Ebu Dücane
07.12.2006, 23:22
Dinin Tamamına Gereken Önemin Verilmesi
Bütün yönlerini kapsayıcı bir şekilde İslam’a sarılmak gerekir. Dinin herhangi bir yönüne sarılmakta ifrata kaçıp, diğer yönleri aksatılmamalıdır. Ya da dinin belli bir tarafını önemseyip, diğer taraflarını önemsememezlik yapılmamalıdır. Bununla birlikte dinin emirlerini yerine getirirken, öncelik fıkhı Yani ameller arasında hangisinin daha öncelikli olduğunun kavranması ve şer’i maslahatı mutlaka göz önünde bulundurulur. Gerektiğinde, daha önemli olan, önemli olana tercih edilir ama bu konuda ifrata ya da tefrite kaçılmaz.
Allahu Teala’nın şu sözü bunu gerektirir: “Rasul size neyi verirse onu alın.. Sizi nehyettiği şeyden de sakının.” (59 Haşr/7) Yani bazısını alıp bazısını terk ederek değil, Rabbi katından size aktardığı her şeyi alın ve size yasakladığı her şeyden de sakının.
Dolayısıyla ilim, fıkıh, cihad, şahadet, iyiliği emir ve kötülüğü yasaklama, davet, nefis terbiyesi, sabır, sebat, teslimiyet, boyun eğme, itaat ve buna benzer dinin bütün yönlerini almalıyız...
Bunların tamamı, öneminden hiçbir şey eksiltmeksizin birbirine bağlanmış olan hususiyetlerdir. Bu şekilde ele alındığı takdirde hepsi de doğru yola ve Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem sünnetine uygundur.
Müslümanların birçoğu; dinin bir kısmını alıp, diğer kısımlarını ihmal etmiş ve dinin bir yönüne, diğer yönlerinden daha fazla önem verir hale gelmiştir. Bu kişilere; dinin, ihmal ettikleri ya da daha az önem verdikleri kısımları hatırlatıldığında, üzerinde bulundukları amel ile kıyaslayarak, kendilerine hatırlatılan bu kısımların önemini küçümserler ve bir takım te’viller ile şer’i manalarından başka yönlere çekerler.
Müslümanların, dinin bir kısmıyla uğraşıp diğer bir kısmını terk etmeleri, çoğunlukla şu iki sebebe dayanmaktadır:
Birincisi: Dinin bir kısmını diğer bir kısmından ayırma ve bir kısmına diğerinden daha fazla önem verme üzerine kurulan günümüz ekollerinin varlığı. Bu anlayışın yansıması, genelde bütün Müslümanları ve özelde ise ilim talebelerini fikir, karakter ve yaşantı olarak olumsuz yönde etkilemektedir.
Misal olarak, dinin davet ve tebliğ yönüne önem veren, bu yön ile ilgilenmekte aşırıya kaçan bir ekol, dinin diğer kısımlarını ihmal etmektedir… Bu ekole tabi olanlara, dinin ihmal ettikleri diğer kısımları hatırlatıldığında; sanki ihmal ettikleri bu kısımlar dinden değilmişçesine önemini küçümsediklerini görürsün.
Yine, dinin “ruhi terbiye” yönüne önem veren, bu konuda, dinin diğer yönlerine oranla aşırıya kaçan ve çoğu zaman bunu hatalı bir yöntem üzerine uygulayanlar vardır. Bu ekolün tabileri, dinin bu yön etrafında dönüp durduğunu zannederler ve dinin diğer yönleri hakkında ise gevşek davranırlar...
Başka bir grup ise araştırma, tahric ve ezber olarak ilme ve onunla ilgilenmeye önem verir, bu konuda aşırıya kaçar. Hatta ümmetin gerçek problemleri, elemleri ve vakıasından uzak sadece nazari bir ilmî lükslük içindedirler. Bu ekolün sahipleri de, yukarıda işaret edilen, dinin bir kısmını diğer bir kısmından daha fazla önemseme tehlikesinin muhatabıdırlar.
