PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Edebi Metinler!!...



ArZu
08-08-2011, 04:55
Nokta...

http://www.hizliupload.com/di-TZ8A.jpg

Ebruzen suya bir nokta bıraktı, büyüdü şekiller, nokta laleye döndü. Bir noktanın genişlemesinden kainat oluştu. Bir nokta hükmünde döndü kainat, nokta hükmünde durdu. Yörünge nokta, merkez nokta. Güneş nokta, dünya nokta, ay nokta. Varlığın özü nokta.

Nazan Bekiroğlu

ArZu
08-08-2011, 04:56
Gözler değil sinelerdeki kalpler kör olur


http://www.hizliupload.com/di-Y3KQ.jpg

Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı, böylece onların kendisiyle akledebilecek kalpleri ve işitebilecek kulakları oluversin? Çünkü doğrusu, gözler kör olmaz, ancak sinelerdeki kalpler kör olur. (Hac Suresi, 46)

Kuran’da söz edilen akıl ruhta yaşanan üstün bir özelliktir. Kur’an ayetlerinde ‘akleden kalpler’ ifadesi sıkça geçer. Allah’ın tarif ettiği akıl, beynin bir fonksiyonu olan zekadan farklıdır. Kur’an bize aklın vicdan ile aynı yerde; kalpte bulunduğunu bildirir. Kalpleri körelmiş olanlar ise akledemeyen kişilerdir.

Ve onların kalpleri üzerine onu kavrayıp anlamalarını engelleyen kabuklar kulaklarına da bir ağırlık koyduk. Sen Kuran’da sadece Rabbini “bir ve tek” (ilah olarak) andığın zaman ‘nefretle kaçar vaziyette’ gerisin geriye giderler. (İsra Suresi, 46)

Öğüt alabilenler, “Hiç şüphesiz bunda kalbi olan ya da bir şahit olarak kulak veren kimse için elbette bir öğüt (zikir) vardır.” (Kaf Suresi, 37) ayeti gereği yalnızca ‘kalbi olan’ insanlardır.

Akıl kişinin vicdanî özelliklerine göre artıp-azalabilir. İnsanın vicdanı güçlenir ve aklı arttığında, Rabb’i ona “doğruyu yanlıştan ayıran bir nur ve anlayış” (Enfal Suresi, 29) verir. Kuşkusuz bu, Allah’ın yaratmasındaki bir sırdır.

Rabb’inden korkmayan kul ise bu “anlayış”tan yoksun olduğu için gerçek akla da sahip değildir. Bu insan üstün zekaya sahip bir bilim adamı da olabilir; ancak üzerinde araştırma yaptığı şeylerin gerçek sahibinin kim olduğunu anlayacak vicdan ve akla sahip olmayabilir. İşte bu insanın keşfettiği her şey gururlanmasına neden olur; kişi, Allah’ı değil kendisini yüceltir.

Şimdi sen kendi hevasını ilah edinen ve Allah’ın bir ilim üzere kendisini saptırdığı kulağını ve kalbini mühürlediği ve gözü üstüne bir perde çektiği kimseyi gördün mü? ArtıkAllah’tan sonra ona kim hidayet verecektir? Siz yine de öğüt alıp düşünmüyor musunuz? (Casiye Suresi 23)

Yaptıklarını kendinden bilip, doğruları göremeyenler, “Allah, onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir; gözlerinin üzerinde perdeler vardır. Ve büyük azap onlaradır.” (Bakara Suresi 7) ayetinde söz edilen kavrayış ve anlayışları yok olanlardır.

İman etmeyen bu kimseler, çevrelerindeki sayısız ayeti/delili göremezler. “Göklerde ve yerde nice ayetler vardır ki, üzerinden geçerler de, ona sırtlarını dönüp giderler.” (Yusuf Suresi, 105) ayetindeki gibi Allah’ın varlığının apaçık delillerinden gaflettedirler. Bu duyarsızlıklarının nedeni, kalpleri üzerindeki kavramalarını engelleyen mühürdür.

Sahabe hanımlardan Ufeyre b. el-Velid’in şöyle söylediği rivayet edilir: “Kalbin Allah Teala’ya karşı kör olması, dünya gözünün kör olmasından daha şiddetli bir beladır. Allah’a yemin ederim ki, Allah Teala’nın beni muhabbetinin künhüne vasıl kılması karşılığında bütün azalarımı almasını arzu ederdim.” (es-Safedî, Nektu’l- Himyân)

Her kalp Allah’ı anmak ister ancak sinesindeki kalbi körelen kişi bunu yapamaz. Mühürlenmemiş kalbe ise Allah lafzı girer; işte o kişi Yüce Allah’ı tanıyabilir ve vicdanını devreye sokarak öğüt alabilir. Dini bilmiyor da olsa, kendisine anlatıldığında, hakkı, vicdanı ve kalbiyle görür, iman eder.

Kur’an’da kıssaları anlatılan, yeryüzünde şımarıp azgınlaşmış bazı toplumlar, kendi elleriyle kaçınılmaz azaba doğru sürüklenmişlerdir. Ancak öylesine kör ve basiretsizdirler ki, hataları ve günahlarına rağmen, yaklaşan azabın kendilerine bir hayır getireceğini zannetmişlerdir.

Derken, onu (azabı) vadilerine doğru yönelerek gelen bir bulut şeklinde gördükleri zaman, “Bu bize yağmur yağdıracak olan bir buluttur” dediler. Hayır, o, kendisi için acele ettiğiniz şeydir. Bir rüzgar; onda acıklı bir azab vardır. Rabbinin emriyle herşeyi yerle bir eder. Böylece meskenlerinden başka, hiçbir şey(leri) görünemez duruma düştüler. İşte Biz, suçlu-günahkar bir kavmi böyle cezalandırırız. (Ahkaf Suresi, 24-25)

Kalpler Allah’ın elindedir; O, ‘Mukallib’dir. Samimi olan ve Kendisi’ne ulaşmak için yol arayan kulunun kalbini yumuşatır, kalbine imanı ve Allah aşkını yerleştirir. Samimiyetsiz olan, uyarılara kulak vermeyen kulunun ise kalbini çevirerek, dilerse imandan geri döndürür.

Allah dilerse bizim de kalbimizi mühürler. Bir saat sonra kalbimizin mühürleneceği söylense, panik halinde dua ederiz. O halde kıssada söz edilen geçmiş kavimlerin hatalarına düşmeyelim. Allah’ın sonsuz merhametiyle yaptığı hatırlatmalardan, çevremizdeki inanan insanların uyarılarından ders çıkarmamız gerektiğini gözardı etmeyelim.

“Semud’a gelince; Biz onlara doğru yolu gösterdik, fakat onlar körlüğü hidayete tercih ettiler…” (Fussilet Suresi, 17) ayetiyle haber verildiği gibi körlüğü tercih etmeyelim. Allah’ın sınamak ve imanımızı olgunlaştırmak amacıyla karşımıza çıkardığı tüm olaylardan ibret almamız gerektiğini anlamazlıktan gelmeyelim.

Fuat Türker

ArZu
08-08-2011, 04:58
Biz gülü geç tanıdık, aşkı geç anladık…



http://www.hizliupload.com/di-DZ81.jpg

Her ikisinin de farkına, mevsimi geçtikten sonra vardık. Bilemedik gülün renginden, güzelliğinden, kokusundan… Ayıramadık aşkın sesini yüreğimizdeki diğer seslerden… Baskın çıktı gürültüler aşkın çağrısından… Gülü az olan ya da ona gerektiği kadar önem verilmeyen bir coğrafyada yaşadığımızdan mı bütün güller (çiçekler) aynı göründü gözümüze ve onun için de böyle oldu?.. Hepsinin aynı zamanda açtığını, tomurcuklandığını ve kokularının da aynı olduğunu sanır; gülle lâle, menekşeyle leylâk arasındaki farkları pek bilmezdik.

Hem zaten; leylâk kokan, iğde kokan, gül kokan, erguvan kokan sokaklardan ne zaman geçtik ki? Kim elimizden tutup bizi bu sokaklara götürdü, kim bunları gösterdi ki bize? Kim kılavuzluk etti ki? Gerçi farkına varsalar da, kimin zamanı vardı ki bunlardan söz etmeye? Cihanı velveleye veren bu görüntüler; çoğu karla kapla taşra günlerinin ne kadarında bulunurdu ki…

Biz gülü geç tanıdık, aşkı geç anladık.

Hep beyaz gecelerde, kış mehtabına karşı haykırdık acılarımızı… Dondurucu zemherilerde yeşile, çiçeğe, güle, ağaca hasret büyüdük. Gül büyütemedik koynumuzda, gül suyu yürümedi damarlarımızda… Gül büyütmenin ne demek olduğunu bilemedik.

Gülden bir nefes alıp, güle bir nefes veremedik. Gülü ötelerde hayal edip, uzakları düşündük hep. Koparılmış bir gülün başında oturup, matemini çekemedik. Gül büyütenlere özgü bir hâlle hâllenemedik. Gülün kokusuyla sarhoş, gülün bakışıyla meyhoş olamadık; sitemimizi güle diyemedik. Güle benzetsek de bazı şeyleri, tam anlamıyla gülün ne olduğunu bilemedik. Sesimiz güle yetişmedi, elimiz güle ermedi, yüreğimizden kopup gelen hüzün meltemleri güle değmedi. Sokaklar acıyı serpti yüreğimize, dağlarda yankılandı sesimiz, dağlar hüznümüzü katmerleştirdi.

Biz gülü geç tanıdık, aşkı geç anladık.

Büyüdüğümüzde, aşkı az çok anlayacak çağa yaklaştığımızda, aşkın yakıcı elini yüreğimizin üstünde hissettiğimizde, aşk çoktan uzaktan bakar olmuş, ateşiyle yakar olmuştu bizi artık.

Gününde, zamanında bizim de içimizde bir yerlerde aşk vardı; aşkı anlamasak da aşkı duyabiliyorduk, aşkı okuyabiliyorduk kelimelerden… Aşk üzerine düşünmeyi bilmesek de, yüreğimizin kıpır kıpır etmesi bizde de bir şeylerin olduğunu, bize de aşktan bir nefes üflendiğini haber veriyordu.

Ne var ki, sevgi ırmağında yıkanarak hayatı sürdürmenin önemini kavrayamamıştık. Gelecekteki hayatımızda bunun ne derece önemli olduğunu, onu anlamaya çalışmanın, onunla bir kez bile birlikte olmanın, onun da bizi önemsemesinin hayatımızın akışını nasıl değiştireceğini hesap edememiştik. Hep korku, hep utanma ve hep içindekini demenin ayıp olduğu düşüncesi galip gelmişti. Gönlü gönle katıp, ıstırabı ıstırapla karıştıramamıştık. Belki de aşkın farkında olmayanların, aşka kötü gözle bakanların içinde, aşkın hiç farkında olmamak daha iyiydi.

En fecisi, en kötüsü de; yaşanmış farzedilen bir zaman dilimi geride kaldığında, acısı derinden hissedilen bu duyguya karşı koymaya çabalamak, artık böyle bir dünyada buna yer olmadığına, hele bundan sonra bunun yaşanamayacağına kendini inandırmaya çalışmak.

Hele de böyle bir duyguyu hiç tanımayan, adından bile haberdar olmayan biriyle bir ömrü paylaşmanın zorluğunu ve bununla birlikte aşkın gelip işte tam bu sırada sıkıştırmasının ne denli çekilmez bir azap olduğunu varın bir düşünün. Ve bir de hayatınıza müdahale edenler yüzünden bu hale düştüğünüz aklınıza geldikçe, çoluk çocuk etrafınızı sardıkça ve bu arada da; aşkı anlama, aşkı yorumlama yanınız geliştikçe, varın bir kez daha düşünün çekilenin ne boyutta bir azap olduğunu…

Biz gülü geç tanıdık, aşkı geç anladık.

Gülü vaktinde okuyamadık. Meramımızı gül yaprağına vaktinde yazamadık. Gül dalına bir buse konduramadık. Bülbülün iniltisine kulak veremedik, dediklerini bilemedik, yâre bir gül yaprağı bile götüremedik. Gül hep ötemizde kaldı; bizse ona uzaktan bakakaldık. Gün geldi tanıyamadık. Ne gülü tanıdık, ne aşkı anladık. Bir gül bahçesinde olsak da; cahilliğimizden, bilgisizliğimizden, sezgisizliğimizden hep gidip dikenlere sarıldık. “Gülü seven dikenine katlanır.” deseler de, biz sadece dikenlerin kanattığı yerlere aldandık. Dikenler doldurdu dünyamızı, dikenler yok etti güle olan sevdamızı. Korktuk artık gülün yanına varmaya, korktuk gülden terazi tutmaya, korktuk gülü koklamaya… Gül bizden ırağa gitti, biz gülden ırağa…

Biz gülü geç tanıdık, aşkı geç anladık.

Öyle ki, manzara şimdi daha ağlatıcı, daha yürek dağlayıcı, daha gönül bağlayıcıdır. Dilimiz dudağımız kurumuş, hikâye bir gizliye çekilmiştir artık. Bir manzumedir artık geceyi bağrımıza salan ve rengimizi solduran. Dokununca solgun bir gül olan…

Dokununca sen olan.. Dokununca ben olan… Dokununca hüzün olan… Dokununca hüsran olan… Dokununca heder olan…

Diyeceklerimizi diyecek durumda değiliz şimdi. Artık ne gül çaredir derdimize, ne de aşk… Belki mısralardır bizi bize, bizi başkalarına anlatacak olan…

Zaman geçti gün döndü kalmadı bahçede gül

Bu sevda masalını anlatsın yine bülbül…

İsmail Bingöl

ArZu
08-08-2011, 05:00
Can Sıkıntısı


http://www.hizliupload.com/di-2XIE.jpg

Canım sıkılıyor. Bilmiyorum, demeyeceğim.. nedeni belli! Kendimi “çaresiz” hissedişim. Hissiyatımın kurbanıyım şu an. İnsan hissiyatlarının kurbanı olduğunda sıkılır canı. Bunu biliriz. Bilir de itiraf edemeyiz. Beklentilerimiz el eder, farkında olmuyor pozlarına bürünürüz. Bu rol hoşumuza gider. Bazen gerçekten bilmiyoruzdur. Çünkü unutmuşuzdur. Erişilememiş beklentiler kervanına biri daha sessiz sedasız katılmıştır ve henüz sivri tarafları zaman tarafından yontulmadığı için bir kıymık gibi batıp durmaktadır yüreğimizde, heves kesemizde. Ve her kıpırdanıp batışında;
“Canım sıkılıyor!” deriz. “Sebepsiz!” sözcüğünü eklemeyi unutmadan. Yalan söylemiyoruzdur. O an bize öyle görünmektedir. Akıl elde edilemeyecek olan beklentiyi hafızadan kovmuştur. Akıl içimizde gezmeye çıktı mı, göründü mü şöyle bir “hafıza Hafize” ile yer değiştirir. Ama hafızanın kovduğu beklenti içimizden çıkıp gitmemiştir. Çöplüklerinde dolaşmış durmuştur bir süre içimizin. Hafize ile yer değiştiren hafıza da tanıklık yapamaz. Tanıklığı geçersizdir o an. Bunu üstü örtük bildiğimiz için de müracaat etmeyiz. Ve sarılırız her an gerekçemiz olan sözcüğe;
“ Sebepsiz!”

Oysa derinlerde bir yerde biliriz öyle olmadığını. Kendimizden utanırız belki de. Ve en iyisi sarıp-sarmalamaktır o beklentiyi.
Denecek ki hangi beklenti?
Hani aklımız kovmuştu ya! İşte o beklentiyi. Beklentilerimize uygun kıyafetler bulduğumuzda zaten gerçekleştirmişizdir. Ve can sıkma adayı olmaktan ötededir. Henüz gerçekleştirmemiş olsak da gerçekleştireceğimize dair elimizde yeterli kanıtlar vardır. O vakit “umut”la kundağa sarıp içimizin en güzide yerlerinden birinde yer bulmuşuzdur ona. Ve kaldırmışızdır oraya. Zaman, zaman yoklarız. Yoklamalarımız sevindirir bizi. Bir anlık bir şaşkınlıkla;
“Ammada neşeliyim bu gün! Sebepsiz!” deriz. Bu bir alışkanlıktır. Koşar gelir akıl. Hemen arkasındadır hafıza.
“İşte bulduk!” deriz. İşaret edip gösteririz bir de. Özenle umuda sarıp sarmalayıp kaldırdığımız beklentimizi. Ordadır. Ve;
“Şu tarihte açılacaktır!” ibaresini okuruz. İşte kaynağı budur sevincimizin. Bu sevinçle hoplaya-zıplaya yürürüz. Camekanların önünden geçeriz burun kıvırarak. Dudaklarımızı yalarız, dilimizi şaklatırız.
Sokaklar pek hoş görünür gözlerimize. İnsanlar daha bir sevimlidir o an. Kuş cıvıltıları en sevdiğimiz melodilerdir. Sular en sevdiğimiz besteyi terennüm etmektedir. Baygın bakışlar sürünerek geçer sağımızdan, solumuzdan. Rüzgar yalar saçlarımızı hafifçe sürtünerek tenimize. Bir ses duyarız. Biraz yabancısıyız gibidir.. sanki, sanki aşinalığı da vardır.. öyle bir duygu ikilemi yaşarız. Pek seçemeyiz. Durup tanımak gelmez işimize. Daha yeni açtık kundağını sevincimizin. Neşemizin.

****

Ne de gürbüzleşmiş, deriz dudak bükerek. Tüm dikkatimiz onun üzerindedir. Bütün ihtimamımız onadır. Göz kırpar, okşamaya çalışırız. Dil çıkarırız şakacıktan. Gülsün isteriz şakamıza. Sevgimizi anlasın diye akla-hayale gelmedik şaklabanlıklar bile yaparız bu;
“Sebepsiz sevincimiz”e.
“Sebepsiz neşemiz”e.
İlkin omuz silker. Nazlanır sanki. İnanmak istemez ya da. Kuşkuyla yeni tanışmıştır. Onunla yoklar etrafını. O oyalanırken biz de tersine inanmak istemeyiz. Gözümüz gibi baktığımızdır o. Sakındığımızdır sıcaktan, soğuktan. Yabandan. Tanıştan bile. Gün gelmiş tanıştan bile saklamıştık onu biz. Şimdi o hayırsız çıksın! Olmaz, der, o anlamda başımızı sallarız. Umutla beslemiştik onu. Umudu tanık gösteririz. Umut pervasız da olsa utangaçtır. Ulu orta çıkmayı sevmez. Çağrımızı duyduğunda siner kuytu bir yere, içimizin alaca karanlıklarında olan kuytu bir yere. Gizlendiği yeri görmediğimizi sanarak bir süre olduğu yerde çömelir kalır ‘inat’la el ele tutuşarak. Birkaç kez seslendikten sonra çıkar gelir başı önünde, arkasında süklüm püklüm vahşi bakışlarla bekler inat. Umut utangaçlığını kurban etmemiştir. Hatta cebelleşmiştir ayartmanın düşkünü ‘inat’la. Bu boğuşmayla epey de hırpalanmıştır. Gözleri küçülmüş.. avurtları çökmüş.. saç baş dağınık. Acındırır kendisini. Ne çok sever acınmayı umut. Biz de ondan medet ummaktaydık. İşte karşımızda “uçarı neşemiz, nazlı sevincimiz” işte pejmude umut. Bu tanıktan hayır yoktur. Yine de, deriz.. bir ihtimaldir.. susar umut. Uçarı neşe kuşkuya sığınmıştır. Oysa zaman dardır. Bunu bu yeni yetmeye nasıl anlatsak ki.. zaman dardır. Oyun oynama vakti çoktan geçmiştir. Perişan umuttan hayır gelmeyeceğini anlarız.
Eh peki “Sebepsiz sevinç” kursağımızda mı kalacak! Biz ki umuda sarmıştık onu. Korumuştuk. Bakınırız çevremize. Gönlümüz kıpır, kıpırdır. Ne de olsa işimiz “sebepsiz sevinçle”dir. Gönül kıpır, kıpır olmayıp ta ne yapsın. Birden aklımıza es geçtiğimiz ses gelir. Daha doğrusu akıl getirip elinden tutup koynuna sokmuştur sezdirmeden hafızanın.
Ah o duyduğumuz ses. Hani hem yabancı hem de biraz, biraz “aşina” gibi olduğumuz o ses. Bizim bütün derdimizin “sebepsiz neş’e” olduğu anda, duyup, duymazdan geldiğimiz o ses. Hani diyorduk; ne yapsak da kalbine dokunsak? Ne yapsak da şu fettan neşeye beğendirsek kendimizi?.. işte o an kulağımıza çalınan ses. Onun yardımı olur mu acaba? Bize rehberlik eder mi? Bulur mu aramızı? Diye kurarız, çünkü “sebepsiz neş’eyle” cebelleşirken konuk olmuştu kulaklarımıza. Bir tür işaret sayarız cılız ve pejmude bir umutla. Akıl olabileceğine dair veriler sunmuştur. Ve biz kurmaya başlamışızdır. Oradan oraya götürmüşüzdür, şuradan buraya.. buradan ötekine..akıl gözetiminde kurgu devam eder. Biraz, biraz hoşlanmışızdır. Ve biz böyle kurarken ses netleşir gür bir sedaya döner. Bütün evren, içimiz ve dışımız o sesle kaplanır;
“Nasıl bilirdiniz merhumu?”
Birden fark ederiz söndüğünü dışımızdaki soluk ışığın. İçimiz aydınlanır. Boğulur içimizin her bir köşesi aydınlığa.

Cemal Çalık

ArZu
08-08-2011, 05:01
Hicret Eden Kalemim


http://www.hizliupload.com/di-RFIM.jpg


Bir kâğıt ve titrek bir kalem… Neden titriyorsun ki kalemim? Bugüne kadar kâğıdın önünde eğilmeyen başın nerede? Kendinden emin, o her şeyi bilen ve tartan terazine ne oldu? Seni bu kadar mahzunlaştıran, terazinin kaldıramadığı güllerin ağırlığı mı? Öznesiz kurduğun, sevgiden ve muhabbetten uzak, bencil cümlelerin nerede şimdi? Tükenmez zannettiğimiz kalemler, bitmez dediğimiz sevgiler çoktan göçüp gitmedi mi? Gel, sahip olduğumuz her şey tükenmeden, kokusu bugünlere ulaşan gül çağına seyahat edelim. Artık yüzleşme zamanı geldi sevdiğimizi zannettiklerimizle…

Yer Mekke… Yer Medine… Haneleri, hanedanları güle boyanan beldeler. Hissediyorsun değil mi kalemim bu eşsiz kokuyu? Hayatımız boyunca görmüş müydük böylesine mütebessim, böylesine pak sîmâları? Üzerimizdeki bu pamuk elbise, sâde bir sevginin kaftanı olmalı. Nasıl unuturum? Bu kıyafetleri ne gurur, ne kibir giymişti. Ayaklarım yanıyor kalemim! Aşktan kızgın, kirden arınmış bu çöl kumlarında. Kopmuş takvimlere inat yürüyorum sonsuzluğa. Ben hiç yalınayak toprağa basmamıştım ki…

Burası felekleri tutuşturan aşkın merkezi, burası rahmet vadisinden âb-ı hayat dökülen belde. Ey güneşi bağrında taşıyan şehir! Ey kıskançlık ve muhabbetin birbirine küs olduğu şehir! Gül’e hasret olan beni ve mahcup kalemimi misafir eder misin bağrında? Biz ki günaşırı sevmeler şehrinden, her zerresini sevginin inşa ettiği muhabbet şehrine hicret etmek isteyen âşıklarız.

Bu, yanımızdan geçen, ömrünü biricik Sevgili’ye (sas) adayan Hz. Ebu Bekir (ra) değil mi? Bedeni, kuvveti, canı, malı ve dostluğuyla Peygamber’e (sas) siper olan, dünya malı adına neyi varsa bir an bile düşünmeden Sevgili uğruna infak eden Ebu Bekir! İslâm’ın davet yılında eza ve cefalarla karşılaşmış, Utbe bin Rebia’nın çivili ayakkabılarının darbesiyle, mübarek yüzü tanınmayacak hâle gelmişti. Kendine gelir gelmez ilk sözü; “Allah’ın peygamberi nasıl?” olmuştu ve yemin etmişti Efendimiz’in (sas) durumunu öğrenmeden yemek yemeyip, su içmeyeceğine. O, yaşadığı müddetçe her dâim Efendimiz’in (sas) dostu ve yoldaşı olmuştu. Hicret esnasında Resulullah’ın (sas) parçalanan, kanayan ayaklarını gözyaşlarıyla temizlemiş, Sevr Mağarası’nın boşluklarını kapattığı ayaklarını (ihtimal Kâinatın Efendisi’ni bir kez görebilmek uğruna) ısıran yılanın acısına, Kâinatın Sevgilisi (sas) uyanmasın diye tebessümle sabretmişti. O’nu (sas) öyle seviyordu ki, Sevgili’nin amcası Ebu Talib’in imanını, kendi öz babası Ebu Kuhafe’nin imanından daha çok arzu ediyordu. Ebu Bekir demek sevmek, Sevgili’yi (sas) kendine tercih etmek demekmiş kalemim! Şu hüzünlü bakışlardaki mânâyı çözebildin mi? İnanmışlık ve adanmışlık süzülüyor bu gözlerden…

Sevmek, huzur bulmakmış kalemim. Huzursuzluk nedir bilinmeyen bu şehirde, Sevgili’nin (sas) bütün güzelliğinin yansıdığı bu şehirde, ben de huzurluyum şimdi. Ayakkabıya alışmış ayaklarım acımıyor artık!

Şu küçük, kimsesiz çocuğun başını okşayan Hazreti Ömer (ra) değil mi? Hak ile bâtılı birbirinden ayıran Ömerü’l-Faruk. Adalete asıl mânâsını veren, adaletin en büyük temsilcisi… Neden korktun, neden ürktün ki kalemim? Aşka ihanet etmemişsek neden korkalım ki, doğunun ve batının kendisinden çekindiği Ömer’den. Gerçi sen de haklısın. O hep sâdık kaldı aşkına, riyasız bir sevgiyle bağlıydı Resulullah’a (sas). Zaten onun adaletinin kaynağı da, Sevgili’ye (sas) duyduğu bu aşktı. O aşk sayesinde, mâşûkunu örnek almıştı. “Kızım Fatıma bile hırsızlık yapsaydı, onun da elini keserdim!” diyen Sevgili’nin (sas) izinden, oğlu Abdurrahman’ı bile cezalandırmaktan çekinmeden gitmişti.

Korkusundan çoçuğunu düşüren kadına diyet ödemiş, zımmîlerden bir ihtiyara maaş bağlamış, hattâ ölümüne sebep olduğu bir kuş için bile müşaverede bulunmuştu. Sevmek, canından vazgeçmekmiş kalemim. Sevgili’ye (sas) o kadar müştak idi ki Ömer (ra), kılıcını kuşanıp bütün Kureyş’e meydan okuyarak hicret etti Medine’ye. Can endişesi taşımadan… Sadece Cânân’a (sas) kavuşmayı düşünerek… Ey yüce Ömer! Buğulu bakışların yıktı bütün dayanaklarımı. Sevda lügatımdaki kelimeler silindi gitti. Ellerime kar yağıyor çöl sıcağında; üşüyorum, titriyorum. Sevgili’ye (sas) aşkından bir nebze istesem, görebilir miyim yıldızlara ışık veren yüzünü? Yalnızlığım bana bir zindan gibi bakarken, seninle hükümlü olsam güle, kelepçemiz gülden olsa…

Ne görsem aşk bu şehirde, rüzgâr bile seviyor, okşuyor insanı… Ve Mescid-i Nebevî karşımda… Sağ köşede, hasırın üzerinde uzanan biri var. Üzerinde eski bir örtü… Hz. Osman (ra) bu… Bir defa olsun Peygamber’in (sas) yüzüne dikkatlice bakamayan, hayâ sahibi insan. O’nun (sas) huzurunda, başındaki kuşu kaçırmak istemez gibi kıpırdamadan oturan, meleklerin kendisinden hayâ ettiği kahraman. Peygamber aşkıyla, öfkesini yok eden hilm sahibi Osman (ra). Neden utandın ki kalemim? Bugüne kadar yazdıklarından mı? Yoksa yazmadıklarından mı? Sevmek, sevdiğinin ahlâkıyla terbiye olmakmış kalemim. Ah, hayâ âbidesi Osman (ra)! Seni böylesi yakan, gözyaşlarının söndüremediği aşkından bir kıvılcım da bana versen. Ben de yansam senin gibi… Küllerimden çiçekler açsa, yüzü, Sevgili’ye (sas) bakan…

Şu kılıcı gördün mü kalemim? O kılıç ki Sevgili’nin sımsıcak aydınlığıyla büyüyen Hazreti Ali’nin (ra) kılıcı. O kılıç ki küfrün karşısında keskin, Peygamber (sas) huzurunda bir hurma dalı kadar narin… Ey aşkın fermanını yazan gül kokulu kılıcın sahibi! Kalemimi kılıcınla bilesem, ben de -Peygamber’in (sas) hicret ettiği gece yatağına yattığın gibi- canımı hiçe sayabilir miyim? Allah’ın rahmet soluğundan ibaret bu cana, aşkından bir tutam versen, korkulardan emin olarak feda edebilir miyim kendimi?

Bir bir seyreyle kalemim. Edep, tevazu, fazilet, muhabbet âbidesi, peygamber âşığı sahabe efendilerimizi. Hz. Bilâl’i (ra) meselâ. Demirden gömlekler giydirilerek güneşte kavrulduktan sonra Mekkeli çocukların elinde sokaklarda dolaştırılan, bütün işkencelere “Ehad, ehad!” haykırışlarıyla mukabele eden, taşınamaz taşları bağrında Sevgili’nin (sas) hayaliyle taşıyan Bilâl’i (ra). Her gün beş vakit, asırlara meydan okuyan sesiyle Sevgili’yi zamana müjdeleyen, muhtaç olan her sineye Sevgili’yi (sas) duyuran Bilâl’i (ra).

Anne ve babasının makamını Rasulullah’a (sas) veren, bu kutlu tercihle Peygamber ailesinden olan Zeyd bin Hârise’yi. “Sen, bizim kardeşimiz ve arkadaşımızsın.” dediğinde Sevgili, mescitten sevinç gözyaşlarıyla, uçarak çıkan Zeyd’i (ra). Sığınacak bir mecra ararken Taif’te Sevgili (sas), ona âdeta bir zırh olan Zeyd (ra) Hazretleri’ni. Taiflilerin attığı taşlar, toprak olmayı dilerken Hakk’tan, Taif halkına; “Bana atın taşları, incitmeyin Kâinatın Sevgilisi’ni!” diye yalvaran Zeyd’i (ra). Mute’de şehit olana kadar peygamber aşkıyla yanıp tutuşan, onu canından özge can bilen Zeyd’i.

Kalemim! Zikrini nefesinde taşıyan ağaçlardan yapılan kalemim! O’nun (sas) sevgisini dilesem, Nebi sevdasını dilensem ben de böyle yanabilir miyim aşkla? O’nu (sas) bilmek, sevmeye yeter mi? Bir el uzanışı kadar yakınken O’na (sas), canımdan yakınken, sinemde incim aynı zamanda çilemken, sürgün düştüğüm beldeden aşk şehrine gelmişken yıldızlar kadar uzak düşer miyim O’ndan? Ah, kalemim! Kalın dallı hurma korkulukları evim olsa. Hiçbir şeyim olmasa ama, O’nu (sas) bir kez görsem ve gömülsem mübarek ayaklarının dokunduğu bu mukaddes topraklara…

Bak kalemim! Sevginin öğretmenine bak! Peygamberin Medine elçisi Mus’ab bin Umeyr’e (ra)… Peygamber aşkıyla coşan yüreği, yerinde duramayan kalbi, ancak yine Sevgili’nin (sas) mübarek elleri dokununca okyanus derinliğine dönüşen Mus’ab’a… Uhud’da düşmanın dikkatini Efendisi’nin üzerinden çekmek için, şehadet şerbetini düşünmeden içen Mus’ab’a… Sancağı eline alıp, “Allahuekber” nidalarıyla meydana atılan ve önce sağ elini sonra da sol elini kaybedip sancağı pazularıyla tutan Mus’ab’a… Sancağı şehit olmadan bırakmayan ve en sonunda sancakla birlikte toprağa düşen Mus’ab’a…

Gör kalemim! Hepsini gör! Halid bin Velid’i, Abdullah ibn-i Mesud’u, Hz. Sümeyye’yi ve her biri bir yıldız olan sahabe efendilerimizi gör! Hazreti Sevban’ı gör, meselâ. Bir gün Peygamber’e gelip, “Ey Allah’ın Resulü! Sen bana nefsimden daha sevimlisin. Sen’i (sas) çocuğumdan daha fazla severim. Evimde otururken hatırlayıp da gelip Sen’i (sas) göremezsem rahat edemiyorum. Sen’in (sas) ölümünü ve kendi ölümümü düşününce hâlimden endişe ediyorum. Biliyorum ki, Sen (sas) Cennet’e dâhil olduğunda peygamberlerle olacaksın. Benimse Cennet’e girmem şüpheli. Girsem bile, Sen’inle (sas) beraber olamamaktan korkuyorum.” diyen Sevban’ı. Sevgisinin tertemiz gözyaşları Rahmân’ın kapısına düşer düşmez, “Kim Allah’a ve Resulüne itaat ederse, işte o Allah’ın kendilerine lütufta bulunduğu peygamberler, sıddıklar, şehitler ve sâlih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaşlardır.” müjdesine mazhar olan Sevban’ı.

“Sevmek, Allah’a ve Resulüne itaat etmekmiş” diyorsun kalemim, bildim. “Kır artık belimi sahibim, yazmak bana ağır geliyor!” diyorsun. “Göm beni gül kokan, aşk tüten bu topraklara… At beni sahabe yüreklerinde yanan ateşlere, at ki hakiki sahibime kavuşayım, yanıp kül olayım!” diyorsun. Yakarışın son bulsun artık kalemim! Seni buz gibi, asfalt yollu, gri renkli betondan şehirlere götürmeyeceğim. Cehaletle sırçalanmış, sevmeyi bir yük sayan, aşk fakirlerinin masalarına koymayacağım. Kim bilir belki nurdan bir kalem olur, na’tlar yazarsın Sevgili’ye. Sevgiler şehrine, Sevgili’nin şehrine göçen kalemim, hicretin kabul olsun. Atıyorum seni Mekke çöllerine, fısıldıyorum kulağına, “Anam, babam sana feda olsun ya Resulallah!” diye. Yakıyorum, gün aşırı sevmelere alışmış benliğimi ve dönüyorum yüzümü sadece Sevgili’ye… En Sevgili’ye…

Yasemin Açıkgöz

ArZu
08-08-2011, 05:04
Arzuhâlim Sanadır, Sahibim…


http://www.hizliupload.com/di-YGNG.jpg


Öncelikle, Sen’in hoşnutluğunu umarak, Sevgiline selam eder; Sen’den râzı ve hoşnut olmam kolaylaşsın diye lutfettiğin tüm ikramların için şükrü bir borç bilirim. Lütuflarının kadrini bilmekten uzak olsam da, hiç değilse, her birine nasıl da muhtaç olduğumu kavramış bulunuyorum…

Bana bağışladığın her bir nimet, diğerinden öte kıymettedir. Ama özellikle beni kendilerine emanet ettiğin insanlar için hamd ederim. Başta annem ve babam, sonra arkadaşlarım, komşularım, akrabalarım, dostlarım… Hatta, öylesine tanıdıklarım ve kendilerini hiç tanımadığım halde, yanından gelip geçtiklerim olmak üzere, nice insana emanet ettin beni… Kimi için bir ömür, kimi için birkaç sene, bazısı için birkaç saat, bir kısmı içinse bir anlık emanettim…
Aralarında, katından bir hikmet olmak üzere, hıyânet edenlerine rastlamış olmakla beraber, emanetçilerimin çoğunu, Sana mûtî ve vazifelerinde samimi buldum. Onlar vesîlesiyle sevgiyi, yakınlığı, uzaklığı, kolaylığı, zorluğu, içtenliği, kabukluğu ve daha nicesini tattım.

Emanetçilerimin bazısı, Sen’inle nasıl konuşacağıma kadar karışıp, beni hep kendi kalıpları içinde görmeye çalışır, hâllerimi yadırgar, Seninle sohbetin şartını bile kendilerince belirleyip, Sana “Canım!”, “Sevdiceğim!” deyişimi densizliğe yorarlar. Halbuki, Sana “Canım!” diyemeden geçmiş bir ömür, ne de boş gelir bana… Şimdi, kim karışabilir ki, candan bir dosta seslenir gibi seslensem Sana? Kim surat edebilir yakarışıma Sahibim?! Sen tebessümle seyrederken, Sana “Bir tanem!” deyişime, bilmem, kim, ne hakla kızabilir? Senli-benli olmamızı garipseyenler, hâlimi vahim buluyorlarsa, duâlarında benim için de yakarsınlar Sana… Hem zaten emânet, duâsız nasıl muhafaza edilir?

Emanetçilerim içerisinde, benim için pek kıymetli ve özel olan “sayılı” kişi vardır ki, onlar da zaten mâlumundur. İsimlerini ve sıfatlarını defalarca ansam ve sırf onlar için, nice şükür secdesine kapansam yeridir. O sayılı birkaç emanetçim, her baktığımda Sen’i hatırlatan, her coştuğumda kendilerine “Seni seviyorum!” sözünü rahatça haykırabildiğim, kendileriyle her sohbet edişimde ferahladığım, yollarını gözlediğim, seslerini özlediğim kullarındır. Onlar beni diğerlerinden öte korur, saklar ve dinlerler. “Sana aşk ile bakılacak günün” provasını yüzlerinde yaptığım, nadide insanlardır onlar… Ve Sen, öylesine cömertsin ki, ikramına karşılık olan teşekkürü edebilmek, benim için imkânsızdır… Buna rağmen, yine de isterim… Bu arzuhâli yazmama sebep olan murâdım şudur:

Beni kendilerine emanet ettiğin o güzeller, her ne vakit bir mecliste bir araya gelip de, sonradan ayrılacak olsak, durup “Allah’a emanet ol!” diyorlar. Bu, benim pek zoruma gidiyor. Bu söze pek içerliyorum. Ve Sen’den rica ediyorum: Bana bir daha bunu demesinler…

Geçen senelerden birinde, bir terminalde, valizlerimi birkaç saatliğine bir emanetçiye bırakmıştım. Bir ücret karşılığında, ağırlıklarıma göz-kulak oluvermişti. Geri döndüğümde:
“-Valizlerimi alabilir miyim?” diye, nezâketen sormuştum, o da:
“-Tabii…” demişti.
Emanet bıraktıklarımı alıp, yoluma devam etmiştim…
Eğer o emanetçi, valizlerime bakıp:
“-Sizi sahibinize emanet ediyorum!..” deseydi… Ya da bana dönüp:
“-Buyurun, valizlerinizi size emanet ediyorum.” demeye kalksaydı, ne de komik olurdu. Böyle bir durumda ben de elbet hiç kaçırmaz:
“-Hayırdır kardeş, şaşırdınız herhâlde, valizler zaten benim, kimin malını, kime emanet ediyorsunuz!..” diye çıkışırdım.
Belki ona yazıhanesinin üzerindeki “Emânetçi” yazısını gösterir ve:
“-Haddini bil emanetçi!..” demeye bile getirirdim.
Ama bütün bunlara gerek kalmadı; çünkü adam, vazifesinin ne olduğunu gayet iyi kavramıştı. Valizlerimi sadece, bir süreliğine emanet aldı. Onları sahiplenmedi. Zira, “sahip olan” emanet eder, “emanetçi olan” sahibine sadece teslim eder…

Canım, başım, gözüm, kaşım… Daha kendimden dışarı hiç çıkmadan, sadece vücudumda taşıdığım onca uzuv, benim midir? Eğer benimse, kalbime hükmedemeyişim, neyin nesidir? Eğer benimse, alnımın kazılışı ve bunu pek garip bir ürpertiyle sadece seyredişim nedir?
Herkes gibi ben de ancak bir emanetçiyim. Kendimde ve kendi dışımda sahiplenebileceğim neyim var ki? Çay içtiğim fincanlara, çavdarlı ekmeğe, kağıt havluya, halıya, perdeye, tüle bakayım… Bakıp diyeyim ki hadi: Benim! Madem bunca benim, biraz hastalanınca hepsinden geçişim, hepsini unutuşum neyin nesidir? Ölünce tüm bunları ve daha nicesini ardımda bırakacak oluşum da nedir?

“-Benim çocuğum…” diyerek, oğlu-kızı bana ait zannetmiş olsam, her birinin emanet olduğu gerçeği değişir mi? O hâlde, “bir emaneti kollar gibi” değil de, üzerinde “etkili ve yetkili biricik sahipmişim gibi” davranmalarımın anlamı nedir? Benim olan bir şey üzerinde, nasıl bu kadar kontrolden âciz kalırım? Hem madem benim, eceli geldiği vakit, toprağa bırakışım da neyin nesidir?

Uzuvlar, eşya, evlat… Sen’in tarafından bana bırakılmış valizlerden başka bir şey mi? Ve ben, emanet edilenleri bir süreliğine muhafaza etmekle yükümlü, terminaldeki o emanetçiden, farklı biri miyim?

Arkadaşlarım, akrabalarım, öğrencilerim, komşularım benim midir? Bir “iyelik eki” onları “benim” mi yapar? Ve eğer emanet etmem gerekirse, onları bir başka emanetçiye devretmem daha uygun düşmez mi? Hiç, bir mal, sahibine emanet edilir mi? Eğer bu olacak iş değilse, bir canı Sana, kayıtsız-şartsız, tek ve biricik sahip olan Sana emanet etmek neyin nesidir? Her gün nice insanın, Sana ait nicesini, yine Sana emanet etmesi de nedir?

Sahip, Sen’sin! Ben Seni, benden hiç ayrılmamış buldum… Ayrı kaldığımı sandığım günler boyunca, her an benimle olduğunu, gelişimi aynı sükûnetle karşılamanda hissettim. Sen, bir annenin, çocuğunu ardından seyretmesinden kıyas kabul etmeyecek derecede büyük bir şefkat nazarıyla beni her an seyredensin. Beni Sana neden emanet ediyorlar ki!.. Sen öz sahibimsin, emanetçim değilsin. Bunca emanetçinin, Sana emanet etmesi beni; nasıl da zoruma gidiyor, işte, bilirsin…

Hem o, kendi kıyametleri koptuğunda, kendi derdine düşecek olanlar, neden beni Sana emanet ediyorlar? Sen, her canlının alnından tutan biricik sahip, biricik kudret eliyken, benim alnımdan da her an tutmakta olduğunu bilmiyorlar mı? Hani, “Allah’a emân et!” deseler, anlayacağım ama… Bu emanet etmek de ne oluyor? Tekrar tekrar soruyorum: Kimi, kime emanet ediş bu?!.. Hiç öz malı, sahibine emanet edilir mi yâ Hû!?

Malûm olanın, her an îlan edilmesine gerek yok ki! Ben zaten Sen’in eserinim! Sen’in malınım! Sen’in hazinenim! Ötesi var mı, Sen’in yarattığınım! Sen’inim… O hâlde, beni neden Sana emanet ediyorlar? Yoksa benim, ancak ve ancak kendilerine “emanet” olduğumu unutuyor da, sahiplik mi hissediyorlar? Hayır, hayır!.. Sanırım onlar, Sen’den daha emîn bir başka makam tanımadıkları için, beni Sana emanet ediyorlar. Ama Sen sahipsin ve Sana “emânet” değil, “teslim” almak yaraşır…

Kimileri, beni yüceltip duruyor… Onlar, eğer bende gizlenen şerleri bilselerdi, sanırım ne yanıma yaklaşır, ne de yüzüme bakarlardı… Kimileri de beni yerden yere vuruyor… Onlar da bendeki hayırları bilselerdi, dediklerine ve demeye niyetlendiklerine binlerce defa pişmanlık duyarlardı. Beni olduğum gibi bilenlerin sayısı, bir yoncanın yaprakları kadardır, üçü, belki dördü geçmez… Ve onlar arasında, şüphesiz, beni en iyi bilen Sen’sin… Bu durumda, Sen’inle samimi olmuşsam, aramızda mesafe kalmamış da, her an zaten avucunda gezinen bir âcize dönmüşsem, daha niye beni Sana emanet ederler ki?

Sana yalvarıyorum, ne olur, şu kulların artık bana:

“-Allâh’a emanet ol!..” demesinler… Emanet değil, olsa olsa teslim olmak dilerim sana… “Emanet” olmak değil, “emân eden” olmak dilerim… O emanetçilerim, beni Sana emanet etmeyi bırakıp, benim için Sana emân etsinler. Benim için diyorum, çünkü -âhirette belli olur da- bir başkası için yardım dilerlerse, zaten kendileri için de iki katını dilemiş olurlar.

Bana emanet ettiklerin için de, elbet ben sadece bir emanetçiyim. Onlardan ayrılırken:

“-Allâh’a emanet ol!..” demem! Zaten O’nunsun derim… Sahibine teslim ediyorum derim… İçim, benimle beraber oldukları zamandan daha rahat olur… Çünkü onları Sana bırakır giderim… Üstelik, birlikte olduğumuz zamanlarda da, yine Sen’in aynı kudret elinin içinde durmaktayızdır… Yani bir yandan birbirimize emânet, öte yandan, aslında zaten her an, yine Sana teslimizdir…

Nice hayırlı emanetçiyle karşılaştırdığın için beni, şükran doluyum… Nicesine hayırla emanetçi olmak nasip ettiğin için de minnettarım Sana… Vallahi, canım da dâhil olmak üzere, şu âlemde bana ait bir şey yok… Başım da dâhil olmak üzere, ben, hiçbir şeye sahip değilim… Benim de, bana emanet ettiklerinin de biricik sahibi Sen’sin. O hâlde, onları neden Sana emanet edeyim?!..

Gün gelecek, kendimce en çok koruduklarımı bile koruyamaz, en çok sakındıklarımı bile sakınamaz olacağım… O gün, ellerimin kendine bile hayrı kalmadığı, bakışlarımdaki ferin söndüğü, sesimin-soluğumun kesildiği gün olacak… Hani aklımın, gönlümün yetmediği çaresiz demlerimde nasıl bıraktıysam kendimi Sana, o gün, en sevdiğimi de öylece, hem de temelli bırakacağım Sana… Öldüğüm gün, mademki olacak bu, ölmeden önce de, Sana bırakabilmeliyim… Sana teslim etmeliyim, “ölmeden önce ölerek” kendimi ve herkesi… Belki, ilk ölümün ardından başlayan “bir haddini biliştir, Sana teslim etmek”…

Günüm gelip de, bir beyaz bez içinde, toprağa verir gibi yapıp, Sana temelli teslim ettikleri gün… İşte o gün, belki anlar emanetçilerim; benim sadece ve sadece Sana ait olduğumu… Ama ne olur, o güne bırakma ya Rabbi!.. Ne olur, bana dünya gözüyle göster, beni Sana emanet etmekten vazgeçtikleri günü… Ve o güzel kullarının dostluğundan, arkadaşlığından ayrı koma ki, onların “emanetçilik” vazifelerini hakkıyla yerine getirmelerini de, kendi emanetçiliğimi de seyredebileyim…

Şunun şurası, iki saat, iki yıl, hadi olsun yirmi, bilemedin kırk yıl emanet aldı diye, sahip çıkarsa biri diğerine, nasıl iştir bu? Hiç değilse an için, o az gelir üç saatliğine, ne bileyim beş yıllığına, lütfunla artır da, olsun kırk seneliğine… Yok, o da yetmez, hem neden o kadarıyla yetineyim ki?! Lutfet, “teslim olmanın ve teslim etmenin huzurunu istiyorum”, bir ömürlüğüne!..

Şimdi, tam da burada, yani tam arzuhâlime son verirken… Ey bütün emanetlerin ve emanetçilerin biricik sahibi! İşte yine Sen’den Sana dönüyor… Ve aşk ile her dâim, yâdını diliyorum Sen’den…

Neslihan Nur Türk

ArZu
08-08-2011, 05:05
Beyaz Düşlerden Ağır Hüzünlere Doğru


http://www.hizliupload.com/di-GIK4.jpg


Yüreğindeki sevgiyi pankart gibi açarak yürüdü duyguları şehvete kilitlenmiş şehvet köleleri arasında. Yeni doğan acılarla birlikte yürüyüşe geçti beyaz düşlerin adamı. Yürüyüşü ağlamcıldı o gün. İçinde bir takım kımıldanmalar vardı. Savaşta ölen çocuğunun başında ağıtlar yakan bir annenin ateşten duygularını büyütüyordu içinde. Aynı hüzün yaşında olduğu annelerin acılarını yerleştirmişti kalbinin en müstesna yerine. Yüreğinde savaş coğrafyalarından beslenip büyüyen acılar vardı. Hüzünle birlikte soğuyan duyguları, akşamüstü sefalarını, insani duygulardan uzaklaşan kahkahaları geride bırakarak yürüdü. Hayattan soyutlanan münzevi bir anlamı vardı duruşunun. Aslında ağlamcıldı yürüyüşü o gün. Bakışları kahır vericiydi. Düşünceleri bir kor ateş gibi düştü avuçlarına. Bütün evlat acılarını, bütün savaş hüzünlerini, bütün ölüm acılarını, bütün kayıp hisleri, bütün yitik düşleri aldı yanına. Buna karşılık bütün çocuksu gülümsemeleri, bütün çiçeksi güzellikleri, bütün kalbi duyguları, bütün yüreksi sevgileri avucuna alıp dağıttı çocuklara ve yetimlere. Yürek teçhizatını tamamlamıştı böylece.

Çok iyi hatırlıyordu ki, geçmişe dayalı bütün düşünceleri buharlaşıp aklından geçip gitmişti. O gün sebebini bilmediği bir şey vardı içinde. Bu yüzden sürekli oturduğu yerde huzursuz olup duruyordu. Daha doğrusu yerinde duramıyordu. Bir yerlerden onu çağıran birileri vardı sanki. Çocukların ağlamcıl duruşu kimin içine ağlama duygularını doldurmuyorsa o insan olmaktan uzaklaşmıştır, diyordu. Kim insan körfezinde biriken kanları göremiyorsa, hunharca öldürülmüş çocukların cesetlerini görüp de ağlamıyorsa o yüreğini kontrol etsin, içinde mutlaka taş vardır, yürek yerine diyordu, bilge birisi. İşte kulağına böyle fısıltılar geliyordu gecenin karanlığında. İnekler bile kendi soylarından ölen birisini gördüklerinde etrafına toplanıp ağlaşıyorlardı. İnsanlara ne olmuştu ki, böyle duygusuz, hissiz, kaskatı kesilmişti yürekleri. Bunu düşünüp üzülmeye ve ilerlemeye devam etti. Yoğun hüzün ve duygularla ağırlaşan bedenini taşıyamıyordu artık, kafasını kaldırdı. Zihnini iyice ağırlaştıran düşüncelerinden sıyrılmaya, kurtulmaya çalışıyordu ama bunu bir türlü başaramıyordu. Aslında bu ağır düşünceler bedenini hantallaştırıyordu..

Her şeye rağmen yüreğindeki sevgiyi pankart gibi açarak yürüdü duyguları şehvete kilitlenmiş şehvet köleleri arasında. Tüm beklentileri ve zevkleri paraya göre ayarlanmış, dostlukları menfaatler üzerine kurgulanmış maddeperestler arasında dolaşmaktan sıkılıyordu. Ölen çocuğunun başında saçını yolarak ağlayan bir annenin duygusunu içinde büyüterek, kahırlı adımlarını sertleştirerek yürüdü, yürüdü, yürüdü. Aynı hüzün yaşında olan binlerce anne vardı onun yüreğinde. Müthiş bir kasvet getirmişti etrafına mutluluktan kovuluşu. Sürgün gibiydi mutluluk ikliminden hüzün iklimine geçişi. Kahır vericiydi sevgi ikliminden nefret iklimine geçişi. Tam olarak bir hüzündü gülümsemelerden ağlayışlara hicreti.

Yeryüzünde acı ve kahır çoğaldıkça insanlık biraz daha, biraz daha uzaklaşıyordu kendi ikliminden. İnsanın doğası tıpkı tabiatın doğası gibi her geçen gün acı bir şekilde yok olup gidiyordu. Bu gerçekle yüz yüze gelince içi burkulmuştu. Bunları anlamak için kâhin olmaya gerek yok diyordu. İnsan şu anda bulunduğu yerden dolayı tarihin sonuna ne kadar yakın olduğunu biliyor muydu? Elindeki imkânlarla, bilim ve sanatla, teknolojiyle tarihi durdurmaya sonsuz yapmaya güç yetirebilir mi. Tüm yapıp ettiklerinin, tüm kazanımlarının ölümle birlikte elinden kayıp gitmesine engel olabilir mi? Ölüm duygusunu düşüncelerinin tam merkezine oturttu beyaz düşlerin adamı. Böyle anlardan müthiş zevkler alıyordu. Oldukça bol azıklar vardı bu düşünce demlerinde.

Bütün dağlar yerinden kopup çukurlara dolduğunda, bütün ağaçlar ve çiçekler kuruduğunda, bütün nehirlerin ve kuyuların suyu tükendiğinde, bütün kuşların sesi kesildiğinde, bütün denizler kuruyup balıklar öldüğünde, ancak o zaman anlayacaktır insanoğlu, aslında ne kadar aciz bir varlık olduğunu. İnsanlık ne zaman anlayacaktır hakiki anlamını. Elbette bir gün anlayacak anlamasına ama o zaman onu görmeye vakti olmayacak, diyordu. Paranın aslında hiçbir şeyi çözmediğini güneş ışıklarını söndürüp bizi karanlığa ve o çetin günün içine attığı zaman anlayacak, dünyamızın ne kadar edilgen olduğunu. Ne zaman anlayacak, ne zaman diyordu, diyordu da kendini yiyip bitiriyordu? Zorluyordu bütün beyin kanallarını. Olduğundan daha fazla enerji gönderiyordu beyin hücrelerine olanları anlamak için.

Aslında hayat o kadar aldatıcı o kadar aldatıcı ki gerçek varoluş nedenini unutturup insanın hayatını bir trajediye çeviriyor. Dünyaya gelinceye kadar geçirdiği serüvenleri unutturuyor. Mutluluktan kovulmuştu bir kez. Bu müthiş bir hüzündü. Bunu anlamak için geriye dönüp insanlık nehrinin taa en başına gitmek gerekiyordu. Kaynağa ulaşmak, kirlenmeyen o berrak mutluluk pınarından kana kana içmek gerekiyordu. Kalbini ve zihnini ve elbiselerini o temiz suyla yıkamak gerekiyordu. Tüm günahlardan, tüm hatalarından ve tüm zulümlerinden arınmak gerekiyordu. Ruhunu arındırıp en yüksek insanlık makamına ulaşmak gerekiyordu. İç dünyasından önce dış dünyasını zenginleştirmeliydi. Bunu biliyordu ve bu bilinçle yürüyordu titrek serçeler gibi. Yalın bir hayat sürdürüp kalbini arındırmalıydı. Bunun için zihin ve kalp ayarlarını yeniden başlatmalıydı. Bütün ayarlarını gözden geçirip ilk ayarlarına dönmeliydi. Ancak o zaman düzeleceğini anlamıştı. Rabbimizin insanın içine attığı bir format vardı; o format neyse ona göre istikamet alıp yürümek gerekirdi, diye düşündü. Kalbin duygu ayarları buna göre olmalıydı, zihnin düşünce ayarları buna göre olmalıydı. Nerde duygu yoğunluğu olacak, nerede sakinlik olacak, nerde duygular şaha kalkacak, nerede eylem olacak, ne zaman zihin bir volkanik dağ gibi aktif olacak, ne zaman sevgi sözcükleri sarf edilecek. Ne zaman nefret ve öfke dile getirilecekse hepsi bu formatın içinde ayarlanmıştı aslında. Kimin önünde eğilecek, kimin karşısında dik duracak, kime kul olacak, kime efendi olacak? Bütün bunların ayarını Rabbimiz o ilk ayarla birlikte içimize atmıştı. Bir an düşündü demek ki o ayarları bozup kendi kafamıza göre yeni ayarlar yaptığımız için bugün insanlık sapıp yoldan çıkmış ve her tarafı zulüm kaplamış, dedi. Bu gerçeği fark edince içinde derin sızılar meydana geldi.

İnsanın bir varoluş kavgası vardı hayatı boyunca. Bu varoluş kavgası, yaratılış nedenine ne kadar uygun olursa o kadar erken bulabilirdi kaybettiği mutluluğu. Yitik hisleri, kayıp saadeti, saklı düşleri ve de mercan adasının gizli altın duygularını ancak o zaman bulabilirdi. Aldatıcı ve yalancı olan dünyanın kendisiydi.

Kendini o kadar çok kaptırmıştı ki adeta bir düşünce ve düş okyanusunda hissediyordu bedenini. Hiç düşünmeden derinlere dalıp bir mercan avcısı gibi peşine düşmüştü mercanların. Kayıp hayatın gizli kentlerine ulaşmak istiyordu. Belki de Eshab-ı Kehf gibi gözlerden kaybolup sonsuzluğu yürümek istiyordu. İnsan bu alaboradan, bu dalgalı dünyadan selamete çıkmak istiyorsa, öncelikle Allah’la olan ilişkisini gözden geçirmelidir, diyordu. Bunu anladı beyaz düşlerin adamı. Belki kara kara düşüncelere dalmıştı ama düşleri beyazdı, bembeyazdı.

Doğrusu beyaz düşlerden yoğun ve de ağır hüzünlere doğru yol almak ona büyük zevkler tattırıyordu. Önüne açılan yeni ufuklarda altın duygular elde ediyordu. Yitik hislere, kayıp saadete, saklı düşlere ve de mercan adasının gizil duygularına ulaşmanın umuduyla doldurdu ciğerlerini. Bu düşünce seanslarından müthiş zevkler alıyordu.

Necmettin Resuloğlu

ArZu
08-08-2011, 05:10
kelebek tozları/ düş oyunları/ erik dalları


http://www.hizliupload.com/di-HL21.jpg


Ve Fotoğraf!

“Ortada bir ‘oyun’ söz konusuydu. Yolu yoktu, oynamak zorundaydı. 
Oyun nereye kadar giderse, oyunun o kadar ‘oyun’laşacağını ve kendisinin de bu oyunu oynamak zorunda kalacağını biliyordu. 
Aklını yardıma çağırdı. Şaşkına dönmüş ruhunu uyardı: Oyuna mesafe koyması ve onu ciddiye almaması için… İşe yaramadı! 
Bu bir ‘oyun’ olduğundan ruhu korkuya kapılmamıştı. Kendini savunmayı bıraktı, ruhunun uyuşmasını bekledi. Kalbi ellerinin içinde, gözleri kelebeklerde, ‘oyun’ oynuyordu. 
O ‘oyun’dan geriye kelebek tozları kaldı. Ve arkadaşı/ dostu kanatlansın diye ona doğum gününde kelebek tozları topladı.”

Her doğum gününde eski bir ‘yaz(g)ı’ gelip bulur beni; iç kırıcı, parçalayıcı hatta yaralayıcı…

“Taşın Tenini İnciten Kelebek”tir bu gitme senfonisinin adı.

Tüm gölgelerini heybeye doldurup hiç bilmediği bir şehre giden kelebek gönüllü kadının yol hikâyesi…

Sanki hiç başlamamalıydı dersiniz, yolculuğa çıktığında kelebeğin ardından.

Tıpkı bizim hikâyemizde olduğu gibi; küçük kızlar hiç büyümez, küçük oğlanlar ise hep düşer ve dizleri kanar.

Ben de düştüm.

Benim de dizlerim kanadı.

Haşarı bir oğlan çocuğu da değildim oysa!

Dizlerim kanamasaydı, belki bu kadar çok tekrarlamayacaktım adını.

Düştüğümden beridir dizimdeki yara iyileşmedi.

Senin için düş-tüm!

Düşler ve semboller hepimize açık, bakmasını değil görmesini bilen herkes için…

Tıpkı açık yaralar gibi.

Eğer yaralanmışsan, yaralıları daha kolay tanırsın.

Ruh yarası, bıçak yarası gibi…

Keser, deşer, kanatırsın…

Kesilir, deşilir, kanatılırsın…

Sonra iyileşir yaran; hey gidi zaman, nelere kadir!

Herkesinki gibi sende de bir ‘iz’ kalır geriye sadece.

Bildiğin sözcükler, teselli edememiştir -edemez de zaten- o zamanlar seni.

Bilmediğin sözcükler arar durursun bu yüzden –ta o zamandan bu yana-.

Arayadur! Belki bulunur, elinden tutar belki, senden önce tarihin ajandasına kaydedilmiş bir dolu parlak söz!

“Sözcüklerin ağırlığı, fotoğrafların şoku.” gibisinden…

Kısacık bir cümlenin ağırlığı altında ezilip kalırsın işte.

Aylardır yaz(a)mama nedenini bir doğum günü kartında bulursun.

Yazmak yerine tercih ettiğin şey farklıdır artık.

Dünyayı biriktirmektir aslolan; geriye senden de bir dolu ‘iz’ kalsın diye…

Bir imza, bir işaret fişeği, bir ad, bir tad…

Belki çektiğin ama anlamlandıramadığın bir ‘an’ın ‘kare’si…

İkinci bir hayata hazırlayacak olan seni.

Bilirsin, “Fotoğraf, ölümlülerin envanteridir.”

Çünkü hayat yaşayabildiğin kadardır, ne bir eksik ne bir fazla!

Fotoğraf yaşadıklarından fazlasıdır bazen, çünkü âna tepeden bakmaktır, gözlemektir, kayıt düşmektir, tanıklık etmektir, ‘iz’ toplamaktır, şahit olmaktır…

Âna tepeden baktım.

Gözledim.

Kayıt düştüm.

Tanıklık ettim.

‘İz’ topladım.

Şahit oldum.

Ve sevdim:

Okumayı- yazmayı; susmayı-konuşmayı; düşmeyi- kalkmayı; oynamayı-oynatmayı…

Hayatın kıyısında kalmadan göbeğine dalmayı, o sonsuz boşluğu umutla doldurmayı, noktaları birleştirip çizgileri toplamayı, gökkuşaklarını alıp belime dolamayı, kahkaha(lar)dan bulutlar yapmayı, duvar(lar)daki soğukluğu bir kahve içimiyle ısıtmayı ve ne çok şeyi…

Konuşurken sevdim, severken konuştum; okurken düşündüm, düşünürken okudum; yazarken sustum, susarken yazdım; düştüğümde kalktım, kalktığımda düştüm; oynarken ‘oyun’ oldum, ‘oyun’ olurken oynar…

Oyunlar, oyunlar, oyunlar…

Ve yaşamın gölgede kalmış tiyatral yüzleri…

Ve ‘ân’ın dondurulmuş ‘kare’leri…

Susarsam susacak onlarca sözcüğün oyunu…

Yaşamın bu kubbede bıraktığı hoş tını…

Akıl almaz bir kelebek söylencesi…

İşte, bir bütünün parçası olmanın kulağa hoş gelen melodisi…

Dünden bu yana çok zaman geçti, büyüklerin dediği gibi, yarına da çok var.

An(ı)ları biriktirmeden ölmemeli; saçlarını dibinden yakalamalı, yakaladığımızda da ‘koleksiyon’umuza katmadan bırakmamalı…

Biliyorum ki, ben de bir şairin modern şiirdeki gözde figürlerinden biriyim artık:
‘Eskici’…

Büyük bir şehrin -bir kenara fırlatıp attığı, kaybettiği, ayak altına alıp ezdiği her şeyi -kataloglayıp- koleksiyon yapıyorum.

‘Kelebek Koleksiyonu’m bile var artık!

Kelebeklerden tozlar dökülüyor ellerime.

Dokununca ölürlermiş ya, peki ya ‘ölü kelebekler’ dokununca ne olur?!



Sevgili Dostum,

Sana bildik, tanıdık cümlelerden çiçekler yaptım bugün.

Kelebekler konsun diye!

Üç vakte kadar, sözcüklerden uçurtmalar uçuracağım, kanatlar takacağım ve sana ulaş(tır)acağım.

Eski bir düş evinde kaybolsa da geçmişin izleri…

Takılıp bir kelebek uçurtmasına, eski ve uzak diyarlara gideceğim.

Ve ben uçarken aşağı düşse de o tüm bildik sözler…

Gökyüzünden aşağı bakıp nanik yapacağım kendime.

Boyumun eremediği erik dalları olmayacak artık!

Hiçbir erik çiçeği, meyveye durmadan ölmeyecek!

Penceremin dibindeki eriklere uzanmak, o kadar kolay olacak işte.

Konuşmayı öğreneceğim erik çiçekleriyle!

Boyumun ereceği bir erik dalına çıkıp şimdiye aitmiş gibi görünen tüm zaman dilimlerini toplamak ve heybeme doldurmak…

Erik çiçeklerinin altındaki küçük kızların fotoğrafını çekmek için!

İşte bu yüzden, hâlâ ve hep beklemedeyim.

Çok uzak diyarlarda bile olsalar; gidecek, görecek ve biriktireceğim işte: Düş oyunlarını, kelebek tozlarını, erik dallarını, fay kırıklarını…

Ve fotoğraf!

Biliyorum ki, “Eğer hikâyeyi sözcüklerle anlatabilseydim, yanımda sürekli bir fotoğraf makinesi taşımaya ihtiyaç duymazdım.” ben de.

Merve Koçak Kurt

ArZu
08-08-2011, 05:12
Garip


http://www.hizliupload.com/di-MYC8.jpg


Ruhlar gitgeller içinde mustarip.
Bir yol var ancak zaferle açılan. O yolun yolcuları garip görünümlü muzafferler. Başlarında bir zafer tacı olur, görünmez. Cennet renginde. Anlamak için onları, gönüllerini görmeli.
Gönülleri gören o yola âşık olur ve o yolun dönmez bir yolcusu.
Aşikârlar nihan.
En kötüsü güneşli geceler.
Diğer yollar var; garip. Kalabalıklar o yolda izdiham. Gidenin simasında yalancı bir sürur…
Yalancı sürurlar ne kadar çok; garip.
İnsan bir kendini aldatma üstadı, aşikâr.
O yolda bir izdiham. Ve haykırış. Sesler ve nida. Ve simalarda yalandan hamakat bir tebessüm…
Akla basar o yolda ayaklar. Akıl avaz avaz figan eder. Gönülden akan kan derya o yolda ve o yolda cehennem.
İnsanoğlu garip.
Uçurumlardan gözlüler düşer. Hayır. Her düşen kördür.
Yaratılış garip. Ve gerçek.
İlahi hikmete akıl sır erdirmek muhal.
Kuran “gelseler ve görseler ve dönseler yine gittikleri yoldan gidecekler ve dönmeyecekler” demiş.
Kader; aklımızın girmesine izin olmayan ülke…
Gönül zaten garip…
Sırrı bilsek rahatlayacağız. Yalnız tüm sırları bilsek…
Sırları geçsek de rahatlayacağız. Sırları geçen belki tüm sırları bilir duruma gelir.
Beden ile ruh arasındaki mesafe; garip.
“Ruhu öldürmek bedeni öldürmekten daha büyük cinayet demiş bir mütefekkir.” Bedeni öldüren ruhu da öldürür. Beden leşlerinin üstünde çürümüş ruhlar. Garip.
Hayatı düşünmeyen daha mutlu… Şevket Rado Eşref Saati’nde “fark ettiğimiz organımız hastadır” der.
Hayatı da fark etmek de ıstırap.
Efendimiz “cennette en çok abid cahiller olur” demiş. Hayatı da onlar yaşamazlar mı?
Goethe “bildiğiniz kadar huzursuzluğunuz artar” demiş. Cehennem zaten huzursuzluk…
Düşünen insanın içinde bir hüzün nehri akar.
Kendiyle baş edemeyen en büyük mağlup… Mağluplarda keder.
Gri bir sonbahar rengi var gökyüzünde. Şairlerde anlaşılmaz bir hal. Hayatın şiirleşmesi ne kötü…
Bu cihanda cennet ve cehennem…
Hangisini seven ona mı gidecek.
Sırları keşke bilseydik. Onun için yolculuk mu gerek.
Kolay zafer var mı ki?
Hele de aşk yoksa. Aşk yoksa zafer de yoktur. Zafer aşkın kölesi… Aşkı olmayan mevta… Âlem aşk ile ayakta.
Aşk bir güzellik iksiri… Çirkin Leyla’yı peri kızı etmiş.
Aşk bir örtü… Bahar çiçeklerinden devşirilmiş. Güzel kokulu hayal…
Aşk cehennemde cennet… Belki cehennemi cennet eden ibadet… Aşkı olmayan daimi mağlup…
Menzile değil aşka gitmeli. Aşkı olmayan menzile varamaz. Aşksızlar kör.
Basra’da muzaffer bir âşık vardı; garip. Zaferiyle sekran. Aşkıyla münzevi. Bir sultandı yalnız saltanatı âşıklara ayandı, ölülere nihan; garip.
Bir gün onun yanından körler geldiler başka bir aşığın yanına; Medine’ye. Basralıyız dediler. Güldüler, gururlandılar.
Medine’de perdeler ayan. Medine mihenk. Medine sema. Milyon yıldızlar orada âşıkane müzkir. Medine’deki güneş, kör Basralıların gözüne ışık oldu şu sözleriyle: “bir garip sizdeymiş duyduk. Bir güneş. Bir kamer ve ay. Yüzünüzde onun ışığından bir şey göremiyorum; garip. Işığa düşmanlığınızın sebebi ne… Ey gönülleri perdeliler.”
Bir sükût oldu birden, derin. Gönüllere yolculuk başladı. Sonra sessiz çığlıklarla haykırdılar: “evet var dediler bizde batmayacak bir güneş. Gönlümüz şimdi dedi. Senin ışığın onu da aydınlattı. Senin aşk aynanda başka âşıklar gördük ve aşksızlığımızı;” garip.
Hakikat garip.
Bir güneşten ayrıldılar Medine’de. Ama içlerinde başka bir güneşin hasreti vardı.
Yolda aşk onlara fırtınalaştı. Gittiler Basra’daki aşk tekkesine. “Sana küskünüz” dediler. “Güneşsin sen ama gecemizi aydınlatmak istemedin. Neden” dediler, “neden.”
Nedeni garip.
Güneş sustu. Güneş olan susar. Aşkı olmayan, görmez anlamaz, aşkı olan ise sormaz.
Ve gitti Basra’dan o güneş. Âşıklar aşksızlar arasında garip.
Varlık garip.

Resul Davutoğlu

ArZu
08-08-2011, 05:20
Dünyaya Bırakılan Notlar


http://www.hizliupload.com/di-9XQS.jpg

-I-

Yanlışların güçlü olduğu toplumda, gerçek doğrular hep sefil gözükenlerdir. Doğruların güçlü oduğu bir toplumsa çok nadirdir. Çünkü güç, çoğu zaman hile ile elde edilir. Ne yazık ki, hiçbir zaman güçlü olmayıp sefil olmayı tercih edenlerin ismini öğrenemeyeceğiz. Çünkü tarih bile güce hizmet eder. Ha, istisnası yok mudur? Vardır. Mehmet Akif gibi…


-II-

Akıl bize gerçeği gösteriyor ama gerçeği yaşamak kimi zaman neden elimizde olmuyor? Kendimize kurduğumuz küçük dünyayı giderek kalın kabuklarla çevreliyoruz. İçim bir güneş gibi batıyor ama gökyüzündeki güneşi batıramıyorum. Batırmanın gücü zaten bende değil. Çaresizlik, içimde her geçen gün daha kocaman bir yer kaplıyor.


-III-

Hal, hiçbirşeyin gördündüğü gibi olmaması ve yine hiçbir insanın dışının içini yansıtmaması, hükümlerin içe doğru koşarken zalim bir el tarafından dışa bağlanması.

Ve dünya..

Anladıkça daha karmaşık hale gelen dünya; tek bir yürekten bütün oluşturabilir misin?


-IV-

Niye hala çok uzak her şey? İnsanlar “ben”ini silen bir “ben”i bilmedikleri için tercih de etmiyorlar sanki. Ne ki dünya? Boğucu bir yer. Hep ayrılıklar taşıyor kalbinde. Gülücüğü yaratılmış en sahte şey.

Ne ki dünya? Değiştiremeyeceğim, artık kendi yolunu tutmuş bir yolcu.

Hani “ıssız bir adaya gitsen yanına ne alırdın?” diye sorarlar ya, hiçbirşey almazdım.

Ben çoğu zaman ıssız adanın kendisi olmak istiyorum. Bir yanımla oluyorsam da, birçok yanımla olamıyorum. Evet bir yanım ıssız ada, çünkü bana gelmek isteyen hiç kimse sadece kendisiyle gelmiyor.

Düşüyor üstüme yağmur taneleri ve ben durduramıyorum.

-V-

Yoksun…

Sen hiç var olmamış olanın, bense var olanın yanındayım. Belki de bu yüzden kimi zaman hiç var olmamış olmayı istiyorum. Eminim sen de var olmayı istiyorsundur. Çünkü ben burdayım.

Evet, ben zaman ve mekanın içine sıkışmış bir “var”ım. Sense ne zamanı ne de mekanı bilen bir “yok”. Yine de ben seni seviyorum.

Dünyaya Bırakılan Notlar – II


- I -

Sık sık fırtınaya yakalanan bir deniz, gönlüm. Gözlerimi kapatıp seyrediyorum hayatı. Görmediklerimle gördüklerime anlamlar veriyorum. Her şey olmak istediği köşeye koşuyor aklımda, kimisi saklanıyor. Ben hepsine yol göstermeye çalıştığımı sanarken, hepsinin bana kendi yolunu işaret ettiğini anlıyorum. Evime gelen misafir gibi ağırlamak lazım onları. Hiçbirini anlamı dışında konuşmamak, hissetmemek lazım. Ve insanı görüyorum, ordan oraya koşturuyor. En çok o yoruluyor. İnsanı görüyorum; sık sık fırtınaya yakalanan bir deniz, gönlü.

- II -

Hayalleri ertelemek zorunda olmanın hayal kırıklığı ve zihne, kalbe bulaşan bir bekleme kırılganlığı var hep. Şimdi’nin ipini bulup ucundan çektiğinde onlarca yük düşüyor üzerine insanın. O da kolayı seçiyor. Kaçıyor, sonra gelir yine çekerim diyerek. Zoru kolaylaştıracak kim peki diye düşünmüyor, düşünmüyoruz ve hatta düşünmüyoum galiba. Dua dilimde ama, ellerim ve ayaklarım onun hizmetine koşuyor mu?
Ah acziyet ya da tembellik!
Ah ikisi arasındaki ince sınır!


- III -

En fazla da hayatı anlamak için çabalıyorum. Anladıkça gözlerimin önünde kendime doğru bir yol akıyor. Sonra kendimden “O”na bir yol buluyorum. Ve bunun adına huzur diyorum.

- IV -

Sevmeler arasındaki fark düşüyor beynimin kıvrımlarına.
Ah hevesin kapısı!
Ah insanları kavramların anlamları arasında gezintiye çıkaran duygular.
Ah yalnızlık!

- V -

Hani hep deriz ya; insanın bir maddi bir de manevi yönü var diye. Biri beden, diğeri ruhtur. Beden olmak zorunda olduğu yerde yaşar. Bir boyutunda zaman, bir boyutunda mekan ve o her ikisine de dahil olmak zorundadır. Ruhun yaşadığı yer çok farklıdır. Bir masal alemi gibi. Hani insanın bir kendisi, bir de olmak istediği insan vardır ya. (Yanlış anlaşılmasın, maddi anlamda popüler kültür simalarından bahsetmiyorum. ) Mesela daha az öfkeli olmak ister bazen. İşte bedenle ruh arasında o tür bir ilişki var gibi geliyor bana. İnsanın ölümü nasıl ruhun bedenden ayrılması ile açıklanıyorsa, olmak istediği insanla, olduğu arasındaki fark arttırkça şiddetli bir ayrılık (ölüm) azabı çekiyor.


- VI -

Ve sabır
olmasaydı
yeryüzünde
bir gün
kalınabilir miydi?
(İlhami Çiçek)

Didar Elif

ArZu
08-08-2011, 05:22
Hayat Kendini Yaşayabilmektir…


http://www.hizliupload.com/di-PTIQGRTA.jpg


Çıkmaz sokağa girmeden evvel dönmem gerekiyormuş köşeyi… Ne geri vitesi var bu taşıtın ne de geri dönmek için gerekli manevra alanı… Sadece dikiz aynasını takılı gözlerim ve arkada kalanlar.

Aslında çoğu insan bu sözü hayatlarının son demlerini yaşadıklarında, tüm çıkar yolların çıkmaz sokağa çıktığını sandıklarında söylerler. Halbuki, yaşamın her daim yeniden başlayabileceğine inanmaya çalışmalıyız.

Karşımızda gördüğümüz bize dayatılan algıya göre bir çıkmaz sokak. Ama daha sonuna kadar gitmemişiz. Belki sonunda köhne bir binaya çıkan eski bir arka kapı veya bir kanalizasyona inen dehliz vardır. Sonu aydınlığa çıkan karanlık bir tünelde olabilir yalancı bitişte… Mevcutları terk etme tercihi korkutuyorduk belki de bizi.

Biz sokak başındayız ve köşeye dikilen (diktiğimiz) çıkmaz sokak tabelasından hükmümüzü vermişiz. Unuttuk tabi o tabelanın (biz tarafından) bizi taşıyan araca yönelik yapılmış bir uyarı olduğunu. Kim bilir belki yaya olarak bir süre mola vereceğimiz veya misafir tutulacağımız köhne bir barakaya açılan bu yolun, gitmemeyi arzuladığımız sonucuna sadece itirazımız.

Arzularımızı ve ihtiraslarımızı yaşıyor olmamız belki de daraltıyor bakışımızı. Beklentiler yükseldikçe karşılanabilme ihtimali de azalıyor. Her zaman yükselttiğimiz bir çıtaya ulaşmaya çalışıyor ve olduğumuz yerde debelenmeyi yaşam sayıyoruz. Kim bilir tabelalara göre hayat sürmemizin perde arkasında da bu neden yatıyordur.

Hayat adım atmaktır. Hayat nefes almak, koşmak, yürümek, nereye ve neden gideceğini bilmektir. Düşünerek nefes almak, pazarlıksız sevmektir. Kefen bezini yanında taşımaktır. Sonunu düşünerek hayıflanmak, gelmemişleri gelecek ümidiyle bekleyip mutluluk anahtarını elinde olmayanla açmaya çalışmak değildir. Hayat elindeki ile mutlu olmaktır.

Doğduğumuzda bir parça bezle yaşattılar bizi. Sarıp sarmaladılar. En güzel gülücükleri o bir parça bezin içinde iken attık. En sevimli halimiz sarındığımız bir parça bezin içinde geçirdiğimiz günlerdeydi. Arzularımızın olmadığı ve saf sütle beslendiğimiz günlerdi o günler.

Büyüdük. Arzuyu, ihtirası keşfettik. İsteklerimiz arttı. Beklentilerimiz arttı. Öte bir yaşamın gelecek sihirli iksirleriyle mutluluğu yaşamayı taahhüt ettik kendimize. Arzuladığımız karşı cinsler, arabalar, giyecekler, evler oldu. Tercihlerimizi terk ettik. Bize ait olmayanları istedik. Kendimizken gülen biz, bize ait olmayanların peşinde geçici mutluluklar için heba olduk.

Ne Amişler gibi red etmeli çağın gereklerini ne de Silikon Vadisi ürünleri olmalı mutluluk hayali. İhtiyaçlarımızı kendi belirleyebildiğimiz bir hayat yaşamalıyız. Sanal gerçeklikle büyülediğimiz aklımızı, ihtirasların esaretinden ancak saf bir düşünce ile kurtarabiliriz.

Aslında hayat her an bitiyor ve her an yeniden doğruyoruz. Her gece giriyoruz karanlık ve uzun bir dehlize. Her sabah ışığın parlaklarıyla yeniden merhaba diyoruz. En büyük gerçeği elimizde olmadan her an göz kırpma aralığında yaşıyoruz.

Sen hayatta kalabilecek kadar çalış. Mutlu olmak için yaşa. Senin olmayanlar senin olunca mı mutlu olacaksın?

Mutluluk baki tebessüm sırrını yakalayabilme olmalı.

Üzerimizdeki kefen bezinden gayri hiçbir şeyimiz yok ki bizi sarmalayacak.

Doğarken sardıkları bez kadar saf ve hesapsız anlarda gizlenmiştir mutluluk. Göz kırpma aralığında yaşıyoruz.

Sadece yazıya dökülebilecek kadar farazi belki de cümlelerin gerçekliği. Ama düşünmek bile mutlu ediyor olmalı insanı. Yeni bir yaşam için eskiyi terk edebilmeyi göze alabiliyorsan mutluluğun kapısını çalabilirsin.

Nerde görülmüş süslü kaftanıyla hamamda paklanan bir sultan.

Paklanmak için kendi gerçekliğinle yüzleşmektir aslında yaşam. Mutluluk orada gizlidir.

Mutluluk ana rahminden kabir çukuruna taşınma sürecinde yaşama gülücük atmadır.

Hayat, kendi inşa ettiğimiz putlara tapınma merasimlerini terk etmektir.

Hayat, bir parça bez ile gelip bir parça bez ile terk edebilme cesaretini her an kavrayabilme sanatıdır.

Hayat her anı son an gibi yaşamaktır.

Hasan Körük

ArZu
08-08-2011, 05:24
Ruh Yırtıkları


http://www.hizliupload.com/di-XXEP.jpg

“Her ruh yırtığı, o yırtıkta iz bırakmış diğer insanların ruhlarına ruh yırtıklarından bağlıdır”

Bir insan ruhu, çözümü o insanın ömrüne sığamayacak kadar büyük bir problemdir. Ömrü bir asra yaklaşmış olanların çoğunun gözlerinde yakaladıklarımız, bize bu problemin onlar için hâlâ çözülememiş olduğunu anlatır. O gözlerde, çözebilmişlerin sonsuz önceden sonsuz sonraya uzanan huzuru değil, doğum anından sonraya, adım adım son ana sarkan derin bir hüznü vardır; yenilmişliğin hüznü.
***
Ömür, sonsuz önceden sonsuz sonraya dönen çarkların dişlilerin sayısının geometrik hızla arttığı, çaplarının ritmik olarak büyüdüğü ve birdenbire eski hâline döndüğü bir zaman aralığıdır sadece. Dişliler ve çarkların çapı doğan her insanın öğrendikleri ve yaşadıkları ile de hem doğru hem ters orantılıdır.
***
Çözülmemiş ardışık problemlerle meşgul olan insanların ruhlarında biriktirdikleri, dişlilerin sayısını arttırırken çarkların çapını da büyütmekte ve zaman daha yavaş akmaktadır. İnsan bu akışta saniyeleri saymaktadır, saatleri ve günleri hatta yılları bile saymaya fırsatı olmayanlara inat. Hem iyidir bu hem de değil. Çözülmemiş problemi kalmayan insan yoktur bağlamında teselli edicidir vâkıa. Az sonra hızla yaşayanların problemlerinin çözümüne ulaşmış olduklarını sanmalarındaki yanılgı da eklenir, teselli zincirine.
***
Yaşlılar ömürleri asra yaklaşırken, çözülememiş problemleriyle gülümserler diğerlerine. Tırmandıkları yokuştan aşağı, son raddede dönüp bakarlar arkalarından gelenlere. Hınçla, hırsla takırdayıp duran, tutkularının seslerinde büyülenmiş kurbanların soluk seslerine dikkat kesilirler. Bu seslerde çiğlik vardır, denenmiş ve sadeleşmiş değişmezlikler vardır.
***
Ömrün çarklarına takılı kalmış ruh yırtıkları, ilerleyen zamanın çenesine tutunmuş alevler gibi sürekli ileriye hamle eden insanın her anını sarıp sarmalamaktadırlar. Her an, ruh yırtıklarını çarklarda kalan izlerle doldurmaktadır, her an yırtıklardan ileriye savrulan alevler sarılmaktadır; ileri, dingin bir koy gibi görünürken tamahkâr insanın gözlerine…
***
Her ruh yırtığı, o yırtıkta iz bırakmış diğer insanların ruhlarına, ruh yırtıklarından bağlıdır. Yırtıklar arttıkça ruh, çözümsüzlüğünü daha çok hatırlatmaktadır en büyük problemi olarak insana. Çünkü; o yırtıklardan sızanlar hakîkatin ışığıyla orta yerde durmaktadırlar. İnsan, diğerini yırtmıştır, diğeri tarafından yırtılmıştır. Her seferinde insan diğerini ezmiştir, diğeri tarafından ezilmiştir; karşısındakini ezdiğinde, aslında kendi içindeki güzellikleri birer birer ezdiğinin farkında değildir.
***
İnsan kibirlidir. İnsan bencildir. İnsan iblis dışında her yaratılmışın kendisi karşısında saygı ile eğildiğini bilmektedir. İnsan şımartılmıştır. İnsan mükemmel yaratılmıştır. İnsan, kendisini yaratan tarafından ne kadar önemsendiğini bilmektedir. İnsan bu yüzden yırtar, bu yüzden ezer diğer insanı.
***
Ezilmiş olarak değil, bilhassa ezmiş olarak zirvede tek başına kalmak, gururla kibrin bayrağını dalgalandırmak ve bundan şeytanî bir hâz almaktır. Ne fayda ki; iblis bu hâzda saklamıştır tuzaklarını. Her ezdiğinde aldığı hâz kendi içindeki merhameti eritmektedir; ruhundaki çözümsüzlüğü derinleştirerek kendisini sonsuz karanlığa itmekte ve Allah’ın büyüklüğüne inanmış olarak büyüyen kendisini, sahte bir büyüklük hissine kapılarak ezmektedir.
***
Tevâzû çözülmemiş problemlerin azaldığı dinginlik ufkudur oysa. Az rastlanır yaşlıların gözlerindeki ışıltı, tevâzûdan almıştır mayasını. Ömrü törpüleyen kibrin, körleştirdiği yerlerde yükselir ezenlerin sesleri, ezdiklerini sananların sesleri.
***
Çözümünü buldukları probleme dair fikri olan, ancak, çözümü yaşamaya ömürleri yetmeyen o dingin bakışlı az rastlanır yaşlılar şöyle seslenmek isterler belki:

“Her ne kadar hak etse de ezilmeyi, ezdiğini sanarak gelse de üstüne; kişi geldiğinde ezilmeye başladığını bilmemektedir zaten. Değerler ve ilkeler adına ezilmemeye verdiğin tepki, ezmek değilse eğer; ezmeyi nefsin için murad etmediğindendir. Aksi halde; Onun seni ezmeye, sendeki kibri silmeye, onun yerine kendi kibrini koymaya, kendi kibrini senin kabullenmeni sağlamaya niyeti varsa, ona vereceğin her aşağılayıcı yargı, onu değil seni ezilmiş yapacaktır; onun gibi davranarak ezilen sen olacaksın. Fakat sen onu ezmiş olduğunu sanacak, sandığın şey yüzünden ezilmiş olduğunu fark etmeyeceksin. Ders verebilirsin, vurabilirsin onu alnın tam ortasından; ders alabilmiş ve ders verebilecek kıvama gelmişsen. Lâkin, ne sen ne de bir başkası kendi nefsinden arınmamıştır yaşarken, arınmayacaktır; arınamadığı için hiç bir ders kalıcı değildir ve sen her seferinde tevâzû ile hareket edip etmediğini bilemeyeceksin. Ezilmemek için ezdiğinde, seni ezeni ezip geçtiğinde; keyf alsan da bir müddet, ömrün çarkları daha yavaş dönecek, ruhundaki yırtıklar artacaktır. Ezdikçe daha az uyuyacaksın.”
***
Ruhlarının geride bıraktıklarına ağlayan az rastlanır yaşlıların, gökyüzünü kaplayan fısıltılarını duymaya devam etmek ister insan belki:

“Merhamet etmeyene merhamet edilmez, fakat merhamet senin merhametsize bahşettiğin bir şey değildir. Merhamet senin kendine verdiğin hediyendir. Öfkene musallat olan başka ruhların yırtığı ise, senin yırtıklarına tutunmak isteyenlere vereceğin öfken olmasın. Seni küçük düşürmek istediğinde, seni kendi kalıbının önünde secde eder vaziyette tutmak istediğinde, tevâzû ile gülümse ve ona: “Sana benzemeyeceğim!” de. Dişlilerde bir yırtık bırakmaz ruhun o vakit. Ona ayna tutmuşsundur; seni ezmeye yeltendiğinde gerçekte kendisini ezmeye yeltendiğini göstermişsindir. Onun kendisine zarar vermesine mâni olabilmenin yoluna da ışık tutmuşsundur. İşte ondan sonra çarkların alevsiz dönüşlerinde her bir vakit çözülmüş ardışık problemlerle önünü görmeye devam edersin. Sen kazanırsın ezmeden; kazancını, seni yaratana ödünç vererek. Sadece iyilik yapmışsındır. Sen o densizin karşısına kendini dikmemiş, kendisini dikmişsindir.”
***
Bir insan ruhu, çözümü o insanın ömrüne sığamayacak kadar büyük bir problemdir, fakat çözdüm diyen varsa ömrünün son demlerinde, düşünsün; kullanılamamışsa ne faydası vardır ki çözümün?

Alper Selçuk

ArZu
08-08-2011, 05:26
Ya bir hikayen olsun ya da bir hikaye oluştur


http://www.hizliupload.com/di-KJ5O.jpg

Gecenin ayazına bırakmışım kendimi… Savrulan bir kar tanesi gibi sokak sokak arşınlamaktayım koca şehirde mesafeleri… Ölgün ışıklar altında yorgun ve durgun, bir günü daha devirmekteyim… Bakışlarımdaki hüznü sezemesinler diye rastladıklarım, gecenin en karanlık noktasına doğru çekip gitmekteyim; alnımı, yüzümü ve ellerimi kaplayan soğuğun tesirini görmezden gelerek…

Masumiyetin, saflığın ve birbiri için çarpan yüreklerin gün gün tükenişinin ruhuma yüklediği ıstırapla cedelleşmekteyim. Her an yeni bir renkle yeryüzünü boyayan akıl sahipleri, hangi hikâyenin sahibidirler diye düşünmekten mecalsiz kalıyor beynim… İstihzalarla birbirini süzen ve olmayan; ama sadece kendilerinin inandıkları bir yüksekliğin esiri olanların arttığı, yan yana gelmenin ve gözlerini gözlerine dikerek içten gelen bir sevgiyle bakmanın ve görmenin gittikçe azaldığı, azaltıldığı, yok edildiği çağımızda, bir hikâyesi olan ya da bir hikâye oluşturacak cesaret sahipleri nerede…

Korkaklık öylesine ve derin bir şekilde sarmış ki sineleri, herkes kendi gerçeğini yaşamaktan ve kendine ait olanı sunmaktan çekiniyor, ürküyor, tedirgin oluyor… Parçası olması gereken manzaranın değil de, arzu ettiği manzaranın kulu, kölesi olmuş yürekleriyle, bir gün bile kendisi olamadan çekip gidiyorlar bu dünyadan… Kendilerini dile getirecek ve onları anlatacak bir izin varlığına rastlanmayan insanların bu dünyadan geçtiğinin delili ne? Kalpte, dilde, sözde en küçük biçimde de olsa yeredemeyip, ardında koskoca bir boşluk bırakarak geçip gitmek… Ne hikâyesi ve ne de bir hikâye oluşturmak için hiçbir çabası olmadan dağılıp gitmek evrenin uçsuz bucaksız boşluğunda işte öylesine…

Nice hikâyeler vardır ki; dinlediğiniz ya da okuduğunuzda; kalbiniz tutuşur, bütün vücudunuzu bir ateş kaplar ve büyüklüğü, insanlığa verdiği mesaj, yaşattığı ruh dinginliği karşısında adeta erirsiniz… İnanılmaz ve tam anlamıyla kavranılmaz bir yüceliğin dört bir yanı saran ve sarsan güzelliğiyle bir anda baş başa kalırsınız ki; işte o an; başka bir dünyada ve başka bir anda yaşadığınızı hissedersiniz… Çok uzun sürmesine tahammül edilemeyecek ve coşkusuyla, hikmetiyle, derinliğiyle insanı kendinden geçirecek olan bu duygunun oluşmasına sebep teşkil edenler; hikâyeleri kendi zamanlarında olduğu gibi, kendilerinden asırlar sonrasında bile sayısız gönlü etkileri altına alıp, hikâyelerinin yankısının değdiği kişilerdir. Bir köyden, bir kasabadan, küçücük bir beldeden çıkıp, manevi halleri ve hikmetli yaşantılarıyla cihana hükmedenler, yüreklere velvele salmış olanlardır. Yaptıkları ve yaşattıklarıyla, bir gölgelik olan dünyada yankıları dağ dağ büyüyecek; hükümleri geçmişte, hâlde ve istikbâlde dahi yürüyecek olanlardır…

İşte onlar; hikâyeleri olanlardır ki; dilden dile anlatılırlar, zamandan zamana geçerler ve yazılıp çözüldükçe; büyüklükleriyle, hikmete ram olanların dünyasında birer hayret ve haşyet bırakırlar… Bin bir minnet içinde geceyi yolcularken ve şükürle gündüzü karşılarken hep onların hikâyeleri doldurur koca bir cihanı…
İşte onlar; hikâyeleri olanlardır.

Onların hikâyelerini öğrenip, kendilerince bundan pay çıkaranlar ise; bir hikâye oluşturmak yolunda çile çeken ve bir hüzün eşliğinde bundan hisse alanlardır. İlk önceleri şaşkın bir kelebeğin kanat vurması ve uçmayı öğrenmeye çalışması gibi; onlar da; “dünyevî arzularına” gem vurmayı becermiş ve onu; nefislerinin kendilerinden, kendilerinin nefislerinden razı olduğu bir seviyeye taşımış olanların peşinde olarak; onların yardımıyla bir hikâye oluşturmaya çalışırlar.

Yeryüzü; hikâyesi olan mihenktaşlarının etrafında sema ederken; hikâye oluşturmaya çalışanların teslimiyetini ise; onların samimiyeti belirler. Her devrin büyüklüğünü, güzelliğini; bir önceki devirden tevarüs ettikleri belirlediği gibi; hikâyelerini oluşturmaya çalışanlar da; hikâyesi olanlara gösterdikleri hürmet ve onlardan almayı becerdikleri himmet oranında kendi hikâyelerini oluştururlar.

Bu her anlamda böyledir; ister maddi; ister manevi… Hangisine daha çok yönelir ve çalışırsak, o alanda bir hikâyemiz olur ya da bir hikâye oluşturmayı başarırız.

Ya bu iki gruba da girmeyenler, girmeyecek ve giremeyecek olanlar… Onlar hakkında zaten ne söylenebilir ki?

İsmail Bingöl

ArZu
08-08-2011, 05:28
Dünyamız, ruhlarımıza göre güzelleşir, çirkinleşir…


http://www.hizliupload.com/di-LHX3.jpg


Fani dünyada, baki bir ruh ile yaşıyoruz. Her an ölümlerin olduğu, her an yapılmaların yanında bozulmaların da olduğu ölüp duran bu dünyada; tam tersi bir halet içinde insan ruhu… Beka isteyip duruyor.

İnsan hasta oluyor, sağına soluna dönemeyecek vaziyete geliyor, ama ayağa kalkma, hareket etme isteği yok olmuyor. Burnu koku almıyor, ama koku isteği yok olmuyor. Başına bir sürü sıkıntılar geliyor, ama ruhu ferahlık ve kurtuluş derdinde. Zulüm altında inliyor, ama zulümden kurtulma isteği hiç bitmiyor. Anlaşılıyor ki; ruh, vücuddan başlıbaşına ayrı, bağımsız bir şey. Bu istekleri, vücut belirlemiyor. Madde ruha şekil vermiyor, aksine ruh maddeye şekil veriyor.

Kişinin vücudunda “ben” dediği unsur da aslolan ruh. İnsana bu, hissettiriliyor; şartları ne olursa olsun güzellik isteğinin gitmemesinden, sıkıntı çekmek istememesinden vs.. Yani, kişinin hayatına hakim olan ruhu. Ve o ruh, katiyen baki. Zaten ruhun baki olduğuna inanılmazsa bu dünyada “sıhhatle” yaşamak mümkün olmaz. Ruhun varlığını bu zıtlıklar çok güzel anlatıyor; kişi koku almıyor, ama koku alma duygusu gitmiyor; hasta sağa sola dönemiyor, ama kalkmak istiyor; sıkıntı içinde, ama mutluluk isteği gitmiyor, çünkü bunlar ruha ait istekler.

Rabbin nimetlerinin farkında olan, O’ndan gelen hediyelere en fazla ihtiyacı olan ve O’na en çok teşekkür eden insanın ruhudur. Kişi; nankör olup, inkar etse de kendisine verilen nimetleri, kişinin ruhu inkar etmez verilenleri. Mesela; “ben bu hayatı güzel görmüyorum” dese biri, ama az sonra önüne en sevdiği yemek gelse; bakarsınız ki, o yemeği yerken çok mutlu. Kişiye sorsanız “hani bu hayatı sevmiyordun?” diye; “öylesine yiyorum işte” deyip, size yalan söyleyebilir; ama ruhu yalan söylemez; apaçık görürsünüz o sevdiği yemeği yerken ki mutluluğunu.

Bedenimiz bu dünyada ruhumuza hizmet için var. Ruhun susuzluğu vücutta gerçekleşiyor. Kişi “susadım” diye hissettiğinde, asıl susayan kişinin ruhu. O an ruh, Rahmetin varlığına susadı. Kişi suyu içtiğinde hücreleri sulanıyor, temizleniyor ve ruh da da ferahlama oluyor. Zerre ile ruh arasında böyle bir ilişki var yani madde var ve mana var. Ve mana maddeye hakim. Madde manayla kaim. O yüzden biri hastalansa ve hastalığı çok ciddi olmasa; ümidi yoksa ölürken, diğer bir kişinin “çetin, zor” denilen bir hastalıktan ümidi varsa iyileşme ihtimalide yüksek oluyor. Tüm bunlar insanın ruhuyla alakalı çünkü.

Ruh cesede hakim; cesed ruh ile kaim. Ruh, bu dünyada yaşadığı bir olaydan dolayı adeta küsse; ruhun bu dünyadan gitme isteği belirginleşebilir ve madden bir hastalığı olmadığı halde, ruhu gitmek isterse kişi, bir şekilde bu dünyadan gider. Mümin ise ölümünü bekler, değilse intihar eder tabii ki intihardan önce manen de ölümler yaşar. Son nokta olarak madden de ölür. Maddi hastalığı çok fazla olmayan ama eşiyle sorunlar yaşayan bir kişi, maddi hastalığının derecesi artmadığı ve o maddi hastalık “ölümcül” olmadığı halde; eşiyle olan sorunlarından kurtulamayacağı hissini taşıdığından, “ümitsizliğinden;” hayattan madden olmasa da manen çıkmış vaziyette olabiliyor. “Ne ayrılırsam, ne de bir arada olursam eşimle mutlu olabilirim, tek kurtuluşum ölüm” diye düşünüyor ve yaşayan bir ölü haline kendisini getirebiliyor.

Tam tersi bir durumda ise yani cesede yapılan bir şeyin ruhu etkileyemeyeceği durumda ise; kişi bedenen mahkum olsa bile; ruhen bahçelerde, saraylarda, en sevdiklerinin yanında mutlu ve mesut olabiliyor. Bedenen mahkum ama ruhen özgür… Cesed yoluyla ruhun mahiyeti bozulmuyor ama ruh beslendikçe, kişi ümitvar oldukça bu hali, cesedine de yansıyor; yüzü gülüyor; daha aktif, daha canlı biri oluyor. Biliyoruz ki sıkıntı, stres, gerilim çoğu hastalığın başıdır ve bu haller insanın bedenini de muhakkak etkiliyor.

Cesedi, bedeni güzelleştirmenin her türlü yollarının bilindiği, araştırıldığı; adım başı güzellik salonlarının olduğu zamanımızda; “ruhumuz nasıl daha mutlu olur” ile de ilgilenmemiz gerekiyor. Adeta “Ruh Güzellik Merkezleri” açmak gerekiyor. Çünkü bize hakim olan bedenimiz değil, ruhumuz. Kişi bedenini ne kadar süslese de; yüzünü ne kadar güler vaziyette gösterse de; çok gülerken ruhu acı çekiyor olabilir. Dışarıya “Ben burdayım, güzelim ve mutluyum, hayattan zevk alıyorum” derken, içinde bir yerlerde ruhu acı ile “Ben de burdayım ve ben acı çekiyorum, ben mutsuzum” diyebilir.

Esas olan ruhumuz ise ve ruhumuz bedenimizi muhakkak etkiliyorsa; cesedimizi istediğimiz kadar en güzel hale getirelim ruhumuzu mutlu etmedikçe, bunun bize bir faydası olmaz. Ama ruhu etkilemek suretiyle bedenimizi etkileyebiliriz.

Ruhu etkilemek; ruh baki ise Baki olan Zat ile irtibat kurularak, O’ndan haberdar olup, O’nun ile bağlantı kurarak mümkün olabilir. Amacımız ruhun bağımsız olduğunu kabul ettikten sonra; ruhun isteklerinin, ihtiyaçlarının ne olduğunu bilip, ona göre hayatımızı yaşamak olmalı. Ruhun baki olduğunu anladıktan sonra, her olayın da baki tarafının olduğunu anlayıp, Baki ile ilişki kurmaya çalışmalıyız. Çünkü fani bir olayı, Baki ile ilişki kurmadan okursa kişi, “Allah var”ı bilir ama “baki çözümleri yok” diye hisseder ve ümitsiz olur. Her olayın içindeki “ahirete iman” hissi, kişiyi ümitsizlikten kurtarır. Yani hayatta “boşver” diyebileceğimiz bir hal yok. O halde; sadece bedenimizi değil, ruhumuzu da güzelleştirmek için çalışmalıyız. Sadece bu dünyada bile mutlu olabilmek için ruhumuza gıdasını vermemek, buna “boşver” demek gibi bir lüksümüz yok.

Zehra Sarı

ArZu
08-08-2011, 05:29
Her Türlü Bağımlılıktan Özgürlüğe Kavuşmak


http://www.hizliupload.com/di-IESI.jpg

Din ahlakında özgürlük; yalnızca Allah’a kulluk etmek, O’na teslim olmak, varlıklara ya da birtakım değerlere kulluktan tamamen kurtulmaktır; bu gerçek özgürlüktür.

Tarih boyunca pek çok kez tanımlanmaya çalışılan özgürlük, yanlış anlaşılmış olan bir kavramdır. Örneğin Allah’ın emirlerini gözetmeden, yalnızca nefsinin bencilce tutkuları doğrultusunda yaşayan kişi, özgür olduğu yanılgısına kapılabilir. Çünkü Allah’a imanın ve teslimiyetin getirdiği gerçek özgürlüğü tatmamıştır ve kıyas yapma olanağına sahip değildir. Ancak kıyas yapabildiğinde çok açık anlayacaktır ki, gerçek özgürlük, yalnızca Kur’an ahlakı yaşandığında kazanılabilir.

Kur’an ahlakından uzak bir yaşamı seçerek özgür olacağını zanneden kişi, gerçekte içinde yaşadığı çarpık sistemin zorlayıcı, kısıtlayıcı ve yasaklayıcı kuralları nedeniyle özgürlüğü değil, tutsaklığı yaşamaktadır. Kurallar derken, toplumu bir arada tutan manevi ve ahlaki değerler, kurallar ya da yükümlülüklerden söz etmiyorum. Toplumda düzenin sağlanması, insanların güven ve huzur içinde yaşaması için bu kurallara uyulması zorunludur. Özgürlüğü engelleyen; toplumda yerleşmiş olan yanlış telkinler, batıl inanışlardan kaynak bulan uygulamalar ya da gerçek din ahlakına uygun olmayan kurallardır.

Bu cahiliye sisteminde, Kuran ahlakında yeri olmayan ancak bazı toplumlarda zamanla oluşan çok sayıda baskıya, Allah’ın ondan istemediği ama kişinin tutuculuğu nedeniyle kendisine getirdiği katı kurallara uyması zorunludur. Sonuçta yalnızca Allah’ın kulu olmak yerine, bilinçsizce çok sayıda sahte gücün emrine giren kişi asla gerçek anlamda özgürlüğü tadamaz.

“Yardım görürler umuduyla, Allah’tan başka ilahlar edindiler. Onların (o ilahların) kendilerine yardım etmeye güçleri yetmez; oysa kendileri, onlar için hazır bulundurulmuş askerlerdir.” (Yasin Suresi, 74-75)

Kişi, gerçek din ahlakından uzak toplumda batıl kurallardan oluşan sistemin adeta tutsağı haline gelir. Oysa Kuran ahlakı, toplumun ve bireylerinin insan üzerindeki baskılarını, yaptırımlarını, batıl kurallarını, her türlü bağnazlığı ve olumsuz telkini kırar, ortadan kaldırır.

“… (Resul) onların ağır yüklerini, üzerlerindeki zincirleri indiriyor. Ona inananlar, destek olup savunanlar, yardım edenler ve onunla birlikte indirilen nuru izleyenler; işte kurtuluşa erenler bunlardır.” (Araf Suresi, 157)

Kur’an ahlakını yaşayan insan özgürdür; Rabb’inin sınırları içinde yaşarken özgürdür, rahattır, huzur içindedir. Kur’an ahlakını yaşayan insan, etrafına Allah aşkıyla bakar, sevgiyle yaklaşır. Yaşanan olaylar karşısında her zaman birleştirici, kucaklayıcı, dengeli ve kararlı davranır.

Özgürlük fiziksel olmasının dışında, gerçekte ruhta hissedilen bir kavramdır. Özgür insan Allah’ın kalbine yerleştirdiği ferahlık, güven ve huzur duygularını yoğun hisseder. Bu nedenle özgürlük iman, takva, tevekkül ve teslimiyet ile doğrudan ilişkilidir. Gerçek anlamda özgür olan insan, kalbi tatmin olan insandır.

“… Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah’ın zikriyle mutmain olur.” (Rad Suresi, 28)

İnsanların kalplerine Allah’ın bir uyarı olarak hissettirdiği darlık ve sıkıntı, fiziksel özgürlüğün ruhsal özgürlük olmadıkça hiçbir anlamı olmadığının kanıtıdır.

“Allah, kimi hidayete erdirmek isterse, onun göğsünü İslam’a açar; kimi saptırmak isterse, onun göğsünü, sanki göğe yükseliyormuş gibi dar ve sıkıntılı kılar. Allah, iman etmeyenlerin üstüne işte böyle pislik çökertir.” (En’am Suresi, 125)

İman etmeyen kişi fiziksel açıdan özgür gibi görünse de, gerçek özgürlüğü bilemez, gerçek anlamda huzur ve mutluluğu yaşayamaz. Küçücük bir ortamda, Rabb’inin kalbine huzuru rabtettiği insan, özgür olduğunu düşünerek sınır tanımadan yaşayan ancak kalbi darlık içindeki kişiden daha özgürdür.

Samimi bir mümin, her anını Allah’ın rızasına uygun yaşar, nefsinin bencil tutkularını tatmin etmek için Allah’ın sınırlarından asla ödün vermez. “Nefsime yenildim” mazeretinin, aslında “Allah’ın sınırlarını ihlal ettim” demek olduğunun bilincindedir.

Dünya hayatındaki her nimet, her sıkıntı, her durum insanların nasıl davranacaklarının denenmesi için yaratılır. İman eden insan yaşadığı her olayda, aynı kararlı ve tevekküllü ruh halini korur. İman etmeyenleri bekleyen son ise -bağışlanma dileyip kesin bir tevbe etmedikleri takdirde- “Elleri boyunlarına bağlı olarak, (cehennemin) sıkışık bir yerine atıldıkları zaman, orada yok oluşu isteyip-çağırırlar. Bugün bir yok oluşu çağırmayın, birçok (kere) yok oluşu isteyip-çağırın.” (Furkan Suresi, 13-14) ayetleriyle haber verilir. Özgür olmak adına imanı yaşamaktan kaçınan kişinin, Allah’ın dilemesiyle, ahirette zincire vurulacağını ve üzerine kilitlenmiş daracık mekanlarda sonsuza kadar hapis hayatı yaşayacağını bilmesi gerekir.

İnananlar ise güzel ahlaklarının ve Rabb’lerinin sınırlarını korumalarının karşılığı olarak, Allah’ın dilemesiyle, “genişliği gök ile yerin genişliği gibi olup Allah’a ve Resûlü’ne iman edenler için hazırlanmış” olan sonsuz cennette özgür olacaklardır.

Kur’an’da, Hz. Meryem’e hamile kalan annesinin, Allah’a yönelerek “Rabbim karnımda olanı ‘her türlü bağımlılıktan özgürlüğe kavuşturulmuş olarak’ Sana adadım benden kabul et. Şüphesiz işiten bilen Sensin Sen” …” (Al-i İmran Suresi, 35) diyerek dua ettiği bildirilir.

Annesi bu duasıyla, Hz. Meryem’in yalnızca Allah’a kul olmasını, insanların rızasından tümüyle uzaklaşarak özgür olmasını dilemiştir.

Kur’an ahlakını yaşamak, insanları her türlü dünyevi sıkıntıdan kurtarır. “Benim hakkımda ne düşünüyorlar?“, “beni sevmezlerse ne yaparım?“, “işimi kaybedersem ne olur?” gibi sayısız korkudan uzaklaştırır. İman eden insan, yaşamındaki onlarca insana benlik vermenin ve sahte ilahlara kulluk etmenin baskısından kurtulur. Sonsuz akıl ve güç sahibi, her şeyi denetimi altında tutan, merhamet edenlerin en merhametlisi olan Allah’a yönelip bağlanır. O artık ‘asla kopmayacak bir kulba yapışmıştır’.

“Dinde zorlama (ve baskı) yoktur. Şüphesiz, doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim tağutu tanımayıp Allah’a inanırsa, o, sapasağlam bir kulba yapışmıştır; bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir.” (Bakara Suresi, 256)

Elif Alaca

ArZu
08-08-2011, 05:32
Zamanla konuşan adam


http://www.hizliupload.com/di-UZFN.jpg

“Üzerinden seğirterek geçip gitmek istediğim yer, ayaklarımın altından kayıp giderken sonsuz bir vinç omuzlarımdan tutup darağacına çekiveriyor. Karşı koyamıyorum.”

Her an çöküverecekmiş gibi duran, iri gövdeli, yorgun bakışlı adamın dudaklarından olmasa bile zihninden akıp giden sözlerdi bunlar. Dolunayın eşlik ettiği uykusuz geçen bir gecenin sabahında…

Gayesizce dalıvermişti sokağın kin kusan prangalı yollarına. Kendinden başkası onu ilgilendirmiyormuşçasına, süfli duygularla…

Dört duvar, üstüne üstüne geldiği için çıkmıştı dışarı, bu kasvetli kış gününde. Oysa sokak daha yabanıl gelmişti; öyleydi de. Birkaç ay olmuştu buraya geleli. Ölmek için hiç bilmediği, tanımadığı bu semti, bu sokağı ve koca şehrin bu en ücra köşesini niye seçmişti ki? Bir esrar kumkuması olarak yitip gitmek isteğinden belki de.

Ne yapacağına bir türlü karar veremiyordu. Dümdüz yürüdü. Yol ayrımına gelince, hayatında önemli kararlar aldığı zamanlardaki gibi derin bir buhranla durdu; düşündü. Bir o tarafa bir bu tarafa yöneldi ve sonunda geri dönüp evine geldi.

Bitkin bir halde kanepeye uzandı. Başı dönmeye, kulakları çınlamaya başlamıştı. Feri sönmekte olan gözlerini, çatı katı dairesinin lambri tavanına dikti. İki gece öncesinin yağmur damlaları süzülüyordu hala, parmak genişliğindeki aralıklardan. Sarkan her bir kıymığa bir anlam yüklüyordu: Kederli mazisi ve hastalıklı ruhu…

Ayağa kalktı güçlükle. Kirden yarı opaklaşmış pencere camının görüntüsünde, çökmüş çehresini inceledi. Kadınlara vurgun yediren simadan eser kalmamıştı geriye. Gurur ve kibirden de. İyi ki ölüm vardı. Birazdan her şey bitecekti; ama bitmiyordu işte.

Dolunayı anımsadı nefretle. Zamanın nihayete ulaştığını anımsattığı için bu görüntüden nefret ederdi. Hiçbir zaman barışamadığı, hayatının özellikle son on beş yılını kâbusa çeviren zaman! Mührünü her vurmak isteyişinde darbe ile karşılık veren…

Zamanaydı tüm hıncı. “Zaman!” diye bağırıverdi tüm gücüyle. Çekip gitmişti işte. Tüm güzelliklerini çalarak…

“Hadi şimdi de geçip gitsene! Şimdi neden mıhlanıp kaldın? Hep böyle oldun işte! En güzel anlarımda olanca hızınla akıp giderken, üzerime her keder çöküşünde zevkle seyretmeyi yeğledin. Durdukça durdun; geçmedin, gitmedin. Bilmediğimi sanma! Sen de bir yaratıksın! Hem de iradesi olmayan, ölümlü…”

Öfkesi dinmek bilmiyordu. Devam etti: “Kimine iyi, kimine kötü bir yol çizdin; uzun ya da kısa. Yolun uzunluğuna da kısalığına da sen karar verdin. Ne var ki senin yolun da bir gün kesiliverecek. Sen de bunun farkındasın üstelik. Ama benim yolumu kesemezsin. Çünkü ben yolumu kendim kapattım, bitirdim, sonlandırdım. Kendim… Anladın mı kendim?”

Bağırmaktan sesi soluğu kesilmiş; midesi bulanmaya, bilinci kapanmaya başlamıştı. Yaşamla ölüm arasındaki çizginin tam ortasındaydı.

Başını yastığa koyarken huzura benzer bir şeyler duyardı bir vakitler. Gözünün önüne tüm yaşamı uzanmazdı boylu boyunca. O zamanlar, her şeyin sıradan olması sıkardı. Şimdi ise, sıradan olmayan acılarla kıvranıyor ve her yatağa girişinde bu acılar, en çekilmez biçimde, depreşiyordu.

“Az kaldı! Bir süre daha, böyle devam eder; sonra ‘zaman’, bu konuda benden yardımını esirgemez.” diye düşündü. Olmadı. Zaman, bir kez daha, kendisine olan düşmanlığını göstermek için fırsatı kaçırmamıştı. Ölümü bile çok görüyordu. Bu kez, zamanın hiç acıması yoktu.

Kaçınılmaz sonun elinde, hamur gibi yoğruluyordu. Bilmedikleri, bildikleriyle alay ediyordu zihninde. Ne kadar az bildiğini bilmek; harcadığı, bilinçsizce tükettiği zamanın koca cüssesinin altında eziyordu yüreğini. Maziye çadır kurup atiye yelken açamayan yüreğini…

Sonra, “zaman”a duyduğu öfke, daha da büyüdü.

Vakit, yine geçip gitti öylesine. Öylesine geçen her bir an, burgaç gibi yürek daraltıyordu. Saat kaçtı acaba? Ne önemi vardı ki bunun? Bunu bilmek için, “zaman kavramı” ile yaşamak gerekirdi. Bu kavram, anlamını yitireli çok olmamış mıydı? Aslında tüm sıkıntısı bu değil miydi? Zamanın, kendisi için anlamını bir türlü yitirememesi! Çelişkilerle geçen ömür, çekişmelerle geçer. Çekişmelerle geçen ömür, “geçmiştir” sadece. Geçip gitmiş, silinmiştir; hiç yaşanmamış gibi.

Kurşun gibi ağır, çuval gibi boş zihninde, düşünmek istemediği ve yaşayamadığı her ayrıntı uçuşuyordu. Ölüm anında bile, çıldırtan bir zelzelenin ortasında kalmıştı. Yalnızlık, pişmanlık ve ümitsizlik fırtınasıydı yaşadığı. O, geçmişten hesap sorarken gelecek de onu yargılıyordu canhıraş.

“Bazı zamanlar, istediğim şeyleri yapmak için aşırı bir istek duyuyorum. Yapmak istemeyip de yapmam gerekenlerden vazgeçiyorum; ama bu kez, önceki yapma isteğim yok olup gidiyor. İşte böyle akıp gitti benim için zaman. Bu yüzden zamana olan hıncım! Söyle bana: Ben öldükten, bu dünyada hiçbir emelime kavuşamadan çekip gittikten sonra eline ne geçecek, çıkarın nedir ki? ”

Birden odanın içi, binlerce renk cümbüşünden oluşan bir sis bulutuyla doluverdi. Ömrünce görmediği, adını bilmediği; ama her nasılsa “renk” olduğuna hükmettiği görüntüler…

Göz kamaştıran, bu dünyaya ait olmadığı anlaşılan, doyumsuz güzellikteki hâlemsi esintiler geziniyordu, virane evin boşluklarında. Dört bir yandan gelen ışık huzmeleri, aynı noktada birleşip çok daha güzel, mükemmel şekiller meydana getiriyordu. Adam, ilk anda neye uğradığını şaşırmış, ne olup bittiğini anlamaya çalışarak içinden, “İlacın öldürme etkisi böyle oluyorsa can kurban!” diye geçiriyordu ki, yine bu dünyaya ait olmadığına hükmettiği garip ama tılsımlı bir ses yankılandı odanın içinde:

“Evet, itiraf ediyorum. Bu dünyada, zamana mal olmuş her insan, bizim için yüktür. Zaman, kendisine adanmış insanların buna değer olmasını ister. Bu nedenle de zamana mal olmuş, tarihe geçmiş olanlar, bunu gerçekten hak etmiş olmalılar. Çünkü zaman, kendisine vurulan her mührün ağır yükü altına girer.”

Adam, ne olup bittiğini anlamak için, her yanı, baştan başa gözden geçirdi ürpererek. Evde kimse yoktu. Daha önce hiç duymadığı, insanınkine benzemeyen bu garip sesin kime ve neye ait olduğunu anlamaya çalıştı. İçinde duyduğu ürperti, daha da büyüyüp kocaman bir korku halini aldı. Ne yapacağını, ne konuşup ne düşüneceğini şaşırmıştı. Tüm cesaretini toplayıp sorabildi:

“Kimsin sen, nerdesin, niçin görünmüyorsun, buraya nasıl girdin?”

“Biz, zaten hep buradaydık.” dedi zaman ve adamın korku ve tedirginliğine aldırış etmeden devam etti:

“Ey insanoğlu! Bizim iradesiz olduğumuza hükmettikten sonra, yaptıklarımızdan dolayı bizi nasıl yargılayabiliyorsun?”

Adamın korkusu daha da arttı. Ne yapacağını şaşırmış bir şekilde, “Siz de kimsiniz, kaç kişisiniz, nerdesiniz, niçin görünmüyorsunuz, benden ne istiyorsunuz?” diye sordu. Ömründe -toplasa- bu derece korkmamıştı. Ağzındaki su ve nem tamamen çekildi; dili damağı kurudu. Kendinden geçmişti. “Korkma!” dedi ses, şefkatle. Hem de öylesine şefkat dolu bir sesti ki bu, adam birden canlanıp kendine geldi.

“Korkma! Biz, senin için kötülük düşünenler değiliz. Biz, ‘zaman’; evet ‘zaman’ız. Az önce sitem ettiğin ‘zaman’. Halk edilmiş varlığın başlangıcından beri burada olan zaman. Henüz senin de soyunun da en küçük bir varlığı yokken biz vardık. Bize sitem eden ilk kişi sen değilsin. Buhranlarının müsebbibi olarak zamanı yargılayan ya da bütün kederinin bitişini zamanın yok oluşunda gören, ilk sen değilsin; sonuncu da olmayacaksın; fakat çok az insandır, bunu yapan: zamanı yargılayan. Hele, zamanı bir mahlûk olarak görüp de yok oluşunu bekleyen âdemoğlu, çok azdır.”

Adam şaşkınlığını üzerinden atabilmiş değildi. Birinin kendisine tatsız bir şaka yaptığından emindi. Karşılık verdi:

“Sana ne söylememi bekliyorsun?”

“İçinden geldiği gibi davranabilirsin; fakat emin ol, senin nasıl bir tepki vereceğini, bundan sonra aramızda geçecek konuşmaları harfiyen bilirim. Söyledim, senin bilgin bizim yaşımızı ölçmeye yetmez. Gördüğüm ilk ve tek gezegen, senin dünyan değil. Siz -bu küçük topluluk-, ne ilksiniz; ne de son; inan bana!”

Adam şaşkınlıktan ne düşünüp ne konuşacağını bilemiyordu. Az önceki cesareti yine kırılmış, korkudan ne yapacağını şaşırmıştı.

“Bu kadar şaka yeter, tamam ama!”

Çaresizce, bunun bir şaka olduğunu söylese de anlatılmaz güzellikteki renklerin, ürperten -ama aynı zamanda, bir o kadar da huzur veren- sesin bu dünyaya ait olmadığını herkes anlayabilirdi; o da anladı.

“Henüz bu âlemi terk etmiş değilsin; fakat bu çok sürmeyecek! Birazdan tüm sıkıntıları burada bırakarak başka bir âleme yolculuk yapacaksın!”

“Öldüm mü?”

“Ölmek üzeresin!”

“Her insan, böyle mi olur ölürken?”

“Ölüm şekli, kişiye göre farklılık gösterebilir; fakat bilinen bir gerçek var ki, öleceği vakit tüm gerçekler gösterilir insanoğluna. O kadar gerçektir ki her şey, artık hiçbir şekilde itiraza yer yoktur.”

“İtiraz mı?”

“İtiraz elbet. Bu dünyada yaptığın tüm karşı çıkışlara rağmen son anlarında her şeyi kabullenirsin. Gidecek başka bir yerin olmadığını anlarsın çaresizce.”

Tüm bu konuşmalar, artık söz ile yapılmıyordu. İnsanoğlu, dünyaya geldiğinde nefes almaya programlandığı gibi, öbür âleme özgü bu yeni iletişim şekline de programlanmıştı. Adam, konuşmadığı halde, anlaşabildiklerini çok sonra fark etmiş; ancak o zaman, ölmek üzere olduğunu kabullenmişti.

“Geriye dönüş yok, değil mi? Size ait sırları bana gösterdiğinize göre artık dünyaya geri dönemem.”

“Evet, öyle. İstisna olarak bazen gönderilenler olur; ama onlar da bu konuda konuşmamayı tercih ederler. Konuşanlara da kimse inanmaz. Zaten onlara çok az bilgi verilmiştir. Çok bilgi ile gönderilenler ise, akıl sağlığını kaybeder.”

“Peki ya zalimler? Onlar da yazdırmıyor mu adını tarihe?”

“Evet yazdırıyorlar. Onların da nasibi, anımsandıkça lanetlenmektir.”

Tüm bu acı ve ıstırabın ortasında, kızını anımsadı bir kez daha: “O, bensiz ne yapacak? Henüz çok genç, hayata karşı çok tecrübesiz! Gerçi ha varlığım ha yokluğumdu ya! Yine de ona bakan bir çift gözdüm ben. Affet beni kızım!”

Biricik kızı bile, kendisini hayata bağlamaya yetmemişti. Yüreğini sıkan cendere daraldıkça, hiçbir şeyi umursamıyordu.

“Onu, bu acımasız dünyaya hiç getirmemeliydim.”

“Hayır! Her şeye rağmen ‘var olmak’ kötü değildir.”

“Nesi kötü değil bunun? Kendisiyle, insanlarla, her şeyle savaşmak ve çoğu zaman da yenilmek zorunda kalacak.”

“Ama mücadele etme imkânı olacak.”

“Aman ne imkân!”

“Dikkatli konuş! Yüce Yaratıcı’ya isyan ettiğinin farkında mısın?”

“Benim yaşamım, başlı başına bir isyan olmadı mı zaten?”

“Evet, oldu; ama şimdi, o vakit görmediklerini gördün. Bunların bir anlamı yok mu?”

“Ey zaman! Ne söyleyeceğimi harfiyen bildiğin halde niçin bana bu eziyet?”

“Peki sen? Gerekli her bilgiye vakıf olduğun halde, nedir bu inat, bu cür’et? Aslında her vakit olmuştur senin gibiler: Şeytan’ın sadık hizmetkârları. O da gördüğü bütün gerçeklere rağmen Allah’a isyanda beis görmemişti.”

“Tam gitmek üzereyken bu sırların anlamı ne? Ne gerek var tüm bunlara?”

“Bunu sen istedin. Sordun, cevabını da aldın. Sadece sana değil, ölüm anındaki her insanoğluna verilir bu bilgiler. Bu nedenledir ki son anda pişmanlık vardır çoğunlukla.”

“Ben, Allah’ın yarattığı en seçkin varlığım; ama senin gibi bir mahlûkun karşısında düştüğüm duruma bak!”

“Gelmiş geçmiş bütün kutsal kitaplarda anlatılan, İblis’le Âdem’in kıssasına benziyor sözlerin. İblis de kendisinin üstün olduğuna inanmış, kibre düşmüştü. Siz irade sahipleri, O’nun yarattığı en özel mahlûklarsınız. Evet; ama bunun yanı sıra kendi değerini kendi eliyle düşüren tek mahlûksunuz.”

“Böylece senin gözünde de bir o kadar küçülüyoruz, değil mi?”

“Bunun bir önemi var mı?

“Haklısın bunun hiçbir önemi yok.” dedi adam umarsızca.

Şimdi, her şeyi biliyor gibiydi. Dünyada bilmek ve öğrenmek istediği her şeyi… Bu, zamanla yaptığı birkaç dakikalık konuşma değil, binlerce yıllık bir sohbetti sanki. Cevabını merak ettiği sorular, bir türlü kabullenemediği gerçekler, varacağı son, Tanrı’nın varlığı ve gücü… Artık hepsini biliyordu. Ne var ki bu bilgilerin artık hiçbir önemi yoktu gerçekten de.

“Biz şimdi gidiyoruz, ‘ölüm meleği’ gelip görevini yapacak.”

“Ölüm Meleği”nin adını duymak bile ürpermesine yetti adamın. Güçlü bir titremeyle sarsıldı tüm bedeni.

Rüzgârın önünde uçuşan tüy kadar çaresiz ve güçsüzdü. Son kez bakındı etrafına. Evinde bulunan her bir zerre dile gelip şöyle diyordu: “Artık senin için çok geç! Sen, tercihini yaptın ve sana sunulan ömrün bir kısmını kullanmayıp iade etmeyi seçtin. Hem de bu öyle bir tercih ki daha önceki tüm kullandıklarını da çöpe attın. Yapabilirdin! Geçmişini, geleceğinle güç birliği yapıp geri alabilirdin!”

Umutsuzca kapadı gözlerini. Bu kez, ihanet etmedi zaman. Nasıl olduysa, akşam oluvermişti işte. Dolunay, gökyüzünde hükmünü sürerken olanca uysallığıyla ağırlığından kurtulmaya çalıştığı bu dünyadan neyle karşılaşacağını bilemediği başka bir dünyaya yapacağı yolculuğu beklemeye başladı.

“Ölüm acısı” dedi, halelerini toplayıp görünmez olan zaman; “dünyadaki hiçbir acıya benzemez.”

Yaşanan sıkıntının büyüklüğü değilmiş pes ettiren; gücün küçüklüğüymüş. İçinden bir türlü çıkamadığı dertleri küçülüverdi önce; sonra da bitti. Gerçek pişmanlık, ömrün son nefesinde yaşanırmış meğer.

Songül Yiğit Yılmaz

ArZu
08-08-2011, 05:34
Ruhun (k)aşınması


http://www.hizliupload.com/di-7ZKQ.jpg

İnsan sonsuz düşüncelerin kaynağıdır. Bu düşüncelerin kaynaklandığı maddi yerin beyin olduğu kabul edilir. Tarihte düşüncenin kaynağı ruh kabul ediliyordu. Bugün bizim beynimize atfettiğimiz faaliyetlerin tümünün kalpte ya da akciğerlerde saklı olduğunu düşünüyor ve bunu ruhun yaptığına inanıyorlardı.

Ben de her zaman imanın nerede karar kıldığı konusunu merak ederim. “Dil ile ikrar kalb ile tasdik” denen imana ev sahipliği yapan kalb nerede acaba? Yürek dediğimiz kalp mi yoksa beyin mi? Kur’an buna sudûr da demektedir. Ruh beyinden müstakil bir alan mı? Beyin düşüncenin merkezi ise, ruhun yeri neresidir? Ruh’la ilgili fazla soru sormamanın istenmesi bu sorulara bir cevap bulamayacağımızın hikmeti mi yoksa? Ruhun ölümsüzlüğüne inananlar bile, onun beyinde bulunacağına artık inanmıyor. O halde günde 90.000’e yakın düşünce temasını işleyen faaliyet beynin bağımsız bir üretimi mi yoksa ruhun kıpırdanışının bir sonucu mu? İki-üç gündür bir huzursuzluk var üzerimde.

Avukatlık mesleğini icra edişimle ilgili, kendi yeteneklerim ve zaaflarımla ilgili beni sürekli hırpalayan bu rüzgâr nereden geliyor acaba? Bir ruhsal hastalığa mı yakalandım diye endişe içindeyim. Psikiyatr kitapları satın aldım, hastalıkları okuyorum. Hemen her hastalıktan bir belirti var bende. Bu durumda amatör psikiyatr olmak okumakla mümkün değil mi yoksa? Kitap klinik vak’aları, teşhis ve tedavi süreçlerini de anlatıyor. Bu kadar açıklayıcı bir yöntem, teşhisi isabetli kılmak için gerekli verileri bana sunuyor. Okuduğunu anlayan ve kendisini acımasızca yargılayan biri için teşhis koymak zor değil. Kaldı ki kitap Borderline Kişilik bozukluğunda hastalar; “Özeleştirisel ve kendini kınayan bir biçimde kendilerine dönerler. Kendilerini aşağı görerek, başkalarının kendileriyle ilgili olarak yapmalarını bekledikleri ağır eleştirileri, acımasız yargıları kendileri için yaparlar. Yalnız anksiyete ve bir çatışma sergilemekle kalmazlar, suçluluk, vicdan azabı, pişmanlık ve kendi kendini küçümseme belirtileri de gösterirler. Arada bir ortaya çıkan bu duygular onları bunaltır ve kendi kendilerine zarar veren, yıkıcı eylemlerde bulunmalarına yol açar.” demektedir. Bu teşhis karşısında beynimde bir burgu gibi vınlayan, eleştirisel düşünceler kesin bir hastalığın sonucudur diye endişelenmekte haklıyım.

Ben güçlü ve dirayetli biriyim, bu hastalığın üstesinden gelirim diye kendime moral verip güçlendirmeye çalışıyorum. O zaman da eleştiri yöneltilen davranış ve zaaflarıma binbir gerekçe ve mazeret üretmeye başlıyorum. Bu gerekçe ve mazeretlerin bir kaçış olduğunu söyleyen derinlerdeki bir ses daha da acı verip, kendimin iflah olmaz bir hasta olduğu kanaatimi güçlendiriyor. Bunun üzerine “benim Türkiye’yi kendi haline bırakma lüksüm yok!” diye yazılar yazdığım aklıma geliyor. Kendime haksızlık yapmayayım, yeteneklerimi kabul ettiğim zamanlar da oluyor. Hatta bendeki gizli yetenekler o kadar çok ki gizli olduğu için ben bile çoğunun farkında değilim. O zaman da kitap bende narsisistik kişilik bozukluğu olduğunu söylüyor. Bu hastalar “Özel insanlar olduklarına, özel haklarla donandıklarına inanırlar. Eleştirilmeye ya da yenilgiye büyük bir kızgınlıkla ya da depresyonla karşı koyarlar. Benlik saygıları kırılgandır.”

İçimdeki ses, beynimdeki düşünceler beni sürekli eleştiriyor, rahatsız edici bir tablo sergiliyor kendimle ilgili. Bu vicdan mı, iyilik meleği mi yoksa beni hasta kılan vehim ve vesveselerin gittikçe güçlenmesi mi? İçinden çıkamıyorum. Getirilen eleştiriler haklı üstelik. Şimdi bu çatışma nedeniyle yazıyı bırakmayı çok istiyorum. Bunun insanın içinde geçmesi bile yıpratıcı iken, bir de yazıya dökmek insafsız bir yargılama halini alıyor. Bu kaçışın da kişiliğin güçlü olmamasına yoran bir bölüm de var Psikiyatri kitabında. Sıkıysa yarım bırak ya da kendi kişiliğini ispatlamak için eziyetle tamamla bu yazıyı bakalım. Bir işe başlarsan geri çekilmek sözkonusu olamaz. Olursa, bu da bir zaaf ve hastalık alameti demektir. Şimdi kendime güvenip, özel bir insan olmanın hazını yaşamak da, kendime özeleştiri getirmek de bir yanıyla hastalık teşhisi gerektiren belirtiler. Bu durumda ben sağlıklı orta yolu ve kişilikli sayılan bir kıvamı nasıl bulacağım?

1- Kur’an-ı Kerim, Araf, 43-Yunus,57 İsra, 85 “Bir de sana rûhdan (Ruhûn hakikatinden) soruyorlar. De ki: rûh Rabbimin bildiği bir iştir ve size ilimden ancak az bir şey verilmiştir.
2- Susan Grenfield, İnsan Beyni, Varlık Yayınları, İstanbul, 2000, s.13 3- Prof.Dr. Ertuğrul Köroğlu, Tanımlayıcı Klinik Psikiyatri, HYB, Yayıncılık, Ankara,2004 s.531 4- Age. S.537

Mustafa Everdi

ArZu
08-08-2011, 05:36
“Ey İnsan Seni Aldatıp Yanıltan Nedir?”


http://www.hizliupload.com/di-LG6G.jpg

Etrafınıza bir bakın… Görebildiğiniz yüzlerce canlı-cansız varlıktan başka göremediğiniz sayısız varlık vardır yeryüzünde.. Gökyüzü, toprak, ağaçlar, çiçekler, insanlar ve diğer canlılar… Göremediğiniz diğer yerleri düşünürsek; dağlar, denizler, göller, milyarlarca insan ve hiç tanımadığınız milyonlarca çeşit canlı… Evrende ise; içinde yüz milyarlarca yıldız barındıran 300 milyar galaksi, her birinde yaklaşık 300 milyar yıldız, gezegenler, uydular, güneşler, kuyruklu yıldızlar ve diğer göremediğimiz sayısız gök cismini barındıran uçsuz bucaksız bir mekan…

Şimdi samimi olarak düşünürsek; tüm bu saydıklarımız neden ve nasıl var olmuştur? Mucizevi sistemlere sahip canlı ve cansız her şey, nasıl böyle kusursuz bir sistem içinde ve uyumla varlıklarını sürdürebilmektedir? Evrendeki bu muhteşem detaylara sahip olan canlılardaki -en başta da insandaki- üstün özelliklerin hikmeti nedir? Ve en önemlisi yeryüzündeki tek şuur sahibi varlık olan insanın yeryüzünde bulunuş amacı nedir?..

Son sorunun cevabı Rabbimiz’in tüm insanlığa kılavuz olarak indirdiği Kuran’da haber verilir. İnsanın yeryüzünde bulunma amacı, kendisini yaratan ve nimetlerle rızıklandırarak yaşatan Allah’a kulluk ve ibadet etmesidir. Yüce Allah bunu, “…insanları yalnızca Bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zariyat Suresi, 56) ayetiyle bildirir.

İşte dünya, yukarıda saydığımız tüm detaylarıyla denizleri, gölleri, okyanusları, çiçekleri, ağaçları, dağları, canlıları ile birlikte insanın bu kulluk vazifesini yerine getirip getirmediğinin denenmesi için Allah’ın özel olarak yarattığı bir mekandır. Evren, evrendeki tüm sistemler, yıldızlar, gezegenler, gök cisimleri de insanın Rabbimizin büyüklüğünü ve sonsuz kudretini görmesi ve O’nun gücünü takdir edebilmesi için yaratılmıştır. Bunların yanı sıra insanın dünya hayatı boyunca yaşadığı tüm olaylar, bulunduğu tüm mekanlar da kişinin dünyada yaşadığı imtihanın birer parçasıdır.

Bu imtihan ortamında insan, her an Allah’ın emir ve yasaklarını gözetmek ve Allah’ın rızasına uygun davranmakla yükümlüdür. Bu sorumluluğu yüklenmekten kaçınan, reddeden kişilerin ise, sonsuz azapla karşılık göreceklerine Kuran’da dikkat çekilir. Çünkü bu, Allah’ın bizlere verdiği nimetlere karşı nankörlük etmektir ve büyük bir hatadır.

Buna rağmen çoğu insan garip bir duyarsızlık ve umursamazlık içindedir. Yaşamlarının gerçek amacını unutarak, farklı konularla ilgilenir ve bambaşka amaçlar edinirler. Dünya hayatına yönelik önemsiz bir konu için yıllarca çalışır çabalar, ama Allah’a karşı olan sorumluluklarını akıllarına bile getirmezler. Bu sorumsuzluklarının karşılığını ahirette azapla alacakları olasılığını hiç düşünmezler. Yeryüzünde bu gerçeklerden habersiz olduğunu söyleyebilecek bir kişi bile yoktur. Allah, Hz. Adem’den bu yana her dönemde insanlara Kendisini tanıtan, nasıl kulluk edeceklerini ve güzel ahlakı anlatan kitaplar indirmiş, uyarıcı elçiler göndermiştir. Bu nedenle insanlar, “biz bunlardan habersizdik” gibi bahaneler öne süremeyeceklerdir. Bu gerçek bir ayette şöyle haber verilir:

Elçiler; müjdeciler ve uyarıcılar olarak (gönderildi). Öyle ki elçilerden sonra insanların Allah’a karşı (savunacak) delilleri olmasın. Allah, üstün ve güçlü olandır, hikmet ve hüküm sahibidir. (Nisa Suresi, 165)

Allah’ın gönderdiği elçilerin, katından indirdiği kitapların yanı sıra, tarih boyunca pek çok imanlı insan diğer insanları Allah’ın dinine davet etmiştir. Dini tebliğ etmiş, çevresindeki insanlara cennet ve cehennemin varlığını hatırlatarak onları sorgulanacakları konusunda uyarıp korkutmuştur.

Tüm bunların yanı sıra insan etrafındaki varlıkları, detaylarındaki incelikleri, kusursuz sistemleri düşünerek bunların, sonsuz güce sahip bir Yaratıcı tarafından, kesinlikle bir amaçla yaratıldığını anlayabilir. Ve ardından kendisinin de bir varoluş amacı olduğunu ve Yaratıcısına karşı sorumluluklarını hatırlayabilir. Çünkü insan, ona doğruyu ve gerçeği söyleyen vicdanı ile birlikte yaratılmıştır. Çevresindeki varlıkları ve olayları vicdanıyla değerlendiren insan bu gerçeklere ulaşabilir.

Allah sonsuz merhamet sahibidir ve insanlara yaratılış amaçlarını, Kendisi’ne nasıl kulluk etmeleri gerektiğini birçok yolla haber vermektedir. Kuşkusuz bu, Allah’ın insanları hidayete yönelten Hadi sıfatının da bir tecellisidir.

Ancak buna rağmen çok sayıda insan gördükleri delilleri samimi bir bakış açısıyla ve vicdanlarıyla değerlendirmezler. Sonsuz yaşamda zarara uğramak olasılığına rağmen duyarsız ve umursuz davranışlar sergilerler.

Çevremize baktığımızda her an yoğun bir koşuşturmaca görürüz. Genç- yaşlı, kadın- erkek çoğu insan sanki ölümle hiç karşılaşmayacakmış gibi günlük işleriyle uğraşır. Kimi yoğun trafikte işine yetişmeye çalışır, kimi akşam gideceği davette giymek için kıyafet satın alma telaşında, kimi markette alışveriş yapar…

Tüm bunlar her insanın günlük yaşamındaki detaylardır ve normal davranışlardır. Ancak yanlış olan şudur; insanlar genellikle bunları gaflet içinde yaparlar. Allah’ın varlığını unutmuş ve ölümün her an gelebileceğini düşünmeden…

Bu kadar açık olan gerçeklere, Allah’ın karşısındaki acizliklerine rağmen neden insanlar böylesine duyarsızdırlar?

Allah’ın sayısız bunca kanıtına rağmen, nasıl gerçeklere gözlerini kapatabilmektedirler?

O gün Rabb’leri huzurunda tek başlarına sorgulanacaklarını nasıl düşünmemektedirler?

Yine o gün, sonsuz azabın kendilerini beklediğini anladıkları an yaşayacakları geri dönüşü olmayan pişmanlıktan, nasıl bu denli gaflette olabilmektedirler?

Kuşkusuz bu, insanların gerçekleri anlayamamalarından değil, anlamazlıktan gelmelerinden doğmaktadır. Vicdanları doğruyu fısıldadığı halde, bu kişiler kendilerini kandırırlar; dünyaya olan bağlılıkları ve hırsları yüzünden görüşleri fludur. Birçoğu gizli ya da açık olarak ahireti inkar eder, gerçekleri net olarak göremezler. Baktığı halde görmeyen bu azgın kişilerden Kuran’da şöyle söz edilir:

Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları ayetlerimden engelleyeceğim. Onlar her ayeti görseler bile ona inanmazlar; dosdoğru yolu (rüşd yolunu) da görseler, yol olarak benimsemezler, azgınlık yolunu, gördüklerinde ise onu yol olarak benimserler. Bu, onların ayetlerimizi yalanlamaları ve onlardan gafil olmaları dolayısıyladır. Ayetlerimizi ve ahirete kavuşmayı yalanlayanlar, onların amelleri boşa çıkmıştır. Onlar yaptıklarından başkasıyla mı cezalandırılacaklardı? (Araf Suresi, 146-147)

Yüce Allah insanın yaratılış ve dünyada bulunuş amacının bir denenme olduğunu, “Şüphesiz Biz insanı karmaşık olan bir damla sudan yarattık. Onu deniyoruz. Bundan dolayı onu işiten ve gören yaptık.” (İnsan Suresi, 2 ) ayetiyle insana bildirirken, birçok insanın gerçeklerden yüz çevirmesi kuşkusuz ki büyük yanılgıdır.

Ey insan, ‘üstün kerem sahibi’ olan Rabbine karşı seni aldatıp-yanıltan nedir? (İnfitar Suresi, 6)

Elif Alaca

ArZu
08-08-2011, 05:37
Dile Gül Koymak


http://www.hizliupload.com/di-5EMP.jpg

Konuşmasından anlaşılır insan. Güzel konuşmasından… Kalbten kalbe yol vardır derler. Bunu biraz daha değiştirerek söylersek: Dilden kalbe yol vardır.

Gönlü yumuşak insanların konuşmaları da yumuşak ve ılımlıdır. Asla kalb kırmaz onlar. Çünkü bir mihenk vardır gönülde; sözünü önce ölçer biçer sonra muhatabına sunar. Katı kalbli insanlar ise, bu mihengi yitirmiştir. Gönül kayalıklarında paramparça olmuştur mihenkleri. Nereye vuracak ve sözünü tartacak? Altın ile bakırı birbirinden ayıramaz artık o. Olur olmaz yerde kelâm eder, ya baş kırar, ya da göz çıkarır.

Ilık meltemler gibi soluklar gerek bize. Gönüllere ulaştığında, bahar çiçekleri açtıran. En sert yürekleri dahi yumuşatan, yoğuran, şekillendiren… “Tatlı söz yılanı deliğinden çıkarır.” denmiş, derler. Ne kadar doğru. En öfkeli olduğumuz anlarda bile yüreğimizdeki karanlığı gündüz aydınlığına çevirir güzel bir söz. “Söz ola kese savaşı / Söz ola kestire başı / Söz ola ağulu aşı, / Yağ ile bal ede bir söz.” diyor Yunus.

Elbette öyledir. En karamsar ve kaos yüklü anları bile cennet iklimine çevirir, alımlı ve iç açıcı bir söz. Bu sebepten, güzel ve nazik konuşan insanların pek düşmanları olmaz çevrelerinde. Bilmeden bir gönül kırarlarsa, hemen tamir ediverirler bir kaç kelimeyle. Mayalarında yalan olmadığı için, inandırıcı bulur çevreleri böyle kişileri. Zaten yalana ihtiyaçları da yoktur, böyle gönül ve söz ustalarının. Bazen bilmeden açtıkları yaralar olur elbet gönüllerde. Ama bu bilmeden olur çoğu kez. Lâkin o yarayı dudaklarından akan bal gibi kelimelerle, sihirli cümlelerle bir anda iyileştirirler. Asla başka bir zamana bırakmazlar açtıkları yaraları, oluşturdukları çizikleri. Anında pansuman eder ve tedaviye geçerler.

Acı konuşan insan böyle mi? Dil yayından karşıdakine fırlattıkları kırıcı söz oku, paramparça eder muhatabın yüreğini. Onlar dönüp bakmazlar bile. Hani yolda arabayla bir hayvanı veya insanı ezen acımasız şoförler vardır; arkalarına bile bakmadan kaçıp giden… Aynen öyledir bu zalimler de… Kırdıkları kalbin çırpınışları ve yanaklardan sızan damlaları görmezlikten gelip, dönüp giderler. Öylelerini akrebe benzetebiliriz. Sokmaktan zevk alan acımasız akreplere… Dillerini de, zehirli iğnelere…

Arkadaş! İnancın yumuşak ikliminde bir meltem yumuşaklığına çevir sözlerini. Yüreği kırgın olanların doktoru ol, masum gönüllerin cellâdı değil! Yaralı gönüllere hızır gibi yetiş. Onların kırgınlıklarını gider. Yaralarına söz merheminden sür. Gönlünden akıp gelen ve kelimelerle harmanlanıp, dövülüp şekillenen manevî iksirinle onları iyileştir. Bak bu hususta Hz. Ömer ne diyor: “Ey Kâbe seni bin sefer yıksam yine yapabilirim. Ama kırık bir kalbi asla!” İşte bu derece zor durumda olan bir kırık kalb eğer onarılırsa sen artık Hakk’ın sevgili kullarından olduğuna inanabilirsin. Çünkü bir hadis-i şerifte şöyle diyor, Nebiler Nebisi: “Gerçek mü’min, elinden ve dilinden başkalarının zarar görmediği kişidir.”

Bir gün sahabiler, Nebiler Nebisi’nin yanına varıp, ihtiyar bir kadını övüyorlar. “Şöyle ibadet ediyor, böyle namaz ve oruç tutuyor.” Peygamber Efendimiz: “Çevresine davranışları nasıl o kadının?” diye sorunca, sahabiler: “Çevresine hep kötü davranıyor, Ya Resulullah. Konuşmasıyla kalp kırıyor.” diyor. Bunun üzerine Resûlü Ekrem: “Söyleyin o kadına, cenennemde yerini hazırlasın.” diyor.

İşte dost! Tatlı dil ve acı dil arasındaki fark, cennet ile cehennem arasındaki fark gibidir. Sen diline ister gül koy, istersen bal ve gönüllere cennet asa bir iklim ör. İstersen kor koy, başkalarını alev alev yak. Tercih senin…

Mehmet Erdoğan

ArZu
08-08-2011, 05:39
Akıl ve Kalp Arasındaki İnce Çizgi


http://www.hizliupload.com/di-BKYG.jpg

İki büyük parçayım; okudukça karışan bir aklım, karışan aklımı çözemeyen bir kalbim… Aklımdan geçen her söz, süzgeçten geçip kalbimde onacakken, bir iç ses sürekli isyankârlık ediyor. Ne ola ki bu içten seslenen mendebur? Bırakmıyor şöyle derinden bir nefes alayım, ne uyku kaldı gözümde, ne de hayat… Gittiğim tüm yollardan bedbaht dönüyorum, her köşe başını tutmuş pusuda bekliyor, sürekli soru sorup beni köşeye sıkıştırmak istiyor hınzır! Hiç de pes etmiyor yağlı urganlara gelesice, soru cevap faslı hâsıl oldu mu yorgun düşüyor ve hatta bazen pes ediyorum, sonra içime koca bir çığ oturuyor, ne yiyor ne de bir şey yudumlayabiliyorum, dalıp dalıp kayboluyorum karanlıklarda, izbe sokaklarda… Çünki biliyorum onsuz her yer karanlık bir sokak… Bir ferahlandığım secdem vardı, onu da aldı elimden; közlerde kül olasıca. Olmadık hayallerle lanet okutuyor fatiha yerine! Şefkatin meskenine çadır kurmak istiyor zahar!

Önceleri bu kadar mütecessis değildim gerçeğin ne olduğu konusunda. Olanla yetinir, bildiğim kadar yapar; “tamam işte yeter” der geçerdim. Aklın bir nimet olduğu fikri, bu kadarla yetinmek ve hatta dünyevi ilimler için olsa gerekti benim için! Merak ettikçe sorularım çoğaldı, her soru da başka soruları beraberinde getirdi. Hayatımın tamamını kaplayan kalbim, her şeyiyle tatminkârdı. Lakin aklı hayatımın bir köşesinde öylece oturtmuştum, gelin misali hiçbir iş yapmadan duruyordu. Nakıs olan gerçeklerin bir bütün olması için aklında bu bedende bir rol alması gerekiyordu, işte merak onu da oyuna kattı. Lakin ben işi baya abartmış olmalıyım ki farkında olmadan her şeyi sorgulayan akıl, kalbi ekarte etmiş, bir şekilde başrolü oynuyor!

Tek başına akılla çözümlemek ve her şeyin bilimsel bir gerçeğini yakalama çabaları, birden bire zuhur etti şu aciz bedende… Sordukça içime nüfuz eden saldırılar da artıyordu tabi. Her şeyi bilmek, akılda muhafaza etmek kolay ama çok yüklenince işler karışıyor. Kara delik misali, yok olmuyor mutlak bir şekle dönüşüp varlığını sürdürüyor. Bende de şekil değiştiren düşünceler, karmaşalar baş gösterdi ama öyle bir sesle yüklendi ki yüreğime, atsam atamıyor, satsam satamıyorum. Hoş kimseye de satmak istemem bu dertli ummayı. Her telden bir name dinleyen kulaklarım, ispiyoncu ajan misali her şeyi aklımla kalbim arasında ki ince çizgiye yüklüyordu. Gittikçe ağırlaşan manalar her sokağın suikastçısı olmuştu. Yakaladığı güzellikleri akılda hapseden iktidar, zulüm derecesinde içten içe işkence çeken bir kalbin hâkimiydi. Farklı düşüncelere kayan aklım, yol yordam bilmediğinden olsa gerek ayarı kaçmış merkep gibi, ha bire çamura saplanıyordu. Çamur dediğim öyle insanın varlığında olan ulvi bir toprak olgusu değil! Bildiğiniz çamur işte!

En büyük emanetle imtihan ediliyorum. Göğsümün genişliğinde un ufak edilmesi gereken koca bir kaya parçası; “ben”! Âdem nebi, şeytan senfonisinin tekrar son ses açılıp dinlenmesi gerekiyor, sur misali ürkütücü bir ses edasında… Yoksa bilinmezliğin – ki şeytanda türeyen benlik – bana sirayet edişiyle cehennem kuyularına insan ihracatı başlayacak. Asilik girdabında yeniden “ben” oluşa dönüşen, necaset misali bir varlık olacağım. Çünki inkârı, isyanı, baş kaldırışı emreden bir ben olmaya başlıyorum.

