PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Ömer ÖNGÜT'ün görüşleri:



Sayfa : 1 [2] 3

fakiri
07-01-2013, 09:11
Kötü Âmirlerin Başa Geçmesi:


Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde buyurur ki:
“Her milletin başına münafıklar geçmedikçe kıyamet kopmaz.” (Mecmau’z-Zevâid)
Binaenaleyh başınıza münafıklar geçtiği zaman hayret etmeyin. Bu da sizin ameliniz ve cezanızdır.
İşte Hadis-i şerif:
“Siz ne halde iseniz, başınıza o halde idareciler gelir.” (Deylemî)
Ve onlardan her kötülüğü bekleyin. Çünkü bu kötülüğü başta siz yaptınız. Ki Allah-u Teâlâ böylelerini başınıza verdi.




Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz gelecekle ilgili hadiseler hakkında bilgi verirken bir noktasında şöyle buyuruyorlar:
“Bir kimse hakkında ne kadar kahraman zattır, ne kadar zarif kişidir, o ne kadar akıllı kimsedir, diye övülür. Halbuki onun kalbinde hardal tanesi kadar iman yoktur.” (Müslim, Fiten)
İşte o zaman böyle insanlar çok türeyecek. Yani ruhu ölmüş, canlı cenaze.
Siz bunları dıştan dinde kahraman gibi görürsünüz. Oysa ki bunlar sahte kahramandır. Allah-u Teâlâ bunlara hidayet vermemiştir. İmansız olarak yaşarlar, bütün iş ve icraatları gösterişten ibarettir.




Huzeyfe -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“İnsanların dünyaca en bahtiyarını âdi oğlu âdiler teşkil etmedikçe kıyamet kopmaz.” (Tirmizî: 2210)
İşte şimdi bu durum mevcut.
Ayak takımının başa, baş takımının ayağa alınması ve bu ayak takımının her türlü kötülüğünü halkın alkışlaması, fakat o şerefli haysiyetli insanların nazar-ı itibara alınmaması.
Mahalle muhtarından tutun da en başa kadar bu silsile böyle olacak.
Neden bu hâl husule geliyor? Halkın Hakk’tan kopmasından, harama irtikap etmesinden, sefalete düşmesinden, maddeye tapmasından ve şöhrete kapılmasından ileri gelir.




Diğer bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, imamınızı öldürmedikçe, kılıçlarınızı birbirinize karşı kullanmadıkça, dünyanıza şerlileriniz vâris olmadıkça kıyamet kopmaz.” (Tirmizî)
Bu Hadis-i şerif günümüzdeki anarşiye işaret etmektedir.
Aralarındaki iyileri öldürecekler, halk şaşırıp birbirini öldürecek, en kötüler başa geçecek.




Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuştur:
“İnsanların üzerine yağmurun bolluğu, fakat verimin azlığıyla aldatıcı yıllar gelecektir. O dönemde yalancı adam doğrulanacak, doğru adam yalanlanacak; hâin adama güvenilecek, güvenilir adam hâinlikle itham edilecek ve kamu işinde rüveybıda (bilgisi kıt) adam söz sahibi olacaktır.” (İbn-i Mâce: 4036)




Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuştur:
“İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, öldürme ve zorbalıktan başka yolla devlet idaresine sahip olunamayacaktır. Gasb ve cimrilikten başka yolla zenginliğe, dinden çıkma ve nefsânî duygulara tâbi olmaktan başka yolla da (diğer insanların) sevgisine ulaşılmayacaktır. Kim bu zamana ulaşır ve zengin olması mümkünken fakirliğe sabreder, sevgilerini kazanma mümkünken nefretlerine sabrederse, aziz (onurlu haysiyetli) olmaya gücü yeterken zillete sabrederse, Allah o kuluna beni tasdik eden elli sıddık sevabı verecektir.” (Tahavî)
O Allah-u Teâlâ’yı tercih etmiş, elindeki fırsatı kenara atmış.




Abdullah bin Mesud -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre şöyle söylemiştir:
“Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bize:
‘Benden sonra birtakım işler göreceksiniz ki, bunları inkâr edeceksiniz.’ buyurdu.
Orada bulunanlar: ‘O zamanda ne yapmamızı emredersiniz yâ Resulellah?’ diye sordular.
‘Onlara karşı olan vazifenizi yerine getirin, kendi hakkınızı da Allah’tan isteyin.’ buyurdu.” (Buhârî - Tirmizî)
Câbir -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyurur ki:
“Şüphesiz ki kıyametin önünde yalancılar zuhur edecektir.” (Müslim: 2923)
Hadis-i şerif’i rivayet eden Câbir -radiyallahu anh-: “Onlardan korunuverin!” buyurmuştur.
İşte bu yalancılar bu zamanda mevcuttur. Onların her şeyi yalan ve dolandır.




Ebu Zerr -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“Sizin, benden sonra şu devlet malının kökünü kazıyacak olan imamlara (yöneticilere) karşı durumunuz ne olacak?” diye sordu.
Ben: “Seni hak ile gönderen Zât’a yemin ederim ki kılıcımı omuzuma takıp, sana ulaşıncaya kadar onunla savaşacağım!” dedim.
Buyurdu ki:
“Sana bundan daha hayırlısını söyleyeyim mi? Bana ulaşıncaya kadar sabredersin.” (Ebu Dâvud)




Abdurrahman bin Amr -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuştur:
“Yağmurun çoğalıp bitkinin az olması, Kur’an okuyanların çok fakihlerin az olması, idarecilerin çok, güvenilir olanlarının ise az olması kıyametin yaklaştığının delillerindendir.” (Câmiu’s-sağîr: 8234)




Hakk Celle ve Alâ Hazretleri bir Hadis-i kudsi’de şöyle buyurmaktadır:
“Ben Allah’ım. Benden başka ilâh yoktur. Sizi idare edenlerin sahibi ve Meliklerin melikiyim. Onların kalpleri benim kudret elimdedir.
Eğer kullar bana itaat ederlerse, ben de onları onlara rahmet kılarım, merhamet ve şefkatle muamele ederler. Yok eğer kullar bana isyan ederlerse; ben de onları onlara belâ ederim. Kalplerini kin ve gazapla onlara çeviririm. En kötü azap ile azap ederler.
Binaenaleyh sizi idare edenlere karşı sövmekle beddua etmekle meşgul olmayınız. Fakat nefislerinizi beni zikretmekle, bana dua ve tazarru ile meşgul ediniz. Böylece ben de onların hakkından gelirim, sizi onların şerrinden korurum.” (Mişkât’ül-Mesabih: 3721)
Bugün müslümanların eziyet altında oluşu, sefahat, gaflet ve kabahat içinde oluşlarından ileri geliyor. Eğer biz samimi olarak Hazret-i Allah’a sığınsak, Hazret-i Allah onlara bu fırsatı vermez. Sefahat içinde yaşadığımız için başımıza bu haller geliyor. Biz bu hale suçumuzdan ötürü düşmüş oluyoruz. Bu felâketleri kendi elimizle hazırlamışızdır.
Demek oluyor ki; insanlar, yaratıcı ve yaşatıcı olan Allah-u Teâlâ’dan, O’nun emir ve nehiylerinden ayrıldıkları zaman, onlara hakettikleri ceza olarak başlarına zâlim idareci veriyor. Onlar da en şiddetli azap ile halka zulmederler.

fakiri
07-01-2013, 20:36
Bereketin Azalması:

Enes -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Zamanın bereketi azalıp; sene ay kadar, ay hafta kadar, hafta gün kadar, gün saat kadar, saat de ateşte kuru otun yanması kadar kısalmadan kıyamet kopmaz.” (Tirmizî: 2332)
İşte şimdiki zaman... Bereketsiz bir devir. Gece ve gündüzlerin nasıl geçtiği hiç anlaşılmıyor.
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuştur:
“Kıtlık ve fitneler yılı; yağmurun yağmaması değil, yağmurun yağıp yağıp da bitki adına birşey bitirmemesidir.” (Müslim)
Hiç hayır olmayacak, hayır kalktığı için yağmur yağsa da bereket olmayacak.

fakiri
09-01-2013, 09:39
İnsanların Hayatlarından Bıkarak Ölülere Gıpta Etmesi:

Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Bir kimse bir adamın kabrinin yanından geçerken: ‘Keşke onun yerinde yatan ben olsaydım!’ deyinceye kadar kıyamet kopmaz.” (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 2123)
O kadar sıkıntılar olacak ki, pahalılık artacak. Alan alamayacak, satan satamayacak, iki tabaka birden çökecek.
Ceza olarak çok korkunç günler gelecek.
İhtiyaç çok, parası yok. “Ah onun yerinde yatan ben olsaydım da şu sıkıntıyı çekmeseydim!” diyecek.
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-in diğer bir rivâyetinde ise Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Nefsim kudret elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki, bir adam bir kabrin yanından geçerek üzerine yuvarlanmadıkça ve: ‘Keşke bu kabir sahibinin yerinde ben olsaydım!’ demedikçe dünya bitmeyecektir. Halbuki bu sözü ona söyleten din değil, ancak belâ olacaktır.” (Müslim: 157)

fakiri
10-01-2013, 13:33
İşlerin Ehliyetli Olmayanlara Verilmesi:

Ebu Hüreyre -radiyallahu anh- der ki:
“Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- yanındaki cemaate konuşurken bir kimse gelerek:
‘Yâ Resulellah! Kıyamet ne zaman kopacak?’ diye sordu.
Resulullah Aleyhisselâm konuşmasına devam etti, sözlerini bitirdiğinde:
“Sual sahibi nerede?” dedi.
O kimse:
‘İşte buradayım yâ Resulellah!’ karşılığını verdi.
Resulullah Aleyhisselâm:
“Emanet zâyi edildiği vakit kıyameti bekle!” buyurdu.
O kimse yine:
‘Emanet nasıl zâyi edilir?’ diye sordu.
“İş ehil olmayana verildiği zaman kıyameti bekle!” buyurdu. (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 54)
İşte şimdi tam o zaman.
Üzerine aldığı iş hakkında hiç ilgisi bilgisi olmadığı halde o işin başına geçiriliyor.
Yani daha doğrusu işe adam aranmıyor da, nâehil olduğu halde adama iş veriliyor.

ehlinimet
11-01-2013, 20:43
Bu konu okadar mühim bir konu ki:
Şöyle izah edilebilir.Güzel bir söz var
-Oğlum nalı çakarken sağlam çak çivi düşer nal düşer
-Nal düşer at tökezler
-At tökezler komutan düşer
-Komutan düşerse asker gider
-Asker giderse meydan gider
-Meydan giderse memleket gider
-Memleket giderse din gider namus gider. Ehil olmayan bir kişi ye iş verilirse bu haller zuhur eder.

agbi
11-01-2013, 21:23
Bu konu okadar mühim bir konu ki:
Şöyle izah edilebilir.Güzel bir söz var
-Oğlum nalı çakarken sağlam çak çivi düşer nal düşer
-Nal düşer at tökezler
-At tökezler komutan düşer
-Komutan düşerse asker gider
-Asker giderse meydan gider
-Meydan giderse memleket gider
-Memleket giderse din gider namus gider. Ehil olmayan bir kişi ye iş verilirse bu haller zuhur eder.

Bir örnek Ömer ÖNGÜT Cemeatinin başındaki kişi EHİL mi.

ki

Ömer ÖNGÜT son kitabında KİMSEYE İCAZET VERMEDİM diye beyanı var bu durumda nasıl cemeatin başında bulunur. fakiri bir cevaplasada öğrensek.

agbi
11-01-2013, 21:50
fakiri

Ömer ÖNGÜT e saygına bağlılığına saygım vardır çünkü senin seçimin.

YALNIZ ANLAMADIĞIM NOKTA

Ömer ÖNGÜT son kitabında KİMSEYE İCAZET VERMEDİĞİNİ BEYAN EDİYORDU

Bu beyanını neden yaptı HİÇ DÜŞÜNDÜNÜZMÜ ?

ve

HALA BU OLUŞUMUN İÇİNDE HANGİ SEBEBLERLE BULUNUYORSUNUZ ?

rabbinsadikkulu
11-01-2013, 22:01
Bazı bozguncular, müslümanlar içine nifak sokarak, PAPAZ gibi müslümanları AFOROZ etmektedir. Bir kişinin KAFİR olduğunu söylemek için bile elde İSPAT edici delilller olması gerekmekte iken, milyonlarca müslümanı kafir ilan etmek mümkün değildir.

Ömer Öngüt'ün tekfirleri:
İslam alimlerinden Kur'an Kursu ve İslami yurtların kurucusu Süleyman Hilmi Tunahan, Said Nursi ve Fethullah Hoca - bu üç hocanın talebeleri- ile sağ partilere - particilik bölücülüktür diye- kafir diye itham ediliyor.. Mahmut efendinin talebelerine ve refah partililere REFAH DİNİNDEN diyerek KAFİR DİYOR .
Ehl-i beyti sevenleri ve alevilere ' kardeşim' diyenleri, KAFİR ilan edenleri kınıyoruz.


Ömer ÖNGÜT'ün temel harici görüşleri:
- Parti, mezhep,cemaat ve tarikata mensup olanlar bölücülükle suçlanıp, kafir ilan ediyor. Oysa kendisi de şeyh ve tarikat olduğunu iddia ediyor.

- Özel okul ve yurtlardaki öğrenciden para almak şirk diyor, oysa okullar nasıl idare edilecek, öğretmenlerin parası nasıl verilecek? Bu hizmet nasıl yürüyecek. kendi de kitaplarını para ile satıyor.

- İslami hizmetler için para toplamak dilencilik diyor. Oysa zekat ve sadaka islamın emri. Para olmadan islama hizmet nasıl yapılacak? peygamberimiz ve 4 büyük halife, zekatları, zekat memurları vasıtası ile toplatırdı. Onlar, dilenci mi?

- Kimseye kafir demiyorum diyor, kitaplarının adı bile tekfir ediyor. (Narcılar, Süleymancı dini, Refah (partisi) dini diyerek ayrı bir din olarak gösteriyor. Alevilere 'Kardeşim diyen Erbakan'ı kafir sayıyor. Yani Alevilere kafir diyor. 70 milyon sünni ve aleviyi toptan kafir ilan ediyor.


- Günah işleyen kafir olmaz, günahkar olur. Mesela faiz yiyen günah işlemiş olur, dinden çıkmaz. 'Gurbetçiler, parasını bankaya yatırmak zorunda kalsa, Zaruret halinde Yabancı bankaya değil, Türk bankasına yatırsın' sözünü bile yanlış yorumluyor. ve bu sözü söyleyene kafir diyor. Gurbetçiler, yabancı bankaya parasını niye yatırsın? Bu bir zaruret halidir.

- Milletini seven ırkçı ve bölücü olur mu? Ata ve Vatan sevgisi imandan değil mi?

- Ömer Öngüt efendi, konu - kişilerle ile ilgili olmayan ayetleri ve hadisleri (kopyala + yapıştır yöntemi ile) yazıyor ve milyonlarca insanı toptan kafir ilan ediyor. Sanki o ayet, küfrüne fetva verdiği o kişi ve cemaatler için inmiş gibi gösteriyor. Halbuki o ayet 14 asır önce inmiş. Bunun adına Allah ve peygamber ile aldatmak deniyor. Allah ve Peygamber böyle dedi diye tekfir ediyor. Halbuki o ayet ve hadisin o konu ile alakası yok. Ayet ve hadisi yanlış yorumluyor. Bunu 'HARİCİ' adı verilen insanlar yapıyor. Haricinin anlamı için sözlüğe bakın lütfen. Kuran ve hadislerin batini (iç) ve Harici (zahiri -dış-görünen) anlamları vardır. Yani bir ayeti yorumlarken, diğer ayet ve hadisleri de gözönüne alıp, ayrıca ayetlerin nuzül (iniş) sebeplerine bakmak lazım, peygamber efendimizin o ayeti nasıl yorumladığına (tefsir ettiğine) bakmak lazımdır. Hz.Ali efendimizi şehit eden HARİCİLER, işte böyle yanlış yorumlardan yola çıkarak türediler. Asıl olan ne harici (zahiri) ne de batini (iç) manalar yükleyerek, aşrırı gitmemektir. Asıl olan ikisinin ortası olan sahabe ve ehl-i beytin yolu olan KUR'AN VE SÜNNET YOLUDUR.

- Erbakan ' ALEVİLER KARDEŞİMİZ' dediği için, Ömer Öngüt, Erbakan'a kafir demiş. Böylece 20 milyona yakın Alevi ve Şii kardeşimiz de toptan kafir yapılıyor.
bu tartışma formuna bakın
http://www.islamiforum.com/Oenguet-Kendisini-Hatemuand39l-evlya-Zannetmekteymi-t17931.html

- Mahmut efendinin talebelerine ve refah partililere REFAH DİNİNDEN diyerek KAFİR DİYOR (HEM DE KİTABIN ADI ÖYLE)

Bu sapkın ifadelerin sahibi şuanda yaşamıyor ama arkasında bu zihniyette bir topluluk bıraktı.
Amacımız o topluluğa hakka davettir.
İslam ne ifratı ne tefriti kabul etmez. Ölçü orta yoldur.

Tekfir dinimizde uygun görülmemiş bir yöntemdir.
Kişi açıktan Allah ve Resulünü ve dinin hakikatlerini inkar etmedikçe kafirlike suçlanamaz.

Artık böyle sapkın düşüncede olanlar varsa bilsinler ki gittikleri yol batıl bir yoldur!

Müslüman emri bil mağruf ve nehyi anil münker yapar, tekfir etmez!
Ves'selam


ömer öngütün kim olduğunun ve kime hizmet ettiğinin herkes tarafından bilinmesi elzemdir.

fakiri
12-01-2013, 09:05
Karanlık Gece Kıtaları Gibi Fitnelerle Karşılaşılması:

Enes bin Mâlik -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Kıyamet kopmazdan önce karanlık gece kıtaları gibi fitneler olacak. Bu karışıklıklar içinde kişi mümin olarak sabahlayıp kâfir olarak akşamlar, mümin olarak akşamlayıp kâfir olarak sabaha çıkar. Birçok kimseler azıcık bir dünyalık karşılığında dinlerini satarlar.” (Tirmizî: 2196)
Fitnenin vehametinden insan bir günde bu derece değişiklikler geçirecek, günü gününe saati saatine uymayacak, kalpler bozulacak, iman sâfiyeti kalmayacak.
Bir âhir zaman âlimi veya bir bölücü Allah-u Teâlâ’nın hükmüne aykırı bir söz söylüyor, o da: “Bu doğru söylüyor!” deyip tasdik ediyor, böylece azıcık bir dünyalık karşılığında dinlerini fedâ ediyorlar.
Türkiye’nin bu anki hâli.
Dinden çıkmak kolay oluyor, çünkü bölücüler önünü kesiyor.
Allah-u Teâlâ’nın hıfz-u himayesine tasarruf-u ilâhîsine aldığı kimseler hiç şüphesiz ki bu fitnenin dışında kalacaklardır.
Nitekim Ebu Ümâme -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’te şöyle buyurulmaktadır:
“Birtakım fitneler olacaktır. Kişi o fitnelerde mümin olarak sabahlayacak ve kâfir olarak akşamlayacaktır.
Ancak Allah’ın, ilim ile (kalbini) ihyâ ettiği kimseler (bu tehlikeden) müstesnâdır.” (İbn-i Mâce: 3954)


•Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Birtakım fitneler olacaktır. O fitnelerde oturan ayakta durandan, ayakta duran yürüyenden, yürüyen koşandan daha hayırlıdır. Kim o fitnelerin başında dikilirse, fitneler onu yıkar. Her kim o fitneler zamanında sığınacak bir yer bulursa, hemen oraya sığınsın.” (Müslim: 2886)
Birçok fitneler zuhur edecek, ediyor da.
Kişi o fitnelerin tehlikesinden ve fitnelere karışanlardan ne kadar uzak durursa onun için o kadar hayırlıdır.
Memlekette herhangi bir karışıklık çıktığında siz uzak durun, o ateşin içine girmeyin. Çok şeyler husule gelecek. O ateş bölücülük ateşidir, harp ateşidir, halkın birbirine düşme ateşidir. Onun için böyle bir şey olduğunda kenarda durun.


•Huzeyfe -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyuruyorlar:
“Birtakım fitneler olacaktır. O fitnelerin kapıları başında cehennem ateşine çağırıcı kimseler olacaktır. Bir ağacın kökünü ısırır halde ölmen onlardan birisine tâbi olmandan senin için daha iyidir.” (İbn-i Mâce: 3981)
Fitne dönemlerinde fitne gruplarından uzak durmak en uygun olanıdır.
Nitekim Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir diğer Hadis-i şerif’lerinde de şöyle buyuruyorlar:
“Mutlu kimse fitnelerden uzakta kalandır, mutlu kimse fitnelerden uzakta kalandır, mutlu kimse fitnelerden uzakta kalan ve fitneye maruz kalıp da sabreden kişidir. Fitneye başlayan ve çalışanın vay haline!” (Ebu Dâvud)


•Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuştur:
“Her kim bir soy sop dâvâsına (halkı) teşvik ederek veya bir soy sop dâvâsı için öfkelenerek hak veya bâtıl olduğu bilinmez bir gaye ile körü körüne açılan (gayesi İslâm olmayan) bir bayrak altında (yani toplanan topluluk içinde) savaşırsa o kimsenin öldürülüşü câhiliyet öldürülüşüdür.” (İbn-i Mâce: 3948)
Bu sıkışık durumlarda bir müslümanın memleketinde olması ve memleketinde ölmesi lâzım. Niyeti hâlis ise şehit olur, fakat küffâr bayrağı altında ölürse nasıl olacak, kimin için ölmüş olacak, gidişi nasıl olacak?
Kaçabildiğiniz kadar kaçın, bu fırtınaya tutulmayın!
Kişi yalnız kendisinden mesul değil, çoluk-çocuğundan da mesuldür.


•Ebu Bekre -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Muhakkak ki birçok fitneler olacaktır. Dikkat edin! Sonra bir fitne olacaktır ki; o fitne zamanında oturan kimse fitneye yürüyenden daha hayırlı, yürüyen fitneye koşandan daha hayırlı olacaktır.
Dikkat edin! O fitne indiği veya olduğu vakit; kimin develeri varsa fitneden kaçıp hemen develerinin bulunduğu yere gitsin, kimin koyunları varsa onların yanına varıp meşgul olsun, kimin toprağı varsa toprağına gitsin ve toprağı ile meşgul olsun!”
Bunun üzerine bir kimse:
“Yâ Resulellah! Develeri, koyunları ve toprağı olmayan için ne buyurursun?” diye sordu.
Resulullah Aleyhisselâm:
“Kılıcını alır, onun keskin tarafını bir taşla kırar. Sonra kaçabilirse süratle kaçsın!” dedi ve devamla şöyle buyurdu:
“Allah’ım! Tebliğ ettim mi? Allah’ım! Tebliğ ettim mi? Allah’ım! Tebliğ ettim mi?”
Bunun üzerine bir kimse:
“Yâ Resulellah! Çarpışan iki safa, yahut çarpışan iki gruba zorla götürülürsem ve onlardan biri kılıcı ile bana vurursa veya bir ok isabet edip beni öldürürse ne olur?” diye sordu.
Resulullah Aleyhisselâm:
“Hem senin günahını hem de kendi günahını yüklenir ve cehennemliklerden olur.” buyurdu. (Müslim: 2887 - Ebu Dâvud)


•Abdullah bin Mesud -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuştur:
“Bu ümmette dört (büyük) fitne olacaktır. Sonuncusunda kıyamet kopacaktır.” (Ebu Davud: 4241)


•Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir diğer Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuştur:
“Muhakkak öyle bir fitne olacaktır ki, Arap’ın kökünü kazıyacaktır. Bunların maktulleri cehennemdedir. Dilin tesiri, bu fitnede kılıçtan daha şiddetlidir.” (Ebu Dâvud)


•Abdullah bin Amr -radiyallahu anhümâ-dan rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuştur:
“Arapları kaplayan bir fitne olacaktır. Öldürülenleri cehennemdedir. O fitnede dil, kılıç darbesinden daha şiddetlidir.” (İbn-i Mâce: 3967)


•Abdullah bin Ömer -radiyallahu anhümâ-dan rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuştur:
“Fitnelerden uzak durun! Şüphesiz ki fitnelerde dil (tesir bakımından) kılıç darbesi gibidir.” (İbn-i Mâce: 3968)


•Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“Kureyş’ten bazı insanlar (ileride) insanları (fitne ile) ölüme sürükleyecekler!” buyurdu.
Ashâb-ı kiram:
“Yâ Resulellah! Biz o zaman ne yapalım?” diye sordular.
“Keşke insanlar onlardan uzak bulunsalar!” cevabını verdi. (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 1469)


•Zübeyr bin Adiyy -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre şöyle söylemiştir:
“Haccac’dan başımıza gelenler hakkında Enes bin Mâlik -radiyallahu anh-e şikayet ettik.
‘Sabredin! Çünkü bundan sonra bu şimdikinden daha kötü bir zaman gelecektir, tâ ki Rabbiniz’e kavuşuncaya kadar. Bunu Peygamber’iniz -sallallahu aleyhi ve sellem-den böyle işittim.’ dedi.” (Buhârî - Tirmizî)


•Abdurrahman bin Abd-i Rabbi’l-Kâbe -radiyallah anh- şöyle demiştir:
Bir gün Abdullah bin Amr bin el-Âs -radiyallahu anhümâ- Kâbe’nin gölgesinde oturmuş, başında da halk toplanmış iken ben onun yanına vardım. (Bu esnada) Abdullah’dan şunu işittim:
“Biz bir yolculukta Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-in beraberinde idik. O, bir ara bir konakta konakladı. Bunun üzerine kimimiz kendi çadırını kuruyor, kimimiz ok atışı yapıyor ve kimimiz otlayan hayvanı ile meşgul oluyordu. Bu sırada Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-in çağırıcısı: ‘Haydin namaza!’ diye çağrıda bulundu. Biz de hemen toplandık. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ayağa kalkarak bize şu hitabede bulundu:
‘Benden önceki her peygamber üzerine kendi için hayır bildiği şeyleri ümmetine göstermesi ve şer bildiği şeylere karşı onları korkutması şüphesiz ki bir hak bir görev oldu. Sizin bu ümmetinizin âfiyeti (yani dine zarar veren şeylerden selâmette bulunması) evvelinde kılındı. Bu ümmetinizin son kısmının başına belâ ve hoşlanmayacağınız işler muhakkak gelecektir. Sonra öyle fitneler gelecek ki bazısı diğer bazısını hafifletecek (yani sonra gelen fitne bir önceki fitneden şiddetli olacağından öncekini hafif bırakacaktır). Artık mümin kul (bir fitne geldiğinde): ‘İşte beni helâk eden fitne budur!’ der. Bir süre sonra o fitne geçer, bunun arkasından başka bir fitne gelir ve mümin kul: ‘İşte beni helâk edici fitne budur!’ der. Sonra o fitne de açılıp gider. Artık kim cehennem ateşinden uzaklaştırılması ve cennete girdirilmesi kendisini sevindiriyorsa Allah’a ve ahiret gününe iman eder halde iken ölümü gelsin ve insanlara kendisine yapmalarını arzu ettiği şeyleri yapsın.
Kim bir devlet başkanına beyat edip ona elini vermiş (yani seçmiş) ve samimiyetle bağlanmış ise artık olanca gücü ile ona itaat etsin. Şayet bundan sonra başka bir devlet başkanı çıkıp gelir de birincisi ile nizaa kalkışırsa (yani isyan çıkarmak isterse) sonra gelenin boynunu vurunuz.”
Abdurrahman bin Abd-i Rabbi’l Kâbe -radiyallahu anh- demiştir ki:
“Bunun üzerine ben başımı topluluktan ileri sokarak (yani Abdullah -radiyallahu anh-ın yakınına sokularak): ‘Allah aşkına sana soruyorum, bu hadisi Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-den sen kendin işittin mi?’ dedim. Abdurrahman demiştir ki: Bunun üzerine Abdullah -radiyallahu anh- eliyle kulaklarına işaret ederek: ‘Bunu kulaklarım işitti, kalbim de belledi, iyice belledi.’ dedi.” (İbn-i Mâce: 3956)
Hadis-i şerif’te fitne ve fesadın çoğaldığı zamanlarda müslüman bir kimsenin dikkat edeceği mühim hususlar beyan edilmiştir.


•Abdullah bin Ömer -radiyallahu anh-der ki:
“Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-in yanında idik. Fitnelerden söz etti, birçok fitneler anlattı. Hatta bir ‘Ahlâs’ fitnesine temas etti.
Dinleyenlerden biri:
‘Yâ Resulellah! Bu Ahlâs fitnesi nedir?’ diye sordu.
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-:
‘Ahlâs fitnesi; şiddetli düşmanlık yüzünden insanların birbirinden kaçması ve bir şey bırakmamak üzere mallarının yağma edilmesidir.’ buyurdu ve devam etti:
‘Sonra ‘Serrâ’ fitnesi vardır ki, bunun dumanı Ehl-i beyt’imden olan bir adamın ayakları altından tütecektir. Bu adam kendini benden sanacaktır, halbuki benden değildir. Çünkü benim velilerim ancak takvâ sahibi olan kimselerdir. Sonra insanlar eğri, kaburga kemiği üzerine oturmuş gibi bir adama beyat etmek üzere anlaşacaklardır. (Yani devam etmeyen bir sulh yapacaklardır).
Bundan sonra ‘Duheymâ’ fitnesi vardır. Bu ümmetten kendisine şamar indirmediği bir tek kimse bırakmayacaktır. ‘Hemen bitti, sona erdi!’ denildiği vakit yine devam edecektir.
Bu fitne zamanında kişi sabah mümin akşam kâfir olacaktır.
O kadar ki insanlar iki kısma ayrılacaktır;
Kendisinde nifak olmayan iman grubu ile kendisinde iman olmayan nifak grubu.
Bu fitne meydana geldiği vakit, o gün yahut ertesi gün Deccal’i bekleyin.’” (Ebu Dâvud - Hâkim)


•Hazret-i Âişe -radiyallahu anhâ- Vâlidemiz der ki:
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:
“Bu ümmetin sonunda yere batma, kılık değiştirme ve taşlaşma belâları meydana gelecektir.”
Ben:
“Yâ Resulellah! Aramızda sâlih kullar bulunduğu hâlde helâk olur muyuz?” diye sordum.
“Evet! Pislik meydana çıktığı vakit!” buyurdu. (Tirmizî: 1007)


•İmran bin Husayn -radiyallahu anhümâ-dan rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Bu ümmette yere batma, kılık değiştirme ve taşlaşma olacaktır.”
Bunun üzerine müslümanlardan bir kimse:
“Yâ Resulellah! Bu ne zaman olacak?” diye sordu.
Buyurdu ki:
“Şarkıcı kızlar ve çalgı âletleri türediği ve şaraplar içildiği vakit!” (Tirmizî: 2309)

fakiri
13-01-2013, 23:30
Mekke-i Mükerreme,
Medine-i Münevvere:



Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Müslümanlarla yahudiler harbetmedikçe kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öyle bir öldürecekler ki, hatta yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç da: ‘Ey müslüman, ey Allah’ın kulu! Şu arkamdaki yahudidir, hemen gel de onu öldür!’ diyecektir. Yalnız Ğargad ağacı bunu demeyecek, çünkü o yahudilerin ağacıdır.” (Müslim: 2922)
Allah-u âlem yahudiler Mekke-i mükerreme’ye ve Medine-i münevvere’ye giremeyecek, Medine-i münevvere’ye nötron bombası atsalar gerek. Amma onlar, amma Çinliler. Bütün halk ölecek. Bundan değil müslümanlar, bütün küffar halkı da rahatsız olacak.
Sonra Allah-u Teâlâ onların öldürülmesini murad ettiği zaman, küffar memleketine sığınmış bir yahudiyi dahi ikrah ettikleri için haber verecekler. “Burada yahudi var gel öldür!” diye. Yalnız Amerika haber vermeyecek, çünkü Amerika onlardandır.
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
“Bir zaman gelecek ki Medine hayrı ve güzelliği ile boş kalacak, kurtlar ve kuşlar işgal edecek.
İnsanoğlundan en son ölecek olan Müzeyne kabilesinden iki çobandır. Bunlar Medine’ye doğru koyunlarını sürüp gelirken onun perişanlığını görerek korkup, yüzüstü düşerek ölecekler.” (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 885)
Medine-i münevvere’nin bu metrûk durumu kıyamet saatinin yaklaştığı âhir zamanda meydana gelecektir.
Avf bin Malik -radiyallahu anh- der ki:
“Bir kere Resulullah Aleyhisselâm Mescid-i saâdete girmişti. Sonra bizim yüzümüze bakıp şöyle buyurdu:
‘Allah’a yemin ederim ki gelecek nesil bu Medine’yi kırk sene kadar zelil bir halde avâfiye bırakacaktır. Avâfiye nedir bilir misiniz? Bakınız ben size söyleyeyim: Kurtlar ve kuşlar!’” (Buhârî, Tecrîd-i sarîh, C. 6, sh: 235)




Hafsa -radiyallahu anhâ- Vâlidemiz’den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Bu beyte (Kâbe’ye) bir ordu gaza etmek için mutlaka kastedecektir. Fakat yerin bir çölüne vardıkları zaman ortada bulunanları batırılacak, öndekileri sondakilere haykıracaklar, sonra onlarla batırılacaklar. Ve onlardan haber veren serseriden başka kimse kalmayacaktır.” (Müslim: 2883)




Abdullah bin Abbas -radiyallahu anhümâ-dan rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Kapkara, ince bacaklı, koca ayaklı birinin Kâbe’yi taş taş yıktığını görüyorum sanki.” (Buhârî. Tecrid-i sarîh: 790)




Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Kâbe’yi Habeşliler’den incecik baldırlı biri harap edecektir.” (Müslim: 2909)




Huzeyfe -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuştur:
“Şüphesiz ki bir ordu (son zamanlarda) şu Kâbe’yi yıkmaya kastedecektir. Nihayet o güruh Beydâ denilen yere geldikleri zaman onların orta tabakası yere batırılır ve önde gidenleri arkadakilere haykırışta bulunur. Sonra onlar da yere batırılır. Artık kaçıp da kendilerinden haber verecek olandan başka hiç kimse kalmaz.” (İbn-i Mâce: 4063)
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz yere batırılacak ordudan bahsettiğinde Ümmü Seleme -radiyallahu anhâ- Vâlidemiz:
“Yâ Resulellah! O ordunun içinde (kendilerine katılmaya) zorlanmış kimse olabilir (onun hâli ne olacak)?” diye sordu.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“Onlar kıyamet günü niyetlerine göre diriltilirler.” buyurdu. (İbn-i Mâce: 4065)
Bu Hadis-i şerif zâlimlerden uzak durmanın, onlarla görüşmekten sakınmanın gerekliliğine delâlet eder. Bâtıl yolda olanların beraberinde bulunanlar iyi niyetli olsa bile felâkete uğrayabilirler.




Hazret-i Âişe -radiyallahu anhâ- Vâlidemiz buyururlar ki:
“Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-in uykuda vücudu titredi.
Biz: ‘Yâ Resulellah! Uykun arasında bir şey yaptın ki, evvelce bunu yapmazdın!’dedik.
Bunun üzerine:
‘Şaşılacak şey! Ümmetimden bazı kimseler Kâbe’ye sığınmış olan Kureyşli bir adam yüzünden ona yöneliyorlar. Fakat çöle vardıklarında yere batırılacaklar!’ buyurdu.
Biz: ‘Yâ Resulellah! Şüphesiz ki, yol (çeşitli) insanları bir araya toplar!’ dedik.
Resulullah Aleyhisselâm:
‘Evet! Onların arasında; işi iradesi ile kasıtlı yapan vardır, zorlanmış olan vardır, yolcu vardır. Hepsi aynı azaba düçar olurlar, fakat ayrı ayrı yerlerden çıkarlar. Allah onları niyetlerine göre (kıyamette) diriltir.’ buyurdu.” (Buhârî, Kitâbü’l-Buyû - Müslim: 2884)
Hadis-i şerif zâlimlerden uzak kalmanın lüzumuna işaret etmektedir. Tâ ki suçlulara verilen cezâ, suçsuzlara da isabet etmesin.




Muâz bin Cebel -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
“Beyt-i mukaddes’in mamur oluşu, Medine’nin harap oluşu demektir. Medine’nin harap oluşu, büyük savaşın çıkması demektir. Büyük savaşın çıkması, Kostantiniye’nin fethi demektir. Kostantiniye’nin fethi de Deccal’in çıkması demektir.” buyurmuş, sonra eli ile kendisine bunu anlattığı zatın uyluğuna yahut omuzuna vurmuş, sonra da şöyle buyurmuştur:
“Bu, senin burada olduğun, yahut senin burada oturmakta olduğun gibi haktır.” (Ebu Dâvûd)




Ebu Bekre -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Medine’ye Deccal’in korkusu girmeyecektir. O gün onun yedi kapısında ikişer melek bekçilik edecektir.” (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 890)




Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Medine’nin girecek yerlerinde melekler beklediğinden oraya tâun ve Deccal girmeyecektir.” (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 891)




Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Muhakkak iman, yılanın deliğine toplandığı gibi Medine’ye akıp toplanacaktır.” (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 887)
Medine-i münevvere İslâm’ın intişar merkezi olduğundan ve Resulullah Aleyhisselâm’ın orada medfun bulunduğundan dolayı her müslümanın oraya karşı bir muhabbeti, kalbî teveccühü vardır. Bu teveccüh ve muhabbet Asr-ı saâdet’ten beri devam edegelmiştir.




Enes bin Mâlik -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuştur:
“Mekke ve Medine’den başka, Deccal’in ayak basmayacağı yer kalmayacaktır. Bunların giriş yerlerinde saf saf melekler bekleyecek; sonra Medine üç defa zelzele ile çalkalanacak ve ne kadar münafık ve kâfir varsa Allah onları Medine’den çıkaracaktır. (Deccal’in yanına gideceklerdir).” (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 892 - Müslim: 2943)




Ebu Saîd-i Hudrî -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Deccal çıkacak; Medine’ye giremeyip bazı kumluğuna inecek, Medine’den insanların hayırlısı olan bir kahraman çıkarak Deccal’e:
‘Ben şâhitlik ederim ki, Allah’ın elçisi Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-in haber verdiği Deccal sensin!’ diyecek.
Deccal halka:
‘Ben bunu öldürüp diriltirsem, benim ilâh olduğumdan şüphe eder misiniz?’ diyecek.
Halk: ‘Şüphe etmeyiz.’ diyecekler. Deccal, o kahraman insanı öldürüp diriltecek.
O kimse:
‘Bugün daha iyi anladım. (Sen yalancısın, Deccal’sin).’ diyecek.
Deccal:
‘Onu yine öldürürüm!’ diyecek fakat öldüremeyecek.” (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 893)
http://www.hakikat.com/dergi/122/bsyz12223.html

agbi
14-01-2013, 20:31
fakiri

Ömer ÖNGÜT neden icazet vermedi gerçekten merak ediyorum.Oluşumun içindesiniz bilgilendirebilirsiniz toplumu.

fakiri
14-01-2013, 21:02
Bismillahirrahmanirrahim

"Allah-u zül-celâl vel-kemâl Hazretleri'ne; O'nun sevdiği ve beğendiği şekilde bitmez-tükenmez hamd-ü senâlar olsun.

Peygamberimiz Efendimiz'e, onun diğer peygamber kardeşlerine, hepsinin Âl ve Ashâb-ı kiram'ına, etbâına, ihsan duygusuyla kıyamete kadar onlara tâbi olup izinden gidenlere; sonsuzların sonsuzuna kadar salât-ü selâmlar olsun."
Muhterem Okuyucularımız;
"Kıyamet" kelimesi "Kıyam"dan türemiş olup; dikilmek, ayağa kalkmak, ayaklanmak mânâlarına gelir ve Kur'an-ı kerim'de yetmiş yerde geçmektedir.
(Kıyâmet: 1)
Allah-u Teâlâ üzerinde yaşadığımız bu dünyayı ve bütün mahlûkatı geçici bir zaman için yaratmıştır. Her canlının bir eceli olduğu gibi, dünyanın da bir ömrü vardır. Yarattıklarını dilediği kadar yaşattıktan sonra öldürecek, var olan her şey kıyametin kopmasıyla bir gün yok olacak ve sonsuza kadar devam edecek olan ahiret hayatı başlayacaktır.
Kıyamet günü üzerine yemin edilmiş olması, bu hadisenin muhakkak gerçekleşeceğini göstermektedir.
Hadis-i şerif'in devamında arzedilen büyük alâmetler şunlardır:
Duhân (Duman), Deccal, İsa bin Meryem Aleyhisselâm'ın inişi, Ye'cüc ve Me'cüc, Dabbetü'l-Arz, Güneşin battığı yerden doğuşu, Hicaz tarafından büyük bir ateşin çıkması, biri doğuda, biri batıda, biri de Arap yarımadasında olmak üzere üç yerin batması.
Kıyamet saati Allah-u Teâlâ'nın kendi ilminde kalmasını istediği, bunun için de yarattıklarından hiç kimseyi ona muttali kılmadığı bir gaybtır.
Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
buyurmuşlardır. (Tirmizî. Tefsir: 18)
Çünkü bu ve benzeri Âyet-i kerime'ler kıyametin akılları baştan alacak hallerini ve orada meydana gelecek olan sıkıntıları veciz bir şekilde açıklamaktadır.
O günün şiddeti kâfirler ve münafıklar için olacaktır. Dünyadaki serkeşliklerinin ve azgınlıklarının cezasını fazlasıyla görecekler, çok büyük zorluklarla karşılaşacaklardır.
Yüzleri kararacak, gözleri göğerecek, herkesin gözü önünde rezil ve rüsvay olacaklar, kendi dertleriyle başbaşa kalacaklar, başkalarının hallerini sormaya mecalleri bulunmayacaktır.

Bâki esselamü aleyküm ve rahmetullah...

fakiri
15-01-2013, 19:46
"Kıyamet Yaklaştıkça Yaklaşmıştır." (Necm: 57)
"Kıyamet Saati Mutlaka Gelecektir, Bunda Aslâ Şüphe Yoktur." (Mümin: 59)
"Sana Kıyamet Saatinin Ne Zaman Gelip Çatacağını Soruyorlar. Resul'üm! De ki: Onu Ancak Rabb'im Bilir. Onun Vaktini O'ndan Başka Bilecek Yoktur. Ağırlığını Göklerin ve Yerin Kaldıramayacağı O Saat, Sizlere Ansızın Gelecektir." (A'râf: 187)
"Yer Bütünüyle Sallanıp, Paramparça Edildiği Zaman..." (Fecr: 21)
"Kıyamet Ne Zaman Kopacak?" Diye Soran Bir Zâta Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz: "O Gün İçin Ne Hazırladın?" Buyurmuşlardır. (Tirmizî)
KIYAMET; ZAMANINI ALLAH-U TEÂLÂ'NIN BİLDİĞİ DEHŞETLİ BİR FELÂKETTİR!



Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde buyururlar ki:
"Andolsun ki kıyamet kopacaktır. O kadar ki, alıcı ile satıcı aralarındaki elbiseyi açacaklar, amma alım-satım henüz tamamlanmadan ansızın kıyamet kopacak, açık kalan elbiseyi katlayıp dürmek mümkün olmayacaktır. Yemin ederim ki elbette kıyamet kopacaktır. Öyle ki, sağmal devesinin sütünü sağıp gelen kişiye ondan içmek nasip olmadan ansızın kopacaktır. Hiç şüphe yok ki, kıyamet mutlaka kopacaktır. Öyle ki, kişi havuzunu sıvayıp onaracak, amma kıyamet ansızın kopacak da havuzun suyunu kullanmak mümkün olmayacaktır. Kıyamet elbette kopacaktır. O kadar ki yemek yemeğe başlayan kişi lokmasını ağzına götürecek, derken ansızın kıyamet kopacak, o lokmayı yemek nasip olmayacaktır." (Buhârî-Müslim: 2954)

fakiri
16-01-2013, 12:55
Âdem Aleyhisselâm ilk insan olarak yeryüzüne geldikten sonra devran devam etmiş, yüz yirmi dört bin peygamber, onların tâbileri ve muhalifleri gelip-geçmiş, yaşlı dünya binlerce defa dolmuş-boşalmış, nice nice hadiselere şâhit olmuş, artık dünyanın sonuna gelinmiştir.
İnsanoğlu muvakkat ve çok kısa bir ömre sahip olduğu halde ahiret yerine dünyayı tercih ediyor, dünyaya bağlanıyor.
Halbuki insanın ölümü onun kıyametidir ve "Küçük Kıyamet" olarak tabir olunur. Dünyanın yıkılışı büyük kıyamet, insanın ölümü ise küçük kıyamettir.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:
"Sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabb'ine kulluk et!" buyuruyor. (Hicr: 99)
Her insanın, her varlığın bir sonu olduğu gibi bu dünyanın ve kâinatın da bir sonu vardır. Ancak Allah-u Teâlâ kıyamet vaktini gizledi. Ki, insanlar kıyametin kendilerine ansızın gelmesine karşılık devamlı bir hazırlık içinde olsunlar, kötülüklerden sakınsınlar.
Âyet-i kerime'lerde şöyle buyurulmaktadır:
"Herkes işlediğinin karşılığını görsün diye, zamanını gizli tuttuğum kıyamet mutlaka gelecektir. Buna inanmayan ve nefsinin arzusuna uyan kimse seni ondan alıkoymasın. Yoksa helâk olursun!" (Tâhâ: 15-16)
İnsanları ahiret fikrinden uzaklaştırmak isteyen şeytan tabiatlı kimseler her zaman için mevcuttur. Fakat akıllı bir mümin, o gibi kimselerin akıntısına kapılmaz, onlara asla uymaz, kulluk görevlerini yerine getirerek ahiretini kazanmaya muvaffak olur.
Allah-u Teâlâ;
Kıyametin mutlaka geleceğini;
Kıyametin, ondan kurtuluşun asla mümkün olmayan büyük bir felâket olduğunu;
Ve kıyametin zamanını kendisinden başka kimsenin bilemeyeceğini haber vermiştir.
Oysa bugün kıyamet saati hakkında küffar memleketlerinde cereyan eden yerli-yersiz tartışmalar bu İslâm memleketinde de rağbet görüyor,
Allahu Teâlâ bu büyük felâketin şiddetini;
"Gök yarıldığı zaman." (İnfitar: 1)
"Güneş katlanıp dürüldüğü zaman." (Tekvir: 1)
"Yıldızlar kararıp döküldüğü zaman." (Tekvir: 2)
Âyet-i kerime'lerinde ve daha pek çok Âyet-i kerime'sinde haber verdiği halde kimisi filan köye sığınmakla, kimisi de muhkem sığınaklar yapmakla bu büyük felâketten korunabileceğini zannediyor.
Farz-ı muhal hiçbir felâketin ulaşmadığı en muhkem bir sığınıkta bile olsa "Ölüm felâketi"nden kurtuluş olmadığını, kâinatın ömrüne kıyasla çok cüzi bir ömür yaşayacağını hesap etmiyor. Küfür ve inat batağına saplanmış, Allah-u Teâlâ'nın hükmüne ve emrine teslim olmak yerine, O'nun takdirine karşı tedbir alabileceğini zannediyor. Allah-u Teâlâ'ya hasım kesiliyor.
Kıyamet Nedir?
"Kıyamet" kelimesi "Kıyam"dan türemiş olup; dikilmek, ayağa kalkmak, ayaklanmak mânâlarına gelir ve Kur'an-ı kerim'de yetmiş yerde geçmektedir.
"Kıyâmet gününe andolsun!" (Kıyâmet: 1)
Allah-u Teâlâ üzerinde yaşadığımız bu dünyayı ve bütün mahlûkatı geçici bir zaman için yaratmıştır. Her canlının bir eceli olduğu gibi, dünyanın da bir ömrü vardır. Yarattıklarını dilediği kadar yaşattıktan sonra öldürecek, var olan her şey kıyametin kopmasıyla bir gün yok olacak ve sonsuza kadar devam edecek olan ahiret hayatı başlayacaktır.
Kıyâmet günü üzerine yemin edilmiş olması, bu hadisenin muhakkak gerçekleşeceğini göstermektedir.
Dini bir tabir olarak kıyamet ise; içinde yaşadığımız dünyanın ve onun bünyesinde yer aldığı kâinatın parçalanıp dağılması, daha sonra insanların hesap vermek üzere Allah-u Teâlâ'nın huzur-u izzetinde, mahiyetini bilemediğimiz bir biçimde kıyam etmesidir.
"Her şeyi altüst eden o en büyük felâket geldiği zaman." (Nâziât: 34)
Allah-u Teâlâ üzerinde yaşadığımız bu dünyayı ve bütün mahlûkatı geçici bir zaman için yaratmıştır. Her canlının bir eceli olduğu gibi, dünyanın da kâinatın da bir ömrü vardır. Yarattıklarını dilediği kadar yaşattıktan sonra öldürecek, var olan her şey kıyametin kopmasıyla bir gün yok olacak ve sonsuza kadar devam edecek olan ahiret hayatı başlayacaktır.
Kıyamet inancı, imanın altı esasından birisi olan "Ahiret inancı"nın bir bölümüdür. Ahiret hayatı kıyametle başlar. Bunu mahşer, mizan, sırat, cennetliklerin cennete, cehennemliklerin cehenneme girmeleri ve ebedi bir hayatın başlaması safhaları takip eder.
İnsan başıboş olarak gâye ve maksatsız yaratılmamıştır. Öyle olsaydı mükellef olmaz, yaptığı şeylerden mesul tutulmaz, ceza veya mükâfat görmezdi.
Nitekim Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'lerinde şöyle buyurmaktadır:
"İnsan başıboş olarak bırakılacağını mı sanıyor?" (Kıyamet: 36)
"Bizim sizi boş yere yarattığımızı ve bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sandınız?" (Müminûn: 115)
Kıyametin Kopma Zamanı Yaklaşmıştır:
Kıyametin kopmasının yakın olduğunu gösteren birçok Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif'ler vardır:
Nitekim Âyet-i kerime'lerde mühim bir ihtar mahiyetinde şöyle buyurulmaktadır:
"Kıyamet yaklaştıkça yaklaşmıştır." (Necm: 57)
"Onun alâmetleri gerçekten gelmiştir." (Muhammed: 18)
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şehadet parmağı ile orta parmağını yanyana göstererek şöyle buyurdular:
"Ben, kıyamet şöyle yakın olduğu halde gönderildim." (Buhârî - Müslim)
Kâinatın ömrüne nispetle kıyametin kopması çok yakın sayılır. Bu sebeple bu hadiseye "Âzife" denilmiştir.
Kıyamet, olanca şiddet ve sıkıntıları ile insanları kuşattığında onu Allah-u Teâlâ'dan başka kimse açamaz ve geri çeviremez.
"Onu Allah'tan başka açığa çıkaracak yoktur." (Necm: 58)
Kıyametin kopması Kur'an-ı kerim'de "Saat" kelimesiyle ifade edilmiştir. Beklenmedik bir zamanda ve çok süratli olarak gerçekleşecektir.
"Kıyamet saati mutlaka gelecektir, bunda asla şüphe yoktur. Fakat insanların çoğu inanmıyor." (Mümin: 59)
Kıt akıllı, kısır düşünceli olan bu gibi kimseler; kıyameti tasdik etmezler, öldükten sonra dirilmeyi ve mahkeme-i kübrâ'yı inkâr ederler, inanmadıkları için de mücadeleye girişirler, yalan yanlış fikirlerinde ısrar edip dururlar.
Kıyametin kopacağı kesindir. Bütün Enbiyâ-i izam, bütün semâvî kitaplar onu haber vermişlerdir.
Kıyametin ne zaman kopacağını, bu müthiş saatin ne zaman geleceğini Allah-u Teâlâ'dan başka kimse bilmez. Kesin olarak bilinen, alâmetleri zuhur etmeden kopmayacağıdır. Birisi zuhur edince, diğerleri birbiri ardından ortaya çıkar.
Önce küçük alâmetler zuhur edecektir. Ahir zaman devrinde yaşıyoruz. Kıyametin küçük alâmetlerinin hemen hepsi zulur etmiştir. Büyük alâmetlerin de zuhur etmesinden sonra her an kıyametin kopması beklenebilir.
Kıyametin Küçük Alâmetlerinden Bazıları:
Kıyamet kopmadan önce küçük alâmetler bir bir meydana çıkacaktır.
Hadis-i şerif'lerde belirtilen küçük alâmetlerin başlıcaları hülâsa olarak şunlardır:
• İlmin ortadan kalkıp cehâletin yerleşmesi,
• Zinânın alenî hâle gelmesi,
• Sarhoşluk veren içkilerin yaygınlaşması,
• Oyun ve çalgı âletlerinin ortaya çıkması ve yaygınlaşması,
• Câriyenin (köle kadının) efendisini doğurması,
• Çobanların zenginleşerek bina yapmakta yarışması,
• Zekât verilecek kimse bulunamayacak kadar servetin çoğalması,
• Aynı dâvâyı güden iki büyük topluluğun birbirleriyle savaşması,
• Adam öldürme hadiselerinin fazlalaşması,
• Emanetin ganimet bilinmesi,
• Elli kadına bir erkek düşecek şekilde erkek nüfusunun azalması,
• Müslümanların kıldan ayakkabı giyen, küçük gözlü ve geniş yüzlü insan gruplarıyla savaşması,
• İnsanların hayatlarından bıkarak ölülere gıpta etmesi,
• Peygamber olduğunu iddiâ eden otuza yakın deccalin türemesi,
• "Allah" veya "Lâ ilâhe illâllah" diyen bir kimsenin kalmaması.




Yine Hadis-i şerif'lerin ifadelerine göre kıyamet alâmetleri şöyle gelişecektir:
• Kur'an-ı kerim'in önemi insanlar tarafından unutulacak,
• Cihad ve irşad faaliyetleri terkedilecek,
• Namaz kılınmayacak,
• Zekât angarya kabul edilecek,
• Fâiz yemeyen kimse kalmayacak,
• Büyük bir bereketsizlik olacak,
• Gasp hadiseleri çoğalacak,
• Liderliğe elverişli kişiler azalacak,
• Seviyesiz ve şahsiyetsiz kişiler idareci olup başa geçecek,
• Fâsıklar toplumun efendisi hâline gelecek,
• Ahmak ve alçaklar dünyanın en mutlu insanları olacak,
• Anne-babaya isyan edilip erkekler hanımlarının emrine girecek,
• Akrabalık bağları kesilecek,
• Sonra gelenler geçmişlerine lânet okuyacak,
• Akşam mümin olarak yatan kişi sabah kâfir olarak kalkacak; sabah mümin olarak kalkan kişi akşam kâfir olacak,
• Yalancılar tasdik edilip doğru konuşanlara itibar edilmeyecek,
• Kitapların sayısı artacak,
• Başa geçen âmirler halka zulmedecek,
• Şerrinden korkulan kimselere itibar edilecek,
• Ticareti dürüst olmayan kimseler ele geçirecek,
• İş ehil olmayanlara verilecek,
• Emanet kelepir kabul edilecek,
• Aza kanaat edilmeyecek, çok ile de doyulmayacak,
• Yağmurlar yıldırımlar çoğalacak,
• Zelzeleler artacak,
• Madenler yok olacak,
• Mescidler süslenmekle birlikte ibadete önem verilmeyecek,
• İnsanlar mescidlerle birbirine karşı övünecekler,
• Câhiller aynı zamanda dürüst olmayan zâhidler türeyecek,
• Sadece din dışı ilimler öğrenilecek,
• Âni ölümler çoğalacak,
• Erkekler erkeklerle, kadınlar kadınlarla yetinecek,
• Kadınlar her hususta ön plâna çıkarılacak,
• Erkekler kadınlara benzemeye çalışacak,
• Açıklık çıplaklık yayılacak,
• Fuhuş ve hayâsızlık çoğalacak...

fakiri
16-01-2013, 19:02
Kıyametin Büyük Alâmetleri;(On Büyük Alâmet):

Huzeyfe'tül-Gıfârî -radiyallahu anh- Hazretleri buyurur ki:"Bir gün aramızda konuşurken Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-Efendimiz yanımıza geldi. "Ne konuşuyordunuz?" diye sordu. Arkadaşlar "Kıyamet gününden bahsediyorduk." dediler. Bunun üzerine buyurdular ki:"Siz daha evvel on alâmet görmedikçe kıyamet kopmayacaktır." (Müslim: 2901)Hadis-i şerif'in devamında arzedilen büyük alâmetler şunlardır:Duhân (Duman), Deccal, İsa bin Meryem Aleyhisselâm'ın inişi, Ye'cüc ve Me'cüc, Dabbetü'l-Arz, Güneşin battığı yerden doğuşu, Hicaz tarafından büyük bir ateşin çıkması, biri doğuda, biri batıda, biri de Arap yarımadasında olmak üzere üç yerin batması.

1. DUHÂN

Büyük bir duman demektir. Kıyamet gününden evvel hakikati zuhur edecek, bütün yeryüzünü kaplayacak, bu hal kırk gün sürecektir. Yeryüzü âdeta bacasız bir fırın, içinde ateş yanmış bir oda gibi ısınacaktır. Müminler bu dumandan hafif nezleye tutulmuş gibi çok az etkilenecekler; kâfir ve münafıklar ise şiddetle sarsılacaklar, sarhoş gibi olacaklardır.

2. DECCAL

Âhir zamanda bu isimde bir şahıs türeyip önce peygamberlik daha sonra da ilâhlık dâvâsında bulunacak ve göstereceği hârikulâde şeyler sayesinde bir süre insanları saptıracaktır.Rüzgâr gibi bir hıza sahip olarak yeryüzünü dolaşacak, sadece Kudüs-ü şerif'e, Mekke-i mükerreme'ye ve Medine-i münevvere'ye giremeyecektir.İmran bin Husayn -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde:"Âdem'in yaratılışı ile kıyametin kopması arasında Deccal'den daha büyük bir fitne yoktur." buyurmuştur. (Müslim: 2946)

3. HAZRET-İ İSA ALEYHİSSELÂM

İsa Aleyhisselâm Allah-u Teâlâ'nın İsrailoğulları'na gönderdiği ve mucizevî bir şekilde doğmuş bir peygamberidir. Kudsî ruhla desteklenmiştir ve Allah-u Teâlâ'nın bir kelimesidir.İsa Aleyhisselâm ölmemiş, semâya çekilmiştir. Cesedi ile birlikte semâda yaşamaktadır. Deccâlin fitnesi ile müslümanların iyice bunaldığı bir sırada yeryüzüne inecektir ve icraatlarını gerçekleştirecektir. İsa Aleyhisselâm'ın halen sağ olduğuna, âhir zamanda mutlaka yeryüzüne inerek Muhammed Aleyhisselâm'ın şeriatı ile hükmedeceğine ve Allah yolunda mücadele mücahede edeceğine inanmak farzdır.Bu husus tevatür derecesine ulaşmış; Kitap, Sünnet ve İcmâ ile sabit olmuştur.İsa Aleyhisselâm'ı çok sevmeli ve gelmesini de beklemeliyiz, ancak henüz daha gelmiş değil. Bu yüzden bu çıkanların hepsi sahtedir, yalancıdır, soytarıdır.Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'lerinde şöyle buyurur:"Şüphesiz ki o, kıyametin kopacağını gösteren bir bilgidir." (Zuhruf: 61)İsa Aleyhisselâm'ın yeryüzüne inmesi de kıyametin en büyük ve en bariz alâmetlerinden birisidir."Ehl-i kitaptan her biri, ölümünden önce İsa'ya muhakkak iman edecektir. Kıyamet gününde de o onlara şâhit olacaktır." (Nisâ: 159)

4. YE'CÜC ve ME'CÜC

Aslı ve nesebi belirsiz iki kabile, önlerine çekilmiş olan barajı aşıp yeryüzüne yayılacaklar. Bir müddet etrafı ifsad etmeye çalışacaklar. Daha sonra İsa Aleyhisselâm'ın duâsı ile mahvolacaklar. Bunlar Çinliler'dir.Üçüncü dünya harbi bir âfâttır, Allahu âlem bu olacak.Yahudiler Arabistan'ı istilâya hazırlanıyor. Çinliler ise dünyayı istilâ etmek için hazırlanıyor. Âyet-i kerime'de:"Biz o gün onları (Ye'cüc ve Me'cüc'ü) bırakırız, dalgalar hâlinde birbirine girerler." buyuruluyor. (Kehf: 99)Dalga dalga dünyanın üzerine hücum ederler ve memleketleri istilâ ederler. Öyle harpler olacak ki, bu harplerde çok erkek zayi olacak.Çinlilerin istilâsı bir helâkiyettir.Âyet-i kerime'de şöyle buyurulmaktadır:"Nihayet Ye'cüc Me'cüc (sedleri) açıldığı zaman her tepeden saldırırlar." (Enbiyâ: 96)

5. DABBETÜ'L-ARZ

Âhir zamanda Allah-u Teâlâ'nın emirlerinin terkedildiği, insanların gerçek dini değiştirdikleri sırada çıkacak olan bir hayvandır. Takibedenin yetişemeyeceği, kaçanın kurtulamayacağı bir süratte olacaktır.Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:"(Kıyametin kopacağına dair) O sözün tahakkuk zamanı yaklaşınca onlara yerden bir dabbe çıkarırız da insanların âyetlerimize yakinen iman etmemiş olduklarını söyler." (Neml: 82)Allah-u Teâlâ bu Dabbe'yi kıyametin kopması gibi büyük bir hadisenin başlangıcı olarak, insanların Kur'an-ı kerim'e kesin olarak inanmayışları sebebiyle ortaya çıkaracaktır.Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuşlardır:"Dabbetü'l-arz, beraberinde Musa Aleyhisselâm'ın asası, Süleyman Aleyhisselâm'ın mührü bulunduğu halde çıkar. Mühür ile müminin yüzünü parlatır, asa ile kâfirin burnunu kırar. Öyle ki insanlar sofra üzerinde biraraya gelirler de, mümin kâfirden ayırt edilip tanınır." (Tirmizî)Böylece mümin ile kâfir tanınmış olacak. Böyle bir gün yaklaştığı zaman tevbeler kabul edilmeyecek, içinde bulundukları duruma göre insanların hükümleri verilecek.


6. GÜNEŞİN BATIDAN DOĞMASI

Kıyametin büyük alâmetlerinden birisi de, Allah-u Teâlâ'nın izni ve emriyle bir defaya mahsus olmak üzere güneşin bir Cuma günü battığı yerden doğmasıdır.Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuştur:"Kıyamet alâmetlerinden ilk meydana gelecek olanı güneşin battığı yerden doğması ve Dabbe'nin kuşluk vaktinde insanlara (yerden) çıkmasıdır." (İbn-i Mâce: 4069)Bu iki alâmetin arasında uzun bir zaman olmayacaktır.Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde güneşin batıdan doğduğunu gördüklerinde yeryüzü halkının tevbelerinin kabul edilmeyeceğine hükmederek şöyle buyurur: "Rabb'inin bazı âyetleri (mucizeleri) geldiği gün, kişi daha önce inanmamışsa veya imanında bir hayır kazanmamışsa, imanı ona hiç fayda sağlamaz." (En'âm: 158) Bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:"Güneş battığı yerden doğmadıkça kıyamet kopmayacaktır. O battığı yerden doğduğu zaman bütün insanlar iman edecek, fakat o gün daha evvelden iman etmeyen, yahut imanında bir hayır kazanamayan hiç kimseye imanı fayda vermeyecektir." (Müslim: 157)

7. HİCAZ TARAFINDAN BÜYÜK BİR ATEŞİN ÇIKMASI

Medine yahudilerinin en büyük bilgini olup sonra İslâm'la müşerref olan Abdullah bin Selâm -radiyallahu anh-: "Kıyamet alâmetlerinin birincisi nedir?" diye sorduğu zaman Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:"Kıyametin ilk alâmeti, bir ateşin çıkıp insanları batıya sürmesi." buyurmuştur. (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 1368)Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde ise şöyle buyururlar:"Hicaz toprağından, Busrâ'daki develerin boyunlarını aydınlatacak bir ateş çıkmadıkça kıyamet kopmaz." (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 2121 -Müslim: 2902)

8. 9. 10. ÜÇ BÜYÜK YER ÇÖKÜNTÜSÜ OLMASI

Huzeyfe -radiyallahu anh-den rivayet edilen diğer bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:"Kıyametten önce, birisi doğuda, birisi batıda ve birisi de Arap yarımadasında olmak üzere üç çöküntü meydana gelecektir." (Müslim: 2901) Mehdi Aleyhisselâm'ın Zuhuru:Hazret-i Mehdi'nin zuhur etmesi de kıyamet alâmetlerindendir. Onun âhir zamanda geleceğine dâir birçok Hadis-i şerif'ler vardır.Asr-ı saâdet'ten bu yana asırlardır müslümanların kâffesi; âhir zamanda Ehl-i beyt'e mensup bir zâtın çıkıp din-i İslâm'ı güçlendireceğine, adaleti hâkim kılacağına, müslümanların ona tâbi olup İslâm beldelerinde hâkimiyet kuracağına, bu zât-ı âlîye "Mehdi" denileceğine inanmışlardır. Böylece bu Hadis-i şerif'ler mütevâtir derecesine ulaşmıştır.Abdullah bin Mesud -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şeriflerinde şöyle buyururlar:"Kıyametin kopmasına bir gün bile kalsa, Allah-u Teâlâ o günü uzatarak benim soyumdan bir kişi gönderecektir. Adı adımın, babasının adı babamın adının aynısı olacak, zulüm ve zorbalık altında inleyen yeryüzünü huzur ve adaletle dolduracaktır." (Ebu Dâvud, Tirmizi)(Bu hususla ilgili diğer Hadis-i şerif'ler ve gerekli açıklamalar Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri'nin "Kıyamet ve Alâmetleri" isimli eserinde ayrıntılı bir şekilde izah edilmiştir.) Kıyametin Vaktini Yalnız Allah-u Teâlâ Bilir:Mekkeli müşrikler her ne zaman kıyametin korkunçluğunu, onda olan-biten şeyleri, neticesinde olacak hesap ve cezayı duyarlarsa, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'e gelerek tekrar tekrar kıyametin ne zaman kopacağını sorarlar, "Eğer sen Peygamber isen bize zamanını haber ver!" derlerdi. "Sana kıyamet saatinin ne zaman gelip çatacağını soruyorlar." (A'raf: 187 - Nâziat: 42)Kıyamet saati Allah-u Teâlâ'nın kendi ilminde kalmasını istediği, bunun için de yarattıklarından hiç kimseyi ona muttali kılmadığı bir gaybtır.Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:"Resul'üm! De ki: Onu ancak Rabb'im bilir. Onun vaktini O'ndan başka bilecek yoktur.Ağırlığını göklerin ve yerin kaldıramayacağı o saat, sizlere ansızın gelecektir." (A'raf: 187)İnsanlar dünyaya ve dünyanın imarına kendilerini kaptırmış oldukları bir halde, hiç umulmadık bir anda geliverecektir.Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde buyururlar ki:"Andolsun ki kıyamet kopacaktır. O kadar ki, alıcı ile satıcı aralarındaki elbiseyi açacaklar, amma alım-satım henüz tamamlanmadan ansızın kıyamet kopacak, açık kalan elbiseyi katlayıp dürmek mümkün olmayacaktır.Yemin ederim ki elbette kıyamet kopacaktır. Öyle ki, sağmal devesinin sütünü sağıp gelen kişiye ondan içmek nasip olmadan ansızın kopacaktır.Hiç şüphe yok ki, kıyamet mutlaka kopacaktır. Öyle ki, kişi havuzunu sıvayıp onaracak, amma kıyamet ansızın kopacak da havuzun suyunu kullanmak mümkün olmayacaktır.Kıyamet elbette kopacaktır. O kadar ki yemek yemeğe başlayan kişi lokmasını ağzına götürecek, derken ansızın kıyamet kopacak, o lokmayı yemek nasip olmayacaktır." (Buhârî - Müslim)Kıyamet Allâmül-ğuyûb olan Allah-u Teâlâ'nın kendi Zât-ı akdes'ine tahsis ettiği gayb işlerindendir.Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:"Sanki sen onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. Resul'üm! De ki: Onun bilgisi ancak Allah'ın katındadır. Fakat insanların çoğu bilmezler." (A'raf: 187)İnsanların çoğu bunun bilgisinin Allah katında olduğunu bilmedikleri gibi, kıyametin kopma zamanının gizli tutulmasındaki sırrı da bilmemektedirler.Diğer Âyet-i kerime'lerde ise şöyle buyuruluyor:"Sende ona ait bilgi yoktur ki anlatasın. Onun bilgisi Rabb'ine aittir. Sen ancak ondan korkacak olan kimselere o tehlikeyi haber verensin. Onlar o kıyameti gördükleri gün, sanki dünyada bir akşamdan veya kuşluk vaktinden fazla kalmamış gibi olurlar." (Nâziat: 43-46)Kıyamet gününde dirilip kıyam edenler, o günün şiddet ve dehşeti, sonsuzluk ve sınırsızlığı karşısında ömürlerinin bir akşam veya bir kuşluk vakti gibi çabuk geçtiğini anlayacaklar ve kaçırdıkları fırsatlar için derin bir pişmanlık duyacaklardır.

TERAZİ
18-01-2013, 14:31
http://www.youtube.com/watch?v=PDDhNrgVIsA

Biraz da bu ömer hakkında cimnastik yapalım.

Ben size gizli bir şey söyleyeyim:
Ben hayatta iken Cenâb-ı Hakk sizi korur. Fakat beni aldıkları an, bütün tedbirlerinizi alın, sonrasını bilmiyorum." demişlerdi.
2005 yılında ailecek ziyaret eden kardeşlerimizle aralarında şöyle bir mevzu geçer:
"Değmez kızım, değmez! Halkı bırak, Hakk'a dön! Evine gir, en içteki uçtaki odana gir, ibadetle taatle, ihlâs, teslimiyet, mahviyetle meşgul ol çok az zaman kaldı."
"Ne kadar zaman kaldı efendim?"
"Yedi yıl kadar var."

Bu kermaeti kendinden menkul tekfirci cahil adamın kendine ait görüşleri varmı ki?

fakiri
18-01-2013, 14:46
Bu forumda bi felâket tellâlı , nemimeci, koğucu ve dedi-kducu DESIFRE vardı ; o yetmiyormuş gibi bir de şimdi TERAZİ LâSTİK CİMNASTİK geldi !

Şirretlerinden ve şerlerinden Rabbimize sığınalım diyorum.

fakiri
18-01-2013, 15:40
Mehdi Aleyhisselâm'ın Zuhuru:

Hazret-i Mehdi'nin zuhur etmesi de kıyamet alâmetlerindendir. Onun âhir zamanda geleceğine dâir birçok Hadis-i şerif'ler vardır.
Asr-ı saâdet'ten bu yana asırlardır müslümanların kâffesi; âhir zamanda Ehl-i beyt'e mensup bir zâtın çıkıp din-i İslâm'ı güçlendireceğine, adaleti hâkim kılacağına, müslümanların ona tâbi olup İslâm beldelerinde hâkimiyet kuracağına, bu zât-ı âlîye "Mehdi" denileceğine inanmışlardır. Böylece bu Hadis-i şerif'ler mütevâtir derecesine ulaşmıştır.
Abdullah bin Mesud -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şeriflerinde şöyle buyururlar:
(Ebu Dâvud, Tirmizi)
(Bu hususla ilgili diğer Hadis-i şerif'ler ve gerekli açıklamalar Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri'nin "Kıyamet ve Alâmetleri" isimli eserinde ayrıntılı bir şekilde izah edilmiştir.)

TERAZİ
18-01-2013, 15:48
Bu forumda bi felâket tellâlı , nemimeci, koğucu ve dedi-kducu DESIFRE vardı ; o yetmiyormuş gibi bir de şimdi TERAZİ LâSTİK CİMNASTİK geldi !

Şirretlerinden ve şerlerinden Rabbimize sığınalım diyorum.

Ne oldu fakiri bu tekfirci cahil senin şeyhinmiydi yoksa? Çok alıngan gördüm seni.

fakiri
18-01-2013, 16:16
Kıyametin Vaktini Yalnız Allah-u Teâlâ Bilir:


Mekkeli müşrikler her ne zaman kıyametin korkunçluğunu, onda olan-biten şeyleri, neticesinde olacak hesap ve cezayı duyarlarsa, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'e gelerek tekrar tekrar kıyametin ne zaman kopacağını sorarlar, "Eğer sen Peygamber isen bize zamanını haber ver!" derlerdi.

(A'raf: 187 - Nâziat: 42)
Kıyamet saati Allah-u Teâlâ'nın kendi ilminde kalmasını istediği, bunun için de yarattıklarından hiç kimseyi ona muttali kılmadığı bir gaybtır.
Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"Resul'üm! De ki: Onu ancak Rabb'im bilir. Onun vaktini O'ndan başka bilecek yoktur.
İnsanlar dünyaya ve dünyanın imarına kendilerini kaptırmış oldukları bir halde, hiç umulmadık bir anda geliverecektir.
(A'raf: 187)
İnsanların çoğu bunun bilgisinin Allah katında olduğunu bilmedikleri gibi, kıyametin kopma zamanının gizli tutulmasındaki sırrı da bilmemektedirler.
Diğer Âyet-i kerime'lerde ise şöyle buyuruluyor:
(Nâziat: 43-46)
Kıyamet gününde dirilip kıyam edenler, o günün şiddet ve dehşeti, sonsuzluk ve sınırsızlığı karşısında ömürlerinin bir akşam veya bir kuşluk vakti gibi çabuk geçtiğini anlayacaklar ve kaçırdıkları fırsatlar için derin bir pişmanlık duyacaklardır.

Ercan Tekin
18-01-2013, 17:56
Ne oldu fakiri bu tekfirci cahil senin şeyhinmiydi yoksa? Çok alıngan gördüm seni.
Allah c.c. bizleri dosdoğru yolundan ayırmasın

rabbinsadikkulu
18-01-2013, 17:59
Allah c.c. bizleri dosdoğru yolundan ayırmasın

Allah (cc) bizi sırat-ı müstakim den ayırmasın. amin

fakiri
18-01-2013, 18:29
Kur'an-ı kerim'in kıyamet ve mahşerin korkunç manzaralarına geniş yer ayırması, canlı bir şekilde vasıflandırması karşısında Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'e devamlı surette kıyametle ilgili sorular soruluyordu. Yahudiler ise bir imtihan maksadıyla böyle bir suale cüret etmişlerdi. Çünkü gerek Tevrat'ta gerekse diğer semâvî kitaplarda kıyametin zamanı bildirilmemişti. Bu soruyu soranlar, Resulullah Aleyhisselâm'ın bunun aksine bir şey söyleyip söyleyemeyeceğini anlamak istiyorlardı. Yoksa bilgi edinmek niyetinde değillerdi.
Âyet-i kerime'de şöyle buyurulmaktadır:
"Resul'üm! İnsanlar sana kıyametin zamanını soruyorlar.
De ki: Onun bilgisi Allah'ın katındadır.
Ne bilirsin, belki de zamanı yakındır." (Ahzab: 63)
Allah-u Teâlâ ancak kendisinin bildiği bir hikmet gereğince, bunun bir sır olarak kalmasını takdir buyurmuştur.
"Kıyametin vaktine dair bilgi O'nun katındadır." (Zuhruf: 85)
O'nun ilminden hiçbir şey gizli kalmaz, O'nun takdir buyurmadığı hiçbir şey meydana gelmez.
İnsanın vazifesi, geleceği muhakkak olan o günü düşünerek, elde fırsat dilde ruhsat varken hayatını düzene sokmak, hâlini ıslah etmekten ibarettir. Çünkü ahirette iyiler iyiliklerinin, kötüler de kötülüklerinin karşılıklarını daha çok göreceklerdir.
"Kıyamet ne zaman kopacak?" diye soran bir zâta Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
"O gün için ne hazırladın?" buyurmuşlardır. (Tirmizî)


Allah-u Teâlâ müşriklerin yalanlama, inat ve inkârlarından dolayı, azabın kendilerine gelmesini uzak görerek, alay ve eğlence yollu, başlarına azabın hemen gelmesini istediklerini haber vererek Âyet-i kerime'sinde şöyle buyuruyor:
"Diyorlar ki:
Eğer doğru söylüyorsanız, vâdettiğiniz kıyamet günü ne zaman?" (Enbiyâ: 38 - Sebe: 29 - Yâsin: 48 - Mülk: 25)
Gerçekte onlar kıyametin gelişini imkânsız sanıyorlardı. Halbuki onun geleceği muhakkaktır ve herhangi bir kimse istemediği için geri kalmaz, herhangi bir kimsenin istemesiyle de vaktinden önce gelmez.
"De ki:
Size vâdolunan bir gün vardır ki, siz ondan ne bir saat geri kalırsınız, ne de ileri geçebilirsiniz." (Sebe: 30)
Kıyamet, insanların ecelleri gibidir. İnsanın eceli geldiğinde, bir göz açıp kapatıncaya kadar ileri veya geri alınmadığı gibi, kıyamet zamanı geldiğinde de bir saniye olsun ileri veya geri alınmaz.
İnanmayanlar, azap her taraftan kendilerini kuşattığı zamanki durumlarının korkunçluğunu eğer bilselerdi, elbette onu acele istemezlerdi. Fakat kalplerinin körlüğü bu tehdidi onlara basit gösterdi, uyanıp da Hakk'a yönelmediler.
Âyet-i kerime'lerde şöyle buyurulmaktadır:
"Kâfirler ne yüzlerinden ne de sırtlarından ateşi savamayacakları, kendilerine yardım da edilmeyeceği zamanı bir bilselerdi!
Doğrusu o, onlara ansızın gelecek ve onları şaşkına çevirecek.
Artık onu ne geri çevirmeye güçleri yeter, ne de kendilerine mühlet verilir." (Enbiyâ: 39-40)
"Size vâdedilen mutlaka gelecektir. Siz onun önüne geçemezsiniz." (En'am: 134)
İşte iman etmeyenlerin ebedi cezaları! Kıyametin gelmesini kendilerinden çeviremedikleri gibi, tevbe edip özür beyan etmeleri için kendilerine mühlet de verilmez.
Allah-u Teâlâ Muhammed Aleyhisselâm'a bu toplanmanın muhakkak olacağını ve kaçınılmasının imkânsız olduğunu bildirmesini emretmiş, görevinin sadece tebliğ olduğunu beyan buyurmuştur:
"Resul'üm! De ki: O bilgi ancak Allah katındadır. Ben ise apaçık bir uyarıcıyım." (Mülk: 26)
Cebrâil Aleyhisselâm'ın genç bir insan şeklinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'e gelmesi, İslâm ve ihsan'dan sorup cevap aldıktan sonra kıyametin ne zaman kopacağını sorması, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in de:
"Bu hususta kendisine sorulan kimse, sorandan daha bilgili değildir." diye cevap vermesi meşhurdur. (Buhârî - Müslim)
Âyet-i kerime'lerde şöyle buyurulmaktadır:
"Kıyamet saatini bilmek Allah'a havale edilir." (Fussilet: 47)
"Kıyamet saatini bilmek ancak Allah'a mahsustur." (Lokman: 34)
Allah-u Teâlâ o günü daha önce hükmettiği belirli bir zaman için ertelemektedir. Bu süre ne artar ne de eksilir.
Âyet-i kerime'de:
"Biz onu ancak sayılı bir müddetin sona ermesi için erteledik." buyuruluyor. (Hud: 104)
Dünyanın sayılı müddeti son bulup ömrü tamam oluncaya kadar ahiret tehir olunacak ve o sayılı hesabın bittiği dakikada kıyamet kopacaktır.

fakiri
18-01-2013, 19:05
Kıyamet Ansızın Kopacaktır:

İlâhî mahkemenin kurulup amellerin ölçüleceği, hesabın görüleceği o kıyamet günü gelmek üzeredir. Çok yakınlarında olmasına rağmen insanlar ondan gafil bulunuyorlar. O korkunç gün, mukadder vakti gelince ansızın gelecektir.
Âyet-i kerime'lerde şöyle buyurulmaktadır:
"Onlar kıyamet zamanının ansızın başlarına gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar?" (Muhammed: 18)
"Ne bilirsin, belki de kıyamet saati yakındır. Ona inanmayanlar, onun çabuk gelmesini istiyorlar. İnananlar ise ondan korkarlar ve onun gerçek olduğunu bilirler.
İyi bilin ki kıyamet saati hakkında tartışanlar apaçık bir sapıklık içindedirler." (Şûrâ: 17-18)
Allah-u Teâlâ kıyamet karşısında müminlerin tutumlarıyla münkirlerin tutumlarını tasvir buyurmaktadır.
Müminler aynel-yakin bildikleri için kıyametten korkarlar ve titrerler. O günde bütün insanların bir muhasebeye ve muhakemeye çekileceklerine inandıkları için hallerini düzeltmeyi lüzumlu görürler.
Münkirler ise kıyametin asılsız bir vehimden ibaret olduğunu sanırlar. Kalplerini hiçbir şey titretmez. Olacağına inanmadıkları içindir ki kendilerini bekleyen âkıbeti tahmin edemezler.
Âyet-i kerime'de şöyle buyurulmaktadır:
"İnkâr edenler, kendilerine o saat ansızın gelinceye, yahut da o kısır günün azabı kendilerine gelinceye kadar onun hakkında hep şüphe içindedirler." (Hacc: 55)
Göz önünde bunca deliller varken, Âyet-i kerime'ler okunurken; bunlar Hakk'ı hatırlamazlar, Hakk'tan yana olmazlar, imansızlık ve müşriklik ederler, Allah'tan korkmazlar, ahiret için hazırlanmazlar.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'lerinde şöyle buyurur:
"Allah tarafından kuşatıcı bir felâket gelmesi veya farkında olmadan kıyametin ansızın kopması karşısında kendilerini emin mi gördüler?" (Yusuf: 107)
"Onlar hiç ummadıkları bir sırada kıyamet zamanının ansızın başlarına gelmesinden başka bir şey mi bekliyorlar?" (Zuhruf: 66)

fakiri
20-01-2013, 09:28
Çarçabuk Geçen Dünya:

Allah-u Teâlâ Resulullah Aleyhisselâm'a hitap ettikten sonra, tekrar kıyameti yalanlayanlara dönerek Âyet-i kerime'lerinde şöyle buyurdu:
(Kıyâmet: 20)
Hep bu geçici dünyanın zevk ve lezzetleri için çalışmak gerektiğini sanıyorsunuz, daha hayırlı ve devamlı olan ahiret için hiçbir hazırlıkta bulunmuyorsunuz.
(Kıyâmet: 21)
O âlemdeki mükâfat ve mücâzâtı hiç düşünmüyorsunuz.
Allah-u Teâlâ birçok Âyet-i kerime'lerinde dünya hayatının gelip-geçici olduğunu, ahiret hayatının ise ebedî olduğunu haber vermiş, müminleri dünya hayatına bağlanarak ebedî hayatlarını mahvetmekten sakındırmıştır.
Akıllı kimsenin dünyaya aldanmaması, dünya sevgisine aşırı derecede kapılmaması gerekir. Serap gibi parıldar, bulut gibi geçer gider.
Ukbayı bırakıp dünyaya meyletmek, Hakk'ı bırakıp bâtıla sarılmak demektir. Hakk ve hakikati unutup dünya lezzetlerine dalanlar büyük bir belâya ve huzursuzluğa uğramışlardır.
İnsan dünyada yüzyıl da yaşasa, dünyanın bütün varlığı ahirete nispetle bir lokma bile değildir. Çünkü sonu olan şeyin, sonu olmayan şeye mukayesesi bile yapılamaz.
Dünyayı ahirete tercih etmek; kâfirin küfründeki, münafığın nifakındaki, âsinin mâsiyetindeki gizli hastalığını gösteren bir işarettir. Onların bütün gayretleri dünya lezzetlerini elde etmek içindir. Dünyanın süsü, eğlence ve lezzetleri gözlerini kör etmiş, basiretlerini örtmüştür. Allah-u Teâlâ'ya kavuşmayı aslâ akıllarına getirmezler. Ahiret yerine dünya hayatına râzı olurlar, geçici olanı ebedî olana tercih ederler.
Diğer taraftan hesap ve ceza gününü düşünerek hayatını ona göre düzenleyen, Rabb'inin rahmetine ümit bağladığı kadar azabından da o nispette korkan, nefislerini hevâ ve heveslerine tâbi olmaktan alıkoyan müminlere de çok büyük müjdeler vardır.
Dünya, ahireti kazanmak için bir vasıtadır, gaye değildir. Dünyanın câzip güzelliklerinin, gelip geçici tat ve lezzetlerinin insanı Allah yolundan alıkoymaması ve ahireti unutturmaması gerekir.

RedveKabul
21-01-2013, 09:30
Kıyamet Ansızın Kopacaktır:


İyi bilin ki kıyamet saati hakkında tartışanlar apaçık bir sapıklık içindedirler." (Şûrâ: 17-18)



Evet Kıyamet Ansızın Kopacaktır.

Kuran-ı Kerim de açık ve net bir şekilde "zamanını siz bilemezsiniz..." "Kıyamet ansızın kopacaktır " "Zamanını sadece O bilir " Şeklinde ayetler varken bu alametler neyin nesi ?

Ne zaman gelip çatacak diye kıyamet saatini soruyorlar sana. De ki: "Ona ilişkin bilgi Rabbim katındadır. Onu, vakti geldiğinde belirginleştirecek olan yalnız O'dur. Göklere de yere de ağır gelmiştir o. O size ansızın gelecektir, başka değil." Sen onu iyice biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: "O'na ilişkin bilgi ALLAH katındadır, fakat insanların çokları bilmiyorlar.)" Araf 187

Ayeti açalım biraz;

Peygamberimize soruyorlar Kıyamet ne zaman kopacak? O da diyor ki; Ben bilmem onun bilgisi Rabbim katındadır ve o size ansızın gelecektir.

Ayet bunu ifade ederken hadislerle bildirilen küçük alametler, büyük alametler, yok Mehdi yok deccal vs de neyin nesi oluyor? Hani kıyametin bilgisi sadece Allah'ın katındaydı hani Peygamberimiz "onun hakkında benim bir bilgim yok" demişti?

Ve ayete göre ansızın gelecekse nasıl oluyor da bir sürü alametlerden bahsedilebiliyor? Alametler ortaya çıkınca kıyametin ansızın çıkmasından nasıl söz edilebilir?

Anlayan varsa beri gelsin.

fakiri
21-01-2013, 10:06
Evet Kıyamet Ansızın Kopacaktır.

Kuran-ı Kerim de açık ve net bir şekilde "zamanını siz bilemezsiniz..." "Kıyamet ansızın kopacaktır " "Zamanını sadece O bilir " Şeklinde ayetler varken bu alametler neyin nesi ?

Ne zaman gelip çatacak diye kıyamet saatini soruyorlar sana. De ki: "Ona ilişkin bilgi Rabbim katındadır. Onu, vakti geldiğinde belirginleştirecek olan yalnız O'dur. Göklere de yere de ağır gelmiştir o. O size ansızın gelecektir, başka değil." Sen onu iyice biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: "O'na ilişkin bilgi ALLAH katındadır, fakat insanların çokları bilmiyorlar.)" Araf 187

Ayeti açalım biraz;

Peygamberimize soruyorlar Kıyamet ne zaman kopacak? O da diyor ki; Ben bilmem onun bilgisi Rabbim katındadır ve o size ansızın gelecektir.

Ayet bunu ifade ederken hadislerle bildirilen küçük alametler, büyük alametler, yok Mehdi yok deccal vs de neyin nesi oluyor? Hani kıyametin bilgisi sadece Allah'ın katındaydı hani Peygamberimiz "onun hakkında benim bir bilgim yok" demişti?

Ve ayete göre ansızın gelecekse nasıl oluyor da bir sürü alametlerden bahsedilebiliyor? Alametler ortaya çıkınca kıyametin ansızın çıkmasından nasıl söz edilebilir?

Anlayan varsa beri gelsin.

Senin peygamberin bu konuda da susmayı tercih etmiş anlaşılan ! Ayette, Kıyametin bilgisi yani, kopacağı gün ve saati bilmek Rabbimizin katında olduğu bildirilmiştir. Alâmetleri konusunda da Rabbimizin katındadır diye bir beyan var mı ? Ama, sen hadis munkiriliği yapacaksın ya, bu babda haber verilmiş hadisleri başka türlü nasıl inkâr edeceksin ?
Hadis Munkiri olduğun için de bu konularda "Anlayan varsa beri gelsin!" tekerlemeni papğan gibi, sürekli yapmak zorundasın ! Başka çaren yok çünkü !..

:rtfm:

RedveKabul
21-01-2013, 10:21
Anlayan varsa beri gelsin dedik anlamayanlara sözümüz yok bari sazanlık yapıp her konuya dalmasınlar.

Anlayanlara meselenin sadece zaman ve saatle sınırlı olmadığını kıyamet bilgisinin sahibinin sadece Allah olduğunu da hatırlatalım;

(Onlar): "Doğru iseniz bu tehdit ne zaman olacak?" diyorlar De ki: "(O'na ait) bilgi, Allah'ın yanındadır. Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım." (MÜLK/25-26)

Sana o kıyameti soruyorlar, ne zaman kopacak diye. Sen nerde, onu anlatmak nerde? Onun son ilmi Rabbine aittir. (NAZİ'AT/42-44)

fakiri
21-01-2013, 11:06
Anlayan varsa beri gelsin dedik anlamayanlara sözümüz yok bari sazanlık yapıp her konuya dalmasınlar.

Anlayanlara meselenin sadece zaman ve saatle sınırlı olmadığını kıyamet bilgisinin sahibinin sadece Allah olduğunu da hatırlatalım;

(Onlar): "Doğru iseniz bu tehdit ne zaman olacak?" diyorlar De ki: "(O'na ait) bilgi, Allah'ın yanındadır. Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım." (MÜLK/25-26)

Sana o kıyameti soruyorlar, ne zaman kopacak diye. Sen nerde, onu anlatmak nerde? Onun son ilmi Rabbine aittir. (NAZİ'AT/42-44)

Anlamayanların şahı sensin ! Buraya naklettiğin ayetler kıyametin kopma zamanına aittir. Alâmetlerini de sen bilemezsin diye Rasulullah :sav: Efendimize bir uyarı yoktur. Nitekim bu yüzden kıyametin alâmetelrine dair bir çok hadis-i şerif rivâyet edilmiştir. Hadis Munkirlerine göre ne ?

RedveKabul
21-01-2013, 11:11
Seni de listeye ekledim ona göre :rtfm: 94. sıranın hemen altına :O

fakiri
21-01-2013, 12:44
"Resul'üm! Sen Atmadın Allah Attı." (Enfâl: 17)

"Allah'tan Korkar, Takvâ Sahibi Olursanız Mualliminiz Allah Olur" (Bakara: 282)
(Furkân: 59)
"İnananların Allah'ı Zikir İçin Kalplerinin Saygı İle Yumuşaması Zamanı Hâlâ Gelmedi mi?" (Hadîd: 16)
"İlimde Derinleşmiş Olanlar 'O'na İnandık, Hepsi Rabb'imizin Katındandır.' Derler. Bunu Ancak Akl-ı Selim Sahipleri Düşünüp Anlar." (Âl-i imrân: 7)
HAKİKATİ KAVRAMA NOKTASI



Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde buyurur ki:
"Size ilimden az bir şey verilmiştir." (İsrâ: 85)
Nitekim Hızır Aleyhisselâm ile Musa Aleyhisselâm'ın kıssasını bir düşün!
Gemide yolculukları esnasında bir serçe kuşu gelip geminin kenarına kondu. Denizden bir-iki damla su aldı.
Hızır Aleyhisselâm şöyle buyurdu:
"Yâ Musâ! Benim ilmimle senin ilmin, Allah-u Teâlâ'nın ilminden şu serçenin denizden eksilttiği kadar eksiltir." (Buhârî. İlim 16)
Oysa o iki damla da Hazret-i Allah'ındır, senin neyin var? Hiç!
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde buyururlar ki:
"İlim ikidir. Biri dilde olup (ki bu zâhiri ilimdir) Allah-u Teâlâ'nın kulları üzerine hüccetidir. Bir de kalpte olan (mârifet ilmi) vardır.
Asıl gayeye ulaşmak için faydalı olan da budur." (Tirmizî)
Bu mevzular bâtınî ilim erbabına mahsustur. Bu hakikatler onlar için arzediliyor. Bu hakikatlerden ve bu ilimden haberdar olmayanlara da duyurmaya çalışılıyor.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in "Faydalı ilim" olarak tarif ettiği ilim bâtınî ilimdir.





Hakikat Nedir?
Kelime mânâsı olarak; "Gerçek", "Sâbit ve doğru olmak", "Bir şeyi gerçekleştirmek", mânâlarına gelen "Hak" kelimesinden türetilmiştir ve "En doğru, en mükemmel olan" mânâsında kullanılmıştır. Ayrıca "Gerçek ve var olan, var olduğu kesin ve açık olarak bilinen şey, mahiyet, doğru inanç, riyâdan arınmış amel ve tam olarak maksada uygun düşen söz" mânâlarını da içine alır.
Âdem Aleyhisselâm'dan kıyamete kadar değişmeyen hükümlere de hakikat denir.
Bâtınî olarak ise; "Zâhirin ardındaki örtülü ve gizli mânâ, dini hayatın en yüksek seviyede yaşanarak ilâhî sırlara âşinâ olunması" demektir.
"Hakk" Allah-u Teâlâ'nın güzel isimlerinden birisidir. Var olan yalnız O'dur, var gibi görünen her şey O'nun yaratması ile var olmuşlardır. Hak ile hakikatin bütün mertebeleri O'nundur.


•Kur'an-ı kerim'in 77. sûre-i şerif'i, "Gönderilenler" mânâsına gelen "Mürselât" sûre-i şerif'idir ve:
"Birbiri peşinden gönderilenlere andolsun ki!" Âyet-i kerime'si ile başlamaktadır. (Mürselât: 1)
Allah-u Teâlâ bu gönderilenlerin her türlü hayırlarla, iyiliklerle gönderildiğini beyan buyurmaktadır.

forumdayim
22-01-2013, 19:14
kadir misirlioglunun ömer öngüt ile ilgili görüsü...

https://www.youtube.com/watch?v=UFNTqcuof2s

fakiri
23-01-2013, 11:51
Hakikat İle Hayır
Karşısında İnsanlar:

Hakikat ile hayır karşısında insanların durumlarını üç kısımda inceleyeceğiz:

Hakikati ve hayrı yayanlar.

Hakikati ve hayrı yalanlayanlar ve âkıbetleri.

Hakk'a ve hakikata uyanlar ve ilâhî hükme mazhar oluşları.




1. HAKİKATİ VE HAYRI YAYANLAR





Bunlar kimlerdir?
a. Hayır ile müjdeci peşpeşe gönderilen melekler.
Bu meleklerin kimi emir ve nehiy yani vahiy getirirler. Kimileri bir takım durumlarda ardarda devamlı gönderilirler.
Kimisi rüzgârların sevkine memurdur. Emrolunduğu yerde bulutları hareket ettirerek, Allah-u Teâlâ'nın dilediği yöne doğru sevkederler.
Rahmet melekleri yağmuru yağdırır, yağan yerleri sular, ilâhî lütfa mazhar eder.
b. Nur Saçan Peygamberler.Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'lerinde şöyle buyurmaktadır:
"Estikçe eserek (zararlıları) savurup atanlara andolsun ki!
(Hakikat) tohumlarını yaydıkça yayanlara andolsun ki!
(Hak ile bâtılın, hakikat ile dalâletin, doğru ile eğrinin) arasını ayırdıkça ayıranlara andolsun ki!
(Kalplerde) Allah'ın zikrini uyandıranlara andolsun ki!
Gerek (Allah'a yönelenleri) arıtmak, gerek (kötüleri) sakındırmak için olsun." (Mürselât: 2-6)

ile gönderilen peygamberler de birbirini izlemişlerdir.
İnsanlar hak din üzerinde idiler. Sonradan ihtilâf ve tefrikaya düşerek doğru yoldan saptılar. Bunun üzerine Allah-u Teâlâ onlara azabı ile korkutan ve rahmetini müjdeleyen peygamberler gönderdi.
İlk peygamber Âdem Aleyhisselâm'dır. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise yaratılış itibarı ile ilk, peygamber olarak da son peygamberdir.
Bu arada birçok peygamberler gelip geçmiştir. Kur'an-ı kerim'de isimleri geçen ve kıssaları az veya çok anlatılan peygamberler olduğu gibi, isimleri anılmayan ve kıssaları anlatılmayan peygamberler de vardır.
Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime'sinde şöyle buyuruyor:
"Resul'üm! Andolsun ki, senden evvel de peygamberler gönderdik. Sana onların kimini anlattık, kimini de anlatmadık." (Mümin: 78)
Sayıları yüz yirmi dört bini bulan bu seçkin rehberler, Rahmet-i ilâhî'nin birer tecellileridirler. Hâlik-ı Azimüşân'ı en iyi bilenler onlardır.
Acziyetlerini her zaman için itiraf eden, azamet-i ilâhî karşısında korkan ve titreyen, nur saçan bu peygamberler Kelâmullah'ı tebliğ ve telkin ettiler. insanları Allah'ın birliğine davet ve kul olmaya teşvik ettiler. Onlara "Sirâc-ı münir" denilmiştir. Allah'ın nurunu yayan ve saçanlar onlardır.
Allah-u Teâlâ onları yol gösterici ve öğüt verici olmaları için bizzat kendisi terbiye etmiş, din ve dünya işlerinde önder kılmıştır. Onlar beşeriyetin ilk mürebbileridirler. Her biri birer numunedirler.
İnsanları Allah yoluna çağırdılar. O'nun emir ve yasaklarını dinlemeye ve itaat etmeye teşvik ettiler. Yoldan sapanların âkıbetlerinin kötü olacağını, dünya saâdetinden ve ahiret selâmetinden mahrum olacaklarını haber verdiler. "İşittik, itaat ettik!" diyenleri âlâ-yı illiyyîne çıkardılar, söz dinlemeyenleri kendi hallerine bıraktılar.
c. Peygamber Vekili Âlimler.
Allah-u Teâlâ lütfundan, ikram ve ihsanından olarak, Peygamber Aleyhimüsselâm Efendilerimiz'den sonra da vekillerini gönderdi ve onları da peşpeşe gönderdi.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde buyururlar ki:
(Ebu Dâvud)
Dünya bozulmaya yüz tuttuğu, fitne ve fesadın arttığı bir zamanda Allah-u Teâlâ sevdiği ve seçtiği bu kullarından birini gönderir, o ifsadı kaldırır.
Hepsi de ayrı ayrı gönderilmişlerdir.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz diğer bir Hadis-i şerif'lerinde buyururlar ki:
"Ümmetimin âlimleri benî İsrail'in peygamberleri gibidir." (K. Hafâ)
Onların vekillerinden murad, kibâr-ı evliyâullahtan olan mürşid-i kâmillerdir. Başkasına şamil değildir.

Enbiyâ-i izam Hazerâtı ümmetlerini kati delillerle Allah yoluna dâvet ettikleri gibi, Vâris-i enbiyâ olan ümmetin seçkinleri de halkı Hakk'a dâvet ederler. Bir Hadis-i şerif'te şöyle buyurulmaktadır:
"Âlimler peygamberlerin varisleridir." (Buhârî)
Nübüvvetin üstünde hiçbir rütbe olmayacağına göre, bu rütbeye vâris olmaktan daha büyük şeref tasavvur edilemez.
Allah-u Teâlâ kimi sevip seçmişse, onu dilediği vazifede memur kılar. Her birisini ayrı vazifelerle, ayrı bilgilerle, ayrı tecelliyatlarla ayrı ayrı göndermiştir. Birine verdiğini diğerine vermemiştir.
Sevdiği ve seçtiği kulunu kendisine çeker, yüzüne yüzü ile tecelli eder, dilediğini lütfeder.
Bir Hadis-i kudsî'de şöyle buyurmaktadır:
"Sonra ben yüzümle onlara yönelirim. Yüzümle yöneldiğim bir kimseye neyi vermek istediğimi, herhangi bir kimsenin bileceğini mi sanırsınız?"
(Allah-u Teâlâ devamla şöyle buyurdu:)
"Onlara ilk vereceğim şey, nuru kalplerine akıtmaktır. İşte o zaman ben onlardan haber verdiğim gibi, onlar da benden haber verirler." (Hâkim)
Onların tebliği daima kati delillere dayandırıldığından, onları yıkmak ve çürütmek imkânsızdır. Zanlarıyla karşı çıkanlar her zaman için zelil düşmüşlerdir.
Bir Hadis-i kudsî'de şöyle buyuruluyor:
"Böylelerinin sözleri peygamberlerin sözleri gibidir." (Ebû Nuaym, Hilye)
Onlar şu Âyet-i kerime'nin lütuf tecelliyatına mazhardırlar:
"Yarattıklarımızdan öyle bir topluluk da vardır ki, onlar Hakk'a iletirler ve Hakk ile hüküm verirler." (A'râf: 181)
Onlar Resulullah Aleyhisselâm'ın nurunu taşıyanlar ve Allah-u Teâlâ'nın kudsî ruh ile desteklediği kimselerdir.
Onlar hem ahkâm-ı ilâhiyi tebliğ ederler, hem de Allah-u Teâlâ'nın onlara hususi duyurduğu ilmi yayarlar.






Not: forumdayım adlı üyeye : Astığın link ve yazı burada kaçıncı defa sıldığını bir kotrol ettin mi ? Takılı kalan bozuk plâk gibisiniz... Kadir Mısır mıdır makarna mıdır nedir, o en önce siyasilere kendi yalakalanmalarına baksın diyorum.

forumdayim
23-01-2013, 22:46
Not: @forum (http://www.ihvanforum.org/member.php?u=89646) dayım adlı üyeye : Astığın link ve yazı burada kaçıncı defa sıldığını bir kotrol ettin mi ? Takılı kalan bozuk plâk gibisiniz... Kadir Mısır mıdır makarna mıdır nedir, o en önce siyasilere kendi yalakalanmalarına baksın diyorum.

"et tekraru ahsen velevkane yüzseksen"
yanlis gördügüm fikirleri düzeltmeyi bir borc bilirim... birileri kabul etmesede diger masum müslümanlarin o tuzaga düsmemeleri icin bunu yaparim...

ehlinimet
24-01-2013, 06:52
"et tekraru ahsen velevkane yüzseksen"
yanlis gördügüm fikirleri.
Ömer efendinin size uyarılarını hep Ayeti kerime ve hep hadisi şerifler ile yaptığını hepiniz biliyorsanız.Yanlış gördüğünüz zaten belli bir kere de doğru görebilseniz teşekkür etmeniz gerekir.O sizi çok kere uyardı amma siz ayeti kerimeleri ve hadisi şerifler okunduğun da
yüzseksen" derece ters dönüyorsunuz.

fakiri
24-01-2013, 08:36
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'lerinde şöyle buyurmaktadır:
"Estikçe eserek (zararlıları) savurup atanlara andolsun ki!
(Hakikat) tohumlarını yaydıkça yayanlara andolsun ki!
(Hak ile bâtılın, hakikat ile dalâletin, doğru ile eğrinin) arasını ayırdıkça ayıranlara andolsun ki!
(Kalplerde) Allah'ın zikrini uyandıranlara andolsun ki!
Gerek (Allah'a yönelenleri) arıtmak, gerek (kötüleri) sakındırmak için olsun." (Mürselât: 2-6)




2. HAKİKATİ VE HAYRI YALANLAYANLAR



Allah-u Teâlâ hangi kavme ne zaman bir peygamber göndermişse, oranın halkı her defasında mutlaka iki gruba ayrılmıştır:
-Dâveti kabul edenler.
-Dâveti reddeden ve yalanlayanlar.
Nitekim bir Âyet-i kerime'de şöyle buyurulmaktadır:
"Andolsun ki biz Semud kavmine: 'Allah'a kulluk edin!' desin diye kardeşleri Salih'i gönderdik.
Hemen birbirleriyle çekişen iki zümre oluverdiler." (Neml: 45)
Bir fırkası Salih Aleyhisselâm'a icabet ederek iman şerefi ile müşerref olurken, diğer bir fırkası ise şirk ve küfürlerinde ısrar edip Salih Aleyhisselâm'a cephe aldılar, muhalefet ettiler. Aralarında çetin bir çekişme ve mücadele başladı.
Nitekim Resulullah Aleyhisselâm'ın da zaman-ı saâdetlerinde halk iki fırkaya ayrılmış ve aralarında mücadele başlamıştı.
Hak-bâtıl mücadelesi insanlık tarihi boyunca sürüp gelmiş ve kıyamete kadar da devam edeceği muhakkaktır.
Salih Aleyhisselâm'a pek az kimse iman etmişti. Çoğunluk onu yalanladılar, inanmayı reddettiler, bozguncuların peşine takıldılar.
Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurmaktadır:
"Sonra biz birbiri ardı sıra peygamberlerimizi gönderdik. Her ümmete peygamberi geldikçe onu yalanladılar." (Müminûn: 44)
Onlar peygamberleri ve getirdikleri hükümleri yalanlama hususunda, kendilerinden önceki yalanlayıcı sapıkların girdikleri yolu takip ettiler.
Böyle yaptıkları için Allah-u Teâlâ şöyle buyurdu:
"Biz de onları birbiri ardından yok ettik ve hepsini efsane yaptık." (Müminûn: 44)
Tâ ki onların başlarına gelmiş olan felâketleri işitip duranlar, onlardan öğüt ve ibret almış olsunlar.
"Uzak olsun iman etmeyen kavim!" (Müminûn: 44)
Yalanlayanlar şüphesiz ki felâh bulmazlar, er geç cezalarını görürler. İnanan ve uyanlar ise, hikmet gereği geçici olarak bir takım sıkıntılara uğrasalar bile âkıbetleri saâdet ve selâmettir.
Allah-u Teâlâ her ümmete bir elçi göndererek kendilerine lâzım gelen tebliğâtın yapılmış olduğunu bir Âyet-i kerime'sinde şöyle haber vermektedir:
"Andolsun ki biz her ümmete: 'Allah'a ibadet edin, Tâğut'tan sakının!' diye bir peygamber gönderdik." (Nahl: 36)
Allah'a kulluk edin ve O'nu birleyin. Allah'tan başkasına, şeytana, putlara ve sapıklığa çağıran önderlere uymayın.
"İçlerinden kimine Allah hidayet etti, kimine de sapıklık hak oldu." (Nahl: 36)
Yani sapıklığı tercih ettiği ve bunu hak ettiği için, sapıklık ondan ayrılmaz bir parça oldu.
"Yeryüzünde gezin de, yalanlayanların sonunun nasıl olduğunu görün!" (Nahl: 36)
Belki onların uğradıkları azabı düşünürsünüz de ibret alırsınız.
"Sen onların hidayete ermelerini ne kadar istesen de şüphesiz ki Allah, saptırdığı kimseleri hidayete erdirmez ve onların yardımcıları da yoktur." (Nahl: 37)
Kötü tercihi sebebiyle dalâlete sapanları Allah-u Teâlâ zorla hidayete erdirmez. Hükmünün onlara uygulanmasını önleyecek, azabından kurtarabilecek hiç kimseleri de yoktur.
Âyet-i kerime'lerde şöyle buyurulmaktadır:
"Onlardan öncekiler de (peygamberlerini) yalanladılar da, hiç ummadıkları yerden onlara azap geldi." (Zümer: 25)
Kendilerini emniyet içinde hissederlerken, azabın gelip çatacağından gaflet halinde bulunurken azap kendilerine gelip çattı.
"Bak! O uyarılanların sonu nasıl oldu?" (Sâffât: 73)
Hiçbir uyarıya kulak asmadılar, uyarıcılara dönüp bakmadılar. Sonra da ne müthiş felâketlere uğradılar.
"Biz de onlardan intikam aldık. Bak! Yalanlayanların sonu nasıl oldu?" (Zuhruf: 25)
Nasıl helâk olup yok olduklarını ve Allah-u Teâlâ'nın müminleri nasıl kurtardığını gör!
"Hak onlara geldiğinde onu yalanladılar. Fakat alaya aldıkları şeyin haberleri yakında kendilerine gelecektir." (En'âm: 5)
Allah'ın âyetleri ile alay etmenin, kendilerine neye mâl olduğunu pek yakında anlayacaklardır.
Bu yalanlayıcılar peygamberlerin ilimlerini küçük gördüler, akıllarına güvenerek doğru yolu bulduklarını zannettiler.
"Peygamberleri onlara apaçık delilleri getirince, kendilerinde olan ilim ile gururlandılar. Alaya aldıkları şey onları kuşatıverdi." (Mümin: 83)
Hakikate uymamalarının cezası başlarına indi, kendi cehalet ve hamakatlarına ancak o zaman anlamış oldular.
"Bütün bunlar peygamberlerini yalanladılar, azabım da onlara hak oldu." (Kâff: 14)
Hepsi de lâyık oldukları azaplara kavuştular.
"Hayır! Onlar hak kendilerine gelince onu yalanladılar. Şimdi onlar karışık bir durum içindedirler." (Kâff: 5)
Kararsız ve şaşkındırlar, hak ve hakikati bulamazlar.
"Bâtılı hakkın yerine koymak için mücadele etmişlerdi." (Mümin: 5)
Aslı esası olmayan, kendi kafalarına göre uydurmuş oldukları zan ve vehimlere uyarak münakaşalara atılmışlardı.
"İşte onlar, kendilerinden önce cinlerden ve insanlardan gelip geçmiş ümmetlerin içinde, aleyhlerinde söz hak olmuş (azap gerçekleşmiş) kimselerdir. Doğrusu onlar hüsrana uğrayanlardır." (Ahkâf: 18)
Şeytana uymak suretiyle aslî fıtratlarını kaybetmişler, ilâhî hükümleri inkâr ederek ebedî felâkete düşmüşlerdir.
"İslâm'a dâvet edilirken Allah'a karşı yalan uydurandan daha zâlim kim olabilir? Allah zâlimler güruhunu hidayete erdirmez." (Sâf: 7)
Böyle birisinden daha zâlim hiç kimse elbette ki olamaz.
"Böylece Rabb'lerinin peygamberlerine isyan ettiler. O da onları şiddeti gittikçe artan bir yakalayışla yakalayıverdi." (Hâkka: 10)

forumdayim
24-01-2013, 15:06
Ömer efendinin size uyarılarını hep Ayeti kerime ve hep hadisi şerifler ile yaptığını hepiniz biliyorsanız.Yanlış gördüğünüz zaten belli bir kere de doğru görebilseniz teşekkür etmeniz gerekir.O sizi çok kere uyardı amma siz ayeti kerimeleri ve hadisi şerifler okunduğun da derece ters dönüyorsunuz.

ayetlerle cevap veriyormus...
sanki ehli sünnet disinda olanlar veya sadece kuran diyip sünneti inkar edenler ayni iddeada degiller... demekki kisiler zihniyetlerine göre kurani yorumliyabiliyorlar... onun icin biz kendi düsüncemle alim müsveddelerini elestirmiyorum... ilmine güvendigim kisilerin düsüncelerini ortaya koyuyorum, isine gelen bunlari kabul eder isine gelmiyen kabul etmez...
siz iyi yapmissiniz onun düsüncelerini ortaya koyacak bir konu acmissiniz, bende o konuyla ilgilenenlere bu konuyla ilgili bu düsüncede olanlarda var diyerek onlarin daha sihhatli karar vermelerini saglamis oldugumu düsünüyorum... haydi kolay gelsin...

fakiri
24-01-2013, 15:13
ayetlerle cevap veriyormus...
sanki ehli sünnet disinda olanlar veya sadece kuran diyip sünneti inkar edenler ayni iddeada degiller... demekki kisiler zihniyetlerine göre kurani yorumliyabiliyorlar... onun icin biz kendi düsüncemle alim müsveddelerini elestirmiyorum... ilmine güvendigim kisilerin düsüncelerini ortaya koyuyorum, isine gelen bunlari kabul eder isine gelmiyen kabul etmez...
siz iyi yapmissiniz onun düsüncelerini ortaya koyacak bir konu acmissiniz, bende o konuyla ilgilenenlere bu konuyla ilgili bu düsüncede olanlarda var diyerek onlarin daha sihhatli karar vermelerini saglamis oldugumu düsünüyorum... haydi kolay gelsin...