Dinin cihad ve savaş yönü üzere kurulmuş ve sadece buna önem veren başka bir ekol daha vardır. Bunlar dinin diğer kısımları ve cihadın başarıya ulaşması ve kabul olunması için gerekli olan yönlerine gereken önemi vermeyerek tehlikeye düşerler.
Başka bir anlayış ise sadece akide üzerinde durur ve buna önem verir. Davetinin maksadına bakıldığında ise, Tevhid’siz bir Tevhid’i kastettiği görülür. Dolayısıyla ya ulûhiyet tevhidi ve isim ve sıfatlar tevhidi konusunda cahil olarak rububiyyet tevhidi üzerinde duruyordur veya isim ve sıfatlar tevhidi konusunda cahil olarak ve bunun önemini kavramadığı halde sadece rububiyyet ve ulûhiyet tevhidi üzerinde duruyordur ya da sadece isim ve sıfatlar tevhidi üzerinde duruyor, buna önem veriyor ve bu konuda gerek günümüz ve gerekse önceki dönemlerde yaşamış olup, Allahu Teala’nın isim ve sıfatları konusunda hataya düşmüş olanlar ile uğraşıyordur...
Ubudiyet ve ulûhiyet tevhidi hakkında konuşmak istediğinde, meseleye sadece tek bir yönden yaklaşır. Dolayısıyla ya sadece bilinen ibadetlerde Allahu Teala’yı birlemeyi, ya da dua ve tevekkül konusunda Allahu Teala’yı birlemeyi kasteder. Hüküm ve kanun koyma, itaat ve uyma, dostluk ve düşmanlık konusunda Allahu Teala’nın birlenmesi gerektiğinden ise gafildir.
Aynı şekilde, şirki ortaya çıkarmak ve insanları ona karşı uyarmak istediğinde, kabir şirki ve bid’atlar konusunda sözü uzatır. Bununla birlikte saray şirki olarak tabir ettiğimiz; hüküm ve kanunlarda, itaat ve uymada, dostluk ve düşmanlıkta koşulan şirk konusunda ise suskundur...
Bazıları kendisini bid’atler ile muharebeye adamıştır. Şirk ve büyük günahlar konusunda ise tamamen kör gibidir... Bazıları ise, sünnetleri ihya etmeye çalışır, ancak bazı farzları hafife alarak neredeyse önemsiz bir hale getirir...
Bazı kardeşlerin elbise, pantolon, sakal ve buna benzer konularda, insanlarla uzun süre uğraşmaları beni ne kadar da çok üzüyor... Oysaki uğraştıkları bu insanlar tağuta iman eden, Allah’ı ise inkâr eden kimselerdir...
Bütün bunlar genellikle terbiye, bilgilendirme ve bu dini algılamadaki sorunlardan kaynaklanmaktadır.
Seyyid Kutub Rahimehullah şöyle der: “Bazı saf ve temiz Müslümanlar, küçük ihtilaflar ve küçük günahlarla uğraşıyorlar ve bu yaptıkları ile görevlerini tam olarak yerine getirdiklerini düşünüyorlar. Hâlbuki bir yanda dinin tümü param parça edilmekte ve temelinden yıkılmakta, bir yanda Allahu Teala’nın sultası yok edilmekte ve gasb edilmekte ve yine bir yanda ise inkâr etmek ile emrolundukları tağut, insanların hayatının her safhasına hükmetmektedir.” (Fi Zilali'l-Kur'an, 2/1034)
Yine şöyle der: “Mesele, bu saf insanların gayretlerini, güçlerini, çabalarını harcadıkları şeylerden daha büyük, daha geniş ve daha derindir. Şu an bulunulan merhale itibari ile mesele, Allahu Teala’nın hadleri konusunda dahi olsa furu’ kapsamına giren konular ile ilgili değildir. Zira Allahu Teala’nın hadleri, ancak O’nun hâkimiyeti, hiçbir şirk koşulmaksızın itiraf edildikten sonra uygulanabilir. Bu itiraf, yasama konusunda tek kaynak olarak Allahu Teala’nın şeriatına itibar edilmesi ve hâkimiyet konusunda da tek kaynak olarak Allahu Teala’nın Rabliğine itibar edilmesi olarak vakıaya somut bir şekilde yansımadığı sürece, furu’ kapsamına giren meselelere yönelik bütün çabalar zayi olmuş olur. Bu durumda büyük günahları gidermek için çaba harcamak, küçük günahlarla uğraşmaktan daha doğru olur.” (Fi zilali'l-Kur'an, 5/951)
