PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : KUR'AN MEALI MESELESI - Onemli Lutfen Okuyunuz


hirahos
13.12.2006, 15:21
MEAL MESELESİ

Ebû Dâvud, Tirmizî ve Neseî'nin tahric ettikleri, Cündüb radıyallahu anh'tan gelen bir rivayette Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

"Kim Kur'an'da görüşüyle söylerse ve bunun üzerine isabetli olsa dahi, hakikaten o hata etmiştir."

Usul ve alet ilimlerine vakıf olanların gayet yakinen bileceği gibi, Kur'an-ı Kerimin Ayetlerindeki kelimeleri kendi has mefhum manası ile değerlendirmek için iniş sebebine, Rasulu Muhterem aleyhisselamın o ayet hakkındaki beyanına (izahatına) ve fiiliyatta uygulanış şekline baş vurulur... Bu o ayetin anlaşılması için kaçınılmazdır. Bu tarz bir yola başvurmadan indî ve kaprisli fikirlerini sanki Kur'an'ın ulu mesajı gibi! sunmaya çalışanlar sadece zihni ve anlayışı donuk avam tabakasını aldatabilirler; onların da aldanması kısa sürer; zira, aldatanların ilme muhalefet etme imkanları elhamdülillah yoktur. Bu babda meal ile dini hükümleri ortaya çıkarmak imkanının kısa bir mantık muhakemesine ihtiyacı vardır.

NEDİR MEAL?

Meal, kişinin konuştuğu dilin dilbilgisi kurallarına hakimiyeti kadarıyla, sözcük manalarına vukufiyeti ve zeka, kavrama yeteneğinin el verdiği miktarda Kur'an'dan, beyin hacmince anladığını kendi öz diline çevirmesine gayret etmesi hadisesidir. Hal böyle ise ve meal kesinlikle bu anlamda Kur'an değil sadece zihni ve dili Kur'an'a yaklaştırmada bir araç ise, ne oluyor ki bazıları okuduğu meali "Kur'an"mışcasına öne çıkarır ve ardından da hiç akletmeden Bu ayetten benim anladığım kadarıyla diyebilir??

Ne oluyor ki bazıları, nasıl bir mantıkla bu açıklama ışığında meal ile yaşama tarzını ayarlamaya çalışır? Bilmez mi ki o, aslında yorumuna tabi olduğu kişinin veya heyetin Kur'an'dan anladığını ve aktardığını yaşamaya çalıştığını? Zaten onlarca yirmilerce mealin yazılmasının sebebi aslında her bir sonra yazanın, öncekinin yazdığını yetersiz görmesi ve Kur'an'ı ifadede çaresizliğin bir nişanesi değil midir bu anlamda?

Bakarsınız bazı meallerde çok mühim itikadi hükümleri ilgilendiren ayetlerde bile okuyucunun zihnini bunaltan nice kelime tezatları, anlama terslikleri vardır... Bu kadar dar bir kalıpla iki üç çeviri denemesi ile mi koskoca dinimizi hayatımıza uyarlayacağız ve bir de bunun adına Yüce Kur'an'a uydum, Allah'ın ipine sarıldım mı diyeceğiz?

Muhakkak ki istisnalar hariç meal yazanların ekseri sadece dili ve zihni Kur'an'ın muhteşem yüceliğine yaklaştırmayı ve okuyanlarına bir şekilde faydalı olmayı gaye edinmiştir. Ama yine istisnalar hariç hiç bir meal yazarı, yazmış olduğu meale "Kur'an" ismini vermemiştir ve Kur'an işte budur dememiştir.

Bir takım insanların yaptığı gibi, bu güzide dinin Peygamberinin sözlerini, Onun her biri birer sağlam kulp noktasında mihenk sahabesinin ifadelerini, tatbikatlarını, bu dine canını feda etmiş milyon milyon alimin bunca ilmi çalışmalarını top yekun inkar eden ve hepsini yekunuyla lâyecûz damgasıyla damgalayanın fikrine ve kavramasına kaldı ise Kur'an! vay halimize!

Bu his psikolojide ne isimle adlandırılır bunu o ilmin alimleri bilir ama eğer biz böylesi bir güruha kendimizi kör bir teslimiyetle teslim edersek şahsiyetli insanların bize ne diyebileceğini az çok tahmin edebiliyoruz....

Bu hususta sözü uzatmaya gerek yoktur. Adı geçen mefhumlar bu günün meselesi değildir ve gereken cevaplar sağlam kitaplardan aşağıda ifade edilmiştir.

Herhalde bize bunca sözden sonra çıkıp ta bakın Kur'an ne diyor demeyeceklerdir; zira biz bildik ki bu ifadeler Kur'an'ın değil, kişinin anlamak ve inanmak istediği; kafasında oluşturduğu dinin! yetkin ağzı, beynine özel anlayışın ürünüdür ve asla Kur'an değildir...

Kupkuru ayet mealini alıp, yontmak biçmek cedelleşmek ve fikr-i sâbitini başkasına din diye sunmak için insanın öncelikle kendine olan saygısını kaybetmesi ve çevresindeki herkesi zeka özürlü görmesi icab eder. Dikkate şayandır ki özellikle nedense kendine has özel inanış biçiminin haricindeki herkesi külliyen kafir, müşrik gören dar bir grubun haricinde de mealden hüküm çıkarmaya çalışan elhamdülillah zaten yoktur.

Özellikle Arabî bilmeyenlerin nedense hiç akletmiyorlar mı diye ifade ettikleri ve akılsızlıkla suçladıkları insanları bu anlamda kendi akıllarına davette bu kadar cüretli olması da ayrıca bir ibret vesikasıdır. Bir takım insanların mantığını ve maksadını kendilerinin dahi kuramadıkları özel kinlerine ve Evliyaya duyulan hayret verici tiksintinin dili olmuş olmaktan başka; meali bu şekilde kullanmaları, itikadını paylaştığı eski inkarcıların yeni versiyonu olmaktan öte hiç bir farklı özgün teknik bir yenilik getirmediğine göre bu insanların ifadelerini bal küpünün sızan damlaları gibi leziz ve mükemmel idrak! safsatası ile sunmanın da gayet tabi akla ve iz'ana yakışır hiçbir yönü yoktur.

Demoğoji ve polemikle hakkı isbat edemezsiniz ancak hakkı tül bir perde ile örtebilirsiniz; ama hak haktır ve tülden de olsa ışığını saçacaktır...

KUR'AN VE HADİS'TEN BAŞKA BİR ŞEYE İHTİYAC VAR MIDIR?

Dördüncü asırdan sonra İslam düşmanları her ne kadar dört taraftan hücum ettilerse de, Cenâb-ı Rabb-ul-İzzet, Rasulü'nün vârislerini hıfz-u himaye etmiştir. Sonradan, ilmi fıkıhtan ilm-i usûl-i fıkıh ve ondan da ilm-i hilâf ve ondan da ilm-i cedel çıktı. İlm-i fıkıhta, ilm-i ferâiz dahildir. Ferâiz, fıkıhtan bir parça olması hasebiyle, onun bilinmesi için ilm-i hesab, ilm-i cebir ve ilm-i mukâbele ve sâire ilimler çıkarıldı. Böylece bu din-i mübîn = şeriat-ı Mustafaviyye esaslaştı. Bu ilimlerle iştigal edenlere Ehli Sünnet velCemaat denilir. Gayeleri, illetsiz, fiilen Kur'an ve Sünnet emriyle yaşamak ve yaşatmak idi.

"Kişi, bilmediği ve yapamadığı noktanın düşmanıdır." kaidesi ne kadar doğrudur. Gerek ehli küfür, gerekse ehli hevâ ve heves, Ehli Sünneti yaşatmamak için acaib bir şekilde gayretlerini sarf ederler. Lakin hak gelince bâtıl mukavemet edemez. Ehli Sünnet âlimlerinin kalbleri, Rasûlullah'ın deniz ilminden isabeti kadar coşmuştur. Sâde ve saf ilimleri ve madenleri, ilelebet bâkîdir.

"Kur'an ve hadisten başka bir şeye ihtiyac yoktur." diyenlerin sözü doğrudur, fakat altında hile ve tezvir vardır; bu kelimeyi tuzak etmişlerdir. Filhakika Kur'an ve hadisleri bilmek için tek çare dört mezheb âlimlerinin arkasından gitmektir. Doğrusu, Kur'an ve hadisi kendi hevâ ve hevesimizle, kısır akıl, örümcek beynimizle anlamaya kalkışmamalıyız. Ayet ve hadisleri, haklarında hadisle müsbet şahitlik yapılmış, ilk üç asırda yaşayan ulemânın anlayışıyla anlamaya çalışmalıyız. "Fukahanın görüşleri de beşerî sistem ve tâğuttur" diyenlerin sözleri, köksüzdür. Hakikaten kendileri tağuttur. Çünkü hevâ ve heveslerine davet ederler. Mezheb imamlarımız ise, Allah ve O'nun Rasûlü'ne davet ederler.

Her zamanda, hevâ ve hevesini terk etmeyenler, Müslümanlara zamana ayak uydurmalarını telkin etmişlerdir. Sebebi, Ehli Sünnet velCemaat gibi İslam'ı yaşamak ve yaşatmaktan aciz kalmalarıdır.. "Zaman sana uymazsa sen zamana uy" sözleri âcizliklerinin ifadesidir. İşte bunun içindir ki, ağızlarında ayet ve hadis mealleri bol bol..

Şahsen benim görüşüm diye her bir köşede bir mevlithan, her bir kahvede bir cambaz.. Vaiz olmayan kimse yok. Vaazı ile amel eden de enderdir. Benim görüşüm demek ictihadım demektir; öyleyse herkes müctehid olmuştur!

Dinden anladığımız kadarıyla bize düşen vazife, ilk üç asrın içinde yaşayan ulemânın sözlerini, görüşlerini zabdetmektir. Usul ve kaidelerini öğrenmektir çare.. Nitekim Müslim ve Buhârî'nin tahric ettikleri, Abîdet-us-Selmâni ve başka sahabeden gelen rivayette Rasulullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurur:

"Ümmetimin en hayırlısı Benden sonra gelen asırdır. Sonra onların peşinden gelenler. Daha sonra onların peşinden gelenlerdir. Sonra öyle bir kavim gelecektir ki, onlardan birinin şahadeti yeminini, yemini de şahadetini geçecektir. "

Binaenaleyh haddimizi bilmeliyiz.. Ebû Hanîfe, İmam Mâlik, İmam Şafiî, İmam Ahmed bin Hanbel ve emsalleri, yukarıdaki hadisin müsbet şahadetine dahildirler. Kitabları zamanlarından asrımıza kadar tevâtür ve senedle naklolunmuştur. Ayaa!.. Onlardan birini bırakıp da, şimdiki bir profesörün kurmuş olduğu mezhebe girmeyi vicdan kabul eder mi?!.

Hele hele, yeni bir kavim bu son yüz yıl içerisinde türedi. Hadisleri dahi devreden çıkarıyorlar. kimisi de "şu hadis zayıftır, şu hadis mevdu'dur" der . Ve bunu diyenden kısm-i a'zamîsi, Kur'ân'ı yüzünden okumaktan dahi aciz... Allah intibahlar versin...

Bize Vâsıl bin Abdil'a'la söyledi.... (hadisin tahric bölümü şahıs isimleri uzunca kim kimden aldı kısmı şahısların ismi uzunca geçiyor) Dedi ki:

Rasulullah sallallahu aleyhi ve sellem'den işittim, şöyle dedi:

"İnsanların (içinde yaşanılan zamanın) en hayırlısı benim karn'ımdır (asrım, devrim, zamanımdır). Sonra onların peşinde gelenlerdir. Sonra onların peşinde gelenlerdir. Sonra bunların akabinde gelen bir kavm olur ki, semizlenirler; semizlenmeyi severler. Onlardan şahidlik taleb edilmediği halde şahitlik yaparlar."

Başka bir hadis i şerifte:

"Ashabıma iyilik ve ihsanda bulunun. Sonradan gelenlere, sonradan gelenlere de" İmam Ahmed bin Hanbel Cabir tahrici

Başka bir Hadis-i Şerif'te Rasulu Muhterem sallallahu aleyhi ve sellem:

"Ben, Ashabımın haklarını korumanızı tavsiye ederim. Sonra onların peşinde gelenlerin haklarını. Sonra onların peşinde gelenlerin haklarını. Sonra onların peşinde gelenlerin haklarını (tavsiye ederim) Sonra yalanlar belirir, yayılır. Hatta bir adamdan yemin istenmediği halde yemin eder; şahitlik ondan istenmediği halde şahidlik eder..." (Hadis devam ediyor) Tirmizi Hazreti Ömer tahrici

İbnu Mes'ud radıyallahu anhu diyor ki:

"Kim bir adeti yol edinmek isterse, vefat edenin yolunu yol edinsin. Çünkü muhakkak diri üzerindeki fitneden emin olunmaz. Onlar (önce gelenler) Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'in Ashabıdırlar. Bu ümmetin en üstünlerdirler. Kalb olarak en doğrudurlar. İlim olarak en derindirler. Zorluğa en az katlananlardır.(ibadetleri yemek içmek gibi tabii ve başkalarının vebali altına çok az girenlerdir.) Allah onları Nebisi sallallahu aleyhi ve sellem'in sohbetine ve dinini ayakta tutturmaya seçmiştir. Öyle ise onların şereflerini biliniz. İzlerine tabi olunuz. Gücünüz yettiği kadar ahlak ve siretlerine tutunun. Şüphesiz onlar dosdoğru hidayet üzerindedirler."