Mana kaybeden her “değerim” mana arama derdinde! Mutlak giyinecek bir kılıf arıyor kendine. Doğduğumuzda mana kazanan ruhlarımız, akıl yokken verdikleri sözde en değerli nimetin iştirakiyle, müşterek bir onama derdinde. Lakin ikisi bir arada doğruyu bulma çabası gittikçe zorlaşıyor. Ne zaman Mukaddes Kelamı elime alsam, korkunç bir ses uğulduyor içten içe. Söylediği sözlerin aykırılığından ben hayâ ediyorum, ne kadar “sus” desem de daha bir çullanıyor nazenin kalbimin üstüne, çoktan seçmeli de değil! Olsa mutlak tanıdık bir cevap kulağıma değecek. Öyle sinirleniyorum ki soru sahibine, başlıyorum soruları cevaplamaya, yirmi dört saat aralıksız sınav. Çoğunda kalem oynatamıyorum, çoğunda ise dayak yemiş it gibi sessizce inine yolluyorum. Amaç kazanmak mı bu sınavda yoksa hiç cevaplamadan muhatap olmamak mı? Yoksa hepsinden öte hiç gelmesine müsaade etmemek miydi? Ben mi sebep oldum bu anlamsız kalabalığa. Ben bana fazlayken bir üçüncüyü kim nerden peydahladı ki? Biliyorum sürekli teyakkuzda olan ruhumun, öğrendikçe yükü ağırlaşıyor. Hani imanım kuvvetlendikçe gitmesi gerekmez miydi mendeburun? Hem akıl bu kadar tehlikeliyse nerde kaldı nimetin hakkını veriş. Birçok ayette geçen “…akıl sahipleri düşünmezler mi…” ifadeleri böyle mana kazanmıyor muydu? Bütün zamanlara, insanlara hitabını okumakla manayı yakalayamıyordum. Her okuyuşta, derinden acıtan cümleler göğsümü daraltıyordu. İnciniyordu, yara almasından, onu onaracak gücü kendimde bulamamaktan, kırılıp dökülmesinden korkuyordum. Susuyordum bazen, içime dönük tüm sorgulamaları susturacak haykırışları kendim bile duyamıyordum. Öylece susuyordum işte…

Etrafımda kime sorsam; “bizde yok mu sanıyorsun” cevabını alıyordum. Aslına herkeste oluyormuş diye ferahlıyorum, ama benimkisi başka geliyor sanki! Sanki öncekiler gibi değil, hep yoklayan küçük kuşkular değil! Aksini inkâr ediş, var olanı yok sayış… Söylenen her iddialı söz pervasızca dolanıyor akıl gezegeninde. Sanki koca bir kayanın altındayım, ya su! ya parça! üçüncü seçenekte olmak istemiyorum. Hani Hz. Ali gibi olamam biliyorum, dünya gözüyle cennet mucizesini görmeye gerek duymayan bir iman, ya da sahabeler gibi tümden bir inkılâbı kayıtsız şartsız kabul ediş. Âlemi temaşa etmeye, çamuru temizleyecek, içimde var olan mucizeyi çözmeye çalışıyorum. Her şeyde nakşı görmekle tatmin olmaya, aklın alamayacağı mucizelerle sesleri susturmak istiyorum, kelamın tüm zamanlara hitabına, onun keşfiyle aklımı kapatıp, kalbimi açıyorum en derinden; Sakileşen yaprakları, kökleriyle yürüyen ağaçları, zekâ timsali kuşların mimarisini. Ayaksız, tutunacak dalı olmayan ayı, içi demir yığınıyla dolu dünyayı, bir topaç gibi asırlarca yer değiştiren yıldızlar âlemini, müthiş bir korunaklılıkla her türlü radyasyonu geri püskürten enerjiyi, nerden geldiğini bilmediğim gökten inen rahmeti. Kendimi, aynada ki beni, 37 derecelik ısıyla hiç bozulmadan duran et parçasını, küçük bir mikroba bile kafa tutamayacak kadar aciz oluşumu, çocukluğu, gençliği ve yine çocuklaşmayı. Boşalıp dolan bu âlemi izliyorum, derinden ve sessiz…

İşin sırrı belliydi aslında; akılla kalp arasındaki ince çizgide yürümek, hem de zarif adımlarla… Normalde cinsi latif olma fıtratımdan doğan zarafet, aklımla kalbim arasında hüküm süremedi. Demek ki iş bedenden içe gelince, farklı bir yol izlemek gerekiyor. Dilde canlı duran, içte öz olmayınca akıl biçare kalıyor. Her ne kadar akıl hükümranlığını sürdürse de aciz bedenlerde asıl mesken sahibi kalptir biliyorum. Bir seste bağırıyor; “imanım tek varlığım, ne olur yanaşma” diye. Biliyorum girmek istiyor gülistana, dağıtmak koparmak istiyor en nazenin çiçeğimi. Her yeri talan edecekti biliyorum, tüm etrafı çorak olan kalbimin çitlerini zorluyordu. Girmemeliydi içeri, izin vermemeliydim! Savaşa yorgun başlayan sözlerim, yılgın, bitkindi. Okuduğum tüm dualar çaresizdi sanki! Dua her kapıyı açan, her handikapı aşan bir melek değil miydi? Ben neden çaresizim o vakit? Ben neden korkuyla sinmiş bir çocuk gibiyim. Asiliklerimden mi? İsyanlarımdan mı? İşlediğim günahların cezası mı? Ya da hidayet benden uzak mı? Ben şaşıranlardan mı olacaktım? “Sus, sus!” ne olur artık konuşma. Her söylediğin söz bende derin yaralar açıyor, aklımda gezinen manasız var oluş teraneleri, en yakın olduğuma uzaklaştırıyor. Defol git başımdan, çık içimden, bırak! Yine eski sıkıntılarımla boğuşayım, bırak geçmişe acılanıp, istikbale kaygılanayım, koynumdan kaçan uykulara yanayım, bırak! Her şeyimi al; sevdiklerimi, hayallerimi, umutlarımı, geleceğimi ve hatta en fazla; canımı… Ama ne olur imanımı bırak bana. Ondan sana yar olmaz. O daha yeni doğmuş bebek misali hayatı temaşa ediyor. Yürüyecek, bırak! Cennete koşacak; en sevgiliye. Çelme takma, konuşma, soru sorma, sorgulama, yanıltma, kapılar açma, girme hayallerime, girme Allah’la arama, çekil secdemin önünden, çekil asl olan “ben”in önünden.

Dua; Ey Âlemlerin Rabbi olan Allah’ım (a.c) ne olur aklıma mukayyet ol…

Manolya Şahin

ArZu
08-08-2011, 05:43
İnsanın Dört Zindanı


http://www.hizliupload.com/di-5ZZU.jpg

İnsanı zorlayıcı dört güç vardır… İlk olarak, irade sahibi, bilinçli ve yaratıcı insan, , ilk zorlayıcı gücün doğa’nın baskısı altındadır, bu zorun tutsağıdır. Natüralizm, tabiat temeline özellikle yaslanmaktadır ve oldukça önemli bir gerçeklik payı vardır. İkinci zorlayıcı güç, tarihin baskısıdır. Tarih felsefesi buna, bu temele dayanmaktadır.

Emerson’a “ Tarih nedir?” diye sorulunca, “Nedir tarih olmayan ki?” diye karşılık vermiştir. Varolan herşey, tarihin ürünüdür. Tarih’i temel belirleyici sayan görüşe göre benim niteliğimin yaratıcısı, benim tarihimdir. Tarihim benim elimde olmadığına göre ben de kendi elimde değilim. Üçüncüsü Sosyalizm’dir. Toplumu temel ve asıl belirleyici kabul eden, bireyi yadsıyan, toplumun bireyi oluşturduğunu ileri süren görüştür.

Aslında ben ne Naturalizm’i, ne Sosyolojizm’i, ne de Historizm’i tümüyle yadsıyorum; üçünü de kabul ediyorum. Ancak benim kabul edişim şu anlamdadır: İnsan-ki asıl onu anlatmak istiyorum-, bu varlık seçebilir, seçme yeteneği ve imkanı vardır.

Bu varlık kendi gelişim ve olgunlaşma süreci içinde gerçekten de bir açıdan ve bir bakıma doğal ve maddi bir oluşum, bir görüngü, bir bakıma Tarih’in biçimlediği bir görüngü, bir bakıma çevre ve toplumun biçimlediği bir görüngüdür. Bir boy (aşiret) düzeni içinde, boy düzeni yaşama biçimi bireylerin üzerinde ruhsal ve düşünsel özellikler meydana getirebilir, boy düzeninde yaşayan bu yaşama biçimini seçmiş değildir, hiç kimse bunu seçmemiştir, özel bir toplum ve üretim düzeni onları ister istemez çadırda oturan göçebelir durumunda kılmıştır, üretim düzenleri bunu gerektirmiştir.

Tabii şartlar da bir başka topluluğun avcılığa koyulmalarına, avcı olmalarına, ormanda yaşamalarına yol açmıştır. Ya da yine bu şartlar bazı boyların başka özellikler kazanmalarını, sonunda tarım aşamasına girmelerini, bu aşamada da yerleşik düzene geçmelerini, köy ve kentlere yerleşince de artık değişmesini sağlamıştır. Bu değişim seçimle olmuş değildir.

Üretim düzeni biçiminin bireye etkisinden dolayıdır. Yani ‘beşer’ gerçekten de Doğa’nın onu oluşturduğu gibi, gerçekten de Tarih’İn onu biçimlemekte olduğu olur. Halı desenleri çizmekle uğraşan ve çok büyük bir sanatkar olan Terhan sanatkarlarından birisi anlatıyordu:

Cezaevinde mahkûmlara halı dokumacılığı öğretmeye çağrıldım. (Bu olaya iyi dikkat ediniz, insan üzerindeki dış etkenlerin ne denli etkili olduklarını ve insanın ne denli eğitime yatkın olduğunu gösteriyor.) Ben şunu ileri sürdüm: Bir kimseye gerçekten zarif ve sanatkârca halı dokumasını öğrettiğim ve o iyi bir sanatkâr olabildiği takdirde, onun bağışlanmasını, affını isteyeceğim, siz de kabul edeceksiniz! Şartımı kabul ettiler. Kendilerine öğreticilik ettiğim kişiler çoğunlukla ağır suçlar işlemiş olanlardı ve ‘kötülük’, katı yüreklilik gözlerinden belliydi.

İşte bu kimselere halı dokumasını öğretmeye başladık. Halı dokumasında gözlerin ve parmak uçlarının dikkat etmesi gereken zevk inceliği, renkleri iyi tanıma ve ayırma ve birbirleriyle uyuşturma için gerekli ince zevk ve duygu, halının zarif ve sanatkârca nakışlarındaki gözellik, bütün bunları tanımaya başlıyor ve sonra dokuyorlar, yaratıcılıklarını tadıyorlardı.

Bütün bunlar ruhu o derece inceltiyor ve duygu veriyordu ki, belki kan dökmekten ve öldürmekten zevk alan adam, sanatla uğraştıktan bir süre sonra ruhsal bir güzellik kazanıyor, öyle ki kimi zaman bir arada oturup ben şiir, örneğin irfanî şiirler okumaya başladığımda, aynı adamın gözyaşları yavaşça süzülmeye başlıyordu.

O kadar katı ve sert bir ruh bu kadar yumuşak ve latif olabiliyor. Demek ki dış etkenler bu katılığı ona vermiş, o da mensup olduğu toplumsal çevre düzeni farklı olduğundan böyle olmuştur. Şimdi çevresi değişince, yeni çevresi onda bu letafeti ortaya çıkarmış oldu. Ne bu letafet dolayısıyle onu aşırı övmemiz, ne de o katılık dolayısıyla suçlamamız gerekir. Bu Sosyolojizm’dir ve bir ölçüde doğrudur da!

Fakat benim söylemek istediğim şudur: Sosyolojizm’i, Materyalizm’i, Naturalizm’i veya tarihselcilik akımı (Historizm) bütünü ile yadsımak ve onların temel etken olarak ileri sürdüğü şeylerin hiçbir etkisi olmadığını ileri sürmek istemiyorum. Aksine bu etkileri kanıtlamak ve doğrulamak istiyorum. Fakat sözüm şudur ki insan, oluşum (werden şoden) süreci içinde, bu zorlayıcı güçlerin baskısından kurtulur, kurtulabilir.

Dördüncü zindan, zindanların en kötüsüdür, insan bu zindanda tutsakların en acizi durumundadır. Bu zindan, ‘Kendim’dir. Şaşılacak şeydir ki tarihin akışı boyunca insan önce anılan üç zindandan kurtuluşunu daha ileri ölçüde saylayabilmiş olmasına, bugün bu üç zorlayıcı gücün baskısından her çağdakinden daha fazla kurtulmuş bulunmasına, bu üç zorlayıcıya her zamankinden fazla egemen olmasına karşın, dördüncü zorlayıcı güç, yani ‘kendi’si, kendi zindanı karşısında da her dönemden daha çok, hatta teknoloji’ye sahip bulunmadığı, doğal bilimleri bulunduğu, Toplumbilim ve Tarih Felsefesini kavramamış bulunduğu dönemden daha çok çaresiz, acizdir.

Çağdaş insanın bu dördüncü zorba gücün tutsağı durumunda kalışı, ilk, ikinci ve üçüncü zindandan kurtuluşunu da yararsız ve anlamsız kılmaktadır. Çağımızda Doğa, Tarih ve Toplum zindanından kurtulan insan anlamsızlık ve boşluk duygusunun bunalımına düşmektedir. Niçin? Çünkü özgür değil, dördüncü zindanın tutsağıdır. Önceki üç zindandan kurtulması ile mutsuzluğu da başlamaktadır.

Bir yazarın dediği gibi, bir zorlayıcı gücün sınırları içinde uykuya dalan insan için ‘ne yapayım bilmiyorum!’ bunalımı, eziyet ve zahmeti yoktur. Çünkü bir girişimde bulunmaz. Gelgelelim çağdaş insan ‘ne yapacağı’ konusu her zamankinden fazla güç sahibidir. Ne var ki ‘ne yapması gerektiği’ni de her zamankinden az bilmektedir. Bu üç zindandan kurtulmuş olması gereken, doğaya egemen veya kendi toplumuna egemen olan insan kendi zindanı içinde çaresi ve tutsaktır.

Niçin öz zindanından çıkamıyor peki? Bu zindandan kurtulmak zordur çünkü. Zordur, çünkü üç önceki zindanın benim varlığımı çevreleyen dört duvarı vardı ve ben orda tutsaktım. Tutsak olduğumun bilincinde idim. Yerçekimi gücünde idim, hatta göçebe olduğum dönemlerde bile bu bilincim vardı. Irmak kenarında olduğunu, şu halde ister istemez balıkçılıkla geçinmem gerektiğini, yöremde yalnızca orman bulunduğunu, şu halde yazgımın avcılık olduğunu biliyordum. Bu zorlayıcı güçleri geçmişte duyumsuyordum.

Ne var ki bu dördüncü zindanın duvarları çevremi kuşatmıyor. Bu zindanı kendimle birlikte taşıyorum. Bu sebeple, bu zindanın bilincine varmak ve onu tanımak, bütün diğerlerinden de güçtür. Zindanla tutsağı birleştirmektedir. Hastalık ve hasta birleşmektedir. Bu sebeple bu hastalıktan sağalmak çetindir.

Başka bir güçlük de şuradadır: İnsan bilim ile, Doğa’nın zindanından, Tarihin zindanından, toplumsal kurallara egemen Düzenin zindanından kurtulabilir. Fakat yazık ki, kendi zindanından bilim ile kurtulamaz. Çünkü bilginin kendisi de tutsaktır. Bu bilimin kendisi, bir tutsağın bilimidir. ‘Kendi’m dendiğinde, bunun kendisinde gömülü bulunan özgür ben olduğunu algılayamamaktadır. Özgür bir ben olarak değil, salt ve genel anlamı ile bir insan, bir kendi olarak ancak algılayabilmektedir.

Doğa, Toplum ve Tarih zindanından boşanması gerekmekte ve boşanmaktadır, gelgelelim sonra anlamsızlık ve boşluk içine duşmektedir. Burada bir formül sunmak istiyorum: Bu alanda bir yasa var ki Adem’in yaratılışı’nın başlangıcından bugüne değin doğrudur ve geçerlidir. İnsan, maddi yaşayışında bu yolu boylar, fakat unutmayalım: Ancak maddi yaşamı için bu yasa geçerlidir. İnsan’ın önce ihtiyacı, gereksinimi vardır. Sonra bolluğa, refaha erişir. Daha sonra boşluk ve anlamsızlık duygusuna kapılır. Bundan da başkaldırmaya geçer. Sonunda perhizkâr ve içe dönük bir dönem gelir.

Egzistansiyalizm (varoluşçuluk) ve hippilik akımı (ABD’de türeyen ve diğer ülkelere yayılan gençlik akımı mensubu. Simgesi, çiçektir.) Bu yasaya uygun olarak belirmiştir. Bizim eski ağalar ve soylularımızın Tasavvufa düşmeleri, Hind ve Çin ağa ve soylularının gizemci (mistik) bir ‘nirvana’ (hırslarını, tutkularını yok edebilen, kendini yenebilen kişinin varabileceği üst manevi basamak.) anlayışı içinde maddi yaşamı yadsımaları da bu yasaya dayanır. Bugünün burjuvazi düzeninde yeni neslin tüketimi ve maddi yaşayışı hippice yadsımaları da bu yasaya göredir ve bundan başka da olamaz.

İnsan, onlara erişemediği sürece günlük maddi istek ve özlemlerine değer verir, erişince de boşluk ve anlamsızlığa düşer. İnsanın ülküsü, özlemi, öylesine yüce olmalıdır ki, bir noktaya bağlı kalmasın. Yoksa bu ülkü, duruş ile, durak sonuçlanır ve duruş da anlamsızlık ve boşluk bunalımına iletir. Doğaldır ki, kendi zoru içinde tutsak olan insan Doğa’ya egemen olsa bile yine de silahlı bir acizdir.

Jean Isole diyor ki:

Bir yazar, baştan aşağı silaha, tepeden tırnağa altına garkolmuş, fakat içindeki dermansız bir dert dolayısıyla acı çeken bir şehzadeyi öyküsünün kahramanı olarak anlatıyordu. O, bugünkü Fransa’nın bu şehzadeye benzediğini söyler. Sadece bugünkü Fransa değil, çağdaş insan her zamankinden daha çaresiz fakat silah kuşanıp altınlara garkolmuş şehzadedir.

Holllanda’da Rotterdam’da kentin büyük meydanının ortasında çok ilgi çekici bir heykel vardır. Heykel taştandır, ancak bütün eklemleri birbirinden ayrılmıştır. Mesela boyun azıcık yana eğri, dirseği kolunun yanına doğru, diz ve bilekleri de böyle! Öyle ki Meydan’ın ortasında duran bu heykele uzaktan baktığınızda, hafif bir yer eserse bu heykel yıkılıp-dökülür diye içiniz oynar. Oysa heykel taştan yontulmuştur. Heykeltraş, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki insanı simgelemek istemiştir.

Fakat, bu heykel çağdaş insanın simgesidir. Her zamankinden daha güçlü, kaya gibi, fakat her zamankinden çok mahvolacağı tasası içinde. Bu niçin böyledir? Çünkü üç zindandan kurtuluş onu şimdiye değin sahip olmadığı büyük bir güç vermiş, ancak yine aynı adam, buradan Merih’in bombalama gücünde olduğu, buradan karmaşık bir makineye Ayküresine veya uçsuz-bucaksız uzaya yöneltip gidebilir durumda büyük bir bilgin olduğu halde, başka bir yerde aylığına 10 riyal zam yapılıncı oraya gidecek ve buraya karşı çıkılacak ölçüde zayıf olabilecektir.

Köleliğin Afrika’nın bazı yörelerinde henüz var olduğunu işitirdim. Çok geri kalmış ve bozulmuş yarı vahşi bazı Afrika kabileleri bulundukları bölgeden alıp başka bir yörede sattıklarını duyardım. Fakat kendi gözlerimle gördüğüm kölelik Batı’nın kendisinde Cambridge’in merkezinde (Oxford ile birlikte İngiltere’nin en önemli üniversite kenti) Sorbonne’un merkezinde (Paris Üniversitesi merkezi) idi. Kaçak pazarlarda vahşi kabile mensuplarının değil, en üstün insan beyinlerinin pazara çıkarıldığını gördüm.

Artırma masasına çekiç vuruluyordu: -Sen ne veriyorsun! – O ne veriyor! Deniyordu. Kara Çin’inden, Sovyetler’den Kuzey Amerika’dan, Avrupa’dan önemli firmaların büyük sermayedarları geldiler.

-Beyefendi, bu filan sınıfta ikinci olan öğrencidir.

Ne verirsin buna?

-Biz mi beyefendi? 15.000 riyal veririz.

Oradan bir diğeri atılır:

-Biz üstelik bir de otomobil veririz.

Üçüncüsü:

-Ben bir de şoför veririm.

Söz konusu olan kişi de, bir o patrona bakar, bir bu patrona bakar, kararsızdır, kimi seçse ki? Sonunda en çok veren birini seçer. Niçin? Çünkü tutsak, esir bir insandır. Kabul etmesi ricaları ile çağrılan ve yüzin dinar verilmek istenen bu kimse, işte toplumu Doğa zindanından kurtarabilecek insandır, yahut insanı Toplum zindanından çıkarabilecek bir ideolog veya toplumbilimcidir, ya da insanı Tarih zindanından çıkarabilecek feylosofun ta kendisidir.

Gelgelelim, kendi kendinin ne ölçüde zebunu olduğunu görüyoruz. Bu yüzden de köle durumuna gelmiştir. Bir köle insanlığı özgür kılamaz. Kendisi de üç önceki zindandan kurtulmuş olsa bile özgür değildir. İşin çetin yanı şuradadır ki bu dördüncü zindan insanın kendi boyutları arasında, insanın bir parçası gibidir. Bilgin insan, kendi dışında olan zindanlardan kurtulsa bile, kendine karşı başkaldırıp özgür olamaz.


Kolayca ele geçirilemeyen bu korkunç dördüncü zindandan, insan, aşk gücü ile kurtulabilir. Aşk, akıl ve mantığın ötesinde, bizi kendimize başkaldırmaya ve kendimizi (nefs-i emmare) yadsımaya çağırır. Gereğinde bir ülkü veya başkası uğruna fedakarlık etmeye çağırır. Bu, insan olma sürecinin en üst aşamasıdır.

Sözlerimin özü: O özgür kılıcı, yaratıcı, bilinçli insan; Doğa, Tarih ve Toplum düzeni zindanlarından bilim ile kurtulur. Dördüncü zindandan ise din ile kurtulur, aşk ile kurtulur.

Radhakrishnan’ın (18888-1975 Hind feylosofu) dediği gibi: ‘Biz insanlar, insan olma ödev ve sorumluluğu ile, bir işbirliği andına çağrılıyız. Nasıl bir ahd ve and? Öyle bir and ki, bu and ile insan, Tanrı ve aşk, başka bir yaratış ve başka bir insan için koyulurlar. Budur insanın sorumluluğu.’

İnsanın Dört Zindanı
Dr. Ali Şeriati
Çeviri: Prof. Dr. Hüseyin Hatemi

ArZu
08-08-2011, 05:44
Bir Sorgulama


http://www.hizliupload.com/di-Y4Q3.jpg

Ey Nefis!

Sıyrıl hazan duygularından ve bir yeşillik ol, uçuşsun kuşlar, kuşçuklar çevrende.. bir su kaynağı ol, koşsun bütün bağrı yanıklar semtine.. mumlar gibi eri ve etrafına ışıklar saç; hem öyle bir saç ki, mehtabı temâşâya dalmış olanlar, onu bırakıp da senin ikliminin pervanesi olsunlar. İnsanları tıpkı bir anne gibi öyle sıcak ve içten kucakla ki, hışmından korkanlar bile, tereddüt etmeden kendilerini senin kucağına atsınlar. Allah’ın sana ihsan ettiklerini sen de saç cömertçe etrafına; saç ki, insanı insanlara, Cennet’e ve Allah’a yaklaştıran en sırlı formül civanmertliktir. Bu formülü ruhuna mal edip kullanabilirsen, mezhebi kin, nefret, düşmanlık olan en kaba ruhlar bile, bir gün mutlaka senin atmosferine girebilmek için kuyruklar oluşturup bekleyeceklerdir.

Sen her zaman bulutlar gibi olmalı ve kesmelisin güneşin yakıp kavuran sıcaklığını.. mevsimlere takılıp kalmadan, sağanak sağanak boşalan yağmurlar gibi söndürmelisin herkesin ve her şeyin hararetini; hiç olmazsa çiselerin okşayıp geçtiği gibi bağı-bahçeyi, ovayı-obayı, dağı-tepeyi; sen de okşamalısın bütün kurak gönülleri ve ruhları.. herkese açık öyle tatlı bir su kaynağı olmalısın ki, her zaman çevrende testilerin sesi duyulsun.. hasretle yanan gönüller aradıklarını senin ikliminde bulsun. Sen ağzını açıp da ruhunun ilhamlarını seslendirince, hikmetli söz avcılarının kalemlerindeki mürekkepler bitsin ve kitapların sayfalarını renklendiren o nefis duygular, rûhânîlerin mezâmiri hâline gelsin.. gayzların, öfkelerin, kinlerin, nefretlerin hançerlerini bileyip hemen herkese saldırdıkları, her şeyi yakıp yıktıkları dönemlerde sen, en öfkeli ruhlar dâhil, gelip bağrına sığınan bütün yurtsuzların-yuvasızların en içten hâmisi olmalı ve vesâyetine koşanları hayal kırıklığına uğratmamalısın…

Günümüzde olduğu gibi, bazı ifritten mütemerrid düşünceler milletçe bizi birbirimize ulaştırabilecek olan yolları yürünmez hâle getirip köprüleri yıktıklarında dahi sevgilerinden, müsamahalarından ve gönül heyecanlarından mânevî yollar ve köprüler kurarak, ulaşılabilecek her noktaya ulaşmaya çalışıp, kat’iyen mukabele-i bilmisil (bir davranışa aynı ile karşılık verme) mülâhazalarına takılıp kalmamalısın; ölsen bile mutlaka Müslüman karakterinin gereklerini yerine getirmeli ve başına atılan taşları, atmosfere çarpıp eriyen meteorlar gibi ışığa çevirerek etrafına maytap ziyafetleri çekmelisin. Çevrende hiddetle, şiddetle yükselen bütün sesleri yumuşatarak onlardan sevgi güldesteleri meydana getirmelisin; getirmeli ve ne yolların harap olmasından, ne de köprülerin geçilmez hâle getirilmesinden kat’iyen söz açmamalısın.. söz açıp geçmişteki kin ve nefret virüslerini harekete geçirmemelisin. Bu yol, peygamberlerin yolu ve insan-ı kâmil olmanın da en sağlam köprüsüdür. Şimdiye kadar bu yolda yürüyenlerden hiç kimse takılıp yollarda kalmamış; kalmadığı gibi, herhangi bir kabalık ve hoyratlık karşısında da tavrını değiştirmemiştir. Aslında, eğer bir insan, insanlığının şuurunda ise, ne kinler, nefretler, kabalıklar, ne de değişik türden hamlıklar onun düşünce istikametine ve tavırlarına tesir edemez; etmemelidir de. Gerçi bir kısım toslamalar karşısında yol ve yön değiştiren Müslümanlar da vardır ama bunlar, duygu ve düşünceleri itibarıyla henüz dalgaları dinmemiş ve oturaklaşamamış ham ruhlardır. Ben, böyle hazımsız ruhların başkalarına bir şey verebileceğini zannetmiyorum. Böylelerinin, değişik türden hâdiseler karşısında tavırları hep karşılık verme ve tokmak yemiş davul gibi gürültü çıkarma şeklinde olagelmiştir ki; günümüzde insanlar arasında çokça yaşanan hırgürün en önemli bir sebebi de bu olsa gerek.

Mahviyet, tevazu, hazm, olgunlaşmış, oturaklaşmış insanların dâimî hâlidir. Şartlar ne olursa olsun, böyleleri, her zaman gökler gibi derin, deryalar gibi engin, dağlar gibi mehîb ve sağlam, toprak gibi de mütevazidirler. Ne çevrelerinde olup biten şeylerden müteessir olur, ne değişik ihtilâtlarla bulanır, ne de fırtınalara boyun eğer; aksine, toprak gibi yüz yere sürer, her şeye ve herkese dâyelik yaparlar. Onlar, potalarda eriyip kaynayıp özünü bulmuş altın gibidirler; granitleri eriten fırınlara bile girseler mahiyet değiştirmezler. Ve onlar öylesine yanıp kül olmuşlardır ki, artık hiçbir ateşten müteessir olmaz ve hiçbir kor karşısında “pes” etmezler. Zaten külü yeniden yakmayı ve som altını potalara koyup eritmeyi de kimse düşünmez.

Ey nefis!

Herkesin derdini vicdanında öyle derince duyup yaşamalısın ki, artık bu konuda kimsenin senden hiçbir beklentisi kalmasın.. onların acılarını öylesine içten hissedip ağlamalısın ki; ağlamaya durmuş bütün gözlerin yaşları kurusun.. onlar için öyle yanıp yakınmalısın ki, ızdıraptan ciğeri kebap olmuş böyle biri karşısında, bütün muzdaripler acılarını unutsun.

İşte kendisini bu ufka ayarlayabilmiş bir bahtiyar, kendi adına tasavvurları aşkın bütün güzelliklerin Kadir gecesini idrak etmiş sayılır ve yerde gökte Allah halifesi olma pâyesi ile anılır.

İnsanın tabiatında hem safâ, hem de keder vardır; kederi iradenin mahbesinde sıkıca tutup, safâyı bir murad güvercini gibi uçurabildiği en son noktaya kadar uçurabilen, kâmil insandır ve âdeta o, bir yandan zindancı, diğer yandan da bir kuşbazdır. Bağlayacağını bağlar, salıvereceğini de salıverir. Evet, iradelerimizle hevâ ve heveslerimizin sesini kesmek bir yiğitlik, gönüllerimizi herkesi misafir edecek kadar geniş tutmak da bir babayiğitliktir.

Ey nefis!

Her zaman yiğitçe davran ve hep babayiğitlik arkasında ol! Kendini kritik etmede vicdanını bir mihenk taşı gibi kullan; pota görmüş bir altın gibi o sapsarı çehrenle gül herkesin yüzüne.! Herkesin yüzüne gülerken de, sakın iyi bir sarraf olmayı kulak ardı etme.! Mahiyetin itibarıyla sen bunların hepsine açıksın; gökteki ilk maceran da bunun en açık delilidir. Orada melekler senin beşiğini sallarken gıpta ninnileri söylemiş, şeytanlar da haset merasimlerinde zangoçluk etmişlerdi. Sen, daha o ilk gün hem korkunç bir hasetle karşılaştın, hem de takdirkâr nazarlara çarpıldın. Nazar değdi mi değmedi mi onu bilemem ama, âkıbetin uçmak ile noktalansa bile, bir sendeleme yaşadığın muhakkak: Memnû meyveye elini uzatırken iftar vaktini belirlemedeki içtihad hatanla -bu bir mukarreb hatasıdır- kendini dünya zindanında, -hayır hayır!- Hazreti Ahmed’e (sallallahu aleyhi ve sellem) dâyelik yapacak olan toprağın bağrında buldun. “Hakikî şecerenin hikmeti, dünyaya gele Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) Hazreti.” (M. Lütfi) sözü, senin ekşi çehreli kaderinin tatlılardan tatlı ilk meyvesini işaretler.. evet, eğer Cennet’te kalsaydın, inkişafa kapalı semeresiz bir ağaç gibi kalacak ve o potansiyel zenginliğini hiçbir zaman duyamayacaktın. Oysaki, oradan ayrılıp da çadırını dünyaya kurunca, bu toz-toprak ülkesi seninle bir gülistana döndü.. ve sürgün edildiğin bu köhne diyar, enbiyâ-evliyâ sürgünlerinin bağı-bostanı hâline geldi. Sonunda, meleklerin gıptası bütün bütün takdire dönüştü ve şeytanların kıskançlığı da, dönüp bir zıpkın gibi onların bağırlarına saplandı.

Şimdi gel, kendi değerlerini koruma altına al! Hakk’a kurbet yolu sayılan bu sürgünü en iyi şekilde değerlendirmeye bak ve Hakk’a yakınlık vesilelerini O’ndan uzaklaştıran sebepler hâline getirme! Kin, nefret, gayz, hırs, haset ağına düşerek, ebedî hasmın olan şeytanı sevindirme! Şayet bir gün yanılıp da kendi çizginin altına düşersen, Âdem Nebî gibi davran; doğrul, kendine gel, suçunu itiraf et. Hakk’ın her zaman açık olan kapısına yönel ve hatalarına bir dakika bile yaşama hakkı ve şansı tanıma! Günahla bozulup başkalaşan insanî tabiatını tevbe iksiriyle yeniden ihya et, ayağa kaldır ve bir kere daha Allah’a doğru şahlandır! Bütün bunları yaparken de, topyekün insanların tabiatının da aynı olduğunu, sen hata yaptığın gibi, onların da aynı şeyleri yapabileceğini düşün ve bütün mücrimleri mâzur gör! Hatta nefislerine yenik düştüklerinden ötürü, elinden geliyorsa onlara acı, kucakla ve yardımcı ol! Zinhar kendini başkalarının günah muhasebecisi gibi görüp de, şunun bunun hatalarıyla meşgul olma! Yanlışlıklarla meşgul olmak hoşuna gidiyorsa, bu hobini kendi günahlarına karşı kullan ki, âlemin küçük lekeleri sana, senin yağlı karalarını unutturmasın!

Uğradığın herkese, gül kokularıyla esen yeller gibi uğra.! Geçtiğin yollarda burcu burcu senin kokun duyulsun. Mumlar gibi yan, eri, başkalarını aydınlat, ama kat’iyen bu büyük fedakârlığı kendi çıkarlarına bağlama! Dolaplar gibi dön ve inle, bütün yanan yüreklerin ateşini söndür, ama kendini hiç düşünme! Bir buhurdanlık gibi için için hep kavrul, çevrene güzel kokular neşret, ama hâlinden asla şikâyet etme! Her zaman yüzün yerde olsun, Hakk’ın sana olan lütuflarını, başkalarına karşı tefâhur vesilesi yapma; aksine, onu muhtaçlara verilen avanslar gibi gör, ücretini peşin almış olmanın hicabını duy! Eğer kalkıp da, hizmet ve gayretlerini, hakkınmış gibi başkalarının teveccühüne bağlarsan, döner, çevrenden iltifat beklemeye başlarsın. Bu ise tedavisi çok zor ve herkesi senden ürkütüp kaçıran öyle bir hastalıktır ki, ısrar ettiğin takdirde, her gün maksadın aksiyle tokatlar yer ve insanları kendinden uzaklaştırmış olursun.. şayet gönül huzuru istiyorsan o, istiğnâ, tevâzu, mahviyet ve kanaattedir. Kendini büyük görenler, kendinde olağanüstü yetenekler vehmedenler, herkesten teveccüh bekleyenler, hırsla çalımla oturup kalkanlar, huzur yolunda olsalar da, bir gün mutlaka huzursuzluğa kurban giderler.

Ey nefis!

Eğer yüreğin varsa, içindeki düşmanlığın yüzüne tükür! Vefâsızlığı kapından kov! Zulmü ayaklarının altına al, çiğne; Hakk’ın her yerde hâzır olduğu mülâhazasıyla hayâsızlığın nefesini kes; kötülük hislerini ilâhî intikam inancıyla frenle; hevâ ve hevesin istikametinde değil, her zaman Hakk’ın hoşnut olabileceği yolda bulunmaya çalış! Allah’ın seni her zaman gözettiğini düşün; ağaçlar gibi titre ve tabiatını bozup seni çirkinleştiren, ruhuna yabancı ve kalbinin sırtında da bir yük sayılan ne kadar günah, hata ve mâsiyet var ise, savur gitsin gidebileceği yere.! Unutma ki, tabiatını değiştiren ve ruhunu kirleten bu şeylerden sıyrılmak adına göstereceğin her gayret bir cihad gibi değerlendirilecek ve seni adım adım Allah’a yaklaştıracaktır. Aksine, hep O’ndan uzaklaşman, gurbetin en acılarını yaşaman ve kimsesizliğin vahşetinde boğulup gitmen kaçınılmaz olacaktır.. hem de, amel defterinin hasenât hânesi bomboş, kalbî ve rûhî hayatın itibarıyla da karanlık ve loş olarak. Öyle ise doğrul, kendine gel, insanî değerlere sahip çık, sabırsızlık edip yitirdiğin Cennet’i bir de umursamazlığa kurban etme!

Bugün önceden kaybettiğin şeyleri yeniden elde etme yolunda ortaya koyacağın her gayret, toprağa saçılan tohumların başağa dönüşmesi gibi, mevsimi gelince yirmiye, otuza katlanarak mutlaka geriye dönecektir. Öyle ise hiç durma, tohum saçar gibi her yana iyilikler, güzellikler, faziletler saç; kötülüklere kilitlenmiş duyguların paslarını çöz ve hayatını başkalarının dünyevî-uhrevî mutluluğuna bağlayarak yaşa.! Yaşa da, şahsî hesap ve çıkarların, ruhunu öldüren mahbesinden kurtul! Nefsin adına her zaman sıkıntı çek ve başkalarına rahatlık dağıt!.. Dert dinle; dert yaşa, dertlerle inle ama, herkese derman olmaya çalış! Bütün insanlara sineni sevgiyle öyle bir aç ki; kinle, nefretle donacak hâle gelmiş, kendi kendilerinin mazlumu ve tir tir titreyen bütün nefiszedeler senin sıcaklığına koşsun!

Irmaklar gibi hep yüz yere sür ve hayat ol çağla! Ay ve güneş gibi herkesi ve her şeyi ışığınla kucakla ve başlarını okşa! Sana yönelen ve senden bir şeyler bekleme îmâsında bulunanları asla hüsnüzanlarında yalancı çıkarma! Hizmette hep önlerde koş, mükâfat tevziinde de arkaların arkasında saklanmaya çalış; Allah için yapılan şeylerin dünyevî menfaatlere bağlanmasından, yılandan-çıyandan uzak durduğun gibi uzak dur! İstemeyerek de olsa, bu türlü duygu inhiraflarına düşmeyi kalbin hesabına bir kirlenme kabul et ve bir dakikalığına dahi olsa böyle bir kirlenmeyi varlık içindeki o müstesna insanî konumuna karşı en büyük hürmetsizlik sayarak, hemen bir iç arınma kurnasına koş!

Her zaman iyilik duygularıyla otur-kalk ve hep güzelliklere tercüman ol! İyilik ve güzellik yolunda yürüyen ayaklar baştan daha yüce, ihsan hisleriyle çarpan gönüller de Kâbe kadar kutsaldır. Aslında, senin mahiyetin bir Kâbe, hedefin Hak rızası, yolun da, Hakk’a ulaşma istikametinde kudsiyânın dönüp durduğu bir metâftır. Sen bu çizgini koruduğun sürece ünün gökler ötesi muhâverelerin mevzuu olacak ve nâmın rûhânîlerle anılacaktır. Öyle ise, bu insanî çizgideki hızını daha da artır, artır ki, insanî değerlerin aşındığı bir dünyada bu kabîl gayretlere su kadar, hava kadar ihtiyacımız var. Hep hayır düşün, hayır konuş ve hayırlı işler istikametinde koş!

Bayraklar, hareket hâlindeki insanların omuzlarında daha bir güzel görünürler. Arılar, bal yaptıkları müddetçe mübarek kabul edilirler. Askerin yürüyüşü, duruşundan daha mehîbdir. Kalk, askerler gibi bayrak taşı, arılar gibi kovanını balla doldur ve amelmanda olma sevimsizliğine düşme! Her zaman insanlığa hizmette emre âmâde bulun ve göçüp gitmeye de hazır ol! Ne zaman göç emri geleceği belli olmasa da o, muhakkak ve mukadderdir. Öyle ise hep tetikte ol, günahlardan arın; meçhul çağrıya kapını arala ve beklemeye dur.

Yağmur Dergisi

ArZu
08-08-2011, 05:47
Söz Özüne Döner


http://www.hizliupload.com/di-U7I3.jpg

“Biz sözün yumrulaştığı yerde sözü fark edenleriz”

Söz gittiği yere kadar bir sürü iz bırakır peşinde. Bu izlerle söz’ün ne tıynette olduğunu anlarız. Söz’ün anlattığı her ne varsa, o kendi izlerinin bıraktığı küçük anlam kovuklarında tek tek saklıdır. Biz insanlar ardından gittiğimiz sözün, bıraktığı izleri izleriz. O küçük anlam kovuklarında gizli-açık bırakılmış ne kadar iz varsa, gücümüz nispetince onları alır inceler, sever ya da onlardan nefret ederiz; başka seçenek yoktur. Çünkü; o izler bizi sözün gittiği yere götürür.

***

Hiçbir söz kendi izlerinin gittiği yerden başka bir yere gidemez. İzlerini sevdiğimiz sözün gittiği yeri de severiz; izlerinden nefret ettiğimiz sözün gittiği yerden de nefret ederiz. Biz insanız, söze itibar eder; sözü yereriz. Bu sebeplerle söz gittiği yere gitmeden önce çıktığı yer’i târif eder. Bizler de sözü her iki yönde tâkib eder, sözü duyduğumuz anda, tam orada, orta yerde durur; kendini târif ettiği şekilde onu tartar, onun izlerinden hareketle iz yolunda hem ileriye hem geriye bakarız. Sonra hiçbir ayrım gözetmeden sözün gittiği yere dair duygularımızı sözün çıktığı yere de sarf ederiz.

***

Söz’ün gittiği yer çıktığı yerle aynıdır. Zirâ her söz sahibine döner. Söz’ün gittiği yeri seviyorsanız, sözün çıktığı yeri de seversiniz; özünde sevdiğiniz sözü sarf edendir. Söz’ün gittiği yerden nefret ediyorsanız, sözün çıktığı yerden de nefret edersiniz; özünde nefret ettiğiniz sözü sarf edendir.

***

Söz söyleyene dönecekse söyleyen kendi sözlerinin izlerinde saklar kendisini. Devrini tamamlayan her söz, devir döngüsünün her yerine sahibinin nefsini ve bildikleriyle nefsinin ilişkisini gizler. Bıraktığı izleri nefsiyle zekâsının, nefsiyle irâdesinin, nefsiyle aklının girdiği it dalaşlarının rengine boyar. Söyleyen, bildikleriyle söze yansıyan samimiyetini, riyâkârlığını ve o güne dek elde ettiği her ne varsa bir tek anda kesif bir birleşmeyle birer yumru bırakır iz yolunda. İşte o yumru anında sözün gittiği yeri fark ederiz. Söyleyeni fark ederiz. Biz sözün yumrulaştığı yerde sözü fark edenleriz. Söz çirkinse yumrulaştığı yerde sahibine göre kendisine ihanet eder; söz güzelse yumrulaştığı yerde sahibine göre kendisine iyilik verir.

***

Yumrulaştığı yerde söz, sahibinin her şeyini insanlara anlatır olmuştur. Çirkin sözü sarf edenin sakladığı her çirkin niyet yumrulaştığı yerde sözün cemâlinde ayân beyân olur. Bu hâlde söz bıraktığı izleri kapkara bir necâsetle sahibinin yüzüne savurur; sahibine göre ihânet etmiştir. Ama sözün özüne göre söz, vâzifesini yapmış, özüne dönmüştür. Çıktığı yere avdet etmiştir. İhânet eden söz değil, sözün özüne vâkıf olmayan söyleyendir. O söze ihânet etmiştir; sözün gücüne hakaret etmiştir. Kendi sırlarını çirkinleştirdiği söze yüklediği için kendisine ihanet eden söz değil kendisidir. Çirkin söz, iyi sözden daha tez yumrulaşır ve duyulur; çirkin sözün ömrü nihayetsiz sonradaki cehenneme uzandığı gibi nihayetli öncede çirkin iblis’e kadar uzanır. Uzandığı yerden beslenip büyüyerek çıktığı yere döner. Bıraktığı izlerin tümünde kötülükleri büyütür; kötülüklere giden yolu güzel gösterir.

***

Güzel söz yumrulaştığı yerde, sahibine göre de duyana göre de sahibine iyilik verir. Güzel sözün ömrü nihayetsiz sonradaki cennete kadar uzandığı gibi nihayetsiz öncede kendisini yaratan güzel Allah’a kadar uzanır. Güzel sözün çıktığı yerden sonra bıraktığı izlerin tümü saklı durdukları anlam kovuklarında parıldar. Her pırıltı, çirkin sözden üreyen kötülükleri görünür hâle getirir. Çirkinliğin devleştiği yerde güzelliğin var olduğunu hatırlatır.

***

Bizler söze itibar edenleriz. Bizler sözlerimizle felâketimizi hazırladığımız gibi sözlerimizle cehâletimize son verenleriz. Söz bizler içindir. Sözü özünden öğrendiğimizde özü sözümüzle söyleriz. Sözü özünden çalandan öğrendiğimizde, hırsızın özünü söyleriz. Bizler ya Allah’ın söze yüklediği özü okur, tekrar eder ya da iblis’in çaldığı özü söze yükler, tekrar ederiz. Ama pek bilmeyiz; söz’ün gittiği yer, çıktığı yerle aynıdır; söz özüne döner.

***

Söz çıktığı yere devrini tamamlayıp döndüğünde boynumuza asılır. Hayra dönüşen her parıltısında güzel söz, başlattığı güzelliklerin tohumlarıyla diğer güzel sözleri doğurur, bizleri nihayetsiz sonraya kadar güzelliklerle besler. Şerre dönüşen her söz kendi karanlığını serper bıraktığı izlere, bizleri nihayetsiz sonraya kadar kötülüklerle besler.

***

Her an söz sarf ederiz; sarf ettiğimiz her söz bizden içeriye gittiği gibi bizden dışarıya gider. Biz bizden çıkan sözün dışımıza doğru gidişinden sorumlu olduğumuz gibi, içimize gidişinden de sorumluyuz. Dışımıza giden söz tekrar bize dönene dek her ne yaptıysa biz ondan ötürü mükellefiz; içimize giden her söz içimizdeki diğer sözleri tetikleyip bize dönene kadar ne yaptıysa biz ondan ötürü de mükellefiz. İçimize giden her söz dışımıza giden her sözden daha güçlüdür. Biliriz ki; dışımıza giden her söz içimize giden binlerce sözden peydahlanmıştır. Söz önce içimize gitmeseydi, içimizdeki nefsimizle nefsimizin ve iblis’in fısıltılarıyla beslenemez, besili bir halde dışımıza çıkmaya cesâret edemezdi.

***

Söz, tövbe sözüne muhtaçtır; diğer sözlerin sözlere muhtaç olması gibi. Her söz alıp götürdüğü özü diğer sözlerle süsleyerek benimsetir. Eskilerin yenilere bıraktığı da sadece sözdür. İnsanın yapıp ettiği her şey de işte bu sebeple hep ve daima sözdür. Dua sözdür, küfür sözdür. Düşünce sözdür, iman sözdür. Söz başka bir sebeple değil, kainât’ın özü söz olduğu için çıktığı yere döner. Lâkin sözün saptığı yer kainât’ın özüne giden yolu göstermez. Çirkin söz kainatın özüne değil nefsinin ve iblis’in kölesi olan insana döner. Güzel söz bu güzelliğin gideceği her yere döneceği halde sahibine döndüğü yerde sahibini güzelliklerin içine götürür.

***

İnsan güzel söz ile çirkin sözün bir arada durduğu tek mekândır; tek zamandır. Çirkin sözleri artmış olanın karanlığından kurtulması tövbe iledir. Çirkin sözün silineceği tek kâide tövbe kaidesidir. “Çirkinlikten arındıramadığımız sözlerimizle biz, güzel sözün gideceği yerlere götürülmeyecek kadar kirliyiz”, dedirtir iblis. Bizi çirkin sözde mahpus bırakan İblis’e diyeceğimiz söz çirkin sözden uzakta duracağımız sözdür. Bize bildirilen en güzel sözdür. Allah’ın güzel sözüdür. Onu hep söyleyeceğiz, söylemekte tereddüt etmeyeceğiz. Bileceğiz ki; sözün en güzeline dayanmayan söz çirkinleşmekten kurtulamayacaktır. Şimdi sözün en güzelinden beslenen sözümüzü, aydınlık bir zirvede güzel sözün en güzel serüveninde bıraktığı izlere tekrar tutturacağız ve susacağız.

***

“Kim iyi bir iş yaparsa, bu kendi lehinedir. Kim de kötülük yaparsa aleyhinedir. Rabbin kullara zulmedici değildir.” ( Fussilet 46)

“Onlar ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Hâlbuki kâfirler istemeseler de Allah nurunu tamamlayacaktır” (Mümtehine 8)

“Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona verdiği vesveseyi de biz biliriz. Çünkü biz, ona şah damarından daha yakınız . Üstelik, biri insanın sağ tarafında, biri sol tarafında oturmuş iki alıcı melek de alıp kaydetmektedir. İnsan hiçbir söz söylemez ki onun yanında gözetleyen hazır bir melek bulunmasın” (Kâf 16,17,18)

(Allah, şöyle der: ) “Atın cehenneme, (hakka karşı) inatçı, hayrı hep engelleyen, haddi aşan şüpheci her kâfiri. Allah ile beraber, başka bir ilâh edinen o kimseyi atın şiddetli azabın içine!” Arkadaşı (olan şeytan) der ki: “Ey Rabbimiz! Onu ben azdırmadım, fakat kendisi derin bir sapıklık içinde idi. Allah, şöyle der: “Benim huzurumda çekişmeyin. Çünkü ben bu (konudaki) uyarıyı size önceden yaptım. Benim katımda söz değiştirilmez ve ben kullara zulmedici değilim.” (Kâf 24,25,26,27,28,29)

Alper Selçuk

ArZu
08-08-2011, 05:49
Kelebeğin gözyaşı


http://www.hizliupload.com/di-U3JS.jpg

Yeni bir bin yılın içinde, yeni bir misyon üstlenerek dünyaya iz bırakmak ve asra şekil vermek gibi bir hedefin şerefiyle onurlanmak ister misin?

Dünya küçüldü… Hedef büyüdü. Hedef güzel, hoş ve lâtif… Hedef; güzellikleri bütün insanlığa, seven bir kalb, gülen bir yüzle sunmak… Bu sunuş kalb tepsisinde, hoşgörü eliyle olursa hiç kimsenin reddetmeye gücü yetmez. Sen hiç bir gülün, bir şekerin asık surat, kin dolu bir kalble sunulduğunu gördün mü? Aldığın nefesi, attığın adımı, “Bir” görenin olduğunu biliyor, inanıyorduk… Şimdi binlerce gizli göz, meraklı kulak seni görüyor, takip ediyor ve her hareketini kaydediyor.

Belki yarın, bilmem kaç sene önce söylediğin bir sözü, yaptığın bir hareketi, fezanın derinliklerinden milyarlarca sesin içinden ayırıp çıkaracak ve bir CD içinde sana hediye edecekler… Belki en yakınlarının bilgilerine sunacaklar… Hem “Bir” görenden, hem de CD’deki hareketleri seyreden ve dinleyen yakınlarının yanında yüzünün kızarmayacağı bir hayat sürmek zorundasın…

Bu kurucusu eşsiz ve tek olduğu için mükemmellerin mükemmeli düzende, kirpiğinin çıkardığı sesin bile kaybolmadığını biliyor musun?.. Artık şeffafsın… İç organların bile MR’ın maharetiyle camlaşırken, beyin dalgaların EEG’lerle çözülürken, tarihin sahnesindeki son başrolünü, bir kere daha sana, ceddine ve inancına yakışır bir şekilde oyna…

Kelebek gibi ol… Konduğun zambak, öptüğün gül, kokladığın menekşe senden incinmesin. Kanatlarında güzellik tohumları götürdüğünü, bu güzellik tohumlarının hayat bulmuş hâlinin sen olduğunu anlatabilirsen, problemi çözmüş olursun. Ne kan dök, ne kanını dök… Senden beklenen ter ve gözyaşı… Ter; gönül verdiğin sevdanın uğrunda zihnî ve bedenî her türlü gayret, fedakârlık ve samimiyet… Gözyaşı ise sevgisinden, hoşgörüsünden, merhamet ve şefkatinden yumuşamış bir gönlün aşk deyince, sevgili deyince, gözlere “yaş dök!” emrini vermesine gerek kalmadan yanaklarından aşağı düşen, bir damlası güneşi söndürecek kadar tesirli hazine…

Okyanusta intihar eden bir balinanın, Afrika’da aç ölen bir çocuğun sorumluluğunu omuzlarında hisseden bir insan olmak ne kadar güzel. Ne güzel, bir eroinman gencin hâlini lânetlemeden, anne ve babasının çektiği acıyı yüreğinde hissetmek; kendini o anne ve babanın yerine koyarak kollarını açabilmek, sevip sarabilmek… Ne güzel kendi çaresizliğine ağlayabildiği gibi, başkalarının çaresizliğine de ağlayabilmek ve sevinciyle neşelenmek…

Kelebek; bunca yük senin omuzlarında… Oysa ki, ömrün bir mevsimlik bile değil. Ter dökeceksin kelebek… Islanacak kanatlarındaki bin bir renk, bin bir desen, bin bir inci… Ağlayacaksın kelebek… Göz yaşların güzelliklerin destanını yazacak…

Ve sen kelebek! Senin gibi düşünmeyeni, senin gibi inanmayanı da hoş görecek ve gönül gülünü ona verecek, hoşgörü pınarının suyunu gönlüne akıtacaksın. Gönlün geniş, ufkun açık, gayen güzel, hedefin doğru…

Ve sen Kelebek, inandığın kadar güçlüsün…

A. Mahir Pekşen

ArZu
09-08-2011, 03:18
Haykırasım geliyor; hey “ben” neredesin?…


http://www.hizliupload.com/di-SAL0.jpg

Yorgun yüreği umutla umutsuzluk arasında salınıp duruyor… İsteklerine isteksiz… Sıradanlığın seyrinde çırpınıyor çaresizlikle… Emeller elemlerle alude… Dert dergâhının devrik dervişi gibi dolaşıyor dolambaçlı yollarda…

Delik deşik olmuş duygularla hissizleşmiş ve yalnızlaşmış yaşıyor yaşamın kıyılarında… Gurbet nedir, sıla neresidir bilmeden soruyor gittiği sinelere… Gurbet oku saplanmışken yüreğine, sevgi sayıklıyor tereddüt diyarlarda… Acılara ağlayamıyor, sevinçlere gülemiyor sabahsız akşamlarda… Buruk bakıyor ufkun kızıllığına… Ellerini uzatıyor tutamadığı yalnızlığa, yüreğinden akıyor acılar…

Boş gönlü hoşluk arıyor… Ağlasa denizler kurur, gülse dağlar savrulur mu ki? Kıpır kıpır kalbi, kanatlanmak uçmak istiyor bu diyarlardan bilmediği diyarlara… Neresiyse burası doyurmuyor onu, açlığın acısından taş bağlayası geliyor yüreğine…

Çile çemberi yırtılsa yar olur mu sevinç çığlıklar? Gurbete mi yolculuğu, yoksa gurbet mi onun içinde yolcu… Bırakamıyor burukluğu, terk edemiyor hüznü… Şenlendirmiyor şarkılar, sözler, sazlar…

“Ben buyum, bunlar benim” diyemediği diyarda dirençsiz, isteksiz ve çaresiz… Her şey, herkes onu çağırırken o kendinden kaçıyor, nereye kaçtığını bilmeden… Boş elleriyle yüreğinin sızısına bastırıyor… Bakışlar baygın, yüz süzgün, dizler dirençsiz, ayaklar ağır… Güleceği gurbete yürüyor yarım ve yırtık yüreğiyle…

Sıla, sıradan sevgili… Sığ sularda saklanır mı sevgili… Hayat, erişilmez ve vazgeçilmez gizli sevgili…

Sahiplenmek mi, sahip olmamak mı saadet? Çile çekilmeye mi, safa sürülmeye mi gelindi buraya? Ağlamalar aşkı beka ağlamaları mı? Ayrılıklarda gülen var mı?

Gönül suyu gözlerinden damlıyor… Yakınları yakıyor yüreğini… “Ben benim değil” kime ne diyebilir? Sensizlik ve sessizlik solukluyor kimsesizlikte… Kendinde kayıp, “gül”ünü arıyor…

Her şey çok mu basit, çok mu karmaşık? Çok mu karamsar, çok mu iyimser? İçin içine sığmazken, içinde kayboluyor birden…

Kimsesizlik kuyusunda örümcek ağlara tutunmakla tutunmamak arasında salınıyor… Canı titriyor yalnızlık rüzgârlarından… Gurbet bulutların hüzün sağanağında sırıl sıklam…

Haykırası geliyor; hey “ben” neredesin? Hakikat havzında erimişliği kabul edebilecek misin? Buzul güveni ile gülebileceğini inanıyor musun?

Sen sen ol, sensizliğini savur varlığın yokluğunda… Yokluğun varlığında bulursun kendinle birlikte her şeyi… Küsmek ve ağlamak değil hakikat ağlarına takılmakla çıkarsın gülen gün yüzüne…

Sıla sevmekle, ayrılık aşkı çekmekle gidilir ve gelinir, gidilmez ve gelinmez diyarlarda…

“Ben”le buluşulur aşktan öte sevgiliyle… Ağlamanın ve sevinmenin suskunluğunda söylenir ve dinlenir vuslat… Misali sevgililerden hakikat sevgisini ve sevgilisini bulmakla geçer gücenmeler ve gücendirmeler… Çeşitten ve cerbezeden geçmekle görünür, gerçeğin göz bebeği… Çer çöple kaplanmışsa gözün ufku, gönlün derinliğinden korkarsın…

Korkuları kaybetmekten korkma, kendini kendinde kaybetmekle bul hakikatin hakiki yüzünü ve özünü…

Hüseyin Eren

ArZu
09-08-2011, 03:22
Söz Orucu


http://www.hizliupload.com/di-Q1UP.jpg

‘Evinsiz darı gibi…’ derdi babaannem. Lüzumsuz ve boş konuşana; çok konuşup da hiçbir şey söylemeyene. Görünüşte darıdır,
ama boştur içi… Ondan öğrendiğim onlarca deyimden biriydi bu. Böyle bir evde büyüdüm ben. Çiğlik yapana ‘yontulmadık’ denilen, yine babaannemin deyişiyle ‘zevzeklik’ etmenin hoş görülmediği bir evde.

Susmak, olup biteni ve hayatı ‘dinlemek’ti bize öğretilen. Ve orada insanlar gözleriyle konuşurdu… O kadar azdı ki kelimeleri, belki de ihtiyaçları yoktu. Ama ne de güzel anlaşırlardı!.. Yaşamayan bilmez susarak konuşmanın lezzetini.

Sonra anladım ki kelimeleri olur olmaz sarf etmemek, eskitmemek gerek. Söyleyince bir ateş gibi çıkmalı ağzından. Varıp bir gönlü imar etmeli. Bir savaşı bitirmeli Yunus’un dediği gibi. Susmanın erdem olduğu zamanlar vardı. Allah dostları ‘kıllet-i kelam‘ derlerdi buna… Az yer, az uyur ve az konuşurlardı. Kâmil insanın vasıflarından biriydi az konuşmak. Sözlerin boşlukta yitip gitmediğini düşünürdü onlar. Her harfin kaydı tutuluyordu ve hesabı verilecekti. Söz, altın ve gümüş soyundan sayılırdı. Değerliydi, boşa sarf edilmezdi ve söylenecekse mücevher rengiyle renklenmeliydi. Söylediklerinde de şiir oluyordu sözleri. Şiir, susmaktan doğup geliyordu.

Geçende bir dostla konuşuyorduk. ‘Söz orucuna girdim‘ dedi. Şaşırdım. Nasıl bir şeydi bu? Bir meziyet gibi anlaşılsın istemediğinden, sıkılarak anlattı. “Çekiliyorum eve, dedi. Bir gün hiçbir kelam etmiyorum. Dua ediyorum, okuyorum. Kendimi ve kainatı dinliyorum…” Muhteşem bir huzur duyduğunu, bildiğimiz oruç nasıl insanın bedenini rahatlatıyor, sağlıklı kılıyorsa, söz orucunun da ruhu dirilttiğini anlatıyor. Üzerimize yapışmış bunca söz, bunca dedikodu, bunca gıybet kirinden başka nasıl arınabiliriz ki!

Biliyorum, bizim dinimizde böyle bir ibadet yok; ama o gün bugündür, ‘söz orucu‘ ile düşüp kalkıyorum. Herkesin, ama herkesin ölesiye konuşmak, konuşmak, konuşmak istediği; ama konuşmaların içinin bütün bütün ‘evinsizleştiği’ bir zamanda, Hz. Meryem’e öykünüp söz orucuna girmek ne soylu bir eylem! Hazreti Meryem, mazhar olduğu mucize kendini belli etmeye başladığında, insanlara ne diyeceğini, durumu onlara nasıl izah edeceğini bilememenin kederini yaşıyordu. Çare olarak yerini terk etti. Şehir dışında sakin bir dağ eteğine yerleşti. Doğum sancıları arttığında Ruh ona, “Sakın üzülme!” dedi, “Rabbin senin alt yanında bir su arkı meydana getirdi. Haydi hurma dalını kendine doğru silkele, üzerine taze hurmalar dökülsün. Artık ye, iç, gözün aydın olsun! Eğer herhangi bir insana rastlarsan, ‘Ben Rahman’a konuşmama orucu adamıştım; de, o yüzden bugün hiç kimseyle konuşmayacağım.‘ Daha sonra Meryem çocuğu kucağına alıp akrabalarına getirdi. Etrafındakiler şaşkın bir şekilde ona ve kucağındaki çocuğa baktılar. Bunun nasıl olduğunu, ailesinde iffetsiz bir kimse olmamasına rağmen Meryem’in nasıl böyle bir şey yapabildiğini sordular. Hz. Meryem “Bana değil, çocuğa sorun” dercesine çocuğu gösterdi. “Nasıl olur da beşikteki bebekle konuşuruz?” dediler. Derken bebek, “Ben Allah’ın kuluyum, O bana kitap verdi ve beni peygamber olarak görevlendirdi.” dedi. (Meryem Suresi 22-33 arası ayetler)

Sözün büyüsüne inananlar, bu azgın çağda ‘Yedi Uyurlar‘ gibi mağaralara çekilecek, Hz. Meryem gibi söz oruçlarına girecek ve Hz. Peygamber’in huzurunda bir bedevinin hakaretleri karşısında sükut eden Hz. Ebubekir gibi susacak… Susacak ki onun yerine melekler konuşacak. Yahut Beckett gibi susmayı bir sanata dönüştürecek. O Beckett ki, 1969 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nün kendisine verildiğini duyduğunda, hiçbir tepki göstermemiş, tek kelime söylememişti. Çünkü Charles Juliet’nin dediği gibi, “Görünmezi görenlere özgü bir bakışı var“dı onun, “Teselli edilemeyen Beckett“tı o.

Ah, şimdi yalnız kahvelerde, kadınların beş çaylarında değil, ‘edebiyat sohbetleri‘nde, sanat mahfillerinde ve dinî sohbetler için toplanılan mekânlarda bile diz boyu ‘evinsiz söz‘, gıybet, dedikodu! Söz’ün onuru ve hatırı için susmak gerek. Söz orucuna girmek… Evet, Hz. Meryem’inki gibi bir yürek ister, Hz. Ebubekir’inki gibi bir sabır. Ya da Beckett gibi kendi başına bir dünya olmak…

Ali Çolak

ArZu
09-08-2011, 03:26
Ebedî Yâr


http://www.hizliupload.com/di-DQV4.jpg

Sevgi insanoğlunda öyle güçlü bir duygudur ki, Orta Anadolu’dan bir halk âşığına şunları söyletir:

“Mezarımı yol üstüne kazsınlar,
Yâr geçerken belki bana can gelir.”

Peki bir insanın sevgisini kendisi gibi âciz, artılarıyla birlikte eksileri de olan bir insana bu derece hasretmesi doğru mudur? İçimizdeki sonsuza müteveccih hissiyat, fânî olanda aradığını bulabilir mi?

İstatistikler, “Mezarımı yol üstüne kazsınlar.” diyecek kadar coşkun bir sevgiyle yuva kuran insanlardan pek çoğunun evinde az denemeyecek sıklıkta kavgalar yaşandığını, flört usulü evliliklerde boşanma nispetlerinin bir hayli yüksek olduğunu söylüyor. Elbette sevgi hayatı kuşatmalı, eşler ve aile fertleri arasında sevgi olmalı, seçtiğimiz işimize karşı sevgimiz olmalı, sevgi hayatı, canlı cansız bütün varlığı kuşatmalı. Sevginin olmadığı iş de aş da tatsız tuzsuz olur.

“Sevginin varlığın sebebi olduğu” şeklindeki düşünce, Gazali’den (ks) Bediüzzaman’a (ks) İslâm büyüklerince kabul edilir. Bu, tasavvuf ehli başta olmak üzere, İslâm ulemasının çoğunluğunun ortak görüşüdür. Bediüzzaman: “Muhabbet şu kâinatın bir sebeb-i vücududur, hem şu kâinatın rabıtasıdır, hem şu kâinatın nurudur, hem hayatıdır.” sözleriyle kâinatın yokluktan varlığa çıkışını muhabbete bağladığı gibi, hâl-i hazır varlığını ve işleyişini de muhabbetle izah eder. Bu konuda Prof. Dr. İbrahim Canan Bey’in ‘Bediüzzaman’da Muhabbet‘ adlı çalışması oldukça ufuk açıcıdır.

Sadece Allah ile yarattıkları arasındaki değil, O’nun bir lütfu olarak, insan ile diğer canlılar arasındaki irtibatlar da muhabbet esaslıdır. Bu, varlık âleminde, atomun çekirdek ve elektronlarından, seyyare ve galaksilere kadar cazibe, çekim, meyil, ilgi ve yakınlık duyma şeklinde tecelli eder. Meselâ, hidrojenle oksijenin, suya dönüşmek üzere birleşmelerinde rol oynayan çekim gücüne, mecâzen aşk-ı kimyevî denir. Bediüzzaman’a göre, aşk ehli olan Allah dostları Vedûd isminin tecellilerine mazhardır. Bu ismin penceresinden bakılırsa, kâinatın mayasının, varlıkların hareketinin ve aralarındaki münasebetin, çekilme, çekme ve çekim oluşturma kanunlarından kaynaklandığı, bunların da sevgiden geldiği görülür. İlâhî sevginin tecellisinden ve o muhabbetten herkes istidadına göre mest olur.

Peki, sadece sevgiyle yola çıkan, mânevî dinamiklerle yeterince donanmamış insan aradığı huzur ülkesine ulaşabilir mi? “İman, insanı insan eder, hattâ sultan eder.” diyen Bediüzzaman, imanla beslenmeyen muhabbetin ve diğer lâtifelerimizin kendi başlarına bir hayat kılavuzu olamayacağına dikkat çeker. Bâki Olan’a (celle celâlühü) ulaşılmadan, O’nu tanımadan hakiki saadetin elde edilemeyeceğini ise, şu sözlerle ifade eder: “O’nu (celle celâlühü) tanıyan ve itaat eden zindanda dahi olsa bahtiyardır. O’nu unutan saraylarda da olsa zindandadır, bedbahttır.” Evet, Rabb’ine tam yönelemeyen insan meşakkatli hayat yolunun menzillerinde yorulacak, geçidi zorlu, suyu derin mesafelerinde bunalımlar yaşayacaktır. Bu sıkıntılar, ancak insanın nefsini ve Rabb’ini tanıdığı nispette azalacaktır. İnsanın kendisini doğru bir kılavuzla tanıması onun ruh haritasındaki her şeklin yerine oturması demektir. Felsefenin bakışıyla insan bir meçhul olsa da, bu, inanan insan için çok farklıdır.

Kur’ân, insanı abd (kul) olarak vasıflandırır. İnsan; eşya ve hâdiselerin tazyikâtından kurtulduğunda Allah’a gerçek mânâda kul olur. Böyle bir kulluğa erme ve sevgi dâhil bütün istidatların ruh haritasında yerini bulması elbette ki, terbiyeyle mümkündür. İnsan, küçük yaştan itibaren ancak irfan hedefli bir terbiyeyle sevgiyi sindirir.

Günümüzde psikiyatrik problemlerin bu derece artması, insanların her tür imkâna rağmen stres yüklü bir hayattan kurtulamamaları ve psikiyatriyle ilgili birimlerin hızla çoğalması ne anlatmaktadır? Bu problemlerin, Yaratıcı’nın insana bahşettiği sevginin doğru yön ve yerini bulamamasından kaynaklandığını söyleyebiliriz. Zîrâ, imanla beslenmeyen sevgi, zamanla insanı yanlış düşüncelere yöneltebiliyor. Çünkü Allah’a, Âhiret’e, ebedî hayata inanmadan sevmek ve bunu sürdürmek mümkün değildir. Kâinat’a ve varlıklara O’nun hesabına bakmak ve mahlûkatı O’ndan ötürü sevmek insanı ayakta tutar ve hayata bağlar. Sonunun yokluğa çıktığına inanılan bir hayatta, sevme ve sevilme insana azaptan başka ne verebilir?! Allah yoksa, Âhiret yoksa, insan için ne var?!.. Bu imansız düşünce ve sevgi hayata hangi rengi katabilir, insana hangi şevki verebilir?!

Diğer yandan, sevgisi imanıyla olgunlaşmış ‘Makber‘ şairi Abdülhâk Hâmid, eşinin vefatı sebebiyle yazdığı uzun şiirinin sonlarında şu mısralarla huzur bulur:

“Andıkça seni büyür hayalîm;
Bir fecr-i azîm olur leyâlim.
Nâmın ne kadar enîs-i candır?
Feryadım ile sana revândır.
Allah derim, gelir mecalim;
Allah derim, biter zevalim.
Tahriki ile uçar bu savtın,
Gamdan ne kadar kırılsa bâlim.“

Evet, hayatın mânâsı Allah’a imanla keşfediliyor. Sevgi hakiki değerini imanın nuruyla kazanıyor. Bu yüzden öbür dünyaya uzanıyor, yokluğa ve eleme dönüşmüyor. Sevgi, Sevgiyi Veren’e yönlendirildiğinde; “Her şey fânî, Allah Ebedî Yâr” hakikati hissediliyor.

Tahir Taner

ArZu
09-08-2011, 03:28
“Derdi bal olanın, sabrı dağ olmalı”


http://www.hizliupload.com/di-KR3L.jpg

Sen sadece bal yapmayacaksın ki, ey kovan hasretiyle yanarken bile güzellikleri gönül havanında dövüp, akıllara durgunluk verici mahsule çevirmesini bilen arı. Sen peteğine kâinatı sığdırıp, kanatlarında arşı taşımanın örneğini verecek, konduğun her çiçeğin lisanını çözmeye çalışacaksın. Çiçeklerin narin yapraklarına buseler kondururken onlara sevgi sıcaklığını kana kana tattıracak, köklerin kara topraktan emdiği suyu, havadan bir nefes, güneşten bir yudum alarak, o güzel kokuya, o muhteşem renge ve o tarifsiz tada dönüştüren nebatın özünde, Yaratan’ın gücünü bulup tefekküre dalacaksın.
Tefekkürü, zerrede Allah’ı bulma, görme, tanıma ve kavrama sanatı olarak göreceksin.
‘Çözümü varsa ben çözer, yolu varsa ben bulurum’ diyeceksin. Ne yolunun üstündeki engelleri kaldırmakta basiretsiz gördüğün dünü suçlayacak, ne de, ‘Yeter artık gerisini de benden sonra gelen yapsın!’ kolaycılığına kaçacaksın.
Çünkü sen ideal dava eri olmanın üstün vasıflarını üzerinde taşıyorsun ve yüklendiğin bu mukaddes yük,
Her durduğunda sırtında şaklayan bir kamçı,
Her adımında sana bu yükü yükleyenin sevgisini katre katre sunan bir kâse,
Her yorgunlukta seni teselli eden efsunlu bir dokunuş olacak.
Yolunun üstüne her zaman, usaresi bol çiçekler çıkmayacak tabi. Nice kuru dikenlerden bir zerre bal almak için gezecek, yüzün gözün tırmıklar içinde dönecek, ama ‘Eyyüp sabrından’ bir nebze sergilemenin heyecanını, lezzetini yaşayacak, yüzündeki her çiziği, gayretinin silinmez şahidi olarak şerefle taşıyacaksın. Üzülme, gün gelip, sana balın zerresini vermemekte direnen nebat, bahtsızlığına yanacak.
İşin zor, yükün ağır, fakat bu, imkânsızı lûgatinden silenler için mühim değil. Her güzel iş için kollarını sıvadığında, bir hain el, göz kapaklarına kilolarca ağırlıktaki uykuyu asacak. Üst kirpik, alt kirpikle yıllardır hasret çeken sevdalılar gibi buluşacak. Birbirinden ayrılmamak için sarılacak. Yüklendiğin misyonun büyüklüğünü düşünerek, kirpiklerini birbirinden ayırmaya, göz bebeğine, vazifenin üstünde çalışabilecek bir aralık açmaya gayret edecek ve mutlaka başaracaksın. Gecelerin ilerleyen vakitlerinin derin karanlığını aydınlığa çeviremeyen hiçbir gayret başarıya imza atamaz. Çilesinin doruğuna çıkmadığın hiçbir davadan netice bekleme, zîrâ Rabbim, ızdırabını yaşamadığın, külfetini çekmediğin nimeti nasip etmez.
Korkma, yanına vardığın, üstüne konduğun ve çiçeklerine buse kondurduğun hiçbir bitki senden incinmeyecek. Sen, misafiri eli boş çevirmemek adına sana kucağını açan her bitkinin çoğalmasına, gümrahlaşmasına vesile olacaksın. Sana damla veren, senden derya kazanacak. Her ne kadar yaptığın baldan, usaresini aldığın çiçekler değil, başkaları istifade edecek ise de, sen de çiçeklerin seni tanımasına ve çoğalmalarına vesile olacaksın.
Ucuz kahramanlıklara asla iltifat etmeyecek, gün gelip ejderhaların üstüne yürüyecek, gün gelip yaban arılarının uzağından sıvışacaksın. Sana, camiana, misyonuna zararı olan hiçbir zevkin içinde olmayacak, tûl-ı emelle dolmayacaksın.
Ve bu sabrının karşılığında, kara bir kovanın içinde, hesap makinesiz, metresiz, cetvelsiz, gönyesiz, iletkisiz, logaritmasız, türevsiz, integralsiz, hep birbirinin aynı mükemmel altıgenlerinle akıllara durgunluk veren bir eser ortaya koymanın huzuruyla ödüllendirileceksin. Sadece şekille mi? Hayır, lezzet üretmek üzere kurulan fabrikaları kıskandıran bir tatla, kokuyla, kıvamla, besin değeri ve kalori özelliğiyle dilleri susturacak, başları döndüreceksin.
Ve herkes anlayacak ki; arı sabrı olmadan bal yapılamaz.
Ve yine herkes anlayacak ki; derdi bal olanın, sabrı dağ olacak…

Ahmet Mahir Pekşen

ArZu
09-08-2011, 03:30
Kalplerin Zikri Muhabbetullahtır


http://www.hizliupload.com/di-QDJZ.jpg


Çoğumuz duyarız bu ayetin iktibas edildiğini muhtelif zaman ve zeminlerde:

الَّذِينَ آمَنُواْ وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُم بِذِكْرِ اللّهِ أَلاَ بِذِكْرِ اللّهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ

Ra’d suresinin 28. ayetidir bu.
Özellikle de “ela bizikrillahi tatmeinn’ul-qulûb” kısmını duyarız çoğunlukla.

Bir kere öncelikle ayet kalbi tatminin ilk şartının iman olduğunu ortaya koyar: “onlar ki iman ederler ve Allah’ın zikriyle kalpleri tatmin bulur.”

Aradaki “ve” edatı cümleciklerin iki taraf arasında bir ilişkinin olduğunu gösterir, aynen “âmenû ve amilussâlihât”ta olduğu gibi.

Nasıl amel-i salihin olmaması, ya da görünmemesi imanın yokluğuna delalet etmez, aynen öyle de kalbi tatminin olmaması da imanın olmadığını göstermez. Sadece arada sıkı bir ilişki olduğunu gösterir, iman olmadan amel-i salihin salih olmayacağını, ve yine iman olmadan kalplerin tatmin bulmyacağını gösterir.

Ayetin daha çok alıntılanan ve sürekli zikredilen ikinci kısmıyla ilgili ise şu nokta aklıma geliyor.

Kalplerin tatmini, itmi’nana ermesi ancak ve ancak iman üzerine bina edilmiş bir zikir iledir diye anlıyoruz ayet-i kerimeden.

İman kalbin bir amelidir, kalbî bir ameldir. Ve ayette kalbî bir amel üzerine bina edilen bir zikirden bahsediliyor.

İşte bu zikir de kalbî bir ameldir aslında. Kalbî olan iman, yine kalbî olan zikirle taçlanır ve kalp itmi’nana erer.

Peki bu “kalplerin zikri” nedir?

Benim anladığım en geniş manasıyla “muhabbetullah”tır. Aklın zikri marifetullah, kalbin zikri ise muhabbetullahtır. Bunların beraberce kişiyi donatmasıyla, kalp sarayı mamur olur, itmi’nana, bir anlamda “lezzet-i ruhaniyeye” kavuşur.

Abdullah Taha Orhan

ArZu
09-08-2011, 03:32
Temizle Bizi Allah’ım


http://www.hizliupload.com/di-8XT1.jpg

El- Kuddüs
Hatadan, gafletten, her türlü eksiklik ve noksanlıktan münezzeh, pak ve temiz olan… Bütün kemal sıfatları üzerinde toplamış olan ve ne kadar övülürse övülsün tüm övgülerin üstünde olan…

Kainattaki her şey tam olması gereken düzen ve intizam içinde… İnsanoğlunun el atıp da kirlettiği ve bozduğu yerler dışında kalan her yer muazzam bir temizliğe sahip. Allah teala yarattığı her canlıya temiz olmayı ve yaşadığı çevreyi de temiz tutmayı öğretmiş. Kimi yalanarak, kimi kumda yuvarlanarak, kimi su içinde yıkanarak ve kimisi de kendisinden küçük olan hayvanların yardımı ile temizliklerini sağlıyorlar. İnsanoğlu el sürüp de mevcut dengeyi alt üst edecek davranışlar sergilemezse doğada bulunan her canlı birbirleri ile uyum içinde yaşamayı sürdürüyor. Kendilerini ve yaşadıkları çevreyi temiz tutmayı da Allah’ın El Kudüs ismi şerifinin tecellisi ile başarıyorlar.

Avustralya’da yapılan bir araştırma doğadaki muhteşem nizam ve sarsılmaz dengenin Cenab-ı Hak tarafından ne kadar eksiksiz sağlandığını, insan eli değmesi halinde doğal dengenin nasıl da bozulduğunun anlaşılması bakımından oldukça manidardır.

Bu araştırmada, ceylan ırkının aslan, kaplan ve benzeri etçil hayvanlar tarafından nesillerinin tükenmesi tehlikesi olduğu düşünüldüğü için, ceylanların yoğun olarak yaşadıkları bölge vahşi hayvanlardan tamamen temizlenmiş. Ceylanlar vahşi hayvanlara yem olmadıkları için kısa sürede hızla çoğalma göstermişler. Bu artış beraberinde ciddi sorunları getirmiş. Zira ot ve ağaçların yeşil yaprakları ile beslenen ceylanlar sayıları çok olduğu için yaşadıkları bölgede oldukça ciddi tahribata sebep olmuşlar. Bol yeşillikli bölge kısa sürede neredeyse çöle dönmüş. Araştırmacılar ceylanları avlayarak beslenen vahşi hayvanları bölgeye geri getirmek zorunda kalmışlar.

İnsan aklının, zekasının ve kavrayışının ne denli kısıtlı olduğunun bir göstergesi olan bu araştırma Cenab-ı Hakkın El Kuddüs ismi sıfatı tecellisi ile kainattaki eksiksiz ve noksansız düzeninin, beşerin eli değmediği sürece bozulmayacağının bir kanıtı olsa gerek… Hayatta her şey tam da olması gereken kıvamda..

İnsan zekasının ürünü olan bilgisayarların kullanım rahatlığı ve kapasitesi her geçen gün daha da geliştirilmekte ve yenilenmektedir. Lakin:

“Bilgisayarların zekası aptallıktır ve en iyi halde zekanın taklidir. Bu taklit, sonsuzcasına düzeltilebilir ama asla o sınırlı çizgiyi geçemez, kendiliğinden ve sahih olamaz. Canlı ve cansız olan arasındaki sonsuzca büyük olan farkı temsil eden gerçek tam da budur. Hiçbir beşeri ürün bu eşiği aşamaz. Sadece Allah buna kadirdir. “Allah bir sivrisineği mesel olarak vermekten çekinmez.” (El-Bakara, 2/26). Bilgimiz ne kadar büyük olursa olsun, zaman zaman onu abartmıyor muyuz? Dünyanın tüm kütüphanelerinde bulunan bütün bilgiler tek bir hayali bilgisayara kaydedilmiş olsaydı, dünyanın tüm büyük bilim adamları hayali bir müessese veya laboratuvara toplansaydı ve onlara istedikleri kadar zaman ve imkan verilseydi, onlar tek bir bataklık sivrisineğini üretemezlerdi. Sinek hakkındaki ayetin vermek istediği mesaj budur.”(1) dendiği gibi insan ne kadar mükemmeli arasa ve buna çabalasa da mevcut sınırı aşamıyor. Mükemmellik Allah Tealanındır. Ve El-Kuddüs ismi tüm eksiklik ve noksanlıktan uzak, pak ve temiz oluşunu anlatan ismi şerifidir.

Ağaç kabukları, kurumuş yapraklar ve bitki kalıntıları toprak üzerinde bir çöp yığını gibi birikir. Lakin insanın güzelliğine paha biçemediği, seyrine doyamadığı orkideler de bu çöp yığını içinde hayat bulur.

Toprak bağrına düşen her tohumu yeniden fide olmaya hazırlar. İnsan da ölür ve toprak ona yuva olur. Zamanı gelince ot bitirir gibi bağrından fışkırtacağı güne hazırlar.

Su; Kuddüs olan Allah’ın canlılar için başlı başına bir hayat kıldığı, temizleme gücünü verdiğidir. Su ile hayat bulur, su ile bedenimizi kaplayan her türlü kirden arınırız. Manevi kirlerimizden arınabilmek ise Allah’ın El Kuddüs ismi tecellisine sığınmakla mümkün olur.

Sen her türlü eksiklikten uzak, pak ve temiz olansın.

Bize Kuddüs isminle muamele et. Temizle bizi Allah’ım… Amin…

(1) Aliya İzzetbegoviç- Özgürlüğe Kaçışım S.26

Eylül Başak

ArZu
09-08-2011, 03:33
Sen Geldin…


http://www.hizliupload.com/di-9YZARF32.jpg

Dostu kande bulasın sende durmak ile sen
Ol imaret eylemez sen viran olmayınca

Yar hasretiyle ciğerleri parça parça olmuş bir aşık, gönlünde onun hayali, gözlerinde yaş, gelip durmuş maşukunun kapısında. Yüreğini parmaklarının ucuna latif bir eldiven gibi takıp, yavaşça çalmış kapıyı, beklemeye koyulmuş.

Arada sadece bir kapı varsa sevgiliye kavuşmak için, o kapının önünde bekleyenin resmini sözlüklerde hasret kelimesinin karşısına iliştiriverseler, hasretin ne olduğunu anlatmak için kelimeye hacet kalmazdı.

Düşünsenize, birazdan kapı açılacak, o görünecek, ayaklarının dibine atacak aşık kendisini, şiirler okuyacak, boynunu bükecek, susacak, anlatacak yokluğunun ızdırabını. Ağlayacak, sonra gözlerine, “her güzelde seyrettiğiniz o güzel işte karşınızda” diyecek. Ay ışığını ezber bilen gözler doyasıya seyredecek güneşini, daha neler neler…

Uzun sözün kısası, gönül bir parçaya, her parça bir hayale bölünmüş, her hayal binlerce ümide… Aşık perişan, aşık mahzun ve nihayet içerden bir ses:

- Kim o?

Kavuşmanın heyecanı, hicranın azabıyla kapı önünde asırlarca beklemekten eşiğe dönen aşık, beklediği sesi duyunca sevinçle haykırmış.

- Ben geldim.

İçeriden bütün vuslat hayallerini yerle bir eyleyen sesi duyulmuş sevgilinin:

- Gelen sen isen, var git, biraz daha yan öyle gel!

Bu cevap karşısında aşığın düştüğü hali sizin muhayyilinize bırakıyor, “aşık, aradaki tek engelin o kapı olmadığını kesin anlamıştır” diye not düşmekte fayda görüyorum.

Açıldığı vakit sevgilisiyle kavuşacağı ümidiyle beklediği kapıdan, boynunu büküp ah u figan eyleyerek dönmek zorunda kalan aşık, çöllere vurur kendini. Ayağındaki nalından gönlündeki aşka kadar, kendisine ait olduğunu zannettiği şeylerin hiç birisinin aslında kendisinin olmadığını anlar ilkin. “Ben” sözünü unutmak için maşukunun ismini söyleye söyleye dolaşırken çölleri, kendisinin bir başkası olduğunu hissetmeye başlar.

Bir şeye sahip olabilmek için ondan vazgeçmek gerektiğini idrak ettiğinde, önce ayaklarının sevgilinin ayaklarına ne kadar benzediğini fark eder, sonra gönlünün sevgilinin gönlüne büründüğünü. Kuşların, rüzgarın, ayrılığın, gecenin, kum tanelerinin, sessizliğin ve en son her şeyin sevgilisinin adını mırıldanmakta olduğunu seyredince kendi adını unutur, her azasının sevgiliye türküler yakan bir dil olduğunu anlayınca da, neyi unuttuğunu hatırlamaz olur.

Yüzünü yıkamak için eğildiği suda sevgilisini görünce, kuşların, gecelerin, rüzgarın, ayrılığın, kum tanelerinin, sessizliğin ve her şeyin birer damla olduğu o suyla yıkar yüzünü, düşer yollara.

Ayaksız yürüdüğü yollardan geçerek tekrar gelir dostun eşiğine. Elleri göğsünde bağlıyken çalar kapıyı ve içerden bir ses gelir:

- Kim o?

Önce göz olup seyrederken kapıyı, duyduğu sesle beraber kulak kesilir bütün vücudu, sonra dil olur, seslenir:

“Gönlümü alan sevgili sensin” diye cevap verdi.

Sevgili; “Madem ki bensin ey ben, gel içeri gir! Ev dar, iki kişi sığmıyor” dedi.

İğneye geçirilecek iplik iki ayrı iplik olursa geçmez. Madem ki birsin, bu iğneden geç!

Ve ardına kadar açılır kapılar…

Bu, aslında maşukun kendisine kavuşmasının hikayesidir. Aşıkta kendisinden eser kaldığı müddetçe vuslat mümkün değilse eğer, aralanan kapının arkasında duran kapıyı çalandan başkası olamaz. Ben’i terk edebilen aşık için, değil kapı aradaki dağlar, denizler bile ayrılık sebebi değildir. O kendisinden soyundukça sevgiliyi giyinmenin hazzını tatmıştır. Zevklerini, isteklerini, ümitlerini, hatta yürüyüşünü, bakışını, konuşmasını, tebessümünü bile sevgilininkilerle takas ederek başlamıştır işe. Kendinde kendisinden eser kalmayıncaya kadar devam etmiştir bu alışsız gibi görünen veriş. İhsandan doğan aşk diye bahsederler karşılığı olan aşktan; ve ihsan bitince aşkın da biteceğini anlatırlar. Bu ihsanın bir buse olmasıyla birkaç köşkle birkaç huri olması arasında hiçbir fark yoktur.

Önce kaş olur, göz olur, sonra yırtılır perdeler senin tükendiğin demde, senden geriye bir o kalır, aşk o zaman aşktır. Mecnun’a adını sorduklarında, Leyla, demiş. Nereden geliyorsun? Leyla. Aç mısın? Leyla. Başka bir şey bilmez misin? Yine Leyla, hep Leyla… Marifet can için sevgili aramakta değil, sevgili için can taşımaktadır ve bütün soruların cevapları Leyla olmadan, mecnunluk sırrına Leyla kadar ıraktır cümle Kayslar…

Serdar Tuncer

ArZu
09-08-2011, 03:35
İnsanın Değeri


http://www.hizliupload.com/di-6Z55.jpg

Çoğu durumda yaşıtlarıma göre olgun basan taraflarım olduğu halde, içimde hatta içimin dışa yakın kısmında bir çocuk yaşadığını düşünen çok insan olmuştur. Bana göre kocaman bir adamım. Ailem ise işlerine geldiği gibi davranır. Fatura yatırma vs. gibi işler mevcutsa yeterince büyüğümdür, önemli kararlar alma aşamalarında fikir alınmak için ise küçük.

Diğerlerinin çocuk olduğumu düşünmelerinin en büyük nedeni; 24 yaşında olmama rağmen hala hayata meraklı gözlerle bakabilmemmiş. Bir çocuğun sürekli, “Babaaa, bu neee?” diye sormasına veya gördüğü herhangi bir şeye hatta bir serçeye bile anormalce “Aaa! Anne bak, gördün mü? Kuş… Ne güzel!” diye tepki vermesine benzeyen hareketlerim varmış. Oysa ki ben mütemadiyen soru soran ve bir şeyi parmağıyla işaret ederek gösteren çocuklara ifrit olurum. Benim merakım, basit(!) şeylerden ziyade daha kompleks şeylere karşıdır. En fazla da teknolojik aletlere.

Kadınların giyim mağazaları veya kuyumcuların vitrinlerinin önünde dakikalarca durabildiği gibi ben de cep telefonu satan veya bilgisayar, plazma tv vs. bulunan bilumum yerlerde güzel vaktimi gayet değerli bir şekilde harcayabilirim. Bir de kitapçılarda vakit öldürenler var, kanaatime göre onları tutmamalıyız. Kendi garip ve ayrı evrenlerinde yaşasın onlar.

Şu hızla gelişen çağımızda her şeyin bir alternatifinin bulunması kadar güzel bir şey olamaz. Hele de alternatifi olduğu halde daha iyisi geliştiriliyorsa bir şeyin, insan için en muazzam devirlerden birinde yaşıyoruz demektir. Eğer daha iyisi varsa neden daha kötüsüyle zaman geçirelim ki, öyle değil mi?

Hayata bakış açım kanaatsizlikle karıştırılabilir. Ama kesinlikle durum gözüktüğü gibi değil. İki gün önce taa bir ay önce aldığım cep telefonumun daha fazla numara saklayabilen, üstelik daha iyi fotoğraf çekip video kaydedebilen bir üst modeline rastladım. Tahmin ettiğiniz gibi hemen satın aldım. Hala büyük bir heyecanla cebimde taşıyıp kullanıyorum. İşte bu benim çocuk tarafım.

Neyse şimdilik bu kadarlık yeter, çünkü bir saat sonra nişanlımla buluşmam gerekiyor. Önce hazırlanmam lazım tabii. Onu bekletmek istemem…

*

Size biraz da nişanlımdan bahsetmeliyim. Üç ay önce annemle pazara gidiyorduk. Neden mi benimle gidiyor annem? Aldığı poşetleri taşıtmak için. Bu poşet taşıma işini sevmesem de, nihayetinde rica eden kişi annem olduğu için, onu kırmak istemediğimden yapıyordum. İşte bu da benim olgun tarafım.

Kaldığımız yerden devam edersek, annemle pazara giderken karşıdan bir güzel belirdi, bakışlarım ona çivilenmişken, güzel kız annemin yanında durup, “teyzecim”li cümleler kurarak annemle muhabbete girmesin mi? Meğer bizim komşumuzun kızıymış. Benimle de kısaca merhabalaştıktan sonra uzaklaştı. Gördüğüm güzel şeyi alma isteğim burda da kendini gösterdi ve anneme bu kızla arkadaş olmam gerektiğini söyledim.Annem de ciddilik derecemi sorduktan sonra (tabii ki ciddiydim) nişanlımın annesinin yani müstakbel kayınvalidemin da katkısıyla bize bir buluşma ayarladılar. Buluşmamızda kendisi kadar sohbetinin de tatlı olduğunu gördüm. Ara sıra gözüm kocaman burnuna, yarı çarpık dişlerine kaysa da ihmal edilebilir özelliklerdi bunlar bence. Daha sonra yanyana yürürken boyunun da benden hayli kısa olduğunu farkettim ama bu konuyu da ihmal edilebilir özellikler listesine ekledim sadece.

Daha fazla buluşmak isteğim, durumu ailelerin bilmesi ve buna rağmen aramızda belli bir bağın olmaması bizi nişanlanmaya götürdü. Onu da ihmal edilebilir listeme ekledim. Şaka tabi ki, inandınız mı yoksa, nişanlanmayı ben de istedim elbette. Aşk böyle bir şey galiba…

*

Mevsimin yaz olmasından mütevellit açık havada çay içebileceğimiz bir yere oturduk nişanlımla. Oturur oturmaz heyecanla bana görüşmeyeli neler yaptığını anlatmaya başladı. Bu arada geveze olduğunu da fark etmiş oldum. Bunu hiç bir listeye eklemeyeyim, şimdilik aklımda kalsın diye düşünürken, tam karşımdaki masaya biri oturdu. Dikkatlice baktığımda en az nişanlım kadar güzel bir kız olduğunu gördüm. Üstelik burnu fındık kadardı, dişleri düzgüne benziyordu, boyu nişanlımdan daha uzundu ve susmuş etrafı seyrediyordu. Nişanlımın ne anlattığını duymaz bir şekilde tam karşımdaki güzel görüntüye dalmıştım ki, sol gözümün önünde kapkara kocaman bir sinek belirdi. Gözlerini gözbebeğime dikmek ister gibi gözüme yakın bir yere kondu. Elimi sallayarak kovalamaya çalıştım ama bana mısın demedi. Ön ayaklarını el ovuşturur gibi birbirine sürtmeye başladığında sinirim iyice artmıştı. Tam öldürmeye niyetlenmiştim ki, nerden olduğunu bilmediğim bir ses duydum ve şaşkınlığım daha da arttı, konuşan sinekti :

- Gördün mü, nişanlından kat be kat güzel. Adeta bir üst model (!), daha iyisi varken neden daha kötüsüyle vakit geçiresin ki? Hadi kalk, masasına otur ve tanış..

Gözlerim fal taşı gibi açılmıştı. Şaşkındım, afallamıştım. Tam o sırada sağ gözümün önüne bembeyaz bir kelebek kondu. Biraz sinirli ama bir o kadar da şefkatli bir ses tonuyla şöyle dedi:

- Biraz düşün evlat, insanın değeri nedir?

Didar Elif

ArZu
09-08-2011, 03:37
Leyla gerçekten de güzel değil miydi?


http://www.hizliupload.com/di-JJAA.jpg

Denir ki, Leyla kara kuru, cılız, sıradan bir kız. Leyla’yı görenler Mecnun’un aklına şaşkın. Denir ki yine; padişah merak eder, çağırır Leyla’yı sarayına. Dillere destan bir güzellik uman padişah da başkaları gibi şaşkın. Leyla’ya bir sürü laf eder. “Bu muydu Mecnun’u mecnun eden Leyla!” bakışını hisseden Leyla, “Sen” der, “Mecnun değilsin!”

Leyla’yı görüp de Mecnun’a dudak bükenler narsistik kültürde de egemen olan güzellik kavramından mustarip gibidirler: Güzelliği fiziksel güzelliğe hapsetmek. Leyla bir yüz ve bedenden ibaret değildir halbuki. Mesele yüz ve bedense eğer, cesetlerin de bir bedeni ve yüzü vardır. Leyla’nınsa başka bir güzelliği.

Onunla sohbet eden sanır ki Leyla tüm dünyayı unutmuş. Konuşana dikkat kesilmiş, tüm varlığı kulak olmuş. Anlatılanı anlatıldığı gibi anlamaya çalışır Leyla. Sözcükler vehmin duvarlarına çarpmaz ona vardığında. Anlatan “Hah işte, bunu anlatmaya çalışıyorum” der (hüsn-ü ifham).

Anlatımı sadedir. Tane tane konuşur. Sözcükleri boca etmez kimseciklere. Kelimeleri öyle kullanır ki, bir çeşmeden dökülen su gibi, ağzından dökülen kelimelerle inşa ettiği güzelliktir. Kömür gözlü değildir Leyla, amma tatlı dillidir (hüsn-ü kelam).

Düzen ve intizama riayet eder. Eşyalara sinmiş olan düzenle, evine girenlerin içi açılır (hüsn-ü intizam).

Bir gün Mecnun’la karşılaşır, eli ayağına dolanır. Onu hangi güzelim sözcüklerle karşılayacağını bilemez. Kim olsa aynısını yapar Leyla. Kara kuru yüzünden tebessümler dökülür, en güzel kelimelerle insanları buyur eder (hüsn-ü istikbal). Ne var ne yok misafirlerinin önüne koyar, onları ikramlarıyla memnun etmek için paralanır (hüsn-ü kerem).

Eşyaları kimse Leyla kadar güzel kullanamaz, kimse onlara Leyla kadar güzel davranamaz. Tahta kaşığı sanki canlı bir varlık gibidir. Kullandıktan sonra ona teşekkür etmeyi unutmaz. Görenler kaygıya gark olur; belki de mecnun olan aslında odur. Kap kacağını elinde öyle bir tutuşu vardır ki, narin bir bebeği elinde tutan anneden daha mahir. Leyla’nın elleri kara kuru, ne gamdır (hüsn-ü istimal).

İnsanları kırmamak için kılı kırk yarar. Konuşmadan önce tartar, ölçer, biçer. Konuşması gerektiğinde yeteri kadar konuşur, susması gerektiği yerde ağzına kilit vurur. Kırmaktansa kırılmayı öğrenmiştir Leyla. Bencilliklerinden sıyrılmış, ben diye tutturmaktan azat olmuştur. Onunla arkadaş olmak için can atılır. Yanına varan huzura varır. İnsanlara zorluk çıkarmaz. Kolaylaştırır. Onunla geçinmek kolay değildir sadece, güzeldir de aynı zamanda (hüsn-ü muaşeret).

Onunla sohbete niyetlenenler sözlerine çekidüzen verir. Çünkü bilirler ki Leyla gıybetten hiç hoşlanmaz. Kötü düşünmekten kaçınır, yaşananlara güzel tarafından bakar. Her olayın altında bir hayır görür. Umutsuzluk yoktur yüreğinde. Mızmızlanmaz, şikâyet etmez. Kimsecikleri suçlamaz. Suçlanacak olanın nefsi olduğunu idrak etmiştir. Varlıklara zarar vermek aklının ucundan geçmez (hüsn-ü niyet).

En güzel hallerinden biri de edeptir Leyla’nın (hüsn-ü edep). Narsistik kültürde bunun bir karşılığı bile yoktur. Bana en hazin gelen de budur.

Kolay pes eden biri değildir Leyla. Metindir, sağlamca tutunur inandıklarına. Kararlarına sahip çıkar. Hatalarınaysa daha çok. Kimsenin üzerine yıkmaz yanlışlarını. Dayanıklı bir kişiliği vardır (hüsn-ü metanet).

Güzelliği fiziksel güzelliğe hapsedenlerin Mecnun’u anlaması imkânsız gibidir. “Bir kadının en cazibedar, en tatlı güzelliği nedir?” diye sorulsa; “Kadınlığa mahsus bir letafet ve nezaket içindeki hüsn-ü sîretidir” cevabını narsistik kültür algılayamaz, anlayamaz. Oysa ne güzel bir tanımdır bu (hüsn-ü mana), ne kadar derin. Ya da “En kıymetdar ve en şirin cemali nedir bir kadının?” diye sorsak, narsistik kültür bilmez ki “ Ulvî, ciddî, samimî, nuranî şefkatidir.”

Mecnun’un Leyla’da tutulduğu böyle bir güzelliktir işte: Halleriyle Cemil isminin tecellisine mazhar olmuş güzel bir insan. Ondaki güzelliğe zaman ilişemez bile. Aksine zaman, ancak Leyla’nın hüsn-ü siretinin olgunlaşıp ziyadeleşmesine hizmet edebilir.

Tasvir etmeye çalıştığım güzellik biçimlerinin bazıları kadınlara özgüyse de; çoğu erkekler için de geçerlidir elbet. Erkeklere özgü başkaca erdemler ise cesaret ve cömertliktir (hüsn-ü sehavet). Koruma, kollama, yakınlarının sorumluluğu alma gibi bazı özellikler özellikle erkeklerde tecelli eden başkaca güzel hallerdir.

Leyla gerçekten de böyle biri miydi? Bilmiyorum. Gaybı ancak O bilir. Ben sadece güzel bir insanı tasvir etmek ve fiziksel güzellik dışındaki güzellik hallerine dikkat çekmek istedim.

Bütün bunlardan sonra akla gelen soru, Mecnun’un Leyla’dan neden ve nasıl vazgeçtiğidir? Bu ise ayrı bir bahistir.

Mustafa Ulusoy

ArZu
09-08-2011, 03:39
Şükür, neredeydi?…


http://www.hizliupload.com/di-YHA8.jpg


Şükür…
Ne zaman kaybettik seni biz?.. Ve ne zaman bu kadar sitemkar, bu kadar hoşnutsuz olduk..
Yediğimizin içtiğimizin, gördüğümüzün, gezdiğimizin, işittiğimizin, hissettiğimizin, tattığımızın, tuttuğumuzun,
en mühimi,
aklımızın
ve sağlığımızın,
şükrünü ne zaman kaybettik biz?..

Biz şükrü kaybettik, stresle sardık bedenimizi..
Sinir sistemine yüklendik farkında olmadan..
ve ince ince ağlarla tüm vücudu kaplayan sinirler, organları ve hatta zihinleri hasta etti, geri dönüşümsüz hasarlar verdi..
Cilt ile sinir sistemi aynı kökenden yaratılmıştı, ciltten çıktı hastalıkların kimileri..
Evet, sinirdi, stresti, mutsuzluktu, hoşnutsuzluktu, karamsarlıktı, tatminsizlikti
ve şükürsüzlüktü hep şikayetlerimiz..
Dilimizden eksik etmediğimiz..

Ne ki, şikayetin ucu nereye gidiyordu, bilmediğimiz..
Şükrü bulsak yeniden, gelir mi mutluluğumuz, huzurumuz, kanaatkarlığımız, ruh ve beden sağlığımız??..

Neydi isteyip de alamadıklarımız??
Daha iyi bir ev mi, araba mı, giysiler mi, yiyecekler mi, turlar geziler mi?..
Başarı mı, övgü mü, itibar mı, kibir mi?..
Uğruna mesailerimizi, emeklerimizi, zihnimizi harcadıklarımız?..
Neydi sahi
“aradığımız”..

Aradığımız, aslında kaybettiğimiz “şükrümüz”dü..
Başka hiçbir şeyle dolmazdı içimizdeki boşluk ve hoşnutsuzluk..

Ama şükür yoktu ortalıkta,
ve içlerimiz
bomboştu..

Hayatlarımız, bir ucundan delinmiş çuvaldaki tanelerin boşalması gibi boşalıyordu.. Boş bir çuvala dönüyordu..

Püff dese rüzgar; düşecek, yıkılacak bir çuval..

İman zedeleniyordu, hayat boşa sarf olunuyordu..

Her yerde bir kayıp esintisi, esip duruyordu…

Ama yaşlı bir teyze buldu onu..
Ekmek bulamadığı günlerde, onunla doydu..
Ölmekten değil, ölmemekten korktu..
Açlığa ve hastalığa sabretti..
İşte, tüm mesailerini dünyalık emeller, hırs ve ihtiyaçlar için sarf etmemişti,
çuvalında bir tanecik buğday yoktu belki..
Ama hepimizden büyük bir serveti vardı..

Şükür..

O şükür dedikçe ışıldadı gözleri…
O şükür dedikçe utandım gözlerimden..

Şükür.. dedim..
Neredeydi?..

Rabia Nazik Kaya

ArZu
09-08-2011, 03:40
Beni Bana Bırakma


http://www.hizliupload.com/di-71SB.jpg


El – Melik…
Bütün kainatın, görülen ve görülemeyen tüm alemlerin, yegane sahibi ve tek hükümdarı…

“Mutlak hakim ve hak olan Allah (cc) çok yücedir. O’ndan başka ilah yoktur. O (cc) yüce Arş’ın Rabbidir.” (Müminun suresi, 116. ayet)

Üzerinde yaşadığımız bu dünya da, dünyada bulunan her zerre de ve dünyanın içinde bulunduğu bütün bir kainatta, her şeyin yegane sahibi Cenab-ı Hakkın hüküm ve idaresi altındadır. O’nun izni ve rızası olmaksızın tek bir dal dahi kıpırdamıyor. Bu kainatta; bilim adamlarını dahi hayrete düşüren, akıllara durgunluk veren, muazzam bir şekilde kurulu intizam ve düzen, eşi benzeri görülmeyecek idare, yalnızca O’nun Kudret-i İlahisi ile sağlanmakta… Hem öyle bir idare ki kainatın var olduğu günden bugüne kadar tek bir saniyelik şaşma olmaksızın sürüyor.

Mülk yalnızca Allah’ın (cc)… Bizde O’nun mülkünün birer parçasıyız ve O’nun emri ile, izni ile yaşıyoruz, çalışıyoruz. Hiçbir şeye sahip değiliz. Her şeyin yegane sahibi yalnızca O ( cc)…

Peygamberimiz’in (s.a.v) hiç bir şeyin sahibi olmadığımızı, sahip olduğumuzu zannettiğimiz her şeyin bir çöp yığınından ibaret olduğunu anlatmak için Ebu Hüreyre’ye gösterdiği misal ne kadar ibretlidir.

Bir gün Efendimiz (s.a.v) Ebu Hüreyre’nin (r.a) elinden tutarak Medine’nin çöplerinin döküldüğü bir dereye götürmüş. Oradakileri gösterdikten sonra şöyle buyurmuş:

“Gördüğün bu kafataslarının sahipleri aynı sizin gibi ihtiras ve uzun kuruntular besleyen kimselerdi. Şimdi etsiz kemik olarak kaldılar. Sonunda çürüyüp toz haline gelecekler.

Burada gördüğün pislikler onların yediği lezzetli yemeklerdir. Nereden kazandı ise kazandılar, sonunda midelerine indirdiler…
Şimdi ise herkes buradan uzaklaşmaktadır…
Bu parçalanmış bezler onların süslü elbiseleriydi. Şimdi rüzgar onları parça parça etmiştir.
Bu kemikler onların bindikleri bineklerin kemikleridir. İşte dünyanın manzarası ve sonu budur. Şimdi dünyalık için ağlamak isteyen ağlasın!” (1)

Sahip olduğumuzu zannettiklerimiz eninde sonunda bir çöp yığınından fazlası değil. Bizim dediğimiz beden dahi bizim değil, ruh tenden alınınca çürüyüp toprak olmaya mahkum… Hal böyleyken akıl karı mı ki güç ve makam için bunca çırpınış olması… Biraz daha toprak için onlarca kanın dökülmesi… Sonunda hiç bir şeyimiz olmadan geldiğimiz bu dünyadan yine hiç bir şeyimiz olmadan göçmekteyiz. Böylesi bir gerçek varken önümüzde akıl, eninde sonunda bir çöp yığını olmaktan öte geçemeyen dünyalık için boş yere çırpınıp duruyor.

Kişi “ben” dedikçe “benim” dedikçe belki farkında olmadan giderek Nemrut’laşıyor. “Ben”lik ağır basıyor da çoklarını kendisinin sanıyor. Eline verilen her imkanın, her makamın ve her nimetin daima kendisi ile kalacağına inanıyor. Malı, mülkü, şanı, şöhreti ne denli çok olursa o denli hükümranlığa soyunuyor. Ve bir zamanlar Firavunların yaptığı gibi kendini tanrı ilan ediyor. Günümüzde adına “tanrı” değil de farklı isimler vererek de olsa kendini her şeyin sahibi sanan, kendisinden altta olanlara hükümran olmaya kalkacak kadar gaflete düşen kişiler mevcut… Böylece düştükleri gafletin farkında olamayanlar, Hz. İbrahim’e kafa tutan Nemrut misali yaktığı ateşe eninde sonunda kendileri düşmekte…

“Allah kendisine hükümdarlık verdi diye Rabbi hakkında İbrahim’le tartışanı görmedin mi? Hani İbrahim ona – Benim Rabbim odur ki hem diriltir hem öldürür – dediği zaman; – Bende diriltir ve öldürürüm – demişti. (İki kişi çağırmış ve birini öldürüp diğerini sağ bırakarak kendince öldürüp diriltebileceğini kanıtlamaya çalışmıştı) İbrahim – Allah güneşi doğudan getiriyor haydi sen onu batıdan getir- deyince o inkar eden herif şaşırıp kaldı. Öyle ya Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez.” (Bakara süresi 258. ayet)

Dünyanın yükü çok ağır. Acılar var, ayrılıklar var, derdi tasası, hastalığı var ve ölüm var. İnsan bunca yükü kaldıramaz. Yani mevcut düzeni beğenmeyip bir şeyleri değiştirmeye kalksa, kendisine yanlış görüneni düzeltmeye çabalasa hiçbir şeyi değiştiremez. Bu yüzden mülkü sahibine teslim etmeli… Bizim olmayanı kendimizce değiştirmeye, düzeltmeye çabalamamalı… İnsana her ne kadar eğri görünse de İlahi Nizamda her şey tamda olması gereken doğrulukta… Biz bilmeyiz Allah (cc) biliyor. Bizler aciziz Allah (cc) kudreti ile her şeyi en güzel şekilde nizama sokuyor…

De ki: “Ey mülkün sahibi Allah’ım! Sen mülkü dileğine verirsin, dilediğinden de çeker alırsın. Dilediğini aziz edersin, dilediğini de zelil edersin. Hayır senin elindedir. Muhakkak ki sen her şeye kadirsin.” ( Al-i İmran süresi 26. ayet)

Sen tek yöneldiğim kapım, sığındığım tek limanım, her şeyin yegane sahibi olanım, Yolumu an’lık şaşırsam da doğru yolu bulduranım…

Beni bana bırakma!… Beni sensiz bırakma!…

(1) Veysel Akkaya – Genç Sahabiler

Eylül Başak

ArZu
09-08-2011, 03:42
Yüreğin çatlayacak öfkenle yüreklerini çatlattıkların karşısında


http://www.hizliupload.com/di-C7OT.jpg


“Öyleyse sakın yetimi ezme! / Sakın isteyeni azarlama!”

Kendini dağlarca yüksek sanan gafil, zavallı bellediğin yetim üzülüyor ardından.
Kocaman göbeğiyle servetini beline bağlamış sefil, öfkeyle boş çevirdiğin eller kimsesizliğin karşısında iç geçiriyor.
Her şey senin olsun diyelim, sen taksim et etrafındakilere…
Denizi mesela, kime vermek istersin?
Kimin olsun, yorgunluktan terlemiş güneşin yüzünden dökülen yağmur taneciklerinin ardına saklanmış gökkuşağı?
Zifir karanlıkta yolunu kaybetmiş yolcuya kutup yıldızını vermek ister misin?
Tepsi gibi karşına dikilen ay, masal kitaplarında gördüğünde, ona ay dede diyen bebeciğin olsun mu?
Çakıl taşlarını bari, ellerinde sıkıp ayalarının içerisine iz yapmış yalnıza versen diyorum, nasıl olur?
Kar taneleri en çok kardelen çiçeğini sevene layık değil midir?
Çamuru, suya karıp kumdan kalesini yapmak isteyene sunsan acayip şık düşmez mi?

Verdin gitti değil mi bütün bunların hepsini… verdin gitti!
Serveti eksiltmeyince vermek nasıl da kolay geldi varyemez yüreğine.
Nasıl bir huzurla doldun değil mi? Öyle sandın ya da… İçin olmaz dese de sen kendini aldatmaya karar kıldın.
Bilsen verdiklerinin nasıl lazım geldiğini sana. Anlayabilsen onlar olmayınca ne denli noksan kalacağını… Sakladıklarını saçardın havalara, geri alabilmek için işe yaramaz sanarak yüzüne bile bakmadıklarını!

Seni deniz değil köşkün ilgilendiriyor. Ebemkuşağının renklerindense paha biçilemez tabloların, benim diyebildiğin küstahlığı sana hoş geliyor.
Kutup yıldızı kaç yazar, karanlığa geçit vermez sandığın ışıltılı dünyan yanında?
Ay dede mi? Kafanı kaldırıp bakmayalı yıllar geçti üzerinden.
Çakıl taşlarının yok edeceği yalnızlığın bile gitmiş elinden, yapmacık kalabalıklar sardığından beri etrafını.
Bahçıvanına emanet ettiğin çiçeklerin arasında kardelen çiçeğinin ne zaman adı geçti ki zaten.
Kumdan kalelerle oynamak, gerçek sandığın hayatının yanında ne ehemmiyetsiz kalıyor değil mi?
Öyle sanıyorsun. Varettiğini sanarak öğündüğün emanetlere ihanet etmen de ondan zaten!
Kimseye vermeye yanaşmadıklarının seninle bir alakası olmadığı zannın hırçınlaştırıyor seni. Ve öfken büyüdükçe sen küçülüyorsun!

Kafan kaf dağına vurmuş olmasaydı, etrafındaki senden ummalarıyla şerefleneceğin velinimetlerini fark edebilirdin elbette.
Lakin senin sandıklarını sayıp sayıp yığmaların müsaade vermez aydınlığı görmene.
Yardıma muhtaç olanları görmekle izzet bulacak gözlerini diktiğin bencilliğin, ihtiyaç sahiplerini görmeye kör kalır.
İsteyene sana en lazım gelmeyen, sence kıymetsiz öfke dolu azarlamalarından başka bir şey veremezsin.

Lütfedilenlerin üzerine yatmak telaşın adım adım uzaklaştırıyor seni insanlığından, farkına varmak şansını usul usul kaybediyorsun.
Gücünün yettiğine tenezzül etmemek hastalığının seni nasıl bir zavallılığa düşüreceğinin bile farkına varmak ferasetinden uzaksın.
Ezdiğin her yetim mahvolarak geçireceğin sonsuzluğa bir ebediyet daha ekliyor.
Farkına varmadıklarının Sahibinin, farkına varmasına hesapsızca ihtiyacın olacağı gün, gafil avlandığının farkına varacaksın.
Ancak bu uyanışın hiç işine yaramayacak senin.

Vermemek hastalığının vermekle şifa bulacağının bilgisine erişmediğin her saniye kayıptasın.
İsteyenlerin seni nasıl bir servete boğmaya geldiklerini anlamayıp, öfke kusan sözlerle onları yanından uzaklaştırdığın her an, alev alev peşinden sürükleyecek seni.
Vermediğine yanacağın gün gelecek.
Vermediklerinin yakacağı zaman olacak.
İstedikleri için öfkeyle kovduklarını fellik fellik arayacağın bitimsiz anlar göreceksin.
Keşkelerin titreye titreye sakladıkların kadar titretecek yüreğini… Yüreğin çatlayacak, öfkenle yüreklerini çatlattıkların karşısında…
Vermek istesen de; vermelerinin yüzüne çarpılacağı en korkutucu gün, artık her şey sona ermiş olacak.

Senin merhametsizliğine rağmen, Sahibin sonsuz merhametiyle bir kez daha uyarıyor seni.
“Sakın yetimi ezme! / Sakın isteyeni azarlama!”

Sana istemeyi bile bilmediğin halde, isteyeceğini bildiklerini veren Rabbin; verdiklerinden vermeni buyuruyor?
Unutmayasın diye hatırlatıyor, istemeye bile kudretin olmadığı halde sana ellerini verdiğini.
Akletmeye yetmediği zaman aklın, sana aklını verdiğini.
Yürümenin ne anlama geldiğini bilmediğin halde sana ayaklarını verdiğini.
Hiç ortada yokken sana seni verdiğini hatırlatıyor Efendin!

Ve bunca verdikten sonra, verdiklerinden isteyene vermeni emrediyor.
Senin olmadığını bilerek kibirlenmeden, öfkelenmeden, ezmeden vermeni muradediyor.

Ya vermen gerektiği zaman vereceksin ya da vermediklerinin hesabını günü geldiğinde tek tek vereceksin!
Kararı sana bırakıyor Her şeyin Sahibi, karar vermek özgürlüğüne sahipken, boyun ey seni muhatap kabul edip karar vermene müsaade edene.
Şimdi sen doğru kararı ver ki, asıl kararın verileceği gün geldiğinde tekrar sana merhamet etmek kararı da verilebilsin!

Sakın yetimi ezme, güçsüze zulmetme, isteyeni azarlama sakın.
En korkutucu gün senden istenenleri yerine getirmemiş olarak huzura durmaktan sakın!

Kim bilir belki de aklından çıkan, her şeye sahip olduğunu sandığın her an istemekten başka çarenin olmadığı gerçeğidir. Bir daha düşün istersen, nasıl bir yoksulluk içerisinde bulunduğunu.

Bir daha düşün! Kendine ait sandığın imkânlarının aslında sonu gelmez ihtiyaçların karşısında nasılda yetersiz kaldığını.

Nefesini düşün! İliklerine kadar içine doldurduktan sonra onu dışarı atmak mecburiyetinde olduğunu… Sonra tekrar ona hayat kadar ihtiyaç duyduğunu düşün.

Uykunu düşün! En derin yerinde nefesini tekrar tekrar alıp vermek zorunda olduğunu ve sana iade edilmezse ondan mahrum kalarak bütün servetini sonsuza kadar terk etmekten başka çaren olmadığını düşün.

Acizliğini düşün istersen, bir nefeslik canının sana her nefeste lütfedilmesinden başka umarın olmadığını düşün.

Sonra senden istendiğinde kendinin sandığın kıymetli hazinelerini düşün ve anla ne denli kıymetsiz olduklarını. Anla ki, senden istediklerinde azarladıkların gelsin aklına.

Etrafını saran bencillik sarmalından çekip çıkar yüreğini. Yakışmıyor sana ait olmayan nefesle, umanın karşısında esip savurmak hevesin. Senin olsa senden istenenler, vermemene kimsenin bir diyeceği olmayacak elbet.

Bir iç çekimlik nefese bile sahip değilken, her şeye sahipmiş gibi davranman sana da biraz haince gelmiyor mu?

Sonra değil hemen düşün! Düşün ki düşüncesizliğin yalaz yalaz sarmalayıp sonsuzlukça bela olmasın başına.

Derin bir nefes çek kalbinin en mahrem yerlerine değin ve azarlamak yerine çıkar elinden seninle hiç ilgisi olmayan yüklerini.

Kurtul gelip geçici olandan ki, sonsuza kadar hiç elinden çıkmamak üzere sana verilecek olanların sahibi olabilesin.

İrfan Gürkan Çelebi

ArZu
09-08-2011, 03:44
İyi ki başın var kızım, örtünüyorsun; yüreğin var, ağlıyorsun…


http://www.hizliupload.com/di-90KL.jpg

Ağlama kızım! Sen ağladıkça, gözünden aşağı inci gibi inen yaşlar dünyanın sonunu getirebilir. Bilir misin, o yaşlar şimdiye kadar keşfedilmiş ve bundan sonra da keşfedilecek tüm zamanların bombalarından daha tesirlidir.

Sen ağlama kızım! Çünkü sen ağladıkça tüm melekler harekete geçiyor ve sıra sıra yeryüzüne doğru yol alıyorlar. Bu geliş insanlık için iyi olmaz, bu geliş kıyamet olur. Geçen akşam, senin ahlarının ardından İsrafil’in bir boru öttürüşü vardı ki gökyüzünde, yine de senin ibadetlerin ve duan sayesinde gelişlerini şimdilik ertelemiş gözüküyorlar.

Sen rahmete bürün, sana reva görülen tüm olumsuzlukları sinende erit ve rahmet rahmet insanlara sun. Senin önderin Taif’te öyle yapmadı mı?

Sevgili kızım, gözümün nuru, “ Bu da geçer yahu” anlayışını ilke edin. Musa gelecek diye, Firavun’un kestiği iki yüz elli bin erkek çocuğu düşün. Kız olduğu için toprağa gömülen sevgili kardeşlerini içinde hisset. Tüm zamanların firavunlarının yapmış oldukları zulümleri bir araya getirsek evet, şu anda senin iç dünyanın okyanusunda boğulacak kadar belki sığ kalırlar; ama sen boğucu olma, diriltici ol.

Sevgili kızım! Senin hissettiklerini hiç kimsenin hissetme şansı yok; ama bütün bunlar seni melekleştiriyorsa, katlan.

Sende Ayşe derinliği, Fatıma zarafeti, Hatice inceliği ve Meryem sükutu görüyorum. Bunların hepsi sonunda kazananlardan oldular. Gönlüm, senin ebediyyen kazanmanı istiyor.

Ebu Sufyan’ın karısı Hind, Hz. Hamza’nın ciğerini yememiş miydi? O nasıl bir kindi? Ama kaybeden o olmadı mı? Mekke fethedilince neler düşünmüştür? Muhammedi rahmetin kuşatamayacak olduğu alan yoktur. Sen de bu rahmetin çocuğu değil misin?

Sevgili kızım! Biliyorum, çoğu zaman seni ne annen ne baban ve ne de çevren anlıyor. Çile, anlaşılmadığın yerde yaşamak değil midir? Sen, Allah’a kul olmayı seçtiğinde bu çile zaten kapında bekliyordu; çünkü bu tercihin tabiatı oydu. Kızım, Muhammedi çileler oldurucudur, onun için sen, olmanın yolundasın. Sen, firavuni öldürücü kahkahaların taliplisi zaten olamazsın; buna yapın uygun değildir.

Ey örtülerine bürünmüş, bu çağın mazlum meleği! Biliyor musun, güneşin beyinleri kaynattığı günde, örtün tüm mahşer alanına gölge diye çekildiğinde, bugün örtünden dolayı kanını içmeye kalkışanlar, senin gölgene koşacaklardır. Ne dehşetli gündür o gün! Nefslerini ilahlaştırma uğruna Hakk’tan uzaklaşanlar; şan, şöhret, makam peşinde toz kadar değeri olmayan dünyayı kutsayanlar büyük bir sarsıntıyla sarsıldıklarında ve pişmanlıkları son noktaya geldiğinde, bugünün firavunlarının hallerini göreceksin! Göreceksin ve Rabbine secde edeceksin, bugün de ettiğin gibi. Kızım, bu zamana kadar hangi secdeli alın kaybetmiştir ki?

Ey örtüsünden dolayı horlanan, itilen ve dışlanan! Sana bütün bunları reva görenler bir gün önünde boyun bükerlerse, affetmesini bil. Zor olduğu için yap bunu; çünkü sen zorla nikahlısın; bunun için hakikatin çocuğunu sen doğuracaksın. Bunun için nursun.

Ağla, ama inci gibi gözyaşlarını yere akıtma sakın; onu kaldırabilecek hiçbir yer yok. Sen avuçlarında topla onları, o incileri senin avuçlarından başkası kuşatamaz çünkü.

Tarihte (bazı istisnalar hariç) hiçbir kadının senin kadar iç dünyasına yolculuğu yoktur desem, yanılmış olur muyum? Sen, milenyumun kuyularında Yusuf’u büyüten anasın. Sen bir kuyusun ki, Yusuf sende nefes alıyor. Yirmi birinci yüzyılı sen doğuracak ve bütün zamanların anası olacaksın. Bunun için ulu, bunun için zarif ve muallasın, mücellasın.

Sevgili kızım, kalbimin ışığı! Bir gece yarısından sonra secde et ve evinin balkonuna çık. Gökyüzünü seyret, sonsuzluğu fikret. Kendi küçük mağaralarında seni mahküm edenlerin ne kadar zavallı, aciz ve acınacak durumda olduklarını göreceksin. Sen, yüreğinin sonsuzluğunda yürü, karşına Simurg çıkacak, aynada kendini görecek ve varlığınla yüzleşmenin mutluluğunu tadacaksın. Ormanda farelerle, yılanlarla, çakallarla… boğuşanların hallerine asla itibar etme.

İyi ki başın var kızım, örtünüyorsun; yüreğin var ağlıyorsun. Ya onlar olmasaydı? Ya göz yaşların kurusa, dilin dönmeseydi duaya?

Yürü kızım, bu yol sana Allah’ın bir nimeti olarak sunulmuştur.

D. Ali Taşçı

ArZu
09-08-2011, 03:47
Buluşmasız ayrılıklar


http://www.hizliupload.com/di-O4K7.jpg


-sonrası, bir suskuya övgü-

“Artık seni tanımıyorum” desem, içine büzüşüp, elinden oyuncağı alınmış çocuklar gibi içerlenecek oluşuna, sadece insani, hatta çocuksu sayılabilecek bahanelerle katlanamayacağımı biliyorum. Sırf bu yüzden olabildiğince alttan aldım, seni burkmamaya özen gösterdim. İyi ama azizim, kaç çocuk babası olduğun şu ilerlemiş evrende olsun, artık rüştünü ispat etmeli, akıl baliğ olmalı değil misin? Anlamını bilerek, anlamanı umarak zamana bıraktığım kimi hakikatleri öteleme, ihmal etme hatta görmezden gelme pahasına, şimdiye değin seni tahammülle dinliyor, sana katılıyor gözükmem, sadece gönlünü hoş tutman içindi. Ne olacak diyordum. Eğer dostum böyle mutlu olacaksa varsın olsun.

Yanlışlar çoğu zaman mutlu eder gözükür. İnsanlar sıklıkla mutluluk yanılgısı içindedirler. Hakikat, yapısı gereği zaten aceleye gelmez. Gün gelir o da anlar. Hakikatin er geç anlaşılmak gibi bir huyu da vardır. O yüzden yalan gibi tedirgin ve aceleci değildir. Sonra hiçbir hakikatin senin üzülmene değmemesi gerektiğini düşünmek gibi sanırım bir yanlışı sürdürdüm. Senin gibi hoş bir adamı mutlu eden yanlış, yarı yarıya doğru gibi sayılabilirdi. Anlaşıldığı gibi, kendimce izahı mümkün bir yanlıştı bu. Daha bağlamlı ilişkiler içinde müsamaha gösterdiğim yanlışların, son merhalede doğrulara hizmet edeceğini kuruyordum. Ciddi düşünsel arayışlar içinde, bunun böyle olduğunu hâlâ düşünmekteyim.

Sabrımı, sükûtu hayalle sonlandıran tespitime yol açan gözlemim; tek düze heyecan dalgalarıyla, her türlü savruluşlara direniyor gözüken yaşamının, merkezinde tefekkürden çok ve ondan daha baskın ölçüde kişilik sorunlarını gizliyor olmasıydı. Adeta bu yaşa kadar koruyup büyüttüğün kendi çocuksu kişiliğinin üzerine kapanmış; haliyle gelişen, değişen sosyal çevrene karşı, o kişiliği düşünce görünümlü yığınaklarla, koruma altına almıştın. İyi ama bu oyun ila nihaye devam edemezdi, benim güzel dostum. Artık çok uzun sürmüş erginlik dönemi geride bırakılmalı değil mi? Kendi nefsaniyetimizi hakikatin ölçüsü yerine koymuştuk. Bir anlamda, irademize emanet edilen yaradılışımızı istismar ettiğimiz bile söylenebilirdi. Yani nefsimizi tabulaştırmıştık. ‘Putlaştırmıştık’ demeye dilim varmadığı için böyle söyledim.

Hakikat onun istekleri doğrultusunda şaşkına dönmüştü. Araştırmaya, incelemeye, özveriye, derin düşünceye hiç mi hiç yanaşmayan şahsi yönelimlere gerçekler nasıl da alet ve aracı ediliyordu? Dıştan bakanlar bunu daha iyi gözlemliyor çokluk, içten içe de kıs kıs gülüyorlardı biliyor musun? Uçarı hayallerin olmazları içinde, sözde gerçeklik arayışına gülünmez de ne yapılır? Yine de seni üzemiyordum işte, ne yapayım? Ne de olsa çocukluğumuza kadar uzayan beraberliğimizin, hep canlı ve nezih kalan hatıralarının özlenen masumluğuna saygı adına belki.

Bu düşüncelerle acele etmedim. Ama artık, yolun yarısını geçtiğimiz şu günlerde, birlikteliğimizi yeniden gözden geçirme ihtiyacı duyunca, varlığımın sana daha fazla tahammül edemeyeceği kanaatine vardım. Belki azımsanmaz bir yanıyla beşer yaradılışımın böyle bir büyüye ihtiyacı vardı; ama ondan da önce bu büyünün bozulmasına ihtiyacım var. Sana yapacağım en büyük iyilik ayrılmamız olacak galiba. Sanıyorum hep çocuk kalışında bizim de büyük payımız oldu. Düşünce adına boş hayallerini, ayakları yere basmaz saçmalıklarını, ölçüsüz heyecanlarını, tamamen nefsi, hissi iktidar hırsını hiçbir eleştiriye tahammül etmeksizin bizimle paylaşmalarını eleştirmeyip, hoş görmemiz maalesef gerçeklerle yüzleşmeni geciktirdi, seni büyütemedi(k). Benim bu kararıma ayrılık da denmez aslında. Gerçek manada buluşmamız olmadı ki, ayrılık söz konusu olsun. Bizimkisi buluşmasız ayrılıklar!.. Sanki sanal bir beraberlik ve fakat gerçek bir ayrılık. Anlam ve kelimeler, sözler üzerine değil; öfkeler, anlık yönsüz duygular; boşlukta, kuru heyecanlar etrafında buluşmalardan vazgeçiyorum.

Kendime dönmenin, kendimle ve hakikatle irtibat kurmanın, sessiz yalnızlığını seçecek oluşum; hiç dinlemeksizin yapılan konuşmaların, tüm zevzeklik ve gevezeliklerle anlamı, amacı hafifseyen, küçümseyen etkisinden sıyrılma arzum yüzündendir. Susmaksızın dinlediğimizi, dinlemeksizin konuştuğumuzu fark ettim. Bu yüzden, buluşmasız ayrılıklarımla, susuşum arasında bir nedensellik kurulabilir. Şu sıralar suskuya olan ihtiyacımız; boşluğu, boş vermişliği, kimi durumlarda hiçliği büyüten gürültülü kalabalıkların boğduğu nusretle ruhumuzun ışıma mecburiyeti sebebiyledir. Gürültülü beraberliklerden ayrılıp, susalım ve dinleyelim. Sonsuzluğun göğünü, gecenin seheri süzen sessizliğini, ağaran ufkun gözbebeklerindeki yansıyı, ötelerin musikisini, yeryüzünü, ‘yeni açmış çiçeğe eğilen adam’ı, bütün solan çiçekleriyle düşlerimizde yaşayan baharı, içimizi, iç yankımızı dinleyelim. Daha da önemlisi yerin ve göğün sahibi, sonsuz hüküm, hikmet ve inayet sahibini dinleyelim. Tüm diğer sesleri, sözleri suskunun sessizliğine gömüp. Burada susku, kelâmın ve kelimelerin sahibine sığınışın huzurlu makamıdır. Orada bütün kelimeler erir tükenir. Bu eriyişe, bu tükenişe hangi can dayanır? Tüm gürültüler, gevezelikler bu kelâmı engellemek içindi. Bu susku tüm duyargalarımız ve duygularımızla kelâma, kelâmın sahibine yükselmek içindir. Söz yücedir, yüceltir insanı.

Bu susku seni alıp güvercinlerin kanat çırpışlarıyla tazelenen yeni ufuklara götürür. Orada hepimize yetecek kadar düş ve gerçek vardır. Ne düş ne gerçek birbirine karışır orada. Biz orada düşler içinde ne gerçekler büyütüp besleriz. Bu ifadeler trajik bir yadırgama adına ironi değil. Sana sakladığım sözleri, böyle kimsenin fark etmediği bir aralığa açılan penceremden dışarı, rüzgâra bırakmak istemezdim. Her bir yeni söz; o gökyüzünü soluyacağım pencerenin, yeni bir anlamın; arayışın; yeni bir yönelişin ilki olsun isterdim. Veya bir ilkin başlangıcı.

İçim rahat. Eğer sözümün hakikat katında bir anlamı varsa, rüzgârlar onu mutlaka sana ve başkalarına ulaştıracaktır. Ben onları harf harf, kelime kelime, zamana esen rüzgârın saçlarına bağladım. Nicedir beklenen, bize de ulaşır. Haberler gelir bizi de bulur. O ses duyulur. Bayram olur. Bugün olmazsa yarın. Sabırlı, acelesiz, telaşsız olan anlam, yalanın, yalancının tersine olgunluğumuzla orantılı olarak anlaşılırlar. Onları fark ettiğimiz ölçüde olgunlaşır, çoğalırız. Fark ediş, bilince dönüşmekle; bilinç, kendini fark etmekle değerli olur. Laf kalabalığı, hakikati fark etmeyi engelleyici bir söz savurganlığı, kelime hoyratlığıdır. Çoğu durumlarda susku ve sessizlik; kendimizi dışarıya, dışarının tedirgin edici karmaşasına, uğultusuna kapatma ihtiyacından doğar. Bu ihtiyaç; özde, benliğin, dimağın, vicdanın varoluşsal bir titreyiş ve hatırlayışla kendine dönüşünü barındırır. Kulağınızı iç basıncınıza, benliğinizdeki yankıya, vicdanınıza verirsiniz. Orada ses sese değer. Ses, sesi bulur. Söz, ‘sükût suretinde’ düşürüldüğü yerden doğrulur. Sonra doğrultur. Söz yıkanır. Arındırır. Onarır. Anıtlaşır. Söz öz yerini, öz söz yerini bulur. Söylediklerimiz, olgun içerikleri ölçüsünde, bizi gevezelikten kurtarırlar. Olgun söz, toprağa düşen tohum gibi bir dimağa yerleşince, orada aşk göverecek/göğe erecek biliyorum. Bilgi, hikmet, estetik, kültür yeşerecek. Eğer yoksa sözlerimin bir anlamı yitip gitmesinden daha fazla beni mutlu eden ne olabilir? Sözler, sözcükler bulutlara yüklenip, bulutları yüklenip çekip giderler. O sözler unutulur, sessizlik beni bulur. Buluşmasız ayrılıklardan sonra; sessizlik, sensizlik olur. Sessizlik seni vurur; en çarpıcı söylev gibi seni de vurur!..

Biliyor musun dostum, insan her ne kadar zamana konuşmak istese de, karşısında birilerini görmek istiyor yine de. Buluşmanın da zevkine varmak istiyor. Neylersin ki, kendim için düşündüğüm süre doldu. Vakit tamam. Buluşmasız bir ayrılık olacak evet, ama nasıl olsa düşlerimiz, olmadı heyecanlarımız, bizi bir vesileyle buluşturuyor. O düş pınarının nice gerçekler beslediğini bizden iyi bilen var mıdır? Ve yine o düş selinin küçümsenen gerçeklerimizi önü alınmaz akışına katarak alıp götürdüğünü, bizi onlardan ayırdığını. Şimdi yitirilmiş gerçekliklerin pişmanlık kıyısında, adam gibi düş de kuramaz oldu kimileri. Yoksa yitip giden, varlığımızdan sökülüp alınan, doyumsuz avunmalarla telef ettiğimiz insan yanımız, insan cevherimiz miydi? Birlikte var olmanın zevkine varmanın tersine, demek ki yok oluşu birlikte göze almak da, hafifletici sebep gibi algılanarak, insan ruhunu farklı bir mekanizmayla teskin ediyor. Birlikteliğimiz, birbirimize sığınmak gibiydi. Beni üzen, o son derece beşeri duyarlıklar düzleminde, kendini tekrarlayan birlikteliğimizin, hiçbir zaman ciddi manada düşünsel ortaklığa dönüşememesidir.

Birlikte olmakla; bir olmayı, bir örnek olmayı karıştırmamalı. Birlikte düşünmek, aynı düşünmek demek değildir. Farklı düşünme biçimlerimiz birlikte yaşamayı, dostluğu olumsuz değil olumlu yönde etkileyici saiklerdir. Birbiri üzerinden kendi farklılığını keşfedenler, hem var hem de beraber olmanın coşkusunu tadarlar. İşte bu coşku çoğaltırdı bizi. Ama sen, özellikle de seninkinden ayrı ve farklı düşünceleri, tuhaf bir tutumla bozgunculuk gibi algılıyordun. Değişik düşünceler karşısında tahammülsüzdün. Onları anlamaya yanaşmıyordun. Nereden, nasıl edindiğin bir yana, çok net çok değişmez doğruların vardı. Hangi hakla, nasıl oluyorsa çoğu zaman bunlara kutsal, tanrısal bir nitelik kazandırıyordun hatta. Sen ne diyorsan doğru o idi. Sen doğruları adeta doğuştan tevarüs etmişçesine, hiçbir çaba göstermeksizin biliyordun. Başkaları ve bizler ise ne yapıp etsek, yırtınsak bile senin manevi seviyene asla çıkamıyorduk, çıkamazdık. Seni eleştirmek, böylece, hâşâ sanki Tanrıyı eleştirmek gibi oluyordu. Birlikteymişiz gibi görünüyor olsak da, aslında dünyalarımız ayrıydı. Düşünsel anlamda paylaşamıyor, birbirimizi çoğaltamıyorduk. Hatırlar mısın, bir gün sana ‘Beni azaltıyorsun’ demiştim? ‘Çoğaldıkça azalıyoruz!’ Senin ifadenle, öylesine bir ‘edebiyat parçalıyor’ olmalıydım. Zaten edebiyat, felsefe, sana göre boş sözlerle gönül eğleme işiydi ya, neyse burayı geçelim. Daha çok körpe romantiklerin dillerinde duyulduğunu sandığım, arabesk bir söz var: ‘Ayrılsak da beraberiz’ diye. Benimkisi de bunun tam tersine benziyor: Beraber olsak da ayrıyız. Sahici boyutları ile gerçekleştiremediğimiz buluşmalardan ayrılıyorum. Dedim ya, buluşmasız bir ayrılık bizimkisi!..

İnsan yine de kavuşmasız ayrılıklar yaşamak istemiyor.

Aslına bakılırsa sanki her an öncesizliği ve sonrasızlığı yaşıyoruz. Yaşıyoruz ama derin bir yanılsamayla o anları düşlere, beklentilere doğru öyle sündürüyoruz ki, giderek o an’ da gerçekliği de kayıp gidiyor dokunamadan. Bize; yitirilmiş zamanların sahibi, savunucuları olarak, hakikati meçhulde arama çabası kalıyor. İstersen ‘meçhulü muammada aramak’ de sen buna. Şiddetli anakroniyle yaşadığımız anlaşmaya imkân vermeyen zihin kayması da burada saklı bir yönüyle. Çünkü anlam, karşılıklı konumlanma sonucu, bir anın nesnel koşullarını birlikte yaşamakla oluşur. İlk dönem filozoflarının, retorik yaparak ulaşmak istedikleri ‘logos’un saf akla ve damıtılmış bilgiye yönelişinin fiziki koşulları, işte sözünü ettiğim bu tarz bir an’ın zihni niteliğine bağlı olmalıydı. Logos’u dilimizde ‘söz’ olarak karşılayanlar çoğunluktadır. Kabul, ama bu söz derin, yüce anlamları ifade etmesi niteliğiyle bir değer kazanmalıdır. Sözü yere düşürmemeli aziz dost. Peki, sözü yere kim düşürmeyecek? Öncelikle aydınlar elbette. Gel gör ki, onların çoğu özgür düşünce adına retorik yapmak yerine, resmi düşüncelere kodlanmış paradigmanın sözcülüğünü yapıyorlar. Bu sadece ülkemizde görülen bir durum değil, bütün bir yeryüzü bilginin gücünü, gücün bilgisiyle susturmayı başarmışa benziyor. Aydınları karanlıkta olan bir dünya yaşıyoruz. Aydınları karanlıkta kalmış bir dünyada yaşamak ölümdür. Öyle yaşamak öldürüyor bizi.

Hiç başlamamış düşleri burada bitirmem gerekiyor. Sen olmadığın kadar güzeldin. Ayrılık atına eğer vurmaya gideceğim. Senin için düşündüğüm tüm kelimelerim, şimdi suskun birer çiçek gibiler.

Sonra başka düşler, başka düşünceler çağırıyor beni. Gelemem diyemem.

Kendine iyi bak. Kendini tanı. Bir de sen düşün her şeyi yeniden. Ne çok şeyler anlatacaktın bana biliyordum. Ne ki, kendini geçemedin, kendinle olamadın. Biraz gayretle hakikatimize uzayan yola yekiniyor olsaydın, belki o an, seni saran büyü bozulacak; ama bu kez de gerçeği aramanın, yola koyulmanın, yolda olmanın, o yolda yürümenin büyüsü başlayacaktı. Aynı hazzı duyacaktın. Bütün hazlar birbirine benzer. Ama kapandığın kendi üzerinden kalkmadın. Çocuksu bir avunmayla, tembelliği zevke dönüştürdün. Siyasetten, felsefeden, sanattan farklı bir dil ve duyarlıktan bahsedecektik. Çiçekten kelimelerle bahçeler kuracaktık. Yerine göre en asi, en asil duruşunla umudun nurdan sütununu dikecektin. Yeryüzünün kararan vicdanına merhametin, gül muştusunun tohumlarını serpecektik, imkânlarımız elverdiğince. Ama neylersin ki bir şey tam başlayacakken bitiyor. Olmasını istediklerimiz olmuyor çoğu zaman. Olanları anlamaya çalışmak düşüyor payımıza. Bu niye böyledir? Ne çare ki, bu böyledir.

Başlamanın ilki olsun isterdim.

Ayrılığın sonuncusu oldu. Olsun.

Sen nerede olacaksın bilmiyorum. Ben her zaman buradayım sevgili dost. Burada. Kendimde.

İçimde sınırsız anlamların kıyısına ulaşan suskunluklar büyüyebilir.

Kendimle olacağım. Kendi yerimde.

Susku bütün kelimelerin anlamını içerebilir. Aşka ve ölüme susabilirim. Ve işte çölde susuz kalmışçasına susuyorum. Bir eriyişi, bir tükenişi susuyorum. Paradoksal susuyorum. Sessizliğimi ses yaparak, en sağlam seslere dayanarak susuyorum. Sesimi dağlara duyurmak için hiç bir çaba sarf etmeksizin susuyorum. Sıradağlar karşısında dizeler boyu susuyorum.

Susarak yaşam ve anlama dair yeni sebepler üretiyorum. Ben susayım ki konuşması gerekenler konuşsun. Sen sus dağlar konuşsun. Çiğ düşmemiş sabahlar. Dokunulmamış çiçekler, yataklarına sığmayan nehirler konuşsun. Pascal’ın dediği gibi ‘Biz susalım da Tanrı konuşsun’. Ey bütün bilge gevezeler susun da biraz Tanrı konuşsun!.. Evet, kelimelerden yana mahrumiyet bölgesindeyim şimdi. Her kelime, inadına sessizlik giyindi şimdi. Her kelime öte dünyayı bir ürperiş sanki. Hiç bir kelimenin kalmadı hiç bir rengi. Şimdi kelimeler, yerlerinden kımıldatamayacağım kadar ağır. Ve ben onlarla tüm orkestralara, gürültüyü makam yapan ritimlere karşı, sağır duvarlar örüyorum.

Başka nasıl izah edeyim, işte görüyorsunuz açık, anlaşılır bir şekilde, açık anlaşılır kelimelerle susuyorum. Hakikatin acelesi yoktur. Gün gelir sen de susarsın. Susanlar kapısından geçersin. Bütün soruların ve bütün cevapların susmak olur. Bütün güzellikleri açan karçiçeği gibi susarsın. Patlamaya hazırlanan mermiler gibi susarsın. İnfilak etmeye hazır, infiale yol açacak bir susku bu. Derlenmiş, toparlanmış, tetikte bir susku. Aşk gibi, tutku gibi, karşılıksız, kışkırtıcı. Elenmiş, taşından-çöpünden ayıklanmış bir susku. Gökkuşağına duyarlı, serçelerin kalp atışlarına ayarlı bir susku. Bu suskuya can mı dayanır? Meryem olup, Zekeriya olup susarsın. Susmayı ibadet bilip, oruç bilip tüm kelimeleri işaretlere denkleştirip… İşaret çocuklarından olup, sükûtu dil edinirsin. Mavi, beyaz, kırmızı susarsın.

Gök kuşağını, mevsimleri.

Bazen tarifsiz bir acıya, bazen her şeyi yerle yeksan eden uzun beyaz çığlıklara iliştirip kalbini susarsın.

Zehir tadında susarsın.

Hangi sebeple konuşuyor idiysem şimdi aynı sebeple susuyorum. Bugün susuyorum. İşte böyle, işte acemice, belki ustaca işte tam böyle susuyorum.

Böyle birdenbire, böyle işaret almış gibi, böyle tek başıma, böyle yalnız, tenha, kimsesiz, böyle kalabalık, telaşsız susuyorum. Danışmadan, izin almadan, habersizce, teamülleri çiğneyerek, protokol ve prosedür dışı susuyorum. Yasa dışı susuyorum. Taammüden, kasti, faili meçhul olmadan. Çok tartışmalı ama bilerek ve isteyerek. Böyle; kişisel gelişim, sosyalleşme, politika hesapları yapmaksızın. Kimilerine kalırsa sanki suç işler gibi; sanki haince, sanki sinsi susuyorum. Susuşumdan ibret alsın, alacak olan. Susuşumu zapta alsın, alacak olan. Susuşlarımız da geçsin resmi kayıtlara. Yer altı denizlerine çekilmiş ırmaklar, kuru çaylar gibi susuyorum. Nadasa yatırılmış toprak gibi, üşüyen dalga dalga titreyen deniz gibi bazen.

Esintisiz, uğultusuz Ağustos göğü gibi, geceleyin tenha bir yalnızlık göğü gibi.

Kimsizliğin, kimsesizliğin kucağında acılarla denenmiş çocuklar gibi, mahzunluğun ağır tonları karışmış maviliklerle susuyorum. Sakin, serin kıyılar gibi.

Anlayamadıklarımı, kendimi zorlasam da anlamak istemediklerimi susuyorum.

Ben artık seni susuyorum dostum. “Artık seni tanımıyorum” desem içine büzüşüp, elinden oyuncağı alınmış çocuklar gibi içerlenecek oluşuna, sırf insani hatta çocuksu sayılabilecek bahanelerle katlanamayacağımı bildiğim için susuyorum. Daha ciddi dinlemek, daha ciddi konuşmak, daha ciddi düşünmek için cidden susuyorum. Daha anlamlı buluşmalar, köklü dostluklar için susuyorum.

Necmettin Evci

ArZu
09-08-2011, 03:48
Halinden razı olmanın mükafatı


http://www.hizliupload.com/di-3MAK.jpg

Süleyman aleyhisselâm, “Yâ Rabbî, halinden razı olan fakîrlerin sâlih olanlarını çok seviyorsun. Âhırette bunlara ne mükâfat vereceksin, merak ediyorum” diye Allahü teâlâya niyâzda bulundu. Allahü teâlâ, “Yâ Süleyman! Onların bazılarını Cennette Peygamberlerle arkadaş edeceğim. Her fakîr bir peygamberle aynı tahtta oturacaktır. Onunla beraber yiyip içecektir” buyurdu.

Bunun üzerine Süleyman aleyhisselâm “Yâ Rabbî, Cennette benim arkadaşım olacak fakîri bana bildir!” diye tekrar niyâzda bulundu. Bunun üzerine, Allahü teâlâ, “Yâ Süleyman! Eğer Cennet arkadaşını öğrenmek istersen, ikindi vakti şehrin kuzey tarafına çık, orada rastlıyacağın kimse senin Cennetteki arkadaşın olacak kimsedir” buyurdu.

Süleyman aleyhisselâm, ikindi vakti o tarafa gitti. Orada ihtiyar bir fakîr gördü. Sırtında odun yükü, üzerinde de eski bir elbise vardı. Dinlenmek maksadıyla biraz oturdu. Süleyman aleyhisselâm ihtiyarın yanına varıp selâm verdi. İhtiyar, “Ve aleykümselâm yâ NebiyyAllah” diye selâmını aldı.

Sonra Hz Süleyman sordu: “Ey ihtiyar, sırtındaki bu odun nedir?”, “Ben fakîr bir kimseyim. Her gün dağa gider, sırtımla odun getirip satar, onunla çocuklarımın nafakasını temin ederim”, “Ey ihtiyar, bu şekilde çalışmakla çok yoruluyorsun. Gel bundan sonra odun satmaktan vazgeç. Benim yanıma gel, sarayımda benimle beraber yiyip içersin. Seninle aynı tahtta oturalım, sen de benimle beraber sultan ol! Bu ihtiyar yaşında zahmet ve sıkıntıdan kurtul!” , “Yâ Süleyman! Bu geçici dünyada, ben, saltanata tâlip olmak istemem! Ben hâlimden memnunum. Allahü teâlâ sana saltanat vermiş, bana da fakîrlik ihsân buyurmuş. Sultanlığın sana mübârek olsun, bana fakîrlik yeter. Saltanat herkesin yapabileceği bir iş değildir”, “Mademki, saltanatımı paylaşmak istemiyorsun, sana maaş bağlıyayım. Bu yaştan sonra, sen ve çoluk-çocuğun rahat etsin!”, “Yâ Süleyman, benim fakîrlikten dolayı bir şikâyetim yoktur. Ben hâlimden memnunum, bunun şükrünü yapmaya çalışıyorum. Sen sultanlığına devam et, ben de fakîrliğime devam edeyim. Ben bu hâlimle daha rahatım, huzûrluyum. Beni dünya işlerine karıştırıp da huzûrumdan etme!”

İhtiyarın bu cevabı üzerine Hz Süleyman buyurdu ki: “Ey Azîz, burada teklîfimi kabûl etmedin, fakat âhırette Cennette arkadaşım olacaksın, benimle beraber bulunacaksın! Bunu bana Allahü teâlâ haber verdi”.

Mehmet Oruç

ArZu
09-08-2011, 03:51
Gök ile hasbıhal


http://www.hizliupload.com/di-LXL1.jpg

I.
Geceye hilâl doğdu.
Mecalince halini anlatsın diye, Rabbim onu tam da tepeye koydu.
Dualara kavis çizmek ve dahi
Dönüşü resmetmek için geldi.
Yıldızların arasında şimdi…
Gökyüzünü seyr için
Daha ne bekleriz âlemden?


