? Ne yapsak dersin? Belki hepimiz rahatlarız!

Şaka bir yana pek çoğunuz merak ediyor biliyorum, neden daha çok hasta olmaya başladığımızı. Öyle çok soru geliyor ki bu konuda. Kendisindeki rahatsızlıktan bahseden herkes, yaşadıklarının neden başına geldiği soruyor mutlaka. Gelin bir göz atalım hastalıklarımızın altında yatan dinamiklere. Hastalanmamıza vesile olan dinamikleri tanırsak, onlarla mücadele etmemiz de kolaylaşır diye ümit ediyorum.
İnsan canlısının yaşantısı, birbiri içine geçmiş, birbiriyle sürekli etkileşim halinde olan farklı yönlerden oluşmaktadır. Yani genetik özellikleri, psikolojik özellikleri ve sosyal bir varlık olarak sosyolojik özelliklerini bir arada bulundurur. Bunlardan herhangi birisine tamamen dayalı olmadığı gibi, herhangi birisinden tamamen bağımsız olması asla ama asla mümkün değildir. Yazılanlardan anlaşılacağı üzere hem iç etkenlerden hem de kendisi dışındaki etkenlerden etkilenerek yaşamını sürdürmektedir. Bu üç öge, yani genetiği, psikolojisi ve içinde bulunduğu toplumun davranışsal özelliklerini karşılayan kendi davranışları hep bir denge içinde bulunmak durumundadır. Sağlıklı olduğunda bu ilke değişmez. Bünye, denge halini korumaya devam eder.
Hastalık denilen şey, bu denge halinin bozulmasıdır aslında. Çünkü sağlıkta, insanın fiziksel ve ruhsal yönleri bütün olarak işlevselliğini sürdürürken, hastalık durumunda bu işleyiş bozulur. Özellikle stres durumu, iç ve dış dengenin bozulmasına inanılmaz katkı sağlar.
İnsan biyo-psiko-sosyal bir varlıktır diyoruz kısaca. Nedir bu biyo-psiko-sosyal biliyor musunuz peki? Hemen söyleyeyim; ilkece her insanda bulunan ama her insanda kişisine göre farklılık gösteren bir yapılanmadır. Yani hepimiz biyolojik olarak kendi anne babalarımızın genetik özelliğini alırız. Ben, anne babamın genetik özelliğini alırken, Konya’dan Hasan Bey’in genetik yapısıyla bir ilgim olmaz. Veya Japonya’daki Choi ile, gibi.
Hastalıklar söz konusu olunca her insan için değişken olan şu faktörler harekete geçer:
Biyolojik yapılanma anlamında; 1. Kalıtsal/yapısal etkenler 2. Temel fizyolojik süreçler 3. Gerçek işlev kaybı 4. Hastalığın niteliği ve şiddeti 5. Kişinin yaşı, cinsiyeti ve yaşam evresi, etkendir.
Psikolojik yapılanma anlamında; 1. Kişinin olayları algılayışı 2. Kişilik yapısı ve kullandığı savunma mekanizmaları 3. Stresle başetme gücü ve biçimi 4. Kişiler arası ilişkileri 5. Yaşama verdiği anlam ve yaşam idealleri 6. Daha önceki psikolojik öyküsü, etkendir.
Sosyal yapılanma anlamında; 1. Kişinin medeni durumu 2. Aile içi ilişkileri 3. Kültürel yapısı 4. Değer yargıları 5. Aile ve toplumdaki statüsü 6. Ailenin ve toplumun ona karşı tutumu 7. Mesleki doyumu ve günlük hayatını oturttuğu işlevler
Hastalıklar bu çağda niye arttı diye merak ediyorduk hatırlarsanız. Pekçok hastalık yoğun stres, kişilerin günlük yaşam sorunlarıyla yeterince baş edememesi, gereksiz yere yaşanan öfkeler, problem çözme yeteneklerinin zamanla tıkanması, kişisel gelişime zaman harcamak yerine kendilerini üzen durumları düşünmeye daha fazla zaman harcama gibi nedenle ortaya çıkmaya başlamıştır. Hatta günümüzde kanser hastalığının artışındaki en büyük etkenin “stres” olduğu bilinmektedir.
Demek ki hastalıkların ortaya çıkmasının altında bu dinamikler yatmaktadır. Kişinin içinde bulunduğu bireysel yapılanması, başına gelenleri nasıl karşılayacağıyla yakından ilgilidir.
Örnekle açıklamam gerekirse, Ayşe ve Fatma’nın aynı anda benzer dış etkenlere maruz kaldığını düşünelim. Diyelim ki ikisi de son zamanlarda zor günler yaşıyor. İkisi de işyerinde ve özel hayatında sorunlarla karşılaştı. İkisi de hafta sonu fena halde üşüttü. İkisi de moral olarak kendilerini çökertecek bir olayla karşılaştılar.
Ayşe, biyolojik yapılanma anlamında güçlü bir aile geçmişine sahip değil. Ailede kalp, tansiyon, şeker hastası fazlasıyla var. Zihinsel olarak olaylarla başetme gücü gelişmiş değil. Psikolojik yapılanma anlamında, olayları hep olumsuz tarafından değerlendiriyor. Stresle başedemiyor, ağlıyor, sızlıyor. Sorunlarını paylaşıp anlatabileceği arkadaşları yok. Kimseye güvenmiyor. Yaşamı anlamsız görüyor. Gelecek idealleri yok, yaşadığı son olayla yıkılmış. Daha önceki hayatı da depresyon öyküleriyle ve düşünce takıntılarıyla dolu. Herşeyde üzülecek bir nokta bulmayı başarıyor. Ve son olarak sosyal yapılanma anlamında, aile içi ilişkileri çok kötü. Kendisini geliştirecek hiçbir şey yapmıyor. İnsanlar tarafından saygı görmüyor ve saygı göreceği işler yapmıyor. Günlük hayatı amaçsızca izlenen saçma TV programlarıyla geçiyor. İşine, sevmediği halde laf olsun diye gidip geliyor.
Fatma, Ayşe’nin tersi bir kişi olsun. Biyolojik yapılanma anlamında, sağlıklı bir aileden geliyor. Veya sağlıklı değillerse bile, benzer etkileri kendisinden uzaklaştırmanın yolunu buluyor. Sağlıklı besleniyor ve spora önem veriyor. Psikolojik yapılanma anlamda, olaylara hep olumlu tarafından bakıyor. Olan sorunları çözmeye çalışıyor, çözemediklerinde bir hayır olduğunu düşünüyor, imtihan dünyası diyor geçiyor. Hak eden insanlara güveniyor, arkadaşlarıyla zaman geçiyor. Yaşamın anlamını keşfetmiş. İdealleri var, kendisi ve diğer insanlar için çalışıyor. Geçmişinde depresif duygular yok. Çünkü hayatın problemler içerebileceğini, bunlarla başederse herşeyin düzeleceğini biliyor. Sosyal yapılanma anlamında, ailesiyle arası çok iyi. Onları seviyor, onlardan güç alıyor. Başına gelen her şey için etrafındakileri suçlamıyor. Kendisine saygı duyuyor ve başka insanlar da ona saygı duyuyor. Günlük hayatını işlevsel olarak kullanıyor, saçma şeylere yer vermiyor.
…Ve esas soru: Ayşe ve Fatma… Her ikisi de dün lenf kanseri olduğunu öğrendi. Sizce hangisi bu durumla daha kolay başedebilir? Hangisi daha kolay atlatıp yoluna devam edebilir? Hangisi imtihan olduğunu kabul edip birkaç gün içinde toparlanarak teslimiyet noktasında daha başarılı davranabilir? Hangisi?

İşte başlığımızın nesnesi olan insan! Ve o insanın ana problemi olan hastalıklar. Hatta sadece biyolojik hastalıklar değil, ruhsal hastalıklar ve onların ortaya çıkmasına neden olan dinamikler.
İnsan neden çok hastalanıyor? Çünkü insan kendisine yatırım yapmıyor. Manevi değerlerini unutmaya başlamış durumda. Dünya hayatının imtihan olduğunu unutmuş! Sanki hiç ayrılmayacakmış gibi bu dünya için çabalayıp duruyor. Yapmaya çalıştığı maddi servetin, duygu dünyasında kocaman açlıklar oluşturduğunu görmüyor. Günümüz dünyasının içi boşaltılmış değerlerini(!) öylesine önemsemiş ki; onlara ulaşmak için aslında çok daha kıymetli değerlerini ayaklarının altına aldığının farkına bile varmıyor! Miras bırakmak için servet biriktirmeye gayret ettiği evladına sarılıp öpmek aklına bile gelmiyor. Koşturuyor… koşturuyor… koşturuyor… ipi göğüsleyebilecek mi? Kim bilir!
Hastalıklarımızın altındaki dinamikler anlaşılırsa, dinamit koymaya gerek kalmaz diye düşünüyorum sevgili okurlar! Çünkü insanın kendisini tanıması, insanda neler bulunduğunu ve bunlardan neler çıktığını bilmesi her durumda işimizi kolaylaştırır. Özetle söylemek gerekirse; elimizden gelmeyen durumlar için, elimizden gelen durumları harekete geçirebilirsek hem fiziksel sağlığımızı hem de ruhsal sağlığımızı korumuş oluruz.
Bir taşla iki kuş misali…
Sevgiler…
Not 1: Radyo dinlemeyi sevenler için hatırlatma. Her Salı saat: 14.00-15.00 arası Moral FM’de “YÜZLEŞME” ile sizlerleyiz. Mehtap ve Sefer Kayaoğlu kardeşleri dinlemek isterseniz bekleriz.

Not 2: 22 Şubat 2012 Çarşamba günü Saat: 14.00-16.00 arası Zeytinburnu Belediyesi’nin düzenlediği “Mutlu Düşün Mutlu Ol” isimli konferansımız var. Gelmek isteyenleri bekleriz. Tanışır sohbet ederiz. (Adres: AKDEM Konferans Salonu, Beştelsiz Mah. Muammer Aksoy Cd. (Olivium Yanı), Zeytinburnu Telf: 0212 416 95 95)

Not 3: 26 Şubat 2012 Pazar günü saat: 13.00-15.00’da Konya Büyükşehir Belediyesi’nin düzenlediği “Konya Halkıyla Canlı Yüzleşme” programı yapacağız. Konya halkından gelen soruları canlı canlı yanıtlayacağız. Kardeşim Sefer Kayaoğlu ile birlikte sizlerle tanışıp keyifli zaman geçirmeyi ümit ediyoruz. (Adres: Mevlana Kültür Merkezi, Konya)
Psikolojik Danışman&Psikoterapist Mehtap Kayaoğlu

İsmail
07-03-2012, 09:09
Çocuğun krallığına karşı 10 tavsiye

Çocuğu terbiyeli yetiştirmek için ona baskı uygulamak yanlış. Peki, krallaştırılan çocuktan terbiye beklenir mi? Çocuğun krallığını nasıl engeleyebiliriz?


Krallaştırılan çocuktan terbiye beklenir mi?

Bir okurumuz soru sormuş. Üstelik buna benzer öyle çok soru geliyor ki. Geçtiğimiz hafta evine misafir olarak gelen arkadaşlarının, çocuklarına müdahale etmemeleri sonucunda, ortalığın savaş alanına döndüğünü söylüyordu özetle. Salonda yolunmayan çiçek, evde ellenilmeyen kenar köşe kalmadığını da ilave etmişti. Son nokta, yeni aldığı halısına dökülen çaymış anlaşılan.
Soru şuydu: "Mehtap Hanım, çocuklarımızı bir yandan iyi yetiştirmek, onlara kişilik kazandırmak için müdahale etmiyoruz. Diğer yandan ortalığı talan ediyorlar. Dur/sus demeyecek miyiz? Veya ne zaman söyleyeceğiz? Neredeyse ev gezmelerini kesmek istiyorum artık. Bunun bir orta yolu yok mu?"
Olmaz mı? Tabii ki var.
Eğitim konusunda ülkemiz çağ atladı. Eskiden çocuk terbiye etmek için katı kurallar uygulayan, tam otoriter anne/babalar vardı. Günümüzde ise; çocuğuna dur/sus demekten aciz veya öyle bir şey söylediğinde çocuğunun şahsiyetinin bozulacağını zanneden anne/babalar var.
Bir uçtan hooppp öbür uca zıpladı eğitim şeklimiz. Diyorum ki; iki ucunu toplayıp ortada birleştirsek? Nasıl mı?
Kızmaca küsmece yok! Ben söyleyeyim, siz bir kenara not edin. El ele verirsek üstesinden geliriz bence sevgili okurlar. Size çocuk yetiştirmekle alakalı temel ilkeler söyleyeceğim. Sizler de o ilkeleri işleterek, evinizin kendi iç işleyişini organize edeceksiniz.
Aslında çok kolay.
1. Çocuğu sevmek ve ona saygı duymak demek, onun büyüme sürecindeki yıkıcı davranışları karşısında şaşkınlığa düşüp, her yaptığı davranışı onaylamak demek değildir.
2. "Çocukla arkadaş olmak" sözü "çocukla kendini bir tutmak" şeklinde anlaşılmamalı. Siz anne/babasınız ve dolayısıyla iki gömlek öndesiniz. Onun davranışlarını belirlemek ve toplumsal uyum becerilerini geliştirmek sizin görevinizdir. Aksi halde çocukla arkadaş olacağım diye çocuğunuzdan fazla çocuklaşmaya başlarsınız ki bu durumda onun kafasını karıştırmaktan başka bir şey yapmamış olursunuz. Çünkü dünyanın her yerinde çocuklar, büyüklerden kendilerine yol göstermesini isterler. Gayriihtiyari yaptıkları davranışların güzel olanlarını ve hoş olmayanlarını bizim söylememizi isterler. Bir sonraki adımı bizim tutum ve davranışlarımıza göre ayarlarlar.
3. Çocuğa saygı duymak demek, ona sınırlar ve yasaklar koymak demektir. Yapmasını istediğimiz davranışı anlayacağı tatlı bir dille söylemek, aynı şeyi gereğinden fazla tekrarlamamak ve alınan kararın uygulanmasına dönük tavırlar sergilemek demektir.
4. Çocukların isteklerinin sınırsız olduğunu bilmek gerekir. İsteklerine karşı duyarlı olmak demek, istedikleri her şeye boyun eğerek, her şeyi yapmalarına izin vereceğimiz anlamına gelmez. Kral değil ki bu afacanlar, her istedikleri anında yerine gelsin! İsteği vardır, yerine gelir. İsteği vardır yerine gelmez, hatta öyle ki sonsuza kadar hiç yapamayacağımız şeyleri bile talep edebilirler. Yaşlarına ve gelişim süreçlerine göre durumu açıklamamız yeterlidir.
5. Çocukların ortalama her davranışına bir yanıt vermemiz gerekir. Bu yanıtlar mümkün olduğunca şiddet içerikli olmamalıdır. Örneğin oyun oynarken bize baktı, gülümsedi. Biz de uzaktan gülümseyip, öpücük atabilir veya onu çok sevdiğimizi söyleyebiliriz. Veya yemeğini yedi masadan kalkıyor, "Aferin benim tatlı kızıma yemeğini çok güzel yedin." Diyebiliriz. Hatta yemekten sonra teşekkür etmesini istiyorsak, çok şirin ve esprili bir ifadeyle: " Aferin benim tatlı kızıma, yemeğini çok güzel yedin. Peki tatlı anneye ne denirrrr?? Ellerine sağlık anneciğim denilir, değil miiii?" gibi. Böylece çocuk yaptığı olumsuz davranış hakkında tatlı ve kalıcı şekilde uyarılırken, yaptığı olumlu davranışa karşı da tatlı ve kalıcı şekilde uyarılmış olur.
6. Bir çocuğun bütün olumsuz davranışlarını içselleştirerek, uyarmadan, müdahale etmeden yaşayıp giderseniz, çocuk tüm dünyanın da onun önünde diz çökeceği hayaline kapılır. Oysa siz uyarmasanız da uyaran birileri çıkar. Siz ses çıkarmasanız da onun davranışlarından rahatsız olarak sert tepki gösteren birileri çıkar. Bu durumda çocuk kasılır. Neye ve kime göre hareket edeceğini bilemez. İkileme düşer.
7. Başka aileler öyle yapıyor diye her şeyi herkese göre düzenleyemezsiniz. Her ailenin kendi iç kuralları vardır. Çocuğunuzun bu kuralları öğrenmesi önemlidir. Fakat tüm ülkenin görgü ve insanlık kuralları ortaktır! Bu ortak kurallar gözetilerek çocuk büyütülmelidir. "Bizim evde elektronik eşyanın kıymeti yok, çocuklar parçalar, biz yenisini alırız!" diye büyütemezsiniz çocuğunuzu. "Yavrucuğum o elindeki oyuncak değil, zarar vermeden bakmak istersen yardımcı olayım, sonra yerine koyalım tamam mı?" diyerek incelemesine ve merakını gidermesine yardımcı olursunuz ve eşyayı oyuncak haline getirmezsiniz. Zira gittiği gezmede de aynısını yapmak isteyecektir. İzin vermeyenin "malı kıymetli" damgası yemesi doğru mu sizce? Evinizdeki kurallar ortalama "zarar verme" ilkesi üzerine işletilmelidir ki evrensel olsun!
8. Çocuğunuzu yetiştirirken "kendisine ve başkalarına saygı" konusunda taviz verilmez. Çünkü insanlar arası ilişkileri güzelleştiren ve diğer insanlarla bir arada yaşamayı sağlayan temel kuralları öğrenmek zorundadır. Bu temel kurallar "insanı insan yapan değerler ve insanlığa giriş anahtarı" durumundadır. Dolayısıyla 3 yaşından sonra, gittiği bir yerde eşyaları karıştırması, dolapların içini merak edip bakmaya çalışması, çiçekleri yolması, koltukların tepesinde koşturması, eline aldığı bir yiyecekle ortalıkta gezinmesi, arkadaşlarına vurması... gibi davranışlarına müdahale etmelisiniz. Girdiği ortamı bozmasına, yıkmasına müsade etmemelisiniz. Gerekçesini yaşına uygun şekilde anlatıp, davranışını düzeltmesini sağlamalısınız. Ve misafirlikte vazo kırdığında, ev sahibinin üzüldüğünü gördüğünüzde "malı kıymetli" diye gücenmemelisiniz. Dürtüleriyle başbaşa bırakamazsınız çocuğunuzu. Kontrol edip, dürtüleriyle başetmeyi öğretmek zorunda olduğunuzu unutmamalısınız.
9. Ülkemizde pek çok anne/baba çocuklarını "korumak" ile "her yaptığını görmezden gelmeyi" birbirine karıştırıyor. İyi anne/baba olmak demek, çocuğun her yaptığını görmezden gelmek değildir. Veya ağlatmamayı korumak zannediyor. Oysa bazen ömür boyu ağlamaması ve dürtülerini kontrol etmeyi öğrenmesi için, kısa süre ağlamasına dayanabilmemiz gerekiyor.
10. Çocuğu küçük düşürmeyen tatlı kurallar, çocuğun olumsuz davranışlarını durdurduğu gibi, anne/babasına daha fazla güvenmesini sağlar. Çünkü aklı ermeye başladığında, kendisine konulan kuralların, davranışlarını güzelleştirdiğini ve özsaygısını artırdığını görür.
...
Denge-denge-denge. İşin sırrı, her şeyi dengeli yapmakta sevgili anne babalar. Çocuklarımızı seviyoruz; ama onları kimsenin sevmeyeceği insanlar haline getiriyorsak...?
Çok acaip değil mi? Bir çocuğun aklına her eseni yapmasına izin vermediğimizde, yetişkin hayatında HÜR OLMASINA FIRSAT VERİYORUZ demektir!
Sevgiler...
NOT 1: 11 Mart 2012 Pazar günü saat 13.00-15.00 arasında Mevlana Kültür Merkezi'nde Konya Büyükşehir Belediyesi'nin katkılarıyla hazırlanan "Mehtap ve Sefer Kayaoğlu Kardeşlerle İletişim Sohbetleri" organizasyonuna bekliyoruz. Geçtiğimiz Pazar günü çok keyifli ve kalabalıktı. İletişim seminerimize "Evlilikte Eş Seçimi ve Evliliği Bitiren Hatalar" konusuyla devam edeceğiz.

Not 2: Sağlık sorunumu merak edip endişelenenler var. Çok teşekkür ederim ilginiz için. Minik bir bilgi vereyim de içiniz rahatlasın inşallah. Yaz döneminde, yüzümde oluşan iki ay boyunca sebebi bir türlü bulunamayan korkunç ağrılar nedeniyle çok sıkıntı çektim. Trigeminal Nevralji teşhisi kondu ve ilaç tedavisine başladık, ağrılar kontrol altına alındı. O arada, ağrının sebebi araştırılırken sağ kulağımın altında, beşinci ve altıncı sinirin üzerinde bir tümör bulundu malesef. Kanser olabileceği söylendi. Biyopsi yapıldı, iyi huylu çıktı. Sevindik, rahatladık. Tümörü almak istediler fakat yeri kötüymüş, alınması durumunda yüzde hasar oluşturabilirmiş (geri dönüşümsüz kalıcı yüz felci şeklinde). Biyopsi sonuçları kötü çıksaydı mecburen alınacaktı tabii ki. Şimdilik almadılar, öyle duruyor. Tümörümle kardeş kardeş yaşıyoruz. Tümörü unutmamı, hiç yokmuş gibi hayatıma devam etmemi söyledi doktorlarım. Sözlerini tutmaya çalışıyorum. İlginiz için tekrar çok teşekkür ederim. Hepinizden Allah razı olsun. Dua edin olur mu? Ağrılar da geçsin diye.
Psikolojik Danışman&Psikoterapist Mehtap Kayaoğlu

İsmail
07-03-2012, 09:10
Alışveriş çılgınlığı mı, market manyaklığı mı?