İkincisi: İnsanların, dinin bir kısmını önemseyip, diğer bir kısmına gereken önemi vermemesine sebep olan şeylerden biri de şeytanın kurduğu sinsi tuzaktır. Bu tuzağın gereği olarak şeytan, Müslüman kişinin; önemli olanı, en önemli olana, mendubu vacibe ve dinin sadece bazı kısımlarını kapsayan ameli, dinin bütün kısımlarını kapsayan amele tercih etmesi ve dinin sadece belli bir kısmını kapsayan amel üzere uzun bir süre kalması yönünde çaba sarfeder. Böylece kişi dinin sadece bir kısmını kapsayan amel üzere bütün bir ömrünü geçirir ve bu nedenle de tehlikeye düşmüş olur.
Şeytanın süslemesi ile, onun bu tuzağına düşmüş olanlardan birine baktığınızda şiir ve edebiyata önem verdiğini ve neredeyse hayatının tamamını bu çalışmaya adadığını görürüz. Bununla birlikte “La İlahe İllallah”ın anlamı, gerektirdikleri ve onu bozan halleri konusunda gereken ilmi tahsil etmek için hiçbir çaba sarfetmemiştir. Ezberlediği şiirlere oranla, Allahu Teala’nın Kitabı’ndan ezberlediği ayetlerin sayısı neredeyse yok denecek kadar azdır...
İblisin süslü tuzaklarından biri de, kişinin bütün bir vaktini ve hatta ömrünü dindeki tek bir konu için harcamasıdır. Bu öyle bir dereceye ulaşır ki, artık o kişi uğraştığı o mesele ile insanlar arasında bilinir ve uğraştığı o mesele de o kişi ile bilinir... Birçok davetçinin, sadece bir tek konu etrafında dönüp durduklarını ve o konuyu tamamen sahiplendiklerini görürüz...
Bir defasında, bir kütüphaneye gitmiştim. İnsanların arasında yüksek sesle edebî bazı şeyler söyleyen bir adam vardı. Birden bire bana bir soru yöneltti. “Şunu söyleyeni biliyor musun” dedi ve bir şiir okudu. Kendisine dedim ki: “Seni hem cennete hem de cehenneme sokabilecek olan “La İlahe İllallah”ın anlamını biliyor musun?” Bunun üzerine şaşırıp kaldı ve hiçbir cevap da veremedi.
İbnu’l-Kayyim Rahimehullah şöyle der: “Dolayısıyla insanlar arasında, başkasını giymediği belirli bir elbise ile veya başka hiçbir yere oturmadığı belirli bir yere oturmak ile kayıtlanan, tek bir ibadetin dışında, daha üstün bir derecede olsa dahi başka hiçbir ibadet ile Allahu Teala’ya kulukta bulunmayan, belirli bir üstadın dışında, Allah ve Rasulüne daha yakın olsa dahi başka hiçbir üstada iltifat etmeyen kişi; istenen yüce galibiyetten uzaktır. Şekiller, adetler ve bazı ıstılahlar onları sınırlandırmıştır. Onlardan birisinin, sadece riyazet ve halvet ile kulluk ettiğini görürsün. Kendisine Allah için dostluk ve düşmanlık, iyiliği emir ve kötülüğü yasaklamak hatırlatıldığında, bunu boş ve kötülük olarak sayar. Aralarında bunları yerine getirenleri gördüklerinde, hemen onu dışlarlar ve kendilerinden saymazlar. Bu kimseler, insanlar arasında Allahu Teala’ya en uzak olan kişilerdir.” (Medaricu's-Salikin: 3/176)
Dinin bir kısmını alıp bir kısmını terk etmenin sonucu, Müslümanlar arasında düşmanlık, kin, ayrılık, kavga ve ihtilafların meydana gelmesidir.