Bu nezih yere gelip denyoluk yapma !.. Sıkıntın varsa "Türkiyede faiz alıp-verilebilir!" fetvasını verenlerden git bir de "içki de içilebilir" fetvası al ve kafanı çek...
Burası senin yerin değil...

forumdayim
24-01-2013, 15:15
Bu nezih yere gelip denyoluk yapma !.. Sıkıntın varsa "Türkiyede faiz alıp-verilebilir!" fetvasını verenlerden git bir de "içki de içilebilir" fetvası al ve kafanı çek...
Burası senin yerin değil...



bir seyler duymussunda onuda yanlis duymussun... hakaretinizi size iade ediyorum...

fakiri
24-01-2013, 15:40
bir seyler duymussunda onuda yanlis duymussun... hakaretinizi size iade ediyorum...

Bizim duymalarla - dedi kodularla işimiz yok ! Biz hakiakt ne ise onu olduğu gibi insanın yüzüne çarparız.
Onun için sataşma yapacağın yeri iyi bil ve ona göre yaz-çiz! Kadir Mısıroğlu'nun ucube ve cehalet içeren sözlerinin altında bizi susturacağını mı sandın ? Sen kendin ne biliyorsan onları yaz. Cevaplarımız sizin yedi sülâlenize yeterde artar bile...

forumdayim
24-01-2013, 16:43
Bizim duymalarla - dedi kodularla işimiz yok ! Biz hakiakt ne ise onu olduğu gibi insanın yüzüne çarparız.
Onun için sataşma yapacağın yeri iyi bil ve ona göre yaz-çiz! Kadir Mısıroğlu'nun ucube ve cehalet içeren sözlerinin altında bizi susturacağını mı sandın ? Sen kendin ne biliyorsan onları yaz. Cevaplarımız sizin yedi sülâlenize yeterde artar bile...




zavalli, dedikoduyla isi yokmus, biz faizin bir zerresinin kabede zina yapmaktan daha günah olduguna inaniriz...
kadir misirlioglunun kim oldugunuda türkiyedeki müslüman okur yazar kesimi iyi bilir, benim onu savunmama ihtiyaci yok...

fakiri
24-01-2013, 17:59
3. HAKK'A VE HAKİKAT'E UYANLAR
VE İLÂHÎ HÜKME MAZHAR OLUŞLARI
Hidayet:
Hidayet Allah-u Teâlâ'nın kendi zâtını bulmak için lütuf ve keremi ile kullarında halkettiği muvaffakiyettir.
İnanan bir mümin için hidayete ererek dünya saâdetine ve ahiret selâmetine nâil olmaktan daha büyük bir lütuf tasavvur edilemez.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'lerinde şöyle buyurmaktadır:
"Peygamber'e indirileni dinledikleri zaman; Hakk'ı tanıdıklarından ötürü gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün."
(Mâide: 83)
Bu da bu gibi kimselerin Hakk'tan yüz çevirmediklerini, hakikatlere tam bir teslimiyetle teslim olduklarını göstermektedir.
Kendilerine okunan âyetleri dinledikçe, gönülleri o imanın verdiği huzur ve sükunla doldukça;
"Derler ki: Rabb'imiz! Biz iman ettik, bizi de şâhit olanlarla beraber yaz!"
(Mâide: 83)
İman etmemenin düşünülemeyeceğini açıkça ifade ederek iç duygularını şöyle dile getirirler:
"Rabb'imizin bizi sâlihler zümresi arasına katmasını umarken, neden Allah'a ve bize gelen hakikate inanmayalım?" (Mâide: 84)
İnanmaları, tasdik etmeleri, hakkı ve hakikati kabul etmeleri sebebiyle de, bu gibi kimseler en büyük mükâfatlara kavuşacaklardır.
"Bu sözlerinden dolayı Allah onlara altlarından ırmaklar akan, içinde temelli kalacakları cennetler verdi. Güzel hareket edenlerin mükâfatı işte budur." (Mâide: 85)
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'lerinde hak ve hakikate çağırıldıkları zaman samimi müminlerin nasıl bir tavır takındıklarını beyan etmekte, böylelikle hidayeti bulmanın, bütünüyle İslâm'a girmenin yolunu göstermekte, arkasından da bu gibi kimselere müjdeler vermektedir:
"Aralarında hüküm verilmek üzere Allah'a ve Peygamber'ine çağırıldakları zaman, müminlerin sözü sadece: 'İşittik, itaat ettik!' demekten ibarettir.
İşte gerçek saâdete erenler onlardır."
(Nûr: 51)
Dünya saâdetini ahiret selâmetini elde edenler, umduklarına nâil olanlar onlardır.
"Kim Allah'a ve Peygamber'ine itaat ederse, Allah'tan korkar ve O'ndan sakınırsa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir." (Nur: 52)
Mümin bir kimse Allah'tan başka hüküm verecek hakem kabul etmez, O'na isyan hususunda hiç kimseye itaat etmez.
"Allah'tan başka bir hakem mi arayacağım?" der. (En'âm: 114)
Onun imanı böyle bir sapıklığa düşmesine fırsat vermez.
Çünkü Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime'sinde:
"Sakın Allah'ın âyetlerini yalan sayanlardan olma! Yoksa ziyana uğrayanlardan olursun." buyurmuştur. (Yunus: 95)
Allah-u Teâlâ'nın hükmüne karşı, hükmüne müracaat edilebilecek hiçbir hakem tasavvur olunamaz.
Mümin olarak amel-i sâlih işleyen herkesi, hoş ve güzel bir hayat ile yaşatacağına dair Allah-u Teâlâ Kur'an-ı kerim'inde buyurur ki:
"Kadın olsun erkek olsun, her kim mümin olarak sâlih amel işlerse, biz onu (dünyada) mutlaka çok güzel bir hayat ile yaşatırız." (Nahl: 97)
Allah-u Teâlâ sadece ahirette değil, dünyada da huzurlu bir hayat bahşeder. Bu, iman edip salih ameller işleyenlere bir vaad-i Sübhânî'dir.
Bol bir rızka nail olursa, şükrünü edâ ederek Rabb'inin rızâsını kazanır. Rızkını dar bulursa sabreder, kanaat eder, kısmetine râzı olur. Böylece yaşayışı yine güzel olur.
"(Âhirette ise) mükâfâtlarını yaptıklarının en güzeli ile ödeyeceğiz."
(Nahl: 97)
İmanları sebebiyle ve yaptıkları salih amellerden dolayı ebedî saâdetlere kavuşacaklardır.
Diğer bir Âyet-i kerime'de ise şöyle buyuruluyor:
"Kim mümin olarak sâlih amellerden yaparsa, artık o ne zulümden ne de hakkının yeneceğinden korkar." (Tâhâ: 112)
İşte dâvete icâbet etmenin, hakikati bulmanın mükâfatı budur.
"İman edip sâlih amel işleyenlere gelince, Allah onlara mükâfatını tam olarak verecektir. Allah zâlimleri sevmez." (Âl-i imrân: 57)
Onları cennnetlerine koyacak ve yine onları cemâl-i bâkemâlinin müşâhedesiyle tecelliyât nurları içinde bırakacaktır.

ehlinimet
24-01-2013, 20:50
Sıkıntın varsa "Türkiyede faiz alıp-verilebilir!" fetvasını verenler


http://img7.imagevenue.com/loc740/th_51760_Resim_001_122_740lo.jpg


http://img5.imagevenue.com/loc1139/th_30605_tara0001_122_1139lo.jpg

fakiri
25-01-2013, 13:10
3. HAKK'A VE HAKİKAT'E UYANLAR
VE İLÂHÎ HÜKME MAZHAR OLUŞLARI

Hidayet:

Hidayet Allah-u Teâlâ'nın kendi zâtını bulmak için lütuf ve keremi ile kullarında halkettiği muvaffakiyettir.
İnanan bir mümin için hidayete ererek dünya saâdetine ve ahiret selâmetine nâil olmaktan daha büyük bir lütuf tasavvur edilemez.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'lerinde şöyle buyurmaktadır:
Dünya saâdetini ahiret selâmetini elde edenler, umduklarına nâil olanlar onlardır.
"Kim Allah'a ve Peygamber'ine itaat ederse, Allah'tan korkar ve O'ndan sakınırsa, işte onlar kurtuluşa erenlerdir." (Nur: 52)
Mümin bir kimse Allah'tan başka hüküm verecek hakem kabul etmez, O'na isyan hususunda hiç kimseye itaat etmez.
"Allah'tan başka bir hakem mi arayacağım?" der.(En'âm: 114)

Onun imanı böyle bir sapıklığa düşmesine fırsat vermez. Çünkü Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime'sinde:
"Sakın Allah'ın âyetlerini yalan sayanlardan olma! Yoksa ziyana uğrayanlardan olursun." buyurmuştur. (Yunus: 95)
Allah-u Teâlâ'nın hükmüne karşı, hükmüne müracaat edilebilecek hiçbir hakem tasavvur olunamaz.
Mümin olarak amel-i sâlih işleyen herkesi, hoş ve güzel bir hayat ile yaşatacağına dair Allah-u Teâlâ Kur'an-ı kerim'inde buyurur ki:
"Kadın olsun erkek olsun, her kim mümin olarak sâlih amel işlerse, biz onu (dünyada) mutlaka çok güzel bir hayat ile yaşatırız." (Nahl: 97)
Allah-u Teâlâ sadece ahirette değil, dünyada da huzurlu bir hayat bahşeder. Bu, iman edip salih ameller işleyenlere bir vaad-i Sübhânî'dir.
Bol bir rızka nail olursa, şükrünü edâ ederek Rabb'inin rızâsını kazanır. Rızkını dar bulursa sabreder, kanaat eder, kısmetine râzı olur. Böylece yaşayışı yine güzel olur.

"(Âhirette ise) mükâfâtlarını yaptıklarının en güzeli ile ödeyeceğiz." (Nahl: 97)İmanları sebebiyle ve yaptıkları salih amellerden dolayı ebedî saâdetlere kavuşacaklardır.
Diğer bir Âyet-i kerime'de ise şöyle buyuruluyor:
"Kim mümin olarak sâlih amellerden yaparsa, artık o ne zulümden ne de hakkının yeneceğinden korkar." (Tâhâ: 112)
İşte dâvete icâbet etmenin, hakikati bulmanın mükâfatı budur.
"İman edip sâlih amel işleyenlere gelince, Allah onlara mükâfatını tam olarak verecektir. Allah zâlimleri sevmez." (Âl-i imrân: 57)
Onları cennnetlerine koyacak ve yine onları cemâl-i bâkemâlinin müşâhedesiyle tecelliyât nurları içinde bırakacaktır.

fakiri
27-01-2013, 16:36
O Yaratıyor,
O Gösteriyor:


Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurmaktadır:

"Hiçbir göz O'na erişemez, ihata ve idrak edemez. Fakat O bütün gözleri ihata eder." (En'am: 103)
İnsan insanı görüyor, yeri göğü görüyor, dağları denizleri görüyor. Halbuki aslında göz görmüyor, o varlıklar göze aksediyor. İşte bu bilinmiyor.
Görünenler görünmüyor, O'nun gösterdiğini bilmek lâzımdır. O yaratıyor ve gösteriyor.
Zira O, her şeyden her şeye yakındır.
Âyet-i kerime'sinde buyurur ki:
"Biz ona sizden daha yakınız, fakat siz görmezsiniz." (Vâkıa: 85)
O var olduğu için O'nunla görüyorsun, O'nunla işitiyorsun ve O'nunla konuşuyorsun.
Hülâsa-i kelâm hep O'nunlasın.
Eğer bu ilmi kavrarsanız Yaratıcı'yı kavramış olacaksınız. Kavrama noktalarından birisi de budur.
O yaratıyor, bir şekil veriyor ve onu gösteriyor. Yaratan'dan senin hiç haberin yok, yaratılmışlardan da haberin yok. Yer var, gök var deyip geçiyorsun. Halbuki O yaratıyor, O gösteriyor.
"Resul'üm! Sana ruhtan sorarlar. Onlara de ki: Ruh Rabb'imin emrindendir." (İsrâ: 85)
Âyet-i kerime'sinde beyan buyurulduğu üzere ruh Allah-u Teâlâ'nın emridir. Fakat insanoğlu bunu bilmiyor. Ruhunu çektiği zaman hani sen vardın? Var gibi görünüyordun, O'nunla var olduğunu bilmiyordun. O'nunla yürüdüğünü, O'nunla konuştuğunu, O'nunla gördüğünü bilmiyordun. Ruhunu çektiği zaman sende hiçbir şey olmadığını öğrendin mi? Hani sen vardın?

fakiri
28-01-2013, 10:15
Serî'ül-hisab:


Allah-u Teâlâ mahşer yerinde kullarını bir bir hesaba çeker ve bu hesap bir anda olup biter.
Âyet-i kerime'de:
"Allah hesabı çabuk görendir." buyuruluyor. (Bakara: 202)
Size bunun sırrını arz edelim:
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde buyurmuyor mu?
"Hiçbir göz O'na erişemez, ihata ve idrak edemez. Fakat O bütün gözleri ihata eder." (En'âm: 103)
Bütün gözleri ihata ettiğine göre, senin bir maske olduğun çıkıyor meydana. Sen bir maske olduğuna göre kâinat da bir maskedir. Maskeyi kaldır O var. O'ndan başkası yok.
Bütün insanların hesabını bir anda görmeye Kadir-i mutlak olan Hazret-i Allah budur. Şimdi anladınız mı?
Kendisinin ve kâinatın bir maske olduğunu gören de var, bilen de var.
Kim bilir, kim görür?
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:
"İçinizde... Görmüyor musunuz? " buyuruyor. (Zâriyât: 21)
Sen görmüyorsan, iyi bil ki gören de var, bilen de var.
Bu tecelliyat içinde olduğunu görene mahsustur, başkasına değil. Başkası sadece işitir, duyar, kabul eder veya etmez. Fakat o, O'nu görüyor, kendisinin bir maskeden ibaret olduğunu çoktan öğrenmiş.
Bu ledünî bir durumdur.
Nitekim Allah-u Teâlâ bir Hadis-i kudsî'de şöyle buyurmaktadır:
"Duyan kulağı olurum, o benimle işitir. Gören gözü olurum, o benimle görür. Eli olurum, o benimle dokunur. Ayağı olurum, o benimle yürür, (Kalbi olurum, o benimle anlar. Söyleyen dili olurum, o benimle konuşur)." (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 2042)
Bu bir Hadis-i kudsî'dir, anlamıyorsan buradan anla.
Bu kulları için açığa çıkmış. Onlar Cenâb-ı Hakk'ı görüyor, kendini görmüyor. O'ndan O'na yakın olduğunu hem görüyor, hem biliyor ve bildirdiği kadarını bildiriyor.
Bunlar muhsinlerdir, Cenâb-ı Hakk'ın has kullarıdır. "Nurun alâ Nur" olanlardır.
Nitekim:
"Resul'üm! Sen atmadın Allah attı." (Enfâl: 17)
Âyet-i kerime'si bunlara delâlet etmektedir.
Bu Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif'ler bu beyanlarımızı teyid ediyor.

fakiri
31-01-2013, 22:06
"Bir Bilene Sor!"

Aslında "Her şeyden her şeye yakın" olduğunu da haber veriyor. Böyle olduğu halde neden göremiyoruz ve bilemiyoruz?
Neden bilemediğimizi kendinde ara. Bu hakikatları görmeye kendi varlığın mânidir. Vücud elbiseni çıkarabilirsen, Var olanı görürsün. Zira senin gibi her şeye bir vücud vermiştir. Kâinatın vücudunu da çıkarabilirsen, yalnız O'nun var olduğunu; O'ndan başka vücud da olmadığını, mevcud da olmadığını görebilirsin.
Aslında O'ndan başka bir vücud da yok, mevcud da yok.
Bu gördüğün kâinat "Ol!" emr-i şerifi ile var olmuş, "Kün feyekün." elbisesidir. Yani O'nun emir ve hüküm elbisesidir. Herkes perdeyi görüyor, perdenin içindekini göremiyor.
Allah-u Teâlâ bir çok Âyet-i kerime'lerinde senden sana yakın olduğunu beyan buyurduğu halde, hâlâ bilemiyorsun!
Şu kadar var ki Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurmaktadır:
"Bunu bir bilene sor!" (Furkân: 59)
Bu bir emr-i ilâhidir. Dilediğine dilediği kadar bildirdiğini açık olarak ferman buyuruyor ve duyuruyor.
Bu hakikatleri bilebilmen ve öğrenebilmen için, ilim-irfan mektebine dehâlet etmen zaruridir.
Nitekim Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:
"Sâdıklarla beraber olunuz." buyurmaktadır.(Tevbe: 119)
Sâdıklar O'nun veli kulu olan Mürşid-i kâmil'lerdir.
Allah-u Teâlâ bu beyanlarını onların bilebileceğini beyan ediyor. Zira onların muallimi bizzat Allah-u Teâlâ'dır.
Âyet-i kerime'sinde:
"Allah'tan korkar, takvâ sahibi olursanız mualliminiz Allah olur" buyuruyor. (Bakara: 282)
Bunlar Allah-u Teâlâ'nın öğretmenleridir, Rabbânîleridir. Halka hak ve hakikati bildirirler, gizli yollardan Hakk'a yürütüp götürürler.
Zâhirî yani dış ilimlerle iç âlemi bilmek mümkün değildir.
"Âlimler peygamberlerin varisleridir." (Buhârî)
Hadis-i şerif'i dikkatle incelendiği zaman bu hakikat açıkça görülür.
Nübüvvetin üstünde hiçbir rütbe olmayacağına göre, bu rütbeye vâris olmaktan daha büyük şeref tasavvur edilemez.
Hiçbir peygamberin ümmeti vâris-i enbiyâ mertebesine nâil olamamıştır. Bu vazife ancak Ümmet-i Muhammed'e tevdi ve ihsan buyurulmuştur.
Onlar vâris-i enbiyâdır. Onlara "Vâris-i enbiyâ" denir.
Nitekim Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyuruyorlar:
"Allah-u Teâlâ benim göğsüme ne döktüyse ben de onu olduğu gibi Ebu Bekir'in göğsüne boşalttım."
Bu boşaltma vâristen vârise kıyamete kadar devam eder. Bu da ancak;
Sehm-i nübüvvete,
Sehm-i velâyete,
Hem sehm-i nübüvvete, hem sehm-i velâyete vâris olanlara mahsustur.
Bunlar Resulullah Aleyhisselâm'ın nuru ile, Allah-u Teâlâ'nın onlara bahşettiği ikinci Kudsî ruh'la bütün bu esrar-ı ilâhîyi bilirler, görürler ve söylerler.
Bir Hadis-i kudsî'de de Hakk Celle ve Alâ Hazretleri şöyle buyurur:
"Sonra ben yüzümle onlara yönelirim. Yüzümle yöneldiğim bir kimseye neyi vermek istediğimi, herhangi bir kimsenin bileceğini mi sanırsınız?"
Allah-u Teâlâ devamla şöyle buyurdu:
"Onlara ilk vereceğim şey nûru kalplerine akıtmaktır. İşte o zaman ben onlardan haber verdiğim gibi, onlar da benden haber verirler."
(Hâkim)
İşte bu Hadis-i kudsî, Allah-u Teâlâ'nın onlara verdiğini kimsenin bilemeyeceğini, onlara ihsan ve ikram ettiğini, başkasına vermediğini ve Hazret-i Allah'ı yalnız bunların bildiğini bize bildiriyor.

fakiri
01-02-2013, 10:27
Faydalı İlim:

Ey nefsini ilâh edinen! İçinde Cenâb-ı Hakk'ı görmeyip kendini gören, ilmi zandan öteye varmayan, hakikat ilminden mahrum edilen allâme!
Bu hakikatları anlamıyorsun diye, sakın inkâra kalkışma! Zira karşında Kelâmullah okunuyor, Hadis-i kudsî ve Hadis-i şerif'lerle izahı yapılıyor.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde buyurur ki:
"Size ilimden az bir şey verilmiştir." (İsrâ: 85)
Nitekim Hızır Aleyhisselâm ile Musa Aleyhisselâm'ın kıssasını bir düşün!
Gemide yolculukları esnasında bir serçe kuşu gelip geminin kenarına kondu. Denizden bir-iki damla su aldı.
Hızır Aleyhisselâm şöyle buyurdu:
"Yâ Musâ! Benim ilmimle senin ilmin, Allah-u Teâlâ'nın ilminden şu serçenin denizden eksilttiği kadar eksiltir." (Buhârî. İlim 16)
Oysa o iki damla da Hazret-i Allah'ındır, senin neyin var? Hiç!
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde buyururlar ki:
"İlim ikidir. Biri dilde olup (ki bu zâhiri ilimdir) Allah-u Teâlâ'nın kulları üzerine hüccetidir. Bir de kalpte olan (mârifet ilmi) vardır. Asıl gayeye ulaşmak için faydalı olan da budur." (Tirmizî)
Bu mevzular bâtınî ilim erbabına mahsustur. Bu hakikatler onlar için arzediliyor. Bu hakikatlerden ve bu ilimden haberdar olmayanlara da duyurmaya çalışılıyor.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in "Faydalı ilim" olarak tarif ettiği ilim bâtınî ilimdir.
Zâhirî ilim dış âlemimizi süslemek ve cehaletten kurtulmak içindir. Bâtınî ilim ise bu münevver yolu bilmek ve bulmak, iç âlemimizi nurlandırmak içindir.
Bu ise fenâdan başlar.
Fenâfişşeyh,
Fenâffirrasul,
Fenâfillâh merhalelerinden geçer.
Hakiki ilim Allah-u Teâlâ'nın bildirdiği, duyurduğu ilimdir.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:
"Onlar Allah'ı lâyıkıyla takdir edip bilemediler." buyuruyor. (Zümer: 67)
Niçin? Faydalı ilimden mahrum oldukları için.
İlmi satır ilmidir, sadır ilminden nasip almamış. Üstelik ilim birdir zannediyorlar.
Oysa ilim dörttür:
Zahirî ilim,
Tarikat ilmi,
Hakikat ilmi,
Marifetullah ilmi.
Onların gerçekten akıldan da haberleri yok. Akıl birdir zannediyorlar.
Oysa akıl beştir:
Akl-ı meaş,
Akl-ı mead,
Akl-ı nurânî,
Akl-ı kül,
Ulül-elbâb.
Nefisten ve nefis derecelerinden de habersizdirler.
Nefis dereceleri de yedidir:
Emmâre,
Levvâme,
Mülhime,
Râdiye,
Merdıyye,
Mutmainne,
Sâfiye.
Bu hakiki ilimden habersiz olan, bunları bilmeyen, aslında kendisini dahi bilmez, bilip tanıyamaz. Böyleyken onu yoktan var eden, nimetleriyle donatan, âzâlarını bir bir yerine koyup onu ana karnından çıkaran Hazret-i Allah'ı nasıl bilsin?
Bunların Cenâb-ı Hakk'ı bilmeyişleri, hakikatten mahrum oluşlarından ötürüdür. Hazret-i Allah'a iman etmiştir, İsm-i şerif'ini bilir, duymuştur.
Zâhirî ilimden nasibi kadar almış, hepsi o kadar. Hakikati bilmedikleri için; kendilerini âlim değil allâme zannediyorlar. Ehlince malum olan cehaletlerini böylece ortaya koyuyorlar.
İçlerinde öyleleri var ki, bunca Âyet-i kerime'leri ve Hadis-i şerif'leri bir kalemle inkâr eder, küfre kayar, haberi dahi olmaz.
Üstelik onun ihraz ettiği mevki ve makama avam halk aldanırlar, böylece onları da ifsat ederek imandan kaydırırlar.
Nitekim Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde âhir zaman âlimlerini tarif ederken:
"Onların âlimleri gökkubbe altındakilerin en şerlileridir." buyuruyorlar. (Beyhâki)

fakiri
01-02-2013, 23:19
Öğüt ve Uyarılar:

İlâhî ahkâm esastır. Hüküm Hazret-i Allah'ındır, yaratmak da emretmek de Allah'a mahsustur."

Kurtulmak için şu Âyet-i kerime'leri önüne sürüyorum. Bu ilâhî beyanlara dikkat et.
Bakıyorlar amma ne yaptıklarını bilmiyorlar. Açık açık gördükleri korkunç manzaralar karşısında gözleri hor ve hakir olmuş.
Allah-u Teâlâ'nın ikinci defa gadaba gelmesi halkı mahşere toplayacağı an olacak. Öyle bir an ki, ahiret güneşi bir mil kadar yaklaştırılmış, insanlar kan ter içinde hararetten kavrulurken, isyanlarına göre tere gömülmüşler. Kimi topuğuna, kimi diz kapağına, kimi de gırtlağına kadar batmış, bazılarını da ter tamamen kaplamış. Hiçbir taraftan imdat yok.
Mahşer yerinde herkesin Allah katındaki mevki ve derecesine göre uzun veya kısa süren bir bekleyiş olacak. Bu bekleyiş dayanılmaz bir hale gelince, mahkemenin başlaması için bir şefaatçı aramaya çalışacaklar, ulül-azm peygamberlere müracaat edecekler, sıra ile Âdem Aleyhisselâm'a, Nuh Aleyhisselâm'a, İbrahim Aleyhisselâm'a, Musa Aleyhisselâm'a, İsâ Aleyhisselâm'a başvuracaklar. Onlar ise "Aziz ve Celil olan Rabb'imiz bugün çok celallidir. Öyle ki, ne şimdiye kadar böyle gazaplı görünmüş, ne de bundan sonra görülecektir." diyerek her biri birer mazeret göstererek şefaat edemeyeceklerini beyan edecekler.
Sonunda da âlemlere rahmet olarak gönderilen Muhammed Aleyhisselâm'a gelerek haklarında şefaatçı olmasını isteyecekler.
O da Arşurahman'ın altına gelerek secdeye kapanacak, âhiret muâmelesinin başlaması için niyazda bulunacak. Allah-u Teâlâ ona lütfedecek, duâsını ve şefaatını kabul buyuracak ve hesap başlayacak.
Öyle korkunç anlar var.

fakiri
03-02-2013, 12:57
Derin Bir Süzgeç Olan
Hadis-i Şerif:


Seyyid-i Kâinat Sebeb-i mevcûdat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde buyururlar ki:
"İnsanlar helâk olmuşlardır, ancak âlimler müstesna. Âlimler de helâk olmuşlardır, ilmi ile amel edenler müstesna. İlmiyle amel edenler de helâk olmuşlardır, ihlâs sahipleri müstesna. İhlâs sahipleri de büyük bir tehlike üzerindedirler." (Keşf-ül Hafâ)
Şimdi Hadis-i şerif'in izahına geçelim:
"Bütün insanlar helâk olmuştur, âlimler müstesna. Âlimler de helâk olmuşlardır, ilmiyle âmil olanlar müstesna."
Bu nokta çok korkunçtur.
Zâhirde kalan âlimler de benlik içindedirler. Hep "Ben!" der, "Ben biliyorum!", "Ben söylüyorum!", "Ben irşad ediyorum!" der.
Bir Âyet-i kerime var. Allah-u Teâlâ buyurur ki:
"Allah hiç kimsenin göğsünde iki kalp yaratmamıştır." (Ahzâb: 4)
Ki birini muhabbet-i Mevlâ'ya, diğerini muhabbet-i mâsivaya hasretsin. Bir kalpte iki sevgi yaşamaz.
O "Ben"in gizli mânâsı, Allah-u Teâlâ o kalpte yok, varlık ve nefis var. Allah-u Teâlâ'nın ihsanını nefse bağlamış. Nefse bağladığı için nefis "Ben!" diyor, Allah-u Teâlâ'yı inkâr ediyor. Bunun apaçık mânâsı budur.
Gerçekten bir çoğu irşad ettiğini sanır, ifsad ettiğini bilmez. Niçin bilmez? Hakikati bilmediği için bilmez. Çünkü dıştan içeriye alınmamıştır. Evin dışında kalmış, dıştan sesleniyor. İlmi kafada kaldı, kalbine inmedi. Kur'an'ın nûru boğazdan aşağıya da inmedi. İçeriye nüfuz edemedi. Onun için hakikati bilmiyor, o ise her şeyi bildiğini sanıyor, kendisinin bir allâme olduğunu biliyor, hakikatta câhil olduğunu bilmiyor.
Bir insan hep "Ben!.. Ben!.." der, varlık toplar. O toplanan varlıklar nefsin varlığıdır. Bir insan dünyada iken "Benim şunum var, benim bunum var, ben şöyle yaptım, ben böyle yaptım!" der durur. Kabre girdikten sonra, o dedikleri hep kaldı. Hiçbir şey yok, bir kefen kaldı.
Zâhirden sonra hakikata geçmek için tarikat ilmini dahi bitirmek lâzımdır, bunu açık söylüyorum. Hakikata geçtikten sonra da kalbin içine nüfuz eder. Bir de bakar ki: "Eyvah! Ben kendimin bir şey bildiğimi zannediyordum, şimdiye kadar nasıl bu varlığı topladım, Hazret-i Allah'a nasıl şirk koştum?" der. Hiçbir şey bilmediği gibi, kendisini de bilmediğini o anda öğrenir, hakikat perdesi açılır, o zamana kadar yaptığı varlıklara istiğfara başlar ve hayatı boyunca devam eder.
Hatta ulemâdan bir zât der ki:
"Medreselerde yaladığım mürekkebi kırk senedir çıkarmaya çalışıyorum, hâlâ muvaffak olamadım."
Ne demek bu? İlim tahsili esnasında nefsin aldığı gururu hâlâ kalbinden silemediğini ifade ediyor. Halbuki bu zât ehl-i keşif olmuş.
İşte âlimler bunun için helâk oldu. Çünkü fenâdan bihaberdirler. Bunun için kalbi de yumuşamadı, yumuşamasına muvaffak olmadı.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'lerinde buyurur ki:
"İnananların Allah'ı zikir için kalplerinin saygı ile yumuşaması zamanı hâlâ gelmedi mi?" (Hadîd: 16)


•Bunun içindir ki Fenâfirrasul'e alınmayanların durumu çok tehlikelidir. Bunlar gerçek mânâda Hazret-i Allah'ı bilmez, Resulullah Aleyhisselâm'ı da bilmez.
Sebebi:
Fenâfirrasul'e alınmamış ki Resulullah Aleyhisselâm'ı bilsin.
Fenâfillah'a alınmamış ki Hazret-i Allah'ı bilsin.
Ene putunu eline almış, irşada kalkmış ve fakat ahirete bu put ile göçtüğü zaman hakikati görecek.
Zira Âyet-i kerime'de:
"Nefsini tertemiz yapıp arındıran felâh bulmuş kurtulmuştur.
Onu kirletip örten kişi ise elbette ziyana uğramıştır." buyuruluyor. (Şems: 9-10)
"El-fakru fahrî" Hadis-i şerif'inin sırrına mazhar olanlar, bu benlik dâvâsında bulunanlardan ikrah eder, fakat kimseye bir şey söylemez.
İlmiyle amel edenler niçin tehlikededirler?
Her ne kadar içeriye alınmışsa, içeriye nüfuz etmiştir. Yani kafadan kalbe inmiş, içeriye nüfuz etmiştir. Hiçbir şey bilmediğini bildi ve itiraf etti, istiğfara başladı. Fakat hiçbir şey olmadığını bilmez. Çünkü burada hiçbir şey olmadığını bilmesi için mârifetullah ilmi gerekiyor.
Hiç olduğunu bilenler dahi büyük bir tehlikededir. Bu Hadis-i şerif çok derin bir süzgeçtir!
Niçin tehlikededir?
O tuttuğu müddetçe helâk olmaz, bir an bırakırsa helâkına vesile olur. Allah-u Teâlâ tuttukça helâk olmazsın, atarsa helâk olursun. Zira sana âit hiçbir şey yoktur. Bir tek tüye sahip değiliz. Bir göze, bir ele, bir ayağa demiyorum, bir tek tüye sahip değiliz, buna rağmen "Ben!" dedik.
Yaratan O, nimetlerle donatan O, yaşatan O, öldüren yine O.


•Bunun özetini bir temsil ile üç noktada izah edeceğiz:
1. Zâhirde kalanlar kalp kapısında nakış yapar, caminin kapısındadır.
2. Hakikata alınanlar kalbin içine nüfuz etmiştir, caminin avlusundadır.
3. Mârifetullah ehline gelince, onlar camiye alınmışlardır. O Hakk'ı bulmuştur, Hakk iledir.
Buraya alınan bu veli kulları, dilerse Zât'ına yaklaştırır, dilerse uzaklaştırır, dilerse tutar, dilerse atar. Mahlûkun hiç hükmü yoktur. Burada görülüyor ki, muhlisler dahi büyük bir tehlikededirler. Avam demiyorum, veliler dahi büyük tehlikededirler. Nice velilerin kaydığına dair kitaplarda işaret var.
Hatta Âyet-i kerime'sinde buyuruyor ki:
"Allah dilediğini mağfiret eder, dilediğine azap eder. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir." (Âl-i imrân: 129)
Diğer bir Âyet-i kerime'de ise şöyle buyuruluyor:
"O dilediğine azap eder, dilediğine merhamet eder ve hepiniz O'na çevrilirsiniz." (Ankebût: 21)
Mahlûka ait hiçbir şey yok. İnsanların helâk olduğunu belirten bu Hadis-i şerif ne kadar mühim. Allah'ımız bizi bize bırakmasın, lütuf rızasından ayırmasın. Amin.
Seyyid-i Kâinat Sebeb-i mevcûdat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde buyururlar ki:
"İnsanlar helâk olmuşlardır, ancak âlimler müstesna. Âlimler de helâk olmuşlardır, ilmi ile amel edenler müstesna. İlmiyle amel edenler de helâk olmuşlardır, ihlâs sahipleri müstesna. İhlâs sahipleri de büyük bir tehlike üzerindedirler." (Keşf-ül Hafâ)
Şimdi Hadis-i şerif'in izahına geçelim:
"Bütün insanlar helâk olmuştur, âlimler müstesna. Âlimler de helâk olmuşlardır, ilmiyle âmil olanlar müstesna."
Bu nokta çok korkunçtur.
Zâhirde kalan âlimler de benlik içindedirler. Hep "Ben!" der, "Ben biliyorum!", "Ben söylüyorum!", "Ben irşad ediyorum!" der.
Bir Âyet-i kerime var. Allah-u Teâlâ buyurur ki:
"Allah hiç kimsenin göğsünde iki kalp yaratmamıştır." (Ahzâb: 4)
Ki birini muhabbet-i Mevlâ'ya, diğerini muhabbet-i mâsivaya hasretsin. Bir kalpte iki sevgi yaşamaz.
O "Ben"in gizli mânâsı, Allah-u Teâlâ o kalpte yok, varlık ve nefis var. Allah-u Teâlâ'nın ihsanını nefse bağlamış. Nefse bağladığı için nefis "Ben!" diyor, Allah-u Teâlâ'yı inkâr ediyor. Bunun apaçık mânâsı budur.
Gerçekten bir çoğu irşad ettiğini sanır, ifsad ettiğini bilmez. Niçin bilmez? Hakikati bilmediği için bilmez. Çünkü dıştan içeriye alınmamıştır. Evin dışında kalmış, dıştan sesleniyor. İlmi kafada kaldı, kalbine inmedi. Kur'an'ın nûru boğazdan aşağıya da inmedi. İçeriye nüfuz edemedi. Onun için hakikati bilmiyor, o ise her şeyi bildiğini sanıyor, kendisinin bir allâme olduğunu biliyor, hakikatta câhil olduğunu bilmiyor.
Bir insan hep "Ben!.. Ben!.." der, varlık toplar. O toplanan varlıklar nefsin varlığıdır. Bir insan dünyada iken "Benim şunum var, benim bunum var, ben şöyle yaptım, ben böyle yaptım!" der durur. Kabre girdikten sonra, o dedikleri hep kaldı. Hiçbir şey yok, bir kefen kaldı.
Zâhirden sonra hakikata geçmek için tarikat ilmini dahi bitirmek lâzımdır, bunu açık söylüyorum. Hakikata geçtikten sonra da kalbin içine nüfuz eder. Bir de bakar ki: "Eyvah! Ben kendimin bir şey bildiğimi zannediyordum, şimdiye kadar nasıl bu varlığı topladım, Hazret-i Allah'a nasıl şirk koştum?" der. Hiçbir şey bilmediği gibi, kendisini de bilmediğini o anda öğrenir, hakikat perdesi açılır, o zamana kadar yaptığı varlıklara istiğfara başlar ve hayatı boyunca devam eder.
Hatta ulemâdan bir zât der ki:
"Medreselerde yaladığım mürekkebi kırk senedir çıkarmaya çalışıyorum, hâlâ muvaffak olamadım."
Ne demek bu? İlim tahsili esnasında nefsin aldığı gururu hâlâ kalbinden silemediğini ifade ediyor. Halbuki bu zât ehl-i keşif olmuş.
İşte âlimler bunun için helâk oldu. Çünkü fenâdan bihaberdirler. Bunun için kalbi de yumuşamadı, yumuşamasına muvaffak olmadı.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'lerinde buyurur ki:
"İnananların Allah'ı zikir için kalplerinin saygı ile yumuşaması zamanı hâlâ gelmedi mi?" (Hadîd: 16)


•Bunun içindir ki Fenâfirrasul'e alınmayanların durumu çok tehlikelidir. Bunlar gerçek mânâda Hazret-i Allah'ı bilmez, Resulullah Aleyhisselâm'ı da bilmez.
Sebebi:
Fenâfirrasul'e alınmamış ki Resulullah Aleyhisselâm'ı bilsin.
Fenâfillah'a alınmamış ki Hazret-i Allah'ı bilsin.
Ene putunu eline almış, irşada kalkmış ve fakat ahirete bu put ile göçtüğü zaman hakikati görecek.
Zira Âyet-i kerime'de:
"Nefsini tertemiz yapıp arındıran felâh bulmuş kurtulmuştur.
Onu kirletip örten kişi ise elbette ziyana uğramıştır." buyuruluyor. (Şems: 9-10)
"El-fakru fahrî" Hadis-i şerif'inin sırrına mazhar olanlar, bu benlik dâvâsında bulunanlardan ikrah eder, fakat kimseye bir şey söylemez.
İlmiyle amel edenler niçin tehlikededirler?
Her ne kadar içeriye alınmışsa, içeriye nüfuz etmiştir. Yani kafadan kalbe inmiş, içeriye nüfuz etmiştir. Hiçbir şey bilmediğini bildi ve itiraf etti, istiğfara başladı. Fakat hiçbir şey olmadığını bilmez. Çünkü burada hiçbir şey olmadığını bilmesi için mârifetullah ilmi gerekiyor.
Hiç olduğunu bilenler dahi büyük bir tehlikededir. Bu Hadis-i şerif çok derin bir süzgeçtir!
Niçin tehlikededir?
O tuttuğu müddetçe helâk olmaz, bir an bırakırsa helâkına vesile olur. Allah-u Teâlâ tuttukça helâk olmazsın, atarsa helâk olursun. Zira sana âit hiçbir şey yoktur. Bir tek tüye sahip değiliz. Bir göze, bir ele, bir ayağa demiyorum, bir tek tüye sahip değiliz, buna rağmen "Ben!" dedik.
Yaratan O, nimetlerle donatan O, yaşatan O, öldüren yine O.


•Bunun özetini bir temsil ile üç noktada izah edeceğiz:
1. Zâhirde kalanlar kalp kapısında nakış yapar, caminin kapısındadır.
2. Hakikata alınanlar kalbin içine nüfuz etmiştir, caminin avlusundadır.
3. Mârifetullah ehline gelince, onlar camiye alınmışlardır. O Hakk'ı bulmuştur, Hakk iledir.
Buraya alınan bu veli kulları, dilerse Zât'ına yaklaştırır, dilerse uzaklaştırır, dilerse tutar, dilerse atar. Mahlûkun hiç hükmü yoktur. Burada görülüyor ki, muhlisler dahi büyük bir tehlikededirler. Avam demiyorum, veliler dahi büyük tehlikededirler. Nice velilerin kaydığına dair kitaplarda işaret var.
Hatta Âyet-i kerime'sinde buyuruyor ki:
"Allah dilediğini mağfiret eder, dilediğine azap eder. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir." (Âl-i imrân: 129)
Diğer bir Âyet-i kerime'de ise şöyle buyuruluyor:
"O dilediğine azap eder, dilediğine merhamet eder ve hepiniz O'na çevrilirsiniz." (Ankebût: 21)
Mahlûka ait hiçbir şey yok. İnsanların helâk olduğunu belirten bu Hadis-i şerif ne kadar mühim. Allah'ımız bizi bize bırakmasın, lütuf rızasından ayırmasın. Amin.

fakiri
03-02-2013, 15:33
BU YOLDA İLİM
PERDEDİR


Sofîlerden "İlim bu yolda perdedir" gibi sözler duyarsın ve bunlara inanmazsın. Bu sözü inkâr eyleme ki, doğrudur. Çünkü duygular ve duygu âzâları vasıtasıylahasıl olan ilimlerle meşgul olur, onlara dalarsan, bundan mahrum olursun.
Kalp bir havuz gibidir, beş duygu âzâsı da havuza dışarıdan akan beş dere gibidir. Eğer havuzun dibinden temiz su çıkarmak istersen, bunun çaresi, havuzdaki bütün suyu boşaltman, sonra bu suların getirdiği siyah çamuru çıkarman ve bir daha pis su gelmemesi için bu yolları kesmen ve havuzun dibini, içinden temiz, berrak su çıkabilecek şekilde yapmandır. Havuz siyah çamur ile dolu olduğu müddetçe içinden duru su çıkması imkânsızdır. Bunun gibi, kalbin içinden gelen ilim, dışarıdan gelenlerden kurtulmadıkça, maksat hasıl olmaz.
Fakat âlim, kendini öğrendiği ilimlerden ayırır, kalbini onlarla meşgul eylemezse, elde etmiş olduğu ilimler ona perde olmaz ve kalb gözünün açılması umulur. Şöyle ki: Kalb hayallerden ve hislerden kurtulunca, eski hayâlleri ona perde olmaz.
İlmin perde olmasının sebebi şudur ki, bir kimse Ehl-i sünnet itikadını öğrenir, münakâşa ve münâzaradaki delillerini de öğrenir, kendini tamamen buna verir ve bundan başka hiçbir ilim yoktur kabul eder, eğer kalbine başka bir şey gelse: "Bu duyduğumun aksinedir. Ona uymayan her şey bozuktur, yanlıştır" derse, böyle bir kimsede, işlerin hakikatinin bilinmesi mümkün olmaz. Çünkü; avâma öğretilen itikad, hakikatin sûretidir, kendisi değildir. Tam marifet olmalı ki, özün kabuktan ayrılması gibi, hakikatler sûretten ayrılsın.
Biliniz ki, mücadele ve münâzara ilmini o itikada yardımcı olarak öğrenene bir hakikat bildirilmez. Çünkü, elindekinin tam olduğunu sanmaktadır. Bu zan ona perde olur. "Bir şeyi öğrendiğine zann-ı galibi olan kimse, bu dereceden mahrum olduğu ekseriya mâlumdur." sözü meşhurdur. Bu da cedel (mücadele-münâzara) ilmine kendini verenlerin hâlidir. O halde, bu zannı silip atana, ilim perde olmaz. O zaman, onda da kalb açılması hâsıl olur. Derecesi çok yüksek olur. Onun yolu daha emniyetli, daha sağlam ve daha doğru olur. Zirâ temeli kuvvetli ilme dayanmayan kimse, ekseriya uzun zaman bâtıl hayallere bağlı kalır ve azıcık şüphe ona perde olur. Âlim ise böyle ziyanlardan emindir. O halde, "İlim perdedir" sözünün mânâsını mükâşefe derecesine ulaşmış bir kimseden duyarsan, böyle bil, sakın inkâr eyleme!
Fakat emir ve yasaklara uymayıp bozuk delillerle haramlara mübah diyen kâfirler ve nefislerine tâbi olan zavallılar, zamanımızda zuhur eyledi. Kendilerinde bu haller aslâ bulunmadığı halde, sofîlerin sekir halinde söyledikleri lüzumsuz, saçma sözlerden bir kaç tanesini alıp kendilerine süs veriyorlar: Yaptıkları iş, her gün yıkanıp taranmak, güzel elbiseler giyip seccadesini yaymak, sonra da ilmi ve âlimleri kötülemektir. Böyleleri öldürülmelidir. Onlar şeytan ahlâklıdırlar, insanları aldatıyorlar.
Allah-u Teâlâ ve Resul'ü -sallallahu aleyhi ve sellem- ilmi ve âlimleri övüyorlar. Bütün dünyayı ilme dâvet ediyorlar. Her şeye mübah diyen bu zavallı, hâl sahibi olmadığı ve ilmi elde etmediği için, onun bu sözü söylemesi nasıl doğru olabilir? Bu şuna benzer: Bir kimse kimyanın altından daha iyi olduğunu, ondan sayısız altın yapıldığını işitir. Altın hazinelerini önüne getirseler, onlara elini uzatmaz ve "Altın ne işe yarar, onun kıymeti nedir ki... Bana kimya lâzımdır ve asıl odur." der. Altını almaz. Halbuki kimyayı da aslâ tanıyamaz, bulamaz. Altın da yapamaz. Çaresiz müflis ve aç kalır. "Ben derim ki: Kimya, altından daha iyidir" şeklinde söylediği sözün sevincinden bağırır ve coşar.
İşte peygamberin ve evliyanın keşfi kimyaya benzer. Âlimlerin ilmi de altına benzer. Kimyaya sahip olan, altına sahip olandan daha faziletlidir.
Fakat burada bir başka incelik daha vardır: Bir kimsede bulunan kimya yüz altından fazla yapmasa, bu kimse kendisinde bin altın bulunandan faziletli olamaz. Kimya kitapları kimyadan bahseder ve onu arayanlar çok olduğu halde, bunun hakikati uzun zamanda bile herkesin eline geçmez. Onu temin etmek isteyenlerin çoğu kalp para elde eder. Mutasavvıfların işi de böyledir. Çok nâdir bulunur. Olan az olduğuna göre, kemâle gelmesi de pek nâdir olur.
O halde, buradan anlaşılmış oldu ki, sofîlerin hallerinden az bir şeyin kendisinde hasıl olduğu bir kimse bütün âlimlerden üstün olamaz. Çünkü bunların çoğu işin başlangıcında kendilerinde bir şey hasıl olduktan sonra oradan düşerler ve yolu tamamlayamazlar. Bazıları da vardır ki bir hâl ve bir hayâl onları kaplar ve fakat onun hakikati, aslâ olmaz. Onlar bunu kazanç sayarlar. Beğenilmeyip atılan şey böyle olmaz. Bahusus uykuda, rüyâda hakikatlar vardır. Fakat mânâsız, bozuk rüyâlar da vardır. Hatta âlimlerin sınırının üstünlüğü, bir kimse içindir ki o, o halde öyle kâmil olmuştur ki diğerlerine çalışarak verilen din bilgilerini o öğrenmeksizin bilir. Bu söz ise nâdir sözlerdendir. Yani bu sözle, ele geçmesi nâdir olan bir makam anlatıldı.
O halde hakiki tasavvuf yoluna ve onların üstünlüğüne inanmalısın. Boyunlarına halka geçmiş bu zavallıların sözü ile, onlar hakkındaki itikadını bozmamalısın. Onların ilmi ve âlimleri yeren ve ayıplayanların ellerinde bir şey olmadığını kabul etmelisin!

(Kimyây-ı Saâdet. Birinci Ünvan. 15. Fasıl)

fakiri
03-02-2013, 22:23
ALLAH-U TEÂLÂ'NIN
ÂLEMLERDE TASARRUF ETTİRDİĞİ KİMSELER



Derinleşenler Kimdir?


Allah-u Teâlâ "İlimde derinleşmiş" ve ilimden "Zâhirî" ve "Bâtınî" hakiki nasibini almış âlimlerin vasıflarını beyan buyurarak Âyet-i kerime'sinde onlardan haber vermiştir:
"İlimde derinleşmiş olanlar 'O'na inandık, hepsi Rabb'imizin katındandır.' derler. Bunu ancak akl-ı selim sahipleri düşünüp anlar." (Âl-i imrân: 7)
Ulül-elbab iki türlüdür:
Zâhiri ulül-elbâb: Allah-u Teâlâ'nın ilimde derinleştirdiği âlimler. Bunlan şeriatın zâhirine vâristirler. Bu ilim de bir Allah vergisidir.
Bâtınî ulül-elbâb: Allah-u Teâlâ'nın kendinde derinleştirdiği âlimler. Bunlar Hakk'a vâkıftırlar, mârifetullah ehlidirler.
Ezcümle kimi ilme, kimi de Hakk'a vâkıftır. Kimisini ilimde derinleştirmiştir, kimisini Zât-ı akdesi'nde.
Derinleştiren O'dur, fakat "İlimde derinleşmiş olanlar" buyuruyor.
Allah-u Teâlâ dilediği kulunun gönlünü bu şekilde genişletir, nurunu kalbine döker.
Kitap satırları arasında bulunmayan, ancak Allah'a yakın olanların sadırlarında, kalplerinin derinliklerinde gizli bulunan ilim mârifetullah ilmidir.
Sevdiği ve seçtiği kulunu kendisine çeker, yüzüne yüzü ile tecelli eder, dilediğini lütfeder.
Bir Hadis-i kudsî'de şöyle buyurmaktadır:
"Sonra ben yüzümle onlara yönelirim. Yüzümle yöneldiğim bir kimseye neyi vermek istediğimi, herhangi bir kimsenin bileceğini mi sanırsınız?"
(Allah-u Teâlâ devamla şöyle buyurdu:
"Onlara ilk vereceğim şey, nûru kalplerine akıtmaktır. İşte o zaman ben onlardan haber verdiğim gibi, onlar da benden haber verirler." (Hâkim)
İşte onların "Râsih" oluşu buradan geliyor.
O'nun bildirmesiyle,
O'nun duyurması ile,
O'nun nurlandırması ile ilimde derinleşmiş oluyorlar.

bakış
03-02-2013, 22:33
fakiri bu konu sana kaldı.Bol bol yaz.Kimse okumuyor nasıl olsa...

fakiri
04-02-2013, 16:28
fakiri bu konu sana kaldı.Bol bol yaz.Kimse okumuyor nasıl olsa...


Her yerde ve her şeyde her zaman olduğu gibi, mahlûkların değil, Halık'ın dediği ve istediği olur.
İşte siz bu hakikata bugüne kadar bir türlü inanmayan kişilersiniz.

:rtfm:

bakış
04-02-2013, 18:49
Ben aslında espri için yazmıştım.Senden başka kimse yazmıyor diye öyle söyledim.kalbini kırdıysam özür dilerim...:(:huh:

agbi
04-02-2013, 20:50
fakiri bu konu sana kaldı.Bol bol yaz.Kimse okumuyor nasıl olsa...

bakış

Ben okuyorum yanılmışsın.

Fakat hala cevap vermedi Ömer ÖNGÜT kime icazet verdiğini diğer bir sorduğum soru da Şuan başında kim var ve bu kişinin eski görevi neydi ?

bakış
04-02-2013, 21:13
agbi belki adamlar tarikat değil cemaattir.Senin hocanın icazeti varmı?Yokki bir icazet metre ölçelim...

fakiri
04-02-2013, 21:16
Öğretilen İlim:
Allah-u Teâlâ Âdem Aleyhisselâm'ı yaratmadan önce Mele-i a'lâ'da onu anarak yüceltmiş, meleklere haber vererek:
"Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım." buyurmuştu. (Bakara: 30)
Melekler Allah-u Teâlâ'nın kendilerine öğrettiği bilgi ile şöyle söylediler:
"Orada bozgunculuk yapacak, kanlar dökecek kimse mi yaratacaksın? Oysa biz seni överek tesbih ediyor, devamlı takdis ediyoruz." (Bakara: 30)
Allah-u Teâlâ onların bu suâllerine cevap olarak:
"Ben sizin bilmediğiniz şeyleri bilirim." buyurdu. (Bakara: 30)
Melekler bir çok şey öğrenmişlerdi. Âdem Aleyhisselâm ise bilgin değildi, bir şey öğrenmemiş, bir öğretici ile de karşılaşmamıştı. Yüzünü Yaratan'a çevirdi, gönlünü her şeyden çevirerek Rabb'ine yöneldi.
"Ve Allah Âdem'e bütün isimleri öğretti." (Bakara: 31)
Âyet-i kerime'sinde beyan buyurulduğuna göre, Allah-u Teâlâ yaratmış olduğu cisimleri ona göstererek, ona eşyanın isimlerini, mahiyetlerini ve hususiyetlerini bir bir öğretti.
Daha sonra meleklere Âdem Aleyhisselâm'ın hepsinden daha bilgili ve anlayışlı olduğunu göstermeyi murad etti ve onları imtihana tâbi tuttu.
Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"Sonra da o eşyayı meleklere göstererek 'Eğer sâdıklardan iseniz, bunların isimlerini bana söyleyin?' dedi." (Bakara: 31)
Melekler, kendilerine has olan ilim ve mârifetlerinin genişliğine rağmen, bu hususta bilgileri olmadığı için cevap veremediler. Allah-u Teâlâ'nın kendilerine öğretmediği hususlarda ilimlerinin hudutlu olduğunu kabul ettiler.
"Sen münezzehsin, seni tesbih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yok. Şüphesiz ki sen her şeyi hakkıyla bilensin, hüküm ve hikmet sahibisin dediler." (Bakara: 32)
Allah-u Teâlâ meleklerin bu tenzih tesbihinden sonra onun halifeliğe lâyık olduğunu onlara göstermek için Âdem Aleyhisselâm'a şöyle hitap etti:
"Ey Âdem! Eşyanın isimlerini meleklere haber ver!" (Bakara: 33)
Âdem Aleyhisselâm bu emr-i ilâhi'ye imtisal ederek, Allah-u Teâlâ'nın kendisine bahşettiği ilim sayesinde:
"Vaktaki Âdem bunların isimlerini onlara haber verdi." (Bakara: 33)
Âyet-i kerimesinde beyan buyurulduğu üzere, eşyanın isimlerini teker teker sayıp özelliklerini belirtince Allah-u Teâlâ şöyle buyurdu:
"Size demedim mi ki, ben göklerin ve yerin gizliliklerini bilirim. Açıkladığınızı da gizli tuttuğunuzu da bilirim." (Bakara: 33)
İşte bu ilim de tıpkı Allah-u Teâlâ'nın Âdem Aleyhisselâm'a esmâyı öğrettiği gibidir, yani bu ilim şahsa âit değildir. Allah-u Teâlâ'nın öğretmesi ile bilinir, bir mahlûkun bunları bilmesi mümkün değildir.
Bütün velilerin taksimatı bir yerde toplanınca bu öz husule geliyor.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:
"Allah'tan korkar, takvâ sahibi olursanız mualliminiz Allah olur." buyurmaktadır. (Bakara: 282)
Onların ilmi vehbidir. Okumakla, zâhirî ilimlerin tahsili ile bu halin husule gelmesi imkânsızdır, akla bile gelmesin.
Nitekim İbrahim Hakkı -kuddise sırruh- Hazretleri buyururlar ki:
"Vermek isteyince, vermesine hiç kimsenin mâni olamadığı, vermemek isteyince de, vermemesine hiç kimsenin mâni olamadığı Allah-u Teâlâ her ayıptan münezzehtir." (Mârifetnâme)

agbi
04-02-2013, 21:24
agbi belki adamlar tarikat değil cemaattir.Senin hocanın icazeti varmı?Yokki bir icazet metre ölçelim...

bakış YAZMAK İÇİN YAZMA

F.GÜLEN in oluşumu Bir TARİKAT kolu değil ?

BEDÜZAMAN neden M.sami RAMAZANOĞULLARI Efendime gönderiyordu ? Çünkü Erbili Hz leri İCAZETİ sami efendime vermişti

İCAZET METRE mi ölçelim sözü bir nevi hakarettir TARİKAT a gönül verenler için bence özür dile KOTKU hz lerinde kimden icazaet aldığını öğren mahmud efendinin de.

YAZMAK İÇİN YAZMA LÜTFEN

ADAMLAR DEDİKLERİNin iddiaları TARİKAT KOLU ve silsilesi ERBİLİ Hz lerine dayanıyor iddiaları bu birde etraında oluşumları öğren.

fakiri
05-02-2013, 09:22
@bakış (http://www.ihvanforum.org/member.php?u=24924) YAZMAK İÇİN YAZMA

F.GÜLEN in oluşumu Bir TARİKAT kolu değil ?

BEDÜZAMAN neden M.sami RAMAZANOĞULLARI Efendime gönderiyordu ? Çünkü Erbili Hz leri İCAZETİ sami efendime vermişti

İCAZET METRE mi ölçelim sözü bir nevi hakarettir TARİKAT a gönül verenler için bence özür dile KOTKU hz lerinde kimden icazaet aldığını öğren mahmud efendinin de.

YAZMAK İÇİN YAZMA LÜTFEN

ADAMLAR DEDİKLERİNin iddiaları TARİKAT KOLU ve silsilesi ERBİLİ Hz lerine dayanıyor iddiaları bu birde etraında oluşumları öğren.

agbi, hangi konuya ve yere gidiyorsan oranın içine ediyon içine !!!!
Burası, Ömer Öngüt Efendinin -kuddise sırruh- görüşlerine ait bir yer. Bu konuda yazacaksan yaz, yazamayacaksan -kişisel tartışmaların batsın- eğlenceni git başka yerde yap !
Ne kadar saygısız ve münasebetsiz bir insansın sen !

Not: Bu mesajıma burada cevap verme sakın... Özelden yaz veya başka yerde cevapla...
İnsan olana laf bir kere söylenir !

fakiri
05-02-2013, 09:24
Râsih Ulemâ:


Tam bir teslimiyetle Hakk'a boyun eğen râsih âlimler Kur'an-ı kerim'de senâ edilmişlerdir:
"Fakat içlerinde ilimde derinleşmiş olanlar ve müminler, sana indirilene ve senden önce indirilene iman ederler." (Nisâ: 162)
Bu zevat-ı kiram dörde ayrılır:
1. Allah-u Teâlâ'nın ilimde derinleştirdiği,
2. Hilimde derinleştirdiği,
3. Kudsî ruh ile desteklediği,
4. Âlemlerde tasarruf ettirdiği kimseler.
Ebu Derdâ -radiyallahu anh-den, Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
"Allah-u Teâlâ İsa Aleyhisselâm'a hitaben:
'Yâ İsa! Ben senden sonra öyle bir ümmet getireceğim ki, onlar sevdikleri bir şeyle karşılaşırlarsa Allah'a hamd ve şükrederler. Hoşlanmadıkları bir şeye rastlarlarsa sabrederler ve Allah'tan ecir beklerler. Bunların ilimleri ve hilimleri yoktur.' buyurdu.

fakiri
05-02-2013, 22:15
İsa Aleyhisselâm:

'Yâ Rabb'i! İlimleri, hilimleri olmadığı halde, onlardan bu işler nasıl sadır olabilir?' diye sordu.
Cenab-ı Hakk:
'Onlara kendi ilmim ve hilmimden ihsan ederim.' buyurdu." (Ahmed bin Hanbel)
Bu hilimle desteklediği kimselerden dilediğine dilediği kadar salâhiyet ihsan buyurur. O kerametini izhar edebiliyor ve onlardan harikulâde haller husule gelebiliyor.
Kudsî ruh sahipleri ise; bizzat Hazret-i Allah'ın tasarrufu ile, lütuf desteği ile, hükmü ile hareket eder.
Bu hususta İmam-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri buyururlar ki:
"Alsaydı Kudsî ruhtan eğer yardımını,
İsa'dan başkası da yapardı onun yaptığını."
Bu, Allah-u Teâlâ'nın bizzat kudsî ruhla desteklediği kuldur, her velinin işi değildir.

fakiri
07-02-2013, 12:39
Dünya Mutasarrıfı:

Bir de O'nun tasarruf memurları vardır. Allah-u Teâlâ'nın izniyle tasarruf eder. Bunlar "Dünyada tasarruf memuru"dur, yani "Dünya mutasarrıfı"dır.
Allah-u Teâlâ'nın dünya karnında tekâmül ettirip büyüttüğü kimseler, O'nun veli kullarıdır. Sayıları çoktur ve fakat tasarruf memurları azdır.
Allah-u Teâlâ dilediği kuluna tasarruf salâhiyeti verir. Hem dünyaya, yaratılmış mahlûka tasarruf eder, hem de yakınlarına tasarruf eder. Tâlim ve terbiye için ruhunu yükseltir, tekâmül ettirir. Bu suretle nefis ile mücadelesini kolaylaştırır. Her an ve yönde tasarrufunu yürütür.
Hiç şüphe yok ki bunların hepsi Allah-u Teâlâ'nın iradesiyle, emir ve hükmüyle olur.
O kimse;
Gerçekten bir paçavra olduğunu,
Bir maskeden ibaret olduğunu,
Gerçek mürşidin Hazret-i Allah olduğunu bilir.
Zira onlar:
"Allah göklerin ve yerin nûrudur." (Nûr: 35)
Âyet-i kerime'sinin tecelliyatına mazhardırlar. O'ndan başka bir varlık olmadığını görürler.

fakiri
08-02-2013, 08:25
Âlemlerin Tasarruf Memuru:


Bir de âlemlerin karnında tekâmül ettirip büyüttüğü kimseler vardır. Onlar "Âlemlerin tasarruf memuru" olup, "Rahmeten lil-âlemîn"nin vekilidirler. Onlarda Hazret-i Allah tasarruf eder. Onlar o mânevi halin içindedirler.
Nitekim İmam-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri bunlar hakkında buyurur ki:
Her şey her şeyi kuşatmış, O ise her şeyi kuşatmıştır.
Zira Âyet-i kerime'sinde:
"Allah her şeyi çepeçevre kuşatandır." buyuruyor. (Nisâ: 126)
Âlemler de karın içindedir.
Herşeyi çepeçevre kuşatan, mülkünde tasarruf eden Allah-u Teâlâ insanları da çepeçevre kuşatmıştır.
(İsrâ: 60)

O ikinci defa doğmuş oluyor. Herkes bir defa doğar, o ise ikinci defa doğmuş oluyor.Ana karnındaki çocuğun hükmü ne ise, onların hükmü de budur. Hiç hükmü yoktur.
Buradaki gizli nokta şu ki:
Âlemlerde tasarruf eden Hazret-i Allah'tır, fakat âlemlere onun tasarruf ettiğini gösterir. Onu kukla olarak oraya koymuştur.
O hem bilir, hem görür. Üzerindeki bütün âsârın sahib-i hakiki olan Hazret-i Allah'a âit olduğunu, kendisini tekâmül ettirdiğini ve mânevî olarak beslediğini bilir. Her şeyin O'na muhtaç olduğunu, her şeyin yalnız O'ndan geldiğini bilir, acziyetini itiraf eder, kendisini görmez.
İradesi yoktur ki hareket etsin, arzusu yoktur ki arzu etsin.
O takdir ediyor, O yaratıyor, O donatıyor, O yapıyor. Hep O.
Ana karnındaki çocuktan şu kadar farkı vardır ki; çocuk kimin tekâmül ettirdiğini bilmez, âlemlerin karnında tekâmül ettirdiği kimse ise kimin tekâmül ettirdiğini, yani Allah-u Teâlâ'yı bilir.
Onda Hazret-i Allah tasarruf ettiği için, o âlemlerin mutasarrıfı oluyor.
Bunun ispatı:
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir beşer, bir kul idi. Hiçbir şey bilmiyordu. Fakat murad etmiş, onu "Rahmeten lil-âlemîn" kılarak, bütün âlemlere hayat verici yapmış. Kim yaptı bunu? Hazret-i Allah yaptı.
Hep O, fakat perdede dilediğini gösteriyor. Bu diyor. İnsan aslında bir maskedir. Maskeyi takarsan sen varsın, elbiseyi giyersen sen varsın, kaldırırsan O var. Zerreden kürreye kadar bu böyledir. Hazret-i Allah'ı böyle tanıyın.
"Bu böyledir. Çünkü Allah hakkın tâ kendisidir." (Hacc: 62)


Bu mevzular çok incedir, bu mevzuya dalmayın, aklınızı ve ilminizi sokmayın. Boşluğa düşersiniz.
Bu hususta aklınız ve ilminiz yetmez. Bu bir zehirdir, helâkinize vesile olur.
Okuyun, geçin. İçine dalarsanız, derin olduğu için boğulursunuz.
Nitekim Musa Aleyhisselâm ulül-azm bir peygamber olduğu halde Hızır Aleyhisselâm'ın sahip olduğu ilim karşısında ilmi ve dimağı yetmedi.
Gün gelecek Allah-u Teâlâ Hazret-i Mehdi'yi gönderecek. Bu ilim ona mahsustur, bu ilmi ondan başka kimse çözemez. Bu hakikatleri o çözecek, o anlayacak, tahsilini burada görecek. Onun kitap yazmaya vakti olmayacağına göre, bu külliyat ona hazır bir program olacak, icraatını yapacak.
Muhatab Hazret-i Mehdi'dir. Bizim bütün vazifemiz Hazret-i Mehdi'ye zemin hazırlamaktır ki geldiğinde zemin hazır olsun.

fakiri
11-02-2013, 07:32
Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri Kendilerinden Sonrası İçin Şöyle Buyurmuşlardı:
"Hiç Şüphe Yok ki Önümüzde Çok Büyük Hadiseler, Çok Büyük Sıkıntılar Olsa Gerek.
Bu Otuz Sene Zarfında Allah'u-âlem Öyle Hadiseler Olacak ki;
Öyle Şiddetli, Öyle Büyük Harpler, Öyle Felâketler, Öyle Zelzeleler Olacak ki Tasavvurun Haricinde Olacak!
Bunun Özünü İsrâ Sûre-i Şerif'inin 58. Âyet-i Kerime'sinde Görürsünüz.
Allah-u Teâlâ Kıyametten Önce Dünyayı Yıkacağını Beyan Buyuruyor."
"Hiçbir Memleket Hariç Olmamak Üzere,
Biz Onu Kıyamet Gününden Önce Ya Helâk Ederiz
Veya Onu Şiddetli Bir Azapla Cezalandırırız." (İsrâ: 58)
"BİZDEN SONRA HER ŞEYİ BEKLEYİN!"



"Bunları size hatırlatıyorum, şimdiden Hazret-i Allah'a ve Resul'üne yönelmeye ve sığınmaya bakın.
Bu felâketler geldiği zaman şaşırmayın.
Artık kendinize gelin, dünyanın sonundayız, ona göre kendinizi ayarlayın. Gün bugündür, yarın ne olacağını Yaratan bilir.
Akıllı insan her an Hazret-i Allah'a yönelik olmalı, sonraya kalanlar donakalır. O zaman herkes inanacak amma, iş işten geçmiş olacak.
Bir Hadis-i şerif'te şöyle buyuruluyor:
"Dünyanın geniş vakitlerinde, yani sıhhat ve servet, asayiş ve emniyet gibi istirahat sebepleri mükemmel olduğu bir zamanda Cenâb-ı Hakk'a ibadet ve taat ile kendini takdim et ki, muzayakalı bir zamanda seni lütfu ile yad buyursun." (Ahmed bin Hanbel) Allah-u Teâlâ'ya yönelmekten daha güzel bir kale olmaz, O'nun kalesinin harici boşluktur.
O kalesine kimi aldıysa hayat vardır, hem de hayat-ı ebediye vardır. Bu bir ikazdır, hatırlatmadır, yöneltmedir.
O dilediğine hidayet verir. Dilerse O her felâketten kurtarır."

fakiri
11-02-2013, 14:53
"BİZDEN SONRA HER ŞEYİ BEKLEYİN!"


Âhir zamanda yaşıyoruz. Dünyanın huzuru kalmadı. Afatlar, harpler, karışıklıklar, huzursuzluklar gitgide artıyor. Zira öyle bir seyyiat zamanı ki, dünya kurulalı beri böyle bir devir gelmiş değil. Her türlü kötülüğün anası bu devirde mevcut. Her türlü küfür adeti, her türlü ahlâksızlık, hırsızlık, yalan-dolan, cinayet, fuhuş vaka-i adiye haline geldi. Müslümanlar ahkâmı yaşamaz oldu; faiz, dinden çıkma moda oldu.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde adeta bugünleri tasvir edercesine şöyle buyurmuşlardı:
"Belâ ve fitneden başka dünyanın hiçbir şeyi kalmadı." (İbn-i Mâce: 4035)
Hadis-i şerif'lerde haber verilen küçük kıyamet alâmetlerinin hepsi zuhur etti. Sıra büyük alâmetlere geldi. Bu büyük alametler de her an cereyan edebilir.
Bu zelzeleler, bu harpler, bu karışıklıklar artarak devam ediyor. Memleketimizde henüz büyük bir şey zuhur etmedi, ancak dünyada birçok memleket halkı nice afatlarla boğuşuyor: Aşırı sıcaklar, yangınlar, seller, depremler, tsunamiler gibi tabî afetler; ekonomik kriz, gıda fiyatlarının artması, susuzluk, kuraklık, kıtlık, açlık gibi geçim sıkıntıları; terör, iç harp, karışıklıklar gibi fitneler; yakıcı silahlarla yapılan harpler; artık neredeyse sıradan haberler haline geldi.
Kibirli insanoğlunun burnu sürtüldükçe sürtülüyor. İşte Japonya. "Şöyle bina yapıyorlar, şöyle teknolojileri var" diyenler şimdi nerede? Hazret-i Allah afat vermeyi dilediği zaman ne kadar sağlam binalar içinde olursa olsun insanın kaçacak yeri yoktur. Âcizdir, hükümsüzdür.
Binaenaleyh bunlar bekleniyordu. Zira Hadis-i şerif'lerde işaret buyurulan hadisât anbean zuhur etmekte, Evliyâullah Hazerâtı'nın ifşaatları bir bir yaşanmaktadır.
Dergimizin kurucusu Merhum Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri husususiyetle bizlere bu günleri duyurmaya ve bu sıkıntılı günlere hazırlamaya çalışmışlar, adeta bir vasiyet makamında Hazret-i Allah'ın duyurduğu birçok haberi bizlere haber vermişlerdi.
"Hiçbir memleket hariç olmamak üzere, biz onu kıyamet gününden önce ya helâk ederiz veya onu şiddetli bir azapla cezalandırırız. Bu, kitapta (Levh-i mahfuz'da) yazılıdır." (İsrâ: 58)
Âyet-i kerime'sini her vesile ile hatırlatır, her bir milletin kıyametten önce bir musibet göreceğini haber verirlerdi.

fakiri
12-02-2013, 16:21
Âhir Zamanda Gönderilen Üç Merdiven
ve Hürmetine Belâ ve Musibetlerin Tehir Edildiği Zât:


Hadis-i şerif'lerden ve Evliyaullah Hazerâtı'nın ifşaatlarından anlaşılmaktadır ki, âhir son devirde Hazret-i Allah üç merdiven gönderecek. İlki Hâtem-i Veli olan bu Zât-ı âli idi ki geldi vazifesini yaptı. İman kurtarma cihadıyla meşgul oldu, Nûr-i Muhammedî'nin yayılması, Ümmet-i Muhammed'in Allah ve Resul'ünde birleşmesinin gayreti içinde oldu. Mehdi Aleyhisselâm'ın geleceğini, onun öncüsü olduğunu, ona tâbi olmanın kurtulmak için şart olduğunu haber verdi. Bu üç merdivenin diğer ikisi ise Hazret-i Mehdi ve İsâ Aleyhisselâm'dır. (Bu beyanların delillerini, bugüne kadar yaşamış olan yüze yakın evliyaullah hazeratının beyanlarını dergimizde her ay neşrediyoruz.)
Bu zât-ı âli Hazret-i Mehdi'nin ve İsâ Aleyhisselâm'ın zuhurunu, zamanını, yerini, vazifesini haber verdiği gibi, bu iki zâtın zuhuruna kadar yaşanacak büyük hadisatları ve afatları da haber vermişlerdi. buyurmuşlardır.
Zira Hadis-i şerif'te şöyle buyurulmaktadır:
"Her asırda benim ümmetimden sabikûn (önde gelenler) vardır ki bunlara büdelâ ve sıddikûn ıtlak olunur (söylenir). Haklarındaki inayet ve merhamet-i ilâhiye o kadar boldur ki sizler de o sayede yer ve içersiniz. Yeryüzü halkı için vukuu tasavvur olunan belâ ve musibetler onlarla kaldırılır." (Nevâdir-ül Usül)
Onlar Hazret-i Allah'ın sevgili kullarıdır, seçtiği, Zâtına çektiği, nurunu akıttığı, kudsî ruhuyla desteklediği ve vazifedar kılıp gönderdiği has ve hususi kullarıdır. Onlar naz makamındadır, insanlığa rahmettir.
Hadis-i kudsî'de ise şöyle buyuruluyor:
"Kulun benimle meşgul olması, en fazla önem verdiği şey olursa, onun arzu ve lezzetini zikrimde kılarım. Arzu ve lezzetini zikrimde kılarsam da o bana âşık olur, ben de ona âşık olurum. O bana, ben ona âşık olunca da, onunla aramdaki perdeyi kaldırırım. Bu hâli onun umumî hâli kılarım. İnsanlar yanıldığı zaman o yanılmaz. Böylelerinin sözleri peygamberlerin sözleri gibidir. Gerçek kahramanlar onlardır.
Onlar öyle kimselerdir ki yer ehline bir cezâ ve azab vermek istediğim zaman onları hatırlarım da azabdan vazgeçerim." (Ebû Nuaym, Hilye)
Bu Hadis-i kudsî'de bu zâtların manevî yükseklikleri, Allah-u Teâlâ'nın nazargâh-ı ilâhiye'si, tecelliyât-ı ilâhiye'si oldukları ve aynı zamanda rahmet-i ilâhiye'ye vesile oldukları beyan buyurulmaktadır.
Bir Hadis-i şerif'te de söyle buyuruluyor:
"Allah yer ehline azap etmeyi murad ettiğinde onlara nazar eder de, azâbı derhâl onlardan geri çevirir." (el-Vesâyâ li-İbnü'l-Arâbî, Hâlet Ef. nr.: 198/2, vr. 486a)
İşte Allah-u Teâlâ'nın sevip kendisine seçtiği, onların hürmetine vukuu tasavvur olunan belâ ve musibetleri geri çevirdiği bu büyük zâtların sonuncusu, yüze yakın Evliyaullah'ın haber verdiği, hakkında kitaplar yazdıkları Hâtemü'l-evliya olan bu Zât-ı âli de 2010 yılının Haziran ayının yirmi sekizi günü ahirete irtihal ettiler. Hadis-i şerif'lerde beyan buyurulan bu hakikatleri kendilerine has üslupları ile şöyle beyan etmişlerdi:
"Binaenaleyh bizim duâmız hep başkaları için, Ümmet-i Muhammed'in iman ve selâmeti için."
"Yâ Rabb'i! Halilullah Mekke için duâ etti,
Yâ Rabb'i! Resulullah Medine için duâ etti,
Yâ Rabb'i! Fakir bu devlet için duâ ediyor, bu devlete zevâl verme!"
"Hazret-i Allah veli kulları sayesinde bu milleti, bu devleti dilediği kadar muhafaza ediyor. İyi kötü, iyi kötü bu veliler sayesinde yürütüyor. Velilerin sonu kesildiği zaman ateş başlar. Öyle bir ateş ki, gide gide Mehdi Aleyhisselâm, İsa Aleyhisselâm'a kadar gider. Deccal çıkar, Çinliler (Ye'cüc, Me'cüc) çıkar. Bu ateşi velileri sayesinde kaldırıyor, çünkü onların yüzü suyu hürmetine indireceği azaptan vazgeçiyor."
"Çadırın direği dururken herkes rahat. Fakat çadırın direği yıkılırsa ne olur bilmiyorum, o zaman her şeyi bekleyin. Allah-u Teâlâ o direkle murad ettiğini tutar. Amma direği alırsa kimi tutar?"
"Dünyanın ömrü kısa, seyyiat zamanı. Sağ olursanız otuz seneye kadar neler göreceksiniz, aklınız almaz"

http://www.ihvanforum.org/OmerEfHz.jpg
Bütün ömrü irşad ile, İslâm dini'nin müdafaası ile, iman kurtarma ile geçen Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri vefâtlarından sonra olacak hadiseleri de haber verip ikaz ederek Ümmet-i Muhammed'i Allah ve Resul'üne yönelmeye davet ederlerdi.
Bu vesile ile bu büyük Zât-ı âli'nin duyurmaya çalıştığı bu hakikatleri arzetmeye gayret edeceğiz.

fakiri
13-02-2013, 00:02
Haber Verilen Hadiseler:

Hayat-ı saadetlerinde olağanüstü hâller zuhur etmeden önce mutlaka sevenlerine tedbir almalarını söylemişler ve hazır olmalarını ihtar etmişlerdi.
"Bundan sonra hep beklenir, bundan sonra yevmü'l-beter, çünkü rot çıktı." buyurmuşlardı.
Ben hayatta iken Cenâb-ı Hakk sizi korur. Fakat beni aldıkları an, bütün tedbirlerinizi alın, sonrasını bilmiyorum." demişlerdi.

2005 yılında ailecek ziyaret eden kardeşlerimizle aralarında şöyle bir mevzu geçer:
"Değmez kızım, değmez! Halkı bırak, Hakk'a dön! Evine gir, en içteki uçtaki odana gir, ibadetle taatle, ihlâs, teslimiyet, mahviyetle meşgul ol çok az zaman kaldı."
"Ne kadar zaman kaldı efendim?"
"Yedi yıl kadar var."


Ey müslüman! Bunlar tedirgin etmek için değil, tedbire sevketmek için, hazırlık yapman için anlatılıyor. Görülüyor ki, kıymet alâmetleri beliriyor.Ne zaman fırtınanın kopacağını Yaratan bilir., fakat sığınmamız faydalıdır. Yavaş yavaş karışacak, yavaş yavaş kaynayacak, sonra patlayacak ve dünya ateş olacak...

fakiri
13-02-2013, 09:17
MUHTEREM ÖMER ÖNGÜT -KUDDİSE SIRRUH- HAZRETLERİ'NİN
HAZRET-İ MEHDİ VE İSA ALEYHİSSELÂM DEVRİNE KADAR OLACAK HADİSELER HAKKINDA
ESERLERİNDE VE BAZI SOHBETLERİNDE GEÇEN BEYANLARI



"İsrâ 58 Âyet-i kerime'si zuhur etmek üzere. Etti edecek. Bu ateş çıktı çıkacak. Her gün bu Âyet-i kerime'yi muhakkak okurum.
Bu zât-ı muhterem tâ o zaman bu hakikati dile getirmiş, kaleme almış. Allah râzı olsun.
Şeyhü'l-Ekber Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri "Fütûhâtü'l-Mekkiye"sinde, Hâtemü'l-evliyâ'nın ve ihvânının Hazret-i Kur'ân'ın hükmüyle yürüyeceklerine ve onu değiştirmek isteyenlerle mücâdele edeceklerine dâir açık bir işâret vererek, onun vazifesi ile Hazret-i Mehdî'nin vazifesi arasındaki bağı gözler önüne sermiştir:
Bizim bu beyanlarımızı çok evvelden gören Mevlânâ Abdurrahmân Câmî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin talebesi Hüsâmeddîn Ali el-Bitlisî -kuddise sırruh- Hazretleri "Şerhu Hutbetü'l-Beyân" isimli mecmuadaki risalesinde Mehdi ile olan ilgimizi şöyle işaret buyuruyorlar:
Allah'ım bu hazırladıkları ateşi birbirine çevir. Ümmet-i Muhammedi affet, muhafaza et, muzaffer et! Hepsi ateşi hazırladılar, bir emr-i İlâhi'ye bakıyor, o emir kibrittir.
Bizi hayatta tuttukça bir şey olmaz. Bizi alırsa çok şey olur. Çok korkunç silâhlar var. İmha edici silâhlar var. Çok az insan kalacak. Rabbü'l-âlemin dünyayı doldurduğu gibi boşaltacak. Bu dünyayı yakacak, yıkacak.
İtimad edin bazen duâ etmeye korkuyorum, o kadar gadaplı. Bazen o kadar gadaplı her zaman değil. Siz uyuyorsunuz, kendi âleminizdesiniz.
Tabii ki fakirin gizli niyazlarımız var, arzularımız var. Bu nuru Hazret-i Mehdi'ye ulaştırmak. Bizi kalemle mücadele ile vazifelendirdi. Binaenaleyh Hazret-i Mehdi bu kitaplarla yürüyecek.
Zaten Hazret-i İsa Aleyhisselâm'la Hazret-i Mehdi birleşecek, ondan sonra bu nur kıyamete kadar gidecek, O'nun seçtiği esastır, halkın seçtiği esas değil.
Hazret-i Ali -kerremallahu veche- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
"Tâ ki onları, onlardan sonra gelenlere emânet etsin ve kendileri gibi olanların kalplerine nakşetsin."
(Ebû Tâlib el-Mekkî, "Kûtu'l-Kulûb", c. 1, s. 134)"Onun kalbi ise, Mehdî'nin kalbinin de üzerindedir, onun davetçisi olduğunu açıkça ibrâz eder ve hidâyete davet eder."
("Mecmû'a-i Şerhu Hutbeti'l-Beyân li'l-Hüsâm el-Bitlisî", Konya Bölge Yazma Eserler Ktp. Akseki, nr.: 164, vr. 268)"Hatmü'l-velâyeti'l-Muhammediyye, O'nun hükmünün vâki olmasıyla, kendi zamânından sonra Allah'ı bilen birinin yapamayacağı bir biçimde yaratılanları Allah ile bilir. O ve Kur'an ihvânı, tıpkı Mehdî ve kılıç ihvânı gibidir."

("Fütûhâtü'l-Mekkiyye", c. 6, s. 67, Beyrut, 1994) Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri burada Hâtemü'l-evliyâ'nın ihvânını "Kur'an ihvânı" olarak vasıflandırmıştır. Bu ise onun ve ihvânının Kur'an âyetleriyle, yâni Ahkâm-ı İlâhî ile iş ve icraat yapacağına delâlet eder. Onun "Kalem"le yürüttüğü bu mücâdeleyi Mehdî kılıçla devâm ettirecek; yâni o kalemle yürüdü, Mehdî kılıçla yürüyecek. Hazret bu beyanları ile iki vazifeyi birleştirmiş, mütemmim hâle getirmiş oluyor.

fakiri
14-02-2013, 08:25
Dünyanın Ömrü Pek Uzun Değil!

Bu devir; Hatem-i veli, Hazret-i Mehdi ve İsa Aleyhisselâm'ın çıktığı zamanlardır.
Kıyamete çok yakın bir devirde, seyyiat zamanında yaşıyoruz.
Ayet-i kerime'de:
"Kıyamet yaklaştıkça yaklaşmıştır." buyuruluyor. (Necm: 57)
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz de bir defasında şehâdet parmağı ile orta parmağını yanyana göstererek:
"Ben, kıyamet şöyle yakın olduğu halde gönderildim." buyurmuşlardır. (Buhârî - Müslim)
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz kıyametten haber verdikleri gibi kıyametten evvel vuku bulacak hadiseleri, kıyamet alâmetlerini de ümmet-i muhtereme'sine haber vermiştir.
Hadis-i şerif'lerde haber verilen küçük kıyamet alâmetlerinin hemen hemen hepsi zuhur etti. Büyük kıyamet alâmetlerinin yaşanması an meselesi.
Resulullah Aleyhisselâm'ın bu yaşanacak hadiseleri haber vermesi, onun zaman geçtikçe ortaya çıkan büyük bir mucizesidir. Zira onun 1400 yıl evvel haber verdiği hadiseler günagün cerayan etmektedir.
Huzeyfe -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:
"Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- aramızda iken doğrulup, o günden kıyamete kadar olacak her şeyden bahsetti, kıyamete kadar olacak şeylerden söylemedik bir şey bırakmadı. Bunları belleyen belledi, unutan da unuttu. Şu arkadaşlarım da bunu bilirler. Unutmuş olduğum o şeylerden biri ortaya çıkıp görünce öylesine canlı hatırlıyorum ki, tıpkı kişinin gördüğü bir şahsın yüzünü o şahıs kaybolunca hatırlamadığı halde, daha sonra karşılaşınca hemen tanıyıvermesi gibi." (Buhârî - Müslim)
Resulullah Aleyhisselâm Allah-u Teâlâ'nın bildirmesi ve göstermesi ile bilerek görerek konuşuyordu.
Nitekim Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"Her şeyden haberdar olan Allah gibi sana hiç kimse haber veremez." (Fâtır: 14)
O, Allah-u Teâlâ'nın buyurduğunu ve gösterdiğini ümmetine duyurdu. Biz de Allah ve Resul'ünün duyurduğunu size hatırlatıyoruz.
Binaenaleyh artık ahir son zamanda yaşıyoruz. Hazret-i Mehdi'nin zuhuruna çok az kaldı. Allah'u-âlem daha 25-26 yıl gibi bir zaman var. (2006)
Ancak onun zuhuruna kadar çok büyük harpler çok büyük afatlar, çok büyük kargaşalıklar var.
İsrâ sûresi 58. Âyet-i kerime bu haberlerin hepsini içine alır.
Binaenaleyh "Hiçbir memleket hariç olmamak üzere, biz onu kıyamet gününden önce ya helâk ederiz veya onu şiddetli bir azapla cezalandırırız. Bu, Kitap'ta (Levh-i mahfuz'da) yazılıdır."
Dikkat ederseniz hadiseler başladı. Bu zelzeleler, yere batmalar, kılık değiştirmeler şimdiden başladı. Dünyanın birçok yerleri sallanıyor, huzursuzluklar birbirini kovalıyor. Artık bu dalga böyle gidiyor. 1999 yılındaki büyük zelzele hadisenin başıdır, sonu değil.
Onun içindir ki gün bugündür ve bugünün de sonundayız. Dünyanın ömrü pek uzun değil. Fakat insanlar devrenin ucuna geldiğinin farkında değiller. Dünyaya dalacak, dünyaya meyledecek zaman değil. Ancak ihtiyacını, maişetini temin et, borçlu olma, borçlu ölme, ebedî hayatını kazanmak için gayret et!
Öyle bir gündeyiz ki doğana sevinmemeli, imanla göçene üzülmemeli. Bugün böyle bir gündeyiz.
Hazret-i Muâviye -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuştur:
"Belâ ve fitneden başka dünyanın hiçbir şeyi kalmadı." (İbn-i Mâce: 4035)
Harpler, kıtlıklar, kargaşalar, üçüncü dünya harbi, ticaret yollarının kapanması bunların hepsi önümüzdeki senelerde beklenen afatlardır. Resulullah Aleyhisselâm'ın haber verdiği kıyamet alâmetleridir.
Bunları arzediyoruz; irşad ve ikaz için. Tedbir almanız için.
"Tedirgin olmayın, tedbirli olun."
İrşad için kimse gayret etmiyor. Halbuki şu çok yakın zamanda bazı tehlikelerle karşılaşma ihtimalimiz var. Harp tehlikesi var, kıtlık tehlikesi var.
Takdir ne ise o olur!
Dikkat ederseniz bütün dünya sallanıyor, huzursuz! Amma sel, amma rüzgâr, amma afât, amma zelzele, Allah'ım beterinden korusun.
Bu felâketler müslümanlara dünya cezasını çektirir. Ahirette isterse kurtarır amma kâfirin hiç kurtuluşu yok.
Bundan sonra ne olacak, yaratan bilir! Hele büyük şehirlerde yıkım başladığı zaman... Kullar O'nun, mülk O'nun, hepsi O'nun...
"Göklerin ve yerin mülkü (hükümranlığı) Allah'ındır." (Fetih: 14)

fakiri
14-02-2013, 16:12
Hatem-i Velî'nin Zuhuru
Kıyametin Yaklaştığının Büyük Bir Delilidir:

Hatem-i nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-in gönderilmesi kıyametin yaklaştığının en büyük delilidir.
Hatem-i velî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin zuhuru ise artık kıyametin iyice yaklaştığının bir delilidir.
Zira artık Hatem-i veli'den sonra irşadla vazifeli bir veli gelmeyecek, gelse de kendi çapında olacak. Ondan çok kısa bir zaman sonra Hazret-i Mehdi ve Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın devri başlayacak.
Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri "Hatmü'l-Evliyâ" kitabı'nın son iki bölümünde, âhir zamanda zuhur edecek olan fitne ve kötülüklerden söz ederken; velîlerin "Hâtemü'l-velâye"liğini elinde bulunduran zâtın, bu devirde ilâhî hücceti ayakta tutup, kıyamet gününe kadar kendisinden önceki veliler ve Tevhid ehli üzerine bir hüccet olacağını haber veriyor. Mehdi Aleyhisselâm'ın bu devirde vazifedar kılınacağını; yine bu devirde yeryüzüne inecek olan İsa Aleyhisselâm'ın ise, ümmetin son gelenleri arasında, kendi havârilerine denk birtakım yardımcılar bulacağını haber vermiştir.
Binâenaleyh fitne ve fesadın son haddini bulduğu bu âhir zamanda, Hâtemü'l-veli'nin başlattığı iman kurtarma cihadını, onun hemen ardından gelecek olan Mehdi Resul Hazretleri ve İsa Aleyhisselâm tamamlayacak; bu surette birbirleriyle mütemmim olacaklardır.
Allah-u Teâlâ bu dine hizmeti, bu şanı ve şerefi Türk milletine vermişti. Amma Türk milletinden din kaldırıldıktan sonra bu fitne koptu. Kopa kopa, en fesad zamanına kadar geldi. O zaman bu zamandır.
Fakat Allah-u Teâlâ gönderdiği o kimselerle bu fesadı kaldıracak ve nurunu tamamlayacaktır. Bundan hiç kimse ümidini kesmesin. O günü sabırla beklesin. Çünkü muzafferiyeti yine İslâm'a bahşedecektir.
"Allah nurunu mutlaka tamamlayacaktır." (Tevbe: 32)
Asırlardan beri üzerinde durulan "Hâtem-i veli" mevzusunun zamanı olmadığı için çözümü de gelmemişti, çünkü zamanı değildi. Sadece sözü vardı, zamanı olmadığı gibi, hedefi de yoktu.
Şimdi ise zamanı geldiği için çözümü ve izahı yapılıyor.
Gün geldi, ay doğdu, nur meydana çıktı, nasibi olan gördü ve anladı. Amma asıl duyuran ve yayan Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz oldu.
Nuaym bin Hammad'ın Ka'b -radiyallahu anh-den rivayet ettiği bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
"Mehdi'nin çıkış alâmetlerinden bir tanesi de batıdan, başlarında Kinde kabilesi'nden ayağı sakat bir adamın bulunduğu Bayraklılar'ın çıkmasıdır." (Suyûtî, Kitabu'l-Arfi'l-Verdi fî Ahbâri'l-Mehdi; Cârullah, no: 1494, s. 99. Bl. 7, Hadis no: 13)
Aslında görebilen için bu Hadis-i şerif'te her şey çok âyân bir şekilde belli edilmişti. Mühim olan, geleceği haber verilen bu zâtı bu Hadis-i şerif'te görebilmekti. Fakat bu herkese müyesser olmadı. Çünkü her bilginin özü Hadis-i şerif'lerde gizlidir.
Şu kadar var ki, "Hatem-i veli'nin ortaya çıkışı, Hazret-i Mehdi'nin dünyaya geldiğinin işaretidir." Bunu böyle bilin.
Hüsâmeddîn el-Bitlisî -kuddise sırruh- Hazretleri "Şerhu Hutbetü'l-Beyân" isimli mecmuadaki risalesinde şöyle buyuruyor:
"Dünya hâlinden âhiret hâline intikâl sofrası, kıyametin kopuşu ve vaad edilen âhir zamandaki Mehdî'nin önündeki set onunla açılır."
("Mecmû'a-i Şerhu Hutbeti'l-Beyân li'l-Hüsâm el-Bitlisî", Konya Bölge Yazma Eserler Ktp. Akseki, nr.: 164, vr. 268)
Dilediğini dilediği zaman gönderir. Bizi çekecek, Hazret-i Mehdi'yi vazife başına getirecek. O dururken İsa Aleyhisselâm'ı gönderecek. Ümmet-i Muhammed yalnız kalmıyor.
Bizim vazifemiz şudur: Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyurdular ki:
"Doğu tarafından 'Siyah bayraklılar' çıkarak hiçbir kavmin yapamadığı bir şekilde savaş yaparlar ve ardından Allah'ın halifesi Mehdi gelir."
Bizim yaptığımız Hazret-i Mehdi'ye zemin hazırlamaktır. Aynı zamanda dağılmış olan ümmed-i Muhammedi Hazret-i Allah ve Resul'ünde birleştirmektir. Bu yol, bölücülerin kendi dinlerinden ve dinarlarından vazgeçerek, Allah-u Teâlâ'nın rıza yolunu aramaları için emir buyurduğu bir yoldur.
Bu yol ıslahat yoludur. Sonra Hazret-i Mehdi gelecek ve fetih yoluna girecektir. Hazret-i Allah, Hazret-i Mehdi'ye o kadar ruhsat verecek ki taa Amerika'ya kadar gidecek.
Hatem-i velî ile Hazret-i Mehdi Aleyhisselâm arasında çok az bir boşluk olacak. Nur gelecek, bu kitaplar(*) tutulacak ve bu boşluğu dolduracaklar. Bu boşluk sırasında nasipdar olanlar bu neşriyata çok sarılacak. Allah-u Teâlâ nuru indirince dilediğine hidayet verecek. Halkın çoğu boşlukta kalacak, nasipdar olmayanlar büsbütün laçka olacak.
Abdülkâdir-i Geylânî -kuddise sırruh- Hazretleri "Fethü'r-Rabbânî" adlı eserinde buyururlar ki:
"Bir kurtarıcı olarak ellerinden tutar, dünya denizinden çeker çıkarır. Tabii ki nasibi olanı, Hakk'a uyanı." (5. Meclis)
Nasibi olan onu bulacak, nasibini alacak. Nasibi olmayan onu bulamayacak ve hüsranda kalacak. Ruhu ölmüş bir kimsenin hakikatle ne işi var?
Hâtem-i veli'den sonra Hazret-i Mehdi gelecek. Veli gelse de kendi çapında gelecek, yani resulden sonra gelen nebiler gibi olacak, fakat irşâda mezun olmayacak. Bundan sonra kimseden bir şey beklemeyin. Bu kitaplara(*) tutunun, çünkü bu bir mühürdür. Hâtem-i nebi'den sonra bir peygamber çıksa inanılır mı? Bu da bunun gibidir. Çıkar, fakat sahteler çıkar. Onlar yalancıdırlar.
( (*) Kalplerin Anahtarı Külliyatı, Ömer Öngüt, Hakikat Yayıncılık)

fakiri
17-02-2013, 13:28
Hatem-i Veli'nin Gitmesi ile Her Şey Başlayacak:

Hiç şüphe yok ki önümüzde çok büyük hadiseler, çok büyük sıkıntılar olsa gerek. Bu otuz sene zarfında Allah'u-âlem öyle hadiseler olacak ki; öyle şiddetli, öyle büyük harpler, öyle felâketler, öyle zelzeleler olacak ki tasavvurun haricinde olacak!
Bunun özünü İsrâ sûre-i şerif'inin 58. Âyet-i kerime'sinde görürsünüz. Allah-u Teâlâ kıyametten önce dünyayı yıkacağını beyan buyuruyor.
Dünya milletleri harbe hazır durumda. Ha patladı ha patlayacak, ha patladı ha patlayacak! Emr-i ilâhîyi bekliyor.
Savaşların çıkması ilâhî hükme bakar. Cenâb-ı Hakk'ın izni olmadıkça bir yaprak dahi düşmez. Hep O'nun takdiri ile oluyor. Amma Allah'u-âlem bu otuz sene içinde çok mühim şeyler olacak. Dünya düzelecek, dümdüz olacak.
Kişi istese de istemese de mukadderat ne ise o olacak.
Dünya bidayete dönüyor, dünya o nispette bitecek ve insanlar gidecek.
Allah-u Teâlâ şimdiye kadar yapma, yaşatma izni verdi; şimdi yıkma, öldürme günü geldi. Dünya böyle boşalacak. Artık gemiyi boşaltma vakti; harp boşaltacak, Hazret-i Mehdi boşaltacak, Deccâl boşaltacak, İsa Aleyhisselâm boşaltacak. Boşaltma... Bir yiyelim, bin şükür edelim.
Harp afattır; açlık, susuzluk, perişanlık, ölüm hepsi harpte. Amma takdir olan şey olacak. Harpte galip çıkan yok, herkes mağlup. Kimisi az zarar etmiştir, kimisi çok zarar etmiştir.
Her gün ne çıkacak diye bakılıyor, tutuşacak efendim tutuşacak. Bundan sonra havadisleri takip etmek lâzım. Çünkü her an her şey olabilir. Artık hareket hemen hemen başladı. Gün bugün, yarın ne olacağı belli değil, takdir ne ise o olur.
Bunları size hatırlatıyorum, şimdiden Hazret-i Allah'a ve Resul'üne yönelmeye ve sığınmaya bakın. Bu felâketler geldiği zaman şaşırmayın. Artık kendinize gelin, dünyanın sonundayız, ona göre kendinizi ayarlayın!
Onun içindir ki bugün dünyaya dalmak günü değil. Helâlden rızık kazanmak, tedbirli olmak ve Hazret-i Allah'a yönelip gönül vermek günüdür. Böyle bir zamanda ne lâzımsa onu temine çalışması, bir müminin çok uyanık olması gerek.
Gün bugündür, yarın ne olacağını Yaratan bilir. Akıllı insan her an Hazret-i Allah'a yönelik olmalı, sonraya kalanlar dona kalır. O zaman herkes görecek, inanacak amma iş işten geçmiş olacak.
Binaenaleyh bu destek ahirete çekilinceye kadar devam edecek. İşin nezaketi daha sonra başlayacak. Nasıl ki her çadırın bir direği olur, çadırı ayakta tutar, direk yıkılınca çadır da yıkılır.
Allah-u Teâlâ bu direği çekince bu millet büyük bir perişanlık içine düşecek, bu perişanlık bütün İslâm âlemine sirayet edecek. İslâm âlemi bir müddet büyük bir çalkantı içinde bulunacak. Fitnenin en çok yayıldığı bir anda Allah-u Teâlâ çığır açmak için, bayrağı kaldırmak için Hazret-i Mehdi'yi gönderecek ve ona ruhsat verecek. O kendisine bahşedilen ruhsatla, mânevî destekle murad edilen noktaya kadar yürüyecek, vazifesini ifâ edecek. Sonra onun elindeki iradeyi de çekecek. Deccal'e salâhiyet vermeyi murad edince, onun kuvvetine karşı çok zayıf düşecek. Bunun sebebi, Hazret-i Mehdi uzağa açılacak, o ise istilâya başlayacak. Ortalık büsbütün karışacak. Hazret-i Mehdi çok zayıf düşünce, onun maiyetini kurtarmak ve İslâm'ı galebe çaldırmak için Allah-u Teâlâ üçüncü olarak da Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ı gönderecek. Deccal ve yahudiler o şekilde temizlenecek. İslâm âlemi küffârdan, yahudinin zulmünden kurtarılmış olacak. Fakat bununla kalmayacak. Bu hâlâtı gören Çin harekete geçecek, o zamana kadar harplerle boşalan dünyayı istilâ edeyim diyecek. Üzerlerine tank gibi yürüyecek, fakat Allah-u Teâlâ onları da bir gecede helâk edecek. Onların helâk oluşu harple değil, duâ ile. Ve böylece dünyayı boşaltmış olacak.

fakiri
18-02-2013, 16:54
Kıyamete Yakın Anarşi ve Kargaşa Günleri:



Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyuruyorlar:
"Kıyametin hemen yakınında anarşi ve kargaşa günleri vardır." (Müsned, C. Sağir)
Durum bu kadar nazik. Yavaş yavaş kaynıyor, karışıyor ve harbe götürüyor.
Bundan sonra çok çetin harpler olacağını, kapıda olduğunu haber veriyoruz. Amma nasıl harpler olacak? Tasavvurun haricinde! Bu harplerde çok az insan kalacak, büyük bir felâket olacak. Bu felâket gadâb-ı İlâhi'ye olur, açlık olur, harp olur. O bilir.
Hazret-i Allah ile meşgul olan kalp altının içine girse bir şey olmaz. Gaye bu hâle gelmek. Çünkü O'nu buldun mu her şeyi buldun. O'nu buldun mu, O'nunla berabersin.
Yerin hükmü yok, yerler bomboş kalacak. Niçin? Çünkü insan yok, yerler satılmayacak. Niçin? Çünkü alan yok.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde; "Elli kadına bir erkek düşecek kadar erkeklerin azalacağını..." beyan buyurmuşlardır. (Buhârî)
Öyle şiddetli harpler olacak ki, bu harplerde çok erkek zayi olacak. Sayı itibari ile elli kadın bir erkeğin himayesine girecek. Önümüzdeki harpler Allah'u-âlem bunu gösteriyor. Artık bundan sonra harabiyet durumu başlıyor.
Dünya kaynıyor, kaynaya kaynaya taşacak ve bu halk gidecek, yavaş yavaş bir zaman imar ediyordu, şimdi harap ediyor. Hazret-i Allah'tan hakikaten korkmak lâzım. Bu isyan cezasız kalmaz.
Allah-u Teâlâ İsrâ sûre-i şerif'inin 58. Âyet-i kerime'sinde, kıyamet günü gelmeden önce helâk olmaktan yahut da şiddetli azabın gelip çatmasından kurtulabilecek hiçbir memleket halkının bulunmadığını beyan buyurmaktadır:
"Hiçbir memleket hariç olmamak üzere, biz onu kıyamet gününden önce ya helâk ederiz veya onu şiddetli bir azapla cezalandırırız." (İsrâ: 58)
Burada; "Ben yıkacağım!" buyuruyor, iş oraya doğru gidiyor.
Bu helâk etme ya tamamen yok etmek veya halkına şiddetli azap etmek suretiyle olur. Nitekim küfür ve fâsıklık sebebiyle yeryüzünde zaman zaman nice felâketler baş göstermektedir.
"Bu, kitapta (Levh-i mahfuz'da) yazılıdır." (İsrâ: 58)
Ne zaman olacağı, onu gerektiren sebepler ve nasıl olacağı gibi hususlar açıklanmamış, hiçbir şey bırakmamak kaydıyla Levh-i mahfuz'da yazılmıştır. Bu hüküm kesin olarak yerine getirilecektir.
Allah-u Teâlâ kıyamet gününden önce istisnâsız bütün beldeleri harap edeceğini beyan buyuruyor, "Biz buna karar verdik!" buyuruyor. Ya harple, ya zelzele ile, ya âfâtla. Onu ona, onu ona, onu ona musallat ede ede, ede ede yıkacak. Yani dünyayı doldurduğu gibi boşaltacak. Onun için artık bugünlere yaklaştık. Hüküm O'nundur, O'nun emri ve izni olduğu zaman dünya mahvolur. Ne zaman? O bilir. O'nun emri ve izni olmadan bir tek yaprak bile düşmez, bir insan düşer mi?
Binaenaleyh dünya şimdi yıkıma doğru gidiyor. "Hazır olun!" denilmek isteniyor. Şu kadar var ki dalâlet ehli fâsıklar hâlâ eğlencede, hâlâ zevk-ü sefada, önündeki karanlığı görmüyor. Fâiz, içki, kumar, zina hepsi mevcut, nereden gelecek diye bakıyorum, müstehak olduk. Sonra "Allah'ım bizi bağışla!" diyorum. Utana utana. Yüzümüz yok çünkü, durum çok perişan... Fakat Hakk'a yakın olanlar, yıkım olsa da yapım olsa da, ibadet ve taatında. Bize Allah gerek, O'na yönelmemiz gerek, O ister yapar ister yıkar.
Allah-u Teâlâ'nın açık bir ferman-ı ilâhî'si var. Küffar ne kadar İslâm'ı söndürmeye çalışırsa çalışsın, o bir fırkayı kıyamete kadar payidar edeceğine ve nihayet muzafferiyeti de İslâm'a bahşedeceğine vaad-i sübhânisi var.
Meselâ memleketimiz bir krizden geçti. Fakat O bizi korudu. Niçin? Çünkü biz Hakk'a bağlıyız, halka bağlı değiliz. Halk sıkıntı çekti, biz hiçbir şey görmedik. Bize kat kat lütuflarda bulundu. Dilerse o günler gelince de korur. Sen yeter ki tedbirini al!

fakiri
19-02-2013, 19:59
Karanlık Gece Kıtaları Gibi Fitnelerle Karşılaşılması:


Enes bin Mâlik -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Kıyamet kopmazdan önce karanlık gece kıtaları gibi fitneler olacak. Bu karışıklıklar içinde kişi mümin olarak sabahlayıp kâfir olarak akşamlar, mümin olarak akşamlayıp kâfir olarak sabaha çıkar. Birçok kimseler azıcık bir dünyalık karşılığında dinlerini satarlar." (Tirmizî: 2196)
Fitnenin vehametinden insan bir günde bu derece değişiklikler geçirecek, günü gününe saati saatine uymayacak, kalpler bozulacak, iman sâfiyeti kalmayacak.
Bir âhir zaman âlimi veya bir bölücü Allah-u Teâlâ'nın hükmüne aykırı bir söz söylüyor, o da: "Bu doğru söylüyor!" deyip tasdik ediyor, böylece azıcık bir dünyalık karşılığında dinlerini fedâ ediyorlar.
Türkiye'nin bu anki hâli.
Dinden çıkmak kolay oluyor, çünkü bölücüler önünü kesiyor.
Allah-u Teâlâ'nın hıfz-u himayesine tasarruf-u ilâhîsine aldığı kimseler hiç şüphesiz ki bu fitnenin dışında kalacaklardır.
Nitekim Ebu Ümâme -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'te şöyle buyurulmaktadır:
"Birtakım fitneler olacaktır. Kişi o fitnelerde mümin olarak sabahlayacak ve kâfir olarak akşamlayacaktır.
Ancak Allah'ın, ilim ile (kalbini) ihyâ ettiği kimseler (bu tehlikeden) müstesnâdır." (İbn-i Mâce: 3954)


• Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Birtakım fitneler olacaktır. O fitnelerde oturan ayakta durandan, ayakta duran yürüyenden, yürüyen koşandan daha hayırlıdır. Kim o fitnelerin başında dikilirse, fitneler onu yıkar. Her kim o fitneler zamanında sığınacak bir yer bulursa, hemen oraya sığınsın." (Müslim: 2886)
Birçok fitneler zuhur edecek, ediyor da.
Kişi o fitnelerin tehlikesinden ve fitnelere karışanlardan ne kadar uzak durursa onun için o kadar hayırlıdır.
Memlekette herhangi bir karışıklık çıktığında siz uzak durun, o ateşin içine girmeyin. Çok şeyler husule gelecek. O ateş bölücülük ateşidir, harp ateşidir, halkın birbirine düşme ateşidir. Onun için böyle bir şey olduğunda kenarda durun.