Tirmizi müstesna Kütüb ü sittenin beşinin rivayet ettiği bir Hadis-i Şerifi'nde Rasulu Muhterem aleyhisselam buyurur ki :

"Son zamanlarda bir kavm çıkar. Onlar akılsız ve tecrübesiz birtakım gençlerdir. Dinde cahildirler. Mahlukların en hayırlı sözünden söz söylerler. Kur'an'ı okurlar, fakat imanları gırtlaklarından geçmez (inmez). Okun ava girip çıktığı gibi, onlar da dine girip çıkarlar. Her nerde onlara rastlarsanız, onları öldürün. Şüphesiz ki onları öldürmekte kıyamet günü Allah nezdinde mükafat vardır."

"Ümmetimden bir taife hiçbir an haktan ayrılmayıp galip olacaklardır. Ta ki onlar galib oldukları halde Allah'ın emri (kıyamet) onlara gelinceye kadar" Müslim, Buhari.

İmam Buhari diyor ki: "Bu taifeden murad dini ilimlere ehliyetli olanlardır."

İndî görüşlerle Kur'an-ı Hakîm'i mana etmek, bazen küfür olur, bazen da küfre yakın haram olur. Binaenaleyh mücerred mealden hüküm çıkarmak, yorum yapmak, ilmî büyük âfattır ve haramdır. Nitekim Ebû Dâvud, Tirmizî ve Neseî'nin tahric ettikleri, Cündüb radıyallahu anh'tan gelen bir rivayette Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

"Kim Kur'an'da görüşüyle söylerse ve bunun üzerine isabetli olsa dahi, hakikaten o hata etmiştir."

Buradaki hatadan iki mana murad olunmaktadır. Birincisi isabetsiz mana etmektir; bu küfürdür. İkincisi, isabetli olarak mana etmektir; bu ise büyük ma'siyettir, haramdır. Her halükarda Hadis-i Şerif, şahsın, Kur'ân'ın lafzından GÖRÜŞÜYLE hükmü çıkarmasını yasaklamıştır.

Bundan anlaşıldı ki bizim zamanımızda, özellikle Türkiye'de, ulemanın görüşlerine, tefsirlere müracaat etmeksizin mücerred meal okunması, ya küfürdür ya büyük bir ma'siyettir. Hele hele bunun üzerinde bir de münakaşalar olursa; mesela "Şu ayet bunu demek ister.. Bu ayet bunu demek ister.. " gibi çekişmeye sirayet ederse, küfür olur. Nitekim Hâkim, Ebû Dâvûd ve İmam Ahmed'in tahric ettikleri Ebî Hureyre radıyallahu anh'tan gelen bir rivayette Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

"Kur'an'da cedel küfürdür "

Mutlaka Müslümanların böyle büyük hatalardan sakınmaları farzdır. Farzı terk etmek haramdır. Öyleyse bu haramı işlemekten kurtuluşun iki çaresi vardır.

Birincisi üstad Bedîuzzaman'ın kendi eserlerinde tatbik ettiği gibi, ayetleri okuyarak mealini söylemeksizin, hükümlerini müctehidlerden ve muteber eserlerden nakletmektir.

İkincisi, mealde fikir ve düşünceyi yürütmeksizin tefsirden, mesela "Elmalı yahud Vehbi Efendi yahud Ömer Nasûhî şöyle şöyle yazmışlardır" diye nakletmektir. Bu nakilde dahi titiz bulunmak farzdır. Aksi takdirde hatadan korunulmaz. Şu halde Kur'an ve Hadisi, anlayışımızla değil, müctehidlerimizin, bid'atten sakınan ulemâmızın anlayışıyla anlamalıyız. Bu bir düsturdur.

MEAL HUSUSUNDA NETİCE

Bunca mülahazanın özü, dini beynimizde kurguladığımız biçiminden özgürlüğe kavuşturup, kendi öz niteliğine büründürmenin çaresi 1400 küsur yıllık birikimi, bir kaç saatlik düşünce kırıntısına tercih etmelikten vaz geçmektir Ulamanın görüşlerine değer vermek, onların sözlerini ve fiillerini anlamaya çalışmak; bu anlamada samimi olmak: Bize Kur'an'ın mesajını anlatmada ilk adım olacaktır...

Bir kısım çalışmaların özü şudur:

- Önce Alimlere itibarı ortadan kaldıralım!
- Sonra Hadisleri devreden çıkaralım!
- Bunları halledersek Kur'an'ı niyetimize göre yorumlamayı başarırız!
- Bunu da kabul ettirirsek kendi hakimiyet ve kıymetimiz adına yeni bir din oluşumunun tohumlarını atmak kolaylaşır!
- Ve artık o eskide kalmış paçavra fikirler diye nitelendirdiğimiz Alimlerinin Sahabenin, Peygamberin, Kur'an'ın mesajını bize hizmet etmeye çevirmeyi başarabilirsek; değme keyfime... "

Hiçbir aklı başında Müslüman bu hileye düşmemeli ve aldanmamalıdır..

Uyanık olmak ve dinimizi en sağlam nakillerle ulemamızın eserlerinden öğrenmeye çalışmamız elzemdir. Bu tezgaha kananlar, muhakkak ki dinini öğrenmede kifayetsiz kalmış, kafası Avrupa, kalbi Müslüman, din adına ama en samimi gençler olacaktır; zaten hedef bellidir. Gençlerdir...

Ey gençler! Materyalizmin bu ihtiyar, tecrübeli ve ciddi tehlikesine düşmeyelim. Dinimizi mutemet zevatın eserlerinden öğrenmeye çalışalım. Öncelikle tashîh-i itikad tashîh-i amel edelim. Bırakalım meallerden dinimizi öğrenme telaşesini; ilm-i tefsir, ilm-i hadis, ilm-i fıkıh, ilm-i kelam ve bilumum alet ilimleriyle dinimize yardımcı olacak, bizi inançsızlık hafakanlarından kurtarmaya vesile ilimleri okuyalım, ilim... Cahilin cehlinden daha korkunç olan şey ilme ve alime olan inkarıdır...

Meal okumayalım demiyoruz; okuyalım ama sadece mealden dinimizi öğrenmeye çalışmayalım; meali hüküm çıkarmak ve islami tatbikte esas kılmayalım diyoruz.

Biz eğer bunca birikimi, bunca alimleri elimizin tersiyle bir kenara atarsak, hangi yürekle yarın Rûz-u mahşerde Allah Teala'ya hesab vereceğiz?

"Biz en samimi Müslümanlar olarak bunca Senin dostunun hepsinin hatasını düzeltmek için hiçbir alet ilmine ihtiyaç duymadan Ey Rabbim! Hak ve hakikat için beynimize vahyettiğine tabi olduk; iyi ettik, değil mi Ey Rabbim!" mi diyeceğiz!...

Boğaz köprüsü varken, boğazın derin sularına ve dalgalı akıntısına rağmen, "ben karşıya geçmek için bu yolu tercih ederim, yüzeceğim; beni köprü ilgilendirmiyor, ya köprü harabe ise, ya ben üzerindeyken yıkılırsa, hernekadar dakikada 1000 insan o köprüden karşıya geçiyor ama, yanlış yapıyorlar, karşıya geçmeleri için, suya dalması lazım her birinin!!!" deyicinin zihni boyutunu nasıl değerlendiriyorsanız; öylece "ben bu dini kendi fikrimle temelinden bi daha kendi üslubunca kuracağım" diyenin fikrini de öyle değerlendiriniz...

Asansör varken 99 katlı binaya "hayır ben yürüyerek çıkacağım; asansöre inanmıyorum" diyenin mantığına güleriz; O halde dininizin asansörü mesabesindeki çalışmalarıyla bize ışık ve kolaylık olan ulamanın inkarı cihetine girene ne demeli? Unutulmaya ki yüzünü gökyüzüne doğru çevirip tükürenin tükürüğü fizik kaidesi olarak yine kendi suratına gelecektir!...

Elektrik varken mum yakmayalım...

Otobüs, uçak gibi ulaşım araçları varken yayan 1430 millik mesafeyi yürümeyi tercih etmeyelim... Bu dinin otobüs ve uçağı mesabesindeki ulemanın nakil ve gayretlerini terk etmenin hangi mantık muvazenesi ile değerlendirilmesi gerektiğini her insan yine kendi öz aklına sorsa cevabı rahatlıkla verecektir.

İlme talib olalım; ama Hocasız ilim sevdalısı değil.. Ene'mizi kendimize rehber seçersek farkında olmadan şeytanı hayat arkadaşımız tayin etmiş oluruz.

Muhyiddîn Arabî diyor ki:

"Erbaatün muhliketun lil abdi. Ene Nahnü lî ve indî.."

Mefhumlar çöplüğü felsefeden önce, dinimizi milyon milyon alimin engin ve basiretli ferasetinin aydınlığında net bir görüşle görmeye çalışalım. Bunun yolu ilme talib olmaktır, ilme ve alime olan sevgi ve hürmettir.

Hasılı kelam; öz varken sözü bi kenara bırakalım; dinimizi ehadisle öğrenmeye çalışalım, havadisle değil...

İtikadımızı bir Hızır Bey'den , İbrahim Hakkı Erzûrumî'den , Ahmed Ziyâeddîn Gümüşhânevî, Bediuzzaman'dan ve iktibaslarını kullandığımız bu yazıyı şereflendiren zevattan; ilmihal bilgilerimizi bir İbni Abidin'den Mehmet Zihnî Efendi'den, Ömer Nasûhi Bilmen'den tashih etmedikçe kurulan tuzakları anlamak ve bu tuzaklara düşmemek elde değildir....

Kur'an-ı hakim'i tefsir babında yazılan aşağıdaki şunca eseri bertaraf edip kafasındaki oluşumu din diye sunmaya çalışan ve bana sadece kupkuru meal yeter diyebilen bu boş heveslilerin tuzaklarına düşmeyiniz:

1- H.310'da vefat eden fakih, muhaddis ve müfessir İmam Muhammed bin Cerîr bin Yezîd bin Kesîr Ebû Câfer et-Taberî'nin Câmiu-l-Beyan fî Tefsîr-il-Kur'an = Tefsîr-i Taberî

2- H.583'te vefat eden müfessir Cârullah = Zemahşerî'nin el-Keşşâfu an Hakâik-i Ğavâmid-it-Tenzîli ve Uyun-il-Ekâvîli fî Vucûh-it-Te'vîl

3- H.606'da vefat eden imam, müfessir Ebû Abdullah Muhammed bin Ömer bin Hasen bin Hüseyn et-Teyimî el-Bekrî = Fahreddîn-ur-Râzî eş-Şâfî'nin Mefâtîh-ul-Gayb = Tefsîr-i Kebîr

4- H.616'da vefat eden, nahuv, fıkıh, hendese, ferâiz ve tefsir ilimlerinde büyük payeye ulaşan, muhaddis Abdullah bin Hüseyn bin Abdullah bin Hüseyn = el-Ukberî el-Bağdadî el-Hanbelî = Muhibbuddîn Ebu-l-Bekâ'nın İmlâu mâ Menne Bih-ir-Rahmânu min Vucûh-il-İ'râbi vel'Kirââti fî Cemîl-i-Kur'ân.

5- H.682'de veyahud 685'de vefat eden müfessir, imam Nasîruddîn Ebû Saîd Abdullah bin Ömer el-Beydâvî eş-Şâfiî'nin Envâr-ut-Tenzîl ve Esrâr-ut-Te'vîl

6- H.725'te vefat eden tefsir, fıkıh, tasavvuf ve daha birçok ilimlerde büyük payeye ulaşan imam Muhyissünne Şeyh Alâuddîn Ali bin Muhammed bin İbrâhim el-Bağdâdî eş-Şâfiî'nin Lubâb-ut-Te'vîl fî Meâni-t-Tenzîl = Tefsîr-i Hâzın

7- H.710'da vefat eden, kelam ilmi= Ehli Sünnet velCemaat’in akaidinde, tefsir, fıkıh ve daha birçok ilimlerde büyük payeye ulaşan Ebû-l-Berakat Hafizuddîn Abdullah bin Ahmed bin Mahmûd en-Nesefî el-Hanbelî = İmam Nesefî'nin Medârik-ut-Tenzîl ve Hakâik-ut-Te'vîli fit'Tefsîr

8- H.817'de vefat eden Ebû Tâhir Muhammed bin Ya'kûb bin Muhammed bin İbrahim el-Feyruzeâbâdî = Feyruzâbâd = Mecduddîn-i Şirâzî'nin Tevîr-ul-Mikyâs fî Tefsîr-ibni Abbâs

9- H.510'da vefat eden, tefsir, hadis, fıkıh ve daha birçok ilimlerde büyük payeye ulaşan Ebû Muhammed el-Hüseyn bin Mes'ûd bin muhammed el-Ferrâ el-Beğavî = Muhyissünne'nin Meâlîm-ut-Tenzîl fit'Tefsîri vet'Te'vîl

10- H.542'de vefat eden müfessir, fakih, kâdî Ebû muhammed Abdulhakk bin Ğâlib bin Abdurrahmân bin Atiyye el-Muhârîbî'nin el-Muharrar-ul-Vecîz fî Tefsîr-il-Kitâb-il-Azîz

11- H.5877de vefat eden allâme, müfessir ve muhaddis Ebu-l-Ferec Cemâleddîn Abdurrahmân bin Muhammed el-Cevzî el-Kureşî el-Bağdâdî = İbnu Cevzî'nin Zâd-ul-Mesîr fî İlm-it-Tefsîr

12- H.774'te vefat eden Ebu-l Fedâ İsmail İmâduddîn bin Ömer = Hafız İbnu Kesîr'in Tefsîr-ul-Kur'ân-il-Azîm= Tefsîr-i İbni Kesîr

13- H.465'te vefat eden, fıkıh, hikmet ve tasavvuf ilimlerinde büyük payeye ulaşan İmam Ebu-l-Kâsım Zeyneddîn Abdulkerîm bin Hevâzın bin Abdulmelik İbnu Talhâ en-Nisâbûrî el-Kuşeyrî'nin Latâif-ul-İşârât