Literatürde "oniomania" adıyla geçen hastalık ülkemizde hızla yayılıyorve alışverişten hemen sonra kişiye rahatlama duygusu yaşatıyor. Neyse ki çaresi var


Son günlerde hakkında yazı yazmak istediğim fakat bir türlü sıra gelmeyen konulardan birisi de bu: Alışveriş çılgınlığı veya diğer adıyla market manyaklığı.
Literatürde "oniomania" adıyla geçen bu durumun ülkemizde hızla yayılmaya başladığını biliyor musunuz?
Ben biliyorum.
Eşinden şikayet eden, "Bu ay falanca miktar kredi ödemesi yaptım, eşim deliler gibi harcama yapıyor." diyen kocalardan;
"Canım sıkılınca kendimi alışveriş merkezlerine atarım, poşetler dolusu alışveriş yaparım, hoppp kendime gelirim." diyen kadınlardan;
Tv ekranlarında ünlülerin evi gezilirken, ayakkabı dolabında bizlere izletilen 200 çift ayakkabıdan;
"İnternetin başına oturuyorum, akşama kadar internetteki alışveriş sitelerinde geziniyorum, neyin fiyatı ne kadar onlara bakıyorum. Acaip hoşuma gidiyor. Fakat vaktimi oralarda harcamaktan evimin işini yapamıyorum, çocuklarımı ihmal ediyorum" diyen bayanlardan;
"İşim gereği çok bakımlı görünmem gerekiyor. Sürekli alışveriş yapmak ve kendime yeni giysiler almak zorundayım. Üstelik sevmiyorum zaten aynı tişörtü birkaç kez giymeyi. Giysim benim kartvizitim. Ne kadar şık ve pahalı giyinirsem, o kadar iyi iş bağlıyorum." bahanesinin arkasına sığınan işadamlarından...vs. biliyorum.
Ben biliyorsam sizler de haydi haydi biliyorsunuz demektir.
Peki bu durumun bir hastalık olduğunu biliyor musunuz?
...
İnsanların "ihtiyaçları" olmaksızın, kendilerini maddi yönden zora sokacak şekilde sürekli alışveriş yapması hastalık olarak kabul ediliyor. Parası olanlar bu kapsamda değil mi? Elbette bu kapsamda. Ana kriter "ihtiyaç" olgusu.
Demek ki normal şartlarda evin, çocukların ve bizim ihtiyaçlarımızın giderilmesi için yapılan alışveriş davranışımız; içimizdeki sıkıntıyı, üzüntüyü, yalnızlığı gidermek için yapılıyorsa ve her seferinde alışveriş yaparak sorunlarımızdan kurtulmaya çalışıyorsak "alışveriş bağımlılığı" dediğimiz hastalığın içine düşmüşüz demektir. Gerçi dünya bunun tam bir hastalık olup olmadığına karar vermeye çalışıyor. Bazı teorisyenler kesin olarak hastalıktır diyor, bazıları depresyon, OKB ve Bipolar bozukluğun semptomu olarak görmeye devam ediyor. Ne denilirse denilsin, psikolojik hatta psikiyatrik rahatsızlıklar grubunda yer alıyor. Kimbilir bir sonraki DSM kriterlerinde kendi şahsına münhasır bir hastalık olarak yer bulacaktır diye düşünüyorum. Çünkü bu durumun tüm dünyada hızla arttığını ve içsel duygularının zorluklarından bu yolla rahatlayan insanların kişilik yapılanmalarında da sorunlar olduğunu biliyoruz.
Diyeceksiniz ki bu durumu körükleyen sebepler nelerdir? Neden insanlar alışveriş çılgını olup çıktı?
Kapitalist dünya düzeninde sermayenin ne kadar önemli olduğunu hepimiz biliyoruz. Sermayenin, düzenli tüketime ihtiyacı vardır ki para kazansın. Ne kadar çok tüketilirse o kadar çok üretilir ve sermaye sahibi o kadar çok kazanır. Dolayısıyla sistem de! Ancak gözden kaçan önemli mesele şu ki, insan canlısına sürekli tüketimi aşıladığınızda "üretici" olmayı unutabilir. Gelişigüzel beyin üretemez! Düşünen, akıleden, algılayan beyin üretir! Siz ülkenin büyük çoğunluğunu tüketici haline getirirseniz, diğer yandan üretim mantığını elinden almış olursunuz. Derken uzun vadede bumerang gibi kendisini yaralayacak bir döngüsellik oluşturursunuz.
İşte içinde yaşanan hayatın yaşam koşulları, kişilerin bireysel sorunlarıyla buluşunca ortaya yeni hastalıklar çıkıyor malesef. Görsel medyanın reklam sektörüne girerek alışveriş kültürü bombardıman yapması, markaların pazarlama stratejileri alışveriş bağımlısı insanların sayısını artırıyor. Reklamlar insanların alışveriş yapma isteğini körüklüyor. Kampanyalar, marketlerde indirim günleri, mağazalarda önce aşırı artırılan ardından normale getirildiği halde indirim yapılmış gibi gösterilen kampanyalar, alışveriş katologlarının evlere kadar getirilmesi, internet üzerinden uygun fiyata alışveriş yapıldığı iddia edilen yeni internet mağazaları...vs. her şekilde alışveriş yapmamızı sağlıyor.
İnsanlar mutlu mesut alışveriş yaparlarken sorun yok gibi görünür. Ancak zaman içinde gelir/ gider dengesinde bozulmalar devreye girer. Alınan eşyalar evdeki yaşam alanını sıkıştırmaya başlar. Ayakkabı dolabı tıka basa doluyken hala ayakkabı almaya çalışan kadına birileri hesap sormaya veya dolaplar tıka basa takım kıyafet doluyken hala alışveriş yapan kocaya, eşi isyan etmeye başlar. Derken aile içinde sorunlar başgösterir. Danışmanlık merkezimize aile içi anlaşma sorunu diye gelen pek çok çiftte, alışveriş hastalığı şikayetleri duyuyoruz sevgili okurlar.
Bu hastalık, alışverişten hemen sonra kişiye rahatlama duygusu yaşatıyor. Ancak alınan ve lüzumsuz olduğu farkedilen ürünler kişide kısa süre sonra suçluluk duygularına neden oluyor. Sinirlilik, mutsuzluk, hayattan keyif almama, işe yaramama duyguları oluşturuyor. Kişi bunlardan kurtulmak için yine alışveriş yapıyor, kısa vadede mutlu olurken uzun vadede suçluluk, sinir, mutsuzluk duyguları geri geliyor. Derken sarmal döngü! Tıpkı uyuşturucu, alkol ve madde bağımlılığında olduğu gibi.Maddeyi kullan kısa sürede rahatla; ancak uzun vadede kendini yok et! Ne kadar korkunç değil mi?
Neyse ki çözümü var!
İçinizi karartmış gibi olmayayım diye her zaman olduğu gibi tedbirler sayacağım merak etmeyin.
1. Öncelikle kendinize çok iyi bir göz atın. Sıkıntı ve üzüntü yaşadığınızda, bununla başetmek için kendinizi alışveriş merkezlerine atıyorsanız veya internet başına oturup falanca mağazalardan ürün seçiyorsanız, toparlanmanın daha farklı yolları olabileceğini düşünün.
2. Unutmayın! Alışveriş çılgınlığı, illaki alışveriş yapacağınız anlamına gelmiyor. Alışverişmağazalarının önünde uzun zaman geçirmek, internet sitelerinde bir şeyler almasanız bile ürünlerle gereğinden fazla haşır neşir olmak anlamına geliyor. Para harcamıyorsanız bile, kendinizi oyalayacak veya dikkatinizi dağıtacak başka bir yol bilmiyor olmanız da bu hastalığın içine düştüğünüz anlamına gelmektedir.
3. Kendinizi oyalamak için dışarıya çıkmanız gerekiyorsa, yürüyüş yapabileceğiniz yerler tercih edin. Veya güzel bir cafeye oturup kendinize çay ısmarlayın.
4. İnternet başına oturarak kendinizi yatıştırabiliyorsanız eğer, alışveriş sitelerine girerek değil, güzel yazılar okuyacağınız, günlük haberleri takip edebileceğiniz siteleri tercih edin. Kişisel gelişiminize katkıda bulunacak çok değerli siteler var. Arayan buluyor merak etmeyin.
5. Alışveriş tutkunuz olduğunu düşünüyorsanız, nakit para kullanmayı tercih edin. Çünkü kredi kartı, para harcandığını hissettirmiyor insana.
6. Dışarı çıkarken yanınıza fazla para da almayın. Kredi kartınız varsa evde bırakın ve nakit para da almayın yanınıza. Sadece dışarıda çay içmenize yetecek ve eve gelip gitmenizi sağlayacak kadar para alarak çıkın.
7. Yakın arkadaşlarınızdan, komşularınızdan borç alma alışkanlığınızı bırakın. "sen ver, ben sana eve gidince öderim" çok tehlikeli bir yöntemdir alışveriş bağımlıları için.
8.Beyninize komut verin! Ne almak için çıktıysanız dışarı, sadece o ürünü alarak eve gelin! Akıllı insanlar vardır, alışveriş tutkunu da değildirler. Öylesine gezerlerken, ihtiyaçları olan bir ürünle karşılaştıklarında, kenarlarında bulundurdukları bir parayla hemen alırlar. Hem uygun hem de kullanışlı olacak biçimde. Bu güzel bir alışkanlıktır. Bahsettiğim durumu anladınız değil mi? Alışveriş çılgını olan insanlara diyorum, bir ürün için çıkın ve onun dışında kesinlikle bir şey almayın, diye. Lütfen ikisini birbirine karıştırmayalım.
9. Beğendiğiniz bir ürünü almadan önce kendinizi frenleyin ve içinizden 100'e kadar sayın. Hatta mümkünse mağazadan dışarı çıkın. Gezinirken, o ürüne gerçekten ihtiyacınız olup olmadığını düşünün. Sadece beğendiğiniz ve sizin olmasını istediğiniz için mi alıyorsunuz, yoksa cidden ihtiyacınız olduğu için mi?
10. Almak istediğiniz üründen evde kaç tane daha olduğunu hatırlamaya çalışın! Alışveriş çılgını kişiler, dolaplarında aynı üründen pekçok olmasına rağmen hala hiç yokmuş gibi almaya çalışırlar. Alınınca etiketini bile çıkarmadan dolapta aylarca beklettikleri olur. O anda almak istediğiniz ürünü, eve geldiğinizde almadığınız için mutlu olabilirsiniz. Kendimden de biliyorum, bazen bir şey almak istiyorum, sonra vazgeçiyorum. Eve geldiğimde "iyi ki almamışım" duygusuna kapılıyorum.
11. Sizi yakından tanıyan ve ihtiyaçlarınızı ortalama bilen birileriyle alışverişe çıkın. Böylece gelişigüzel her şeyi sepete doldurmaya çalışırken sizi frenlesin! Ona gücenmeyin. Onu sevin...
12. Alışveriş hastalığından kurtulmak için egzersiz yapabilirsiniz. Diyelim ki her çıktığınızda mutlaka bir şeyler alıyorsanız, evden çıkmadan önce kendinize komut verin. "Şimdi falanca alışveriş merkezine gideceğim, orda yarım saat gezeceğim. Kesinlikle hiçbir şey almadan eve geleceğim." Deyin. Ve öleceğinizi bilseniz kesinlikle almayın. Eve geldiğinizde eliniz boşsa kendinizi ödüllendirin. Sevdiğiniz biriyle telefonla görüşün, bir bardak çay/kahve için, müzik eşliğinde zaferinizi kutlayın. Bu tür egzersizleri artırın.
13. Elinizi attığınız her ürünün fiziksel ihtiyacınızı değil, duygusal ihtiyaçlarınızı doyurduğunu bilin! "Bu elimdeki ürün, içimdeki hangi boşluğu karşılık geliyor acaba?" diye düşünün.
14. En çok aldığınız ürünlerden (ayakkabı, bluz, makyaj malzemesi, tencere, tabak,...vs) uzak durun. O mağazaların önünden bile geçmeyin. Aldığınız ürünlerin tamamen "Kompulsif bir hastalık" olduğunu düşünerek elinizden bırakın.
15. Mağazalarda yanınıza gelen satış elemanlarının "Size çok yakıştı" cümlelerine inanmayın.
16. Bir ürünün çok işe yaraması, çok nadiren bulunması, çok kişi tarafından tercih edilmesi gibi gerekçeler o ürünü almanız için yeterli sebep değildir. Yeryüzünde öyle çok işe yarayan eşya ve ürün var ki! Hangi birini alıp, hangisini evimizde nereye koyacağız Allah aşkına! Aklımızdan istifade etmek en iyisi diye düşünenlerden olalım.
17. Yeryüzünde açlık çeken binlerce insanın olduğu bir dünyada, ihtiyaç olmadan aldığımız her ürünü, bizim için insani değerlerimizi yitirmenin tavan noktası olarak algılamaya çalışalım. İnsani melekelerin bitmeye başladığı yerdir aslında alışveriş çılgınlığı. Bir insanın, öteki insanın halini hiçe saymasıdır.Alışverişe giderken sosyal düşüncelerinizi de yanınızda götürün. Kendi adıma ben öyle yapıyorum doğrusu. Gerekli gördüğüm bir nesneyi alırken, aklıma yeryüzündeki aç insanlar geliyor. Hemen rafa geri koyuyorum. Eve geldiğimde de eksikliğini hissetmiyorum bile! Demek ki çok da önemli bir ihtiyaç değilmiş, diye düşünüp almadığıma seviniyorum.
...
Özetle... alışveriş çılgınlığının tıpkı alkol ve madde bağımlılığı gibi kompulsif davranış biçimi yani bir hastalık olduğunu söylemiş oldum.
Dört-beş ayda bir ayakkabı alıyorsanız alışveriş hastası sayılmazsınız. Alışveriş yapmayı seven ve ayakkabılara karşı ilgisi olan birisi denilebilir size. Fakat hiç ihtiyacınız olmadığı halde "Benim ayakkabıya düşkünlüğüm var. Farklı bir model görünce dayanamaz alırım. Evde 50 çift ayakkabım var yine de alıyorum." demek durumun hastalıklı olduğunu gösteriyor.
Arkadaşlarınızla zaman geçirmek, farklı sosyal aktiviteler yapmak, kendinizi geliştirecek, yaşam kalitenize katkıda bulunacak faydalı işler yerine, sürekli alışveriş yapmayı tercih ediyorsanız lütfen kendinize dikkat edin. Kendi kendinize yardım edemiyorsanız, size yardım edecek uzmanlara başvurun.
Psikoterapilerle içinizdeki boşluğu keşfedebilir. Günlük sorunlarınızla başa çıkmayı öğrenirseniz, alışverişi hastalık olmaktan çıkarır, keyifli faaliyete çevirebilirsiniz.
Sevgiler...

Psikolojik Danışman&Psikoterapist Mehtap Kayaoğlu
mehtapkayaoglu@gmail.com
http://www.facebook.com/psk.mehtapkayaoglu /
http://twitter.com/mehtapkayaoglu
www.yuzlesme.tv (http://www.yuzlesme.tv) - mehtap.kayaoglu@yuzlesme.tv

Psikolojik Danışman&Psikoterapist Mehtap Kayaoğlu
mehtapkayaoglu@gmail.com
http://www.facebook.com/psk.mehtapkayaoglu /http://twitter.com/mehtapkayaoglu
www.yuzlesme.tv - mehtap.kayaoglu@yuzlesme.tv

NOT 1: 7 Mart 2012 Çarşamba günü (yani bugün) Saat 14.30-16.00 arasında İhlas Marmara Koleji'nde "Aile içi iletişim ve Çocuk Yetiştirme Sanatı" konulu seminer çalışmamız var. Seminer, gelmek isteyen herkese açıktır. Programı katılmak, özel soru sormak ve benimle hatıra fotoğrafı çektirmek serbest.
NOT 2:10 Mart 2012 Cumartesi gürü saat 11.00-12.00 arasında Fatih Moral Kültür Merkezi'nde "Okuyucularla Sohbet" toplantısı yapacağız. Gelmek isteyen herkesi bekliyoruz.
NOT 3:11 Mart 2012 Pazar günü saat 13.00-15.00 arasında Mevlana Kültür Merkezi'nde Konya Büyükşehir Belediyesi'nin katkılarıyla hazırlanan "Mehtap ve Sefer Kayaoğlu Kardeşlerle İletişim Sohbetleri" organizasyonuna bekliyoruz. İlk program çok keyifli ve kalabalıktı. İletişim seminerimize "Evlilikte Eş Seçimi ve Evliliği Bitiren Hatalar" konusuyla devam edeceğiz. Tüm Konya halkı ve yakın şehirlerde oturan okuyucularımız davetlidir. Konu komşuyu, yedi göbek sülaleyi toplayıp gelebilirsiniz. Çok güzel olur inşallah.

İsmail
21-03-2012, 20:10
İyi evliliğin 4 bileşeni olur

İşte evliliğin tatlı bir arkadaşlığa, sevgi ve kabullenişe dönmesini sağlayacak 4 bileşeni. Bakın bakalım sizin evliliğinizde hangi maddeler var, hangileri yok.



Öncelikle söylemek istiyorum; Okuyucu arkadaşlarım! Sizleri çookk seviyorum. Diyeceksiniz ki niye? Ben de bilmiyorum. İçimden geldi. Sabah sabah söyleyeyim dedim. Bilmediğim durumu dillendirdikten sonra bildiğim durumu da kelimelere dökeyim hemen.
Bazen kısa yazıyorum, "Çok kısa olmuş, detaylara girseydiniz daha iyi anlardık" şeklinde yorumlar geliyor. Uzun yazıyorum "Mehtap Hanımcığım çok güzel yazıyorsunuz da uzun olmuş, okurken yoruluyoruz." Diyenler oluyor.
Sonuç?
Herkes kendisine göre ve kendi okuma hızına göre haklı! Haksız olan yok! Herkesin kendi içsel duyguları ve kişilik donanımına göre bir stili var. Sevdiği kişilerde o tarzı aramak ve hatta bulmak istiyor. Bundan daha güzel ne olabilir ki?
İşte evlilik de öyle sevgili okurlar!
Diyeceksiniz ki ne alakası var? Sizin yazılardan hoppp evliliğe mi atladık? Evet evet öyle. Günlük hayatımızın içinde yuvarlanıp giderken rahatsız olduğumuz durumlar var. Kaymaklı bal gibi kendiliğinden uzayıp giden tatlı süreçler var. İşte bugün size bu konuda bazı hatırlatmalar yapmak istedim. Evlilik ilişkisinin 4 bileşeninden bahsedeyim... Ki sizin evlilikler de ballı kaymak gibi olsun inşallah.
Çevrenizde vardır bilirsiniz; bazı insanların evlilikleri çok olağan şekilde ilerler. Ciddi kavgaları, anlaşmazlıkları yoktur. Evin içinde tatlı bir işleyiş vardır. Kişilerin hem bireysel duruşları, hem "biz" olma hali, dünyanın en güzel akarsuyu şeklinde salınıp gidiyordur. Ufak tefek hareketlilikler varsa bile, evli çiftlerin davranış alışkanlıkları hemen durumu tolere ediyordur.
Bir de sürekli sorun yaşayan çiftler görürsünüz. Neyin ne olduğunu anlamazsınız bile, bir bakmışsınız ki ikisi kavgaya tutuşmuş! Ne zaman kavga ettiniz ne zaman birbirinize girdiniz? Onların yaşam şekli olmuş. Şikayet ediyorlar hallerinden ama neyin ters gittiğini ah bir anlayabilseler?
İşte evliliğin tatlı bir arkadaşlığa, sevgi ve kabullenişe dönmesini sağlayacak 4 bileşeni. Bakın bakalım sizin evliliğinizde hangi maddeler var, hangileri yok.
1. Operasyonel Bileşen: En yalın haliyle evin kullanımı şeklinde tarif edebiliriz. Eşinizle evin kullanımı konusunda aynı fikirde olmanızı temsil eden bileşendir. Evin şekli şemali, odaların kullanımı, eşyaların yerleştirilmesinden tutun, insani olarak evin içinde yaşama şeklidir. Kimsenin aklına gelmez ama çok önemli bir bileşendir. Kimi insanlar minik pratik az eşyalı evlerden hoşlanır. İster ki eşyalar evde göz yormasın. Kimisi tam tersine ağır mobilyalardan hoşlanır. Her yerde incik boncuk süs eşyaları olsun ister. Kimi koyu renkleri sever kimi cıvıl cıvıl renkleri. Birinin tercihi ona basit gelir, diğerinin tercihi ötekine banal gelir! Çiftler farkında değildir ama operasyonel bileşendeki uyumsuzluk nedeniyle o kadar çok kavga ederler ki! Hatta özellikle kadınlarda düğün alışverişinden başlayan gönül kırıklıklarının temel nedeni bu bileşendir. Kız pahalı giyecekler, pahalı mobilyalar ister. Erkek evi mobilya köleliğine çevirmeyelim, sadece bir gün giyeceğin gelinlik için servet harcamayalım ister.
Oysa yola çıkacağınız insanla operasyonel bileşeniniz aynı olsa! "Vay şu şöyleydi, evin tipi böyleydi, bu eşyaları başıma bela ettin, benim istediklerim olmuyor" şeklindeki kavgaların çoğu görülmez bile.
2. Fiziksel Bileşen: Aynı yatakta yatma/yatmama, evin içini kullanırken çiftlerin birbirinden rahatsız olup olmama durumudur. Diyelim ki yatakta yatma şekliniz çok hareketli. Kıpır kıpır yatıyorsunuz, eşiniz tam tersine yatağın harp alanına çevrilmesinden rahatsız oluyor. Biri diyor ben böyleyim, diğeri diyor ben bu şekilde zıplayıp duran yatakta uyuyamıyorum. Bir bakıyoruz yataklar ayrılmış! Evli çiftler farklı yataklarda yatmaya başlamış! Veya sizin bir insanda görmeye tahammül edemediğiniz davranışlar var. Eşiniz tam da öyle! Diyelim ki erkeğin aşırı espri yapacağım diye cıvık hareket edenlerinden hoşlanmıyorsunuz. Ağır görünümlü erkekler daha çok hoşunuza gidiyor. Evlendiğiniz kişi sürekli espri yapıyor, her girdiğiniz ortamda insanları güldürmekten ve taklitler yapmaktan çok hoşlanıyor. Siz utancınızdan yerin dibine giriyorsunuz! Oysa ona göre insanlar sevimli olmalı! Davranışlarını sempati olarak yorumluyor ve sizin onu anlamadığınızı düşünüyor.
3. Cinsel Bileşen: Mahrem hayata, mahremiyete bakışın aynı olmasıdır. Birisine göre doğru olan tarzın, diğeri için saçma ve sapkın algılanması ciddi risktir. Ülkemizde ve inancımız gereği evlilik öncesi anlaşılması zor bir durumdur. İnsanlar aynı evin içine girince birbirlerine uygun olup olmadıklarını anlıyorlar. Ama evlilik öncesi belirli edep sınırları içinde kişilerin kendi durumlarını karşı tarafa dile getirmesinde fayda olduğunu düşünüyorum. (Çok açık yazmak istemiyorum. Nasılsa sizler anladınız. Anlamayan ve bu konuda tereddütleri olanlar varsa lütfen bizi arayarak bireysel destek alınız.)
4. Duygusal Bileşen: Eşlerin birbirlerine karşı açık olabilmeleri, birbirleriyle duygularını paylaşabilmeleri ve paylaşımlardan sonra pişmanlık yaşamamaları durumudur. Günümüzde pek çok evliliğin bu bileşen nedeniyle sorun yaşadığını görüyoruz. Maalesef pek çok kişi eşine karşı duygusal bir mesafe taşıyor! En yakınınızla duygularınızı paylaşamıyorsanız veya paylaştıktan sonra çok pişmanlık yaşıyorsanız evlilik ne kadar mutlu olabilir ki! Eşle paylaşılacak şey var paylaşılmayacak şey var tabii ki. Aklınıza gelen her şey paylaşılmak isteniyor ve eşiniz kafasının şiştiğini söylüyorsa sorun! Eşinden çekinip içine biriktiren ve hep "-mış" gibi yaşayan kişiler de başka bir sorun!
Evlenecek kişilerin birbiriyle paylaşma, olayları konuşma veya üzerinde yorum yapma alışkınlıklarının birbiriyle uyumlu olması gerekir. Konuşmaktan ve anlatmaktan çok hoşlanan bir hanımefendiyle, konuşmaktan ve dinlemekten hiç hoşlanmayan bir beyefendinin evliliği nasıl bir kabustur tahmin edebiliyorsunuz değil mi? Evlilik ve çift terapisi yaparken en fazla çalıştığımız bileşen bu sevgili okurlar. Aranızda duygusal mesafe, duygusal soğukluk, duygusal yabancılık hissi varsa mutlaka yardım almalısınız. Yardım almıyorsanız en fazla bu bileşen insanı deli eder haberiniz olsun.
Evett... ben söyledim... sizler bir göz atın evliliklerinize. Kendiliğinden giden tatlı ilişkilerin altında yatan uyum süreci işte bu 4 madde sevgili okurlar! Yolunda gitmeyen evliliklerin eksiği de bunlardan birileridir elbet.
Evli olanlar göz atıp eksiklikler için yardım alsın... evlenecekler bu unsurları göz ardı etmesin...
Sevgiler...
Psikolojik Danışman&Psikoterapist Mehtap Kayaoğlu

gulibikcin
23-04-2012, 11:35
http://images.smh.com.au/2009/10/05/770670/biglovemain-420x0.jpg
Geçen hafta gündeme gelen çokeşliliğin yasallaşması konusuna girmeyi hiç düşünmedim aslında. Ancak sizlerden o kadar çok elektronik posta geldi ki bu konuda düşüncelerimi merak eden. “Fikri yapımızı bozmadan bu konuyu nasıl ele alabiliriz?” diye soranlara, gündemin aklıma taktıklarını madde madde sıralayayım dedim.
İlk olarak hemen söyleyeyim, Allah(cc)’dan gelen emirler için “İnandık ve itaat ettik” demekten başka şansımız yok eğer gerektiği gibi kullar olmak istiyorsak. Hal böyle olunca Kur’an’ı Kerim’de eğer değil dört, on dört evliliğe izin verilmişse hepimizin kabulü. Fakat yazacaklarım, karşısındaki herkesi aptal yerine koymaya çalışan, toplumsallıktan uzak gizli saklı meselelerine Allah’ı alet eden, pornografik nefsi zayıf olanlar içindir! Diğer okuyucularımız kendi üstlerine alınmasınlar lütfen.
Gelelim benim soru işaretlerime;
1. İslamın herhangi bir hükmü, İslam olmayan devletlerde geçerli değildir!
İnsanın kendi nefsiyle ilişkileri (buna ahlak diyoruz); insanın yaratıcısıyla ilişkileri (buna ibadet diyoruz), İslam devleti olsun olmasın tüm yeryüzü topraklarında geçerlidir. Ancak insanın kendisi dışındaki diğer insanlarla olan ilişkisi (buna muamelat diyoruz) ve devletlerarası ilişkilerini düzenleme konusundaki hükümleri için “İslam devleti” olma zorunluluğu vardır.
Çokeşlilik tartışması, inanç ve yorum itibariyle bireyseldir. Fakat resmileştirilmesi teklifi eylemselleştirmeye dönüktür ve İslam olmayan bir devlette bu teklifin yapılması, Allah’ın dinini yeterince tanımamak, emir ve yasaklar hakkında zaaf içinde olmak anlamına gelmektedir. Böyle bir şeyin teklif eden kişinin niyeti ne kadar iyi olursa olsun, eylemin kendisi cahilcedir.
2. Vakayı Kur’an’ın düşünce metodunu baz alınarak ve Peygamber(as)’ın yaşam pratiğini de işin içine katarak değerlendirdiğimizde; peygamberimizin Mekke devrinde 13 yıl boyunca Hz.Hatice’nin dışında başka kadınla evli olmadığını; eşinin vefatının ardından yaşadığı günlere “Hüzün yılı” adını verdiğini; diğer evliliklerini Medine’ye göç ettikten sonra gerçekleştirdiğini görüyoruz. Mekke döneminde akideyle (inanç) ilgili ayetlerin, Medine dönemiyse ahkamla (hüküm) ilgili ayetlerin geldiği dönemdir. Bu durum, ilk maddenin sağlaması oluyor bir anlamda.
3. Akide problemi olmayan, Allah’tan gerektiği gibi korkan insanlar bu tip çatışmaların içine düşmüyor. Eşiyle bir sorunu varsa halletme yoluna gidiyor. Çözümleyemiyorsa ayrılıyor. Başka bir insanla tekrar deneme yapıyor. Akide sorunu olan kişilerse maalesef nefsi meselelerinin/ heva ve heveslerinin esiri oluyor. Arabasının ruhsatıyla, dini ruhsatı birbirine karıştırıp nefsi sürat yapıyor!
4. Günümüzde kendisini islama nispet eden insanların (Müslüman diyemiyorum bu kişilere), nefislerine hakim olamayıp, eşlerini aldatmak, etraftaki çıtır hatunları yatağa atmak için yaptıkları düzmece/illegal nikahlarını legal hale getirmek, gerçek Müslümanların işi olmamalı!
5. Elimizi vicdanımıza koyarak olaya bakacak olursak, çok azı hariç, ikinci eş girişimlerinin çoğu, birinci eşten gizlice yapılan, düzmece iki şahit nezaretinde gerçekleştirilen, birinci eşin aptal yerine konulduğu eylemler değil mi? Kocası evleniyor, kadıncağız eşinin evlendiğini eve ansızın gelen “eski bir dost(!)” telefonuyla aylar sonra öğreniyor!
6. Etrafta maddi zorluklar nedeniyle evlenemeyen bir sürü genç varken, sonradan zenginleşen birilerinin hovardalık duygularına Allah’a bile iftira atarak Kur’an-ı alet ederek, kendi nefsini tatmin etmesinin adı ne zaman “dini ruhsat” oldu?
7. Bu insanlar “İhtiyacınızdan fazlasını infak ediniz.” ayetlerini bir türlü görmeyip, nefislerine uygun ayetleri ne kadar kolay görebiliyor. Amaç ruhsatı değerlendirmekse, infak ruhsatıyla iş yaparak fakir gençler neden evlendirilmiyor da kendileri ikişer üçer evlenip duruyor? Fabrika işçisinin, dar gelirlinin ikinci eş rüzgarına yakalandığını görmüyoruz. Varlıklı insanların ikinci eş girişimleri fazlaca. O halde iş dönüp dolaşıp maddiyata kilitleniyor! Parası olan önce arabasını, sonra karısını gözden çıkarıyor…
8. Çokeşlilik nedeniyle yıllardır ailelerle çalışıyorum. İki türlü sıkıntı var bu işte. Birinci eş olup, ikinci nedeniyle mağduriyet yaşanlar… ve ikinci/üçüncü eş olup her şeye iyi başlayıp, sonradan erkekler tarafından çocuklarıyla birlikte ortada bırakılan imam nikahı mağduru kadınlar! Her iki taraf için de zor bir durum cidden. “Erkekler dönüp dolaşıp keyfini yapıyor ama olan kadınlara ve çocuklara oluyor” diyeceğim diyemiyorum. Çünkü eninde sonunda kendileri de arada kalmışlık nedeniyle psikolojiyi bozuyor! Anlayacağınız ne birinci eş memnun, ne üzerine gelen eşler, ne de erkekler… öyleyse bu işte kim karlı çıkıyor anlayan gelsin, hepimize anlatsın!