• Huzeyfe -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyuruyorlar:
"Birtakım fitneler olacaktır. O fitnelerin kapıları başında cehennem ateşine çağırıcı kimseler olacaktır. Bir ağacın kökünü ısırır halde ölmen onlardan birisine tâbi olmandan senin için daha iyidir." (İbn-i Mâce: 3981)
Fitne dönemlerinde fitne gruplarından uzak durmak en uygun olanıdır.
Nitekim Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir diğer Hadis-i şerif'lerinde de şöyle buyuruyorlar:
"Mutlu kimse fitnelerden uzakta kalandır, mutlu kimse fitnelerden uzakta kalandır, mutlu kimse fitnelerden uzakta kalan ve fitneye maruz kalıp da sabreden kişidir. Fitneye başlayan ve çalışanın vay haline!" (Ebu Dâvud)


• Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuştur:
"Her kim bir soy sop dâvâsına (halkı) teşvik ederek veya bir soy sop dâvâsı için öfkelenerek hak veya bâtıl olduğu bilinmez bir gaye ile körü körüne açılan (gayesi İslâm olmayan) bir bayrak altında (yani toplanan topluluk içinde) savaşırsa o kimsenin öldürülüşü câhiliyet öldürülüşüdür." (İbn-i Mâce: 3948)
Bu sıkışık durumlarda bir müslümanın memleketinde olması ve memleketinde ölmesi lâzım. Niyeti hâlis ise şehit olur, fakat küffâr bayrağı altında ölürse nasıl olacak, kimin için ölmüş olacak, gidişi nasıl olacak?
Kaçabildiğiniz kadar kaçın, bu fırtınaya tutulmayın!
Kişi yalnız kendisinden mesul değil, çoluk-çocuğundan da mesuldür.


• Ebu Bekre -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Muhakkak ki birçok fitneler olacaktır. Dikkat edin! Sonra bir fitne olacaktır ki; o fitne zamanında oturan kimse fitneye yürüyenden daha hayırlı, yürüyen fitneye koşandan daha hayırlı olacaktır.
Dikkat edin! O fitne indiği veya olduğu vakit; kimin develeri varsa fitneden kaçıp hemen develerinin bulunduğu yere gitsin, kimin koyunları varsa onların yanına varıp meşgul olsun, kimin toprağı varsa toprağına gitsin ve toprağı ile meşgul olsun!"
Bunun üzerine bir kimse:
"Yâ Resulellah! Develeri, koyunları ve toprağı olmayan için ne buyurursun?" diye sordu.
Resulullah Aleyhisselâm:
"Kılıcını alır, onun keskin tarafını bir taşla kırar. Sonra kaçabilirse süratle kaçsın!" dedi ve devamla şöyle buyurdu:
"Allah'ım! Tebliğ ettim mi? Allah'ım! Tebliğ ettim mi? Allah'ım! Tebliğ ettim mi?"
Bunun üzerine bir kimse:
"Yâ Resulellah! Çarpışan iki safa, yahut çarpışan iki gruba zorla götürülürsem ve onlardan biri kılıcı ile bana vurursa veya bir ok isabet edip beni öldürürse ne olur?" diye sordu.
Resulullah Aleyhisselâm:
"Hem senin günahını hem de kendi günahını yüklenir ve cehennemliklerden olur." buyurdu. (Müslim: 2887 - Ebu Dâvud)

fakiri
21-02-2013, 14:34
Arap Memleketleri:

Abdullah bin Mesud -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuştur:
(Ebu Dâvud: 4241)



Abdurrahman bin Abd-i Rabbi'l-Kâbe -radiyallah anh- şöyle demiştir:
Bir gün Abdullah bin Amr bin el-Âs -radiyallahu anhümâ- Kâbe'nin gölgesinde oturmuş, başında da halk toplanmış iken ben onun yanına vardım. (Bu esnada) Abdullah'tan şunu işittim:
"Biz bir yolculukta Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-in beraberinde idik. O, bir ara bir konakta konakladı. Bunun üzerine kimimiz kendi çadırını kuruyor, kimimiz ok atışı yapıyor ve kimimiz otlayan hayvanı ile meşgul oluyordu. Bu sırada Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-in çağırıcısı: 'Haydin namaza!' diye çağrıda bulundu. Biz de hemen toplandık. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ayağa kalkarak bize şu hitabede bulundu:
'Benden önceki her peygamber üzerine kendi için hayır bildiği şeyleri ümmetine göstermesi ve şer bildiği şeylere karşı onları korkutması şüphesiz ki bir hak bir görev oldu. Sizin bu ümmetinizin âfiyeti (yani dine zarar veren şeylerden selâmette bulunması) evvelinde kılındı. Bu ümmetinizin son kısmının başına belâ ve hoşlanmayacağınız işler muhakkak gelecektir. Sonra öyle fitneler gelecek ki bazısı diğer bazısını hafifletecek (yani sonra gelen fitne bir önceki fitneden şiddetli olacağından öncekini hafif bırakacaktır). Artık mümin kul (bir fitne geldiğinde): 'İşte beni helâk eden fitne budur!' der. Bir süre sonra o fitne geçer, bunun arkasından başka bir fitne gelir ve mümin kul: 'İşte beni helâk edici fitne budur!' der. Sonra o fitne de açılıp gider. Artık kim cehennem ateşinden uzaklaştırılması ve cennete girdirilmesi kendisini sevindiriyorsa Allah'a ve ahiret gününe iman eder halde iken ölümü gelsin ve insanlara kendisine yapmalarını arzu ettiği şeyleri yapsın.
Kim bir devlet başkanına beyat edip ona elini vermiş (yani seçmiş) ve samimiyetle bağlanmış ise artık olanca gücü ile ona itaat etsin. Şayet bundan sonra başka bir devlet başkanı çıkıp gelir de birincisi ile nizaa kalkışırsa (yani isyan çıkarmak isterse) sonra gelenin boynunu vurunuz."
Abdurrahman bin Abd-i Rabbi'l Kâbe -radiyallahu anh- demiştir ki:
"Bunun üzerine ben başımı topluluktan ileri sokarak (yani Abdullah -radiyallahu anh-ın yakınına sokularak): 'Allah aşkına sana soruyorum, bu hadisi Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-den sen kendin işittin mi?' dedim. Abdullah -radiyallahu anh- eliyle kulaklarına işaret ederek: 'Bunu kulaklarım işitti, kalbim de belledi, iyice belledi.' dedi." (İbn-i Mâce: 3956)
Hadis-i şerif'te fitne ve fesadın çoğaldığı zamanlarda müslüman bir kimsenin dikkat edeceği mühim hususlar beyan edilmiştir.

Yavaş yavaş fitne çıkıyor, harp patlayıncaya kadar, patladımı artık gider.
Patlayıncaya kadar bu münakaşa devam edecek...
Patlayınca bu ateş nereye sirayet eder?
Allah-u Teâlâ bizi ayakta tuttukça sizi de tutacak amma bizi alırsa halinizi bilmiyorum. Dünyanın hiçbir memleketinde huzur yok, huzur kalktı dünyadan...
İmanlı olalım, imanlı ölelim. Biz kendi yolumuza bakalım, rızâ yolunu tutalım. Kimseye söz söylemeyelim amma istikametten de ayrılmayalım.
Eğer ömrün otuz-kırk sene olursa, bu otuz sene içinde göreceklerin tasavvur dahi edilemez. O kadar şiddetli harpler var.
"Bu ümmetin sonunda yere batma, kılık değiştirme ve taşlaşma belâları meydana gelecektir."




Ben:



Dünya kaynıyor, bana; "Yalnız seyret, hiçbir zaman karışma ve dalgalara girme" diye emir verirler. Allah'ım sonumuzu hayırlı eylesin. Bir ruhsat veriyor, dilediği güne kadar imtihandayız. Dünya vehamete doğru gidiyor, hep harbe hazırlanıyor.
Abdullah bin Ömer -radiyallahu anh-der ki:
"Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-in yanında idik. Fitnelerden söz etti, birçok fitneler anlattı. Hatta bir 'Ahlâs' fitnesine temas etti.
Dinleyenlerden biri:
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-:
'Ahlâs fitnesi; şiddetli düşmanlık yüzünden insanların birbirinden kaçması ve bir şey bırakmamak üzere mallarının yağma edilmesidir.' buyurdu ve devam etti:
(Yani devam etmeyen bir sulh yapacaklardır).
Bundan sonra 'Duheymâ' fitnesi vardır. Bu ümmetten kendisine şamar indirmediği bir tek kimse bırakmayacaktır. 'Hemen bitti, sona erdi!' denildiği vakit yine devam edecektir.
Bu fitne zamanında kişi sabah mümin akşam kâfir olacaktır.
O kadar ki insanlar iki kısma ayrılacaktır;
Kendisinde nifak olmayan iman grubu ile kendisinde iman olmayan nifak grubu.
Bu fitne meydana geldiği vakit, o gün yahut ertesi gün Deccal'i bekleyin.'"
(Ebu Dâvud - Hâkim)


• Hazret-i Âişe -radiyallahu anhâ- Vâlidemiz der ki:
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:
"Yâ Resulellah! Aramızda sâlih kullar bulunduğu hâlde helâk olur muyuz?" diye sordum.
"Evet! Pislik meydana çıktığı vakit!" buyurdu. (Tirmizî: 1007)


• İmran bin Husayn -radiyallahu anhümâ-dan rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Bu ümmette yere batma, kılık değiştirme ve taşlaşma olacaktır."
Bunun üzerine müslümanlardan bir kimse:
"Yâ Resulellah! Bu ne zaman olacak?" diye sordu. Buyurdu ki:
"Şarkıcı kızlar ve çalgı âletleri türediği ve şaraplar içildiği vakit!" (Tirmizî: 2309)

fakiri
22-02-2013, 13:10
Bu Hitabımız Hakiki Müslümanlaradır:

Sakın meyüs olmayın, ümitsizliğe kapılmayın! Zira Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bu günlerin geleceğini çok evvel haber vermiştir. Bu gariplerin çıkacağını ve nihayeti de haber vermiştir. Kitabın tamamı tetkik edildiğinde bu husus açık olarak görülecektir.
Allah-u Teâlâ bu dini yeniden tazeleyeceğine göre, -bu da üç merdivenle başlıyor ve başlamıştır.- Karamsar olmayın, yalnız önünüzdeki çok şiddetli harpleri ve sıkıntıları da gözden uzak etmeyin! Telâşa kapılmayın, takdire râzı olun.
Kıyametin küçük alâmetlerinden çıkmayan kalmadı, hepsi çıktı, iş büyüklere kaldı.
Allah-u Teâlâ bizi kalemle cihad için, bölücü din düşmanlarını kalemle biçmek için ve bu kitapları yazmakla vazifelendirdi. Bu kitaplar bizden sonraki boşluğu Hazret-i Mehdi'ye ulaştıracak, ona köprü olacak, bunu böyle bilin.
Mehdi Hazretleri'ni ise kılıçla cihad etmek için gönderecek. Ömrü sırf cihadla geçecek. O bir şey yazmayacak, çünkü yazmaya vakti olmayacak.Bu kitapları okumakla aydınlanacak.
Nitekim Bediüzzaman Hazretleri:
"O zât, o tâifenin uzun tasdikatı ile yazdıkları eseri kendine hazır bir program yapacak." buyurmuşlardır. (Emirdağ Lâhikası. s: 259)
Hâtem'likle ıslahat başladı. Birinci ıslahat nurla, Hatem'likle olacak. Mehdi Hazretleri kılıçla ıslahat yapacağı gibi, İsa Aleyhisselâm da müslümanlarla hıristiyanlar arasında hakemlik yapacak ve Deccal'i öldürecek.
Bu üç vazife merdiven gibidir.
Rabbü'l-âlemîn bizi çektikten sonra Hazret-i Mehdi gelecek, bundan sonra o var. Kısa bir boşluktan sonra Hazret-i Mehdi ile Hazret-i İsa Aleyhisselâm iç içe gelecekler. Bu hayatı yaşayanlar bu hayat ile yaşıyor, bu hayatla meşgul oluyor. Onlar bu hayatta olacaklar ve bu hayatta ölecekler. Kavuşan kavuşacak, kavuşmayan kavuşmuş gibi olacak. Çünkü o hayatı yaşıyor. Gaye Allah!..
Binaenaleyh artık dünyanın şâşâsına dalmayın, nefsânî arzulara kapılmayın. Helâl lokma kazanmayı ve yemeyi, günlük geçinmeyi düşünün! Uzun bir ömür hayâline kapılmayın! Ebedî saadetinizi hazırlayın. Gün bugün, yarın ne olacağı belli değil, bunu size tavsiye ediyorum.
Bu nur çığır açıyor, karanlıkları deliyor. Bu çığır Mehdi Hazretleri'nin zamanına kadar gidecek. Nur da yayılacak, türemeler de türeyecek. Bunlar daima birbirine karşı olacaklar.
Bizim bu bölücülerle cihadımız, sanmayın ki küçük bir çarpışmadır. Bütün bölücülerle karşı karşıya gelmiş durumdayız. Nasipdar olan tenvir oluyor, nasibini alıyor. Nasibi olmayan görmüyor.
Bu devir müslümanların paramparça olduğu, bölücülerin her yeri işgal ettiği, saptırıcı imamların, ahir zaman âlimlerinin insanları Hakk yoldan uzaklaştırdığı ve imansızlık girdabına düşürdüğü bir devirdir. Dünya kurulduğundan beri böyle bir devir gelmiş değildir.
Maddecilik, dünyaya aşırı muhabbet gönülleri tutuşturmuş, medya insanların zihinlerini bulandırmış, felsefe fikirlerde kararsızlık husule getirmiş ve nice insanları imandan, İslâm'dan uzaklaştırmıştır.
Binaenaleyh ilk iman kurtarma cihadını Hatem-i veli başlatacak, onun ardından Hazret-i Mehdi ve Hazret-i İsa Aleyhisselâm gelecek ve bu cihadı tamamlayacaklar, birbirleriyle mütemmim olacaklar. Bu noktada üçü de birbirine bağlanıyor. Bu merdiven üçtür, üçü birdir.
Çünkü bu iman kurtarma cihadı, bu birinci merdivenden başladı. Hatem-i veli, Hazret-I Mehdi ve İsa Aleyhisselâm üçü de birbiri ardından geliyor. Birisi kalemle, birisi kılıçla, birisi ıslahatla vazifeli olacak. Her birinin vazifesi ayrı olacak.
Bundan sonra zaman daha da güçleşecek. İyi ve kötü âmirler gelecek. Hazret-i Mehdi ve Hazret-i İsa Aleyhisselâm zamanına kadar bir iyi bir kötü, bir iyi bir kötü gelecek. Ve bu bozukluk, en sonuncu olan Deccal'e kadar devam edecek. O çıktığı zaman ortalık büsbütün bozulacak.
Dünya kuruldu kurulalı böyle bir zaman gelmedi. Bundan daha beteri otuzuncu deccâl çıktığı zaman. Biz şimdi devr-i Deccâl'de yaşıyoruz.
"Hepsi de Allah'ın peygamberi olduğunu iddiâ eden otuza yakın yalancı deccaller türemedikçe kıyamet kopmaz." (Tirmizî)
Lâkin otuzuncu deccâl çıktığı zaman daha beter olacak. Bu da Hazret-i Mehdi, Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın zamanına rast gelecek.
Harpler, zelzeleler, afatlar ile insanları yok edecek Cenâb-ı Hakk. İnsanlar birbirlerini yok edecek, memleketler harap olacak. Bitecek yani. Dünya ne yahudiye ne de Çinlilere kalacak. İslâm'a verecek amma insan kalmamış olacak. Fakir Elhamdülillâh bunu çok evvel söylemiştir.
Hakiki Deccal Amerikadan çıkacak.
Hadis-i şerif'te Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyuruyorlar:
"Allah yahudileri de hezimete uğratacaktır. Artık Allah'ın yarattığı yaratıklardan arkasında bir yahudinin saklanıp da Allah'ın konuşturmayacağı hiçbir şey kalmayacaktır. 'Ey Allah'ın müslüman kulu! İşte bu bir yahudidir. Gel de onu öldür!' demeyen ne bir taş, ne bir ağaç, ne bir duvar, ne de bir hayvan olacaktır. (Yalnız Gargad ağacı bu hükmün dışındadır. Çünkü bu ağaç onların ağaçlarındandır, konuşmayacaktır.)" (İbn-i Mâce: 4077)
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edilen diğer bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Müslümanlarla yahudiler harbetmedikçe kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öyle bir öldürecekler ki, hatta yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç da: 'Ey müslüman, ey Allah'ın kulu! Şu arkamdaki yahudidir, hemen gel de onu öldür!' diyecektir. Yalnız Ğargad ağacı bunu demeyecek, çünkü o yahudilerin ağacıdır." (Müslim: 2922)
Allah-u âlem yahudiler Mekke-i mükerreme'ye ve Medine-i münevvere'ye giremeyecek, Medine-i münevvere'ye nötron bombası atsalar gerek. Amma onlar, amma Çinliler. Bütün halk ölecek. Bundan değil müslümanlar, bütün küffar halkı da rahatsız olacak.
Sonra Allah-u Teâlâ onların öldürülmesini murad ettiği zaman, küffar memleketine sığınmış bir yahudiyi dahi ikrah ettikleri için haber verecekler. Yalnız Amerika haber vermeyecek, çünkü Amerika onlardandır.
Ve bugünler çok yakın, çok yakın. Ben 80 yaşımda olduğuma kendim inanamıyorum. Bütün bu hadiselerin oluşu, bitişi 40 sene sürecek. Demek istiyoruz ki, bundan sonra harpler var, darpler var, üzüntüler var, sıkıntılar var, hüzünlü seneler var.
Mühim hadiseler olacak, mühim hadiseler doğacak ve büyük kanamalar olacak. Vakit bekleniyor. Ne zaman? O bilir. Allah'u-âlem doğacak hadiseler çok kan dökülmesine vesile olur.
Ben dünyayı harap olmuş bir ev olarak görüyorum. Ne zaman çöktürecek, onu O bilir.
Bu isyan cezasız kalmaz, vakit geldi. Allah'ım beterinden korusun. Bakalım Allah-u Teâlâ ne gösterecek.
İsrail demek, Amerika demek, Amerika demek, hıristiyan âlemi demek.
Amerika demek yahudi demek, yahudi demek Amerika demek.
Bütün dünya bunlardan ikrah etti. Müslümanların cezaları var, cezalarını çekiyorlar. Müslümanların cezası bitince onların cezası başlayacak.
Amerika'nın daha bu bölgede işi var. Irak'tan sonra sırada; İran, Suudi Arabistan, Mısır var. İşte dünya böyle tutuşacak.
Amerika dört devleti gözüne kestirdi; Irak, İran, Suudi Arabistan ve Mısır.
Amerika'nın bütün gayesi petrolü elde etmek, dünyayı elde tutmak. Ondan sonra büyük bir patlak verecek, dünya kaynayacak.
Allah'ımız sonumuzu hayırlı etsin.
Her şey tezahür ediyor artık, belki gitme vaktim yaklaştıysa tezahür ediyor ve bunlar böyle çıkıyor, her şey bilinsin isteniyor.
Gün bugün yarını O bilir, ve demiştim, "Allah'ım! bana o günleri gösterme!" Çok karanlık günler var, seyirci kalacağız, takdir ne ise onu seyredeceğiz.
Hazret-i Allah'a sımsıkı sığınmamız lâzım. Önümüzdeki hadisatı beklememiz lâzım. Önümüzde çok sert günler var, çok karanlık günler var.
Tedbirli olmalı, Hazret-i Allah'a yönelik olmalı, kelime-i Tevhid'le çok meşgul olmamız lâzım. Kelime-i Tevhid üzerinde olalım ve orada ölelim.

fakiri
23-02-2013, 10:33
Hazret-i Mehdi'nin Zuhuru:


Mehdi Aleyhisselâm hakkında çok sayıda Hadis-i şerif nakledilmiştir. Âlimler bunu mütevatir kabul eder. Resulullah Aleyhisselâm'dan beri, "Müslümanların kâffesi", ahir zamanda, Ehl-i Beyt'e mensup bir zâtın çıkıp dini güçlendireceğine, adaleti hâkim kılacağına, müslümanların ona tâbi olup İslâm beldelerinde hâkimiyet kuracağına, bu kimseye Mehdi deneceğine inanmış ve gelmesini beklemektedirler.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz onun mutlaka geleceğine dair Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyuruyorlar:
"Kıyametin kopmasına bir gün bile kalsa, Allah-u Teâlâ o günü uzatarak benim soyumdan bir kişi gönderecektir. Adı adımın, babasının adı babamın adının aynısı olacak, zulüm ve zorbalık altında inleyen yeryüzünü huzur ve adaletle dolduracaktır." (Ebu Dâvud, Tirmizî)
Mehdi Aleyhisselâm'ın Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in neslinden geleceğini ve yeryüzünü adaletle dolduracağını bu Hadis-i şerif haber veriyor.
Nice asırlardan sonra Allah-u Teâlâ, Hatem-î nebi Muhammed Aleyhisselâm'ın ümmetinden ve kendi neslinden bir kurtarıcı gönderecek ve dünyaya malik olacaktır.
"Yeryüzünde dört kişi malik olmuştur. İkisi mümin, ikisi kafirdir. Müminler, Zülkarneyn ve Süleyman Aleyhisselâm, kâfirler ise Nemrud ve Buhtunnasr'dır. Beşinci olarak Ehl-i Beytim'den birisi gelecek ve o da dünyaya mâlik olacaktır." (İmâm-ı Suyûtî)
İşte o zât-ı âlî Mehdi Aleyhisselâm; Şeriat-ı mutahhara'nın emir ve hükümlerine, Tarikat-ı münevvere'nin edeb ve erkanına harfiyyen riayet edecektir. Allah-u Teâlâ'nın ahkâm-ı ilâhi'sini, Resul-i Ekrem -sallalahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in sünnet-i seniyye'sini yaşayacak ve yaşatacaktır.
"O zât insanlar içerisinde Peygamber'in -sallallahu aleyhi ve sellem- sünneti ile amel eder. İslâm yeryüzüne tam mânâsı ile yerleşir. Yeryüzünde yedi sene kalır, sonra vefat eder ve müslümanlar onun üzerine namaz kılarlar." (Ebû Dâvud: 4286)
O kendisini bile bilmiyor. Amma vakti gelince hem kendisini bilecek, hem de halk onu tanıyac
ak. Bu işler vakte saate bağlıdır.
O daha kendisinin Mehdi olduğunu bilmezken, zamanı gelince Allah-u Teâlâ onu seçecek, çekecek, vazifelendirecek ve bizzat kendisi destekleyecek. Cenâb-ı Hakk onu bir gecede olgunlaştıracaktır.
Nitekim Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde bu hususta şöyle buyurmuşlardır:
"Mehdi bizden, ehl-i beyt'imizdendir. Allah onu bir gecede ıslah eder." (İbn-i Mâce: 4085)
"Mehdi'nin çıkış yeri Medine'dir, peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-in Ehl-i beyt'indendir." (İmam-ı Süyutî)




"Biz onun Hicaz'da olduğunu, orada hangi şehirde olduğunu çok iyi biliyoruz. Anne babası da onu biliyorlar."
(Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri, seneler evvel Mehdi Hazretleri doğduğu zaman iki tane akîka kurbanı kesmişlerdi.)




Hazret-i Mehdi Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in sülalesinden ve Hazret-i Fâtıma -radiyallahu anhâ- Vâlidemiz'in aslındandır.
Diğer birçok Hadis-i şerif'lerde hülâsâ olarak; "Cihadı başlattığı zaman kırk yaşlarında olacağı, vasıfları, cennetle müjdelendiği, çıkışından ümitlerin kesildiği bir anda çıkacağı, zuhur şekli, o devirde İslâm'ın yeryüzüne tam mânâsı ile hâkim olacağı, benzeri görülmedik bir refah olacağı, insanlar tarafından çok sevileceği ve İsa Aleyhisselâm ile buluşacakları..." beyan buyurulmaktadır.
Hicaz bölgesinde de çok büyük kargaşalık olacak.
Büyük bir şaşkınlık ve boşluk içinde iken, Allah-u Teâlâ müslümanları toparlamak, şaşkınlığı önlemek için Mehdi Hazretleri'ni gönderecek. Çok büyük harplerden ve felâketlerden sonra Hicaz'da vazifeye başlayacak, adaleti ile hükmedecek.
Allah-u Teâlâ mülkünü ne bu zâlimlerin arzusuna bırakacak, ne de gelecek olan âlim ve âdil olanlara bırakacak.
Cebrail Aleyhisselâm sağ yanında, Mikâil Aleyhisselâm sol yanında olacak, Allah-u Teâlâ'nın emri üzere fütuhata başlayacak.
İsmail Hakkı Bursevî -kuddise sırruh- Hazretleri "Tuhfe-i Aliyye" isimli eserinin "Beklenen Mehdi Hakkında" adlı bölümünde Mehdi Hazretleri'nin Hazret-i Ali -kerremallahu veche- ve Hâtem-i veli'nin rûhâniyeti ile icraat yapacağını beyan buyurmaktadır:
"Beklenen Muhammed Mehdi dahi muhtaçtır ve onun yeryüzünde kalma süresi vezirlerinin sayısı kadardır. Velâkin vüzerâsında ihtilâf ettiler. Üstün olan görüşe göre vezirleri dokuz olup, yedisi cismânî ve ikisi rûhânî olmaktır.
Cismânîden murad Ashâb-ı Kehf ve rûhanîden kastedilen ise rûhaniyyet-i Murtazâ -kerremallahu veche-dir ve rûhâniyyet-i Hatm-i Evliyâ'dır." (Tuhfe-i Aliyye. s. 229)
Cihada başladığında etrafında Bedir ashabının sayısı olan üç yüz on üç kadar askeri olacak ve ancak ihlas sahiplerini ordusuna alacaktır.
Allah-u Teâlâ Hazret-i Mehdi'yi ümmet-i Muhammed'in başına dirayetli bir kumandan olarak gönderecek. Bu zât-ı muhterem doğrudan doğruya Resulullah Aleyhisselâm'ın vekâletini taşıyacak, onun icraatı gibi yepyeni bir icraat yapacak. Onun izinden yürüyecek, onun gibi din-i mübin'in icaplarını uygulayacak ve din-i İslâm'ı taptaze bir hale getirecek. Garip duruma düşen İslâm'ı gariplikten kurtaracak. İhyâ etmedik sünnet, kaldırmadık bid'at bırakmayacak. Çünkü bunun için gönderilecek.
Allah-u Teâlâ onu muzaffer edecek. Ona öyle bir azamet verecek ki, karşısına çıkan her kuvveti devirecek. Allah-u Teâlâ'nın ezelden nasip ettiği kadar mücadele edecek. Yeryüzünün muhtelif yerlerinden gelen taraftarları toplanacaklar, fütuhatı tâ Amerika'ya kadar uzanacak, beldeler onun emrine girecek. Zâlimlerin zulmü olduğu gibi, o da geldiği zaman yeryüzünü adaletle dolduracak.
Ümmet-i Muhammed'den memnun olmadık hiçbir fert kalmayacaktır. Yer ve gök sakinleri ondan râzı oldukları gibi; havadaki kuşlar, denizdeki balıklar, ormandaki yırtıcı hayvanlar bile memnunluk duyacaklar. Ömürler uzayacak, emanetler yerine teslim edilecek. Yeryüzü emniyet ve sükun bulacak.
İyi ve kötü bütün insanlar onun zamanında görülmemiş bir nimete boğulacaklar. Gökten bol bol yağmur yağacak, yerlerde bereket artacak. Bütün ülkeler kapılarını ona açacaklar. Her taraftan, arıların kovanlarına gelip beylerine sığındığı gibi, ona gelip sığınacaklar.
Mehdi Hazretleri zuhur ettiği zaman, ona en çok buğz eden ve karşı gelen, imansız imamlarla türemeleri olacak. İmanları yok çünkü, imamları var imanları yok.
İşte Mehdi Hazretleri o zamanki fukaha ile, o zamanki imansız imamlarla da çarpışacak.
Ve biz şimdiden onu tarif ediyoruz. Nasibi olan bu hakiki imamı görür. Çıktığı zaman tereddütsüz biât edin.
Hadis-i şerif'te:
"İnsanların üzerine belâ üzerine belâ yağdığı ve onun çıkışından ümit kesildiği bir sırada Mekke'de zuhur eder." buyuruluyor. (İmam-ı Suyuti)




O çok büyük azametten, uzun bir fütuhattan, kendisine ve tâbi olanlara hakimiyet verildikten, en zirveye çıktıktan sonra; bu ruhsat ve bu hakimiyet elinden alınacak, bu sefer Allah-u Teâlâ Deccal'e ruhsat verecek, Deccal yeryüzünde hüküm sürmeye başlayacak.
Deccal de en zirveye çıktığında, Allah-u Teâlâ İsa Aleyhisselâm'ı gönderecek ve onu yok edecek.
Bu meyanda Ye'cüc ve Me'cüc yani Çinliler çıkacak. Çinliler de tam hakim olduklarını zannederlerken bir gecede helâk olacaklar.
Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"De ki: Ey mülkün sahibi Allah! Sen mülkü kime dilersen ona verirsin. Kimden dilersen ondan alırsın. Kime dilersen ona izzet verirsin, yükseltirsin. Kime dilersen ona zillet verirsin, alçaltırsın. Hayır senin elindedir, sen her şeye kadirsin." (Âl-i imrân: 26)
Yani bu O'nun dilemesi ile ruhsatı iledir, sanmayın ki kuvvet iledir. Kuvvet ne bir milletle, ne bir millettedir, kuvvet ruhsattadır. Kâh ona veriyor, kâh ona veriyor. Amma dünyayı doldurduğu gibi boşaltacak, imar ettiği gibi yıkacak. Bu hususta iki kelime kullanıyoruz ve bu durum çok uzak değildir.
Dilediğinden alıyor, dilediğine veriyor... Kâdir-i mutlak yalnız O'dur. Kul bir mahluktur, hükümsüzdür. Kürsü'de O oturuyor. Akıllı kimse vakit geçirmeden Rabb'ine yönelir.




Hazret-i Mehdi'yi can-ü gönülden bekleyin, çıktığı zaman hiç tereddüt etmeden tâbi olun, amma sahtelere değil. O Mekke-i mükerreme'den çıkacak ve oradaki fetihlerden sonra bu tarafa gelecek. Siz ona tâbi olun, başkasına değil.
Şimdiden haber veriyoruz. Gerek İsa Aleyhisselâm ve gerekse Mehdi Resul Hazretleri zuhur edip teşrif ettiğinde hemen uyunuz. Bize inanan hemen uyar ve kurtulur, ebedi saâdete erer. İnanmayan uymaz ve dünyada hüsrana uğrar, ahirette de kendisini helâk etmiş olur. Allah-u Teâlâ'nın öne sürmeyip itibar vermediğine itibar etmeyin. Beklenen Mehdi'nin gelmesine daha 25-26 sene var. (2006)

berr
28-02-2013, 15:47
Ömer ÖNGÜT Said Nursi hazretlerini sever ama onla ilgili bir sürü çelişkisi vardır fakiri sana ispat edebilirim

berr
01-03-2013, 09:06
fakiri kinde kabilesinden topal adam son evliya öldü ama dedikleri çıkmadı

ne olcak şimdi ?

fakiri
16-03-2013, 22:51
İrşad ve İkaz:

Hadis-i şerif'lerden ve Ashab-ı kiram'ın rivayetlerinden anlaşıldığı üzere "Kıyâmet Alametleri bahsi" Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in tebliğ ve irşad vazifesinin bir parçasıdır.
Hatta bir rivayete göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir gün -gün boyu- ashabına kıyamet alâmetlerini anlatmıştır.
Amr bin Ahtab -radiyallahu anh-den şöyle rivayet edilmiştir:
"Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bir gün bize sabah namazını kıldırdı ve minbere çıkarak tâ öğle vakti girinceye kadar bize hitap etti. Sonra minberden inip namaz kıldırdı. Tekrar minbere çıkıp ikindi vakti girinceye kadar bize hitap etti. Sonra inerek namaz kıldırdı. Sonra tekrar minbere çıktı ve bize güneş batıncaya kadar konuştu. Olmuş ve olacak her şeyi bize haber verdi. Bunları en iyi bilenimiz, en belleyişli olanımızdır." (Müslim: 2892)
Abdullah bin Ömer -radiyallahu anhümâ-dan rivayet edilmiştir:
"Resulullah Aleyhisselâm Vedâ haccı sırasında bir ara: "İnsanlar susup dinlesin" buyurduktan sonra hamd ve senâda bulundu, akabinde Mesih ve Deccal'den uzun uzun söz etti:
"Allah'ın gönderdiği her peygamber, ümmetini onunla korkuttu. Nuh Aleyhisselâm ümmetini onunla korkuttu, ondan sonra gelen peygamberler de korkuttular.
O sizin aranızdan çıkacak. Onun hâli sizden gizli kalmayacak. Rabb'inizin tek gözlü olmadığı size gizli değildir. O ise sağ gözü kör birisidir. Onun gözü dışa fırlamış üzüm danesi gibidir."
(Buhârî. Fiten 17 - Müslim: 169)
Ashâb-ı kiram Hazerâtı'nın devrinde küçük çocuklara Deccal bilgisi verildiği rivayet edilmektedir.
Allah-u Teâlâ'nın peygamberlerine bu vazifeyi vermesi kıyamet alâmetleri bahsinin irşad vazifesinin bir parçası olduğunun en büyük delilidir.
Allah-u Teâlâ peygamberlerine bu vazifeyi verdiği gibi son peygamber Muhammed Aleyhisselâm'ın varislerine de bu vazifeyi vermiştir. Emr-i bil maruf, nehy-i anil münker vazifesi tevdi edilen ümmet bu ümmettir.
Bu afatların gölgesi iyice üzerimize düştüğü şu günlerde bu irşadı kimse yapmıyor.
Biz ise elimizden geldiği kadar halkı uyandırmaya çalışıyoruz, bu Hadis-i şerif'leri hatırlatıyoruz. Bu hususta "Kıyamet Alâmetleri", "İnsan Dünya ve Ahiret" ismiyle kitaplar yazdık. Daha önce de dergilerimizde yayınladık.
Ey Müslüman! Bunlar tedirgin etmek için değil, tedbire sevketmek için, hazırlık yapman için anlatılıyor.
Görülüyor ki; kıyamet alâmetleri beliriyor. Ne zaman fırtına kopacağını Yaratan bilir, fakat sığınmamız faydalıdır.
Yavaş yavaş karışacak, yavaş yavaş kaynayacak, sonra patlayacak ve dünya ateş alacak.
Böyle böyle kaynayacak, dünya ateşe verilecek, hüküm O'nundur. Denmişti ki; dünya öyle bir hale gelmiş ki, eskimiş eve benziyor, yıkıldı yıkılacak. Çünkü vakit geldi, dünyanın ömrü bitti, nihayetindeyiz. Amma afatla, amma harple dünya alabora olacak.
Elde fırsat, dilde ruhsat varken günün değil, saatin değerini vermek lâzım. Artık yıkım devri başlamıştır.
Mehdi Aleyhisselâm zamanına 25-26 yıl var. Onun zamanına kadar çok harpler var, dünya bitecek ondan sonra yıkılacak. Ondan sonra fertler gidecek. Dünya perişan olacak. (2006)
Halk artık azabı hak etti. Bu azgınlığa karşı bu beklenir artık. Ne zaman kopacak diye bakılıyor. Çok şiddetli harpler olacak. Allah'ım ateşlerini birbirine ver diyorum. Zaman gelecek ne petrol kalacak, ne teyyaresi kalacak! Hiçbir şey kalmayacak. Eski zamana döneceğiz.
Her şey beklenir, "Yıkacağım" buyuruyor. Murat ettiğini yapar. Çünkü insanlar azdı ve hak etti.
Bizim zamanımız öyle bir zaman ki yazıların yazılması ile beşeriyet bu kitaplardan istifade edecek.
"O çiçek misâli baharda açar, meyveleri güzün toplanır."
Bundan sonra kıyamete kadar böyle bir kitap gelmeyecek, beşeriyetin bu kitaplardan istifade edeceğini ifşa ediyorlar.
Benim ümidim Allah-u Teâlâ bu gemiyi batırmayacak. Bunun sebebi; Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'i iki defa Türk kıyafetiyle gördüm. Anladım ki Allah-u Teâlâ'nın Türkiye'ye bir nazarı, bir lütfu var; onun hürmetine Allah-u Teâlâ bu gemiyi batırmayacak. Her ne kadar batırmak istedilerse de Allah-u Teâlâ bu gemiyi batırmayacak, yüzdürecek. Deniz altı batıyor amma dilediği zaman su yüzeyine çıkıyor. Biz bunlarla çok meşgul olmak zorundayız.
Ömrü olan kısa zamanda çok şey görecek, "Yevmü'l-beter" denmiş, bitmiş.
Bu gelecek dalga Allah'u-âlem çok büyük dalga, O dilediğini korur, tabi ki size de her şey anlatılmıyor. Allah'ım korusun, Allah'ım korusun, Rabb'im korusun. Allah'a emanet... Takdir ne ise o olur. Hazret-i Allah'a yönelik olmak lâzım, bakalım bu afat bu dalga kimi alır, kimi bırakır, onu Yaratan bilir.
Çok vahim hadiseler olabilir, fakat O dilediğini korur.

KUZAT
16-03-2013, 23:01
Sayın arkadaşım paylaştığın yerin web adresini ver açıp ordan okuyalım ,bir kitabı burda yüzlerce mesaj şeklinde paylaşmak marifet olmasa gerek,paylaşım sayınımı arttırmak içindir bu gayretin,yoksa konumu gölgelenmek isteniyor,herkes yüzlerce sayfayı kopyala-yapıştır yaptıktan sonra ne konunun kıymeti kalır nede insanların kendi emekleriyle yazdığı düşüncelerin...

fakiri
16-03-2013, 23:25
Tedbir ve Hazırlık:

Müslümanın tedbir ve hazırlığı iki türlüdür.
Birinci tedbir ve hazırlık ibadet ve taat ile Allah-u Teâlâ'nın hıfz-ı himâyesini talep etmekledir.
Bugün akıllı olan kimse Hazret-i Allah'a sığınmalıdır.
Allah-u Teâlâ:
"Allah'a kaçınız." buyuruyor. (Zâriyât: 50)
Evet bu Âyet-i kerime de vardır amma ayrıdır, bu âyetin manası; siz Allah'a kaçınız, sizin yardımcınız O'dur, ihsan ve ikramı bol olandır.
Bir de;
"Sen Allah'a sığın!" (Mümin: 56)
Âyet-i kerime'si vardır ki çok daha mühimdir. Bugün Hazret-i Allah'a sığınma günüdür. Yarın ne olacağını bilmiyoruz. Çünkü o sığınmanın sayesinde, halkın sıkıntılı, telaşlı olduğu zamanda dilerse O seni kurtarır. Zira bu isyan cezasız kalmaz.
Bir Hadis-i şerif'te şöyle buyuruluyor:
"Dünyanın geniş vakitlerinde, (yani sıhhat ve servet, asayiş ve emniyet gibi istirahat sebepleri mükemmel olduğu bir zamanda) Cenâb-ı Hakk'a ibadet ve taat ile kendini takdim et ki, muzayakalı bir zamanda seni lütfu ile yad buyursun." (Ahmed bin Hanbel)
O gün gelmeden önce tevbe edip Allah-u Teâlâ'ya ve Resulullah Aleyhisselâm'a yönelenlere ne mutlu! O dilediğini dilediği şekilde kurtarır. Bu gibi kimselerin dünyası saadet, ahireti selâmet olur. Çünkü o Hakk ile idi, halk ile değil.
Hazret-i Allah'a yönelelim, bize O yeter! Kalsak yolunda, gitsek yolunda ölelim inşaallah. Bizim için fayda getirecek budur: Yolunda olalım, yolunda ölelim.
Allah-u Teâlâ'ya yönelmekten daha güzel bir kale olmaz, O'nun kalesinin harici boşluktur. O kalesine kimi aldıysa hayat vardır, hem de hayat-ı ebediye vardır. Bu bir ikazdır, hatırlatmadır, yöneltmedir. O dilediğine hidayet verir. Dilerse O her felâketten kurtarır.
Kitapları daima okuyun ve böylece bu devirleri aşmaya bakın!
Ey kardeş! Sakın ilâhi hükümleri arkaya atıp, nefis arzusunun peşinden gidenlerden olma. Öğüt ve nasihatten fayda gören müminler sınıfına dahil ol!
Hazret-i Allah ve Resulullah'a gönülden bağlı ol. İbadet ve taata devam et. Mahviyyetten ve hiçlikten ayrılma. Yolu bunlarla alın... Ölçü budur.
Hazret-i Allah kendisine yönelen, ibadet eden kulunu seviyor.
Namazla, ibadetle, zikirle, fikirle, salât-ü selâmla çok meşgul olalım. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in günlük sığınma duâlarını okuyalım...
Dünyaya değil, ahirete özenin. Dünyada özenilecek yer yok. Hele şimdiden sonra ne harpler, ne felâketler var...
İsyan çok büyük, bu isyanın cezası ne ile verilir? Harp ile mi, zelzele ile mi?

İkinci tedbir ve hazırlık;
Manen tedbir almak bu kadar mühim olduğu gibi madden de tedbirli olmak lâzımdır. Zira hayatı idame ettirebilmek için lüzumlu temel ihtiyaçlardan mahrum kalmak da büyük bir tehlikedir.
Kuraklık tehlikesi var, harp tehlikesi var.
Hazret-i Mehdi'nin zuhurunu ve alâmetlerini anlatan bir Hadis-i şerif'lerine Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle başlamışlardır:
"Ticaret ve yolların kesildiği ve fitnelerin çoğaldığı zaman ..." (İmam-ı Süyûtî)
Görüyorsunuz petrolümüz dışarıdan, gazımız dışarıdan geliyor. Gıda ihtiyacımızı bile dışarıdan temin etmeye başladık. Ufacık bir harpte bile geçici de olsa büyük sıkıntılar yaşama ihtimali var. Büyük pahalılıklar yaşanma ihtimali var. Rusya bir hafta gazı kestiği için Ukrayna ve birçok ülke kışın ortasında soğukta kaldı. Avrupa çok sıkıntı çekti. Buna kezâ buğdayda, pirinçte dışa bağımlı hâle geldik. Hayvancılık, tarım bitti. Tarım ürünü tohumlarının tamamına yakını ithal ediliyor.
Öyle günler gelecek ki, parayla bile olsa yiyecek bulamama durumları olacak.
(Görüldüğü gibi Japonya depreminde halk marketlerdeki bütün malları bir günde topladı, bitirdi. Arabalar işlemedi, halka 15 lt. benzinden fazla verilmedi. Gene iyi hali, ya hiç verilmese, verilemese. Amma o günlerin de geleceğini ifşa etmişlerdi.)
Gün gelecek hiçbir şey işlemeyecek. Benzin yok, araba yok, dünyanın rotası bozulacak eski günlere dönülecek, petrol olmayacak, uçak, araba olmayacak, hiçbir şey işlemeyecek, gemiler yelkene dönecek.
Hadis-i şerif'lerde Ye'cüc ve Me'cüc kavminin istilâsı anlatılırken Resulullah Aleyhisselâm bir yerinde şöyle buyurmuşlardır:
"İsa Aleyhisselâm ve ashâbı Tûr dağında mahsur kalacaklar. Öyle ki muhasaranın şiddetinden o gün bir öküz başı, onlardan her biri için bugünkü paranızla yüz dinardan daha hayırlı olacak." (Müslim: 2937 - İbn-i Mâce: 4075)
Binaenaleyh her türlü tedbiri almak lâzımdır. Erzak olsun, ısınma, aydınlanma ihtiyaçları olsun, buna mümasil her türlü tedbiri almakta fayda var.
Allah'u-âlem ateş sardığı zaman her tarafı saracak. Âyet-i kerime zuhur edince hiç kalmayacak. Bu silâhlarla çok az insan kalacak. Yalnız cephe değil, cephenin gerisindeki de gidiyor. Bir atom bombası Japonya'yı mahvetti. Amma şimdi herkeste o bomba var. Herkes birbirine attığı zaman her taraf dümdüz olur. Hüküm O'nundur. O ne isterse O'nu yapar.
Harp mazallah yalnız askere değil, sivile de dokunur, onun için yiyecek içecek için çok tedarikli olmak lâzım. Allah-u Teâlâ'nın dediği olur amma önümüzdeki harpler şiddetli.
Para da böyle. Bugün değeri çok, yarın bir bakmışsın kâğıt parçası. Amma altın öyle değil. Para pul, altın külçe olur.
İktisatlı yaşa, senin ne yediğini kimse görmez. Önümüzde Allah'u-âlem karanlık günler var. O karanlık günlerde yaşayabilmek için şimdiden tedbir almak lâzım. Çocuklarınızı ona göre idame edin, sakın ellerine fazla para vermeyin, çocuk israfa alışır.
Kardeşler! Küçük altın yapın, çeyrek altın. Kenara koyun. Altın amma yarın onunla ekmek alacaksın. Zengin olmak için değil. Böyle bir harp zuhur ederse çoluk çocuk aç kalmasın.
Amma bugün amma yarın bu nasihatın niye yapıldığını bir gün anlayacaksınız.

KUZAT
16-03-2013, 23:38
Ayaklarımın dbinde dolaşma ! Bu sana ilk ve son ikazımdır!

Senin dibinde dolaşan sen gibi olur,Allah tan isteyeceğim son şey bu olurdu,
Allah muhafaza eylesin bu durumdan,
Çok şükür Allah tan başka kimseden korkumuz yok,tehditlere karnımız tok arkadaşım,onları kendine sakla..

-bu özel mesajı sizle paylaşmak istedim,belki yönetici arkadaşlarda okumak ister,can güvenliği mevzu bahis nede olsa :=-

fakiri
17-03-2013, 08:18
Niçin Musibetler Geliyor?
Zira, "İsyan Cezasız Kalmaz":



Öy le bir devirdeyiz ki, dünya kurulalıdan beri fitne ve fesadın ayyuka çıktığı böyle bir devir gelmiş değil.Günahların açık olarak işlendiği ve isyana dönüştüğü, dünya kurulalıdan beri bir eşinin gelmediği, böyle bir bunalım geçirilmediği, her türlü fitnenin ortaya çıktığı, her türlü kötülüğün anasının mevcut olduğu yirmi birinci asrın seyyiat zamanında yaşıyoruz.
İlâhî emirler arkaya atılıyor ve hükümsüz sayılıyor.
Allah-u Teâlâ'nın bunca ihsanları karşısında bunca isyan! Helâk olan eski kavimler bollukta iken, sefahat içinde iken belâ ve âfâtlara uğramışlardır. Onların birer kabahatlerinden ötürü başlarına felâketler gelmişti. O kavimlerin yaptıkları kabahatlerin bugün hepsi yapılıyor. Her kötülüğün anası bu devirde mevcut. Onun için böyle bir devir gelmiş değil.
Bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"İnsanlara mutlaka öyle bir zaman gelecek ki, malı helâl yolla mı, haram yolla mı aldıklarına aldırış etmez." (Buhârî)
İşte o gün bu gündür!
Allah-u Teâlâ kesin olarak yasak ettiği halde, Âyet-i kerime'sinde:
"Şeytanın pis, murdar işidir!" Buyurduğu halde, kadınlar da erkekler de her çeşit içkiyi içiyor, her türlü kumarı oynuyor.
Fâizcilerin cehennemlik olduğu, eğer fâiz terkedilmezse bunun Allah-u Teâlâ'ya ve Resul'üne karşı açılmış bir harp olduğu haber verildiği halde, fâizle iş görülüyor, hatta fâize "helâl" diyenler bile çıkıyor. Halbuki Allah-u Teâlâ'nın ve Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in emirlerini hiçe sayanlar otomatik olarak küfre girmiştir.
Allah-u Teâlâ nikâhlı yaşamayı meşru kıldığı halde, Âyet-i kerime'sinde:
"Zinâya yaklaşmayın, zirâ o bir hayâsızlıktır ve çok kötü bir yoldur."
(İsrâ: 32)
Buyurduğu halde gayr-i meşru yollar tutuluyor, Lût kavminin helâkına mucip olan kötülükler yapılıyor, eşine hayızlı ve nifaslı iken mukarenette bulunanlar çıkıyor.
Evlilikte en mühim şart dinî nikâh olduğu halde, mehir şart olduğu halde, kadının bu meşru hakkı verilmiyor. Mehirin adını bile duymayanlar var. Duysa bile yapmıyor, yapsa bile vermiyor, böylece nikâhsız ömür sürüyor.
Kimisi çocuk olmaması için ilâhî hükmü değiştirmeye çalışarak her türlü çareye başvuruyor, kimisi çocuk daha doğmadan ana karnındayken öldürüp katil oluyor, kimisi de olsun diye her türlü hayâsızlığa ve zinâya râzı oluyor.
Kimisi saçlarını boyuyor, tırnaklarına oje sürüyor, kat olduğu için ve su geçirmediği için cünüp geziyor. Kimisi de saçlarını ondüle yapıyor, düzeni bozulmaması için kafasını yıkamıyor.
Gusül alınmıyor, abdest de öylesine...
"Dinin direği" olduğu halde namaz kılınmıyor. Kılanların yüzde doksanı taharete, istibrâya dikkat etmediği için, abdestsiz namaz kılıyor da haberi olmuyor.
Emr-i ilâhî olduğu halde zekât verilmiyor, öşür verilmiyor.
Haksız yere adam öldürmeler çoğalmış, ticaret ahlâkı bozulmuş.
Adaletle iş yapılmıyor, emanet ganimet biliniyor. Rüşvetin adı hediye olmuş.
Bütün bunların yanında din adına bölünmeler artık çekilmez olmuş. Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'lerinde:
"Müminler kardeştirler."
(Hucurât: 10) buyurduğu halde:
"Dine bağlı kalın ve dinde ayrılığa düşmeyin!"
(Şûra: 13) buyurduğu halde müslümanlar fırka fırka bölünmüşler, bu din-i mübini kendi menfaatlerine âlet ediyorlar.
Günümüz insanları Hakk'tan kopmuşlar. Kimi türeme imamların, kimi de şeyh zannettiği şeytanların peşinde ve izinde. Kimisi küffara hayran, İslâm'ın yalnız ismini taşıyor.
Zenginler sarhoş, kadınlar çılgın, orta tabaka şaşkın ve şuursuz.
Gönüller hep perişan.
Bu kadar ihsan-ı ilâhî karşısında ilâhî hükümlere karşı gelmek, şeytana uyup onun peşine gitmek, bunca isyan yakışır mı? Bu isyanlar hiç şüphesiz cezasız kalmaz!
Şu futbola, sinemaya, tiyatroya, fuhuşa gösterilen rağbete bir bak. Onun için bu millet nasıl kırılacak bilmiyorum. Bu isyan cezasız kalmaz.
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Ashâb-ı kiram -radiyallahu anhüm- Hazerâtı'na hitaben şöyle buyurdular:
"Siz öyle bir zamanda yaşıyorsunuz ki, kim memur olduğu vazifenin onda birini terk ederse helâk olur. Fakat öyle bir zaman gelecek ki, onlardan her kim kendisine emredilenlerin onda birini işlerse kurtulacaktır." (Tirmizî)
Çok tehlikeli, çok müzayakalı, çok da kıymetli bir zaman.
Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Enes bin Mâlik -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyuruyorlar:
"İnsanlara öyle bir zaman gelecektir ki, aralarında dini üzerine sabreden, ateşi elinde tutan gibidir." (Tirmizî)
Bu güçlükler içerisinde azmeden, Allah'ına yönelen, yürümeye çalışan kimseler için hem dünyada hem de ahirette büyük saâdetler vardır.
Ma'kıl bin Yesar -radiyallahu anh-den rivayet edilen diğer bir Hadis-i şerif'lerinde ise buyururlar ki:
"Fitne-fesadın çoğaldığı bir zamanda ibadet etmek, bana hicret etmek gibidir." (Müslim: 2948)
Fitne zamanında yapılan ibadetin faziletli olması, insanların ekserisi fitneye karışarak ibadetten gâfil kaldıkları içindir. Allah-u Teâlâ bir kulunu muhafaza edip hıfz-u himâye ve tasarruf-u ilâhîsine aldığı zaman böyle oluyor.

• Askerde arkadaşın bir onbaşı rütbesi ile emrettiği zaman, onun emrine riayet ve itaat etmek mecburiyetinde kalıyorsun da; seni yoktan var eden, âzâ nimetleriyle donatan, mülkünde bulunduran Allah-u Teâlâ'ya isyan ettiğinde, cezâsız kalacağını, azapsız bırakacağını mı zannediyorsun?
Abdullah bin Mesud -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"İnsanlar, günahları çoğalmadıkça helâk olmayacaklardır." (Ebu Dâvud: 4347)

• Sen ki Yaratan'a, nimetlerle donatana isyan edeceksin de O seni cezasız bırakacak, bu mümkün değildir. Muhakkak cezalandırır.
Allah-u Teâlâ dünyayı doldurduğu gibi boşaltacak, az insan kalacak. Azdan başladı aza inecek. İsyan tuğyan çok, imar çok, hep harap olacak. Mülkünü murad ettiği gibi yapacak. Takdir ne ise o olacak.
Nitekim Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime'sinde, kendilerinden çok daha kuvvet ve satvete sahip iken isyanları ve günahları yüzünden helâk olup gitmiş bulunan kavimlerin tarihi hayatlarını hatırlatarak ve ibret almaya teşvik ederek şöyle buyurmaktadır:
"Görmediler mi ki, biz kendilerinden önce nice nesilleri helâk ettik. Yeryüzünde size vermediğimiz bütün imkânları onlara vermiş, gökten üzerlerine bol yağmurlar indirmiş, altlarından ırmaklar akıtmıştık.
Günahlarından ötürü onları helâk ettik ve arkalarından başka bir nesil vârettik."
(En'âm: 6)
Allah-u Teâlâ sizden önceki Âd, Semûd ve benzeri kavimleri, günahları yüzünden helâk edip ecellerini yetirmeye ve yerlerine başkalarını koyup onlarla yeryüzünü düzeltmeye ve imar etmeye kâdir olduğu gibi, size de böyle yapmaya kâdirdir. Buradan anlaşılıyor ki, ümmetlerin ecellerinin gelmesinde günahlarının ve hatalarının sebep oluşu mühimdir.
Bu Âyet-i kerime'de öncekilerin helâk edildiği gibi, isyan ettikleri takdirde sonrakilerin de helâk edileceğine işaret edilmektedir.
Diğer bir Âyet-i kerime'de şöyle buyurulmaktadır:
"Eğer seni yalanlarlarsa de ki: Rabb'iniz geniş rahmet sahibidir. Fakat O'nun azabı da günahkârlar gürûhundan geri çevrilmez." (En'âm: 147)
Günahkâr ve isyankârlara ne kadar zaman tanınırsa tanınsın, günahta devam ettikleri halde, sonunda o geniş rahmetten yoksun ve bir azaba mahkûm olurlar.
Allah-u Teâlâ'nın rahmeti çok geniş olmakla beraber, günahkâr ve isyankârlara er veya geç azabı da kesindir.
Âyet-i kerime'lerinde şöyle buyurulmaktadır:
"İnsanların elleriyle işlediklerinden dolayı karada ve denizde fesat başgösterdi. Allah işlediklerinden bir kısmını onlara tattırıyor, umulur ki dönerler." (Rûm: 41)
Allah-u Teâlâ engin rahmetinin bir tecellîsi olarak insanları günahlarından ötürü hemen cezalandırmıyor, bazı hadiseleri onların uyanmalarına bir sebep kılmış oluyor. Küfür ve isyanlarında ısrar edenlerin asıl cezalarını ahirete bırakıyor.
"De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da, daha önce geçenlerin âkıbetinin nasıl olduğunu görün. Çünkü onların çoğu müşrik idi." (Rûm: 42)
Daha önceki kavimlerin çoğu müşrik oldukları için helâka uğratılmışlardır. Şirk koşmakla Allah'tan kurtulmanın çaresini bulamadılar. Sonunda ister istemez O'nun ilâhî hükmüne boyun eğerek kahrolup gittiler.
Âyet-i kerime'lerde şöyle buyuruluyor:
"Biz onların her birini günahı ile yakaladık. Kiminin tepesine taş yağdıran bir kasırga gönderdik. Kimini korkunç bir ses, bir çığlık yakalayıverdi. Kimini yerin dibine geçirdik. Kimini de suda boğduk.
Onlara Allah zulmetmiyordu, fakat onlar kendi kendilerine zulmediyorlardı."
(Ankebût: 40)
Allah-u Teâlâ azgınlardan mutlaka intikam alacağını haber vererek;
"Yoksa bütün kötülük yapanlar bizden kaçabileceklerini mi sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar." buyuruyor. (Ankebût: 4)
Övündükleri dünya varlıkları, ellerindeki güç ve kuvvetler kendilerini kahr-ı ilâhîden kurtaramadı.
Allah-u Teâlâ birçok Âyet-i kerime'lerinde yeryüzünde gezip dolaşılmasını, inkâr edenlerin sonlarının nasıl olduğundan ibret alınmasını emir buyurmaktadır:
"Yeryüzünde gezip dolaşın, sonra da yalanlayanların sonunun nasıl olduğuna bir bakın!" (En'âm: 11)
Köklerinden sökülüp atılmak suretiyle ağır bir azaba uğramışlardır.
"Onlar yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı ki kendilerinden öncekilerin nasıl bir sona uğratıldıklarını görsünler. Allah onları yerle bir etti. O inkâr edenler için de bunun benzeri vardır." (Muhammed: 10)
Nitekim zamanla başlarına nice nice felâketler gelmiştir.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:
"Bunlardan önce yoketmiş olduğumuz hiçbir memleket halkı iman etmemişti, şimdi bunlar mı iman edecekler?" buyuruyor. (Enbiyâ: 6)
Onların Hazret-i Allah'a, dinine iman etmeye ihtiyaçları yokmuş gibi, hem dinine karşı gelir, hem de başka işlerle meşgul olurlar.
Bu Âyet-i kerime onların iman etmemekte direndiklerini, ne kadar inkârcı olduklarını, inanmalarının ne kadar uzak olduğunu ifade etmektedir.
Onlar Allah-u Teâlâ'nın indirmiş olduğu Kitap'tan, içindeki ilâhi hükümlerden habersizdirler, gaflettedirler, hatta bununla da kalmayıp apaçık inkâr ve küfür içinde olduklarından büyük bir sapıklık içindedirler.
"Hayır! Onların kalpleri bundan habersizdir. Onların bunun dışında da birtakım işleri vardır, bu işleri yapar dururlar." (Müminûn: 63)
Yapagelmekte oldukları birtakım işleri şirktir, Hazret-i Allah'a ve Kelâmullah'a, Resulullah'a karşı gelmektir. Hem inkâr ettiler, hem kötü işler yaptılar.
"Nihayet onların refah ve bolluk içinde olanlarını azap ile yakaladığımız zaman hemen feryadı basarlar." (Müminûn: 64)
O zaman Cenâb-ı Hakk azabını indirir ve ne ki varsa dilediği şekil ve usulle mahv-u perişan eder. Evvelki kavimleri helâk ettiği gibi dilerse bir âfâtla bugün de azabını indiriverir. Nitekim olmuştur da.
"Bugün artık boşuna feryad etmeyin! Çünkü size katımızdan bir yardım dokunmaz." (Müminûn: 65)
Zira siz yalanlıyordunuz, büyüklük taslıyordunuz. Allah-u Teâlâ'yı ve Âyet'lerini alaya alıyor, O'nun büyüklüğünü hafife alıyor, O'na takaza yapıyordunuz.
"Hiç değilse, kendilerine bu şekilde azabımız geldiği zaman yalvarıp yakarmalı değil miydiler? Fakat kalpleri iyice katılaştı, şeytan da yaptıklarını onlara cazip gösterdi." (En'âm: 43)
Gerçekten de Allah-u Teâlâ'nın bunca günah, isyan, zulüm, küfür, nifak sebebiyle gadaplandığını düşünmediler, düşünemiyorlar. Akıl edip, hakikati bulamıyorlar. Ve hâlâ İslâm'ı ya karşılarına almakla ya da emellerine alet etmekle meşguller. Kimi küfründe devam ediyor, kimi münafıklığını sergiliyor. Hepsi hile yapmakla meşguller. Gerek iş ve icraatlarında, gerek ticaretlerinde...
Ve fakat:
"Kendilerinden öncekiler de hile yapmışlardı. Sonunda Allah onların binalarına temelinden geldi de, böylece üstlerindeki tavan tepelerine çöktü. O azap onlara hiç ummadıkları yerden geldi." (Nahl: 26)
Öyle ki Allah-u Teâlâ her şeye muktedirdir. Dilediği gibi mülkünde hükmeder, hükmünde hikmet sahibidir.
"Biz nice memleketleri helâk etmişizdir ki, halkı bol geçimleri ve refahıyla şımarmıştı." (Kasas: 58)
Allah-u Teâlâ o kavimlere emniyet içinde ve rahat bir şekilde yaşamayı lütfetmişti. Fakat onlar bu nimetlere nankörlük ettiler, ilâhî cezalara müstehak oldular.
Oysa o milletler her bakımdan daha kuvvetli, her hususta daha ileri idiler. Fakat yaptıkları yanlarına kâr kalmadı. Günah, isyan ve tuğyanlarından ötürü ansızın yakalandılar. Azamet-i ilâhî karşısında kaçacak bir delik de bulamadılar. Allah-u Teâlâ hepsini bir bir kahretti.

• Allah-u Teâlâ emir ve hükümlerine muhalefet eden, Peygamber'ini yalanlayan, indirdiği ilâhî hükümlerden başka yollara giden sapıkları Âyet-i kerime'lerinde tehdit ediyor, geçmiş ümmetlerin başlarına gelen çok şiddetli felâketleri haber veriyor ve müslümanları uyandırarak şöyle buyuruyor:
"Nice memleketler vardır ki, Rabb'lerinin ve peygamberlerinin emrinden uzaklaşıp azmıştır." (Talâk: 8)
Allah-u Teâlâ'nın dininden uzaklaşan ve peygamberleri reddeden kimselerin er veya geç ilâhî azaba uğramaları her zaman ve mekânda tekrarlanan şaşmaz bir kanundur.
"Biz de onları çetin bir hesaba çekmiş ve onları şiddetli bir azaba uğratmışızdır." (Talâk: 8)
Onların isyanları sebebiyle yaşadıkları memleketler harap olmuş; isyankârlar son derece şiddetli cezâlara çarptırılmışlar, emniyet, huzur ve güvenden mahrum olarak yaşamışlardır. Bununla iş bitmiş olmayacak, dünyadaki âcil azap yanlarına kâr kalmayacak; ölür ölmez kabir azabının ara vermeyen cefâsı ile karşılaşacaklar, ahirette de tepetakla cehenneme yuvarlanarak tasavvura sığmayan ve misli görülmemiş bir belâya uğrayacaklardır.
"Böylece onlar kendi yaptıklarının cezasını çektiler." (Talâk: 9)
Pişmanlığın hiçbir fayda vermediği bir zamanda pişmanlık duydular.
"İşlerinin sonucu da tam bir hüsran oldu." (Talâk: 9)
Ömür sermayesini iyiye ve güzele, ahireti kazanmaya sarfetmedikleri için boşa harcamışlar; ticaretleri de zarar etmiş, tam bir müflis durumuna düşmüşlerdir.
Dünyada iken canla-başla çalışıp fayda bekledikleri çalışmalarından fayda değil, büyük zarar görecekler.
"Allah onlara şiddetli bir azap hazırlamıştır." (Talâk: 10)
Onlar bu pek müthiş azaba müstehak olmuşlardır. Dünyada çarptırıldıkları musibetler, günahlarına kefaret olmaz, ahirette de can yakıcı azaplara uğrarlar. İşte Hakk'tan sapmanın, hakikatten uzaklaşmanın vebâli bu kadar ağırdır.

• Allah-u Teâlâ isyanların cezasız kalmayacağını anlattıktan sonra, isyankârların başına gelen dünyevî ve uhrevî azapların, müminlerin de başına gelmemesi için onlara uyarıda bulunmaktadır:
"Ey iman etmiş olan akıl sahipleri, Allah'tan korkun!" (Talâk: 10)
Felâkete uğrayan geçmiş ümmetlerin âkıbetlerini düşünün, akıllarınızı kullanın, Allah yolundan ayrılmayın, O'nun suçüstü yakalamasından ve intikam almasından sakının. Aksi takdirde onlara isabet eden musibetler size de isabet eder.
Bu Âyet-i kerime'lerden anlaşılıyor ki, insanların başına gelen bu felâket, kendi yaptıklarının cezasıdır.
Çünkü Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:
"Biz zâlim değiliz." buyuruyor. (Şuarâ: 209)
Amma zâlimlerin hakkından gelmeye de kâdir-i mutlaktır.

fakiri
18-03-2013, 12:06
Felâket Taşları:


Allah-u Teâlâyalanlayanları o gün olacak hadiselerin korkunçluk ve dehşetiyle ihtar ettiktensonra, tekrar onları intikamı ile korkutmakta ve Âyet-i kerime'lerinde şöylebuyurmaktadır:

"Bizöncekileri helâk etmedik mi?" (Mürselât: 16)

Uyarıcılarıyalanlayanları daha dünyadalarken nice felâketlere uğratmadık mı?

"Sonrageridekileri de onların arkasına takacağız." (Mürselât: 17)

BunlarResulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in zaman-ı saâdetlerindensonra türeyen, küfürde ve yalanlamada öncekilerin yolunu tutanlardır. Bu Âyet-ikerime bu ümmetten yalanlayıcılara bir tehdittir.

Allah-u TeâlâHûd sûre-i şerif'inde geçmiş ümmetlerin helâk olma durumlarını Resulullah-sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'e haber verirken Lût Aleyhisselâm'ınkavminin bütün yurtlarının yıkılıp alt üst olduğunu ve üzerlerine ateşli taşlaryağdırdığını beyan buyurmaktadır:

"Vaktakiazap emrimiz gelince, o memleketin altını üstüne getirdik ve tepelerinepişirilmiş balçıktan taşları arka arkaya yağdırdık." (Hûd: 82-83)

Bu taşlaryeryüzü taşlarına benzemeyen hususi taşlardı. Her taşın üzerine o taş kimeatılacaksa onun ismi yazılmıştı. Bu taşlar Rabb'in katından atılıyordu. Otaşlar o şehir halkının üzerine indiği gibi, diğer şehirlere dağılmış olanlarınüzerlerine de inmiş, sonunculara varıncaya kadar helâk etmiş, Lût kavminden hiçkimse kalmamıştır. Memleketin altı üstüne geldikten sonra yağmur gibi taşlaryağdırılması, cezalandırmanın tam olması içindir. Sâlih Aleyhisselâm'ın kavminegelen şiddetli çığlıktan sonra bir de zelzele olması gibi.

Âyet-ikerime'nin nihayetinde ise şöyle buyurmaktadır:

"Bufelâket taşları zâlimlerden uzak değildir." (Hûd: 83)

Böyle bir azap,zulümlerinde onlara benzeyecek kimselerden hiçbir şekilde uzak kalmayacaktır.

Resul-i Ekrem-sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Cebrâil Aleyhisselâm'a:

"Zâlimlerdenmurad kimdir?" diye sorduğu zaman:

"Seninümmetinin zâlimleri de dahildir." buyurdu.

Çünküsonrakiler de onlar gibi yalanlamışlardı.

Aynı zamandafırka fırka bölünmüşlerdi. Bölücü, sapıtıcı imamlar türedi. Bu imansızimamların, önderlerin türemeleri alabildiğine azgınlaştı. Hepsi de kendidinlerini ayakta tutmaya, Allah-u Teâlâ'nın dinini yıkmaya çalışıyorlar.

Biz buhususları defalarca göz önüne serdik. Eğer bir ıslahat olmazsa bu gibifelâketlerin geleceği muhakkaktır.

Allah-u Teâlâdilediği zaman, böyle taşlar zâlimlerin başlarına hemen yağıverir.

İlâhi iradetecellî ettiği zaman anında yeryüzüne iner, müstehak olanların beyinlerinipatlatır.

Zinâ, fuhuş vebenzeri gayr-i meşru hayasızlıkların yaygınlaştığı bir memleketin ve halkınınbaşına herhangi bir felâket ve musibetin geleceği mukadderdir.

Resul-i Ekrem-sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde şöylebuyururlar:

"Birmemlekette zinâ ve fâiz yaygınlaşırsa, o memleket halkı Allah'ın azabınımutlaka helâl kılmış, hak etmişlerdir." (Taberânî)

Hak etmişolmuyor muyuz?

İslâmmemleketinde Allah-u Teâlâ'nın emirleri terk edildi, yasak ettiği şeylerbenimsendi ve alabildiğine işlendi.

Allah-u Teâlâfelâket taşlarının eninde sonunda bütün zâlimlere erişeceğini habervermektedir.

İbrahimAleyhisselâm'ın ateşini suya çeviren Allah-u Teâlâ, Sedum topraklarını da göleçevirdi.

Allah-u Teâlâ okadar gadaba geldi ki, o memleketi kaldırıp yere vurunca o yer göl haline geldive o göl "Lut gölü" adıyla hâlâ mevcuttur.

"Tanyeriağarırken o korkunç çığlık onları yakalayıverdi.

Şehirlerininüstünü altına getirdik. Üzerlerine de balçıktan pişirilmiş taşlaryağdırdık." (Hicr: 73-74)

Görülüyor kigadâb-ı ilâhî'ye sebep olanlar yine insanlar, azgın insanlar, hezeyan savuraninsanlar.

Nitekim Allah-uTeâlâ Âyet-i kerime'lerinde şöyle buyurmaktadır:

"Âyetlerimsize okunuyordu da, siz topuklarınız üzerinde gerisin geri gidiyordunuz." (Müminûn: 66)

Siz Allah'a veResul'üne çağrıldığınız zaman küfürde inat ediyor, uyarıcının dâvetinidinlemiyor, böbürleniyordunuz.

"O'nakarşı büyüklük taslıyor, geceleri toplanarak hezeyanlar savuruyordunuz." (Müminûn: 67)

Hakk vehakikati inkâr ediyor, Allah'a inanan müminleri küçük görüyor, aşağılıyordunuz.O'na karşı büyüklenip, Hakk'tan yüz çeviriyordunuz.

Fakat yegânegalip O'dur, herkesi yerlere seriyor, yere sermekle kalmıyor, ahirette decezalarını veriyor.






Uyan be kardeş!Bu musibetler bizim için bir ihtardır. Yarın ne göndereceğini yine Allah-uTeâlâ bilir.

Ve fakatmuhakkak ki isyan cezasız kalmaz, bu kati bir gerçektir. Bunu böyle bilin.

Bir insanın sondurağı nihayet ölümdür, kabirdir. Gerçek hayat ölümden sonra başlar. Ya ebedîsaâdet, yahut da ebedî felâket.

Bunlar birhatırlatmadır, uyandırmadır. Nasibi olan hidayete mazhar olur, uyanır, tevbeeder, Hazret-i Allah'a yönelir. Ve fakat ruhu ölmüş olanların imanları yok kihidayete ersin.

Şimdi enşiddetli fitnelerin içindeyiz, gaye Hakk'a bağlanmak, rızâ adımlarını atmayaçalışmak, yılmamak, hiç durmamak. Çünkü küçücük bir ömrümüz var, büyük birhayat-ı ebediye var. Ömür kısa, yol uzun, fitne çok büyük.






Duâ ederken birkişinin değil, Ümmet-i Muhammed'in affını isteriz. Çünkü vallâhi Allah-u Teâlâ'nınbir kiyişi affetmesi ile Ümmet-i Muhammed'i affetmesi arasında fark yoktur.

Duâyabaşlamadan evvel de şunu söyleriz:

Yâ Rabb'i!Habib'in buyurdu ki; "Kullar senin kulun, azab edersen senin kulların,merhamet edersen sen lütuf, ihsan ve kerem sahibisin, affedersin."

Yâ Rabb'i!Ümmet-i Muhammed'i affet. Sen öyle bir Kerim Mabud'sun ki, beni affetmekleÜmmet-i Muhammed'i affetmek arasında hiçbir fark yok.

Allah'ım!Ümmet-i Muhammed'e umûmî rahmetle muamele et! Amin!...

fakiri
18-03-2013, 15:45
Onlar O Kimselerdir ki, Allah İmanı Kalplerine Yazmış ve Onları Kendinden Bir Ruh İle Takviye Edip Desteklemiştir." (Mücâdele: 22) "Allah Dilediğini Yardımıyla Destekler." (Âl-i İmrân: 13)
"Allah Dilediği Kulunu Zâtına Seçer." (Şûrâ: 13)
"Lütuf Ancak Allah'ın Elindedir. Onu Ancak Dilediği Kimselere Verir. Allah Büyük Lütuf Sahibidir." (Hadîd: 29)

HAZRET-İ ALLAH, ONU KUDSÎ RUH İLE DESTEKLEMİŞ, SEVMİŞ VE SEÇMİŞ TECELLİYÂT-I İLÂHİ İLE EŞSİZ LÜTUFLARA MAZHAR KILMIŞTIR.



Bugüne kadar yüze yakın Evliyâullah Hazerâtı, Hatem-i veli'den, ona verilen lütuflardan haber vermişler, onun yolunu, eserlerini, icraatlarını anlatmışlar, ezelde ona verilen mânevi makamlardan bahsederek eserler neşretmişler, şerhler yapmışlar, hatta talebelerine tarif ederek hakkında ders talim etmişlerdir. Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh-, Muhyiddîn-i İbnü'l-Arabî -kuddise sırruh- Hazretleri gibi Evliyâullah Hazerâtı hususi kitaplar yazmışlar, İmâm-ı Rabbânî, Abdülkadir Geylâni, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmi, İsmail Hakkı Bursevî Hazretleri gibi daha birçok zevât-ı kiram eserlerinde Hatem-i veli'den bahsetmişler, ona biatı şart koşmuşlar, tâ o zamandan onun apaçık alâmetlerini, ilâhi vazifesini, makamını, ilmini, eserlerini, cihadını, yolunu haber vermişler ve sevgilerini, bağlılıklarını arz etmişlerdir. Öyle ki bununla yetinmemişler, Cenâb-ı Allah tarafından ilhâm-ı ilâhi ile geleceği kendilerine bildirilen Hatem-i veli'nin hakikatının anlaşılabilmesi ve bilinmesi için izah ve ispata çalışmışlar ve âhir zamanda gelecek olan Hatem-i veli'yi Cenâb-ı Hakk'ın bildirdiği kadar ümmet-i Muhammed'e duyurmuşlardır.

fakiri
18-03-2013, 17:39
Bilindiği üzere dergimizinkurucusu Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri'miz geçtiğimiz haziranayının yirmi sekizinde, (16 Recep 1431) dâr-ı bekâya irtihal etmişlerdi.
Bu vesile ile dergimizinAğustos 2010 tarihli nüshasında münhasıran zahirî ve manevî hayatlarınıanlatmaya gayret ettik.
Zât-ı âlileri'nin; neseb-iâlileri ve manevî tahsilinden, hâl ve ahvâlinden, dinî, ahlâkî vasıflarındanbir nebze bahsetmeye çalıştık. Terceme-i hâli, hayat-ı saâdetleri, hocası HalilFevzi -kuddise sırruh- Hazretleri'nin teveccühleri, Muhammed Es'ad Erbilî-kuddise sırruh- Hazretleri'nin manen tecelli edip yetiştirmeleri hakkındamalûmat arzettik. Aynı zamanda Muhterem Ömer Öngüt Hazretleri'nin gönüllerehitap eden nasihatlarından bazılarını, manevî âlemde cereyan eden bazıincelikleri, hususiyetleri anlatmaya gayret ettik.
Bütün ömrü irşad ile,İslâm dini'nin müdafası ile, iman kurtarma cihadı ile geçen bu Zât-ı âli'nin bumeyanda yayınlanmış olan eserlerinden, bu uğurdaki gayretlerinden kısa da olsaokuyucularımızı haberdar etmeye, kurucusu olduğu Hakikat Vakfı hakkındabilgiler vermeye çalıştık.
Bu ayki dergimizde iseZât-ı âlileri'nin Allah-u Teâlâ katındaki büyük değerini ve manevî ihtişamını,hayat-ı saadetlerinde yaşanmış bazı gizli hadiseleri arzetmeye çalışacağız.
Bâtınî haller, manevîtecellîler, ledün ilmî gibi derunî ilimlere dair ifşaatlarla dolu bir ömürdenbazı hususi ve umumi mevzular ayrıntılı olarak açıklanacak; Hakk dostu, Hakkaşığı, manevîyat hazinesi, gönül eri bu zât-ı âli Ümmet-i Muhammed'eduyurulmaya çalışılacaktır.
O öyle bir Zât-ı âli'dirki tasavvurumuzun ve kuvve-i beşeriyemizin fevkindedir. Ancak acizliğimiziitiraf eder ve affına sığınırız.
Şeyh Sadreddin Konevî-kuddise sırruh- Hazretleri "İ'câzü'l-Beyânfî Te'vîli'l-Ümmi'l-Kur'an"isimli eserinde şöyle buyurmaktadır:
"Bütünhükümleri ihtivâ eden 'Hir'lik'; yani 'Son'luk kemâli ona âittir. Bu sebepledirki Mevlâ'sından başkası onu bilemez." buyurmuşlardır.

Hazret-i Allah için :
Hazret-i Allah'ınnazargâhı ve tecelliyât-ı ilâhi'nin zuhur yeri idi. İlmini, hilmini Hakk'tanalır, hakikati söylerdi. Hep Âyet-i kerime ve hep Hadis-i şerif konuşurlardı.Allah-u Teâlâ'nın ahkâmına son derece riâyet ederlerdi. Gönüllerin, kalpleringizliliklerini Allah-u Teâlâ'nın bildirdiği kadar bilirdi. Hep huzurdaydılar.Hiç kimseden korkmadan ve çekinmeden hakikati neşreder, Ümmet-i Muhammed'itenvir eder, fitne ve fesadın sönmesi için can pahasına çalışır, "Allahuğrunda, Allah yolunda bir değil, bin canım olsa fedadır!"derlerdi.
Her zaman kendilerinigizlemişler, şöhretten kaçmışlar, nam, makam için değil Hazret-i Allah veResululullah için çalışmışlar, hiçbir kimsenin kınamasından çekinmeden yalnızve yalnız doğru olanı, bildirileni, mânevi olarak işaret edilenleri duyurmayagayret göstermişlerdir. Din-i İslâm'ın ilk tazeliğini, Asr-ı saâdet devrininyaşanmasını tüm hayatı boyunca sağlamaya çalışarak, etraflarına numune olmuşlarve gelenlere yalnız Allah ve Resul'ünün sevgisini doldurarak, gerçek bir mümin,örnek bir müslüman, numune bir insan olmalarına gayret ederek irşadetmişlerdir. Beşeriyetin istifadesi için mübarek dillerinden dökülensohbetleriyle gönüllere ışık saçıp yol göstermişler, eserler neşrederek Ümmet-iMuhammed'i tenvir etmişlerdir.
Konuşmasındaki fesahat vebelâgati tarif edilemez, son derece fasih söz söyler, gayet açık ve külfetsizkonuşurlar, herkesin seviyesine göre hitap ederlerdi. Lüzumsuz yere konuşmaz,konuştuğu zaman sözün en güzelini söyler, az kelimeyle çok şey anlatırdı.Misafirlerine gösterdiği ilgi ve alâka samimi, verdiği değer ve itibar yüksekidi.
Bütün iş ve icraatlarda,ibadet ve taatlerde numune idiler. Son derece sehavetli ve cömert idiler. Herşeyde sadeliği tercih ederlerdi, süsten ve lüksten hoşlanmazlardı. "Sadelik engüzel nezafettir, tevazuya meyletmektir, süs ise kibre vesile olur"derlerdi.
Bir kimseye darılırsaKur'an darıldığı için darılır, beğenirse Kur'an beğendiği için beğenirdi.
Çalışkan insanları çoksever, tembellikten hoşlanmaz ve dilenciliği sevmezlerdi. Kimseye yükolunmamasını tavsiye ederlerdi.
Hem vakur hem de sonderece mütevazi ve alçak gönüllü idi. Yıllar yılı kendi hizmetlerini kendileriyapmışlar, gelen misafirlerinin de hizmetlerini bizâtihi kendileri yaparlardı.
Bütün işlerini tam birintizam içinde yapar, vaktini hiç israf etmezdi. Namaz vakitleri, tesbih vetehlil zamanları, istirahat zamanları, misafirlerini ve ziyaretçilerini kabulzamanları hep belirli idi.
Temizliği pek sever,nezafete pek çok riâyet ederdi. Elbisesine ve elbisesinin temizliğine sonderece itina gösterirdi. Vücudunu temiz tutar, sakallarını tarar, güzel kokularkullanırdı.
Çok tertipli idi, güzelgiyinirdi. Müslümanın numune olması gerektiğini söylerdi. "Nezih vetemiz olan İslâm dini'ni kimsenin pis göstermeye hakkı yok" derdi.Bu nedenle giyime kuşama çok önem gösterirler, bir müslümanın buna çok dikkatetmesi gerektiğini vurgular, hatta sakallı bir müslüman ise daha fazla dikkatetmesi gerektiğini her zaman söylerlerdi. Kendileri de bu konuda eşsiz birnumune idi. Dışarı giderken takım elbise giyerdi, üzerine pardösü alırdı.Cemaat içine çıkarken beyaz veya krem renkli cübbelerini giyerlerdi. Sünnet-iseniyye'ye son derece bağlıydılar.
Helâl lokmaya ve kalbintakvâsına çok dikkat ederlerdi. Bunu tembihlerdi. "Gönülde Hakk olacak, gönülde ihlâsolacak" buyururlardı.
Her hâl ve ahvalde ihlâs,istikamet ve mahviyet üzere olmuşlar ve hep bunu tavsiye etmişlerdir. Kerametehiç değer vermemişler, bilâkis varlıktan yokluğa, yokluktan hiçliğe, hiçliktenfenâya inmek gerektiğini ve fâni olmak gerektiğini arz etmişlerdir.
Halkın helâl haramabakmadığını, herkesin zevk ve safada, yaşayayım derdinde olduğunu söyler ve çoküzülürler, "Ebedihayatın hesabını kimse yapmıyor" derlerdi.
"Buyol gönül yoludur, hâl ile terbiye olunur. Söz olursa ricâ ile olur, emirolursa kaba kalır. Çünkü yolumuz nezafet yolu, mahviyet yoludur. Allah yolundaemir ancak ricâ ile olur. Emrin yapamayacağını ricâ yapar" buyururlardı.

fakiri
18-03-2013, 18:33
Mükerrerr oldu

fakiri
18-03-2013, 18:35
Hâza Kamer :
O Hazret-i Allah'ın velisi, Resulullah Aleyhisselâm'ın vekiliidi. Hazret-i Allah'ın seçtiği, sevdiği, ileri sürdüğü, ilim, hilim, mahviyetverdiği, âlemlere duyurduğu müstesna kulu idi. Nuru göz kamaştırır, gittiği heryerde ayın on dördü gibi parlardı.
Gittikleri her Hacc ve Umre ziyaretinde birçok hikmetli hâller,manevî tecelliler husule gelmiş, halk büyük teveccüh göstermişti. En son 1993yılında Umre'ye gitmişlerdi. O Umre ziyaretlerinde yanında bulunan bütün sevenleride hatırlar ki oradaki Araplar, zât-ı âlilerini gördüklerinde "Hâza Kamer, Hâza Kamer!"derlerdi.
Yaşanan bir hadise şöyle cereyan etmişti:
Havaalanında uçağa binmek üzere olan bir Arap kendilerinigörünce hemen yanlarına gelmiş, zât-ı âlilerini işaret ederek "Ömer!"diye sual edici tarzda hitap etmişti. Kendilerinin "Ene Ömer!" diye cevapvermeleri üzerine "Hâza Kamer! Hâza Kamer!" diyerek hürmetleelini öpmüş ve tanışmışlardı. Bu kısa tanışmadan sonra o Arap kardeşimizkalkmak üzere olan uçağına yetişmek için hızla yanlarından ayrılmıştı.Sevenlerinin hayretle müşahede ettikleri bu hadise üzerine Zât-ı âlileri "O zâtın kuvvetli bir hocası var, bizimgeleceğimizi söylemişler!" buyurmuşlardı.
Orada resmi bir müessesenin genel müdürü olarak görev yapan buzât-ı muhterem bir yıl sonra Türkiye'ye gelip kendilerini tekrar ziyaretetmişlerdir.

fakiri
18-03-2013, 22:30
Yâ Seyyid! Duâ, Duâ:
Tavaf esnasında, Hacer'ül-Esved taşının hizasına gelip selâmdabulunduklarında orada görevli olan askerlerin "Yâ Seyyid! Yâ Şeyh!Duâ, duâ!"dedikleri sevenleri tarafından müşahede edilmekteydi.
Oturdukları yerde hiç tanımadıkları kimseler bakar, bir dahabakar, onu gören mutlaka elini öpmeye eğilir, onu gören ibadet, tefekkürhalindeyse usulca yanına gelir, tazim eder öyle çekilirdi. Yani hâza nurdu,nûrun âlâ nûrdu.
Bir yere gitiğinde, sık sık ziyaret ettiği; Yûşâ Aleyhisselâm,Eyüp Sultan -radiyallahu anh- Hazretleri, Emir Sultan -kuddise sırruh-Hazretleri'nin huzur-u saadetlerinde ya da başka sebeple insanların arasınakarıştıklarında ona büyük teveccüh olur, bakan bir daha bakar, güzelliğindengözler kamaşırdı.

fakiri
19-03-2013, 09:50
Tedbir Mahiyetinde
Önceden İkâz Edilmeye İki Örnek:


Uzun görüşsahibiydi. 11 Eylül ABD'deki hadiseler çıkmadan evvel "Büyük bir ateş gösteriyorlar, kardeşler dikkatli olsunlar! Allah'ım Ümmet-i Muhammedi korusun!" buyurmuştu.
21 Şubat 2001ekonomik krizinden evvel de "Borç almayın, borç vermeyin, altın yapın her an her şey olabilir!" buyurmuşlardı.
Dünyanın; 3.Dünya Savaşı'na doğru gittiğini, korkunç harplerin olacağını, bütün silâhların patlayacağını, dünyanın dümdüz olacağını, bunların Hazret-i Mehdi'ye hazırlanacağını, deprem ve felâketlerin, afetlerin artacağını söyler, Hazret-iAllah'a sığınmak gerektiğini, tedbirli olunmasını tavsiye ederlerdi.
"Hiç bir memleket hariç olmamak üzere, biz onu kıyamet gününden önce ya helâk ederiz veya onu şiddetli bir azapla cezalandırırız. Bu, kitapta (Levh-i mahfuz'da) yazılıdır." (İsrâ: 58)
Âyet-i kerime'sini her vesile ile hatırlatır, her bir milletin bir musibet göreceğini haber verirdi.
Amerika'nın;Irak'tan sonra İran'ı, ardından Mısır ve Suûdi Arabistan'ı da vuracağını söylerdi. "Herkes savaş hazırlığı yapıyor, her şey hazır emr-iilâhi'ye bakıyor" buyururlardı.
"Dünyanın ne olacağı belli değil, bir defa ateşlendi mi dünya ateşlenir. Yurtdışında olanlar için orada olmak, orası için ölmek çok korkunç. Mühim olan memleketimizde olalım, memleketimizde ölelim" derdi.
"Para harcanacak zaman değil, para biriktirin" derdi, "Bir çeyrek altına bir ekmek alınacak zaman gelecek, bu evler, bu apartmanları satacaklar, alacak insan bulamayacaklar zira insan az olacak"buyururlardı.
İç karışıklıklardan Allah'a sığınırlar, amma tedbir lâzım buyururlardı.
Bir Hadis-işerif'te şöyle buyurulmaktadır:
"Herasırda benim ümmetimden sabikûn (önde gelenler) vardır ki bunlara büdelâ vesıddikûn ıtlak olunur (söylenir). Haklarındaki inayet ve merhamet-i ilâhiye okadar boldur ki sizler de o sayede yer ve içersiniz. Yeryüzü halkı için vukuutasavvur olunan belâ ve musibetler onlarla kaldırılır." (Nevâdir-ülUsül)
Hadis-i kudsi'de ise şöyle buyuruluyor:
"Kulun benimle meşgul olması, en fazla önem verdiği şey olursa, onun arzu ve lezzetinizikrimde kılarım. Arzu ve lezzetini zikrimde kılarsam da o bana âşık olur, bende ona âşık olurum. O bana, ben ona âşık olunca da, onunla aramdaki perdeyi kaldırırım. Bu hâli onun umumî hâli kılarım. İnsanlar yanıldığı zaman oyanılmaz. Böylelerinin sözleri peygamberlerin sözleri gibidir. Gerçek kahramanlar onlardır.
Onlar öyle kimselerdir ki yer ehline bir cezâ ve azab vermek istediğim zaman onları hatırlarım da azabdan vazgeçerim." (Ebû Nuaym, Hilye)
Yani onlarAllah-u Teâlâ'nın nazargâh-ı ilâhi'yesi, tecelliyât-ı ilâhi'yesi oluyor.
"Allah yer ehline azap etmeyi murad ettiğinde onlara nazar eder de, azâbı derhâl onlardan geri çevirir." (el-Vesâyâ li-İbnü'l-Arâbî, Hâlet Ef. nr.: 198/2, vr. 486a)
Binaenaleyh bizim duâmız hep başkaları için, Ümmet-i Muhammed'in iman ve selâmeti için.
"YâRabb'i! Halilullah Mekke için duâ etti,
Yâ Rabb'i!Resulullah Medine için duâ etti,
Yâ Rabb'i!Fakir bu devlet için duâ ediyor, bu devlete zevâl verme!" buyurmuşlardır.
Hazret-i Allahveli kulları sayesinde bu milleti, bu devleti dilediği kadar muhafaza ediyor.İyi kötü, iyi kötü bu veliler sayesinde yürütüyor. Velilerin sonu kesildiği zaman ateş başlar. Öyle bir ateş ki, gide gide Mehdi Aleyhisselâm, İsa Aleyhisselâm'a kadar gider. Deccal çıkar, Çinliler (Ye'cüc, Me'cüc) çıkar. Buateşi velileri sayesinde kaldırıyor, çünkü onların yüzü suyu hürmetine indireceği azaptan vazgeçiyor.
"Çadırın direği dururken herkes rahat. Fakat çadırın direği yıkılırsa ne olur bilmiyorum, o zaman her şeyi bekleyin. Allah-u Teâlâ o direkle murad ettiğini tutar. Amma direği alırsa kimi tutar?" buyurmuşlardı.
"Dünyanın ömrü kısa, seyyiat zamanı. Sağ olursanız kırk seneye kadar neler göreceksiniz,aklınız almaz" demişlerdi.

fakiri
20-03-2013, 08:58
Allah İçin Yapılan Mücadeleye,
Nebevî Lütuf ve Destek:


Şöyleanlatmışlardı:
Bir günMedine-i Münevvere'de Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiztecelli ettiler ve şöyle buyurdular:
"Çatır çatır, çatır çatır kafalarına vuruyorsun. Gerçekten tebrikeşayansın."
Demek kimemnunlar.
Beş dakikasonra çıktılar:
"Gerçekten tebrike şayansın."
Rabb'ime sonsuzşükürler olsun.
Her şeyigörüyor, seyrediyor. Görüyor, icraatlardan memnun oluyor.
İslâm'ı bölüp,yok etmek istiyorlar, fakat kendileri yok oldular. İslâm nuru galip geldi.
Onun içinResulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyuruyor ki:
"Onlarla harp eden ordunun Allah yanındaki yerini bilseler hiçbir işyapmazlardı." (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 1783)
Bize Allahyeter! Çünkü başka sığınağımız da yok. Bize başka Mevlâ bildirmedi, kendisindenbaşka. Bu bizim için en büyük bir lütuftur. Putlara taptırmadı. Bu bölücülerinliderleri birer puttan farksızdır. İtimat edin durumlarını görür gibiyim,duracağı yeri görüyorum. Çünkü Allah-u Teâlâ dilediği zaman bize gizli şeylerigösterir, biz inanarak konuşuruz, bilerek konuşuruz, görerek konuşuruz. Niçin?Görüyorum çünkü. Amma halk görmüyor, zamanla görür. Allah-u Teâlâ'nın lütfuile, desteği ile, göstermesi ile çatır çatır çatır konuşuruz. Biz o zamansöyleriz. Niçin? O zaman gösterdiği için. Elhamdülillâh! Bu bir lütuf değilmidir?
En büyüklütuflardan birisi de hak ile bâtılın arasını ayırmak için berzah yapmış.
"(Hak ile bâtılın, hakikat ile dalâletin, doğru ile eğrinin) arasınıayırdıkça ayıranlara andolsun ki!" (Mürselât: 4)
Allah-uTeâlâ'nın emir ve nehiylerini ümmetlerine tebliğ eden peygamberler ve onlarınvekilleri de bu Âyet-i kerime'nin şümulüne girmektedir.
Diğer birÂyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"Acı ve tatlı sulu iki denizi salıverdi, birbirine kavuşuyorlar.Fakat aralarında bir berzah (perde) vardır, birbirine geçip karışmazlar." (Rahmân: 19-20)
Bu karışmamanınbâtınî mânâsı; Allah-u Teâlâ hakikati de salmıştır, dalâleti de salmıştır.Fakat aralarında mürşid-i kâmil vardır, birbirine karışmazlar.

fakiri
20-03-2013, 10:54
"Hepiniz Topluca Sımsıkı Allah'ın İpine Sarılın!" (Âl-i imrân: 103) "Ey Peygamber! Allah Sana da Sana Tâbi Olan Müminlere de Yeter." (Enfâl: 64)
"Bizim Uğrumuzda Bizim İçin Mücahede Edenlere Elbette Yollarımızı Gösteririz." (Ankebût: 69)
"Ümmetim Yağmura Benzer. Evvelkiler mi Daha Hayırlıdır, Sonrakiler mi Daha Hayırlıdır Bilinmez." (Tirmizî)
"Garipler Sayıları Pek Az Olan Sâlih Kişilerdir. Bu Kişiler Sâlih Olmayan Bir Topluluk İçinde Yaşarlar. Yaşadıkları Bu Topluluk İçinde Kendilerini Seven Az, Buğz Eden İse Çoktur." (Ahmed bin Hanbel)
İHLÂS, SADÂKAT ve TESANÜD ÜZERE YÜRÜYEBİLMEK ALLAH-U TEÂLÂ'NIN LÜTFUDUR.
BAYRAKLILAR ASHÂBI'NIN DEĞERİ ve VASIFLARI



Rivayete göre Ashâb-ı kiram'dan Ebu Sâlebetü'l-Haşenî -radiyallahu anh- Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'e bu Âyet-i kerime'nin tefsirini sorduğunda şöyle buyurmuştur:
"Yâ Ebu Sâlebe! İyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış. Ne zaman ki aşırı derecede cimrilik hâkim olur, nefislerin arzusu peşinden gidilir, dünya ahiret üzerine tercih edilir, herkes kendi görüşünü beğenir, kimse kimseyi tanımaz bir hâle gelirse, o zaman kendini kurtarmaya bak ve halk tabakasını bırak! Muhakkak ki sizin arkanızda karanlık gece parçaları gibi fitneler vardır. O fitneler içerisinde, sizin üzerinde bulunduğunuz inancın benzerine sımsıkı yapışan bir kimse için, sizden elli kişinin sevabı kadar sevap vardır."
Ashâb-ı kiram: "Yâ Resulellah! Onlardan elli kişinin sevabı kadar sevabı vardır değil mi? (Yani ‘Sizden' kelimesi yanlışlıkla mı kullanıldı?)" diye sorduklarında buyurdu ki:
"Hayır! Sizden elli kişinin sevabı kadar sevap alır. Çünkü siz iyiliklerde yardımcı bulursunuz, fakat onlar bulamazlar." (Ebu Dâvud - Tirmizî - İbn-i Mâce)

fakiri
21-03-2013, 11:23
İslâm'ın ilk devirlerinde de İslâm garipti, bu zamanda da İslâm garip duruma düşmüştür.
Enes bin Mâlik -radiyallahu anh-den rivâyet edildiğine göreResulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
"Müslümanlık garip olarak başladı, başladığı gibi garip olarak avdet edecektir.
Ne mutlugariplere!" (Müslim)
"Gariplerkimdir?" diye sorulduğunda şöyle buyurmuşlardır:
"Gariplero kimselerdir ki, halk tarafından bozulmuş olan sünnetimi ıslah ederler, öldürülmüş olan sünnetimi de ihyâ ederler." (Tirmizî)
Bunun da sebebi Allah-u Teâlâ'nın bunlara Asr-ı saâdet hayatının benzerini yaşatması, din-i İslâm'ı bütün hükümleri ile ayakta tutmak için hertürlü mücadele ve mücahedeyi yapmalarıdır.
Diğer bir Hadis-i şerif'lerinde ise buyururlar ki:
"Garipler sayıları pek az olan sâlih kişilerdir. Bu kişiler sâlih olmayan bir topluluk içinde yaşarlar. Yaşadıkları bu topluluk içinde kendilerini seven az, buğz eden ise çoktur." (Ahmed bin Hanbel)
Bu Hadis-i şerif'e bunlar da mazhar olduğu için aynı yolda birleşiyorlar. Bunlar o gariplerdir. O devir de garipti, bu devir de gariptir."Ashâb" ile "İhvan" birleştiği gibi, mücadele hususunda daaynı noktada birleşiyorlar. Bu gariplik ânında nuru yaydıklarından ötürü bu fazilet veriliyor. Bu Hadis-i şerif bilhassa onlara işaret ediyor, ikinci bin seneden sonra bu mücahidlere bu ad veriliyor. Yeni doğar gibi doğuyorlar.
Muhyiddin-i İbnü'l-Arabî -kuddise sırruh- Hazretleri "Ankâ-i Muğrib fî Ma'rifetiHatmü'l-evliyâ" eserinde şöyle buyurmaktadır:
"Mustafa'nın asrıyla birleşen devir sana gizli kalmasın." buyuruyor. ("Ankâ-i Muğrib fî Ma'rifeti Hatmü'l-evliyâ";s.22, Bas.: Mısır, 1954)
Bugün imanı muhafaza etmek çok zor, imandan kaymak çok kolaydır.Her an imandan kayma tehlikesi olduğu için onlara bu derece verilmektedir.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir diğerHadis-i şerif'lerinde de onları Ashâb-ı kiram'a tanıtarak şöyle buyuruyorlar:
"Onlarbugün sizin üzerinde bulunduğunuz hakikate sarılırlar." (Kûtu'l-Kulûb)

hsyn17
22-03-2013, 19:45
siyasi particilik insanları böler bölücüdür

hsyn17
22-03-2013, 19:47
Allah razı olsun kardeş
ağzına sağlık

hsyn17
25-03-2013, 09:48
Benim hemserimdir o, önce Düze'cedeydi simdi Sakarya merkezi mesken tutmus...

Normal degil o zat-i muhterem...
tanımadığınız kişiler hakkında konuşmayın onun kitaplarını okuyun ondan sonra konuşun

hsyn17
25-03-2013, 09:52
tanımadığınız kişiler hakkında konuşmayın onun kitaplarını okuyun ondan sonra konuşun
mubareğin yazdığı tüm yazılar ayetikerime ve hadisi şeriflerle desteklenmiş inkar eden ayeti inkar etmiş olurki bir tek ayeti kerimeyi inkar eden durumunu siz düşünün.

fakiri
13-04-2013, 13:58
Nur Elbisesi:


Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri: "Onu tanıyıp itibar gösteren kimseye, ondakinin benzeri gibi bir elbise giydiriliyordu." buyuruyor. ("Ankâ-i Muğrib fî Ma'rifeti Hatmü'l-Evliyâ"; s.16, Bas.: Mısır, 1954)
Bu elbise ilâhî bir nurdur. Bu lütuf yalnız sâdık ihvana âittir. Allah-u Teâlâ ona giydirdiğini yakınlarına da giydirecek, üzerlerinde o elbise olduğu halde Mahşer'e çıkılacak. Mahşer halkının arasında en büyük şerefi taşıyacak. Dikkat ederseniz ona giydirilen elbise ihlâslı ve sâdık olan hakiki ihvana da giydiriliyor. Bu ise sadakat ile bütün gönlü ile bağlı olan kimseye âittir, başkasına âit değildir. O elbise öyle bir elbisedir ki, mahşerde de o elbise ile çıkılacak.
Kardeşler! Bu çok büyük bir lütuftur, çok büyük bir müjdedir. Bu size yeter! Yeter ki Allah-u Teâlâ kabul buyursun ve hakikati bize duyursun. Ona giydirilen elbiseden, sıddık olan ihvan da giyer. Allah-u Teâlâ'nın ona ihsan ettiği elbise nur elbisesidir, mânevî elbisedir; dünya elbisesi değil, ahiret elbisesidir.
Hakikaten yolda sadakatinizi gösterirseniz, onu tanıdığınızdan ötürü Allah-u Teâlâ size bu lütfu bahşeder. O elbise eskimez, çürümez. Herkes çıplak çıkarken kişi, o elbise ile çıkar, çıplak çıkmamaya vesiledir. Ne büyük lütuf, ne büyük şeref! İhvanın özenmesi gereken en mühim şey! Çünkü kimseye giydirilmemiş olan o mânevî elbise ona giydirilmiş, o kadar.
Zaten "Siyah Bayraklılar"ın fazileti de buradan geliyor.
Çünkü Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Ebu Hüreyre -radiyallâhu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde buyururlar ki:
"Onlar benim ümmetimden, âhir zamanda gelecek bir topluluktur ki; kıyamet gününde, tıpkı peygamberlerin haşrolunduğu gibi haşrolunacaklardır. İnsanlar, durumları gösterilip de onları gördükleri zaman, onların peygamberler olduklarını sanacaklar. Tâ ki ben; ‘Ümmetimdir, ümmetimdir!..' deyip de kendilerini tanıtıncaya kadar... Nihayet halk onların peygamber olmadıklarını anlayacak. Şimşek ve rüzgâr misâli geçip gidecekler, nurlarından mahşer ehlinin gözleri kamaşacak!" (el-Vesâyâ li-İbnü'l-Arabî, Hâlet Ef. no.: 198/2 486a yaprağı)
Niçin gözleri kamaşacak? Onlardan başka giyinen yok ki! Bu ihsan ve ikram karşısında bir mahluk âciz düşer, şükretse edemez, bir şey yapsa yapamaz.
Çalışanlar bunun için çalışsın!
Resulullah Aleyhisselâm'ın: "Hayır! Bunlar benim ümmetimdir!" buyurması, bu şerefin hiç şüphesiz ki ona âit olduğunu gösterir.
"Siyah Bayraklılar"ın fazileti bu yöndendir. Evet peygamber değil amma peygamberlik vazifesi ile muvazzif olanın bayraklılarıdır. Çünkü onlar bu nuru yaydılar, zülmânâtı dağıttılar.
Nitekim İmam-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri buyururlar ki:
"Bu zât, geçmiş ümmetlerdeki ulü'l-azm peygamberlerin işini görür."(234. Mektup)
Bütün bu fazilet oradan geliyor. Allah-u Teâlâ'nın ezelden koymasından, ezelden yerleştirmesinden doğuyor. Kulda hiçbir şey yok, kul bir maskeden ibarettir.