14- H.683'te vefat eden imam, kâdı Ebu-l-Abbas Nâsiruddîn Ahmed bin Muhammed bin Mansûr bin Ebi-l-Kâsım el-Mâliki = İbn-ul-Münîr'in el-İntisâfu min Sâhib-il-Keşşâf

15- H.745'te vefat eden müfessir, fakih ve şair, terâcum, tefsir ve nahuv ilimlerinde büyük payeye ulaşan allâme Muhammed bin Yûsuf bin Ali bin Yûsuf bin Hayyan = Esîruddîn Ebû Hayyan el-Endülüsî'nin Tefsîr-u Bahr-il-Muhît

16- Yine Ebû Hayyan'ın Tefsîr-u Nehr-il-Mâddi min-el-Bahr-il-Muhît

17- H.749'da vefat eden, terâcum, nahuv, lügat, tefsir ve fıkıh ilimlerinde büyük payeye ulaşan Ahmed bin Abdulkâdir bin Ahmed bin Mektûm el-Kaysî el-Hanefî = Tâcuddîn İbnu Mektûm'un ed-Durr-ul-Lakît min-el-Bahr-il-Muhît

18- H.850'de vefat eden müfessir, hakîm el-Hasen bin Muhammed bin Hüseyn el-Kummî en-Nîsâbûrî = en-Nizâm-un-Nisâbûrî'nin Ğarâib-ul-Kur'ân ve Reğâib-ul-Furkân = Tefsîr-i Nîsâbûrî

19- İmam Suyûtî'nin ed-Durr-ul-Mensûr fit'Tefsîr-il-Me'sûr

20- Yine İmam Suyûtî'nin el-İtkân fî Ulûm-il-Kur'ân

21- Yine İmam Suyûtî'nin et-Tahbîr fî Ulûm-it-Tefsîr

22- H.920'de Akşehir'de vefat eden allâme, büyük mutasavvıf, Şeyh Bâbâ Ni'metullah bin Mahmud en-Nahcuvânî'nin el-Fevâtih-ul-İlâhiyyetu vel'Mefâtîh-ul-Ğaybiyyet-ul-Muvaddihatu lil'Kelim-il-Kur'âniyyeti vel'Hikem-il-Furkâniyye = Nahcuvânî

23- H.951'de vefat eden allâme, müfessir Muhyeddîn Muhammed bin Şeyh Muslihuddîn Mustafa el-Kocevî'nin el-Havâşî-i-Muteallikatu bi Halli Muğlakâti Envâr-it-Tenzîli ve Esrâr-it-Te'vîl = Şeyhzâde

24- H.977'de vefat eden, fıkıh, tefsir, kelam, sarf ve nahuv ilimlerinde büyük payeye ulaşan, allâme şeyh Şemseddîn Muhammed bin Muhammed el-Hatîb eş-Şirbinî eş-Şafiî'nin es-Sirâc-ul-Münîr fil'İâneti alâ Ma'rifet-i Ba'dı Meânî Kelâm-i Rabbinâ-i-Hakîm-il-Habîri fit'Tefsîr =Sirâc-ul-Münir

25- H.982'de vefat eden imam, müfessir ve şair Muhammed bin Muhammed bin Mustafa el-İmâdî el-Hanefî'nin İrşâd-ul-Akl-is-Selîm ilâ Mezâye-i-Kitâb-il-Kerîm = Tefsîr-i Ebû Suûd

26- H.1067'de vefat eden allâme Abdulhakîm bin Şemseddîn el-Hindî es-Seyâlikûtî = el-Bençâbî'nin Hâşiyet-us-Seyâlikûtî ale-l-Kâdî

27- H. 1069'da vefat eden allâme, edib ve muhaddis Ahmed bin Muhammed bin Ömer el-Hafâcî = Şihâb Ebu-l-Abbas'ın İnâyet-ul-Kâdî ve Kifâyet-ur-Râdî alâ Tefsîr-il-Kâdî = Tefsîr-i Şihâb

28- H.1127'de vefat eden mutasavvıf, allâme Şeyh İsmail Hakkı bin Mustafa İslambolî = Bursevî el-Hanefî = el-Halvetî'nin Ruh-ul-Beyân fî Tefsîr-il-Kur'ân

29- H.1195'te vefat eden Müfessir Usâmeddîn Ebu-l-Fedâ Hâfız İsmail bin Muhammed bin Mustafa el-Konevî'nin Hâşiyetun alâ Envâr-it-Tenzîl = Tefsîr-i Konevî

30- H.880 civarında vefat eden allâme ve müfessir, Sultan Muhammed Fatih'in Hocası Muslihuddîn Mustafa bin İbrahim= İbnu Temcîd'in Hâşiyet-ubn-it-Temcîd ale-l-Kâdî

31- H.1204'te vefat eden allâme, müfessir Süleyman bin Ömer el-Uceylî eş-Şafiî'nin el-Futûhât-ul-İlâhiyye bi Tavdîh-i Tefsîr-il-Celâleyni lid'Dakâik-il-Hafiyye = Tefsîr-i Cemel

32- H.1241'de vefat eden allâme, mutasavvıf Ahmed bin Muhammed es-Sâvî el-Halvetî el-Mâlikî'nin Hâşiyet-us-Sâvî alâ Tefsîr-il-Celâleyn

33- H.1270'de vefat eden hâtimet-ul-muhakkikîn Ebu-l-Fedâ, müfessir, muhaddis Şihâbuddîn Mahmud bin Abdullah el-Hüseynî el-Alûsî'nin Rûh-ul-Meânî fî Tefsîr-il-Kur'ân-il-Azîmi ves'Seb'i-l-Mesânî = Tefsîr-i Alûsî

34- H.1230'da vefat eden el-Müftî Halil bin Ahmed el-Hanefî'nin Hâşiyet-ul-Konevî

Sadece birkaçını yazabildiğimiz bunca tefsir çalışması varken ve bunca alim Kur'an-ı Kerim'in muhteşem yüceliğine ifadeye kelimeler yetiremeyip ciltlerce eserde tefsir çalışması yapıp, hala "biz Kur'an'ın muhteşem ifadelerini aktarmada yetersiz kaldık" derken, herhalde artık bir iki kelime ile koskoca dini beyninde kurup, aslında kısır zekasıyla oluşturduğu fikrini dinmişçesine insanlara pazarlamaya çalışan ve bunu yaparken de "Ulu Yüce Kur'an buyurdu ki" diyenin sözüne teslim olmamızı beklemeyeceklerdir.

Her şey dine feda, eğer zekada birini Pir tutmamız icab etseydi haliyle zekasına bütün insanlığın hayran kaldığı bir İmam A'zam rahimehullahı kendimize pir tayin etmemiz icab ederdi; ama bakınız o ne yapmıştır:

İbnu Mubârek anlatıyor:

Ebû Hanîfe ile hacca gitmek üzere Medîne'ye vardık. İmam Muhammed bin Ali bin Hüseyn bin Ali radıyallahu anhum, Ebû Hanîfe'ye rastladı. Ve:

- " Ebû Hânîfe sen misin? Dedem Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in sözlerini bir kenara bırakıp görüş ve kıyasla hükmediyorsun öyle mi?"

- "Maâzallah, bunu yapmaktan Allah'a sığınırım."

- " Bilakis yapıyorsun. "

- " Zât-ı âlinizin lâyık olduğu bir mekanda oturmaya buyurun, tâ ki ben de huzurunuzda oturayım. Zira Allah'a andederim, Ceddin'in hayatında ashabın kendisine gösterdikleri hürmetin aynısını sana gösteririm. Zira gözümde sen çok muhteremsin."

Bunun üzerine İmam Bâkır oturmuş; Ebû Hanîfe huzurunda diz çökerek şöyle demiştir:

- " Bakınız efendim. Ben size üç soru sorayım, bana cevap veriniz.

- "Evet."

- (1) "Erkek kardeş mi, kız kardeş mi zaiftir?"

- "Evet, kadın zaiftir."

- "Erkeğin payı ne kadar, kadının payı ne kadar?"

- Erkeğe iki pay, kadına bir pay vardır.

- "İşte bu senin Ceddin'in sözüdür. Eğer kıyasla dinini değiştirseydim; kadın zaif olduğu için kadına iki pay, erkeğe bir pay verilir, diyecektim... (2) Namaz mı efdal, oruç mu? "

- "Namaz efdaldir."

- "Bu Ceddin'in sözüdür. Eğer kıyasla Ceddin'in dinini değiştirmiş olsaydım, diyecektim ki, kadın hayzdan temizlendiği zaman namazını kaza etsin, orucu kaza etmesin.. (3) Bevl mi , meni mi daha necistir?

- "Bevl daha necistir "

- "Eğer ben ceddin'in dinini kıyasla değiştirmiş olsaydım, bevl daha necis olduğu için bevlde gusül etmek, menide abdest almakla hükmederdim. Amma tekrarlayayım ki, Ceddin'in dinini değiştirmekten Allah'a sığınırım.

Bunun üzerine İmam Bâkır onu kucaklayarak alnını öpmüş ve kendisine lütufta bulunmuştur.

İmam A'zam Bahsi için kaynak: Menâkıb-u Ebî Hanîfe s.143

(alıntıdır)

hirahos
13.12.2006, 15:25
Sevgili arkadaşlarım, sevgili anneler ve anne adayları ve değerli gençler..

Lütfen uzun görünmesine aldırmayınız.. Tamamını okuyunuz.. Hem de satır satır, kelime kelime.. İnanınız bir Bilgisayar Oyununun 10'da biri dahi zamanınızı almayacaktır..

Yönetimdeki arkadaşlarım, bu konuyu sabitler ise memnun olur dualar ederiz efendim..

.BeYzA.
15.12.2006, 00:03
s.a

ilk satırları okurken ne diyor böyle dedim ama meseleyi anladım yazının devamında. evet maalesef günümüzde bu tip meal çalışmalarıyla gençliğin kafasını karıştırmaya çalışanlar var... "vay o namaz kılanların haline" (maun 4) ayetini açıklayanların(!) durumuna düşmemek için, Rabbim bizleri Kur'ani ilimlerin(fıkıh hadis tefsir akaid kelam...vb. ilimlerden), muvahhidlerin yolundan ve izinden ayırmasın...
hakkı anlayanlardan eylesin
selametle!

hirahos
10.07.2008, 17:15
İhtiyaç olduğu için güncelleme.

hirahos
03.11.2008, 19:05
KUR’AN İSLAMI NEDİR?

“Kur’an İslâm’ı”, modern zamanda “Sünnetin saf dışı bırakılarak Kur’ân metnine dayalı bir İslâm anlayışı geliştirme” düşüncesine verilen bir isimdir. Esasen bu söylem yeni değildir. İslam tarihinde bu söyleme yakın akımlara rastlanılmaktadır.

KUR’AN İSLAMI AKIMLARI HABER VERİLMİŞ MİDİR?

Evet. Muhbir-i Sadık efendimiz, yani her sözü ve haberi mutlaka doğru çıkan Peygamber Efendimiz, bu akımları ihbar etmiştir. Rivayete göre Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:

“Bana Kur’an verildi, bir de beraberinde onun misli (gibisi) (yani Sünnet) verildi. Yakında karnı tok, koltuğuna kurulmuş birisi ‘Size Kur’an yeter, onda neyi helal buluyorsanız, onu kabul ediniz, onda neyi haram bulursanız, onu da haram biliniz’ diyecek, şunu iyi biliniz ki Allah Resulü’nün haram kıldığı da Allah’ın haram kıldığı gibidir.” (Beyhaki, Es-Sünenu'l Kübrâ, VII/76; IX/331–2. )

İmam Hattabî şu açıklamayı ekler:

“Resulallah (aleyhisselâtu vesselâm) ‘koltuğuna kurulmuş karnı tok’ sözüyle refah ve keyf ehlini kast etmiştir.” Bunlar evlerine kapanmış, ilim taleb etme zahmetine katlanmayan kimselerdir. İlim alınacak şahıslara başvurmayı gereksiz görürler. Cehaletin ördüğü fildişi kulelerinde oturdukları yerden ahkâm keserler. (İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 1/359–364)

Hadisin başka bir tarikinde Hz. Peygamber’in Hayber günü yırtıcı tırnaklı hayvan ve ehli eşeğin eti ile zimmilerin malı gibi pek çok şeyi haram kıldıktan sonra böyle buyurduğu geçmektedir. (Bkz. Hakim, Mustedrek, I/109; Beyhaki, Delailu’n-Nubuvve, Beyrut 1985, I/24; Suyûtî, Sünnetin İslam’daki Yeri, İstanbul 2000, s. 23 Umran Yayınları) Rivayetin metnine bakıldığında, Hz. Peygamber’in bir takım şeyleri haram kıldıktan sonra kendisinin yasakladıklarıyla Allah’ın yasakladıkları arasında bir fark olmadığını vurgulamak için böyle söylemiş olduğu anlaşılmaktadır.

hirahos
03.11.2008, 19:06
HADİS İLMİNİN DOĞUŞU

Kaynaklar Hz. Osman devrine (H. 23–35/ M. 644–655) kadar Müslümanlar arasında yaşanan ciddi bir ihtilaftan söz etmezler ancak, Hz. Osman döneminin özellikle ikinci yarısında, ihtilaflar, hoşnutsuzluklar ortaya çıkmıştır. Sonunda Hz. Osman, Peygamber Efendimizin irtihalinden 25 yıl sonra, H. 35/M. 655’de Mısırlılar tarafından şehid edilmiştir. Bu tarih, ayrılıkların, farklı yolları benimsemenin miladı olmuş, sorunlar ve sorgulamalar ümmeti her yanından kuşatmıştır. Hz. Osman’ın ardından Hz. Ali hilafeti ele almış ancak, kendisine herkes tabi olmamıştır. Hz. Osman’ın şehadetinin ertesi yılında, H. 36/M. 656’da gerçekleşen Cemel olayında Hz. Aişe, Hz. Talha ve Hz Zubeyr Hz. Ali’nin karşısına çıkmışlardır. Bunu takip eden bir sonraki yıl Hz. Ali, Hz Muaviye ile Sıffin’de karşı karşıya gelmiştir. Her iki tarafın tahkime razı olması üzerine Hz. Ali’yle birlikte bulunanlardan bazıları iki tarafa da cephe alarak ayrılmış ve bunlar “Hariciler” diye isimlendirilmişlerdir. Hz. Ali taraftarlığında aşırı giden gulât (Şia) da bu sıralarda ortaya çıkmıştır.