Sonuçta… İslam devletinde faiz olamaz, alkol üretilemez, genelev işletilemez!
İslam olmayan ülkelerde bunlar devlet eliyle işletilir.
İslam ülkesinde bu kurumların işletilmesi teklifi ne kadar abesse, İslam olmayan ülkelerde ikinci eşin yasallaştırılması teklifi o oranda saçmadır.
İslam devleti oluruz, sistemin adaletine güveniriz, kimsenin mağduriyet yaşamayacağına dair garantimiz olur, o zaman bunları tekrar konuşuruz. Ancak şimdi değil.
Aslına bakarsanız bu çokeşlilik meselesi aklı başında Müslümanların gündemi bile değil! Kendisine eğlence/heyecan arayan insanların işi. Onların derdi çokeşlilik adı altında pornografik nefislerine tatmin nesnesi bulmak o kadar!
Akidesi iyi oturmuş bir insan, yaşadığı günlük pratiğinde neyi/nasıl talep edeceğinin, neyin Allah’ın rızasına uygun, neyin uygun olmayacağının farkındadır.
Aklını ikna, kalbini tatmin etmeyen hiçbir işe kalkışmaz. Uyduracağı sahte ihtiyaçlarla kendisini kandırsa bile, Allah’ı kandıramayacağını gayet iyi bilir…
Sevgiler…[/b][/color]Mehtap KAYAOĞLU - Haber 7
(Psikolojik Danışman&Psikoterapist)

Büşra Betül
25-04-2012, 09:05
. Akide problemi olmayan, Allah’tan gerektiği gibi korkan insanlar bu tip çatışmaların içine düşmüyor. Eşiyle bir sorunu varsa halletme yoluna gidiyor. Çözümleyemiyorsa ayrılıyor. Başka bir insanla tekrar deneme yapıyor. Akide sorunu olan kişilerse maalesef nefsi meselelerinin/ heva ve heveslerinin esiri oluyor. Arabasının ruhsatıyla, dini ruhsatı birbirine karıştırıp nefsi sürat yapıyor!



İslam devletinde faiz olamaz, alkol üretilemez, genelev işletilemez!
İslam olmayan ülkelerde bunlar devlet eliyle işletilir.
İslam ülkesinde bu kurumların işletilmesi teklifi ne kadar abesse, İslam olmayan ülkelerde ikinci eşin yasallaştırılması teklifi o oranda saçmadır.
İslam devleti oluruz, sistemin adaletine güveniriz, kimsenin mağduriyet yaşamayacağına dair garantimiz olur, o zaman bunları tekrar konuşuruz. Ancak şimdi değil.


Çok güzel tespitler ,
Rabbim bizlere o güven dolu günleri nasip etsin inş..

gulibikcin
25-04-2012, 09:09
İnşallah İnşallah

İsmail
10-05-2012, 07:40
Evlendiyseniz eğer... Lütfen "Evlenin!"


Evlilik, farklı olanla birlikte yaşama ilişkisi ve birlikte "tamam" olma haliyse eğer, işlevini gerçekleştirmeyen süreçlerin hepinizi hasta ettiğini bilmenizde fayda var.


Aile geçimsizliği panik atak yapıyor

Sizleri onunla tanıştırmama gerek var mı?

Panik atağı hepiniz biliyorsunuzdur sanırım. Son dönemlerin en popüler şikayeti oldu. Hiçbir neden yokken aniden başlayan çarpıntı, terleme, göğüste sıkışma, nefes darlığı, baş dönmesi, dengesizlik, fenalaşma, baygınlık geçirme hissi, nefes alamama duygusu, bulantı, karın ağrısı, titreme/sarsılma, ürperme, başta karıncalanma, beyinde uyuşma duygusu, ani ateş basması, nedensiz üşüme ve en sonunda kendinize teşhis koyuyorsunuz; “Eyvahhh… kalp krizi geçiriyorum…!” veya “Bana felç indi…!”
…tüm bunların arkasından ciddi bir ölüm korkusu,,,

Bazen de başınızda bir tuhaflık hissedersiniz… sersemlik hissi…. Kendisini ve çevresini bir değişik hissetme… kontrolünü kaybedeceğini zannetme… hatta çıldırma korkusu… ve ilaveten kendisine veya çevresindekilere zarar vereceği endişesi…

Zamanla yalnız kalma korkusu da ilave olmaya başlar. Çünkü evde kimse yokken atak gelirse, düşüp bayılırsam, beni kimse hastaneye yetiştiremezse, ölürsem, ölümü bulurlarsa…vs. gibi bağlantılı düşünceler gelişir. Ya da ölmese bile, başkalarının yanında komik duruma düşme kaygısı.
Bir süre sonra bir bakarsınız ki artık kendinizi tanımamaya başlamışsınız. Siz sanki artık eski siz değilsiniz. Eskiden sevecen, neşeli, girişken olan siz gitmişsiniz… yerine korkak, asabi, her şeyden etkilenen, her şeyden kaygılanan, kendine olan güvenini tamamen yitirmiş bir siz gelmişsiniz…
Panik atağın, pek çok sebebinin yanında son zamanlarda en önemli nedenlerinden birisinin "Aile içi geçimsizlik" ve ona bağlı ilişki sorunları olduğunu biliyor musunuz?
"İlgisiz/dengesiz koca" veya "memnuniyetsiz/ilgisiz/dengesiz kadın" partnerde panik duygulara neden oluyor.

Panik atak, bilinçdışı süreçler açısından değerlendirilecek olunursa "Bilinçdışı yalnızlık" demektir aslında! İnsanların günlük hayatlarında sıkça karşılaştıkları, farkında olmadan kendilerini çevreleyen sorunların birikip ruhsal hayatı zorlamaya başlaması, bedensel yakınmalara dönmeye başlıyor. Kişi "benim hayatımda bir şeyler yolunda gitmiyor" demeyi bilemediğinde, yolunda gitmeyenlerin habercisi olmaya başlıyor panik ataklar.

Kadın, kocası tarafından yalnız bırakıldığında, duygusal paylaşımlar azaldığında, evlilik ilişkisinin kakara kikirisi tükenmeye başladığında, kalabalıkta yalnızlaşan insan misali duygusal olarak örselenmeye başlar. Özgüven kayıpları, değersizlik duyguları gelişir. İşe yaramadığını düşünmeye başlar. Kendisinin yeterinde duyulmadığını ve anlaşılmadığını hisseden eş, kendi bedeninin ürettiği seslere kulak kabartmaya başlar. Kalbinden gelen çarpıntıdan başlar, kulaktaki uğuldamaya, hatta parmağının ucundaki sinir sıkışmasına kadar her şeye ama her şeye karşı hassasiyet geliştirir.
Benzer şekilde erkek, gece gündüz eşi ve çocukları için koşturup durduğunda, eşini memnun etmek için gecesini gündüzüne kattığında bile, kadınında memnuniyetsizlik ve asık surat gördüğünde, ne yaparsa yapsın karşı tarafı bir türlü memnun edemediğini düşünmeye başlar. İçinde bir yerlerde duygusal yıpranma ve anlaşılmamışlık hali devreye girer. Kendisinin yeterinde duyulmadığını ve anlaşılmadığını hisseden erkek, kendi bedeninin ürettiği seslere kulak kabartmaya başlar. Alkol, sigara gibi zararlı yatıştırıcılarını artırırken, farklı gelişen ilişkiler nedeniyle sadakatsizlik davranışlarına meyledebilir.
Sebebi saymakla bitmeyecek rahatsızlıklardan olan panik atağın son dönemlerdeki en önemli nedenlerinden birisi bu anlayacağınız sevgili okurlar!

Evlilik, farklı olanla birlikte yaşama ilişkisi ve birlikte "tamam" olma haliyse eğer, işlevini gerçekleştirmeyen süreçlerin hepinizi hasta ettiğini bilmenizde fayda var. Ne yapıp edip evlilikteki yaşam kalitenizi yükseltmenin yollarını bulmanız gerekiyor.

Eşlerin birbirine zaman ayırması, birlikte keyif alabilecekleri minik faaliyetler yapmasını öneriyoruz. Ama böyle şeyler önerdik diye illaki haftada bir gün yemeğe çıkacaksınız, alışveriş merkezleri gezip duracaksınız demek istemiyoruz. Ezberlenmiş üç beş kopyala yapıştır davranışı yaptırtmayın birbirinize zorla. Kadın ve erkeğin birbirini gözeterek, birbirlerini kollayarak attıkları her adım kaliteli ilişkidir. Karşınızdakini kırmaktan, incitmekten ve yanlış anlamaktan imtina ettiğiniz her gününüz, ilişki kalitesi açısından başarılı geçmiş sayılır.

Özetle söylemek gerekirse; evlendiyseniz eğer... lütfen "EVLENİN!"

Yani birbirinizin eksiklerini gideren, birbirinin üzerini örtmeyi, yol arkadaşlığı yapmayı iyi başaran kişilerden olun. Aksi halde evlilik daha da sıkıntılı noktalara gelir ve panik ataklar panik patlamalara döner Allah korusun.

Sevgiler...

Psikolojik Danışman&Psikoterapist Mehtap Kayaoğlu
mehtapkayaoglu@gmail.com
http://www.facebook.com/psk.mehtapkayaoglu / http://twitter.com/mehtapkayaoglu
www.yuzlesme.tv - mehtap.kayaoglu@yuzlesme.tv

NOT: Sevgili okurlar! Yüzleşme Danışmanlık ve Ümraniye Moral Kültür Merkezi işbirliği ile 4 hafta (12-19-26 Nisan-3 Mayıs 2012) sürecek iki ayrı eğitim semineri programı hazırladık. "Hep başka yerlere gidiyorsunuz, İstanbul'da eğitim seminerleriniz yok mu?" diyenler için! Detaylı bilgi ve kayıt yaptırmak için 0542 822 18 20 nolu telefonu arayabilirsiniz.

1.Seminerimiz: Mutlu Aile Mutlu Çocuk

"Problemli çocuk yoktur! Problemli karı/koca ilişkisinin günah keçisi haline gelmiş çocuk vardır ." cümlesini sloganlaştıracak kadar çok tecrübe edindik. Yıllar boyunca çocuklarınızın sorunlarıyla çalıştık. Gördük ki; anne babasının psikolojisinden farklı, ebeveyninin sorunlarından arınmış bir mutlu çocuk yok. O halde diyoruz ki; "Mutlu çocuklar için, mutlu anne babalar olalım". Ailenizi, cennetten bir bahçeye çevirmenin pratik yollarını öğretelim. Size sadece; geriye yaslanıp, ailenizin keyfini çıkarmak kalsın.


2. Seminerimiz: Öfke Kontrol Çalışması

Öfke, meydan okuyucu/tehditkar olarak algılanan kişileri uyarmaya, onları korkutmaya veya onlara saldırmaya yönelik hissedilen duygusal bir durumdur. İnsanın günlük işlerini kolaylaştırıyormuş gibi görünmesinin aksine, uzun vadede yaşamı hem kendisi hem de karşı taraf için çekilmez hale getirir.
Öfke kontrol çalışmalarıyla öfkeyi tanımaya çalışıyoruz. Öfkenin olumlu ve olumsuz yönlerini tanıtıyoruz. Öfkeyi bastırmadan, üzerini örtmeden ama akla uygun yöntemlerle yaşayabilmenin dayanılmaz hafifliğine davet ediyoruz hepinizi. Öfkesiz olmayı değil, öfkeyi zarar vermeyen sağlıklı boyuta taşımanın yollarını öğrendiğinizde, bu eğitim çalışmasını herkese tavsiye edeceksiniz.

İsmail
10-05-2012, 07:40
Evlenecek gençlere acil tavsiyeler


Evleneceğiniz erkeği doğuran annesiyle kavga etmeye gider gibi gelin olmayın olur mu?


Evlilik arifesinde yaşanan krizlere karşı genç çiftlere acil tavsiyeler

Markette alışveriş yaparken iki ay sonra evleneceğini söyleyen nişanlı bir çift yanıma yaklaştı. Onlara hediye niyetine bir iki tavsiyede bulunmamı istediler. Öyle de tatlı görünüyorlardı ki ayaküstü birşeyler söyledim. Söylediklerim benim bile öyle hoşuma gitti ki hemen sizler için aynılarını yazayım istedim. Fazla söz göz çıkarmaz nasılsa değil mi? Okuyucular arasında evlenmeye hazırlanan çiftler varsa onların da işine yarasın.

İlk tavsiye ailelere… Öncelikle her insanın kendi bireysel hayatında, diğer herkesten bağımsız, kendi hayal ettiği evliliğini yaşamaya hakkı olduğunu bilmeliyiz. “Ne istersin” sorusu tam anlamıyla gençlere sorulmalı. Ve onların istemediği şeyler zorla yaptırılmamalı.

Ve özellikle genç kızlar bilmeli ki mutlu evlilikler, pahalı ve gösterişli düğünlerden geçmiyor. Bu nedenle alışverişler abartılmamalı. Çünkü ne alırsanız alın, kaç lira harcarsanız harcayın birkaç yıl sonra alınan her eşya yıpranmaya başlıyor ve nasılsa yenisiyle değiştiriliyor. Değiştirilebilir ürünler nedeniyle, değiştiremeyeceğimiz yeni akrabalıkları yıpratmanın anlamı yok! Bireysel destek yaptığım gençlere de söylüyorum. Alabileceğiniz en kaliteli koltuğun kumaşı için verilen en uzun garanti süresi 7 yıl. “En fazla bu kadar sene hayatımda olacak bir koltuk için evlilik hayatıma üzüntüyle başlamaya değer mi” diye sormak gerek kendimize.

Düğünler “alıştan” ve “verişten” çıkartılarak “paylaşım”a doğru yönlenmeli. Düğünlerle aile kuruyoruz. Yuva kuruyoruz. İçinde güvenin olduğu, içinde insani değerlerin yaşanacağı güzel aileler. Bu ailelerin maddiyatla ilgisi yok! Olmamalı da! İnsanlar bilmeli ki, eğer gerçekten isterlerse, aile hayatlarını cennetten bir bahçeye çevirebilirler. Ama “o ne der”, “bunlar ne düşünür” gibi kaygılarla hareket ederler ve düğünleri alışveriş cennetine çevirirlerse, evet evlenirler. Ama “çift olamaz”lar… başlarını soktukları bir evleri olur ama “yuva kuramaz”lar… sonrası kavga… sıkıntı… gerginlik…

Ayrıca bir kadın, erkeği mutlu edebilmeli, onun gün içinde biriken sıkıntılarını alabilmeli, eşi için evini özlenen bahçeye çevirebilmelidir. Surat asmak, mutlu olunacak güzel noktalara bakmak yerine, üzülecek detaylara takılmak çok yanlış, hastalıklı bir tavırdır.

Evleneceğiniz erkeği doğuran annesiyle kavga etmeye gider gibi gelin olmayın olur mu? Ülkemiz genç kızlarının son zamanlardaki en büyük yanılgısı, annesinin yaşadığı gelin-kaynana sorununun intikamını almak için faturayı kendi kayınvalidesine kesmek oluyor malesef. Allah'tan korkarak hareket edilmesinde, yeni akrabalık ilişkisini, birilerinin günah keçisi haline getirmemekte inanılmaz fayda var.

Ve evlenecek olan beyler… aile kurumunda erkeğin en temel işlevinin ne olduğunu bilmeden evlenmemeleri gerekir. Ailede erkeğin temel işlevi, eşinin sorumluluğunu almak ve ailesini mutlu etmektir. Cidden böyledir. Çünkü mutlu kadın mutlu aile demektir. Kadının mutluluğu ise erkeğinin elindedir. Eşini koruyan, gözeten, sahiplenen, ona değer veren, onu yaşamının baş tacı eden beyler mutlu aile ortamına yelken açmış demektir. Düğün yaklaşırken, herkesin sinirleri gerilirken bile en sakin olması gereken kişiler damatlardır. Dilerseniz düğün öncesi terapi desteği alın ama öyle yada böyle sakin olmanın bir yolunu bulun. Çünkü gelinler, yeni hayatlarına ilerlerken, herkesten çok, evlenecekleri erkeğin gözlerindeki ifadeye bakarak doğru mu yoksa yanlış mı yaptıklarını anlamaya çalışırlar. Erkek gergin, erkek küskün, erkek şaşkınsa bayanlar tedirgin olur. “ne yapıyorum ben… yanlış bir adım mı atıyorum” kaygısı gelişir. Ama tüm olumsuzlukların ortasında sağlam bir erkek görüyorsa? Hadi herkes kendi tahminini kendisi yapsın!

Şimdi de herkese küçük bir tavsiye... "İyi de Mehtap Hanım öyle diyorsunuz da... şöyle şöyle olunca da böyle böyle oluyor..." diye savunmaya geçmeden sadece okuyun! İçinize sindirmeye çalışın söylediklerimi. Önyargısız ve uygulamaya dönük okuduğunuzda hayatınızı ne kadar kolaylaştırdığını göreceksiniz.

Ala Dergisinin Nisan ayı sayısında benimle yapılan keyifli röportajı okumanızı tavsiye ederek yazımı bitireyim.

Sevgiler...

Mehtap Kayaoğlu (Psikolojik Danışman & Psikoterapist)
www.yuzlesme.tv
mehtap.kayaoglu@yuzlesme.tv
mehtapkayaoglu@gmail.com
http://www.facebook.com/psk.mehtapkayaoglu
htttp://www.twitter.com/mehtapkayaoglu

NOT: Sevgili okurlar! Yüzleşme Danışmanlık ve Ümraniye Moral Kültür Merkezi işbirliği ile 4 hafta (12-19-26 Nisan-3 Mayıs 2012) sürecek iki ayrı eğitim semineri programı hazırladık. "Hep başka yerlere gidiyorsunuz, İstanbul'da eğitim seminerleriniz yok mu?" diyenler için! Detaylı bilgi ve kayıt yaptırmak için 0542 822 18 20 nolu telefonu arayabilirsiniz.

1. Seminerimiz:Mutlu Aile Mutlu Çocuk

"Problemli çocuk yoktur! Problemli karı/koca ilişkisinin günah keçisi haline gelmiş çocuk vardır ." cümlesini sloganlaştıracak kadar çok tecrübe edindik. Yıllar boyunca çocuklarınızın sorunlarıyla çalıştık. Gördük ki; anne babasının psikolojisinden farklı, ebeveyninin sorunlarından arınmış bir mutlu çocuk yok. O halde diyoruz ki; "Mutlu çocuklar için, mutlu anne babalar olalım". Ailenizi, cennetten bir bahçeye çevirmenin pratik yollarını öğretelim. Size sadece; geriye yaslanıp, ailenizin keyfini çıkarmak kalsın.

2. Seminerimiz: Öfke Kontrol Çalışması

Öfke, meydan okuyucu/tehditkar olarak algılanan kişileri uyarmaya, onları korkutmaya veya onlara saldırmaya yönelik hissedilen duygusal bir durumdur. İnsanın günlük işlerini kolaylaştırıyormuş gibi görünmesinin aksine, uzun vadede yaşamı hem kendisi hem de karşı taraf için çekilmez hale getirir.

Öfke kontrol çalışmalarıyla öfkeyi tanımaya çalışıyoruz. Öfkenin olumlu ve olumsuz yönlerini tanıtıyoruz. Öfkeyi bastırmadan, üzerini örtmeden ama akla uygun yöntemlerle yaşayabilmenin dayanılmaz hafifliğine davet ediyoruz hepinizi. Öfkesiz olmayı değil, öfkeyi zarar vermeyen sağlıklı boyuta taşımanın yollarını öğrendiğinizde, bu eğitim çalışmasını herkese tavsiye edeceksiniz.

İsmail
10-05-2012, 07:41
Özgüvenin önündeki engeller


Alanı ve zemini ne olursa olsun, özgüvenin önünde bazı engelleyiciler var. Buyurun beraber bakalım neymiş insanın özgüvenin önündeki engeller?


Dikkatimi çekiyor, ülkemizde yediden yetmişe pek çok kişide özgüven sorunu var. İster sınıfta zorluklar yaşayan minik tatlı bir çocuk olsun, ister mesleğini eline almış kocaman yetişkin insanlar olsun özgüven sıkıntılı bir durum.

Aslına bakarsanız “özgüven” kavramı o kadar geniş ki. Kimi insanlar misafir ağırlayacağında özgüvenini yitiriyor, kimi insanlar araba kullanırken, kimileri kalabalık karşısında konuşurken. Birinin cesaretle yapabildiği davranışı, diğer kişi yapamayabiliyor. Dolayısıyla kimin ne zaman nerede zorluk yaşadığını anlamaya çalışmak, yüzyıllık bilmeceleri çözmeye çalışmak gibi zihni yorabiliyor.

Alanı ve zemini ne olursa olsun, özgüvenin önünde bazı engelleyiciler var. Bugün onlardan bahsetmek istiyorum sizlere. Belki özgüven sahibi olmak isteyen okuyucularımıza denk düşer yazdıklarım.

Bakayım neymiş özgüvenin önündeki engeller diyenler için maddeler gelsin:

1. Utangaçlık: Dikkatler kendisine yoğunlaştığında ne yapacağını bilemeyen, ilgiden hoşlanmayan, cesareti kolay kırılan kişilerin yaşadığı bir duygudur utangaçlık. Kişi adeta elini kolunu nereye koyacağını bilemez. Kendisine eleştirel gözle bakıldığını düşünen kişi korkuya kapılır. Bu korku, bir anlamda kişinin kendisini koruma güdüsü olarak gelişir. Korku, yapılmaması ve söylenmemesi gereken şeyleri yaptırır ve söyletir. Özgüven sahibi olmak isteyen insan, öncelikle utangaçlık duygusuyla baş etmeyi öğrenmelidir. İçine biriken korkunun, kendi zihinsel algılarının mahsulü olduğunu hatırlatmalıdır kendisine. Böylece utangaçlıkla baş etmeniz kolaylaşır.

2. Başarısızlık kaygısı: Özgüvenin önündeki en önemli engellerden birisi de budur. Her ne yapıyorsanız yapın, işin sonunda başarılı olacağınızı düşünün. “Ya başaramazsam” duygusunu aklınıza getirmeyin. Üstelik yaptığımız her işi illaki başaracağız diye bir kural da yok zaten! Biz çabalar elimizden geleni yaparız, başarı gelirse gelir, gelmezse keyfi bilir. Önemli olan çalışma sırasında edindiğimiz tecrübeleri biriktirebilmektir. Esas başarı, pek çok başarısızlıktan sonra bile en güzel dersi çıkarıp yoluna devam edebilmektir.