Allahu Teala şöyle buyurur: “ ‘Biz Hristiyanlarız’ diyenlerden de kesin sözlerini almıştık ama onlar da kendilerine zikredilenin önemli bir bölümünü unuttular. Bu sebeple kıyamete kadar aralarına düşmanlık ve kin saldık. Yakında Allah onlara yaptıklarını haber verecektir.” (5 Maide/14)
Hristiyanların, ayette aktarılan bu durumu, Müslümanlar için ibret alınması gereken bir darbı mesel niteliğindedir. Yani, “eğer siz Hristiyanların yaptığını yapar, dinden olan nasibinizi unutur, dinin bir kısmı ile amel eder, diğer kısımları ile amel etmeyi terk ederseniz, onların başına gelen ayrılık, kavga, düşmanlık ve kin sizin de başınıza gelir.” Dolayısıyla, önceden olduğu gibi, günümüzde de Müslümanların aralarında meydana gelen ayrılıkların, düşmanlık ve kavgaların ve içerisinde bulunulan zayıflık durumunun tek sebebi, din ve Tevhid’den üzerlerine düşen görevleri unutmaları ve dinin bir kısmı ile amel edip diğer kısımları ile amel etmeyi terk etmeleridir.
Dinin bir kısmı ile amel edip, diğer kısımları ile amel edilmesinin terk edilmesi böyle bir cezaya sebep olduğuna göre, dinin hiçbir kısmında ayırım yapmadan, tamamına gereken önemi vermenin sonucu ise safların birleşmesi, beraberliğin sağlanması ve rahmettir.
Bu önemli nokta göz ardı edilerek ümmetin birliği için yapılan her türlü girişim serabın arkasında koşmak gibidir...
Abdul-Mün'im Mustafa
Bütün yönlerini kapsayıcı bir şekilde İslam’a sarılmak gerekir. Dinin herhangi bir yönüne sarılmakta ifrata kaçıp, diğer yönleri aksatılmamalıdır. Ya da dinin belli bir tarafını önemseyip, diğer taraflarını önemsememezlik yapılmamalıdır. Bununla birlikte dinin emirlerini yerine getirirken, öncelik fıkhı Yani ameller arasında hangisinin daha öncelikli olduğunun kavranması ve şer’i maslahatı mutlaka göz önünde bulundurulur. Gerektiğinde, daha önemli olan, önemli olana tercih edilir ama bu konuda ifrata ya da tefrite kaçılmaz.
Allahu Teala’nın şu sözü bunu gerektirir: “Rasul size neyi verirse onu alın.. Sizi nehyettiği şeyden de sakının.” (59 Haşr/7) Yani bazısını alıp bazısını terk ederek değil, Rabbi katından size aktardığı her şeyi alın ve size yasakladığı her şeyden de sakının.
Dolayısıyla ilim, fıkıh, cihad, şahadet, iyiliği emir ve kötülüğü yasaklama, davet, nefis terbiyesi, sabır, sebat, teslimiyet, boyun eğme, itaat ve buna benzer dinin bütün yönlerini almalıyız...
Bunların tamamı, öneminden hiçbir şey eksiltmeksizin birbirine bağlanmış olan hususiyetlerdir. Bu şekilde ele alındığı takdirde hepsi de doğru yola ve Rasulullah’ın Sallallahu Aleyhi ve Sellem sünnetine uygundur.
Müslümanların birçoğu; dinin bir kısmını alıp, diğer kısımlarını ihmal etmiş ve dinin bir yönüne, diğer yönlerinden daha fazla önem verir hale gelmiştir. Bu kişilere; dinin, ihmal ettikleri ya da daha az önem verdikleri kısımları hatırlatıldığında, üzerinde bulundukları amel ile kıyaslayarak, kendilerine hatırlatılan bu kısımların önemini küçümserler ve bir takım te’viller ile şer’i manalarından başka yönlere çekerler.
