PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : 1 gün Hz.Muhammed(s.a.s.)’in hayatından 1 bölüm



zühd
23-02-2007, 22:48
Yüce Peygamberimizin hepimizin okuması ve örnek alması gereken hayatının Martin Lings’in yazdığı kitaptan her gün bir bölümünü paylaşıcam. İnşaAllah hep birlikte Yüce Peygamber(s.a.s.)’ın hayatını okumuş olucaz. Selametle…

zühd
23-02-2007, 22:49
1. Allah'IN EVİ


Yaratılış kitabı (Tekvin) bize ibrahim'in çocuksuz ol* duğunu, çocuk sahibi olmaktan ümit kestiğini ve Tanrı'nın, çadırındaki İbrahim'e şöyle seslendiğini söyler: «Şimdi gök*lere bak ve sayabiltrsen gökteki yıldızları say.- İbrahim gözlerini yıldızlara çevirdi ve şöyle bir ses duydu: «Senin soyun da aynı şekilde çoğalacak» (Tekvin: 15:S).

Karısı Sara yetmişaltı, İbrahim ise seksenbeş yaşın*da idi; karısı İbrahim'e Hacer adında Mısır'a bir cari-yeyy ikinci karisi olması İçin verdi. Fakat hanımla cari*ye arasında geçimsizlik ortaya çıktı. Hacer, Sara'run kız*gınlığından kaçtı ve üzüntü içinde Allah'a yalvardı. Allah ona Melek'le 'bir mesaj gönderdi: «Senin soyunu o kadar çoğaltacağım ki onu saymak mümkün olmayacak.- Melek ona şunları söyledi: «İşte, bir çocuğun olacak, bir erkek çocuğu dünyaya getireceksin ve adını İsmail koyacaksın; çünkü Allah senin kederini işitti.» (Tekvin: 16: 10-11). Son*ra Hacer, İbrahim ve Sara'nın yanma döndü ve onlara Me*leğin söylediklerini haber verdi; çocuk doğduğunda, İbra*him ona «Tanrı işitir» anlamındaki İsmail adını koydu.

Çocuk onüç yaşma geldiğinde, İbrahim yüz, Sara ise doksan yaşındaydı; Tanrı tekrar İbrahim'e seslendi ve Sa-ra'nm bir erkek çocuğu dünyaya getireceğini, adını İshak koymasını söyledi. Büyük oğlunun Allah katında gözden düşeceğinden korkan İbrahim Allah'a yalvardı: «İsmail se*nin katında yaşamaya devam etsin* Allah ona şöyle cevap verdi: -ismail'le ilgili söylediklerini duydum. Üzülme, selâmım onun üzerine olsun... ben onu büyük bir mili at yapacağım. Fakat benim ahc&n (sözüm), Sara'nın gelecek yıl bu vakitte dünyaya getireceği İshak ile yerine gelecek.-(Tekvin: 17:20-1).

Sara, İshak'ı dünyaya getirdi ve onu kendisi emzırdi. İshak sütten kesildiğinde, ibrahim'e artık Hacer ve İsma*il'in kendi evlerinde kalmasına gerek kalmadığını söyledi. İbrahim, ismail'i çok sevdiği için buna üzüldü. Fakat Tan*rı tekrar İbrahim'e seslendi ve Sara'nın teklifine uyma*sını ve üzûlmemesini söyledi; ve İsmail'in korunanlardan olacağını tekrarladı.

İbrahim bir değil, iki büyük milletin atası olacaktı -iki büyük millet, yani, iki rehber güç, yeryüzünde Tann'nın emirlerini yerine getirecek olan iki araç, çünkü Allah sö*zünden dönmez ve Allah katında Ruh ululuğundan baş*ka büyüktük yoktur. İbrahim, beraber akmaması gereken, nerbirinin kendi yolunda gitmesi gereken iki ruhsal akar-sunun kaynağı olacaktı; O, İsmail ve Hacer'i güvenlikle*rinden emin olarak Allah'a ve Onun meleklerine emanet etti

İki ruhsal akarsu, iki din, Tann'nın yarattığı iki fark*lı alem; iki daire, yani iki merkez. Bir yer insanlar seçtiği için değil, Sema'da seçildiği için kutsal olur. İbrahim'in çevresinde İse iki kutsal yer vardı: birisi yakında idi, di*ğerinden. İse İbrahim'in henüz haberi yoktu. İşte Hacer ve İsmail, Arabistan çöllerinde, Kenan illerinin kırk günlük deve yolu güneyinde yer alacak olan bu ikinci kutsal yere yönlendirilmişlerdi. Vadinin ismi Bekke idi, bazıları bu adın vadinin darlığı nedeniyle verildiğini söyler: her ta*rafı tepelerle kaplıdır, sadece üç çıkısı vardır, biri kuzeye. biri güneye, diğeri ise batıda Kızıl Deniz'e açılır ve kıyıya elli mil uzaklıktadır. Kitaplar, Hacer ve İsmail'in Bekke'ye nasıl ulaştığı hakkınn» bilgi vermiyor, kervan yolcuları*nın yardımıyla ulaşmış olmalılar, çünkü vadi büyük ker*van yollarından birinin üzerindedir. Bu yol, Güney Arabis*tan'dan Akdeniz'e götürülen güzel kokular ve parfümlerin taşındığı yol olduğu için bazen «misk yolu» diye de adlandırılır. Hacer'le İsmail vadiye vardıklarında, herhal*de, kervandan ayrılmışlardır. Ana-oğul susuzluktan kav*rulmaya başladıklarında, Hacer oğlunun ölmesinden kork*tu. Atalarının geleneklerine göre, İsmail yattığı yerden Tanrıya yalvardı ve annesi biraz Ötedeki tasın üstüne çı*kıp, yardım gelip gelmediğini araştırdı. Kimseyi göreme*yince karsıdaki yüksek tepeye kadar koştu, fakat yine kim*seyi göremedi. Yan çılgın bir halde iki nokta arasından yedi kez geçti, yedincisinde dinlenmek İçin kayanın üstü*ne oturduğu sırada melek geldi. Tekvin'e göre Melek şöy*le dedi:.

«Tanrı çocuğun sesini duydu; ve Tann'mn Meleği gök*ten Hacer'e seslendi ve şöyle dedi: Hacer, seni üzen ne? Korkma, çünkü Tanrı, yatan çocuğun sesini duydu. Kalk ve çocuğu kaldır, kucağına al. çünkü onu büyük bir mil*let yapacağım. Tanrı onun gözlerini açta ve o kaynayan bir su gördü.» (Tekvin, 21: 17-20).

Allah, İsmail'in, topuğunun olduğu yerden bir su kay*nağı fışkırttı. Bundan sonra vadi, suyunun bolluğu ve gü*zelliği nedeniyle kervanların konak yeri oldu ve kaynak Zemzem adını aldı.

Tekvin, İbrahim'in diğer kolunun kitabı değil, tshak ve soyundan gelenlerin kitabıdır. İsmail'le ilgili şunları ya*zar: «Ve Tanrı çocukla beraberdi, çocuk vahşi doğanın içinde büyüdü, yaşadı ve bir okçu oldu.» (Tekvin). Bundan sonra İsmail'den çok az bahseder, sadece İsmail ve Ishak'-m babalarım Hebran'da beraber gömdüklerini ve birkaç yıl sonra Esau'nun kuzeniyle, yeni İsmail'in kızıyla evlen*diğini yazarken İsmail'in adı geçer. Fakat Mezmur'da, «Ey Mihmandarların Rabbi, senin barınakların: (tapınakların) ne güzeldir» adlı bölümü acarken İsmail ve annesinden ve Zemzem'in onların vadiden geçmesi nedeniyle çıktığından bahsedilir: «Mübarek olanlar, gücünü senden alan, Bek-ke vadisinden geçip, orayı bir su kaynağı yapanların yo*luna olan ve onları kalbinde taşıyanlardır.» (Mezmur; 84-5-6).

İsmail ve Hacer gittikleri yere ulaştıklarında, İbrahim'*in daha yetmiş-bes yıllık ömrü vardı ve oğlunu o kutsal yerde ziyaret etti. Kur*an bize, Allah'ın ibrahim'e İsmail'le birlikte Zemzem kuyusunun yakınma İnşa edecekleri ma*bedin yerini gösterdiğini söyler (Hacc: 26); nasıl yapacak*ları da onlara bildirilmişti. Bu mabede, şekil olarak «küp» e benzediği için Kâ'be adı verilir; dört köşesi, pusulanın dört yönüne göredir. Fakat bu kutsal yerdeki en kutsal nesne, yeryüzüne indiğinden beri Ebu Kubays tepesinde bulun*duğu ve oradan bir Melek tarafından İbrahim'e getirildiği söylenen semavi bir taştır. -O, Cennet'ten yeryüzüne süt*ten beyaz bir halde indi, fakat Ademoğlunun günahları onu kararttı.» [1]Bu karataşı, Kâ'be'nin doğu köşesine yerleştirdiler; mabedin yapımı bittiğinde Allah tekrar İbrahim'e seslendi ve ona Bekke'ye, veya da*ha sonra adlandırıl dığı gibi Mekke'ye Hac geleneğini kur*masını emretti:

«Bana hiçbir şeyi ortak koşma, tavaf edenler, kıyam edenler, rükua ve sucuda varanlar için Evimi tertemiz tut. İnsanlar içinde Hacet duyur; gerek yaya. gerekse uzak yollardan (derin vadilerden) gelen yorgun düşmüş develer üstünde sana gelsinler.» (Hacc: 26-27).

Hacer, İbrahim'e Bekke'ye ilk geldiği günkü yardım arama çabalarından bahsetti. O da Hacer'in geçtiği iki nok*ta olan Safa ile Merve tepeleri arasından Hacıların yedi defa geçmelerini Haccın gereklerinden birisi yaptı.

Daha sonra İbrahim, büyük bir olasılıkla Kenan'da, etrafındaki geniş otlaklara, buğday ve arpa tarlalarına ba*karak şöyle dua etti:

«Rabbimiz, gerçekten ben, çocuklarımdan bir kısmını Beyt-ı Haram (kutlu ve korunmuş ev"mda ekini olmavan bir vadi*ye yerleştirdim; Rabbimiz. dosdoğru namazı kılsınlar diye (öyle yaptım), Böyle Sen, insanların bir kısmının kafbterini onlara ilgi duyar kıl ve onları birtakım ürünlerden rızıklandtr. Umulur ki şük*rederler.» (ibrahim. 37)[2].







--------------------------------------------------------------------------------

[1] Hadis: Tir. VII, 49.

[2] Kitapta kullanılan ayet meallerinde Ali Bulaç, Kur'an-ı Ke-rbn'İn Türkçe Anlamı (Meal ve Sözlük) Pınar Yayınları, İst. 1083 meali esas alınmıştır, (çevj

.BeYzA.
23-02-2007, 22:54
:blink: :blink: zor olmaz mı öyle
kısa kısa aktarınki okunsun bari
yoksa uzun yazıları okumak cidden zor oluyor...
selametle!

zühd
23-02-2007, 22:59
:blink: :blink: zor olmaz mı öyle
kısa kısa aktarınki okunsun bari
yoksa uzun yazıları okumak cidden zor oluyor...
selametle!
Haklısınız tek konu altında doğumu, gençliği özet gibi de açabilirim. Amma ne kadar fayda alınabilir. Yüce Peygamber(s.a.s.)'in hayatı için 10 dk fazladan ayırsak :shake2:

.BeYzA.
23-02-2007, 23:16
Haklısınız tek konu altında doğumu, gençliği özet gibi de açabilirim. Amma ne kadar fayda alınabilir. Yüce Peygamber(s.a.s.)'in hayatı için 10 dk fazladan ayırsak :shake2:

elbette faydalı olur ve elbette inanıyorum ki ihvn üyleri O nun(sav) için 10 dk fazladan ayırmanın probleminde değiller, en azından ben kendi adıma konuşayım
konular kısa kısa olursa okunması daha kolay oluyor, uzun bi metni okumak yorucu oluyor....süreklilik açısından, faydalanmak açısından


birde martın lıngs ben okudum ya muhammed hamidullah tan olsa olmaz mı :)

zühd
23-02-2007, 23:29
elbette faydalı olur ve elbette inanıyorum ki ihvn üyleri O nun(sav) için 10 dk fazladan ayırmanın probleminde değiller, en azından ben kendi adıma konuşayım
konular kısa kısa olursa okunması daha kolay oluyor, uzun bi metni okumak yorucu oluyor....süreklilik açısından, faydalanmak açısından


birde martın lıngs ben okudum ya muhammed hamidullah tan olsa olmaz mı :)
Yaw konuyu modluk yaptığım 11 sitede daha açtım malesef...

.BeYzA.
23-02-2007, 23:39
Yaw konuyu modluk yaptığım 11 sitede daha açtım malesef...

et-tekraru ahsen velev kane yüzseksen:O :O

zühd
23-02-2007, 23:50
et-tekraru ahsen velev kane yüzseksen:O :O

:ıslık:

zühd
24-02-2007, 21:18
2. BÜYÜK BÎR KAYIP


İbrahim'in duası kabul oldu. Arabistan'dan ve daha uzaklardan gelen hacılar tarafından getirilen zenginlikler Mekke'yi doldurdu. Büyük Hac yılda bir kez yapılıyordu; fakat: Kâ'be, Umre yapılarak yılın istenilen zamanında zi*yaret edilebilirdi; bu ib? d etler, ibrahim ve İsmail'in koy*duğu kurallara göre şevk ve bağlılık içinde yapılmaya de*vam ediyordu. İshak'ın soyundan gelenler de, Kâ'be'yi İb*rahim tarafından yapılan kutsal bir tapınak olarak ziya*ret ediyorlardı. Bu onlar için Tanrı'nın var olan mabed-lerinden sadece biri idi. Fakat yüzyıllar geçtikçe tek Tan*rı'ya olan ibadetin saflığı bozulmaya ve kirlenmeye baş*ladı. İsmail'in soyundan gelenler, Mekke vadisine sığma*yacak kadar çoğaldılar; uzaklara göç edenler bu kutsal tapınaktan taşlar alıp, Kâ'be adına onlara saygı göster* diler. Daha sonraları, komşu putperest toplulukların etki*siyle bu taşlara putlar da eklendi; ve sonunda hacılar bu putları Mekke'ye de taşımaya başladılar. Bu putlar Kâ'be'-nin içine kondu, işte o zaman yahudiler İbrahim'in tapma*ğını ziyaret etmeye başladılar1.

Putperestler, putlarının Tanrı ile insan arasında ara*cılık yaptığını savunuyorlardı. Bu nedenle, Tanrı ile olan ilişkileri günden güne azaldı ve Tanrı onların hayatından uzaklaştıkça, Ahiret'e olan inançları zayıfladı, sonunda çocuğu ölümden sonraki yaşama inanmamaya başladılar. Fa*kat gerçeği görebilenler için, onların Hak yoldan saptığını gösterir birçok delil vardı: artık Zemzem kuyusuna önem vermiyorlardı, nerede olduğunu bile unutmuşlardı. Bunun asıl sorumlusu Yemen'den gelen Cürhümilerdi. Onlar Mek*ke'nin yöneticiliği görevini üstlenmiş, İbrahim'in soyundan gelenler de bunu kabullenmişlerdi, çünkü ismail'in ikinci karısı bir Cürhümi idi. Fakat Cürhümiler her türlü ada*letsizliği uygulamaya başladığında diğer kabileler onları Mekke'den kovdular. Cürhümiler ayrılmadan önce Zemzem kuyusunu doldurdular ve üstünü örttüler. Şüphesiz bunu intikam almak için kinlerinden yaptılar, fakat yıllardan beri hacıların Kâ'be'ye getirdiği mücevherleri, geri dönüp zengin olmak için kuyuya gömdükleri ve üstünü kumla kapladıkları da olasıdır. '

Onların görevini, yanı Mekke'nin yöneticiliğini Huzaa kabilesi üstlendi. Bu kabile İsmail'in soyundan gelen, Ye-men'A göç eden, daha sonra tekrar kuzeye dönen bir Arap kabilesidir. Fakat Huzaa da, atalarına verilen bu harika suyun kaynağını araştırmadı. Çünkü o günlerde, Mekke'*de başka kuyular kazılmış ve Tanrı'nın bu hediyesi bir ih*tiyaç olmaktan çıkmış, Kutsal Kuyu yarı unutulmuş bir hatıra olarak kalmıştı.

O halde Cürhürmlerin suçuna Huzaa'lar da ortak ol*muşlardır. Onlar diğer yönlerden de suçludurlar onların bir şefi, Suriye'den dönerken Moabi'lerden, putlarından bi*rini vermelerini istedi. Ona Hubel'i verdiler. Beraberinde Mekke'ye getirdiği Hubel, Kâ'be'ye kondu ve Mekke'nin baş putu oldu.

zühd
25-02-2007, 11:21
3. VADİDEKÎ KUREYŞ


İbrahim'in soyundan gelen en güçlü arap kavimlerin*den biri de Kureyş idi; ve İsa'dan yaklaşık dört yüz yıl sonra, Kureyş'ten Kusayy, Huzaa'nın lideri Huleyl'in kızı ile evlendi. Huleyl, damadını kendi oğullarma tercih etti; çünkü Kusayy ammanmın araplan arasında sivrilmiş bir şahsiyetti. Huleyl'in ölümünden sonra, şiddetli bir çarpış-ma oldu ve sonunda Mekke'nin yöneticiliği ve Kabe'nin ko*ruyuculuğu Kusayy'a verildi.

Bunun üzerine Kusayy yalan akrabaları olan Kureyşlileri –kardeşi Zühre, amcası Teym, diğer bir amcasının oğ*lu olan Mahzum ve daha uzak olan bir kaç kuzenini- va*diye getirdi ve Mabed'in yakınma yerleştirdi. Bunlar ve yakınları Vadi Kureyşleri, Kusay'ın daha uzak akrabaları olan ve çevredeki tepelerde yerleşmiş olanlar İse civar Ku*reyşleri olarak tanınır. Kusayy bu iki kabileyi de kral gibi yönetiyor ve vergi alıyordu, bu parayla da kendilerini besleyemeyecek kadar fakır olan hacıları doyururdu. Bu zamana kadar Mabed'in koruyucuları onun çevresinde ça*dırlarda kalıyorlardı. Fakat Kusayy onlara, kendilerine ev*ler yapmalarını söyledi, kendisi de Daru'n-Nedve adıyla tanınan geniş bir ev yaptı.

Herşey ahenkliydi, fakat karışıklıklar çıkmak Üzere idi. Kusayy soyunun belirgin özelliklerinden biri de her ne*silde bir tek seçkin kişinin tüm kavme hükmetmesi idi Kusayy'ın dört oğlundan en şerefli ve tanınmış olanı Abdu'1-Menaf ti. Fakat Kusay, en büyük oğlu Abdu'd-Dar'ı. içlerinde en az yetenekli olmasına rağmen diğerlerine ter*cih etti ve ölümünden kısa bir süre önce ona şunları söyle*di: «Oğlum, insanlar, onları senden daha şerefli kabul etseler de, seni onların seviyesine çıkaracağım. Sen açma*dıkça Ka'be'ye kimse giremeyecek. Kureyş'in savaş san*cağı senin ellerinde olacak, sen izin vermedikçe hiçbir ha*cı Mekke'de içecek su bulamayacak, sen vermedikçe hiç*bir yiyecek bulamayacak, Kureyş senin evinden başka yer*de bir meselede anlatamayacak.[1]Kendi hak ve güçleri*nin tümüyle birlikte Darün-Nedve'nin sahipliğini de ona verdi.

Evlada yakışır bir şekilde Abdu'l-Menaf, babasının di*leklerini tartışmasız kabul etti; fakat bir sonraki nesilde Kureyş'in yansı, gününün en ileri gelen adamı olan Ab-du'L-Menafın oğlu Hagim'in etrafında toplandılar ve hak*ların Abdu'd-Dar sülalesinden Hasim'in kendi sülalesi*ne aktarılmasını istediler. Haşim ve kardeşlerini destek*leyenler Zühre ve Teymin torunları ve en yaşlı grup ha*riç tüm Kusayy soyundan gelenlerdi. Mahzum'un soyun*dan gelenler ve diğer uzak kuzenler hakların Abdu'd-Dar'-da kalmam gerektiğini savundular. Duygular o kadar şid*detlendi ki Abdu'l-Menaf soyundan bir grup kadın bir kâ*se güzel koku getirip, Ka'be'nin yanına koydular; Haşim, kardeşleri ve diğer taraftarları ellerini bu kaseye daldı*rıp, birbirlerini bırakmayacaklarına dair and içtiler ve bu anlaşmayı teyid etmek için kokulu ellerini Kabe'nin taş*larına sürttüler. İşte bu grup güzel kokanlar diye anıldı. Abdu'd-Dar'ın taraftarları da birleşme andı içtiler ve on*lara da Müttefikler adı verildi. Şiddet ve savaş sadece Mabed'İn içinde değil Mekke'yi çevreleyen büyük bir daire içinde de yasaktı. İki grup, bir anlaşmazlık çıktığın savaş etmek için bu kutsal yerden milierce uzağa gitmek zo*rundaydılar. Sonunda Abdu'LMenaf oğullarının vergi top*lama ve hacılara yiyecek ve su sağlama haklarını alma*sına, Abdu'd-Dar oğullarının ise Ka'be'nin anahtarlarına ve diğer haklara sahip olmasına ve onların evinin yine top*lanma yeri (Darü'n-Nedve) olarak devam etmesine karar verildi.

Haşim'in kardeşleri, hacılara hizmet görevini Haşim'e verdiler. Hac zamanı yaklaştığında Haşim mecliste kalkar ve şöyle derdi: «Ey Kureyşliler, siz Allah'ın komşularısı*nız, O'nun evinin yakınlarısınız, işte bu bayramda Tanrı'-ran ziyaretçileri, hacılar O'nun evine geliyor. Onlar Allah'*ın misafirleridir ve hiçbir* misafir O'nun misafirleri kadar cömertlik beklemez. Eğer benim kendi zenginliğim yetse idi, bu yükü size yüklemezdim.»

Haşim hem Arabistan içinde, hem de dışında şeref ka*zandı. Mekke'den kalkan iki büyük kervanı, Yemen'e gi*den kış kervanını ve kuzey-baü Arabistan'a, oradan Ro*ma İmparatorluğunun bir bölümü olarak Bizans yöneti*minde olan Suriye ve Filistin'e giden Yaz kervanını o dü*zenlemiştir. İki kervan da eski «misk yolu» üzerinden ge*çerdi ve yaz kervanının en önemli duraklarından biri ve ilk durağı, kuzeytte Mekke'den onblr günlük deve yolu uzak*lıktaki Yesrid vahası İdi. Bu vahada bir zamanlar sadece yahudiler hüküm sürüyordu, fakat daha sonra Güney Ara*bistan'dan bir kavim onları yönetmeye başladı. Yahudiler, toplumun genel yaşamında rol almaya ve kendi dinlerini koruyarak zenginlik içinde yaşamaya devam ettiler. Yes-rib'deki Araplara gelince, onlar ana-erkil gelenekleri de*vam ettiriyorlardı. Atalarından bir kadının ölümünden son*ra Kayle'nin çocukları adını aldılar, fakat Kayle'den son*ra kabile, oğullan Evs ve Hazreç arasında ikiye ayrıldı.

Hazreç'in en etkili kadınlarından biri. Neccar sülale*sinden Amr'ın kızı Selma idi. Haşim onunla evlenmek is*tedi. Selma, kendisiyle ilgili İslerin kontrolünün kendisin*de olmasını şart koşarak teklifi kabul etti ve ayrıca bir erkek çocuk dünyaya getirdiğinde en azından on dört yaşına dek Yesrib'de büyütmeyi şart koştu. Haşim bu şartları kabul etti, çünkü /eni gelenler için daha tehlikeli olan va*ha humması sayılmazsa, Yesrib'in iklimi Mekke'den daha sağlıklıydı. Bundan başka Haşim sık sık Suriye'ye gidiyor*du. Gerek oraya giderken, gerekse dönüşte Selma ve oğlu*nun yanında kalabilirdi. Fakat Haşîm'in yaşamı uzun sür*medi, seferlerinden birinde Filistin'de, Gazze'de hastalandı ve öldü.

Haşim'in Abdu'ş-Şems ve Muttalib adında iki öz kar*deşi ve Nevfel adında bir üvey kardeşi vardı. Abdu'ş-Şems Yemen'de ve Suriye'de ticaretle meşguldü, Nevfel ise Irak'*ta ticaret yapıyordu. Bu nedenle ikisi de çoğu zaman Mek*ke'den uzakta bulunuyorlardı. Bu ve daha başka sebepler yüzünden, hacılara su verme ve onları beslemek için ver*gi toplama haklarını Haşim'in küçük kardeşi Muttalib al*dı ve kendisinden sonra bu görevleri yüklenebilecek bir kişi düşünmeye başladı. Haşim'in Selma dışındaki diğer eşlerinden üç oğlu vardı. Fakat söylenenlerin tümü doğru ise, bunların hiçbiri -ve Muttalib'in kendi oğullarından hiçbiri- Sehna'nın oğluyla karşılaştırılamazdı. Çok genç ol*masına rağmen Şeybe -annesinin verdiği isim- liderlik için özgün vasıfları göstermeye başlamıştı. Vaha'dan gecen yol*cular onunla ilgili çok mükemmel haberler getiriyorlardı. Sonunda Muttalib onu görmeye gitti; gördükleri onu, Selma'dan yeğenini kendisine emanet etmesini istemeye yö*neltti. Selma oğlunu bırakmak istemiyordu. Şeybe de an*nesinin rızası olmadan onu bırakmayacağını söyledi. Fa*kat Muttalib'in ümidi kırılmamıştı. Mekke'nin anne ve oğu-la Yesrib'in sağlayamayacağı olanaklar sağlayacağını vur-guladı. Kutsal Ev'in bekçileri ve tüm Arabistan'daki Hacc'-în merkezi olan Kureyşliler şerefçe diğer Arap kabilele*rinden üstündüler; büyük bir ihtimalle Şeybe, bir gün ba*basının görevini üstlenecek ve Kureyş'in liderlerinden bi*ri olacaktı. Fakat bunun için Önce kendi halkıyla bütünleş*meliydi. Dışarıdan gelen bir göçmen böyle bir şerefe ta*bii ki hak kazanamazdı. Selma onun öne sürdüğü düşün*celerden çok etkilendi. Eğer oğlu Mekke'ye giderse onu

Mekke'de ziyaret etmesi veya oğlunun onu ziyaret etmesi kolay olacaktı, bu nedenle onun gitmesine izin verdi. Mut-talib yeğenini devesinin arkasına aldı ve yola koyuldu. Mekke'ye giderken yolda onlara rastlayanların, bu yaban*cı genci gördüklerinde «Abdü'l-Muttalib- yani «Muttalib1-in kalesi» dediklerini duydu. O da «bu benim kardeşim Haşîm'in oğludur» diye cevap verdi. Sözlerine karşılık ola-rak verilen selamla birlikteki gülümseme, şehirde ağızdan agıza dolaşacak olan genç adamla ilgili haberlerin başlan*gıcıydı; o günden sonra genç, Abdu'l-Muttalib olarak anıldı. Mekke'ye vardıktan kısa bir süre sonra,, babasının hak*ları üzerinde amcası Nevfel'le aralarında anlaşmazlık çık*tı : fakat koruyucu amcasının ve Yesrib'den gelen desteğin yardımıyla Abdu'l-Muttalib haklarını kazanabildi. Mutta-lib'in Yesrib'de verdiği sözlerden de ümit kesmedi. Yıllar sonra Muttalib öldüğünde hiç kimse yeğeninin hacılara yiyecek ve su sağlama hektarını almasına karşı çıkmadı. Onun bu işi becermekte .mcasını ve babasını bile geçtiği söylenirdi.





--------------------------------------------------------------------------------

[1] «el» takısının kaldırıldığı hitaplar dışında isim el-Muttalıbdir. Fakat bu belirlilik takısı transkripsiyonda zorluk ya*rattığı için, bu ve bunun gibi «el- takısı taşıyan isimlerde hitap halini kullanmayı tercih ettik.

zühd
26-02-2007, 18:19
4. BİR KAYBIN TEKRAR BULUNUŞU


Kabe'nin kuzey-baü yönüne bitişik, alçak, yarı daire*sel bir duvarla çevrilmiş bir bölüm vardır. Duvarın iki ucu Ka'be'nin kuzey ve batı köşelerine birleşemeyecek ka*dar kısadır ve bu da hacılara geçiş sağlar. Fakat hacıların çoğu tavaflarını bu noktada geniş alırlar ve duvarın dı*şından tavaf ederler. Bu duvarın bulunduğu yer Hicr-i İs*mail adını alır, çünkü İsmail ve Hacer'in mezarları onu kaplayan kayaların altındadır.

Abdul-Muttalib, Ka'be'ye yakın olmayı o denli se*viyordu ki bazen Hicr*e bir şilte serilmesini emrediyordu. Bir gece orada uyurken bir gölge geldi, ona: «Tatlı ber*raklığı kazıp çıkar» dedi. -Tatlı berraklık nedir?» diye sor*du, fakat o sırada gölge kayboldu. Buna rağmen uyandı*ğında ruhunda bir hafiflik ve mutluluk duydu, bu neden*le ertesi geceyi de orada geçirmeye karar verdi. Ziyaretçi tekrar geldi ve: «Hayrı kaz» dedi. Fakat Abdu'l-Muttalib yine sorusuna cevap alamadı. Üçüncü gece ona şöyle söy*lendi: «Saklanmış hazineleri kaz». Abdu'l-Muttalib'in onla*rın ne olduğunu sorması üzerine yine konuşan yok oldu. Fakat dördüncü gece emir; «Zemzemi kaz» idi; ve bu kez «Zemzem nedir?» sorusuna konuşan şu cevâbı verdi:

«Onu kaz, pişman olmayacaksın,Çünkü o mirastır Senin büyük atalarından O hiçbir zaman kurumaz. Ve tüm Hacıları sulamana yeter.»

Daha sonra konuşan ona kan, gübre, karınca yuvası ve gagalı kuzgûnî kuşların bulunduğu bir yer aramasını söyledi. Ona «Allah'ın hacılarını tüm hac boyunca su*layacak temiz akan su için- dua etmesi söylendi.1

Güneş doğarken, Abdu'l-Muttalib kalktı ve Irakî köşe adı verilen Kâ'be'nin kuzey köşesinden Hicri terketti. Ku-zey-batı duvarı boyunca diğer köşedeki Kâ'be'nin kapısı*na doğru yürüdü; bir kaç adım gittikten sonra durdu, do*ğu köşesindeki Hacerü'l-Esved*i (Kara Taş) öptü. Oradan tavafa başladı, tekrar Iraki Köşe'den Hicr'e, oradan batı köşesine -Suriye Köşesi- oradan da güneydeki Yemen kö*şesine gitti. İbrahim'in soyundan gelenler, tshakoğuilari olsun, îsmailoğuliarı olsun mabedi güneşin tersi yönünde tavaf ederler. Yemen köşesinden Hacerü'l-Esved'e doğru yürüdüğünde, Ebu Kubays tepesini ve sarı ışıkta kesin çiz*gileriyle belli olan diğer tepeleri görebiliyordu. Mabed'in etrafında yedi kez döndü. Her dönüşünde ışık daha par-laklaşıyordu, çünkü Arabi? -an'da alacakaranlık ile şafağın arası çok kısadır. Tavafı tamamladıktan sonra Hacerü'1-Es-ved'den Kâ'be'nin kapısına gitti, kilide asılı olan metal hal*kayı tutarak, kendisine öğretilen duayı okudu.

Yakınında, kumun üstünde kanat ve kuş sesleri duy*du. Bir başka kuş daha göründü. Abdu'l-Muttalib ibade*tini bitirip, kuşların kapının karşısında yaklaşık yüzyıldan beri duran kayalara doğru ilerleyişlerini seyretti. Bu 'ka*yalar put olarak kabul edilmişti ve Kureyşliler kurbanla*rını bu iki kaya arasında kesiyorlardı. Kuşlar gibi Abdu'l-Muttalib de kayaların arasında kan olduğunu biliyordu. Gübre de vardı. Oraya yaklaştığında bir karınca yuvasının da varolduğunu gördü.

Eve gitti ve biri oğhı Haşim, biri de kendisi için iki kazma aldj. Kazma sesleri ve garib görüntü -çünkü bura*sı her taraftan rahatlıkla görülebilirdi- kalabalığı onların yanına çekti; Abdu'l-Muttalib'e duyulan büyük saygıya rağmen, kurbanların kesildiği bu putların dibini kazmanın

(D I.I., 93.

hürmetsizlik olduğunu ve Abdu'l-MuttaÜb'in kazmayı bı*rakmasını söyleyenler çıktı. O durmayacağını, Haris'e ar*kasında bekleyip kimsenin müdahale etmesine izin verme*mesini söyledi.

Bu heyecanlı ve sihirli bir andı. Sonuç güzel çıkmaya*bilirdi. Fakat iki Haşimî kararlı ve birlik içindeydiler, sey*redenler ise şaşkınlık içindeydi, isaf ve Naile adındaki bu iki put Mekke putları arasında yüksek bir yere sahip de*ğildi, hatta onların Kâ'be'yi pislettikleri için taşa çevril*miş Cürhümi bir kadınla bir erkek olduğu bile söyleni*yordu. Bu nedenle Abdul-Muttalib'i durdurmak için hiç bir aktif hareket meydana gelmedi; o kuyuyu kaplayan kayayla karşılaşıp, Tann'ya şükrettiği sırada, kalabalığın bir kısmı oradan ayrılmak üzereydi. Kalabalık tekrar top*landı ve çoğaldı; o, Cürhümilerin gömdüğü hazineleri çı*karırken herkes bunlar üzerinde kendine bir pay çıkarma*ya çalışıyordu. Abdu'l-Muttalib, bu hazinelerin kendisine mi, topluluğa mı, yoksa Kâ'be'ye mi kalacağı konusunda kur'a çekilmesine karar verdi. Bu şüpheli bir şeye karaı vermekte kullanılan usul, kabul edilmiş bir gelenekti. Bu gelenek Kâ'be'de Moabi putu Hut al Önünde ok çekerek uy*gulanıyordu. Bu çekilişte hazinenin bir kısmı Kâ'be'ye, bir kısmı da Abdul-Muttalib'e çıkb ve Kureyş'e hiçbir çey çık*madı. Aynı zamanda Zemzem Üzerindeki kontrolün Haşi-milerde obuasına karar verildi, çünkü hacılara su sağla*mak onların göreviydi.

.BeYzA.
26-02-2007, 21:52
ya Allah razı olsun bu benim için iyi bi tekrar oluyor

zühd
27-02-2007, 21:23
5. BÎR OĞUL KURBAN ETMEYE ÎÇÎLEN AND


Abdul-Muttalib, cömertliği ve akıllılığı ile Kureyş-ten saygı görüyordu. O çok yakışıklı bir adamdı, etkili bir görünüşü vardı. Zengin oluşu da kendini şanslı sayması*nın nedenlerinden biriydi; bütün bunların üstüne Zem-zem'in tekrar inşa edilmesine alet olan seçilmiş kişi ol*ması da ekleniyordu. Bu lütuflan için Allah'a çok min*nettardı; fakat, Zemzem kuyusunu kazmayı durdurması söylendiğinde, ruhu bir takım düşüncelerle sıkılmıştı. Her-şey iyi gitmişti, Allah'a şükür! Fakat daha önce bir oğul sahibi olmanın eksikliğini hiç bu kadar hissetmemişti. Ör*neğin, AbdÜ'ş-Şems kabilesinin başı, kuzeni Umeyye'ye bir çok erkek evlat lutfedilmlşti ve eğer kuyuyu kazan Mah-zum'un reisi Muğire olsaydı, oğullan onun etrafında büyük ve güçlü bir daire oluşturabilirlerdi. Oysa kendisi, birden fazla karısı olmasına rağmen onu destekleyecek bir tek er*kek çocuğa sahipti. Buna alışmıştı; fakat kendisine Zem-zem'i veren Allah onu başka yönlerde de yüceltebilirdi; bu yeni lütfün verdiği şevkle Tanrıya daha fazla erkek ço*cuk vermesi için dua etti. Duasına, eğer O, on evlat ve*rirse ve hepsi de büyüyüp, buluğ çağına gelirse, onlardan birini Kâ'be'de kurban edeceğini de ekledi.

Duası kabul olmuştu; yıllar geçmiş ve dokuz oğlu da*ha olmuştu. O andı içtiğinde, bu, ona çok uzak bir olası*lık gibi görünmüştü. Fakat, Abdullah dışındaki tüm oğul*lan büyüdüğünde, içtiği ant düşüncelerinde yer etmeye başladı. Bütün oğullarıyla iftihar ediyordu, fakat içlerinde en çok Abdullah'ı sevdiği açıktı. Belki Tanrı da bu çocu*ğu seçmiş ve ona bu belirgin güzellik ve iyilikleri vermiş*ti. Belki de onun kurban edilmesini istiyordu. Ne olursa olsun, Abdu'l-Muttalib sözünün eri bir İnsandı, sözünden dönmeyi hiç bir zaman düşünmemişti. O aynı zamanda çok adaletli bir insandı ve sorumluluklarının farkındaydı. Han gi oğlunu kurban edeceğini seçme yükünü kendi üstüne ala*mazdı^ Bu nedenle Abdullah büyüdüğünde, on oğlunu da çevresine topladı ve onlara Tanrı'ya verdiği sözden bahsetti, sözünü yerine getirebilmesi için onlardan yardım istedi Ona boyun eğmekten başka seçenekleri yoktu; babalarının sözü kendi sözleriydi; ve ona ne yapmaları gerektiğini sor*dular. Babaları onlara her birinin bir ok üzerine kendi işa*retlerini koymalarını söyledi. O sırada Kureyşln oklara bakan falcısına Kâ'be'de bulunması için haber göfiderdi. Oğulannı Kutsal Ev'e soktu ve falcıya verdiği sözden bah*setti. Her oğul kendi okunu hazırladı ve Abdu'l-Muttalib, Hubal'ın yanında yerini aldı. Yanında getirdiği büyük bı*çağı .çıkardı ve Allah'a dua etmeye haşladı. Oklar çekil*di, çakan Abdullah'ın okuydu. Babası bir eliyle onu, diğer eliyle de bıçağı tutarak onu kapıya doğru sürükledi, ken*disine düşünme payı bırakmak istemezcesine kurban ede-^ uygun bir yer arıyordu.

Fakat o evindeki kadınları, özellikle de Abdullah'ın an*nesi Fatıma'yı hesaba katmamıştı. Diğer karıları Mekke dışındaki kabilelerdendi, bu nedenle Mekke üzerinde etki*leri çok azdı. Fakat Fatıma, en güçlü kabilelerden biri olan Mahzum lrabilesindendi, yani bir Kureyş'liydi. Bunun ya-nısıra anne tarafından Kusayy'ın oğullarından Abd'a bağ*lıydı. Fatuna'nın tüm ailesi bir yardım gerektiğinde müda*hale edebilecek kadar yakındaydılar. On oğlundan üçü Fa-tıma'dandı: Zübeyr, Ebu Talib ve Abdullah. O aynı zaman*da, kardeşlerine çok bağlı olan Abdu'l-Muttalib'in beş kı*zının da annesi idi. Bu kadınlar boş durmuyordu ve şüp*hesiz kendi oğullarının başına da gelebilecek olan bu teh*like nedeniyle diğer| karıları da Fatıma'nm yanında yer alıyorlardı. ı-

Oklara bakıldıktan sonra büyük bir topluluk fal ok*larının bulunduğu yeri doldurdu. Muttalib ve Abdullah, Kâ'be'nin kapısında ölü gibi renksiz bir halde belirince, Mahzumiler arasından bir mırıltı yükseldi, çünkü kendi kardeşlerinin oğullarından birinin kurban edileceğini an*ladılar. «O bıçakla nereye? diye bir ses yükseldi, halbuki hepsi bu sorunun cevabını biliyordu. Abdu'l-Muttalib et*tiği yeminden bahsetmeye başladı, fakat Mahzum'un şefi Muğire onun sözünü kesti: «Onu kurban etmeyeceksin, onun yerine başka bir şey feda et, Onun bedeli ne kadar çok olursa olsun, tüm Mahzumoğulları kendi mallarını fe*da etmeye hazırdırlar-. Bu zamana kadar Abdullah'ın di*ğer kardeşleri de Ka'be'nin dışına çıkmışlardı. Hiçbiri konuşmamıştı, fakat şimdi babalarına dönüp, kardeşlerini ke*faret karşılığında kurtarması için yalvanyorlardı. Herkes aynı şeyi söylüyor ve Abdu'l-Muttalib de ikna olmak isti*yordu, fakat aklı şüphelerle doluydu. Sonunda Yesrib'de yaşayan akıllı bir kadına, bu durumda kefaretin mümkün olup olmadığını sormaya ve mümkünse nasıl olacağını öğ*renmeye karar verdi.

Abdullah'ı ve bir veya iki oğlunu daha yanma alarak, Abdu'l-Muttalib doğduğu şehre gitti. Orada kadının Yes-rib'in yüz mil güneyinde, yahudilerin yerleştiği Heyber'e gittiğini öğrendi. Bu nedenle yollarına devam ettiler ve kadını buldular. Kadına olayları anlattıklarında, onlara ruhla konuşması gerektiğini ve ertesi günü gelmelerini söy*ledi. Abdu'l-Muttalib Allah'a dua etti, ertesi gün kadın şunları söyledi: «Bana ilham geldi. Sizde kan bedeli ne-dir?» Ona on deve olduğunu söylediler. «Memleketinize dönün ve kurban edeceğiniz adamı bir tarafa, on deveyi bir tarafa koyun ve aralarında kura çekin. Ok adamın aley*hine çıkarsa, on deve daha ekleyin ve tekrar kura çekin. Fal develere çıkıncaya kadar develeri arttırın. Develeri kur*ban edip adamı salıverin- dedi.

Mekke'ye döndüler, Abdullah'ı ve on deveyi Râ*be*nin avlusuna koydular. Abdu'l-Muttalib, Kâbenin içine girdi ve Hubel'in yanında durarak, yaptıklarını kabul etmesi için

Allah'a yalvardı. Okları çektiler ve ok Abdullah'ın aleyhi*ne çaktı. On deve dana eklediler, fakat oklar yine develerin yaşaması, Abdullah'ın kurban edilmesi gerektiğini söylü*yordu. Her seferinde on deve ekleyerek develerin sayısını artırmaya devam ettiler, develerin sayısı yüzü bulunca*ya dek falın sonucu aynı çıktı. Sonunda fal develerin aley*hine döndü. Fakat Abdu'l-Muttalib çok titiz bir insandı: bu kadar büyük karara varmak için bir okun sonucunu yeterli görmedi. Üç kez fal oku çekilmesi üzerinde durdu ve İki kez daha ok çektiler. Her seferinde fal develerin aleyhine çıktı. Sonunda Abdu'l-Muttalib Tann'nın kefare*ti kabul ettiğinden emin oldu ve develer kurban edildi.

zühd
28-02-2007, 17:46
6. BÎR PEYGAMBERE DUYULAN İHTİYAÇ


Abdu'l-Muttalib hiç bir zaman Hubal'a ibadet etmedi; o hep Tanrı'ya-Allah'a ibadet ederdi- Fakat Moabi putu nesillerden beri Ka'be'nln içindeydi ve tüm mabedlerin en büyüğü olan bu mabedi kaplayan lütuf ve ruhsal etkinin, yani bereket'in cisimleşmiş şeklini temsil ediyordu. Arabis*tan'da başka küçük mabedler de vardı. Bunların en önem. İlleri Hicaz bölgesindeki AH<* kızları» olarak kabul edilen Lat, Uzza ve Menat İdi. Diğer Yesrlb Arapları gibi Abdul-Muttalib de küçüklüğünden beri, vahanın kuze*yinde, Kızıl Deniz'deki Kudayd'da bulunan Menafin ta*pınağına götürülmüştü. Kureyş için bunların en önemlisi, Mekke'nin bir günlük deve yolu güneyinde, Nahle ovasın-dakl Uzza putu idi Bir günlük yol daha gidilirse, Havazin kabilesinden Takıf tarafından yönetilen ve Yeşil Cennet denilen Taife vanlır. Lat «Taiflİ bir kadın» di ve onun pu*tu gösterişli bir tapınağa konmuştu. Bu putun koruyucula*rı oldukları için Takıf ular kendilerini Kureyş'le bir tutar*lardı; Kureyş de Mekke ve Taif i kasdettiklerinde, -iki şe*hir» diyecek kadar Taif i yüceltmisti. -Hicaz'ın Bostanı» denilen Taif1 in verimliliği ve ikliminin güzelliğine rağmen, halkı yine de kuzeydeki boş vadiyi kıskanıyordu Çünkü kendi mabetlerinin, ne kadar yükseltseler de, Allah'ın Evi ile boy ölçüşemeyeceğini biliyorlardı. Tamamen tersi ol-masını, yani kendi tapınaklarının tercih edilmesini de is*temiyorlardı, çünkü onlar da İsmail'in soyundandılar ve

Mekke'yle bir çok bağları vardı. Bu konudaki duyguları çoğunlukla karmaşık ve birbirine karşıt oluyordu. Diğer tarafta Kureyş hiç kimseyi kıskanmıyordu. Dünyanın mer*kezinde yaşadıklarından haberdardılar ve pusulanın her yönünden hacı çekebilecek derecede büyük bir tapınağın sahibi olduklarını biliyorlardı. Onların yapması gereken tek şey kendileriyle diğer kabileler arasında kurulan iyi ilişkiyi bozmamaya çalışmaktı.

Abdu'l-Muttalib'in hacıları Mekke'de ağırlamayla ilgi*li görevleri, onun tüm bunlardan haberdar olmasını sağ*ladı. Onun işlevi kabilelerarası bir işlevdi ve bir noktaya kadar tüm Kureyş tarafından paylaşılıyordu. Hacılara Mek*ke'nin bir ev olduğu hissettirilmeliydi. Onları hoş karşıla*mak, onların ibadet ettikleri şeyleri hoş karşılamak ve be*raberlerinde getirdikleri putlara saygıda kusur etmemek anlamına geliyordu. Putları kabul etmenin ve onların et*kili olduğuna inanmanın tek delili ve meşruiyeti gelenekti: babaları, babalarının babaları ve daha büyük ataları hep öyle yapmıştı. Bununla birlikte, Allah, Abdu'LMuttaUb için büyük bir gerçeklik ifade ediyordu. Şüphesiz O, Kureyş. Huzaa, Havazin ve diğer arap kabilelerindeki çağdaşların*dan daha çok İbrahim'in dinine yakındı.

Fakat İbrahim dinini tam anlamıyla sürdüren bir kaç kişi vardı ve daima olmuştu. Onlar putlara ibadetin gele*neksel olmaktan çok, sonradan ortaya çıkmış bir tehlike (bid'at) olduğu kanaatindeydiler. Hu bel'in, İsrail oğulları*nın altın buzağısından pek farklı olmadığını görebilmek için tarihe bir göz atmak yeterliydi. Kendilerine Hanifler[1] adını veren bu şahısların putlarla hiç ilgisi yoktu ve putları Mekke'yi pisleten ve alçaltan varlıklar olarak görüyorlardı. Taviz vermekten uzak oluşları ve çoğu şeye karşı çıkışları onları Mekke toplumunun dışında kalmaya zorluyordu. Onlara karşı takınılan, tavır, tolerans, saygı ve*ya kötü davranma bir bakıma kişilikleri, bir bakıma da kendilerini korumaya hazır olan kabileler tarafından be*lirleniyordu.

Abdu'l-Muttalib dört tane Hanif tanıyordu ve onların en saygını olan Varaka, Esad kabilesinden ikinci kuzeni Nevfel'in [2]oğlu idi. Varaka Hristiyan olmuştu. O bölgede*ki Hristiyanlar arasında bir peygamberin gelişinin yakın olduğu fikrî yaygındı. Bu inancın bu kadar yayılmasının sebebi ise Doğudaki kiliselerden bazılarının bu inancı des*teklemesi ve astrologlarla, kahinlerin de bu inancı paylaş*masıydı. Yahudilere gelince, onlar da son gelen peygam*berin İsa olduğunu bildikleri için yeni bir peygamberin geleceği konusunda hemfikirdiler. Yahudi alimleri onlara peygamberin çok yakında geleceğini, onun geleceğine de*lalet eden birçok işaretin görüldüğünü ve muhakkak onun seçilmiş kavim olan yahudilerden çıkacağını söylüyorlar*dı. Varaka'nm da içlerinde olduğu bir grup Hristiyan ise bu konuda şüphedeydiler; onlara göre peygamberin Arap olmaması için hiç bir sebep yoktu. Arapların, yahudilerden daha çok peygambere ihtiyaçları vardı, çünkü en azından yahudiler tek Tanrı'ya tapma bakımından İbrahim'in di*nini takip ediyor ve putlara tapmıyorlardı. Arapların bu yalancı tanrılara tapmalarını ise sadece bir peygamber ön*leyebilirdi. Kâ'be'nin içinde ve çevresinde toplam 360 put vardı; bunun yanısıra Mekke'de her evde, evin merkezini oluşturan bir put bulunurdu. Yolculuğa çıkarken ve dö*nüşte yapılan ilk iş, putu okşamak ve ondan yardım dile*mek olurdu. Bu uygulamalar sadece Mekke'ye özgü değil*di, tüm Arabistan'a yayılmıştı. Bazı yerleşik Hristiyan Arap topluluklarının varolduğu da bir gerçekti: Güney'de, Nec-ran ve Yemen'de, Kuzey'de ise Suriye kıyılarında bulunu*yorlardı. Fakat, tüm Akdeniz'i ve Avrupa'yı değiştiren Tan-n'nın son vahyi (İsa), altı yüzyıldan beri Mekke vadisin*deki putperest topluluk üzerinde hiçbir önemli etkiye sa*hip olamamıştı. Hicaz Arapları ve doğusundaki geniş Necd ovasındaki Araplar încillerin mesajına kapalı gibi görünü*yordu.

Kureyş ve diğer putperest kabileler Hristiyanlara düş*man değildiler. Hristiyanlar bazen ibrahim'in Mabed'ini zi*yarete gelirler ve Araplar tarafından diğer hacılar gibi ağırlanırlardı. Hatta bir Hristiyan'ın Ka'be'nin içinde Mer*yem ve İsa portresi boyamasına izin verilmiş, teşvik bile edilmiştir. Fakat bu resim ve diğerleri bir karşıtlık teşkil ediyorlardı, Kureyşliler ise bu karşıtlığa aldırmaz görünü*yorlardı onlar için bu, sadece putlarına iki yeni putun ek*lenmesinden ibaretti.

Kabileslndeki çoğu kişinin aksine Varaka eski kutsal kaynakları okuyabiliyordu. Onlar üzerinde bir araştırma bile yapmıştı. Bu nedenle O, hristiyanlann çoğunlukla Ham*sin yortusunda kutladıkları mucizeye (Pentecost) delalet ettiğini söyledikleri İsa'nın sözlerinden bir kısmının bu an*lamı aştığını ve henüz ortaya çıkmamış bir şeyi kasdettı-ğtoi farkedebiliyordu. Fakat'bu cümlelerin anlamı gizli idi. neye delalet ettiği anlaşılmıyordu: «O hiç bir zaman ken*diliğinden konuşmaz, onun söyledikleri duyduklarından ibarettir.»[3]

Varaka'nın kendine çok yakın olan Kuteyle adında bir kızkardeşi vardı. Çoğunlukla bütün bunları ona. anlatırdı. Onun söyledikleri Kuteyle üzerinde o denli etkili olmuştu ki beklenen peygamber sürekli düşüncelerinde yer ediyor*du. O gerçekten aralarında olabilir miydi?

Develer kurban edilir edilmez, Abdu'l-Muttalib kurtu*lan oğlunu evlendirmeye karar verdi. Biraz araştırdıktan sonra, Kusayy'm kardeşi Zühre'nin torunu olan Vehb'in kı*zı Amine'yi uygun bir eş olarak seçtiler.

Vehb, Zühre kabilesinin şefiydi, fakat birkaç yıl önce ölmüştü. Amine, babasından sonra kabilenin şefi olan er*te) erkek kardeşi Vuheyb'in velayeti altındaydı. Vuheyb'in de evlenecek yaşta Hale adında bir kızı vardı. Abdu'l-Muttalib evlilik kararını onaylatırken Amine[4]yi oğluna, Hale'yi de kendine istedi. Vuheyb de bu anlaşmayı kabul etti ve aynı zamanda yapılacak olan bu çifte düğün için tüm ha*zırlıklar yapıldı. Karar verilen gün Abdul-Muttalİb oğlu*nun elinden tutup Beni Zühre'nin[5] yerleştiği evlere doğru yürümeye başladı. Beni Esad'ın evleri de yol üzerindeydi. O sırada Varaka'mn kardeşi Kuteyle de, bu meşhur düğünü görebilmek için evinin kapısı önünde oturuyordu. Abdu'l-Muttalib o sıra yetmiş yaşlanndaydı, fakat yaşma görft her bakımdan hâlâ genç görünüyordu. Bu çifte damatların ya*vaş yavaş yaklaşması, onların zaten var olan etkileyicilik*lerini artırıyordu. Daha da yaklaştıklarında Kuteyle göz*lerini genç adama dikti. Abdullah güzellikte zamanının Yusuf u gibiydi. Hatta Kureyş'in en yaşlı erkek ve kadın*ları o zamana dek böyle güzel kimse görmediklerini söy*lüyorlardı. O şimdi gençliğinin baharında, yirmi beş yaşın*da idi. Fakat Kuteyle bu kez onun yüzünde başka bir şey*lerin varolduğunu ve ahunda dünyanın ötelerinden gelen bir nur (ışık) parladıgını farkederek şaşırdı. B. Alenen pey*gamber Abdullah olabilir miydi? Yoksa o beklenen pey*gamberin babası mı olacaktı?

Baba-oğul tam onun yanından geçmişlerdi ki «Ey Ab*dullah,» diye bir ses duydular. Babası, sanki onun gidip kuzeniyle konuşmasını İstermiş gibi elini bıraktı. Abdullah, yüzünü Kuteyle'ye çevirdi, kadın ona nereye gittiğini sor*du. Abdullah bir şeyler sakladığı için değil, fakat onun dü*ğüne gittiğini bilmesi gerektiğini düşünerek sadece «Ba*bamla gidiyorum» diye cevap verdi. Kuteyle: «Beni şimdi ve burada al ve benimle evlen, sana yerine kurban edilen develer kadar deve vereceğim.» dedi. Abdullah ise «Babam*la beraberim, onun isteklerinin dışına çıkamam ve onu bı*rakamam» diye cevap verdi."[6].

Evlilikler planlandığı gibi yapıldı ve iki çift birkaç gün Vuheyb'in evinde kaldılar. Bu sırada Abdullah, kendi evin*den birşeyler almak üzere yola çıkmıştı, yine Varaka'mn kardeşi Kuteyle'ye rastladı. Kadının gözleri yüzünü öyle araştırır bakışlarla tarıyordu ki, konuşmasını bekler bir şekilde yanında durdu. Kadın bir şey söylemeyince, bir gün önce söylediklerini neden tekrarlamadığını sordu. Kuteyle şu cevabı verdi: «Dün yüzünde varolan ışık bugün yok. Bugün benim senden istediklerimi bana veremezsin.» .

Evlenmelerin meydana geldiği yıl MS. 569 idi. Bunu takip eden yıl Fil yılı olarak bilinir ve birden fazla sebep nedeniyle Önem taşır.







--------------------------------------------------------------------------------

[1] Hanif kelimesi (çoğulu hunefa) «Ortodoks» anlamım taşır. Bak. K. VI, 161. Yazar M. Ungs, Hanif terimini her ne ka*dar Ortodoks'tuk olarak tarif ediyorsa da, gerçekte asıl an*lamı Hak dine eğilim, tevhid dini, muvahhid olmak veya Allah'ı birleyen, bir tanıyan demektir. (İnsan

[2] Haşim'in kardeşi Nevfel'le karıştırılmamalı dır.



[3] St John, 16: 13.

[4] Zühre oğulları onun soyundan gelenler). Bent,' İbn'in çoğu*ludur.

[5] M., 101. 30

[6] IX, 100

zühd
01-03-2007, 20:25
7. FÎL YILI


O yıllarda Yemen, Habeşistan'ın yönetimindeydi. Ve Ebrehe admda bir Habeş'lî tarafından yönetiliyordu. Ebre-he, San'a'da bütün Arabistan'ın hac yeri olarak Mekke'den daha ileri olmasını istediği büyük bir katedral yaptırdı. Bu katedral için Saba melikesinin terkedilmiş sarayların*dan mermerler getirtti, altından haçlar, fildişi ve abanoz*dan minberler yaptırttı ve Necaşiye şunları yazdı: «Kralım, sîzden önce hiç bir krala nasip olmayan bir kilise yaptır*dım sizi ve tüm Arapları bu kiliseye haccetmeye razı ede*ne kadar uğraşacağım.» Bu dileğini gizli de tutmuyordu, bu nedenle Hicaz ve Necd Arapları arasında büyük bir gerginlik ortaya çıkmıştı. Sonunda Kureyş'e yakın kabile*lerden biri olan Kinane'li bir adam San'a'ya kiliseyi pis*letmek için gitti. Bir gece gizlice gidip, sağsalim geri dön*dü.

Ebrehe bunu duyunca, Ka'be'yi yerle bir etmeye and içti. Hazırlıklarını tamamlayıp büyük bir ordu ile Mekke'*ye doğru yola çıktı. Ordunun önünde ise bir fil gidiyordu. San'a'nın kuzeyindeki bir takım Arap kabileleri onu dur*durmaya çalıştılar, fakat Habeşistanlılar onları yendi ve Kes'am kabilesinin lideri Nufeyl'i esir aldılar. Nufeyl ha*yatına karşılık onlara rehberlik etmeyi kabul etti.

Ordu Taife vardığında Nufeyl'in adamları, Ebrehe'nin Kâ'be yerine kendi tapmakları Lafı yıkmasından korkarak onu karşılamaya çıktılar. Varmak istediği yere henüz ulaşmadiğim söyleyip, geri kalan yolda onlara rehberlik etme*si İçin beraberine bir adam verdiler. Ebrehe yanında Nufeyl olmasına rağmen teklifi kabul etti. Fakat yanına ver*dikleri adam Mekke'ye iki mil kala, Muğammis'te öldü, onu oraya gömdüler Araplar bu mezarı bugüne dek hep taslaya gelmişlerdir.

Ebrehe Muğammis'te mola verdi ve Mekke tepelerine atlı bir grup gönderdi: Yolda ne bulurlarsa aldılar ve Eb-rehe'ye Abdu'l-Muttalib'in ikiyüz devesini de içeren bir sü*rü gönderdiler. Kureyş ve komşu kabileler savaş konseyi topladılar ve düşmana karşı koymanın bir anlamı olma*dığına karar verdiler. O sırada Ebrehe, Mekke'ye berabe*rinde oranın şefini getirmesi İçin bir elçi gönderdi. Elçi onlara savaş etmek istemediklerini, sadece Kabe'yi yıka*caklarını ve kan dökülmesini istemiyorlarsa şefin kendisiy*le birlikte Habeşlilerin karargahına gelmesi gerektiğini söyledi.

Haklar ve görevler Abdu'd-Dar ve Abdu'l-Menaf süla*leleri arasında bölüştürüldüğünden beri Kureyş "in resmi bir başkanı yoktu. Fakat herkesin fikrinde kabilelerden bi*rinin başkanı) Mekke'nin şefi olarak yer etmişti. Bu kez elçi Abdu'l-Muttalib'in evine yöneldi ve Abdu'l-Muttalib oğullarından biriyle beraber elçinin arkasından gitti. Eb*rehe onu gördüğünde, görünüşünden o denli etkilendi ki selamlamak için ayağa kalktı ve halının Üstüne, onun ya*nına oturdu. Ebrehe tercümana Abdu'l-Muttalib'den bir şey sorup sormak İstemediğini öğrenmesini söyledi. Abdu'l-Muttalib, askerlerin ikiyüz devesini aldığını ve onların ge*ri verilmesi gerektiğini söyledi. Ebrehe biraz şaşırdı ve ha*yal kırıklığına uğradığını belirtti. Develerinden çok yıkıl*mak istenen dinini düşünüyor olmalıydı. Abdu'l-Muttalib şu cevabı verdi: «Ben develerin sahibiyim, Kâ'be'rün de onu koruyan bir sahibi vardır». Ebrehe: «Bana karşı ko*ruyamaz» dedi. Abdu'l-Muttalib: «Bunu göreceğiz, sen ba*na develerimi geri ver» dedi. :Ebrehe de develerin geri vermesl için emir verdi.

Abdul-Muttalib, Mekke'ye döndü ve Kureyşlere şeh*rin üzerindeki tepelere çekilmelerini tavsiye etti. Daha son*ra ailesinden bir grupla Ka'be'ye gitti. Ka'be'nin yanında durarak, Allah'a, Ebrehe ve askerlerine karşı güç vermesi için yalvardılar. Abdu'l-Muttalib de Kâ'be'nin kapısında*ki metal halkaya yapışarak «Allah'ım.kulun kendi evini ko*rudu, sen de kendi Ev'ini koru» diye yalvardı. Duayı bi*tirdikten sonra diğer Kureyşlilerle birlikte Mekke'nin dı*şındaki tepelere çıktılar, oradan aşağıda ne olup bittiğini görebiliyorlardı.

Ertesi sabah Ebrehe şehrin üzerine yürümek için ha*zırlandı. Ka'be'yi yıkıp tekrar aynı yoldan San'a'ya dön*meyi düşünüyordu. Süslenen fil, zaten hazır olan ordunun en önüne geçirildi; güçlü hayvan konumunu aldıktan son*ra, bakıcısı Üneys tarafından ordunun gittiği yöne, yani Mekke'ye doğru çevrildi İsteksiz olmasına rağmen rehber yapılan Nufeyl, ordunun en önünde Üneys'le birlikte git*mek zorundaydı. Bu sırada Üneys'ten hayvana nasıl ku*manda ettiğini de öğrenmişti. Ve Üneys ilerleme emrini anlayabilmek için başım çevirdiği bir anda Küfeyi filin kulağına yavaşça çökmesini fısıldadı. Bunun üzeirne fil, Ebrehe ve askerlerini şaşırtacak bir şekilde kendini yere bıraktı. Üneys ona kalkmasını emretti, fakat fil Nufeyl'in emrinden çıkmadı. Onu ayağa kaldırmak için ellerinden geleni yaptılar; hatta başına demir çubuklarla vurdular, fakat fil taş gibi yerinde sabit duruyordu. Daha sonra tüm orduyu Yemen tarafına yürütüp kendilerini takip etmeai için kaldırmayı denediler. Fil kalktı ve peşlerinden gitti. Orduyu tekrar Mekke yönüne çevirdiler, fil de. o tarafa döndü, fakat bir adım bile atmadan oraya çöktü.