3. Alay edilme kaygısı: Dikkatimi çok çeken bir başlık da bu! Özgüven sorunu yaşayan kişilerin çoğu, kendileriyle alay edileceğini zannediyorlar. Oysa kendisine çok güvenin insanlarla da alay edilir. Buradaki temel mesele, birilerinin sizinle alay edip etmemesi değil, yapılan alayları sizin ciddiye alıp almamanızdır. Kendimden örnek vereyim; Allah’ın emrettiği tesettürü büyük bir özgüvenle taşıyorum. Bununla bile alay eden insanlar çıkıyor biliyorsunuz hepiniz. Alay edilecek diye emri mi yerine getirmeyeyim yoksa alay ettikleri için oturup ağlayayım mı? Kendi bildiğim doğruyu uyguluyorum, yol benim yolum deyip ilerlemeye devam ediyorum. Tarih boyunca alay hep olmuştur, olacaktır da! Peygamberlerle bile alay edildiğini biliyoruz hepimiz! Önemli olan sizin yaptığınız şeyi doğru yaptığınızdan emin olmanız! Ve alay edilmesinden korktuğunuz durumlara espri ile yaklaşabilmeniz.

4. İncitilme kaygısı: insanların çoğu incitilmeye karşı çok duyarlı maalesef. İncitilmekten çok endişeleniyorlar. Bu duruma kendisini kaptıran insanlar özgüven geliştiremez biliyor musunuz? Çünkü kendine güven duygusu, aşırı kırılgan kişiliklerde gelişemez. Sürekli kendisinin diğer insanlar tarafından itilip kakıldığını, aşağılandığını düşünen kişi, kendisine güvenebilir mi? Başkalarının gözünde değerli olmadığını hisseden kırılgan kişilik elbette özgüven sahibi olamaz. Bunun için şartlar ne olursa olsun, aşırı duygusal kırılgan özelliklerinizle baş etmeye çalışın.

5. Reddedilme kaygısı: Bu kaygı hayatın pek çok alanında karşımıza çıkar. Pek çok kişi, başka insanlar tarafından reddedilme kaygısı yaşadığı için yalnız kalmayı tercih eder. Kimse tarafından kabul edilmeyeceğini, sevilmeyeceğini, istenmeyeceğini düşünüp durur. Hayatını hem kendisinin hem de çevresindekilerin burnundan getirdiği gibi özgüvenini iyice baltalamış olur. Pek çok sosyal sorunun arkasında bu kaygı yatar. Örneğin; ergenlik dönemindeki genç, arkadaşları kendisini reddetmesin diye sigaraya başlar. Eşi tarafından reddedileceği kaygısı yaşayan kadın, eşine karşı samimi davranamaz, yüzeysel ve sahte davranışlar sergiler. Böylece evliliği duygu duvarıyla ilerler. Hatta ilerleyemez bile.

6. İstenmeyen sonuçlarla karşılaşma kaygısı: Özgüven demek, istenmeyen durumlarla karşılaşıldığında, olanı anlamaya çalışıp, gelecek için dersler çıkararak yola devam etmek demektir. Özgüven sorunu yaşayan insanlar, yeni ve beklenmeyen durumlar karşısında nasıl davranacaklarını bilemedikleri için, istenmeyen durumlarla karşılaşmaktan korkarlar. Gereksiz korkuları kendi kendilerinin iç enerjisini bitirir. Yeni adımlar atma, yeni bir işe girişme, yeni insanlarla tanışma, yeni fikirlere açık olma gibi durumların tamamı onlara çok uzaktır.

Danışmanlık hizmeti verirken karşılaştığım özgüven sorunu yaşayan kişilerde gözlemlediğim ortak kaygılar bunlar sevgili okurlar. Bir sabah uyandığınızda hop diye özgüven sahibi olamazsınız elbet! Ancak özgüven sahibi olmanıza engel olan kaygıları adım adım yenmeye çalışarak özgüven sahibi olabilirsiniz.

Yapabiliyorsanız tek başınıza… yapamazsanız ben yardım ederim merak etmeyin…

Sevgiler…

Mehtap Kayaoğlu (Psikolojik Danışman & Psikoterapist)

İsmail
10-05-2012, 07:42
Kocanızdaki saçma davranış!


Bugünkü yazımda bazı bayan okuyucularımızı rahatlatayım istiyorum. Gerçi rahatlar mısınız yoksa "Eyvah! Ben ne yapacağım şimdi?" mi diyeceksiniz orası meçhul.


Çocuklarda "Hiperaktivite Bozukluğu" diye bir rahatsızlık var biliyorsunuz değil mi? Hani şu çok enerjik, yerinde durmayan, dikkati dağınık çocuklardan bahsediyorum. Büyümeye başladığında dikkatini ayrıntılara veremez, ödevlerinde veya verdiğiniz işlerde dikkatsizce hatalar yapar. Dinlemiyormuş gibi görünerek sizi deli eder. Her sözünüz havada kayboluyormuş gibi hissettirir. Zihinsel çaba gerektiren herşeyden kaçındığı gibi, aldığı görevleri yerine getirmemek için bahaneleri hazırdır. Ay ne çektirirler annelerine, bir anneleri bilir bir de yine anneleri!

İşte tam aynısının yetişkin formu da var sevgili hanımlar! Hani eşlerinizin bazı davranışlarından rahatsız oluyorsunuz ya bazen; işte o bahsettiğiniz zorluklar kimi zaman yetişkinlerdeki hiperaktivite bozukluğuna dayanıyor olabilir.

Nasıl mı? Buyurun göz atalım birlikte, hiperaktif koca davranışları nasıl olurmuş...?

Yetişkinlik döneminin en belirgin hiperaktivite davranışı "huzursuzluk"tur. Kişinin kendisine özgü bir huzursuzluk tarzı vardır. Fevri davranışlar içeren, kıpır kıpır, garip bir huzursuzluk.

Sıkıcı ve monoton görünümlü işlere karşı ilgisizdir. Hatta ilgisizlikten öte, bu tip işlere adaptasyon sorunu yaşar. Günlük işlerini organize edemez. Çabuk sıkılır, çabuk unutur, bir yerde oturup bir işi uzun süre yapamaz. Sabırsızlık, duygudurumunda dengesizlik/dalgalanma görülür. Belirli düzende yaşamak zor geldiği için aile ve iş hayatında sorunlar yaşayabilir. Planlı olmak onun için çok güçtür.

Bebeklik ve çocukluk döneminin hiperaktivite bozukluğunda aşırı hareketlilik belirginken, yaş ilerledikçe, kişi yetişkin olmaya başladıkça ani çıkışlar/fevri hareketler öne geçer. Tepkiler sertleşir. Düzensizlik ve fevrilik nedeniyle uyum sorunları yaşar ve sık iş değiştirmek zorunda kalabilir. Genelde çok konuşur, başkalarını dinlerken sabırsız davranır, onun anlama hızını yetişmek zordur. Beklemeye sabrı olmadığı için herkesin işine karışır. Temelde niyeti karışmak değildir aslında, sadece tahammül edemiyordur başkalarını beklemeye. İşler hızlı ilerlesin diye ivme kazandırmaya çalışır. Bu arada her şeye karışan kişi görünümüne bürünür.

Hiperaktif yetişkin genelde çok düşünmeden davranır. Davranış sonrası düşünce gelişir. Fevri davranışları, öfke patlamalarına vesile olabilir. Gergin görünür. Kaygılı, hızlı, heyecanlı bir kişi olarak tanınır. Trafik ışıklarında beklemek bile onun için zordur. Hiç bir şeye erinmez gibidir, tez canlıdır. Alkol, sigara gibi maddelere yatkındır. Günlük işlerinde olduğu gibi, serbest zaman aktivitelerinde de heyecan ve hareket gerektiren işlere yönelir.

Elde tutulması zor, yaramaz çocuk gibidir. Ona karşı hep sakin, anlayışlı, temkinli davranmanızı bekler. Kendisinin göstermediği sabrı, sizden fazlasıyla almaya çalışır. Sert davranmaya kalkarsanız, o sizden daha sinirli olur. Alttan aldığınızda idare etmeniz kolaydır.

Aşırı hareketli, enerjik, her şeyi bilir görüntüsün altında gizli bir özgüven sorunu vardır. Tam da bu nedenle onu taltif etmenizden, yaptığı işleri övmenizden, başarılarını taktir etmenizden çok hoşlanır. Eleştirdiğinizde, hakaret ediyormuşsunuz gibi alınır, kırılır, sinirlenir. Ne zaman nasıl davranacağınızı şaşırırsınız. Bir davranışı, diğer davranışını tutmadığı için, dengesiz bir eşiniz olduğunu düşünmeye başlarsınız.

"Hii olamaz...! Benim kocam böyleee!" diyenleri görür gibi oluyorum. Hiç üzülmeyin, yalnız değilsiniz. Hiperaktif insanların sayısı azımsanmayacak kadar çok.

Bu kişiler, kendi fıtratlarına uygun eşlerle evlenirlerse, sevdikleri ve fıtratlarına uygun işlerde çalışırlarsa çok başarılı olurlar. Aşırı dikkat ve plan gerektirmeyen, yüksek tempo/enerji gerektiren mesleklerde inanılmaz başarılı olurlar.

Günümüzde pek çok uzman, çeşitli kaygı sorunları ve depresif şikayetlerle merkezlere gelen kişilere hiperaktivite teşhisiyle yardım ediyor.

Evlilik ve çift terapilerinde, çiftlerden birisinde hiperaktivite belirtileri varsa, evlilik ilişkisinin zora girdiğini görüyoruz. Birbirinin diğerine inat olsun diye yapmadığı, ancak "hiperaktivite" düzeyinde davranışlar sergilediği gözlemlenen çiftlere psikolojik destek veriliyor. Böylece kişideki agresif, aceleci, tahammülsüz, kaygılı yapı düzenlenmeye çalışılıyor. Ve kişinin kendisini tanıması, davranışlarını kontrol etmesi öğretiliyor. Böylece evliliklerin daha iyi bir işleyişle ilerlemesi sağlanıyor.

Sanırım bu gece herkes eşine şööyyle bir göz atacak! Yukarıdaki maddelerden kaç tanesinin eşinde olduğunu anlamaya çalışacak. Çok sayıda maddeyle örtüşüyorsa davranışları, yardım almayı unutmayın olur mu? Davranış eğitimi, duygu kontrol eğitimi, öfke eğitimi, zor insanlarla başetme eğitimi...vs. sayesinde işler yoluna giriyor merak etmeyin.

Sevgiler...

Mehtap Kayaoğlu (Psikolojik Danışman &Psikoterapist) - Haber 7

İsmail
10-05-2012, 07:43
4+4+4 ve aklıma takılanlar

Herkesin kafası karışık! Sizlerden çok soru geldi 4+4+4 konusunda fikrimi almak için.


Görmezden gelmedim, uygun zamanda doğru şeyler yazmak için vakit kolladım. Gün bugün olmalı ki oturdum bilgisayar başına döktürdüm içimden geçenleri… zihnime takılanları…

60 ayını tamamlayan minik yavruyu alıp annesinden, başka bir kuruma göndereceğiz ya hani eğitim alsın diye… gerçekten eğitebilecek miyiz, yoksa eskilerden kalma öğretim yanlışlarımızı beynine kazımaya devam mı edeceğiz muamma.

Okul hayatı bittiğinde “insan” olabilecek mi mesela?

Tarla/arsa/ev bölüşme sevdasına öp öz kardeşini öldürüp hapse girdiği zihniyetinden uzaklaşabilecek mi?

Sokakları güvenli hale getirecek mi yeni eğitim sistemi?

Sokak çocukları azalacak mı?

Hayatın içindeki gülmeyen mutsuz/umutsuz insanların sayısını azaltabilecek mi?

Ufacık nedenlerle burnundan soluyan, üniversite bitirdiği halde ilk fırsatta hakaret edip küfürler yağdıran insanların davranış biçimlerini, nezakete/zarafete taşıyabilecek mi?

Parası olmayan kişilerin, tüm sorunlarını parasızlığa yorduğu yanlış anlamayı düzeltebilecek mi?

Servetini artırırsa, her türlü sorunu bitecek zannederek, para için insan harcayan zihniyetleri değiştirebilecek mi?

Namus cinayetlerini bitirecek, mahkeme koridorlarındaki arbedeleri önleyebilecek mi?

… ve uzamasın diye benim yazamadığım, sizin aklınıza gelecek daha bir sürü şey!



Ana okuluyla normal okul karışımı başlayacakmış eğitimler. Çocuklar annelerinden alınacak, kurumlarda eğitimden geçecek. Kurumlar iyi organize olmuşsa, alt yapı doğru belirlenmişse, annesinin öğretebileceklerinden fazlası için kuzucuklar annelerinden ayrılıyorlarsa ne ala? Peki ya öyle değilse?



Teklifim şu; var mısınız “anne”leri “okul”a dönüştürelim!

İşin merkezinde anne var. Anne nerede bulunur? Ailede!

Peki anne ne işe yarar? Doyurur, besler, tüm ihtiyaçlarını karşılar...

Aslına bakarsanız ailenin en büyük öğretmenidir anne. Toplumsal yaşamın ilk öğretmeni.

Biz bu anneleri yeterince yetiştiremedik maalesef! Dolayısıyla aileyi, böyle yüce bir oluşumu yerle bir ettik. Ve baktık anneler doğru düzgün “insan” yetiştiremiyor, şimdi onun bıraktığı korkunç boşluğu, onun yerine kurulmuş sahte müesseselerle doldurmaya çalışıyoruz.

Annelerin kaliteli olması çok önemli. Annenin “anne” gibi kadın olması çok önemli.

Kendi bebeğini sevmesi, öpmesi, koklaması, dokunması…

Sağlıklı bir kadın olarak bebeğine doğru bilgiler aktarması,

Depresif olmaması, hayatı doğru okuması,

Ufkunun geniş olması, Allah’ın kendisine verdiği akıl nimetini doğru olarak kullanması,

Temiz fıtratlı olması, art niyetli olmaması, ilkeli olması,

Vakarlı/onurlu olması… onurlu olmakla kompleksli/inatçı olmayı birbirine karıştırmaması…

Öyle donanımlı, öyle akıllı, öyle kaliteli olmalıdır ki anneler… çünkü bebekler dünyayı annelerinin gözleriyle görürler. Anneleri gibi hayata bakarlar…

Anneleri cahil bırakıp, onların eksikliğini kurumlaştırıp, anaokulu oluşturacağınıza, “okul gibi anneler” yetiştirin! Anne kavramını, içeriğine uygun hale getirin!

İçinde annenin olmadığı, yıktığımız aile kurumlarının bıraktığı eksikliği, başka kurumlarla tamamlamaya çalışıyoruz… ve buna “anne okulu” diyoruz.

Gelin… Anneleri okula dönüştürelim… Bütün anneleri okula, evleri ilk eğitimin alındığı kaliteli kurumlara dönüştürelim… Var mısınız?

Gerçek “ana okulu” annenin kaliteli hale getirilmesidir. Destek anne okulu oluşturup, evlatları annelerinden uzaklaştırmak değildir. Annenin veremediklerini, çocuğa vermeye çalışmak değildir.

Yine göndeririz çocuklarımızı buralara sorun değil! Ama annenin eksikliğini tamamlamak içi değil, annenin ektiklerine ilaveler yapmak için.

Eleştirel bakmayı öğrensinler diye… farklı fikri yapılarını, karşılaştırmalı düşünce sistemini öğrensinler, fikir jimnastiği yapsınlar, daha donanımlı nesiller olsunlar diye.

Annelerinin onlarda oluşturduğu kaliteli alt yapı, yaşam kalitesi yüksek bilinçli bir hayat tarzına dönüşebilsin diye...

Sevgiler....

Mehtap Kayaoğlu (Psikolojik Danışman &Psikoterapist) - Haber 7

İsmail
10-05-2012, 07:44
3 adımda 'sözel zeka' geliştirme yöntemleri

Kendimizi doğru ifade edebilmek aklımızdakini dilimize yansıtabilmenin en etkili yolu çocuk yaşlardan itibaren sözel zekayı geliştirmekten geçer. Peki sözel zeka nasıl gelişir?


Başımıza ne geliyorsa dilimizden geliyor. Ya çok konuşuyor boş söylüyoruz; ya ne diyeceğimizi bilemiyoruz; ya bildiğimizi aktaramıyoruz; ya aklımızdakini dilimize yansıtamıyoruz; ya...vs. liste uzayıp gidebilir.

Tüm bunların çocukluktan beri kazanmamız gereken; fakat şartlar doğru oluşturulmadığı için eksikliğini yetişkin hayatımızda hissettiğimiz, aile içi eğitimimizde yapılan hatalara bağlı olduğunu biliyorsak ne yaparız? İlk iş çocuklarımızı doğru yetiştirmeye çalışırız değil mi? Büyüdüklerinde bizim yaşadığımız sorunları yaşamasınlar, kendilerini doğru şekilde ifade edebilsinler, kaşım diyecekleri yerde gözüm diyerek yaşamsal teknik arızalara düşmesinler diye! Zaten anne/baba olmak da bunu gerektirir.

"Hepimize aferin, doğru yoldayız." diye düşündükten hemen sonra başlayalım mı çocukta sözel zeka oluşturmanın pratik yöntemlerine;

1. Davranışlarınızı seslendirin! Bebek daha anne karnındayken onunla konuşmaya başlayın. Çocukla konuşmak demek, onunla dertleşmek demek değildir, sakın ikisini birbirine karıştırmayın. Çocukla konuşmak, çevrede olan bitenler hakkında bilgi vermek çok önemlidir. Metaforik olarak söylemem gerekirse, davranışlarınızı seslendirin. Birçok anne, çocuğuyla ne konuşacağını bilemiyor. Davranışları seslendirmek çok pratik bir yöntem bence. "Tatlı bebeğim benim. Bak anne yatağından kalktı, elini yüzünü yıkadı. Şimdi mutfağa doğru gidiyoruzzz. Biricik babana kahvaltı hazırlayacağız birlikte. Hııhh.. şöyyyle çayımızı ocağa koyalım. Cici kocacığım yanımıza gelinceye kadar masamızı hazırlayalım. Bakalım dolapta neler varmış? Peynirimiz bitmiş... amannn olsunnn... Acaba babanın canı ne ister? Ne dersin, hımm peki yumurta haşlayalım..." gibi. (Bu arada beylere sabah kahvaltısı hazırlattırıyorum, lütfen dikkatten kaçmasın. Ailedeki denge için çookk önemli bayanlar.)

Aynı yöntemi, dünyaya gözlerini açmış bebekleriniz için de uygulayacaksınız. Odanın içinde yürürken, iş yaparken, bir kenarda sessiz sessiz kuzu gibi yatan yeni doğmuş bebeğinize de aynı işlem... etrafta yürümeye başlayan bebeğinize de aynı işlem... 4 yaşına gelmiş çocuğunuza da... sizler sesli davranışlar sergilediğinizde, çocuğunuzun kelime hazinesi gelişir, ifade yeteneği artar. Dinleme becerisi kazanır. Onunla karşılıklı konuşmaya başladığınızda benzer davranışları yapacağı için dinleme becerisinin yanında konuşma becerisi de gelişir.

Dikkat ederseniz "sesli davranışlar" uygulaması yakın hissetmenize, kelime dağarcığı geliştirmesine, dinleme ve konuşma becerisi kazanmasına, görsel malzemeyi kelimelere dökme yeteneği geliştirmesine, görülenle konuşulan arasında bağlantı kurabilmesine, ilişkilendirme yeteneği geliştirmesine,... yardımcı olur.

2. Resimli kitaplar ve çevrede gördükleri hakkında yorumlar yaptırın. Elinize aldığınız resimli kitaplardan hikayeler oluşturmasını sağlayın. "Aa bak resimde neler varmış... hadi bana resimde neler olduğunu anlat... aferin... sence ne yapıyorlardır? Hımm güzelll... peki sence başka ne olmuştur burda..?" gibi açıcı sorularla cevabını çeşitlendirmesini sağlayın. Tek cevaplardan ziyade aynı resme değişik açılardan bakabileceği farklı yorumlar yaptırmaya çalışın. Böylece çoktan seçmeli düşünmeyi, aynı görüntünün birbirinden farklı çeşit çeşit duruma işaret etmiş olabileceğini farkeder. Dolayısıyla hayal gücü gelişir. Söylenen bir sözü yeniden gözden geçirir. Kendi cümlelerini ve kendi hayalini bile yeniden yorumlar. Yani aynı görüntüyü yeniden yapılandırır. Bir duruma, değişik açılardan bakabilmeyi ve değişik şekillerde ifade edebilmeyi öğrenir.

3. Yarım hikaye tekniği deneyin. Yani hikaye kitabı okurken, masalın başını okuduktan sonra "Şimdi sence ne olmuştur?" diye sorun. Onun cevabını dinledikten sonra siz de bir tahmin yapın. Ve "Hadi devam edelimmm... bakalım hangimizin dediği çıkacak..." diye kitabı okumaya devam edin. İkinizden birinin söylediği tutarsa mıncıklama eğlenme davranışlarıyla ortamı eğlenceli hale getirin. İkinizin tahmini de tutmazsa "Hii tühhh gördün müüü ikimiz de bilemedik... ayyy çok komikkk...." benzeri tatlı bir tarzla okumaya devam edin.

Başka bir hikayede de öykünün sonunu okuyup, başını tahmin ettirmeye çalışın. Böylece sonunu duyduğu bir duruma başlangıç üretmek ve bu üretileni sizinle paylaşmak zorunda kalacak. Böylece baştan sona ve sondan başa tamamlama yeteneği gelişecek.

Konuyla ilgili sorular sormuş olduğunuz için olayı takip etme yeteneği kazanacak. Her soruya cevap verdiği için, sosyal iletişimin ana kuralı olan "ortama dahil olma ve ortamla ilgili sürece katılabilme" yeteneği de gelişecek. Anlatılanlarla, resimli kitapların resimleri arasında bağlantı kurarak, hem sonucu tahmin etme konusunda egzersiz yapmış olacak hem de parçadan bütüne gitmeyi öğrenecek.

...

Günlük hayatta kendisini ifade edemeyen, konuşmaktan çekinen kişiler, genellikle olayları doğru algılayamadıklarını, doğru yorumlayamadıklarını düşünerek çekimser davranırlar. Oysa vakıa hakkında çeşitli açılardan fikir üretebilen kimseler daha girişken, daha konuşkan davranırlar. Bizler çocuklarımıza bu anlamda yardımcı olursak, büyüdüklerinde bahsedilen türden zorluklar yaşamayacaklardır.

Onların mutluluğu hepimizin mutluluğu...

Sevgiler...

Not: 2 Mayıs 2012 Çarşamba günü saat: 18.00'de Bağlarbaşı Kültür Merkezi'nde, Üsküdar Müftülüğü'nün organize ettiği "Evlilikte Eş Seçimi ve Evliliği Bitiren Hatalar" konulu seminerimizi sunacağız. Gelmek isteyen herkesi davet ediyorum. Gelmek istemeyenleri de davet ediyorum gerçi... güzel zaman geçiririz ümidiyle... Evlenmeden önce dinleyin bence...

Mehtap Kayaoğlu -Haber 7 (Psikolojik Danışman &Psikoterapist)

İsmail
10-05-2012, 07:45
Çocuklarda takıntı çoğalıyor!


Üniversiteyi bitirdiğim yıllarda çocuklarda takıntılı davranışlara rastlamak çok karşılaştığımız bir durum değildi. Gel zaman git zaman günler ilerledi, ortam farklılaştı...


derken çocuklarda takıntılı düşünceler, takıntılı davranışlar fena halde arttı.

Bugün sizler için bu konuya değineyim istedim.

Gelelim şimdi neymiş çocukluk dönemi takıntıları...

Çocuğunuz ortalama 4-5 yaşlarına gelmeye başladıktan sonra zihinsel ve sosyal gelişim süreçleri gereği, yaşadığı hayatı anlamlandırmaya çalışır. Sorular sorar, uygun cevabı bulmaya, anlamaya çalışır. Zihni karışırsa tekrar sorar. Yeterince beslenebildiği cevabı alamazsa endişelenir ve sorular tekrarlanır. Soru tekrarları, bu yaşlarda anlamlandırma çabasının bir uzantısıdır.

Derken yaşı ilerlemeye devam eder. 6 yaş civarına gelir. Sorular hala basınçlı şekilde devam edebilir. Aslında cevap verdiğiniz, normal şartlarda gayet güzel şekilde anlamasını beklediğiniz, içinde kaygı barındıran sorular dikkatinizi çekmeye başlayabilir. Örneğin küçük bir sinekten korkar "Beni ısırırsa kolum kopar mı?" gibi garibinize giden soru sorar. Öyle bir şey olmayacağını anlatırsınız, bakarsınız aynı şeyi yine sormaya devam ediyor. Cevap vermezseniz huzursuzlaşıyor, hırçınlaşıyor, yine soruyor. Güzel güzel cevap veriyorsunuz ama defalarca cevap verdiğiniz halde aynı soruyu kaygılı şekilde sormaya devam ediyor. Ve zamanla siz sıkılıyorsunuz, kızıp azarlamaya başlıyorsunuz saçmaladığına dair cümleler kurarak.

Buna benzer kaygılı sorulara eşlik eden diğer durumların varlığı da çok önemli tabii. Hemen sıralayayım ki zihniniz karışmasın;

Bazı davranışlar yapar, garip-saçma gibi. Yapmadan duramıyorum, yaparsam rahatlıyorum, diyerek onu engellemenize mani olur.

Kardeşime istemeden zarar verirsem veya anneme/babama/kardeşime bir şey olursa kaygılarını çok yaşar. Size sorar, olmayacağına dair cevap verirsiniz, yine sorar, yine sorar, yine sorar...