II.
Kalemim, küskün müsün yoksa bana? Halimi arzetmez oldun satırlara…
Hal evvelâ zâtın arzına mı sunulur? Bundan mıdır suskunluğun? Sen önce kendi ahvalini kendi dilince yüreğine anlat mı dersin?
Yürek her ne kadar göğsümde pıt pıt atsa da, kimi zaman alıp başını uzaklara gidiyor.
Uzaklar dahi uzak kalıyor ya bazen…
Bir yol kalıyor geriye…
Düşe kalka, ama yalnız, ama kalabalıkla arşınladığım yollar…
Koşar adım bazen, bazen itile kakıla.
Bu gece dolunay da yoldaş oldu. Karnında taşıdığı yarık ile, tüm ihtişamıyla ışıldıyor.
Bu gece o elimden tutuyor.
Zulüm kökünden gelen karanlıkta aydınlığın halifesi olarak yol gösteriyor gezginlere.
Nebevî hatıraları bağrında taşıyan dolunay…
Asırlar öncesine şahitlik eden, hâlâ herşeyi bir yörüngeden izleyen ay!..
Kimdi seni bağlayan dünyaya?
Hiç ayrılmadan dönmene müsaade eden kimdi?
Aşk ile çekiliyorsun besbelli. Âşık olduğunun nurunu yansıtırsın…
İbrahim’in (a.s.) ve İbrahimî yüreklerin tek batmayanın, Allah’ın gerçek Rab olduğuna imanının küçük bir şahidisin..
Az sonra çekilirsin ufkumdan. Rabbime secdeye gidersin.
Bir batar ve bir doğarsın.
Neler hatırlatırsın neler, ey yoldaş! Yolun açık olsun.
Işığın hep bizimle kalsın.
Görüşmek üzere…

III.
Tut elimden dolunay! Dönmek istiyorum dünyanın etrafında. Oradan yeryüzü nasıl görünür, bilmek istiyorum. Bir dürbün alıp elime, insanları seyredeceğim kucağında.
Hangileri sevgi dağıtıyor etrafına ve hangileri karamsarlık çıkmazının eteklerinde… Oradan daha iyi görünür eminim.
Habersizce şöyle bir baksak, kızmazlar değil mi?
Görmek istiyorum kusurları dahi çünkü; dua etmek istiyorum herkese…
Settâr ve Gaffâr olan Rabbimden tüm kusurların affını, tamirini dileyeceğim dünyanın etrafında dönerken.
Tam da seyre dalmışken, belki seni seyredenlerle göz göze geleceğim. Senin ışığına uzanmış gözlere selam vereceğim. Hem el de sallarım gökyüzünden. Onların da varsa bir teleskobu, görürler belki beni.
Sen hilâl olduğunda, karanlık topraklarına doğru koşup dünyadan gelen ışıkları daha iyi görmeye çalışacağım. Bu gece de tut elimden dolunay.
Tefekkür bineğine atlayıp geliyorum yanına.
Ellerimden tut ve kısa bir müddetliğine bile olsa, dünyaya ‘düşmeden’ orada kalmama yardım et.
Senin oradan herşey güzel görünüyordur.
Ama neler olup bittiğini seçemiyorsan ben sana anlatmaya çalışırım hal dilimce…
Sevenleri, sevmeyenleri…
Günlerini zindan edenleri, çiçek toplayan çocukları, şekeri elinden alınmış olanları, uçurtması dalda kalanları…
Kelebek avcılarını, yağmur âşıklarını, gülleri, gülistanları, dostları…
İnsan’ı…
Tüm bu kalabalık ve karmaşa arasında dopdolu yüreğiyle oradan oraya koşanları…
Seni sevenleri ve hatta sana şiir yazanları da.
Ve senin gibi görevinde sâdık, aynı yörüngeden, aynı kaynaktan ışık saçanları…
Ben sana anlatırım. Sen sakın merak edip aşağı inme. Sen orada çok güzelsin ışığı güzel ay, dolunay…
Dön sevgiye, dön Rabbine… Hep bu yörüngede, dön dolunay!


IV.
Hey güzel yıldız! Hey parmağımın ucu kadar bile ışığı olmayan koca ateş parçası! O yüce cüssenin şu anki vazifedarlığı gök resmimizde bir noktacık ışık yaymak belki de…
Ve sen dünyamızdan kat kat büyük maddenle bu görevi yerine getirmekten usanmıyor, işte oracıkta ışıldıyorsun.
Demiyorsun ki, “Rabbim, ben çok büyüğüm, görevim bu mu? Gafil insanların göğüne desen olmak mı?”
Demezsin ki ey güzel yıldız…
Emir kulu olmak ne güzel, ne ulvî bir erdem…
Rabbimin mülkünde her zerre yüceler yücesi bir vazifeyi sırtlanmış.
İşte seninle hasbıhal etmekte olan insan da maddece senden çok çok küçük. Küçük vücuduna ubudiyet yükü yüklenmiş; yürüyen seyreden, dillenen, dinlenen, izlenen bir ayine..
Dost yıldız! Milyonlarca kilometre ötelerde o devâsâ gövdenle oradan oraya dönerken, bak ışığını tâ nerelere ulaştırdı Rabbin…
Çok çok uzaklarda, gecenin bir vakti göğü seyreyleyen küçük bir ayinenin kalbine!..
Muhabbetle güzel yıldız…

Rabia Nazik Kaya

ArZu
09-08-2011, 03:53
Bir Türbe Ki Ruhum Gelen Ağlar Giden Ağlar


http://www.hizliupload.com/di-IFAR.jpg


Sevgi, insanî duyguların en mâsumu ve en ziyade hürmete lâyık olanıdır. Sevgiye bir tutam şefkat, bir tutam da nezaket karıştırdığınızda o, melekleri kıskandıran bir kıvama ulaşır. Sevgi, tek başına bir ölçüdür. Hak ona bakar, halk onu arar. Sevgi, Yusuf’un (aleyhisselâm) kuyusunda sabır, Nemrut’un ateşinde gül olur; hicret yolunda emniyet olup dillerde, “lâ tahzen innallahe meana”ya (üzülme Allah bizimle beraberdir) dönüşür.

Bizler, bir tutam sevgiydik önce. Sonra “Ete, kemiğe büründük.” Daha sonra “İnsan gibi göründük.” Ete kemiğe bürünen misâlimizdeki kemalâtı görünce endam aynasında, başladık övünmeye ve sevmemiz gerekenlere tahakküm etmeye. Hem de mâbudiyetten uzaklık noktasında ve mahlûkiyet nispetinde müsavi olduğumuzu bile bile. Sevginin yolunu değiştirdik. O da kurudu. Ve biz, sevgisiz kalıp öldük sanki. Her şey soğudu, kadavralaştık birden. Arzın orta yerine kondu nâşımız. Payandamız ene, gassalimiz kibir, kefenimiz ise, şöhret bezindendi. Semada ve serâda okundu salâlarımız. Duyanlar koşup geldi, bölük bölük. Kimi aşağıydı ayağımızdan, kimi yüceydi âfâkımızdan. “Bir türbe ki ruhum; gelen ağlar, giden ağlar.” misâli gelen ağladı, giden ağladı hâlimize. En çok da melekler yas tuttu ölen bedenimize; İblis, taht-ı derekesinde zafer şarkıları söylerken.

Âdettenmiş, her biri bir hakikati fısıldamak için yaklaştı musallaya. Birisi: “Büyük görünme, küçülürsün, dememiş miydim? Hani Mâlikü’l-mülk ‘kalû belâ’da seni arza halife kılmıştı. Gözlerinden kulluk akıyor, kalbin sevgiyle kaynıyor, beyninse görülmemiş marifet şimşeklerine hamileydi. Ben sana o gün yaklaşıp; ‘Büyük görünme, küçülürsün. Büyüklüğün şe’ni, tevâzû ve mahviyettir. Tekebbür ve tahakküm değildir.’ dememiş miydim?” dedi. Bir diğeri, yaklaşıp şöyle seslendi: “Hırs, şükürsüzlük olduğu gibi, hem sebeb-i mahrumiyettir, hem de sebeb-i zillettir. İnne’ş-şehvete tusayyiru mulüke âbiden (Şehvet, efendileri köle yapar) hatırlatmasında bulunmamış mıydım? Kibir, şöhret ve egoizm şehveti; sevgi pınarlarını kurutup, seni zillete mahkûm etti. Bak ne hale düştün!”

Bir kez daha gücümüzü toplayıp “Hayır, hayır! Bunlar doğru olmaz, olamaz!” diye haykırmak, nefsimizi tezkiye etmek istedik. Fakat dizlerin bağı çözülmüş; dilin ise, cansuyu çekilmişti sanki. Fakat muhatap, gönül diline âşinaydı. Anladı bir çırpıda ızdırabımızı ve art arda dizdi sorularını: “Söyler misin sütünden içtiğin, balından yediğin ve yününden giyindiğin hayvanat âlemi için ne yaptın? Hepsine teşekkür sadedinde en son ne zaman bir kedinin sırtını okşadın? Meyvesinden ve sebzesinden yediğin, gölgesinde eğlendiğin nebatat adına ne yaptın? Onlara teşekkür adına en son ne zaman bir kır çiçeğini Yasinlerle suladın? ‘İnsanların en hayırlısı, insanlara en çok faydası dokunandı.’ söyler misin en son ne zaman yolda insanlara eza veren bir taşı alıp kenara koydun?”

Bir zamanlar bütün bunları yapanlar, başkasını doyurma uğruna aç yatanlar vardı. Onlar serapa sevgi kahramanıydılar. Sevgiyi sever, nefretten nefret ederlerdi. Sevgisizler, onlara da kıydılar. Yüreği sevgide harman olmuş bir sevgi kahramanının elleri, marifetten mahrum softalar tarafından kesilince hazret, ellerini açar ve naz makamında şöyle dua eder: “Allah’ım ellerimi kesen bu insanları bağışlamadığın sürece ruhumu alma.” Sevgisizler, hayatı sevgiden tecrit ederek, adı bilinmez nice sevgi kahramanına da kıydılar. Sevgi kahramanlarının yücelttiği insanlık haysiyeti, esfelin karanlıklarında çile dolduruyor şimdi. Ve kendisine sahip çıkacak kutlu elleri bekliyor.

Sana düşen, ellerini yıkamak hem de dirseklerine kadar; sîmana yerleşen kibir tortusundan arınmak için yüzünü paklamak/yıkamak, hem de tüy bitimine kadar; ayağını kaydıran fikirler için bir merkez yaptığın başını da soğuk bir su ile mesh etmek; bu kadar arınmadan sonra iş tamam olsun diye, bir de seni sevgisizler ülkesine taşıyan ayakları yıkamak. Yıka ki, artık hiçbirinin oralarda bezi olmasın.

Kibir musallasında yatan insan için, cümle âlem ağlaşırken, beyazlar içinde bir mevta daha getirildi onun yanı başına. Ağlaşmalar yeri göğü delercesine çoğaldı. Eyvah! Bu gelen sevgiydi. Sararmış, solmuş; Züleyha’dan daha perişan olmuştu. O da ölmüştü sanki insan gibi. Musallanın birisinde yatan, mahallinden mahrum sevgi; ötekinde ise, sevgiden mahrum insanın kalbiydi. Fakat sevginin her yanını masumiyet kaplamıştı. Duruşuna bakılırsa, söyleyeceği çok şey vardı. Ama dilin hükmü yoktu musalla taşında. Gönül dili tercüman oluverdi sevgiye: “Kendi rızasıyla zarara girene merhamet edilmez; fakat insanın sevgisizlik ateşi beni de yaktı, bitirdi. İnsanın ölümü benim de ölümüm oldu sanki. Onun olmadığı âlemde ben de mânâmı yitirdim. Şeyh Galip’ten ödünç aldığım şu mısralarla insanlık adına af için geldim gufran kapısına. ‘Su uyur, düşman uyur, haste-i hicran uyumaz.‘ Çiçek için dalı ne ise, benim için de insan o. Onsuzluk hicranı hasta kıldı ruhumu. Yedi kat semanın sularını uyuttum, ekmeği aşı unuttum; ama sevgiye mahal olan insan kalbinden ayrı kalmanın hicranıyla hasta olan ruhumu bir türlü uyutamadım. Şimdi insan için bir fırsat dilenmeye geldim. O da yaptıklarından nâdim ise, bir iksir-i nuranî olan şefkat-i İlâhiyye’den mağfiret diliyorum.” Sevginin sevgi dolu sözlerinden güç alan insan, içini şerh etmek istedi; ancak ümitsizliğin küflü prangaları bütün ruhunu sarmıştı. Bu zincirleri kırmak da sevgiye düşmüştü. Şöyle dedi: “Düşün bir defa, senin gibi zaif, aciz ve fânî bir mahlûka bu koca kâinatı hizmetçi eden ve imdadına gönderen Zât; ilim, kudret, hikmet sahibidir; şefkati ve rahmeti boldur. Ondan istedikçe değer kazanacaksın. Onun mağfiretinden müstağni kaldıkça rahmetten uzak kalacaksın. ‘Dua edin, cevap vereyim.’ diyen O. ‘Dualarınız olmasaydı hiç kıymetiniz olmayacaktı.’ diyen O. Ruhunu öldüren şu kibir libasını çıkar, fakra bürün. Acz Burak’ına bindiğinde kalbin zümrüt tepelerinde dolaşabilirsin.” İnsan da öyle yaptı. İblis’in gönül tahtına inşa ettiği kibir tahtı, hak ile yeksan oluverdi birden. Musallası beyaz bir Burak’a dönüştü. Sevginin, aczin ve fakrın gücünü fark eden insan, yükseklere, daha yükseklere kanat açarken, bulutları sayfa yapıp ardında şu satırları bıraktı:

“Sırtında şalın
Yanağında alın
Veya
Kovanında balın
Olmasa bile
Sevgiyle çal kapımı
Sana
Gönül sarayımın bütün kapılarını açarım
Ama
Sevgiyle sulamadığın bir gülle
Sevgiyle arşınlamadığın bir yolla
Sevgiyi bilmeyen bir kulla
Geleceksen kapıma,
Sakın gelme!
Sana
Gönül sarayımın bütün kapılarını kaparım.”

Orhan Tek

ArZu
09-08-2011, 03:55
Tüm Hazinelerimizle, oruç tutmak…


http://www.hizliupload.com/di-M8YF.jpg

Kainata açılan pencerelerimiz, gözlerimiz..
Bin bir sesin içinden, en güzel seslerle mesrur olan, ve gürültülerden rahatsız olan kulaklarımız..
Bizi bir yerden bir yere taşıyan, bir şeye uzandıran, bir şeyi tutmamıza yarayan uzuvlarımız..
Türlü türlü hissiyat ile dolan-boşalan kalbimiz..
Bilgileri, algıları depolayan, bizi biz yapan, düşünmemizi sağlayan aklımız..

Çeşit çeşit lezzetlerden tadan dilimiz…

Aç kaldığında hemen doyurmak istediğimiz midemiz..

Hepsiyle, var olan, tüm hazinelerimizle, tüm hasselerimizle, inşa etmeye çalıştığımız kulluk binasıyla, “rıza”ya ulaşmak, “doğru yol” üzere bulunmak, “Salih”lerden olup, Salih ameller işlemek diliyoruz.

Göz, neyi görürse, akıl onun derdine düşüp onunla meşgul oluyor..
Öyleyse, ey göz, güzel bak !..
Sen güzel baktıkça, güzeli gördükçe, kainatın sayfaları açılacak bir bir önüne..
Sen bakmaman gerekenlere baktığında, yorulacak akıl ve kalp. Gayenin önünü toz kaplayacak..

Kulak, işittiği sözleri tekrarlıyor.. İşitilenlerden akla bir yol gidiyor sanki ve gereksiz her söz, o yolda ilerleyip, beyin kıvrımlarında yerini alıyor..
Öyleyse, ey kulağım, kötü şeyler işiteceğini bildiğin yerden kaç.. Gıybet ve dedikoduya kapan..

Eller ve ayaklar, her gün türlü işte çalışıyor..
Gidilmesi yere götürmeyip uzanıveriyor bazen ayaklar bir yerlere.. Rehavetle arkadaş..
Bazen, eller, vermesi gereken yere uzanmıyor.. Geri çekiliyor..
Öyleyse, ey el, “veren” ol..Ve ey ayak, en güzel yerlere taşı bu bedeni..

Kalp, neyle doluysa, ameller de o yönde oluyor..Kalbin ne kadar kısmını boş sevgiler kaplıyor?.. Sevgilerin esas sahibine yönelmeyince, bir yük oluyor kalp..
Ey kalp, seni Yaratan’dan çok sevebileceğin kimse var mı?…

Akıl… Güzelliklerin de, kötülüklerin de gerçekleşmesinin önceki durağı..İradeyle yönlendirilen, niyetlerle anlamlanan ameller…
İşte ey aklım, düşünmektir mesleğin.. Tefekkürdür emelin..
Hayrı ve iyiyi hayal etmekte, hayra karar vermekte, iradene hakim olmakta, yani senin işleyişinde belirleniyor her şey.. Çizgiler böylece çiziliyor..

Dil, türlü tatlarla mütelezziz.. Türlü kelamlarla müteellim..
Bazen, dökülen kelamın her biri ayrı bir tohum, ayrı çınarlar yetiştirecek..
Bazen, ağır bir yük olarak inecek insanların kalbine kırıcı sözler..
İşte, ey dil!… Sarf ettiğin sözleri koru… Hayra dön, şerde tutul..
İyi tad.. Fabrikanın yasakçısı hükmünü koru..

Ey nefsim,
İşte, şükürler olsun, Bir Ramazan’a daha ulaştırdı Rabbin seni..
Orucu, tüm uzuvlarına tuttur..
Aç iken sende gelişen ve güçlenen “melekut”un arkasından koş dur..

Seni Rabbinden uzaklaştıran her şeyden uzaklaşmakla güçlendir ibadetlerini..
Aczini hatırla yeniden,
Aczinle yönel Rabbine her vakit..

Rabia Nazik Kaya

Nokta
09-08-2011, 09:38
"Kalp, neyle doluysa, ameller de o yönde oluyor..Kalbin ne kadar kısmını boş sevgiler kaplıyor?.. Sevgilerin esas sahibine yönelmeyince, bir yük oluyor kalp..
Ey kalp, seni Yaratan’dan çok sevebileceğin kimse var mı?…"

Teşekkürler çok güzel bir metin.. (:

ArZu
10-08-2011, 09:06
Leyla…


http://www.hizliupload.com/di-SDHV.jpg

Gaflet devam etmektedir. Zehirli bal kaşıkla değil, petek petek yenir. Gaflet içinde gaflet;
“Gel ey Leyla, gel ey candan yakın canan uzaklaşma, / Senin derdinle canlardan geçen Mecnun’la uğraşma” yazdırmıştır defterin sırlı bir yerine. Yalnız deftere değil, “Kalmasın bir nokta-i muzlim bu sevda yolunda” dercesine, halka arz edilen paçavralara da…
Çile mevsimidir lâleler için… Soğuk, lâlenin kalbini yakmalı ki, içinde gizlenen esmâ aşkını nazarlara döksün… Çilesiz ruhlar ham yapılıdır, gelene sevinmez, gidene de üzülmez. Lâle kırağı görmeli ki, açsın. “Lâlenin çilesi de yalnızlıktır toprak altında.” diyerek, bir yandan karı, diğer yandan donmuş toprağı eşeleyip içine tohum yerleştirenler, gözyaşı dökerken bunu mırıldanırlar. Ama anlaşılmaz bir dua daha vardır oracıkta dillenen; ancak bu ne duyulur, ne de hissedilir.

Eller açılıp, nefse tatlı gelenlerin terkedilme zamanı gelmiştir. Toprağın altındaki lâleler, üstündekilerin açılmasını beklerken bilinmez bir hisle kavrulmaktadır.

“Müneccimle muvakkît ne bilir, / Dertlilere sor geceler kaç saat?” terennümü başlamıştır. “Bir yâr olsun, bize Mevla’nın yolunu göstersin, ‘çile ile gel’ değeri bilinsin.” tasavvurları dolaşmaktadır zihinde.

“Değildir buna lâyık bu bende / Bana bu lutf ile ihsan nedendir?” Zamanın kutlusu gelmiş, doya doya gönüllere girmeye başlamıştır; bunun şaşkınlığı vardır, sevinci vardır.

Beklemek zamanıdır şimdi. Her ne kadar bahar gelmese de cemre düşmüş gibidir. Aynı anda lâleler de filizlenmeye başlar, belli ki çile bitmiş, vuslata yol başlamıştır.

Kutlu günler, muştulu anlar yaşanır. Haber gider, müjde beklenir. Sıcaktan mı, soğuktan mı bilinmez; ama kavrulan bir gönül vardır. Kutlu bir günün akşamında daha elleri bile indirmeden nice ferahlık veren kelimeler duyulur. Yola girilmiştir artık. Bu ne büyük nimettir, yakarışlar yudum yudum içilir.

İsimler yan yana, diz dize yazılır; tekrar yazılır. Teker teker harfler sayılır, ne tevafuktur bu!.. Sırlıdır; bu sır yazıda kalmaz, rüyalara girer, hayalleri süsler. Yakın olan da Leylâ’dır, uzak olan da. Göz görse de başka şeyleri, gönül farklı ufuklarda dolaşmaktadır.

Her köşe başında lâlelerin, rengarenk bahar çiçeklerinin sergilenme zamanıdır. Hayal, Leyla’ya bunlardan demet demet sunmaya başlar.

Bahar günleri yaşanırken acı bir rüzgâr eser. Açılan çiçekleri yakar, kavurur. Cemre beklenirken kırağı düşmüştür lâlelere. Demek ki; çile noksan kaldı, bize düşen gayrı sabırdır, sonu şeker şerbet olan, ama kendisi zehir olan sabır…

Gece-gündüz karışmıştır birbirine, sis kaplamıştır her yeri. Dertten anlayan da yoktur, derman olan da… “Kamu bimârına Canan devâ-yı derd eder ihsan / Niçin kılmaz bana derman, beni bimâr sanmaz mı?” mısraları her tarafta söylenir, söylendikçe gönül yanar. Tutunacak dal kalmamıştır Mevla’dan başka. Medet ondan beklenir, lutuf O’ndan dilenir.

Bayram gelir kutlu günlerin sonunda. “Mevlâ bizi affede / Bayram o bayram ola” derken, muzdarip gönüller gibi, ne ile müjdelendiler de bu kadar neşeliler? “Bayramımız O’nun rızası, yahut rızasının işaretleridir.” diyerek, gözyaşları dökülür.

Rüyalar nübüvvetin bir cüz’üdür, müdahalesiz olanı müjdedir. Gecenin bir vakti tutmayan uykunun tuttuğu, kısacık bir an, saniye mi salise mi sürer bilinmez; ama mütebessim nur yüzü ve beyaz sakalı ile hatırda kalmıştır. Lutfi talebesini anlatmaktadır: Sahne değişir birden, divanda Lutfi’nin talebesi oturmaktadır şimdi, huzura girenler olur. Bir köşede yere oturmuş, gözü yaşlı dinleyenden bahisle, “Hocam, bir derdi var bunun.” derler. Günahlarından utanan, huzurda duyduklarından da mahcup olur. Başını daha da eğer, yukarı bakamaz. Ve saliseler bitmiştir. Yanan ateşe su serpilmiş, yaralar mesihvâri meshedilmiştir. Lutfi’dir rüyada görülen…

İlk açan kırmızı lâle olmuştur. Yanında bahar dalları. Ne de nazlıdırlar, candan ve gönüldendirler. “Olursan, bunun gibi katıksız ol, gönlünü başkalarına açma.” dercesine… Kırmızı lâle bir köşede bekletilir Leyla’ya ulaştırılsın diye. Diğerleri de boy boy açmaya başlar artık. Beyaz, pembe, sarı… Günahlardan mıdır nedir bilinmez ama, beyaz lâlenin boynu büküktür. Üzerinde tek bir nokta olmasa bile… Nârindir, büyüyüp serpilmiştir. Biraz altında kendisine mihmandarlık eden iki yeşil yaprak vardır. Onlar dimdik, mütecaviz; beyaz lâle mahsun… Cismi sarayda, düşünceleri sahrada olan prenses gibi. Sarı cüretkârdır, iri yapılıdır. Etrafına tahakküm eder gibi, beyaz lâlenin yanında mağrur edayla durmaktadır. Aralarda menekşeler sümbüller vardır mor benekli. Bunlar güzel kokuludur. Lâleler aksine koku vermez, rayiha onlar için sırdır sanki. Leyla’ya ulaşsın diye; gönülde hisler, bahçede lâleler bekletilir. Üzerlerine sütre yapılır solmasınlar diye…

Ama, zaman uzar. Hasret kırmızıyı çabuk tüketir, sarı solmaktadır. Beyaz lâle; bilinen, kaddi bükülmüş edasıyla direnmektedir.

Bazen bahar bazen kıştır yaşanan; ama görülen duyulan hep aynı şeydir. Başka yananlar da vardır. İyiyi kötüden ayıran sırrı söyleyenler gayret ederler; art arda gelen harfler kelime olup, okunsun diye uğraşırlar. Ve tevfik Mevlâ’dandır.

Beyaz lâle, ortada sarı ve kırmızı gül tomurcukları, çiğdemler, mor menekşeler en sonunda Leyla’ya ulaştırılır. Zaman başkalaşır, mevsim değişir, çile dolmaya doğru gider.

İlâç, ecza mesabesindedir ama, yine de şifa bir türlü gelmez:

“Derman arardım derdime / Derdim bana derman imiş.”

Gönül yangını silip atmıştır nahoş şeyleri. Dikenler gitmiş; gül kokusuyla, rengiyle ortada kalmış; ateş, günah yollarını tıkamıştır. Evvelden hissedilemeyenler yaşanmaya başlanmışır:

“Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem;
Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bizarım!” hali tercüme eden tefsir gibidir.

Siyah gecelere doğan mehtap, beyaz lâleyi kıskanıyor. Bahar bahçesinin binlerce çiçeğini unutturan beyaz lâleyi… Yıldızları gizleyen mehtap; neden Leyla’nın peşinde? “Mecnunun lâlesi de, Leyla’sı da benim.” der gibi… Mevla’ya giden yolun kıyısında, Leyla gibi, el yetişmese de yol gösteren, vuslat beklenirken kamerleşen mehtap…

Güneşin lâleleri bitirdiği mevsim gelir. Ümit ferleri tükenmeye yüz tutar. Derken eski defterin kapalı sayfaları açılır. Milimetrik oturan bir zaman tevafuku beyinleri zorlar, ye’sin yerleşeceği yerde; “Vazgeçmiş olaydı aramaktan ne bulurdu? / Elbet biri candan, biri canandan olurdu.” mısraları, mevsimin geçmediğini bağırmaktadır sanki. Güz tekrar bahara döner, hayalin bahçeleri yeniden açmaya başlar:

Leyla bir yudum su kuyu içinde
Varılmaz sahilin koyu içinde
Erişilmezlerin köyü içinde
Aşılmaz dağların en zirvesinde
Yollar dikenli, kalpler hissiz,
Dostlar sessiz, etraf merhametsiz.
Filiz Gül

ArZu
10-08-2011, 09:09
İnşirah Düşüyor Dilime…


http://www.hizliupload.com/di-22G1.jpg

“Yok karşımda güzeller güzeli Yusuf (a.s) ki keseyim ellerimi…”

Efendim, çocukluğunuzda size anlatılan masallara gözyaşı döker miydiniz bilmiyorum. Ben saklı saklı ağlardım. Ağlarken uyuya kaldığımdan mıdır, yoksa büyükannemin II. Dünya harbinde şehit olan dedeme gözyaşı dökmek için bahanesinden midir bilmiyorum bana anlatılan masalların birçoğu hüzünlü idi.

Her masalın sonunda gökten üç elma düşerdi.

Okuma keyfinizi hüzne bulamaya niyetli değilim.

Bilakis çocukluğumda dinlediğim masalın kahramanını ölümlerden kurtaracak saklı çiçeği, yıllar sonra bulmanın keyfini paylaşmak istiyorum sizlerle. Hele bir de evinizde elma varsa bu keyfe bir de tespih ekleyerek “Sübhanallah!” demekten kendinizi alamayacağınızı düşünüyorum.

Elma, masal, saklı çiçek… Alâkasız duruyor biliyorum. Masal bu ya…

Tamam, sizi daha fazla yormadan alâkayı kurmaya başlasam iyi olacak. Buyurun…

***

Güzelliği dillere destan bir kız vardı ve çok yakışıklı bir delikanlı. Birbirlerine deliler gibi âşık… Ve malûm bir de kötü büyücü. Büyücü çirkin ve kötü huylu kızını bu delikanlı ile evlendirmek istediğinden güzel kızı öldürmeyi aklına koymuştu. Fakat güzel kızı öldürdüğünü kimse anlamamalıydı. Bir yol bulmuştu. Kıpkırmızı bir elmayı büyülü ve zehirli suya batırıp, güzel kıza yedirecek, kızcağız kısa sürede ölecekti. En güzel elbiselerini giyip, en sevimli haline bürünüp kızın kapısını çaldı ve elmayı güzel kıza verdi. Elma o kadar güzeldi ki kız iştahla ısırdı. Ve akşamına yataklara düştü. Güzel kızın sevenleri seferber oldular. Doktorlar getirdiler. Ne yaptılarsa iyileştiremediler. Bir başka büyücü: “Bir de ben bakayım. Şu dillere destan güzel kızın derdine belki derman bulurum da ünüm artar.” dedi. Sihirli küresine baktı ve “Hem zehirli hem büyülü bir elma görüyorum. Tek şifası var, saklı çiçek. Onu bulacak ve yiyecek. Yoksa kurtulması mümkün değil.” Delikanlı bakılmadık yer bırakmadı. Günlerce aradı saklı çiçeği. Güzel kız her geçen gün halden düşüyor, kötü büyücü içinden kıs kıs gülüyordu. Güzel kızın artık dermanı kalmamıştı. Sevgilisinden son bir arzusu vardı: “Beni, hep buluştuğumuz dağa götür. Oradan aşağıları seyrederken ölmek istiyorum.” dedi. Delikanlı, kucağında, hep buluştukları dağın en tepesindeki ağacın altına çıkardı güzel kızı. Kötü büyücü de peşlerinden çıktı. Kız, “Ölüyorum artık. Beni unutma olur mu?” derken derin bir nefes aldı. Birden can geldi bedenine. Sevgilisinin elini sıkıca tuttu. Büyücü, “Ölmeden önceki son gücün bu.” diye söylenip seviniyorken, ellerini birbirine aşkla kenetlemiş, dağın tepesinde duran sevgililer birden coşkun bir suya dönüştü. Hiç ayrılmayıp kıyamete kadar birlikte aktılar yükseklerden. Büyücü şaşkınlıktan ve öfkesinden öldü. Şelaleler aşkın türküsünü söyledi o gün bu gündür. Sonra gökten üç elma düştü…

Masal böyle bitiyordu.

Çocukluğumdan bu yana, şelalelerin dağlardan coşkun akışları, uzun yıllar geçmesine rağmen hep bu masalı hatırlattı bana.

Aşkı zor bellemiştim ta o vakitlerden beri. Vuslatı ise su…

***

Yıllar sonra zihnimde kelimelerin dansı, elimde bir elma, bir bıçak…

Yok karşımda güzeller güzeli Yusuf (a.s) ki keseyim ellerimi.

Öyleyse bir değişiklik yapıp, sapından çöpüne kesmesem de bu elmayı, şöyle yanlamasına kessem diyorum kendi kendime.

Öyle de yapıyorum. Bıçağı elmanın karnına yaslayıp, kesiyorum.

Hep sapından çöpüne doğru dörde böldüğüm elmayı, bu sefer ikiye bölünmüş hâliyle seyre dalıyorum. Dörde bölmek gelmiyor içimden.

“Saklı çiçek bu olmalı.” diyorum. Elmanın içinde…

Masaldaki büyülü elma düşüyor aklıma bir çırpıda.

Derdin içine saklanmış derman varmış meğer…

“Zorluk kadar kolaylık bahşolundu!” Yetmedi, iki kere söylendi. “Zorluk kadar kolaylık bahşolundu!” İnşirah düşüyor dilime.

İkiye bölünmüş elmanın, her ikisinde birer çiçek.

Saklı çiçeği, bulmanın çocuksu tebessümü yüzümde…

İçimde bir heyecan, dudaklarımda bir tespih…

Bu satırların da sonunda gökten üç elma düştü. Biri âşıklar için, biri benim için, biri sizin için.

Şimdi siz de kendinize bir çift saklı çiçeği bularak armağan edin, size düşen elmayı karnından ikiye bölerek.

Masallarımın sonunda düşen üç elmaya; ikramıyla anlam armağan edene, gizli ve âşikar tüm sanatların sanatkârına teşekkür ediyorum!

Nesrin Çaylı

ArZu
10-08-2011, 09:11
Gölgem secdede kaldı


http://www.hizliupload.com/di-HHJC.jpg

“Görmezler mi ki, Allah’ın yarattığı herşeyin gölgesi,
sağa-sola uzanarak huşû ile Allah’a secde eder.”
Kur’ân, 16: 48

Her gece üstümüze dünyanın gölgesi düşer. Ölümün kardeşiyle tanışır; uyuruz. Yine de gölgemiz peşimizi bırakmaz. Peşimiz sıra, rengimizi sırtlanır. Kesafetimizi önce yere, sonra da yüzümüze vurur gölgeler. Işığa olan ihtiyacımızı belgeler. Gölgesi olmayan resulün haberi, tarihin gölgesinde bize ulaşır. Getirdikleri, içimizi ışıtır. İçimizi O’na açtıkça, aydınlığı, gölgelerimizi seyreltir. Hayat böylece çalkalanır gider. Dur deriz gölgemize, durmaz. Alınyazımız gibi, bizden ayrılmaz. Yine de, gölge yazıları, geceleri yazılır. Sözün gölgesi, mürekkep renginde düşer sayfalara.

Gerçeği farkettiğimiz an, belki de kurtuluruz sınırlarımızı resmeden gölgeden. Çünkü, gölgeler, âcizliğimizi yansıtır. Uzunu da, kısası da; hepsi ama hepsi, sınırlarımızı hemencecik ele verir. Biticiliğimizi yansıtır gölgeler.

Aczimiz büyüktür; iddiamızın büyüklüğü kadar büyüktür. İddiası olanın, gölgesi olur. Gölgesi, aczini anlatır. Kesafetini ele verir. Aczini bilen ise, bildiği ölçüde şeffaflaşır. Güzelliğine güvenen zühre çiçeğinin bu yüzden gölgesi mevcut değil midir? Gölgesi olmasa da, katre, Güneşin ışığını incitir. Işığı kırar. Ama reşha aczini bilir. Hiçbir iddiası yoktur. Bu yüzden Güneşe ve ışığa, görür görmez, teslim olur. O yüzden gölgesizdir. Gölgesizliğiyle, bize şeffaflığın dersini verir.

Her sabah, ilk ışıklarla merhaba der gölgeler bize. Her biri, umutlarımız boyu, ufuklara uzar gider. Yolun başındayızdır o zaman; gölgemiz umutlarımızı resmeder. Her sabah neler neler kurarız! Lâkin zaman akar, güneş yükselir, gölgemiz geri çekilir, küçülür ve görülmez olur. Vakit öğledir. Güneş bütün haşmeti ve şaşaasıyla belirdiğinde, gölgemiz susar. Tam tepemizde, haykırır Güneş. Lâkin, kaçacak hiçbir yerimiz yoktur. İşte o an, gücümüzün resmi, en çıplak haliyle düşer toprağa. Alnımız yere değmese de, gölgemiz secdede kalır. Gölgemiz, gökteki Güneşi bildiren siyah bir nokta olur arzın yüzünde. Ömrümüz, biri beyaz, biri siyah iki nokta arasında geçer. Yukarıda Güneş, aşağıda gölge, durmaksızın birşeyler söyler durur. Sabah vakti “istediklerimiz”in resmi olan gölgeler, öğle vakti “yapabildiklerimiz” kadar kısalır. Bir noktaya dönüşür, hâsılı. Güneşle gölge durmadan oynaşır, ve bize birşeyler fısıldarlar. Gölgemiz, isteklerimizle gücümüz arasında, uzar kısalır. Gölgeler boyu, âcizliğimiz ortaya çıkar. Öylesine âcizdir ki insan, gölgesi her zaman Rabbinin huzurunda secdeye kapanır. Firavun bile bu kaderden kaçabilmiş değildir.

Acaba, insanlar her sabah doğup her akşam ölseydi gölgeler bize ne söylerdi? Sabah bebek iken akşam ihtiyar olsaydık şayet, gölgeler resmimizi ne de güzel çekerlerdi. Zira, çocukluktaki âcizliğimiz, sabah gölgeleri kadar uzundur ve büyüktür. Akşam gölgeleri de, tıpkı âcizliğinden duvarlara tutunarak yürüyen bir ihtiyar misali, uzundur; duvarlara, ağaçlara, direklere tutunarak ilerler. Oysa her günün öğlesi, her ömrün gençliği kadar iddialıdır. Kendimizi en güçlü, en kuvvetli, en yeterli zannettiğimiz gençliğimiz, öğle vakti gibidir. Lâkin, o da bir nokta kadardır. Bunu da her öğle vakti gölgemiz tekrar tekrar hatırlatır.

Biz güneşi ve ışığı dinleyenler, hiç gölgemizin sesine kulak verdik mi? Peki, kaç kez kovabildik, insan olmanın gerçekleri kadar ayrılmaz olan gölgemizi? Dinlemeyip sırt çevirdiğimiz her ışıktan sonra, kiminle yüzyüze kaldık? Kim o vaziyette bize secdemizi hatırlattı? Gerçeklere arka çevirip kurduğumuz yalancı dünyacıklarımıza gölge düşüren de gölgemiz değil miydi?

Zira, gölgeyle gölgelenir hayallerimiz. Ellerimizin sureti çıkar duvarlara. Kalemlerimizin gölgesi düşer kağıda. Yazı olur. Gölgeler, çizgiler boyu, hayatlarımızın sınırlarını çizer. Her sabah, mevcutlar sayısınca gölgeler doluşur dünyamıza. Dünyanın gölgesi düşünce Ay tutulur ya, işte o zaman başların gölgesi uzanır secdelere. Gün olur, Güneş de tutulur; yine secdeye uzanır başlar.

Kervanlar, çınarların gölgesinde konaklar. Çöllerde, hayallerin gölgesi serap olarak düşer kum denizine. Her yolculuk gölgeden gölgeye uzayıp gider. Her gece, üstümüze dünyanın gölgesi düşer. İnsanlar gölgeler boyu hayata uzanır. Her gün, Şems-i Ezelî’nin huzurunda, bütün vücutların hücreleri gölge olur, secdelere kapanır. Hayat beşik ile mezartaşının gölgeleri arasında kısalır da kısalır. Nihayet gerçek boyumuz kadar; iki taş arası kadar kalır öylece.

Hep hayatın gölgesidir, musalla taşına düşen. Herkes boylu boyunca oraya uzanır. Gölgesi kadar. Sonra, gönül dolunca, gölge kaybolur. Gölgesi herkesi yaşadığınca anlatır. Nihayet, her söylenilenin hesabı tutulur. Ve dahi, hiçbir şeyin kaçışı olmaz. Çünkü, gölge her daim secdededir ve asla yalan söylemez.

Mücahid Bilici

ArZu
10-08-2011, 09:14
Gözyaşları Çiçek Açar; Tebessümler Ağlar…


http://www.hizliupload.com/di-PYIV.jpg

Bazen, uyuşuk uyuşuk esen bir rüzgar gibidir düşünceler… Rahatsız etmeden içimizde dolaşır, dolaşır.. sakince…

Bazen de hırçın fırtınalar yanında hiç kalır, en kuytu köşene gizlenirsin! İçindeki, dokunduğunu hırpalayan uğultuları, endişeyle izlersin!.. Kaçma imkanın da yoktur… Fırtına senin, sana ait; nereye gitsen peşinden eser gelir… Emanet bırakamazsın kimseye.. koyamazsın kenara bir yere…

Bazen çok latiftir her şey, yumuşaktır alabildiğine… Gözlerini açtığında, gün sakin; içine çektiğinde, hava yumuşaktır… Gözleri ışıldayan bir çocuğun elleri de yumuşaktır.. tutulduğunda dilek gibi gelecek vaat eder…

Bazen zaman da uysaldır; okuduğun kitap da akıcıdır… Çiçek koparırsın, kokusu içini yumuşatır… Rengi, karanlıklarına latif bir ışıktır…

Bazen insanın sakinliği hırçındır… Çığlıkları duyulmaz, gözlere hitap eder batmadan… Kimi zaman oturur yerine terslikler, zıtlıklar… Bazen de sivri kalır anlamlı bulunan değerler…

İçini görsen, dışının tam zıddı güzeller vardır… Dışından bakınca önemsenilmeyen, fakat içinde nur hazineleri saklayan insanlar da vardır, nadir de olsalar…

Yaşam içerisinde, zıtlıklar bazen karşı karşıya oturur, bazen yan yana… Bakma öyle kavgalı gibi durduklarına; tam aksine! Aslında el ele hüzünlerle huzurlar… Aynı anda hem güler hem ağlar insanlar!.. Gözyaşları çiçek açar, tebessümler ağlar… En canlı renkler bile hüzünleri imzalar kimi zaman!..

Acıların da kendine has bir tadı var… Gönlümü yaksa da, acıları seviyorum!.. Hüzünlerin güzelliği yağmur kadar berrak, yağmur kadar sakin; yüreğimi ıslatan bu güzelliği seviyorum!.. Yaşam, zıtlıkların birbirini tamamladığı bir tablo! İyi ve hoş olan şeylerin kıymetini anlamayı bize armağan eden, kötü olan her şeye teşekkürü bir borç biliyorum!.. Geceyi yaratan ve bize güneşi özlettiren, dertlerle bize sabrı öğreten ve sonra da ruhumuza billur billur huzuru akıtan Allah’a hamdolsun…

Sümeyra Demir

ArZu
10-08-2011, 09:15
Âşık sözü dua imiş


http://www.hizliupload.com/di-W6OF.jpg

Âşık yürekle uyku geçinmez imiş. Yastığına ağır gelen başı, bu kadim gerçeğin yaşayanı olmanın verdiği karmaşıklıkla zonkluyordu. Ne vardı şu sevda nöbetine tutulduğu mukaddes anda, cânânının şefkatiyle sızıverseydi. Yâr kokan hayallerinden çıkıp da geliverseydi kalbinin sultanı! Ne vardı? O gelemiyorsa, şu sevda ikliminde titreyen yüreciği, rüzgârın sırtına binip de yârin penceresine ilişiverseydi. Allah’ım! Allah’ım duy sesimi… Bir nefesçik olsa da yârin yanına eriştir beni… Varsın bütün varlığım bir kalem kadar küçülsün!

Gecenin en kesif karanlığı, sevda nöbetlerinin hasret ateşlerine körük vurduğu yerde… Aşk ile yunmuş dilinden dökülenler -ki dua idi aşkın tek sahibi olanın nazarında- kabule layık görüldü. Yarı açık pencerenin gıcırdayarak açılmasıyla içeri süzülen ışık ve rüzgâr karışımı bir el, sırra ermek telaşından idrakin uzağına düşen ruhunu kavrayıvermişti. Yıldızların birbirine çarptığını gördü ilk önce… Işığın ışıktan sıyrılıp, coğrafyaların nokta kadar küçülmesine şahit oldu sonra… Kanatlarından parıltılar dökülen semavi kuşların şahadetiyle bulutların üzerinden aştı. Gökten düşen bir tüy gibi, döne döne, hafiflemiş bir hissedişle ve vuslat anına has bir teslimiyetle yârin penceresindeydi. Şaştı âşık! Şaştı! Öyle ki… Aç pencereni yâr ben geldim, diyemedi. Dili dolaştı…

Sabah ezanları dolduruyordu İstanbul göklerini… Pencerenin önünde, henüz çözemediği diliyle, hayran hayran uykuya râm olmuş yârin gözlerinde mest olmuştu garip… Yâr diye seslenememişti amma, aşkın hakiki sahibinin ulvi çağrısı yâri uykudan alıvermişti. Pencerenin dışında hasret yelleriyle yarışan kor nefesi, pencerenin içinde hareketsiz asılı duran perdeleri titretmişti. Titretmişti de yâr, nihayet bekleyen aşığı görüp şaşmıştı. İki şaşkın bir müddet, öylece bakıştılar. Kumruların anlattığına bakılırsa, o İstanbul sabahına pek yakıştılar. Yâr pencereyi açtı, âşık içeri girdi. Girdi ya, pencerenin eşiğinden atladığı vakit bir kalem boyunda bir adam oluverdi. Yâr aşığa baktı… Tepeden bakıyordu ya, bu bakış kalem kesilen aşığın yücelere tutkun olmasına mani değildi. Yâr, titreyerek aşığın üstüne eğildi. Heyhat! Aşk bu… Zamaneye inat hakiki aşk! Ve bu hâl-i garip, vuslatın neşesine neşe katmaya yetip artacak kadar da hoştu. Yâr ile âşık, kalem ile kağıt gibi… Nihayet birbirini bulmuştu. Vuslatın şekli olur muydu zaten? Olmazdı! Kavuşmaktan ötesi, billahi boştu!
Yâr avucuna aldı aşığı… “Söyle benim efendim, ne oldu da böyle ufalıverdin? Halbuki pencerenin dışında her şeyinle buradaydın. İçeri gelmenle küçülüvermen bir oldu. Söyle bana a bülbülüm sana ne oldu?” diye sordu. Âşık yârine ermenin keyfiyle başı döngün, halinin farkında bile değildi. Yârin sualine bir cevap ararcasına eğilip, ayakucundan itibaren bütün gövdesini bir süzdü. Anlayamadı garip… Anlamak da yetmezdi hani… “Boş ver gonca gülüm, yanındayım ya… Gözlerinden saçılan nurun aydınlığındayım ya… Varsın kalem kadar küçük olsun endamım… Gönlümde aşk ile büyüyen ruhum da küçülmedi ya! Elbet vardır bunun da bir hikmeti…” demekle yetindi.
Gün doğana kadar muhabbet ettiler. Âşık, şeyda bülbüllerden öte bir lisanla haykırdı sevdasını… Yâr, meyveye duran dallar misali titredi aşığın minicik varlığına… Ve İstanbul şahit oldu… Kavuşanların, o gönül okşayan bahtiyârlığına…

Sabah olmuştu. Ahali uyanmış, sabahın ilk çayı için demlikteki su fokurdamaya başlamıştı. Aşığı yâr hanesine getiren kuvvet geri götürmemişti. Ayrılığı kimse istemiyordu lakin yâr ne yapacağını düşünüyordu. Kahvaltıya gitmesi lazımdı. Efendisini de bırakamazdı. O anda odaya giren validesinden kaçırırcasına tuttuğu aşığı cebine koyuverdi. Zavallı âşık, bu ani hareketin sarsıntısıyla afalladı. Yâr kokan bir mendilin üzerine yığılıp kaldı bir an… Kahvaltıya gidiyorlardı. Yârin eli aşığını yokluyordu aheste… Şefkatli dokunuşlarla kendine geldi âşık… Kahvaltı sofrasında mahmur bir sohbet vardı. O vakit aşığın içini bir ürperti sardı. “Ya hep bu halde kalırsam…” Evet! Bu dayanılası bir hal değildi. Âşık, cebini yoklayan yârin gül dokunuşuyla sıyrıldı bu düşünceden… Ve minik bir ekmek kırıntısı ile peynir parçasını uzatırken buldu parmak uçlarını… Yâr elinden lokma yemek meğer kalem kadar ufalmaya kısmetmiş diyerek güldü. İşte bu hoş anın üzerine, aşığın dilinden aşkın hakiki sahibine şükürler döküldü.
Kahvaltı biter bitmez yâr odasına döndü. Kapıyı suçlu bir kız çocuğu gibi kapar kapamaz cebinden çıkardı aşığı… Sağ salim görmenin verdiği bir rahatlamayla derin bir nefes aldı. Âşık, kendine bakan o buğulu gözlerin içinde tarifi yapılamaz bir keyfe daldı. Yâr beş dakika izin istedi âşıktan… Onu kitapların yığılı olduğu masanın üzerine bırakıp odadan çıktı. Kapatmış olduğu kapı kendiliğinden açılıverdi. İçeriden sesler geliyordu. Ve kulakları yırtan bir kuş cıvıltısı… Açıldıkça devleşen kanatlarıyla pırrrrr diyerek içeri süzülen bir muhabbet kuşu, odanın içinde bir tur attıktan sonra, pencerenin önündeki iskemleye konuverdi. Güneş altında parlayan mavi tüyleriyle ne kadar da hoş görünüyordu. Lakin bu hoşluk, aşığın ansızın dona kalmasıyla kesilmişti. Çünkü bu yaramaz bakışlarıyla oyun delisi olduğunu belli eden kuş, gözlerini kitapların arasında oturmakta bulunan aşığa dikilmişti. O an… Av niyetine bakılan âşık için, bu avcı kuşun kılıcı çekilmişti. Hemen etrafına bakındı âşık. Saklanacak yer aradı. Bulamadı… Kuş, bakışlarını keskinleştirmiş, havalanmak için son bir hazırlık içinde bulunduğunu bildiren bir halde aşığın çaresizliğini seyretmekteydi. Yâr henüz gelmemişti. Ne bilsindi yaramaz kuşun odaya gireceğini… Âşık çaresizlikle daralan bir nefesle “El imdâd Yâ Hâfız!” diye bir nidâ savurdu. O sırada o kocaman mavi tüyleriyle bakanları kendine hayran bırakan muhabbet kuşu süzülerek yanı başına konuverdi. Âşık titriyordu. Nasıl titremesindi? Kuş ile arasında bir gagalık bir mesafe kalmıştı. Savunmasızdı. Kuş aşığa doğru eğildiğinde artık her şey bitmişti. Âşık, bir kuş gagasında can vereceğini hiç aklına getirmemişti. İçinden kelime-i şahadet getirmeye koyuluyordu ki, kuş konuşmaya başladı.
“Sen bizim evin gülüne âşıksın biliyorum. O da sana… Hasretinizin kavurduğu demleri bilirim. Gülümüzü bizden koparacaksın ama yine de sana kızmıyorum. Aşka boyun eğmek, aşkın sahibine olan sadakatimdir. Lakin senin bu halde buraya gelmen doğru mu a şaşkın?”
Âşık kabahatini savunmaya çalışan küçük bir afacanı andırır bir edayla “Bu hale nasıl geldim, buraya nasıl geldim… Vallahi bende bilmiyorum!” diyebildi. Ki; kuş bir kahkaha ile kesti aşığın safiyane sözlerini… “Sen âşık değil misin?” diye sordu. “Evet, aşığım…” dedi âşık. “Ama cahil âşıksın!” dedi kuş… Âşık, şaşkın bakışlarla kuşun gözlerine baktı. Lafı nereye getireceğini kestiremediği için, sükut ile sözünün devamını bekledi. Kuş, istihzayla süzdüğü aşığın beklediği kelimeleri gagasından bir bir düşürmeye başladı. “Cahilsin… Bilmez misin aşığın sözü duadır. Sen sevda nöbetiyle kıvrandığın o halde, bu olanları talep etmedin mi, kalbine aşkın en alevlisini bahşedenden? Şimdi yine kalpten seslen de her şeyi yerli yerine koysun var eden… Unutma! Sabırla bekle vuslat anını… Öyle olur olmaz geçirme bir daha içinden! ”
Âşık, muhabbet kuşundan muhabbet ehli olmanın bir sırrını daha öğrenmiş olmanın keyfiyle gülümsedi. Gönlünde kabaran sevda dalgalarıyla diz çöktü aşkın yegâne sahibinin huzurunda…

Yâr, odaya girdiğinde kitapların üzerine konmuş muhabbet kuşuna baktı. İçi sızladı bir an… Eyvah! Efendimi kuşa yem eyledim, diye hayıflandı. Gözpınarlarından taşan bir damla pembe yanağını okşamaya davranırken telefonu çaldı. Aklı, kuşun canına kıydığını düşündüğü aşığındayken telefonuna doğru koştu. Arayan binlerce kilometre ötelerde kendisi için yanıp tutuşan âşıktı. Şükür niyetine bir oh çekti içinden…
Birbirlerine hiçbir şey sormadılar. Sanki bu olanları konuşmamaya sözleşmişler gibiydi. İkisi de çok iyi biliyordu ki yaşadıkları çok yüce bir aşktı. İkisi de Fuzuli nefesiyle anlatılmışlar kadar âşıktı. Sormaya ne lüzum vardı? Aşkın bizatihi kendisi sırlarla karışıktı…

Bildim! Akıl ermezmiş… Bu sevdalık işine…
Vuslat diye inleyen, düşünce yâr peşine…

Şahikasında hasret tüten gönül dağına,
Müjde kuşu konmalı murâdın otağına…

Yâri yâre bağlayan görünmez zincirlerin,
Sesidir bu hıçkırık… Keyfidir esirlerin…

Cânânsız can ne gerek! Kavuşmalı efendim!
Bir olup saadete savuşmalı efendim…

Bayâtî hasret ile için için çürüyor!
Yâre varayım diye hayret suda yürüyor…
Güçer Kafa

ArZu
10-08-2011, 09:24
Aşk Ateştir, Öğüt Yeldir…


http://www.hizliupload.com/di-8IAQ.jpg


“Aşk odu evvel düşer ma şûka andan âşıka
Şem i gör ki yanmadan yandırmadı pervâneyi“
Fuzûlî

Biri pervaneye şu sözleri söyledi:
“Ey ufacık böcek, minicik kanatlı hayvan! Sen kendine lâyık bir dost tut. Öyle bir yola git, öyle bir yol tut ki, biraz olsun başarı umabilesin. Sen kim, mum kim? Sen neredesin, mum sevmek nerede? Semender değilsin. Ateşin etrafında dolaşma. İnsan önce kendini bilmeli, yiğitliğini denemeli, ondan sonra savaşa atılmalı. Yarasaya baksana! Güneşten saklanıp gizlendiği için gündüzleri ortalarda görünmüyor, geceleri meydana çıkıyor. Demir pençeli kimse ile savaşmak, câhillik, kendini bilmezliktir. Düşman olduğunu bildiğin birisini dost edinmek akıllıca bir hareket değildir.

Ey pervane! Kimse sana mumun uğrunda nâhak yere ve boşu boşuna öldüğün için iyi ediyorsun demez. Bir dilenci padişahın kızını isterse, bu saçma bir fikir beslemek, mânasız bir harekette bulunmak demektir. Ensesine tokadı yer. Bir mecliste mum yandığı vakit, padişahlar bile yüzlerini ona çevirirler. Hâl böyle iken mum hiç sana, senin gibi âşıka yüz verir mi?Karşısında o kadar padişahlar varken, büyükler dururken senin gibi bir müflise iltifat eder mi hiç ? Ben zannetmem. Mum herkese nezaket, yumuşaklık, fakat sana kızgınlık gösterir. Çünkü sen zavallısın, biçâresin.

Yüreği yanık pervane ona şu cevabı verdi:
Ey tuhaf adam! Sen bu sözlerinle tuhaf oluyorsun ama iş tuhaf değil. Mum beni yakarmış, yanarmışım. Bunun ne önemi var? Yansam ne olur, kavrulsam ne çıkar? Gönlümde İbrahim’in ateşi var. Nemrud’un ateşi İbrahim’e nasıl bir gülizâr oldu ise, mumun ateşi de benim için bir gülistandır. Gönül, canânın eteğine çekmez, canânın aşkı canın yakasına yapışır. Ben kendi isteğimle kendimi ateşe atmıyorum ki! Boynumdaki aşk zinciri beni ateşe sürüklüyor. Mumun ateşine kavuştuğum zaman yanmıyorum ki, o beni uzakta iken yakmıştı.
Yâr, güzellik ve sevilmek icabı istediğini yapar. Ona: Yapma, etme, günahtır denilmez ki!
Ben, yârimi sevdiğim için onun ayakları altında can vermeye hazırım. Emelim budur, zevkim de bundan ibarettir. Can benim değil mi? Kim buna engel olabilir?
Dost var iken bana varlık yakışmaz. İşte bunun için can veriyorum. İstiyorum ki, yalnız o var olsun. Yârim güzeldir, beğenilmiştir. İstiyorum ki, ben yanarken çıkardığım alev ona sirayet ederek onun ışığına katılsın, onun ziyasını arttırsın.

Ey bana öğüt veren! Diyorsun ki: Git, kendine göre birisini bul, onu dost edin! Bu öğüdün bana hiçbir faydası yok. Bana kâr etmez, te’sir etmez. Bilir misin ki, aşığa nasihat etmek akrebin soktuğu kimseye sızlanma, inleme demeye benzer? Sindbad kitabında çok güzel bir nükte vardır. O da şudur:
“Aşk ateştir, öğüt yeldir.Yel, ateşi alevlendirir.” Bir kaplanı ne kadar dövsen, o nisbette hırçınlaşır, öfkesi şiddetlenir.

Ey nasihatçı! Sen bana fenalık yapıyorsun. İstiyorsun ki, yüzümü ateşli yerden ateşsiz, soğuk yere çevireyim.

Şimdi sıra benim. Ben sana nasihat vereyim de dinle. Daima kendinden iyisini ara. Kendin gibilerle vakit geçirmek, vaktini zâyi etmektir. Kendi emsalinin peşinden ancak kendini beğenmişler gider. Tehlikeli yerlere ise ancak sarhoşlar gider. Nitekim ben aşka düştüğüm zaman onun bütün belâlarını da düşündüm. Kelleyi koltuğa aldım da bu yola girdim.
Sadık bir aşık isen elini canımdan çek. Canını vermeye kıymayanlar kendini beğenen korkaklardır ve sevgiliye değil de kendi şahıslarına âşıktırlar.

Bir gün gelecek, nasıl olsa ecel pusu kuracak beni alıp götürecek. Onun için nazlı sevgilim beni öldürsün daha iyi. Onun uğrunda, onun elinde güle oynaya can veririm. Madem ki, ölüm haktır ve alına yazılmıştır, cânan uğrunda, onun elinde ve yanında ölmek daha iyi değil mi? Bir gün ister istemez öleceksin. Yârin ayağı dibinde can vermek daha iyi değil mi?

Pervâne sâdık bir âşıktır. Tek bir ışık etrafında döner durur ve kendini yok eder. Onun yok oluşu, “Vahdet” yolundaki dervişin hâline benzer. Işık ilâhî aşk, pervâne ise bu aşk ile yanıp tutuşan ve hatta yokluğa erişen derviş demektir.

Pervane acziyet ve perişanlığına bakmadan aşkı ile etrafında yanıp durduğu mumun huzurunda, maşûkuna seslenir:
-Ey sevgilim! Hadi ben âşığım, yansam da yeridir. Peki ya sen neden yanıyorsun, niçin ağlıyorsun?
Mum inleyerek cevap verir:
-Benim tatlı balım vardı. Beni ondan ayırdılar. Şirin’im haksızlıkla elimden alındı. İşte Ferhad gibi tepemden ateş çıkıyor. Gece, meclisi aydınlatan ışığıma bakma. İçimi yakan ateşe bak.
Mum, hem bu sözleri söylüyor, hem de sararmış yanağından sel gibi gözyaşı dökülüyordu.

Mum, sözüne devamla pervaneye dedi ki:
Ey pervane! Ey aşk iddiacısı! Aşk, senin işin değil. Seninki bir kuru iddiadan ibaret. Sende ne sabır var, ne de metanet ve tahammül. Sen azıcık bir ışık ve ateş gördün mü, hemen yanıyorsun. Ben ise tamamıyla yanıncaya kadar dikilip duruyor, dayanıyorum. Aşk ateşi senin yalnız kanadını, benim ise bütün vücudumu, baştan aşağı yakar. Derviş de mum gibidir. Dışı parlaktır ama içi yanmıştır.

Artık gece bitiyor, sabah oluyordu. Peri yüzlü bir hizmetçi gelip mumu söndürdü. Zavallı mum, dumanı tepesinden çıkarken:
“Aşkın sonu budur işte” dedi ve can verdi…

Mustafa Demirci

ArZu
10-08-2011, 09:26
Mecnun Değilsen Sus!…


http://www.hizliupload.com/di-0MPI.jpg

Göğe asılı bıraktığın bu sağnak, nice gönül tarlalarından ‘hû’ filizlendirdi. Kâinat vecde durdu. Ve… dünya elifle dönüyor, yürekler elife dönüyor. Aşk vesile…

Dünyaya alıştım alışalı, denizi çakıl taşlarından tanıdım. İçimde ney seslerini büyüttüm. Belli ki yine bu ıssız limanda fırtına kopacaktı. Bir muammalı vakitti oysa ki yalnızlıklar.

Aşkın tarifini sordum göçmen kuşlara. Dediler göç… Dediler yanmaktır yaklaştıkça… Onun kaynağından tadan divanedir. Sonra…

Sonra bir şair kesti yolumu… En yüce bir düştür benim aşkım. Görmeye değmez ki küçük düşleri dedi ve ekledi: Mecnun değilsen sus!..

Bense güneşlerin kol gezdiği ufuklar hayâl ederdim alkımlı dünyamda, aşka dair… Düşlerim en kudsî duygularla bezenmişti oysa. Meğer küçük düşlerle avunmuşum…

Muhayyel sevdalar buruyor yüreğimin pencerelerini. Herbiri tül, herbiri hür. Hiç dokunulmamış, hiç yaşanmamış. Hikayelerine hayâl meyal tanıklık ettiğim…

Bu efsane hikayeler sürüldü masama. Bense özgün sözlerin tadına alışıktım. Benim taatım, tahiyyatımdı Rab’le…

Dünyanın perdesini şöyle bir aralayınca, aşka dair birçok şeyin öylesine ortalığa savrulmuş olduğunu hissettim ki; tanınmayacak haldeydi. Kadın olmuştu, para, makam, nefs, hırs, menfaat, sömürü olmuştu. O kutsalı aralarından arındırmak öylesine zordu… Kalan son sevgi sözlerini topladım avucuma.. doldurmuyor bile! Dilden çıkıp, ancak kulağa kadar varabiliyordu; yüreğe değil…

Aşka belki bir adım, belki asırlar vardı ama sevgiyi diri tutmaktı, yaşatabilmekti esas olan. Ucuzcular pazarından kurtulup, sultanlar sofrasına hizmetli olabilmekti… İflah olmaz âşık kisvesini giyebilmekti. Gönülde maya tutup aşka, onu göklere armağan edebilmekti.. uçurtmalara…

Celâl-i Didar’a yâr olabilmekti benim en gerçek düşüm… Sen ezelî ve ebedî, arzsız ve arşsız, cennet ve cehennemsiz, öylesine bir sevdasın ki diyebilmekti… Mevlânaca bir tavır koyabilmekti. Naz makamına ulaşmayı gönül hedefinin tam ortasına yerleştirebilmekti.

Ruhum firdevslere kayarken, dünyanın sahte makyajı bulaşıyor yüreğime. Her renk bir adım daha ulaşılmaz kılıyor seni.

Kalbimde bir dünya kurup, binbirinin yıkılışını venüs bardağında seyretmek gibi bir şey sanırım ulaşılmazlığın…

Ey ulaşılmaz Matlubum!..

Hırçın dalgalar Kahhar ismini vuruyor dünya sahiline, güller Cemal isminle raksa başlıyor bir seher, kuşlar Nur ismini zikrediyor bir şafak kızıllığında…

Bense Vedud coğrafyanda, ‘seven’ şahsında talibi oynamaktayım. Belki adaylığın adaylığına bile lâyık değilken;

Bende Mecnun’dan füzun âşıklık istidadı var,

Âşık-ı sâdık benim, Mecnun’un ancak adı var… diyebilme cüretkârlığına koşmaktayım…

Belki sadece içimdeki boşlukta çırpınıp durmaktayım…

Ey Rab! Sana ulaşamamak sensizlikte kaybolmak nedir, anlatayım mı?..

Kum fırtınasında, çölde, sağanaklara âşık olmaktır!…

Dünya elifle dönüyor, yürekler elife dönüyor… Aşk…

A. Refik

ArZu
10-08-2011, 09:27
Hayâ İle Gelen Yükselişler


http://www.hizliupload.com/di-HYLT.jpg

Bir hadisinde, “Ashâbım yıldızlar gibidir” buyurmuştur Hz. Peygamber Aleyhissalatu Wesselam. Onun her biri ‘yıldızlar gibi’ ışık saçan sahabileri içinde Hz. Osman’ın misali, deyim yerindeyse, başka yıldızların ışıltısı arasında kendini pek belli etmeyen bir yıldız, meselâ kutupyıldızı misalidir. Kutupyıldızı gibi… Çünkü, tıpkı onun gibi, Hz. Osman da, ilk bakışta kendini göze farkettiren bir ışık yaymaz. Ama nisbeten zayıf ışığıyla birlikte kutupyıldızı çağlar boyu insanlara yön ve yol gösteren bir yıldız olageldiği gibi, Hz. Osman da bindörtyüz yıldan beri bir yol, bir iz sunmuştur Allah’ın hak yolunun yolcularına.

Oysa, bir kez daha belirtelim, Asr-ı Saadetin büyük olayları içerisinde, Hz. Osman’ın ismi pek önlerde gözükmez. Hz. Peygamber’in hayatını yahut İslâm’ın ilk asrına dair kitapları okuyan herkes, bu örnek asrın hadiseleri içinde Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Hamza, Hz. Ali, Hz. Talha gibi parlayıp ışık saçan simaları görür de, bu simalar arasında Hz. Osman bir derece geride durur.

Zira, onun, bu yıldızlar kümesi içinde özellikle seçilip ayırt edilmesini temin edecek olan, özellikle öne çıktığı belli bir olay, bir gazve yoktur. O ne Hz. Ebu Bekir misali, Mirac vesilesiyle söylediği söz veya Resûl-i Ekrem’e hicrette arkadaşlık veyahut hastalığında ona vekaleten ümmete namaz kıldırma gibi bir sebeple temayüz eder; ne Hz. Ömer gibi putperestliğin en keskin müdafii olarak nam salmışken bir iman kahramanına dönüşme gibi bir hadiseyle öne çıkar; ne de, Bedir’de Hamza’nın, Uhud’da Talha’nın, Hayber’de Ali’nin durumuna benzer bir kahramanlığı söz konusudur. Asr-ı Saadet’e dair kitaplarda Hz. Osman hep vardır; ama hep bir derece gizlidir, saklıdır, gerilerdedir, pek öne çıkmamaktadır.

Hz. Osman, Aşere-i Mübeşşere’dendir. Hem de, onlar arasında, üçüncüleridir. Diğer bir deyişle, cennetle müjdelenen sahabilerini ziyaret ettiği gün, kapısı Resûl-i Ekrem aleyhissalâtu vesselam tarafından bu müjde ile çalınan üçüncü sahabidir. Hz. Peygamber’e halifelikle şereflenenler arasında da, tarihçe, üçüncü sırada yer almaktadır.

Bu durumda, aklıma takılan soruyu ve muammayı çözme çabası içinde, her biri ‘yıldızlar gibi’ olan sair sahabilerin öne çıkan vasıflarını gözardı etmeden, zahiren bir parça geride duran Hz. Osman’ı öne çıkan vasıflarıyla tanıma imkânı buldum ve bu vasıfların her birinin, esasen bizler için de birer hayat rehberi olarak karşımızda durduğunu gördüm.

Ki, Hz. Osman denildiğinde akla gelen vasıflardan ilkini, ‘hayâ’ teşkil ediyor. Hadis külliyatlarından, bizatihî Resûl-i Ekrem’in (a.s.m.) onu hayâsı ve edebi ile övdüğünü okuyoruz. Keza, yine Hz. Peygamberin, hayâsından dolayı ona karşı hususî bir ihtiramda bulunduğunu bildiren hadisler de çıkıyor karşımıza.

Hz. Osman’da temayüz eden bir vasıf olarak hayânın onun nice büyük ve parlak yıldızı dahi geride bırakacak şekilde faziletçe o derece yükselmesine nasıl vesile olduğunu ise, en başta, yine Resûl-i Ekrem’in hayâya dair hadisleri sayesinde anlıyor insan. Nitekim, her iki Sahîh’te ve Kütüb-i Sitte’nin altı kitabından beşinde mevcut bir hadisinde “Hayâ imandandır” buyuruyor sevgili Peygamberimiz. Onun, yine her iki Sahîh’te yer alan, ve Kütüb-i Sitte’nin hepsinde bulunan bir başka hadisi ise, “Hayâ imandan bir şubedir” diye bildiriyor. Yine Hz. Peygamber’in öğrettiği üzere, “Hayânın hepsi hayırdır” ve “Hayâ ancak hayır kazandırır.”

İşte, hayânın niye ‘imandan’ ve de ‘imanın bir şubesi’ olduğunu anlayabildiği ölçüde, hayâsı karşısında ‘meleklerin dahi kendisinden utandığı’ Hz. Osman’ın neden bu derece yükselebildiğini de anlıyor insan.

Bunu anlamak için ise, önce şu iki sorunun izini sürmesi gerekiyor: İnsan nasıl hayâ duyar? Yahut, hangi durumlarda daha hayâlı davranır?

Kendi hayatlarımız dahilinde tecrübe ettiğimiz üzere, hayâyı, yani utanma duygusunu en yoğun biçimde yaşadığımız haller, ‘görüldüğümüzü’ ve ‘izlendiğimizi’ bildiğimiz hallerdir. Yalnız kaldığımızda yapabildiğimiz birçok şeyi, birisi tarafından izlendiğimizi biliyor isek, yapamayız. Ki bu hal, fıtratın kerih gördüğü, insana fıtraten sevdirilmemiş olan bazı şeyleri uluorta yapmaktan bizi alıkoyduğu gibi, günahtan da sakındırır. Kişi hayâsı ölçüsünde açıkça günah işlemekten çekinir, ve hayâsızlığı ölçüsünde alenî günah işler. Bizi tanıyan birinin bizi o halde görmesi endişesiyle gelen psikolojik utanç, çoğu kez, nefsin günaha davetine rağmen, insanı günahtan alıkoyar. Ancak, yine bu yüzden, tanındığı ortamlarda utanılası fiillerden uzak duran insanlar tanınmadığı ortamlarda günaha daha rahat düşebilirler. (Ki, bundan dolayı, yanında bir tanıdığı olmadan tek başına yolculuktan insanı sakındıran, böyle bir durumda şeytanın insana yol arkadaşı olacağını bildiren hadisler vardır. Yine bu bâbdaki hadislere binaen, refakatinde bir başka mü’minin olduğu halde yolculuk, sünnet-i seniyyedendir.)

Günahtan sakınma noktasında hayânın yanımızda başka insanların olduğu durumlar ile yalnız başına kaldığımız durumlar arasında nasıl bir fark husule getirdiğini kendi hayat tecrübemizle biliyoruz açıkçası.

Peki, insan yanında başka bir insan yokken, yani yalnız başına iken gerçekten yalnız mıdır?

Hayır. Yanında bir insan yokken de yalnız değildir insan. O’nun Semi’, Basîr, Latîf, Habîr, Alîm bir Rabbi vardır. O’nun Rabbi, Semi’, yani işitendir. Basîr, yani görendir. Latîf’tir, her yere nüfuz eder; Habîr’dir, herşeyden haberdardır; Alîm’dir, herşeyi bilir. Sem’, basar ve kudret, yani görmek, bilmek ve işitmek, O’nun sıfatları arasındadır. Dahası, Semîu’l-Basîr ve Alîmu’l-Habîr olan Rabbimizin, her işe müekkel melekleri olduğu gibi, insanın fillerini kaydeden melâikesi de vardır.

Yani, insan her an Rabbinin huzurundadır ve melekler her an yanıbaşındadır. Allahu Teâlâ ve vazifeli melekleri, insanla her an beraberdir.

İnsan, bu gerçeği kavradığı ölçüde ‘yalnız’ iken de yalnız olmadığını bilir; ve bu gerçek aklında kaldığı müddetçe insanların yanında işlemeye utandığı günahtan yalnız iken de sakınır. Zira, bilir ki, etrafında insanlar yoksa bile, Semî ve Basîr olan Rabbinin huzurundadır ve melekler de yanıbaşındadır.

Bu açıdan baktığımızda, hayâ imandandır ve imandan bir şubedir gerçekten. Zira, hayâ duygusunun varlığı ve inkişafı, Allah’ı Basîr (herşeyi gören), Semi’ (herşeyi işiten), Alîm (herşeyi bilen), Latîf (herşeye nüfuz eden), Habîr (herşeyden haberdar olan) gibi isimleriyle tanıyıp bilmeye, her an böyle bir Rabbin huzurunda olduğu gerçeğinden gaflet etmemeye, yani iman-ı Billaha ve iman-ı Billah içindeki marifetullaha bakmaktadır. Yanısıra, melâikeye imana da…

Fıtratımıza konulmuş hayâ duygusu, Semi’ ve Basîr olan Allah’a ve meleklerine imandaki terakki sayesinde gelişmekte; hayâ duygusunun gelişmesiyle de, insan takvâ zırhıyla donanıp pek çok günahtan ve pek çok çirkin halden sakınıp korunarak, Rabbinin hoşnut olup meleklerin takdir edeceği salih ameller işlemeye yönelmektedir.

Kısacası, hayâ sahibi olmak ve hele hayâda zirveye ulaşmak ne basit bir iştir, ne de kolay ve sıradan bir iş… Hayâ, imandandır ve imandaki terakki sayesinde bu duyguda bir genişleme ve derinleşme yaşanmaktadır. Hayâda zirveye doğru yolculuk, özellikle de, Semi’, Basîr, Alîm, Latîf, Habîr gibi esmâ-i hüsnâya dair sağlam bir kavrayışla birebir alâkalıdır.

Hayâ ile iman arasındaki bu birebir ilişkidir ki, Hz. Osman gibi bir sahabi, Ashâb-ı Kirâm’ın Resûlullah’ın yanında Allah adına giriştiği savaşlarda iz bırakan büyük bir kahramanlığı görülmediği halde, hayâsıyla şöhret bulmuş bir kişi olarak, sahabilerin en üstünleri arasındadır. Osman (r.a.), imandan bir şube olan ve dillere destan olmuş hayâsı sayesinde, mertebece Hz. Ebubekir ve Ömer’in hemen ardında, üçüncü sırada anılmaktadır.

Hayâdaki bu sırrın, Hz. Osman’daki hayâ halinin, ve onun hayâ ile gelen yükselişinin, şu zamanın günaha çağıran binbir kapısı karşısında bunalan ahir zaman mü’minleri için de hem bir kurtuluş reçetesi, hem de bir yükseliş imkânı sunduğunu düşünüyorum. Bizler de, Hz. Osman misali, Allah’ı söz konusu isimlerinin azamî mertebesinde tanır ve de bu isimlerden gafil olmaz isek, keza kudsî meleklerin hayatımızın her anında bize yoldaş olduğunu bilir — yani, melâikeye imanda da terakki eder — isek, umulur ki, hayâ halimiz o derece inkişaf eder; ve hayâdaki inkişafımız nisbetinde de, nefis ve şeytanın bizi günaha sevketmesi zorlaşır.

Ne mutlu hayatını hayâyla hayatlandıranlara! Ne mutlu, bir kutupyıldızı misali, hayatında ve hayâsında Hz. Osman’ı kılavuz tutanlara!

Metin Karabaşoğlu

ArZu
10-08-2011, 09:29
Merhamet, güçtür


http://www.hizliupload.com/di-QBJX.jpg

İnsanlar yarışsa ama çatışmasa, herhalde daha güzel olurdu hayat.

Ama bu, bu dünyanın gerçeği değil. Bu dünya, bir imtihan dünyası; sınanmanın bir lâzımı olarak, doğru şıkkın yanına yanlış şıklar da yerleştirilmiş. Hayır-şer, hidayet-dalâlet, aydınlık-karanlık iç içe var edilmiş. Tâ ki nisbîlikler devreye girsin; ve yüksek ruhlar o nisbîlikleri onları ‘mutlak’a eriştirecek yolun basamakları kılarken, düşkün ruhlar içlerine biriktirdikleri kasavetin miktarınca yere yapışık kalsınlar. Elmas ruhlar ile kömür ruhlar ayırt edilsin.

O yüzden, henüz ete kemiğe bürünmemişken her ruh Elest Bezmi’nde “Rabbimiz Sensin” diyerek âlemler Rabbine söz verdiği halde, sınanmanın bir lâzımı olan ‘yanlış şıklar’ı çoğaltmak için habire çabalayan İblis nice nice ruhları kandırıp yere mıhlamanın telaşında.

Böyle olunca da, dünya ruhların daha da yükseklere daha da sür’atle çıkabilmek için hayırda yarıştığı bir yer olmanın ötesinde, âlî ruhlar ile denî ruhların çatıştığı bir yere dönüşüyor.

İblis Âdem’in peşinde, Kâbil Hâbil’in. Her İbrahim’in bir Nemrud’u var, her Musa’nın karşısına bir Firavun çıkıyor.

Zaman-ı Âdem’den beri, insanlık bir büyük gerilimin, bir büyük çatışmanın içinde yaşıyor böylece. İman ile küfür, hidayet ile dalâlet, hayır ile şer arasındaki mücadele, mü’minin küfürle ve kâfirle, muhtedinin dalâletle ve dâllînle, hayırlının şer ile ve şerirle mücahedesini gerektiriyor.

İş bu kadarla kalsa, bu sınanma yine de o kadar zor gelmeyecek.

Bir de, ‘tereyağından kıl çeker gibi’ hassas olmayı gerektiren bir tarafı daha var işin.

Dünya, tertemiz mü’minler ile tastamam kire pasa bulanmış kâfirlerden ibaret değil. Mü’minlerde imana yakışmayan vasıflar görülebildiği gibi, kâfirde de güzel hasletler bulunabiliyor.

Kâfirin her sıfatını ‘kâfirâne’ diye niteleme toptancılığından uzak kalıp, onda da hakikate giden bir yol, bir kapı arama çabasını gerektiriyor bu.

Ve yine bu durum, mü’minlerin beraberliğinden bu dünyada bir cennet hayatının temin edilememesi neticesini veriyor.

Hani, bırakalım herkesin hayırda yarıştığı bir dünyayı, mü’minin kâfirle çatıştığı bir dünyaya da razı olunsa bile, durum bundan da ötesi…

Mü’minin mü’minle hayırda yarışmaktan öte, mü’minin mü’minle çatışabildiği bir dünya bu…

Zaten, bu dünyada insana en büyük ızdırap veren, bu değil mi? Mü’minlerin mü’minlere yaptığı kötülükler kadar yürek yandıran hangi durum var bu dünyada sahi?

Ama öyle ama böyle, bu dünya böyle bir dünya işte…

Yarışmak neyse de, çatışmanın kol gezdiği bir dünya…

İmanla küfrün, hidâyetle dalâletin mücadelesi, mü’minlerin kâfirlerle mücahedesini netice verdiği gibi; kendi iç dünyalarımızda ‘mahall-i iman’ ve ‘âyine-i Samed’ olan kalb ile ‘her vakit şeytanı dinleyen’ emmâre nefsin başı çektiği ‘derin çatışma’yı kalbin kazandığı ve nefsi de yoluna râm ettiği bir ‘derin cihad’a konu kılamamışsak eğer, mü’minlerin iç dünyaları da, beraberlikleri de bir savaş alanına dönüşebiliyor.

Sonuçta, bir kasavet manzarası çıkıyor şu âlemde karşımıza:

Küfrüne inad zırhını geçirmiş kimileri var ki; kalbleri taştan bile daha katı…

Ya hırsına yenik düşmüş, ya ‘olursa benim ile olur’a kilitlenmiş, yahut ucundan tadıverdiği dünyalığa imrenip bir makam, mansıp, menfaat peşine düşebilmiş nice imanlı kişinin dünyasında da bir katılık, bir gerginlik, neredeyse yumuşamamaya yemin etmiş bir taassup hâkim aynı şekilde…

Biri mü’mini hiç sevmiyor; öbürü kendisi gibi düşünmeyen mü’mini sevemiyor.

Ama yumuşamamaya yemin etmişler gibi…

Biri diğerinden habersiz olsa bile; biri dışarıdan, öbürü içeriden iç dünyalarımızı altüst etmeye ahdetmiş gibiler sanki.

Kâfirler mü’minlere kötülük ediyor; mü’minlerin bazısı mü’minlerin bazısına kötülük ediyor.

Kötülüğe uğrayan mü’minlerin iç dünyasında ise bir derin hesaplaşma. Bir yanda kabardıkça kabaran bir öfke, ‘ulan haddini bildireceğim şimdi onun’ diye diye kalb çeperlerini zorlayıp dışarı çıkmaya çalışıyor.

Merhamet, bu yüzden güç oluyor işte.

Öfkenin yakıcı ateşi iç dünyaları bu kadar sarmışken; dışarıdan iç dünyamızdaki bu öfkenin üstüne benzin dökülürken, mü’min ‘ve’l-kâzımîne’l-gayz’ sırrına dahil olup öfkesini tutmanın ötesinde yutabiliyor ve hele ki bunu ‘ve’l-âfîne ani’n-nâs’ ile dile gelen affedicilik ile taçlandırabiliyorsa, kalbindeki imanın bir hâssası olan merhamet sayesinde olabiliyor.

Ama ne kadar da zor geliyor bize bu. Ne kadar da güç…

Ama dedik ya, merhamet güçtür.

Ve yine merhamet, kelimenin diğer anlamıyla dahi güçtür ki; öfkenin yenemediği kalbleri merhamet yenebilmiştir.

Merhamet su gibi nüfuz edici, hava gibi latif, ipek gibi yumuşak incecik kökler kadar delicidir. Merhamet, kabaran öfkenin yanında zayıf gibi görünse de, su gibi, hava gibi, kökler gibi güçlüdür. Nasıl o akıp gidiveren su buz olup genleştiğinde en katı metalleri dahi çatlatabiliyorsa; nasıl incecik kökler en sert kayaları bile yarıp içinden âb-ı hayat buluyorsa, merhamet nice imana açılmaz denilen kalbi açıp, nice teslim olmaz denilen kalbi teslim alabilir.

Sözün kısası, bir yarışmadan öte, bir çatışmanın içinde yaşıyoruz.

Onlar, bizi öfkelendirip, öfkemizle öfkelerini büyütmek istiyorlar; öfkelendirerek bizi yenmeyi hedefliyorlar.

Ama biz onları yeneceğiz…

Onları öfkemizle değil, merhametimizle yeneceğiz.

Çünkü biliyoruz, merhamet güçtür; ama yine biliyoruz ki, merhamet güçtür!

Metin Karabaşoğlu

ArZu
11-08-2011, 14:41
Özür dilerim


http://www.hizliupload.com/di-XJUY.jpg

‘Özür dilerim.’ Kulaklarımda kaç kez yankılanmıştı bu ses. Saniyenin kaçta birini yaşıyordu şu anda kaç an saklıydı ve ben hangisini yaşıyordum. Ve ben bu hiçbir şeyi sığdıramayacağım ana kaç yıl gizlemiştim de üzerinin bu kadar tozlu olduğunu bu cümle silmişti. Silmiş miydi, siler miydi, silmeli miydi?

‘Özür dilerim.’ Kulaklarımdan yüreğime inerken harfler gözlerime uğramasalardı. Ahh! Şu ana sığdırmak istemediğim hüznümün siyah incileriydi onlar. Daha fazla görünmeselerdi, saklansalardı, kaybolsalardı. Akmamalılar. Akmasaydılar.

‘Özür dilerim.’ Kaç hayat değişti bu cümleyle? Kaç ömür yine yeniden diyerek başlamıştı vaktiyle üç nokta koyduğu tebessümle başlayıp da sonunu getiremediği cümlelerine?

‘Özür dilerim.’ Haklılığın kanıtı olan bu cümle dokunur muydu bu kadar? Geç kalınmışlığına mı yoksa yavanlık koktuğuna mıydı kahrı gözlerimin? Kaç kişi haklılığına ağlamıştı, haklı olmak akla gelecek en son şey mi olmalıydı, istenmeli miydi, verildiğinde mi alınmalıydı, verilse de verilmese de önem arz etmemeli miydi? Haklılık kimlerin yanında hak, kimlerin yanında haksızlık olmalıydı ve benimkisi kaç yerde haksızlıkken Hakk’ın yanında hak mıydı? Şimdi ne demeliydi bu bilmeceye, ne isim okunmalıydı kulağına, tanımsız mı? Adı olmayana ne denirdi sizin oralarda? Ben kaç kez adsız olmuştum ki haksızlıklar arasında koşuştururken…

Kaç vakit geçmişti bu cümle yüreğime dolanalı. Kaç gün, kaç saat, kaç dakika… zamana isnat edilmeyen anlar da olur muydu benim hayatımda? Kaç ömrü kaç kişi yerine yaşamıştım kaç vakittir. Allah’ım! Hala bunları düşünebildiğime inandır beni.

‘Özür dilerim.’ Bütün harfler yüzüme çarpıyor şimdi. Noktası konulmamış ve yerini iki noktaya bırakacak hislerden uzak harfler duymalıydım. Sessiz çığlıklarım beni bana boğdururken, başkalarının yerine infazımı verirken ve hala bir cümlenin tesiri beni zamansızlığa, mekânsızlığa taşımışken ikinci bir cümle: ‘Ben senle, sendeydim, sensizken sessizce…’ Sonu olmalıydı, üç nokta olmamalıydı buraya, bitmeliydi. Yeni yarışlara yeniden diyecek ruh taşımıyordum artık. Harfler koşuyordu yüreğime; kaç tanesi ıskalamıştı, kaç tanesi hedefine varmıştı ki. Bana ait değillerdi. Benim demeyeli ne çok mu vakit olmuştu, ne çok vakitmiş gibi mi gelmeliydi, kaçına karşılık vermeliydim, bir virgül kullanmalı mıydım?

Ben-sen-sende-sensiz-sessiz… Hiçbiri ben değildi bunların. Ben yoksam burada senin ne işin vardı burada. Hem benim de değildi ki bunlar. Ben, bende değilken başkasında nasıl olabilirdim, ya da başkası bende ne arıyordu ki benle. Bütün yollar uzun, karanlık ve korkunç bana. Hangi azık karnımı doyururdu bu yolda, kaç nefes soluklandırırdı beni ve Yusuf gelir miydi benim de kuyularıma…

Kimsede kalmak istemedim ki ben, kimseye kalmak, kimseyle olmak. Ben bana bırakılmayı arzuladım, yeteri kadar ben yok muydu bende? Haricimdekiler bana ortak olmasalardı, beni bizleştirmeye çalışırken beni benden ve haricimdekilerden ötekileştirmeselerdi. Şimdi ben hala bende miyim?

Söylediklerimize inanmadığımız için mi kaybolmuştuk? Peki söylemeseydik de kaybolmaz mıydık? İnandık da yetmedi mi sözümüz? Kınası çoktan yakılmıştı umutlarımızın, ölmeye de öldürmeye de niyet etmiştik çok evvel. Sen sakladın mı umutlarını, yakmadın mı, kınalamadın mı, inanmadın mı, sustun mu? Sen ne yaptın böyle umutlarımıza da beni kendinde bu hale getirdin?

Sen miydin yaşadığım? Sende beni bulduranı mı yaşadım? Sen bunca vakit gelmemişken bana, beni bırakmayan değil miydi beni yaşatan? Şimdi bu aşkın hangi haliydi ve hangi aşka bu hal yaraşırdı en çok sen söyle?

Sizin oralara da yağmur yağdı mı hiç benden sonra? Islandın mı bana, kandın mı, damlalardan düşer diye ben, korkup hiç kıpırdamadığın oldu mu senin de? Koktu mu toprak benim gibi, yemek istedin mi? Huzur uğramadı mı ardından gönlüne? ‘Elhamdülillah’ diye bir nidayla yüreklendirdin mi damlaları titreterek?

Kaç vakit karşımda suretin bana sır anlaşılan. Zamansızlıkta ve mekânsızlıkta bir an. Adı yok sanı yok… Sır… Nihan…

Bütün bu soruların bir yanıtı vardır elbet. Lakin ne soracak takatim var ne de kendimi tekrar kaybedecek. Aşkın hangi haliydi bu, hangi hale yakışırdı bu aşk? ‘Adı her neyse beni bana buldursun ve bütün kaybedişler sonlansın. Umutların kınası kurumasın.’ demek geçiyor içimden. İçimden geçerken kelimeler aitsizlik yaşayıp yabancılık çekmesinler istiyorum sende. Ondandır kelimelerimi en derinime gömüyorum.

Yol mu? Uzun. Azık mı? Su mu? Aşk mı? Kaç yangın daha alevlidir ki? Kaç aşk daha sancılı, kaç ben daha bensiz, daha susuz, daha aç, kaç cümle daha anlamlıydı bu hal karşısında ve kaç sen, sana dair olan daha bilmem kaç…

Sen sensizliği sende bulurken bensizliği bırak bana. Esaretinin prangalarını benle kilitleme. Şimdi yol mu sana da uzun, su mu senin de susuzluğun, aşk mı bensizliğin, özür mü tövben, sessizliğin mi yakarışın, yağmurun. Damlalarımdan son kez çekilme ben gidene kadar yoluma. Bir âmin de benim için yükselsin avuçlarından göğe…

Özlem Zümral Biçici

ArZu
11-08-2011, 14:43
Feragat, sevgidendir!


http://www.hizliupload.com/di-EG5A.jpg

Düz mantığın bildik çıkarımlarına inat, hayat paradokslarla yüklüdür. O yüzdendir ki, ‘hayat kitabı’ Kur’ân, hak üzere yaratılmış kâinatta hak üzere bir hayat yaşayabilmemiz için birer ‘paradoks’ gibi gözüken gerçeklerle tanıştırır bizleri. Buyurur ki, “Kısasta hayat vardır.” Kısası bilakis hayatın yitimi olarak görüp de Kur’ân’a karşı ukalalığa girişen seküler aklın hüküm sürdüğü toplumlarda yaşanan bunca cinayet, caydırma ve önleme yolundaki o kadar çabaya rağmen giderek artan adam öldürmeler, bir delilidir bu hakikatin. Kısas, hayata hürmet sonucunu doğurur; kısas olmasın diyenler ise, nice masumun haksız yere öldürüldüğü bir zeminin şahidi olur.

Aynı şekilde, Allah yolunda öldürülenler için ‘ölüler demeyiniz’ buyurur Kur’ân. Asıl olan ahiret yurdu ve aslolan âlemler Rabbinin rızası ise; asıl ‘ölü’ler, Allah yolunda öldürülenler değildir, bilakis onlar ‘fena’dan ‘beka’ devşirmişlerdir. Asıl ‘ölü’ler, bu dünyayı ahiret hesabına yaşamayıp âlemler Rabbinin rızasını gözetmeyerek insaniyetlerini heba edenlerdir; iki ayakları üstünde duruyor, yiyip içiyor oldukları halde dahi…

Yine, “Allah sadakaları kat kat arttırır (ribalandırır), ribayı, yani faizi ise mahveder” buyurur Kur’ân. Ahiret âleminde daha bir aşikâr görülecek bu gerçeğin sağlaması, bu dünyada dahi yapılmaktadır. Faize bir şekilde bulaşıp da huzur devşiren yoktur.

Yine Kur’ân’ın öğrettiği bir paradoks, ‘sevgi’ye ilişkindir ve bize bir ‘sevgi sınavı’ öğretmektedir.

Bugünün anlayışıyla, hele romanların, filmlerin, şarkıların aktarımıyla, bir katıksız bağlanma, bir tereddütsüz sahiplenme durumu olarak sunulur sevgi. Öyle ki, sevgiyi böyle birşey zannettiği için işi iyice abartan, bir ‘hastalıklı sevgi’yle sözümona sevdiğine ‘yâ bana yâr olacaksan, ya da hiç kimseye’ seçeneğini bırakan, bu yüzden sözümona sevdiğini ‘öldürmeye’ kıyabilen insanlar vardır. Gazetelerin üçüncü sayfalarının yarı kısmı, ‘sevmek bağlanmaktır,’ ‘sevmek sahiplenmektir’ sanan bu arızalı ruhların ortalığa buladıkları kanın ve dehşetin haberiyle dolu değil midir zaten?

Halbuki Kur’ân-ı Hakîm, Süleyman aleyhisselamın henüz bir ‘peygamber’ değil, bilakis gençliğe doğru adım atmak üzere olan bir genç iken Allah’ın dilemesiyle sahip olduğu hikmetin bir nişanesi olarak dile getirdiği bir ‘sevgi sınavı’nın haberini bize verir. ‘Bir çocuk ve iki kadın’ diye özetleyebileceğimiz bir sevgi sınavını…

Ortada tek bir çocuk vardır, ama iki kadın o çocuğun ‘annesi’ olduğu iddiasındadır. Aralarındaki mesele, aynı zamanda hükümdar olan Davud aleyhisselama kadar gelir ve Davud aleyhisselam çocuğun kadınlardan birine verilmesine hükmeder. Ama huzurunda bulunan oğlu Süleyman, hükmün yanlış olduğu kanaatindedir. Bunun üzerine, Davud aleyhisselam meseleyi çözmesini oğluna havale ettiğinde, Süleyman aleyhisselam herkesi dehşete düşüren bir ‘çözüm’e hükmeder. Çocuk ortadan ikiye bölünecek; yarısı bir kadına, yarısı ötekine verilecektir. Kadınlardan biri bu çözüme karşı sessiz kalır; diğeri ise, çocuğun ölümü anlamına geldiği aşikâr bu ‘çözüm’ gerçekleşmesin diye, kendi ‘annelik’ iddiasını geri çeker ve çocuğun öbür kadına verilmesini ister. Tam da burada, Süleyman aleyhisselama verilen hikmet mucizevî bir surette kendini gösterir. “Çocuk, feragat eden bu kadınındır. Çocuğun annesi odur ve ona verilmelidir” buyurur Süleyman aleyhisselam.

Kıssada görüldüğü üzere, Süleyman aleyhisselamın çocuğun kime ait olduğunu anlamak için seçtiği ‘sevgi kriteri’ manidardır. Bir çocuğu herkesten fazla annesi sevebilir; ve bir anne, çocuğunu o kadar çok, o kadar içten ve o kadar gerçek bir sevgiyle sever ki, çocuğunun hayatını başka herşeye feda edebilir. İşte o kadın, çocuğun kendi çocuğu olduğundan emin olduğu halde, ve daha doğrusu çocuğun kendi çocuğu olduğundan emin olduğu için, Süleyman aleyhisselamın gerçekte asıl çözümü arkasında gizleyen zahirî ‘çözüm’üyle çocuğunun hayatından olmasın diye, çocuğuyla ilgili bütün iddialarından vazgeçmiş; davasında haklı olduğu halde, terk ve feragat yolunu seçmiştir. Bu yolu seçmesiyle de, çocuğun asıl annesinin kendisi olduğunu isbat etmiştir. Çünkü ancak gerçek bir anne ‘haksızlıkla suçlanmak’ pahasına çocuğunun hayatını kurtarmayı, çocuğunun hayatı pahasına ‘haklı çıkmaya’ tercih edebilir!

Sevmeyi neredeyse ölümüne bağlanmak ve neredeyse boğarcasına sahiplenmek diye anlayan patolojik sevgi tariflerinin rağmına, Kur’ân hazinesinden Hz. Süleyman’ın eliyle bize sunulan bu sevgi ölçüsü, ‘ölümüne direnmek’ yerine içinde hayat olan bir tercihe yönelmeyi şiar edinmiş ruhumu ‘mertlik testine tâbi tutanlar’a karşı kalbimi serinletiyor. Terketmediği için sevdiğinin ölümüne sebebiyet vermeyi değil, sevdiğinin hayatiyeti için terk etmeyi göze alabilmenin erdemine aklımı da ikna ediyor üstelik.

Yine bu hikmet iledir ki, Hz. Hasan’ın zor zamanda gerçekleştirdiği ve nicelerinin akıl sır erdiremediği feragati de, eseri Risale-i Nur için ‘Hz. Hasan’ın bir manevî veledi’ de diyen Bediüzzaman’ın sözümona ‘başarısız’ gözükmeye razı olarak sergilediği geri çekilme, terk ve feragatlari de tereddütsüz bir şekilde anlayabiliyorum.

Hz. Süleyman’ın eliyle bize sunulan bu hikmet, öte taraftan, bu topraklarda “Ya sev, ya terk et!” söylemi üzerinden bir faşizm üretmeye çalışan milliyetçi, ulusalcı, cemaatçi her türden zavallıyı gördüğümde dudaklarımda acı bir gülümsemenin belirmesine sebebiyet veriyor. İçimden bir ses, “Seviyorsan, gerekirse terk edersin; terke zorlarken terk edemediğine göre, sevgi sınavından kalan sensin” diyor, terk etmeyi sevmenin zıddı bilen bu anlayışın sahiplerine…

Nitekim, sevmenin gereğinde terk ve feragati de içerdiğini bilemediği için, düz mantığına sevmek ne pahasına olursa olsun sahiplenmektir diye bildiği için, içine girdiği yüreği de, kurduğu aile hayatını da, kurulan dostlukları da, mensubu ve belki önderi olduğu camiayı da, hatta içinde bulunduğu toplumu da felâkete sürükleyen ‘sözde sevgili’lerden geçilmiyor ortalık.

‘Üçüncü sayfa haberleri’ni bir örnek olarak hatırlatmıştım hani.

Dilerseniz, ‘Ergenekon’ ve ‘ulusalcılar’ merkezli ‘birinci sayfa’ haberlerine de bu gözle bakabilirsiniz…

Metin Karabaşoğlu

ArZu
11-08-2011, 14:44
Ben aslında…


http://www.hizliupload.com/di-76CM.jpg


Kırgın durduğuma bakma, aslında bende herşey aynı. Hüzünlere olan bu bağlılığım, eskiden kalma. Hüzünler biraz daha sanki bana benziyor.“Hiç değişmeyeceksin” diyor bir dostum.
Bu söz, tarifi imkansız bir mutluluk veriyor bana. Aslında yeni bir başlangıç için; yaşım ve rüzgar müsait. Ama gerekli dermanı dizlerimde ve yüreğimde bulamıyorum. Yokuşları çıkarken yaşıma yakışmayan bir daralma oluyor nefesimde. Bu darlıkta neyi değiştirebilirim ki? Yaşım daha küçük yüreğimden.

Ben aslında rüzgar olsam, hep doğudan eserdim.
Ben aslında, hayatın sayfalarına ölüme dair dipnotlar hiç düşmedim.
Ben aslında, bir gün kapımın umuttan yana çalınacağına emindim.
Ben aslında, hayat ile hayali hep birbirine karıştırırdım.
Ben aslında anladım, yaralarıma uzanacak ellerin çok uzak olduğunu.
Ben aslında anladım, cami avlusuna terkedilen kundaklık bir çocuktan bir farkım olmadığını.
Ben aslında anladım, hayatımın hep yamalardan ibaret olduğunu.
Ben aslında, cürmüm kadar yer yakardım…

‘Neyse’ deyip toparlanmalıydım artık. Dökülen cümlelerimi, kırılan gençliğimi, darmadağın olan hayatımı onarmalıydım ve yeniden kalkabilmeliydim düştüğüm yerden. Bu kadar hassas olmanın vakti değildi artık. Küçük yaralarımla uğraşarak kaybedecek vaktim yoktu. Zira hayatın tutunacak dalları vardı. Asılmalıydım ben de zayıf kollarımla hayata; sabrı öğrenmeliydim. Sıkıca tutmalıydım bana uzanan elleri.Değişmem zor aslında. Acılar hep aynı çünkü. Acılarım hep aynı…
Yine de değişmeliyim, ey rüzgarlı hüznüm. Ne tarafa eseceğin belli değil, biliyorum. Biliyorum, denizi özlemem de kâr etmez. Kimbilir belki masal olsaydı yaşadıklarım, bir umut olurdu hep Kafdağı’nın ardında. Ama masal değil yaşadığım, biliyorum. Belki de oturup ağlayarak başlamalıyım değişmeye…
Oturup ağlamalıyım halime.
Belki tebessümlerimin bereketsizliği de terkeder beni böylece, kimbilir…

Zeynep Özcan Şeker

ArZu
11-08-2011, 14:46
Kelimelerden Örülü Yalnızlık Sınırlarımız


http://www.hizliupload.com/di-W73S.jpg


“Önce Kelime vardı,’ diye başlıyor Yohanna’ya göre İncil. Kelimeden önce de Yalnızlık vardı. Ve Kelimeden sonra da var olmaya devam etti. Yalnızlık… Kelimenin bittiği yerde başladı; Kelime söylenemeden önce başladı. Kelimeler Yalnızlığı unutturdu ve Yalnızlık Kelimeyle birlikte yaşadı insanın içinde. Kelimeler, Yalnızlığı anlattı ve Yalnızlığın içinde eriyip kayboldu. Yalnız Kelimeler acıyı dindirdi ve Kelimeler insanın aklına geldikçe, Yalnızlık büyüdü, dayanılmaz oldu.”

(Oğuz Atay – Tutunamayanlar)


Kelimelerimiz, sınırlarımızdır; sınırlarımız da kelimelerimiz…
Yalnızlığın sınırı, kelimelerdedir; kelimelerin sınırı da yalnızlıkta…
Sınırlarımız, kendimizi güvende hissetmemizi sağlar.
Sınırlarımızı sadece biz belirleriz!
Kelimelerimizi de…
Bizi en çok tanımlayan, belki de en çok anlatan sınırlarımız değil midir? Yani jestlerimiz, mimiklerimiz, giyinişimiz, saçlarımız, duruşumuz, takılarımız, okuduklarımız, yazdıklarımız, çizdiklerimiz, dinlediklerimiz… Bizim sınırlarımız değil midir bütün bunlar? Sınırlarımızı genişletmek için, ne yapmak gerekli peki? Hayatımızın sınırlarını yani?

Sınırların Teğet Geçildiği Yer

Çoğu kez hayatı teğet geçerek yaşıyoruz. Hayatın içinde olmak zorunu, kıyısından seyrederek başaramayacağımızı öğrendim. Ama öğrenmek yetmiyor hiçbir şeye. Baharın elinden tutmayınca, dallarına dokunmayınca, ağız dolusu gülmeyince…
Kış gelmek üzere… Baharı kaçırdık! Son yıllarda, ne ilkbahar var bu şehirde ne de sonbahar… Ne kadar keskin mevsim geçişleri yaşanıyor hiç durmadan içimizde. Yazdan kışa, kıştan yaza geçiveriyoruz birden. Oysa eskiden baharlar olurdu: İlkbahar-Yaz-Sonbahar-Kış… Bize böyle öğretilmişti. Benim bildiğim dört mevsimi vardı hayatın eskiden. Şimdi karıştı mevsimler birbirlerine, ya da biri diğerinin yerini almaya başladı. Bir günah keçisi bulmalı: Küresel Isınma! Evet, evet! Kesinlikle tek suçlu o! Mevsimlerin aklını çelen, onları birbirinden uzaklaştıran tek suçlu!
Mevsimlerin içimizde uyandırdığı hüzün ya da sevincin bir psikolojik açıklaması vardır elbette. Ama bunun dışında bir şey daha var: O da hayatın mevsimlerini değiştiremeyeceğimiz gerçeği… Mevsimlerimizin de sınırlarının olduğu… Her mevsimde üç ay var. Bunu ne ben değiştirebilirim, ne de siz!
Kendi sınırlarımızı biz belirleyebiliyoruz belki, ama bazen sınırlarımızı tehdit altında hissetmiyor muyuz sahi? O zaman içimizdeki kuytu köşelere saklanmak en iyisi galiba! Belki hayatımızı biraz da rölantiye almak…

En Büyük Sınır: Ölüm

En büyük gerçekliğimiz değil midir ölüm? En büyük sınırımız… Ölüm, en büyük sınırımızdır bizim evet, hayatın arasından kelimelerimizi toplayarak çalar bizden, bir de seslerimizi, gülüşlerimizi, ellerimizi… Bir sınırdır ama aslında bir sınır olmaktan öte bir şeydir ölüm. Uzak bir ülke olur bizim için ölüm bazen… Bazen de en yakın!
En büyük acıyı ve bitimsiz sızıyı dindirmek için gittiğimiz uzak ülkelerin uzak yağmurlarında ıslanırız hiç durmadan. Sonra dönüp gelir, bildiğimiz toprakların sınırlarına sığınırız yine.
Bildik bir şarkı, biz gemiye binerken çalınır arkamızdan: “Sessiz Gemi.” O gemiyle birlikte bilmediğimiz bir dünyanın kapılarını aralamaya çalışırız. “Sessiz Gemi”, bizi uzak bir ülkeye bırakma görevini ifa eder ve gider. O uzak ülkeye vardığımızda içimizde bitimsiz bir merak vardır: Acaba geride bıraktıklarım beni unuttu mu? diye… Bizim de aklımızın eremediği en büyük gerçeklik başlamıştır. Hayatın sınırları, ölümün kapısına dayanmıştır ve ‘gidenler memnundur ki, dönen yoktur seferinden!’

Hayatla-Ölümün Sınırında Bir Dua

Acılar dinsin, rüzgârlar şarkı söylesin yapraklarla, umutlar kuş olup uçsun havalara, uçurtmalar alıp gitsin beni başka diyarlara…
Hayır, bunlar dilek değil, bunlar gerçek düşler. Ufkumuzun darlığınca algılayamayacağımız gerçekler bunlar.
Kurmaca dünyalarda yaşıyoruz. Çok komik ama bir sivrisinek vızıltısı uyandırıyor beni bu kurmaca düşten. Legolardan örülü pembe dünyalar yıkılıveriyor tez zamanda.
Vücudumu inceden inceye saran bir sızı var. İliklerimde hissettiğim bu acının ne olduğunu ben de bilmiyorum.
Bir pervane gibi ışığa vuruyorum kendimi hiç durmadan.
Son arzumu küçük bir yelkenliye verip salıveriyorum bilinmez sulara.
Nedendir bilinmez durup durup yılların tehlikeli girdaplarına giriyorum yine.
Bitmese.. hiç bitmese diyorum. Sanki dualar ellerimden kayıyor tek tek. Allah’ım ne olur dualarımı yerde bırakma!
Hatıraların kırık dökük armonisi bunaltıyor beni. Bunaltıyor hatta sarsıyor gecenin ıssızlığı.
Sarmaladığım bir erik çiçeği dalında soluyor yine.
Acı olmasa, ölüm olmaz.
Ölüm olmasa, yaşam olmaz.
Kuş kanadı, deniz soluğu…
Rüzgâr havası, ateş sarısı…
Her şey, her şey yanlış, her şey unutulmuş bir şarkı oluyor bu gece.
Hazin bir öykünün sonu, saadet dolu bir şarkının hüzünlü notalarına dönüşüyor.
Yaşamın bir zaman hatasına dönüştüğü o bitimsiz anı unutmak istiyorum.
Sımsıcak bir sahranın ortasında gördüğüm bu serap bakalım nereye ve ne zamana kadar sürecek?

Merve Koçak Kurt

ArZu
11-08-2011, 14:48
Dur Ey Adam!.. Korkma ki; Koşmak Zorunda Kalmayasın…


http://www.hizliupload.com/di-HVEY.jpg

‘‘…Senin için yüreğinin peşine düşmüş
dediler, götürdüğü yere gidecekmiş dediler,
yüreğin senin, nereye gidiyor adam?…’’

Hırstan gözkapakların genişlemiş, gözlerin ne önündekileri ne arkandakileri, ne sağında nede solundakileri görmüyor… Hep uzaklara bakınıyorsun adam…
Önünde bir hayat, ardında bir hayat, sağında ve solunda hayatlar var; bak bir kadın var sağında, üçte çocuk hemen sol tarafında, bak ardında iki yaşlı insan var ve önünde insanlar, kadınlar, erkekler, çocuklar var yaşamak isteyen, hemen şimdi seninle yaşamak isteyen insanlar var.
Ve sen azgın şelaleler gibi daha, daha yükseklerden düşmeye koşarken durgun sular gibi yaşamak isteyen hayat sahipleri var dört bir yanında.
Nasılda görmüyorsun adam?…

Hırstan ayakların dizlerine yabancılaşmış, ellerin, kolların yakın dallarda çürümeye durmuş kaç meyveyi daha itekleyerek önüne uzanacak?… Hiç yorulmayacak mısın adam?…
Bak limonlar senin için çıtır çıtır su topluyor, elmalar dallarında senin için terliyor, incirler, üzümler senin için ballanıyorlar.
Bak tavuklar, kuşlar, kargalar, küçük serçeler senin için toprağı eşeliyorlar, bulutlar senin için biat edip bir araya geliyor, yağmurlar senin için yağıyor, damla damla başına , omuzlarına, yüzüne düşüyorlar.
Bahçen seni beklerken hangi uzak bahçelerin olmamış meyvelerine göz dikmişsin de, daha kaç ağacın dallarını kırmaya koşuyorsun adam?…

Hırstan dudakların incelmiş, ağzın bıçak kesiği gibi burnunun altını çentip te çizmiş sanki, dilinden ah-u efganlar dökülüyor üstüne başına!… Ağzın kanıyor adam!…
Bütün yumurtalar içinde en büyükleri senin elindeki viyol’ü dolduruyor, en iyi armutları sen istiyorsun, en kırmızı, en sarı, en yeşil elmalar senin poşetlerine dolup boşalıyorlar, matematik bilgin kuru fasulyenin kalibresini bile hesaplamaya yetiyor, daha ne istiyorsun?
Bin ekmek içinde nasibini bulmak için bin ekmeği de elden geçiriyor, bir ekmek biraz daha az yada biraz daha çok pişmeye görsün fırınların kapılarını kırmaya gidiyorsun.
Nasibinden daha başka ve daha fazla kaç ekmek yiyebileceğini sanıyorsun?
Bu nasıl bir açlık ki, hiç doymayacakmış gibi bakıyorsun adam!…

Hırstan saçların deli kevenler gibi olmuş; başının içi boşalmışta dışına vurmuş sanki!… Ne esen rüzgarlardan haberin var, ne gelip geçen günleri hangi kuyularda kaybettiğini hatırlıyorsun adam!…
Bak herkesin bir başı var omuzlarının üstünde, herkesin kendi başının içinde kendi hesapları, kitapları, kendi tilkileri ve o tilkilerin birbirine dolaşık kuyrukları var.
Kanma kimsenin başına ki, kendi başını da kimsenin başını da sen kendin yakmasın.
Sanma ki, tilkilerine uyanlar senden daha iyi rüzgarlara kaptırmışlar varlıklarını, sende herkesin kapıldığı rüzgarlara kapılmışsın.
Bırak Zerdüşt’ün neyi nasıl buyurduğunu, o kayalıkların dorukları insana göre değil, kendi rüzgarına kapılmak için kendi düzlüğüne in adam!…

Hırstan yüzün kararmış, alnın bin yıl yaşamışsın da inadına yaşlanmamışsın gibi sınır çizgileri silinmiş eski haritalara benziyor sanki… Yüzüne bakanlar boş bir kitabı okuyorlar sende, kim bilir kaç kabus görmüşsün de harflerini yitirmişsin, kim bilir ne kadar korkmuşsun adam?…
Dur ve dinle ki; her devir kendi korkusunu kendi zamanından yapar da oturup ona bakar ve her devirde korkularına bakanlar korkuluklarını da kendi korkularından yontarlar.
Bil ki, bütün korkuluklar hep bir korkudan doğarlar adam…

Dur ey Adam!… Koşma!… Allah var!… Korkma!…
Korkma ki, kaçmayasın korkundan, korkma ki, korkuluklara sığınmayasın ve korkma ki, koşmak zorunda kalmayasın!…
Yalan söylemişler sana; koşmak çare değil, koşmak, çünkü hızı kutsamaktır ve hız unutkandır ve hız nankördür ve hız bu devrin korkuluğudur!…
Dur Ey Adam!… Koşma artık…
Korkma ve unutma; ‘‘…Allah bize yeter ve O ne güzel vekildir…’’

Şahin Torun

ArZu
11-08-2011, 14:54
Erken Açan Çiçekler


http://www.hizliupload.com/di-Z2CG2K8B.jpg

“Yazık erken çiçek açtı ağaçlar, aldanacaklar. Ayaz yiyecekler donup ölecekler zavallılar!” dedi birisi…

Aldanmışlar mı?

Oysa ben oldum olası nazenin gövdeleriyle zemheriye yol gösterip “Hadi artık senin devrin bitti, zaman bizim zamanımız” diyebilen yiğit çiçeklerin hayranı olmuşumdur.

İdealleri uğruna sırtlanıp davalarını, düşmüşlerse yollara… Göğüs gerip kara, borana durabilmişlerse dimdik ayakta… Ardı sıra geleceklere yol yordam göstermek umuduyla feda etmişlerse kendilerini… Ve bundan hiç yüksünmemiş, nefslerine pay çıkarmamışlarsa… Bunun adına yanış diyebiliriz belki ama aldanış asla!

Onlar yeşerip neşvü nema bulmasalardı, kara kışın terki diyar edeceğini, baharın kapı aralığından süzülmek için fırsat kolladığını nereden bilecektik? Nereden haber alacaktık önümüzde ki çiçek yüklü, umut yüklü gül mevsimini?

Serdengeçti görevini yüklenen bu çiçekler, ardı sıra gelecek akıncıların müjdesini ulaştırabilmek için gönüllü düşmüşler zamana, biz aldandılar sanmışız. Ve aldanmışız!

Ammar bin Yasir…

İslamın ilk boyveren çiçeklerinden biriydi o. Karanlık dünya, imanın şualarıyla renklenmeye başladığında gönlü gökkuşağına bezenmişlerin ilklerindendi… Erkam’ ın evinde iman nuruyla ışıdığında, müslümanlar onunla otuz kişiydiler.

Müslümanlığını ilan edenlerin de yedincisiydi. Bazılarının aldanıp yandı sandığı, oysa dirilişin muştusu, gelen baharın habercilerinden birisiydi o.

Herhangi bir ailenin, nasıl şehadet yuvasına dönüşebileceğinin delili, asil, yiğit, ilk şehit çocuğuydu.

Yemen’den Mekke’ye kardeşini aramak için gelmişti babası Yasir. Daha sonra Mekke’ye yerleşmiş, annesi Sümeyye ile evlenmişti. Ve böylece başlamıştı Ammar bin Yasir’in kutlu öyküsü…

İslam’ın ilk şehidleri olma şerefine erişen bir anne babanın evladıydı. Davasına en kıymetlileri anne ve babasını kurban vermişti. “Annem babam sana feda olsun” düsturunun yalnız sözde değil hakiki deliliydi. Kendisi de merhametsizlerin elinden türlü eziyet görmüş, yaralarını sevgililer sevgilisinin tesellileri ile sarmıştı. Resulullah, şahid olduğu eziyetler karşısında “Ya Rab! Bu ateşi İbrahim’e kıldığın gibi Ammar’a da serin ve zararsız eyle” niyazında bulunarak “Sabrediniz ey Yasir ailesi… Allah’ın size vadettiği cennettir” sözleriyle müjdelemişti şehadet yolcularını.

Birgün dayanamayacağı işkenceler sonunda müşriklerin istediği sözleri tekrarlamıştı şuursuzca. Kendine geldikten sonra Resulallaha gözyaşlarından sırılsıklam bir vaziyette koşarak af dilemişti. İmanını kaybetme korkusu çektiği en ağır işkencelerden ziyade dayanılmazdı onun için. Bu endişe yakıp kavuruyor, eritiyordu tüm benliğini. Allah Resulu onu teselli etmiş;

“Gönlü imanla dolu olduğu halde, zor altında olan kimse müstesna, inandıktan sonra Allah’ı inkar edip, gönlünü kafirliğe açanlara Allah katından bir gazab vardır, büyük azab da onlar içindir.” (Nahl/106) ayetiyle gönlünü ferahlatmış ve tekrar zulmederlerse yine aynı sözleri tekrarlayarak ellerinden kurtulmasını tavsiye etmişti. Böylece çektiği en ağır azabı dinmişti şehidlerin oğlunun.

Mekke’deki hayat dayanılmaz bir hal alıp Medine’ye hicret gerçekleşmişti. Mescidi Nebevinin inşasında görüyoruz Ammar’ı… Herkes inşaata birer ker*** taşırken o iki tane birden yükleniyordu. “Birisi benim birisi Resul için” diyerek. Efendimiz bu hal üzre mübarek elleriyle onun üzerindeki tozları silkeleyerek, sırtını sıvazlamıştı.

Resululahın onu selamlayışı da ne hoştu… “Tayyib ve mutayyeb Ammar’a merhaba!” (Tirmizi) Temiz, temizliği Rabbi tarafından tasdik edilmiş Ammar’a merhaba! Sadece selamının muhatabı olmak dahi ne saadet! Ya bu iltifatlara mazhar olmak neyle ölçülebilir?

İman sadece dil ile ikrar değildir şüphesiz. Kalben tasdik ettikten sonra hayatının en küçük detayına dek yerleştirebilmektir. İşte bunu başarmışlardan birisidir O. Şahidi Resululahdır: “Ammar kemiklerinin iliklerine kadar iman doldurulmuştur“. (Nesai)

“Cennet üç kişiye müştaktır. Bunlar: Ali, Ammar ve Selman’dır.” Cennete müştak olanlar için ne ulaşılmaz bir tasavvur! Cennetin müştak oldukları… Nasıl bir ömürdür ki yalnız dünyayı değil cenneti dahi kendine hayran bırakmıştır. İnsanın gönlünü ürperten bir kavram.

Bir gün aralarında çıkan bir anlaşmazlıktan dolayı Halid bin Velid, Ammar’ı Resululaha şikayet eder. Aldığı cevab sarsıcıdır “Ammar’a düşman olan Allah’a düşman olur. Ona kin besleyen ve onu kızdıran Allah’ı kızdırmış olur.” Halid bin Velid hemen koşar ve affedilene kadar ayrılmaz Ammar’ın yanından. Bu da sahabe olabilmenin ayrıcalıklarından birisi hiç şüphesiz. Ne kadar öfkeli olsada, ne kadar haklı olduğunu düşünsede peygamberin bir sözüyle nefsini ayakları altına alıp, kardeşine affı için yalvarabilmek… Günümüz insanı için nede zor, ama bir o kadar da gerekli, ilaç mahiyetinde misaller…

Tüm ömrü boyunca davasına sadakatla bağlı kaldı. Yemame savaşında kaybettiği kulağından dolayı birisi onunla alay etmek istediğinde : “Allah yolunda kesildiği için kulakların en hayırlısıdır o” cevabıyla Allah katında neyin önemli olduğuna dair manidar bir cevap verdi.

Zühd ve takva sahibiydi, gayet sade yaşardı. Dünyanın vaatlerine düşkün değildi. Hz.Ömer tarafından Küfe’ye vali tayininden sonra görevden azledilmesiyle Hz.Ömer’in “Üzüldün mü?” sualine “Sevinmemiştim ki üzüleyim” diyebilecek kadar meyletmemişti dünyaya.

Ahlaken yüce, az konuşan, genelde hüzünlü ve kederli hal içreydi. Haramlardan titizlikle sakınırdı. Hz. Aişe’den rivayet edilen bir hadiste “Ammar hangi meselede muhayyer bırakılmışsa mutlaka en doğrusunu seçmiştir.” (Tirmizi) sözleriyle övülmüştür.

En doğru yolu seçeceği peygamberimizce de tasdik edilen Ammar bin Yasir doksan üç yaşlarında Sıffin’de Hz. Ali’nin yanında çarpışırken şehid oldu. Hz. Ali şehidi kendi elleriyle, kanlı elbiseleri üzerinde iken defnetti. Cennet müştakına kavuştu inşaAllah…

Peygamber Efendimizden altmışiki hadis-i şerif nakletmiştir. Onlardan biri:

Kim şu üç şeyi biraraya getirebilirse imanın tamamını elde etmiş olur:
Kendi aleyhine de olsa insafı elden bırakmamak,
Herkese selam vermek,
Fakir iken bile ihtiyaç sahiplerini düşünerek sadaka vermek.

Karakışa meydan okuyup ardından gelenlere yol göstermek için erken açan çiçeklerden birisiydi o. Soğuk, ayaz korkutup yıldıramadı onu ve onun gibi kılavuzları. Ardından gelen nesillere örnek oldu hayatları. Zaman bitip göçselerde, günbegün tekrar dirildiler yüreklerde…

Allah onlardan razı olsun…

Serpil Kendir

ArZu
11-08-2011, 14:58
Ne Çok Gitmeler Vardır Ömrümüzde…


http://www.hizliupload.com/di-PYVO.jpg


Ne çok gitmeler vardır ömrümüzde ve ne çok çakılıp kalmalar olduğu yere. Seyredilen bir film, okunan bir kitap, bir şiir, haber bültenlerinde gördüğünüz annenin; yavrusunun üzerine kapanarak yaktığı ağıtları duyuyor olmanın akabinde, çekip gitmek dürtüsünün hummalı fırtınalarına kapılır da sürükleniverir insan. Ardından, alışılmışlıklar zamkının kerpeten parmaklı pençeleri, kahrolası kirli tırnaklarını sımsıkı geçiriverir bedeninize de yine çakılıp kalır olduğu yere.

Okuduğunuz Kuran surelerini içselleştirme çabası ile dalıvermişken en derinlere ve yakıcılığı hoş bir hüzünle yudumlarken kutsal kelimeleri, boğazınızda düğümleniverir Kıyamet suresi. Artık her surede gidilmesi gereken bir adres, her ayette ziyaret edilmesi gereken bir mekan vardır sizin için. Bu halin ardından, gördüğünüz küçücük bir tepecik bile Nur dağının şefkatli gözleriyle bakar olur size de, kendinizi atıp sığınmak istersiniz eteklerine… Yan yana duran iki ağaç, bağrına basmak için açılmış iki kol gibi görünse de gözünüze, yine derin bir özlemle başınızı eğersiniz önünüze. Her zaman olduğu gibi, gidememenin/gitmemenin elindeki paslı hançer saplanacaktır sinenize.

İşte bu halleri yaşıyorken; yudumladığınız çayın üzerindeki duman, daha yeni bombalanmış kardeş toprağının üzerinde olmak arzusu ile efkarla burnunuzda tütüverir. Esen rüzgarlar hep ötelerin kokusunu getirir. Soluk alış verişleriniz bile sizi hep oralara götürüp götürüp gelir… Yüksek bir tepenin üzerinden bilinçsizce yönelttiğiniz derin ve donuk bakışlar, Aksa’nın yıkılan duvarlarının altında ezilir. Duyduğunuz çıtırtılar kulaklarınıza uzak coğrafyaların kalp atışlarını verir. Saksağanların çığırtkan sesleri, mazlum çığlıklarını kulaklarınıza taşıyıverir. Her yeriniz bir yerlere gider ve her müşahade ettiğiniz size bir başka coğrafyanın başka bir anını getirirken, gitmeyen tek yanınızsa yine bedeninizdir. Bir de devamlı bir yerlere gidip gelen iç çekişmeleriniz… Ne çok gitmeler vardır ömrümüzde ve ne çok çakılıp kalmalar olduğu yere.

Güçsüz ve zayıf hissettiğimiz zaman meylettiğimiz gitmelerimiz vardır bir de. Kızdığımız, başaramadığımız zamanki gitmelerimiz. Aslı, gitmekten öte olan kaçış eylemlerimiz. Gittiğimiz yerde karşımıza çıkacak en büyük hasımsa yine kendimiziz… Küsmelerimiz ve incinmelerimizin ardından vuku bulan ve gittiğimiz yerde de asla kalıcı olamayacağımızın tüm işaretlerini, ceketimizi alırken sarfettiğimiz sözlerle deşifre ettiğimiz gitmelerimiz… Güdemediğimiz devenin huysuzluklarının ardına sığınarak, güdemeyeceğimiz yeni bir deveyi menzil edindiğimiz zaman “başımızı da alıp” gideriz. Başımızı almadan gidebilsek eğer belki sorunu çözebiliriz. Ama “başımızı da alıp gidince” kaçan da biz kaçılan da biziz. “Nereden gelip, nereye gittiğimiz” sorusunun cevabını bulamadığımız için başıboştur bu tür gidişlerimiz. Gizlemek için hatalarımızı, yeniden başlamak ve en başa sarmak için hayatı tekrar ederiz.

“Ben durduğunuz yerden sıkıldım, başka bir yere gidiyorum” da diyebiliriz. Bu cümlenin başında kırk tilki dolandığı için biz buraya girmek istemeyiz.

Menzili Medine olan gitmeler vardır bir de. Ardında bıraktığın iyilerin “gitme”, karşılayacak olanların da “gel” dedikleri. Gelmen için yoluna gül dalı serdikleri. Vuslat için uğruna nice can verdikleri gitmeler vardır. Şayet gittiğin yer çöl bile olsa ve eğer gitmen gerekiyorsa, kendini Mecnun bilmeli ve muhakkak gitmelisin… Bu durumda en kötüsü gidememektir zira… Gitmesi gerektiği halde gidememeler yok mu? Yıllar geçip de tüm gitmeler bir kambur gibi üst üste binince, gitmenin adı da “hasret” olur yar’e. Belki de bir süre sonra o bile kalmayacaktır şu zavallı ihtiyare.

İnsan, gelen ve gidendir nihayetinde. İlk gelişten son gidişe kadar hep bir yerlere gidip gelmelidir. Çakılıp kalmak olmaz olduğu yere.. Nasıl geldi ise öylece kalabilmek için, gitmelidir gerektiğinde. “Nereden gelip nereye gittiğini” arayıp bulmalı ve ilk geldiği anın hüznünü muhafaza etmeli yüreğinde… Her gittiği yerde, ilk geldiği anki sevinçle karşılanmak için gitmesi gerektiğinde gitmelidir.. Tüm gidişleri, son gidişin güzel oluşuna hazırlamalıdır o’nu. Son gidişinden sonra bir daha asla gelemeyeceğinin bilinci içinde Güzele gitmeli ve güzelce gitmelidir.

İlk geldiği gün gelişine sevinenleri aldatmamak için, son gidişinde ağlatmasını bilmelidir. İlk gelişinde niçin ağladığını bilerek yaşayanlar, giderken gülmesini bilenlerdir…

Selim Sevkioğlu

ArZu
11-08-2011, 15:01
Ağlamak güzel şeydir


http://www.hizliupload.com/di-LW9G.jpg

Ağlamak, insanın dünya ile ilk tanışıklığıdır. İlk duyguyu yansıtma biçimi, ilk konuşma, kendini ifadenin ilk halidir. Acıktığınızı ya da diğer ihtiyaçlarınızı anlatabilmenin ilk yoludur, tâ ki konuşmayı öğrenene dek. Sonrasında şuurlu bir şekilde duyguların dışavurumudur.

Neden henüz gözlerini açamadan ağlıyordu insan? Oysa insan, yeni bir aleme kanat çırpıyordu. Yoksa yeni sevindirici yakıcılığından mıydı ağlamak?

Kainatta işleyen kurala bakıldığında her şey zıddıyla biliniyordu. Gece-gündüz, karanlık-aydınlık, sevgi-nefret… Ve ağlamak; hangi duygularla, hangi zıtlıklarla bilmek mümkündü?

Bir şarkının sözlerinde “Ağlamak güzeldir süzülürken yaşlar gözünden, sakın utanma” diyordu.

Ağlamak sadece insana has bir duygu mudur, diğer canlılar ağlar mı? Siz hiç bir köpeğin ya da bir kedinin ağladığını gördünüz mü? Evet, yaratılmış diğer canlılar da ağlar. Hem de insani ağlamalar kadar çaresiz ve içten.

Ağlamak, tüm çirkinliklerde hayatın samimiyetini anlatır, ihlasın ifadesidir. Duygularınızı sözcüklere gerek duymadan ortaya koyabildiğiniz haldir. Ağlamak etki alanında sürükler sizi, bir kalp taşıyor olmak ve yenilenmektir. Ağlamak insani vasıflara sahip olmak, yalnız değilsiniz demektir. Kara tahta üzerine beyaz yazı yazabilmektir. Aşk denizinde içilen bir damla su. Bazen gitmelere tanık olan bir çift gözün kal sesi ya da vuslata erişmenin hikayesidir.

Devam ediyor şarkı: “Ağlamak şu gelip geçici dünyada her şeye rağmen var olmak demek ağlamak, binlerce duygu ve insanca coşkudur, ağlamak güzel bir şeydir.”

Ilık ılık süzülürken yanaklardan yaş, bir kalbin sıcaklığını yansıtır. Tüm benliğinizle, ben de varım demektir. Bir damla yaştan daha derin ve aşkın bir anlamı vardır.. Ağlamak bütünüyle aciz olduğunu kabul etmek, acziyet ise; kendi gerçeğini görebilme, varlığın dengede kalabilme halidir.. Suyun taşa şekil vermesi gibi, gönlü kupkuru olmuş bir kalbin ıslanarak şekil alması, gönül yumuşaklığına sahip olmak demektir.

Şarkı devam ediyor: “Ağlamak, şu geçici dünyada var olmak demektir.”

Ağlamak, varlığa dair farkındalık halidir. Gözyaşlarınızdan süzülen bir damla yaş; bazen bir günahı anlatır tövbeye vesiledir. Bazen sevinçtir, kalpten süzülen inci tanesinin doğumuna vesiledir.

Son cümlesinde şarkı “Ağlamak kısaca hayatındır” diyor.

Ağlamak, geri bildirimlerle hayatın akışına yön veren nazenin bir duygu, ruhun iç çekişlerine ve yaralarına sürülen sıcak bir dokunuştur. Duygu nehrine bırakılan bir damla yaş ile yeni şeyler keşfederek yaşamak, yenilenen yüzlerinizle doğmaktır bu hayata. Hayatın akışına, iç fırtınalarınızla, ruhunuzla çatışmadan bırakabilmektir gözyaşlarınızı. Hüznün rüzgarı dokundu mu bir kere kalbinize, silecek bir mendil aramadan iç kuytularınıza kadar akıtırsınız gözyaşlarınızı. Ve gizli kuytularınızın kucağında beslediğiniz nazenin çocuktur ağlamak.

Ağlamak kendi olabilmektir her durumda, kıymetine paha biçemez en rikkat kuyumcular. Kalp tezgahında ince ince işlenerek süzülün her damla yaş, Kemal yolculuğuna bırakılmış aşk pırlantaları, Rabbe karşı bir şükran, ümit dergâhıdır.

Rabbimizin buyurduğu gibi. “Doğrusu, güldüren ve ağlatan O’dur” (Necm sure: 43)

Ağlamak acziyet ile tanımaktır var edeni. Rahmandan gelen şefkatle beslenen kalbi rızık. Ağlamak, ateşten koruyan inci tanesi.

Hz. Yakub’un inci tanelerini akıttığı gözyaşları vardır kutsala götüren.. On bir ayrı hikayeyi anlatır, on ikincisinin hasreti değer gözlerine.. Göz pınarından süzülen o inci taneleri güzel sabrı, tevekkülü, kadere şartsız teslimiyeti anlatır.

Ağlamak güzeldir, güzele götüren yol. Ağlamanın erdemine ulaşan ve o inci taneleri akıtan gözlere selam olsun.

Sinay Avşar

ArZu
11-08-2011, 15:01
Koparma Tellerimi Bir Bir Ayırıp Senden…


http://www.hizliupload.com/di-OKSA.jpg

Güz bahçeme yirmi üç yaprak düştü bu gece, üç daha düştü. Uç noktalara selâm durdu sabahlar. Ayrılığın derdini bir tek geceler anlar… Fezâmı donatan aşk hanı yıldızlar. Yine göremedim koğuş yüzümü, asılmış şiirlerde aslımı sezemedim. Kan-terindeyim leylim, hicrâna meczup vehbîm. Karartan kırılmalarda ne çok gezindim böyle? Ayağımda diken diken gülüşler. Kasalarda hep çürük meyveler… Gül dökülmüş, hazanmış. Şâir ölmüş, yalanmış. Geçip gidermiş günler; arkasından koşulması, koyulması, oyulması boşunaymış. İç içe geçirilmiş, geçitliği silinmiş. Neymiş hazan yüzlüm; dokunulmazlık, okunulmazlık, bir namazlık… Mermerimde soğuk anılar kalmış.

Âna varmak için küller meşveret kurmuş mangalıma. Âteş, kıvılcımlarını istemiş göklerden. Hücre hücre bölünmeymiş, gözyaşlarımın ağırlığı. Cisme sığmayan, sığamayan câna cânan saklanmış, hiç çıkmamalıymış, yanmamalıymış, yanı olmamalıymış… Bilemedim ki ben; mum denilen kalbim, sahrânın yitik Leylâ’sıymış. Bir çıkışlık gidişe, izin verilmiş ya… Niye gittin ki gönlüm, kime gittin? Eller -ayaklar- kollar senin değilken, sen sensizliğinde nereye gittin? Süzme baharlara aldanıp, yaslı yosunlara kanmak için mi? Bakışları ardında neler gizlidir insanın, kaç yol vardır, hangisine seni vurmuştur bilinmez! Boş ümitlerin dolu aldatışına öylece kanmak için mi? Müfredâtında sel sessizliği, kuyulara kovalar salmak için mi? Âh ki, kum tânecikleri saymaya yetişemeyebilir özlemimi. Çıldırtan saatlere verebilir miyim izlerini? Pişmanlığın perişanlığında duâ makâmına salabilir miyim gizlerimi?

Gözlerken gelmeni, güz yapraklarıyla ölmek istiyorum. Ölememenin bedeliyle her gece ağıtların bestesini çiziyorum iç defterime notalarca. Kararımca kalamıyorum; aşksızlığın sökük mendil açan sofralarında. Kara kalıyorum nehârın çehresine, bakamadan. Akamadan sana, komadan çıkamıyorum. Çıkışlarımı Sen tutmuşsun, yutmuşum nefesimi. Nefs illetinde mimlenmişim, savmıma sûzan susuşlar eklemişim. Koridor uzamış hastahâne odalarında. Seruma yapılan iğneyi bile seçememişim. Şifâsına kör kalan bir bakışla, bulanık haritalardan yolumu lekelemişim. Sormasınlar neler gelmiş başıma. Sırlanmasınlar herşeylerini her yere vermişken ya da verememişken yansınlar da aşkınla, sırr-ı esrârında üfürülsün umutlar…

Seyr-ü seferimde hep o kıyılarıma çarpan dalgalar… Çırpınan, çoğaltan, çağlatan… Köşedeki şadırvan; hâlimi çerağında beyân eder misin Yâr’e? Künyem yâre, can yâre… Şehrimde dergiler dizaynı; yanyanayım isminle. Od düşen geceleri, otur da düşün gönlüm! Beşikleri sallamakla bitmiyor bu ses. Ninnileri terennüm etmekle dinmiyor bîkes. Kalemkeş rûhuma hatt-ı hümâyunu nakşet! Bahşet artık keremini, susturamıyorum küçük kızın feryâd-ı hazînini. Uyumuyor, uyutamıyorum; dervişler niye sallanır hazan dalları gibi, anladıysan anla ki, gelip gidiyorum. Eli boş döndürme beni…

Bir ömrü bakılmamış tarla eyledi günahlarım. Yabânî otların arasında biçimsiz ve kuvvetsiz kaldı nebâtım. Şems, aralayıp bâbını giremedi. Yedi renk, yedi tepeyle yol bulup gezemedi. Gurbette boynu bükükler gibiyim, herkes – herşey yabancı. Çapalarda, oraklarda ızdırâp imgesi, ıztırar ihâlesi. Diller var dilim değil! Kalpler var, kan sızsa da grubum değil… Âcilden giriş yapsam, kaydımda dillerimi bilir miyim? Kalbimdeki kalbolunan gurûba, batışımı verebilir miyim? Hazan Yüzlüm! Çürümüşlüğüme kasalar parçalayıp, çöplüğüne atma! Geri dönüşüm’den olsun, olsun dönebilir miyim aşkına?… Bul, bil, bırakma…

Haykırıp da Keşiş Dağına, mağara ağlarına takılmak istiyorum. Bir sinek kanadını bile yoktan var kılamaz dünyâ, beni var kılamaz yokken… Yıkıkken kaldıramaz tutup omuzlarımdan. Kaymışken kayalıklardan, uçurumlardan düşmüşken kurtaramaz!.. Keşiş Dağına haykırıp remizli yağışımı, Hira’ya yolluyorum selâmımı. Bir hasreti, bir bekleyişi, bir gecikmişi ve küçülmüşlüğü, dahası ardı arkası sönmeyen yanışları, uçuşan kül yığınlarını… hepsini ama hepsini o dağ -ki dağlanmışlığıyla hâllenir yüreğimi. Tınısında, terasında, tıkanışında… O şehlâ duruşunda okur kılar okuma bilmeyen dillerimi. Hem ben neyi okuyacağım ki? Sorularıma aşkı cevap kılar…

Âh bu samanlıklar seyrân eyler yüreğimi. Bir seyyah olurum diyar diyar gezen; daha kendimden çıkamadım, şehir şehir Sen… Rehberim hep Sen olsan diyorum, rüzgârım… Tepelerden yorulmaksızın essem. Yılgınlık vermese sahte yüz sanrıları. Her aynada, her inananda, her yüzümde Seni görsem… Yüzsem, batma endişesi olmaksızın… Ve batsam Sana, bâtınında bühtan firakları yaksam. Alnımda Aksâ’dan ısmarlı verâ nişanı; yükselsem, yükümü aşkın kaldırsa… Kandırsa aşkın bu fakîri; ekmeğim, aşım, aşmışlığım olsan bütün herşeyi…

Beceremiyorum beceriksizliğimi bile söylemeyi. İlâç kokuları sinmiş derûn duvarlarıma. Bir beceri verip sol yanıma, dilim ol Sevgili… Yıllarım, ömrüm geçerken; her bindiğinde yaş üzerime, saklım ol! Tâzele bayatlamış sevdâ sepetimi, Sen dol!… Cevherini emânet bilip, cihâna cûd vefâm ol!… Kâfî gel, ihtiyâç listeme… Sen yetersin Sevgili, dilersen yetiştirirsin keremkâr nimetini. Bahtım ol da, Cemâline aç cennetimi. Cennetim ol… Cinnetim… Çimlenişim… Sana ek beni, tohum tohum toprağında tozun olmak istiyorum. Murâd ettiğine saç, mecnun çöllere beni…

‘Kurutulup Senin kilerine asılmak’ istiyorum ben de Allâh’ım… Aşkında rızıklanan kullardan eyle. Koparma tellerimi bir bir ayırıp Senden, daha sendelemeden…



Güz bahçeme yirmi üç yaprak düştü bugece, üç daha düştü. Hepi topu bu dünyâda yaşadığım sâdece düş’tü. Ve düşüşlerim Sevgili’ye düştü… O’ndan özge düşülecek aşk mı var? Kasım, Son-bahar! Sonsuzlukta kal…

Fâtımâ Zehrâ Merinos

ArZu
11-08-2011, 15:05
Hak bir gün her şeyi fetheder…


http://www.hizliupload.com/di-MAEGAC9M.jpg

Eğer gözlerinde yaş yoksa ruhun gökkuşağını göremez…
Kızılderili Atasözü

I.

Gün döner…
Yıldızlar kayar…
Firavun mezarları turistik gezilere konu olur…
Medeniyetler bazen sessiz sedasız, bazen büyük bir gürültüyle çöker…
Hak ise yaşamaya devam eder…
Yeni doğum yapmış bir annenin alnındaki ter damlalarının içinde…
Elleri ekmeğe dokunan bir insanın şükründe tekrar tekrar hayat bulur…

II.

Gün döner…
Güneş tutulur bazen…
Evren, insana sormadan genişlemeye devam eder…
Büyük hayat teorisyenleri fikirleri ile birlikte tarihin sayfaları arasında sıkışır kalır…
Güneşi görebilmek için parmak uçlarımıza muhtaç olurlar…
Hak ise hep gün ışığıdır…
Ümmetine gülümseyen bir Peygamberin yüzüdür mesela…
O yüze dokunan gözlerdeki bir damla yaştır…

III.

Gün durur…
Yıldızlar durur…
Güneş durur…
Her şey durur…
Görebilmek, hissedebilmek için o müstesna anı…
Çünkü bir kent anne olmaya hazırlanmaktadır…
Bir güvercin havalanır gökyüzüne…
Ve bir yetim, dünyaya gözlerini açar…
Çöl bağrına basar onu…
İnsan bir kez daha esirgenir…
Var kılınmanın hazzını yaşar kâinat…
İnsanlar birer birer yeniden doğar…
Ve milyarlarca insan, hep bir ağızdan lebbbeykkkk diye bağırmaya hazırlanır…

IV.

İstanbul Ortaköy’de denizin hemen kenarında ki bir caminin avlusu…
Mavi su… Mavi gök…
Mekke çok uzak… Kudüs çok uzak… Marakeş çok uzak… Kahire çok uzak…
Ama gördüğümüz düşler hala aynı…
Hepimizi aynı düşlerin bir parçası yapan Allah’a hamd olsun…

Hakan Küçüksöz

ArZu
11-08-2011, 15:11
Sevmeye Zeyl


http://www.hizliupload.com/di-CS0J.jpg

“Nasıl hatırlanırsa bir yaprakta bir orman
Bu kez o olsun beni sana hatırlatan.”1

Demiştim ki:

“Sevmek, karşı karşıya oturup birbirinin gözlerinin içine bakmak değil, yanyana oturup aynı yere bakmaktır.”2
Eksik kalmış:

“Sevmek, yanyana oturup aynı yöne bakarken, hiçbir şeyin eksikliğini hissetmemektir.”

Çok az insan, sevdiği yanındayken başka hiçbir şeyin eksikliğini duymaz. “Dünyalar benim oldu!” cümlesindeki hafiflik ile “Yıkılası hânede evlâd ü ıyâl var!” cümlesindeki incitici hava… Bir görmeyle onun olan dünyalar, evlenince yıkılıveriyor… Oysa küçük çocuklar için “hep beraber” olmanın tek bir yolu vardır: Evlenmek… Büyüyünce, sevdiğini hayatına katan insanların tükendiğini, tükettiğini görüyorlar, vazgeçiyorlar. “Evlilik aşkı öldürür”… Hiç olmayan bir şey nasıl ölüyorsa artık… “Aşka dönüşen evlilik ver!” duâsı katmer katmer anlam kazanıyor bu noktada. Aşka açılan en geniş ve en ağır kapı evlilik. Açmak zor, geçmek kolay… Karanlıkta, el yordamıyla edindiğimiz tecrübeler kuvvet katmıyor pazularımıza. Ama bir kez açılınca kapı, kanat oluyor bir çift sevdalı göz.

“Gel otur yanıma hâllerimi söyleyim
Hâlimden anlamaz ben o yâri neyleyim”

“Yanyana oturmak” dinginlik alâmeti. Başlangıçta karşısına oturup gözlerine bakabilirsin ama sonra yanına oturup baktığı yere bakmak durumundasın. Heyecan diniyor zamanla, şevk bitiyor. Yanına geçmek zor… İmtihanlar, sınanmalar; çevresiyle, âilesiyle, huylarıyla, vasıflarıyla, vasıfsızlığıyla, bizzat nefsiyle… Yanına geçmek çok zor!

“Dövülmeye sövülmeye kovulmaya billâh
Hep kâilim ammâ ki efendim senin olsam!..”

Ve oturmak…

Şikâyet etmemek, kusur görmemek, kendinden vermek karşı karşıya dururken geçerli olan yasaklar… Yanına geçince yalnız “huzur” olacak. Çıt çıkarmadan ve kıpırdamadan oturmak. Gözlerini hiç ayırmadan, gönlünü hiç kaydırmadan. Gözüne ve gönlüne tümüyle hâkim olan bir sevgiyle. Allâhu Teâlâ, Cenâb-ı Peygamber Efendimiz’in -sallallâhu aleyhi ve sellem- o kutlu misafirliğinde duruşunu, bakışını övüyor. Gözlerinin gördüğünü kalbi yalanlamadı, öyle âşinâ… Onda nübüvvet ve velâyet, sadberk3 bir gül gibi ılgıt ılgıt sevda kokuyor.

Allâh’ım,

Gözlerinde sevdâ-yı ubûdiyyet ışıltılarıyla
“Raeytü Rabbî”4 diyen
Habîb-i Edîb’ine salât eyle, selâm eyle!

“Aynı yere bakmak…” dedi dostum, “Yetersiz kalıyor. Aynı düşünmek de dâhil olmalı sevdaya… Bazı dostlukları pekiştiren aykırı düşünmek vasfı, bazılarında tam tersi sonuç veriyor.”

Bir kediye, bir ağaca, denize bakıyorsan aykırı düşünmek negatif tesir uyandırabilir. Ama bakılan yerde Allah rızâsı varsa… İki insan, Allâh’ın rızasını gözetiyorsa dâima, baktığı yerde Allah rızâsı varsa eğer, her ayrışmada, her buluşmada, her uyuşmada, her fedakârlık ve her diğergâmlıkta öyle bir lezzete gark oluyor ki, “yanındaki” onun için eksiksiz bir nimet-i Yezdân oluyor. Rızâ-yı ilâhî dışında hiçbir kuvvet bu derece yapıcı olamıyor.

Belki bu yüzden sâlik, itmi’nâna erdikten sonra rızâya eriyor, râzı oluyor, râzı olunuyor; itmi’nân ile kemâlât, baş ile son arasında rızâ var. Rızâ… Eksiksizlik hissi… Katlanmak ile sabır arasında inceden bir “susma” farkı vardır ya, (“Dışından susuyorsan içinden de sus, içinden de susmayı beceremiyorsan sabır taslama!” diyen dost, selâm!), rızâ da böyle!.. “Râzıyım!..” sözünün önünde “Yine de…” yok! İçinden konuşurken dahî…

Esmâ-i Hüsnâ tecellîleri ile mâlâmâl olduğum geçmiş yıllarda birgün “Ve tevekkel ale’l-Hay” 5 âyetiyle karşılaştım. Öyle dokundu ki yüreğime, vurgun yemiş gibi oldum. “Sen Hay (olan Allâh’a) tevekkül et…” Kerem Kerîm’den, af Afüv’den, lutuf Latîf’ten, hikmet Hakîm’den, istiğfar Gafûr’a… Peki tevekkül neden Hayy’a? Hay isminin tevekkül tecellîsi mi var? Ya da; demek Hay isminin tevekkül tecellîsi var… Ama nasıl? Hay, diri demek… Allâhu Teâlâ, tevekkülleri Hay isminin hangi vechesine yönlendiriyordu?

“Rabbim” kısa bir süre sonra öğretti: Aslâ ölmeyen ve aslâ yok olmayan Allah, kalbi binbir ayrılıkla parça parça olan insanın biricik sığınağı ve dayanağı…

O varsa, her şey var…

O varsa, hiçbir şey eksik değil…

Allâh’ı sevmek, ol Vedûd-u Cemîl’in tarafına geçip sâkin ve huzurlu bir kalple O’ndan râzı olmaktır.

Gece değmemiş seher, dalga bilmeyen deniz.”6

Dipnotlar
1 “Şubat”, Birhan Keskin, Kim Bağışlayacak Beni, s. 27.
2 “Bu Kentin En Tenha Yeri Kalbimdir Şimdi”, Ayşenur Vural, Şebnem, sayı:11, s. 16.
3 “Yüz yapraklı” anlamında bir gül cinsi.
4 “Rabbimi gördüm.”
5 Furkan sûresi, 58. âyet.
6 “Ümit”, Ziya Osman Saba.

Ayşenur Vural

MECZUP
11-08-2011, 15:11
BİR BARDAK ÇAY GİBİDİR ÖMÜR... ! ...

Kiminin Ki Bir Dikişte Biter Kimininki İse Yudum Yudum…


Dibinde Kalan Çöpler İse Hayattan Kalan Kalıntılar…


Üç Şeye Dikkat Etmek Gerekir Yaşamda…
Göz Dil Ve Gönül…

Göz Ve Dile Hâkim Olmak Zor Ama Gönül'e Hâkimiyet Daha Güç…
Gönlü Sakınmak Lazım; Kin Nefret Ve Kıskançlık Yatağı Olmaktan…
Tereddütte Kalmamak Ne İstediğini Bilmek Veyahut Neyi İsteyeceğimizi Bilmek…
Küstahlığa Düşmek Korkusu Da Var Tabi
İnsanın İçinde Davaya Hayata Ve İlme Karşı…
Övünmek Korkusu Da Var Tabi İnsanın Küfre Cisme Ve An'a Karşı…
Sanki Canavarın Esiri Gibi Bir Sağa Bir Sola Çarpıyor
İstikrarsız Ekonomi Gibi Bir İleri Bir Geri Gidiyorsun… Enflasyonun Canavarı Olmuşuz Haberimiz Yok…


Karanlıkta Kaybolan Gölge Misali Silinmiş Hayattan
Ayrılmak Zor Ama Sonu Bilmek Daha Zor… Hazan Mevsiminde Dökülen Yapraklar Gibi


Felaha Çıkacak Bir Yol Vardır Belki…


Rengârenk Hayatın Renksiz Yaşamı Sonsuz Zamanın Ruhsuz Ecdadı Yaşanmış An'ın Yaşanmamış Saati Susuz Bahçenin Solmuş Gülü…
Hayatın Acımasızlığı İle Ruhum Tevafuklar İle Ayakta…
Gül Yüzlülerin Hayranlığı Var Sana… Bunu Düşün Sükût Et… Et Ki En Azından Adam Bilinesin Sükûtsuzlar Arasında…


Arkadaşlık Dostluk Önemlidir ...
Değerini Bilmek Gerekir Sırrını Paylaşabileceğin Derdini Anlatabileceğin
Üzüntünü Dile Getirebileceğin Sevincini Haykırabileceğin Bir Kişinin Çevrende Olması İnsana Hem Güven Hem De Mutluluk Verir Sende Taşın Altına Elini Koyacaksın Ama Her Şeyi Başkasından Beklememelisin…
Kılıç Üzerinde Yürüyeceksin Ama Kılıç Hayatı Ve Seni Kesmeyecek…
Yok Öyle Yağma…
Kalbini Açık Tutacaksın Hayata…
Kalbin Kör Olursa Gözler Görür Mü Ki Hiç…
Bütün Kötülükleri Yok Etmek Adına… İyiliğin Değerini Anlamak İçin Bu Yapılanlar…
Kötülük Olmasaydı İyiliğin Hiçbir Özelliği Kalmazdı Onun Değerini Ortaya Çıkarır Kötülük…


Bir Bardak Çay Gibi Ömür…

Kiminin Ki Bir Dikişte Biter Kimininki İse Yudum Yudum…

Dibinde Kalan Çöpler İse Hayattan Kalan Kalıntılar ...

ArZu
11-08-2011, 15:17
Gözyaşlarını Sevmek


http://www.hizliupload.com/di-PIDR.jpg

Yolda yürürken, ya da arabanızla ağaçların yanından geçerken etrafı kaplamış hanımeli kokularını duydunuz mu bugün?..
Gitmek istemeyen baharla, gelmek isteyen yazın paylaşamadığı rüzgarlar bugün olabildiğince dağıtıyordu bu mis gibi kokuları…
Bir de sapsarı bir dolunay vardı, henüz binalar arasından ayrılıp göğe yükselmemiş..
Dolunay burcu burcu hanımeli kokuyordu bugün..
Güneş tüm hararetiyle yanarken, uzaklardan kara bir bulut geliyor, birkaç damla yağmuru serpiştirip yeni açmış güllerin üzerine, geri gidiyordu.. Etraf serinliyor, çiçekler ışıldıyor ve sanki ferahlıyordu.. Gök ağlıyordu sanki ve bu hüzne güller, hanımelleri, menekşeler, leylaklar katılıyor da onlar da yapraklarının kenarından sarkıttıkları birer damla yaş ile katılıyorlardı…

Ağlamak, sessiz sedasız olduğunda nasıl ferahlatıyor, nasıl bir lütuf oluyordu.
Ağlamak, hüznün, bazen çaresizliğin, bazen muhtaçlığın, bazen hüsranın taşıp gözlerden akmasıyla aslında insanoğlunun acizliğinin bir tecellisi, bir resmi oluyordu..

Ağlıyordu insan..
Elinden bir şey gelmediğinde, çaresiz kaldığında, kalbinde bir sızı duyduğunda, incindiğinde, canı yandığında, merhamet duyguları kabardığında..
Ağlıyordu insan..

Ne çok ağlayan insan gördüm.. Ne çok incinen ruh.. Ne çok yorgun beden..
Ama ben, bu gözyaşlarını sevdim.. Çünkü benliğin eridiğini gördüm gözyaşlarında..
Çaresizlik ifadesiyle yücelen yüce ruhlar tanıdım..
Bencillik yoktu gözyaşlarında, kibir yoktu.. Sadece usul usul akan bir ruh vardı..

Hiç ağlamayan, kalbi burkulmayan, ağlamaya ihtiyaç hissetmeyen katı kalplerdense, acizliği yaşayıp hüzünlenen ve aslında ağlayarak Rahmet’e kalbini açanları sevdim.

Başka bir branş var mıdır acaba bu kadar gözyaşına şahit olan?..
Yoksa doktorlar mıdır insanların en gizli acılarına ortak olan?…

Uzun tedavi süreci sonrası taburculuğunda ağlayan, aylar sonra kontrole geldiğinde hislenip ağlayan, bazen kimsesizliğinden, bazen yoksulluğundan ama hep “çaresizlikten” ağlayan insanlar..

İşte zahirde çok büyük üzüntünün müsebbibi olacak bu manzaraları, sürekli gülüp oynayan ve kendini hiç çaresiz hissetmeyen daha büyük insan topluluklarıyla kıyasladığımda, kalbime daha yakın, daha munis, daha aziz ve daha kıymetli görünüyor.