Bu, bir adım bile ileri gitmemeleri gerektiğine açık bir uyarı idi. Fakat Ebrehe yaptırdığı mabedi kabul ettirmeye ve onun rakibini yok etmeye o kadar kararlı idi ki, bu uya*rıyı göremez hale gelmişti. Eğer geri dönmüş olsalardı, bel*ki büyük felaketten kurtulabilirlerdi. Ama geç kalmışlar*dı : birden batı tarafındaki gökyüzü karardı ve acayip bir ses duyuldu. Denizden gelen bu karanlık manzara genişledi ve yukarı baktıklarında gökyüzünün kuşlarla dolu ol*duğunu gördüler. Kurtulanlar, kuşların uçuşunun kırlan*gıca benzediğini ve her kuşun, biri ağzında ikisi ayakla*rında olmak üzere, kuru fasulye büyüklüğünde üç çakı I -taşı taşıdığını söylediler. Askerlerin üzerine çullandılar ve taşlamaya başladılar; taşlar o denli sert ve hızlı idi ki, zırh*ları bile delip geçiyordu. Her taş hedefini buluyor ve Öl*dürüyordu, çünkü taş bedene deâer denmez beden yavaş yavaş veya aniden çürümeye başhyordu. Taşlar herkese isa*bet etmemişti, Üneys ve fil de bunlar arasındaydı. Kurtu*lanlardan bir kısmı Hicaz'da kaldı ve çobanlık ederek ve*ya başka işler yaparak geçimlerini sağladılar. Fakat ordu*nun büyük bir çoğunluğu tekrar San'a'ya döndü: Çoğu yolda öldü, Ebrehe'nin de içinde bulunduğu diğer grup ise San'a'ya vardıktan sonra öldüler. Nufeyl ise ordunun dik*katinin file çevrildiği bir sırada oradan ayrılmış ve Mek*ke'nin üstündeki tepelere kaçmıştı.

O günden sonra Araplar kureyşlilere * Tanrı'nm halkı» adını verdiler ve daha çok saygı göstermeye başladılar. Çünkü Allah onların dualarını kabul etmiş ve Kâ'be'yi yi kılmaktan korumuştu. Onlar birincisiyle pek ilgisiz olma*yan ve aynı yılda. Fil yılında meydana gelen başka bu olayla da şeref ve saygınlık kazanacaklardı.

Abdu'l-Muttalib'in oğlu Abdullah, kuşların mucize gös. terdiği sırada Mekke'de değildi. Kervanlardan biriyle Fi listin "Suriye'ye ticaret için gitmişti; dönüşte Yesrib'te babaannesinin akrabalarına uğradı ve orada hastalandı Kervan Mekke'ye onsuz döndü. Oğlunun hastalık haberini duyunca Abdu'l-Muttalib, iyileştiğinde kardeşini geri ge*tirmesi için oğlu Haris'i gönderdi. Fakat Haris Yesrib'iı kuzenlerinin evine vardığında teselli dolu selamlamalar al*dı ve kardeşinin öldüğünü anladı.

Haris döndüğünde Mekke üzüntüye boğuldu. Aminenin tek tesellisi doğacak olan bebeğiydi ve doğum yaklaştıkça kederi daha da azaldı, içinde bir ışık taşıdığının far*kındaydı. Birgün kendisinden öyle bir ışık parladı ki Suri*ye'deki Basra kalelerini bile görebildi. Kendisine bir sesin şöyle dediğini duydu: «Sen karnında halkının önderi olacak bir şahsı taşıyorsun; doğduğunda şöyle de: «Onu her türlü kötülükten, Allah'ın koruması altına emanet edi*yorum» ve adını Muhammed koy.»[1].

Birkaç hafta sonra çocuk dünyaya geldi. Amine am*casının evindeydi. Abdu'l-Muttalib'e gelip torununu gör*mesi için haber gönderdi. Abdu'l-Muttalib çocuğu kucağı*na aldı ve Kâ'be'ye götürdü. Orada verdiği hediye için Al*lah'a şükretti. Daha sonra çocuğu tekrar anesine getirdi-Fakat dönüşte Önce kendi evine uğradı ve çocuğu evdeki-lere gösterdi. Kendisi de Amine'nin yeğeni Hale'den kısa bir süre sonra çocuk sahibi olacaktı. O sırada en küçük oğlu, üç yaşındaki Abbas'tı. Kapının önünde durmuş ba*basına bakıyordu. Abdu'l-Muttalib yeni doğmuş bebeği ona doğru uzatarak: «Bu senin kardeşin, kardeşini öp» dedi Abbas da onu öldü







--------------------------------------------------------------------------------

[1] I.I., 102

zühd
02-03-2007, 20:30
8. ÇÖL


Erkek çocukların, doğduktan sonra çöle emzirilmek ve belli bir yaşa kadar büyütülmek üzere gönderilmesi Ara*bistan'da yaygın bir gelenekti. Çocuk ölüm oranının yük*sek ve salgın hastalıkların yaygın olusu nedeniyle Mekke'*de de bu gelenek sürdürülüyordu. Fakat bundan amaç sa*dece çocuğun çölün temiz havasını teneffüs etmesi değil*di. Bu sadece bedenle ilgili bir sebepti. Çölün insan ruhu Üzerinde de bir takım etkileri vardı. Kureyş yerleşik ha*yata yeni geçmişti. Kusayy, onlara Mabed'in etrafına evler yapmalarını söyleyene dek- yan göçebe bir hayat yaşıyor*lardı. Sabit yerleşme tabii ki kaçınılmazdı, fakat bu türlü yerleşme sakıncalıydı. Soyluluk ve özgürlük birbirinden ay*rılmaz iki kavramdı ve göçebe özgürdü. Çölde bir insan, mekana hükmettiğinin bilincindeydi; bu hükmetme saye*sinde de bir bakıma zamanın baskısından kurtuluyordu de*nebilir. Çöl insanı, çadır bozarak dünlerini savabiliyordu; zamanı ve yeri henüz belirmedigi için yarın bir hüsran olarak görünmüyordu. Fakat şehirli insan bir mahpustu Onun bir yerde sürekli kalmak zorunda oluşu herseyi çürü*tüyor ve -dün, bugün, yarın- zamanın gayesi haline getiri*yordu. Şehirler bozulma yerleriydi. Şapşallık ve tembellik onların duvarları arasına gizlenmiş ve insanın uyanık ve te*tikte oluşunu köreltmek için hazır bekliyorlardı. Orada her şey, hatta insanın sahip olduğu en önemli özellik olan dil bi*le bozuluyordu. Arapların çok azı okuyabilirdi, fakat güzel konuşma tüm Arapların çocuklarında görmek istediği üt*tün bir meziyetti. İnsanın değeri güzel konuşmam ve bela-gafa İle ölçülürdü ve belagatın'.başı da şiirdi. Ailede bir şairin bulunması Övünülecek bir olaydı. En iyi «»Her he*men hemen tamamen çöldeki birkaç kabileden çıkıyordu. Çünkü çölde konuşulan dil güre çok benziyordu, ,

Bu nedenle çölle bağlantı nesilde yenilenmeliydi; ciğerler için temiz hava, dil için saf arapça\ ruh için öz*gürlük. Kureyş'in erkek çocukları, çölden bu faziletleri ka*pabilmeleri için, daha kısa surede yeterli olmasına rağmen, sekiz yaşlarına kadar çölde kalırlardı.

Bazı kabileler çocuklara bakma ve büyütmede iyi şöh*ret kazanmışlardı. Bunlardan biri de Mekke'nin güneydo*ğusunda yerleşen, Havazin'lerin en önemli kollarından biri olan Beni Sa'd îbn Bekr kabilesi idi. Amme oğlunu bu ka*bileden bir kadına vermek istiyordu. Onlar Mekke'ye be*lirli zamanlarda süt çocuğu almak İçin gelirlerdi ve yalan*da bir grubun gelmesi bekleniyordu. Mekke'ye bu kez yap*tıkları yolculuğu, onlardan biri, kocan Harisle birlikte ge*len ve yeni doğum yapmış olan Ebu Zu'ayb'ın kızı Hali*me şöyle anlatıyor: «O yıl bir kıtlık yılıydı ve hiçbir şeyi*miz kalmamıştı. Dişi eşeğimin üzerine bindim. Yanımıza bir damla bile süt vermeyen yaşlı dişi devemizi de aldık. Açlıktan ağlayan küçük oğlumuz yüzünden bütün gece uyuyamadık. Çünkü göğsümde onu besleyecek kadar süt yoktu. Eşeğim o kadar zayıf ve güçsüz idi ki çoğunlukla diğerlerini bekletiyordum.»

Develerin ve eşeğin beslenip güçlenebilmesi için nasıl bir damla yağmur yağmasını beklediklerini anlattı. Fakat Mekke'ye varana dek hiç yağmur yağmadı. Beni Sa'dülar süt çocuğu almak için etrafa bakınmaya başladıklarında. Amine orada bulunanlara sırayla oğlunu almaları için tek*lifte bulundu, fakat hepsi reddettiler. Halime: «Bunun se*bebi çocuğun babasından biraz destek beklemenüzdi. O bir yetim, annesi ve dedesi bize ne sağlayabilir? diyerek onu almadık- dedi. Çocuk emzirmek için direkt bir Ücret İste*miyorlardı, çünkü çocuğa verilen süt karşılığında par» almak ********lik sayılıyordu. Aldıkları karşılık daha dolaylı ve uzun. sûreye bağlıydı. Şehirlilerle göçebeler arasındaki bu değiş-tokuş doğal bir şeydi, çünkü birinin zengin oldu*ğu konuda diğeri fakirdi. Göçebenin teklif ettiği şey Tanrı vergisi geleneksel yaşam şekliydi. Habibi'in yaşam şekli. Ka*bil'in oğulları ise -ilk şehirleri kuran Kabil'di, zenginliğe ve güoe sahiptiler. Bedevi'nin avantajı, büyük ailelerden biriyle sürekli bir bağ kurmaktı. Sütanne, kendisine ikin*ci bir anne gibi bağlanacak ve yaşamı boyunca minnettar kalacak bir oğul sahibi oluyordu. O aynı zamanda kendi çocuklarına da kardeş gibi davranacaktı. Bu ilişki sadece sözde bir ilişki değildi. Araplara göre süt de varislik ka*nallarından biriydi ve emzirenin nitelikleri hemen bebeğe, de geçerdi. Fakat süt çocuktan büyüyene dek hiçbir şey beklenemezdi, o büyüyene dek çocuğun görevlerini babası yüklenirdi. Bir büyükbaba (dede) görevler için uzak sa-yılabirlirdi. Bu durumda ise Abdu'l-Muttalib'ân yaşlılığı ne*deniyle uzun süre yaşayamayacağını biliyorlardı, öldüğün*de torunu değil oğullan miras alacaklardı. Amine iee fakirdi; çocuğa gelince, babası ona zengin bir miras bıraka*cak kadar yaşamamıştı. Oğluna beş tane deve, küçük bir koyun ve keçi sürüsü ve bir cariyeden başka miras bırak*mamıştı. Abdullah'ın oğlu gerçekte büyük bir aileye men*suptu; fakat bu yil teklif edilen en fakir çocuktu.

Diğer taraftan sütanne ve ailesinin zengin olmaları beklenmese de çok fakir olmamaları istenirdi. Halime ve kocası arkadaşları arasında en fakir olanlarıydı. Halime ve diğeri arasında bir seçenek ihtimali olduğunda, diğeri tercih ediliyordu. Sonunda Halime dışında tüm Beni Sa'd kadınları birer çocuk sahibi olmuşlardı. Sadece en fakir sütanne çocuksuz, en fakir çocuk da sütannesiz kalmıştı.

«Mekke'den ayrılmaya karar verdiğimizde» dedi Hali*me, «kocama dedim ki: tüm arkadaşlarımın arasında em-zirecek bir çocuk bulamadan dönmeyi sevmiyorum. Gidip o yetimi alacağım.» «Nasıl istersen» dedi. «Onun sayesinde Tann bize belki lütfeder.» Ondan başka bir bebek bula*madığım için döndüm ve onu aldım. Onu alıp konakladığımız yere döndüm, onu kucağıma alıp göğsüme yaklaş, tırdığımda göğsüm onun için sütle doldu. O kendi meme*sini emdi, diğerinden de süt kardeşi doydu. Sonra ikisi de uyudular, kocam yaşlı devemizin yanına gitti, bir de ne görsün! Memeleri süt doluydu. Onu sağdı ve doyuncaya dek ikimiz de sütten içtik. En güzel gecemizi geçirdik ve sabahleyin kocam bana şöyle dedi: «Halime, senin aldı*ğın bu çocuk korunmuş bir yaratık.» «Benim dileğim de bu» dedim. Daha sonra yola koyulduk, ben eşeğe bindim, arkama da çocuğu bindirdim. Eşeğim tüm diğerlerini geç*ti ve hiçbiri ona yetişemedi. Bana «Hey, bizi bekle! Geldi*ğin eşek bu mu?» diye sordular. «Tabii bu» dedim. «Ona bir mucize isabet etmiş» dediler.

«Beni Sa'd yöresindeki çadırlarımıza ulaştık. Tann'nın yeryüzünde burası kadar kısır ve verimsiz bir* toprak da*ha olduğunu sanmıyorum. Fakat biz çocuğu beraberimiz*de getirdikten sonra sürümüz her seferinde karnı tok ve sütle dolu olarak eve dönüyordu. Diğerlerinin bir damla bile sütü yokken biz onları sağıp içiriyorduk. Komşuları*mız ise kendi çobanlarına: -Gidin ve onların çobanının ot*lattığı yerlerde sürüleri otlatın» diyorlardı. Yine onların sürüleri aç ve sütsüz dönerken, bizimkiler tok ve sütle do*lu dönüyorlardı. Çocuk iki yaşma gelip ben onu sütten ke sinceye dek Tann'nm bu lütfü devam etti[1]

«Çocuk iyi büyüyordu» diye devam etti. «Ve diğer ço*cukların hiçbiri büyümede ona yetişemiyordu. iki yaşma geldiğinde iyi gelişmiş bir çocuktu, bize getirdiği bereket nedeniyle bizde daha çok kalmasını istememize rağmen onu annesine geri götürdük. Ona şöyle dedim : «Küçük oğlumu daha çok güçlenene dek benim yanımda bırak, çünkü Mek*ke'de onun salgın hastalıklara yakalanmasından korkuyo*rum». Onu bize tekrar verene dek annesine ısrar ettik.

«Dönüşümüzden aylar sonra birgün o ve kardeşi çad;ırm arka tarafında kuzularla beraberlerdi. Kardeşi ko*şarak geldi ve «Kureyşli kardeşim, beyazlar giymiş iki kişi onu aldılar, yere yatırdılar ve göğsünü açtılar, elleriy*le göğsünü karıştırıyorlar- dedi. Bunun üzerine ben ve ba*bası onların yanına gittik, onu oturur bulduk, fakat yüzü solgun görünüyordu. Onu yanımıza çektik ve «Sana ne ol* du oğlum?» diye sorduk. Şöyle cevap verdi: «Beyazlar giy*miş İki adanı yanıma geldi, beni yatırdılar ve göğsümü aç*tılar, içinde bilmediğim birşeyi araştırdılar»[2]

Halime ve kocası Haris etrafa batandılar, fakat insana benzer bir şey göremediler. İki çocuğun söylediğini doğru*layacak bir damla kan veya yara bile yoktu. Sorulan so*rular çocukları söyledikleri şeyden vazgeçiremedi. Çocu*ğun küçücük göğsünde bir çizik bile yoktu. Normal olma*yan tek şey çocuğun sırtında, iki kürek kemiğinin ortasın-daydı: küçük, fakat belirgin yuvarlak bir işaret Sanki bir bardak kapanmış gibi oranın etleri derinin üstünde bir yükseklik meydana getiriyordu. Fakat bu işaret doğuş*tandı.

Daha sonraki yıllarda çocuk bu olayı daha ayrıntılı bir şekilde anlatabiliyordu: «Beyazlar giymiş iki adam yanı*ma geldi, ellerinde karla dolu altın bir leğen vardı. Sonra beni yatardılar ve göğsümü açtılar, kalbimi dışan çıkar*dılar. Aynı şekilde onu da ikiye ayırdılar, içinden siyah bir pıhtıyı alıp attılar. Daha sonra kalbimi ve göğsümü karla yıkadılar.»[3]. Şunları da ekledi: «Meryem ve îsa dışında, doğduğu andan itibaren tüm Ademoğullanna Şeytan do*kunmuştur.»[4]







--------------------------------------------------------------------------------

[1] U.. 105

[2] A.g.e.

[3] I. S. I/l, 96

[4] B. Ljc, 54.

zühd
03-03-2007, 22:22
9. İKÎ KAYIP


Halime ve Haris sonunda çocukların doğru söylediği*ne inandılar ve bu olay onları çok etkiledi. Haris süt ço*cuklarının kötü bir ruha sahip olmasından veya büyüye uğramasından korktu ve karısına bu kötülükler meydana çıkmadan çocuğu annesine teslim etmeleri gerektiğini söy*ledi. Halime onu bir kez daha Mekke'ye götürdü, geri gö-türmelerinin asıl nledenini gizlemek niyetindeydi. Fakat Amine, daha önceki fikirlerini neden değiştirdiklerini öğ*renmek için çok ısrar etti, sonunda tüm hikayeyi öğrendi. Her şeyi öğrendikten sonra Halime'yi teskin ederefc: «Be*nim küçük oğlumda büyük harikalar gizli» dedi. Sonra ha*mileyken başından geçenleri, kendi içinde bir ışık taşıdığı*nın nasıl farkına vardığını anlattı. Halime çocuğu yanında tutmaya razı olmuştu, fakat bu kez Amine çocuğuna kendi bakmaya karar verdi: «Onu benimle bırak ve selametle evi*ne dön» dedi.

Çocuk, annesiyle Mekke'de yaklaşık üç yıl kadar mut*lu yaşadı ve dedesinin, amcalarının, halalarının ve ku*zenlerinin beğenisini kazandı. Özellikle ona en yakın olan*lar, Muhammed'in anne-babasıyla aynı günde evlenen Abdu'I-Muttalib'in son evliliğinden olma çocukları Hamza ve Safiye idi. Hamza, Muhammed'le (s.a.v.) aynı yaştaydı. Safiye ise biraz daha küçüktü. Babası tarafından amca ve halası, anne tarafından ise kuzenleri olan bu ikiliyle ömür boyu sürecek olan güçlü bir bağ kurdu.

Altı yaşına geldiğinde, annesi onu Yesrib'deki akraba*larına ziyarete götürmeye karar verdi. Kuzeye giden bir kervana katıldılar, yanlarında iki deve vardı, birinde Ami*ne, diğerinde cariye ile Muhammed (s.a.v.) gidiyordu. Da*ha sonraları, çocuk beraber kaldıkları Hazreçli akrabala*rının yanında nasıl uçurtma uçurmayı ve havuzda yüzme*yi Öğrendiğini hatırlayıp anlatırdı. Fakat Yesrib'den ayrıl*malarından kısa bir süre sonra Amine hastalandı ve ker*vandan ayrılıp orada kalmak zorunda kaldılar. Birkaç gün sonra Amine vefat etti Yesrib'den çok uzak olmayan bir yerde, Ebva'da ve oraya gömüldü. Şimdi iki taraftan da yetim olan çocuğu Bereke elinden geldiğince teselli et*meye çalıştı. Bazı yolcuların yardımıyla onu Mekke'ye ge*tirmeyi başardı.

Şimdi artık ondan tamamen dedesi sorumluydu. Gün*ler geçtikçe Abdul-Muttalib'in Abdullah'a duyduğu Özel sevginin onun oğluna aktarıldığı gözleniyordu. Abdu'l-Muttalib her zaman Kabe'ye yakın olmayı seviyordu. Zemzem'i kazması emredildiğinde de Hicr'de uyuyordu. Bu ne*denle ailesi onun için Kutsal Ev'in gölgesine hergün bir şilte sererdi. Babalarına duydukları saygı nedeniyle oraya, oğullarından hiçbiri, hatta Hamza bile onun yanında otur*maya giremezdi; fakat küçük torununun bu tür sorunları yoktu. Amcaları ona başka yerde oturmasını söyledikle*rinde Abdü'l-Muttalib şöyle derdi: «Oğlumu olduğu gibi bı*rakın, onun geleceği çok büyük.» Muhammed, onun yanın*da oturur ve sırtına binerdi. Dedesi de onun yaptıklarını memnuniyetle seyrederdi. Hemen hemen hergün Kabe'de ve Mekke'nin diğer yerlerinde elele görülebilirlerdi. Hatta Abdu'l-Muttalib, Meclis'e giderken de beraberinde götü*rürdü. Hepsi kırk civarında tüm şeflerin toplandığı bir mec*liste çok Önemli meseleler konuşuluyordu ve seksen yaşın*daki yaşlı şef, yedi yaşındaki bu çocuğa olaylar konusun*daki fikrini soruyordu. Dedesi her seferinde «Oğlumu bü*yük bir gelecek bekliyor» derdi.

Annesinin ölümünden iki yıl sonra yetim, dedesini de kaybetti. Abdu'l-Muttalib ölürken torununu, babasının öz

kardeşi olan, amcası Ebu Talib'e emanet etti. Ebu Talib de yeğenine dedesinden gördüğü sevgi ve nezaketin aynısını gösterdi. Bundan sonra artık O, Ebu Talib'in oğullarından biriydi, karısı Fatıma[1] da çocuğun annesinin yerini tutmak için elinden geleni yapıyordu. Daha sonraki yıllarda Mu-hammed (s.a.v.), onun kendi çocukları aç dururken, ken*disini doyurduğundan bahsederdi.

.





--------------------------------------------------------------------------------

[1] Ebu Talıb gibi O da Haçim'in torunuydu, Abd el-Mutatalib' in üvey kardeşi Esad'ın (Haşim'in oğlu) kızı idi.'

zühd
04-03-2007, 20:46
10. RAHİP BAHİRA


Abdu'l-Muttalib'in mallan hayatinin son döneminde oldukça azalmıştı, ölümünden sonra oğullarına sadece çok küçük bir miras bırakmıştı. Oğullarından bazıları, özellikle Ebu Leheb olarak tanınan Abdu'1-Uzza kendiliklerinden zengin olmuşlardı. Fakat Ebu Talib fakirdi. Bu nedenle ye*ğeni kendisini, yaşamını w»ymı«.ir için elinden geleni yap*maya zorunlu hissediyordu. Yaşamını keçi ve koyunlara çobanlık ederek kazanıyordu ve gün geçtikçe Mekke'nin üstündeki tepelerde veya ötesindeki ovalarda yalnız geçir*diği günler artıyordu. Buna rağmen amcası onu bazen be*raberinde yolculuğa götürüyordu. Bunlardan birinde, Mu hammed (s.a.v.) dokuz, bir görüşe göre de oniki yaşınday*ken bir ticaret kervanıyla Suriye'ye kadar gitti. Basra'da, Mekke kervanının her zamanki konak yerlerinden birin*de, içinde nesilden nesile bir hristiyan rahibin yaşadığı bir hücre vardı. Biri öldüğünde, diğeri onun yerini alıyor ve eski elyazmalarını da içeren manastırdaki bütün varlıkla*ra varis oluyordu. Bu el yazmalarından birinde Araplara bir peygamber geleceği kayıtlıydı. Manastırda yaşayan Ra*hip Bahira bu kitapların hepsinden haberdardı. Bu konuy*la ilgilenmesinin asıl sebebi ise Varaka gibi onun da pey*gamberin kendi yaşam süresi içinde geleceğine inanmasıy*dı.

Mekke kervanının manastırdan pek uzak olmayan ko*nak yerine konakladığım birçok defa görmüştü. Fakat bu

sefer daha Önce hiç görmediği bir şeyle karşılaştı ve dona*kaldı: alçak ve küçük bir bulut onların üstünde yavaş ya*vaş ilerliyor ve sürekli yolculardan bir veya ikisi ile güne*şin arasında yer alıyordu. Büyük bir ilgiyle onların yak*laşmasını izledi. Fakat birden ilgisi şaşkınlığa dönüştü. Çünkü konakladıkları anda bulut hareket etmeyi durdur» du ve altında gölgelendikleri ağacın üstünde sabit olarak kaldı. Ağaç ise dallarını aşağı indirerek onların iki kat gölgede olmalarını sağlıyordu. Bahira böyle bir harikanın zor olmasa da önemli olduğunu biliyordu. Sadece yüce bir ruhun varlığı bu olayı açıklayabilirdi ve aniden beklenen peygamber aklına geldi. Sonunda gelmiş miydi, bu yolcu*ların arasında olabilir miydi?

Manastıra kısa bir süre Önce yiyecek stokları gelmişti, elindekilerin hepsini birleştirerek kervana şöyle bir haber gönderdi: «Ey Kureyşler! Sizin için yiyecekler hazırladım ve buraya gelmenizi istiyorum. Yaşlı-genç, köle-hür- hepi*nizi davet ediyorum.*

Bunun üzerine hepsi manastıra geldiler, fakat Bahira'nın tembihlerine rağmen Muhammed (s.a.v.)'i develerin ve yüklerin yanında gözcü olarak bıraktılar. Oysa vardık*larında Bahira onların yüzlerine teker teker baktı. Fakat kitaplarda tarif edilen yüze benzer bir yüz göremedi-, on*ların arasında bu iki mucizevi yapabilecek güçte kimse yoktu. Belki de hepsi gelmemişti. «Ey Kureyşlİler,» dedi, «geride kimse kalmadığından emin misiniz?-. «Başka kim*se kalmadı- dediler, «sadece en küçüğümüz olan bir erkek çocuk kaldı». Bahira «Ona öyle davranmayın, onu da ça*ğırın bizimle beraber yemekte bulunsun» dedi. Ebu Talib ve diğerleri bu düşüncesizlikleri için özür dilediler, içle*rinden biri şöyle dedi: «Biz, gerçekten suçluyuz, Abdullah'*ın oğlunu geride bırakıp, bu ziyafetten mahrum etmeme*liyiz.» Daha sonra Muhammed'in (s.a.v.) yanma gitti ve onu da beraber yemek yemeğe davet etti.

Çocuğun yüzüne bir kez bakmak Bahira için bu muci*zeleri açıklamağa yetti. Yemek boyunca onu dikkatle in*celediğinde yüz ve vücut özelliklerinin kendi kitabında anlatılanlara nedenli yakın olduğunu gözledi. Yemekten sonra rahip bu genç misafirinin yanma gitti ve ona yasanı şekli, uykuları ve genel konulardaki tavırlarıyla bazı şey*ler sordu. Muhammed ona bu konularda ayrıntılı cevap*lar verdi; çünkü au^m saygıdeğerdi, sorular ise saygılı ve hürmetkarca soruluyordu. Hatta rahip sırtına bakmak is tediğinde, gömleğini sıyırmakta tereddüt etmedi. Bahira zaten kesinlikle onun peygamber olduğu kanaatındeydı Bir de sırtındaki iki kürek kemiği arasında, kitabında anla*tılan yerde peygamberlik mührünü görünce tüm şüphele*ri silindi. Bahira Ebu Talİb'e döndü ve: «Bu çocukla akra*balık dereceniz nedir?» diye sordu. Ebu Talib «Oğlumdur» dedi. Bahip, «Oğlunuz değil, bu çocuğun babası sağ ola maz» dedi. Ebu Talib «Kardeşimin oğludur» dedi. «Peki babasına ne oldu?» dedi rahip. Öteki «Daha annesi ona ha*mileyken öldü.» dedi. «İşte bu doğru» dedi Bahira. «Karde sinin oğlunu ülkene geri götür ve onu Yahudilerden koru Çünkü benim bildiğimi onlar da bilirler ve görürlerse ona kötülük yaparlar. Kardeşinin oğlunun geleceğinde büyul: şeyler gizli.»

zühd
05-03-2007, 18:36
11. HILFÜL-FÜDUL


Suriye'deki ticaretini bitirdikten sonra Ebu Talib, da ha önceki yalnız yaşamına devam eden yeğeniyle birlikte Mekke'ye döndü. Fakat amcaları, Abbas ve Hamza gibi onun da savaş araçlarını kullanmak için eğitimden geç*mesi gerektiği kanısına vardılar. Hamza büyük fiziksel gü ce sahipti, güçlü bir adam olacağı önceden belliydi, tyi bir güreşçiydi ve iyi kılıç kullanırdı. Muhammed ise ortalama uzunluk ve güçte bir gençti. Okçuluğa Özel bir yeteneği vardı ve büyük ataları İsmail ve İbrahim gibi iyi okçu ol*ma yolundaydı. Bu başarıdaki en büyük rol ise gözlerinin keskin oluşundaydi: onun Süreyya burcunun oniki yıldızı*nı sayabildiği söylenirdi.

O yıllarda, uzun fakat aralıklarla süren ve haram ay*lardan birinde başladığı için Ficar Savaşı denilen savaş*tan başka önemli bir çatışma olmadı. Kinane kabilesinden bir adam, Necd'deki Havazin kabilelerinden Amir'İn bir adamını öldürmüş ve Hayber kalesine sığınmıştı. Olaylar dizisi her zamanki çöl kurallarına uygun olarak meydana geldi: onur intikam gerektirirdi. Öldürülen adamın kabi*lesi, Kinane'ye yani öldürülen adamın kabilesine saldırdı. Kureyş o sıralarda Kinane ile müttefik durumdaydı. Savaş üç dört yıl sürdü, fakat gerçekte beş günden fazla çatışma meydana gelmedi. O sıralarda Haşimilerin başında, Ebu Talib gibi Muhammed'in babasının öz kardeşi olan Abdu'I-Muttalib'in oğlu Zübeyr vardı. Zübeyr ve Ebu Talib yeğenleri Muhammed'i ilk çatışmalardan birine götürdüler. Fa*kat onun savaşmak için çok genç olduğu kanaatine vardı*lar. Bu nedenle onun sadece hedefine ulaşmayan düşman oklarını toplayıp, amcalarına iletmesine izin verdiler[1]. Fa*kat bunu takip eden çatışmalarda, Kureyş ve taraftarları*nın kötü bir durumda olduğu sırada, onun da bir okçu olarak marifetini göstermesine izin verildi ve başarısı kut*landı.[2]

Bu savaş, yerleşik topluluklarla çöl kanunu arasında her 7aman varolan hoşnutsuzlukları artırmaya yardım et*ti. Kureyş'in ileri gelenlerinin çoğu Suriye'ye gitmiş ve orada Roma imparatorluğunun uyguladığı göreli adaleti görmüşlerdi. Habeşistan'da da savaş etmeden adaleti sağ*lamak mümkündü. Fakat Arabistan'da suç kurbanı kişinin veya ailesinin hakkını alabileceği, bunlarla karşılaştı rabile-cek bir kanun sistemi yoktu; ve Ficar savaşının da, ken*dinden önceki diğer karışıklıklar gibi, birçok zihni bu tür claylarr önleme yollan ve araçlarıyla ilgili düşünceye sevketmiş olması doğaldı. Fakat bu kez sonuç sadece dü*şüncelerden ve kelimelerden ibaret kalmamıştı: Kureyş* bu tür olayları önlemek için hemen harekete geçmeğe hazırdı. Onların bu adalet anlayışları, savaşın bitiminden birkaç hafta sonra Mekke'de meydana gelen bir olayla sınandı.

Zabid kabilesinin Yemen'deki bölgesinden bir tüccar, Sehm kabilesinin ileri gelenlerinden birine değerli mallar satmıştı. Sehmli adam malları teslim almıştı, fakat karar*laştırılan fiyatı Ödememekte ısrar ediyordu. Dolandırılan tüccar, onu dolandıranın da bildiği gibi Mekkeli değildi ve tüm şehirde ona yardım edebilecek bir velisi veya mütte*fiki yoktu. Fakat karşısındakinin küstahça kendine güveni*şinden de ürkmüyordu. Bu nedenle Ebu Kubays tepesine çıkıp, yüksek sesle ve beliğ bir şekilde tünvKureyş'i adale*ti yerine getirmeye davet etti. îlk tepki Sehm kabilesiyle geleneksel bağları olmayan kabilelerden geldi. Kureyş ise,

herşeyin Ötesinde kabile aynnu gözetmeden birleşme ta*raftarıydı. Fakat yine de kendi birlikleri içindeki kesin ayrımın, Kusay'ın mirası nedeniyle meydana gelen Müt*tefikler ve Güzel Kokanlar ayrımının farkındaydılar ve Sehm de Müttefiklerdendi. Diğer grubun liderlerinden biri, Mekke'nin en zenginlerinden biri olan Teym kabilesinin şefi Abdulah İbn Cud'an İdi; ve şimdi büyük evini, tüm adaleti sevenlerin toplanma yeri olarak açıyordu. Güzel kokanlar grubundan sadece Abdu'ş-Şems ve Nevfel kabile*leri orada değildi. Haşim, Muttalib, Zûhre Esed ve Teym kabileleri toplulukta temsil ediliyordu. Bunlara öir de Müt*tefiklerden Adiy katılmıştı. Birlikte yaptıkları tartışmalar sonucu zayıflan kollamak ve adaleti korumak İçin bir ör*güt kurmaya karar verdiler. Hep birlikte Kabe'ye gidip Hacer'ül-Esved'in üzerine su döküp, bu suyu bir kaba akıt; tılar. Bu şekilde kutsanmış olan sudan teker teker içtiler ve sağ ellerini yukarı kaldırarak Mekke'de ne zaman bir zulüm meydana gelirse, zulmedilen Mekke'n* olsun, yaban*cı olsun onun hakkını alıp, adaleti korumak için tek bir vücut gibi birleşeceklerine and içtiler. Bundan sonra Sehm'li adama borcunu ödettiler; bu anlaşmaya katılma*yan kabilelerin de hiç birinden karşı çıkıp Sehmli koru*yan olmadı.

Teym'İn şefi İle birlikte bu düzeni kuranlardan biri de Haşimilerden Zübeyr idi: Beraberinde aynı andı içen ye*ğenini de bu toplantıya getirmişti. Muhammed (s.a.v.) daha sonraki yıllarda şöyle diyecektir: «Abdullah İbn Cud*an*ın evinde ben de vardım-, orada bulunuşumu ve o anlaşmaya katılışımı bir sürü kızıl deveye değişmem ve şimdi, îslam'-da, o örgüte çagrılsam memnuniyetle katılırım-[3]. Orada bulunanlardan biri de, oğlu Ebu Bekir ile birlikte gelen ev sahibinin kuzeni Teymli Ebu Kuhafe İdi. Ebu Bekir, Mu-hammed'den bir veya iki yaş küçüktü ve onun en samimi arkadaşı olacaktı.

-





--------------------------------------------------------------------------------

[1] i. H. 119.

[2] I. S. 1/1,81.



[3] 1.1 86

zühd
06-03-2007, 18:31
12. EVLÎLÎK ÖNERİLERİ


Muhammed (s.a.v.) yirmi yaşını geçmişti ve za*man geçtikçe daha sık, akrabalarından biri ve diğeri ile birlikte sefere çıkmaya davet ediliyordu, Bir gün, hasta*landığı için sefere çıkamayan bir tüccarın malların; tes-ltm aldı ve yalnız başına gitti. Bu başarısı bundan sonra da aynı tür teklifler almasını sağladı. Artık yaşamını daha rahat kazanabiliyordu ve evlilik olanağı artıyordu.

Amcası ve koruyucusu Ebu Talib'in o zaman üç oğlu vardı: en büyükleri TaUb, Muhammed'le aynı yaştaydı; Akil onüç veya ondört; Cafer ise dört yaşındaydı. Muham*med çocukları çok severdi ve onlarla oynamaktan hoşlanır*dı, ilgisi ve sevgisi daha sonra kendisine bağlılıkla karşı*lık verecek olan Cafer'de yoğunlaşmıştı. Cafer akıllı ve gü*zel bir çocuktu. Ebu Talib'in kız çocukları da vardı, bunlar*dan biri henüz evlenme çağma yeni girmişti. Adı Fahite idi, fakat daha sonra Ümmü Hani adını almış ve bu adla tanın*mıştır. Onunla Muhammed (s.a.v.) arasında büyük bir sev*gi vardı ve Muhammed (s.a.v.) onu babasından evlenmek üzere istedi. Fakat Ebu Talib'in kızı için başka planları vardı: Manzum kabilesinden dayısının oğlu Hubeyre de Ümmü Hanİ'yi istemişti; Hubeyre sadece önemli bir Kimse değil, aynı zamanda Ebu Talib gibi iyi bir şairdi de. Bunun yanısıra Mekke'de Manzum kabilesinin gücü artıyor, Haşimilerin gücü ise azalıyordu. Bu nedenlerle Ebu Talib Üm*mü Hani'yi Hubeyre ile evlendirdi. Yeğeni ona sitem ettiginde ise ona şu cevabı verdi. -Onlar bize kızlarını verdi*ler.»* -burada şüphesiz kendi annesini kastediyordu- «cö*mert bir adama cömertlik yapılmalı».[1] Bu cevap inandırıcı olmaktan uzaktı, çünkü Abdu'l-Muttaiib, Atike ve Berre adlarındaki iki kızını Mahzumi'lere vererek borcunu öde*mişti. Muhammed (s.a.v.) amcasının kibarca onun evlene*cek konuma gelmediğini söylemek istediğini anladı. Ken*disi de bu kanıya vardı, fakat beklenmedik durumlar onun fikrini değiştirecekti.

Mekke'deki zengin tüccarlardan birisi bir kadındı -Esed kabilesinden Huveylid'in kızı Hatice. O aynı zaman*da Hristiyan olan Varaka'nın ve kardeşi Kuteyle'nin ku*zeni idi.- Onlar gibi Hatice de Haşimoğullarmm uzaktan yeğenleri oluyordu. O zamana dek iki kez evlenmişti ve ikinci kocasından ölümünden - beri kendi âdına ticaret ya*pacak bir adam görevlendirmeyi adet edinmişti, Muham*med (s.a.v.) artık Mekke'de eLEmin (güvenilir), şerefli olarak tanınıyordu. Bu şöhreti ise kendisine emanet edilen ticaret kervanlarının sahiplerinden yayılıyordu. Hatice de onun hakkında ailesinden çok şeyler duymuştu-, birgün Suriye'ye gidecek ticaret kervanını yönetmesi için ona ha*ber gönderdi. Ücreti onun şimdiye kadar bir Kureyşlİye ödediği en yüksek fiyatın iki katı kadardı; yanma yolcu*lukta eşlik etmesi için Meysere adında bir de genç köle verdi. Muhammed <s.a.v.) onun teklifini kabul etti ve gençle birlikte onun mallarını kuzeye götürdü.

Suriye'nin güneyindeki Basra'ya ulaştıklarında, Mu*hammed (s.a.v.), Nestor denilen bir rahibin manastırına yakın bir yerde bir ağacın gölgesi altına oturdu. Yolcula*rın konaklama yerleri hep aynı olduğu için, belki de bu on beş yıl kadar önce amcasıyla Basra'ya giderken altın*da oturduğu ağacın aynısı idi. Belki Bahira ölmüş, onun yerini Nestor almıştı. Bu ihtimaller bir yana, Meyser'in şöyle haber verdiğini biliyoruz: Rahip manastırdan çıktı ve ona: «Ağacın altında oturan adam kim?» diye sordu. O

da «Bir Kureyşli» dedi ve açıklamak için şunları ekledi. «Allah'ın Evi'ni koruyanlardan». Nestor: «O ağacın altında bir peygamberden başkası oturmuyor» dedi[2]

Suriye'ye doğru ilerlerken Nestor'un sözleri Meysere'-nin daha çok İçine işledi, fakat bunlar onu çok şaşırtma*dı; çünkü yolculuk boyunca şimdiye kadar beraber olduğu kimselere hiç benzemeyen bir adamla yolculuk ettiğinin farkına vardı. Bu düşüncesi eve dönüşte gördüğü bir şeyle daha da kesinleşti: çoğu zaman sıcağın garip denebilecek şekilde az olduğunu farketmişti, ve bir gün öğleye doğru Muhammed'i (s.a.v.) sıcaktan koruyan iki meleği açıkça gördü.

Mekke'ye vardıklarında, Suriye'den sattıkları malın karşılığı olarak aldıkları mallarla birlikte Hatice'nin evine gittiler. Hatice, Muhammed (s.a.v. Tin yolculuğu ve yaptı*ğı alışverişleri anlatışını dinledi. Çok kâr etmiş görünü*yordu, çünkü şimdi elindeki mallan maliyetinin iki katına satabilme olanağı vardı. Fakat bu tür düşünceler onun zihninden uzaklardaydı, çünkü Hatice'nin dikkati anlatı*lanlardan çok anlatan kişide yoğunlaşmıştı. O, orta boylu, İnce, geniş omuzluydu, başı büyûic ve vücudunun diğer or*ganları da orantılı bir şekildeydi. Saçı ve sakalı sık ve si*yahtı, dümdüz değil, hafiften dalgalıydı. Saçları omuzları ile kulak memesi arasına kadar uzuyor, sakalı ise hemen hemen saçlarının uzunluğuna iniyordu. Geniş bir ahu var*dı; göz yuvarlakları geniş, kirpikleri uzun, kaşları ise ge*niş ve hafif çatıktı. Eski kaynakların çoğunda gözlerinin

siyah olduğu söylenir, fakat bazı kaynaklara göre gözleri kahverengi, hatta açık kahverengidir. Burnu, ağzı geniş ve güzel şekilliydi. Sakallarını uzatmasına rağmen bıyıklarını hiç bir zaman üst dudağına dek uzatmadığı için dudaklarının güzelliği görülebilirdi. Cildi beyazdı, fakat güneşten bronzlaşmıştı. Bu doğal güzelliklerin yanısıra, yüzünde -babasında da var olan, fakat oğlunda daha güç*lü bir şekil alan- bir nur vardı. Bu ışık daha çok alnında ve parlak gözlerinde ışıldardı. Hatice, kendisinin de hala güzel olduğunun farkındaydı, fakat ondan onbeş yaş bü*yüktü. Buna rağmen onunla evlenmeyi kabul eder miydi, acaba?

Muhammed is.a.v.) gider gitmez, Hatice, Nufeyse adındaki bir arkadaşına danıştı, o da aralarını yapmaya söz verdi. Meysere patronuna gelip, yolda* gördüklerini, iki meleği ve rahibin söylediklerini anlattı. Hatice de gi*dip bunları kuzeni Varaka'ya anlattı. Varaka «Eğer bu doğruysa, Hatice- dedi, «Muhammed (s.a.v.) kavmimize gönderilen peygamberdir. Uzun süreden beri bir peygam*berin geleceğini biliyordum ve işte geldi.»[3].

Bu sırada Nufeyse, Muhammed (s.a.v.) 'e gitti ve niçin evlenmediğini sordu. «Maddi imkanlarım yetersiz» diye ce*vap verdi. «Fakat eğer sana imkan verilirse: güzeUik, zen*ginlik soyluluğun varolduğu bir anlaşmaya çagniırsan ne dersin?» «O kim?» diye sordu. «Hatice.» dedi Nufeyse. «Ben böyle bir evliliği nasıl yapabilirim?» dedi. «Orasını bana bırak![4] dedi. Nufeyse konuştuklarını Hatice'ye iletti, o da Muhammed'e (s.a.v.) gelmesi için haber gönderdi. Geldi*ğinde ona şunları söyledi: «Ey amcamoğlu, seni akrabam olduğun için ve o veya bu gruba bağlanmadan orta yolda yer aldığın için seviyorum; seni güveniluiiliğin, doğru söz*lü ve güzel huylu olduğun için seviyorum»[5]. Daha sonra ona evlenme teklif etti. Birlikte Muhammed'in amcalarıyla,

Hatice'nin de babası öldüğü için Esedoğu Harından amcası Amr ile konuşması gerektiğine karar verdiler. Haşimiler bu törende kendilerini temsil etmesi için genç olmasına rağmen Hamza'yı seçtiler. Bunun nedeni aralarında Esed kabilesine en yakın olanın Hamza oluşuydu. Çünkü Ham-za'nın öz kardeşi Safiye, kısa bir süre önce Hatice'nin kar deşi Avvam ile evlenmişti. Hamza yeğeni ile birlikte Arara gitti ve Hatice'yi istedi, aralarında Muhammed'in mehır olarak Hatice'ye yirmi dişi devs vermesi kararma vardık.







--------------------------------------------------------------------------------

[1] 1.S.VIII;108



[2] I. S. î/l, 83. Isl&m İnancına göre Muhammed, o gelene dek İsa, Yahuda soyundan gelen son peygamber olduğu için, ya-hudilerde kalan ruhsal otoritenin «ahir zamanda» kendisi*ne aktarıldığı Shİloh dur. Bunu ölümünden kısa bir süre ön*ce Yakub şöyle bildirmiştir: «Ve Yakub oğullarını çağırdı ve onlara ahir zamanda size neler olacağını anlatacağım, toplanın dedi. Shiloh gelinceye dek hakimiyet Yahuda'da ka*lacak; o geldiğinde tüm insanlar onun etrafında birleşecek*ler.» (Tekvin, 49:1,10).



[3] I.l. 121.

[4] I. S. I/l, 84.

[5] I.I. 120.

zühd
07-03-2007, 22:14
13. YUVA


Damat, amcasının evinden ayrıldı ve gelinle birlikte yaşamak üzere onun evine yerleşti. Hatice kocasına bir eş olduğu kadar, onun en yakın arkadaşı ve ideallerini ve is-teklerini paylaşan bir dostu idi. Acılar ve kayıplar olsa da evlilikleri çok mutlu geçiyordu. Hatice, Muhammed'e (s.av.) altı çocuk doğurdu, iki erkek ve dört kız. En büyük ço*cukları Kasım adında bir oğlan çocuğuydu. Bundan son*ra Muhammed'e Ebu'l-Kasım (Kasım'ın babası) denmeye başlandı. Fakat çocuk iki yaşını doldurmadan öldü. İkinci çocukları Zeyneb adında bir kızdı, onu üç kız çocuğu daha takip etti, Rukiyye, Ümrnü Gülsüm ve Fatıma. Son çocukları ise yine çok az bir süre yaşayan bir erkek çocuğuydu.

Evlendiği'gün Muhammed (s.a.v.1, babasından miras kalan sadık cariyeyi, Bereke'yi, azat etti; aynı gün Hatice ona kendi kölelerinden birini, onbeş yaşındaki Zeyd'i he*diye etti. Bereke'ye gelince, onu Yesrib'li biriyle evlendir*diler. O adamdan bir oğlu oldu ve bundan sonra Ümmü Eymen (Eymen'in annesi) olarak anıldı. Zeyd ise kendisi gibi gençlerle birlikte, Hatice'nin yeğeni, yani Kardeşi Ni-zam'in oğlu Hakim tarafından Ukaz panayırından satın alınmıştı. Halası onu ziyarete geldiğinde, Hakim ona yeni aldığı kölelerden birini seçmesini teklif etti. O da Zeyd'i seçti.

Zeyd, atalarıyla övünürdü: babası Harise Suriye ile Irak arasında yerleşik olan Kelb kabilesindendi; annesi ise yine meşhur olan komşu Tayy kabilesindendi. Tüm Arabistan'da cömertliği ve belagatı ile şöhret salan şair-şöval ya Hatim de annesiyle aynı kabiledendi. Yıllar önce bir gün annesi Zeyd'i ailesini ziyaret etmek için kendi kabile*sine götürüyordu; kaldıkları köye Benî Kayn kabilesinden bir grup adam saldırdı, çocuğu kaçırıp köle diye sattılar. Babası Harise onu ümitsizlik içinde arıyordu, Zeyd de Kelb kabilesinden babasına haber gönderebileceği kimse*ye rastlayamamiştı. Fakat Kabe'ye Arabistan'ın her yerin*den hacılar geliyordu. Muhammed'in (s.a.vj kölesi olduk*tan aylar sonra bir gün, Mekke sokaklarında kendi kabi leşinden adamlara rastladı. Eğer onları bir Önceki yıl ger muş olsaydı, duygulan çok farklı olurdu. Böyle bir karşı*laşmayı uzun süredir arzuluyordu, fakat şimdi şaşkınlığa düşmüştü. Şimdi artık hiçbir şey düşünmeden burayı ter-kedip ailesine gidemezdi. Fakat onlara nasıl bir haber gön*derebilirdi? Meselenin esası ne olursa olsun, bir çöl çocuğu olarak bu durumlarda hiç bir şeyin şiirden daha anlamlı, olamayacağını biliyordu. Kafasındakileri anlatabilmek için bir kaç mısra yazdı, fakat bu mısralar ifade ettikleri an*lamlardan daha fazlasını ima ediyorlardı. Daha sonra Kelb'li hacıların yanına gitti ve kendisini tanıttı: «Aileme şu mısraları okuyun, çünkü uzun sûredir benim için üzül*düklerini biliyorum:

Kendim uzakta olsam da, sözlerimi ahu

Ve halkıma götürün: Ben şimdi Kutsal Ev'de

Tann'nın kutsadıgı yerde yaşıyorum.

Artık şimdiye dek çektiğimiz üzüntüleri bir kenara bırakın.

Beni aratmak için develeri yormayın. Çünkü ben, Allah'a şükür, bütün silsilesi soylu olan Büyük ve iyi bir ailenin yanındayım.

Hacılar bu haberle yurtlarına döndüklerinde, Harise hemen kardeşi Ka'b ile birlikte Mekke'ye doğru yola çıktı. Muhammed (s.a.v.)'e gidip, ondan oğlu Zeyd'i istediği fi*yata kendisine satmasını istedi. Muhammed şu cevabı verdi: «Bırakın kendisi seçsin, eğer sizi seçerse hiç bir ücret istemeden onu size veririm; eğer beni seçerse, ben beni se*çen birinin üstünde karar verici değilim.» Daha sonra Zeyd'i yanlarına çağırdı ve bu iki adamı tanıyıp tanımada-ğını sordu. Zeyd: «Bu amcam, bu da babamdır» dedi. «Be*ni tanıyorsun» dedi Muhammed (s.a.v.): «Ve benim sana gösterdiğim dostluğu da biliyorsun, o halde benimle onlar arasında bir seçim yap.» Zeyd zaten seçimini yapmıştı, he*men şöyle dedi: «Senin üstüne başka adam seçecek deği*lim. Sen bana annem ve babam gibisin.» «Ey Zeyd, köleli*ği özgürlüğe, babana, amcana ve ailene tercih mi ediyor*sun?» diye hayretle sordular. Zeyd: «Evet Öyle, çünkü ben bu adamda öyle şeyler gördüm ki kimseyi ona tercih ede*mem» dedi.

Muhammed (s.a.v.) daha sonraki konuşmaları kısa ke*serek onlan Kabe'ye davet etti. Hicr'de ayakta durarak yüksek sesle şunları söyledi: «Ey burada bulunanlar, «ahit olun ki Zeyd benim oğhımdur, ben onun, o da benim va-risimdir.»[1]

Amca ve baba isteklerini yerine getiremeden ülkeleri*ne dönmek zorunda kaldılar. Fakat kabilelerine anlatma*ları gereken hikâye, bu evlât edinmeye sebep olan karşı*lıklı sevgi, utanç verici bir şey değildi. Zeyd'in özgürlüğe kavuştuğunu ve daha sonraki yıllarda kardeşleri ve akra*balarına da faydalı olabilecek yüksek bir şerefe ulaştığını gördükten sonra teselli oldular-ve yollarına üzüntüsüz de*vam ettiler. O günden sonra bu yeni Haşimî, Mekke'de Zeyd İbn Muhammed diye anılmaya başladı.

Muhammed'le (s.a.v.) Hatice'nin evlerine en sık gelen ziyaretçilerden biri de Muhammed'in kendinden bile kü*çük olan en küçük halası, aynı zamanda Hatice'nin yenge*si Safiye idi. Beraberinde, ağabeyinin ölümünden sonra Zübeyr adını verdiği oğlunu da getirirdi. Bu nedenle Zü-beyr, Muhammed'in kızlarıyla, yani kuzenleriyle küçük yaşlardan beri arkadaşlık ederdi. Safiye ile birlikte, Hati*ce'nin tüm çocuklarının ebesi olan ve kendisini ev halkından sayan sadık hizmetlisi Selma da gelirdi.

Yıllar geçtikçe, Muhammed'în sütannesi Halime de ara sıra onları ziyarete gelmeye başladı. Hatice ona her zaman gereken saygıyı gösterirdi. Bu ziyaretlerden biri, Halime'-nin sürülerinin uzun süren çok sert bir kuraklık nedeniy*le helak olduğu bir zamana rastladı. Hatice ona kırk ko*yun ve üstünde tahtı ile birlikte bir deve hediye ettr. Hi*caz'da bir veba gibi yayılan bu kuraklık aileye yeni bir ferdin katılmasına da neden oldu.

Ebu Talib bakabileceğinden fazla çocuğa sahipti ve kuraklık onun belini kırmıştı. Muhammed (s.a.v.) bunu iarketti ve birşeyler yapması gerektiği kanaatine vardı. .Amcaları arasında en zengin olanı Ebu Leheb'di, fakat o aileden uzak dururdu. Belki bunun nedeni kendisinin, an*nesinin tek çocuğu oluşu ve başka öz kardeşe sahip olma*yışıydı. Muhammed (s.a.v,) başarılı bir tüccar olan ve be*raber büyüdükleri için kendisine çok yakın olan amcası Abbas'tan yardım istemeyi tercih etti. Muhammed (s.a.v.)'e en yakın olanlardan biri de, onu her zaman evinde hoş karşılayan ve çok seven Abbas'ın karısı Ümmü'1-Fadl idi. Onlara gitti ve iki ailenin Ebu Talib'in durumu düzelene dek onun oğullarından ikisinin bakımım üstenmesinı tek*lif etti. Hemen karar verdiler ve birlikte Ebu Talib'e gitti-[2] Onların tekliflerine karşı Ebu Talib: «istediğinizi ya*pın, fakat Akil ile Talib'i bana bırakın» dedi. Cafer artık onbe? yaşındaydı ve ailenin en küçüğü de değildi. Annesi Fatıma, ondan on yaş küçük bir erkek çocuğu daha dünya*ya getirmişti; adını Ali koymuşlardı. Abbas, Cafer'in bakı*mını üstlenebileceğini söyledi, bunun üzerine Muhammed (s.a.v.) de Ali'yi aldı. Bu sıralarda Hatice Abdullah adında bir erkek çocuğu daha dünyaya getirmişti, fakat Abdullah," Kasım'dan daha az bir zaman yaşadı. Bîr anlamda Ali onun yerini almıştı. Rukiye ve Ümmü Gülsüm'1 e hemen hemen aynı yaşta Seyneb'den küçük ve Fatıma'dan biraz büyük olan Ali bu dört kuzeniyle kardeş gibi büyüdü. Zeyd'le birlikte bu beş kişi Muhammed ve Hatice ailesinin özünü, oluşturuyordu. Fakat bunlardan başka onlara çok bağlı olan ve burada kronolojik olarak ele alınan ta*rihte küçük veya büyük roller oynayan birçok akrabalar: da vardı.

O sırada hayatta olmayan en büyük amcası Haris geri-de bir çok erkek çocuk bırakmıştı. Bunlardan biri, Ebu Süfyan*. Muhammed (s.a.v.)'in süt kardeşi idi. Çünkü on*dan birkaç yıl sonra o da Beni Sa'd'da Halime tarafından omzırümişti. Çoğu kişi Ebu Süfyan'm aile benzerliği bakı*mından Muhammed (s.a.v.)'e çok yakın olduğunu söyler. İ'tisinin ortak özelliklerinden biri de güzel konuşma sana*lı idi. Fakat Ebu Süfyan yetenekli bir şairdi -belki de amalan Zûbeyr ve Ebu Talib'den daha yetenekliydi. Oysa Muhammed (s.a.v.), arapça grameri ve güzel konuşmada rakipsiz olmasına rağmen, bir tek şiir bile yazmamıştı.

Hemen hemen kendi yaşında olan Eüu Süfyan, onun için hem arkadaş hem de bir dosttu. Kanla bağlı akraba*larından biraz daha yakın olanlar, babasının öz kardeşle*ri, yani Abdu'l-Muttalib'in beş kızının çocukları idi. Bu ku*zenlerinin en büyükleri kuzeydeki Esed kabilesinden Cahş adında bir adamla evlenen haıası Umeyme'nin çocuklarıy*dı[3]. Cahş'ın Mekke'de bir evi vardı. Kendi kabilesinden başka bir kabile ile beraber yaşayan birinin, o kabilenin bi" üyesi ile karşılıklı anlaşma yapması sonucunda, o kişi*yi haklarını ve görevlerini yerine getirecek bir temsilci olarak tayin emtesi de mümkündü. Abdu'ş-Şems soyunun Ümeyye [4]kolundan gelen kabilenin başkam olan Harb, Cahş'ın müttefiki olmuştu. Bu nedenle Umeyme'nin Cahş jle evlenmesi aynen onun bir Şems'li ile evlenmesi gibiy*di. Umeyme'nin ağabeyinden sonra Abdullah adını \ erdiği en büyük oğlu Muhammed'den hemen he*men oniki yaş küçüktü ve bu iki kuzen birbirlerini çok severdi. Umeyme'nin ağabeyinden epey küçük oian ve güzelligiyle dikkatleri çeken kızı Zeyneb de bu sevgi bağı*nın içindeydi. Muhammed (s.a.v.) ikisini de çocuklukların*dan beri çok severdi; halası Berre'nin oğlu Ebu Seleme'ye de özel bir sevgi beslerdi.

El-Emin'i çevreleyen bu sevgi ve cazibe sadece ailesi ile sınırlı değildi; Hatice ile birlikte bu sevgi çemberinin merkezinde bütün akrabalarını içeren bir daire içindeki tüm İnsanlara sevgi besliyorlardı. Hatice'nin akrabaları da bu çemberin içindeydi. Ona en yakın olanlardan biri, oğlu Ebul-As ile onları sık sık ziyaret eden kardeşi Hale idi. Hatice yeğenini, sanki kendi oğluymuş gibi seviyordu; bu nedenle Hale kardeşinden oğlu için bir eş bulmasını istedi -Hatice sık sık onların her durumda yardım isteme*lerini tembih ederdi. Halice kocasına bu konuyu açtığın*da o, kızları Zeyneb'i evlenecek yaşa geldiğinde Ebu'l As'a uygun bir eş olabileceği önerisini getirdi. Zamanı geldiğin*de Zeyneb'i kuzeni ile evlendirdiler.

Politik olarak bir arada anılan Haşim ve Muttalib soy*larının zayıflayan politik etkisini tekrar güçlendirmek için duyulan ümitler, Muhammed (s.a.v.) üzerinde yoğunlaş-nusti. Soy ayrımı olmaksızın tüm Kureyş onu, Arabistan'*da kabilelerinin şerefini ve gücünü devam ettirebilecek, neslinin en yetenekli şahsı olarak görüyordu. El-Emin'e ya*pılan övgüler herkesin dilindeydi; belki de bu nedenle Ebu Leheb yeğenine gelmiş ve kızları Rukiyye ve Ümmü Gül-süm'ü kendi oğullan Utbe ve Uteybe'ye » istedi*ğini söylemişti. Muhammed (s.a.v.J, bu İki kuzenini iyi ta*nıdığı için teklifi uygun bulmuş ve nişanlar yapılmıştı.

İşte bu sıralarda Ümmü Eymen'i yine aile fertleri ara*sında görüyoruz. Kaynaklar onun bir dul olarak döndüğü*nü, veya kocasının onu boşadığını belirtmiyorlar. Sebep her ne İse, Ümmü Eymen yerinin orası olduğunu biliyor*du. Muhammed (s.a.v.), çoğu kez ona «anne» diye hitap eder ve başkalarına «O bana ailemden kalan tek ferttir» derdi"[5]





--------------------------------------------------------------------------------

[1] I S. III/1;26

[2] i. S. l/ı, 7i.



[3] Esed ibn Huzeyme Necd ovasının en kuzeyinde yerleşmişolan Mekke'nin kuzey-doğusundaki bir kabile.

[4] Abdu'ş-Şems'in oğl" ve Harb'in babası Umeyye'nin ölümünden-sonra böyle anılmıştır

[5] I. S. VIII 162.

zühd
08-03-2007, 22:48
14. KA’BE’NİN YENİDEN İNŞASI


Bu bahsettiğimiz olaylardan, yani Ali'nin aileye katıl*masından kısa bir zaman önce, Muhammed (s.a.v.) otuz-beş yaşında iken Kureyşliler Kabe'yi tekrardan yapmaya karar verdiler. O zamanlar Kabe'nin yüksekliği, bir insan boyu kadardı ve üstünde çatı yoktu. Bu nedenle kapı kilit-lense bile hırsızlar kolaylıkla içeri girebilirdi. Kısa bir sü*re önce, mahzene gömülen hazinelerden bir kısmı çalın*mıştı. Ellerinde çatı yapmaya yetecek kadar kereste vardı: Yunanlı bir tüccarın gemisi karaya vurmuştu ve tamir edi*lemeyecek kadar dağılmış bir halde Cidde kıyısında bek*liyordu. Bu nedenle onun kerestelerini çatı yapmak için al*dılar. O sırada Mekke'de yetenekli bir marangoz olan bir Kıptî de bulunuyordu.

Fakat Kabe'ye duydukları saygı o denli fazla İdi ki ona el sürmekte tereddüt ediyorlardı. Planları, yumuşak ve dayanıksız taşlardan yapılmış olan tüm duvarları yıkıp, yenilerini yapmaktı; fakat kutsal olan bu yeri yıkarak gü*nahkâr olmaktan ve belaya uğramaktan korkuyorlardı. Bu tereddütleri, Kabe'nin duvarından her güaı güneşlemek için dışarı çıkan yılanı görmeleriyle daha da arttı. Kim o tarafa yaklaşırsa yılan başım kaldırıyor, dilini çıkarıp tıs*lıyordu. Bu da onlan çok korkutuyordu. Fakat bir gün, yılan güneşlerken, Allah gökten bir kartal gönderdi, kartal yılanı kaptı ve uçtu gitti. Kureyşliler aralarında şöyle ko*nuştular: «Şimdi Allah'ın bizim niyetimizi tasdik ettiğine inanabiliriz. Bize yardım edecek bir marangozumuz ve tahtalarımız var, Tanrrı bizi yılandan da kurtardı.»