Cemel ve Sıffin, Müslümanlar arasında ayrılıklara ve pek çok Sahabenin hayatını kaybetmesine neden olmuştur. Hz. Ali’nin Haricilerce şehid edilmesi (40/660), bunun ardından Hz. Muaviye’nin idareyi tamamen ele alması (41–60/661–680), Yezid zamanında Hz. Hüseyin’in şehid edilmesi (61/680), Müslim b. Ukbe’nin Medine’yi kuşatıp şehri darmadağın etmesi (Harre olayı, 63/683), Mekke’nin kuşatılıp Kabe’nin mancınıkla dövülmesi (64/683), daha sonra, Haccac tarafından Mekke’nin kuşatılıp Abdullah b. Zubeyr’in şehid edilmesi (73/692) vs. Nispeten sükunet içinde geçen Ömer b. Abdulaziz devri haricinde hep karışıklık ve mücadelelerle geçen bir dönemin ardından Abbasiler idareyi ele almışlardır. (H. 132/M. 750) Ve iki aile arasındaki husumet Müslümanlar arasındaki ihtilafları kemikleştiren temel nedenler olmuştur. (Geniş bilgi için. Çağatay, Neşet; Çubukçu, İbrahim Agah, İslam Mezhepleri Tarihi, Ankara–1985)

Bu dönemin önemli neticelerinden biri de Hadis rivayetleriyle ilgilidir. Büyük oranda hadislerin sözlü nakledilmeleri, farklı görüş sahiplerinin kendilerini destekleyen rivayetleri ön plana çıkarmaları ve her grubun ortaya çıkan sorunlara Resulallah (s.a.v)’dan destek sağlamak için rivayetler göstermesi dinin ikinci kaynağı olan “Hadislere” karşı endişelerin oluşmasına sebebiyet vermiştir.

İbn Sîrîn’in (110/728) şu sözü bu hususu tespit etmektedir:

“Önceleri isnad (kimden duydun, kimden aldın) sormuyorlardı, ne zaman ki fitne zuhur etti, ‘bize ravilerinizin isimlerini söyleyin’ demeye başladılar. Böylece, ehl-i sünnet olanlara bakılıp hadisleri alınır, ehl-i bidat olanlara bakılıp hadisleri alınmaz oldu.” (Müslim, Sahih, Mukaddime, I, 14.)

Bu dönemde, “Kur’ân” özellikle inanca (itikada), nispeten de ahkâma (dini hükümlere) dair ayetlerde kastedilen mananın ne olduğuyla münazaralardaki yerini alırken, “Sünnet” ve “Hadis” rivayetleri daha ziyade sıhhat (güvenilirlik) açısından tartışılmaya başlanmıştır.

Hicri 30’lu yıllarda vefat eden Sahabelerin rivayet ettiklerinde karşılaştıkları itirazların bireysel çıkışlar olduğu gözlenirken, Hicrî 50’li yıllardan sonra vefat eden Sahabelerin karşılaştığı ve özellikle Hz. Osman’ın şehadetinden sonraki süreçte yapılan itirazlarda fikrî cereyanların etkisi açıkça görülür.

hirahos
03.11.2008, 19:07
HADİSLERİN TOPLANMASI, HADİS KİTAPLARI

Hicri ilk asırda hadisler yazmaktan daha çok sözlü olarak ve ezberden rivayet ediliyordu. Daha sonra çıkan fitne ve kargaşalıklarda bazı siyasi gurupların kendi lehlerine hadis uydurmaları, asr-ı saadetin giderek daha çok geride kalması gibi sebepler, Ashab-ı Kiramın öğrencileri olan tabiin Hazeratının ve onlardan sonraki muhaddislerin hadisleri toplamalarına ve bu konuda çok titiz davranmalarına yol açtı. Pek çokları bir iki hadis almak için haftalarca aylarca süren yolculuklara çıktılar.

Hadislerin yazılarak mecmualarda toplanması Ömer b. Abdülaziz zamanında, ikinci hicri asrın ortalarında başlamış, aşağı yukarı üçüncü hicri asrın ortalarında Buhari ve Müslim’in sahihleri ve diğer bazı sünenlerin yazılması ile kemale ermiştir.

hirahos
03.11.2008, 19:07
ASHAB VE TABİİN “YALNIZ KUR’AN SÖYLE” DİYENLERE NASIL KARŞILIK VERİYORLARDI?

Ebû Hureyre (r.a.) (59/679): “Hadisle alay eden ağzın ve burnun yere sürtülmesi elbette haktır. Nitekim Allah Teâlâ da şöyle buyurmaktadır: ‘Muhakkak ki seninle alay eden o müstehzilere karşı biz sana yeteriz.” (Hicr/15 95, Rivayet için bkz. Dârimî, Mukaddime, 40; Suyûtî, Sünnet, s. 92)

Zeyd b. Erkam (r.a.) (66/685): “Bunları bizlere anlatıp vaad eden Resulallah (sav)’ın kendisidir. Biz kendimizden söylemiyoruz” (Hâkim, Mustedrek, I/77; Suyûtî, Sünnet, s. 81.)

Abdullah b. Ömer (r.a.) (74/693): “Biz bir şey bilmiyorken Allah Celle Celaluhu, bizlere Hz, Muhammed (sav)’i gönderdi. Bizler Hz. Muhammed (sav)’i nasıl yapıyor gördüysek öyle yapıyoruz.” (Abdurrezzâk, Musannef, 11/517–8; Hâkim, Mustedrek, I/258)

Bir şahıs tabiînin büyüklerinden Mutarrif b. Abdillah el-Basrî (rh. a.)’nin (86/704) yanında “Bize hadis anlatıp durmayın, sadece Kur’ân’da geçenlerden bahsedin” deyince, Mutarrif (rh. a.) ona şöyle der: “Vallahi biz Hadisleri Kur’ân’ın yerine anlatmıyoruz. Bilakis Hadisleri anlatmaktaki gayemiz Kur’ân’ı bizden daha iyi bilenin açıklamalarını anlatmaktır.” (İbn Abdilber, Cami; 11/191. Suyûtî, a.g.e. s. 57.)

Tabiinden Saîd b. Cubeyr (rh. a.) (95/713) bir gün Resulullah’tan hadis rivayet edince adamın biri itiraz eder: “Allah’ın kitabında buna muhalif ayet var.” Saîd b. Cubeyr (rh. a.) ona şöyle der: “Bakıyorum da, sana Resulullah (sav)’tan hadis rivayet ediyorum, sense Allah’ın Kitabına muhalif olduğunu söylüyorsun. Oysa Allah’ın Resulü (sav), Allah’ın kitabını senden iyi bilirdi.”( Dârimî, Mukaddime, 49; Suyûtî, a.g.e. s. 93)

Eyyûb es-Sehtiyânî (131/748) şöyle demektedir: “Bir kişiye bir sünneti aktardığında, ‘Bunu bırak sen bize Kur’ân’dan haber ver’ derse, bil ki o sapıtmıştır.” (Hâkim, Kitâbu Ma’rifeti Ulûmi’l-Hadis, Medine–1977, s. 65. Suyûtî, a.g.e. s. 56.)

İmam-ı Azam Ebû Hanife (rh. a.)’nin (150/767) yanında hadis okunurken biri içeri girer ve “Bırakın bu hadisleri” der. İmam da ona kızar ve “Sünnet olmasaydı hiçbirimiz Kur’ân’ı anlayamazdık” diye karşılık verir. (Kâsımî, Muhammed Cemâluddîn, Kavâidu’t-Tahdîs, Beyrut–1987, s. 307)

Örneklerden anlaşılan odur ki Hz. Peygamber’in Sünneti Seniyyesini bir tarafa bırakarak sadece Kur’ân’la yetinme düşüncesi, bid’at bir düşünce olarak hicrî birinci yüzyılın ortalarında başlamıştır.

hirahos
03.11.2008, 19:08
SÜNNETİ İNKAR FİTNESİ

Sünneti inkâr (Hadis düşmanlığı) fitnesi ise, sistemli olarak Hicrî II. yüzyılda ortalarında Haricîler ve Mu’tezile tarafından çıkarılmıştır. İmam Şafiî (Ö. 204/819) El-Ümm isimli eserinde “Cimâu’l-İlim” ismiyle bir bölüm açarak bu görüşleri reddetmiştir. (Her ne kadar burada sünneti reddedenlerin kimlikleri üzerinde durulmaz ise de, İmam Şafiî’nin çağdaşı olan Abdurrahman bin Mehdi, reddedilenlerin ‘Haricîler’ olduğunu söyler. Bkz. Muhammed Ebu Zehra, İmam Şafîî, s. 211)

Mutezile ile başlayan ve bütün ehl-i bid’at fırkaların ortak özelliği haline gelen Hadis düşmanlığı, “Kur’ân İslâm’ı” düşüncesinin günümüze kadar Ehl-i Kur’ân, Kur’âniyyûn, Mealciler gibi farklı isimlerle gelmesinde de önayak olmuştur.

İlk mutezilîler “mütevatir hadisten başkasını tanımayız” demiş, ancak hadisin mütevatir sayılması için ravilerden birinin cennetlik olması şartını koymuştur. Burada cennetlikten maksad Aşere-i mübeşşere’den birisi değil, kendi görüşlerinde olanlardan biridir. Hemen belirtelim ki prensipte Hadis kabul etmeyen bunlar, yeri geldikçe -ve bilhassa muahhar olanlar- kendi görüşlerini teyid eden hadis uydurmaktan da çekinmemişlerdir. Şu halde, Hadis düşmanlığı, ilmîlik, hasbîlik, Kur’ân sevgisi gibi dinî gayretten gelmiyor, sapık fikirlerine sünnette delil bulamamaktan ileri gelmektedir.

hirahos
03.11.2008, 19:09
GÜNÜMÜZDE HADİS DÜŞMANLIĞI

19. yüzyıl, İslam coğrafyasının önemli kültür merkezlerinden Hindistan ve Mısır’ın İngiliz işgaline uğradığı bir asırdır. İşgallerden sonra bu ülkelerin Müslümanları sömürgecilerle beraber yaşamak zorunda kaldılar. Sömürgecilerle yaşama peşinden sorgulamayı getirdi. Her iki ülkede Müslümanların düştükleri zilletten kurtulmaları, İslam’ı evrensel bir din olarak bütün insanlığa sunabilmenin yolları aranmaya başlandı. Bu arayışlar sırasında, Hadisler çeşitli gerekçelerle, ya önemli oranda tenkide maruz kaldı ya da tamamen bırakılması gerektiği görüşü seslendirildi.(Daudi, Zaferullah, Pakistan ve Hindistan’da Hadîs Çalışmaları, İnsan Yayınları, İstanbul 1995.)

Bu yeni harekette, batılıların buralardaki eğitim faaliyetleri ve sömürgecilerin değiştiremedikleri Kur’an karşısında öncelikli olarak sünnete olan güveni sarsma çabaları da çok etkili olmuştur.

Böylece 19. asrın ikinci yarısında Kur’ân’la yetinmeyi benimseyen bir hareket doğdu: “Kur’âniyyûn”. Bu akımının kurucusu Seyyid Ahmed Hân’dır. (1898). Hareketin ünlüleri arasında Çırağ Ali (1895), Abdullah Çekralevî (1914) Ahmeduddîn Amritsârî (1936), Eşlem Cerâcpûrî (1955) ve Ğulâm Ahmed Pervîz (1985) gibi isimler gelmektedir. (Daudî, a.g.e., s. 275-6.)

Bu ekol teşri’de Kur’ân dışında başka bir kaynak kabul etmez. Hükmün sadece Allah’a ait olduğu temel prensibi ile sünnetin teşri’de rolü olmayacağına kâildirler.

Bu ekol içinde cumhur (çoğunluk) Ehl-i Sünnet anlayışına ters düşen farklı görüşler ortaya çıkmıştır. Örneğin bu ekole göre: Kur’ân-ı Kerim’de nasih ve mensuh ayet bulunmaz. Kabir hayatı, âlem-i berzah yoktur. Sünnet ile şekil kazanmış ibadetler bu ekole göre daha değişik yorumlanmış ve sadece Kur’ân’ın zahir naslarına dayalı ibadet anlayışı hâkim olmuştur. Mesela sübûtu Kur’ân’a dayanmayan cenaze ve bayram namazlarını kılma zarureti yoktur. Ekol mensubu bazılarına göre farz olan namaz günde sadece iki rekattır. Ramazan orucu da senenin herhangi bir ayında olabilir. Bu ekolün kurucularından Abdullah Cekralevî’ye göre Kur’ân’da ezan ve müezzinle ilgili bir bilgi ve işaret olmadığı için bunların yapılması küfürdür. (Aziz Ahmed, Hindistan ve Pakistan’da Modernizm ve İslam, s.41-72, İstanbul-1990, Yöneliş Yay.,ayrıca Abdülhamit Birışık, Hint Düşünce ve Tefsir Ekolleri, s. 326, İst-2001)

hirahos
03.11.2008, 19:10
TÜRKİYE’DEKİ DURUM

Ülkemizde de, hadisleri inkar eden ve kendilerine “Kur’ân İslamcısı” adını veren kişiler mevcuttur. Özellikle kimi ilahiyatçılar arasında revaç bulan “Kur’ân İslam’ı” söylemi özellikle Yaşar Nuri Öztürk, Süleyman Ateş, Hüseyin Atay, Bayraktar Bayraklı, Ahmet Akbulut, Edip Yüksel, Bülent Şahin Erdeğer, Fereç Hüdür gibi kimseler tarafından insanlara aşılanmaya çalışılmaktadır.