Çünkü tüm donanımlara, tüm nimetlere sahip bir şekilde yaşayıp tüketen insanların pek çoğu belki ihtiyaç duymayı ve nimeti vereni bilmiyor.. Nimeti Veren’e yönelip ondan gözyaşlarıyla bir şey istemiyor.. Her şey zaten avuçlarında, öyle hissediyor.. Sanki dünyaya hükmedebilir, kendini öyle güçlü sanıyor..

Oysa ne kadar güçsüz ve acizdir insan.. Aldığı havadan, içtiği bir damla suya kadar nasıl da muhtaç… Hayal yetisinden hafızaya, konuşmadan işitmeye kadar bunca kabiliyete nasıl da ihtiyacı var.. İhtiyacı var, ama farkında değil, çünkü eksikliğini hissetmemiş henüz..

İşte şahit olduğum nice gözyaşı, hep kainatın gerçek Sahibi’ne iltica edilecek bir dua ile sonuçlanıyordu.. Bir şeyler noksandı, ve Noksansız olandan talep edilecekti..
Acizdi, Aciz Olmayan’a yönelecekti o noktada insan..
İşte gözyaşı sessiz sedasız ve şekvasız aktığında bu nedenle pek kıymetli, pek güzeldi..

Hisseden, samimi bir kalbin işaretiydi..

Bunun için artık gözyaşlarını seviyorum.. Artık gözyaşlarını akıtan hastalar gördüğümde, “sabır” diyorum.. “Sabır, geçecek, sadece birazcık sabır”…

Evet, kolay değil sabretmek bazen, biliyorum.. Ama zahmette rahmet var ve Cennette yüksek makamlara erişmek kolay olmasa gerek.. Bu nedenle belki ahiretteki mekanı yüce olacak kimselere daha çok gözyaşı ve daha çok sabretme imkanı sunuluyor kim bilir..

Akan gözyaşları ve gözyaşlarına karışık dualar kim bilir sonsuzlukta nasıl bir hal alacak ve nasıl bir güzelliğe götürecek bir gün sahiplerini…

İşte bu yüzden,
Artık, gözyaşlarını ve gözü yaşlı olanları seviyorum..

Rabia Nazik Kaya

ArZu
12-08-2011, 04:03
Yağmur’a Zeyl Bir Damla


http://www.hizliupload.com/di-RUVO.jpg

Yağmur’u ve şairi Nurullah Genç’i yâd ederek…

Vâredenin adıyla insanlığa inen Nûr’dan bir bâd-ı sabâ dokundu gönül iklimime… Bir “Yağmur” indi kalbimin semavî tepelerine…

Nûr’dan ve Yağmur’dan sonra, damlalara dokunan bir kalem olsaydım dünya sayfasında… İçimden geçen can ipliğinin karasıyla yazsaydım bu ilâhî aşkı… Bir yağmur damlası mürekkebim olsa ve ben yağmur yağmur dolaşsaydım âlemin mavi sayfalarında…

Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım. Bir dürr-i yektâ bulsaydım kalbimin sâdefinde… Nisan yağmuru gibi düşseydin içime ve ben acıyla pişerek nâil olsaydım bu inci güzelliğine… Yâr ve nûrsun, Yağmur… Asırlık arzumsun… Taştan kalbime ince ince yağmurlarla, inci inci nûrlarla düşseydin âhh… Bir taş da ben olsaydım.

Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım. Dolaşsaydım bir muhacir gibi kutlu yolunun içime uzanan çöllerinde… Güllerinde akan terlerinde bir göl serâbı görseydim ve bir bülbül gibi başında bitseydim. İçseydim kana kana Yağmur… Çöllerde yorgun düşen kanadımla, çırpa çırpa kanattığım kanadımla, damlalarına eğilsem ve kana kana içseydim Yağmur… Bir kuş da ben olsaydım.

Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım. Renk renk, desen desen… Senin dokunmanla çiçek açar kumaşım; bahar gelir fakîr hırkama, âhh bir gülümsesen… Sen yâr ve nûrsun, Yağmur… Asırlık arzumsun… Damla damla insen gönül kumaşıma ve gül motifleri işlesen nakış nakış, gül kokulu parmaklarınla… Bir nakış da ben olsaydım.

Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım. Asr-ı Saâdet’in muhabbeti belirirdi nazarımda. Yağmur… Yâr ve nûrsun… Asırlık arzumsun… Nokta nokta, göz göz dökülseydin kalbimin sahrâlarına… Gözlerime doğan nûrla Hira dağında bulsaydım izini… Bunca intizârdan sonra nazarınla dirilseydi gözlerim… Bir bakış da ben olsaydım.

Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım. Yağmur… Bir ip gibi ince ince yağsaydın ve dolansaydın nefsimin boğazına… İpe çekilen Hallac gibi, derisi yüzülen Nesimî gibi can versem; kayalar altında un ufak Bilâl-i Habeşî gibi kan dökseydim. Aksaydın kan gibi kalbimin pınarından. Damla damla dökülseydi güllerden süzülüp inen terin. Solmuş bir çiçek gibi önüne düşseydi bu garîp başım… Bir baş da ben olsaydım.

Bahîra’dan süzülen bir yaş da ben olsaydım. Damla damla dökülseydim bir çift gözün nübüvvet mührünü gören güzelliğinden. Müjdelerle dolaşsaydım Busra’nın sokaklarında… Fakîr bir dilenci gibi sokaklara düşseydim ve zengin etseydim gönlümü, sırtında parlayan nûr ile… Karûn’a meydan okusaydım bu manevî zenginlikle… Uzansaydı ellerim gökyüzünün kalbine… Sana eşlik eden bulutun ellerinden öpseydim. Sen nûr nûr inerken yeryüzünün kara bahtına, ben bir bulutun önünde diz çöküp yaş dökseydim. Bir yaş da ben olsaydım.

Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım. Senin dokunmanla renklenir aşk kumaşım. Senin okşamanla gül-i rânâya benzer muhabbet kuşağım… Üzerinde taşıdığın Hırkâ-i Saâdet’te bir düğüm, Hacerü’l Esved taşıyan kumaşta bir desen olsaydım. Düğüm düğüm, desen desen… Muhabbet kumaşım gülizâra döner, sen bir “gül” desen… Ellerin değse bu kirli, bu günâhkâr libâsa… Yağmur yağsa aşk esvâbıma… Bir parça kumaş da ben olsaydım.

Senin için görülen bir düş de ben olsaydım. Peygamber çiçekleri gülümserdi gözümde… Dâvûdî bir sesle açılırdı çiçeğim, kat kat ve çöllere inat bir gül muştusu gelirdi seher yeliyle… Yâr eliyle, yâr diliyle gecelerce büyüyen bir düş olsaydım. Yûsuf’tan gelen uhrevî bir rüyâ gibi; ay ve yıldız gibi, güneş gibi seyretseydim seni leyl ü nehâr… Rüyâların gölgesinden kopup hakîkî varlığına bir perde aralasaydım ey yâr… Bir düş de ben olsaydım.

Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım. Saâdet asrının tablosu renk renk belirseydi gönlümün tuvalinde… Yüzyıllar boyu yüreğimde taşıdığım ismini, cisminle bütünleştirseydim. Güzelleştirseydim gözümü gözlerinin nûruyla… Nârıyla yaksaydı gözlerin gözlerimi… Yâr ve nûrsun, Yağmur… Asırlık arzumsun… Bayram etseydi gözbebeğim, âlemin gözbebeğini seyrederken… Görseydim gül yüzünü… Bir görmüş de ben olsaydım.

Senin visâlinle bir gülmüş de ben olsaydım. Aşkınla kızarırdı çölde açan gül yaprakları… Toprakları aşkın yakardı. Bir mum gibi hani… Erir, yanar ve yakardın. Ben pervanevî aşkımla sana visâl eyleyen bir garîp fedâî olsaydım. Sana var/makla şâd olsaydı servine uzanan ırmaklarım… Parmaklarım gülüne dokunarak dilşâd olsaydı. Vuslatını sunsaydın bana ey Yağmur, billur visâlini… Bir gülmüş de ben olsaydım.

Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım. Belki yeniden dönerdi bahtımın kara çarkı… Belki yeniden aşk makamına dönerdi hicrân kokan bu şarkı… Farkı anlardı belki, kendini de inkâr eden yalancı… Sancılarım biter, sâdefimden yâr incisi çıkardı. Sana doğru aksaydım ey Yağmur, yolundan giden damlalara tutunup… Kendimi de unutup kervanlara karışsaydım. Muhacir ve ensâr gibi, sana hicret eden bir bülbül ve seni bekleyen bir gül olsaydım. Çöllerin ortasında bir yeşil bahçe, seninle can bulan Mekke ve Medine olsaydım. Er ya da geç sana inanan ve senin vuslatınla yanan bir kabileyi kalbimde taşısaydım. Bir Kureyş de ben olsaydım.

Damar damar seninle hep seninle dolsaydım. Bulsaydım, damarımda, kanımda, canımda nûrunun zerresini… İçimde akan ırmaklarda yıkasaydım günâhkâr ruhumun siyahî ellerini… Yağmur… Sağanak sağanak aksaydın gönlümün göklerine, bereketinle, rahmetinle, muhabbetinle…. Hasretinle kavrulan yüreğim sırılsıklam olsaydı. Sen yağsaydın Elif Elif göğsümün yâresine… Yâr ve nûrsun, Yağmur… Asırlık arzumsun… Sen yağsaydın gönlüme… Hep seninle dolsaydım.

Bâtılı yıkmak için kuşandığın kılıcın kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım. Senin aşkınla duran ve dönen güneşten yayılan, şehâdet parmağınla ikiye ayırdığın aydan yansıyan bir ışık hüzmesi gibi parlasaydım cihad kokan kılıcının ucunda… Kılıcının kabzasında bir dirhem gümüş gibi yakın dursaydım ve öpseydim hakk kokan ellerinden… Sen olmasaydın, ben de olmasaydım. Ben ki aşkına tutunarak yaşayan alak… Yâr ve nûrsun, Yağmur… Asırlık arzumsun… Sen ki Yağmur, baştan sona aşk… “Levlâke levlâk” “Sen olmasaydın, Sen olmasaydın…”

Senem Gezeroğlu

ArZu
12-08-2011, 04:06
Ey Vicdan; Eğer Var isen Ses Ver!


http://www.hizliupload.com/di-8LHZ.jpg

Zaman değişir, çağlar geçer…
Dinler çoğalır, ideolojiler çıkar…
Medeniyetler kurulur, devletler yıkılır…
Liderler ölür, önderler yeni ülkeler kurar…
Bilgiler artar, iletişim kolaylaşır.
Her şey değişir;
Ama
Vicdanın sesi değişmez.
Vicdan ilahi ruhun sesidir.

Doğru, temiz, adil ve tevhide uygun olanın kaynağıdır.
İnsanlar hangi ülke, din ve medeniyet ülküsüne sahip olursa olsunlar
Her an insanı yoklar, uyarır, titretir, silkeler, doğrultur.
İnsanlığa yönelen tehditlerde vicdanın sesi; sınırları, şehirleri, coğrafyaları aşar
Hangi ülke ve kıtada olursa olsun insanların artık birbirinin komşusu olduğu çağlara eriştik.
Hiçbir yer ve insan uzak değil…
İnsanların feryadını, çığlığını, imdadını, sevincini duyuyorsunuz.
Hiçbir coğrafik ve kamusal sınır insanların bu iletişimini koparamıyor…
Ama
Bugün dünyanın bir yerinde olan değil yanı başımızdaki komşumuza yabancı kaldık.
Ülkeler canlı izledikleri bombardımanlarda öle yaşlı, çocuk ve kadınların feryatlarını duymuyor…
Aynı dini paylaşanlar dahi korkularından seslerini çıkaramıyorlar…
Her dem İnsan diye bağıranlar, insana-insanlığa yönelmiş saldırıda sessiz kalıyorlar…
Diplomatik, stratejik, kültürel, ideolojik engeller hangi vicdanı yok edebilir…
Terör-Terörist ithamları bu bombaları nasıl meşru kılabilir?
Gazze’ye yağan bombaları umursamıyorlar,
Ülke liderleri terörist (!) yaftasıyla mahkum etmeye çalışıyor direnişi,
Halkların sesi henüz çıkmıyor,
Ama
Vicdanları onları rahat bırakır mı?
Kaçtıkları sorumluluklar, aldıkları tedbirler onları kurtarabilecek mi?
Kendi evi, sokağı, şehri, ülkesi olduğunda duyarlı olacaksın ama başkası dediğin insanlara yönelik saldırıda sessiz kalacaksın.
Bu nasıl ahlak, bu nasıl irade?
“Kendi için istediğini, başkası içinde istemek” ahlakın temeli değil miydi?
Göz yumduğun, uzak gördüğün işgal ve ilhakların
Seni çok yakında yakalamayacağını nerden biliyorsun?
Başka bir insanı yaralayan, acı çektiren, yok eden;
Seni de yok ediyor demektir.

Ey vicdan,
Varsın biliyorum,
Sahibin senin sesine kulak vermiyor
Sesin sesini bastırmaya çalışıyor
Nefsine, çıkarlarına, korkularına, sevdiklerine seni kurban ediyor
Onları sana tercih ediyor.
Ama sen konuşmaya devam et
Onu ancak sen ikna edebilirsin
İnsanlığı ancak sen kurtarabilirsin
İnsana insanlığını ancak sen hatırlatabilirsin…

Cevat Benar

ArZu
12-08-2011, 04:09
Siyah Lale


http://www.hizliupload.com/di-TA8G.jpg


“… Kendileri zaruret içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Haşir Suresi 59-9)

Siyah Lale , “Gamdan güler zevali melalime ağlarım” der sanki lisan-i haliyle… Türdeşi olan beyaz laleler haz ve zevk yolcusuyken o çileye taliptir zira… O, hak nebiye kulak hatta yürek veren… “Benim bildiğimi bilseydiniz az güler çok ağlardınız” diyen o hak nebi’ye… Gözyaşı ile beslenir siyah lale… Ruhu tertemizdir zira çile banyosunda yıkanır her daim… Şiirseldir ve açıktır ilhama bundan dolayı… O acıyı şerbet tadında yudumlar, yudumlarken türdeşleri hayatı şehvet tadında… “Ekserunnas” değil “ulul elbab” olma makamıdır onun ki… Ali bin Ebi Talib’in sözündeki gibi “İnsanlar arasında insanlardan bir insan olmak” ama dik durmak ve prensip sahibi olmak… Alexandre Dumas’ın “Siyah Lale “ romanında vurgu yaptığı gibi ilkeli olabilmek… O basit bir Stoaci değildir asla… Izdırab onun mesleği değil davasıdır zira…

Yüreğine sekine inmiştir çoktan… O halinden memnundur zira…

Tarihin karanlık sayfalarında açar siyah lale… Her Hak yolcusu bir siyah lale âdeta… Sümeyye siyah bir lale mesela… Rabbim Allah ve Resulum Muhammed dediği için yatırılır çölün ortasına… Sövmesi istenir Allah’ın Resuluna… O ise şehadetini tekrar eder tükürür gibi Ebu Cehil’in suratına… O çileye taliptir zira… Böylece yarılır vücudu ailesinin gözleri önünde ve vücudu olur parça parça… Ak yürekli siyah lale kan verir böylece yeryüzünün damarlarına… O çileyi yudumlar şerbet tadında…

Mus’ab bin Umeyr siyah bir lale çölün bağrında açan… Rahatı ve konforu yüreğinin eliyle itenlerden ve Allah Resulünun yolundan gidenlerden… Mekke’nin en güzel delikanlısı… Güzelliği dillere destan… Ama o maddesinin enkazı altında değil… O, Hakka dilbeste… Mekkeli kızların kendisine aşk mektubu gönderdiği ama O en büyük aşk’ın peşinde… Allah Resulü Uhud’ta iken İslam’ın bayraktarlığını yapan… İlay-i kelimetullah için vücudu parça parça doğranan… Parçalanmayan bir imanı var zira… Onun aşk’ına Allah’ın elçisi şahit… Sireti sureti kadar güzel siyah bir lale zira çileyi aşk makamında yudumlayan bir başka güzel o….

Siyah lale gündüzü yaşarken geceyi hatırlatan ve rahatı zahmette, sefayı çilede bulanların çiçeği… Rahmete mazhar olmanın sırrının zahmetten geçtiğini fark edenlerin… Çile ve ızdırabı yudumlayan bir Hak yolcusunun ruh potresini hatırlatır siyah lale… Saçım kadar başım olsa her gün birini koparsalar yinede davamdan vazgeçmem diyenlerin ve zindanda zahmeti değil rahmeti keşfedenlerin… Cibril soruyordu Allah Resuluna “Ey Resul! Kul bir peygamber mi yoksa kral bir peygamber mi olmayı yeğlersin?” Allah Resulu kul peygamber olmayı diyordu… Siyah lale peygamber mahfiyeti… Siyah lale tevazu…

Fatıma ahlakını hatırlatır siyah lale… Elleri nasır tutan bir hizmetçisi dahi olmayan masum Fatımayı… Zahmetin altındaki ince rahmeti keşfeden bir yüce isim Fatıma… Rabiatül Adeviye yine bir numune-i imtisal ilk nesillerden ahlakı ve erdemiyle temayüz eden… Haz yerine çile dolu zühd ve takva eksenli bir hayatı seçen… Zeynep el Gazali bunun çağdas bir örneği… Bunun nice örnekleri var tükenmedi tükenmeyecek asla…

Siyah lale bir isar tablosu… Tefani sırrı var onda… Başkaları için yaşamanın ve fedakarlığın ve dolayısıyla çileyi yudumlamanın tadı var… Her vakıf insanı bir siyah lale… Siyah lale yüreğime kayıtlı bir divan ve siyah lale yüreğimin dudaklarındaki dua’m… Siyah lale vakar ve siyah lale diğergam bir yüreğin sembolik anlatımı… Siyah lale yürek bahçemizin nadide çiçeği…

Onu ot görenlere ne yazık!

Bilgin Erdoğan

ArZu
12-08-2011, 04:11
Rahmetle Geldi Bahar


http://www.hizliupload.com/di-P3HT.jpg

Ya Rahman…

Rahmet eden, Rahmetinde, merhametinde sınır olmayan…

“Şüphesiz Allah’ın yüz Rahmeti vardır. İşte onlardan bir Rahmet vardır ki; mahlukat kendi aralarında birbirlerine onunla acırlar. Doksan dokuzu ise kıyamet günü içindir.” ( Müslim, tevbe 20) buyuruyor ya Allah Resulü (s.a.v) bir hadisi şeriflerinde, işte dünyada payımıza düşen o bir Rahmet ile geldi bir kez daha bahar…

Güneş, çözdü buzlarını, kıştan kalma donmuşlukların… Yine Rahmetin bir tecellisi olan soğuk havadan kaçıp korunaklı evlerde geçirilen kıştan sonra… Sobada fokurdayan çaydanlığın yanı başında mis kokular salarak patlayan kestanelerin ve fırında kumpir olan patateslerin verdiği keyiflerle dolu kış akşamlarından sonra… Balkon veya bahçelere kurulan masalarda baharın tüm güzelliklerini seyrederek yudumlanan çaylara geldi sıra…

Rahmetin tecellisi ile güneş ısıttı; kışın içe işleyen soğuğundan arınmaya çalışan tenleri ve soydu kışın giydirdiklerini…

Rahmetin tecellisi ile toprağını çatlattı tohum… Çeşit çeşit sebze olma yolunda…

Yine Rahmet ile çiçekler bastı ağaçları… Her ağaçta farklı renk ve kokuda çiçekler önce gözleri doyurdu zevkle ve ardından biri diğerine benzemeyen lezzette meyveler damaklarda unutulmaz tatlar bırakmaya başladı.

Rahmetti bahar güneşi eşliğinde ve her birini bir meleğin taşıdığı, tenlere pamuk misali yumuşak dokunuşlarla konan damlalar… Sağanak altında yıkanan çamlar ve ıslanan topraktan yayılan enfes kokular…

Rahmetin tecellisi ileydi kışın dinlendiriciliği ve ardından gelen baharın içi kıpır kıpır eden coşkusu…

Kırlangıçların baharın kanatlarına takılıp yuvalarına dönüşleri, yardımlaşarak ve cıvıldaşarak yuvalarını tamir edip yeni yavrularını yeni evlerinde karşılamaları Rahmetleydi.

Bir tavuğunun civcivlerini korumak için tilkinin karşısında duruşu ve yavruları için kendini feda edişi Rahmetleydi.

“Bir annenin çocuğuna olan merhameti Allah’ın Rahmet denizinden bir damla bile değildir.” buyuruyor ya Allah Resulü (s.a.v), annenin yavrusunu bağrına basması, süt vermesi, bakıp koruması Rahmetleydi.

Olmasaydı Rahmet; doğar mıydı her sabah güneş? Olmasaydı Rahmet yorgun bedenlerin dinlenmesi için gecenin simsiyah örtüsü çekilir miydi gökyüzüne? Olmasaydı Rahmet yağar mıydı bereket? Olmasaydı Rahmet ekinler olgunlaşıp başaklar taneye durur muydu? Olmasaydı Rahmet sarar mıydı canlıları sevgi gibi doyumsuz lezzet? Ve olmasaydı Rahmet akar mıydı gözyaşı gönülden Ya Hak! diyerek…

Ya Rahman! Rahmetinde sınır tanımayan! Rahmetini, merhametini çekme bir an bile üzeremizden…

Eylül Başak

ArZu
12-08-2011, 04:12
Ruhumla kılamadığım namazım!


http://www.hizliupload.com/di-4PBE.jpg

Huşu ile alınmış bir abdestten sonra kıbleye doğru çevirdiğim seccademin üstündeki Kâbe figürleri ilgimi çeker ilkin. Ardından sessiz bulduğum odamdan sesli bir niyet ederim. Herkes hissetmiştir o sesi odada: Saatim, defterim, kalemim, bilgisayarım, dolabım… Bir tek ruhum hissetmemiştir o an. Ve ellerimi bir vinç edasıyla birlikte kulaklarıma kaldırırken hüzünlü bir ses kaçırırım ağzımdan:

Allahü Ekber !

Ardından ellerimin birbirine kapanması; sırasıyla Subhaneke duası, Fatiha suresi ve Zamlı sure… İşte o an dudaklarım basınç yaparken her harfte, ben orada değildim. Nerede miydim? Borç verip de paramı tekrar alamadığım arkadaşımın kapısının önünde, ağabeyimin vurdumduymaz haline sinirlendiğim memleketimde, babamın vefat ettiği hastanenin önünde öldüğünü duyduğum anki çöküşümde, annemi teselli ederken İnna Lillahi ve İnna İleyhi Raciun ayetini söylediğimde, vizesinden tavan yapıp, finalinden taban yaptığım sınavımda, belki de bir plakçının önünde Kazım Koyuncu’nun hastane önünde “İncir Ağacı” türküsünü dinlerken herkesin bana alaycı bakışlarında…

Ve namaz kıldığımı hatırlayarak kendimi secde halinde bulurum. Hızlı hızlı Subhane Rabbiyel A’la diyerek doğrulurum eğri düşüncelerimle. Bu seferde Ettehiyyatü, Salli- Barik, Rabbena dualarını okuduğunu hisseder dudaklarım. Ama kaç rekât kılmıştım ki ben… 3 rekât mı hayır hayır, 4 rekât oldu yok yok ben yanlış kıldım namazı en iyisi mi Sehiv secdesi yapayım… Ve karar almışımdır fazla namaz göz çıkarmaz diye. Sehiv secdesini de yapmışımdır artık. Selamımı vermeyecek mazeretim yoktur diyerek boynumu kütledercesine çeviririm sağa sola. Esselamüaleyküm Verahmetullah, Esselamüaleyküm Verahmetullah…

Derken manasını bir türlü ezberleyemediğim o uzun sözcükler ardın sıra çıkar. Kısacası başladığı yerden başladığı yerde bitiririm. Yani boğazımdan aşağıya inmez o sözcükler. 33 kere Subhanallah, Elhamdülillah, Allahü Ekber sırasıyla dua tabi ki… – Vinç tekrar devreye girmiştir bu sırada – Allah’ım kıldığım namazı sen kabul eyle!!! inşallah eyler, inşallah eyler, katında kabul eylersin Rabbim!!!

Fatih Kayabaşı

ArZu
12-08-2011, 04:14
Su Olduğunu Düşün


http://www.hizliupload.com/di-YMPK.jpg


Şimdi sen “su” olduğunu düşün. Su kadar özel, su kadar faydalı ve su kadar çok, tükenmez… İnanıyorum ki gerçekten de öylesin. Ama ister çeşmelerden dökül, ister göklerden yağ, ister nehirler dolusu ak; dibi olmayan bir kovayı dolduramazsın. Yani seni dinlemeyenlere sesini duyuramazsın…

Unutma; daha çok bağırdığında daha çok dinlenmezsin… Gürültünün parçası olursun sadece!.. Suyun yanında olanlar suyu en az içenlerdir. Çünkü; “Su nasılsa burada, lüzum yok ki suyu kana kana içmeye” diye düşünürler… Aynen, sesini sürekli duyanların seni dinlemedikleri gibi! Ormandaki hiç bir hayvan, ırmağın gürültüler koparan yerinden su içmeye çalışmadı şimdiye kadar. Hepsi, hep sabahın en sakin anını bekledi; suyun durgun yerlerini bulabilmek için gittiler ve sakin sakin ihtiyaçlarını giderdiler; Onlar için en uygun olan ve kendi istedikleri zamanda…

Sen, hep bir su olduğunu düşün. Su gibi güzel, su gibi yararlı, su gibi vazgeçilmez…Ve su gibi hayat kaynağı olduğunu düşün. Ama su gibi yaşatıcı ol ; Su gibi yıkıcı, sürükleyici ve öldürücü değil!.. Sen bir su ol… Ama rahmet ol; afet değil! Su isen tarlalarını basma insanların, yuvalarını yıkma, ocaklarını söndürme; Sana “felaket” denmesin! Su isen bir bardağa sığabil ki; damarlara giresin!..

Su; yüce Tanrı’nın insanlar için yarattığı en büyük nimetlerden biri… Ve suya benzediğini unutma! Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi faydalı, su gibi lüzumlu ve su gibi bitmez-tükenmez olduğunu da unutma.

Ayrıca su gibi sakin olabileceğin gibi, su gibi de “kıyametler” koparıcı olabileceğini unutma…

Unutma; Senin işin rahmet olmak, afet değil! Vadiler varken önünde ve ovalar varken yayılabileceğin; küçük ırmaklara ayırabiliyorsan kendini ve bardaklara bölebiliyorsan, hayat verirsin çevrene. Ve yaşayabilirsin dünya dönmesine devam ettiği müddetçe… Yoksa hep duyulmayan, dinlenmeyen; korkulan ve kaçılan olursun seller, afetler gibi… Tercih elindeydi hep ve hep de “senin” ellerinde olacak…

Ya tutmayı öğreneceksin dilini veya hiç durmadan konuştuğun için, sadece bomboş ve anlamsız sesler çıkartan birisi olduğunu zannettireceksin çevrendeki insanlara! Ama yapman gereken şu değil mi?

Düşüneceksin ne zaman ne söyleyeceğini. Düşüneceksin kimin dinleyip dinlemediğini, kimin anlayıp anlamadığını. Düşüneceksin anlatmak istediklerinin ne kadarını anlatabildiğini… Hatta anlayanların anladıklarının da senin anlattıklarının ne kadarı olduğunu düşüneceksin… Ve konuşmak için en uygun zamanı bekleyecek, en az ama en uygun kelimeleri seçmeye çalışacaksın… Ahmak olmayan yolcuların, önceden aldıkları biletleri ceplerinde olduğu halde, saatlerini kontrol ederek, vakit yaklaştığında, vapurun kalkacağı iskelede hazır olmaları gibi, sen de fikrini bildireceğin kişinin “kıyıya yanaşmasını” bekleyeceksin !.. Demeyeceksin; “Ben canım isteyince giderim iskeleye, vapur da o saniyede gelmek zorunda!..”

Demeyeceksin; “Ben aklıma geleni aklıma geldiği biçimde söylerim. Karşımdaki de değil duymak, değil dinlemek, anlattığımdan bile fazlasını anlamak zorunda!..”

Keşke öyle olsaydı. Keşke haklı olsaydın, ama maalesef değil… Ağzını açıp “Şelaleden dökülen suyu” içmeye çalışan bir tavsan gördün mü hiç?..Veya önüne çıkan ağaçları dahi sürükleyen bir selden susuzluk gidermeye uğraşan bir ceylan gördün mü? Kaplanlar bile içebilmek için suyun durulmasını bekler; beyni olan her yaratık gibi!

Hadi… Sen şimdi “su olduğunu” düşün, ve kendini “su gibi” hisset…
Su gibi özel, su gibi güzel, su gibi berrak, su gibi yararlı…
Su gibi hayat kaynağı ve su gibi bitmez-tükenmez olduğunu hatırla… Ama yine su gibi “bir küçük bardağın içine” sığdır ki kendini; girebilmeyi öğren insanların damarlarına.
Hayat ver… Vazgeçilmez ol !..

Muammer Erkul

ArZu
12-08-2011, 04:16
Ben, seni aramak ve bulmak için düştüm yollara…


http://www.hizliupload.com/di-8C7Z.jpg

Ben, seni aramak ve bulmak için düştüm yollara… “Aramakla bulunmaz…” diyen söze aldanmadım. Bakmadım sözün bu yanına… Susuzluğumu hissediyorsam bana değildi bu söz. Zîra devamında “Bulanlar; ancak arayanlardır…” ümidini fısıldayan bir ses vardı. Ve ben o sese uyup düştüm yollara… Çünkü içimdeki bu hasret ateşini sen yaktın. Bu çağıltılı “ara ve bul” sesi senden geliyordu… Bu senin çağrındı. Nasıl dururdum zincirlerimle… Nasıl beklerdim hapishanemde… Kırdım zincirlerimi, yıktım duvarlarımı… Düştüm yola… Artık bir yolcuyum ben de… Ezelle ebed arasında yoldayım şimdi. Seni arıyorum ama bilirim ki yoldaşım da yine sensin. Çünkü sen olmasan ne yol olurdu ne yolcu.

Ne kadar yol yürüsem önüm kapı ardım kapıydı… Seslenişim sanaydı bu yüzden: “Aç kapını ben geldim!” diye… Seni bulduğum, bildiğim her yerde, her nesnede rengin vardı, kokun, sesin. Ama hiç biri sen değildin. O yüzden baygın kokularıyla sermest olsam da gülün bir bir solup düştü yaprakları… Hangi suyu içsem daha da susadım. Hangi ekmeği yesem daha da acıktım. Hangi Züleyhâ’nın vuslat kapısında bulsam kendimi, bir hiçlik kuyusuna düştüm. Düştüm dünya gayyasına, düştüm. Düşmeyen kalkmaz, yitirmeyen aramaz ki… Düştüm, kalkacağım, yitirdim arayıp bulacağım.

Başı dumanlı dağlara düşüyor yolum, denize koşan sulara… Toprakla buluşan yağmura… Açan çiçeğe, uçan kelebeğe… Seni soruyorum. “Daha git…” diyorlar… Gidiyorum vadiler aşıyorum, yanardağlar gibi kalbimin ateşini salıyorum her yere… Haramiler çıkıyor önüme…”Dur, bekle…”diyorlar. Ama ben, akan sulara, yıldızlara bakıp “Ötesi… ötesi…”diyorum. Yürüyorum. Ne ten, ne can, ne yâr ne yâran… Geçiyorum hepsini… Ne şiir kurtarıyor beni ne söz… Adım ne, kimim ben, kadehimde ne var? Yoldayım ama illerim hani? Bunu da sen biliyorsun ancak. Biliyor ve çağırıyorsun kendine. Ama ne kadar gitsem, yol uzuyor, kısalmıyor.

Ben bu dert ile kime yanayım. Kime anlatayım sabahtan akşama senin için koştuğumu… Senden gelip sana gittiğimi… Akşam heybetinle kendimden geçip sabah merhametinle kendime geldiğimi… Ey kırık gönlün dermanı, ey Mecnun’un Leylâ’sı… Zebur okuyup Davut oldum, İncil okuyup İsa oldum. Yeryüzüne indim. Gökyüzüne ağdım. Çöl gecelerinde Medineli kızlarla şarkılar söyledim sevgilinin aşkına… Artık göster kendini de yeniden bir fidan gibi dikileyim toprağına… Çünkü derdim var, şifa senden, yol senin. Sen izin vermezsen yürüyemem. Yorgun düşüyor bedenim, güç ver. İçimin pencerelerini aç… Ne dünya kalsın ne ukbâ… Ezel günündeki nidanla beni bir daha çağır. Çünkü sultan sensin, devlet senin, izzet senin. Bak, yağmaya verdim cihanı… Tek yolunda yürüyeyim diye… Çünkü yol da senin, yolcu da… Renkten renge giriyorsun, bir sırrını çözemeden başka bir tecellinle kamaştırıyorsun gözlerimi… Aciz olan benim, kudretli olan sen…

Öyleyse tut ellerimden. Kapat gözlerimi… Kapat ki açtığımda seni göreyim. Kesreti geçip vahdete ereyim. Bir çift yeşil göze mahkûm etme beni… Yasemin kokulu bir bahçeye.. .Ne geçmişe ne bugüne ne geleceğe…Rahmet ki bitsin bu mahmur gece… Ben sabahına uyanayım.

Dağlar aşıyorum, kartallarla söyleşiyorum. Söz bitiyor, sen kalıyorsun. Denizler geçiyorum, beyaz köpüklü dalgalarla kıyılara vuruyorum. Su, bitiyor, yine sen kalıyorsun. Vadilerden geçiyorum. Çiçekler soluyor da yine sen kalıyorsun. Ben lal, ben âmâ… Sen baki, ben fânî… Sen konuşturmazsan ben konuşamam, sen baktırmazsan ben göremem. Sen işaretler göstermezsen ben yürüyemem. Bak, şehrimin kandilleri sönmüş. Lütfet ve yak onları..Bak, tarumar olmuş bahçem. Solmuş güllerim. Sen, dirilt onları… Sen olmazsan bütün vakitler akşam, sen olmazsan ne sefa var ne vefa… Ne dünya var, ne ukbâ… Toz toprak oluyorum kudretini görüp bir rüzgâr esiyor, bir gece kuşu ötüyor. Bu da senden, o.da senden. Hepsi senden.

İşte gecenin elbisesi… Kumaşı senden, işte gece sefaları açıyor. Kokusu senden.. .Ama biliyorsun ki, bunlar hep tuzak… Bana ne gül gerekir ne lâle… Mihman ver ki yolun doğru olanında yürüyeyim. Değilse yollar uçurumlara çıkar… Karanlık olur her yan. Güneşe söyle ki doğsun. Bileyim ki sabah oldu. Tekrar yürümek vaktidir, düşeyim yola… Kapansın ziyan defterleri, başlasın yeniden yolculuk neşesi… Ney olup inleyeyim, kaval olup ağlayayım. Yeter ki seni söylesin dilim, senin elinden tutsun elim. Bu cihan ortasında, bu dehlizde yalnız bırakma beni…Ezelden ebede savur beni… ki, toprağını arayan bir buğday tanesi gibi senin iklimine düşeyim… Orda yeşereyim…

Pervane kesiliyorum ışığında… Görüyor ve biliyorsun. Kerem ediyorsun ve açılıyor perdeler. Safalar bahşediyorsun, tazeleniyor sözler… Hû dedikçe bayram ediyor lâleler… Bak, o zaman nasıl da kanatlanıyor gönlüm… Ne doğu kalıyor ne batı… Ne güneş ne ay… Sen gelip gönül mülküne şah oluyorsun, bir bir tükeniyor yollar. Kayboluyor gam ve mihnet deryası… Parlıyor ayna.. .Can evinde hüma kuşu… Harabe içinde define… Ben ne yaptım da geldi bu saadet… Mansur gibi dara mı çekildim. Ne yaptım da şad ettin gönül hanemi… Bilirim ki rahmetindir bu… Sen olmasan ne yol biter ne feryadım. Ne tedbirim kâr eder ne cehdim.

Meğer ki, hep sendeymişim, seninleymişim. Ne yol varmış ne yolcu… Hasretin vuslat, uzağın yakın imiş. Bunu da sen bildirdin. Şimdi şahbaz olup devran etmenin vaktidir gökleri… Şimdi selâmlamanın vaktidir melekleri… Tur dağında Musa, gökyüzünde İsa olmanın demi… Kapı açıldı, suret belirdi. Bitti kavga, bitti tuzak… Ne daneler var yolda ne avcı kuşları… Sen ki vefa bağının gülüydün, cefa senden uzak… Ben derdim, sen dermanım, sen ikrarımsın benim. Saf tutmuş selvinin secdesi sana. Bütün yollar sana doğrudur sana… Şimdi ulu divânında yine rahmet, lütfet ki bağışlansın suçum, uzun yoldan geliyorum ama ellerim boş. Sâdece hasretimi sunabiliyorum sana bir de aczimi…
Kabul buyurur musun?

Mustafa Özçelik

ArZu
12-08-2011, 04:20
Leylâ’daki Sır…


http://www.hizliupload.com/di-NVLX.jpg


“Ve sen, çöl kızı Leylâ!… Seni yüreğimden koparmak isteyenlere
karşı Nevfel’in ordularınca savaşmaya hazırım.
Bu şehir ki bu kadar güzeldir, sen buraya yakışırsın!
Ah izini bir bulabilsem!”

Babil’de Ölüm İstanbul’da Aşk / İskender Pala


Dünyada olmanın ardında gizlenen bir gerçek var ki çoğumuz bunun farkında değiliz. Farkında olmamak da bir nevi ruhumuza giydirilen elbiselerden. O yüzdendir ki adına gaflet denmiş. Bu elbiseyi giyince gözümüzün hiçbir şey görmemesi bir yana, kirlenince yıkanması gerektiğini bile kavramak gaflete kurban gidiyor. “Gardıropta başka elbise mi yok? Onları giymek dururken niye ‘gaflet’ markayı giyelim ki?” diyenler çıkacaktır elbet. Haklısınız. Hırs, şöhret, ümit, ümitsizlik, aşk, entrika, dedikodu… gibi onlarcası varken, niye sadece bir tanesiyle yetinelim?

Kendi kendime diyorum ki: Cesaretin varsa “aşk” elbisesini giy bakalım. Bu asırda, hem de aşkın sadece dillerde dolaştığı bir hengâmede, onu giyip dolaşmak biraz fermana mahsus gibi görünüyor. Gibisi fazla, esasen öyle. Siz ne dersiniz? Bana katılır mısınız, yoksa “Git işine kardeşim!” mi dersiniz? Her iki grubun da taraftarı çıkacaktır, muhtemelen.

Aşkın dillerde dolaşması çok bilinen bir tabir. Atarsınız ortaya aşkla ilgili bir konu ve dillerin -esasında ellerin- ne söylediğine bakarsınız. Aşk için destan düzenler, geçilmedik köprü aşılmadık dağ bırakmayanlar, aşk yoluna kendini kurban edenler… Daha neler neler.

Bugünlerde aşk, farklı bir tezgâha konu olmuş. Tezgâhın başlığı şu: Aşk mı para mı? Alın size asrın geyiği. Niye asrın geyiği olsun ki? Hz. Adem’den bu yana düzenlenen en geyik mavra. Böyle dar bir çerçeveye aşkı hapsetmek, aşka yapılacak en büyük hakarettir. Sadece bir asırla sınırlandırılmış olmak, aşk için züldür, tahkirdir. Aşk, bundan utanır, kahrolur, Mecnun olup çöllere düşer. Ve dahi elimizde kalan son muhabbet mesnedi de uçar, gider. Ondan sonra ne yaparız? Kime ya da kimlere âşık oluruz? İlginçtir, asrın geyiğinden çıkan sonuçlar aşkın lehine değil, onu hatırlatırım. Değerli aşkseverler, aşk bize küserse hâlimiz nice olur? Düşünmek bile insanı tedirgin ediyor. Üslubumuz alay ediyor şeklinde algılanmasın. Ne söylüyorsam samimiyetimdendir. Babalarımızdan, dedelerimizden, ninelerimizden dinlediğimiz o eski aşk hikayeleri yok artık. Gençlerin aşk anlayışı sadece ten alakalı. Leylâ ile Mecnun’un aşkından bahsettiğiniz zaman “Moruk, kaçıncı asırdayız” mızrağı göğsünüze değil kalbinize saplanıyor artık. Maalesef doğrudur efendim. Mesnevi çağında değiliz, “Matriks” devrindeyiz, mankenler sergisindeyiz. “Anlaşamazsak ayrılırız, hele önce bir deneyelim” sahilindeyiz. Nasılsa işin geyiğinde değil miyiz? Televole destekli gece firârîlerinin cirit oynadığı bir aşk ülkesindeyiz. Televizyon başında henüz gençliğinin baharında bunları seyreden bir gencin hafızasına ve âlemine nakşolan bu sahneler, çok geçmeden meyvesini verir. Işıklı ve şatafatlı hayatın bedelini ödemek kolay değildir, sanıldığı gibi. Uzaktan davulun sesinin hoş geldiği elbet doğrudur; ama ne zamana kadar? Davuldan mümkün mertebe uzak kalındığı sürece. Yaklaşırsanız işin tılsımı bozulur. Bunlar revaçta olduğu müddet asrın geyikleri daima paradan yana olacaklardır. Çünkü kendilerine izletilen zehirli sahnelere ulaşmanın tek bir yolu var: Para. Napolyon’un vird-i zebanı. Dilinde zikir edindiği mergup meta. Hiç eskimeyen, asırlar ötesinden gelen yastık altı ve dahi banka sürgünü. En çok sevilen mahkûm: Para, para, para. Yokluğu herkeste en derin yara.

Hülyalar, sevdalar, hayaller çoğaldı; ama Leylâlar azaldı maalesef. Leylâ, yalnızca bir aşkın terennüm edildiği son nokta değil. “Aşk nedir?” diye sorulduğunda “Yanıyorum abiii!” şeklinde alınan cevap değildir aşk. Kavuşulduğunda azalan ya da bitmeye yüz tutan değildir aşk. “Aşk bir sudur, iç iç kudur” kabilinden teranelerin toplumda ikâme edilmeye çalışıldığı zartalak efendinin düzmeceleri de değildir aşk. Nedir o zaman aşk? Fuzûlî üstat desin:

İlim kesbiyle pâye-i rif’at
Bir hayal-i muhal imiş ancak
Aşk imiş her ne var âlemde
İlim bir kıyl u kâl imiş ancak

Evet, âlemin kendisi aşk zaten. Her ne varsa gözün gördüğü, görebildiği aşk adına var. Ve bütün bunların maverasında yani ötesinde, işte Leylâ var. Ancak, Mecnun olunmadan bulmak kime nasip olsa gerek? Mecnun, önce Leylâ dedi, Leylâ için yerini yurdunu terk etti. Çölleri mesken edindi. Alay konusu oldu. Gülünç duruma düştü. En sonunda aradığını buldu: Leylâ’da Mevlâ’yı buldu.

Şimdi mesnevi çağı değil, milenyum çağı ya da adına her ne denirse… Adına ilim denilen “izm”lerin karanlığında yolunu kaybetmiş, sözüm ona (z)âlim efendilerin çizdiği bataklık yolda giden gençlerin hedefinde Mevlâ olmadıktan sonra, varsın Leylâ da olmasın, aşk da olmasın. Ne çıkar?

Nerdesin şehir kızı Leylâ? Nevfel’in orduları yok yanımda; ama son model silahlarla savaşırım senin için. Yeter ki bana Mecnun olmayı öğret!

Mehmet Akbulut

ArZu
12-08-2011, 04:22
Artık Hiçbir Yüz Güzel Değil Senin Yüzünden…


http://www.hizliupload.com/di-F64P.jpg

Bir mumun tükenişinde, bir günün bitişinde, bir tatil dönüşünde, bir sonbahara geçişte buldum seni. Alev azalmış, tepeler kızarmış, yürek parçalanmış ve yapraklar bir bir sararmış. Hayatla aramdaki mukaveleyi feshedip küsmüşken bütün rezilliklerine, geriye kalmış günlerimi yıllarımı hoyratça harcarken sen takıldın ağlarıma. Pardon böyle değil şöyle olmuştu aslında, “Ben takılmıştım senin ağlarına”.

Küskünlüğümüm sebebi büyük aşklar, ayrılıklar sanmayın. Küskündüm hayata ama bunları yaşayamadığıma. Kafamdaki tabuları yıkıp bir güzele, seni seviyorum diyemediğime; bir tatlı bakışa “hafiftir” diye yapışmadığıma… İnsanları yaratan Mevla’ya inat edip, yarattıklarının bir kısmını görmezden geldiğim için küskündüm. İnsanları sevmenin, ne olursa olsun sevmenin aslında beni Allah’a götüreceğini anlayamadığım için küskündüm. Mevlana’yı okuyup da “Ne olursan ol gene gel” sözünde kusur aradığım için küskündüm hayata.

Seni sevsem! Çok sevsem. Çok, çok sevsem! Öyle çok sevsem ki, sen koksa özüm, yüreğim. Sen koksa nazım, edam. Gönlüm sen dolsa, benim her şeyim sen olsan. Sende tanısam aşkın ulaşılmazlarını, sende yaşasam hayatımın baharını. Çaldığın yüreğimde saklasam hep seni, hep sana yazsam yazılmamış söylenmemiş sözleri. Hoşgörüyü, tevazuu, aşkı, sevgiyi, hürmeti, kini, dedikoduyu, haramı-helali ve bunun gibi binlerce kelimeyi tekrar tanımlayıp; hayatıma soksam. Sonra Allah’a ulaşsam, kulunun sevgisinde pişip…

Teoride her şey basitti işte. Formül şakır şakır işleyecek ve o hiç yaşamadığım duygular olacaktı dünyamda. Ama şu an beynimin bir yerlerinden bana sinyal gönderen bir şeyi unutmuştum galiba; senin bir yutan eleman olduğunu ve çarptığın her kalbi sıfır yaptığını. Dünyalar kadar sevgiyi, uğraşı bir kor gibi olan dilinle yaktığını…

Artık mumlar söndü, havalar karardı ve yapraklar birer toz olup toprağa karıştı. Ben yine Allah’ı ve Mevlana’yı sorguluyorum. Sanki hiçbir şeyden pişmanlık duymamışım gibi kalbim yine kaskatı. Hiçbir şey görmüyor, at gözlüğü taktığım gözlerim. Hiçbir şeyi anlamıyor “laedri” takıntılı beynim. Sevinebilirsin artık, hiçbir yüz güzel değil ve güzel olmayacak, senin yüzünden…

Bekir Cevizci

ArZu
12-08-2011, 04:24
Küçük sandığımız şeylerin ucundan tutunur çıkarız biz cennete ya da cehenneme!


http://www.hizliupload.com/di-605D.jpg

Herkesin günlük hayatı birbirinden farklıdır kuşkusuz. Evli-bekar, çalışan-çalışmayan, çocuklu-çocuksuz olmak, büyük bir şehirde veya bir kasabada yaşamak gibi pek çok durum günlük rutinlerimizi belirler. Günlük hayatımızın yoğunluğu ve hızı, içinde bulunduğumuz pozisyona, üstlendiğimiz sorumluluklara göre şekillenir. Velhasılı, küçüğünden büyüğüne, gencinden yaşlısına kadar her birimiz günlerimizi bir biçimde doldururuz. Bize takdir edilen süre dolana kadar da, sürüp gider yaşam serüvenimiz. Önemli ya da önemsiz bulduğumuz, asıl ya da detay gördüğümüz pek çok şey şekillendirir hayatımızı ve bizi.

Yaşadığımız an, bir sonrakine zemin oluşturur. Bugün ektiklerimizi yarın biçeriz. Hayat deyince nefes gelir aklımıza. Nefes, hayattır desek yanlış olmaz sanırım. Oysa, her nefes ne kadar kısadır. İstediğimiz kadar uzatmaya çalışalım. Sonunda, verdiğimizi alır, aldığımızı veririz. Alıp verdiğimiz o küçük nefeslerin devamı, hayatımızın devamıdır. Ve her nefes, yeni bir fırsattır. Ya yaşanılan anlar! Bir daha asla geri gelmeyecek ve fakat bir biçimde yaşayanı ebediyete taşıyacak anlar. Anı tutmak ve bırakmamak diye bir seçeneğimiz yok. Ama ebedi âlemde, güzel hatırâları yâd eder gibi tebessüm ettirecek; fâni dakikaların ucunu cennete uzatacak, tabiri caizse ebedîleştirecek bir anlayışla yaşamak mümkün. Anı yakalamak, yaşanan her anın hakkını vermektir.

Bizim âna bakışımız, hayata bakışımızdır aslında. Hayatımız da, hiç bitmeyecekmiş gibi gelen anlardan müteşekkil değil midir? Her ne kadar yaşarken bitmez, tükenmez sanılsa da, hem acılar hem de sevinçler, geldikleri gibi giderler. Önemli olan, giderken bizden neler alıp götürdükleri, ötelere neler taşıdıklarıdır.

Küçük ve önemsiz zannedilen öyle şeyler vardır ki, hayat yolculuğumuza yön verir. Küçük şeyler büyüklerin tohumlarıdır âdeta. Bir küçük işaret, bir bakış, bir söz, ruhta dengeyi bozar; altüst eder. Bazen de bir küçük işaret, bir bakış, bir söz, ilaç gibi yetişir. Düştüğün çukurdan kurtarıverir.

Tepsideki çayı ikram edişimizde, sadakayı uzatırken yüzümüzdeki ifadede, kapıyı açıp misafirlerimize hoşgeldiniz deyişimizde gizlidir pek çok sır. Bir dal çiçek, bir bardak çay, yavaşça örtülmüş bir battaniye, çıkarıp verilmiş bir yelek ne çok şey anlatır.

Bazen küçük bir bulut parçası, güneşin önüne geçip gölge olur ışığa. Küçük bir ateş, bir ormanı yakıp küle çevirir. Küçük şeyler, küçümsenmeye gelmez.

Çocuğumuzun döktüğü bir bardak süt için kopardığımız fırtına, ömür boyu üşütebilir yüreğini! Hiç unutulmaz.

Küçük adımların birbirini takip etmesiyle katedilmez mi yollar? Her sabah, uyandığımızda yüklendiğimiz niyet belirler, günün sonunda elimizde kalanları. O gün, hayır bulmak ve hayra vesile olmak gibi bir niyetimiz varsa, bizim için küçük şey yoktur. Pek çok hayır küçük şeylerde gizli değil midir? Ve çoğunlukla, önemsiz gördüğümüz, iyi çalışıp hazırlanmadığımız yerlerden sorular buluruz yollarımızın üzerinde. Çünkü basit görünen soruların, önemli ve derin cevapları vardır.

Küçük şey yoktur. Küçük sandığımız şeylerin ucundan tutunur çıkarız biz cennete ya da cehenneme.


Derya Güney

ArZu
12-08-2011, 04:27
Ey Kur’an Dirilt Bizi!


http://www.hizliupload.com/di-0KMZ.jpg


Hayatımız boyunca hep birilerini örnek aldık. Kimi zaman bizden daha fazla bilenleri, kimi zaman önder olarak gördüklerimizi kimi zaman hayatları koşuşturmaca içerisinde olanlar, kimi zamanda iyi edebiyat yapanlar hep bizim fark ettirmeden kendilerini örnek aldığımız kişiler olmuşlardır. Ama az bir bilgiye sahip olduğumuzda da maalesef ilk eleştirdiğimiz insanlarda onlar olmuşlardır. Daha iyisini yapmışçasına, daha güzel örneklikler sergilemişçesine eleştiri oklarımızı bir zamanlar bize örnek olan insanlara yöneltmişiz. Yerden yere vurmuşuz bazen acımasızca. Haklı sebeplerimiz olsa da bazen kantarın topuzunu kaçırmışız farkında olmadan.

Mihengimiz olan bu insanlar bize belki de İslam’ı sevdiren bize gerçekleri anlatan insanlar olmuş. Ama ne hazindir ki bir çoğu konuşmalarıyla sevdirdikleri İslam dan bihaber yaşam tarzlarıyla şaşırtmışlar bizi. Gayri müslim birinin sözü hala kulaklarımı çınlatmakta. “İnsanlar bana söylemleriyle İslam’ı sevdirdiler ama yaşantılarıyla nefret ettirdiler” diye haykırıyordu. Kişilere endeksli bir yaşam değil aslında İslam. Kişiyle özdeş değil. Kimsenin tapulu malı değil kısacası. Aslında İslam’a bakış açımızdaki problemden kaynaklanıyor tüm bunlar. Şu gerçeği çoğu zaman gözden kaçırıyoruz. Kişiler değil, yoktan var edenin bize inzal ettiği Kitap anlatıyor Müslüman’ı ve onun yaşam tarzını. Ne yapması gerektiğini ve ne yapmaması gerektiğini yine Kuran çiziyor kırmızıçizgilerle.

Oldukça belirgin bir çizgi çizer Kuran insanları tanımlarken. Öyle belirgin ki, birbirine karışması imkânsız. Bir biri içine geçmesi ve yanlış anlamamız imkânsız. Tüm olasılıkları göz önünde bulunduran Rabbimiz altlarına çizdiği kalın çizgilerle tanımlar insana dair tüm vasıfları. Müslüman, mü’min, kâfir, fasık, mücrim, münafık, müfsit, zalim, hata eden, hataları hayatlarını kuşatanlar, mazlum, mustazaf, müstekbir gibi birçok tanımı açık bir şekilde görmekteyiz. Allah’ın kitabı hiçbir şeyi noksan bırakmadan açık ve net bir şekilde açıklıyor hepsini. Beşerin kendi tanımlarına gerek duymadan onların yanlış anlama ve yanlış tanımlamalarını göz önünde bulundurarak ona bırakmıyor Yüce Yaradan.

Bizi Kur’an şekillendiriyor ve ismimizi yine Kur’an koyuyor.
Bizi dirilten, ayağa kaldıran, yaşamımızı şekillendiren yine Yüce Allah’ın kitabı. Evet bizi diriltecek olan tek kaynak.

Dirilt bizi ey Kur’an!
Kavram kargaşasının ortasında debelendiğimiz günümüzde yaşantımız ve eylemlerimiz doğrultusunda bize Rabbimizin koyacağı isme ve o ismin gerekliliğin yapmaya talibiz.

Dirilt bizi ey Kur’an!
Susuz ve suya hasret kurak toprak gibi senin bize kana kana gelmene muhtacız. Seni anlamaya, seninle konuşmaya, seninle yürümeye, seninle yol almaya ve seninle dirilmeye muhtacız.

Dirilt bizi ey Kur’an!
Fırtınalarla boğuşuyorken senin sakin limanına yaklaştık, nerde durmamız gerektiğini, nerede fırtınaya dahil olmamız gerektiğini yine sen göster bize. Ne senin gölgendeyiz diye rahat oturalım, ne de senin ardına sığınarak tüm dünyayı gereksiz ithamlarla bulandıralım.

Dirilt bizi ey Kur’an!
Birliğimiz, birlikteliğimiz dağıldı. Her birimiz parçalanmış tesbih taneleri gibi her bir yöne dağıldık. Toparlanmaya, tekrar kardeş olmaya, yar, yaran olmaya ihtiyacımız var. Senin müminler ancak kardeştir ayetini yaşamaya şuan çok fazla muhtacız. Biz, bir binanın tuğlaları gibi olmalıydık. Oysa kalplerimiz sınırlarla, cemaatlerle, camialarla, mezheplerle bölündü.

Dirilt bizi ey Kur’an!
Peygamberimizin size emanet bırakıyorum diye buyurduğu bu emanetini muhafaza edemedik. Onu hovarda mirasyediler gibi paramparça parçaladık. Bazıları seni anlaşılmaz bir kitap olarak tanıttı. Açıp anlamaya bile çalışmadı. Bazıları onu yüksek raflardan hayata indiremedi bile. Yine bazıları onu hayatlarından çıkarıp sadece merasim kitabı gibi lanse ederken, kimileride bir kısmını okuyup, bir kısmını inkâr etti.

Dirilt bizi ey Kur’an!
Kalbimize tıpkı Mekke’de nazil oluyormuşçasına tekrar nazil ol. Ayet ayet, sure sure tekrar in kalplerimize. Tıpkı sahabe gibi bizde onar onar hayatımıza aktaralım seni.

Dirilt bizi ey Kur’an!
Bize kalkmamız gereken yeri, nerde durup nerede harekete geçmemiz gerektiğini ve ne zaman yürümemiz ve ne zaman koşmamız gerektiğini bir daha hatırlat. Hatırlat ki her şey çok geç olup ölüm kapımızı çalmadan senin ayetlerin bizde tezahür etsin.

Dirilt bizi ey Kur’an!
Üzerimize serpilen ölü toprağının kalkmasını sağla. Ve bizi şaha kaldırsın her ayetin. Bizi harekete geçirsin tıpkı kızgın çölde Ömer’i, Hamza’yı, Ali’yi, Osman’ı, Aişe’yi, Hatice’yi, Sevde’yi, Zeyneb’i, Fatımay’ı ve diğerlerini harekete geçirip şimdi anarken ‘Hazreti’ ifadesini kullandığımız bu insanları diriltip harekete geçirdiğin gibi bizi de hareketlendir.

Dirilt bizi ey Kur’an!
Hayatımıza yön veren senin ahkâmın olsun. Seni bize gönderen yüce Yaratıcımızın emri yeryüzünde hâkim, beşeriyet seninle mutmain olsun. Biz kalbimizi yitirdik. Peygamberimizin “onlar senin yüce kitabını terk ettiler, terkedilmiş olarak bıraktılar” buyruğu gibi bizler seni terk etmek istemiyoruz. Seni yok saymak, senin bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr etmek değil bütününe iman etmek istiyoruz.

Dirilt bizi ey Kur’an!
Biz senin kulbuna tutunmak istiyoruz. Rabbimizin sağlam kulp diye bahsettiği kulpa tutunmamız gerektiğini yine senden öğrendik ve sağlam kulpun ne olduğunu da yine senden öğrendik.

Dirilt bizi ey Kur’an!
Cihanşümul mesajınla âlemlere rahmet olarak gönderilen resulünle, tüm insanlığı kucaklayan metninle, “Yalnız Sana ibadet eder ve yalnız Senden yardım dileriz, bizi doğru yola ilet, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna gazab ettiklerinin ve sapmışların yoluna değil” diye geçen duanla yoktan var edene yaklaştır, yakınlaştır bizi.

Dirilt bizi ey Kur’an!
Yoktan var edeni senden öğrendik, ibadeti, yaradana yaklaşmamızı, onun Resulünü, ona nasıl iman etmemiz gerektiğini, duayı, sevmeyi, salâtı, yaşamaya dair ne varsa hepsini senden öğrendik.

Dirilt bizi ey Kur’an!
Adem (a.s.)’ı senden öğrendik. Sen tanıklık yaptın. Ayna oldun İbrahim (a.s.) Rabbini ararken, Nuh (a.s.)’a gemisini yaparken, İsmail boğazlanmak üzere yatırılmışken, Yusuf (a.s.)’ın kuyudan hükümdar olma yolundaki mücadelesinde, Eyüp (a.s.)’ın sabrında, Ashabı Kehf’in kıssasında, Ad, Semud ve Medyen kavminin yaşadıklarında, firavunun ve ebu cehilin yaptıkları zulümlerde hep sen ayna oldun bize. Ve olmaya devam edeceksin bizden sonra geleceklere de.

Dirilt bizi ey Kuran!
Af dilemeyi senden öğrendik. “Duamda olmasa Rabbim beni neylesin” emriyle, dua etmem gerektiğini ve dua etmeyi, istemeyi, dilemeyi senden öğrendik. Allah’a sığınmayı, tefekkürü, tezekkürü, akletmeyi, düşünmeyi, mukayese edip doğru yolda yürümeyi hep senden öğrendik.

Dirilt bizi ey Kur’an!
Her surende cenneti, cehennemi, Rabbimi okuyorum. Cennet ayetleriyle yüzümde tebessüm beliriyor. Cehennem ayetleriyle yapacaklarımı hatırlıyorum. Kıssaların yol gösteriyor bana.

Duam Fatiha,
Efendimizi anıyoruz Ahzab‘la.
Davamın temellerini atıyorum tüm peygamberlerin hayatlarının şekillendiği Enbiya ile.
Tevbe diliyoruz çoğu zaman yılmadan, usanmadan.
Fetih isteğimiz bizi şahlandırıyor.
İnşirah dileniyoruz bazen kalbimize.
Kıyamet‘i yaşıyoruz kimi zaman.
Adiyatla tozu dumana katarak koşturmamız gerektiğini hatırlatıyoruz nefsimize.

Kur’an’la istiyoruz. Kur’an’la diliyoruz. Kur’an’la şekillendirmek istiyoruz yaşamımızı. Dirilt bizi ey Kur’an, bizi ve kalbimizi.
Ey Kur’an dirilt bizi, bir daha ölmemek üzere…

Mükerrem Bulut

ArZu
12-08-2011, 04:29
Yalnız Soluk


http://www.hizliupload.com/di-14AN.jpg

Ruhum, yalnızlığın bahçelerinde gezinirken bir sevdâya ağladığını fark ettim. Sordum yalnızlığıma:

-”Kimdir, seni benim içime salan?” diye.

Hüzün geldi yanına ve konuştu yalnızlığım:

-”Huzuru aramaktır!” dedi benim adım. “Bu arayıştır, beni içine salan!”

Hani olur ya, renksiz resimlerdeki yalnız duran banklar gibi, bu da başka yalnızlıktı kalpte yaşanan. Sayısız nefeslerin içindeki “yalnız soluktur” adı. Dostluğun özlemi eklenir ve yangın olur, yalnızlık makamı. Her kelime ikinci bir anlam kazanır, gittikçe açılır perdeler ve mevsimine göre sevdâ yaşanır. Rabbin merhametidir bu yalnızlık!. Tüm dayanakların bencilliğidir. Sıkışan yüreklerin feryâdıdır.

İnsan bilmez sâdeliğini ve bilmez kimsesizliğini. Tâ ki, rahmet tecellî eder ve başlar kalplerden gidişler! Sahte putlar gider! Beyazı kıskanır ruhlar, çünkü en çok sevdâsı olana yakışır temizlenen yürekler.

Kaybolanlar, anlatılmaz bu arayışlarda. Ve bulunanlar da gizlidir.

Bir yalnızlıktır bu. Uçuşan yaprakların hışırtısı gibi nereye estiğini bilmeden, yalnızca “Es!” emrini yerine getiren!

Ve bir keşiftir bu, malzemesi yalnızca bir yürek olan ve aslâ yalnızlığından gocunmayan! Kimileri korkar bu “tek”likten, kimi ise alır lezzetini, payına düşen nasibinden! Derinliğini maviden alır, bu hisler. Toy yürekler gibi korkmaz ölümden. Lafta da kalmaz bu yalnızlık, Yaratan, her şeyin farkındadır.

Şimdilerde benden öte bir ses var içimde. Kalabalıkların içindeki, yalnızlığına ağlayan ruhların gözyaşlarını, bilmez sahipleri. Doludur içi. Dolu zanneder, oysa. Kalabalıktır etrâfı. Yalnızdır oysa. Gözü kapalı, her dâim sevenleri vardır. Yaratanr17;ın sevgisi asıldır oysa. Bunlarla yüzleşmek de ürkütür, seveni çok olanları ve ebediyeti kıskananları.

Alıştırmalı gönülleri. Farkına varmalı. Etraftaki nefeslerin “çokluğu” kadar “fâniliği” de akıllarda kalmalı. Bilmeli âcizliğini ve Yaratan’a sığınmalı!..

Gülen yüzler de ağlar bir gün!. Kalabalıklar da tenhâlara salar, kendini!.. Bu vakitler gelmeden bulmalı dengeyi!

Bir yatırım yapmalı kalplere. İlerideki sâde günler için. Yaratan’ın sevgisinden bir çınar büyütmeli. Yalnızlığımda, gölgesi, tesellî mekânım olan ve gerçekleri sindirecek kadar büyüklüğü keskin olan. “İman azığı”m olmalı. Yalnızlığımda, karnımı doyuracak kadar sağlam olan.

Uzak sanmamalı, bu beklenen yaprak dökümü günleri! Bir gün titrek ellerimle penceremi açtığımda, gelmiştir “yalnız soluk” mevsimi.

Aslına dönmüştür her şey. Ruhum kendi sevdâsının derdindedir artık. Vakitler ayrılır cömertçe, Yaratan’ın muhabbetine.

Hissetmeseydim bu hüzünlü mevsimleri, bilirim ki, kavuşmayacaktım muhabbete!.. Bilirim ki, oyalanacaktım, bir çok “soluk” içinde! Burnu büyük sevdâlarımın peşinde koşmaktan, “son nefesimde” yorulacaktım. Ve geç kalmışlığın yasını tutamadan, yok olacaktım!..

Şimdi ruhum kendine gelir. Bırakır, kalabalıklar içindeki çâresiz mırıldanmalarını. Etrâfındaki nefeslerin soğukluğu da üşütmez artık içimi. İman ateşi ve Yaratan’ın sevgisi ısıtır, tüm kâinâtı ve beni.

Yalnızlık, başka lezzetler katar ömrüme. Bir başka güzelliktir, sâdelik. Artık yüzüme kan gelir. Tebessümlerin, aynasıdır içimde değişen mevsimlerin. Yaprağın kaderi düşmekse, benim de kaderimdir, yalnızlığımla yüzleşmek ve düştüğüm yerden Mevlâ’ya yükselmek. Yeniden sevmek, yeniden sevgiyi hissetmek. Yalnızlığın tadını çıkarmak. Huzurlu dakikalarla baş başa kalmak.

Şimdi değişir, yalnızlığın karanlık tarihi. Şimdi temizlenir, üstüne sürülen kirli lekesi. Artık “öz” vardır, kalabalıklardan sıyrılmış olan. Yalnız Rabb’in merhamet tecellîleri vardır kalplerde. Duâlar vardır ve O’nu keşfetmek vardır, çok derinlerde.

Kuramadığım hayali kadar sevdim yalnızlığı. Ürpertisi bende derin bir iz bıraktı. Issızlık, çığlıkları kıskandırdı.

Ve beni elimden tutup Rabbime, bu yalnızlık taşıdı.

Fatma Aladağ

ArZu
12-08-2011, 04:32
Aşk Sadece Sende Mecnun Eyledi Beni


http://www.hizliupload.com/di-GJ8W.jpg

Aşka adanan mevsimleri kalbinde sûr eyleyen zemheri bir çığlıktı senin adın.

Yağmurlar taşırdın gök mavisi umutların terkettiği şehirlere. Her şehir adına adanan bir destanın ayak sesiydi. Geceleri bu yüzden sen kokardı her şehir. Ve ben tüm şehirlere inat şehirsizliği seçtim seni sevmenin şehrinde.

Ey menekşe kurusu hayallerini suya vuran aksinde yitiren sevdam!
Ey aşk iklimini kalbindeki hüzün mevsimine kurban eyleyen kavgam!

Gökyüzü bilmişken ben seni. Toprağa düşen ne kadar yağmur tanesi varsa hepsini sana râm eylemenin niyazıdır bu ağıt.

Her ağıt kendi sesleminde taşır sürûrunu. Ve ben sükûnete muteber kıldım sana mecz eylediğim ne kadar harfim saklıysa gecenin rahlesinde. Bu ağıt, ellerimde büyüttüğüm yıldızlarla ismine şerhettiğim bir parantez ol diyedir sevda şerhime. Bir sözdür bu sana, ilelebet göğsümde muskalanan. Söz ki Nûn’a değer Elif olmaya meylederken kalbim. Anlasana sevdegâhım. Sende cüzlensin istiyorum yüzünün ayetlerinde huzur sûrelerine mâtuf olan aşk.

Veyl ve aşk adına
Zeyl ve kan adına
Gece ve düş adına
Ateş ve kül adına

Huruf makamının esrârına mahkum kalıyor işte dil-i efgânım. Oysa sana seslenmek isterdim zemheri aylarında. Sen ol diye haykırmak isterdim; güneşin ellerime değen parıltısının üstündeki hülya.

Sen ki; mesrûr gecelerin mahremiyetine musâddık eylediğim rüyaların menekşelerce yorumlanan nağmesisin içimde.

Bir kelebek kanadında sakladığım hayatın; yusufçuk kuşlarının rehberliği eşliğinde kalbime vehmettiğim tercümesisin.

Ayaz ve kar adına
Duman ve is adına
Hazan ve yas adına
Allah ve ins adına

Kör gecelerin esaretiydi beni sana kalbeyleyen. Yusuf’un düştüğü kuyuydu belki de lâmekan gönlümün sende bulduğu. Her Züleyha yırttığı gömlekte taşır aşkının değerini bilirim. Ben bu yüzden yağmurdan bir libas giyindim üzerime. Ki gözyaşlarınla yırtasın diye haya perdemi.

Ferhat ve Şirin adına
Kerem ve Aslı adına
Leyla ve Mecnun adına
Muhammed ve Hatice adına

Ey çöl yalımı saçlarında hüznün şarkısını mırıldanan kulbe-i âhzân’ım!
Ey karanfil yanığı gözlerinde aşkın cilbâbını kuşanan sûret-i efkârım!

Aşk Sadece Sende Mecnûn Eyledi Beni…

Muhsin Kalender

ArZu
12-08-2011, 04:36
Yaşamdan Notlar…


http://www.hizliupload.com/di-RTML.jpg

I.
Kar yağıyor ve ben sokakta yürüyordum. Arasıra başımı kaldırıp sonsuz semaya bakmak geliyor içimden ama biraz sonra bunu yaptığım pişman oluyorum. Çünkü ağzıma gözüme burnuma kar tanecikleri doluşuyor. Hoşuma gitmiyor değil ama yine de ‘tuhaf’ bir rahatsızlık duyuyorum. Biraz sonra kendi kendimi yalancı çıkarırcasına yeniden başımı kaldırıyorum. Ve yine aynı şey. Yine, yine…

Kalın paltomun önüme bakan kısmı bembeyaz. Kar tanelerinin büyüklüğü oranında sarmış beni ‘yağan.’ “Bakın” diyorum birlikte yürüdüğümüz arkadaşlara. “Şu kar tanelerine bakın. Şu karın yağışına bakın. Bundan daha güzel bir manzara olur mu hiç? Yaşamın en önemli mucizelerinden birine tanıklık ettiğinizin farkında mısınız?” Boş ve anlamsız gözlerle bakıyorlar önce. Sonra içlerinden biri “Halbuki ilk cemre de havaya düşmüştü. Nerden çıktı bu kar ya?” Anlıyorum ki farklı gezegenlerde yaşıyoruz dostlarla.

“Saçların da uzamış ya, e üstüne bir de kar yağınca beyaz koyuna benzemişsin” diyor espri yaptığını düşünen bir dost. Diğerleri gülüyor. “Neden elini vurup temizlemiyorsun? Hem hastalanacaksın başımıza dert olursun sonra…” Yeniden gülüyorlar. Hep birlikte. “Hastalansam da bir şey olmaz. Kar içime işlesin istedim…” diyorum, yine saf saf bakıyorlar. “Son zamanlarda kendini Sezai Karakoç’un şiirlerine verdin iyice. Olum hayat orda yazdığı gibi değil. Uyan artık bu rüyadan” diyor “ağabeylik” taslayan bir başka dostumuz. Paltomu çıkarıp üzerimi silkeliyorum. Sekiz gözün önünden geçip odama yollanıyorum. Onların duyabileceği bir şekilde mırıldanıyorum: “‘Kar içinde yanan karı görünce beni anlayacaksın’ız…”


II.
Elimde bir kitapla odamda oturuyorum. Ne zamandan beri kitap okuduğumu hatırlamıyorum ama gözlerimin sızlamasından epey zamandır bu ‘eylem’e devam ettiğimi anlıyorum. Aynı odayı paylaştığımız arkadaşım henüz gelmemiş okuldan. Ya da geldi de ben fark etmedim. Zaten ne zaman kitaba gazeteye daldığımı görse sessizce yanımdan uzaklaşıp diğer odaya bilmem ne zaman çıkan, kaç oscarlık filmi izliyorlar birlikte. Beni ‘sıkıcı’ bulduklarını biliyorum ama bundan rahatsızlık duymak bir yana, hoşlanıyorum.

İşte itiraf ettim. İnsanların beni sıkıcı bulması hoşuma gidiyor! Çok konuşmaktan yana değilim. Hele ‘kitap’ varsa susmak düşmeli bizim payımıza diye düşünüyorum. Fazlasıyla asosyal olduğumu söyleyip “Sen okuya okuya paranoyak oldun iyice” demişti geçenlerde bir arkadaşım. Böyle demesinin sebebi de “Bak gazete yazmış yalan mı yani?” diye sorduğu bir haberin içyüzünü ona açıklamaya çalışmamdı. “Gazete yazdı diye doğru olsaydı bugün ‘doğru’ diyebileceğimiz hiçbir şey kalmamıştı dünyada. Ne söz, ne kelime, ne türkü. Hiç ama hiçbir şey kalmamıştı…” demiştim ama sözlerimin havaya uçtuğunun da farkındaydım. Gerçi ‘anlaşılmak’ değildi derdim. Neyse, beni anlamadığı için ‘benim adıma üzülen’ arkadaşım mutfağa geçerken aynı orda bulunanlara şöyle diyordu: “Lan olum bu Yavuz var ya iyice sıyırmış. Bizim gazetenin yazdıklarına bile güvenmediğini söylüyor!”

Akşam bir yerde ‘toplanmışız.’ Kürsüye bir “abi” çıkmış ve bir şeyler anlatıyor. Konuyu başta anlamamıştım sürekli daldan dala atlamasından dolayı ama sonraları farkına vardım ne konuşulduğunun. “Medya gücü ve medyanın toplumları yönlendirmedeki etkisi”ymiş adı dinlediğimizin. Elinde iki tane kitap var. Onlardan pasajlar okuyup; bizim anlamadığımızı ya da anlayamayacağımızı düşündüğü yerleri bir de açıklıyor. Sorun değil, açıklasın.

Bilelim yani ne var ne yok medyada. “Var mı aranızda gazetecilik yapan?” diye soruyor. Bakıyorum kimseden tık yok. Elimi kaldırıyorum yavaşça. “Sen daha iyi bilirsin. Söyle bakalım nedir medyanın gücü?” Çok okuduğum için benimle “kendilerince” alay eden dostlarım yüzüme bakıyor. Abi de merak ediyor ne diyeceğimi. “Medyanın gücü yalanı doğru, doğruyu da yalan olarak rahatlıkla bize yutturmasıdır. Doğruyu iyi örterler…” diyorum sesimi yükseltmeye gayret ederek. “Evet, hakikati örtüyorlar” diyor sağ yanımda oturan kardeşimiz. İtiraz ediyorum. “Hakikatle doğru aynı şey değildir. Doğruyu örtersiniz set çekebilirsiniz önüne ama hakikati asla! Hakikat güneş gibi ortadadır. O değişmez, değiştirilemez ve örtülemez” diyorum yine sesimin yüksek çıkmasına gayret ederek.

Abi gülümsüyor. O zamanlar ben bu gülümsemenin beni onayladığı anlamına geldiğini düşünmüştüm nedense ama değilmiş sanırım. Şimdi daha iyi anlıyorum. “Bizim gazete doğruyu örtmez. Sen istediğin kadar söyle.” Evet, muhtemelen böyle demek istedi o gülümsemeyle. Neyse o gece eve giderken dostlara şöyle bir baktım: “Benim yerime ağabeyi cevaplamak isteyeniniz var mıydı?” Kimseden ses yok. Onların duyabileceği bir şekilde mırıldanıyorum: “Okumadıkça asla bilemeyeceksiniz…”


III.
Yağmur yağıyor dışarıda. Toprak ıslanıyor. İnsanlar ıslanıyor. Bir küçük kedi kuyruğunu kısmış sığınacak bir dulda arıyor. Bu kedi küçük ama aslında büyük. Çünkü ben onu sonbaharda bir sabah yine buradan geçerken de görmüştüm. O zaman epey besiliydi. Yükleri büyük duruşu “karnı tok” izlenimi veriyordu. Ama şimdi sinmiş bir köşeye yağmurdan korunmaya bakıyor. Başımı paltoma iyice gömüp ilerliyorum. Evden yeni çıkmış kitapçıya uğramak için merkeze gideceğim.

Geçen hafta sorduğum ama ‘bulunmadığını’ nazik kadından öğrendiğim Hakan Albayrak’ın “Ebuzer” isimli kitabını almaya gidiyorum. O ‘nazik’ kadın bana söz vermişti çünkü. “Sizin için isteteceğim. Daha önce gelmişti ama satılamadığı için geri gönderildi. Haftaya gelirseniz gelmiş olur muhtemelen” demişti. Daha sonra Altan Tan’ın “Kürt Sorunu” isimli yeni kitabını almak istediğimi söylediğimde yerini bana yine nazikçe göstermiş, yüzde x olan indirimi benim için bir “10”luk daha indirtmişti.

Kitapçıdan içeri giriyorum. Tuhaf bir şekilde gözlerim o nazik bayanı arıyor. Yaşı epey benden büyük olmalıydı ama yine de nazik tavırları, “kitap okuyana saygı duyulmalı’’ sözünü öylece alelacele konuşurken söylediği için üzerimde iyi etki bırakmıştı. Bu sefer kitaplara o nazik bayan değil bir başkası bakıyor. Başında binbir tür renkten oluşan bir örtü ve altında da siyah bir pantolon var. Pantolonun üzerinde bir şey yok. Yüzünde bir kilometre öteden fark edilebilecek -ben fark ederim- ağır bir makyaj var. Başımla selamlayıp “Geçen hafta yine gelmiştim. Hakan Albayrak’ın ‘Ebuzer’ isimli kitabını sipariş vermiştim. Bugün gelmem söylenmişti. Geldi mi acaba?” diyorum bir yandan ‘yeni çıkanlar’ reyonuna bakarken. “Ben burada yeni işe başladım. Tam bilmiyorum ama bilgisayardan listeye bakmam lazım” diye cevaplıyor. “İyi o zaman bakın lütfen…” diyorum ben de.

Kitapçıdan dışarı çıkıyorum. Kitap yok elimde. Adının Zeynep olduğunu öğrendiğim ağır makyajlı başörtülü yeni eleman açıkladı durumu. Meğer bizim ‘nazik hanım’ benim için kitabı istetmek istemiş ama kitapçı dükkanının sahibi ‘olmaz’ demiş. Tek bir kitap için değmezmiş kargoya! Daha önce de birkaç kez tartışan ikilinin yollarını ayıran bu olay olmuş. Nazik Hanım- gerçek adını bilmiyorum- işten çıkmış ve yerini az önce ‘tarifini’ yaptığım başörtülü, siyah dar pantolonlu kız gelmiş.

Bir küfür sallıyorum havaya. Sonra kendime kızıp buna hakkım olmadığını söylüyorum kendi kendime. “Ebuzer”i anlamayan “muhafazakâr” kitapçıya da bir küfür etmek geliyor içimden ama olmaz. Bu yağmurlu havada olmaz. Yağmura saygı için olmaz en azından. O yağmur ki “Rahmeti Sonsuz”un mekanından geliyor. Göklerin ve yerin efendisi göndermiş ki “rahmet” olsun dertlerimize.

Olur mu küfür etmek, yağmur yağarken!

Ve yazıyla “dört.”
Yağan yağmur karları eritmiş. Dışarıda bahardan kalma bir gün var. Odamın, en son sonbaharda sildiğim penceresinden dışarıya bakıyorum. Kulağıma Nurullah Genç’in o ünlü şiirinin sesi geliyor: “Rüveyda dediğim zaman/ anla ki, senin için yürüyor kelimeler/ çığlığımın atardamarlarından…”

Kendimi dışarı atıp belediyenin “yürüyüş” için yaptırdığı özel yoldan yavaş adımlarla ilerliyorum. Bir an olsun kendimi bu araba seslerinden, teknolojik aletlerden, gazetelerden, saçma sapan olaylardan, her türlü “teknik olan”dan uzaklaştırıp sade bir yere varmak istiyorum. Ruhumu dinlendirmek istiyorum çünkü. Havayı korkmadan soluyabileceğim, yere eğildiğimde elimin toprakla buluşacağı, yağmura ve zamanı geçmemişse yağan kara doyabileceğim bir “yer” arıyorum kendime.

Böylece hayallere dalıp gidiyorken bir sesle kendime geldim. Bir teknik olandan kaçarken yanımda unuttuğum telefonun sesinden başka bir şey değil! “Çarşıdayız. Gel de sana tavla öğreteyim…” diyor gelen mesaj. Mesajın sonunda ise arkadaşın mesajı gönderirken “sırıttığını” gösteren işaret. Lanet okuyorum içimden tekniğe teknolojiye. Hayalimde bile yağmurla karla toprakla havayla buluşmama izin yok öyle mi! Uzaktaki sitelerin birinin balkonundan bir ses geliyor yolun ortasında öylece durup düşünürken: “İmdaaat! Evime hırsız girdiiiiiiiiii…”

Paltoma gömülüyorum bu sıcak günde yine. Birilerinin koşuştuğunu görüyorum. Kim nereye niçin gidiyor anlamıyorum. Az önce önümden geçerken birbirinin saçını çekip duran liseli kızlı-erkekli grup da uzaklaştı iyice benden. Dilimde Kayıp Yazar’ın bir sözü dökülüyor: “Fincanın içi kırılmışsa bir kere imkanı yok tamir etmeye…”

Yavuz Akengin

ArZu
12-08-2011, 04:53
Aksak Zaman Geçitleri…


http://www.hizliupload.com/di-TE61.jpg

-a/

kızıl bir hançer ilişiyor bedrin on dördüne. kisra’nın on dördüncü sütununun altında cebelleşiyor âfil dimağlar. dördüncü katında nihan bir avaze feleğin. petrus üçüncü inkarında… yuda, yanaklarından öpmeye yelteniyor isa’nın. yılanlar taşıyor kadehlerden. kleopatra sırıtıyor karşısında üryan bir mir’at. henriette ‘‘seninle ölmeye varım!’’ diyor kleist’e. İki kere iki küstahlık ediyor dostoyevski’nin kaleminde ve bela-yı aşk ile aşina kılınıyor fuzuli. mihri hatun’un ilenci dönüyor kendine. yusuf’un gömleğinde kan lekesi, kenan’da bekleyiş çilesi… ipince eğiriyor ipliğini meryem. yazgısına al al düşüyor ‘sır’.


-b/

savruk düşler ten perdesinde, mavi bir yangın ölüm talebinde… havva’nın ahdinden miras bana yalnızlık. iki kaşımın çıkmazında süveyda. nirvana’da yağmur, ‘yok’ta ‘var/lık’ risalesi… hayatın izdüşümü ellerimde: kan! werther’in sızısının yankısıdır gözlerim! lime lime edilmiş ‘söz’ün kor nağmeleri.

-c/

siccin’in kapısında sarı karanlık… veyl yolunda merdut bir sevda. irem’e adım atarken helak oluyor şeddat. sumnat’ta son hediye sunuluyor şiva’ya ve bir kadının külleri savruluyor ganj’a. bir pervane ‘ilme’l yakîn’ halinde. zühal’in yasına aldırmıyor merih. zühre, ism-i azamı fısıldıyor arzın kalbine. aşk duyuyor bunu, yükseliyor göğe!

-ç/

gazaba uğruyor baharımda mahpus sevda. ilenç olup taşıyor sözlerim kanlı yaraya. kuytu vadilere dökülen yıldızların ardından koşuşturuyorum canhıraş bir mısra düşsün diye yüreğime. (bir mısra düşmeli bu yüreğe!) yorgunum… recm edilsin bütün şairler. ilk taşı atacak, yol verilsin aşk’a!

-d/

dağların bilge delikanlısı koşuyor ayet ayet sükûn’a. sözsüz, nefessiz tüketiyor zamanı. idris yamıyor bir köşede mintanını. şerha şerha bulutlar… nur fışkırıyor avuçlarından seher’in. intihara gebe ikindilerde okunuyor eylülün esamisi. dört elif miktarı susmak düşüyor paya. hiçliğin kılcallarında azad edilmiş nergis/im…

-e/

çirkef bir düşe uyuyor aşk’ a kıyanlar ve ölüme uyanıyor göğün suskun yediler’i… hiçbir yerde olmuyor yüreğim varken her yerde! mavi uçurtmalar yapıyorum alaz almış zamana inat sevgili!

-f/

isa’ya adanmış bir kalp manastırda. hayatın simyasının peşinde münzevi guathama. luksar’da ümit/sizlik hat safhada. tûti’nin kaybolmuş aynası… tozlu bir hayatın karmaşasında âh pembe düşlerim! soğuk bir ateş uzanıyor şeceresine gecenin.

-g/

titrek aksanımla koşuyorum geceye. münkesir yollar, girdap umutlar… sürgün naraları yankılanıyor sevdaların avucumda. andolsun aşkın doyumsuz rengine!

-ğ/

bu kalem hep muhalif benle. ‘bahar’diyorum, ‘eylül’diyor. ‘sus!’diyorum, feryad ediyor. ‘sevda’diyorum ,‘siyah’diyor. /nevası yükselirken duvağı açılan seherin kırarım bilekçem. / yüreğimi aklıyor ismailce tevekkül ve sığınıyorum hira’dan sızan nur’a. şühûd olsun kalem!

-h/

uzza

pa

ram

par

ça…

-ı/

ömer’in gözlerinde amansız sancılar, hallac’ın bileğinde tecrid edilmiş arzular… misk-i amber soluyor paslı çivileri ölümün. şibli’nin elinde kan sunan gül! gül ki, hallac’ı ağlatan kan!

-i/

sidretü’l münteha’da koşuşturuyor cebrail. aşk’ı meshediyor mekana hükmeden. yeşil rüzgar uğultusu refref. isrâ’ya adak gece; gece isrâ’ya konak!

-j/

ışıklar söndü. söndü de ışıklar dinmedi içimdeki mahşer. şimdi, hangi tûfan avutur beni? nuh’un ayak bileklerinde ihanet kemendi, yüreğimde kızıl mürekkep lekesi… nuh’un bile görmediği bir tufan içim!


-k/

kaknüs’ün üç yüz altmışıncı deliğinde sancı! cüz cüz sabrı hatmediyor kerem. güneşin gölgesinde yüreğim! şairin göğsünde bin kırbaç darbesi. yezid’in soluğunda sapkın dilekçe. me’mun’un salyası damlıyor siyaha. kitapların sîreti dicle’de sükûn… artmıyor aşk’ın değeri gam çekmeyince! yanıyorum. yanmalıyım! ateş istiyorum sevgili, ateş! suyla yanmak, suyu yakmak…


-l/

hatlarda kalıyor yesari’nin parmak izi. mermerde açıyor sinan laleleri. (laleye değer düşürür Allah’ın ebcedi!) nesim’le helalleşiyor yitik ramazanlar. bir evliyanın sinesinde tomurcuklanıyor yasin gülleri. hira sessiz okuyor mersiyesini… hüseynî sadalar yankılanıyor uhud’dan. ateş gülistan oluyor ibrahim’e, nemrut’a azap! bin erle giden geliyor on erle; fakat zaferle…!


-m/

iki yanından kavrıyor güneşi iki eliyle iskender. iki yüzlü insanları sevmeye başlıyor akif tanıdıkça yirmi üç yüzlü insanlar. adem kılıyor kendini insan. kapanıyor melekût aleminin dizlerine…


-n/

cem’in kadehindeki yedinci hattın bağrında kor beste… gölgesi düşüyor hûma kuşunun kalbimin üzerine. mürşit bilip bağlanıyorum gözlerine!

-o/

harut ve marut düçar azaba dünyada. şahit kılınıyor sevgilinin yüzüne ve’d-duhâ… sıcak su sunuluyor demir kancalı kapta, isyanın küfre çaldığı zamanlarda. bolonya ışıldamıyor gecemde… susmuyor vicdanımın sesi: çile! azabın katranında yanık masallar serpiyorum hüznün tenhalığına. susuyorum ağlayarak; ağlıyorum susarak…


-ö/

bir şair cinnet geçiriyor! mısralardan yeni çarmıhlar kuruyor bak! nûn… kaleme ve yazdıklarına and içene hamd olsun ki ‘kaf’ta hem gül’ü hem kül’ü gördük ve bulandık aşk’ın her rengine… artık elini bulaştır şiire suskun kalem! yaklaşma ey kays, gökyüzü basacak ellerini!

-p/

kuzeyli bir kızı intihara sürüklüyor sahte sevda sözleri. boğazımda pörsümüş yılan derileri… yeminim var efendiler! son damlasına kadar ziftleneceğim geceyi… gece anlamaz öyle herkesin dilinden! gece konuşur soğuk kara iklimlerden…


-r/

nietzsche ağladığında oluyor cinnet cennet bana! nisan yağmuru dönüşmüyor inciye içimde. (ücra bir okyanustum oysa, aşkı yağmurla besleyen…) canımı alıyor her kar tanesi, canıma can katıyor infilak sevda! çarmıh ne yana düşer, aşk ne yana…? kefaretimdir aşka ölüm!


-s/

hüdhüd kayıplarda! cinlerin utancıdır gözlerindeki kör akis. leyla’nın düşlerinde göçmen kuşların sunağıdır aşk’a elem. gözyaşıyla bağlıyor saçlarını züleyha. uçurumlarda tozlanıyor gelinciklerin telli duvaklı rüyaları. ihanetin kanlı gölgesinde mi kaldı sözlerin? bir şair gül’e bakıyor… bakışında bir efsaneye gebe şair!

-ş/

osman gazi’nin rüyasından hakikat düşüyor çınara. mercan’da serinliyor cennet erenleri. echo’ya aldırmıyor nergis. renklerin kralları siyahı maktul kılıyor beyaza. hayatın nabzı kamçılıyor rüzgarın dehlizini. yılların kahrı eylül bakışlı sevdaların nakşında. abandıkça kelimelerin ellerine, sağnak düşler boşalıyor suskumun göğüne!


-t/

ah’ım savruluyor fırat’ın kollarına… menderes’in başı kanıyor, su perileri yasta! kızılırmak mezar oluyor bağrı yanık anaya. kara yağız özlemlerim kınından çekiliyor, saplanıyor kırlangıçların yüreğine! bu yüzdendir yanmam kırlangıçlara, susmalarım bu yüzden…!



-u/

abas’ın kalkanında kertenkele ceseti, eyyüb’ün sabrında akrep geçitleri… kaeria miletos’un suya bulanmış toprak hayali. ins’in güncesinde zamana adanan sözler… kanı çekiliyor ayak bileklerimin. asyalı kalbimde toprak kokusu… ellerimde yıllanmış körpe dua! düşüyorum harlı perçeminden kalemin…



-ü/

sevinci yaşanmamış doğumlar kadar acıtmıyor içimi intihar. benim her şeyi lekeleyen! sokrat arıyor bütünün parçalarını. spartaküs türküleri taşıyor dilimden. bahar hep geç geliyor şairin kentine. terkibimde yağmalanmış hüzün… zamanın çarkında çürüyen bulutların ağıdı. kalbimde: gözyaşı vardiyası!


-v/


sevr’in koynunda yatıyor tarih. bütün yollar aşk’a çıkıyor. kuşluk vakti göveriyor yetim ahdimdeki öfke! kaybedip kaybedip buluyorum kendimi. cebimden düşmüş kara bakışlı hayat! yılların imbiğinde solgun feryadın mührü. rüzgar, hayat üfürüyor tomurcuğa öksürerek. takâti kesilmiş sözler boğuyor rüyaları. kelimelerle yaşlanıyorum, kelimelerle ölüyor…


-y/

göç vaktidir ey deli gönlüm çağlar öncesine…


-z/


gülün yanağında göz izleri, dudağında pişmanlık serzenişleri… ilişmeyin yarama! aşk kaydındayım henüz… mevlevi ayinlerden kopup geliyor ‘hû’, yerleşiyor aşk’ın nefesine! gül alıyor guslünü yangının çiğ tanesiyle. haydi ey gül, kurulan ve giy al fistanını! (rahman boyasıdır bu, silemez gözyaşı.) süleyman anlıyor bülbülün ağıdındaki mor nağmeyi. bülbülün ezberinde ibrahim duası: ‘‘hasbiyallah ve ni’mel vekil!’’

son ayeti indi aşk’ın efendiler!

derlemeye ömer gerek!


Emine Şimşek

ArZu
13-08-2011, 03:00
Sessizlik, Ah Sessizlik…


http://www.hizliupload.com/di-TLTU.jpg

Sessizlik… Kahredici vakitler silsilesi, acıtıcı yokluk hissi ve kanayan kalpten uzaklaşan bir kalp. Karşılıksızlık bir çay ve ben bu çayın şekeriyim. Tatlı olsam ne yazar, eriyorum. Sorular ufkun ardına atılmış çoktan, cevaplar desen kayıplarda. Böylesi bir hal… Sessizlik…



Ben bu hale gelecek adamdım, belliydi bu, hakettim. Üzerime düşen bir ağ vardı, yakalanmış bir av hayvanının çaresizliğine bulanmıştım. Biraz heyecan, biraz korku, biraz acı. Mayam bu benim. Tutmayan şeyler var, tutunamayan benim…



Gözlerimde bir buğu var şimdileri. Bunu kelimelere dönüştürebilseydim yakardı yürekleri, eminim. Öylece kalmalı bu buğu, ne yaş olup akmalı, ne de sineye çekilmeli. Buğuların tarihi yazılsaydı eğer, ona dahil olurdu, ‘yakınçağ’ımın sızlayışı ondan. Ses sese değmeyeli bu buğu orada…



Aklım almıyor. Neyi almadığını sormayın. Akıl neyi alır ki zaten? Benim bildiğim akıl verilmek için. Ya gönül? En son kimin gönlünü aldım ki ben, verdiğim bir gönül vardı, onu biliyorum. Gayrısı uçmuş, farkında olmadan. Alındım, hem de çok, pek çok…



Bilmeyenler bilir beni. Kuyuya atılan o çocuk mesela, sonra, mağaradaki arkadaşlar, onlar bilir. Anlarlar halimden. Dert bir dağ, adımda da var. Yüce bir şeylerin varlığını hissediyorum, ama ben cüceyim. Cüce bir yıldız, sönük, parıltıları uzaklara yayılan nice yıldızlar var gökyüzünde. Öyle ki, onlara tutunan asla yolunu şaşırmaz. Ötelere yolculuk çağrısı…



Unuttum harflerimi. Kelime olacaklardı, sonra cümleler kuracaktım ben onlarla. Kelimeler kelimelere yaslanıyordu, şimdi yoklar. Dayanacak neyim var? Dayanmalıyım, içimde o varlık ağrısı var yine. Derinlerde, genel geçer ölçülere vurulmaz bu ağrı, geçer mi bilinmez…



Yazdığım şeyler böyle savruk işte. Savruldum, atıldım bir kenara. Kullanıldım ve atıldım. Aşkı benle paketlediler ve sundular. Sardım, sarmak içindim. Teslim alındım, yırtıldım, aşkı aldılar, bense paramparçayım şimdi…



Sen benim imtihanımsın. Senden geçmek istiyorum, vazgeçmek değil. Umrumdasın ki, gerçek umur karşılığını içinde taşır. Seni açtım, baktım, içinde kendimi gördüm. Ne kadar izdüşümüm varsa sende buldum. Karanlık ve aydınlık taraflarım sende belirdi, yayıldı, bir daha geri dönmemek üzre karanlığın ve aydınlığınla buluştu. Şimdi seni seslendiriyorum… Sessizlik…

Fatih M. Tiyanşan

ArZu
13-08-2011, 03:02
Seninle Seni Konuşmak Yahut Başımızı Dik Tutabilmek İçin Safları Sıklaştırmak!


http://www.hizliupload.com/di-SKWY.jpg

I

Önerme 1: Hayat, huzurlu bir ölümü hak edebilmek için şehirden uzak kalmak demektir. Gayrısına hayat değil, yaşam denir. Yani “Hayy” olmayanların, manasız koşuşturmacası.

Çocukluğumu, yastığımın altında biriktirip büyüttüm bunca yıldır. Kavrulmuş buğday kokularının, saçlarına sımsıkı tutunduğumuz doru atların ve her akşam annemize bulgur pilavıyla ayrana inat ısmarlayıp pişirttiğimiz tereyağlı yumurtaların içine karıştığı, mazide fakat diri kalmış bir çocukluk. Unutmak, fıtratımızda vardır lakin vicdanımızda yoktur… Zihnimizin unuttuğunu hatırlatacak olan sızlayan vicdanımız değilse nedir? Honouk’u, Atdamının Dereyi, Ekrek’i, Kuyu’yu ve daha nice beldeyi unutacak olan hangi vicdandır? Düşünüyorum, içine düştüğüm şehir girdabının ortasında ne de çok büyütmüşüz hissetmeden yaşamayı… Ne vakittir, toprak kokusu almadan sürüp gidiyor hayatımız… Ne gariptir, yağmurun çiselediği asfalt, yumuşayıp, ayaklarımızın altından akıp giden yol olmuyor bir türlü… Kader kelimesine tutunuyoruz, kokusunu alamadığımız toprağı ve ayağımızın altında yumuşamayan asfaltı şikayet edebileceğimiz kimsemiz de yok… Ben yağmur yağınca, burnumu okşayıp, beynime dinginlik ve ruhuma huzur verecek ıslak toprak kokusu istiyorum oysa… Eskiyi özleyip, yeniden bir türlü taviz vermeyen köy sevdalısı kent entelijansiyasının bilmediği ve bilemeyeceği bir iştiyakle… Ben içine hile, desise ve yalanın karışmadığı, insanına teknoloji belasının bulaşmadığı, Marks’ın, Adam Smith’in ve daha nice gereksiz teorisyenin fikirlerinin gidemediği bir dağ köyünde ölüp gitmeyi ne de çok istiyormuşum meğer…

II

Önerme 2: Büyük şehrin insan değirmenlerinde öğütülmemiz, şehrin değil, şehri istila etmiş gökdelenlerinin ve kapitalist mengeneye rıza gösterenlerin suçudur.

Allah’a yakın durmayı, toprağa yakın durmakla ve toprağa yakın durmayı da, insanın alinasyona uğrayıp bozulmamış olan formu olan köy insanlarıyla bağlantılandırıyorum ben. Yine benzer şekilde, insanın kendi eliyle hazırladığı kıyametine yol alırken, yüksek binaların kıyamet alameti sayılmasını da insanın kıyametini kentlerde, yüksek binalarda kurduğu kapitalist atölyelerde hazırlamasıyla ilişkilendiriyorum. Nihayet yüksek binalar kapitalizmin ve kapitalist ahlak taşıyanların mabedleri değil midir? Bu mabedlerde köle ticareti banka adı verilen büyük köle pazarlarında yapılmakta değil midir? Yine kapitalizm değil midir, ilahi sanata savaş açarçasına dünyanın bütün doğal ve insani dengelerini altüst ederek kıyametini kendi elleriyle getirmek için uğraşan? Öyleyse esaslı bir lanet cümlesi okuyorum, semayı kirleten ve Babil Kulesini yaptıran zihniyetiyle Allah’a savaş açan gökdelenlerin hepsine… Bir deprem, Paris banliyölerinden, İstanbul’un varoşlarından ve Harlem’de Malcolm’un mirasını devralan siyah yiğitlerinden kopup gelen bir deprem… Kurdukları kara düzeni yıkıp geçmeye yetecek.

III

Önerme 3: Hala büyük kavgalar verip, dünyayı değiştirebilecek bir volkan taşıyoruz bağrımızda. Eğer, yüreğimizde yaşadığımız volkanik depremlerden yeni bir dünya devşiremezsek, gelecek nesiller bize lanet okuyacaktır.

Yeni bir ruh ve yeni bir nesil beklemiyorum, Frantz Fanon’dan ne öğrendiysek onu tatbik edebilmekten bahsediyorum. Zenci ruhunu hapsedildiği dehlizden kurtarmamız gerektiğini söylüyorum. Bilmem kaç milyar Müslümanın içinden, yeni bir Medine kurup dünyaya medeniyet verecek bir elin parmak sayısınca yiğidin ortaya çıkıp mirasını geri istemesi gerektiğini iddia ediyorum. Mirası çalan haydutlar gürültü çıkarmaya yeltenip, çaldığı malları kaçırmaya niyet ettiklerinde onları Bedir kuyularının başında bekleyip, hakkını almadan bir adım geri gitmeyecek bir avuç insan hangi devrimi yapamaz ki? Düşün bir kere, Beyazıt’ta omuz omuza verdiğimiz günleri düşün. Panzerine, tazikli suyuna ve bilmem ne yetkili polisine karşı geri adım atmayıp, yan yana oturup hakkımızı almak için vuruştuğumuz günleri. Hangi güç durabilirdi önümüzde, eğer içimizden vurulmasaydık hangi düşman yenebilirdi bizi? Şimdi yine aynı kavi duruşla çıkmalıyız ortaya, aynı ölçüde kararlı, aynı ölçüde ölüme hazır. Yine düşün bizim kaybedecek neyimiz kaldı elimizde ve yüreğimizde ve düşün eğer bugün ortaya çıkıp dünya vatandaşlarının hakkını istemezsek dünya köyünün derebeylerinden, yarın kaybedebileceği neyi kalacak dünyanın?

IV

Önerme 4: Bir insana kendisini anlatmak, yorgun düştüğü vakit yüreğinden tutup silkelemektir. Eğer bir insanı sevebiliyorsanız, eğer bir insanı tutup silkeleyebiliyorsanız bu, zaferi zaten kazandığınızı göstermektedir.

Biliyorum şehrin, kalbine en yakın bulduğun köşesine çekilip, şafak sayıyorsun sen de benim gibi. Biliyorum, Azrail eskisi kadar ürkütücü gelmiyor sana. Biliyorum, bir mezarın içine boylu boyunca uzanıp ta kıyamete kadar yatacak olmak eskisi gibi ürpertmiyor seni. Çünkü sen, her geçenin üzerine bir çizik attığı, her yükselenin omuzuna bastığı, her işi gönüllüce üstlenen, sahip olduğu her şeyi herkesle paylaşan esaslı bir adamdın. Fakat kullanıldığını anladığında, buruşturulup kenara atılmayı beklemeden, çekip gitmeyi bilecek kadar da onur sahibiydin. Bunun için diyorum işte, bu onuru kurtarabilmek için birşeyler yapmak zorundayız. Çok mu idealist ve romantik buluyorsun beni? Sahi içinde romantizm olmayan bir devrimi nasıl yapabiliriz ki? İçine idealizmin karıştırılmamış bir insana nasıl güvenebiliriz ki? Bana güven dostum, mezarımızda rahatça yatabilmek için, deri kaplama koltuklarını bir bir yakmalıyız derebeylerinin.

V

Önerme 5: Seni yüreğinden tutup silkeliyorum, öyleyse zaferi zaten kazanmışım demektir. Şiiri nesir gibi ve nesiri de şiir gibi kurgulayıp, herşeyi birbirine karıştırmayı başarabiliyorsam, bu dünyayı da birbirine karıştırabileceğimin en yetkin kanıtıdır.

Eski bir besteyi yeniden seslendiriyorum şimdi, iyi dinle beni, unuttuğun bir şiiri yeniden okuyorum ben, kulak kesil, adresine gönderildiği halde açmaktan korktuğun mektubun zarfını yırtıyorum şimdi.


“Vuruşmalıyız, vuruşmalısınız.
Düşman da vuruşmalı.
Yenilmeli ya da zafer kazanmalısınız.
Fakat her iki halde de
Başınız dik kalmalı.
Çünkü eğilmiş her baş,
Esir edilmiş her savaşçı
Ve bastırılmış her isyan
Yaşamanın biraz daha anlamını yitirdiği
Bir dünya demektir…“


Abdullah Tahir

ArZu
13-08-2011, 03:05
Selam Yurdunun Taliplilerine…


http://www.hizliupload.com/di-QIJY.jpg


Selam; zalimlere, despot rejimlere karşı sesini yükselten hak ve adâlet âşıklarına…
Selam; çağının müstekbirlerine, konforun azdırdığı egemenlerin yaşam tarzlarına muhalefet eden peygamberlerin, sıddıkların, şehitlerin izinden gidenlere…
Selam; son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.) ve ashabının, âlinin üzerine olsun…
Selam; haksızlığa meydan okuyarak, kanlarıyla, canlarıyla bedel ödeyen, direnişin sembolü Hasan ve Hüseyinlerin üzerine oslun…
Selam; Selahaddin Eyyûbilere, Hasan el Bennalara, Seyyid Kutuplara, İmam-ı Azam Ebu Hanifelere, Bediüzzaman Said Nursilere…
Selam; yeryüzünün varisleri olan Mü’min, muttaki tüm insanlara…
Hindistan’da özgürlük mücadelesi veren Gandi’ye, Malkom X’e, Nelson Mandela’ya.. İsmini burada zikredemediğim tüm direniş erlerine, özgürlük savaşçılarına selam olsun!…
Selam; sivil itaatsizliğin en güzel örneğini verenlere…

Allah’a binlerce kere şükür/hamd olsun ki; hâlâ gözleri yaşaran insanlar var.
Hâlâ vicdanları körelmemiş insanlar var.
Hâlâ adâlete inanan, hâlâ haksızlığa karşı sesini yükseltebilenler var.
Zalimlerin karşısında, mazlumların yanında olmayı şeref sayan erdemliler var.
Mazlumların acısını yüreğinde hissedebilen, insanlığın ölmediğini ispatlayan mü’minler var.

Allahım! Sana layık kul olamadık. Affet bizi…
Çektiğimiz acıları, akıttığımız gözyaşlarını günahlarımıza kefaret kıl…
Bu yaşadıklarımızı uyanışımıza, dirilişimize, kitabımıza sarılışımıza vesile kıl…
Küçük, büyük yaptığımız yardımları acziyetimizin bir sembolü olarak kabul et.
Kusurlarımızı bağışla…

Resûlün, ‘Allah korkusuyla ağlayan göze cehennem ateşi dokunmaz’ diye haber veriyor. Gözyaşlarımızdan başka sana arz edeceğimiz neyimiz var ki?

Annelerin, çocukların feryatları/ahları arşa dayandı.
Kalplerimizi birbirine ısındır, kaynaştır. Biz biliyoruz ki, kalpler senin elinde…
Bize zalime boyun eğmeyecek bir güç, direnmek için irade, sabır, sebat ver Allahım!..

Peygamberine layık bir ümmet olamadık. Davasını gereği gibi omuzlayamadık; tevhid, adâlet ve özgürlük bayrağını dalgalandıramadık. Kendi içimizde bölünüp parçalandık.
Bir duvarın tuğlaları gibi olamadık…

Özür diliyoruz Filistinli kardeşlerimizden ve ezilen, zulme maruz kalan tüm insanlardan…
Özür diliyoruz annelerden, bebeklerden, çocuklardan, yaşlılardan…

Aylardır süren ablukaya karşı topyekûn gücümüzü ortaya koyamadığımız için suçluyuz.
Ümmetin maslahatını gözetmek yerine, müstekbirlerin dümen suyunda gitmeyi tercih eden zelîllerin oyuncağı olduğumuz için suçluyuz.
Kendi içimizde, yanı başımızda yanan ateşin bir gün bize de dokunacağını bile bile zalimlerin gölgesine sığındığımız için suçluyuz.
Mazlumların gözyaşları sel olup akarken, içimizden neş’et eden bazı beyinsizlerin kayıkçı kavgasında saf tutmaya çalıştığımız için suçluyuz.
Vicdanımızın sesini içi boş sloganlarla bastırmaya çalıştığımız için suçluyuz.
Zaferi muştulayan hak yolun boynu bükük yolcuları olduğumuz için suçluyuz.
Hüsranda olduğumuzu unutup, asrın medeniyet denen tek dişi kalmış canavarına teslim olduğumuz için suçluyuz.

Sözü daha fazla uzatmadan merhum Akif’e kulak verelim isterseniz. Bakın durumu nasıl resmediyor:

“Ey bu topraklarda parçalanmış birer ceset bırakıp yükselen ruhlar kafilesi!
Sakın yeryüzüne bakıp sanmayın şehit olmak arzusuyla coşan bir can var.
Bizde leşten daha duygusuz, daha kokmuş can var.
Bakmayın, hem tükürün murdar çehremize,
Tükürün, belki biraz can gelir arımıza..
Tükürün kaygısız yüzüne Doğu’nun, tükürün!
Canlansın görelim gayreti halkın tükürün..
Tükürün milleti alçakça vuran darbelere..
Tükürün onlara alkış dağıtan kahpelere..
Tükürün ehli-salibin o hayasız yüzüne..
Tükürün, onların asla güvenilmez sözüne!
Medeniyet denilen maskara mahlûku görün
Tükürün maskeli vicdanına asrın, tükürün…”

Nihal İlimen

ArZu
13-08-2011, 03:18
Aşk Dediğin Üç Harf, Beş Nokta…


http://www.hizliupload.com/di-QNS7.jpg


Aşk dediğin elif gibi olmalı, dümdüz, dosdoğru…

Aşk dediğin şın gibi olmalı, şeksiz, şüphesiz ve üç noktası özü, sözü, gözü anlatmalı…

Aşk dediğin kaf gibi olmalı, kaf dağı gibi ulaşılmaz erişilmez olmalı, iki zirvesi iki nokta gibi göğe uzanmalı, biri can biri canan olmalı… Hem kaf aşkın kalbidir onu çıkarınca gariye aş kalır mide kalır…

Aşk gönül işidir; gıdası cananın tebessümü, bir tatlı sözüdür…

Alemin var olma sebebi Aşk’tır, dünya Aşk ile döner, güneş her sabah Aşk’a gülümser, yıldızlar kara gecede Aşk’ı aydınlatır, yağmur bile Aşk’ı yeşertmek için yağar aleme…

Gülün nazı, bülbülün niyazı hep Aşk içindir…

Şairlerin yazdığı, ressamların çizdiği hep Aşk değil midir?

“… Aşk sözcüğü zaten sözlükte sarmaşık demekmiş. Bir sarmaşık çınarları servileri nasıl sarmalarsa Aşk da öyle sarıp sarmalarmış çınar gibi yiğitleri, servi boylu dilberleri ve her sarmaşık sardığı ağacı kuruturmuş; sonunda dıştan yemyeşil ve güzel gösterirmiş ama içten içe kurutur, çürütür, çökertirmiş… ”

“ … sevmenin tabakaları muhabbet, Aşk ve dert olmak üzere üç derecedir;

- muhabbet odur ki; mahbubunu görürse memnundur, görmezse kaydında değildir,

- Aşk odur ki; mahbubunu görürse memnundur, görmezse mahzundur,

- dert odur ki; mahbubunu görürse de mahzundur, görmezse de mahzundur… ”

Aşk hüznün dostudur, hasretin yoldaşı… Gurbettir hep aşkın mekanı… Hep biri ister, biri gözler, birden başkası düşmanıdır aşkın…

Aşkın tek gıdası, ekmeği, aşı, aşığın gözyaşıdır. Aşkın bayramı maşuğun bir tek tebessümüdür…

Aşk; görebilmektir, binlerce kişi içinde onu görebilmek, ama bazen de görmezden gelebilmektir.

Aşk dua etmektir; “Yarabbi ona da benim sevgimi ver” gibi dualar aşığın duası değildir, çünkü aşkta karşılık beklemek yoktur. Aşığın duası her an “Yarabbi onun hakkında hep en hayrlısını nasip et, ona gelecek dertler, üzüntüler bana gelsin” diyebilmektir. Ya da “Ben öleyim o kalsın, ben ağlayayım o gülsün” …

Ama en önemlisi Hz.Ebubekir’in duası gibi dua etmektir. Hani diyor ya “Yarabbi benim vücudumu o kadar büyüt ki cehennemde benden başka kimseye yer kalmasın.” İşte Aşık en azından diyebilmeli ki “Yarabbi benim vücudumu iki kişilik yap eğer onun cezası varsa onun yerine de ben yanayım, yer kalmasın cehennemde o dışarda kalsın.”

Hatırlamak; unutanlara has bir özellktir. Aşk dediğin unutmak tükenmektir diye bilip hiç unutmamaktır…

Aşk; herşeyi, her anı, her zamanı, her mekanı O ve diğerleri diye ayırmaktır. Onsuz bir geçmişi buruşturup çöpe atabilmek, onsuz bir geleceği hayal bile etmemektir.

Aşk, Nazdır. Tüm sevdaların olmazsa olmazı naz.. Türk’ün ta Türkistan’dan çıkıp geldiği, İstanbul’un Fatih’e ettiği naz… Naz anlayana niyazdır. Bilesin!

Aşk en çok da haddini bilmektir…

Ve aşk susmayı bilmektir, susabilmektir…

Aşk dediğin…

Neyse…

Mustafa Türkarslan

ArZu
13-08-2011, 03:20
Yaşamayı Unutmak…


http://www.hizliupload.com/di-MXA0.jpg

Yaşamayı unutarak yaşıyoruz. Gözlerimizin içine içine bakan hayatın neresindeyiz çok zaman? Size, gözlerini (yerinden) oynatırcasına bakan bir çocuğa bakmadan bir adım atabilir misiniz! Kaç çocuk bakışı her an bir köşebaşından sana. Her an kaç aşk bakışıyla bakar yaşamak sana… Bunu bir söyleyen olmadı mı Allah aşkına? Nefeslerin söylemiştir de; duymamışsındır. Duymamışsındır; günün gecenin selamını. Oldu mu şimdi! İşin ne senin öyle koşturuyorsun da… Ne çocukların gözyaşını silmeye gücü yetiyor yaptığın işler, ne de bir annenin feryadını dindirmeye…

“Yaşamak nedir?” diye sorduğun oldu mu kendiciğine? Bir daha, bir daha, yeniden, kaç defa? Yoksa “sen” aldığın nefeslerin, dallarda şen şakrak kuşların, alnına sıvanan rüzgârların farkında falan değil misin? Bir yalan, bir inkar, bir inat, bir olmaz murat için/de koşuyor olmayasın!

… ve ah ki… vah!
Gündelik işlerin… Seni delik deşik eden manşetlerin şehvetinden başını çeviremeyişin hayra alâmet değil. Adalet de değil bu. Sözlerini “geveze” ettiğin yetmediği gibi…
Bakışlarını da…
Adımlarını da…
Duyuşlarını da… “geveze” etmişsin; iyi etmemişsin.

İstersen “bir bilene” sor. Bir bileni bulman için de s/ana “kılavuz” gerek.

Öf, yordun beni!

Bu ne gürültü böyle! Kanser mi oldu âlem! Yalanla doğrular bu kadar karışmış mıydı? Ekmekler bu kadar tatsız olmamıştı belki.

Bu kadar suni/yapay/yapmacık/gayr-ı fıtrî… bir zamanın şahidi olmak da varmış! Varmış işte! Hayatımızın bunca rol; rolümüzün bunca hayat oluşu… Perdeli/nerdeli… Ve en can alıcı yanlarımızın rendelene rendelene… Ve “yine” bir cümleyi bitir(e)meden… Hayatımızın cümlesini kur(a)madan çalarsa kapı/m diye…
… korkuyor, korkuyorum.

Bunlar bir karamsarlık fotoğrafı olsun diye değil; adını koymak adına… Bir hayal olsa/ydı gördüklerim. Bu nezaketsizliği, hissizliği, arsızlığı, yarsızlığı bunca sahipleniş neyin nesi?!…

İnsana nefes başı insanlık yaraşır. Adım başına lazım şeylerin ne/ler olduğunu koynumuzda gezdiriyor muyuz?
Bize yaraşan şeylerin mi… yoksa nelerin yarışındayız?
Yoksa dem be dem ağlarız; dem bu demin her an taptaze demlenmiş gelen mevsimlerin, hayatın merhabasını duymaz isek… Her an: “Ne oluyoruz?!…” diye yüreğimiz elimizde… patlayacak bombaların “patlamadan” ölüsü oluruz. En iyisi “yaşamayı” unutmadan yaşamak.

Kaldır başını! Bak gökyüzü, bulutlar, güneş, yıldızlar… Belki ihtiyacın var! Ha bitti bitecek bir hayatın var. Git, bir çiçeği kokla! Pencerene gelen kumrulara buğdayın, merhametin yok mu? “İnsan” olduğunu nerelerde hatırlıyorsun en çok? Bir çetele tut! Bir dânen var mı toprağına usulca bırakacağın? Ne bir besten var ne de ziyaret edeceğin bir hastan… Öf, yoruyorsun beni ve kendini; haberin yok! Aynaya bak! Gözlerin yuvalarından çıkmış! Çok da malın mülkün var. Dağıt da bunları; hafifle! Ellerini ve kalbini elden/gözden geçir! Hayatı kokla! Sık sık çal kalbinin kapısını…

… orda mı?

Ali Hakkoymaz

ArZu
13-08-2011, 03:24
Kendiyle Konuşmalar…


http://www.hizliupload.com/di-06E3.jpg

Hatırla beni hayat, istersen nefret ederek !

Uzun süredir göremediğim eski bir dostla karşılaşıyorum. Görüşemediğimiz zaman zarfında feleğin farklı yerlerde duran çemberlerinden geçtiğimizi anlamam uzun sürmüyor. Hayat hakkında konuşup dedikodusunu yapıyoruz biraz. Çaktırmadan içleniyorum, içerliyorum. Hayatın, bir araya getirmekte güçlük çektiğim yakalarıma yeniden yapıştığını hissediyorum. Yine aynı gün, yeni tanıştığım bir arkadaş “yazılarınızdan hayatı pek ciddiye almadığınızı anlıyorum” diyor. “Evet haklısınız, biraz öyle” diye karşılık verirken, kendisine karşı olmayan kızgınlığımı içimde göğertip “acaba ne tavsiye ederseniz” sorusu ile gardımı alıyorum. “Estağfirullah” gibi mutevazı bir mukabele ile karşılaşınca bir nebze de olsa gevşiyorum. Tüm bu konuşmalar içimde durağanlaşan birikimin üzerindeki tortuyu çalkalayınca, tabir-i amiyane ile şapkam yere düşüyor ve kelim bütün çıplaklığı ile gözler önüne seriliyor.

Kimseye kızgın değilim hayattan başka. Hayata kızılır mı diyebilirsiniz. Yeni fark ettim bunu, kızgınmışım meğer. Ne mutlu size ki benim gibi eğrisini, doğrusunu ortalara döken açık sözlü birine sahipsiniz. Hayır sahip değilsiniz, bu kadarına müsaade etmem. Ben sizin içinizde olan bir yalnızım sadece, kaldıramazsınız beni. Denedim bunu, çok kereler denedim ama aranızda olma durumum çok da uzun sürmedi. “Yine dene, yine yenil” gibi biraz da laf kalabalığı nev’inden metotlara baş vurabilirsiniz. Ne diyebilirim ki, başka bir şey yaptığım söylenemez zaten.

Evet fazla ciddiye almıyorum hayatı, onun beni ciddiye almadığını fark ettiğim günden beri. Her şeyimi verdim ona, canımı, kanımı, yüreğimi, o ise her seferinde ihanet etti bana. Hayatı fazla ciddiye almaya değmez diyorum evet. Yanıldığımı mı düşünüyorsunuz!Zindana girmeyin demek istiyorum sadece. Sanki sen neredesin diyebilirsiniz. Bu farklı bir durum, çünkü kendi seçimim.

- Kendin mi seçtin! yalan söyleme!
- Ben yalan söylemem, bunu bilmiyorsun sanki.
- Yanılmaz mısın peki?
- Yanılırım, bunu kaç kez söyledim sana. Benimle doğru dürüst konuşacaksan devam edelim yoksa defol git başımdan.
- Kaçıyorsun değil mi?
- Kaçmadığımı biliyorsun.
- Kuyudan kaçtın ama..
- Evet kaçtım, neler çektiğimi bilmiyormuş gibi konuşma. Hem bu durum bir istisna. Dürüstlüğümü kullanıp üzerime çullanmaya hakkın yok.
- Tamam tamam! Daha fazla üzerine gelmeyeceğim.
- Hayatı ciddiye almadığın doğru mu?
- Tam olarak değil, sadece korunmaya çalışıyorum.
- Bence kaçıyorsun..
- Evet böyle de denebilir, bazen yapıyorum işte. Kovalamaca oynamaktan yoruldum, yetişemiyorum ardından.
- Kendini saldın mı yoksa?
- Şu sıralar için öyle de denebilir belki, yine toparlarım ama, aynı şeyi kaç kez yaşadığımı biliyorsun. Hayatı ne kadar ciddiye aldığımı da biliyorsun ama değmezmiş. O kendi bildiğini okuyor. Sen ciddiye aldıkça üzerine geliyor, verdikçe daha fazlasını istiyor. Sonunda anladım ki “baş edemezsin benimle” demek istiyor. Hayatı ciddiye alanları da gördük hem. Salma kendini diyenlerin halini biliyorsun. Evden işe, işten eve. Sonra ya sonra. Hayatı ciddiye almak buysa ben almıyorum deyip kestirip attım sonunda.
- Tembelsin sen..
- Bir avuç cüssemle ne işler yaptığımı hatırlasana. Sadece şu sıralar böyle görünüyor. Hem zihnimin nasıl çalıştığının farkındasındır sanırım. Herkesten çok yoruluyorum. Geceleri seninle nasıl didiştiğimizi bilmezmiş gibi yapma. Çalışmak demek, her zaman para kazandıracak şeylerle uğraşmayla eşdeğer mi sanıyorsun? Ben böyle davranarak hayatı protesto ediyorum.
- Hayatla baş edebileceğini mi sanıyorsun?
- Demek istediğimi anlıyorsun ama inadına üstüme geliyorsun değil mi! Az önce anlatmaya çalışmıştım bunu. Kastettiğim hayatın kendisi değil, içerisi, içindekiler. Hayata tutunduğunu zannedip içinde tutsak olmaktan bahsediyorum ben. Evine, arabasına, işine, malına, mülküne tapmak. Bana hizmet etmesi gerekenleri sırtıma yüklenir olmaktan. Daha önce hepsi ayaklarımın altında demiştim hatırlasana.
- Belki doğru olanın onlar yapıyordur. Hem bazı iyi insanlar da aynı şekilde davranıyorlar görmüyor musun.
- “İyi insanlar, iyi atlara binip gitti” dediklerinde, “kimsenin bir yere gittiği yok, insanlar yüz deve gibidir” sadece demiştim. İçinde has olanlar pek de azdır. Bana çoğunluğu işaret etme sakın, seçkin azınlıktan bahset. Ne demek istediğimi çok iyi anlıyorsun. Kalabalıkların içinde varmış gibi yaparak yok olacağıma kendimle olmayı tercih ederek modern hayata karşı pasif direnişte bulunuyorum ben.
- Hayata karşı direnip protesto ederek insanlardan intikam mı alıyorsun?
- Kimin umurundayım sanki. Bunu bilmediğimi mi sanıyorsun. Farkında olduğum bir çok şey gibi bunun da farkındayım. Hayattan kaçtıkça üzerime üzerime nasıl geldiğinin de farkındayım. Hayatın elindeki hançeri ensemde hissediyorum bazen. Ben ondan korkmuyorum ve bu yüzden hiç bir şey yapamaz bana bunu biliyorum.
- Sana bir haller oldu son zamanlarda, herkes böyle söylüyor.
- Cinlendin, kafayı yedin deseydin yine de şaşmazdım. Doğru istikamette olduğumu anlayıp sevinirdim hatta. Bozuldun değil mi! Seninle baş edemeyeceğimi mi zannediyorsun. Herkes gibi ben de farkındayım, benim herkesin farkında olduğum gibi. Ne beklediğimi tam olarak bilmiyorum. Aslında bir şey beklediğim yada beklediğim için burada durduğum söylenemez. Devam ediyorum ama, sadece eskisi gibi değil. Biraz sinirli ve tahammülsüzüm olduğumun da farkındayım. Her zaman onların istediği gibi olamam. Onlar da benim arzuladığım gibi değil zaten. Kimse kimsenin istediği gibi olamaz. Belki bu güne kadar fazla önemsiyordum her şeyi. Ama artık böyle değil. Onlar memnun değilse, ben de çok memnun değilim. Memnun olmak yada memnun etmek için yaşayamam.
- Kendini kandırma, bu durumu içine sindirmekte zorlanıyorsun, bunu çok iyi biliyorum..
- Evet, eveeeeeeeet! Kahret[me]sin! Bunu ben de biliyorum. Sonunda en zayıf noktamı yakaladın ama insanlarla beraber olmayı özlediğim kadar özlemiyorum eski halimi. Başkalarının hayatını yaşamak istemiyorum sadece.
- Schopenhauer’e benzemeye başladın..
- Saçmalama, insanları severim ben. Asla küçük görmem. Sadece cılkı çıkan bazı şeyleri kaldıramıyorum artık. Hem neden kendi kültürümüzden birileri değil de Schopenhauer! Ye’se düşürmeye çalışıyorsun beni değil mi?
- Hayata kafa tutuyorsun o zaman!
- Üst üste sorduğun sorularla kafamı karıştırıp açığımı yakalamaya çalış bakalım. Bunun farkında değilim sanki. Hayata kafa tutacak kadar yemedim daha kafayı..
- Hayatın gerçekleri olarak görülmeye başlayan bazı şeyleri içime sindiremiyorum sadece. Sindirdiğim zaman işimin biteceğini de biliyorum. İşte bunlara kafa tuttuğumu söyleyebilirsin, hatta Donkişot’luk yapmakla da suçlayabilirsin beni. Saygı duyuyorum ben o adama. Kazanmak yenmekle eş anlamlı değildir.
- Gerçeklerle savaşmak mantıklı bir şey mi sence?
- Hakikatle çelişiyorsa eğer neden olmasın. Kirliliğe gerçek adı verildiğinden beri mantığı buruşturup çöpe attım ben. Kirlenmiş gerçeklerin akıllısı olmaktansa, pak hakikatin delisi olmayı tercih ettim. Tercih meselesi bu.
- Sen şimdi kafa tuttuğun bu hayata daha ne kadar tutunabileceğini zannediyorsun. Cambaz mısın sen?
- Aklımın içinde olsan da kalbime müdahale edemeyeceksin. Bu hayat benim ve bahşedeni çok iyi bilmekteyim. Kuralları başkaları koyuyor olsa da sonuna kadar direneceğim. Mızıkçılık ediyorsam eğer, malup olmam tasarlanan bir oyunu oynamak istemediğim için bu. Hayır, sadece inceldiği yerden kopsun diyorum o kadar, var mı itirazın. İyi bir ata binip iyi insanların yanına gitmeyi kafaya koymuşsan eğer, inan ki buna değer. Yine çelemedin değil mi aklımı? Kuyruğunu kıstırıp defol git. Son sözümü senin anlayabileceğin şekilde söylüyorum işte “Hayat fazla ciddiye alınmayacak kadar önemlidir”…

Selim Sevkioğlu

ArZu
13-08-2011, 03:27
Kenarda Kalmış Bir Yürek…


http://www.hizliupload.com/di-97T1.jpg

Zindanlar ölüm yetiştiriyormuş, bildim,
Hayatsa zindanları çoğaltıyor…

Yalnızlığı bir kuyu yapmışlar, beni içine atmışlar sanki. Dünya bir köle pazarını andırıyor. Sanki bir zindan.. Ve nihayetinde bir gün rüyam olmasını umuyorum.

Kenarda kalmış bir yürek yaşıyor şimdi bedenimde. Kocaman bir perde var önünde. Sadece gözyaşımı çağırdığım zamanlar – ki çoğu zaman kendiliğinden geliyor – aralanan bir perde.. Hiç anlam veremiyorum sadece labirentin ortasına konulduğumda çıkışı bulabilmeme. Ne zaman dümdüz bir ovaya düşsem, kaybediyorum yolumu.

Yalnızlığı bir kuyu yapmışlar, beni içine atmışlar sanki. Kollarımı dizlerimin üstüne koyup durmadan ağlıyorum: “Ey ışık! Sen misin gözlerimi kamaştıran, beni rahatsız eden? Gözlerim, karanlığın dostu olmuştu çoktandır. Git! Sen de kaybolma bu kuyuda.”

Kenarda kalmış bir yürek yaşıyor şimdi bedenimde. Peçesi düştüğünde hayallerimin, göğüm, yağmur yüklü bulutlarla doluyor. Ve ansızın bastırıyor yağmur. Ruhumu hayallerime şemsiye yapmak istiyorum, ama ben yanlarına varıncaya kadar sırılsıklam oluyorlar. Hiç bir zaman yetişemiyorum.

Evet, yaşamın anlaşılamaz yönünün farkındayım. Bu garip, insanı özünden uzaklaştıran ama kendimizi kaptırmaktan alamadığımız düzenin içinden sıyrılmaya çalıştıkça, biz de anlaşılamaz oluyoruz. Önce hayallerimizi atıyoruz kuyuya, sonra önceliklerimizi, sonra olması gerekenlerimizi ve en sonunda bedenimizi atıyoruz. Her seferinde bir yanılgıyla karşılaşıyoruz. Bir hafıza yitimiyle.. Düştüğümüz vehmine kapılıyoruz.

Yalnızlığı bir kuyu yapmışlar, beni içine atmışlar “gibi” sanki. Sonbaharın eşliğinde bir hüzün şarkısı çınlıyor beynimde. Kendimden ödün vermeden kendim olmaya çalışırken, zamanın o kadar da geçtiğini anlayamıyorum ve ne zaman “sona yaklaştım” desem, aslında herşeyin başlangıç şartlarından çok farklı olduğunu görüyorum. Sonuç: Yine kendimi kaybediyorum.

Bir gün rüya ile gerçeğin gittikçe yaklaşıp hızlı bir çarpışmayla bütün olduğu anda, aralarındaki aynanın sır evrenine karıştığı anda içimdeki kuyunun buz gibi eriyeceğini biliyorum. Ve ben o gün su üstünde yürüye(bile)rek özgürlüğü(mü)n tadını çıkaracağım.

Şimdi kenarda kalmış bir yürek yaşıyor belki bedenimde. Bir “gel” çağrısını duymak için bekliyor kulakları. Bir “gel” işareti görmek için gözlüyor uzakları. Belki “gel” diyen yine kendisi olacak. Belki de rüyası.. Ama olsun biliyor ki; “gel” diyene gittiğinde, sonrasında köle de olsa, zindana da atılsa aslında aynaların tuzla buz oldugu “o an”a gidiyor.

Gördün mü umut? Yine bir kar tanesi olup avucuna düştüm.. Ve eridim..


Didar Elif

ArZu
13-08-2011, 03:30
Seyyah Oldum/Sözüm Bildim/Gizlendim İçime…


http://www.hizliupload.com/di-BW1V.jpg

Susmuştu…
O her konuda büyümüş de küçülmüş gibi cümleler kuran, konu o olunca susmuştu… Kendine bile susmuştu… Derin ve manidar sessizliklere gömülmüştü… Ve kapatmaya çalışmıştı kulağını o konuya dair her cümleye… Değişik haller yaşar olmuştu… Değişmişti hallerinin adresi… Adresi değişik haller içine düşmüştü besbelli…

Ağzını her açtığında yüreği, dinlemek istemeyip susturmuştu. Gece yarıları herkes uykuyla hemhalken, yitirdiği uykularının ortasında bir türküyü dinlerken, farkında olmadan ıslanmıştı gözleri, ama susmuştu. Kendine bile. Ki en başta kendine…

Bir yıldızı vardı çok küçüklüğünden süregelen. Her gece konuşur, dünya hayatı’nı, sonra baki olan ahiret hayatı’nı anlatır, halleşirdi onunla vakitlerden beri. Ama yıldızı hiç konuşmazdı, hep susardı, susardı ve dinlerdi… O anlatırdı hep kocaman yüreğiyle. Ve artık susan o olmuştu. Susmuştu…
Yıldızı anlamıştı bu suskunluğu. O susmuştu, ama sanki yıllardır bu hali beklercesine konuşmaya başlamıştı yıldızı. O, içindeki anlayamadığı acısıyla derin susuşları üstlenirken, bu sefer yıldızı girmişti seslilik harflerinin içine.
Gecenin ortasında, sessiz ağlayışlarına şahit olunca, dayanamamıştı yıldızı. Dayanamamış ve yine öyle bir gece, suskunken, ona halinin adını söylemeye çalışmıştı. Ama o kızmıştı yıldızına, o çok sevdiği yıldızıyla ilk defa kavga eder olmuştu, hışımla kapatmıştı yıldızını görünür kılan her yeri ve her şeyi.
Kuşlar, aynalar, yağmurlar, kitaplar, Mekke, Medine, Kudüs, İstanbul… Sanki hepsi birlik olmuş da bir şeyler anlatmaya çalışır olmuşlardı hep bir ağızdan, ama anlamlıca…
Kaçmıştı hep… Vakitlerce kaçmıştı… Kaçmaya çalışmıştı… Kendinden bile… Kendinden zaten… Kaçmıştı…
Uykusuzluk içinde çırpındığı geceler, ayak bastığı kaldırımlar, duyduğu ve gördüğü her şeyler ve dahi gözyaşlarının rengi kendilerince bir gerçeği anlatır olmuştu.
Sonra, uzunca vakitlerin ardından, itiraz kabul etmeden karşısına almıştı yüreği onu olanların üzerine…
‘Yeter artık!’ diyerek, hışımla anlatmıştı ona anladıklarını. Çünkü yorulmuştu yüreği. Bir kez olsun dinlenilmemek en yakını tarafından, zoruna gitmişti. Ve sonunda, tek söz ettirmeden haykırmıştı içindeki sırları yüreği…

Şimdi, işte şimdi herkes susmuştu. Herkese, her şeye lal düşmüştü. Tek bir gerçek kalmıştı ortalıkta. Ne olduğunu anlayamayan tek gerçek…

Peki neden? Neden izin vermedi konuşmalarına? Ya da neden dinlemedi? Neden hep susturdu yüreğini?

Çünkü korkardı… Belki içi parçalanırdı, ama yine de korkardı. Çekinirdi, utanırdı tüm saflıklardan, saygısızlık etmekten çekinir utanırdı. En çok da Güzeller Güzeli Sahibi’nden; En Sevgili olan Sevgili’sinden.
Şeytandan korkardı, nefsinden…
Yanardı içi, ama hep, bunun şeytanın ya da nefsinin bir tuzağı, yanıltması olmasından korkardı.
Öylesi önemli, kutsaldı ki o duygular ya da kavramlar, içi ne kadar yanarsa yansın, hep alçak gördü, inanmadı, dinlemedi bile yüreğini.
Geçici hevesleri düşündü hep. Geçici heveslerin; nefsin arzularının isminin o mübarek isimlerin konulduğuna şahit oldukça daha çok kanadı içi. Ağladı… Kanadıkça içi, ağladı. Ağladıkça daha çok kanadı içi…

Rabb’ini düşündü… O’nun her şeyi bildiği’ne, gördüğü’ne, haberdar olduğu’na dair müthiş bir inancı vardı. O’nun her şeyi bildiği’ni, gördüğü’nü, haberdar olduğu’nu düşündü.

Bilir olmuştu artık yüreğindekileri. Ama bunu söylemekten utanmıştı kendine bile. Utanmıştı… Utandıkça daha çok yanmıştı, artmıştı yangını…
Saflığı, masumiyeti, edebi yaşamaktı en yüksek mertebede tek isteği. Günaha bulaşmadan, basitleşmeden. Dünyeviler gibi ıslahı; kurtulmayı da istemeden. Hayayla, iffetle… İçteki yangını dışa sıçratmadan, sabrın bütün sınırlarında gerilerek. Hakikat için, safi duygularla hepten yanarak. Yani ki, o asil duygunun tefsiriyle oynamadan. ‘Hiç’ olduğunu da bilerek…
İstemişti ki Rabb’inden özgeye yol çıkmasın. Kendisini Rabb’ine götüren yol’da bütün evrenin özetinin ‘yüreğindeki’nde çıkartıldığını bilmek, görmek istedi. Bütün ruhların yaratıldığı ve henüz ruhlara cesetlerinin biçilmediği o mecliste, yüreğindekinin yanında yer almış olduğunu hatırlamak istedi. Yüreğindekinin yüreğindekinden öte bir şeyler olduğunu hatırlamak, bilmek istedi. Gözyaşlarının serininde yıkansın içi istedi. İstedi ki, Güzeller Güzeli Rabb’inin yolunda meş’ale ola yüreğindekine. Ve meş’ale olsun yüreğindeki. Hicabıyla, zamanı utandıran bir çile yaşamak istedi…
İstedi ki, bir gün, tamamlandığı anda sahiplerinden sıyrılan bütün şiir ve şarkılar gibi ayrı düşmesin yüreği yüreğinden. İstedi ki, o meleklerin indirdiği yağmurlar yüreğindeki gerçekle yağsın. İstedi ki, o tarifsizce sevdiği İstanbul’u şahitlik etsin yüreğindeki gerçeğe. Şahitlik etsin Mekke, Medine, Kudüs… Ve kutsal olan ne varsa şahitlik etsin her hücresindeki gerçeğin en derinine…

Ve anladı…
Anladı sevgi’nin manasını…
Asla tarif etmedi…
Sadece anladı…
Sevgi’nin adl-i ilahi’de sınanmak olduğunu ve sınavı erce geçmek olduğunu…
Nasuh kisvesinde bir tevbe olduğunu…
Nefsi öldürerek bir diriliş olduğunu…
Sevgi’nin harama bulaşmaktan, en ufak bir günaha girmekten O’na sığınmak demek olduğunu…
Anladı, irade, takat, sabır, tevekkül, saf, masum, haya, edep.. kelimelerinin gerçek manasını…
Anladı…
Ve sustu…
Ve ağladı…
Dili, yüreği… Hicabından lal oldu…

Büşra Nur Dilek

ArZu
13-08-2011, 03:32
La tahzen.. innAllahe meana.. /Üzülme.. Allah bizimle..


http://www.hizliupload.com/di-T4W4.jpg

La-Tahzen / Üzülme
Karşı karşıya kalabileceğin muhtemel bir musibet için en kötü ihtimal ne olabilir sorusunu kendine sor. Sonra bu muhtemel sonuca kendini alıştır, ona tahammül etme konusunda kendine telkinde bulun. “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir” ayetini tedebbür ederek bu hali sakin bir şekilde iyimser bir tabloya dönüştürmeye bak.

La-Tahzen / Üzülme
Şunu unutma yaşadığın günün sınırları içinde yaşamazsan sıkıntı ve kaygıların artacak demektir. Biraz daha açarsak; Sabaha çıktıktan sonra artık akşamı bekleme, akşama kavuşunca da sabahı bekleme. Ne maziye takıl kal ne de gelecek kaygısı içinde ol. Yani ânı yaşa.

La-Tahzen / Üzülme
İnne maal usri yüsran / Her zorlukla birlikte kolaylık vardır. Yani kolaylık zorluğun içinde saklıdır!.. Bir başka ifade ile; kolaylık; zorluk zannettiğimiz şeyin taa kendisidir!..

La-Tahzen / Üzülme
Arapların bir sözü vardır; “Gerilen ip kopar” yani sıkıntılar, üzüntüler üst üste geldikçe ferahlama, rahatlama kapı da demektir. Allah Teala buyuruyor ki “Kim ki Allahtan gerçek manada ittika ederse Allah da ona bir çıkış, kurtuluş yolu lütfeder ve ona hiç beklemediği, hesap etmediği yerlerden rızık ihsan eder”.

La-Tahzen / Üzülme
Ahiret inancı, insanlığa huzurlu bir dünya hayatını sağlama yolunda büyük bir güç kazandıran muhteşem bir inanç sistemidir. Bu dünyada malı gasp edilen, zulme uğrayan ve bir şekilde haksızlığa maruz kalan kimse ahirette adaletin yerine geleceği inancıyla kalbi bir sükunete kavuşur.
Ünlü bir Alman filozofun şöyle söylediği rivayet edilir. “Dünyadaki hayat oyununun bir ikinci perdesi olduğu muhakkak. Çünkü bu ilk sahnede zalim ve mazlumu görüyor insafı göremiyoruz. Galib ve mağlubu görüyor adaleti göremiyoruz. O halde tüm bu adaletsizliği ortadan kaldıracak bir ikinci hayat mutlaka vardır”.
Kıyamet ve ahiretin varlığını zımni itiraf niteliğindeki Alman filozofun bu ifadeleri aklın yolunun bir olduğunu gösteriyor aslında…
Bu dünyada zahiren adaletsizlikmiş gibi görünen haller, zenginlik/fakirlik, hastalık/sağlık, güçlülük/zayıflık gibi ölçülerin birer imtihan vesilesi olduğunu unutmayıp ona göre adımlarını atanlar kazançlı çıkacak olanlardır sakın unutma. Dolayısıyla içinde bulunduğun ortamdan dolayı üzülmeyi bir kenara bırak da imtihanı kazanmaya bak.
İnkâr edenler, katiyyen diriltilmeyeceklerini sandılar. “De ki: Hayır, Rabbim hakkı için mutlaka diriltileceksiniz, sonra yaptıklarınız size haber verilecektir. Bu, Allaha göre kolaydır.” (Teğabun, 64/7, Nahl, 16/30-40).

~

İçebileceğin Suyun, Bir Parça Ekmeğin Varsa Üzülme !
İçebileceğin temiz suyun, seni doyurabilecek kadar bir aşın, üstünü örtecek bir elbisen varsa üzülme! Uzunca bir müddet ıssız bir adada mahzur kalan bir denizciye yaşamış olduğu bu tecrübeden çıkardığı en önemli dersin ne olduğunu sormuşlar. O da şunları söylemiş;
İçebilecek temiz bir su, yetecek kadar aş olduğu sürece asla şikayetçi olunulmayacağını öğrendim.

~

Öfkeyi Terk Et ve Affedici Ol
İstatistiklere göre Çinlilerde strese bağlı kalp rahatsızları oranı oldukça düşükmüş. Bunun en önemli nedenleri arasında Çinlilerin sakin yapılı olmaları gösterilmiştir. Dolayısıyla sende mutlu ve huzurlu bir hayat için olaylara sükunetle yaklaş, her türlü kaygıyı, öfkeyi, şiddeti bir kenara bırakıp affedici ol. Tıpkı Kur’an-ı Kerim’deki mümin tasvirinde olduğu gibi;
“Onlar ki, bollukta da darlıkta da Allah yolunda harcarlar; kızdıklarında öfkelerini yutar, insanların kusurlarını affederler.“


A. Yasin Demirci

Not: Bu yazı büyük oranda Dr. Aid Kareni’nin La-Tahzen isimli Arapça eserinden derlenmiştir.

ArZu
13-08-2011, 03:36
Kanadım değil ama yüreğim kırık…


http://www.hizliupload.com/di-KTI0.jpg

Yüreğimin kentinde bir çocuk ağlıyor sessizce…

Annem “büyüdü artık” diye elimi bırakığından beri, yapayalnız yürüyorum sokaklarda…
Attığım her adımda kalbimden bir parça bırakıyorum..
bir parça yüreğimden, bir parça gönlümden… bir parça sevgimden..
bir parça ben süzülüyor yanaklarımdan sokakların bağrına.. her adımda..
bir parça kalbim kalıyor geriye…

Annem “yürüyor” diye elimi bıraktığından beri, yüreğime kadar uzanan bir el aradım yıllar boyunca…
Yalnızlığımın girdabında yüreğimin dilinde bana seslenecek bir ses aradım aslında..
bir bakış milyonlar arasında..
aşina bir yüz..
yüreğimin kentinde sokaklarıma damlayan gözyaşlarımı görecek belkide..
belki başımı okşayacak güven dolu bir el..
yüreğimi avuçlarına alıp merhamet edecek bir gönül…

Kanadım değil ama yüreğim kırık…

alıntı...

ArZu
13-08-2011, 03:37
Hayat Sabra Denktir


http://www.hizliupload.com/di-QT7K.jpg

Olmaz gönlüm, olmaz öyle! Keskin sirkenin akıbeti malûm. Dört mevsimi yaşayan bir cennetin bağrında büyüdün de sen, onun için böyle bir baharı ve yazı özlersin. İstersin ki çabuk geçsin fırtınalı sonbahar, ayaza durmasın kışlar. Dedim ya, sen dört mevsim hesabını yaparsın yaşarken duygularını. Ama bilmelisin herkes buralı değil. Bilmelisin, güneş görmeyen yurtlar var.

Olmaz gönül, olmaz öyle. Yükün ağır bilmekteyim, baharı yaşamayanlarla kış nasıl geçer; onu da bilmekteyim. Ama şunu da bilmekteyim ki, sabredebildiğin ölçüde yaşarsın. Eminim ki, hayat sabra denktir. Ve sabır, tahammülün bittiği yerde filizlenir, maneviyat çeperlerini genişlettikçe boy atar, sırf Yaradan’ı düşünerek fiiliyatta bulunduğun zaman neşv-ü nema bulur.

Sabır gönlüm, sabır! İçine çekerken, zehir gibi gelir tadı, boğulacağını zannedersin. Kanın çekilir yüzünden, bembeyaz olur sîman; yutkunursun, geri döner içinde düğümlenenler. Başını eğmek istemezsin; ama kaldıramazsın da öyle göklere doğru. Ağlarsın, gözyaşın akmaz. Haykırmak gelir içinden, zangır zangır gürültüler habercisi olur titreyen ellerin. Konuşursun yalnızca kendinle, dökersin içini; senden başkası duymaz bilirsin bunu.

Sitemlerin dillenir haklı olduğunca, bağırırsın rahatlarcasına, ama sadece kendi içinde, ama sadece Yaradan’la baş başa. Sonra gözlerin… Gözlerin nihai nokta olmak ister en sonunda. Durur öylece, bakar, bakar… Ve kimseler fark etmez neden donuklaştığını, kimseler anlamaz anlatmak istediği çifte derin mânâyı… Sonra çekip alıverirsin anlamlı bakışlarını, ruhunu bir kenara bırakmışlardan. Yüzünü çekersin, yalan dünyanın yalancılarından. Alnındaki kırışıklıkları alıverirsin haberi olmayanların önünden. Doğruca bırakırsın asıl dergâha. Bağrına cennetler sığan seccadenin secdeliğine. Ve başlar böylece sabır maratonun. Korkma gönül, sen hele azmet sabır için, yüreğini koy ortaya, gör ne mânevî hediyeler paketliyor Yaradan…

En masumane tavırlarına gaddarca yaklaşanlar olacak belki. İçindeki çocuk hafife alınacak… Anlatmak istediklerin değil, anlaşılamamış yanların konuşulacak. “Olsun!” diyeceksin, yüzündeki gülümsemeyi kaybetmeden. Yine de hüsn-ü zan edeceksin. Allah için söylediğini yine Allan için olduğu yerde bırakacaksın. Yaradanı alıp yüreğine, sırtını dayayıp tevhidin çınarına, akıbeti ukbâda düşüneceksin. Ve kalbin şöyle bir hafifleyecek, damarlarına giden iyimserlik yolunu tıkamadığından…

Üzülüp acı çektiğin anlarda çileni hafife alanlar olacak belki… Öyle bir yanacak ki için, kimseye anlatamayacaksın. Günlerce ağlayacaksın gözyaşının lâhutî ikliminde. Sonra en yakınındaki, en yüreğindeki vuracak hislerini… Canım dediğin dönecek sırtını. Bir “ah!” çekeceksin derinden ve anlamaya çabalarken empatinin gücüyle, arkanı döndüğünde kimse kalmamış olacak. “Sabır” diyeceksin, yine sabır… Eyyüplerin torunluğuna yakışır sabır…

“Bugün Allah için ne yaptın?” sorusu geldiği an kulağına, vereceği cevabı bulamayanların tedirginliği değil, en zor imtihanını başarıyla vermiş öğrencilerin rahatlığı olacak ruhunda. Başını yastığa koymadan “elhamdülillah” diyecek, rüyanda cennetten kesitler izleyeceksin belki… Ve sabaha erdiğinde, avucunda tuttuğun tesbih tanesi yine “yâ sâbır”la şakırdayacak…

Faltaşı gibi açılıp kalacak gözlerin bazen de… Çok şaşıracaksın, çoook! Ya gönül… Kalb kırmak çok kolay oldu, kalbin değeri pazarlara bile çıkartılmaz oldu. Tatlı sözü unutanlar çok, şu hengâmesinden sallanıp duran asırda! Aldırma diyemem, aldıracaksın elbet, hislenip içerleyeceksin belki. Zannediyor musun ki, yüreğine aldıklarına söylediğin nazenin kelimeler, boşta kalır! İnanıyor musun ki, sevdiklerin için kurduğun lâtif cümleler, öksüz bırakılır! Yok gönül, yok! Sahibi var hepsinin. Bırak duymasın insanlar, bırak sertliği onlara! Bırak, tabularına kale yapsınlar! Yeter ki sabret gönül, asıl sahibini düşünüp sabret, başını sonunu kestiremediğin olaylarda bile…

Bırak vursunlar ayıbını yüzüne, bir kusuruna binler cefâ taksınlar. Yaradan’ın “Settar” ismi, beşerin hükmüne mi kalmış. Sen sabret gönül… Felaket tellalları susmasınlar isterlerse? Olumsuzluğu yaymanın zevkine doyamayanlara inat, bütün güzel düşüncelerini yay sere serpe. Zehrini ağzında taşıyan yılanın başını ezemesen de, bal damlasın dilinden. İbrahim’in (as) ateşleri, gül olurken mi sunmuş Dostların Dostu şu ayetini: “Güzel söz, güzel bir ağaç gibidir ki onun kökü sabit, dalı ise göktedir.” Sabır gücünün tükenirliğinden korkarsan bir gün, gel gir şu dizelerin sırlı havasına… İnan, kimse üzemez seni orda. Ve uzan o ağacın dallarından ötelere… Uzat ellerini ve bekle. Sabırla bekle gönül! En geç sûrun sesi duyulduğunda tutacak ellerinden Resuller Resulü. Pes etme, sabret gönül, sabret!…

Arzu Çetin

ArZu
13-08-2011, 03:41
Ekin Olup Sararsamda Ekmek Olup Karın Doyursam…


http://www.hizliupload.com/di-N3MM.jpg


İnsan ne zaman ve nerede öleceğini bilmez!

Kur’an-ı Kerim’de bu konu şu şekilde geçer: “Kıyametin kopma zamanına ait bilgi şüphesiz Allah nezdindedir. Yağmuru o indirir, Rahimlerde olanı o bilir, hiçbir kimse yarın ne kazanacağını bilmez, hiçbir kimse hangi yerde öleceğini bilmez. Şüphesiz Allah her şeyi bilir, her şeyden haberdardır” (Lokmân, 31/34).

Nerede öleceğini bilmesen de diriltileceğin yeri biliyorsun. Ölüm son değil yeter ki imanlı öl. İmanla öl ki imanla diril. Ah o diriliş yok mu? Dirilmesen keşke. Seni atlasalar keşke; ama kimse unutulmaz ki? Sende istemezsin zaten yok olmayı. Var olmak ister insan nerede ve ne şekilde olursa olsun. Görünmek ve bilinmek ister. Kaçabilsen keşke; ama ne halde, nereye ve kime kaçacaksın? Bilmiyorsun değil mi? Çünkü sen de kendine söylüyorsun ”bilmiyorum”. Meçhule mi gidiyor insan? Öyle ise şunu bil: ölülerin bir bir diriltildiği zaman ne halde dirileceğinin resmini çiziyorsun dünyada. O halde göster hünerini, al kalemini eline, beyaz tertemiz bir kağıda çiz en güzel resmini. Nur içinde diril ve efendimiz (s.a.v) seni nurunla tanısın.

Dünya ne kadar ki? Sınırları gözünde büyüktür; ama aklın da dar gelir sana.