Duvarların üstünden ilk taşı alan. Muhammed (s.a.v ) in büyük annesi Fatıma'nın erkek kardeşi MahzunVlu Ebu Vehb idi; fakat o taşı alır almaz, taş elinden kurtulup tek*rar eski yerine döndü. Bunun üzerine hepsi işe devam et*mekten korkarak Kabe'den kaçtılar. Daha sonra Manzumilerin reisi, o zaman hayatta olmayan Muğire'nin oğlu Ve lid kazmayı eline aldı ve şöyle dedi: «Ey Tanrım, korkma. Ey Tanrım biz iyilikten başka birşey istemiyoruz.» Daha sonra Yemen köşesi ile Hacerü'l-Esved'in arasındaki gü-ney-doğu duvarının bir kısmını yıktı; fakat diğerleri işe koyulmaktan çekindiler. «Bekleyelim ve görelim» dediler, *Eğer o helak olursa, Kabe'ye dokunmayalım, hatta onu eski haline çevirelim. Fakat eğer o çarpılmazsa, ki bu Allah işimizi onaylıyor demektir, onu sonuna kadar yıkalım » Gece hiçbir aksilik çıkmadı; Velid, sabah erkenden tek rar işe başladı, diğerleri de ona katıldılar. Tüm duvarlar. İbrahim'in attığı temellere kadar yıkılınca, yanyana dızık miş deve hörguçlerine benzer, büyük, yeşilimsi taşlar orta*ya çıktı. Bir adam taşlardan birini çekip çıkarmak için iki taşın arasına bir manivela koydu; fakat ilk hareketinde, tüm Mekke'yi sarsan ve depreme benzeyen bir sallantı ol du. Bunu, temelleri yıkmamaları için yapılan bir uyan işa*reti olarak kabul ettiler

Hacerü'l-Esved'in bulunduğu köşede süryanice bir ya*zı buldular. Onu, bir Yahudi okuyana dek ne olduğunu bilmeden sakladılar: -Ben Allah'ım ve Bekke'nin Rabbıyım. Bekke'yi. gökleri ve yeri yarattığım, Aya ve Güneşe şekil verdiğim ve Güneşin etrafına dokunulmaz olan yedi mele*ği yerleştirdiğim gün yarattım. O (Bekke), insanlarına su i. ve su ile yardım eden iki tepesi varoldukça varolmaya de*vam edecektir.» Bir parça yazı da İbrahim makamında Kabe'nin kapısı yanında İbrahim'in ayak izini taşıyan ka*yanın altında bulundu: «Mekke, Tanrı'nın kutsal evidir. Onun sürekliliği üç yönden gelir. Onun insanları onu ille kirletenler olmasın.»

Kureyşliler, binanın yüksekliğini arttırmak için. daha çok taş topladılar. Ayrı ayrı kabileler sırayla çalıştılar. Nihayet bina Hacerü'l-Esved'in konulacağı yüksekliğe gel*di. Bu şurada aralarında şiddetli bir tartışma çıktı. Çünkü hiçbiri Hacerûl-Esved'i duvara yerleştirme şerefini, diğer kabileye bırakmak istemiyordu. Bu tartışma bir kaç gün sürdü ve anlaşmazlık o denli büyüdü ki, taraflar savaşmaya hazırlandılar. O sırada yaşlı bir adam şöyle bir öneri ge*tirdi : «Ey Kureyşliler, tartıştığınız konuda sizi uzlaştıracak bir hakem seçin. Mescid'e girecek olan ilk adam bu konu*da hakem olsun.»[1] Kabe'nin çevresindeki alana Mescid, ya*ni secde edilen yer adı verilirdi. Çünkü Allah'ın Evine yönelerek O'na secde etme geleneği. İbrahim ve İsmail'den beri devam edegeliyordu. Yaşlı adamın tavsiyesine uyma ya karar verdiler. Mescid'e ilk giren kişi, belli bir süredir Mekke'de bulunmayan ve henüz dönen Muhammed (s.a.v.1 idi. Onun kapıdan görünmesiyle insanların yüzünde, mut*luluk ve sevinç ifadeleri belirdi. Daha da yaklaştığın*da memnuniyetle -dolu selamlamalar ve mırıldanma*lar topluluğu sardı. Bazıları: «O, el^Emin'dir» dediler. Bazı*ları: «Muhammed (s.a.v.) geldi, onun kararına uyanz* de*diler. Meseleyi ona anlattıklarında O, «Bana bir parça ku*maş getirin» dedi. Getirdiklerinde bezi yere yaydı, Ha-cerü'LEsved'i ortasına koydu. «Her kabile bezin bir ucun*dan tutsun» dedi. «Sonra hep birlikte onu kaldırın». Taşı yeteri kadar yerden yükselttiklerinde, onu aldı ve Kabe'*nin köşesine kendi elleriyle yerleştirdi ve böylece inşaat devam etti







--------------------------------------------------------------------------------

[1] U> IX 125.

zühd
09-03-2007, 23:03
15. İLK VAHİY


Otorite ve saygınlığının dışa vurmasından kısa bir sü*re sonra, Muhammed (s.a.v.) zaten bilincinde olduğu ruh*sal olayların yanısıra bazı güçlü içsel işaretler almaya baş*lamıştı. Bunların nasıl olduğu sorulduğunda onların, uy*kuda iken gelen «Şafağın söküşü gibi gerçek görüntüler»[1] olduğunu söylerdi. Bunların sonucunda tenha yerleri tercih etmeye başladı ve Mekke'nin üstündeki tepelerden birine, Hira dağındaki bir mağaraya, inzivaya çekilmeyi adet haline getirdi. Bu Kureyş geleneklerine yabancı ve ga*rip bir olay değildi. Çünkü inziva İsmail oğulları arasında gelenek haline gelmişti. Her nesilde, belirli bir süre insan*ların dünyasından el çekip yalnız kalmayı tercih eden bir*kaç kişi bulunurdu. Bu eski, fakat hâlâ uygulanan geleneğe uygun olarak Muhammed (s.a.v.), yanına biraz yiyecek alır ve birkaç geceyi Allah'a ibadetle geçirirdi. Daha sonra ailesine döner, tekrar yiyecek ve gerekli şeyleri alıp geri giderdi. Bu yıllarda arasıra, şehirden ayrılıp, mağa*raya yaklaştığında şöyle sesler duyardı: «Ey Allah'ın Rasu-ıü, sana selâm olsun»[2] Geriye dönüp kimin konuştuğunu araştırdığında ise kayalar ve ağaçlardan başka kimse göre*mezdi.

Ramazan, geleneksel inziva ay'ı idi. Kırk yaşında iken. Ramazan'm sonlarına doğru bir gece yalnızken ona insan

şeklinde bir Melek geldi. Melek ona «Oku!» dedi. O, «Ben okuma bilmem» deyince, kendi anlattığı şekliyle şunlar ol*du: Melek beni aldı ve dayanabileceğim son nok*taya kadar sıktı. Daha sonra beni bırakıp: «Oku!» dedi. Ben «okuma bilmemi» dedim, beni tekrar aldı ve sıktı ve tekrar takatimin son noktasında bırakıp, tekrar «Oku!» de*di, ben yine «Okuma bilmem» dedim. Beni üçüncü defa aynen sıktı ve bıraktığında şöyle dedi:

Yaratan Rabbinin adıyla oku

O, İnsanı bir kan pıhtısından yarattı.

Oku, senin Rabbİn en büyük kerem sahibidir;

Kİ O, kalemle (yazmayı) öğretendir,

insana bilmediğini Öğretti. (A'lak : 1-5)[3]

O, bu sözleri meleğin arkasından tekrarladı ve melek onu bırakıp gitti. Daha sonraları şöyle derdi: «Sanki keli*meler kalbime yazılmışta»[4]. Fakat O, kendisine şairlere oldu*ğu gibi bir cinin musallat olmasından korktu. Bu yüzden hemen mağarayı terketti, dağdan inerken yukarıdan bir sesin şöyle dediğini duydu: -Ey Muhammed, sen Allah'ın Rasulüsün, ben de Cebrailim». Gözlerini yukarı çevirdi, onu mağarada ziyarete gelen kimse ordaydı, fakat şimdi aslen melek şeklindeydi, tüm ufku kaplamıştı. Tekrar «Ey Muhammed, sen Allah'ın Rasulüsün, ben de Cebrail'im» dedi. Peygamber, meleğe bakmaya devam etti; daha sonra gözlerini ondan çrivirdi. Fakat nereye baksa Melek oraday*dı; doğu, batı, kuzey, güney tüm ufku kaplamıştı. Nihayet melek ondan ayrıldı, o da evine dönebildi. Hızlı hızlı çar*pan kalbiyle yatağına uzanıp Hatice'ye «Beni örtün[5] Beni| örtün!»[6] dedi. Birden telaşlanan Hatice ona hiçbir şey sor*madan bir örtü getirdi ve üzerine örttü. Korkusu biraz geçtiğinde Muhammed (s.a.v.), ona, gördüklerini ve duyanlattı; bunun Üzerine Hatice, yaşlı ve kör bir adam olan kuzeni Varaka'ya gitti ve olanları haber ver. di. O da: -Hay Mübarek» dedi, «Varaka'nın nefsine Hakim olana yemin ederim ki Muhammed'e, Musa'ya gelen Na*mus* gelmiştir. Muhammed halkının peygamberidir. Git onu teskin et.» Hatice eve döndü ve aynı sözleri Muham*med'e (s.a.v.) tekrarladı. Bunun üzerine Muhammed (s.a. v.), Tann'ya adadığı ibadet günlerini tamamlamak için gönlü rahat olarak mağaraya döndü, ibadetini bitirdikten sonra adeti üzere Kabe'ye gitti, tavafı tamamladı. Daha sonra Mescid'de oturanlar arasında gördüğü yaşlı ve kör Varaka'yı selamladı. Varaka ona: «Ey kardeşimin oğlu, bana gördüklerini ve duyduklarını anlat» dedi. Peygam*ber olanları anlatınca, Varaka ona da Hatice'ye söyledikle*rinin aynısını tekrarladı. Fakat bu kez şunları da ekledi: «Sana yalancı diyecekler, kötü davranacaklar, sana savaş açacaklar ve seni kovacaklar, ben o günleri görürsem Allah için sana yardım edeceğim»[7] Ona doğru eğildi ve alnından öptü. Peygamber daha sonra evine döndü.

Hatice ve Vuraka'nın ona güven vermesinden sonra kendisine olan güveni semadan gelen ikinci vahiyle iyice güçlendi ikinci vahyin nasıl geldiği kaynaklara kaydedil-, memiş, fakat Peygamber'e nasıl geldiği sorulduğunda, iki şekilde cev&bını vermişti: «Bazen o bana zil sesi gibi ge*liyordu, bu en zor ve ağır olanıydı; zil sesleri (çınlama*lar) mesajı anladığım anda kesiliyordu. Bazen de Melek bir insan şeklinde geliyor ve konuşuyor, ben de konuştuk*larını ezberliyordum[8]».

Bu ikinci vahiy bir tek harfle, daha sonra Kurandaki bir çok surenin başında yeralacak olan harflerden, ilkiyle başlıyordu. Harfin hemen arkasından ilâhî bir and geli*yordu. İlk vahiyde de Delirtilen Allah'ın insana Öğretme

aracı olan kalem üzerine yemin ediliyordu. Kalemden, so*rulduğunda Peygamber şöyle dedi: «Allah'ın ilk yarattığı şey kalemdi. Kâğıdı yarattı ve kaleme 'Yaz!' diye emretti. Kalem «Ne yazayım?» cevabını verdi. Allah: «Kıyamete dek yarattıklarımla ilgili benim İlmimi yaz» dedi. Daha sonra kalem verilen emri yerine getirdi.»[9] Kaleme and iç*tikten sonra, bir de onun yazdıklarına and içiliyordu. Sema*da Meleklerin kâğıtlara yazdığı şeylerden biri de, daha sonra İndirilen vahiylerde Levh-i Mahfuz'da yazılı 'şerefi üstün bir Kur'an[10] ve kitabın anası (Ra'd: 39) olarak ge*çen, Kur'an'ra semavî arkitipidir. Yani ona da and içiliyor. Bu iki yemini teselli takip ediyor:

«Ntm. Kalemr ve satır satır yazdıklarına andolsun. Sen, Rabbinin nimetiyte bir deli değilsin. Gerçekten senin içtn ke*sintisi olmayan bir ecir vardır. Ve şüphesiz sen, pek büyük bir ahlâk üzerindesin.» (Kalem: A-4).

Bu ilk vahiyler geldikten sonra, belli bir sûre vahiy ke*sintiye uğradı. Peygamber, Hatice'nin sürekli teselli etme*sine rağmen göklerin gazabına sebep olmasından korkuyor*du. Sonunda bu sessizlik bitti ve onu temin edici bir vahiy geldi :

«Kuşluk vaktine andolsun, 'Karanlığı iyice çöktüğü» za*man geceye, Rabbin seni terketmedi ve darıtmadt da. Şüphe*siz senin için son olan, İlk olandan (ahiret, dünyadan) daha kaytrltdtr. Elbette Rabbin sana verecek, böylece sen hoşnut kalacaksın. Sen bir yetim iken. seni bulup da barındırmadı mı? Ve seni yol bilmez iken, 'doğru yola yöneltip iletmedi mi? Bir yoksul iken sent bulup da zengin etmedi mi? öyley*se, sakın yetimi üzüp-kahretme. isteyipdi Unem de azarla-ytp-çtktşma. Rabbinİn nimetini İse, durmakstzın anlat.» (Du*ka: 1-11}.





--------------------------------------------------------------------------------

[1] B. 1,3

[2] IJ. 151.

[3] B. ı, 3

[4] 1.1 153.

[5] B.I 3



[6] İlahi Kanun ve Kutsal Yazıt anlamlarına gelen Yunancı Nomos kelimesi burada Vahyi getiren melekle özdeşleştiriliyor.

[7] J. I. 153-4

[8] B. I., 3.

[9] Tir. 44.

[10] İşte islâm'ın dayanayım teşkil eden ilâhi vahiy, adını bura-ran alır. (Bürûc: ai-22)

zühd
11-03-2007, 15:55
16. NAMAZ


Bu son cümleye uygun olarak. Peygamber artık Karı*sından sonra kendisine en yakın ve sevgili bulduğu kişile*re Melek ve Vahiy hakkında gördüklerini anlatmaya baş*ladı. Henüz onlardan hiçbir şey istemiyordu; istediği tek şey sırrını açığa çıkarmamalarıydı. Fakat bu durum uzun sürmedi. Bir gün Mekke'nin üzerindeki yükseklikte Ceb-"rail ona geldi ve topuğuyla tepenin yamacındaki cimliğe vurdu. Oradan hemen bir su fışkırmaya başladı. Daha son*ra namazdan önce kendisini nasıl temizleyeceğini Peygamber'e öğretmek için onun önünde abdest aidi. Peygamber de onu taklid etti. Sonra namazı nasıl kılacağını, kıyam, rüku, sücud ve teşehhüd miktarı oturmanın nasıl yapılacağını öğretti ve bunların aralarında Allahu Ekber Allah Büyük*tür denilecek zamanları, namaz bittikten sonra da Es-Se-lamü Aleyküm selam üzerinize olsun (meleklere) deme*si gerektiğini söyledi Peygamber yine onu taklid etti. Me*lek oradan ayrıldı, Peygamber de evine döndü. Döndüğünde öğrendiklerinin tümünü Haticeye'de öğretti ve birlikte namaz kıldılar.

Din artık abdest ve namaz esasları üzerine kurulmuş*tu. Hatice'den sonra bu esasları İlk uygulayanlar Ali Zeyd ve Peygamber'in yakın dostu Teym'li Ebu Bekr idi. Ali daha on yaşındaydı. Zeyd'in henüz Mekke'de hiçbir etkisi yok*tu. Fakat Ebu Bekr sevilen ve saygı duyulan bir kimsey*di, çünkü bilgili, anlayışlı ve yumuşak huylu bir adam*dı. Çoğu kimseler şu veya bu konuda danışmak İçin ona gelirlerdi Şimdi, O, güvenebileceği kimseleri Peygambere uymaları İçin yeni dine davet etmeye başlamıştı. Uyanla*rın çoğu yeni dine onun aracılığı ile girmişlerdi. Çafrıya ilk karşılık verenlerden biri Zühre kabilesinden Avf m oğ*lu Abdu'1-Amr «Peygamber'in annesinin uzaktan akrabası oluyordu-, diğeri ise Beni'l-Haris kabilesinden el-Cerrah'm oğlu Ebu Ubeyde idi.

Bunlardan ilki olan Abdu'[1]-Amr ile birlikte daha Önce hiç olmayan bir olay adet haline geldi. Vahyin en göze çarpan özelliklerinden biri de, er-Bahman ve er-Rabim İla*hî isimleriydi. Rahim kelimesi, rahim kelimesinin yoğun şeklidir ve çok merhametli, sınırsız bağışlayıcı anlamına gelir. Bundan daha yoğun ve kapsamlı bir anlama sahip olan rahman kelimesinin tam karşılığı bulunmadığı kin çoğunlukla yanlış anlaşılmıştır. Vahiy, yeni dinin Allah'*ın yüceliğinde bir sığınak bulma ihtiyacı nedeniyle, bu iki kelimeye önem vermiştir. Er-Rahim'den (çok merha*metli) daha fazla merhamet ifade eden Er-Rahman kelime*si, rahmetin kökünü ve Ölümü ifade eder. Sınırsız lütuf ve ihsan anlamına gelen bu kelime Kur'an'da Allah'a eş tutu*lur. «Allah diye çağırın, 'Rahman' diye çağırın, ne ile ça*ğırırsanız; sonunda en güzel isimler Onundur.»[2]

Bu isim Peygamber için çok sevgili bir isimdi ve Abdu'l-Amr (Amr'ın kulu) ismi çok putperestçe, göründüğü İçin, yeni mü'mine Abd'ur-Rahman; Rahman'm kulu, sonsuz ba*ğışlayıcının kulu adını verdi. İsmi Abd'ur-Rahman'a çev*rilen sadece Avf'm oğlu değildi, daha pek çok kimseye bu ad verilmiştir.

İslam'a çağrıya ilk olumlu tepkileri gösterenler çoğun*lukla ikna yoluyla değil bir takım içsel motiflerle bu yola gelmişlerdir. Ebu Bekr uzun süreden beri Mekke'de rüya tabirindeki yeteneğiyle tanınırdı: Bir sabah Şems kabile*sinden güçlü bir adam olan Sa'.d tbn'u'1-As'm oğlu Halid ona beklenmedik bir ziyarette bulundu. Genç adamın yü*zü hala. kısa bir sûre önce korkunç bir iç tecrübe geçirmiş olmanın illeriyle doluydu. Aceleyle, gece önemli olduğunu sandığı, fakat anlayamadığı bir rüya gördüğünü anlattı. Rüyasında, dibi görünmeyecek kadar derin ve ateşler için-de bir çukurun hemen kenarında duruyor. Daha sonra ba*bası geliyor ve onu ateşe itmeye çalışıyor. Kenarda müca*dele ederken, korkusunun doruğa ulaştığı bir anda iki güçlü el onu, babasının tüm çabalarına rağmen çekip alı*yor. Geriye dönüp baktığında kurtarıcısının el-Emin, yani Abdullah'ın oğlu Muhammed olduğunu görüyor ve o şura*da uyanıyor. Rüyasını anlatmayı bitirdikten sonra Ebu Bekr ona: «Sana iyilikler temenni ederim- dedi. «Seni kur*taran bu adam Allah'ın elçisidir, o halde ona tabi ol -hem ona tabi olacaksın, hem de onun sayesinde İslam'a girecek*sin ve İslâm seni ateşten koruyacak.» Halid doğruca pey*gambere gitti, rüyasını anlattıktan sonra mesajının ne ol*duğunu ve ne yapması gerektiğini sordu. Peygamber ona ne yapacağını gösteıdi ve Halid ailesinden gizlice islâm'a girdi[3].

Bu sırada Suriye'den memleketine dönmekte olan Abd'-uş-Şenuli bir tüccar da, çölde bir gece şöyle bir sesle uyandu «Ey uyuyanlar, uyanın, çünkü Mekke'ye Ahmed geldi.»[4] Bu tüccar Ümeyye kabilesinden Affan'ın oğlu Os*man'dı, aynı *amft"rtft annesi tarafından, Abdu'l-Muttalib'-in inginrmHttn birinin. Peygamberin halası Uramü Hakim el- Beyza'nın da torunu oluyordu. Her ne kadar «gelmek--ten ne kastedildiğini bilmese ve çok yüceltilmiş anlamın*daki -Ahmed-in, «yüceltilmiş» anlamındaki Muhammed'in yerine kullanıldığım farketmese de, bu sözler onun ruhu*na işledi. Fakat Mekke'ye Varmadan, Teymli bir adamla, Ebu Bekir'in kuzenlerinden Talha ile karşılaştı. Talha,

Kutsal Evin halkı arasından Ahmod'in meydana çıkıp çıkmadığını soran bir rahibin bulunduğu Busra'dan henüz dönüyordu. -Ahmed de kim?» diye sordu Talna. Rahip «Abdul-Muttalib'in oğlu Abdullah'ın oğlu» cevabını verdi. «Bu ay onun ortaya çakacağı ay; ve o peygamberlerin so*nuncusudur» dedi. Bu sözleri, kendi başından geçenleri anlatan Osmana da tekrarladı. Döndüklerinde Talha, Mu-hammed (s.a.v.)'in en yalan arkadaşı olan Ebu Bekr'e git*melerinin doğru olacağını söyledi. Bunun üzerine Ebu Bekr'e gittiler ve duyduklarını ona anlattılar: O da hemen onları, çölde duyduklarını ve rahibin söylediklerini anlat*maları için Peygamber'e götürdü. Başlarından geçenleri arılattıktan sonra inançlarını dile getirdiler.

İslam'a giren dördür cü kişi ise, imana gelme şekli ba*kımından bunlardan pek farklı olmayan Zühre'nin mütte*fiki (mevlası) Abdullah ibn Mes'ud idi. Bu konuda şöyle diyor: «O zamanlar henüz olgunluğa erişmiş bir gençtim ve ükbe ibn Ebi Muayt'ın sürülerini otlatıyordum. Bir gün Pey*gamber ve Ebu Bekr yakınımızdan geçiyordu. Peygamoer kendilerine verebilecek sütüm olup olmadığını sordu. Ben de sürülerin benim olmadığını, bana emanet edildikleri için onlara süt veremeyeceğimi söyledim. Peygamber: «Daha üzerinden bir koç geçmemiş, küçük bir kuzunuz var mı?» diye sordu. Bir tane olduğunu söyledim ve onu getirdim. Peygamber onu iple bağladıktan sonra eljerini kuzunun memelerine koydu ve dua etti. Bunun üzerine kuzunun memeleri sütle doldu, Ebu Bekr tas gibi ortası çukur bir kaya parçası getirdi, Peygamber kuzuyu sağdı ve hepimiz sütten içtik. Daha sonra memeye: 'Kürü* dedi, o da kuru*du»[5] Birkaç gün sonra Abdullah, Peygamber'e gitti ve İs*lâm'a girdi, bir süre sonra ondan yetmiş sure[6] öğrendi ve kendisine verilen bir lütufla onları ezberledi. Daha sonra

Kur'an kıraatçilerinin ileri gelen simalarından biri olmuş*tur.

Vahyin bir süre kesilmesi Peygamber[7] çok üzmüştü, fakat kalbi, henüz inzal olmayan bir ayette de belirtildiği gibi, İlâhi Kelâm'ı almanın yükü altında eziliyordu. «Şa*yet biz bu Kur'an'ı bir dağın üzerine indirmiş olsaydık, andolsun onu Allah korkusundan saygı ile baş eğmiş, par*ça parça görmüş olurdun.»[8]. Onu *beni örtün, beni örtün» demeye zorlayan ürperme yine zaman zaman geliyordu. Bir gece örtüsüne bürünmüş bir halde yatarken, inzivasını, da*ha sert ve önemli bir îlâhî Emir, insanları Kıyamet Günü ile uyarmasını isteyen bir'emir böldü: «Ey bürünüp, örtü*nen kalk (ve) bundan böyle uyarıp-korkut. Rabbini tekbır et (yücelt). Elbiseni de temizle. Pislikten kaçınıp-uzaklaş .. Çünkü o boruya (sura) üfürüldügü zaman, işte o gün, ol*dukça zorlu bir gündür; kafirler içinse hiç kolay değildir-*. Bundan kısa bir süre sonra bir gece yine, kendisinden ve onu takip edenlerden beklenen namazı ve ona yüklenen büyük sorumluluğu vurgulayan emirlerle uyandırıldı:

«Ey örtüsüne bürünen, az bir kısmı hariç olmak üzere, gece-teyîn kalk; (Gecenin} yansı kadar. Ya da ondan da biraz eksilt. Ve*ya üzerine ilave et. Ve Kur'an't da belli bir düzen içinde (tertil üze*re) oku. Gerçek şu ki biz senin üzerne 'oldukça ağtr' bir söz {vahiy) bırakacağız (Müzzemmil: 1-5).

Yine aynı surede şöyle bir emir vardı: «Rabbinin ismi*ni zikret ve her şeyden kendini çekerek yalnızca O'na yö-nel (Allah) Doğunun ve Batının Rabbidir. Ondan başka ilah yoktur. Şu halde (yalnızca) O'nu vekil tut.» (Müzzem*mil: 8-9). Peygamber'i teskin ve teselli etmek için indirilen ve daha yumuşak tonda olan vahiyler de geliyordu. Bir seferinde, sadece onun görebildiği Melek şöyle dedi: «Hati*ce'ye Rabbin'in selâmını ilet» Peygamber ts.a.v.) Hati-ceye: «Ey Hatice, işte Cebrail sana Rabbinden selâm getj-riyor» dedi. Hatice şaşkınlıktan kurtulup konuşacak keli*me bulabildiğinde şöyle dedi.- «Allah Selâmdır, selâm da p'ndandır, selâm Cebrail'in üstüne olsun [9].

Yeni dine giren İlk mü'minler, Peygamber'e yöneltilen emirlerin kendilerini de içerdiğine kanaat getirdiler. Bu nedenle onlar da Peygamber gibi uzun gece ibadetleri ile meşgul oluyorlardı. Her zaman kıldıkları namaza gelince, artık sadece abdest almakla kalmıyor, üstlerini ve namaz kıldıkları yeri temiz tutuyorlardı. Aynı zamanda Kur'an "in inen tüm bölümlerini, namazda okuyabilmek için hemen ezberliyorlardı. Vahiy artık daha sık gelmeye başlamıştı. Vahiy geldiğinde Peygamber onu çevresindekilere aktarı*yor, daha sonra ağızdan ağıza okunup ezberleniyordu. Dünyevi şeylerin geçiciliği, ölüm, tekrar dirilme ve Hesap gününün kesin oluşu, Cennet ve Cehennem hakkında gittikçe daha çok âyet iniyordu. Fakat tüm bunların ötesinde en çok, Allah'ın yücelirine, tek oluşuna, Hak olduğuna, . Hikmet, Rahmet, Mağfiret, İhsan ve Kudretine dikkat çe*kiliyordu. Bunların yanısıra, açıkça Yaratıcılarının bir ol*duğuna işaret eden tabiat harikalarına ve evrendeki den*geye, O'nun âyetleri olarak değiniliyordu. Tabiattaki ahenk Tevhid'in çokluklar dünyasına aksetmesidir ve Kur'an bu ahenge insanın düşünce duyularını harekete geçiren bir tema olarak değinir.

Düşman olan inançsızların bulunmadığı yerlerde mü'*minler birbirlerine,' Cennet ehlinin selamı yla, Cebrail'in Peygamberi selamladığı şekilde selâm veriyorlardı: «Selâ-jnûn aleyküm (selam üzerinize olsun)», karşıdakinin cevabı .işe: «Ve aleykûm selâm (selâm sizin de üzerinize olsun)» oluyordu. Burada çoğul zamir (küm) kullanılması, selâm ı verilen kişinin iki yanında duran melekleri de selama da*hil etmek içindir. Şükür ve kutsama ile ilgili âyetler de onların yaşamımla ve hayat görüşlerinde önemli rol oynu*yordu. Kur'an şükür üzerinde çok duruyordu ve şükrünü1 ifade etmenin yolu ise: Hamd Alemlerin Babbi olan Allah'a*dır demekti. Bağlılık ve itaatin ifadesi ise Rahman ve Ra*him olan Allah'ın adıyla demek idi. Bu Kur'an'daki her su*renin" ilk âyetiydi. MÜ'minler de Peygamberden öğrendik*leri gibi her Kur'an okuyuşlarında besmele çekiyorlar[10]di. Genişleterek okudukları her şeyin başında ve da*ha sonra başlanan herşeyden önce besmeleyi okumayı adet haline getirdiler. Yeni din, kirli olan hiçbir şeyi kabul et*miyordu.





--------------------------------------------------------------------------------

[1] Bak. soy ağacı.

[2] isra: l10. Bundan sonra rahman ve rahim isimlerini karşı*larken, Arapçadaki gibi tek isim kullanmak için (esirgeyen ve bağışlayan kelimelerini kullanacağız. Belirlilik takısı ise (tha el) bu sıfatlara» Mutlak oluşuna delalet eder.

[3] I. S. IV/l, 68.

[4] I. S. m/l, 37.

[5] I. S. m/l, 107.

[6] Kur'an uzunlukları birbirine eşit olmayan 114 sureden mey*dana gelir. En uzun sure, 285, en kısa sure ise üç ayetten meydana gelmiştir.

[7] Haşn 21., Kur'anda, birinci şahıstan (Biz) üçüncü şahsa (Tfcnn, O) geçişler çok kullanılmıştır.



[8] Müddettir: 1-10

[9] I. H. 156.

[10] Sadece bir tek surenin (Tevbeî başında besmele yoktur. Fakat bu sure henüz o dönemde nazil olmamıştı.

zühd
12-03-2007, 20:24
17. AİLENİ UYARIP KORKUT


Henüz açık olarak İslam'a bir çağn yapılmamıştı, fa*kat gün geçtikçe bu fedakar müminler ve abidler grubu*na kadın-erkek bir çok yeni genç katılıyordu. Daha önce bahsettiklerimizden başka İslam'a ilk girenler arasında Peygamber'in kuzenleri Cafer ve Zübeyr de vardı; bunları, daha başka kuzenler takip etti. Halası Umeyye'nin oğul*la ı, Abdullah İbn Cahş ile kardeşi ÜbeyduUah ve diğer halası Berre'nin oğlu Ebu Seleme de islam'a girdi. Annesi tararından iki kuzeni de, Zühre'lİ Ebu Vakkas'ın oğlu Sa'd ve onun küçük kardeşi Umeyr de yeni dine girenler ara*sındaydı. Fakat Peygamber'in dört amcasından hiç biri onun peşinden gelmeye yatkın görünmüyordu: Ebu Talib oğullan Cafer ve Ali'nin İslam'a girmesine karşı çıkma*mıştı. Fakat kendisinin, atalarının dinini terketmeye hazır olmadığım söylüyordu. İkisi de Peygamber'i kişisel olarak çok sevdiklerini gösterdikleri halde Abbas İslam'a girme konusunda kaçamak yapıyor, Hamza ise anlamaz görü*nüyordu. Fakat Ebu Leheb açıkça yeğeninin bir saptırıcı değilse bile, bir sapık olduğunu söylüyordu.

«(Öncelikle) En yakın hısımlarını (aşiretini) uyarıp korkut-[1]ayeti geldikten sonra Peygamber (s.a.v.), Ali'yi çağırdı ve ona: «Allah bana en yakınlarımdan başlayıp ailemi ve akrabalarımı uyarmamı emretti. Fakat bu iş

nün gücümü asıyor. Bu yüzden bir yemek vereceğim. Bir koyun budundan yemek hazırla, bir maşrapa da süt bul ve tüm Beni Abdu'l-Muttalib'i bir araya topla. Böylece ben de bana verilen emri yerine getirebileyim.» Ali, kendisine söylenenleri yaptı, ne az ne fazla, ne söylendi ise onlan hazırladı ve Haşim Kabilesinin hemen hemen tümü, kırk adam geldiler. «Onlar bir araya geldiğinde» dedi Ali, «Pey*gamber bana hazırladığım yemeği getirmemi söyledi. Ta*baktan bir lokma et aldı, onu ısırdı ve tekrar tabağa koy*du ve «Allah'ın adıyla onu götür» dedi. Adamlar grup grup sırayla hepsi doyuncaya dek yediler. Fakat» dedi Ali, «ye*mekte hiç bir azalma yoktu, sadece insanların el değme*siyle parçalanmıştı. Hayatım üzerine yemin ederim ki eğer bir tek adam olsaydı, benim koyduğum yemekle ancak do-yardı. Daha sonra Peygamber: «Onlara içecek ver» dedi, ben de maşrapayı getirdim, herkes doyana dek içti. Hal*buki o kaptaki sütü bir tek kişi bitirebilirdi. Fakat Pey*gamber tam onlara hitap edecekken Ebu Leheb onun sözü*nü kesti ve: «Ev sahibiz sizi büyüledi» dedi. Bunun üze*rine onun konuşmasına fırsat kalmadan dağıldılar».

Ertesi gün Peygamber Ali'ye bir önceki gün yaptıkla*rının aynısını yapmasını söyledi. Ve yine bir önceki gibi yemek hazırlandı, her şey önceki gün gibiydi. Fakat bu kez Peygamber (s.a.v.), etkisini gösterip onlara hitap etme*yi basardı: «Ey Abdu'l-Muttalib oğullan,» dedi, «bu halka benimkinden daha soylu bir mesaj getiren hiç bir Arap tanımıyorum. Size hem bu dünya, hem de ahiret için kur*tuluş getiriyorum. Allah bana, sizi O'na çağırmamı emre*diyor. O halde içinizden kim bana bu konuda yardımcı olacak, benim vekilim, kardeşim ve varisim olacak?» Tüm kabile sessizlik içindeydi. Cafer ve Zeyd birşeyler söyleye*bilirlerdi; fakat onlar meselenin kendi Müslümanlıkları olmadığını ve bu meclisin diğerlerini İslâm'a çağırmak için. toplandığını düşünüyorlardı. Sessizlik bozulmayınca onüç yaşındaki Ali, kendisini konuşmak zorunda hissetti ve şöyle dedi: «Ey Allah'ın Basulû, ben senin yardımcın olacağım.» Peygamber elini Ali'nin ensesine koydu ve: «Bu.sizin aranızda benim vekilim, varisim ve kardeşimdir. Onu dinleyin ve ona itaat edin» dedi. Adamlar ayağa kalktılar ve gülerek Ebu Talib'e: «O, sana, oğlunu dinlemeni ve ona itaat etmeni emrediyor» dediler[2].

Peygamberin balalarından Safiye de oğlu Zübeyr gibi ona uymakta tereddüt etmedi, fakat onun beş kız kardeşi bir türlü karar veremediler. Erva'nın tutumu, onların hep*sinin bulunduğu durumu aydınlatacak niteliktedir: «Ben diğer kız kardeşlerimin ne yapacaklarını bekliyorum» der-al. Diğer taraftan yengesi, kararsız olan Abbas'ın karısı Ümmü'1-Fadl, Hatice'den sonra İslam'a giren ilk kadındı. Daha sonra üç kız kardeşini de Peygambere getirmeyi ba*şarabilmiştir, -öz kardeşi Meymune ve üvey kardeşleri Selma ile Esma.- Cafer, Ümmü'l-FadTın evinde büyü*müştü ve kısa bir süre önce evlendiği Esma'yı bu evde ta*nımış ve sevmişti. Hamza da onun kardeşi Selma ile ev*lenmişti, islam çağrışma ilk icabet edenlerden biri de Um*mû Eymen idi. Peygamber onun hakkında şöyle derdi: «Cennet enimden biriyle evlenmek isteyen Ummü Eymen-' le evlensin»[3]. Bu sözleri, Zeyd'i çok etkilemişti. Ummû Ey*men Zeyd'den çok yaşlı idi, fakat Zeyd için bunun bir öne-Tal yoktu. Bu nedenle Peygamber'e kararını açıkladı; o da Ummû Eymen'i kolayca bu evliliğe razı etti. " Ummû Eymen Zeyd'e bir erkek, çocuğu verdi ve adını Üsame koydular. Usame, kendisini çok seven Peygamberin yanında onun torunu imiş gibi yetişti.





--------------------------------------------------------------------------------

[1] Şuara=2l4.



[2] .Tab 1171

[3] I. S. VIII, 162.

zühd
13-03-2007, 23:03
18. KUREYŞ KARŞI ÇIKIYOR


islAın'ıa ilk günlerinde, Peygamberin etrafındakiler sık sık gruplar halinde Mekke'nin dışındaki derelere gider ^e kimseye görünmeden cemaatla namaz kılarlardı. Fakgt bir gün bir kaç putperest onlar namaz kılarken yanlarına geldiler ve alay etmeye başladılar. Sonunda karşılıklı ça*tışma başladı ve Zühre kabilesinden. Sa'd kafirlerden bi*rine bir devenin kaburgası ile vurdu ve onu yaraladı. Bu İslam'da ilk kan dökme idi. Fakat o günden sonra, Allah aksini emredinceye dek şiddetten kaçınmaya karar verdı-'fcr. Çünkü Vahv sürekli olarak Peypamber'e. dolavtsıvte .onlara sabrı tavsiye ediyordu: «Onların demftlrine karşı şefi sabret ve onlardan güzel kopma (düşünce ve eylem ba-. lamından köklü bir tutum) İle kopup ayrıl» (Müzzemmil: 10). ve «Sen şimdi o küfretmekte olanlara bir mühlet ver, kendilerine az bir süre tanı.» (Müzemmil: 10)

Bu şiddet eylemi iki taraf için de bir İstisna teşkil edi*yordu. Çünkü Kureyş'in tümü, Peygamber (s.a.v.) onu açık*ça tebliğ ettikten sonra bile, yeni dine hoşgörü gösteri*yordu. Bu hoşgörü, yeni dinin kendi tanrılarına, ilkelerine ve kökleşmiş geleneklerine karşı çıktığını farketm eleri ne dek devam etti. Bunun farkına vanr varmaz,~bir grup ileri gelen adam Ebu Talib'e gitti ve onun yeğeninin etkinlikle*rini sınırlaması gerektiğini söylediler. Ebu Talib onlara ya*tıştırıcı bir cevap verdi; fakat onun hiçbir şey yapmadığı*nı görünce tekrar ona geldiler ve şöyle dediler: «Ey Ebu Talib, sen aramızda en şerefli ve en yüce konuma sahip olansın ve biz senden kardeşinin oğlunu kontrol altında tutmanı istedik, fakat sen böyle yapmadın. Tanrıya andol-sun ki, babalarımızın hor görülmesine, tanrılarımızla alay edilmesine ve tanrılarımıza küfredilmesine dayanamayız. Ya onu engelle, ya da biz her ikinize de savaş açalım.» Ebu Talib büyük bir üzüntü içinde yeğenine haber gönderdi. Geldiğinde ona kendisini tehdit ettiklerini söyledi ve: -Ey kardeşimin oğlu, kendini ve beni koru. Benim üstüme taşı*yabileceğimden fazla yük yükleme» dedi. Fakat Peygamber (s.a.v.) ona şu cevabı verdi: «Allah'a andolsun ki, benim bu yolu bırakmam için Güneşi sağ elime, Ay'ı da sol eli*me verseler, Allah dinini zafere ulaştırmadıkça veya ben bu yolda harap olmadıkça bırakmam» (IX 168). Daha sonra gözlerinde üzüntü belirtileriyle gitmek üzere ayağa kalktı, fakat amcası onu. geriye çağırdı ve şöyle dedi: «Ey karde*şimin oğlu, git ve istediğini yap, çünkü Tanrı'ya andolsun ki seni hiçbir konuda yüzüstü bırakmayacağım.»

Sözlerinin Ebu Talib tarafından yerine getirilmediğini görmelerine rağmen, Kureyşliler yine de onun yeğenine doğrudan saldırmakta tereddüt ettiler. Çünkü kabilesinin şefi olarak Ebu Talib, onu koruyabilecek güçteydi ve Mek*ke'deki her şef, kendi adına şeflik kurumuna saygılı olun*masını isterdi. Bu yüzden, ilk olarak Mekke'de hiçbir ko*ruyucusu bulunmayan ve yeni dine giren zayıf kişilerle uğ*raşmaya karar verdiler.

O günlerde, birlikte meselenin özünü tesbit etmek için bir dayanışma kurulu oluşturdular. Durum çok ciddiydi, Hac zamanına kısa bir süre kalmıştı vo Arabistan'ın her ta*rafından Araplar Mekke'ye geleceklerdi. Kureygliler konuk*severlikleri İle meşhurdular. Onlar konuklarına sadece yi*yecek ve içecek sağlama bakımından değil, her geleni tan-nlanyla birlikte kabul ettikleri için konukseverdiler. Fa*kat bu yıl hacılar, Muhammed (s.a.v.) ve taraftarlarının, putları horgördüğünü farkedecekler ve babalarının dinini, bırakıp bir çok dezavantajlara sebep olacak yeni dine gir*meye çağrılacaklardı. Şüphesiz onların bir çoğu bir daha

Mekke'ye gelmeyecekler, bu da hem ticareti hem de Mescid'in koruyucularının şerefini ve haysiyetini kötü duruma sokacaktı. En kötü ihtimal ise Arablann birleşerek Kureyş-lileri Kutsal Mescid'den çıkarmaları ve orayı başka bir ka*bilenin kontrolüne vermeleriydi, aynen Kureyş'in Huzaa'h-ları, Huzaa'lılarm da Cürhümileri kovmaları gibi. O halde Mekke'ye gelen Arab'lara, Muhammed'in (s.a.v.) Kureyş'i temsil etmediği iletilmeliydi. Fakat onun Peygamber oldu*ğunu yalanlamak kolay olsa da, bu, insanları onun konuş*malarını dinlemeye dolaylı bir teşvikten öte gitmiyordu. Çünkü onlar da merak edip kendileri karar vermek iste*yeceklerdi. Bunun yanısıra onlara söylenecek başka şeyler de olmalıydı; işte onların zaafı buradaydı. Bazıları onun için mecnun (deli) demeyi uygun buldu. Bazılarına göre ise o bir kahin, bir şair veya bir büyücü olmalıydı. Bu sı*fatlardan hangisinin hacıları daha çok etkileyip ikna ede*ceği konusunda, kabilenin en etkili adamı olan Muğirenin oğlu Velid'e danıştılar. Velid, bu sıfatların hedeften uzak olduğunu söyledi. Fakat ikinci bir kez düşündüğünde söz konusu adamın gerçekte bir büyücü olmasa da, büyücü*lerle ortak bir noktası olduğuna karar verdi. O bir adamı, babasından, kardeşlerinden, karısından veya genelde tüm ailesinden ayırma gücüne sahipti. Bu yüzden Velid onlara Muhammed (s.a.v.) 'in kaçınılması gereken bir büyü gücü*ne sahip olduğu fikrinin ortak hücum alanı olması gerek*tiğini söyledi. Bu tavsiyeye uymaya karar veren Kureyş-liler, Mekke'ye ulaşan tüm yollan kesip, yolcuları bu ko*nuda uyarmaya da karar verdiler. Çünkü onlar Muham*med (s.a.v.) "in insan kazanmada ne denli başarılı olduğu*nu biliyorlardı. Bu tür vaazlar vermeye başlamadan önce O. Mekke'nin en sevilen adamı değil miydi? Ne dili bela*gatını, ne de görünüşünün etkileyiciliğini kaybetmemişti.

Plânları titiz bir şekilde uyguladılar. Sadece bir özel durumda başlangıçta yanlışa düştüler. Beni Gıfar kabi*lesinden Ebu Zer adındaki bir adam -bu kabile Mekke'nin kuzey batısında, Kızıl Deniz yakınlarında yerleşiktir- Pey*gamber (s.a.v.) ve ona karşı çıkanlar hakkında çok şeyler duymuştu. Kabilesindeki diğer insanlar gibi, Ebu Zer de bir eşkiya idi; fakat onların aksine Tann'nın birliğine ina*nıyor ve putlara saygı beslemeye karşı çıkıyordu. Kardeşi Üneys bir iş için Mekke'ye gitmiş ve dönüşünde Ebu Zer'e Mekke'de peygamber olduğunu iddia eden ve Allah'tan başka Tanrı yoktur, diyen bir adamın varlığından ve onun kabilesi tarafından dışlandığından bahsetmişti. Orada ger*çek bir peygamberin varolduğuna inanan Ebu Zer hemen Mekke'ye doğru yola çıktı. Mekke'ye girişte yolunu kesen Kureyşliler onun tüm öğrenmek istediklerini, sormasına gerek kalmadan anlattılar. Ebu Zer zorluk çekmeden Pey-gamber'in evini buldu. Peygamber o sırada avlunun bir köşesinde yüzünü Örtüsüyle örtmüş bir halde, bir şilte üze*rinde uyuyordu. Ebu Zer onu uyandırdı ve selam verdi,

-Selam üzerine olsun» dedi Peygamber. Ebu Zer, «Sözle*rini bana oku» dedi. Peygamber: «Ben şair değilim benim okuduğum şey Kur'an'dır ve konuşan ben değilim, Allah konuşuyor» dedi. Ebu Zer: O halde benim için oku» dedi. Peygamber (s.a.v.) ona bjr sure okudu, bunun üzerine Ebu Zer; «Allah'tan başka tanrı olmadığına ve Muham-med (s.a.v)'in O'nun rasulü olduğuna şehadet ederim» de*di. Peygamber «Hangi kabiledensin?» diye sordu, adamın cevabı üzerine şaşkınlık içinde onu süzdü ve: «Şüphesiz Allah kimi dilerse, hidayete ulaştırır- dedi[1]. Beni Gıfar kabilesinin hemen hemen tümünün hırsız olduğu biliniyor, du. Ona Islâml emirleri öğrettikten sonra, Peygamber (s.a. v.), halkının yanına dönmesini ve emirlerini bekleme*sini söyledi. Bu yüzden O, Beni Gıfar'a döndü ve onun ara*cılığı ile çoğu kişi İslâm'a girdi. O sırada Ebu Zer eski Mes*leğine devam ediyordu, fakat bu kez Kureyş kervanları*na özel bir ilgi gösteriyordu. Bir kervanın yolunu kestiğin*de, eğer kervan dakiler Allah'ın birliğini ve Muhammed (s.a.v.)'in O'nun Rasulü olduğunu kabul ederlerse, aldığı malları geri veriyordu.

Başka bir karşılaşma ise. Gıfar gibi batıda yerleşen bir başka kabilenin, Beni Devs'in İslâm'a girmesine neden ol-

du. Devs'li bir adam olan Tufeyl daha sonraları, Mekke'ye vardığında büyücü Muhammed'le konuşmaması ve onu ailesinden ve halkından ayrılabileceğinden dolayı hiç dinle*memesi için nasıl uyarıldığını anlatır. Kureyş bu uya*rılara çok önem veriyor ve yolcuları çok etkiliyordu. Tu*feyl büyülenmekten o denli korkmuştu ki Mescid'e gitme*den önce kulaklarına pamuk tıkamıştı. Peygamber (s.av.) oradaydı, adeti olduğu üzere Yemen köşesi ile Hacerü'1-Esved arasında, yüzü Kudüs yönüne çevrili ve Kabe'nin gü-ney-doğu duvarı hemen önüne gelecek şekilde namaz için yerini almıştı. «Okuduğu Kur'an âyetleri o kadar yüksek tonda değildi, fakat buna rağmen ayetlerden bir kısmını bana işittirdi, duyduğum şeyler çok güzeldi. Bu yüzden kendi kendime şöyle dedim: Ben sağduyulu bir adamım ve şairim, yanlış ile doğruyu ayıramayacak kadar cahil de de*ğilim. O halde neden bu adamın söylediklerini işitmemeli-yim? Eğer doğruysa kabul ederim, yanlışsa bırakırım. Pey*gamber (s.a.v.) oradan ayrılana dek bekledim ve giderken onu takip ettim. Tam evine girdiği sırada hemen arkasın*dan, ben de girdim ve: «Ey Muhammed (s.a.v.) senin kabi-lendeki adamlar bana böyle böyle dediler, ben de o kadar korktum ki senin sözlerini duymamak için kulağıma pa*muk üfledım. Fakat imkansız olduğu halde Tanrı bana se*nin sözlerini işittirdi. O halde kim olduğunu bana söyle dedin.»

Peygamber (s.a.v) ona İslam'ı anlattı ve Kur'an okudu; Tufeyl de kelime-i şehadet getirdi. Daha sonra İslâm'ı teb*liğ etmek için halkının yanma döndü. Babası ve karısı İs*lam'a girdiler, fakat geri kalan Devs'liler küfürde ısrar ettiler. O da Mekke'ye büyük düş kırıklığı içinde döndü ve Peygamber'den onlara beddua etmesini istedi. Fakat bunun yerine Peygamber onların doğru yolu bulmaları için dua etti ve Tufeyl'e şöyle dedi: «Halkının yanına dön, Onları İslam'a çağır ve onlara tatlılıkla muamele et.»[2]. Tufeyl bu tavsiyelere harfiyen uydu ve yıllar geçtikçe daha çok Devs'li aile İslâm'a girdi.

Peygamberce karşılaşmadan önce Tufeyl, sadece onun düşmanlarına rastlamışti; fakat diğer hacılar, kendilerine düşmanlarınkinden çok farklı bir hikâye anlatan Peygam*ber s.a.v.) taraftarlarıyla karşılaştılar ve her biri yaratı*lışının gereği olarak inandı. Tüm bunların sonucunda, Ara*bistan'ın her yerinde iyi veya kötü olarak yeni.dinden bah*sediliyordu. Fakat yeni din hiç bir yerde Yesrib vadisinde*ki kadar yaygın bir konuşma teması haline gelmemişti.





--------------------------------------------------------------------------------

[1] t S. IV, 164.



[2] I.1.252-1.

zühd
14-03-2007, 17:14
19. EVS VE HAZREÇ


Evs ve Hazrec kabileleri kendileriyle birlikte Yesrib'de yaşayan bazı yahudi kabileleriyle müttefiktiler. Fakat ara*larındaki ilişki çoğunlukla kötü duygularla örülmüştü. Bu*nun nedeni ise tek tanrıcı Yahudilerin, Allah'ın seçilmiş kullan olarak, çok tanrıcı Araplara güçlerinden dolayı saygı duymalarına rağmen bir kıskançlık beslemeleriydi. Yahudiler sıkıntıya düştüklerinde ise şöyle diyorlardı «Gönderilecek olan Peygamberin zamanı şimdidir. O bize geldiğinde biz sizi, Ad ve irem1 kavimlerinin yerle bir edil*mesi gibi yok edeceğiz» Yahudi alimleri ve kâhinler, Peygamber'in nereye geleceğini soranlara çoğunlukla Mekke ile aynı yönde olan Yemen tarafını işaret ederlerdi. Bu ne*denle Yesribliler, Mekke'de Peygamber olduğunu iddia eden bir adamın varolduğunu duyunca dikkat kesildiler; getirdiği mesajın özelliklerini duyduklarında ise daha çok ilgi duydular, çünkü onlar eskiden beri tek tanrıcı akide*ye aşinaydılar. Yahudiler, onlarla daha iyi geçindikleri za*manlarda, onlara Tann'nin birliğini ve insanın esas amacı*nın [1]» olduğunu anlatırlar ve birlikte bu konuyu tartışır*lardı, öldükten sonra dirilme fikri çoktanrıcı putperestler için kabul edilmesi zor bir konuydu. Bir keresinde Yahudi alimlerinden biri bu konuyla İlgili olarak güneyi işaret ederek, orada tekrar diriliş gerçeğini tasdik edip ispatlayacak bir peygamberin geleceğini söylemişti.

Arapların Mekke'den gelecek olan haberlere bu kadar dikkat etmeleri, dolaylı olarak, Îbnu'l-Heyyebân adında Su*riye'den Yesrib'e göçmüş ve yağmur sularıyla vadiyi bir*kaç kez kuraklıktan kurtarmış olan bir Yahudi'den kay*naklanıyordu. Bu dindar adam, Peygamber (s.a.v.)'e ilk Vahy'in geldiği sıralarda Öldü. Öleceğini anlayınca etra*fındakilere şöyle dedi: -Ey Yahudiler, beni ekmek ve şa*rabın bol olduğu bir ülkeden açlık ve zorluk çekilen bu ül*keye getiren sebebi bir düşünün?» «Sen daha iyi bilirsin-dediler. «Bu ülkeye, gelmesi yakın olan Peygamber'i karşı*lamak için geldim. O bu ülkeye hicret edecek. Benim yaşa*mım süresinde gönderileceğini ve benim de ona tabi ola*cağımı ümit ediyordum. Onun size gelmesi yakındır»[2] ce*vabını verdi. Bu sözler bazı Yahudi gençlerini çok etkile*di ve Peygamber (s.a.v.) geldiğinde, Yahudi olmamasına rağmen onu kabul etmelerini sağladı.

Fakat genelde, Araplar adamı tasdik ederken getirdi*ği mesajı kabul etmiyor, yahudiler ise mesajı kabul ediyor, ancak yanlış adam olduğunu düşünüyorlardı. Çünkü Allah seçilmiş milletten olmayan birini nasıl Peygamber gönderebilirdi? Bununla birlikte hacılar Peygamberle ileili haberleri Yesrib'e ulaştırdığında, yahudiler kendilerinden olmamasına rağmen bu haberlere ilgi duyuyor ve daha ay-nntılı bilgi istiyorlardı. Yesrib Arapları bu ilgiyi farkettik-lerinde ve yahudi alimlerinin ilgisinin daha çok mesajın monoteist olması üzerinde yoğunlaştığını gördüklerinde, bu haberleri taşıyanlar gibi onlar da etkilenmekten kendileri*ni alıkoyamadılar.

.Bunların yanısıra Hazreçliler, şimdi bir Peygamber ol*duğunu iddia eden ve daha önce çocukken annesiyle, son*raları da Suriye'ye giderken bir çok kez Yesrib'e uğramış, olan bu adamla aralarında güçlü kan bağı olduğunun far*kındaydılar. Evs'e gelince, onların ileri gelenlerinden biri, Ebu Kays, Hatice ve Varaka'nm halası olan bir Mekke'li İle evlenmişti. Ebu Kays çoğunlukla Mekke'de, karısının ailesiyle birlikte kalıyor ve Varaka'nm yeni Peygamber'le ilgili görüşüne katılıyordu.

Hacılar ve Mekke'yi ziyaret edenlerin getirdiği haber*lerle desteklenen tüm bu faktörler, vadi halkı üzerinde et*kisini göstermeye başladı. Fakat o an için asıl önemli olan kendi iç sorunlarıydı. Bir Evs'li ve bir Hazreç'li arasında kan dökülmesiyle biten çatışma, iki kabileden de bir çok boyun savaşa girmesine sebep oldu. Hatta yahudiler bile bir tarafla müttefik oldular. Üç çatışma olmuştu, fakat bu çatışmalar engelleyici olmaktan çok insanların kin ve 6c-alma duygularını kabartmıştı. Diğerlerinden daha buyuk dördüncü bir çatışma kaçınılmaz görünüyordu. Bu neden*le Evs'in ileri gelenleri Mekke'ye, Kureyşlüerden Hazrec'e karşı yardım istemek üzere bir delege göndermeye karar verdiler»

Delegeler, Kureyş'ten cevap beklerken Peygamber (s a.v.) onların yanlarına gitti ve geldikleri şeyden daha gu-zel ve iyisini isteyip istemediklerini sordu. Bu daha iyinin ne olabileceğini sordular; o da görevinden ve tebliğ etmek*le yükümlü olduğu dinden bahsetti. Daha sonra onlara Kur'an'dan bir bölüm okudu. Bitirdiğinde Muaz'ın oğlu îyas şöyle dedi: «Arkadaşlar, bu bizim geldiğimiz şeyden r?aha iyidir». Fakat delegenin lideri yerden bir avuç toprak al;* i ve gencin yüzüne atarak: «öyleyse, o senin olsun, ha*yatıma yemin ederim ki biz bundan başka bir şey için geldik.» dedi. lyas sesini çıkarmadı ve Peygamber ts.a.v.) onların yanından ayrıldı. Kureyş onlann yardım isteklerin ı geri çevirdi, onlar da Medine'ye döndüler. Bundan kısa bir süre sonra îyas öldü, ölümünde yanında olanlar onun Ölene kadar Allah'ın birliğine şehadet getirdiğini söyledi*ler. Bu nedenle, O, islâm'a giren ilk Yesrib'ü olarak sayıla*bilir.







--------------------------------------------------------------------------------

[1] Ad ve İrem, kendilerine gönderilen peygamberlere uymayı reddettikleri için aniden helak olan Eski arap kavimleridir.

[2] I.I. 136.

zühd
15-03-2007, 18:31
20. EBU CEHİL VE HAMZA


Mekke'de mü'minlerin sayısındaki artış, beraberinde kâfirlerin düşmanlığındaki artışı da getirdi. Bir gün Ku-reyş ululan Hicr'de toplanmış, Peygamber'e karşı birbirle*rinin kızgınlıklarını alevlendiriyordu.' Tam o sırada Pey*gamber (s.a.v.) Mescid'e girdi. Kâ'be'nin doğu köşesine giderek, Hacerü'l-Esved'i öptü ve tavafa başladı. O Hicr'in yanından geçerken, Hicr*dekiler onun aleyhine söyledikleri şeyleri daha yüksek sesle söylüyorlardı. Peygamber'in on*ları işittiği yüzünden belli oluyordu. Hicr'in yanından ikin*ci kez geçti, onlar tekrar hakaret ettiler. Fakat üçüncü kez geçişinde onların önünde durdu ve: «Ey Kureyş, beni işi*tiyor musunuz? Nefsim elinde olana yemin ederim ki size katliam gelecek»[1] Bu sözler ve onların söyleniş şekli onları sanki büyülemişti. İçlerinden hiçbiri ne hakaret edebildi, ne de konuşabildi. Sonunda içlerinde en sinirli ve sert ya*pılı olanı, büyük bir nezaket içinde: «Ey Bbul-Kasun, yolu*na git, çünkü Tanrı'ya andolsun sen cahil bir aptal değil*sin» diyerek sessizliği bozdu. Fakat herkesin sessiz kaldığı bu süre uzun sürmedi. Çünkü orada bulunanlar bu denli korktukları için kendilerini suçlamaya başladılar ve şim*diki zayıflıklarını gelecekte tamir edeceklerine yemin etti*ler.

İslam'ın en kötü düşmanlarından biri, ailesi ve arka-daşları arasında Ebul-Hakem diye anılan mü'minlerinse

adını Ebu Cehil (cehaletin babası) koydukları Mahzum ka*bilesinden. Amr idi. Muffire'nin tonmu, o zaman Mahzumj- basında bulunan yaşlı Velid'in de yeğeni oluyordu Cehil amcasından sonra onun yerini, alacağından temindi. Kendisi için şimdiden Mekke'de belirli bir konum sağlamıştı. Bu konum hem zenginlimi, hem konukseverlik hem de kendisine karşı çıkanlardan öç alma konusunda gösterdiği sertlik ve acelecilikten kaynaklanıyordu. O ge*çen hac döneminde hacıları Peygamber (s.a.v.)'e karşı uyarmak için çalışanların en usanmazı ve Peygamber [2]s.a. büyücü diye adlandıranların en bagırgam idi. Kendi klanmdaki çaresiz mü'minlere karşı acımasızlıkta ve diğer klanları da aynı şeyi yapmaya teşvik etmekte çok etkindi. Fakat birgün, kendisine rağmen, yeni dine büyük bir hiz*mette bulundu.

Peygamber (s.a.v.), Mescid'in dışında Safa kapısı ya*kınında oturuyordu. Hacılar kapıya yakın olan Safa tepe*sinden başlayan ve 450 yarda kuzeydeki Merve tepesinde biten yedi kez gidip gelme farzına bu kapıdan başladıkla*rı için kapıya Safa kapısı adı verilmiştir. Safa'nm etekle*rindeki bir kaya parçası bu ibadetin başlangıç yerini işa*ret eder. Ebu Cebir yanından geçtiğinde Peygamber (s.a. s.) bu kutsal yerde tek başına oturuyordu. Mahzumlunun bir önceki seferde korkmadığını göstermek için bir fırsat çıkmıştı; Peygamber'in önünde durarak ağzına gelen tüm küfürleri ona karşı söyledi. Peygamber sadece ona baktı, fakat hiçbir şey söylemedi. Sonunda yapabileceği tüm ha*karetleri bitirdikten sonra Ebu Cehil, Hicr'de toplanmış olan diger Kureyşlilere katılmak üzere Mescid'e girdi. Pey*gamber üzüntüyle ayağa kalktı ve evine döndü.

O gittikten hemen sonra, yayı boynunda asılı bir hal*de avdan dönen Hamza karşıdan gözüktü. Avdan döndük*ten sonra, ailesinin yanma gitmeden önce Kâ'be'yi ziyaret etmek onun adetiydi. Onun yaklaştığım görünce, Safa ka*pısına yakın olan evinden bir kadın çıktı ve onu durdur*du. Bu kadın, şimdi hayatta olmayan ve yirmi yıl kadar önce Haf'ul-Fadûtu kuranlardan biri olan Teym kabilesınin şefi Abdullah İbn Cu'dan'm azathlarındandı. Cud'an ailesi, Ebu Bekir'in kuzenleri oluyordu, Peygamber (s.a.v.)'e ve dinine bağlı olan bu kadın Ebu Cehil'in hakaretlerini duymuş ve çok sinirlenmişti. Hz. Hamza'ya: «Ebu Umare-, dedi, Hişam'ın oğlu Ebu'l-Hakem'in kardeşinin oğlu Muhammed'e nasıl davrandığım bir görseydin, O burada oturur*ken geldi ve- ona hakaret etti, onunla alay etti. Daha son*ra cekiü etti -Nereye gittiğini belirtmek için Ka'be'ye doğ*ru işaret etti- -Muhammed ise bir tek kelime bile söyleme*di». Hamza, yumuşak huylu ve anlaşılması kolay bir insan*dı. Bununla birlikte O, Kureyş'in en cesuru İdi, kızdırıldı-ğında ise en başeğmez ve en sert adamı olurdu. Şu anda onun güçlü yapısı kızgınlıktan sarsılıyordu. Onun bu kız*gınlığı ruhundan bazı şeyleri kaldırdı, özgürlüğe kavuştur*du, ruhunda daha önce varolan bazı şeylerin tamamlan*masını sağladı. Kâ'be'ye giren Hamza doğruca Ebu Cehil' in yanına gitti, yanında ayakta durarak elindeki yayı tüm gücüyle arkasına indirdi. «Ona hakaret edecek misin?- de*di, «Ben de onun dinindenim, onun iddia ettiklerinin hep*sini onaylıyorum. Eğer karşı çıkmaya gücün varsa bana karşı çık.» Ebu Cehil korkak değildi, fakat bu kez mesele*nin kapanmasının daha İyi olacağını düşünüyordu. Bu yüz. den ona yardım etmek için yerlerinden kalkan Mahzum ile*re oturmalarını işaret etti ve şöyle dedi: «Bırakın, Ebu Umare istediğini yapsın, çünkü Tanrıya andolsun onun kardeşinin oğluna çirkince küfür ettim.»





--------------------------------------------------------------------------------

[1] I.I. 183.