(((__meftun__)))
13-04-2013, 15:12
mubareğin yazdığı tüm yazılar ayetikerime ve hadisi şeriflerle desteklenmiş inkar eden ayeti inkar etmiş olurki bir tek ayeti kerimeyi inkar eden durumunu siz düşünün.

Mübarek mi o...?

---)))

Iyi salliyordu ama TAGUT'lara karsi da sus pus idi... Isini iyi yapiyordu yani, verilmis isleri...

fakiri
13-04-2013, 15:54
Hâtem-i Veli'den Dolayı
Değer Verilen İhvan Topluluğu:


Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir kabristana gelip:
"Ey mümin cemaatin diyârı! Size selâm olsun! İnşaallah biz de size katılacağız. Kardeşlerimizi görmüş olsa idik ne kadar sevinirdim." buyurdu.
Ashâb-ı kiram:
"Yâ Resulellah! Biz senin kardeşlerin değil miyiz?"dediklerinde:
"Siz benim ashâbımsınız. İhvanımız ise, henüz gelmemiş olanlardır." buyurdu.
"Henüz gelmemiş olan ümmetinizi nasıl tanıyacaksınız yâ Resulellah?"diye sorulduğunda ise şöyle cevap verdi:
"Bir kimsenin; alnı ak ve ayakları sekili bir atı olsa, tamamen siyah ve hiç alacası olmayan at sürüsü arasında kendi atını bilemez mi?"
"Elbette bilir yâ Resulellah!"
"Kardeşlerimiz de yüzleri, el ve ayakları abdest nuru ile parlak olarak geleceklerdir. Ben de havzın başında onları bekleyeceğim." (Müslim: 249)
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bu Hadis-i şerif'inde: "Allah-u Teâlâ onları kendi nuru ile nurlandırmıştır. Ben onları o nur ile tanıyacağım." buyurmuyor da: "Abdest nuru ile tanıyacağım!" buyuruyor. Burada herkesin anlayabileceği bir tabir kullanmışlar. Çünkü: "Onları o nur ile tanıyacağım." buyurduğu zaman hafsala almaz. Allah-u Teâlâ kendi nuru ile nurlandırdığı için, o nuru görüp tanıyor. Onlar nuru yayıyorlar, Allah-u Teâlâ onları nurlandırıyor, o nur ile mahşere çıkacaklar, o nur ile tanınacaklar.
Nitekim Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivâyet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem– Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuşlardır:
"Cennete ilk giren cemaatin yüzleri ayın on dördüncü gecesindeki kadar aydın, onların arkasından girenlerin yüzleri ziya bakımından en parlak yıldız gibidir." (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 1343)
O karanlık içinde o nur, ayın parladığı gibi parlayacak. Aya baktığın zaman gördüğün gibi onu da görüyorsun. Ayda da Allah-u Teâlâ'nın nuru var, onda da O'nun nuru var. İş O'nun nurundadır. Nur olduğunu söylemiyor da, halkın anlayacağı bir tabir kullanıyor. Bunların yüzü ayın on dördüncü günü gibi olan kısmındandır, oradan tanıyacak.
O görüyor ve söylüyor, sen görmüyorsun söylüyorsun. Fakat Allah-u Teâlâ ona öyle bir üslup vermiş ki, umum halkın anlayacağı bir kelime söylüyor. O ilâhî nuru görüyor, nura baka baka konuşuyor. Yoksa Ashâb-ı kiram -radiyallahu anhüm- Hazerâtı da abdest alıyordu, amma Resulullah Aleyhisselâm'ı görüyorlardı.
Onlar nurun karşısında idiler. O nur yetiyordu onlara. Ve fakat asırlar boyu o nurdan uzaklaşılmış, ortalık kararmış. Gelecek ümmet ise hem görmüyor, hem abdest alıyor. O nurdan uzaklaşmışlar amma, Ashâb-ı kiram'ın hayatını yaşıyorlar, Ashâb-ı kiram'a bitişmiş durumları var.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde:
"Amellerin efdali en güç olanıdır." buyuruyorlar. (Münâvî)
Bunun içindir ki bu sınıf bunlara verilmiştir.
Demek ki; "İhvanımız ise henüz gelmemiş olanlardır." buyurulan kimseler, bilhassa ikinci bin seneden sonra gelecek olan bu ümmet içinde Hâtem-i veli'ye tâbi olan ihvan topluluğudur; hususiyetle Bayraklılar. Çünkü cihad edenle etmeyen, evde oturan bir değildir.




Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
"Bir kimsenin; alnı ak ve ayakları sekili bir atı olsa, tamamen siyah ve hiç alacası olmayan at sürüsü arasında kendi atını tanıyamaz mı?"
Beyanı ile bu zamanın karanlığını siyah atlara benzetmektedir. Ortalık o kadar kararacak ki, hiç beyaz yeri kalmayacak. Fakat o kararmış ortamda o beyazlığı, o nuru taşıyacak insanlar da bulunacak. Allah-u Teâlâ bu karanlık ortamda Hâtem-i veli'nin ihvanına öyle bir nur verecek ki, nurun alâ nur olacaklar.
Ashâbı dinde kardeş yolda arkadaştı. İhvanı ise dinde de kardeş, yolda da kardeş kabul etti. Faziletini siz düşünün!
Çünkü Ashâb-ı kiram -radiyallahu anhüm- Hazerâtı zamanında güçlük vardı amma, destek aldıkları iki güç de vardı. Kur'an-ı kerim âyetleri an be an nâzil oluyordu. Her an için tecelliyât-ı ilâhî'ye mazhar idiler. Diğer taraftan Resulullah Aleyhisselâm'ın nuru karşılarında idi. İçleri dışları nurlanıyordu. Onun terbiyesini görüyorlar, sohbeti ile müşerref oluyorlardı. Ahlâkı ile ahlâklanıp tabiatı ile tabiatlanıyorlardı. İlâhî hükümleri kaynağından öğreniyorlardı. O nur onlara yetiyordu, onları eğitiyor, terbiye ediyordu. Büyük bir mânevî destek vardı. Onlar gördüler, göre göre iman ettiler. Bakıyorlardı, yol alıyorlardı.
Resulullah Aleyhisselâm bu Din-i mübin'i onlarla kurdu, onlarla yaydı.
Şimdi ise aradan uzun bir zaman geçmiş bulunuyor. O nurdan uzaklaşılmış, ortalık tamamen kararmış, kapkara olmuş. Dünya kurulalıdan beri böyle bir fitne kopmadı.
Böyle olduğu halde, sonda gelenlerin bağlılıkları Ashâb-ı kiram -radiyallahu anhüm- Hazerâtı gibi olduğundan ötürü ona yaklaşmış ve bitişmiş durumda oldukları için, onların yakınlığı bunlara geçti. Aynı hayatı yaşadıkları için kardeş oluyorlar. Dereceleri çok yüksek.
İslâmiyet o zamanda garipti, şimdi de garip hâle geldiği için bu yakınlık husule geliyor.
Onlar o hayatı yaşadıkları gibi, bunlar da aynı hayatı yaşıyorlar ve diğer müslümanlara yaşatmaya çalışıyorlar. Bu güç zamanda Allah-u Teâlâ'nın lütfu ile; bir taraftan nuru muhafaza ediyorlar, bir taraftan nurlandırmaya çalışıyorlar. Bir taraftan nefisle cihad ediyorlar, bir taraftan beşeriyet ile cihad ediyorlar. İlâhî hükümleri duyurmaya, beşeriyeti nurlandırmaya gayret ediyorlar.

fakiri
15-04-2013, 16:49
Baştakilerle Sonrakilerin Birbirine Kavuşması:
Muhyiddin-i İbnü'l-Arabî -kuddise sırruh- Hazretleri birifşaatlarında şöyle buyuruyorlar:
Seniye ameli'ne ve ‘En ulu tecellî'ye göre, Peygamber'in sahâbesinden herhangi birkişiyi öne geçirmiş olan şey, sana has kılınan zamanda, senin ihvanın arasındada meydana gelince; senin zamanın onların zamanıyla birleşir ve artık onlarınyoldaşı cümlesinden olursun!"("Ankâ-i Muğrib fî Ma'rifeti Hatmü'l-evliyâ"; s.18)
Dikkat ederseniz bu beyanlarında Ashâb'la ihvan mevzu ediliyor.
Kardeşler! Bu lâf işi değildir, bu bir lütuf işidir.
Bu ilâhî bir lütuftan ibarettir, aslâ şahsa âit değildir. Buradamurad-ı İlâhî anlatılıyor, Hâtem-i veli anlatılmıyor. Binaenaleyh siz ilâhîiradeye bakın, O'nun hükmüne, takdirine, taksimine dikkat edin, payınızadüşürene çok şükredin.
Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"Bizrahmetimizi kime dilersek ona isabet ettiririz." (Yusuf: 56)
Allah-u Teâlâ onları bu lütfa mazhar eder.

Bidayetle,Nihayetin Birleşmesi:
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurmaktadır:
"Eyiman edenler! Siz kendi nefislerinizi ıslah etmeye bakın. Siz doğru yoldabulundukça yoldan sapanların size zararı olmaz." (Mâide: 105)
Rivayete göre Ashâb-ı kiram'dan Ebu Sâlebetü'l-Haşenî-radiyallahu anh- Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'e buÂyet-i kerime'nin tefsirini sorduğunda şöyle buyurmuştur:
"Yâ EbuSâlebe! İyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış. Ne zaman ki aşırıderecede cimrilik hâkim olur, nefislerin arzusu peşinden gidilir, dünya ahiretüzerine tercih edilir, herkes kendi görüşünü beğenir, kimse kimseyi tanımaz birhâle gelirse, o zaman kendini kurtarmaya bak ve halk tabakasını bırak!
Muhakkak kisizin arkanızda karanlık gece parçaları gibi fitneler vardır. O fitneleriçerisinde, sizin üzerinde bulunduğunuz inancın benzerine sımsıkı yapışan birkimse için, sizden elli kişinin sevabı kadar sevap vardır."
Ashâb-ı kiram: "YâResulellah! Onlardan elli kişinin sevabı kadar sevabı vardır değil mi? (Yani ‘Sizden' kelimesi yanlışlıkla mıkullanıldı?)" diye sorduklarında buyurdu ki:
"Hayır!Sizden elli kişinin sevabı kadar sevap alır. Çünkü siz iyiliklerde yardımcıbulursunuz, fakat onlar bulamazlar." (EbuDâvud - Tirmizî - İbn-i Mâce)
Bidayetle nihayetin birleşmesi mevzusunu hafife almayın,şaşmayın, hayret etmeyin. Ashâb-ı kiram'ın yüksekliğini tarif etmek mümkündeğildir. Amma bugünkü ihvanın derecesi de sizin bileceğiniz bir şey değildir.
Onlar her zaman için o nurun karşısında bulunuyorlardı, her anvahiyle mülâkî idiler. O nur yetiyordu onlara. Amma o nurdan bin dört yüz seneuzaklaşılmış, vahiy inmemiş, ortalık kararmış, amma vekili kalmış. Ona sıdk ilebağlı olan işte bu dereceye nâil oluyor.
Ashâb'la ihvan bir araya gelecek, yekvücud hâle gelecek. Ona neverdiyse ona da verecek. Onu nasıl yürütüyorsa onu da öyle yürütecek.
Muhyiddin-i İbnü'l-Arabî -kuddise sırruh- Hazretleri buyurur ki:
"İnsanınSübhân olan Rabb'i ile beraberliğini devam ettirmesinin ve O'nu görüpgözetmesinin mevcûdiyeti zevâle ermez. Nitekim Hakk onu gösterir; şeriat onaişaret eder ve onunla ilgili olarak, yıkım ve ölüm ibâresi içinde bir de duyumgelir. Bu ise öncüleri olan kişinin, onlardan (ilk devirdekilerden) yetmişkişinin ecriyle amel edeceği için, yapacağı amelle onları öne geçireceği veüstünleştireceği anlarla ilgilidir."
Hadis-i şerif'te elli buyuruluyor, görüldüğü üzere burada dayetmiş buyuruluyor. Onun tarifi mümkün değil, ilâhî lütuftan başka hiçbir şeyde değil.
Gerçek ihvanın bu zamanda kıymeti bu kadar artmış oluyor.
Seçkin seçkindir, ötekine hiçbir sözümüz yok. Lâkin seçkinseçkindir.
Enes bin Mâlik -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-işerif'lerinde de şöyle buyurmuşlardır:
"Ümmetimyağmura benzer. Evvelkiler mi daha hayırlıdır, sonrakiler mi daha hayırlıdırbilinmez." (Tirmizî)
Görüyorsunuz ki o zamanla bu zaman bitişmiş oluyor.
Evvelkilerden murad "Asr-ısaâdet"tir. Sonrakiler ise ikinci bin seneden sonra gelen ve "Hâtem-i velî" ile başlayaniman kurtarma ve cihad devresidir.
Seyyid-i Kâinat Sebeb-i Mevcûdat -sallallahu aleyhi ve sellem-Efendimiz:
"Hangisidaha hayırlıdır bilinmez." buyuruyor.
Bu mucize beyanı ile başta gelenlerle sonda gelenleri birbirinebitiştirmekle, "Ashâb" ile "İhvan"ı bir zincirin baklalarıhâline getirmektedir. Hepsi de aynı yolun yolcularıdır, hiç fark yok. Onlargöre göre inandılar. Bunlar görmeyerek aynı imana sahip oluyorlar.
Onlar öyle bir hâle gelecekler ki Allah-u Teâlâ'nın emir veyasaklarına uyacaklar, Resulullah Aleyhisselâm'ın Sünnet-i seniye'sinesarılacaklar ve aynı noktada Ashâb-ı kiram ile birleşecekler. O önde o arkada,amma burada birleşecekler. Bu öyle bir lütuftur ki, tarifi mümkün değil. İnsanbu lütfun değerini bilse sürünerek çalışır. Resulullah Aleyhisselâm'dan bindört yüz sene sonra da zuhura geldiği için, Ashâb-ı kiram'ın vazifesiniyaptıkları için, aynı onun hayatını yaşayacaklar, bir noktada birleşecekler.Allah-u Teâlâ bütün halkı kaldırdı, bu iki noktada topladı.
Yani bunun meziyetini tarif etmek mümkün değil. Bize ihlâslaubûdiyet, sadâkatle çalışma düşer. Bize düşen budur, ötesi O'na âittir.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-işerif'in bir noktasında:
"Halktabakasını bırak!" buyuruyor.
Dikkat ederseniz Resulullah Aleyhisselâm Ashâb'la ihvanıbirleştirdi, halk gitti. Halk niçin nazar-ı itibara alınmıyor? O'nun rızâsıyolunda olmadığı için alınmıyor. O nur sahipleri nura kavuşunca halk nazar-ıitibara alınmıyor. Baştakiler nihayetiyle birleşti, "Ashâb" ile"İhvan" kaldı, halk gitti.
Ashâb" ile "İhvan"ın nazar-ı itibara alınması nekadar mühimdir. O zaman da halk vardı, bahsedilmiyordu, şimdi de halk var, yinebahsedilmiyor. Bunun sebebi Ahkâm'ı yaşamamalarıdır. Bu hâlât ihvanda kalacak,halktan kalkacak. Onun içindir ki ben halkla meşgul değilim. Ben kendimle veCenâb-ı Hakk'ın nasipdar ettiği nasipdarlarla meşgulüm.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde yeryüzü halkının çoğunundurumunun yoldan sapmış olduğunu haber vermektedir.
"Yeryüzündebulunanların çoğuna uyacak olursan, onlar seni Allah'ın yolundan saptırırlar.
Onlar sadecezanna uyarlar ve yalandan başka söz de söylemezler." (En'âm: 116)
Ne inançlarında yakîn, ne ölçülerinde hakkâniyet, ne dekararlarında isabet bulunur. Bütün iş ve icraatlarında nefsânî arzu veheveslerine uyarlar. Şahsi takdir ve tahminlerini hüküm yerine koyarlar.
Mütebâki Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"SeninRabb'in kendi yolundan sapanı en iyi bilendir. Hidayete ermiş olanları da eniyi bilen O'dur." (En'âm: 117)
Onları yolunda bulundurur, o yolda yürütür, her türlütehlikelerden muhafaza eder.
O öyle bir zamanda gönderildi ki; nice türemelerin ürediği,allahlık dâvâsında bulunan firavunların yine türediği, putların dikildiği,ilâhlık dâvâsında bulunulduğu, herkesin kendi bayrağını açtığı bir andagönderildi. İşte böyle bir zamanda Zühal yıldızı karanlığı delip geçtiği gibi,bu Siyah Bayraklılar da biiznillâh-i Teâlâ bu zulümâtı deldiler ve dağıttılar,nur-i ilâhîyi yaydılar. Allah-u Teâlâ indirdiği ilimle bunların hepsini yoketti. Hiçbir şey kalmadı, sadece isimleri kaldı. Bundan sonra Hazret-i Mehdigelecek, İsa Aleyhisselâm gelecek, amma bu türemeler olmayacak.
Resulullah Aleyhisselâm'ın yolu Ashâb'ın yolu ile bu yol veihvanın yolu birleşir, ötesi hükümsüzdür.
Bunun sebebi onun velâyetini Hâtem-i veli'ye, nübüvvetiniHazret-i Mehdi'ye, risâletini İsa Aleyhisselâm'a verdiği için burada merdivenbirleşmiş oluyor, sebepleri bunlardır. Zaten üç merdivenin mânâsı da budur.
Cenâb-ı Hakk'a sonsuz şükürler olsun ki bu doğrudan doğruya birlütf-u ihsandır ve bu lütf-u ihsânı tarif etmek de mümkün değildir.

fakiri
16-04-2013, 08:33
Bidayetle, Nihayetin Birleşmesi:


Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurmaktadır:
"Ey iman edenler! Siz kendi nefislerinizi ıslah etmeye bakın. Siz doğru yolda bulundukça yoldan sapanların size zararı olmaz." (Mâide: 105)
Rivayete göre Ashâb-ı kiram'dan Ebu Sâlebetü'l-Haşenî -radiyallahu anh- Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'e bu Âyet-i kerime'nin tefsirini sorduğunda şöyle buyurmuştur:
"Yâ Ebu Sâlebe! İyiliği emret, kötülükten vazgeçirmeye çalış. Ne zaman ki aşırı derecede cimrilik hâkim olur, nefislerin arzusu peşinden gidilir, dünya ahiret üzerine tercih edilir, herkes kendi görüşünü beğenir, kimse kimseyi tanımaz bir hâle gelirse, o zaman kendini kurtarmaya bak ve halk tabakasını bırak!
Muhakkak ki sizin arkanızda karanlık gece parçaları gibi fitneler vardır. O fitneler içerisinde, sizin üzerinde bulunduğunuz inancın benzerine sımsıkı yapışan bir kimse için, sizden elli kişinin sevabı kadar sevap vardır."
Ashâb-ı kiram: "Yâ Resulellah! Onlardan elli kişinin sevabı kadar sevabı vardır değil mi? (Yani ‘Sizden' kelimesi yanlışlıkla mı kullanıldı?)" diye sorduklarında buyurdu ki:
"Hayır! Sizden elli kişinin sevabı kadar sevap alır. Çünkü siz iyiliklerde yardımcı bulursunuz, fakat onlar bulamazlar." (Ebu Dâvud - Tirmizî - İbn-i Mâce)
Bidayetle nihayetin birleşmesi mevzusunu hafife almayın, şaşmayın, hayret etmeyin. Ashâb-ı kiram'ın yüksekliğini tarif etmek mümkün değildir. Amma bugünkü ihvanın derecesi de sizin bileceğiniz bir şey değildir.
Onlar her zaman için o nurun karşısında bulunuyorlardı, her an vahiyle mülâkî idiler. O nur yetiyordu onlara. Amma o nurdan bin dört yüz sene uzaklaşılmış, vahiy inmemiş, ortalık kararmış, amma vekili kalmış. Ona sıdk ile bağlı olan işte bu dereceye nâil oluyor.
Ashâb'la ihvan bir araya gelecek, yekvücud hâle gelecek. Ona ne verdiyse ona da verecek. Onu nasıl yürütüyorsa onu da öyle yürütecek.
Muhyiddin-i İbnü'l-Arabî -kuddise sırruh- Hazretleri buyurur ki:
"İnsanın Sübhân olan Rabb'i ile beraberliğini devam ettirmesinin ve O'nu görüp gözetmesinin mevcûdiyeti zevâle ermez. Nitekim Hakk onu gösterir; şeriat ona işaret eder ve onunla ilgili olarak, yıkım ve ölüm ibâresi içinde bir de duyum gelir. Bu ise öncüleri olan kişinin, onlardan (ilk devirdekilerden) yetmiş kişinin ecriyle amel edeceği için, yapacağı amelle onları öne geçireceği ve üstünleştireceği anlarla ilgilidir."
Hadis-i şerif'te elli buyuruluyor, görüldüğü üzere burada da yetmiş buyuruluyor. Onun tarifi mümkün değil, ilâhî lütuftan başka hiçbir şey de değil.
Gerçek ihvanın bu zamanda kıymeti bu kadar artmış oluyor.
Seçkin seçkindir, ötekine hiçbir sözümüz yok. Lâkin seçkin seçkindir.
Enes bin Mâlik -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde de şöyle buyurmuşlardır:
"Ümmetim yağmura benzer. Evvelkiler mi daha hayırlıdır, sonrakiler mi daha hayırlıdır bilinmez." (Tirmizî)
Görüyorsunuz ki o zamanla bu zaman bitişmiş oluyor.
Evvelkilerden murad "Asr-ı saâdet"tir. Sonrakiler ise ikinci bin seneden sonra gelen ve "Hâtem-i velî" ile başlayan iman kurtarma ve cihad devresidir.
Seyyid-i Kâinat Sebeb-i Mevcûdat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
"Hangisi daha hayırlıdır bilinmez." buyuruyor.
Bu mucize beyanı ile başta gelenlerle sonda gelenleri birbirine bitiştirmekle, "Ashâb" ile "İhvan"ı bir zincirin baklaları hâline getirmektedir. Hepsi de aynı yolun yolcularıdır, hiç fark yok. Onlar göre göre inandılar. Bunlar görmeyerek aynı imana sahip oluyorlar.
Onlar öyle bir hâle gelecekler ki Allah-u Teâlâ'nın emir ve yasaklarına uyacaklar, Resulullah Aleyhisselâm'ın Sünnet-i seniye'sine sarılacaklar ve aynı noktada Ashâb-ı kiram ile birleşecekler. O önde o arkada, amma burada birleşecekler. Bu öyle bir lütuftur ki, tarifi mümkün değil. İnsan bu lütfun değerini bilse sürünerek çalışır. Resulullah Aleyhisselâm'dan bin dört yüz sene sonra da zuhura geldiği için, Ashâb-ı kiram'ın vazifesini yaptıkları için, aynı onun hayatını yaşayacaklar, bir noktada birleşecekler. Allah-u Teâlâ bütün halkı kaldırdı, bu iki noktada topladı.
Yani bunun meziyetini tarif etmek mümkün değil. Bize ihlâsla ubûdiyet, sadâkatle çalışma düşer. Bize düşen budur, ötesi O'na âittir.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'in bir noktasında:
"Halk tabakasını bırak!" buyuruyor.
Dikkat ederseniz Resulullah Aleyhisselâm Ashâb'la ihvanı birleştirdi, halk gitti. Halk niçin nazar-ı itibara alınmıyor? O'nun rızâsı yolunda olmadığı için alınmıyor. O nur sahipleri nura kavuşunca halk nazar-ı itibara alınmıyor. Baştakiler nihayetiyle birleşti, "Ashâb" ile "İhvan" kaldı, halk gitti.
Ashâb" ile "İhvan"ın nazar-ı itibara alınması ne kadar mühimdir. O zaman da halk vardı, bahsedilmiyordu, şimdi de halk var, yine bahsedilmiyor. Bunun sebebi Ahkâm'ı yaşamamalarıdır. Bu hâlât ihvanda kalacak, halktan kalkacak. Onun içindir ki ben halkla meşgul değilim. Ben kendimle ve Cenâb-ı Hakk'ın nasipdar ettiği nasipdarlarla meşgulüm.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde yeryüzü halkının çoğunun durumunun yoldan sapmış olduğunu haber vermektedir.
"Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak olursan, onlar seni Allah'ın yolundan saptırırlar.
Onlar sadece zanna uyarlar ve yalandan başka söz de söylemezler." (En'âm: 116)
Ne inançlarında yakîn, ne ölçülerinde hakkâniyet, ne de kararlarında isabet bulunur. Bütün iş ve icraatlarında nefsânî arzu ve heveslerine uyarlar. Şahsi takdir ve tahminlerini hüküm yerine koyarlar.
Mütebâki Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"Senin Rabb'in kendi yolundan sapanı en iyi bilendir. Hidayete ermiş olanları da en iyi bilen O'dur." (En'âm: 117)
Onları yolunda bulundurur, o yolda yürütür, her türlü tehlikelerden muhafaza eder.
O öyle bir zamanda gönderildi ki; nice türemelerin ürediği, allahlık dâvâsında bulunan firavunların yine türediği, putların dikildiği, ilâhlık dâvâsında bulunulduğu, herkesin kendi bayrağını açtığı bir anda gönderildi. İşte böyle bir zamanda Zühal yıldızı karanlığı delip geçtiği gibi, bu Siyah Bayraklılar da biiznillâh-i Teâlâ bu zulümâtı deldiler ve dağıttılar, nur-i ilâhîyi yaydılar. Allah-u Teâlâ indirdiği ilimle bunların hepsini yok etti. Hiçbir şey kalmadı, sadece isimleri kaldı. Bundan sonra Hazret-i Mehdi gelecek, İsa Aleyhisselâm gelecek, amma bu türemeler olmayacak.
Resulullah Aleyhisselâm'ın yolu Ashâb'ın yolu ile bu yol ve ihvanın yolu birleşir, ötesi hükümsüzdür.
Bunun sebebi onun velâyetini Hâtem-i veli'ye, nübüvvetini Hazret-i Mehdi'ye, risâletini İsa Aleyhisselâm'a verdiği için burada merdiven birleşmiş oluyor, sebepleri bunlardır. Zaten üç merdivenin mânâsı da budur.
Cenâb-ı Hakk'a sonsuz şükürler olsun ki bu doğrudan doğruya bir lütf-u ihsandır ve bu lütf-u ihsânı tarif etmek de mümkün değildir.

Hazret-i Ali -kerramallahu veche-
Efendimiz'in Büyük İfşaatı:
Ebu Tâlib el-Mekkî -kuddise sırruh- Hazretleri, Ali bin Ebî Tâlib -radiyallahu anh-in bir duâlarında şöyle buyurduğunu eserinde nakletmişlerdir:
"Allah'ım! Yeryüzünü ilâhî hücceti ayakta tutacak olan kimseden hâlî bırakma. Onların sayıları çok az, Allah katındaki değerleri ise çok yüksektir. Kalpleri en yüce yere bağlıdır. İşte onlar, kulları ve beldeleri içinde Allah'ın halifeleridir. Ah, onların yüzlerini görmeyi ne kadar çok isterdim!" (Ebu Tâlib el-Mekkî, Kûtu'l-Kulûb, c.1, s.134; Ebu Nuaym "Hilyetü'l-Evliyâ", c. 1, s. 79-80)
Hazret-i Ali -radiyallahu anh- Efendimiz, sonra da ağlamış ve ona karşı iştiyak duyduğunu söylemiştir.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Ebu Hüreyre -radiyallahu anh- Hazretleri'ne buyurduğu Hadis-i şerif'lerinin bir noktasında, bu topluluğu görmeye duyduğu iştiyakı açıkça dile getirmiş ve gözyaşı döküp ağlamışlardır:
"Ne mutlu onlara, ne mutlu onlara! Allah'ın, onlarla benim aramı birleştirmesini ne kadar çok isterdim!"
Ebu Tâlib el-Mekkî -kuddise sırruh- Hazretleri "Kûtu'l-Kulûb" isimli eserinde Hazret-i Ali -kerremallâhu veche- Efendimiz'in ağladığı ve yüzlerini görmeyi arzuladığı, ilâhi hücceti ayakta tutacak olan zümrenin faziletini ve meziyetini tafsilatlı olarak açıklıyorlar:
"Ali -kerremallâhu veche-nin kendilerini özlediğini belirterek gözyaşı döktüğü o kimseler, daha önce Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- tarafından da özlenmişlerdir.
Zirâ Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bu hususla ilgili olan Hadis'inde:
‘Kardeşlerimle buluşmaya öyle hasretim ki... Kardeşlerimi görmeyi ne kadar da isterdim! Onlar sizden sonra gelecek bir topluluktur.' buyurmuştur.
Bundan sonra da o, kardeşleri olarak zikrettiği kimselerin vasıflarını anlatmaya başlamıştır.
Onların ‘Kardeşler' diye tavsif edilmelerinin sebebi, kalplerinin peygamberlerin kalpleri üzere, ahlâklarının da imânın esaslarına dayanıyor olmasıdır."
"Âhiret âlimlerinden olan bir zâtın aklı, kalbinden gelen ilâhî nurlarla aydınlanır. Anlayışı, ilim ve müşâhadesinin istidlâlinden bilgilenir. Ahlâkı, sahip olduğu yakînî imânın sıfatlarıyla şekillenir. Gücü, yolu ve sülûku da, O'nun yolu ve sünneti üzeredir. İşte böylece de onun kardeşlerinden olmuştur.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-in görmeyi özlediği kimseler, aynı zamanda peygamberlerin de kardeşleridir.
İşte onlar Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-in de bir Hadis'inde buyurduğu gibi; halk içindeki gariplerdir.
O şöyle buyurmuştur:
‘İslâm garip olarak başladı, başladığı gibi garip olarak son bulacaktır. Ne mutlu gariplere!'
Denildi ki; ‘Onlar kimlerdir?'
Buyurdu ki:
‘Onlar o kimselerdir ki, insanların bozduğunu ıslâh ederler.'
Bu Hadis'in başka bir lâfzında ise şu ifadeler yer alır:
‘Onlar o kimselerdir ki, insanlar tarafından bozulmuş olan sünnetimi ıslâh ederler; öldürülmüş olan sünnetimi de ihyâ ederler.'
Onlar Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-in insanlar tarafından bilinmeyen ve terkedilmiş olan yolunu tekrar ortaya çıkaracaklardır.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- başka bir rivâyette şöyle buyurmuştur:
‘Onlar benim sünnetime ve bugün sizin üzerinde bulunduğunuz yola sımsıkı sarılırlar.'
Bir diğer rivâyette ise şu ifâde geçmektedir:
‘Garipler, sayıları pek az olan sâlih kimselerdir. Sâlih olmayan bir topluluk içinde yaşarlar. Yaşadıkları bu topluluk içinde kendilerini seven az, buğzeden ise çoktur. İşte onlar Allah-u Teâlâ'nın kendilerine nimette bulunarak, İlliyyûn'un en üst mertebesinde peygamberlere yoldaş kıldığı kimselerdir.'
Onlar, Allah-u Teâlâ tarafından kendilerine lütufta bulunulan peygamberlere arkadaş olacaklardır." (Kûtu'l-Kulûb, c. 2, s. 50-51)
Ebu Tâlib el-Mekkî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin bu beyanları; âhir zamanda ilâhî hücceti ayakta tutacak zümrenin, fesad zamanında ıslah vazifesini yerine getirecek "Garipler"in ve Hadis-i şerif'lerde kardeşler diye vasıfları zikredilen aynı kimseler olduklarını tasdik etmektedir.
Bu fazilet ve meziyet her ne kadar o topluluğa ait gözükse de, aslında şahıstan umuma doğru gidiyor. Bütün fazilet, bütün meziyet tek bir şahsa verilmiş, ondan etrafındakilere de sirayet ediyor.
Evliyâullah Hazerâtı "Hâtemü'l-velâye" olan bu zâta gıpta ettikleri gibi, bu zümreden olmayı da arzu etmiş ve bunu açıkça dile getirmişlerdi.
Nitekim âhir zamana yakın bir dönemde yaşayan İsmail Hakkı Bursevi -kuddise sırruh- Hazretleri'nin şu sözleri bunun açık bir delilidir:
"Ey mümin!
Hakk Teâlâ'nın bizi âhir zamana te'hir etmesi, her yönüyle bize nazar etmesindendir. Zira yardımcımız az, düşmanımız çok olduğu cihetten, dinimizde sebâtımıza göre şehitlerin ecirlerini buluruz; Hadis'te de sabit olduğu üzere, Resulullah'ın ihvanı oluruz ve âkıbetimiz hayırlı, sonumuz ise en büyük saâdet olur. Zira fesad neticesinde ıslâh ile netice vermek gerekir ki, hakiki mertlik de budur." (Kitâbu'n-Netice; Genel: 506, 18a yaprağı)
İşte âhir zamanda Resulullah Aleyhisselâm'ın bozulmuş olan sünnetini ıslâh eden, öldürülmüş olan sünnetini de ihyâ eden "Peygamber Vekili"nin ve ihvanının, ind-i İlâhî'deki kıymet ve üstünlüklerinin bu derece yüksek olmasının sebebi budur.

fakiri
19-04-2013, 14:54
Hazret-i Ali -kerramallahu veche-
Efendimiz'in Büyük İfşaatı:


Ebu Tâlib el-Mekkî -kuddise sırruh- Hazretleri, Ali bin EbîTâlib -radiyallahu anh-in bir duâlarında şöyle buyurduğunu eserindenakletmişlerdir:
"Allah'ım!Yeryüzünü ilâhî hücceti ayakta tutacak olan kimseden hâlî bırakma. Onlarınsayıları çok az, Allah katındaki değerleri ise çok yüksektir. Kalpleri en yüceyere bağlıdır. İşte onlar, kulları ve beldeleri içinde Allah'ın halifeleridir.Ah, onların yüzlerini görmeyi ne kadar çok isterdim!" (Ebu Tâlib el-Mekkî, Kûtu'l-Kulûb, c.1, s.134; Ebu Nuaym"Hilyetü'l-Evliyâ", c. 1, s. 79-80)
Hazret-i Ali -radiyallahu anh- Efendimiz, sonra da ağlamış veona karşı iştiyak duyduğunu söylemiştir.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Ebu Hüreyre-radiyallahu anh- Hazretleri'ne buyurduğu Hadis-i şerif'lerinin bir noktasında,bu topluluğu görmeye duyduğu iştiyakı açıkça dile getirmiş ve gözyaşı döküpağlamışlardır:
"Nemutlu onlara, ne mutlu onlara! Allah'ın, onlarla benim aramı birleştirmesini nekadar çok isterdim!"
Ebu Tâlib el-Mekkî -kuddise sırruh- Hazretleri "Kûtu'l-Kulûb" isimlieserinde Hazret-i Ali -kerremallâhu veche- Efendimiz'in ağladığı ve yüzlerinigörmeyi arzuladığı, ilâhi hücceti ayakta tutacak olan zümrenin faziletini vemeziyetini tafsilatlı olarak açıklıyorlar:
"Ali-kerremallâhu veche-nin kendilerini özlediğini belirterek gözyaşı döktüğü okimseler, daha önce Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- tarafından daözlenmişlerdir.
ZirâResulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bu hususla ilgili olan Hadis'inde:
‘Kardeşlerimle buluşmayaöyle hasretim ki... Kardeşlerimi görmeyi ne kadar da isterdim! Onlar sizdensonra gelecek bir topluluktur.' buyurmuştur.
Bundansonra da o, kardeşleri olarak zikrettiği kimselerin vasıflarını anlatmayabaşlamıştır.
Onların‘Kardeşler' diye tavsif edilmelerinin sebebi, kalplerinin peygamberlerin kalpleriüzere, ahlâklarının da imânın esaslarına dayanıyor olmasıdır."
"Âhiretâlimlerinden olan bir zâtın aklı, kalbinden gelen ilâhî nurlarla aydınlanır.Anlayışı, ilim ve müşâhadesinin istidlâlinden bilgilenir. Ahlâkı, sahip olduğuyakînî imânın sıfatlarıyla şekillenir. Gücü, yolu ve sülûku da, O'nun yolu vesünneti üzeredir. İşte böylece de onun kardeşlerinden olmuştur.
Resulullah-sallallahu aleyhi ve sellem-in görmeyi özlediği kimseler, aynı zamandapeygamberlerin de kardeşleridir.
İşteonlar Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-in de bir Hadis'inde buyurduğugibi; halk içindeki gariplerdir.
O şöylebuyurmuştur:
‘İslâm garipolarak başladı, başladığı gibi garip olarak son bulacaktır. Ne mutlugariplere!'
Denildiki; ‘Onlar kimlerdir?'
Buyurduki:
‘Onlar okimselerdir ki, insanların bozduğunu ıslâh ederler.'
BuHadis'in başka bir lâfzında ise şu ifadeler yer alır:
‘Onlar okimselerdir ki, insanlar tarafından bozulmuş olan sünnetimi ıslâh ederler;öldürülmüş olan sünnetimi de ihyâ ederler.'
OnlarResulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-in insanlar tarafından bilinmeyen veterkedilmiş olan yolunu tekrar ortaya çıkaracaklardır.
Resulullah-sallallahu aleyhi ve sellem- başka bir rivâyette şöyle buyurmuştur:
‘Onlar benimsünnetime ve bugün sizin üzerinde bulunduğunuz yola sımsıkı sarılırlar.'
Bir diğerrivâyette ise şu ifâde geçmektedir:
‘Garipler,sayıları pek az olan sâlih kimselerdir. Sâlih olmayan bir topluluk içindeyaşarlar. Yaşadıkları bu topluluk içinde kendilerini seven az, buğzeden iseçoktur. İşte onlar Allah-u Teâlâ'nın kendilerine nimette bulunarak, İlliyyûn'unen üst mertebesinde peygamberlere yoldaş kıldığı kimselerdir.'
Onlar,Allah-u Teâlâ tarafından kendilerine lütufta bulunulan peygamberlere arkadaşolacaklardır." (Kûtu'l-Kulûb, c. 2, s.50-51)
Ebu Tâlib el-Mekkî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin bu beyanları;âhir zamanda ilâhî hücceti ayakta tutacak zümrenin, fesad zamanında ıslahvazifesini yerine getirecek "Garipler"inve Hadis-i şerif'lerde kardeşler diye vasıfları zikredilen aynı kimselerolduklarını tasdik etmektedir.
Bu fazilet ve meziyet her ne kadar o topluluğa ait gözükse de,aslında şahıstan umuma doğru gidiyor. Bütün fazilet, bütün meziyet tek birşahsa verilmiş, ondan etrafındakilere de sirayet ediyor.
Evliyâullah Hazerâtı "Hâtemü'l-velâye"olan bu zâta gıpta ettikleri gibi, bu zümreden olmayı da arzu etmiş vebunu açıkça dile getirmişlerdi.
Nitekim âhir zamana yakın bir dönemde yaşayan İsmail HakkıBursevi -kuddise sırruh- Hazretleri'nin şu sözleri bunun açık bir delilidir:
"Eymümin!
HakkTeâlâ'nın bizi âhir zamana te'hir etmesi, her yönüyle bize nazar etmesindendir.Zira yardımcımız az, düşmanımız çok olduğu cihetten, dinimizde sebâtımıza göreşehitlerin ecirlerini buluruz; Hadis'te de sabit olduğu üzere, Resulullah'ınihvanı oluruz ve âkıbetimiz hayırlı, sonumuz ise en büyük saâdet olur. Zirafesad neticesinde ıslâh ile netice vermek gerekir ki, hakiki mertlik debudur." (Kitâbu'n-Netice;Genel: 506, 18a yaprağı)
İşte âhir zamanda Resulullah Aleyhisselâm'ın bozulmuş olansünnetini ıslâh eden, öldürülmüş olan sünnetini de ihyâ eden "PeygamberVekili"nin ve ihvanının, ind-i İlâhî'deki kıymet ve üstünlüklerinin buderece yüksek olmasının sebebi budur.

fakiri
25-04-2013, 11:13
Mühim Bir Hadis-i Şerif:


Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir gün bir kısım insanlardan bahsetmiş, vasıflarını beyan buyurmuş; sonra da onlara: "Allah'ım, onları koru! Muhalefet edenlere karşı onlara yardım et! Kıyamet gününde gözümü onlarla aydınlat!" diye duâ etmiş ve akabinde şu Âyet-i kerime'yi okumuştu:
"İyi bilin ki Allah'ın velî kulları için hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar." (Yunus: 62)
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in özellikle duâ edip; "Gözümü onlarla aydınlat!" buyurduğu, korku duymayan, mahzun olmayan bu insanlar kimdi?
Onlar Resulullah Aleyhisselâm'ın kavuşmak için iştiyak duyduğu kimselerdir. Bir gün onlara olan iştiyakını Ebu Zerr -radiyallahu anh- ve beraberindekilere haber vermeyi murat ederek şöyle anlatmıştı:
"Allah güzeldir, güzeli sever. Benim neden hüzünlendiğimi, ne düşündüğümü, neyi özlediğimi biliyor musun ey Ebu Zerr!" diye sormuştu.
Onlar da:
"Hayır, bilmiyoruz yâ Resulellah! Bize niçin gamlandığını, neyi düşündüğünü anlatır mısın?" diyerek cevap verdiler.
Resulullah Aleyhisselâm bir "Ahh!" çekti;
"Benden sonra gelecek kardeşlerimi özledim!" buyurdu ve özelliklerini bir bir sıraladı:
"Onlar peygamberlere benzerler. Şehit mertebesindedirler. Sadece ve sadece Allah rızâsı için baba ve kardeşlerinden uzak kalırlar. Yine Allah için malın peşinde koşmayı da terk ederler. Mütevazidirler, nefislerini hor ve hakir görürler. Şehvetlerine meftun olmaz, fani dünyanın şaşasına iltifat etmezler. Allah sevgisiyle Allah'ın evlerinden bir evde gamlı ve mahzun bir şekilde toplanırlar. Kalpleri ve ruhları bütünüyle Allah'a bağlıdır. Allah onları bilir. Onlardan biri hastalandığında sabrı sebebiyle bir sene nafile ibadetten çok sevap kazanır."
Bu yetmez mi bir mahlûka?
Nitekim bu Hadis-i şerif'in:
"Kalpleri ve ruhları bütünüyle Allah'a bağlıdır." cümlesini Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri şerhetmiş ve şöyle buyurmuştur:
"Onlar, kalpleri O'ndan gayrı her şeyden uzaklaşıp, tek bir kalp gibi birbirine bağlanmaları nedeniyle birleşip böyle olmuşlardır." ("Hâtmü'l-Evliyâ", 9. Bölüm)
Ebu Zerr -radiyallahu anh- ve arkadaşları hayli merak içindeydiler. İştiyakla dinleyip, anlatmaya devam etmesini istediler.
Resulullah Aleyhisselâm onların diğer vasıflarını da anlatarak şöyle buyurdu:
"Onlar gamlandıklarında her nefesine bir derece verilir.
Onlardan bir tanesinin tesbihi dağlar kadar altını tasadduk eden kimsenin kazandığı sevaptan daha fazladır.
Onlardan birine bakman, Kâbe'ye bakmandan daha sevimlidir. Onun sevindirdiği, Allah'ın sevindirdiği kimse gibidir.
Onların yanına günahkâr bir topluluk da otursa, rahmeti gereği Allah onları affetmeden bırakmaz.
Ey Ebu Zerr! Onların gülmeleri ibadet, şakalaşmaları tesbih, uykuları sadaka hükmündedir. Allah onlara günde yetmiş kere nazar eder. Ben işte onlara müştakım ey Ebu Zerr!" (Sarı Abdullah Efendi, "Semerâtü'l-Fuad" s. 82)
Ne büyük bir devlet, lütuf, ihsan ve ikrâm-ı ilâhi... Hamd-ü senâlar olsun!
Daha sonra Resulullah Aleyhisselâm saçlarını bitkin bir şekilde düzeltti. Başını kaldırdığında ağlamaktaydı. Gözyaşları inci taneleri gibi dökülüyordu. Bir kere daha "Allah!" deyip: "Onları özledim, onlara kavuşmak istiyorum!" buyurdu;
"Gözümü onlarla aydınlat!" diyerek duâsını tekrar yaptı ve:
"İyi bilin ki Allah'ın velî kulları için hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar." (Yunus: 62)
Âyet-i kerime'sini bir kez daha okudu.

:

fakiri
27-04-2013, 15:07
MUHTEREM ÖMER ÖNGÜT -kuddise sırruh- EFENDİ HAZRETLERİ'NİN
AHİRET HAYATININ ÜSTÜNLÜĞÜNE VE GÜZELLİĞİNE, ORASI İÇİN HAZIRLANMAK GEREKTİĞİNE DAİR
ESERLERİNDE VE SOHBETLERİNDE GEÇEN BEYANLARI



Gönüllerde Vefat Etmeyeceğim:

Bizim için gitmekle kalmak arasında hiç fark yoktur. Niçin? O'nunla mısın? Dünyada da, kabirde de, mahşerde de, cennette de O'nunlasın. İşte bu sebeple onun yaşamasıyla ölümü arasında hiçbir fark yoktur. Dünyada da O'nunla, ahirette de O'nunla, Hazret-i Allah ile olana ölüm yok.
Biz gayet rahat, serbest ve ferahız. Niçin? Sahib'im yeter bana. O'nun sahip çıkması benim için en büyük servettir. Benim Sahib'im beni dilediği kadar tutacak ve dilediği zaman çekecek. Çünkü az sonra Hazret-i Mehdi'yi gönderecek.
Âyet-i kerime'lerde şöyle buyuruluyor:
"Ölen kişi Allah'a yaklaştırılanlardan ise; ona rahatlık, güzel rızık ve Naim cenneti var." (Vâkıa: 88-89)
Bu gibi kimselerin cennette yerini görmeyince, cennet çiçeklerinden bir dal gelip onun kokusunu koklamayınca ruhunun kabzolunmayacağına dair muhtelif Hadis-i şerif'ler vardır.
O kişiye Âyet-i kerime'deki bu müjde verildiğinde Allah-u Teâlâ'ya ulaşmak ister. Allah-u Teâlâ ise onun kendisine ulaşmak istemesinden çok daha sevinç duyar.
"Eğer sağcılardan ise; 'Ey sağcı! Sana sağcılardan selâm!' denir." (Vâkıa: 90-91)
Can boğaza gelmiş durumdaki mümin o selâmı kemal-i meserretle alır ve rahatlar, dostluğun ünsiyetini hisseder.
Vefat etsem de gönüllerde vefat etmeyeceğim. Mevlânâ -kuddise sırruh- Hazretleri'de; "Benim kabrime gelen toprak taş görür amma kalbinde yaşarsan kabrime gelmeye lüzum yok" buyuruyor.
Yani her zaman yanındasın.
Bir gün Yuşa Aleyhisselâm'ın yanındayım, sizi nereden ziyaret edeyim dedim. "Gönlünden et!" dedi. Peki dedim. Onun için ziyaret gönülle, muhabbetle kaim.
Kâmil insanların ölmediğini ve Rabb'imizin onları her şeyden haberdar ettiğini bilmemiz lâzımdır.
Yunus Emre -kuddise sırruh- Hazretleri; "Ölenler hayvan imiş, aşıklar ölmez" buyuruyorlar.
Bu bakımdan ehl-i kemâl insanların ziyaret edilmesinden büyük kârlar husule gelir, oradan boş dönülmez. En güzel ziyaret gönülle yapılandır. Uzaklık, yakınlık fark etmez...
İsmail Hakkı Bursevî -kuddise sırruh- Hazretleri buyuruyorlar ki:
"Ve bu türbeye kubbedir ki, seri eflâkin (süratli feleklerin) fevkindedir." ("Kitâb'ün-Netice"; cilt: 1, sh: 436)
Bununla şunu demek istiyor: O öyle bir tecelliyât-ı ilâhiye mazhar olmuş ki; kim ki o tecelliyata yönelirse istifade eder, her kim ki meylederse o tecelliyatın ziyasına nail olur. Hayatta olsun vefatta olsun.
Bunun da sebebi; varlığı ifna edildiği için…
Hazret-i Allah içinde olduğu zaman vücud elbisesi de o nurdan nur alır. Vücud elbisesi nur olursa, kefeni de nur olur. Kefeni nur olursa kabri de nur olur. "Nûrun alâ nûr" olduğu zaman artık o, ne ölür ne de çürür.
Sa'deddîn el-Hamevî -kuddise sırruh- Hazretleri şöyle buyurmuştur:
"Kazâ mekânının içine girdiği için, Hızır Aleyhisselâm gibi ölümsüz olmak da onun alâmetlerindendir." ("Risâle fî Zuhûr-ı Hâtemü'l-Velâye", Süleymâniye Kütüphânesi, Ayasofya, nr.: 2058, vr. 206a-206b)
Allah-u Teâlâ onu kullanacak, ruhaniyyet iş görecektir. Tasarrufu devam edecektir. Kınından çıkmış kılıç gibi olacaktır.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmaktadırlar:
"Allah-u Teâlâ toprağa peygamberlerini çürütmesini haram etmiştir." (İbn-i Mâce, Ahmed bin Hanbel, Nesâi)
Peygamberler kendi kabirlerinde onlara özgü bir hayat ile yaşamaktadırlar. Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Mirac'a çıkarken Hazret-i Musa Aleyhisselâm'ı kabrinin yerinde namaz kılarken gördüğünü beyan etmiştir.
Bir diğer Hadis-i şerif'lerinde ise;
"Öldükten sonra da hayatta olduğum gibi bilirim ve anlarım." buyurmaktadırlar. (Deylemi)
Peygamberlerin ve onların vekillerinin naaşları Allah tarafından korunmaktadır. Niçin? Nur oldukları için.
Peygamber Efendilerimiz'in, Ashâb-ı kiram'ın, Evliyâullah Hazerâtı'nın, bil cümle sâlihlerin kabirleri ziyaret edildiğinde, ziyaret edilen kabir ehli düşünülür, çünkü Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuşlardır:
"Sâlihler düşünüldüğü zaman, Allah-u Teâlâ merhamet eder."
Allah-u Teâlâ, onları düşünene merhamet ediyor. Merhamet ettiği kulunun duâsını kabul buyuruyor.

Ahiret Dünyadan Çok Hayırlı:
Bizi bazen ahirete alırlar, oraya gidip geliriz. Orası o kadar güzel ki tarifi mümkün değil.
Bir gün Ashâb-ı kiram Efendilerimiz'in kabirlerini seyrediyordum! Bu esnada beni aldılar, ahirete götürdüler. Çıkardıkları yerde kimse yok, tenha. Bir çeşme var, havuz var. Şöyle baktım; birkaç kişi var ve hemen indiğim yere toplandılar, halk birikti. Orada etrafta namütenahi güzellikler vardı. Bize sordular: Nereye gitmek istersiniz? "Nereye gidelim!" dedim. "Sen nereye istersen, senin için her yer serbest!" dediler, sorduğumdan utandım. Allah Allah... Allah râzı olsun. "O zaman beni Resulullah'ın yanına götürün" dedim. Oradaki gidiş bir an, bir an... Makam-ı Mahmud çok yüksek. İndiğim yerle orası çok uzak. Bir anda oraya götürdüler ve Resulullah Efendimiz'in yanına gittik.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle ortada ayakta duruyordu. Seyrettiğim Ashâb-ı kiram da ayakta kenarda böyle duruyorlardı. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Ashâb-ı kiram'ı göstererek:
"Sen bunların taşlarını seyrettin. İşte bunlar burada hayatta, ayakta, hepsi canlı" dedi.
Ben onların türbelerini seyrediyordum. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz; "Bak o baktıkların taşlar resimdi, işte buradalar, hepsi canlı..." dedi.
Az evvel Ashâb-ı kiram'ın filmlerini seyrediyorduk, bu halden sonra bu hâl zuhur etti.
Hemen birkaç kişi birikti, nereye gidelim; "Nereye istersen!" dediler. Allah Allah, Allah Allah, musarrah kılmış Cenâb-ı Hakk. Orası buradan çok güzel... Orası çok güzel, çok çok çok güzel... Bir hayat var, bir hava var, bir rahatlık var, bir huzur var, sonsuz bir hayat...
Hülasâ-i kelâm ahiret dünyadan çok hayırlı...
Âyet-i kerime'de:
"Andolsun ki senin için ahiret dünyadan daha hayırlıdır." buyuruluyor. (Duhâ: 4)
Bu Âyet-i kerime orada tecelli ediyor. Hayat orada var.
Âyet-i kerime'lerde şöyle buyuruluyor:
"Elbette biz onları cennetten âlî köşklere yerleştiririz." (Ankebût: 58)
"Fakat Rabb'lerinden korkanlar için üstüste bina edilmiş odalar var, odaların altından da ırmaklar akmaktadır." (Zümer: 20)
Allah-u Teâlâ cennette hem kişiye özel hem de herkesin faydalanabileceği havuzlardan, pınarlardan bahsetmektedir.
Âyet-i kerime'de; "Altından ırmaklar akar." (Ra'd: 35)
Buyuruyor ya, amma o ırmağa aklınız ermeyecek, ben o ırmağı gördüm.
Yine bir vakit oraya çıkardılar, bir köşke aldılar. Amma ne köşk, her şey var.
Köşkün altında havuzları var. Özel bir köşk, muhafızları var. Biraz sonra kapı çaldı, kapıdaki bekçilerle konuşurlarken; alın onu, tanıdığım o benim dedim. Köşkün her tarafı cam, içerisi görünmüyor amma içeriden dışarısı görünüyordu. Sonra; "Gidelim!" dediler, kalayım dedim, bırakın beni; "Daha vakit gelmedi!" dediler. Elhamdülillâh. Amma hayat orası. Bunu bilin, hayat orada var.
Bu sözü söylüyorum; sakın öleceğim diye korkmayın, telâş etmeyin severek gidin, orada yabancılık çekilmiyor.
Ebu Saîd-i Hudrî -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurdular:
"Şüphesiz ki cennetlikler, üzerlerindeki köşk sahiplerini sizin doğu ve batı ufkunda kavuşmakta olan parlak yıldızı gördüğünüz gibi görürler. Çünkü aralarında fark vardır."
Ashâb-ı kiram:
"Yâ Resulellah! Bunlar peygamberlerin yerleridir. Başkaları onlara ulaşamaz." deyince buyurdular ki:
"Bilâkis!.. Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, onlar Allah'a iman eden ve peygamberleri tasdik eden birtakım adamlardır." (Müslim: 2831)
Allah-u Teâlâ Hadis-i kudsî'de de veli kulları hakkında şöyle buyurmaktadır:
"Muhakkak ki Ebrar'ın benimle mülâki olmaya iştiyakları çoğalmıştır. Halbuki benim onlarla mülâki olmaya iştiyakım daha kuvvetlidir."
Allah-u Teâlâ onları dünya ve cennet için yaratmamıştır. Kendisi için yaratmıştır. Onlar Hazret-i Allah'a Hazret-i Allah ile bakar, Hazret-i Allah'ın nuru ile Hazret-i Allah'ı görür. Çünkü Hazret-i Allah kendi nuru ile onlara gösteriyor. Bunlar gözle, ilimle bilinecek işler değil.
Tasavvur buyurun ki Allah-u Teâlâ'nın onların üzerinde ne kadar sevgisi var, onlara kavuşmak için ne kadar arzusu var? Gurbette bulunan bir oğul annesine kavuşmayı ister, amma annesi oğluna kavuşmayı daha çok ister.
Onlara düşmanlık ise Allah-u Teâlâ ile harp etmek demektir.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde:
"Dünyada da muhakkak bir cennet vardır. Onu bulan kimsede cennet arzusu kalmaz. O cennet mârifetullahtır." buyurmuştur.
Biz bunu gönül cenneti diye vasıflandırıyoruz, bu hayat her şeyin fevkindedir.
Bunun da sırrı; onlar ruhaniyetiyle Allah-u Teâlâ'ya bağlıdır, diğer insanlar cismaniyetiyle Allah-u Teâlâ'ya bağlıdır. Hem O'nu sever, hem cenneti sever, huriyi sever, gılmanı sever...
Fakat ruh ile aşık olan yalnız O'nu sever. Onun aklına ne huri gelir, ne gılman gelir. O Hakk ile olmayı, O'nunla hemhâl olmayı, O'na ibadet etmeyi, O'nunla yaşamayı sever.
Onlarda başka arzu yaşamaz. Onların arzusu Allah'tır. Cenâb-ı Hakk'ın arzusu da onlardır.
Bir gün bir mânâ gösterdiler.
Bir köşkün içindeyim. İki oda seyrediyorum, kapıları yok yuvarlakları var. Amma nasıl ziynet var. Yani ikinci bir şey alıp oraya koyacak durumda değilsin. O kadar muhteşem, dayalı döşeli iki oda seyrettim. Birisi daha büyük, birisi daha uzun, kapıları böyle yuvarlak ama kapıları yok. Şöyle baktım, Allah Allah olsa olsa dedim, bu cennet-i âla'nın köşklerinin hülâsası.
Orası ayrı bir âlem. Ölümden korkmayın, ihvan ölümden korkmaz, severek gider. Allah'ım iman ile gitmeyi ikram buyursun.

Hayatta da Olsa, Kabirde de Olsa:
Bir kız kime gideceği belli değil ama çeyizini hazırlıyor. Ama bizim gideceğimiz muhakkak, çeyiz hazırlamamız lâzım. Bu da ihlâslı ibadetle olur. Kimseye muhtaç olmayalım, kimseye yük olmayalım.
Ölümden sakın korkmayın! Yalnız hazırlığınız çok olsun. Oranın hayatı bambaşka. Ahiret vallahi daha hayırlı, orası çok güzel, o hayatı gördüm ve yaşadım.
Onun için oranın hayatı bambaşka, çok güzel. Orada konuşuluyor, görüşülüyor, serbest olanlar çıkıyor, gidiyor. Ahiret hayırlı ve orası çok güzel, gönül oraya gitmek istiyor.
Âyet-i kerime'de:
"Senin için ahiret, dünyadan daha hayırlıdır." buyuruluyor. (Duhâ: 4)
Biz o hayata aşinayız; hayat vefat hiç fark etmez. Yalnız Sahib'im nasıl murat ederse...
Biz Cenâb-ı Hakk'ın kudret elindeyiz. Bütün arzum Sahib'ime bağlılık. O nasıl isterse, O nasıl hükmederse benim arzu ve isteğim bu oluyor.
İnsan olarak ölebilmek, insan-ı kâmil olarak ölebilmek, sıddık olarak ölebilmek. Bunlar için ölüm yok.
Bir Hadis-i şerif'te şöyle buyuruluyor:
"Müminler ölmezler. Ancak bir evden bir eve naklolunurlar."
Mümin-i kâmil olanlar ise ayrıdır.
Bir kümesten bir saraya gider. Oranın saraylarının ker***leri altın ve gümüşten, inciden olan da var. İşte ruhu'l-hakiki tekâmül ettiği zaman, bu hale erdiği zaman o insan ölmüyor buna hayat-ı ebedî denir. Yalnız kuş kafesteydi çıkamıyordu. Uçtu, makam-ı asliyesine gitti. Kafesi bile unuttu. Çünkü o kafeste yerleşmişti. Nefisle mücadele ediyordu. Ona galebe çaldı. Vücut her daim ihtimal vermedi. Niçin? Makam-ı asliyesi çok güzeldi oraya uçtu.
İnsanda ruhu'l-hakiki öyle bir yükseliyor ki, melekleri dahi geçebiliyor. Melekler ona hayran.
Kabir bir perdeden ibarettir. Biz onları göremediğimiz için "öldü", "çürüdü" deriz. Halbuki onlar alem-i berzahta mükemmel bir hayat sürerler.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde buyururlar ki:
"İşlerinizde sıkıştığınız zaman kabir ehlinden yardım isteyiniz." (Keşfül-Hafâ)
O ölmüş amma, ruhu ve ruhâniyeti ölmemiştir, askerleri de ölmemiştir. On kişi, yirmi kişi, kırk kişi istimdat etse, Allah-u Teâlâ'nın izniyle muradlarına erdirir.
Çünkü ölmediler. "İstimdat et, yardım edecek, cevap verecek sana." buyuruyor. Niçin? Ölmediği için. Elbise öldü, amma ruhâniyet ölmedi.
"O Lâtif'tir, Habir'dir." (En'âm: 103)
Lâtif olan, Habir olan Allah-u Teâlâ; bütün işlerin inceliklerini bilir, her şeyden haberdardır. O ruhâniyeti dilediği şekilde hareket ettirir, O ruhâniyeti her şeyden haberdar eder.
Bütün bunlar senden sana yakın olan Allah-u Teâlâ'nın tecellileridir. O ruhâniyet bütün bu işlere vâkıftır. Kabirde de, mahşerde de böyledir. İstedikleri zaman, istedikleri şekilde böyle yetişirler.
Kabir ehlinden nasıl istimdat edilir? Ruhu alınmış, kabre konmuş, böyle bir kimseden nasıl yardım istenir? Ruh alınmış amma, diğer insanlarda bulunmayan yalnız onda bulunan iki ruh vardır. Ruh gitti, Allah-u Teâlâ'nın takviye ettiği ruhâniyet kaldı. Kudsî ruh bu işi yapıyor. İstimdat edenlere yetişen işte bu ruhâniyettir. Hayatta da olsa, kabirde de olsa yardım isteyenlerin yardımına yetişir.

fakiri
28-04-2013, 10:04
"Başınıza Gelen Herhangi Bir Musibet, Kendi Ellerinizle İşledikleriniz Yüzündendir. O Yine de Çoğunu Affeder."(Şûrâ: 30)
"Zamanınızdan Şikayetinize Sebep Olan Şeyler, Amellerinizin Bozukluğundandır."(Beyhaki)
"Allah'tan Mağfiret Dile. Çünkü Allah Çok Bağışlayıcı ve Çok Merhamet Edicidir."(Nisâ: 106)
"Allah Tevbe Edenleri Sever."(Bakara: 222)
"Her Kim İstiğfara Devam Ederse, Allah-u Teâlâ O Kimseyi Her Darlıktan Kurtarır, Her Sıkıntısına Bir Ferahlık Verir ve Onu Hiç Ummadığı Yerden Rızıklandırır."(Ebu Dâvud)

TEVBEYE DAVET





Kula düşen şudur: Hazret-i Allah'a muhtaç olduğunu bilecek, O'ndan isteyecek, O'na sığınacak, O'na yalvaracak, O'na boyun bükecek, gözyaşı dökecek, O'nu bilecek başka bir şey bilmeyecek.
Şeytan işini kadere havale etti, kâfir oldu. Âdem Aleyhisselâm Cenâb-ı Hakk'a sığındı, Cenâb-ı Hakk da onu affetti.
Kul; bütün iyiliklerini Hazret-i Allah'tan bilecek, kötülüklerini ise nefsinden. Kim böyle yaparsa şu Âyet-i kerime'deki ilâhî lütfa mazhar olur:"Onlar Allah'ın öyle kullarıdır ki, çirkin bir günah işledikleri yahut nefislerine zulmettikleri zaman, Allah'ı zikrederek hemen günahlarının affedilmesini isterler. Günahları Allah'tan başka kim bağışlayabilir?
Bir de onlar işledikleri günah üzerinde bilip dururken ısrar etmeyenlerdir." (Âl-i imrân: 135)Peygamber Aleyhimüsselâm Efendilerimiz masum oldukları halde ibadet ettiler. Aşere-i mübeşşere, cennetle müjdelendikleri halde ibadetten bir an bile geri kalmadılar. Daima korku ve ümit arasında bulunmak çok faydalıdır. Korku gafletten uyandırır, kötülüklerden uzaklaştırır. Ümit ise insana mânevi destek verir. Allah'tan korkan kimse heva ve hevesine uymaz, ibadet ve taate yönelir. Nefsâni arzulardan uzaklaştıkça iffetli olur, haramlardan ve şüpheli şeylerden kaçındıkça verâ ve takvâ sahibi olur."Rabb'inin huzurunda durmaktan korkan ve nefsini hevâ ve hevesten alıkoyan kimseye gelince,
şüphesiz ki cennet onun varacağı yerin ta kendisi olacaktır." (Nâziât: 40-41)






Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde sonsuz rahmetinden, engin merhametinden ötürü bizi tevbeye davet etmektedir:
"Allah'tan mağfiret dile. Çünkü Allah çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir." (Nisâ: 106)
Günahlardan tevbe etmek ve Allah-u Teâlâ'nın affını niyaz etmek kurtuluş kapısı olduğu gibi dünyadaki sıkıntı ve darlıklardan da kurtulmanın anahtarıdır.
Abdullah bin Abbas -radiyallahu anhümâ- dan rivayete göre, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Her kim istiğfara devam ederse, Allah-u Teâlâ o kimseyi her darlıktan kurtarır, her sıkıntısına bir ferahlık verir ve onu hiç ummadığı yerden rızıklandırır." (Ebu Dâvud)
Eğer af ve mağfiretimiz için yüzümüzü Hazret-i Allah'a döner, acizliğimizi itiraf ile istiğfara devam edersek Allah-u Teâlâ musibetleri kaldırır, rızık ve bereket indirir. Kendimiz için de böyledir, içinde yaşadığımız topluluk için de böyledir, memleketimiz için de böyledir, umum ümmet için de böyledir.
Hazret-i Ömer -radiyallahu anh- halkla beraber üç gün yağmur duâsına çıkmış, istiğfardan başka bir şeyle meşgul olmamıştır. Ashâb-ı kiram'dan bazıları "Yâ Ömer! Biz buraya rahmet duâsına geldik, sen rahmet duâsı ile meşgul olmadın!" dediklerinde "Ben semânın yağmur damarlarıyla duâ ettim." buyurmuş ve Nuh Aleyhisselâm'ın kavmine söylediği sözleri beyan eden Âyet-i kerime'leri okumuştur.
Nuh Aleyhisselâm'ın kavminin küfürde uzun zaman inat ve ısrar etmeleri üzerine Allah-u Teâlâ onları kıtlıkla mübtelâ kıldı. Çok sıkıntılar çektiler, malları ve hayvanları helak oldu, kadınlar kısırlaştı.
Nuh Aleyhisselâm onlara öğütlerde bulundu:
"Rabb'inizden mağfiret dileyin, çünkü O çok bağışlayıcıdır. Mağfiret dileyin ki, üzerinize gökten bol bol yağmur indirsin, mallarınızı ve oğullarınızı çoğaltsın, size bahçeler ihsan etsin, sizin için ırmaklar akıtsın!
Size ne oluyor ki Allah'a büyüklüğü yakıştıramıyorsunuz?" (Nuh: 10-11-12-13)
Yağmur duâsında istiğfar etmek de bundan dolayı meşru olmuştur.
Hûd Aleyhisselâm da kavmini tevbe ve istiğfara dâvet etmişti:
"Ey kavmim! Rabb'inizden mağfiret dileyin, sonra O'na tevbe edin ki üzerinize gökten bol bol yağmur indirsin, kuvvetinize kuvvet katsın. Günahkâr olarak yüz çevirmeyin." (Hûd: 52)
Felaketleri durdurtacak bir tek şey varsa, Allah-u Teâlâ'ya yönelmek ve nasuh bir tevbe ile tevbe etmektir.
Yunus Aleyhisselâm'ın kavmi dışında; inkâr ettikleri yoldan çıktıkları halde, başlarına gelecek azabın belirtilerini görünce tevbe etmiş ve affedilmiş, azaptan kıl payı kurtulmuş bir kavim yoktur.
Nitekim Âyet-i kerime'sinde Allah-u Teâlâ şöyle buyurur:
"(Azap geleceği vakitte) iman edip de imanı kendisine fayda sağlayan bir memleket halkı varsa, şüphesiz ki Yunus'un kavmidir.
İman ettiklerinde kendilerinden dünya hayatındaki rüsvaylık azabını kaldırdık ve onları bir süre daha bu dünyada faydalandırdık." (Yunus: 98)
Allah katında bir kavmin helâk edilmesine dair hüküm çıktıktan sonra iman etmenin ve yalvarmanın hiçbir faydası olmadığı, inen hiçbir azap geri alınmadığı halde; onların bu yeis halindeki imanları hüsn-ü kabul görmüş, ümitsizlik halinde yaptıkları tevbeleri makbul olmuş, azap üzerlerine sarkıtıldıktan sonra kaldırılmıştır. Şayet iman edip tevbe etmemiş olsalardı, cezalarını bulacaklardı.
Hazret-i Allah kendisine yönelindiği, kapısına gelindiği vakit azabı kaldıracağı, affedeceği gibi; iman etmeyen, kendisine yönelmeyenleri, asi olanları da azap etmeye kâdirdir.
"Eğer o ülkelerin halkı inansalardı ve bize karşı gelmekten sakınsalardı; elbette onlara göğün ve yerin bolluklarını verir, bereketler açardık. Fakat yalanladılar, biz de onları yaptıklarına karşılık yakalayıverdik." (A'raf: 96)
Günahlardan tevbe etmekle darlık ve sıkıntıdan insanların kurtulabileceğine, nimetlere şükretmekle bolluk ve genişliğin devam edip artacağına inanmadılar. Bütün helâk edilen milletler bu şekilde müstehak olarak helâk edildiler.
Allah-u Teâlâ bu âkıbete uğramamak için bizi tevbe ve istiğfara davet etmektedir:
"Rabb'inizden mağfiret dileyiniz ve O'na tevbe ediniz ki, belli bir süreye kadar sizi güzelce geçindirsin ve her fazilet sahibine faziletinin karşılığını versin." (Hud: 3)
Günahlarınızdan dolayı Rabb'inizin affını ister, samimiyetle tevbe eder, Rabb'inize yönelerek ve O'na itaat etmek suretiyle tevbenize dosdoğru devam ederseniz; bu dünyada size geniş rızık ve müreffeh bir hayat sağlar.
Bu Âyet-i kerime'lerde tevbe ve istiğfarın her şeyin husûlüne vesile olduğu bildirilmektedir.
Hadis-i kudsî'de de Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
"Eğer kullarım bana hakkıyla itaat etselerdi, onları geceleyin yağmurlarla sular, gündüzleri üzerlerine güneş doğdurur ve onlara gök gürültüsü işittirmezdim." (Ahmed bin Hanbel)
Emir ve hükümlerine itaat eden kullarına olan ihsan ve ikramı bu derece boldur.

fakiri
28-04-2013, 12:25
İnsanoğlu aciz ve zayıf yaratılmıştır. Günah ve hata işlemekten kendisini alamaz. Ancak bu günah ve hatalar; tevbe edilmez, Hazret-i Allah'tan af ve istiğfar dilenmez ise dünyada belâ ve musibetlere, ahirette ise cehennem azabına sebep olur.
Zaman zaman toplumlar arasında bir takım âfâkî felâketler zuhura gelir. Bütün bunlar fertlerin birer cezası mesabesindedir.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurmaktadır:
"Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. O yine de çoğunu affeder." (Şûrâ: 30)
Bu Âyet-i kerime'ye göre, kula isabet eden bütün felâket ve musibetler kendi günahları sebebiyledir.
"İşte bu, ellerinizin yapıp öne sürdüğü işler yüzündendir. Yoksa Allah kullarına zulmetmez." (Enfâl: 51)
Hiç kimseyi günahsız olarak cezalandırmaz.
Hadis-i şerif'te şöyle buyuruluyor:
"İnsanlar günahları çoğalmadıkça helâk olmayacaklardır." (Ebu Dâvud)
Günahkâr ve isyankârlara ne kadar zaman tanınırsa tanınsın, günaha devam ederler ve tevbe etmezlerse sonunda o geniş rahmetten yoksun, o azaba mahkûm olurlar.
Nitekim Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz de Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuşlardır:
"Bir kul işlemiş olduğu günah sebebiyle rızıktan mahrum edilir." (İbn-i Mâce)
Günah böyle bir şeydir.
"Zamanınızdan şikayetinize sebep olan şeyler, amellerinizin bozukluğundandır." (Beyhaki)
Evimizde, ailemizde, içinde yaşadığımız toplulukta, memleketimizde yaşadığımız sıkıntılar, ibtilâlar ve şikayetlerin asıl sebebi kendi amelimizin bozukluğu değil midir?
"Ahlâksızlık memleket için çok büyük bir afat, çok korkunç... Fâiz ve fuhuş memleketi yakar götürür..."
Bu musibet ve hastalıkların tedavisi, ilâhi mağfiret ve bereketin celbi istiğfar ile mümkündür.
Allah-u Teâlâ Afüvv'dür, affı çok boldur, günahları çokça bağışlar. Engin merhameti ile günahlardan pişmanlık duyanları affeder. Günahların izlerini tamamen yok eder, Kiramen kâtibîn meleklerinin kayıtlarını sildirir. Kıyamet günü bu günahlardan dolayı hesap sormaz, mahçup olmasınlar diye kullarına unutturur, günah yerine sevap yazar.
Affı sever, af edeni affı ile kuşatır.
"Allah tevbe edenleri sever." (Bakara: 222)
O halde bu sevgiye nail olabilmek için gayret edelim.
Hazret-i Allah'ın sevmesi ne büyük nimet...
Bir Hadis-i şerif'te şöyle buyuruluyor:
"Dünyanın geniş vakitlerinde, (yani sıhhat ve servet, asayiş ve emniyet gibi istirahat sebepleri mükemmel olduğu bir zamanda) Cenâb-ı Hakk'a ibadet ve taat ile kendini takdim et ki, muzayakalı bir zamanda seni lütfu ile yad buyursun." (Ahmed bin Hanbel)
O gün gelmeden önce tevbe edip Allah-u Teâlâ'ya ve Resulullah Aleyhisselâm'a yönelenlere ne mutlu! O dilediğini dilediği şekilde kurtarır. Bu gibi kimselerin dünyası saadet, ahireti selâmet olur. Çünkü o Hakk ile idi, halk ile değil.
Hazret-i Allah'a yönelelim, bize O yeter! Kalsak yolunda, gitsek yolunda ölelim inşaallah. Bizim için fayda getirecek budur: Yolunda olalım, yolunda ölelim.
Allah-u Teâlâ'ya yönelmekten daha güzel bir kale olmaz, O'nun kalesinin harici boşluktur. O kalesine kimi aldıysa hayat vardır, hem de hayat-ı ebediye vardır. Bu bir ikazdır, hatırlatmadır, yöneltmedir. O dilediğine hidayet verir. Dilerse O her felâketten kurtarır.


•"En büyük tedbir Hazret-i Allah'a yönelmektir. Sonra da verdiği aklı kullanmaktır.
Her hususta Hazret-i Allah'a yönelmek, ağlamak ve korkmak lâzımdır. O, niyet-i halis, azmi çok ve Hazret-i Allah'a yöneleni destekler."

fakiri
04-05-2013, 08:38
Ahiret Dünyadan Çok Hayırlı:


Bizi bazen ahirete alırlar, oraya gidip geliriz. Orası o kadar güzel ki tarifi mümkün değil.
Bir gün Ashâb-ı kiram Efendilerimiz'in kabirlerini seyrediyordum! Bu esnada beni aldılar, ahirete götürdüler. Çıkardıkları yerde kimse yok, tenha. Bir çeşme var, havuz var. Şöyle baktım; birkaç kişi var ve hemen indiğim yere toplandılar, halk birikti. Orada etrafta namütenahi güzellikler vardı. Bize sordular: Nereye gitmek istersiniz? "Nereye gidelim!" dedim. "Sen nereye istersen, senin için her yer serbest!" dediler, sorduğumdan utandım. Allah Allah... Allah râzı olsun. "O zaman beni Resulullah'ın yanına götürün" dedim. Oradaki gidiş bir an, bir an... Makam-ı Mahmud çok yüksek. İndiğim yerle orası çok uzak. Bir anda oraya götürdüler ve Resulullah Efendimiz'in yanına gittik.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle ortada ayakta duruyordu. Seyrettiğim Ashâb-ı kiram da ayakta kenarda böyle duruyorlardı. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Ashâb-ı kiram'ı göstererek:
"Sen bunların taşlarını seyrettin. İşte bunlar burada hayatta, ayakta, hepsi canlı" dedi.
Ben onların türbelerini seyrediyordum. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz; "Bak o baktıkların taşlar resimdi, işte buradalar, hepsi canlı..." dedi.
Az evvel Ashâb-ı kiram'ın filmlerini seyrediyorduk, bu halden sonra bu hâl zuhur etti.
Hemen birkaç kişi birikti, nereye gidelim; "Nereye istersen!" dediler. Allah Allah, Allah Allah, musarrah kılmış Cenâb-ı Hakk. Orası buradan çok güzel... Orası çok güzel, çok çok çok güzel... Bir hayat var, bir hava var, bir rahatlık var, bir huzur var, sonsuz bir hayat...
Hülasâ-i kelâm ahiret dünyadan çok hayırlı...
Âyet-i kerime'de:
"Andolsun ki senin için ahiret dünyadan daha hayırlıdır." buyuruluyor. (Duhâ: 4)
Bu Âyet-i kerime orada tecelli ediyor. Hayat orada var.
Âyet-i kerime'lerde şöyle buyuruluyor:
"Elbette biz onları cennetten âlî köşklere yerleştiririz." (Ankebût: 58)
"Fakat Rabb'lerinden korkanlar için üstüste bina edilmiş odalar var, odaların altından da ırmaklar akmaktadır." (Zümer: 20)
Allah-u Teâlâ cennette hem kişiye özel hem de herkesin faydalanabileceği havuzlardan, pınarlardan bahsetmektedir.
Âyet-i kerime'de; "Altından ırmaklar akar." (Ra'd: 35)
Buyuruyor ya, amma o ırmağa aklınız ermeyecek, ben o ırmağı gördüm.
Yine bir vakit oraya çıkardılar, bir köşke aldılar. Amma ne köşk, her şey var.
Köşkün altında havuzları var. Özel bir köşk, muhafızları var. Biraz sonra kapı çaldı, kapıdaki bekçilerle konuşurlarken; alın onu, tanıdığım o benim dedim. Köşkün her tarafı cam, içerisi görünmüyor amma içeriden dışarısı görünüyordu. Sonra; "Gidelim!" dediler, kalayım dedim, bırakın beni; "Daha vakit gelmedi!" dediler. Elhamdülillâh. Amma hayat orası. Bunu bilin, hayat orada var.
Bu sözü söylüyorum; sakın öleceğim diye korkmayın, telâş etmeyin severek gidin, orada yabancılık çekilmiyor.
Ebu Saîd-i Hudrî -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurdular:
"Şüphesiz ki cennetlikler, üzerlerindeki köşk sahiplerini sizin doğu ve batı ufkunda kavuşmakta olan parlak yıldızı gördüğünüz gibi görürler. Çünkü aralarında fark vardır."
Ashâb-ı kiram:
"Yâ Resulellah! Bunlar peygamberlerin yerleridir. Başkaları onlara ulaşamaz." deyince buyurdular ki:
"Bilâkis!.. Nefsim kudret elinde olan Allah'a yemin ederim ki, onlar Allah'a iman eden ve peygamberleri tasdik eden birtakım adamlardır." (Müslim: 2831)
Allah-u Teâlâ Hadis-i kudsî'de de veli kulları hakkında şöyle buyurmaktadır:
"Muhakkak ki Ebrar'ın benimle mülâki olmaya iştiyakları çoğalmıştır. Halbuki benim onlarla mülâki olmaya iştiyakım daha kuvvetlidir."
Allah-u Teâlâ onları dünya ve cennet için yaratmamıştır. Kendisi için yaratmıştır. Onlar Hazret-i Allah'a Hazret-i Allah ile bakar, Hazret-i Allah'ın nuru ile Hazret-i Allah'ı görür. Çünkü Hazret-i Allah kendi nuru ile onlara gösteriyor. Bunlar gözle, ilimle bilinecek işler değil.
Tasavvur buyurun ki Allah-u Teâlâ'nın onların üzerinde ne kadar sevgisi var, onlara kavuşmak için ne kadar arzusu var? Gurbette bulunan bir oğul annesine kavuşmayı ister, amma annesi oğluna kavuşmayı daha çok ister.
Onlara düşmanlık ise Allah-u Teâlâ ile harp etmek demektir.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde:
"Dünyada da muhakkak bir cennet vardır. Onu bulan kimsede cennet arzusu kalmaz. O cennet mârifetullahtır." buyurmuştur.
Biz bunu gönül cenneti diye vasıflandırıyoruz, bu hayat her şeyin fevkindedir.
Bunun da sırrı; onlar ruhaniyetiyle Allah-u Teâlâ'ya bağlıdır, diğer insanlar cismaniyetiyle Allah-u Teâlâ'ya bağlıdır. Hem O'nu sever, hem cenneti sever, huriyi sever, gılmanı sever...
Fakat ruh ile aşık olan yalnız O'nu sever. Onun aklına ne huri gelir, ne gılman gelir. O Hakk ile olmayı, O'nunla hemhâl olmayı, O'na ibadet etmeyi, O'nunla yaşamayı sever.
Onlarda başka arzu yaşamaz. Onların arzusu Allah'tır. Cenâb-ı Hakk'ın arzusu da onlardır.
Bir gün bir mânâ gösterdiler.
Bir köşkün içindeyim. İki oda seyrediyorum, kapıları yok yuvarlakları var. Amma nasıl ziynet var. Yani ikinci bir şey alıp oraya koyacak durumda değilsin. O kadar muhteşem, dayalı döşeli iki oda seyrettim. Birisi daha büyük, birisi daha uzun, kapıları böyle yuvarlak ama kapıları yok. Şöyle baktım, Allah Allah olsa olsa dedim, bu cennet-i âla'nın köşklerinin hülâsası.
Orası ayrı bir âlem. Ölümden korkmayın, ihvan ölümden korkmaz, severek gider. Allah'ım iman ile gitmeyi ikram buyursun.

mavikuş
06-08-2013, 01:17
Ben o zatın Allahla konuşup ölmüş birinin günahlarını affettirip,cennete gönderdiğini kitaplarında okumuştum.Kitaplarında kerametlerinden çokça bahsetmektedir.Büyük ihtimalle asrımızın en büyük velisi imiş.Kendisi öyle söylemiş,ben onun yalancısıyım.

alitufan2003
30-08-2013, 19:34
Allah senden razı olsun fakiri kardeş...

fakiri
31-08-2013, 17:12
BAŞYAZI

"Fitne Çıkarmak, Adam Öldürmekten Daha Kötüdür." (Bakara: 191)

"Fitne Uykudadır, Cenâb-ı Allah Onu Uyandıranlara Lânet Etsin." (Camiü's-Sağir)

"Kıyametin Hemen Yakınında Anarşi ve Kargaşa Günleri Vardır." (Camiü's-Sağir)

"Fitne ve Fesadın Çoğaldığı Bir Zamanda İbadet Etmek Bana Hicret Etmek Gibidir." (Müslim)

"Dünyanın Geniş Vakitlerinde, (Yani Sıhhat ve Servet, Asayiş ve Emniyet Gibi İstirahat Sebepleri Mükemmel Olduğu Bir Zamanda) Cenâb-ı Hakk'a İbadet ve Taat İle Kendini Takdim Et ki, Muzayakalı (Sıkıntılı, Kargaşalı) Bir Zamanda Seni Lütfu İle Yâd Buyursun." (Ahmed bin Hanbel)

"Birçok Fitneler Zuhur Edecek, Ediyor da. Kişi O Fitnelerin Tehlikesinden ve Fitnelere Karışanlardan Ne Kadar Uzak Durursa Onun İçin O Kadar Hayırlıdır." (Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri)




"Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Birtakım fitneler olacaktır. O fitnelerde oturan ayakta durandan, ayakta duran yürüyenden, yürüyen koşandan daha hayırlıdır. Kim o fitnelerin başında dikilirse, fitneler onu yıkar. Her kim o fitneler zamanında sığınacak bir yer bulursa, hemen oraya sığınsın." (Müslim: 2886)
Birçok fitneler zuhur edecek, ediyor da. Kişi o fitnelerin tehlikesinden ve fitnelere karışanlardan ne kadar uzak durursa onun için o kadar hayırlıdır. Memlekette herhangi bir karışıklık çıktığında siz uzak durun, o ateşin içine girmeyin. Çok şeyler husule gelecek. O ateş bölücülük ateşidir, harp ateşidir, halkın birbirine düşme ateşidir. Onun için böyle bir şey olduğunda kenarda durun!"
(Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri)




Bu mevzu dergimizin 211. sayısında (Nisan 2011) yayınlanmıştı. Ehemmiyetine binaen genişleterek tekrar arz ediyoruz:
Dünyanın huzuru kalmadı. Afatlar, harpler, karışıklıklar, huzursuzluklar gitgide artıyor.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde adeta bugünleri tasvir edercesine şöyle buyurmuşlardı:
"Belâ ve fitneden başka dünyanın hiçbir şeyi kalmadı." (İbn-i Mâce: 4035)
Hadis-i şerif'lerde haber verilen küçük kıyamet alâmetlerinin hepsi zuhur etti. Sıra büyük alâmetlere geldi. Bu büyük alametler de her an cereyan edebilir.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyuruyorlar:
"Kıyametin hemen yakınında anarşi ve kargaşa günleri vardır." (Müsned, C. Sağir)
Binaenaleyh bunlar bekleniyordu. Zira Hadis-i şerif'lerde işaret buyurulan hadisât anbean zuhur etmekte, Evliyâullah Hazerâtı'nın ifşaatları bir bir yaşanmaktadır.
Durum bu kadar nazik. Yavaş yavaş kaynıyor, karışıyor ve harbe götürüyor.
Dünyada birçok memleket halkı nice afatlarla, felâketlerle yıkılıyor, tarumar oluyor.
Zelzeleler, harpler, karışıklıklar artarak devam ediyor. Aşırı sıcaklar, yangınlar, seller gibi tabiî afatlar; susuzluk, kuraklık, kıtlık, açlık gibi geçim sıkıntıları; terör, iç harp, kargaşa, büyük fitneler devam ediyor.
Dergimizin kurucusu Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri husususiyetle Ümmet-i Muhammed'e bu günleri duyurmaya ve bu sıkıntılı günlere hazırlamaya çalışmışlar, Hazret-i Allah'ın duyurduğu birçok hadisatı eserlerinde ve sohbetlerinde haber vermişlerdi:
"Ortalığın vehametine bakıyorum; bu alay alay dinden çıkan gruplara bakıyorum ve belki bizden sonra ortalık karışabilir. Bu ortalığın karışması ile, gönül ister ki bu bulanık suya girilmesin. Bir fırkadan başka hiç kimse Allah için çalışmıyor. Herkes lideri için, önderi için ve mal için çalışıyor. Bunun içindir ki hududu muhafaza edin, sakın be sakın hiçbir zaman hiçbir şekilde bu bulanık suya girmeyin, kimsenin işine karışmayın, dakik ve uyanık bulunun, büyük kan dökülebilir!
Binaenaleyh bu yoldan çıkmış sapıklar için Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz: "Bunlar hayvandan daha aşağıdır!" buyuruyor. Bunların üzerinde durmayalım. Bunlara söz söylemek hayvana söz söylemekten beterdir. Artık hayvana söz söylemek yersiz, söylersen kabahat senin. Hiçbir bölücü ile de uğraşmayın. Hiçbir imansızın, yoldan çıkmışın üzerinde durmayın, bu aklınızda olsun. Ancak müslümanın irşadı için, ikazı için çalışın, İlâhî rızâ yolundaki hudud dahilinde çalışın. Ve böylece sizde: "Ben rızâ-i ilâhi için nasıl kazanırım? Nefsimi ileriye sokmadan, kendime bir paye vermeden, kimseyi tahkir etmeden ben bu işi nasıl yapabilirim?" düşüncesi olsun.
Allah-u Teâlâ bu hududun içine aldığı için bulunduğunuz hâle şükredin, Din-i Mübin'e yararlı işler yapın, ebedi saâdete ermek için çalışın.
Bize Hazret-i Allah, Kitabullah, Resulullah gerekir. Yani bunu haber veriyoruz, bu aklınızda olsun." (Kıyamet ve Alâmetleri sh: 239)
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Birtakım fitneler olacaktır. O fitnelerde oturan ayakta durandan, ayakta duran yürüyenden, yürüyen koşandan daha hayırlıdır. Kim o fitnelerin başında dikilirse, fitneler onu yıkar. Her kim o fitneler zamanında sığınacak bir yer bulursa, hemen oraya sığınsın." (Müslim: 2886)
Birçok fitneler zuhur edecek, ediyor da.
Kişi o fitnelerin tehlikesinden ve fitnelere karışanlardan ne kadar uzak durursa onun için o kadar hayırlıdır.
Memlekette herhangi bir karışıklık çıktığında siz uzak durun, o ateşin içine girmeyin. Çok şeyler husule gelecek. O ateş bölücülük ateşidir, harp ateşidir, halkın birbirine düşme ateşidir. Onun için böyle bir şey olduğunda kenarda durun.
Önümüzde çok hadiseler olabilir.
Kaynıyor, vaktaki taşar, artık ateş alevlenir, sobayı tutuştururken küçük şeyler tutuşur mazallah.
Şimdi en şiddetli fitnelerin içindeyiz. Gaye Hakk'a bağlanmak. Rızâ adımlarını atmaya çalışmak. Yılmamak, hiç durmamak. Çünkü küçücük bir ömrümüz var. Büyük bir hayat-ı ebediye var. Ömür kısa, yol uzun, fitne büyük.
Cenâb-ı Hakk'a sonsuz şükür olsun. Fakiri her yere sokmuş, çıkarmış. Her şeyi biliyoruz. Siz başka bir bayrağın altında yaşamak nedir bilmezsiniz. Küfür bayrağı altında yaşamak nedir biliyoruz, zenginliğin ne olduğunu biliyoruz, fakirliğin ne olduğunu biliyoruz. Her yere sokmuş, çıkarmış.
Ortalığı tehlikeli görüyoruz.
Allah'u-âlem büyük bir hadisat gelse bilmiyorum. Emri yerine gelecek.
"Hiçbir memleket hariç olmamak üzere, biz onu kıyamet gününden önce ya helâk ederiz veya onu şiddetli bir azapla cezalandırırız. Bu, Kitap'ta (Levh-i mahfuz'da) yazılıdır." (İsrâ: 58)
Değişmesi mümkün değil!
Bizim Hakk'la ilgimiz var, halkla ilgimiz yok. Onlar hangi fesat içine düşerlerse düşsünler bizim onlarla ilgimiz yok.
Halk gitti! O'nun tuttuğu, kurtardığı kurtuluyor. Hakk'tan kopmuş, ayrı ayrı yerlere bağlanmış. Çok korkmak lâzım, Hazret-i Allah'a çok sarılmak lâzım. Gönlü O'na bağlamak lâzım.
"Deniz dalgalarını takip et amma dalgalara girme..."
Yani hadiseleri dışardan takip et, hadiselere dalmazsan o dalgalar seni bulmaz ve boğulmana vesile olmaz.
Onun için daima hayat boyunca tedbirli olun, vazifeye şinas olun, dalgalara uymayın. Takdir ne ise o olur. Bunları gayet mülayemetle karşılayacağız. İnsan hiçbir zaman fırtınaya kapılmamalı, halka da uymamalı. Hakk bize yeter. El kârda, gönül yârda olmalı. Yani sen Hakk'a râzı ol, vazifene bak. Bugün beşeriyetin içinde barınmak çok zor. Dürüst adam zaten kolay kolay barınamaz. Çok nazik davranmalı, dikkatli davranmak lâzım. Hakk'tan kopmayacaksın, Hakk ile olacaksın, Hakk ile vazife göreceksin, halk tabakasını bırakıp, kendini kurtarma zamanı.




http://www.hakikat.com/anabuay.html (http://www.hakikat.com/anabuay.html)

fakiri
01-09-2013, 08:44
Hâtem-i Veli'den Sonraki Harabiyat Devri:

Hadis-i şerif'lerden ve Evliyâullah Hazerâtı'nın ifşaatlarından anlaşılmaktadır ki, âhir son devirde Hazret-i Allah üç merdiven gönderecek. İlki Hâtem-i Veli olan bu Zât-ı âli idi ki geldi vazifesini yaptı. İman kurtarma cihadıyla meşgul oldu, Nûr-i Muhammedî'nin yayılması, Ümmet-i Muhammed'in Allah ve Resul'ünde birleşmesinin gayreti içinde oldu. Mehdi Aleyhisselâm'ın geleceğini, onun öncüsü olduğunu, ona tâbi olmanın kurtulmak için şart olduğunu haber verdi. Bu üç merdivenin diğer ikisi ise Hazret-i Mehdi ve İsâ Aleyhisselâm'dır. (Bu beyanların delillerini, bugüne kadar yaşamış olan yüze yakın Evliyâullah Hazerâtı'nın beyanlarını dergimizde her ay neşrediyoruz.)
Bu Zât-ı âli Hazret-i Mehdi'nin ve İsâ Aleyhisselâm'ın zuhurunu, zamanını, yerini, vazifesini haber verdiği gibi, bu iki zâtın zuhuruna kadar yaşanacak büyük hadisatları ve afatları da haber vermişlerdi. Hadis-i şerif'lerden ve Evliyâullah Hazerâtı'nın ifşaatlarından anlaşılmaktadır ki, âhir son devirde Hazret-i Allah üç merdiven gönderecek. İlki Hâtem-i Veli olan bu Zât-ı âli idi ki geldi vazifesini yaptı. İman kurtarma cihadıyla meşgul oldu, Nûr-i Muhammedî'nin yayılması, Ümmet-i Muhammed'in Allah ve Resul'ünde birleşmesinin gayreti içinde oldu. Mehdi Aleyhisselâm'ın geleceğini, onun öncüsü olduğunu, ona tâbi olmanın kurtulmak için şart olduğunu haber verdi. Bu üç merdivenin diğer ikisi ise Hazret-i Mehdi ve İsâ Aleyhisselâm'dır. (Bu beyanların delillerini, bugüne kadar yaşamış olan yüze yakın Evliyâullah Hazerâtı'nın beyanlarını dergimizde her ay neşrediyoruz.)
Bu Zât-ı âli Hazret-i Mehdi'nin ve İsâ Aleyhisselâm'ın zuhurunu, zamanını, yerini, vazifesini haber verdiği gibi, bu iki zâtın zuhuruna kadar yaşanacak büyük hadisatları ve afatları da haber vermişlerdi.
Esasında böyle büyük bir Zât-ı âli'nin vefatı bile en büyük bir haberdir. Sonun başlangıcıdır. Kendileri de "Bizden sonra her şeyi bekleyin!" buyurmuşlardır.
Zira Hadis-i şerif'te şöyle buyurulmaktadır:
"Her asırda benim ümmetimden sabikûn (önde gelenler) vardır ki bunlara büdelâ ve sıddikûn ıtlak olunur (söylenir). Haklarındaki inayet ve merhamet-i ilâhiye o kadar boldur ki sizler de o sayede yer ve içersiniz. Yeryüzü halkı için vukuu tasavvur olunan belâ ve musibetler onlarla kaldırılır." (Nevâdir-ül Usül)
Onlar Hazret-i Allah'ın sevgili kullarıdır, seçtiği, Zât'ına çektiği, nurunu akıttığı, kudsî ruhuyla desteklediği ve vazifedar kılıp gönderdiği has ve hususi kullarıdır. Onlar naz makamındadır, insanlığa rahmettir.
Hadis-i kudsî'de ise şöyle buyuruluyor:
"Kulun benimle meşgul olması, en fazla önem verdiği şey olursa, onun arzu ve lezzetini zikrimde kılarım. Arzu ve lezzetini zikrimde kılarsam da o bana âşık olur, ben de ona âşık olurum. O bana, ben ona âşık olunca da, onunla aramdaki perdeyi kaldırırım. Bu hâli onun umumî hâli kılarım. İnsanlar yanıldığı zaman o yanılmaz. Böylelerinin sözleri peygamberlerin sözleri gibidir. Gerçek kahramanlar onlardır.
Onlar öyle kimselerdir ki yer ehline bir cezâ ve azab vermek istediğim zaman onları hatırlarım da azabdan vazgeçerim." (Ebû Nuaym, Hilye)
Bu Hadis-i kudsî'de bu zâtların manevî yükseklikleri haber verilmekte, Allah-u Teâlâ'nın nazargâh-ı ilâhiye'si, tecelliyât-ı ilâhiye'si oldukları ve aynı zamanda rahmet-i ilâhiye'ye vesile oldukları beyan buyurulmaktadır.
Bir Hadis-i şerif'te de söyle buyuruluyor:
"Allah yer ehline azap etmeyi murad ettiğinde onlara nazar eder de, azâbı derhâl onlardan geri çevirir." (el-Vesâyâ li-İbnü'l-Arâbî, Hâlet Ef. nr.: 198/2, vr. 486a)
İşte Allah-u Teâlâ'nın sevip kendisine seçtiği, onların hürmetine vukuu tasavvur olunan belâ ve musibetleri geri çevirdiği bu büyük zâtların sonuncusu, yüze yakın Evliyâullah'ın haber verdiği, hakkında kitaplar yazdıkları Hâtemü'l-evliyâ olan bu Zât-ı âli de 2010 yılının Haziran ayının yirmi sekizi günü ahirete irtihal ettiler.
Hadis-i şerif'lerde beyan buyurulan bu hakikatleri kendilerine has üslupları ile şöyle beyan etmişlerdi:
"Binaenaleyh bizim duâmız hep başkaları için, Ümmet-i Muhammed'in iman ve selâmeti için."
"Yâ Rabb'i! Halilullah Mekke için duâ etti,
Yâ Rabb'i! Resulullah Medine için duâ etti,
Yâ Rabb'i! Fakir bu devlet için duâ ediyor, bu devlete zevâl verme!"
"Hazret-i Allah veli kulları sayesinde bu milleti, bu devleti dilediği kadar muhafaza ediyor. İyi kötü, iyi kötü bu veliler sayesinde yürütüyor. Velilerin sonu kesildiği zaman ateş başlar. Öyle bir ateş ki, gide gide Mehdi Aleyhisselâm, İsa Aleyhisselâm'a kadar gider. Deccal çıkar, Çinliler (Ye'cüc, Me'cüc) çıkar. Bu ateşi velileri sayesinde kaldırıyor, çünkü onların yüzü suyu hürmetine indireceği azaptan vazgeçiyor."
"Çadırın direği dururken herkes rahat. Fakat çadırın direği yıkılırsa ne olur bilmiyorum, o zaman her şeyi bekleyin. Allah-u Teâlâ o direkle murad ettiğini tutar. Amma direği alırsa kimi tutar?"
"Dünyanın ömrü kısa, seyyiat zamanı. Sağ olursanız otuz seneye kadar neler göreceksiniz, aklınız almaz"
"Dünyanın ne olacağı belli değil, bir defa ateşlendi mi dünya ateşlenir."
"Para harcanacak zamanı değil, para biriktirin."
"Bundan sonra hep beklenir, bundan sonra yevmü'l-beter, çünkü rot çıktı."
"Bugün için bir huzur var, yarını Sahib'imiz bilir."
"Bu gelecek dalga Allah'u-âlem çok büyük dalga, O dilediğini korur, tabi ki size de her şey anlatılmıyor. Allah'ım korusun, Allah'ım korusun, Rabb'im korusun. Allah'a emanet... Takdir ne ise o olur. Hazret-i Allah'a yönelik olmak lâzım, bakalım bu afat bu dalga kimi alır, kimi bırakır, onu Yaratan bilir.
Çok vahim hadiseler olabilir, fakat O dilediğini korur."
İç karışıklıklardan Allah'a sığınırlar, "Tedbir lâzım" buyururlardı. Sevenlerine Hazret-i Allah'a sığınmalarını, Hazret-i Allah'a yakın olmalarını, Hazret-i Kur'an'dan, Resulullah Aleyhisselâm'ın sünnetinden ayrılmamalarını tembihlemişler;
"Ben size gizli bir şey söyleyeyim:
Ben hayatta iken Cenâb-ı Hakk sizi korur. Fakat beni aldıkları an, bütün tedbirlerinizi alın, sonrasını bilmiyorum."

fakiri
12-09-2013, 15:15
Muhterem Ömer Öngüt
-kuddise sırruh- Efendi Hazretleri'nin
Hayat-ı Saadetlerinden İnciler (35)

"Allah Kuluna Kâfidir!"


"Ruhta bereket; ruhun tekâmüliyetine vesile olur.
Vücuttaki bereket; Cenâb-ı Hakk dilediği kimsenin kalbine vüs'at, vücuduna âfiyet vermek suretiyle ömrünü bile uzatır, hayatını huzurla geçirir.
Malında bereket; ihsân-ı ilâhiye, ikrâm-ı ilâhiye, hazine-i ilâhiye... O mal harcanır harcanır, fakat bitmez. Allah'ımız her şeyimizde lütuf bereketini ihsan ve ikram eylesin."




"Yolumuz hiçbir şeyle mukayyed değildir. Fakat gönül sevdiğini görmek istiyor. Bu ise herşeyin fevkindedir.
Bunun sebebi, fakir der ki:
Kendimizi aldatmayalım. Eğer Hazret-i Kur'an'ın ve Resulullah Aleyhisselâm'ın yolu üzerinde isek hâlimize şükredelim, Allah'ımızın hıfz-u himâyesini dileyelim, tasarrufunu bekleyelim. Şayet Hazret-i Kur'an'ın ve Resulullah Aleyhisselâm'ın yolundan zerre kadar ayrılırsak o yol yol değildir. Yoldur amma boşluk yoludur. Bizi Allah'ımız onlardan etmesin.
Allah için birleşmekten büyük menfaat mı olur? Öz kardeşliğin O'nun yanında çok büyük kıymeti vardır."




"Siz duâ edin, benim bir gün tahsilim yok. Nasıl geldiyse öyle aktığı için O'nun kitabı olmuştur. Eğer tahsilim olsaydı, kendi bilgim karışabilirdi. Zannediliyor ki benim kitabım. Hayır! Allah'ımın bir ikramı, bir ihsanı... Onun için bir noktada "Lütfullah" diyorlar."




"Mükemmel ehlinde hiçbir bencillik yoktur. O Hazret-i Allah'ın lütuf nazarı ile bakıyor, bütün müslümanları kardeş olarak görüyor. Ne bir kimseyi kendisine çekmek ister, ne de dar kalıplara sığar.
Bütün yollar taslarını uzatsalar, o hiçbir kaba sığmaz. Fakat onun da tası yok.
Allah namına hareket eder, iş ve icraatını Allah için yapar. Hâlik ile meşguldur, halk ile değil."




"Allah-u Teâlâ'nın bir sevgilisini ziyaret edeceğimiz zaman, evvelâ Cenâb-ı Hakk'a sığınırız.
'Allah'ım! Bu zât-ı muhtereme karşı edebe mugayir olmayacak bir hâl bahşet. O hâl ile huzuruna gideyim.' diye niyaz ederiz, ondan sonra ziyaretimizi yaparız."




"Çorabınızdan başınızdaki takkeye kadar giyiminize çok dikkat edeceksiniz. Elbise, gömlek, kazak, çorap... Ya renkleri birbirine mutabık olacak veya zıt olacak. Giyeceği elbisenin rengi, deseni mevsime uygun olacak.
İhvan her hâl ve hareketi ile numune olacak. Attığı her adımda, yediği yemekte, giydiği elbisede, her hususta..."
"Bu takke tertemiz değil mi? Fakat hayır diyorum, biraz kirlenmiş diyorum, bunu değiştirirsem daha iyi olur diyorum.
Cenâb-ı Hakk Âyet-i kerime'sinde:"(Resul'üm)! Elbiseni temiz tut!" buyuruyor. (Müddessir: 4)
Çok ince bir husus. Elbisesini temiz tutmakla emrolunmasında; içi temizlemekten, dışı temizlemeye geçiş vardır. Çünkü içini temizleyen kişi, pisliklerden kaçınır. Din temizlik üzerine kurulmuştur.




"Ashâb-ı kiram -radiyallahu anhüm- Efendilerimiz imametten, emanetten ve fetvâ vermekten çok kaçınmışlardır. Bir fetvâ veriliyor, binlerce, belki milyonlarca kimsenin mesuliyeti fetvâ verene yüklenir."




"Yol var insana muhtaç, yol var insan o yola muhtaç.
Kardeşler yolu anlayamıyor, bilmiyor. Kardeşler çalışıyor, cihad ediyor, fakat iç cihad yapmıyor. Dış cihad Allah'ın rızâsını kazandırır, iç cihad Hazret-i Allah'a yaklaştırır. İnsan kendi evinin ihtiyacı varken komşusuna yardım eder mi?
Böyle bir devir bir Resulullah Aleyhisselâm'ın zamanında geldi, bir de şimdi geldi."




"Bir kimse iman ile insaf ile bu kitabı okursa, vicdanına danışıp kararını verirse, bâtıl dinden dönüp Hakk dinine muhakkka ki girer. Bu sözü mühim bir yere koyun."




Her şeyin Hazret-i Allah'ın takdiri ile meydana geldiğine inanarak hakiki manada tevekkül eden bir mümin; O'na itimat edip, her işini O'na havale etmekle her türlü gam, keder ve sıkıntıdan uzak olur. Hakk'tan gelen her şeye severek boyun büker. O'nun her işinde hikmet olduğunu bilir. Sebeplere değil, sebepleri Yaratan'a bağlanır. Hiçbir arzu da beslemez. Her haliyle O'na sığınır ve her şeyi ancak O'ndan bekler. O'ndan başkasına asla iltifat etmez, meyletmez. Her halinin Allah-u Teâlâ tarafından görülüp, bilinmesini kâfi görür.
Âyet-i kerime'lerde şöyle buyruluyor:"Allah kuluna kâfi değil mi?" (Zümer: 36)
Elbette kâfidir!"Kim Allah'tan korkarsa, Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder, sıkıntıdan kurtarır." (Talâk: 2)
Allah-u Teâlâ bir diğer Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurur:"Allah size herhangi bir zorluk vermeyi istemez. Fakat O, temizlenmenizi ve üzerine olan nimetini tamamlamak ister." (Mâide: 6)
Allah-u Teâlâ'nın emirlerine riayet bir zorluk değil, bir nimet ve bir temizlenme vesilesidir. Bunu böyle bilmek lâzımdır. Nefsimize ağır gelmesi ise nefsimizin kötüye ve küfre meyâl olmasındandır. Nefis ve şeytan insana; kötüyü, pisi temiz göstermeye çalışır.




İslâmiyet bir lokma ve bir hırka ile yetinmeyi emreden bir din değildir. Meskenet ve tembelliği, dilenciliği, başkasına yük olmayı şiddetle yasaklamıştır. Başta Peygamber Aleyhimüsselâm Efendilerimiz olmak üzere bütün Efendilerimiz, büyüklerimiz çalışmayı ihmal etmemişlerdir.
Adem Aleyhisselâm buğday eker, onu hasat eder, harmanda döver, öğütür, un ve ekmek yapardı. İdris Aleyhisselâm terzi, Nuh Aleyhisselâm ve Zekeriya Aleyhisselâm marangoz, Davud Aleyhisselâm demirci, Peygamberimiz Resulullah Aleyhisselâm Efendimiz ise tüccar idiler.
Ashâb-ı kiram -radiyallahu anh- Hazeratı'nın her birisi bir işle meşgul oldular. Çünkü kişinin yediğinin en temiz olanı, kendi kazancından olanıdır.
Hangi asırda yaşarsa yaşasın, kim olursa olsun, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in davetine uymayan, hafife alan kimseler apaçık dalâlet içindedir.
Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:"Allah'a çağıran Muhammed'e uymayan kimse bilsin ki, Allah'ı yeryüzünde aciz bırakamaz. Kendisinin O'ndan başka dostları da bulunmaz. İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler." (Ahkâf: 32)
Bu durumda olanların sapıklık içinde oldukları kimseye gizli değildir.