Git durma git, bakma arkanda bıraktıklarına. Belki tanıdıklarını göremeyeceksin; ama seni senden daha iyi tanıyan seni daima görecek, bilecek. Ve sen sadece O’na sığınacaksın. Dünyevi ne isteğin varsa at gitsin, çürüt, yok et. Göğsüne sığdıramayacağın kadar ve seni nefsinden, şeytandan tamamen koparacak kadar büyüteceksin imanını, günlerini saymayacaksın, saniyelerin hesabını tutacaksın. Coş, o kadar coş ki kendini kaybet ve kendini tekrar bulduğunda O’nun yolunda ol. Allah (c.c) de, Muhammed (s.a.v) de, cihad de. Savaş aç nefsine ve şeytana. Kendini kopar dünyalıklardan. Ağlaya ağlaya yalvar, kıskansın zihbe seni. Zilleti yok et. Tevazu-kar ol, hoş gorulu ol, herkesı sev ve kendini feda et hak yolunda. Ölmeden öldur benlığını. Toprağı kıskandır, toprağa girmeden toprak ol. Yapacağın hizmet için kendinle müzakareni terketme. Kim olduğunu değil, kimin olduğunu asla aklından çıkarma. Keşke deme ne olur!Asla ödün verme davandan. İstersen ezersin nefsini başkaldırdığı zaman. Belki zamanı da ezer geçmişindeki boşluğu da sıkıştırırsın.

Beden sana emanet ve kendi bedenini istediğin zaman, istediğin yerde tutma hakkın yok. Bu boş duruşlar, aklıllara ters düşen hayaller niye? Geçmişteki hayallerine bir bak adımların ne kadar da yavaş? Bu mu senin hareketin? Varlığın belli bile olmuyor, kıpırdamamışsın bile. Kendine faydan yokken kime ne faydan olabilir ki? Silkelen, kendine gel: Perişansın. Fark etsene bulunduğun durumu ve artık hayal etmeyi bırak, geç olmadan bırak ki, hayal bile edemediklerine varabilesin. Erken davran; ama geç kalma. Fark ettiğini fark etmeden anla!

Çok geç kaldığını düşünüyorsun değil mi? Her şey bitmiş elden ne gelir değil mi? Hala kıpırdama yok. Aç gözlerini, kaldır kafanı, gökyüzüne bak sen ne kadar da küçüksün! Hele bu şekilde, yoksun bile. Doğrul ve davran. Hani ab-ı çeşmin? Klavuzunu al eline ne diyorsa yap beklemeden, sorgulamadan. Sorgulama klavuzu sorgu inancını kamçılar. Sadece iman et; çünkü iman teslimiyettir. Zarar verme kendine, kendini kendinde bitirme. Kim olusan ol: Allah’a kul, efendimize (s.a.v) yakışır ümmet ol. Böyle ol ki, sana gelen kötü sözü bakışları bırak, kurşunların kalkanını bile kalbinde bul. Hapsettiğin iman ile öyle kork ki günahtan, öyle kork ki haramdan, seni çelişkide bırakmasına değil aklına bile gelmesine izin verme. Meydanı dar et nefsine. Hizmet et. Köle ol. Kime köle olduğuna dikkat et. Saygıda kusur etme Lafzına. İsmini, cismini unut. Sadece sahibinin ismini hatırla. Allah’ın isimlerini hatırla. Her hatırladığında bir adım daha at. Emareleri takip et. Unutma sen bir amele, bir hizmetçi, bir köle, bir maabidsin. Hizmet bir zincirdir. Sen ve kardeşlerin bu zıncırde birer halkasınız. Hangi halka olduğunun ve büyüklüğünün bir önemi yok. Sadece zincire dahil oluşundur önemli olan. Önemsiz şeyleri gözünde büyütüp kendi önemini yitirme. Unutma ki kolay kahkaha atanlar zor ağlayanlardır. Zor ağlayanlar serinliğe hasret bir çölde kumlarla eştir. O çölde açan gül sen ol. Esen serin rüzgar sen ol. Saba sen ol ve savur kumları. Ağlayan gözlerinle sahiplen ve yine o kumlara bir katre de sen ol. Çatlamış toprakları yeşert yeni yeni fidanlar dik. Bu fidanlarla, zincirine yeni halkalar kat. Akıllarda şüphe, kalpte sıkıntı bırakma. Elbet sana muttali biri var. Ve sana soru sorarlar, cevabı sen yokken verilmiş sorulara cevap arama. Kılavuzuna intisab ol..

İnsanın sevdiklerinin yanında olması ne güzeldir. Cemaat namazları, terkedilmeyen unutulmayan farzlar ve sünnetler. Ne güzel mutluluktur, huzur verir içinize ve sevdiklerinizi şükür üzre görmek rahatlatır sizi. Fakat nice insanlar vardır, bu mutluluktan uzak, bihaber yaşayan. Belki çok insan var: Sizin okuyup, öğrenip, uygulayıp ta huzur bulduğunuz, dünyanızı zevkli kılan, pişman olmadan yaşadığınız sağlam hayattan habersiz olan.

Kim bilir; seni kim, nerede, ne acelelikle bekliyor? Serapa dizilmiş, gayri ihtiyari yaşayan ve yaşamdan zevk almayan, niçin yaşadığını bılmeyen, ne çok insan vardır, kim bilir? Kollarını açmış nereden, ne gelecek diye ümitle bekleyen ve seni gorünce seninle beraber kainata ve kainatın yaratıcısına sarılmayı bekleyen ve de beklediğini bilmeyen, ne çok insan vardır. Kim bilir, kimlerin muntazarısın?Hadi onlara şafi sen ol! Ekin olup sararsan da, ekmek olup karın doyursan.

Bu dünyada hususan uhrevi hizmetlerde en mühim bir esas, en büyük bir kuvvet, en makbul bir şefaatçi, en metin bir nokta-i istinad, en kısa bir tarik-ı hakikat, en makbul bir dua-yı manevi, en kerametli bir vesile-i makasıd, en yüksek bir haslet, en safi bir ubudiyet “ihlas”tır.

Bütün kuvvetinizi ihlasta ve hakta bilmelisiniz. Evet, kuvvet haktadır ve ihlastadır. Haksızlar dahi, haksızlıkları içinde gösterdikleri ihlas ve samimiyet yüzünden kuvvet kazanıyorlar.

Kimin aşka meyli yoksa o kanatsız kuş gibidir…
(Mevlana Celaleddin-i Rumî)

Ebedi hayat için geçici dünya zevklerini terk etmek pek tabi akıllı insanın işidir. Aklın zekatını bu yönde verenler ne güzel şükür sahibidirler. Sadece Allah’ı tanımak bizi kurtarmayabilir; ama Allah’ı tanıtmak çok günahı bizden götürebilir. Allah’ı layıkıyla tanımak ve tanıtmak adına, kolla kardeşlerini her daim gönülden sarıl onlara, avuç avuç duayla…

Ayşe Yılmaz

ArZu
13-08-2011, 03:44
Aşk Üzerine Birkaç Not…


http://www.hizliupload.com/di-3GCP3K15.jpg

Aşk zor sanat. Söylemesi zor. Anlatması zor. Aşkın tarifi yok. Tarifleri var. Aşk denen amorfik şeyin sadece kıyısına erişen tanımlamalar bunlar. Aşkın tarifi yok.

Gözlemlerim ve içgüdülerim, aşkın bir tür delilik hali olduğunu söylüyor; mantık fakültelerinin durduğu, aklın duygu tufanı altında boğulduğu zamanların, iç taraflarda ferahlıktan daha çok sıkışmaların zuhur etmesiyle, bir şekil aşk sanatına girişin başladığını söylüyor. Ama aşk değil.

Nasıl Eflatun, yeryüzüne odaklanarak derin tefekküre daldığında, bu alemin “imatation of imitation” -kopyanın kopyası- olduğuna kanaat getirerek bir “idealar alemi” yargısına vardıysa, bende insanların bir şeyleri kopyalayarak, buna his giydirip, acı ve mutluluk giydirip, ve sonra ona ruh üfleyip bütün bu yaşadıklarına aşk demesiyle aşkın kotarıldığına inanmayanlardanım. Aşk yok burada. Yani bu alemde aşkın kopyaları var ama ideleri yok.

Schopenhauer, “Aşkın Metafiziği”nde “Acılar ve mutluluklar olmasaydı, insan bu dünyada can sıkıntısından yaşayamazdı!” der. Doğrudur. Böylece kendini dengeleyen sistemler doğuyor. Ama aşk doğmuyor işte.

Çoğu zaman ideallerimizle kısmen örtüşen, bize iyi gelen, acısından bile haz aldığımız ıstırapların, tatlı ve latif sözlerin, kısa süren yumuşak buselerin, dünyanın en güzel sesidir dediğimiz sevgilinin iki dudağı arasından bir ezgi gibi çıkan kelimelerin, etimize battıkça kahrı ve hazzı bir arada tükürten delici bakışların, ve dahi aşık olduğumuz yalanların adına aşk diyorlar şimdi. Ama aşk değil.

Aşk hikâyeleri var. Bize sahici gelenleri hep doğulu, Leyla-Mecnun, Kerem-Aslı, Ferhat ile Şirin dinlerken bize bir haller oluyor, ya da bana bir haller oluyor ama Romeo-Juliet, Joseph-Fanny vs dinlerken bana bir haller olmuyor. Erotizmi ve plastiği geçemiyor bu hikâyeler. Hep kendi hikâyemi kurmak istiyorum sonra; hikâyelere özenip, filmlere filan. Ama kurgu işte. Adı üstünde hayal gücü, martaval, yalan…

Yalanlardan bir dünya kuruyoruz; adına aşk diyoruz. Olmadı. Biz babadan böyle görmedik. Ya da gördük, başımızı kuma gömdük.

Eskiden birisi tarikatta, seyri sülük yapmak istediği zaman, bir mürşide vardığında, şeyh efendi evvela sorarmış: “Evladım sen hiç aşık oldun mu?” diye; cevap hayır ise, “Git bir aşık ol, öyle gel” derlermiş. Buda tasavvufi aşka, ya da ilahi aşka giriş bir tür. Böyle diyebiliriz belki.

Aşk sanki, arzulanana karşı bir kalp çarpıntısından ibarettir! Ona kavuşma isteği, onun adı zikredildiğinde, kokusu geldiğinde, ya da nazara değdiğinde çırpınan fiziki ve metafizik organların ve bilumum damarların ille de sen diye çığlık atmasıdır. Ama ona değer değmez, arzulanan şeye erişir erişmez biten bir şeydir bu!

Öyleyse aşk vuslattır. Allah bize şah damarından daha yakındır. Ama biz ona uzağız. Onun adını duyduğunda tir tir titreyen, isminin harflerinden oluşan bir orduyu izlediğinde şevkten cezbeye gelen aşk adamları var birde. Belki de gerçek aşkı, mutlak aşkı yaşayan tek onlar.

Ama aşk olmalı bir yerlerde, gizlenen, daha başka formları, daha başka tanımları da olmalı aşkın. “Aramakla bulunmaz, ama bulanlar arayanlardır” sözüne ilhak olmalı aşkın saliki.

Ama gezegende aşk olmuyor, benzin fiyatlarına zam gelince. Aşk ta ekonomiye ve borsaya endeksli. Yalan bunlar, gönüller bir olunca samanlıkların seyran, saray olacağı. Genç kız fantazileri, beyaz Mersedesli prens hikâyeleri. Kopyaların kopyası aşklar var ama ideal aşk yok. Yalanla doldurulmuş, kaskaslanmış adamlar var, tatlı fantaziler var ama aşk yok. Belki çok pessimistçe ama aşkı kim görmüş, tutmuş, ellemiş, öpmüş? Kent efsaneleri bunlar. Grek mitoslarında, gece çocuklara hikâye edilen, saray soytarılarından arda kalan ve efsaneleşen pembe imgeler.

Umuyorum ki Mevla bütün bu sözlerim karşılığında burnumu iyice sürter ve ben denizi, deniz görmüş ama içmemiş aciz kulunu, dehşetengiz, fenomenik, transandantal, her zerremi kıvrandıran fevkalade bir aşkla imtihan eder; böylece gökten başımıza aşk düşer, bizde görmüş oluruz. Vay be, hakkaten böyle birşey varmış deriz. Evreka oluruz.

Aşkın sanatsal tarifini arıyorum. Aşkın estetik izahatını, kisvelerini, cezbelerini… Mesela aşkın elleri, gözleri, dudakları var mıdır? Varsa nasıl olur?

Aşkın özünde ne vardır? Aşk soyut bir şey mi, somut bir şey mi, yoksa kavramlara sığmayan, fenomenik bir şey midir? Aşk, Orhan Veli gibi kelimeleri kifayetsiz bıraktırır mı? Aşk nasıl başlar? İlk görüşte aşk var mıdır? Zamanla mı aşık olunur? İki kişi ilk görüşte aşık olursa, bunu literatürde nasıl anlatırız? Kader ve metafizik boyutları var mıdır? Aşk şehveti öldürür mü? Aşkın yaşı olur mu? Aşk ölür mü, yani belli bir zaman sonra kinetik enerjisini yitirerek infilak eder mi?

Allah’ın, kainatı aşk özüyle yarattığını söyleyen mistikler (sufiler) ile, Hint literatüründe aşkın evrene tıpkı insan gibi bir şekil ile geldiğini ve kendini ifade etmek için kelimeleri seçtiğini söylersek, aşk nedir, nasıl bir şeydir?

Aşk bütün sorunların yanıtı mıdır? Aşk evrensel kardeşlik ve barış gibi kavramlara kökten çözüm üretebilecek asil kudreti damarlarında gezdirir mi? Aşk bebeklerin ağzına hayat tüküren melekler gibi, birdenbire kalbe tükürülen bir bakış, bir ses, bir tını, bir gülüş, zarif bir el, zarif bir endam, tatlı bir dil midir? Aşk çiğneyemediğini gerisin geriye tükürür mü?

Bir şair, bir ressam, bir yazar, bir sanatçı aşkı nasıl tanımlar? İnsan aşık olduğunu nasıl, ne zaman anlar? Bir insanın aşık olduğunu ötekiler nasıl anlar? Alametleri, hastalığın semptomları nelerdir?

Ve aşkın atomları var mıdır? Bir gün patlar mı? Patlarsa aşıklara ne olur.

Aşıklar ölünce nereye gider?

Aşk neden var?

Kaç türlü aşk var?

İyi aşk nedir, kötü aşk nedir?

Klas aşk ve kalas aşk diye kavramlar üretebilir miyiz?

Aşıkları kıskanırlar mı? Neden? Sebep? Sonuç? İlişki?

Aşk bütün hayatı tıkar ve başka bir hayat açar mı? Paralel evrenlere sürükler mi mesela? Burada ölüyüz ama orda canlı olabilir miyiz aşkın kuvantlarında? Aşkın süpernovaları, kara delikleri var mıdır?

Aşık olmak için bir mektebe gitmek gerekir mi? İcazetle mi alınır? Biz babadan böyle gördük, diyerek mi aşık olunur? Aşıklar da şairler ve müzisyenler gibi doğaçlama yapan birer sanatçı değil midir?

Öyleyse aşkın sanatsal tarifi nedir?

Mustafa Burak Sezer

ArZu
13-08-2011, 03:48
Bekleyiş


http://www.hizliupload.com/di-L7RS.jpg


Gelsen! Artık gelsen! Gelmen gerektiğine dair ne söyleyebilirim ki senin bilmediğin? Sezmediğin ya da? Heybemde gelmenin gerekirliğine ilişkin hangi sözcük nasıl bir yetkinlikte olabilir ki? Gelsen!

Evet süsü sendin arzın! Süsü sensin! Kaynağı sendin. Kaynağı sensin. Sulhu bahşetsen artık! Kainatın çöle döndüğü gerçeği gizli olabilir mi sana? Toprağın şerha, şerha yarıldığını söylesem.. pınarların kuruduğunu, gözelerin kaynamadığını söylesem.. yüreklerin sevinçle coşmadığını.. yer yüzünün kana bulandığını söylesem.. dile getirsem bütün olup bitenleri.. bunlar sana gizli olanlar mıdır? Hangi şey sana gizlidir ki? Hangi şey senden gizli kalmayı isteyebilir ki!

Gelir misin? Gönüllerin merhameti unuttuğunu sana haber versem.. sevinç gözyaşlarının arkaik bir söylen olarak algılandığını söylesem.. gelişini bağışlar mısın? Bağışla artık gelişini! Bağışla! Gözleri açılmamış kedi yavruları için olsun hiç değilse gelişin! Gözleri kan çanağına dönmüş insan yavruları için.. öfkenin, kinin, öç’ün süte döndüğü memelerde emzirilen ve böylelikle zehirlenen bebeler için olsun gelişin. Desem gelir misin?

Gelir misin? Yoksulluğu biriktirilemeyen mallarda bilenler için gelir misin? Gelsen! Yolunu kaybeden yolcular için.

Gelsen! Gelsen artık! Avuçları kan içinde doğanlar için.. yükünü düşüren yüklüler için. Devrilen dağlar için. Yakılan ağıtlar için..

Gel! Kanına girilen merhamet için. Çarmıha gerilen şefkat için. Issıza çökertilen namus için. Soldurulan güzellik için. Kuşlar için gel. Böcekler için, solma bilgisinden mahrum çiçekler için.. gel seni beklemede her şey!

Gel! Ah bir gelsen! Bir gelsen! Gelsen eriyecektir buz kaplı gönüller. Öfke kesilen yürekler. Damarlarında hayat devinir akreplerin, yılanların.. çıyanların bile. Gelsen kurtla kuzu barış törenlerinde buluşacaktır. Barış çubuklarını yakacaklardır.

Gel! Gözler ışık , topraklar su tutmuyor. Gel gözler ışık topraklar su tutsun.

Gel! Mevsimler bile şaşkın.. şaşkın masumlar için olsun gelişin..

Gel! Avarelikten başka bir şey kalmadı ellerinde gökteki yıldızların.. kalpler perişandır elinde sızıların.

Gelsen! Dirilir yer.. gök dirilir. Diriliş erleri erenleri için gel! Direniş erleri erenleri için gel. Gel yağmurlar gelsin.. bereket gelsin. Başaklar yedi versin. Başaklar yedi verir gelişinle.

Gel! Tükensin kıtlık, tükensin yokluk.. kavuşsun uçurumlar.. kavuşsun yarlar.

Gelsen! Sen gelsen açılır kapısı kalelerin.. açılır yedi kilitli mahzenler.. dehlizler boğulur ışığa. Aydınlığa tutunur gözlerim. Aydınlığa bulanır evren. Diner kan fırtınası.. bahara erer kâinat.

Gelsen! Ah bir gelsen yorgunlukları biter ayakların, ellerin, yılgınlıkları geçer gönüllerin.. kırgınlıkları biter..

Gel! Perişan gönüller için. Perişandır gönlüm. Gözyaşlarım yanaklarımı oymakta gidişinden beri.

Bekliyorum gel emi?

Cemal Çalık

ArZu
13-08-2011, 03:51
Mü’min


http://www.hizliupload.com/di-HQZL.jpg

O’nu seviyorum. Üzmekten korkuyorum. O’na saygı duyuyorum. O’na tapıyorum.

O’nun bana olan sevgisini ise iliklerime kadar hissediyorum. Başka türlü olmasını tasavvur edemem zaten. Belki O’na karşı beslediğim sevginin özünü de O’nun bana duyduğu sınırsız, derin, önkoşulsuz sevgi oluşturuyor. O’nun sevgisi varlık sahnesindeki bütün oyuncuların, rollerin, dekorun özü ve ta kendisi… O mutlak seven ve sevilen.

Onunla aramızda adeta sözsüz bir anlaşma ve bu anlaşmanın bir tek maddesi var: güven. O bana güveniyor, ben O’na… O benim müminim, ben O’nun müminiyim.

O mutlak bilgi sahibi, ben mutlak cahilim. O sınırsız ve sonsuz, ben minik bir zerrecik… O baki, ben fani… O Rab ben kul… Kadir olan O, ben mutlak aciz…

O’na güvendiğim gibi, O’ndan haber getiren elçiye (sav) de güvendim. Beni yaratırken içime koyduğu elçi, O’nun risalet vazifesiyle gönderdiği aklı tasdik etti. Böylece “mecma’al-bahreyn” cilvesi tecelli etti; elçinin ve onun getirdiklerinin tümünün de mümini oldum.

Hayat, deneyip yanılarak öğrenip sonra yaşanacak kadar uzun değil. Benim bilgim, özellikle kendime dair bilgim kıt. Bu bilgi kırıntıları, belki mutlak alîm ve hakîmi tasdik etmeye kafi; lâkin O’nun çizdiği çerçeveden ayrı, O’nun verdiği ipuçlarından bağımsız sahih ve salim bir sistem oluşturmama müsait değil. Mevlânâ Celaleddin “vahyin kılavuzluğundan mahrum kalan akıl, çamura çökmüş eşek gibidir” demişti. Vahiy aklı denetler, kendi başına ulaştığı sonuçların sağlamasını yapmasına imkân tanır; fakat asla önüne geçmez, önünü kapatmaz. Akıl, yapısı itibariyle, çalışmaya başlamak için aksiyomlara ihtiyaç duyar. Yine, yapısı itibariyle bir yere gelince daha ileri geçemez. Ziya Paşa’nın işaret ettiği gibi: “İdrâk-i meâlî bu küçük akla gerekmez/ Zira bu terazi bu kadar sıkleti çekmez.” (1) Akıl vahyin kılavuzluğuna râm olursa iki deniz birleşir, kişi “zü’l-cenaheyn” olur ve kendisine tahsis edilen irtifada kanat çırpmaya başlar. Vahiy bir ipucu ve çerçeve program gibi görülmez de “nakil” ve “dogma” haline getirilirse veya akıl istiklalini ilan ederek haddini aşarsa insan(lık) çamurda debelenmeye devam eder.

Hayat deneme tahtası değil. “Pause” düğmesine basıp biraz durup düşünme imkânına da malik değilim. Yaşanacak ve bitecek… Anlaşmadaki güven şartı burada imdadıma yetişiyor: Bilgisine, sevgisine, iyiliğimi istediğine güvendiğim Rabbim; içimizden elçiler seçerek biz insanlara mesajlarını iletiyor. Son olarak Hz. Muhammed’i seçti ve O’na Kur’an-ı Kerim’i verdi. O’ndan sonra elçi gelmeyecek. Çünkü o mesaj kıyamete kadar elimizde kalacak ve aklımızı onun kılavuzluğunda kullandığımız takdirde biz kendimize yetebileceğiz.

Hz. Muhammed (selâm olsun ona) veda konuşmasında buyurdu ki:

“Sözlerimi iyi belleyip sizden sonrakilere aktarınız. Olabilir ki, aktarılan aktarandan daha iyi kavrar.”

O konuşması ve diğer birçok konuşması sadece çağdaşlarına hitaben yapılmış konuşmalar değildi. Birçok konuşması kendinden asırlarca sonra gelecek insanlara hitaben yapılmış konuşmalardı.

O “yap” demişse sevgisinden ve benim yararıma… O “yapmasan iyi olur” demişse kesinlikle sevgisinden ve benim yararıma… O’na güveniyorum ve elimden geldiğince hem buyruklarını anlamaya çalışıyor, hem de tamamını test etme imkânını bulamasam da imtisal etmeye (2), onları tutmaya gayret sarf ediyorum. Kuşkusuz eksiklerim, kusurlarım, hatalarım var. O bunlardan geçer biliyorum. Bu konuda da güvenim sonsuz O’na… Çünkü günahım başkaldırıdan, bile bile isyandan neş’et (3) etmiyor; zaaflarıma yenik düşüyorum sadece… Böylece, zaaflarımı yendiğim takdirde de kendime güvenim artıyor. O bana güveniyor. O’na lâyık bir kul olmaya çalışıyorum. Secde O’na en yakın olduğum an. Çünkü orada en çok kendime yakınım: En çok kulum…

Farz-ı muhal, O’na güvenmemiş olsam; emir ve yasaklarını teste tabi tutardım belki… Ya da pazarlık ederdim. Ancak hem sevgisine, hem bilgisine güvendiğim Sevgilim O. Hayat deneye yanıla çarçur edilecek bir meta değil. Hayat bazı konularda birden fazla denemeye fırsat tanımaz. Öyleyse güvenmek zorundayım. Ya O’na ya da O’nun yerine ikame edeceğim herhangi bir şeye… Ben O’nu tercih ettim.

~~~~~~

1-“Yüce şeyleri enine boyuna kavramak bu aklın üstesinden geleceği bir iş değildir; çünkü bu terazi bu kadar ağırlığı tartamaz.”
2- İmtisal etme: Sarılma, yapışma, uyma.
3- Neş’et etmek: Kaynaklanmak.

Fatih Okumuş

ArZu
13-08-2011, 03:55
Bu da Benim Düğünüm Olsun…


http://www.hizliupload.com/di-2ITK.jpg


Gelirim ey dost; ayaklarım kanasa da dikenlerden, dar kafeslerden kurtulup, kırıp zincirlerimi yine Sana gelirim. Gelmesem Sana, Sensizlikten yok olurum. Yolunda ölmek için, Seni ararken, Sende tükenmek için gelirim. Yalınayak, başı açık dosta kavuşmanın hayaliyle çıktım yola. ‘Gül’e doğru savurdu rüzgâr beni. Dağın bağrındaki ateşten, kâinatı ısıtan güneşten sordum gül diyarını. “Güllerin Efendisi’nden destur almak için ne lâzım.” dedim. O’nun adını duyunca; dile geldi dağlar ve taşlar, tebessüm etti güneş. Hepsi bir ağızdan, “Teri gül kokan Gül Sultanı’ndan kabul görmek için seher kapılarının önünde kul olasın, bel kırıp boyun burasın. Hakk’a yönelip el pençe divan durasın.” dediler. Sonra, “İnsan olana saygı duyasın, kırık gönüllerde tahtlar kurasın, yaralı gönüllere muhabbetinle merhem olasın.” diye nasihatte bulundular. “Hakk’ın sadık dostuna, hidayetin güneşine, inayetin gözbebeğine, rahmetin timsaline, rububiyet saltanatının dellâlına, kâinatın muallimine, Habib-i Zîşan’a ve O’nun âline ve ashabına milyon kere salât ve selâm olsun.” dediler.

Âh Efendim, Can Efendim, Gül Efendim!

Dosta giden çile dolu yollarda, getirdiğin huzura, nurunun aydınlığına muhtacım. Bilirim kılâvuzu Sensin dosta çıkan yolların, haritası Sana emanet edilmiştir gül coğrafyasının. Günahkâr bedenimi yüklenip azıksız bir heybeyle, nuruna kavuşmak ve şefaatine ulaşmak için yöneldim kapına. Güneşin ağlayarak doğduğu bir vakitte, sızlanışım vardır ney misali. Serin seherlerde uykularımı kaçıran hasretin vardır. Seni ararken rüzgâra döktüm derdimi. Sessiz bir ‘âh’la kanatlandı kuşlar. Ağır ağır aktı mavi bir menzile doğru bulutlar. Kanayan gül yapraklarından, yaralı bülbüllerden geldi selâmı baharın.

‘Andım yine Seni her şey yâdımdan silindi
Hayalin gönlümün tepelerinde gezindi
Bu bir serap olsa da hafakanlarım dindi
Andım yine Seni her şey yâdımdan silindi.’

Hayalini kurdum binlerce yıl uzaktan. Bir tebessümüne hasret kaldı günahkâr bakışlarım. Sen bir serap gibisin içimin çöllerinde; yaklaştıkça uzaklaşan, uzaklaştıkça yaklaşan ve yakan… Hayalin bile serinliktir kavrulan ruhum için, hayalin bile tat verir acıyan yüreğime. Adın geldiği ve ismin can olduğu zaman cümlelerimin özüne, yok olur bütün düşmanlıklar ve savaşlar. İhtiyar dünya bin defa şahittir buna. Hz. Ömer’in öfkesi, potanda eridi Efendim. Hz. Vahşi, günahları için gözyaşı dökmeyi Senden aldığı nâmeyle öğrendi. Gel Efendim, bir gece yarısı cesedime can olmak için gel, damarlarıma aşkınla dolmak için gel! Ah Efendim, andım yine Seni her şey yâdımdan silindi.

‘Keşke hep aşkınla oturup aşkınla kalksam
Ruhlar gibi yükselip de ufkunda dolaşsam
Bir yolunu bulup gönlünden içeri aksam
Keşke hep aşkınla oturup aşkınla kalksam.’

Keşke hep aşkınla oturup aşkınla kalksam. Aşkının odunda pervaneler gibi can verip yansam. Ebediyete ayarlı kalbimi, “Ya Bâkî Ente’l-Bâkî ” sırrıyla Hakk’a hediye sunsam. Kalbini nasıl yarıp arındırdıysa melekler, ben de Seni rehber edinip kirlerimden arınsam. Rabbim’e giden yolda dünyadan firar etsem, merhametinin gölgesine sığınsam. Ürkek ceylan misali yanına sokulsam. Bir yolunu bulsam, muhabbet menbaı olan gönlüne aksam. Ve yanlış efendilere köle olmaktan ebediyen kurtulsam. Keşke hep aşkınla oturup, aşkınla kalksam..

‘Anlasam vuslata ne zaman ferman gelecek
Hicranla yanan gönlüm durmadan inleyecek
İnleyip en taze hislerle hep bekleyecek
Anlasam vuslata ne zaman ferman gelecek?‘

Anlasam vuslata ne zaman ferman gelecek? Beni de çağırır mı çağları delen sesin? Bir dua sonrası ay yüzünle yüzüme bakıp, “Günahkâr olsan da gel!” der misin? İçimdeki sancının adı nedir, Efendim? Nedir beni bu zamansız mekânsız hasrete çeken, bu yüreğimdeki ağırlık, bu mücrim halimle ötelere duyduğum iştiyak da ne?

Sadık dostun Ebu Bekir, öfkeye galip gelen Ömer, edep tacını giyen Osman, sırrını emanet ettiğin ilim kapısı Ali (r.anhum) hürmetine, beni de kucakla şefaatinle. Nerededir gönlüne akan yol? Sana vuslatın şartı can mıdır söyle? Kurban olsun canım Hakk’ın yoluna, vuslatına ferman gönder Efendim.

‘Kalbim bir güvercin kalbi gibi titrerken ardından
Ne olur sana ulaşmam için kanadından
Bir tüy ver, pervaz edeyim hep ardından
Kalbim bir güvercin kalbi gibi titrerken ardından.‘

Bedenim kafes Efendim, kalbim tutsak bir güvercin gibi titriyor kafesinde. Uzaklığın çekilesi dert değil. İsmini ansam gecenin ıssız saatlerinde, bir cuma sabahı uykuyu beyninden vurarak duaya dursam, gül kokan bir muştuyla gelir mi melekler? Korkuyorum bu gurbette Sensiz kalmaktan. Yüreğim Sensiz karanlık, yüreğim Sensiz gece… Sana doğru kayıyor gönlümün göklerinde yıldızlar. Bir gece kirpiklerim kapansa; Sen, gül kokunu yüklenerek bir bahar edasıyla gelsen güneş gibi ısıtsan buzdan duygularımı. Rüyalarım şeref bulsa güneşi kıskandıran cemalinle. Kur’an ilmini elinden içsem ab-ı hayat misali. Taif dönüşü ettiğin dua hürmetine kabul görsem tarafından, Efendim…

‘Ey kupkuru çölleri cennetlere çeviren gül
Gel o bayıltan renklerinle gönlüme dökül!
Vaktidir, ağlayan gözlerimin içine gül
Ey kupkuru çölleri cennetlere çeviren gül.’

Ey susuz kalanlar için parmaklarından pınarlar akan Sevgili! Yaradan, ‘Habibim’ demiş Sana, “Sen olmasaydın gökleri yaratmazdım.” diye ilân etmiş âleme. Ağaçlar köklerini sökmüşler toprağın bağrından yanına gelmek için. Hurma kütüğü inlemiş rıhletinin ardından. Ey taşlarla bile konuşan Sevgili! Bir gün gelsen bana, ağlayan gözlerimin tâ içine sürmeli gözlerinle nazar kılsan, nurun aksa gözlerimden gönlüme. Ve öylece yanarak menziline varsam.

‘Mecnun gibi arkanda koşan kulun olayım
Bir kor saç içime ocaklar gibi yanayım
Sensiz geçen bu acı rüyâdan kurtulayım
Mecnun gibi arkanda koşan kulun olayım.’

Eğer dünya bir nefeslik dar mekânsa ve bu mekâna gelmek imtihansa kul için, Mecnun eyle beni de gerçek Leyla’ya. Hubeyb gibi, Mus’ab gibi, Enes bin Nadr gibi, Ashab-ı Bedr ve Şüheda-yı Uhud gibi… Candan canandan, evlâd u ıyalden geçerek Sana geleyim. Şehadet olsun sensizliğin bedeli. Bir kor saç ki içime, ocaklar gibi yanayım. Bu can yoluna kurban olsun ve anam-babam sana feda olsun yâ Rasulallah.

‘Aklım Senden uzakta kaldığı günleri saymakta
Ruhuma sisli-dumanlı bir kasvet yaymakta
Göster çehreni ki güneş guruba kaymakta
Aklım Senden uzakta kaldığı günleri saymakta.’

Kalbimin çekirdeğinde inceden bir sızı; bu sızı Senden Efendim. Sensizlikle imtihan etmesin beni Yaradan. Sana ulaşmak zor olsa da Sana ulaşma arzusunu, Senden uzak kalma korkusunu içimden almasın. Bu diyarlarda vakit dolmadan, ölüm meleği emanetini almadan, güneş guruba kaymadan vaslına ermekle müjdelesin. Beni bensiz bıraksın; ama Sensiz bırakmasın.

‘Son demde hiç olmazsa gurûbum tulû olsun
Gönlüm ufkunun en taze renkleriyle dolsun
Her yanda tamburlar çalsın neyler duyulsun
Son demde hiç olmazsa gurûbum tulû olsun.’

Ah Efendim, Can Efendim, Gül Efendim!

“Kefenimi saçlarımdan giymeye başladığım şu demde”, Sana döndüm yüzümü. “Zaifem, bîkesem âcizem, alîlem, medet cûyem zidergah et ilâhî.” Dualarım, hep Senden yana. Fidanları bile yeşertir gözyaşlarım. Kapanırken bu âlemde gözlerimde perdeler, Sen tut ellerimi. Öyle bir alayla gel ki beni almaya, sümbüller, nergisler, lâleler eşlik etsin endamına. Her tarafta tamburlar çalsın, neyler duyulsun, rüzgâr gül kokunu kâinata savursun. Ağaçlar, yapraklar bu neşveyle düğün meclisi kursun. Bari son demimde ruhum huzurla dolsun. Neyin eksik olur Ya Rabbim, bu da benim düğünüm olsun…

Nurgül Özcan

ArZu
13-08-2011, 03:58
Dilim Söze Bulandı, Yuttum Kelimelerimi…


http://www.hizliupload.com/di-SYXA.jpg

Bi bıraksalar dilimi
Bi çözsem heceleri kelimelerin zincirlerinden
Konuşabilsem
Sonra varsın doluşsunlar ağzıma
Kelimeler
Sesim çıksın da tek
Tıkasın boğazımı gürültüler

Sukutun anlatacağı her şeyi
Anlattım bunca zaman
Dillerim yoruldu susmaktan
Belleğim ter içinde, aranmaktan
Nerde vaktiyle ulu orta savurduğum
çığırtkan cümleler

Her şey susup
Ben de susup
beni anlatırken
Duyanlar dilsiz oldu
Duymayanlar sağır şimdi

Tanrım!
Bir hayat kıpırtısı duydum galiba
Dilimin ucunda durmuş
Kıpırdanıyor işte hayat
Duydum!
Demek yaşıyormuşum…

Ben beni benden elemiştim en son ama
Yerime söz eklemişim bolca,
Bilmeden…

Benim ademim ben’im
Sesim hiçlik bağırıyor…

Büşra Kurt

ArZu
13-08-2011, 19:52
Uyandığında…


http://www.hizliupload.com/di-UBMQ.jpg

Kendimi yedi uyurlara benzettim birden. Öyle ya onlarda bir mağarada uyanmışlardı. Hepsi bu kadar mı? Hayır. Bir kere ben yalnızım. Bir kere ben bu mağaraya nasıl geldiğimi bilmiyorum. Bir kere ben.. ben!

Yedi uyurlar sayılarından belli ki kalabalıklar. Onlardan beş tanesi bir zalimin zulmünden kaçmıştı. Bir çobana rastlamışlardı. O çobanı da almışlardı aralarına. Bir de bir köpekleri vardı. Adı Kıtmir’di köpeğin. Bir köpeği olan bir çoban. Benimse kimsem yok. Bir köpeği bir sürüsü olan bir çoban yoldaşım yok. Gerçi çoban köpeğini sürüsüne bakması için istememişti. Ve hatta gelmemesi için köpeğini ürkütmek kastıyla birkaç taş da atmıştı. Ama köpek sezmişti arkalarından gelen zulüm rüzgarının şiddetini ve onlara katılmakta diretmişti. Ve birlikte uyanmışlardı. Bir köpek bile olsa güne biriyle birlikte uyanmak güzel olmalı. İşte ben ne denli yoksulum güne çıkarken. Yoksulum. İşte bir gölgem bile yok yerde yahut mağaranın duvarlarında yansıyan.

Bir kere ben tırmandığımı da hatırlamıyorum ki. Ben hep burada mıydım? Bura dışında bir şey hatırlamadığıma göre.. hiçbir kırpıntı yok. Bu mağaraya sığındım mı? Sığındıysam beni buraya atan rüzgarı hatırlamalı değil miyim? Değilse buranın bir mağara olduğunu nereden çıkarıyorum ki..

Daha uyanır uyanmaz kendimi yedi uyurlara benzetişimin altında yatıyor bu bilgi. Benzetiyi çözersem.. benzetinin kaynağını bulursam.. evet.. o zaman işin rengi değişecektir. Bu bir yanılgı. Yedi uyurlarla ilgili bir anım yok ki. Uyandım ve burada buldum kendimi. Uyandıranın kim ve ne olduğu da meçhul..

Uykuya mı doydum? Bir ses mi duydum? Uyandığım ana kadar bir süresi olan bir uyku olduğu için mi uyandım bilmiyorum.

Bu yerin bir mağara oluşu kulağıma fısıldanan bir şey gibi geliyor. Kulağıma fısıldayanın da kim ve ne olduğu konusunda cahilim.

Yedi uyurlardan aklımda olan tek isim Kıtmir ve bana öyle geliyor ki bu köpek bile benden daha bilgedir. Benden daha bilgili. Öyle olmalı. Bu şuradan belli ki bir geçmişi vardır. Uykudan önce ve uyandıktan sonra.. karşılaştırma yapabileceği birikimi vardır. Benimse yok. Eski gördükleriyle şimdi gördükleri arasında neyin ne olduğunun ayrımını yapabilir. Bir sınıflandırma, bir değerlendirme yapabilir. Bense.. benim uyanmadan öncemin varlığı bile kuşkulu.

Kıtmir şaşırabilir şimdi gördükleriyle geçmişte gördüklerinin farklılığı karşısında. Bocalayabilir. Bir süre hiç kımıldamadan öylece kendi içinde derinleşip bütün bu “olup-bitenlerin” sırrını yavaş yavaş da olsa çözebilir. Evet onun bir geçmişi var. Benliğinin ayaklarını bastığı, benliğinin ayaklarının üzerinde durduğu bir mekan var. Bir bilgi kırıntısı, bir bilgi hatırası, anıları var.

Kıtmir şaşırıp yolunu kaybetse de bir süre, kendini yeniden bulabilir. Şaşkınlığı kılavuz olabilir. Şaşkınlık kılavuz olur. Ne denli görkemli olursa olsun. “Bir dağ ne kadar ulu olursa olsun bir kenarı yol olur”. Şaşkınlık da ne denli derin, ne denli ulu olursa olsun bir kenarı yol olur. Ben şaşkın değilim. Şaşıracak bir geçmiş, şaşırtacak bir şimdim yok. Yok “şimdim” var. Şimdim var. Şimdimin şaşırtacağı bir geçmişi yok. Çaresizlik içinde öylece duruyorum.

Çaresizlik kılavuz olamaz ki. Çaresizlik aşılmayacak denli yüce bir dağ değil ki, bir kenarı yol olsun ya da yol edilsin. Yol açılsın.

Kendimi burada buldum. Bu karanlık bu ıssız yerde. Ne duvarlara yansıyan ne de ayaklarımı bastığım yere yansıyan gölgem yok. Kendi ayak seslerimin bile neye benzediğini bilmiyorum. Avazım çıktığı kadar bağırıyorum sesim yankı yapmıyor. Mağaranın duvarları mı emiyor sesimi, yoksa haykırdığımı mı sanıyorum.. bu da meçhul. Hatta belki yansıyordur da kıyaslayacak başka bir ses bilgisi olmadığından hafızamda, anlayamıyorum. Kıtmir denli bir geçmişim olsaydı.. uyandım. Kendimi burada buldum. Bir kerecik bir bakıştı fırlattığım içime.. bütün bunlar o andan sonra başladı. İçimin karanlığında bir an yanıp sönen kendi gözlerim miydi? Yedi uyurları sadece sayısal bilişim ve onlardan yalnız Kıtmir’i hem sayı, hem ad ve hem de tür olarak bildiren o anlık aydınlatış mıydı?

Cemal Çalık

ArZu
13-08-2011, 19:53
Biraz da, Aldanmaktır Mutluluk…


http://www.hizliupload.com/di-IWAQ.jpg

Fakir sofrasındaki soğanın adıdır mutluluk. Alın teri ile pişirilmiş sımsıcak bir çorba tasına, beş kaşığın birden yıllardır sevgi ile daldırılıyor olmasıdır aynı zamanda. Zor şartlarda okumuş bir evladın Tıp Fakültesinden aldığı diploma, fedakar bir annenin evladı hakkında işittiği iltifat cümleleridir… Küçük bir çocuğun yüzündeki gülücüğün kalbe verdiği huzurun, sevgili hasretinin dindiği anın adıdır… Asker karşılamasıdır ananın.

Yorgun bir işçinin evine getirebildiği azığı eşine uzatması, genç çırağın ilk haftalığını vermesidir annesine. Sevdalısına varan bir kızın gelinlik giymesi, delikanlının işten döndüğü ilk akşamdır. Gurbetten gelen bir mektubun açılma heyecanıdır. İyi olduğunun haberini almaktır satırlarında. Hayırlı bir evlat, hayırlı bir eştir… Yazdıklarını yaşamış bir yazarın, ideallerine sahip çıkmış bir idealistin son yolculuğuna koyulan yüreğidir. Zengin yada yoksul olmak kadar zor, kahkaha atmak kadar kolay ve basit de değildir mutluluk.

Bir fabrikatörün sahip olduğu Ferrari değildir asla, her ay yenisi ile değiştirilen sevgilinin adı da. Dalavereyle girilen ihalelerin okeylenme haberi olamayacağı gibi, dikili hazine arazisinde imar edilen Leb-i Derya villa’ya taşınıyor olmak da olamaz. Eşini aldattığı bir dilberin koynunda geçirilen gecenin adı, umarsızca atılan kahkahaların ifade ettiği ise hiç değildir. Krallar mutlu değildir aslında, onlar mutluluğun tarifini bilemez asla.

Bilmeyenler sadece krallar da değildir ama;

Onun için; biraz da aldanmaktır mutluluk. Görmezden gelmenin, biraz sağır, biraz kör olmanın, bilmiyor olmanın ve unutmanın diğer adıdır bazen. Bir akbabanın, ölümünü kolladığı Afrikalı aç çocukla aynı Dünya’da yaşıyor olmana rağmen, duyguların yanılsamasıdır mutluluk. Soğuk kış mevsiminde üstgeçitlerde sattığı mendilleri, buz kesmiş elleriyle tutarken titrediğini gördüğün bir çocukla aynı şehirde olmana rağmen aldanmaktır. Aynı mahallede oturduğun aldatılmış bir kızın intihar haberini iki gün sonra unutmak, babası tarafından tecavüze uğrayanları silip atmaktır zihninden. Kocası tarafından her gece dayak yiyen komşu kadının çığlıklarına tıkamaktır kulağını. Vatanı istila edilmiş muhacirlerin perişanlığını görmezden gelmek; ülke servetleri talan edildiği için üzerine fakirliğin kokusu sinmiş kızların manken olma ümidi ile kötü yola düşmesini içine sindirebilmektir biraz…

Rağmenlere rağmen Kemal Sunal seyrederek gülebilmen, entelektüel birikimine talip bulup kendini tatmin ediyor olmandır aldandığın. Şehrin sokaklarında gördüğün çarpıklıklara duyarsızlaşabildiğin kadarsa mutluluğun; örtüsünü çıkarıp atmış bir kızın giydiği diz üstü etekten tahrik olmak kadar iğrençdir aynı zamanda… Filistin sokaklarını, canlı bombaları, işgal edilen ülkeleri, Irak’ın yağmalanmasını, okul önünde ağlayan kızları biliyor olmana rağmendir hepsi. Mutlu olarak uyuyabildiğin gecelerin, tebessümlerini dönüştürdüğün kahkahaların kadardır aldandığın. Robin Hood’u olmaya özendiğin bir hayatta, Kral’a yada Soytarı’ya daha yakın olmak kadar da trajiktir. Homojenleştirmeye çalışan bir şehrin ortak mutluluklarıyla herkesleşmen kadardır aldandığın.

Bir işverenin asgari ücretle süründürdüğü işçilerine ekmek verdim diye sevinmesi ve verdiğini başa kakan birinin yüzündeki tebessümün yansıması kadar da acıdır mutluluk. Soğuktan donmak üzere olan bir çocuğa acıdığın için uzattığın kahrolası ikiyüzellibin lira ile avutmaktır kendini. “Pasta bulamıyorsan ekmek ye” diyenden payına düşen kadardır acı olan. Belki de; farkına varamadan timsah gözyaşları akıtıyor olman!
O halde; Bir yönüyle kişinin intiharıdır mutluluk. Her şeye rağmen kahkaha atan bir idealistin küçük dilinin görülmesi kadar utanç verici ve trajikomiktir bazen. Ellerinle boynuna geçirdiğin ipin sıkılmasına kahkahalarınla ferman vermendir acı olan.

Herkesin güldüğünde acı, herkesin ağladığında hoş bir taraf görebilmek mi gerekir o zaman?
Yine de; her şeye rağmen mutlu olabilmenin adam gibi bir yolunu arayıp bulabilmelidir insan…

Selim Sevkioğlu

ArZu
13-08-2011, 19:55
Gidenin Kalanı; Kalanın Gideni


http://www.hizliupload.com/di-V4KST7KC.jpg

Gidiyordum… Nereye gittiğimin önemi yoktu o esnada. Nerden gittiğim mühimdi ve ben tüm mühimleri geride bırakıp, gidenlerin hep gittiği yere doğru yola çıkmıştım çoktan. Hicret ediyordum bir ülkeden başka bir ülkeye.
Gittiğim yerlerde çoğalacak mıydım? Gerçekten bilmiyordum. Dedim ya gideceğim yerin önemi yoktu ve yıllar sonra nerden gittiğimin de önemi kalmayacaktı belki de. Hiçbir şey almamıştım yanıma ki onları almak isteseydim gitmeme de gerek kalmayacaktı elbet. Hiçbir şeysizliğimle gidiyordum. Ve hala soruyordum kendime, önemi yok desem de…
Çoğalacak mıydım oralarda?

Kim olacaktım o yerlerde veya ne? Yine tutunamayanlara mı dahil olacaktım? Ya da bir yere ait olmanın önemi de mi kaybolacaktı bende? Ait olma ihtiyacının dayanılmaz sancısını duymayacaktım belki de. Ya da kim bilir! Kendime aitliğimi bile sorgulayacaktım bir yerlerde.

Her şey benim için muammaydı ve çözme isteği bile duymaksızın yollara düşüyordum. Gözlerimde ki yaşların da neden olduğunu artık kestiremiyordum. Zaten neye yanacağımı ve içimdeki dağınıklığı toplamak için nerden başlayacağımı şaşırmış bir haldeyken almıştım gitme kararını. Aklımdan net olarak geçebilen tek şey çıldırmaktansa gitmek fikriydi. Ve bu fikre sadık kalmalıydım elbet. Yorgun ruhumu oracıkta bırakıp gitmek pek içime sinmiyordu.Sanırım gözlerimdeki yaşlar bundandı. Ama madem koyulmuştum bu yola geri dönmek olmazdı. Ve geriye dönmek de bulunduğum yerden yine gitmek olacaktı. Benimse sadece tek gidişlik hakkım vardı.

Gidişim neydi? Doğum vaya ölüm mü? Derin anlamlı kelimeler bulamıyordum bu gidişi anlatmak için. Zira “gitmek” deyince tüm kelimeler siliniyordu lugatımdan.

Ve hiçbir benzetme sanatından da yararlanamıyordum artık. Gidişimin emsali yoktu belkide. Ya da tüm gidişler böyleydi benim haberim yoktu.

Bilinmezliğimle bilinmezliğe doğru yol alıyordum. Ve bir bilinmezlikte. Çok yol katediyordum. Yol katettikçe gitmek biraz daha zorlaşıyordu. Geride bıraktıklarımı daha çok özlüyordum. Daha derinlere sızıyordu bu hasret sonra. Ve daha çok ağırlaşıyordu yüküm. Ama olsundu. Zaten bu yükten kurtulmak için gitmiyor muydum. Ne gereği vardı şimdi bunları düşünmenin. Hep zamansız yerlerde düşünüyordum zaten. Ve o zamansızlıklarımın bir sonucuydu bu gidiş.
Hala değişmemiş miydim? Hiç değişmeyecek miydim? Oysa gitme kararı aldığımda gururlanmıştım bir de. Cesaretten saymıştım yaptığımı. Gidememiş miydim yoksa. Hala ruhumu bıraktığım yerde miydim? Hayır ben çoktan yol almıştım. Bu iç hesaplaşmalar saatlerimi almıştı bir kere. Geriye dönüp baksam (ah baksam) bıraktıklarımı göremeyecek kadar gitmiştim. Evet gitmediğimi düşünüp huzursuzlanmaya gerek yoktu. Yoksa böyle düşünüp bir parça huzur duymaya mı çalışıyordum? Artık huzurun nerde olduğunu gerçekten bilmiyordum.

Korkuyor muydum? Pişman mıydım bu kararı verdiğim için bilmiyordum. Bilmiyordum yine; çoğalacak mıydım oralarda. Belki de bilmemek en büyük nimetti o sıra. Bilseydim hala gider olur muydum acaba?

Gerçekten diyorum gerçekten… Bilseydim gidişimle bitişlere sebep olduğumu… Bilseydim asıl cesaretin kalmak olduğunu… Bilseydim derin anlamlı kelimeleri gitmekle de bulamayacağımı… Ve bilseydim Oralarda çoğalamayacağımı… Hala gider olur muydum?

Şimdi neden geldi bunlar aklıma. Aradan yıllar geçmişken, hiçbir şeyi değil de sadece gidiş anımı neden hatırladım ki? Aklımda kalan tek hatıra buydu galiba.

Her şeyi unutma dileğiyle çıkmıştım yola. Ve her şey untulmuştu “gitmek” dışında….

~~~

Gittin… İnanamadık önce. İnsanı boğan o sessizliğinin ardından bir fırtına kopacağını tahmin ediyorduk ama… Gideceğini düşünememişti kimse. Ya gidemeyecek kadar korkak sanıyorduk ya da kalacak kadar cesur… Başka türlüsü aklımıza gelmemişti hiç. Alışmaya çalıştık ardından ve alıştık da belki. Ama birimiz kalkamadı altından.
Alıştım diyor sorunca ve boşluğa kayıyor gözleri. Şiire verdi kendini. O basit kelimelere nasıl derin anlamlar yüklüyor bir bilsen! Çoğalmaya başladı ayrıca. Çoğaldıkça çoğalıyor. Ama ben biliyorum; eksiliyor içi bir taraflarda.
Şiirlerinde de kimi anlattığını çoğu bilmiyor. Senden ve bizden başka…

Gitmek sana yakışmadı ama yine de kızmıyorum sana. Sanırım sen gitmeseydin o gidecekti.

Yanlış anlama! Senin gitmen daha iyi oldu demiyorum.

Ama o gitseydi sen daha kötü olacaktın…

Ayşenur Demirel

ArZu
13-08-2011, 19:56
Bâb-ı Öfke


http://www.hizliupload.com/di-N55T.jpg

Öfkeliyim dağlardan sürülen hayvanlar gibi, ateşten kaçışan böcekler gibi, kendini arayan öbekler gibi. Öfkeliyim ilk nefesini soğuran bebekler gibi, yıkıntılar altından seyreder gibi..

Kanıma kara katran zehirler katıyorum bin baldıran gücünde. Akrebin kıskacını emiyorum ab-ı hayat şehvetiyle. Her sabah tan vaktinde batıya dönüyorum nerede o gün diye..

Yaslanma bana. Dudak kıvrımından süzülen kan olmak istediğimi anlarsın. Aklımın bir zarı var ve ince, ip ince, inince derinlere, o ipince zar-ip le, ip kopacak zar, baştanbaşa yırtılacak, kan akacak damar da durmayacak, sızacak dudak kenarından sızacak ve çene kenarında pıhtılaşıp kalacak. Yaslanma bana düşebilirim..

Bir gece yarısı güneşi gördüm diye kaçışıyor insanlar yöremden. Veba taşıyan rüzgarın koynunda cebelitarık’a gittiğim için kargışlıyorlar beni. Öyleyse yurdum neresi..

Ateşin gözünden öptüm ve cinlerin hışmına uğradım. Hışımla hınçla ateşten yapılmış kargılarla bölük bölük cinler geldiler, bölük bölük böldüler beyin zarımı..

Çırılçıplak sarılıyorum geceye ve gece ansızın uyanıveriyor derin bir hayretle, anlatıyorum geceye bildiğim her şeyi..

Ağır bir tempoyla ölüm şarkısını çalıyor yıldızlar. Bir Erzurum türküsü dinler gibi uzaktan, gece kapına dayanmışım da, “altım çamur, üstüm yağmur, taş imiş. Yine gönlüm hoş imiş”. Yorgunluktan damarımda pıhtılaşıverirken kanım, işittim Hızır’ın kalp atışlarını. Dünyayı sarkaç gibi sallayan o muhteşem meleğin kulağıma fısıldayışını işittim ve ağladım. Ham makamında. Melekler anlatın hikayenizi..

Hamit Akçay

ArZu
13-08-2011, 19:58
Benden Öte…


http://www.hizliupload.com/di-NOJO.jpg

Bilmek ne kadar açarsa beynimizde kapıları, o kadar bilinmez kapı durur karşımızda. Her tefekkürün ardından, tefekküre sunulan tepsi tepsi mesele iştahımızı kabartan. Ben, bence, bana göre ile başlayan, kıran, inciten, yıkan cümleler sarf ettiklerimiz.

Hiç alın teri akıtmadan, saksıda bir gonca gül yetiştirmeden, amacı; belirsiz kelimeler, cümleler kurduran kudurası iştahımız. Herkül misali, ya da yenilmez conan gibiyiz, güç bendelerin altında.

Hayat nedir? Yaşamak mı, nefes almak temeline oturtulmuş. Özgür olabilmek mi? Kim özgürüm diyebiliyorsa öne çıksın. Öncü olsun. Başka türlü sormak gerekirse; bunca kafa şişirme, beyin yormalar niye? Cevabı illa karmaşık kelimelerde, felsefi terimlerde mi saklı ki, dilimizi bile anlamadan onlarca, yüzlerce cümleler kurduğumuz halde birbirimizi anlamıyoruz.

Düşündüğümüzü anlatıyoruz. Anlaşılsın diye; diyaloglar, mesajlaşmalar, sohbetler ediyoruz. Sonunda ya birileri kırılmış oluyor, ya umursamaz, ya da dinlemiş.. sadece dinlemiş, anlamı bulamamış, ötesinden bihaber. Gülünesi durum şudur ki, herkes en doğru duruşla poz vermektedir. Karşısındakinin fikirlerini, başka bir yerde bir anda silmiştir, silinmeyen borçlara karıştırmadan.

Yazmaktan, konuşmaktan korkuyorum. İşte bu sebeplerden. Benden öte bir canlı olup çıkacakmışım gibi geliyor, boğuyor.. boğuluyorum.. Çünkü benden öte olanı yenemiyorum. Hep bir adım önde, tam ensesinden tutup savurup atacağım.. hızlanıyor, uçuyor mübarek. Ve gülmek geliyor içimden, en hazlı anlarımda gibi.. Timsah hayvanının tersi gibi.. o ağlarmış, ben gülüyorum.. içim sızlayarak.. çatlayana kadar.

Ve haykırmak istiyorum; her bildiğiniz yanlış diye. İşte kapıyı ben buldum ve araladım. Ama gözlerimi kapamışım…

“hayat bildiğiniz gibi işte…”


Ahmet Üstüntürk

ArZu
13-08-2011, 20:00
Hiç Gününüz Kutlu Olsun…


http://www.hizliupload.com/di-4B76.jpg

Hiç baba olmamışların da bir günü olmalı; senede değilse bile, ömürlerinde bir günü.

Hiç anne olmamışların, hiç sevgili olmamışların, hiç çocuk olmadan büyümüşlerin de bir günü olmalı hayatlarında.

Öyle hatırlatır gibi değil, imalardan, yanlış anlamalardan, başa kakmalardan uzak bir gün… Bir tür özlem giderme, bir tür “şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler” şeklinde…

Etrafı bayram ederken bayram edemeyenlerin, bayram nedir tatmamış olanların da bayramı olmalı. Bir gün değilse bile, ömürde bir saat…

Kolonya dökmeli, yorgun ellerine. Şeker tutmalı, ağız tadıyla yiyecekleri. Sohbet etmeli havadan ve sudan. Hatrını sormalı içten ve “iyi değilim” cevabına dair bir şeyler yapmayı baştan kabullenerek.

Hiç başı okşanmamışların, hiç güzel söz duymamış olanların, bir tane kır çiçeği bile olsa hediye alınmamışların da bir günü olmalı; en azından bir günü.

Başlarını okşamak, güzel sözler etmek, çiçekler vermek; belki umuda, duaya, tevekküle dair sözler etmek ve nihayetinde görevini yapmış olmanın rahatlığıyla değil, gözü arkada kalarak ayrılmak…

Belki sadece selam verip, sokakta ayaküstü hayattan, sıradan konulardan, incir çekirdeğini doldurmayacağı sanılan mevzulardan konuşurken, araya bir parça umut, bir parça inanç, bir parça teselli bırakmak.

Hiç sevilmemişlerin, hiç özlenmemişlerin, hiç aranıp sorulmamışların, hiç uğruna gözyaşı dökülmemiş, telefon numarası kaydedilmemiş, evinin adresi hafızaya nakşedilmemişlerin de; seveni, özleyeni, arayıp soranı, gözyaşı dökeni, telefon ve adres defteri olma günleri olmalı.

O gün, hiçbir tv kanalında, hiçbir radyo istasyonunda, hiçbir gazete köşesinde, hiçbir bilboardda, hiçbir reklam kuşağında işlenmese de; biz bilmeli ve yaşamalıyız.

Eğer o gün bugünse ve siz de onlardan biriyseniz, “Hiç…” gününüz kutlu olsun…

Murat Çetin

ArZu
13-08-2011, 20:03
Yokluk yola sermâyedir…


http://www.hizliupload.com/di-OXZZ.jpg

Bir gün bir âşık sevgilisinin kapısına gidip kapıyı çalınca, sevgilisi içerden seslendi:
“Kapıyı kim çalıyor? Kim O?”

Âşık cevap verdi:
“Ey yüce sevgili! Kapına gelen benim; ben, zavallı kölen.”

Sevgili öfkeyle bağırdı:
“Çekil git kapımdan. Sen daha olgunlaşmamışsın. Bu sofrada hamlara yer yok. Bu ev küçük iki kişi sığmaz.”

Zavallı adam çaresiz ayrıldı. Tam bir yıl O sevgilinin ayrılığına dayanıp dolaştı durdu, kavrulup pişti. Bir sene sonra sevgilisinin kapısına geldi. Heyecanla kapıyı çaldı. Sevgili içerden seslendi: “Kimdir O? Kim çalıyor kapımı?”

Çaresiz âşık perîşan bir halde cevap verdi: “Ey câna cân katan sevgili! Ey bir bakışıyla binlerce âşığı perişan eden gönül avcısı! Kapını çalan Sensin! Sen!”

Sevgili gönül okşayan bir sesle: “Madem ki “Sen Bensin”. Ey Ben! Gel içeriye, gönül evi burasıdır. Oraya iki kişi sığmaz” dedi. (Mesnevî)

Âşık mâşûkunun kulu, kölesidir. Âşığın sahip olduğu her şey sevgilisine aittir. Gerçek âşık Mevlâsı karşısında hiçbir şeye mâlik olmadığını idrâk edendir. Kul kendi varlığının gerçek sahibinin de Mevlâsı olduğu şuuruna varınca yokluk mertebesine ulaşır. Yokluğa eriştiğinde ise geriye sâdece Mevlâsı kalmıştır. Böyle bir yokluğun fânîsi Ahmedî, cümle vârını dosta veren yoksullardandır:

“Vârımı ol dosta verdim hânumânım kalmadı
Cümlesinden el yudum pes dü cihânım kalmadı”

(Sahip olduğum her ne var ise O dosta, sevgiliye verdim. Evim, barkım kalmadı. Tamamından elimi-eteğimi çektim. Sonra öyle bir hale geldim ki; her iki âlemden de (dünya ve âhiret) uzağım artık.)

Yine Fuzûlî, içinde bulunduğu hâl ile kendinden geçmiş ve yoklukla elde ettiği incileri mısralarına dökmüştür.

“Öyle sermestem ki idrâk etmezem dünyâ nedir/Ben kimim sâkî kimdir mey ü sehbâ nedir
Hikmet-i dünyâ vü mâ fîhâ bilen ârif değil/Ârif oldur bilmeye dünye vü mâ fîhâ nedir”

Bu dünya pazarında sermâye altın, gümüş ve paradır. Bir kimsenin bunlar olmadan bir şey almaya gücü yetmez. Hakîkat pazarında ise sermâye aşk, muhabbet ve bunun netîcesinde elde edilen yokluktur. Bunlar olmaksızın da hakîkat pazarından bir metâ almak mümkün değildir. Bu meyanda altın, gümüş ve ipek elbîselere kul olanların, hakîkat pazarında yeri yoktur. Çünkü âşıklık menzilinde varlık yolcuya en büyük engeldir.

“Bütün âlem bu sebepten yolu şaşırdılar. Çünkü yok olmaktan, vücutlarını (varlıklarını) yok etmekten korktular. Halbuki o yokluk onlara felah getirdi. Saâdetle dirilmek isteyen kimseye irâdesiyle ölmek lâzım geldi.” (Mevlânâ)

Gönüllerde aşk dalgaları kabarmalı. Varlık şehirleri yıkılıp yağmalanmalı. Yokluktan aşkla yola çıkan yolcunun gecesi her vakit vuslat lambasıyla aydınlanır.

Ahmed Gazâlî (k.s.), şu sözlerle hakîkat yolcusuna yol gösteriyor:

“Bizim binitimiz yokluktan aşkla yürüdü. Gecemiz her zaman vuslat lambasıyla aydınlıktır.”

Bir gül yaprağı hafifliğinde suya konmak ve kovayı taşırmayacak kadar yokluğa ermek gerektir. Bir Budist tapınağında geçen hâdise, yükünden arınmış bir yolcunun tapınağa nasıl kabul edildiğini anlatması bakımından oldukça mânidârdır:

“Uzakdoğu’da bir Budist tapınağı, bilgeliğin gizlerini aramak için gelenleri kabul ediyordu. Burada geçerli olan incelik; anlatmak istediklerini konuşmadan açıklayabilmekti. Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı geldi. Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi. Burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu, o yüzden kapıda herhangi bir tokmak, çan veya zil yoktu. Bir süre sonra kapı açıldı, içerdeki Budist, kapıda duran yabancıya baktı. Bir selamlaşmadan sonra sözsüz konuşmaları başladı. Gelen yabancı, tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu. Budist bir süre kayboldu, sonra elinde ağzına kadar suyla dolu bir kapla döndü ve bu kabı yabancıya uzattı. Bu, yeni bir arayıcıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz demekti. Yabancı tapınağın bahçesine döndü, aldığı bir gül yaprağını kabın içindeki suyun üstüne bıraktı. Gül yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su taşmamıştı. İçerideki Budist saygıyla eğildi ve kapıyı açarak yabancıyı içeriye aldı. Suyu taşırmayan bir gül yaprağına her zaman yer vardı.”

Gecesini vuslat lambasıyla aydınlatanların kalbi o parlayan sonsuz ışık karşısında, tıpkı altının civada erimesi gibi erimiş, benliğini yok etmiştir. “Yoldaki engel sensin Hâfız, kalk ortadan!” diyen şâir Hâfız da içindeki varlık duygusunu kovmak ve yoluna devam edebilmek için kendine seslenmektedir. Aşırı hırs, açgözlülük, kulluk görevlerinde ruhsata yönelmek, yokluğu zarar vermeyen dünyalık şeylere sahip olmak, geniş arzular taşımak, asılsız özlem ve arzuların ardından gitmek, fakirlikten korkmak ve şükürsüzlük hakîkat yolcularının önünde duran engellerin başında gelmektedir.

Hakîkat yolcuları kendileri ile uğraşmaktan ve iç âlemlerine yönelmekten dolayı etrafında olup-bitenlerden dahi habersizdirler.

Mâşuktan başkasıyla ilgilenmekten haya ederler. Yâre giden yolda yolculuğu aksatacak, vuslatı geciktirecek her ne var ise ondan uzak durmaya çalışırlar.

“O kimseler, Allah’ın onun bütün hareket ve davranışlarını izlediğini bildiği için Allah’tan utanır, tevâzu ile boyun eğerler. O’nun huzûrunda kendilerini küçük ve basit görür, gururlarını kırar, saygıyla korkarak başlarını örterler. Allah’tan utandıkları için bir kez olsun başlarını gökyüzüne doğru kaldırıp bakamazlar. Onlar kendi zâhirî nefislerinden, varlıklarından tamamıyla kurtulan seçkin kimselerdir. Varlık duygusu, düşüncesi hatta kokusu bile yolculuğa mânîdir. Yola sermaye ancak yokluktur. Ancak yokluk yola sermâyedir.

Ey özüne yabancı olan!
Ey gurbet yolcusu!
Yolun uzun menzilin uzak.
Yükünü hafiflet! Varlığı bırak. Yokluk kanadını tak.
Âşıklık menzilinde “varlık” yolcuya engeldir.
Gönlünde aşk dalgaları kabarsın. Varlık şehirlerini yıkıp yağmalamalısın.
Çünkü; “O yücelikte “Ben”, “Biz” veya “Sen” yoktur
“Ben”, “Biz”, “Sen” ve “O” hep biriz.”


Mustafa Demirci

ArZu
13-08-2011, 20:06
Mavisini Yitirmiş Yaşamak…


http://www.hizliupload.com/di-XNSM.jpg

Mavi tükendi. Renklerin en neşelisini ve en çocukçasını yitirdik.

Göz ve gönül aydınlığımız; içimize ümit, özgürlük ve sonsuzluk duygusu getiren renk uçup gitti. Karardık.

Maviyi sever miydiniz; şu, renklerin en çok doğup en çabuk ölenini? Mavinin “su rengi” demek olduğunu bilir miydiniz? Adını sudan aldığını sonra gökyüzüne ağarak oradan suya ve insanlara gülümseyip durduğunu… O gülümseyiş ki yer üstünde yaşamın tellerine dokunmuş ve müziği başlatmıştır. Onun için, yaşamak, mavi, müzikli bir yolculuk olmuştur. Güzel ve şirin olan ne varsa yaşantımızda, üzerine biraz mavi serpilmiş, hücrelerine, atomlarına maviler işlemiştir.

“Gün olur başına kadar mavi
Gün olur başına kadar güneş
Gün olur deli gibi…”

Mavi işte, cıvıl cıvıl, kıpır kıpır mavi… Su gibi, rüzgâr gibi. Gözbebeklerimizde, saçlarımızın telinde ve avuçlarımızda serinlik. Serinliğini yeşilden almış olmalı; yeşil ile menekşe rengi arasında doğar çünkü o.

Perdeleri açıp dünyasına girelim mavinin. Bulutsuz gökyüzü rengi. Çocukların uçurtma şenliği, kuşların süzülüş çılgınlığı, dağların göğe yükselişi ve ayaklarımızı yerden kesip bizi göklere çağıran hafiflik. Birazcık, avuç içi kadar gökyüzü mavisi için zindanların çatısından, gökdelenlerin penceresinden sızacak bir tutam mavilik için neler vermeyiz? Uçsuz bucaksız bir mucizedir gökyüzü mavisi. Bulutlar şöyle yırtılıverince gördüğünüz, görüp de yeniden doğmuş gibi sevindiğimiz anın tarifsizliği…

Deniz mavisi, kararsız ve hırçın. Aşk gibi, verem gibi işler içinize. Kâh yeşile, kâh su rengine dönüşerek çılgına çevirir insanı. Ah, gece mavisi. Gizemli… Siyah saçlarına dolanmış gecenin. Yaz akşamlarının iç serinliği, yıldız şavklarına vuran mavilik. Ya peygamber çiçeği mavisi! Mavinin bahar kokusu kırlarda, ekin tarlalarında. Renkli bir bahar aydınlığı… Mavinin en koyusu, şehirli ve evcil olanı boncuk mavisidir. Koyu ve oturaklı. Çinilere işlenince sabırla büyülenen aşk ve sanat rengi. Ve türkuaz, mavinin yeşille oluşturduğu cümbüş. Taşa değer katan, taşa serinlik kazandıran asil mavi… Maviler saymakla bitmez, masal gibi bir dünyanın içine çeker insanı.

Mavi… Tüm renklere can üfleyen yaramaz çocuk, yaşamın rengi, tadı, cazibesi velhasıl ta kendisidir. Rengini yitirmiş bir yaşamak neye yarar?

İşte şehirler bir bir yitiriyor mavisini. Rengi gittikçe kararıyor dünyamızın. Mavinin perdeleri kapanıyor. Hani gökyüzü, hani paldır küldür bulutlar, hani yağmur sonrası yedi renkli gökkuşağı? Kuş oldu, uçup gitti hepsi. Göğe baksam, suya baksam, nereye gitsem mavilik görünmüyor. Şehirde sis, şehirde duman, şehirde griler ve siyahlar kaldı. Tadını ve doğallığını yitirdi her şey. İçine mavi sızmayan yiyecekler acı, rengine mavi vurmayan sular içilmiyor. Saçlarına mavilik inmemiş çocuklar büyümüyor. Şehirlerin gözlerine mavi ışıklar, yüzlerine gülümseme değmiyor.

Kitaplar yalan söylüyor çocuklara. Şiirler, öyküler yalan… Göğün mavi mavi gülümsediği yok. Bir gün çocuklar isyan edecek bu yalanlara. Hani mavi gök, hani dağın yeşili, masmavi deniz nerede? Diyecekler. Bir gün, “mavinin tarihi” diye bir ders okutulacak belki. Mavinin tarihi, mavinin ölümü, diye. Mavinin tarihinde, uçurtmanın tarihini okuyacak çocuklar.

Yine bir gün, maviyi hiç tatmadan ölenler olacak. Hiç yaşamadan ölenler olacak bir gün. İnsanlar denizi ve suyu görecek, gökyüzüne bakacaklar ama bir tutam renk, bir avuç mavilik görmeden; ümit nedir, hayal ve özgürlük nedir bilmeden göçüp gidecekler. Ümidin, hayalin ve özgürlüğün maviye çaldığını kimseler bilmeyecek..

Şimdi siz, rengi eksilmiş dünyanın insanları! El kadar mavi görünüyorsa pencerenizden, hele başınızı kaldırınca masmavi, çılgınca bir gökyüzü görebiliyorsanız bir yerlerde şükredin. Ciğerlerinize çekin o maviyi, hücrelerinize doldurun. Ve bizler için, bir de şehirlerin grisinde yitip giden çocuklar ve kuşlar için doya doya seyredin gökyüzünü…

Ali Çolak

ArZu
13-08-2011, 20:09
Gelmeyişin hazinemdir…


http://www.hizliupload.com/di-4O77.jpg

Gün geceye varınca, herkes uyuyup sadece ben uyanık kalınca, yalnızca dualar konunca, seni düşünüyorken an ve an;
Gelmedin…

Su içerken aklıma geldin, yemek yerken de. Yürürken seni hatırladım, otururken seni. Sevgi sözcüklerinde seni buldum, aşk sözcüklerinde aklım sana gitti ama ;
Gelmedin…

Beyaza baktım masumluğunu gördüm, yeşile baktım her an kapını çalabileceğime inandım, maviye baktım engin merhametini gördüm. Ötesi var… Siyahta gözlerin geldi hatırıma, ismini andım, yine de…
Gelmedin…

Kitabımı aldım elime, hayret, her cümlede sen vardın. Hüzünlendim, gözlerim doldu, ağlamaya cüret edemedim, gözyaşımda da sen vardın, içime aktın… Kitabımı bırakıp bir şeyler karaladım, âcizane. Adını yazdım defalarca, cümle cümle aşkını dokudum kâğıtlara… Ve sen;
Gelmedin…

Tereddüdü olmayan bir sevgi, beklentisi olmayan bir aşk benimki. Geleceğin güne sakladığım bir sevincim, gelmediğin her gün ile yanan, yandıkça da büyüyen bir aşkım var. Sevincim, neşem, canım sana feda olsun. Gelmeyişine de razıyım, yeter ki sen benden razı ol…

Dokununca dağılan gelincikler gibi, düşündükçe seni tutamadığım sözlerim var. ‘Kişi sevdiği ile beraberdir’ hayatımda bu sözü duyduğum andan daha mutlu olduğum bir an olmadı. Gönlüme yerleşen başka sözlere gönül koydum artık. Neydi başlangıcım, ne olacaktı sonum bilmiyorum ama artık sensin başlangıcım sen olacaksın sonum. Ben seninle yeni bir hayat kurdum. Duamda sen, dilimde sen, gönlümde sen… Nakış nakış seni işliyorum, ilmek ilmek seni dokuyorum, düğüm düğüm sana bağlanıyorum…

Ve gelmediğin her gece, sineme oklar saplanıyor. Ben senden deyip çıkartmıyorum…

Fatma Bilgin

ArZu
15-08-2011, 03:29
Aşk koyar mısın bu masalın adını?


http://www.hizliupload.com/?di=10G0

Aşk koyar mısın bu masalın adını?

Aynı ayın farklı hilalleriyiz, aynı duyguların Allah bilir kaçıncı sahibiyiz.

Yastığa konduğunda uyku tutmayan başlar, hayallere konduğunda keder tutmayan onlar.

Onların, onlar gibilerin, onlara benzeyenlerin, onlarla bezenenlerin ve bizim için diyelim ki:

Ey gönül!

Sessiz kalma, susma çok konuşan var diye, içinde salınan çocukluğu haykır önce, korkma geç kalırımda annem azarlar diye, daha okunacak, okuyacak çok ezanımız var üzülme, mecnun ol, kapa gözlerini, bir salıncakta hayal et kendini, kuşlar kıskansın uçmaya yeltenen hayallerini, bağır hiç olmadığı kadar, gül çürük dişlerine inat, çekinme ve merak etme beğenilmem diye, sen önce bir sev gerisi gelir yeni pabuçların gibi yürüye yürüye.

Yine diyelim ki; ey gönül!

Eğme başını yürürken, kaç bahar gördüysen o kadar genç olmalısın şimdi, duymuyor musun, sana sesleniyor gül, karanfil, nilüfer, lale, orkide, menekşe, senin için ötüyor tüm kuşlar, vuslata ersin göz kapakların, ciğerlerin doysun çiçeklerin hoş rengine, kollarını bırak iki yanına, kaldır başını, seyret masmavi göğü, bulutları, sevdaları, mutlulukları, sensin bu mutluluğun kaynağı ve sen olmalısın sevda yolculuğuna çıkmış bu geminin yegâne kaptanı.

Bir daha diyelim ki; ey gönül!

Utanma ve sıkılma söyleyemediğin şeyler için, sen değilsin bir tek ve sen yaratılmadın bir tek, boş ver rüzgâr dağıtsın saçlarını, sarıl hayallerine sımsıkı, beklemekten sıkılma unutma ki kışında yazında var bir baharı, senin dilinle dillenecek, busenle kıymetlenecek, kafiyenle hecelerine bölünecek bir yazın, yazgınla yaza dönecek geçirdiğin tüm baharların. Bitsin bu hasret, öyle ya bitmeli artık bu hasret, Ferhat ölmemeli bu hikâyede, Yusuf gözyaşı dökmemeli bu öyküde, ayrılık çizmedim bu dünyaya, resmetmedim hiçbir hüznü bu masalda.

Önce heceler birleşmeli, sonra çocukluğum yeşermeli, gençlik görünmeli karşı tepeden, bir kulaç yanında Leyla’sı bitmeli, geceye çalmamalı bu gündüz, dillere destan olmalı nâmı.

Sevdayla ve ayın’la ve kaf’la ve şın’la söylenmeli ve aşk konulmalı bu masalın adı.

Sahi.

Aşk koyar mısın bu masalın adını?

Mahmut Sayar

ArZu
15-08-2011, 03:33
Sus Gönlüm… Bir Elif Mikrarı Sus…


http://www.hizliupload.com/?di=BG1S

Efkâr dolu gönül sustuğu vakit, bir nâme duyulur; yalnızlar esas yalnızlığa, duygular düşlediği rüyalara, dil konuşma özlemi duyduğu sevdalara savrulur… mühür vurulur Ayın’a, çıkarılır Şın alfabeden, hüzne bırakılır Kaf belirsiz sinelerden…

Ve bir ses duyulur, bir dize fısıldar inceden;
“Ey gönül gel gayriden geç aşka eyle iktidâ
Zümre ehli hakikat ânı kılmış muktedâ.”

Şimdi…

Sus gönlüm…
Çok dile getirme. Sen dile getirdikçe gönlün daha da coşuyor, daha meraklanıyor ve beklemek daha da zorlaşıyor.

Sus gönlüm…
Çok laf etme. Az söyle ki işimiz olgunlaşsın. Az söyle ki Hakk’a karşı yanlış kelâm çıkmasın.

Sus gönlüm…
Bir elif miktarı sus… Az kaldı bahara.
Dayan gönlüm. Denizin içinde meydana gelen görünmeyen dalgalar gibi yüreğin biliyorum. Beklemekten başka çare olsaydı, seni durdurmazdım…

İnan bana…
Ama yok. Başka çare yok. Unutma ki ilaç bile beklemeden tesir etmez, çiçek bile vakti gelmeden önce açmaz…

Sus gönlüm…
Bu kışın bahara dönünceye kadar. Bu gece gündüz oluncaya kadar. Uzak yollar yakınlaşıncaya kadar. Bu sıkıntının ardından ferahlık gelinceye kadar. Ve yüzümüz vuslat gözyaşlarıyla ıslanıncaya kadar sus…

Sus gönlüm…
Seni senden daha iyi bilen Rabbinin hükmü vuk’u buluncaya kadar.

Sus gönlüm…
Bütün bu susmalarına karşılık her şeyin hayırlısının olacağına inanarak sus.

Sus gönlüm…
Her susuşun bir cevap olsun.
Her susuşun, sabrın olsun.
Her susuşun, duan olsun.
İçten yakarışının adı olsun susuşun; bekleyişinin, umut edişinin, inancının…
Özlediğin şeylerin vurgusu olsun, susuşun…
Sükûta ses, bîçâreliğe çare olsun…

Sus gönlüm…

Mahmut Sayar

ArZu
15-08-2011, 03:38
Dinle beni yüreğim…


http://www.hizliupload.com/?di=2247

Dinle beni yüreğim.. sadece ve sessizce dinle.. ve selam et yüreğim.. sevdaya, aşka dair ne varsa hepsine selam et…

Bir yalvarışla çıkmıştık yola biz.. bir haykırışla.. umutlarımızı anlatmıştık susayan gönüllere.. biz sevdanın esiriydik yüreğim.. biz aşk askeriydik…

Şimdi bir köşede bükükse boynumuz.. ağlıyorsak hala, incilmişsek yine, toparlanma zamanı yüreğim.. bu yolda acının adını “gül” koyduk biz.. zehirin adını “bal” koyduk biz.. itselerde, herkesi “dost” bildik biz.. bilelim yüreğim hep böyle bilelim biz…

Dertlere siper olma zamanı, gönüllerde sevda olma zamanı.. yüreğim kışın bahar olma zamanı.. hadi bir umut yine.. kalkalım ayağa.. hadi silelim gözyaşlarımızı.. kimse görmesin bilmesin ağladığımızı.. dostumuz olan geceyi bekleyelim yüreğim.. ve de bizi yalnız bırakmayan yıldızlarımızı.. onları dost seçtik biz kendimize.. çünkü hem çok uzaktırlar, hemde çok yakındırlar.. ve de ışıklarıyla geceyi ne güzel aydınlatırlar.. örtsün yüreğim gece bütün yaralarımızı.. saklasın bizim gözyaşlarımızı.. elimizi kaldırdık ya semaya biz…

Unutma yüreğim, biz istedik aşık olmayı Rabbimizden.. biz istedik dertleri can-ı gönülden.. gelsin dedik.. sevginin fedakarlığı olacaktı elbet…

Yüreğim aşıklar için burası sadece bir gölgelikti.. yani o kadar kısaydı.. o yüzden aşıklar buraya hiç kıymet vermediler.. kimseyi incitmediler.. değmezdi ki zaten bir gölgelikti bura onlar için.. onların yurdu aşıklar diyarıydı.. ne kadar uzağız dimi yüreğim oraya.. gayret yüreğim.. gayret ve az sabret yüreğim.. kapı kapı dolaşma zamanı şimdi.. sevginin sahibini anlatmak için.. kovulsak ta anlatma zamanı yüreğim, aşkın sahibini tanıtmak için.. anlatalım haykıralım ve yanalım yüreğim.. nereye gidiyor bu insanlar diye.. ağlayalım yüreğim, ağlayalım.. bize sevgiyi öğretmişti Rabbim.. sevgiyi tanımamız için bize anne baba, eş dost göndermişti.. ama bunlar araçtı yüreğim.. basamak basamak Hakk’a ulaşmak için.. sevmekti yüreğim sadece onun için…

Hüzün mevsiminde dökülen yaprak gibiyiz.. savrulduk her yere.. kaybettik benliğimizi.. unuttuk nerden geldiğimizi ve nereye gittiğimizi.. ve şimdi yüreğim.. hatırlama ve hatırlatma zamanı.. gözler sahtelikleri gördü hep.. eller sahteye uzandı hep.. kaç el yetim başını okşuyor yüreğim.. kaç el bir gözyaşı siliyor.. oysaki bu eller bize yüreklere dokunmak için verilmişti.. ve kaçımız şimdi gerçekleri görüyor.. kaçımız işine geleni görüyor.. oysa yüreğim, bu gözler hakkı görmek için verilmemişmiydi.. ve kaçımızın kulağında sevgi sözcükleri çınlıyor.. kaçımız iyi şeyler duyuyoruz.. oysa bunların hepsi bize bir duyguyu büsbütün yaşamak için verilmişti.. Aşk… işte ozaman göz onu görürdü, kulak onu duyardı, ayak ona varırdı, el ona uzanırdı…

Hasret yükünü sırtlayarak çok yollar aldık.. gözyaşlarımızı gönlümüze akıttık.. ve yüreğim senle beraber kanadık, acıtıldık, incitildik, itildik.. varsın yapsınlar yüreğim.. biz burda kalıcı değiliz.. varsın yapsınlar yüreğim biz lanet edici değiliz.. her şeyi gören, her şeyi görüyor yüreğim.. sen üzülme.. mahzun olma…

Umut hayalimiz olsun.. sevdamız sermayemiz olsun.. gözlerimiz ışığımız olsun.. sözümüz özümüz olsun.. halimiz aşkımız olsun.. benliğimiz Hakk esiri olsun.. güneşimiz rüyamız olsun.. ve bir gün öldüğümüzde adımız Aşık konsun…

Hep diyorum ve hep diyeceğim yüreğim; sanma aşk kolay değildir.. aşıklar diyarına varmak kolay değildir.. bedelde herşeyi ister.. aşıklar kendilerini düşünmezlerdi, kendileri yoktu ki.. zaten onlar hiç buraya ait olmadılar ki.. onların yaşadığı acıları yaşamadan bu yolda sana yol yok yüreğim.. yol yok…

Ve yüreğim yine gitme zamanı…

Halil Atik

ArZu
15-08-2011, 03:40
Aşk, Leylâ ve Gerçek


http://www.hizliupload.com/?di=ATL4

Leylâ…
Gölgede kalmış aşkının kâtili mi, yoksa Mecnûn’a verilen bir hediye miydi?
Bu hikâye, gören ve görmeyen kalplere göre şekil değiştirdi. Görenler için hikâye, Mecnûn Leylâ’yı tanıyamadığında anlam kazandı. Görmeyen kalpler içinse, hikâye, ayrılıkla sonlandı.
Bilseydi yüzyıllarca anılacağını yine de salınır mıydı, adına “insan” denen âlemlerin yanında…
Tebessüm eder miydi yine; sonsuzluğa özenen tartışmaların konusu olacağını söyleselerdi.

Leylâ…
Bilseydi yine de ister miydi “ölemeyen” Leylâ olmayı…
Mecnûn’a dökülen gözyaşlarının, Leylâ’ya vurulan kamçılar olduğunu bilmeden çok şey aradık bu hikâyede…
Kimi yalnızca aşkta takılı kaldı, kimi ise aşkı tanımladı. Aslında aklını kullananlar için nice gerçekler vardı bu hikâyede…
Kâh tasavvuf meclislerine misafir oldu Leylâ ile Mecnun, kâh haberleri olmadan aşkları çalındı lâyık olmayanlarca…
Ama hep Mecnûn acılarla yandı… Leylâ hep umursamaz sanıldı…

Leylâ…
Yalnızca Mecnûn olmuş Kays’ı değil, asırları sürükledi peşinden… Aşkın en büyük kraliçesi oldu istemeden…
Acıyan yüreklerin sebebi kılındı ismi kullanılarak… Çünkü artık ağlayan her bir kalbin suçlusunun diğer adı da Leylâ idi..

Peki Leylâ kimdi?
Ruhu uykusundan uyandıran hislerin tek anahtarı neden bu isimde saklı idi?!
Leyla, mâşuk olmaktan çok mu mutlu idi?
O’nun aşkıyla yanan Kays’a “Mecnun” denildiğinden beri o da artık Leyla değildi.
Bu ayrılık, aslında büyük bir vuslatı beraberinde getirdi. Ve birbirlerinin bedenlerini göremedikleri andan itibaren aslında onlar sonsuza kadar birlikte olmanın kitabını kâinâta hediye etmişlerdi.
Mecnûn şanslı olduğunu hiç fark edememişti. Henüz Leylâ’sını dahî bulamayan, ancak Mecnûn olma yarışlarında sıraya giren çok insan yitip gitmişti. Bilseydi taklitlerinin çokluğunu, o da Leylâ’ya teşekkür ederdi.
Gerçek bir Mecnûn olmak bu kadar asillerin işi miydi?
Ve yeni bir keşif yapıldı kâinatta… Ruhun derinliği tartışıldı.
Kalbinin, aslında kimin için attığını bulan Mecnûn, Leylâ’ya haksızlık mı etmişti; yoksa O’nu O’ndan daha çok sevdiğinden dolayı yine “iyiliği” için gerçekleri mi göstermişti çölde onu tanımayarak?

Ya Leylâ… Mâşukluk rütbesinden düşünce neler hissetmişti?
Yalnız olan yüreğini avuçlarına alıp sahibine teslim etmeliydi. Ve gerçek sahibinin adıyla süslemeliydi yüreğini… Ve Mecnun’u tanıttığı için teşekkür etmeliydi O’na..
Ve bilseler ayrılamıyorlardı, aslında birbirlerinden Leylâ ve Mecnun… Kendilerinden sonra yüreklerini delice çarptıran tek varlık aynıydı, efsâne olan hayatlarında: Allah…
Ve aşkı bile kendilerine özendirmişlerdi…
Bir yok oluş ve alev alev yanan yürekler aslında cennet bahçelerindeki vuslatın müjdecisiydi.
Leylâ Mecnûn’dan çok şey öğrenmişti, ancak Mecnûn, Leyla’nın sâyesinde ruhunun sahibini keşfetmişti.
Ve Leyla hikâyenin kahramanı oluverdi.
Şimdi Mecnûn ateşini alevlendirene borçlu gibiydi… Ve o da Leylâ’ya teşekkür için bir ayna tuttu yıllar sonra karşılaştıklarında… Kendisini Mecnûn’da gören Leylâ anladı ki, aslında gerçek Leylâ kendisi değildi.
İçini yakıp kavuran Mecnûn’a duyduğu aşk ile vuslatı ararken Leylâ, daha büyüğü ile karşılaşmıştı.
Artık gerçek olan her şeyin adı Mecnûn, yalanların ise Leylâ idi…
Ve aşk da o ikisinde özendiği şeyi keşfetti.
Aşkın aradığı şey “gerçek”ti…

Ve o gün bugün dünya, masalla gerçek arasında gidip geldi.
Kimi aşklar gerçekliğe erişti, kimi ise vuslata eremedi.
Yani kısaca gerçekleri acı kabul eden herkes, yaşadığı aşk kadarıyla adına insan denildi ve aşka gerçekliği yakıştıran herkes de vuslatın nağmelerini dinledi.
Çünkü adına aşk denen şey, O yüce varlığı içinde bir yerlerde keşfederek bu dünyaya uzaktan tebessüm edebilmekti…

Fatma Aladağ

ArZu
15-08-2011, 03:42
Gelin hep beraber ağlayalım…


http://www.hizliupload.com/?di=IBCN

Gelin hep beraber ağlayalım..
Hakkını veremeden eda edilen namazlarımıza ağlayalım..
Hakkını veremeden eğilip kalkmalarımıza ve bunlara namaz deyişimize ağlayalım
Aşıkla mâşuk misali Allah (c.c.) ile kulun buluşma noktası olan secdelerimizin ve seccadelerimizin hakkını veremeyişimize ağlayalım..
Günde en az beş defa sunulan af piyangosunu kaçırdığımıza ağlayalım..
Her bir namazda bütün günahlarımızdan arınma fırsatını kaçırdığımıza ağlayalım..
Uykunun kollarında gaflet içinde geçen zamanımıza ağlayalım..
Gaflet ile geçirilen ve boşa giden günlerimize ağlayalım..
Her gün onca hadise karşısında ürpermeyen kalplerimize ağlayalım..
Dünyaları yutsa da doymayan nefislerimize bende oluşumuza ağlayalım…Dua edin icabet edeyim diyen Rahman ve Rahim olan Rabbimize karşı dua etmeyişimize ağlayalım..
İsteyin vereyim diyen Rabbimize karşı sanki hakkında vaadinden dönmesi söz konusuymuş gibi, Ona güvensizliği işmam eder tarzda Ondan kamil iman, tam ihlas ve takva istemeyişimize ağlayalım..

Hiç ölmeyecekmiş gibi, toprak altına girmeyecek ve hesap vermeyecekmiş gibi yaşayışımıza ağlayalım..
Kalbim temiz deyip her türlü fecaati işleyip kendimizi avutmamıza ağlayalım..

Evladımızın bizden, bizim de onlardan kaçacağımız günün gelip çattığı zaman keşkelerin hiçbir faydası olmayacağını bu dünyada anlamadan göçüp gideceğimize ağlayalım..
Her gün gözümüzün önüne serip sergilenen onca ibretlik hadiseler karşısında başımızı devekuşu gibi kuma sokup değişmeyen hakikat olan ölümü kendimizden uzak görüşümüze ağlayalım..
Ölenle ölünmez canım deyip üç gün sonra şen-şakrak şarkılar türküler söyleyip gafletle geçen ömrümüze ağlayalım..
Günahı günah bilmeden ve ona tevbe edemeden günahlarımızı yüklenip huzur-u İlahiye gitme tehlikesinden bîhaber yaşadığımıza ağlayalım..
Dağlar cesametindeki günahlarımızı gördüğümüzde ben bu günahları ne zaman işledim Ya Rab diyeceğimiz o günden bîhaber yaşadığımıza ağlayalım..
Kuran bize yeter deyip sünnete sırtımızı döndüğümüz güne ağlayalım..
Peygamberlerin bile Efendimiz (sav) e ümmet olmayı isteyeceği o gün bu ümmet-i merhûmeden olamama tehlikesi karşısında halimize ağlayalım..
Allah (c.c.) dostlarını tenkit edip, Peygamber Efendimiz (sav) i üzdüğümüz için ağlayalım..
Ateşin odunu yiyip bitirmesi gibi bütün hayır ve hasenâtımızı bitiren hasedden ve gıybetten kurtulamayışımıza ağlayalım..
Azdıran zenginlik karşısında günümüzü gün edişimize ağlayalım..
Hayırlısı varken hakkımızda hayırsız olanı istemeye devam etme saygısızlığını gösterdiğimiz için ağlayalım..
Veren de alan da belli iken feryâd ü figân edişimize ağlayalım..
Gülün de dikenin de bağın da bahçevanın da sahibi belliyken onlara sahipmiş gibi davranma saygısızlığından dolayı ağlayalım..
Böylesine muhteşem bir saltanat sahibi karşında cüzî irademize bakıp da ulûhiyet işmam eden hallere girmek küstahlında bulunduğuz için ağlayalım..
Cüzî bir ibadetle ebedi cenneti vaad eden Sultanımıza karşı hak iddia etmek kabalığında bulunmamıza ağlayalım..
Yokluktan varlığı çıkaran ve sonra da ebedi bir hayat vaad eden ve onu verecek olan Rabbimize karşı günde birkaç saat ibadet ve hizmet etmekten kaçışımıza ağlayalım..
Altmış yıllık bir hayatta istikamet üzere yaşamaya mukabil 60 trilyon sene bile yanında bir hiç kalan ebedi bir hayatı vaad eden Allah (c.c.) ın sözüne itimat etmezmiş gibi yaşayışımıza ağlayalım..
Bir ayağımız çukura girmişken bile mal mülk peşinde koşmaktan utanmayışımıza ağlayalım..
Allah (c.c.) için verin dendiğinde nefsimiz adına verdiğimiz için ağlayalım..
Allah (c.c.) var deyip ve fakat sanki yokmuş gibi yaşayışımıza ağlayalım..
Hiç akletmez misiniz, hiç düşünmez misiniz diye ferman eden Kurânın sesine ses vermeyişimize ağlayalım..
Allah (c.c.) ım vücudumu o kadar büyüt ki benden başkasına cehennemde yer kalmasın diyenlere mukabil cenneti kendimize cehennemi başkasına layık görüşümüze ve o mübareklere ettiğimiz vefasızlığa ağlayalım
İyi günde unutup kötü günde hatırladığımız Rabbimize gösterdiğimiz vefasızlığımıza ağlayalım..
İyi-kötü, dinli-dinsiz, said-şaki, müslüman, putperest, hristiyan, mecusi, yahudi demeden, hiç ayırt etmeden her gün hepsine nimetlerini bol bol veren Rabbimize karşı kulluğun ifadesi olan namaz, zekât, oruç, sadaka verme, Allah (c.c.) ı zikretme, emr-i bi-l maruf gibi ibadetlerde gönülsüz davranışımıza ağlayalım..
Üç kuruş sadaka ile cenneti satın almış gibi bir havaya girişimize ağlayalım..
Şeytanın bizi Allah (c.c.) , Rahimdir affeder diye diye kandırıp kulluk vazifelerimizi ihmal ettirme tuzağına düşürmesine ağlayalım..
Gelin hep beraber günahlarımıza ağlayalım..
Ağlayalım ağlanacak halimize güldüğümüze..
Kuruyan göz pınarlarımıza, yaşarmayan gözümüze ağlayalım..
Ve ağlayalım ağlayamadığımız için acınacak halimize..

Gelin hep beraber ağlayalım..
Ağlayamıyorsak bile hiç olmazsa gülmekten utanalım.

Hakan Yılmaz

ArZu
15-08-2011, 03:47
Âlem ile Kalem


http://www.hizliupload.com/?di=OHWB

Asırlar oldu… Bu hikâye yeni değil… Tâ ezelden beridir, kalem yazar, âlem kalem oynatır… Hani âlem dedikse, öyle basit değil bu… Âlem… Şu, hayatı rahmet, ölümü felâket olan âlem… Âlim yani… Elbet, varlığıyla fitneye vesile olan, ilmiyle âmil oluşu kıt âlimlerden bahsetmiyoruz…
Hakikatli âlimdir sözünü ettiğimiz. İlmi irfan olmuş, ihlâsa, ihsâna, Hakk’â vasıl olmuş âlimdir âlem… Kitap yüklü merkep değil bahsettiğimiz… Merkebin dahi karşısında huzur bulduğu, aşk kapısı âlem… Tüm kelâmların ötesinde, sırrında taşıdığı nice hikmetle yürüyen… Hani, baktığı vakit, baktığı kişinin kalbini ışığa bürüyen… Hiç kaldı mı demeyin… Hiç kaldı mı öyle âlim –ki, eş adı âlem-?…

Kaldı ya…
Hem, bilir misiniz, insanlar, nefsleri araya girip, görmekten nasipsiz oldular da… O âlem tıynetli âlimi görmek, bir kaleme nasip oldu. Hiçbir özelliği yoktu o kalemin, yazmaktan başka… Bir mütevâzi odada, eski bir seramik bardak içinde, birkaç arkadaşıyla birlikte, her an, gelse de, ellerine alsa beni, diye bekler, beklerdi kalem….

Kalemin de işine bak, demeyin… Âlemin sırrını varlığında taşıyan bir âlimin masasında kalem olmak, az iş değil! Üstelik, bazen günler, bazen haftalar boyu, o mubârek eli değmiyorsa size, ve siz, her ameliniz için, o elin dokunmasına kesinlikle mahkûmsanız… O el olmadan, bir harf bile yazmaktan mahrumsanız… Hâsılı, eliniz, kolunuz, o else… O olmadan bir kuru tahta parçasıysanız…O bakmadığı günlerde, içini efkâr kaplayansanız… O bir keskin bıçakla başınızı kıymadığında, aklı küt, aşkı kıt kalansanız… Kolay mıdır o âlemsiz yaşamak?…

Üstelik, o âlem, bir tahta parçası oluşunuza bakmayıp, hürmet ediyorsa size, tüm boşluğunuza, tüm eksikliğinize, tüm hatalarınıza rağmen, bir değer atfedip, hatta, gülümsüyorsa… Hiç sevmekten geri durabilir misiniz o âlemi?…

Bizim kalem, âlemin masasına konmadan önce, kendisine bir isim verilmişti. Herkesin kendisini o isimle çağırmasına alışmış olan kalem, o adı âlem söylediği vakit, değişik bir haz duyardı. Pek de güzeldi adı… Ama hani her isim sahibi, adını, sevgilisinin söylemesinden nasıl mesud olursa, kalem de öyleydi.
Bazen, âlem, kendisini anmayıp da, yanındaki diğer kalemlere seslendiği zaman, sanki içini bir mahzunluk kaplar, bugün beni çağırmadı, bana seslenmedi diye, içi burkulurdu.

Aradan geçen nice günden sonra, âlem, masası başına oturmuştu. Kalemler, o seramik bardak içinde kalpleri çarparak bekleşirken, o güzel el, bizim kaleme uzandı. Âlem, kalemi itinâ ile tuttu… Tam bir şeyler yazacakken, onu masanın üzerine şefkatle bırakıp, sordu:
-Senin adın neydi?

Kalem, kimselerin duymadığı, ama Âlem’in apaçık dinlediği bir sesle cevap verdi:
-Ne fark eder ki, be cânânım….Sen ne buyurursan, o olsun adım… Sen ne dilersen, o olsun… Zaten, senin deyişinin eseri değil mi bütün varlığım? İsmimi de dilediğince var et… Dilersen yok et… Ama hani, sen ki Allah’ın mecnunu bildiğimsin… Sen ki, bu mecnun kalbinle, beni görüşün bile bana nimettir… Kaldı ki adımı hatırlamışsın, unutmuşsun ne gam…. Bakıyorsun ya yüzüme… Bakıyorsun ya bu nice güzel yüz arasındaki yüzsüz yüzüme… Bu bana zaten ikram olarak yeter…

Âlem gülümsedi ve dedi ki:
-Ben muradsız iş yapmam. Her sözüm de, her işim de bir hikmetledir. Öyle bırak divâne âşıklar gibi konuşmayı da, sorumdaki hikmeti ara…

Bunun üzerine kalem şunu söyledi:
-Kim bilir… Belki bu, benim akılsız başımın, nice güzellerin ismini unutup da, mahcûbiyetler yaşayışına bir nispettir de, belki o ismini unuttuklarımın hâlini yaşayıp, bu hususta daha uyanık, daha dikkatli olmamı murâd etmişsindir… Belki bana, “ seni sevenlerin ismini unutma, zira onlar, sen kendilerini unuttuğunda, işte böyle mahzûn oluyorlar.” , demek istemişsindir. Ama âh be cânânım… Bana Sen’den gayrısının adı ne lâzım… Bak da tek….Sen bak… Ne olur ki, o başkaları da bana dese aynısını…. Mâzur görseler ne olur?

Âlem, cevap verdi:
-Haklısın. Zira sevenleri tarafından her hâli hüsn-ü zan ile karşılanmak, sevilenlerin hakkıdır. Seviyorum diyen kişinin, sevdiğinin hiçbir hâlinden mahzun olmaması, en ağır sözünü bile naza yorması gerektir. Başını yardığı vakit, Leylâ’dan yüz çeviren mecnûnun mecnunluğu yalandır. Mecnun o kişidir ki, Leylâ kendisine ikram ettiğinde de, kaş çattığında da, Leylâ der, gezer….

Kalem, pek sevindi bu cevaptan:
-İşte ya, ne olur ki, beni sevdiğini söyleyenler de, isimlerini unutmamdan ötürü incinmeseler. Hoş görseler şu sevdânla tükenmiş aklımı da, senin adını her söylememde, kendi adlarını söylüyormuşum gibi sevinseler….? Zaten, Leylâ olmak gibi bir durumum yok. Ama sen gibi bir Leylâ varken, ne olur ki, her birimiz unutsak da adımızı, seni ansak…

Bu cılız bedenden çıkan büyük lafları dinledikten sonra, âlem, şöyle dedi:
-A Kalem… Görüyorum ki, boyundan büyük sözler etmedesin. Neyin var ki, benim adımı her an ananlardan olmayı isteyecek cür’eti buldun kendinde?

Kalem, mahcup ama güven dolu bir sesle cevap verdi:
-Hani, karşına her ne zaman gelsem, secdeden mahrum bir kuru baş… Seherlerin feyzinden mahrum bir gönül… Hani anmaya değmez ya bunlar, yok sayılması efdal olacak, bir çürük, bir ezik, bir eksik varlık olarak, huzuruna her gelişimde, yine de kovmuyorsun ya beni… Ey mânâ âlemi!… Senin karşında ezikliğim… Senin karşında hakirliğim var… Senin karşında fakirlik de ne güzel… Elif derler bir diyardan gelmeyim… Bir kan kırmızı Elif’tir o şehrin amblemi… Ateştir… Hârdır… Kan kırmızı, reyhan kokulu bir Elif dalıdır… Sorsan da âh, bilmem ki nedir, necidir, nasıl bir diyardır… Lutfetseydin, belki de bilirdim… Ama bu odun, nesiller boyu geçemedi ki câhillik sıratını…
Hani şimdi, yüzünü çevirsen yüzümden, acep dayanabilir miyim ki?… Acep, kızıversen bir an…. Şu edepsiz, densiz hâlime bakıp da celâlleniversen, taşır mı yüreğim?… Hani böylesine kupkuru bir iddiâdan ibâretken muhabbet… Bütün sermayesini tüketip de… En büyük kâr diye sadece eteklerinde oturup, cemâlini seyretmeyi bilmiş bir cılız kalem, taşır mı celâlini… Neyim olsun?… İşte, her yanımı kaplamış kusûrum var…

Âlem, kaşlarını çattı hiç âdeti değilken…
-Demek her yanın kusur ve sen, bu hâlinle benim tâlibim oluyorsun ha?!

Kalem titredi… Ama doğrusu bu, ürkmeden kaynaklanan bir titremeden çok, zevkten kaynaklanan bir cezbeye benziyordu. Dedi ki:
-O kaşlarını çatışın da ne güzel… Gülümsemeni taşıdığınca, kızmanı da taşımazsa bu kalem… Rahmetini sevdiğince, sevmezse gazâbını… Ne diye oturur karşında? Ki, atom da Sen’sin, külli cihan da… Yıldız da Sen’sin, güneş de, ay da… Yer altındaki tertemiz kaynak su da, dipsiz derin fezâ da Sen…
Âlem, olmaz, dedi! Herkes bin türlü soru soruyor! Senin o soranlardan farkın ne ki böyle teslim olup gitmişsin?!

Kalem cevap verdi:
-Tüm soruların cevabını en güzel bilenken Sen, bana yine de bunu sorman da ne güzel… Zira sormak için ilim gerektir. Sen, âlem sıfatlı âlim! Ancak sordun diye derim: Benim sana soracak ilmim yoktur. Ne sorayım ki? Duyuyorum, sıfattan, zâttan sorarlar sana… Bu kalem, daha tek bir bakışının hikmetine erememişken, zâtını sorsa ne olur? Hem bana ne zâttan sıfattan a canım! Hani, bu cehlimle bir de zat sorarsam, kusur üstü kusur olur da, zaten ham olan yanıklığıma, biraz daha hamlık katılır. Korkum buysa nâmerdim! Korkum hamlığıma hamlık eklenmesi değil… Ben ki, Sen’in sözüne muhalif bir söz eder de, Sen’i tekrar tekrar aynı açıklamayı yapman için yorarsam, acep Hakk katında vebâlim nice olur! Hem, bunca bilmezlik içinde, ne olacak yeni bir şeyler sorsam?…

-Demek soracak ilmin de yok, sermâyen de öyle mi, dedi Âlem…

Bu soru üzerine, Kalem iyice coştu!
-Bak be cânânım… Gözlerinin içine dalmaktan gayrı ibadetim mi var? İşte, bütün sermâyem bir çift bakışına kavuşmak…Gayrı nem kaldı? Gayrı ne ister bu gönül? Hani, diyorsun ya gayret et… Ne ki, onu da Sen’den bilmişim, lûtfet… Bir gün gelse de, an bile olsa desem ki, “Ben uğraştım, ben başardım!.” Boşa gitmez mi hiç tüm o gayretler… Allah aşkına, bu zayıfa bırakma… Bu zayıfı uğraştırma da, lûtfet… O kadar ki, bir dem gelip de, “ben” diyecek yeri kalmasın kaypak nefsimin… Bilsin! Delice bilsin! Hiçbir kaçış noktası kalmasın… Ona bırakma ne olur… Senin elinde değil mi varlığım? Sarayının içine al beni… Kapılarda beklediğim yetsin… Gerçi, beklemekten erinir değilim lâkin… Secdede arama başımı, bir kuru tastır… Şükürde arama dilimi, pek âciz… Dedim ya… Bir tek ibâdetim kaldı başka yok: Gözlerin gözlerime değdiği vakit… İşte, orucum da, namazım da, sadakam da o benim… Ki lûtfetmedikçe Sen, ondan da mahrum, ondan da uzak, ondan da bîkesim… Sen olmayı istiyorum… “Ben olmanı istiyorum.” deyişinden cesâretle… Başka ne gözümde dünya, ne ahret… Sen’i istiyorum, beni istediğince… Zira ancak istediğince isteyebilecek kadarım… Sen istemedikçe, isteyemeyecek kadar…
Ah bu oyunu nicedir oynarsın böyle… İliklerime, damarlarıma dek mâlûmunken, ismimi şaşırıp durman da ne öyle… Gerçi, şaşırmak da nasıl yakışır Sana… Belki de, gülümsetmek içindir kim bilir… Zira gülümserim içten içe. “Yine nedir murâdı acep” diye… İşte ardından, nice söz, nice yakarış gelir. Derim ki: İşte, işte bu sebeple… Ne yapacaksan yap artık! Değil mi ki, ömrüm ellerinde…! Ver ne vereceksen! Al ne alacaksan! Yetmedi mi a canım! Doldur kabıma meyinden! Öyle döndür ki başımı, bir daha bakmasın ardına!

“Kalem, kalem…!” dedi Âlem… Yine ne dediğini bilmez oldun. Zaten, gitme vaktim de yaklaştı, son sözlerini söyle de, vedâlaşalım…

Kalem, bu ikâzın ardından, içi derin bir sızıyla yanarak şunları söyledi:
-Hani şimdi Sen, hatırlatıp dururken ayrılık faslını, gerçi o baş deliye dönüyor ama… Hadi, ne olur ki, zor mu ki, temelli serhoş eyle de, unutayım kendimin de adını! Bir adın kalsın! Bir yâdın kalsın! Bir Sen kal ne olur ki… Bana bakan, ne olur ki, bir tek Sen’i görüp, ansın! Şu yakarışa yol olan hasretine de sevdâlıyım ama… Ne olur ki merhamet edip, bitirsen ayrılığı gayrılığı… Ne olur yırtsan da tüm perdeleri, dupduru ve apaydınlık görünsen bana… Dayanamazsın deme! Aydınlığından dağılıp parçalanarak ölsem, âh, ne büyük nimet bana…

Bu sözler üzerine, Âlem, kalemi eliyle tutup kaldırdı. Tam da gözlerinin hizasına getirip, eşsiz bir gülümseyiş ve esrarla baktı… Kalem, mest-ü hayrân olup dedi ki:
-Cenneti görmüş idim… Lâkin, cennet içre bir cennet kapısı açtın da şimdi, Sen’i gösterdin bana…. İşte şu ân, vuslat ile zevk-u ândır! Gerçi… Vallahi vuslatta çekilen hasret, pek yamandır! Hasretin hiç dinmez hissederim… Zira dinecek olsa, kederimden eririm… Zaten, eğer bir kerecik görmekle dinecek olsaydı hasret, hiç aşkının bâkiliğinden söz edilebilir miydi… İşte, senin adın gibi eminim: Gördükçe göresi, duydukça duyası, yandıkça yanası gelir sevdiğinin… Ne kadar görünsen bir o kadar daha arzularım Sen’i… Bitmesin! Çile hiç bitmesin! Zira o çile biterse, her şeyi biter de, cennet içre cehennemde kalır sevdiğin… Desem ki, tüm bu halsiz hâlimle, adım ne şu, ne bu…. Ne şu, ne bu…
Adım…
Adım…

Kalem, bundan sonra tek kelime edemeyecek kadar halsiz düştü… Hikâyenin sonunu, hiç bilemedi, çünkü, sızdı kaldı Kalem… Zaten, buraya kadar da, Âlem’in elinde, bir meyyitin işi idi yaptığı… Âlem’di âlim… O tamamladı eksiğini Kalem’in:
“Asl-ı Hayy’ım …. Nesl-i Hû’yum…. Asl-ı Hâr’ım… Nesl-i Su’yum… Ey Yâr! Hadi! Hiç ayrılmayasıya gözlerine daldır… Ki köşk, ırmak, olmasa ne gamdır…. Mâdem sordun, bile bile… Murâdın söyletmekse… İşte, adım: Nesl-i Yâr’dır…….”

Neslihan Nur Türk

ArZu
15-08-2011, 03:49
Son Bakış…


http://www.hizliupload.com/?di=Y4VE

Susmaların sabahında sessiz bakışların ürkek çocuğu gibi ağlıyorum.
Uzaklardan belki yamaçlardan kıyılara düştüm.
Son bakışların ağlamalarında, son damlanın yüzden inen hüznüyüm.
Düşler sokağındaki hıçkırıkların boğduğu eskimiş bir yüzüm…

Düşlerden geldim Sana. Belki ürkek, belki ağlayarak ama düşlerden geldim Sana (c.c.). Düşlerin çelme takıp düşürdüğü ağlayan yüz, ben ki yırtıkların ayıpladığı göz…

Kime gideyim. Kanatsızlıkların akşamında, diyar diyar uçmanın sevdası düştü gönlüme. Yanık bir bağırdan Sen çıktın yine sözlerime.
Her sabahın deli akşamında zincirler kırarken kör bakışlar, bir divane sarhoşluğundaki aldanışlar.
Kar bakışların beyazında kör bakışları yudumlarken gözlerim. Dilim duâda, gözüm semada ellerim Sana yakarışta.
Gizlerin kuytularında bir gözyaşı daha düştü, düşlerin ağlayan baharına…

Çöl kırmızısında bir kum tanesinin geceye kayan yıldızıyım. Bu boş sokakların gözyaşına boğulan küçük kızıyım.
Gökler bulutlarını ararken yarına, ben Seni buldum ağladığım her akşamda. Aynadan yansıyan her bakışta ve sesimi kıstığım her hıçkırıkta.
Eskimiş yüreğin, yamalı dokunuşunda aslılardan selam getirdim, Seni andığım her anda.
Kuş bakışı muhabbetlerden eli sadaka sesi, gönlü öteden nefesli.
Öylesine geldim işte, öylesine derin ve öylesine sevdalı. Yarım kalmışlığın acısında kömür karalı…

Ben Seni görmeden sevdim. Görmeden aşkım dedim. Görmeden yandım da su isteyemedim. Utandım da ses edemedim.
Ben Seni görmeden sevdim…

Bir muhtacın ellerinden dökülen gözyaşlarında sevdim Seni (c.c.).
Gönlümün zincirinde her halkada bağlanmışlığım ile sevdim Seni.
Kaf dağının ardındaki masal sıcaklığında sevdim, sevdim Seni.

Dilime duâ, gölüme şifa diye sevdim Seni.
Ben Seni görmeden sevdim. Görmeden de sevilir ya…

Handan Sır

ArZu
15-08-2011, 03:50
Ve seni ararım özümde…


http://www.hizliupload.com/?di=E93T

Adımlarım yağmurlara karışırken bulurum kendimi. Yarışırken gözyaşlarım damlalarıyla, yolunu bulmaya çalışan seller gibi duygularım… Haykırsam yağmurun sesine gömülür dileklerim, gök gürültüsüne benzer kafamı kurcalayan manasız isteklerim…

Kanıtsız suçlarım bazen duygularımı, yargısı bitmeden mahkûm ederim kendimi. Yasak cümleler ilan ederim dilime. Çoğu zaman mutluluğumun adı gizem olur, cümlelerimse ambargolu. Bir kuşa döndürür isteklerimi göç ettiririm sonsuzluk ülkesine…

Güftesinde gümüş renkli balıkların yüzdüğü hüzzam denizinin sözleridir dilimden dökülen… Gözlerimde dalgınlığı güzel zamanlara dargınlığımın. Nefesimde çocuk coşkularımın ardından iç çekişler…

Kara esir düşmeden kapanan yollarıma sitemim. Aklımdaki tımarhanelere düşüşlerime küskünlüklerim. Suskunluğuma mahkûm olan sevgi sözcüklerine üzüntülerim. İçimden yükselen saçma sapan düşüncelere gürültülerim…

Ve seni ararım özümde…

H. Hüseyin Kemal

ArZu
15-08-2011, 03:52
Gitsem diyorum biraz, ölsem…


http://www.hizliupload.com/?di=QO1B

Gitsem diyorum biraz, ölsem…
İskelenin en ucundaki, en gıcırtılı tahtanın üstüne oturmuş, denizdeki nereye gittiklerini bilmediğim, bilmeyi de istemediğim parlak renkli balıklara bakıyorum. Bir süre izleyebiliyorum ancak onları, sadece bir yere kadar görebiliyorum, sonrası görünmüyor.
Nedense her düşüncemin arkasına bir olumsuzluk eki katılıyor bu günlerde… Devrik düşüncelerle pekiştiriyorum bu ruh halini. Düşüncelerimin bağlaçları yok, sırf kafiyeli olsun diye kurulmuş iki yabancı cümle gibi birbirinden kopuk ve anlamsızlar… Hava sıcak, su ılık, toprak soğuk, ben yanıyorum. Gitsem diyorum, şöyle yağmurları olan uzak bir yerlere…

Günahlar gözyaşlarında yıkanır, diyor birisi, yağmurlar kadar çok gözyaşları istiyorum o zaman diyorum içimden… ve eğer ağlayabilseydim ne yağmuru ne de küçük bir ağacın en küçük yaprağına düşen yağmur damlasının süzülüşünü bu kadar çok sevmezdim herhalde…
Gitsem diyorum, balıklarda gitti zaten.

Yıllardır tanıdığım, bana yabancı olan bu evin derin sessizliğinde aslında normal çıkan bütün seslere bile bile kulak verip, kendi kendimi bile bile korkutuyorum. Sonra korkuları susturmak için, kendi kendimi susturup sadece yüreğimi seslendiriyorum, çünkü duymak düşünmekten daha az üzüyor insanı.

Yüreğini ve beynini sırtlanmış, yükünden yorgun adamların halleri geliyor aklıma.

Herkes uyurken korkuyorum, sessizlikten, sessizliğimden… Gitsem diyorum acıları alıp, yalnızlığa sarılmaya..

Yıllardır bilip tanıdığın, yanlış şehirde, doğru otobüse binip, yanlış durakta indiğini fark ettiğinde yürümek zorunda kalmış gibi, geçte olsa gitsem diyorum…

Ve senden daha değersiz olan anlamsız şeylerin bekçiliğini bırakıp, ayağını acıtan ayakkabılara, sıcağa, fırtınaya rağmen ne varsa yakıp yıkıp ardına bakmadan yürümek gibi… Gitsem diyorum biraz, ölsem…

Sedef Kaplan

ArZu
15-08-2011, 03:57
Sen’e Mektuplar


http://www.hizliupload.com/?di=H2PM

Sana bunları yazarken biliyorum ki sen zaten hiç olmadın, olmayacaksın da! Ne varsa sana ait, sen sandığım, bir rüya; gerçek gibi aldandığım!

Hatırlar mısın, her sokak çeşmesinden su içtiğimiz hayal günlerimizden bir gündü! Biraz gençlik vardı serde, biraz da delilik… Gönlümüz hoştu, bu doğru! Ama ellerimiz hiç boş kalmazdı; ellerimize sebep… En çok yokuş aşağı inişleri severdik; elele, koştura koştura… Kâh sen beni çekerdin yüreğinin merkezine, kâh ben seni… sevdanın en güzel mevsimine! Tam on üç çeşme saymıştık. Biz uğuru da uğursuzluğu da sevdamızın beyaz sayfasına beyaz bir nokta diye yazmıştık. Tam on üç çeşme saymıştık; her birinden birbirimizin avuçlarıyla aşkın âb-ı hayatına kandığımız. Sokak çeşmeleri yalancı şahitlik yapıyormuş şimdi bize. Mutlu görmüşler bizi, elele, sevinç içinde… Sokak çeşmeleri yalancı şahitlik de yaparmış bize! Kim inanır ki bakıp şu halimize?

Çeşme başlarında sokak çocukları… Sen en çok kız çocuklarını severdin, ben hepsini… Çantanda her zaman büyük marketlerden aldığın bir şeyler olurdu çocuklar için. Sen onları çocuklara verirken sevincinize bakardım; sen mi daha çocuktun, onlar mı; anlayamazdım! Ben seni, bu çocuksuluğuna sebep bir türlü âşkıma doyuramadım. Ama bir görseydin yüzündeki insanların gönlünü ferahlatan gündoğumu manzarası kadar hoş gülücüklerini… Bir görseydin, o gülücükleri gören gözbebeklerimin sevdana erimelerini!

O çocuklar adam olmuşlar şimdi. Biri hiç atmamış senin verdiğin çikolatanın kâğıdını. Atmamış, bir de üzerine senin ve benim adımı yazmış, yanyana… Küçükte bir kalb koymuş iki ismin tam ortasına. Nereden bulduysa bulmuş işte! Ve gösteriyormuş diğerlerine. Küçük kız iki isimden bir sevda masalı uydurmuş. Şimdi bu masala herkesi inandırmaya çalışıyormuş.

Masaldı işte! Ya da en tatlı yerinde gözümü sensiz karanlığa açtığım en hakikatli rüyalarım! O rüyalar ki şiirlerimi oralarda yazar, sana oralarda okurdum. Severdin her şiirimi çünkü rüyalarımda her şiirimi sana yazar, bir tek sana dokurdum;

Hangi bahar bitirir seni bir daha çöl yüreğimde
Çorağıma kanma yârim, derinim âb-ı hayat benim
Ne vakit düşüverse hüsn-ü hayalin gönlüme
Derdim olur inan, dünyama sensiz gelen rahat benim
Hangi bahar bitirir seni bir daha çöl yüreğimde

Âşk-ı Züleyha’nın sönmeyen ateşi yanar içimde
Divâne sitemime bakıp da sitemkâr olma ey yâr
Yemede, içmede, uyumada… anla, türlü biçimde
Bilinmez nedendir, aklımda hâlâ gözlerin; füsunkâr
Âşk-ı Züleyha’nın sönmeyen ateşi yanar içimde

Ben Züleyha’ydım, sen uğruna yanası olduğum Yusuf’un saçının bir teli… Ben Züleyha’ydım, sen Âşk’a çağıran İbrahim’in sesinin bir nağmesi… Ben Züleyha idim, sen ise nefesim! Tutmalıydım seni, hep içimde kalasın diye; ama sen duramaz giderdin. Bilmem, dar mı gelirdi “hiçbir yere sığmayanın sığdığı” gönlüm sana! Bense ardından şaşa bakan bir divâne… ve yağmur ve kediler ve gece ve kıyam ve dua ve …

sen ateşlere yanmayasın diye
gözlerimle su taşıdım sana her gece…

Ama sana bunları yazarken biliyorum ki sen zaten hiç olmadın, olmayacaksın da! De ki masaldı, bir masal işte! Ya da en tatlı yerinde gözümü sensiz karanlığa açtığım rüyalarım! Ne varsa sana ait, sen sandığım, bir hayalmiş; gerçek gibi aldandığım!

Ümit Demir

ArZu
15-08-2011, 03:59
Yol, yolculuk ve “O”


http://www.hizliupload.com/?di=X2R1

Zirvelerden derinlere uzanan bir yolculuktu onunki. Ne zaman biteceği bilinmiyordu, çünkü sonu görünmüyordu yolun. Uzun süredir çıplak ayakla yürüyordu. Hiç canı yanmamış, yoldaki küçük taşlar ayağına batmamıştı. Başını usulca eğdi,

masum bir edayla ayağına baktı. Kalbinde hissettiği bu acının kaynağını aramaya çalışıyordu. Artık çıplak ayakla yürüme zamanının bittiğini fark etti. Başını yavaşça kaldırdı. Tam karşısında kendisine sırıtmakta olan kaya parçası gözüne çarptı.

On beş yıldır yürüdüğü bu yolda ilk defa böylesine büyük bir kaya parçasıyla karşılaşmıştı. Daha öncekilerini yolundan defetmek hiç zor olmamıştı; ama bu sefer işi hiç kolay olacağa benzemiyordu. Başarabilirim ümidiyle önce elini taşın altına koydu ve tüm gücüyle itekledi. Kaya parçası hareket bile etmedi. En yakın arkadaşlarına seslendi, yardım istedi onlardan. Birkaç denemeden sonra kaya parçasını yerinden oynatmayı başardılar. O da nesi! Yeni bir kaya parçası daha! Bu seferki diğerlerinden de büyük! Yola devam etmesi lazımdı ne yaşayacağını görmek için.

Arkadaşlarından tekrar yardım istedi. Var güçleriyle taşı yerinden oynatmaya çalıştılar; ama başaramadılar.

Artık vakit gelmişti. Bu işi tek başına halletmeliydi, çünkü yolculuk onun yolculuğuydu. Bir an duraksadı. Ne yapmalıydı şimdi. Hangi güç bu taşı yerinden oynatabilirdi. Ansızın elini kalbine götürdü, buğulu gözlerini semaya kaldırdı.

Ruhunun derinliklerinde yaşananları hissetmek istercesine göz kapaklarını indirdi. Ruh âlemindeki havayı soludu. Niye daha önce gelmedim sana, diyerek hayıflandı. Bir fidan gördü orada kendisine gülümseyen. Gayr-i ihtiyari o da gülümsedi. Fidanın filizlenmek için çabaladığını fark etti. Yaklaştı ve onun filizlenmesini büyük bir zevkle izledi. Kalbinden damağına doğru akan bir huzur hissetti. Tarifi mümkün olmayan bir lezzetti bu.

Gözlerini hafifçe araladı, avuçlarına dolan hislerini semaya yöneltti ve dilinin kendisinden izinsiz söylediklerini mırıldandı:

“Allah kuluna kâfi değil mi?”

Karanlığın tam ortasına düşen nur misali aydınlattı âlemini. O bir âlemdi çünkü. O bir numuneydi. O bir elmastı. O kâinat yapbozundan çıkarıldığında yeri doldurulamayacak bir parçaydı. O bir insandı. Sonunun ne zaman biteceği belli olmayan bir yolculukta olan insan…

Paydos zamanına kadar yoluna çıkanlarla; yani imtihanlarıyla uğraşması gereken insan… Ve imtihan sorularının cevaplarının kimde olduğunu bilmesi gereken insan…

Yol onun yolu, yolculuk onun yolculuğu ve yolun yolcusu da kendisi…

Hacer Akgünler

ArZu
15-08-2011, 04:03
Hayy Dedin ve Dirildim…


http://www.hizliupload.com/?di=IRTY

Efendim…
Hayy dedin ve dirildim…
Hayy dedin…
Ben bir zemberekteydim…
Hayy dedin ve ben çark ettim…
Meğer bir cezbe halinde yıllarca dönerken kelimelerim, etrafında çark ettiğimin farkında bile değilmişim… Öylesine içimdeymişsin ki… Öylesine yanımda ve yakınımda… Belki de rüzgâr diye başımı okşayan meltemler senin elindi çocukluğumda… Belki de ürkek, küçük serçeler gibi yüreğim her attığında, kuşların duasına ortak olmam senin davetindi. Ben seni sevdim Efendim… Sen Hayy dedin ve ben çark ettim… Sen Hayy dedin… Pîrimin elinde zembereğim… Sevdim… Seni sevdim… Seni sevdim… Ben seni sevdim Efendim…
Bilmedim…
“Sen Hayy dedin, ben dirildim…”

Yani o kadar yanımda ve benimleymişsin ki… Meğer boşunaymış bunca çabalamam… Boşunaymış kelime toprağında bunca mânâ aramam… Ben seni sevmişim Efendim… Sen Hayy dedin, ben dirildim… Anladım ki, boşunaymış bunca kâl… Ne kitaplar yazıyor, ne de bir karşılığı var bu dilin… Anladım ki, aşk kâl ile değil, hâl ileymiş. Sen Hayy dedin… Pîrimin elinde zembereğim… Sevdim… Seni sevdim… Seni sevdim… Ben seni sevdim Efendim…
Bilmedim…
“Sen Hayy dedin, ben dirildim…”

Yani çok başka bir şeymiş Efendim… Yani çok başka bir şey… Hani Ahmed er-Rüfaî Hazretlerinin “aşk, aşk, aşk” diyerek sema ederken kaybolması gibi… Hani Gelyani Hazretlerinin elindeki güldan gibi kainatın ortasında açan gül desenli nebulalar gibi… Bir aşk çemberenin ortasında kaybolmakmış anladım… Anladım ki, kâl ile değil, hâl ileymiş efendim… Anladım ki, bir ateşin ortasında alev alev çiçek de açarmış insan… Anladım ki hüzün bir gülmüş gülyüzlülerin gül tebessümlerinde gül gibi açan… Anladım ki, pîranların gözlerinde buğu, dilinde tespihmiş asırlar süren bir zikir halakasında… Sen Hayy dedin… Pîrimin elinde zembereğim… Sevdim… Seni sevdim… Seni sevdim… Ben seni sevdim Efendim…
Bilmedim…
“Sen Hayy dedin, ben dirildim…”

Kalemler elimde bir kuru dal parçası, adeta susuzluktan kurumuş bir diken oldu… Meğer yıllarca gelmeyeceğini bildiğim halde ilham meleklerinin posta kutuma atacaklarını umduğum boş heveslermiş bunca yazdıklarım… Dedim ya, başka bir şey bu Efendim… Seni sevmek yalnızlıkmış… Seni sevmek derinmiş… Meğer tutup kendimi en derinlere atmam bundanmış. Kimselerin ulaşamadığı, kimselerin bilemediği bir yerdeydim… Meğer sana ulaşan yolları kaybettiğim içinmiş onca şaşkınlığım… Kendimi oradan oraya vurmam… Kendimi duvardan duvarlara çarpmam… Kozmik çukurlarda boğulmam… Ben sensiz dalgaların kıyıya vurduğu dehlizlerde acılı bir ruh gibi meğer bir müebbetmişim… Sonra sen Hayy dedin ve ben çark ettim… Sen Hayy dedin… Pîrimin elinde zembereğim… Sevdim… Seni sevdim… Seni sevdim… Ben seni sevdim Efendim…
Bilmedim…
“Sen Hayy dedin ve ben dirildim…”

Yani anladım ki Efendim, ben yıllarca kalemden kendime demir parmaklıklar edinmişim… Yazarlık küflü salonların yosun kokan duvarlarında boş yere renklerini soldurmakmış… Tıpkı güneş girmeyen evler gibi kâl meclislerinde ömür tüketmek hangi akla hizmetmiş? Ben yalnızlığı ve seni sevdim Efendim, bilmedim… Şimdi anladım ki kâl ile değil, hâl ileymiş Efendim… Anladım ki, sana doğru geliyor sonu bütün cümlelerin… Ben seni sevdim Efendim… Kalem elimde çark ettim… Adın yüreğimde… Yüreğim sende Efendim… Sen Hayy dedin… Pîrimin elinde zembereğim… Sen Hayy dedin… Pîrimin elinde bir kalemim… Sevdim… Seni sevdim… Seni sevdim… Ben seni sevdim Efendim…
Bilmedim…
“Sen Hayy dedin, ben çark ettim!”
“Sen Hayy dedin ve ben dirildim!”

Saliha Malhun

ArZu
15-08-2011, 04:05
Hû Diyelim


http://www.hizliupload.com/?di=IFQ2

Hû Diyelim…

“ Tende cânım canda cânânımdır Allah hû diyen
Dilde sırrım sırda Subhanımdır Allah hû diyen
Dest-i kudretle yazılmış yüzüne âyât-ı Hak
Gönlümün tahtında Sultânımdır Allah hû diyen”
(Niyazî-i Mısrî)

Ey Sevgili,
En Sevgili, Sultanım,
Mevsim güze sararken, zaman ağırdan ağırdan alırken ben yine yollardayım bir başıma. Hiç sonu olmayan, başını bilmediğim, sonunu görmediğim, göremediğim girift yolların uçurumundayım. Betondan gri duvarların arasında nicedir sana gelen yollar aramaktayım beni Sana getiresi… Yüreğimin dalgaları Senin denizlerine vurmak ister. Bütün kederlerim, sızılarım, bundandır. Göklerden Senin rahmetin yağmalı üstüme, hiç dinmeyesi. Ruhumun bütün yorgunluğu bedenime düşen bir şebneme dönse ve ben yürüsem son soluk Senin ülkene. Etrafımı saran gurbetin dağlarından Senin yıldızlarına tutunsam, ve çekilsem dar-ı dünyanın kıyılarından. Bütün geçtiğim yollara sulu sepken karlar yağsa ve silinse ayak izlerim. Unutulsam hiç bilinmeyesi. Bütün yaktığım hüzzam türküler yorgunluktan tükense… Söylenmese bir daha…

Böylesine tükendim, böylesine bittim, yanıyor canım.
Zaman yorgun, ben yorgunum Sultanım.

Cümle âzâdan gelir zikr-i ene’l-Hak nâresi
Cism içinde zâr u efganımdır Allah hû diyen

Ey Sevgili,
En Sevgili, Allahım,
Yüreğimi bunca güzellikle donatan Sensin. Bütün güzelliklere vurgun oluşum Sendendir. Oluşum Senden, ölüşüm Senden, gelişim Senden, gidişim yine Sendendir Allahım. Seherin güne yürüyüşü, kuşluk vaktinin ikindiye koşuşu, gurubun eskil bakışı gelen geceye… Hep Senin bilgindedir. Yüreğimin dönüşü olmayan bir yola girişi, erimiş ve yırtık yelkenlilerin güvertesinden düşüşümü, pişmanlıklarımı, yakarışlarımı, düşlerimi, Sen bilir, Sen görürsün Sultanım.
Zamanın sarkacından düşsem Sen görürsün. Utangaç kentlerin kaldırımlarında sergiye koyduğum aymazlığım, serkeşliğim, umarsızlığım Senin görüşündedir. Beyaza çalan ruhumun yazgılarını sildim sanıp, uzak düştüm kendimden. Şimdi geçer not almayan âmel defterimle kapındayım Allahım, kapındayım.

Böylesine tükendim, böylesine bittim, yanıyor canım.
Zaman yorgun, ben yorgunum Sultanım.

Giceler tâ subh olunca inledir bu derd beni
Derdimin içinde dermânımdır Allah hû diyen

Ey Sevgili,
En sevgili, Sultanım,
Senin ilmin olmasaydı, Senin lütfun olmasaydı, Senin hikmetin olmasaydı, bana nice nimeti lütfetmeseydin dilsiz, basiretsiz bir hiçtim. Ne han olurdum ne hanüman. Ne can olurdum ne canan… Yer ve gök arasını bana öğretip, her zerreden nice manalar yoran dimağımı ilminle Sen donattın. Ağusu içkin zakkumları aklın kuytularında devşiren bilginin ey gerçek Sahibi! Senin buyurgan sözlerinin dilencisiyim. Yorgun şakayıklar gibi unutulmuş vadilerde boynu bükük kalakalmışım Allahım. Özsuyum Sana olan aşkım, Sana olan sevdam. Beni hiç şüphesiz görüyor, işitiyorsun. Kuşku motiflerinin düştüğü ruhumun kumaşı, bin parçaya bölünmüş… Lime lime olmuş gönül kumaşım. Sinsi bir tuzaktan bitap düşüp, ürperen ruhumun tüm yangınlarını görüyorsun. Senden gizli, Senden saklı, Senden ırak hiçbir şey olmuyormuş. Şimdi bu gerçeğin salıncağında savruluyorum. Beni hata ve günahlarımla kabul eyle, bağışla. Mahcubiyetimi, pişmanlıklarımı onar, sağalt Allahım…

Böylesine tükendim, böylesine bittim, yanıyor canım.
Zaman yorgun, ben yorgunum Sultanım…

Yere göğe sığmayan bir mü’minin kalbindedir
Katremin içinde Ummanımdır Allah hû diyen

Sevgili, En sevgili,
Ey sevgili, Sultanım,
Kıyamda, rükuda ve dahi secdede her kapına geldiğimde derin bir hüznün kıskacındayım. Geçmişimi, geleceğimi, ettiklerimi, etmediklerimi, düşündüklerimi, hislerimi, gizlerimi, sözlerimi, konuştuklarımı, konuşmadıklarımı tümüyle bilensin. Ayıplarımı, kusurlarımı, sırlarımı duyan, işitensin. Utanıyorum Allahım utanıyorum. Bir ibret huzmesini vicdanımda görüyor, hissediyorum derinin en derininden. Göklere uzanan camilerin koynuna nakşedilmiş celi, rıka, sülüs yazılar gibi, vicdanımda Senin hatların, Senin yazıların var. Zaman zaman okuyamadığım, duyamadığım, bilemediğim, unuttuğum vicdanımın yazılarını yazan Sensin. Vicdanımın sesiyle kalkıp yürüdüm, Sana geldim Allahım. Beni bağışla, beni affet, beni arıt, beni durut günahlarımdan, aymazlıklarımdan, serkeşliğimden.

Böylesine tükendim, böylesine bittim, yanıyor canım.
Zaman yorgun, ben yorgunum Sultanım…

Her kişiye kendiden akreb olan dost zâtıdır
Ey Niyâzi dilde mihmanımdır Allah hû diyen

Sevgili, En Sevgili,
Ey Sevgili,
Gönüller ki Senin evindir. Evlerin ihrama girdiği vakitleri Sen bilirsin Allahım. Evlerimiz Sensiz bir hüzün durağıdır. Saatin kadranı zamanı süpürüp geçerken, ömür aralığı daralırken, göğsümüzün damarları kururken her şey Senin bilgin dahilinde tecelli ederken biz gafletlerimizle, kahrımızdan mora kesildik Allahım. Mahcubum, mahçubuz… Ben Senin utangaç kulun, ben gaflet uykusunda gezinen kulunuz Senden af diler, yardım dilerim. Ellerim bağrımda Sana iltica ettim. Ben Senin ülkenin mültecisi, ben Senin aşkının dilencisi, ben Senin kulunum Rabbim. Kullarına sertaç Sensin. Derdimize ilaç Sen. Asr-ı saadet büyüsü gibi gönlümü saran bu aşk, bir cennet muştusu olsun ruhuma. Sana olan aşkım sonsuzdur Rabbim… Alemlerin Sultanı olan Ey Ulu Allahım…

Ey Merhametin Kalbi,
Beni, bütün inanan kullarını merhametinin göğsünde uyut, arıt, durut.
Beni affet…
Bizi affet…

Meryem Aybike Sinan

ArZu
15-08-2011, 04:07
Kelebek dokunuşlarını tanır mısınız?


http://www.hizliupload.com/?di=LD72

Hiç beklenilmeyen, çoğu zaman farkedilmeyen zaman girdabından yüreğinizin tarlasına konmaya çalışan.
Kimi zaman bir kayalığın kenarında durmuş, o dokunuşa bile hasret beklerken,
Kimi zaman depremlerimizde tüm sert darbeleri savurur ya da sakınırken.
Yaşanılan ne kadar sanal, ne kadar gerçek ayırdına varamazken,
Yüreğinizin kıyısından hafifçe saran,
Derinliklerinizdeki rüzgârlarda kilometrelerce yol alan bir kelebek dokunuşudur.
“Bir kelebek dokunuşu nasıl bu kadar yol alır?” demeyin,
Onlar rüzgârlarınızdan da hafiftir de ondan.

Peki rüzgarlarınızdan da hafif kelimelerinizi tanır mısınız?
Hani şu içinizdeki kokuya dokunan ve baharı yaşatan.
Yüreğinizin dağlarında kokanı tanır mısınız, zirveden akan karlara karışan?
Ya o kokunun kaynağını?

Şifreyi bilir misiniz, içinizdeki cenneti aralayan.
Cehennemde orada, aslına bakarsan.
Hayat ve ölüm, içimiz ve dışımızdaki evren, kelebek dokunuşlarında buluşan anlam.
Taşınır rüzgârlarında zamanın; farkedilemeyecek kadar hafif, ama aslında inanılmaz derecede ağır bir anlam…

Özlem Uluğ

ArZu
15-08-2011, 04:09
Hüznümün Rüzgarlı Yanı…


http://www.hizliupload.com/?di=TYQ4


Kırgın durduğuma bakma, aslında bende herşey aynı. Hüzünlere olan bu bağlılığım, eskiden kalma. Hüzünler biraz daha sanki bana benziyor.

“Hiç değişmeyeceksin” diyor bir dostum. Bu söz, tarifi imkansız bir mutluluk veriyor bana. Aslında yeni bir başlangıç için; yaşım ve rüzgar müsait. Ama gerekli dermanı dizlerimde ve yüreğimde bulamıyorum. Yokuşları çıkarken yaşıma yakışmayan bir daralma oluyor nefesimde. Bu darlıkta neyi değiştirebilirim ki? Yaşım daha küçük yüreğimden.

Ben aslında rüzgar olsam, hep doğudan eserdim.

Ben aslında, hayatın sayfalarına ölüme dair dipnotlar hiç düşmedim.

Ben aslında, bir gün kapımın umuttan yana çalınacağına emindim.

Ben aslında, hayat ile hayali hep birbirine karıştırırdım.

Ben aslında anladım, yaralarıma uzanacak ellerin çok uzak olduğunu.

Ben aslında anladım, cami avlusuna terkedilen kundaklık bir çocuktan bir farkım olmadığını.

Ben aslında anladım, hayatımın hep yamalardan ibaret olduğunu.

Ben aslında, cürmüm kadar yer yakardım.



‘Neyse’ deyip toparlanmalıydım artık. Dökülen cümlelerimi, kırılan gençliğimi, darmadağın olan hayatımı onarmalıydım ve yeniden kalkabilmeliydim düştüğüm yerden. Bu kadar hassas olmanın vakti değildi artık. Küçük yaralarımla uğraşarak kaybedecek vaktim yoktu. Zira hayatın tutunacak dalları vardı. Asılmalıydım ben de zayıf kollarımla hayata; sabrı öğrenmeliydim. Sıkıca tutmalıydım bana uzanan elleri.

Değişmem zor aslında. Acılar hep aynı çünkü. Acılarım hep aynı…

Yine de değişmeliyim, ey rüzgarlı hüznüm. Ne tarafa eseceğin belli değil, biliyorum. Biliyorum, denizi özlemem de kâr etmez. Kimbilir belki masal olsaydı yaşadıklarım, bir umut olurdu hep Kafdağı’nın ardında. Ama masal değil yaşadığım, biliyorum. Belki de oturup ağlayarak başlamalıyım değişmeye… Oturup ağlamalıyım halime.

Belki tebessümlerimin bereketsizliği de terkeder beni böylece, kimbilir..

Zeynep Özcan Şeker

ArZu
15-08-2011, 04:10
Acıyı Efendice Yaşamak


http://www.hizliupload.com/?di=MKUH

Kainat kurulduğu günden bu yana yaşanan, basma entarili, lastik ayakkabılı kadınların yüzlerinde okuduğum -nedendir bilmem- hep onlara yakıştırıp yafta ettiğim acının modernize olmuş halindeyim. Acı da nasıl modernize oluyorsa ayrıdır gerçi…

Anacığımın ‘be çocuk! insan gibi yürüsen olmaz mı?’ ikazlarına rağmen sek sek sekerek dolaştığım, göğün göbeğinden topladığım yıldızları ceplerimde sakladığım, çiçeklere dokunduğum, çimenler de yalnayak dolaştığım, çamurlara bulaştığım o mutlu çocukluk günlerimde, dost, akraba ziyaretlerin de, büyüklerin dizinin dibinde oyun oynamanın ekmel olduğu günlerde -o zamanlar yoktu böyle çocuk odaları ve yoktu ‘hadi odanızda oynayın da bizi rahat bırakın diyen anneler- iki elim bir kulağım oyunda tek kulak duyduğum büyük sohbetlerinden aklıma mıh gibi kelimeler kazınmışta gün yüzüne çıkmış şimdi:

‘Falancanın gelini eşini uğurlamış askere’
‘Deme’
‘Elbet.. Elinde bir çocuk bir de karnında…’
‘Vah vah.. Ne edecek herkes çekiyor. Yaradan yardımını esirger mi hiç?’

Yaradan yardımını gerçekten esirgemiyor. Kaderime tayin ettiği acıyı öncelerden bana böyle tanıdık kılıyor. Elimde beş yaşını doldurmak üzere bir çocuk, bir de karnımda… Bağ bahçe çalışmaktan nasır tutmuş ve toprağın rengine bürünmüş elleriyle eşine yolluk hazırlayıp ‘aman büyüklere saygısızlık olmasın’ endişesi ile vedasını gözleri ile yapan kadınların aksine ben büyük küçük kimseye aldırmadan, otobüs mola verdiğinde restaurantta yer yemeğini düşüncesi ile eşime bir yolluk çantası bile hazırlamadan, gözlerimde yaş -ağlıyorum bir de utanmadan- sımsıkı sarılıyorum hayatıma yarenlik eden canımın yoldaşına…

Eve dönmek istemiyorum. ‘Ben o eve giremem’ diyorum kayınvalideme. Acısını dillendirmeden küllendiren basma entarili kadınlar gibi olamıyorum.

Yusufum geliyor yanıma. Beş yaşını doldurmak üzere olan melek yüzlü çocuğum. Elini karnıma koyup ‘sen merak etme anne, babam askerdeyken ben kardeşime de sana da bakarım diyor. Sımsıkı sarılıyorum ona. ‘Anne bize kim bakacak’ diye soruyor endişe ile. ‘Herkes bakar yavrum. ALLAH bakar bize’ diyorum. Minik dudaklardan minik bir feryat dökülüyor: ‘Anne bize sadece ALLAH baksın!’
Küçücük bir çocuğun yüreğinde ki tevekkül hissinin büyüklüğü kalbimi titretiyor.

Yaşlısından gencine insanlar doluşuyor eve. Dillerinde hep aynı temenni: ‘ALLAH kavuştursun’
‘ALLAHım kavuştur beni bir an önce’ diye tekrarlıyorum aynı temenniyi içimden. Şımarık bir cahillikle yaşadığımdan daha acısını kaldıramam sanıyorum. Derdi veren Mevla insana katlanmayı da öğretiyor ve kulunu acı ile olgunlaştırıyor henüz bilmiyorum.

Altmış yetmiş yaşlarında bir komşu teyze: ‘Ben de gözledim asker yolu’ diyor. ‘Üstelik o vakitler böyle kısacık değildi askerlik. Biz rahmetliyi bir uğurladık bir daha üç dört sene sona ağırladık.’
‘Nasıl dayandın teyze’ diye soruyorum ben nasıl dayanacağım sorusuna cevap bulurum umudu ile… Modern asrın insanlarına has bencillikle büyütüyorumda büyütüyorum acımı. Sanıyorum ki bir tek ben acı çekerim, bir tek ben üzülürüm…
‘Ne dayanmayacakmışım’ diyor teyze. Yaradan illa onunla nefes alacaksın diye yazmamış ki yazgıma. O nefes alıyor biliyordum, ben nefes alıyordum. Gerisi şükür ve dua… Ağlayıp zırlamakla insan kendine eder. Ben efendice yaşadım acımı. Bir tek Rabbim bildi.

Acıyı efendice yaşamak… Benim, bizim, modern zamanlarda yaşayan insanların unuttukları bu olmalıydı.
Tevekkül…
Yazgımızın ALLAH tarafından yazıldığını, bu yazgıyı bize yazanın hayatımızla ilgili her türlü ayrıntıyı planladığını ve bizi her şeyden çok sevdiğini, unutmadan, feryat figan vaziyette, neden ben, neden şimdi, diye şımarıkça sorgulamadan, ne yaşıyorsak efendice yaşamak.

Ben bunları düşünürken teyzem konuşmasına devam ediyordu:
‘Ne bileyim oğul. Biz eskiden herşeyi ALLAH’ın üstüne salar rahat ederdik. Kim etti? ALLAH etti!’

Ayşe Naz

ArZu
15-08-2011, 04:14
Toprak, İnsan ve Gölge…


http://www.hizliupload.com/?di=TFH1

Ve bir akşam daha gelip dayandı zamanın kapısına
Gün geceye dönerken gölgeler boy attı kaldırımlarda…

Şimdi adını hatırlayamadığım bir Fransız fotoğrafçı Paris gecelerine bakarak şöyle bir söz edivermiş…
‘’…Gölgelerin sahiplerinden daha uzun olduğu yerlerde güneş yok olmuş yani karanlık aydınlığın yerine geçmiş demektir…’’

Karanlıktan, güneşten ve gölgeden bahsederken ilk haliyle ne güzel, ne alımlı bir söz değil mi?
Uzun gölgeler, kısa gölge sahipleri, karanlık ve güneş…

‘Vay be’ diyesi geliyor insanın, demek ki neymiş: güneş yok olunca, karanlık aydınlığın yerine geçiyormuş ve böylece gölgeler sahiplerinden daha uzun oluyorlarmış…

Oysa biz Doğulu toplumlar, daha özel bir bakış içerisinde ise Müslümanlar görüntüyü de, gölgeyi de, hem gündüzün hem gecenin yaratıcısı olan ALLAH’tan bilenler; bu Frenk fotoğrafçısının sözünü hiçte onun dediği gibi aydınlık ve karanlık kombinasyonlarında aramayabiliriz…

Hatta ve hatta karanlıktan öte gecenin hikmetine bakarak görüntümüzün boylu boyunca yere/toprağa kapaklanmış, görüntü olarak kendimizde ne kadar büyüklük vehmedersek edelim, gölgemizin toprağa düşmüş halini ya da toprağa yakınlığını düşünerek bir başka yoldan bir başka fikre ulaşabiliriz…

İyi ki gece varmış deriz belki; iyi ki geceler boyu gölgelerimiz görüntümüzün rağmına toprağa daha uzunca düşer, toprağa uzanır, toprağı kucaklarmış vesselam…

Mesele bakış açısından ziyade bakışa yön veren idrakin kaynağındaymış demekki…
Zira bazı güneşli zamanlarda ışığın geliş biçimine göre de uzayıp kısalabilirmiş gölgeler…
Ve ister uzarken isterse kısalırken gölgenin düştüğü tek yer ise her daim toprak olurmuş…
Gün içindeki, aydınlık vakitlerdeki gölge öyle bir an gelir ki, tam da çivi gibi çakıldığı yerde, ya topuklarına ya sağına soluna yada ayaklarının ucuna doğru, toprağa sadece toprağa bakmaya zorlarmış insanı…
Aydınlık vakitlerde ise gölge, görüntünün yanında, yanıbaşında toprağın tam üzerinde olurmuş kimi zamanlar…
Ve gece karanlığının üstünde mübarek bir kandil gibi parlayan ay ışığındaki gölge; karanlığın ortasında dört bir yana uzanırken ne kadar ileriye, ne kadar öteye, ne kadar uzağa bakılırsa bakılsın şaşırtıcı biçimde yine toprağı gösterirmiş insanoğluna…

Şöyle bir şey söylermiş sanki de gölgelerimiz gün içerisinde yada gece boyunca…
’’Mağrurlanma insanoğlu senden büyük ALLAH var…’’

Herkes padişah olamayacağına göre kendi uyarıcısını kendi yanında, kendi içinde taşımalı, kendi cumasında kendi kendisini selamlamalıymış nitekim…
Kendi kendine hatırlatmalıymış insanoğlu…

Aydınlık yada karanlık hikayesi bir yana, gözünü dünyaya diken frenk algısının sadece durduğu yerle kaim kıldığı aydınlık, karanlık ve gölge kombinasyonu işin içine ‘zaman’ ‘insan’ ve ‘iman’ katılınca bir başka yerede götürebilirmiş insanoğlunu…

Varsın kim hangi zaman parçası için ne söylerse söylesin, herkesin söylediği kendi zamanınca, kendi sanatınca ve kendi imanınca anlam kazanırmış…

İyi ki gece varmış, iyi ki geceler boyu gölgelerimiz görüntümüzün rağmına uzun, upuzunca toprağa düşer, toprağı kucaklar, toprağa uzanırmış ve şöyle bir gerçeği fısıldarmış her daim…
’…Mağrurlanma İnsanoğlu senden büyük ALLAH var…’

Şahin Torun

ArZu
15-08-2011, 04:15
İçinde taşıdığın ne ise, sen ancak osun…


http://www.hizliupload.com/?di=W1R5

Kilon doksan, boyun iki metre olsun.. içinde taşıdığın neyse sen ancak osun. Bakma cüssenin iriliğine. Korkak bir fare yada ormanlar kralı oluşunla alakası yok bunun.. İri kıyım bir ödlek olabilirsin mesela.. sıska bir cesur ya da.

Giysiler aldatmasın kimseyi. Grand tuvaletin içinde cimriliğinden dolayı özü fakir ve zelil olan biri olabilir karşınızdaki. Kıyafetlerimiz gibi bedenlerimiz de elbisemizdir bizim. Her iki elbisemizden dolayı göze güzel yada çirkin gelişimiz, ancak gözlerin kör yada bakışların eğriliğindendir. Bozuk bir gözle net bir görüş sağlamak mümkün değildir. Derinliği süzemeyen göz bakan bir gözdür, gören göz ise ancak sinelerdedir. Yanlış yerden bakan ve elbiselerle ilgilenenler göremeyen körler gibidir.