[2] Umare, Hamza'mn kızıydı. Araplar arasında bir birine hi*tap etmenin en kibar yolu erkeklere -şunun babası lEbu)-kadınlara da «bunun annesi (Ümmü)» diye hitap etmektir.

zühd
17-03-2007, 00:51
21. KUREYŞ'İN TEKLİFLERİ VE İSTEKLEBÎ


O günden sonra Hz. Hamza teslim oluşunu korudu ve Peygamber'in tüm isteklerine uydu. Onun İslâm'a girmesi Kureyş'i çok etkiledi; artık Peygamber'e, Hamza'nın koruya*cağım düşünerek, direkt saldırılarda bulunamıyorlardı. Di*ğer taraftan, bu beklenmedik olay onların meselenin asıl Önemini daha iyi kavramalarını sağladı ve kendilerine gö*re Araplar arasındaki yüksek konumlarına zarar verecek olan bu gelişmeyi önlemek ve durdurmak için yeni çözüm*ler arama çabalarını da artırdı. Bu tehlikeyi düşünerek taktik değiştirmeye ve Abdu'ş-Şems'in ileri gelenlerinden Utbe İbn Rebia'nın mecliste yaptığı öneriyi kabul etmeye karar verdiler. Utbe: «Niçin Muhammed (s.a.v.)'e gidip ka*bul edeceği bazı tekliflerde bulunmuyoruz?» dedi. «Kabul ettiklerini, bizi rahat bırakması karşılığında veririz.» Pey*gamber (s.a.v.)'in Kâ'be yalanında yalnız başına oturduğu haberi geldi. Utbe hemen meclisten ayrıldı ve Mescid'e git*ti. O bu görevi, Haşim'in kardeşi Abdu'ş-Şems'in torunu olduğu için üstlenmişti. Kusay'ın oğlu Abdu'l Menaf'tan sonra iki oğlu Abdu'ş-Şems ve Haşim kabileleri birbirinden ayrılmış iseler de, farklılıkları büyük atalarının ortak olu*şuyla kapatılabilirdi. Bunların yanısıra Utbe, Kureyş için*de en az şiddet taraftan olan ve daha çok uzlaşmacı ka*raktere sahip bir adamdı; aynı zaman da çok da akıllıydı"

Peygamber'e: -Ey kardeşimin oğlu,» dedi, «Sen, bildı-ğin gibi kabilenin soylulanndansm ve senin soyun sana

şerefli bir konum sağlıyor. Fakat sen halkına ciddi ve teh*likeli bir mesele getirdin, bununla onların topluluğunu birbirinden ayırıyor, onların yaşam tarzının saçma oldu*ğunu söylüyor, dinlerini ve tanrılarını küçümsüyorsun ve onların atalarına kafir diyorsun. Şimdi benim önerdikleri*mi dinle, sana uygun olanı kabul et. Eğer istediğin zengin-Ukse, mallarımızı birleştirir seni aramızda en zengin kim*se yaparız. Eğer istediğin şerefse, seni liderimiz yaparız ve senin sözünden hiç çıkmayız. Ve eğer kıral olmak istiyor*san seni kıral yaparız. Eğer sana musallat olan cinden ve hastalıktan kurtulamıyorsan sana bir hekim buluruz ve iyileşene dek senin için tüm servetimizi harcarız.» Konuş*masını bitirdiğinde Peygamber ona: «Ey Velid'in babası, şimdi beni dinle» dedi. Utbe «dinleyeceğim» deyince, Pey*gamber (s.a.v.) kendisine, yeni gelen surelerden birini oku*du.

Utbe, kazanmak istediği kişiyi etkilemek için biraz ol*sun dikkatle dinliyor izlenimi vermek istiyordu, fakat bir*kaç cümle dinledikten sonra tüm bu düşünceler yerini oku nan kelimelerin anlamlarını düşünmeye bıraktı. Ellerini arkasına dayayarak oraya oturdu, dinledikçe ellerinin üs*tüne daha çok yükleniyordu; kulaklarına nüfuz eden dilin güzelliği karşısında şaşırmıştı. Okunan âyetler[1] Vahy'in kendisinden, yerlerin ve göklerin yaratılışından bahsedi*yordu. Eski peygamberlere, onlara tabi olmayı reddeden topluluklara ve onların nasıl Cehennemi boyladiklanna de*ğinen ayetler bunu takip ediyordu. Daha sonra inananla*ra değinen ve onlara bu dünyada melekler tarafından ko*runmayı, ahirette de ebedi mutluluğa ulaşmayı vadeden bir pasaj geliyordu. Peygamber (s.a.v.) okumasın» şu cüro-leierle bitirdi:

«Gece, gündüz, güneş ve ay O'nun âyetlerindendir. Siz güne*şe de, aya da secde etmeyin. Allah'a secde edin ki, bunları kendisi yaratmıştır. Eğer O'na ibadet edecekseniz» (Fussilet: 37).

Bunun üzerine Peygamber hemen başını yere koyarak secde etti. Daha sonra şöyle dedi: «Ey Ebu'l-Velid duyduk*larını duydun, şimdi her şey onlarla (duyduklarınla) senin aranda.*

Utbe, arkadaşlarının yanma döndüğünde onlar, Ubte-nin yüzündeki İfade değişikliğine öyle şaşırrtuşlardı ki «Sana ne oldu ey Ebu'l-Velid?» demekten kendilerim ala*madılar. Onlara şu cevabı verdi: «Şimdiye dek hiç duyma*dığım sözler duydum. O şiir değil, Tanrı'ya andolsun büyü ve kehanet de değil. Ey Kureyşliler, söylediklerime kulak verin ve benim dediklerimi yapın. Bu adamla işi arasına girmeyin, onu kendi haline bırakın, çünkü Allah'a yemin ederim ki ondan duyduğum sözler büyük haberlerdir. Eğer Araplar onu yok ederse onu başkalarının ellerinde kay*betmiş olursunuz, ama eğer Araplara üstün gelirse, onun hakimiyeti sizin hakimiyetiniz, onun gücü sizin gucunuz olur. Böylece insanların en şanslısı olursunuz.» -Seni diliy*le büyülemiş» diye onunla alay ettiler. «Size benim kişisel fikrimi söyledim, neyin en iyi olduğunu düşünüyorsanız onu yapın» dedi. Onlara daha fazla karşı çıkmadı, Kur'an âyetleri onda çok kısa süreli bir etki yaratmıştı. O sırada, Utbe Peygamber'e sorduğu soruların hiçbirine cevap geti*remediği için, içlerinden biri şöyle dedi. «Muhammed'e ha*ber gönderelim, onunla konuşalım ve tartışalım ki denen*memiş hiç bir yol bırakmayalım». Bunun üzerine ona Söy*le bir haber gönderdiler: «Kabilenin ileri gelen soyluları seninle konuşmak için toplandı.» Peygamber (s.a.v onla*rın tutumlarını değiştirdiğini düşünerek hızla yanlarına gitti. Onları gerçeğe (Hakk)a ulaştırmak istiyordu, fakat onlar kendisine daha önce yapılan teklifleri sıralamaya baş*layınca bütün ümitleri kayboldu. Konuşmalarını bitirdikle*rinde onlara şöyle dedi: «Ben büyülenmiş değilim, aranız*da en şerefli olmayı veya kralınız olmayı da istemiyorum. Bilâkis Allah beni size bir elçi olarak gönderdi ve bana bir kitap verdi, sizi hem uyarmamı hem de müjdelememi emretti. Size Rabbimin mesajını ilettim ve iyi tavsiye*lerde bulundum. Eğer size getirdiklerimi kabul ederseniz,bu sizin için. hem bu dünyada hem de ahirette kurtuluş*tur; fakat eğer getirdiklerimi kabul etmezseniz, o za*man sizinle benim aramda Allah'ın hüküm vermesini bek*liyorum»[2].

Onlarıtek cevabı daha önce kaldıkları yerden devam etmeleriydi. Eğer onların tekliflerini kabul etmiyorsa, Al*lah'ın elçisi olduğunu ispatlayacak birşeyler göstermeliydi, o zaman mesele hallolurdu. «Rabbinden çevremizdeki dağ*lan kaldırmasını, toprağı dümdüz yapmasını ve ülkemiz*den Irak ve Suriye'deki gibi nehirler akıtmasını iste. Ata*larımızdan birinin, örneğin Kusay'ın dirilmesi için dua et. biz de ona Söylediklerinin doğru olup olmadığını soralım. Veya eğer bizim için bunları istemeyeceksen kendin için birşeyler iste. Allah'tan senin sözlerini doğrulayıp bizim*kileri yalanlayacak bir meirtc indirmesini iste. Sana bah*çeler, saraylar, altın ve gümüş hazineleri versin ki senin Allah katında ne kadar değerli olduğunu görebilelim.» Pey*gamber onlara şöyle cevap verdi: «Ben Allah'tan böyle şeyler isteyecek değilim, çünkü O beni uyarmam ve müj*delemem için gönderdi.» Onu dinlemeyi reddederek şöyle dediler: «O zaman gökyüzünü parça parça üzerimize in*dir.» Bunu su âyete karşı söylüyorlardı: «Eğer biz dilersek onları yerin-dibine geçirir, ya* da gökten üzerlerine parça*lar düşürürüz» (Sebe', 0.) «Karar verecek olan Allah'tır, di*lerse yapar» diye cevap verdi Peygamber (s.a.vj.

Alaylı bakışlarla, cevap vermeden başka bir konuya geçtiler. Onlara göre, Vahyin en şaşırtıcı ve etkileyici yönü Rahman isminin çok sık geçmesiydi, bu Peygamber (s.a. v.)*in herhalde ilham kaynağı olmalıydı. Surelerden biri «Rahman, Kur'an'ı öğretti» (Banman, I.) sözleriyle başlı*yordu. Muhamed (s.a.v.)'in söylediği şeyleri Yemame'li bir adamdan öğrendiği söylentisini kabul etmek işlerine geldi*ği için şöyle diyorlardı: «Sana öğretilen her şeyuı Yema*me'li Rahman adındaki bir adamdan kaynaklandığını duy*duk, biz Bahman'a kesinlikle inanmayız». Peygamber sessiz kaldı, onlar şöyle devam ettiler- «Muhammed (s.av.1, şimdi biz sözlerimizin doğruluğunu ispatladık, ve Tanrı'va andolsun ki seni rahat bırakmayacağız, sen bizi veya biz seni yok edinceye kadar savaşacağız.» İçlerinden biri şun*ları da ekledi: «Sen bir merdiven alıp göğe tırmanıncayn ve söylediklerini doğrulayacak dört melek gelinceye dek sana inanmayacağım. O zaman bile sanırını sana inan*mam.» Bunları söyleyen Mahzum'lu Ebu Umeyye'nin oğlu Abdullah idi. Abdullah, babası tarafından Ebu Cehil'in ku*zeni oluyordu; fakat annesi Âtike, Abdu'l-Muttalib'in kı*zıydı ve kardeşinin, yani Peygamber'in babasının ölümün*den sonra oğluna onun adım koymuştu. Halkının ileri ge*lenleriyle arasındaki bu uzaklığın üzüntüsüne bir de on yakın akrabalarından birinden bu sözleri duyma üzüntüsü eklenmişti.

Kendisine karşı en fazla nefret besleyen kavim olan Mahzumilerden sadece bir kişi, halası Berre'nin oğlu Ebu Seleme islâm'a girmişti ve yine o taraftan yeni dine bek*lenmedik güçlü bir destek geiiyordu. Ebu Seleme'nın oa-basi tarafından kuzeni olan Erkam adında zengin bir ak*rabası vardı -ikisinin Mahzumlu olan dedeleri kardeşti- \c Erkam Peygamber (s.a.v.) 'e gelip «La ilahe illallah» Allah'*tan başka tanrı yoktur «Muhammedün Resulullah» Muham*med «onun elçisidir diye inancını açıkladı. Daha sonra Safa Tepesi eteklerindeki büyük evini İslâm'ın hizmetine verdi O zamandan sonra mü'minler, Mekke'nin ortasında görül*me ve rahatsız edilme kaygısı taşımadan sığınabilecek \o birlikte ibadet edebilecek bir yer bulmuşlardı







--------------------------------------------------------------------------------

[1] Kur'an'ın her cümlesi 'ayet' adını alır, yani ders veren işa*ret.



[2] I.1.188.

İsr@
17-03-2007, 09:15
kardeşim maşallah valla daha birini okumadan öbürünü yetiştiriyorsun biraz yavaş:O :O
şaka bi yana emeğine sağlık kardeşim sizin gibi gençlerin zamanını böyle mübarek yerlerde geçirmesi beni çok memnun ediyor bütün konularını okuyorum kardeşim hiç merak etme yazmaya devam ama biraz özet şeklinde olursa çok seviniriz diğer kardeşlerimin konularını okumaya fırsat kalmıyo:ıslık: :ıslık: :flowers: :flowers:

zühd
17-03-2007, 23:23
kardeşim maşallah valla daha birini okumadan öbürünü yetiştiriyorsun biraz yavaş:O :O
şaka bi yana emeğine sağlık kardeşim sizin gibi gençlerin zamanını böyle mübarek yerlerde geçirmesi beni çok memnun ediyor bütün konularını okuyorum kardeşim hiç merak etme yazmaya devam ama biraz özet şeklinde olursa çok seviniriz diğer kardeşlerimin konularını okumaya fırsat kalmıyo:ıslık: :ıslık: :flowers: :flowers:
Allah(c.c.) razı olsun kardeşim. Genel konularda yazıları kısa tutmaya çalışıorum. Amma bu gibi konularda orjinaline sadık kalmam gerekio ksra bakma :D Selametle..

zühd
17-03-2007, 23:25
22. KUREYŞİN ÎLERİ GELENLERİ


Peygamber (s.a.v.)'e tabi olanlar sürekli bir artış gös*teriyordu, fakat yeni dine girenlerin hemen hemen hepsi ya köle, ya azatlı, ya da Mekke dışındaki Kureyşlilerden oluşuyordu. İslâm'a girenler Vadi Kureyşlilerinden olsa bi*le, nüfuzlu bir aileden gelen fakat kendileri nüfuzlu olma*yan ve İslâm'a girişleriyle ailelerinin ve akrabalarının düşmanlığını üzerlerine çeken zayıf kişiler oluyordu. Aba ur-Rahman, Hamza ve Erkana istisna idi, fakat onlar da li*der konumunda olmaktan uzaktılar. Bu nedenle Peygambeı (s.a.v.) hiçbirinin, hatta amcası Ebu Talib'in bile kendisi*ne uymaya yanaşmadığı Kureyş ileri gelenlerinden biç ol mazsa bir kaçını kazanmak istiyordu. Eğer Ebu Cehil'in amcası Velid gibi güçlü bir şahsiyetin -Velid hem Mahzu nülerin şefi, hem de Kureyş'in gayri resmi şefi idi- deste*ğini kazanırsa, davetini daha kolay bir şekilde yapabile*ceği inanandaydı Velid aynı zamanda diğer Kureyş lider*lerine göre daha anlayışlı ve tartışmaya açık bir kimseydi ve bir gün Peygamber (s.a.v.) Velid'le yalnız konuşabile*ceği bir fırsat buldu. Fakat onlar sohbete dalmış bir hal*deyken henüz İslam'a girmiş kör bir adam yanlarından geçti; Peygamber (s.a.v.)*in sesini duyunca orada duru*, kendisine Kur'an'dan bir bölüm okumasını rica ettfc Bira; sabırlı olmasını ve uygun bir zaman beklemesi söylendi*ğinde kör adam o kadar ısrar etti ki, sonunda-Peygamber hiddetlendi ve yüzünü çevirdi. Sohbeti yarıda kesilmişti;

fakat bu bölünme hiç bir kayıba sebep olmadı, çünkü Velid zaten, mesaja, ümitsiz denebilecek derecede kapalıydı O anda şu sözlerle başlayan yeni bir sûre nazil oldu-

«Surat astı ve yüz çevirdi; kendisine o kör geldi diye». Vahy şöyle devam ediyordu:

«Fakat kendini müstağni (hiçbir şeye ihtiyacı olmayan) gören İse, işte sen, onda "yankı uyandırmaya çalışıyorsun.' Oysa, onun temizlenip arınmasından sana ne} Ama koşarak sana gelen ise, kt o 'içi titreyetek korkar' bir 'durumdadır, sen ona aldırış etmeden oyalanıyorsun.» (Abese: 5-10).

Bundan kısa bir süre sonra Velid kendini beğenmişli*ğini şu sözlerle ortaya koyuyordu: «Ben Kureyş'in en üs*tünü ve şefi olduğum halde, bana gelmiyor da Muhammed'e mi vahiy geliyor? İkimiz de iki şehrin iki büyüğü olduğumuz halde o ne bana ne de Taif in reisi Kbu Mes'-t gelmiyor da ona mı geliyor?» (Zubruf: 31). Ebu Cehil'in karşı çıkışı ise daha az cüretli fakat daha tutkulu idi. «Biz ve Abdu'l-Menaf oğullan aramızda şeref konusun*da yarış ederiz. Onlar başkalarını doyururlar ve korurlar, biz de aynısını yaparız. Onlar verirler, biz de onlarla aynı yansta burun buruna giden atlar gibi eşit oluncaya dek veririz. Şimdi onlar «Bizim adamlarımızdan biri Pey gam-ber'dir, ona gökten vahiy geliyor» diyorlar. Biz onun bir eşini ne zaman elde edeceğiz? Tanrıya andolsun ona hiç bir zaman inanmayacağız ve onun gerçeği söylediğini ka*bul etmeyeceğiz.» Şems'li Utbe'nin tutumu daha az olum*suzdu, fakat değerlendirmede onlarla aynı hataları yapı*yordu. Çünkü onun ilk düşüncesi 'eğer Muhammed ger*çekten Peygamber'se ona uyulmalıdır' değil, 'onun Pey*gamberliği Abdu'l-Menaf oğullarına şeref getirecek' olmuş*tur. Bir gün Ebu Cehil bu konudaki kızgınlığını belirte*rek Utbe'ye: «Ey Abdu'l-Menaf oğulları, işte sizin Peygamber'iniz var- dediğinde Utbe şiddetle şu karşılığı verdi: Biz bir krala veya bir Peygambere sahip olduğumuz için siz gücenmek zorunda mısınız?» Buradaki kral kelimesi Kusayy için kullanılıyor ve Manzum ilere, Abdu'I-Menafın Kusayy'ın oğlu olduğu, halbuki Mahzum'un sadece Kusayy' in yeğeni olduğu hatırlatılmak isteniyordu. Peygamber (s.a.v.î, bu söylenenleri duyacak kadar yakındaydı, hemen yanlarına geldi ve onlara: «Ey Utbe, sen ne Allah, ne de onun rasulü için tartışıyorsun. Sana gelince ey Ebu Ce*hil sana bir felâket gelecek ve sen çok ağlayıp az gülecek*sin- (Tab. X203, 3.).

Kureyş'in çeşitli boyları arasında rekabet sürüyor ve en güçlü olanlar sürekli değişiyordu. O zamanlar en güç*lü iki boy Abdu'ş-Şems ve Mahzum idi. Utbe ve kardeşi Şeybe, Şems boyunun bir bölümünden sorumluydular. Ku*zenleri Umeyye kolunun lideri Harb ölmüş, yerine Utbo'-nin kızı Hind'le evlenen Ebu Süfyan geçmişti. Onun hem politikada hem de ticarette başarılı olması bir bakıma ada*leti korumasına, soğukkanlılığına ve bir avantaj kazana*cağına inandığında sabırlı olmasına bağlanabilirdi. Onun bu soğukkanlılığı, çok çabuk sinirlenen ve aceleci olan Hind'in sık sık kızmasına neden oluyordu, fakat Ebu Süf*yan kararını verdikten sonra onun fikirlerini çok az din*lerdi. Beklendiği gibi, o Peygamber*e karşı Ebu Cebirden daha az düşmanlık besliyordu.

Bununla birlikte, Kureyş liderlerinin Peygamber (s.a v) 'e karşı tutumları farklı olsa da, hepsi de mesajı reddet*me konusunda aynı fikirdeydiler. Hayatta belirli bir ba*şarı kazanmış olarak, hepsinde tüm Arabistan'da kabul edilen, bir insanın hamiyeti ideali hakimdi. Zenginlik bu şerefin bir yönü değildi, fakat bu amaca ulaşmak için zen*ginlik gerekliydi. Şerefli ve kerem sahibi-bir adam bir ko*ruyucu ve müttefik olmalıydı, yani kendisinin de dayandı*ğı bazı müttefikler varolmahydı. Bunu da kendi evlilikleri, ki7İ_n ve oğullarının evlüikleriyle kurduğu bağlar saye*sinde başarabilirdi. Fakat böyle bir konumu kazanmada en önemli etken zenginlikti, çünkü şerefli bir «dam iyi bir ev sahibi olmak zorundaydı. Birtakım iyi özelliklere sahip olmak sözkonusu idealin gerçekleşmesi için gerekliydi:

Özellikle cömertlik bu idealde büyük bir rol oynuyordu, fakat bu iyi davranışların hiçbiri ahirette karşılık almak için yapılmıyordu. Tüm Arabistan'da, çok cömert, cesaret*li ve koruma, ittifak, garanti veya başka herhangi bir şey için verdiği sözde duran biri olarak tanınmak ve öldük*ten sonra da böyle anılmak, onlar İçin yaşama asıl anlamı*nı veren büyük bir şeref ve ölümsüzlük idi. Velid gibi adamlar böyle bir şerefe sahip olduklarından emindiler; bu da onların, bu hayatın -yani onların basan ve şeref kazandıkları Hayatin- geçiciliğini vurgulayan bir mesaja kulaklarını kapatmalarına neden oluyordu. Onların şereı ve ölümsüzlükleri Arabistan'ın aynı kalmasına, Arap ide*allerinin geçmişten geleceğe sürekli aktarılmasına bağlıy*dı. Hepsi de değişik derecelerde Vahyin diline ve üslubuna karşı duyarlıydılar. Fakat anlamına gelince, aşağıdaki gibi babalarının hiçbir şey kazanmadığını ve onların tüm ça*balarının boşa gittiğini vurgulayan âyetlere gönüllerini kapatmışlardı: «Bu dünya hayatı, yalnızca bir oyun ve (eğ*lence türünden) 'tutkulu bir oyalanmadır' Gerçekte ahiret yurdu ise, .asıl hayat odur. Bir bilselerdi.» (Ankebut: 64).

zühd
18-03-2007, 21:32
23. KORKU VE ÜMİT


Elbette gençlerin ve zayıfların hepsi, hemen ilâhi da*veti kabul etmemişti, fakat hiç olmazsa onların kendini be*ğenmişliği, küçük yaşamlarını bir klarnetin notaları gibi bölen davet ve vaazların Önem ve şiddetine karşı kulakla*rını tıkamalarına neden olmuyordu. Osman'ın çölde duy*duğu : «Ey uykudakiler uyanın» sesi vahyin kendisiydi ve daveti kabul edenler, şimdi sanki uykudan uyanmışlar ve yeni bir yaşama girmişlerdi

Geçmişteki ve şu andaki kâfirlerin tutumu şu sözlerle ifade edilebilir: «Bu dünya hayatımızdan başkası yoktur. Ve bizler diriltilecek de değiliz.» (En'am: 29). Bu sözlere ilahi cevap olarak şunlar söyleniyordu: «Bizler gökleri, yeri ve ikisinin arasındakilerini oyuncular (in oyun konusu) ola*rak yaratmadık.» (Enbiya: 16, Duhan: 38). «Bizim boş bir amaç uğruna yarattığımızı ve sizin gerçekten bize döndûrülüp-getirilmeyeceğinizi mi sanmıştınız?» (Mü'minûn: 115). Küfrün henüz tam olarak yerleşmediği kişilerde bu söz*ler etkisini gösteriyordu. Bu etki, kendisini bir nur ve hi*dayet (doğru yola ulaştırıcı) olarak niteleyen vahyin tü*mü için de geçerliydi. Mesajı kabul etmeye iten başka bir neden de onu getiren elçinin kişiliğiydi. O, başkalarını kötülüğe yönlendirmeyecek denli gerçekle dolu ve kendisi de sapıtmayacak kadar hikmet ve fazilet sahibiydi. Yapı*lan çağrıda hem bir uyan, hem de bir vaad vardı, uyan onları iyi işler yapmaya yöneltiyor, müjde ise onlan mutlu kılıyordu.

«Şüphesiz: 'Bizim Rabbimiz Allah'tır' deyip sonra da dosdoğ*ru bir istikâmet tutturanlar (yok mu) onların üzerine melekler iner (ve der ki): «Korkmayın ve hüzne kapılmayın, size vadolunan cennetle sevinin. Biz dünya hayatında da, ahirette de sizin velileriziz. Orda nefislerinizin arzuladığt her şey sizindir ve istemekte olduğunuz her şey de sizindir. Çok bağışlayan, çok esirgeyen (Aî-tah)tan bir ağırlanma olarak.» (Fussikt: 30-32)

«Bu mu daha hayırlı, yoksa takva sahiplerine vadedılen cen*net mi? Ki onlar için bir mükâfat ve son duraktır, içinde ebedi katlar olarak, orada her istedikleri onlarındır, bu Rabbinm üzerinde istenen bir vadidir» (Yunus:7).

Gerçek mü'minler «Bizimle karşılaşmayı umanlar» di*ye tanımlanmıştır. Oysa kafirler:

«Bizimle karşılaşmayı ummayanlar, dünya hayatına razı olan*lar ve bununla tatmin olanlar ve bizim üyelerimizden habersiz (ga*fil) olanlar.» (Yunus: 7) dır.

Mü'min'in tutumu, her konuda kâfirinkinin aksi ol*malıdır. İnanmayanların daldığı küfrün bir özelliği de on*ların tabiat görüntülerini olduğu gibi almaları ve onlar*dan ders almamalarıdır. Gerçeğe (Hakk) uyanık olmak sadece insanın ümitlerini bu dünyadan ahirete çevirmesi değil, aynı zamanda bu dünyada serpili olan Allah'ın âyetlerinden de ders almasıdır:

«Gökte burçları kıtan, onların içinde bir aydınltk ve nurlu bir ay vareden (Allah) ne yücedir. O gece ile gündüzü birbiri ar*dınca kılandır; öğüt attp-düşünmek isteyenler ya da şükretmek isteyenler içinj* (Furkan: 61-62)

Kureyş liderleri küstahça peygamberden bu âyetleri (işaretleri veya mucizeleri) göstermesini, ya gökten onu destekleyen bir melek gelmesini, ya da onun göğe yüksel*mesini İstiyorlardı. Ve birgün, dolunayın henüz Hıra dağmın tepesine çıkıp ortalığı' aydınlattığı bir gecede, bir grup kâfir peygambere yaklaştılar. Ve eğer gerçekten Al*lah'ın Rasulü ise Ay'ı ikiye bölmesini istediler. Mı ""Tünleri ve kararsızları da içeren büyük bir topluluk vardı ve bu istek yerine getirildiğinde tüm gözler parlayan Ay'a çev*rildi. Büyük bir şaşkınlık içindeydiler, çünkü Ay ikiye ay*rılmış ve her biri dağın bir yönünde parlıyordu. Peygam*ber «İşte şahit olun- dedi. Fakat asıl ay'ı ikiye bölmesini isteyenler bu optik mucizeyi reddettiler ve onun büyü ol*duğunu söylediler (Kamer: 1-2). Diğer taraftan inananlar sevindiler ve kararsızlardan bazıları imâna yaklaştı, bazı*ları ise gerçekten İman etti.

Böyle isteklere karşı Allah'tan gelen bu cevap bir is*tisnaydı. Çünkü Kurevş'in istediği diğer mucizeler onlar istediğinde değil, Allah'ın dilediği zaman meydana gel*mişlerdir. Bunlardan başka sadece İnananların şahit ol*duğu küçük mucizeler de vardı. Fakat bu tür harikalar yeni dinin merkezinde bir konuma sahip değildi, çünkü İsa'nın bir önceki vahyin mucizesi olması gibi, bu vahyin mucizesi de Kur'an'ın kendisiydi. Kur'an'a göre İsa, hem Allah'ın elçisi hem de «O'nun kelimesidir. Onu (Ol keli*mesini) Mer'yem'e yöneltmiştir ve O'ndan bir ruhtur» (Ni*sa: 171). Aynen Allah'ın kelimesi olan İsa'da olduğu gibi şimdi de Allah'ın kelimesi olan Kur'an'la İslâm gerçek bir din oluyordu. Bu kelâmın (Kur'an) işlevlerinden biri de. İslâm'a hanif bir din olarak bakıldığında (Rum: 30) insan*da zaman geçtikçe körelen ve yanlışlıklara yönelen duygu*lan tekrar uyandırmaktı. Bu nedenle Kureyş Peygamber'den mucize göstermesini istediğinde Kur'an'ın cevabı, on*ları her zaman gördükleri, fakat üzerinde düşünüp ibret almadıkları şeylere yöneltmek olmuştur:

«Kendileri bir bakmıyorlar mt o deveye, nasıl yarat Odı?

(ğoğe; nasıl yükseltildi*

Dağlara; nasıl oturtulup-kuruldu? Yere: nastî yayılıp, döşendi?» (Gaşiye: 17-20)

İnananlardan beklenen korku ve ümidin her ikisi de Allah'a götüren davranışlardır. Allah'a şükür belirtisi ola*rak söylenen «Hamd alemlerin Rabbi olan Allah'adır,, sö*zü aynı zamanda korku da taşır ve hamdedeni ve h&m,-dolunam doğruca tüm iyiliklerin kaynağı olan uluhr/ete götürür. «Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla» sö?u insanı ümitle aynı yöne yöneltir. Bu korku ve ümit en be*lirgin bjr şekilde Fatiha Suresinde toparlanmıştır (Kur'-an'ın ilk suresi [1]olduğu için Açan anlamında Fatiha is*mi verilmiştir:)

«Hamd, Alemlerin Rabbi. Rahman, Rahim ve Din gutumun maliki olan Allah'adır. Biz yalnızca Sana ibadet eder ve yalnızca senden yardım dileriz. Bizi dosdoğru yola ilet, kendilerine nimet ver*diklerinin yoluna, gazaba uğrayanların ve sapıkhmnkine değil» (Fatiha 2-7).

îslâm öğretisinin en güzel ve tam ifadesini yapan diğer bir sure de Kur'an'ın son surelerinden biri olan fhlas Sü*residir. Bu sure, putperestlerin Peygamber'den, Allah'ı ta*nımlamasını istediğinde indirilmiştir:

«De ki: O Allah birdir.

Allah Samed'dir (her şey ona muhtaçtır, daimdir, hiçbir şe\e

İhtiyacı olmayandır).

O. doğurmamtştır ve doğurulmamışlır.

Ve hiç bîr şey O'nun dengi değildir(ihlasSuresi).





--------------------------------------------------------------------------------

[1] Son düzenlemede ilk sıradadır, fakat nüzulde ilk değildir Fatiha'nın islâm'daki yeri büyüktür ve en azından her mü'-min onu günde onyedi defa okur.

zühd
20-03-2007, 21:15
24. AİLELERDE BÖLÜNMELER


Ebu Talib'in büyük oğullan, Talib ve Akil, küçük kar*deşleri Cafer ve Ali'nin aksine müslüman olmadılar vo ay*nen babalan gibi yeni dine girmekte tereddüt ettiler, fakat hoşgörülü kaldılar. Yeni dine karşı tutumu çok farklı olan*lardan biri de Ebu Leheb idi: Kureyşlilerin bir Önceki top*lantısından beri yeni dine düşman olduğunu daha açık söylemeye başlamıştı. Ebu Leheb'in karisi ve Şemsli lider Ebu Süfyan'ın kardeşi olan Ümmü Cemil de Peygamber'e (s.a.v.) karşı özel bir düşmanlık besliyordu. Aralarında iki oğullarını, Peygamberin kızları Rukiye (r.) ve ümmü Gülsüm'ü (r.) boşamaya zorlamaya karar verdiler. .O zaman oğullarının Peygamber*in (s.a.y.) kızlarıyla evli mi yoksa henüz nişanlı mı olduğu hakkında kesin bilgi yoktur.- Fa*kat Ümmü Cemil'in bu boşamalardan duyduğu sevinç, zengin Ümeyye kuzeni Osman tbn Affan'ın Rukiye'yi is*tediğini ve onunla evlendiğini duyduğunda kayboldu. Bu evlilik Peygamber (s.a.v.) ve Hatice (r.) için bir öncekin*den daha sevindirici İdi. Kızları mutluydu ve yeni damat*ları hem kızlarına hem de onlara karşı saygı ve sevgi bes*liyordu. Onların şükretmesi gereken başka bir konu da*ha vardı: Rukiyye kızları arasında en güzeli ve tüm Mek*ke'de kendi akranlarının en güzeli idi. Osman da çok ya*kışıklı bir adamdı. ikisini bir arada görmek bir sevinç kav-nağı oluyordu. «Allah güzeldir ve güzelliği sever-[1]. Evliliklerinden kısa bir süre sonra, ikisi de Mekke dışındayken Peygamber (s.a.v.) onlardan haber almak için bir adam gönderdi, fakat adam beklenilenden çok geç geri döndü. Geciktiği için özür dilemeye başladığında, Peygamber (s. a.v.) sözünü kesti ve: «Bırak, seni neyin geç bıraktığını ben söyleyeyim; orada- Osman ve Rukiye'nin güzelliklerini seyretmeye daldın ve o yüzden de geç kaldın»[2] dedi.

Peygamberin halası Erva, islam'a girmek için kararı*nı vermişti. Bu ani kararının en önemli sebebi ise on-be? yaşındaki Oğlu Tulayb'm kısa bir süre önce Erkam'm evin*de inancını açıklamasıydı. islam'a girdiğini annesine ha*ber verdiğinde annesi: «Biz, erkeklerin yapabildiğini yapa*bilirsek, kardeşimizin oğlunu koruyacağız» dedi. Fakat Tulayb bu tür belirsiz bir ifadeyle yetinmedi ve «Seni İslam'a girip, O'na tabi olmaktan alıkoyan nedir? Kardeşin Hamza da müslüman oldu.» dedi. Annesi her zamanki gibi di*ğer kız kardeşlerinin kararını beklediği Özürünü dile getir*diğinde ise Tulayb onun sözünü kesti: «Tanrı adına sana yalvarıyorum, git ve onu selamla, ona inandığını söyle ve Allah'tan başka taun olmadığına şehadet getir». Erva oğ*lunun dediklerini yaptı; müslüman olduktan sonra cesa*reti arttı ve kardeşi Ebu Leheb'i yeğenine yaptıklarından dolayı azarladı.

Hatice'nin akrabalarına gelince, İslâm'ın Mekke'de ta*nınmaya başlamasından kısa bir süre sonra üvey kardeşi Nevfel, İslam'ın en kötü ve en azgın düşmanı oldu. Fakat onun bu düşmanlığı oğlu Esved'in yeni dine girmesini ön*leyemedi. Esved'in Müslüman oluşu Haticeye bir bakıma Nevfel'in düşmanlığını unutturuyordu. Fakat ne yazık ki en sevdiği yeğeni ve birkaç yıldan beri de damadı olan Şems'li Ebu'l-As, karısı Zeyneb İslam'a girdiği halde müs-lümanhğı kabul etmiyordu. Karısı müslüman olduğu için, kabilenin ileri gelenleri ders olsun diye onu boşaması için Ebu's'ı zorluyorlardı., O kadar ileri gittiler ki Zeyneb'i boşamasına karşılık ftîekkeden en güzel, en zengin ve ensoylu kadınla evlenebilmesi için tüm olanaklarını bu yolda harcayacaklarına söz verdiler. Fakat Zeyneb'le Ebu'l-As birbirlerini seviyorlardı; Zeyneb (r.) her zaman kocasının da müslüman olması için dua ediyor ve Öyle olmasını ümit ediyordu, kocası da Zeyneb'i sevdiği için kendisini boşa*maya zorlayanlara istediği kadının evde olduğunu ve baş*ka bir kadın da istemediğini söyledi. Hatice'nin yeğenle*rinden bir diğeri olan Hakim de -kendisine yirmi yıl ka*dar önce Zeyd'i nediye eden kardeşi Hişam'ın oğlu- Ebu'l-As gibi halasına ve halasının ev halkına karşı sevgi va saygı beslemeye devam ediyor, fakat Kureyş tanrılarına da karşı çıkmıyordu. Hakim'in kardeşi Halid ise müslüman olmuştu.

«Gerçek şu ki, sen, sevdiğini hidayete eriştiremezsin, ancak Allah dilediğini hidayete eriştirir.» (Kasas: 56).

Bu âyetle ifade edilen gerçek Kur'an'ın her yerinde tekrarlanır. Fakat bu tür ayetler, Peygamberir (s.a.v.) üs*tünden sorumluluk yükünü kaldırsa da, onun Mahzum'lu kuzeni Abdullah'ın küfrüne üzülmesini engelleyemiyordu. Onu çok üzen bir başka durum daha vardı: büyük amca*sı Hâris'in oğlu, bir zamanlar çok samimi arkadaşı olan Ebu Süfyan da müslüman olmayı kabul etmiyordu. Pey*gamber (s.a.v.) onun mesaja karşı duyarlı olacağını ümit ediyordu, fakat aksine İslam aralarına bir engel oldu. Bü*yük bir ihtimalle amcası Ebu Leheb'in etkisiyle Ebu Süf-yan'ın vahye ve peygambere (s.a.v.) karşı soğukluk ve an*layışsızlığı gün geçtikçe arttı. Yukarıdaki âyetin gerçek ol*duğu başka durumlarda da gözleniyordu: Ebu Bekir Müs*lüman olduğunda karısı Ümmü Ruraan ve başka bir karı*sından olan oğlu Abdullah'la kızı Esma ona uymuşlar ve İslam'a girmişlerdi. Ummö Ruman kısa bir süre önce Aişe adını verdikleri ve Zeyd'in oğlu Üsame gibi İslam'ın ilk çocuklarından olan bir kız çocuğu dünyaya getirmişti. Ebu Bekir bir çok kimsenin müslüman olmasına neden oldu*ğu halde en büyük oğlu Abdu'l-Kâbe'yi İslama sokama-mıştı. O, annesi Ümmü Kuman ve babasının tüm çabala*rına rağmen yeni dine girmemekte ısrar ediyordu.

Mütnînler, hayal kırıklığı içindeydiler. Kâfirlerse, Mek*ke'de yaşam tarzlarını tehdit eden ve gelecekle ilgili, özel*likle çocuklarının evlilikleriyle ilgili projelerini suya düşü*ren bir olayla karşı karşıya bulunduklarının farkına var*mışlardı. Mahzumilerâen Abdullah, mecliste kuzeni Muhammed'e (s.a.v.) sert bir şekilde karşı çıktığında, Benî "" Mahzum çok sevinmişti. Abdullah'ın kardeşi Züheyr de, yeni dine ondan daha az düşmanlık beslemesine rağmen mûslüman olmayı reddetmişti. Abdullah gibi Züheyr de Abdu'1-Muttalib'İn kızı Atike'nin oğluydu, fakat şimdi hayat*ta olmayan babaları Atike adında başka bir kadınla ev*lenmiş ve ondan bir kız çocuğu olmuştu. Adı Hind olan bu kız on dokuz yaşındaydı ve çok güzeldi; kısa bir su*re önce de iki üvey ağabeyinin kuzeni olan Mahzum'un diğer kolundan Ebu Seleme ile evlenmişti. Bu evlilik ka*bilenin iki kolunu birbirine bağladığı için tüm kabileyi memnun esmişti. Fakat Ebu Seleme'nin mûslüman oldu*ğunu duyduklarında bu memnunluk üzüntü ve kızgınlığa dönüştü. Bu kızgınlık, Hind'in -veya her zamanki lakabı olan Ümmü Seleme'nin- kocasını bırakmak yerine, onunla birlikte en samimi müslümanlardan biri olduğunu duxun*ca, İki| katına çıktı.

Ebu Seleme'nin babası öldüğünde, annesi Berre, Ku-reyş'in Amir kolundan bir adamla evlendi ve ondan Ebu Sabra adında bir oğlu oldu. Amir'in şefi olan Süheyl kısa bir süre önce kızı Ümmü Gülsüm'ü Ebu Sabra'yla evlen-dirmişti Ben», kardeşi Erva'nın aksine henüz îslâm'a gir*memişti. Fakat Ebu Sabra hem üvey kardeşi Ebu Seleme hem de üvey annesi, babasının ikinci karısı Mey m un e sa*yesinde yeni dine İlgi duymaya başlamıştı. Peygamber «Gerçekten şu kız kardeşler gerçek mü'minlerdir»[3] derken Meymune ve Abbas, Hamza ve Cafer'in hanimlan olan üç kız kardeşini kasdediyordu. Meymune'nin Ebu Sahranın babasıyla evlenmesi Amir kabilesine, güçlü bir iman örne*ği gösterdi.

106

Süheyl, diğer kızı Sehle'yi, Şemsi lider Utbe'nin oğlu Ebu Huzeyfe'yle evlendirmişti. Amir kabilesi güç yönün*den ilerlemede biraz geç kalmıştı, bu nedenle bu evlilik on*lar için ve diğer kabile için avantajlıydı. Evlendikten kısa bir süre sonra bu, çift îslam'a girdi. Onları Ebu Sabra ve Ümmü Gülsüm ikilisi izledi. Yani Süheyl iki kızını ve dik*katle seçilmiş iki damadı yeni dine kaybetmişti. Aynı şe*kilde üç kardeşi Hatib, Salit ve Sekran'ı ve Sekran'm ka*rısı, kuzenleri Sevde'yi de kaybetmişti. Fakat Süheyl'e gö*re en kötü olanı en büyük oğlu Abdullah'ın da Peygam*berin Cs.a.v.) en hızlı takipçilerinden biri olmasıydı. Ab*dullah babasının da bir gün hidayete erip, kendilerine ka*tılacağını ümit ediyordu. Peygamber de aynı ümidi taşı*yordu, çünkü Süheyl diğer liderler içinde en merhametli ve en a kıllı siy di. uzun süreden beri de sık sık ruhsal din*lenme ve tefekkür için inzivaya çekilirdi. Fakat buna rağ*men o yeni dine düşman oldu, çok şiddetli olmasa da düş*manlığını korudu. Çocuklarının kendisine itaat etmemesi de bu düşmanlığı besleyen bir nokta oldu.

Abdu'ş-Şems içinde Ebu Huzeyfe, anne-baba otorite*sine karşı çıkan tek lider oğlu değildi. Rüyasında Peygam*berin (s.a.v.) kendisini ateşten kurtardığını gören Halid, ilk zamanlar islâm'a girdiğini ailesinden gizlemişti. Fa*kat babası bunu duyduğunda eski dine döndüğünü itiraf etmesini istedi. Bunun üzerine . Halid: «Muhammed'in (s.a.v.) dininden vazgeçmektense ölürüm daha iyi-* dedi. Babası bu sözleri duyunca onu acımasızca dövdü ve yiye*cek ve içecek vermeksizin bir odaya kapattı. Fakat üç gün sonra Halid kaçmayı başardı; babası daha fazla ileri git*medi, fakat onu evlatlıktan reddetti. Utbe, oğlu Ebu Hu-zeyfe'y[4] karşı, Halid'in babasından daha sabırlı ve dikkatli davranıyordu. Babasına bağlı olan Ebu Huzeyfe de baba*sının birgün putperestliğin yanlış olduğunu göreceğini ümit ediyordu.

Abdu'ş-Şems'in Ümeyye boyuna gelince, Osman'ın (r.) müslüman oluşundan ve Rukiye'yle evlenişinden daha buyük kayıplar vardı. Müttefikleri Beni Esed İbn Huzeyme'-nm büyük bir çoğunluğu yeni dine girmişti., İçlerinde Pey*gamberin (s.a.v.) kuzenleri ve lider olan Cahş ailesinin de bulunduğu on dört kişi Müslüman olmuştu. Bu değerli müttefiklerin yanı sıra Ümeyyelerin Şefi Ebu Süfyan, Ab*dı ıllah'ın küçük kardeşi Ubeydullah İbn Cahş'la evlendir*diği kızı Ümmü Habibe'yi de yeni dine kaptırmıştı.

Adîy kabilesinin ileri gelen ailelerinden birinde ise Hak bağının diğer bağlan nasıl kırdığı son nesilde gözleniyor*du. Nufeyl'in iki ayrı karısından Hattab ve Amr adında iki oğlu vardı. Nufeyl'in ölümü üzerine Hattab'm annesi üvey oğlu Amr ile evlenmiş ve ondan Zeyd adında bir oğ*lu olmuştu. Bu nedenle Zeyd ve Hattab anne tarafından kardeş oluyorlardı. Zeyd, Varaka gibi Kureyşin putperest geleneklerinin yanlış olduğunu görebilen ender insanlar*dan biriydi. Sadece putlara tapma m ak la kalmaz, onlar için kesilen kurbanların etinden de yemezdi. O, İbrahim'in Al*lah'ına inandığını söyler ve Kureyşlileri topluluk içinde azarlamaktan çekinmezdi. Diğer taraftan Hattab, Kureys geleneklerine sıkı sıkıya bağlıydı ve Zeyd'in, kendi tap*tıkları tanrı ve tanrıçalara hakaret etmesine çok kızıyor*du. Bu yüzden Zeyd'i Mekke dışındaki tepelerde yaşama*ya zorladı, daha da ileri giderek Zeyd'in Kâ'be'ye yaklaş*masını önleyecek genç bir ordu kurdu. Bunun üzerine top*lumdan sürülen Zeyd, Hicaz'ı terkederek Irak'ın kuzeyin*deki Musul'a gitti, oradan da güneybatıdaki Suriye'ye git*ti. Gittiği yerlerde rastladığı rahib ve yahudi bilginlerine İbrahim'in dini ile ilgili sorular soruyordu. Sonunda, ona terkettiği ülkede ortaya çıkmak üzere olan ve İbrahim'in dinini tekrardan vazedecek olan bir peygamberin gelece*ğinden bahseden bir rahibe rastladı. Bunun üzerine Zeyd geri dönmeye karar verdi, fakat Suriye'nin güney sınırın*daki Lahm bölgesinden geçerken saldırıya uğradı ve Öldü*rüldü. Varaka onun Ölümünü duyunca çok Üzüldü ve bir ağıt yazdı. Peygamber (s.a.v.) de onu övdü ve onun Kı*yamet gününde «Büyük bir halkm değerini kendinde ta*şıyarak diriltileceğim» [5]söyledi.

Zeyd'in ölümünaen sonra yıllar geçmişti: Hattab da ölmüştü ve Ömer (oğlu) kardeşi Fatuna ile evlenen Zeyd'*in oğlu Sa'İd'le iyi anlaşıyordu. Fakat İslam'ın gelişiyle ara*larındaki bu dostluk kesildi. Çünkü Sa'id İslâm'a ilk gi*renlerden biriydi ve karısı Fatıma da ona uyarak müslü-man olmuştu. Fakat annesi Ebu Cehil'in kızkardeşi olan Ömer, yeni dine karşı çıkanlardan biriydi. Sa'id ve Fatı*ma, Ömer'in çok hiddetli olduğunu bildikleri için îslâm'a girdiklerini ona söylememeyi tercih ettiler. Ömer'in İslâm'a kaybettiği birileri daha vardı: karısı Zeyneb, Cumah ka*bilesinden Ma'zun'un oğlu Osman'ın kardeşiydi; Osman es*kiden beri zühd hali ile yaşar ve vahy gelmeden önce bile tek tanrıya inanırdı. O ve iki erkek kardeşi yeni dine ilk girenler arasındaydı. Onların ve Zeyneb'in İslam'a giren üç yeğenleri vardı. Bu dönemde Zeyneb'in müslüman olup olmadığı hakkında hiç bir kayıt yoktur. Çünkü onun bu konudaki eğilimlerini gizli tutacak yeterli nedeni vardı. Ağabeyi Osman, gerçi Ömer kadar hiddetli değildi ama uzlaşmaz bir yapıya sahipti.

Zeyneb ve erkek kardeşleri, kabilelerinin şefi ve İs*lam'ın en azılı düşmanlarından olan Ümeyye bin Halefin kuzenleri oluyorlardı. Birgün kurumuş bir kemiği alıp Peygamber'e (s.a.v.) : «Muhammed (s.a.v.) Allah'ın bunu di*rilteceğini mi iddia ediyorsun?» diyen Zeyneb'in kardeşi Übey idi. Daha sonra alaylı bir gülümsemeyle kemiği el*leri arasında ezmiş ve tozlarını Peygamberin yüzüne doğ*ru savurmuştu. Bunun üzerine Peygamber: «Evet, iddia ediyorum ki: Allah onu diriltecek ve seni de şu andaki ha*linle diriltecek, daha sonra da seni Cehenneme atacak.» Aşağıdaki âyetler Übey'e hitaben inmiştir:

«Kendi yaratılışım unutarak bize bir Örnek verdi; dedi ki: «Çü*rümüş bozulmuşken bu kemikleri kim diriltecekmiş?» De ki: «On-tart, ilk defa yaratıp, inşa eden diriltecek. O, her yaratmayı bilir.» (Yasin 78-79).





--------------------------------------------------------------------------------

[1] Hadis. A.H.N. 133-4

[2] S. 205



[3] i. s. vm, 203

[4] I. S. IV, I, 68

[5] I.1.145

zühd
21-03-2007, 21:43
25 ES-SAA (KIYAMET)


Kâfirlerin sık sık öne sürdüğü şeylerden biri de, eğer Allah gerçekten vahy gönderdiyse bir melek göndermeliy*di fikri idi. Buna karşı Kur'an'ın cevabı şuydu:

«Eğer yeryüzünde (insan değil de) tatmin bulmuş yürüyen melekler olsaydı, biz de onlara gökten elçi olarak elbette me*lek gönderirdik.» (Isra: 95).

Cebrail'in zaman zaman yeryüzüne inmesi, onu Kur'-anlanlamda elçi (rasul) yapmıyordu. Elçi olabilmek için, mesaj getirilen insanlar arasında yeryüzünde yerleşmek gerekliydi. Kur'an şöyle diyordu :

«Bize kavuşmayı ummayanlar dediler fer: «Bize meleklerin in*dirilmesi ya da Rabbimizİ bir görmemiz gerekmez miydi?» Andolsun onlar ktmdi nefislerinde büyüklüğe kapıldılar ve büyük bi) az*gınlıkla baş kaldırdılar. Melekleri görecekleri gün, suçlu-gunah-kârlara bir müjde yoktur. Ve o gün (melekler onlara) derler kt: «(Size sevinçli haber) yasaktır, yasak» (Furkan: 21-22).

Bu yasaklama, onların dünya ile Ahiret açasına bir perde çekilmesi için yalvarmalarına, ama kibir içinde yal*varmalarına karşılıktır. Sema ile direkt bağlantıya geçil*diğinde ve dünya yerle bir olup zaman ve uzay anlamsız-laştığmda ebedi son gelmiş olacaktır. «İnsanların, her yana dağılmış 'pervaneler gibi olacakları gün ve dağların da etrafa saçılmış* renkli yünler gibi olacakları gün* (Karia: 4-5) ve «çocukların saçlarını ağartan bir gün» (Müzemmil: 17). Bu son, Kur'an'm tümünde sürekli tekrarlanır. Bu, es-saat*tır ve çok yakındır -*O göklerde de yerde de ağırlaştı» (A'raf: 187). Kıyamet vakti henüz gelmemiştir, onun yakın olduğu söylendiğinde ise, «Gerçekten senin Rabbi-nin katında bir gün, sizin, savmakta olduklarınızdan bin yıl gibidir» <Hacc: 47) âyeti hatırlanmalıdır. Fakat yine de vahyin geldiği dönem boyunca sürekli kıyamet beklenmiş*tir.

Bu eşyanın tabiatı gereğidir. Çünkü ne zaman Vahy insanlarla muhatap oluyor ve yeni bir din ortaya konu*yorsa, Sema ve dünya arasındaki perde biraz aralanmah-dir. Bu perdenin kaldırılması dünyanın şartlarını değiş*tirecek ölçüde büyük değildir, fakat peygamberin görev süresini, İsa, Musa, İbrahim ve Nuh zamanlarında olduğu gibi istisna kılmaya yetecek kadardır. Kur'an, Cebrail'in Hira dağındaki mağaradayken Muhammed'e (s.a.v.) ilk geldiği gece olan Kadir gecesi ha-Vinnda şöyle der: «Ka*dir gecesi bin aydan daha hayırlıdır. Melekler ve ruh, on*da Rablerinin izniyle her bir iş için inerler» (Kadir: 3-4). Kadir gecesinin bu eşsizliği bir bakıma Cebral'in Peygam*ber'e (s.a.v.) vahy getirdiği sûrenin tümü için de geçer*lidir.

Kıyameti beklemek, muhakemeyi beklemektir: Kur'an da kendini, el-Furkan (Bu bir surenin adıdır) doğruyu yan*lıştan ayıran kriter, hakim olarak niteler. Bu nitelik, tüm vahyi kitaplar için de geçerlidir. Çünkü vahy ezeli ve ebe*di olanın fani olanda görünmesidir ve bu uhrevî varoluş nihai muhakemeye Öncülük eder. Bu da birçok defalar, pey*gamberin (s.a.v.) gaybı bilmesinden bağımsız bir şekilde Cennet'le Cehennem'in çok acık olarak görünmesi demek*tir. İyilik ve kötülüğün gizlilikleri artık yüzeye çıkmıştır Peygamberin (s.a.v.) varlığı da buna paralel bir görev yük-ienir, çünkü onun doğru yola çağırması kendisine karş: koyanları da, hemen kabul edenleri de kapsar.

Vahyin, İyi olanları, kendilerini mümtaz kılmakla yü*kümlü tuttuğu hemen anlaşılıyordu. Fakat, o zamana kadar kötü olmadığına inandıkları birçok kişinin aniden kotu ve düşman diye nitelenmesi mü'minleri hem şaşırtıyor, hem de duygusal baskı altına alıyordu. Kur'an inananlara, bu*nu kabul etmeleri gerektiğim söylüyordu, çünkü O'na kar*şı çıkanlarla dost olunamazdı. Bu konuda birçok âyetler gelmiştir.

«Ândolsun, biz bu Kur'an'da çeşitli açıklamalar yaptık, öğüt alıp- düşünsünler diye. Oysa bu, onların daha da uzaklaşmaların*dan başkasını getirmiyor» (lsra: 41).

«Biz onları korkutmaktayız. Fakat (bu) onlarda büyük bir azgınlıktan başka bir şey artmmyor» (tsra: 60).

Hiç kimse daha önce Ebu Leheb'in asıl tabiatını bil miyordu; buna bir diğer örnek de Abdu'r-Rahman İbn Avfın, Cumah'm lideri ve İslâm'a düşman olan Ümeyye İbn Halefle eskiden arkadaş olmasıydı. Buna paralel ela rak Kur'an, Nuh'un, getirdiği mesajın kendisiyle kavmi nin arasını ayırdığından ve onların daha da sapmasına yol açtığı için nasıl Allah'a şikayet ettiğinden bahseder (Nuh. 6).

zühd
23-03-2007, 14:08
26. ÜÇ SORU


Kureyşliler toplandıkları her seferde, kendilerine göre en büyük problemleri olan konu hakkında mutlaka konu*şurlardı ve bu kez Yesrib'deki Yahudi alimlerine danışmak üzere adam göndermeye karar verdiler. Gönderecekleri iki elçiye-. «Onlara Muhammed'den bahsedin, onu tarif edin ve söylediklerini iletin; ' ünkü onlar ilk kutsal kitaba ina*nıyorlar ve mutlaka Peygamberler hakkında bilgileri var*dır. Oysa bizim bu konuda hiçbir bilgimiz yok» dediler. Yahudi alimleri onlara şu cevabı gönderdi: «Ona bizim söyleyeceğimiz şu Üç soruyu sorun. Eğer bu sorulara ce*vap verebilirse O Allah'ın peygamberidir, fakat eğer ce*vap veremezse yalancı ve sahtekardır. Ona, eski günlerde ül*kesini terk eden genç adamları, onlara ne olduğunu ve İl*ginç hikâyelerini sorun. Yeryüzünün Ötesine, doğusuna ve batısına ulaşan uzak yolların yolcusundan haber vermesi*ni isteyin. Bir de Ruh'u, onun ne olduğunu sorun. Eğer sîze, bunları söyleyebilire, ona uyun, çünkü O bir peygam*berdir».

Elçiler Mekke'ye bu haberle döndüğünde, Kureyş li*derleri Peygamber'e haber gönderdi ve bu üç soruyu sor*du. Peygamber: «Yarın size bunların cevabını vereceğim» dedi, fakat -înşaallah (Allah dilerse)» demeyi unuttu. Er*tesi gün Kureyşliler cevap için geldiğinde onları geri gön*derdi. O günden itibaren onbeş gün boyunca hiç bir vahy olmadı, Cebrail de hiç yanına uğramadı. Mekke'liler onunla alay ettiler, o ise du sözler için ve beklediği yardımı almadığı için çok üzülüyordu. En sonunda Cebrail, onu te*selli eden ve üç soruya da cevap veren vahyi getirdi. Bu uzun bekleyişin sebebi şu âyetlerle açıklanıyordu.-

«Hiç bir şey hakkında 'Ben bunu yarın mutlaka yapacağım' deme. Ancak: «Allah dilerse» (yapacağım de)» (Kehf: 23-24).

Vahyin bu gecikişi her ne kadar Peygamber ve mu'-minleri üzmüşse de gerçekte onlara gecikmeden sonuç çı*karmayı reddettilerse de, kafalarında şüphe olan bir çok Kureyşli için bu, Vahy'in Peygamber (s.av.) tarafından uydurulmadığma, bilâkis Allah'tan geldiğine delil idi. Eğer Muhammed (s.a.v.) daha önceki vahiyleri uydurdu ise, bu kadar alay ödilme ve üzüntüye rağmen bu kez Vahyi geciktirmesi anlamsız değil miydi?

İnananlar da her zaman olduğu gibi vahyin kendin*den güç alıyorlardı. Kureyşliler, eski günlerde ülkelerini terkeden gençlerin hikâyesini sorduklarında -bu hikâyeyi o zamana kadar Mekke'de hiç kimse duymamıştı- bu hi*kâyenin o zamanın durumuyla ilgili olduğunu inananların yüceliğini ve inanmayanlann kötülüğünü anlattığım bil*miyorlardı. Efes'ti uyuyanların hikâyesi şöyle anlatılır-Milattan sonra üçüncü yüzyılın ortalarında halkı putpe*restliğe sapmış olan bir grup genç Allah'a imanı muha*faza ediyorlardı, halk da onları bu yüzden cezalandırıyor*du. Bu eziyetlerden kaçmak için bir mağaraya sığındılar ve orada Ücyüz yıl kadar uyudular.

Yahudilerin o zamana dek bildiklerinden başka Kur' an-ı Kerün'deki kıssa (Kehf: 9-25) hiçbir insanın görme*diği ayrıntılardan da bahsediyordu. Örneğin, uyuyanların uyandıktan sonra yüzyıllar boyu uyuduklarını nasıl far. kertiklerini ve Köpeklerin nasıl ön ayaklarını kapmın eşi*ğine doğru uzatarak yattığını anlatır.

İkinci soruya gelince, bu büyük yolcu Zü'1-Karneyn'-dtr. Vahiy onun doğuya ve batıya yaptığı yolculuğu anla*tır v« sorulandan fazlasına cevap vererek bir Üçüncü yolculuktan bahseder. Zülkaraeyn iki dağın arasında yasa*yan bir topluluğa rastlar ve o topluluk Zül-Karneyn'e ken*dilerini Yecüc ve Mecuc'ten ve cinlerden koruyacak bir duvar yapması için yalvarırlar. Allah da ona, cinleri ve kötü ruhları bir yere toplama gücü verir. O belirli gün*de. Peygamber (s.a.v.) göre, bu kötü ruhlar yeryüzünde büyük karışıldıklara sebep olacaklardır. Onların ortaya çı*kısı Kıyamet saatinden önce olacaktır ve vaktin yakınlaş*tığını gösteren işaretlerden biri olacaktır.

Üçüncü soruya cevap olarak Vahy, insanın akü kapa*sitesinin ruhu kavramaya yetmeyeceğini söyler: «Sana ruhtan sorarlar, de ki:

«Ruh, Rabbimin emrindedir, size ilimden yalnızca az Nr şey verilmiştir.» (isra: 85).

Yahudiler, peygamberin (s.a.v.) sorulara vArrti&İ ce*vaplan ilgiyle karşıladılar ve son cümledeki «ttlııtrftıııı as verilmiştir- ibaresinin yahudileri mi yoksa araplan mı kas-dettiğini sordular. Peygamber: «Her ikisini de- cevabını verince, kendilerinin her konuda bilgiye sahip olduklarını söyleyerek karşı çıktılar. Çünkü onlar, Kur'an'm da tas*dik ettiği gibi herseyi ayrı ayrı açıklayan (En'am: 154) bir kitap oton Tevrat'ı okuyorlardı. Peygamber onlara şöyle dedi: «Sizin bildikleriniz, Allah'ın ilmi yanında çok azdır fakat yine de eğer uygulasanız bildikleriniz size yeter* El. I. 198). Bu olaydan sonra Allah'ın ilmiyle ilgili âyet na*zil oldu:

«Eğer yeryüzündeki ağaçların tümü kalem ve deniz de -onun aramdan yedi deniz daha eklenerek- (mürekkep) olsa, yine de Altah'm kelimeleri (yazmakla) tükenmez» (lukman: 27).

Kureyş liderleri, yahudi alimlerinin daha önceki tav*siyelerine uymadılar; Yahudi alimleri de, beklentilerinin aksine. Peygamberin tüm sorularına cevap vermesine ra£-men onu kabul etmediler. Fakat bu cevaplar başkalarının Ulam'ı kabul etmesine neden oldu. Peygamberin (s.a.v.) \ taraftarları arttıkça, düşmanları, yafam t»ry.T* ve top-Inmlarmıiı *« olduğunu daha iyi anlıyor ve zayıf mfi'minlare yaptıkları İşkenceleri daha da artırıyorlardı. Hv kabile kendi müsIÜmanlan ile uğraşıyordu: onları hap-sediyor, döverek işkence ediyor, aç ve susuz bırakıyorlardı. Dinlerinden rtflnawîwrt için, onları «cağın en fazla oldu-fu anda, Mekke sokaklarında güne* altında kalmaya zor-hcyoiiardı.

Cumah'm sefl Ümeyye'nin, Müslüman olan Bilal (r.aî admda bir kulesi vardı. Omeyye onu öğle sıcağında açık bir alana çıkarır, yere yatıra*, üzerine büyük bir taş ko*yar ve dininden dönen» dek veya orada ölene dek bırak*mak Üzere yemin ederdi Omeyye onu Lat ve Uzza'ya inan*maya davet ettiğinde Bilal «Bir, Bir» derdi; o şurada çok yash olan Varaka da oradan geçiyordu. Bilal'ın lekence çskttgtoi ve «Bir. Bir. dediğini duyunca «Elbette O Bir'dir dedi Daha sonra Ümeyye'y* dönerek: «Allah'a ye-mm ederim ki. eğer onu böyle Öldürecek olursan onun me*saimi türbe yaparım» dedi

Her KureysUntn, kendi kabilesi İçinde yasaması zorun*lu dfftPrti Ebu Bekir de Beni Cumahhlar arasında oturu*yordu. Bu, Beni Cumahulann peygamberi daha sık göre*bilmesi ««imi-** geliyordu, çünkü Muhammed (s.a-v.) her gün öğleden sonra Ebu Bekr'İ ztyaret ederdi. Peygamberin mesafmın bir..* Ebu Bekr'in yüzünde yazılı oldu*ğu söylenirdi. Ebu Bekr'in yüzü sanki bir kitap gibiydi, Mekke sokaklarında görülmesi eskiden beri tüm kabile tarafından sevinçle karşılanır ve ona çok değer verilir*di. Şimdi ise Kureys liderleri onu görünce tedirgin ölü*yordu. Bilal (r.) onun aracılığıyla İslam'a girmişi ona işkence yapıldığını görünce Ümeyye'ye bu «zavallı adama böyle davrandığın İçin Allah'ta» korkmuyor musun?» de*di «Onu bu hale sokan sensin» diye cevap verdi Ümeyye, «O halde onu bu durumdan sen kurtar.» Ebu Bekr (r.) Tas kurtaracağım- dedi «Bundan daha güçlü ve iri genç bir siyah kölem var, hem de senin dininden. Onu Bilal'* karşılık sana vereyim.» Ümeyye bana razı oldu, Ebu Bekr de (r.) Bilal'ı (r.) aldı ve azad etti.