İslâm'ın nezafetine dahil olmak, karanlıklardan kurtulmak sâlih amel işlemekle mümkündür. Kur'an-ı kerim'de doksana yakın Âyet-i kerime'de Allah-u Teâlâ; "İman edip, sâlih amel işleyenler" şeklinde buyurarak "İman" ile "Sâlih amel işlemeyi" bir arada zikretmiş, sâlih amel işleyenlere mükâfatlarını sonsuzca ihsan ve ikram ettiğini beyan etmiştir."İman edip, sâlih amel işleyenlere gelince; Allah onlara mükâfatlarını tam olarak verecektir." (Âl-i imrân: 57)




Herkesin imanı, amel ve ibadeti nispetindedir. Amel bu kadar önemli olup imanın alâmetidir.
Kimisi "İman ettim" der, hiçbir ameli yoktur. Namaz kılmaz, oruç tutmaz, taharet bilmez; ismi müslümandır. İslâm'ın nezafetinden, aydınlığından, medeniyetinden de nasibi yoktur.
Bir de münafıklar vardır ki;
"En iyi müslüman benim!" der, dış görünüşlerine bakınca aldanırsın. Ancak münafıktırlar, kâfirden daha beterdirler.

http://www.hakikat.com/anabuay.html

fakiri
16-09-2013, 08:04
Muhterem Ömer Öngüt
-kuddise sırruh- Efendi Hazretleri'nin
Hayat-ı Saadetlerinden İnciler (34)

"Dünyada garip, yahut yolcu gibi ol!"


"Kabirde sorulacak sualleri önceden ezberlemek lâzım mıdır?" diye soran bir kardeşimize cevaben şöyle buyururlar:
"Hareket ve davranışlarımızda şu hususlara dikkat etmemiz gereklidir:
1-) HİMMET-İ VECHİLLÂH: Yapacağımız bir işe bakacağız. Hazret-i Allah'ın rızâsı var mı? Varsa gir, yoksa girme.
2-) ŞEVK-İ BİLLÂH: Daima kalp yoklanacak. Benim muhabbetim nerede? Masivada ise istiğfar edilecek. Muhabbette ise şükredilecek.
3-) FİRÂR-I İLALLÂH: Hazret-i Allah'a doğru koşmak. Başına gelen her şeyde Allah'a sığınılacak. Kimseye istinad edilmeyecek.
Hazret-i Allah bu durumda olan kullarına bilmediğini öğretir. Bütün gaye Rızâ-i Bari'ye nail olabilmekte.




Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde:
"Dünyada garip, yahut yolcu gibi ol, nefsini ehl-i kuburdan (kabirde imiş gibi) say!" buyuruyorlar. (Tirmizî)
Bu Hadis-i şerif çok incedir.
"Dünyada garip, yahut yolcu gibi ol!"
Yani o hale bürün. Garip azmaz, taşmaz. Hakaret etmez. Garip insanın hiçbir şeyi olmaz. Malı olmaz, mülkü olmaz, varlığı olmaz.
Mürid hâl ile garip olacak, gariplik hâli takınacak.
Dervişlik işte budur. Bu sayede birçok fırtınalardan kurtulunur. Halk arasında garip hali yaşayacak.
Mürid mürşidlik isteyemez. Mürid "Yolcuyum!" diyecek. Fakat; "Âlem-i seyirden, ebedi âleme gidiyorum" demeyecek. Belki; "İstanbul'dan Ankara'ya gidiyorum, Düzce'de durdum!" diyecek. Hayat o kadar kısadır.
Mürid kendini kabire girmiş gibi görecek. Kabir halini yaşamış ve kabirden gelmiş olarak kendini görecek. Daha dünyada iken kapı eşiği olup kabire yatacak.
Dervişliğin (d)sine sahip olmayan adam, mürşidlik iddiasında bulunuyor. Dünyadan geçmedikçe hakikata giremez (d)si bu, (e)si... Dünyadan geçmedikçe erişemez. Şehveti terketmedikçe hakikatin kokusunu bulamaz. Bu devirde dervişliğin (d)si kalmadı.




Şâh-ı Nakşibend -kuddise sırruh- Hazretlerimiz şöyle buyuruyorlar:
"Şeyhimi özledim. Dağ bayır aşarak, dikenliklerden taşlıklardan geçerek kapısına vardım. Kapıyı çaldım. İçeriye girdim. Evin iç kısmından Şeyhim Emir Külâl -kuddise sırruh- Hazretleri'nin sesini duydum: "Kim o gelen?" diye sordular. "Bahaüddin" denince, "Atın dışarıya!" buyurdular. Dışarıya atıldım ve kapı da yüzüme kapatıldı.
Nefsim bu durumdan üzülerek serkeşlik yapmak istedi. Ben de onun kulağını çektim ve dedim ki 'Ey nefis! Şeyh ne yaparsa haklıdır, ben bu yolu Allah için kabul ettim.' Başımı eşiğe koydum, sabaha kadar kaldırmadım. Ertesi günü Şeyh Hazretleri sabah namazına çıkarlarken ayaklarını uzattılar, boynuma bastılar. 'Kim bu?' dediler. 'Bahaüddin' denince, ellerini uzattılar, beni kaldırdılar, içeriye götürdüler. Su ısıttılar, dikenleri bir bir elleriyle çıkardılar. Sonra üzerlerindeki hil'at-ı şerif'i çıkarıp sırtıma giydirdiler ve: 'Oğlum bu hil'at sana yakışır.' buyurdular.
Şeyhimin o hali ile benim o halim hiç gözümün önünden gitmiyor. Şimdi biz de her sabah evden çıkarken böyle mürid arıyoruz amma, şimdi zaten mürid kalmadı ki, hepsi şeyh halife oldu."
Bu yol Hazret-i Allah'a varır, Hazret-i Allah'ın yoludur. Ne Ahmed'in ne Mehmed'in. İnsan Hakk'ın huzurunda ne yolla varacak bunu düşünsün. Ahmed'in malını benim diyemiyorsun ki, Hazret-i Allah'ın malını benim diyebilesin!




"Rahmetine vesile, sevdiğini sevmektir. Gadabına vesile, sevmediğini sevmektir.
Cenâb-ı Allah'ın, sevdiğinin üzerinde tecelliyatı vardır. Onu Allah için sevmek Allah'ın rızâsına vesile olur.
Çok sevdiğiniz bir insanın kelbini bile seversiniz. Sevmediğiniz kimsenin de hiçbir şeyini sevmezsiniz. Cenâb-ı Allah'ın sevmediğini sevmek, sevgisizliğe sebep olur. Dostunuz bir düşmanınızla gezer-dolaşırsa, o dosta olan muhabbetiniz azalır.
Sevenleri sevmekte cidden büyük esrar vardır. Mesela sevdiğimiz bir insanın yanında hiç görmediğimiz tanımadığımız bir insanı görürsek, onu da seviyoruz. Fakat dostumuzu hiç sevmediğimiz bir düşmanımızın yanında görürsek, ona karşı buğzediyoruz.
Mevlânın dostunu Mevlâ için seversek, belki de hiç beğenilecek tarafımız olmadığı halde, Mevlâ bizi onun yüzü suyu hürmetine sever.
Lakin belki ufak-tefek küçük amellerimiz de olsa, Hazret-i Allah'ın sevmediği bir kimse ile ünsiyet edip muhabbet edersek, muhakkak ki muhabbetini bizden kesiverir.
Bu ölçüyü sıkı tutalım inşallah."




"Yorgunluğumuz, "Ah!" olsa da, O'nun için olsa, nefis araya girmese..."




"Herkesi hoş, herkesi haklı görmek lâzım. Böylece nefsimizi haksız çıkarmış oluruz. Çünkü en büyük haksızlığı yapan nefsimizdir. Ona paye vermemekle rahat etmiş olacağız!"

http://www.hakikat.com/anabuay.html

fakiri
28-09-2013, 17:54
Hâtem-i Veli'den Sonraki Harabiyat Devri:

Hadis-i şerif'lerden ve Evliyâullah Hazerâtı'nın ifşaatlarından anlaşılmaktadır ki, âhir son devirde Hazret-i Allah üç merdiven gönderecek. İlki Hâtem-i Veli olan bu Zât-ı âli idi ki geldi vazifesini yaptı. İman kurtarma cihadıyla meşgul oldu, Nûr-i Muhammedî'nin yayılması, Ümmet-i Muhammed'in Allah ve Resul'ünde birleşmesinin gayreti içinde oldu. Mehdi Aleyhisselâm'ın geleceğini, onun öncüsü olduğunu, ona tâbi olmanın kurtulmak için şart olduğunu haber verdi. Bu üç merdivenin diğer ikisi ise Hazret-i Mehdi ve İsâ Aleyhisselâm'dır. (Bu beyanların delillerini, bugüne kadar yaşamış olan yüze yakın Evliyâullah Hazerâtı'nın beyanlarını dergimizde her ay neşrediyoruz.)
Bu Zât-ı âli Hazret-i Mehdi'nin ve İsâ Aleyhisselâm'ın zuhurunu, zamanını, yerini, vazifesini haber verdiği gibi, bu iki zâtın zuhuruna kadar yaşanacak büyük hadisatları ve afatları da haber vermişlerdi.
Esasında böyle büyük bir Zât-ı âli'nin vefatı bile en büyük bir haberdir. Sonun başlangıcıdır. Kendileri de "Bizden sonra her şeyi bekleyin!"buyurmuşlardır.
Zira Hadis-i şerif'te şöyle buyurulmaktadır:
"Her asırda benim ümmetimden sabikûn (önde gelenler) vardır ki bunlara büdelâ ve sıddikûn ıtlak olunur (söylenir). Haklarındaki inayet ve merhamet-i ilâhiye o kadar boldur ki sizler de o sayede yer ve içersiniz. Yeryüzü halkı için vukuu tasavvur olunan belâ ve musibetler onlarla kaldırılır." (Nevâdir-ül Usül)
Onlar Hazret-i Allah'ın sevgili kullarıdır, seçtiği, Zât'ına çektiği, nurunu akıttığı, kudsî ruhuyla desteklediği ve vazifedar kılıp gönderdiği has ve hususi kullarıdır. Onlar naz makamındadır, insanlığa rahmettir.
Hadis-i kudsî'de ise şöyle buyuruluyor:
"Kulun benimle meşgul olması, en fazla önem verdiği şey olursa, onun arzu ve lezzetini zikrimde kılarım. Arzu ve lezzetini zikrimde kılarsam da o bana âşık olur, ben de ona âşık olurum. O bana, ben ona âşık olunca da, onunla aramdaki perdeyi kaldırırım. Bu hâli onun umumî hâli kılarım. İnsanlar yanıldığı zaman o yanılmaz. Böylelerinin sözleri peygamberlerin sözleri gibidir. Gerçek kahramanlar onlardır.
Onlar öyle kimselerdir ki yer ehline bir cezâ ve azab vermek istediğim zaman onları hatırlarım da azabdan vazgeçerim." (Ebû Nuaym, Hilye)
Bu Hadis-i kudsî'de bu zâtların manevî yükseklikleri haber verilmekte, Allah-u Teâlâ'nın nazargâh-ı ilâhiye'si, tecelliyât-ı ilâhiye'si oldukları ve aynı zamanda rahmet-i ilâhiye'ye vesile oldukları beyan buyurulmaktadır.
Bir Hadis-i şerif'te de söyle buyuruluyor:
"Allah yer ehline azap etmeyi murad ettiğinde onlara nazar eder de, azâbı derhâl onlardan geri çevirir." (el-Vesâyâ li-İbnü'l-Arâbî, Hâlet Ef. nr.: 198/2, vr. 486a)
İşte Allah-u Teâlâ'nın sevip kendisine seçtiği, onların hürmetine vukuu tasavvur olunan belâ ve musibetleri geri çevirdiği bu büyük zâtların sonuncusu, yüze yakın Evliyâullah'ın haber verdiği, hakkında kitaplar yazdıkları Hâtemü'l-evliyâ olan bu Zât-ı âli de 2010 yılının Haziran ayının yirmi sekizi günü ahirete irtihal ettiler.
Hadis-i şerif'lerde beyan buyurulan bu hakikatleri kendilerine has üslupları ile şöyle beyan etmişlerdi:
"Binaenaleyh bizim duâmız hep başkaları için, Ümmet-i Muhammed'in iman ve selâmeti için."
"Yâ Rabb'i! Halilullah Mekke için duâ etti,
Yâ Rabb'i! Resulullah Medine için duâ etti,
Yâ Rabb'i! Fakir bu devlet için duâ ediyor, bu devlete zevâl verme!"
"Hazret-i Allah veli kulları sayesinde bu milleti, bu devleti dilediği kadar muhafaza ediyor. İyi kötü, iyi kötü bu veliler sayesinde yürütüyor. Velilerin sonu kesildiği zaman ateş başlar. Öyle bir ateş ki, gide gide Mehdi Aleyhisselâm, İsa Aleyhisselâm'a kadar gider. Deccal çıkar, Çinliler (Ye'cüc, Me'cüc) çıkar. Bu ateşi velileri sayesinde kaldırıyor, çünkü onların yüzü suyu hürmetine indireceği azaptan vazgeçiyor."
"Çadırın direği dururken herkes rahat. Fakat çadırın direği yıkılırsa ne olur bilmiyorum, o zaman her şeyi bekleyin. Allah-u Teâlâ o direkle murad ettiğini tutar. Amma direği alırsa kimi tutar?"
"Dünyanın ömrü kısa, seyyiat zamanı. Sağ olursanız otuz seneye kadar neler göreceksiniz, aklınız almaz"
"Dünyanın ne olacağı belli değil, bir defa ateşlendi mi dünya ateşlenir."
"Para harcanacak zamanı değil, para biriktirin."
"Bundan sonra hep beklenir, bundan sonra yevmü'l-beter, çünkü rot çıktı."
"Bugün için bir huzur var, yarını Sahib'imiz bilir."
"Bu gelecek dalga Allah'u-âlem çok büyük dalga, O dilediğini korur, tabi ki size de her şey anlatılmıyor. Allah'ım korusun, Allah'ım korusun, Rabb'im korusun. Allah'a emanet... Takdir ne ise o olur. Hazret-i Allah'a yönelik olmak lâzım, bakalım bu afat bu dalga kimi alır, kimi bırakır, onu Yaratan bilir.
Çok vahim hadiseler olabilir, fakat O dilediğini korur."
İç karışıklıklardan Allah'a sığınırlar, "Tedbir lâzım" buyururlardı. Sevenlerine Hazret-i Allah'a sığınmalarını, Hazret-i Allah'a yakın olmalarını, Hazret-i Kur'an'dan, Resulullah Aleyhisselâm'ın sünnetinden ayrılmamalarını tembihlemişler;
"Ben size gizli bir şey söyleyeyim:
Ben hayatta iken Cenâb-ı Hakk sizi korur. Fakat beni aldıkları an, bütün tedbirlerinizi alın, sonrasını bilmiyorum." buyurmuşlardı.

http://www.hakikat.com/anabuay.html

fakiri
02-11-2013, 11:24
MUHTEREM ÖMER ÖNGÜT -KUDDİSE SIRRUH- HAZRETLERİ'NİN
HAZRET-İ MEHDİ ve İSA ALEYHİSSELÂM DEVRİNE KADAR
OLACAK HADİSELER HAKKINDA ESERLERİNDE ve
BAZI SOHBETLERİNDE GEÇEN BEYANLARI


İsrâ Sûre-i şerif'inin 58. Âyet-i kerime'si zuhur etmek üzere. Etti edecek. Bu ateş çıktı çıkacak. Her gün bu Âyet-i kerime'yi muhakkak okurum.
Allah-u Teâlâ bu Âyet-i kerime'sinde, kıyamet günü gelmeden önce helâk olmaktan yahut da şiddetli azabın gelip çatmasından kurtulabilecek hiçbir memleket halkının bulunmadığını beyan buyurmaktadır:
"Hiçbir memleket hariç olmamak üzere, biz onu kıyamet gününden önce ya helâk ederiz veya onu şiddetli bir azapla cezalandırırız." (İsrâ: 58)
Burada; "Ben yıkacağım!" buyuruyor, iş oraya doğru gidiyor.
Bu helâk etme ya tamamen yok etmek veya halkına şiddetli azap etmek suretiyle olur. Nitekim küfür ve fâsıklık sebebiyle yeryüzünde zaman zaman nice felâketler baş göstermektedir.
"Bu, kitapta (Levh-i mahfuz'da) yazılıdır." (İsrâ: 58)
Ne zaman olacağı, onu gerektiren sebepler ve nasıl olacağı gibi hususlar açıklanmamış, hiçbir şey bırakmamak kaydıyla Levh-i mahfuz'da yazılmıştır. Bu hüküm kesin olarak yerine getirilecektir.
Allah-u Teâlâ kıyamet gününden önce istisnâsız bütün beldeleri harap edeceğini beyan buyuruyor, "Biz buna karar verdik!" buyuruyor. Ya harple, ya zelzele ile, ya âfâtla. Onu ona, onu ona, onu ona musallat ede ede, ede ede yıkacak. Yani dünyayı doldurduğu gibi boşaltacak. Onun için artık bugünlere yaklaştık. Hüküm O'nundur, O'nun emri ve izni olduğu zaman dünya mahvolur. Ne zaman? O bilir. O'nun emri ve izni olmadan bir tek yaprak bile düşmez, bir insan düşer mi?
Dikkat ederseniz hadiseler başladı. Bu zelzeleler, yere batmalar, kılık değiştirmeler şimdiden başladı. Dünyanın birçok yerleri sallanıyor, huzursuzluklar birbirini kovalıyor. Artık bu dalga böyle gidiyor. 1999 yılındaki büyük zelzele hadisenin başıdır, sonu değil.
Onun içindir ki gün bugündür ve bugünün de sonundayız. Dünyanın ömrü pek uzun değil. Fakat insanlar devrenin ucuna geldiğinin farkında değiller. Dünyaya dalacak, dünyaya meyledecek zaman değil. Ancak ihtiyacını, maişetini temin et, borçlu olma, borçlu ölme, ebedî hayatını kazanmak için gayret et!
Öyle bir gündeyiz ki doğana sevinmemeli, imanla göçene üzülmemeli. Bugün böyle bir gündeyiz.
Hazret-i Muâviye -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuştur:
"Belâ ve fitneden başka dünyanın hiçbir şeyi kalmadı." (İbn-i Mâce: 4035)
Harpler, kıtlıklar, kargaşalar, üçüncü dünya harbi, ticaret yollarının kapanması bunların hepsi önümüzdeki senelerde beklenen afatlardır. Resulullah Aleyhisselâm'ın haber verdiği kıyamet alâmetleridir.
Bunları arzediyoruz; irşad ve ikaz için. Tedbir almanız için.
Binaenaleyh "Tedirgin olmayın, tedbirli olun."
İrşad için kimse gayret etmiyor. Halbuki şu çok yakın zamanda bazı tehlikelerle karşılaşma ihtimalimiz var. Harp tehlikesi var, kıtlık tehlikesi var.
Takdir ne ise o olur!
Dikkat ederseniz bütün dünya sallanıyor, huzursuz! Amma sel, amma rüzgâr, amma afât, amma zelzele, Allah'ım beterinden korusun.
Allah'ım bu hazırladıkları ateşi birbirine çevir. Ümmet-i Muhammed'i affet, muhafaza et, muzaffer et! Hepsi ateşi hazırladılar, bir emr-i İlâhi'ye bakıyor, o emir kibrittir.
Bizi hayatta tuttukça bir şey olmaz. Bizi alırsa çok şey olur. Çok korkunç silâhlar var. İmha edici silâhlar var. Çok az insan kalacak. Rabbü'l-âlemin dünyayı doldurduğu gibi boşaltacak. Bu dünyayı yakacak, yıkacak.
İtimad edin bazen duâ etmeye korkuyorum, o kadar gadaplı. Bazen o kadar gadaplı her zaman değil. Siz uyuyorsunuz, kendi âleminizdesiniz.
Tabii ki fakirin gizli niyazlarımız var, arzularımız var. Bu nuru Hazret-i Mehdi'ye ulaştırmak. Bizi kalemle mücadele ile vazifelendirdi. Binaenaleyh Hazret-i Mehdi bu kitaplarla yürüyecek.
Zaten Hazret-i İsa Aleyhisselâm'la Hazret-i Mehdi birleşecek, ondan sonra bu nur kıyamete kadar gidecek, O'nun seçtiği esastır, halkın seçtiği esas değil.
Hazret-i Ali -kerremallahu veche- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
"Tâ ki onları, onlardan sonra gelenlere emânet etsin ve kendileri gibi olanların kalplerine nakşetsin." (Ebû Tâlib el-Mekkî, "Kûtu'l-Kulûb", c. 1, s. 134)
Bizim bu beyanlarımızı çok evvelden gören Mevlânâ Abdurrahmân Câmî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin talebesi Hüsâmeddîn Ali el-Bitlisî -kuddise sırruh- Hazretleri "Şerhu Hutbetü'l-Beyân" isimli mecmuadaki risalesinde Mehdi ile olan ilgimizi şöyle işaret buyuruyorlar:
"Onun kalbi ise, Mehdî'nin kalbinin de üzerindedir, onun davetçisi olduğunu açıkça ibrâz eder ve hidâyete davet eder." ("Mecmû'a-i Şerhu Hutbeti'l-Beyân li'l-Hüsâm el-Bitlisî", Konya Bölge Yazma Eserler Ktp. Akseki, nr.: 164, vr. 268)
Bu zât-ı muhterem tâ o zaman bu hakikati dile getirmiş, kaleme almış. Allah râzı olsun.
Şeyhü'l-Ekber Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri "Fütûhâtü'l-Mekkiye"sinde, Hâtemü'l-evliyâ'nın ve ihvânının Hazret-i Kur'ân'ın hükmüyle yürüyeceklerine ve onu değiştirmek isteyenlerle mücâdele edeceklerine dâir açık bir işâret vererek, onun vazifesi ile Hazret-i Mehdî'nin vazifesi arasındaki bağı gözler önüne sermiştir:
"Hatmü'l-velâyeti'l-Muhammediyye, O'nun hükmünün vâki olmasıyla, kendi zamânından sonra Allah'ı bilen birinin yapamayacağı bir biçimde yaratılanları Allah ile bilir. O ve Kur'an ihvânı, tıpkı Mehdî ve kılıç ihvânı gibidir." ("Fütûhâtü'l-Mekkiyye", c. 6, s. 67, Beyrut, 1994)
Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri burada Hâtemü'l-evliyâ'nın ihvânını "Kur'an ihvânı" olarak vasıflandırmıştır. Bu ise onun ve ihvanının Kur'an âyetleriyle, yâni Ahkâm-ı İlâhî ile iş ve icraat yapacağına delâlet eder. Onun "Kalem"le yürüttüğü bu mücâdeleyi Mehdî kılıçla devâm ettirecek; yâni o kalemle yürüdü, Mehdî kılıçla yürüyecek. Hazret bu beyanları ile iki vazifeyi birleştirmiş, mütemmim hâle getirmiş oluyor.

fakiri
02-11-2013, 13:57
Âhir Zamandayız:

Bu devir; Hatem-i veli, Hazret-i Mehdi ve İsa Aleyhisselâm'ın çıktığı zamanlardır. Kıyamete çok yakın bir devirde, seyyiat zamanında yaşıyoruz.
Ayet-i kerime'de:
"Kıyamet yaklaştıkça yaklaşmıştır." buyuruluyor. (Necm: 57)
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz de bir defasında şehâdet parmağı ile orta parmağını yanyana göstererek:
"Ben, kıyamet şöyle yakın olduğu halde gönderildim." buyurmuşlardır. (Buhârî - Müslim)
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz kıyametten haber verdikleri gibi kıyametten evvel vuku bulacak hadiseleri, kıyamet alâmetlerini de Ümmet-i muhtereme'sine haber vermişlerdir.
Hadis-i şerif'lerde haber verilen küçük kıyamet alâmetlerinin hemen hemen hepsi zuhur etti. Büyük kıyamet alâmetlerinin yaşanması an meselesi.
Resulullah Aleyhisselâm'ın bu yaşanacak hadiseleri haber vermesi, onun zaman geçtikçe ortaya çıkan büyük bir mucizesidir. Zira onun 1400 yıl evvel haber verdiği hadiseler günagün cerayan etmektedir.
Huzeyfe -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:
"Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- aramızda iken doğrulup, o günden kıyamete kadar olacak her şeyden bahsetti, kıyamete kadar olacak şeylerden söylemedik bir şey bırakmadı. Bunları belleyen belledi, unutan da unuttu. Şu arkadaşlarım da bunu bilirler. Unutmuş olduğum o şeylerden biri ortaya çıkıp görünce öylesine canlı hatırlıyorum ki, tıpkı kişinin gördüğü bir şahsın yüzünü o şahıs kaybolunca hatırlamadığı halde, daha sonra karşılaşınca hemen tanıyıvermesi gibi." (Buhârî - Müslim)
Resulullah Aleyhisselâm Allah-u Teâlâ'nın bildirmesi ve göstermesi ile bilerek görerek konuşuyordu.
Nitekim Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"Her şeyden haberdar olan Allah gibi sana hiç kimse haber veremez." (Fâtır: 14)
O, Allah-u Teâlâ'nın buyurduğunu ve gösterdiğini ümmetine duyurdu. Biz de Allah ve Resul'ünün duyurduğunu size hatırlatıyoruz.
Binaenaleyh artık ahir son zamanda yaşıyoruz. Hazret-i Mehdi'nin zuhuruna çok az kaldı. Allah'u-âlem daha 25-26 yıl gibi bir zaman var. (2006)
Ancak onun zuhuruna kadar çok büyük harpler çok büyük afatlar, çok büyük kargaşalıklar var.
Bu felâketler müslümanlara dünya cezasını çektirir. Ahirette isterse kurtarır amma kâfirin hiç kurtuluşu yok.
Bundan sonra ne olacak, yaratan bilir! Hele büyük şehirlerde yıkım başladığı zaman... Kullar O'nun, mülk O'nun, hepsi O'nun...
"Göklerin ve yerin mülkü (hükümranlığı) Allah'ındır." (Fetih: 14)

fakiri
02-11-2013, 14:37
Hatem-i Velî'nin Teşrifi
Kıyametin Yaklaştığının Büyük Bir Delilidir:

Hatem-i nebi -sallallahu aleyhi ve sellem-in gönderilmesi kıyametin yaklaştığının en büyük delilidir.
Hatem-i velî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin zuhuru ise artık kıyametin iyice yaklaştığının bir delilidir.
Zira artık Hatem-i veli'den sonra irşadla vazifeli bir veli gelmeyecek, gelse de kendi çapında olacak. Ondan çok kısa bir zaman sonra Hazret-i Mehdi ve Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın devri başlayacak.
Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri "Hatmü'l-Evliyâ" kitabı'nın son iki bölümünde, âhir zamanda zuhur edecek olan fitne ve kötülüklerden söz ederken; velîlerin "Hâtemü'l-velâye"liğini elinde bulunduran zâtın, bu devirde ilâhî hücceti ayakta tutup, kıyamet gününe kadar kendisinden önceki veliler ve Tevhid ehli üzerine bir hüccet olacağını haber veriyor. Mehdi Aleyhisselâm'ın bu devirde vazifedar kılınacağını; yine bu devirde yeryüzüne inecek olan İsa Aleyhisselâm'ın ise, ümmetin son gelenleri arasında, kendi havârilerine denk birtakım yardımcılar bulacağını haber vermiştir.
Binâenaleyh fitne ve fesadın son haddini bulduğu bu âhir zamanda, Hâtemü'l-veli'nin başlattığı iman kurtarma cihadını, onun hemen ardından gelecek olan Mehdi Resul Hazretleri ve İsa Aleyhisselâm tamamlayacak; bu surette birbirleriyle mütemmim olacaklardır.
Allah-u Teâlâ bu dine hizmeti, bu şanı ve şerefi Türk milletine vermişti. Amma Türk milletinden din kaldırıldıktan sonra bu fitne koptu. Kopa kopa, en fesad zamanına kadar geldi. O zaman bu zamandır.
Fakat Allah-u Teâlâ gönderdiği o kimselerle bu fesadı kaldıracak ve nurunu tamamlayacaktır. Bundan hiç kimse ümidini kesmesin. O günü sabırla beklesin. Çünkü muzafferiyeti yine İslâm'a bahşedecektir.
"Allah nurunu mutlaka tamamlayacaktır." (Tevbe: 32)
Asırlardan beri üzerinde durulan "Hâtem-i veli" mevzusunun zamanı olmadığı için çözümü de gelmemişti, çünkü zamanı değildi. Sadece sözü vardı, zamanı olmadığı gibi, hedefi de yoktu.
Şimdi ise zamanı geldiği için çözümü ve izahı yapılıyor.
Gün geldi, ay doğdu, nur meydana çıktı, nasibi olan gördü ve anladı. Amma asıl duyuran ve yayan Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz oldu.
Nuaym bin Hammad'ın Ka'b -radiyallahu anh-den rivayet ettiği bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
"Mehdi'nin çıkış alâmetlerinden bir tanesi de batıdan, başlarında Kinde kabilesi'nden ayağı sakat bir adamın bulunduğu Bayraklılar'ın çıkmasıdır." (Suyûtî, Kitabu'l-Arfi'l-Verdi fî Ahbâri'l-Mehdi; Cârullah, no: 1494, s. 99. Bl. 7, Hadis no: 13)
Aslında görebilen için bu Hadis-i şerif'te her şey çok âyân bir şekilde belli edilmişti. Mühim olan, geleceği haber verilen bu zâtı bu Hadis-i şerif'te görebilmekti. Fakat bu herkese müyesser olmadı. Çünkü her bilginin özü Hadis-i şerif'lerde gizlidir.
Şu kadar var ki, "Hatem-i veli'nin ortaya çıkışı, Hazret-i Mehdi'nin dünyaya geldiğinin işaretidir." Bunu böyle bilin.
Hüsâmeddîn el-Bitlisî -kuddise sırruh- Hazretleri "Şerhu Hutbetü'l-Beyân" isimli mecmuadaki risalesinde şöyle buyuruyor:
"Dünya hâlinden âhiret hâline intikâl sofrası, kıyametin kopuşu ve vaad edilen âhir zamandaki Mehdî'nin önündeki set onunla açılır." ("Mecmû'a-i Şerhu Hutbeti'l-Beyân li'l-Hüsâm el-Bitlisî", Konya Bölge Yazma Eserler Ktp. Akseki, nr.: 164, vr. 268)
Dilediğini dilediği zaman gönderir. Bizi çekecek, Hazret-i Mehdi'yi vazife başına getirecek. O dururken İsa Aleyhisselâm'ı gönderecek. Ümmet-i Muhammed yalnız kalmıyor.
Bizim vazifemiz şudur: Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyurdular ki:
"Doğu tarafından 'Siyah bayraklılar' çıkarak hiçbir kavmin yapamadığı bir şekilde savaş yaparlar ve ardından Allah'ın halifesi Mehdi gelir."
Bizim yaptığımız Hazret-i Mehdi'ye zemin hazırlamaktır. Aynı zamanda dağılmış olan Ümmed-i Muhammed'i Hazret-i Allah ve Resul'ünde birleştirmektir. Bu yol, bölücülerin kendi dinlerinden ve dinarlarından vazgeçerek, Allah-u Teâlâ'nın rıza yolunu aramaları için emir buyurduğu bir yoldur.
Bu yol ıslahat yoludur. Sonra Hazret-i Mehdi gelecek ve fetih yoluna girecektir. Hazret-i Allah, Hazret-i Mehdi'ye o kadar ruhsat verecek ki taa Amerika'ya kadar gidecek.
Hatem-i velî ile Hazret-i Mehdi Aleyhisselâm arasında çok az bir boşluk olacak. Nur gelecek, bu kitaplar(*) tutulacak ve bu boşluğu dolduracaklar. Bu boşluk sırasında nasipdar olanlar bu neşriyata çok sarılacak. Allah-u Teâlâ nuru indirince dilediğine hidayet verecek. Halkın çoğu boşlukta kalacak, nasipdar olmayanlar büsbütün laçka olacak.
Abdülkâdir-i Geylânî -kuddise sırruh- Hazretleri "Fethü'r-Rabbânî" adlı eserinde buyururlar ki:
"Bir kurtarıcı olarak ellerinden tutar, dünya denizinden çeker çıkarır. Tabii ki nasibi olanı, Hakk'a uyanı." (5. Meclis)
Nasibi olan onu bulacak, nasibini alacak. Nasibi olmayan onu bulamayacak ve hüsranda kalacak. Ruhu ölmüş bir kimsenin hakikatle ne işi var?
Şeyhü'l-Ekber Muhyiddîn İbnü'l-Arabî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin, hususiyetle Hâtemü'l-evliyâ'nın makâmını, alâmetlerini ve ayırt edici hususiyetlerini tespit etmek için yazdığı "Ankâ-i Muğrib fî Marifeti Hatmü'l-Evliyâ" adlı kitabında şöyle buyurmaktadır:
"Belâların ve hâinliklerin ortalığı sardığı fitne zamanında, ihvanı ile birlikte Hakk'a bağlılığı gözetir ve bu hususta onlara öncülük eder." (s. 22)
Hâtem-i veli'den sonra Hazret-i Mehdi gelecek. Veli gelse de kendi çapında gelecek, yani resulden sonra gelen nebiler gibi olacak, fakat irşâda mezun olmayacak. Bundan sonra kimseden bir şey beklemeyin. Bu kitaplara(*) tutunun, çünkü bu bir mühürdür. Hâtem-i nebi'den sonra bir peygamber çıksa inanılır mı? Bu da bunun gibidir. Çıkar, fakat sahteler çıkar. Onlar yalancıdırlar.

( (*) Kalplerin Anahtarı Külliyatı, Ömer Öngüt, Hakikat Yayıncılık)

fakiri
02-11-2013, 16:49
Hatem-i Veli'nin Gitmesi ile Her Şey Başlayacak:

Hiç şüphe yok ki önümüzde çok büyük hadiseler, çok büyük sıkıntılar olsa gerek. Bu otuz sene zarfında Allah'u-âlem öyle hadiseler olacak ki; öyle şiddetli, öyle büyük harpler, öyle felâketler, öyle zelzeleler olacak ki tasavvurun haricinde olacak!
Bunun özünü İsrâ sûre-i şerif'inin 58. Âyet-i kerime'sinde görürsünüz. Allah-u Teâlâ kıyametten önce dünyayı yıkacağını beyan buyuruyor.
Dünya milletleri harbe hazır durumda. Ha patladı ha patlayacak, ha patladı ha patlayacak! Savaşların çıkması ilâhî hükme bakar. Emr-i ilâhî'yi bekliyor.
Cenâb-ı Hakk'ın izni olmadıkça bir yaprak dahi düşmez. Hep O'nun takdiri ile oluyor. Dünya düzelecek, dümdüz olacak.
Kişi istese de istemese de mukadderat ne ise o olacak.
Dünya bidayete dönüyor, dünya o nispette bitecek ve insanlar gidecek.
Allah-u Teâlâ şimdiye kadar yapma, yaşatma izni verdi; şimdi yıkma, öldürme günü geldi. Dünya böyle boşalacak. Artık gemiyi boşaltma vakti; harp boşaltacak, Hazret-i Mehdi boşaltacak, Deccâl boşaltacak, İsa Aleyhisselâm boşaltacak. Boşaltma... Bir yiyelim, bin şükür edelim.
Harp afattır; açlık, susuzluk, perişanlık, ölüm hepsi harpte. Amma takdir olan şey olacak. Harpte galip çıkan yok, herkes mağlup. Kimisi az zarar etmiştir, kimisi çok zarar etmiştir.
Her gün ne çıkacak diye bakılıyor, tutuşacak efendim tutuşacak. Bundan sonra havadisleri takip etmek lâzım. Çünkü her an her şey olabilir. Artık hareket hemen hemen başladı. Gün bugün, yarın ne olacağı belli değil, takdir ne ise o olur.
Bunları size hatırlatıyorum, şimdiden Hazret-i Allah'a ve Resul'üne yönelmeye ve sığınmaya bakın. Bu felâketler geldiği zaman şaşırmayın. Artık kendinize gelin, dünyanın sonundayız, ona göre kendinizi ayarlayın!
Onun içindir ki bugün dünyaya dalmak günü değil. Helâlden rızık kazanmak, tedbirli olmak ve Hazret-i Allah'a yönelip gönül vermek günüdür. Böyle bir zamanda ne lâzımsa onu temine çalışması, bir müminin çok uyanık olması gerek.
Akıllı insan her an Hazret-i Allah'a yönelik olmalı, sonraya kalanlar dona kalır. O zaman herkes görecek, inanacak amma iş işten geçmiş olacak.
Binaenaleyh bu destek ahirete çekilinceye kadar devam edecek. İşin nezaketi daha sonra başlayacak. Nasıl ki her çadırın bir direği olur, çadırı ayakta tutar, direk yıkılınca çadır da yıkılır.
Allah-u Teâlâ bu direği çekince bu millet büyük bir perişanlık içine düşecek, bu perişanlık bütün İslâm âlemine sirayet edecek. İslâm âlemi bir müddet büyük bir çalkantı içinde bulunacak. Fitnenin en çok yayıldığı bir anda Allah-u Teâlâ çığır açmak için, bayrağı kaldırmak için Hazret-i Mehdi'yi gönderecek ve ona ruhsat verecek. O kendisine bahşedilen ruhsatla, mânevî destekle murad edilen noktaya kadar yürüyecek, vazifesini ifâ edecek. Sonra onun elindeki iradeyi de çekecek. Deccal'e salâhiyet vermeyi murad edince, onun kuvvetine karşı çok zayıf düşecek. Bunun sebebi, Hazret-i Mehdi uzağa açılacak, o ise istilâya başlayacak. Ortalık büsbütün karışacak. Hazret-i Mehdi çok zayıf düşünce, onun maiyetini kurtarmak ve İslâm'ı galebe çaldırmak için Allah-u Teâlâ üçüncü olarak da Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ı gönderecek. Deccal ve yahudiler o şekilde temizlenecek. İslâm âlemi küffârdan, yahudinin zulmünden kurtarılmış olacak. Fakat bununla kalmayacak. Bu hâlâtı gören Çin harekete geçecek, o zamana kadar harplerle boşalan dünyayı istilâ edeyim diyecek. Üzerlerine tank gibi yürüyecek, fakat Allah-u Teâlâ onları da bir gecede helâk edecek. Onların helâk oluşu harple değil, duâ ile. Ve böylece dünyayı boşaltmış olacak.

fakiri
02-11-2013, 20:25
Kıyamete Yakın Anarşi ve Kargaşa Günleri:

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyuruyorlar:
"Kıyametin hemen yakınında anarşi ve kargaşa günleri vardır." (Müsned, Camiü's-Sağir)
Hazret-i Ali -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bir gün:
"Gençlerinizin fıska düştüğü, kadınlarınızın azdığı zaman haliniz ne olur?" buyurdu.
(Yanındakiler hayretle):
"Yâ Resulellah! Yani böyle bir hâl mi gelecek?" dediler.
"Evet, hatta daha beteri!" buyurdu ve devam etti:
"Emr-i bil-ma'ruf'ta bulunmadığınız, nehy-i anil-münker yapmadığınız vakit haliniz ne olur?" diye sordu.
"Yani bu olacak mı?" diye hayretle sordular.
"Evet, hatta daha da beteri!" buyurdular ve sormaya devam ettiler:
"Münkeri emredip, ma'rufu yasakladığınız zaman haliniz ne olur?"
(Yanında bulunanlar iyice hayrete düşerek):
"Yâ Resulellah! Bu mutlaka olacak mı?" dediler.
"Evet, hatta daha da beteri!" buyurdular ve devam ettiler:
"Ma'rufu münker, münkeri de ma'ruf saydığınız zaman haliniz ne olur?"
"Yâ Resulellah! Bu mutlaka olacak mı?" diye sordular.
"Evet olacak!" buyurdular. (Mecma'uz-zevâid)
İslâm'ın en parlak devirlerinde, asırlarca sonra gelecek bozuklukları olduğu gibi görüp tasvir etmek, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in apaçık bir mucizesidir.
Durum bu kadar nazik. Yavaş yavaş kaynıyor, karışıyor ve harbe götürüyor.
Bundan sonra çok çetin harpler olacağını, kapıda olduğunu haber veriyoruz. Amma nasıl harpler olacak? Tasavvurun haricinde! Bu harplerde çok az insan kalacak, büyük bir felâket olacak. Bu felâket gadâb-ı İlâhi'ye olur, açlık olur, harp olur. O bilir.
Hazret-i Allah ile meşgul olan kalp altının içine girse bir şey olmaz. Gaye bu hâle gelmek. Çünkü O'nu buldun mu her şeyi buldun. O'nu buldun mu, O'nunla berabersin.
Yerin hükmü yok, yerler bomboş kalacak. Niçin? Çünkü insan yok, yerler satılmayacak. Niçin? Çünkü alan yok.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde; "Elli kadına bir erkek düşecek kadar erkeklerin azalacağını..."beyan buyurmuşlardır. (Buhârî)
Öyle şiddetli harpler olacak ki, bu harplerde çok erkek zayi olacak. Sayı itibari ile elli kadın bir erkeğin himayesine girecek. Önümüzdeki harpler Allah'u-âlem bunu gösteriyor. Artık bundan sonra harabiyet durumu başlıyor.
Dünya kaynıyor, kaynaya kaynaya taşacak ve bu halk gidecek, yavaş yavaş bir zaman imar ediyordu, şimdi harap ediyor. Hazret-i Allah'tan hakikaten korkmak lâzım. Bu isyan cezasız kalmaz.
Binaenaleyh dünya şimdi yıkıma doğru gidiyor. "Hazır olun!" denilmek isteniyor. Şu kadar var ki dalâlet ehli fâsıklar hâlâ eğlencede, hâlâ zevk-ü sefada, önündeki karanlığı görmüyor. Fâiz, içki, kumar, zina hepsi mevcut, nereden gelecek diye bakıyorum, müstehak olduk. Sonra "Allah'ım bizi bağışla!" diyorum. Utana utana. Yüzümüz yok çünkü, durum çok perişan... Fakat Hakk'a yakın olanlar, yıkım olsa da yapım olsa da, ibadet ve taatında. Bize Allah gerek, O'na yönelmemiz gerek, O ister yapar ister yıkar.
Allah-u Teâlâ'nın açık bir ferman-ı ilâhî'si var. Küffar ne kadar İslâm'ı söndürmeye çalışırsa çalışsın, o bir fırkayı kıyamete kadar payidar edeceğine ve nihayet muzafferiyeti de İslâm'a bahşedeceğine vaad-i sübhâni'si var.

fakiri
04-11-2013, 10:03
Karanlık Gece Kıtaları Gibi Fitnelerle Karşılaşılması:

Enes bin Mâlik -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Kıyamet kopmazdan önce karanlık gece kıtaları gibi fitneler olacak. Bu karışıklıklar içinde kişi mümin olarak sabahlayıp kâfir olarak akşamlar, mümin olarak akşamlayıp kâfir olarak sabaha çıkar. Birçok kimseler azıcık bir dünyalık karşılığında dinlerini satarlar." (Tirmizî: 2196)
Fitnenin vehametinden insan bir günde bu derece değişiklikler geçirecek, günü gününe saati saatine uymayacak, kalpler bozulacak, iman sâfiyeti kalmayacak.
Bir âhir zaman âlimi veya bir bölücü Allah-u Teâlâ'nın hükmüne aykırı bir söz söylüyor, o da: "Bu doğru söylüyor!" deyip tasdik ediyor, böylece azıcık bir dünyalık karşılığında dinlerini fedâ ediyorlar.
Türkiye'nin bu anki hâli.
Dinden çıkmak kolay oluyor, çünkü bölücüler önünü kesiyor.
Allah-u Teâlâ'nın hıfz-u himayesine tasarruf-u ilâhîsine aldığı kimseler hiç şüphesiz ki bu fitnenin dışında kalacaklardır.
Nitekim Ebu Ümâme -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'te şöyle buyurulmaktadır:
"Birtakım fitneler olacaktır. Kişi o fitnelerde mümin olarak sabahlayacak ve kâfir olarak akşamlayacaktır.
Ancak Allah'ın, ilim ile (kalbini) ihyâ ettiği kimseler (bu tehlikeden) müstesnâdır." (İbn-i Mâce: 3954)

• Huzeyfe -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyuruyorlar:
"Birtakım fitneler olacaktır. O fitnelerin kapıları başında cehennem ateşine çağırıcı kimseler olacaktır. Bir ağacın kökünü ısırır halde ölmen onlardan birisine tâbi olmandan senin için daha iyidir." (İbn-i Mâce: 3981)
Fitne dönemlerinde fitne gruplarından uzak durmak en uygun olanıdır.
Nitekim Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir diğer Hadis-i şerif'lerinde de şöyle buyuruyorlar:
"Mutlu kimse fitnelerden uzakta kalandır, mutlu kimse fitnelerden uzakta kalandır, mutlu kimse fitnelerden uzakta kalan ve fitneye maruz kalıp da sabreden kişidir. Fitneye başlayan ve çalışanın vay haline!" (Ebu Dâvud)

• Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuştur:
"Her kim bir soy sop dâvâsına (halkı) teşvik ederek veya bir soy sop dâvâsı için öfkelenerek hak veya bâtıl olduğu bilinmez bir gaye ile körü körüne açılan (gayesi İslâm olmayan) bir bayrak altında (yani toplanan topluluk içinde) savaşırsa o kimsenin öldürülüşü câhiliyet öldürülüşüdür." (İbn-i Mâce: 3948)
Bu sıkışık durumlarda bir müslümanın memleketinde olması ve memleketinde ölmesi lâzım. Niyeti hâlis ise şehit olur, fakat küffâr bayrağı altında ölürse nasıl olacak, kimin için ölmüş olacak, gidişi nasıl olacak?
Kaçabildiğiniz kadar kaçın, bu fırtınaya tutulmayın!
Kişi yalnız kendisinden mesul değil, çoluk-çocuğundan da mesuldür.

• Ebu Bekre -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Muhakkak ki birçok fitneler olacaktır. Dikkat edin! Sonra bir fitne olacaktır ki; o fitne zamanında oturan kimse fitneye yürüyenden daha hayırlı, yürüyen fitneye koşandan daha hayırlı olacaktır.
Dikkat edin! O fitne indiği veya olduğu vakit; kimin develeri varsa fitneden kaçıp hemen develerinin bulunduğu yere gitsin, kimin koyunları varsa onların yanına varıp meşgul olsun, kimin toprağı varsa toprağına gitsin ve toprağı ile meşgul olsun!"
Bunun üzerine bir kimse:
"Yâ Resulellah! Develeri, koyunları ve toprağı olmayan için ne buyurursun?" diye sordu.
Resulullah Aleyhisselâm:
"Kılıcını alır, onun keskin tarafını bir taşla kırar. Sonra kaçabilirse süratle kaçsın!" dedi ve devamla şöyle buyurdu:
"Allah'ım! Tebliğ ettim mi? Allah'ım! Tebliğ ettim mi? Allah'ım! Tebliğ ettim mi?"
Bunun üzerine bir kimse:
"Yâ Resulellah! Çarpışan iki safa, yahut çarpışan iki gruba zorla götürülürsem ve onlardan biri kılıcı ile bana vurursa veya bir ok isabet edip beni öldürürse ne olur?" diye sordu.
Resulullah Aleyhisselâm:
"Hem senin günahını hem de kendi günahını yüklenir ve cehennemliklerden olur." buyurdu. (Müslim: 2887 - Ebu Dâvud)
Kur'an-ı kerim'in şeref ve faziletine dair Sebeb-i Mevcûdat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyuruyorlar:
"Haberiniz olsun ki, ilerde (karanlık gece kıtaları gibi) bir takım fitneler zuhur edecektir!
(Yâ Resulellah! O fitnelerden çıkıp, kurtuluş çaresi nedir? denildi.)
Allah-u Teâlâ'nın kitabı Kur'an'dır. Onda sizden öncekilerin ve sizden sonrakilerin haberleri vardır. Aranızdaki meseleleri halleden hükümlerle doludur.
O, hakk ile batılı birbirinden ayıran kesin bir hükümdür, şaka ve boş şey değildir.
Onu cebbarlıkla zorbalıkla terkeden kimsenin, Allah boynunu kırar.
Hidayeti ondan başkasında arayan kimseyi dalâlete düşürür.
O, Allah'ın en sağlam ve kopmaz ipidir.
O, hikmetli bir zikir, Allah'a giden dosdoğru bir yoldur.
O, nefsin kötü arzularını uyarır. Sapık ve maksatlı kişiler onu bozamaz.
Onu okuyan diller zorluk çekmez. Âlimler ona doyamaz. Fazla tekrardan dolayı okunuşundaki haz kaybolmaz. Akılları hayrette bırakan incelik ve meziyetleri bitmez tükenmez.
O öyle hikmetle dolu bir kitaptır ki, cinlerden bir zümre onu dinledikleri zaman "Gerçekten biz, hayranlık veren çok hoş bir Kur'an dinledik. O hakka ve doğru yola götürüyor. Bundan dolayı biz de ona inandık iman ettik." (Cin: 1-2) demişlerdir.
Ona dayanarak konuşan kişi doğru söylemiştir. Onunla âmel eden er-geç mükâfatlandırılır.
Onunla hükmeden, hükmünde adalet eder.
İnsanları ona dâvet eden, doğruya ve doğru yola dâvet etmiş olur." (Tirmizî)

fakiri
07-11-2013, 13:28
Arap Memleketleri:

Abdullah bin Mesud -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuştur:
"Bu ümmette dört (büyük) fitne olacaktır. Sonuncusunda kıyamet kopacaktır." (Ebu Dâvud: 4241)

• Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir diğer Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuştur:
"Muhakkak öyle bir fitne olacaktır ki, Arap'ın kökünü kazıyacaktır. Bunların maktulleri cehennemdedir. Dilin tesiri, bu fitnede kılıçtan daha şiddetlidir." (Ebu Dâvud)
Müslümanların cezaları var, cezalarını çekiyorlar, sonra cezaları bitince onların cezası başlayacak.

• Abdullah bin Amr -radiyallahu anhümâ-dan rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuştur:
"Arapları kaplayan bir fitne olacaktır. Öldürülenleri cehennemdedir. O fitnede dil, kılıç darbesinden daha şiddetlidir." (İbn-i Mâce: 3967)
Bir gün gelir; bazı Arap memleketlerinde, Suudi Arabistan'da hükümet kalkacak, birbirlerini yiyecekler. Sonra Hazret-i Mehdi çıkacak.
Bizden sonra Allah'u-âlem ortalık çok karışacak, karışınca halk bunalacak, herkes can ve gıda peşinde koşacak, gittikçe iş fesada gidecek, umumi harbe gidecek.

• Abdullah bin Ömer -radiyallahu anhümâ-dan rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuştur:
"Fitnelerden uzak durun! Şüphesiz ki fitnelerde dil (tesir bakımından) kılıç darbesi gibidir." (İbn-i Mâce: 3968)
Allah'ım fitne ve fesaddan Ümmet-i Muhammed'i korusun.

• Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
"Kureyş'ten bazı insanlar (ileride) insanları (fitne ile) ölüme sürükleyecekler!" buyurdu.
Ashâb-ı kiram:
"Yâ Resulellah! Biz o zaman ne yapalım?" diye sordular.
"Keşke insanlar onlardan uzak bulunsalar!" cevabını verdi. (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 1469)

• Zübeyr bin Adiyy -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre şöyle söylemiştir:
"Haccac'dan başımıza gelenler hakkında Enes bin Mâlik -radiyallahu anh-e şikayet ettik.
'Sabredin! Çünkü bundan sonra bu şimdikinden daha kötü bir zaman gelecektir, tâ ki Rabb'inize kavuşuncaya kadar. Bunu Peygamber'iniz -sallallahu aleyhi ve sellem-den böyle işittim.' dedi." (Buhârî - Tirmizî)

• Abdurrahman bin Abd-i Rabbi'l-Kâbe -radiyallah anh- şöyle demiştir:
Bir gün Abdullah bin Amr bin el-Âs -radiyallahu anhümâ- Kâbe'nin gölgesinde oturmuş, başında da halk toplanmış iken ben onun yanına vardım. (Bu esnada) Abdullah'tan şunu işittim:
"Biz bir yolculukta Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-in beraberinde idik. O, bir ara bir konakta konakladı. Bunun üzerine kimimiz kendi çadırını kuruyor, kimimiz ok atışı yapıyor ve kimimiz otlayan hayvanı ile meşgul oluyordu. Bu sırada Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-in çağırıcısı: 'Haydin namaza!' diye çağrıda bulundu. Biz de hemen toplandık. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ayağa kalkarak bize şu hitabede bulundu:
'Benden önceki her peygamber üzerine kendi için hayır bildiği şeyleri ümmetine göstermesi ve şer bildiği şeylere karşı onları korkutması şüphesiz ki bir hak bir görev oldu. Sizin bu ümmetinizin âfiyeti (yani dine zarar veren şeylerden selâmette bulunması) evvelinde kılındı. Bu ümmetinizin son kısmının başına belâ ve hoşlanmayacağınız işler muhakkak gelecektir. Sonra öyle fitneler gelecek ki bazısı diğer bazısını hafifletecek (yani sonra gelen fitne bir önceki fitneden şiddetli olacağından öncekini hafif bırakacaktır). Artık mümin kul (bir fitne geldiğinde): 'İşte beni helâk eden fitne budur!' der. Bir süre sonra o fitne geçer, bunun arkasından başka bir fitne gelir ve mümin kul: 'İşte beni helâk edici fitne budur!' der. Sonra o fitne de açılıp gider. Artık kim cehennem ateşinden uzaklaştırılması ve cennete girdirilmesi kendisini sevindiriyorsa Allah'a ve ahiret gününe iman eder halde iken ölümü gelsin ve insanlara kendisine yapmalarını arzu ettiği şeyleri yapsın.
Kim bir devlet başkanına beyat edip ona elini vermiş (yani seçmiş) ve samimiyetle bağlanmış ise artık olanca gücü ile ona itaat etsin. Şayet bundan sonra başka bir devlet başkanı çıkıp gelir de birincisi ile nizaa kalkışırsa (yani isyan çıkarmak isterse) sonra gelenin boynunu vurunuz."
Abdurrahman bin Abd-i Rabbi'l Kâbe -radiyallahu anh- demiştir ki:
"Bunun üzerine ben başımı topluluktan ileri sokarak (yani Abdullah -radiyallahu anh-ın yakınına sokularak): 'Allah aşkına sana soruyorum, bu hadisi Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-den sen kendin işittin mi?' dedim. Abdullah -radiyallahu anh- eliyle kulaklarına işaret ederek: 'Bunu kulaklarım işitti, kalbim de belledi, iyice belledi.' dedi." (İbn-i Mâce: 3956)
Hadis-i şerif'te fitne ve fesadın çoğaldığı zamanlarda müslüman bir kimsenin dikkat edeceği mühim hususlar beyan edilmiştir.

• Yavaş yavaş fitne çıkıyor, harp patlayıncaya kadar, patladımı artık gider.
Patlayıncaya kadar bu münakaşa devam edecek...
Patlayınca bu ateş nereye sirayet eder?
Allah-u Teâlâ bizi ayakta tuttukça sizi de tutacak, amma bizi alırsa halinizi bilmiyorum. Dünyanın hiçbir memleketinde huzur yok, huzur kalktı dünyadan...
İmanlı olalım, imanlı ölelim. Biz kendi yolumuza bakalım, rızâ yolunu tutalım. Kimseye söz söylemeyelim amma istikametten de ayrılmayalım.
Eğer ömrün otuz-kırk sene olursa, bu otuz sene içinde göreceklerin tasavvur dahi edilemez. O kadar şiddetli harpler var.
Dünya kaynıyor, bana; "Yalnız seyret, hiçbir zaman karışma ve dalgalara girme" diye emir verirler. Allah'ım sonumuzu hayırlı eylesin. Bir ruhsat veriyor, dilediği güne kadar imtihandayız. Dünya vehamete doğru gidiyor, hep harbe hazırlanıyor.
Abdullah bin Ömer -radiyallahu anh-der ki:
"Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-in yanında idik. Fitnelerden söz etti, birçok fitneler anlattı. Hatta bir 'Ahlâs' fitnesine temas etti.
Dinleyenlerden biri:
'Yâ Resulellah! Bu Ahlâs fitnesi nedir?' diye sordu.
Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-:
'Ahlâs fitnesi; şiddetli düşmanlık yüzünden insanların birbirinden kaçması ve bir şey bırakmamak üzere mallarının yağma edilmesidir.' buyurdu ve devam etti:
'Sonra 'Serrâ' fitnesi vardır ki, bunun dumanı Ehl-i beyt'imden olan bir adamın ayakları altından tütecektir. Bu adam kendini benden sanacaktır, halbuki benden değildir. Çünkü benim velilerim ancak takvâ sahibi olan kimselerdir. Sonra insanlar eğri, kaburga kemiği üzerine oturmuş gibi bir adama beyat etmek üzere anlaşacaklardır. (Yani devam etmeyen bir sulh yapacaklardır).
Bundan sonra 'Duheymâ' fitnesi vardır. Bu ümmetten kendisine şamar indirmediği bir tek kimse bırakmayacaktır. 'Hemen bitti, sona erdi!' denildiği vakit yine devam edecektir.
Bu fitne zamanında kişi sabah mümin akşam kâfir olacaktır.
O kadar ki insanlar iki kısma ayrılacaktır;
Kendisinde nifak olmayan iman grubu ile kendisinde iman olmayan nifak grubu.
Bu fitne meydana geldiği vakit, o gün yahut ertesi gün Deccal'i bekleyin.'" (Ebu Dâvud - Hâkim)

• Hazret-i Âişe -radiyallahu anhâ- Vâlidemiz der ki:
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu:
"Bu ümmetin sonunda yere batma, kılık değiştirme ve taşlaşma belâları meydana gelecektir."
Ben:
"Yâ Resulellah! Aramızda sâlih kullar bulunduğu hâlde helâk olur muyuz?" diye sordum.
"Evet! Pislik meydana çıktığı vakit!" buyurdu. (Tirmizî: 1007)

• İmran bin Husayn -radiyallahu anhümâ-dan rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Bu ümmette yere batma, kılık değiştirme ve taşlaşma olacaktır."
Bunun üzerine müslümanlardan bir kimse:
"Yâ Resulellah! Bu ne zaman olacak?" diye sordu. Buyurdu ki:
"Şarkıcı kızlar ve çalgı âletleri türediği ve şaraplar içildiği vakit!" (Tirmizî: 2309)

fakiri
07-11-2013, 17:11
http://www.youtube.com/watch?v=TCaG4gdll1Q

fakiri
07-11-2013, 17:13
ÖMER ÖNGÜT Cemaatler ile Neden Mücadele ediyor?



http://www.youtube.com/watch?v=TCaG4gdll1Q&feature=player_detailpage (http://www.youtube.com/watch?v=TCaG4gdll1Q&feature=player_detailpage)

fakiri
09-11-2013, 11:09
Cinayetlerin Fazlalaşması:

Âhir zaman olan günümüzde; dünyanın her yerinde katliamlar, cinayetler olmakta, nice masum insanlar, çoluk-çocuk, genç-yaşlı demeden hunharca öldürülmektedir.
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Nefsim kudret elinde bulunan Allah'a yemin ederim ki, insanlara öyle bir zaman gelecek, katil niçin öldürdüğünü, maktül de niçin öldürüldüğünü bilmeyecektir." (Müslim: 2908)
Bugünkü anarşi beyan ediliyor.
Niçin öldürdüğünü, kimi öldürdüğünü bilmiyor. Sebep yok, maksat yok.
Bütün bu kötü haller ve icraatlar hep kötü idareciler sebebiyle husule geliyor. Onlar münafık olacaklar. Görünüşte ismi İslâm, fakat isimde kalmıştır.
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
"Herc çoğalmadıkça kıyamet kopmayacaktır."
Buyurmuşlar, Ashâb-ı kiram: "Herc nedir yâ Resulellah?" diye sorduklarında:
"Katildir katil!" buyurmuşlardır. (Müslim: 157)

• Haksız yere kasten bir kimseyi öldürmek büyük bir suçtur. Bu cinayeti işleyenler dünyada kısasa, ahirette ise cezaya uğrar.
Kur'an-ı kerim'de öldürmenin haram olduğuna dair pek çok Âyet-i kerime vardır.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde bir mümini haksız yere öldürmenin büyük bir cinayet olduğunu ve o nispette cezaya sebep olacağını beyan buyurmaktadır:
"Kim bir mümini kasten öldürürse, onun cezası, içinde devamlı kalacağı cehennemdir." (Nisâ: 93)
Çünkü o, çok büyük bir suç işlemiştir.
"Allah ona gazap etmiş, lânetlemiş ve büyük bir azap hazırlamıştır." (Nisâ: 93)
Cehennemde ebedî kalma cezası, katilin tevbekâr olmamasına âittir. Tevbesinin kabul edilip edilmemesi ise Allah-u Teâlâ'nın iradesine bağlıdır.
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre diğer bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyuruyorlar:
"Eğer gök ve yer sakinleri bir müminin kanının akıtılmasına (öldürülmesine) katılsalar, Allah mutlaka onları cehenneme yüzü üzere sürer." (Tirmizî. Diyât 8)
İnsanların nazarında dünya büyük ve önemli bir varlık olmasına rağmen, bir mümini öldürmenin anlatılmayacak derecede tehlikeli ve korkunç bir âfet olduğu belirtilmektedir.
Allah-u Teâlâ diğer bir Âyet-i kerime'sinde şöyle buyuruyor:
"Kim bir cana kıymamış, ya da yeryüzünde bozgunculuk yapmamış olan bir kimseyi öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibidir." (Mâide: 32)
Burada insan hayatının ne kadar değerli olduğu gözler önüne serilmektedir.
Haksız yere bir başkasının hayatını alan veya ölümüne sebep olan kimse, yalnızca bir kişiye zulmetmekle kalmamış, aynı zamanda insan hayatının ulvîliğini ayaklar altına almış, bu hususta başkalarına da cesaret vermiş, Allah-u Teâlâ'nın gazabını haketmiş olur.
Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde:
"Mümin haram olan kanı akıtmadıkça, dininin geniş alanında kalır." buyuruyorlar. (Buhârî)
Bir mümin büyük günahlar işlese de; tevbe eder, kul haklarını öderse, Allah-u Teâlâ'nın affına uğrayabilir ve dininin geniş alanında kalır. Fakat kendisine mümin kardeşinin kanı bulaşan kimse, aff-ı ilâhiden ümitsiz olarak yaşadığından, dini de hayatı da onu sıkar. Huzur içinde yaşayamaz.
Öldürülen insanın velisi, kısas yoluyla katilin öldürülmesini istese bile, bu ceza dünyadaki cezasıdır. Ölenle öldürülen arasındaki diğer hükümler ahirete kalmıştır.
İlâhî mahkemede ilây-ı kelimetullah için öldüren kurtulacak, fakat gayr-i meşru bir maksatla öldüren, öldürdüğü kimsenin de günahını yüklenerek hesap yerinden ayrılacaktır.
Abdullah bin Mesud -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyururlar:
"Kıyamet günü bir adam bir başkasının elinden tutmuş olarak gelir ve: 'Ey Rabb'im! Bu beni öldürdü!' der.
Azîz ve Celîl olan Allah da: 'Onu niye öldürdün?' diye sorar. Adam: 'İzzet senin için olsun diye öldürdüm!' der. Allah-u Teâlâ: 'İzzet benim içindir!' buyurur.
Bir başka adam da bir başkasının elinden tutmuş olarak gelir ve: 'Ey Rabb'im! Bu beni öldürdü!' der.
Azîz ve Celîl olan Allah da: 'Onu niye öldürdün?' diye sorar. Adam: 'İzzet falancanın olsun diye öldürdüm!' der. Allah-u Teâlâ: 'İzzet falancanın değildir!' buyurur ve o adam öbürünün günahıyla döner." (Nesâi. Tahrim 2)
İnsan öldürmenin haram olduğunu belirten daha pek çok Hadis-i şerif mevcuttur.
Büreyde -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
"Müminin öldürülmesi Allah katında, bütün dünyanın yok olup gitmesinden daha büyüktür." (Nesâi. Tahrim 1)
Berâ bin Âzib -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde ise şöyle buyuruyorlar:
"Şüphesiz ki dünyanın yok olup gitmesi, Allah katında haksız yere bir mümini öldürmekten daha hafiftir." (İbn-i Mâce: 2619)
Kasten öldürmenin cezası Sünnet-i seniyye'de de belirlenmiştir.
Abdullah bin Ömer -radiyallahu anhümâ-dan rivayet edilen bir Hadis-i şerif'te şöyle buyurulmaktadır:
"Kim mümin bir kimseyi (kasten) öldürürse, katil bu sebeple kısas olunur." (Ebu Dâvud: 4539)

fakiri
12-11-2013, 11:06
Hazret-i Allah İhsanda, Biz İse İsyandayız:


Âhir zamanda, seyyiat zamanında yaşıyoruz. Öyle bir zamanda ki; dünya kurulalı beri böyle bir devir gelmiş değil. Her türlü kötülüğün anası bu devirde mevcut. Her türlü küfür adeti, her türlü ahlâksızlık, hırsızlık, yalan-dolan, cinayet, fuhuş vaka-i adiye haline geldi. Müslümanlar ahkâmı yaşamaz oldu; fâiz, dinden çıkma moda oldu.
Hırsızlık, gasp, soygun, insan öldürme almış başını gidiyor.
Zina, fuhuş ve hayâsızlık çoğalmış hatta alenileşmiş, açıktan yapılıyor. Medya da bunu aşılamaya çalışıyor, böylece aile kökten sarsılıyor.
İçki, uyuşturucular ve haplarla halk zehirleniyor, hem sağlığı hem de aklı zayi oluyor.
Fâiz sebebiyle şirketler batmakta, işyerleri kapanmakta, kredi kartları sebebiyle yuvalar dağılmaktadır.
Kumar, şans oyunlarıyla halkın parası çarçur olmakta, vaktini boş ve faydasız şeylerle geçirmekte.
Alışverişlerde hile hurda yapılmakta, terazide eksik, malda gedik defo yapılmaktadır.
Çekler, senetler, borçlar ödenmemekte, sözler yerine getirilmemektedir. Ticari ahlâk aranır hâle gelmiştir.
Vatana ihanet, dinde bölücülük almış başını gidiyor. Ahir zaman âlimleri ortalığı istilâ etmiş, hak ve hakikatten gafiller...
Büyü, sihir ve fal işleri insanların uğraşısı olmuş, medet umuluyor.
Karaborsa, sahtecilik, yalancılık, dolandırıcılık, yankesicilik almış başını gidiyor.
Kötü âmir ve kötü âlimler peşinden gidilenler, sözü dinlenenler olmuş.
Kadın ve erkekler zıvanadan çıkmış, iffet ve namus kavramı unutulmuş...
Emanet ganimet biliniyor. Fakirler ihmal ediliyor. Açlar doyurulmuyor. Garipler horlanıyor.
Süs, lüks içimize girmiş, israf diz boyu, zenginler zekâtı unutmuşlar.
Bereketsizlik sebebiyle paranın kıymeti yok, zamanın kıymeti yok.
Rüşvet, irtikab, iltimas, suistimal, gulul gibi devleti yıkıcı şeyler her gün duyulmakta...
Dinin direği olduğu halde namaz kılınmamakta. Kılanların yüzde doksanı taharete, istibraya dikkat etmediği için daha camiye girmeden abdesti bozulmuştur, abdestsiz namaz kılmakta, haberi bile olmamaktadır.
Adaletle iş yapılmıyor. Ehliyet, liyakat aranmıyor. Rüşvetin adı hediye olmuş.
Nikâh zaten yapılmıyor, yapılsa da mehir verilmiyor, öldükten sonra verileceğini zannediyor, kendi âilesi ile zina yapıyor. Mehirsiz dini nikâh olmaz.
Emr-i ilâhî olduğu halde öşür verilmiyor. Verilmiyor değil, zaten bilinmiyor. Kimse de vermiyor. O ise bu aynı zekâttır. Zekâtı veren ne kadar insan var? Onun için bu halk bu yerlerden yok olup gitti. Artık yarın huzur-u ilâhi'ye çıkacağız. Nasıl çıkacağımızı O bilir. Herkes kendine yonttu. Ve iş Allah'a kaldı.
Bunların hepsi kıyameti, âhir zamanı yaşadığımızı haber veriyor.
Ve kıyametin küçük alâmetleri bir bir çıkmaya, zuhur etmeye başlamıştır. Ve bu hal son deccale kadar devam edecektir.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde buyururlar ki:
"Ümmetim üzerine öyle bir zaman gelecektir ki İslâm'ın yalnız ismi, imanın resmi, Kur'an'dan ise harf ve hurufat kalacak.
Gayretleri mideleri, dinleri para, kıbleleri karıları olacak. Onlar aza kanaat etmeyecekler, çok ile de doymayacaklar."
İnsanlar bu hâle geldiği zaman bunlar zuhur edecek ve çeşitli ibtilâlara maruz kalacaklar. Bunun içindir ki içki, kumar, fuhuş, faiz, denize çırılçıplak girilmesi gibi ve buna mümasil küfür âdetlerinin yerleşmesi, bunların yaygınlaşması, hakikatin kalkması ile artık insanlar her şeye müstehak olmuş demektir.
Halk bu isyanlarının cezalarını hiç şüphesiz ki görecektir.
Allah-u Teâlâ bir Hadis-i kudsi'de buyurur ki:
"Benim cinlerle ve insanlarla önemli bir hadisem var! Ben yaratıyorum, benden başkasına ibadet ediliyor! Ben rızıklandırıyorum, benden başkasına şükrediliyor." (Taberânî)
Kadınlar çılgın, erkekler sarhoş, orta tabaka şaşkın, zenginler azgın.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz diğer bir Hadis-i şerif'lerinde buyururlar ki:
"İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki gayretleri mideleri, şerefleri servetleri, kıbleleri karıları, dinleri dirhemleri ve dinarları olacak. Onlar mahlûkatın en şerlileridir ve onların Allah katında hiçbir nasipleri yoktur." (Deylemî)
Böyle zamanda böyle insanlar gelecek ve insanlar da böyle cezalanacak.
Dünya cezaları böyle olduğu gibi, ahiretteki cezaları da ebedî cehennemde kalmalarıdır.
Hak ve hakikatten saptıkları için başlarına bu belâlar gelecek.
Diğer bir Hadis-i şerif'te şöyle buyuruluyor:
"Fuhuş ve ahlâksızlık açıkça yapılıncaya ve dirhem ile dinara tapılıncaya kadar, şöyle şöyle oluncaya kadar kıyamet kopmaz." (Ahmed bin Hanbel)
Bütün bu Hadis-i şerif'ler kıyametin küçük alâmetlerinin bir bir zuhur ettiğini göstermektedir.
Ulemânın durumu ise meydanda. Bunların yaptığı tahribatı hiçbir papaz ve hiçbir kâfir yapamaz. Çünkü onların cephesi var, tedbirini alırsın. Fakat bunlar İslâm gibi göründükleri için, çok büyük tahribat yaparlar. Dinleyenler sözüne inanır, müslümansa İslâm'dan çıkar, kâfir ise zaten küfründe devam eder.
Halk çoğunlukla nefse uydukları, İslâm'ı yaşamak, emr-i ilâhî'yi tatbik etmek nefislerine zor geldiği için açık kapı aramaktadırlar. Onlar da halkın içindeki bu arzuları bildiklerinden dolayı halkın hoşuna giden fetvâları vererek ifsad ediyorlar, beşeriyeti peşlerinden sürüklemek istiyorlar. Şu kadar var ki kendilerine modern müslüman adını verenler bunların peşindedirler.

arifan yolcusu
13-11-2013, 11:29
konu güzel söylenecek çoook söz var ama ortada muhatap yok...
hakkımızı helal etmeyeceğiz...

fakiri
13-11-2013, 11:41
konu güzel söylenecek çoook söz var ama ortada muhatap yok...
hakkımızı helal etmeyeceğiz...

Muhatab yok diyerek Ömer Efendinin hayatta olmadığını söylemek istiyorsan, o hayatta iken neden söylemediniz sözlerinizi ?.. E o zaman kimsede hata arayamazsınız
... Şayet bizi muhatab kabul etme durumunuz olursa bu kez biz sorularınızı cevaplarız.
Ama, sizde eskiden beri bir "yerim dar !.." anlayışı olduğundan bu yazışmadan da bir sonuç alacağımızı hiç sanmıyorum.
İnşaAllah yanılırım...

fakiri
14-11-2013, 12:55
Bu Hitabımız Hakiki Müslümanlaradır:

Sakın meyüs olmayın, ümitsizliğe kapılmayın! Zira Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bu günlerin geleceğini çok evvel haber vermiştir. Bu gariplerin çıkacağını ve nihayeti de haber vermiştir. Kitabın tamamı tetkik edildiğinde bu husus açık olarak görülecektir.
Allah-u Teâlâ bu dini yeniden tazeleyeceğine göre, -bu da üç merdivenle başlıyor ve başlamıştır.- Karamsar olmayın, yalnız önünüzdeki çok şiddetli harpleri ve sıkıntıları da gözden uzak etmeyin! Telâşa kapılmayın, takdire râzı olun.
Kıyametin küçük alâmetlerinden çıkmayan kalmadı, hepsi çıktı, iş büyüklere kaldı.
Allah-u Teâlâ bizi kalemle cihad için, bölücü din düşmanlarını kalemle biçmek için ve bu kitapları yazmakla vazifelendirdi. Bu kitaplar bizden sonraki boşluğu Hazret-i Mehdi'ye ulaştıracak, ona köprü olacak, bunu böyle bilin.
Mehdi Hazretleri'ni ise kılıçla cihad etmek için gönderecek. Ömrü sırf cihadla geçecek. O bir şey yazmayacak, çünkü yazmaya vakti olmayacak. Bu kitapları okumakla aydınlanacak.
Nitekim Bediüzzaman Hazretleri:
"O zât, o tâifenin uzun tasdikatı ile yazdıkları eseri kendine hazır bir program yapacak." buyurmuşlardır. (Emirdağ Lâhikası. s: 259)
Hâtem'likle ıslahat başladı. Birinci ıslahat nurla, Hatem'likle olacak. Mehdi Hazretleri kılıçla ıslahat yapacağı gibi, İsa Aleyhisselâm da müslümanlarla hıristiyanlar arasında hakemlik yapacak ve Deccal'i öldürecek.
Bu üç vazife merdiven gibidir.
Rabbü'l-âlemîn bizi çektikten sonra Hazret-i Mehdi gelecek, bundan sonra o var. Kısa bir boşluktan sonra Hazret-i Mehdi ile Hazret-i İsa Aleyhisselâm iç içe gelecekler. Bu hayatı yaşayanlar bu hayat ile yaşıyor, bu hayatla meşgul oluyor. Onlar bu hayatta olacaklar ve bu hayatta ölecekler. Kavuşan kavuşacak, kavuşmayan kavuşmuş gibi olacak. Çünkü o hayatı yaşıyor. Gaye Allah!..
Binaenaleyh artık dünyanın şâşâsına dalmayın, nefsânî arzulara kapılmayın. Helâl lokma kazanmayı ve yemeyi, günlük geçinmeyi düşünün! Uzun bir ömür hayâline kapılmayın! Ebedî saadetinizi hazırlayın. Gün bugün, yarın ne olacağı belli değil, bunu size tavsiye ediyorum.
Bu nur çığır açıyor, karanlıkları deliyor. Bu çığır Mehdi Hazretleri'nin zamanına kadar gidecek. Nur da yayılacak, türemeler de türeyecek. Bunlar daima birbirine karşı olacaklar.
Bizim bu bölücülerle cihadımız, sanmayın ki küçük bir çarpışmadır. Bütün bölücülerle karşı karşıya gelmiş durumdayız. Nasipdar olan tenvir oluyor, nasibini alıyor. Nasibi olmayan görmüyor.
Bu devir müslümanların paramparça olduğu, bölücülerin her yeri işgal ettiği, saptırıcı imamların, ahir zaman âlimlerinin insanları Hakk yoldan uzaklaştırdığı ve imansızlık girdabına düşürdüğü bir devirdir. Dünya kurulduğundan beri böyle bir devir gelmiş değildir.
Maddecilik, dünyaya aşırı muhabbet gönülleri tutuşturmuş, medya insanların zihinlerini bulandırmış, felsefe fikirlerde kararsızlık husule getirmiş ve nice insanları imandan, İslâm'dan uzaklaştırmıştır.
Binaenaleyh ilk iman kurtarma cihadını Hatem-i veli başlatacak, onun ardından Hazret-i Mehdi ve Hazret-i İsa Aleyhisselâm gelecek ve bu cihadı tamamlayacaklar, birbirleriyle mütemmim olacaklar. Bu noktada üçü de birbirine bağlanıyor. Bu merdiven üçtür, üçü birdir.
Çünkü bu iman kurtarma cihadı, bu birinci merdivenden başladı. Hatem-i veli, Hazret-I Mehdi ve İsa Aleyhisselâm üçü de birbiri ardından geliyor. Birisi kalemle, birisi kılıçla, birisi ıslahatla vazifeli olacak. Her birinin vazifesi ayrı olacak.
Bundan sonra zaman daha da güçleşecek. İyi ve kötü âmirler gelecek. Hazret-i Mehdi ve Hazret-i İsa Aleyhisselâm zamanına kadar bir iyi bir kötü, bir iyi bir kötü gelecek. Ve bu bozukluk, en sonuncu olan Deccal'e kadar devam edecek. O çıktığı zaman ortalık büsbütün bozulacak.
Dünya kuruldu kurulalı böyle bir zaman gelmedi. Bundan daha beteri otuzuncu deccâl çıktığı zaman. Biz şimdi devr-i Deccâl'de yaşıyoruz.
"Hepsi de Allah'ın peygamberi olduğunu iddiâ eden otuza yakın yalancı deccaller türemedikçe kıyamet kopmaz." (Tirmizî)
Lâkin otuzuncu deccâl çıktığı zaman daha beter olacak. Bu da Hazret-i Mehdi, Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ın zamanına rast gelecek.
Harpler, zelzeleler, afatlar ile insanları yok edecek Cenâb-ı Hakk. İnsanlar birbirlerini yok edecek, memleketler harap olacak. Bitecek yani. Dünya ne yahudiye ne de Çinlilere kalacak. İslâm'a verecek amma insan kalmamış olacak. Fakir Elhamdülillâh bunu çok evvel söylemiştir.
Hakiki Deccal Amerika'dan çıkacak.
Hadis-i şerif'te Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyuruyorlar:
"Allah yahudileri de hezimete uğratacaktır. Artık Allah'ın yarattığı yaratıklardan arkasında bir yahudinin saklanıp da Allah'ın konuşturmayacağı hiçbir şey kalmayacaktır. 'Ey Allah'ın müslüman kulu! İşte bu bir yahudidir. Gel de onu öldür!' demeyen ne bir taş, ne bir ağaç, ne bir duvar, ne de bir hayvan olacaktır. (Yalnız Gargad ağacı bu hükmün dışındadır. Çünkü bu ağaç onların ağaçlarındandır, konuşmayacaktır.)" (İbn-i Mâce: 4077)
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edilen diğer bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:
"Müslümanlarla yahudiler harbetmedikçe kıyamet kopmaz. Müslümanlar onları öyle bir öldürecekler ki, hatta yahudi taşın ve ağacın arkasına saklanacak, taş veya ağaç da: 'Ey müslüman, ey Allah'ın kulu! Şu arkamdaki yahudidir, hemen gel de onu öldür!' diyecektir. Yalnız Ğargad ağacı bunu demeyecek, çünkü o yahudilerin ağacıdır." (Müslim: 2922)
Allah-u âlem yahudiler Mekke-i mükerreme'ye ve Medine-i münevvere'ye giremeyecek, Medine-i münevvere'ye nötron bombası atsalar gerek. Amma onlar, amma Çinliler. Bütün halk ölecek. Bundan değil müslümanlar, bütün küffar halkı da rahatsız olacak.
Sonra Allah-u Teâlâ onların öldürülmesini murad ettiği zaman, küffar memleketine sığınmış bir yahudiyi dahi ikrah ettikleri için haber verecekler. Yalnız Amerika haber vermeyecek, çünkü Amerika onlardandır.
Ve bugünler çok yakın, çok yakın. Ben 80 yaşımda olduğuma kendim inanamıyorum. Bütün bu hadiselerin oluşu, bitişi 40 sene sürecek. Demek istiyoruz ki, bundan sonra harpler var, darpler var, üzüntüler var, sıkıntılar var, hüzünlü seneler var.
Mühim hadiseler olacak, mühim hadiseler doğacak ve büyük kanamalar olacak. Vakit bekleniyor. Ne zaman? O bilir. Allah'u-âlem doğacak hadiseler çok kan dökülmesine vesile olur.
Ben dünyayı harap olmuş bir ev olarak görüyorum. Ne zaman çöktürecek, onu O bilir.
Bu isyan cezasız kalmaz, vakit geldi. Allah'ım beterinden korusun. Bakalım Allah-u Teâlâ ne gösterecek.
İsrail demek, Amerika demek, Amerika demek, hıristiyan âlemi demek.
Amerika demek yahudi demek, yahudi demek Amerika demek.
Bütün dünya bunlardan ikrah etti. Müslümanların cezaları var, cezalarını çekiyorlar. Müslümanların cezası bitince onların cezası başlayacak.
Amerika'nın daha bu bölgede işi var. Irak'tan sonra sırada; İran, Suudi Arabistan, Mısır var. İşte dünya böyle tutuşacak.
Amerika dört devleti gözüne kestirdi; Irak, İran, Suudi Arabistan ve Mısır.
Amerika'nın bütün gayesi petrolü elde etmek, dünyayı elde tutmak. Ondan sonra büyük bir patlak verecek, dünya kaynayacak.
Allah'ımız sonumuzu hayırlı etsin.
Her şey tezahür ediyor artık, belki gitme vaktim yaklaştıysa tezahür ediyor ve bunlar böyle çıkıyor, her şey bilinsin isteniyor.
Gün bugün yarını O bilir, ve demiştim, "Allah'ım! bana o günleri gösterme!" Çok karanlık günler var, seyirci kalacağız, takdir ne ise onu seyredeceğiz.
Hazret-i Allah'a sımsıkı sığınmamız lâzım. Önümüzdeki hadisatı beklememiz lâzım. Önümüzde çok sert günler var, çok karanlık günler var.
Tedbirli olmalı, Hazret-i Allah'a yönelik olmalı, Kelime-i Tevhid'le çok meşgul olmamız lâzım. Kelime-i Tevhid üzerinde olalım ve orada ölelim.

fakiri
15-11-2013, 10:21
İrşad ve İkaz:


Hadis-i şerif'lerden ve Ashâb-ı kiram'ın rivayetlerinden anlaşıldığı üzere "Kıyamet Alâmetleri bahsi" Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in tebliğ ve irşad vazifesinin bir parçasıdır.
Hatta bir rivayete göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir gün -gün boyu- ashâbına kıyamet alâmetlerini anlatmıştır.
Amr bin Ahtab -radiyallahu anh-den şöyle rivayet edilmiştir:
"Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bir gün bize sabah namazını kıldırdı ve minbere çıkarak tâ öğle vakti girinceye kadar bize hitap etti. Sonra minberden inip namaz kıldırdı. Tekrar minbere çıkıp ikindi vakti girinceye kadar bize hitap etti. Sonra inerek namaz kıldırdı. Sonra tekrar minbere çıktı ve bize güneş batıncaya kadar konuştu. Olmuş ve olacak her şeyi bize haber verdi. Bunları en iyi bilenimiz, en belleyişli olanımızdır." (Müslim: 2892)
Abdullah bin Ömer -radiyallahu anhümâ-dan rivayet edilmiştir:
"Resulullah Aleyhisselâm Vedâ Haccı sırasında bir ara: "İnsanlar susup dinlesin" buyurduktan sonra hamd ve senâda bulundu, akabinde Mesih ve Deccal'den uzun uzun söz etti:
"Allah'ın gönderdiği her peygamber, ümmetini onunla korkuttu. Nuh Aleyhisselâm ümmetini onunla korkuttu, ondan sonra gelen peygamberler de korkuttular.
O sizin aranızdan çıkacak. Onun hâli sizden gizli kalmayacak. Rabb'inizin tek gözlü olmadığı size gizli değildir. O ise sağ gözü kör birisidir. Onun gözü dışa fırlamış üzüm danesi gibidir." (Buhârî. Fiten 17 - Müslim: 169)
Ashâb-ı kiram Hazerâtı'nın devrinde küçük çocuklara Deccal bilgisi verildiği rivayet edilmektedir.
Allah-u Teâlâ'nın peygamberlerine bu vazifeyi vermesi kıyamet alâmetleri bahsinin irşad vazifesinin bir parçası olduğunun en büyük delilidir.
Allah-u Teâlâ peygamberlerine bu vazifeyi verdiği gibi son peygamber Muhammed Aleyhisselâm'ın varislerine de bu vazifeyi vermiştir. "Emr-i bil maruf, nehy-i anil münker" vazifesi tevdi edilen ümmet bu ümmettir.
Bu afatların gölgesi iyice üzerimize düştüğü şu günlerde bu irşadı kimse yapmıyor.
Biz ise elimizden geldiği kadar halkı uyandırmaya çalışıyoruz, bu Hadis-i şerif'leri hatırlatıyoruz. Bu hususta "Kıyamet ve Alâmetleri", "İnsan Dünya ve Ahiret" ismiyle kitaplar yazdık. Daha önce de dergilerimizde yayınladık.
Ey Müslüman! Bunlar tedirgin etmek için değil, tedbire sevketmek için, hazırlık yapman için anlatılıyor.
Görülüyor ki; kıyamet alâmetleri beliriyor. Ne zaman fırtına kopacağını Yaratan bilir, fakat sığınmamız faydalıdır.
Yavaş yavaş karışacak, yavaş yavaş kaynayacak, sonra patlayacak ve dünya ateş alacak.
Böyle böyle kaynayacak, dünya ateşe verilecek, hüküm O'nundur. Denmişti ki; dünya öyle bir hale gelmiş ki, eskimiş eve benziyor, yıkıldı yıkılacak. Çünkü vakit geldi, dünyanın ömrü bitti, nihayetindeyiz. Amma afatla, amma harple dünya alabora olacak.
Elde fırsat, dilde ruhsat varken günün değil, saatin değerini vermek lâzım. Artık yıkım devri başlamıştır.
Halk artık azabı hak etti. Bu azgınlığa karşı bu beklenir artık. Ne zaman kopacak diye bakılıyor. Çok şiddetli harpler olacak. Allah'ım ateşlerini birbirine ver diyorum. Zaman gelecek ne petrol kalacak, ne teyyaresi kalacak! Hiçbir şey kalmayacak. Eski zamana döneceğiz.
Her şey beklenir, "Yıkacağım" buyuruyor. Murat ettiğini yapar. Çünkü insanlar azdı ve hak etti.
Bizim zamanımız öyle bir zaman ki yazıların yazılması ile beşeriyet bu kitaplardan istifade edecek.
"O çiçek misâli baharda açar, meyveleri güzün toplanır."
Bundan sonra kıyamete kadar böyle bir kitap gelmeyecek, beşeriyetin bu kitaplardan istifade edeceğini ifşa ediyorlar.
Benim ümidim Allah-u Teâlâ bu gemiyi batırmayacak. Bunun sebebi; Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'i iki defa Türk kıyafetiyle gördüm. Anladım ki Allah-u Teâlâ'nın Türkiye'ye bir nazarı, bir lütfu var; onun hürmetine Allah-u Teâlâ bu gemiyi batırmayacak. Her ne kadar batırmak istedilerse de Allah-u Teâlâ bu gemiyi batırmayacak, yüzdürecek. Deniz altı batıyor amma dilediği zaman su yüzeyine çıkıyor. Biz bunlarla çok meşgul olmak zorundayız.
Ömrü olan kısa zamanda çok şey görecek, "Yevmü'l-beter" denmiş, bitmiş.
Bu gelecek dalga Allah'u-âlem çok büyük dalga, O dilediğini korur, tabi ki size de her şey anlatılmıyor. Allah'ım korusun, Allah'ım korusun, Rabb'im korusun. Allah'a emanet... Takdir ne ise o olur. Hazret-i Allah'a yönelik olmak lâzım, bakalım bu afat bu dalga kimi alır, kimi bırakır, onu Yaratan bilir.
Çok vahim hadiseler olabilir, fakat O dilediğini korur.
Müslüman tedbirli olmalıdır.
Bugün akıllı olan kimse Hazret-i Allah'a sığınmalıdır. İbadet ve taat ile Allah-u Teâlâ'nın hıfz-ı himâyesini talep etmelidir.
Bugün Hazret-i Allah'a sığınma günüdür. Yarın ne olacağını bilmiyoruz. Çünkü o sığınmanın sayesinde, halkın sıkıntılı, telaşlı olduğu zamanda dilerse O seni kurtarır. Zira bu isyan cezasız kalmaz.
Bir Hadis-i şerif'te şöyle buyuruluyor:
"Dünyanın geniş vakitlerinde, (yani sıhhat ve servet, asayiş ve emniyet gibi istirahat sebepleri mükemmel olduğu bir zamanda) Cenâb-ı Hakk'a ibadet ve taat ile kendini takdim et ki, muzayakalı (sıkıntılı, kargaşalı) bir zamanda seni lütfu ile yâd buyursun." (Ahmed bin Hanbel)
O gün gelmeden önce tevbe edip Allah-u Teâlâ'ya ve Resulullah Aleyhisselâm'a yönelenlere ne mutlu! O dilediğini dilediği şekilde kurtarır. Bu gibi kimselerin dünyası saadet, ahireti selâmet olur. Çünkü o Hakk ile idi, halk ile değil.
Hazret-i Allah'a yönelelim, bize O yeter! Kalsak yolunda, gitsek yolunda ölelim inşaallah. Bizim için fayda getirecek budur: Yolunda olalım, yolunda ölelim.
Allah-u Teâlâ'ya yönelmekten daha güzel bir kale olmaz, O'nun kalesinin harici boşluktur. O kalesine kimi aldıysa hayat vardır, hem de hayat-ı ebediye vardır. Bu bir ikazdır, hatırlatmadır, yöneltmedir. O dilediğine hidayet verir. Dilerse O her felâketten kurtarır.
Kitapları daima okuyun ve böylece bu devirleri aşmaya bakın!
Ey kardeş! Sakın ilâhi hükümleri arkaya atıp, nefis arzusunun peşinden gidenlerden olma. Öğüt ve nasihatten fayda gören müminler sınıfına dahil ol!
Hazret-i Allah ve Resulullah'a gönülden bağlı ol. İbadet ve taata devam et. Mahviyyetten ve hiçlikten ayrılma. Yolu bunlarla alın... Ölçü budur.
Hazret-i Allah kendisine yönelen, ibadet eden kulunu seviyor.
Namazla, ibadetle, zikirle, fikirle, salât-ü selâmla çok meşgul olalım. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in günlük sığınma duâlarını okuyalım...
Dünyaya değil, ahirete özenin. Dünyada özenilecek yer yok. Hele şimdiden sonra ne harpler, ne felâketler var...

Manen tedbir almak bu kadar mühim olduğu gibi madden de tedbirli olmak lâzımdır. Zira hayatı idame ettirebilmek için lüzumlu temel ihtiyaçlardan mahrum kalmak da büyük bir tehlikedir.
Kuraklık tehlikesi var, harp tehlikesi var.
Hazret-i Mehdi'nin zuhurunu ve alâmetlerini anlatan bir Hadis-i şerif'lerine Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle başlamışlardır:
"Ticaret ve yolların kesildiği ve fitnelerin çoğaldığı zaman ..." (İmam-ı Süyûtî)
Görüyorsunuz petrolümüz dışarıdan, gazımız dışarıdan geliyor. Gıda ihtiyacımızı bile dışarıdan temin etmeye başladık. Ufacık bir harpte bile geçici de olsa büyük sıkıntılar yaşama ihtimali var. Büyük pahalılıklar yaşanma ihtimali var. Geçtiğimiz yıllarda, Rusya bir hafta gazı kestiği için Ukrayna ve birçok ülke kışın ortasında soğukta kaldı. Avrupa çok sıkıntı çekti. Buna kezâ buğdayda, pirinçte dışa bağımlı hâle geldik. Hayvancılık, tarım bitti. Tarım ürünü tohumlarının tamamına yakını ithal ediliyor.
Öyle günler gelecek ki, parayla bile olsa yiyecek bulamama durumları olacak.
Japonya depreminde halk marketlerdeki bütün malları bir günde topladı, bitirdi. Arabalar işlemedi.
Gün gelecek hiçbir şey işlemeyecek. Benzin yok, araba yok, dünyanın rotası bozulacak eski günlere dönülecek, petrol olmayacak, uçak, araba olmayacak, hiçbir şey işlemeyecek, gemiler yelkene dönecek.
Hadis-i şerif'lerde Ye'cüc ve Me'cüc kavminin istilâsı anlatılırken Resulullah Aleyhisselâm bir yerinde şöyle buyurmuşlardır:
"İsa Aleyhisselâm ve ashâbı Tûr dağında mahsur kalacaklar. Öyle ki muhasaranın şiddetinden o gün bir öküz başı, onlardan her biri için bugünkü paranızla yüz dinardan daha hayırlı olacak." (Müslim: 2937 - İbn-i Mâce: 4075)
Binaenaleyh her türlü tedbiri almak lâzımdır. Erzak olsun, ısınma, aydınlanma ihtiyaçları olsun, buna mümasil her türlü tedbiri almakta fayda var.
Allah'u-âlem ateş sardığı zaman her tarafı saracak. Âyet-i kerime zuhur edince hiç kalmayacak. Bu silâhlarla çok az insan kalacak. Yalnız cephe değil, cephenin gerisindeki de gidiyor. Bir atom bombası Japonya'yı mahvetti. Amma şimdi herkeste o bomba var. Herkes birbirine attığı zaman her taraf dümdüz olur. Hüküm O'nundur. O ne isterse O'nu yapar.
Harp mazallah yalnız askere değil, sivile de dokunur, onun için yiyecek içecek için çok tedarikli olmak lâzım. Allah-u Teâlâ'nın dediği olur amma önümüzdeki harpler şiddetli.
Para da böyle. Bugün değeri çok, yarın bir bakmışsın kâğıt parçası. Amma altın öyle değil. Para pul, altın külçe olur.
İktisatlı yaşa, senin ne yediğini kimse görmez. Önümüzde Allah'u-âlem karanlık günler var. O karanlık günlerde yaşayabilmek için şimdiden tedbir almak lâzım. Çocuklarınızı ona göre idame edin, sakın ellerine fazla para vermeyin, çocuk israfa alışır.

fakiri
21-11-2013, 12:13
Tevbe ve İstiğfar:


İnsanoğlu aciz ve zayıf yaratılmıştır. Günah ve hata işlemekten kendisini alamaz. Ancak bu günah ve hatalar; tevbe edilmez, Hazret-i Allah'tan af ve istiğfar dilenmez ise dünyada belâ ve musibetlere, ahirette ise cehennem azabına sebep olur.
Zaman zaman toplumlar arasında bir takım âfâkî felâketler zuhura gelir. Bütün bunlar fertlerin birer cezası mesabesindedir.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurmaktadır:
"Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. O yine de çoğunu affeder." (Şûrâ: 30)
Bu Âyet-i kerime'ye göre, kula isabet eden bütün felâket ve musibetler kendi günahları sebebiyledir.
"İşte bu, ellerinizin yapıp öne sürdüğü işler yüzündendir. Yoksa Allah kullarına zulmetmez." (Enfâl: 51)
Hiç kimseyi günahsız olarak cezalandırmaz.
Hadis-i şerif'te şöyle buyuruluyor:
"İnsanlar günahları çoğalmadıkça helâk olmayacaklardır." (Ebu Dâvud)
Günahkâr ve isyankârlara ne kadar zaman tanınırsa tanınsın, günaha devam ederler ve tevbe etmezlerse sonunda o geniş rahmetten yoksun, o azaba mahkûm olurlar.
Nitekim Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz de Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuşlardır:
"Bir kul işlemiş olduğu günah sebebiyle rızıktan mahrum edilir." (İbn-i Mâce)
Günah böyle bir şeydir.
"Zamanınızdan şikâyetinize sebep olan şeyler, amellerinizin bozukluğundandır." (Beyhaki)
Evimizde, ailemizde, içinde yaşadığımız toplulukta, memleketimizde yaşadığımız sıkıntılar, ibtilâlar ve şikayetlerin asıl sebebi kendi amelimizin bozukluğu değil midir?
"Ahlâksızlık memleket için çok büyük bir afat, çok korkunç... Fâiz ve fuhuş memleketi yakar götürür..."
Bu musibet ve hastalıkların tedavisi, ilâhi mağfiret ve bereketin celbi istiğfar ile mümkündür.
Allah-u Teâlâ Afüvv'dür, affı çok boldur, günahları çokça bağışlar. Engin merhameti ile günahlardan pişmanlık duyanları affeder. Günahların izlerini tamamen yok eder, Kiramen kâtibîn meleklerinin kayıtlarını sildirir. Kıyamet günü bu günahlardan dolayı hesap sormaz, mahçup olmasınlar diye kullarına unutturur, günah yerine sevap yazar.
Affı sever, af edeni affı ile kuşatır.
"Allah tevbe edenleri sever." (Bakara: 222)
O halde bu sevgiye nail olabilmek için gayret edelim.
Hazret-i Allah'ın sevmesi ne büyük nimet...

"En büyük tedbir Hazret-i Allah'a yönelmektir. Sonra da verdiği aklı kullanmaktır.
Her hususta Hazret-i Allah'a yönelmek, ağlamak ve korkmak lâzımdır. O, niyet-i halis, azmi çok ve Hazret-i Allah'a yöneleni destekler."

"Uyan be kardeş! Bu musibetler bizim için bir ihtardır. Yarın ne göndereceğini yine Allah-u Teâlâ bilir.
Ve fakat muhakkak ki isyan cezasız kalmaz, bu kati bir gerçektir. Bunu böyle bilin.
Şimdi en şiddetli fitnelerin içindeyiz, gaye Hakk'a bağlanmak, rızâ adımlarını atmaya çalışmak, yılmamak, hiç durmamak. Çünkü küçücük bir ömrümüz var, büyük bir hayat-ı ebediye var. Ömür kısa, yol uzun, fitne çok büyük.
Bir insanın son durağı nihayet ölümdür, kabirdir. Gerçek hayat ölümden sonra başlar. Ya ebedî saâdet, yahut da ebedî felâket.
Bunlar bir hatırlatmadır, uyandırmadır. Nasibi olan hidayete mazhar olur, uyanır, tevbe eder, Hazret-i Allah'a yönelir. Ve fakat ruhu ölmüş olanların imanları yok ki hidayete ersin."