Mesela, Yaşar Nuri Öztürk’ün eserlerine nazar edecek olursak şu incilere (!) rastlamaktayız: Ümmet-i Muhammed Sahabe ve âlimler de dahil olmak üzere Kur’an’a sahip çıkmadıkları için suçludurlar. Hz. Peygamberin vefatından sonra Kur’an devre dışı bırakılmıştır. Kur’an’dan başka kaynak kabul etmek şirktir. Çünkü Kur’an dışında hiçbir kaynağın korunma garantisi yoktur. Mir’ac hadisi uydurmadır. Hadislerin yazılmasını emreden rivayetler uydurmadır. Hadis diye yazılanlar, Resulullah (sav)’ın sözleri diye O’na isnad edilmiştir. Hadisler bağlayıcı değildir. Hüküm kaynağı da olamaz, çünkü çelişkilerle doludur. Adetli olan kadınlar namaz kılıp oruç tutabilirler. Vs. vs (Yaşar Nuri Öztürk, Kur’ân’daki İslâm, Yeni Boyut Yayınları, İstanbul 1992.)

Kur’ân İslam’ı savunucusu Edip Yüksel, şunları diyebilmektedir: “Kur’an’ın apaçık, mufassal ve hidayetimiz için yeterli biricik kaynak olduğuna iman ettim. Peygamberimiz Muhammed aleyhisselamdan yüzlerce sene sonra düzenlenen yüzlerce cilt hadis ve fıkıh kitabı arasında belirsizleşen ve işin içinden çıkılmaz bir ihtilaflar yığını haline dönüşen İslam dini, bu kararımdan sonra birden bire netleşti. Falana göre şu haram, filana göre şu helal, falanca rivayete göre şu vacip, falanca rivayete göre şu mekruh gibi binlerce ihtilaf, Kur’an’ın ışığıyla aydınlandı.” (Yüksel, Edip, Sakıncalı Yazılar, İst.-Devlet Yayınları, s. 7.) “İlgi çekicidir ki peygamberin bir numaralı düşmanlarından olan Buhari, Peygamberimize iftira ve hakaretlerle dolu kitabını Peygamber’in vefatından iki yüzyıl sonra yazmıştır.”(Yüksel, Müslüman Din Adamlarına 19 Soru, İst.-Gösterge Yayınları, s. 8, 4, 13)

hirahos
03.11.2008, 19:11
KUR’AN İSLAM’I AKIMININ DEĞERLENDRİLMESİ

“Biz Kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık” (el-En’âm, 38), “Sana, her şeyi açıklayan... Kur’ân’ı indirdik.” (en-Nahl, 89), “Bugün sizin için dininizi tamamladım.”(el-Mâide, 3), “Hüküm ancak Allah’ındır”( el-En’âm, 57; Yûsuf, 40)

Kur’an İslamcıları, İşte bu âyetleri delil göstererek, Kur’ân’ın dinle ilgili her şeyi açıkladığını, Sünnetin veya başka bir şeyin dinî hükümlere kaynaklık etmesine, Kur’ân’ı açıklamasına gerek kalmadığını iddia ediyorlar ve aksini savunmanın Kitab’ın din konusunda yetersiz kaldığını söylemek demek olacağı hezeyanında bulunuyorlar.

Böyle kimseler, kendilerinden önce sünneti inkar eden, Haricîlerin “Hüküm ancak Allah’ındır” hak sözü ile Hz. Ali’ye (r.a) karşı bâtıl bir dava ileri sürdükleri gibi, bu âyetlerle bâtıl bir mânâ kast etmekte, bâtıl bir dâvanın peşinde gitmektedirler. Bu âyetler hiç bir şekilde Sünnetin inkârına gerekçe gösterilemez.

Şöyle ki: Müslümanlara Peygamber Efendimize uymayı, O’nu örnek almayı, hükmüne razı olmayı, sözlerine tâbi olmayı emreden, O’nun Kur’ân’ı açıklama görevi olduğunu bildiren pek çok âyet vardır. O âyetleri hiç nazara almadan, bu âyetleri sünnetin reddine gerekçe göstermek, son derece yanlıştır.

“Biz Kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık”

Kaldı ki, “Biz Kitap’ta hiçbir şeyi bırakmadık, açıkladık” âyetinde geçen “Kitap”tan maksat, Kur’ân değildir. Çünkü her şeyin sadece Kur’ân’da açıklanması imkansızdır. Dine ve dünyaya âit bütün hükümlerin ayrıntılarına kadar Kur’ân’da açıklanmış olduğu doğru değildir. Ve bunu hiç bir akl-ı selim kabul etmez. Bu durumda da âyete “her şeyin bütün ayrıntılarıyla, Kur’ân’da açıklandığı” mânâsı verildiğinde, bu, -hâşâ- Allah’ı yalancı çıkarmak demek olur.

Kur’ân’da her şeyin açıklanmış olması, insanlığı hidâyete ulaştıracak temel ilkelerle ilgilidir. Bu konuda Kur’ân’da gerekli olan her şey açıklanmıştır.

Ayet-i Kerimede geçen “Kitap” esasen, Levh-i Mahfuz’dur. Levh-i Mahfuz’da, büyüğüyle-küçüğüyle, geçmişiyle-geleceğiyle bütün varlıklar ve olaylar en ince ayrıntılarına kadar kaydedilmiştir. Nitekim bütün tefsirlerde bu âyette geçen “Kitab”a, ‘Levh-i mahfuz’ açıklaması getirilmiştir.

Zaten âyetin öncesiyle beraber düşünüldüğünde “Kitab”a Kur’ân mânâsı vermek mümkün olmamaktadır. Ayetin öncesi şöyledir: “Hareket eden hiçbir hayvan, havada kanat çırpan hiçbir kuş yoktur ki sizin gibi bir ümmet (topluluk) olmasın. Biz Kitap’ta hiçbir şeyi bırakmadık, açıkladık.” Allah, insanlar gibi hayvanların da birer ümmet olduğu, dolayısıyla onların da ölüm, rızık, ömür, saadet ve benzeri gibi hayat kanunlarına bağlı bulunduğu ve bütün bunların levh-i mahfuz’da yazılı olduğunu ifâde buyurmaktadır.

“Biz Kur’ân’ı her şeyin bir açıklaması olarak indirdik”

“Biz Kur’ân’ı her şeyin bir açıklaması olarak indirdik” âyetine gelince: Yüce Allah, Kur’ân’da Peygamberimize itaati ve hükmüne müracaat edip razı olmayı da farz kılmıştır. Dolayısıyla Peygamber Efendimizin, Kur’ân’da yer almayan vahye istinaden koyduğu hükümler, getirdiği açıklamalar, tefsirler de yine Allah’ın Kur’ân’da (vahiyle) açıklaması demektir.

Zira farziyeti kitapla hükme bağlanmakla birlikte nasıl yapılacağı izah edilmeyen bütün hususlar Peygamber Efendimizce açıklanmıştır: Namazın rekatı, sayısı, nasıl kılınacağı, zekâtın neyden verileceği, nasıl ve kimlerin vereceği, haccın nasıl yapılacağı, orucun nasıl tutulacağı gibi.

Hakkında, Kur’an’da her hangi bir hüküm bildirilmeyen konular da Resulullah(s.a.v)’ın sünnetiyle hükme bağlanmıştır: Kadının teyzesinin ve halasının, sütkardeşin, sütannenin, teyzenin nikâhının haram olması, bâzı hayvanların etlerinin haram kılınması, evli biri zina ettiğinde verilecek ceza gibi hususlar.

Bunun içindir ki gerek Sahabeler, gerekse sonraki devir âlimleri, Peygamberimizin sünnetiyle verdikleri cevabı da “Kur’ân’dan” diye ifâde etmişlerdir.

“O asla hevasından konuşmaz”

Mesela müfessir Âlusî (1270/1353): “Kur’ân-ı Azimüşşan, dinin aslî meselelerini en güzel ve en kâmil mânâda açıklamayı üzerine almıştır. Âyette geçen ‘her şeyden’ maksat da bu olsa gerektir” (Alusi, Ruhu'l-Me’ani, 14: 216.’dan naklen İsmail Mutlu’nun , “Sünnet İnkarcılarının Bahaneleri” adlı makalesi, Gülistan Dergisi, Aralık–2005, http://www.gulistandergisi.com/dergi_oku.php?id=108 )

“Bugün sizin için dininizi tamamladım”

Sünneti toptan inkar eden Kur’an İslamcılarının inkarlarına gerekçe gösterdikleri bir başka âyet, “Bugün sizin için dininizi tamamladım”(Maide Suresi, 3) âyetidir. Âyette dinin tamamlandığı bildirildiği için, dinde bir eksiklik söz konusu olamayacağı şeklinde bir akıl yürütme ile sünnete gerek ve ihtiyaç olmayacağı sonucu çıkarılmaktadır. Oysa bu âyette dinin tamamlanmasının sadece Kur’ân’la yapıldığını gösteren en küçük bir işaret bulunmamaktadır.

Dinin tamamlanması, Kur’ân ve Kur’ân’ın yaşayan yorumu olan Peygamberimizin (sav) sünnetiyle yapılmıştır. Diğer taraftan, dinin tamamlanması, müfessir tarafından farklı olarak yorumlanmıştır. Bu âyetle dinin esaslarının ve hükümlerinin tamamlandığını söyleyen müfessirlerin yanı sıra, (Tefsiru’t-Taberi, 9: 518, 519) bu âyetten sonra da birçok hüküm âyetinin nazil olduğunu söyleyerek âyetten maksadın dinî hükümlerin tamamlanması olamayacağını savunan, dinin tamamlanmasından maksadın müşriklerin Mekke’deki hâkimiyetlerinin sona ermesi, Kabe’nin onlardan temizlenmesi, Kabe’yi ancak Müslümanların tavaf edebilmesi olduğunu söyleyen müfessirler de vardır. (Kurtubi, Câmiu'l Beyân 6: 63-64)

“Hüküm ancak Allah’ındır”

Kur’an İslamcıları, Peygamberin hüküm koyamayacağını söyleyerek sünneti bütünüyle reddetmektedirler. Haricîlerin de aynı âyetleri delil kullanarak, Hz. Ali’ye (kv) karşı çıktıklarını biliyoruz.

Peygamberler ve Peygamberimiz Allah’ın emri ile bâzı şeyleri helâl kılmışlar, bâzı şeyleri de haram kılmışlardır. Bu gerçek, bir âyette şöyle buyrulur: “O Peygamber, kendilerini iyiliğe sevk edip kötülükten sakındırır; temiz ve güzel nimetleri onlara helâl, habis olanları ise haram kılar.” (A’raf, 157)

Burada Peygamberimizin helâl veya haram kılması, kendiliğinden değil, Allah’ın emrine dayanaraktır. Peygamberimiz de (s.a.v.) Allah’ın emri istikametinde kendisinin de helâl ve haram kılabileceğini şöyle bildirmiştir: “Bana Kur’ân ve bir o kadarı (Sünnet) daha verildi. Yakında karnı tok, koltuğuna yaslanmış birisi, ‘Size Kur’ân yeter; onda neyi helâl bulursanız onu helâl kabul ediniz. Onda neyi haram bulursanız, onu da haram biliniz’ diyecek. Şunu iyi bilin ki, Allah Resulünün haram kıldığı da Allah’ın haram kıldığı gibidir.” (Ebu Davud, Sünen, 5)

Bunun içindir ki, Kur’ân’da haram kılınmadığı halde, Peygamberimiz tarafından haram kılınan pek çok husus vardır. Meselâ bunlardan birisi, bir kadının üzerine hala ve teyzesinin nikâh edilemeyeceğidir. (Buhari, Müslim)

“Bâzılarına ne oluyor ki Allah’ın Kitabında bulunmayan bir takım şartlar koşuyorlar?”

Evet, “Hüküm Allah’ındır” demek, Allah’ın emri ve vahyi ile peygamberlerin ve Peygamberimizin (s.a.v.) hüküm koymasına engel değildir. Ve Resulullah (sav) Allah’ın emri üzerine, Kur’ân’da yer almayan birçok konunun helâl veya haram olduğunu bildirmiştir. Bu iddiaya sığınanlar şu hadisi de görüşlerine delil olarak zikrederler:

“Bâzılarına ne oluyor ki Allah’ın Kitabında bulunmayan bir takım şartlar koşuyorlar? Her kim Allah’ın Kitabında bulunmayan bir şeyi şart koşarsa, o şart geçersizdir. Yüz defa şart kılınmış olsa da bu böyledir. Allah’ın şartı daha doğru ve daha sağlamdır.” (Buhari, Zekat 61, büyü’:67-73, ıtk:10, Mekatib: 2-5, Hibe:7: Müslim, ıtk,5;Tirmizi, Büyü’: 33: İbn-i Mace, ıtk: 3: Ebu Davud, ıtk, 2)

Bu hadisi sünnetin inkarına delil olarak kullanmak, her şeyden önce sünneti inkar edenlerin içine düştüğü bir tezattır. Çünkü bir yandan sünneti hadisi reddedeceksiniz, diğer yandan delil olarak kullanacaksınız!

Hadis, Allah’ın Kitabında bulunmayan şartları değil, Allah’ın kitabına zıt olan şartları geçersiz kılar. Çünkü muameleler esnasında koşulacak her şartın, Kur’ân’da yer aldığını iddia etmek mümkün değildir. Ancak bir şart Kur’ân’ın esaslarına zıtsa, o şart geçersizdir.