Zarar göreceğine dair gerçekçi olmayan endişeler geliştirir. Evde, gezmede, okulda bir kenarda durabilir. Niçin oyunlara katılmadığını sorarsınız, "top kafama gelir ölürüm" gibi abartı içeren cevaplar verebilir.

Temizlikle ilgili titizlikler geliştirebilir. Temizlik tutkusu davranışlarını ve insanlarla kuracağı sosyal ilişkiyi kısıtlayabilir. Tiksindiği için kendisini öptürmez, gibi.

Evden çıkarken veya eve gelince garip ritüelleri tekrarlar. Örneğin ayakkabısını giymeden önce koltuğun kollarına 3 kez dokunur. Sebebini anlamadığınız için sorarsınız "Hiiçç çok hoşuma gidiyor" der.

Gece yatarken kapıları, pencereleri iyice kilitlemenizi ister. Kontrol ettiğinizi gördüğü halde, kendisi yine kontrol etmek ister. İçi rahat etmez, yine sorar, gözünün önünde yeniden kilit kontrolü yapmak zorunda kalırsınız....vs.

Tüm bunlar zaman içinde çocuğunuzun dikkat dağınıklığı yaşamasına, ders başarısında düşüşler göstermesine, diğer çocuklarda fiziki olarak uzak durmasına neden olmaya başlayabilir. Okula gitmek istemez, banyoda-tuvalette fazla kalır, ısrarcı görünür. Hatta iç sıkıntısı çok artmasına rağmen, aile çocuğun sorunlarına karşı duyarsızsa bedeninde, özellikle ciltte ciddi yaralar oluşur.

Ergenlik dönemine girmeye başlamasıyla birlikte, sahip olduğu bu semptomlar kişilik yapılanmasını değiştirmeye başlar. Yani çocuğunuzun takıntılı davranışlarını, zaman içinde onun huyu zannetmeye başlarsınız. Oysa huy falan değil, tamamen zamanla oluşmuş takıntılardır yaşadıkları.

Takıntıyı, hepimizin günlük hayatımızda yaptığımız genel kontrollerden ayıran en tipik özelliğinin saçma sapan ve gereksiz önlemler olduğunu fark ettiniz değil mi? Tedbir almak ayrıdır, defalarca kontrol etmek ayrı!

Peki ne yapacaksınız?

Aile içi ilişkilerde huzursuzluk, kavga, tartışma, sorunlu karı-koca ilişkileri, bu ve benzeri sorunların ortaya çıkmasında etkili oluyor maalesef. Her şeyden önce aile çocuğuna huzurlu bir ortam sağlamalıdır diye düşünüyoruz. Bunun yanında çocuğun takıntılarına eşlik etmemeniz çok önemli. "Tatlım ben sana söylemiştim sorunun cevabını zaten... aa aklıma ne geldi, akşam çayın yanına kek yapalım mı ne dersin?" gibi rahatlatıcı ve şirin tarzda cevap vermek rahatlamasına yardım ediyor. Kızıp bağırmak veya ondan daha kaygılı şekilde basınçlı cevap vermek doğru değil.

Çocuğunuz davranışıyla sizi kontrol edebildiğini gördükçe durum ilerler. Tam da bu nedenle sizin tatlı ama ikna edici tarzla çocuğunuzu yatıştırmanız ve onun ritüellerine eşlik etmemeniz gerekir. Ona zaman ayırmak, eğlenceli sohbetler yapmak, duyguları hakkında konuşmak, birlikte gezmek, sevdiği faaliyetleri yapmak da çok işe yarar tabii ki.

Söylediğim gibi çocuklarda başlayıp gençlerde sıkça görülüyor takıntılar. Sıkıntı ve gerginlik oluşturan, güvenlik duygusunu azaltan her durumda çıkabilir.

Çocukluk dönemi takıntıları psikiyatrik bir rahatsızlıktır ve mutlaka çocuk psikiyatri uzmanlarına gitmenizi gerektirir (Diyeceksiniz ki; niye doktora git, diyorsun. Yazıyı herkes okuyor. Sosyal sorumluluk gereği doğru yolu söylemek zorundayım. Kimseyle bozuşmak istemem). Bunun yanında düşünce takıntıları, davranış takıntıları ve bunlarla başetmeyi öğrenmesi için psikoterapi görmesi gerekir. Terapi eğitimi almış kişiler bu konuda sizlere yardım edecektir merak etmeyin. Üstelik çocuklarla çalışıp onları rahatlatmak, iyi hissetmelerini sağlamak insanı çok mutlu ediyor. En azından ben mutlu oluyorum.

...

Çok dikkatli olmalısınız. Çünkü takıntılar, sıkıntılı durumlarda ortaya çıkıyor. Sıkıntılı durum geçse bile takıntının kendisi kalmaya devam ediyor. Bu da takıntıyla yaşamaya mahkumiyet anlamına gelebiliyor...

Diyelim ki yazıyı okudunuz, çocuğunuzda bu davranışların olduğunu düşündünüz. Kendinizce doğru davranmaya çalıştınız; ama değişiklik yok, hatta ilerleme hissediyorsanız lütfen yardım alın. Takıntılı haller çocuğun hayatını ve sağlıklı gelişimini engelleyen, aileler yardım almaya gitmedikleri için ilerleyen, aslında yardım alındığında gerileyen bir durumdur.

Sevgiler...

Mehtap KAYAOĞLU (Psikolojik Danışman &Psikoterapist) - Haber 7

İsmail
02-06-2012, 21:55
İnternette çocuklarınızı bekleyen tehlikeler ve tedbirler


Çevrenizde dikkat ediyor musunuz? Anne babalar, çocuklarına tanımadıkları insanlarla konuşmamayı, yabancıların verdiği yiyecekleri yememeyi, zili çalan yabancılara kapıyı açmamayı, kim olduğunu bilmedikleri insanların yardım istediğine "hayır" demeyi öğretiyor.


Fakat en az onlar kadar tehlikeli olan "ne olduğunu bilmediğin sitelere girmeme" tedbirini öğretmiyor. Öğretmeye çalışsa da başarılı olamıyor. Veya nasıl öğreteceğini bilmiyor!

Geçenlerde bir arkadaşımın yaşadığı şaşkınlığı sizlerle paylaşayım. Mutfakta bulaşık yıkarken, kızının hiç sesinin çıkmadığını farketmiş. Çocuk 4,5 yaşında. Annesinin kendisine öğrettiği bazı oyun sitelerine giriyor, Barbie bebeklerini giydiriyor, yaşına uygun dikkat oyunları oynuyormuş. Odaya girmiş, kızının ağzı açık bir şeyler izlediğini görmüş. Ekrana baktığında, barbie bebeklerle sanal olarak yapılan müstehcen görüntülerle karşılaşmış. "Kızım zarar görmüş müdür? Aklında saçma sapan şeyler kalır mı?" diye endişelenmiş doğal olarak.

Anlaşılan o ki; tanıdığı kelimelerle arama motoruna giren minik kız, tıklıyor ve önüne gelen görüntüyü izliyor. Ne çıkarsa bahtına!

Çocuklarınız internete evinizden, okulundan, arkadaşlarının evinden, internet kafelerden...vs. çeşitli yerlerden bağlanabilir. Oyun oynamak, ödev yapmak gibi en belirgin nedenlerle girdiği internet aleminde, hiç beklenmedik görüntülerle karşılaşabilir, olmadık teklifler alabilir.

Demek oluyor ki, toplumsal anlamda yaptığımız koruyucu uyarıları, internet hakkında da yapmalıyız.

Amerika'da 2001 yılında Kayıp ve Sömürülmüş Çocuklar Ulusal Merkezi adına yapılan Çevrimiçi Suçlar ulus Gençliği raporunda yer alan bilgilere göre; her beş çocuktan biri internette cinsel içerikli malzemelerle karşılaşmış, her 17 çocuktan birisi internetten tehdit olayı yaşamış, her 30 çocuktan birisi internet dışında buluşup cinsel ilişki yaşama teklifi almış!

Üstelik yıl 2001 dikkatinizi çekerim! Yakın tarihte yapılan bir araştırmada kimbilir durum nasıldır?

İnternetin çocuklarınız için en belirgin tehlikeleri;

* Pornografik, olumsuz ve tehlikeli inanç içerikli sitelere kolayca ulaşılabilmesi.

* Çocuklar için yararlı olabilecek sitelere kolay ulaşılabilir olmaması

* İnternet başında geçirilen zaman nedeniyle aile içi ilişkilerde çatışmaların oluşması

* Çocukların ders çalışmak için yeterince zaman ayırmaması

* İnternetin sanal kullanımının artmasıyla birlikte, gençlere kimlik bocalaması yaşatması

* İnternetin yararlı amaçlardan ziyade, oyun ve benzeri lüzumsuz haller için kullanılması

* Çocukların interneti bağımlılık haline getirmesi

* Bazı bilgilerle, yaşlarından önce ulaşılması (cinsellik/şiddet)

Şimdi gelelim çocuklarımızın güvenli internet kullanımı için gerekli olan anne/baba davranışlarını sıralamaya;

1. En kolay yöntem: Filtre programları kullanın. Böylece çocuğunuzun güvenli ortamlarda gezinmesini sağlarsınız.

2. Eğer siz de internet kullanıyorsanız, sağlıklı bir internet kullanıcısı olduğunuzdan emin olun. "Önce yaşa, sonra yaşat" ilkesi diyorum ben buna. Biz doğru zamanlarda, doğru miktarda internet kullanırsak ve mümkünse bunları sesli yaparsak çok işe yarar. Örneğin ben yazı yazarken bile, "Off şu yazı bitse de hemen kalksam bilgisayarın başından! Minik Ecrinimle oyun oynamak istiyorum yahuu... çok uzun oturulmaz ki bilgisayarın başında..." gibi sözler söylüyorum. Böylece 4,5 yaşındaki yeğenim Ecrin'e örnek oluyorum şimdiden. Mesaj veriyorum. Ne öğretirsek onu öğreniyorlar malum.

3. Bilgisayar yatak odasından, oturma odasına geçsin. Tek başlarına bir odaya kapanıp, sosyalleşme süreçlerine engel olmasına izin vermeyin. Öyle odaya tek başına kapanmak yok! Kusura bakmasın! Her ne yapacaksa bilgisayarda sizin yanınızda yapsın!

4. Günlük 3 saatten fazla bilgisayar başında zaman geçirmesine izin vermeyin.

5. Bilgisayarın kendisine değil, bilgisayarın başında geçirilecek zamanı sınırlayın. Doğru ve sağlıklı şekilde kullanılırsa, bilgisayar çağımızın en büyük nimetlerinden birisidir unutmayın.

6. Bilgisayar kullanımının saatlerini birlikte kararlaştırın. Israrlı tavırlar takınırsa durumu siz belirleyin. Örneğin ödevlerini bitirmeden, derslerini yapmadan oynamasına izin vermeyin. Tabii çok istisnai zamanlar olabilir. Arada sırada ders öncesi oynatabilirsiniz. Fakat bu istisnai durum, her zaman aynı şeyin olacağı anlamına gelmemeli.

7. Arkadaşlarla bir saat sohbet, 2 saat oyun, 2 saat ödev araştırması... gibi uzatılmış nedenlerle zamana zam yapmayın! Ödev+oyun+sosyal ağ=3 saat civarı!

8. Tanımadıkları insanlarla sosyal ağlarda muhatap olmamalarını kesinlikle öğretin. Günlük hayatta muhatap olduğumuz insanlarla konuşup sohbet edebileceklerini, oyun sitesi, vs gibi yerlerden çıkan insanlarla konuşmamaları gerektiğini hatırlatın.

9. Kimlik bilgileri, aile bilgileri gibi özel konularda kimseye bilgi vermemeleri konusunda bilgilendirin. Kötü niyetli kişilerin avcılığa çıktığını ve size zarar verebileceğini söyleyin.

10. İnternette karşılaştıkları her kişinin, aslında gerçek olmayan sanal kişiler olabileceğini söyleyin. Adının Mehmet olduğunu söyleyen birisinin gerçekten Mehmet olacağının garantisini kim verecek?

11. Arada sırada çocuğunuz arkasından internete girip, nerelerde zaman geçirdiğini görmeye çalışın. Kimlerle yazışmış, hangi sitelere girmiş, nerelerde sörf yapmış bakın.

12. Uygunsuz siteler, hoş olmayan sohbetlerle karşılaştığınızda,internet kullanımının kısıtlanacağını, doğru kullanımı anlayana kadar, yanlış kullanımlar için izni olmadığını hatırlatın.

13. Ana amacınız, çocuğunuza bilgisayar ve internet kullanımının sağlıklı yollarını öğretmek,unutmayın! Çocuğumuz kendi sorumluluğunu alabilmeli, şartlar ne olursa olsun ve hangi ortamda bulunursa bulunsun, kendisine zarar verecek insanlardan korunmayı öğrenebilmeli.

14. Çocuğunuzla birlikte bilgisayar başında zaman geçirin. Genel eğilimlerinin ne olduğu, hangi tür faaliyetlerden hoşlandığı ve kimlerle ne yaptığını anlamanın en iyi yolu bu.

15. İnternet konusunun, tıpkı sokaktaki yankesici ve eve giren hırsız kadar dikkat edilecek önemli bir mesele olduğunu evladınıza bir güzel açıklayın. Kurallar belirleyin ve birlikte bu kurallara uyun. Uymuyorsa, internet kullanımına kısıtlama getireceğinizi söyleyin.

...

İlk etapta aklıma gelenleri yazdım. Sizlerin uyguladığınız ve işe yaradığını düşündüğünüz yöntemler varsa yorumlarda bizimle paylaşabilirsiniz sevgili okurlar. Herkes birbirinden bir şeyler öğrensin. Süper olur bence!

Kendi başınıza interneti kontrol altına alabilirsiniz. Durum kontrol dışına çıkmışsa ve ne yapacağınızı bilemiyorsanız lütfen uzmanlardan yardım alın. Günümüzde bilgisayar ve internet bağımlılığı madde ve uyuşturucu bağımlılığı gibi zarar veriyor çocuklara...

Sevgiler...

Mehtap KAYAOĞLU (Psikolojik Danışman &Psikoterapist) - Haber 7

İsmail
02-06-2012, 21:56
Psikolojik danışmanlığın/cinsel terapinin turizmi olur mu?


Sizlerden gelen sorulara göz atarken dikkatimi çekti. Bir okuyucumuz "Cinsel terapi turizmi diye bir şey var mı Mehtap Hanım? O nasıl iş öyle?" diye sevimli bir ifadeyle soru yöneltmiş.


Günümüzde sağlık alanında adına "turizm" denilen bir sektör gelişti biliyorsunuz. İnsanlar yurt dışında yeterince faydalanamadıklarını düşündükleri sorunları için ülkemize geliyor, hastanelerde sağlık hizmetlerinden faydalanıyor, ardından binip uçağa yaşadığı ülkesine geri dönüyor.

Bunun bir benzeri ve hatta bence daha önemlisi psikolojik destek hizmetleri için geçerli. Kendi adımıza söyleyebilirim ki, yaz tatili dönemimiz gurbetçi vatandaşlarımıza hizmet vermekle geçiyor. Psikolojik destek çalışmaları, her ne kadar evrensel çalışmalar gibi görünse de, yardım eden uzmanın dini, dili ve yaşam biçimi, hizmet verdiği kişinin inanı sistemiyle yeterince örtüşmediğinde, danışanlar umdukları faydayı bulamayabiliyor.

Örneğin bizim insanımız evladını kendi dini hassasiyetleriyle yetiştirmek istiyor. Doğal olarak haram içeren durum ve nesnelerden(alkol, esrar, zina...vs) uzak durmasını istiyor. Bu tür sorunları için yurtdışında uzmanlara başvurduklarında, uzmanların kendilerini anlamadığını, onların hassasiyeti hakkında önyargılı davrandıklarını, hatta dini değerleri nedeniyle eleştirildiklerini söylüyorlar. Veya dil sorunu nedeniyle, içinde bulundukları durumu tam olarak anlatamadıklarını, uzmanının elinden geldiğince yardım etmesine rağmen, söylenenleri anlamamasından kaynaklanan sorunlar yaşadıklarını bildiriyorlar.

Veya buna benzer farklı bir örnek... özellikle evlilik terapileri için geçerli. Bizdeki aile kavramıyla, onlardaki aile kavramı birbirine tam oturmuyor anlaşılan. Bayan, eşinin kendisini aldatmasından rahatsız olduğunu söylediğinde, uzmanının "Sen de kendine bir erkek arkadaş bulabilirsin, böylece yalnız kalmazsın..." şeklindeki iyi niyetli önerisinin, kendisindeki dini veya yaşamsal değerlerle uygun olmadığı için, belirli bir terapi sürecinden sonra işlerin düğümlenmeye başladığını ve terapinin artık fayda vermediğini belirtiyorlar.

Okul ve eğitim konusunda da vatandaşımız zorluklarla karşılaşıyor. Bizim başımıza defalarca geldi, hakkında kimbilir kaç kez yazı yazdım sizlerle paylaşmak için. Avrupa ülkelerinde yaşayan vatandaşlarımızın çocuklarının okul seçimlerinde çok fazla sorun yaşadığını biliyoruz. Özellikle gymnasium (Almanya'da en başarılı çocukların gittiği okul)'a gitmesini istedikleri çocuklarının, zeka testleriyle düşük zekalı tespit edildiğini söyleyen aileler başvuruyor bize. Biz bu çocuklara zeka testleri yapıyoruz ve gymnasium'a gitmesine yeterli bir zeka seviyesi olduğunu tespit edip gönderiyoruz. Veya çocuğun ders başarısızlığı nedeniyle haupshule hatta daha alt seviyede okullara yönlendirildiğini, bu şekilde giderse iyi bir üniversiteye gidip doktor olamayacağını söylüyorlar. Sağolsun oradaki okullar anadilinde uygulanan testin ve çocukla aynı kültürü paylaşan uzmanın yaptığı zeka testlerini daha güvenilir buldukları için bizim sonuçlarımızı baz alarak, öğrencilerimizi hakettikleri okullara yerleştiriyorlar. Böylece aslında çocuğun gelecekteki meslek hayatını da kurtarmış oluyoruz.

Bunların dışında çocuklarda görülen bazı dikkat dağınıklıkları, öğrenme zorlukları gibi durumları tespit ettiklerinde, çocukların etiketlendiğini söylüyor vatandaşlarımız. O nedenle yaşadığı Avrupa ülkesinde yardım alıp çocuğunu etiketletmektense, yaz tatilinde bizden yardım almayı tercih ediyorlar. Hızlandırılmış dikkat eğitimi çalışmaları yapıp, ailelere bol bol malzeme ve dikkat geliştirici öneriyle gönderiyoruz. Anlaştığımız şekillerde takiplerini yapıyoruz.

Evlilik ilişkileri, evliliğin mahrem yanları için de çok sayıda başvuru var. Bizim dini değerlerimizi bilmeyen yabancı uzmanlar, dini hassasiyetlerle yaşanması gereken mahrem hayatlara yeterince yardım edemiyorlar. Onların önerdiği şey bizim için haram olunca işler zorlaşıyor.

Aslında ne kadar zor değil mi? Yardım almaya gidiyorsunuz; fakat uzmanınızla ortak değerleriniz veya ortak kültürünüz olmayınca kilitlenip kalıyorsunuz!

Bana kalırsa terapi ve psikolojik destek süreci evrenseldir! Genel geçer doğruları vardır. Uzmanlar, kendi yaşam biçimlerini temsil etmese de diğer inanı sistemleri hakkında bilgi sahibi olup, gelen danışanına içsel değerleriyle çatışmayan yardımı yapabilmelidir. Ama oradaki uzmanlar da haklı! İsviçre'de 65 haneli kantonda yaşayan millet sayısı 50 olunca, hangisinin değerini, hangisinin kültürünü, hangisinin kırmızıçizgisini nasıl öğrensin uzmanlar! Onlara da yazık valla...

Yıllardır takip eden sevgili okuyucularımız bilirler.. bu konuyu çok dile getiriyorum... ekranda, radyoda, yazıyla... gurbetçi vatandaşlarımıza diyorum ki hep: "Ülkemize geldiğinizde, sadece memleket, köy, beş yıldızlı otel için zaman ayarlamayın. Mutlaka bizlere de uğrayın. Eşinizle yaşadığınız evlilik problemleri, kızınızın erkek arkadaş sorunu, oğlunuzun ders seçimi, çocuğunuzun anlama/algılama güçlüğü, cinsel yaşantınızdaki sorunlar, çocuklarınıza kazandıramadığınızı düşündüğünüz genel yaşam kuralları, eğitim hatalarınızın telafi yolları, kayınvalide/elti sorunları, iş ve meslek hayatınızdaki motivasyonsuzluk...vs. aklınıza ne geliyorsa, her ne türlü sorun yaşıyorsanız, tatil öncesi çok belirgin probleminiz olmasa bile mutlaka Türkiye'de bizleri de ziyaret edin!"

Ailelerle tanıştığımızda genel olarak notlarımızı alıyoruz. Örneğin bir çocuk hakkında bize ilerde soru soracaksa annesi, hazır gelmişlerken çocuğu tanımamızı sağlayacak uygulamaları yapıp raporlarını yerleştiriyoruz dosyamıza. Aradan bir kaç ay geçtiğinde, anne falanca sorun için aradığında çıkarıp dosyayı bakıyoruz çocuk hakkında yazdıklarımıza. Ve zaten aileyi tanıdığımız için eğitim içerikli yönlendirmeyi yapmak çok kolay oluyor.

Gurbette yaşayan vatandaşlarımız için Türkiye sadece mekan tatili olmamalı! Burada güvendiğiniz, fikrine itimat edeceğiniz uzman kişilerle tanışma gezileri olmalı.

Hızlandırılmış aile terapileri, hızlandırılmış mahremiyet içerikli bilgiler, hızlandırılmış eğitim programlarıyla çok verimli psikolojik destek hizmeti alıp gidebilirsiniz.

Yakınlarınızı, memleketinizi görüp mutlu olmanızın yanında, cebinizde sağlıklı bilgilerle eve gitmenin yerini hangi tatil tutabilir? Üstelik uzman sizin dilinizden anlıyor... sizin değerlerinizi hissedebiliyorsa...

İstanbul dışında olup Türkiye'de yaşayan okuyucularımız için de aynı durum geçerli.

Sevgiler...

Mehtap Kayaoğlu (Psikolojik Danışman &Psikoterapist) - Haber 7

İsmail
02-06-2012, 21:57
Sütünüzü etrafa saçmayın, bebeğinize saklayın!


Ülkemizde herkes kendi kafasına göre bir şeyler yapıyor. Birisi ortaya bir laf atıyor, ardından konu hakkında yorumlar başlıyor. Ben de fikrimi söyleyeyim dilerseniz.


Öncelikle sütü olmayan annelerin, sütü olan annelerden fabrikasyon usulü süt alması, önü arkası düşünülmeden ortaya atılmış, iyi niyetli olmakla beraber, akla hizmet etmeyen, talihsiz bir söylemdir diyelim.

Bebeğin vücut ve ruh sağlığı için en uygun besin, annenin kendi sütüdür. Doğumla birlikte, annenin bedeninde, bebeği için rızık olarak gönderilen anne sütü, evlatların büyümelerinde ciddi kaynaktır.

Tarih boyunca zor anlarda, insanlar birbirlerinin bebeklerini beslemek zorunda kalmışlardır. "Süt anne" kavramının ortaya çıkmasına vesile olan bu emzirme olayı, süt verenle, süt alan arasında "öz annelik" ilişkisini oluşturmaktadır. Dolayısıyla süt veren annenin çocuklarıyla, süt alan çocuk "kardeş" olmaktadır... "sütkardeş"

Sütkardeşler, özkardeş gibidir. Birbirleriyle evlenemezler. Sütanneleri, onlar için özanneleri gibidir.

Bir iş yapmaya kalkışırken insanın, içinde bulunduğu dünyanın değerlerini, kime neyi teklif ettiğini çok iyi bilmesi gerekir. Dünyanın neresinde olunsa olsun, hiç bir toplum ve millet kardeş kardeşe yaşanacak bazı ilişkileri onaylamaz, kabul etmez. Dünya insanı eşcinsel ilişkiyi kabul etmiş olmasına rağmen, kardeş ilişkisini asla ve kat'a benimsemez!

Siz böyle bir projeyle, herkesi herkesle kardeş yapıyorsunuz.

Bir annenin sütü, kimbilir kaç tane çocuğa gönderilerek sütanne/sütkardeş ilişkisini başlatacak. Kim kiminle kardeş, kim kimin annesi, kim kimin babası belli olmayacak! İlerde aynı anneden beslendiğinin farkında bile olmayan çocuklar, belki birbirlerini sevecek ve evlenmeye kalkacak!

İşi sulandırmak gibi olacak belki ama, günümüzde insanlar zaten evlenecek doğru düzgün birilerini bulamıyor, bir de işin içine kardeşlik ilişkisi girerse...! eyvah ki eyvah...!

Bu arada tv programı yapan kişilerin ve medyanın bu gibi konularda dikkatli olması gerekiyor. Basın, ilginç bulduğu her konunun reklamını yapıyor. Uzaktan kulağa hoş gelen bir fikrin, islami -hadi diyelim ki islamı referans olarak almıyorsanız bile- insani teamüllere uygun olması gerekir.

Hiç bir insan canlısının geleceği, yapacak iş bulamadı diye kendisine eğlence aramak isteyen birisinin düşüncesiz çıkışına terkedilemez!