Resulullah Aleyhisselâm "Artık bırak halkı, halk tabakasını bırak kendini kurtarmaya bak." buyurdu. Halk sarhoş, gidiyor. Ama çok ağıra, çok pahalıya mal oluyor.
Bu millet; kimisi maçta, kimisi taçta kimisi menfaatte. Ama içeriye bak Hazret-i Allah'a dair hiçbir şey yok.
Onun için bu boşlukta düşman da oynuyor, şeytan da oynuyor.
Binaenaleyh o zaman gelmiş ki "Halk tabakasını bırak" buyuruluyor, çünkü halk dediğim gibi ya siyasette, ya sporda, ya malda... Kendi aleminde yani. Ya taçta, ya maçta...
Halkın gafleti işlerin daha kötüye gitmesine sebep oluyor. Herkes günlük menfaatinin derdinde, kendisine hoş geleni beğenmiş, Hazret-i Allah'ın hoş görmediğini hoş görmüş, O'nun hükmü yerine dünyaya meyletmiş.
İşlerin gidişatını gördükçe din ve vatan namına çok üzülüyorum. Ancak Hazret-i Allah kimseye bırakmayacak. Biz yapacağımızı yaptık. Halk uyarıldı.
"Ya'lemu mâ-beyne eydîhim. Ey her şeyi bilen, hakikati bilen Allah'ım! Sana havale ediyorum." dedik ve Allah'a havale ettik.
Çünkü "O kulların işlediklerini ve işleyeceklerini de bilir." (Bakara: 255)
İnsanın imandan kayması, sapması an meselesi.
Cenâb-ı Hakk'ın hükmünü bıraktı, kendi reyini beğendi; gitti. Allah korusun!
Öldükten sonra herkes uyanacak, mühim olan ölmeden uyanmak. Kurtulmak için.
O kadar ikaz ettik, "Kendi zannınızı yürütmeyin, hükm-ü ilâhiye bakın, kendi reyinizi beğenmeyin, desteklemeyin!" dedik. Dinleyen dinledi, dinlemeyen "Uydum kalabalığa..." Ee... Kalabalığa uydun, gittin!
Kalabalığa uyanların durumu şudur:
"Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak olursan, onlar seni Allah'ın yolundan saptırırlar. Onlar sadece zanna uyarlar ve yalandan başka söz de söylemezler." (En'am: 116)
İçinde bulunduğumuz bu ahir zamanda durum çok daha vahimdir.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuştur:
"İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki, öldürme ve zorbalıktan başka yolla devlet idaresine sahip olunamayacaktır. Gasp ve cimrilikten başka yolla zenginliğe, dinden çıkma ve nefsânî duygulara tâbi olmaktan başka yolla da (diğer insanların) sevgisine ulaşılmayacaktır. Kim bu zamana ulaşır ve zengin olması mümkünken fakirliğe sabreder, sevgilerini kazanma mümkünken nefretlerine sabrederse, aziz (onurlu haysiyetli) olmaya gücü yeterken zillete sabrederse, Allah o kuluna beni tasdik eden elli sıddık sevabı verecektir." (Tahavî)
Öyle bir zaman ki, kurtulmak neredeyse mümkün değil, ancak kurtardıklarının da faziletini kavramak mümkün değil. Yani bu kadar zor, bu zorluğa göre de bu derece kıymetli. Sayıları da o kadar az, hatta azın da azı!
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz diğer bir Hadis-i şerif'lerinde ise buyururlar ki:
"Garipler SAYILARI PEK AZ olan sâlih kişilerdir. Bu kişiler sâlih olmayan bir topluluk içinde yaşarlar. Yaşadıkları bu topluluk içinde kendilerini seven az, buğz eden ise çoktur." (Ahmed bin Hanbel)
İşte öyle bir zaman ki, sâlih bir kimse içinde bulunduğu toplumda sevilmiyor. Dünya bütün cazibesi ile önlerinde durduğu halde, fakirliğe sabrediyorlar; halkın sevgisini kazanmak çok kolay olduğu halde, nefretlerine sabrediyorlar; itibarlı olmak imkânı varken, zillete sabrediyorlar. Zira zenginlik gasp ile, cimrilik ile, faize bulaşmak ile mümkün; insanların sevgisi dinden çıkma ve nefsanî duygulara tâbi olmakla mümkün; itibar sahte kahramanları desteklemekle mümkün.
Herkes tercihine göre ecrini alacak. Dünyalık için dinden çıkmaya rıza göstermek ne kadar kötü bir alış-veriştir.
Ey kardeş! Bu zillete, bu nefrete, bu fakirliğe sabretmek nefse çok ağır geliyor. Ancak dünya hayatı aldatıcı bir zevkten başka nedir ki?
"İyi bilin ki dünya hayatı bir oyun, bir eğlence, bir süstür. Aranızda övünme ve daha çok mal ve evlât sahibi olmak isteğinden ibarettir. Bu, tıpkı bir yağmur gibidir ki, bitirdiği şeyler ekicilerin hoşuna gider. Sonra o bitki kurur, sapsarı olduğu görülür, sonra çer çöp olur. İşte hayatı bu şekilde olan kimse için ahirette şiddetli azap, müminler için ise, Allah'ın mağfireti ve rızâsı vardır. Dünya hayatı insanı oyalayan aldatıcı bir zevkten başka bir şey değildir." (Hadîd: 20)

fakiri
28-11-2013, 20:03
Hazret-i Mehdi'nin Teşrifi ve Vazifesi:
Mehdi Aleyhisselâm hakkında çok sayıda Hadis-i şerif nakledilmiştir. Âlimler bunu mütevatir kabul eder. Resulullah Aleyhisselâm'dan beri, "Müslümanların kâffesi", ahir zamanda, Ehl-i Beyt'e mensup bir zâtın çıkıp dini güçlendireceğine, adaleti hâkim kılacağına, müslümanların ona tâbi olup İslâm beldelerinde hâkimiyet kuracağına, bu kimseye Mehdi deneceğine inanmış ve gelmesini beklemektedirler.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz onun mutlaka geleceğine dair Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyuruyorlar:
"Kıyametin kopmasına bir gün bile kalsa, Allah-u Teâlâ o günü uzatarak benim soyumdan bir kişi gönderecektir. Adı adımın, babasının adı babamın adının aynısı olacak, zulüm ve zorbalık altında inleyen yeryüzünü huzur ve adaletle dolduracaktır." (Ebu Dâvud, Tirmizî)
Mehdi Aleyhisselâm'ın Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in neslinden geleceğini ve yeryüzünü adaletle dolduracağını bu Hadis-i şerif haber veriyor.
Nice asırlardan sonra Allah-u Teâlâ, Hatem-î nebi Muhammed Aleyhisselâm'ın ümmetinden ve kendi neslinden bir kurtarıcı gönderecek ve dünyaya malik olacaktır.
"Yeryüzünde dört kişi malik olmuştur. İkisi mümin, ikisi kafirdir. Müminler, Zülkarneyn ve Süleyman Aleyhisselâm, kâfirler ise Nemrud ve Buhtunnasr'dır. Beşinci olarak Ehl-i Beytim'den birisi gelecek ve o da dünyaya mâlik olacaktır." (İmâm-ı Suyûtî)
İşte o zât-ı âlî Mehdi Aleyhisselâm; Şeriat-ı mutahhara'nın emir ve hükümlerine, Tarikât-ı münevvere'nin edep ve erkânına harfiyyen riayet edecektir. Allah-u Teâlâ'nın ahkâm-ı ilâhi'sini, Resul-i Ekrem -sallalahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in Sünnet-i seniyye'sini yaşayacak ve yaşatacaktır.
"O zât insanlar içerisinde Peygamber'in -sallallahu aleyhi ve sellem- sünneti ile amel eder. İslâm yeryüzüne tam mânâsı ile yerleşir. Yeryüzünde yedi sene kalır, sonra vefat eder ve müslümanlar onun üzerine namaz kılarlar." (Ebû Dâvud: 4286)
O kendisini bile bilmiyor. Amma vakti gelince hem kendisini bilecek, hem de halk onu tanıyacak. Bu işler vakte saate bağlıdır.
O daha kendisinin Mehdi olduğunu bilmezken, zamanı gelince Allah-u Teâlâ onu seçecek, çekecek, vazifelendirecek ve bizzat kendisi destekleyecek. Cenâb-ı Hakk onu bir gecede olgunlaştıracaktır.
Nitekim Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde bu hususta şöyle buyurmuşlardır:
"Mehdi bizden, ehl-i beyt'imizdendir. Allah onu bir gecede ıslah eder." (İbn-i Mâce: 4085)
"Mehdi'nin çıkış yeri Medine'dir, peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-in Ehl-i beyt'indendir." (İmam-ı Süyutî)
•
"Biz onun Hicaz'da olduğunu, orada hangi şehirde olduğunu çok iyi biliyoruz. Anne babası da onu biliyorlar."
(Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri, seneler evvel Mehdi Hazretleri doğduğu zaman iki tane akîka kurbanı kesmişlerdi.)
•
Hazret-i Mehdi Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in sülalesinden ve Hazret-i Fâtıma -radiyallahu anhâ- Vâlidemiz'in aslındandır.
Diğer birçok Hadis-i şerif'lerde hülâsâ olarak; "Cihadı başlattığı zaman kırk yaşlarında olacağı, vasıfları, cennetle müjdelendiği, çıkışından ümitlerin kesildiği bir anda çıkacağı, zuhur şekli, o devirde İslâm'ın yeryüzüne tam mânâsı ile hâkim olacağı, benzeri görülmedik bir refah olacağı, insanlar tarafından çok sevileceği ve İsa Aleyhisselâm ile buluşacakları..." beyan buyurulmaktadır.
Hicaz bölgesinde de çok büyük kargaşalık olacak.
Büyük bir şaşkınlık ve boşluk içinde iken, Allah-u Teâlâ müslümanları toparlamak, şaşkınlığı önlemek için Mehdi Hazretleri'ni gönderecek. Çok büyük harplerden ve felâketlerden sonra Hicaz'da vazifeye başlayacak, adaleti ile hükmedecek.
Allah-u Teâlâ mülkünü ne bu zâlimlerin arzusuna bırakacak, ne de gelecek olan âlim ve âdil olanlara bırakacak.
Cebrail Aleyhisselâm sağ yanında, Mikâil Aleyhisselâm sol yanında olacak, Allah-u Teâlâ'nın emri üzere fütuhata başlayacak.
İsmail Hakkı Bursevî -kuddise sırruh- Hazretleri "Tuhfe-i Aliyye" isimli eserinin "Beklenen Mehdi Hakkında" adlı bölümünde Mehdi Hazretleri'nin Hazret-i Ali -kerremallahu veche- ve Hâtem-i veli'nin rûhâniyeti ile icraat yapacağını beyan buyurmaktadır:
"Beklenen Muhammed Mehdi dahi muhtaçtır ve onun yeryüzünde kalma süresi vezirlerinin sayısı kadardır. Velâkin vüzerâsında ihtilâf ettiler. Üstün olan görüşe göre vezirleri dokuz olup, yedisi cismânî ve ikisi rûhânî olmaktır.
Cismânîden murad Ashâb-ı Kehf ve rûhanîden kastedilen ise rûhaniyyet-i Murtazâ -kerremallahu veche-dir ve rûhâniyyet-i Hatm-i Evliyâ'dır." (Tuhfe-i Aliyye. s. 229)
Cihada başladığında etrafında Bedir ashabının sayısı olan üç yüz on üç kadar askeri olacak ve ancak ihlas sahiplerini ordusuna alacaktır.
Allah-u Teâlâ Hazret-i Mehdi'yi Ümmet-i Muhammed'in başına dirayetli bir kumandan olarak gönderecek. Bu zât-ı muhterem doğrudan doğruya Resulullah Aleyhisselâm'ın vekâletini taşıyacak, onun icraatı gibi yepyeni bir icraat yapacak. Onun izinden yürüyecek, onun gibi Din-i Mübin'in icaplarını uygulayacak ve din-i İslâm'ı taptaze bir hale getirecek. Garip duruma düşen İslâm'ı gariplikten kurtaracak. İhyâ etmedik sünnet, kaldırmadık bid'at bırakmayacak. Çünkü bunun için gönderilecek.
Allah-u Teâlâ onu muzaffer edecek. Ona öyle bir azamet verecek ki, karşısına çıkan her kuvveti devirecek. Allah-u Teâlâ'nın ezelden nasip ettiği kadar mücadele edecek. Yeryüzünün muhtelif yerlerinden gelen taraftarları toplanacaklar, fütuhatı tâ Amerika'ya kadar uzanacak, beldeler onun emrine girecek. Zâlimlerin zulmü olduğu gibi, o da geldiği zaman yeryüzünü adaletle dolduracak.
Ümmet-i Muhammed'den memnun olmadık hiçbir fert kalmayacaktır. Yer ve gök sakinleri ondan râzı oldukları gibi; havadaki kuşlar, denizdeki balıklar, ormandaki yırtıcı hayvanlar bile memnunluk duyacaklar. Ömürler uzayacak, emanetler yerine teslim edilecek. Yeryüzü emniyet ve sükun bulacak.
İyi ve kötü bütün insanlar onun zamanında görülmemiş bir nimete boğulacaklar. Gökten bol bol yağmur yağacak, yerlerde bereket artacak. Bütün ülkeler kapılarını ona açacaklar. Her taraftan, arıların kovanlarına gelip beylerine sığındığı gibi, ona gelip sığınacaklar.
Mehdi Hazretleri zuhur ettiği zaman, ona en çok buğz eden ve karşı gelen, imansız imamlarla türemeleri olacak. İmanları yok çünkü, imamları var imanları yok.
İşte Mehdi Hazretleri o zamanki fukaha ile, o zamanki imansız imamlarla da çarpışacak.
Ve biz şimdiden onu tarif ediyoruz. Nasibi olan bu hakiki imamı görür. Çıktığı zaman tereddütsüz biât edin.
Hadis-i şerif'te:
"İnsanların üzerine belâ üzerine belâ yağdığı ve onun çıkışından ümit kesildiği bir sırada Mekke'de zuhur eder." buyuruluyor. (İmam-ı Suyuti)
•
O çok büyük azametten, uzun bir fütuhattan, kendisine ve tâbi olanlara hakimiyet verildikten, en zirveye çıktıktan sonra; bu ruhsat ve bu hakimiyet elinden alınacak, bu sefer Allah-u Teâlâ Deccal'e ruhsat verecek, Deccal yeryüzünde hüküm sürmeye başlayacak.
Deccal de en zirveye çıktığında, Allah-u Teâlâ İsa Aleyhisselâm'ı gönderecek ve onu yok edecek.
Bu meyanda Ye'cüc ve Me'cüc yani Çinliler çıkacak. Çinliler de tam hakim olduklarını zannederlerken bir gecede helâk olacaklar.
Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"De ki: Ey mülkün sahibi Allah! Sen mülkü kime dilersen
ona verirsin. Kimden dilersen ondan alırsın. Kime dilersen ona izzet verirsin, yükseltirsin. Kime dilersen ona zillet verirsin, alçaltırsın. Hayır senin elindedir, sen her şeye kadirsin." (Âl-i imrân: 26)
Yani bu O'nun dilemesi ile ruhsatı iledir, sanmayın ki kuvvet iledir. Kuvvet ne bir milletle, ne bir millettedir, kuvvet ruhsattadır. Kâh ona veriyor, kâh ona veriyor. Amma dünyayı doldurduğu gibi boşaltacak, imar ettiği gibi yıkacak. Bu hususta iki kelime kullanıyoruz ve bu durum çok uzak değildir.
Dilediğinden alıyor, dilediğine veriyor... Kâdir-i mutlak yalnız O'dur. Kul bir mahluktur, hükümsüzdür. Kürsü'de O oturuyor. Akıllı kimse vakit geçirmeden Rabb'ine yönelir.
•
Hazret-i Mehdi'yi can-ü gönülden bekleyin, çıktığı zaman hiç tereddüt etmeden tâbi olun, amma sahtelere değil. O Mekke-i mükerreme'den çıkacak ve oradaki fetihlerden sonra bu tarafa gelecek. Siz ona tâbi olun, başkasına değil.
Şimdiden haber veriyoruz. Gerek İsa Aleyhisselâm ve gerekse Mehdi Resul Hazretleri teşrif ettiğinde hemen uyunuz. Bize inanan hemen uyar ve kurtulur, ebedi saâdete erer. İnanmayan uymaz ve dünyada hüsrana uğrar, ahirette de kendisini helâk etmiş olur.
Allah-u Teâlâ'nın öne sürmeyip itibar vermediğine itibar etmeyin.
Beklenen Mehdi'nin gelmesine daha var.

fakiri
29-11-2013, 18:36
"Şüphesiz Allah ve Melekleri Peygamber (Muhammed)e Çok Salât ve Senâ Ederler. Ey İman Edenler! Siz de Ona Salât-ü Selâm Getirin ve Tam Bir Teslimiyetle Gönülden Teslim Olun." (Ahzâb: 56)
"Ey Peygamber! Biz Seni Bir Şâhid, Bir Müjdeci, Bir Uyarıcı, Allah'ın İzniyle Allah'a Çağıran ve Nûr Saçan Bir Kandil Olarak Gönderdik." (Ahzâb: 45-46)
"O Kendiliğinden Konuşmamaktadır. Onun Konuşması, Ancak Kendisine Bildirilen Vahiyden Başka Bir Şey Değildir." (Necm: 3-4)


İslâm'mış Gibi Görünüp Din-i İslâm'a ve Müslümanlara En Büyük Darbeyi Vuran Vehhâbîler, Ehl-i Sünnet Olan Birçok İslâm Memleketini İfsad Ediyor!



Resulullah Aleyhisselâm'ı ve Sünnet-i seniyye'sini, hükümsüz hâle getirmeye çalışan Vehhâbîler;
Allah-u Teâlâ'nın nuru, âlemlerin gurur ve süruru Muhammed Aleyhisselâm'ın Sünnet-i seniyye'sini açıkça inkâr ettikleri gibi,
bizzat Allah-u Teâlâ tarafından seçilip övüldüğü halde, o Yüce Peygamberimiz'e yakışmayan şeyleri isnad etmişlerdir.
Onun yolundan sapan; kim olursa olsun, dinden sapmıştır, İslâm dâiresinden çıkmıştır.
Ölçü budur.
O öyle bir doğru yoldadır ki, Allah-u Teâlâ'nın nurundan bir nurdur.
Kendi nurundan nurunu yarattı, o nurdan mükevvenâtı donattı, Mirac-ı şerif'te Cebrâil Aleyhisselâm dahi bir adım atamadı,
o ise huzur-u İlâhî'de bulundu, onu nurundan yarattığı için o yanmadı.
Amma bu nurdan ayrılan, kim olursa olsun İslâm'dan ayrılmıştır.
Ey Vehhâbîler!
İşte siz de Allah-u Teâlâ'yı ve Resulullah Aleyhisselâm'ı bırakıp da İbn-i Teymiye'lere, İbn-i Abdulvehhab'lara mı uyuyorsunuz?
Gittiğiniz bu yol Allah-u Teâlâ'nın ve Resulullah'ın yolu değildir.




2001 yılının Ekim ayında Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Efendi Hazretleri'nin Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif'lerin nur ışığı ile Vehhâbîler'in içyüzünü ortaya koyan "İslâm Dini ve Vehhâbîlik Dini" isimli eseri neşredilmişti.
Vehhâbîler'in nerelerden küfre kaydıklarını, Allah-u Teâlâ'nın nurunu söndürmek için nasıl faaliyetlerde bulunduklarını öğrenmek isteyen müslüman kardeşlerimize bu kitabın mutlaka okunması gerektiğini hatırlatmakta fayda görüyoruz.
Ehemmiyetine binaen dergimize abone olan okuyucularımıza da bu kıymetli eseri hediye olarak veriyoruz.
Kendi beyanları ile: "Bizim beyanlarımız asla Ehl-i sünnet vel-cemaat olan Araplar'a değildir. Onlara saygı ve sevgimiz sonsuzdur... Zira ben de Arab'ım, Resulullah Aleyhisselâm'ın aslındanım ve onun yolundayım. Sözümüz Araplar'a değil, İslâm dininden çıkmış, dinini kurmuş Vehhâbîler'edir." buyurmuşlardır.

Bu vesile ile "Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Efendi Hazretleri'nin "Kalblerin Anahtarı" külliyatından olan "İslâm Dini ve Vehhâbîlik Dini" isimli kitabından derlenen mevzuyu arz ediyoruz:"
Mâlum olduğu üzere birçok din-i İslâm'dan çıkmış, yoldan sapmış fırkalar ve âlim geçinen câhiller, hususiyetle Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in nurunu karartmak isteyen Vehhâbîler türemiştir.
"Bâtılı hakkın yerine koymak için mücadele etmişlerdi." (Mümin: 5)
Âyet-i kerime'sinde buyurulduğu üzere Vehhâbî dinini yaymak için, Allah-u Teâlâ'nın dinini küfür püfüyle söndürmek için sinsi sinsi çalışmaktadırlar.
Resulullah Aleyhisselâm'ın Sünnet-i seniyye'sini açıkça inkâr ettikleri gibi; bizzat Allah-u Teâlâ tarafından seçilip övüldüğü halde, Zât-ı âlileri'ne yakışmayan şeyleri isnat etmektedirler.
Hiç şüphesiz ki İslâm dinine göre iman; Kelime-i Şehâdet'tir. Allah-u Teâlâ'nın varlığına, birliğine, Hazret-i Muhammed Aleyhisselâm'ın O'nun kulu ve peygamberi olduğuna ve onun Allah-u Teâlâ tarafından bize getirip tebliğ ettiği esas ve hükümlerin doğru ve gerçek olduğuna tereddüt etmeden kesin olarak inanmak demektir.
"Lâ ilâhe illâllah" demekle iman etmiş olmaz, "Muhammedün Resulullah" deyince iman etmiş olur.
Diyeceksiniz ki: "Biz de Kelime-i şehâdet getiriyoruz, bayrağımızda 'Lâ ilâhe illâllah Muhammedün Resulullah' yazıyor. Ezanda da bunu söylüyoruz." Amma siz isimde kaldınız. Bu bir perdedir, icraatınız ayrıdır. Siz kendi dininizi yürütmeye ve yaymaya çalışıyorsunuz, İslâm dinini değil. Yoldan çıktınız, hem saptınız, hem de beşeriyeti saptırıyorsunuz. Resulullah Aleyhisselâm'a selât-ü selâm getirmeyi, Sünnet-i seniyye'sini tatbik etmeyi şirk kabul ediyorsunuz. Allah-u Teâlâ ona itaat edilmesini emir buyurduğu halde, siz bu emr-i ilâhîyi reddediyorsunuz. İşte bu yüzden, doğru yolda olmadığınızı izah ve ispat edeceğiz.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:
"Allah katında din İslâm'dır." buyuruyor. (Âl-i imrân: 19)
Vehhâbîler ise İslâm dini'ni bırakmışlar, Vehhâbîlik dinini seçmişler, Resulullah Aleyhisselâm'ı da emirlerini de hükümsüz saymışlar, bundan ötürü de imandan kaymışlardır.
Onlar bu Âyet-i kerime'yi inkâr ediyorlar, Vehhâbîlik dinini esas tutuyorlar ve yaymaya çalışıyorlar. Bu bir gerçektir. İspatı işte bu Âyet-i kerime'dir.
Diğer Âyet-i kerime'sinde buyurur ki:
"Bu, dimdik ayakta duran bir dindir. Fakat insanların çoğu bilmezler." (Rûm: 30)
Bunlar dimdik ayakta duran dini hükümsüz hâle getirmek, kendi dinlerini ayakta tutmak istiyorlar. Alenen Hazret-i Allah'a ve dinine karşı geliyorlar.
Bir diğer Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurur:
"Kim İslâm'dan başka bir din ararsa, onunki katiyyen kabul edilmeyecek ve o ahirette kaybedenlerden olacaktır." (Âl-i imrân: 85)
Allah-u Teâlâ böyle ferman buyuruyor. Yani Allah katında Vehhâbîlik dininin kabul olmadığını açıklıyorum ve ispat ediyorum. Bunların kurdukları dini de, başka din kurucuların kurdukları dinleri de kabul etmediğini Allah-u Teâlâ ilân ederken, bunlar kime kabul ettirmeye çalışıyorlar?
Zira Hazret-i Kur'an Cebrâil Aleyhisselâm vasıtası ile Resulullah Aleyhisselâm'a indirildi. Şeriat sahibi yalnız odur. Onun şeriatı olduğuna göre, Allah-u Teâlâ'nın hükmünü ancak o tebliğ edebilir. Başka birisinin değiştirmesi, o dini sanki çalmış ve kendisine mâletmiş gibidir. Bir başkasının bunu kendisine mâletmesi küfürdür.
İlâhî hükümleri hükümsüz sayarak Resulullah Aleyhisselâm'ı aradan çıkarıp, sanki onlara nâzil oluyormuş gibi göstermek, Allah-u Teâlâ'ya ve Resulullah Aleyhisselâm'a karşı gelmektir. Bu büyük bir şirk değil midir? Bunu yapan müşrik değil midir?
Her ne kadar Allah-u Teâlâ'ya itaat ettik diyorlarsa da;
"Onların çoğu Allah'a iman etmişler, fakat müşrik olarak yaşarlar." (Yusuf: 106)
Âyet-i kerime'sinde beyan buyurulduğu üzere böyle yaşadıklarından kendilerinin de haberi yok, onlara tapanların da haberi yok.
Bu Âyet-i kerime'de Allah-u Teâlâ onları müşrik olarak bize tanıtıyor. Kendilerini müslüman olarak göstermeye çalışıyorlar.
Âyet-i kerime'sinde ise:
"Onların kalpleri iman etmedi." buyuruyor. (Mâide: 41)
Kurulmuş bir dini hazır almak kolaylarına gitti. Bu ise bir şirktir, bunu yapan müşriktir.
Dili ile inandıklarını söyleyip de kalbi ile tasdik etmeyenler hakkında Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurmaktadır:
"Bedevîler: 'İman ettik!' dediler. De ki: 'Siz iman etmediniz, bâri 'Müslüman olduk!' deyin. İman henüz kalplerinize yerleşmedi." (Hucurât: 14)
Mümin olmak için, imanın kalbe nüfuz etmesi ve o kimsenin takvâya bürünmesi lâzımdır. İslâm'ı kabul etti amma kök yok. Eğer iman kökleşirse kökün esası vardır. O kök vücuda dal-budak salar. Artık o vücudun her zerresi imanla dolu olur.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'lerinde buyurur ki:
"Onlar o kimselerdir ki, Allah imanı kalplerine yazmıştır." (Mücâdele: 22)
"Allah size imanı sevdirdi ve onu kalbinizde süsledi. Küfrü, fâsıklığı ve isyanı ise çirkin gösterdi.
İşte doğru yolda olanlar bunlardır." (Hucurât: 7)
Allah-u Teâlâ hakiki iman sahiplerinin kalbine imanı yazmış ve sevdirmiştir. Ey Vehhâbîler! Eğer size de imanı sevdirseydi, kalbinize yazsaydı, herhalde siz de hidayet yolunu bulurdunuz, böyle inkârda kalmazdınız.
Yalnız Vehhâbîler'e hitap etmiyorum, bütün din kuruculara hitap ediyorum. Hepsi aynı durumdadır. Bunların hepsi nefislerini ilâh edinmişlerdir, ilâhlık dâvâsı gütmüşlerdir. Bunlar kendi dinlerini ayakta tutmaya çalışan zümrelerdir.
Gerek Osmanlılar gerek diğer İslâm devletleri gittikleri her yerde Hazret-i Kur'an'ın hükmünü ve Resulullah Aleyhisselâm'ın Sünnet-i seniyye'sini yaydılar. Bunlar ise Resulullah Aleyhisselâm'ı aradan çıkarıp, sanki peygamber kendileri imiş gibi, İslâm dinini kendilerine mâlettiler ve ortaya çıktılar.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde buyurur ki:
"Gerçekten Allah'tan size bir NUR ve apaçık bir Kitap gelmiştir." (Mâide: 15)
Dikkat ederseniz Allah-u Teâlâ onu nur olarak vasıflandırıyor.
O "Asluhu nur cismuhu âdem"dir. Âyet-i kerime'lere bakın, bu hakikati görün. Amma bu Âyet-i kerime'lere inanmayanlara ben de derim ki:
"Asluhu kâfir cismuhu necis"tir.
Ona uyanlar nura nâil olmuşlardır. Ona tâzim etmeyenler, itibar etmeyenler, onu sevmeyenler ise bu nurdan mahrum kalmışlardır. Zulmeti tercih ettikleri için her zâlimden daha zâlim olmuşlardır, kendi nefislerini ateşe atmışlardır.

Dinimizin Düşmanları:
Osmanlı Devleti'nin zayıflamasını fırsat bilerek bundan istifade edip, 1740'larda türeyen Vehhâbîler, zamanla Mekke-i mükerreme ve Medine-i münevvere başta olmak üzere birçok şehirleri işgal etmişler, Ashâb-ı kiram'ın ve sâlih zâtların türbelerini yıkıp yakmışlardır. Kendi dinlerine göre hareket etmişler ve sonra din-i İslâm'ı kendilerine mâl etmişlerdir. Böylece Vehhâbîlik dinini ilân ettiler. Sünnet-i seniye'yi öldürdüler. Resulullah Aleyhisselâm'ı hükümsüz hâle getirmeye çalıştılar. Krallık saltanatını kurdular ve bunun idamesine çalışıyorlar.
Mekke-i mükerreme'nin yakınlarındaki Osmanlılar zamanında yapılan Ecyad kalesini de yıktılar.
Allah-u Teâlâ'nın nuru, âlemlerin gurur ve sürûru Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in Sünnet-i seniyye'sini açıkça inkâr ettikleri gibi; bizzat Allah-u Teâlâ tarafından seçilip övüldüğü halde, Zât-ı âlileri'ne yakışmayan şeyleri isnad etmişlerdir.
Sahâbe-i kiram Hazerâtı'nın evlerini yıkmışlar, mübarek kabr-i şerif'lerinin üzerinden buldozerlerle geçmişler, Medine-i Münevvere'deki Cennet'ül-Bâki ve Mekke-i Mükerreme'deki Cennet'ül-Muâlla kabristanlığındaki bütün Ashâb-ı kiram'ın, Ehl-i Beyt'in kabirlerini dümdüz etmişlerdir. Ehl-i sünnet âlimlerinden çoğunu sebepsiz yere asmışlar, İslâm'ın ilk dönemlerinden kalma mescidleri tahrip etmişler, ne kadar kubbe varsa hepsini yerle bir etmişler, her türbenin kubbesini de o türbenin türbedârına yıktırmışlar, halka zulümler yapmışlar, kendi dinlerini açıkça ilân etmişlerdir.
Bunun yanında Vehhâbîler'in yüzyıllar boyunca Mukaddes beldelerde adaletle hükmetmiş, sayısız eserler bırakmış olan ecdadımızın yaptığı eserlere göstermiş olduğu ilgisizlik ve saygısızlık had safhadadır.
Ve fakat Allah-u Teâlâ dilediği kadar kişiye ruhsat verir, sonra ruhsat alınır ve hesaba çeker.
Bu Vehhâbîler dinimizin düşmanlarıdır, Allah-u Teâlâ'nın dinini kendilerine mâletmeye çalışırlar. Buna din hırsızlığı denir.
Hiç şüphesiz Allah-u Teâlâ'nın dini olan İslâm dinini kendine mâl etmek isteyen din hırsızları olduğu gibi, İslâm dini'nin müdâfileri de mevcuttur.
"Yarattıklarımızdan öyle bir topluluk da vardır ki, onlar Hakk'a iletirler ve hak ile hüküm verirler." (A'râf: 181)

fakiri
01-12-2013, 07:51
Allah-u Teâlâ'nın Dinini
Kendilerine Mâletmeye Çalışan Vehhâbîler ve Vehhâbîlik Dini:

Sünnet-i seniyye'yi öldüren, Resulullah Aleyhisselâm'ı hükümsüz hâle getirmeye çalışan Vehhâbîler; Hazret-i Allah'ın son peygamberi, nuru olan Habib-i Ekrem'i küçük görmekle zaten Hazret-i Allah'a alenen hasım kesildiler.
Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ini en üstün şerefle müşerref eyleyen Allah-u Teâlâ, Kur'an-ı kerim üzerine yemin ederek onun doğru yolda olduğunu ve dosdoğru bir yolu gösterdiğini; bu nurlu yolda gönül huzuruyla, emin adımlarla yürümesini beyan buyuruyor:
"Yâsin. Kur'an hakkı için ey Resul'üm! Muhakkak ki sen gönderilmiş peygamberlerdensin ve doğru bir yol üzerinde, üstün ve çok merhametli Allah'ın indirdiği Kur'an yolu üzerindesin." (Yâsin: 1-5)
Siz bu ilâhî emre mi itaat edeceksiniz, Allah-u Teâlâ'ya ve O'nun Peygamber'ine mi uyacaksınız? Yoksa inkâr edip, itiraz edip Hazret-i Allah'ın gadabına mı uğrayacaksınız? Kendiniz karar verin!
Onun yolundan sapan; kim olursa olsun, dinden sapmıştır, İslâm dâiresinden çıkmıştır. Ölçü budur. İmanı olana bu Âyet-i kerime'ler kâfidir.
O öyle bir doğru yoldadır ki, Allah-u Teâlâ'nın nurundan bir nurdur. Kendi nurundan nurunu yarattı, o nurdan mükevvenâtı donattı, Mirac-ı şerif'te Cebrâil Aleyhisselâm dahi bir adım atamadı, o ise huzur-u ilâhîde bulundu, onu nurundan yarattığı için o yanmadı. Amma bu nurdan ayrılan, kim olursa olsun İslâm'dan ayrılmıştır.
Onun dosdoğru bir yol üzerinde bulunduğunu bizzat Allah-u Teâlâ beyan buyuruyor. Sizin ilâh edindiğiniz kimseler hakkında böyle bir Âyet-i kerime var mıdır? Yok! Şu halde siz doğru yoldan ayrıldınız, ilâhlarınıza uydunuz, ilâhî hükümleri arkaya attınız, hâlâ da müslüman olduğunuzu zannediyorsunuz! Amma doğru yoldan çıkalı çok oldu. Zira siz Resulullah Aleyhisselâm'ı hükümsüz saydınız, Sünnet-i seniyye'ye uymayı şirk saydınız, amma şirk içinde yaşadığınızı da bilmiyorsunuz. İşte size haber veriyorum. Âyet-i kerime'lere bakın. Durumunuzu görün.
Bu size en büyük iyiliğimdir. Zira ölmeden evvel sizi imana dâvet ediyorum, Allah-u Teâlâ'nın emir ve nehiylerini size hatırlatıyorum. Siz ilâhî hükümleri saymadıkça, esas olarak tutmadıkça aslâ müslüman sayılmazsınız, müslüman olarak yaşayamazsınız.
Ey Vehhâbîler! İşte siz de Allah-u Teâlâ'yı ve Resulullah Aleyhisselâm'ı bırakıp da İbn-i Teymiye'lere, İbn-i Abdulvehhab'lara mı uyuyorsunuz?
Onların Allah-u Teâlâ'nın ve Resulullah Aleyhisselâm'ın yolunda olmadığını ölünce mi göreceksiniz?
Biz sizi Hazret-i Allah'a ve Resul'üne dâvet ediyoruz. "Tuttuğunuz yol, yol değil!" diyoruz...

fakiri
12-12-2013, 22:44
Büyük Fitne


İslâm'mış gibi görünüp din-i İslâm'a ve müslümanlara en büyük darbeyi vuran Vehhâbîler, ehl-i sünnet olan birçok memleketi ifsat etmişlerdir.
Balkanlar da, Kafkaslar da, Türk memleketlerinde, Arap âleminde ve daha birçok İslâm beldelerinde hıristiyan misyonerleri gibi çalışarak hem din-i İslâm'ı kaldırmaya hem müslümanları kandırmaya çalışıyorlar. Güya camilere, derneklere, vakıflara yardım ederek bol bol kitap dağıtarak, gönderdikleri adamlarla insan avlayarak sinsi sinsi İslâm dinini Vehhâbîleştirme gayretindeler. Bosna da, Sancak'ta müslümanlar "Sizin Boşnakça İlmihâl'iniz olmasaydı, buralar hep Vehhâbî olmuştu!" diyorlar. Bu derece çalışıyorlar, her yerde gençleri parayla, bursla kandırıyorlar, itikadı bozuyorlar.
Vehhâbîler, Osmanlı Devleti'nin yıkılış döneminde, o zamanın hegemonu İngiltere'nin desteği ile başgösteren karışıklıklar neticesinde ortaya çıkmış, Suudi Arabistan'ın üzerinde yüzdüğü petrol denizi vesilesi ile muazzam bir gelire sahip olmuşlardır.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'lerinde şöyle buyurmaktadır:
"Kendilerine servet ve oğullar vermekle zannediyorlar mı ki, onların iyiliklerine koşuyoruz? Hayır, onlar işin farkında değiller." (Mü'minûn: 55-56)
İşte sahip oldukları büyük finansal kaynaklarını, kendi Vehhâbîlik dinlerini yaymak için kullanan Vehhâbîler, dünyanın dört bir yanına yayılmış, zehirlerini saçmaktadırlar. Bosna'da, Çeçenistan'da, ülkemizde ve daha pek çok yerde yandaşları bulunmaktadır.
Vehhâbîlik dinini yaymak için, sinsi sinsi çalışmaktadırlar.
Suudî Arabistan Türkiye'de bazı camilere ve mekteplere yardımlar yapmıştır.
Nitekim onları savunanlardan birisi:
"Bugün gerek Amerika'da, gerekse başka yerlerde inşâ edilen câmilere Yunan kâfiri bir tek kuruş vermezken, bu iş için milyarlar harcayan Vehhâbîler onlarla nasıl bir tutulur? Vehhâbîler müslümandır, çünkü ehl-i kıbledirler. Böyledirler diye onların zihniyetinden uzak durmamak gerekmez." demektedir.
Onların iyi gibi görünen bu işlerinde gizli maksatları vardır. Vehhâbîler güya dine hizmet eder gibi görünüyorlar, fakat hiç şüphe yok ki Vehhâbîlik tohumlarını ekmek için zemin hazırlıyorlar.
Câhil ve zâlim olan insan da onlara kapılıyor. Baklavanın içine zehir konduğunu anlayamıyor, zehiri ile beraber baklavayı yutuyor, balık otu yutmuş balığa benziyor. Yaşayan ölü, canlı cenaze. Çünkü artık dinini değiştirmiş, ruhu ölmüş, olmuş bir canlı cenaze. Bundan da haberi yok. Bunca Âyet-i kerime'leri görmüyor, görmek de istemiyor. Onların maksatlı yaptıklarına göz dikiyor, müslüman olduklarını zannediyor, müşrik olarak yaşadıklarını da bilmiyor.
Burada da türeyen Vehhâbîler'e ciddiyetle beyanımız olduğu gibi; itirazları varsa Âyet-i kerime ile cevap bekliyorum, amma Vehhâbî dini ile değil.
Gayemiz bir taraftan sahte Vehhâbî dinine darbe vurmak, diğer taraftan da türemelerini ve etraflarında zehirlemek istedikleri halkı ikaz ve irşad etmektir.

fakiri
16-12-2013, 20:27
"İnkâr Eden ve Âyetlerimizi Yalanlayanlara Gelince, Onlar Cehennem Halkıdırlar." (Mâide: 10)
"Ebedî Olarak İçinde Kalmak Üzere Girin Cehennemin Kapılarından! O Kendini Beğenmişlerin Yerleşip Kalacakları Yer Ne Kötüdür!" (Zümer: 72 - Mümin: 76)
"Kötülükle Gelen Kimseler Yüzükoyun Ateşe Atılırlar." (Neml: 90)
"Andolsun ki Cehennemi İnsanlar ve Cinlerle Tamamen Dolduracağım." (Hûd: 119)
"Gözleri Bizim Öğüdümüze Karşı Kapalı Olan ve Öfkelerinden Onu Dinlemeye Tahammül Edemeyen Kâfirlere O Gün Cehennemi Öyle Bir Gösteririz ki!" (Kehf: 100-101)

HAYATINI; İNKÂRLARLA, İSYANLARLA, GÜNAHLAR VE SAPIKLIKLARLA GEÇİRENLERİN ÂKIBETİ
"NÂR-I CEHENNEM"




Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmaktadırlar:
"Cehennem ateşi bin yıl yakıldı, öyle ki kıpkırmızı oldu. Sonra bin yıl daha yakıldı, öyle ki beyazlaştı. Sonra bin yıl daha yakıldı, şimdi o siyah ve karanlıktır." (Tirmizi)
Bu Hadis-i şerif'ten anlaşılıyor ki cehennem halen mevcuttur, bulunduğu yeri ancak Allah-u Teâlâ bilir.
"Cehennem dedi ki 'Yâ Rabb'i! Bir kısmım bir kısmımı yedi. Bana izin ver de bir nefes bari alayım!' Bunun üzerine Allah ona iki nefes için izin verdi. Bir nefes kışın bir nefes de yazın alır. İşte maruz kaldığınız soğuk veya zemherir, cehennemin nefesindendir. Maruz kaldığınız sıcak veya harur da cehennemin nefesindendir." (Müslim: 617)




Cehennem; dünya hayatında ömrünü inkârlarla, isyanlarla, günahlar ve sapıklıklarla geçirenler için hazırlanmış korkunç bir azap yeridir.
Kur'an-ı kerim'in yetmiş kadar Âyet-i kerime'sinde cehennem kelimesine yer verilmekte; kâfirlerin, münafıkların, zâlimlerin, Hakk ve hakikata boyun eğmeyenlerin çeşitli şekillerde azap görecekleri yer olarak tasvir edilmektedir.
Âyet-i kerime'lerde:
"Cehennem alevlendiği zaman!" (Tekvir: 12)
"Onların varacağı yer cehennemdir." buyurulmaktadır. (İsrâ: 97)
Söz konusu Âyet-i kerime'lerin bir çoğunda, cehennem azabı manasına gelen "Azâb-ü cehennem" ve cehennem ateşi manasına gelen "Nâr-ı cehennem" terkipleri ile beraber kullanılmıştır.
Kur'an-ı kerim'de cehennem için kullanılan başka kelime ve terkipler de vardır:
"Azâb-ül harîk" terkibinde yer alan "Harîk", yakıcı, yangın veya ateş manasına gelmektedir. (Bürûc: 10)
"Azâb-es semûm": Temas ettiği şeyi zehir gibi etkileyip vücudun içine işleyen rüzgar. (Tûr: 27)
"Dâr-ül bevâr": Helâk yurdu. (İbrahim: 28)
"Sûüd-dâr": Kötü yurt. (Ra'd: 25)
"Mâ-i hamîm": Isı derecesi çok yüksek sıvı.
"Mâ-i sadîd": Kanlı, irinli suya benzer tiksindirici bir sıvı. (İbrahim: 16)
"Eşedd-i harr": Çok şiddetli yüksek derecedeki ısı.
"Ğavaş": Örtü misali kat kat ateş tabakaları. (A'râf: 41)
"Azâb-ı ğaran": Sadece deriyi yakıp devamlı acı veren bir işkence (Furkan: 65)
"Zefir ve şehîk": Şiddetli inilti ve soluk alıp verme, derinden gelen korkunç inilti ve uğultu.
"Hasîr": Çepeçevre kuşatan bir zindan. (İsrâ: 8)
Kur'an-ı kerim'de cehennemle ilgili olarak yer alan isimlerin hemen hepsi, ahiret cezalarının en yaygını olan "Ateş"i ve ateşin çeşitli yakıcı etkilerini ifade etmektedir.
Bütün bu isim ve terkipler bir araya getirildiğinde, cehennemin nasıl bir azap yeri olduğu, bütün çıkış yollarının kapalı tutulduğu anlaşılmış olur.

fakiri
17-12-2013, 11:37
Sevkiyat:


İmanları ve iyi amelleri ile sevap kazanıp mükâfatı hak edenlere cennetin yolu açıldığı gibi, inkârları ve yaptıkları kötülüklerle günaha girip ceza görecek olanlara da cehennemin kapıları açılacaktır.
Âyet-i kerime'lerde şöyle buyuruluyor:
"Allah'ın düşmanları o gün toplanır cehenneme sürülürler. Hepsi bir aradadırlar." (Fussilet: 19)
Sayıları tamamlanıp bir araya geldikleri zaman topluca cehenneme itileceklerdir.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:
"Suçluları suya götürür gibi cehenneme süreriz." buyuruyor. (Meryem: 86)
Ateşin önlerinde yanmakta olduğunu ve içine muhakkak düşeceklerini gördüklerinde, artık kaçıp kurtulacakları bir yer bulunmaz.
Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"Günahkârlar ateşi görürler, içine düşeceklerini iyice anlarlar, fakat ondan savuşacak bir yer bulamazlar." (Kehf: 53)
Çünkü ateş onları her taraftan kuşatmıştır. O günde cehennemi görmedik kimse kalmaz.
Âyet-i kerime'lerde şöyle buyuruluyor:
"O gün insan neyin peşinden koşmuş olduğunu, ne uğurda çalıştığını anlar. Cehennem her bakanın göreceği şekilde gösterilir." (Nâziat: 35-36)
Cennet hizmetçileri cennetlikleri bekledikleri gibi, cehennem bekçileri de cehennemlikleri beklerler.
Cehennemlikler sevkolunup ateşe atılmak üzere hazırlandıklarında gayet hakir ve perişan bir halde, alabildiğine küçülmüş olarak, gizlice ateşe doğru bakarlar.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurur:
"Aşağılıktan başları öne eğilmiş, göz ucuyla etrafa gizli gizli bakışırlarken sunulduklarını görürsün." (Şûrâ: 45)
Onların bu bakışı, asılmak için getirilen bir kimsenin göz ucuyla gizlice ipe ve darağacına bakmasına benzer. Korkusundan bakmak istemez ve bakamaz ise de, göz ucuyla bakmaktan yine de geri kalmaz.
Onların korktukları ve zihinlerinde tasarladıklarından çok daha büyüğü hiç şüphesiz ki başlarına gelecektir.
Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"Yaptıkları şeyler başlarına gelirken zâlimlerin korkudan titrediklerini görürsün!" (Şûrâ: 22)
Allah-u Teâlâ'nın tehdidinin hak olduğuna inanmayanlar, tekrar dünyaya geri dönmek temennisinde bulunurlar, fakat ne mümkün?
"Zâlimleri görürsün ki, azabı gördükleri zaman 'Geri dönecek bir yol var mı?' derler." (Şûrâ: 44)
Dünyaya geri dönmek için yol ararlar ki, cehennemden kurtulmak için belki bir çare bulurlar. Maruz kaldıkları dehşet karşısında, şaşkınlık eseri olarak bu sözleri söylerler.
Âyet-i kerime'lerde şöyle buyurulmaktadır:
"Her şeyi sarıp kaplayacak olan o felâketin haberi sana geldi mi?
Bir takım yüzler o gün zillete bürünmüştür. Çalışmış fakat boşuna yorulmuştur.
Kızışmış ateşe girerler." (Ğâşiye: 1-2-3-4)
Dünyada iken çalıştılar, yoruldular, fakat hiçbir şey elde edemediler.
"Onların bütün yaptıkları boşa gitmiştir." (Tevbe: 17)
Çünkü küfür en büyük bir suç olduğundan, cezası da o kadar büyüktür.
Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"Rabb'lerini inkâr edenler için cehennem azabı vardır. Ne kötü gidilecek yerdir o!" (Mülk: 6)
Ebedî olarak cehennemde kalmayı mucip olan küfrü irtikap ettiklerinden cehennemden asla ayrılmazlar.
"İnkâr eden ve âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, onlar cehennem halkıdırlar." (Mâide: 10)
Kâfirler o gün zümreler halinde cehenneme itilip kakılarak sevkedileceklerdir:
"O gün yüzükoyun ateşe sürüklenirler." (Kamer: 48)

fakiri
17-12-2013, 21:33
Kapıların Açılışı:

İşte kâfirler için en acı gün gelmiş çatmış bulunuyor:
"İnkâr edenler bölük bölük cehenneme sürülürler." (Zümer: 71)
Herkes kendi şerrine, günahına ve sapıklığına uygun bir sıra içinde bulunur. Bunların durumları eşkiyanın zindana sevkedilmesine benzer.
Cehennem kapıları daha önce kapalı olup, bunlar geldiklerinde ardına kadar önlerinde hemen açılır.
Nitekim Âyet-i kerime'de:
"Oraya vardıklarında cehennem kapıları açılır." buyuruluyor. (Zümer: 71)
Cehennemin her kapısında son derece sert tabiatlı, güçlü kuvvetli ve sayılamayacak kadar çok miktarda merhametsiz zebaniler bulunur.
Onları kınayıp azarlayarak şöyle derler:
"Size içinizden Rabb'inizin âyetlerini okuyan ve bu gününüzle yüzyüze geleceğinize dair sizi uyaran elçiler gelmedi mi?" (Zümer: 71)
Cevaben derler ki:
"Evet geldi... Lâkin azap sözü kâfirler üzerine hak oldu." (Zümer: 71)
Allah-u Teâlâ onların şekavetlerine hükmetti. Çünkü onlar iradelerini kötüye kullandılar. Kendilerini uyaranlara muhalefet ettiler, böyle bir felakete de müstehak oldular.
Bütün ümitlerini silip atacak bir şekilde kendilerine şöyle söylenir:
"Ebedî olarak içinde kalmak üzere girin cehennemin kapılarından! O kendini beğenmişlerin yerleşip kalacakları yer ne kötüdür!" (Zümer: 72 - Mümin: 76)
Zebaniler onları perçemlerinden ve ayaklarından sımsıkı bağlayıp, hakaret ve tehditlerle, dağları bir anda toz edebilecek güçteki darbelerle ateşe sürerler.
Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"Suçlular simalarından tanınır, alınlarından ve ayaklarından yakalanırlar." (Rahman: 41)
Gerçekten de azgınlıklarının eseri olarak yüzlerini siyahlık, gözlerini çirkinlik kaplar. Üzüntü ve sıkıntıları son dereceye varır.
Âyet-i kerime'lerde şöyle buyuruluyor:
"Kötülükle gelen kimseler yüzükoyun ateşe atılırlar." (Neml: 90)
Zebaniler onlara şöyle derler:
"Haydi, yalanlamış olduğunuz azaba doğru gidin!" (Mürselât: 29)
"Siz ancak yaptıklarınızın karşılığını görmektesiniz." (Neml: 90)
Onlar o gün cehennem ateşine şiddetle ve zorla atılırlar. Zebaniler ateşe girinceye kadar enselerine vururlar.
Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"O gün cehenneme itildikçe itilirler." (Tûr: 13)
Cehennem kafirleri son derece bir öfke ile ve uğultulu sesler çıkararak karşılar:
"Oraya atıldıklarında, onun kaynarken çıkardığı korkunç uğultusunu işitirler." (Mülk: 7)
Eşeğin arpayı görünce anırması gibi, cehennem de onları gördüğünde öyle bir ses çıkarır ki, korkmayan kimse kalmaz.
Çünkü kafirlere son derece kızmakta ve nefret etmektedir. Şiddetli öfkesinden ötürü çatlayacak dereceye gelir:
Cehennem neredeyse öfkesinden çatlayacak!" (Mülk: 8)
"İşte bu suçluların yalanladığı cehennemdir!" (Rahman: 43)
Taraf-ı ilâhi'den zebanilere emrolunur:
"Tutun onu! Hemen bağlayın!" (Hakka: 30)
"Sonra atın onu cehenneme!" (Hakka: 31)
"Sonra onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun!" (Hakka: 32)
Allah-u Teâlâ "Tutun onu!" buyurduğu zaman yetmiş bin melek birden onun üzerine yüklenir, her biri boynuna zinciri geçirmek için çalışır.
Bu arşın meleklerin arşınıyladır.
"Çünkü o ulu Allah'a iman etmezdi." (Hakka: 33)
"Yoksulu doyurmayı teşvik etmezdi." (Hakka: 34)
"Bugün onun için candan bir dost yoktur." (Hakka: 35)
"Ancak günahkârların yediği, kanlı irinden başka yiyeceği de yoktur." (Hakka: 36-37)
Onlardan kimileri de mucizelere büyü deyip inkâr ediyorlardı. Onlara başlarına gelecek bu ateşi haber veren ilâhi beyanlara aldatma diyorlardı.
Şimdi ise onlara şöyle denilecek:
"Bir büyü müdür bu? Yoksa siz mi görmüyorsunuz?" (Tûr: 15)
Hâlâ kör müsünüz? Gözleriniz dünyada olduğu gibi şimdi de kapalı mıdır?

fakiri
18-12-2013, 10:04
Cehennem Tabakaları:


Cehennem üstüste yedi tabaka halindedir, her birinin ayrı ayrı kapısı vardır.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:
"O cehennemin yedi kapısı vardır. Her bir kapıya onlardan bir kısmı taksim olunmuştur." (Hicr: 44)
Cehennemlikler küfür ve isyanlarına, işledikleri suça göre sınıf ve derecelere ayrılırlar. Ayrıca sapıklığın da sınıf ve derecesi farklı farklıdır. Asiler lâyık oldukları dereceye göre kendilerine ait olan kapılardan girerler ve orada yerleşirler.
Dünya hapishanelerinde de durum böyledir. Katillerin koğuşu ayrı, hırsızların ve diğer adi suçluların koğuşları ayrı ayrıdır. Kimisi hücrede tutulurken kimileri de yarı açık cezaevlerinde cezalarını çekerler. Fakat hiç şüphesiz ki cehennem azabı, herhangi bir azapla kıyas bile edilemez.
Cehennemin yedi kapısı olduğunu beyan eden Âyet-i kerime'de işaret buyurulduğu üzere cehennemin yedi tabakası olduğu anlaşılmaktadır. Bu tabakalar üstüste olup, üstten aşağıya doğru inildikçe ateşin şiddeti de artar.
1- Cehennem:
Bu kelime azap yurdu olan ateşin ismi olmakla beraber bu birinci tabakaya da bu isim verilmiştir.
Orası azabı en hafif olan en üst tabakadır.
Numan bin Bişr -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
"Kıyamet gününde azap bakımından cehennemliklerin en hafif ceza göreni o kimsedir ki, iki ayağının altının çukurlarına iki kor parçası konulur. Onların tesiriyle beyni bakır tencere ve ibrik gibi kaynar." (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 2055)
Oraya iman etmekle beraber büyük günah işleyen, kul hakkına tecavüz edip hak sahipleriyle helâlleşmeden ve tevbe etmeden ölen müslümanlar girerler.
Orada günahları nispetinde azap görerek günahlarının kefaretini ödeyenler, buradan çıkarılarak cennete alınırlar.
En son müslüman da cehennemden çıktıktan sonra, bu tabaka tamamen boş kalır ve cehennem kapıları bir daha açılmamak üzere ebediyen kapanır.
2- Cahîm:
"Kat kat yanan, alevi ve ısı derecesi yüksek ateş" mânâsında olup yirmi altı Âyet-i kerime'de ve bazı Hadis-i şerif'lerde geçmektedir.
Bazı Âyet-i kerime'lerde ise cehennem yerine, bazılarında ise "Tutuşturulan yakıcı ateş" mânâsında kullanılmıştır.
3- Hâviye:
"Harareti yüksek kızgın ateş" mânâsına gelen Hâviye, Kâria sûre-i şerif'inde geçer. Ayrıca; iyice yanıp kor haline gelen kömür ve uçurum, derin çukur mânâlarına da gelir.
4- Hutame:
"Allah-u Teâlâ'nın yüreklere kadar tırmanan tutuşturulmuş ateşi" demektir. (Hümeze: 4-7)
Tutuşturulmuş şiddetli ateş, karşılaştığı her şeyi yakıp tahrip eder ve onun iç kısmına kadar işler.
Allah-u Teâlâ Hümeze sure-i şerif'inde kâfirlerin; tıpkı ahıra konup direklere bağlanan ve üzerlerine ahırın kapısı sürgülenen hayvanlar gibi, uzatılmış direkler arasında bağlı olarak kalacaklarını beyan buyurmaktadır. (Hümeze: 8-9)
5- Lezzâ:
"Köpürüp dalga dalga, boy boy yükselen halis ateş" demektir.
Kur'an-ı kerim'de bedenin uç organlarını söküp kopardığı, derileri kavurup soyduğu beyan buyurulmaktadır. (Meâric: 15-16)
6- Saîr:
Kur'an-ı kerim'de on yedi Âyet-i kerime'de geçen, çoğunlukla cehennemin bir adı olarak, bazen de "Tutuşturulmuş alevli ateş" mânâsında kullanılmıştır.
7- Sakar:
Dört Âyet-i kerime'de cehennem kelimesi yerine kullanılmış, Müddessir sure-i şerif'inde ise; "Yaktığı şeyi tüketircesine tahrip etmekle birlikte, sönmeyip yakmaya devam eden ve insanın derisini kavuran." diye vasıflandırılmaktadır. (Müddessir: 28-29)

fakiri
18-12-2013, 19:35
Cehennemin Doymazlığı:

Cehennemin vüs'atini ve dehşetini gözler önüne sermek için bir temsil ve tahayyül suretiyle Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurmaktadır:
"O güncehenneme 'Doldun mu?' deriz. O da 'Daha yok mu?' der." (Kâff: 30)
Enes bin Malik-radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi vesellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuşlardır:
"Cehennem'Daha var mı?' demekte devam edecek. Nihayet izzet sahibi Rabb Tebâreke veTeâlâ ayağını onun üzerine koyacak. O da 'İzzet hakkı için yeter yeter!'diyecek ve bir kısmı bir kısmına kavuşacak." (Müslim: 2848)
Allah-u Teâlâ cehennemin dolup dolmadığını bildiği halde cehenneme sual sorması, dünyadaki vaadini tahakkuk ettirmektir.
Nitekim Âyet-ikerime'sinde:
"Andolsun ki cehennemi insanlar ve cinlerle tamamen dolduracağım." buyurmuştur. (Hûd: 119)
Ebu Hüreyre-radiyallahu anh- buyururlar ki:
Resulullah-sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ile birlikte idik. Ansızın düşen bir şey sesi işitti. Bunun üzerine "Bu nedir bilir misiniz?" dedi.Biz "Allah ve Resul'ü bilir!" cevabını verdik.
Buyurdular ki:
"Bu bir taştır. Yetmiş sene önce cehenneme atılmış, henüz şimdi düşüyor, nihayet dibine erdi." (Müslim: 2844)
Uçsuz bucaksız derinlikte olan cehennemde hiçbir beşerin hayal bile edemeyeceği her türlü azaplar mevcuttur.
Âyet-i kerime'de:
"Cehennemde kâfirlere yer mi yok?" buyuruluyor. (Ankebût: 68)
Ebu Said-iHudrî -radiyallahu anh-den rivayet edilen diğer bir Hadis-i şerif'lerinde ise şöyle buyuruyorlar:
"Veyl, cehennemde bir vâdidir. Kâfir orada kırk yıl batar da dibine ulaşamaz." (Tirmizî: 3164)

fakiri
18-12-2013, 21:47
Kaynar Su:

"Kaynar su" mânâsına gelen "Hamîm" kelimesi Kur'an-ıkerim'de on iki Âyet-i kerime'de geçmekte olup, cehennemdeki azap çeşitlerindenbirisidir. Cehennemdekilere içirileceği ve başlarından aşağı döküleceğibelirtilmektedir.
Âyet-i kerime'lerde şöyle buyuruluyor:
"Amma yalancı sapıklardan ise; işte ona kaynar sudan birziyafet ve cehenneme atılma vardır. Kesin gerçek budur işte!" (Vâkıa: 92-93-94-95)
Ve bunun inkârı mümkün değildir, bu bir doğru haberdir.
Onlar cehenneme ilk geldiklerinde, kendilerine çekilecekziyafet, karınları eritecek olan kaynar sudur.
Âyet-i kerime'lerde şöyle buyuruluyor:
"Başlarının üstünden de kaynar su dökülür. Bununlakarınlarındaki şeyler ve derileri eritilir." (Hacc: 19-20)
"Onlar kazandıklarından ötürü helâka sürüklenmişkimselerdir.
Onlar için kaynar sudan bir içki ve inkarlarından dolayı daacıklı bir azap vardır." (En'âm: 70)
Bunlar Allah'ın kitabı ile alay eden, dinlerini oyun veeğlenceye alan sapıklardır. Azap boyunduruğu altında tutulmuşlar, hak ettiklericezâlarına kavuşmuşlardır. Karınlarında gurultu edecek ve bağırsaklarınıparçalayacak kaynar sudan şaraplar, cezâlarının sadece bir bölümüdür.
Âyet-i kerime'lerde şöyle buyurulmaktadır:
"Boyunlarında demir halkalar ve zincirler olduğu haldekaynar suya sürükleneceklerdir. Sonra da ateşte yakılacaklardır." (Mümin: 71-72)
Önce Hamîm'e sürüklenirler, sonra Cahîm'e atılırlar.
"Onlar cehennem ateşi ile kaynar su arasında dolaşırdururlar." (Rahman: 44)
Allah-u Teâlâ zebânilere emreder:
"Tutun onu! Cehennemin ortasına sürükleyin! Sonra başınınüzerine kaynar su azabından dökün!" (Duhan: 47-48)
Ve onları tahkir ederek şöyle buyurur:
"Tat bakalım! Hani sen kendince çok üstün, çok şerefli birkimse idin." (Duhan: 49)
"Bu, işte o şüphe edip durduğunuz şeydir." (Duhan: 50)
Çünkü onlar dünyada iken kendilerinin çok büyük kimselerolduklarını, elde ettikleri mal ve mevkiye güvenerek halkın en şereflileriolduklarını zannediyorlardı. O derece refaha boğulmuşlardı ki; âhireti,muhasebeyi, cezayı hiç hesaba katmıyorlardı, kendilerini uyaran, bu günleri ilekarşılaşacaklarını haber veren zâtları yalanlamaya ve karşı çıkmaya cüretediyorlardı.
Şimdi ise o şüphe ettikleri şey gerçek oldu, tekzip ettiklerihakikat ayan-beyan karşılarına çıktı.
Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"Biz zâlimler için öyle bir ateş hazırlamışızdır ki, onunkalın duvarları kendilerini çepeçevre kuşatmıştır.
Susuzluktan yardım istediklerinde, erimiş mâden gibi yüzlerikavuran bir su ile yardım edilir.
O ne kötü bir içecek ve cehennem ne kötü bir duraktır." (Kehf: 29)
Allah-u Teâlâ kâfirleri kuşatacak olan ateşi, kişiyi çepeçevresaran kapalı duvarlara benzetmiştir. Böyle bir kimse, kendisini kuşatan ateştennasıl kurtulabilir?
Ne kadar yardım isterlerse istesinler, kendilerine yardımedilmez. Yardım edilmiş olsa bile, kendilerine öyle bir su verilir ki, içmekisteyip de ağızlarına doğru yaklaştırmış olsalar, hararetinin şiddetindenyüzleri kavrulur, yüzlerinin derileri soyulur.
Onlara ayrıca, tahammül edilmeyecek derecede kaynar vefokurdayan bir çeşmeden içirilir.
Âyet-i kerime'lerde şöyle buyuruluyor:
"Kızgın bir kaynaktan içirilirler." (Ğâşiye: 5)
Bu sular karınlarındaki bağırsakları paramparça eder. Bütün bu cezalaraHakk'tan yüz çevirmeleri ve inkârları sebep olmuştur.
"Onlar için kaynar sudan bir içki ve inkârlarından dolayıda acıklı bir azap vardır." (Yunus: 4)
Evvelce nâil oldukları nimetleri suistimal edip nankörlükyapmalarının cezasına kavuşmuş oldular.
Onların havaları, vücudun deliklerine işleyen ateşten sıcak birrüzgar, suları ise çok sıcak kaynar bir sudur.
Âyet-i kerime'lerde şöyle buyuruluyor:
"Amel defterleri soldan verilenler... Onlar neuğursuzdurlar.
İnsanın içine işleyen ateşin alevi ve kaynar suiçindedirler." (Vâkıa: 41-42)

fakiri
06-01-2014, 15:24
İrinli Su:


Cehennem sakinlerini, azabın hararetinden ciğerleri yandıkça; kendilerine kaynar suyun yanında, kan ve irin içirilir. Daha sonra bütün içtiklerini kusarlar.
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:
“Orada ne bir serinlik, ne de içilecek bir şey tatmazlar.” (Nebe: 24)
Gönüllerini ferahlatacak, içlerini serinletecek bir şey bulamayacakları gibi, beslenecekleri rahat bir içecek de bulamayacaklar.
“Yalnız kaynar su ve irin içerler.” (Nebe: 25)
“Kaynar su” mânâsına gelen “Hamîm” kelimesi, sıcaklığın son noktasına varmış olan sıcak şeydir. “Ğassak” ise, cehennemliklerin vücutlarından dökülen irinleri, yaralarından akan cerahatları ve terleri demektir. Öyle pis öyle mülevves kokar ki yanına yaklaşılmaz. Onlar bundan başka bir su bularak onunla hararetlerini teskin edemezler.
“İşte kaynar su ve irin! Tatsınlar onu!” (Sâd: 57)
“Yaptıklarına uygun bir karşılık olarak.” (Nebe: 26)
Çünkü ahiret gününü inkar edip, asla böyle bir gün olmayacağını söylemenin ve bir ömür bu iddiada ısrar etmenin tam karşılığı; o günün o şiddetli azabını göstermek ve tattırmaktır. Küfür en büyük isyan olduğundan, onun cezası da en büyük azap olan cehennem azabıdır.
“Çünkü onlar hesaba çekileceklerini beklemiyorlardı.” (Nebe: 27)
“Âyetlerimizi de tamamen yalan sayıyorlardı.” (Nebe: 28)
Onların yapmış oldukları işler, söyledikleri sözler de dahil olmak üzere her şeyi Allah-u Teâlâ zaptetmiş ve muhafaza altına almıştı.
“Oysa biz her şeyi bir kitapta yazıp saymıştık.” (Nebe: 29)
Hâl böyle olunca onlara şöyle denilecektir:
“Azabı tadın! Biz sizin azabınıza ancak azap katarız.” (Nebe: 30)
Cehennemlikler hakkında bu Âyet-i kerime’den daha ağır bir Âyet-i kerime nazil olmamıştır. Çünkü onlara sürekli olarak azap artırılacak, bir azap türüne karşı yardım istedikçe kendilerine daha şiddetli bir azap ile karşılık verilecektir.

(http://www.hakikat.com/dergi/100/bsyz10013.html)

nurnurakavuştu
08-01-2014, 14:16
İrinli Su:


Cehennem sakinlerini, azabın hararetinden ciğerleri yandıkça; kendilerine kaynar suyun yanında, kan ve irin içirilir. Daha sonra bütün içtiklerini kusarlar.
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:
“Orada ne bir serinlik, ne de içilecek bir şey tatmazlar.” (Nebe: 24)
Gönüllerini ferahlatacak, içlerini serinletecek bir şey bulamayacakları gibi, beslenecekleri rahat bir içecek de bulamayacaklar.
“Yalnız kaynar su ve irin içerler.” (Nebe: 25)
“Kaynar su” mânâsına gelen “Hamîm” kelimesi, sıcaklığın son noktasına varmış olan sıcak şeydir. “Ğassak” ise, cehennemliklerin vücutlarından dökülen irinleri, yaralarından akan cerahatları ve terleri demektir. Öyle pis öyle mülevves kokar ki yanına yaklaşılmaz. Onlar bundan başka bir su bularak onunla hararetlerini teskin edemezler.
“İşte kaynar su ve irin! Tatsınlar onu!” (Sâd: 57)
“Yaptıklarına uygun bir karşılık olarak.” (Nebe: 26)
Çünkü ahiret gününü inkar edip, asla böyle bir gün olmayacağını söylemenin ve bir ömür bu iddiada ısrar etmenin tam karşılığı; o günün o şiddetli azabını göstermek ve tattırmaktır. Küfür en büyük isyan olduğundan, onun cezası da en büyük azap olan cehennem azabıdır.
“Çünkü onlar hesaba çekileceklerini beklemiyorlardı.” (Nebe: 27)
“Âyetlerimizi de tamamen yalan sayıyorlardı.” (Nebe: 28)
Onların yapmış oldukları işler, söyledikleri sözler de dahil olmak üzere her şeyi Allah-u Teâlâ zaptetmiş ve muhafaza altına almıştı.
“Oysa biz her şeyi bir kitapta yazıp saymıştık.” (Nebe: 29)
Hâl böyle olunca onlara şöyle denilecektir:
“Azabı tadın! Biz sizin azabınıza ancak azap katarız.” (Nebe: 30)
Cehennemlikler hakkında bu Âyet-i kerime’den daha ağır bir Âyet-i kerime nazil olmamıştır. Çünkü onlara sürekli olarak azap artırılacak, bir azap türüne karşı yardım istedikçe kendilerine daha şiddetli bir azap ile karşılık verilecektir.


fakiri kardeşim allah senden razı olsun.insanlar neyaparsa yapsın,ne derlerse desin,ne düşünürlerse düşünsünler hakikat hiç bir zaman değişmeyecektir.ömer efendinin yolu allah ve resulunun yoludur.buna inanmayan açsın kitapları okusun.oda yetmiyorsa vakfa gelsin.oradaki feyzi tatsın.nasibi varsa eğer düşünceleri değişecektir o zaman.buda nasip işi.allah nasip edecek önce.sen yaz güzel kardeşim.yazki bunun adı cihad olsun.kılıçla değil kalemle cihad

nurnurakavuştu
09-01-2014, 08:58
Mevlânâ Celaleddin-i Rûmi -kuddise sırruh- Hazretleri Mesnevî'nin beşinci cildinde bizatihi bu hususu isim zikrederek açıklıyor ve akıllardaki vehimleri ve kuruntuları otomatikman izale ediyor.
"Dağ gibi akıllar bile vehim denizine ve hayal girdabına gark olup batmıştır. Bu kötülük tufanı, dağları bile aşarken Nuh'un gemisine binenlerden başka kim aman bulur, kurtulur?
Yakîn yolunu kesen bu hayal yüzünden din ehli (müslümanlar), tam yetmiş iki fırka oldu. Yalnız yakîn eri, vehim ve hayalden kurtulur. Kaşının kılını hilâl (yeni ay) sanmaz. Fakat bir kimseye Ömer'in nuru (ışığı) dayanak olmadıkça, yolunu kaşının eğri kılı keser. Yüz binlerce büyük ve dehşetli gemi, vehim denizinde paramparça olmuştur." (Mesnevî, c. 5 s. 156 - 2655. beyit)

Mevlana hz. bile muhteremi ismi ile zikretmiş.

lafons7275
09-01-2014, 09:03
Mevlânâ Celaleddin-i Rûmi -kuddise sırruh- Hazretleri Mesnevî'nin beşinci cildinde bizatihi bu hususu isim zikrederek açıklıyor ve akıllardaki vehimleri ve kuruntuları otomatikman izale ediyor.
"Dağ gibi akıllar bile vehim denizine ve hayal girdabına gark olup batmıştır. Bu kötülük tufanı, dağları bile aşarken Nuh'un gemisine binenlerden başka kim aman bulur, kurtulur?
Yakîn yolunu kesen bu hayal yüzünden din ehli (müslümanlar), tam yetmiş iki fırka oldu. Yalnız yakîn eri, vehim ve hayalden kurtulur. Kaşının kılını hilâl (yeni ay) sanmaz. Fakat bir kimseye Ömer'in nuru (ışığı) dayanak olmadıkça, yolunu kaşının eğri kılı keser. Yüz binlerce büyük ve dehşetli gemi, vehim denizinde paramparça olmuştur." (Mesnevî, c. 5 s. 156 - 2655. beyit)

Mevlana hz. bile muhteremi ismi ile zikretmiş.


2. Halife Hz. Ömer'i ra. kastetmediğinin delili nedir?

nurnurakavuştu
09-01-2014, 11:26
2. Halife Hz. Ömer'i ra. kastetmediğinin delili nedir?

ozamanlar 72 fırka yoktu.ahir zaman değildi.peygamber efendimiz bile ahir zamanda ümmetim 72 fırkaya ayrılacak dediğinde çok ileriyi kastetmişti.aynı zamanda sadece mevlana hazretlerinin değil,tirmizi hz,geylani hz,imam rabbani hz.
hatemi veliyi tanımlarken,çok önemli ifşaatlarda bulunmuşlardır.bunlar arasında ismi ile zikreden hz.mevlanadır.gerekli araştırmayı bu önemli zatların eserlerinde sende bulabilirsin.

nurnurakavuştu
09-01-2014, 12:07
said nursi efendimizin hatemi veli hakkında ifşaatı...Diyorki onun yazmış olduğu eserler hz mehdiye ışık olacaktır..

Bediüzzaman Said Nursî -kuddise sırruh-:


Her bir velinin bu hususta beyanları var ise de, Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri “Emirdağ Lahikası” isimli eserinde Mehdi Aleyhisselâm’ın vazifesinden bahsederken, Mehdi Aleyhisselâm’dan evvel gelecek bu zâttan haber vermiş; bu ilmin, bu kitaplarin Mehdi Aleyhisselâm’a hazır bir program olarak hazırlandığını işaret ve ifade ederek şöyle buyurmuşlardır:
“Fen ve felsefenin tasallutiyle ve maddiyun ve tabiiyyun tâunu, beşer içine intişar etmesiyle, her şeyden evvel felsefeyi ve maddiyun fikrini tam susturacak bir tarzda imani kurtarmaktir.
Ehl-i imani dalâletten muhafaza etmek ve bu vazife hem dünya, hem herşeyi birakmakla, çok zaman tedkikat ile meşguliyeti iktiza ettiginden, Hazret-i Mehdi’nin, o vazifesini bizzat kendisi görmeğe vakit ve hal müsaade etmez. Çünki hilafet-i Muhammediye (Aleyhisselâm) cihetindeki saltanatı, onun ile iştigale vakit bırakmıyor. Herhalde o vazifeyi ondan evvel bir tâife bir cihette görecek. O zât, o tâifenin uzun tasdikatı ile yazdıkları eseri kendine hazır bir program yapacak, onun ile o birinci vazifeyi tam yapmış olacak.
Bu vazifenin istinad ettiği kuvvet ve mânevî ordusu, yalnız ihlâs ve sadakat ve tesanüd sıfatlarına tam sahip olan bir kısım şâkirdlerdir. Ne kadar da az da olsalar, mânen bir ordu kadar kuvvetli ve kıymetli sayılırlar.” (Emirdağ Lâhikası, sh: 259)
Bu hususta daha birçok Evliyâullah Hazerâtı’nın beyanları mevcuttur.

nurnurakavuştu
09-01-2014, 12:09
ömer efendinin kimsenin onu sevmesine ihtiyacı yoktu..
zaten peygamber efendimizinde hadisi vardı konuyla ilgili.. ''sevene az buğz edeni çok olacaktır.''

nurnurakavuştu
09-01-2014, 12:11
Nitekim Hakim-i Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri şöyle buyurmuşlardır:
“Âhir zamanda Mehdi yokken, henüz yaklaştirilip seçilmemişken; aradaki boşlukta, Hâtem’ül-velâye’den başka adâleti (hakkâniyeti) ayakta tutacak kimse olmaz. Ve o, bütün veliler üzerine o devirde, Allah’ın hücceti olmaya muvaffak olur.”

nurnurakavuştu
09-01-2014, 12:14
Hakîm-i Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri çok kesin ve açık olarak beyan ediyor. “Mehdiden evvel adâlet-i ilâhîyi ayakta tutacak başka kimse olmayacak .”buyuruyor.
Hâtem-i veli’nin Türkiye’de gelmesinin ve vazifelendirilmesinin sebebi; bölücüler, türemeler hep Türkiye’de türedi.
Büyük fitne Türkiye’de koptu ve Allah-u Teâlâ bu ilmi Türkiye’ye indirdi. Sonra Hicaz tarafında çok büyük fitne kopacak, Allah-u Teâlâ o zaman da Mehdi Hazretlerini gönderecek. Bugün buraya gönderdi, o gün oraya gönderecek. Yerine göre, zamana göre tayin ediyor.
Allah-u Teâlâ öyle murad etmiş. Yoksa bu bölücüler İslâm dininin hiçbir esasını bırakmayacaklardı. Hak ile bâtıl tamamen birbirine karışmıştı ve bâtıl galebe etmişti. Niçin galebe etti? Onları müslüman zannıyla çoğunluk onlara kaydı. İslâm’ı bölüm bölüm böldüler ve parsellediler, dinde şirket kurdular. Her biri kendi ismiyle bir din kurdu, dini dünyaya âlet ederek halkı alabildiğine yoldular ve soydular. Hem imandan ettiler, hem de maddelerini aldılar. “Sen çalış bana ver!” Sahte şeyhler gibi.
Fakat Allah-u Teâlâ’nın izniyle “Bu küfürdür, bunlar kâfirdir.” deyince küfürleri meydanda kaldı. Nur galip geldi, küfrün üzerini ezdi geçti.
Bu sapıtıcı imamların ve türemelerinin örümcek ağı gibi örmek istedikleri tuzakları bu cihadla bertaraf edildi.
Musa Aleyhisselâm’ın asasının sihirbazların sihirlerini yuttuğu gibi, hakikat da ortaya çıkınca sahtelerin hepsini yuttu gitti. Ancak donan dondu, imanını kurtaramadı.
Bu nurun girdiği yerde zulümât çökmeye, yok olmaya mahkumdur.
Allah-u Teâlâ dilerse nurunu yayacak, bu nur bu zulümâtı delecek, bunlara bu sahayı bırakmayacak. Buna emin olun.

Ahmet
09-01-2014, 12:16
Birkaç sene evvel dayım bu cemaate takılmıştı. Bir süre sonra cihada çıkacaz demişler vermişler eline Hakikat dergisini, kapı kapı gezip dergiyi tanıtıp cihad yapacaksın demişler.
Üsküdar'da esnafları gezmeye başlamışlar. Dayım girmiş bir dükkana, selam kelamdan sonra başlamış anlatmaya: "Refah dinine mensup Mahmut efendinin mollaları şöyledir, faize helal diyen Süleymancılar böyledir, diyalogcu Fettullah kafirdir, menzilciler böyledir vs.."
Esnaf biraz dişli çıkmış, dayımı bi güzel elden geçirmişler. Eve kolu kırık, gözü mor, ayağı aksak geldi.
Sonuç ne mi? Üsküdar'a cihada giderken, eldeki namazdan oldu..
Böyle trajikomik bir anımız var işte.

nurnurakavuştu
09-01-2014, 12:18
Yaşanan Bunca Hadiseler, Olacak Nice Büyük Hadiselerin Habercisidir:

Hâtem-i veli’den sonra gelecek ikinci bir veli yok. Ancak Hazret-i Mehdi gelecek. Veli gelse de kendi çapında. Yani resulden sonra gelen nebiler gibi olacak. Fakat irşâda mezun değildir. Bundan sonra kimseden bir şey beklemeyin. Bu kitaplara tutunun. Çünkü bu mühürdür. Hâtem-i nebi’den sonra bir peygamber çıksa inanılır mı? Çıkar, fakat sahteler çıkar. Onlar yalancıdırlar.
Bu meyanda ortalık çok bozulacak, daha da karışacak. Çok büyük sıkıntılar olacak. Harp sıkıntıları, geçim sıkıntıları, telâşlar başgösterecek.
Dikkat ederseniz hadiseler başladı. Bu zelzeleler, yere batmalar, kılık değiştirmeler şimdiden başladı. Dünyanın birçok yerleri sallanıyor. Artık bu dalga böyle gidiyor. Bu zelzele hadisenin başıdır, sonu değil.
Öteden beri şunu duyardık: “Âhir son zamanda bina ile zinâ çok olacak.”
Binaya ne kadar önem verildi, amma o binanın içinde hep zinâ. Hiç nikâh yok. Bugün nikâh bilinmiyor, yapılmıyor, mehir zaten bilinmiyor.
Amma görülüyor ki bina da gitti, zinâ da gitti, hepsi gitti. Dün yıkanmayı kibrine yediremeyen, bugün yıkanmadan gömülüyor. Dün saraylara sığmayan bugün barakalarda sığınmaya çalışıyor. Ne ibretler var!
Onun için gün bugün ve bugünün de sonundayız. Dünyanın ömrü pek uzun değil. Fakat insanlar devrenin ucuna geldiğinin farkında değiller. Dünya ile meşgul olacak, dünyaya meyledecek zaman değil.
Ancak ihtiyacını, maişetini temin et, ebedî hayatını kazanmak için gayret et!
Zira bir Hadis-i şerif’lerinde Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardir:
“Dünya malını ehline terk ediniz. Zira ondan ihtiyacından fazlasını alan kimse, şuursuzca kendini helâk etmiş olur.” (C. Sağir)
Haram ve nâmeşru kazançlara gelince:
“Dünya bir cîfedir, onun taliplisi köpeklerdir.”
Yani kelp olarak âhirete çıkacak. Ne oldu? Kazandı! Neyi kazandı? Ateşi kazandı!
Hâtemlikle ıslahat başladı. Birinci ıslahat nurla, hatemlikle olacak. Mehdi Hazretleri kılıçla ıslahat yapacağı gibi, İsa Aleyhisselâm da müslümanlarla hıristiyanlar arasında hakemlik yapacak ve Deccal’i öldürecek.
Bu üç vazife merdiven gibidir.
Bu nur çığır açıyor, karanlıkları deliyor. Bu çığır Mehdi Hazretlerinin zamanına kadar gidecek. Nur da yayılacak, türemeler de türeyecek. Bunlar daima birbirine karşı olacaklar.
Mehdi Hazretleri zuhur ettiği zaman, ona en çok buğz eden ve karşı gelen, imansız imamlarla türemeleri olacak. İmanları yok çünkü. İmamları var, imanları yok.
İşte Mehdi Hazretleri o zamanki fukaha ile, o zamanki imansız imamlarla çarpışacak.
Bizim bu bölücülerle cihadımız, sanmayın ki küçük bir çarpışmadır. Bütün bölücülerle karşı karşıya gelmiş durumdayız. Nasipdar olan tenvir oluyor, nasibini alıyor. Nasibi olmayan görmüyor.
Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadir:
“İşte bu yol Allah’ın hidayet yoludur. Allah kullarından dilediğini bu yola eriştirir (kime dilerse ona nasip eder).” (En’am: 88)

nurnurakavuştu
09-01-2014, 12:22
Birkaç sene evvel dayım bu cemaate takılmıştı. Bir süre sonra cihada çıkacaz demişler vermişler eline Hakikat dergisini, kapı kapı gezip dergiyi tanıtıp cihad yapacaksın demişler.
Üsküdar'da esnafları gezmeye başlamışlar. Dayım girmiş bir dükkana, selam kelamdan sonra başlamış anlatmaya: "Refah dinine mensup Mahmut efendinin mollaları şöyledir, faize helal diyen Süleymancılar böyledir, diyalogcu Fettullah kafirdir, menzilciler böyledir vs.."
Esnaf biraz dişli çıkmış, dayımı bi güzel elden geçirmişler. Eve kolu kırık, gözü mor, ayağı aksak geldi.
Sonuç ne mi? Üsküdar'a cihada giderken, eldeki namazdan oldu..
Böyle trajikomik bir anımız var işte.
kötü bir anı.ama bu herkesin başına gelmiyor.İnsanlar bu cihada hiç bir karşılık almadan gidiyor.Ben ne zengin insanlar görüyorum.Ellerinde kitaplar insanlara bir şeyler öğretmeye çalışıyorlar.ne için?allah rızası için kardeşim.menfeat yok,herhangi bir beklenti yok.beklenti sadece allahtan...ama gel görki bu yol herkese nasip olmuyor.bende çok cemaat gezdim.ama inan hepsinde ters şeyler gördüm.kafama yatmadı.ama burası cemaat değil.burası allah ve resulunun yolu.Burda sadece ayet ve hadis var.

nurnurakavuştu
09-01-2014, 12:24
Kimlerle Mücadele Ediliyor?:

Deccalden daha beter olan sapıtıcı imamlarla, gökkubbe altında bulunan insanların en şerirleri olan âhir zaman ulemâsı ile.
Bunlar dokuz fırkadırlar.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Sizin için Deccal’dan daha çok Deccal olmayandan korkarım.
- Onlar kimlerdir?
Saptırıcı imamlardır.” (Ahmed bin Hanbel)
Niçin Deccal’den daha korkunç ve daha tehlikelidir bu sapıtıcı imamlar?
Deccal resmen Deccal olarak çıkacak. İşaretleri de bellidir, doğrudan doğruya Allahlık dâvâsı ile çıkacak. Kâmil iman sahipleri hiçbir zaman ona aldanmaz, tuzağına düşmez.
Ve fakat bu sapıtıcı imamlar olsun, âhir zaman uleması olsun, hepsi de sûret-i haktan göründüler, İslâm’ın önderi, kurtarıcısı gibi göründüler. Saf ve temiz müslümanlar büyük kitleler halinde onlara iltihak etti ve intisap etti. Şu kadar var ki, aslında sûret-i haktan görünen bu deccaller bu kitleleri görünce asıl hüviyetlerini ortaya koydular. Etraflarında kendilerine göre bir kalabalık görünce, hepsi de ayrı ayrı dinlerini ilân ettiler. Kurdukları dini ayakta tutabilmek için İslâm dininin haram kıldığı hükümleri helâl saydılar. Dinlerini bu şekilde ayakta tutmaya çalıştılar ve kitleler halindeki müslümanları hem kurdukları dine çekerek imandan ettiler, diğer taraftan dünyalıklarını soydular ve yoldular.
İşte deccal bunu yapamaz. Deccal’den beter oluşlari, sûret-i haktan görünüşlerinden oldu. Böylece birçok müslümanlari hem imanlarindan soydular, aldilar, hem dünyalarini hem âhiretlerini yok ettiler.
Nitekim onlarin sapitmasi ile yoldan sapanlarin âhirette cehenneme düştükleri zaman bu sapiticilara şöyle söyleyecekleri Âyet-i kerime’de haber verilmektedir:
“Siz bize sağdan gelir, sûret-i haktan görünürdünüz.” (Saffat: 28)
Firavun, âhirette avanesinin önünde cehenneme gittiği gibi, bu sapıtıcı imamlar da küfre kaydırdığı kimselerin hepsinin cehennemde öncüleridir.
Oysa Allah-u Teâlâ’nın dini İslâm dinidir. Onun hükümleri ayrıdır. Hepsi de halkı o kadar soydular ki, hepsinin trilyonları var. Trilyonlar vurdular, bankalar kurdular. Allah-u Teâlâ ile harbe tutuştular. Hazret-i Allah’a ve Resul’üne hasım kesildiler. Hem din-i mübin’e hem de vatanımıza ihanet ettiler. Hem dini hem vatanı parçalamak istediler ve bu zümreler müslümanlara karşı cephe aldılar, düşman kesildiler.
Allah’ım! Nurunla bu fitne ateşini söndür. Sapıtıcı imamlar ile İslâm’a düşman olan kâfirleri kahret ve öldür.
•
Evvelâ Erbakan kendi dinini ilân etti. “Hak geldi bâtıl gitti” diye ortalığı çınlattılar. Saf müslümanlar onlara kandı ve hak zannı ile saflarına geçti. Çünkü imana susamıştı.
Etrafında bir kalabalık olduğunu görünce kendilerini ilâh kabul ettiler. İmanları para oldu ve halkı da kaz gibi yoldular. Dinlerini ilân edince oraya batanların hepsi imanlarından soyundu.
Bu sapıtıcı imamlar, dinlerini ilân edip ilâhlık dâvâsında bulunduklarından din-i İslâm’dan çıktılar, onlara tâbi olup ilâh kabul edenleri de dinden çıkardılar. Hepsi iman hırsızı oldular yani imanlarından soyundular, küfre kaydılar.
Çünkü apaçık din kurdu. “Refah’tan başka Islâm yoktur.” dedi.
Oysa Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Allah katında din İslâm’dır.” buyuruyor. (Âl-i imran: 19)
Allah-u Teâlâ böyle buyuruyor, o ise bu Âyet-i kerime’yi inkâr ediyor ve böyle söylüyor. Bu sözü ile alenen Hazret-i Allah’a karşi geldigini resmen ilân etti.
Diger taraftan kendi dinini ayakta tutmak için: “Refah partisinden olmayanlar patates dinindendir.” diyerek, Allah-u Teâlâ’nın dinini patatese çevirdi. Kendi dinini yüceltmek için İslâm dinini küçülttükçe küçülttü.
Oysa Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, onunki katiyyen kabul edilmeyecek ve o âhirette kaybedenlerden olacaktir.” (Âl-i imran: 85)
Bu Âyet-i kerime onun bu beyanını çürüttü, reddetti.
Gerek din kurmakla, gerekse bu Âyet-i kerime’leri inkâr etmekle bu adam Allahlık dâvâsı gütmüştür ve bu Âyet-i kerime’ler mucibince küfre kaymıştır. Çünkü bir tek Âyet-i kerime’yi inkâr eden kâfir olur. Bu böyledir, bunu katiyetle bilin.
•
Deccalden daha beter olan ikinci imam:
Bunlar da sûret-i haktan göründüler. İslâm’ın ön safında görünerek halkı avladılar. Sonra lüzumlu olan maddeyi elde edince ve etraflarında kalabalıkları görünce, kendilerinde bir güç gördüler ve dinlerini ilân ettiler, ilâh kesildiler.
Yemekli toplantılar düzenlerlerdi. Halkı mahçup etmek suretiyle senet imzalatırlardı ve bu senetleri ödemeyenleri icrâ ile tahsil ederlerdi, halka bu kadar zulmederlerdi.
Yani halkı kaz yerine koyarlardı. Bütün bunların hepsi dini dünyaya âlet etmek suretiyle oluyordu. Bütün bu sapıtıcı imamlar bu şekilde yapıyordu.
Oysa Allah-u Teâlâ:
“Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun, onlar doğru yoldadırlar.” (Yâsin: 21)
Âyet-i kerime’si ile onların doğru olmadığını bildirdiği halde, halk onların doğru yolda olmadığını bilemedi. Onları müslüman zannetti ve yardım etti.
Haram lokma midelerine girince, hemen Refah’tan daha çok para toplamak yoluna girdiler. Refah’tan görerek onlar da sürekli para toplamaya başladilar, para toplamada onu da çok geçtiler ve bu husustaki Âyet-i kerime’leri tamamen inkâr ettiler. O kadar para topladılar ki, nihayet arzu ettikleri noktaya gelince paralarını muhafaza edemez oldular ve koyacak yer bulamadılar. Allah-u Teâlâ’nın en çok buğzettiği haramlardan birisi fâiz olduğu halde onlar banka kurdular.
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun! Eğer imanınızda gerçek iseniz, fâizden arta kalanı bırakın almayın. Yok eğer fâizi terketmezseniz, bunun Allah’a ve Peygamber’ine açılmış bir savaş olduğunu bilin.”(Bakara: 278-279)
Âyet-i kerime’lerinde haber verildiği üzere, doğrudan doğruya Hazret-i Allah’a ve Resulullah Aleyhisselâm’a harp ilân ettiler.
Bu nur çıkınca, içyüzlerini açığa vurunca bunların soygunları bitti. Bu para toplama hırsı onları İslâm dininden rahatça çıkardı.
Bu da yetmiyormuş gibi imanlı talebeleri yavaş yavaş küfre meylettirdiler. Papazlarla anlaştılar, papazları resmen hazret olarak kabul ettiler. “Küfrü hoş görün!” diye milyonlarca müslümanı küfre kaydırdılar. Nitekim papaya yazdığı mektup ve muhtevası gazetelerde neşredildi.
Alenen Hazret-i Allah’a karşi geldi ve küfrü hoş gördü, hoşgörüyü ilân etti ve bütün müslümanlari kâfir olmaya dâvet etti.
Ona tâbi olanlar ona uydular, papazlarini hazret olarak kabul ettiler ve onlara tâbi oldular, hepsi birden küfre kaydilar.
Böylece kendilerine tâbi olanlari, o masum yavrularin hepsini küfrün kucagina attilar.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“Ey iman edenler! Müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmeyin. Allah’ın aleyhinize apaçık bir ferman vermesini mi istersiniz?” (Nisâ: 144)
Bunların vasıfları daha önce “Nurcu” iken, bu hallerinden ötürü “Nurcu” isimlerini “Narcı” olarak vasıflandırdık. Bu ismi onlara biz verdik ve artık “Narcı” olarak tanınıyorlar. Nurculuk Said-i Nursî Hazretlerinde ve onun yolunda olanlarda kaldı.
Çünkü bunlar papazlarını hazret kabul ettikleri için, bunlara nurcu demek, İslâm’a büyük bir zillet getirir.
Allah-u Teâlâ mümine izzet, kâfire ise zillet vermiştir. Bu zillete düşenlere izzet vermek, Islâm’ın izzetini yok etmek demektir.
Nitekim Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Sizden kim onları dost edinirse, o onlardandır.” buyuruyor. (Mâide: 51)
Küfrü hoş görmeyi, her yerde küfrün soluklanmasini ilân edince, hepsi de kabul ettiler. Onu ilâh olarak kabul edenler böylece küfre kaymiş oldu ve küfür içinde donup kaldilar.
•
Üçüncü bir sapıtıcı imam:
Süleymancılar kendi dinlerini kurunca: “Bizim dinimize göre fâiz helâldir.” diyerek fâizin helâl olduğunu ilân ettiler. Bu inkârlarını alevlendirerek bütün Türkiye’ye ve dünyaya duyurdular, halkı fâize bulaştırdılar.
Hazret-i Allah’a ve Resul’üne harp ilân etmekle, din-i İslâm’dan çıkmakla kalmadılar, Hazret-i Allah’ı ve Kitabullah’ı şikâyete kalktılar.
İlk fâizin helâl olduğunu söylediler. Para, öşür ne varsa topladılar, böylece ilk çığırı açmış oldular.
Oysa fâizin azı da çoğu da İslâm dinine göre şiddetle haramdır.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyurmaktadir:
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun! Eğer imanınızda gerçek iseniz, fâizden arta kalanı bırakın almayın. Yok eğer fâizi terketmezseniz, bunun Allah’a ve Peygamber’ine açılmış bir savaş olduğunu bilin.”(Bakara: 278-279)
Âyet-i kerime’lerinde haber verildiği üzere, doğrudan doğruya Hazret-i Allah’a ve Resulullah Aleyhisselâm’a harp ilân ettiler, böylece ebedî hayatlarını kaybettiler.
Âyet-i kerime’de geçen “Harp” ifadesi, başka hiçbir tahrim Âyet-i kerime’sinde görülmez.
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmaktadir:
“Fâiz yetmiş çeşit günaha sebeptir. Bunlarin en hafifi, kişinin anasi ile zinâ etmesi gibidir.” (İbn-i Mâce: 2274)
Dinleri Süleymancılık, imanları para, has huyları gasp, meslekleri de dilencilik olan Süleymancılar; ellerinden gelen her türlü gasbı yaparlardı, yurtlarına aldıkları çocukları her tarafta dilendirirlerdi.
Dolayısıyla hem paralarını, hem imanlarını aldılar. İşte bunu da deccal yapamaz.
Ve hepsini birden cehenneme attılar.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Onları ateşe çağıran imamlar kıldık.” buyuruyor. (Kasas: 41)
İşte o imamlar bunlardır.
•
Dördüncü bir sapıtıcı imam:
Küfür diyarında İslâm halifeliğini ilân eden nankör ve sahtekâr Kaplan ve oğlu evvelâ Almanya’nın kuklası idiler, sonra şeytanın maskarası oldular.
Diğerleri gibi bunlar da para topluyorlardı ve halkı yoluyorlardı. Böylece Kaplancılık dinini yaymaya çalışıyorlardı.
Bunların hepsi hakkında kitaplar yazıldığı gibi; bu dinine ve vatanına ihanet eden nankörün hakkında da kitap yazıldı.
•
Âhir zaman ulemasına gelince; bunlar da sûret-i haktan göründüler. Her biri din-i İslâm’ı ifsat etmek için, tahrip ve tahrif etmek için gerek televizyonlarda gerekse gazeteler vasıtasıyla bütün güçleri ile çalıştılar.
Bu sapıtıcı imamların kimisi imamlığını ilân etti, Allahlık dâvâsında bulunanlar da oldu.
Bunların içlerinden Yaşar Nuri Öztürk, Edip Yüksel, İskender Evrenesoğlu, Nazmi Sakallıoğlu, Refet Kayserilioğlu hakkında da “Âhir Zaman Âlimleri” adı ile bir kitap yazıldı. Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’lerle hepsine bir bir cevap verildi.
Bunların içinde kimisi “İmam benim” dedi, kimisi sahte İsa, kimisi sahte Mehdi kesildi, kimisi “Ben Dabbet’ül arz’ım” dedi, Yaşar Nuri gibi kimileri çok şiddetli ifsatçi.
Bu gibilerin fesatlarini, sahte, yalanci olduklarini ve küfre kaydiklarini ortaya koymak için her mevzuda Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’lerle izah ve ispat ettik.
Ve hiçbir fert Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’le cevap veremedikleri için, onlara isnat edilen küfrü ister istemez kabullendiler.
Bu suretle İslâm dinini ortadan kaldırmaya çalışan bu dokuz muhalif fırka ortalığı kararttıkça kararttılar, müslümanları kararsız hale getirdiler.
Böylece bu sapıtıcı imamlar Deccal’den daha beter oldular. Nefsini ilâh edinen bu imansız imamlar bu halkı kandırmaya çalışıyorlar. Acaba Cenâb-ı Hakk’ı da kandırmaya çalışacaklar mı?
Oysa Cenâb-ı Hakk Hadis-i kudsî’de şöyle buyuruyor:
“Âhir zamanda öyle kimseler türeyecektir ki, bunlar dinlerini dünyalığa âlet edeceklerdir. İnsanlara karşı koyun postuna bürünmüş gibi yumuşak ve güzel huylu görünürler. Dilleri şekerden bile tatlıdır, amma kalpleri kurt gönlü gibidir.
Aziz ve Celil olan Allah-u Teâlâ (bu gibi kimseler için) şöyle buyurur:
‘Bunlar acaba benim sonsuz affediciliğime mi güveniyorlar, yoksa bana karşı meydan mı okuyorlar? Ululuğum hakkı için, onlara öyle ağır bir musibet vereceğim ki, aralarında bulunan yumuşak başlılar şaşakalacaklardır.’” (Tirmizî)
Buna da âmil olan, İslâm maskesi altında Din-i mübin’e yaptıkları büyük tahribattır.
Fakat bu nur-i ilâhî çıkınca zulümâtı deldi. Nur yayıldı, hem de dünyanın birçok yerlerine.
Bunların içyüzleri meydana çıktı, küfürleri meydanda kaldı. Ne cevap verebildiler, ne de tevbe ettiler, şaşırıp kaldılar.
•
İstanbul’dan ciltçi bir kardeşimiz soruyor.
“Siz niçin bu kitapları bu kadar ucuz veriyorsunuz? Zira biz bir kitabı iki milyona ciltliyoruz. Siz ise en güzel kâğıttan, en güzel baskı ile, cildi ile iki milyona veriyorsunuz. Bizi burada hayrete düşürüyorsunuz?”
Mecmuayı ise maliyetine veriyoruz. Bunun sebebi ve içyüzü şudur:
Allah ehli Allah için çalışır. Nûr-i Muhammedî’nin yayılması, müslümanların Allah ve Resul’ünde birleşmesi için çalişir.
Dinimizi ve vatanimizi bölmek isteyen bölücü kâfirleri kahretmek için mücadele ve mücahede eder.
Zira açiktan açiga dinimize ve vatanimiza düşman kesildiler.
Binaenaleyh, Allah ehli Allah için çalişir. Âlim nefsi için çalişir. Yazar da cebi için çalişir.
Onlar ücretlerini daha dünyada iken aldilar. Ahiret kazancini geriye attilar. Esas budur.

nurnurakavuştu
11-01-2014, 11:40
"Allah göklerin ve yerin nûrudur.
O'NUN NÛRUNUN MİSALİ, İÇİNDE LÂMBA BULUNAN BİR KANDİL GİBİDİR.
O KANDİL BİLLUR BİR CAM İÇİNDEDİR. O BİLLUR CAM İSE SANKİ İNCİ GİBİ PARLAYAN BİR YILDIZDIR.
Ki, ne batıda ne de doğuda bitmeyen mübarek bir zeytin ağacından (onun yağından) yakılır.
Ateş dokunmasa bile onun yağı ışık verir. Nûr üstüne nûrdur. Allah dilediği kimseyi nûruna kavuşturur.
Allah insanlara böyle misaller verir. Ve Allah her şeyi hakkıyla bilir." (Nûr: 35)
"Allah Bütün Kâinatın Nûrudur!"
Gökte Zuhur Eden Büyük Alâmet!
Allah-u Teâlâ Nûrunu İzhar Etti!

Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri 28 Haziran 2010 Pazartesi günü sabahın erken saatlerinde vefât etmişler, salı günü Adapazarı Erenler kabristanındaki ebedî istirahatgâhına uğurlanmışlardır. Vefâtlarının üçüncü günü, 30 Haziran Çarşamba gecesi saat 22:00 sularında, gökyüzünde müthiş bir olay yaşanmış, Adapazarı halkının çıplak gözle seyrettiği, hareket hâlinde, parlak bir inciyi veyahut parlak bir yıldızı andıran, ışık saçan cisimler görülmüştür.
Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri'nin defnedildikleri kabristan mevkiinden gökyüzüne sıra ile yükselen *on iki* kandil misali ışık bir süre gökyüzünde çıplak gözle müşahede edilmiştir.
Bu görüntüler Doğan Haber Ajansı (DHA) Sakarya muhabiri Aziz Güvener tarafından da kaydedilmiştir. Güvener parlak ışıklı cisimlerin Erenler'le Hızırtepe aralığındaki mevkiden gökyüzüne yükseldiklerini beyan etmiştir, ki burası birkaç gün önce Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Efendi Hazretleri'nin defnedildiği yerin ta kendisidir.

http://www.hakikat.com/dergi/203/dha1.jpghttp://www.hakikat.com/dergi/203/dha2.jpgKandilli Rasathanesi yetkilileri ile yapılan görüşmede bu görülen ışıkların yıldız olmadığını, bilimsel bir açıklama da getiremediklerini beyan etmişlerdir.
Aslında bu büyük hadise Nûr Sure-i şerif'inin 35. Âyet-i kerime'sinin tecellisi ve Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri'nin en büyük bir kerameti idi. Zira hem Âyet-i kerime'de, hem Hadis-i şerif'lerde ve ayrıca birçok büyük zevâtı kiram'ın ifşaatlarında bu hadisede görülen ilâhi nûrlara dâir işaretler ve izahlar bulunmakta, Allah-u Teâlâ'nın emanetini taşıyan vekillerinin nûru "Kandil", "İnci", "Yıldız" gibi misallerle duyurulmaktadır. Nûr Allah'tan gelir, vekilinin taşıdığı nûr da Allah-u Teâlâ'ya aittir, O'nun nûrudur.

http://www.hakikat.com/dergi/203/nur1.jpghttp://www.hakikat.com/dergi/203/nur2.jpghttp://www.hakikat.com/dergi/203/nur3.jpghttp://www.hakikat.com/dergi/203/nur4.jpgÂyet-i kerime, Hadis-i şerif ve Evliyâullah Hazeratı'nın beyanlarındaki Allah-u Teâlâ'nın nûruna dair temsiller şöyledir:
Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:
"Allah göklerin ve yerin nûrudur. O'nun nûrunun misali, içinde lâmba bulunan bir kandil gibidir. O kandil billur bir cam içindedir. O billur cam ise sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır." (Nûr: 35)
Bir Hadis-i şerif'te Cebrâil Aleyhisselâm'ın "dördüncü perdedeki yıldızı" "yetmiş bin defâ gördüm." demesi üzerine Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
"Allah'ın izzetine yemin ederim ki o yıldız benim!" (Muhammed el-Burhânî, "et-Tebriatü'z-Zimme", s. 100)
Evliyâullah Hazerâtı'nın beyanları da şöyledir:
Muhammed ed-Dımeşkî -kuddise sırruh- Hazretleri yukarıdaki Hadis-i şerif'e işaretle Hâtemü'l-enbiyâ Aleyhisselâm'a has olan bu büyük sırrın aynı şekilde Hâtemü'l-evliyâ olan zâtta da tecellî edeceğine işâret ederek:
"İşte Hâtemü'l-evliyâ da aynen böyledir." buyurdu. ("Şerh-i Fusûsu'l-Hikem", İ.Ü. Ktp. AY, nr.: 4907, vr. 117)
Hâce Muhammed Pârisâ -kuddise sırruh- Hazretleri "on iki kutbu" ve bu kutuplardan ikisinin Hâtem-i nebî ve Hâtem-i velî olduğunu haber verdi:
"Bu ümmetin kutupları on ikidir, şu gördüğünüz âlemin burçları (yıldızları) da on ikidir. Müfred (eşsiz ve benzersiz) olanlar çoktur, zaman boyunca devâm ederler. İki 'Hatm' de onlardandır." ("Faslu'l-Hitâb Tercümesi", s. 584, trc.: A. Hüsrevoğlu)
Evliyâ'-i Kirâm Hazerâtı'ndan kimisi bu Nûr'u "Göz kamaştırıcı bir inci"ye, kimisi "Yıldız"a benzetmiş; kimisi de eşi-benzeri bulunmayan parlak ve aydınlık bir "Cevher-i yektâ", birçokları "Kandil" olarak vasfetmişti.
Şeyh-ül Ekber Muhyiddîn İbn-ül Arabî -kuddise sırruh- Hazretleri "Fusûsu'l-Hikem" isimli eserinde şöyle buyurmuşlardı:
"İşte bu ilim, ilm-i billâh'ın âlâsıdır. Bu ilim, ancak peygamberlerin ve velilerin sonuncusuna verilmiştir. Bu ilmi, Nebî ve Resûl'lerden görebilenler ancak Hâtemü'n-nübüvve olan Muhammed Aleyhisselâm'ın mişkâtından (kandilinden) görürler. Velilerden görebilenler de ancak (onun mirasçısı olan) Hâtem-i velinin mişkatından (kandilinden) görürler." ("Fusûsu'l-Hikem")
Abdülgânî Nablusî -kuddise sırruh- Hazretleri de aynı hususa işaret etmişti:
"Kıyâmet gününe kadar her devirdeki veliler bu ilmi ancak Hâtem-i veli'nin, o zamandaki velâyet kandilinin nûrundan görebilirler." ("Cevâhirü'n-Nusûs"; s. 36)
Abdullah-ı Bosnevî -kuddise sırruh- Hazretleri şöyle beyan buyurmuştu:
"Bir mişkâtten (kandilden) verilebilen bu ilim, ancak asâleten Hâtemü'r-rusül ve verâseten Hâtemü'l-evliyâ için hâsıldır." ("Şerhü'l-Fusûs li'l-Bosnevî"; Nâfiz Paşa, no: 536, 447. yp.)
Hüseyin bin Abdullah el-Abbâsî -kuddise sırruh- Hazretleri şöyle haber verdi:
"Hâtem'in mânâsıyla kastedilen; İnsan-ı kâmil olan bir âlim ve göz kamaştıran bir incidir." ("el-Husûs bi-Edâti'n-Nusûs fî Şerhi'l-Fusûs", İ.Ü. Ktp., AY, nr.: 4480, vr. 15b-16a)
Seyyid Ali Hemedânî -kuddise sırruh- Hazretleri güneşin ay ve yıldızlara olan kıyasına teşbihle şöyle tarif etti:
"Ay ve yıldızların zuhûru, ancak geceleyin kuvvetli ve şiddetli bir biçimde kendini belli eder. İşte Hâtemü'l-evliyâ'nın velîler meydanındaki muhteşem hâli de aynen böyledir." ("Şerh-i Fusûsu'l-Hikem", Süleymâniye Ktp. Şehid Ali Paşa, nr.: 2794/37, vr. 535a)
Dâvud bin Mahmûd el-Kayserî -kuddise sırruh- Hazretleri aynı hususa işaretle şöyle buyurmuştu:
"Onlar ise, tıpkı güneş ışığının doğmasıyla gizlenen yıldızların ışıkları gibi, hakîkat-ı Muhammediyye nûrları ile zuhûr ederek değil, kendi varlıklarında nübüvvetin zuhûrunu talep etmişler; cismî tabiat makâmında ve unsurî gecelerin karanlığında tahakkuk ettikleri zaman da, ay ve yıldızların karanlık gecede açığa çıkması gibi, kendilerine has nûrları ile açığa çıkmışlardı.
İşte Hâtemü'l-evliyâ ortaya konulduğu zaman, onun velîlere nisbeti de böyle olur." ("el-Matlâ'u Husûsi'l-Kilem fî Me'ânî Fusûsu'l-Hikem", Şehid Ali Paşa, nr.: 1242; 30a vr.)
İmâm-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri:
"Onun nûru yerin dibinden Arş'a kadar uzanır." buyurdu. (260. Mektub)
Bâyezîd-i Bestâmî -kuddise sırruh- Hazretleri şöyle buyurdu:
"İbrâhim, Mûsâ ve İsâ -aleyhimüsselâm-ın:
'Allah'ım! Bizi Muhammed'in ümmetinden kıl!' dedikleri rivâyet edilir.
Sen zannediyor musun ki, onlar azıcık bir riyâset elde etmek uğrunda Hakk'ın huzûrunda rüsvay olmayı arzu ettiler? Hâşâ ve kellâ!.. Bilâkis onlar bu ümmet içinde öyle şahsiyetler görmüşlerdir ki, bunların ayakları yerin dibinde olduğu hâlde başları A'lâ-yı İlliyyîn'i aşmış ve onlar da bu arada kaybolup gitmişlerdir." (Ferîdüddîn Attâr, "Tezkiretü'l-Evliyâ", s. 226)
Hüseyin bin Abdullah el-Abbâsî -kuddise sırruh- Hazretleri:
"Bâtınlar karanlıklardan sıyrılınca ayna ortaya çıkar, onda görüntü zuhûr edince onların nazar ettiği güneş, izi tâkip edilen kemâlle gece karanlığındaki ay gibi gözükmeye başlar. İşte bu, 'Fusûs Şerhi'ndeki onunla (Hâtemü'l-evliyâ ile) ilgili bir hazînedir. Allah doğruyu söyleyen ve yola hidâyet edendir!"("el-Husûs bi-Edâti'n-Nusûs fî Şerhi'l-Fusûs", İ.Ü. Ktp., AY, nr.: 4480, vr. 56b)
İsmail Hakkı Bursevî -kuddise sırruh- Hazretleri bu zâtın türbesinin altında yatan esrâr-ı İlâhî'yi şöyle tasvir etmiştir:
"Hatmü'l-evliyâ'ya muhabbet eyle, tâ ki bununla dahî şefâ'ate muhtaç olmayasın!
.....
Ve bu türbeye kubbedir ki, seri eflâkin (sür'atli feleklerin) fevkindedir.
Ve bu türbenin sırrı bir sırr-ı 'azîmdir ki (öyle büyük bir sırdır ki), cemî'i emsâra sârîdir (bütün şehirlere sirâyet etmiştir)." ("Kitâbü'n-Netice"; Genel, nr.: 1136, vr. 248a)
Dikkat çeken bir diğer husus; "On iki kandil"in o gece gökyüzündeki yükselişlerinde aldıkları konum ve dizilişlerindeki anlamlar incelendiğinde "Allah" ism-i celâl'inin nakşedildiği de görülmektedir. Ve bazı rumuzlar ise gizlidir.

http://www.hakikat.com/dergi/203/lafzatullah1.jpghttp://www.hakikat.com/dergi/203/lafzatullah2.jpg•
Aslında o Zât-ı âli için kerâmet aramaya hâcet yoktur. Bilen ve görebilen için onun her hâl ve ahvâli, her sözü ve fiili apaçık bir kerâmetti. Allah-u Teâlâ ona her gün, her saat, her an içinde bir kerâmet yaratmayı vaad etmişti.
İbrahim bin Edhem -kuddise sırruh- Hazretleri'nden rivâyet edildiğine göre; Allah-u Teâlâ Yahya bin Zekeriyya Aleyhisselâm'a bu zâtı ve kendisine ihsan ettiği bu nimetlerini şöyle haber vermişti:
"Ey Yahya!
Bil ki ben kullarımdan bir kulu, niyetinden ötürü sevmeyi kendime şiâr edindim.
...
Ve diyeceğim ki; 'Müjdeler olsun sana! İzzet ve Celâl'ime yemin ederim ki, bana ettiğin nazarla senin gönlünü iyileştirip; her gün, her gece ve her saat içinde senin için bir keramet ortaya koyacağım!'"("el-Muhabbe li'l-Muhâsibî"; s. 22-23)
Bu böyledir. Ancak o bu hallerini halktan gizlemiş olsa da yakınları ve sevenleri her an bu hallere vakıf idi. Hemen hiçbir ihvanı yoktur ki gönlünde taşıdığı bir soru ile huzurlarına çıktıklarında hiçbir kelâm etmedikleri halde sanki sual etmişçesine cevabını almış olmasın. Hiçbir ihvanı yoktur ki gerek manevî, gerek hususî işlerinde onun tasarrufuna şahit olmasın.
Kendileri hiçbir zaman keramete iltifat etmediler, ilim ve mahviyet üzerinde durdular. İhvanını da bu şekilde yetiştirdiler.
Onun ihvanı arasında keramet anlatma gibi bir usül hiç olmadı. Çünkü bu zâtın kemali o kadar aşikârdı ki, keramet dinlemeye kimsenin ihtiyacı olmadı. Bu zât hep "Allah" dedi, sevenleri de o terbiye ile yetişti.
En büyük kerametleri ise bu seyyiat zamanında bu ahir zamanda istikamet üzere olması idi. Herkesin kendi zan ve hükmünü yürütmeye çalıştığı bir devirde Allah-u Teâlâ'nın hükmünü neşretti. Karıştırmaya çalışanların karıştırmalarına izin vermedi. İhvanı imanın tadını yaşadıkça, istikametin anlamını kavradıkça kendisine teşekkür etti, Hazret-i Allah'a hamdetti. İmanların yandığı bir asırda imanlarını kurtarmakla kalmadılar, iman kurtarma cihadı yaptılar. Bunların hepsi aslında onun açık bir kerâmeti idi. Nasıl ki Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in en büyük kerameti Kur'an-ı azimüşan ise bu zâtın en büyük kerameti de Kur'an-ı azimüşan'ın tefsiri mahiyetindeki eserleri idi.
Fakat halk ilim ve istikamete gerekli ehemmiyeti vermediği için onun bu değerini bilemediler.
•
Rabb'imiz Allah-u Teâlâ Hazretleri bize dünyada da, kabirde de, mahşerde de, cennet-i âlâ'da da; her iki "Hatem"le olmayı ikram buyursun. Bizi onların şefaatine nâil eylesin. Onlara lâyık edebi, adabı, evlâtlığı, ihvanlığı lütfetsin... Amin.