Nitekim Peygamberimizin bu sözü söylemesinin sebebi Kur’ân’ın bir hükmünün çiğnenmesi değil, kendi koyduğu bir hükmün çiğnenmesidir. Peygamberimiz, Allah’ın vahyi ile Kur’ân’ın dışında koyduğu hükümleri de, “Allah’ın Kitabında” ifadesiyle tâbir etmiştir. Çünkü “Allah ve Resulüne itaat edin” (Nisa Suresi, 59) gibi âyetlerle kendisine bu yetkiyi veren de Kur’ân’dır

hirahos
03.11.2008, 19:11
KUR’AN’I KEYFE GÖRE YORUMLAMAK İSTEKLERİ

Kur’an-ı Kerim’in ilk müfessiri Peygamber aleyhisselam, ayetlerin nasıl anlaşılması gerektiğini açıklamış, bozuk fikirli kimselerin Kelam-ı Kadim’i keyiflerine göre yorumlamasına meydan bırakmamıştır. Onun bu yorumları hem hadis kitaplarımızda hem de rivayete dayanan tefsir kitaplarımızda yerini almıştır. Bu hadisler, Kur’an-ı Kerim’i keyiflerine göre yorumlamak isteyenlerin keyfini kaçırdığı için bu Peygamber mirasını elden çıkarmak istiyorlar.

Peygamber aleyhisselamdan daha ileri bir İslâm kahramanı görünümündeki bu kimseler, Kur’an üzerinde sere serpe konuşacakları, hiçbir engele takılmadan koşturacakları bir meydan istiyorlar. Bu ayetten kastedilen mana şudur, şu ayetten kastedilen mana budur, diye ahkam kesecekler.

Bunlar, öncelikle Asr-ı saadette hadislerin yazılmadığı şüphesini uyandırmak istiyorlar. Peygamber zamanında yazılmayan bu sözlere dayanarak Allah’ın kitabını doğru olarak nasıl anlayabiliriz? diyorlar. Burada onlara bir soru yöneltelim:

Soru: “İslâmiyet’in ilk yıllarında Resul-i Ekrem Efendimizin hadislerin yazılmasını yasakladığını söylüyorsunuz. Bu söz doğrudur. Ama bu bilgiyi Kur’an-ı Kerim’den değil de yine Hadislerden öğreniyorsunuz. Hadislerin günümüze sağlam olarak gelmediğini iddia ettiğinize göre, Peygamber devrinde hadis yazmanın yasaklandığına dair bu hadisin sağlam olarak geldiğini nereden biliyorsunuz?! Hadislere karşı olduğunuza göre, onların verdiği hiçbir bilgiye güvenmemeniz gerekmez miydi?! Demek ki siz işinize gelen hadisi kabul ediyor, işinize gelmeyeni kabul etmiyorsunuz!”

hirahos
03.11.2008, 19:12
HADİSLERİN YAZILMASI

Hadisler bize, dünya tarihinde bir benzeri daha görülmeyen eşsiz bir yöntemle gelmiştir. Hadis Usulü dediğimiz ilme şöyle bir bakıldığında dahi, bu metodun mükemmelliği bütün açıklığı ile görülür.

Peygamber Efendimizin hadisleri, onun zamanından itibaren başlıca iki şekilde korunmuştur: Yazarak veya ezberleyerek. Bir üçüncü şekil daha var ki, hadislerin en güvenli şekilde geldiğinde hiç şüphe bırakmaz. O da hem yazarak hem de ezberleyerek rivayet etme usulüdür.

Resul-i Zişan Efendimizin zamanında yazı malzemesi pek azdı. Bugünkü gibi çeşitli kağıtlar yoktu. Vahiy kâtipleri, Kur’an ayetlerini bazen deriye, bazen bir yaprağa, bazen bir yassı kemik üzerine yazıyorlardı. Hem ayetlerin hem de hadislerin aynı malzeme üzerine yazılabileceğini hesap eden Efendimiz, Ayetle Hadisin birbirine karışabileceğini düşündü ve hadislerin yazılmasını yasakladı. (Yasaklama emrini içeren rivayetlerin özellikle Vahiy katiplerinden gelmesi durumu daha da açıklığa kavuşturmaktadır)

Bununla birlikte, Ashab-ı kiramın içinde hem yazıyı çok iyi bilen hem de son derece zeki, güvenilir ve dikkatli bazı gençler vardı. Bunlar Peygamber Efendimizden, hadisleri yazmak için izin istediler. Resulallah Efendimiz onları çok iyi tanıdığı, hata yapmayacaklarını bildiği için, istedikleri izni verdi. Bir süre sadece, özel izin alanlar hadis yazdı. Yazı yazmayı bilenler, hadis yazma yasağı konmadan önce de duyduklarını yazmışlardı.

Hadis yazma yasağının konmasına sebep olan mahzurların bir müddet sonra kalktığını ve isteyenin hadisleri yazmasına izin verildiğini görüyoruz. Hafızası güçlü olmadığı için hadisleri öğrenemediğinden yakınan bir Sahabeye, Peygamber Efendimizin, hadisleri yazarak hafızasına yardımcı olmasını tavsiye etmesi (Tirmizi, ilim 12) bu konuda izin çıktığını göstermektedir.

Ebû Şah diye tanınan İran asıllı bir Sahabenin, Efendimizin bir konuşmasına hayran kaldığını, bu konuşmayı yazıp kendisine vermesini istirham ettiğini, Peygamber aleyhisselamın da, o konuşmayı yazıp Ebû Şah’a vermelerim Ashabına emrettiğini de biliyoruz (Buharî, Diyat 8). Ahmed ibni Hanbel Hazretlerinin muhaddis oğlu Abdullah, hadislerin yazılabileceğini belirten en iyi vesikanın bu hadis olduğunu ifade etmektedir.

En çok hadis yazan genç Sahabelerin başında, daha çok oruç tutmak, daha çok namaz kılmak ve Kur’an-ı Kerim’i üç günde bir hatim edebilmek için Peygamber Efendimizle adeta pazarlık eden Abdullah ibni Amr İbni As gelir. Beş binden fazla hadis rivayet ettiğini bildiğimiz Ebû Hureyre hazretleri, Abdullah İbni Amr için “O yazardı, ben yazmazdım” demektedir. Abdullah’ın “es-Sahîfetü’s-sadıka” diye bilinen kitabında bin tane hadis bulunduğu bilinmektedir. Es-Sahîfetü’s-sadıka’daki rivayetlerin tamamı, Ahmed İbni Hanbel’in Müsned’i vasıtasıyla günümüze gelmiştir.

Peygamber Efendimizin bu abid ve zahid Sahabesi ona şöyle sormuştu:

- Ya Resulallah! Sizden işittiklerimin hepsini yazayım mı?

Resulallah Efendimiz:

- “Evet, yaz!” buyurmuştu.

Abdullah bir hususu daha öğrenmek istiyordu:

- Sükûnet halinde olduğu gibi, öfkelendiğiniz zaman da yazabilir miyim? diye sordu. Aldığı cevap şöyleydi:

“Yaz! Ben hiç bir zaman hakikat dışında bir şey söylemem” (Ebû Davud, İlim 3).

Bazı sahabelerin Hz. Peygamber hayattayken hadis yazdıklarını, bunları çocuklarına en değerli miras olarak bıraktıklarını ve “sahife” diye anılan bu eserlerde pek çok hadis bulunduğunu biliyoruz. Sa’d İbn Ubade’nin, Semüre İbni Cündeb’in, Cabir İbni Abdullah’ın, İbni Abbas’ın, Hz. Ali’nin sahifeleri bu yazılı vesikalardan bir kaçıdır. Ebû Hureyre’nin, talebesi Hemmam İbni Münebbih’e yazdırdığı 138 hadis ihtiva eden ve günümüze gelmiş bulunan “Es-sahifetü’s-sahiha” da bu pek değerli mirasımızdan biridir.

(Prof. Dr. M. Yaşar Kandemir, http://www.zehirli.org/konu/asr-i-saadette-hadisler-yazilmadi-mi.html )

hirahos
03.11.2008, 19:13
SÜNNETİN ÖNEMİ

Namazın farz kılındığı günlerdeydi. Peygamber aleyhisselâm ashâbına temiz ayakkabıyla namaz kılabileceklerini söylemişti. Bir gün namaz kılarken Resulullah’ın pabuçlarını çıkarıp sol yanına koyduğunu gördüler. Sahabeler de öyle yaptılar. Namazdan sonra Allah’ın Resûlü ashâbına dönerek “Namazda ayakkabınızı niye çıkardınız?” diye sordu. Onların cevabı hazırdı: “Sen çıkarınca biz de çıkardık” dediler. Resul-i Ekrem onlara, namaz kılarken Cebrail aleyhisselâmın geldiğini; ayakkabısının kirli olduğunu haber verdiğini; bunun üzerine ayakkabısını çıkarmak zorunda kaldığını söyledi (Ebû Dâvûd, Salât 88; Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 20, 92).

Ashab-ı kiram Resulullah’a işte böylesine uydular. Onun yaptığını yapmaya, yapmadığını terk etmeye çalıştılar. Hayatlarını sünnete göre tanzim ettiler. Allah’ın Resulü’ne böylesine bağlandıkları için Kur’ân-ı Kerim’de methedildiler ve Allah’ın rızasını kazandılar. Öyleyse bir ibadeti, bir hareketi Kur’an’da varsa yaparız, yoksa istediğimiz gibi hareket ederiz diyenlerin bizim ölçülerimize ters düştüğünü görüp sözlerine değer vermeyelim. Onlar bugün Kur’an’da yok diye kurban kesmeye karşı çıkarlar, yarın bir başka ibadeti bırakmaya teşvik ederler. Halbuki

“Dinin elden çıkışı sünnetin terkiyle başlar. Halat nasıl lif lif kopup parçalanırsa, din de sünnetin birer birer terkiyle ortadan kalkar” (Dârimî, Mukaddime 16).

(Prof. Dr. M. Yaşar Kandemir, http://www.zehirli.org/konu/kurtulus-sunnettedir.html )

Resûl-i Muhterem Efendimiz “Size iki şey bırakıyorum. Onlara sıkı sarıldığınız sürece yolunuzu şaşırmazsınız: Allah’ın kitabı ve Resûlü’nün sünneti” (Mâlik, Muvatta’, Kader 3)

hirahos
03.11.2008, 19:14
SÜNNET-İ SENİYYE ALLAH'IN EMRİDİR

"Sünnet" en başta Hz. Peygamber (s.a.v)'in, Din'in tebliği ve hayata aktarılması bağlamındaki söz ve fiilleridir.

Sünnet, Hz. Peygamber (s.a.v) döneminden başlayarak kıyamete kadar bütün tarihleri ve bütün coğrafyaları kuşatacak şekilde tereddütsüz bağlayıcıdır. Ehl-i Sünnet Ve'l-Cemaatın görüşü budur.

Üstünlük, fazilet, lafızlarının değişmezliği, namazda kıraat edilmesi gibi hususiyetlerde Kur'an'ın Sünnet'e göre tartışmasız bir otoritesi var ise de, bağlayıcılık bakımından Sünnet de tıpkı Kur'an gibidir; bu noktada aralarında herhangi bir fark yoktur.

A- Resul'e İtaati emreden ayetler

1. "De ki: ALLAH'a ve Resulü'ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse şüphesiz ALLAH kâfirleri sevmez." (Âl-i İmrân, 32)

Burada ALLAH Teala, kendisiyle birlikte Resulü'ne de itaat edilmesini emir buyurmakta ve bundan yüz çevirenlerin kâfir olduğunu beyan etmektedir. Buradan elde ettiğimiz sonuç, tıpkı ALLAH Teala'ya itaate yanaşmayan kimseler gibi, Resulullah'a (s.a.v) itaate yanaşmayan kimselerin de kâfir olacaklarıdır.

2. "Ey iman edenler! ALLAH'a itaat edin; Resul'e ve sizden olan emir sahiplerine de itaat edin. Herhangi bir konuda ihtilafa düşerseniz, eğer ALLAH'a ve ahiret gününe iman ediyorsanız onu ALLAH'a ve Peygamber'e arz edin. Bu hem hayırlı, hem de sonuç itibariyle daha güzeldir." (en-Nisâ, 59)

Bu ayetteki "itaat" vurgusu, "itaat edin" ifadesine ALLAH Teala ve Hz. Peygamber (s.a.v) hakkında tekrarlı bir şekilde yer verilmesinde kendisini göstermektedir. Ayetteki vurgu sadece bundan ibaret değildir. Burada mü'minler için şiddetli bir uyarı da yer almaktadır: Ayet, eğer ALLAH'a ve ahiret gününe inanıyorsanız, aranızda çıkan ihtilaflı işlerin çözümünü ALLAH Teala'ya ve O'nun Resulü'ne götürün" demektedir. Demek ki, böyle yapmayanların iman iddiası havada kalmaya mahkûmdur.

3. "Kim Resul'e itaat ederse, ALLAH'a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse (aldırma), çünkü seni onlar üzerine muhafız göndermedik." (En-Nisâ, 80)

Bu ayetin, Hz. Peygamber (s.a.v)'e itaat bağlamındaki diğer ayetlerden önemli bir farkı vardır. Burada Resul'e itaat edenin, bu hareketiyle ALLAH Teala'ya itaat etmiş olacağı belirtilmektedir. Hatta bir adım daha ileriye giderek şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: ALLAH Teala'ya itaatin yolu, O'nun Resulü'ne itaatten geçmektedir ve Resul'e itaat olmadan ALLAH'a itaat olmaz.

Resul'e itaat olmadan da ALLAH Teala'ya itaat edilebileceğini "işareten" dahi anlatan bir tek Kur'an ayeti bulmak da mümkün değildir.

4. "Namazı kılın, zekâtı verin ve Resul'e itaat edin. Umulur ki merhamet olunursunuz." (En-Nûr, 56)

Şöyle bir incelikten de bahsedilebilir: Burada "namaz" ve "zekât" gibi iki farzın yerine getirilmesi emredildikten sonra "Resul'e itaat" emri verilmektedir. Bu durum, Resul'e itaatin de tıpkı namaz ve zekât gibi bir farz olduğunu gösterir. Bu ayet ile ilahî rahmete nailiyet, namaz ve oruç yanında Resul'e itaate de bağlanmış olmaktadır...