Sevgiler...

Mehtap Kayaoğlu (Psikolojik Danışman &Psikoterapist) - Haber 7

www.yuzlesme.tv (http://www.yuzlesme.tv)

mehtap.kayaoglu@yuzlesme.tv

mehtapkayaoglu@gmail.com

http://www.facebook.com/psk.mehtapkayaoglu

htttp://www.twitter.com/mehtapkayaoglu (http://www.twitter.com/mehtapkayaoglu)

Yeni-OSMANLI
02-06-2012, 23:19
Kaba-saba, paspal, hal hatır sorucu iki kelime etmez, nasılsa malımdır ...vb anlayışındaki insana en hafifiyle "renksiz"denmez de ne denir? E tabi bir de diğer köşede renk söndürücü hatunlardan bahsetmek lazım..:)

aynen.....

Yeni-OSMANLI
02-06-2012, 23:26
Güzel bir noktaya değindiniz. Bir kadının yahut erkeğin hanımından yahut kocasından bir başkasına güzel-yakışıklı demesi haramdır. Allah muhafaza haramlığını kendi ölçülerimle söylüyor değilim ama nerede okuduğumu da hatırlamıyorum. Pek çok eş, tv de gördüğünü eşini kıskandırmak için yahut ona karşı beğenisizliğini göstermek için böyle saçma tutumlara girebiliyor. Bu tipleri hayvandan aşağı görüyorum, hayvanların bile içgüdüleri böylesine sahip değil.

bunu engellemenin tek yolu islami olmayan tv ve filimlerden kacinmak...ee bunu yapincada "renksiz" damgasini yiyorsun.

Müslümanlar topluma entegre olunca ister istemez BATIL dünyadan nasiblerini aliyorlar,iz birakiyor,kadinlar yalan dünyanin aldatici renklerine cabuk kaniyorlar...tek kurtulus yolu,müslümanlarin kendi alternativ dünyalarini kurmalaridir,yani BATIL yalan dünyanin aldatici renklerine alternatif helal dünya renksizligimize renk katar.

Yeni-OSMANLI
02-06-2012, 23:34
doğum günümü unuttu ...eşim !!!


vah vahh vahhh farz çünki nasıl unutur ..



ne olur dogum gününü kutlasan,veya evlilik yildönümünü kutlasan ne kaybedersin?
Bunlar kötü birseymi?
Müslüman erkeklerin "out" olmasinin sebeblerinden biride budur.Kutla kardesim,cicek al kendisine,yemege cikar,biraz gez,hava al,konus,sevgini ilet,sevindir...bunlar onada sanada iyi gelir...insanlara islamiyeti kaba,radikal ve sert bir dinmis gibi taninmasina alet olan dengesiz 2radikaller" sebebiyle insanlar dindar yasamdan korkar oldular.

ben toplumumuzun cöküsünü milletimize örnek olamayan,dindarligi heveslendiremeyen "müslümanlara" bagliyorum.

Yeni-OSMANLI
02-06-2012, 23:39
Aslına bakarsanız bu çokeşlilik meselesi aklı başında Müslümanların gündemi bile değil! Kendisine eğlence/heyecan arayan insanların işi. Onların derdi çokeşlilik adı altında pornografik nefislerine tatmin nesnesi bulmak o kadar!



Yazının tamamını alıntılasam yeridir!

Mehtap hanım'ın yazılarını çok beğeniyorum,bu yazı da harika olmuş.Bence,tüm sorulara cevap olmuş! Tabii,nefsi ile okuyanların hoşuna gitmemiştir orası da ayrı bir mevzu.

Katılıyorum; ne birinci eş,ne sonra ki eş ya da eşler,ne de erkekler... Zamanla psikolojik rahatsızlıklar ortaya çıkıyor,sonuç hüsran!

Evet,çok eşlilik, akıllı Müslümanların gündemi dahi olamaz,olmamalı!

Teşekkür ederiz Sessizlik.
bir kadin ruhuyla mesele sizin dediginiz gibi olabilir...ama erkeklerle kadinlar yaradilis itibariyle bir degildir.Allah her iki cinside farkli yaratmistir.erkek fitraten cok eslilige heveslidir,kadinlar böyle degildir.
bazi erkekleri bir kadin tatmin edemez...durum böyle olunca harama düsmektense ikinci veya ücüncü evliligin ne mahsuru olur?
Hele zamanimizda oldugu gibi evde kalan kadinlarin sayisi artinca ikinci evliligie gücü yetenlerin evlenmesi ayiplanmamali!

serkan..
05-06-2012, 10:56
ne olur dogum gününü kutlasan,veya evlilik yildönümünü kutlasan ne kaybedersin?
Bunlar kötü birseymi?
Müslüman erkeklerin "out" olmasinin sebeblerinden biride budur.Kutla kardesim,cicek al kendisine,yemege cikar,biraz gez,hava al,konus,sevgini ilet,sevindir...bunlar onada sanada iyi gelir...insanlara islamiyeti kaba,radikal ve sert bir dinmis gibi taninmasina alet olan dengesiz 2radikaller" sebebiyle insanlar dindar yasamdan korkar oldular.

ben toplumumuzun cöküsünü milletimize örnek olamayan,dindarligi heveslendiremeyen "müslümanlara" bagliyorum.

oh yasaklamışlar seni :laugh::laugh:

latife bi yana :)

kardeş ben aile hayatında islami olmayan şeyler ile meşgul olmak istemiyorum

sevmiyorum ..ha bak mesela kendi doğum günümü kutlamam kutlanması taraftarı da değilim umursamam ..

evlilik yıldönümü saçmalığı ise ayrıca tiksinç..

şeriat ve sünnete ne derece uyumlu evlilik hayatı sürüyorum derdinde olmayan tiplerin yıldönümü derdine düşmeleri bundan sebeb aileyi yuvayı huzursuz etmeleri ise üzüüntü verici

modernizm pisliktir ona ait değerlerde hakeza :)

napak bizde bu türlü sizde o türlü

idare et yav :)

mü'HÜR
06-06-2012, 20:19
Osmanlı, Alllah irade vermiş sizin söylediğiniz bir haramdan kurtulmak yerine, başka haramlara düşmektir. Zira,birinci eş ikinci eşi asla kabullenmez ve onun akıttığı her gözyaşı,çektiği her çile size günah olarak yeter.O zaman nefsinizin istediği herşeyi yapın "sizin mantığınız bara gitmekten kaçıp karma olan çay bahçesine" gitmekten farksızdır;

ama ikisinde de haram vardır!

Ayrıca, nefis ortaya alınırsa bu 3 lede sınırlı olmaz! Evde kalan kadın size göre nasıl mantıkla evde kalıyor bilmem ama, bana göre "herkesin bir kör alıcısı vardır" Yani evde kalanlar seçktikleri için,herkesi beğenmedikleri için evde kalıyorlar yani, bu derece seçici insanlar kakıpta ikinci eş olmak istemez diye düşünüyorum.


serkan, size katıldığımı söylemeden geçemeyeceğim.Zaten aklı başında,olgun,islami değerlerle yetişmiş bir bayan böyle günleri eşi kutlamadığı için üzülmez,kavga çıkartmaz.Özellikle, çiçekleri vahşice koparılmasına vesile olmaktan gurur duymaz.Ayrıca böylesi bir bayan, bu bahsedilen günlerde alınan "zaruri" hediyeleri hiç benimsemez.Hediye birden yapılan,şaşırtan bir faaliyettir.Günlere ayıracağımız zaruri bir eylem değildir!

İsmail
14-06-2012, 06:55
Kendi kıskançlığınızla başetme yolları

Psikolojik danışmanlık hizmetini vermeye başladığımdan beri varoluş seyrini hiç bozmayan ender konulardan birisi "kıskançlık" sevgili okurlar!


Sizlerden öyle çok soru geliyor ki; aşırı kıskanç olduğunu dile getiren, bu konuda ne yapabileceğini öğrenmek isteyen, kurtulmak istemeyi içinde barındıran, bir yanı çaresizlik diğer yanı umut dolu sorular...

Kıskançlık; psikolojik açıdan bakıldığında "sende var, bende yok" duygusunun adıdır. İnsanoğlunun dünyaya gelirken cebinde getirdiği önemli duygularından birisidir. Ötekinde olan, kendisinde olmayan durumlarda devreye giren bir duygu sarsıntısıdır. Eksikliği hissedilen, yitirilmek istenmeyen, tehdit algılanan olaylarda varlığını hissettirir. Azı karar çoğu zarar misali, dozunda yaşanırsa rahatsızlık vermeyen; ileri boyutta yaşanırsa kişinin hem kendisine hem de çevresine zarar veren yıkıcı bir yapılanmadır.

Aslına bakılırsa kıskançlık, "kaynak kullanım problemi" olarak da tanımlanabilir. Günlük hayatta duygu ve ilişki kaynakları vardır. Bu kaynaklardan yeterince istifade edemediğimizi hissettiğimiz yerlerde kıskançlık başlar. Yani kardeşini kıskanan çocuk, kardeşini kıskanmaya çok meraklı olduğundan değil, anne/babasının sevgisinden yeterince istifade edemediği için kıskançlık yaşar. Çünkü anne/babasının, annelik ve babalık sürecinden yeterince faydalanamadığını, kardeşinin bu kaynaklara bolca sahip olduğunu farkeder. Derken içinde bir yerlerde kıskançlık duygusu oluşur.

Genel olarak düşünecek olursak, hiçbir duygumuz elini kolunu sallayarak tek başına gelmez hayatımıza. Birisini kıskanırken, aynı zamanda ona karşı öfke duyguları beslediğimizi de farkederiz. Yani kıskançlık duygusunu yaşıyorsa bir insan, ona mutlaka başka duygular da eşlik eder. En tipik örnek, kıskançlık cinayetleridir. Hiçbir kıskançlık tek başına cinayet işletmez! Kıskançlığa eşlik eden öfke, alınganlık, aldatılmışlık duygusu, değer görmediğine inanma, mutsuzluk, çaresizlik ve kişiyi elde tutmaya yetecek özgüvenin olmaması bir araya geldiğinde ortaya cana kıyıcılık çıkar. Anlaşılacağı üzere yeryüzünde hiçbir insanın sadece tek bir duygudan yola çıkarak davranış sergilediğini düşünmek mümkün değildir.

Kıskançlığın raydan çıktığı durumlara "haset" diyoruz. Haset, kıskançlıktan daha tehlikeli bir durumdur. Kıskançlık bir miktar kabul edilebilir; ama haset oldukça yıkıcı bir duygudur. "Bende yok, sende de olmasın" duygusunun adıdır. Hani şu bazı şarkılarda dinlediğimiz gibi... "ya benim ol ya da kara toprağın(!)"

Bu hatırlatıcı bilgileri kısaca verdikten sonra kıskançlık duygusuyla başetme yolları neler diye merak edenler için hemen sıralamaya başlayayım:

Öncelikle kıskançlık duygusu yaşayan kişinin, kıskançlık duygusunun farkına varması gerekir. Eşini aşırı kıskanan ve nefes aldırmayan bir beyefendi, bu fevri tavrının adını "Seven erkek kıskanır" diye koyarsa, kıskançlık duygusuyla başetmesi mümkün olmaz. Seven insan elbet kendisine ait olduğunu hissettiğini başkalarıyla paylaşmak istemez. Sahiplenme duygusuyla korumak ayrıdır, kişiye nefes aldırmayacak kadar sıkıp boğmak ayrı! Demek ki ilk kural, duygumuzun farkında olmak ve kıskançlık yaptığımızı kabul etmekten geçiyor.

İkinci olarak, kıskançlık yaşadığınız durumlardaki duygunuza çok dikkat etmelisiniz. Hangi duygu sizi kıskançlığa götürdü, ne düşünürken kendinizi nasıl bir kıskançlığın içinde buldunuz gibi. Kişi kıskançlık yaşamadan önce, kendisini o yola saptıracak yardımcı düşüncelerle harekete geçer. Hangi durum, hangi düşünce sizi kıskançlığa doğru yol aldırdı, farkına varmaya gayret edin. Böylece o yolu, yani sizi kıskançlığa götüren yolu gayet iyi tanıma fırsatınız olur. Farklı deneyimlerinizde, farklı olaylarda aynı yolu takip etmezsiniz. O yolun sizi kıskançlık duygusuna götürdüğünü bilir, kendinizi yolun başındayken kıskançlık duygusundan alıkoyabilirsiniz.

Üçüncü yöntem, kıskançlık duygunuza hangi duyguların eşlik ettiğine dikkat kesilmenizden geçiyor. Yukarıda da bahsettiğim gibi, hiçbir kıskançlık duygusu tek başına gelmez. Onu farklı duygular takip eder. Diyelim ki arkadaşınızı kıskanıyorsunuz. Nedenini bilmiyorsunuz ama! Kendinize ve duygunuza dikkat kesildiğinizde, onun aldığı başarıyı kıskandığınızı düşünürken, diğer yandan kendi çalışma prensiplerinizdeki baştan savmalığa öfkeli olduğunuzu da farkedebilirsiniz. İlk etapta arkadaş başarısını kıskanmak gibi görünen durumun altından bir sürü duygu çıkar. Çalışma prensiplerinize kızmak gibi, onun kadar çalışsanız bile belki aynı başarıyı elde edecek özgüvene sahip olmadığınızı keşfetmek gibi, ders çalışmayı bilmediğiniz için başarı konusunda kendinizi çaresiz hissetmiş olmanız gibi vb. Eksiklik hissettiğiniz yanlarınızı beslediğinizde işini kolaylaşır. Benzer ayrıcalıklara sahip olduğunuzu, benzer başarıya imza attığınızı gördüğünüzde kıskançlık yapmanıza gerek bile kalmaz.

Kıskançlık yaşayan kişilerin kendilerine özgü, alışageldikleri bir düşünce biçimleri vardır. Peşpeşe olumsuz şeyler düşünürler ve masum başlayan bir görüntü insanın beyninde fırtınalar koparır. Örneğin; eşinin yanında başka bir kadın gören hanımefendi, eşiyle bu kadın arasında bir ilişki olduğundan şüphelenmeye başlarsa, inanılmaz rahatsızlık hissedeceği bir kıskançlığa da adım atmış olur. Otomatik düşünceler başlar hemen. "Yanındaki kadın kimin nesi... hımm iyice de giyinmiş süslenmiş, bak sırf kocamın dikkatini çekmek için, acaba geçen akşam geç kaldığında işim var demişti, yoksa bu kadınla beraber miydi, acaba birlikte bir yerlere gitmişler midir, orda yakınlaşmışlar mıdır, bu kadın için bizi terk eder mi, eşimle boşanmak zorunda kalır mıyım, çocuklarım babasız büyüyecek, boşanırsam etraftaki insanlar ne düşünür..." gibi.

Bu gibi birbirini takip eden, raydan çıkmış, günlük hayatta başkaları için doğru gibi görünse de bizim yaşadığımız olayla doğrudan bağlantısı olmayan tren vagonu gibi sıralanmış düşüncelere "otomatikleşmiş düşünce" diyoruz. Kıskançlık yaşayan kişiler, otomatikleşmiş düşüncelerle kendilerini kışkırtırlar ve kendi morallerini bozarlar. Bu raydan çıkmış düşüncelerin gelişmesine izin vermemek gerekir. İlk bir kaç cümle akıldan geçtikten sonra kişi kendisine gelmeli ve gerçekçi düşünmeye başlamalı. "Hay Allahh! Ne alakası var. Nerden çıkarıyorum böyle şeyleri, ne ayrılması, ne terkedilmesi... nerden nereye geldim ben böyle..." gibi.

Farklı insanların benzer tecrübeleri olabilir. Bizim hayatımız bunların aynısını içermek zorunda değil. Hatta kendi hayatımızdaki benzer tecrübelerin bile aynısını yaşamak zorunda değiliz. Dolayısıyla buna benzer durumlar yaşanmışsa hayatımızda, ne yapıp edip geride bırakmayı prensip edinmeliyiz.

İllaki otomatikleşmiş düşünceler geliştirmek istiyorsanız, iyi ve güzel düşüncelerle yapmaya çalışın. "Arkadaşlarım hep onu seviyor zaten, şuna bak kimse benimle ilgilenmiyor, beni kimse sevmiyor, bu gidişle kısa zamanda bizim arkadaşlığımız bozulur..." yerine "Arkadaşlar bugün onunla daha fazla ilgileniyor, biraz sıkıntısı var gibi, insanların onunla ilgilenmesi işe yarar umarım, geçen gün de benimle çok ilgilenmişlerdi, herkes herkesi seviyor, ayrıca herkes herkesi çok sevmek zorunda da değil aslında, arkadaşlığımız şimdilik iyi gidiyor, uzun zaman devam edeceğe benziyor, kendimize dikkat edersek bu arkadaşlık bir ömür boyu sürer, bizler tam kafa tipleriz çünkü..." gibi.

Kıskançlıktan kurtulmanın en önemli yollarından birisi de kişinin kendisine yatırım yapmasından geçer. Sosyal aktivitelere katılmak, hobiler geliştirmek, kendinizi sevdiğiniz faaliyetlerle beslemek çok önemli. Böylece olumlu bakış açısı kazanmanız kolaylaşır ve şüphecilik/kuşkuculuk üretmek için vaktiniz azalır. İnsan boşluktayken etraftaki her şeye kafasını yorabiliyor. Kendisine yatırım yapan, özgüvenini geliştiren, sevdiklerine kaliteli zaman ayıran, başkalarıyla kendisini kıyaslayıp durmayan, her insanın değerli, biricik ve özel olduğunu bilen kişiler kıskançlık yapmaz! Hatta yapamaz!

...

Kendi başınıza bunları yapmaya gayret edin. Eğer tıkandığınız yerler olursa elbette yardımcı olmaktan mutluluk duyacağım. Bununla beraber olumsuz otomatik düşünce alışkanlığı olan ve bu düşünce şeklini değiştirmekte zorlanan kişiler varsa müjde vereyim. Kurtulmanıza ve olumlu düşünmeye başlamanıza yardımcı oluyoruz. Terapilerle farklı düşünme süreçlerini kazanmanızı sağlıyoruz. Hatta hipnoz yöntemiyle bilinçdışınıza kazıdığınız olumsuz düşünceleri, olumlu düşüncelerle yer değiştirmeyi öğretiyoruz size.

Çok keyif alacağınız, iyi ki gidip yardım almışım diyeceğiniz çalışmalar bunlar. Öyle keyifli ki... herkesi kıskandırır...!

Sevgiler...

Mehtap KAYAOĞLU (Psikolojik Danışman &Psikoterapist) - Haber 7

Büşra Betül
20-06-2012, 14:05
Paylaşım için teşekkür ederiz
Biz bayanlar da vardır kıskançlık :)

Leylifer
23-07-2012, 08:14
Eskiden her kadının en büyük hayali anne olmaktı. Annelik öylesine çekici bir duyguydu ki, küçük kızlara “Büyüyünce ne olacaksın?” diye sorsanız hiç düşünmeden cevap verirlerdi: “Anne olacağım”

Ne oldu da her kadının en büyük rüyası annelik, gelişen dünya düzeninde kadınlığın yeni kabusu olmaya başladı?
Hormonlu yiyecekler, sentetik giyecekler, sanal tatlandırıcılar derken duygularımızı da doğal olmayan ürünlerden seçmeye başlamış olmalıyız ki; bizi biz yapan yanlarımızı bir kenara bırakmaya başladık.
Peki şimdi sizlere; kadınlar kendi anneleriyle kurdukları ilişkiler nedeniyle anne olmak istemiyorlar desem…! Hatta anneleriyle kurdukları ilişkiden ziyade, kurmaları gerektiği halde kuramadıkları iletişimden dolayı anne olmak istemiyorlar desem…? İlginç değil mi?

“İyi de nasıl?” Hemen kısaca anlatayım:
Herkes için ilk nesne olan anne, özellikle kız çocuk için iletinin kaynağıdır. Kız çocuklar dünyaya annelerinin gözleriyle bakarlar. Anneleri gibi hissederler. Anneleri gibi tepkiler verirler. Anneleri gibi uyur, onlar gibi korkarlar. Sevmeyi ve mücadele etmeyi anneden öğrenirler.
Çocukluğun ilk yıllarında “yeterince iyi olmayan anne ilişkisi” nedeniyle kız çocuklarda çarpık bir duygusal gelişim süreci yaşanır. Çarpık başlangıç, zaman içerisinde farklı ve üstesinden gelinemeyen duygusal deneyimlere yol açar.
Aslına bakarsanız annelik, kadınlığın en üst seviyesidir. Çocuk sahibi olan kadınlar, kendi anneleriyle öğrendikleri ilişkileri evlatlarına yansıtacaklarının farkındadırlar. Tam da bu nedenle ısrarla “Ben annemin beni büyütürken yaptığı hataları asla yapmayacağım.” demelerine rağmen, kendilerini anneleri gibi bağırınıp dururken bulurlar.
Anneleriyle yaşadıkları ilişki zorlukları, evlatlarıyla kendi aralarında alevlenir. Bir anlamda geçmiş hayat film şeridi gibi gözlerinin önünden geçmekle kalmaz, rol değişimiyle ikinci kez yaşanır. Bu tip tecrübeler etrafta çoğaldıkça bilinçaltına annelikten korkmak/ürkmek gibi duygular gelip yerleşir. Ve maalesef yeni nesil anne olmaktan çekinmeye başlar. Hikaye böylece kötü bir şaka gibi hayatımıza yerleşir.

Kadınlar son dönemlerde birçok şeyden korkar oldular evet ama en fazla anne olmaktan. Bunun nedeni özetle kendi anneleriyle kurulamayan sağlıklı ilişki.
Yani diyorum ki sevgili hanımlar… ve tabii ki beyler… evlatlarınızla kurduğunuz ilişki, soyadı ağacınızın ilerlemesine bile vesile oluyor da farkında bile değilsiniz.
Kızınızı her azarladığınızda, onu incittiğinizde bilmelisiniz ki; ilerde sizinle yaşadıklarını kendi kuşağına aktarma endişesi nedeniyle, en doğal hakkı olan anneliği tecrübe edemeyecek. Sebebini bilemediği garip bir nedenle anne olmaktan korkacak. Dünyaya yeni bir bebek getirme isteği belirdiğinde, rüyalarına giren kabuslar nedeniyle sıkıntı çekecek. Sorununun adını koymaktan bile utanacak… cesaretini toplayabildiğinde, birilerine anne olmak istemediğini fısıldayacak…
Kısaca diyorum ki… Unutmayın …! Kızınızla sağlıklı iletişim kurmadığınızda, onun evlatlarıyla-anne olamayacağı için- kuramayacağı ilişkisinin vebal halkası siz olacaksınız!


Psikolojik Danışman&Psikoterapist Mehtap Kayaoğlu

lâl ü ebkem
23-07-2012, 12:36
Maalesef sadece bunlarla yetinilmiyor. Evvel zamanda kimi liseli kimi yeni başlayacak yaz talebeleri okutmuştuk. Tanışma faslında gerek islami gerek fenni ilimleri okuma gayelerini sorduğumda şu cevabı aldım: "İlerde evlenip de eşimizden ayrılırsak ailemiz kendilerine güvenmememizi, çalışıp hayatımızı idame ettirmek için diplomamız olması gerektiğini söylüyor." Aileler belki bundan da evvel yaşlarda, çocuklarına hem kendilerine, hem eşlerine güvenilmeyeceğini iyice benimsetiyor, dahası Allah'ın rızka kefil olduğunu saklayarak da O'na cc güvenmemeleri gerektiği telkinlerini de alttan vermeyi ihmal etmiyorlar. Böyle umutsuz, sindirilmiş psikolojiden gelecek bekle! Yeni nesil inşa edilmeden imha ediliyor. Hem de en yakınlarının eliyle.

z£LaL
23-07-2012, 12:51
eee o kadar kötü anlatıyorlar ki

Büşra Betül
23-07-2012, 13:35
Sebep :Gizli feminist bakış açısı
Çözüm :Kuran-sünnet hakemliğinde bir hayat...

İsmail
01-08-2012, 23:22
Yeni moda baş belası: Mükemmeliyetçilik!


Giderek hastalık halini alan, insanın günlük yaşamını burnundan getirmeye başlayan mükemmeliyetçilikle baş etmeye ne dersiniz?


Evde, işte, okulda, sokakta, başımızı çevirip baktığımız her yerde kendisini perişan eden, mağrur ve eksiksiz gibi görünen; ama aslında iç dünyasında yorgunluktan pestili çıkmış kişilerle karşılaşıyor musunuz? Ne dediniz? Karşılaşmak ne kelime, her sabah aynaya baktığınızda onunla yüzyüze mi geliyorsunuz? Eyvah! Yoksa siz de mükemmeliyetçilik hastalığına mı yakalandınız? Endişelenmeyin. Toparlanmanızı sağlayacak bir şeyler yazacağım.