En Büyük Keramet:
Şeyh Şerâfeddîn ed-Dağıstânî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin (ö. 1936) talebelerinden merhûme Hacı Fatma Nine -kuddise sırrehâ- Hazretleri (ö. 1986), kendisini ziyârete gelen, Muhterem Ömer Öngüt'ün sevenlerinden İzzettin Efendi'ye, yaklaşık otuz yıl önce bu büyük ve esrârengiz sırrı ifşâ ederek haber vermiş;
"Sizin Efendiniz'in en büyük kerâmeti, vefâtından üç gün sonra ortaya çıkacaktır!.." buyurmuştu.
Hacı Fatma Nine'nin açtığı bu esrâr-ı İlâhî bugüne kadar Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri'nin ihvânı tarafından biliniyor ve bekleniyordu; fakat mâhiyetinin ne olduğu ve ne şekilde zuhûr edeceği malûm değildi. Fatma Nine'nin bu beyan kendilerine arzedildiğinde; "Benim göstereceğim beni Yaratan'dr." buyurmuşlard.
Nitekim Allah-u Teâlâ bu büyük zâtın mânevi makamına bir işaret ve onun büyüklüğüne bir delil olarak nûrunu beşeriyete izhar etti.
Hacı Fatma Nine -kuddise sırrehâ- bir başka beyanlarında şeyhi Şerâfeddîn ed-Dağıstânî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri'nin doğduğu gün kurbanlar kestirdiğini, ihvanına büyük bir zâtın dünyaya teşrifini ve kendisine "Kızım sen onu göreceksin" diye müjdelediğini haber vermişti. Nitekim yıllar sonra Fatma Nine'nin ahir ömründe bu buluşma gerçekleşmiş, Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri'nin Hacı Fatma Nine'yi ziyareti ile ihvanı da bu muhtereme nineden ve sakladığı sırlardan haberdar olmuşlardı.

"Allah Göklerin ve Yerin
Nûrudur"
Allah-u Teâlâ Nûr Sûre-i şerif'inin 35. Âyet-i kerime'sinde şöyle buyuruyor:
"Allah göklerin ve yerin nûrudur. O'nun nûrunun misali, içinde lâmba bulunan bir kandil gibidir. O kandil billur bir cam içindedir. O billur cam ise sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır. Ki, ne batıda ne de doğuda bitmeyen mübarek bir zeytin ağacından (onun yağından) yakılır. Ateş dokunmasa bile onun yağı ışık verir. Nûr üstüne nûrdur. Allah dilediği kimseyi nûruna kavuşturur. Allah insanlara böyle misaller verir. Ve Allah her şeyi hakkıyla bilir." (Nûr: 35)
Nûr, Allah-u Teâlâ'nın Zâhir İsm-i şerif'inin tecelli etmesidir. Varlıklar o Nûr'un tecellisi ile vücud bulmuştur. Bütün âlemleri meydana koyan, mükevvenâtı gösteren, hakikati bildiren O'dur.
Şu gördüğün bütün bu âlem bir tabla veya bir tepsiden ibarettir. Ve fakat senin bildiğin tepsi ya tenekedir, ya da billurdur. Allah-u Teâlâ'nın tepsisi ise nurdur.
"Gökler ve yer" ibaresi Kur'an-ı kerim'de hususiyetle "Kâinat" için kullanılmaktadır. Dolayısıyla Âyet-i kerime'nin mânâsı "Allah bütün kâinatın nûrudur." demektir.
Gökleri meleklerle ve parlak yıldızlarla, yeri de kendi dostları olan nebilerle velilerle aydınlatan, nûrlandıran O'dur.
Nitekim Allah-u Teâlâ diğer bir Âyet-i kerime'sinde Resul-i Ekrem'ini "Sirâcen münîrâ=Nûr saçan kandil" olarak vasıflandırmıştır. (Ahzâb: 46)
İbn-i Mesud -radiyallahu anh- şöyle buyurur:
"Rabb'inizin katında ne gece ne gündüz vardır. Göklerin ve yerin nûru, O'nun zâtının nûrudur."
Gökleri ve yeryüzünü aydınlatan nûrun hayret verici vasıflarının temsili şudur:
"O'nun nûrunun misali, içinde lâmba bulunan bir kandil gibidir." (Nûr: 35)
Burada Allah-u Teâlâ'nın nûru, içinde lâmba bulunan bir kandile benzetilmektedir.
Mümin-i kâmil'in kalbi Allah-u Teâlâ'nın hidayeti ile nûrlanmıştır:
"O kandil billur bir cam içindedir." (Nûr: 35)
Billur cam, kudsi ruhtur.
Ruhaniyet, dünyada da kabirde de mahşerde de, onunla beraber haşrolunur.
"O billur cam ise sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır." (Nûr: 35)
Öyle bir güzellikte ve parlaklıktadır ki bu güzelliği temsil için inciye benzetilmiştir. Çünkü burada nûr üstüne nûr olmuş, yeryüzünün yıldızları olmuştur.
Bu cam berraklık ve güzellik hususunda parıl parıl parlayan yıldızı andırmakta; yıldız da parlaklık, berraklık ve güzellikte inciye benzemektedir. Küçük cam, büyük bir yıldız haline dönüşüyor.
"Ki, ne batıda ne de doğuda bitmeyen mübarek bir zeytin ağacından (onun yağından) yakılır." (Nûr: 35)
O ağaç, Allah-u Teâlâ'nın sevdiği seçtiği kendisine çektiği kullardır. O muhabbetullah ile yanar, onun yağı feyzi ilâhiyedir. O nûr o feyz-i ilâhi sebebiyle hiçbir şey söylemese bile hâl ile beşeriyetin numunesi ve imtisali olduğu için nûr saçar. Bu beyanlarımız Allah-u Teâlâ'nın Habib-i Ekrem'inin yüzüsuyu hürmetine vekillerine bahşettiği lütuflardır.
"Ateş dokunmasa bile onun yağı ışık verir." (Nûr: 35)
Öyle aydınlık ki, yağın kendisi yanmadan bile ortalığı aydınlatacak durumda.
Allah-u Teâlâ'nın bu kulları hakkında Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif'lerde bir çok beyanlar bulunmaktadır.
Nitekim bir Âyet-i kerime'de:
"Allah bir kimsenin kalbini müslümanlık için açarsa, o Rabb'inden verilen bir nûr üzerindedir." buyuruluyor. (Zümer: 22)
Bu nûru Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'i ile beyan ediyor:
"Mü'min-i kâmil'in ferasetinden korkunuz. Çünkü o Azîz ve Celîl olan Allah'ın nûru ile bakar." (Münâvî)
Bunlar vâris-i enbiya oldukları içindir ki, Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif'lerin tecelliyatına mazhar olmuşlardır. Yani bildirdiği kadar bilir, gösterdiği kadar görür. Hakk'ta fani olduğu zaman bunlar husule gelir.
Cenâb-ı Hakk'ı görür kendisini görmez, zira âyân-ı sâbite ile Hakk'ı tesbih eder, O'nunla ibadet eder.
Azamet-i ilâhî'nin karşısında bir zerre olarak Allah-u Teâlâ'ya ibadet, taat ve secdesini yapar.
"Kulhüvallahü Ehad" dediği zaman azamet-i ilâhi'yi görür. "Allahüssamed" yarattığı varlıkların O'na muhtaç olduğunu bilir.
Bu esrar-ı ilâhiye ne zaman tecelli eder ki âyân-ı sâbite bütün "âyân-ı sâbite"lerin Hazret-i Allah'a ne kadar muhtaç olduğunu görür? Ve herşeyin Hakk ile kaim olduğunu gördüğü zaman Âyet'ül-kürsi'nin sırrına mazhar olur.
Fatiha-i şerif'te "Elhamdülillâhi, Rabb'il âlemin" derken bu sırra mazhardır. Bu ise ancak Hazret-i Allah'ın boyası ile boyandığı zaman husule gelir.
"Allah'ın boyası ile boyanın! Allah'ın boyasından daha güzel boyası olan kimdir?" (Bakara: 138)
Bir zerre olarak Hakk ile Hakk'ı tesbih eder. Ruh Cenâb-ı Hakk'ın lütuf tecelliyatıyla nûrlanır, nefsi ruha tâbidir. O da nûrlanmış olur, dolayısıyla vücudu da nûrlanır. Bunların hepsi husule geldiği zaman "Sirâcen münîrâ" olur. Her tecelliyat-ı ilâhi ile "Nûrun alâ nûr" olur. O artık Hakk iledir. En hoşlandığı şey Hazret-i Allah'ın hükmü olur. Onlarda arzu yaşamaz. Hayat ve vefat arasında hiç fark olmaz. Çıkacak hükm-ü ilâhî'ye peşinen teslim olmuşlardır. Bu onlara ihsan edilen lütuflardır. Hazret-i Allah'a ram olmuştur. Bütün iradesini Hazret-i Allah'a teslim etmiştir.

Semâ'daki Yıldız:
Allah-u Teâlâ Nûr Sûre-i şerif'i otuz beşinci Âyet-i kerime'de nurunu misâl ile duyururken "içinde lâmba bulunan bir kandil", "inci gibi parlayan bir yıldız" misâllerini veriyor.
Gerek bu Âyet-i kerime'de gerek Hadis-i şerif'lerde gerekse Hâtemü'l-evliyâ'yı haber veren evliyâullah Hazerâtı'nın ifşaatlarında Allah-u Teâlâ'nın kudretinin ve nurunun hep bu misallerle anlatılması ve bu misallerin yaşanan bu büyük kerametteki görüntülerle birebir uyuşması bizleri hayretler içerisinde bırakmaktadır.
Aşağıda arzedeceğimiz Hadis-i şerif'te geçen gizli srra göre; Cebrâil Aleyhisselâm'n yldz şeklinde gördüğü Resulullah Aleyhisselâm'n nûru idi ve Cebrâil Aleyhisselâm'a "O benim" buyurmuştu.
Câbir -radiyallahu anh-den rivâyet edildiğine göre; Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-:
"Allah'ın ilk yarattığı şey benim rûhumdur." deyince Cibrîl hayret etmişti.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Cibrîl'in bu husustaki hayretini görünce, Cibrîl'e: "Ey Cibrîl! Kaç yaşındasın?" buyurdu. Cibrîl: "Bilmiyorum! Fakat dördüncü perdede bir yıldız vardı, her yetmiş senede bir defâ çıkardı. Ben onu yetmiş bin defâ gördüm." cevâbını verdi.
Bunun üzerine Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-:
"Allah'ın izzetine yemin ederim ki o yıldız benim!" buyurdu.
Sonra Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-:
"Vahiy sana nereden geliyor?" diye sordu.
Cibrîl: "Ben göklerde ve yerlerde dolaşırken bir zil sesi duyarım, duyunca Beytü'l-ma'mûr'a giderim ve vahyi oradan alıp yeryüzündeki nebî ve resullere veririm." dedi.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ona:
"Şimdi Beytü'l-ma'mûr'a git ve benim isim ve nesebimi orada söyle!" buyurdu.
Bunun üzerine Cibrîl hemen sür'atle Beytü'l-ma'mûr'a gitti ve Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-in buyurduğu gibi isim ve nesebini söyledi. Daha önce hiç açılmayan Beytü'l-ma'mûr'un kapısı ilk defâ o zaman açıldı, Cibrîl Aleyhisselâm Beytü'l-ma'mûr'un içinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-i oturmuş olarak gördü. Hayret ederek hızla yeryüzünde Resulullah'ın bulunduğu yere indi, Resulullah'ı daha önce Câbir'le konuşurken bıraktığı yerde gördü. Sonra tekrar Beytü'l-ma'mûr'a döndü, Resulullah'ı orada yine oturmuş olarak buldu. Sonra tekrar yeryüzüne indi, bu defâ yine Câbir'le konuşurken gördü.
O zaman Cibrîl Aleyhisselâm Câbir -radiyallahu anh-e:
"Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- yerini hiç terketti mi?" diye sordu.
Câbir: "Hayır ey Arap kardeş! Bizim konuştuğumuz mevzu sen bizden ayrıldığın zamandan beri hâlâ bitmedi, konuşmaya devâm ediyoruz." cevâbını verdi.
Bunun üzerine Cibrîl, Resulullah'a:
"Eğer vahiy senden sana ise, benim aracı olmamdaki hikmet nedir?"deyince, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-:
"Bu teşrî' (insanlar arasında hüküm vermek) içindir, ey kardeşim Cibrîl!" buyurdu ve ardından şu Âyet-i kerîme'yi okudu:
"Sana onun (Kur'ân'ın) vahyi bitmeden önce Kur'ân'ı okumakta acele etme ve: 'Rabb'im! İlmimi arttır!' de!" (Tâ-Hâ: 114) (Muhammed el-Burhânî, "et-Tebriatü'z-Zimme", s. 100-101)
İşte Hâtemü'l-evliyâ'nın vefâtının üçüncü günü tecellî eden muhteşem hâdise de Allâhuâlem bu büyük sırla ilgilidir.
Nitekim Muhammed ed-Dımeşkî -kuddise sırruh- Hazretleri "Şerh-i Fusûsu'l-Hikem"inde yer alan aşağıdaki esrârengiz ifşaatında, Hâtemü'l-enbiyâ Aleyhisselâm'a has olan bu büyük sırrın aynı şekilde Hâtemü'l-evliyâ olan zâtta da tecellî edeceğine işâret ederek:
"İşte Hâtemü'l-evliyâ da aynen böyledir." buyurmuştur.("Şerh-i Fusûsu'l-Hikem", İ.Ü. Ktp. AY, nr.: 4907, vr. 117)
Hazret'in beyanları şöyledir:
"Âdem devrinden Son Peygamber'e varıncaya kadar onlardan (peygamberlerden) ve onlara tâbî olanlardan hiç biri yoktur ki, aldığını ancak Hâteme'n-nebiyyyîn mişkâtından (kandilinden) almış bulunmasın. Zîrâ Cenâb-ı İlâhî'den meydana gelen tecellî, ilk devirlerde bile Ahmedî hakîkatin ona tecellî etmesine bağlıydı.
İşte peygamberlerin keşifleri nisbetinde nazar edebildikleri nübüvvet (peygamberlik) de ancak bu Ahmedî hakîkat sâyesinde tecellî eder. Onların idrakleri ve ona nazarları Cenâb-ı İlâhî'ye ulaşmalarını sağlar; bu hakîkatin dışında ne nazar etmeleri, ne de görmeleri mümkün olmaz. Onların meclisi ve onlardan herhangi biri için tefrik edilen herhangi bir şey, bu 'İlk Asıl' olmadıkça elde edilemez, zîrâ onların misbâhı (lâmbası) da, mişkâtı (kandili) de onun yüksek tecellîsidir. Mişkât (Kandil) olmadıkça onun ne yansıması olabilir, ne de onunla herhangi bir ilgisi bulunabilir!
Onun 'yansıması'na gelince; O'nun -sallallahu aleyhi ve sellem- mişkâtıyla (kandiliyle) kendi hakîkatinden ve 'ayn-ı sâbitesinden onlara bağışta bulunmasına benzer.
Nitekim Allah-u Teâlâ "Nûr'un temsili hakkındaki:
'O'nun nûrunun misali, içinde lâmba bulunan bir kandil gibidir.' buyruğuyla ona işâret etmiştir. (Nûr: 35)
Buradaki birleştirme, tıpkı İlâhî meclis gibi bu 'Nûr'un tümü hakkındadır.
O öyle bir sırçadır ki;
'O billur cam ise sanki inci gibi parlayan bir yıldızdır.' (Nûr: 35)
O -sallallahu aleyhi ve sellem-, bu İlâhî sırla ilgili olarak Cibrîl'e:'Bu yıldız benim.' buyruğuyla cevap vermiştir. Yâni hakîkî itibârla bu tecelliyâta o mazhardır, ondan başkası bu tecelliyâta ehil değildir.
Soru ve cevap hakkındaki kıssa, Hazret'in -sallallahu aleyhi ve sellem- Cibrîl'e kaç yaşında olduğunu sormasıyla yerini bulmuştur:
'Bilmiyorum! Ancak, ben burada bir yıldız bulunduğuna muttali' olmuştum. Her yetmiş senede bir defâ ortaya çıkardı. Ben onu yetmiş defâ gördüm.'
Başka bir rivâyette onunla ilgili olarak 'yetmiş'ten sonra, iki yerde ilâveten 'bin' ifâdesi zikredilir. Allah bilendir!..
Onun (Hâtemü'l-enbiyâ'nın) yaratılışı bakımından olan varlığı ertelenmiş, geciktirilmiştir. İşte bu cevap, onun -sallallahu aleyhi ve sellem- 'Hâteme'n-nebiyyîn' olmasına kadar erişir.
İşte Hâtemü'l-evliyâ da aynen böyledir. Velâyet mişkâtına ittibâ etmekle ve kendisinden almakla bir tahsîse ermiş olan, kendilerinden daha önde olduğu diğer velîlere tasarruf ve istimdâd etmekle ilgili bu 'Rûhî evvellik' ona da verilmiştir. Âdem henüz su ile toprak arasında iken, şüphesiz ki o da velî idi. Bu cümlenin tefsîri işte budur.
Onun dışındaki velîler ise bu ilme sâhip olamadıkları için ancak velâyet şartlarını tahsil ettikten sonra velî olmuşlardır." ("Şerh-i Fusûsu'l-Hikem", İ.Ü. Ktp. AY, nr.: 4907, vr. 115-116-117)
"On iki"deki Sır:
30 Haziran gecesi gökte meydana gelen bu müthiş hadisede dikkat çeken mühim bir husus ise bu kandil misali "nur"ların sayısının "on iki" olmasıydı. Kamera kayıtlarında görüldüğü üzere sıra ile gökyüzüne yükselen bu kandillerin sayısı on ikiye tamam olmuştu.
Şâh-ı Nakşibend -kuddise sırruh- Hazretleri'nin hulefâsından Hâce Muhammed Pârisâ -kuddise sırruh- Hazretleri iki hâtem arasındaki beraberliğe işaret eden aşağıdaki ifşaatlarında aynı zamanda kutupların sayısının "On iki"olduğunu haber vermişlerdir:
"Bu ümmetin kutupları on ikidir, şu gördüğünüz âlemin burçları (yıldızları) da on ikidir. Müfred (eşsiz ve benzersiz) olanlar çoktur, zaman boyunca devâm ederler. İki 'Hatm' de onlardandır." ("Faslu'l-Hitâb Tercümesi", s. 584, trc.: A. Hüsrevoğlu)
Hazret on iki kutuptan bahsetmekte, hatta bu on ikinin ikisinin Hâtem-i nebi ve Hâtem-i veli olduğunu haber vermektedir. Şunu iyi bilin ki onlar, Hazret-i Allah'ın nûrudur, nurunun nasıl ve ne şekil olduğu yukarıda Nûr Sure-i şerif'i otuz beşinci Âyet-i kerime'si ve izahındadır.
Muhammed Pârisâ -kuddise sırruh- Hazretleri'nin yukarıdaki ifşaatlarında husûsiyetle ümmetin "on iki kutbu"ndan sözetmiş olması arza şâyândır. Zîrâ Erenler'le Hızırtepe arasında, yâni Hâtemü'l-evliyâ -kuddise sırruh- Hazretleri'nin defnedildiği noktanın tam üzerinde, 22:00 sularında önce tek başına büyük bir "Nûr" kandili göründükten sonra, birbirini tâkip eden on bir ayrı Nûr kandilinin yerden göğe doğru çıktığı müşâhade edilmiş; böylece üç dakika gibi kısa bir zaman zarfında peşpeşe tam "on iki nûr"un göğe doğru yükseldiği görülmüştür.
Kadir-i mutlak olan Allah-u Teâlâ bu nur kandillerini DHA muhabirine gösterdi ve kaydedildi. Hem tarafsız ve resmi bir kanaldan belgelenmiş hem de yüksek kalitede kaydedilmiş oldu. Böylece hiçbir itiraza mahal kalmadı.
"On iki"de hikmetler var. Nitekim Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyuruyorlar:
"On iki peygamber ümmetimden olmayı temenni ederler." (Veliyyüddin: 770 no. Tirmizî, 199b yaprağı)
Yine bilindiği gibi İsâ Aleyhisselâm'ın havarilerinin sayısı da "On iki" idi.

"Ölümsüzlük" Sırrına Mazhar Kutuplar;
Hazret-i Hızır ve Hatmü'l-Evliyâ:
Bu kutuplardan bahseden İsmail Hakkı Bursevî –kuddise sırruh- Hazretleri "Kitâbü'n-Netice" adlı eserinde kendisine hususi bir nefes üflenen seçkin zâtlardan söz ederken Hâtemü'l-Evliyâ'yı Hızır Aleyhisselâm ve diğer kutuplarla bir arada zikretmiştir.
"Bazı nüfûs-ı fâzıla'ya ki nefh vâki olur (bazı üstün nefislere üfleme vukû bulur), husus üzerine bâtınınadır (has kulların içlerinedir); gerek ol nâfih olan (üfleyen) mücerredâttan (teklerden) olsun ve gerek olmasın; Hazret-i Hızır ve Hatmü'l-evliyâ ve sâir aktab gibi. Ve bu nefh vâki olmadıkça (üfleme vukû bulmadıkça) hiçbir kimse dâire-i velâyete kadem basmaz (velâyet dairesine ayak basamaz)." ("Kitâbü'n-Netice"; Genel, nr.: 1136, vr. 200b)
Nitekim Allah-u Teâlâ bu sırrın gerçekleşeceğini, yedi buçuk asır önce yaşamış olan büyük velî Sa'deddîn el-Hamevî -kuddise sırruh- Hazretleri'ne de (ö. 650/1252) ayrıntılarıyla bildirmiş; o da bu esrâr-ı İlâhî'yi "Hâtemü'l-evliyâ" olan zât hakkında kaleme aldığı risâlesine tüm tafsilâtı ile kaydetmişti.
Sa'deddîn el-Hamevî -kuddise sırruh- Hazretleri, "Hâtemü'l-evliyâ" hakkında hiçbir velînin işâret etmediği çok gizli sırlara yer verdiği "Risâle fî Zuhûr-ı Hâtemü'l-Velâye" adını taşıyan sözkonusu eserinde, Hâtemü'l-evliyâ için aslında "ölüm" diye bir şeyin sözkonusu olmadığına işâret etmiş; ebedî ölümsüz kılınan Hızır Aleyhisselâm'ı, gökyüzünde asılı duran bir yıldızın altındaki bir mülke, ya da yıldızın en altındaki mülke indiren Allah'ın, Hâtemü'l-evliyâ olan zâtı da yüksek göğün üzerinde asılı duran bir yıldıza düşürüp, "Hayy" ism-i şerîfi ile ölümsüz kılacağını açıkça haber vermişti:
"Kazâ mekânının içine girdiği için, Hızır Aleyhisselâm gibi ölümsüz olmak da onun (Hâtemü'l-evliyâ'nın) alâmetlerindendir. O, hakîkat ve mecaz mekânıdır, en ulu mekândır; o, mülk ve akıl içindeki sevinç ve kurtuluş mekânıdır. O, hayâtın aslından tahsis edilen hayat ve ölümün indirildiği 'Hayy' ismine ulaşan 'Kazâ' mekânındaki Rabb'in ismine vâsıl olur.
Hattâ, ebedî ölümsüz olan Hızır'ı ve gâib olmayan birini Allah, korunmuş olan gökyüzünde asılı duran bir yıldızın altındaki bir mülke, ya da yıldızın en altındaki mülke indirir. Hâtemü'l-evliyâ'ya ise hakîki hayatın ilerleyişini içirir, tâ ki ortaya çıksın ve yok olmasın, ebediyyen ölümsüz kalsın. Çünkü mülk, akıl ve ruh ona nüzûl eder, yüksek göğün üzerinde asılı duran yıldıza düşer. Havz ve Kevser'le diri olan Hızır ona doğru iner. O hem yeryüzünde Hayy -Teâlâ ve Tekaddes- ismini taşıyan Hâtemü'l-evliyâ'nın ilerleyişi, hem de O'na dönen mahlûkâtın ecel sûretinin ilerleyişidir." ("Risâle fî Zuhûr-ı Hâtemü'l-Velâye", Süleymâniye Kütüphânesi, Ayasofya, nr.: 2058, vr. 206a-206b)
Burada Hazret, ölümsüz olan Hızır Aleyhisselâm'ı ve görünmez kılmadığı herhangi bir velîyi Allah'ın, "korunmuş olan gökyüzünde asılı duran bir yıldızın altındaki bir mülke, ya da yıldızın en altındaki mülke indirdiğini" haber vermiş; mülk, akıl ve rûhun kendisine indirildiği Hâtemü'l-evliyâ'yı ise, ortaya çıkıp bir daha yok olmasın, ebediyen ölümsüz kalsın diye hakîkî hayâtın da ötesine nakledip, "Hayy" ism-i şerîf'inin tecellîsi ile"yüksek göğün üzerinde asılı duran yıldıza düşüreceğini"ni açıkça ifşâ etmiştir.
Nitekim bu esrâr-ı İlâhî bugün zuhûr etti ve gerek Sa'deddîn el-Hamevî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin, gerekse Hacı Fatma Nine -kuddise sırrehâ- Hazretleri'nin bu husustaki beyanlarını açıkça tasdik etti.

"Göz Kamaştıran" İnci:
İşte Evliyâ-i Kirâm Hazerâtı'ndan kimisi bu Nûr'u "göz kamaştırıcı bir inci"ye benzetmiş; kimisi de eşi-benzeri bulunmayan parlak ve aydınlık bir "Cevher-i yektâ" olarak vasfetmişti.
Şeyh Hüseyin bin Abdullah el-Abbâsî -kuddise sırruh- Hazretleri "el-Husûs bi-Edâti'n-Nusûs fî Şerhi'l-Fusûs" isimli eserinde, "Hâtemü'l-velâye" sırrına mazhar olan zâtın ihâtâ ettiği bu nûru gözkamaştırıcı bir inciye benzeterek şöyle buyurmuştu:
"Hâtem'in mânâsıyla kastedilen; İnsan-ı kâmil olan bir âlim ve göz kamaştıran bir incidir. Mülkü; kendisiyle Hâtemü'l-velâye sırrının zuhûrlarının en yücesindeki nakşın murâd edildiği âlemdir."
"İnsan-ı kâmil 'Zât' ile mevcûd olunca, o âlemin 'Vücûd'la isimlendirilişinin, kendisinin de 'Mevcûd'la isimlendirilişinin zuhûr ettiği yerdir. Hâtem'in göz kamaştırıcı bir inciyi ihâta ettiğinde şüphe yoktur. Şu hâlde Hâtem'in ihâtâ ettiği 'İnci' nasıl olur?
Meleklerin itirazı işte buradan kaynaklanmıştır. Mülk âlemden bir cüzdür ve o, âlemin kuşatması altındadır. Onun halka yaptığı itirâz, işin aslında Hakk'a yapılmıştır. Bâtınen O'nunla tahakkuk etmiş olmak şartıyla, en üstün tahakkukun yaratılmış olanda gerçekleşeceğinde şüphe yoktur. Şu kadar var ki, bâtın onu gizlemiş ve mülkle ilgili yanlış söz de buradan meydana gelmiştir. Allah'ın hücceti işte onunla kâim olur.
Hâtem nasıl ki inciyi ihâtâ etmişse; 'Zâhir' isminin ihâtâsı da, onun 'Vücûd'la âlemi ihâtâ etmesidir. İnsan-ı kâmil'in âlemi ihâtâsına gelince; kendisindeki cevher nedeniyle tıpkı Hâtem'in inciyi ihâtâ etmesi gibi, öylece ilmi ihâtâ etmektir. Zîrâ Hâtem'in üzerindeki onun şerefi ve onun ziyâsının kuvvetidir." ("el-Husûs bi-Edâti'n-Nusûs fî Şerhi'l-Fusûs", İ.Ü. Ktp., AY, nr.: 4480, vr. 15b-16a)
Onun kuşattığı bu inci vefâtı ile ortaya çıktı ve zuhûru seyredenlerin gözlerini kamaştırdı.
Seyyid Ali Hemedânî -kuddise sırruh- Hazretleri "Fusûsu'l-Hikem Şerhi"nde, Hâtem-i evliyâ olan zâtla nurlarını ondan alan diğer velîlerin kâinât âleminde, ışığını güneşten alan ay ve yıldızlara bedel olacak biçimde zuhûr ettiklerini haber vererek, "Nûr"uyla göz kamaştıran Hâtemü'l-evliyâ'nın velîler meydanındaki göz kamaştırıcı hâlinin aynen böyle olduğuna dikkati çekmiştir:
"Göz kamaştıran güneşle, onun nûrunun şûleleri altında varlıklarını gizleyen, dünyevî varlıkların derinliklerine girip karar kılan, cismî tabî'at ağırlıklarının karanlık vaktinden sonra zuhûr eden parıltılarını saçan yıldızlara bedel olacak şekilde; peygamberlerin özlerinde de 'İlmu'llâh', yâni 'Allah'ın ilmi'; kendilerine nübüvvetin varlığının zuhûr etmesini talep ettiren isti'dâdlarının çokluğu nisbetinde meydana gelir. Ay ve yıldızların zuhûru, ancak geceleyin kuvvetli ve şiddetli bir biçimde kendini belli eder. İşte Hâtemü'l-evliyâ'nın velîler meydanındaki muhteşem hâli de aynen böyledir." ("Şerh-i Fusûsu'l-Hikem", Süleymâniye Ktp. Şehid Ali Paşa, nr.: 2794/37, vr. 535a)
İşte Allah-u Teâlâ rahmet-i İlâhî'sinin açık bir tecellîsi olarak onun bu muhteşem hâlini bugün halka alenen izhâr etti.
Dâvud bin Mahmûd el-Kayserî -kuddise sırruh- Hazretleri "el-Matlâ'u Husûsi'l-Kilem fî Me'ânî Fusûsu'l-Hikem" adlı eserinde, peygamberlerin ve velîlerin ışığını güneşten alan ve henüz güneş yokken ortaya çıkan ay ve yıldızlara; Hâtemül'enbiyâ ve Hâtemü'l-evliyâ'nın ise, ay ve yıldızlar kaybolduktan sonra, kendi nûruyla bütün âlemleri aydınlatan parlak bir güneşe benzediğini dile getirerek şöyle buyurmuştur:
"Hâtemü'r-rusül'ün her ne kadar varlık tıyneti gecikmiş ise de, o hakîkatıyla ruhlar âleminde mevcûddu. O, mevcûdiyetinden ve bir risâletle ümmetine gönderilmeden önce zâten peygamberdi. Çünkü ezelî ve ebedî kutupların hepsinin kutbu odur. Varlıktan maksat Peygamber Aleyhisselâm olduğu için, diğer peygamberlerin nübüvveti ise kendileri adına, ancak gönderildikleri an gerçekleşmiştir.
Şu hâle göre o, âlemin özlerini ve aynı şekilde, istidâdları yönünden peygamberlerin özlerini de kendinde toplayan, şümullü bir mertebeyi kendisine hâsıl kılan bir farklılıkla, ilim husûsunda çok önceden vâredilmişti. Onlar ise, tıpkı güneş ışığının doğmasıyla gizlenen yıldızların ışıkları gibi, hakîkat-ı Muhammediyye nûrları ile zuhûr ederek değil, kendi varlıklarında nübüvvetin zuhûrunu talep etmişler; cismî tabiat makâmında ve unsurî gecelerin karanlığında tahakkuk ettikleri zaman da, ay ve yıldızların karanlık gecede açığa çıkması gibi, kendilerine has nûrları ile açığa çıkmışlardı.
İşte Hâtemü'l-evliyâ ortaya konulduğu zaman, onun velîlere nisbeti de böyle olur." ("el-Matlâ'u Husûsi'l-Kilem fî Me'ânî Fusûsu'l-Hikem", Şehid Ali Paşa, nr.: 1242; 30a vr.)
Geçmişteki zevât-ı kirâm bu muhteşem sırrı o zamandan görmüş ve seyretmişti.
İmâm-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin ifâde ettiği üzere; onun nûru yerin derinliklerinden gökyüzüne değil, aslında Arşu'r-Rahmân'a kadar uzanmaktadır:
"Onun nûru yerin dibinden Arş'a kadar uzanır." ("Mektûbât", 260. Mektub)
"Tezkiretü'l-Evliyâ"da nakledildiğine göre; Bâyezîd-i Bestâmî -kuddise sırruh- Hazretleri yalnız velîlerin değil, peygamberlerin bile gıpta ettiği bir mertebe olan "Hâtemü'l-velâye" mertebesine vâris olan zâtın, ayakları yerin dibinde olduğu hâlde başı "A'lâ-yı İlliyyîn"i aşan bir kimse olduğuna işaret etmiş; bâzı "Ulü'l-azm" peygamberlerin ise bu iki mesâfe arasında kalmaları nedeniyle, kendilerini ümmet-i Muhammed'e dahil edip bu makama eriştirmesi için Allah-u Teâlâ'ya duâda bulunduklarını haber vermişti:
"Ibrâhim, Mûsâ ve İsâ -aleyhimüsselâm-ın:
'Allah'ım! Bizi Muhammed'in ümmetinden kıl!' dedikleri rivâyet edilir.
Sen zannediyor musun ki, onlar azıcık bir riyâset elde etmek uğrunda Hakk'ın huzûrunda rüsvay olmayı arzu ettiler? Hâşâ ve kellâ!.. Bilâkis onlar bu ümmet içinde öyle şahsiyetler görmüşlerdir ki, bunların ayakları yerin dibinde olduğu hâlde başları A'lâ-yı İlliyyîn'i aşmış ve onlar da bu arada kaybolup gitmişlerdir." (Ferîdüddîn Attâr, "Tezkiretü'l-Evliyâ", s. 226)
"Hâtemü'l-velâye" nûrunun gökyüzündeki bu açık müşâhadesi Hatemiyyet'le ilgili en gizli sırlardan birisi olup; bâzı zevât-ı kirâm'ın ifâdesine göre, diğer esrâr-ı İlâhî'ye nispetle eşine rastlanmamış en büyük hazînedir.
Şeyh Hüseyin bin Abdullah el-Abbâsî -kuddise sırruh- Hazretleri "el-Husûs bi-Edâti'n-Nusûs fî Şerhi'l-Fusûs" adlı eserinde bu sırrı, "Hâtemü'l-velâyet"e gizlenen en büyük hazîne olarak takdim etmiştir:
"Bâtınlar karanlıklardan sıyrılınca ayna ortaya çıkar, onda görüntü zuhûr edince onların nazar ettiği güneş, izi tâkip edilen kemâlle gece karanlığındaki ay gibi gözükmeye başlar. İşte bu, 'Fusûs Şerhi'ndeki onunla (Hâtemü'l-evliyâ ile) ilgili bir hazînedir. Allah doğruyu söyleyen ve yola hidâyet edendir!"("el-Husûs bi-Edâti'n-Nusûs fî Şerhi'l-Fusûs", İ.Ü. Ktp., AY, nr.: 4480, vr. 56b)

Büyük Velîlerin Vefâtını Haber Veren Hâdiseler ve
Hâtemü'l-Evliyâ'nın Vefâtı Sırasında Zuhûr Eden Bâzı Hâller:
Allah-u Teâlâ, yeryüzünde âdet-i İlâhî hâricinde birtakım olaylar meydana getirerek nâdiren gönderdiği büyük velîlerin vefâtını izhar etmeyi murâd etmiş; böylece umum halka kapalı, o velîye tâbî olanlara âşikâr olan birtakım işâretleri önceden göstermiştir.
"Risâle'-i Sipehsâlâr"da yazdığına göre; Mevlânâ -kuddise sırruh- Hazretleri'nin oğlu olan Sultan Veled -kuddise sırruh- Hazretleri'nin son hastalığı sırasında Konya'da yedi gün peşpeşe sarsıntılar hissedilmiş; Hazret halkın telâşa kapıldığını görünce: "Üzülmeyin, telâş etmeyin! Bu benim vefâtımın habercisidir. Zâhiren aranızdan ayrılsam da bâtınen sizinle berâber olacağımızdan şüphe etmeyin! Bilin ki evliyâullâh, vefât etseler bile O'nun izniyle yeryüzünde dolaşır; zor durumda kalanlara, etbâına (tâbîlerine) ve yakınlarına yardımda bulunurlar." diyerek onları teselli etmişti.
Nihâyet Hazret, evlâtlarını geride bırakarak bu fânî âlemden göçüp gitti. Vefâtından sonra talebeleri, kabrinin üzerinden üç gün boyunca parlak bir nûrun çıkıp göğe doğru yükseldiğini gördüler ve kendilerini tutamayıp gözyaşı döktüler. ("Risâle'-i Sipehsâlâr", s. 132)
Nitekim Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Efendi Hazretleri'mizin vefâtlarından önce de, daha önce görülmedik bir biçimde, yaz ortasında ardı arkası kesilmeyen sağnak yağmurların yağdığı görülmüş ve bu durum herkes tarafından hayretle karşılanmıştı. Nitekim naaşlarının kaldırılacağı gün de, hava aşırı derecede sıcak ve harâretli iken, cenâze namazı kılınacağı sırada büyük bir bulut kitlesi cenâze alanını tutarak, onun ihvânının üzerini sarıp namazın serin bir ortamda kılınmasını temin etmiş; Erenler'de definlerinden hemen sonra ise mübârek bedenleri kabr-i şerîf'lerine konulur konulmaz, bardaktan boşanırcasına şiddetli bir yağmurun kopup mübârek kabir topraklarını iyice ıslattığı görülmüştür.
Allah-u Teâlâ'nın bu büyük "Velî"sinin vefâtının üçüncü gününde, gece yarısı 22:00 sularında Sa'deddîn Hamevî -kuddise sırruh- ve Hacı Fatma Nine -kuddise sırruh- Hazretleri'nin önceden bildirdiği büyük hâdise zuhûr etmiş; defnedildikleri nokta olan Erenler'le Hızırtepe arasından yıldız gibi ışık saçan birtakım parlak cisimler yerden göğe doğru yükselmiştir.
Başka işaretler de zuhur etmiştir. Vefatları gecesi dolunayın çok parlak vaziyetini gören hâl ehli bu zâtın vefatından haberleri olmadığı halde etrafındakilere büyük bir zâtın vefat edeceğini duyurmuşlardı.
Yine Malatya gibi bazı şehirlerde görgü şahitleri doğu tarafından gelen büyük bir yıldız veyahut ateş topu benzeri cismin batı tarafında patlamaya benzer büyük bir ışık saçarak kaybolduğunu haber vermişlerdir.
Hâtemü'l-evliyâ -kuddise sırruh- Hazretleri'nin vefâtının öncesinde ve sonrasında meydana gelen bu gibi hâdiseler, herkesin canlı olarak gördüğü ve açıkça müşâhede ettiği apaçık birer delil olarak, Evliyâ-i Kirâm Hazerâtı'nın onun hakkındaki esrâr dolu sözlerini ve bu zevât-ı kirâmın ilmî ve kevnî kerâmetlerini şüpheye imkân bırakmayacak bir dille te'yid ve tasdik etmiştir.
"Allah dilediği kimseyi Nûr'una kavuşturur." (Nûr: 35)
"Allah kime nûr vermemişse onun nûru yoktur." (Nûr: 40)

Hatmü'l-Evliyâ'ya Muhabbetin Netîceleri,
O'nun ve Kitaplarının Değeri:
İsmail Hakkı Bursevî -kuddise sırruh- Hazretleri "Kitâbu'n-Netîce" adlı eserinde Hâtemü'l-evliyâ olan zâtın kitaplarının Hazret-i Kur'an'la dolu olacağını iki asır öncesinden ifşâ etmiş; onun boyasına boyananların ulaştıkları fazilet ve meziyeti, Münker ve Nekir'in suâlleri karşısında uğrayacakları mânevî desteği, dergâhının ve türbesinin altında yatan esrâr-ı İlâhî'yi kâmil ve mükemmel üslûbuyla şöyle tasvir etmiştir:
"Hatmü'l-evliyâ'ya muhabbet eyle, tâ ki bununla dahî şefâ'ate muhtaç olmayasın!
Zîrâ bu bir muhabbettir ki, 'adâvetleri ref' eder (düşmanlıkları kaldırır).
Ve bu bir ikrârdır ki, kabirde Münker ve Nekir'i hayrette kor.
Ve bu bir intisâbdır ki, selâtîn ona reşk eyler (sultanlar ona gıpta ederler).
Ve bu bir ilimdir ki, hakîmin aklı bunda müncemid olur (hikmet ehlinin aklı donar kalır).
Ve bu bir dergâhtır ki, havâss (zâtlar) ona meşyen ale'l-vücûh (yüzüstü sürünerek) gelir.
Ve bu türbeye kubbedir ki, seri eflâkin (sür'atli feleklerin) fevkindedir.
Ve bu türbenin sırrı bir sırr-ı 'azîmdir ki (öyle büyük bir sırdır ki), cemî'i emsâra sârîdir (bütün şehirlere sirâyet etmiştir).
Ve bu bir kitabdır ki, kütüb-ü ilâhiyye umûmen bunda mündericdir (İlâhî kitaplar bunun içine dercedilmiştir).
Ve bu bir kalemdir ki, onun levhi âriflerin kalpleridir.
Ve bu bir nakş-ı garib (bambaşka bir nakış)dır ki, her kim onun sıbğıyla masbuğ olursa (onun boyasıyla boyanırsa) ebedî solmaz.
Ve bu bir şekildir ki, bunun netîcesine kimse ermez ve ilmî dâiresine bir fert giremez!.." ("Kitâbü'n-Netice"; Genel, nr.: 1136, vr. 248a)
•
İsmail Hakkı Bursevî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin bu beyanlarını açıklaması ile beraber arzediyoruz:
"Hatm'ül-evliyâ'ya muhabbet eyle, tâ ki bununla dahi şefaate muhtaç olmayasın."
O onun vekili olduğu için, ona yapılan muhabbet Resulullah Aleyhisselâm'a yapılan muhabbet gibidir. O şefaat ettiği gibi, Allah-u Teâlâ'nın izniyle o da şefaat eder.
Nitekim Abdullah bin Ebi'l-Ced'a -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre şöyle söylemiştir:
"Ben Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-i şöyle buyururken işittim:
"Andolsun ki ümmetimden bir kimsenin şefaatiyle Temîmoğulları'ndan daha çok kimse cennete girecektir."
Ashâb-ı kiram:
"Senden başka bir kimsenin mi yâ Resulellah?" dediler.
"Benden başka bir kimse!" buyurdu." (Tirmizî - İbn-i Mâce: 1443)
•
"Zirâ bu bir muhabbettir ki adâvetleri ref' eder. (Düşmanlıkları kaldırır.)"
O Hakk nâmına gönderilmiştir, Hakk'ı tebliğ eder. Ona muhabbet eden kimse, Hakk'a muhabbet etmiş olur. Ona buğz eden kimse ise, Hakk'a buğzetmiş olur. Bu buğzu kaldırmak isteyenlerin muhabbet etmesi gerekir.
•
"Ve bu bir ikrardır ki kabirde, münker ve nekiri hayrette kor."
Bir insan dünyada Hakk ile olursa; kabirde de Hakk iledir, mahşerde de Hakk iledir, Cennet-i âlâ'da da Hakk iledir. Sen dünyada kiminle isen, o da seninledir.
"Kim Allah için olursa Allah da onun için olur."
Vazifeli melekler kabre geldiklerinde, orada Hakk'ın tecelliyâtını gördükleri zaman hayrete düşerler.
Bu beyanlarında gizli sırlar var. Size temsilini verelim: Farz-ı muhal ki herhangi bir ifade almak için eve emniyetten bir polis geldi. Reisicumhuru orada görürse ne yapar? Bu husus ise ondan da incedir.
•
"Ve bu bir intisabdır ki selâtin ona reşk eyler. (Sultanlar gıpta ederler.)"
Allah-u Teâlâ'nın ona bahşettiği ilim karşısında; sultanların olsun, profesörlerin olsun, ilimleri dışarıda kalır, buraya nüfuz edemezler, âcizliklerini itiraf ederler. Niçin? Onun ilmi ilmullah olduğu için.
Nitekim İmam-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri 317. Mektub'unda:
"Bu dikkat sonunda, elbette bileceklerdir ki, Bu mârifet ve ilimler, ulemânın ilimleri, evliyânın da marifeti ötesindedir. Hatta, onların ilimleri, bu ilimlere nisbetle kabuk kalır. Bu mârifet dahi, o kabuğun özüdür." buyurmuşlardır.
Onların ilimleri zâhirîdir, ilme'l-yakîndir. Bu ilimler ise Hakk'al-yakîne âittir.
•
"Ve bu bir ilimdir ki, hakîmin aklı bunda müncemid olur. (Hikmet sahiplerinin akılları donar kalır.)"
İlm-i ilâhî olduğu için, ilmullah olduğu için, has bir ilim olduğu için; onlar buraya nüfuz edemezler, hayret ve hayranlık içinde kalırlar.
•
"Ve bu bir dergâhtır ki, havâss (zatlar) ona meşyen ale'l-vücuh (yüzüstü sürünerek) gelir. "
Orası Ravza-i mutahhara'nın şubesi olduğu için, o kehribarın tozları kehribara gelirler.
•
"Ve bu türbeye kubbedir ki, seri eflâkin (süratli feleklerin) fevkindedir."
Onu nerede yatıracağını, nasıl yaşatacağını Allah-u Teâlâ bilir. Şu kadar var ki, bir nazargâh-ı ilâhî olacağı anlaşılıyor.
•
"Ve bu türbenin sırrı bir sırr-ı azîmdir ki, (öyle büyük bir sırdır ki), cemî'i emsâra sâridir. (Bütün şehirlere sirayet etmiştir.)"
Allah-u Teâlâ'nın nazar yeri olduğu için, irşadını da yaydığı için; onun kitaplarını okuyan ona hayrandır, daha ileriye gidenler mesttir, gönüllerindeki muhabbet, onunla beraber olmayı vesile kılar.
•
"Ve bu bir kitabdır ki, kütüb-ü ilâhiyye umumen bunda mündericdir. (İlâhî kitaplar bunun içinde dercedilmiştir.)"
Bütün ilâhî kitapların hülâsası Kur'an-ı kerim'dir. Kur'an-ı kerim'in bütün Âyet-i kerime'leri girdiğine göre kütüb-i semâviye bu kitaplara yayılmış demektir. Bunu da Allah-u Teâlâ başka kimseye nasip etmemiştir.
Nitekim Süleyman Aleyhisselâm Allah-u Teâlâ'ya şöyle niyazda bulunmuştu:
"Ey Rabb'im! Beni bağışla! Bana, benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir hükümranlık ver!" (Sad: 35)
Bu da mânevî saltanattır, Allah-u Teâlâ kıyamete kadar başkasına vermeyecek, artık kıyamete kadar böyle bir kitap yazılmayacak. Niçin? Devir Hâtemü'l-evliya ile kapandığı için. Üçüncü bir hâtem yok.
Nitekim Bediüzzaman -kuddise sırruh- Hazretleri "Emirdağ Lâhikası" isimli eserinde Hazret-i Mehdi'nin vazifesinden bahsederken, Hazret-i Mehdi'den önce gelecek bu zâttan haber vermiş; bu ilmin, bu kitapların Hazret-i Mehdi'ye hazır bir program olarak hazırlandığını işaret etmiştir.
Buyurur ki:
"O zât, o tâifenin uzun tasdikatı ile yazdıkları eseri kendine hazır bir program yapacak, onun ile o birinci vazifeyi tam yapmış olacak."
Buradan da anlaşılıyor ki, bundan sonra böyle bir kitap yazılmayacak, bunu başkasına vermeyecek.
•
"Ve bu bir kalemdir ki onun levhi âriflerin kalpleridir."
Allah-u Teâlâ ona bahşettiği ilim kitaplara sığmaz, halk ondan hiçbir şey anlamaz. Fakat Ârif-i billâh olanlar onunla gönüllerine nakış yaparlar, ona karşı duyduğu aşk ve muhabbet ile yaşarlar.
•
"Ve bu bir nakş-ı garib (bambaşka bir nakış)dır ki, her kim onun sıbğıyla masbuğ olursa (onun boyasıyla boyanırsa) ebedî solmaz."
Hakk'tan geldiği için bambaşka bir nakıştır.
Yine bu beyânında "onun boyası ile boyanan kimsenin ebedî olarak solmayacağını" beyan buyuruyor. Bu ise Cenâb-ı Hakk'ın nasipdar ettiği seçkin müride âittir. Seçkin mürid onun boyası ile boyanmıştır, onun ahlâkı ile ahlâklanmıştır; onun resmidir, benzeridir. Dünyâda durumları böyle olduğu gibi âhirette de berâber olacaklardır.
İhvan onun hâlâtını yaşarsa, onun izinden yürürse, onun mânevî elbisesini giymiş olur. O elbise de nur olduğu için solmaz.
•
"Ve bu bir şekildir ki, bunun neticesine kimse ermez ve ilmî dairesine bir fert girmez."
Allah-u Teâlâ desteklediğinden ötürü ne ilmine, ne irşadına, ne de icraatına mahlûkun aklı ermez. İlmi dâiresine giremeyişi; O'nun var oluşundandır ve ilminin de ilmullah oluşundandır. O ilmini Cebrâil Aleyhisselâm'ın aldığı yerden alır. O dâireye hiçbir ferdin girmesi mümkün olmadığı gibi, o ilmi anlaması da mümkün değıildir.
Muhyiddin-i İbn'ü-Arabî -kuddise sırruh- Hazretleri bu husustaki tasdikini Fusûs'ul-Hikem adlı eserinde:
"O, zâhirde tâbi olduğu hükmü, bâtında Allah'tan alır." sözü ile ifade etmiştir. (sh: 45)
Bu zevât-ı kiram Allah-u Teâlâ'nın sevdiği, seçtiği öyle kullarıdır ki, "Hâtem-i veli"ye neler bahşedeceğini Allah-u Teâlâ göstermiş, görerek ve bilerek konuşmuşlar; ehemmiyetini, ciddiyetini ve faziletini ibraz etmişlerdir.
•
Allah'ımız ahirette "Hâtem"lerinin bayrağı altında bulunma şerefine mazhar ettiği kullarından etsin, siyah bayraklılar zümresine dahil eylesin, lütuf birliğiyle haşr-ü cem etsin!.. Amin.

fakiri
16-01-2014, 14:35
Birkaç sene evvel dayım bu cemaate takılmıştı. Bir süre sonra cihada çıkacaz demişler vermişler eline Hakikat dergisini, kapı kapı gezip dergiyi tanıtıp cihad yapacaksın demişler.
Üsküdar'da esnafları gezmeye başlamışlar. Dayım girmiş bir dükkana, selam kelamdan sonra başlamış anlatmaya: "Refah dinine mensup Mahmut efendinin mollaları şöyledir, faize helal diyen Süleymancılar böyledir, diyalogcu Fettullah kafirdir, menzilciler böyledir vs.."
Esnaf biraz dişli çıkmış, dayımı bi güzel elden geçirmişler. Eve kolu kırık, gözü mor, ayağı aksak geldi.
Sonuç ne mi? Üsküdar'a cihada giderken, eldeki namazdan oldu..
Böyle trajikomik bir anımız var işte.

Dayınıza geçmiş olsun dileklerimizi gönderiyorum...Netice itibariyle, kendi hatasından ve menfaatinden dolayı değil de hakikati tebliğ ederken Allah Rızası için dayak yemiş... Elbetteki böyle bir dayak yeme herkese nasib olmaz. Örneğin size, evel-Allah hiç kimse gelip te bir tokat dahi atmayı düşünmez! Çünkü, size bu dünyada kendinizi garantiye almış nadide zümrelerdensiniz! Dayınızı boverin, siz kendi hayatınızın tadını çıkarmaya bakın!

fakiri
21-01-2014, 15:26
Muhterem Ömer Öngüt
-kuddise sırruh- Efendi Hazretleri'nin
Hayat-ı Saadetlerinden İnciler (38)

Hikmet Arayan Süzülüp Geçer

Bir ihvan; "Bu sene üçüncü defa Hacc'a gitsem!" diye içinden geçiriyormuş. Manâda; üçüncü defa gidip gelmiş. Bir yoldaymış, aşağısı çok uçurum imiş aşağıya düşmüş ve birisi de kendisine silâh çekmiş ve çok korkmuş.
Efendi Hazretlerimiz'e rüyâyı arz ettiğinde mübarekler şöyle buyurdular:
"Efendim, nafile ibadetlerin hepsi güzeldir. Hacc da çok güzeldir. Yalnız nafile ibadetlerin fazileti içinde bir tehlike vardır. O gördüğünüz uçurumları size arzedelim:
Şu tehlike vardır ki; Medine-i Münevvere ulemâsından Süfyân-ı Sevrî Hazretleri bir arkadaşının Hacc ziyaretine gider. Arkadaşı ikram maksadıyla oğluna "Evladım, geçen seneki değil de bu sene Hacc'tan getirdiğim tabağı getir" der.
Süfyân-ı Sevrî Hazretleri; "Eyvah!.. İkisinide birden yaktınız" buyurur arkadaşına.
Bir kelime ile... Ne idi bu kelime? "Geçen seneki değil de bu sene Hacc'tan getirdiğim tabağı getir."
Yani bir kelime ile iki defa Hacc'a gittiğini ifa etmesiyle riyâ giriyor, ikisininde birden sevabı yok oluyor.
Anlatabildik mi? Bu kadar incedir riyâ...
Nitekim Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyururlar:
"Riyâ; gece karanlığında kara kayanın üzerindeki siyah karıncadan da daha ince sızar."
İnsanı bu tehlikeden ancak Allah-u Teâlâ'nın nuru kurtarır, başkası kurtaramaz.
Riyâ bu kadar gizli girer ve insanın helâkına vesile olur.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir diğer Hadis-i şerif'lerinde ise şöyle buyuruyor:
"İbadetini riyâ ve dünyevî maksat ve hesaplardan hâlis et! O halde az bir amel senin için kâfidir." (Camius-sağir)
İhlâs her işin temelidir. İhlâs kaybolduğu zaman her şey kaybolur. Kalpte maraz oluşur. Böylece kişi tasarruf-u ilâhiden çıkar, kayar gider. Allah'ım cümlemizi muhafaza buyursun.
Biraz evvel de şu şu şu hareketler buyurdunuz. Bizim bu gibi hareketlerle ilgimiz olamaz. Bizim yolumuz hak yolu olma hasebiyle fenâ yoludur. Fâni olmak, hiç olmak ve olduğumuzu bilebilmek... Ki Hakk'ı bulabilmek için.
Şu halde bizim vazifemiz hiç olduğumuzu, yok olduğumuzu anlamaya gayret... Ondan sonraki olanlar Hazret-i Allah'ımızın bir lütfu olduğunu bilerek benimseyeceğiz. Benimsemediğimiz bir şeyi belki Hazret-i Allah bize lütfeder. Fakat benimsediğimizin hepsine riyâ girer ve uçar gider.
Ne demek istediğimizi anlatabildik mi efendim?
Nefsin benimsememesi hali husule geldikçe gidin. Fakat bu hâl gelmedikçe tehir edin. Ki tehlikeye düşmeyin."
•
"Efendim, Hicaz hayırlı bir yolculuktur. Fakat insan, hayat boyunca Hazret-i Allah'ın lütuf rızâsını tahsil etmek için hayırlı işlerde bulunursa, o rızâsına nâil olduğu yerdir onun Hicaz'ı... Yoksa; "Hicaz'a gittim, Hacı oldum!" Hayır, hayır, hayır.
Cenâb-ı Allah'ın râzı olduğu noktadan yürümeli. Daha doğrusu, insan O'nun yürütmesi ile yürür. Onun için insan daima şu duâyı yapması lâzım:
"Allah'ım şu mahlûkunu, değersiz ve basit mahlûkunu, râzı olduğun yerlerde yürüt..."
Bu duâyı insanın sık sık yapması lâzım.
Evvelâ kendisinin değersiz olduğunu, bildirilmesi için bilgi lâzım. İnsan hep kendini hâlâ bir şey zannediyor, hayır. Kendisi o kadar basittir, o kadar âcizdir, o kadar günahkârdır ki; bu kadar dalâlet içersinde kendisinde fazilet toplamak... Bunlar yersiz şeydir.
Bir insan evvela kendisinin; basit, değersiz, günahkâr olduğunu bilmesi gerek. Bu bilgi ancak Hakk'tan gelir.
Mamafih bu dediğimiz Fenâfillâh'tadır. Fenâfillâh'tadır bu bilgi... Ondan evvel bu bilgi insanda tam manasıyla husule gelmez. Gelir de zanla gelir.
Bu bakımdan bilinmesi lâzım gelen, insanın kendi değersizliğidir. Ondan sonra bu değersizliği muhafaza etmekle Rızâ-i Bâri'yi tahsil için gayret sarfetmeli. Bu... Hacc bu...
Ondan sonra Hazret-i Allah onu Hacc'ta yürütür, dilediği yerde de yürütür. O ayrı. Gâye Rızâ-i Bâri...
Gitmek, gitmemek mevzu olmamalı.
Git, git... Gel, gel... Budur. Yoksa "Ben gittim, ben geldim, ben oldum..." Hayır, hayır, hayır... Bunlar değil.
Giderek değildir Hakk yolunda icraat..."
•
"Bir insan bir işini veyahut hayatını Hakk'a havale eder de müdahele ederse, öz akıl sahipleri için çok utanç bir haldir. Neden? Hem Hakk'a havale eder hem de işe müdahele ederse, Hakk'a itimat etmemiş; kendi nefsine daha güzel güvendiğinden ve işe teşebbüs ettiğinden, orada büyük bir hataya gerçekten düşmüş olur.
Ya insan nefis putuna dayansın, veyahut Allah'ına dayansın.
Çünkü İmâm-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri onun için buyururlar:
"Tabii ölümden evvel ölünmedikçe Kuds âlemine çıkılmaz. Kuds âlemine çıkmayan dünya mabudlarına, nefsin putlarına tapmaktan kurtulamaz."
Demek ki oradaki müdahele nefsin müdahelesidir. Halbuki o nefsin müdahalesine uymak, puta tapmak kadar tehlikelidir.
Bu bakımdan insana gerekir ki, ahlâk-ı zemimelerden muhakkak sıyrılmalı... Ahlâk-ı zemimelerden sıyrılmadıkça, Ahlâk-ı hamide ile mütehallik olunmaz. Ahlâk-ı hamide ile mütehallik olmayan insanında icraatı nefs-i emmare üzerinedir. O ise sıfat-ı hayvânî olduğu için, elinden geldiği kadar kötülük düşünür ve yapar. Sonra, geri kalan kısmını da güya ibadetle geçirir."
•
"Bir kimse bütün işini Hakk'a havale ettikten sonra, mahlûka iltica ederse bu şirk olur."
•
"Sen Hakk'tan ayrılma da, Hakk nasıl isterse öyle olsun."
•
"İşlerini Hakk'a havale eden insanlar hayat boyunca hiç darlığa düşmezler; Hakk'tan gelene râzı olurlar, Hakk da bunlardan râzı olur."
•
"İnsanlar kendine gelmedikçe, Taksimat-ı İlâhiye'den hep şikayetçidir. Hep isyan... Buna isyan denir. Râzı olmayandan Hazret-i Allah da râzı olmaz. Râzı olandan râzı olur. Râzı olan pek az."
Bir Hadis-i şerif'te şöyle buyuruluyor:
"Cenâb-ı Hakk'ın taksimine râzı olan kimse, kalp zenginliğine râzı olur."
•
"Arzu edildiği gibi olmadıkça mürid yol alamaz. Kendi arzuları gibi olsun istiyorlar."
•
"Maksat, hikmet ordusuna asker olmak. Bunda bir hayır varmış deyince şeytanın iğvası kayar."
•
"Her şeyde hikmet arayan süzülüp geçer, sebepleri arayanlar takılıp kalırlar."
•
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz, İbn-i Mes'ud -radiyallahu anhümâ-dan rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyururlar:
"Allah'tan ötürü birbirlerine sevgisi olanlar, kırmızı yakuttan bir kule üzerinde bulunurlar. O kulenin üzerinde yetmiş bin köşk mevcuttur. Onlar yukarıdan cennete baktıklarında yüzlerinin ışığı, güneşin dünyaya verdiği ışık gibi olur. Cennet ehli; 'Haydi onları seyredelim!' diye seyre çıkarlar. Onların üzerlerinde yeşil sündüsten elbiseler ve alınlarında da; 'Bunlar Allah uğrunda birbirini sevenlerdir!' diye yazılır." (Ramuz el Hadis)

fakiri
29-01-2014, 11:32
İslâm Dini'ne İhânetin Kaynağı
"Küffarı, En Büyük Düşmanı Dost Bilmek"tir:


Müminleri bırakıp kâfirlerle dostluk yapmak münafıklığın açık bir delili olduğu gibi, münafıkların en bariz huy ve hususiyetidir.
Kötü âmirler:
"Ey inananlar! Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin. Allah'ın aleyhinize apaçık ferman vermesini mi istersiniz?" (Nisâ: 144)
Âyet-i kerime'sini arkalarına attılar, onlarla dostluk kurdular, onların arzu ve istekleri doğrultusunda hareket ettiler, dünyayı ahirete tercih ettiler. Makam ve mevkiye, paraya ve kadına daldılar, dünyaya taptılar. Böylece de gerek küffarın ifsadına, gerekse nefislerinin arzularına uydular ve bu necip milletin bozulmasına sebep oldular, halkı yoldan saptırdılar, vatana büyük darbe vurdular. Birçokları küfür âdetlerini benimsediler.
Cinsi ne olursa olsun küfür, İslâm'a göre tek bir millettir. Müminlerin dostu ise ancak müminlerdir.
Âyet-i kerime'lerde şöyle buyurulmaktadır:
"Sizin dostunuz ancak Allah'tır, O'nun Peygamber'idir. Bir de, Allah'ın emirlerine boyun eğerek namazlarını kılan, zekatlarını veren müminlerdir." (Mâide: 55)
"Kim Allah'ı, O'nun Peygamber'ini ve müminleri dost edinirse, bilsin ki galip gelecek olanlar Allah'tan yana olanlardır." (Mâide: 56)

İman İle Küfür Arasındaki Hududu
Allah-u Teâlâ Koymuştur:


Allah-u Teâlâ Kelâm-ı kadim'inde Hazret-i Kur'an'ın hakikat ile dalâlet arasında berzah olduğunu beyan ediyor:
"Şüphesiz ki bu Kur'an (hak ile bâtılı) ayıran bir sözdür." (Târık: 13)
Allah-u Teâlâ bunu mahlûkun zannına bırakmamıştır. Bir berzah çizmiştir, hudutlarla çevirmiştir.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'lerinde kendisine inanan ve Resul'ünü tasdik eden kullarına; İslâm'ın bütün hükümlerini benimsemelerini, buyruklarını uygulamalarını, yasakladıklarını terketmelerini emir buyurmaktadır:
"Ey iman edenler! Hep birden tam bir teslimiyetle İslâm'ın sulh ve selâmetine girin. Şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır." (Bakara: 208)
İslâm bir bütündür. Hükümlerinden hiçbiri birbirinden ayrılmaz.
"İyi bilin ki yaratmak da emretmek de O'na mahsustur. Âlemlerin Rabb'i olan Allah'ın şânı ne yücedir." (A'râf: 54)
Mülk O'nundur. O'ndan başka hiç kimsenin hiçbir şeye müdahale etmeye hakkı ve salâhiyeti yoktur. Hükmünü hiç kimse değiştiremez, verdiği kararı hiç kimse bozamaz. Emir, yasak, tedbir ve irade, tam tasarruf O'na âittir.
"Hüküm yüceler yücesi Allah'ındır." (Mümin: 12)
Çünkü O, mülkünde yücedir, dilediğini yapar, dilediği hükmü verir. O'nun verdiği hükümler, belirli bir zaman ve asır ile sınırlı değildir. Kıyamete kadar geçerlidir.
"Rabb'inin sözü doğruluk bakımından da adalet bakımından da tamamlanmıştır, tam kemâlindedir.
O'nun sözlerini değiştirebilecek hiç kimse yoktur." (En'âm: 115)
Tatbikini emir buyurduğu bütün hükümler kemâle ermiş, tamamlanmıştır. Hiçbirisinde noksanlık ve eksiklik tasavvur edilemez, hükmünde yanılması düşünülemez. O'nun haber verdiği her şey gerçeğin tâ kendisidir. O'nun haber verdiği her şey adaletlidir, O'nun dışında hiçbir şey adaletli değildir. O'nun yasakladığı her şey bâtıldır. Hiç kimse O'ndan daha doğru söyleyemez, hiç kimse O'ndan daha âdil hüküm koyamaz. Hükmünde hikmet sahibidir, her şeyi hikmetle yapar.
O'nun sözlerini değiştirebilecek, temyiz edecek, tashih yapacak hiçbir kimse olamaz.
Söz O'nun sözü, hüküm O'nun hükmü, kitap O'nun kitabıdır.
Binaenaleyh bütün insanlar ve cinler birleşerek bir araya gelseler, kasten bir Âyet-i kerime'yi inkâr etseler hepsi kâfir olurlar. Çünkü mahlûkun hükmü yoktur, O'nun hükmü esastır.
O'nun hükmünü kim bozabilir? O'nun hükmünden kim kurtulabilir?

Bunlar Âyet-i kerime'lere inanamazlar, Hadis-i şerif'leri zaten dinlemezler. İşte onun için Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif'leri önünüze koyuyoruz.
Onlar ise kendi zanlarını âyet ve hadis yerine koyarlar. Bunun için de gökkubbe altındakilerin en şerlileridirler. Bunun da sebebi halkı şaşırtmalarıdır.
"Doğrusu birçokları bilmeden heva ve heveslerine uyarak halkı şaşırtıyorlar." (En'âm: 119)
Kendi zanlarını hüküm yerine koymak isterler.
Bunların sözüne hem şaşmayın, hem de inanmayın! Bunların iç durumu budur, işin gerçeği budur.
Biz Hazret-i Allah'a, Kitabullah'a, Resulullah'a inanıyoruz. Bunlar inanmıyorsa bize ne! Bunların imanı yoksa bize ne!
Bunlar bizim sözümüz değildir, bunlar Hazret-i Allah'ın ve Resulullah'ın beyanlarıdır, size ilâhi beyanları arzediyorum, ahmedin mehmedin sözünü değil.
Resulullah Aleyhisselâm'ın her emrine itaat etmek farz olup, aykırı hareket etmek ise haramdır. Bu ise ilâhî bir hükümdür.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde Resulullah Aleyhisselâm'a itaat edilmesini emrediyor ve şöyle buyuruyor:
"Allah'a itaat edin, Peygamber'e itaat edin. Eğer yüz çevirecek olursanız biliniz ki, Resul'ümüze düşen apaçık bir tebliğdir." (Teğabün: 12)
O risaletini tebliğ etmiş ve ilâhî emaneti yerine getirmiştir. Sizin kabulünüzden dolayı onun bir menfaati yoktur, yüz çevirmenizin de ona bir zararı olmaz.
Kişi ona itaat etmekle Allah-u Teâlâ'nın emrine itaat etmiş olur. Ona itaat etmeyen ise Allah-u Teâlâ'ya da, gönderdiğine de iman ve itaat etmemiş olur. Bu hakikati böyle bilmek lâzımdır.
Resulullah Aleyhisselâm'a itaat etmek, getirmiş olduğu esasların hepsini kabul etmeyi, Sünnet-i seniyye'sine sımsıkı sarılmayı, ahlâkı ile ahlâklanıp edebiyle edeplenmeyi gerektirir.
Âyet-i kerime'de:
"Resulullah size ne verdiyse onu alın, neyi yasak ettiyse ondan sakının!" buyuruluyor. (Haşr: 7)
Bu emr-i ilâhî'yi bizzat Allah-u Teâlâ buyuruyor ve iman edenlere duyuruyor. Bu emr-i ilâhî'yi inkâr eden Allah-u Teâlâ'yı inkâr etmiştir. O'nu ve O'nun emrini inkâr eden de zaten dinden çıkmıştır.
Ona yapılan her türlü itiraz, bu Âyet-i kerime mucibince inkâr ve küfürdür.
Bunlarda iman yok zaten. İşte ispatı da budur.
Bunun içindir ki bunların içyüzünü dışarıya vermek mecburiyetindeyim. Ki gerçek mânâda ihlâslı bir mümin o batağa düşmesin.
"Muhakkak ki Rabb'in hududu aşanları çok iyi bilendir." (En'âm: 119)

fakiri
04-02-2014, 15:28
Azgınları Neler Bekliyor?:
Cehennem kapıları daha önce kapalı olup, bunlar geldiklerinde ardına kadar önlerinde hemen açılır.
Nitekim Âyet-i kerime’de:
“Oraya vardıklarında cehennem kapıları açılır.” buyuruluyor. (Zümer: 71)
Cehennemin her kapısında son derece sert tabiatlı, güçlü kuvvetli ve sayılamayacak kadar çok miktarda merhametsiz zebaniler bulunur.
Onları kınayıp azarlayarak şöyle derler:
“Size içinizden Rabbinizin âyetlerini okuyan ve bu gününüzle yüzyüze geleceğinize dair sizi uyaran elçiler gelmedi mi?” (Zümer: 71)
Cevaben derler ki:
“Evet geldi... Lâkin azap sözü kâfirler üzerine hak oldu.” (Zümer: 71)
Allah-u Teâlâ onların şekavetlerine hükmetti. Çünkü onlar iradelerini kötüye kullandılar. Kendilerini uyaranlara muhalefet ettiler, böyle bir felakete de müstehak oldular.
Bütün ümitlerini silip atacak bir şekilde kendilerine şöyle söylenir:
“Ebedi olarak içinde kalmak üzere girin cehennemin kapılarından! O kendini beğenmişlerin yerleşip kalacakları yer ne kötüdür!” (Zümer: 72 - Mümin: 76)
Zebaniler onları perçemlerinden ve ayaklarından sımsıkı bağlayıp, hakaret ve tehditlerle, dağları bir anda toz edebilecek güçteki darbelerle ateşe sürerler.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Suçlular simalarından tanınır, alınlarından ve ayaklarından yakalanırlar.” (Rahman: 41)
Gerçekten de azgınlıklarının eseri olarak yüzlerini siyahlık, gözlerini çirkinlik kaplar. Üzüntü ve sıkıntıları son dereceye varır.
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:
“Kötülükle gelen kimseler yüzükoyun ateşe atılırlar.” (Neml: 90)
“Yüzükoyun cehennemde toplanacak olanlar var ya, işte onlar, yerleri en kötü, yolları en sapık olanlardır.” (Furkan: 34)
Zebaniler onlara şöyle derler:
“Haydi, yalanlamış olduğunuz azaba doğru gidin!” (Mürselât: 29)
“Siz ancak yaptıklarınızın karşılığını görmektesiniz.” (Neml: 90)
Onlar o gün cehennem ateşine şiddetle ve zorla atılırlar. Zebaniler ateşe girinceye kadar enselerine vururlar.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“O gün cehenneme itildikçe itilirler.” (Tur: 13)
Cehennem kafirleri son derece bir öfke ile ve uğultulu sesler çıkararak karşılar:
“Oraya atıldıklarında, onun kaynarken çıkardığı korkunç uğultusunu işitirler.” (Mülk: 7)
Cehennem de onları gördüğünde öyle bir ses çıkarır ki, korkmayan kimse kalmaz. Çünkü kafirlere son derece kızmakta ve nefret etmektedir. Şiddetli öfkesinden ötürü çatlayacak dereceye gelir:
Cehennem neredeyse öfkesinden çatlayacak!” (Mülk: 8)
“İşte bu suçluların yalanladığı cehennemdir!” (Rahman: 43)

(Bundan bir süre önce "Azgınları neler bekliyor?" yazı dizisindeki "Kaynar Su" ve "İrinli Su" bölümlerini nakletmiştik ...Şimid diğer bölümleri nakletmeye devam ediyoruz.)




Cehennemin Kıvılcımları:


Allah-u Teâlâ cehennemin bazı vasıflarını beyan etmek üzere Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyurmaktadır:
“O ateş öyle kıvılcımlar atar ki, her biri bir saray gibidir.” (Mürselât: 32)
“Sanki o kıvılcımlar sarı sarı develer gibidir.” (Mürselât: 33)
Allah-u Teâlâ cehennemin kıvılcımlarını büyüklükte muhteşem saraylara, çokluk ve çabuklukta ise sarı develere benzetmektedir. Kıvılcımları ulu saraylar gibi olursa, o alevli ateşin durumu kim bilir nasıl olur?
Bir de bunların yukarıya doğru fırlayıp da tekrar cehennemliklerin üzerine şiddetle düşmesi, şüphesiz ki azap üzerine azap verir.
Alev alev yükselen, saray gibi, deve gibi kıvılcımlar atan cehennem, hazır vaziyette sahiplerini beklemektedir.

Allah-u Teâlâ azaba müstehak olanları tahkir etmek için cehennemin üç kola ayrılmış bunaltıcı dumanına gölge ismini vermiştir.
Âyet-i kerime’lerinde buyurur ki:
“Üç kola ayrılmış olan, fakat ne gölgelendiren ne de alevlerden koruyan bir gölgeye gidin!” (Mürselât: 30-31)
“O gün, yalanlayanların vay haline!” (Mürselât: 28)
Alevler yükselip de üstünden dumanlar çıktığında onun şiddet ve kuvveti üç kola ayrılır. Bu dumanın gölgesi ne gerçek gölgeliktir, ne de kişiyi alevin kucağından korur. Bu cehennemî bir gölgedir, kızgın ve bunaltıcı bir gölgedir. Nefesleri keser, insanı ateşle dağlar. Alevli ateş bu gölgeden çok daha hayırlıdır. Bir gölge ki ateşin alazlamasından, alevlerinden korumuyor. Azap üstüne azap veriyor.
Diğer bir Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Onların üstlerinde (gölgeler gibi üstüste gelmiş) ateşten tabakalar, altlarında da ateşten tabakalar var.” (Zümer: 16)
Nasıl ki cennetin dereceleri varsa, cehennemin de tabakaları ve dereceleri vardır. Âsiler ateş tabakaları arasında kalırlar, ateşle her tarafları kaplanır. Onun içindir ki Âyet-i kerime’de “Gölgeler” mânâsına gelen “Zulel” kelimesi kullanılmıştır. Böylece onlarla alay edilmektedir. Çünkü ateş yakıcıdır, gölge ise insanı sıcaktan korur.

fakiri
05-02-2014, 11:12
Azapların Her Çeşidi:


Cehennemlikler birbirini kovalayan, akla hayale gelmeyen öyle azaplar çekmektedirler ki, onlardan kurtulmak için alevlere sığınıp sarılırlar.
Âyet-i kerime’de:
“Bunun arkasından da daha çetin bir azap vardır.” buyuruluyor. (İbrahim: 17)
Cehennemde sayılamayacak kadar ateşten dağlar, vâdiler, nehirler, hendekler, kuyular, zindanlar, fırınlar vardır. Her birinin azabı diğerlerinden çok daha katmerlidir.
Ebu Said -radiyallahu anh- den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyururlar:
“Saûd, ateşten bir dağdır. Bu dağda ebedî olarak kâfire yetmiş yıl çıkış yaptırılacak ve o kadar yıl da iniş yapacaktır.” (Tirmizi: 2702)
İnsana ateşten daha fazla azab verecek olan hayvanlar da vardır. Cehennemliklerin üzerlerine kışkırtılarak salınırlar. Katır büyüklüğündeki yengeçler, deve gibi büyük yılanlar ve akrepler onlara hiç bir zaman rahat vermezler. Göz kapaklarını, dudaklarını, vücutlarının en hassas yerlerini ısırıp kemirerek uğuldaşırlar. Zehirleri çok şiddetli ıstırap verir.
Cehennem ehli ayrıca çok şiddetli soğuklarla da azab olunurlar.
Ne istirahat ne de mola verilir, azaplar bir an olsun hafifletilmez. Nice yorucu şeyleri yapmaya mecbur edildikleri, nice azap zincirleri taşıdıkları, cehennemin yüksek ve alçak yerlerine çıkıp indikleri için yorulurlar, takattan kesilmiş bir hale gelirler.
Azab şekilleri rast gele tekrarlanıp durmaz. Çarptırılan ceza ve azabın şiddeti, herkesin isyan ve günahlarının derecesi nisbetindedir. Hiç birinin azabı diğerinin aynı değildir. Herkes yaptığının cezasını ceker. Hazret-i Allah hiç kimseye zerre kadar bile zulmetmez.
Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:
“İşte böylece nankörlüklerinden ötürü onları cezalandırdık. Biz nankörden başkasını cezalandırır mıyız?” (Sebe: 17)
Allah-u Teâlâ böyle şiddetli cezaları ancak nankör kâfirlere verir.
Diğer bir Âyet-i kerime’de ise şöyle buyuruluyor:
“Onlar için cehennemde bir yatak ve üstlerine de örtüler vardır.
Biz zâlimleri işte böyle cezalandırırız.” (A’raf: 41)
Bunlar küfrün ve zulmün cezasıdır.

fakiri
05-02-2014, 12:10
En Hafif Azap:


Numan bin Beşir -radiyallahu anh- den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyururlar:


“Cehennemliklerin en hafif ceza göreninin ateşten iki nalın ile iki nalın bağı vardır. Bunlardan onun beyni tencere kaynar gibi kaynar. Hiç kimseyi kendisinden daha çok azaba uğramış göremez. Halbuki kendisi cehennemliklerin en hafif azap olanıdır.” (Müslim: 213)


Faydasız Pişmanlıklar:


Cehennem halkı, cehennemin çılgın alevleri arasında yanıp dururken, dünyada iken, ona itaat etmiş olmalarını candan arzu ederler:


“Eyvah bize! Keşke Allah’a itaat etseydik, Peygamber’e itaat etseydik derler.” (Ahzâb: 66)


Bu bölücülerin ancak cehenneme düştükleri zaman aklı başlarına gelir. İmamlarına lânet eder, kitap ve tüzüklerine pişman olurlar. Fakat kurtuluş ne mümkün! Çünkü hidayet dünyada idi.


“Ne olurdu, ben de o Peygamber’in maiyetinde bir yol edineydim.” (Furkân: 27)


O yüce Peygamber’e tâbi olup hidayet yolunu takip etseydim, böyle müthiş bir felâketle karşılaşmamış olurdum.


Amma ilâhlarınız size hiçbir fayda vermeyecek. Ağzınıza bal sürenler sizden kaçıp uzaklaşacaklar. Cehennemde onlarla itişip kakışacaksınız, fakat hiçbir netice alamayacaksınız.





Müminler cennetlerde safalar içinde yaşarlarken, kâfirler üzerlerine dökülen azapların kıskacı altında kıvranırlarken çoğunlukla “Keşke müslüman olsaydık!” demekten kendilerini alamayacaklar.


Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:


“İnkâr edenler zaman zaman temenni edecekler: Keşke müslüman olaymışlar!” (Hicr: 2)


Fakat artık teklif zamanı geçmiş, ceza zamanı gelmiş çatmış bulunuyor. Pişmanlığın fayda vermediği bir zamanda, âhiretin akıllara durgunluk veren azaplarını gördükleri zaman pişmanlık duyacaklar. Bu temennileri de kendileri için ayrıca bir azap vesilesi olacaktır.


Diğer bir Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:


“Yüzleri ateşte çevrildiği gün ‘Eyvah bize! Keşke Allah’a itaat etseydik, peygambere itaat etseydik!’ derler.” (Ahzâb: 66)


Elden kaçırdıkları fırsatları düşündükçe hep aynı şeyleri söylerler, hep aynı temennide bulunurlar: Keşke müslüman olaymışlar!..


Kendilerinden hiç bir mâzeret kabul edilmez, çünkü hiç biri de geçerli değildir.


“O gün zâlimlere özür beyan etmeleri hiç bir fayda sağlamaz.


Lânet onlaradır, en kötü yurt da onlarındır.” (Mümin: 52)


“O gün ne oradan çıkarılırlar, ne de özürleri dinlenir.” (Câsiye: 35)


Tevbe ve itaat etmek suretiyle Rablerini râzı etmeleri de onlardan istenmez. Çünkü rızâ aramak dünyaya mahsustur. Ahirette rızâ aranmaz, aransa da yararı olmaz.


Allah-u Teâlâ şöyle buyurur:


“Ey kâfirler! Bugün özür dilemeyin siz ancak işlediklerinizin cezasını çekeceksiniz.” (Tahrim: 7)


Daha önce dünyada iken çok uyarılmışlar, fakat kulak asmamışlardı. Orada mazeretlerin kabul edilmeyeceği kendilerine bildiriliyordu, fakat hiç oralı olmamışlardı.


Şimdi burada sadece günahlarının cezalarını çekiyorlar. Başka bir ceza ile cezalandırılmıyorlar ki itirazları kabul edilsin.


Pişmanlığın fayda vermediği bir yerde, yine de pişmanlıklar ve hasretler içinde kendilerini kınamaya devam ederler:


“Eğer biz kulak vermiş olsaydık veya düşünüp anlasaydık, şu çılgın alevli cehennemliklerin arasında bulunmazdık!” (Mülk: 10)


İşitmişlerse de kabul etmek için işitmemiş olduklarından dolayı “Kulak vermiş olsaydık!” diyorlar. Çünkü işittiler, düşündüler; fakat tasdik etmedikleri için hiç işitmemiş ve düşünmemiş gibi oldular.


İlâhi bir lütuf olan aklını, vicdanını suistimal ederek Hakk’tan ayrılan, Hakk’ı ve hakikatı kabul etmeyen, bâtıl peşinde koşup duran kimseler, ceza günü geldiğinde işte böyle pişmanlıklara mübtelâ olacaklar.


“Ve böylece günahlarını itiraf ederler.” (Mülk: 11)


“Çılgınca yanan ateş halkı (Allah’ın rahmetinden) uzak olsun!” (Mülk: 11)

fakiri
06-02-2014, 17:52
En Kötü Âkıbet:


Münafıklar kâfirlerin en murdarı, en habisi oldukları için ebedî ikametgâhları da cehennemin en dibidir.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:
“Münafıklar cehennemin en alt tabakasındadırlar. Artık onlar için hiçbir yardımcı bulamazsın.” (Nisâ: 145)
Çünkü onlar İslâmiyet’i karıştırmışlar, ihanet etmişler, nankör olmuşlardır.
Allah-u Teâlâ imansızların âkıbetini haber verirken münafıkları kâfirlerden önce anmış, âkıbetlerini haber vermiştir:
“Allah münafık erkeklere, münafık kadınlara ve kâfirlere içinde ebedî kalacakları cehennem ateşini hazırlamıştır.
Bu onlara yeter. Allah onlara lânet etmiş, rahmetinden uzaklaştırmıştır. Onlar için sürekli bir azap vardır.” (Tevbe: 68)
Cehennemde her çeşit azap mevcut olduğu gibi, orada ebedî kalmaktan daha kötü bir azap tasavvur edilemez.
“Cehennem onlara yeter! Oraya gireceklerdir. Orası ne kötü bir dönüş yeridir!” (Mücadele: 8)
Bu ihtar-ı ilâhî, onların bu dünyada ceza görmeyeceği mânâsına değildir, lâkin ahiretteki cehennem azabı her azaptan da beter olup, hepsinin yerine yetecek derecededir.

lafons7275
06-02-2014, 19:20
Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri 28 Haziran 2010 Pazartesi günü sabahın erken saatlerinde vefât etmişler, salı günü Adapazarı Erenler kabristanındaki ebedî istirahatgâhına uğurlanmışlardır. Vefâtlarının üçüncü günü, 30 Haziran Çarşamba gecesi saat 22:00 sularında, gökyüzünde müthiş bir olay yaşanmış, Adapazarı halkının çıplak gözle seyrettiği, hareket hâlinde, parlak bir inciyi veyahut parlak bir yıldızı andıran, ışık saçan cisimler görülmüştür.
Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri'nin defnedildikleri kabristan mevkiinden gökyüzüne sıra ile yükselen *on iki* kandil misali ışık bir süre gökyüzünde çıplak gözle müşahede edilmiştir.
Bu görüntüler Doğan Haber Ajansı (DHA) Sakarya muhabiri Aziz Güvener tarafından da kaydedilmiştir. Güvener parlak ışıklı cisimlerin Erenler'le Hızırtepe aralığındaki mevkiden gökyüzüne yükseldiklerini beyan etmiştir, ki burası birkaç gün önce Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Efendi Hazretleri'nin defnedildiği yerin ta kendisidir.


Peygamber Efendimizin muhterem çocuğu İbrahim, bir buçuk yaşında iken hicretin onuncu yılında vefat etmişti. Onun ölümü gününde güneş tutulmuştu. İnsanlar bu masum yavrunun ölümünden dolayı güneşin tutulduğunu sanmışlardı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz:"Güneş ile ay bir kimsenin ne ölümünden, ne de hayata kavuşmasından dolayı asla tutulmaılar. Bunların tutulduğunu gördüğünüz zaman namaz kılın; Yüce Allah'a dua edin." diye buyurulmuştur.

lafons7275
06-02-2014, 19:23
Mülk suresi 5: Andolsun biz, en yakın göğü kandillerle donattık. Onları şeytanlara atılan taşlar yaptık ve (ahirette de) onlara alevli ateş azabını hazırladık.

fakiri
06-02-2014, 19:30
Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri 28 Haziran 2010 Pazartesi günü sabahın erken saatlerinde vefât etmişler, salı günü Adapazarı Erenler kabristanındaki ebedî istirahatgâhına uğurlanmışlardır. Vefâtlarının üçüncü günü, 30 Haziran Çarşamba gecesi saat 22:00 sularında, gökyüzünde müthiş bir olay yaşanmış, Adapazarı halkının çıplak gözle seyrettiği, hareket hâlinde, parlak bir inciyi veyahut parlak bir yıldızı andıran, ışık saçan cisimler görülmüştür.
Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri'nin defnedildikleri kabristan mevkiinden gökyüzüne sıra ile yükselen *on iki* kandil misali ışık bir süre gökyüzünde çıplak gözle müşahede edilmiştir.
Bu görüntüler Doğan Haber Ajansı (DHA) Sakarya muhabiri Aziz Güvener tarafından da kaydedilmiştir. Güvener parlak ışıklı cisimlerin Erenler'le Hızırtepe aralığındaki mevkiden gökyüzüne yükseldiklerini beyan etmiştir, ki burası birkaç gün önce Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Efendi Hazretleri'nin defnedildiği yerin ta kendisidir.


Peygamber Efendimizin muhterem çocuğu İbrahim, bir buçuk yaşında iken hicretin onuncu yılında vefat etmişti. Onun ölümü gününde güneş tutulmuştu. İnsanlar bu masum yavrunun ölümünden dolayı güneşin tutulduğunu sanmışlardı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz:"Güneş ile ay bir kimsenin ne ölümünden, ne de hayata kavuşmasından dolayı asla tutulmaılar. Bunların tutulduğunu gördüğünüz zaman namaz kılın; Yüce Allah'a dua edin." diye buyurulmuştur.


Ağzındaki baklayı neden gösterip yine ağzını kapatııyorsun ? Baklayı tam olarak çıkarsana ağzından ! Hem senin merhum Ömer Efendi hakkında konuşabilecek bir ilmin var mı ki, geldin bu bölümde lakırdı ediyon ?
Senin yegâne işin, yaptığın nafileleri millete anlatmak ve bundan da sevab beklemek değil miydi ?
Bence işine bak derim !
Senin, Ömer Efendi'nin görüşleri ve hayatı-mematı hakkında söz söyleme yetkin, iznin ve selâhiyetin yok ! Çünkü, O'nu zerre kadara tanımadın-tanımıyorsun !
Münasebetsizlikyapma !

lafons7275
06-02-2014, 19:34
Ahmet Nickli Üyeden Alıntı
Birkaç sene evvel dayım bu cemaate takılmıştı. Bir süre sonra cihada çıkacaz demişler vermişler eline Hakikat dergisini, kapı kapı gezip dergiyi tanıtıp cihad yapacaksın demişler.
Üsküdar'da esnafları gezmeye başlamışlar. Dayım girmiş bir dükkana, selam kelamdan sonra başlamış anlatmaya: "Refah dinine mensup Mahmut efendinin mollaları şöyledir, faize helal diyen Süleymancılar böyledir, diyalogcu Fettullah kafirdir, menzilciler böyledir vs.."



Esnaf biraz dişli çıkmış, dayımı bi güzel elden geçirmişler. Eve kolu kırık, gözü mor, ayağı aksak geldi.
Sonuç ne mi? Üsküdar'a cihada giderken, eldeki namazdan oldu..
Böyle trajikomik bir anımız var işte.


:laugh:

lafons7275
06-02-2014, 19:35
Fakiri bize de dergi getirsene...

fakiri
06-02-2014, 19:41
Ahmet Nickli Üyeden Alıntı
Birkaç sene evvel dayım bu cemaate takılmıştı. Bir süre sonra cihada çıkacaz demişler vermişler eline Hakikat dergisini, kapı kapı gezip dergiyi tanıtıp cihad yapacaksın demişler.
Üsküdar'da esnafları gezmeye başlamışlar. Dayım girmiş bir dükkana, selam kelamdan sonra başlamış anlatmaya: "Refah dinine mensup Mahmut efendinin mollaları şöyledir, faize helal diyen Süleymancılar böyledir, diyalogcu Fettullah kafirdir, menzilciler böyledir vs.."



Esnaf biraz dişli çıkmış, dayımı bi güzel elden geçirmişler. Eve kolu kırık, gözü mor, ayağı aksak geldi.
Sonuç ne mi? Üsküdar'a cihada giderken, eldeki namazdan oldu..
Böyle trajikomik bir anımız var işte.:laugh:


lakırdı virtiözü !
Gittikçe çirklefleşiyorsun farkında mısın ? Bu mtyazının hemen altında yazana tokat gibi cevabımız verilmişti. Eğer, dürüstlükten, doğruluktan ve mertlikten zerre kadara nasibin olsaydı, bu alıntını cevabımızla beraber buraya asman gerekmiyor muydu ?
Ama, siz henüz iman etmiş değilsiniz! -imanın halaveti kalplerri ize yerleşmiş değildir- Sadece müslüman olduk diyebilirsiniz ! Bu durum işte bu yamukluklarınızdan ve her şeyi gösteriş ve taassub içinde yapmanızdan kolaylıkla anlaşılmaktadır...

lafons7275
06-02-2014, 19:43
lakırdı virtiözü !
Gittikçe çirklefleşiyorsun farkında mısın ? Bu mtyazının hemen altında yazana tokat gibi cevabımız verilmişti. Eğer, dürüstlükten, doğruluktan ve mertlikten zerre kadara nasibin olsaydı, bu alıntını cevabımızla beraber buraya asman gerekmiyor muydu ?
Ama, siz henüz iman etmiş değilsiniz! -imanın halaveti kalplerri ize yerleşmiş değildir- Sadece müslüman olduk diyebilirsiniz ! Bu durum işte bu yamukluklarınızdan ve her şeyi gösteriş ve taassub içinde yapmanızdan kolaylıkla anlaşılmaktadır...

Asıl çirkeflik önüne gelene kafir damgası vurmaktır. Bu ne demek? Bırakın onları bana gel demek. Hadi ordan.

lafons7275
06-02-2014, 19:45
"Herhangi bir kimse, din kardeşine "Ey kafir!" derse, bu tekfir sebebiyle ikisinden biri muhakkak küfre döner. Eğer o kimse dediği gibi ise ne ala. Aksi takdirde sözü kendi aleyhine döner." (Müslim, 1/319)

fakiri
06-02-2014, 19:52
Asıl çirkeflik önüne gelene kafir damgası vurmaktır. Bu ne demek? Bırakın onları bana gel demek. Hadi ordan.


Senin mayanın eninde sonunda bu şekilde ekşiyeceğini biliyorsum da ne zaman ekşiliği etrafa koku yayacak onu tahmin edemiyordum ! Demek ki bu zamana müsadifmiş kokunun çıkması ! Burada bir tek kişiyi "bize-bana gel" diye çağırdığıma dair bir işaret veya iz gösteremezsen ayrıca MUFTERİ olduğunun da boynun yazılı olarak can vereceksin !
İnsanların hem cennet ve hem de cehennem için yaptığın hazırlıklara kimsenin bir diyeceği elbetteki olmaz-olamaz !

lafons7275
06-02-2014, 19:57
Senin mayanın eninde sonunda bu şekilde ekşiyeceğini biliyorsum da ne zaman ekşiliği etrafa koku yayacak onu tahmin edemiyordum

Her önüne geleni kafir ilan etmiş birinin izinden nereye gideceğin belli. Allah seni küfür hastalığından kurtarsın. Bir sen müslüman geri kalan herkes kafir senin gözünde. Yıkıl karşımdan şimdi.

fakiri
06-02-2014, 20:03
Her önüne geleni kafir ilan etmiş birinin izinden nereye gideceğin belli. Allah seni küfür hastalığından kurtarsın. Bir sen müslüman geri kalan herkes kafir senin gözünde. Yıkıl karşımdan şimdi.

Sen kimsin ki biz karşından yıkılalım? Bu konuyu da pisletmeye çalıştığın için defolması gereken sensin ! Bıraktığın kazuratları da al da git ! Cehennemin dibine kadar yolun var !

lafons7275
06-02-2014, 20:19
Sen kimsin ki
dibine kadar yolun var !

Al dergini de gel anlarsın.

fakiri
06-02-2014, 20:31
İmana Dâvet:


Bütün bu beyanlarımız bir kişinin kurtulması içindir, belki Allah-u Teâlâ bir kişiye hidayet verir. Yoksa O’nun nur vermediğine hiç kimse hidayet veremez.
Nitekim Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:
“Onlar hidayeti verip sapıklığı, mağfireti bırakıp azabı satın almış kimselerdir. Ateşe ne kadar da dayanıklıdırlar!” (Bakara: 175)
Ateşe hiç kimsenin dayanması mümkün olmadığı halde, Allah-u Teâlâ’nın onlara dayanıklılık isnad etmesi, onlarla alay etmek, rezil etmek içindir. Ateşe götürecek günahlar yapmakta ne kadar sabırlılık gösteriyorlardı, ebedî olarak ateşte yanmak için neler neler yapıyorlardı.
Kendilerine şöyle denilecektir:
“Girin oraya! İster dayanın ister dayanmayın, sizin için birdir.” (Tur: 16)
Dayansalar da dayanmasalar da netice değişmeyecektir. Bu acılar çekilecek, bu işkencelere katlanılacak, bu mutlaka böyle olacaktır.

Hak kendisine gelmişken, hakikatler bütün açıklığı ile duyurulmuşken; vurdumduymaz olmak, yüz çevirmek, umursamamak hiç şüphesiz ki büyük bir zulümdür.
Nitekim Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:
“Allah’a karşı yalan uydurandan veya hak kendisine gelmişken onu yalanlayandan daha zâlim kim vardır?” (Ankebût: 68)
Bu gibi kimseler bütün zâlimlerden daha zâlimdirler.
“Cehennemde kâfirlere barınacak yer mi yok?” (Ankebût: 68)
Onlar hakkı reddettikleri halde cehennemde barınmayacaklar mıdır?

fakiri
12-02-2014, 11:40
Nifakı Bırakmaları İçin Münafıklara Öğüt Vermek:


Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz münafıkların çevirdikleri bütün entrikaların farkında idi. Fakat bütün bunlara rağmen, rahmet peygamberi oluşu sebebiyle, hâl ve hareketlerine çeki düzen vermeleri için onlara her fırsatta nasihatta bulunuyordu.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ine hitaben şöyle buyurur:
“Onlar öyle kimselerdir ki, Allah kalplerindekini bilir. Sen onlara aldırma. Onlara öğüt ver ve içlerine tesir edecek güzel sözler söyle!” (Nisâ: 63)
Gerçekleri en etkileyici bir üslûp ile ulaştırmaya çalış, tâ ki gafletten uyansınlar, azab-ı ilâhî’den korksunlar, şikak ve nifaktan, fitne ve fesattan vazgeçsinler, dünyâ saâdetine âhiret selâmetine kavuşsunlar.
Allah-u Teâlâ münafıkları tevbeye dâvet ediyor, içinde bulundukları bataktan kurtarmak istiyor.
Diğer bir Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruyor:
“İyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en güzel olan şeyle sav, en güzel şekilde önle. O zaman bakarsın ki seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost gibi oluvermiştir.” (Fussilet: 34)
Çünkü bu insan fıtratında mevcuttur. Hiçbir kötülük iyiliğin karşısında tutunamaz.
Allah-u Teâlâ birçok Âyet-i kerime’lerinde kâfirlere düşmanlık beslemeyi ve onlarla ilişkileri koparıp onlardan uzaklaşmayı şiddetle emrettikten sonra şöyle buyurmaktadır:
“Umulur ki Allah sizinle düşmanlarınız arasına bir sevgi koyar.” (Mümtehine: 7)
Aranızda dostluğun meydana gelişi, onları iman etmeye muvaffak kılmasıyla ve dinde size uymaları sûretiyle olur.
Nitekim Mekke fethedilince, yirmi senedir düşmanlığın her türlüsünü yapmaya çalışanlar bile hayretler içinde seve seve İslâm’a girmek için can atmışlar, Ashâb-ı kiram ile aralarında büyük bir muhabbet ve tesanüd tecelli etmiştir.
“Allah kâdirdir. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Mümtehine: 7)
Rızâ-i Bâri’si uğrunda çekilen zahmetleri boşa çıkarmaz.
•
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde münafıklar hakkında af ve mağfiret dilenmemesini, haklarında duâ edilmemesini, onları bağışlamayacağını haber vermektedir:
“Resulüm! Onlar için ister mağfiret dile, ister dileme. Onlar için yetmiş defa af dilesen de Allah onları bağışlamayacaktır. Bu, onların Allah’ı ve Peygamber’ini inkâr etmelerinden ötürüdür. Çünkü Allah, fâsıklar gürûhunu hidayete erdirmez.” (Tevbe: 80)
Hadlerini aşan, küfürlerinde inat edip duran kimselere hidayet nasip etmez.
“Onlardan ölen kimsenin namazını sakın kılma! Mezarı başında da durma! Çünkü onlar Allah’ı ve Peygamber’ini inkâr ettiler ve fâsık olarak öldüler.” (Tevbe: 84)
Onlar o rahmete lâyık değildirler.
•
Şu kadar var ki, Allah-u Teâlâ’nın rahmet ve mağfiret kapısı her zaman için açıktır. Günahlarından pişmanlık duyan, inkârından ve kötülüklerden vazgeçen ve yaptıklarından tevbe etmek isteyen kim olursa olsun Allah-u Teâlâ bu kapıyı açık bırakmaktadır.
Allah-u Teâlâ münafıkları kastederek Âyet-i kerime’sinde:
“Eğer tevbe ederlerse kendileri için daha hayırlı olur.” buyurmaktadır. (Tevbe: 74)
Böylece başlarına gelecek felâketlerden, azaplardan kurtulmuş olurlar.
“Şayet yüz çevirirlerse, Allah onları dünya ve âhirette elem verici azaba uğratır. Yeryüzünde onların bir dostu ve yardımcıları bulunmaz.” (Tevbe: 74)
Allah-u Teâlâ münafıklar da dahil olmak üzere hulûs-u kalp ile tevbe eden herkesin tevbesini kabul buyuracağını Âyet-i kerime’sinde işaret buyurmaktadır:
“Ki Allah sadâkat gösterenleri sadâkatleri sebebiyle mükâfatlandırsın, münafıklara da dilerse azap etsin veyahut tevbelerini kabul buyursun.
Şüphesiz ki Allah çok yarlığayıcıdır, çok merhametlidir.” (Ahzab: 24)
Kullarına tevbe etmelerini emretmesi ve tevbelerini kabul buyurması da Allah-u Teâlâ’nın pek büyük rahmet ve âtıfetinin bir tecellisidir.
Allah-u Teâlâ münafıkların âkıbeti hakkında Âyet-i kerime’sinde:
“Münafıklar cehennemin en alt tabakasındadırlar.” buyurdu. (Nisâ: 145)
Çünkü bunlar kâfirlerin en çirkini, en aşağısı olduklarından, yerleri de cehennemin en dibidir.
Allah-u Teâlâ bu korkunç âkıbeti haber verdikten sonra, hemen bir kurtuluş kapısı aralıyor, kurtulmak isteyenlere tevbe kapısını açıveriyor, en şiddetli azaplardan emin olacaklarını beyan buyuruyor.
“Ancak tevbe edenler, nefislerini ıslah edenler, Allah’a sımsıkı sarılanlar ve dinlerinde Allah için ihlas sahibi olanlar muradlarına erenlerdir. İşte bunlar mü’minlerle beraberdirler. Allah yakında müminlere büyük bir mükâfat verecektir.” (Nisâ: 146)
O halde münafıklar da tevbe etmek, hallerini ıslah etmek ve dinlerini Allah’a hâlis kılmakla ellerini çabuk tutsunlar ki, bu büyük mükâfata müminlerle birlikte nail olabilsinler, onlar da bu ebedî saâdete iştirak etsinler.
Günahından tevbe eden kimse, o günahı işlememiş gibidir.
Allah-u Teâlâ tevbe eden münafıkları müminlerin saflarına yükseltiyor, her türlü vebalden ve ağırlıktan kurtarıyor.

lafons7275
12-02-2014, 12:21
Gerçekleri en etkileyici bir üslûp ile ulaştırmaya çalış, tâ ki gafletten uyansınlar, azab-ı ilâhî’den korksunlar, şikak ve nifaktan, fitne ve fesattan vazgeçsinler,



"Ey inananlar! Yapmadığınız, (yapmayacağınız) şeyi niçin söylersiniz? Yapmadığınız şeyi yaptık demeniz, Allah katında büyük gazaba sebep olur." (Saffat 2-3)

fakiri
12-02-2014, 12:25
"Ey inananlar! Yapmadığınız, (yapmayacağınız) şeyi niçin söylersiniz? Yapmadığınız şeyi yaptık demeniz, Allah katında büyük gazaba sebep olur." (Saffat 2-3)

Biz böyle bir şey yaparsak tevbe eder kurtulmaya çalışırız. Sen ise, MUFTERİLİK yapıyorsun ! Halâ bekliyoz ki, hangi mealden kim neyi çalmış ve kendi meali gibi göstermiş ?
Mufteriliği çok sevdin anlaşılan!

lafons7275
12-02-2014, 12:27
Biz böyle bir şey yaparsak tevbe eder kurtulmaya çalışırız. Sen ise, MUFTERİLİK yapıyorsun ! Halâ bekliyoz ki, hangi mealden kim neyi çalmış ve kendi meali gibi göstermiş ?
Mufteriliği çok sevdin anlaşılan!

Ben gösterdim başka başlıkta. Sen görmemişsin. Dur şimdi güncelleyeyim.

fakiri
12-02-2014, 15:52
Münâfıkların Nursuzluğu:




Allah-u Teâlâ kıyamet günü müminlerin durumunu açıkladıktan sonra, münâfıkların durumunu açıklayarak şöyle buyurdu:


“O gün ki, erkek münâfıklarla kadın münâfıklar, iman edenlere: ‘Bize bakınız, nurunuzdan alalım!’ diyeceklerdir.” (Hadid: 13)


Müminler nurlar içinde muradlarına ererken, münâfıklar karanlıklar içinde kalacaklardır.


“Onlara: ‘Dönün ardınıza da bir nur arayın!’ denilir.” (Hadid: 13)


Siz dünyada dönekliği sever, dinden dönmeye sebep arardınız. Şimdi dönebilirseniz dönün dünyaya da bir nur arayın. Şimdi burada size bakacak yoktur.


Müminler onların hep iyiliklerini istedikleri halde, her vesile ile Hakk’a dâvet edip, dalâletten kurtarmak istedikleri halde; onlar müminlerin inançlarıyla, ibadetleriyle hep alay etmişler, alaya eğlenceye almışlardı, şimdi ise alay etme sırası müminlere geldi.


“Nihayet onların arasına, içinde rahmet, dışında azap bulunan kapalı bir sur çekilir.” (Hadid: 13)


Kıyamet gününde müminlerle münâfıkların arasını ayırmak için bir sur konulur. Müminler oraya varınca kapısından girerler, kapı kapanır ve münâfıklar surun arkasında karanlık ve azap içinde kalırlar.


“Münâfıklar müminlere: ‘Biz sizinle beraber değil miydik?’ diye seslenirler. Müminler de derler ki: ‘Evet amma, siz kendinizi aldattınız, bize pusu kurdunuz, şüpheye düştünüz, kuruntu sizi aldattı. O çok aldatıcı (şeytan) sizi Allah hakkında bile aldattı. Nihayet Allah’ın emri gelip çattı.’” (Hadid: 14)


Bunlar hakikaten iman etmedikleri gibi, hiçbir zaman da müminlerle beraber olmadılar. Nurdan tiksindiler, zulmeti tercih ettiler, dalâlette kaldılar.


“Bugün artık sizden de inkâr edenlerden de fidye kabul edilmez.


Varacağınız yer ateştir. O sizin yardımcınızdır. O ne kötü bir dönüş yeridir.” (Hadid: 15)


Küfür ve nifakın cezası işte böyle müebbettir.


Diğer Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:


“Allah kime nur vermemişse, onun nuru yoktur.” (Nur: 40)


“O gün bazı yüzler ağarır, bazı yüzler kararır.” (Âl-i imran: 106)




Narcılık dinine neler mâletmek istedi?


1. “Tesettür teferruattır” diyerek kendi zannı ile beyanat verdi.


Şu Âyet-i kerime ile onun bu sözünü çürüttük:


“Resulüm! Mümin kadınlara da söyle. Gözlerini harama bakmaktan sakınsınlar, ırzlarını namuslarını korusunlar. Ziynet yerlerini açıp göstermesinler. Ancak bunlardan görünmesi zaruri olan (yüz ve eller) müstesnâdır. Başörtülerini (göğüs ve boyunları görünmeyecek şekilde) yakalarının üstüne koyup örtsünler.” (Nur: 31)


Allah-u Teâlâ din-i İslâm’ında setri, örtünmeyi kesin şart koymuş, farz kılmıştır.


2. Fethullah Gülen hıristiyan papazları, yahudi hahamları ile hoşgörü toplantıları yaparak; “Keşke her köşeye bir hoşgörü vakfı kursak da herkes hoşgörü soluklasa.” dedi.


Şu Âyet-i kerime ile onun bu sözünü çürüttük:


“Ey inananlar! Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirinin dostudurlar, sizden kim onları dost edinirse, o onlardandır.” (Mâide: 51)


Allah-u Teâlâ bu Âyet-i kerime’si ile yahudi ve hıristiyanlarla dost olmayı yasaklamış, onları dost edinenin onlardan olduğunu beyan etmiştir.


3. “Kimse kimseye inancından dolayı ithamda bulunmayacak, kimse kimseye dininden ya da dinsizliğinden dolayı taanda bulunmayacak.” dedi.


Şu Âyet-i kerime ile onun bu sözünü çürüttük:


“Ey Peygamber! Kâfirlerle ve münafıklarla cihad et, onlara karşı sert davran. Onların varacağı yer cehennemdir. O gidilecek yer ne kötüdür.” (Tevbe: 73)


4. Hazret-i Allah’ın, Resulleri arasında vahiy elçisi olan Cebrail Aleyhisselâm hakkında; “Gökyüzünden inse, parti kursa, kusura bakma ben senin partine girmem desteklemem derim.” dedi.


Şu Âyet-i kerime ile onun bu sözünü çürüttük:


“İşte onlar Allah’ın hizbi (partisi)’dir. İyi bilin ki kurtuluşa ulaşacak olanlar Allah’ın hizbi (partisi)’dir.” (Mücadele: 22)


Bu Âyet-i kerime’yi Allah-u Teâlâ’nın emriyle getiren Cebrâil Aleyhisselâm’dır. Bu Âyet-i kerime’sinde “Ülâike hizbullah” = “Bu benim ve Resulümün partisidir.” diye ilân etti. Onun girmem dediği parti işte budur.


5. Fethullah Gülen necip tarikatlara dil uzatarak; “Tarikatlar bir dönemdeki misyonunu eda etmişlerdir. Zaman böyle fert zamanı değil, cemiyet zamanıdır.” dedi.


Şu Âyet-i kerime ile onun bu sözünü çürüttük:


“İyi bilin ki Allah’ın veli kulları için hiçbir korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır.” (Yunus: 62)


6. “Kadından idareci olmasının hiçbir sakıncası yoktur.” diyerek Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-e ve Hazret-i Allah’a karşı gelmiştir.