Müslümanların, dinin bir kısmıyla uğraşıp diğer bir kısmını terk etmeleri, çoğunlukla şu iki sebebe dayanmaktadır:
Birincisi: Dinin bir kısmını diğer bir kısmından ayırma ve bir kısmına diğerinden daha fazla önem verme üzerine kurulan günümüz ekollerinin varlığı. Bu anlayışın yansıması, genelde bütün Müslümanları ve özelde ise ilim talebelerini fikir, karakter ve yaşantı olarak olumsuz yönde etkilemektedir.
Misal olarak, dinin davet ve tebliğ yönüne önem veren, bu yön ile ilgilenmekte aşırıya kaçan bir ekol, dinin diğer kısımlarını ihmal etmektedir… Bu ekole tabi olanlara, dinin ihmal ettikleri diğer kısımları hatırlatıldığında; sanki ihmal ettikleri bu kısımlar dinden değilmişçesine önemini küçümsediklerini görürsün.
Yine, dinin “ruhi terbiye” yönüne önem veren, bu konuda, dinin diğer yönlerine oranla aşırıya kaçan ve çoğu zaman bunu hatalı bir yöntem üzerine uygulayanlar vardır. Bu ekolün tabileri, dinin bu yön etrafında dönüp durduğunu zannederler ve dinin diğer yönleri hakkında ise gevşek davranırlar...
Başka bir grup ise araştırma, tahric ve ezber olarak ilme ve onunla ilgilenmeye önem verir, bu konuda aşırıya kaçar. Hatta ümmetin gerçek problemleri, elemleri ve vakıasından uzak sadece nazari bir ilmî lükslük içindedirler. Bu ekolün sahipleri de, yukarıda işaret edilen, dinin bir kısmını diğer bir kısmından daha fazla önemseme tehlikesinin muhatabıdırlar.
Dinin cihad ve savaş yönü üzere kurulmuş ve sadece buna önem veren başka bir ekol daha vardır. Bunlar dinin diğer kısımları ve cihadın başarıya ulaşması ve kabul olunması için gerekli olan yönlerine gereken önemi vermeyerek tehlikeye düşerler.
Başka bir anlayış ise sadece akide üzerinde durur ve buna önem verir. Davetinin maksadına bakıldığında ise, Tevhid’siz bir Tevhid’i kastettiği görülür. Dolayısıyla ya ulûhiyet tevhidi ve isim ve sıfatlar tevhidi konusunda cahil olarak rububiyyet tevhidi üzerinde duruyordur veya isim ve sıfatlar tevhidi konusunda cahil olarak ve bunun önemini kavramadığı halde sadece rububiyyet ve ulûhiyet tevhidi üzerinde duruyordur ya da sadece isim ve sıfatlar tevhidi üzerinde duruyor, buna önem veriyor ve bu konuda gerek günümüz ve gerekse önceki dönemlerde yaşamış olup, Allahu Teala’nın isim ve sıfatları konusunda hataya düşmüş olanlar ile uğraşıyordur...
Ubudiyet ve ulûhiyet tevhidi hakkında konuşmak istediğinde, meseleye sadece tek bir yönden yaklaşır. Dolayısıyla ya sadece bilinen ibadetlerde Allahu Teala’yı birlemeyi, ya da dua ve tevekkül konusunda Allahu Teala’yı birlemeyi kasteder. Hüküm ve kanun koyma, itaat ve uyma, dostluk ve düşmanlık konusunda Allahu Teala’nın birlenmesi gerektiğinden ise gafildir.
Aynı şekilde, şirki ortaya çıkarmak ve insanları ona karşı uyarmak istediğinde, kabir şirki ve bid’atlar konusunda sözü uzatır. Bununla birlikte saray şirki olarak tabir ettiğimiz; hüküm ve kanunlarda, itaat ve uymada, dostluk ve düşmanlıkta koşulan şirk konusunda ise suskundur...