Mükemmeliyetçilik, kişinin kendisine "ulaşamayacağı kadar yüksek" standartlar koyarak, günlük yaşamını sürekli denetleme, aşırı plan yapma, düzenleme, sıralama, yapamayacakları için erteleme...vb gibi davranışlarla sınırlamasıdır. Aslına bakarsanız insanı öldürmeyip süründüren bir durumdur. Şaka yapmıyorum, cidden öyle. Kontrol davranışları öylesine artar ki, sadece kendisini kontrol etmekle kalmayıp çevresindeki herkesi denetlemeye başlar. Kendisinin mükemmel bir kadın olmaya çalışması yetmez, kocasının mükemmel bir eş olması için çabalar durur. Bu çabaların çoğunda zorlama davranışları bulunur elbet. Ve çocukları üzerinde atmaca gibi dolanan bir anneye döner. Attıkları adımı, aldıkları nefesi bile kontrol eder. Her şey tam ve zamanında olmalıdır! Ha diyeceksiniz ki ne güzel! Ama öyle değil tabii. Çünkü bu "tam" ve "zamanında" denilen durumların kararı hep ona aittir. Size göre doğru olamaz, nitekim doğru tektir ve onun doğrusudur. Çevresindeki herkesin bildiği ve söylediği eksiktir, noksandır. Ulaşılması gereken yegâne gerçek kendisinin belirlediği yaşam şeklidir. Ya onun dediği gibi yaşarsınız ya da onun dediği gibi yaşarsınız! Kendi keyfinize göre yaşama şansınız yoktur. Aslında siz yoksunuzdur zaten, keyfiniz nasıl olsun ki?

Mükemmeliyetçi kimseye göre asla hata yapılmamalıdır. Öyle ki hayat -meli, -malı'ların üzerine kurulmuştur. Günlük konuşma dili bile gayriihtiyari olarak bu formata bürünmüştür. Hedeflediği bir duruma ulaşamamak onun en büyük kabusudur. Onun için hiçbir şey "yeterince iyi" değildir. Sürekli kendisini eleştirir. Günün büyük çoğunu aptal gibi göründüğünü düşünerek geçirir. Kimsenin yapamayacağı kadar başarılı işler yapsa bile, kendisine göre dünyanın en beceriksiz insanı yine kendisidir. Üstelik titiz davrandığı, ince eleyip sık dokuduğu halde böyleyse, işlerin ucunu bıraksa kimbilir ne hale gelecektir!

Mükemmeliyetçi olduğunu görüp kabul etmesi bile kendisini değiştirmek için değil; eksik bıraktığı şeyler varsa daha iyi fark edip tamamlaması içindir. En basit işi bile yaparken, çok mükemmel yapmak için gereğinden fazla detaya dalar. İş bitmez, uzar durur. Derken yeni bir işe kalkışmak ister. Bir önceki uzun çaba aklına gelince vazgeçer. Bir şey yapacaksa ya en iyisini yapmalı ya da hiç yapmamalı diye düşünür... Ve buradan saysam uzaya yol olacak kadar bir sürü şey...

Okurken bile iç sıkıcı değil mi?

Üstesinden gelmenin ve bu ruh halinden uzak durmanın yolları var elbet. Hemen sıralamak gerekirse;

Öncelikle kusursuz olmaya çabalamanın ne işinize yarayacağını düşünmeniz gerekir. Kusursuz olmakla elinize ne geçecek? Kime göre ne olacaksınız? Kimden hangi konuda üstün olacaksınız? Kazanımınız ne olacak? Kişi, gerekli özeleştiriyi yaptığında mükemmel olmak için feda ettiklerinin, mükemmel olduğunda kazanacaklarından çok daha fazla olacağını idrak edebilir. İnsanlar mükemmel olmak için öyle çok yanlarını kaybederler ki! İnsan ilişkileri bozulur. Kaygı bozuklukları yaşar, sinirlilik, yetersizlik, inatçılık huyları kazanır. Aslına bakarsanız mükemmel olacağım derken, tam tersi bir kişi olup çıkar. Fakat kendisini algılamasıyla, karşısındaki kişinin onu gördüğü kişilik arasında dağlar kadar fark olduğunu hissedemez bile.

Demek ki kusursuz olma çabanızdan vazgeçmelisiniz.

İkinci olarak "Ya hep - ya hiç" tarzı düşünmekten vazgeçmek gerekir. Kendinizi sürekli olumsuz şekillerde eleştirip durmak yerine, günlük pratiğinize ve kendilik gerçeğinize uygun eleştiriler yapın. Örneğin küçük bir hata yaptınız diye "Ben ne işe yararım ki zaten" demeyin. "Hay Allah.. bu işte biraz aksama oldu. Daha dikkatli olursam sonuç daha olumlu olacak" deyin.

Burada anlaşılması gereken temel nokta "Yeterince iyi" kavramıyla barışmak!

Ardından ne yapabileceğiniz konusunda gerçekçi olmanız geliyor! Yemek yapmak için mutfağa girdiğinizde usta şefler kadar muhteşem yemekler yapmak zorunda olmadığınızı, ev halkını doyurabilmenin inanılmaz keyifli olduğunu hissetmeye çalışın. Veya spor yapmak istediğinizde manken fiziğine sahip olmayı hedef koymayın. Sağlıklı olmak için bedenin muntazaman gevşemesi ve kas sisteminizin disipline edilmesinin ana hedef olduğunu düşünün. Yüzme kursuna giderseniz, milli sporcu olacakmışsınız gibi plan yapmayın. Serin sularda kulaç attığınızı kar sayın. Plates yapın ama Ebru Şallı olmak zorunda hissetmeyin!

Mükemmeliyetçi kişiler, işlerin noksansız yapılması için bazen gereğinden fazla zaman harcarlar. Bu durumda zaman kısıtlamalarıyla çalışmak iyi yöntemdir. Ev hanımı günlük temizliğine başladığında mükemmel temizlik yapacağım diye uğraşırsa, akşama kadar bir odayı ancak temizler. Oysa her oda için kendisine bir saat ayırırsa, o saat dolmadan temizliği bitirip, yeni saatte diğer odaya geçmek zorunda kalır. Böylece detaylara fazla dalma fırsatı bulamaz. İşler daha seri işler...

Diğer madde, eleştiriye açık olun. Mükemmeliyetçi kişiler kendilerini o kadar acımasız eleştirirler; ancak başka birisi kendisini eleştirip bir hata bulacak diye endişelenirler. Oysa unutmayın ki ağzınızla kuş tutsanız "Niye tuttun o kuşu, yazık değil mi?" diye soran birisi mutlaka çıkacaktır. Dolayısıyla eleştiri almamak için uğraşmak yersiz bir çabadır. Nasılsa herkes bir şey söyleyecek. Siz size düşeni yaptığınızdan emin olun yeter! Fazlası için kendinizi zorlamayın.

...

İnsanın kendisine yapacağı en büyük zulüm; mükemmel olma çabasıdır bence. Öyle yüksek bir standart vardır ki önünde, mümkün değil aşamaz! Aşamadığı için mutlu olamaz! Mutlu olamadığı için hayattan vazgeçer! Hayattan vazgeçtiği için zavallılaşır! Zavallılaştığı için kendisinden nefret eder!

Niye kendinizden nefret edesiniz ki?

Kendinizi sevmek, sevilecek iyi yanlarınızı bulmak, onlarla mutlu olmaya çalışmak varken...

Okuduklarınızı uygulamaya çalışın. Baktınız olmuyor, hala mükemmeliyetçisiniz, yardım alın. Kendinizi mükemmeliyetçilik işkencesi yapmayın...

Sevgiler...

Mehtap Kayaoğlu (Psikolojik Danışman &Psikoterapist) Haber 7

İsmail
01-08-2012, 23:24
Ticari ahlaksızlığın yeni adı:Evlilik (!)


Ne kadar garip bir başlık değil mi? Ama okuyunca hak vereceksiniz...


Evlilik, insanoğlunun geçmişinden devraldığı, geleceğine miras yoluyla bırakacağı kaliteli bir ilişki biçimidir genel anlamda. Farklı olanla birlikte yaşama ilişkisidir. Birbirini seven iki insanın, birbirine olan bağlılığını, sevdiği kişilerin katıldığı bir törenle, yasal hale getirmesi sürecidir.

Peki, şimdi böyle mi?

Günümüzde pek çok kişinin, evlilik ilişkisini ticari işe çevirdiklerine şahit oluyorum. Üzülerek dinlediğim insanlar, çevrede olup bitenler, kişilerin yaşadığı ilginç tecrübeler, aile terapistliği görevimi icra ederken karşılaştığım vakalar evlilik ilişkisinin garip noktalara gitmeye başladığını gösteriyor.

Aile Bakanlığı iş başına! Çünkü sizin artık yeni bir sorununuz var! Ne biliyor musunuz? "Ticaret ilişkisine dönen evliliklerle başetmek!"

Yo yoo yanlış söyledim! Doğru kurallarla yaşanan ticaretin ciddi anlamda saygınlığıvarken, "içten pazarlıklı kişilerin" yaptığı ticarette her türlü kandırmaca vardır. Kişiler üç kuruş daha fazla kazanmak için, insanlığın kollektif ahlakından ve yaşam prensiplerinden uzaklaşır. Dolayısıyla evlilikler ahlaki altyapısı olan ticaret ilişkisi gibi yaşansa bile idare edebilir. Ancak ticari ahlaktan uzak usullerle yaşanmaya başlamışsa "Ticaret ahlaksızlığına dönen evlilikler" tanımınıkullanmak gerekir.

Demek ki Aile Bakanlığı'nın yeni sorunu "Ticaret ahlaksızlığına dönen evliliklerle(!) başetmek"

İfratlar ülkesi, tefritler diyarı memleketim benim...!

Bir taraftan 3 ineğe "satılan", bedel olarak ödemesi yapılan bu canlılar kadar değeri olmayan gencecik kızlarımız...! onların yıllar boyu çektikleri eziyet dolu hayatları... Diğer yanda gözüne kestirdiği hoş/paralı olduğunu düşündüğü bir adamla evlenip, bir kaç yıl evli kalıp, evlilikte yerini pekiştirmek için alelacele çocuk doğurup, sonrasında ipe sapa gelmeyen nedenlerle boşanmaya kalkan ve giderken de erkeğin soyup soğana çevirmeye çalışan açgözlü zihniyetli kadınlar!

Bir tarafta kadına üçüncü sınıf muamelesi yapıp, insan oluşunu dahi unutturacak kadar eziyet eden ve kadıncağızın terketmek ne kelime, hakkında şikayette bile bulunmaya cesaret edemeyeceği kadar vahşi erkekler... diğer yanda eşine Allah'ın bir emaneti gözüyle bakıp, ona değer veren, kızcağızın kendi öz ailesinin bile değer vermediği kadar önemseyerek mutlu etmeye çalışan; fakat eşinin asık suratınıgüldüremeyen talihsiz kocalar...!

İşiniz zor Aile Bakanlığı...! Tüm bu çarpıklıklarla başetmelisiniz...!

İfrattaki sorunla başetmeye çalışırken, tefritler ortaya çıkarmamak zorundasınız!

Birisinin hakkınıötekine karşı korumaya çalışırken, dengeleri çok net ayarlamalısınız!

Ezilen kadınıkoruyorum derken, azmaya hazır kadını kışkırtmamalısınız!

Evliliğe ve eşine saygılı erkekleri onura ederken, kadına tarla/satılacak mal muamelesi yapan vicdansız adamı korumamalısınız...!

Evlilikler evlilik olmaktan çıktı, ticari bir ahlaksızlığa dönüştü maalesef. Beş yılınıdoldurmamış evliliklerdeki boşanma oranına, boşanma davalarındaki mal bölüşümüne ve özellikle kadınlar arasında moda haline gelen, kendisini mağdur gösterip erkekleri yolarcasına para talep etme davranışlarına bir göz atın. Ortalığın ne kadar harman yerine döndüğünü göreceksiniz.

Burası bir ülkeyse?

Bu ülkede bir yönetim varsa?

Bu yönetim kişilerin huzurunu sağlamaya talipse?

Bu yönetimin kanun koyucuları birinin geleceğini, diğerinin vicdanına terk etmemelidir! Kuralları doğru koymalı, sistemi iyi oturtmalı, kuralları koymak için iştişare yaptığı danışmanlarını doğru seçmelidir!

Aksi halde...

Herkes birşekilde başının çaresine bakar!

Ama...! herkes kendi başının çaresine bakmaya başlarsa...? Sistem ortaya çıkanlar hakkında başına gelenlerin bedelini öder!

...

Yıllardır aile danışmanlığı/aile terapistliği yapıyorum... son bir kaç yıldır evlerde olanlara akıl sır erdiremiyorum!

Evlilikte kadın ve erkek saldırganlığının yer değiştirmesinin, geçmişte eziyet eden erkeklerin yerini günümüzde boşanma zengini kadınların almasının, mağduriyet yaşayan kadın ve erkeğin yeni bir evliliğe adım atmaktan korkmasının, evliliklerin evlilik olmaktan çıkmasının...vs. Tüm bunların sebebi ne biliyor musunuz?

Evet... tam da düşündüğünüz gibi... artık insanların çoğu sadece para koparmak için evleniyor... huzur için, mutluluk için, birlikte yürümek için, geleceğe bu günden çok yakın bir dost taşımak için değil... günübirlik ihtiyaçlarına karşılık bulabilmek, içiboş hayallerine ulaşabilmek için...

Sevgiler...

Mehtap Kayaoğlu (Psikolojik Danışman& Psikoterapist) - Haber 7

İsmail
06-09-2012, 08:26
Çocuğu okula doğru hazırlama yöntemi


Ahh bu çocuk milleti! Hepsini çok seviyorum... Ve onlarla ilgili sorular gelince, aklımdaki konuları rafa kaldırıp, yavru kuşların işini kolaylaştıracak bilgiler vermeye başlıyorum hemen.

Okullar açılmaya başlayınca sizlerden en fazla okula hazırlık konusunda sorular gelmeye başladı sevgili okurlar. Bu konuda yazı yazmaya devam etmek iyi olacak sanırım.
Okullar açılıyor...! Çocuğu okula hazırlamak çok önemli, biliyorsunuz değil mi?
Okula doğru bir şekilde hazırlanan çocuk okumayı, okula gitmeyi, ders çalışmayı çok severken; okula hazırlanmayan çocuk ders çalışmayı, okula gidip gelmeyi sevmiyor.
Ülkemiz insanı, sorun öncesi tedbir almak yerine, sorun anında günü kurtarıcı yöntemler kullanmaya alıştığı için, ben şimdiden sizlere işe yarar bilgiler vereyim dedim.
Aslına bakarsanız bir çocuk normal şartlarda, kendisi okula gitmediği halde okula giden çocuklar gördüğü için, ruhsal olarak 3-4 yaşlarından itibaren okul gerçeğiyle tanışır. Annesiyle gezmeye giderken, elinde çanta taşıyan öğrenciler görür ve sorar: "Anne.. bunlar napıyolar?" diye.
Anneden iki türlü cevap dinleyelim isterseniz;
1. Anne Cevabı: Ne olsun okula gidiyorlar. Sen de gidince görürsün gününü! Orda öğretmenler var. Bakalım bana yaptığın gibi öğretmenine de şimarıklık yapabilecek misin? Evi dağıttığın gibi orayı da dağıtabilecek misin? Ne iyi olur, yaşın gelse de hemen gitsen, azıcık adam etseler seniiii... yürü yürü bakınıp durma etrafına, arabalar geliyo... çabuk ol...
2. Anne Cevabı: Okula gidiyorlar yavrum. Okumayı yazmayı öğreniyorlar. Hani sana geceleri hikaye okuyorum ya, işte okula gidince sen kendin okuyabileceksi. Artık tatlı kızımdan ben dinleyeceğim güzel masallar... ohhh... hımm bir de birrrsürü arkadaşın olacak! Onlarla oyunlar oynayacaksın. Öğretmenin sana bir sürü güzel bilgi öğretecek. Sen de eve gelince ödevlerini yaparken bana anlatırsın öğrendiği güzel bilgileri tamam mı? Ayy çok güzel olacak. Bak şimdiden meraklandım. Çok güzel çanta alırız sana kitaplarını koymak için, renk renk boyalar... ohh süperrr
Demek ki okula yapılacak esas hazırlık taa erken yaşlarda başlıyor. Okulu sevdiren, okulla ilgili güzel ve ilgi çekici cevaplar veren aileler bu görevi layıkıyla yerine getiriyor demektir. Oysa; "okula git de başım dinlensin" veya "benim sözümü dinlemiyorsun, git de seni bir güzel hizaya getirsin öğretmenin" edasıyla okul propagandası yapan aileler bu sınavı baştan kaybediyor.
Anne babalar genellikle kendi beklentilerini ve kendi ihtiyaçlarını çocuklarına aktarır.
Gelmek isteyip gelemediği her seviyede evladını görmek ister, olmak isteyip olamadığı her meslekte çocuğunu düşler. Dolayısıyla okula başlayan çocuğunun çalışıp başarılı olması için sabırsızlanır. Bir an önce okumalı, hemencecik her şeyi kavramalı, olabilecek en çalışkan seviyeye ulaşıp okul ve bölge birincilikleri kazanmalıdır. Oyuna, eğlenceye ayıracak zamanı yoktur! Okulun ilk gününden itibaren kafayı deftere/kitaba gömmek zorundadır...vs.
Bu duyguyla yola çıktığımızda bırakın çocuklara okulu ve dersi sevdirmeyi, kendi ellerimizle derslerden ve okuldan tiksinmelerine yardım ediyoruz maalesef. Sonra yine benzer yöntemlerle sevdirmenin yollarını arıyoruz.
"Bak sen inat ediyorsun ama... günde 200 soru çözsen, soru çözmenin ne kadar eğlenceli olduğunu anlayacaksın, sonra öyle çok alışacaksın ki soru çözmeye, kendiliğinden 300'e çıkaracaksın... hayır, ben bildiğim için söylüyorum. Ahmet Beylerin oğlu da aynen senin gibiymiş. Bir başlamış çalışmaya, şimdi masa başından kaldıramıyorlarmış..."
Şaka gibi değil mi...!
Ama gerçek...!
Temel disiplin kurallarını öğrenerek büyüyen, sosyal yaşam becerileri gelişmiş evlatlarımız için okula başlamayla ilgili sorun olmadığını biliyoruz. Sıkıntıyı, ilişki kalitesinde sorunlar olan aileler yaşıyor.
Evlatlarınızla, grup içi paylaşımlarını artırmaya yönelik oyunlar oynasanız, evde baş edebileceği sorumluluklar verseniz, okula gitmenin çok şeker bir durum olduğuna yönelik bilgileri tiyatral ve yaşamın içine yayılmış tarzda öğretseniz, okula gitmeyi niye sevmesin ki? Okula gitmeye başladığı ilk günler niye kabusa dönsün ki?
Çocukların korkup endişelenecekleri alt yapıyı oluşturuyoruz... ardından niye bunlar okula başlarken sorun çıkarıyorlar diye kızıyoruz... veya üzülüyoruz...
Bilmem yeterince anlatabildim mi?
Sevgiler...
Mehtap Kayaoğlu (Psikolojik Danışman &Psikoterapist)- Haber 7

Büşra Betül
15-09-2012, 20:54
Korumacı Anne, Çocuğunu Pısırık Yapıyor!

Geçmişin çocuk yetiştirme usulleri vardı. Türk filmlerinden bile hatırlarsınız. Kadınlar çok sayıda çocuk dünyaya getirir, neredeyse bu çocukları sokakta büyütür, eline ekmek başına tokmak misali davranış biçimleriyle yetiştirirdi.
Günümüzde tokmaklı annelerden, eli belinde annelere geçiş yaptık. Önemli bir farkla tabii, şimdiki anneler evlatlarını korumak için elini beline atıyor. Etraftaki herkesi azarlıyor, çocuğunu korumak için elinden geleni yapıyor.
Hadi daha naif annelerden bahsedeyim biraz da. Çocuklarının üzerine titreyen, bir dediğini iki etmeyen, akşam eve kocası geldiğinde, çocuğunu kendi öz babasının çatık kaşlarından bile korumaya çalışan anneler!
Yeni moda -aşırı koruyucu- anne tavrının önemli bir olumsuz etkisi var sevgili okuyucular! Yaşadığım bazı olayların da etkisiyle bu konuda bilgi vereyim istedim bu gün.
Çekirdek ailenin mikro kapsül aileye dönmesiyle birlikte, babalar para kazanıyor, anneler evde çocuk büyütüyor. Veya bazı evlerde anneler de çalışıyor, çocuklara aile büyükleri veya bakıcılar göz kulak oluyor. Ama herkeste ortalama aynı büyütme tavrı var: Aşırı koruyucu ebeveyn tarzı.
Bir çocuğun kendisini geliştirebilmesi, problem çözme yeteneklerini artırabilmesi için zaman zaman başedebileceği sorunlarla karşı karşıya kalması gerekiyor. Hatta başedemediği durumlarda, bir üst düşünce sistemine geçip, daha kalıcı tedbirler almayı öğrenmesi gerekiyor. Minik kuşların, kara gözlerin kendi başının çaresine bakmasının kaçınılmaz yolu bu maalesef.
Düşüp dizini acıttığı zaman, kaygan zeminde koşmaması gerektiğini öğrenir. Arkadaşları tarafından dışlandığında, hangi nedenle dışlandığını anlamaya çalışarak, davranışlarını sosyal kabullere göre değiştirmeye çalışır. Tüm bunları yaparken de problem çözme yeteneklerini harekete geçirir. Çözüm odaklı olmayı öğrenir.
Geçen gün parkta yeğenlerimi oynatırken dikkatimi çekti… grupta sürekli mızmızlık yapan ve diğer çocukları rahatsız eden kız çocuğunu diğer çocuklar oyuna almak istemediler. Anne pencereden bağırıp kızınca, ses çıkaramadan çocuğu yeniden oyuna aldılar. Oysa doğru olan, çocuğun kendi olumsuz tavırlarının neticesi olarak oyundan dışlandığını anlaması, ardından oyunbozuculuk yapmamaya söz vererek, oyuna geri dönmesiydi.
Çocuğumuzun sosyal yaşam becerileri geliştirmesine yardım etmek için onlara yol gösteririz… fakat onların yerine kararlar vererek, sürekli ne yapmaları gerektiğini söylemeyiz!
Aksi halde…! Aksi halde hayatla başa çıkma mekanizmalarının gelişmesine engel oluruz. Dolayısıyla kendi aklıyla düşünemeyen; nerede ne yapması gerektiğini bilmeyen; en küçük sorunda mızmızlanıp ağlamaya başlayan; annesi yanında olmadan adım atmaya korkan; büyükleri ön ayak olmadan ortamlara bir türlü katılamayan; tüm bunları yapamamanın etkisiyle özgüven sorunu yaşayan; içine kapanık pısırık bir çocuk olmasına yardım etmiş oluruz.
Bir anne için en korkunç durum, özenle eğitim vermeye çalıştığı yavrusunun, korkak, ürkek, pısırık olması olsa gerek değil mi? Elinde ekmek başında tokmak büyüyenlere bakıyorsunuz, maşallah canavar gibi… sizin özenle yetiştirdiklerinize bakıyorsunuz, içine kapalı…
Sorunu doğru tespit ederseniz, çözümü kolaylıkla devreye sokabilirsiniz. Evlatlarınızı çok sevdiğinizi biliyoruz. Kendi çocuğunu sevmeyen, onu korumak istemeyen annenin ruh hastası olması gerekir zaten. Ancak gereksiz korumaların, gereksiz müdahalelerin bu çocukları korkak, endişeli, mızmız yaptığını unutmayın.
Hayatın içinde olmalarına, biraz canlarının yanmasına, biraz zorluk çekmelerine tahammül edin. Bu tip durumlara tahammül edebilin ki ilerde girişken olmayan, bir baltanın ucuna sap olamayacak kadar sıkıntılı yetişkinler olmalarına tahammül etmek zorunda kalmayın.
haber7

_Berceste_
17-09-2012, 18:59
faydali paylasimlar tesekkür ederiz

İsmail
12-08-2013, 22:01
Ağaçla gelen politik psikoloji zafiyeti

Geçtiğimiz hafta yaşananları biliyoruz. Ağaç ağaç olalı böylesine bir hareketliliğe vesile olmamıştır eminim ki. Üstelik kökleri yere sağlam bağlı bu vazgeçilmez doğa harikası nimetler, yaprakları kadar çok sayıda insanın birbirine kızmasına zemin hazırladı.

Sebep ağaç mıydı, ağacın dallarına asılmış niyet türünde beklentiler mi tartışmasına girmeye niyetim yok. Kendimce dikkatimi çeken noktadan yazmak istiyorum izninizle.

Olayları takip ederken politik psikoloji hakkında bildiklerim canlandı minik minik. Aklıma gelenleri sizlerle paylaşmak istedim.

Politik psikoloji disiplini, insanın düşüncelerini, davranışlarını ve duygularını konu alarak, bunların siyasi hayata etkilerini inceleyen akademik bilimsel bir çalışma alanıdır. Politik psikolojiyle ilgilenen uzmanlar, halkların davranışlarını, düşüncelerini ve duygularını yakından takip eder. Halkı yöneten liderlerin karakter özellikleri ve yöneten/yönetilen ilişkisini oluşturmaya çalışır. Hatta halkın kendi içindeki yönetici/yönetilen profiliyle sınırlı kalmayıp, uluslararası alanda çalışır.

Politik psikolojinin ciddi anlamda çalışma zemini vardır. Yani halk içindeki etnik kimlikten tutun da terör ve terörist kimliği, liderler ve liderlik özellikleri, liderin motivasyonu, halkın motivasyonu, toplumsal travmalar, gurbetçi psikolojisi, etnik gruplar, aynı toprak üzerinde yaşayan farklı toplulukların oryantasyonu, iç çatışmalar, medyanın siyasete ve toplumun davranışları üzerine etkileri, ülke yönetiminin halk üzerine etkileri...vb gibi çeşitli konularda çalışır. Anlaşılacağı üzere geniş bir çalışma alanı vardır. Zira toplumun psikolojisi,hele hele de toplumun politik psikolojisi üzerine çalışmak kolay değil elbet!