O zamana kadar altı kişiyi daha azat etmişti. Bunlar*dan ilki, ilk müslümanlardan, büyük bir ruhsal güce sa*hip olan Amir tbn Fuheyre idi Amir bir koyun çobanıydı, özgürlüğüne kavuştuktan sonra Ebu Bekr'in sürülerinin bakımını üzerine aldı. Ebu Bekr'in azat ettiği kölelerden biri de Ömer'in cariyesi idi Cariye islam'a girmişti, fakat Ömer onu dininden dönmesi İçin dövüyordu. O sırada ora*dan geçmekte olan Ebu Bekir cariyeyi satın almak istedi, Ömer de razı oldu. Ebu Bekir (r.) cariyeyi aldıktan son*ra serbest bıraktı.

İşkence yapanların en acımasızı Ebu Cehil'dL Eğer ye. ni dine giren bir kimsenin kendisini koruyacak güçlü bir ailesi varsa, Ebu Cehil ona. İşkence edemiyor, fakat ona hakaret ediyor, adını kötüye çıkarıyor ve onunla alay edi*yordu. Eğer Müslüman olan bir tüccarsa, onun kervanını durdurmak ve mallarını boykot etmekle tehdit ediyordu. Fakat mü'min olan kimse eğer kendi kabilesinden, zayıf ve korunmasız bir kimse*ise ona çok İşkence ediyordu. eğer kabilelerdeki müttefiklerini de kendi zayıflarına böyle davranmaları için ikna ediyordu.

Kabilesindeki zayıflardan Yasir, (r.) Sümeyye (r.) ve oğulları Ammar'a (r.) İşkence edilmesine Ebu Cehil se*bep olmuştu. Hepsi de İslam'dan dönmeyi reddettiler. Bu*nun üzerine Sümeyye kendisine yapılan işkenceler sonu*cunda öldü. Fakat Mahzum'lu ve başka kabilerden olan diğer kurbanlar kendilerine yapılan işkenceye dayanama*dılar ve İşkencecilerin her söylediğini kabul edecek bir dereceye geldiler. Onlara: «tat ve Uzza da Allah gibi si*zin tanrılarınız, değil mi?» diye sorulduğunda evet diyor*lardı. Yanlarından bir böcek geçse ve «Bu böcek de Al*lah gibi senin tanrın değil mi?» diye sorulsa işkenceden kaçmak için evet diyecek bir hale gelmişlerdi.

Bu kelimeler kalbten gelmiyor, dilin ucuyla söyleni*yordu. Fakat dilleriyle bunu söyleyenler artık açıkça İs*lam'ı yaşayamıyor, bir çoğu gizli olarak bile yaşayami- Bununla birlikte halkın İşkencelerine katlanmayı] htf-toajaraya sıkman gençler hakkında indirilen âyetle] onlara örnek oluyordu. Peygamber (sav.) kendisinin is kencelerden kurtulabildigi halde, diğer mü'minlerin sü-reidi işkence çektiklerini görünce onlara şöyle dedi: «Egeı Habeşistan'a giderseniz, orada hiç kimseye haksızlık v« adafatsIzHIr yapmayan bir kral bulacaksınız. Orada din« sımsıkı bagh bir yaşam vardır. Allah «i» bu çektikleriniz*den bir kurtuluş yolu gösterene dek orada kalın»[1] Bunur üzerine mü'minlerden bir grup Habeşistan'a gitmek üzere yola koyuldu; bu islam'da ilk göç (hicret) idi.)





--------------------------------------------------------------------------------

[1] II 208

zühd
25-03-2007, 05:19
27 HABEŞİSTAN


Muhacirler Habeşistan'da iyi karşılandılar Ve ibadet*lerinde serbest bırakıldılar. Yanlarına aldıkları küçük ço*cukları saymazsak toplam seksen kişiydiler; fakat hepsi aynı zamanda hicret etmedi Mekke'den ayrılma şekilleri gizli ve küçük guruplar halinde olmak üzere planlanmışta. Eğer aileleri onların hicret ettiğini bilselerdi onları engel*leyebilirlerdi. Fakat hicret o kadar gizli bir şekilde yapıl*dı ki hiç kimse tüm muhacirler Habeşistan'a ulaşıncaya dek birsey anlamadı. Olayın farkına vardıklarında, Ku-reyş liderleri onları kendi kontrollerinden uzakta, barış içinde bırakıp yeni ihtidaların (İslam'a girenler) olması*na yardım etmemeleri gerektiğine karar verdiler. Bu ne*denle hemen yeni bir plan yaptılar ve Habeşistan'lılann en çok hoşuna giden şeylerden hediye etmek üzere topla*dılar. Onların herşeyden çok deri eşyalara değer verdikle*rini duymuşlardı, bu yüzden Necaşi'nin bütün generalle*rine yetecek kadar çok sayıda deri hazırladılar. Necaşi'nin kendisi için hazırlanan zengin hediyeler de vardı, Daha sonra aralarında elçi olmak üzere iki adam seçtiler, bun*lardan biri Sehm kabilesinden Amr İbn El-As idi. Kureyş-liler elçilere ne yapmaları gerektiğini bir bir anlattılar: generallerin hepsine teker teker gidecek, hediyelerini ve*rip şöyle diyeceklerdi: «Halkımızdan bir grup deli erkek ve kadın bu krallığa sığındılar. Kendi dinlerini terkettiler, sizin dininize de girmediler, fakat ne sizin ne de bizim .hiç

duymadığımız yeni bir din ortaya koydular. Halkımızın soyluları bizi kralınıza gönderdi ve onları bize teslim et*mesini istiyorlar. Bu nedenle kralınıza bu konuyu açtığı*mızda bizi destekleyin, onları bize teslim etmesini ve on*larla hiç konuşmamasını tavsiye edin. Çünkü onlarla ilgi*li en İyi karart kendi halkı verir». Generallerin hepsi bu konuda söz verdiler, iki elçi de Necasi'ye hediyeleri götür*meyi üzerine aldı-, ve oraya gidip muhacirleri kendilerine teslim etmesi gerektiğini ve generallere söylediklerini tek*rarladılar. Konuşmalarının sonunda da söyle dediler: -Hal, kının soyluları, onların amcaları, babalan ve akrabaları onların kendilerine teslim edilmesi için yalvarıyor». Gene*raller de oradaydı ve tek ses halinde Necasi'ye sığınanla*rın bu adamlara teslim edilmesi gerektiğini, çünkü onlarla ilgili en iyi karan kendi akrabalarının verebileceğini söy*lediler. Fakat Necasi memnun olmamıştı: «Hayır, Tanrıya andolsun; benim korumam altına sığman. Ülkemi yurt edi*nen ve herkese rağmen beni seçen bu adamları teslim et*meyeceğim! Onlarla konuşmadan ve bu adamların söyle*diklerinin doğru olup olmadığını öğrenmeden onları bı*rakmayacağım. Eğer bu adamlar doğru söylüyorsa onla*rı teslim edeceğim, kendi adamları onlarla ilgilensin. Fa*kat eğer bunlar doğru değilse, onlar benim korumamı is*tedikleri sürece onları koruyacağım» dedi.

Daha sonra Peygamber (s.a.v.)'in arkadaşlarına haber gönderdi ve kutsal kitaplarıyla gelen rahiplerini topladı. Amr ve yanındaki diğer elçi Necaşi ile, sığınanların gö*rüşmesini engellemeye çalışıyorlardı, çünkü bu karşılaşma geç anlaşılsa da onların aleyhineydi. Elçiler, Habeşistan*lıların kendilerine ticari ve politik sebeplerle hoşgörü gös*termelerine rağmen, putperest oldukları için küçük gör*düklerinin ve aralarında büyük bir engelin olduğunun far*kında değillerdi. Habeşlilerin çoğu samimi Hristlyanlardi; hepsi vaftiz edilmişlerdi, hepsi bir tek Allah'a inanıyor ve damarlarında kutsal şarap ve ekmek ayininde yedikleri*nin kanını taşıyorlardı. Bu nedenle onlar, kutsal ve put*perest arasındaki ayırıma karşı duyarlıydılar ve Amr gibi bir adamın, putperestliğin kiri ile kirlenmiş olduğunun far kındaydılar. Bu yüzden, znü'minler Necaşi'nin taht odası*nı doldurduğunda, onlardaki kutsal samimiyet ve engin*liğin farkına vararak şaşırdılar -en çok da Necaşi, bu du*rum karşısında etkilendi-. Gelenlerin, Kureyşlilerden çok kendilerine benzediğini gördüklerinde, rahiplerin arasın*dan hayret belirten mırıltılar yükseldi. Bu benzerlik ve en*gin görünüşün yanısıra mü'minlerin çoğunluğunu gençler oluşturuyordu; hepsinde de, güzel davranışlarının bir be*lirtisi olan doğal bir güzellik vardı.

Muhacirlerin hepsi zorunlu kaldıkları için hicret et*memişti. Osman'ın (r.) ailesi onunla uğraşmaktan vaz*geçmişti, fakat yine de Peygamber (s.a.v.), onun gitmesi*ne ve Rukiye'yi de beraberinde götürmesine izin verdi. On*ların varlığı muhacirler topluluğuna bir güç kaynağı olu*yordu. Onlara güç veren diğer bir çift de Cafer ve karısı Esma idi. Ebu Talib oğlu ve gelinini saldırılardan koru*yordu, fakat muhacirlerin güzel konuşan bir adama,ihti*yaçları vardı, Cafer de, akıcı konuşurdu. Kişiliği bakımın*dan da çok etkileyiciydi. Peygamber (s.a.v.) ona bir kere*sinde: «Görünüşün ve karakterin bana benziyor[1]» demiş*ti. Muhacirlere başkanlık yapması için Cafer'i (r.) görev*lendirmişti; akü ve etkileyicilikte onu, Abdu'd-Dar sülale*sinden, daha sonra Peygamberin (s.a.v.) çok önemli bir gö*rev vereceği genç bir adam olan Mus'ab izliyordu. Bun*lardan başka göç edenler -arasında Şemmas adırida, annesi Utbe'nin kardeşi olan bir Manzum'lu genç de dikkati çe*kiyordu. «Papazlara gönüllü yardım eden» anlamındaki is. mi ona şu nedenle verilmişti: Bir keresinde Mekke'ye pa*pazlara yardım edecek olan genç ve yakışıklı bir Hristiyan gelmişti. Güzelliğiyle genel bir beğeni kazanmış*tı. Bunun üzerine Ut be «Size bundan daha güzel bir Şem*mas getireceğim» diyerek, kız kardeşinin oğlunu onlara göstermiş, o günden sonra da çocuğun adı Şemmas kalmış*tı. Safiyyenin oğlu Zübeyr ve Peygamberin (s.a.v.) kuzen-

terinden birkaçı daha muhacirler arasındaydı; Erva'nın oğlu Tulayb; Umeyme'nln iki oğlu Abdullah İbn Cahş ve Ümeyye sülalesinden karısı Ününü Habibe ile beraber olan Ubeydullah, eşleriyle birlikte Berre'nin iki oğlu: Ebu Sele*me ve Ebu Sabra. Bu ilk hicretle ilgili anlatılanların ço*ğu Ümmü Seleme'den aktarılmıştır.

Hepsi toplandığında Necaşi onlara şöyle dedi; «Ne bi*zim dinimize, ne de çevre ülkelerden birinin dinine uyma*dığınıza göre sizi kendi halkınızdan ayrılmaya zorlayan bu din nedir?» Cafer ona cevap verdi: «Ey kral, biz ce*halet içinde yüzen, putlara tapan, kutsanmamış etleri yi*yen, kötülük yapan ve güçlünün zayıfı ezdiği bir toplu*luktuk. Biz, Allah bize kendi aramızdan, soyunu bildiğimiz güvenilir bir elçi gönderene dek bu hal üzereydik. O bizi Allah'a çağırdı, O'nun birliğine inanmamız ve yalnızca ona ibadet etmemiz gerektiğini, bizim ve babalarımızın taptığı taş ve putlara tapmamamız gerektiğini öğretti. Bize doğ*ru söylemeyi, verdiğimiz sözü tutmayı, akrabalık bağları*na ve komşu haklarına saygı göstermeyi, kötülüklerden ve kan dökmekten sakınmayı emretti. Biz bir tek Allah'a ina*nıyor, O'na ortak koşmuyoruz, O'nun yasakladıklarını ha*ram, serbest bıraktıklarını helal kabul ediyoruz. Bu yüz*den halicimiz bize karşı çıktı ve bizi dinimizden döndür*meye, tek Allah'a ibadeti bırakıp putlara tapmaya zorla-di. Sizi diğerlerine tercih edip, bu ülkeye sığınmamızın se*bebi bu; sizin korunmanız altında olmaktan memnunuz ve umuyoruz ki sizin yanınızda bize adaletsizlik yapılamaz».

Saray tercümanları söylenenleri Necaşi'ye aktardılar. Necaşi daha sonra kendisine Peygamberin (s.a.v.) getir*diği vahiyden bir bölüm okumalarını istedi. Bunun üzeri*ne Cafer, Mekke'den ayrılmalarından kısa bir süre önce nazil olan Meryem Sûresinden bir bölüm okudu;

«Kitap'ta Meryem'i zikret, Ham O, ailesinden kopup doğu ta*rafında bir yere çekilmişti. Sonra onlardan yana (kendini gizleyen) htr perde çekmişti. Böylece ona ruhumuz (Cibril'i) göndermiştik. O da, düzgün bir beşer ktnda görünmüştü. Demişti ki: «Gerçekten ben, senden Rahman (olan Allah)'a sığınırım. Eğer takva so-hibiysen (bana yaklaşma).» Demişti ki: «Ben, yalnızca Rabbinden (gelen) bir elçiyim; sana tertemiz bvt erkek çocuk armağan etmek için (buradayım).» O: «Benim nasıl bir erkek çocuğum, otalfÜir? Ba*na hiç bir beşer dokunmamtşken ve ben azgın utanmaz (bâr kadm) değilken» dedi. «işte böyle» dedi, «Rabbin, dedi ki: Bu benim için kolaydır. Onu insanlara bir âyet ve bizden bir rahmet kılmak için (bu çocuk olacaktır)» Ve iş de olup bitmişti.» (Meryem: 121.

Bu âyetleri dinlerken Necaşi de, rahipler de ağladılar, anlamları tercüme edildiğinde tekrar ağladılar ve Necaşi şöyle dedû «Bu, İsa'nın getirdiği ile aynı kaynaktan geliyor» Ve Kureyş'li elcilere dönerek: «Gidebilirsiniz, çünkü Tan-rı'ya andolsunki, onları size teslim ötmeyeceğim; onlara ihanet edilmeyecek» dedi.

Fakat kralın huzurundan ayrıldıklarında Amr arkadaş*larına: «Yarın onlara, aralarında gelişen bu iyi ilişkileri bozacak bir şey söyleyeceğim. Onların Meryem oğlu İsa'ya kul (köle) dediklerini söyleyeceğim» dedi. Ve ertesi sabah Necaşi'ye giderek: «Ey kral, onlar Meryem oğlu Isa hak*kında büyük bir yalan uyduruyorlar, onları çağır ve Isa hakkında ne düşündüklerini sor» dedi Bunun üzerine Ne*caşi, mü'minlere haber gönderdi ve İsa hakkında ne bil*diklerini sordu, mü'minler, bunu duyunca tedirgin oldu*lar. Çünkü, bu konuda fazla bilgileri yoktu. Hepsi bir ara*ya gelip, bu soru sorulduğunda ne cevap vereceklerini tar*tıştılar. Oysa onlar Allah'ın bildirdiklerinden hasframm söyleyemeyeceklerini biliyorlardı. Kralın huzuruna geldik*lerinde Necaşi onlara: «Meryemoglu İsa hakkında ne di*yorsunuz» diye sordu. Cafer (r.) cevap verdi: «Biz onun hakkında ancak Peygamberimizin getirdiğini biliriz ve O'nun, Allah'ın kulu, Rasulü, O'nun ruhu ve bakire Mer*yem'e indirdiği kelimesi olduğuna inanırız.» Necaşi yar*den dit parça tahta aldı ve: «Meryem oğlu İsa, sizin söy*lediklerinizden sadece şu sopa kadar farklıdır» dedi. Generallerin karşı çıkarak etrafında toplandıklarını görünce: «Sizin tüm karşı çakışınıza rağmen» diye ekledf. Dana «onra Cafer ve arkadaşlarına dönerek: «istediğiniz yere gi*din; çünkü benim ülkemdeyken güvenliktesiniz. Dağlar ka*dar altın karşılığında bile sizin birinize zarar vermem» de*di. Mekke'li elçilere de bir el işareti yaparak yardımcısı*na: «Bu adamların, getirdikleri hediyeleri geri verin, çün*kü onlara ihtiyacım yok» dedi. Amr ve diğer elçi Mekke'*ye aşağılanmış bir halde döndüler.

O sırada Necaşl'nin İsa hakkında söyledikleri halkı arasında yayılmıştı. Halk Necaşi'yi dinden çıkmakla suç*layarak bir açıklama istiyordu. Bunun üzerine Necaşi Ca. fer*e haber gönderdi ve onlar için gerekli olduğunda yola çıkmak üzere sandallar hazırlattı. Daha sonra bir parşö*men aldı ve üstüne: «O, Allah'tan başka taun olmadığı*na. Muhammed'İn O'nun kulu ve rasulü olduğuna, Mer*yem oğlu İsa'nın da O'nun kulu, rasulü, Meryem'e indirdi*ği kelimesi ve ruhu olduğuna şehadet etti- diye yazdı. Bu parşömen parçasını cübbesinin altına gizledi ve halkın hu*zuruna çıktı. Onlara: «Ey Habeşliler. sizin kralınız olma*ya en layık olanınız ben değil miyim?» diye sordu. «Evet» dediler. «Peki benim yaşamım hakkında ne düşünüyorsu*nuz?» «O yaşamların en güzeli», cevabını verdiler. Necaşi: «Peki sizi tedirgin eden nedir?» diye sordu. «Sen bizim di*nimizi terkettin ve İsa'nın bir kul olduğunu kabul ettin.» dediler. «Peki İsa hakkında siz ne diyorsunuz?» diye sor*du, «Biz O'nun Allah'ın oğlu olduğuna inanıyoruz» dedi*ler. Bunun Üzerine Necaşi elini göğsüne, tam gizlenmiş olan parşömenin Üstüne koyarak, «bu»na inandığına şe*hadet ettiğini söyledi Halk «bu» kelimesiyle kendi söyle*diklerini kasdettiğini zannetti[2] Bu yüzden memnun ve tes*kin olarak ayrıldılar, çünkü Necaşi'nin yönetiminden mem*nundular ve sadece te'min edilmek istiyorlardı. Necaşi tek*rar Cafer'e (r.) haber gönderdi ve evlerine dönebilecekle*rini, eskisi gibi emniyet içinde yaşamaya devam edebile*ceklerini söyledi.







--------------------------------------------------------------------------------

[1] I.S.IV/1,24.



[2] I.L 244.

zühd
27-03-2007, 20:20
28. ÖMER


İki elçi Mekke'ye dönüp, Necaşi'nin, Müslümanların tarafını tuttuğu ve kendi İsteklerinin reddedildiği haberini getirince, Kureysttlsr çok hiddetlendiler. Bu yüzden hemen Ebu Cehİl'in önderlisinde, mü'minlere yaptıkları işkencele*ri daha da arbnnaıya koyuldular. Ebu Cehil'in yeğeni Ömer de onun tavsiyelerini eksiksiz ve daha şiddetli bir biçimde yerine getiriyordu. Ömer o zamanlar yirmi-alü ya*şında, güçlü, yiğit ve kararından caydın lam az bir adamdı. Fakat dayısının aksine o dindardı ve bu yüzden yeni dine karsı çıkıyordu. Babası Hattab onu, Ka'be'ye ve içindeki tüm tann ve tanrıçalara saygı duyacak bir şekilde yetiştir*mişti. Bu yüzden onun İçin Ka'be ve içindeki putlar birbi*rinden ayrılmaz, tartışılmaz ve bozulmaz kutsal bir bütü*nü oluşturuyordu. Kureyş de bu bütünün içindeydi; fakat artık Mekke'de iki din ve iki toplum vardı. Ömer açıkça, bu sorunun bir tek nedeni olduğunu görebiliyordu. Buna sebep olan adam ortadan kaldırıldığında, ona göre tüm so*run çözülecekti Başka çıkar yol yoktu ve bu yol denen*meliydi. Usun süreden beri bunlar aklında yer ediyordu. O gün elciler Mekke'ye geldiğinde, kafasındakiler ortaya dö*küldü ve hemen evine gidip kılıcını aldı. Evden çıktıktan kısa bir sür» sonra kendi kabilesinden Nuaym İbn Abdul*lah'a rastladı. Nuaym Müslüman olmuştu, fakat Ömer'den ve diğer akrabalarından korktuğu için bunu gizli tutuyor*du. Ömer'in yüzündeki bu hiddetli ifadeyi görünce, ona nereye gittiğini sormaktan kendini alıkoyamadı. «Muham-med'e (s.a.v.) Kureyş'İ ikiye ayıran o dinsize gidiyorum» de*di. Ömer «Onu öldüreceğim» derken; Nuaym, kendisinin de Öldürülebileceğine işaret ederek onu durdurmaya çalıştı. Fa*kat Ömer'in böyle bir nedeni önemsemeyen halini görünce onu belli bir sûre geciktirebilecek -Muhammed'e haber ver*meye yetecek kadar- başka bir neden buldu. Bu kendisi gibi Müslüman olduğunu gizleyen arkadaşlarını ele ver*mek anlamına geliyordu, fakat Nuaym, onların böyle bîr durumdaki bu davranışı nedeniyle kendisini affedecekle*rini, belki de taKdir edeceklerini umuyordu. «Ey Ömer.» dedi, «İlk önce gidip neden kendi ev halkını doğru yola ge-tirmiyorsun?» «Benim ev halkım da kim?» dedi. Nuaym.-«Enişten Sa'id (r.) ile kızkardeşin Fa tama (r.) da Muham-med (s.a.v.)'ln dinine girdiler. Onları kendi haline bırak*mamalısın» dedi. Ömer bir kelime bile söylemeden kızkar-deşinln evine doğru yöneldi. Zühre'nin fakir müttefiklerin*den biri olan Habbab (r.J, Sa'id ve Fatıma'ya Kur'an öğ*retmek için evlerine sık sık gelirdi; o sırada Habbab on*ların evindeydi, yanında henüz indirilmiş olan Ta-ha sû*resinin âyetlerinin yazılı olduğu kâğıtlar vardı ve beraber okuyorlardı. Ömer'in kardeşinin adını çağıran hiddetli se*sini duyunca, Habbab evin bir köşesine saklandı, Fatıma da yazılı Kur'an sayfalarını gömleğinin altına sakladı. Fa*kat Ömer onların okuyuşlarını dışardan duymuştu, içeri geldiğinde: «Duyduğum o ses neydi?» diye sordu. Onu, hiç bir şey duymadığına ikna etmeye çalıştılar. Ömer: «Duy*dum ve sizin de Muhammed'ö uyanlardan olduğunuzu öğ*rendim» dedi. Daha sonra eniştesi Said'in üzerine atıldı ve onu dövmeye başladı, Fatıma onları ayırmaya çalıştı*ğında, Ömer ona da bir tokat attı ve yüzünün derisi çat*ladı. Bunun üzerine ikisi de bir ağızdan: «Evet Müslüman olduk. Allah'a ve Rasulüne İnanıyoruz, ne yapacaksan yap.» dediler. Fatıma'nın yarası kanıyordu, Ömer kanı gö*rünce yaptığına pişman oldu. Onda bir değişildik oldu ve kardeşine dönerek: «Biraz Önce okuduğunuz şeyi bana ge*tirin ki, Muhammed'in ne getirdiğini Öğreneyim» dedi. Onlar gibi Ömer de okuma bilirdi, fakat Ömer kâğıdı istedi*ğinde kardeşi: «Onu sana veremeyiz» dedi. Ömer tanrı ve tanrıçalarına yemin ederek korkmamalarını, kâğıdı oku*duktan sonra geri vereceğini söyledi. Kardeşi onun yumu*şaklığını farketmişti ve şimdi İslâm'a girmesini daha çok istiyordu. Fatıma: «Ey kardeşim, sen şimdi üzerinde putpe*restliğin kirini taşıyorsun, ona ancak temiz olanlar doku*nabilir» dedi. Ömer gitti ve yıkandı, Fatıma da ona, üze*rinde Taha'nın ilk âyetlerinin yazılı olduğu sayfayı verdi.

Ömer okumaya başladı ve bir bölümünü bitirdiğinde: «Bu kelimeler ne kadar güzel ve ne kadar şerefli!» dedi. Hab-bab bunu duyunca saklandığı yerden çaktı ve: -Ömer, ümit ederim ki Peygamber (s.a.v.)'in duasmdaki Allah'ın seçti*ği kişi sen olursun, çünkü dün Peygamber (s.a.v.)'i: «Al*lah'ım, İslâm'ı ya Hİşam'ın oğlu Ebu'l-Hakem'Ie ya da Hat-tab'in oğlu Ömer'le güçlendir» diye dua ederken duydum». Ömer: «Ey Habbab! Muhammed (s.a.v.) şimdi nerdedir, ona gideyim de islâm'a gireyim» dedi. Habbab, ona Pey*gamber (s.a.v.)'in Safa kapısı yanındaki Erkam'ın evinde mü'minlerle beraber olduğunu söyledi. Ömer kılıcını tek*rar kınına soktu ve Safa'ya gidip, evin önünde durdu, adı*nı söyleyip kapıyı çaldı. Nuaym (r.) onlara haber ver*mişti, bu yüzden Ömer'in gelişi onları şaşırtmamıştı, fakat onun sesindeki yumuşaklığa hayret etmişlerdi. Mü'minler-den biri kapıya giderek anahtar deliğinden baktı ve üzün*tü İçinde Peygamber (s.a.v.)'e: «Ey Allah'ın Rasulü, ger*çekten de Ömer, kılıcıyla birlikte» dedi. Hamza: «Bırakın içeri girsin, eğer iyi niyetle geldiyse hoş geldi, ama eğer kötü niyetle geldiyse onun kafasını kendi kılıcıyla keseriz»

dedi. Peygamber <s.a,v.) de bunu uygun gördü ve onu ke*merinden tutup odanın ortasına çekerek: «Ey Hattab oğlu Ömer, seni buraya getiren ne? Herhalde Allah senin üze*rine mucize gönderdi» dedi. Ömer de-. «Ey Allah'ın Rasulü. sana, Allah'a, Rasulüne ve getirdiklerine inandığımı söyle*mek İçin geldim» dedi. Peygamber: «Allahu Ekber (Allah Büyüktür)» dedi, bu şekilde evdeki herkes Ömer'in Müslüman olduğunu anlamış oldu ve hepsi tekrar tekbir getir*diler[1]

Ömer'in Müslüman olduğunu gizlemesi sözkonusu de*ğildi. Bunu herkese, özellikle de Peygamber (s.a.v)'e en çok düşman olanlara duyurmak istiyordu. Daha sonraki yıllar*da şöyle derdi: «O gece İslâm'a girdiğimde kendi kendime şöyle düşündüm: Mekke'de Allah'ın Rasulüne en düşman olan kim, gidip ona Müslüman olduğumu söyleyeyim? He*men aklıma gelen cevap Ebu Cehil idî. Ertesi sabah kalkıp Ebu Cehil'in evine gittim kapısını çaldım. Kapıyı açtığın*da: «Hoş geldin ey kardeşimin oğlu, seni buraya getiren ne?» dedi. Şu cevabı verdim: «Allah'a Rasulüne ve onun getirdiklerine inandığımı sana söylemek için geldim» «Al*lah belanı versin!» dedi, -Getirdiğin .haberlere de lanet ol*sun». Daha sonra kapıyı yüzüme kapadı[2].







--------------------------------------------------------------------------------

[1] 1.1. 227.

[2] I.I. 230

zühd
30-03-2007, 01:13
30. CENNET VE EBEDÎYYET


Geriye dönen ve kendi halkına karşı yardım isteyen bir diğer muhacir de Ömer'in kayınbiraderi Osman bin Usaz'un'du. Çünkü Osman, kuzenleri Ümeyye ve Ubey'in kendisini cezalandıracaklarım biliyordu. Bu kez Manzum kabilesi, başka bir kabilenin adamını koruması altına alı*yordu: Velİd, Osman'ı koruması altına aldı: fakat. Osman kendisi güvenlik içinde gezerken, diğer müslümanlann ezi*yet çektiğini görünce, Velid'den kendi üzerindeki koruma. anı kaldırmasını İstedi Yaslı adam: «Ey kardeşimin oğ*la, N*"'n" adamlarım sana bir zarar mı verdi?» diye sor*du. Osman (r.): «Hayır, fakat ben Allah'ın koruması al*tına girmek ve O'ndan sığınmamak İstiyorum». dadt Velidle beraber Mesdd'e gitti ve herkesin Önünde onun koruması altında olmadığını açıkladı.

Birkaç gün sonra büyük sair Labld, Kureyşlilere şiir okuyordu, Osman da onu dinleyen büyük kalabalığın ara*sındaydı. Genelde tüm Araplarda varolan şiir okuma yete*neği, Ebu Talib, Hubeyre ve Haris'İn oğlu Ebu Süfyan gibi bazı kişilerde daha fazla göze çarpıyordu. Fakat bunların da ötesinde büyük şair diye anılan birkaç şair vardı, Labid de bunlardan biriydi. Belki de yaşayan en büyüjc Arap şairi sayılabilirdi ve Kureyşliler onu aralarında görmek*ten şeref duyuyorlardı. Okuduğu şiirlerden biri şöyle baş*lıyordu:

«İşte, Allah'tan başka hersey boştur-. «Doğru söyledin» dedi Osman. Labid devam etti:

Ve tüm zevkler yok olacak».

«Yalan söylüyorsun» diye bağırdı Osman. «Cennet zevkleri hiçbir zaman sona ermeyecek». Labid sözünün ke*silmesine a[1]şkın değildi; Kureyş İse, sair misafirleri oldu*ğu için sadece şaşırmakla kalmamışlar, utanmışlardı da. «Ey KureyşlÜer.» dedi şair, «sizin yanınızda dost olarak oturan kimseye kötü davranümazdı. Ne zamandan beri böyle davranmaya başladınız?» Topluluktan biri kalktı, tüm kabile adına özür diledi ve: «Bu adam bir budaladır, bir grup budala bizim dinimizi terketti. Onun söylediğiyle ilhamın yokolmasm» dedi. Konuşan adam geldi ve Os*man'a bir yumruk attı, vurduğu yer morardı. Yalanında oturan Velid, ona kendi koruması altında kalsa îdi gözü*nün morarmayacagını hatırlattı. «Hayır» dedi Osman, «bi*lakis benim sağlam gözüm, diğeri gibi olabilmek için Al*lah'a yalvarıyor. Ben, senden daha güçlü ve kudretli olan Allah'ın koruması altındayım-. Velid: «Ey kardeşimin oğ*lu, gel ve benimle yaptığın anlaşmayı yenile» dedi. Fakat Osman kabul etmedi.

Peygamber şairin dinlendiği topluluk içinde değildi, fa*kat Labid'in şiirini ve orada neler olduğunu duymuştu. Bu konuda kayıtlara geçen tek şey şudur: «Şairin konuştuğu tek doğru şey «İşte Allah'tan başka her şey boştur» sözü*dür1. Peygamber (s.a.v.) Labid'i bunu takip eden mısra*ları için suçlamadı. Şair «Bütün dünyevi zevkler yok ola*cak» demek İstemiş olabilir-, diğer taraftan Cennet ve zevk*leri hiç bir zaman sona ermeyecektir. Bu olayın meydana geldiği sıralarda şu âyet nazil oldu: «Onun yüzünden (za*tından) başka her şey helak olucudur» (Kasas: 88). Da*ha önce inen bir âyette de şunlar söyleniyordu: «Celal ve ikram sahibi olan Rabbinin yüzü (zatı) baki katacaktır.» (Rahman: 27). Bu ebedi İkram'm olduğu yerde-ebedi zevk*ler ve onları tadanlar da alacaktır.

Bu konuyu daha acık ortaya koyan bir vahiy daha gelmişti:

«(Ktyametin) geleceği günde, O'nun izni olmaksızın, hiç kim*se söz söyleyemez. Artık onlardan kimi 'bedbaht ve mutsuz, (ki*mi de) muttu ve bahtiyardır. Mutsuz olanlar ateştedirler, onlar için orda (kahırla ve acıyla) nefes alıp vermeler vardır. Onlar Rob-binin dilemesi dışında gökler ve yer sürüp gittikçe, orada temelli kalıcıdırlar. (Bu) kesintisi olmayan bir ihsandır» (Hûd; 105-8).

Bu âyet göstermektedir ki Allah Cennetlikleri Cenne*te sürekli kılacaktır. Bu âyetlerle ilgili sorulan, Peygam*ber (s.a.v.) zaman zaman ashabdan bazılarına verdiği ce*vaplarla açıklamıştır. Bir keresinde şöyle demiştir: «istedi*ğine merhamet eden Allah, Cennetlikleri Cennet'e, Cehen*nemlikleri Cehennem'e kovar. Daha sonra Meleklere: «Ba*kın ve kalbinde hardal tanesi kadar imanı olanlar; Ce*hennemden çıkarın» der. Melekler bir grup insanı Cehen*nemden çıkarırlar ve: «Rabbimiz, bize emrettiğin şartla*ra uyan hiç kimseyi orada bırakmadık» derler. Allah : «Ge*ri dönün ve kalbinde bir zerre kadar iyilik olan herkesi Cehennem'den çıkarın» der. Melekler yine bir grup insanı Cehennem'den çıkarırlar ve: «Rabbimiz orada hiç bir iyilik bırakmadık» derler. Melekler, Peygamberler ve inananlar şefaat ederler. Sonra Allah: «Melekler şefaat et*ti, Peygamberler ve inananlar da şefaat etti. Şimdi sadece merhametlilerin en merhametlisi olan Allah'ın şefaati kal*dı» der ve Cehennem'den hiç bir iyilik yapmayan bir grup insanı çıkarır, Cennetin girişindeki Hayat Irmağı denilen nehre atar»[2]

Cennettekiler hakkında da Peygamber fs.a.v.î şunları söyler: «Allah Cennettekilere: «Memnun musunuz?» diye sorar, onlar: «Rabbimiz, nasıl memnun olmayız? Hiç bir yaratığa vermediğin nimetleri bize verdin» derler. Allah «Size bundan daha iyisini vereyim mi?» der, onlar da «Da*ha iyisi nedir?» diye sorarlar: Allah: «Size Rıdvan'ımı vereceğim der»[3]. Bazen 'saadet' olarak tercüme edilen Rıdvan, Allah'ın bir nefsi, mutlak olarak kabul etmesi ve o nefsi kendi yanına alıp Ebedî Saadet vermesidir. Rıdvan Cennetinin genel anlamıyla diğer Cenneti dışladığı düşü*nülmemelidir. Çünkü Kur'an her teslim olan nefis için iki cennet vadeder (Rahman: 46). Peygamber de kendi konu*mundan bahsederken, aynı şekilde iki rahmete kavuşaca*ğını söylerdi: «Rabbim'le ve Cennet'le buluşacağım»[4]





--------------------------------------------------------------------------------

[1] B:LXIII;

[2] M. I. 79; B. XCVII,

[3] M.LI.2.

[4] 1.1. 1000.

zühd
01-04-2007, 21:36
31. HÜZÜN YILI


M.S. 610 yılında, boykotun kaldırılmasından kısa bir süre sonra Peygamber (s.a.v.) büyük bir kayıpla, kansı Hadice'nin ölümüyle üzüntüye boğuldu. Hadice yaklaşık altmıs-beş, kendisi ise elli yaşlanndaydı. Yirmi-beş yıl ahenkli ve mutlu bir evlilik yaşamışlardı. Hadice, Peygam*ber (s.a.v.)'in sadece karısı değil, aynı zamanda onun en yakın arkadaşı, danışmanı ve Ali ve Zeyd dahil tüm aile*sinin annesiydi. Dört kızı annelerinin ölümüne çok üzül*müşlerdi. Fakat Peygamber Cs.a.v.) onları, Cebrail'in bir keresinde gelip, Hadice (r.)'ye Rabbinden selam getirdi*ğini ve Cennet'te olan bir döşek hazırlandığını bildirdiğini söyleyerek teselli etti.

Hadice (r.)'nin ölümünü, aslında daha küçük, fakat dışarıda büyük etkiler uyandıran bir kayıp daha izledi. Ebu Taîib hastaydı ve ölümünün yakın olduğu durumun*dan belliydi, ölüm yatağında bir grup Kureyşli lider -Ut-be, Şeybe, Abdu'ş-Şems'ten Ebu Süfyan, Cumah'tan Ümeyye, Mahzum'dan Ebu Cehil ve diğerleri- Onu ziyaret et*tiler ve ona şöyle dediler: «Ebu Talib, seninle gurur duy*duğumuzu biliyorsun; şimdi ise başına bu hastalık geldi ve biz senin için korkuyoruz. Yeğeninle bizim aramızda ge*çenleri biliyorsun. Onu yanına çağır, bizden ona bir he*diye ver ve o bizi, biz de onu (rahat bırakalım. Bizi dini*mizle barış halinde bıraksın» dediler. Bunun üzerine Ebu Talib Peygamber (s.a.v.)'e -halkının soylulpn seninle anmak istiyorlar» dedi. Peygamber ts.a.v.) : «Peki öyle olsun, bana bir tek söz verin, tüm Arap ve Iran'lıları yönetimi*niz altına alabileceğiniz bir söz» dedi. Ebu Cehil: «Baba*nın üzerine yemin ederim ki, bu karşılıklar için bir değil, on söz veririz» dedi. Peygamber (s.a.v.) : «Allah'tan başka tanrı yoktur» demelisiniz ve O'ndan başka taptığınız her şeyden vazgeçmelisiniz- dedi. Ellerini çırptılar ve : «Ey Mu-hammed (s.a.v.), tanrıları bir tek tanrı mı yapacaksın? Se*nin teklifin gerçekten çok acaip» dediler. Kendi kendile*rine : «Bu adam istediğimiz hiçbirşeyi bize vermeyecek, o halde kendi yolumuza gidelim ve Allah onunla bizim ara*mızda hükmünü verinceye dek babalarımızın, dinine uy*maya devam edelim» dediler.

Onlar gittikten sonra Ebu Talib, Peygamber (s.a.v.)'e «Ey kardeşimin oğlu, gördüğüm kadarıyla sen onlardan kö*tü bir şey istemedin» dedi. Bu kelimeler Peygamber (s.a.v.)'in kalbini, amcasının mûslüman olması isteğiyle doldurdu. «Amca» dedi, «O kelimeleri söyle ki, Mahşer gü*nünde senin için şefaat edebileyim». Ebu Talib «Ey kar*deşimin oğlu, eğer Kureyşjilerin bu kelimeleri ölün* kor*kusuyla söylediğimi zannedeceklerini bilmeşeydim, onları söylerdim. Söylediklerimle seni de memnun ederdim» de*di, ölüm Ebu Talib'e yaklaştığında, Abbas dudaklarının kıpırdadığını gördü ve kulağını dudaklarına yaklaştırdı. Kardeşim, senin ona söylediğin kelimeleri söyledi» dedi. Fakat Peygamber (s.a.v.) : «Ben duymadım» dedi.

Korunması olmayanların Mekke'deki durumları gittik*çe kötüleşiyordu. Peygamber Is.a.vJ'e tabi olmadan önce Ebu Bekir (r.) çok nüfuzlu bir adamdı, fakat Ömer (r.) ve Hamza (r.) gibi tehlikeli ve hiddetli değildi. Bu yüzden, onun ruhsal gücünü görenlerden başkasında korku uyan-diırmıyordu. İslâm, onunla Kureyşliler araşma girdiğinde İse, Mekke'liler arasındaki tüm nüfuzu kayboldu. Fakat bu*na paralel olarak mü'minler arasındaki nüfuzu arttı. Ebu Bekir, bir çok kişinin mûslüman olmasına neden olduğu için müşriklerin özel düşmanlığını üzerine çekiyordu. Ha-dıce'nln üvey kardeşi Nevfel'in oğlu Esved (r.)'in müslüman olmasına da Ebu Bekir neden olmuştu. Bu yüzden Nevfel, Ebu Bekir ve Talha üzerine bir saldırı düzenledi ve onlan yaralı bir şekilde yolun ortasına bıraktı. Teym kabilesinden hiç kimse Esed'lilerin bu saldırısına karşı çık*madı. Bu da müslüman olan iki ileri gelen adamlarım ken*di kabilelerinden reddettiklerini gösteriyordu.

Bundan daha kötü olaylara da rastlanılıyordu. Ebu Be*kir'in Bilal'ın eski sahibi ve aralarında yaşadığı Cumah'm lideri olan Ümeyye ile arası gittikçe kötüleşiyordu. Bu yüz*den göç etmekten başka seçeneği olmadığım farketti, Pey*gamber (s.a.v.)'den Habeşisatn'a gitmek için izin istedi ve yola koyuldu. Fakat Kızıl Deniz'e ulaşmadan önce, Kureyş-lilerin müttefiki olan ve Mekke'den biraz uzakta yaşayan bir grup kabilenin başkanı olan îbn ed-Duğunne ile kar*şılaştı : Bu bedevi lider, şimdi gezgin bir münzeviyi andı-ran Ebu Bekir'i zengin ve nüfuzlu olduğu dönemlerden be*ri tanıyordu. Bu değişikliğin sebebini soran bedeviye Ebu Bekir: «Halkım bana kötü davrandı ve beni dışarıya sür*dü, şimdi benim tek yapacağım şey Allah'a ibadet ederek yeryüzünde dolaşmaktır» dedi. «Bunu neden yaptılar?» de*di îbn ed-Duğunne.. «Sen kabilenin ileri gelen tüccar*larından biriydin, herkese yardım eder, hakkı korur ve doğruluktan ayrılmazdın. Geri dön, çünkü sen benim ko*rumam altındasın». Onu Mekke'ye geri götürdü ve toplu*luk önünde; «Ey Mekke'liler, ben Ebu Kuhafe'nin oğlunu korumam altına alıyorum, ona iyilikten başka bir şey ya*pılmasına izin vermeyin» dedi. Kureyş'liler onun koruma sim kabul ettiler ve Ebu Bekir'in emniyette olacağına söz verdiler. Fakat Beni Cumah'lılar Îbn'ud-Duğunne'ye: «Ona Rabbine duvarlar arasında ibadet etmesini duyulmadan ve görülmeden namaz kılıp Kur'an okumasını söyle. Çünkü onun görünüşü çok etkileyici, kadınlarımızı ve oğullarımızı saptırmasından korkuyoruz», dediler. İbn ed-Duğunne bun*ları Ebu Bekir'e iletti ve Ebu Bekir belli bir süre evinde namaz kılıp, Kur'an okudu. Bu süre içinde Beni Cumah'-lılarla ilişkisi düzeldi. Ebu Talıb'den sonra Haşimîlerin ba*sma Ebu Leheb geçti. Fakat bu Leheb'in yeğenini koruması sadece sözde kalıyordu ve Peygamber (s.a.v.)'e hiçi zaman olmadığı gibi kötü aavranılıyordu. Birgün evin önünden, geçen bir adam kapısını açtı ve yemek kabın içinde kokmuş sakatat (hayvanın yenmeyen bölümleri) ı ti. Bir keresinde de, evinin bahçesinde namaz kılarken ad mın biri üstüne kan ve pislik dolu bir işkembe attı. Pe gamber (s.a.v.) onu atmadan önce bir sopanın ucuna ta ti ve kapının önünden: «Ey Abdu'l-Menaf oğulları, bu biçim bir korumadır?» diye bağırdı. İşkembeyi atanın, B kiye'nin kocası Osman'ın üvey babası olan Şemsli Ukl olduğunu görmüştü. Eve döndüğünde kızlarından biri oı hem yıkayarak temizliyor, hem de ağlıyordu. «Ağlama k üçük kızım» dedi, «Allah babam koruyacak».

Bu olaydan sonra Peygamber Cs.a.v) Taif'te yasayı akillilerden yardım istemeye karar verdi. Bu karar om Mekke'deki durumunun ne kadar kötü olduğunu göste inektedir. Allah'ın evi ile eşdeğer gördükleri Lat putum koruyucuları olan Taiflilerden ne beklenebilirdi? Taif de Mekke'de olduğu gibi istisna kişiler bulunabilirdi, 1 yüzden, Peygamber Cs.a.v.) yeşil itlaklar, meyve bahçeli ve ekin tarlalarının etrafını çevirdiği Taife giderken üm siz değildi. Oraya vardığında Sakîf in lideri olan Amr îl Umeyye'nin evine gitti. Amr îbn Umeyye, Velid'in kem sinin Taifteki eşdeğeri olduğunu söylediği adam ve *şehrin iki büyük adamı»nuı ikincisiydi. Fakat, Peygamfc (s.a.v.) onlara İslam ı tebliğ edip, düşmanlarına karşı [1] runma istediğinde içlerinden biri hemen: «Eğer Allah e ni gönderdiyse, Kâ'be'de asih olanların hepsini aşağıya i diririm» dedi. Bir diğeri: «Allah senden başka gönderec adam bulamadı mı?» Üçüncüsü: «Seninle konuşamam! Çünkü eğer sen söylediğin gibi Allah'ın Rasulü isen, benim hitap edemeyeceğim kadar yücesin; ve eğer yalancı isen i

ninle İronuşmam uygun olmaz» dedi. Bunun üzerine Pey*gamber (s.a.v.) belki de Taif'li başkalarını denemek üze*re onlardan ayrıldı. O ayrılır ayrılmaz Sakîf'liler çocukla*rını ve kölelerini onun üzerine saldılar ve onunla alay edip bağırdılar. O denli büyük bir kalabalık toplandı ki Pey*gamber (s.a.v.) özel bir bahçeye sığınmak zorunda kaldı. O, içeri girdikten sonra kalabalık dağılmaya başladı, de*vesini bir hurma ağacına bağlayarak bir asmanın gölge*sine sığındı.

Kendini güvenlik ve banş içinde hissedince şöyle dua etti: «Allah'ım insanlar karşısındaki zayıflığımı, güçsüzlü*ğümü ve çaresizliğimi sana söylüyorum. Ey Merhametlile*rin en merhametlisi, sen zayıfların Rabbisin. Ve sen benim Rabbimsin. Beni kimin ellerine emanet ediyorsun? Bana kötü davranan yabancı birinin ellerine mi? Yoksa bana karşı silahlandırdığın bir düşmana mı? Buna aldırmam, yeter ki senin gazabın olmasın. Fakat senin yardımın be*nim için daha geniş ve daha rahattır! Tüm karanlıkları aydınlatan ve bu dünyayı da ahireti de düzene sokan Nu*runa sığınıyorum. Yeter ki senin kızgınlık ve gazabın üze*rime olmasın. Dilediğine yardım etmek senin elindedir. Senden başka güçlü ve kuvvetli yoktur.»[2].

Peygamber'in sığındığı yer göründüğü gibi boş değil*di. Her Kureyşli zengin olup, Mekke'nin sıcak günlerinde serinlemek için Taif'ten yeşil bir bahçe satın almak ıster-di. Peygamber {s.a.v.)'in sığındığı bahçe Sakii'lilerın de*ğil, Şemsli lider Utbe ile Şeybe'nin malıydı. İkisi de olan*ları görmüş ve Sakif lilerin bir Kureyşli'ye böyle davran*masına öfkelenmişlerdi. Çünkü Muhammed (s.a.v.) de ken*dileri gibi Abdu'I-Menaf oğullanndandı. Aralarındaki me*sele henüz kapanmamıştı, onu son olarak Ebu Talib'in ölümünde görmüşlerdi ve şimdi ne kadar korumasız oldu*ğunu görüyorlardı. Biraz cömertlik yapıp Hristiyan köle Addâs'ı çağırdılar ve ona: «Şuradan birkaç salkım üzüm al, tabağa koyup, şu adama ver» diye emrettiler. Addâs

emredilenleri yaptı. Peygamber (s.a.v.) üzümden alırken: «Allah'ın adıyla» dedi. Addâs merakla onun yüzüne baktı ve: «Bu sözler, bu ülke halkının söylediği sözlerden değil» dedi. Peygamber (s.a.v.) «Nerelisin?» ve «Hangi dinden*sin?» diye sordu. Addas: «Ben Hristiyanım ve Ninova'lı-yım» dedi. Peygamber (s.a.v.) «Yani doğruluk timsali Mat-ta'nm oğlu Yunus'un şehrinden» dedi. «Sen Matta'nın og-îu Yunus'u nereden biliyorsun?» diye sordu Addas. Pey*gamber (s.a.v.): «O benim kardeşimdir, O peygamberdi, ben de peygamberim» cevabını verdi. Bunun üzerine Ad*dâs onun başını ellerini ve ayaklarını Öptü.

Bunu görünce iki kardeş aynı anda birbirlerine bağır*dılar: «Bu köle de fazla oldu! Hemen ona kapudıU Addâs, Peygamber'den ts.a.v.) aynhp yanlarına gelince: «Yazık*lar olsun sana Addâs! Net an o adamın başını, ellerini ve ayaklarını öptün?» dediler. Onlara şu cevabı verdi: «Ey sahibim, dünyada bu adamdan daha değerli bir şey yok. Bana sadece bir Peygamber (s.a.v.)'in bileceği şeyler söy*ledi.» «Yazıklar olsun sana Addâs! dediler onun seni ze*hirlemesine izin verme.»

Peygamber (s.a.v.) Sakîf'lilerden birşey elde edemeye*ceğini anlayınca Taif'ten ayrıldı ve Mekke'ye doğru yola koyuldu. O gece geç saatte Nahle vadisine ulaştı. Nahle Mekke ile Taif'in tam ortasındaydı. Tam peygamberliğinin reddedildiğine inandığı bir anda, çok uzaklardan, Ninova'-dan gelen bir adam onun Peygamber'liğini kabul etmişti. Nahle'de namaz kılarken, okunan Kur'an'ı duyan bir grup cin -Nasibin'den gelen yedi cin- yanında Kur'an'ı dinleme*ye koyuldular. Peygamber (s.a.v.) sadece insanlara gönde*rilmediğini biliyordu. Kısa bir süre Önce gelen vahiy bunu te'yid ediyordu: «Biz seni alemler içm yalnızca bir rah*met olarak gönderdik» (Enbiya: 107). Daha önce indirilen surelerden (Rahman) birinde de hem insanları, hem de cinleri, cennet ve cehennemle korkutmak için gönderildi*ği bildiriliyordu. Yeni gelen bir âyette de:

«De ki: «Bana gerçekten su vahyolundu: «Cinlerden bir grup dinleyip de şöyle demişler: Doğrusu biz, (büyük) hayranlık uyan*dıran bir Kur'an dinledik. O (Kur'an), gerçeğe ve doğruya yönel-tip-iletİyor. Bu yüzden de biz ona iman ettik. Bundan böyle Rab-bİmize hiç kimseyi ortak koşmayacağız» (Çin: 1-2).

Başka bir surede (Ahkaf: 30-1), de cinlerin nasıl ken*di toplumlarına gidip, Allah'ın Peygamber (s.&.v.)ine ita*ate çağırdıkları anlatılır.

Peygamber (s.a.v.) iki gün kadar önce kendisini evin*den ayrılmaya zorlayan şartlara geri dönmek istemiyordu. Eğer bir koruyucusu olsa görevini daha iyi yerine getirebi*lirdi. Beni Haşim onu korumuyordu, bu yüzden o da an*nesinin kabilesine sığınmaya karar verdi. Orada durum biraz anormaldi, çünkü Zühre kabilesinin en etkili ve ileri gelen adamı aynı kabileden olmayan ve Taif'ten gelen Ahnas îbn Şerik idi. Uzun süreden beri Zühre'nin mütte*fiki olduğu için, Zühre'liler onu başkanları olarak kabul ediyorlardı. Peygamber fs.a.v.) ondan yardım istemeye ka*rar vermişti. Yolu üzerinde, kendinden daha hızlı giden bir atlıya rastladı ve ondan Ahnas'a şöyle bir mesaj gön*derdi: «Mubammed (s.a.v.) dedi ki: Allah'ın mesajım insan*lara aktarabilmem için beni koruman altına alır mısın?» Atlı o denli hızlıydı ki Peygamber ts.a.v.) oraya ulaşma*dan olumsuz cevabı geri dönerek iletti. Ahnas, sadece bir müttefik olduğunu ve kabilenin, üstüne bir koruma yük*lemeye hakkı olmadığını bildiriyordu. Mekke'den çok uzak*ta olmayan Peygamber Cs.a.v.) aynı ricayı Süheyl'e gön*derdi. Onun cevabı da aynı şekilde ümit kırıcıydı, fakat öne sürdüğü sebebin İslâm'a karşı çıkışıyla ilgisi yoktu, kabileler arası bir meseleye yol açmak istemiyordu. Mek*ke vadisi içinde onun kabilesi diğerlerinden uzak bir ko*numdaydı, çünkü Luayy'ın[3] oğlu Amir'in soyundan geli*yordu. Halbuki diğer bütün kabileler Ka'b'm soyundan geliyordu. Peygamber (s.a.v.) şehre girmekten vazgeçti ve

ilk vahyin geldiği Hira mağarasına gitti. Oradan kendisi ne daha yakın olan ve boykotu kaldıran beş kişiden bir olan Nevfel'in şefi Mut'im'e haber gönderdi. Mutim bunu kabul etti ve «Bırakın şehre girsin» diye haber gönderdi Ertesi sabah oğulları ve yeğenleriyle silahlanmış bir şekil*de, Muhammed (s.a.v.)'i Kâ'be'ye götürdü. Ebu Cehil on*lara, Peygamber (s,a.v.)'in takipçileri mi olduklarını sor*du. Onlar sadece: «Onu korumamız altına alıyoruz» dedi*ler ve Mahzumlu da: «Sizin koruduğunuzu biz de koruruz» demekten başka söyleyecek söz bulamadı.







--------------------------------------------------------------------------------

[1] O, Peygamber'in kuzeni ve Osman'ın annesi olan Erva'r ikinci kocasıydı. Peygamber'in halası ve Tulayb'ın Rnn. Erva öldükten sonra kızına, yani Osman'ın annesine de 3 va deniyordu.



[2] I.I.28O. J44

[3] Bak. Soy ağacı. 146

zühd
02-04-2007, 23:20
32. SENİN YÜZÜNÜN NURU-


Ebu Talib'in karısı Fatıma, (r.) kocasının ölümünden önce veya sonra müslüman olmuştu, Ali ve Cafer'in kız-kardeşleri olazf kızı Ümmü Hani (r.) de İslâm'a girmişti. Fakat kocası Hubeyre, Allah'ın birliği mesajına kapalı idi. Bunun]* birlikte Peygamber (s.a.v.) evlerine geldiğinde onu iyi kazalar ve namaz vakti ise evdeki Müslümanlar ce*maatle namaz kılarlardı. Bir keresinde hepsi yatsı nama*zını Peygamberle birlikte kıldıktan sonra, Ümmü Hani Peygamber (s.a-v.)'i geceyi kendi evlerinde geçirmeye da*vet etti. Peygamber (s.a.v.) onun teklifini kabul etti; fakat uyuduktan kasa bir süre sonra kalktı ve Mescid-i Haram'a gitti, çünkü geceleri Ka'be'yi ziyaret etmeyi severdi. Ora-dayken uyku bastırdı ve Peygamber (s.a.v.) Hicr'de uyudu.

«Ben Hicr'de uyurken» dedi, «Cebrail geldi ve ayağıy*la beni dürttü. Uyandım ve etrafta hiçbir şey göremeyin*ce tekrar yattım. İkinci kez geldi; üçüncü kez yine geldi ve beni kolumdan tutup ayağa kaldırdı, birlikte Mescid'in ka*pısından çaktık. Orada eşekle katır arası beyaz bir binek vardı. İki yananda, bacaklarım oynattığı yerde kanatları vardı ve her adımı gözün görebileceği uzaklığa varıyor*du[1].

Daha sonra Peygamber (s.a.v.) Burak adlı bu bineğe Cebrail'le nasıl bindiğini, Cebrail'in göğe ytlkselirkon bi*ci)

hızını, _ yönünü ayarladığını, kuzeye, Yetrlb t* Hayber'İn Ötesine gidip Kudüs'e vardıklarını anlattı. On*da bir grup Peygamberle -İbrahim, Musa, tsa ve diterle*ri- karşılaştılar. Mescİd'de namaz kılarken bütün peygam*berler onun arkasında namaz kıldılar. Daha sonra Muham-med'in Önüne iki fıçı kondu, biri aüt, biri şarapla doluydu. Peygamber (s.a.v.) süt dolu fıçıdan aldı ve içti, tarap fı*çısına dokunmadı. Bunun üzerine Cebrail söyle dedi: «Sen doğru yola yöneltildin, sen de halkını o yola yönelttin ve şarap sana yasaklandı».

Daha sonra, kendisinden öncekiler gibi -Ennoch, Uya», İsa ve Meryem gibi- ö da bu dünyadan Semaya yükseltil*di. Kudüs' toprağının ortasındaki bir taşın üstünden tek*rar Burak'a bindi. Burak onu yükseltti ve, llyas'ın ateş ara*basının işlevini gördü. Artık kendi asıl halinde görünen Cebrail onları dünyevi şekil, yer ve zamandan uzaklaştı*rıp semaya yükseltti, yedi semadan her birinden geçerken, Muhamnred (s.a.v.) kendisiyle birlikte Kudüs'te namaz kı*lan peygamberleri tekrar gördü. Dünyada onları cismani bir şekilde görmüştü oysa şimdi onları semavi şekillerin*de görüyor ve gördüklerine hayretle bakıyordu. Yusuf'un yüzünün dolunayın parlaklığı gibi olduğunu*[2]ve tüm gü*zelliklerin yarısına sahip olduğunu[3] söylemiştir. Fakat bu bile onun diğer peygamberler karşısındaki şaşkınlığını gi-dermemiş bu yüzden de, ayrıca Harun'un güzelliğinden bahsetmiştir[4]. Gökte gördüğü bahçelerle ilgili şunları söy*ledi : «Yay büyüklüğündeki bir Cennet parçası, güneşin do*ğup battığı tüm alandan daha iyidir. Eğer Cennet kadın*larından biri yeryüzünün insanlarına görünse, gökle yer arasındaki bütün alanı ışık ve güzel koku ile doldurur» Orada gördüğü her şeyi Ruh gözüyle görüyordu. Tüm dün*yevî yaratıklara nazaran kendi ruhsal tabiatı hakkında şöyle demiştir: *Adem henüz su "ile çamur arası bir şey*ken, ben peygamberdim»[5].

Göğe yükselişinin zirvesi Sidret'ül-Mûnteha (En son sidr ağacı) idi. Kur'an'da bu şekilde belirtilmiştir ve Pey*gamber (s.a.v.)'in hadislerine dayanan eski bir tefsirde şunlar geçer: «Sidr ağacının kökü Taht'tadır ve bu ağaç, peygamber olsun, Cebrail olsun herkesin bilme noktası*nın sınırını belirler. Onun ötesi, Allah'tan başka herkese gizlidir»[6]. Evrenin bu sınırında Cebrail (a.s.) Muhammed'e asıl şekliyle, yaratıldığı gibi göründü[7]. Daha sonra, âyette geçtiği gibi:

«Sidreyi örten örtmekte iken, göz kayıp-şaşmadı ve (sınırı) taş-madı. Andolsun, O, Rabbinİn en büyük âyetlerinden olanını gördü». (Necm: 16-18).

Taberi Tefsiri'ne göre, ilahi Nur, Sidr ağacına inmjş ve onun ötesindeki herşeyi gizlemiştir. Peygamber (s.a.v.) gö*zü kayıp-şaşmamış ve sının aşmamıştır.[8] Bu peygamberin (s.a.v.) «Senin yüzünün nuruna sığınıyorum» sözünün kar*şılığıydı.

Sidr Ağacı'nda Peygamber (s.a.v.) ümmeti için elli re*kat namaz kılma emrini aldı; aynı zamanda[9] islâm inan*cını ortaya koyan şu âyeti de öğrendi

«Peygamber, kendisine Rabbinden indirilene İman etti. mü'-minter de. Tümü, Allah'a meleklerine, kitaplartna ve peygamberle*rine inandt. Onun peygamberleri arasında hiçbirini (diğerinden) ayırdetmeyiz. İşittik ve itaat ettik. Rabbİmiz bağışlamanı (dileriz). Varış ancak Sana'dır' dediler». (Bakara: 285).

Daha önce yükseldikleri gibi yedi gökten tekrar indi*ler. Peygamber (s.a.v.) bu konuda şunları söyler; «Dönü*şümde Musa'nın -o size ne iyi bir dosttu I- yanından ge*çerken bana: «Sana kaç vakit namaz farz oldu?» diye sor*du. Ben günde elli vakit olduğunu söyleyince «Namaz ağır bir ibadettir, senin ümmetin ise zayıftır. Rabbine geri dön ve senin ve ümmetinin yükünü hafifletmesini iste» dedi. Bunun üzerine geri döndüm ve Rabbimden yükümü hafif*letmesini istedim, O da on vaktini geri aldı. Musa, yanın*dan geçerken yine bana aynı şeyleri tekrarladı, ben de ge*ri döndüm ve on vakit namaz daha üzerimden kaldırıldı. Fakat her seferinde Musa beni geri gönderiyordu, sonun*da üzerimde günde beş vakit namaz kaldı. Tekrar Musa'*nın yanma gittim, o yine daha önce söylediklerini tekrar*lıyordu. Ben: «Rabbime gittim ve utanana dek azaltması*nı istedim artık geri dönemem» dedim. İşte bu yüzden kim beş vakit namazı Allah'ın merhametine sığınarak ih-las ile kılarsa, ona bu elli vaktin sevabı verilir»1[10]

Peygamber (s.a.v.) ve Cebrail (a.s.) Kudüs'teki o ta*şın yanına indikten sonra geldikleri yoldan, güneyden ge*len kervanları görerek tekrar Mekke'ye döndüler. Kâ'be'ye vardıklarında hâlâ geceydi. Peygamber (s.a.v.) oradan yi*ne kuzeninin evine gitti. Ümmü Hani olayı şöyle anlatı*yor : «Şafaktan kısa bir süre önce Peygamber (s.a.v.) bizi uyandırdı ve sabah nam azmi birlikte kıldıktan sonra ba*na: «Ümmü Hani, gördüğün gibi akşam namazını sizinle birlikte bu vadide kıldım. Daha sonra Kudüs'e gittim ve orada namaz kıldım. Şimdi de gördüğün gibi sabah nama*zını yine beraber kıldık» dedi. Gitmek için ayağa kalktı. Cübbesini öylesine kuvvetle çektim ki, Peygamber (s.a.v.}'-in göğsü açık kalacak şekilde cübbe üstünden sıyrıldı: «Ey Allah'ın Rasulü dedim, «Bunu başkalarına söyleme, çün*kü onlar sana yalancı der ve seninle alay ederler» dedim-, O ise: «Allah'a yemin ederim onlara söyleyeceğim1 dedi».[11].