Bazıları kendisini bid’atler ile muharebeye adamıştır. Şirk ve büyük günahlar konusunda ise tamamen kör gibidir... Bazıları ise, sünnetleri ihya etmeye çalışır, ancak bazı farzları hafife alarak neredeyse önemsiz bir hale getirir...
Bazı kardeşlerin elbise, pantolon, sakal ve buna benzer konularda, insanlarla uzun süre uğraşmaları beni ne kadar da çok üzüyor... Oysaki uğraştıkları bu insanlar tağuta iman eden, Allah’ı ise inkâr eden kimselerdir...
Bütün bunlar genellikle terbiye, bilgilendirme ve bu dini algılamadaki sorunlardan kaynaklanmaktadır.
Seyyid Kutub Rahimehullah şöyle der: “Bazı saf ve temiz Müslümanlar, küçük ihtilaflar ve küçük günahlarla uğraşıyorlar ve bu yaptıkları ile görevlerini tam olarak yerine getirdiklerini düşünüyorlar. Hâlbuki bir yanda dinin tümü param parça edilmekte ve temelinden yıkılmakta, bir yanda Allahu Teala’nın sultası yok edilmekte ve gasb edilmekte ve yine bir yanda ise inkâr etmek ile emrolundukları tağut, insanların hayatının her safhasına hükmetmektedir.” (Fi Zilali'l-Kur'an, 2/1034)
Yine şöyle der: “Mesele, bu saf insanların gayretlerini, güçlerini, çabalarını harcadıkları şeylerden daha büyük, daha geniş ve daha derindir. Şu an bulunulan merhale itibari ile mesele, Allahu Teala’nın hadleri konusunda dahi olsa furu’ kapsamına giren konular ile ilgili değildir. Zira Allahu Teala’nın hadleri, ancak O’nun hâkimiyeti, hiçbir şirk koşulmaksızın itiraf edildikten sonra uygulanabilir. Bu itiraf, yasama konusunda tek kaynak olarak Allahu Teala’nın şeriatına itibar edilmesi ve hâkimiyet konusunda da tek kaynak olarak Allahu Teala’nın Rabliğine itibar edilmesi olarak vakıaya somut bir şekilde yansımadığı sürece, furu’ kapsamına giren meselelere yönelik bütün çabalar zayi olmuş olur. Bu durumda büyük günahları gidermek için çaba harcamak, küçük günahlarla uğraşmaktan daha doğru olur.” (Fi zilali'l-Kur'an, 5/951)
İkincisi: İnsanların, dinin bir kısmını önemseyip, diğer bir kısmına gereken önemi vermemesine sebep olan şeylerden biri de şeytanın kurduğu sinsi tuzaktır. Bu tuzağın gereği olarak şeytan, Müslüman kişinin; önemli olanı, en önemli olana, mendubu vacibe ve dinin sadece bazı kısımlarını kapsayan ameli, dinin bütün kısımlarını kapsayan amele tercih etmesi ve dinin sadece belli bir kısmını kapsayan amel üzere uzun bir süre kalması yönünde çaba sarfeder. Böylece kişi dinin sadece bir kısmını kapsayan amel üzere bütün bir ömrünü geçirir ve bu nedenle de tehlikeye düşmüş olur.
Şeytanın süslemesi ile, onun bu tuzağına düşmüş olanlardan birine baktığınızda şiir ve edebiyata önem verdiğini ve neredeyse hayatının tamamını bu çalışmaya adadığını görürüz. Bununla birlikte “La İlahe İllallah”ın anlamı, gerektirdikleri ve onu bozan halleri konusunda gereken ilmi tahsil etmek için hiçbir çaba sarfetmemiştir. Ezberlediği şiirlere oranla, Allahu Teala’nın Kitabı’ndan ezberlediği ayetlerin sayısı neredeyse yok denecek kadar azdır...