Gördüğünün ne olduğu şekil ve şemâl ile alakalı bir durum da değildir. Her şeyin bir ruhu vardır.. ve onların ne olduğu ancak ruhlarına/özlerine göre nitelenebilir. Nesneler, niteliklerine göre birbirleri ile yer değiştirebilen şeylerdir. Hırsa kapılmış çıkarcı insan, kirli bir para olabilir mesela.. devamlı konuşan malayanî de, geveze bir dil. Soylu diye taktim edilen biri soysuzların en soysuzuna dönüşmüş olabileceği gibi, hiç kimsenin itibar etmediği bir diğeri meleğe de dönüşebilir.. Taş insan olur mu hiç? Yada insandan daha kıymetli bir taş ! Evet olur. İki ayaklı eşek dahi.

Eline bir kitap alıp okursun. O çoğu kimse için bir kitap olmaktan ibarettir.. ama aslı bir lağım çukuru yada çok kıymetli bir hazineden mürekkep olabilir. Ne okuyorsun dendiğinde hazine yada bir pislik olduğunu söyleyebilenlerdir şekilden sıyrılıp öz ile ilgilenenler.

Bakmanın ötesine geçip görmeyi başarabilmektedir maharet. Kundaktaki bebekten cennetin kokusunu alıp, okyanusun sesindeki sınırsızlığı duyabilme bahtiyarlığına erişmek… Bunu başarabildiğin an, kuşların nasihatinden insanın havlayışına kadar her şeyi olduğu gibi görüp işitebilirsin.. İşte bu yerde insan havlar mı diye sorman, dinlemeyi öğrenememiş olmanla alakalı bir durumdur. Zira duyuyor olmak dinliyor ve anlıyor olmakla eş değer değildir. Duymak bize bedavadan verilmiş bir yetidir. Dinlemek kazanılmış bir kabiliyet.. anlamak ise maharettir. Ancak marifet anladığının gereğini yerine getirmektedir.

İşte bu sebeble! sakın zengin yada zekî, asil yada güzel olmaklığına güvenip övünme. Fakir yada bilgisiz, çirkin yada avamdan biri oluşunla da yerinme. Çok ibadet edip çok verişinle, kürsülerde kükreyişinle, yaldızlı sözlerinden dolayı itibar görüşünle.. Hatta kendini dindar oluşunla/zannedişinle bile.

Ey gökyüzü.. Ey mavi asudelik ! Kimi için bir boşluktan ibaretsin sen.. göğse ferahlık verip ufkumuzu yüceltensin

Ey çiçek ! Veriliş maksadına göre bir dikensin.. yıldızdan daha güzel coşku dolu sevgisin

Ey okyanus ! Kulağa değen hışırtıdan ibaretsin ancak.. sonsuzluğun şarkısını terennüm eden de sen

Ey yağmur ! Toprağı çamur edip elbisemi kirletensin, sevgilinin gözünden akıp gelen hüzün dolu özlemsin

Ey rüzgar ! Bedenimi titreten soğuk, gurbetin kokusuyla yürekleri diriltensin

Ey insan ! Bir alemsin sen. Baktığını gören.. ya da kör bir sürüngen..

Görünüşün ne olursa olsun.. içinde taşıdığın neyse sen ancak osun…

Selim Sevkioğlu

ArZu
15-08-2011, 04:19
Nergisin gözü süzülmüş yok mecali kırpmağa


http://www.hizliupload.com/?di=VF4X

Her nesnenin bir hikayesi vardır mutlaka desek büyük laf mı etmiş oluruz? Mesela çiçeklerin… Çiçek, hani şu elimizin altında daim oluveren… Hani bir çok anlam yüklediğimiz, semboller sermayesi nesneler… Mesela Divan şiirimize Gül şiiri desek hata mı etmiş oluruz? Sezai Karakoç Üstad “gelin gülle başlayalım şiire atalara uyarak” mısraını laf olsun diye mi söylemiştir? Hiç sanmıyorum. Gül, bütün doğunun remzidir. Gül kokusu, rengi, biçimi ile kusursuz bir güzeldir ve en güzelle, iki cihan güneşi ile özdeşleşmiştir. Boşuna mı?

Gül üzülsün gonca açulsun bana sen gül yeter
Ağlasun bülbüllerin ey gonca tek sen gül yeter
- Zâtî –

Edebiyatımızda Gül kadar olmasa da yine varlığını hissettiren bir başka çiçektir Nergis. Hani Şu mısralarda Şeyhülislam Yahya’nın andığı çiçek:

Zaman gelir yine zerrin kadeh alır eline
Çemende nergis-i şehlâ hemen bahara bakar

Efsaneye göre ırmaklar tanrısı Kephisos’un oğlu Narkissos pek yakışıklı ve lakin aşktan anlamaz bir delikanlıdır. Su perisi Echo yakışıklı delikanlımıza aşık olmuştur; ve fakat aşkına karşılık bulamaz. Hatta yakışıklımız Echo’yu küçümseyerek onu kaya haline getirir. Kötülük yanına kâr kalır mı Narkissos’un? Bakınız nasıl cezasını kesmişler ukala yakışıklımıza:

Bir su kıyısına gelen Narkissos sudan içmek için eğilince kendi aksini görüverir suda. Hadiseye bakınız, kendine aşık olur. Bu rivayete göre aksine sarılmak isterken suya düşüp boğulur. Diğer bir söylentiye göre su başında aksine baka baka mum gibi erir ve erir. Öldüğü yerde her bahar çiçekler açar. İşte bu sarı çiçekler nergistir efendim.

Efsane orada kalmaz, psikolojide bir hastalığa da adını verir. Kişinin sadece kendine hayranlık duyması, bunu aşırıya vardırmasına “Narsisizm” adını yakıştırmış üstadlar.

Edebiyatımız, bu efsaneden ziyade yaprakları sarı, göbeği açık yeşil olan bu süs çiçeğine ilgisiz kalmayarak nergis’i daima göz ile birlikte anar ve ona benzetir. Gül ve lale’den sonra sıralamada ona da bir yer verilir. Nergis, ince bir sap üzerine boynu eğri olarak durur. Taç yaprakları daima açık olduğundan onda bir uykusuzluk hali sezilir. Bu özellikleri göz önünde tutularak mahmurluk ve hastalık halleri nergisin sembolü olur. Bazı beyitlerde tesadüf edilen şehlalık sıfatı da bu kabildendir. Uykusuz ve mest olduğu için bazı sabahlar gözlerini zor açmakta ona bu konuda şebnem ile rüzigar yardım etmektedirler.

Nergis bütün bu halleri ile sevgilinin gözlerini düşünen, ona aşık olan biri durumundadır.

Nergisin gözü süzülmüş yok mecali kırpmağa
Dir o şûhun gamze-i câdusunın hayranıyan
- Zâtî –

Yine edebiyatımızda bazen göz ile nergis mukayese de edilir. Çoğunda göz üstün gelir. Nergis sevgilinin gözlerine özenmektedir. Buna muvaffak olamayınca hasedinden hastalanır. Bir yandan da sevgiliye aşıktır. Böylece alîl ü sakîm (hasta ve sakat) birine benzetilir.

Aşık da sevgilinin gözlerine olan tutkunluğu sebebi ile nergis gibidir, yani onun gibi hasta ve sakat, boynu eğri, gözleri uykusuzluktan ağlamaktan kızarmıştır.

Nergis asâya düştüğü dâim degül acep
Sevda-yı çeşminün seherinden sakîmdür
- Ahmed Paşa –

Aşağıdaki gazelde ise Mesîhî nergisi redif olarak kullanmıştır:

“Çemende bülbüli zâr itmege seher nergis
Kaya bakışlar ile eyledi nazar nergis”

Humârı gâlib olup var ise kazandı sudâ’
Ki başına dögün urup ‘ilâc ider nergis

Şarâb-ı şebnemi altun kadehler içre koyup
Gümüş bileklü güzel sâkiye küyer nergis

Karâr itmez avucında dirhem-i jâle
Eline her ne girerse hemân içer nergis

Kebâb gibi senûn meclisüne girince
Yakup durur döne döne şehâ ciger nergis

Meger ki süzen i gamzenden ihtiyât itmez
Ki karşu rişte-i zülfüne göz diker nergis

Şarâbı-ı bezm-i elesti şu denlü içmişler
Ki haşre dek ola mahmur çeşm-i her nergis

Süre süre yüzini kimyâ-yı makdemüne
Vücudın eyledi baştan ayağa zâr nergis

Mesîhî şefkati yok çün bu dehr-i bî-mihrün
Yürekde dağını kime ‘ıyân ider nergis

Nergisi bir de Tâhir ile Zühre hikâyesinin Azerbaycan varyantında görürüz. Buradaki nergis, Hanverdi Sevdâkâr’ın kızıdır ve Tâhir’e âşıktır. Bir süre burada kalan Tâhir, zevk ve safa içinde yaşar. Bir gün Hanverdi Sevdâkâr ticaret yapmak için köşkten ayrılırken biri hariç bütün anahtarları Tâhir’e verir. O tek anahtarı kızı Nergis’e emanet eder. Nergis de dolaşmak için çıkarken anahtarı cariyelerinden birine verir. O da anahtarı düşürür. Tâhir anahtarı bulur ve Hasbahçe’yi açar. Gül dalına konmak isteyen bir bülbülün, gülün dikeninin göğsüne batmasıyla öldüğünü görür. O zaman Tâhir, Zühre’yi unutmuş olduğunu düşünür, bir kuş kadar bile sadık ve fedâkâr olmadığına hayıflanarak Zühre’nin yanına dönmek üzere yola çıkar. Böylece şimdiye kadar görünüşü ile hep karşı tarafı mahveden, yıpratan nergis bu hikâyede gerçek aşka yenik düşer.

Farsça’dan dilimize geçmiş olan Nergis efsanenin önüne geçerek kız ismi oluvermiş ve sevgili ile hemhal olup benzetmelerde nahif bir yer edinmiş kendine.

Nefi Selamoğlu

ArZu
17-08-2011, 03:09
Aşk bizi terk etmedi


http://www.hizliupload.com/di-MIT2.jpg

“Biz bu dünyaya üç harfin mahrecini çıkarmaya geldik…
Ayın, Şın, Kaf = Aşk” (*)


Aşk…
“Sen” tahtına kim oturmuşsa onun adıydı.
Ödenilen bedellerin ismiydi.
“Şunu yaptım. Bunu yaptım” dedikçe kanayan yanımızın acısıydı.
En kaygan yanından yürümekti kalbin, düştükçe vazgeçmemek her düşüşte bir daha yenilenmekti.
Yüreği çatlatan en derin nefesti.
Sukutun sesiydi o.

Aşk
İçimizin en garip telaşıydı.
Tanıdık bir isimdi
Kişiler adedince yaşanmışlık taşıyan, bilinen, ama bilindikçe unutulan yanımızdı.
Sonu hüzünlü biten masalların en zalim kahramanı iken, aynı anda en acınan taraftı.
Torbasında tek isimle gelen, bir ömür o ismi tekrarlatandı.
Klasikleşmiş bir şiir gibi her an yenilenen, yenilendikçe çoğalandı.
Hayatın nefes almaktan ibaret olmadığını öğretirken, bir gözleri ahuya zebun edendi.
Bütün “sen”li anları toplatıp, “işte hayat bu” dedirtendi.

Aşk
En mahrem yerden çizilip, en utangaç yanımızdan sınıyordu.
Bencilliği unutup “sen” vadilerinde koşturuyor,
Ertesiz bırakıp, dünlere prangalıyordu.
Tüm mevsimleri değiştirip; zemheride yaz, yazda karakışa dönüyordu.
Şikâyet ettikçe de acıtıp, gülün dikeni oluyordu.
Her geceye bir isim kazıyor, her sabaha o ismin kırıklarını seriyordu.

Aşk
Yalnızlığın peçesini açıyor, acılarla yüz göz ediyordu.
Dile kadar gelip yutkunulan kırgınlıkların tadı oluyor,
Yürekte kekremsi bir tad bırakıyordu.
Bu halinden hiç şikâyet etmiyor, hüzünlendikçe bileniyordu.
Yani “Ben”li anları un ufak edip başımızdan aşağı serpiyordu.

Aşk
Üç harf tek hece iken,
Bir ömre bedel olacak kadar derindi.
Bir şey için her şeyin feda edildiğini duyduğumuzdan beri, vazgeçişlerin adıydı.
Bir damla gözyaşında tufanlar saklayandı.
O kadar güçlü, bir o kadar masumdu.
Kimi zaman hoyrat bir rüzgâr oluyor; kızdıkça yıkıp, hüzünlerde susuyordu.
Kimini mecnun edip çöllere düşürüyor,
Kimini boğup deryada yitiriyor,
Kimini zindanlara itip, kendini bitiriyordu.

Aşk
Sonsuz sevgi vaad ediyor, her başlangıcı bitişe gebe kılıyordu.
Korkunun ikiz kardeşi olup; hiç güvendirmiyordu.
Ruhumu üşütüp, aklımı başka diyarlara sürüp,
Kalbimden bihaber eyliyordu.
Dilime sıkı düğümler atıp
Sözü namluya sürüp, en ben yanıma nişan alıyordu.

Aşk
Aslını kimse bilmiyordu.
Yazıldıkça yazılıyor, söylendikçe gizleniyordu.
Hesapsız harcamaya gelmişti zamanı, kimseden müsaade almıyordu.
Deli bir tay gibi, dizginlendikçe dikleniyordu.
Yürek evinin kapısını zorluyor, kimi zaman açık unutuyordu
Binlerce küçük ayrıntıyı keşfettiriyor, tüm geç kalmışlıkları kanatıyordu.

Aşk
Gitmek ve kalmak arasında sıkıştırıyor,
Hep bulmamak için aratıyordu.
Sefersiz gemilerden bilet alıyor, şehrin titreyen iskelelerinde bekliyor,
Uykusuz banklarına yaslanıyordu.
Hiç ummadığımız anda geliyor, umduğumuz anda gitmiyordu.
Zira umduğumuz an, hiç olmuyordu.

Ve öğretiyordu
Aşk: Keşkesiz kaldıkça yaşanıyordu.

Dipnot
*Şehit Bayram Öztürk

Saadet Bayri Fidan

ArZu
17-08-2011, 03:13
Ruhumun denizi


http://www.hizliupload.com/di-OAV9.jpg

Yazamıyorum yazmak istediklerimi. Kalbime kilitlenmiş kelimelerim, ayaklarına prangalar takılmış hecelerimin. Kışın en uzun geceleri arkadaşıdır gecelerimin. Bir mum ışığına hasrettir pervanelerim.
Sen varsın yalnız sadece sen! Adısın duâlarımın.

Hayalin gönlümün meşalesini yakamadan, bir kibrit alevi gibi yanar söner duygularımın rüzârlarında. Kıyıya çıkmak için muhtaç olduğum bir sandalsın görüp kaybolursun ruhumun dalgalarında. İlkbaharlarımda yeşertemediğim bir çiçek gibi açarsın kışımın ortasında. Sen kimsin? Kendimi terk edişlerimde kapısına düştüğüm, yalnızlığında üşüdüğüm sen kimsin?

Bir ezgidir ruhumun inleyişleri makamını bilmediğim. Girdaplarda düşüncelerim, bir şey eksik kalır çözemediğim. Yağmur sonrası sokak kenarlarında akan sulara kapılıp gider bakışlarım ve gece olur, ay yüzünü gösterir, ruhumun denizi “gel”lerle yükselir… Yine sen kalırsın bahçemde açan tek gonca gül, sen kalacaksın bir ömür.

Bin ruha sarılamaz bir ruh, biri arar. Gönül misafirdir diğer özlerde ruhunun derinliklerine inecek bir göz arar. Ay ışığı vururken güllerin yüzüne bülbüllerin utandığı demlerde ruhumu bir sarhoşluk sarar.


H. Hüseyin Kemal

ArZu
17-08-2011, 03:14
Ayrılık kavuşturur


http://www.hizliupload.com/di-1LH9.jpg

Kadere yazılmışsa ayrılık, ayrılacağız… Belki bir gurbet kapıp gidecek seni benden belki de bir ecel… Muaccel duygularla ve fani hissiyatlarla bağlanmayalım yeter. Bir baki sohbet kalmalı
kelamları dünya semasında eskimeyen, bin dallı gül olmalı muhabbetimiz ebede değen…

“Ayrılık” mı? İçi boş kelam gerçek sevene. Bir bağbozumu olsa da ayrılık, ağaç yardım geleceğini bilir her bahar yapraklarını açtıran kudretten. Rengini solduran, kokusunu çalan firak azap vermez; bilir ki kokusu ne kendinden, rengi ne tenden. Bilir ki ruhu alıp insanı yok etmez tene can veren öyle de muhabbetin rengini ebede kadar soldurur mu kalbe karşılık kalp veren?

Kalemime dokunmuşsa ayrılık ayrılacağız belki mürekkebim donmadan belki de bir asra yakın zaman geçecek aradan. Zamanın kollarına dolanacak sevdalar, dostluklar ama dağlar yürüdüğünde, güneş toplanıp dürüldüğünde yıldızlar gibi sönmemeli senin sevdan. Senin sevdan O’nun izniyle mezc olmuş koca nehirler gibi olmalı Huzuru bakiye akan…

Artık ayrılıkların ardından gidene “Hadi git” denmeyecek, demeyecek giden de “Hoşçakal”…

H. Hüseyin Kemal

ArZu
17-08-2011, 03:16
Bütün Yollar Yalnızlığa Çıkar…


http://www.hizliupload.com/di-1NSU.jpg

Bu yazı bir aşkın öyküsü aslında. Belki de ölene dek sürecek bir bağlılığın hikayesi. Çok öncelerden, çocukluğumdan başlayabilirim bu öyküye. Uzunca zamandır tanıştığımı bilip de bir türlü adlandıramadığım bu kavramın adını ilk duyduğum an hissettiğim şeylerden… Öylesine yoğundu ki o sıralar içimdeki yalnızlık; kelimenin tam anlamıyla aşık olmuştum bu duyguya. Benim için vazgeçilmez bir şey olmuştu. Kendimle başbaşa kalmak, kendimi dinlemek, bana inanılmaz zevk veriyordu. İçimdeki boşluğun beni hızla içine çektiği dipsiz bir kuyu olduğunu anladığım o an, hayatımdaki devrimlerden biridir. Bu “yalnız kalmak” ile alakalı değil, “yalnız hissetmek” ile alakalı bir durum.

Biraz anlatmaya çalışayım isterseniz. Çevrenizde bir çok kişi olabilir. Arkadaşlarınız, eşiniz, dostunuz, sevgiliniz, aileniz, komşularınız, kısacası hayatınızda ki herkes sizi çok sevebilir, önemli sayabilir, değer verebilir. Fakat siz yine de kendinizle başbaşa kaldığınızda içinizdeki o derin yalnızlığı hissedersiniz. Yalnız olduğunuz duygusu hızla kuşatır içinizi. Bir süre sonra da içinden çıkamadığınız bir girdaba dönüşür. Bir çok şey yaşarsınız, seversiniz, sevilirsiniz, eğlenir, güler, üzülür, paylaşırsınız herşeyi birileriyle. Ama içinizden bir ses hep size: “bunu biz yapıyoruz, onlar değil” der. İşte o ses, yalnızlığın sesidir. Sonrasında okuduğunuz her kitapta, izlediğiniz her filmde, dinlediğiniz her şarkıda, zevk aldığınız, nefret ettiğiniz her şeyde onu görür, hisseder, izlerini takip edersiniz.

“Yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılsa yalnızlık olmaz” derken bu duygunun yüceliğine atıfta mı bulunuyordu acaba Özdemir Asaf? Ya da “Yalnızlık Sözleri”nde en içten ve mahrem duygularını paylaşan “hayatımın adamları”ndan biri bu duyguyu yenmeye mi çalışıyordu?

Yüzyıllar boyunca binlerce şair ve yazar hep neden yalnızlığı anlatmaya, bunu vuslatla yenme çalıştılar ve hep yalnız öldüler? Peygamber acaba “hüzün yılları”nda yalnızlığı iliklerine dek hissetmiş miydi? Ebu Bekir’e mağarada “üzülme Allah (c.c.) bizimle beraberdir” derken Ebu Bekir’in yalnızlık duygusunu bertaraf etmiş miydi? Tasavvuf ehli olanlar ölünce vuslata ereceklerini düşünüp, yalnızlık hislerine gem vurabilmişler midir? İnzivaya çekilenler yalnızlıklarıyla yüzleşip, onu yenebilmişler midir? İnsanlar sigaraya özentilikten mi yalnızlık korkusundan mı başlar? Oralarda bir yerlerde blog yazan veya bunlara yorum girenler yalnızlık korkularını yenmeye mi çalışmaktadır? Bütün çabaların, hayatın, mücadelenin özünde hep aynı yalnızlık korkusu mu vardır?

Ve ben: Bu kadar çok sevdiğim, derinlemesine yaşadığımı söylediğim bu duyguyu sizlere anlatmaya çalışarak, onu açıklamaya mı yoksa onu umutsuzca yenmeye mi çalışıyorum. Yukarıdaki satırlar boyunca bunu başaramadığımı görüp, gene karanlık kuyuma geri mi döneceğim? Bu sonsuz girdap ne zaman sona erecek? İnsanlar bu duygunun aslında hayatın ta kendisi olduğunu ne zaman kendilerine itiraf edecekler? Bu soruların cevabı ne yazık ki bende değil. İçinizdeki yalnızlıkta saklı olmalı.

Bildiğim tek şey var: Bütün yollar yalnızlığa çıkar…

Fatih Taşkıran

ArZu
17-08-2011, 03:19
Senide mi Kopardılar Dalından?


http://www.hizliupload.com/di-N29Q.jpg

Zaman olur, an olur ve his olur yazarsın. Bazen de cümleler takılır kalır boğazına çıkmaz olur. Gözler sözün üzerinde gezinir ama bir türlü anlatamazsın. Yüreğindekileri anlatmak dilersin sözü hapsedersin ama birde bakarsın sen hapsolmuşsun.

Yağmur yağar ıslanırsın, güneş olur yanarsın, rüzgâr olur savrulursun. Kim der ki yağmur ıslatmaz, güneş yakmaz, rüzgâr savurmaz. Hey gidi günler hey diyeceksin ama geri gelmeyecek. Sözleri yetim ettin kaldılar ortada. Çıkmaz sokaklarda kaldı bak elinden tutanıda yok. Yetimdir yazdıktır, günahtır. Ey yetimim sana kıyamam ki ben. Kendime kıyarda sana kıyamam. Gün, güneşle olunca aydınlık bilirsin değil mi. Öyleyse neden ağlarsın bak güneş yine doğdu. Doğsada güneş peki içindeki güneş ne olacak. Dışım aydınlasında içim karanlık mı kalsın.

Kafiyeli söz kafiyesini öksüz bıraktı. Öyle anlar var ki baş eğersin tevekkül edersin. Baş eğişinde bile bir hicran var ey öksüzüm. Kalmaz dermanım söylemez dilim. Sonbaharda yapraklar nasılda toprak sevdalısı, nasılda kahverenginin aşığı. Rüzgâra kızdın mı ey güzel yaprak beni ordan oraya savurdu diye. Kızma ey güzel yaprak kızma herkes görevini yapıyor. Bilirim sende istersin eğer kopacaksam da dalımdan ağacın dibi olsun yanım. Ama olmaz bilirsin sen gurbette kalmalısın. Sende hicret etmelisin. Miadın doldu hadi ebediyete yolculuk var.

Nasılda yorgunsun, nasılda perişan. Dilin yoktur ki sözün olsun. Ama sende söylersin sözünü bilenler bilir. Dalından koparsın yavaşça ve artık senin görevin bitmiştir. Gitmelisin ey güzel yaprak gitmeli hicranınıda yüklenip gitmelisin. Her defa doğmak için ölmelisin. Ama üzülme sende toprağa dönüyorsun tıpkı ben gibi yani insan gibi. Dalından düşsen kim farkeder seni, senin gibi yüzlercesi var. Kim ağlar arkandan, yazık sana bir ağlayanında mı yok. Üzülme ey güzel yaprak ben ağlarım sana ve tüm yapraklara. Dalından düşen herşeye ağlarım. Bende güzel durur ağlamak. Yüreğin en derinidir ağlamak. Solacağını bilsende düşersin dalından değil mi. Ben de, solman hak olsada ağlarım sana. Ve seni dalından kopranlara.

Yeşilken hayrandır bakışlar sana, ama güzde umarsamaz kimse seni. Dorukta güzel derler sana, inişte ayakaltı ederler seni. Biliyor musun kurumuş yapraklara basmaktan dahi hicap ederim. Canın yanar sanırım. Söyle ey güzel yaprak hiç yaktım mı canını, hiç kastım canına oldumu. Hayır, hayır ben sana hiç kıymadım seni dalında da sevdim yerdede ve solgunkende sevdim. Ama biliyorsun seni kuruyunca ağaç altında dahi bırakmazlar. Kötü görünüyorsun diye seni oradanda alırlar. Oysa tepede iken senin altında güneşe siper oluşunu ne çabuk unuttular değil mi. Evet unuttular. Beşer ne çabuk unuttursun sen.Vefa sende ne çabuk yön değiştirir.

Yeşili seversinde kahverengiye düşman mısın? Oysa baksana gençken sende yeşilsin, yaşlanınca kahverengi diye senide mi atsınlar soldun diye. Yapma, kıyma yeşile sonu kahverengi olsa bile. Her ayrılık dokunur yüreğime. Şimdi düşündüm de dalından koparken seni nasıl bir andır o. Bazen bakarsın yaprakları dökülmüş bir ağaç ama bazıları ısrarla kalmak ister orada. Orada kalanlarda bu sefer dalında kurur.

Ağaca yaprak olmak sana şeref, Ona kul olmakda bana şeref. Sen ayrılırsında dalından ben nasıl ayrılırım Rabbimden. Ben Onsuzluğu taşıyamam ki. Rabbim, yüreğim, en deruni yerim Senden başkası anlamaz ki beni, anlamadı ki beni. Ben hep Sana mübtela, ben hep Sana hayran, ben hep Sana âşık. Rabbim ellerim açık ve Sana doğru. Yol bilmem, iz bilmem bırakma beni/bizi. Ellerim, bir ellerim kaldı geriye uzandı Sana aşk ile. Gecem Sen, gündüzüm Sen, döktüğüm gözyaşında Sen.

Rabbim Seni nasıl özledim, nasıl bir bilsen. Küçük bir çocuğun annesine kavuşması gibi hasretle Sana kavuşmayı bekliyorum. Koşmak Sana doğru, gücüm bitene, nefesim tükenene dek. Bir kavuşsam ve tabiri caizse Sana öyle bir sarılsam beni bırakma ne olur diye yalvarsam. Senden başkası olmadı dermanım desem. Huzurum Sensin desem. Ayağının dibinde bir yer dilensem. Kabul eder misin “tamam yaramaz bu seferde affettim gel” der misin? Başımı ayağından hiç kaldırmadan ömür dilensem acır mısın halime? Senden başka acıyanımda olmamış ya biliyorsun. Sevgili (c.c.) Sana olan hislerimi nasıl söylesem. Allah’ım anlatmak ne zormuş. Ama Sen beni benden iyi bilenimsinya işte söz de o sükûtta o.

Rabbim Sana bu kelime ne güzel yakışıyor. Rabbim rabbim rabbim en güzelimsin, en tatlımsın, canımsın, canımdan öte canımsın. Sen ne tatlısın hiç kıyar mısın bize. Kıyma Rabbim ben Sana, Senin aşk’ına deliyim. Ne olur bu deliye Senden bir yer ver. Kuytu olsun, soğuk olsun, karanlık olsun ama bir yer ver. İstersen yemek verme ama Sensizliğide verme. Ben Sana açım, başkası doyurmaz beni. Açım Ya Rabbi, Sana açım artık gücüm kalmadı. Kalbimin Sevgilisi banada bir yer küçük, ama bir yer. Sana yakın ama dilersen herşeye uzak olsun. Ben en çok Seni sevdim. Aşk Sensin, aşık olmayı haketmeyen ben. Güneş Sen, karanlık ben. Mutluluk Sen, hüzün ben. En tatlı Sen, acı ise ben. Bak yine olmadı Seni anlatmakta ne kadar yavanım…

Handan Sır

ArZu
17-08-2011, 03:21
Göçebe kitaplar…


http://www.hizliupload.com/di-EBOU.jpg

Ömrü hayatım boyunca göçebe oldum. Bavullarda yaşaya yaşaya. Aynı şehirde uzun süre geçirmeye göreyim, bir sıkıntı, bir daralma yüreğimde, hop yeniden yollara, bir başka şehre doğru yolculuk, hatta çoğu zaman bir başka memlekete.

Hiçbir yere gidemediğim durumlarda ise, en azından ev değiştirdim, gene kutu kutu eşya, gene bir taşınma telaşı, hayat hep hareket halinde. Göçebeliğin insana kattıklarının yanı sıra, ondan alıp götürdükleri de var şüphesiz. Göçebelik her yerde durmadan yeniden sıfırdan başlamak demek. Bu bir yanıyla hudutsuz sonsuz bir özgürlük hissi, bir yanıyla da alabildiğine yıpratıcı. ‘Sürekli yeniden başlayanlar’ ile ‘yerlerinde kök salanlar’ arasında çok temel bir fark var. Dünyayı aynı şekilde görmemiz mümkün değil.

Göçebeliğin beraberinde getirdiği yan etkiler var. Mesela; hiçbir şey biriktirememek! Ne eşya, ne hatıra. İnşa edememek! Her şeyin ne kadar geçici olduğunu düşünmekten, uzun vadeli düşünemez olmak. Ve göçebeliğin en önemli yan etkisi: Bir kütüphaneyi bir arada tutamamak! Bakıyorum kitaplarıma, hâlâ bugün kimi Ankara’da, kimi Michigan’da, kimi İstanbul’da bir depoda, kimi yanımda, kimi Arizona’da. Bazen bir kitap gerekiyor yazarken, aranıyorum, derken hatırlıyorum, “filanca şehirde kaldı”. Çarnaçar, gidip o kitabı yeniden satın alıyorum. Ben ne kadar dağınık ve savruk isem, ne denli göçebe ve hareket halinde, en yakın dostlarımdan biri de o denli yerleşik, kök salmış ve sabitkadem. Haliyle devasa bir kütüphanesi var, üzerine titrediği. Kitaplarının tam sayısını biliyor (5788), her biri kaydedilmiş bir deftere, arşivi tutulmuş kütüphanenin. Bir kitabın özel baskısı olmaya görsün, gidip alıyor, sahaflarla ahbap olmuş artık, yurtdışından kitaplar getirtiyor. Kütüphane değil müze onunkisi. Karşısına geçip hayran olmak için. Evinde çalışan temizlikçi kadın her gün uzun uzun kitapların tozlarını alıyor, kadıncağız en çok bundan yakınıyor. Camekanlı bir kitaplıkta bekleyen, senebesene çoğalan kitapları gördükçe, benim oraya buraya dağılmış kitaplarımı düşünmeden edemiyorum. Bazen bana öyle geliyor ki insanlar ikiye ayrılır (ya da en azından kitap okurları ikiye ayrılır): Kitaplarını mücevher saklar gibi saklayanlar ile, kitaplarına kitap gibi davrananlar. Daha somut bir ifadeyle: Kitaplarını titiz, temiz tutanlar ile kitaplarını çizerek okuyanlar.

Haliyle ben ikinci gruptanım. Tüm kitaplarımın satır araları, yan marjin boşlukları notlarla dolu, çizilmiş, kıvrılmış, o kitabı o satırı o an okurken neler düşünmüşsem, neler hissetmişsem, semboller ya da notlar aracılığıyla kenarlara yazılmış. Üstelik hem kitap okuyup hem bir şeyler atıştırmak adetine sahip olduğumdan, sayfalarda bol bol yemek ya da kahve lekesi! Kitaplarına mücevher gibi davrananlar için tüm bunlar korkunç bir suç olduğundan ben de arkadaşıma söylememeye çalışıyorum.

Günlerden bir gün uzun zamandır okumak istediğim bir kitaba rastlıyorum arkadaşımın kitaplığında. Walter Benjamin-Pasajlar’ın eski mi eski bir baskısı. Nasıl güzel! Ödünç veriyor, veriyor vermesine de bende bir huzursuzluk. Neredeyse eldiven takıp çevireceğim sayfalarını. O kadar iyi tutulmuş kitap, gıcır gıcır. Ya ben şimdi bu kitabı okurken yanlışlıkla bir sayfasına çay döker, alışkanlıkla not alır ya da yemek damlatır, zarar verirsem. Tedirginlik yüzünden okuyamıyorum bile. Benjamin’i camların ardında steril tutmak ona hakaret etmek gibi geliyor. Huzursuzluktan, ilk fırsatta geri veriyorum kitabı.

Artık tamamen eminim. Kitap okurları ikiye ayrılır: Kitaplarına titizlikle davranıp tek bir toz zerresi dahi kondurtmayanlar ile kitaplarını gündelik hayatlarının parçası addedip, leke leke yapanlar, satır satır çizenler.

Ne birinciler ikinci gruptakileri anlayabilir, ne ikinci gruptakiler berikileri.

Elif Şafak

ArZu
17-08-2011, 03:22
Üç güzel arkadaşım var: ağaç, su, kitap


http://www.hizliupload.com/di-CGUA.jpg

Bazen kollarına kurduğumuz salıncakta sallanırız. Bazen saklambaç oynarken arkasına saklanırız. Yaramazlığımız üstümüzdeyse, tepesine tırmanıp, aşağılara bakarız. Ağaç bizim arkadaşımızdır.

Her mevsim bir başka güzeldir. Baharda çiçek açmış bir erik ağacıysa bahçelerin süsüdür. O bembeyaz rengiyle sanki cennete uzanır bir ucu. Yeni pembe çiçekler açmış badem ağacına ne demeli… Bahar bayramını şenlendiren neşeli çocuklar gibidir ağaçlar. Ceplerimize doldurduğumuz çağla bademlerini, erikleri, kirazları, dallarını eğip sunarlar bize. Ağaçsız bir dünya, yoksul bir dünyadır.

Ağaçlar insana benzerler biraz. Bazıları arkadaşlarıyla birlikte büyük bir ormanda yaşarlar. Çeşit çeşit kuşlar ötüşür dallarında. Herhalde bu, okul bahçesinde oyun oynayan çocuklardan biri olmak gibidir.

Bazı ağaçlar üç beş arkadaşıyla birlikte bir dağın tepesinde yaşar. Bazıları, bir dere kenarında, suyun şarkısını dinler. Bazıları, pencerelerinden çocuklar bakan bir evin bahçesinden el sallar. Bazısı ise uçsuz bucaksız bir ovanın ortasında yapayalnızdır.

Yine de dalında kuşlar öter, gölgesinde insanlar serinler…

Nerede olursa olsun, ister boyu bulutlara ulaşsın, isterse benim boyum kadar olsun, ağaçsa arkadaşımdır benim! Onun da en yakın arkadaşı sudur. Öyleyse su da arkadaşımdır.

Su kenarlarında pıtır pıtır çoğalmalarından anlarız; ağaçlar suyu çok sever. Su da senin benim gibidir biraz. Yolculuk yapar durur yeryüzünde. Azizdir. Kıymetli bir nimettir.

Yani sevdiğimiz, ama ayrı bir yere koyarak sevdiğimiz bir arkadaşımızdır su. Su gibi aziz olmak isteriz. Su gibi berrak ve temiz… Değdiği her yeri yeşile ve maviye boyar su. Deniz olur, göl olur, ırmak olur, yağmur olur… Yeryüzündeki hiçbir şey susuz yaşayamaz. Nerede su varsa hayat oradadır. Su hayatın kendisidir.

Susuz, toprağın dudakları çatlar, susuz büyüyemez ağaç. Ve susuz yaşayamayız biz de.

Bütün güzel şehirler suyun komşusudur. Kiminin deniz geçer ortasından kimini bir ırmak ikiye böler. Kimi şehirde göle bakar evlerin pencereleri… Su yoksa şehir de yok. Göğümüzü süsleyen beyaz bulutlar sudur, toprağımızı besleyen yağmur sudur, siyah toprağımızı yemyeşil bir örtüyle örten de su… Dağlarımızı yeşerten, şehirlerimizi, evlerimizi, sokağımızı, bahçemizi süsleyen ve sonra da akıp giden bir yolcudur su. Sanki birini arar, her şeyin kaynağı olan birini, dağ taş gezer. Bize temizliği öğütler, arılığı, duruluğu…

Ve kitaptır bize ağacı ve suyu anlatan…

Kitapların içinde de ormanlar vardır. Ormanlarda ulu ağaçlar… Kitap bize ulu ağaçları, dalında kuşlar ötüşen, kuşlu dalların altında tilkilerin beklediği, tavşanların zıp zıp zıpladığı ormanları anlatır. Yaprakları anlatır, böğürtlenleri, yaban güllerini… Ormanda oyun oynamaktan yorulmuş sincapların bir dere kenarında su içişlerini anlatır bize kitaplar.

Kitapların içinden de akar ırmaklar. Ağaç dallarında, dinlenen kuşlara ninniler söyler ve ta evimize kadar gelip sevindirirler bizi. Her kitabın denize kıyısı vardır. Her ağacın kitaba değer bir dalı.

Ağaçlarla, yağmurlarla, kitaplarla kalın…

Musa Güner

ArZu
17-08-2011, 03:23
Bozbulanık Akan Nehrimi Arıt Aşkınla Allah’ım…


http://www.hizliupload.com/di-68VI.jpg

Zamana yenik düşen hatıralarım var, zamana yenik düşen an’larım. Hayâlhânesinde sükûtu içen derviş kılığım, tüm pejmürdeliğiyle toz alan bir köprüde. Yıkık evler artığıyım, kabul görmedi dilimdeki lâl tadım. Çöle kuyu bulduran gözyaşlarım, gecelere taşıdı yorgun yamaçlarımı. Düşkünlüğüm düşümde üşüdü, açıldı düşümde kocaman bir yara…

Söyle Ey Aşk Ustam; kaç vakti öldürür ölmüşlüğüm, kaç vakti diriltir nevbahar edâsıyla? Hem baharlar değil miydi, hep sona çıkan? Yapraklar değil miydi, döküldükçe içimde yaşlanan? Uludağ’ımda beslenen o kar, Emirhan’ımda süzülen rüzgâr… Esmeyi esmer akşamlara bırakan lodoslar… Ovaya yaslanan şu deli başımla, hangi kıyı görünür muştu diye nazarıma?

Kemâline eren seher esiriyim, olgunlaşmaya bir imtihan daha Şems yakınlığına. Çok sözle yitirmek istemedim leylimi. Leylâ uzaktaydı, uzaklar kalbimin bahtı. Neylesin hayât, acılar birike birike tatlı. Sâzendelere karışsam da sazımda yakılmış bir türkü olsan. Yaksam mektup kenarlarını, söksem mendil karanlığını. Fezâya füzun nücûm yalnızlığı. Her takvim kâğıdına söylenecek bir sızı, not edilecek bir yazı. Hadi yaşanmamış say, bütün zamanı. Târihçe-yi hayâtıma nasıl derim, çek git… Git gidebilirsen; aşk, kıyıların çarpan dalgası. Sevdâ, kabrin katmerli zulümâtı.

Nasıldı sokak demirlerine bağladığım lâstikler? Atlayarak mı aşmıştık her oyun kanalını? Seksekte en güzel taş kimindi? Ondan mı attın, dolu bilip boşluğuma düşen taşları? Uçurumdan kurtarıyorum her zaman, ümidimin solgun yanını. Kimseyle derdim kalmadı, iyi mi? Aşk ki en yüce dert, çöküyorum derinlerin bilmecesine ve bulunamıyorum. Kaldı ki bulunmak isteyen kim; kayboldukça varlaşıyorum…

Şimdi Ey Aşk Ustam söyle! Meçhul gemisinde aşkın, merhume oluşum kayda değer midir? Gayba geçer midir, geçitsizliğim? Ölüm, düğün şöleni. Tüm yaralarım Yâr’dan armağan, bergüzârlığım bundan. Neyim kaldı ki… Sor caddelerin haddi aşan yüzüne; aşk sakınmak değil miydi kendini, kendinden bile. Hey âvâze sessizliğim, nerdesin yine? Cânımda parçalarını bile parçaladığın o haykırışla, kuytular kömür bakışlı. Gel elmas kıl, mâden ocağımı…

Sonsuzluk çağrısına ses ver ey aşk! Mevti tadacak nefsime değil, ölümsüz ruhuma kaynaş. Kaynadı tenceremde pişirilen aş. Sen gel de aş, mutfağa varan yolu. Çatıkatı dondurur köşelerde ağlamaklı çocukluğunu. Çocukluğum; hiç büyümedin sen. Sakın ellere verme, elini emi? Buzdandır yabancı yollar, kaydırır ayağını. Alçıya alınsan da, alınır gönül kaldırımı. Sen hiç kaldırımları incittiğine inandın mı? Ağrılar, tek bir yerde mi yaşanır? İç sesli o büyük konuşma, halka açık bir seminer olsa, deliliğim meşhur olacaktı inan bana. İnsan kendine şöhret olur mu âfetken; olamadım da…

Kışlıklar çıksındı dolaptan gayrı. Isıtmaz ince örgülü hırkalar, incelmiş yüreğimi. Kalın örmeli artık herşeyi. Aşkı kalın ipliklerle örmeli, göstermemeli içini. İçinde ne saklı ki… Boşluk bile mahremdir aşka girince. Âlem zannederken en iyilerden olduğunu, titre ve aldanma! Gayb perdesi aralandığında aşksız kalırsan eyvah sana! Yüreğim, duyuyor musun hadi uyan! Fecr-i sâdık olma duâsında kal… O dipsiz kuyuda, o yalnızlıkta anan-baban uzakta, hesâbı ve kitâbı düşüneceksen eğer, titre de kendine gel… Kime git biliyor musun; tahta çarparken başına, hırçın – acıklı – hüzünlü dalgalarda, öyle birisine git ki hiç uyumasın başında. Toprak örterken cümle varlık varlığın kapanırken, kapan secdegâhına. Aşk secdelerin en şevkli hâli. Arıt Allâh’ım, bozbulanık akan nehrimi.

Sana akmayacaksa, bu nehir nehir değil. Sana yanmayacaksa bu mektuplar harf değil… Sende kurumayacaksa bu toprağın adı ne? Seninle yarılsın kalbim yedi kat göğün fevkine… Yükselt Allâh’ım aşkının keremiyle… “Bizi bu çöllerde mahvettirme!”

Bîçâre çâresini ister Allâh’ım, aşk dergâhında kıtmirlik diye…

~ Bilmem ki ne kadar sustum, her tevbede suçluyum… ~

Fâtımâ Zehrâ Merinos

ArZu
17-08-2011, 03:27
Benim bir hayalim var…


http://www.hizliupload.com/di-DZG2.jpg

Benim bir hayalim var. Düşünmeye kıyamadığım, yazmaya korktuğum bir hayal. Toplumsal bir barış için kişisel hikayelerden yola çıkan bir hayal…

Düşünün, doğum yılınız 1900′lerin başları olsaydı mesela, neler neler görmüş olurdunuz 100 sene içinde bu memlekette. Ne çok cinayet işlenmiş bu topraklarda, ne çok acı yaşanmış. Bu cinayetlerin önemli bir kısmı siyasi. Ne çok politikacı, sendikacı, gazeteci hedef alınmış, ne çok insan, düşüncelerinden ötürü hedef yapılmış. Farklı etnik ya da dini veya ideolojik kökenden insanlar arasında ne çok nefret tohumu atılmış, ne kıyımlar yaşanmış. Bu ülke 1970′leri de yaşamış. Her acıdan sonra unutulmuş yaşananlar ya da unutulur gibi yapılmış. Hep -mış gibi yapılmış. Aslında bir türlü geçmişin izleriyle tam olarak yüzleşmeden, affetmeyi de hatırlamayı da bilmeden, sadece günü ya da anı kurtararak ilerlemiş demokrasimiz.
Merak ediyorum seneler seneler sonra, öyle bir uzlaşma ve hoşgörü ortamı olsa, bu katiller ya da adam yaralayanlar hapisten çıktıklarında, kurbanlarının yakınları ile bir araya gelseler. Suçlular masanın bir yanına otursa, onların yaraladıkları ya da yok ettikleri insanların yakınları da öbür tarafa. Böyle karşı karşıya otursalar, birbirlerinin gözlerinin içine baksalar. Konuşmadan, konuşamadan bir müddet öylece kalakalsalar. Sonra, onların tam ortasına, maneviyatı güçlü, sözü dinlenen, herkesin sevdiği ve saydığı biri otursa. Mesela bir din adamı. Ya da rütbesiz, payesiz, som ve saf bir tasavvuf erbabı, gönül insanı. Ya da bir şair olsa bu kişi. Çünkü şairler de yürek insanı. Otursa bu kişi hapisten yeni çıkan suçlu ile mağdurun arasında. Onun kuracağı köprünün üzerinden aşsa her iki tarafın kelimeleri. Konuşsalar. Katiller özür dileseler kurbanlarının yakınlarından, merhamet ve af dileseler.

Seneler sonra katiller anlayabilseler nasıl kullanıldıklarını, şiddete kışkırtıldıklarını. Anlatsalar. Zaman içinde anladıkları hidayeti paylaşsalar. Başkaları da katil olmasın diye, başka gençler de kandırılmasın, kanmasın diye kendi tecrübelerini anlatsalar. Ve en önemlisi kurbanlarının yakınlarından özür dileseler. Kurbanların yakınları ya da kimi durumlarda mağdurların kendileri de bütün bunları dinleyip yüreklerindeki acıyı açığa çıkarabilseler. Doya doya gözyaşı döküp, en nihayetinde affedebilseler.

Benim bir hayalim var. Düşünmeye kıyamadığım, yazmaya korktuğum bir hayal. Toplumsal bir barış için kişisel hikayelerden yola çıkan bir hayal… İtiraf etmeliyim ki bu hayali gerçekleştiren toplumlar var. BBC televizyonu, din adamı Tutu’nun başını çektiği böyle bir program yapmakta. Başta İRA sorunu olmak üzere, daha pek çok siyasi ve toplumsal yaradan kalma konuları, tamamen insanî düzeyde ele alıyor. Seneler seneler sonra eski teröristlerle onların mahvettikleri insanların yakınlarını bir araya getiriyor. Hapisten çıkan eski mahkumlar iki gözü iki çeşme pişmanlıklarını dile getiriyor. Berikiler ise acılarını haykırıyor. Af diliyor suçlular, sabıkalılar, affediyor onları mağdurların yakınları, yürekleri yana yana, ağlaya ağlaya; ama samimiyetle affediyorlar. Böyle bir program, böyle bir uzlaşma kültürü bizde olsa keşke. Bizde de olabilse… Benim bir hayalim var….

Elif Şafak

ArZu
17-08-2011, 03:28
Hadi bana yalanlar yaz


http://www.hizliupload.com/di-819V.jpg

Hadi bana bir mektup yaz..
Mahsus selam et bütün arkadaşlarımdan..
Bana burada yaramaz havadis yok yalanları yaz..Çocuklar iyiler büyüyorlar de.. Evdeki çocuklar gibi sokaklarda yatan çocuklar da iyi, onları kimse horlamıyor, bankamatiklerde yatmıyor, büfelerden ve insanlardan yiyecek dilenmiyorlar de..Buralarda hiç bir şey değişmedi, her şey bıraktığın gibi duruyor de..Herkes hasret ile seni soruyor, çocukluğunda top oynarken camını defalarca kırdığın yaşlı komşumuzun gözleri bile senin adın geçince dolu dolu oluyor de.. Komşular birbirleri ile akraba gibi, hastalanan komşusuna kapı komşusu sıcak çorba taşıyor hala de mesela..Hadi şimdi bana yalanlar yaz..

Yaşlılardan kimse terk-i diyar etmedi, hepsi ağaçlar gibi dimdik ayaktalar de.. Hatta çocuk iken tırmandığın ağaçlar bile duruyor,çocukluğunda o ağaçlara birlikte tırmandığın ve şimdi müteahhit olan bir arkadaşın apartman dikmek için o ağaçları kesmedi de..

Anacığımın saçlarının hala gece gibi simsiyah olduğunu söyle, saçlarının hayatın çilesi ve benim yokluğumun üzüntüsünden bembeyaz kesilmediğini yaz bana.. Senin yokluğuna ağlamaktan artık gözlerinin görmez olduğu yalan, okuma yazma bilmediği halde senin mektuplarına dakikalarca bakıyor de..

Hadi şimdi bana yalanlar yaz..

Akrabalarımdan selam olduğunu yaz bana.. Senin çocukluğunda olduğu gibi bayramlarda hep bir aradayız, herkes birbirini seviyor, akraba akrebe dönüşmedi henüz de..Hala senin çocukluğunun tadında burada bayramlar, parayı çocukların hayatından daha çok seven adamlar bayramlarda leş kokan bodrum katlarında sahte şeker imal edip çocukları zehirlemiyorlar de.. Yalanlar yaz bana..

Mahsus selam et gül yüzlü sevgiliden.. Sen gittin gideli yemekten içmekten kesildi de..Beni bekler misin diye verdiğin yüzük hala parmağında, o yüzük bir sarraf vitrinine düşmedi çünkü gerçek aşklar sarraf vitrinine, eskici tezgahlarına düşmez de.. O hala seni bekliyor de..

Hadi şimdi yalanlar yaz bana..

Mahsus selam et bana mektubunda..
Yazdıklarımda hiç bir yalanım yok, hayatın kendisi baştan sona bir yalan iken benim yazdıklarım yalan olmaz ki oğlum de..

Arayı çok uzatma, bana sıkça mektup gönder baba.. mektuplarında yalanlar yaz bana.. Çünkü gurbette olunca, sizden gelen bir mektup ben üzülmeyeyim diye yalanlar ile dolu bile olsa, evimin, sokağımın, şehrimin, sevdiğimin ve sizin kokunuzu bana taşıdığı için buraların gerçeklerinden çok daha güzel..

Hadi baba, şimdi yeni yalanlar yaz bana..

Ahmet Savaş

ArZu
17-08-2011, 03:31
Zayıf Yürekler

Gözümü dünyaya açtığımda, ileride yaşayacaklarımdan habersiz sıcacık bir kucak aradım. Ve tüm unutulmaya yüz tutmuş duyguları keşfetmeye hazırlanan bir insan olarak yaratıldım. Şaşkın gözlerim, çevremi tanımaya çalışırken, yeni terimler kazandım. Ve büyüdü içim, büyüyen hayallerim kadar!.. Farklı mıydım diğerlerinden? Hayır, farklı olamazdım, ben de insandım!.. Benim de ellerim, ayaklarım ve herkes gibi içimde salınan hassas bir kalbim vardı.
Ve bir gün yeni arkadaşlar edindim, farklılığımı yüzüme vuran!.. Ben farklıymışım meğer… İnsan olmak yetmiyormuş bazılarına… Kalpler ara sokaklara terk edilirken acımazmış yürekler… Dedim ya, ben farklıymışım. Biraz daha büyüdü benliğim, ama küçülmeye başladı hayallerim… Sahte gülüşlerle geçilen dalgalar, yüreğimin ağlayan kıyılarını sızlatırken kimse hayallerimi ve beni düşünmedi.
Evet, şişmandım; diğerlerinden daha zorlu bir hayatım vardı. Doyasıya koşmanın, içimde kalan bir ukde olduğunu, yemek yerken saklanmayı planlayan kuytu hislerin peşimde dolandığını, yüreğim düşünülmeden yapılan azarlamaların beni ne denli acıttığını ve yalnızken döktüğüm sayısız gözyaşların beni nasıl farklı kıldığını yeni yeni anladım…
Belli kalıplar içinde hayata dar gelmeye başladım. Sessizce umutlarım da terk etti beni… Nice sevgi duvarları yıkılırken içimde, kimse, savaşımın büyüklüğünü fark edemedi. Bu ıztıraplar, sona her yaklaştığımda, tekrar başa dönmenin acısını yaşarken, ben de tek çâre olan Rabbime yöneldim. Zor günlerim vardı önümde… Gittikçe ağırlaşan bedenim ve ben, buruk sevinçlerin mekânı olmuştuk. Rüyalarıma, zamansız üstüme salınan baskıların kâbusları çöküyordu. Kimse bilmiyordu, her şeyin sözlerdeki kadar kolay olmadığını… Kimse bilmiyordu, içimde kan kaybeden duyguları… Boşa da gitmedi bu hüzünler… Her biri farklı bir yüz olarak yerleşti kalbime… “İnsan”ı tanıdım, tüm gerçekleriyle… Sanmasın kimse, payını almadı; her biri yerleşti, kalbimin lâyık olan yerine… Tebessümlerin, görmemezlikten gelmenin lüksünü yaşadım kimilerinde… Saklamak mı, elimdeki nimeti?! Onu da yaşattılar, güçlü görünen bedenimdeki titrek yüreğime…
Affetmeyi de öğrendim, acıyan gözlerle… Zayıf yüreklerin küçüklüğü, rûhumun büyük sevdâsına bedel öderken, ağlamadan ve ardıma bakmadan gidecektim yalnızlığıma… Her sahte bakış, içimi ezip geçtiğini sanmaktayken, Rabbimin kudretine şâhit oluyordu gözlerim… Farklı mıydım şimdi? Evet, sanırım farklıydım. Çünkü bir sırra şâhit olmuştum. Küçülmenin ardında saklanan büyük utançları fark etmiş ve hissettirmiştim, hak edenlere…
Harmanlanan gönlüm, büyüklüğüne ağlayan bedenime, doğru kapıyı göstermişti… “Sen fânîliğin temsilcisi boşuna ağlama!.. Vaktin kadar büyüklenirsin… Yine ben varım içinde kanayan, yine ben varım şifâsını arayan ve yine ben varım yegâne dost olan Rabbimize kavuşacak olan…”
İçimdeki bu değişme azmi, yalnızca nefsimi elimde tutmaya… Geçilen dalgalar sahiplerinin olsun, tebessümlerimle uğurlarım onları, affın doruklarına…

Fatma Aladağ

ArZu
17-08-2011, 03:32
Yağmur Uykusu

“Yağmur duasına çıksaydık dostlar
Bulutlar yarılır gökler açardı
Şimdi ne ihtimal ne de imkan var
Göğe hükmetmekten kolay ne vardı
Yağmur duasına çıksaydık dostlar”1

“Muhabbet olmasa, ilmin kârı, kahırdan başka nedir ki?”
Kimin sözüydü bu; hangi nur yüzlü, hangi gök gözlü erenin sözüydü? Çocukluğumun boş yollarını, ıssız sokaklarını, yüksek dağ başlarını dolduran hangi erenin sözü?
İlmin kârı… Kârı, kahır olmasın diye ilme muhabbet…
Sedd-i reh olur ateş-i aşk ehl-i vücûda
Cibrîl-i hired sidre-i kurbette zebundur2
“Aşk ateşi, varlık ehline yol engeli olur. Nitekim akıl Cibril’i, yakınlık Sidre’sinde zayıf, güçsüz ve âcizdir.”
Özetle: Sadece akıl, Allâh’a ulaşmak için yeterli değildir.
Aşkın bahsi güzel, tatlı… Muhabbetten söz açmak keyif veriyor. Ne kadar konuşsak bu hususta az geliyor, merak uyandırıyor aşk mevzuu insanlar arasında. Aşk kitapları yok satıyor. Aşksız bir gün geçmiyor kâinatta. Şâire:
Keşke sevdiğimi sevse kamu halk-ı cihan
Sözümüz her dâim kıssa-i cânân olsa3
dedirtecek kadar…
“Yanarım…” demişti sidre-i müntehâda Cebrâil aleyhisselâm, “…bir adım daha atarsam yanarım.” Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem-, oradan öteye geçtiğinde zaman ve mekândan münezzeh, sesten ve şekilden âzâde, Rabbi ile görüşmüştü. İşte yakınlık… İşte kurbet makamı. Oraya yalnız muhabbetle erilirmiş.
Çün geçti felekleri
Hak dedi ki gel beri
Kaldırdım perdeleri
Böyle cemâlime bak4
Allâh’a giden pek çok yoldan, en kısa ve kolay olanı imiş muhabbet… İbâdet, hizmet, riyâzat, zikir, tefekkür, ilim; tüm bu metotları içine alan, hem en kapsamlı, hem de en sühûletli yol imiş. Allâh’ı sevince, tabiî olarak şevkle ibadet edermiş mü’min. O’nun aşkına hizmet edecek yer ararmış, “Yeryüzündekilere merhamet edin ki, göktekiler de size merhamet etsinler.” düsturunca şefkatle bakarmış etrafına… Yemek-içmek istemezmiş canı, bunca aç-açık varken; yemez yedirir, giymez giydirirmiş Yaratan’ın kullarını… Daima Rabbini düşünür, O’nunla yaşarmış her ânını… O’nu daha iyi tanımak, mârifete ermek için çabalarmış, Rabbi de ona «ilm-i ledün» lutfedermiş…
Gamzen oklarıyla ölmek hâb-ı bârândır bana5
«Gamze» çok ilginç bir kelime… Biz, bazı insanların yanaklarında, özellikle güldükleri zaman beliren çizgilere «gamze» diyoruz. Ama eski edebiyatta gamze, sevgilinin keskin bakışlarına deniyor. Sevgili, öyle bakınca kaş altından, âşığın bağrını dilhûn ediyor, “can telef ediyor”, ok gibi batıyor yüreğine o bakışlar; ama âşık bu hâlden memnun, sevgili baktı ya, gözleri yüzüne değdi ya, bakışları yüzüne serpildi ya, varsın ok gibi, kılıç gibi, hançer gibi olsun, varsın, âşık can versin o bakışlar altında… Bu hâli, yağmur yağarken varılan tatlı uykulara benzetmiş şair: “Senin o, ok gibi sivri ve keskin bakışların ile ölmek, yağmur uykusuna varmak gibidir benim için” demiş. Öyle tatlıymış… Muhabbetin zorlukları bile muhibbâna yağ ile bal olurmuş.
Herkes bu noktaya geliyor bir gün, aşk ile akıl arasında bırakılıyor ve çok az insan, aşkı seçiyor. Aşkın gerçek hayatta karşılığı yok. Realitede ağlayarak namaz kılmanın devamı yok, aç kalınca, darda kalınca gelmeyen yardımı bekleyen biri için tevekkülün mânâsı yok!.. Kanırta kanırta içimizde dönen bir bıçak gibi imtihanlar, kabzasında kimin elinin olduğunu öğrenende dehşet!.. Aşk nerde peki? Sevgilinin dudağının kıvrımında, gülen gözlerinde, ellerinin güvercin sokuluşunda, saçlarının kokusunda, bir çift tatlı sözünde… Öyle mi?
Ben aşkı bir üveyikten satın aldım6
diyen şâir karşılığında ne vermişti?
“Açken, yorgunken, uykusuzken…” demişti bir yakın, bir insanın ahlâkı bu üç hâlde ortaya çıkar; sadece sosyal hayatını bildiğim birinin huyuna dair şahitlik edemem. Açken… Yorgunken… Uykusuzken… Açım, beni doyur; yorgunum, dinleneyim; uykusuzum, uyuyayım; aralarda ise seni seviyorum elbet… “Ey örtülere bürünüp yatan, kalk ve korkut!” hitabı gelene dek!… Ey Settar olan Allah’ım, beni ört… Acziyet içinde kıvranırken muhabbetle dirilmek, takat bulmak, ayağa kalkmak… Ah korku, muhabbetin en güçlü hâli! “Aşk korkudur diyorlar, nasıl olur?” diyene, “Evet,” demişti Hak dostu, “Kaybetme korkusu…” Mecâzın sınırı buraya kadar… “Canım hâriç, her şeyden çok seviyorum.” diyen Hazret-i Ömer’e, “Olmadı yâ Ömer, beni canından da fazla sevmedikçe…” demişti Allâh’ın Habîbi -sallallâhu aleyhi ve sellem-… Mecâzın sınırı burası… Canından da çok sevmek… Açken de, uykusuzken de, yorgunken de sevmek… Gözünü onunla kapatmak, gözünü açmadan onu hissetmek, ondan uykuya, uykudan ona geçmek âdet; yemeyi unutmak, onun varlığı ile doymak… Adrenalin aşktan güçlü mü yani, ne denli koşsa yorulmazmış âşık; konsantrasyondan zayıf mı yani muhabbet, bebekler el ve ayaklarını o kadar uzun süre sallayabiliyorlar ki… Mecazdan kurtulmadan bu eşiği aşana ateş mâni olacak, Allah «el-Mâni’» ismi ile tecellî edecek de… Korku ibâdetinin vakti girmeden örtülerinden sıyrılanlar «Settar» ismi ile perdelenecek… Sidrenin, bir ağacın altına kadar geliyor herkes, oradan öteye yalnız muhibbâna izin var. Yanmaya alışmış olana, ateşin güllerine dokunmayan bir ateş ötesi. Bâtılı, sahteyi, eksiği, kusurluyu, varlığı, liyâkatsizliği tanıyan ve yakan bir ateş…
Şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzân
Beni bir gözleri âhûya zebun etti felek7
sözünü koca sultan cılız bir câriyeye mi söyledi yani?
Seni düşündüm dün akşam yine
Sonsuz bir umut doldu içime
Bir de kendimi düşündüm sonra
Bir garip duygu çöktü omzuma8
dendiğinde söz, uzay boşluğunu aşıp kime ulaşıyordu?
Sever isen güzeli sev
Çekme çirkin kahrını9
Be hey gâfil! Öyle mi?
Varsa sevmek istîdadın, onu niçin zâyî ediyorsun? Sevdikçe sevilecek, sevildikçe sevilecek bir Cemîl-i lem-yezel, bir Lâtîf-i lâ-yezâl’e akıtsana içinin ırmaklarını… Karışsana ummâna, çöllerde kuruyup kalmasana…
Âfitâb-ı hüsn-i hûbân âkıbet eyler ufûl
Ben muhibb-i lâ-yezal’im lâ uhibbu’l-âfilîn10
desene ceddin İbrahim -aleyhisselâm-’a uyup… Öyle mi? Kolay mı bu kadar? Yap deyince hemen yapıvermek mümkün olsaydı keşke…
Yar yüreğim yar, yarabilirsen
Gör ki neler var, görebilirsen11
Şiddetli bir imtihan skalası var, muhabbet meydanında… Nefs-i emmâre, nefs-i levvâme, nefs-i mülhime, hepsi de hasta kalpler… Nefs-i mutmainneye ermek, kalbin iyileşmesi demek… Mülhime ile mutmainne arasındaki mesafe başparmakla işaret parmağı arasındaki mesafe kadar… Sonrası sonsuzluk… Selâmet. Ya öncesi? İsrailoğullarının Tîh sahrasında dönüp durdukları gibi dolanıp durur nefs-i mülhime sahibi. Perişanlık nefsi… Azcık bir hayra ulaşsa şaşkına döner, azcık bir hata yapsa perişan olur. En mahrum, sahip olduktan sonra mahrum olandır. Mülhime, perdenin kıpırtısını görür, ışığın göz kapaklarına vurduğunu hisseder, bir tepeden ufka bakar “gözleri nemli”… Heves yetmeyecektir “ulaşmak için menzile”…
Yüzüne çevrilen namludan Allâh’ın baktığını, içine kızgın lavlar gibi aşkının aktığını, kor ateşler gibi avucunda tuttuğu şeyin kendi yüreği olduğunu; ana-babasında, eşinde-dostunda, evlâdının sevgisinde ulûhiyetin cevelân ettiğini, en acı haberler karşısında tevekkülle yutkunduğunu, «İşte ulaştım!..» dedikçe eline geçenin bir maket olduğunu, böyle böyle kaynaya kaynaya aklın taştığını, döküldüğünü; yine de ufukta hiçbir geminin görünmediğini, ama en çetin anlarda nurdan bir müge çiçeğinin içine düştüğünü, sevinçten Cafer’in döndüğü gibi döndüğünü, Allâh’ın kullarının ona olan sevgisinin her sevgiden şiddetli olduğunu, Rahman’ın kendisiyle övüneceği bir muhabbeti işte o zaman hissettiğini… söyleyenler var.
“Denenmek, çok aşağılayıcı…” diyen sevgili dost, insanın kendisinin kıratından emin olmaması çok yıpratıcı evet; deneniyoruz ve ortaya çıkıyor ne olduğumuz… Öyle sınamalardan geçiyoruz ki, sözünü ettiğimiz her şey lime lime elimizden akıp gidiyor. Sevmek iddiası güdülüyorsa hele… Acaba nasıl bir şey diye açılmışsa kutusu. İçinden bebek çıkacağını düşündüğümüz kutudan koltuk değneği çıkmışsa… Pollyanna olabilir mi herkes?
“Bir edebiyat hocası olarak söylüyorum, ben aşka inanmam, aşk yoktur, edebiyatı vardır…” dediğim gün, kaybetmişim ben, o gün ayağım kaymış aslında, bilmemişim. O gün etrafımdaki fanus kalkmış yahut bir fanusa girmişim ki, nefesim yavaş yavaş tükenmiş, bu boğulma ondanmış. Bir kara örtüye bürünmüş ki yüreğim, ne renk vursa sömürmüş, renksiz kalmış yine de… Muhabbet olmasa ilmin kârı, kahırdan başka nedir sahi?
Sevmek de, sevilmek de; sevmemek de, sevilmemek de; sevmek, ama sevilmemek de, sevmemek, ama sevilmek de imtihan… Denendik, deneneceğiz muhabbetle… En acısı, muhabbetin inancından mahrûmiyetle imtihan olmakmış!.. Sevmeye inanmak, büyük bir nimetmiş. Muhabbet olmasa ilmin kârı, kahırdan başka nedir ki?
Ben seni unutmak için sevmedim,
Gülmen, ayrılık demekmiş bilmedim,
Bekledim sabah-akşam yollarını,
Ölmek istedim, bir türlü ölmedim…

Aşk bu mu, sevda bu mu, hayat bu mu?
Kalp acı dünya hüzün gözyaşı dolu…

Şimdi sen kim bilir nerelerdesin?
Gelir gecelerden koşarak sesin.
Bana en acı haber kiminlesin?
Adını içimden hâlâ silmedim…12
Başını önüne eğdi. Biraz düşündü, “Tamam yâ Rasûlallâh, Sen’i canımdan da çok seviyorum…” “İşte şimdi oldu.” dedi eteklerinde nilüferlerin süzüldüğü Sevgili Yâr… Fark etmek sıfatıyla muttasıf «el-Fâruk» Ömer: “Canım hâriç” derken de seviyordu, canımdan çok derken de… Onun için başını eğişiyle kaldırışı arasındaki süre, o kadar kısa oldu. Allah ondan râzı olsun, ne güzel muhib!
Allâh’ım!..
Efendimiz Muhammed’e salât ve selâm eyle ki, Sen, O’nun kalbini celâlinle, gözünü cemâlinle doldurdun. Böylece o ferâh, mesrûr, güçlü ve mansur oldu… Ve O’nun tertemiz soyuna ve kerem sahibi arkadaşlarına da… Bunun için de Allâh’a hamd olsun. 13
Hâşiye: Murâdım rind ü zâhid tartışmasına bulanmış kalbimin tevbesini yazmaktı, bu çıktı; affola…

1 “Yağmur Duası”, Sezai Karakoç.
2 Şeyh Galib kuddise sirruh.
3 Taşlıcalı Yahya.
4 Yunus Emre.
5 Ahmet Paşa.
6 İbrahim Sadri.
7 Yavuz Sultan Selim.
8 Çiğdem Talu.
9 Türkü
10. Lâ edri.
11 Bedri Rahmi Eyüpoğlu
12 İlham Behlül Pektaş.
13 Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammed ellezî mele’te kalbehu min-celâlike ve aynehu min-cemâlike, feesbeha ferîhan mesrûran müeyyeden mansûran. Velhamdü lillâhi alâ zâlik.

Ayşenur Vural

ArZu
17-08-2011, 03:33
Görmeyeli!..

“Ey güzellerden güzel rûhum Muhammed Mustafâ
Derdime derman olan ancak cemâlin nurudur
İsmini anmakla dâim her gönül bulur safâ…”

“Ben gizli bir hazineydim, bilinmeme muhabbet ettim.” buyruğunun kudsî mânâsıyla sırlanmış olarak yaratılmış insan. Önce Son Peygamber, Habîbullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimizin rûh-i şerifleri, sonra diğer ruhlar… Elest meclisinde O’nunla aynı meclisi paylaşmak şerefiyle mesrur olmuş kimi ruhlar, kimine ise belki sadece sesi, kimine belki sadece kokusu nasip olmuş, kimi ise bî-behre kalmış cümlesinden… Derler ki, görenlerin hepsi de tamamıyla görememişler. İstîdadına göre gösterilmiş her rûha nûr-i yâr. Ellerini görenler kalem erbabı imiş mesela. Ayrıntıları çocukluğumun “ağır” kitaplarında kalmış, hatırlamıyorum şimdi. Şu net ama: Yüzünü görenler âşıklarmış yahut yüzünü görenler aşk ehlinden olmuşlar. Yüz, çok mübarek ve gizemli; eski edebiyatta, halk arasında, gizli ilimlerde, Arap dilinde hep görürüz ki, bir insanın yüzü bütün vücudunu yansıtıyor. Ve yüzün bir kısmını anmak bütününü kast etmek oluyor. Bu yüzden «Gül-i ruhsar» deriz de hiç birimiz sadece yanaklarını hatırlamayız, gül yüzlü demek olur bu.
Ay yüzlüm… Gül yüzlüm… Ruhum… Nigârım… Nigar, resim gibi, heykel gibi güzel, mevzûn demek; sevgiliye hitab etmeye başlayınca âşık, ne dese az geliyor! O ki, bir bezm-i güzîdede vech-i Muhammedî’yi temâşâ etmiş bir ruh taşır özünde… Rab Teâlâ hem rubûbiyetini, hem mahbûbiyetini açmış O’na, ne gam ve ne denli zor; şu upuzun dünya hayatı, o Gül-cemal’in hasreti ile iç çekerek ve inleyerek geçsin!

Gerçi dünyada da rü’yet-i yâr ile şâd olan varmış. Ama O, rüyada hakîkati ile herkese görünmezmiş, yüzünü görmezmiş görenler, gördükleri âlem-i misalden bir sembol olurmuş yine… Görülmeye takat getirilemezmiş ki!.. Hakîkatiyle görme mertebesinde olanlardan bir zât-ı muhterem: “Bir gece rüyamda görmesem, kendimi kâfir addederim.” buyuruyor; ölçüye bakar mısınız, ömründe bir kez bile görememiş olanlar çatlayıp ölsün mü şimdi?

Bülbül gibi… Dört mevsim içinde bir bahar olur, güller açar subh-dem. Yanaklarında ayrı güller açar, dudaklarında ayrı… Gülünce yüzünde güller açan… Öyle bir yüz ki, hem bir gül-i yekta hem bir gül bahçesi, gül deryası…

Mecâz ise, viraneye çeviriyor gönül mülkünü dostlarım! Bin türlü yan etkisi ortaya çıkıyor hemen ve sonra sonra. Bir zaman tesellî olsa da “…basamaktır” diye, bir zaman geliyor bîçâre, der-i yâre düşüyoruz. Şehrin sultanı O’dur çünkü, O’na ait bu gönüller.
“Sevgilinin bir gözüne bütün şehri feda ederim!”
Ney gibi… Neyin o mâlum ve meşhur hikâyesi. Sazlıktan alınır, içi yakılır hem ateşle hem nefesle; bağrı delinir oyuk oyuk. O da hem ayrılığın, hem başına gelenlerin acısıyla bir ses verir ki, gökler inler. Bir feryad, bir inleyiş olur o ses…
Ruhun feryadı ve zârı peki? Ait olduğu «bütün»den insanoğluna, gurbete yollanmış. Parça, bütüne kavuşmak ister. Hele bir de zâtını sevmiyorsa… Hakk’a yakın bir insanın ruhu için o insan yakın bir dost olurmuş; dostluğun şartı budur ya, kendinde ne varsa zâtına da verirmiş, açarmış ruh… Ruh gibi bilmek, ruh gibi görmek, ruh gibi duymak, ruh gibi hissetmek… Kişinin istîdadı ve kemâlâtı ne kadarsa, ruhu ile muhabbeti de o kadarmış. Ruhlar içinde en kâmil ve en azîz ruh Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in rûh-i şerifleri… O’na ne kadar yaklaşırsa bir ruh, o kadar mesud ve âlî…
Varmanın bir yolunu bulmak lâzım öyleyse… Varlıktan soyunup tecerrüd edince olur mu acaba? O derece hiçlik ki, toprağa dönüşmek âdeta. Sonra? Sevgili’ye doğru esen rüzgârlara karışıp gitmek… Hiçbir şey olmasa da aç bağrını o rüzgârlara, ruh aynasını tozlandıran ayrılık acısı bir arzuhal mektubu olup dökülsün sevilenin eşiğine…
Bir adım daha ileri gidip iyice yok olmak da mümkün olur mu ruhum? O derece yokluk ki, O’ndan başka bir şeyi kalmamak… Dünyada da, âhirette de en yakınımızda bulunan ruhumuz gibi. Ruhtan ibaret kalmak gibi, O’ndan ibaret kalmak… Ne saadet, ne saâdet!
Bir nakıştan görmüş de vurulmuş Süheyl Nevbahar’a, ona ulaşmak için ne bâdireler atlatmış da Nevbahar’ın kendisi çıkıp gelmedikçe ulaşamamış bir türlü… Âşık kimin derdine düşmüşse derman onda, derman o! Canını dişine takıp “Nerdesin ey Yâr?” dedi içimdeki yalnız “parça”.
“Her şâm u seher odlara yanar,
Hem benzi solar, ağlar gülemez…” (Niyâzi-yi Mısrî)
Bunca sözü bir gazele girizgâh olsun diye söyledim biliyor musunuz; şimdi bu 15. yy şiirindeki letâfet ve niyazı bırakıyorum önünüze. Şaşırın ve gülümseyin diye, âlemin en orijinal söyleyişleri bizim neslimize ait değilmiş arkadaşlar! Bu “sensedim” ifadesi o kadar etkileyici ki, her söyleyişte “ben de” dememek ve cümle sıkıntılarımızın teşhisinin burda saklı olduğunu görmemek imkânsız sanırım. Eh, buyurun efendim: Simât-ı gazel-i “sensedim”…
Görmeyelden yüzünü ben ki nigârım, sensedim…

(Yüzünü özledim, varlığını… Sensizim.)

Âh u zâr ile geçer bu rûzgârım, sensedim…
(Özlemin beni benden aldı, bensizim)

Gül cemâlin gülşenin gül gibi arz et bana ki
Bülbül-i şûrîde-vâr, ey gül-izârım, sensedim…

(Ben ancak seninle varım. Bana her güzellik seninle geliyor. Baharsızım…)

Gönlümün şehrini kim virân ediptir zulm ile?
Gel yine ma’mur kıl, ey şehriyârım, sensedim…

(Cemal için sen lazımsın, celal olmayınca da eğiliyorum ye’se, gaflete, tembelliğe, istiğnaya üstelik. Sultansızım…)

Sohbetinden vaslının, ayrı düşelden ney gibi;
Göklere irgirmişem feryâd ü zârım “sensedim…”

(Öyle sanıyorum, kâbuslar gibi, bağırdığını sanırsın sesin çıkmaz bir türlü. Sen nefes vermeyince ruhuma, nasıl ses versin? Sessizim…)

Firkatin yolunda ben toprak, anınçün olmuşam;
K’ilede senden yana yeller, gubârım; sensedim…

(Bu yana doğru esen rüzgâr yok mu erenler? Nefessizim…)

Gel berü cânım gibi, iki cihânda sevgili
Senden özge yohdurur âlemde vârım, sensedim…

(Şu dünyada herkesin var bir kimsesi… Kimsesizim… )

Ben Hümâmî, düşmüşem derdine nitekim Süheyl
Kandasın dermân, yetiş ey Nevbahar’ım, sensedim!

(Çare-sâz’ım, çaresizim…)

Hümâmî

Bir divan şâirimiz, “Bizim sarhoşluğumuzu meyden zannetmeyin sakın!..” diyor, “Biz «elestü» diyen o sedanın tesirinden kurtulamadık o gün bu gündür.”
Hümâmî de elest bezminde gördüğü yârin hasretinden dem tutuyor. Ömrü O’na tekrar kavuşacağı ânın hayâli ve bekleyişi ile geçiyor. Ne hoş ifade ediyor o her adımda ayaklarına yapışan kederi, ihtiyacı…

Şimdi birlikte söyleyelim mi:

Sensedim…

Ayşenur Vural

ArZu
17-08-2011, 03:34
Kelebek Olmayı Hayal Eden İpeğin Masalı

Mesnevî Şerhi’nin1 ikinci cildinin başında, hicret etmeyip de mustaz’af olduklarını söyleyenlerden bahseden âyetler yorumlanır ve burada “Allâh’ın arzı geniştir.”2 âyetine “mânevî arz” yorumu yapılır. Dolayısıyla, şartları sebebiyle “iyi kul” olamadıklarını “Allâh’ın haram kıldıklarından helâl kıldıklarına göçmek” anlamında “hicret” edemediklerini söyleyenlere şu değerlendirme yapılır:

“Allâh’a kaçın, her ne şart ve imkân dâhilinde olursanız olun, Allâh’a gidebilirsiniz. Nerede olursanız olun, oradan mânevî âleme bir geçiş muhakkak vardır. Allâh’ın arzı/yeryüzü geniştir; hicret edin, kaçın! O mutlu olamadığınız ortam, imkân, vasıf, her ne varsa hepsinden Allâh’ın arzında bir başka yere göç edin. Dininizi yaşamak için hicret edin, bu somut âlemden, o soyut âleme!.. Allâh’ın Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e ittibâ edin. O’na biat ederek, hani o ihtiyar ve hasta sahâbe, bu âyet üzerine yola düşmüş; öleceğini hissedince, elini, diğer elinin üstüne koyup Rasûlullâh’a biat etmiş, öylece… «Varamasam da yolunda ölürüm.» sözü ile ne demek istendiğini anlayarak…” deniyor âdeta.

Bu sahabe için de bir âyet inmesi, bende yankısını nasıl buldu; ertesi sabah şu duyguyla uyandım: Allah için değerli olan, kullarının imtihanlarının vasıfları değil, kullarının imtihanlardaki kulluk seviyeleri… Ehadiyet tecellîsi ile potansiyel olarak değerli olduğumu hissetmek içimi aydınlattı…

İçi çürük elmanın, dışını parlak kırmızıya boyamak gibi; vasıf kazanmaya çalışırken kulluktan, mâhiyet kazanmaktan uzaklaşmak, şeytanın bir tür yanıltması değil midir?

Geminin direğini boyamakla meşgulken, kumandayı boş bırakmak…

Allah büyük-küçük tüm kullarını önemser. Konumlarına ve maddî durumlarına göre değildir bu önemseme… Allah için vasıf; tahsil durumu, ilmî seviye, titr değildir. Öyle olsa Mevlânâ’nın Şems’e ihtiyacı olmazdı. Azîz Mahmud Hüdâyî Hazretleri’nin Üftâde Hazretleri’ne… Zâhirî vasıfları bakımından ne kadar kaliteli olsalar da, Allah onları bambaşka yollarla eğiterek vasıf kazandırmıştı. Bu vasıf, her kişiye göre değişiyor ve derviş, o vasfa erişmek için çaba harcamak yolunda ilerliyor. İstîdâdı ne ise, ona göre vasıf kazandırılıyor her kişiye…

Allah, kullarından göz ve gönül açıklığı istiyor. Yani kullarına avâmî, havassî, havassu’l-havassî hâller ve muhabbetler veren ve bunlardan geçip zâtına teveccüh edilmesini isteyen Hak Teâlâ, tüm bu kesretin perdelediği âlemde, elbette daha derin, daha latîf bir imtihan sistemi yaratmıştır. Yani kullar değildir avam, havâs, havassu’l-havâs olan sadece; hâllerdir, duygulardır, davranışlardır, amellerdir. Âleme bakıp:

“–Ben değersizim vasıfsızım; aksi olsaydı, ben de güneş olsaydım.” diyen zerre, ne kadar avâmî düşünüyorsa, böyle düşünen bir ev hanımı, böyle düşünen bir tır şoförü, böyle düşünen bir temizlik işçisi de o kadar avâmî düşünüyor. Şimdi o, bu avâmî alt yapı ile nasıl vasıf kazanır, nasıl sorumluluk alır? İnsana ümit lazım!

Hatırlayın; asr-ı saâdeti oluşturan sahabelerin titrleri/meslekleri neydi? Allâh’ın âyetle kınadığı o zekî adam mı, Velid bin Muğîre mi vasıflı, o mu havas? Yoksa Müslüman olmadan önce bir günahkâr olan Ebû Zer Gıfârî Hazretleri mi?

Kim has davranır, has düşünür, has yapar ve has yaşarsa o vasıflı oluyor.

Edep sahibi olmaya niyetleniyoruz. Bunun için gayret ediyoruz. Sonunda edep sahibi oluyoruz. Vasıf bu… Kime, neye, hangi imtihanlar içinde edep sahibi olmak için çaba sarf ettiğimizin ne önemi var? Netice ne? Başardık mı, başaramadık mı? Bu kişiye karşı ne ile kazandıysak, o kişiye karşı da aynı şey ile kazanıyoruz çünkü…

Birini gelinine karşı, birini kızına karşı, bir başkasını öğrencisine karşı, öbürünü komşusuna, onu komşusuna karşı aynı konu ile imtihan ediyor Rabbimiz!..

Mesele, güzel bir üslupla konuşmak… Avukatsa müvekkili ile, doktorsa hastası ile, anne-babaysa yavrusuyla aynı imtihanda, aynı davranış bekleniyor. Meselâ, kıdemli olan daha dikkatli, daha özenli, daha güzel konuşacak, davranacak.

“–Senin işin ağır, senin mesleğin zor, seni bu imtihandan geçiriyorum.” diye bir şey yok…

Bu yüzden iki apayrı insan, oturup sohbet ediyor da aynı koordinatlarda buluşuyor, anlaşıyor. Örnekler farklı, ama mevzu aynı… Gönlüm benim! Yani “Üniversite okusaydım daha iyi hizmet edebilirdim belki…” demek, şeytanın aldatmacası… Seni dışarının sesi ile meşgul ederken ambardaki buğdayı çalıyor; zamanı…

O yüzden her peygamber ayrı bir meslekte, ayrı ortamlarda, ayrı şartlarda… Zâhiri ne renk olursa olsun, bâtını gökkuşağı gibi rengarenk.

Ve Peygamberimiz “ümmî” idi dostlarım, ümmî idi! Çobanlık yapmıştı, yetimdi, öksüzdü; çok çocuklu amcasının yanında büyümüştü, pek çok psikolojik sorunu olmalıydı, zâhirî şartlara bakılırsa, modern psikolojiye göre… Kendisi yirmi beş, hanımı kırk yaşındaydı. Dört kız babasıydı o devirde. Kırk yaşına kadar hanımının ticârî işlerini yürütmüştü. Kızlarını evlendirmiş, iki oğlu olmuş, ikisi de vefat etmişti peygamberlik geldiği zamanlarda… Zâhiren hiçbir vasfı yoktu. Yani günümüz şartlarında neye tekabül eder bu özellikler, düşünün…

Ama O’nu vasıflı kılan, bu özelliklerin değişimi olmadı. Allah, O’nu bu özelliklerini değiştirerek vasıflı hâle getirmedi.

El-Emîn idi, bu bir vasıftır.

Hira’da ibâdet ederdi, bu bir vasıftır.

Hira’da iken Kâbe’ye bakar, onun etrafında yarı çıplak ve câhilâne dönen insanlara bakar, “Bu millet bir nur ister, kurtarıcı bekler!” der, duâ ederdi. Kendisinde bir üstünlük hissetmezdi ki, vahiy geldiğinde o denli şaşırdı, korktu. Bu bir vasıftır.

Kureyş’i toplayıp “Şu dağın ardında düşman var desem, bana inanır mısınız?” dediğinde, “Sana inanırız…” dediler. Bu çifte vasıftır. Hem güvenilir, hem üslûbu, usûlü güzel…

Miraç’taki hâli, Hak tarafından övülecek kadar güzel… Bu bir vasıftır.

“Neredeyse kendini helâk edeceksin” diyor Rabbi, bu da bir vasıftır.

Nübüvvet husûsiyetiyle yetinmemiş, velâyet husûsiyetleriyle de yükselmiş, şükreden bir kul olmak için ayaklarına kara sular inermiş, gece boyunca kıldığı namazdan dolayı… Bu bir vasıftır.

بلغ العلي بكماله
كشف الدجي بجماله
حسنت جميع خصاله
صلوا عليه و اله


Beleğa’l-ulâ bi kemâlihî
Keşefe’d-dücâ bi cemâlihî
Hasünet cemîu hısâlihî
Sallû aleyhi ve âlihî

(Kemâlâtıyla, yani velâyetiyle en yüksek dereceye ulaşmış, cemâliyle karanlıkları aşmış, tüm vasıfları güzel olmuş O’nun… Sizde O’na ve ehl-i beytine salât ve selâm edin.) O’na uyun, tâbî olun. O’na ve O’nun yolundan gidenlere destek olun. Yollarını devam ettirin. Mânevî soylarını sürdürün.

“Yılmayan kararlılığı, gayreti seven Rabbim”3, ümit fişimi prize taktı bu hususlarla… Ümit olunca, gayret akıp doldurdu enerji haznelerimi… “Gönlümden Efendime inceden bir niyaz” oluştu. Kulluk bilinci dersim devam ediyor…

Bir kâmil mürşide varmayınca olmaz! Varmak, birine ulaşmak, vâsıl olmak, dâhil olmak, bağlanmak, birleşmek, ondan olmak, onun olmak, onun gibi olmak, o olmak. Hakk’a varmak için bir kâmil irşad ediciye teslim olmak… Bir salkım söğüt gibi/kadar teslimiyet ve tevekkül ile eğilmek ırmağa, dereye… Gözünü hiç ayırmamak ondan… Râbıta… Hep yâdında tutmak, hep dimağında tutmak, hep kalbe bağlı akıl ile onu örnek almak…

Kur’ân’ın, namazın, sâlih ve kâmil zâtların irşad edicilik tecellîsine açık, hâzır ve nâzır olmak… Kur’ân’ın fasîh ve belîğ konuşmasına kulağımızı, gönlümüzü vermek… Rûhumuzu kalabalık ve gürültülü kesret âleminden namazın dingin sularına bırakmak (Namazda, âyetlerin anlamlarını bile mütâlaa etmenin câiz olmadığının bilincinde olarak)…

“Susuzlar âlemde su ararlar, fakat su da cihanda susuzları arar durur.”4 düsturu üzere, sâlihlere karşı vefâlı olmak… Vefat etmiş olanlarla da, yaşayanlarla da sıla-ı rahmi kesmemek… O’nun yerine koyduğumuz, O’ndan değerli mi yani? Herkese ulaşmanın bir yolu var! Kiminin kapısına varırsın, kimisinin rüyasını görürsün, kimine Fâtiha ile bir kapı aralarsın hâtıranda… Kiminin yâdıyla bereketlenirsin. Kiminin yazısını, kitabını okur, bir sözünü duyar, dirilir, canlanırsın. Mesele vefâ sahibi olmak, aradaki kapıyı açık tutmak… Kapın küçük, büyük, süslü, sâde, çelik, ahşap… Açık olsun, mühim olan o! Var olsunlar hayatımızda…
“Sultan Selim Han bana bir kâm bağışladı
Sağ olsun lütfu ânın…”5
Kapısındaydım, eşiğindeydim, kütüphanesinin önünde… Beklemek ne zordu! Saniyeler saat gibi yavaşça geçiyordu âdeta… Heyecanımı kimle paylaşsam bilemedim. Kimin elini tutsam da güç alsam. Kitaplar el etti, biz onun kitaplarıyız, al birimizi, dediler. Reşahat’a uzandım, açtım, buyur dedim. Elimi tuttu sıcacık, “Onu görmeyi çok istiyorsun değil mi?” İlk gördüğüm cümle bu idi. Nasıl coşmuştu gözyaşlarım: Evet, evet, evet!.

“Bir adımda gelip yanına oturmuştu. Selâmun aleyküm… Sen kendin geldin sanıyorsun, ama biz çekmeseydik sen gelemezdin.” İkinci vurgun da burada olmuştu. Anlamıştım.

“–Gel kızım,” dendiğinde uysal bir kedi gibiydi ruhum. Yılkı atlarım evcilleşmişti. Yeleleri savrularak esmiyorlardı içimde… Ormanda güçlü bir aslan vardı, ceylanlar su kenarında güvenle duruyorlardı bu yüzden… Göklerde bir kartal süzülüyordu. Çok keskin bakışları vardı. Kuğular vardı göllerde, huzurlu ve sâkin.

Gözleri dolmuştu, “Dün bir tanıdığımızın cenâzesi vardı. Yağmurlu bir havada kabri kazıldı. Kabirden atılan toprakta solucanlar görülüyordu, kımıldıyordu. Sonra biz onu o kabre bıraktık. O toprağı üzerine attık, dönüp geldik.” derken durup yutkunmuştu. “Asıl hazırlık, âhiret hazırlığı kızım!..” derken, hangi müşâhade boyutundan sesleniyor, bunu da düşün!

Kimini kelebek kılıyorsun Rabbim, renk ve letâfet… Kimini koza; kazanlara kaynar sulara atılıp ipek oluyorlar. Kimi tırtıl olarak ölüyor. Dut ağacının yapraklarını yemekmiş vazifesi… Kelebek olmayı hayal ederken ipek olmuş bizimki. Hâlâ kelebek olamamanın hayfında… Oysa teslim olup iyi bir ipek olsa, belki de bayrak yaparlar.

Ne anlamsız bir tesellî oldu bu, imtihan değişmiyor ki… Yirmi gün yaşayan kelebek ölüme gidiyor, kanatlarıyla bir koleksiyona renk katıyor en fazla… Diğer yanda güneş solduruyor, rüzgâr yıpratıyor, yağmur ıslatıyor ve eskiyor ipek… Soluyor rengi… İndiriliyor gönderden, katlanıyor güzelce, kaldırılıyor bir depoya bayrak…

Birinin vasfı izzet ve şeref, birinin vasfı letâfet ve zarâfet oldu. Biri mukaddes, öbürü muazzam tecellîler oldular. El- Kuddûs, el- Azîm, el-Musavvir… Özünde ise, fânî varlıklardı, sönüp gittiler. Oysa insan?.. Doktor olmayı hayal ederken, ev hanımı olmakta bir problem yok. Zâhiren olsa da, bâtınen yok! Ama “Yâ eyyetühe’n-nefsü’l-mutmainne” sadâsını duymayı hayal ederken, “Tadın azâbı!” sözüne muhatap olmakta, ciddi bir problem var. Duhân Sûresi’ndeki “kalkale” misâlini mübalağalı bir şekilde okuyun derim, en son, “Züg!..”6 Orada meleklerin istihzâ ettikleri şey, tam da bu vasıf problemine parmak basıyor. “Sen dünyada şerefli bir kimseydin.”
Şehit, zengin ve âlim üç kişinin riyâ vasfı da bu konuda acıklı ve net bir misal olur. Bunlar vasıf değil, ihlâs vasıf.
Gözünü sevdiğim hocam:

“–Kızım, burada ne iseniz, yarın evlerinize gittiğinizde de osunuz.” buyururdu tekrar tekrar… Gayrete gelelim diye. Şeytan, gayret kapısının önünde dururdu da:

“–Burada bir şey değilsin, demek ki gelecekte de bir şey olamayacaksın, boğul yeiste!” derdi. Avama dönüştürürdü bu hâl beni… Ümitsizdim…

Vasıfsızlığın alâmeti bu sanırım:

“Yaptıklarına sevinen ve yapmadıklarıyla övülmekten hoşlanan”lardan7 olmak. Mânen vasıfsız ya, kompleks yapıyor bünye…

Bir de şu var: Deccâl fitnesine karşı Kehf Sûresi tavsiye edilmiş. Deccal vasfına karşı dört vasıf… Deccâl fitnesi dört çeşit olacakmış: Din, mal ve evlat, ilim ve güç. Bu dört fitnenin örneği var Kehf Sûresi’nde: Din fitnesi ile imtihan olanlar Ashâb-ı Kehf, mal ve evlat fitnesiyle imtihan olanlar iki bahçe sahibi, ilim fitnesi ile imtihan olanlara misal Hızır ve Mûsâ kıssası, güç fitnesi ile imtihan olanlara Zülkarneyn –aleyhisselâm-…

Çözüm yine sûrede;

1-Din fitnesi ile imtihan olanlar “sâlihlerle birliktelik” yoluyla,
“Sen de sabah-akşam O’nun rızasını isteyerek Rablerine duâ edenlerle birlikte sabret… Dünya hayatının (aldatıcı) süsünü isteyerek gözlerini onlardan kaydırma. Kalbini, bizi zikretmekten gaflete düşürdüğümüz, kendi “istek ve tutkularına (hevasına)” uyan ve işinde aşırılığa gidene itaat etme.”8
2-Mal ve evlat fitnesiyle imtihan olanlar “dünyanın hakikatini bilmek” yoluyla,

“Onlara, dünya hayatının örneğini ver; gökten indirdiğimiz suya benzer, onunla yeryüzünün bitkileri birbirine karıştı, böylece rüzgarların savurduğu çalıçırpı oluverdi. Allah, herşeyin üzerinde güç yetirendir.”9

3-İlim fitnesi ile imtihan olanlar “tevâzû” yoluyla,

“(Musa: ) «İnşaallâh, beni sabreden (biri olarak) bulacaksın. Hiçbir işte sana karşı gelmeyeceğim.» dedi.”10

4-Güç fitnesi ile imtihan olanlar “ihlâs” yoluyla kurtulacaklar.

“De ki: «Şüphesiz ben, ancak sizin benzeriniz olan bir insanım; yalnızca bana sizin ilâhınızın tek bir ilâh olduğu vahyolunuyor.» Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa salih amelde bulunsun ve Rabbine ibâdette hiç kimseyi ortak tutmasın.”11

Bu yolların çıktığı ana yol ise iki kol: Allâh’a duâ etmek ve âhireti düşünmek…

İşte vasıf bu, bunlar… Fitne çağındaki insana en büyük imtihan, vasıf imtihanı…

اللهم نجنا من الفتن ما ظهر منها وما بطن


Allâhümme neccinâ minel fiteni mâ zahera minhâ vemâ betane


“Allâh’ım, zâhirî ve bâtınî bütün fitnelerden bizi koru…”
Bu da tüm kelebek olmayı hayal eden ipeklerin duâsı olsun…

* * *

Bir dakika yâhu kelebek nerde? İpek neydi? Hayali ne? Burası neresi? Ben kimim? Biri beni uyandırsın!..


1 Tahirü’l-Mevlevî.
2 Zümer Suresi, 10. âyet-i kerime.
3 Ayşegül Zobi Hocahanım, “Her Zorluktan Sonra Bir Kolaylık… Tatlılığın Şartı Acılık”, Şebnem Dergisi, 33. Sayı.
4 Hazret-i Mevlânâ.
5 Şeyh Galib.
6 Duhân suresi, 49. âyet-i kerime.
7Âl-i İmrân Sûresi, 188. âyet-i kerime.
8 Kehf Sûresi, 28. âyet-i kerime.
9 Kehf Sûresi, 45. âyet-i kerime.
10 Kehf Sûresi, 69. âyet-i kerime.
11 Kehf Sûresi, 110. âyet-i kerime.

Ayşenur Vural

ArZu
17-08-2011, 03:36
Huuu!..

-Nûr’uma-

Can… Küçük bir ayrıntıydı… Hayat gibi!..
Câmilerin, soylu câmilerin kubbeleri, revakları, süslemelerin renkleri, çizgileri, sütunların kalınlığı, minârelerinin câmiye oranı, kubbenin azameti gibi… Ne görürdük mimârî eserlerde, ne görürüz de beğeniriz Süleymaniye’yi, Sultanahmed’i? Kubbesine yüzümüzü tutunca gök kubbe mi açılır üzerimize? Uzaklardan bakınca mimarın yahut padişahın, sultan hanımın mütebessim çehresi mi belirir câminin cephesinde?
Can, küçük bir ayrıntıdır, sırrımızda gizlenmiş…
Uzatıyorum bu mimarî bahsini… -Sahi, bir yakınlığın mı var senin buna.- Hadi, kalbini, kalbimin yanına koy gündoğumu arkadaşım, birlikte bakalım şu câmiye…. Kubbeyi örecekleri tuğlaları nasıl da özenle, dikkatle hazırlıyor ustalar. Her biri ayrı ayrı ölçülerde dökülüyor. Her biri diğerinden biraz ağır, biraz hafif… Milimlik bir yanlış veya eksik, dengeyi bozacak; bir sarsıntıda kubbe olduğu gibi secdeye kapanacak çünkü… Ya temel? Tek parça bir kayanın üzerinde, esnek bir şekilde dökülecek temel harcı; sarsıntılarda beşik gibi sallanacak, uyum sağlayacak yere. Ve başka mühim bilgiler…

Hayatımızın binasına girelim şimdi… İnşâsına mânen şâhitlik edelim: Temeli neyin üzerinde duruyor, ustaca mı dökülmüş? Kubbeyi oluşturan taşlar ölçülü mü? Sâhi, kim bu binanın mimârı?
O, bizim kalbimiz…

Ama biz küçük, câhil, âciz, biraz tembel kızlarız, Rabbim, üstelik mîmârî de okumadık hiç! Ne bu temel sâlih, ne bu kubbe! Onun için ufacık sarsıntılarda toza-toprağa bulanıyor yüzümüz, gözümüz. Ve değiştirilmez artık beton, donmuş harç, birbirine girmiş taşlar. Ya ne olsun, yıkılıp gitsin mi bu mâ’mûre? Arş titrer!

* * *

Bir keresinde Hızır –aleyhisselâm- çıkageldi, bir Hak dostuna…
“-Haydi gidiyoruz” dedi, “Nereye?” diye sorulmayacağını bilerek.
Gidip hâmile bir kadını âlem-i misâlden âlem-i mânâya aldılar, bir müddet… Sonra kadını yerine bırakıp döndüler, kendi âlemlerine. Zâhiren kadıncağız sıcak yatağında uyuyordu; bir sağına dönüyordu, rahat edemeyip tekrar soluna; sonra sırt üstü uzanıyordu. Bir hareket…
“-Eveet, şu kordonu bebeğimizin boynundan çözelim, önce.” Bir hareket daha, “Döndürelim anneyi, bebek baş aşağı dönsün şimdi de; yoluna girsin artık, vakit-saat geldi. Eh, tamam oldu işimiz, Allâh’a emânet!..”
Kadının kocası fakir bir işportacıydı. Doğumu hastanede yaptıracak, hele de problemli bir doğuma verebilecek parası yoktu. Ve kadın, bu bebeği, cân u gönülden istiyordu. Cenab-ı Hak, râzı olmadı ikisinin de hüsrânına, gönderiverdi erenlerinden birini. Sessiz sedâsız hallettirdi müşkili…
Maddî hastalıklar gibi mânevî hastalıklar da yaşlandıkça ortaya çıkar ve büyürmüş… Şimdi yaşlandıkça çirkinleşmek korkusundayız, ya bencilleşirsek, ya kibre, varlık duygusuna kapılırsak, ya dünya lezzetlerini tattıkça alışırsak dünyaya, “likâ”yı arzu edenlerden olmazsak sonumuzda? Süveydâ-yı derûnumuzda gün ışığını teksîf eden “cam” parçası, ayna olan ruhumuza, hayatımıza can katan Sultan; ya biz kuru bir yaprak olmayı başaramazsak? Yanmak için yaratılmışken bir “balta”ya sap oluverirsek?

Yâ «Settâr», yâ «Muhît»; bizi ört, bizi kuşat, bizi koru! Çünkü biz erenlerin kıssalarını dinlerken, okurken, hatırlarken hep “Bir gün inşaallah biz de…” ümidiyle, duasıyla dolduk. Bir gün alabildiğine kâmil, alabildiğine sevgili, alabildiğine mes’ûd olmayı hayal ettik. Korktuklarımızdan emîn eyle bizi, umduklarımıza nâil… Emîn ve nâil olalım güzelce, kolayca…
Elimi gezdiriyorum hayatımın üzerinde. Var mı bir problem Rabbim, varsa onarır mısın en ustacasından? Bize yine rahmeder misin Allâh’ım? Şefkat et ki, Seninle, zikrinle, şükrünle, güzel ibâdetinle meşgul olalım. “Cân ü dilimiz lutf-u şehinşâh ile mâmûr” olsun.

* * *

Can, küçük bir ayrıntıydı yaşamak bizim için. Büyümüş bulduk kendimizi birden. Mutmain bir kalp, «fenâ fillâh», «bekâ billâh», cennet ve nihâyet «cemâlullâh» vardı idealimizde; kamil bir îmanla vuslata doğru kanat çırpmak vardı. Büyümek, bilmediğimiz ve aklımızın ucundan geçmeyen, hep bambaşka sandığımız küçük bir ayrıntıydı… Büyüyene kadar.
Ya şimdi?

Hayatımızı bağrımıza basıp en hafîsinden “Allâh” diyelim can!..

Ayşenur Vural

ArZu
17-08-2011, 03:38
Bana Bir Yer Ver Kalbinde Benimdir Diyeyim

“Bir gece kalsın yanında, dinlensin gönlüm”1

Bir insan taşa benzetilse nasıl olur? Yani: “İpek gibi” deriz, “gül gibi” deriz, “ceylân gibi” deriz… Bir insan için “taş gibi” deyince kalbinin ne denli katı olduğu anlaşılır… Ben, şimdi o müthiş âyet-i kerîmeyi de eklemek istiyorum taşın tedâîleri arasına:
“Ama bütün bunlardan sonra kalpleriniz katılaştı, kaya gibi hatta daha da sert oldu. Çünkü unutmayın, öyle kayalar var ki, içinden ırmaklar fışkırır ve öylesi de var ki, yarıldığında içinden su çıkar; bazısı da Allah korkusuyla (yerinden kopup) aşağı yuvarlanır. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir!”2
Bana dokunan asıl benzetme, Hızır -aleyhisselâm-’ın talebelerinden birine verdiği taş örneği:
“-Bu taşın neresini görüyorsun? Bu yüzünü… Bütün yönlerini göremiyorsun. Arkasını, sağını, solunu ve içini göremiyorsun. Nasıl görünüyor? Gri, mat, soğuk… Ama kıralım taşı, bak, içinde rengârenk kıvrımlar, çizgiler var. Şaşırtıcı değil mi? Hadiseler de böyledir… Bir sana görünen yönleri vardır, bir de asılları, başka yönleri…”
Meşhur Hızır dersi… İnsana, Kur’ân’ı ve hikmeti öğreten Rahmân’ın gönül rızkı…

* * *
Senin hakkında ne çok konuşan var, Rabbim! Senin hakkında ne çok konuşuyoruz! Bilmediğimiz hâlde… En yakınlarımız için bile gün gelip: “Hiç tanımamışım…” dediğimiz hâlde… Kâ’bına varılmaz bir ummânı küçücük yüreğimize tıktığımızı sanarak…
İnsanlar birbirini seviyor. İnsanlar birbirini terk ediyor. Terk edilen, edeni özlüyor Rabbim… Hem öyle özlüyor ki, uykusu, rüyası, bakışı, bekleyişi, arayışı, gülüşü, ağlayışı o oluyor. Hep bekliyor, döner ümidiyle, geçmiş güzel günlerin hayâliyle tesellî ve güç bularak, destek alarak bekliyor. Bir gün dönecek…
Ve ben günlerdir, aylardır, yıllardır Sen’sizim. Böyle namazdayken de Sen’sizim. Sen’i anlatırken de, anarken de…
Hemen duyduklarım ve okuduklarım hücum ediyor hâlimi izah için… Ben Sen’i çok özledim! İşte o insan taşa benzer ki, üstüne yağmur yağar da suyu, damlası yüreğine sızmaz. Yağmurun güzeli, yüreğe yağandır. Neyleyim camlarımdan süzülüp inen damlayı? Yüreğime sızsa ya…
Seher rüzgârı mahzûn ve yetimce sokuluyor perdelerime. Gece bana hiç görünmeden kayboluyor arka sokaklarımda. Güneşin başı dik, gözleri ufuklarda, küskün bana… Nicedir yüzünü ağartmadım insanlığın!.. Günlerin bereketi yok, sohbetin bereketi yok, yaşamanın bereketi yok… Biraz temizlikte ferahlık var, biraz tebdîl-i mekânda, seyahatte… Her gittiğin yere, kendini de götürdüğün için ne ibadette, ne hizmette, ne gözyaşında incelme ve derinleşme görülüyor.
Ben Sen’i özledim Rabbim!.. Bütün insan yanımla, bütün rûhumla özledim. Zihnimi öyle yüklüyorum ki, uyanıkken, rüyada bile kaçamıyor rûhum nefsimden.
Ben Sen’i özledim Rabbim, diyorum kalbim gözlerime sarılıp ağlıyor hıçkırarak! Ben Sen’i özledim Rabbim… Sana Âdem’in irfânıyla sığınmayı: “Zalemnâ enfüsenâ: Biz nefsimize zulmettik” demeyi, Nûh’un gemiyi hazırlarken büründüğü hâli (Bir azabı beklemek ne müthiş bir rûh kuvveti ve iman gerektirir; ey depremi bekleyen şehirliler, biz biliyoruz değil mi?!), Davud’un zikrini, Süleyman’ın dengesini, İbrahim’in teslimiyetini, Mûsâ’nın âidiyetini, İsâ’nın merhametini, Cenab-ı Ahmed-i Muhammed Mustafâ’nın muhabbetini… Onların ve sahabe-i kiram hazarâtının, altın silsilenin her bir halkasının Sana lâyık amellerini, hizmetlerini, ibadetlerini, zikirlerini, şükürlerini sunmak mümkün olsaydı biraz…
“Âlemin ortasında, kimsesizliğin sesinde
Buğusunda sabahın”3
Ve ben, rûhum bir an önce sana yükselsin isterdim, böyle garip ve yalnız bu çöllerde… Bana mahkûm… Her şey bir sembol olsa bile aranızda, kulak nefsimse eğer, duymuyor… Seni bütün rûhumla özledim Rabbim!.. Mûsâ peygamber, mukaddes Tûvâ Dağı’na nasıl iştiyakla tırmanıyordu kim bilir?.. Özlemin böylesine can fedâ; neticede vuslat mümkün… Ben de özledim ey bir gün bana:
-”Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diyen Rabbim, özledim…

* * *
Ömer Seyfettin’in Forsa adlı bir hikâyesi vardır. Tüm öykülerinde olduğu gibi bir vurgun taşır içinde… Bir forsa4 öyküsü…
En ünlü, en tanınmış Türk gemicilerdendir Memiş Kaptan. Daha yirmi yaşındayken, Cebel-i Tarık Boğazı’nı geçmiş, poyraza doğru haftalarca, aylarca, kenar kıyı görmeden gitmiş, rastgeldiği ıssız adalardan vergiler almış, irili ufaklı donanmaları tek başına hafif gemisiyle yenmiştir. O zamanlar Türkeli’nde nâmı dillere destandır. Padişah bile onu, saraya çağırtmış, serüvenlerini dinlemiştir. Çünkü o, Hızır -aleyhisselâm-’ın gittiği diyarları dolaşmıştır. Öyle denizlere gitmiştir ki, üzerinde dağlardan, adalardan büyük buz parçaları yüzmektedir. Oraları tümüyle başka bir dünyadır. Altı ay gündüz, altı ay gece olmaktadır! Karısını, işte bu, yılı bir büyük günle bir büyük geceden oluşan başka dünyadan almıştır. Gemisi altın, gümüş, inci, elmas, tutsak dolu vatana dönerken deniz ortasında evlenmiş, oğlu Turgut, Çanakkale’yi geçerken doğmuştur. Şimdi ne hâldedirler acaba?
Otuz yaşında, dinç, levent, güçlü bir kahramanken Malta korsanlarının eline düşer Memiş Kaptan. Yirmi yıl onların kadırgalarında kürek çeker. Yirmi yıl iki ayağından rutubetli bir geminin dibine zincirlenmiş bir hâlde yaşar. Ama yirmi yılın yazları, kışları, rüzgârları, fırtınaları, güneşleri onu eritemez. Yalnız abdest alamadığı için üzülür. Hep güneşin doğduğu yanı sol ilerisine alır, gözlerini kıbleye çevirir, beş vakit namazı gizli işaretle yerine getirir. Elli yaşına gelince, korsanlar onu, “Artık iyi kürek çekemez!” diye bir adada satarlar. Efendisi bir çiftçidir. On yıl kuru ekmekle onun yanında çalışır. Allah’a şükreder, artık bacaklarından mıhlı değildir, abdest alabilmektedir. Kıblenin karşısına geçer, unutmadığı âyetlerle namaz kılar, dua eder. Bütün umudu, doğduğu yere, Edremit’e kavuşmaktır. Otuz yıl içinde bir an bile umudunu kesmemiş: “Öldükten sonra dirileceğime nasıl inanıyorsam, elli yıl tutsaklıktan sonra da ülkeme kavuşacağıma öyle inanıyorum!” demiştir. Kırk yıldır, yalnız taht yerinin, İstanbul’un minareleri, ufku, hayalinden hiç silinmemiş, “Bir gemim olsa gözümü kapar, Kabataş’ın önüne demir atarım!” diye düşünmüştür.
Altmış yaşını geçtikten sonra efendisi, onu sözde özgür bırakır. Bu, özgür bırakmak değil sokağa, perişanlığa atmaktır. Yaşlı tutsak, bakımsız bir bağın içinde yıkık bir kulübe bulur. İçine girer. Kimse bir şey demez. Ara sıra kasabaya iner, yaşlılığına acıyanların verdiği ekmek paralarını toplayıp döner. On yıl daha geçer. Artık hiç gücü kalmamıştır. Hem bağ sahibi de artık onu istememektedir. Nereye gidecektir?
Tam o günlerde yaşlı tutsak rüyasında, ağır bir Türk donanmasının limana girdiğini görür. Kasabaya giden yola birkaç bölük asker çıkarmışlardır. Yatağanlar, kalkanlar güneşin yansımasıyla parlamaktadır. Bunlar Türk gemileridir! Kıyıya yanaşmaktadırlar. “Bizimkiler! Bizimkiler!” diye bağırırken uyanır.
Memiş Kaptan, her gece uykusunda, kendisini kurtarmak için birçok geminin pupa yelken geldiğini görmektedir. Tutsak olalı kırk yılı geçmiştir. Kırk yıllık bir rüyadır bu… Türklerin, Türk gemilerinin gelişi.. “Kırk yıl görülen bir rüya yalan olamaz!” demiştir hep.
Doğrulur… Limana bakar. Gerçekten, kalenin karşısında bir donanma gelmiştir. Kadırgaların, yelkenlerin, küreklerin biçimine dikkat eder. Sararır. Yüreği hızla çarpmaya başlar. Karaya çıkan bölükler, ellerinde al bayraklar, kaleye doğru ilerlemektedirler. Kırk yıllık bir beklemenin son çabasıyla davranır. Kıyıya doğru koşar, koşar.
Kim olduğunu öğrenen leventler onu hemen kaptanın huzuruna çıkarırlar. Büyük sürpriz burada ortaya çıkar işte!
“-Sen, Kaptan Kara Memiş misin?”
“-Evet!
“-Hızır -aleyhisselâm-’ın geçtiği yerlerden geçen sen misin?”
“-Benim.”
“-Aç bakayım sağ kolunu.”
İhtiyar, kaftanın altından kolunu çıkarıp kaptana uzatır. Pazusunda derin bir yara izi vardır. Bu yarayı, gecesi altı ay süren o adadan karısını kaçırırken almıştır. Yara izini gören kaptan, ihtiyarın ellerine sarılır. Öpmeye başlar. Bu, Memiş Kaptan’ın oğlu Turgut’tur!
Lâkin hasret gidermeye vakit yoktur. Hemen karaya çıkıp savaşa katılmak gerekmektedir. Memiş Kaptan’ın da hazırlandığını gören oğlu, babasının ellerini öperek:
“-Vatanını, sevdiklerini göremeden seni tekrar kaybetmeyelim baba!” diye yalvarır. İhtiyar kaptan, kafasını kaldırır, göğsünü kabartır, âdeta gençleşmiş gibidir. Bayrağı işaret eder:
“-Şehit olursam bunu üzerime örtün! Vatan, al bayrağın dalgalandığı yer değil midir?”
Özlemini çektiğin şeyin, her gece rüyasını görmek lâzım… Ben her an rüyasındayım. Gerçek olan, Sensizliğimdir… Rabbim, Sen’i özledim…
Hızır -aleyhisselâm-’ın geçtiği yerlerden geçtikten sonra mâneviyât korsanlarının eline esir düşmek… Bir nebze kolay, sabrı ve tesellisi var. Her gece rüyada kurtulduğunu görmek, tam kırk yıl… Sonra Mevlâ, evlâdını göndersin seni kurtarmaya. Arkanda bir evlât, bir eser, bir iz bırakmışsan… Ya hiç yol iz bilmiyorsan, ya hiç işe yarar bir amelin olmamışsa… Yine de korsanların elindeysen? Kırk yıl, dünya gemisinde kürek çekmek, ayakları zincirli, prangalı, sevmediğin bir şeyin ilerlemesine yardım etmek; rüyasızlık, kurtuluşsuzluk… Rabbim, Sen’i özledim ben!
Benim bir yanımda bu ihtiyar forsa var. Umudu temsil ediyor… Yüzakı’ndan öğrendiğim o harika tarifle:
“Hedefler ne olursa olsun onlara ulaşmak için gerekli irade ve yönteme sahip olduğumuz inancı var.”5
İblis, Arapça’da “umutsuz” demekmiş… İnsan; bir yanı toprak, bir yanı ilâhî bir nefha… Âdem -aleyhisselâm-, toprak sert ve zorludur diye çiftçiliği Kâbil’e vermiş; hayvanlar hassastır ve yumuşaklık ister diye hayvancılığı Hâbil’e… Umut zor… Güneş, hava, su, başka tesirler altındaki bir forsa ve onun toprak yanı umut… Sanılanın aksine, cemâl ile celâl kesin çizgilerle ayrılmış mıdır? Kıvrım kıvrım celâl içinde cemâl, cemâl yüzünde celâl…
Bir yanımda ise Kutad gu Bilig’deki6 Aytoldı… Geceleri rüyasında, kırlarda yelelerini savurduğunu gören atlar gibi nefsim… Eğitilmeye muhtaç… “Atlara fısıldayan”7lardan biri lâzım…
“Bu Aytoldı üzülüp çok ağladı
Başını göğe çevirdi, dedi:
Ey Rabbim, men senden özge tanrı bilmedim!”8
Ben böğrümde, tam da sol yanımda yumru bir taş taşıyorum nicedir. İçinden kaynayıp kaynayıp taşan gözyaşlarına mukâvemetsiz, rûhunda Rahmânî bir sır taşıyan donuk, gri, soğuk bir taş… Nicedir yuvarlanıp gidecek bir uçurumdan… Ama korkundan değil Rabbim: Hasretinden!..
Ve ben, Sen’i çok özledim!.. Her gece koynumda taşıdığım ipek bir mendili çıkarıp koklar gibi kalbimi çıkarıp öpüyorum ben… Özleminle dolu ya, ırmaklar fışkırıyor gözlerimden; kalbim ortasından ikiye ayrılıyor; gökkuşağına dönüşüyor hislerim… O kapıdan rûhuma kaçıyorum her gece… “Ve nefehnâ”ya bir pencere açılıyor; dolunay, âyine oluyor vechine… Ne yana baksam, evet, Sen oluyorsun sanıyorum, avunuyorum hayalin ile… Güneş hüsranıma doğuyor her sabah. Rabbim, Sen’i çok özledim!
Yâ Rabbi, Sen’i zikir, Sen’i tefekkür, Sana şükür ve Sana güzelce ibadet etmek için bize yardım et… Kulluğun, ki tadına doyulmaz, bizi o nîmetten mahrum eyleme bir ömür… Kulluğun, ki özlemimin zirvesidir; bana, Sana ulaştığım bir yol bağışla fıtratımdan…
“Müsta’id kıl yoğ ise isti’dâdım.”9


1 Tanrı Misafiri, Söz : Fikret Şeneş, Müzik : Rahbani Brothers.
2 (Âl-i İmran, 74) “Kayalardan ırmakların fışkırması” veya “suyun çıkması” benzetmesi, tam aksini, yani, kuraklığı ve cansızlığı tasvir eder ve böylece Kur’an’ın, İsrailoğulları’na yönelttiği rûhî çoraklık ithamına bir atıfta bulunur.” (Kur’ân Mesajı, Muhammed Esed)
3 Adam Gibi.
4 Forsa: Gemilerde kürek çeken tutsak veya hükümlü kimse.
5 Yüzakı Dergisi, “Duyguları ve Kendimizi Yönetmek”, Turgay Şirin, Temmuz 2006, sayı: 17, s. 38.
6 Kutadgu Bilig: Yusuf Has Hacip’in, Karahanlı Türkçesiyle (Hakaniye Türkçesi), aruz vezninin “feûlün feûlün feûlün feûl” kalıbında yazılmış mesnevisidir. 6645 beyitten oluşur.
Siyasetname nitelikleri taşıyan bir öğüt; din, mitoloji, felsefe, aile düzeni, ahlak, devlet ve saray örgütü, ordu, gelenek ve görenek, tarım, hayvancılık, el sanatları vb. konularda bilgilerin yer aldığı bir kaynak niteliğindedir. Bunların içinde pek çok sözün kaynağının hadislere dayanması, esere ayrı bir değer katar ve ilk İslâmî Türk eseri olan Kutadgu Bilig değerler bakımından İslâmiyet’e dayanır. Böylece eser, dünyâ ve âhiret saâdetinin ancak bu şekilde bulunacağı fikrini işler. Yûsuf Has Hacip, bu yönü ile ilk Türk eğitimcilerindendir. Zâten Kutadgu Bilig “dünyâ ve âhiret saâdetini gösteren bilgi” demektir.
11. yüzyılın başlarında Balasagun’da doğmuş olan Yusuf Has Hâcib, asil bir aileye mensuptur. Balasagun’da yazmaya başladığı Kutadgu Bilig’i (Mutluluk Bilgisi) 1069 yılında Kaşgar’da tamamlayarak Karahanlı hakanlarından Ebû Ali Hasan bin Süleyman Arslan Hakan’a sunmuştur.
7 Robert Redford’un “Atlara Fısıldayan Adam” filminden mülhem.
8 “Ey Rabbim, ben, senden başka ilah tanımadım!”
9 Şeyh Gâlib. “Kabiliyetim yok ise kabiliyet lutfet”

Ayşenur Vural

ArZu
17-08-2011, 03:39
Şiir mi?

“Şairlere gelince, onlara da sapıklar uyar. Görmez misin ki, onlar her türlü övgü ve yergiye ölçüsüzce dalarlar ve yapmadıkları şeyleri överler”1 ayet-i kerimesi nazil olmuştu. Bunun üzerine Abdullah bin Revaha, Ka’b bin Mâlik, Hassan bin Sâbit gibi sahabeler Resulullah’a gelerek,

“Ey Allah’ın Resulü, Cenab-ı Hak bu ayeti indirirken elbette bizim şair olduğumuzu biliyordu” diye üzüntülerini bildirdiler.

Resulullah, “Siz azgınların kendilerine uyacağı şairler değilsiniz” buyurdu ve ayetin devamı olan “Ancak inanıp salih amel işleyenler, Allah’ı çokça zikredenler ve haksızlığa uğradıklarında haklarını alanlar bunların dışındadır.”2 kısmını okudu. Sonra da “İşte siz bunlardansınız” buyurdu.

Hz. Peygamber bir gün; “Allah’ım, onu Cebrail ile kuvvetlendir”3 diye dua ederek, şiir okuyan sahabelerden Hassan bin Sâbit’e (r.a.); “Müşrikleri hicvet. Şüphesiz Allah seni Cebrail’i ile destekliyor”4 diye buyurdu.

Kur’an elbette ki mu’cizedir ve mu’cize de insan aklını ve kabiliyetini aciz bırakan ve hayret makamında bir ibadete çıkaran yüksek bir hakikattir. Bu anlamda da elbette ki, insan sözü olan şiir ile kıyas edilemez. Yani benzersizdir. Şuara suresinde; “Biz ona şiir vermedik”5 ayeti bize yine tam da bunu söyler. Şiir adına böyle bir girişi, “İslam’da şiirin hakkını vermek” adına ortaya koyduktan sonra kendi dünyamızdan şiire düşenleri, kendi penceremizden adımlamaya devam edelim.

*

Arada bir durup dinlenmek ne güzel…
Farklı yerler görmek, farklı taraflardan bakmak.
Sadece etrafındakilere değil, kendine de…
Nefes aldığınızı hissedebilmek her zaman kolay olmuyor.
Kendinizi fark edebilmek her zaman mümkün olamıyor.
Hep kendimiz için bir şeyler yaptığımızı zannederken başkaları ve başka şeyler için koşturuyor, kendi kendimizi nesneleştiriyoruz bir süre sonra.
İşte o zaman sadece nefes almanın ve yaşamanın ne denli güzel olduğunu değil kendi kendimizi bile unutuyoruz
Ve günler tekrarları oynamaya başlıyor. Dolayısıyla da zaman zaman boğazı sıkılmış adamlara dönüyoruz, Ruhumuz sıkılıyor.
İşte şiir arada bir durup dinlenmek gibi bir şey.
Farklı taraflardan bakmak, kendimizi dinlemek, kendimizi anlamak…
Nefes almak gibi bir şey…

*

Bir ömür boyu durmadan hırsla çalış çalış dur.
Hep ilerde rahat edebilmek, hep daha iyi imkânlara kavuşmak için…
Yıllarca böylesi bir hayat için ya da hayal için ha bire erteleyip dururuz dost muhabbetini…
Yoğun iş tempoları, yetişmesi gereken işler, sonu gelmeyen ihtiraslar…
Son beş on sene rahat etmek için bir ömür boyu çekilen manevi çileler…
Mekanik ilişkiler ve paranın gücü…
Oysa insan bir fincan kahvenin tadında arkadaşlığı, kardeşliği, sıcaklığı, muhabbeti özler.
Oysa insan birbiriyle latifeleşmekten, fikrini ve düşüncelerini paylaşmaktan, hoşça vakit geçirmekten ve birbirine değer vermekten, birbiriyle halleşmekten mutlu olur. Hayat, ara ara da olsa, insanın hoşça ve nitelikli yaşamayı, işinin gücünün arasına ustaca serpiştirmesiyle hayat bulur. İşte şiir, bir kahve fincan gibi dostluğu ve kardeşliği yudumlama, ferdin nitelikli yaşama alametidir.
Şiir, büyük medeniyetlerin ve toplumların en bariz sıfatlarından birisidir.
Tarihteki tüm zirve medeniyetlerde, şiir ve şiirin içindeki duyarlılık her zaman o toplumun niteliğinin tercümanı ve vazgeçilmezi olmuştur.

*

Bazen koparız hani… Güvendiklerimizden, sevdiklerimizden, sevildiklerimizden…
Hiç ummadıklarımız başımıza geliverir birden. Yelkenlerimiz iniverir, dönülmez akşamların ufuklarında sayarız kendimizi…
İçimizde yaşarız kimseyle paylaşamadıklarımızı.
Gece mehtabı yaşamak isteriz bir deniz kenarında.
Bir el ararız bize teselli sunan. Çekirgelerin sesinde ararız hüznümüzün sessizliğini ve çaresizliğini.
Bülbülün sesini, gülün neşesini duymak isteriz ruhumuzda.
İşte şiir mehtabı yaşamak gibidir hayatın arka yüzünde.
Bazen içimizdeki hüznün sessizliğini ve çaresizliğini yaşarken bazen de bir bülbül öter, bir gül biter yüreğimizin bir yerlerinde.
Şiir dil olur içimizdekileri konuşur, yol olur başka gönüllere girer çıkmamacasına, ses olur duyulur asırlar ötesinden.
Şiir bir haldir akar.
Ne güzel akar… Sade, duru, aheste aheste, ama ahenkli.
Çok uzaklardan gelir, çok uzaklara akar…

*

Âlemin tefekkürüne dalarız âlemimizde.
Bir portakalın rengi mest ederken akşamın alaca gün batımı gibi; bir narın tanelerindeki dizilişine vuruluveririz.
Atomlardan galaksilere, çiçeklerden dağlara, moleküllerden çeşit çeşit ebrulara, hatlara, bestelere varıncaya değin.
Bir ney sesinin ruhlarda bıraktığı tılsım gibi ararız hakikatin nefsimize bakan yüzünü.
Ayna gibi vurur mahlûkatın yüzüne aradıklarımız.
Belki herkesin aradığı farklıdır ama istek ve arzuları farksızdır sonsuza uzanırken.
Herkes cemali arar, kemali arar, ihsanı arar…
İşte şiir, bir cemal ve kemal arayışına bir ihsandır, sahibinin duygu ve düşüncelerini gösteren bir aynadır, bir özlemdir sonsuza, sonsuz güzelliklere.
Fakat bazen sebeplere takılır mecazîleşir, bazen de hakikate erer ve onda eritir.
Şiir, şairin kalbinin kulağı, aklının fısıltısı, ruhunun tılsımıdır. Şiir hakikate ulaşanın hakiki sesi ve sözüdür.
Aksi ise ses ahenginden ibaret mecazî bir güzelliktir.

*

İnsan kalbi.
Hayatın hayat bulduğu yer…
Sıklet merkezi.
En vurucu, en can alıcı ve en can verici yer.
Tüm süzgeçlerden süzülüp, duygu ve düşüncelerden geçip, özümsediğimiz veya ölçüp biçip tarttığımız pek çok fasıldan sonra nihayetine erdiği hükmün tasdik makamı.
Tıpkı bir müessesedeki pek çok yerden geçerek en son vaslına erip imzalanıp mühürlenmesi gibi.
Tıpkı yetki sahibi bir imzanın en resmi evrakın altındaki imzası gibi.
Hayat ulvi bir bestenin melodilerinin ruhta bıraktığı iz kadar gizemli
Fakat bir o kadar da berrak, bariz ve sürükleyici, mest edici…
İşte hayat tam da böyle bir şey.
Bir sehl-i mümteni.
Kaba bir tabirle; imkânsız basit…
Güzelliği herkesin fark edebileceği kadar açık, basit, düz, yalın, sade, hilafsız, katıksız, saf, billur billur… Ama…
Ama kelimelere sığmayan şekle ve kalıba girmeyen, ifade etmenin kâinata yayılan eşsiz ihtişamını içinde duyabilecek kadar zor.
Hani şairin, “Duyuyorum, anlatamıyorum” dediği gibi bir şey.
İşte şiir böyle bir şeydir. Anlatamasa bile duyabilmesi, hissedebilmesi…
Anlatamasa bile anlatmaya çalışması…

Dipnotlar
1. Şuara Sûresi, 224-226
2. Şuara Sûresi, 227
3. Mu’cemü’s-Sağîr Tercümesi ve Şerhi, 2:219 (531)
4. Müslim, Fezâilü’s-Sahabe:153; Mu’cemü’s-Sağîr Tercümesi ve Şerhi, 2:393 (686)

Yusuf Sönmez

ArZu
17-08-2011, 03:40
Bu şehirde kalbim bile yok

Gitsem biraz, gitmek olmaz… Gidecek yer olsa, yar orda durmaz… Müzikler fena, gece yakıyor. En zoru böyle zamanlarda İstanbul’da olmak… En zoru yarsız bir şehri göğüslemek… Erkek çıkıp dese ya, ‘kadın başına şehri göğüslemek düşmez sana’ ama demez… Yüreği kadınınki kadar öne meyilli değildir erkeğin. En çok arkadan bakmayı sever. Ama kadın öyle mi? Ateşlerin içinde yanacak ki kadın ‘yüreğim var, kalbim atıyor’ diyebilsin… Ateşte yanarda yanıyorum der mi kadın? Der… Yanıyorum…

Bir şehrin yamalı halini gösterir giden sevgili. Deniz gördüğünüzde gözlerinizin içinden akan ona aittir. Gözleriniz sulanmaz, başı dik yaşlar denir bu halinize… Bilen bilir, en çok yamalı bir aşk kondurur İstanbul göbeğinize… Göbek çukurunuza bir aşk düşer, acı çekişler başlar… Göbeğiniz düşer, anneniz el edemeyecek kadar el olmuştur. Aşk boşluğa düşen bir şeydir ve artık lügatinizin baş harfleri belli olmuştur… Göbek boşluğunuzu turuncu acılar yoklarken kabiniz yeşil bir öze çırpınmayadurmuştur… Elleriniz, acıya bağışıklık kazanmışsa ne ala. Yoksa alışma süreci yanıklarla birleştiğinden kaybolursunuz yollarda… Sokaklar ve caddelerce yetim çocuk bakışı olur yürüyüşleriniz… Yürürken nereye gittiğiniz bile belli değildir… Mevsim hep baharın sonunda tıkalı kalmıştır… Eylül’e söz verdiğinizden beridir bu hal, bu hal kalıcı bir damar tıkanıklığı gibidir… Bir kadın değil sözlerim, bir aşk boyu vuslat hevesi…

Cırtlak bir bahar sizi bekleyen İstanbul’da… Ardınızda, renklerini bahara takas eden bir aşk duruyor. Köşedeki çiçekçi size yaklaşıyor. Eyvah! Yüreğinizde ki aşkı gördü… Çiçek satmak için bildiği tüm güzel lafları etmeye başlıyor, sizin kulağınıza bir müzik geliyor. Müzik yârin gözlerini müjdeliyor… Yârin gözlerinin kör olduğunu söylüyor bu şarkı, lanet okuyorsunuz… Yo yoo, yanlış duymuş olmalısınız. Almadığınız çiçek yüzünden ‘yârinin gözü kör olsun e mi?’ diyen çingenenin sesi şarkıyı perdeleyen… Tamam, çingeneyi savdınız başınızdan… Haydarpaşa’ya sırt dönmeyen bütün insanlar adına, gözlerinden dem vuruyorsunuz İstanbul’un… İstanbul’un gözü kör olsun diyor geride kalan tüm çiçekler… Çiçekler hep geride kalan oluyor, siz gidiyorsunuz olduğunuz yere…
Gözlerinizin merkez olduğu yerler adına ait olamıyorsunuz şehre… Hangi şehir olduğu önemli değil… Siz varsanız bütün şehirler soyut sizden… Bir haftalığına yok olmuştur yar… İstanbul artık sizin değildir… Bir haftalığına uzaktır bakışlarınızın hükmü. Yüreğinize bir ateş düşse ne olur… Bir kalbiniz bile yoktur şehirlerde…

Buraya ait değilim, diyen ses sizindir… Yanıyorum der kadınlar, geride kalmış tüm çiçekler adına…

Asude Zeynep Toprak

ArZu
17-08-2011, 03:40
Deli


Gölgeler boyunca yürüdü.
Sonbahara ne kalmıştı ki. Artık rüzgâr serin esiyor. Yapraklar havada savruluyor; sarı, çürümüş yapraklar. Birkaç gün öncesine kadar durgun sularda nazlı nazlı uyuyan balıkçı tekneleri artık kıvranıyor, sallanıyor.
Şehrin çehresine bir soğuk düşmüştür. İstanbul üşümeye hazırlanmaktadır.
Parkasını sırtına geçiren adam, elleri onun ceplerindedir, yaprakları ezerek, tekmeleyerek; ürkek, yalnız yürüyor. Sigarası ağzındadır. Dumanı havaya dağılıyor, gözlerine doluyor. Bazen öksürüyor, nikotine yeni mi başlamıştır?
“Ben yenilgiyi böyle mi tadacaktım? Yaşım yirmi sekiz. Şehir kazanmıştır. Ama hâlâ pes etmedim. Şu yürüdüğüm yolların beni çağıran son noktasındaki gelecek günlerime hırsla sarılıyorum. Yalnız, korku bütün tufanlar gibi bedenimi sarıyor.”
Genç adam mırıldanıyor. İskeleye yanaşan gemilere, inmek için sabırsızlanan yolculara bakıyor. Rüzgâr saçlarını karıştırıyor; o, elleriyle düzeltmeye çalışıyor. Yollardan otobüsler, sarı arabalar geçiyor. Eyüp Camii’nden şimdi bir vaktin ezanı yükseliyor. Adam acıkmıştır. Ama konuşmaya ara vermiyor.

“Seni görmüştüm. Ellerin Boğaz’ın tuzlu sularına değiyordu. İşte, uzakların sessizliği. Bir kadın tahayyül etmiştim. Uğrunda savaşların verildiği, gemilerin yakıldığı mukaddes bir vatan gibi olmalıydı. Şehir büyüyordu. Düşündüklerim, hayalini kurduklarım bir bir küçülüyor. Anadolu taşrasından, dorukların sükutundan kopup, gemi böğürmeleri arasında, katil bakışlı kızarmış gözlerin huzurunda senin, kurguladıklarımın peşindeydim. Realite soğukluğu. Ve özlemlerim gibi olmayanlar. Şimdi asfalt caddelerin kenarlarında, deniz tarafı iri zincirler gerilmiş sahil yollarında titreyerek yürüyorum. Yanı başımdan egzoz dumanları ve martılar uçuşuyor. Tanımadıklarım hızla, gülüşerek, sevgilileriyle geçiyorlar. Balıkçı teknelerinin ardından ağlar sürükleniyor. Baloncular üşümüş, çekirdek satıcıları yorgun, isyankâr.”
Kışın sel kabarıp, insanların karşıya geçerken güçlük çektiği dereye bir ahşap köprü yapacaktı. Dülger, ağaç yontucusu değildi. Nuh da bir gemi inşacılığından anlamıyordu. Ama dünyanın sularla boğuşmasına karşı durabilen, yüzen bir araç yapmıştı. Amcası ve köyün diğer insanları el ele verdiler ve bu köprüyü derenin üzerine oturttular. İstedikleri, hayalini kurdukları şeyler biraz emekle, biraz ter dökmekle oluyordu. Çalışıyorlardı. Azmediyorlardı. Durmuyorlardı. Ovaya sis çöktüğünde, bir sabah vaktidir, yonca otlarını topluyorlar. Dağdan meşe dallarını kesip kışa hazırlıyorlar.

Şehrin gecesinde yürüyor. Elleri önüne düşmüştür. İki yanında bomboş kalmış elleri sallanıyor. Ve bu güzelliği çok istemişti!
“Ya katil olacaktım, ya da deli. Şehir bana idealler vermiyor. Uzaktan davulun sesinin hoş geldiği söylenirdi. Şimdi devasa bir metropolün sokaklarında çaresiz bir hastalığa yakalanmış aç köpekler gibi geziniyorum. Sevgilimi o koyda, mavi atlastan yelkenli bir gezinti teknesinde bırakıyorum; bırakmak zorunda kalıyorum. Korkular ve tenhalıklar görüyorum.Yıldız Parkı, Fethi Paşa, Çamlıca’nın aşağıları, Tophane’nin arkasındaki metruk alan yalnızların, kimsesizlerin yerleri mekânlarım oluyor. Çoğu zaman sabaha karşı uyuyor ve ağzımdan köpükler fışkırmış bir halde aç uyanıyorum.Günler çok fazla geçmiştir.”

Adam şehre baktı.Yüksek bir yerde, ağaçların arasında duruyordu. Aç ve güçsüz durumdaydı. Titrek bacakları adeta onu taşıyamıyor. Güneş batı tarafta asılıydı. Aşırı yüklenmiş dev bir turuncu gemi tam köprünün altından kayıyor. Şehir hatları vapurları böğürerek sanki o iri cüsseden kaçışıyorlar. Kılavuz kaptanlar güçlük çekiyor. Adam elleriyle alnına siper yaptı. En uzakları görmek istiyor gibiydi. Galata Kulesi külahlı haliyle seçilmiyor, Süleymaniye yine devasa duruşlu, gizemli, vecd içinde. Topkapı. Ayasofya…

“Nasıl yaşadığımı anlatmakta zorlanıyorum. Ellerimi savurup boşluğa çaldığım her yerde senin gözlerin duruyor. Onları yakalamak için ileriye atılıyor ve mekânın kimsesizliğine düşüyorum. Fırıncıların, dönercilerin önünden geçmek durumunda kaldığımda halime acıyıp ekmek, bazen şansımdan mıdır, nedir yemek artıklarını bana veriyorlar. O anı çok eskilerden aklımda kaldığı şekliyle bayram sayıyorum. Ve doyuyorum. Bu sevinçle sahilin yolunu tutup çıplak ayaklarımı yosunlu suda çırparak martıların çığlığını dinliyorum. Adeta çocuk gibi davranıyorum. Genç bir kadına anne, beyaz sakallı bir ihtiyara “Nasılsın çocuk?” diyorum.

Gözlerim kararıyor. Erkek cinsinde iradenin güçlü olduğuna inanırdım. Mecnun’u kınamıştım. Güçsüzlüğü, çöllere sığınıp vahşi hayvanlarla konuşması yadırgadığım durumlardı. Şimdi aynı haldeyim. Gezinti teknesinde yüksek sesli müzik çalınır. İnsanlar oynar, sahile, ,bulunduğum yöne el sallarlar. Yorulana kadar o geminin peşinden koşarım. Ne yaptığımın bilincinde değilim. Dağa (taşra) dönemiyorum. Şehrin ortasında kalakaldım. İnsanlar davranışlarıma kahkahalarla gülüyorlar, bana küfrediyor ve halimi umursamadan geçiyorlar. Kendime çekidüzen vermeliyim. Ama irademi toparlayamıyorum. Mecnun’un haline gülen yoktu, çünkü çöle sığınmıştı. Sadece onu ben yadırgamıştım. Şimdi o gözler uğruna gerçekten de acınacak haldeydim.”

Haftalar art arda ilerledi. Soğuklar kendini aşırı bir şekilde hissettiriyor. Yağmur damlaları şehrin yaşayanlarını, evlerini, köpüren, kuduran denizini ıslatıyor. İshak hırpani kıyafeti, darmadağınık saçları ve itici sakallarıyla ve etrafa dağıttığı iğrenç kokusuyla kahvenin bir köşesine büzüşmüş, ortadaki sobadan yayılan sıcaklıkla ısınmaya çalışıyor.

“Ne yapıyorsun İshak Ağa?” dediklerinde ağzından korkmuş bir “Iııı” sesi kopuyor. Anlamsız bir sesler yığını.

“Onların sözlerinden, bana takılmalarından bir anlam çıkaramıyordum. Okey oynuyorlar, sigara dumanları arasında şakalaşıyor ve kahkahalar atıyorlar. Burası bir balıkçı kahvesidir. Kıyıda, duvarı denize değen, camından suların yanağından kayan gemilerin göründüğü bir mekân. Kışları oraya sığınıyordum. Fecaatin doruklarını zorluyorum.

Akşamları inleyen gemiler geçiyor. Arka caddeden ani fren yapan sarhoş sürücülerin o korkunç sesleri geliyor. Başım dizlerimin arasındadır. Tükürüğümle ağzımdan yere uzanan bir iplik yapıyorum. İnsanlar çekilmiştir. Korkumu dağıtmak istiyorum. Senin ellerini, o tutamadığım sadece denizin tuzlu sularında hayal edebildiğim ellerini düşünüyor, gecenin ardındaki sabahı bekliyorum. Görkemli, içinde salınarak yürüdüğün kâşâneler kuruyorum. Sen yanımdaydın, kollarımdaydın. Aşk en olgun halindeydi. Kadife örtülü masalar, sandalyeler bir şarkı, seninle dolu, ritmini, notalarını hatta eslerini senin oluşturduğun bir şarkı dinliyorlar. Ay ışığı camdan içeriye doluyor. Yakamozda martılar kanat çırpıyor. Sen somutlaşıyorsun. Hayır sen soyutsun.”

Adam karabasanlar içindedir.

Şimdi beyaz bir güneş doğdu. Şehir hareketli, insanlar telaşla koşturuyor. Gemiler doluyor- boşalıyor. Taksiciler kavgaya tutuşmuş. Balıkçılar ağlarını tamir ediyor. Açıktan bir yelkenli geçiyor. Güneşe doğru kayıyor. O adam, İshak sevgiliyi bulamıyor. Gece oluyor, yıldızlar parıldıyor. İshak zamanın her anında inlemelerini, feryadını tüm sokaklara, gök kubbeye gönderiyor. Açlık mı? Artık umursamıyor.

“Ne yanar kimse mana ateş-i dilden özge
Ne açar kimse kapım bad-ı sabadan gayrı.”

“Kimse gelmiyordu. O bekleyen biri bendim. Leyla hiçbir şeyin farkında olamıyor.
Şehrin buz kesmiş sokaklarında yalın ayak adımlamıştım. Açtım ve halsizdim. Kulübemde akşam bir anda oluyor, gece hiç geçmiyordu. Hastalığa yakalanmıştım. Doktorlar gelmiyordu. Gerçi kimseyi kabul etmiyordum. İhtiyarlık ufuklarında geziniyordum. Artık yer yatağındayım. Kalkamıyorum. Uzak komşular bazen yemek gönderiyorlar. Bir çocuk geliyor. Onu, benimle ilgilenmekle görevlendirmişler. Yalnızdım, ama hiçbir vakit bir başıma kalamıyordum.

“Aşiyan-ı murg-i dil zülf-i perişanındadır
Kande olsam ey peri gönlüm senin yanındadır.”

“Çocuk Musa perdeyi çek, ay ışığı yüzüme değiyor. Kapıları ve pencereleri sıkıca kapat, martı çığırışları kulaklarıma doluyor.”
“Perdeler ve kapılar kapalıdır Mevlânâ İshak.”
“Döşeğimde uzanıyorum.”
İhtiyar İshak doğrulmak istedi. Bunu yapmaya gücü yetmedi. Musa yardımına yetişti, ama o bunu kabul etmedi.
Karanlık uzaklara, kulübenin duvarlarına bakarak “Leylâ” diyebildi…

Nuhan Nebi Çam

ArZu
17-08-2011, 03:42
Ayna’nın sırrı

Güzelliğine düşkün, küçük bir kız çocuğu, aşıktı daha o demlerde suret aynalarına…
Bir gün gizlice, annesinin hazine gibi sakladığı makyaj çantasının yanına bir suçlu gibi yaklaşıverdi. Çantayı açtı hemen. Gördüklerinin her biri oldukça ilgisini çekti. Neler yoktu ki içinde…
Bir ayna, bir ruj, rimel, fondöten, krem ve adını bilmediği neler neler…
Pek çoğunun da niçin kullanıldığını anlayamamıştı aslında…

Rimel ve fondötenin rengini cazip görmeyince ilgisizce bıraktı.
Kırmızı bir ruja takıldı bakışları ve hemen alıverdi eline…
Zira her kız çocuğu gibi hayrandı kırmızıya. Kapağını açıp, dudaklarına ve yanaklarına sürdü. Göreni kahkahaya boğan bir vaziyette boyadı yüzünü.
Adeta sulu boya ile resim yapmayı öğrenen çocukların fırça darbeleri arasında boya fıçısı gibiydi… Rasgele fırçayı bir o yana bir bu yana savurmuştu sanki…
Bu yaşta yüzünün bu halinin güzel görünüp görünmediğini nasıl idrak etsin! Annesi bu malzemeleri kullandığına göre güzeldir ve yakışıyordur elbette…
Güzelleşmek için bunlar diye düşündü. Yoksa annesi kullanır mıydı hiç? Zira kaç kez annesinin aynanın karşısında bunları sürüşüne şahit olmuştu. O da annesi gibi aynanın karşısına geçip, kendi suretine uzun uzun baktı. Allahın doğal/fıtri boyası/sıbgatullah yerine, suni boyalar ile boyanmış kıpkırmızı yanaklar ve dudaklar aksediyordu aynada. Küçücük burnu, pürüzsüz teni, sevimli mimikleri ve yemyeşil gözleriyle gördüğü surete hayran oldu…
Beğenmiş gibiydi boyalı halini… Bu yaşta nereden idrak edebilsin şahsiyet olabilmek için, en yakınındaki aynayı taklit etmiş olduğunu..
Küçük kız bununla da yetinmeyip, bir de annesinin karşısına çıktı ve “anneciğim güzel oldum mu?” diye sordu.
Mukallidi önce kızıverdi küçük kıza… Üstelik bir güzel de patakladı…
Oysa Ayna/model kendisiydi. Kızmaya ne hacet!..
İşte küçük kızın aynalarla tanışıklığı o çok küçük yaşlarda başladı.
Sonraları henüz on dördünde, ayın on dördü gibi parlamaya başladığında, genç kız daha da güzelleşti, serpildi… Aynaların karşısından ayrılamaz oldu. Gün içinde kaç kıyafet değiştirdiğini yahut saçlarını kaç modele sokmuş olduğunu da hatırlayamaz oldu. Nasıl da gülümsüyordu aynalar ona derinden… Süslü bir kızmış vesselam meğer ta o günden…
Derken yıllar geçti ve zamanla gerçeklerle yüzleşti… Zahir güzelliklerin geçiciliğini idrak edince, batın aynalarla oyalanmaya başladı… Anlamaya başladı Filibelili’nin Amak-ı Hayal’deki “Aynalı Dede’yi”… Onun aynalarının sırrını… Gören göze ayna satan, aynalardan ayna beğenen müşterileri…
Gören göz için aynanın bir mana taşıdığını… Körler çarşısında ayna satılamayacağını…
Aynasız yaşanamayacağını… Tekâmülün olmayacağını…
Suretten Sirete giden yolculuğunda artık Siret aynalarına bakmaktaydı bu demde… Eskiden de elbiseler giyer aynaya bakardı şimdi de öyle lakin bir farkla… Ne kadar mana elbisesi varsa, bunları bir giyip bir çıkararak…Sonra yenilerini giyip, yeniden çıkararak… Kısacası bir halden diğer hale hep hicret ederek… Gönül aynasını hep cilalayarak… Lakin kim bildi erbabından başka sırrını?.. İdrak edemedi çoğu kimse aynanın esrarını… Kınadı onu çoğu zaman…
Ama küçük kız büyüdükçe aynanın kıymetini daha da iyi idrak etti. Parlattı, cilaladı onu ve kendi gönül aynasını… Birbirine baka baka kararan üzümler misali büründü onun rengine… Aşık olduğu ayna ona ifşa etti ona bir gün sırrını… İdrak ettiğinde aşk gerçeğini, anladı hakiki aşkın tanıdıkça artan olduğunu… Tanıdıkça azalanın bir yanılsama ve seraptan başka bir şey olmadığını… Anladı aşkın her dem bir tekamül, her dem bir arınış, her dem bir yanış olduğunu… İncelten, latifleştiren, ulvileştiren….
Buldu aynasını, bildi kendini… Bir süre sonra da anladı elbet aşık olduğunun kendi aynasından yansıyan aks olduğunu… Aynanın ona kendini aksettirdiğini…
Sonra yürüdü karşısındaki boy aynasına ve gülümsedi ona sevgi ve minnetle… Anladı…
Aynanın sırrı olmasa neye yarardı ki ayna? Nasıl gösterirdi ona kendini?
O da sırlanmak, sırlamak istedi gönül aynasını… Ayna ile ayn oldu… Ayan oldu… Ayan olunca da yok oldu… Ayna artık onun içindeydi. Kendisi ayna idi artık ol demde… Hakikatini idrak ettiğinde de hala sevdi aynayı… Daha da büyük bir sevgiyle… Müşvikane; müteşekkirane; vefakarane…

Anladı böylece aşk gerçeğini… Hakiki aşkın gözü söylenildiği gibi kör eden değil, idrakini açan bir ayna olduğunu… İşte buydu aşkın hakikati… Lakin ayna nerede?…
Anlattı anlatıcı bu hikâyeyi ve yeniden yorumladı… Lakin çoğu kimse anlayamadı hakikatini sırra vakıf olanlar dışında…
“Ayna ile bütünleşmiş miydi, yoksa ayna mı onunla bütünleşmişti?”… Anlaşılmanın ne önemi vardı ki, anlaşılmak için yazılmamıştı bu hikâye de… Zaten hayatta kaç kişi anlardı insanın hakikatini…
Paylaşmak içindi sadece, paylaştıkça bütünlenmek için, sevi/muhabbet için…


Sevda Dıraga Canbaz

ArZu
17-08-2011, 03:43
Hay Hakk! Nerede kaldı lak lak

O eski ve kıymetli zamanlarda, ne güzel sohbetler olurdu; nihavent makamlı ezgilerin eşlik ettiği mekanlarda. Nargilelerin etrafa yaydığı dumanların sarhoşluğu da eklenince değmeyin keyiflerine, o kadirşinas insanların…İki eski aşina rastlaşınca sokakta illa ki biri tutardı diğerinin kolundan, kadife lakırdılarla ikna ediverirdi diğerini, meydandaki söğüt ağacını altında oturmaya. “Selâmün aleyküm” deyip kahvehaneciye, birer demli çay rica ederler. Çoktan koyuldukları sohbetlerin canlılığı her şeye aksederdi. Kırışık alınları sevinç çizgileriyle belirginleşirdi.

Eskiden ‘Kelâm’ vardı, laklakiyat vardı, muhabbet vardı, sohbet vardı… Aynı anlama gelseler de, aynı kıymeti görmezlerdi. Velhasıl “Gel dostum, sohbet edelim.” Demek; hafifliğe iştikal ederdi. Hitap şöyle olsa, daha fazla hürmet getirirdi: “şöyle varalım da bir soluk hasbıhal edelim, üstadım?” Gücüne bakınız şu lakırdının, haşmetine, verdiği zevke bakın.

Gel zaman git zaman, değişim başladı. Ani başlayan bir fırtına gibi ve tüm bu zarafeti, tadı, zevki silip süpürdü. Kaldı, geriye kof, içi boş kelimelerle geçiştirilen misafirlikler. Bununla birlikte hürmet de savruldu, hissiyat da, muhabbet de… Keza, bir vapurda, bir otobüs durağında ve yahut bir sahil kahvesinde, böyle bir kimseye rastlamak imkansız hâle geldi. Olur da karşılaşırsak bu yaşı ilerlemiş insanlara, hummalıymış gibi bakıyor veya nükte konusu ediyoruz. Evet! Tam da böyle olmalı ki susuyorlar o insanlar, dolaşmıyorlar rıhtımlarda, bu yüzden olmalı binmiyorlar vapurlara.

Nitekim haklılar, çok haklılar hem de. Yürüyen merdivenler onların o güzelim adımlarına göre değil; onlar ne kadar yaşlansalar da merdivenlerden çıkmaktan hazzederler. Okuyarak öğrenirlerken eskiden; şimdilerde, bilgisayar oyunu öğretmeye kalkar torunları, anlamadığı cümlelerle, yolda rastlayamaz olurlar hasbihal edilecek o aşinalara; çoğu göçmüştür nitekim. Zaman ellerini öpmüştür, son kullanma tarihleri geçmiştir bu insanların. Hoyratça ve azımsayarak yorgun ellerinden tutup muhabbetten yoksun bu zamandan ebediyet köprüsünü aşırırlar.“Değişim ve dönüşüm” Franz Kafka’nın kitabındaki, böcek ‘Samsa’yı nasıl derinden sarsıyorsa bu yaşlı samsaları da öyle zedeliyor. Bilinmez gönül rahatlığıyla mı geçiyorlar kelâm yoksunu insanların arasından öyle sessiz sedasız. Yoksa bu mu yenilginin sebebi?..
Hasılı kelâm zaman öyle mekanik bir hal aldı ki, söz bitti; birkaç kelimeyle hayatımızı idame etmeye gönüllüyüz.
Eskiden ‘kelam’ vardı; şimdi ‘lak lak’ seviyesinde sohbetler bile edemiyor iki kişi, peki ama neden?