Mescid'e gitti ve orada karşılaştıklarına Kudüs'e yap-ügı yolculuğu anlattı, düşmanları buna çok sevinmişler*di; çünkü şimdi ellerinde ona mecnun (deli) demek için karşı çıkılamaz bir delil vardı. Kureyşli çocuklar bile Mek-keden Suriye'ye bir kervanın ancak bir ayda varabilece*ğini ve dönüşün de bir ay olacağını biliyordu. Şimdi, Mu-hammed iâe bir gecede oraya gidip geleceğini, iddia edi*yordu. Bir gurup adam Ebu Bekir (r.)'e gitti ver «Şimdi bakalım arkadaşın hakkında ne düşüneceksin? O bize dün gece Kudüs'e gittiğini, orada namaz kılıp geri döndüğünü söylüyor» dediler. Ebu Bekir (r.) onları yalan söylemek*le suçladı, fakat onlar Muhammed (s.a.v.)'in o anda Mes-cidde ve yolculuğunu anlatmakta olduğunu söylediler. Ebu Bekir o zaman: «Eğer O söylediyse, doğrudur. Bunda şa*şılacak ne var? O bana gökten haberlerin gece veya gün*düz bir saat içinde geldiğini söyledi. Ben onun doğru söy*lediğini biliyorum. Bu, sizin yersiz itirazlarınızın ötesinde bir olaydır» dedi[12] Daha sonra O da mescide gitti ve yine aynı şekilde tasdik etti. «Eğer o söylediyse, doğrudur". O zamandan itibaren Peygamber (s.a.v.), Ebu Bekir (r.)'e, «doğrunun tasdikçisi» ve «doğrunun şahidi» anlamına ge*len es-Sıddık adını verdi. Bunun yanısıra olayı inanılmaz bulan bazı kişiler, fikirlerinden dönmek üzereydiler, çün*kü Peygamber (s.a.v.) Mekke'ye dönerken yolda gördüğü kervanları anlatıyor, kaç gün sonra ve nasıl şehre ulaşa*bileceklerini söylüyordu. Önceden haber verdiği olayların hepsi yerine gelmişti. Peygamber (s.a.v.) Mescİd'dekilere sadece Kudüs'e yaptığı yolculuğu anlatmıştı. Ebu Bekir ve*ya ashabdan başkalarıyla yalnız kaldığında, gökte yaptı*ğı yolculuğu ve orada gördüklerinin bir kısmını anlatmış*tır. Bunlar genellikle daha sonraki yıllarda sorulan soru*lara verilen cevaplar şeklinde ortaya çıkmıştır.







--------------------------------------------------------------------------------

[1] I.I.264

[2] IJ. 270.

[3] A. H. IU, 286. <4) 1.1. 270.

[4] B. L. VI, 6.

[5] Tir. XLVI, 1; A. H. IV, 66.

[6] Tab. Tefsir, LHI.

[7] M. 1,280; B. UX, 7.

[8] Tab. Tefsir, LIII.

[9] M. I. 280.



[10] 1.1. 271.

[11] I. I. 267.

[12] I. I. 265.

zühd
04-04-2007, 16:55
33. HÜZÜN YILINDAN SONRA


Hüzün yılından sonraki yıl Hac zamanı, Haziran'in ba*şına denk gelmişti; Kurban Bayramında Peygamber (s.a.v.) hacıların üç gün kamp kurduğu Mina vadisine gitti. Yıl*lardan beri çadırların yanma gidip kendisini dinleyenlere Hak dini tebliğ etmeyi ve Kur'an'dan bölümler okumayı adet edinmişti. Mina'nın Mekke'ye en yakın noktası, yo*lun kutsal şehir doğrultusunda tepelere doğru yükseldiği Kâ'be'dir. O yıl Peygamber (s.a.v.) Akabe'de Hazrec kabi*lesinden altı adamla karşılaştı. Hiçbirini tanımıyordu, fa*kat adamlar onu ve peygamberlik iddiasını duymuşlardı. Onlara kim olduğunu söyler söylemez altı adamın gözleri de ilgiyle parladı ve onu dikkatle dinlediler. Onlardan herbiri Yesrib'deki komşuları yahudilerin tehdidini biliyordu : «Bir peygamber gönderilmek üzere.. Biz ona uyacağız ve sizi Ad ve İrem kavimleri gibi yerle bir edeceğiz». Pey*gamber (s.a.v.) konuşmasını bitirince birbirlerine : «Bu ger*çekten yahudilerin bize söyledikleri Peygamber. Ona ilk ulaşanların, yahudiler olmasına izin vermeyelim» dediler. Birkaç soru sorup cevap aldıktan sonra, altısı da. Allah'a ve Peygamberine inandıklarını söylediler ve onlara öğre*tilen İslâm kurallarını uygulayacaklarına söz verdiler. «Biz halkımızdan ayrılacağız» dediler, «çünkü düşmanlık ve kö*tülükte onlar gibi azgını yök. Belki de senin sayende Al*lah onları birleştirir ve barış gönderir. Şimdi onlara gide*ceğiz ve senin dinine uymaları için onlara yol gösterecegiz. Eğer Allah senin sayende onların birleşmesini sağlar*sa, sizden daha güçlü bir topluluk bulunmaz.»[1]

Peygamber (s.a.v.) Ebu Bekir (r.)'in Beni Cuman'h-lar arasındaki evini düzenli olarak ziyarete devam ediyor*du. Bu ziyaretler, Ebu Bekir'in en küçük kızı Aişe frJ'nin hatıralarının bir bölümünü oluşturuyordu. O, anne ve ba*basının müsluman olmadığı ve Peygamber (s.a.v.) 'in onla*rı her gün ziyaret etmediği bir zamanı hatırlamıyordu.

Hadiee (r.)'nîn ölümünü takip eden aynı yıl Peygam*ber Cs.a.v.) rüyasında bir adamın, bir ipek parçasına sarı*lı başka birini taşıdığını gördü. Adam ona: «Bu senin zev*cen, onun örtüsünü aç» dedi. Peygamber (s.a.v.) ipek ör*tüyü kaldırdığında Aişe'yİ gördü. Fakat Aişe sadece altı yaşındaydı, kendisi ise elliyi geçmişti. Yanısıra, Ebu Be*kir kızını Mut'im'İn oğlu Cebeyre vermek için söz vermiş*ti. Peygamber (s.a.v.) kendi kendine: «Eğer bu Allah'tan gelen bir emir ise, tekrar gelir» dedi[2]. Birkaç gece sonra uyurken, bir meleğin aynı ipek yığınını taşıdığını gördü, bu kez kendisi meleğe: «Onu bana göster» dedi. Melek ipeği kaldırdı ve yine Aişe'yi gördü. Peygamber (s.a.v.) yi*ne : «Eğer Allah'tan ise, bunu tekrar gösterir,» dedi[3].

Bu rüyaları kimseye, hatta Ebu Bekr (r.)'e bile anlat*madı. Fakat aynı haberi te'kit eden üçüncü bir olay daha oldu. Hadiee (r.)'nin vefatından beri Osman îbn Ma'zun'-un zevcesi Havle Peygamber (s.a.v.)'in ev ihtiyaçlarına yardım ediyordu. Bir gün yine Peygamber (s.a.vJ 'in evin*deyken onun evlenmesi gerektiğini söyledi. Peygamber (s.a.v.) ona kiminle evleneceğini sorduğunda ise: «Ya Ebu Bekir'in kızı Aişe, ya da Ze'meh'in kızı Şevde ile.» ceva-bmi verdi. Süheyl'in [4]yengesi ve kuzeni olan Şevde otuz yaşlarında bir duldu. İlk kocası, Süheyl'in kardeşi Sekran onu da Habeşistan'a birlikte götürmüştü. Onlar Mekke'ye ilk dönenler arasındaydılar. Dönüşlerinden kısa bir süre sonra Sekran ölmüştü.

Peygamber (s.a.v.) Havle'den teklif ettiği iki gelinle de evlilik girişimlerinde bulunmasını istedi. Sevde'nin ce*vabı : «Hizmetindeyim, ey Allah'ın Rasulü» oldu. Peygam*ber (s.a.v.) ona: «Sana evlilikte vekil olacak bir adam seç» diye haber gönderdi. Şevde, Habeşistan'dan dönen, "kayını Hâtib'i seçti ve Hâtib onu evlendirdi.

O sırada Ebu Bekir (r.) de Mut'im'i Aişe'den vazgeç*meye kolaylıkla ikna etmişti ve Aişe de Sevde'den birkaç ay sonra Peygamber'in eşi oldu. Nikâh sırasında Aişe yok*tu, nikâh akdi Peygamber (s.a.v.)'le babası arasında ya*pıldı. Aişe daha sonraları konumunda bir değişiklik ol*duğunu, bir gün evin yakınında arkadaşlarıyla oynarken annesinin elinden tutup içeriye soktuğu zaman anladığı*nı anlatmıştır. Annesi ona artık sokakta oynamamasını, bunun yerine arkadaşlarının ona gelmesini söyledi. Aişe (r.), annesi ona hemen evlendiğini söylememesine rağmen, durumu tahmin ediyordu; ve sokak yerine bahçe duvar*ları arasında oynamaktan başka yaşamı, eskisi gibi de*vam etti.

Bu sırada Ebu Bekir, evinin önüne küçük bir mescid yapmak istedi. Mescid, etrafı duvarlarla kaplı, üstü açık bir yapıydı. Ebu Bekir orada namaz kılar, Kur'an okurdu. Fakat duvarlar yeteri kadar yüksek olmadığı için çoğun*lukla bir grup adam onu Kur'an okurken seyredip dinler ve okuduğu vahyin etkisiyle derinleşen kişiliğini farke-derdi. Ümeyye Ebu Bekir'in neden olduğu ihtidaların ar*tacağından korkuyordu. Onun teklifi üzerine Kureyş li*derleri İbn ed-Duğunne'ye bir mesai gönderdiler, ve ko*ruma şartlarına Ebu Bekir'in uymadığını, mescidin du*varlarının evden bir bölüm sayılamayacak denli alçak ol*duğunu haber verdiler. «Eğer Rabbine duvarlar arasında ibadet edecekse, bırakın yapsın» dediler «fakat eğer açık*tan ibadet etmek istiyorsa korumanı onun üzerinden kal*dır». Ebu Bekir mescidinden vazgeçmek istemiyordu, bu yüzden tbn ed-Duğunne ile yaptığı anlaşmayı resmen boz*du : «Allah'ın koruması bana yeter» dedi.

İşte o gün Peygamber (s.a.v.) ona ve diğer mü'minlere şu haberi verdi:

«Sizin hicret edeceğiniz yer bana gösterildi; İki kaya bloku arasında suyu bol ve hurma ağaçlarıyla dolu bir yer gördüm.»[5]







--------------------------------------------------------------------------------

[1] I. I. 287.

[2] B. X cı, 20.

[3] A.g.e.

[4] Bak. böl. XXIV.

[5] xxxvn, 7.

zühd
05-04-2007, 21:55
34. YESRİB’İN CEVABÎ


«Düşmanlık-ve kötülükle yoğrulmuş». Halklarım böy*le tanımlarken, altı yeni müslüman abartma yapmıyoriar-lardı. îç savaşın dördüncü çatışması olan Buas, bu vab[1]«-ti ortadan kaldırıp barış getirmemiş, savaşa sadece belli bir süre için ara vermeye yol açmıştı. Bu uzun süren: ça*tışmalar ve şiddetin gün geçtikçe artması ve düşünebilan adamları, bu sorunun sadece ortak bir başkanla, Karay'*ın Kureyş'i birleştirdiği gibi kendilerini birleştirecek adamla çözülebileceğini düşünmeye itmişti. Vahanın gelenlerinden biri olan Abdullah îbn Übey'e, çoğu kişi, muhtemel kral gözüyle bakıyordu. O son çatışmada Eva'e karşı savaşmamış, çatışmadan hemen önce adamlarını ge*ri çekmişti. Bununla birlikte o yine de bir Hazreçliydi; ve Evslilerin kendi kabilelerinden olmayan bir kralı kabul edip etmeyecekleri şüpheliydi.

Hazreçli altı adam, İslam'ın mesajını kendilerini din*leyen herkese ilettiler. Ertesi yaz, M.S. 621'de, beş tanesi tekrar Hacca geldiler. Beraberlerinde İkisi Eva'Ii yedi kişi daha getirdiler. Akabe'de, bu oniki adam Peygamber*biat ettiler*. Bu biat birinci Akabe Biati olarak bilinir. İçlerin*den biri şöyle anlattı: «tik Akabe'de geceleyin Feygan-ber'e biat ettik, Allah'a ortak koşmayacağımıza, hırsızlık yapmayacağımıza, zina etmeyeceğimize, çocuklarımızı dürmeyeceğimize[2], iftira etmeyeceğimize ve haktan ayrıl*madıkça ona itaat edeceğimize söz verdik. O da bize şöyle dedi: «Eğer bu söze uyarsanız, Cennet sizindir; bu günah*lardan bazılarını işlerseniz ve bu dünyada cezasını çeker*seniz, bu ceza onlara kefaret olur. Fakat bu biati Mahşer gününe dek ta'dil ederseniz, o zaman cezalandırmak veya affetmek Allah'a kalmıştır»[3]

Yesrib'li müslümanlar tekrar Yesrib'e doğru yola çı*karken, ' Peygamber (s.a.v.) onlarla birlikte, Habeşistan'*dan yeni dönen, Abdu'd-Dar sülalesinden Mus'ab'ı da on*larla birlikte gönderdi. Mus'ab (r.) onlara Kur'an okuya*cak ve dini emirleri öğretecekti. Mus'ab önceki yıl Müs*lüman olan altı kişiden biri olan Es'ad îbn Zürare'nin evi*ne misafir oldu. Mus'ab aynı zamanda namazlarda da imam olacaktı, çünkü müslüman olmalarına rağmen ne Evs'ten ne de Hazreç'ten diğerlerine Önderlik edecek ka*dar bilgili kimse yoktu.

Kayle'nin iki oğlunun soyundan gelenler arasındaki rekabet yıllardan beri sürüyordu. Bununla birlikte iki ka*bile arasında evlilikler meydana geliyordu. Bunun bir so*nucu olarak, Mus'ab'ın Hazreç'li ev sahibi Es'ad, Evs'in kollarından birinin başkanı olan Sa'd Îbn Muaz'm kuzeni oluyordu. Sa'd yeni dine şiddetle karşı çıkıyordu. Bu yüz*den, kuzeni Es'ad'la birlikte Musab ve bir grup müslu-manı bir gün kendi kabilesinin topraklarından olan bjr bahçede oturmuş, sohbet ediyor görünce sadece kızmakla kalmadı, Es'ad kuzeni olduğu için utandı da. Kendisi bir kötülük yapmak istememesine rağmen bu tür etkinliklere bir son vermek istediği için kendinden sonra kabilesinin en etkili adamı olan Useyd'e, gitti ve : «Bizim toprakları*mıza, zayıflarımızı kandırmak için gelen şu iki adama git», -şüphesiz bunları söylerken, Yesrib'den ilk müslüman olan ve şimdi hayatta olmayan kardeşi îlyas (r.)'i düşünüyordu [4]«Onları buradan çıkar ve bizim toprakiarmııza gir-meyi onlara yasakla. Eğer Es'ad akrabam olmasaydı bu yükü sana yüklemezdim. Fakat o benim annemin kizkar-deşinin oğlu, bu yüzden ona bir şey yapamam». Useyd mız*rağını aldı, onların yanına gitti ve takınabildiği en sert ifade ile: «İkinizi buraya, zayıfları kandırmaya getiren sebep ne? Eğer hayatta kalmak istiyorsanız buradan gidin» dedi. Mus'ab ona baktı ve çok yumuşak bir tonda: «Neden oturup, benim söylediklerimi dinlemiyorsun? Dinledikten sonra, hoşuna giderse kabul eder, gitmezse kabul etmez*sin» dedi. Peygamber (s.a.v.)'in elçisinin görünüşünden ve davranışından hoşlanan Useyd: «Doğru bir söz» dedi ve mızrağını yere dayayarak onların yanma oturdu. Mus'ab ona islâm'ı anlattı ve Kur'an okudu; Useyd'in yüzündeki ifade değişti. Onun yüzündeki aydınlık ve yumuşamadan etrafındakiler onun müslüman olduğunu anladılar. Mus'*ab (r.) bitirdiğinde: «Bu sözler ne kadar güzel ve harika!* dedi. «Bu dine girmek isteyince ne yapılır?» diye sordu Ona, kendisini temizlemek için baştan ayağa yıkaması ve elbiselerini temizlemesi gerektiğini söylediler. Oturdukları bahçede bir kuyu vardı. Useyd kuyudan su ahp yıkandı, elbiselerini temizledi ve Allah'tan başka ilah yoktur. Mu-hammed (s.a.v.) Allah'ın Rasulüdür diye şehadet etti. Ona nasıl namaz kılınacağını gösterdiler, o da namaz kıldı. Da*ha sonra: «Arkamda öyle bir adam var ki o size uyarsa, tüm halkı ona uyar. Şimdi onu size göndereceğim.» dedi. Kabilesinden adamların yanma döndü. O yanlarına varmadan, onlar Useyd'in değiştiğini anlamışlardı. «Ne yaptın?» dedi Sa'd. Useyd: «îki adamla da konuştum ve Tanrıya andolsun onlarda bir zarar görmedim. Onların devam etmesine izin verdim, onlar da: İstediğiniz gibi ya*pacağız' dediler», dedi- «Gördüğüm kadarıyla senden fay*da yok» diyen Sa'd mızrağı onun elinden aldı ve hâlâ bah*çede sakince oturan müslümanlara doğru gitti. Kuzeni Es'*ad'ı azarladı ve onu akrabalığını kötüye kullanmakla suçladı. Fakat Mus'ab (r.) araya girdi ve Useyd'e söyledikle-rini ona da söyledi. Bunun üzerine Sa'd onu dinlemeyi ka*bul etti. Sonuç ayi-i Useyd'inki gibiydi.

Sa'd namaz kıldıktan sonra, Useyd ve beraberindeki*lerle halkın toplu olduğu meclise gitti. Sa'd onlara hitap etti ve: «Sizin aranızda benim konumum nedir?» diye sor*du. Onlar: «Sen bizim başkanimızsin, aramızda en ada*letli ve liderliğe en uygun olansın» dediler. «O halde» de*di Sa'd, «Allah'a ve Rasulüne inanmadıkça aranızdan hiç bir erkek ve kadınla konuşmayacağıma yemin ediyorum». Akşam olmadan onun kabilesinden müslüman olmayan bir tek kişi kalmamıştı.

Mus'ab (r.) on bir ay kadar Es'adla kaldı ve İslam'a girenlerin çoğu bu dönemde girdiler. Hac zamanı yaklaş*tığında Mus'ab Evs ve Hazreç'in çeşitli boylarında neler olduğunu Peygamber (s.a.v.)'e haber vermek için Mekke'*ye döndü.

Peygamber (s.a.v.) kendisine gösterilen, iki kaya yı*ğını arasındaki sulak ülkenin Yesrifa olduğunu ve bu kez kendisinin de göçedenler arasında olacağını biliyordu. Mu-hainmed (s.a.v.) Mekke'de çok az insana, yengesi Ümm El-Fadl ve müslüman olmadığı halde onu ele vermeyen v sırlarını saklayan amcası Abbas kadar güvenirdi. Bu yüz*den ikisine, Yesrib'e yerleşip orada yaşamak istediğini, ve bunun Hac döneminde gelecek olan delegeye bağlı oldu ğunu anlattı. Bunu duyan Abbas, yeğeniyle birlikte dele*gelerin yanma gitmenin kendisi için bir görev olduğunu söyledi, Peygamber (s.a.v.) de bunu kabul etti.

Mus'ab Yesrib'li müslümanlardan ayrıldıktan kısa bir süre sonra, aralarında anlaştıkları üzere, 73 erkek ve 8 kadından oluşan bir müslüman grup Peygamber (s.a.v.) '-le anlaşmak üzere Hac yolculuğuna çıktılar. Onların li*derlerinden biri Hazreç'Ii bir lider olan Berâ idi. Yolculu*ğun ilk günlerinden itibaren onu bir düşüncedir almıştı. Onlar Mekke'ye Allah'ın Ev'i Kâ'benin bulunduğu ve tüm Arabistanın hac merkezi olan çehre doğru yol alıyorlardı; aynı zamanda orada Peygamber (s.a.v.) vardı ve Kur'an ilk olarak orada indirilmişti, bu yüzden gönülleri o yana doğru meylediyordu. Böyle olduğu halde namaz vakti ge*lince oraya sırt çevirip kuzeye, Suriye'ye dönmek doğru muydu? Bu sadece bir düşünceden öte gitmeyebilirdi, çün*kü Berâ'nın birkaç aylık ömrü kalmıştı ve ölüme yakla*şan kişilerin çoğunlukla önsezileri kuvvetli olurdu. Her ne ise Berâ düşündüklerini arkadaşlarına anlattı, onlar da Peygamber (s.a.v.)'in Suriye, yani Kudüs'e doğru namaz kıldığını ve ondan farklı davranmak istemediklerini söy*lediler. Berâ: «Ben Kâ'be'ye doğru namaz kılacağım» de*di ve yolculuk boyunca öyle yaptı, diğerleri yine Kudüs'e yönelerek namaz kılmaya devam ettiler. Onunla boşu bo*şuna tartışmadılar. Yalnız, Mekke'ye vardıklarında Berâ' şüphe duymaya başladı ve Yesrib'in ileri gelen şairlerin*den olan Hazreç'li Ka'b İbn Melik'e: «Ey kardeşimin oğlu, Allah'ın Rasulüne gidelim ve benim yolda yaptığım şey hakkında ona danışalım, çünkü ben sizin, bana karşı ol*duğunuzu hissediyorum» dedi. Bunun üzerine rastladık*ları Mekke'li bir adama, henüz hiç görmedikleri Peygam*ber (s.a.v.) 'i nerede bulabileceklerini sordular. Adam : «Am*cası Abbas'ı tanıyor musunuz?» dedi, onlar da tanıdıkla*rını söylediler, çünkü Abbas sık sık Yesrib'e gelirdi. Adam : «Mescid'e girin, Abbas'ın yanında oturan odur* dedi. Pey*gamber ıs.a.v.)'in yanına gittiler, o fiera'nın sorusuna şu cevabı verdi: «Senin bir yönün vardı, onu korumalıydın». Bu söz birçok anlama çekilebilirdi, fakat Berâ' Peygam*ber (s.a.v,)'in yaptığı gibi namazda yönünü tekrar Kudüs'e çevirmeye başladı.

Mekke'ye aralarında Yesrib'Îİ putperestlerin de bulun*duğu bir kervanla yolcuıuK ettiler. Putperestlerden. biri, Beni Salime'nin lideri ve çok etkili bir adam olan Haz-reç'îî Ebu Cabir Abdullah Ibn Amr, yolculuk sırasında Mina'da müslüman oldu. Peygamberle daha önceki gibi Akabe'de Hacc'ı takip eden iki geceden sonraki gece giz-Îicö buluşmayı kararlaştırmışlardı. İçlerinden biri o gece*yi şöyle anlatıyor: «O gece kervandaki diğer adamlarla birlikte gecenin üçte biri geçene dek uyuduk. Daha sonra yavaşça kalktık ve kaya kuşu kadar sessiz bir şekilde he*pimiz Akabe yakınında toplandık. Orada Allah'ın Rasulü gelene dek bekledik, onunla birlikte hâlâ atalarının dinine uyan amcası Abbas da gelmişti. Müslüman olmamasına rağmen Abbas, yeğenini güvenilir ellere teslim etmek isti*yordu. Peygamber (s.a.v.) oturduktan sonra ilk önce Ab*bas konuştu : «Ey Hazreçliler, -Araplar Evs ve Hazreç'e böy*le hitap ederlerdi- Muhammed (s.a.v.)'in bizim aramızda ne kadar itibarlı olduğunu ve onu nasıl koruyup, ona ka*bilesi ve ailesi içinde şerefli ve saygın bir kişi olarak dav*randığımızı biliyorsunuz. Buna rağmen O, sizi seçti ve si*zinle birlikte olmak istiyor. Bu nedenle, eğer ona verdiği niz sözü tutmaya ve onu karşı çıkanlardan korumaya söz veriyorsanız, alın, bu yük sizindir. Fakat o size geldikten sonra onu ele vereceğinizi düşünüyorsanız, onu şimdiden bırakın». «Söylediklerini duyduk» dediler, «Fakat ey Al*lah'ın Rasulü, sen konuş; kendin ve Rabbin adına istedi*ğini seç».

Kur'an okuyup, islâm ve Allah'la ilgili bazı bilgiler söyledikten sonra Peygamber (s.a.v.) : «Bu anlaşmayı şu şartla yapıyorum. Bana verdiğiniz sözden sonra beni eşle*rinizi ve çocuklarınızı koruduğunuz gibi koruyacaksınız dedi. Berâ' (r.) kalktı. Peygamber'in elini tuttu ve: «Seni Hakla gönderen Allah'a yemin olsun ki, seni, onları koru*duğumuz gibi koruyacağız. Ey Allah'ın Rasulü, biatimizi kabul et, çünkü biz savaşçı ve babadan oğula geçen silah*lara sahip bir topluluğuz» dedi. Evs'li bir adam onun sö*zünü keserek şöyle dedi: «Ey Allah'ın Rasulü, bizim diğer topluluklarla da bağlarımız var», -Yahudileri kasdediyor-du- «onlara galip gelmek istiyoruz. Ya biz sana biat eder, Allah da sana zafer verirse, sen kendi halkına dönüp bizi bırakırsan?». Peygamber gülümsedi: «Hayır, siz benimsi-niz, ben de sizinim. Sizin savaştığınızla savaşır, barıştığı*nızla barışırım» dedi.

Daha sonra şöyle dedi: «Bana aranızdan grubun iş*lerine bakacak oniki lider seçin». Bunun üzerine dokuzu Hazreç'li, üçü Evs'li oniki lider seçtiler. Adamların altmış ikisi ve iki kadın da Hazreç'li olduğu için Hazreç'li lider*ler çoğunluktaydı. Hazreç'li dokuz liderden ikisi Es'ad ve Berâ' idi; Evs'li üç liderden biri ise Sa'd îbn Muazm ve*kili olarak gösterdiği Useyd'di. .

Topluluk teker teker biat etmeye hazırlanırken, önceki yıl biat eden oniki kişiden biri olan Hazreç'li bir adam : «Hazreç'liler, bu adama biat etmenin ne anlama geldiğini biliyor musunuz?» dedi. Onlar: «Biliyoruz» dediler, adam onları duymazdan gelerek devam etti: «Siz siyah, kırmı*zı[5], tüm insanlara savaş açmaya söz veriyorsunuz. Bu yüz*den eğer mallarınız eksildiğinde ve bazılarınız öldürüldü*ğünde, onu terkedeceğinizi düşünüyorsanız, onu şimdi bı*rakın. Çünkü onu o zaman terkederseniz, bu dünyada da ahirette de utanç duymanıza sebep olur. Fakat eğer sözü*nüzden dönmeyeceğinizi düşünüyorsanız, onu alın, çünkü Tanrı'ya andolsun bu, hem dünya hem de ahiret için kur*tuluştur» . «Mallarımız elimizden gitse de, öldürülsek de onu kabul ediyoruz. Ya Resulullah, eğer bu sözümüzü yerine getirirsek bizim için ne var?» dediler. Peygamber: «Cen*net», dedi, onlar da: «O halde elini bize uzat» dediler, eli*ni tutup biat ettiler.

Şeytan o sırada Akabe'nin tepesinde onları gözlüyor ve dinliyordu; kendisini tutamaymca Muzammam (zem*medilen, suçlanan) diye yüksek sesle bağırdı. Peygamber (s.a.v.) bağıranın Şeytan olduğunu biliyordu, ona şöyle ce*vap verdi: «Ey Allah'ın düşmanı, sana fırsat vermeyece*ğim».





--------------------------------------------------------------------------------

[1] Ona bağlı kalacaklarına söz verdiler. Çev.)



[2] Burada Arabistan'da yaygın olan kız çocuklarım diri diri toprağa gömme adeti kasdediliyor,

[3] 1.1. 289.

[4] Bak. böl. XIX.



[5] Bu, tüm insanlar anlamına gelir. Akabe'deki bu ikinci biat-tan sonra ilk Akabe biati «kadınlar biati- diye anılmaya başlamıştır. Savaş görevlerinden bahsetmediği için sadece kadınlar için böyle kullanılmaya devam etmiştir.

zühd
08-04-2007, 21:48
36 BÎR SUİKAST


Hişam ve Ayyaş'm İslam'dan döndüklerini açıklama*ları, sürekli akan göçleri durduramadığı için ezilen Ku-reyş'in kazandığı küçük bir zaferdi. Artık Mekke'deki bü*yük evlerden bazıları sahipsizdi; diğerlerinde ise birkaç yaşlıdan başka kimse kalmamıştı. Sadece on yû kadar ön*ce, çok zengin ve ahenkli görünen şehri bir" tek adam de*ğiştirmişti. Fakat bu tür gelip geçici üzüntü ve eseflerin yanısıra Mekkeliler, kuzeyde, dinleriyle çatışınca hiç bir akrabalık bağını tanımayan bu insanların toplandığı Yes-rib'de, kendileri İçin büyük bir tehlikenin geliştiğinin far*kındaydılar. Peygamber Cs.a.vJ'in: «Ey KureysJiler, sizi yerle bir edeceğim* sözünü unutmuyor ve görünürde hiç korkulacak bir şey yokken korkuyorlardı. Gözlerini onun üzerinden hiç ayırmadıkları halde O, Yesrib'e kaçmanın bir yolunu bulmuş ve artık bu söz sadece bir tehdit olmak*tan çıkmıştı.

Peygamber (s.a.v.)'in koruyucusu Mut'îm'in oimesı meydanı onlara bıraktı, meydanı daha da temizlemek için. Kureyş liderleri mecliste toplandığında Ebu Leheb orada bulunmadı. Uzun tartışmalardan sonra, -bazılarının istek*siz olmasına rağmen- Ebu Cehil'in bu tehlikeyi kökten hal*letmek için öne sürdüğü plân kabul edildi. Her kabile, r lı, güvenilir ve silahlandırılmış bir genç seçecek ve bu ; çilen adamlar aynı anda Muhammed (s.a.v.)'e sa'dıracak-lardı. Hepsi onun kanını akıtacak, böylenB de hiç bir kabile tek basma cinayetten sorumlu tutulmayacaktı. Çünkü Be*ni Haşim, bütün Kureyşli kabilelerle uğraşamazdı, onların öne sürdüğü diyeti de ödeye rdi. .Böylece bütün kabi' îeler, yaşadığı sürece kendiler: rahat vermeyecek olan bu adamdan kurtulacaklardı.

Cebrail fa.s.), Peygamber (s.a.v.)'e gelmiş ve ne yapma*sı gerektiğini söylemişti, öğle vakti, ziyaret için uygun ol*mayan bu vakitte, Peygamber (s.a.v.) doğruca Ebu Bekir (r.)'in evine gitti. Ebu Bekir onu kapıda görür-görmez önemli bir oîay olduğunu anladı. Peygamber (s.a.v.) gel*diğinde, Aişe ve ablası Esma babalarının yanındaydılar. Peygamber ts.a.v.) : «Allah, bu şehirden ayrılıp, hicret et*mem için izin verdi» dedi. Ebu Bekir: «Benimle mi?» diye sordu. «Evet, seninle» dedi Peygamber (s.a.v.). Aişe o za*man yedi yaşındaydı. Daha sonraları şöyle derdi: «O güne dek, Ebu Bekir'in bu sözleri duyduğunda ağladığı gibi, bir kişinin sevinçten ağlayabileceğin! bilmiyordum.

Plânlarını yaptıktan sonra Peygamber (s.a.v.) evine döndü ve Ali fr.)'ye Yeszib'o gideceğini, onun kendisin*deki emanetleri sahiplerine verinceye kadar Mekke'de kal*ması gerektiğini söyledi. Peygamber (s.a.v.) hâlâ «el-Emîn» deniyordu ve kafirler bile hiç kimseye güvenmedikleri mal*larını ona emanet ediyorlardı. Peygamber (s.a.v.), Ali'ye, Kureyşlilerin kendisine suikast hazırladıklarını Cebrail'in haber verdiğini de söyledi.

Onu öldürmek için seçilen genç adamlar, geceleyin onun evinin dışında buluşmak üzere sözleşmişlerdi. Fakat sayılarının tamamlanmasını beklerken evden kadın sesle*ri Şevde, Ümmü Eymen, Ümmü Gülsüm ve Fatuna'nın seslerini duydular. Bu, onların düşünmesine sebep oldu, içlerinden biri, eğer eve tırmanıp girerlerse, kadınların giz*liliğine saldırdıkları için tüm Arabistan'da kötü anılacak*ların] söyledi. Bu yüzden kurbanlarının, her sabah «uleti olduğu üzere dışarı çıkmasını beklemeye karar verdiler.

Peygamber (s.a.v.) ve Ali (r.) onların varlığından ha*berdardılar; Peygamber (s.a.v.) her zaman üstünde uyu*duğu Örtüyü Ali'ye verdi ve: «Benim yatağıma yat ve benim bu yeşil Hadrâmi örtüme bürûn. Uyu, sana onlardan bir zarar gelmeyecek» dedi. Daha sonra Ya-sin diye baş*layan sureyi okumaya başladı.

«Biz onların önlerinde bir sed, arkalarında da bir sed çektik Böylelikle onları örtüverdik, artık görmezler». (Yasin: 9).

Âyetine gelince evden çıktı. Allah onların görmesini engelledi ve Peygamber (s.a.v.) aralarından geçti gitti.

Karşı taraftan bir adam geliyordu, Peygamber (s.a.v.)'i farketti. Biraz sonra Peygamber (s.a.v.)'in evinin yanından geçerken kapının önünde yığılan gençleri görünce, onla*ra Muhammed (s.a.v.) 'İ arıyorlarsa, onun evde olmadığı*nı, kısa bir süre önce dışarı çıktığını söyledi. «Bu nasıl olur?» diye düşündüler. Suikastçılardan biri erken gelmiş ve arkadaşlarını beklerken Peygamber Cs.a.v.)'in içeri gir*diğini görmüştü. Hepsi, oradan kimsenin ayrılmadığından da emindiler. Fakat yine de şüpheye düştüler; içlerinden biri Peygamber (s.a.v.)'in yattığı yeri biliyordu, pencere*den baktı ve Peygamber (s.a.v.)'in örtüsüne sarınmış bi*rinin uyuduğunu gördü. Arkadaşlarını Peygamber'in hâlA orada olduğu konusunda ikna etti. Fakat şafak vakti Ali Cr.) kalktı ve hâlâ örtüye sarılı bir halde dışarı çıktı. Onun kim olduğunu görünce, kandırıldıklarından şüphelendiler. Biraz daha beklediler; geçen Safer ayından kalan ince hi*lâl doğudaki tepelere yükselmişti. Ve aydınlık çıktıkça ren*gi soluyordu. Hâlâ Peygamber (s.a.v.)'den bir işaret yok*tu; ani bir dürtüyle, herbirinin alarm vermek için kendi kabilesine gitmesi gerektiğine karar verdiler

zühd
10-04-2007, 19:47
37. Hicret


O sırada Peygamber (s.a.v.), Ebu Bekir (r.)'e gitti ve vakit kaybetmeden evin arka penceresinden eğerli halde bekleyen iki devenin yanına çıktılar. Peygamber (s.a.v.) birine bindi, diğerine de Ebu Bekir bindi. Oğlu Abdullah'ı ise arkasına bindirdi. Daha önceden plânladıkları şekil*de, Yemen'e giden yol üzerinde ve güneyde olan Sevr da*ğındaki bir mağaraya doğru yöneldiler. Çünkü Mekke'de Peygamber (s.a.vj 'İn yokluğu anlaşılır anlaşılmaz, tüm ku*zey yollarına gözcüler ve takipçiler gönderileceğini biliyor*lardı. Mekke'nin biraz dışına çıkınca Peygamber (s.a.v.) devesini durdurdu ve arkasına bakarak: «Allah'ın yeryü*zünde, sen, bana ve Allah'a en sevgili yersin ve halkım be*ni senden çıkarmasaydı senden ayrılmazdım» dedi.

Ebu Bekir (r.)'in köle olarak aldığı, sonradan azad et*tiği çoban Amir îbn Fuheyre sürüsüyle onların izlerini ka*patmak için arkalarından geliyordu. Mağaraya vardıkla*rında Ebu Bekir, oğlunu develerle birlikte eve geri gön*derdi ve ona ertesi gün Peygamberin yokluğu farkedilin-ce neler konuşulduğunu dinlemesini ve ertesi gece haber getirmesini söyledi. Amir, koyunlarını gündüz her zaman*ki gibi diğer çobanlarla otlatacak, akşam olduğunda ise Mekke ile Sevr arasında Abdullah'ın izlerini kapatmak için dolaştıracaktı.

Ertesi gece Abdullah ve kardeşi Esma mağaraya, on*lara yemek getirdiler. Verdikleri haber şuydu Muhammed (s.a.v.)'ı yakalayıp getirene yuz deve ödül verilecekti. Atlılar Mekke'den Yesrib'e giden tûîn yollan, ikisini de birlikte yakalamak için araştırıyorlardı. Ebu Bekir de yok olduğu için ikisinin beraber gittiğini tahmin ediyorlardı.

Fakat Abdullah'ın belki de bilmediği başka bir grup, onun Mekke dışındaki mağaralardan birinde olabileceğim düşünüyordu. Yanısıra, cöl Arapları iyi iz sürerlerdi: sıra*dan bir bedevi arkasından bir koyun sürüsü takip etse bi*le, küçük izler arasındaki büyük izleri farkederek oradan iki veya üç deve geçtiğini bile anlayabilirdi. Kaçanların güneyde bir yerde olmaları muhtemel değildi, fakat bu kadar büyük bir ödül için her yol denenebilirdi, ve Sevr'e giden yolda koyun izleri arasındaki deve izleri de anlaşıla*bilirdi.

Üçüncü gün dağın sessizliğini, kaya güvercini olduk*larını tahmin ettikleri, iki kuşun kanat çırpışlarından ve ötmelerinden çıkan sesler bozdu. Kısa bir sure sonra de*rinden gelen, fakat sanki dağa tırmanan birileri varmış gibi gittikçe yükselen insan sesleri duydular. Fakat hava kararmcaya kadar Abdullah'ı beklemiyorlardı ve güneşin batmasına daha be'li bir vakit vardı. Buna rağmen mağa ra normalden daha az ışıktı. Artık sesler uzaktan gelmiyordu, en azından beş veya altı adam gittikçe yak*laşıyordu. Peygamber (s.a.v.) Ebu Bekir'e baktı ve : «Hüz*ne kapılma, elbette Allah bizimle beraberdir» dedi. (Tev-bo: 40).

Daha sonra şunu ekledi «Üçüncüleri Allah olan iki kışi« (B. LVIT, 5). Artık yaklaşan ve duran ayak seslerini duyabiliyorlardı: adamlar mağaranın dışındaydilar Hep si de kararlı bir şekilde mağaraya girmeye gerek olmadı ğını, çünkü orada kimsenin bulunamayacağım söylediler Daha sonra geldikleri yoldan geri döndüler.

Uzaklaşan ayak sesleri duyulmaya başlayınca, Peygan ber ve Ebu Bekir (r.) mağaranın ağzına geldiler. Önünde sabahleyin görmedikleri, hemen hemen girişin tümünü ka*patan insan boyunda bir akasya ağacı vardı Açık kalar. yeri de bir örümcek, akasya ile mağaranın duvarı arasında ağ Örere!, kapatmıştı. Ağın içinden baktılar, mağaraya girerken adamın ayağını basacağı yere, kayanın çuku*runa, bir kaya güvercini yuva yapmıştı ve altında yumur*ta varmış gibi oturuyordu. Erkek güvercin ise biraz yük*sekteki kayaya tünemişti.

Abdullah ve kardeşinin seisini bekledikleri saatte du*yunca, kendilerini koruyan ağı kibarca kaldırdılar ve gü*vercini ürkütmemeye çalışarak onları karşılamaya gitti*ler. Amir de onlarla birlikteydi, fakat bu kez sürüsü yok*tu. Amir, Ebu Bekir'in yolculuk için seçtiği develeri ema*net ettiği bedeviyi getirmişti. Bedevi henüz müslüman ol*mamıştı, fakat sırlarını gizleyeceğine güvenilebilirdi. Bu adam onları Yesrib'e sadece gerçek bir çöl adamının bile*bileceği yollardan götürecekti. Bedevi onları iki dağ ara*sındaki vadide, yanında Ebu Bekir'in iki devesi ve kendi için aldığı bir deve ile birlikte bekliyordu. Ebu Bekir, ih*tiyaçlarına yardım etmek üzere Amir'i arkasına bindire*cekti. Mağaradan çıktılar ve düzlüğe indiler. Esma bir çan*ta dolusu yiyecek getirmişti, fakat ip getirmeyi unutmuş*tu Bu yüzden kuşağını çıkardı, ikiye yırttı ve birini ba*basının semerine çantayı bağlamakta kullandı, diğerini de kendine ayırdı. Bu olaydan sonra ona «iki kuşaklı» adı ve*rildi.

Ebu Bekir (r.), Peygamber (s.a.v.)'e develerin en iyi*sine binmesi için verdiğinde, O: «Ben benim olmayan de*veyle gitmem» dedi. Ebu Bekir: «Fakat o senin, ey Allah'*ın Rasulü» dedi. "Hayır» dedi Peygamber (s.a.v.), «Onun için kaç para ödertin?» Ebu Bekir söyledi, Peygamber (s.a.v.) «Deveyi o fiyattan alıyorum» dedi. Peygamber (s.a.v.) daha önce birçok kez ondan hediye kabul ettiği halde, bu özel bir durum olduğu için Ebu Bekir (r.) he*diye etmekte ısrar etmedi. Bu durum Rasulün hicretiydi, Al*lah rızası için yurdundan tüm bağlarını koparmasıydı. Bu nedenle hicret, yani yaptığı fedakârlık, sadece kendinin ol*malı ve başkalarıyla paylaşılmamalıydı. Bu olayın bir par*çası olduğu için binek de kendinin olmalıydı. Hicret ettiği sırada aldığı devenin adı Kesva' idi ve o günden sonra en sevdiği devesi olarak kaldı.

Rehberleri onlan Mekke'den biraz doğuya, biraz güne*ye doğru götürdü, sonunda Kızıl Deniz'e ulaştılar. Yesrib, Mekke'nin kuzeyindeydi, fakat sadece o noktadan kuzeye yönelebilirlerdi. Sahil yolu kuzey batıya gidiyordu. Birkaç gün bu yolu takip ettiler. îlk akşamlarından birinde, Nabi çölünde su ararken Rabiul-Evvel ay'ının hilalini gördüler. Peygamber (s.a.v.) yem Ay'ı görünce: «Ey iyilik ve reh*berlik hilâli, imanım seni Yaratana'dır»[1].

Bir sabah, karşı taraftan küçük bir kervanın geldiğini görerek şaşırdılar ve korktular. Fakat onun, devesine yük*lediği elbise ve diğer ticari eşyalarla Suriye'den dönen, Ebu Bekir'in kuzeni Talha olduğunu görünce, şaşkınlıkları se*vince dönüştü. Talha, gelirken Yesrib'e uğramıştı, malla*rını Mekke'de satar-satmaz hemen geri dönmeyi düşünü*yordu. Yesrib'de Peygamber (s.a.v.)'in gelişinin büyük bir merakla beklendiğini haber verdi ve veda etmeden önce onlara, zengin Kureyşlilere satmayı planladığı beyaz Su*riye elbiseleri hediye etti.

Talha'yla karşılaştıktan kısa bir süre sonra kuzeye doğru yöneldiler, sahilin biraz içinden ilerleyerek kuzey doğuya döndüler; artık yönleri direkt olarak Yesrib'e dö*nüktü. Yolculuğun belli bir zamanında Peygamber vahiy geldi.-

«Hiç şüphesiz, sana Kuranı farz kılan, seni dönülecek yere elbette döndürecektir» (Kasas: 85).

Mağaradan ayrılışlarının onikinci günü, şafakta Akik ovasına vardılar ve diğer taraftaki tepeye tırmandılar. Te*penin en yüksek yerine ulaşmadan önce güneş yükseldi ve sıcak artmaya başladı. Diğer günlerde sıcağın en yüksek dereceye ulaştığı zamanlarda dinleniyor, yolculuk etmiyor*lardı. Fakat bu son tepeyi, durmadan aşmaya karar verdiler. Tepeye ulaşıp vadiyi gördüklerinde ise durmak istemediler. Peygamber (s.a.v.)'in rüyasında gördüğü «İki grup kara kaya yığını arasındaki suyu bol yer» önlerinde uzanıyordu. Koyu yeşil hurma bahçeleri ve açık yeşil bos*tanlar, bulundukları noktadan yürüyerek üç mil aşağıda gözler önüne serilmişti. ,

Yeşilliğin en yakın noktası, hicret edenlerin ilk durağı olan ve bazılarının hâlâ orada bulunduğu Küba idi. Pey*gamber Cs.a.v.) rehbere: «Bizi Kuba'daki Beni Amr'a gö*tür, şehre götürme» dedi. Vadinin en kalabalık yerleşim merkezi bu adla (şehir) tanınırdı. O zamandan sonra bu şehir tüm Arabistan'da ve her yerde el-Medina, Medine olarak anılmaya başlandı.

Günlerce önce, Mekke'de Peygamber (s.a.v.)'in kaybol*duğu ve onu bulana verilecek ödülün haberi vahaya ulaş*mıştı. Kübalılar, onun gelme vakti geciktiği için her gün bekliyorlardı. Bu yüzden her sabah, namazdan sonra Beni Amir'den birkaç adam, başka kabilelerden adamlarla ve Mekke'den hicret eden fakat henüz Medine'ye girmemiş olan muhacirlerden bir kısmıyla yola çıkıyor ve onu arı*yorlardı. Tarlaları, hurma bahçelerini geçip kayalık böl*geye varıyorlar ve sıcak bastırana dek yolu gözlüyorlar, daha sonra tekrar evlerine dönüyorlardı. O sabah da git*mişler, fakat dört yolcu kayalıklardan inmeye başladığın*da geri dönmüşlerdi. Artık gözler bekleyişle o yöne bak*mıyordu; fakat Peygamber (s.a.v.) ve Ebu Bekir (r.)'in ye*ni, beyaz elbiseleri, arkadaki mavimsi kaya zemininde da*ha da belirginleşerek, güneşten parlıyordu. O sırada evi*nin çatısında olan bir yahudi onları gördü. Onların kim olduğunu hemen anladı, çünkü Kuba'lı yahudiler, komşu*larının neden her sabah şehrin dışına çıkıp birşeyler araş*tırdığım sormuşlar ve nedenini öğrenmişlerdi. Bu yüzden yüksek sesle bağırdı: «Kayle'nin oğulları, o geldi, o geldi!» Çağrıyı duyan çocuk, kadın ve adamlar evlerinden fırla*dılar. Bir kez daha yeşillikten geçip kayalığa doğru gitti ler. Fakat fazla ilerlemelerine gerek yoktu. Çünkü o za*mana kadar yolcular ilk hurma bahçesinin yanma ulaş- . O, her yönüyle coşku dolu bir öğlendi. Peygamber (silv.) onlara şöyle hitap etti* «Ey insanlar, birbirinizi ba nşla selamlayın, açları doyurun; akrabalık bağlarına saygı gösterin, herkes uyurken namaz kılın. Böylece selam için*de Cennet'e gireceksiniz»[2]

Peygamber (s.a.v.)'tn daha önce Hamza (r.) ve Zeyd (r,)'i de misafir eden yaşlı bir Küba'iı olan Gülsüm'ün evin*de kalmasına karar verildi. Gülsüm'ün kabilesi olan Beni Aznr, Evs'üî bir koluna mensubtu. Bu yüzden, iki Yesrib'li kabilenin de misafirperverliği paylaşması için Ebu Bekir, Medine'ye biraz daha yakın olan Sunh köyündeki bir Haz-reçli de kaldı. Bir veya iki gün sonra AH (rJ, Mekke'den geldi ve Peygamber (s.a.v.)'in kaldığı evde misafir oldu Emanet edilen mallan sahiplerine geri vermesi üç gününü almıştı.

Peygamber (s.a.v.)'i selamlamaya pek çok kişi geliyor*du. Bunların arasında iyi niyetten değil meraktan geler Medine'li yahudüer de vardı. Fakat üçüncü veya ikinci ak*şam, görünüşü diğerlerinden, farklı olan ve ne araba ne de yahudiye benzemeyen bir adam geldi. Adı Selman olan bu adam, İsfahan'a yakın Ceyy köyünden, Iran'h ateşe ta*pan bir ailenin çocuğuydu, fakat çok gençken hıristiyan ol*muş ve Suriye'ye gitmişti. Orada bir aziz rahibe bağlan*mıştı: bu rahip ölüm döşeğinde ona kendisi gibi yaşlı fa*kat çok iyi bir adam olan Musul rahibine gitmesini söyle*mişti. Selman Irak'ın kuzeyine doğru yola koyulmuştu. Bu onun için bir dizi yaşlı hıristiyan rahibe bağlanmanın baş*langıcını oluşturuyordu. Bu rahiplerin sonuncusu, yine ölüm döşeğinde ona bir peygamberin gelmek üzere oldu-ğuûü söylemişti; -O, İbrahim'in dini ile gönderilecek ve Arabistan'da ortaya çıkacak, kendi yurdundan hicret edip iki kaya yığını arasındaki hurma ağaçlarıyla dolu ülkeye gidecek. Onun belirtileri şunlardır: Hediye kabul edece!; fakat sadaka olarak verileni almayacak; ve iki kürek ke*miği arasında Peygamberlik mührü olacaktır». Selman. peygamber (s.a.v.) 'in memleketine gitmeye karar vermiş ve Kalk kabilesinden tüccarlara, kendisini Arabistan'a götür*meleri için ödemede bulunmuştu. Fakat Kızıl Deniz'in ku*zeyindeki Akabe Körfezi'nin yakınında yer alan Vadi'I-Ku-ra'ya geldiklerinde tüccarlar onu bir yahudiye köle ola*rak satmışlardı. O, Vadi'l-Kura'daki hurma ağaçlarını gö*rünce beklediği yerin burası olduğunu zannetmişti, fakat yine de şüphe içindeydi. Kısa bir süre sonra yahudi onu, Medine'deki Beni Kurayza kabilesinden olan kuzenine sat*mıştı. Selman, Medine'yi görür görmez, Peygamber (s.a.v.) '-in hicret edeceği yerin burası olduğunu anlamıştı.

Selman'm yeni sahibinin Küba'da da bir kuzeni vardı; ve Peygamber (s.a.v.)'in vardığı haberini bu yahudi Me*dine'ye getirmişti. Yahudi kuzenini bir hurma ağacının al*tında oturur buldu, ağacın üstünde çalışan Selman ada*mın şöyle dediğini duydv : «Allah Kayle oğullarının be*lâsını versin! Onlar şimcıi de Küba'da Mekke'den gelen bir adamın etrafında toplandılar. Onun bir Peygamber ol*duğuna inanıyorlar». Bu son sözler, Selman'ın ümitlerinin gerçekleştiğini gösteriyordu. Selman o kadar heyecanlan*mıştı ki bütün vücudu titriyordu. Ağaçtan düşeceğinden korktu ve aşağı indi; yahudiye peygamberle ilgili sorular sormaya başladı. Fakat sahibi ona kızdı ve ağaca çıkıp ça*lışmasını emretti. Selman o akşam yanma biriktirdiği bir parça yiyeceği alarak kaçtı ve Küba'ya gitti. Peygamber (s,a.v.) eski ve yeni sahabeleriyle oturuyordu. Selman, onun Peygamber (s.a.v.) olduğundan emindi, fakat bununla bir*likte yaklaştı ve elindeki yiyeceği bir sadaka olarak ver*diğini söyleyerek onlara uzattı. Peygamber (s.a.v.) arka*daşlarına yemelerim söyledi, fakat kendisi yemedi. Selman bir gün Peygamberlik mührünü görmeyi ümit ediyordu, fakat şimdilik Peygamber (s.a.v.) 'i görmek ve söyledikleri*ni duymak yeterliydi. Medine'ye sevinç ve şükür içinde döndü.





--------------------------------------------------------------------------------

[1] A. H. V, 320. 174



[2] I. S. I/l, 159.

zühd
14-04-2007, 09:56
39. AHENK VE UYUŞMAZLIK


Peygamber (s.a.v.) yeni aldığı bahçeye bir cami yapıl*masını istedi.. Kuba'daki gibi hemen yapıma başladılar. Binanın çoğunu briketlerden yaptılar, fakat kuzeydeki du*varın, yani Kudüs'e yönelik olan duvarın ortasındaki na*maz kılınan oyuğun iki tarafına taş koydular. Bahçedeki hurmaları kestiler ve kerestelerini, hurma dallarından olu*şan çatıya destek yapmakta kullandılar. Bahçenin hepsinin üstünü kapatmadılar, büyük bir kısmı çatısızdı.

Peygamber Cs.a.v.) Medine'li müslümanîara yardımcı*lar anlamına gelen Ensar, kendi yurdunu bırakıp vadiye göç eden Kureyşlilere ve diğer kabilelerden müslümanîara da, göç edenler anlamına gelen Muhacir adını verdi. Pey*gamber (s.a.v.) de dahil hepsi yapımda çalıştılar. Çalış*tıkları sırada sürekli şu beyiti tekrarlıyorlardı:

«Alah'ım, Ahiret gününden 'başka iyi gün yoktur.

Ensar ve Muhacirine yardım et».

Veya:

«Ahiret yurdundan başka gerçek hayat yoktur

Allah'ım, Ensar ve Muhacirine merhamet et».

Bu iki grubun bir üçüncü ile güçlendirileceği ümit edi*liyordu. Sonunda Peygamber (s.a.v,), Yahudilerle müslü-manlar arasında, iki grubu bir toplum haline getiren, fa*kat dinlerinde serbest bırakan karşılıklı bir anlaşma, imzaladı. Müslümanlar ve yahudiler eşit statülere sahip ola*caklardı. Eğer bir Yahudiye zarar verilirse, ona hem müslûmanlar hem de yahudiler yardım edecekti. Aynı durum bir müslüman için de sözkonusuydu. Putperestlere karşı bir tek topluluk olarak savaşacaklar ve ne müslümanlar ne de yahudiler birbirlerinden ayrı banş yapamayacaklar*dı. Eğer görüş farklılıkları, tartışmalar, anlaşmazlıklar or*taya çakarsa bu mesele Resulullah s.a.v.) aracılığıyla Allah'a götürülecekti. Bununla birlikte, anlaşma metninde Muhammed (s.a.v.)'e hep Allah'ın Rasulü olarak değinilmeşine rağmen, yahudilerin normal olarak onun Allah'ın elçisi olduğunu kabul etmek zorunda olduklarını ifade eden bir madde yoktu.

Yahudiler bu anlaşmayı politik nedenlerden ötürü kabul etmişlerdi. Peygamber (s.a.v.) Medine'nin en güçlü ada*mı olmuştu ve gücü daha da artacağa benziyordu. Kabui etmekten başka seçenekleri yoktu; fakat yine de araların*dan çok azı Allah'ın yahudi olmayan bir peygamber gön*dereceğine inanıyordu, ilk önceleri dışa karşı samimî gö*rünüyorlardı. Buna rağmen kendi seçilmiş topluluklarının üstünlüğünün bilincindeydiler ve bu konuyu kendi arala*rında konuşuyorlardı. Yeni dine karşı şüpheli tavırlarını gizli tutmalarına rağmen, bu tavrı vahyin ilahî kaynağın*dan şüphe duyan Araplarla paylaşmaya hazırdılar.

İslam, Evs ve Hazreç kabilelerinde hızla yayılmaya de*vam etti. Bazı mü'minler artık vadiye, yahudilerin de an*laşmaya katılmasıyla ahenkli bir bütün olarak bakıyor*lardı. Fakat vahy onları gizli uyuşmazlık ve ihanetlere kar*şı uyarmaya başladı. Bu sıralarda, Kur'an'm en uzun sû*resi olan ve Fatiha'dan sonra ikinci sırayı alan Bakara sü*resi indirilmeye başlandı. Sûre doğru yolda olanların ta*nımlanmasıyla başlıyordu:

«Elif, Lâm, Mim. Bu kendisinde şüphe olmayan, ntuttakiter (Allah'tan korkup sokmanlar) içinde kılavuz olan bir kitaptır. Ki otar, gayba inanırlar, namazt dosdoğru kılarlar ve kendilerine olarak perdfkterimizden infak ederler. Ve (yine) onlar, şarta indirilene, senden önce indirilenlere iman ederler ve ahirete de ke*sin bilgiyle inanırlar, işte bunlar, Rablerinden olan bir hidayet üzcredirler ve kurtuluşa erenler de bunlardır». (Bakara: 2-5).

Bunun arkasından Hakk'a karşı kör ve sağır olan müş*rikleri tanımladıktan sonra üçüncü bir grup insandan bahsediliyordu :

«insanlardan öyleleri vardır fet: 'Biz Allah'a ve Ahiret gönüne intan ettik' derler, oysa onlar inanmış değildirler... îman edenlerle karşılaştıkları zaman ? «İman ettik» derler. Şeytanlartyla haşhaşa kaldıklarında ise, derler kî: «Kuşku yok, sizinle beraberiz. Biz (on*larla) yalnızca alay edicileriz». (Bakara: 8, 14).

Bunlar Evs ve Hazreç'ten çeşitli samimiyetsizlik derece*sinde şüpheciler, kararsızlar ve ikiyüzlüler (münafıklar) idi. Onların şeytanları ise, onlardaki bu şüphe tohumunu sürekli besleyen inkarcılardı. Peygamber (s.a.v.) burada, Mekke'de hiç bir zaman karşılaşmadığı bir olaya karşı uyarılıyordu. Orada müslüman olanların samimiyetinden hiçbir zaman şüphe edilemezdi. Yeni dine girmelerinin se*bebi sadece inanmaları ve samimiyetleriydi; çünkü yeni dine giriş dünyevi hayatla ilgili insana birşeyler kazan*dırmıyor, belki de kayıplara uğratıyordu. Fakat şimdi, Me*dine'de yeni dine girmenin sağlayacağı dünyevi yararlar vardı, hem de bu yararlar sürekli artış yolundaydı. Müs*lüman safları arasında hiçbir ikiyüzlünün bulunmadığı o günler artık geride kalmıştı.

Ayette değinilen şeytanlardan bazıları yahudilerdi. Yi*ne aynı sûrede şöyle deniyordu:

«Kitap (İncil) ehlinden çoğu, kendilerine gerçek (hak) apaçık belli olduktan sonra, nefislerini (kuşatan) kıskançlıktan dolayt, ima*nınızdan sonra sizi küfre döndürmek arzusunu duydular». (Baka*ra : 109).

Yahudiler Peygamber ts.a.v.)'in gelişini ruhi ve ma*nevi aydınlanma için değil, Yesrib'de daha önce sahip oldukları üstünlüğü tekrar ele geçirmek için sabırsızlıkla bekliyorlardı. Fakat onların ümitlerinin tersine, gelen pey*gamber, İshak'in değil, İsmail'in soyundandı. Bir Allah'a inanan bu peygamberin başarıları, ilahî kaynaktan destek gördüğünü gösterecek şekilde çoğalıyordu. Yahudiler, onun gerçekten hak Peygamber olmasından korktular ve bu yüz*den, onun gönderildiği topluluğa karşı kıskançlık duyma*ya başladılar. Bununla birlikte yine de onun gerçek Pey*gamber olmadığına kendi kendilerini ikna -ediyorlar ve başkalarına da onun semavî bir elçi'nin Özelliklerini ta*şımadığım söylüyorlardı; «Muhammed (s.a.vj kendisine gökten haber indirildiğini iddia ediyor, halbuki O daha devesinin nerde olduğunu bilmiyor». Peygamber fs.a.vJ'in devesinin kaybolduğu bir gün-bir yahudi bdyle demişti. Peygamber (s.a.v.) bunu duyunca şöyle dedi; «Ben ancak Allah'ın bana bildirdiklerini bilirim. Şimdi O, bana göster*di: deve size söylediğim gibi yuları ağaca bağlı duru*yor.»[1]. Ensar'dan bir grup adam gittiler ve deveyi onun söylediği yerde buldular.

Yahudilerin çoğu ilk önceleri vadide iç savaşın sona ermesine neden olan bu birliğe sevinmişlerdi. Bununla bir*likte vadide çatışma olmasından onların daha büyük çı*karları oluyordu. Araplar arası bir çatışma, Arap olma*yanların değerini artırıyordu, çünkü onlara müttefik ola*rak ihtiyaç duyuluyordu. Evs'le Hazreç'in birleşmesi bir taraftan Ye"srib Araplanna büyük bir güç vermiş, diğer ta*raftan bu tür müttefiklere duyulan ihtiyacı da ortadan kal*dırmıştı. Anlaşmaya giren yahudilerin de bu güçten pay*lan olacaktı. Fakat bu, aynı zamanda, vadi ..dışındaki Arap*lara karşı açılan savaşta onlara zorunluluklar yükleyen bir anlaşma idi. Henüz denemedikleri bu yerii yaşamda, on*lar için daha başka tehlikeler de ortaya çıkarabilirdi. Oy*sa eski yaşamlarına alışmışlardı, bu yüzden çoğu tekrar eski yaşamlarına dönmek istediler. Beni Kaynuka'li, Evs'le Hazreç arasındaki anlaşmazlığı körüklemede usta bir po*litikacı olan yaşlı bir yahudi, bu iki kabilenin birleşmesine çok kızmıştı. Bu yüzden sesi güzel olan bir gence, Ensar toplu halde otururken, yanlarına gidip bir önceki İç sa*vaştan (Buas) önce ve sonra, iki tarafın karşılıklı birbir*lerini suçlama ve aşağılama için yazdığı şiirlerden bölüm*ler okumasını söyledi. Genç söylenenleri aynen yaptı ve orada bulunanların hepsini geçmişe aktaran, büyük bir il*gi topladı. Evs'liler kendi şiirlerini, Hazreçliler de kendi şiirlerini alkışladılar; daha sonra bu iki taraf birbirine ba*ğırmaya, hakaret etmeye başladı. Sonunda: «Silahlanan! Silahlanın!» sesleri yükseldi. Kayalıklara gidip tekrar sa*vaşmak için yola çıktılar. Bu haberler Peygamber (s.a.v.î'e ulaştığında Peygamber (s.a.v.) bütün muhacirleri topladı ve aceleyle çatışma yerine gitti: «Ey müslürnanlar!» dedi ve sonra iki kez: «Allah, Allah" dedi. «Cahiliye devrinde*ki gibi mi davranacaksınız?» diye devam etti, «Aranızda ol*mama, Allah'ın sizi doğru yola ulaştırıp şereflendirmiş, böylece sizi putperest adetlerden, küfürden korumuş ve kainlerinizi birleştirmiş olmasına rağmen hâlâ bunu mu yapıyorsunuz?» Ensar, hata ettiklerini ve yoldan çıktıkla*rını kabul ettiler. Ağlayarak birbirleriyle-kucaklaştılar ve Peygamber (s.a.v.)'le birlikte, onun sözlerini dinlemek ve itaat etmek üzere Medine'ye döndüler[2].