5. "Eğer mü'min kimselerseniz, ALLAH'a ve Resulü'ne itaat edin." (El-Enfâl, 1)

Ganimet taksimi konusunda Hz. Peygamber (s.a.v)'e soru soran mü'minler hakkında nazil olduğu, metninin bizzat kendi ifadesinden anlaşılan bu ayet, imanı, ALLAH'a ve Resulü'ne itaate bağlamasıyla dikkatimizi çekmekte ve hitap edilen kimselerin mü'minler olduğu açık bir şekilde görülmektedir.

6. "Ey iman edenler! ALLAH'a itaat edin, Resul'e itaat edin ve amellerinizi iptal etmeyin." (Muhammed, 33)


(Ebubekir Sifil, Kur'an'daki Sünnet, İslami Edebiyat Dergisi)

hirahos
03.11.2008, 19:15
Buraya kadar zikrettiğimiz ayetlerde ve diğer benzerlerinde "Hz. Peygamber (s.a.v)'e itaat" hususu, gerek mü'minlere, gerekse inanmayanlara yönelik kesin bir Kur'anî emir olarak karşımıza çıkmaktadır.


B- Resul'e tabi olmayı emreden ayetler

1. Yüce ALLAH şöyle buyurur: "De ki: Eğer ALLAH'ı seviyorsanız, bana ittiba edin ki ALLAH da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın." (Âl-i İmrân, 31)

Bu ayet, ALLAH Teala'nın sevgisine ve bağışlamasına nail olmanın tek yolunun Resul'e ittiba olduğunu, hiçbir tevile, yoruma ve zorlamaya mahal vermeksizin alabildiğine açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

2. "O kimseler ki yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılı buldukları Resul'e, o Ümmî Peygamber'e tabi olurlar; O onlara ma'rufu emreder ve onları münkerden sakındırır ve onlara temiz olan şeyleri helal kılar, pis olan şeyleri haram kılar; sırtlarından ağırlıkları indirir, üzerlerindeki zincirleri, bağları söküp atar. O'na inanan, O'na ta'zimde ve yardımda bulunan, O'na yardım eden ve O'nunla beraber indirilmiş olan nura tabi olanlar, kurtuluşa erenlerin ta kendileridir." (El-A'râf, 157)

Burada Peygamber Efendimizin, ma'rufu emrettiği, münkerden sakındırdığı, temiz olan şeyleri helal ve pis olan şeyleri haram kıldığı bildirilmektedir. Bu yetkinin genel olduğu ise izahtan varestedir.

C- Resul'e muhalefeti yasaklayan ayetler

1. "Her kim, kendisine doğru yol belli olduktan sonra Peygamber'e muhalefet eder ve mü'minlerin yolundan başkasına uyup giderse, onu takip ettiği o yola sevk ederiz ve onu cehenneme daldırırız." (En-Nisâ, 115)

Bu ayette Yüce ALLAH, Hz. Peygamber (s.a.v)'e muhalefet ederek mü'minlerin yolundan ayrılıp, başka bir yola girenlerin sonunun cehennem ateşi olduğunu haber vermektedir. Yani dosdoğru yol, Peygamber'e muhalefet etmemekten geçer.

2. "Onun (Peygamber'in) emrine muhalefet edenler, kendilerine bir fitnenin ulaşmasından veya elim bir azabın çarpmasından sakınsınlar." (En-Nûr, 63)

Hz. Peygamber (s.a.v)'in emrine muhalefet eden kimselerin, ya bir fitneye veya çetin bir azaba muhatap olacakları bu ayette net bir şekilde ifade buyurulmaktadır. Buradaki "fitne"yi müfessirler, kişinin, kalbine gelecek küfür, nifak veya bid'at sebebiyle fitneye düşmesi tarzında açıklamışlardır. Burada geçen "azap" ise dünyada başa gelecek çeşitli bela ve musibetler olarak açıklanmıştır.

3. "ALLAH ve Resulü bir işte hüküm verdikleri zaman mü'min bir erkekle mü'min bir kadının, işlerini kendi isteklerine göre belirleme hakları yoktur. Kim ALLAH'a ve Resulü'ne isyan ederse, apaçık bir sapıklık ile sapmış olur." (El-Ahzâb, 36)

Bu ayette doğrudan mü'minlere yönelik bir ikaz görüyoruz. Buyuruyor ki Rabbimiz: ALLAH ve Resulullah bir konuda hüküm verdikleri zaman, mü'minlerin artık o konuda başka bir hükmü ve görüşü seçme hakları yoktur. Ben mü'minim diyen insanların bu noktada tam bir teslimiyet göstermeleri gerekir.

4. "Hayır! Rabbine and olsun ki onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem tayin etmedikçe, sonra da vereceğin hükümden dolayı nefislerinde bir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar." (En-Nisâ, 65)

-----------

Buraya kadar zikrettiğim ayetlerden başka Hz. Peygamber (s.a.v)'in mü'minler için "güzel örnek" olduğunu (El-Ahzâb, 21), O bize ne verirse onu almakla ve bizi neden sakındırmışsa ondan uzak durmakla yükümlü bulunduğumuzu (El-Haşr, 7) bildiren ayetler bulunduğunu da hatırlatmak istiyorum.

(Ebubekir Sifil, Kur'an'daki Sünnet, İslami Edebiyat Dergisi)

hirahos
03.11.2008, 19:16
Özellikle A ve B bendlerinde zikrettiğim ayetlerin mutlak ifadeleri sebebiyle, bunların muhataplarının inanmayanlar olduğunu ileri sürenler çıkabilir. Ancak ifadelerin mutlak olması, mü'min olsun kâfir olsun bütün insanlara hitap edildiğini gösterir. Kaldı ki:

"Eğer mü'min kimselerseniz, ALLAH'a ve Resulü'ne itaat edin." (El-Enfâl, 1)

Ganimet taksimi konusunda Hz. Peygamber (s.a.v)'e soru soran mü'minler hakkında nazil olduğu, metninin bizzat kendi ifadesinden anlaşılan bu ayet, imanı, ALLAH'a ve Resulü'ne itaate bağlamasıyla dikkatimizi çekmekte ve hitap edilen kimselerin mü'minler olduğu açık bir şekilde görülmektedir.

"Ey iman edenler! ALLAH'a itaat edin, Resul'e itaat edin ve amellerinizi iptal etmeyin." (Muhammed, 33)

Bu ayet, bir taraftan "itaat" kelimesini hem ALLAH Teala'ya, hem de Hz. Peygamber (s.a.v)'e itaati vurgulamak için ayrı ayrı zikretmesiyle dikkat çekerken, diğer taraftan da her iki merciye itaati mü'minlere yönelik bir emir olarak ifade etmesiyle öne çıkmaktadır.

Resulullah Efendimize tabi olmayı, itaat etmeyi ve muhalefet etmemeyi emreden Ayet-i Kerimelerin Mü’min olmayanlara yönelik olduğunu söylemek Kur'an açısından makul ve yerinde değildir.

***

Sünnet'in bağlayıcı olmadığını iddia edenler, bütün bu ayetlerde zikredilenin, Hz. Peygamber (s.a.v)'e itaat ve ittibanın emredildiği ve O'na muhalefetin yasaklandığı hususlarından ibaret olduğunu ileri sürerek, şöyle derler: Hz. Peygamber (s.a.v)'e itaat ve ittiba ile O'na muhalefet etmemekten maksat, onun Sünneti değil, Kur'an'dır. Bütün bu ayetlerde Kur'an'ın değil de Sünnet'in kastedildiğini gösteren açık ve kesin bir delil yoktur.

Buna cevap olarak şöyle deriz:

Bu yaklaşım, ilgili ayetlerin mana ve mefhumlarına ya tam vakıf olamamanın, ya da bilinçli bir saptırmanın ifadesidir. Bunun böyle olduğunu ortaya koymak için fazla uzağa gitmeye gerek yok.

Mesela, yukarıda geçen ayetlerden birisi, hatırlanacağı gibi, "Namazı kılın, zekâtı verin ve Resul'e itaat edin. Umulur ki merhamet olunursunuz." (En-Nûr, 56) idi.

Burada önce namaz ve zekâtın emir buyrulduğunu görüyoruz. Bu durum, ayetin hitap ettiği kimselerin Kur'an'a itaat ve ittiba emri doğrultusunda bu iki ibadet ile mükellef tutulduğunu anlatmaktadır. Bu ibadetleri yerine getirenler zaten Kur'an'a itaat etmiş olacaklardır. Bu durumda Resul'e itaatin ayrıca vurgulanması ne anlama gelmektedir?

Dolayısıyla eğer Resul'e itaat, sadece Kur'an'da gördüğümüz emir ve yasaklara itaatten ibaret olsaydı, namaz ve zekât emirleri yanında Resul'e itaatin de ayrıca vurgulanmasında hiç bir mana olmazdı.

Bir diğer ayet: "Hayır! Rabbine and olsun ki onlar, aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem tayin etmedikçe, sonra da vereceğin hükümden dolayı nefislerinde bir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar." (En-Nisâ, 65)

Burada mü'minlere, aralarında çıkan ihtilaflarda Kur'an'ın değil de Hz. Peygamber (s.a.v)'in hakem tayin edilmesinin emir buyrulduğu açıktır.

Oysa Hz. Peygamber (s.a.v) onlara Kur'an'ı eksiksiz olarak tebliğ etmektedir ve dolayısıyla Kur'an ayetleri onlar tarafından da bilinmektedir. Hal böyleyken Kur'an'ın değil de Hz. Peygamber (s.a.v)'in hakem tayin edilmesinin emir buyurulmasını Sünnet'e ittibanın emredilmesinden başka nasıl anlayabiliriz?

Burada ayetin mazmunundan (gizli işaretinden) şu iki noktayı rahatlıkla çıkarmamız mümkündür:

Hz. Peygamber (s.a.v) kendisine getirilen davaları ya Kur'an ayetlerine göre çözecek veya Kur'an'da yer almayan bir hükmü icra edecektir. Üçüncü bir ihtimal söz konusu olamaz.

Eğer bu ihtimallerden ilkini benimseyecek olursak bunun bizi götüreceği sonuç şurasıdır: Hz. Peygamber (s.a.v) Kur'an'ın hükümlerine diğer insanlardan daha fazla nüfuz etmekte ve ayetlerden, onların çıkaramayacağı hükümleri çıkarabilmektedir. Kur'an'ı bizden daha iyi ve doğru anlayan bir Peygamber'in varlığını kabul ettikten sonra “Sünnet bağlayıcı değil” iddiasının geçerliliği olabilir mi?

İkinci ihtimali kabul etmemiz halinde ise, Hz. Peygamber (s.a.v)'in, Kur'an'da yer almayan hükümler getirebileceğini söylemiş oluruz ki bu durumda söz konusu itiraz tamamen havada kalmaktadır.

(Ebubekir Sifil, Kur'an'daki Sünnet, İslami Edebiyat Dergisi)

hirahos
03.11.2008, 19:17
Sünnet'in bağlayıcılığına itiraz eden çevrelerin ileri sürdüğü bir diğer iddia da, Kur'an'ın "her şeyi açıklayıcı" olduğunu (En-Nahl, 89), "hiç bir şeyi eksik bırakmadığı" (el-En'âm, 38), "ihtilafları açıklamak için" gönderildiği (en-Nahl, 64), Hz. Peygamber (s.a.v)'in bile Kur'an'dan başka hakem aramadığı (el-En'âm, 114) gibi hususları anlatan ayetlerin, Kur'an dururken Sünnet'e veya bir başka kaynağa müracaat edip onu bağlayıcı kabul etmenin yanlış olduğunu anlattığı şeklindedir.

Bu iddiaya karşı her şeyden önce şunu söyleyelim ki;

itiraza delil olarak ileri sürülen ayetler, her halukârda bir önceki itirazı cevaplandırırken Resul'e itaatı, ittibayı emreden ve O'na muhalefeti yasaklayan ayetler ile birlikte düşünülmek zorundadır. Aksi halde Kur'an'ın bir kısmıyla amel edilmiş, diğer bir kısmı ise terkedilmiş olur.

İkinci olarak; eğer Kur'an'ın eksik hiçbir şey bırakmadığını ve her şeyi açıkladığını ifade eden yukarıdaki ayetler mutlak manada alınmaya müsait olsaydı, nazil olduğu günden bugüne insanoğlunun bilgi dağarcığına giren fizik, kimya, astronomi, biyoloji, tıp, felsefe, mantık, gramer, psikoloji, sosyoloji... vs. ile ilgili ne varsa, hepsinin Kur'an'da açık-seçik bir şekilde yer aldığını görebilmemiz gerekirdi.

Yine bu yaklaşımın doğruluğunun kabul edilebilmesi için, bizzat Kur'an'ın emrettiği namaz, oruç, zekât, hac gibi pek çok ibadetin, bütün detaylarıyla Kur'an'da yer almış olması icab ederdi. Oysa vakıanın bunun tam tersi olduğu ortadadır.

Bunların, Kur'an'ın herşeyi açıkladığı ve bu sebeple Sünnet gibi bir kuruma ihtiyaç bırakmadığı şeklinde anlaşılması mümkün değildir.

***

Diyelim ki, buraya kadar zikredilen bütün ayetlerde bizzat Resul'e ittiba ve itaat emredilmekte ve O'na muhalefet yasaklanmaktadır. Ancak Hz. Peygamber (s.a.v) artık aramızda değildir ve O'nun dünya değiştirmesinin üzerinden 1400 küsür sene geçmiştir. Şu halde bu ayetlerde Hz. Peygamber (s.a.v) ile ilgili olarak yer alan vurguları, O'nun hayatta bulunduğu dönem ile sınırlandırmamız gerekir. Zira bu ayetler bize, O'nun Sünneti'ne değil, bizzat O'nun kendisine ittiba ve itaat etmemiz emredilmektedir.