Elif Özdemir

ArZu
17-08-2011, 03:44
Siyah-Beyaz

Ömrümün en keskin dönemeçlerinden biriydi ilkokula başladığım gün.
Zihnime kazınan iki renk kaldı o günden; siyah ve beyaz.
O yıllarda ilkokul, ortaokul ve lise kıyafetleri tek model ve tek renkti. Siyah, arkadan düğmeli, kuşaklı; sıradanlaşmamıza olanca ihtimam gösterilmişti. Bu halimizle alaca koyunlar gibiydik. Siyah ve beyazın dışında kıyafetlerle okula gitmeyi zaman zaman hayal etsek de
öğretmenin ikazı ile dağılırdı hayallerimiz.
Okul önlüğüm, ayakkabılarım, çantam siyah; yakalığım, kurdelelerim, çoraplarım, düğmelerim ve mendillerim beyazdı.
Uzunca bir zaman dünya, bizim için siyah ve beyazdan ibaretti. Griyle tanışamadık. Bir şey ya doğru ya yanlıştı. Ya iyi ya kötüydü. Ya güzel ya çirkindi. Ya sağcıydı, ya solcuydu. Ya bizdendi, ya değildi. Ortalarda bir alternatif getirilmemişti bize.
Muhakkak birilerine ihtiyaç duyalım diye –olmalı- önlüğün düğmelerini sırtımıza dikmişlerdi. Her darlığımda yanı başımda olan annem burada da Hızır’ım olurdu. Önlüğümü ustaca giyer, sırtımı anneme dönerdim. O da beş beyaz ve iri düğmeyi ilikler, kuşağımı fiyonk yapardı.
Yaz boyu denize girmekten mısır püskülüne dönen saçlarımı musluğun altında ıslatır; balkonda iri dişli bir tarakla keçelerini açar örgüye hazırlardım.
Seyyar beyaz yakam, önlüğün önündeki minik bir düğmeye dikkatlice iliklenirdi. Bu yakalar, beyaz patiskadan veya pikeden dikilir, akşamdan ıslatılmış nişastaya yatırılarak kolalanırdı. Pazartesi günleri kolanın sertliği taze olduğundan çoğumuzun boğazı yakanın kestiği kızartıyla çevrili olurdu.
Silgimin ortasından yorgan iğnesi ile delik açılır, bu delikten geçirilen uzunca bir sicimle silgim önlüğün cebine çatallı iğneyle tutturulurdu. Onu en az yarım sömestri kullanırdık.
Tutumlu olmamız bize lafla değil hal diliyle benimsetilirdi.
Misal mi istiyorsunuz: Ağabeyimin küçülen paltosu itirazsız benimdi. Eski pantolonlar, annemin elinde bir gecede allanır pullanır bana yapılırdı. Geçen yılların ders kitapları asla atılmaz, genelde gazete kâğıdı ile kaplanırdı. Yarım kalmış defterlerin kullanılmış kısmı kesilir, kalanı seneye kullanılmak üzere kaldırılırdı.
Uzun beyaz çoraplarımı giydikten sonra annem, geceden ütüleyip dörde katladığı iki mendili birer cebime özenle yerleştirirdi. Birinci mendil ihtiyaç duyduğumda kullanılmak üzere; ikinci mendil pazartesi sabahları yapılan temizlik kontrolü içindi. O mendil, başka hiçbir şey için kullanılmaz, kendine has dokunulmazlığı vardı.
Okula ayak bastığım ilk gün öğrendiğim bu kural ileriki yaşlarımda beni hep takip ve tahrik etti. Bazılarının bazılarına karşı sebepsiz üstünlüğünü kabullenemedim. Anlamını çözemediğim yasaklara karşı refleksler geliştirmeye başladım.
Hâlbuki ne zengin ve ne güzel farklılıklarla geliyorduk şu misafirhaneye. Yapılan yanlış uygulamalar, anlamsız sindirmeler, dayatmalar olmasa; hangimiz sergilemezdi bu güzellikleri.
Okullar tam gündü. Sabah 8’de bu günkü gibi “Türküm doğruyum.” okunur, sırayla sınıflara girerdik.
İkinci veya üçüncü dersin sonunda; sınıfın kapısı açılır; beyaz başlığı, önlüğüyle bir elinde çinko kova, diğer elinde bakır kepçe hademe teyze içeri girerdi. Elindeki kepçeyi kovaya vurarak kuzularını çağıran çoban edasıyla bizi kovanın etrafına toplardı.
Kovanın kapağının kaldırılmasıyla gözlüğüne hücum eden kaynar süt-tozunun- buharından hademe teyze bir an etrafını göremezdi. En haşarımız, fırsatı ganimet bilir, kaptığı kepçeyi çinko kovaya vurarak sınıfı çın çın çınlatırdı. Öğretmen, sınıftaki gürültünün ayyuka çıkmasından çok; bunun koridorlarda dedektif gibi dolaşan başöğretmen tarafından duyulmasından çekindiği için sessizce gelir, kepçe hırsızının kulağına yapışırdı.
Markaların kölesi olma gibi acınası bir durumu hiç yaşamadık. Tüketim ve israf illeti henüz yakamıza yapışmamıştı. Çünkü eldekiyle yetinmenin sırrına ve tadına çocukça da olsa ermiştik.
Ama bizim de çeşit çeşit beslenme torbalarımız vardı. Torba dedim diye bu günkü plastik poşetlerden sandıysanız yanıldınız.
Annelerimiz evde kalmış kumaşlardan veya eski elbiselerden beslenme torbaları dikerdi. Kızlar için çiçekli, erkekler için siyah, lacivert veya kahverengi. Torbaların ağzı kalın bir sicimle büzülür, torba bu sicimden okul çantasının sapına asılırdı.
Siz şimdi beslenme torbasına ne koyardı k diye de merak ediyorsunuzdur. Zamanın modası çinko veya melamin bir maşrapa. Maşrapadaki süte bandırarak yemek için bir dilim ekmek.
Boş bir hap kutusu veya şurup şişesine süt tozu için toz şeker koyardık.
Hepimizin peçeteleri beyaz, peçetelerin kenarları -muhakkak-dantel veya oyalıydı. Dantellerin ve oyaların güzelliği övünme kaynağımız olurdu.
Nadiren katı pişirilmiş yumurta getirirdik. Bunu getirenlerin sayısı kırk kişilik sınıfta altı yedi kişiyi geçmezdi. Sınıfta çöp olmasın diye yumurta evde soyulur; yerken yanındaki görüp nefsi çekmesin diye torbanın içinde kopartılarak yenirdi. Cömert olanlarımız yumurtayı ikiye böler yanındakine ikram ederdi. İkramı alanın başka bir zaman iade-i ikramda bulunması sınıfın yazılı olmayan ama uyulması mutlak kurallarındandı.
Okula dönem başında çimento torbası gibi torbalarla süt tozu gelirdi. Beyaz kağıt torbaların üzerindeki yazılardan aklımda kalan sadece“made ın Amerıca”ydı.
Çocuk zihnimize kazınan bu sözcüğün, neyin ne olduğunu-veya olmadığını- anlayana kadar bizde hep sıcacık bir bardak şekerli süt çağrışımı yapmasına engel olamadık.
Küçük şehirde yaşamanın güzelliklerinden biri de; öğle zili çaldığında kendimizi okuldan dışarı canhıraş atıp yemek için evin yolunu tutmamızdı.
Evle okulun arasını akla hayale gelmedik azgınlıklarla geçirir, duvarların tepesinde değme cambazlara taş çıkaracak figürler uydurur; hayatın her anını oyuna çevirirdik. Aslında hayat bizim için oyun ve en kudretli besinimizdi.
Yolumuzun üzerindeki caminin şadırvanında abdest alanların haberi olmadan; yanlarına koydukları ayakkabıların, şadırvanın ahşap direklerine astıkları ceketlerin yerlerini değiştirir; maharetimizin sonucunu–yemeğe geç kalma pahasına-caminin duvarına siner seyrederdik. Çoğu yaptığımızın farkına varmaz; birbirinin ceketini ayakkabısını giyerdi. Biz de gülmekten karnımıza ağrılar girerek evimizin yolunu tutardık.
Mahallenin sokağına girdiğimizde karnımızın gurultusunu iyice azdıran kızarmış, buğulanmış ya da ızgara hamsi kokusunu alır almaz evlere çil yavrusu gibi dağılırdık.
Yemek sonrası evlerimizin hemen dibinde denize bakan tepede buluşmak adettendi. Yemeğini bitiren meyvesini alır, tepeye gelirdi. Neye yaradığından çok neye yaramadığı üzerinde durulan cipsleri, krakerleri, jolibomları tatmadık ama bu yüzden damak zevkimizde de bir eksiklik olmadı.
Meyvelerimizi yerken okuldan, evden, gelecekten, hayallerimizden konuşurduk. Çoğumuzun annesi okuma yazma bilmezdi. Hepimizin babası işçiydi. Pek azımızın evine gazete ve dergi girerdi. Herkesin evinde radyo vardı. Ülkemizle, dünyayla irtibatı, radyo, gazete ve dergilerden bir de Amerikalılardan sağlıyorduk. İngilizceye muhabbetimiz de o yıllarda başlamıştı. Bütün çocuklar, kiracıları veya komşuları Amerikalılarla sohbet edecek kadar İngilizce konuşurduk. Bize göre İngilizce için kursa gitmek olsa olsa parası bol aklı azların işiydi.
Şanslı babalar-sabahları içtiğimiz sütlerin asli sahipleri- Amerikalıların işlettiği radarda çalışırdı. O yıllarda onların daha çok kazandıkları için daha şanslı olduğunu düşünürdük. Biz gençliğe merhaba derken Amerikalılar Türkiye’ye bye bye dedi. Birçok arkadaşımızın babası işsiz kalıverdi. O zaman anladık ki şans gibi görünen şeyler; şans olmayabilirmiş.
Yazın gece yarısı girerdik evlere. Saklambaç, ara sıçanı, köşe kapmaca, uzun eşek, esir almaca, aç kapıyı bezirganbaşı, yakan top, istop, dokuztaş oynamaktan, didişmekten bitap düşerdik. Hiçbirimizin evinde televizyon yoktu. Olsa bile seyredecek takat bizde yoktu.
Evinde kütüphanesi olan kimseyi hatırlamıyorum. Fakat en mıymıntımızın bile gizlisinde en az altı yedi çizgi romanı bulunurdu. Teksas, Tommiks, Tombraks, Red-kit, Kinova, Tek en başta gelenleriydi. Çizgi romanları, sobanın altına konan, yerden dört beş santim yükseklikteki soba tahtasının veya yatakların altına saklardık. Açıkta okumak ders çalışmama alameti olduğundan ders kitaplarıyla kamufle ederek okurduk. Bu sefer de bir ders kitabının bu derece iştiyakla okunuyor olması şüphe uyandırır, yakalanırdık. Çizgi romanların akıbeti daima sobaya atılmak olurdu.
Gece uykuya durduğumuzda sabahı iple çekerdik, yaşanmamış bir güne uyanacak olma heyecanıyla.
Zihinlerimizi kirli sepetine çeviren, seyretmek için kumandaları parçaladığımız, birbirimizin yüzünü unutturan televizyon dizilerimiz olmadı. O dizileri seyretmediğimiz için hayatla ilgili hiçbir kaybımız da olmadı.
Oysa gece yarılarına kadar korkusuzca oynadığımız sokakta yanı başımızdakiyle sohbeti, karşımızdakiyle dost olmayı, küsmeyi, barışmayı, başkasının derdine ağlamayı, yenmenin gururunu, yenilmeye tahammülü sanal âlemde değil hayatın içinde öğrenmiştik.
Bizi yetiştirenlere her nefeste dua göndersek yine de hakları kalır. Ne diyeyim bizi iyi yetiştirmişlerdi.

İffet Oral

ArZu
17-08-2011, 03:44
Dağılan tespih

Saçların kısacık
Ellerin yumuk yumuk
Gözlerin, kocaman çocuk gözlerin
Bir sağanak gibi yağıyordu hayat
Kalabalıklar içinde zavallı çocuklardık
Keşke doysaydık annemizin bir tas sıcak çorbasıyla
O zaman dağılmazdı belki kehribar tesbih
Ve yıkanınca çıkardı sokaktaki çamur
Çocukluk ellerimizden

Sokak kapısı bir gün mutlaka kırılacaktı. Biri oğlan diğeri kız iki çocuğun büyütüldüğü ev bir gün sokağa dökecekti içini. Ne zaman baba biraz geç gelse eve bir huzursuzluk da birikirdi. Dört gözle beklenirdi baba. Ellerinde mutlaka bir miktar meyve ve şekerleme olurdu.


Sonra puslu bir kasım sabahı anne öldü. Kaç zamandır içini kemiren sinsi ur annenin önce bütün doğurganlığını sonra da bedenini eritmişti. Ev uzunca bir süre hastalık, ölüm ve anne kokmaya devam etmişti fakat bir daha asla bergamotlu çay ve kızarmış ekmek kokusu olmadı. Baba elleri böğründe, dağılmış bir yüzle döndü hastaneden. yüzündeki yorgun ve soluk sima hiçbir şeyi tek başına anlatmaya yetmiyordu. Artık daha fazla yürümek için hiçbir sebebe sahip olmadığı bir yol ayrımında bekliyordu.

Tam da oraya karısının yanıbaşına gömülmeyi çok istedi fakat yazı böyle yazılmamış ki, yaşamaya devam etti. Oğlan kendini ipsiz bir uçurtma gibi hissetti. Nereye isterse uçabilirdi belki, fakat dönecek bir yeri yoktu. İşte o günlerde evin artık bir yuva olmadığı fikri oluştu çocuğun kafasında. Sokaklar daha ilgi çekici ve vaatkârdı. Küçük kız ise sanki karanlık bir ormanda kaybolmuş gibiydi. Hiçbir anlam veremiyordu tüm bu yaşananlara. Rahim kanseri ne demekti, bütün bu kalabalıklar ne için doluşuyordu evin odalarına önceleri bir oyun gibiydi her şey, sonra da cevapsız sorularına bir de ölümü ekledi.

Anne bir yerlere gitmişti. İki şeyden ürperirdi küçük kız. Babası mavi plastik toplarını evin yan tarafındaki boş arsada gökyüzüne doğru tekmelediğinde topun bir daha gelmemesinden çok korkardı. Bir de televizyonda gördüğü gemileri yutan dalgalardan. Uçsuz bucaksız okyanusun derinliklerinde kaybolan, gecenin ve derin suların karanlığında yok olan gemiler ve insancıklar. Annesi neredeydi? Ona annenin cennet diye bir yere gittiği ve bir süre kendisini oradan seyredeceği her nezaman ona ihtiyaç duyarsa onun düşünmesinin yanında olması için yeterli olduğunu söylediler. Denedi, hafif altını ıslattığında, sokak arkadaşları saçını çektiğinde, canı üzümlü kek istediğinde, hep düşündü annesini, ama çamaşırlarını kendisi değiştirdi, abisi canına okudu canını yakanların ve bakkaldan kek gibi kokmayan hazır keklerden alındı annesinin mis gibi kokan kekleri yerine. Küçük kız büyüdükçe daha çok düşünür oldu tüm bu hikâyelerin yavanlığını ve kendisi de hikâyeler anlatmayı tercih etti. Kafasında yazdığı, yaşadığı ve insanlara anlattığı hikâyeler. Annenin ölümünden yanık yağ kokularının kapladığı mutfakta kavrulan helvalar kaldı, bir de o zamanlar hayatı da anlatılan bir hikâye gibi gerçek denilen şey ile bağını kopartarak yaşamaya başladı. Anne biraz da gerçeğe kurulan köprü demekti küçük kızın dünyasında. O yoksa gidip de dönmeyebilirdi kendi kayıp ülkesinden. Zihni paramparçaydı yamalı bir bohça gibi.

Sonra vicdan kabuk bağlamış bir yaraydı. Kimseler sabahın olmasını istemiyordu. Bütün rezilliği hayatın, gecenin katran karasıyla örtülmüştü. Bir çığlık örtbas edilmiş, kalın yastıklarla boğulmuştu. Sus pus olmuştu bütün sesliler. Öteye açılan ne bir gemi ne de azığı olan bir yolcu vardı. Söz yerini paslı bir gıcırtıya bırakmıştı. Böyleydi annesiz olmak. Anne çocukların içinde bir ılık vicdandı çünkü. Şimdi ise kabuk bağlayacaktı kanayan vicdan. Ya katılaşacaktı çocuk kalpleri erkenden, ya da küseceklerdi kendi zamanlarına. Küçük kız erkenden terk etti çocuk olmayı. Elde avuçta ne varsa terk edip yaşamaya çıktı bir akşam üstü. Bir daha dönmedi. Sanki bir testi kırıldı. Gülücükler saçıldı etrafa. Bir otobüsün farları ezilmiş bir çocuk gülüşünü aydınlattı o akşam.
Büyüdükçe karamsar oldu oğlan çocuk. Değmezdi hiç bir şey hayatta yol almaya. Lezzeti yoktu hiç bir meyvanın. Mademki bunca olan biten hep bir bulantıyla buluşuyor o hâlde neydi ki küçük de olsa bir anlam veren yaşamaya. Kendini adeta bir uçuruma bırakmış ve sürekli düşüyormuş gibi yaşayan babası mı…

Baba kendi başına var olabilen müstakil bir ada. Anneydi ancak onunla tamamlanabileceği. Annenin ölümünün ardından bir daha rüya görmedi çocuk hayal kurmayı ise terk etti. Kendini gerçeğin çelikten mahpesine kapattı. Buydu büyük kapatılma. Artık kim verebilirdi ki ona özgürlüğü. Kendi tırnaklarıyla duvarlara kazıdığı şiirleri alabildiğine yavan, bütün sözleri eksik buluyordu. Sanki bütün şarkıların bir melodisi kayıptı. O yüzden bu kadar uyumsuzdu yaşamak. Her şeyin tek bir şeye bağlandığı bir dünya olsaydı keşke. Darmadağınık olmasaydı evin içi. Annenin merhametiyle örtülseydi bütün odalar, sıcacık bir buğu tütseydi kış aylarında ocağın üstünden. Fakat ne varki bir karmaşaydı her şey. Evin içi, odası ve tabii kafası da öyle. Bir çıkış yoktu. Açık bir kapı. Belki Allah acırdı hâline de ona yeniden merhametini yollardı bir kulunun ellerinde. Fakat tanrısal bir lütuf için fazlasıyla günaha gömülmüştü elleri. Kendi zamanının bütün hastalıklarıyla malüldü çocuk. Bir kere inanmayacak kadar çok şey görmüştü kelimelerin ahengine. Basılı kağıtlar selüloz yığınlarından bıkmıştı, renkli ekranlar karşısında boş gözlerle uyuya kaldığından hiçbir şey ona tesir edemezdi.

Böylece büyüdü çocuk annesiz, merhametsiz ve de bir yuvaya kavuşamadan. Tek çaresi beklemekti. Belki bir gün bulabilirdi dağılan tespihin imamesini sonra sağlam bir iple bağlardı kendini de ve de tek tek bularak işlerdi eksik tanelerini ruhunun…

Zülküf Oruç

ArZu
17-08-2011, 03:45
Yüreğim seninle mühürlensin


Aradığım sendin güle dönerken şafaklar, küllenirken akşamlar…
Gül kızıllığında müjdeler aradım ebrulî bulutlardan hüzme hüzme süzülürken ışıklar.
Çöl benim içimde, acı benim içimde. Mecnun’un, geceler ve gündüzler boyu Leylî iniltilerini bir ney gibi dinleyen kum taneleri ayaklarımın altında ateş ateş çoğalırken, geceyi özlüyorum. Gecelerde dolunaylar gibi doğasın diye ufkumda yâr!
Çölün sessizliğine düşerken yıldızlar, yüreğimin kuytularına serinlikler insin cennet cennet ne olur! Bir aslan avcısının çölün hür ufuklarında geceyi yorumlayıp da, “Ebedi ve ezeli Sevgilinin dört duvar arasına sıkıştırılamayacağını anladım.” deyişi gibi ben de gönül semalarımda yıldız yıldız beliren mühürlerine bakıp seni yaşamak istiyorum içimde ey sevgili!
Benim için her gül yaprağında sen, her yağmurda sen, her rüzgârda sen… Varlığım seninle… Zamana senin adınla mühür vuruyorum. O mühürler ki, zamanın sonsuza uzandığı yerde ancak yine senin adınla açılır, yine senin adınla okunur.
Gönlümün gaflet çölünde perişan düştüğü demlerde hasretimi affıma ferman say da ne olur ötelerin tütsüsüyle yeni mühürler vur yüreğime. Zaman ırmağının donduğu ötelerde de açılacak sonsuza uzanan yeni mühürler.
Yüreğim seninle mühürlensin.
Adım, adınla bilinsin yâr! Adımlarım ne yana dönse sana olsun. Ki, sen her yanımdasın. Biliyorum şah damarımda akan kan, daha yakın değil bana senden.
Yakınlığın gül tadında yanmaksa eğer uğruna, ne olur beni de yak yaprak yaprak aşkınla. Bin kerre bozduğum tövbelerden sonra yeni baştan yazılsın gecenin en mahrem saatlerinde aşk kitabım. Kitaplar kitabından nasibime ilkin nasıl adın düşmüşse, yine öyle adınla başlasın satırlar. Nice gönlü bin parçaya bölen Züleyha bakışlı güzellerin aşk sayfaları rafa kaldırılsın Yusuf kanatlarıyla.
Titreyen dudaklarımdaki son mühür, son isim, son çağrı son tat adın olsun…
Bunu affıma ferman bilirim.
Sen varsan yâr, her şey bana yâr!
Vücut zindanında sana müştak gönlüm nice baharlar yaşar adınla yağmur yağmur, demet demet.
Mısır’a sultan olmak değil mi ki ışığa hasret köhne zindanlardan geçiyor, beni de nefsin zindanında esarete mahkûm bir Yusuf say da, arındır ve sonra da kavuştur özgürlüğüme yâr!
Bilirsin, özgürlüğüm, sana tutsaklığımdır.
Arzuların kör kuyusuna benim de atılmışlığım vardır. Ne olur beni de Yusuf’lardan say, yolla ümit kervanlarını, sal rahmet kovanı. Ufkum senin rahmetinle şenlensin. Göz sahillerimde dalgalar senin adınla coşsun.
Tesellim; hasretimdir, gözyaşımdır, umudumdur…
Bulut bulut dolan yüreğimden sana akıtıyorum gözyaşlarımı yâr! Önce adın, sonra adımlarım… Ben bir gelirken sen iki gelensin. Benim için bana benden daha çok yönelensin.
Çağları aşan çağrılarınla günü beş parçaya bölerken, ne olur her parça benim için bir altın dilim olsun secde secde sana yönelişlerimle…

Osman Alagöz

ArZu
17-08-2011, 03:46
O tertemiz karların bile kirli bir yüzü vardı demek


Kırsalda doğaya karşı savaşan hamile kadınlara ve okumaya çalışan o çocuk yüreklere…

Sokaklar, caddeler, evler, beyaz karlarla örtülmüş geceden…

Her yer bembeyaz…

Şehir gelinlik giymiş sanki bu sabah…

İçimde, bembeyaz çoşkular, bir o kadar da hüzün var…

Çocukluğuma gidiyorum…

Çocukluğumun karları da böyleydi…

Soğuk bir gecenin, sıcacık bir yatağına yatar,

o şirin beyaz örtüyle uyanırdık sonra…

Her yer bembeyaz olurdu…

Sokaklar, caddeler, avlular, damlar, her yer…

Eskimiş çorapları kat kat eder, giyerdik ayaklarımıza sonra…

Trabızan ayakkabılarımız vardı…

O bembeyaz örtüyü, kapkara ayakkabılarımızla kirletirdik…

Ama, masum bir kirlilikti bu…

Çoktandır böyle delice yağmamıştı kar…

Küsmüştü belki…

Çocukluğumdaki karları anımsattı bana…

Alıp götürdü beni, sürükledi o zamanlara…

Ker***ten yapılmış evimizin damını, üşüyen ellerimizle temizlemeye çalışırdık o vakitler…

Damdaki karları, çatalımsı bir tahta parçasıyla traş ederdik sanki…

Konu komşunun toprak damlarında koşturur durur, mahalllenin, ama pîr olmuş çocuk avcılarından kuşları avlamak için garip garip yöntemler öğrenirdik…

Naylon iplikleri kısacık keser, onları düğümler, toprağa saplardık ilkin…

Tuzak yerini kışlıklarımızdan arakladığımız buğday taneleriyle doldurur, kendimizi bir köşeye gizlerdik sonra…

Beklerdik…

Gök yüzünde bir müddet dolanıp yerdeki yemlere çömelen kara kuşlar, o hain tuzaklarımızın kurbanı olurlardı sonra…

Tuzaklara yakalanan kara kuşlar, güvercinler, kanatlarını bir süre çaresizce çırpar, daha fazla dayanamaz, esir düşerlerdi…

Büyük avlumuza o kadar karlar yağardı ki, adım atamazdık…

Her sendeleyişte, tekrar tekrar dengemiz bozulur, karlara yüz üstü düşerdik…

Odunluktaki küçücük kömürler, kardan adamın gözleri, düğmeleri de elbisesine saklardık her daim…

Güneş çıkmasın, kardan adamımız yaşasın diye, çok dua ederdik…

Çocuktuk işte…

Konu komşudan ufacık taslara doldurduğumuz, o pamuksu karları yediğimizde, ağzımıza çocuksu tatlar doluşurdu…

Güzeldi…

Sanki o zamanın karları bile farklıydı…

Süt beyaz, kirlilikten, kokuşmuşluktan arınmış, bembeyaz bir örtü gibiydi sanki çocukluğumuzdaki karlar…

Kendi ustalığımızla, kayağa benzettiğimiz, ufacık kaygan tahtaların bir ucuna bir sicim bağlar, karların üzerinde çocuksu yolculuklara çıkardık çoğu kez…

Mahallenin orta yerinde, eskimiş, pörsümüş tenekelerin içine, konu komşudan yürüttüğümüz odunları doldurur, sonra onları yakar, etrafına dizilir, oyunlar oynar, şarkılar söylerdik…

İçimize sımsıcak duygular doluşurdu…

Çocukluk işte…

Güneş eritmesin, mutluluklarımız sönmesin diye, avuç dolusu karları evin en soğuk yerlerinde saklardık çoğu kez…

Ama hiçbir şeyin, hiçbir zamanın hükmedemediği bütün umutlar gibi, sakladığımız o karlar da, güneşe veyahut o sinsi zamana yenik düşerdi…

Yüreğimizdeki çocuksu umutlarla beklerdik.

Bir dahaki kışları…

Yağacak karları…

Umutları…

Oyunları…

Hayatın, saf, engelsiz, koşuşturmasız tarafıydı belki de bizimkisi…

Karlara yenik düşmüş, yolları kapanmış köylerin, hastaneye yetişmek için bekleyen, karnında bir yavru ile set kurmuş karlarla amansız bir kavgaya bulaşan hamile kadınlar nereden, nasıl gelsindi ki aklımıza… ?

Her şeyin bir bedeli vardı işte…

Şimdi daha iyi anlıyorum, geriye dönüp baktığımda…

Çocukluğumuzda yaşadığımız, bize o zamanlar bile tuhaf mutluluklar yaşatan o karların bile, kirli bir yüzü veyahut bir bedeli vardı demek…

Tıpkı her şeyin; kirli bir yüzü veyahut bedeli olduğu gibi…

Zeki Akın

ArZu
17-08-2011, 03:47
Başını örten bir kızın yüreğinden

Son zamanlarda gündemi saran başörtüsü meselesi gün geçtikçe haberlerde, çeşitli tartışma platformlarında ne kadar da traji komik bir hâlde sunulmaya başlandı..

Bir yanda özgürlük haklarını savunanlar, diğer yanda ateşli laikçi savunmalar, öte yanda hukuk ve yasa kitaplarını tabiri caizse tefsir edenler.. Hatta özgürlük kavramı bile iki zıt kutup tarafından savunulmaya (tartışılmaya) başlandı. Bu kez bir köşede herkes istediğini yapmakta özgürdür diyenler, diğer köşede asıl özgürlük açmaktadır diye “diretenler” sahne alıyorlar; ortada da kutsal kitabımız Kur’an duruyor. Herkes parmağıyla onu göstererek savunduğu teze açıklama getiriyor; ya da getirme çabasıyla çırpınıyor.

Başta olayın sunulmasını dramatik olarak ifade etmiştim. Bunun birçok boyutu olmakla birlikte, en önemlisi şahsımca kökü esaslı bir şekilde İslâmiyete dayanan ataların çocukları olarak aynı topraklarda kutuplaşmaya adım atmış olmamızdır ve karşı tarafların adeta birbirine düşürülerek ortaya nefret ve öfke tohumları atılmış olmasıdır. Düşünce farklılıkları aynı ortam içerisinde sınırlarını aşmayacak hâlde korunduğu vakit doğal olduğu gibi gereklidir de. Fakat en kötüsü ve tehlikelisi, bir grup insanın adeta kendisinin, atalarının, halkının dininden utanç duyacak hâle gelip ona savaş açmasıdır diye düşünüyorum. Ne gariptir ki, bu insanlar İslam’ı yaşayan kimselere düşman muamelesi yapıp saldırmalarına rağmen herkesin gözü önünde “Ben de Müslüman’ım” demekten çekinmiyorlar. Yüce Kitab’ın münafık olarak adlandırdığı kesim bu mudur acaba?

Şimdilerdeki trendi ise bu güruhun “Kuran’da başörtüsü yoktur” tartışması oluşturuyor. Yüzyıllardır nice alimlerin tefsirlerinden geçmiş olan konu birden paranoyakça ortaya çıkarılıyor. Aslına bakarsanız, onlar da haklı. ‘Müslüman’, Kuran’da olan bir şeyi inkar edemez. Onlar da etmiyorlar zaten. Sadece ve sadece tezlerine göre yeniden imar ediyorlar bazı ayet ve yorumları. Zengin ve sosyete camiasına yaranmaya çalışmak için kafasına göre fetva veren hocalar(?) da işin garip cilvesi.. Acaba bin küsur yıldır gelip geçmiş alimlerin gözünden mi kaçmıştı kadınların başlarını örtme tarzı? Yoksa bizimkiler yine iş dine dayalı bir meseleye gelince kelime oyunu mu oynamaya başladılar? Güzel Türkiyemiz, insanımız Müslüman olduğu için mi ilerleyemedi yoksa modernleşebilmek için önce Müslümanlığı bertaraf etmek gerektiğine inanıp bunun için kafa çatlatmaktan mı? Ben ikincisini seçiyorum. Ya siz?

Geçenlerde bir televizyon programında tanık olmak zorunda kaldığım bir sahneyi anlatmadan geçemeyeceğim. Söz konusu programda elit tabakadan dört şahıs, içinde dindar, çağdaş, Atatürkçü, liberal, tarafsız ama hepsi de genç olan üniversitelilerle ‘ne olacak bu ülkenin hali?’ diye tartışıyorlardı. Tartışma esnasında söz alan kendini koyu laikçi olarak belli eden bir genç bayan hararetle şapkasının altından “eğer mini etek giydi diye kızların bacaklarına kezzap dökülüyorsa, ben de o zaman alır o kezzabı onların başörtülerini çıkarır kafalarına dökerim” deyince neye uğradığımı şaşırdım (kafama kezzap döküldü sandım!!).

O an çok acı bir tablo olarak göründü bana. Aynı cinsiyetten, aynı nesilden ve aynı toprakları paylaşan birisinin kinini bu derece kusması, üstelik kezzap meselesi kadınlardan değil, haddini bilmez erkeklerin marifetinden çıkmış olmasına rağmen bunun cezasını çeken yine (başörtülü) kadınlar olması hem şaşırtıcı, hem gülünç, hem de üzücüydü. Güleyim mi, ağlayayım mı derdi yani.. İnsan öfkesine yenilince nasıl cahilleşiyor değil mi? O an aklıma ilk gelen bu gencin beynine kimlerin nasıl otorite kurmuş olduğuydu.

Yani özetle bu konuda boş yere optimist olup hayallere dalmak mantıksız! Çünkü önemli ve büyük bazı insanlar halkın sesini duymazdan geliyorlar ve inadına gerçekleri saklamaya çalışıyorlar. E gaza gelenler de yok değil! Hiç sevmemişimdir gaza gelenleri.. mitinglerde birisinin önderlik ettiği sloganlarla coşanları.. Bana bu manzaralar hep kurtla kuzu felsefesini hatırlatıyor.
Yönetiliyoruz! Bence herkes şimdiye kadar inandığı doğruları gözden geçirmek zorunda. Kayıtsız, şartsız inanılacak ve hiç değişmeyecek olan tek hakikat vardır, ki o da Kuran’dır. Kim ne yaparsa yapsın Allah’ın nuru insanlığın püf demesiyle sönecek gibi de değil.

Bir yazarın dediği gibi, bizim haddimize değil, kim olarak konuşuyoruz ama yüreğimizden oturup şu meseleyi bizzat başörtülü bayanların makamına inerek oturup konuşulmasını isterdik..

Gevher N. Agbektaş

ArZu
17-08-2011, 03:48
Şizofren miyim ne?

Vakit aşktan bahsetme vaktidir dedi, Titrek ellerinden sigarayı yeni bıraktığı anlaşılan genç adam. –ben, dedi şiir diye niyet eder, ardından öyküye dönüştürürüm hayatı. Her şey arabesk gelir şiir yazarken. Tuttururum illa ikinci yeni diye. Bir türlü tutmaz şiirin o ince gülü. Bazen şiir gibi olur yazdıklarım. Neden ki? İşi yokuşa sürer bu sorular. İyisi mi siz sorun soracaklarınızı. Ha içinde şiirle ilgili bir şey olmasın.

Genç yazar niye bu kadar içlenmiş bu şiir olayına bir türlü anlayamadım. Bir yara mı almıştı. Yoksa bir beğeni eksikliğimiydi sadece. Sorma demişti üstelik. Ama dayanamıyordum. Diğer röportaj sorularını hızla geçip mail adresini istedim…

Gece uzadıkça uzamıştı, ben hazırladığım maili atmadan imla kontrolleri yapıyordum. Noktanın yakasını düzeltiyor, virgülün ceketini tutuyordum. Ne yapsam olmuyordu. Bende mevcut bir yara vardı ‘başkalarının yaralarını kaşımak’. Huyluydum, vazgeçmekte delikanlılığı sarsacağından olsa gerek atalarımız bu deyimi uygun düşürmüş hayatımıza. Madem vazgeçmez huylu huyundan eyvallah deyip usulca sordum sorularımı?

‘Sayın Vahap Bey, şiiri neden takıntılar kümesi halinde yaşıyorsunuz. Yazın kurtulun.

Tabi bu sırada vereceği cevabın sana ne olmasından hiç mi hiç korkmuyordum. Üstüne üstlük pişkince devam ediyordum, -arabesk ve 2. yeni yazmak arasında ne gibi fark var yani maksadınız şiir yazmak mı bir gruba dahil olmak mı? Peh esaslı soru olmuştu doğrusu… Aslında adam topluca bir sana ne dese yeterli olacaktı. Hayır, yeterli olmayacaktı zannımca. Ki devam ediyordum. – efendim bir öykü ne kadar şiire benzeyebilir ki? Yeter olum Mehmet adam kafayı yiyecek dedim. Ne insaflı gazeteciyim yahu…

Velhasıl o gece yolladım maili. Uzun bir uğraştı benimki. Günler geçmişti sayın yazar Vahap Aktunç’tan herhangi bir haber alamamıştım. İş çıkışı otobüs bekledim. Her zamanki gibi geç gelen otobüs benim beklediğimdi. Geldi nihayet. Aynazen dostum Nurullah’la sağ arka tarafın bir önüne oturduk. Çaprazımızda oturan adamlar bana garip bir bakış fırlattılar. Hemen cam gözlü dost, nadir insan Nurullah’ın gözlerinde saç kontrolü yaptım üstümde başımda da herhangi bir abzurtluk yoktu. Ee ne diye bakıyordu bu herifler. Kaş göz işaretiyle bir çırpıda –ne var kardeşim ne bakıyon, dedim anlamadı. Yanındakine de gösterdi beni. Beraber devam ettiler çekirdeği bitmiş ev ahalisi gibi gözlerini filmden yani benden başka bir yere değdirmeden. Neyse kadirşinas insan Nurullah -tamam kanka birine benzetmiştir dedi. Bende aklım onlarda gözüm her gün geçtiğim yollarda her durakta illa duran otobüsle devam ede durdum…

Adamların gülme sesleri kulağımı tırmalarken aklım bir yandan cevap beklediğim yazardaydı. O sırada otobüsün içinde çiftetelli bozması bir müzik sesi duyuldu. Bize bakan baltasının sapını sobada yakmış heriflerden birinin cep telefonuydu. –mıstafa abi ya merkezdeyim valla hallettim diyordu. Ne merkezi be merkeze kırk saat var valla diyor bide çarpılacak yontulmamış ayı kırması. Gerçi bu çarpılmamış halimi çözemedim. Uf neler diyordum böyle. Bir kere daha ısrarla çaldı aynı ses. Ve yanındakine -sorarsa telefonu dükkânda unutmuş de, dedi. Allah’ım şu anki halime uygun tek parça depresyondayım olurdu. Zira kendime başka yakın bir kelime bulamıyordum. Arkadaşı aldı ve yenge abim telefonu dükkânda unutmuş kaybolmasın diye aldım, karşıya mal teslim etcek geç gelir. Hee hadi selametle… Dedi. Ne teslim etmesi ya asıl mal kendisiydi. Ya bunlar bana niye bakıyordu. Korkmuyordum ama içimde garip bir his vardı. Kendimi çölün ortasına bırakılmış zavallı bir yunus balığı gibi hissediyordum.

Nurullah halimle eğleniyor gibiydi. Adi Nurullah sattı beni hemen. Bide olum şizofren misin diyor. Allah’ım aklıma mukayyet ol! Neyse ki Nurullah hatasını anladı –tamam kanka dur az kaldı incez, diye beni teselli etti. Yavaşça kalktık, düğmeye bastık. Ve dipnot olarak geçmeden edemeyeceğim bu otobüsleri bu yüzden seviyorum. Ya bu heriflerden biri –kaptan müsait bir yerde inecek var deseydi. Aman Allah’ım dayanamazdı bünyem böyle bir sarsıntıya…

Al sana sarsıntı içinden geçirdiğin kelimelere dikkat et demiştim sana Mehmet. Adamlarda indi. Neyse biz mahallemize doğru yürüyorduk. Onlarda peşimizden. Nurullah’tan yeni kiracılarımızın nasıl insanlar olduğunu öğrenerek yolu kolaylamaya çalıştım. Ama nafile benim bendende saf kardeşim kiracı mı? Ne zaman tuttular evi kaça verdik? Hem Mehmet benim niye haberim yok? Deyince şartellerimde hafif bir oynama hissettim. Neyse dedim geçtim ama halim harap. Herifler evimin sokağına kadar gelmişti. Of Allah’ım ne istiyorlar benden diye hayıflanırken. İçimden ne var kardeşim diye diklenmek geldi. Yemedi tabi. Adamlar maşAllah Nurullah’la beni üçe dörde katlardı. Mülayimce binaya doğru yöneldik. Yok, kesin Vahap Aktunç -ben sana demedim mi bana şiirle ilgili soru sorma diye hııı, demek için takmıştı bu adamları peşime. Neyse olan olmuştu zavallı kardeşim Nurullah benimle birlikte can verecekti. Ah ne günlerdi. Neyse dram yapmanın sırası değildi. Adamlar resmen binaya bizle girmişti. —Son duanı et Mehmet Efendi. Yakında adın marketlerde kahveci Mehmet efendinin yanındaki gazetelerdeki meşhur cinayet haberlerinde geçecek haha… Demelerine ramak kalmıştı. Girişte kullandıkları kelimeyi birader bir bakar mısın olarak değiştirdiklerinde içimde ufak bir huzur oluşmuştu döndüğümde garip bir sırtarış halindeydiler. Biri bir basamakta öbürü bir altındakinde bana bakıyorlardı. Nurullah gıkını çıkarmıyordu, satıcı nolcak. Efendim diyebildim adem elmasını henüz kendine sindirememiş bir ergen delikanlı sesi ile. Adamlardan biri söze girdi(işte o sahne bam zavallı dostum benim yüzümden ölecekti) –ben yeni kiracınız resul buda biraderim paşa, eşime sürpriz yapacağım evi temiz ve hazır bulacak anahtarı sizden alacakmışım, dedi. Hönk, inanamıyordum Nurullah serinkanlı insan. Ben olayı algılayamadan – niye baştan söylemediniz kardeşim bizde neler düşündük(yine sattı beni daha demin şizofren diyordu). –ya kusura bakmayın biz tam çıkaramadık. Dün babanızla görüşürken bakın bunlar diye camdan gösterdiydi sizi. Anahtarı alabilir miyiz? Bende iğrenç bir sırtarış varlık buldu –tabiii, diyiverdim.

Dengesiz dostum Nurullah evine ben evime girdim. Ne gündü be hep o Nurullah’ın yüzünden diye iç geçirdim. Boşuna telaş yaptı derken çayı koydum. Olaya gülerken bilgisayarımı açtım. Bir ara kalkıp çayı demledim. Derken günlük yazılarımı düzenleyip, mailime baktım. İnanmıyorum Vahap Aktunç mail atmış. Tek tek cevap vermiş, üstelik bir kere bile sana ne dememiş.

—sevgili kardeşim bu konudaki hassaslığına inandığımdan cevap vereceğim. Şiir yazmıyorum çünkü şiir diye niyetlendiğim her cümle öykü oluyor. Şöyle ki; mesela sevdiğime şiir yazacağım gözlerinden dem vuracağım. İlk cümleden sonrası olaylar zinciri olarak akıyor parmaklarımdan. Zihnimden geçen olaylara engel olamıyorum. Ya da bir insan topluluğundan geçiyorum tam şiir yazacakken öykü çıkıveriyor yolun başından. Diyeceğim o ki insan oldukça öykü olmaya devam edecek. Ben var oldukçada insanlık. Bu demek oluyor ki öykü bakidir. Şimdi diyeceksin şiir değil mi? Baki elbet ama ben öykü adamıyım.

Doğrusu pek esaslı bir soru sormuşsun. Ama unutma ki (burada tevazu gösteremeyeceğim) bende esaslı bir adamım. Aşk en arabesk kelimelerden biridir ama eskimez ya da seni seviyorum en laçka söz yumağı olmuştur. İşte şiir bunu gerektirir. Kullanılası kelimelerden çok yenilerine açtır. Öykü denilmişlerin dibacesidir. Sevgili kardeşim olurda bir gün kafandan öyküler geçerse anlayacaksın beni. Ya da bir dostun –artık bu olayı şizofrene bağladın diyorsa eline hiç beklemeden bir kâğıt kalem al… Deva bulacaksın vesselam…

Evet, ben bir an önce kalem ve kâğıt alıp bu devayı bulmalıydım. Zira ilk belirtiler bugün yaşanmıştı. Dostum bana şizofren demişti bende insanlar hakkında uzaktan yeni hayatlar çizmiştim… Kendimi dostumun kapısında buldum. –kanka çantam sende kalmış, dedim. Şaşkınlığını üzerinden atamamış olsa gerek, -Evet de ne yapcan olum bu saatte. Sabah alırdın

Dedi. —Ya kalem lazım oldu bulamadım evde. Çantamda olduğu geldi aklıma amma söylendin olum getir hadi, dedim sakince. –iyi dur getireyim, dedi ve getirdi var olsun…

Evet, ilk cümle geliyordu. — Vakit aşktan bahsetme vaktidir…

Asude Zeynep Toprak

ArZu
17-08-2011, 03:49
Kırlangıçlar

Her akşamüstü, güneş yuvasına doğru harekete geçtiğinde, sıcağın harareti yavaş yavaş yok olmaya başlandığında onları görürüm. Dikkatimi çekerler hep. Birbirleriyle olan oynaşmaları beni kendilerine bağlar. İlk önce gözlerimi, sonra ruhumu, düşüncemi, zihnimi kanatlarıyla uçururlar…

Bu gün çok yükseklerde uçuyorlar yine. Yukarda en tepede olma oyunu belki de yaptıkları. Hızla uçuyorlar, dalıyorlar, çıkıyorlar, iniş çıkışları ile farklı bir duygu yaşatıyorlar kendilerine bakan gözlere. Belki de hayatın inişli çıkışlı olduğunu söylüyorlar, kim bilir.

Onlarla ilgili ilk duyduğum bilginin yanlışlığını yine onların birinin yaptığı yanlışlıkla öğrendim. Çocuklar arasında konuşulduğunda, onların ayaklarının olmadığını öğrenmiştim. O sebeple konamazlardı ağaçlara, evlerin çatılarına, damlarına, taraçalara ve en önemlisi yere. Onları hiç yerde görememiştim. Diğer yerlerde de görmemiştim. Hep kanat çırpıyorlardı, uçuyorlardı, durmadan, duraksamadan, soluklanmadan belki de delicesine…

Ne yerlerdi ne içerlerdi hep merak etmişimdir. Bu konuda da yalan yanlış bilgileri arkadaşlarımdan öğreniyordum.

Çoğu kez onların ayaklarının olmadığını görmek düşüncesiyle, yakından uçtuklarında pür dikkat olur onları izlerdim. Onlar da benim kendilerini seyrettiğimi biliyormuşçasına daha gösterişli, daha alımlı, daha hızlı ve daha farklı uçarlardı. Seyredilmek onların da hoşuna gidiyordu. İki ev arasında, iki apartman arasında toplu dalış çıkışları yok muydu? Görülmeye değerdi doğrusu. İnsan kendisini almıyordu o çığlık gibi ötüşleri ile dalışlarından.

Her sene geldiklerinde artık yaz gelmiş sayılırdı. Onlar sıcaklarla gelirdi. Onlar geldikten sonra soğukların da sonu gelmiş olurdu. Bunu rahmetli annemden öğrenmiştim. Kırlangıçları ilk gördüğümde rahmetli annemin yanına gider, onları gösterir:

-Kırlangıçlar! derdim. Artık yaz geldi mi anne, diye sorar, vereceği cevabı bile bile cevabını dinlerdim.

- Aynı cevabı annemden defalarca dinlemekten ve onun söylediklerini kırlangıçlara bakarken dinlemekten dayanılamaz bir haz alırdım.

Demek ki, kırlangıç sıcaktı, yazdı, güzeldi, güzelliklerin habercisiydi. Güzelliklerin habercisi olan da güzel olmalıydı.

Bir de ebabil denilen kuşlarla onları karıştırırdım ilk zamanlarda. Ama onlar tellere, ağaçlara damlara konardı. Bir de çamurla sıvardı yuvalarını, sağlamcıydılar, sağlam yapıyorlardı yuvalarını.

Ebabil kuşlarına bakınca kırlangıçlara bakar, tekrar ebabillere döndüğümde Ebrehe’nin Kâbe’yi yıkmaya geldiği ordusunu hatırlardım. Ebabil kuşları taş, çamurdan pişmiş taşlaşmış parçalar atarak onların yok olmasına sebep olmuşlardı. Allah evini kurtarmak, korumak için, ebabillere görev vermişti. Bu kıssa beni hep etkilerdi. Beni başka dünyalara götürürdü. Ebrehe ve askerlerinin, ebabillerin atmış oldukları ile yenik ekinler gibi yer ile yeksan olmalarını hatırlatır ve hayali bir düşünceyle nasıl olduklarını merak ederdim.

Bir de Ebrehe’ye taş atan ebabilin benim gördüğüm tanıdığım kırlangıçların akrabası olan ebabil olmadığını, sürüler, topluluklar olarak uçuşan kuşlar olduğunu da o zamanlarda büyüklerimden öğrendim. Yine de her ebabil gördüğümde “Onların üzerine sürülerle kuşlar gönderdi. Onların üzerine pişkin tuğladan taşlar atıyorlardı. Nihayet onları yenik ekin yaprağı gibi yapıverdi.” ayetlerini ve Ebrehe’yi hatırlıyorum.

İlk defa bir kırlangıcı yakından görüyordum. Zavallıcık kanatlarını çırpıyor ama uçamıyordu. O göklerde süzülen, yerdekilerin kıskançlıkla baktıkları kırlangıç şimdi çaresizdi.

Kırlangıçların ayakları olmadığı için yere konarlarsa uçamazlar, derdi arkadaşlarım. Ben de öyle olduğunu düşünerek alıp havaya atmayı ve uçmasını sağlamayı düşündüm. Çünkü onlara uçmak yakışırdı, yerde çırpınmak değil.

Kırlangıçlar semaya yakışıyordu. Gökte güzeldi, yerde güzelliği yok oluyor acizlik içinde kıvranıyordu.

Çekinerek yaklaştım yanına. Elimi uzattım. Yaban olduğundan uzaklaşmak istiyordu. Ona bunu çok görmedim. İçimden bu haklı davranışından dolayı sevmek geldi. İşte iki avucumun ortasındaydı. Çaresizdi, kimsesiz olduğu titreyişinden anlaşılıyordu. Kimsesizlik, acizlik, çaresizlik zordu.

Hemen aklımdan ayaklarını kontrol etmek geçti. Ayaklarına baktım. Vardı. Evet, tam iki tane ayağı vardı. O zamana kadar bildiklerimin yanlış olduğunu öğrenmiştim.

Kırlangıçların ayakları vardı.

Ayaklarına bir ip dolanmıştı. Yuvasındaki çerçöptü belki ayağına dolanan. Ama olan olmuştu bir kere. Şimdi avuçlarımın arasındaydı.

Ayakları vardı.

Duran Çetin

ArZu
17-08-2011, 03:50
Aşk

Uçsuz bucaksız bir çölde nereden geldiğini ve nereye gittiğini bilmeden yürüyor, güneş hep aynı yerde hiç oynamadan, beynini kavuruyor, gözlerini ışık huzmelerinde eritiyordu. Yakıcı kumlarla, kavurucu güneş arasında, artık varlığından çoktan vazgeçtiği vücudu yere yığıldı, gözlerine kumlar dolmaya başladı, ve çoktandır gel git olan zaman kavramı tümüyle yok oldu.

Nuru yerle gök arasını aydınlatan iki melek yeryüzüne indi. Tam o gencin başında durdular.

- Kurtulabilecek mi? dedi biri

- Cevabı bilirse evet.

- Soru nedir?

- Soru cevabın içinde, cevap soruda saklı. Bütün saklılar bir sır içinde… Sır ise kendi içinde…Kendisi..

- Anlayabilir mi? İnsanın yaratılışındaki sır… Bu çok zor bir soru.

- Anlayabilmesi için gereken her şey verildi. Ona düşen, sadece ihlas…

O çölde gencin altına atlas bir örtü, üzerine güneş geçirmeyen bir gölge çekti melek, diğeri, genç kendisinden istenenleri kavrayana kadar yerine koymamak üzere zamanı avuçlarına aldı.

Başı zonkluyordu gencin. Nerede olduğunu anlamaya çalışıyor, önünde biteviye koşuşturan kalabalığa bakıyordu.

Her şeyi hatırlıyordu, lakin bu her şey asla bir insanın hayatına sığacak, bir kişinin görebileceği, yaşayabileceği şeyler değildi. Önce sakinleşmeye çalıştı.

Göz alabildiğine uzanan bir meydandaydı. Binlerce insan vardı ama hiçbir gurup diğerine benzemiyordu. Giysileri, konuşmaları, hareketleri her şeyleri farklıydı. Buna rağmen genç herkesi anlayabildiğini, hatta o anda yaşananları daha önceden bildiğini hissetti.

Yürümeye başladı.

Uzun boylu güzel yüzlü bir adam, başında cennet çiçeklerinden bir taç, kendisi kadar uzun ve genç bir kadının elini tutmuştu. Birbirlerine bakıyorlardı. Hiç konuşmadan ve konuşmaya gerek duymadan. Gözlerinde derin bir hüzün gördü genç.

Adem diye geçirdi içinden, Adem ve Havva… Uzun boylu adam döndü,

“Ben topraktan yaratıldım. Ama o toprak, bu toprak değil…” Ayağının altındaki kurumuş toprağa baktı. “O toprağa ilahi rahmetin eli değdi, ruhundan üfledi. Meleklerin dualarını şeytanın nefretini aldı. O şeytan ki o zaman en bilgiliydi bana olan kıskançlığı onu kör etti de çirkinlerin çirkini oluverdi. O toprağın içinde aşk var. O aşk cismani görünse de, eğer yolunu kaybetmez, kurda kuşa yem olmazsa sonu o toprağı yoğuran ilahi rahmete çıkar.” dedi ve gülümsedi.

Aşk için cennetten çıkmayı kabul etmişlerdi. Kuytu, ıssız ve zor bir gezegende sadece ikisi, dua ederek, bekleyerek ve birbirlerine sarılarak…

Yürüdü genç.

Yeryüzü değişiyordu.

Genç bir erkek sert yüzünü çirkinleştiren bir nefretle elindeki sivri taşı karşındaki kendine çok benzeyen erkeğe saplayıverdi.

İnce bir kadın sesi yürek burkan bir çığlık attı.

- Kabil! O sırada kara bir karga toprağı eşelemeye başladı. Genç hiç sevmedi bu görüntüyü. O delikanlıya sivri taşı saplayan gencin arkasında yüzü nefretle dolu insanlar vardı. Ellerinde bir sürü şey durmadan birbirlerine sapladıkları. Bir yol açan dedi kendi kendine… Kim iyi veya kötü bir şeye yol açarsa ve ardından gelenler ona uyarsa, o iyi veya kötüden payına düşeni alır.

Yeryüzü değişiyordu.

Genç kelimelerin arttığını fark etti. İsimlere isimlerin, isimlere eylemlerin eklenmeye başlandığını duydu.

Işıklar içinde bir adam kıraç tepedeki çadırının önüne oturmuş, karşısındakilere hakikat adına sözler dağıtıyordu. O zamanlar kelimeler altın kıymetindeydi. Sonra o adamı ateşe atılırken gördü. İnanılan bütün putları kırmıştı. Küçük bir serçe gagasıyla su taşıyor ateşi söndürmeye çalışıyordu.

Ansızın gelip geçen tufanlar, seller, depremler gördü, ve yaşadığı hiç fark edilmeyen aşktan yoksun insanlar…

Küçük ıssız bir kulübede elinde kanlı bir gömlek, oğlu Yusuf’un aşkından ağlaya ağlaya kör olan Yakup karşıladı genci. Havada yoğun bir hüzün vardı. Yaşlı adamın aşkın yakıp kavurduğu kalbinden yanık et kokusu geliyordu. Sonra Yusuf’u gördü. Yerden göğe bembeyaz bir bulut gibi, bakmaya doyulamayan, bir bahar rüzgarı yanağınızın yanından ansızın geçiveren ve sizi ferahlatan, öyle bir şeye benzetti Yusuf’u. Yakub’un onu görünce açılan gözlerini gördü.

Uzun boylu kıvırcık saçlı, güçlü bir adam bir elinde ateş, bir elinde insanlığa yön verecek tabletler tur dağının zorlu yamaçlarından iniyordu. Aşağıda sabırsız bir kalabalık vardı.

Küçük bir karınca gördü genç. Dev bir orduya eşlik eden kumandanı durdurmuş, dik dik konuşuyordu. Güçlü Süleyman, görünen ve görünmeyen askerlerini o yoldan geri çevirdi. Karınca gururla sevdiklerinin yanına döndü. Karıncanın içinde aşkı gördü genç.

Ve ihaneti gördü. Güzelliklere aşık, narin yüzlü İsa, hakikatın ışığı ikindi güneşi gibi üzerine düşmüş, gözüne perde çekilenlerin önünde avuçları kanıyordu.

Gül kokulu Muhammed’i Taif’de gördü. Hakkı anlatmaya gitmişti, hakikatın gölgesinden korkanlar taş atıyorlardı. Ayakları taşlanmaktan kan içinde kalmıştı. Bir melek dağı omuzlarına almış, isterse intikam için bölge halkını yok edebileceğini söylüyordu.

“Hayır!” dedi Muhammed, “umulur ki iman ederler…”

Gencin bu sözden anladığı, O büyük kalbin neredeyse bütün insanları içine alıp, Hakkın kokusuna ulaştırmak istemesiydi.

Bir başka adam gördü genç… Gül kokulu Muhammed’in anlattığı hakikatlardan bir cümleyi öğrenmek için Buhara’dan yola çıkmıştı. Arabistan yarımadasını dolaşmış, aynı cümleyi duyan altı kişi ile konuşmuştu. O mecliste bulunan yedinci kişi Mısır’daydı ve oraya gidiyordu. Zaman geçmek bilmiyordu, yorgun bir devenin sırtında Aşktan alnı ve diz kapakları keçi derisi gibi nasırlaşmış, adamın Mısır’a vardığını gördü. Mısır sarı bozbulanıktı. Adam aradığı kişiyi buldu. Atının önüne yem torbasını tutmuş, gel gel yapıyordu. Delikanlı dikkatle izlemeye başladı.

“Gel! Gel!” At yaklaşınca, adam atı birden tuttu, yularından çekti, direğe bağladı,döndü.

O sözü öğrenmeye gelen kişi

“Merhaba!” diyerek selam verdi sordu.

“Ata yem torbasını uzattın ama sonra yem vermeden, bağlayıverdin!”

“O torbayı atı yakalamak için kullandım, içinde yem yoktu.”

İnanılmaz bir şey oldu. Bir cümle öğrenmek için aylarca deve sırtında yol alan, pis kervansaraylarda bitlenen, geçit vermez vadilerden kaybolan adam hiç bir şey sormadan geri döndü. Adamı kendi kendine ‘Aşkta kandırmak yoktur…’ diye mırıldanırken duydu genç.

Yürüdü. Çok uzaklarda dev bir duvarın yanında eşşeğine binmiş 103 yaşında bir adam dağlardaki mağarasına gidiyordu. Yaşlı adam, o yaşında oturdu. Hiç okumadan ve bir hocası olmadan dağlara, rüzgara ve kalbine bakarak öğrendiklerini yazdı.

Geri döndü. Halkına verdi. Ölmek üzere dağlara doğru yol aldı. Aşkın bir gözü de erik ağacının altında doğduğu için li denilen (LaoTzu) o adamdı.

Genç yürüdü.

Görüntüler hızlandı. Ölenler, doğanlar, acılar, sevinçler… her şeyin iç içe geçtiğini, birinin aynı zamanda diğeri olduğunu ayrımsadı… Dünya solmuş, bir çiçek gibi ıpıssız kalmıştı şimdi. Çok uzak yanmış yıkılmış şehirlerin birinde, viran bir evde uzun boylu bir erkek kendisi kadar uzun boylu bir kadının elini tutmuştu. Gözlerinde derin bir hüzün vardı. İnsanın dünyadaki zamanı bitmişti. Genç onların yanında durdu.

Genci fark etmediler. Birbirlerine baktılar ve sarıldılar. Nereden geldiği belli olmayan bir rüzgar esti. Her şey savruldu gitti.

Genç kavrulmuş bir yeryüzünde, yanıp yıkılmış bir şehrin ortasında yapayalnız, bütün o görüntüden uzak oturdu. İlk gördüğü çiftle son gördüğünü kıyasladı. Sonra düşündü. Tek sır var dedi kendi kendine bütün o görüntülerin, kavgaların acı ve sevinçlerin arkasında, kelimelerin içinde…Ve benim içimde… Tek sır…

Aşk

Aşk neydi peki…

Zevk mi?

Haz mı?

Hayır şu an bedeni yoktu ve aşkı hala hissediyordu.

O zaman anladı ki aşk yaradanın hakikatında, yaşayabilmek ve onda yok olabilmektir. Gerisi zaman kalkınca kaybolan şeylerdi.

Aşkı içinde hissetti. Yeryüzü halkının nasıl adlandıracağını bilemediği bir ışık kalbine doldu.

Hücre hücre yandı. Sayıklamaya başladı.

Melek eğildi altından atlas örtüyü üzerinden gölgeyi çekip aldı. Genç yavaş yavaş kendine geliyordu, diğer melek zamanı, ellerinin arasından bırakırken gülümsedi.

- Dinle dedi.

Genç o ıssız çölde yankılanan bir fısıltıyla

- Leyla Leyla diye inliyordu…

Fatma Ayhan

ArZu
18-08-2011, 21:08
Kalbe dönmek!

En mübarek yolculuklar kalbe dönmek için yapıldığından, mümin kulun kalbi Allah’ın saygın evi olarak tavsif edilmiş, yere ve göğe sığmadığı halde bu kalbe sığacağı bildirilmiştir. Bu bakımdan kalbimizin ilahi teveccühe mazhar olan beytullah olduğunu unutmamak gerekiyor. Cenab-ı Hakkın inşa ettiği Ev’in kıymetini bilmek, bir Müslüman için mesuliyetlerinin en başında gelmektedir.

Müslüman’ın asıl gayesi Allah’ı aramak olduğuna göre, O’nu bulacağımız, her daim O’nunla olacağımız korunaklı evimiz olan kalbe büyük ihtimam göstermeliyiz. Nereden geldiğimiz, nereye gideceğimiz bu evde muhasebesini yaptığımız asal meselelerdendir. O’na yönelişlerimizin saf ve temiz olması için kalbimizi idrak ve irfanla donanmış kimselerin meclislerinin ilahi esintilerle süslediği mekânı haline getirmeliyiz. Hacılar Allah’ın konukları oldukları için nasıl bir edep ve şuurla donanıyorlarsa, kalbi Allah’ın evi olan mümin de, hangi varlığı konuk ettiğinin büyük mesuliyetini taşımalıdır.

İbn Arabî, “kim ne kadar (kalbini) imar ederse, Rabbini de o ölçüde ziyaret eder” der. Yunus ise, “erenler bir denüzdür, âşık gerek dalası” diyerek, “imar etme”nin “dalma”nın hiç de öyle kolay olmadığını ifade etmiş oluyor. Kur’an’ı Kerim’de Allah’ın Evi Beytullah olarak isimlendirilmiştir. “Doğu da Batı da Allah’ındır: Nereye dönerseniz dönün Allah’ın yönü orasıdır. Unutmayın ki Allah rahmet ve kudretinde sınırsızdır, her şeyi bilendir.” Bakara; 115. “O’nu hangi isimle çağırırsanız çağırın, bütün güzel ve üstün nitelikler O’nundur” İsrâ’; 110. Ayet-i Kerime’lerden anlıyoruz ki, mümin kulun doğru yönelişinin temelinde kalp merkez durumdadır. O merkez iyi tahkim edilmişse, geride kalan kıyl-û kâl mesabesindedir.

Modern dünyanın insanı kendini bir sarmal içinde belirsizliğe bırakmış vaziyettedir. Bu sarmal içinde nefsi emmare bilinç dışı arzularımızı harekete geçiren yakıcı bir kıvılcım olarak bizi ateşe sürüklüyor. Kalbimizin kapısını arzularımızın hoyratça gireceği hale getirirsek, sükûn ve itidalin sessiz ve kırgın bir şekilde oradan uzaklaşacağını bir süre sonra görmüş olacağız. Bu bakımdan, Allah diyerek itminana eren bu güzel “mabedi” gözümüz gibi korumak mecburiyetindeyiz. Yavrusunu büyüten bir anne sabrı ve şefkatiyle kalp lambamızı parlatarak geleceğe ümitle bakmalıyız.

Bir kalpte Allah yoksa o kalp yıkık ve viranedir. Çölde susuzluktan dudağı çatlamış yolcunun heyula görmesi gibi, kalbin susuzluğu karşısında içini serinletecek bir damla su bulamamış, adeta içinde cehennem koru taşır hale gelmiştir. İçindeki şeytanın kışkırtması ile kalbi devreden çıkmış, hiçliğin kıyısızlığında fırtınaya tutulmuştur. İnadın ve kibrin aşağılayıcı sürükleyiciliğinden habersiz, dalgalarla mücadele ederek kurtulacağını zanneder, eline değen yosunlardan, çalı çırpılardan medet umar ancak, akıbet hiç de iç açıcı değildir onun için. Dağlayan bir ateş davetkâr ışıklarıyla üzerine çullanmış, varlığın idrakinden yoksun geçirdiği günlerin hâsılasını eteğine dökmüştür.

Zikirle mutmain kalp ise, şirk ve gaflet karanlığından kurtulmuş bir vaziyette, Rahman’ın huzuruna edepli ve huzurlu bir şekilde varmanın sürurunu yaşamaktadır. ‘Rablerinin affına mazhar olmak ve Allah’a karşı sorumluluk bilinci duyanlar için hazırlanmış gökler ile yer kadar geniş bir cennete ulaşmak için birbiriyle yarışın’ 3/133 emrini yerine getirenlerin sevinci! Bu dünyayı bir gurbet yurdu, asıl varılacak yerin ahiret olduğu bilincini diri tuttukları için kaygı ve hüzünden uzak, huzurlu bir kalp taşımaktadırlar. Tövbeyle yıkanmış, aşkla bezenmiş, sabırla bilenmiş, zikirle ermiş, takvayla yücelmiş kulların birbirlerine tebessümle selam verdikleri İrem bahçelerinde dolaşmayı hak etmişlerdir. İşte kalbe dönenlerin mükâfatı!

Vedat Aydın

ArZu
18-08-2011, 21:09
Erdem nerede?

“Dini bütün bir adam dedi ki: “Bir avuç hilekâr, ölüm halindeki adamın yüzünü kıbleye döndürdüler. Hâlbuki o bîhaberin, bundan önce yüzünü hep oraya döndürmesi gerekirdi. Yaprağı dökülmüş, kurumaya yüz tutmuş ağaç dikiyorsun, ne fayda? Yüzünü kıbleye şimdi döndürüyorsun, ne fayda? Birisinin yüzünü, ölüm anında döndürüyorlarsa, o cünüp ölür, sen ondan temizlik umma.”

Gündelik hayatta karşılaştığım pek çok olay karşısında Mantıku’t-Tayr’daki bu nefis hikâyeyi hatırlar, üzerinde düşünürüm. İnsan ömrünün hâsılasının anlatıldığı bu hikâyenin verdiği mesajın ne kadar sarsıcı olduğunu düşünüyor musunuz? Reşit olunca üzerine tevdi edilen mesuliyetlerden kaçarak kurtulacağını sanan insan kendisini aldatmıyor mu? Ölümün mukadder olduğu sınırlı bir hayatı yaşayan insanın, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya yapışması insanın kendini kandırmasından başka ne işe yarar ki! Varlığımızı anlamlı kılan şeylerin neler olduğu üzerinde yeteri kadar düşünmüyoruz; bu yüzden sıkıntılı ve huzursuz insanlar olarak sürdürüyoruz hayatımızı.

Sağımıza solumuza baktığımızda gördüğümüz olumsuzluklar karşısında derin sarsıntılar yaşıyoruz. Hayatını yalan üzerine bina ederken doğruluğun adresi olarak kendisini gösterenler, ölçü ve tartıya hile karıştırırken beyaz sayfa gibi duranlar, haset ve kibir ile içi içini kemirirken tüm dişlerini göstererek gülenler, her türlü ilişkiyi menfaatlerine tahvil ederken melek rolüne bürünenler, zalimce insanları sömürürken merhamet maskesi takanlar, rahatı ve konforu her türlü idealin önüne geçirirken, Sokrat’tan daha fazla fikri çile çektiğini iddia edenler kendilerini hakikatin merkezi olarak görmektedirler… Mantıku’t—Tayr’da geçen hikâyede anlatıldığı gibi, her türlü kötülüğü irtikab etmekten çekinmeyen bir insanın yüzünü hangi yöne çevirseniz çevirin işe yaramaz! O, kalp gözünü kapatmış bir vaziyette tercihini yapmıştır ve varacağı yer hakkında cehaletinin sürüklediği çukura hızla yol almaktadır.

İnsan olmanın onurunu vicdanında yüceltmeyi asli vazifesi arasına katmayan bir insan nasıl erdem sahibi olabilir? Bu hayattan maksat yemek, içmek ve cinsel ilişkiye girmekse bunları hayvanlarda yapmaktadır. Bütün bunların dışında insanı hayvanlardan ayıran esas şey, hayatın anlamı üzerinde düşünmek değil midir? ‘Ben kimim?’ ‘hayatın anlamı nedir?’, ‘nereden geldim?’ , ‘nereye gideceğim?’. Hayatım, insanlığı aydınlatan bir fener midir, yoksa beni de örten karanlık şilte mi? Her konuşmadan haz duyan kulak, her münkerden hoşlanan bir göz, her kulağın duyduğunda hoşlanacağı bir dil olacaksak erdem bizden bîzar olacaktır. Herkesin kabul edebileceği bir kişilik olacağı savıyla sergilenen davranışların insanı nasıl kusurlu hale getirdiğini aklıselim her insan gözlemlemiştir. Bu bakımdan insana yakışan en önemli özelliğin onur olduğunu kabul etmek gerekmektedir.

Attığı adımlarında, aldığı kararlarında, yaptığı konuşmalarında daima onurlu hareket eden insanların hayatları sıradan ve gözden ırak olsa da saygıya layıktır. Vitrinde yaşamak adına onurunu ayaklar altına alanlar, herkese şirin gözükerek vakarını yitirenler, her türlü teveccühe mazhar olacağım diye muvazeneyi bozanlar neyi kaybettiklerini iyi düşünmelidirler. Bu bakımdan, hayatımızda her daim bizi diri tutacak bir bilince sahip olarak bir avuç hilekârın yüzümüzü sağa sola çevirmesine imkân vermeden kendi yönümüzü kendimizin belirlediği onurlu bir hayat yaşamak dünya servetine bedeldir. ‘Daha önceleri ruh kendi kutsal âleminde mutlu bir hayat sürerken nedir bu sufli âleme inip bayağı bir varlık olan bedenle ilişki kurmasını’ anlatan İbn Sina’nın nefis dörtlüğüyle yazımı noktalıyorum:

Durdursam dünyayı işe yarar mı?

Sorsam nedir hayat, kâr mı zarar mı?

Güvercin zirveden derin bir çukura

Neden düştü acep, bir bilen var mı?

Vedat Aydın

ArZu
18-08-2011, 21:09
Varoluşun üç mertebesi: sen, ben, o

İşleyişi bozuk bir zihnin, eksik kalmış duygusal süreçlerin tökezletip durduğu kainat tasavvurlarının, kendi dünyasını inşa etmek için yola çıkan insanoğluna yaptığı zulümlerle doludur, alem… İnsanın kendi gerçekliği içinde varoluşunu gerçekleştirebilmek için verdiği savaş; kumdan kaleler gibi yıkılıp duran ve yeniden kurulan dünyaların baş döndürücü hızı karşısında, yeryüzünden ciğerlerine çektiği ilk nefesle sanki evrenle bütünlüğünden ilk kez koparak uzun bir kendini arayış yolculuğuna çıktığını hisseden bebeğin acısı kadar büyük; bir o kadar da travmatiktir. Duyguların zihne dökülerek düşünceyi oluşturduğu çocuğun bu ilk anlam dünyası, renk cümbüşünün oynaştığı bir gökkuşağı gibi olmakla beraber, aslında zihinsel işleyişi duygusallık üzerinden gerçekleştiği için, hakikatın çarpıtıldığı, gerçeklik algısının yanılsamalarla ya gizeme ya da romantizme dönüştürüldüğü, aklın yorumlama yeteneğinden yoksun bir bilinç halidir. Dünya, işte bu çocuksu algıyla kainatı anlamlandıran mistikler, şairler, nevrotikler ve sıradan insanlarla doludur. Sembolleri yorumlayarak yetişkinlerin dünyasına giriş yapma şansından mahrum olan bu kişilerin hayatla kurduğu ilişki; hakikat okyanusu orada tüm ihtişamıyla durmakta iken, okyanusun kıyısındaki kumsalda çakıl taşlarıyla oynayan bir çocuğun haline benzer.

Şairler, içsel dünyalarında keder ve sevda şarkıları söyleyerek hiç değilse eğlenebilirler.
Nevrotikler, hayatın bitmek bilmez bir kabusa dönüşmesinin nedenini ararken, bahaneler üretmekle meşgulürler ve kendi buhranlarının çözümsüzlüğü içinde hatanın nerede olduğunu bir türlü göremezler.
Soyutlama yeteneğini bakir bırakan sıradan insansa, güncel kaygılarla boğuşmanın yarattığı düşkırıklıkları ya da coşkularla oyalanmaktadır. Diğerlerine göre bir nebze daha mutlu olduğu söylenebilir. Hele de kutsalları varsa, mitolojilerle beslenen din duygusunun korunaklı alanında, toprağa yakın durduğu gün gelene dek, emniyetli bir fanusta, küçük sevinçlerin ve acıların adamı olarak, yaşam serüvenini noktalayabilir.
Oysa tüm bunların içinde en talihsiz olanı, masumiyetin ve samimiyetin, yolculuğu son durağa götürmek için yeterli olmadığını fark etmeden, faniliğin içinde ab-ı hayatın sırrını arayan mistiklerdir.
Kimileri, hayatını olanca samimiyetiyle metafizik dünyanın sırlarına vakıf olma uğruna feda etmiştir. Ama bilmez ki, kendince attığı çileyle dolu dev adımlara rağmen aşk-ı ilahi yolunda heder ettiği canı, aslında hakikat menziline bir milim bile yaklaşmamıştır. Bunlar hisler aleminde yaşadıkları müddetçe, seyri sulükleri boyunca ürettikleri tüm anlamlar, sadece kendi zanlarının etrafında bir daire çizmektedir. Zanlar çoğalmakta, her geçen gün zihinlerine ve kalplerine bir yenisini ekledikleri malumatları, cahillerin çoğalttığı bir nokta olan ilimden çok uzaklarda, vehmettikleri merkeze kondurulmuş hain bir pergelin ucunda hızla yeni çemberler çizmeye devam etmektedir.
Aşktan da ilimden de nasipsiz olan bu sır sevdalıları, hakikatin dosdoğru yolundan çok uzaklarda, vehmettikleri anlamları zanlara dönüştürdükleri arka sokaklarda oyalanmaktadırlar. Bu safdilliğin içerdiği masumiyet, erdem ve ahlak algısıyla birleşince, ya kuru bir zahitlik ortaya çıkar ya baygın bir mistiklik hali… Yahut, aramakla bulunmayacağına hükmedenlerin gelenekten koparak oluşturduğu alt kültürlerin tabiiyetinde, hakikatın üstündeki perdeleri kaldırmak yerine onu binbir renge boyayarak yeni elbiselerle süsleyen köksüz meşrepler türer.
Eşyanın mahiyetini olduğu gibi görmek insanlığın yorgun tarihinde pek azlarına lütfedilmiştir.
Onlar, ötekilerce tasavvur bile edilemeyen bir “yalnızlığın” pençesinde ferd-i ferid olarak yaşarlar hayatı. Bu müzmin yalnızlar, kendi varoluş serüvenlerinde “bilme”nin bedelini fazlasıyla öderler. Ama kendi farkındalıklarıyla imar ettikleri dünyalarında, kendini gerçekleştirmenin tadıyla, her türlü acıya “ale’r re’si ve’l ayn” göğüs gererler. İyiyle kötünün, kederle sevincin müsavi olduğu o hakikat noktasına en çok yakın duranlar bunlardır. Dış dünyanın gerçekliğiyle kurdukları ilişki türüyse, iki şekilde kendini gösterir:
İnsanlarla muhatap olurken yaşadıkları can sıkıntısını, kavramların yeryüzüne indirildiğinde kaç farklı renge boyandığını keşfederek giderme eğilimindedirler. İnsanoğlunun kendini hangi gölgeliklerde gizlemeye çalıştığını, peçesi yırtılıp da güneşle karşılaşmak üzere olanların hangi tekniklerle başlarını kuma gömen devekuşuna dönüştüklerini incelerler. Nesnelerine yöneldiklerinde bu yüzden bir tür hayret makamındandır bakışları. Onlar için asıl tehlike, şaşıramayacak kadar çok gözlem yaptıklarında gelir. Hayatı çekilmez kılan bir usanmışlık krizi, yeniliğe duydukları açlığı doruğa çıkarır. Kendilerini hayattan çok ölüme yakın hissetmeleri bundandır.
Bu formdaki insanlar için, dış dünyayla kurdukları ikinci ilişki ise, kendi yaşam alanlarında varlıklarını sürdürebilmek, ve anlaşılmadıkları bir dünyanın işkenceye dönen mecburiyetleri karşısında özgür kalabilmek için direnmek üzerine kuruludur. Onların erdemden anladığı da budur. Hayatta en çok, kendilerine yakındır onlar. Kendi hakikatlerine duydukları saygı nedeniyle, kendi bilinç düzeylerinden aşağıdaki bir varlık düzeyinden sadır olabilecek bir sözün, tavrın, halin benliklerinden süzülmesi kadar hiçbir şey incitmez onları. Onlar için on emrin özeti nedir? İç dünyalarında, neredeyse şahsiyetleşmiş bilgeliklerinin karşısında duran bu tip insanlar; iç içe geçen daireler gibi taşıdıkları varlık katmanlarından birinden, diğerlerini umursamadan ve bilinçlerindeki bütünselliği bozarak vaki olan en ufak bir tutarsızlığın karşısında ilk büyük günahı işleyen Kabil gibi hissederler. Kurdukları anlam dünyasında taşlardan birinin yerinden oynaması demek, diğer insanların başlarına değip yere düşen önemsiz bir sararmış yaprağın, onların dünyasında deprem etkisi yaratması demektir.
Güncel kullanımıyla aşka gelince… Bu tip adamların aşık olma şansı yoktur. Çünkü diğer insanlar için vazgeçilmez bir tutku yaratan etkeni, kendi elleriyle yok etmişlerdir. Onlar gizem üstüne kurulu, üstüne bin bir çeşit anlam elbiseleri giydirilen, adına kasideler ithaf edilen bir Leyla yaratma şansından mahrumdur. Leyla onlar için, yüceltilecek bir gizemin mazharı değil, aksine dört köşeli bir aklın çözümlemeler yaparak tüm gizeminden soyacağı Havva’dan ibarettir. Bundan öte olsa olsa, hakikata dair bir söyleyişte alegori yapmak için kullanılabilecek bir semboldür Leyla… Leylaya aşık olmaları bu yüzden mümkün değildir. Leyla aşkın öznesi olarak asla var olamaz onlar için.. Ancak belki bir nesne olarak sevilebilir..
Kendi kahrıyla yaşayıp kendi kahrıyla ölmek kaderleridir. İç tutarlılıklarını sağlayarak korudukları soylu yalnızlıkları, ölümlerini asil kılar. Doğumla ölüm arasında uzanan yaşam çizgisinde, onlar oynadıkları rolün hakkını vermenin saadetiyle yaşar ve yalnızlıklarını kutsayacak bir şeb-i aruz duygusuyla ölürler. Hayatı yaşanmaya değer kılan biricik hayalleri, böyle bir ölümle ölmektir.

Melahat Beki

ArZu
18-08-2011, 21:10
Afrikalı Adsız Çocuğa

İçimde kanayan bir yara, Afrika.
Ve o yaranın en sızlayan yanı,
Sanat kaygısıyla çekilen aç çocuk fotoğrafları…

İri gözleri acı, umutsuzluk, sanki biraz da sitem yüklü. Yaşanmamış yıllara rağmen yılgın bakışları. Takat kalmamış kollarında, yüzündeki sinekleri dahi kovacak kadar. Öylesine bırakmış, öylesine terketmiş bedenini… Beden dediysem, kemik ve ona örtü olan derisinden ibaret. Ne kadar da uzaktır fotoğraftaki hal çocuk hallerinden.

Ah küçüğüm, nasıl da yabancıyız senin dünyana. İşitiyoruz, görüyoruz, ama başka bir gezegende yaşıyormuşsun farzediyoruz. Biraz üzülsek de unutuveriyoruz az sonra varlığını, uğratmıyoruz düşüncelerimize. Unutmazsak nasıl uyuruz tatlı uykularımızı, nasıl gönül rahatlığı ile doyururuz karnımızı tıka basa? Sahi sen bilmezsin buralarda insanlar doyuncaya dek yerler hatta sonrasında da.

Çocuklar gözbebekleridir insanlığın. Özenle giydirilir, prenses odalarında uyutulur, pahalı oyuncaklarla avutulur. Servet harcanarak okutulur. Çünkü çocuklarımız, yarın umutlarımız. Ve sen, sen de çocuk. Ama ya umut?

Anneler çocuklarına bir lokma daha yedirebilmek için türlü şaklabanlıklar yapar. Çocuklar binbir nazla yutarlar lokmaları, yenmezse arkalarından ağlayacağına inanarak. O lokmanın ardından ağlayan binlerce kardeşlerinden hiç haberleri olmadan. Gelsin sonra şekerlemeler, çikolatalar, dondurmalar, pastalar… Sen hiç pasta yedin mi küçüğüm? Kremalarını yüzüne bulaştırıp, keyifli kahkahalar attın mı?

Bizim buralarda insanlar çok çalışır. Sanırım o yüzden seni düşünmeye pek fırsat bulamazlar. Hiç vakitleri yoktur. Çok harcamak için çok kazanmak gerekir. Ödenecek faturaları, kredi kartları, satın alınacak arabalar, mobilyalar, giysiler, gidilecek tatiller, ler, lar… Hiç bitmez ihtiyaçları. İhtiyaç dediysem, bunu sanırım en iyi sen bilirsin. Saz bir kulübe, bir döşek, bir tabak aş. Ama bize yetmez. Bize hiçbirşey yetmez. Hep daha, daha, daha… Bir bilsen imanlı bir ablanın bir çift ayakkabıya kaç para verdiğini, inanamazsın. Sen yine de inanma küçüğüm. İnanırsan, isyan eder ve bir daha insanlara güvenemezsin. Senin hiç yeni ayakkabın oldu mu? Yastığının altına koyupta, sevinçten uykusuz kaldın mı? Yoksa yalnız açlık mıdır gözlerini kapatmana engel?

İnanamayacağın daha o kadar çok şey var ki bu dünyada. Mesela binlerce lira harcanıp yenen yemeklerden sonra, binlerce lira verilip spor salonlarına gidilir zayıflamak için. Moda denilen bir çark vardır ki peşine düşünce, düşünceler silinir. Burada bir amcanın cep telefonu senin bir yıllık nafakana eşittir. Ne kadar yabancı sana bu dünya değil mi? Düşlerin bile uğrayamaz buralara. Senin de düşlerin vardır elbet. Bir uçurtmanın ardından gökyüzüne umarsızca süzülebilmek mesela. Ne kadar isterdim dinleyebilmeyi, umutlarını, hayallerini. O küçük yüreğindekileri duyabilmeyi.

En zengin elmas madenlerinin Afrika’da olduğunu öğrendiğimde ne kadar şaşırmıştım. Bunca zenginlik içinde böylesi sefalet! Birilerine ziynet olan o taşlar size ölüm, size zulüm olmuş. Ne zaman tektaş sözü duysam içim sızlar. O günden beri kadınların düşlerini süsleyen o taşlar yerine çakıl taşlarını tercih ederim.

İçimi en çok ne acıtır bilir misin? Senin çaresiz bakışlarından da daha ziyade. Ne zaman birilerine senden bahsetsem ya onlar zaten biliyordur, ya duygu sömürüsüyle suçlanırım, yada yardım edecek durumları yoktur. Senin elini tutmamak için hep bir bahane vardır. Evin ödemeleri, mobilyanın taksidi, arabanın masrafı… Bunca ihtiyaç (!) arasında sana ulaşamıyoruz. Oysa çocuklarımızdan esirgemediğimiz harçlık seni hayata bağlamaya kafidir.. Gözlerimizi kapatıyoruz, kulaklarımızı tıkıyoruz. Görmeyince, duymayınca yok oluyorsun. Kendimizi kandırıyoruz. O güzel gözlerindeki çaresizliği okuyamayanlar, birgün mezar taşını okumayı vicdanlarına nasıl anlatırlar?

Merhamet etmeyene merhamet olunmaz, unutuyoruz.

Kuruttuğumuz merhamet pınarının bizi çoraklığa mahkum ettiğinin farkına varamıyoruz.

Sömürülmüş, ezilmiş, horgörülmüş kıtanın siyah incisi, senin vebalin boynumuzdadır bilirim. Soframızdaki her lokmada senin de hakkın var bilirim. Bilirim ama… Nefsimiz ve ardındakinin esaretinden kurtulup, gönüllü mahkumiyetten vazgeçebilsek… Ah üzerimizdeki yaldızları silip, sade hayata bir geçebilsek…

Mallarını gizli ve açık olarak gece ve gündüz harcayan kimseler varya işte onların Rableri katında ecirleri vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve onlar mahzunda olmayacaklardır (Bakara 2/274). İnansak ve inandığımız gibi yaşasak… Bu fotoğraflar hayat bulurmuydu?

Affet bizi diyemem sana, ama bir dileğim var senden. Varoluşumun belki de en güzel payesini bana lütfeder misin? Senin can azığını Rabbim bana nasib etmiş, manevi annen olmak istiyorum, kabul eder misin?

Serpil Kendir

ArZu
18-08-2011, 21:12
Kudüssüz Bir Aşk Yarım Kalmıştır

Kudüs gönlümün adsız şehri, kırık dökük duvarlar arasında ağlayan bir bebeğin özgürlük çığlığı. Sen,ağlama duvarlarının arkasında tüm Müslümanların gözyaşlarısın . Evet ağlıyoruz Kudüs, senin için dünyanın gözbebeği işgal altındayken gülmek bize haramdır.

Gönlümüzün miracı ve kalbimizin kıblegahı ey kutlu şehir, seni Ammarların Muhammedlerin sapan taşlarıyla tanıdık. Uçak savarlara atılan bir çocuk çaresizliğiydi onlar. Özgürlüğün kutlu beldesi, sen bir aşkın sembolüsün, Müslümanların kalbi sende ve İstanbul da atar. Kudüs süz bir aşk tamamlanmamıştır. Sen aşk zincirinin en sağlam halkasısın ey kutlu şehir. Bir hikayenin virgülüsün, şimşekler ortasında kalan o ceylan gözlerinle bakıyorsun bize, uzat elini Kudüs, bitsin artık bu dünyanın ızdırapları ve vurdumduymazlıkları. Kavuş sevgiline Kudüs, bineğine atlayarak tekrar çık miraca özlemini çektiğin arşı alaya. Sen bir zemzemsin Kudüs içenlere şifa bakanlara ise ferahlık verirsin. Seni anamın muskası gibi kalbimin üzerinde taşıyorum. Bir ceylan kalbi gibi hassas yüreğinin çarpıntılarıyla kendimize geliyoruz ey nebiler şehri. Süleyman mabedinin üstünde Hz İsa nın doğduğu evi bağrında taşıyorsun. Dünyanın gözü senin üzerindeyken bir nazar boncuğu edasıyla yaklaşıyoruz sana Ey abitler tapınağı,sen damarlarımızda dolaşan kansın, hepimizin kalbindeki kutsal mabetsin, sen gönlümüzün kıblegahısın…

Mehmet Akif Baltacı

ArZu
18-08-2011, 21:13
İçeride ya da Dışarıda Olmak

İç veya dış ne manaya geliyor bunlar bilinmeden, tanım getirilmeden içeride yada dışarıda olmanın ne manaya geldiğini kavrayamayız.

İç denilince insanın iç alemi ve bulunduğu, içinde olduğu faaliyet alanları, oluşumlar akla geliyor. İnsanın iç alemi dışarıdan tamamen bilinemez. Yalnızca tahmin edilebilir, veya güçlü delillerle sezilebilir. Onun için insanlar dış görünüşe göre davranırlar çoğu zaman. Hükümlerini anlayabildikleri sezebildikleri kadarıyla verirler. Bu hüküm de her zaman isabetli olmayabilir. Çünkü içimizi ve dışımızı tam anlamıyla ancak Allah(cc) bilebilir. Allah’u Teala Kuran’ı Kerim’ de bu gerçeğe sıklıkla vurgu yapıyor.

İçimize bakmak, içeriden bakmak pek çoğumuzun ihmal ettiği konulardan biridir.

Bir olaya, faaliyete içeriden bakmak için illa da içinde olmak gerekli midir? Sadece bakmak için değilse bile, doğru tahliller, değerlendirmeler yapabilmek için olayın biraz içinde olmak gerekiyor. İçinde olanlar, içeriden bakanlar her zaman, her halükarda isabet ederler mi, edebilirler mi, bu tartışmaya açıktır. İçinde olanlar bazen olaya duygusal yaklaşarak yanlışları göremeyebilirler. Veya bakış mesafeleri daraldığı için, farkında olmadan yanlış değerlendirme yapabilirler. Dürüstlükten, adaletten uzaklaşabilirler. Onun için mü’minlere hakkı ayakta tutan şahitlerden olmaları emredilmiştir. Akrabalarının, kendilerinin aleyhine de olsa dürüstlükten asla taviz vermemeleri öğütlenmiştir.

Dışarıdan bakmak, dışında olmak aynı şeyler midir? Bazen olayın içinde olanlar da dışarıdan bakmayı becerebilirler. Tabii ki bunun için güçlü bir sezme yeteneği, liderlik becerisi gerekiyor. Faaliyetine dışarıdan bakabilmeyi beceremeyen bir lider, oluşumunu ileriye götüremez, doğruya yönlendiremez. Olayın, oluşumun dışında olanlar doğru tahliller yapabilseler de etkin olamazlar. Bir olaya müdahil olabilmek için, etkin olup onu yönlendirebilmek için o olayın, faaliyetin, oluşumun içinde olmak gerekir. Dışarıdan bakmanın da tıpkı içeriden bakışta olduğu gibi bazı dezavantajları vardır. Çünkü, dışarıdan bakan çoğunlukla hataları, yanlışları, eksikleri görme eğilimindedir. Emeği, çabayı, akıtılan teri değerlendirmeye almaz bile… Sadece ortaya çıkan ürüne, sonuca bakarak hüküm verir. Bazen de insafsızca eleştirir.

Bu tavırlara maruz kalanlar da içlerine kapanarak er meydanını terk ederler. Bu her zaman böyle sonuçlanmayabilir. Ama bu halet-i ruhiye ye sahip bir çok insanın var olduğunu düşünür isek, eleştiride dozu aştığımızda, insafı terk ettiğimizde nelere sebep olacağımızı iyi düşünmeliyiz. Kendi dünyalarına dalarak dar bir çerçeveye hapsolunanlar, bunun için başkalarını suçlasalar da asıl suçlu kendileridir.
Çünkü, bu bir tercihtir. Mücadeleyi devam ettirmek için tezahürat beklenmemelidir. Önemli olan eleştirileri de dikkate alarak yola devam etmektir. Zaman zaman muhasebe veya otokritik yaparak yanlışlar tespit edilmeli, başarısızlığın nedenleri sorgulanmalı…
Tüm eleştirilere kulak tıkayarak, verim alınmayan metotlarda ısrar edenler başarıya ulaşamazlar. Kendilerini yenilemeyenler, durup azıklarını kontrol etmeyenler, gerekli motivasyonu alamadıklarında ümitsizliğe düşebilirler. Enerjileri çok çabuk tükenip yarı yolda kalabilirler.
Durup azık almayı, zaman kaybı olarak görenler, yeterli enerjiyi depolamadıklarında az bir verim için çok büyük güç sarfiyatında bulunurlar. Çünkü biraz durup dinlenmek, yola bakmak, düşünmeye, tahlil yapmaya zaman ayırmak boşa gitmiş sayılmaz; bilakis bilenerek daha güçlü/hızlı bir şekilde yola devam etmeyi sağlar. Böylece zamandan ve güçten tasarruf bile sağlanabilir.

İçe kapanmak, köşesine çekilmek, inzivaya çekilmek, etkili olmak isteyen hayata anlam katmak isteyen insanların tercih edeceği bir yol, yöntem olamaz. Bu hayat tarzını benimseyenlerin, hem hayatla, hem kendileri ve diğer insanlarla ciddi problemleri var demektir. İletişim kurmakta zorlanan, problem çözme yeteneğinden yoksun edilgen insanların kabullenebileceği bu durum asla tasvip edilemez. Biraz önce bahsettiğimiz azık almak, enerji depolamak için yapılan farklı faaliyetleri inzivaya çekilmekle karıştırmamak gerekir. Bazen insan bir şeyin çok içinde gibi görünüp dışında kalabilir. Tersi bir durumda söz konusu olabilir.

Önemli olan nerede durduğun değil, nasıl durduğundur. Mesela, dünyanın içindeyiz hepimiz. Onu içimize ne kadar aldığımızdır önemli olan… Globalleşen ve modernleşen bir dünyada modernizme, dünyevileşmeye ne kadar direnebildiğimizdir bizi değerli kılan…

Bir de her şeyin dışında kalarak hayatı/yaşamı ıskalayıp ahkam keserek hariçten gazel okuyanlar var ki; onlara söyleyecek sözümüz yok. Akıl verip eleştirmekten başka işi gücü olmayan bu güruh, iş yapanların yanlışlarını bulma gibi bir misyon üstlenmişlerdir. Kutlama olduğunda baş köşelerde ağırlanmayı bekleyen bu takım bir imtihan söz konusu olduğunda biz demiştiklerle başlayan cümlelerle muhataplarını incitmekten çekinmezler. Aktivitelerin dışında kalarak bedel ödemekten nasıl kurtulduklarını akıllı pozlarla anlatır dururlar. Ta ki kaçacak yerin kalmadığı içlerini derin bir hasretin alacağı gün gelinceye kadar…

Nihal İlimen

ArZu
18-08-2011, 21:14
Bir yıkıntı mı sadece geçmiş hayatlardan geriye kalan?


Bir yıkıntı gibi görünüyor sadece geriye kalan
Geçmiş hayatlardan,
Ne giden son gemidir dediği gibi şairin,
siz de göçüp gittiniz hayatımızdan
Oysa zihnimizde ne kadar da dirisiniz,
Fakat şimdi hatıranız derunumuzda saklıdır
Vakti merhunun gündönümü sanki
Bir başka vakitler şimdi ve bir başka dem…
Her şeyi severdik biz, yerdeki karıncayı, gökteki bulutu,
Dut ağacımızı ve çiçeklerimizi; yaşlı teyzelerin bahçelerinden,
Rica edip, derleyerek diktiğimiz çiçek fidelerini
Açan rengârenk çiçeklerin güzelliklerini ve
Birbirinden farlı elvan elvan yayılan kokularını…
İçimizdeki çiçeklerdi sanki açanlar rengârenk,
Şimdi kayboldu mu dersiniz
Çevredeki pek çok renkle birlikte ahenk.

(Sevda Dıraga Canbaz; Sürgün’de İsa’ya Gebe Adlı şiirden seçilen mısralar).
“Mâziye bir bakıver, neler neler bıraktık” misali;
Bir yanımız mahzun, diğeriyse ümitli…

Eskinin güzelliklerini dile getirirken sanmayınız ki sadece geçmiş saplantısındayız. Zamanın geriye değil, daima ileriye doğru aktığının idrakindeyiz. Zira geçmişe aynıyla dönmek terakkinin zıddıdır. Geçmişin güzel hasletlerini, çağın güzellikleriyle tahkim edelim, ecdâd ile torun arasında köprü olalım istiyoruz. Unutmayalım dedelerimizi, hatırda ve zinde tutalım onları. Dede ile torun arasındaki bağı yitirmeyelim. Anlayalım birbirimizin dilini… Derman olalım, merhem bulalım yâremize. Pâre pâre olmasın ciğerimiz kaybettiğimiz insani hasletlerimizden yana. Onların güzel yadigârlarına sahip çıkalım, gönüller yapan, medeniyet inşa eden ecdadımızı tanıyalım. Böylece millet olarak kendimiz olalım istiyoruz.

Geçmişe ait bir yapı, bir hatıra ile karşılaştığımızda yahut yitik coğrafyalara Bosna’ya, Makedonya’ya, Kosova’ya, Nil’den Tuna’ya kadar bize ait bir haber işittiğimizde yüreğimizde bir sızı duyalım istiyorum. Zira hala orada Osmanlı var. Hala kültürel mirasımız var. Zira orada ağlayan bir yürek varsa bizim. Yitik hazinelerde neler gizli araştıralım. Hem de öyle araştıralım ki manevi bir arkeolog havasında, kayıplarımızı ve kayıp kültürümüzü bulmak için, didik didik edercesine… Barışalım dünümüzle, yarınımızla, kendimizle. Sızlasın istiyorum yüreklerimiz. Bize ait eserlerin adını, şehirleri, kasabaları, nehirleri yine ecdadın verdiği isimlerle adını zikredelim. Zira bu bile önemli bir kültürel bilinci, olgunluğu barındırıyor içersinde.

Batılılar ülkemize geldiklerinde eski kültürel dokularında nasıl kendi izlerini sürüyorlarsa, biz de sarayın kültürünü sinesinde taşıyan Üsküdar’da ve yitik coğrafyalarda ve şimdiki coğrafyamızda iz sürelim. Yollar şahitlik etsin aradığımıza… Ayak izimiz karışsın bu beldelerde gönüller fetheden Mevla’naların, Aziz Mahmud Hüdayilerin, Ahi Evran’ların, Fatma Bacıların, Abdalan-ı Rum’un, Bacıyan-ı Rum’un, Hacı Bayramların, Hacı Bektaşların; bu beldeleri nakış nakış dokuyan ecdadın ayak izlerine. Gönül hoşluğuyla onlar hala bitmedi, derunumuzda yaşıyor diyebilelim. Onlar daima yaşayacak bire on veren, yediveren başaklar misali…

İki yıl önce Lüleburgaz yakınlarında, ailemin yaşadığı yere yakın “Müsellim Köyü’nden” geçti yolumuz. Şimdi adını değiştirmişler bu köyün. Ovacık diyorlar artık. Bu tavır ile ne büyük bir hata ettiğimizin farkında mıyız bilemiyorum. Zira değiştirdiğimiz sadece isim değil, bir medeniyet, eskiye ait biz iz/beyyine. Aklıma ilk gelen Osmanlı’nın bu köyü atlı birlikleri için kullanmış olabileceği oldu. Zira Orhan Bey devrinde “ İlk Yaya ve Müsellem Teşkilatları” ( ordu) oluşmaya başlamıştı. Araştırdığımızda gerçekten de haklı olduğumuzu anladık. Bu gidişimde ise “Ahi Mehmet Köyü” diye bir köy ismi dikkatimi çekti. Merak ettim fakat henüz araştıramadım. Bu beldelerin fethinin de Osmanlı Ahi teşkilatıyla bağlantılı olması pek tabiidir ki muhtemel… Zira Ahilerin, Şeyh Edebalı’nın, onun bendelerinin Osmanlı’nın Kuruluş’unda, fetihlerde ve Balkanlar’ın Türkleşmesi’ndeki katkılarını unutmamak gerek. Bu yer isimleri bizim tapu senetlerimiz. Buralarda vardık ve bir kültür bıraktık. İşte izleri diye ortaya koyabilmeliyiz. Bakın ismi bile bize ait diyebilmeliyiz.

Birkaç yıl önce Çanakkale Behrâmkale’ye gittiğimde de “Behrâmkale” yerine “Assos,” Antalya’ya gittiğimde “Belkıs Harâbeleri” yerine “Aspendos” ismini görmek, duyarlı insanlara hüzün vermez mi? Sahipsiz vatan, yitik bir kültüre dönmeyelim. Ecdâd boşuna mı “sahipsiz vatanın batması haktır, sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır” demiş.

Nerede bir yıkık dökük yer görsem, nasıl ki gökyüzüne baktığım zaman uzay boşluğunun sırlarını merak ediyorsam öyle de bu yıkıntıların mistik, gizemli cazibesine kapılır, yitirilmiş hayatlara dair hüzün duyarım. Trakya’ya gittiğim zamanlar bazı köylerde câmilerin kahvelerle bitişik veya karşı karşıya olduğunu, içki içen sarhoşların şişelerini cami avlusuna atışlarını hüzünle müşahede ediyorum. “ Yâ Rabbi buraya hiç mi Allah dostu bir veli vazifeli olmamış ki bu kadar dünyevileşmiş, bu kadar uzaklar hakikatten” diye hayıflandığım olur. Sonra da sarhoşların meyhanesi ( Bâtıni sarhoşlar) Mevlâ’ya daha yakındır. Belki bunlar da bir gün aşk ehli olur, diyerek teselli bulurum. Zira Allah’ın hikmetinden suâl olunmaz. Gönüllerde neleri sırladığından da öyle. Yine bu Ramazân Bayram’ında, böyle bir hayıflanma esnasında, “Edirne Selimiye Câmii’nde” kılınan bir Cuma namazından sonra, çevreyi dolaştık. Hemen yakınındaki müzeye girdiğimizde bir de ne görelim, bir zamanlar burada bir Mevlevi dergâhı olmasın mı? Tarih ile ilgili kitapları karıştırırken Hacı Bayrâm-ı Veli’nin de buralara gelmiş olduğunu okumuştum. Şimdi bir de Mevlevi dergâhını duyunca içime su serpildi. Onların attığı tohumlar bir gün yeşerecek. Toprak neyi zâyi etti ki insân tohumunu zâyi etsin diye düşündüm kendimce. Ümitvârım ve gönülden inanıyorum bir gün bu beldelerin de bağrından nice cânlar, nice cân uyandıranlar çıkacak ve nice ölü cânlar da uyanacak… Rumeli Türk diyârı, İslâm diyarı… Zira gönülleri güzel olan insanlar çok. Sâdece pek çoğumuz gibi derince bir uykudalar. “Bura( Rumeli)”, yürek fethinin gerçekleştiği topraklar değil mi diye teselli ediyorum kendimi. Zira buradaki insanlara baktığınızda kimi Makedonya, Selanik, kimisi Bulgaristan göçmeni… Kimi 93 Harbi’nde göçmüş, kimiyse Balkan Harbi’nde. Kimi Yörük, kimi Kıpçak Türklerinden, kimiyse Pomak Arnavut ya da Boşnak… Ama hepsi Osmanlı, hepsi de İslam evlâdı, şehit torunları.

Rahmetli dedelerim, ninelerim de Makedonya göçmeni. Anne tarafım Toyran, baba tarafım Yenice Vardar’dan Balkan Harbi’nde göç etmişler. Nice sıkıntılar yaşamışlar. Her şeylerini oracıkta bırakıp hayata sıfırdan başlamışlar. Anneannem babasını hiç tanımamış. Zira şehit düşmüş Çanakkale’de… Sadece onlar mı, daha nicelerini şehit verdik orada. Mektebi sultanili gençlerin içinde bulunduğu taburdan geriye sadece iki kişi kurtulduğu anlatılır. Tıbbiyeli, Mülkiyeli demeden, nice vatan evladı cepheye koşmuş, cân fedâ etmiş… Hürriyet için, vatan için, namus için, İslam için… Sonraki yıllarda az sıkıntısını çekmemişiz yetişmiş elemanın… İşte o yetişmiş eleman sıkıntısının olduğu yıllarda rahmetli dedem Koca Yusuf ( veya Yusuf Hoca lakabı ile anılırdı) imam olarak, Kardeşi olan İsmail Amcamız ise “Eğitmen”( ilkokul öğretmeni) olarak görevlendirilmiş… Zira hem eski yazıyı, hem de yeni yazıyı çok iyi okuyup yazdıkları için Atatürk görevlendirmiş onları. Dedem 2. Meşrutiyet senesi 1908 de doğmuş. Anne annem ise 1910 senesi sanırım. Buralara geldiklerinde daha çocukmuş. Anlatırdı dedem minnetle, “ kızım Atatürk olmasa kalacak yerimiz yurdumuz yoktu, bizi buralara o yerleştirdi” diye. Devamında da “bu günlerin kıymetini iyi bilin evlatlarım! Az açlık çekmedik savaş yıllarında ve sonrasında. Hayatta kalabilmek için bazen çevredeki otları yemek zorunda kaldığımız günler gördük. Allah’a şükredin sakın şükürsüz olmayın” derdi yemek seçtiğimiz zamanlarda. Dedemin annesi Atike Hanım yiğit bir Türkmen kızıymış. Altı çocukla hicret etmiş Toyran’dan. O zamanlar kadınların pek çoğu eşlerini, oğullarını savaşlarda şehit verdikleri gibi Atike Nine’de dul kalmış. Dedeme ait hiç unutmadığım şeylerden biri de elinden düşmeyen Kur’ân-ı Kerim’i ve okuyup bize de naklettiği siyer kitapları ve menkıbelerdir. Bize okuduğu şiirlerini de unutmamak lazım tabii ki… Her Cumhuriyet Bayramı’nda okuduğu “ Hürriyet Şiiri”; “Bülbül” şiiri… “Bülbülü altın kafese koymuşlar, istememiş ve hürriyetle yaşayayım yaşarsam demiş” diye nakleder, sonra da şiirini cezbeli bir şekilde okurdu… Bu Mübârek insanların hayatları ne kadar duru, insanlıkları ne kadar farklıydı. Anneannem 15-16 yaşlarında, dedem ise 17-18 yaşındayken evlenmişler. Öksüz ve yetim olan anneannem ile yetim olan dedem evlendikleri andan itibaren (dedem 82, anneannemin 80 yaşında vefat edinceye kadar) muhabbetleri, birbirlerine hürmetleri, sevgileri hiç azalmamıştı. Sanki birbirlerine yoldaş, sevgili olmuşlar. Evleri bir yuva, ocak idi adeta… Sadece kendileri için değil, tüm köylü için de öyle… Bayramlarda son güne değin evleri dolup taşardı. Bir de onlarda en çok dikkatimi çeken şeyse birbirlerine olan ülfetleriydi. Dedem anneanneme zaman zaman Trakya şivesiyle benim Öri (Huri) meleğim diye seslenir, anneannemse ona olan hürmet ve muhabbetini, eğer dedem söze başlamışsa, “susun, baban konuşuyor vb.” sözlerle izhar ederdi.

Şimdi bu hayatlardan geriye neler kaldı diye tefekkür ediyorum. Vefâtlarından sonra, İstanbul’dan buraya her gelişimde evlerini ziyaret etim. Özlemle ve hüzünle o eski evlerin kendine has gizemli kokusunu solukladım. Birkaç yıl önce bir Bayramda oraya gittiğimdeyse tamamen yıkıldığını gördüm. Eskiler evleri maksimum yüzyıllık yaparlarmış. Her nesil kendine göre inşa etsin diye. Zira devirle birlikte evler de değişiyor. Camileri ve diğer eserleriyse uzun süreler yaşayacak gibi bina yaparlarmış. Lüleburgaz’da Sokullu Külliyesi ve Camii, kütüphanesi; Babaeski de Sinan Camii ve Köprüsü hala ayakta yıllara meydan okuyor MâşaAllah.

O çileli günlerden Türk basınına yansıyan hikâyeleri Dr. Nesimi Ceyhan “Balkan Savaşı Hikâyeleri” adlı, “Selis Kitaplardan” çıkan eserinde çok güzel derleyip, toplumsal hafızamızı tazelemiş Allah râzı olsun.

Buraya geldiğimizde İlk dikkatimi çekenler arasında evlerin yanı sıra buraya has şive, telaffuzu oldu. Yadırgamıştım buradaki insanların aksanlarını sanırım. Farklı gelmişti zira. Sadece bizim açımızdan değildi bu yadırgama. Oradakilerde bizim konuşmamızı yadırgıyorlardı. Hanım bunlar, hanımca konuşuyorlar diye güldüklerini hatırlıyorum. Biz de onların bazı kelimelerine gülüyorduk. Kullandıkları bazı yöresel kelimeleri anlamaya çalışıyorduk. Özellikle de dedem bizden bir alet istediği zaman o nedir dede diye sorardık. Dede ile torun daima aynı dili konuşmazdık yani. Dil deyince aklıma gelmişken nakletmek isterim ki, ÖYS de M.Ü. Tarih Öğretmenliği’ni kazandıktan sonra, ilk Osmanlıca öğrenmeye başladığımda hevesle dedeme de göstermek istedim ve: “dedeciğim bak, artık ben de Osmanlıca okuyup yazabiliyorum diyerek kitabımı getirmiştim. Ben metni kekeme okuyuşlarla sökmeye çalışayım derken, dedem paragrafın tamamını bitirivermişti bile…
Geçmiş hayatlardan, sadece bir yıkıntı mı geriye kalan.

Evlerden söz edince o zamanın evlerinin iç dizaynını ve özellikle de dedemin ev ortamını dile getirmeden geçemeyeceğim. Sene 1978-1979 yılıydı. Buraya yeni taşınmıştık ve İkinci sınıfa başlayacaktım. Onun evi her zaman adeta bir Ocak gibiydi demiştim. Öyle bir ocak ki insanların uğrak yeri olup, bacası tüten, içimizi ısıtan bir ocak… Dedemler altı kardeş olmalarına rağmen bu ev herkesi çekerdi. Sadece akrabaları değil, ahaliyi de… Huzur doluydu. Bu gün bu ev yıkılmış olsa da hala bu ocak konumunu yakın zamana kadar devam ettirdi. Dedemin evini böylesine güzelleştiren, ocak yapan şey ne idi diye düşündüğümde, sanırım onların dikmiş oldukları vahdet ve muhabbet ağacı, iman ağacı, hısım akraba ilişkilerine verdiği önem, çocuklara gösterdiği ihtimam ve dedemin sıcacık gönlü idi diyorum. Ölümünde büyük, küçük ne kadar kimse gözyaşı dökmüştü ardından. Çocuklarsa dedemi aksakallarında ve masmavi gözlerinden ve ellerine sıkıştırılan paralardan, şeker vb den de tanırlardı.

Lise yıllarımda okul dönüşü,vakit epeyce geç olduğu için, etraf karanlık olurdu. Araba beni anneannemlerin kapısının önünde bırakırdı. Zira ana caddede oturuyorlardı. Gelir gelmez hemen dedemlere uğrayıp davetlerine icabet ederdim. Anneanneme yardım etmeye çalışırdım fakat o genellikle kendi işini kimseye yaptırmayı sevmeyen titiz bir hanımdı. Onlarla bir sofrada yemek yemek de sakin huzurlu ve muhabbet doluydu.

Anneannemlerin odalarından en çok sevdiğim ikisi tanesi, ön bahçeye bakan odalardı. Bol ışık ve Güneş alırdı buralar. Anneannemin evindeki odalardan sol taraftaki ise misafir odasıydı. Orası özeldi ve sadece bayramlarda ve özel zamanlarda misafire açılırdı. Oraya genelde kimseyi sokmazdı. Evin içinde tarif mümkün olmayan güzellikte bir koku eşyalara sinmişti. Sanırım bunun nedeni dedemin hacdan getirdiği kokulardı

Kapıdan girince karşı köşede duvara çivilenmiş büyükçe bir ayna yer alıyordu. Duvarın iç tarafındaysa duvarın içinden ayrılmış, iç çamaşırı ve giysileri koymak için tasarlanmış bir bölme, dolap olarak kullanılıyordu. Duvarın tavana 25- 30cm kadar yaklaştığı hizadaysa kitaplar için, hemen hemen bir duvarı kaplayacak uzunlukta tahtadan yapılmış bir raf vardı. Zira kitap mübarekti. Ona hürmet göstermeliydi.

Çamaşır dolabı şeklinde tasarlanmış bölme ise bezden lastikli bir perdeyle örtülü dururdu. Cam kenarında ise boydan boya toprak ve ker***ten, bugün köşe takımlarını andırır tarzda yapılmış bir sedir ve sedirin üzerinde güzel kanaviçe işlemeli beyaz yastıklar vardı. Bu yastıkların içinde pamuk değil, otlar bulunurdu. Siyah bir iç beze doldurulmuş, üzerine de işlemeli örtüler serilmiş sertçe yastıklar, bu sediri süslerdi. Sedirin tam karşısındaysa, çift kişilik bir divan bulunuyordu. İşte onların en lüks odaları burasıydı. Burası ancak Bayram v.b zamanlarda girilen, diğer zamanlarda kilitli duran yasaklı bölgeydi adeta. Anneannem bu odaya gelin olmuş, muhtemelen en özel anlarını burada yaşamıştı. Bu oda bundan dolayı bu kadar farklıydı sanırım onun gönlünde. Odaların her biri hafif dikdörtgen bir hole açılıyordu. Giriş kapısının tam karşısında ise dedemin deyimiyle abdesthane vardı. Yine odaların her birinde, bir köşede ancak bir kişinin sığabileceği tahtadan bölme ile ayrılmış banyo bulunurdu. Biz İstanbul’da oturduğumuz için bize ilginç geliyordu bu evler. Bu evin çok sevdiğim ve benim için misafir odasından çok daha çekici ve huzur verici olan ön taraftaki diğer oda idi. Burada ötekinden tek faklı olan şeyler diğer odanın simetrisi olup, sadece sedir yerine yer minderlerinin olması ve aynanın bulunmamasıydı. Diğer odaya göre daha sadeydi.

Lise yıllarımda okuldan her gelişimde bu odada otururup da dedemin okuduğu Kur’an-ı Kerim’i dinlerken çok farklı dünyalara giderdim. Bu sıcak yuva ve okunan Kur’an-ı Kerim hayallerimi süsler, Kur’an-ı Kerimin o huzur ikliminin büyüsüne kendimi kaptırırdım. “Dedeciğim ne olur bize yine menkıbeler anlatır mısın?” diye ricada bulunurduk. O da bizlere Peygamberlerin, Hz Muhammed (s.a.v. ) Efendimizin ve Ashab-ı kiramın menkıbelerini anlatırdı… Bazı akşamlar dedemin ev, adeta teyze ve dayılarımın toplanma mekânı olurdu. Dedem menkıbelerini anlatmak için can atarken, her zaman istediği ilgiyi bulamaz ve keyfi kaçeçacak gibi olurdu. Bizlerse “ne olur dede anlat! Kimser dinlemese de biz dinliyoruz. Onlar yüzünden bizi de mahrum etme,” diye yalvarırdık. Dedemin yüzündeki derin hüznün yerini mutluluk alır ve “bu kızlardan adam olacak” derdi. Umarım öyle olur. Dedemle aramızda bu şekilde özel bir bağ olduğunu düşünürdüm. Bu kadar çok torun arasında onun kalbinde birinci sıralarda yer almasak da dedem bizim gönlümüzde birinci sıralardaydı. Bu nedenlerle bazen bir parça burukluk duysak da bizi seviyor olması yetip de artıyordu bize.

Babaannemin eviyse Bulgarlardan kalma bir evdi. Bu şekilde Bulgarlardan kalan ker*** iki katlı başka evler ve su kuyuları da mevcuttu. Şimdi dedemin evinin bulunduğu bahçede dayımların yeni evleri var. Fakat o evden ve geçmiş hayatlardan, sadece bir yıkıntı geriye kalan.

Göçüp giden sadece onlar mıydı hayatımızdan, Yoksa değerler manzumesi mi? Anlayalı haylice oldu bastığımız toprağı toprak diyerek geçme denmesindeki sırrı… Ya mezar taşları… Başları üstünde hece taşları, ne bir selam ne bir haber verirler Yunus’un dediği gibi. Ama okuyana verirler sırrını. Mezar taşlarını okumak bir kültürü okumaktır.

İşte o bayram gördüğüm o yıkıntının, tümseğin ardında göçüp giden hayatlara dair bende kalan, onların dipdiri hatırasıydı. Ölmediniz, derunumdasınız, bizlesiniz derken aşağıdaki mısralardı dökülen dilimden:

İçimizdeki çiçeklerdi sanki açanlar rengârenk,
Şimdi kayboldu mu dersiniz çevredeki pek çok renkle birlikte ahenk,
Üzülmeyin! Tohumları hala derunumuzda gizlidir,
Henüz uygun iklimi bekliyor fidemizin toprağı,
Bir gün döneceğiz vakti merhunda,Hıraya çıkışın, İniş Vakti’nde.
Bilmezdik bir zamanlar
“Ağaçların doruklarına ve Dağlara İnmek için çıkıldığını”
Dağlar adeta ulvi bir çıkış kavsi, (*)
İnmekse adeta toprak gibi ve mütevazı…
Halkla halk, hakla hak ve hemhal olma demi.
Fütüvvetmiş vesselam bunların cem’i.
Fütüvvet bir tac imiş, taçsız, nişansız,
Toprak gibi vermek hep vermek imiş…
İnsanlar her türlü pisliği atarken,
Bitirivermekmiş güzellikleri yeniden derinlilerden
Yırtıp atmakmış benlik gömleklerini…
Bir gündönümünde, sulayacağız belki yeniden fidelerimizi
Açacağız ol demde, vakti merhunda…
işitilir ol demde tek bir ses, “ Meryem! , İsa Mesih!
İçimizdesin ey Meryem, sen bizsin sanki, biz de sen.
Lakin, İsa’nın zuhuru ne vakit, hangi dem.
Bu muamma, bir nur, Hay, Kayyum,
Bir Hu ile üfürülen rahmani soluk
Bekliyor ruhumuz bir vahdeti soluk.

(Sevda Dıraga Canbaz; Sürgün’de İsa’ya Gebe Adlı şiirden seçilen mısralar).

(*)Meratib-i Tevhide İktibas

Sevda Dıraga Canbaz

ArZu
18-08-2011, 21:16
Seni Vurmaya Gelen Kurşuna Benim Adresimi Ver Ey Çocuk!

Sana yazıyorum bu mektubu ey çocuk! Sen özvatanının bombalar altında kanadığını izlerken, ölüm korkusu çekerken, silah seslerinden dalamazken derin uykulara, ben sana mektup yazıyorum…

Kelimelerim yetmiyor, gözyaşlarımı zorluyorum akmıyorlar. Yüreğimin dehlizlerinde derin bir acı, yanardağlar lavlarını aktarıyor kalbime. Herkese kırgın bir çehre ile suskun dolaşıyorum etrafta. Niçin sustuğuma kimse anlam veremiyor, niye sustuğumu anlamıyorlar.

Biliyorum bana dargınsın, biliyorum senin için hiç birşey yapamıyorum. Elimden dua etmekten başka bir şey gelmiyor.

Korkuyorum… Öksüz kalmandan, yetim kalmandan, kollarını, bacağını, yüreğini kanlar içinde bir yerlerde unutmandan korkuyorum. Seni gönlü yaralı bir güvercin gibi ortada bırakmalarından çok korkuyorum.

Merhameti yoktur ki serseri kurşunun, acımaz ki sana… Cemre niyetine yere sererler narin bedenini, yağmurlar yağar üşürsün, ağlarsın, kimse tutmaz küçük ellerini. Hangi şefkatli kol sarar seni, kim merhamet öpücükleri kondurur gözyaşlarına aşina yanaklarına? Ya aradığında kimseyi bulamazsan, ya herkes kaderine terkederse? İşte o zaman bana hesap sorar mısın, azap meleği gözlerini gözlerime dikip ; “sende beni yalnız bıraktın” der misin?

Savaşa devam, savaşmaya devam.
Zulme hayır ey çocuk, zulme hayır!

Öldürülüşüne seyirci kalmak kahrediyor beni… Entellerin, politikacıların, koltuk meraklılarının, midesine, hevalarına adananların sözlerine kulak tıkıyorum. Tek senin acı dolu sesin yükseliyor gökyüzüne, sade senin sesini işitiyor kulaklarım.

Kırgınım ey çocuk!
En az senin kadar sitemliyim.

Zihnimde kol geziyor düşüncelerim, başıma ağrılar saplanıyor, kanlı yayınlardan haberleri dinlemekten kaçıyorum.

Ya yüzünü görürsem, ya küçük çehreni tanırsam, ya ana şefkatinden mahrum yüreğinin toprağın hüzünlü boynuna sarıldıgına şahidlik edersem?

Ölme, sakın ölme ey çocuk!
Korkarsan beni çağır, vurulmak üzereyken kurşuna seslen, ona benim adresimi ver.
Yere düşüpte kalkamazsan bana uzat ellerini, kaybettiğin her yakının için bana bir daha, bir daha sarıl.
Kimse duymazsa seni rüzgarın kulağına fısılda, bana yolla tüm sözlerini… Ben duyarım, yüreğime akıt gözyaşlarını sana yük olmasın ben taşırım.

Çağırdığında gelemezsem, düştüğünde kaldıramazsam, bunların hiç birini yapmaya yetmezse gücüm, bil ki senin yanındayım ve seninle birlikte ağlıyor olacağım…

Derya Akel

ArZu
18-08-2011, 21:16
Aşk, Leylâ ve Gerçek

Leylâ…
Gölgede kalmış aşkının kâtili mi, yoksa Mecnûn’a verilen bir hediye miydi?
Bu hikâye, gören ve görmeyen kalplere göre şekil değiştirdi. Görenler için hikâye, Mecnûn Leylâ’yı tanıyamadığında anlam kazandı. Görmeyen kalpler içinse, hikâye, ayrılıkla sonlandı.
Bilseydi yüzyıllarca anılacağını yine de salınır mıydı, adına “insan” denen âlemlerin yanında…
Tebessüm eder miydi yine; sonsuzluğa özenen tartışmaların konusu olacağını söyleselerdi.

Leylâ…
Bilseydi yine de ister miydi “ölemeyen” Leylâ olmayı…
Mecnûn’a dökülen gözyaşlarının, Leylâ’ya vurulan kamçılar olduğunu bilmeden çok şey aradık bu hikâyede…
Kimi yalnızca aşkta takılı kaldı, kimi ise aşkı tanımladı. Aslında aklını kullananlar için nice gerçekler vardı bu hikâyede…
Kâh tasavvuf meclislerine misafir oldu Leylâ ile Mecnun, kâh haberleri olmadan aşkları çalındı lâyık olmayanlarca…
Ama hep Mecnûn acılarla yandı… Leylâ hep umursamaz sanıldı…

Leylâ…
Yalnızca Mecnûn olmuş Kays’ı değil, asırları sürükledi peşinden… Aşkın en büyük kraliçesi oldu istemeden…
Acıyan yüreklerin sebebi kılındı ismi kullanılarak… Çünkü artık ağlayan her bir kalbin suçlusunun diğer adı da Leylâ idi..

Peki Leylâ kimdi?
Ruhu uykusundan uyandıran hislerin tek anahtarı neden bu isimde saklı idi?!
Leyla, mâşuk olmaktan çok mu mutlu idi?
O’nun aşkıyla yanan Kays’a “Mecnun” denildiğinden beri o da artık Leyla değildi.
Bu ayrılık, aslında büyük bir vuslatı beraberinde getirdi. Ve birbirlerinin bedenlerini göremedikleri andan itibaren aslında onlar sonsuza kadar birlikte olmanın kitabını kâinâta hediye etmişlerdi.
Mecnûn şanslı olduğunu hiç fark edememişti. Henüz Leylâ’sını dahî bulamayan, ancak Mecnûn olma yarışlarında sıraya giren çok insan yitip gitmişti. Bilseydi taklitlerinin çokluğunu, o da Leylâ’ya teşekkür ederdi.
Gerçek bir Mecnûn olmak bu kadar asillerin işi miydi?
Ve yeni bir keşif yapıldı kâinatta… Ruhun derinliği tartışıldı.
Kalbinin, aslında kimin için attığını bulan Mecnûn, Leylâ’ya haksızlık mı etmişti; yoksa O’nu O’ndan daha çok sevdiğinden dolayı yine “iyiliği” için gerçekleri mi göstermişti çölde onu tanımayarak?

Ya Leylâ… Mâşukluk rütbesinden düşünce neler hissetmişti?
Yalnız olan yüreğini avuçlarına alıp sahibine teslim etmeliydi. Ve gerçek sahibinin adıyla süslemeliydi yüreğini… Ve Mecnun’u tanıttığı için teşekkür etmeliydi O’na..
Ve bilseler ayrılamıyorlardı, aslında birbirlerinden Leylâ ve Mecnun… Kendilerinden sonra yüreklerini delice çarptıran tek varlık aynıydı, efsâne olan hayatlarında: Allah…
Ve aşkı bile kendilerine özendirmişlerdi…
Bir yok oluş ve alev alev yanan yürekler aslında cennet bahçelerindeki vuslatın müjdecisiydi.
Leylâ Mecnûn’dan çok şey öğrenmişti, ancak Mecnûn, Leyla’nın sâyesinde ruhunun sahibini keşfetmişti.
Ve Leyla hikâyenin kahramanı oluverdi.
Şimdi Mecnûn ateşini alevlendirene borçlu gibiydi… Ve o da Leylâ’ya teşekkür için bir ayna tuttu yıllar sonra karşılaştıklarında… Kendisini Mecnûn’da gören Leylâ anladı ki, aslında gerçek Leylâ kendisi değildi.
İçini yakıp kavuran Mecnûn’a duyduğu aşk ile vuslatı ararken Leylâ, daha büyüğü ile karşılaşmıştı.
Artık gerçek olan her şeyin adı Mecnûn, yalanların ise Leylâ idi…
Ve aşk da o ikisinde özendiği şeyi keşfetti.
Aşkın aradığı şey “gerçek”ti…

Ve o gün bugün dünya, masalla gerçek arasında gidip geldi.
Kimi aşklar gerçekliğe erişti, kimi ise vuslata eremedi.
Yani kısaca gerçekleri acı kabul eden herkes, yaşadığı aşk kadarıyla adına insan denildi ve aşka gerçekliği yakıştıran herkes de vuslatın nağmelerini dinledi.
Çünkü adına aşk denen şey, O yüce varlığı içinde bir yerlerde keşfederek bu dünyaya uzaktan tebessüm edebilmekti…

Fatma Aladağ

ArZu
18-08-2011, 21:17
Yalnız Soluk

Ruhum, yalnızlığın bahçelerinde gezinirken bir sevdâya ağladığını fark ettim. Sordum yalnızlığıma:
– “Kimdir, seni benim içime salan?” diye…

Hüzün geldi yanına ve konuştu yalnızlığım:
– “Huzuru aramaktır!..” dedi benim adım… “Bu arayıştır, beni içine salan!..”

Hani olur ya, renksiz resimlerdeki yalnız duran banklar gibi, bu da başka yalnızlıktı kalpte yaşanan… Sayısız nefeslerin içindeki “yalnız soluktur” adı… Dostluğun özlemi eklenir ve yangın olur, yalnızlık makamı… Her kelime ikinci bir anlam kazanır, gittikçe açılır perdeler ve mevsimine göre sevdâ yaşanır… Rabbin merhametidir bu yalnızlık!.. Tüm dayanakların bencilliğidir… Sıkışan yüreklerin feryâdıdır.

İnsan bilmez sâdeliğini ve bilmez kimsesizliğini… Tâ ki, rahmet tecellî eder ve başlar kalplerden gidişler!.. Sahte putlar gider!.. Beyazı kıskanır ruhlar, çünkü en çok sevdâsı olana yakışır temizlenen yürekler…

Kaybolanlar, anlatılmaz bu arayışlarda… Ve bulunanlar da gizlidir.

Bir yalnızlıktır bu… Uçuşan yaprakların hışırtısı gibi nereye estiğini bilmeden, yalnızca “Es!..” emrini yerine getiren!..

Ve bir keşiftir bu, malzemesi yalnızca bir yürek olan ve aslâ yalnızlığından gocunmayan!.. Kimileri korkar bu “tek”likten, kimi ise alır lezzetini, payına düşen nasibinden!.. Derinliğini maviden alır, bu hisler… Toy yürekler gibi korkmaz ölümden… Lafta da kalmaz bu yalnızlık, Yaratan, her şeyin farkındadır.

Şimdilerde benden öte bir ses var içimde… Kalabalıkların içindeki, yalnızlığına ağlayan ruhların gözyaşlarını, bilmez sahipleri… Doludur içi… Dolu zanneder, oysa… Kalabalıktır etrâfı… Yalnızdır oysa… Gözü kapalı, her dâim sevenleri vardır. Yaratan’ın sevgisi asıldır oysa… Bunlarla yüzleşmek de ürkütür, seveni çok olanları ve ebediyeti kıskananları…

Alıştırmalı gönülleri… Farkına varmalı… Etraftaki nefeslerin “çokluğu” kadar “fâniliği” de akıllarda kalmalı… Bilmeli âcizliğini ve Yaratan’a sığınmalı!…

Gülen yüzler de ağlar bir gün!.. Kalabalıklar da tenhâlara salar, kendini!… Bu vakitler gelmeden bulmalı dengeyi!..

Bir yatırım yapmalı kalplere… İlerideki sâde günler için… Yaratan’ın sevgisinden bir çınar büyütmeli… Yalnızlığımda, gölgesi, tesellî mekânım olan ve gerçekleri sindirecek kadar büyüklüğü keskin olan… “İman azığı”m olmalı… Yalnızlığımda, karnımı doyuracak kadar sağlam olan…

Uzak sanmamalı, bu beklenen yaprak dökümü günleri!.. Bir gün titrek ellerimle penceremi açtığımda, gelmiştir “yalnız soluk” mevsimi…

Aslına dönmüştür her şey… Ruhum kendi sevdâsının derdindedir artık.. Vakitler ayrılır cömertçe, Yaratan’ın muhabbetine…

Hissetmeseydim bu hüzünlü mevsimleri, bilirim ki, kavuşmayacaktım muhabbete!… Bilirim ki, oyalanacaktım, bir çok “soluk” içinde!.. Burnu büyük sevdâlarımın peşinde koşmaktan, “son nefesimde” yorulacaktım. Ve geç kalmışlığın yasını tutamadan, yok olacaktım!…

Şimdi ruhum kendine gelir. Bırakır, kalabalıklar içindeki çâresiz mırıldanmalarını… Etrâfındaki nefeslerin soğukluğu da üşütmez artık içimi… İman ateşi ve Yaratan’ın sevgisi ısıtır, tüm kâinâtı ve beni…

Yalnızlık, başka lezzetler katar ömrüme… Bir başka güzelliktir, sâdelik… Artık yüzüme kan gelir… Tebessümlerin, aynasıdır içimde değişen mevsimlerin… Yaprağın kaderi düşmekse, benim de kaderimdir, yalnızlığımla yüzleşmek ve düştüğüm yerden Mevlâ’ya yükselmek… Yeniden sevmek, yeniden sevgiyi hissetmek… Yalnızlığın tadını çıkarmak… Huzurlu dakikalarla baş başa kalmak…

Şimdi değişir, yalnızlığın karanlık tarihi… Şimdi temizlenir, üstüne sürülen kirli lekesi… Artık “öz” vardır, kalabalıklardan sıyrılmış olan… Yalnız Rabb’in merhamet tecellîleri vardır kalplerde… Duâlar vardır ve O’nu keşfetmek vardır, çok derinlerde…

Kuramadığım hayali kadar sevdim yalnızlığı… Ürpertisi bende derin bir iz bıraktı. Issızlık, çığlıkları kıskandırdı…

Ve beni elimden tutup Rabbime, bu yalnızlık taşıdı.

Fatma Aladağ

ArZu
18-08-2011, 21:18
Gazze İçimizde…

Yoksa savaşların bitmesini kendimiz için mi istiyoruz?!

Kaç zamandır kaliteli yaşam denilince; iki ayağının üstünde dikilip çevreyi izleyen tavşanlar gibi pür dikkat kesiliyorum. Az yağlı yemekler ve şekeri azaltılmış içecekleri dolabıma doldurunca içimdeki ekşimenin geçeceğini söylüyor herkes, ben de inanıyorum. Dünya küreselleştikçe, binalar uzaya doğru yol alıyor; böylece yalnızlıklarımız enine küçülürken, boyuna büyümeye devam ediyor biliyorum ama yine de “yüksek binalardaki küçük daireler” cazip bir boş vermişlik sunuyor. Hem zaten kişi başına düşen milli daire miktarı da yükseliyor. Nerdeyse Amerika yapımı sitkomlardaki gibi mutlu mesut görünüyor her şey. Her şey iyi gibi yani…

Öyleyse biri ağıtlar yakan bu kadını sustursun. Tüm NLP programlarımı alaşağı eden, “ben” çipini merkezden çıkarıp “diğergamlık” dürtülerini ve sorumluluk kablolarını aktif hale getiren bu ağıtları yasaklasın biri.

Stresten uzak durun diyor kadın programlarının rütbeli (!) konukları… ve yoga yapın, meditasyon yapın, işaret parmağınızı baş parmağınıza dokundurup “om” deyin. Yaptım. İçimde bir külçe gibi ağırlaşan ve kımıldamayan sorumluluklarımın bir kelebek olup burnumdan “om” diye gökyüzüne yol almasını bekliyorum. Hayat ne güzel; kuşlar, böcekler, çiçekler, kalın cüzdanlar, esprili arkadaşlar, bedava kontör ve sms ler… Hem karaciğerim iflas etmemiş, damarlarımdaki kan otobanda ibresi çıldırmış bir mersedes gibi yol almakta… Her şey iyi gibi yani…

Öyleyse biri ağlayan şu yetimi sustursun. Düzmece mutluluklarıma sıkı bir kroşe gibi inen, patiskadan perdeler diktiğim köşklerime elindeki balyozla girişen, süper-mega-ciga-inter benliğimi şebek yerine koyup fındık-fıstık kabuğu atan, çoktan yenildiğim düşmanımla seviyeli beraberliğim devam ederken içimde tekme tokat atma reflekslerini yeniden tetikleyen; bu mazlumu yasaklasın biri.

Huzursuz bir nesil diyenler var. Huzurlu gibiyim oysa. Duyduğum huzurun en kâmil olanı; “boş duran bir daireyi bir senelik peşinatla uygun fiyata bağlamak” cinsinden. Yani huzurluyum… Gazetelerin kariyer eklerini okurken, bir avuç sümüklü oğlanın şiir yarışına şahit olurken, bonuslarım chiplerim kabarırken, üstün olduğum polemiklerin kronolojik sıralamasını yaparken huzurlu gibiyim. Annem bana yıllar önce “arkadaşın camdan atlasa sende mi atlayacaksın” demişti. Ben de sözünü dinleyip yıllardır atlamadım hiçbir müslümanın arkasından; ne yoldaş olmak için ne kurtarmak için. Ama huzurluyum içimde tüm huzursuzlukları örtecek kocaman bir “ben” var. Bu ben hepimizin içinde dolanıyor ve hepimize yeter; karanlık sığınaklarda büyüyen soluk benizli çocuklara da, iki büklüm hamallara da… Yani her şey iyi gibi…

Öyleyse biri ölürken şehadet getiren şu adamı sustursun.. Yönümü geniş bulvarlardan ara sokaklara çeviren, pancar motoru gibi kendi gürültümle yaşarken cılız bir melodiyle ruhuma nokta atışları yapan, şıkır şıkır zincir sesleriyle dolu gülüşmelerin ortasına özgürlük mayınları sıralayan, çikolata ve muz ile tetiklediğim mutluluk hormonuma hüzün formatları atan bu ağlamaları yasaklasın biri.

Bu yazıyı devam ettirebilirim. İçsel bir savaştan sıçrayan kelimeleri ortaya dökmeye devam edebilirim. Cılız seslerimin üstüne yağan güçlü bir şehrin; kurak bitki örtüme nasıl sedir ve limon ağaçları ektiğini anlatabilirim.

Biz konuştukça Tanrım her şeyi kirletiyoruz; sözlerimiz içimizde durunca kalbe ziftten bir cila atıyor, dudağımızdan çıkınca gökyüzüne asit ve karbon monoksit oluyor. Kudüs demek bir işe yaramıyor; 1969′un Kudüs’ü gibi yanmadıkça… Bosna; demek bir işe yaramıyor; 95 Temmuzun da parça parça olmadıkça. Beyrut demek bir işe yaramıyor; Feyruz gibi ağıtlar yakmadıkça…

İçimizde bir Gazze var kaybedildikçe kazanılan, kazanıldıkça kaybedilen. İçimiz de bir Gazze var; paylaşıldıkça yıpranan, yıprandıkça paylaşılan, kendimizi ara sokaklarında kaybettiğimiz, deniz kenarlarında bulduğumuz… İçimizde bir Gazze var elimizden tutup giden, elinden tutunca kalan; ne mutlu ne de mutsuz sadece savaşan!

Ayşegül Genç

ArZu
18-08-2011, 21:19
Ölümün düğün sesi…

Sahi kaç mevsim açmıştı ki güllerimiz? Süratsiz bir hıza binmiş gibi zaman. Çarkı dönmeyen saatler gibi nutkum. Tutuk ve ansız…

Neresinde saklısın hayatın? Göğsün üstünde taşınan yarin fotoğrafı gibi kalp atışlarımı mı dinlemektesin ölüm? Sevgilinin oyaladığı mendil gibi süslü müsün? Hazır mısın terlerimi silmeye ecel?

Donuk bakışlarda saklıdır değil mi acı, sözcükler terk etse de kendini anlatır değil mi hüzün? Sıcak bir yuvaya girmek isterken yüzünü cama çarpan serçe gibidir bazen hayaller. Korktuğumuz hayaletler kimsesiz…

Hayat; Doğum, düğün ve ölüm;
Umut, mutluluk ve hüzün.
Dünyaya tek yürek gelmektir doğuş,
Yüreğine denk bir yürek bulmak düğün,
Tekrar yalnızlığına geri döner ölün.

Nasıl ki, doğarken bizi sevenlerin yüreğine doğduk. Kendi yalnızlığımıza göç ederken de sevgileri toplayıp gidelim. Dua edelim ölümümüzü düğüne çevirsin bizi bizden daha iyi tanıyan Rabbimiz!

H. Hüseyin Kemal

ArZu
18-08-2011, 21:20
Gelmeyecek misin?

Bir boşluk var yüreğimde
İnsanüstü…
Dolmazsa eğer öleceğim
Gelmeyecek misin?

Ben de bir boşluğum
Boş bir sayfa
Adını yazmazsan yok olacağım
Gelmeyecek misin?

Başkaları biraz sevda biraz sevdiğim
Sen gönlümün tahtında sultan
Boş kaldıkça tahtın tükeneceğim
Gelmeyecek misin?

Gel diye sustum, suskunluğum sensizliğim oldu
Sen diye diye ben benden gitti
Terk edildim, unutuldum
Ben bana bir türlü kanmadı
Sen bana yar olmadı
Heybem boşaldı, azık tükendi
Söz kalmadı
Bir tek kelam var artık
Gelmeyecek misin?

Fatma Bilgin

ArZu
18-08-2011, 21:21
Gurbette Payımıza Düşen…

Ölüm önüne konsa, baklava sinisi gibi karşılayacak kaç kişi var dünyada?
Tadında mutluluk bulacak…
“Mutluyum!” dersiniz ama sizdeki hangi mutluluk ya da önce şöyle sorsam; nedir mutluluk?
“Ne desem bilmem ki, mutluluk işte…”
Hiç çağrışımları yok mu?
“Ana kucağının sıcaklığını hissetmektir desem…”
Ana kucağından inmek olmasa…
“Hayalini kurduğumuz oyuncaklarımızla buluşmak…”
Ne hayaller bitiyor, ne de oyuncaklar sağlam kalıyor. Hele yenileri icat oldukça…
“Varlığımızı, yaşadığımızı hissedebilmek…”
Her gün sokaklarımızda gezinen tabutlara, yollarımızla kesişen mezarlıklara ne demeli? Göğsümüze saplanan ağrılar mutluluk mu bırakır?
Bırakıyor mu?..
“Sahip olabilme duygusunu aralıksız tatmin edebilirsek, işte o zaman yakalamış oluruz mutluluğu, işte o zaman!…”
Sahip olabilmenin sınırı olmadığına göre?.. Mutluluk…
“Dünya lezzetlerini aralıksız tadabilmektir.”
“Aralıksız tadabilen…” var mıdır, mutlu oldukları kesin midir? Varlık içinde yüzerken mesela köprülerden atlayarak yüzememeyi tercih edenlere ne demeli?
“Tamam, buldum; taraftarı olduğum takım galip gelirse ben çok mutlu olurum.”
Ya hiç galip gelemezse, takımları galip gelememiş olanların halleri, “takım” diye bir derde saplanıp kalmamış olanlar…
“Çalışmak beni çok mutlu eder.”
Elden ayaktan düşeceğimiz günler de vardır.
“O halde yan gelip yatmak, ne diyeyim başka…”
Hırs, tamah, haset… rahat bırakmaz ki… Güve gibi gezinirler içimizde. Sesleri bile işkence.
“Yani yok ya da güzel bir şey değil.”
Hayır:
Var ve güzel, oldukça da güzel bir şey…
Baştan beri misallerini verdiğimiz, serinliğinde nefeslenip neşelendiğimiz; “sanılan mutluluktur”. Nefsin arzuladığı… Esintiler gibi gelip geçen… Çoğunluğun tattığı, çoğunlukla tadılan…
Gölge gibi uzayan kısalan, yok olan…
Aslını çağrıştıran, hatırlatan…
Biri düğmeye bassa sanki var… Sanki doyumsuz tatta…
Bal gibi ama bal değil. Bal şerbeti. Hayır, o bile değil; suyu yavan, balı yapay…
Ve…
O dahi güzel.
Mutluluk her haliyle güzel ama onu tatmak, doya doya yudumlamak için de zamanın geçmesi gerekiyor.
Ömrü tüketmesinden ürktüğümüz zamanın… Dur durak bilmez zamanın…
Daldığımız rüyalar âleminde sayılı günlerimiz bir bir tükeniyor…
Kalan günlerimizin sayısını ise asla bilemiyoruz.
Mutlulukla birlikte acıları koynunda getiren günler de oluyor. İster istemez tadıyoruz acıları…
İsteyerek yaşadıklarımız var, istemeden yaşadıklarımız var. Hele istemeden yaşadıklarımız ne de çok…
Hayat bu!..
Tatlısıyla acısıyla…
Ve bize emanettir hayat.
Bizim değil, bize emanet.
Vakti saati gelince de sahibi el koyuyor…
Görülmüş şey midir, emanetin teslim edilmediği?..
Hâlâ “Benim!” diyenlere şaşılmaz mı?
Dünya çılgınlarına şaşılmaz mı?
Günahta mutluluk arayanlara?…
Gerçek mutluluk işte dünya çılgınlarından olmamak uğruna göğüs kafesini acıya, çileye yaslamak; nefesin kirlenmişine yol vermemeye çalışmaktır.
Emaneti sahibinden aldığımız gibi tertemiz tutmaya çalışmaktır gerçek mutluluk…
Ak bir alın, nurlu bir çehre taşımaya çalışmak…
Dosta, dostlara tertemiz eller uzatabilmek…
Hayatın her anını, her türlü akışını, yakışını, hatta ölümü bile tatlandıran baldır gerçek mutluluk. Anavatanın çiçeklerinden derlenmiş…
“Allah!” diyebilenin nasiplenebildiği…
Ve o dahi tadımlık;
Gurbetin payına ne düşmüşse, ondan payımıza devşirdiğimiz…

Metin Tekin
Allah (c.c.) rahmet eylesin…

ArZu
18-08-2011, 21:21
Barbarları Beklerken…

Barbar; insani hiçbir değeri taşımayan…
Barbar; medeniyet birikimlerini yok sayan…
Barbar; insanların mal, can ve namuslarını hiçe sayan…
Barbar; kendi varlığını diğerinin yokluğunda gören…

Modern çağın barbarları iş başında…
Sahip oldukları tüm silahlarını savunmasız insanlara çevirmiş…
Elektriksiz, susuz, yolsuz, hastanesiz, okulsuz…
Tanklarını yığmışlar…
Şehri, evleri, insanları paletlerin altında ezmek için…
Kerbela gibi…
Bosna gibi…
Kudüs gibi…
Grozni gibi…
Gazze gibi…

“Ebu Leheb kıtalar dolaşıyor”

İnsanların acılarından mutluluk nasıl devşirilebilir?
Öldürmek ile nasıl huzur yakalanabilir?
Allah’ın rahmet olarak yarattığı farklı dil, ırklar nasıl üstünlüğe dönüşmektedir?
İnsan zenginliklerini tehdite, silaha, zulme nasıl dönüştürebilir?

Ve barbarlar
Eksik olmuyor insanlık tarihinden
Sömürmek, ezmek, yok etmek, silmek istiyor insanları
Kendi iktidarı, kendi kavmi, kendi dini için
Bu nasıl iktidar, bu nasıl hakimiyet?

Küçükken,
Okurduk kitaplardan fetihleri, işgalleri,
Nasıl oluyor? diye merak ederdim
Bir ülkeyi işgal etmek, insanları kitleler halinde imha etmek…
Başka bir eve girmek mahrem oluyorken,
Bir ülkeye nasıl giriyordu insanlar…

Ve sonra
Duydum, gördüm
Afganistan’ın işgal edilişini,
Naklen yayında Irak’ın Kuveyt’i İşgal edişini,
Amerika’nın CNN televizyonunun muhabirleri eşliğinde Bağdat semalarında bombalayışını…
Bir askerin kameralar önünde Filistinli bir genci kolunu kırışını…
Bir baba ile çocuğun canlı yayında katledilişini,
Bir ülke kralının idam edilişini,
Saraybosna’ya altında günlerce ölüm kusuluşunu,
Srebrenitsa’da Batı vicdanının ölümünün ilan edilişini…
Grozni üzerine füzelerin düşüşünü…
Afrika’da kabilelerin taassup içinde birbirini öldürmesini…
New York kulelerinin kim tarafından ve nasıl düşürüldüğünü öğrenemeksizin yıkılışını
Afganistan dağlarında yeni esir kampları ve toplu katliamları…

Ve Gazze’de
Barbarları bekliyor insanlar…
Gelecekler bir gün…

Rüstem Budak

ArZu
18-08-2011, 21:22
Gelmeyişin hazinemdir…

Gün geceye varınca, herkes uyuyup sadece ben uyanık kalınca, yalnızca dualar konunca, seni düşünüyorken an ve an;
Gelmedin…

Su içerken aklıma geldin, yemek yerken de. Yürürken seni hatırladım, otururken seni. Sevgi sözcüklerinde seni buldum, aşk sözcüklerinde aklım sana gitti ama ;
Gelmedin…

Beyaza baktım masumluğunu gördüm, yeşile baktım her an kapını çalabileceğime inandım, maviye baktım engin merhametini gördüm. Ötesi var… Siyahta gözlerin geldi hatırıma, ismini andım, yine de…
Gelmedin…

Kitabımı aldım elime, hayret, her cümlede sen vardın. Hüzünlendim, gözlerim doldu, ağlamaya cüret edemedim, gözyaşımda da sen vardın, içime aktın… Kitabımı bırakıp bir şeyler karaladım, âcizane. Adını yazdım defalarca, cümle cümle aşkını dokudum kâğıtlara… Ve sen;
Gelmedin…

Tereddüdü olmayan bir sevgi, beklentisi olmayan bir aşk benimki. Geleceğin güne sakladığım bir sevincim, gelmediğin her gün ile yanan, yandıkça da büyüyen bir aşkım var. Sevincim, neşem, canım sana feda olsun. Gelmeyişine de razıyım, yeter ki sen benden razı ol…

Dokununca dağılan gelincikler gibi, düşündükçe seni tutamadığım sözlerim var. ‘Kişi sevdiği ile beraberdir’ hayatımda bu sözü duyduğum andan daha mutlu olduğum bir an olmadı. Gönlüme yerleşen başka sözlere gönül koydum artık. Neydi başlangıcım, ne olacaktı sonum bilmiyorum ama artık sensin başlangıcım sen olacaksın sonum. Ben seninle yeni bir hayat kurdum. Duamda sen, dilimde sen, gönlümde sen… Nakış nakış seni işliyorum, ilmek ilmek seni dokuyorum, düğüm düğüm sana bağlanıyorum…

Ve gelmediğin her gece, sineme oklar saplanıyor. Ben senden deyip çıkartmıyorum…

Fatma Bilgin

ArZu
18-08-2011, 21:34
Aile, cennet mi, cehennem mi?


http://www.hizliupload.com/di-F76Q.jpg

Evimizin ya da apartman dairemizin kapısından adımımızı atar atmaz bir maskeli balonun içine düşmez miyiz? Yanımızda her daim bir maske koleksiyonu ile dolaşıp, yerine ve durumuna göre içlerinden birini çıkarıp yüzümüze geçirmez miyiz? Evden sinirli çıktın ve fakat karşı komşun senden selam bekler, hadi bakalım ‘şirin komşu maskesi’ni çıkar ve bol gülücüklü bir selam ver. O gün işe gitmek istemiyorsun, kimsenin yüzüne bakacak mecalin yok, ona laf anlat buna söz yetiştir derken yorgunsun ama o sabah işyerinin kapısından her zamanki gibi zeki, çevik ve işgüzar bir adam olarak ‘presentable ve rantable eleman maskesi’ni takıp girmek zorundasın… Günlük hayatın bu kendine özgü trajik komedyası, palyaçonun gözyaşları, kendimiz gibi olamamanın sancısı, hep başkasını oynamanın bunaltısı, herkese bir şeyler ispat etmeye çalışmanın ezinci, şarkıda ne de güzel dile gelir: “Tak etti canıma bu maskeli balo…”

İşte bu, kişiyi yavaş yavaş çıldırtan, kendine ve çevresine yabancılaştıran, en mühimi de maskelerin zamanla yüzün kendisi haline gelmesiyle kişinin kendi başına iken bile kendisi olamamasının doğurduğu sonuçların en asgariye indiği bir yer varsa orası, perdeleri çekilmiş bir evin, cıvıltılara karışmış bir insan sıcaklığının bulunduğu yerdir, ailedir… Kendimizle baş başa, hiçbir yapmacık davranışa mecbur olmadan, nasılsak öyle olabildiğimiz tek yer ailedir. ‘Ailede nezaket yoktur’ sözünü ben ailede yapmacıklık en asgari düzeydedir şeklinde tefsir ediyorum. Bu, daha çok kendin olarak, daima kendini bırakmak ve kasılmaktan nefret etmek istidadında olan ruhlara, serinletici rüzgarı estiren, aile kurumunun faziletidir.

Pek çok ruhu serinleten ailenin kendine özgü fıtri ve cıvıltılı rüzgarı, kimi ruhlara azap verir, ailenin kendine has mutluluğu kıskançlıkla karışık olarak lanetlenir. Gide, bu yüzden, ‘Aile bencilliğinin iğrençliği, bireysel bencilliğin iğrençliğinden daha eksik değildir.’ demiyor muydu? Aynı Gide, akşam alacasında bir bir yanan sokak lambalarını, bir bir kapanan perdeleri seyredip, o kapanan perdelerin arkasındaki ‘bencil mutlulukları’ kıskandığını, o perdelerin arkasında neler olup bittiğini bilmek için her şeyini feda etmeye hazır olduğunu haykırmıyor muydu? Zavallı adam; bir aile ocağından uzakta üşüyen ruh…

Aileye dair hep tozpembe tablolar mı çizeceğiz (ki bir müddet sonra pembesi gidip tozu kalacaktır), aileyi yüceltip yüceltip realitenin bağlarından koparak ideal bir aile tablosunun ufuklarında mı dolaşacağız? Pollyanna gibi ayaklarımızı havada birbirine vurup, ‘Yaşasııın, hediye paketimden oyuncak bebek yerine iki adet koltuk değneği çıktı, ama yine de mutlu olabilirim…’ mi diyeceğiz? Hayır, asla…

Bilmek lazımdır ki aile, ya cennet bahçelerinden bir bahçe ya da cehennem çukurlarından bir çukurdur. Herkesin birbirine diş gösterip hırladığı, gücü yetenin ötekine yüklendiği, her kafadan bir ses çıkıp kimsenin kimseyi dinlemediği, bitip tükenmez istekler ve nihayetsiz ihtiyaçlar içinde tilki girmiş kümese dönmüş bir aileye, kalkıp da huzur bulduğumuz, kendimiz olduğumuz bir cennet diyebilir misiniz? İşte günümüzde kaotik modern ailenin (buna kabak çekirdeği ailesi, ayçekirdeği ailesi, atom karınca ailesi, yer fıstığı ailesi filan gibi isimler takıyor sosyolog ağabeyler ama kimin umurunda) hal-i pür melali budur.