Şu Âyet-i kerime ile onun bu sözünü çürüttük:


“Peygamber size neyi verdiyse onu alın, neyi yasak ettiyse ondan sakının.” (Haşr: 7)


Binaenaleyh Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:


“Mukadderatını bir kadının eline veren millet felah bulmaz.” buyuruyor. (Buhari, Tirmizi)


7. Gerek himmet geceleri, gerek iftar ziyafetleri ile trilyonlarca lira para toplayıp Hazret-i Allah’ın emrine karşı geliyor.


Şu Âyet-i kerime ile onların bu icraatlarını çürüttük:


“Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun, onlar doğru yoldadırlar.” (Yâsin: 21)


Bu Âyet-i kerime’sinde Cenâb-ı Hakk para toplayanların doğru yolda olmadığını beyan ediyor.


8. Onların ise dini ayrıdır, kitabı ayrıdır, bütün beyanatları, icraatları kurdukları narcılık dinine göredir.


Şu Âyet-i kerime ile onların narcılık dinini çürüttük:


“Amma ne var ki insanlar din hususunda kendi aralarında parçalara bölündüler, çeşitli kitaplara ayrıldılar. Her bölük, her parti kendi tuttuğu yoldan memnundur, yanında bulunan din veya kitapla sevinmektedir.” (Müminun: 53)


Cenâb-ı Hakk inananları bir tek ümmet kabul ediyor ve teklikten ayrılanlar huduttan ayrılmış oluyor.


Not : Bu konu son günlerde bu sayfaya musallat olan munafıklara atfen sayfaya eklenmiştir

lafons7275
12-02-2014, 16:01
7. Gerek himmet geceleri, gerek iftar ziyafetleri ile trilyonlarca lira para toplayıp Hazret-i Allah’ın emrine karşı geliyor.


Şu Âyet-i kerime ile onların bu icraatlarını çürüttük:


“Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun, onlar doğru yoldadırlar.” (Yâsin: 21)



9:58 - İçlerinde (topladığın) sadakalar hakkında sana tariz eden (dil uzatan) ler de var. Eğer o sadakalardan kendilerine verilmişse hoşnut olurlar, verilmemişse hemen kızarlar.

fakiri
12-02-2014, 16:13
Bediüzzaman Hazretleri’nin Feryadı:



Bediüzzaman Hazretleri bu münafıkları Allah-u Teâlâ’nın izniyle gördü, bildi ve söyledi. Söylediklerini size beyan edeyim.
Fakat ilâhi takdirin önüne kimse geçemez. Çünkü imtihan sahnesindeyiz. Herkes imtihanını verecek ve gideceği yere gidecek.
“Bana ızdırap veren, yalnız İslâm’ın mâruz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler hariçten gelirdi. Onun için mukavemet kolaydı. Şimdi tehlike içeriden geliyor. Kurt gövdenin içine girdi, şimdi mukavemet güçleşti. Korkarım ki cemiyetin bünyesi buna dayanamaz. Çünkü düşmanı sezemez. Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost zanneder. Cemiyetin basiret gözü böyle körleşirse iman kalesi tehlikededir. İşte benim ızdırabım, yegâne ızdırabım budur. Yoksa şahsımın maruz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeye vaktim bile yoktur. Keşke bunun bin misli meşakkate maruz kalsam da iman kalesinin istikbâli selâmet olsa.” (Bediüzzaman Said Nursi: Eşref Edip; sh. 16)
Uyan be kardeş! Bu feryat senin içindir. Senin imanın için feryat ediyor. Dost ve düşmanını tanı artık! Koyun postuna bürünen kurtlardan sakın artık!
Bu mübarek zât nasıl da bu münafıklıkları görmüş ve ne kadar üzülmüş. Artık bu feryadın karşısında uyanmanız lâzım.
Uyan be kardeş! Düşmanını tanı! Bunlar daha evvel de kazancınızı aldılar, kanlarınızı emdiler, sizi imanınızdan ettiler.
Bir bak, ipin ucu kimin elinde! Küfür diyarından kumanda ediyor, küffara yaranmak için peşkeş çekiyor. Din-i İslâm’dan ve güzel vatanımızdan seni mahrum etmek için çalışıyor.
Dinini, imanını, güzel vatanını kurtarman için; bombasını keşfet artık ve başına patlat.
Aslında her bölücü din-i İslâm’a düşmandır. İmanın kâmil ise, düşmanını dost eyleme.
Deccal’den daha beter ve daha tehlikeli olan münafıkları bil artık!
İçten türediler, kurt gibi iman gövdesini kemiriyorlar. Eğer harekete geçmezsen; mânen istilaya uğrarsın, nedametin çok olur, hem vatanın, hem de imanın elden gider.
Şu dostluklarına bir bak! Vatana ihanetlerini gör ve bil artık! Düşmanını içeride ara. Bunlar dışarıdakinden daha tehlikeli.

fakiri
12-02-2014, 16:32
İki Mucize Hadis-i Şerif:

Sırası gelmişken size iki mucize Hadis-i şerif arzedeceğiz.
Seyyid-i Kâinat Sebeb-i Mevcudat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir mucize olarak Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyuruyorlar:
“Sizin için Deccal’den daha çok deccal olmayanlardan korkarım.”
“- Onlar kimlerdir?”
“Saptırıcı imamlardır.” (Ahmed bin Hanbel)
Deccal’den daha beter olan bu sapıtıcı imamları Allah-u Teâlâ’nın bildirmesi ile bildi ve 1400 sene sonra olacak hadiseleri mucize olarak haber verdi. İslâm dinine ne kadar büyük tahribat yapacaklarını tarif buyurdu.
O 1400 sene evvel gördü ve buyurdu, şimdi de biz görüyoruz.
Niçin Deccal’den daha korkunç ve tehlikelidir bu imamlar?
Deccal resmen Deccal olarak çıkacak. İşaretleri bellidir, doğrudan doğruya Allahlık dâvâsı ile çıkacak. Bir gözü kör olacak. Kâmil iman sahipleri hiçbir zaman ona aldanmaz, tuzağına düşmez.
Ve fakat bu sapıtıcı imamlar olsun, âhir zaman ulemâsı olsun, hepsi de sûret-i haktan göründüler. İslâm önderi, kurtarıcısı gibi göründüler, İslâm’ın icaplarını yapmaya başladılar. Böylece saf ve temiz müslümanları saflarına aldılar, halk büyük kitleler halinde onlara iltihak etti ve intisap etti. Sonra lüzumlu olan maddeyi elde edince ve etraflarında kalabalıkları görünce, kendilerinde bir güç gördüler ve dinlerini ilân ettiler, ilâh kesildiler.
“İslâm’a hizmet edeceğiz” diye müslümanları yoldular, soydular. Hem imanlarını hem maddelerini aldılar. Elindeki parasını, parası yoksa arabasını, arabası yoksa evini aldılar. Yanında parası olmayanı mahçup etmek suretiyle senet imzalattırdılar, bu senetleri günü gelince ödeyemeyenleri icraya verdiler. Evini, arabasını ve arsasını dahi elinden alarak tahsil ettiler. Yani halkı kaz yerine koydular. Şimdi de en lüks hayat içinde yaşıyorlar. Müminleri aldatmak ve soymak işini onlar cihad sayıyorlar. Fakirin lokmasını ağzından aldılar, müslümanlara yaptıkları eziyetten dolayı da iftihar ediyorlar.
İslâm gibi görünerek bu soygunlarını İslâm namına yaptıkları için bu bir yalancılıktır.
İslâm gibi görünmeleri riyâkarlıktır.
Topladıklarını hayıra sarfedecekleri yerde şerre harcadıkları için emanete hiyanetlik yaptılar, bu ise münafıklıktır.
Ve o paralarla din-i İslâm’ın yıkılması için bütün güçleriyle çalışıyorlar.
Dolayısıyle Hazret-i Allah’ın, meleklerin ve bütün müslümanların lânetini, nefretini kazandılar.
Yüzlerce, binlerce, milyonlarca müslümanı etraflarına topladılar, onları kendi asliyeti olan küfre çektiler ve küfürlerini ilân ettiler. Bankalar kurdular, İslâm’ın haram kıldığı hükümleri helâl diye ilân ettiler. Böylece halkı imandan alarak yavaş yavaş küfre kaydırdılar, hepsini kâfir yaptılar.
İşte bunu Deccal yapamaz. Deccal’den daha beter oluşları, sûret-i haktan görünüşlerinden oldu.
Deccal bunların yaptığını yapamaz. Çünkü bunlar münafık olduğu için İslâm gibi görünüyorlar. Deccal ise doğrudan doğruya Allahlık dâvâsı ile çıkacak. Kâmil iman sahipleri hiçbir zaman ona aldanmaz, tuzağına düşmez.

İkinci bir Hadis-i şerif’lerinde yine mucize olarak şöyle buyuruyorlar:
“Şüphesiz ki benden sonra ümmetimden bir zümre gelecektir. Onlar Kur’an okuyacaklar. Fakat Kur’an’ın feyzi onların boğazlarından öteye geçmeyecektir. (Yalnız dilde kalacaktır). Nitekim onlar, okun avı delip geçtiği gibi dinden çıkacaklar, bir daha da ona dönemeyeceklerdir.
İşte bütün insanların ve hayvanların en kötüsü bunlardır.” (Müslim: 1067)
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bu mucize Hadis-i şerif’lerinde “İşte bütün insanların ve hayvanların en kötüsü bunlardır, hayvan gibidir, hayvandan da aşağıdır.” buyuruyor.
Bunların iç durumu budur. Bunların üzerinde durmayın, irşada kalkmayın.
Binaenaleyh bu gibi güruhu irşad ve ikaza kalkmanız, hayvana birşey söylemek gibi olacağından bu gibi güruh ile muhatab olmamanızı tavsiye ederim.
Bu güruhu bırakın, siz ümmet-i Muhammedi irşada bakın...
Niçin hayvandan daha kötüdür bunlar?
Allah-u Teâlâ Rahman ism-i şerif’i mucibince itaat eden kullarına da isyan eden kullarına da sayısız nimetler bahşeder. Yeri, göğü ve içindekileri insanoğluna musahhar kılmıştır. Mümin de, kâfir de bütün bu nimetlerden istifade ediyor.
Kur’an-ı kerim’de birçok Âyet-i kerime’lerde, yerdeki ve gökteki, canlı ve cansız her şeyin Allah-u Teâlâ’yı tesbih ettiği haber verilmektedir.
“Hiçbir şey yoktur ki, O’nu hamd ile tesbih etmesin. Fakat siz onların tesbihlerini anlamazsınız.” (İsrâ: 44)
Her hayvanın, her kuşun tesbihi ayrıdır, yaratanını bilir, tesbihini yapar.
Diğer bir Âyet-i kerime’de ise şöyle buyuruluyor:
“Göklerde ve yerde bulunanlarla, dizi dizi kanat çırpıp uçan kuşların Allah’ı tesbih ettiklerini görmez misin?” (Nur: 41)
Münafık, nankör ve câhil insana gelince;
O nefsine zulmetti,
“İnsan, bizim kendisini kerih bir nutfeden yarattığımızı görmez mi ki, şimdi o apaçık hasım kesilmektedir.” (Yâsin: 77)
Âyet-i kerime’si mucibince Yaratan’a, Peygamber’ine, dinine hasım kesildi. İslâm’dan çıktı, küfre saptı, yandaşlarının da kâfir olmasını istediler.
Kitap okuyorlardı, onu da inkâr ettiler. Yolunda gidiyor gibi görünüyorlardı, ondan da saptılar.
İşte bundan ötürü hayvandan elli derece daha aşağıya düştüler.
Çünkü hayvan, hayvan olarak yaratılmış, fakat hayvanat da nebâtat da, cemâdat da Yaratan’ını biliyor, tesbihini yapıyor.
Onlar ise insan olarak yaratıldıkları halde Yaratan’a hasım kesildiler, din-i İslâm’dan çıktılar, kâfir oldular.
Niyetleri bozuk olduğundan ötürü Hazret-i Kur’an boğazlarından öteye geçmedi. İçlerine iman yerleşmediği için, boş oldukları için boşluğa düşüverdiler.
Eğer sıdk ile şehadet getirselerdi, bu şekilde küfür batağına batmazlardı. Hazret-i Allah’ın, meleklerin, peygamberlerin ve bütün müminlerin lânetini kazanmazlardı.
Şimdi herkes bunları nefretle seyrediyor ve âkıbetlerini bekliyor.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bu mucize Hadis-i şerif’inde onların dinden çıkacaklarını, bir daha da dönemeyeceklerini haber veriyor.
Nitekim Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Onlar artık dönmezler.” (Bakara: 18)
Hayırlı hiçbir şeye kulak vermezler, kendilerine fayda verecek şeyleri söylemezler, basiretleri kördür, Hakk ve hakikatı görmek istemezler, hidayet yoluna dönmezler.
Diğer bir Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Şüphesiz ki Allah katında, yeryüzünde yürüyen canlıların en kötüsü kâfir olanlardır. Artık onlar iman etmezler.” (Enfâl: 55)
Gerek Âyet-i kerime’ler, gerekse Hadis-i şerif’ler onları bu şekilde belirtiyor. Biz de bu ilâhi hükümlere bakarak bunların içyüzlerini çok rahat bilmiş ve görmüş oluyoruz ve müminleri uyandırıyoruz.

Uyan be kardeş! Kardeş zannettiğin kâfirle dost olma. Eğer dost olursan Allah-u Teâlâ’nın dostluğunu kaybetmiş olursun.
Bu iki Hadis-i şerif’i mucize olarak gösteriyorum. Bu noktaya dikkat ederseniz esrarı çözmüş olursunuz.
Bu ajanlar ve bu sapıtıcılar İslâm’mış gibi göründüler. Kürsülerde İslâm’ın iyiliğinden, küfrün kötülüğünden bahsettiler. Bu mülkün sahibi olan Allah-u Teâlâ’nın emir ve nehiylerinden uzun uzadıya söz ettiler. İslâm dinine göre talebe yetiştiriyorlardı. Zira Bediüzzaman Hazretleri’nin izinde idiler. O büyük velinin feyiz ve bereketi ile talebeleri bir müddet böylece devam etti. Teheccüd namazı dahi kılıyorlardı.
Deccal’den daha beter olan imamlar ise henüz asliyetini ortaya koymamışlardı.
Onlar İslâm’mış gibi göründüler, halkı bu perde altında soymaya başladılar. İslâm’dan ilk ayrılışları böyle oldu.
Zira Cenâb-ı Hakk buyuruyor ki:
“Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun. Onlar doğru yoldadırlar.” (Yâsin: 21)
Onlar ise tasavvurun haricinde halkı soydular, yoldular, kanlarını emdiler, evlerini arabalarını ellerinden aldılar ve böylece yavaş yavaş asliyetlerini ortaya koymaya başladılar. Sonra da alenen küfürlerini ortaya koydular.
Nurdan nâra döndüler, isim değiştirdiler. Şimdiye kadar nurcuların ismi Bediüzzaman Hazretleri’nin ismi ise de, küfrünü ilân edince narcılar ismini aldılar. Ve narcıları imandan ettiler. Küfrü hoş göstererek onların hepsini küfür batağına düşürdüler.

Nurcu müslümanlar ise o zâtın izini takip edip sünnet-i seniyye rayları üzerinde giden, iman-küfür berzahını bilenlerdir.
Bediüzzaman Said-i Nursi Hazretleri’nin bu hususta şöyle bir beyanı var:
“Ey hitabet-i umumiye sıfatı ile, gazete lisanıyla konferans veren muharrir (yazar)! Sen, kendi nefsini aşağı göstermeye ve nedamet ederek kusurlarını ilân etmeye hakkın var. Fakat şeair-i İslâmiyeye (İslâm’ın sembolü olan hususlara) zıd ve muhalif olan herzeler (saçmalıklar) ile İslâmiyeti lekelendirmeğe katiyyen hakkın yoktur.
Seni kim tevkil etmiştir (vekil kılmıştır)? Fetvâyı nereden alıyorsun? Hangi hakka binaen milletin namına, ümmetin hesabına İslâmiyet hakkında hezeyanları savurarak dalâletini neşr ve ilân ediyorsun? Milleti, ümmeti kendin gibi dâll (hak yoldan sapmış) zannetme.
Dalâletini (sapıklığını) kime satıyorsun? Burası İslâmiyet memleketidir, yahudi memleketi değildir. Cumhur-u mümininin (müminlerin ekserisinin) kabul etmediği bir şeyin gazete ile ilânı, milleti dalâlete dâvettir, hukuk-u ümmete (ümmetin haklarına) tecavüzdür. Bir adamın hukukuna tecavüze cevaz-ı kanunî olmadığı (kanuni ruhsat verilmediği) halde, koca bir milletin belki âlem-i İslâmın hukukuna hangi cesarete binaen tecavüz ediyorsun? Ağzını kapat!..” (Mesnevî-i Nuriye sh: 89)
Biz bunlara narcı diyoruz, nurcu demiyoruz. Narcı başka, nurcu başka.
NURCULAR O BÜYÜK ZEVÂT-I KİRAM’IN İZİNDEN YÜRÜYEN, NURU TAKİP EDEN, ALLAH-U TEÂLÂ’NIN NURUNU YAYMAYA ÇALIŞANLARDIR.
NARCILAR İSE MÜNAFIKTIR, KÜFÜR İZİNİ TAKİP EDERLER, KÜFRÜ YAYMAYA ÇALIŞIRLAR. BUNLAR BİR TUTULMASIN VE BİR SANILMASIN.

lafons7275
12-02-2014, 16:40
Öngüt ne demek?
1. Saklanarak yanaşma, izinden yürüme. 2. Hücum etmek için elverişli yer.

fakiri
12-02-2014, 16:48
Bu Son Fitne Zuhur Edince
Gerek Narcılar Gerek Münafıkların Bu Tertiplerine Karşı
Nasıl Bir Tavır Takınıldı.
Bu Fitnenin Karşısına Nasıl Gidildi?:


Geçtiğimiz Mayıs ayında çıkan 80.sayı dergimizde şu Âyet-i kerime’lerle narcıların tertiplerinin önüne geçildi. Sihirleri bozuldu.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyuruyor:
“İman ile küfür birbirinden kesin olarak ayrılmıştır. Kim Tağut’u inkâr edip de Allah’a iman ederse muhakkak ki o kopması mümkün olmayan en sağlam bir kulpa sımsıkı sarılmış olur. Allah işitendir, bilendir.” (Bakara: 256)
“Birbirine hasım iki zümre.” (Hacc: 19)
“İbrahim ne yahudi ne de hıristiyandı. Fakat o Allah’ı bir tanıyan dosdoğru bir müslümandı. Müşriklerden de değildi.” (Âl-i imran: 67)
Bu Âyet-i kerime’ler narcıların sihirlerini bozdu attı, küfre kaydıkları meydanda kaldı.
İlâh edindikleri adam narcıların kalbine öyle bir küfür tohumu ekti ki küfürde dondu kaldılar.

Haziran ayı 81. sayımızda ise şu Âyet-i kerime’lerle münafıkların tertip ve tezahüratlarının önüne geçildi, şu Âyet-i kerime’lerle belirtildi.
“Allah’a ve ahiret gününe inanan bir milletin; babaları, oğulları, kardeşleri veya akrabaları da olsa, Allah’a ve Peygamber’ine muhalefet eden kimselere sevgi beslediklerini göremezsin.” (Mücadele: 22)
“Ey inananlar! Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse, o onlardandır.” (Mâide: 51)
“Kim Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmezse işte onlar kâfirlerdir.” (Mâide: 44)
İsâ Aleyhisselâm da, Ashâb-ı Kehf de ne Yahudi ne de Hıristiyandı. Allah’ı Bir Tanıyan Dosdoğru Bir Müslümandı.
Bu ilâhi emirlere bir bak, bir de münafıkların tertip ve tezahüratlarına bir bak!
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“Allah katında din İslâm’dır.” (Âl-i imran: 19)
Akla şöyle bir soru geliyor: Sizin bu haham ve papazları Urfa’ya sonra da Tarsus’a çekmekteki gayeniz ne idi? Onları niçin dâvet ettiniz?
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz krallara mektup yazıp onları İslâm’a dâvet ediyordu. Siz ise haham ve papazları İslâm’a dâvet etmek için mi çağırdınız, yoksa kâfir olduğunuza dâir onları şâhit tutmak için mi çağırdınız? Bu soruya cevap lâzımdır.
Dikkat edilirse Âyet-i kerime’lerde kesinlik var.
“İman ile küfür kesin olarak birbirinden ayrılmıştır.” (Bakara: 256)
“İki hasım zümre.” (Hacc: 19)
Bunun içindir ki ya iman, ya da küfür.
Allah-u Teâlâ hükmünü vermiş, mahlûkun arzusuna bırakmamıştır.

Sofuoglu
12-02-2014, 16:59
Öngüt ne demek?
1. Saklanarak yanaşma, izinden yürüme. 2. Hücum etmek için elverişli yer.
Neden bu kadar çirkinleşiyorsun arkadaşım
Size hiç terbiye aldığınız yerden edep nedir öğretmedilermi,
Bak koçum yazdiklarindan anlaşıldığı üzere daha çocuksun,
Ömer efendi birileri hakkında tekfirde bulunduysa o onun mesuliyetindedir, ben çikip senin sözde mensubu olduğun mahmut efendi hakkında söz edemem, ben avamım haddimde değil,
Ömer efendi hocan veya şeyhin hakkında birşeyler soyleydiyse şuan Rabbinin huzurunda varsa cezası çeker, sen ne diye bilmediğin hususlarda hala fitne çıkartıp hadsizlik ve terbiyesizlik yapiyorsun,
yapma etme boyunu aşan şeylerle uğraşma, bak bu son mesajinda amaciyin fikir değil terbiyesizlik olduğunu gösterdin, içinde zerre kadar Allah korkusu varsa bırak bu çirkefliği, sevdiğimize o pis ağzını artik daha fazla uzatma.yanaşma vs olmamış ayıp oluyor,rica ediyorum.....!!!!

fakiri
12-02-2014, 17:16
Neden bu kadar çirkinleşiyorsun arkadaşım
Size hiç terbiye aldığınız yerden edep nedir öğretmedilermi,
Bak koçum yazdiklarindan anlaşıldığı üzere daha çocuksun,
Ömer efendi birileri hakkında tekfirde bulunduysa o onun mesuliyetindedir, ben çikip senin sözde mensubu olduğun mahmut efendi hakkında söz edemem, ben avamım haddimde değil,
Ömer efendi hocan veya şeyhin hakkında birşeyler soyleydiyse şuan Rabbinin huzurunda varsa cezası çeker, sen ne diye bilmediğin hususlarda hala fitne çıkartıp hadsizlik ve terbiyesizlik yapiyorsun,
yapma etme boyunu aşan şeylerle uğraşma, bak bu son mesajinda amaciyin fikir değil terbiyesizlik olduğunu gösterdin, içinde zerre kadar Allah korkusu varsa bırak bu çirkefliği, sevdiğimize o pis ağzını artik daha fazla uzatma.yanaşma vs olmamış ayıp oluyor,rica ediyorum.....!!!!

Sofuoğlu kardeş,
Hoş geldiniz şeref verdiniz...
Cevap verdiğiniz fışkı TERESSUBAT'ını da hiç kaale almayınız !
Çünkü, Ömer Efendin Görüşlerine ait oluşan sel ve feyezan, onları layık oldukları yerlere götürecek ve bir fare deliğine tıkayacaktır! Bundan hiç şüphemiz olmasın !

Sofuoglu
12-02-2014, 17:54
Sofuoğlu kardeş,
Hoş geldiniz şeref verdiniz...
Cevap verdiğiniz fışkı TERESSUBAT'ını da hiç kaale almayınız !
Çünkü, Ömer Efendin Görüşlerine ait oluşan sel ve feyezan, onları layık oldukları yerlere götürecek ve bir fare deliğine tıkayacaktır! Bundan hiç şüphemiz olmasın !
EyvaAllah abi , bi mukabil,
Abi şahsima, nefsime hertürlü hakareti yapsın layikttir zaten, ama muhtereme dil uzatilinca dayanamiyorum, birde Hak'ka intikalinden sonra daha çok hissiyat oluşuyor,
fikri ve ilmi elbette eleştirilebilir, sevilmeyede bilir, seveni yeter elhamdulillah, ama hakaret, alay, terbiyesizlik oldumu nefsde durmuyor. .!
Ben şahsen Fetullah gülen dahi olsa haddimi aşacak sözden Allah'a siğinirim, sonuçta onunda seveni var, gerekirse efendi hazretlerinin uyarılarını iktibas ederim, avam yerini ve haddini bilmeli vesselam, ama ilmi olanda olmayanda herkes bi otorite, herkes hoca, herkes şeyh malesef, bütün bu çatışmaların yegane tek sebebide malesef bunlar,
Allah (c.c.) hepimize Hidayet nasip etsin
Kendi taatına çevirsin inşaAllah
Kalbi muhabbetlerimle ellerinizden öpüyorum
Allah (c.c.) sizi muaffak eylesin (amin)
Selametle.....

lafons7275
12-02-2014, 18:24
EyvaAllah abi , bi mukabil,
Abi şahsima, nefsime hertürlü hakareti yapsın layikttir zaten, ama muhtereme dil uzatilinca dayanamiyorum, birde Hak'ka intikalinden sonra daha çok hissiyat oluşuyor,
fikri ve ilmi elbette eleştirilebilir, sevilmeyede bilir, seveni yeter elhamdulillah, ama hakaret, alay, terbiyesizlik oldumu nefsde durmuyor. .!
Ben şahsen Fetullah gülen dahi olsa haddimi aşacak sözden Allah'a siğinirim, sonuçta onunda seveni var, gerekirse efendi hazretlerinin uyarılarını iktibas ederim, avam yerini ve haddini bilmeli vesselam, ama ilmi olanda olmayanda herkes bi otorite, herkes hoca, herkes şeyh malesef, bütün bu çatışmaların yegane tek sebebide malesef bunlar,
Allah (c.c.) hepimize Hidayet nasip etsin
Kendi taatına çevirsin inşaAllah
Kalbi muhabbetlerimle ellerinizden öpüyorum
Allah (c.c.) sizi muaffak eylesin (amin)
Selametle.....

Fakiri bak bu kardeşinden ders al. Osman Nuri Topbaş Hazretlerinin kusurunu bulacağım diye yırtınma artık. Sofuoğlu senin yaptığını bilse elini öpmez seni fırçalardı. Hadi şimdi uslu ol.

Sofuoglu
12-02-2014, 18:46
Fakir'i abi haddim değil ama uzatmayalım abi!!
Bizim gibi günahkarların yüzünden muhteremlere pislik bulaşmasın istirham ediyorum....!!

fakiri
12-02-2014, 19:43
Fakir'i abi haddim değil ama uzatmayalım abi!!
Bizim gibi günahkarların yüzünden muhteremlere pislik bulaşmasın istirham ediyorum....!!

Biz Osman Nuri Efendiyi severiz Sofuoğlu kardeş ...Bizim sorumuz ve derdimiz başkaydı da bu kendini, bilmezler dil uzatıyor diye tefsir ediyorlar! Cemaatin bir TV'si var.Adı "Berat TV!" Sürekli cazlı-zurnalı ilâhiler-şarkılar okuyorlar bu TV'de !..Bazen de Osman Nuri Hocaefendinin vaz-u Nasihatalrı çıkıyor...Biz dedik ki, bundan Osman Nuri Efendinin haberi var mı? Yani, biz bu TV'yi Osman Nuri Efendiye asla layık görmediğimizden ve buTV'nin ona yakışmayacağını bildiğimizden böyle bir soru sorduk...Kimse cevaplayamadı ve her zamanki sazanlar ortaya atılarak; "Vay sen Osman Nuriye dil uzattın!" diyerek arz-ı endam etmeye başladılar. Oysa, bunların da hiçbir şeyden haberi yok! Hatta, Osman Nuri Efendinin bağlıları dahi bu işin Osman Nuri Efendinin haberi dahilinde olup-olmadığını bilmiyorlar! Eğer, bilgisi dahilinde ise, biz ona da, bizatihi kendisine bu TV!'nin yakışmadığını söyleriz. Bu bizim fikrimizdir, nasılbirtepki verir bilemem ama, bunu ona dahi söyleriz.

lafons7275
12-02-2014, 19:53
bizatihi kendisine bu TV!'nin yakışmadığını söyleriz. Bu bizim fikrimizdir, nasılbirtepki verir bilemem ama, bunu ona dahi söyleriz.

Haddini bileceksin. Senin gibi bir cahil kalkacak O. N. Topbaş hazretlerine akıl verecek, nasihat edecek. Sen git önce Arapça öğren.

fakiri
12-02-2014, 19:54
Haddini bileceksin. Senin gibi bir cahil kalkacak O. N. Topbaş hazretlerine akıl verecek, nasihat edecek. Sen git önce Arapça öğren.


Sana kemik attığım zaman havlarsın !
Şimdi defol karşımdan !

lafons7275
12-02-2014, 19:58
Sana kemik attığım zaman havlarsın !
Şimdi defol karşımdan !

Biz bu laflara güler geçeriz, senin gibi cahillerin hidayeti için dua ederiz. Sofuoğlunun nasihati bile seni etkilemiyor. Nato kafa nato mermer :)

fakiri
12-02-2014, 20:01
Biz bu laflara güler geçeriz, senin gibi cahillerin hidayeti için dua ederiz. Sofuoğlunun nasihati bile seni etkilemiyor. Nato kafa nato mermer :)

Gülersin tabii! Kayış olmuş yüzün kayış !
Biz senin hoca ve kılavuz bellediklerine de çok dersler vermişizdir. Hem de İsmail Ağacıların forumlarında...

lafons7275
12-02-2014, 20:07
Gülersin tabii! Kayış olmuş yüzün kayış !
Biz senin hoca ve kılavuz bellediklerine de çok dersler vermişizdir. Hem de İsmail Ağacıların forumlarında...



ne dersi verdin, Arapça mı?


Aslanın burnuna konmuş sinek gibisin. (:

lafons7275
12-02-2014, 20:09
Fakir'i abi haddim değil ama uzatmayalım abi!!
Bizim gibi günahkarların yüzünden muhteremlere pislik bulaşmasın istirham ediyorum....!!

Bak kardeş gördün mü abini kalkıyor bizim şeyhimize ders verdiğini idda ediyor. Şu fakiriyi bir ziyaret edin ve kulaklarını çekin.

fakiri
12-02-2014, 20:15
ne dersi verdin, Arapça mı?
Aslanın burnuna konmuş sinek gibisin. (:


Ne o, sinekleri küçük mü görüyorsun ? Nemrudu ki öldürdü ?
Arapça bilmeyi , dini bilmekle eş değerde görmeyiz biz ! Ve biz Arapça bilmeyiz. Ama, verdiğimiz ders fıkıh ve din bilgisi dersiydi. İsmail Ağa'nın "www.ibniabidinforum.com diye bir forumu vardı." O forumundakilerin de ağzı bir karış açık kalmıştı!

lafons7275
12-02-2014, 20:29
Ve biz Arapça bilmeyiz.


Git de sana medresede öğretsinler. Sonra meal yazmak istersen yazarsın.

fakiri
12-02-2014, 20:39
Git de sana medresede öğretsinler. Sonra meal yazmak istersen yazarsın.vac ip değil ,

Arapça öğrenmek farz değil, vacib değil, sünnet değil... Aima, müslümanların ilmihâl öğrenmeleri farzdır. Hoca geçinen takımın da mezhebinin fıkhını bilmesi farzdır. Öyle medrese tahsili yaptım Arapça biliyorum diye arz-ı endam edip, diğer yandan çamlar devirmek ve dini kural ve kaidelere uymamak veya bunalrı bilmeden ortalarda boy göstermek islâmı tahrip etmekle eş değerdedir. Buradaki tahripçilerden biri sensin ! Diğerleri de öbür İsmail Ağa avaneleridir. Burada Sizin devirdiğiniz çamların ve kırdığınız bardakların ve yediğiniz nanelerin haddi hesabı olmadı, sürekli sizi tokatlaya tokatlaya bir terbiye dairesine getirdik ! Şimdilerde sen, keçiliğinin verdiği inatla direnmeye çalışıyorsun ! Senin de ağzının payı verilecek ve o kayış yüzün delinecektir !

lafons7275
12-02-2014, 20:42
vac ip değil ,

Arapça öğrenmek farz değil, vacib değil, sünnet değil...



Peki Arapça bilmeden meal yazmak farz mı, vacip mi, sünnet mi yoksa haddini bilmemek mi?

fakiri
12-02-2014, 20:45
Peki Arapça bilmeden meal yazmak farz mı, vacip mi, sünnet mi yoksa haddini bilmemek mi?

Ölü etine ne kadar da düşkünsün ?
Yiye yiye bıkmadın mı? Bu kadar ölü etini kendine menü ediyon
sana kim musluman der?
Sen iman etmiş olsan böyle davranamazdın !
Senin iman ettiğine inanmıyorum !

lafons7275
12-02-2014, 20:56
Ölü etine ne kadar da düşkünsün ?
Yiye yiye bıkmadın mı? Bu kadar ölü etini kendine menü ediyon


Artık diline menzili, mahmud efendiyi, osman nuri topbaş efendiyi, süleymancıları dolama, gelir seni ininde bulur dilini keserim.

fakiri
12-02-2014, 21:02
Artık diline menzili, mahmud efendiyi, osman nuri topbaş efendiyi, süleymancıları dolama, gelir seni ininde bulur dilini keserim.

Biz kim ne nane yemişse onu sürekli söyleriz ve söyleyeceğiz...Ama senin gibi iftira atarak değil ! Bizim söylediklerimiz andıklarımızın üzerinde görülen ve var olan hususlar olacaktır. Kimseyi yapmadığı, söylemediği bir şeyi söylemekle yaftalamayız ! Yani,iftira atmayız. Söylediklerimiz işledikleridir. Aramızdaki fark işte böyle ortaya çıkıyor.
Sen iftira atıyorsun, gıybet ediyorsun böylelikle leş yiyorsun ve biz ise, ne olmuşsa ve ne söylenmişse onu söylüyoruz.

lafons7275
12-02-2014, 21:16
.Ama senin gibi iftira atarak değil !


Ne iftirası? Senin şeyhin Arapça bilmemesine rağmen meal yazdı mı?

yazdı.

meal yazması mı yalan yoksa arapça bilmemesi mi yalan?

fakiri
12-02-2014, 21:30
Ne iftirası? Senin şeyhin Arapça bilmemesine rağmen meal yazdı mı?yazdı.meal yazması mı yalan yoksa arapça bilmemesi mi yalan?

Kıvırmakta dansözleri de geçtin, dansözleri!
"Kendi Arapça bilmiyor , Mealini, birilerinin mealinden aldı !" demedin mi ?
Biz de sana bu iddianı isbat et, kimlerin mealinden aldı ? diye sorduk.
Sen ne dedin ?
Karışık aldı ! dedin! Yani, kimden-kimlerden aldığını gösteremedin ve iftira attığın ortaya çıktı !
Senin mantığınla bütün meallere aynı yaftayı yapıştırmak mümkün !
Ortaya attığın bir şeyi isbat etmediğin-edemediğin zaman MUFTERİ olursun !
Bunu çocuklar dahi bilir. Ama, sen henüz öğrenemedin ! Çünkü, musluman olmadın sen, imanın boğazında düğümlenmiş aşağıya inememiş !
Bu şekilde ok yoluna niyazi olacaksın haberin yok !

lafons7275
12-02-2014, 21:43
Kıvırmakta dansözleri de geçtin, dansözleri!
"Kendi Arapça bilmiyor , Mealini, birilerinin mealinden aldı !" demedin mi ?

!

dedim. Sen de itiraf ettin Arapça bilmediğini. Arapça bilmeyen bir cahil, meali neresinden yazar? Ya birilerinin mealinden yazar ya da işkembeden yazar. Artık sen karar ver nereden yazdığını.

Hadi o cahil gitti. Sen ne diye cahil kalmakta diretiyorsun. Git İsmailağa medreselerinden birine 10 yaşında bir çocuğa rica et, sana ilim öğretsin.

Neyse ben yatıyorum artık. Senin gibi bir cahile laf anlatmak çok zor çoook.

fakiri
12-02-2014, 21:48
dedim. Sen de itiraf ettin Arapça bilmediğini. Arapça bilmeyen bir cahil, meali neresinden yazar? Ya birilerinin mealinden yazar ya da işkembeden yazar. Artık sen karar ver nereden yazdığını.
Hadi o cahil gitti. Sen ne diye cahil kalmakta diretiyorsun. Git İsmailağa medreselerinden birine 10 yaşında bir çocuğa rica et, sana ilim öğretsin.
Neyse ben yatıyorum artık. Senin gibi bir cahile laf anlatmak çok zor çoook.

Arapçayı ben kendim bilmediğimi söyledim...Ömer Efendinin bilip-bilmediğini söylemedim.
Demek biliyormuş ki, meal yazmış ...
Kendi kuş beyninle fikir yürüterek iftira atıyorsun, ondan sonra da ne iftirası diyorsun!
Firavun, senin yanında yıkanmıştır yıkanmış !

Sofuoglu
12-02-2014, 21:57
Haddini bileceksin. Senin gibi bir cahil kalkacak O. N. Topbaş hazretlerine akıl verecek, nasihat edecek. Sen git önce Arapça öğren.
Şimdi burda saldiriyorsun arkadaş!! adamın dediğinde ne var yahu özel mesajında "kardeşim insanlar malesef sevdiğini tassup derecesinde seviyor ve sevdiğinin yanlışlarına karşı kör kesiliyor. " diyorsun haklida diyorsun , akabinde muhatabın aynı şeyi söyleyince sırf çatışma için karşı çıkıyorsun, kendin ömer efendiye yanaşma diyecek kadar hadsizleşiyorsun yine akabinde vay topbaş efendiye bunu nasıl dersin diye(ki sonuçta bir hakaret dahi yok) ortalığı velveleye veriyorsun,
tutturmussun bi arapça güya mal bulmuş marur misali saldiriyorsun,efendimiz (s.a.v.) ümmi değilmiydi? Cebrail (a.s.v.) ilk getirdiği vahiydeki oku emrini efendimize (s.a.v) getirmedimi?neyi okuyacakti? Rabbinin kalbine akıttığı nurunu okuyacakti, Allah (c.c.) peygamberlerine ve birçok veli kulunun kalbine nüksetti, senin havsalan bunları idrak edemez, onun için boşa çirpinma, sataşiyorsun kaşınıyorsun, sonrada feryadı figan ediyorsun,
Fakiri abiye benim akıl vermem haddim değil, lakin üslubuyla haklı olduğu durumda haksızmış gibi gozukmesinede gönlüm razı değil,
Uzatmayalım dedik konu nerelere geldi!!
buraya bakanda hoca şeyh kapiştiriyorlar zandedecek
bu konu başlığında bunların olmasida hoş değil tabi,
Allah sonumuzu hayr getire.....

microteam
12-02-2014, 22:26
Bu Ömer Öngüt ismini ilk kez duydum biraz araştırdım zannedersem Cemalettin Kaplan'ın değişik bir versiyonu youtube'den videoları falan var mı? diye inceledim toplamda 3 - 4 tane video var videoların tamamında Devlet Bahçeli gibi eline bir kâğıt tutuşturmuşlar oku hocam demişler önündeki yazıyı bile okumaktan aciz bir adam(!)a benziyor...


www.youtube.com/watch?v=XkohgQlpPo4

fakiri
12-02-2014, 22:29
Bu Ömer Öngüt ismini ilk kez duydum biraz araştırdım zannedersem Cemalettin Kaplan'ın değişik bir versiyonu youtube'den videoları falan var mı? diye inceledim toplamda 3 - 4 tane video var videoların tamamında Devlet Bahçeli gibi eline bir kâğıt tutuşturmuşlar oku hocam demişler önündeki yazıyı bile okumaktan aciz bir adam(!)a benziyor...


Bak şimdi de adamını oku ve öğren e mikrop takımı !


"Onları Ateşe Çağıran İmamlar Kıldık. Kıyamet Günü Onlar Yardım Görmeyeceklerdir.
Bu Dünya Hayatında Biz Onların Peşine Bir Lânet Taktık (Daima Lânetle Anılacaklardır.)
Kıyamet Gününde İse Onlar Çirkinleştirilip İğrenç Kimselerden Olacaklardır."
(Kasas: 41-42)
"Velilerimden Birisine Düşmanlık Eden Kimseye Ben Harp İlân Ederim."
(Hadis-i kudsî, Buhârî, Tecrîd-i sarîh: 2042)
Kadir Mısıroğlu'nun İftira ve Hezeyanlarına Cevap



Kadir Mısıroğlu Mart ayında yaptığı bir konuşmada Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri'ne hakaret ve beddua etmiş, haddini ve hududunu nihayetsizce aşan çirkin bir konuşma irtikâb etmiştir.
Bu şeni konuşması ile kendi iç yüzünü izhar etmiştir.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde şöyle buyuruyor:
"Andolsun ki sen onları sözlerinin üslûbundan tanırsın." (Muhammed: 30)
Bunlar, bu gibi kimseler, sanmayın ki bilinmiyor, tanınmıyor. İçindekini çıkarttı, bilmeyen de tanımış oldu.
İftira ve yalan bir müslümanın asla tevvessül etmeyeceği, Allah ve Resul'ünün -sallallahu aleyhi ve sellem- şiddetle ikrah ettiği necis bir iştir:
"İnsan yalanı irtikâb edince o yalanın kötü kokusuyla muhafızı olan melâike-i kirâm kendisinden bir mil uzaklaşır." (Tirmizî)
Bir yalanın yaydığı koku bu olursa, Allah dostu büyük bir âlim hakkında irtikâb edilen iftiranın, yalanın yaydığı kokunun şiddetini tasavvur etmek mümkün değildir. Bunun yaptığı da işte budur.
Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyuruyorlar:
"Kul bir şeye lânet ettiğinde o lanet göğe çıkar da gök kapıları kapanır giremez, yere döner. Yerin kapıları da kapanır giremez. Sağa-sola gider, gelir. Bir yer bulamayınca lânet edilen şeye gider. Eğer lânete lâyıksa ona gider, değilse söylenene geri döner." (Ebû Dâvud, Müsned)
Görüldüğü üzere aslında kendi kendisine hakaret ve beddua etmiş, kendi kendine lânet okumuştur.
Nitekim diğer bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
"Bir kimse müslüman kardeşine fısk ve küfür isnad etmesin. Zira o kimsede bu haller yoksa, sözler sahibine döner." (Buhârî)
Binaenaleyh bütün bu hakaretlerini bizzat Allah ve Resul'ü kendisine iade ediyor, alnına lânet mührünü basıyor. Biz de imanımızın gereği olarak bütün bu hakaretlerini, beddualarını aynen ve misliyle iade ediyoruz. Bu çirkin üslûbu biz onun gibi ağzımıza alamıyoruz ancak ne dedi ise olduğu gibi iade ediyoruz.
Bu haddini bilmez adam aynı konuşmasında Selahaddin Eyyubî Hazretleri'ne de akıl-havsala almayacak iftiralarda, hakaretlerde bulunmuş; hâşâ "********", "hayvanoğlu hayvan" gibi hiçbir müslümanın ağzına yakışmayacak en çirkin kelimeleri kullanabilmiştir.
Daha önce de "İstiklal Marşı"na dil uzatan bu şahıs; merhum Mehmet Akif Ersoy'a da "Lan" diye hitap edip "Serseri" diyerek hakaret edebilmiş meşum ağızlı bir kimsedir.
Bu sözler asla bir müslümana yakışmaz. İman sahibi hiç kimse aslâ böyle konuşmaz.
http://www.hakikat.com/dergi/224/224_36.jpg
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuşlardır:
"Hakiki mü'min, insanlara dil uzatan, lânet eden, kötü davranışlarda bulunan ve hayasızca konuşan kişi asla değildir." (Tirmizi, Müsnet, C. Sağir)
"Bir kimse, Allah'ın sevdiği bir söz söyler de o söz ile Allah-u Teâlâ'nın rızasına ulaşabileceğini zannetmez. Halbuki Allah-u Teâlâ o hayırlı söz sebebiyle kıyamete kadar o kimseden râzı olur.
Diğer bir kimse de Allah'ın gazabını mucip bir söz söyler, o sözün kendisini Allah'ın gazabına ulaştırabileceğini zannetmez. Halbuki Allah-u Teâlâ o kimseye o kötü söz sebebiyle kıyamete kadar buğzeder." (Tirmizî)
Mısıroğlu da bu sözleri ile Allah-u Teâlâ'nın buğzunu ve gadabını celbetmiştir.
Delilini mi istiyorsunuz? İşte Hadis-i kudsî:
"Velilerimden birisine düşmanlık eden kimseye ben harp ilân ederim." (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 2042)
Binaenaleyh bir Allah dostuna düşmanlık yapmak Allah-u Teâlâ'ya harp açmak demektir.
Allah-u Teâlâ'nın sevdiği seçtiği bir Zât-ı âli'ye; Kudüs'ü haçlılardan kurtarmış, takvası ve adaleti ile müslümanların gönlünde taht kurmuş bir İslâm kumandanına; eserlerinde İslâm'ı ve imanı müdafâ etmiş bir İslâm şâirine bu şekilde hadsiz ve hudutsuz bir çirkeflikle dil uzatmak için; kişinin içinde ya büyük bir küfür bulunması gerekir, yahut aklî dengesinin bozuk olması gerekir. Veyahut her ikisi.
Nitekim Kadir Mısıroğlu'nun akli melekesinin yerinde olmadığına dair raporu olduğu, Bakırköy Akıl Hastanesi'nde ve Cerrahpaşa Psikiyatri kliniğinde yattığı kendi ifadeleri ile de bilinen bir husustur.
Rahmetli Ayhan Songar'ın tanzim ettiği bu raporu kendi ağzıyla 9 Mart 2012 tarihli konuşmasında anlatıyor, hapis cezasından kurtulmak için rapor aldığını iddia ediyor. Ancak tanıyanların bildiği üzere Ayhan Songar çok kıymetli ve dürüst bir doktor idi.
Bilinen başka bir yönü de Almanya'da iken şirket ortaklığı adı altında topladığı paraları iade etmemesidir. (Bkz. s. 39)
Bunun durumu budur. Buna rağmen bu şahsa itibar edip dinleyenler olduğu için; bunun bu hezeyanlarına cevap vermek, iç durumunu ortaya sermek zaruret oldu.

Tenâkuzlar İçinde Bir Câhil:
Peygamber Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- muhtelif Hadis-i şerif'lerinde lânet etmeyi yasaklamışlardır.
Ebu Hureyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyuruyorlar:
"Şüphesiz ki ben lânet edici olarak değil, ancak rahmet olarak gönderildim." (C. Sağir, Müsned)
Lânet; Allah'ın sevgisinden, ilgisinden uzaklaştırmak, "Rahmet-i ilâhî"den kovulmak demektir. Hayvana, insana, eşyaya neye olursa olsun, lânet edilmez.
Diğer Hadis-i şerif'lerde de şöyle buyuruluyor:
"Mümin lânet etmez." (Tirmizî)
"Mü'mine lânet okumak onu öldürmek gibidir." (Tirmizî)
Mısıroğlu da 31 Aralık 2011 tarihli bir konuşmasında "'Allah falana lânet etsin' demek dinde caiz değildir." diyor, "Esasen şahs-ı muayyenin telini caiz değildir İslâm'da. ... 'Allah falana lanet etsin' demek dinde caiz değildir." diye konuşuyor.
Hem böyle söylüyor, hem de pervasız bir şekilde bir Allah dostuna isim vererek lânetler okuyor. Kendi kendisini tekzip ediyor, kendi kendisini tarif ediyor.
Buradan da bunun yalan konuştuğunu anlayabilirsiniz.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde şöyle buyuruyor:
"Allah'ı ve Peygamber'ini incitenlere, Allah dünyada da âhirette de lânet etmiştir. Onlara alçaltıcı bir azap hazırlamıştır." (Ahzâb: 57)
Hazret-i Allah'ın sevdiği, seçtiği, peygamber vârisi bir âlimi inciten kimse de bu Âyet-i kerime'nin şümulüne girer.
Bu Âyet-i kerime aynasında düştüğü durumu kendi de görsün, âlem de görsün.
Nitekim yukarıda arzettiğimiz;
"O kimsede bu haller yoksa, sözler sahibine döner." ve "Eğer lânete layıksa ona gider, değilse söylenene geri döner." Hadis-i şerif'lerinin hükmüne göre okuduğu lânetler kendisine dönüyor, kendi kendini damgalıyor.
Allah-u Teâlâ "Veli kuluma düşmanlık edene harp ilân ederim." buyururken, bir veliye lânet okuyor. İslâm mücahitlerinin, şehitlerin dostu Allah iken bir İslâm kumandanına küfür ediyor. Ne büyük cür'et, ne büyük ifsat, ne büyük yalan, ne büyük küfür.
Bilâkis bunları söyleyen Allah'ın lâneti ile lânetlenmiştir.
Zira lânet; küfür, nifak, yalan gibi ilâhî rahmetten tardedilmeye mucib suçları irtikab edenler içindir.
Âyet-i kerime'lerde şöyle buyuruluyor:
"Allah münafık erkeklere, münafık kadınlara ve kâfirlere ebedî kalacakları cehennem ateşini hazırlamıştır. Bu onlara yeter. Allah onlara lânet etmiş, rahmetinden uzaklaştırmıştır. Onlar için sürekli bir azap vardır." (Tevbe: 68)
"İşte bunlar, Allah'ın kendilerini lânetlediği, sağır yaptığı ve gözlerini kör ettiği kimselerdir." (Muhammed: 23)
"Allah'a verdikleri sözü kuvvetle pekiştirdikten sonra bozanlar ve Allah'ın birleştirilmesini emrettiği şeyi ayıranlar ve yeryüzünde fesat çıkaranlar... İşte lânet onlar içindir ve kötü yurt cehennem de onlarındır." (Ra'd: 25)
Hadis-i şerif'te de şöyle buyurulmaktadır:
"Yalan söyleyenler muhakkak lânete uğramıştır." (Münâvî)
İşte bunların durumu budur.

Kadir Mısıroğlu Kimin Memuru?
Bu adamın hususiyetle İslâm kahramanlarını hedef alan bu densizliklerinin, bu "Câhil cesareti"nin sebebi nedir?
Bu gibi kişiliği dengesiz, akçalı işlerde hak ve hukuka riayetsiz kimseler; kullanılmaya müsait karakterdeki kişilerdir.
Nitekim Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri'ni o necis diline dolamaya çalıştığı konuşması da böyledir. Başkaları tarafından yönlendirildiği, kullanıldığı anlaşılmaktadır. Soru-cevap şeklindeki bir konuşmada kendisine sorulmadığı halde bir saat arayla iki defa iftirada bulunması ve kullandığı üslup kendisini ve arkasındakileri ele veriyor.
Binaenaleyh bazı sinsi din bölücülerinin bu gibi dengesiz kişilerin arkasına saklanarak düşmanlığını yürütmeye çalıştıkları bizce aşikârdır.
Ey sinsi iftiracılar! Bu hâinliğinizi Allah-u Teâlâ'dan gizlediğinizi mi zannediyorsunuz?
"Yoksa bizim kendilerinin sırlarını ve gizli konuşmalarını işitmediğimizi mi sanıyorlar? Hayır! İşitiriz ve yanlarında bulunan elçilerim de (her yaptıklarını) yazmaktadırlar." (Zuhruf: 80)
Bu düşmanlığın sebebi nedir?
Sözlerine bakıldığında bu düşmanlığın arkasında yatan esas sebebin Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri'nin hükm-ü ilâhî'yi ortaya seren beyanları; Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif'lerle delilli ve mühürlü; İslâm dinindeki ve vatandaki bölücülerin içyüzünü ortaya koyan eserleri olduğu görülüyor.
Nitekim, "Bu bölücüleri küfürle itham ediyor!" demek istiyor.
Halbuki bu Zât-ı âli Allah-u Teâlâ'nın beyanlarını ortaya koyuyor.
Kur'an-ı kerim'de müslümanların birleşmelerini emreden; tefrikayı, bölücülüğü şiddetle yasaklayan pek çok Âyet-i kerime mevcuttur.
Âllah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde şöyle buyuruyor:
"Fırka fırka olup dinlerini parça parça edenlerle senin hiçbir ilgin yoktur. Onların işi Allah'a kalmıştır. Sonra O, yaptıklarını kendilerine haber verecektir." (En'-am:159)
Ezcümle;
Hucurât sûre-i şerif'i: 10. Âyet-i kerime,
Mâide sûre-i şerif'i: 2. Âyet-i kerime,
Âl-i imrân sûre-i şerif'i: 103. ve 105. Âyet-i kerime'leri,
Rûm sûre-i şerif'i: 32. Âyet-i kerime,
Enfâl sûre-i şerif'i: 46. Âyet-i kerime,
Yunus sûre-i şerif'i: 19. Âyet-i kerime,
En'âm sûre-i şerif'i: 153. Âyet-i kerime,
Şûrâ sûre-i şerif'i: 13, 14, 15. Âyet-i kerime'leri,
Zuhruf sûre-i şerif'i: 65. Âyet-i kerime,
Enbiyâ sûre-i şerif'i: 92, 93, 94. Âyet-i kerime'leri,
Müminûn sûre-i şerif'i: 52-56. Âyet-i kerime'leri, dinde ayrılık yapmanın mesuliyetinin, suç ve cezâsının ne kadar ağır olduğunu beyan buyurmaktadır. Bu Âyet-i kerime'ler bölücülere hitap ediyor.
Bu hükümler Allah-u Teâlâ'nın dinde bölücülük yapanlar hakkında verdiği hükümdür, bunu beşere atfetmeyin. İlâhî hükümleri hiçe mi sayıyorsunuz? Bu Âyet-i kerime'leri görmüyor musunuz? Yoksa görmek işinize gelmiyor da mı bu zâta isnad ediyorsunuz?
Bu Âyet-i kerime'ler Allah-u Teâlâ'nın kelâmı mı, yoksa bu zâtın beyanı mıdır?
El-cevap; Allah kelâmıdır! Şu halde niçin bu zâta isnad ediyorsunuz? Allah-u Teâlâ'nın bölücüler hakkında verdiği küfür hükmünü niye bu zâta atfediyorsunuz?
Meğer size söylenenler Hakk sözü imiş, halk sözü değilmiş!..
Bu sebeple bu zâta düşmanlık yaptığını zannedenler aslında Allah-u Teâlâ'nın hükmüne düşmanlık yapıyorlar. O'na muhalefet ediyorlar.
"Allah'a ve Peygamber'ine muhalefet edenler, işte onlar en aşağılık kimseler arasındadırlar." (Mücâdele: 20)
Bugün ağızlarına geleni konuşmaya çalışıyorlar. Ama öyle bir gün gelecek ki hiç konuşamayacaklar!
"O gün, (hakikatleri) yalanlayanların vay haline!
Bu, onların konuşamayacakları gündür.
Kendilerine izin de verilmez ki mazeretlerini beyan etsinler.
O gün, (hakikatleri) yalanlayanların vay haline!" (Mürselât: 34-37)
Bu hatırlatmaların ve ikazların muhatabı olan din bölücüleri olsun, ahir zaman âlimleri olsun, kendisini allame zanneden câhiller olsun bu zâta düşmanlık yapmaya çalışmışlardır.
Halbuki bu hatırlatmalar yapıldığı zaman, teşekkür edip, "İşittik, iman ettik." demeleri gerekmez miydi?
"Kendisine Rabb'inin âyetleri hatırlatılarak öğüt verildikten sonra, onlardan yüz çeviren kimseden daha zâlim kim olabilir?
Muhakkak ki biz zâlimlerden öç alacağız." (Secde: 22)
İşte bunlar, bu din bölücüleri; teşekkür etmek yerine, Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri'ni "kullanılan bir kimse" gibi göstermek, iftira ile karalamak isterler.
Kadir Mısıroğlu da bu iftiralara sahip çıkıyor, "Bunlar memur" diye iftira atıyor.
Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri bu iftiralara Temmuz 2009 tarihli Hakikat Dergisi'nde cevap verdi. Bu iftiraların arkasında kimlerin olduğunu, bu iftiraların niye yapıldığını izah etti. Mahkemelerde büyük bir hukuk mücadelesi verdi. Televizyonlarında tekzipler yayınlamak zorunda kaldılar. Bütün bunların hepsi "Hain Tezgâh" isimli eserinde ayrıca yayınlandı.
Bütün bunlar ortada olduğu halde yine de "Çamur at, izi kalsın" niyetinde oldukları için bu iftiralara sahip çıkmaları bundandır.
Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri Hazret-i Allah'ın dinini tahrif eden, Hazret-i Kur'an'ın hükümlerini kaldırmaya çalışan, Sünnet-i seniyye'ye muhalefet edenlere karşı bayrak açıp Hakk'ı ve hakikati söyledi. İşte o Zât-ı muhterem Hakk adamı, Hakk'ın hizmetkârı idi. Onu Hakk kullanıyordu. O Hakk'ın memuru idi.
Peki bu iftiracılar neyin müdafii? Kimin memuru?
Bunları kim kullanıyor?
Bunlar nefis ve şeytanın memuru olmuşlardır, farkında bile değildirler.
"Doğrusu birçokları bilmeden heva ve heveslerine uyarak halkı şaşırtıyorlar. Muhakkak ki Rabb'in hududu aşanları çok iyi bilendir." (En'âm: 119)
"Bunlar memur." iftirasını atan Kadir Mısıroğlu kimin memuru olduğunu, kimin adına konuştuğunu açıklasa da öğrensek.
Kadir Mısıroğlu diyor ki:
"Ömer Öngüt'ün her müslümana din ayrı din güdüyor diye hücum etmesi bundandır."
Selçuklular, Osmanlılar kendisine bu adı takmadı diye kendince teviller yaptıktan sonra da söyle konuşuyor:
"Şimdi sen nasıl süleymancı adıyla müslüman adı sana yetmiyor mu, diye ad alıyorsun o halde bu dindir diyor Ömer Öngüt."
Kadir Mısıroğlu Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri'nin hükm-ü İlâhi'yi ortaya koyan beyanlarına karşı laf-ı güzafla ve hakaretlerle kendisini siper ediyor, ancak Allah-u Teâlâ'nın hükmünü hükümsüz kılmaya çalıştığını, onun hükümlerinin karşısında siper olmaya çalıştığını bilmiyor. Cevap olsun diye ortaya koyduğu şey ise uzun uzun -tarihî gerçeklerle de örtüşmeyen şekilde- "Osmanlı, Selçuklu kendisine 'Osmanlı', 'Selçuklu' demedi de başkaları bu ismi verdi" demekten ibaret. Farz-ı muhal, onun bu sözlerini doğru kabul etsek; kendilerine "Biz Süleymanlıyız" diye isim vermeye çalışanların durumu ne olacak? Bunu da bir izah etseydi ya!
Başkaları adına yapılan avukatlık işte bu kadar!
Binaenaleyh Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri bu din kurucu fırkaların iç yüzünü ortaya serip bunların İslâm dini'nin yerine kendi zan ve hükümlerini koymalarına engel olduğu için; bu Zât-ı âlî'yi düşman bellediler. Hükm-ü İlâhî'nin karşısına çıkmaya cesaret edemedileri için düşmanlıklarını sinsice, yalan ve iftira ile, karalamaya çalışarak yürütmeye çalıştılar. Böylece şeytanın kullandığı memuru oldular. Gayelerine ulaşmak için her türlü gayr-i meşru yolu mübah gördüler.
"İndirdiğimiz açık delilleri ve hidayeti biz Kitap'ta açıkça belirttikten sonra gizleyenler var ya, işte onlara hem Allah lânet eder, hem de bütün lânet ediciler lânet eder." (Bakara: 159)
Hiç şüphe olmasın ki Cenâb-ı Hakk bunlara fırsat vermeyecek. Zira onların karşısında Cenâb-ı Hakk var, Hakk ehli var. Allah ve Resul'ünün kendi namına kullandığı, sevdiği, seçtiği kulları var. Onların izinden giden İslâm taifesi var.
"Ümmetimden bir taife kıyamet kopuncaya kadar Hakk yolunda muzaffer olmakta devam edecek, muhalefette bulunanlar onlara zarar veremeyecektir." (Buharî)

Kadir Mısıroğlu Neden Müslümanlara Hakaret Ediyor?
800 yıldır müslümanların hayırla yad ettiği, milyarlarca müslümanın "İyi biliriz" şehadetinde bulunduğu Kudüs fatihi Selâhaddin Eyyubî'ye fütursuzca beddua eden, "********", "Hayvan oğlu hayvan" diyebilen bu adamdan her şey beklenebilir!
Yine bu millete "İstiklâl Marşı" gibi bir hediye bırakan Mehmed Akif Ersoy'a "Serseri" diye hakaret eden bu adamdan her şey beklenebilir!
İşine gelen kimseleri müdafa etmek için ahkâm-ı ilâhi'yi hükümsüz kılmaya kalkıyor, hükm-ü ilâhî'yi beyan ettiği için Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri'ne çirkefçe hakaretlerde bulunuyor. Bu adamın ne olduğunu kendisi de bilsin, adam diye onu dinleyenler de bilsin, âlem de bilsin.
Bu sözleri ile;
"Ölülerinize sövmeyiniz. Çünkü onlar gönderdiklerine kavuştular." (Buhârî, Eb-u Dâvud)
"Ölülerinizi hayırla yâd ediniz" (Tirmizî)
Hadis-i şerif'lerine iman etmediği ortada olduğu gibi bu kadar pervasızlık hiçbir imanlı dilden zuhur etmez.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurur:
"O bir söz atmaya dursun mutlaka yanında onu gözetleyen, söylediği her sözü zabteden (bir melek) hazır bulunur." (Kaf: 18)
Kendini hem âlim, hem din adamı sanır,
Dinle bütün ilgisi böyle sanmasıdır.
Selâhaddin Eyyûbî:
Ortaçağın ve İslâm tarihinin de en büyük kumandanlarından birisidir. 1169 yılında Mısır sultanı oldu. Mısır'da şiîliğin bütün izlerini yok etti. Ehl-i sünnet mezhebini tekrar kurdu. Bir daha şiîliğe dönülmemesi için çok akıllıca tedbirler aldı. Bu işi yumuşaklıkla ve büyük maharetle yaptı, hiçbir sertlik göstermedi.
Sudan, Suriye, Hicaz, Yemen ve civar memleketlerde hakimiyetini kurdu. Dünyanın en büyük ve en kudretli hükümdarlarından birisi oldu.
Hayatının on bir yıllık kısmını, Suriye ve Filistin'de haçlılarla mücadele ile geçirdi.
1186 yılında büyük haçlı ordusunu imha ederek, ortaçağın en büyük muharebelerinden birini kazandı.
88 yıldır hırıstiyan hakimiyetinde bulunan ve müslümanların üçüncü kutsal şehri olan Kudüs-ü şerif'i Hazret-i Ömer -radiyallahu anh-den sonra ikinci olarak fethetti. Kısa bir zamanda bütün Filistin'den haçlıları kovdu.
O İslâm'ı haçlılardan korudu, sen ise haçlıların torunlarına sığındın nefsin için. İngiliz adaletini övüyorsun ancak Selahaddin'in adaletine dil uzatıyorsun. Bu mu müslümanlık? Bu mu tarihçilik?
1917'de Kudüs'e giren İngiliz Ordusunun Komutanı General Allenby, Selahaddin Eyyubî'nin Şam'daki mezarına gitmiş ve mezara vurarak; "Kalk Selahaddin, biz yine geldik" demişti. 1920'de Şam'a giren Fransız General Gora da Sultan Selâhaddin'in kabrini tekmeleyerek: "Ey Selâhaddin! Haçlı Seferi şimdi bitti! İşte biz döndük!.." demişti.
Selahaddin Eyyubî'ye bir bu Haçlılar düşmanlık yapıp kin kusuyor, bir de Mısıroğlu.
Selâhaddin Eyyûbî'nin vefatını başveziri Şam sokaklarında dellâl gezdirerek şöyle duyurmuştu:
"Ey ahali! Bilmiş olunuz ki Mısır'ın, Sudan'ın, Libya'nın, Filistin'in, Şam'ın, Haleb'in, Musul'un, Hicaz'ın ve daha nice İslâm ülkelerinin hükümdarı olan Sultan Selâhaddin Eyyûbî vefat etmiş, Hakk'ın rahmetine kavuşmuştur. Şahsi parası cenaze masraflarına yetişmediği için bunlar yakınları ve dostlarınca karşılanmıştır."
Allah râzı olsun, bu zât-ı muhterem böyleydi.
Sen kendi âkıbetine bak! Sırtında taşıdığın nice kul hakları ve vebâl var. Müslümanlardan toplayıp iade etmediğin paralar var. Sen din adına dünyayı tercih ettin, "cehennem odunu" oldun.
"Onlar hidayeti verip sapıklığı, mağfireti bırakıp azabı satın almış kimselerdir. Ateşe ne kadar da dayanıklıdırlar!" (Bakara: 175)
Onlar ise din adına ahireti tercih ettiler şehit oldular.
"Allah'a ve peygamberlerine iman edenler, işte onlar Rableri katında sıddîklar ve şehitlerdir. Onların mükâfatları ve nurları vardır." (Hadîd: 19)
Bedduâ ettiğin, "Hain" dediğin zâtlarla arandaki fark bu.
"Kâfir olup da âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte onlar da cehennem halkıdırlar." (Hadîd: 19)

Mehmet Akif Ersoy:
Edebiyat dünyamızın kahramanlarından, tarihî bir şahsiyetti. Dinsizliğin, küfür milletlerine hayranlığın moda olduğu bir asırda İslâm'ı, Kur'an'ı müdafaa ediyor, imanı tavsiye ediyordu:
"İmandır o cevher ki, İlâhî ne büyüktür!
İmansız olan paslı yürek sînede yüktür!"
Ne kadar güzel söylemiş Mehmet Akif. Çok güzel bir insan. İmanlı bir insan.
İmanının bir tezahürü olarak ihtiyaçlı olsa bile asla maddeye iltifat etmemişti. İstiklâl Marşı'nı yazdığında, Millet Meclisi'nde o devrin mebusları ayakta dinleyerek büyük bir teveccühle onun şiirini seçmişlerdi. Kendisine takdim edilen ödülü ihtiyacı olduğu halde almadı, hepsini bağışladı. Mısıroğlu ise müslümanların parasını topladı, daha sonra da hesabını veremedi.
Merhum Akif hicret etti, Mısır'a gitti. Mısıroğlu ise Avrupa'ya, haçlıların torunlarına sığındı.
Aradaki fark bu kadar büyüktür.
Bu fark "İman" farkıdır.
Böyle bir adam bu zevât hakkında konuşabilir mi?
Konuşamaz!
Asla konuşmaya sahib-i selâhiyet değildir, olamaz.
Gurur, kibir, nefis neler yaptırıyor adama...
http://www.hakikat.com/dergi/224/224_37.jpg

Kadir Mısıroğlu Topladığı Paraların Hesabını Versin:
Kadir Mısıroğlu İslâm âlimi gibi ahkâm keseceğine müslümanlardan toplayıp iade etmediği paraların hesabını versin.
Almanya'da iken saf ve temiz müslümanlardan "Şirket kuruyoruz, şunu yapacağız, şöyle ortak olacaksınız" diyerek binlerce mark topladı. Sonra şirket ortağı olduğunu zanneden müslümanlara haber vermeden kapağı tekrar Türkiye'ye attı. Parasını isteyenlere de şirket battı dedi. Topladığı paraları, defalarca kendisine söylenmesine rağmen geri iade etmedi. (Almanya'ya gitmeden önce Türkiye'de para topladı. Bu paraları giderken kime emanet etti? Akıbeti ne oldu?)
Bu mudur müslümanlık?
Suheybü'l-Hayr -radiyallahu anh- den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuşlardır:
"Herhangi bir kimse ödünç alacağı şeyi sahibine ödememek kararı ile borçlanırsa Allah'ın huzuruna hırsız olarak çıkar." (İbn-i Mâce: 2410)
İşte bunun yaptıkları, işte Hadis-i şerif!
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in bedduâsı ne büyük bir bedbahtlıktır:
"Altın, gümüş, libas kulu olan kimseler sürünsün, kahrolsun!" (Buhârî: 1218)
Ve Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz tarafından lânetlenmek ne kötü bir âkıbettir:
"Para ve pulun kulu kölesi olana lânet olsun." (Buhârî, Tirmizî, İbn-i Mace)
Bu Hadis-i şerif'lerin aynasında bu adama bak, durumunu gör! İşte lânet bu gibi kimseleredir. Bunu Resulullah Aleyhisselâm söylüyor.
Bir husus daha var ki:
Resulullah Aleyhisselâm bir diğer Hadis-i şerif'inde:
"Bizi aldatan bizden değildir." buyuruyor. (Münâvî)
Binaenaleyh müslümanları aldatanların, yalan söyleyenlerin durumu budur.
Lânete uğrayanlar bunlardır.
"Bir defa yalan söyleyen üç defa lânete müstehak olur." (Münâvî)
Lânet üstüne lânet...
Bu Hadis-i şerif'lere bak, bu gibi yalancılara bak, bunların durumunu gör.
Haram ve yalanın olduğu yerde İslâm yoktur.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyurdular ki:
"Amelleri Tihame dağı kadar büyük olan nice topluluklar vardır ki kıyamet günü haşredilecekler ve cehenneme atılmaları emredilecek."
Ashâb-ı kiram: 'Namaz kıldıkları halde mi ya Resulellah?' diye sorunca şöyle devam ettiler;
"Evet bunlar namaz kılarlar, oruç tutarlar, geceleri çok az uyurlardı. Ama kendilerine azıcık bir dünyalık arz edildi mi dört elle sarılırlardı." (Irakî, Muğni lll. 204)
İşte Hadis-i şerif, işte dünya muhabbetinin, menfaatin verdiği zarar...
http://www.hakikat.com/dergi/224/224_39.jpg

Gurur ve Kibir İçinde Küfür:
Gerek konuşmalarından, gerekse onu tanıyanların beyanlarından anlaşıldığı üzere bu adam büyük bir kibir ve benlik içerisindedir.
Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
"Yeryüzünde haksız yere böbürlenip büyüklük taslayanları âyetlerimi idrakten çevireceğim, anlamaktan mahrum edeceğim." (A'râf: 146)
Kibriya ve azamet Allah-u Teâlâ'ya mahsustur. Büyüklük ve ululuk ancak O'na yakışır.
Resulullah Aleyhisselâm da şöyle buyuruyor:
"Kim ki ben âlimim derse, bilin ki o câhildir." (Münâvî)
O ise şöyle diyor:
"Aklımın zekâtını versem, beni tımarhaneye götüren yüz adam ihya olurdu"
O aklı kim verdi? Kimin malıyla övünüyor, kime tefahür ediyorsun?
"İnsan, bizim kendisini nutfeden (kerih bir sudan) yarattığımızı görmez mi ki, şimdi o apaçık bir hasım kesilmektedir." (Yâsin: 77)
Kendini akıllı zannediyor amma şeytanın yapamayacağını akıllı zannıyla yapıyor...
"Kendinde varlık görmen, diğer günahlarla kıyaslanmayacak kadar büyük günahtır."
"Bir kimseye ilim olarak Allah'tan korkar olması yeterlidir. Bir kimseye cehâlet olarak da kendini beğenmesi, nefsine mağrur olması yeterlidir." (Câmiü's-sağîr: 6240)
Hadis-i şerif'leri bu gibi kimseleri tarif eder.
Kendisini tarihçi zannediyor; ancak Selahaddin Eyyubî, Mehmet Akif Ersoy gibi tarihî şahsiyetlere hakaret yağdırıyor.
Kendisini İslâm alimi yerine koyuyor; ancak büyük bir Allah dostuna, Allah-u Teâlâ'nın sevdiği seçtiği kuluna hakaret ediyor, lânet okuyor.
Kendisini allame zannediyor ancak zır cahil olduğu anlaşılıyor.
"Nefsinin hevâ ve hevesini kendine ilâh edinen, Allah'ın da dalâleti hak ettiğini bilerek saptırdığı; kulağını ve kalbini mühürlediği ve gözüne perde çektiği kimseyi gördün mü? Onu Allah'tan başka kim doğru yola eriştirebilir? Hâlâ ibret almayacak mısınız?" (Câsiye: 23)

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyuruyorlar:
"Yalandan sakınınız. Zira yalan ile iman bir arada bulunmaz." (Ahmed bin Hanbel)
O ise, seksen yaşına gelmiş, ahir ömründe iftira ve sövgülerle nam sürmeye, taraftar toplamaya çalışıyor.
Eskiden konuşmalarını dinleyen, kitaplarını okuyan çoktu. Ancak millet baktı ki hiç de öyle birisi değil, etrafından uzaklaşmaya başladı.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:
"Resul'üm! Gördün mü o nefis arzusunu ilâh edineni? Artık ona sen mi vekil olacaksın? (Onu şirkten sen mi koruyacaksın?)" buyuruyor. (Furkân: 43)
Bunlara bakarsın güya ibadet de ederler, müslüman gibi de görünürler. Fakat Allah-u Teâlâ kalbe ve niyete bakar.
"Sen o münâfıkları gördüğün zaman, kalıpları hoşuna gider ve söylerlerse dediklerine kulak verirsin." (Münâfikûn: 4)
Bu adamın durumu bu olduğu halde bunun gibi câhillere hâlâ itibar edenlerin olması kıyamet âlametidir.
Abdullah bin Mesud -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuşlardır:
"Bid'at sahibi, mânen küçük kişilerin yanında ilim aramak, kıyamet alâmetlerindendir." (Câmiu's-sağîr: 2475)
"Nadir bulunur tıynet-i kemâlde kusur,
Kem mayeden eyler ne ki eylerse zuhur."

"Onlar kendi yüklerini, kendi yükleriyle beraber daha nice yükleri taşıyacaklar ve uydurdukları şeylerden kıyamet günü mutlaka sorguya çekileceklerdir." (Ankebut: 13)

Sofuoglu
12-02-2014, 22:33
[B][I][COLOR="#0000FF"]Bu Ömer Öngüt ismini ilk kez duydum biraz araştırdım zannedersem Cemalettin Kaplan'ın değişik bir versiyonu youtube'den videoları falan var mı? diye inceledim toplamda 3 - 4 tane video var videoların tamamında Devlet Bahçeli gibi eline bir kâğıt tutuşturmuşlar oku hocam demişler önündeki yazıyı bile
Mübarek ilk kez duydum diyorsun, hemen idam kararı veriyorsun, yapmayın etmeyin yahu!!
Şimdi googleyi karistirsam falanca hakkinda diye video eklesem ne kadar etik ve doğru olur,
Yazık gerçekten çok yazık....

microteam
12-02-2014, 22:43
Bana kopyala yapıştır la cevap verme bu Ömer Öngüt denen şahsın önünde bir kâğıt olmadan vermiş olduğu bir vaazın linkini gönder dinleyelim ilmimiz irfanımız artsın
Bu arada yazının başında yer alan mikrop takımı lafını bana dediysen aynen sana iade ediyorum ben kimsenin adamı değilim... Youtube'ye Ömer Öngüt yazınca o video çıktı dinledim ve paylaştım...

fakiri
20-02-2014, 15:49
Bana kopyala yapıştır la cevap verme bu Ömer Öngüt denen şahsın önünde bir kâğıt olmadan vermiş olduğu bir vaazın linkini gönder dinleyelim ilmimiz irfanımız artsın
Bu arada yazının başında yer alan mikrop takımı lafını bana dediysen aynen sana iade ediyorum ben kimsenin adamı değilim... Youtube'ye Ömer Öngüt yazınca o video çıktı dinledim ve paylaştım...

New-zuhur micro,
Bir defa foruma girer-girmez yalan-dolanla ve iftiracılarla hem-hâl olman senin mayanı ve tıynıyetini ortaya koymuştur...
Youtube'de "ÖmerÖngüt" diye yazıp araştırdığın zaman karşına birinci sırada senin de çok meraklandığın sorunun cevabını kapsayacak şekilde "ÖMER ÖNGÜT HAZRETLERİNİN GÖRÜNTÜLÜ SOHBETLERİ..." videosu çıkmaktadır. Orada kağıda bakarak okuduğu ve sohbet ettiği bilgileri sen kime ait olduğunu zannediyorsun ? Dikkat edilirse herhangi bir kitaptan değil de kendisinin vaktiyle yapmış olduğu sohbetlerde tutulan notların yer aldığı bir kağıttan okuyarak sohbet etmektedir. Kağıda bakarak okumasıdabir noksanlık değil, erbabı çok iyi bilir ki, tevazu sahibi kâmil bir insan olmasından dolayıdır. Ama, senin kafan bunu anlayacak basacak mertebede değildir.Sen bu vidoyu izleyip, hakkında hiç bir bilgi sahibi olmadığın bu mümtaz insan hakkında bilgi sahibi olacağına, tuttun psikolojik sorunları dolaysıyla meşhur psikiyatrist Prof.Dr.Ayhan Songar'dan raporlu Kadir Mısıroğlu nam adlı dolandırıcının açıklamalarını tercih ettin ! Bu psikolojik özürlü şahsa verilen cevabımızı inşaallah okumuşsundur. Artık bir daha öyle çala-kalem bu forumda içiboş yazılar asmak yerine, her mesleyi iyice tahkik ettikten sonra laf söylemeyi sana ders olarak vermşizdir diye düşünüyorum.

Ninja_Kedi
20-02-2014, 15:51
Bismillah...

Ömer Öngüt alim miymiş:)

vesselam

fakiri
20-02-2014, 15:55
Bismillah...

Ömer Öngüt alim miymiş:)
vesselam
Al sana bir ipsiz-sapsız daha !
Senin gibi miyavlayan biri olmadığı kesin !

Ninja_Kedi
20-02-2014, 15:57
Bismillah...

Ergenekon tutanaklarında bir ses kaydı vardı:

Hazırda beklettiğimiz Ömer Öngüt, İskender Evranosoğlu gibi elemanlarımızı....

:) İbn-i Arabi'nin kitaplarında yürüttükleri yerlerle kendisini "son veli" ilan ediyordu değil mi:) Ne oldu mehdiniz geldi mi:)

vesselam

fakiri
20-02-2014, 16:09
Bismillah...
Ergenekon tutanaklarında bir ses kaydı vardı:
Hazırda beklettiğimiz Ömer Öngüt, İskender Evranosoğlu gibi elemanlarımızı....
:) İbn-i Arabi'nin kitaplarında yürüttükleri yerlerle kendisini "son veli" ilan ediyordu değil mi:) Ne oldu mehdiniz geldi mi:)
vesselam
Sen çok cahil kalmışsın kedicik! Şimdi o asparagas kayıtları yapanlar hesap vermek üzere ! Uyan da balığa git !

Sofuoglu
20-02-2014, 17:04
Bismillah...

Ergenekon tutanaklarında bir ses kaydı vardı:

Hazırda beklettiğimiz Ömer Öngüt, İskender Evranosoğlu gibi

vesselam
Sizin pisliğiniz olduğu mahkeme kararı ile kanıtlandı!
Başka konulardaki karın şişkinliğini burda indirmeye kalkişma!
Yoksa yine o "uzanamadığın ciğere mundar"demek zorunda kalırsın. ..!!!
Bilmem anlatabildimmi!!!!

Ninja_Kedi
21-02-2014, 07:43
Bismillah...

:) Hangi mahkeme kararıymış o:)

İbn-i Arabi'den yürüttükleri kitabı Hatemul Evliya diye basıp "Son Mohikan" olduğunu empoze etmiyor muydu "Yayına Hazırlayanlar":)Merak ettik ama cevap vermediniz. Toprağı bol olsun,adam öldü gitti. Mehdiniz ne oldu geldi mi:) Peki evlendiği şu genç kız ne oldu? "O bizim annemiz" muamelesi mi yapıyorsunuz:)Yoksa tası-tarağı toplayıp gitti mi:)

vesselam

agbi
21-02-2014, 08:19
Bismillah...

:) Hangi mahkeme kararıymış o:)

İbn-i Arabi'den yürüttükleri kitabı Hatemul Evliya diye basıp "Son Mohikan" olduğunu empoze etmiyor muydu "Yayına Hazırlayanlar":)Merak ettik ama cevap vermediniz. Toprağı bol olsun,adam öldü gitti. Mehdiniz ne oldu geldi mi:) Peki evlendiği şu genç kız ne oldu? "O bizim annemiz" muamelesi mi yapıyorsunuz:)Yoksa tası-tarağı toplayıp gitti mi:)

vesselam

Önce EDEBİNİ bil.

Ömer ÖNGÜT için benim @sofuoğlu ile tartışmalarımın mesaj sayılarını UNUTTUM Fakat asla Ömer ÖNGÜT ün şahsı kişiliğine NEGATİV BİR YORUMUM OLMADI Onu çevreleyen güya ondan haber getirenlere yorumum oldu ki Ömer ÖNGÜT te İCAZET vermemesi benim düşüncelerimin doğruluğunu ispatlar.

KESİN BİLMEDİĞİNİZ konularda şahıslar hakkında konuşmayın.

ŞEY UÇMAZ MÜRİD UÇURUR misali CAHİL Müridlerin söylemleri ile KİŞİ yi asla yargılamayın.

agbi
21-02-2014, 08:30
İMZAM

ALLAH şahidirki.

Elimedeki İP Numaraları ile pc ler ile ASLA İHVAN FORUM a Başka Üye adı ile girerek

İHVAN FORUM ÜYELERİ ALDATIP SAYGISIZLIK ETMEDİM.

YALAN BEYAN VEREREK İSLAM ın çizgisini geçmedim.

ASLA HALK DEYİMİ İLE KALLEŞ çe İSTİŞARE MÜNAZARA ETMEDİM.

ASLA DÜŞMANIMIN DÜŞMANI DOSTUM dur STAREJİ si ile yazıp BASİT BİR DÜŞÜNCE ZAVALLI BİRİ OLMADIM.

BU TÜR İNSAN OLMAKTAN da ALLAH a SIĞINIRIM.

Ninja_Kedi
21-02-2014, 08:46
Bismillah...

:)Yukarıda edepsizlik gören var ise tarafımıza bildirirse bilmiş oluruz:)

İsterseniz bilmediğiniz, tanımadığınız insanlar ve meseleler hakkında kelam sarfetmeyiniz.

vesselam

Sofuoglu
21-02-2014, 09:33
.


:) Hangi mahkeme kararıymış o:)

İbn-i Arabi'den yürüttükleri kitabı Hatemul Evliya diye basıp "Son Mohikan" olduğunu empoze etmiyor muydu "Yayına Hazırlayanlar":)Merak ettik ama cevap vermediniz. Toprağı bol olsun,adam öldü gitti. Mehdiniz ne oldu geldi mi:) Peki evlendiği şu genç kız ne oldu? "O bizim annemiz" muamelesi mi yapıyorsunuz:)Yoksa tası-tarağı toplayıp gitti mi:)

vesselam

Sözüne Bismillah diye başlayıp şeytanın avukatlığına soyunmuş gafil!
Edepsizlikmi yapmışmış, edepsizliği geçtik! Kuduz olmuş kedi misali ağzından salya akıyor!
Çok görmemek lazım! pisliğinizin kanalizasyonları dahi tıkadığı tescillenince buralara kadar taşması normal!
Ama az kaldı o hakettiğiniz çukura tekrar dönmenize az kaldı!!

Ninja_Kedi
21-02-2014, 09:35
Bismillah...

Ne güzel de izah ettiniz :)

vesselam

Sofuoglu
21-02-2014, 11:17
O, Hazret-i Allah'ın sevip seçtiği, ilminden ilim verdiği, vazifedar kıldığı büyük bir Zât-ı âli idi. İrşad ile geçen ömr-ü saadetlerinde "İman" ve "İslâm" hakikatlerini, Hazret-i Allah'tan gelen maneviyat ilmini; neşrettiği eserleri ile ümmet-i Muhammed'in istifadesine arzetti. ("Kalblerin Anahtarı" isimli 37 ciltten müteşekkil külliyatı aynı zamanda Kur'an-ı kerim tefsiri mahiyetindedir.)

Bu meyanda -Hazret-i Allah'ın vazifedar kılmasıyla- âhir zaman fitneleriyle de mücadele etti. Bu fitneleri çıkartanların içyüzünü ortaya koyan eserler neşretti. İslâm binasını yıkmaya çalışanlarla mücadele etti.

Bu mücadele sebebiyle iç ve dış düşmanlıklara maruz kaldı, kendisine cevap veremeyenler onu yalan ve iftiralarla karalamaya çalıştılar. Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif'lerin karşısına çıkamadıkları için, iftira ile bu Zât-ı âlî'yi susturmak istediler.

Hazret-i Allah'ın biricik Habibi Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'e de vazifesini yaparken birçok iftiralar atılmış, değişik suikast ve tertipler yapılmıştı.

Onun vekiline de bunlar reva görüldü. Fakat Hazret-i Allah ne murat ederse o olur.

Bu Zât-ı âli başkaları gibi menfaat çarkı ve saltanat düzeni kurmak istemiş olsaydı en âlâsını yapabilirdi. Ancak o, zerre menfaate tevessül etmedi, hatta düşmanlık celbetme pahasına Allah-u Teâlâ'nın hükmünü tebliğ etti. Saltanat ve menfaat peşinde koşanları ifşa etti.

Allah-u Teâlâ'nın dini uğrundaki bu gayreti sebebiyle takdir edip, hakikate tâbi olması gerekenler İslâm dini'nin hükümlerine tâbi olmak yerine kendi düzenlerini devam ettirmeyi tercih ettiler, Bu zâta düşmanlık beslediler, iftira attılar, tuzak kurmaya çalıştılar....!!!

Sofuoglu
21-02-2014, 11:20
Bugün öğreniyoruz ki bu iftirâ ve tezgâhlar sebebiyle Muhterem Ömer Öngüt ve yakınları takibe alınmış ve telefonları dinlenmiş. Mahkemelerin verdiği gizli dinleme kararları defalarca uzatılmış. Nihayet hiçbir şey bulunamadığı için "Kovuşturmaya Yer Olmadığı" kararları verilmiş, kanun gereği tutulan kayıtlar imha edilmiş. Yakın zamanda gelen tebligatlarla bu durumu öğrenmiş olduk.

Bu Zât-ı âli'nin suçsuzluğu meydanda idi, yargı kararları da bu durumu tescillemiş oldu.


http://hakikat.com/dergi/245/05karar.jpg

Buna rağmen bunca dinlemenin yapılmış olması böyle pâk bir zâtın suçlu imiş gibi mahremine riayetsizlik yapılması bizleri ziyadesiyle rencide etmiştir. Bu duruma sebep olanların, art niyetli hareket edenlerin hakkında Hazret-i Allah hükmünü hem bu dünyada hem de ahirette verecektir. Zira onun sahibi Hazret-i Allah'tır.

http://hakikat.com/dergi/245/06dinleme.jpg

http://hakikat.com/dergi/245/07uzatma.jpg

Sofuoglu
21-02-2014, 11:22
Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- Hazretleri hakkındaki iftiralara verdiği gayet net ve açık cevaplara, yayın kuruluşlarına gönderdiği tekziplere ve mahkemelerin kararlarıyla televizyonların tekzipler yayınlamasına rağmen; yukarıda da bahsettiğimiz üzere, maalesef bu iftiralar sebebiyle savcılıklar gizli soruşturmalar yürütmüşler, mahkemeler iletişimin takibi yönünde gizli kararlar vermişler. Savcıların talebi üzerine bu dinleme kararları defalarca yenilenmiş.

Onlarca kişinin, aylarca yapılan dinlemesinden sonra da "Kovuşturmaya Yer Olmadığına Dair" karar verilmiş. Bu karar sebebiyle dinledikleri telefon kayıtlarını kanun gereği imha etmişler

http://hakikat.com/dergi/245/16imha.jpg

Sofuoglu
21-02-2014, 11:23
Bu kararların bizlere tebliğ edilmesiyle bütün bu gizli yürütülen hukuki süreçten bugün haberdar oluyoruz. Çünkü savcılar soruşturmayı gizli yürütmüşler. Mahkemeler gizlilik kararı almışlar.

Bu kararlar Muhterem Ömer Öngüt'ün suçsuz olduğunu, hakkındaki haberlerin iftira olduğunu tescil etmiş oldu.

Bu karar ona kurulan hâin tezgâhı, atılan iftirayı ortaya koymuş, hakikat ortaya çıkmıştır. Biz bu Zât-ı âli'nin kimsenin adamı ve elemanı olmadığını biliyorduk. O zaten tertemizdi, beşer de görsün diye bugün zâhir oldu. Hazret-i Allah onun bu tertemiz, ulvî halini duyurmuş oldu.

Onun temiz, nezih ve suçsuz olduğuna dair bu karar vicdanları biraz rahatlattı ve fakat böyle bir karar çıkmamış olsa bile bu iftiralar o Zât-ı âli'yi lekeleyemezdi. Resulullah Aleyhisselâm'a, Peygamberân-ı izâm Hazerâtı'na, Evliyâullah Hazerâtı'na atılan iftiralar, uydurulan yalanlar onlar için birer ibtilâ idi. O yalanları, iftiraları irtikap edenler, suçları ile beraber tarihten silinip gittiler, o pak ve temiz, seçilmiş zâtlar kıyamete kadar anılıyorlar. Bu gibi ibtilâlâr aynı zamanda bir "Sünnet-i seniyye"dir. Hazret-i Allah'ın sevgililerinin lekelenmesi mümkün değildir.

Binaenaleyh bizler o Zât-ı âli'ye atılan iftira bize atılmış gibi meyus olduk. Bırakın yakınında olan sevenlerini, bu zâtı bir kez tanıyan kimseler bile bu iftiraların o zâtla hiçbir alâkası olmadığını, olamayacağını hemen anladılar. Çünkü bu Zât-ı âli iftiracıların kafalarındaki muhayyile ile hiçbir alakası olmayan bambaşka bir insan idi. Öyle ki bu Zâtın isminin buraya karıştırılması bunların nasıl bir tezgâh içinde olduklarını cümle âleme gösterdi.

Hazret-i Allah'ın nûrunu kimse lekeleyemez.

Onun yar ve yardımcısı Hazret-i Allah'tır.

Hazret-i Allah'ın hikmet-i ilâhiye'sine bakınız ki; bu kararlardan haberdar olduğumuz bu günlerde yaşanan olaylar bu zâtın ifşaatlarının ne kadar doğru olduğunu ortaya koyuyor.

Biz hiç hayret etmiyoruz. Çünkü Muhterem Ömer Öngüt -kuddise sırruh- zaten bunların içyüzünü ortaya seren eserler neşrettiği için bu iftiralara maruz kaldı. Biz biliyorduk, halk da görmüş oldu.

Kendileri bu iftiralar çıktığı zaman cevap mahiyetinde yazdıkları "Hâin Tezgâh" isimli eserinde şöyle söylemişlerdi:

"Belge diye yayınlanan kendisi mi uydurmadır, yoksa ele geçirilen bazı verilerin içine bu uydurma yalan ve iftiralar eklenerek mi servis yapılmıştır, veyahut hazırlayan mı kasıtlıdır bilmiyoruz, ancak şunu biliyoruz ki bizim hakkımızdaki iddialar katıksız iftiradır, yalandır, uydurmadır. Bizim ismimizin geçtiği sayfaya atılan imzanın sahibi her kim veya kimler ise yalancıdır, iftiracıdır, sahtekârdır.

Bizim gayr-i kanuni bir tertip içerisinde olan herhangi bir ordu mensubu ile hiçbir ilgimiz olmadığı gibi kanunlar çerçevesinde vazifesini yapan herhangi bir ordu mensubuyla dahi herhangi bir ilgimiz, ilişiğimiz yoktur. Ordumuzla olan tek ilişkimiz 60 yıl önce yapmış olduğumuz askerlik vazifemizden ibarettir." (Ömer Öngüt, Hâin Tezgâh, s. 11)

Sofuoglu
21-02-2014, 11:26
Binaenaleyh böyle bir zâtı, Hazret-i Allah'ın sevdiği, seçtiği bir kimseyi yalan ile, iftira ile karalamaya çalıştılar. Bu karalamalara dayanarak aylarca telefonlarını dinlediler, suç örgütü mensubu muamelesi yaptılar. Mahremini çiğnediler.

Bu ne kadar büyük bir zulümdür. Bu zulmü reva görenlerin vay haline.

Bu zâta örgüt üyesi iftirası atanlar, aslâ dünya ve ahirette iflah olmazlar.

Nitekim o tarihte bu yalancılar hakkında şöyle buyurmuşlardı:

"Fakat bu kirli ve çirkin tezgâhları ellerinde patlayacak, kurmak istedikleri tuzaklar kendilerine dönecektir.

"Kötü tuzaklar kuranlar, Allah'ın kendilerini yerin dibine geçirmeyeceğinden veya kendilerine hiç ummadıkları bir yerden azabın gelmeyeceğinden emin mi oldular?" (Nahl: 45)

Bu yalancıların Allah'a imanları olsaydı korkarlardı. Ancak yalan ile iman bir arada bulunmaz. Bunlarda da iman yok.

Fakat "Kahhar" olan Allah-u Teâlâ bunları görüyor ve biliyor."

Kahhar olan Hazret-i Allah bunlara daha ne musibet vereceğini kendisi bilir.

Bu daha dünyadaki cezası. Ahiretteki cezası ise daha korkunçtur.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurmaktadır:

"Münafıklar cehennemin en alt tabakasındadırlar. Artık onlar için hiçbir yardımcı bulamazsın." (Nisâ: 145)

Çünkü onlar İslâmiyet'i karıştırmışlar, ihanet etmişler, nankör olmuşlardır.

Allah-u Teâlâ imansızların âkıbetini haber verirken münafıkları kâfirlerden önce anmış, âkıbetlerini haber vermiştir:

"Allah münafık erkeklere, münafık kadınlara ve kâfirlere içinde ebedî kalacakları cehennem ateşini hazırlamıştır.

Bu onlara yeter. Allah onlara lânet etmiş, rahmetinden uzaklaştırmıştır. Onlar için sürekli bir azap vardır." (Tevbe: 68)

Cehennemde her çeşit azap mevcut olduğu gibi, orada ebedî kalmaktan daha kötü bir azap tasavvur edilemez.

Sofuoglu
21-02-2014, 11:29
http://hakikat.com/dergi/245/18samanyolu.jpg

http://hakikat.com/dergi/245/19samanyolu.jpg

Sofuoglu
21-02-2014, 11:31
http://hakikat.com/dergi/245/20kanal7.jpg
http://hakikat.com/dergi/245/21kanal7.jpg

Sofuoglu
21-02-2014, 11:33
http://hakikat.com/dergi/245/22.jpg

http://hakikat.com/dergi/245/23.jpg

Sofuoglu
21-02-2014, 11:34
http://hakikat.com/dergi/245/24.jpg
http://hakikat.com/dergi/245/26.jpg
http://hakikat.com/dergi/245/29.jpg

Sofuoglu
21-02-2014, 11:35
http://hakikat.com/dergi/245/30.jpg
http://hakikat.com/dergi/245/31.jpg

Sofuoglu
21-02-2014, 11:37
Bu Beyanları Niye Yapıyorsunuz?

Bize diyorlar ki: "Siz bu beyanları ne cesaretle yaptınız, korkmuyor musunuz?"

Evet, Allah'tan korktuğum için yapıyorum. Bu âciz kölesini dilerse alır, dilerse bırakır. Bu bizim için farksızdır.

Mühim olan "Ey kulum! Müslümanları kendilerine çekip fitne çıkaran, ümmet-i Muhammed'i paramparça yapan bölücüleri görmedin mi? Onlara karşı ne gibi bir müdahalen oldu?" sualine karşı "Yâ Rabbelâlemin! Bu hâdim-i dervişan, ümmet-i Muhammed'e yönelen fitne ateşini elimden geldiği kadar söndürmeye çalıştım. Kullarını Allah ve Resûlünde toplamak ve birleştirmek için tâkatim nisbetinde gayret ettim. Rızandan gayrı kimseden bir şey beklemedim ve korkmadım." diyebileyim.

Hakikat yolunu arayana, yolunu tarif etmeye çalışıyoruz...



Gayemiz "İslâm'dır" İsim Değil.
Muradımız Hazret-i Allah ve Resul'üdür,
Bölücülerden Herhangi Biri Değil!

Hakk Celle ve Alâ Hazretleri Kelâm-ı kadîm'inde:

"Dine bağlı kalın ve dinde ayrılığa düşmeyin." buyurmaktadır. (Şûrâ: 13)

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise Hadis-i şerif'lerinde:

"Ayrılık yapan bizden değildir." (Münâvî; c.3, sh. 357)

"Cemaatte rahmet, tefrikada azap vardır." buyuruyorlar. (Münâvî)

Müslümanların fırkalara ayrılması, senlik-benlik yüzünden ihtilâf ve tefrikaya düşmeleri; İslâm'ın özüne ve izzetine, şevket ve satvetine halel getirdiği, kardeşlik bağlarını kopardığı, güçlerini parçalayıp zayıf düşürdüğü için şiddetle yasaklanmıştır.

Emr-i ilâhî çiğnendiği için dinde ayrılık yapmanın suç ve cezası o kadar ağırdır ki; Allah-u Teâlâ azapların tehirini ahirete bırakmamış olsaydı, bölücülük yapanların, tefrikaya sapanların cezalarını dünyada vererek onları hemen helâk ederdi.

Âyet-i kerime'lerde şöyle buyurulmaktadır:

"Hepiniz O'na yönelin ve O'ndan korkun, namaz kılın, müşriklerden olmayın.

Onlar ki dinlerinde ayrılığa düşüp fırka fırka oldular. Her bölük her parti kendi tuttuğu yoldan memnundur, yanında bulunan (din veya kitapla) sevinmektedir." (Rûm: 31-32)

Allah-u Teâlâ kullarının kendisine yönelmelerini, yalnız kendisinden korkmalarını ve kulluk yapmalarını, nefislerini ilâh edinmemelerini emir buyuruyor. Zira bu bir şirktir, yapan müşriktir. Kim ki bu emr-i ilâhî'yi dinlemezse, onun Hazret-i Allah ile ve İslâm dini ile ne ilgisi kalır?

Bu Âyet-i kerime'de de Allah-u Teâlâ, dinlerinde ayrılığa düşüp fırka fırka olan bölücülerin müşrik olduğunu ve tuttukları yoldan memnun olduklarını beyan buyuruyor.

Kendi yanında bulunan dinden murad, yaptıkları isimdir. Kitapları ise kendi zanlarına göre uydurdukları hüküm ve tüzükleridir. Bunun böyle olduğunu çok iyi bilin.

Bir Âyet-i kerime'de şöyle buyurulmaktadır:

"Sizin O'nu bırakıp da taptığınız, kendinizin ve atalarınızın adlandırdığı uydurma bir takım isimlerden başka bir şey değildir. Allah bunlara dair hiçbir delil indirmemiştir. Hüküm koyma yetkisi ancak Allah'ındır. O da kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler." (Yusuf: 40)

Âyet-i kerime'de açık olarak görülüyor ki, her birinin ayrı bir isimle ortaya çıkmaları; ayrı bir din kurduklarını göstermektedir. Bu bakımdan bunlar İslâm dininin tahripçileri ve yıkıcılarıdır. Kâfir dediğin kimse bu tahribi yapamaz ve fakat müslüman zannettiğin bu kâfirler İslâm dinine en büyük düşmanlığı yapıyorlar.

Siz ise hâlâ bunlara müslüman gözüyle bakıyorsunuz.

Onlara meylettiğiniz veyahut müslüman zannını verdiğiniz anda onlardan olursunuz. Çünkü onlar Allah-u Teâlâ'nın kelâmını çürütmek ve hükm-ü ilâhî'yi hükümsüz hale getirmek için yarış halindeler.

"Âyetlerimizi hükümsüz bırakmak için yarışırcasına uğraşanlar için de iğrenç ve acıklı bir azap vardır." (Sebe: 5)

İşte âkıbetleri de budur.

Sofuoglu
21-02-2014, 11:38
Binaenaleyh biz Hazret-i Allah'a bağlıyız. Bize "Birilerinin elemanı" yaftasını yapıştırmak çok büyük bir hakarettir. Zira Hazret-i Allah'ın nurunu yayma vazifesini yapan bir kimseye bu iftirayı atmak, Hazret-i Allah'ın nurunu söndürmeye, hükümsüz kılmaya çalışmaktır. Zaten bunların maksadı da budur.

Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:

"Onlar Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Halbuki kâfirler istemeseler de, Allah nurunu tamamlayacaktır." (Saff: 8)

RedveKabul
21-02-2014, 11:46
Gereksiz bir tartışma. Ömer Öngüt ilim ehliyetine haiz biri değildir. Bırakın ilmi arapçanın a'sını dahi bilmez ama ne hikmetse bir sürü eser kaleme almış ki kendsine nispet eder ama çalıntıdır. Videosu da var, bir kağıttaki yazıyı okumaktan dahi aciz birisidir.

i9703 cihazımdan Tapatalk kullanılarak gönderildi

Sofuoglu
21-02-2014, 12:33
Gereksiz bir tartışma. Ömer Öngüt ilim ehliyetine haiz biri değildir. Bırakın ilmi arapçanın a'sını dahi bilmez ama ne hikmetse bir sürü eser kaleme almış ki kendsine nispet eder ama çalıntıdır. Videosu da var, bir kağıttaki yazıyı okumaktan dahi aciz birisidir.

i9703 cihazımdan Tapatalk kullanılarak gönderildi

iftiranı ispatlayamassan adi bir müfterisin!!
hadi buyur nerden kimden çalıntıymış delilleri ile buraya iktibas et!!
sizi zavalllılar onca esere söyelecek ilmi bir tek sözünüz yok!
boş lakırtı! çalıntıymış,şuymuş buymuş.....
sırf laf olsun torba dolsun, bişeyler yazdı desinler o kadar

fakiri
21-02-2014, 12:37
Bismillah...
:)Yukarıda edepsizlik gören var ise tarafımıza bildirirse bilmiş oluruz:)
İsterseniz bilmediğiniz, tanımadığınız insanlar ve meseleler hakkında kelam sarfetmeyiniz.
vesselam

Senin bizatihi varlığın edebsizlik ve necasettir ! Çünkü, delikanforumda yediğin ölü-leş etleri yetmedi şimdi geldin burada da aynı menüyü zıkkımlanmaya başladın!
Nick olarakkendine "kedi" ismini takman çok isabetli olmuş! İnsan ve balık bağırsaklarından çok hoşlandığın açıkça ortada !
Şüphesizki, ok böceği gibi burnun sürekli kazuratlardan asla kurtulmayacak senin !


Gereksiz bir

eğildir. Bırakın ilmi arapçanın a'sını dahi bilmez ama ne hikmetse bir sürü eser kaleme almış ki kendsine nispet eder ama çalıntıdır. Videosu da var, bir kağıttaki yazıyı okumaktan dahi aciz birisidir.
i9703 cihazımdan Tapatalk kullanılarak gönderildi

Akıl fukarası Red! Bitr yazıyı veya bilgiyi herhangi bir kağıttan okumak ezbere okumaktan çok daha daha isabetlidir. Burada anlayana çok büyük dersler var ama, sen çok haylazbir ilkokulçocuğugibi olduğundan bunu anlamaktan çok uzaksın ! Senin Mason Üstadların beynini iğfal etmiş ! Müslümanlık senin neyine ! Sen git, mason Hiram Ustaya çıraklık yap Red! Sonra, bilmiş ol ki, usta bile olamazsın ! Ömer Efendi asla sizin muhatabınız değildir.

Ninja_Kedi
21-02-2014, 13:15
Bismillah...

İmam Hatip'e giden bir genç Ömer Öngüt'ten daha fazla ilme sahiptir :)

Ama hala sorulara cevap vermediniz :)

vesselam

fakiri
21-02-2014, 13:25
Bismillah...
İmam Hatip'e giden bir genç Ömer Öngüt'ten daha fazla ilme sahiptir :)
Ama hala sorulara cevap vermediniz :)
vesselam

Bu ölçmeyi ve değerlendirmeyi yaptığına göre leşozan kediler, İmam-Hatiplilerden çok daha fazal bilgi sahibidir !

RedveKabul
21-02-2014, 13:34
Ya fakiri abi ben sana hakatet etmedim ki sen niye ediyorsun.

Yahu adam arapça bilmiyor meal çıkarmış. Hadi onu da geçtim "Kalplerin Anahtarı" külliyatı Kuran'ın tefsiriymiş. Yahu bu nasıl bir komedidir. Adam maşaAllah herşeyi yazmış, hangi ilmiyle? Bende onun "şifalı bitkiler" kitabı var. Yani buraya da el atmış, el atmadığı alan kalmamış ki.

İlkokul mezunu, arapça desen hiç yok. Yazılı kağıdı dahi okumaktan aciz, torunu yaşında kızla evlenmiş vs vs

Yahu bu adamın arkasından gitmek için kafayı yemiş olmak lazım ya da senin gibi zır cahil. Kusura bakma ama öyle.

i9703 cihazımdan Tapatalk kullanılarak gönderildi

Sofuoglu
21-02-2014, 14:35
:)
Adama bak yahu sırf garabet fukarası
alim olmak için üniversite bitirmekmi gerekiyor
tam komedi!
Efendimiz Ümmü değilmiydi bre cahil!
Senin ilmin çapın tahsilin nedir hele bi dede adam sansınlar!!
Biraz önce eserleri çalıntı diyerek yalan söyleyip iftira atiyordunya!
ispatla deyince "çevir altı yanmasın"
akıl verip allamelik yapmayı kendine sakla!
Sen sevdiğinle haşrol! Bizde sevdiğimizle
şu pis dilinizi haddiniz olmayan hususlarda kullanmayın kafi! !!

Ninja_Kedi
21-02-2014, 14:36
Bismillah...

Toprağı bol olsun, Arapça bile bilmeyen islam alimi:)

vesselam

Sofuoglu
21-02-2014, 14:46
Bismillah...

Toprağı bol olsun, Arapça bile bilmeyen islam alimi:)

vesselam
sırf tahrik etmek için saldiriyorsun!
Kuyruk acısı dedikleri bu olsa gerek!
Şimdi bende sana kızıp senin hocayın arapça tahsili ve göstermelik gözyaşı ile ile yediği naneleri! Kırdığı cevizleri dillendirsem olurmu!
Olmaz diyorsan bırak şu tahrihkâr tutum ve davranışları!
Olurmu! !!

RedveKabul
21-02-2014, 14:49
Peygamber senin anladığın manada ümmi değildi. Hadi öyle kabul edelim o vahiy alıyordu, Ömer Öngüt ne alıyordu, şeytanın fısıldamalarını mı?

Yalancının şahidi şıracı.

i9703 cihazımdan Tapatalk kullanılarak gönderildi

adams77
21-02-2014, 14:52
Gereksiz bir tartışma. Ömer Öngüt ilim ehliyetine haiz biri değildir. Bırakın ilmi arapçanın a'sını dahi bilmez ama ne hikmetse bir sürü eser kaleme almış ki kendsine nispet eder ama çalıntıdır. Videosu da var, bir kağıttaki yazıyı okumaktan dahi aciz birisidir.

i9703 cihazımdan Tapatalk kullanılarak gönderildi

Abi merak ettim sen arapça bilirmisin?

adams77
21-02-2014, 14:52
Bismillah...

Toprağı bol olsun, Arapça bile bilmeyen islam alimi:)

vesselam

Mehdi arapça bilmeyecek hadis var!!!