İblisin süslü tuzaklarından biri de, kişinin bütün bir vaktini ve hatta ömrünü dindeki tek bir konu için harcamasıdır. Bu öyle bir dereceye ulaşır ki, artık o kişi uğraştığı o mesele ile insanlar arasında bilinir ve uğraştığı o mesele de o kişi ile bilinir... Birçok davetçinin, sadece bir tek konu etrafında dönüp durduklarını ve o konuyu tamamen sahiplendiklerini görürüz...
Bir defasında, bir kütüphaneye gitmiştim. İnsanların arasında yüksek sesle edebî bazı şeyler söyleyen bir adam vardı. Birden bire bana bir soru yöneltti. “Şunu söyleyeni biliyor musun” dedi ve bir şiir okudu. Kendisine dedim ki: “Seni hem cennete hem de cehenneme sokabilecek olan “La İlahe İllallah”ın anlamını biliyor musun?” Bunun üzerine şaşırıp kaldı ve hiçbir cevap da veremedi.
İbnu’l-Kayyim Rahimehullah şöyle der: “Dolayısıyla insanlar arasında, başkasını giymediği belirli bir elbise ile veya başka hiçbir yere oturmadığı belirli bir yere oturmak ile kayıtlanan, tek bir ibadetin dışında, daha üstün bir derecede olsa dahi başka hiçbir ibadet ile Allahu Teala’ya kulukta bulunmayan, belirli bir üstadın dışında, Allah ve Rasulüne daha yakın olsa dahi başka hiçbir üstada iltifat etmeyen kişi; istenen yüce galibiyetten uzaktır. Şekiller, adetler ve bazı ıstılahlar onları sınırlandırmıştır. Onlardan birisinin, sadece riyazet ve halvet ile kulluk ettiğini görürsün. Kendisine Allah için dostluk ve düşmanlık, iyiliği emir ve kötülüğü yasaklamak hatırlatıldığında, bunu boş ve kötülük olarak sayar. Aralarında bunları yerine getirenleri gördüklerinde, hemen onu dışlarlar ve kendilerinden saymazlar. Bu kimseler, insanlar arasında Allahu Teala’ya en uzak olan kişilerdir.” (Medaricu's-Salikin: 3/176)
Dinin bir kısmını alıp bir kısmını terk etmenin sonucu, Müslümanlar arasında düşmanlık, kin, ayrılık, kavga ve ihtilafların meydana gelmesidir.
Allahu Teala şöyle buyurur: “ ‘Biz Hristiyanlarız’ diyenlerden de kesin sözlerini almıştık ama onlar da kendilerine zikredilenin önemli bir bölümünü unuttular. Bu sebeple kıyamete kadar aralarına düşmanlık ve kin saldık. Yakında Allah onlara yaptıklarını haber verecektir.” (5 Maide/14)
Hristiyanların, ayette aktarılan bu durumu, Müslümanlar için ibret alınması gereken bir darbı mesel niteliğindedir. Yani, “eğer siz Hristiyanların yaptığını yapar, dinden olan nasibinizi unutur, dinin bir kısmı ile amel eder, diğer kısımları ile amel etmeyi terk ederseniz, onların başına gelen ayrılık, kavga, düşmanlık ve kin sizin de başınıza gelir.” Dolayısıyla, önceden olduğu gibi, günümüzde de Müslümanların aralarında meydana gelen ayrılıkların, düşmanlık ve kavgaların ve içerisinde bulunulan zayıflık durumunun tek sebebi, din ve Tevhid’den üzerlerine düşen görevleri unutmaları ve dinin bir kısmı ile amel edip diğer kısımları ile amel etmeyi terk etmeleridir.
Dinin bir kısmı ile amel edip, diğer kısımları ile amel edilmesinin terk edilmesi böyle bir cezaya sebep olduğuna göre, dinin hiçbir kısmında ayırım yapmadan, tamamına gereken önemi vermenin sonucu ise safların birleşmesi, beraberliğin sağlanması ve rahmettir.
Bu önemli nokta göz ardı edilerek ümmetin birliği için yapılan her türlü girişim serabın arkasında koşmak gibidir...
Abdul-Mün'im Mustafa