Politik psikolojiyle uğraşan uzmanların kişi ve taraf tutmadan, herhangi bir siyasi görüşü temsil etmeden, çeşitli kurum ve kuruluşlarla yakın temas halinde çalışması gerekir. Çünkü politik psikoloji uzmanlarının temel görevi, yönetenle yönetilen arasında sistematik bir memnuniyet bağı oluşturmaktır. Bunun için tüm siyasi partilerle görüşebilen, tüm uluslararası kuruluşlarla iletişim kurabilen ciddi bir çalışma ürünü olabilmelidir.

Politik psikoloji uzmanları devleti yöneten üst düzey yöneticilere, siyasilere ve diplomatlara ciddi bir psikolojik destek yapmak zorundadır. Halkın huzuru, zaman içinde çözümlenebilecek türden sorunlar için insanların birbirine zarar vermemesi, insanların kendilerini güvende hissetmeleri için.

...

Son bir haftada yaşananları görünce "Nerede bu ülkenin politik psikoloji uzmanları?" diye hayıflanmak geldi içimden.

Veya var... ama yeterince işe yaramıyorlar...

Üzgünüz... bence hep birlikte üzgünüz... sebebi ne olursa olsun, tutulan saf hangisi olursa olsun son bir haftada birileri üzüldü... kimse bozulmasın; fakat politik psikoloji alanında önemli bir boşluk olduğu net bir şekilde ortaya çıktı.

Dün radyo programımda söylediğim gibi; bizim insanımızın şifresi iyi niyetli! Bir annenin, ihmale uğrayan çocuğunun yaptığı "Sen beni sevmiyorsun anne, kardeşimi daha çok seviyorsun!" isyanındaki masumiyeti anlayıp, serzenişte bulunan evladını daha çok anlamaya çalışması gibi... zaten sevildiğine inanan yavrusuna gereğinden fazla ilgi göstermeyeceği gibi... sarıp sarmalarız birbirimizi!

Bizler zemininde iyilik ve doğruluğun olduğu insanlarız!

Severiz birbirimizi... haa bazen tuttuğumuz futbol takımı nedeniyle, bazen yöresel/bölgesel özelliklerimizle, bazen de içinde bulunduğumuz ideolojik düşüncelerimizden hareketle kızarız birbirimize; ama içimizde birbirimize karşı merhamet besleriz.

...

Birilerinin yaşananları iyi okuması, iyi analiz etmesi, iyi anlatması gerekiyor... ve hepimizin evlatlarımıza ve tabii ki kendimize barışçıl bir dünya hediye etme zorunluluğumuzu aklımızdan çıkarmamamız gerekiyor...

...yoksa fikir ayrılığı tabii ki olacak... aynı fabrikadan çıkmış seri üretim eşyaları değiliz hiçbirimiz... ve farklı olanla birlikte yaşamayı biliriz...!

Sevgiler...

Mehtap KAYAOĞLU (Psikolojik Danışman &Psikoterapist)

İsmail
13-11-2013, 14:15
Bilinçsiz ebeveyn olma yöntemleri

Çocuk yetiştirmenin kolay bir iş olmadığının hepimiz farkındayız değil mi?

Uzaktan kolay görünen "Aman canım, abartmaya gerek yok, nasılsa büyür..." gözüyle baktığımız, içine düşüldüğünde insanı canından bezdiren süreç haline gelebilen bir debelenme halidir anne/baba olmak.

Danışmanlık hizmeti verdiğim ailelerde dikkatimi çeken iki türlü bilinçsiz anne/baba psikolojisi var:
Birinci grup anne/baba; aslında başarılı, saygın, çevrelerinde sevilen/değer verilen, çocuklarına karşı yeterince iyi davranışlar sergileyen kişiler oldukları halde, sanki dünyanın en başarısız ve beceriksiz ebeveyni kendileriymiş gibi hissedip, çocuk yetiştirme konusunda sınıfta kalmışlar gibi üzülen, anne/babalık özgüvenleri yerlerde sürünenler.
İkinci grup anne/babalar ise; çocuk yetiştirmenin aslında fazla da abartılmayacak bir durum olduğunu düşünerek, kendilerinin büyüme dönemindeki "olağan" hallerinden yola çıkarak, eğitime ve çocukla kurulacak iletişime yeterince yatırım yapmadıkları için, evlatlarıyla kuramadıkları bağlar nedeniyle endişelenenler.
İkisinde de bir acayiplik hissediyorsunuz değil mi?
Birincisindeki düşünsel hata, yeterince emek verilmesine rağmen, gerekli anne/babalık özgüveninin olmaması ve mükemmeliyetçi yapılanma nedeniyle yaptığı hiçbir şeyi yeterli görmeyerek, çocuğa karşı muntazaman suçluluk duyguları beslemekten kaynaklanan eziklik psikolojisidir.
İkincisindeki düşünsel hata ise; çocukla iletişim kurma ve çocuğun duygularını anlama noktasında yeterince yatırımı yapmadığı halde, sanki yapmış, ona rağmen işler yolunda gitmiyormuş gibi hisseden, grandiöz yapının eşlik ettiği, endişe/kaygı yaşama psikolojisidir.
Bazılarınızın "İkisini toplayıp ortadan bölerseniz her şey yoluna girer Mehtap Hanım..!" şeklinde matematiksel işlem tavsiyelerinizi duyar gibi oluyorum doğrusu... haklısınız... ikisinin orta yolunu bulmak lazım çünkü...
İkisi de bilinçsiz yapılanma..!
Birincisi, verdiği şeyin farkında değil; ikincisi, vermediği şeyin!
Çocukla kurulması gereken duygusal ilişki açısından bakılacak olursa;
Birincisi, çocuğuna karşı hissettiği sevgi duygularını gereğinden fazla dışa vururken; ikincisi çocuğuna karşı hissettiği sevgi duygularını içine atma/gizleme eğilimindedir.
Birincisi, çocuğuna karşı her anlamda bağımlı ve aşırı cömert davranırken; ikincisi, çocuklarının aileyle birliktelik ve beraberlik duygularına karşı aşırı duyarsızdır.
Birincisi, çocuğunun büyüme dönemi özelliklerini ve yaşına göre ihtiyacı olan duygularını aşırı önemserken; ikincisi, çocuğun büyüme dönemi özelliğiymiş, belirli yaşlarda belirli durumlara karşı dikkatli davranmak gerekirmiş gibi gelişim süreçlerine karşı umursamazdır.
Birincisi, çocuğunu aşırı ilgiye boğma eğilimindeyken; ikincisi, çocuk evde yokmuş gibi yaşayabilmektedir.
Biricisi, çocuğuna iyi davranacağım, onu hiç kırmayacağım diye anne/baba olma sınırını bir türlü çizemezken; ikincisi, anne/baba oluşunu neredeyse her an hatırlatacak katı sınırları olan bir hayat tarzı yaşayıp gitmektedir...vs. örnekleri uzatmak mümkün.
Birinci veya ikinci farketmez, bilinçsiz şekilde çocuk yetiştirirken anne babalar farkında olmadan çocuklarına benzer şekilde zarar veriyor aslında. Çünkü aşırı koruyup kollamada da çocuğu kendimizden bağımsız bir kişi olarak görememe psikolojisi var, ikinci tutum olan çocuğu baskılamada da.
İkisinde de çocuğa karşı geliştirilmiş bir bilinçaltı özgüven sorunu var. Birincisi aşırı kolladığı için, kendisi olmasa çocuğunun hiçbir şey yapamayacağına inanır, ikincisi çocuğun kendi sözünden çıkamayacağına odaklanır. Sanki her iki tutumda da dikkat çeken bir yan var farkettiniz mi? Hükümdar anne/baba!
En güzeli ne biliyor musunuz? Allah'tan çocuklar esnek! Onlar biz yetişkinlere oranla daha anlayışlı! Bizi ve tepkilerimizi, bizim onları tanıyıp anlamamız gerektiğinden daha iyi biliyorlar! Yaptığımız her türlü destek ve iyi niyetli yanlış davranışların, onlara olan sevgiden ve onlara zarar gelme kaygısından kaynaklandığını hissedebiliyorlar!
Anne/baba olmanın doğasında yer alan iyi niyetimizin yanına, büyüttüğümüz çocuğu daha yakından tanıyabileceğimiz tatlı bilgiler eklersek fena olmaz bence diyeyim... ve bitireyim...
Sevgiler...
NOT: 1) 21 Kasım 2013 Perşembe günü saat 19.30'da Ümraniye Belediyesi Kültür Merkezi'nde "Ailede ve Hayatta Mutlu Düşünme Yolları" konulu seminer vereceğim.
2) 27 Kasım 2013 Çarşamba günü saat 14.00'de Başakşehir Belediyesi'nin Güvercintepe Bilgi Evi'nde düzenlediği "Çocukta Manevi Değer Oluşturmak" konulu seminer vereceğim. Hepinizi beklerim...
Mehtap Kayaoğlu - Haber 7 (Psikolojik Danışman &Psikoterapist)

İsmail
03-12-2013, 07:30
Toplum merhametli değilse anne katil olur!

Son yıllarda gündemimize giren, birkaç aydır medyamızı da işgal eden bir konuyu irdeleyelim istedim bugün: Katil anneler!

Ne güzel şey şu annelik...
Tarih boyunca anneliğin "koruyucu melek" öykülerinin içimizi titreten sayısız kahramanlıklarıyla büyüdük. Kulağımızı hoşnut eden her bir anlatımda, kendi annemizle gurur duyduk. Çocukluğumuzdan itibaren elimize verilen oyuncak bebeklerle, evladımız olursa onu canımızdan çok sevmenin evcilikli egzersizlerini yaptık.

Cennetin, annelerimizin ayakları altında olduğuna inanırken; en şiddetli ahiret sahnelerini, annelerin kucağından bebeğini bırakıp kaçacağı gün dehşetiyle tanımladık...
Anne öyle bir varlık ki; sarıp sarmalar.
Anne öyle bir ilaç ki; öpünce ateşi düşürür.
Anne öyle bir sırdaş ki; sinesinde saklar.
Anne öyle bir kalkan ki; canı pahasına siper olur.
Anne öyle bir sabır ki; yüreği yaralansa bile içine atar.
Anne öyle bir mucize ki; annemiz varsa bize bir şey olmaz... ve daha bir sürü şey...
...
Bir de anne var şimdi; minik bebeğinin kendisini doyuracağını zannederek ölüm uykusuna terkediyor.
Bir de anne var şimdi; yeni doğmuş yavrusunun başını kopararak poşetlerde gizliyor.
Bir de anneler var şimdi; sizin bilmediğiniz, benim bildiğim, yazamadığım... veya okurken bu satırları, yakın çevrenizden hatırlayıp tüylerinizin ürperdiği...
...
Bu anneleri ne yapmalı...?
Hapse atmalı..! En ağır cezalarla yargılamalı..! Melekleşen bebeklerin hesabı sorulmalı..!
...evet... ama bunların hepsinden önce arkamıza yaslanıp enine boyuna bir güzel düşünmeli..! Bu annelerin payına düşen yanlışlığı irdeledikten sonra karar vermeli..!
Aklımdan geçenleri tek tek sıralayayım. Daha doğrusu kendi kendime sorduğum soruları sizlere de sorayım:
1. Ben dahil medyada pek çok uzman bu kadınların ruh sağlığının yerinde olmadığını söyledik durduk. Cidden öyle! Kişilik bozuklukları veya daha ağır ruhsal hastalıkları olduğuna dair psikolojik noktalara temas ettik.
Peki, bugün ailesiyle birlikte yaşayan, lohusa yatağında yatan ve benzer ruhsal hastalıklarından dolayı tedavi gören, doğum depresyonu nedeniyle bebeğini görmek veya kucağına bile almak istemeyen anne yok mu? Onların çocukları niçin ölmüyor..?
2. Bebeğini öldüren anneler, teknik olarak kendi kendilerine hamile kalamayacaklarına göre katledilen bu çocukların babaları nerede?
Bu gibi üzücü olaylardan bahsederken, babaların esamesinin okunmamasını "Erkekler yeni doğmuş bebek öldürmüyor(!)" şeklinde mi yorumlayacağız; yoksa "Bazı erkekler hamile bıraktıkları kadınları aynı zamanda yalnızlığa terkediyor." şeklinde mi?
3. Toplumsal olarak gittiğimiz rota, bir yanlışlığı başka bir yanlışlıkla -hatta cinayetle- örtmek şekline mi dönüşmeye başladı?
Genç bir kızın yaşadığı ilişkiden "evlilik dışı" hamile kalmasını toplumumuzun kaldırmadığını ve doğru algılanmadığını biliyoruz. Bunun üzerinde tartışma oluşturacak değilim, herkes kendi dünya görüşünün çizdiği bilgiyle yorumlayacaktır. Fakat ortada öyle veya böyle bir yanlışlık varsa; bu yanlışlık içinde bulunulan ortamda birilerine açıklama noktasında ciddi kaygılar uyandırıyorsa, etraf baskısı ve "herkes ne der" korkusuyla minik bir bebeğin öldürülmesi mi gerekmektedir? Biz nasıl bir toplumuz ki; bize göre yapılan bir yanlışlığın bedeli, insan canının ortadan kaldırılması şeklinde çözümlenmeye çalışılıyor? Ve bir bebeğin yaşama hakkı elinden alınıyor.
4. Katledilen bu bebekler niye hep tuvalette veya absürt yerlerde dünyaya geliyor?
Bir kadının kendi canından can inerken, hastane ortamlarında konforlu doğum yapması için, bir bebeğin dünyaya gelirken olası doğum anomalilerine müdahale edilebilmesi ve sağlıklı şekilde aramıza katılabilmesi için niye meşru yollardan gelmesi gerekiyor? Toplumsal kurallar, annesinin yanlış tercihleri, babasının ortalıkta olmayışı, annesinin kendi ailesine sığınamayışının bedelini niçin bu minik bebekler tuvaletlerde doğarak ödüyor? Lüks hastanelerde doğan akranlarından farkları ne? İnsan olma onuru ve insanca yaşama hakkını elinden alanlar, hastanelerde doğmasına izin vermeyenler, saçma sapan yerlerde doğarak katledilmesine vesile olanlar geceleri huzur içinde uyuyabiliyor mu?
5. Katil annelerin anne/babaları nerede?
Duydukları anda kızlarını namus cinayetine kurban göndermek için ortalıktalar; fakat kendi öpöz evlatlarının yaptığı -ciddi dahi olsa- hatada onun elinden tutabilecek tek kişi kendileri olduğu halde niye yoklar? Bu kızlar kendi öpöz ailelerine gidip sığınamazsa, kendi annesinin göğsüne yaslanıp ağlayamazsa, kendi babası dağ gibi arkasında durup kızını bu zor süreçten çekip çıkaramazsa...? Kim yardım edecek Allah aşkına!
Hani anne sarıp sarmalardı..? Annenin kucağı nerde..?
Hani anne ilaçtı..? Annenin dertleri dindiren öpücüğü nerde..?
Hani anne sırdaştı..? Kızının bu en mahrem sırrına destek nerde...?
Hani anne kalkandı..? Canını ortaya koymasına gerek yok, kendi hışmından koruması nerde..?
Hani anne sabırdı..? Sabra en çok ihtiyaç duyulan böyle bir olaylarda annenin yüreği nerde..?
Hani anne mucizeydi..? Annesi varken kendi yavrusunu yaşatamıyorsa, kendi eliyle öldürmek zorunda kalıyorsa, bu annenin annelik mucizesi nerde..?
Boşversenize..!
Lafa gelince söylemesi kolay değil mi? İş, bunlar devreye girince anneliğini göstermekte..!
...
Özetle... Yanlışı anne yapıyor... yanlışı baba yapıyor... yanlışı toplum yapıyor... yanlışı herkes yapıyor... bedelini o minicik yavrular öldürülerek ödüyor...
...işte ben buna haksızlık derim..!
Sevgiler...

Mehtap Kayaoğlu - Haber 7(Psikolojik Danışman &Psikoterapist)

Büşra Betül
25-12-2013, 07:42
Yumuşak Huylu Erkeklerin Eşleri, Dikkat!
Son bir kaç aydır en çok hangi aile sorunuyla karşılaşıyorum biliyor musunuz? Yumuşak mizaçlı, evcimen erkeklerin eşlerinden “aniden boşamak istemesi” sorunuyla.“Aniden” denildiğine bakmayın. Aslında hiçbir şey aniden gerçekleşmez, bunu hepimiz çeşitli tecrübelerimizle zihnimize sabitlemiş durumdayız. Bahsi geçen sıkıntının gelişim seyrine göz atarak, olası benzerlikler hakkında siz sevgili bayan okuyucularımı uyarayım istedim. (Durumun tam tersi olup, ders çıkarması gereken erkeklerin olduğunu da unutmayalım olur mu? Başlıkta “kadın” yazdım ama aynı durumda olan erkekler de var bol miktarda. Asıl mesele anlatılanlardan doğru dersin çıkarılması. Kadın/erkek ayrımı yaparak okumayın sakın!) Evleniyorsunuz, sonsuza dek mutlu olacağınız umuduyla. Evlilik öncesi telaş, erkek ailesiyle yaşanılan bazı anlam kargaşaları, düğünden sonra devreye giren farklı yaşam alışkanlıkları derken zaman ilerliyor. ilk dönemlerde başlayan bazı sorunların, günlük hayatınıza aktarılması, eşinizle aranızda beliren zorlukların dönüp dolaşıp onun “anababasına” bağlanması, halihazırda mevcut problem nedeniyle eşinizle tartışırken üzerine eskilerin getirilmesi…vb gibi durumlar evlilik ilişkinizin kalitesinde zedelenmeler oluşturuyor.…Danışan: Çok kötü durumdayım. N’olur, bana yardım edin. Terapist: Elimden geleni yapmaya çalışırım. Sizi buraya getiren nedir? Nasıl yardımcı olabilirim? Danışan: Ahh sormayın! Ben ne yaptım? İnanamıyorum, Allah’ım ben ne yaptım? Terapist: Üzülmeyin… Toparlamanıza yardım etmeye çalışacağım. Danışan: (Hıçkırıklar içinde) Kocam benden boşanmak istiyor. Yardım edin bana, yardım edin. Terapist: Anlıyorum… lütfen sakin olun. Sizi üzmeyecekse, ne olduğunu anlatır mısınız? Danışan: Tabii ki. İşte biz 15 yıllık evliyiz. Çok mutlu bir evliliğimiz vardı. Eşim çok iyi bir insandır. Sakin mizaçlıdır. Öyle kavgamız falan da yoktur. Olsa da genelde ben çıkarırım, bağırırım bağırırım, derken rahatlarım. Eşim ağzını açıp birşey söylemez. Alttan alır, gönlümü almaya çalışır. Ama işte, ben fevri biriyim. Benim huyum böyle. Sinirlendiğimde gözüm hiçbir şey görmez. Ağzıma geleni söylerim. Sonra pişman olurum tabii, o ayrı. Ama inanın içimde zerre kadar kötü niyet yok! Hırsımı alamıyorum bir türlü. İçimi boşaltınca yatışıyorum. (Ağlıyor hıçkırarak…) Terapist: Hımm… peki sizi ağlatan nedir? Danışan: Dün akşam eve geldi ve benimle boşanmak istediğini söyledi. Hiç beklemiyordum. Artık bana dayanamıyormuş. Bağırıp çağırmalarımdan nefret ediyormuş. Çocukları azarlamamdan, ona karşı fevri davranışlarımdan dolayı benden soğumuş. Ailesiyle görüşmüyorum eşimin. Ona bile takmış. Halbuki bana ailesine gitmem konusunda baskı yapmazdı. “Sen bilirsin, ister git ister gitme” derdi. Meğer için için üzülüyormuş onlarla görüşmeyişime. Annesi kanser ameliyatı olunca gitmemiştim. Bir geçmiş olsunu bile çok gördüğümü ve vicdansız/kinci biri olduğumu söyledi. Uzun zamandan beri bu kararı vermiş ama beni üzmeden nasıl söyleyeceğini bilemiyormuş. Kaç aydır stresten uyumuyormuş. Gerçi ben farkediyordum uyuyamadığını da işlerinden dolayıdır diye düşünüyordum. Eşim olmadan yaşayamam. Herkese ne diyeceğim ben! “Melek gibi adamı idare edemedin mi?” diyecekler. Kendi ailem bile böyle düşünecek. Off… nasıl bu noktaya geldi anlayamadım ki… …“Nasıl bu noktaya geldi anlayamadım ki!” cümlesini herkes zihnine kazımalı. - “Nasıl”: Birikimler! Söyleyip geçiyorsunuz, bağırıp içinizi boşaltıyorsunuz; ama zembereğini koparmış sözleriniz gün geliyor sizi dönüşü olmayan bir yola sokuyor. Maharet, hayatınızı paylaştığınız yol arkadaşınız nasılsa alttan alıyor, bozuntuya vermiyor diye akla her geleni lambır lumbur söylemek değil; karşınızdakinin de kalp ve ruh taşıdığını düşünerek, geçmişten getirdiğiniz ilişki celladı davranışlarınızı terbiye etmektir. “Ben böyleyim, ne yapayım” tavrıyla gerçekleştirilen kırıcı huylarınız, bardağı taşıran son damlaya ulaşacaktı bir gün elbet. Ulaşmaması garip olurdu bence. Eşyanın tabiatı böyle. - “Bu nokta”: İlişki kalitesi düşük evliliklerde, problemli kişi, dünyayı sadece kendi etrafında döndürmeye o kadar çok alışır ki; aynı yastığa baş koyduğu eşinin milim milim kendisinden uzaklaştığını göremez bile! Bu nokta diye nitelendirilen yer aslında nokta değil, kocaman bir boşluk alanı. O kadar kocaman ki, içine çekiyor ve tüketiyor ilişkiyi. - “Anlayamadım”: Anlayamazsınız tabii. Anlamak için bakarken görmek, duyarken işitmek, söylerken incitmemek, verirken başa kakmamak gerekir. Duygu hoyratı insanlar anlamaz zaten. Çünkü onlar sadece kendi duygularıyla ilgilenirler. Estiği anda söylemek, kızdığı anda bağırmak, öfkelendiği yerde kırıp geçirmek onların en kolay yaptığı davranıştır. Duygu hoyratı olmayan kişi düşünür. Önce düşünür, sonra davranır. Duygu hoyratı olan kişi önce davranır, sonra dönüp ne yaptığına bakar ve olumsuz sonuçları gördükten sonra düşünmeye başlar. Anlamaya başladığında ise iş işten geçmiştir.…Terapist: Sizi anlıyorum. En iyi eş, pişman olmuş eştir. Elele verirsek, eşinizin pişman olduğunuzu görmesini sağlayabiliriz. Kimi evliliklerin ilk halinden daha kaliteli yürüyebilmesi için, uçurumun kenarına gelmesi gerekiyor. Sanırım sizin evliliğiniz bunlardan birisi. … Umarım çoğunuzun evliliği bunlardan birisi değildir…

serkan..
25-12-2013, 10:06
Eşim çok iyi bir insandır. Sakin mizaçlıdır. Öyle kavgamız falan da yoktur. Olsa da genelde ben çıkarırım, bağırırım bağırırım, derken rahatlarım. Eşim ağzını açıp birşey söylemez. Alttan alır, gönlümü almaya çalışır. Ama işte, ben fevri biriyim. Benim huyum böyle. Sinirlendiğimde gözüm hiçbir şey görmez. Ağzıma geleni söylerim. Sonra pişman olurum tabii, o ayrı. Ama inanın içimde zerre kadar kötü niyet yok! Hırsımı alamıyorum bir türlü. İçimi boşaltınca yatışıyorum. (Ağlıyor hıçkırarak…)Terapist: Hımm… peki sizi ağlatan nedir?Danışan: Dün akşam eve geldi ve benimle boşanmak istediğini söyledi. Hiç beklemiyordum. Artık bana dayanamıyormuş. Bağırıp çağırmalarımdan nefret ediyormuş. Çocukları azarlamamdan, ona karşı fevri davranışlarımdan dolayı benden soğumuş. Ailesiyle görüşmüyorum eşimin. Ona bile takmış. Halbuki bana ailesine gitmem konusunda baskı yapmazdı. “Sen bilirsin, ister git ister gitme” derdi. Meğer için için üzülüyormuş onlarla görüşmeyişime. Annesi kanser ameliyatı olunca gitmemiştim. Bir geçmiş olsunu bile çok gördüğümü ve vicdansız/kinci biri olduğumu söyledi. Uzun zamandan beri bu kararı vermiş ama beni üzmeden nasıl söyleyeceğini bilemiyormuş. Kaç aydır stresten uyumuyormuş. Gerçi ben farkediyordum uyuyamadığını da işlerinden dolayıdır diye düşünüyordum. Eşim olmadan yaşayamam. Herkese ne diyeceğim ben! “Melek gibi adamı idare edemedin mi?” diyecekler. Kendi ailem bile böyle düşünecek. Off… nasıl bu noktaya geldi anlayamadım ki

ağır rahatsızmış abla..vede ahlaksız eşine bağırıp çağırmasını geçtim

kanser olan annesine dair tutumu bu kadının merhametsiz bencil ve ahlaksız olduğunun en büyük kanıtı ..

ne sabırlı insanlar varmış yauu Allah imtihan etmesin ..