Mü'minler topluluğunu daha çok birbirine bağlamak istediği için Peygamber (s.a.v.), Ensar İle Muhacirler ara*sında kardeşlik kurumunu ortaya koydu. Böylece Ensar'-dan herbiri, kendisine diğer Ensar'm tümünden daha ya*kın bir Muhacir kardeşe, Muhacirlerden her biri de ken*disine diğer Muhacirlerin tümünden daha yakın bir Ensar kardeşe sahip oluyordu. Fakat Peygamber {s.a.v.) kendi*sini ve ailesini bundan ayrı tuttu, çünkü Ensar'dan birini diğerine tercih edip kendisine kardeş seçmek çok zor bir iti. Bu yüzden Ali Cr.) 'nin elini tuttu ve: «Bu benim kar*deşimdir» dedi. Hamza <r.) ile de Zeyd (r.)'i kardeş yaptı.

İslâm'ın en büyük düşmanlarından ikisi, babaları tara*fından biri Hazreç'li, biri Evs'li anne tarafından ise kuzen

olan ve kabilelerinde büyük nüfuza sahip olan iki adamdı. Evs'li Ebu Amir'e, tüy bir elbise giydiği ve ara-sira inziva*ya çekildiği için bazan «Rahip» derlerdi. Ebu Amir, İbra*him'in dinine bağlı olduğunu söylerdi; bu şekilde Yesribler arasında prestij ve dinî otorite kazanmıştı. Peygam*ber (s.a.v.) Medine'ye geldiğinde, Ebu Amir ona gitmiş ve yeni dinle ilgili sorular sormuştu. Peygamber (s.a.v.) ona bu vahyin, İbrahim'in dininin (Bakara: 135) devamı oldu*ğunu anlatan bir âyetle cevap verdi. Ebu Amir: «Fakat ben o dine bağlıyım» dedi ve inkârda direnerek, Peygam*ber (s.a.v.)'i İbrahim'in dinini yalanladığını ve bozduğu*nu iddia ederek suçladı. Peygamber (s.a.v.) : «Hayır, ben onu bozmadım, temiz ve pak olarak getirdim» dedi. Ebu Amir: «Allah yalancıyı yalnız bir sürgün olarak öldürsün» dedi. Buna karşı Peygamber (s.a.v.) şu cevabı verdi; -öy*le olsun! Allah O söylediğini yalancının üzerine döndür*sün»[3]

Ebu Amir daha sonra otoritesinin gittikçe azaldığını farketti. Oğlu Hanzala'nın da müslüman olup, Peygamber (s.a.v.)'e bağlanmasıyla prestiji daha da azaldı. Bundan, kı*sa bir süre sonra, zaten çok az olan -on kişi- adamlarını toplayıp Mekke'ye gitti. Bu onun kendi kendine uyguladığı sürgünün başlangıcıydı.

Onun kuzeni olan Hazreç'li Abdulah İbn Ubey de, Pey*gamber (s.a.v.)'in gelişine sevinmemişti. Onun gelişiyle Ab*dulah fbn Ubey'in politik otoritesi sarsıldı; oğlu Abdullah ve kızı Cemile'nin de Peygamber (s.a.v.)'e tabi olduğunu görünce daha çok sinirlendi. Fakat Ebu Amir'in aksine İbn Ubey, yeni gelen adamın etkisinin er geç söneceğini dü*şünerek bekliyordu. O sırada uyguladığı politika karşı çık*mamaktı, fakat bazen buna rağmen duygularını ele veri*yordu.

Hazreç'in ileri gelenlerinden biri olan Sa'd İbn Muaz (r.)'ın hastalanması üzerine Peygamber (s.a.v.) onu ziya*rete gitmişti. Vadideki bütün zengin adamlar evlerini kale şeklinde yaparlardı. Peygamber (s.a.v.) Sa'd'ı ziyarete gi*derken, bahçe duvarının önünde çevresinde diğer Hazreç-lilerle oturan Abdullah tbn Ubey'in evinin (Muzahem) önünden geçiyordu. Bahçe duvarının dışında bineğinden indi ve ona selam verdikten sonra aralarında biraz oturup onlara Kur'an okumak ve İslam'ı anlatmak istedi. Fakat tam anlatmaya başlayacağı sırada Abdullah îbn Ubey ona döndü ve şöyle dedi: «Senin anlatacakların ger*çekse, hiçbir şey onlardan daha iyi olamaz. O halde evde, kendi evinde otur. Sana gelenlere anlat. Fakâtt sana gel*meyeni konuşmalarınla rahatsız etme ve istemediği halde topluluğuna girme». «Hayır» dedi bir ses, «bize onu anlat, topluluklarımıza, mahallelerimize ve evlerimize gir. Çün*kü biz onu seviyoruz, Allah bize merhamet etti ve bizi doğ*ru yola ulaşıtrdı». Konuşan Abdullah Îbn Ubey'in her za*man için kendisine güvenebileceğini düşündüğü bir adam olan Abdullah îbn Revaha idi. Hayal kırıklığına uğrayan lider tîbn Ubey), suratını asarak, arkadaşları tarafından terkedilen bir adamın yenilmeye mahkûm olduğunu anla*tan bir beyit okudu. Artık karşı koymanın anlamsız oldu*ğunu anlamıştı. Peygamber (s.a.v.) ise Abdullah'ın tamir edici çabalarına rağmen çok üzgün bir şekilde yoluna de*vam etti. Hasta adamın evine vardığında reddedilmenin üzüntü izleri hâlâ yüzünden okunuyordu. Sa'd hemen onu üzen meselenin ne olduğunu sordu. Peygamber (s.a.v.) Ab*dullah îbn Ubey'in küfrünün üzülmesine sebep olduğunu söylediğinde Sa'd: «Ey Allah'ın Rasulü, ona nazik davran, çünkü Allah seni bize verene delç biz ona taç giydirip, onu kral yapmayı tasarlıyorduk. Şimdi o kendi krallığını se*nin çaldığını sanıyor» dedi.

Peygamber (s.a.v.) bu sözleri hiç unutmadı, îbn Ubey'e gelince O, bir zamanlar çok büyük olan prestijinin gün geçtikçe azaldığını ve İslam'a girmezse tamamen yok ola*cağını anladı. Diğer taraftan islam'ı sözde kabul etmiş görünmesi onun otoritesini güçlendirirdi; çünkü Araplar, büyük bir sebep olmadıkça eski anlaşma bağlarını kopar*ın azlardı. Bu yüzden kısa bir süre sonra islam'a girdi.

Normal olarak Peygamber Cs.a.v.)*e Mat etmesine ve na*mazlara devam etmesine rağmen, mü'minler ondan hiçbir zaman emin olmadılar. Şüphe duydukları başka kişiler de vardı, fakat İbn Ubey farklı biriydi. Onun etkisiyle sami*mî olmaksızın yeni dine girdiğini açıklayan grup gittikçe artıyor, bu da onun tehlikesini artırıyordu.

Caminin henüz yapım halinde olduğu ilk aylardan bi*rinde cemaat büyük bir kayıpla karşılaştı: Vadide Peygam*ber (s.a.vj'e ilk biat eden adam olan Es'ad Ölmüştü. O, iki Akabe biati arasında Mus'ab'a ev sahipliği yapmışta Peygamber (s.a.v.) şöyle dedi: «Yahudiler ve Arap ikiyüz*lüler benim hakkımda şöyle diyecekler: 'Eğer o gerçekten peygamber olsaydı arkadaşı ölmezdi. Halbuki ben Allah'*ın isteği dışında ne kendime, ne de arkadaşım için birşey dileyemem».

Belki de Esad'm cenaze töreninde Selman'la Peygam*ber (s.a.v.) ikinci defa karşılaştılar, çünkü sonraki yıllar*da Selman bu olayı şöyle anlatıyor «Allah'ın Rasulü, Ba*ki El-Garkad'da[4] iken yanma gittim; orada bir arkadaşının tabutu başındaydı». Selman Peygamber (s.a.v.)'in oraya ge*leceğini biliyordu, bu yüzden zamanında oraya ulaşabil*mek için işini bıraktı ve Peygamber (s.a.v.)'i Ensar ve Mu*hacirlerden bir grupla oturur buldu. Onu selamladım» de*di Selman, «daha sonra Peygamberlik mührünü görme ümidiyle arkasına dolandım. Benim isteğimi anladı. Cüb-besini sıyırarak sırtını açtı. Hocamın -bana anlattığı şekil*de mührü gördüm. Eğildim, mührü Öptüm ve ağladım. Son*ra Peygamber (s.a.v.) bana yanma gelmemi söyledi. Önü*ne oturdum, ve başımdan geçenleri anlattım. Hikâyemi ar*kadaşlarının da dinlemesini istedi. Daha sonra müslüman oldum.»[5] Selman bir köle olduğu için Beni Kuray'zalılar arasında yaşıyor ve çok sıkı .çalıştırılıyordu. Bu yüzden, bu olaydan sonraki dört yıl boyunca müslümanlarla çok az ilişki kurabildi.

Ehli Kitap'tan İslama giren diğer bir adam da Beni Kaynuka'mn dini lideri Hüseyin İbn Selâm idi.-îbn Selâm (r.) gizlice Peygamber (s.a.v.)'e gelmiş ve biat etmişti. Bu*nun üzerine Peygamber (s.a.v.) ona Abdullah ismini ver*mişti. Abdullah, halkının kendisinin müslüman olduğunu duymadan önce, onlara kendi konumu hakkında sorular sorulmasını önerdi. Peygamber (s.a.v.) onun evine gitti ve Beni Kaynuka'mn ileri gelenlerini eve çağırdı. Onlara İbn Selâm'm onlar arasındaki konumunu sordu. Beni Kaynu-kalılar: «O bizim başkanımız ve başkanımızın oğlu; o bi*zim hahamımız ve en bilgili adamımızdır» diye cevap ver*diler. Abdullah ortaya çıktı ve onlara: «Ey Yahudiler, Allah'tan korkun ve O'nun size gönderdiği şeyi kabul edin Çünkü siz bu adamın Allah'ın Rasulü olduğunu biliyor*sunuz» dedi. Daha sonra kendisinin ve ailesinin Müslü*man olduğunu açıkladı. Bunun üzerine halk, o.nun, daha önce tasdikledikleri konumunu reddettiler.

îslâm, artık vahada tüm teşkilatıyla yerleşmişti. Vahy zekât vermeyi, Ramazan ayında oruç tutmayı farz kılmış, helâller ve haramları belirlemişti. Günde beş vakit namaz cemaatle kılmıyordu. Her namaz vakti müslümanlar yap*tıkları mescidin önünde toplanıyorlardı. Herkes namaz vaktini gökte güneşin konumuna, onun doğu ufkundaki ilk ışıklarına veya batıda güneşin batış şekline göre belirliyordu. Fakat kişiler farklı farklı vakitler belirleyebiliyor-du. Bu yüzden Peygamber (s.a.v,), namaz vakti geldiğinde müslümanları namaza çağıracak bir alete ihtiyaç duydu. İlk anda aklına yahudilerin borusu gibi boru öttürecek bir adam tayin etmek geldi. Sonradan fikrini değiştirdi ve o zamanki Hristiyanların kullandığı nakus adı verilen tah*ta çan kullanmaya karar verdi. Fakat bu iki aleti de hiç bir zaman kullanmadılar. Çünkü, İkinci Akabe'de biat eden bir Hazreç'Ii Abdullah îbn Zeyd (r.), bir rüya görmüş ve onu ertesi gün Peygamber (s.a.v.)'e anlatmıştı: «Üstünde iki parça kumaştan yeşil elbiseli bir adam yanımdan geç*ti, elinde bir nakus vardı. Ben: «Ey Allah'ın kulu, o naku-su bana satar mısın?» dedim. 'Onunla ne yapacaksın?' diye sordu. 'Onunla insanları namaza çağıracağız?' dedim. 'Sana bundan daha iyi bir yol göstereyim mi?' Ben: «Ne*dir o yol?» diye sordum. Adam: Allahu Ekber, Allah Bü*yüktür, demelisin' dedi. Ve bu ibareyi dört kez tekrarla*dı. Sonra ikişer kere de aşağıdakileri okudu: «Allah'tan başka ilah olmadığına şehadet ederim, Muhammed'in Al*lah'ın Basulü olduğuna şehadet ederim, Haydi namaza. Haydi kurtuluşa, Allah Büyüktür'. Daha sonra bir kez Al*lah'tan başka gühah yoktur» dedi».

Peygamber (s.a.v.) bunun hak bir rüya olduğunu söy*ledi. Abdullah îbn Zeyd (r.)'den, sesi çok güzel olan Bi*lal (t.)'e rüyasında duyduğu sözlerin aynısını öğretmesini istedi. Camiye yakın en yüksek evlerden biri Neccar ka*bilesinden bir düğünde ellerini yukarı kaldırır ve şöy*le dua*ederdi: Allah'ım, Sana hamdediyorum ve Kureyş'm müslüman olması için senden onlara yardım etmen; isti*yorum. Daha sonra ayağa kalkar ve ezan okurdu. kadına aitti. Bilâl fr.) oraya her gün şafaK-tan önce gelir ve şafağın ilk ışıklarını beklerdi. Doğuda ilk solgun ışığı gör







--------------------------------------------------------------------------------

[1] 1.1. 361.



[2] 1.1. 386.

[3] 1.1.411-12





[4] Medine'nin güney-doğu köşesindeki mezarlık.

[5] 1.1. 141.

zühd
15-04-2007, 19:25
40. Yenî Yuva


Cami'in bitirilmesine yakın Peygamber (s.a.v.), cami*nin doğu duvarına bitişik iki oda yapılması için emir ver*di. Biri hanımı Şevde (r.), diğeri de nişanlısı Aişe (r.) için*di. Binanın yapımı toplam yedi ay sürmüştü, Peygamber (s.alv.) bu süre içinde Ebu Eyyub (r.)'un evinde kaldı. Sevde'nin evi bitmek üzere ilçen, Zeyd (r.)'i, zevcesi Sevde'yi. kızları Ümmü Gülsüm Cr.) ve Fatuna tr.)*yı Medine'ye ge*tirmesi için Mekke'ye gönderdi. Ebu Bekir (r.) de oğlu Ab*dullah'a, Ümmü Rûmân, Esma ve Aişe'yi getirmesi için haber gönderdi. Zeyd kendi karısı Ümmü Eymen ve küçük oğullan Üsame'yi de beraberinde getirdi. Talha tüm taşı*nabilir mallarını elden çıkarmıştı, bu yüzden o da Zeyö'le beraber Medine'ye geldi, henüz yeni hicret ediyordu. Bu partinin gelişinden kısa bir süre sonra Ebu Bekir (r.) kızı Esma'yı annesi Safiye ile birlikte birkaç aydan beri Me*dine'de olan Zübeyr'le evlendirdi. Ebu Bekir'in kız kar*deşi Kureybe, yaşlı ve kör olan babaları Ebu Kuhafe'ye bakmak için Mekke'de kalmıştı. Kureybe'nin aksine, ba*bası henüz müslüman olmamıştı.

Peygamber <s.a.v.) Zeyd'in Ümmü Eymen (r.)'den baş*ka, kendi yaşında ikinci bir eş almasını uygun gördü ve Cahş'm oğlu Abdullah'tan güzel kızı ZeynebU istedi. İlk önceleri Zeynep İsteksizdi, bunun için bir sürü geçerli ne*deni de vardı. Zeyneb bir Kureyş'Uydİ, Fakat bu sebebi öne sürmesi inandırıcı olmadı. îki taraftan» saf Kureysli olan annesi Umeyme, Esed'ii bir adamla evlenmişti, Zeyd'in Kureyş kabilesine evlat edinildiği hesaba katılmazsa, onun ailesinin kabileler: olan Beni Kalk ve Beni Tayy, Beni Esed'e göre daha aşağı bir statüdeydi. Zeynep, Zeyd'le evlenme*sini Peygamber (s.a.v.)'in istediğini anlayınca, razı oldu, ve evlilik meydana geldi. O sıralarda kardeşi Hamne de Mus'ab'la evlenmişti. Bundan kısa bir süre sonra Zeyneb'in annesi Umeyme Medine'ye geldi ve Peygamber (s.a.v.)'e biat etti.

Peygamber (s.a.v.) ve kızları, Şevde ile birlikte yeni yapılan evde oturmaya başladılar. Bundan bir ya da iki ay sonra Aişe'rdn de artık evlenmesi gerektiği kararına vardılar. O sıralarda Aişe (r.), güzelliği göze çarpan do*kuz yaşlarında bir çocuktu. Güzelliği anne ve babasından kaynaklanıyordu. Kureyşliler babasına, yüzü güzel oldu*ğu için Atik derlerdi[1]. Annesi hakkında ise Peygamber (s.a.v.) şöyle derdi: «Kim Cennet'teki büyük gözlü Huri kızlarım görmek isterse, Ümmü Rûmân (r.)'a baksın.*[2] Peygamber (s.a.v.) uzun süreden beri Aişe'ye çok yakın*dı. Aişe (r.), Peygamber (s.a.v.}'le babasının Medine'ye hic*ret edip, kendisinin annesi ile birlikte Mekke'de kaldığı birkaç ay dışında, onu hergün görmeye alışmıştı. Küçük ya*şından beri O, anne ve babasının Muhammed (s.a.v.)'e, hiç kimseye göstermedikleri sevgi ve saygıyı gösterdiklerini farkediyordu. Ona bunun nedenleri de anlatılmıştı: O, Al*lah'ın Basulü idi, düzenli olarak Cebrail'le ilişki içindeydi ve O, semaya yükselip tekrar yeryüzüne döndüğü için in sanlar arasında seçkin bir adamdı. Onun görünüşü bile bu yükselişi gösteriyor ve Cennet zevklerinden birşeyler İletiyordu.' Onun mucize dokunuşunda bu zevk elle tutu*lur hale geliyordu. Herkes sıcaktan bayılırken onun elleri «kardan daha serin ve miskten daha güzel kokulu»[3] o1 yordu. Bunun yanısıra O, sanki ölümsüzmüş gibi yaşını göstermezdi. Gözleri parlaklığından birşey kaybetmemişti. Siyah saçları ve sakalı hâlâ gençliğin izini taşıyordu. Be*deni ise, Fil Yılından sonra geçen elli üç yıjın. sadece yarı*sını yaşamış bir adam olduğunu gösterecek kadar zinde görünüyordu.

Düğün için bir takım hazırlıklar yapıldı. Fakat bun*lar, Aişe'ye eşsiz ve büyük bir an yaşadığını hissettirecek denli büyük değildi. Evden ayrılmasından kısa bir süre önce Aişe bahçeye kaçmış ve bir arkadaşıyla oynamaya dalmıştı. Kendisi bu olayı şöyle anlatıyor: «Bir tahtere*vallinin üzerinde oynuyordum, uzun saçlarım darmadağı*nık olmuştu. Geldiler, beni alıp götürdüler ve hazırladı*lar.»[4].

Ebu Bekir (r.), Bahreyn'den kırmızı, ince çizgili bir kumaş almışta. Bundan Aişe (r.)'ye düğün elbisesi diktiler. Bu elbiseyi giydirdiler, annesi onu elinden tutup, dışında Ensar'dan bazı kadınların beklediği yeni evine götürdü. Onu şöyle selamladılar: Mutluluk ve iyilik dileğiyle -her şey iyi olsun». Daha sonra onu Peygamber .(s.a.v.)'İn ya*nma götürdüler. Kadınlar onun saçlarını tarayıp, takılar*la süslerken, Peygamber (s.a.v.) ayakta onları gülümseye*rek seyretti. Diğer düğünlerinin aksine bu düğünde yemek vermedi. Tören mümkün olduğu kadar sadeydi. Bir kâse süt getirilmişti. Peygamber (s.a,v.) kendisi içtikten sonra Kaseyi Aişe'ye uzattı. O, utanarak reddetti, fakat Peygamber (s.a.v.) ısrar edince İçti ve kaseyi yanında otu*ran kardeşi Esma'ya uzattı. Orada bulunanların hepsi de sütten içtiler. Daha sonra, gelin ve damadı yalnız bırakarak hepsi evlerine' gittiler.

Son üç yıl boyunca, Aişe'nin arkadaşlarının gelip Ebu Bekir'in avlusunda oynamadıkları çok az gün vardı. Aişe (r.)'nin Peygamber (s.a.v.)'in evine taşınması bu durumu değiştirmedi. Artık arkadaşları hergün onu yeni evinde zi*yaret ediyorlardı. Bunlardan bir kısmı kendisi gibi aile*siyle Mekke'de hicret edenler, bir kısmı ise Medine'de edindiği yeni arkadaşlardan oluşuyordu. Aişe CrJ şöyle anla*tıyor: «Ben, arkadaşlarımla beraber bebeklerimle oynar*dım. O sırada Peygamber Cs.a.v.) gelirdi. Onu görünce ar*kadaşlarım kaçışırlardı. Fakat Peygamber (s.a.v.} onları, ben onlarla beraber olmak istediğim için geri getirirdi.»[5]. Bazen onlar kaçmaya fırsat bulamadan: «Olduğunuz yer*de kalın.»" derdi. Çocukları sevdiği ve kızlarıyla oynama*ya alışık olduğu için bazan onlara katılıp birlikte oyun oy*nardı. Oyuncakların ve bebeklerin bir çok rolleri vardı. Aişe fr.) şöyle diyor: «Bir gün ben oyuncaklarımla oynarken Peygamber (s.a.v.) içeri girdi ve: «Ey Aişe, bu hangi oyun?» dedi. Ben: «Süleyman'ın atları» dedim. O da bana güldü.»[6] Fakat bazen geldiğinde onları rahatsız etmenıpk için cübbesine bürünür beklerdi.

Aişe (rj'nin yaşamının üzücü bir yanı da vardı. Yesrib, tüm Arabistan'da, belli bir mevsimde -yayılan ateşli humma hastalığıyla tanınırdı. Bu, Özellikle vakaya yaban*cı olanları yakalayan bir hastalıktı. Peygamber (s.a.v.) hum*maya yakalanmamıştı, fakat onun en yakın arkadaşlar: -Ebu Bekir, azatlısı Amir (r.) ve Bilal ( hummaya tu*tulmuşlardı. Bir sabah Aişe babasını ziyarete gitti ve uç adamı yan baygın halde yatarken bulunca dehşete kapıl*dı. «Babacığım, nasılsın?» diye sordu. Fakat babası ceva*bını dokuz yaşındaki bir kızın anlayabileceği seviyeye in-diremeyecek derecede hastaydı. Bu yüzden iki mısrahk bir şiirle cevap verdi:

«Herkes her sabah akrabalarına iyi günler diler,

Ve ölüm onun ayakkabısının bağından daha yakındır».

Aişe babasının sayıkladığını zannetti ve Amir'e döndü. Ölmese de ölüme çok yaklaşan Amir de ona şiirle cevap verdi. O sırada Bilal hummadan kurtulmuştu, fakat hiçbir şey yapacak gücü olmadığı için evin avlusunda yatıyor-

Buna rağmen, konuşacak kadar gücü vardı, şu sözleri söyledi:

«Ah, geceleyin bir daha uyuyabilecek iniyim?

Mekke dışında yetişen sümbül ve kekiklerin arasında?

Mecenne[7] sularından bir daha içip,

Şâme ve Tafîl[8] bir daha görebilecek miyim?"

Aişe çek üzgün bir şekilde eve döndü. «Ateşten, akıl*lan başlarından gitmiş bir halde sayıklıyorlar» dedi. Pey*gamber (s.a.v.î, Aişe, anlamasa da çocuk hafızasıyla on*ların söylediklerini kelimesi kelimesine tekrarlayınca ikna oldu. Ve şöyle dua etti: «Allah'ım, Mekke'yi bize sevgili kıldığın gibi,. Medine'yi de bize sevgili kıl, hatta daha da sevgili. Bize suyunu ve ekinlerini ver ve hummayı bura*dan Mahya'ah[9] kadar uzaklaştır»[10] Allah onun duasını kabul etti.







--------------------------------------------------------------------------------

[1] I. H. 161,

[2] I. S. VII, 202.

[3] B.fXr, 2

[4] i. s. vm, 40-1.

[5] A.g.e., 41.

[6] A.g.e., 42



[7] Mekke'ye yakın bir yerin ad.

[8] Mekke'de 2 tepe,

[9] Medine'nin yedi günlük deve yolu güneyinde bir yer.

[10] 1.1. 414.

zühd
16-04-2007, 14:25
41. Savaşa Başlangıç


«Kedilerine zulmedilmesi dolayısıyla, anlara karşı savaş açı-1 lana (mû'minlere savaşma) izni verildi. Şüphesiz Allah, onlara yar-dtm etmeye güç yetirendir. Onlar, yalntzcû: «Rabbimiz. Allah'tır» demelerinden dolayı, haksız yere yurtlarından sürgün edilip çıka rtldtlar». (Hacc: 39-40).

Bu vahy, Peygamber (s.a.v.) 'e Medine'ye ulaştıktan kısa bir süre sonra indi. Peygamber buradaki iznin emir anlamında olduğunu biliyordu. Yahudilerle yapılan anlaş*mada da, savaş gerekleri belirlenmişti. Fakat şu an için sa*dece baskın yapılabilirdi, başka türlü bir saldırı düşünü*lemezdi. Kureyglilerin kervanları saldırıya açıktı; özellikle ilkbaharda ve yazın ilk aylarında, Suriye'ye yaptıkları ti*caret aktif olduğu sırada, Medine'den yapılacak olan sal*dırılara savunmasız kalabilirlerdi. Sonbahar ve kış ayla*rında ise kervanlarını daha çok güneye, Yemen ve Habe*şistan'a gönderiyorlardı.

Medine'de, kervanlarla ilgili toplanan bilgiler, kesin olmaktan uzaktılar, çünkü sık sık son anda plân değişikli*ği olurdu. Mekke kervanları, Medine'li müslümanlarm yap*tığı ilk saldırılardan kurtuldular. Fakat, bununla birlikte, Müslümanlar, Kızıl Deniz kıyısındaki stratejik noktalarda yaşayan Bedevi kabilelerle anlaşma yapmayı başardılar.

Peygamber (s.a.v.) Medine dışına çıkınca şehirde kendi adına yönetimi devralan bir arkadaşını, Hazreç liderlerinden Sa'd İbn Ubede'yi vekil olarak tayin etti. Bu olay Hic*ret'ten onbir ay sonra meydana geldi. O zamandan sonra Peygamber (s.a.v.) bir daha sefere katılmadı ve giden gru*ba, elinde uzun bir sopanın ucunda beyaz bir bez taşıyan bir lider tayin etti. îlk yıl, Peygamber (s.a.v.) sadece Muha-cir'lerden bir grubu akma gönderiyordu. Fakat 623 Eylül'-ünde, Cumah'lı lider Umeyye yönetiminde ve yüz silahlı adam eşliğinde, zengin bir kervanın kuzeyden geldiği bi*berleri Medine'ye ulaştı. Umeyye, her zaman için İslam'ın en azgın düşmanlarından biri olmuştu-, muslümanların sal*dırmak istemesinin diğer bir nedeni de ele geçirecekleri ganimetlerdi. Ticarî eşyaların yaklaşık 2500 deveye yüklen*diği söyleniyordu. Fakat sadece Muhacirler yüz Kureyşli'ye karşı koyamazlardı. Bu yüzden, Peygamber (s.a.v.) bu sefer, yansını Ensar"ın oluşturduğu İkiyüz adam gönderdi. Fakat bu kez de bilgiler yetersizdi ve yine hiçbir çatışma olmadı. Bundan yaklaşık üç ay sonra, daha az korunan zengin bir kervanı daha kaçırdılar. Kervan, Şemsti Ebu Süfyan'ın Suriye'ye götürdüğü mallarla yüklüydü. Kerva*nın haberi Medine'ye geç ulaşmıştı; Peygamber (s.a.v.) ve adamları, Medine'nin güney-batısından Kızıl Deniz'e açı*lan Yenbu' ovasmdaki Uşeyre'ye vardıklarında, kervan çoktan oradan geçip gitmişti. Fakat Ebu Süfyan, belli bir süre sonra, belki de daha fazla yükle Suriye'den dönecek*ti, îşte o zaman, Allah dilerse, onları kaçırmayacaklardı. Henüz hiçbir çatışma meydana gelmemiş olmasına rağ*men, Kureyşliler Medine'deki düşmanlarına karşı alarm*daydılar. Fakat, bu durumun güney, ticaretlerini engelle*meyeceğini zannediyorlardı. Bu zanlan tersine çaktı. Çün- * kü Peygamber (s.a.v.) Yemen'den gelen bir kervanın ha*berini aldı ve kuzeni Abdullah İbn Cahş'ı, sekiz Muhacirle birlikte, Taif ve Mekke arasındaki Nahle ovasında bekle*mek üzere gönderdi. Recep aynıdaydılar, yani yılın dört haram ayından biri. Peygamber (s.a.v.) Abdullah'a saldın emri vermemişti, sadece haber getirmesini söylemişti. Şüp*hesiz, ileriki saldırılarda hazırlıklı bulunmak için güney kervanlarının ne derece korunduğu hakkında fikir, sahibi olmak istiyordu.

Muhacirler, Nahle'ye varıp, yolun çok yakınında gizli bir yere konakladıklarında, küçük bir Kureyş kervanı, on*lardan habersiz, yakınlarında bir yere konakladı. Develer, deri, kuru üzüm ve diğer ticari eşyalarla yüklüydü. Ab*dullah ve arkadaşları bir ikilem içindeydiler: Peygamber (s.a.v.)'in tek açık emri onların haber getirmesiydi; fakat onlara savaşmaları gerektiğini söylememiş ve haram ay lardan da bahsetmemişti. İslam öncesi bu yasak, şinidi de g&çerli mi, diye kendi kendilerine soruyorlardı. Şu âyeti de düşünüyorlardı: «Kendilerine zulmedilmesi dolayısıyla, onlara karşı savaş açılana (mü'minlere savaşma) izni ve*rildi... Onlar haksız yere yurtlarından sürgün edilip çıka*rıldılar». (Hacc : 39).

Kureyşle savaş halindeydiler. Bunun yanisıra, kervan-dakiler, arasında, Mekke'deki diğer kabileler arasında İs*lam'a en çok düşmanlık gösteren Mahzum kabilesinden iki adam vardı. Receb'in son gününün sabahmdaydılar; güne*şin batmasıyla, haram ay olmayan Şaban, ay'ina girecek*lerdi. Fakat o zamanda, düşmanlar haram ayla değil, haram bölge ile korunacaklardı. Çünkü güneş batıncaya kadar Mescid-i Haram'a ulaşacaklardı. Bir- müddet süren kararsızlıktan sonra saldırmaya karar verdiler. İlk attıkla*rı okla, Abdu'ş-Şems kabilesinin müttefiki olan Kinde kabi*lesinden bir adamı öldürdüler. Hemen arkasından, -zum'lu Osman'ı ve bir azatlı olan Hakem'i esir aldılar. Fa*kat Osman'ın kardeşi Nevfel, Mekke'ye kaçmayı başardı.

Abdullah (r.) ve adamları, develeri, esirleri ve ticarî eşyaları Medine'ye getirdiler. Abdullah getirdiklerinin beş*te birini Peygamber (s.a.v.)'e verdi, geri kalanlarını da ar kadaşlarıyla paylaştılar. Fakat Peygamber fs.a.v.) verilen*leri kabul etmedi ve: «Size haram ayda savaşmanız için izin vermemiştim» dedi. Bunun üzerine bu Muhacirler gru*bu günah işlediklerini anladılar. Medine'deki arkadaşları onları haram aya tecavüzle suçladılar; Yahudiler bunun Peygamber ts.a.v.) için kötü bir şöhret olacağını söyledi*ler. Kureyşliler ise 'Mühammed Cs.a.v.) haram aya tecavüz etti' diye her tarafta propagandaya giriştiler Bunun \ üzerine şu âyetler nazil oldu:

«Sana haram olan ay'ı, onda savaşmayı sorarlar. De ki: Onda savaşmak büyük (bir günahtır). Allah kaanda ise, Allah'ın yolun*dan alıkoymak, onu inkâr etmek, Mescid-i Harama (ziyaretçilerin girmelerine) engel olmak ve halkını oradan çıkarmak daha büyük (bir günahtır). Fitne ise, katilden beterdir». (Bakara: 217),

Peygamber (s.a.v.) bu âyeti şöyle yorumladı; Haram aylarda savaşmak yine haramdı, fakat bu durum bir istis*naydı. Bu yüzden Abdullah'ın verdiği beşte biri toplumun genel harcamalarında kullanmak üzere kabul etti. Mah-zum kabilesi esirleri için fidye göndermişti, fakat onların azatlısı Hakem müslüman oldu ve Medine'de kaldı. Bu nedenle Osman, Mekke'ye yalnız döndü.

O Şaban ayında, çok büyük önem taşıyan bir vahiy nazil oldu. İlk kelimeleri, Peygamber fs.a.v.) 'in kıble tayini için gösterdiği aşırı dikkate değiniyordu. Camide kıble, Mihrabla, yani Kudüs'e yönelik duvarın ortasında konan taşlarla belirlenmişti. Fakat şehir dışında iken kıble, gü*neş ve yıldızlara bakarak belirlenebiliyordu.

«Biz, senin, yüzünü çok defa göğe doğru, sağa-sola çevirip-dur-duğunu görüyoruz. Şimdi elbette seni hoşnut olacağın kıbleye çe*vireceğiz. Artık yüzünü Mescid-i Haram yönüne çevir. Her nerede bulunursanız, yüzünüzü onun yönüne çevirin». (Bakara: 144).

Bunun üzerine Mescid'in Mekke'ye bakan güney duva*rına, bir Mihrab yapıldı. Bu değişiklik Peygamber (s.a.v.) 'i de memnun etmişti. O günden itibaren müslümanlar, beş vakit namazda ve diğer namazlarda yüzlerini Kâ'be tara*fına çevirdiler.

zühd
17-04-2007, 19:56
42. Bedîr'e Doğru


Ebu SûJfyan ve arkadaşlarının aldıkları mallarla Suri*ye'den dönme zamanı gelmişti. Peygamber Is.a.v.) Talha ve Ömer'in kuzeni Sa'd'ı, -Hanîflerden olan Zeyd'in oğlu- Me*dine'nin batısındaki sahilde yeralan Havra'ya, kervanla il*gili haber almaları için gönderdi. Bu şekilde, gün ey-batıya hızb bir yürüyüşle kervanı sahile yaklaştırmak daha da kolay olacaktı. Gönderdiği iki gözcü Cüheyne kabilesin*den bir adamın evinde, kervan geçinceye kadar misafir edilmişti. Fakat bu zahmetler boşa gidebilirdi. Çünkü Me*dine'deki yahudilerden veya münafıklardan biri, Peygam*ber (s.a.v.)'in plânını Ebu Süfyan'a haber vermişti. Bunu duyan Ebu Süfyan, Gıfari kabilesinden Demdem adındaki Wr adamı Mekke'ye haber vermesi ve onlan koruyacak bir ordu hazırlamalarını söylemesi için gönderdi. Bu sırada kendisi de, gece-gündüz kervanıyla sahil yolunda hızla iler*liyordu.

Acil durumda olan sadece Ebu Süfyan değildi. Peygam*ber (s.a.v.) Medine'de mümkün olduğu kadar uzun süre kalmak istiyordu, çünkü kızı Rukiyye tr.) çok hastaydı. Fakat kişisel sorunlar engelleyici olmamalıydı, bu yüzden Peygamber (s,a.vj, gönderdiği gözcülerin dönmesini bekle*meden yola koyulmaya karar verdi. Medine'ye vardıkla*rında, Muhacirlerden ve Ensardan oluşan, toplam 305 kişi olan bir ordu kurulmuştu. O sırada Medine'de eli silah tu*tan yetmiş yedi Muhacir vardı. Üçü hariç hepsi oradaydılar: Bunlardan biri Peygamber (s.a.v.)'in damadı Osmandı.Peygamber (s.a.v.), onun hasta karısına bakmak için Me*dine'de kalmasını istemişti. Diğer ikisi ise Talha (r.) ve Sa'd (r.) idi. Onlar Medine'ye vardıklarında ordu çoktan yola çıkmıştı.

tik konaklarında, Peygamber (s.a.v.)'in kuzeni Zühre kabilesinden Sa'd, on beş yaşındaki kardeşi Umeyr'i üzün*tülü görünce, ne olduğunu sordu. «Korkuyorum» dedi Umeyr, «Allah'ın Rasulü beni görür de çok küçük oidugu-mu söyler ve beni geri gönderir diye korkuyorum. Fakat ben gitmek istiyorum. Çünkü, belki Allah bana şehadeti tattırır». Korktuğu başına gelmişti. Peygamber (s.a.v.) or*duyu düzene sokarken onu gördü ve çok küçük oıdugu için Medine'ye geri dönmesini istedi. Fakat Umeyr ağlayınca, Peygamber (s.a.v.) kalmasına izin verdi. «O kadar küçük*tü ki,» dedi Sa'd, «Kılıç kayışını kısaltmak zorunda kal*dım».

Üzerinde üç veya dört kişiyi taşımakta olan yetmiş de*veleri, biri Zübeyr'e ait olan üç de atları vardı. Beyaz san*cak Mus'ab (r.)'a verilmişti. Çünkü o, savaşta Kureyşlile-rin sancaktarı olan Abdu'd-Dar sülalesindendi. Bu öncü kolun hemen arkasında, Peygamber (s.a.v.) yer alıyordu. Onu da, biri Muhacirleri, diğeri Ensar'ı temsil eden iki siyah flama takip ediyordu. Bu flamalardan birini Ali (r.), diğerini Evs'li Sa'd Ibn Muaz (r.) taşıyordu. Peygamber (s.a.v,)'in yokluğunda Medine'de namazları âmâ olan îbn Ümmü Mektum (r.) kıldıracaktı. Onun hakkında şu ayet nazil olmuştu: «Surat astı ve yüz çevirdi, kendisine o kör geldi diye»

[1]Demdem'in Mekke'ye ulaşmasından önce Peygamber (s.a.v.)'in halası Atike korkunç bir rüya görmüş ve bunu Kureyş'i bekleyen felâkete yormuştu. Rüyadan çok etkile*nen Atike kardeşi Abbas'a haber göndermiş ve gördükle*rini ona anlatmıştı: «Deveye binen bir adam gördüm, va*dinin ortasında devesinden indi ve en yüksek sesiyle: 'Ey vefasız insanlar, üç gün içinde sizi mahvedecek olan felâ*kete hazırlanın' diye bağırdı. İnsanların onun etrafında toplandığını gördüm. Daha sonra etrafındaki insanlarla birlikte Mescid-i Haram'a girdi. Devesi onu, insanların ara*sından, Kâ'be'nin çatısına götürdü. Orada yine aynı şe*kilde bağırdı. Daha sonra devesi onu Ebu Kubays tepesine taşıdı, oradan da insanlara aynı şekilde bağırdı. Sonra yerden bir kaya aldı ve tepeden aşağıya fırlattı. Kaya te*penin eteklerine ulaştığında ikiye ayrılmıştı. Mekke'de ka*yanın bir parçasının darbe vurmadığı bir tek ev kalma*mıştı».

Abbas kızkardeşinin rüyasını arkadaşı Velid'e -Utbe'-nin oğlu- anlattı. Velid de bunu babasına anlattı ve haber tüm şehre yayıldı. Ertesi gün Ebu Cehil, Abbas'm yanında alaylı bir sesle şöyle dedi: «Ey Abdu'l-Muttalib oğulları, ne zamandan beri aranızdaki kadın peygamber size gayb-dan haberler veriyor? Erkeklerinizin peygamber rolü oyna*ması yetmedi mi? Şimdi sıra kadınlarınızda mı?» Abbas, verecek bir cevap bulamadı, fakat Ebu Cehil, ertesi gün Ebu Kubays tepesinden Demdem'in sesi tüm şehri çınlat*tığında cevabını aldı. İnsanlar evlerinden fırladılar ve onun etrafında toplandılar. Ebu Süfyan ona çok para ödemişti, bu nedenle rolünü güzel oynamalıydı. Devenin üstünde, ters bir şekilde oturmuştu, bunun yanısıra felâket işareti olarak devesinin burnunu da yatmıştı. Devenin burnun*dan kanlar akıyordu. Kendi üstündeki giysiyi de parça*lamıştı. «Ey Kureyşliler» diye bağırdı, «Kervan develeri, kervan develeri, Ebu Süfyan'la beraber olan mallarınız! Mu-hammed ve adamları onlara saldırdı. Yardım edin! Yar*dım edin!».

Şehir birden bîre telaşa büründü. Şimdi tehlikede olan kervan, yılın en zengin kervanıydı ve çoğu onu yitirmek*ten korkuyordu. Hemen bin kişilik bir ordu toplandı. Nehle'de haram ayda öldürülen Abdu'ş-Şems'in müttefiki Amr'ı kasdederek : «Muhammed ve arkadaşları bu kervanın, İbn el-Hadramî'nin kervanı gibi olduğunu mu zannediyorlar?» diyorlardı. Sadece Adiy kabilesi orduda yer almıyordu. Kendi yerine, para vererek bir Mahzum'luyu gönderen Ebu Leheb'den başka diğer bütün kabile reisleri bir grup askerle savaşa katılıyorlardı. Beni Hasim ve Beni Muttalib kabilelerinin de kervanda malları vardı ve onları koruma*yı şeref meselesi yapıyorlardı. Bu nedenle Talib iki kabile*den de bir grup adam çıkardı. Abbas da aracılık yapmak için onlarla birlikte gitti. Esed kabilesinden Hadice'nin ye*ğeni Hakim de aynı amaçla onlara katıldı. Ebu Leheb gibi Cumah'm lideri Umeyye de, yaşlı bir adam olduğunu ileri sürerek Mekke'de kalmaya karar verdi. Fakat o Mescid-i Haram'da otururken Utbe geldi, onu önüne güzel koku ya*yan bir buhurdanlık koyarak: «Bundan kendine güzel ko*ku sür Ebu Ali, çünkü sen kadınlar gibisin» dedi. «Allah belânı versin» diye Umeyye, diğerleriyle birlikte yola çık*mak üzere hazırlandı.

Peygamber (s.a.v.) Medine'den güneye giden direkt yoldan ayrılmış ve batıda Suriye'den Mekke'ye gideni sahil yolu üzerinde yer alan Bedir'e yönelmişti. Ebu Süfyan'ı Bedir'de yakalamayı planlıyordu. Bu nedenle müttefikleri olan Cuheynelilerden oraları iyi tanıyan iki adamı gözcü olarak gönderdi. Gözcüler Bedir kuyusunun üstündeki bir tepede konakladılar. Su doldurmak için kuyunun yanına geldiklerinde, köyden iki kızın aralarında konuştuklarına kulak misafiri oldular. Biri diğerine: «Kervan ya yarın, ya da öbür gün gelecek, onlar için çalışıp para kazanacağım ve sana olan borcumu ödeyeceğim» diyorlardı. Gözcüler bunları duyunca Peygamber (s.a.v.)'e haberi ulaştırmada acele ettiler. Bir müddet daha kalmış olsalardı, batıdan ku-vuya doğru güçlü bir atlının geldiğini göreceklerdi. Atlı Suriye'den Mekke'ye giden ve Bedir'den geçen yolun, gü*venilir olup olmadığını kontrol etmek için kervanın önün*den giden Ebu Süfyan'dı. Suyun yanma geldiğinde köylü*lerden birine rastladı ve ona bir yabancı görüp görmedi*ğini sordu. Köylü, iki yabancının gelip tepede konakladık*larını ve su doldurup gittiklerini haber verdi. Ebu Süfyan onların konakladığı tepeye gitti, götürdüğü deve pislikleri*ni parçaladı. İçlerinde hurma çekirdekleri vardı. «Tanrım,» dedi, «Bu Yesrib'in yemi». Aceleyle geri döndü ve kervanı Bedir'i sol tarafına alıp deniz kıyısına doğru yöneltti.

O sırada iki gözcü Peygamber (s.a.v.)'e kervanın erte*si gün veya iki gün sonra geleceği haberini ulaştırdılar. Kervan mutlaka, Suriye ile Mekke arasındaki en eski ko-noklardan biri olan Bedir'de duracaktı. Müslümanların on*ları orada bastırıp, şaşırtmaya vakitleri vardı.

Dana sonra Kureyşlilerin bir ordu hazırlayıp yola çık*tıklar} haberi ulaştı. Bunu her zaman bir ihtimal olarak gözönünde bulundurmuşlardı. Fakat bu ihtimalin gerçekleş*tiğini öğrenince Peygamber (s.a.v.) sahabilerine danışıp, devam etme veya geriye dönmek için bir karar verme ge*reğini hissetti. Ebu Bekir tr.) ve Ömer Cr.), Muhacirler adı*na devam etme kararım açıkladılar. Onların söyledikleri*ni kuvvetlendirir bir şekilde, Beni Zühre'nin müttefiklerin*den biri olan ve Medine'ye yeni gelen Mikdad ayağa kalktı ve şöyle dedi: «Ey Allah'ın Rasulü, Allah sana ne yapman gerektiğini söylediyse onu yap. Biz tsrailoğullannin Mu*sa'ya- dediği gibi: 'Sen ve Rabbin git, ikiniz savaşın. Biz şüphesiz burada duranlarız' Maide : 24) demeyiz. Biz şöy*le deriz: «Sen ve Rabbin gidin, ikiniz savaşın, sizinle bir*likte, sağınızda, solunuzda, ön ve arkanızda biz de sava*şacağız». Abdullah İbn Mes'ud daha sonraki yıllarda, Pey*gamber (s.a.v.)'in bu sözleri duyduğunda nasıl yüzünün parladığım anlatırdı. O buna şaşırmamıştı, çünkü Muha*cirlerin tamamen kendisiyle birlikte olduğuna inanıyordu. Fakat aynı şey, orada bulunan Ensar'ın tümü İçin de söy*lenebilir miydi? Ordu, Medine'den kervanı yakalamak için yola çıkmıştı. Fakat şimdi daha büyük bir orduyla karşı*laşma İhtimali ortaya çıkmıştı. Bunun yanısıra, Medine'-liler Akabe'de, onu, kendi sınırları içinde korumak üzere söz vermişlerdi. Ancak kendi ülkelerinde onu, eşlerini ve çocuklarını korudukları gibi koruyacaklardı. Acaba Medi*ne dışındaki bir düşmana karşı da onu korumaya hazır mıydılar? «Ey insanlar, benimle istişare edin» dedi. Hitap geneldi, fakat o, aralarında henüz kimsenin konuşmadığı Ensar'ı kasdediyordu. Sa'd İbn Muaz (r.) ayağa kalktı ve : «Ey Allah'ın Rasulü, zannedersem insanlar derken bizi kas*tediyorsun» dedi. Peygamber (s.a.v.) bunu onaylayınca konuşmasına devam etti: Biz sana güveniyoruz, bize söyle*diklerine inanıyoruz ve getirdiğin şeyin hak olduğuna şa*hadet ediyoruz. Biz, dinlemek ve itaat etmek üzere sana söz verdik. O halde ne istiyorsan onu yap, biz seninle bir*likteyiz. Seni Hak'la gönderene yemin olsun ki, eğer bize şu ileriki denizden geçmemizi emretsen ve kendin suya dal*san, biz de seninle birlikte dalarız. Hiç birimiz geride kal*mayız. Yarın o düşmanla karşılaşmaktan da çekinmiyoruz. Biz savaşta deneyimli ve çatışmada güçlüyüz. Belki de Al*lah, bizim yiğitliğimizi sana gösterir de senin gözlerin se*rinlikle dolar[2] O halde Allah'ın yardımıyla bize önderlik et».

Peygamber (s.a.v.) bu sözlere çok sevindi. Ya kervan ya da ordudan sadece biriyle savaşmaları gerektiği kanı*sındaydı. «İleri* dedi, «Neşelenin, çünkü Yüce Allah, ba*na iki gruptan birini söz verdi. Şimdiden düşmanı yenil*miş bir halde görüyorum»[3].

Kendilerini en kötü ihtimale hazırlamış obualarına rağ*men yine de içlerinde, kervanıIe geçirip, Kureyş ordusu gelmeden Medine'ye ganimetler ve esirlerle dönme ümidi vardı. Fakat, Bedir"e bir günlük uzaklıktaki bir konağa var*dıklarında, Peygamber (s.a.v.î ve Ebu Bekir önden gidip rastladıkları yaşlı bir adamdan bilgi aldılar ve Mekke or*dusunun yakında olduğu kanaatine vardılar. Kamp yerine döndüler, gece yarısına kadar beklediler. Daha sonra Peygamber (s.a.v.) üç kuzenini, Ali, Zübeyr ve Sa'd'ı di*ğer birkaç arkadaşıyla birlikte, Mekke ordusunun veya ker*vanın kuyudan su alıp almadıklarım Öğrenmek Üzere Be*dir kuyusuna gönderdi Gönderdiği adamlar kuyuya var*dıklarında Kureyş ordusu için su dolduran iki adama rast*ladılar. İkisini de yakalayıp, Peygamber (s.a.v.)*e getirdi*ler. O sırada Resululîah (s.a.v.) namaz kılıyordu. Onun bitirmesini beklemeden Kureyş ordusunun su taşıyıcıları olduklarım söyleyen iki adamı sorguya çekmeye başiadı-lar. Soranlardan bazıları onların yalan söylediğini düşün*meyi tercih ediyordu, çünkü onlan, Ebu Süfyan'm kervan için su doldurmak üzere gönderdiğini ümit ediyorlardı. İki adamı, «Biz Ebu Süfyan'm adamlarıyız» diyene kadar döv*düler, sonra serbest bıraktılar. Peygamber (s.a.v.1 namaz*da son oturuşunu yaptı ve selam verdi. Sonra: «Sizo doğ*ruyu söylediklerinde onları dövüyorsunuz, yalan söyledik*lerinde ise bırakıyorsunuz. Onlar gerçekten Kureyş ordu*sunun adamları» dedi. Daha sonra iki adama dönerek: «Siz ikiniz, bana Kureyş'in nerede olduğu hakkında bilgi verin» dedi. Adamlar Akankal'ı işaret ederek: «Onlar şu tepenin arkasındalar, tepenin ötesindeki vadideler» dedi*ler. Peygamber (s.a.v.î : «Kaç kişiler?» diye sordu. «Çok. dediler, fakat kesin bir sayı söyleyemediler. Bunun üzeri*ne Peygamber fs.a.v.) onlara günde kaç hayvan kestikle*rini sordu. «Bazı günler dokuz, bazı günler on» diye cevap verdiler. Peygamber (s.a.v.) buna karşılık şöyle dedi: «O halde dokuzyüz kişi İle bin kişi arasındadırlar. Peki hangi Kureyş liderleri ordunun arasında?» Onbeş tane isim say*dılar. Bunların arasında şu isimler vardı: Abdu'ş-Şems'ten iki kardeş, Utbe ve Şeybe; Nevfel kabilesinden Haris ve Tu'ayme; Abdu'd-Dar'dan, kendi Farisî hikâyelerini Kur'-an'la karşılaştıran Nadr; Esed kabilesinden Hadice'nin üvey kardeşi Nevfel; Mahzum'dan Ebu Cehil; Cumah'tan Umey-ye; Amir'den Süheyl. Bu önemli İsimleri duyan Peygam*ber (s.a.v.î adamlarını topladığında: «Mekke, hayatının en iyi parçalarım sizin önünüze atıyor» dedi.

Bin kişilik güçlü Kureyş ordusunun haberinin Ebı Süfyan'a ulaşması uzun sürmemişti. Fakat o zamana ka dar kervan, kendisini korumaya gelen ordunun düşmante kervan arasında duvar olacağı bir konağa ulaşmıştı. Ker*vanın artık güvende olduğunu hisseden Ebu Süfyan Ku*reyş ordusuna bir elçi gönderdi: «Siz develerinizi, malla*rınızı ve adamlarınızı korumak üzere geldiniz. Allah on*ları korudu, o halde geri dönün». Bu mesaj Kureyş ordu*suna, Bedir'in biraz güneyindeki Cuhfe'de konakladıkları sırada ulaşmıştı. Ordunun daha fazla ilerlememesi için bir neden daha vardı. Beni Muttalib'den bir adamın -Cuheym-gördüğü rüya, veya hayal nedeniyle tüm kampı karam*sarlık bürümüştü. Cuheym şöyle diyordu: «Uyku ile uya*nıklık arasında, yanında bir deveyle birlikte at üstünde bir adamın yaklaştığını gördüm. Atından indi ve 'Utbe, Şey-be, Ebul-Hakem ve Umeyye' -sonra adamın, söylediği di*ğer kabile liderlerini de saydı- hepsi kılıçtan geçirilecek». -Daha sonra» dedi Cuheym: «devesinin göğsünü bıçakla yaraladı ve onu çadırların arasında koşması için serbest bıraktı. Kampta devenin kanı sıçramayan bir tek çadır kalmadı». Ebu Cehil, Cuheym'in anlattıklarını duyunca, se*sinde zafer dolu bir hava ile: «îşte, Abdu'l-Muttalib oğul*larından bir Peygamber daha» dedi. «Bir peygamber daha» demesinin sebebi, Haşim ve Muttalib oğullarının bir tek kabile olarak kabul edilmesiydi. Kamptaki bu karamsar*lığı yok etmek isteyen Ebu Cehil, oradakilerin tümüne hi*tap ederek şöyle dedi: «Tanrıya andolsun ki, Bedir'e git*meden geri dönmeyeceğiz. Orada üç gün kalacağız-, deve*ler kesip şölen, kuracağız; şarap su gibi akacak ve dansöz*ler bize şarkı söyleyip dansedecekler. Araplar bizim bu muhteşem yürüyüşümüzü ve topladığımız gücü duyacak*lar. Bundan sonra bize karşı hep korku ve saygı duyacak*lar. Bedir'e, ileri!».

Abbas îbn Şerik, müttefiki olduğu Zühre kabilesi ile "beraber gelmişti; şimdi ise onlan Ebu CehİFe kulak asma*maları için ikna etmeye çalışıyordu. Zühre'lileri ikna et*meyi başardı ve hepsi Cu'fe'den Mekke'ye döndüler. Ta-lib de adamlarından bir kısmıyla geri dönmüştü. Çünkü Kureyş'ten bazıları ona şöyle demişlerdi: «Ey Haşimoğul-ları, sizin şu anda bizimle olmanıza rağmen, gönüllerinizin Muhammed'le birlikte olduğunu biliyoruz». Abbas buna rağmen Bedir'e gitmeye karar verdi ve yanına üç yeğeni*ni aldı: Hâris'in oğullan Ebu Süfyan ve Nevfel ile Ebu Talib'in oğlu Akil.

Tepenin arkasında, biraz kuzey-doğuda müslümanlar çadır bozuyordu. Peygamber (s.a.v.) Bedir kuyularına düşmandan önce varmaları gerektiğini biliyordu. Bu nedenle hemen yola çıkma ve hızla ilerleme emri verdi. Yola çık*malarından biraz sonra yağmur yağmaya başladı. Müs*lümanlar bunun Allah'tan bir yardım işareti olduğunu dü*şünerek sevindiler. Yağmur sayesinde insanlar zindeleşti, üzerinde yol aldıkları Yelyel kumu ise yatıştı, yağmur, müs-lümanlann solunda, Bedİr'in aksi yönündeki Akankal te*pelerini henüz tırmanacak olan düşmanları engelliyordu. Kuyuların hepsi önlerindeki eğimde sıralanıyordu. Peygam*ber (s.a.v.) geldikleri ilk kuyunun yanında konaklama em*ri verdi. Fakat Hazreç'Ii Hubâb İbn el-Munzir (r.) ona gel*di ve: «Ey Allah'ın Rasulü (s.a.vJ, bu konakladığımız yer*den ne ilerleyip ne de gerilemeden durmamızı Allah mı sana emretti, yoksa bu senin görüşün ve savaş stratejin mi?» dedi. Peygamber (s.a.vJ bunun sadece bir görüş ol*duğunu söyleyince Hubâb devam etti: «Burada konakla*mayalım. Ey Allah'ın Rasulü, düşmana yakın kuyuların en büyüklerinden birinin yanma varıncaya kadar ilerleyelim. Orada konaklayalım, diğer bütün kuyaları kapatıp, kendi*miz için bir sarnıç hazırlayalım. O zaman düşmanla kar*şılaştığımızda bizim içecek suyumuz olur, onlarınsa suyu olmaz». Peygamber (s.a.v.) bu görüşü kabul etti ve Hubâb'-ın plânı ayrintıyia uygulandı, ilerideki bütün kuyular ka*patılıp, bir sarnıç hazırlandı. Herkes su kırbasını doldur*du.

Daha sonra Sa'd îbn Muaz (r.) Peygamber (s.a.v.)'e geldi ve şöyle dedi; «Ey Allah'ın Rasulü, izin ver de senin için bir gölgelik yapalım, develerini de yanma bağlayalım. Düşmanla karşılaştığımızda, Allah bize güç verir de onla*rı yenersek, bizim istediğimiz yerine gelir. Fakat eğer kay*bedersek, sen hemen devene binip gerideki arkadaşları*mıza katılabilirsin. Çünkü geride kalan arkadaşlarımız da seni bizim kadar severler, eğer senin savaşla karşılaşaca*ğını bilselerdi, onlar da sana yardımcı olurlar ve senin ya* nmda savaşırlardı.» Bunun üzerine Peygamber (s.a.vJ, Sa'd'ı övdü ve ona dua etti. Hurma dallarından bir gölge*lik yapıldı,

O gece Allah, mü'minlere rahat bir uyku indirdi ve mü'minler sabahleyin çok zinde kalktılar. (Enfal: 11).

Günlerden Cuma'ydı, 17 Mart. M.S. 623, yani 17 Ra*mazan H. S. 2 [4]Şafakla birlikte Kureyş Akankal tepe*sine tırmandı. Onlar tam tepeye ulaştıklarında, güneş yük*selmişti. Peygamber (s.a.v.) onları süslenmiş atlar ve deve*ler üstünde, tepeden Bedir'e doğru Yelyel vadisine iner*ken gördü ve şöyle dua etti: «Allah'ım, işte Kureyş: ki*bir ve gururla geliyorlar, sana karşı çıkıyor ve senin Rasulünü yalanlıyorlar. Ya Rabbi, bize vadettiğin yardımını üzerimizden eksik etme! Ya Rabbi, bu sabah onları helak et!».

Kureyş ordusu tepenin hemen eteğinde konakladı. Müs*lümanları beklediklerinden az buldukları için Cumah ka*bilesinden Umeyr'i, arkada başka yedek ordunun olup ol*madığını öğrenmek üzere gönderdiler. Umeyr, vadinin di*ğer ucunda, karşılarında duran, ordudan başka yardımcı güç görünmediğini haber verdi. «Fakat, ey Kureyşliler,» di*ye devam etti, «Onlardan hiç birinin sizden bir adam öl-dürmedikçe öleceğini zannetmem. Onlar, sizden kendi sa*yılarına eşit adam öldürürlerse, geriye ne kalır?» Umeyr, Mekke'de kâhinliğiyle meşhurdu, bu şöhreti sözlerinin da*ha etkili olmasını sağlıyordu. Hatice'nin yeğeni Esed ka*bilesinden Hâkim de bu konuda aynı görüşteydi. Hakim tüm kampı yürüyerek dolaştıktan sonra Abdu'ş-Şems ka*bilesinin konakladığı yere vardı. Utbe'ye: «Ey Velid'in ba*bası» dedi, «Sen Kureyş'in en büyük adamı ve onların yö*neticisinin, onlar sözünü dinlerler. Sonsuza kadar onların arasında şeref ve Övgüyle anılmak ister misin?» Utbe: «Bu*nu nasıl yapabilirim?» diye sordu. «Onları geri götür» de*di Hakim, «ve öldürülen müttefikin Amr'ın, diyetini üzeri*ne al.» Hakîm siavaşın en büyük nedenlerinden biri olan kan davası ve diyeti ortadan kaldırmak istiyordu. Çünkü Nahle'de öldürülen adamın kardeşi Amîr, bu savaşa öç al*mak için gelmişti. Utbe, Hakîm'in dediklerinin hepsini kabul etti, fakat onun gidip savaşı en çok isteyen Ebu Ce*hille konuşmasını istedi. O sırada orduya şöyle seslendi: «Ey Kureyşliler, Muhammed ve arkadaşlarıyla savaşmak size hiçbir şey kazandırmayacak. Eğer onlarla savaşırsa*nız, herbiriniz bir diğerinin yüzüne, kardeşi, amcası veya yakın bîr akrabasını öldürdüğü için nefretle bakacak. Bu nedenle geri dönün ve Muhammed'i diğer Araplara bıra*kın. Eğer onu Öldürûrlerse sizin isteğiniz yerine gelir, eğer öldürmezlerse ona karşı kendinizi, tuttuğunuzu anlayacak*sınız».

Utbe, şüphesiz, kardeşinin kan diyetini ödemek için Amir el-Hadrami'ye yaklaşmak istiyordu. Fakat Ebu Ce*hil, Utbe'yi korkaklıkla, kendinin ve karşı saflardaki oğlu Ebu Huzeyfe'nin öldürmesinden korkmakla suçladı. Daha sonra Amir'e dönerek onu, kardeşinin öcünü alacağı bu fırsatı kaçırmamaya teşvik etti. «Kalk ve onlara sözünü, kardeşinin öldürüldüğünü hatırlat» dedi.

Amir ayağa kalktı ve elbiselerini parçalayarak bağır*maya başladı. «Amr'a yazık oldu! Amr'a yazık oldu!» Bu sözler askerlerin coşmasına neden oldu ve kalblerini hid*detle doldurdu. Artık ne Utbe, ne de başka biri onları ikna edemezdi.

Bu son coşku ve hiddet dolu anlar bir adama bekledi*ği fırsatı sağladı. Kendisi yokken oğlunun kaçmasından korkan Süheyl oğlu Abdullah'ı da Bedir'e getirmişti. Cumah'ın lideri Umeyye de zorla islam'dan döndüğünü söy*lettiği oğlu Ali'yi aynı nedenle savaş alanına getirmişti. Fakat kararsız olan Ali'nin aksine Abdullah'ın inancı sar*sılmazdı. Kampın yakınındaki bir kayanın arkasına gizle*nen Abdullah, karşıdaki müslüman kampa kaçmanın bir yolunu bulmuştu. Oraya vardığında doğruca Peygamber 'e gitti, ikisinin de yüzü sevinçten parlıyordu. Ab*dullah, daha sonra sevinç içinde iki eniştesi, Ebu Huzeyfe ve Ebu Sabra'yı selamladı.