Sözün burasında müsaadenizle, bir cennet ve bir de cehenneme ait olmak üzere iki tabloyu tasvir edelim: Ailece bir akşam, herkes evde… Baba, bir koltukta elinde iktidar aleti kumanda ile zapping yapar ya da emzik gibi elinden düşürmediği gazetesini okur (veya uyuklar). Anne örgüsünü örer ya da telefonda kek tarifi alır. Büyük kız, ertesi gün giyeceği kıyafetleri düşünmekte ve bütün gardrop ağzına-burnuna kadar dolu olmasına rağmen yine de içinden “hiç kıyafetim yok ki!…” diye feryad etmektedir. Oğullardan biri yeni aldığı hayal-kurgu romana dalmış, diğeri yeni aldığı oyuncağı sökmekte ve birleştirirken her defasında bir iki parçanın fazla konulmuş olduğunu fark etmektedir. Babanın susması anneyi üzer, ‘Bizim adam dışarıda bülbül gibi evde dut yutmuş bülbül gibi, maşşallah’ diye söylenir. Kızla oğlanın didişmeleri babayı sinirlendirir. İlginç olan şu ki duygularını kimse saklamaz ve perdelemez. Hatırlayalım, ‘Ailede nezaket yoktur’. Yine Andre Maurois’ın dediği gibi, “Orada surat asılabilir, sorulan sorulara cevap verilmeyebilir ya da izahsız bir sevinç gösterilebilir. Bütün aile fertleri mümkün olduğunca birbirlerini olduğu gibi kabul etmek gerektiğini düşünürler.”

Çizilen tablo tozpembe bir mutluluk tablosu değil ama yine de herkes orada kendisi olmanın hürriyetini, ait olmanın güvenini bulur. Peki ya düşünür Alain’in tasvir ettiği şu cehennem tablosuna ne diyeceksiniz: “Biri çiçeklerin kokusundan rahatsız olur, öbürü seslerin patırtısından. Biri akşam susulmasında ısrar eder, diğeri sabahleyin susulmasını ister. Biri dine dokunulsun istemez, öbürü siyasetten bahsedilince dişlerini sıkar. Her biri diğerine karşı bir red hakkı olduğuna inanır ve herkes bu hakkı ihtişamla kullanır.” Bozuk sesler orkestrasında herkes şef olmak ister, sınırsız özgürlük herkesi sınırlar, fedakarlığın yerini hak arayışı alır ve ‘cennet’in çivisi çıkar…

Sahi sizin aileniz hangisi: Cennet mi, cehennem mi?

Yusuf Özkan Özburun

ArZu
18-08-2011, 21:35
Kül ve gül…


http://www.hizliupload.com/di-8CYJ.jpg

Yükselir ve alçalır yürek her tik takla. Ve genişleyip daralır. Bazen yükseklerde teyaran eder de, gün olur açamaz kanatlarını, yer kuşu olur. Daralan ve kendine büzülen yüreği neyle genişletmeli? Kabuğuna saklanan kaplumbağa ve dikenine yumulan kirpi gibi, bunalınca yürüdüğün yolda; nereye kaçmalı ve korumalı kendini hangi silahla?

Oturduğu odalara, yürüdüğü yollara, zamana sığmaz da bazen yürek, sıkışmış, daralmış bir göğüs kafesinde parmaklıklara vurarak çırpınmaya başlar. Göğsün daralması ne büyük bir koyu gece halidir insana. Yürek yaşadığı büyük sıkıntıyla hüzün şarkıları söylemeye başlar. Göğüs kafesi büyük bir baskı yapar kalbin üzerine. Öyle bir hapishane olur ki, duvarları gittikçe üzerine gelen, parmaklıklara geçecekmiş gibi kemikler çıtırdar. Gömleğin yakası açılır, pencere açılır, genişlik aranır bir nebze. Hallolmayan bir iş, ulaşamadığın bir netice, amacına ulaşmayan bir çaba, tıkanmış bir yol, bir kaybediş, bir mahrum kalış, bir sukut-u hayâl… Ve baskı altında sıkışmış bir yürek…

Oysa sonbahar, bahar türküsü ve duasıdır. İnsan bittiği yerde başlar yeniden. Bu yürek daralması süreci bir bitiş ve yeni bir oluşuma hazırlanma sürecidir zira. Ne olursa olsun, ortaya eskisinden daha iyisi çıkacaktır mutlaka…

Ağrıyan ve ağlayan yüreğini alıp Rabbine gitmektir tek çare. Zira O sığınılacak tek melce, yardım istenecek tek merci, yaslanacak tek dayanak, beklentiler boşa çıkmayacak tek umut kapısıdır.

Güller açmış yerlerinin gün olup küle döneceğini görürsün de, küle dönmüş yanlarından yeni güller açacağını da hatırda tutarak, şimdiye dek böyle olmasının yine böyle olacağının delili sayarak, bu daralma ve inşirahlar bekleme süreçlerini yine de ümitle, şükürle geçirmeli insan. ‘Çilem mübarek olsun, gözyaşım helal olsun’ demeli… Zira acılar durduk yere çekilmez. Kalp boş yere atıp durmaz. Tik taklarıyla inip çıkarken vücudu besler tepeden tırnağa… İnmesi de çıkması da, daralması da genişlemesi de hikmetli ve faydalıdır. Orada hayat vardır zira…

Küle döndüysen, yeniden güle dönmeyi bekle… Ve geçmişte kaç kere küle dönüştüğünü değil, kaç kere yeniden küllerin arasından doğrulup yeni bir gül olduğunu hatırla…

Çıplak çıkarsa söz
Sadra inşirah gerek
Mevsimi sarmışsa güz
Vakte inşirah gerek
Tene saplanmışsa göz
Akla inşirah gerek
Küllenmişse kalbde köz
Ruha inşirah gerek…

Yusuf Özkan Özburun

ArZu
18-08-2011, 21:37
Düştüğün Yerden Kalkacaksın


http://www.hizliupload.com/di-RO63.jpg

Düşünmek düştüğün yerin farkına varıp düşmeden önceki yerinin düşünü görmek demektir.

Düştüğün yer burasıdır ve inan düşüş devam ediyor… Sen sadece Adem Babamızın cennetten buraya alçak ve deni olan bu yere yani dünyaya düştüğünü sanıyorsan yanılıyorsun. Biz de düştük inan… Bu düşüşün acısını böğründe ince bir sızı olarak duymadıkça çürük bir diş gibi kendini daimi surette hatırlatan geçicilik ağrısını hissetmedikçe düşünmeye başlamayacaksın… Sanma ki düşünmek sadece belli ilgi ve bilgi sahiplerinin bunu kendine iş edinen kimi akademisyenlerin ya da ruhundaki marazların dehşetini bir şekilde telafi etmeye çalışan sıkıntılı insanların kendine özgü tatmin çeşididir. Düşünmek senin vazifendir. Çünkü buraya düşmüş bulunuyorsun ve inan düşüş devam ediyor.

Yükselişin yine buradan olacak lakin düşmüş olduğunu fark etmeden bu mümkün olmayacak. Eski kitaplar insanın bu ezeli hikayesine ‘hubut’ diyor yani bir tür indiriliş bir tür düşüş. Cennetin asudeliğinden dünyanın kesafetine karmaşasına maddiliğine perdeliliğine düşüş. Aklı kalpten ayırmak suretiyle kalbin cennetinden kopuk aklın kıskacına sıkışmak. Ruhun cennetinden maddi hazların tahrikiyle gövdenin bataklığına saplanmak. Dilin kendi katmanlılığı içinde en üst katmanındaki cennetinden en alt katmanına hapsolacak bir zihinsel inşaya gömülmek. Sadece somutu algılamak yoluyla soyutun ve eskilerin güzel deyişiyle hüsn-ü mücerredin cennetinden kovuluş… Anlamın bir üst katına tırmanabilecekken tembellik gayretsizlik ya da varolanla iktifa (ki bu bahiste caiz değildir) ile anlamın alt katında kalmanın ziyanı ve düşüklüğü. Şehvet denilen zalimin eline düşmeden önceki sakin zamanların cennetinden şehvetin ve hiddetin teni kışkırtan zindanına mahkumiyet. İradesizliğin ve sorumlu olmayışın yuvası olan çocukluğun cennetinden ergenliğin sert zeminine iniş.

Düştüğün yer burası ve yükselişin yine buradan olacak. Bunun için önce gözündeki perdeleri aralayıp ‘hayret’e uyanmak gerek. Hayret’e uyanmak için önce varlığa varoluşa eşyaya olaylara hayata insanlara ağaca kuşa suya toz tanesine alışıldık bayat gözlerle bilimin kafanı ve gönlünü buzdolabına koyan dondurucu tanımlarıyla bakmamak gerek. Eskiler buna ‘ülfet ve ünsiyet’ diyorlar dostum. Her şeyi sıradan görmek bir takım izahların cenderesine sıkıştırmak. Görüntüdeki tekrar eden durumları göre göre ‘bu zaten böyledir bu böyle olur’ zevzekliğinin alışkanlığına indirgemek.

Güneşin her sabah doğmak zorunda olduğuna inanmışsın onu hep doğar halde gördüğün için gözünün hükmünü akli bir hüküm haline getirmiş ve ‘güneş her sabah doğar’ demişsin. Sana göre su yüz derecede kaynar iki kere iki dört eder sular buharlaşır yukarda soğuk hava katmanına denk gelir ve yağmur kar dolu olarak aşağı iner. Bunlara gerçekten inanıyor musun? Peki su ne kar ne 2 dediğin sayı ne bunların anlamı ne? Suyu hep su kılan toprağı hep toprak kılan ne? Doğa kanunları mı diyeceksin? Peki bu kanunları kanun kılan hep öyle devam ettiren ne? Korkum bu türden sorulara sağda solda ayak altında pek çok yerde rastladığın için bunlara da alışmış olman bunlara da ülfet kesbetmiş olmandır. Ben bilirim ki insanda dehşete bile alışmak gibi saklı bir taraf mevcuttur. İnsan her şeye alışabilir alışmaya bile… Ama cennetce yaşamak ‘iyi veya kötü alışkanlıklar edinmekten çok mümkün olduğu kadar az alışkanlık edinmeyi gerektirir.’

Zira insan dağda sekerek dolaşan hayat dolu ceylanı öldürüp içini külle doldurarak evinin bir köşesinde sergileyerek hava atmayı sever. Böylelikle ceylana sahip olduğunu zanneder. Bu sahte sahip olma hissi onu her nefeste yeniden yaratılan hayatın karşısında da benzer şekilde konumlandırır. Hayatın kendisindense kavramlarını tercih eder. O kavramları bir kere türetti mi artık işinin bittiğini farzeder ve o kavramları değişmez sabit addeder. Sonra hayatı ve varlığı bırakır o kavramlarla felsefe ve bilim yapmaya başlar. Zamanla o kavramları kanunlaştırır ve kutsallaştırarak tartışılmaz kılar. Sanma ki Pascal’ın ‘Filozofların tanrısı değil peygamberlerin Allah’ı: İbrahim’in Allah’ı İshak’ın Allah’ı Yakub’un Allah’ı…’ nidası boşunaydı.

İşte bu yüzden Muhammed Peygambere ‘Oku’ diyen melek aslında bir yönüyle ‘ülfeti kır hayreti kuşan düşünerek düştüğün yerden yükselmenin düşünü gör’ demek istememiş midir? Kanımca peygamberin izinden yürüyen şair de aynı şeyi söyler:

Yüksel ki yerin bu yer değildir

Dünyaya gelmek hüner değildir.

Yusuf Özkan Özburun

ArZu
20-08-2011, 07:27
Nokta Kalemin Secdesidir


http://www.hizliupload.com/di-WW78.jpg

Noktadan yola çıkarak anlamın derinliğine yapacağımız yolculukta, anlam; bir amacı göz önünde bulundurarak kâinatla insan, fizikle metafizik, insanın gözlerindeki perdeyle hakikat dünyası arasında gidip gelen bir keşif olarak tanımlanabilir. Anlamın çevresinde bulunan özne ve nesne, öznenin sahip olacağı durum ve nesnenin yer alacağı zeminin birbiriyle ilişkisi, anlamın derin yapısının oluşumundaki mim noktasını açıklar. Üç boyutta da sonsuz bir hacim kaplayan nokta’dan yola çıkarak, anlamın izinde yürüyerek, hakikatin peşine takılmak; hattatların söyledikleri “noktadan hâsıl oldu esrar-ı hat” sözünün manasını daha bir aşikâr kılmaktadır. Varlığın sırlarıyla donatılmış kâinata, arif penceresinden bakabilmenin tezahürüdür kalemin nesneye dokunduğu an.

Kalem dokunursa, “kûn” denilir, oluverir. Kalem dokunursa, yazılmış olur; başlangıç ve son belirlenmiş olur. Eski Yunan filozoflarından Demokritos’un “daha fazla bölünemeyen şey” olarak tanımladığı, sonsuz doğru parçasının birleşebildiği nokta, oluştuğu andan itibaren başlangıcı ve sonu olan; öncülü ve ardılı olan bir eylemin varlığını izah eder. Bu yüzden zaten yarıçapı, yüksekliği, genişliği, derinliği, uzunluğu gibi özellikleri bulunmadığından, matematik gibi bilimler pozitif bilimler, noktanın anlamını açıklamakta yetersiz kalır. Metafizik bu noktada devreye girer.

Her nokta bir eylemdir, eylemi işaret eder. Nokta oluştuğu an, eylem başlamıştır ve eylemin ne zaman biteceği bellidir. Noktanın oluşumuyla eylemin ne zaman sonlanacağı bilgisi aynı anda oluverir. Eylemin ne zaman sonlanacağı bilgisi de, üzerinde tüm yazgıların kayıtlı bulunduğu levh-i mahfuzda yazılıdır.

Noktadan ötesi var mı?

Göğün katında, anlam dairelerinin bulunduğu katmanda, isimlerin oluşmadan önceki hallerin yoğrulmasında bir “rahim” görevi görür nokta. Aynı zamanda âdemoğlunun isim koyabileceği, bir olgu olarak zihninde tutup düşünme eylemine; düşünsel zemine inilmesine vesile olan, tevekkülü içinde barındıran bir sessizliktir. Varlığı itibariyle kâinatın korosunun ontolojik kökeninde bulunan nokta, dağların taşıyamadığı yükü omzuna sırtlayan insanoğlu için bir sırdır ve bu sırrın altında aynı zamanda insanın da varoluşuna dair anlamlar gizlidir.

Arayış devam ediyor. İnsan bilincin kapısını açan, gözün ve kalbin göreceği, kelimelerin birbirleriyle uyumundan zihne aktarılan bir imgeden yola çıkarak, metafizik bir dünyaya bağlandığı bir simülasyon dünyasında, keşif yolculuğu yapıyor. İnsanın sürekli olarak iç âlemine indiği yolculukta, varoluşun sorgulanmasıyla, sırların keşfedilmesi ve soruların cevaplarını bulabilmesi bekleniliyor, anlam dairesi genişletilmeye çalışılıyor. Nefes aldıkça, hakikatle karşılaşılmasında umut artıyor. Anlam kapısı arayanın karşısına çıkıyor.

Anlam kapısının aralanabilmesi, varoluşun farkına varmayı gerektirir. “Var” olan ve “var” kaldığının farkına varan kalp gözü görebilir, dokunabilir, işitebilir, hissedebilir. Kuran’ın “Onların gözleri var görmezler, kulakları var işitmezler, dilleri var konuşmazlar” dediği topluluk, “varoluş”un farkında olmayan, hayatın anlamından bîhaber olarak yaşayan, noktayı da göremeyenlerden oluşur. Noktayı göremedikleri için, hayatı noktasız olarak algılarlar ve hiç ölmeyeceklerini sanarak o halde yaşarlar. Oysa noktanın farkına varan insanoğlu, Peygamber’in buyurduğu “Hiç ölmeyeceğini zanneden kişi gibi dünya için çalış, yarın öleceğinden korkan kimse gibi de dünyaya bağlanmaktan kaçın” hadisince, hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için çalıştığı gibi, yarın ölecekmiş gibi ahiret için hazırdır. Her an hazırdır noktayla karşılaşmaya, mutluluğun doruk noktasında hayal bile edemeyecek güzelliklerle dolu bir dünyanın kapısını aralayabilmek için, bekler. Bağlam olarak anlamı hakikatle birleştirmiştir.

Neticede, nokta kalemin secdesidir,

Kalemin secde edişi, hakikattir.

Yunus Emre Tozal

ArZu
20-08-2011, 07:28
Şafak Aşk Rahminde Sümeyyelere Gebe…


http://www.hizliupload.com/di-ZHOLEKQL.jpg

Sil artık gözyaşlarını. Fecir vaktine kadar hıçkırıklara kapılıp, sabretmeye çalıştığın tutsakların yasaklarına, hür nağmelerinle cevap ver. Yeşertmeye devam et çölleri sevdanla, hasretini kara taşlara bas şimdilik, sabret kalbim! Titreyişlerin devam etsin yüreğim!

Küçücük yüreklerimizle dağların taşıyamadığı davayı yüklendik ve hicret ettik veda tepesinden. Güneş, her gün umudu gönüllerimizde aydınlatarak doğuyor. Cemreler Rabbe teslimiyeti ile tutsaklıktan kurtulan özgürlük abidesi, ateşin içinde gül bahçesinde Rabbini tespih eden İbrahimin aşkına şâhit! Dalgalar imanın bayraktarlığını taşıyan içi Musa dolu kundaklara ve zindanlar karanlıkları nuruyla aydınlatan Yusuflara şâhit! Kâinat çöllere inen nura, Nur-u Muhammede şâhit!

Tarih tekerrür ediyor. İman ateşi başörtüsü abidelerinin omuzlarında alevleniyor şimdilerde. Zulüm kokuyor meydanlar, okul kapıları… Mazlumlar yürek sükûtlarının bedelini ödüyor yitik coğrafyalarda. Zemheri yağmurlar yağıyor hatıra defterlerine. İlahi yolda ahlak köprüsünü yıkmış karanlığa mahkûm olanlar… Edep nedir bilemez olmuş bâtılın ışığıyla aydınlanacağını sananlar! Bâtılın, suyun üzerindeki köpük olduğunu unutuvermiş dimağlar… Küçücük bir menfaat karşılığında özgürlüğünü sahte ilahlara satanlar; unutturulmuşlar gülün aşkından… Nefsanî menfaatleri için dünyayı cehenneme çeviren tutsakların zevkleri, şefkat dolu yüreklerin başörtülerine uzanıyor. Sümeyyelerin haykırışları küfrün bağrını delmeye devam edecek her daim. Sümeyyelerin başörtüleri göklerde dalgalanacak her tarih sayfasında! Al karanfiller açacak uçurumlarda, kâinat tarih sahnesinde başörtüsünü sancak gibi taşıyan karanfillere şâhit olacak! İffetiyle, takvasıyla, ameliyle, duruşuyla iman çağlayan mücahidelere şahit olacak!

Hüznün şarkı olduğu mısraları söylüyoruz okul koridorlarında. Başörtümüzü açtırmak için mücadele ediyorlar. “Başörtünüzü çıkarmazsınız okuyamazsınız” diyerek tehdit ediyorlar. Rabbimizin ilk emri olan okumayı mı kastediyorlar, kendi kurdukları düzende diploma kazanmayı mı?!… Okumaksa neyi okumak, kimi okumak, ne için okumak sorularına cevap arıyoruz ayet ayet. Kâinatı okumaktan, yaratılışımızı okumaktan ve Rabbimizi okumaktan kim alıkoyabilir bizleri? Kendilerine dişiliğimizle değil fikrimizle iletişime geçmelerini söylüyoruz. Kanlı gözyaşlarımız arkadaşlık ediyor davamıza. Bulutların serzenişlerine; yağmurlara karışıyor dava şebnemlerimiz… Yangınların eşiği olmuş katre katre dökülen gözyaşları. Hasret yaralarının sancılarına ayetler okunuyor: “İnnAllahe me’as sabirin”…

Sancağımızdı başörtüsü, nefesimizdi, gözyaşımızdı, söz yaşlarımızdı. Nasıl çıkarabilirdik başımızdan, nasıl terk edebilirdik davamızı? İmtihan üzere gönderildiğimiz dünyada, esir zevklere ulaşmak mıydı gaye-i hayâlimiz? Kuşlar gibi kanat çırpıp asumanlarda hürce dolaşmak varken, ten kafesinden çıkıp uhrevi dünyaya hicret etmek varken bunca telaş neydi? Niçin saçımızı-başımızı görmek/gördürtmek istiyorlardı? Meryem misali iffetli olamayacak mıydık?…

Biz kararımızı ta önceden vermiştik. “Kalu Bela”da rabbimize teslim olduk, buyruğu altına girdik. Arttırılmış tutsaklık olan aşka adadık nefesimizi. Sevgililer sevgilisi Nur-u Muhammed’in getirdiği vahye iman ettik. Ayağımıza batan dikenlere aldanmayıp, ufuktaki umutlarımızı yeşerttik hayallerimizde. Şair ne güzel söylemiş:

elemli rüzgar alıp götürüyor yürekleri zindana

özgürlüklerin kapısına kilit vurulmuş

vakit;

gemileri yakma vaktidir!…

vakit;

aşkın önünde edeple eğilme vaktidir!…

vakit;

seccadelere uzanma vaktidir!…

Başörtüsü, bizi “biz” yapan sancımız… Başörtüsü, dualarımıza direniş tohumları eken sevdamız… Başörtüsü, acziyet ufkunda kimliğimiz… Başörtüsü, sineye çekilen gül âyinelerinde birer birer süzülen ab-ı aşk tohumları. Direniş tohumlarının aşkı ile çorak topraklar yeşerdi. İşte burada bir ayeti hatırlıyoruz. Al-i İmran suresi 54.ayette “Onlar düzen kurdular, Allah da (buna karşılık) onlara düzen kurdu” buyuruyor Rabbimiz. Ve Tur suresi 42. ayette “Yoksa hileli-bir düzen mi kurmak istiyorlar? Fakat (asıl) o inkâr edenler hileli-düzene düşecek olanlardır” buyuruyor. Biz yeter ki kaybetmeyelim umudumuzu, sancımızı, davamızı. Ümmetin kayıp ve yetim kalmış çocuklarını toparlamak adına, halifelik görevimiz adına çıkarmayalım başörtümüzü. Sonunda kazanacak olan tarafın bizlerin olacağını müjdeliyor Kuran.

Ne mutlu başörtüsünü bir madalyon gibi taşıyan kullara! Ne mutlu başörtüsü aşkını Allah yoluna adayanlara! Ne mutlu yeryüzünde bir zümrüt gibi parlayan iffet timsallerine!


Yunus Emre Tozal

ArZu
20-08-2011, 07:35
Kendisini Arkasından Vuran İnsan


http://www.hizliupload.com/di-Q9WI.jpg

Ayakta ölmek, diz üstü yaşamaktan iyidir.
Franklin D. Roosevelt

Kavgamın ön safında ol, çıkart elbisenden geçmişin izlerini ve doğrult silahını /gözlerini / ufka!

Bilirsiniz, insan kör olmadan da karanlıklara, zindanın buğusunda kaybolan mahkuma dönüşebilir. Kör olduğu halde maviye özlemini göklere resmederek kuş da olabilir, kanat çırpar yüreğini yeşerten coğrafyalara… Kurak yüreklere su götürebilir, filizlendirebilir kurak gönülleri…

Gelin kanat çırpalım semalarda, yitik uzletimizi arayalım. Su taşıyalım taşıyabildiğimiz kadar.

Öncelikle her şeyden evvel sorunu belirleyelim. Su taşımayan insanın, bırakın su taşımayı suya ihtiyacı olan insanoğlunun sorunu neydi ki bu hallere düştü?… Sorun “ben”de. İnsan kimlik bunalımı karşısında ne yapacağını şaşırıyor. Kendisinin karşısına sorun olarak kendisini çıkartıp, kendisiyle kavga ediyor. Kendisi ile kavga ederken, kendisini arkadan vuruyor! Bu ne yaman çelişki!

Önce mahzenimize bir darağacı kurmalıyız. Her kavga ettiğimizde “ben”imizi darağacına getirmeli ve kavganın öznesini, failini darağacına çıkartmalıyız. Babam ve Oğlum filmini izlemişsinizdir. İdealleri uğruna şehre kaçıp yuvasız kalan insan, kendisi ile kavga etmesi sebebiyle yuvasızlığın felaketini anlayıp tekrardan yuvaya dönerek, oğlunu yuvaya emanet etme gereği hissetmiştir. Oğlunun da kendisi gibi yuvasız kalmasından korkarak, oğlunun başını sokabileceği bir çatının altına götürme ihtiyacı nereden gelmiştir dersiniz?… Elbette hayatta tecrübe ederek insan anlayacak olayları, lakin tecrübelerde işe yaramıyorsa ne olacak? Başı buyruk hareket ediyorsa insanoğlu, buna ne demeli?…

Akıl, mantık kâr etmiyor, bir noktadan sonra bıçağı alıp saplamak geçiyor “ben”e. Hayallerin öldürülmesinde, düşlerin gerçekleşmemesinde suçlu biz oluyoruz. Dünyada /imtihanda/ olduğumuz gerçeğini unutarak, her düşün her hayalin gerçekleşmesini umarak gereksiz arayışlara giriyoruz. Gerçekleşmeyince de suçu yine kendimizde arama ihtiyacı sarsıyor yüreğimizi. Yaşamanın bahtiyarlığını anlayamadan dünyadan çekip gitmek ne kötü, ne hazin bir son olsa gerek… Düşünsenize bir kere, insanın dünyaya yaratılış amacını öğrenmeden kabre girmesi, diğer yaratılmışlar gibi ahirette muamele göreceğini zannetmesi, insanın en büyük pişmanlığı, en büyük kabusu, /belki cehennem azabından daha büyük bir azap¹/ olmaz mı? Dünyada tiksindiği bir sümüklüböcekle aynı muameleyi göreceğini düşünmesi dahi, insanın “ben”iyle ne kadar çelişkili olduğunun göstergesidir.

Susturamıyorum duvarları geceleri, aynalar karşımda kavganın failini gösteriyor. Suçlular olarak ortalıkta gezerek suçlu arıyoruz pervasızca… Niçin hâlâ başımızı duvarlara vurduğumuz halde, kurtulamıyoruz hafakanlardan? “Ey insanoğlu, seni kerim olan Rabbine karşı aldatan nedir?”² sorusuna niçin cevap vermekte zorlanıyoruz?…

Evet, insanoğlunun omzunda dağların taşıyamadığı bir yük var. Yolu uzun ve kavisli. Her an yoldan çıkma, yoldan kayma tehlikesinin bulunduğu bir yol… İnsanın mayası sağlamsa, yoldan kaydığında bir daha geri dönemeyebiliyor. Batıda birçok filozofun Allahsız hayat tasavvuru inşa etmeye kalkışmasını örnek olarak verebiliriz. Aynı şekilde yolundan kaymış mayası sağlam bir insan da, yola tekrar döndüğünde, Rabbinin sevgisini tekrardan kazandığında yolda yürümüyor, koşuyor adeta! Rabbiyle vuslatına koşar gibi yaşıyor hayatının geri kalanını… Hz. Peygamberin “iki Ömerden birisine hidayetini mahzar kıl” diyerek dua etmesi bunun içindi.

Mayanın sağlam olmasını, insanın ruh haliyle, iradesiyle, tevazusuyla, ahlakıyla ve elbette kendisiyle barışık olmasıyla bağlayabiliriz. İçinden çıkamadığı sorunları olmamalı Müslümanın. Ruhundaki metanetle sabretmeli, direnmeli çelişkili gibi görünen düşünce karışıklıklarına, aldanmamalı suyun üzerindeki köpüklere…

Ve bir duruşumuz olmalı…

Karanlıklardan korkmadığımızı kanıtlamalıyız semaya. Hafakanları korkuttuğumuz belli olmalı duruşumuzla. Loş çığlığımızı en kuytu karanlıklara saklamamalı, haksızca korkutulan kuşları şefkat kafeslerinde /avuçlarımızda/ besleyebilmeliyiz…

Bir duruşumuz olmalı…

Ağlayan güllerin mehveş süveydalarını ve solgun yaprakların ümitsizliğini ılık bir titremeyle bahara adamalı. Kıyam gününe hazır bekletilmeli güller ve yapraklar… Her acıyla filizlenen çiçeği, her aşkıyla pembeleşen gülü ekmeli gamzelerimize… Ve ardından göğü mesrur kanat çırpınmaları kaplamalı… Duruşumuzla ölüme hazır olduğumuzu anlatabilmeli kainâta!…

Bir duruşumuz olmalı…

Asiliğe asillik içerisinde cevap vermeli ve ardından kapanan kapılara aldırmamalı. Acımalı fakat her zaman münzevi duyguların arasında kalmalı… Mütedeyyin olmalı, mütebessim olmalı…

Bir duruşumuz olmalı…

Havanın kaprislerine güneşin secde etmeye gidişi de eklenince bir mum gibi aydınlatmalı karanlıktan korkanları. Elimizde çomak, yüreğimizde aşk ile yol almalı dervişçe çöllerde…
Sevgiyle çağırmalı bulutların ağlayışlarını… Ve toprağa düşen cemrelerce hissetmeli yangını yüreğimizde…

Yazıyı Mustafa İslâmoğlu’nun Sebe suresi 46. ayetinin tefsiriyle bitirmek istiyorum:

“Deki, size bir tek öğüdüm var. İster tek başınıza, isterseniz de başkalarıyla beraber olun ama sakın ha sakın Allah’ın huzurunda olduğunuzu unutmayın, Allah’ın huzurunda esas duruşunuzu bozmayın.”

Yunus Emre Tozal



1) Kuran’da cehennem azabının bu manevi yönü dikkat çekici bir şekilde vurgulanarak, “kalpleri yakan bir ateş”ten söz edilmektedir:

“Hutame”nin ne olduğunu sana bildiren nedir?
Allah’ın tutuşturulmuş ateşidir.
Ki o, yüreklerin üstüne tırmanıp çıkar.
(Hümeze Suresi, 5-6)

2) İnfitar Suresi 6. ayet

ArZu
22-08-2011, 00:12
Medeniyetin En Küçük Yapı Taşı: Aile


http://www.hizliupload.com/di-6POS.jpg


Batı topraklarımızı aile kurumunu parçalayarak, evladı anneden babadan soğutarak, hatta düşman ederek, işgal ediyor.

Sizin hayırlı olanınız aile efradına hayırlı olanınızdır…
Hadis-i Şerif

Bir memleketin yükselmesi ev ve aile muhabbetine bağlıdır.
Charles Dickens

Modern hayat insanın mutluluğunu ve anlamını hesaba katmadan sadece konforunu arttırdı. Modern hayatta, insanın dışı güzelleştikçe içi çirkinleşmekte, dış dünyası zenginleştikçe iç dünyası yoksullaşmakta, dış dünyasında kurduğu sanal ilişkiler arttıkça, ailesiyle iç dünyasında bulacağı huzur, kuracağı muhabbet bağları azalmaktadır. Bireyselleşme, insanı tutsak etmektedir.

Teknoloji zafer kazandıkça, iletişim araçları çoğaldıkça insan anlam kaybına uğradı. İnsan eşyaya köle oldu. İnsanın imtihan araçlarından biri olan eşya, hiç bu kadar insanı kendisine bağımlı ve köle kılmamıştı. Mesela, internet, cep telefonları, bilgisayarlar, televizyonlar insanı aileden koparıp yalnızlaştırmadı mı? Burada terslik insanın eşyaya sahip olup onu kullanmasında değildi, eşyayla kurduğu ilişkinin niteliğindeydi. Bu terslik, olması gerekenin tam tersi bir sonuç doğurarak, eşyayı insanın sahibi ve efendisi, insanı da eşyanın kölesi kıldı. Sonunda eşya özne, insan nesne durumuna düştü.

Her geçen gün kendimizden uzaklaşıyoruz. Her geçen gün hakikatten uzaklaşıyoruz. Her geçen gün daha fazla parçalanıyoruz ve aile bağlarımız zayıflıyor. Batıdan ithal edilen modern hayat tarzıyla fedakârlık, yardımseverlik, dostluk ve sevgi üzerine inşa edilen sıcacık yuvalar yerine, bireysel özgürlük ve bireysel yaşam tarzlarının yaygınlaştığı bir çağda yaşıyoruz. Aile ortamlarında paylaşılan muhabbetlerin, anıların, sevinçlerin ve hüzünlerin geçmişlerde kaldığı, her şeyin karmaşaya dönüştüğü, aile kavramının işlevini yitirdiği bir çağda yaşamanın verdiği sıkıntılar, elbette insan hayatında tedavisi mümkün olmayan yaralar açmakta, modern hayatın ilk anda fark edilemese bile, kısa süre sonra farkına varılan çeşitli hastalıklara sebep olmaktadır.

Geleneksel aile yapımızın değişmesinde modernleşme çabalarının, insanları kalabalıklar içerisinde yalnızlaştırma senaryolarının büyük payı olduğu söylenebilir. Gelenekle modernlik arasında sıkışmış insanımız ne geleneğin yanlışlarını düzeltebilmeyi ihtiyaç olarak gördü, ne de Batı dünyasından ithal ederek güzel gördüğü bireyci yaşam biçimine uyum sağlayabildi. Arafta kalmış bir aile yapısı, sadece çocukların aileyle ilgili bağlarını değil, anne-baba ilişkisini de bozacağı aşikârdı.

Geçtiğimiz günlerde İngiliz Anglikan Kilisesi’nin ileri gelenleri arasında bulunan 5 piskopos, hükümeti, ailenin daha çok parçalanmasına, halkın daha çok borca batmasına ve zenginle fakir arasındaki uçurumun derinleşmesine yol açan politikalarını gözden geçirmeye çağırmıştı. Sunday Telegraph gazetesine makale yazan piskoposlar, hükümetin politikalarının ahlaki açıdan sorgulanmaya muhtaç olduğunu belirtirken, “halkın her geçen gün daha sağlıksız bir borç yapısı içine girmesinin, ailelerin parçalanmasına yol açtığını” kaydetmişlerdi. Frantz Fanon’un deyimiyle: “Yeni bir ırk, yeni bir kimlik ve düşünce sahibi bir insan…”; yeni bir insanlık ailesinin oluşması için adım atmışlardı. Soğuk savaş döneminden kapitalistleşmenin sonucuyla tatminsizleşmenin, hissizleşmenin, sevgiden uzak oluşun, çocukların şiddete meyyal büyümelerinin ailenin parçalanmasından kaynakladığını anlayan Batı, aile kurumunun parçalanmadığı toprakları, bu kurumu parçalayarak, evladı anneden babadan soğutarak, hatta düşman ederek, işgal ediyor. Yeniden bir dirilişin gerçekleşebilmesi için silkinemeyen ve aynanın karşısına çıkamayan bizler, her geçen gün ailenin bereketinden uzaklaşıyor, aile ortamının hikmetinden mahrum kalıyoruz.

Hürmet kavramından uzaklaşan Batı, çocukları tarafından terk edilerek huzurevlerinde zorunlu ikamete maruz bırakılan anne ve babalar için eğer varlıklılarsa, haftanın belli gün ve saatlerinde kendileriyle sohbet edecek paralı göstermelik insanlar tutuyor. Amaçsa ortada; belli bir süre içine düştükleri yalnızlık psikolojisinden biraz olsun kurtulmak. Bizde de son zamanlarda buna benzer manzaraların meydana gelmeye başlamış olması, bir Müslüman olarak tüylerimizi diken diken ediyor.

Tarih boyunca birçok âlim, eğitimci, filozof ve idareci ailenin önemi üzerinde durmuş ve imkânları ölçüsünde bu konuda yazılar yazmış, projeler üretmiş, emirnameler çıkartmıştır. Fransız sosyal bilimci Jean Baudrillard, “Geleceğin ilkel toplumu” dediği, kapitalistleşmenin zirvesinde olan Amerikan kültürünü, “Bir çöl gibi trans-estetiktir” diye tanımladıktan sonra şu çarpıcı tespiti yapar:

“Tüketicinin zihninde, otomobilin maddi gerçeğiyle metafizik mutluluk kavramı aynı şeydir.” İşte mutluluğun metalaştığı, hayatın içinin boşaltılıp koflaştığı, ailenin parçalanıp insanın canavarlaştığı nokta. Hakikat karşısında bunca kayıtsız kalan bir hayatın, insanlık haysiyeti, cinsellik, emek, inanç, insan ve tabiat da dâhil tüketmeyeceği hiçbir şey yoktur. Çünkü ailenin parçalanması, insanın kimliksiz, kişiliksiz, şahsiyetsiz yetişmesinin önünü açmış, insan anlamını yitirerek modernitenin dayattığı sele kapılmıştır. Baudrillard, bu dehşetli sel ile alakalı sözünü şöyle tamamlar: “Bir tek istisnası var: İslam. Dünyayı süpüren radikal kayıtsızlık seline karşı yegâne tehdit.”


Aile bağlarını güçlendirerek müthiş bir toplumsal güç meydana getirebilecek, toplumu en küçük halinden; çekirdekten başlayarak ıslah edecek; inşa edecek, insanın insana hürmetini, sevgi ve saygı bağlarını güçlendirerek insanı eşref-i mahlûkat yapabilecek olan ancak İslam’dır. Sırtımızı döndüğümüz, küçümsediğimiz, uzaklaştığımız medeniyetimizde, bir madalyon gibi boynumuzda taşımamız gereken değerlerimizle yeniden tanışarak, Ali Şeriati’nin ifadesiyle özümüze dönerek aile içi muhabbetimizi, aile bağlarımızı yeniden sorgulamamız gerekiyor. Annemizin, babamızın, ebeveynlerimizin gönlünü alarak, onları incitmeyerek –Kur’an’ın ifadesiyle onlara “öf” bile demeyerek– aile içi muhabbetimizi tekrar dirilterek, aile sohbetleriyle şahsiyetimizi inşa ederek, aile bağlarını güçlendirebilecek, işte o zaman dünyaya şefkati, merhameti, fedakârlığı medeniyetin dinamikleri halinde insanlığın yol haritasını sunabileceğiz.

Yunus Emre Tozal

ArZu
22-08-2011, 00:16
Kendi Kendisiyle Konuşan Çocuk


http://www.hizliupload.com/di-98PK.jpg

“Hani bir çocuğun elinde uçurtma vardır, ne olduysa olan olmuştur ve uçurtma elinden kaçmıştır… Arkasından bakakalır çocuk, eline bir başka uçurtma verseler de çocuk susmaz, gerekirse ağlar da… Elindeki yeni uçurtmaya alışamaz daha güzel olsa bile alışamaz.”

Cevherin sesi ilhamdır. Damlanın denize düştüğünde deniz olduğu gibi, hakikate yaklaşabilmek de, ruhun sesi vicdanla cevherin sesi ilhama kulak vermekle mümkündür. Işığın ardında cevherin sesini arayan, hakikatin tinsel çağrısına kulak kesilip anlaşıldığı zaman mutlu olabilen insan, kâinatın kardeşidir. Kâinatla bütünleşebilmekle, insanın yaratıcı olmadığı ve insani olan hiçbir şeyin de yaratık olmadığı şeklindeki bütünsel düşünceyle iç içe yaşamak, insanı kâinatın eşrefi mahlûkatı yapar. Çünkü kâinat, anlaşılmak içindir. Anladığı an, özgürleşir insan.

Gül anlaşılmak için açar, su aşkını itiraf edebilmek için akar. Taş aşkından dolayı dayanamaz da yuvarlanır yuvarlanır, insan da Adorno’nun deyimiyle çocuksuluğunun esininin yansıtır hayatına. Bir şey yaratmanın ötesinde, tinsel hazdan ötesine ulaşabilme aşkınlığı, insanı ilahi yasanın değişmez bütünlüğünün mutluluğuna; rahmetine; bereketine götürür. Çünkü gerçek sevgi, tüm insanların mutlu olacağı hayali bir tabloyu arzu eden duygunun sırrında gizlidir. Çocuksu, içten ve samimi olan bu duygular, insana ruhanî bir yaşama tadı vereceğinden, ruhani yaşayan insanın ölüm gibi bir korkusu, yok olmak gibi bir endişesi yoktur. Özgürleşebilmek, anlamın sırrında, ilahi yasanın hikmetinde gizlidir. Özgür olmamak, ömrü boyunca bir tutsak olarak hayatı yaşamak, ahlak dışı bir durumdur. Bu durum, insanın kendi kendisine itaat edememesi durumudur. Kendi kendisiyle konuşamamak da aslında insanoğlunun yüreğiyle iletişim kuramamasından; yaşamın içine saklanmış farklı duyguları tadamamasından, kâinatla ve yaratıcıyla yürek mesafesini uzak tutmasından kaynaklanan bir durumdur.

Kendisinde var olduğu bir eşyanın kaybolacağına ya da biteceğine inanmak, insanın kendisine has, ruhani cevherine özel olarak üflenmiş ruhunun varlığını kabul ve tasdik etmeyi henüz kavrayamadığını gösterir. Kalabalıklar içerisinde yalnızlık senaryolarında özgürleşememiş akılların maskelerinin oynadığı rolleri, eşyanın tutsaklığına mahkûm bedenler üstlenebilir ancak. Çünkü değerlerin zihinsel borsasında yaşananlar, birer yıkımdan ibarettir, tutsaktır ve gerçektir. Gerçek tutsaklığın farkında olamayan, cevherin sesinden uzak kalacağından dolayı ikili oynamaya mecburdur. İkili oynayan kişiyse kendi kendisiyle konuşamaz, tartışamaz, olayları irdeleyemez, anlayamaz, hissedemez, dokunamaz, baktığı halde göremez, duyduğu halde işitemez. Öteki, kendisini anlayamadığı gibi kâinatı da anlayamaz.

Eşya emanettir, kâinat kardeşimizdir. Eşyaya tamahkârlık, kendi iradesini başka birine aktarmak; kendi iktidarına son verip başka birinin iktidarlığına boyun eğmektir. İnsanın kendi kendine konuşmasını öteki haliyle yaptığını zannetmesi; kendi kendisiyle konuşamadığının tezahürüdür. Kendi kendisiyle konuşamayan, hayatın içindeki güzellikleri ifşa eden edebiyattan, sanattan, müzikten, kâinatın ilahi sırlarından, toprağın bilgelik kokusundan uzak kalmıştır.

Ruhanî cevherin farkında olmak, insanı aşkınlığa; mutluluğun zirvesine; anlamın ölümsüzlüğüne götürür. Anlaşıldığı zaman mutluluğun basamaklarını çıkabilen, sevdiklerinin mutluluğunu görünce daha çok mutlu olabilen insan, cevherin farkındalığına vardığı takdirde yağmurların çiçeklere ilham vermesi gibi ilham dağıtır insanlara. Fecir vaktinde kâinatın sırrını fısıldar güneşe, yağmur yağmaya başladığı an, yağmurun zarif öpüşlerini hisseder, yağmurla katreleriyle bütünleşir. Parmağıyla kumlara mutluluğun resmini yapar, gökyüzüyle sırdaş olur, geceleri yıldızlara ulûhiyetlik azametini anlatan dolunay ile muhabbet eder, ormanın gizemli müziğiyle ağaçları dinler, toprak kokusuyla yeniden doğuşunun hikmetine erer.

İpini kaçırmamalı uçurtmanın, sırrı yakalamaya çalışmalı…
Kendi kendisiyle konuşan insanlar, uçurtma uçurmayı çok severler. Uçurtma uçurmakla hayatın içindeki rolleri ve imgeleri kendi bünyesinde buluşturur insan. Acıları, sevinçleri, hüzünleri, mutlulukları kalbinde toplayarak, bulutların yanına çıkar ve kâinatla paylaşır. Uçurtmayla arkadaş olmak, yüreğini uçurtmanın yerinde hissederek sonsuz maviliğe açılmak, ufuklardaki kızıllıkta cennetin rengini aramak nasıl bir duygudur ki insan uçurtma uçurmakla anlamın doruk noktasında özgürlüğün tadını; hakikatin kokusunu tadıyor, o tadı aldıkça bırakamıyor. Özgürlüğün tadını almak, hep çocuk kalmak isteği gibidir; sonsuz maviliklerde kaybolmak; hakikate yaklaşır gibi güneşe yaklaşmak…

Samuel Beckett, çocuksuluğun anlamlı dünyasından uzaklaşıp yanılsamanın içinde kaybolan insanın çarpıldığını, gerçekçiliği ve önemi olan dünyamızın kendi gizil bilincimizin dünyasının parçası olduğunu ve bu dünyanın da kozmografyasının kırılmaya uğradığını ifade eder.

Hakikatin bizzat kendisine, dolaysız bir deneyime ulaşmak isteyen insan, tinsel gelişme derinlik duygusunun algısına ancak kendi kendisiyle konuşarak varabilir. Yüreğini takas eden aslında hayatını takas etmiş olacağından, özgün olanı kaybetmemeli. Özgün olan, ruhanî cevheridir insanın. İnsan ruhanî cevherinin farkındalığına özgürleşebilince varabilir ancak.

Hiç kimse ötekileşmiş bizi tekrar “biz” yapamayacağından, kendi kendimizle mücadele etmek bize kalıyor. Kendi olanaklarını tüketmeyen, gönüllü köleliğe kendisini feda etmeyen, kendi kendisi olma isteğini öldürmeyen insan, aşkınlığın getirdiği bilinçle varolur, iradesini tahrif etmez. İrade tahrif edilmezse kötülük ve iyilik, karanlık ve aydınlık fark edilebilir. Fark, farkın simülasyonunda hakikati besleyebilir.

Uçurtma uçurmak, kendi kendisiyle konuşmasıdır insanın. Beckett’in deyimiyle yalnızlığı aramak olan sanatı, dirilişin mavera siciline yerleştirmeli ve kendi kendisiye konuşmalı insan. Mutluluğun yankısını, baharın şiirsel dilinin sırrını takas etmemeli, görmeyi bakmaya, işitmeyi dinlemeye, gerçeği sanala, hakikati maskeye tercih etmemeli, uçurtmanın ipini kaçırmamalı.

Hakikat ışığını yakalamanın peşinden ayrılmamalı.

Yunus Emre Tozal

ArZu
22-08-2011, 00:18
İçimde Sümeyyeler Var!


http://www.hizliupload.com/di-0UE7.jpg

B – Başörtüm sancımdı, gözyaşımdı, kefenimdi…

Sedef sedef açılan taşlarda
Zümrüt zümrüt parlayan başörtüleri…

Acziyet ufkunda kanat çırpan kuşlardı
Yanaklarından süzülen şebnemlerde dua dua katreler
Mahzenlerin intizar avuçlarında serili
Serçe yüreği gibi titrek, çiçekler kadar nazlı…

Gözyaşımdı, sancımdı, kefenimdi başörtüm
Aşkın şahikâsında yakarışların nuru
Omzumda taşıdığım Nur suresinin ayetleri
Sırtımda onulmaz yaraların merhemi
Yüreğimde taşıdığım göklerin abidesiydi başörtüm…

A – Yüreğimin vuslat muştulu titreyişleriydi…

Zaferin diğer adı
Direnişin mütebessim örtüsü…

Gül-i rânâlar gibiydi başörtü neferleri
İçlerinde kor, dışlarındaysa zemheri katreler
Yüreğinde hıçkırıklara dûçar titreyişler
Nefesindeyse toprak kokusu sözler vardı…

Adanmıştı ömürleri
Sevdalarını adamışlardı çöllere
Issız sahraların dili olmuş dilleri
Çöller yeşermiş başörtülerinde
Umutları lâl kuyularda saklanmış…

Ş - Elif gibi duruşların sükût çığlıklarıydı…

Çarmıha gerilen başörtüleri
Duruşları pak nadide gelincikler idi…

Suskun yüreklerin şahlandığı sürgün
Sürgünde miracını yaşayan münzevi hayat kırıntıları
Gök kubbeyi yaşlara boğan hasret yangınları
Şükür edâları hüznün doruğunda secde secde…

Asumanlar yakarır
Söz biter, tufanlar başlar
Kıvılcımıdır iman ateşinin
Elif gibi duruşları…

Ö – Asiliğe asillik içerisinde cevap veren örtüm…

Mezarları bekleten yürüyüşleri
Taşların aşkından yuvarlanması gibiydi…

Baharın umuda özlemini dile getiren kumrular gibi
Örtüsüyle Rabbini tespih eder kâinat
Kıyam gününe hazırlanan mesrur çehreler
Özlemleri dağlanmış özgürlük türküleri kadar acıklı
Hüzünlü ve bir o kadar içli…

Zindanlarda eşrefi mahlûkat
Özlerinde mütebessim mumların eriyişi
İffetleriyle Meryem misali
Sümeyyeler, Haticeler, Aişeler…

R – Yazgılarında teslimiyet yazan iffet abideleri…

Bohçalarda gezdirilen ölüm
Şakağa dayanmış teslimiyet kadar özgürdür örtüm…

Ezgiler söylenir örtüm üstüne
Dalgalar çarpar kıyıya sancılarını
Başörtüleri dalgalanır göklerde
Hicret mevsimi gelir, hicret edilir ten kafesinden…

Eceli gelir çiğ tanelerinin
Damıtılır örtüm üstüne…

T – Örtüleri ifşa eder Rablerine vefalarını…

Vefalı dualarım ile örtün üzerimi
Örtün üzerimi nurdan başörtümle ki,
Kıymete binsin sevgi, sevgimiz…

Mesture yaşlar akıtıyoruz sevdamıza
Beyaz güvercinler uçarken göğe
Biz de uçuyoruz asumanlara hıramızdan
Arkamızdan nâmütenâhî tohumlar bırakırcasına…

Dağların doruklarında alazlandı kalemimiz
Hür kırlarda kanat çırptı sevgi kelebeğimiz…

Ü – Ufukta umuda yolculuğa ada(n)dık…

Yüreklerinde umut dolu kuşların çığlıkları
Gözlerde başörtüsü sevdası damıtan yaşlar
Sümeyyelerin direnişi ve arşı titreten diriliş muştuları…

Onlar ki Rablerinden ümit kesmeyenler!
Onlar ki başörtülerini sancak gibi taşıyan özgürlük abideleri!
Onlar ki omuzlarında halifelik sancısıyla dolaşanlar!
Onlar yeryüzünün iffet timsalleri…

Selam olsun onlara!
Selam olsun Sümeyyelere, Haticelere, Aişelere!…

Yunus Emre Tozal

ArZu
22-08-2011, 00:23
Zemheri çocuk


http://www.hizliupload.com/di-5ED8.jpg

Sensizliği içime çekerken her nefes alışımda, penceremden düşen yağmur damlalarıdır hasret. Efsunkâr bakışların götürdüğü uçurumlarda, elemli rüzgârın sinesine çekmesidir gözyaşlarımı… Belki de yüreğimin sürgüne gönderildiği adı konulamamış ıssız dehlizlerin adıdır… Kim bilir hüzün okyanusuna gemileri yüreğinden kaldırıp vaveylalar koparışımın adıdır, ulaşamadığım hicran yüklü bulutların kalbimi örtmesidir hasret…

Sensizliği satırlara dökerken, nasıl fark edebilirdim güneşin her gün senin için doğduğunu, her gün gözlerin içine doğarak aşkı yeniden yeşerttiğini? Her şey sen olmuş, güneş seni fısıldıyor tan vaktinde, bulutlar senin için gözyaşı döküyor, rüzgâr senin için savuruyor toprağı, bülbül kâinatın sırrına senin sesinle eriyor. Gül senin için açıyor, serçeler senin için ötüyor.

Yaşamaya çabalamak, geceleri hakikat arayışıyla gaz lambasının fitilini ateşe verirken kilitlenen ellerim, kıyısına götürüyor buhranında yaşadığım yalnızlığın. Kanlanmış gömleğimin düğmelerini açıyordum güneşe rüyamda… Uçuyordum, karanlıklardan nura doğru, sensizlikten sana doğru geliyordum. Gökyüzünde uçurtmalar gülümsüyorlardı. Güneş hiç batmıyordu, yaklaştıkça yaklaşıyordum sana. Yaklaştıkça kavruluyordum.

Yar’a meyletmek; O’nun yamacında vefa ile doğrulup hasretle O’na tutuşabilmek… Hasreti değdirebilmek yüreğe ve ölüme gülümserken usulca adım atmak karanlığa. Mahzun olmak, mahzunluğun yakamozuna mehtap olmak… Müteessir ve mütevazı duruşlar, elemli rüzgârda kanat çırpıyor semalarda. Mahcubiyet çizgisinden ayrılmayan yürekler çığlık atarlar yıldızlara. Yağmurlar yağmaz olur artık; bağırlara basılan kara taşlar yağar gökyüzünden; yanık bağırlara su serpen kara taşlar…

Anıların sahilinde, düşlerin çöllerinde diriliş tohumları arıyorum. Suyun gelip her şeyi götürdüğünü görünce, yaşamıyor gibi yaşadığımı hissediyorum… Sevdiğini hissettiremediğini düşününce med-cezir yaşıyor insan, bahara adıyor kendisini… Yağmurlara, filizlenen kâinata muştuluyor yüreğini. Kâinat hakikatin sırlarını gösterircesine insanı dinliyor, anlıyor, insana cevap veriyor. Davudî sesinden çiğ düşmüş şiirleriyle, hasrete yanık serzenişlerinden özlem türküleriyle bir derviş zikri edasında seni sana çağırıyor.

Çalacak kapı bulamadığım zaman çaldığım ferahfeza evimin; her mevsim yakarışların yeşerdiği sevda bahçemin kapısını aralıyorum. Avucumda terlemiş yüreğimi seriyorum kara taşlara. Nakış nakış işlediğim sensizliği, gurbeti yaşadığım mütebessim kaldırımları terk edip Hirama dönüyorum. Hayata çelme atıp yanılsamadan kurtuluyorum.

Ardıma bakmadan adımlarımı atıyorum, kuşlara yemler veriyorum, kayalara çarpan dalgaları teselli ediyorum, gözlerime kara çalıyorum ve gömüyorum toprağa gözlerimi… Hasretle bekleyiş sürüyor vuslat yolunda ilerlerken. İçli içli ağlayışıma şahit oluyor elemli rüzgâr.

Yeniden dirilmenden gelişin belliydi nevbahar…

Çocukların umut dolu rüyalarını başka baharlara saklamasından belliydi. Hüznün ayazlarından doruğa çıkıp, aşkın uçurtmalara resmedilmesinden, kuşların hicretinden, yaprakların mahzunluğundan belliydi…

Bir mağaradaydık sanki. Bir yerlerden ışık süzülüyor lakin ışığın nereden geldiği bilinmiyordu. Loş çığlıkların sükût yakarışlara çevrildiği, küskün gelinciklerin uçurumların kıyısında açtığı bir mahzen… Gardiyanı gece olan bir mahpus… Cellâdı müntehir hayaller olan bir kuyu…

İkbali müteessir bırakılmış bir kuş ölüsü gibi geziyorduk mağarada. Mütehavvil çiçekler açıyordu dimağlarda; her sonbaharda solan, her ilkbaharda tekrar yeniden açan… Oysa ben bir kez öldükten sonra bir daha yeşermesini istemiyordum. Bir kez terkedilmiş bir aşk gibi, bir kez ölmek istiyorum…

Hiç bitmeyecek bir nevbahar arıyorum ey hazan!

Ölümle nameleşmek zor gelir bana… Sonbaharın her gelişi ile tekrar hatırlarım ölüme yazdığım mektupları. Tekrar ölür yapraklar, tekrar başımdan boşalır kaynar sular… Toprak kokusunu içime çektikçe, toprağın beni çağırdığını hissedercesine eririm. Her sonbahar, tomurcuğudur acılarımın… Her baharda acı aşkın sükût halini arz eder tebessümüme…

Nihan tebessümler bırakır gamzelerime nevbahar, yağmur yağmur yağdırır gökten özlemleri…

Hazan hülyaları düşlerim gökyüzünde. Her geçen an ölüme bir adım daha yaklaşmanın sevinci içerisindeyken, rüzgâr tüm etkisiyle dağları yerinden oynatırcasına münzevi mahzenlerde esiyor. Penceremin kenarlarından içeri girmeye çalışan bu tatlı meltem, hayatın sonbaharla ilkbahar arasında geçtiğini fısıldıyor. Gassallar her hazanda yıkıyorlar ruhsuz bedenleri…

Her hazan, umutları nevbahara taşıyor kuşlar, toprak nazlanıyor, kumruların varlığı aşkın varlığından haberdar ediyor.

Yer kırmızı gök sancılı… Her hazan, sararmış yaprakların etrafında tüten rayihanın eşliğinde yitik nevbaharlar anılır. Ölüme aralık bırakılır kapılar, her kapı gıcırtısıyla başlar telaşeleri insanların… Her şimşek çakmasıyla nevbaharı muştuluyordur gök, dirilişi haykırıyordur turnalar.

Telaşa mahal yok, hazan yağmurları kimsesizliğin yalnızlığında nazenin ağlarına bırakıyor intizar duaları… Gam dağlarının buhranları arasında nevbahar Kaf dağını aralamaya çalışıyor, sevgi tohumlarını gönüllere ekercesine Zümrüdüanka’yı çağırıyor.

Aşka hicret peykânlardan süzülen gözyaşları mütebessim… Ta süveydasından vurulan âşıklar, oturmuş bekliyorlar mehtapta güzün gelmesini. Acılarını tazelemeyi, söz yaşlarını hokkalara batırıp yazmayı, titremeyi…

Vefamsın artık ey hazan! Her gelişin cemrelere atıyor yüreğimi. Alevler etrafında mutedil aşkına gebe yağmurlar yağıyor, kefenine sarılıyor sararmış yapraklar. Sarıyor aşkın kâinatı…

Gök bu kadar ağlayabilir miymiş? Bu kadar hüzne kim dayanır ey!

Böyle bir aşka kim talip olabilir?…

Yunus Emre Tozal

ArZu
22-08-2011, 00:25
Ayn, şın ve kaf…


http://www.hizliupload.com/di-JEJF.jpg

Şafakta ağlaşan umutlar
Avuçlarında beslediği korlarla nutuk çeker
Ölünesi düşlerle örselenmiş toprakta
Şakaklara dayanmış rüveyda hançerin sancısı,
Mehtapta yakamozun meramını anlatır
Ayn, Şın ve Kaf…

Kurşuni sözlerden arındırılmış
Firak zincirlerin ölüme tahammülünde
Üşüyen çiğ tanelerinin nedâmetidir
Ayn, Şın ve Kaf…

Zindanın buhranına aldanmayıp
Boşluksuz kuyulara atılan
Serçe yüreğinin titremesidir
Ayn, Şın ve Kaf…

Sedef sedef açılan
Nazlı kelebeklerin kanat çırpması
Sükûta bulanmış nefeslerle
Soluk soluğa kaldığı bir muştudur
Ayn, Şın ve Kaf…

Müebbet özlemlerin mahzun yazgısı
Hasretle bekleşen kumruların şarkıları
Ateşin ortasında gülistanı sulayan yaşların
Neşteri kanlanmış acıların isyanlarına
Vefa gösteren darağaçların çığlıklarıdır
Ayn, Şın ve Kaf…

Yılgın akışların tortularında birikmiş lavlarla
Mezarları utandırma pahasına
Yağmur damlalarında yeşermiş umuttur
Ayn, Şın ve Kaf…

Kanlanmış gözyaşların aforizmasıdır
Ayn, Şın ve Kaf…

Yunus Emre Tozal

ArZu
22-08-2011, 00:28
Vav Halinde Uçan Kuş…


http://www.hizliupload.com/di-7GHT.jpg

Aşkın vav halini aramak…

Dünyaya eşref-i mahlûkat olarak gönderilen insanoğlunun secde anında Rabbine karşı sükût içerisinde halini arz etmesi, boyun bükmüşlüğünün tezahürü.

Kulluğun manasının sırrındadır vav hâli. İnsanın cenin halinde vav şeklini andıran bir şekilde doğması, ilerleyen süreçte elif gibi doğrularak kâinata meydan okumasında kalbin en iç yerinde saklıdır vav.

Mütevazılığın, boyun bükmüşlüğün ifadesidir vav.

Özgürlüğe açılan yelkenlerin sırrında saklıdır vavın manası. İki büklüm olup tefekkür edince anlar insanoğlu. Anlamaya başladıkça; aranılanı aramaya koyuldukça; aradığının kanatları altında kanat çırptıkça; çaresizce kalana kadar dağları delme şevkiyle Ferhat olup dağa kazmayı vurdukça, yoksunluğun aslında aranılanın yokluğu olduğunu idrak eder insan…

Ten kafesinden uçup aşkın vav halini aramak…

Varlık içinde yokluk çekerek, korkulana karşı korkulanın azametinden, güçlü oluşundan değil, korkulanın sevgisini kaybetmekten korkmak. Dünyevî ne kadar duygu ve arzusu varsa hepsini ten kafesine hapsedip Hıraya çekilerek, aşkın kaynağı olan El Vedud’a yaklaşabilmek…

Tepeden tırnağa aşk kesilip sırılsıklam sarılmaktır toprağa. “Benim sadık yârim kara topraktır” diyen Aşık Veysel gibi kara toprağı dost eyleyip, nefsin kefeninden sıyrılarak vav olup kanat çırpmaktır.

Kısacık ömrü hayatında, kendisini unutan insanın, kendisini yeniden keşfe çıkarak kendisinin farkına varmasıyla bir zamanlar ayağının kayıp da yolda düştüğü yerden kalkarak yola devam etmesi. Kendisine yabancılaştığı, özünden uzaklaştığı, ölümü hatırlamamak için kendisini dünyaya kaptırdığı her şeyi bırakarak, ölmeden önce ölüme kanat çırpmaktır aşkın vav hali.

Olmak, vav halinin tekrar tekrar oluşuna bir atıfsa, vav halinde her nefes aşka atıftır. Her oluşla varlığın notaları yankılanır kâinatta, yağmurlar can verir susuz topraklara, aşkın vav hali ise kurumuş yürekleri yeşertir…

Derman arıyorsan derdine dön ey yolcu!

Sükûtu kan çanağına dönmüş gecenin yakamozda yakarışındadır hikmet. En kutlu sözün; Kuran’ın yüreğine nazil olmaya başladığı anda /kadir gecesi/ gece yürüyüşünle miracını yaşamaktır aşkın vav hali.

Mütevazılığın, boyun bükmüşlüğün, acziyetin ifadesidir. Allah’a adanmaktır. Meryem gibi.

Diriliş amentüsünün tüttüğü yetim bıraktığın secdegâhının ağıtıdır bu. Rıza-i İlahiye’ye kulak ver, yüreğini dinle, yüreğinin frekansını kâinatın zikrine ayarla;

“Secde et, yaklaş!”

Yunus Emre Tozal

ArZu
22-08-2011, 00:32
Hakikati Tavaf Eden Çocuk


http://www.hizliupload.com/di-JHQ5.jpg

İnsanın en büyük düşmanı, doğrudan doğruya kendisidir.
(Çiçero)

İnsanın damarlarında kan gibi dolaşarak ruh metamorfozunun gerçekleştiği bir bilinç yenileme; yüreğin metafizik başkaldırmasıyla yeniden ve yepyeni bir doğum sancısı içerisinde hakikati tavaf etme eylemidir diriliş.

Maskeyle yüzün, yüzle kalbin, gerçekle gölgenin arasında gidip gelen insanın, içinde bulunduğu durumdan hakikatin sezgisiyle; ruhunda inşa ettiği bilinç kalesinin her bir kerpicini, her bir taşını sevgiyle bir araya getirerek oluşturduğu düşünsel eylemle harekete geçmenin kıvılcımıdır tavaf. Bilinç kalesini El Vedud’dan aldığı muhabbet kozasıyla ören insan, dünyanın çivisinin sevgi olduğunu, bu çivinin çıktığı yerde kaosun başlayacağının idrakindedir.

Varoluş sancısının en hummalı olduğu saatte, göklere ulaşan harlı ateşi ancak yağmur dindirebilir. İnsana insandan yakın, aklının kuşatamadığı hakikati, yürek kuşatabilir ancak. Yüreklerde kurulur en büyük devlet ve yüreklerde gerçekleşir en büyük fetih. Yürek tavaf etti mi insan anlamın doruk noktasına, sevginin en ulvi derecesine çıkar.

Hakikati tavaf etmek, Ebabil kuşlarına su taşımaktır…

Dirilişe gidiyorum;
Ruhuma inen vahye kulak vermeye,
Gözyaşlarının pınar olduğu,
Yıldızların ışığında ıssız çöl gecelerine…

Tanrı’nın insana ruhundan üflemesiyle insanı buyur ettiği; açtığı kapıdan girebilmek… Ölü durumda bulunan ruhun kendini silkeleyip canlanacağı, ufuktaki umudun müjdesini hissettiğinde gözlerden süzülecek bir katrenin muhabbet halkasına damlayacağı, çevresini kuşatan karanlığın yerini nurun alacağı bir kapı ve ardında göğe yükselen bir yolda anlamın şahikasına ilerleyebilmek…

Ve sen yürüyeceksin… Tüm kuşkuları, kaygıları, tereddütleri bir yana bırakarak İbrahim’in ateşe gittiği gibi ilk adımını atacaksın ve yürümeye başlayacaksın. Eşyada görünen görünmeyen sırları idrak etmeye başlayacaksın. Her fark ettiğin sır, seni bir üst makama çıkaracak. Her çıktığın makamda acziyet şurubunu bir yudum daha içerek toprak kokusunu yüreğine dolduracaksın.

Her bir zerre bulunduğu yerden nasıl tavaf ediyorsa, her atomun kalbinde nasıl nötronlar, protonlar varsa ve hiç durmadan tavaf ediyorlarsa sen de durmayacaksın. Aşkın şelaleleşen gönül ırmaklarında yıkanarak dünyaya geldiğin andaki gibi tertemiz olacaksın. Yüreğindeki tüm siyah noktalardan arınacak, umudu nefesine hapsedeceksin. Estetiğin büyüsüne kapılmayarak, gösteri toplumunun şaşalı hükümranlığına aldanmayarak, tüketimin yerini kanaatin aldığı bir hayat düsturuyla nefes alıp vermeye başlayarak tavaf edeceksin yeryüzünü.

Üstümü örtmeyi dileyemedim hakkıyla yağmurlardan
Sözleri toplayıp hicret ettim sükût kuyusuna
Buz dağındaki yüreğimi eritebilir mi haykırışlarım?…
Üstüm açıktı ve ben hala üşüyordum
Örtün üstümü vefalı bir yar /toprak/ ile
Örtün ki veda ettiklerim vefalı olsun benden
Kıymete binsin sevgi, sevgimiz…

Hakikati tavaf etmek, karınca misali de olsa yangına su taşımaktır…

Ana rahminde harlı bir cenin
Toprağa bağlı bir ömür yaşama hakkı
Nefes almasıyla başlar ağlaması
“hu” çeke çeke mütebessimce el sallar
Âmâ gözler içinde nefes alışları…

Onun için her şeyini göze alabilmekle, tüm sevdiklerini gözünü bile kırpmadan feda edebilmekle, güneşi gözbebeklerine doldurup karınca misali de olsa yangına su taşımaya çabalamakla insan sevginin şarkısını bestelemeye başlar. Kâinat bahçesini süsleyen bir bülbül misali kâinatın ritmini arar ve bir gülün eşyaya giydirilen bir tebessümün olduğunu, yağmurun yeryüzünün gözyaşları olduğunu, hurufatın da eşyanın dili olduğunun bilincine erer. Hurufat, eşyanın nefesidir: “hu, hu, hu…”

Ve sen çöllere düşeceksin… Kuyuya atacaklar seni, yetim kalacaksın. Yağmurlar yağana dek bekleyeceksin kuyuda, yüreğin hakikat muştusunun polenleriyle dolacak. Baharı getireceksin gözlerine bakanların yüreklerine ve onlara gül ülkesini gezdireceksin. Ellerini tutanlara dirilişin tohumunu vereceksin…

Senin yokluğunda karanlık oluşacak, sen eşref-i mahlûkat olacaksın…

Diriliş toplumunun bir ferdi; El Vedud’un bir muştusu olarak tevazu mayasıyla yoğrulup, hikmet deryasına gireceksin. Her bir zerren titreyecek, her gözyaşının toprağa düşmesiyle sen de toprak olacaksın. Toprak seni arzulayacak, sen toprağı arzulayacaksın. Güneş yüreğini ısıtacak, sen güneşin secde etmesiyle çevreni ısıtacaksın.

Cevheri keşfederek taşların arasından inciyi fark edeceksin. Bir doğum sancısı alacak yüreğini. Kâinatın sırrının rahmine düşerek doğacaksın tekrar, inci gibi parlayacaksın. Diriliş koşusunu başlatarak iç âlemine doğru yol alacaksın. Issız şehirlerden, ölü denizlerden, antik kentlerden geçerek varacaksın mahşer alanına. Bir tek sadeliğiyle göz kamaştıran, mütevazı Kâbe’yi göreceksin orada.

Gül gibi açılacak yüreğin. Eşyanın El Vedud karşısında ifadesine bürüneceksin. Yıldızlar seni selamlayacaklar, kâinatın senfonisiyle harmanlayıp ay ışığıyla öreceksin saçlarını. Aşk yolunda bulacaksın kendini, ardından karıncayı göreceksin aynı yolda.

Çöldeyim;
Karınca ile arkadaş oldum.
Gidiyoruz gündüz gece
Mevt’e kadar yolumuz var…

Sevgi varlığın tohumu, El Vedud sevginin kaynağı, sevgiyi sevgiyle yaratan en büyük sevgili…

Yunus Emre Tozal

ArZu
22-08-2011, 00:34
Duâlarına kar yağan çocuk


http://www.hizliupload.com/di-F6LRP6JJ.jpg

Kar yağıyor lapa lapa
Yeryüzü gelinliğini giyiniyor
Sevgi kelebekleri berfin berfin
Melekler bizlere gülümsüyor
Dualarımıza kar yağıyor…

Lapa lapa yağan kar. Yollarda kaza yapmış araçlar, bariyerlere çıkan lastikler, cam kırıkları ve dağılmış ayakkabılar. Cep telefonlarıyla konuşmaya, yardım çağırmaya çalışan insanlar ve şaşkın şaşkın kazayı izleyen bizler.

Otobüsün camına yaslanmış izliyorum. Otobüsümüz ağır ağır gidiyor, ben ağır ağır dönüyorum iç âlemime. Dış dünyanın etkisinden kurtulamıyorum, izlemekle yetinemiyorum. İnsanlar ölüyor, savaşlar yapılıyor biz seyrediyoruz. Dünyanın dört bir tarafından çığlıklar yükseliyor, duymuyoruz. Dualarımızda hep isteme arzusu ile bütünleşen cümleler kuruyoruz. Seyretmekle kalınamayacağını bilmemize rağmen seyrediyoruz. Çoğumuz seyrediyoruz; belki sadece seyrediyoruz.

Çocukluğumda kar yağdığında çok sevinirdik. Melekler kar tanelerini bizler için atarlardı gökyüzünden tane tane, bize öyle söylemişti dedem. Bu yüzden olsa gerek meleklerin bu sevgi tezahürüne cevap vermek için dışarıya çıkıp oynar, sevindiğimizi belli ederek meleklere gülümseyip karşılık verirdik. Kayardık delicesine, melekleri andıran kardan adam yapardık. Burnunda havuç, gözlerinde kömür olurdu. İlginçtir hep gülümserlerdi. Biz kardan adamın ağzını üzülüyormuş gibi yapsak da, ben geceleri izlerdim penceremden ve bizzat şahidiyim o durumda bile gülümsediğine. Hem melekler niçin üzülsünler ki…

O zamanlar haberlerde, radyolarda “Kar hayatı felç etti” diye haberler bulunmazdı. Kar köyde nasıl hayatı felç etsin ki… Zaten köylü hazırlıklıydı karın yağmasına, ruhunda teslimiyetle beklerlerdi. Kar yağar, biz sobada kestane pişirerek hayata tutunurduk. Kar yağar, sıcak çorbalarımızı içerek, karın bizlere getirdiği tadına doyulmaz muhabbetiyle yüreğimizdeki kara noktaları; günahları temizlemeye çaba gösterirdik Büyüklerimiz yatmadan önce pencereden bakarak yaptıkları sesli dualarında, yüreğimize karın yapmasını dilerdi. Biz çocuk olsak da anlardık yüreğimize kar yağmanın ne olduğunu… Sizin hiç dualarına kar yağan bir duanız oldu mu?…

Kar yağar, biz hamd ederdik. Kar, ölümü hatırlamak için en büyük fırsattı. Kâinat beyaz gelinliğini giyince ölüme yani kıyamete hazır olduğunu gösterirdi. Bizler de ölümün arefesinde olduğumuzu hatırlar, yüreğimize beyaz gelinliği giydirmeye özenirdik. Kar bizim için iç âleme dönüş, baharda elimizden kaçırdığımız yitik uçurtmamıza kavuşmamız demekti. Kar nasıl yeryüzü için, toprak ve ağaçlar için rahmetse, bizler için de rahmetti, felaket değildi.

Şimdilerde modernleşmeyle beraber, ilginçtir kar köylerde hayatı felç etmiyor da modernleşmiş şehirlerimizde hayatı felç ediyor. Köylerde de hayatı felç ediyor gibi gösterilmeye çalışılıyor görünüşe göre. Köylerde de kar kalınlığı yer yer bir metreye bazen iki-üç metreye varan kar yağışları oluyor. Hatta bazen değil hemen hemen her kış mevsiminde özellikle doğuda kar yağışları etkilidir. Lakin köylü insan teslimiyet halinde olduğundan müşteki değildir. Şehirli insansa müştekidir, kar hayatını felç eder. Karın hayatını felç ettiğinden dolayı da huzursuzdur, karı sevmez. Kartopu oynamanın tadını bilmez. Kardan adam yapmanın mutluluğunu tadamaz; kardan adamlar yapıp melekleri izleyemez ki karın muhabbetini hissedebilsin…

Şehirli insanın huzursuzluğu kara değildir sadece. Kar daha gelmeden kış mevsimine atıfta bulunur: “Kara kış depresyon mevsimi!” Kış ak değil karadır şehirli insana göre. Zorluğa gelemez şehirli insan, alışmıştır rahatlığa. Öyle bir alışmıştır ki, en ufak bir zorlukta şaşırır, ne yapacağını bilemez, eli ayağına dolanır, depresyona girer. Zaten modernizm de insanın bu dünyada zorlanmadan yaşayabilmesini, rahata alışmasını, modern olmasını amaçlamakta değil midir? Yalnız burada en önemli nokta atlanılmaktadır. Şöyle ki, modernizm gelişen teknoloji ile beraber insanın bu dünyada rahatça yaşayabilmesi için çabalar lakin insanın özündeki zorluklara karşı sabretme gücünü de elinden alır. Teslimiyet ruhunu insanın yüreğinden söküp aldığı gibi modern dünyaya ayak uydurması için seferberlik ilan eder. Teknolojiye karşı değiliz elbette lakin hep kolaya kaçarak insan nereye varacaktır? Kolaya alışıp da kolaya kaçamayınca da isyana kalkışması doğal değil midir?…

Fıtratından uzaklaşmayan insana ölümü hatırlatan kar, modern insana felaketi hatırlatıyor. Çünkü kar, dünyayı cennete çevirmeye çalışan modern insanın cennete çevirme çabalarını tehdit ediyor. İnsanlara yaratışlarının hikmetini, ölümü, öte dünyayı hatırlatan ne varsa düşman kesiliyor modernizm. İnsana özündeki sırrı hatırlatan ne varsa kötü gösteriliyor, “öcü” ilan ediliyor. Kar yağmasının derunî hikmetine mazhar olamaması için insanların bilinçaltına kar daha yağmadan sloganı yerleştiriyor: “Kara kış kapıya dayandı.”

Ölmeden önce bin defa ölür teslimiyet ruhunu kaybeden insan. Çevresinde her gördüğü tabutta bir gün de kendisinin olacağını düşünerek bir kez daha ölür. O kadar çok “bir kez daha” ölür ki, hayatında tat kalmaz. Bu yüzden tabut görmemeli, mezarlık görmemeli teslimiyet ruhunu kaybeden insan. Ölüm haberleri gördüğünde kanal değiştirmeli, hep kaçmalı, kaçmalı ölümden. Kar mümkünse yağmamalı, çünkü mahsur da kalmamalı teslimiyet ruhunu kaybeden insan. Zorluklara tahammül gösteremeyen biri nasıl kara mahsur kalmaya dayanabilir? Mahsur kaldığında kendisinin ne kadar aciz olduğunu gördüğünde huzuru kaçmaz mı?…

Oysa mahsur kaldığında hissettiği çaresizliği, O’nun tefekkür etmesine vesile olabilir. O’na kendisini, yitik dualarını, yüreğindeki kara noktaları hatırlatabilir. Kar, yüreğine giydirmesi gereken ama bir türlü giydirmediği, üstelik hep kaçmaya çalıştığı beyaz örtüyü zihninde çağrıştırabilir teslimiyet ruhunu kaybeden insana.

Kar zorlukları beraberinde getiriyor elbette ama karşısında tahammül bekliyor. Bu tahammülü genişletip, dünyaya tahammül etmenin temelini hazırlıyor. İnsanın kendisini tanımasına vesile olup, “kendini bilen rabbini bilir” düsturunu öğretiyor aşama aşama.

Nihayet eve geldim. Perdeyi çekip, penceremden bakıyorum. Çocuklar karda kayıyor, kartopu oynuyorlar. Birileri kardan adam yapıyor.

Birilerinin dualarına kar yağıyor…

Yunus Emre Tozal

ArZu
22-08-2011, 21:30
Aşk Nedir?

http://www.hizliupload.com/di-VE2M.jpg

Gizem dolu bahçede, güzel olan bir kuş var… Gül kırmızı… Kırmızı gülün aşkı…
Benim aşığı olduğum âlemde ise, kırmızı gülden daha güzel kokulu gül var.
Sufî Gülü: Bütün güllerden daha güzeldir…
Servi aşkıdır o…

Aşk; ısınmadır, orada erime var.
Aşk, istektir. Orada kelimeye geçit vermiyorlar…
Ne mutlu Muhammed’e! Allah’ın nezdinde ağladı ve dedi ki:
“Senin kelimelerin, vahiy ayetlerin, yeşil Kur’ân’ın kalbime yetmiyor. Beni bir bineğe bindir, yolculuğuna götür, göster?…”
“Bu kelimeler perdesinin arkasında, görüşme hasretiyle ölüyorum…”
“Bu Arapların, bedevîlerin, ateşli ve susuz çöllerin insanlarının sözlerinin ağır yükünü çekemiyorum. Bana yardım et, beni götür…”
Allah, yıldızlı bir gece yarısı Habib’ini şevk refrefine bindirdi. Kâbe’den Mescid-i Aksa’ya götürdü. Sonra yukarı çağırdı, kendi özel halvetine gitti; gitti gökler, tabakalar ve yeşil nur, mor nur, menekşe renkli nur ve huzura erişme nişanesi!
Ah! Ne kadar korkunç ve ağır! Kalbimi sıkıyor, sinemi boğuyor…
Cebrail, “Yanarım” deyip gidemiyor…

Ne kadar gerçek, ne kadar güzel destanlar!…
Ne kadar güzel bir dinim var!… Ne kadar nazlı, zarif, güzel bir İslâm!
Bu fasit, bozuk ve şaşı gören kâfirler ne anlarlar?!
Benim her zaman bir ayağım bu dünyada, bir ayağım diğer dünyadadır. Bazen burada, bazen orada.
Hayır, her zaman oradayım…
Ama her zaman için burada kalmayacağımı biliyorum.
Oraya gidince de, bu âleme gizli olan sonsuz gayb ülkesine gidiyorum.
Orada hiçbir şey yok. Hiç kimse yok. Toz, toprak, çamur belli değil…
İnsanların şekilleri, belirtileri, görüntüleri yok. Hiçbir küstah kahkaha, çirkin bakış, kokulu geğirmeler, korkunç esnemeler, ensesi kalın bedenler, develer, çakallar, kurtlar, tilkiler, yük taşıyan öküzler, uydum kalabalığa koyunlar, artık her şey hiç… Dünya bitmiş.
Bir ben varım, bir de mavi gökler ve odam…

Sabah, penceremin dibinden içeri girip beni görülmeyen ebedî sahillerine götürmek istiyor…
Şakacı, oyuncu ve tatlı meltem ile beraber…
Ne güzel bir yolculuk!
Ve sen…
Nerdesin? Benim gecelerdeki yolculuklarımın yoldaşı!…
Ey hatırası şevkimin refrefi olan ve her sabah beni Allah’ın melekut dergâhına kadar götüren miracım!
Nerdesin?…
Ey hikmetin kaynayan pınarı!
Ey irfanın yanan güneşi!…
Ey ümidin şefkatli mehtabı!…
Ey iman!
Ey aşk!…

Neden hırsızlık, haset, namertçe komplolar kötü olmuyor da, iman ve aşk kötü oluyor?…
Neden para, mide, şehvetperestlik, çirkin zevkler, uşaklık, korkaklık ve diğerleri kötü olmuyor da, iman kötü oluyor?
Neden aşk ve tapınma suç oluyor, neden?
Bu akıllı ve aşka susamış genç nesilleri bu imandan mahrum etmek istiyorlar, neden?…
İlim ve akıl sahibi insanların aşka yabancı olmasını, tapınmaktan vazgeçmesini istiyorlar, neden?…
Aşksız ilim, tapınmasız akıl, imansız bir gençlik…
Aşksız genç, tapınmadan mahrum nesil…
İmansız, mesuliyetsiz ve hedefsiz ilim ve akıl…
Nedir yapılmak istenen?…

Eyvah! Dertsiz olan âlim, tapınmaktan uzak bilginin düşünceleri, iman olmayan genç nesil…
Ne kadar korkunç ve ne kadar uğursuz, ümitsiz ve soğuk bir bahar!…
Ne kadar acı ve dert verici!…
Allah’ı tanımayan dertsiz ve hissî yetkiler, ilâhî yaratılış sahibi olan genç nesilleri zincirlere vurmak, uçmaması için toprağa bağlamak istiyorlar.
Ruhları kendilerine cezp eden o âleme ayak basmasınlar, cennetlere girmesinler diye ayaklarına pranga vuruyorlar ki kaçamasınlar…
Mihraptan mumu kaldırmak, kelebeği mumdan uzaklaştırmak, kitapları defterler içinde kurutmak istiyorlar.
Özgürlüğü kafese koymak (zindan), kalpleri tabiat ötesine olan aşktan uzaklaştırmak, kısacası içini şehvet, menfaat, haset, zilletle doldurup, düşüncelerini uçmaktan alı koymak, göklerden indirmek; aşşağılık pazara, dükkanlara sokmak, ticaret komisyoncuları kılmak istiyorlar.
İnsanı düşünen hayvan yapmak, onu değiştirmek, şehri vebalı kılmak, hayatı bir kusuntu hâline getirmek ve sonuçta varlığı hayalî lafızlar hâline getirmek istiyorlar.
Kanaati de, teslimiyeti de ters yüz ettiler ki nesillerimiz geldikleri acı sonu görmesinler…
Hâlbuki eski insanların kanadı çok güzeldi: “Bedenin ihtiyaç duyduklarından azıyla yetinir, ruhun ve kalp gözünün ihtiyaçlarında ise kanadı terk ederlerdi…”
Günümüz insanını ise, toprağı altın yapmanın derdine düşürmüşler…
Oysa eski insanlar topraktan, ruhu altına çevirmenin derdine düşmüşlerdi.

Allah; imanım, takvam, dertlerim, sadakatim, gece yarısı dualarım sebebiyle bana koruyucu bir ruh verdi…
Niye vermesin ki? O isterse, kim engel olabilir ki? O değil mi beni yolcu yapan, miraca götüren ve geceler veren? Ki ne geceler içinde ne çırpıntılar, ne endişeler, ne arzular, ne mehtaplar, ne tahtlar, ne denizler, ne çöller, ne zirveler, ne ateşler, ne kelimeler ve daha neler ve neler…
Ne zamana kadar?… O isterse, ebede kadar…
O Allah değil mi İskender’e hayat suyu, Âdem’e Havva, İbrahim’e Zemzem, Musa’ya asa, İsa’ya İncil, Muhammed’e Kur’ân, Ali’ye güzel hurmalıklar, yalnıza arkadaş, garibe vatan, nehre deniz, muma kelebek, Mecnun’a Leyla, susuza su veren?…
O isterse verir, hem de hesapsız…
Keşke bana da bir gece verse!…
Allah: “O bir gece, bin aya bedel bir gece.” demiş.
Keşke o geceyi kıyamet sabahı bana verseydi de, hikâyemi ona başım eğik anlatmazdım!…

Cafer Yalnızyaşar

ArZu
22-08-2011, 21:31
Konuşmak


http://www.hizliupload.com/di-21LX.jpg


İşte tartışılan da budur… ama nasıl konuşmak?

“Nadan ile sohbet güçtür bilene, çünkü nadan ne gelirse söyler diline.”

“Nadan” kelimesini “dangalak” yapalım. Yada “hödük”. Ve tekrar edelim cümleyi?

Bunlardan bir kaçını, karşılıklı konuşalım isterseniz…

“Bana benden olur, her ne olursa, başım rahat eder, dilim durursa.”

Durmaz efendi durmaz, senin dilin durmaz, ne senin başın rahat eder, nede milletin başı…

“Bana benden olur, her ne olursa”, demişsin ya, nafile! Olan sadece sana olsa, düğün, dernek… Olan bizede oluyor…

“Söz bilirsen, söz söyle, sözünden ibret alsınlar. Söz bilmezsen sükût eyle, bari seni adamdan sansınlar.”

Adamın derdi, adamdan sayılmak değil ki… onun derdi ortalığı karıştırmak!

“Dost yüzünden, düşman gözünden, deli sözünden belli olur.”

Belli sadece deli mi?..

“Yalancıda vefa olmaz, nede ar. En iyisi mi, ne semtine uğra, nede yanına var.”

Dinleyen kim, tuzu, biberi alan koşuyor…

“Alimle sohbet et, alırsın mertebe. Cahille sohbet et, dönersin merkebe.”

Her halde her önümüze gelene “eşek” dememizin, onunla da yetinmeyip “eşek oğlu eşek” dememizin sebebi bu olsa gerek?

“Doğru söylerim halk razı değil, yanlış söylerim Hak razı değil.”

Peki ne yapmalı?

Halk’tan mı vazgeçelim, Hak’tan mi vazgeçelim?

Şu Demokrasi maceramızın düğümü de bu olsa gerek…

Bunu da çözemedik gitti…

“Dost sanma şanlı vaktinde dost olanı. Dost bil gamlı vaktinde elinden tutanı.”

İşte bunu da kimse anlamadı ve anlatamadı…

“Dünya malı elde iken, hep düşmanlar dost olur. Elde birşey kalmayınca, dostlar bile düşman olur.”

Onun için ne yapmalı? Dostu düşmanı iyi ayırmalı. Ama insan oğlu bu, kavun değil ki dibini koklayıp anlayasın…

Bir bakarsın, adamın her şeyi var. Parası var, pulu var, malı var, mülkü var, üstelik cebinde de diploması var… Yeterli mi – yeterli…

“Tahsil cehaleti götürür, eşeklik bâki kalır” lafı boşuna mi söylenmiş? Adamın gözünü hırs bürümüş, dünya sanki onun! Başkasına ne hak var, ne hukuk… Hep keser gibi, hep rende gibi. Peki nedir çaresi?

“Ne keser gibi ol, hep bana, hep bana. Ne rende gibi ol, hep sana, hep sana. Olursan testere gibi ol, bir sana, bir bana.”

Yapma kardeşim, etme kardeşim, bu işin sonu fena kardeşim… Dinlemez ki!

“Kula bela gelmez, Hak yazmayınca. Hak bela vermez, kul azmayınca.”

‘Ne yapayım, benim kaderim bu. Allah’ın dediği olur…’

‘Alnımın kara yazısı bu, kader utansın.’

Boş laftır bunlar! Dolusu su; Hâşâ, kuluna zülm etmez Hüdası. Herkesin çektigi, kendi cezası.

Adam var, ciğeri beş para etmez. Ama gel gör ki, bir eli yağda, bir eli balda…

“Bak zamana, zamana. Karga vurdu sahana. Eşekler, arpadan bıktı. Küheylan hasret samana.”

Buna isyan etmez misiniz?

Ne günlere kaldık demez misiniz?

Dersiniz elbet!

“Nerden neye kaldık, ey gazi hünkar. Eşek dizhar oldu, katır mühürdar.”

İyi güzel de, hepsi hoş da, ne yapacağız?

Biraz zor ama… Yapmaya, uymaya calışacağız.

“Geçme namert köprüsünden, koy götürsün sel seni. Yatma tilki gölgesinde, koy yesin aslan seni.”

Dahası da var…

“Kimse ölmüş yok cihanda, ey gönül aç olmadan. İyidir aç olmak, namerde muhtaç olmaktan.”

O halde ne yapmalı?

“Ne bizden rüku, ne sizden kıyam. Selam aleyküm, aleyküm selam.” deyip, kenara mı çekilmeli? Adam olana da o yakışmaz!

En iyisi mi?

“Ey gönül, bir can için her cana mihnet eyleme. Ziyneti dünya için SULTANA bile!”

Cafer Yalnızyaşar

ArZu
22-08-2011, 21:34
Gurbete alışamamış kalpler


http://www.hizliupload.com/di-IKVD.jpg

Ey aşk kulesinin zirvesinde yer yapan Dostum!

Bu düşman topraklarda, bu yabancı göklerin altında bir garip yolunu gözlüyor…

Şu an yokluk çölünün en uzak noktasında, yokluğun sessiz çölünde, hiçlik havasının zirvesinde geziniyorum… şaşkınım! Bilemiyorum, ne zaman kiyamet koptu? Ay, güneş, yıldızlar, gökler, dağlar, insanlar, denizler, renkler, sesler, tatlar, eşyalar… her şey ne zaman gitti? Nereye gittiler? Ve neden yalnız kaldım?

Artık hiç bir şey yok… Onca şeyden sonra geriye sadece ben kaldım. Acı bir bekleyiş içinde…

Başkası yok mu? Belki de, ama o başkası da benim galiba… Ve Sen, ey kendi gamlı akrabasını seven yüce Rabbim! Şu gecelerin siyah perdelerinin ardından, artık ebediyet sabahına çıkar beni…

Yine damarlarımda kanım kaynadı, ruhumda isyan dalgaları kabardı… Yavaşca yerimden kalktım. Gece uykusuna dalmadan, mehtabın mis kokulu merdivenlerinden aşağı indim… Zulmetin çadırlarını yırtacak bir şey aradım, ama olmadı! Yüce Allah’ın Arşından, yeryüzü karanlığına gömülmüş, yalnızlık evine atılmıştım…

Ey Dostum! Göklerinin damından bizleri gözet, yeryüzünü gör. Her gece bir önceki gecelerden daha korkunç, daha yanık… Gurbete alışamamış kalpler her gece, gecenin bir köşesinde senin ayrılığından için için yanmaktalar. Ağlayan matemli mumlar gibi canından can dökmedeler…

Bana bu ateşi hediye eden Dost! Senin yardımınla, zulmetin siyah çadırlarını aşk ateşinde hep yaktım; kışın buzlarını ve karlarını ateşinle erittim. Rüzgarın acımasız kırbaçlarını, bahar sabahının merhametli esintilerini yumuşatan Senin ateşindir.

Hani o ilk günde bana verdiğin ateş var ya! Şimdi beni karanlıkların esaretinden kurtardı. Artık senin ateşinin aydınlığında görmeye başladım. Diğer insanların da benim gibi gözleri var, bakıyorlar. Ama onların gözü yattıkları yeri veya otladıkları yeşillikleri görüyor. Sanki onların gözünde bütün dünya bir otlaktır, ahiret alemi sadece bir rüya…

Ey Dostum, karanlıklarda dönen bu bitkin ve tozlu dünyaya bak… Bak yeryüzüne attığın bu akraban ne ateşler yakmış! Geceleri yeryüzüne bak, bana bak; soğuk ve siyah kışlarda beni gör. Nasıl da nura gark olmuş ve ateşten ısınmış bir halde yaşıyorum. Bana gizlice verdiğin o emanet bak neler yapıyor…

Her gün, her gece, her an; “Kimim, kim idim?”, sormuyorum. Artık her an sensizliğin yokluk kapısında oturuyorum. Tek tesellim, yokluktaki avare ruhları aramak. Onlarla seni doyasıya koklamakla geçiyor zamanım. Böylece yalnızlık dünyam renklenmekte, renk cümbüşü hâlini almakta… Gelip seyredersin diye… Senden başka kim gelip seyreder ki, yalnızlığımın siyah gecelerini?!

Gecelerin bağrında doğan Güneşim benim… Sen değil misin sürekli matem ateşini alan? Biliyorum bir gün matemli bulutlar gelecek ve bana ağlayacaklar. Mezarıma rahmetinin gözyaşlarını dökecekler… Rüzgarlar her sabah ve akşam, denizlerin kalbinden rahmet ayetlerini ve bağışlanma şarkılarını acıyla okuyacaklar… Meltem, her daim yüce Arşının dergahından bana meleklerinin merhametli ve yumuşak şarkılarını getirecek…

Karmaşık ve faydasız insanların riyakarca mezarıma oturup, ihlassız Fatiha okuması ruhumu incitecek… Üç günden sonra, biliyorum o da bitecek… Sadece ve sadece her gün, her gece ve her zaman benden hiç ayrılmayan O, hep gelecek. Yumuşak ve merhametli elini toprağımın üzerine koyacak, rahmet parmaklarıyla mezarımın üstünü okşayacak… Bir vakitten sonra göklerinin miraç yolculuğuna beni de çıkaracak, O tek yakınım benim…

Yine düşüncelerim rengarenk kuş yağmurları gibi başıma döküldüler. İçimde ne dalgalı, ne ilginç bir sel akıyor. Düşünüyorum! Ama bu gecenin sessizliğinde asla sesi dinmeyen dertlerimle…

Aşıkların dertli ve ateşli feryatlarının iniltilerini bin dört yüz yıl öteden duyuyorum… Onlar da bu göklerin altında avare olmuşlardı… Bu dar dünyanın kapısından çıkabilecekleri bir yol aradılar, kalpleri hüzün dolu bir vaziyette. O uzun gecelerde sabahlara kadar uyumadılar, uzun gündüzlerde gaflete dalmadılar. Üzerlerine Mustafa’nın yolu üzere hırka giymenin adabı yazılmıştı. Baştan ayağa Dert ve Aşk ateşiyle yandılar. Onlar insan kokusu veren güllerdi. Hayatın mezarı olan bu dünyada, mis kokulu güzel güllerdiler…

Bunlar nasıl insanlardı… Letafeti hayale bile sığmayan ruhları, aklın kuru kalıbına dökülüyordu. Ruhları hesapsız seviyordu. Hesap ehli olanlar ve çıkar düşünen, adama benzeyen fakat adam olmayanlardan çok başkaydı onlar… Dünyaları ayrıydı. İnsanlığın kurtuluşu icin gönderilen Peygamber’in talebeleriydiler… Firdevs bahçesinin gülleri…

Ve şimdi…

Ne demek düşer…

Aşksız iman, hafıza deposuna hapsedilen bilgiler gibidir. Donuk ve ölü bir ilimdir. Ruha karışmaz. Bu yüzden ruhsuz alimler yetiştirir. Ruhu öldürür, kalbi delirtir, hayatı manasız bir kelime hâline dönüştürür… İnsan manasız bir lafız oluverir. Bütün varlığı sakal, tesbih, seccade, akik yüzüğü ve tam taharet olur…

İmansız aşk, kaş aldırmak, makyaj yapmak ve süslenmektir artık…

Ama aşktan sonraki iman…

O nerede?

Cafer Yalnızyaşar

ArZu
27-08-2011, 03:22
Ne Gözden Iraksın, Ne Gönülden Uzaksın


http://www.hizliupload.com/di-WV03.jpg

Kim demişse demiş; “Gözden ırak olan, gönülden de uzak olurmuş” diye. Kimin için söylenmiş, neden söylemişler bunu? Birileri için doğru olsa da bu söz, Senin için yalan yâ Resulallah. Sen ne gözümüzden ırak, ne de gönlümüzden uzaksın.

Gönül evim Seninle, hatıranla dopdolu. Ey uzaklarda zannedilen, Mekke’de, Medine’de aranan Şanlı Nebî. Adınla ve hayatınla gönlümüzde yaşıyorsun.

Adını duyduğum ilk andan beri, o küçücük yüreğime sevgin güneş oldu, içime doğdu. En başta anacığımın ve çevremdeki insanların, dillerinden düşmezdi adın. Kimdin Sen, o adı dillerden hiç düşmeyen. En güzel, en seçkin bir kelimeydin, saygıyla söylenirdin. Mübarek adın anıldığında eller kalplere doğru götürülürdü. Bir dua yükselirdi dillerden; “Allahümme salli ala seyyidina Muhammed.” Küçüktüm, bilemezdim o zamanlar bu sırrı. Büyüdüm, düştüm izinin, sırrının ardına. Anlayanlar anlamışlardı, bütün esrarın anahtarının Sende olduğunu. Düğümleri Sen çözebilirdin, şifreleri Sen açabilirdin ancak.

Kimdin Sen, adı dillerden hiç düşmeyen? Adın bile hayatın kadar nurdan bir alev olup, gönülleri tutuşturuyordu. Kimdin? Nasıl biriydin ey Nebî? Bilemezdim o zamanlar. Sonra, çok sonraları da Seni doğru dürüst anlatana pek rastlayamadık hayatımızda. Fâni bir şahsiyet gibi geçiliyordun. Yaptıklarının üstünde hiç durulmuyordu. Hâlbuki o güzel adın vardı dilimizde, hayatımız kadar kıymetli. Anlamasak da hissediyorduk. Bu her şeyi anlatmaya yetiyordu ama gönlümüz daha fazlasını istiyordu. Bulamıyorduk, öğrenemiyorduk bir türlü. Nice insanlar çıkarıldı karşımıza. Tarihler, kitaplar, birçok meşhur simalardan söz ediyordu uzun uzun ama Sen yoktun onların arasında. Nice maharetli eller, nice bin ustalıkla bir yerlere atıvermişlerdi Seni. Tarihin tozlu sayfalarında unutturulmaya çalışılıyordun. Onlar gizledikçe aklım ve kalbim el ele verip, Senin hayatını en ince noktasına kadar öğrenmenin ve bilmenin heyecanına düştüler. Ve sonra gökyüzü kadar berrak bir mavilik içinde, bembeyaz pamuk gibi butlularla çerçevelenmiş bir hayat çıktı karşıma. Sen kitaplara sığamayacak kadar büyüktün, onu anladım çok şükür. O Sendin işte, O Senin hayatındı. Bulutların arasından doğan bir güneş gibi içimi ferahlattın. Kalbimdeki sıkıntıları bir bir yıktın attın. Varlığım varlığınla anlam kazandı. Şefkat ve rahmet ülkene misafir oldukça çoğaldım, büyüdüm, geliştim. Kısacık ömürde hiç kimsenin yapamayacaklarını yapmıştın. Küçük büyük herkes sevdalındı Senin. Anasından, babasından, nefsinden, her şeyinden çok sevmişlerdi Seni insanlar. Hak ediyordun bunu çünkü. Sen de onları herkesten çok seviyordun.

Bütün insanların bütün zamanlardaki dertleri için çırpınmıştın. Akıl almaz çileler çekmiş, binbir cefaya göğüs germiştin bir melek safiyeti içinde. Çok şükür kavuştum aradığıma. Buldum artık Seni, bırakmam peşini.

Çocukluğumda kulağıma öpüşle fısıldanan adın, nakış nakış ninnilerle ruhuma işlenen o güzel ismin, bir tohum gibi büyüdü içimde. Vaktini bekliyordu açmak için. Sen biricik Gönül çiçeğim, iç huzurum oldun benim. Ne tarihlerin ne de onların anlattığı gibi değildin. Okudukça, tanıdıkça hayatına hayran kaldım. Asla asla değildin. Hoyrat ellere yüreğimi iyi ki de bırakmamış büyüklerim. Senin sevgine açıkmış kalbim ve bekliyormuş yıllardır. Seni beklemişim, Seni özlemişim. Ey Sevgili, her şey o güzel adınla başladı hayatımda. Adını günde beş defa okunan ezanlarda da duya duya büyüdüm. Adı güzel, kendi güzel Muhammed’im.

Bir gün bir sözüne rastladım. “Benim adım Tevrat’ta Ahyed, İncil’de Ahmed, Kur’an’da Muhammed’tir” diyordun adını unutturmaya çalışanlara. Senden önce gönderilen kitaplardan ismini silmeye, yok etmeye çalışanlara inat doğru adresi gösteriyordun. “Getirin eski kitaplarınızı, açın sayfalarınızı, onlarda benim adım var,” diyordun. Kendilerince değiştirdiler, çıkardılar, attılar, ama adını silemediler, unutturamadılar. Onlar Seni sadece bir isimden ibaret zannettiler. İşte orda yanıldılar. İşaretlerini, sıfatlarını göremediler. Nice lüzumsuz işlerin ve şifrelerin peşinde koşup ömürlerini tükettiler bir hiç uğruna. Kâinatın bütün şifrelerinin, esrarlarının ve anahtarlarının Sende olduğunu bilemediler. Ömürlerini boş yere tükettiler. Arayanlar buldular, işaretlerini okudular. Bilenler bildi, görenler gördü Seni. Şifrelerini çözdüler. Şeytan ve cahil nefis insanların içindeki merak duygusunu sahtesine çevirmekte hiç boş kalmadılar. Ama hangi hakikat var ki unutturulmak istendikçe açığa çıkmamış olsun, gizlenmek istendikçe aşikâr olmasın. Rabbin bu oyunları bozdu, boşa çıkardı. Senin için hazırlanan her tuzağı yerle bir etti. Adının yanıbaşında yükseltti adını. Doğmamış ruhlara aşıladı, kalplere kazıdı, tüm kâinata taşıdı. Sana gelen Sana çıkan yollar, varmak isteyenler için çok kolay. Yeter ki bir adım atsın insanlar.

Yaradan Seni methetmiş getirdiğin kitapta. Adınla, risaletinle, elçiliğinle bu son kitabını mühürlemiş. Kim Allah’ın bildirdiğinden başka mana çıkarırsa hüsrandadır, ziyandadır. Çünkü bütün şifrelerin anahtarı Sendedir. Peygamberlik halkasına son noktayı Seninle koymuş Rabbim. Hatemennebî’sin Sen. Yüce görev Seninle tamamlanmış ya Resulallah. Senden sonrası hüsran, Senden başkası yalan.

Ey canlı güneşimiz! Sen varken, mumların ışığı altına girer miyiz biz. Azdırmak, saptırmak şeytanın işi, aldanabilir aklıselim olmayan kişi. Kur’an ile yolumuzu aydınlattın ışıl ışıl. Yolun, en doğrusunu gösterdin bize. Ben Senin getirdiğin bu kitabı nasıl okumam, nasıl sevmem ya Resulallah.

Kur’an’ın ve kâinat kitabının en büyük âyetisin Sen. Kur’an’ınla kendini, kendinle beni bağladın. Adınla yüreğimi dağladın ya Resulallah. Şimdi, bir gece yarısı dağdayım. Mekke’yi seyrettiğin yerdeyim. Pırıl pırıl parlayan o büyük mucizeni, işaretini okuyorum ayın parlak yüzünde.

Hira’dayım, yıllardır hasretini çektiğim yerdeyim, oradayım. Seni misafir eden o dağın, Hira’nın misafiriyim bu gece. Gökyüzüne bakıyorum, kâinatı heceliyorum. Mekke’yi, Kâbe’yi okuyorum buradan. Sırlar seninle çözülüyor. Şifreler anahtarsız çözülmüyor. Bütün esrarın anahtarları Sendedir ya Resulallah. Sen bize Yaradan’dan armağansın, bu sevinç yeter de artar bize.

Zaman zaman gölgelense de nurun, ebediyen silinmeyecek adın. Silemeyecekler. Yaradan’ın yazdığı silinir mi hiç. Sen Muhammed’sin, Mustafa’sın. Sevgilimizsin, Efendimizsin.

Yâ Resulallah, adını anmadığım zaman uzak, çok uzak çöllerde tek başına kalmış bir yolcu gibi şaşkın ve biçareyim. Ümidini yitirmiş bir divaneyim. İnsanların çektiği sıkıntıların nedenini anlayabiliyorum. Senden uzak olmak, güneşten mahrum kalmak demek, ışıksız yaşamak demek. Karanlık bir gecenin, bir anın ızdırabı bile yeter insanı çıldırtmaya. Bizim cılız ışıklarımız, evlerimizi ve şehirlerimizi aydınlatmaya yetmezken, Senin nurun kâinatı aydınlatıyor, gönülleri ışıldatıyor.

Usul usul girdin hayatıma, güneş gibi kırmadan, incitmeden yâ Resulallah. Yer ettin gönlümde ebediyen. Seni sevmek de bir ibadetmiş adını söylemek de, onu bildim onu anladım bu gece.

Bu gece oradayım, Hira’dayım. Bir kutlu gecede bir şeref payesi sunsun biz gibi dertli gönüllere. Korkutan karanlıklar silindiler. Kâinatla kardeş oldum, vahşetten kurtuldu ruhum. Kimsesizlikten, yalnızlıktan kurtuldum. Allah’ım, Sen varsın. Sen varsın ya başka şeyler hiç olmasa ne gam. Habibin, Sevgilin var ya yeter bize. Sen nasıl gözden ırak, gönülden uzak olabilirsin ki ya Resulallah. Ey şanlı Nebî. Miraç gecesinde dualarının içinde selâmımızı unutmayan gönül sultanı. Bu iyiliğin bile ebediyen hatırlanmayı hak etmiyor mu? Saçtığın ışığın, gönüllerde yaktığın parlak ateşin yanında her ışık sönük kaldı. Battı, gitti nice ışıklar, nice güneşler, nice aşklar, o aşkın yaktığı mecnun âşıklar gitti birer birer. Bir tek Sen kaldın ey Sevgili. Gönül semamızda sönmeyen, batmayan ebedi Güneşimiz. Sen varken uzaklık yok. Gönül ki, Senin için. Diller ki, Senin için var. Uzaklık mı olur, mesafelerin hükmü mü kalır, sevgimizin Sana ulaşan hızının, süratinin yanında. Ah ya Resulallah. Perişan, harap bir haldeyiz. Bir yanımız yıkık Seni özlüyoruz. Medine’ye, evine misafir olduğum gün ettiğim duayı Rabbim kabul etsin. Amin. Yanımda, gönlümde, dilimde adları yazılı olanlarla beraber. Sevdiklerimle. Bugün bir daha Seni yeniden anladım, Seni yeniden tanıdım. En küçük bir hatıranı dahi özlemişim. Yanına yaklaştığımda, huzuruna vardığımda fark ettim bunu. Şefkatli yüreğinin atışını duydum bizler için. Bütün insanları, Senin kadar kim sevebildi, başka kim sevebilir ki? Sen Rahman ve Rahim olan Allah’ın yeryüzündeki son elçisi, rahmet Peygamberisin. Yakînin olmak, bu duyguları tekrar tekrar huzurunda yaşamak, bir daha misafirin olmak ne büyük şeref. Sakladığım o inci tanelerini burada döküyorum, Sana elimi uzatıyorum, biat ediyorum. Davana baş koymak ne şeref.

Mademki ümmetinin onca derdine, sıkıntısına kefilsin, bizleri düşünmeden asla edemezsin. Derdimizle dertlenmeden yapamazsın, şefkatinin kanatlarını üzerimize germeden duramazsın. Bizi Senden başka kim anlayabilir ki ya Resulallah. Ey şefkatli Resul, bir Sen varsın yakınımız, yeryüzündeki rahmetinin tecellisi olan Rabbimizin. Biz kendimizden bile habersizken, bizi düşünen o incelerden ince, gözü yaşlı dualarla bizim için atan kalbin şimdi bize emanet. Makam-ı Mahmud’un adına, Rabbimizin katındaki o yüce merteben hürmetine, rahmetinle yıka içimizi. Tertemiz et bizi. Terkedilmişler, bir kenara itilmişler, öksüzler, yetimler, binbir dertle inleyenler adına ne olur yetiş imdadımıza.

Her şey Senin gelişini bekliyordu, Sana hazırdı, muntazırdı. Gelişinle dünyayı şereflendirdiğin o kutlu gecenin sabahında dünya bir daha yeniden yaratıldı Seninle. Âdem babamız bile “Gel ey evlat yetim kaldık, anlat kâinatın sırlarını, anlat da kurtar bizi dertten” diye Senin cennet kapılarında yazılı olan adını görüp dualar ediyordu. İlk peygamberin dualarında Senin adın vardı. Adın O’nun da dilindeydi. O’ndan binlerce sene sonra dünyaya teşrif ettiğin halde Hz. Âdem’e bile uzak değildin, bizden mi uzak kalacaksın ya Resulallah. Ne gözden ne de gönülden ırak ve uzak değilsin Sen. Kâinatın sırlarını açtın, âyet âyet okuttun gizli kalmış ne varsa. Bir damlacığım ben de, rahmet denizine ulaşmaya çabalıyorum. Sana varamamış bir damlacık, çöllerde kurumaya mahkûmdur. Kalbimden, ruhumdan gözüme, gözlerimden elime düşen bu bir damlacığı da, o güzel adını Hira’da andığım şu anda umman olan şefkatine, rahmetine katıver gitsin.

Seninle çoğalmayan, gösterdiğin pencereden bakmayan gözler ışığı göremiyor. İçimizdeki şefkat ateşini yakıyor, yandırıyor o zaman. Bir damlayı ummanına kat. Coşkun bir deniz olup çağlayayım Ebubekir gibi. Bütün insanlar adına cehennemin içinde bile yanmaya razı olabilelim o kahramanlar gibi. Cehennemden betermiş şefkat ateşi. Onu Söndürecek Sensin, Marifetullahtır ancak. Yetiş imdadımıza ey Resul, yetiş.

Yanan kalbe devasın Sen

Bulunmaz bir şifasın Sen

Habib-i Kibriya’sın Sen

Muhammed Mustafa’sın Sen…

Yâ Resulallah! Yanmak mukaddes bir gaye uğruna, gösterdiğin yolda yanmak, tutuşmak güzelmiş meğer.

Senden uzak kalmak, Senden ırak olmak nasipsizliğin en beteridir. Su Sende, şifa Sende, serinlik, ferahlık Sende. Adını bir kerecik olsun anınca sönüyor yüreğimizdeki ateş, diniyor sızılar yâ Resulallah.

Kim demişse demiş ama biz demedik; “Gözden ırak olan gönülden de olurmuş” diye. Bu söz kim için, hangi zaman ve hangi mekânda söylenmiş olursa olsun asla doğru diyemiyorum. Senin için ise büsbütün yalan yâ Resulallah. Senin için yalan Sevgilim. Biz Seni unutmadık ya Resulallah. Sen bize içimize çektiğimiz bir nefes hava kadar yakınsın. Farkında değiliz, dört bir yanı kuşatan ışığının. O uçsuz bucaksız rahmetinin farkında değiliz. Rabbim Senin elinle, dilinle uzatmış rahmetini bize. 124 bin peygamber arasından, Sana ümmet etmiş bizi. Bu şeref yeter bize, yeter de artar ya Resulallah. Biz Seni hiç unutmadık. Sen gönül tahtımızın tek sultanısın. Ne gözden ırak, ne de gönülden uzaksın yâ Resulallah. Sen bize bu kadar yakınsın işte…

Selim Gündüzalp

ArZu
27-08-2011, 03:26
“Allah’ım, dünyan ne güzel!”



http://www.hizliupload.com/di-6EXQ.jpg


Hani insan, binlerce hayal kurar da, bir gün o hayallerinden bir tekinin gerçekleştiğini gördüğünde gördüğüne inanamaz ya.. ben de aynen bu duygularla doluyum bu sabah. “Rüya mı görüyorum acaba?” diye gözlerimin önündeki gerçeğe, güzelliğe bir türlü inanamıyorum. Ve bu güzelliği kaçırmamak için erkenden kalkıp, pencereye koşuyorum. Bu güzellik uykumu kaçırıyor. “Allah’ım” diyorum “dünyan ne güzel.”

Kelebekler ilkbaharın habercisidir. Nisan başında bekliyordum onları ama martın ortasında çıkageldiler. Çimenlerin üstünde uçuşan bir çift beyaz kanat görünce, çocuklar gibi çığlık atasım geldi. Bu yeşile, bu canlılık ne kadar da yakışıyordu. Hele uçuşlarındaki zerafet…

İnsanın eliyle yakaladığı güzellik çok sınırlı, gözüyle okşadığı ise, sayısızdır.

Evimizin bahçesinde, diz boyu çimen ve çiçekler arasında ters-yüz edilmiş ceketlerle kelebek avına çıktığımız, çocukluğumun o tatlı serin nisan sabahlarının anısı dimağımda saklı hala. Kalplerimiz sıcacık ümitlerle, neşelerle doluydu. İşte bugün, sanki o günlerden biri geri gelmiş gibi..

İkinci kattaki arka pencereme, çok değil iki metre uzaklıkta bir çınar yavrusu var. Gözlerimin tam hizasına yaklaşması için, bir karış mesafe kalmış. Bu çınar yavrusu, her daim bir değişim içerisinde, santim santim yükseliyor meselâ. Bu güzellikler gözümün önünde, resmî geçit yapıyorlar. Serçeler, camdan serptiğim ekmek kırıntılarını, o kuş beyinleriyle(!), nasıl buluyorlar, şaşırıyorum. Her zaman tam vaktinde geliyorlar. Üstelik sayıları da çoğalmış, sanki bütün aile çoluk çocuk rızık peşindeler. Kışın yorgunluğunu henüz üzerinden atamamış, birkaç çam ağacından başka her şey taze ve diri gözüküyor. Dallar, eller gibi göğe uzanmış rahmeti alkışlıyor. Şu küçücük göz bebeğim ise, dünyayı yutuyor. Hani sorarlar ya, “İğne deliğinden deve geçer mi?” diye. Zorluk mu var Yüce Yaratan’ın kudretine? Şu küçücük göz bebeğimden mevsimleri geçiriyor, hem de vızır vızır. İğne deliği, devede kulak kalır. Göz bebeğimle kâinatı içiyorum ve coşuyorum çünkü yeniden yaratılışa, bahara uzun yıllardan sonra ilk defa bu kadar yakından tanık oluyorum.

Her şeyin bir bedeli var. Zahmetsiz rahmet olmuyor. Her şey pür neşe.. Kışa dayananlar, sabredip bahara erişiyorlar. Yol kenarındaki papatyalar, “bizi de görmeden geçme” diyorlar. Sarı sarı çiçekler açmış küçük fidanlar, pembe beyaz renklerle bezenmiş meyve ağaçları, yarının bayramına hazırlanıyor. İlk defa yürüyen, ilk defa konuşan bir çocuk gibi adım adım, hece hece kendilerine sunulan güzellikleri, binler gözlerle görüyor ve gösteriyorlar. Güzellikler kalbimi titretiyor, sevinçten ağlamaklıyım. Allah’ım ne güzel dünyan var. Ömründe bir kez olsun bu güzelliklerin binden birini görmeyen, duymayan bir insanın, ya gözleri kör olmalı ya da kulakları sağır. Allah’ım korkarım böylesine bir cinayetten. Seni anan, seni haykıran bu sonsuz dillerin dualarıyla gelmek isterim, senin huzuruna. İnsana bu hayat, bu fırsat, bir defa veriliyor. Bir daha ele geçmeyecek bu anlar. Her gün, son gün olabilir.

Bazı sabahlar; sanki ölmüşüm de zarar ve ziyanımı telâfi edeyim diye bir günlüğüne tekrar bu dünyaya gönderilmişim gibi düşünüyorum kendimi. İnanın ne yapmam gerektiğini şaşırıyorum. Hayatı sil baştan, yeniden yaşamak da çok zor. Galiba tek çıkar yol, tövbeye yapışmak. Şu an dilimde, sevgili Levent’in dua olarak mırıldandığı bir kelimesi var; “Cennette…” Bu duayı, bütün hücrelerimle ben de söylemek istiyorum. Çünkü şu sıralar derdimin, tam da dermanı bu söz. Peygamberimiz de öyle buyurmuyor mu; “Cennet, onu isteyene verilecektir.” Ben istemeden bana her şeyi veren Allah, ben istedikten sonra cenneti neden vermesin? Bu güzellikleri, kaynağında, cennette, bütün sevdiklerimle beraber yaşamak, tek dileğim. Allah’ım bu güzelliğin devamını, bütün kalbimle istiyorum senden. Bunu söylerken bile, kalbime huzur doluyor. “Allah’ım dünyan ne güzel.” Hele bu dünyanın cennette özel bir yeri olacağını bilmek, bütün sevdiklerimizle beraber, dünyada yaşadığımız tüm maceraları tekrar tekrar orada seyredeceğimizi düşünmek, ne ölümden ne de ötesinden bir korku bırakıyor ruhumda. Söyleten de Sensin, isteten de Sensin, veren de Sensin Allah’ım. Çaldığım kapının ardında birinin olmadığını bilsem boşuna tıklatıp durur muyum o kapıyı. Senin kapının, Senin rahmetinin önündeyim. Dualarımla çalıyorum kapını, dileklerimle tıkırdatıyorum. Kalbim ve vicdanım yanıltmıyor beni, bu kapının ardı asla boş değil. Dün, bugün, yarın her ihtiyacıma cevap veren yalnız Sen oldun. Dualarımın yükseldiği yerde, Sen varsın. Sana sunuyorum niyazlarımı. Allah’ım, kalbin sana ulaştığı yol, ne kadar da kısaymış. Yıllar sonra anlıyorum bunu.

Büyüleyici bir güzellik ve derin bir sessizlik var şimdi kâinatta. Çünkü “Anne toprak hamile.” Kızılderililer, bu mevsim için böyle bir tabir kullanıyorlar. Hassasiyete bakın ki, baharda atlarının ayaklarına bezler bağlarlarmış; çimenler ve tohumlar ezilmesin diye. Bir şefkat ve incelik örneği sergilenmiş asırlar önce, anne toprak hamile diye. Şimdi bir çimene, bir yeşilliğe hoyratça basıp geçene; ”Ne olur yapma! Yolu uzatmamak için binlerce canlının hayatını kısaltma,” diye seslenmeden edemiyorum. Kızılderili inceliğini onlardan da bekliyorum. Çimenin de, yeşilliğin de canı var. Her bir otun da ameli var, zikri var. Kıymayalım; hoyrat ayaklarla basıp geçmeyelim, ibadetlerine mâni olmayalım. Çok güzellikleri çiğnedik, hiç olmazsa bunlara dokunmayalım. Çünkü burası, Allah’ın dünyası. “Allah’ım dünyan ne güzel ve Sen ne güzelsin.” Bütün bu güzellikleri Yaratan, güzellerin güzeli kim bilir Sen nasıl bir güzelsin. Senin cemâline ve kemâline hayranım hem zaten ben bunun için varım.

Bediüzzaman, badem ağaçlarının çiçek açtığı böyle bir mevsimde, kırlara doğru uzanırken, yol kenarındaki bir bahçeden dışarıya sarkmış bir güle ilgisiz kalmamıştı. Zarif bir hareketle, gülü en narin yerinden tutup, ona bir buse kondurmuştu. Bir buse de benden, bütün güllerine, güzelliklerine.

Allah’ım, Seni andıkça, güzelliklerini gördükçe, şair Abdülhak Hamid’in o tek beyti yetiyor, kalbime tercüman olmaya; “Andıkça seni, büyür hayalim.”

Ömrümüzün belki de bu son ilkbaharını kaçırmamak için, siz de kırlara çıkmak istemez misiniz? Kim bilir bizleri bekleyen ne sürprizler var orada.n

Bir hikaye…

Yükseklerden Geçerken
Avusturalya’da bir pilot, küçük uçağıyla, yaklaşık bin metre kadar yükseklikte uçarken, aşağıda, yoldan çıkmış ve ağaca çarpmış bir araba gördü. Trafik polislerinin veya ambulansın olayı haber almakta gecikebileceğini düşünerek, telsiziyle kazayı hemen ilgililere duyurdu, kaza mahallini tarif ederek yardım istedi.

Pilot, yere indikten sonra şu gerçeği öğrenecekti. Kazayı haber vererek hayatını kurtardığı kişiler, pilotun kendi eşi ve çocuklarıydı…

Selim Gündüzalp

ArZu
27-08-2011, 03:28
Bir Diyar Olsa Gerek


http://www.hizliupload.com/di-KG3Q.png

Kafesin içindeki kuş ne ise, bedenin içinde de ruh öyle. Biz ise beden kafesine takılıp kalmışız. Bir gün bir el açacaksa bu kapıyı, biz de ormanlardaki ağaçlara gideceksek, kuşlar gibi uçacaksak, işte hayat budur. Bizi bekleyen varsa, oraya gitmek gerek, çünkü kalan yok burada.
Bırakın ötelere gideyim. Ruhumuzu seyretmek bir manzarayı seyretmekten daha önemli değil mi? Bu ruhun senin olduğunu görmek bu dünyada mümkün olmayacak mı?

Bir an olsa gerek, kapıda beliren bir melek olsa gerek. Beden dehlizinde kaybolmamıza fırsat tanımayacak bir melek… Bu meleği de sevmek gerek. Üzerine titrediğimiz ruhumuzu, tek sermayemizi bu dünyada bırakmayacak olan şefaatçimiz, yardımcımız olan melek. İzinsiz hiçbir şey yapamayacağına inanmamız gerek… Görmediğimiz, bilmediğimiz ruhumuzu ona emanet etmek gerek… Allah’ım ne olur bu emaneti meleğine verirken, onun eline teslim ederken, aldığımız günkü gibi bir sâfiyeti, temizliği lûtfet.

Binlerce sene yaşasam da bu dünyada, Sana olan sevgiyi, merhameti keşfedemediysem, o günüm ölüdür, o günüm yoktur Rabbim. Kolayın kolayı varken, zorun zoruna tutunmak istemiyorum. Şu anda, sevginle Sen geldin ruhuma misafir oldun, ruhumu uyandırdın ey Rabbim. Sen ki, varlığını fark etmem için bir mucize gerekti, onu da verdin, ilhamını lûtfettin. Allah’ım hayatımdan başka hiçbir şeyim yok. Onu da Sana feda ediyorum, Senin verdiğini Sana veriyorum desem, kimin hayatını kime feda ediyorsun diye bir soruyla karşılaşmaktan korkuyorum. Baharı, dirilişi taşlar duysun da nefsim duymasın, olur iş değil… Rabbim ben Senin yolunda öleyim de, ne olursam olayım. Dilimde bir şair duası olsun şu demde:

“Bizi ister bir toz yap savur mahşer yelinde
İster sürü çöp gibi tufanların selinde…
Sonunda bir varlığa ulaştır da Allah’ım
Bırakma tabiatın merhametsiz elinde”

Gecelerin adına, gecelerin nuruna, bizi bu dünya zindanında bırakma. Ruhun silindiği bu dünyada yaşamaktansa ötelere geçmek gerek, ölmek gerek. Ölmek ve yeniden dirilmek. Allah’ım günlerimin sayılı olduğunu hiç durmadan bana hatırlatıyorsun, sonu gelmez bir dünyada yaşadığım zannına kapılmama izin verme lütfen. İçinde uyuyan mutluluğu uyandıramayanlar adına, dışarıdan bir elin gelip de kendilerini ayağa kaldırmasını bekleyen bu sonsuz uykudakiler adına, uyandır ki beni uyandırayım uyuyanları, bu mutluluğu çok görme Allah’ım. Sen ki bana tüm yarattıklarını sevme gibi bir nimeti bahşetmişsin… Bundan daha büyük bir nimet ne olabilir ki, ne isteyebilirim ki Senden…

Gururun fırtınaları, şöhretin sarhoşlukları, makamın baş döndürmesi karşısında arada sırada kefene giren bedenimi, bu hayal karesini açar mısın âlemimde? Ölmeden önce ölmenin sırrını nefsimde yaşatır mısın? Hırs gözlerimi kör etmeden, nefsim yanlış şeylerin peşine düşmeden bana yardım et… Beni nefsimin eline bırakma Allah’ım.

Allah’ım beni, bizi, hepimizi affet. Bütün sevdiklerimizi, Seni ömründe bir defa dahi olsun hayalinden kim geçirmişse onları da affet. Sen ki affetmek için bahaneler ararsın, biliyorum… Ruhuma öyle bir zenginlik, nimetlerine karşı sonsuz bir şükür hazzı nasip et ki, en küçük bir kareden, bir manzaradan, bir sesten haz alayım ve Sana sonsuz hamd edebileyim…

Bir zaman gençliğime güvendimdi, o da gitti elimden şimdi. En uzun ömrüm bugün… Belki bu an kadar bile değil. En uzun ömrümün sonu bile yarından daha yakınsa, sana kavuşmak için gaflete dalmaya can atan, günaha girmeye istek duyan nefsimi Sana şikâyet ediyorum, onu terbiye etmekten âcizim. Başıma iş açacak dertlere sürüklenmekten kurtar beni. Tükeniyorum. Bitiyorum. Dakikalarım kum saatindeki taneler gibi dökülüyor. Şu an yaşadığımdan bir lezzet aldığımı da bilmiyorum, sadece aldığını sanıyor nefsim. Senden hayırlı, ebedî ve cennetlerin firdevslerinde bitmez bir ömür istiyorum… Buna sahip olmak için ne gerekiyorsa, her şeyimi vermeye hazırım. Madde mi, para mı, şöhret mi, sevgi mi? Senin adına olmayan ne varsa her şeyi. Hangisi, ruhumun isteklerinin yerini tutabilir ki? Bir gün gelip tükenecekler. Ah ruhum, sevgili ruhum… Seni Allah’ıma emanet ediyorum… Meleğime emanet ediyorum…

Bir diyar olsa gerek… Oraya bir melekle çıkılsa gerek. Azrail ki, asıl adı melek. Bekliyorum, bekliyorum bir bahar olsa gerek… Bu dünyanın tüm güzellikleri ondan haberci olsa gerek…

Vitrinlerle aldatma, yanlışlarla kandırma beni, ötelere yücelere çıkar ruhumu. Karanlıklarda boğdurma, nuruna al… Sevgilinin, lâyıksam eğer, onun habibinin yanına al, yanıbaşına al. Sevdiklerinin ve sevdiklerimin yanı başına…

Adına, şânına, Rahman ve Rahim olan isimlerin adına affet. Ey bizi nimetleriyle donatan sultanımız. Mübarek günler, geceler ve aylar hürmetine… Ramazanlar ve bayramlar hürmetine… Sevdiklerin hürmetine affet… Ruhum, Sana ait olmanın, Seni bir bilmenin, nefsimin esaretinden kurtuluşunun bayramını yapsın bu demde. Benim dualarım bitti, bitiyor, bu kadarcık… Ama Senin affın bu kadarcık değil… Sonsuz rahmetinle… Affet ve bizlere ebedî bir Cennet lûtfet…

Selim Gündüzalp

ArZu
27-08-2011, 03:31
Bir güne bir iyilik yetmez!


http://www.hizliupload.com/di-ZBAA.jpg


Her insanın kıymeti iyiliği kadardır. Gökyüzüne yerden toz kalkar ama yeryüzüne gökten yağmur yağar. Her kap içinde olanı sızdırır. İyiler kendileri için değil, başkaları için vardır.

Bilge biri: “Allah’ım” diyordu. “Sen kötüleri esirge! İyileri zaten esirgemişsin, çünkü onları iyi yaratmışsın.”

İyilikte geciken, bugün yarın diyen, aza çoğa bakan aldanır. Yolda kalır. Hz. Ali; “Az vermekten utanma” der, “Umut kırmak daha utandırıcıdır.”

İyiler işini bilirler. Allah için severler. Allah için verirler. Ve şu müjdeye ererler:

“Onlar, Allah’a ve ahiret gününe inanırlar, iyiliği tavsiye ederler, kötülükten sakındırır, hayırda yarışırlar. İşte onlar iyi ve hayırlı kullardır.” (Âl-i İmran, 114)

Rahmetli Hüseyin amcadan dinlemiştim. Cemaatinden olduğu caminin ihtiyaçları için Cuma namazı bitiminde yardım toplar. Her insan bir değil ya, aksi mizaçlı biri çıkışta: “İlle de bir şey vermek zorunda mıyız?” diye bağırır.

Hüseyin Amca gayet nezaketle: “Hayır efendim” der, “Biz verenden alıyoruz, vermeyenden değil.”

İşte bu insan iyilik için yaratılmıştır. Ama nefsimiz fakirlikle korkutur, cimriliğe sevk eder. Oysa mutluluğun yolu kısadır, ama ulaşmak zordur. Bel bükülmeden de odun yarılmaz ya. İyiliğin yolcusu birazcık zahmeti göze almalı.

Evet insan verdiğini aza saymalı, aldığını da çoğa. Gitmeyene gitmeli. Nice ahbap, nice eski dostlar komşular var, aramayanı biz arayıp bulmalıyız. Cimrilik, kimi zengin etmiş ki? Cömerdin eli açık, iyinin bahtı açık. Garibe bir selâm, bir ekmekten iyidir. Gönül alıcı bir söz kışı bahara çevirir. İyiliğin küçüğü olmaz.

Yaşlı bir komşu teyzemiz vardı, gördüğümde selâm verir, hâlini hatırını sorardım. “Bir arzun, bir isteğin var mı teyzeciğim?” derdim. Nuranî ihtiyar gülümseyen bir yüzle: “Ah be oğlum” derdi, “İnsana bu yaşta bir selâm, bir de tatlı kelâm gerek, onu da yapıyorsun. Allah razı olsun.”

Kalbimizin kapılarını açmalı, iyilikte yarışmalıyız. Bizdeki nimet emanet. Verelim ki yerini bulsun. Verelim ki, verdiğimiz bizim olsun. Elde tuttuğumuz değil, elden çıkardığımız bizim öz malımız olur. “Ne verirsen elinle, o gider seninle” diyorlar ama eksik söylüyorlar. Siz bırakın vermeyi, o hayra niyet etmenizin bile sevabı, verilmiş gibi yazılıyor. Yarım hurma ile dahi olsa iyilikten geri kalmamalıyız. Rabbimiz Kur’ân’da bize doğru yolu gösteriyor: “…Allah sana nasıl ihsanda bulunduysa, sen de öylece insanlara iyilik yap…” (Kasas, 77)

Rabbimizin o sonsuz rahmeti karşısında her zaman ve her daim hayretteyim.

Herkesin hayra, iyiliğe koşuştuğu bir dünyaya özlem duymalıyız. Ziya Osman Saba’nın bir şiiri, bu hasret ve iştiyakla duâ gibi yükseliyor içimden:

“Bir yeşil yer bilirim ormanların içinde, / Bütün gün mavi bir gök, bir rüzgâr, akşam esen. / Dedikodusuz bir köy, herkes kendi işinde, / (…) / Her an düşüneceğim: Allah ne kadar iyi! / Bir parça aşk, bir parça sevinç, su, güneş, ekmek, / Bahtiyar seveceğiz yaşamayı, ölmeyi.”

Madem dünya ahiretin tarlası, burda ekip, burda kazanacağız.

Hz. Peygamber (asm) şöyle buyuruyor: “Siz nasıl bir tayı yetiştirip büyütürsünüz, Allah da (cc) rızası uğruna verdiğiniz bir hurmayı, Uhud Dağı kadar büyütür.”

Verenler kazandı, sıra bize geldi. Kimse gücüm yok diyemez. Herkesin yapacağı bir iyilik vardır. Bir güne, bir iyilik yetmez. Bazen bir iyiliğin içinde bir ömrün sevabı gizli olabilir. Bediüzzaman Hazretleri de öyle demiyor mu?

“Hem bazen olur ki, bir tek kelime, bir tek tesbih, öyle bir saadet hazinesi açar ki, altmış sene hizmetle o açılmamış. Demek bazı hâlât oluyor ki, bir tek âyet, Kur’ân kadar fayda verebilir.”

Bir iyiliğin insan hayatını tümden nasıl değiştirebileceğini Hz. Mevlânâ şu kıssayla anlatır:

“Musa Peygamberin çobanlık yaptığı sıralarda, sürüsünden bir koyun kaçtı. Hz. Musa, onun peşinden saatlerce koştu. Öyle ki, ayak tabanları şişti ve yara oldu. Gece bastırınca, koyun yoruldu ve yavaşladı, bir yerde durdu kaldı. Hz. Musa da (as) onu yakaladı. Biraz olsun öfkelenmedi. Koyunun postundaki tozu toprağı elleriyle temizledi. Başını okşadı, sırtını sıvazladı ve:

“Haydi bana acımadın, beni arkandan bu kadar koşturdun fakat; kendini ne diye bu kadar yordun?” dedi.

“Onun böyle demesi üzerine Cenâb-ı Hak meleklerine şöyle buyurdu: Musa’ya peygamberlik yakışır!”

İyiliği anlayan ve derinden kavrayan insanların hikâyesini bir de rahmetli Prof. Dr. Saffet Solak Hocamızdan dinleyelim:

“Tıp fakültesini yeni bitirmiş, pratisyen hekim olarak ilk görev yaptığım yere, Konya’ya bağlı bir beldenin sağlık ocağına gitmiştim. Gençtim, bekârdım. Küçük bir beldeydi gittiğim yer. İlk gece bir eve misafir olmuştum. Tren istasyonunun hemen yanında bir evdi. Akşam yemeğinden sonra çaylarımız gelmiş, sohbetler edilmişti. Üzerimde yol yorgunluğu, geldiğim yeni yerin yabancılığı vardı. Saatler ilerliyor, ağır bir uyku beni içine çekiyordu. Ev sahibine bir şey de diyemiyordum. Saatler epey ilerledi ama yine bir hareket yoktu. Evin büyüğü olan hacıanneye sıkılarak sordum: “Anneciğim, sizin buralarda kaçta yatılıyor?” Hacıanne:

“Evlâdım treni bekliyoruz. Az sonra tren gelecek, onu bekliyoruz,” dedi.

Merak ettim, tekrar sordum: “Trenden sizin bir yakınınız mı inecek?” Hacıannenin cevabı inanılacak gibi değildi: “Hayır evlâdım, beklediğimiz trende bir tanıdığımız yok. Ancak burası uzak bir yer. Trenden buraların yabancısı birileri inebilir. Bu saatte, yakınlarda, ışığı yanan bir ev bulmazsa, sokakta kalır. Buraların yabancısı biri geldiğinde, ışığı yanan bir ev bulsun diye bekliyoruz.”

Evet o insanlar âlim değildi belki ama, derin bir irfan sahibiydiler. Çok şeyi değil ama bir şeyi çok iyi biliyorlardı. İyiliğin gecesi, gündüzü olmaz. Küçüğü büyüğü olmaz. Bunu biliyorlardı işte. “İyilik ve takvada yardımlaşın.” (Maide: 2) Kur’ân’ın bu emrini okumakla kalmıyor, yaşıyorlardı.

Son sözümüz Sinan Paşa’nın duâsı olsun:

“İlâhi! Kabul Senden, red Senden. İlâhî, şifâ Senden, dert Senden.

İlâhî! Her şeyi gülzâr ettinse ânı ittim. İlâhî! Elime her ne sundunsa ânı tuttum.

İlâhî! Gönlüm oduna her ne yaktınsa, ol tüter. İlâhî! Vücudum bağına her ne diktinse ol biter.

İlâhî! Dil verdin, zikrinden ayırma; gönül verdin fikrinden çevirme. İman verdin, daim eyle; ihsan verdin, kaim eyle.”

Bir güne bir iyilik yetmez. Rabbim hayrı ve iyiliği seller, sebiller gibi akıtsın…

Selim Gündüzalp

ArZu
27-08-2011, 03:33
Gül tutan eller gül kokar


http://www.hizliupload.com/di-GJ4W.jpg


Eller gördüm koklanacak, eller tuttum öpülecek. Nur yüzlü anaların, ak pak olmuş dedelerin, o şirin yüzlü insanların elleri ne güzeldi. Yumuşacıktı, bembeyazdı. Gül gibi kokardı.

Bir ömrün şahididir eller; nerede ve nasıl geçtiğini eller söyler. Ondan mıdır ki, çocuk ruhumuz o nur elleri öpmeye doyamazdı. Onlar da bizi, öpe koklaya severlerdi.

Dualı dillerdi onlar, abdestli ellerdi. Neredesiniz şimdi? Neredesiniz, ey mübarek nineler, analar, dedeler? Dileğim o ki, cennetin en güzel yerindesinizdir inşaallah.

Her mevsimin olduğu gibi, her yaşın da kendine özgü bir güzelliği var. İhtiyarlığa ulaşmak, o mevsimi yaşamak, herkese nasip değil. Gençken, ömrünün baharında giden de var, bebekken ölen de var.

Hayat nimetini takdir eden Rabbim. Başını ve sonunu belirleyen sadece O. Elimizden ne gelir ki? Güzel olan yaşadığımızdır, şükürle ve dopdolu bir imanla. Belki bir gün de öleceğimizdir dopdolu bu duyguyla. Yaşadığımız sürece bize düşen, her yaşın, her ânın hakkını vermek. Rabbimizin istediği tarzda bir ömür sürmek. Ve gün gelip çağırıldığımızda, bir misafir edasıyla, bir davetli ruhuyla çıkıp gitmek. Arkamıza bile bakmadan, bir yaprak olup esen rüzgârla gitmek…

Geçmiş güzel günlerden ve o ıhlamur kokan evlerden hayalimde tek çizgi bir onlar kalmış. O mübarek ihtiyarlar. Adımı en güzel onlar söylerdi, bir annem, bir de babaannem. Eh ne de olsa dedemin adını taşıyordum. Ellerinde bir yük varsa koşardım yardımlarına, yolda görünce girerdim kollarına.

Manava, kasaba, fırına ya da bakkala mı gidilecek, hazırdık. Ne lâzımsa bir nefeste alıp gelirdik hemencecik. Bekletmeye gelmez ihtiyarları, tez canlıdırlar. Bi koşuda hallederdik isteklerini, ikiletmezdik. Ne güzel anlaşırdık, nur yüzlü dedelerle ve ninelerle.

Doğduğumda kulağıma ilk ezan-ı Muhammedîyi onlar okudu. Onların dualarıyla okula başladık. Onların elinde yetiştik, büyüdük. Besmele çekmeyi, selâm vermeyi, zor günlerde sabretmeyi onlardan öğrendik. Okuldu bizim için, öğretmendi onlar.

Şimdi yalnızlaştı evler ve sokaklar. Çekildi birer birer ihtiyarlar. Şimdi hasretle anıyoruz o güzel günleri. Açık bir pencereden, yolumuzu gözleyen gözleri. Bilmem ki nasıl anlatsam, nasıl söylesem bu derdimi. Bir bende değil yalnızlık hâli, şimdi herkeste. Siz soğuktan üşürsünüz, ben ise yalnızlıktan. Yalnızlık dediğim, dedelerin, ninelerin yoksunluğu. Oysa gökyüzünü genişletmek elimizdeydi, elimizden tutarken elleri. Ne ümitler, ne çılgın neşeler içindeydik. Ah güzel insanlar, nur yüzlü dedeler ve nineler, şimdi nerdesiniz? Dileğim o ki, cennetin en güzel yerindesinizdir inşaallah.

Yıllar geçip, o mevsime doğru adım adım yaklaştıkça, onları daha iyi anlıyorum. “Kışlar ihtiyarlıkta kolay geçmiyor evlâdım” derdi kimi. Kimi de, “eskiden telgraf gelirdi, şimdi her gün telefon geliyor” diye hastalıklarından lâtife yollu bahsederdi. Bazılarının evlâtları vardı ama bakmazlardı. Bizden gayrı arayan soranları pek olmazdı. Kandil geceleri ve bayram günleri, şenlenirdi evleri. “Gül bahçesine döndürdünüz hanemi,” diye sevinçten ağlarlardı. Kimi ise daha sokak kapısının gıcırtısından bilirdi kimin geldiğini. Bir çocuk safiyetiyle, “Hep böyle oluyor. Hele de akşam vakti. Kalbimi bir hüzün kapladığında, Rabbim dualarımı cevapsız bırakmaz, üzmez beni. Vefalı komşularımdan birini hemencecik gönderiverir,” derdi.

Dikkat ederdim, yürürken sağa sola bakmazlardı. Hak dostu, peygamber aşığı insanlardı benim tanıdığım ihtiyarlar. Kimi de cebinde şeker taşırdı; kim bilir hangi masum çocuğu sevindirmek için. Bir şey verecekleri zaman, gözleri gülerdi, konuşurken seslerini yükseltmezlerdi. Ezan okunmadan önce çıkarlardı camiye. Vakti onlarla bilirdik. “Öğle mi, ikindi mi?” diye.

İyiliğin adresi onlardı hep. Dedeyle torun bunun için iyi anlaşırlar. Dedeyle torunun birlikte yürüyüşlerinin seyrine doyum olmaz. Kim kimin elinden tuttuğu belli değildir. Ağır ağır yol alırlar. Sırdaş ve arkadaş gibi… Biri hayatın başında, diğeri yolun son ucunda. Çocuk, mirası yaşarken alır dededen ve nineden. Alacağını aldı mı da güvenli büyüyor, tertemiz serpilip gelişiyor. İnsanın ruhu gibi, yüzü de güzelleşiyor. Sevdiklerinin güzelliği ve duası, o küçük ruhlara güneş gibi, hava gibi gıda oluyor. Besleyip büyütüyor…

Şimdi nerdesiniz, ey güzel insanlar, nur yüzlü dedeler ve nineler, nerdesiniz? Dileğim o ki, cennetin en güzel yerindesinizdir inşaallah.

Dedesi, ninesi öldü mü bir yanı tutmaz çocuğun. O boşluğu doldurmak zordur. Ancak gittiği yeri bildi mi, cennete uçtuğunu öğrendi mi, onların dünyadaki görevini bitirip, daha güzel bir âlemde istirahate çekildi diye belledi mi çocuk rahatlar, ruhunun acıları diner. “Sen öldün, ölüm güzel demektir” der. Onları cennette bilir. O zaman çocuk da cenneti arzu eder, o diyarı özlemeye, istemeye başlar. Ahiret inancı sağlamlaşır, ruhunda kuvvet bulur.

Benim de öyle olmuştu. Sevdiklerimi kaybedince bu duyguyu ben de yaşamıştım. Önce biraz sarsılmış, sonra, gittikleri âlemin bu dünyadan daha güzel bir âlem olduğunu duyduğumda rahatlamıştım. Vefat eden ve bizi seven o insanların, şefkatli ve merhametli bir Rabbin emriyle, hayatlarının yine devam ettiğine inanmakla endişelerim kaybolmuştu. Gerçi o hayat, bu hayata pek benzemiyorsa da olsun, buranın da, oranın da maliki birdi. Rabbim Allah’tı.

Onlardan geriye gül kokan eller kaldı. Nedendir bilmem; tespihleri, seccadeleri, bastonları, abdest havluları ve ibrikleri demedim de, gül kokan elleri dedim. Bilmiyorum. Ama öptüğüm o eller, başımı sevgiyle, şefkatle okşayan, yaralı dizlerimi ovan, merhem süren o eller gül kokardı hep. Derileri buruş buruştu ama olsun, onlarda bile gönlüme bir eğlence bulurdum. Çekeleyip dururdum.

O eller, o nineler, o dedeler şimdi nerdeler? Hangi diyardalar. İnanın özledim hepsini. Ey nur simalar, ey mübarek ihtiyarlar.

Siz dünyamızdan hiç eksik olmayın emi. Rabbim sizi aramızdan hiç ayırmasın emi. Çocuklar, sizsiz büyümesin. Evlerinde yoksa da mahallede bir nine, bir dede bulunsun. Çocuklar en kıymetli vakitlerini onlarla geçirsinler dilerim. Ömürleri ve ahlâkları güzelleşip bereketlensin. Rabbim, hiç kimseyi, ne evleri, ne de ülkeleri, dedesiz, ninesiz bırakmasın.

Rabbim, sen, çocukları, anaları, babaları ve mübarek ihtiyarları boşuna yaratmadın. Bu sırrı görecek kalbi nasip ettiğin için, bu sırra yakın tuttuğun için, bu nimetten mahrum etmediğin için, milyon, milyar, sonsuz defalar şükürler ve hamdler olsun sana.

Dillerinden dualar eksik olmazdı. O mübarek insanların her sözü hikmetle örülüydü. Hâlâ o nur yüzlerini, o şeker sözlerini, hele de tatlı sohbetlerini hatırladığımda ağlarım. Ey çocukluğum ellerinde geçen mübarek ihtiyarlar. Ne oyunlar oynardık sizinle. Hâlâ saklandığınız yerde misiniz? Nerdesiniz; kim bilir şimdi nerdesiniz? Saydığım sayılar bitti gelmediniz… Çıkmadınız saklandığınız yerden. Anladım, gelmeyecek kadar güzel bir yerdesiniz demek. Dileğim o ki, cennetin en güzel yerindesinizdir inşaallah.

Korkardım ateşten, korkardım adı geçince cehennemden. Sizin imanınız tamdı, ama yine ağlardınız. Ve yaşlı gözlerle masum yüzümüze bakıp, “Evladım, merak etme, cehennem çocukların hiç uğramayacağı bir yerdir” derdiniz. Yüreğimize su serperdiniz. Nerede şimdi yüreğimize su serpecek o güzel insanlar. Yaşlanmaktan, ihtiyar olmaktan korkmayan yiğit insanlar, sizleri göresim geldi, gül kokan ellerinizi öpesim geldi, sohbetlerinizi dinleyesim geldi… Nerdesiniz? Dileğim o ki, cennetin en güzel yerindesinizdir inşaallah.

Ümidimiz, Rabbimiz… Şükür ki, çocuklar var. Şükür ki, torunlarımız var. Şükür ki, bize dede diyen diller var. İki hece, o ne güzel bir kelime. Dede, dede, dede… Siz de deneyin bir, siz de söyleyin. Çocukların bu kelimeyi neden çok sevdiğini anlarsınız hemen.

Sizlerle şenlenip, sizlerle güzelleşiyor hayatımız. Ey mübarek insanlar, sizden duyup, sizden öğrendiklerimizi, evlatlarımızın ve torunlarımızın ruhlarına titizlikle aktaracağız. Ve kabirde amel defterinize sevaplar yazdıracağız inşaallah. Sizi hediyesiz bırakmayacağız. Sizin bizi düşündüğünüz gibi, bizler de sizleri düşüneceğiz, sizi o âlemde duasız, fatihasız bırakmayacağız. Biz dedelerimizi ve ninelerimizi çok severdik. Onların ağzı dualıydı, her adımları abdestliydi. Ellerinden tutar, ellerinden öperdik, bastıkları yerler gibi bastonları bile nurdu. Ey mübarek ihtiyarlar nerdesiniz, arar oldum yerinizi… Yetişsin ruhunuza binler dualar ve fatihalar.

Anlatın ne olur çocuklarınıza, anlatalım ne olur torunlarımıza, kahramanlıkları. Hz. Peygamber’in (s.a.v.), o muhteşem sahabe kadrosunu, saadet asrının mutlu tablolarını anlatalım. Hz. Ali’nin fedakârlığını, Hz. Hamza’nın şehadetini ve yiğitliğini anlatalım.

Hz. Hasan’ı, Hz. Hüseyin’i… Kerbelâ’daki o müthiş anları. Susuz günleri ve kâbus dolu geceleri anlatalım. Hz. Ömer’in adaletini, Hz. Ebubekir’in sıddıkiyetini, Hz. Osman’ın cömertliğini anlatalım.

Oyunda oynaşta gözükseler de, elleri oyuncakta gönülleri bizimledir. Dinlemez sanırsınız belki ama aldanırsınız. Gönülleri ve ruhları bizimledir. Torunlarınızın kıymetini bilin. Ey güzel evlâtlar, ey güzel torunlar, siz de mübarek dedelerinizin ve ninelerinizin kıymetini biliniz. Daha yakın olunuz.

Yakın durursanız o mübarek insanlara ki, acıdan, ateşten, dertten, kederden de uzak olursunuz inşaallah. Rabbim rahmetin en genişini onların eliyle sunuyor. Hz. Mevlânâ’nın dediği gibi, “Diken, güle yakın oldu da, ateşten kurtuldu.”

Biz de o gül yüzlü, o gül kokulu dedelere ve ninelere yakın olalım. Gül tutan eller gül kokar. Bize de bulaşsın o güzel kokudan ve o ilâhi havadan.

Son söz: Hz. Peygamberimizin (s.a.v.) müjdeli ve mübarek bir sözü:

“Kul kırk yaşına varınca, Allah (c.c.) ondan hesabı hafifletir. Altmış yaşına vardığında, rızkını önünde durdurur, altmıştan sonra rızkını arkasına alır. Yetmiş yaşına vardığında, sema ehli onu sever. Seksen yaşına vardığında, sevapları sabit kalır, günahları silinir. Doksan yaşına vardığında, kendisinden normal akıl gider, geçmiş günahları affa uğrar, ev halkına şefaat hakkı doğar. Sema ehli ona, ‘Allah’ın yeryüzündeki esiri’ adını verir. Yüz yaşına vardığında ise, Allah’ın yeryüzünde hapsi olur; Allah’ın şanı ise, hapsine aldığı kuluna azap etmemektir.“

Selim Gündüzalp

ArZu
27-08-2011, 03:35
Ey Gönül… Ölmedinse Uyan!


Kapalı… Şuur kapalı, akıl kapalı, hayâl kapalı… Gözler, kulaklar kapalı. Duygular kapalı ve en önemlisi ruh kapalı. Kalbin kapıları kapalı. Ne vardı bu kadar içine kapanacak? Bir de perdeler kapalı oralarda… Neleri kaçırdığının farkında mı oturduğu mekânlarda, yaşadığı bedende insan? Duyuyor musun, dinliyor musun beni? Hayat çağırıyor seni. Gönlünü dinle, kalbini dinle yürü, aklını dinle dur. Aç perdeleri tek tek. Önce ışığını, çok ama çok erkenden kapattığın o loş odaların, uykusuz gecelerin karanlığından çık kurtul ey ruhum. Mutluluk aradığın yerde değil, kaçmak kapanmak asla çıkar yol değil. Bir dene istersen, bir defacık olsun bir dene lütfen. Nelerin değiştiğini gör ve gül. Gül de, güller açılsın güller koksun her yanın.
Biliyorum ezan vakitleri dışında duymadığın, duymak istemediğin, kendine yabancı kıldığın bütün seslerin, kalbine açılan yoldan içeriye girmesine izin ver. Uzaklardan gelen bir kırlangıç sesi, bir rüzgâr uğultusu… Eğer yeşermeye uygun bir tek duygun kalmışsa binlercesinin arasında, dirileceksin. Bir nefes alıp vereceksin, hayat kadar. Hayatının tamamı kadar bir nefes.

Seni, yanına hayat çağırırken ölümün karanlık gecesine gömülmen neden? Göz ağlamak için, göz görüp de duygulanmak için, kalp yaşamanın çok ötesinde hissetmek için. Sen bütün duygularını boşuna kapamışsın. Kaç bakalım, kaç kendinden ve Rabbinden kaç Ama nereye kadar? Nereye gidersen git, o sonsuz rahmetin kucağındasın hep. Ve ondan başkada hiçbir yere kaçamayacaksın.

Bir dene, aç şu perdeyi, aç şu gözlerinin önündeki o incecik perdeyi. Fırla yatağından, hayatının yanlış akan ırmağından. Yoksa denizlere kavuşmaz bu ırmak, bu hayat. Çevir yönünü ummanlara. Çöllerde kuruyup gitme. Pencerenden içeriye sızan ilk ışık, güneşten ve güneşin Sahibi’nden sana bir merhabadır, görüyorsun. Gülüyorsun şimdi değil mi?

Başkaları nasıl yaşıyorsa, sen öyle yaşayamazsın. Sen ki en sıradan idealin bile bir düşeni kaldırmak idi. Şimdi, kendi girdabında boğulmak üzeresin. Eğer bir kapı varsa, bir pencere varsa önünde, aç artık. Işık dolacak içeriye, baştan aşağıya nurlar içinde kalacaksın, yıkanacaksın. Başka bir seçim yok senin için. Açacaksın, açacaksın ne varsa. Görmeni engelleyen her şeyi, aşacaksın. Perdeleri tek tek aralayacaksın. Hem senin için ne dualar edildiğini bir bilseydin, asla ümitsizlenmezdin. Bu yoldan niceleri geçtiler. Gidenlerin bir çoğu dönmediler. Sen, gayesiz yollarda yürüyenlerin yolcusu değilsin. Sen, uykusuz geceleri bıçak gibi bölen