Bu yaklaşımı doğru kabul edenlerin şu sorulara tatminkâr bir şekilde cevap vermeleri gerekir:

1- Kur'an'da, Hz. Peygamber (s.a.v)'e itaat ve ittibanın, O'nun hayatta olduğu dönem ile sınırlı bir sorumluluk olduğunu gösteren bir ayet mevcut mudur?

2- Bu soruyla bağlantılı olarak, "Seni ancak bütün insanlık için bir müjdeleyici ve korkutucu olarak gönderdik" (Sebe', 28), "Ve seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik" (el-Enbiyâ, 107) gibi ayetler, Hz. Peygamber (s.a.v)'in vazifesinin çağlar boyu kıyamete kadar olduğunu göstermez mi?

3- Eğer Hz. Peygamber (s.a.v)'in insanlara rehberliği yeryüzünde vahyin maksatlarını gerçekleştirmek için vazgeçilmez bir şart ise, O'nun vefatından sonra dünyaya gelen insanlar böyle bir rehberlikten niçin mahrum bırakılmış olabilirler? Bu durum adl-i ilahîye ve murad-ı ilahînin dünya hayatında tecellisine aykırı değil midir?

4- Hz. Peygamber (s.a.v)'in Sünneti demek, O'nun söyledikleri ve yaptıkları demektir. Eğer O'na ittiba ve itaat, O'nun söylediklerine ve yaptıklarına uymakla oluyorsa, bu itiraz sahiplerinin tavrı yanlıştır. Zira Hz. Peygamber (s.a.v)'in Sünneti, bu Ümmet'in takva ve vera ehli, mütehassıs, Peygamber aşığı alimleri tarafından Sahabe döneminden itibaren muhafaza edilmiş ve bizlere kadar intikal ettirilmiştir.

Yok eğer Sünnet Hz. Peygamber (s.a.v)'in söyledikleri ve yaptıkları değildir denecekse, o zaman bu itiraz sahiplerninin, Hz. Peygamber (s.a.v)'e ittiba ve itaatten ne anladıklarını ilmî bir şekilde izah etmeleri gerekir.

(Ebubekir Sifil, Kur'an'daki Sünnet, İslami Edebiyat Dergisi)

hirahos
03.11.2008, 19:19
SONUÇTA:

Salt Kur’ân metnine dayalı bir İslâm anlayışı oluşturma düşüncesi ve bunun “Kur’ân İslâm’ı” gibi birtakım söylemlerle dile getirilmesi Müslümanlara ait bir proje olmayıp, İslam düşmanlarının ve bid’atçilerin ortak bir projesidir. Çünkü bu anlayış Hz. Peygamber’i yalnız bir postacı gibi Kur’ân’ı insanlara tebliğ eden ve Kur’ân lafızları doğrultusunda amel eden bizim gibi bir insan konumuna düşürmektedir.

Ayrıca Kur’an İslam’ı söylemi, sonuçta bu söylemi savunanları İslam’ı anlamada ve yorumlamada keyfiliğe sevk etmektedir. Resulullah Efendimizin Sünneti seniyyesine ve Müçtehid alimlerin görüşlerine dayanmadan, heva ve heveslerine göre fikirler serdetmeleri onların acayip ve çeşit çeşit ve hiç birisi birbirine uymaz sonuçlar çıkarmalarına yol açmaktadır.

Her defasında “Hadîslerin Hz. Peygamber tarafından yasaklandığına” dair rivayet (hadis) Kur’an İslamcıları için bulunmaz bir delil olabilmekte ve hatta rivayet tekniği açısından son derece zayıf olan başka rivayetleri de iddialarını desteklemek için kullanabilmektedirler. Böylesi bir tavır ise bu söylemin ve iddiaların kendi içerisindeki tutarsızlıklarını göstermektedir.

antioxidan
03.11.2008, 19:21
MEAL MESELESİ


(alıntıdır)


burada (http://www.ihvanforum.org/showthread.php?t=19360)

Allah hafız olsun :)

hirahos
03.01.2009, 17:30
İmam Şatıbi Hz., El-İ’tisam, Kitap Dünyası Yayınları: 1/264-266.’den:

Bid'atçilerin yöntemlerinden birisi de şudur:

Allah ve Resulü’nün kastettiği şeyi anlamaya yarayan Arapça ilmini bilmedikleri halde Arapça olan Kur'an ve Sünnet hakkında yalan yanlış şeyler uydururlar; [1] kendi bildikleri şeylerle şeriatın aleyhinde bulunurlar, uydurdukları şeyleri kendilerine din edinirler ve ilimde yeterli seviyede olan kişilere muhalefet ederler. Kendi nefislerine çok güvendikleri ve hiç de öyle olmadıkları halde kendilerini içtihat (Kitap ve Sünnetten hüküm çıkarmak) ve istinbat (manayı meydana çıkarmak, kaynaklardan açıklığa kavuşturmak) yapabilecek kişiler olarak gördükleri için böyle bir tavrın içine girerler.

Nitekim onlardan birisine Ali İmran, 117. [2] ayeti hakkında sorulunca şöyle demiştir:

Buradaki "sır" sarsar, yani geceleyin öten cırcır böceği demektir, der.

Nazzam'dan [3] rivayet edildiğine göre o da şöyle demiştir: "Kişi Allah'ın ismini anmaksızın îlâ [4] yaparsa îla yapmış sayılmaz."

Çünkü îlâ, Allah isminden türemiştir. Bazıları da "Âdem Rabbine başkaldırdı ve yolunu şaşırdı." [5] âyetini tefsir ederken yasaklanmış ağaçtan meyveyi çok fazla yedikleri için Adem'in yolunu şaşırdığını söylerler.

Çünkü ayette geçen ve "başkaldırdı, âsi oldu" anlamına gelen (ğavâ) kelimesini Arapların, annesinin sütünü çatlayıncaya kadar emen ve hatta bu yüzden bazen hayata veda eden deve yavrusunu anlatmak için kullandıkları (ğave'l-fasilü) tâbirine takılarak yorumlarlar. [6]

Halbuki bir insan hakkında bu tâbir kullanılamaz. Bu kelime Ayet-i Kerimede, başkaldırmak, âsi olmak anlamına gelen "ğayy" mastarındandır. Bunlar "And olsun, biz insanlardan ve cinlerden birçoğunu cehennem için yarattık" [7] âyetini "Biz insanlardan pek çoğunu cehenneme attık, saçtık, dağıttık" şeklinde yorumlarlar. Sanki onlar âyette "ze-ra-e" kelimesindeki hemzeyi görmezler, bu yüzden Arapların "rüzgar bir şeyi saçtı, dağıttı anlamında kullandıkları" zerrathü'r-rîhü" tabirinden yola çıkarlar. Halbuki (zerae) "yarattı" " (zerâ) ise "saçtı" "dağıttı" anlamına gelir. Araplar "hayvan sırtındakini attı" anlamında da " (ezrathu d-dabbetü) derler.

İbn Kuteybe'nin anlattığına göre Bişr el-Muraysi arkadaşlarına: "Allah Teala sizin ihtiyaçlarınızı en güzel şekilde karşıladı" anlamında bir söz söylerken Arapça kurallarına aykırı bir cümle kurdu. Orada bulunan topluluğun buna güldüğünü gören Kasım et-Timar güya el-Muraysi’yi savunmak için Arapça bir şiir okudu, fakat aynı kural hatasını kendisi de bu şiiri okurken yaptı.

Kâsım'ın okuduğu şiir meâlen şöyle idi: "Süleymi'yi Allah himaye ediyor. O hiçbir şey vermediği halde Allah onu mahrum bırakmadı." Bişr el-Muraysi akılcıların reisiydi. Kasım et-Timar ise kelamcıların reisiydi.

İbn Kuteybe der ki: Kasım'ın, Bişr'i savunmak için okuduğu şiirdeki hatası Bişr'in hatasından daha da tuhaftır.

Bunlardan bazıları "Leş, kan ve domuz eti size haram kılındı" [8] âyetinin domuz yağının helâl olduğunun delili olarak ileri sürerler. Bu âyette domuzun sadece eti haram kılınmıştır, başka şeyi haram kılınmamıştır, dolayısıyla bu âyet domuz yağının helal olduğuna delildir, derler. Bazen bazıları da onların söylediklerini kabul ederler ve domuz yağının sadece icmâ ile haram kılındığını zannederler. Halbuki mesele basittir. “Lahm” yani “et” kelimesi hakiki anlamıyla yağı ve başka şeyleri de içine alacak şekilde kullanılır. Tâ ki özel ismiyle anıldığı zaman “şahm”, yani “yağ” denilir. Nitekim damar, sinir ve deri de böyledir. Şayet onların dedikleri gibi olsaydı “damar”, “sinir”, “cild”, “ilik”, “beyin” gibi özel ismi olan şeylerin hiçbirisi domuzda haram olmazdı. Bu ise domuzu tamamen haram olmaktan çıkarırdı.

Hâricilerin "Hüküm ancak Allah'ındır" [9] âyetini delil göstererek hakem tayin etmenin gayri meşru olduğunu iddia ederken sinsice bir yol tutuklarını söylemek mümkündür. Çünkü bu Ayet-i Kerimede hüküm lafzı genel bir anlam ifade edecek şekilde kullanılmıştır. Bu kelimenin özel anlamlı olarak kullanıldığı yerler buna dahil edilemezler. Onlar hepsini aynı kategoride gördükleri için şu âyetlerden yüz çevirmişlerdir:

"Eğer karı-kocanın aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem, kadının ailesinden bir hakem gönderin." [10]

"İçinizden adalet sahibi iki kişi buna hükmeder." [11]

Şayet genel anlam ifade eden lafızlarla özel anlam ifade eden lafızların reddedilemeyeceğine dair olan Arapça kuralını araştırarak bilmiş olsalardı özel hükümleri hemen inkara koşmazlardı ve kendi kendilerine: "Acaba bu genel hüküm başka hükümlerle tahsis edilmiş midir?" diye sorarlardı da sonra onu tevil ederlerdi. Bu konuda başka bir şey daha vardır ki yeri gelince o da zikredilecektir.

Arap kelamıyla ilgili cehaletin pek çoğu mecaz konusunda ortaya çıkar ki aklı başında olan bir kişi buna razı olmaz. Allah Teala lutf u ihsanıyla bizi cehaletten ve cehaletle amel etmekten korusun.

Buna benzer istidlallerin (delile dayanarak netice çıkarmak) hiçbir kıymeti yoktur, konuşanların seviyesini düşürür, emsallerine aykırı bir görüş olarak bile kabul edilemez. Bu tür istidlallerle ortaya konulan inanç ve amelle ilgili hükümler bid'atin ta kendisidirler.

Çünkü bunlar hevâ ve hevese uyarak Arapçanın genel-geçer kurallarının dışına çıkmak demektir. Hz. Ömer'den nakledilen şu söz ne kadar doğrudur: “Bu Kur'an bir sözdür. Onu yerli yerine koyunuz. Onu hevâ ve hevesinize uydurmayınız. Yani bu kelama kendi anlamlarını veriniz ve anlamlarının dışına çıkarmayınız. Çünkü Kur'an'ı kendi anlamlarının dışına çıkarmak demek onun doğru olan yolundan çıkıp hevâ ve hevese uymak demektir.”

Yine Hz. Ömer'den rivayet edilmiştir:

“Ben sizin içinizden sadece iki adamın durumundan korkarım: Kur'an'ı yanlış tevil eden adam ve malı kardeşinden kıskanan adam.” El-Hasen'den (r.a) rivayet edilmiştir.

Ona sorulur:

“Dilini ve mantığını düzeltmek için Arapça öğrenen adam hakkında ne dersin?”

Şöyle cevap verir:

“Evet öğrensin. Çünkü bir adam ki Kur'an'ı okur da yanlış manalara çekerse helak olur.”

Yine ondan rivayet edilmiştir:

“Kur'an'ı yanlış tevil eden acemler (Arap olmayanlar) sizi helake sürüklediler (sürüklerler).”

[1] Arapçayı bilmemek, Kur'an ve sünnet hakkında bilgisizce konuşmaya cüret eden yabancıların ve diğer kişilerin yol açtıkları kötülüklerin en önemli sebeplerinden birisidir. Bu yüzden onlar hem kendileri sapıtırlar, hem de başkalarını saptırırlar. Bu sebeple İmam Şafii'nin şöyle dediği rivayet, edilir: Arapçayı öğrenmek, şer'î ilimleri tahsil etmek isteyen herkesin üzerine farz-ı ayındır.
[2] Ali İmran: 117. Halbuki "sır'" kelimesi burada şiddetli soğuk rüzgar anlamına gelir, (el-Lisan 4/2429)
[3] en-Nazzam: Ebu İshak İbrahim İbn Seyar el-Basri. Kelama ve Mutezile şeyhidir. Bazıları onun kâfir olduğunu, bazıları da Brahman dinine mensup olduğunu söylediler. Sarhoşken balkondan düştüğü ve öldüğü rivayet edilir. 220 küsurlarda vefat etti. (İhtilafu'l-Hadis, 17; el- Milel ve'n-Nihal, 1/53; el-Farkbeyne'1-Firak, 113)
[4] el-îlâ: Bir adamın hanımına yaklaşmayacağına dair yemin etmesidir. Fıkıhta buna dair hususi hükümler vardır. (Lisanu'l-Arab. 1/117)
[5] Tâhâ: 121
[6] Bu kelimelerin anlamları için bakınız: el-Lisan 5/3320 ve 3423.
[7] A'raf. 179.
[8] Maide: 3
[9] En’am: 57, Yusuf 40, 67.
[10] Nisa: 35
[11] Maide: 95