--------------------------------------------------------------------------------

[1] Abese: 1-3, Bkz. Böl. XXII



[2] Gözlerin serinliği» deyimi Arapça'da çok fazla sevinç, neşe ifade eden bir deyimdir,

[3] I. I. 435.



[4] Hicret'ten sonra - îslam Tarihi Hicret'le başlar.

zühd
19-04-2007, 11:58
43. Bedîr Savaşı


Peygamber (s.a,v.) orduyu düzene soktu ve elinde bir okla her askerin önünde durup hem onlara moral verdi, hem de sanan düzene soktu. Çok geride kalan Ensar'dan birine, elindeki okla göğsüne hafifçe vurarak: «Sıraya gir, Sevad» dedi. Sevad: «Ey Allah'ın Basulü, canımı yaktın. Allah seni hak ve adaletle gönderdi, o halde karşılığını ver» dedi. Peygamber (s.a.v.) kendi göğsünü açarak elin*deki oku uzattı ve «Al!» dedi, Sevad ise eğildi ve tam Pey*gamber (s.a.v.)'i vurduğu yerden öptü. «Niye böyle yap*tın?» diye sordu Peygamber (s.a,v.)'e. Sevad şu cevabı ver*di: «Ey Allah'ın Rasulü, gördüğün gibi düşmanla karşı karşıyayız; seninle geçirebileceğim son dakikalar olabile*cek şu anda, sana dokunmak, İstedim». Peygamber (s.a.v.) onun için dua etti.

Kureyş ilerlemeye başlamıştı. Fakat dalga dalga yayıl*mış olan kum tepecikleri arasında olduklarından daha az görünüyorlardı. Buna rağmen Peygamber (s.a.v.) onların gerçek sayısını ve iki ordu arasındaki dengesizliği biliyor*du. Ebu Bekir'le birlikte gölgeliğine döndü ve Allah'a, va-dettigi yardımı göndermesi için dua etti.

Hafifçe uyukladı ve uyandığında: «Neşelen ey Ebu Be*kir: Allah'ın yardımı geldi. İşte Cebrail, elinde bir atla geliyor, savaş için hazırlanmış» dedi.[1]

Arap tarihinde birçok savaş, iki ordu karşı karşıya geldikten sonra tam çatışmaya başlanacağı anda son bulmuştu. Fakat Peygamber (s.a.v.) bu kez savaşın olacağın*dan emindi, işte bu karşılarında]» ordu ona vadedüen iki gruptan biri idi. Akrabalar da savaşın kaçınılmaz olduğu*nu anlamış gibi, iki ordunun da ölülerini yemek için kaya*lıklara tünemişlerdi. Kureyşin hareketlerinden saldırıya ha*zırlandıkları anlaşılıyordu. Çok yaklaşmışlar ve müslüman-ların yaptığı sarnıcın yakınına konaklamışlardı. İlk hare*ketlerinin sarnıcı ele geçirmek olacağı anlaşılıyordu.

Mahdum kabilesinden Esved diğerlerinin Önüne geçti ve su içmek üzere ilerledi. Onun karşısına Hamza (r.) çıktı; ilk kılıç darbesiyle bacağını dizinin ortasından yaraladı, ikinci darbeyle de öldürdü. Onun arkasından, hâlâ Ebu Ce-hili'n olaylarına maruz kalan Utbe, safların önüne fırladı ve teke tek karşılaşmayı teklif etti. Ailenin şerefini yük*seltmek için kardeşi Şeybe ve oğlu Velid onun iki tarafın*da yer aldılar. Bu meydan okumayı ilk kabul eden, En-sar'dan Peygamber (s.a.v.)'e ilk biat eden altı kişiden biri olan Hazreç'li Neccar kabilesinden Avf (r.) oldu. Avf ile bir*likte kardeşi Muavviz de ileri çıktı. Medine'de Kesva, Hic*retin son konağını onların mahallesinde yapmıştı. Mey*dan okumaya karşı çıkan üçüncü kişi ise, îbn Ubey'i Pey*gamber (s.a.v.)'e nazik davranması için uyaran Abdullah îbn Revana Cr.) idi.

«Kimsiniz?» diye sordu Kureyşliler. Adamlar cevap ve*rince Utbe: «Siz soylusunuz ve bizim dengimizsiniz. Fa*kat bizim sizinle işimiz yok. Bizim meydan, oku/uşumuz sadece kendi kabilemizden olanlara» dedi. Daha sonra Ku-reyş'in habercisi şöyle bağırdı: «Ey Muhammed, bizim kar*şımıza kendi kabilemizden uygun adamlar çıkar». Peygam*ber (s.a.v.) böyle bir şeye niyetlenmemişti, fakat Ensarm aceleciliği bu duruma sebep olmuştu. Bu nedenle Peygam*ber (s.a.v.) en fazla kendi ailesinin bu savaşa sebep oldu*ğunu düşünerek ailesinden üç kişiyi çağırdı. Meydan oku*yanlardan ikisi orta yaşlı, biri gençti. Peygamber (s.a.v ) «Kalk ey Ubeyde! Kalk ey Ali! Kalk ey Hamza!» dedi. Ubey-de ordudaki en yaşlı ve en deneyimli adamdı; o da Abdu'l-Muttalib'in torunu oluyordu. Ubeyde, Utbe İle, Hamza Şeybe ile, Ali de Velid ile karşılaştı. Çarpışmalar uzun sür*medi: kısa bir sûre sonra Şeybe ve Velid yerde ölmüş bir hal*de yatıyorlardı. Hamza ve Ali (r.) ise yaralanmamışlardı bi*le. Fakat Ubeyde tam Utbe'yi yere düşürmüşken bacağına bir kılıç darbesi yedi. Bu üçlü bir mücadeleydi; üçe karşı üç. Bu nedenle Hamza ve Ali kılıçlarını Utbe'ye çevirdiler ve Hamza'nın kılıç darbesiyle Utbe öldü. Daha sonra ya*ralı kuzenlerni geriye taşıdılar. Ubeyde fr.) çok kan kaybet*mişti, kopan bacağının yarasından hâlâ kan fışkırıyordu. Fakat onun sadece bir tek düşüncesi vardı: «Ben bir şehit değil miyim, ey Allah'ın Rasulü?» dedi. Peygamber (s.a.v.) ona yaklaştı ve: «Elbette şehitsin» cevabını verdi.

îki düşman arasındaki durgunluk Kureyş'in attığı bu okla bozuldu. Ok Ömer'in azatlılarından birine isabet etti, adam ağır yaralı bir şekilde yere yuvarlandı. İkinci ok da, sarnıcın başında su içmekte olan Hazreç'li genç Hârise'-nin boynuna saplandı. Peygamber s.a.v.) adamlarına mo*ral vererek şöyle dedi r «Muhammed Cs.a.v.) 'in nefsini kud*ret elinde tutana yemin olsun ki, bugün mükâfat umarak çarpışan ve öldürülen, geriye üunmeyip hep ilerleyen kim varsa, Allah onları Cennete koyarak mükâfatlandıracak».[2]. Onun söylediklerini duyanlar, uzakta olup da duyamayan-lara ulaştırdılar. Hazreç kabilesinin Selime kolundan olan Umeyr (r.î elindeki bir avuç dolusu hurmayı yiyordu. «Al*lah! Allah!» diye bağırdı, «Benimle cennet arasında şu adamların beni öldürmesinden başka bir şey kalmadı mı'». Hemen elindeki hurmaları fırlattı ve emre hazır bir şe*kilde elini kılıcının üstüne koydu.

Avf (r.), Peygamber Cs.a.v.)'in yanında ayakta duru*yordu ve kendisi ilk kabul eden olduğu halde düelloda ken*disinin kabul edilmemesi onu hayal kırıklığına uğratmış*tı: «Ey Allah'ın Rasülü, Allah'ın kuluyla alay ettirmesi*nin sebebi neydi?» Peygamber hemen şu cevabı verdi: «Sen zırhsız bir şekilde düşmanların ortasına dalacaksın». Bunun üzerine Avf, hemen giydiği zırhı üzerinden çıkar*dı. O sırada Peygamber (s.a.v.) yerden bir avuç çakıltaşı aldı, Kureyş'e doğru «O yüzler harap olsun!» diyerek fır*lattı. Bunun onlara felaket getireceğinin farkındaydı. Da*ha sonra saldırı emri verdi. Onlara söylediği savaş çağrı*sı. Ya Mansur Emit!»[3] sözleri ağızdan ağıza dolaşıyordu. Zırhsız olan Avf ve Umeyr ilk çarpışanlar arasındaydılar ve öldürülene kadar mücadele ettiler. Müslümanlardan ölenlerin sayısı, onların ölümü, Ubeyde ve Itureyş okla-rıyla ölen iki kişi ile beraber toplam beşi buluyordu. Müslümanlardan o gün dokuz kişi daha ölecekti. Bu dokuz ki*şinin arasında Peygamber (s.a.v.)'in çok genç olduğu için geri göndermek istediği Sa'd'ın kardeşi Umeyr (r.) de var*dı.

«Onları siz öldürmediniz, ama onları Allah öldürdü». (Enfal: 17).

Bu sözler, hemen savaştan sonra indirilen âyetin bir bölümüydü. Fırlatılan çakıl taşlan ilahi yardımın tek ör*neği değildi. Kureyş'in karşı koyma gücünün en çetin ol*duğu bir anda mü'minlerden birinin kılıcı kırıldı. Cahş ailesinin akrabalarından, Ukkaşe adındaki bu adamın ilk düşüncesi gidip Peygamber (s.a.v.)'den başka bir silah is*temek oldu. Peygamber (s.a.v.) ağaçtan bir sopayı ona uza*tarak «Ukkaşe, bununla dövüş» dedi. Ukkaşe sopayı aldı, düşmana karşı salladığında sopa uzun, keskin bir kılıç ha*line geldi Ukkaşe, Bedir'de ve diğer savaşlarda bu kılıçla savaştı. Kılıca ilahî yardım anlamına gelen «el-Avn* adını verdiler.

Mü'mİnler, savaşırlarken yalnız değildiler. Çünkü Al*lah. Peygamber (s.a.v.) 'e yardım vadetmişti: «Şüphesiz ben size birbiri ardınca bin melek ile yardım ediciyim» (En*fal: e).

Allah, meleklere de şu mesajı vermişti:

«Rabirin meleklere vahyetmişti ki: «Şüphesiz ben sizinleyim, iman edenlere sağlamlık (güç ve metanet) katın, küfre sapanların kalblerme amansız bir korku salacağım, öyleyse (ey müslümaritar), vurun boyunlarının üstüne, vurun onların bütün parmaklarına». (Enfaî: 12).

Meleklerin inananlara yardımcı, kafirlere ise korku ve*rici olarak varolduğunu oradaki herkes hissediyordu. Fa*kat çok azı onları görüp, algılayabildi. Komşu Arap kabi*lelerinden iki adam, savaştan sonraki ganimetlerden çal*mayı ümit ederek bir tepede savaşın bitmesini bekliyorlar*dı. Üstlerinden bir bulut geçti, at kişnemeleriyle dolu bir bulut Adamlardan biri o anda düşüp Öldü. Yanındaki,adam daha sonra şöyle dedi: «Korkudan kalbi çatlamıştı».

Sonunda Kureyşliler kaçmaya başladılar. Ebu Cehil kaçmaya çalışırken Avf in kardeşi Muaz onu yere düşür*dü. Ebu Cehil'in oğlu İkrime de Muaz'a hücum etti ve onu omuzundan yaraladı. Muaz sağlam koluyla savaşa devam etti, diğer kolu yanında sadece derisiyle bedenine bağlı bir şekilde sallanıyordu. Çok acımaya başlayınca Muaz eğildi, kesik elini ayağının altına koyarak kendini yukan doğru çekti, yaralı kolu koptu. Muaz düşmanını takibe devam etti. Ebu Cehil hâlâ yaşıyordu. Fakat Avf'm diğer kardeşi Muavviz onu yerde yatarken farketti ve kılıcıyla öldürdü. Daha sonra o da Avf ^ibi ilerledi ve öldürülene dek sa*vaştı.

Kureyş'lilerin çoğu kaçmıştı. Elli kadar Kureyş'li ya sa*vaş sırasında ya da kaçarken yakalanıp öldürülmüş veya ağır yaralanmışta. Peygamber (s.a.v.) arkadaşlarına şöyle seslendi: «HaşimoğuUarmın ve diğerlerinin bizimle dövüş*mek istemeden zorla buraya getirildiklerini biliyorum» Ve eğer yakalanmışlarda, öldürülmemeleri gereken bir kaç isim saydı. Fakat ordunun çoğu zaten, esirlerini öldürmek yerine fidye almayı tercih etmişti.

Müslümanlardan sayıca fazla olduğu için Kureyşİüe-rin geri dönüp tekrar savaşma ihtimalleri vardı. Bu yüzden Peygamber (s.a,v.)'i Ebu Bekir (r.)'le birlikte gölgeliğine çekilmeğe razı ettiler, Ensardan bazıları da gözcülüğe baş*ladılar. Sa'd tbn Muaz gölgeliğin önünde kılıcı havada bekliyordu. Arkadaşlarının esirlerle birlikte kendisine doğru ' geldiklerini görünce, yüzünde bunu tasdik etmez bir ifa- ı de belirdi. Bu ifadeyi farkeden Peygamber (s.a.v.) : «Ey Sa'd, onlann yaptıklarına galiba nefretle bakıyorsun» de*di. Sa'd bunun doğru olduğunu söyledi ve şunları ekledi: «Bu, Allah'ın putperestlere gösterdiği ilk yenilgi, bu adam*ları diri görmektense öldürülmelerini tercih ederdim». Ömer (r.) de Sa'd (r.) ile aynı fikirdeydi. Fakat Ebu Be*kir, esirlerin er geç müslüman olabilme ihtimalleri olduğu için, serbest bırakılması taraftarıydı. Peygamber (s.a.v.) de onun görüşüne katılıyordu. Günün geç saatlerinde Ömer, gölgeliğe girdiğinde Peygamber (s.a.v.) ve Ebu Bekir'i yeni gelen vahyin etkisiyle titrer bir durumda buldu. Gelen vahiy şöyleydi:

«Hiçbir peygambere, yeryüzünde (küfredenlere karşı) kesin bîr zafer kazantncaya kadar esir alması yakışmaz. Siz dünyanın geçici yaratım istiyorsunuz. Oysa Allah (size) ahireti istemektedir. Allah, üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir». (Enfal: 67}

Daha sonra gelen vahiy, esirlerin Öldürülmemesi fik*rinin Allah tarafından desteklendiğini belirtiyordu. Peygamber (s.a.v.)'e esirlerle ilgili bir mesaj da vardı:

«Ey Peygamber, ellerinizdeki esirlere de ki: «Eğer Allah, sızın kalblerimzde bir hayır bilirse (görürse) size sizden alınandan daha hayırlısını verir ve sizi bağışlar. Allak bağışlayandır, esirgeyendir», (hnfal: 70).

Bununla birlikte yaşamasına izin verilemeyecek bir adam vardı: Ebu Cehil. Genelde herkes onun öldürüldüğü kanaatindeydi, Peygamber (s.a.v.) cesedinin arpnması için emirler verdi. Abdullah tbn Mes'ud (r.), İslâm'a diğer Mek-ke'lilerin hepsinden daha fazla nefret gösteren bu adamın cesedini bulmak için bir kez daha savaş alanına gitti, Ebu Cehil, önünde ayakta duran düşmanını farkedebilecek kadar yaşadı. Abdullah, Kâ'be'nin önünde ille defa sesli ola*rak Kur'an okuyan adamdı. Ebu Cehil, onu koruyan kim*sesi olmadığı, annesi köle Zühre'nin bir müttefiki olan bir köle olduğu için Kâ'be'nin önünde kılıçla yüzünden yara*lamıştı. Abdullah ayağını Ebu Cehil'in boynuna koydu Ebu Cphil: «Küçük çoban, yeteri kadar yükseldin demek» de*di. Daha sonra, savaşı hangi tarafın kazandığını sordu. Ab*dullah : «Allah ve Rasulü kazandı» dedi. Sonra başını ke*sip Peygamber (s.a.v.)'e götürdü.

Ebu Cehil, savaş bittikten sonra öldürülen tek Kureyş-li lider değildi. Abdurrahman îbn Avf, ganimet olarak al*dığı zırhı taşırken, bineğini kaybettiği için kaçamayan şiş*man Umeyye'ye rastladı. Yanında elinden tuttuğu oğlu Ali de vardı. Umeyye bir zamanlar arkedaşı olan bu ada*ma : *Beni esir olarak al, çünkü ben birden fazla zırha de*ğerim» dedi. Abdurrahman bu teklifi kabul etti ve elindeki zırhı bırakarak onu ve oğlunu elinden tutup götürmeye başladı. Fakat o, esirlerini kampa doğru götürürken Bilâl Cr.) eski sahibi ve ona işkence eden adamı farketti. «Umeyye! Küfrün başı! O yaşadıkça ben nasıl yaşarım?» diye bağır*dı. Abdurrahman onların kendi esirleri olduğunu hatır*lattı. Fakat Bilâl yine bağırmaya devam etti: «O yaşadık*ça ben nasıl yaşarım!» Sinirlenen Abdurrahman: «Beni duymuyor musun ey kara kadının oğlu?» diye, bağırdı. Bu*nun üzerine Bilâl, müezzin olmasını sağlayan gür sesinin tüm gücüyle bağırdı: «Ey Allah'ın yardımcıları, küfrün ba*şı Umeyye! O yaşadıkça ben nasıl yaşarım?». Her taraftan adamlar koşuştu ve Abdurrahman'la iki esirinin çevresi*ni kuşattılar. Daha sonra bir kılıç çekildi ve Ali yere düş*tü, fakat ölmedi. Abdurrahman Umeyye'nin elini bıraktı ve «Kendin kaçabilirsen kaç, çünkü ben senin İçin hiçbir şey yapamam» dedi. Etrafını saran adamlar hemen iki esi*ri de öldürdüler. Abdurrahman sonraki yıllarda şöyle der*di: «Allah Bilâl'e merhamet etsin! Zırhlarımı kaybettim, Bilâl de beni iki esirimden etti.»[4]

Peygamber (s.a.v.), savaşta Öldürülen, tüm müşriklerin cesetlerinin bir kuyuya toplanmasını emretti. Utbe'nin ce*sedi taşınıp kuyuya atılırken oğlu Ebu Huzeyfe (r.)'nin yü*zü sarardı ve üzüntüyle doldu. Peygamber (s.a.v.î bunu hissetti ve ona teselli dolu bir bakışla baktı. Ebu Huzeyfe şöyle dedi: «Ey Allah'ın Rasulü, babamla ilgili emrine ve oraya atılmasına karsı çakmıyorum. Fakat onu akıllı, hik*met sahibi ve düşünceli bir adam bilirdim. Bu niteilkle-rin onu İslam'a getirmesini ümit ediyordum. Fakat onun küfürde inatlaştığını ve o halde öldüğünü görünce üzül*düm». Sonrö Peygamber (s.a.v.) Ebu Huzeyfe (r.) için ha*yır dualar etti.

Kamptaki barış ve sessizlik sinirli bir takım seslerle bozuldu. Geride Peygamber (s.a.v.)'i korumak için kalan*lar da ganimetten pay istiyorlardı. Düşmanı kovalayıp esir alanlar ve ganimetleri kendi ellerinde toplayanlar ise bun*ları vermek istemiyorlardı. Peygamber fs.a.v.)'in bu karı*şıklığı düzeltip eşit bir dağıtım yapmasına fırsat kalma*dan bu konuda bir vahy geldi:

«Sana savaş ganimetlerini sorarlar. De ki: Ganimetler Allah'ta ve Rasulündür». (Enfaî: 1).

Bunun üzerine Peygamber (s.a.v,) ganimetlerin ve esir*lerin artık özel mülkiyette olmadığını söyledi ve hepsinin yanına getirilmesini istedi. Hiç karşı çıkılmaksızm düzen hemen sağlandı.

En Önemli esirlerden biri, Şevde'nin kuzeni ve ilk ko*casının kardeşi olan, Amir kabilesinin şefi Süheyl idi. Pey*gamber fs.a.v.)'e daha yakın bağlarla bağlı olan esirler arasında amcası Abbas, damadı, yani kızı Zeyneb'in kocası Ebu'l-As, ve kuzenleri Nevfel ile Akil de vardı. Peygamber (s.a.v.) esirlere iyi davranılmasıyla ilgili genel bir emir vermişti. Fakat esirlerin bağlanması da gerekliydi, bu yüz*den esirlerin bağlanmasına izin verdi. Fakat Peygamber (s.a.v.) o gece, amcasının böyle bir konumda olduğunu dü*şünerek uy uyamadı. Ve bağlarının gevşetilmesi için emir verdi. Diğer esirler, akrabalarından daha az ilgi gördüler. Mus'ab (r.), Ensardan biri tarafından esir alınan kardeşi Ebu Aziz'e rastladı. Mus'ab esir alana: «Onu sıkı tut, çün*kü annesi çok zengindir, sana yüklü bir miktar fidye ve*rebilir» dedi. Ebu Aziz: «Ey kardeşim, beni başkalarına mı emanet ediyorsun?» deyince Mus'ab: «Şimdi senin ye*rine benim kardeşim O.» cevabını verdi. Bununla birlikte Ebu Aziz daha sonraki yıllarda, kendisini 4.000 dirhem fid*ye karşılığında serbest bırakıp Medine'ye götüren Ensar*dan gördüğü iyi muameleyi anlatırdı.

Hâlâ sayıca çok fazla olan sekiz yüz kişilik Mekke or*dusunun, geri dönüp saldırmayacak kadar uzaklaştığı ke-sinleşince, Peygamber (s.a.v.3, Abdullah îbn Revana (r.)'yı zafer haberini vermek üzere Yukarı Medine'ye, Zeyd'i de Aşağı Medine'ye gönderdi. Kendisi ise orduyla birlikte Be-dir'de kaldı. O gece, kafirlerin cesedlerinin atıldığı kuyu*nun başında durdu ve -. «Ey kuyudakiler, ey Peygamber'in akrabaları, ona çok kötü bir akrabalık gösterdiniz. Beni başkaları kabul ederken, siz bana yalancı dediniz. Başka*ları zafer kazanmamda bana yardım ederken siz bana kar*şı savaş açtınız. Siz, Rabbtnizin size verdiği sözün hak ol*duğunu gördünüz mü? Ben, «Rabbimin bana verdiği sö*zün gerçekleştiğini-ve hak olduğunu gördüm,» dedi. As-habdan bazıları onun ölülerle konuştuğunu duydular ve endişe ettiler. Peygamber (s.a.v.) onlara: «Siz benim söz*lerimi onlardan daha iyi duyamazsınız. Onların simden tek farkı bana cevap vermemeleri,» dedi[5]

Ertesi sabah erkenden ordu ve esirlerle birlikte yola çıkıldı. Esirlerin en değerlileri, yani aileleri 4000 dirhem fidye ödeyebilecek olanlardan âtisi Abdu'd-Dar'dan Nadr ile Abdu'ş-Şems'ten Ukbe[6] idi. Fakat bu iki adam îslam'ın en azılı düşmanlarıydı ve eğer serbest bırakılırlarsa he*men eski kötü faaliyetlerine başlayacaklardı. Çünkü bu ahmakları, Bedir'de sayıca az olan müslümanlann zafer

kazanması bile düşünceye sevketmezdi. Peygamber Cs.a.v )'-in gözü sürekli onların üstündeydi; fakat iki adamın da kalbinde bir değişiklik görünmüyordu. Yolculuk sırasında, onların yaşamasının Allah'ın isteğine aykırı olduğu düşün*cesi Peygamber'de belirdi. Konakladıkları bir yerde, Nadr'-m öldürülmesini emretti. Onun başını Hz. Ali kesti. Bir di*ğer konak yerinde de Ukbe, Evs'li bir adamın elinden ay*nı akıbete uğradı. Peygamber (s a.v.) Medine'ye yayan üç gün uzaktaki bir konak yerinde geri kalan esir ve gani*metleri paylaştırdı. Savaşta rol alan her adama eşit bir pay verdi.

O zamana kadar Zeyd ve Abdullah îbn Revana (r.) Me*dine'ye varmıştı ve yahudilerlo münafıklar hariç herkes bayram sevinci yaşıyordu. Fakat Zeyd getirdiği iyi haber*lerin yamsıra, kötü haberler de alnrtşti: Rukiyye olmuştu, Osman ve Üsame onu gömmüşler ve henüz yeni donuyor*lardı. Zeyd, Afra'ya iki oğlunun da -Avf ve Muavviz- öl*dürüldüğü haberini verince, şehrin o bölgesindeki üzüntü daha da fazlalaştı. Şevde, iki evdeki matemi de teselli et mek için kendi eviyle 'Afra'nın evi arasında mekik doku*yordu. Afra için üzüntünün yanında sevinç de vardı çün*kü oğulları kahramanca çarpışmışlar ve şereflice ölmüş*lerdi. Zeyd, Rubayyi'ye de sarnıçta su içerken boynundan okla vurulan oğlu Harise, tbn Surâka'nm da ölüm haberi*ni vermek zorundaydı. Birkaç gün sonra Peygamber (s a.v } Medine'ye gelir-gelmez, Rubayyi hemen ona gitti ve oğlu*nu sordu. Çünkü oğlu savaş başlamadan, îslam için bir ok bile atmaya fırsat bulamadan öldürülmüştü. «Ey Allah'*ın Rasulü,» dedi Rubayyi, «Bana Harıse'nin Cennet'te ol*duğunu söylemeyecek misin? Eğer cennette olduğunu söy*lersen bu kaybı sabırla karşılayayım, eğer cennette değil*se ağlayarak ona yas tutayım». Peygamber (s.a.v.) bu tür sorulara her zaman genel cevaplar verir O çoğu kez «Ameller niyetlere göredir»[7] deyip, amacım yerine getir*mese bile bir mü'minin, Allah için niyet ederse mükâfatını alacağını belirtmiştir. Fakat bu kez kadına özel bir ce*vap verdi: «Ey Harise'nin annesi, cennette birçok bahçe*ler vardır. Senin oğlun ise onların en yükseğinde, Firdevs1-tedir.»[8].





--------------------------------------------------------------------------------

[1] B. LXIV, 10. I. I. 444

[2] I. I, 445.



[3] Bu terim Arapça'da anlamlıdır, fakat Türkçe'ye çevrildiğin*de anlamını yitiriyor. Yaklaşık olarak: «Ey Allah'ın zafer verdikleri, öldürün!» anlamına gelir.



[4] 11.1. 448-9.

[5] I. I. 454

[6] Bak. böl.



[7] B. i. ı. 220

[8] B. LVI. 11

zühd
20-04-2007, 22:31
44. Yenilenlerin Geri Dönüşü


Kureyş Onlusu Mekke'ye küçük gruplar halinde dön*müştü. Mekke'ye ük varanlar arasında geride kardeşi Nev-fel'i esir bırakan Haşimî Ebu Süfyan vardı. Ebu Süfyan'ın yeni dine karşı gösterdiği düşmanlık onun kuzeni, aynı za*manda sütkardeşi olan Muhammed (s.a.v.) ve yeni din hflTrkın<if| hicveden şiirler yazmaya itmişti. Fakat Bedir deneyimi onu oldukça sarsmıştı. Mekke'ye döndüğünde ilk düşüncesi Kâ'be'yi ziyaret etmek oldu. O sırada amcası Ebu Leheb, Zemzem cadın denilen çadırın altında oturu*yordu. Yeğenini gören Ebu Leheb, neler olduğunu anlat*ması için onu yanma çağırdı. «Anlatılacak birşey yok-» de*di Ebu Süfyan. «Düşmanla karşılaştık, sonra arkamızı dö*nüp kaçtık. Onlar bizi kovaladılar ve istedikleri kadar esir aldılar. Arkadaşlarımdan hiçbirini suçlamıyorum. Çünkü biz sadece düşmanla karşı karşıya değildik. Gökle yer ara*sında, ayaklan yere değmeyen atlar üzerinde beyaz giysili adamlar da vardı».

Ümmül-Fadl, çadırın bir köşesinde oturuyordu, yanın*da Abbas'ın kölelerinden biri olan Ebu Raf i1 (r.) oturu*yor ve ok yapıyordu. Ümmü'1-Fadl fr.) gibi o da müslü-mandi; ikisi de birkaç kişi hariç, müslüman olduklarım herkesten gizliyorlardı. Fakat Ebu Rafi' Peygamber (s.a.v.)'-in zafer haberini duyunca sevinçten kendini tutamadı ve «Gökle yer arasında beyaz giymiş adamlar» sözünü du*yunca heyecanla bağırdı: «Onlar meleklerdi». Ebu Leheb bunu duyar duymaz sinirle ayağa kalktı ve Ebu Rafi'nin yüzrüna bir darbe indirdi. Köle karşı koymaya çalıştı, fa*kat çok güçsüz ve zayıftı. Ebu Leheb onu yere düşürdü ve arka arkaya vurmaya başladı. Bunun üzerine Ümmü'1-Fadl yerden, çadıra destek olarak kullanılan tahta bir kazık al*dı ve tüm gücüyle Ebu Leheb'in kafasına indirdi. Kayını*nın kafa derisi yarılmış, etler dışarı çıkmış ve hiçbir za*man iyileşmeyecek olan bir yara açılmıştı. Ümmü'1-Fadl (r.) «Sahibi burada olmadığı ve onu koruyamadığı için ona böyle mi davranıyorsun?» diye bağırdı. Ebu Leheb'in kafa*sındaki yara mikrop kaptı ve birkaç hafta içinde tüm vü*cudu iltihaplı kabartılarla doldu. Sonunda bu hastalıktan öldü.

Savaşla ilgili diğer haberler ulaştığında ve ölenlerin yakınları feryada başladığında Meclis'te bir karar alındı: ölenleri yakınları kendilerini tutmalıydı. Onlara şöyle dendi: «Muhammed ve arkadaşları sizin böyle yaptığınızı duyarlarsa, daha da sevinirler». Esirlerin ailelerine ise, Me*dine'ye fidye teklifiyle gitme işini şimdilik ertelemeleri tav*siye edildi, önemli birçok adamın savaşta Ölmesiyle, Umey-ye'den Ebu Süfyan birçok kişinin gözünde Kureyş'in lideri olarak görünmeye başladı. Bu nedenle diğerlerine örnek olmak için biri öldürülen, diğeri de esir alınan iki oğlu Hanzala ile Amr hakkında şöyle konuştu: «Hem zengin*lik hem de kanundan iki taraflı kaybım için üzülecek mi*yim? Hanzala'yı öldürdüler, Amr için fidye mi vermeli*yim? Bırakın onlarla birlikte kalsın. Onu istedikleri kadar yanlarında tutsunlar».

Ebu Süfyan'm kızgın karısı Hind ne Hanzala'n ne de Amr'm annesi değildi. Fakat savaşın başında babası Utbe, amcası Şeybe ve kardeşi Velid'i kaybetmişti. Mate*me son verdiği halde, Kureyş'in öcünü alacağı ikinci bir savaşla -öç alınması gerektiğini düşünüyordu- babasını ve amcasını öldüren Hamza'nuı (r.) ciğerini yemeğe and İçti.

Ebu Süfyan'ın Mekke'ye sağ salim getirmeyi başardı*ğı zengin kervandan elde edilen tüm kârın, Medine'nin kar*şı koyamayacağı, güçlü bir ordu kurulması için harcanmasına karar verildi. Bu kez -yani ikinci kez savaştıkların*da- kadınları da, erkeklere moral vermek için yanlarına almaya karar verdiler. Aynı amaçla tüm Arınış tan'daki müttefiklerine, savaşta kendilerinin yanında yer almaları için, bu ortak düşmanın zararlarını anlatan elçûer gönder*diler

"Yas tutmama konusunda Meclis'in aldığı karara tüm Kureyş'in saygı duymasına rağmen fidye konusunda alı*nan karara pek fazla uyulmadı. Hemen hemen her kabi*leden adamlar Medine'ye gidip, kendi akrabalarını veya müttefiklerini kurtarmak için fidye konusunu görüşmek üzere yola çıktılar. Ebu Süfyan sözünde durdu; fakat bir sonraki Hac mevsiminde, Medine'den gelen Evs'li yaşlı bir hacıyı rehin aldı vc Medine'ye, oğlu Amr'ı serbest bırak*madıkça adamı bırakmayacağı haberini gönderdi. Hacının ailesi bu değiş tokuşun gerçekleşmesi için Peygamber (s.a.v.)'i ikna ettiler.

zühd
21-04-2007, 15:17
45. Esirler


Esirler, Medine'ye koruyuculanyla beraber, Peygam-ber'den birgün sonra ulaştılar. Şevde ziyaret için Afra'mn evine gittiğinde, kuzeni ve eski kocasının kardeşi, aynı za*manda kabilesinin lideri olan Süheyl'i elleri boynuna bağ*lı bir şekilde evin bir kör asinde oturur bulunca çok şaşır*dı. Bu görüntü onda, unutulmuş ve yerine yenileri geç*miş olan eski duyguları tekrar uyandırdı. «Eby Yezid,» di*ye bağırdı, «ne de çabuk teslim olmuşsun, şerefinle Öl*men gerekmez miydi?» Peygamber: «Şevde!» diye yüksek sesle bağırdı. Şevde onun varlığını farketmemişti. Pey*gamber (s.a.v.Vin sesindeki ton, onu utançla, İslam öncesi geçmişinden bugününe geri getirdi. Hâlâ Süheyl'in İslam'a girme ihtimali vardı. Allah'ın kanunlarına uygun yönetimin güçlendiği bir ortamda bulunmaları da onda ve diğer esirlerde belirli izler bırakacaktı. Fakat Peygamber (s.a.v.), müslümanlara kafalarını pagan (putperest) fikir*lerle değil, Islâmî düşüncelerle donatmalarını emrediyor*du. Tekrar, pişman olan Sevde'ye dönerek: «Onu Allah'a ve Rasulüne karşı mı kışkırtıyorsun?» dedi.

Ebu Süfyan gibi, Süheyl'in Önemi de diğer liderlerin ölümüyle artmıştı. Onun etkisiyle birçok kararsız İslam'a girebilirdi, fakat Süheyl Medine'de çok kısa bir süre kal*dı. Çünkü Beni Amir hemen fidye üzerinde görüşmek üze*re bir adam göndermişti. Süheyl hemen Mekke'ye dönmus, gelen adam ise fidye üzerinde anlaşmak için Medine'ae kalmıştı.

Her esir üç veya daha fazla Müslüman tarafından pay*laşılıyordu. Abbas'a sahip olan bir grup Ensar Peygamber (s.a.v.)'e geldiler ve: «Ey Allah'ın Rasulü, izin ver de kız-kardeşîmizin fidyesini biz Ödeyelim ve serbest bırakalım-' «Kızkardeş» derken, esirin büyükannesi Selma'yı kasdedı-yorlardı. Peygamber onlara: «Siz bir dirhem bile verme*yeceksiniz» dedi. Daha sonra amcasına döndü ve: «Ey Ah bas, kendinin ve iki yeğenin Akil ile Nevfel'in ve müttefi*kin Utbe'nin fidyelerini sen öde. Çünkü sen zengin bir adamsın», dedi. Abbas buna karşı çıktı ve: «Ben zaten müslüman olmuştum, fakat bu adamlar beni zorla getir*diler» dedi. Peygamber (s.a.v.) ona şu cevabı verdi 'Se*nin îslâmı kabul edip etmediğini ancak Allah bilir. Eğer söylediğin doğru ise, O, senin mükâfatını verecektir. Fa*kat dış görünüşte sen bize karşı olanlardaydın. O halde bize fidyeni Öde». Abbas, parası olmadığını söyleyince Pey*gamber (s.a.v.) ona şöyle dedi: «O zaman Ümmü'l-Fadİ'a bıraktığın para nereye gitti? İkiniz yalnızken ona: «Eğer öldürülürsem şu kadarını Abdullah'a, şu kadarını Fadl a, Kisam'a ve Ubeydullah'a ver! demiştin». İşte Peygamber (s.a.v.) bunu söyleyince iman gerçekten Abbas'm kalbine girdi. «Seni Hakla gönderene yemin olsun ki, bunu benden ve Ümmü'l-Fadl'dan başkası bilmiyordu. îşte şimdi senin Allah'ın Rasulü olduğunu anladım»[1] dedi ve kendisiyle birlikte iki yeğeni ve müttefikinin fidyesini ödemeyi ka*bul etti.

Peygamber (s.a.v.)'in yanındaki esirlerden biri de da*madı Ebu'l-As idi. Ebu'1-As'm kardeşi Amr'ı, Zeyneb, fid*ye ödeyip Ebu'1-As'ı kurtarması için Medine'ye göndermiş*ti. Gönderdiği paraların yanında annesinin kendisine ev*lendiği gün hediye ettiği akik bir kolye de vardı. Peygam*ber (s.a.v.) kolyeyi görür-görmez, onun Hatice'nin kolyesi olduğunu farkederek sarardı. Çok duygulanan Peygamber (ö.a.v.), esirde hissesi olanlara şöyle dedi: «Eğer isterseniz, esiri fidyesini almadan karısına gönderin, bu size kalmış

bir şey». Hepsi de bunu kabul ettiler ve Ebu'l-As Mekke'ye hem paralan hem de kolyeyi alarak döndü. Onun, Medi*ne'de iken müslüman olması ümit ediliyordu, fakat olma*dı. Mekke'ye dönerken Peygamber (s.a.v.) ona Zeyneb'i Medine'ye göndermesi gerektiğini söyledi. Ebu'l-As da bu*na üzülerek söz verdi. Vahiy, müslüman bir kadının, müş*rik bir erkekle evli kalamayacağını açıkça söylüyordu.

Şimdi hayatta olmayan, Manzum kabilesinin Şefi Ve-lid'in en küçük oğlu olan Velid de Abdullah îbn Cahş'ın da hissesi vardı. Abdullah, 4000 dirhem fidyeden daha azı*na razı olmuyor ve Velid'in üvey kardeşi Halid de bu ka*dar fazla para ödemek istemiyordu. Fakat Velid'in Öz kar*deşi Hişam ona: «Tabi ödemek istemezsin, o senin anne*nin oğlu değil» deyince ödemeyi kabul etti. Bununla bir*likte Peygamber (s.a.v.) bu değiş tokuşa razı olmadı ve Abdullah'a, onlardan babalarının meşhur silahlarını ve zır*hını istemelerini söyledi. Halid bir kez daha karşı çıktı, fa*kat Hişam ondan baskın çıktı. Silahlan ve parayı Medine'*ye getirdiklerinde kardeşleriyle birlikte Mekke'ye doğru yo-ia çıktılar. Fakat ilk konaklardan birinde Velid onlardan kaçarak Medine'ye dündü, Peygamber (s.a.v.)'e gidip müslüman olduğunu açıkladı ve biat etti. Kardeşleri onu takip ettiler. Olanlan farkedince çok sinirlenen Halid: «Ne*den bunu, fidyeyi ödemeden ve babamızın hazineleri eli*mizden çıkmadan önce yapmadın? Eğer istediğin bu idiy*se, neden o zaman Muhammed (s.a.v.)'e tabi olmadın?» Velid, Kureyşülerin kendisi hakkında: «Fidyeyi ödememek için müslüman oldu» demelerini istemediğini söyledi. Da*ha sonra bazı mallannı almak üzere kardeşleriyle birlik*te Mekke'ye gitti. Onların kendisine bir şey yapacaklarını ümit etmiyordu. Fakat Mekke'ye varır varmaz onu da Ay*yaş ve Seleme'nin yanına hapsettiler. Ebu Cehil'in üvey kardeşleri olan bu iki adamı, Ebu Cehil'in oğlu İkrime, ba*bası öldüğü halde hapiste tutmaya devam ediyordu. Pey*gamber (s.a.v.) sık sık bu üç kişi ve Mekke'de zorla tutu*lan Hişam ve Sehm'in oradan kurtulmaları için dua eder*di.

Mut'im'in oğlu Cübeyr, kuzenini ve müttefiklerinden ikisini kurtarmak için Medine'ye geldi. Peygamber (s.a.v.) onu çok iyi karşıladı; ona eğer Mut'im hayatta olsa ve esirleri, fidye ödeyip kurtarmak üzere gelseydi, onları fid*ye friranH»" Mut'im'e teslim edeceğini söyledi. Cübeyr, Me*dine'de gördüğü herşeyden etkilenmişti; bir akşam güneş batarken Mescid'in dışında durmuş ve namaz kılarken müslûmanlan dinlemişti. Peygamber (s.a.v.) Cennetten, Cehennemden ve Hesap gününden bahseden «et-Tur» sure*sini okuyordu. Sure şu sözlerle bitiyordu:

«Arttk sen, Rabbinin hükmüne sabret; çünkü gerçekten sen, bizim, gözlerimizin önündesin. Ve her kalkışında da Rabbİnİ hamd \\t teşbih et Gecenin bîr bölümünde ve ytldtzlann batışının ardın*da da O'nu teşbih et». (Tûr; 48-9).

Cübeyr: -işte bunları duyduğum zaman iman kalbim*de yer etti»[2] dedi. Fakat o daha fazla dinleyip etkilenmek*ten kendini alıkoydu. Çünkü çok sevdiği amcasının. Be-dir'de öldüğü aklından çıkmıyordu. Mut'im'in kardeşi Tu'-ayme de Hamza'nın öldürdüğü adamlardan biriydi ve Cü*beyr amcasınuı öcünü almaya kendini zorunlu hissediyor*du. Bu amacından dönmekten korktuğu için, fidyeler ko*nusunda anlaşmaya varır varmaz Mekke'ye döndü.

Fidye vermek için gelenlerin çoğu en azından Peygam*ber (s.a.v.)'e karşı saygılıydılar. Fakat savaştan sonra öl*dürülen Umeyye'nin kardeşi ve yine o zaman öldürülen Utbe'nin yakın arkadaşı Cuınah kabilesinden Übey bun*lara» dişındaydı. Fidyesini ödediği oğlunu alıp geri döner*ken : «Ey Muhammed, Avd adında bir atı hergün her çeşit tahıl ile besliyorum. Onun üstünde iken, seni öldürece*ğim» dedi Peygamber (s.a.v.) şu cevabı verdi: «Hayır, in*şaattan ben seni öldüreceğim»[3]

O sırada Mekke'de Übeyy'in iki yeğeni Safyan ve Umeyr büyük bir acı içinde Bedir'de kaybettikleri değerli ve bü*yük liderlerden bahsediyorlardı. Safvan, Umeyye'nin oğ*luydu ve babası öldüğü için Cumah'ın lideri olacağı bek*leniyordu. Kuzeni Umeyr, Bedir'de müslüman ordu hak*kında bilgi toplamak ve güçlerini tahmin etmek için göz*cü olarak giden adamdı. Safvan: «Tanrıya andolsun, on*lar gidince dünyada hiçbir iyilik kalmadı» dedi. Umeyr de bunu tasdikledi, fakat o Safvan'dan daha samimiydi. Umeyr'in oğlu da Medine'deki esirler arasındaydı. Fakat O fidye ödeyemeyecek kadar borçluydu. Zaten hayatından bezmişti, bu nedenle hayatını genel bir yarar uğruna fe*da etmeye karar verdi. «Eğer ödeyemediğim borçlarım ve bakmak zorunda olduğum bir ailem olmasaydı, gider Mu-hammed (s.a.v.)'i öldürürdüm.» dedi. Safvan: «Borcun be*nim üzerime olsun, senin ailen demek benim ailem de*mektir. Onlara ölünceye dek bakmaya söz veriyorum. Be*nim olan herşeyi istemelerine gerek kalmadan onlara ve*ririm». Bunun üzerine Umeyr kararını uygulamak istedi*ğini söyledi ve amaçlan gerçekleşinceye kadar bu konuş*tuklarını gizli tutacaklarına birbirlerine söz verdiler. Umeyr, kılıcını keskinleştirdi, keskin tarafına zehir sürdü ve oğlunu kurtarma amacıyla gittiğini söyleyerek Medine -ye doğru yola çıktı

Aşağı Medine'ye vardığında, Peygamber (s.a.v.) Mes-cid'de oturuyordu. Umeyrl kılıcını kuşanmış bir şekilde gören Ömer (r.), onun içeri girmesine engel oldu. Fakat Peygamber (s.a.v.) ona Cumah'h adamın yaklaşmasına izin vermesini Söyledi. Bunun üzerine Ömer (r.), yanında bulunan Ensardan birkaç kişiye şöyle dedi: «Onu Allah'-m Rasulüne götürün, siz de beraber oturun ve, gözünüzü bu adamdan ayırmayın, çünkü pek güvenilir bir adam de*ğil». Umeyr onlara iyi günler diledi -Cahiliye devrinde yay*gın olan bir selamlama şekli- Peygamber (s,a,v.) ona şöy*le dedi: «Allah bize bundan daha güzel bir selamlama şek*li öğretti, ey Umeyr. O selam'dır, Cennet ehlinin birbirini selamlama şeklidir»*. Daha sonra ona niçin geldiğini sordu.

Umeyr oğlunu kurtarmak için geldiğini söyleyince Peygam*ber fs.a.v.) : «Peki bu kılıç ne oluycr?» dedi. Umeyr: -Al*lah kılıçların belasını versin» dedi, «Onların bize hiç fay*dası dokundu mu?» Peygamber «Gelişinin asıl sebebi ne?» diye tekrar sordu. Umeyr yine sebep olarak oğlunu öne sü*rünce, Peygamber (s.a.v.) onun Safvan'la Hicr'de konuş*tuklarını kelimesi kelimesine tekrarladı. En son olarak «Safvan senin borçlarını ve aileni üzerine aldı ki sen be*ni öldürebilesin. Fakat seninle onun arasına Allah girdi» dedi. Bunları duyan Umeyr: «Bunu sana kim söyledi?» di*ye bağırdı, «Bizim yanımızda bir üçüncü kişi yoktu». Pey*gamber Cs.a.v.) «Bana bunları Cebrail haber verdi» dedi. Umeyr: «Sen bize Gökten haberler getirdiğinde biz sana yalancı dedik. Fakat bana İslam'ı hidayet eden Allah'a hamdolsun. Ben. Allah'tan başka ilah olmadığına ve Mu-hamed (s.a.v.)'in Allah'ın Rasulü olduğuna şehadet ediyo*rum» dedi. Peygamber (s.a.v.} orada bulunanlara dönerek şöyle dedi: «Kardeşinize dinini öğretin ve ona Kur'an oku*yun; esir oğlunu da serbest bırakın.»[4]

Umeyr (r.), diğerlerini de, özellikle Safvan'ı İslam'a da*vet etmek için Mekke'ye dönmek istiyordu. Peygamber (s.a.v.) ona gitme izni verdi ve onun sayesinde birçok ki*şi müslüman oldu. Fakat Safvan onun bir hain olduğunu düşünüyor ve bu yüzden onunla hiç konuşmuyordu. Bir*kaç ay sonra Umeyr, muhacir olarak Medine'ye döndü.

Ebul-As, Mekke'ye döndüğünde karısı Zeyneb'e, onu Medine'ye göndereceğine dair babasına söz verdiğini söy*ledi. Küçük kızları Ümame'nin de annesiyle birlikte git*mesine karar verdiler. Oğullan Ali daha bebekken ölmüş*tü. Zeyneb de üçüncü bir çocuk bekliyordu. Tüm hazır*lıklar yapıldığında Ebu'l-As kardeşi Kinane'yi muhafız ola*rak karısının yanma gönderdi. Plânlarını gizli yapmışlardı. Fakat buna rağmen gündüz yola çıktılar. Bu da Mekke'de birçok lâfa neden oldu, sonunda Kureyş'ten bir grup on*ları takip etmeye ve Zeyneb'i evlilikle bağlı olduğu Abdu'ş-Şems kabilesine geri getirmeye karar verdiler. Fihr Kabilesinden. Habbar adındaki bir adam ilerledi ve mız*rağını sallayarak, tahtında Ümame ile birlikte oturan Zey-neb'in önüne geçti. O sırada diğerleri de yaklaşıp onları çevrelediler. Kinane atından indi ve yayını çekip ok sada*ğını yere indirdi. «Hele biriniz gelin, hemen okumla öl*dürürüm» dedi. Yayını gerince adamlar, geri çekildiler. Kı*sa bir sessizlikten sonra Abdu'ş-Şems'in lideri Ebu Süfyan ve bineklerinden inen birkaç kişi ona yaklaştılar. Ona si*lahlarını bırakıp, meseleyi sakince konuşmayı teklif etti*ler. Kinane razı oldu. Ebu Süfyan ona şövle dedi: «Başı*mıza gelen felâketi ve Muhammed (s.a.v.)'in bize yaptığı kötülükleri bildiğin halde kadını, insanların gözü önünde götürmen büyük bir hataydı. Bu bizim aşağılandığımızı gösterir bir işaret, adamlar bizim hakkımızda beceriksiz diye konuşacaklar. Hayatım üzerine yemin ederim ki, onu babasnıdan ayrı tutmak istemiyoruz, bunun bize bir fay*dası da yok. Fakat kadını Mekke'ye geri götür. Hakkımız*da konuşanların ağzı susuncaya ve bizim gidip onu getir*diğimiz halk arasında yayılıncaya kadar Mekke'de kalsın. Sonra onu gizlice al ve babasına götür». Kinane bu öne*riyi kabul fstti ve hep birlikte Mekke'ye döndüler. Döndük*ten kısa bir süre sonra Zeyneb, bir düşük yaptı. Büyük bir ihtimalle bunun nedeni Habbar'dan korkmasıydı. İyile*şince ve yeteri kadar zaman geçince Kinane onları, yani Zeyneb ile Ümame'yi gece karanlığında yola çıkardı ve Mekke'ye sekiz mil kadar uzaklıktaki Yecec ovasına kadar onlara eşlik etti. Orada, daha önceden plânladıkları gibi Zeyd'le buluştular. Zeyd, onları sağ sağlim Medine'ye ge*tirdi





--------------------------------------------------------------------------------

[1] Tab. 1344. 226



[2] B. LII. 25.

[3] W. 25I.

[4] I. S. IV, 147; I. I. 472-3. 230

zühd
22-04-2007, 19:52
46. Beni Kaynuka


Uzun süreden beri, yahudilerin, Peygamber (s.a.v.î'le yaptıkları anlaşmaya uymadıkları ve çoğunun müşrik put-^ perestlori, tek-tannya inanan müslümanlara tercih ettik*leri biliniyordu.. Vahy, bazı yahudilere güvenilebileceğini belirtmekle birlikte, topluluk olarak, müslümanlan onlara karşı uyarıyordu. Peygamber (s.a.v.} ve arkadaşları bu*nun farkında olmaları için âyetlerle uyanlıyorlardı:

«Ey İman edenler, kendinizden olmayanı sırdaş edinmeyin. On-tar sise kötülük ve zarar vermekte kusur etmezler, sîze zorlu bir sıkıntı verecek şeyden hoşlanırlar. Buğz (ve düşmanlıkları) ağız-taundan dışa vurmuştur, sinelerinin gizli tuttukları ise, daha hu yüktür». (M'i imran: 118).

Yahudilerin, yeni dini altetme ve Yesrib'i eski haline çevirme girişimlerinde tek ümitleri Peygamber fs.a.v.)'in kendi kabilesine dayanıyordu. Peygamber (s.a.v.)'in tüm hareketleri hemen Mekke'ye haber veriliyordu. Kureyşli-ler, yahudi yerleşim bölgelerinin uzagındaki Güney Medi*ne'ye -Peygamber (s.a.v.)'in mescidinin yarım günlük yol uzağına- saidınrlarsa, yahudfler geriden kureyş ordusunu takviye etme olanağına sahiptiler.

«Size bir iyilik dokununca onları tasalandırır, size bir kötülük isabet edince ise onunla sevinirler», (Ali ttn120),

Yahudiler bunu Bedir zaferine karşı tutumlarıyla gös*termişlerdi. Zafer haberleri geldiğinde Kaynuka, Kurayza ve Nadir kabileleri üzüntü ve hayal kırıklıklarını gizleye-mediler. Eşref oğlu Ka'b'ın durumu ise çok şaşırtıcıydı. Babası Tayy kabilesinden bir Arap olmasına rağmen Ka'b, annesi bir yahudi olduğu için kendini Nadir kabilesinin bir üyesi sayardı Hatta, zenginliği, güçlü kişliği ve şairliği nedeniyle kabilenin ileri gelenlerinden biri olmuştu. Zeyd ve Abdullah, Kureyş'İn ileri gelenlerinden bir çok kişinin savaşta öldüğü haberini getirince Ka'b kendini tutamaya-rak bağırdı: «Tanrıya andolsun, eğer Muhammed (s.a.v.) bu adamları öldürdüyse, yerin altı üstünden daha iyi». Ge*tirilen haberlerin gerçek olduğunu öğrenince, Peygamber (s.a.v.)'in dönmesini beklemeden hemen Mekke'ye doğru yola çıktı. Orada öldürülen Ebu Cehil, Utbe, Şeybe ve di*ğerleri için bir ağıt yazdı. Bunun yanısıra Mekke'lileri bü*yük bir ordu hazırlayıp Yesrib'e saldırarak öçlerini alma*ları için teşvik etti.

Ka'b'ın etkinliklerinin haberleri Medine'ye ulaşmıştı. Fakat o an için Ka'b çok uzaklardaydı ve müslümanların, onun kabilesinden başka bîr yahudi kabilesiyle görülecek hesaplan vardı. Peygamber (s.a.v.) özellikle Beni Kaynu-ka'nın ihanet ve kötü etkinliklerine karşı uyanıktı. Çün*kü Abdullah Ibn Selam eskiden onların ileri gelenlerin*den biriydi ve onların taktiklerini iyi biliyordu. Bunun ya*nısıra Beni Kaynuka, münafıkların başı Hazreç'li îbn Ubeyy'in müttefiki idi. Onların varlığı şehirde, diğer ya*hudi kabilelerine nazaran daha çok hissediliyordu. Çünkü yerleşim merkezleri şehre çok yakındı, oysa Evs'in mütte*fikleri olan Beni Nadir ve Beni Kurayza şehrin dışında yer alıyorlardı.

Kısa bir süre Önce Peygamber fs.a.v.), şu emri almıştı:

«Eğer bir kavmin ihanet edeceğinden kesin olarak korkarsan, sen de açık ve adil bir tutumla (onlarla olan anlaşma mimini ve diplomatik ilişkiyi yüzlerine) at. Gerçekten Allah, ihanet edenleri , sevmez». (Enfal: 58).

Fakat vahiy şu durumu da belartiyordu:

«Eğer onlar bartşa eğitim gösterirlerse, sen de ona eğitltm. gös*ter ve Allah'a tevekkül et. Çünkü O, işitendir, bilendir». (btfaİ: 61).

Bu yüzden Peygamber (s.a.v.) barışçı yollardan hal*ledilebilecek sorunlar karşısında geri dönülmez faaliyetle*re girişmek istemiyordu. Bunun bir göstergesi olarak Be-rtir'den hemen sonra, yahudilerin Medine'nin güneyinde*ki pazar yerlerine gitti. Bedir'deki mucize üzerinde düşün*meleri onları imana getirebilirdi. Bu yüzden Peyg"anıber ts.a.v.) onları, Kureyş'in üzerine inen Allah'ın azabını ken*di üzerlerine çekmemeleri için uyardı. Onlar ise şu cevabı verdiler: «Ey Muhammed, bu seferki başarın seni aldat*masın. Karşılaştığın kişiler savaş konusunda bilgisizdi, bu nedenle sen onların en iyilerini öldürebildin. Fakat, Tan*rıya andolsun, seninle biz savaşsak, o zaman asıl korkula*cak olanların biz olduğumuzu anlayacaksın». Peygamber Cs.a.v.) geri döndü ve onlardan ayrıldı. Onlar, bu seferlik zafer kazandıklarını zannettiler.

Birkaç gün sonra aynı pazar yerinde, gerginliği doruk noktasına ulaştıran bir olay meydana geldi: Mal almak ve*ya satmak için çarşıya gelen bir müslüman kadına, bir yahudi kuyumcu fena halde hakaret etmişti. O sırada ora*da bulunan Ensardan biri hemen kadını savunmaya baş*ladı ve kavga sırasında hakaret eden adam öldürüldü. Bu*nun üzerine yahudiler hemen üzerine saldırıp müslümanı öldürdüler. Müslümanın ailesi öçlerinin alınmasını istedi ve tüm Ensan kendi tarafında topladı. Ikı taraftatı da kan dökülmüştü. Eğer yahudiler, Peygamber (s.a.v.) 'in an*laşmaya uygun hareket etmesini isteselerdi, mesele kolay*ca halledilebilirdi. Fakat yahudiler, müslümanlara bir ders vermenin zamanı geldiğini düşünüyorlardı. Bu amaçla da*ha önceden müttefikleri olan Hazreç'li îbn Ubey ve Uba-de îbn Samit'e haber gönderdiler. Güçlerini toplayıp mûs-lümanlara saldırmayı plânlıyorlardı. Müslümanların dir'deki ordusunun iki katından fazla, yediyüz kişilik bir ordu kurabilecek güçleri vardı. Yanısıra, îbn Ubey ve Uba-de'nin adamlarına da güvenebilirlerdi. Artık Peygamber (s.a.vJ'e daha önceki tehditlerinin boş sözler olmadığını göstereceklerdi.

Fakat gerçekte, bu tehditler onların kendi yenilgileri*ne sebep oldu. Birkaç saat içinde kendi ordularından da*ha büyük bir ordu tarafından tüm çevrelerinin sarılmış olduğunu görünce, çok şaşırdılar. Onlardan koşulsuz ola*rak teslim olmaları isteniyordu.

Îbn Ubey, Ubade'ye danışmaya gitti; fakat Ubade Pey*gamber (s.a.v.)'le yapılan anlaşmadan önceki ittifak anlaş*malarının geçersiz olduğunu ve Kaynuka ile ilgili hiçbir sorumluluk kabul etmediğini söyledi. îbn Ubey'e gelince, onun tabiatı, yıllardan beri bu denli güçlü müttefiklerle olan bağlarını bir anda kesmeye müsait değildi. Fakat onun, yahudiler gibi, hemşehrilerinin Peygamber Cs.a.v.'e ne denli bağlı olduğunu görmemesi imkânsızdı. Peygam*ber (s.a.v.)'e bağlanan bu adamların kendisiyle daha ön*ceden varolan anlaşmalarını alteden başka bir anlaşmayla ona bağlandıklarını çoğu kez sınamıştı. îki yıl önce olsa, askerlerini toplayıp kolayca kuşatmayı kaldırabilirdi. Fa*kat şimdi Peygamber (s.a.v.)'in karşısında hiçbir şey ya*pamayacağını hissediyordu. Bu nedenle Beni Kaynuka ku*şatma altında ümitle bekliyor, fakat yardım gelmeksizin günler geçtikçe ümitleri hayal kırıklığına dönüşüyordu. İki haftalık karşı koymanın sonunda kayıtsız şartsız teslim oldular.

îbn Ubey kuşatmanın olduğu yere gelip, Peygamber (s.a.v.)'e yaklaştı ve: «Ey Muhammed, müttefiklerine iyi davran» dedi. Peygamber onu reddetti. îbn Ubey isteğini tekrarlayınca, yüzücü ondan çevirdi. Bunun üze*rine îbn Ubey Peygamber (s.a.v.)'in arkasından, zırhını boyun kısmından tutup çekti. Peygamber (s.a.v.)'İn yüzü hiddetten karardı ve: «Beni bırak» dedi. îbn Ubey: «Tan*rıya andolsun, onlara iyi davranmaya söz verinceye ka*dar yakanı bırakmayacağım. DÖrtyüz zırhsız ve üçyüz zırhlı adam onlar beni bütün siyah ve kırmızı adamlara

kargı korudular. Onları bir anda kesip öldürecek misin?» dftdi «Sana onların hayatlarını bağışlıyorum» dedi, Pey*gamber [1]Fakat yeni gelen vahy, kendisiyle yapılan aafegmayı bozanlarla ilgili şöyle diyordu:

«Savaşta ontart yakalarsan, öyle darmadağın et kt, onlarla ar-kotamdan gelecek olanlar (ı yıldır). Umulur ki ibret alırlar». (En* fat: 57).

Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.), Beni Kaynuka'lı-lann bütün değerli mallarını bırakıp sürgün edilmelerine karar verdi. Onları vadiden çıkarmakla da Ubade İbn Sa-mlt'i görevlendirdi. Kaynuka'lılar ilk önce kuzey-batıda, vadi el-Kura'daki yahudi akrabalarının yanına sığındılar, daha sonra onların yardımıyla Suriye sınırında bir yerle*şim merkezi kurdular.

Yahudiler Medine'de metal işçiliği ve ticaretiyle uğ*raşıyorlardı. Bu nedenle, Peygamber (s.a.v.) ganimetlerin beşte birini kendisi ve devletin giderleri için aldıktan son*ra geriye kalan ganimetler, Ensar ve Muhacirlerin zengin savaş aletlerine sahip olmasını sağladı.





--------------------------------------------------------------------------------

[1] Siyan ve kırmızı, her ırktan İntan, yani tüm insanlar anla-mm» getir.

zühd
25-04-2007, 23:02
47-48. Ölümler Ve Evlilikler


Peygamber (s.a.v.Vin Bedir'den döndükten sonra yap*tığı ilk işlerden biri, kızı Fatuna İle birlikte, Rukıyye'nİn mezarını ziyaret etmek oldu. Bu, onların, Hatice'nin ölü*münden sonra yaşadıkları en büyük kayıptı. Fatıma, ab*lasının ölümünden çok etkilenmişti. Mezarın kenarında babasının yanma oturmuş, gözünden yaşlar boşanıyordu. Babası onu teskin etmeye çalıştı ve cübbesinin ucuyla göz*yaşlarını sildi. Peygamber Cs.a.v.) kısa bir süre önce ölü*nün arkasından ağıt tutmanın aleyhinde bazı şeyler söy*lemişti. Fakat söyledikleri yanlış anlaşılmıştı. Mezarlıktan geri döndüğünde Ömer (r.)'in. Rukiyye ve Bedir şehitle*rinin arkasından ağlayan kadınlara bağırdığım duydu. «Ömer, bırak ağlasınlar» dedi ve şunları ekledi: «Kalbten ve gözden gelen Allah'tan ve merhametindendir. Fakat el*den ve düden gelen şeytandandır»[1] El ile göğsü dövmeyi ve yüzlerini yutmayı, dil ile de bağırıp çağırarak ağıt yak*mayı kastediyordu.

Fatıma, Peygamber (s.a.v.)'in en küçük kızıydı ve yir*mi yaşma gelmişti. Peygamber (s.a.v.) ailesi içinde, Ali (r.)'nin ona en uygun eş olduğundan bahsetmişti, fakat normal bir anlaşma yapılmamıştı. Ebu Bekir (r.) ve Ömer ir.) Fatıma (r.)'yı istemişler, fakat Peygamber (s.a.v.) on*ları, kızını bir başkasına vereceğini söyleyerek değil, Allah'tan bir emir gelmesini beklediğini öne sürerek geri çevirmîştL Bedir'den sonraki ilk haftalardan birinde, artık evlilik zamanının geldiğini düşünerek Ali'yi kızım resmen istemesi için teşvik etti. Ali ilk başta fakirliğini düşünerek tereddüt etti. Babasından hiç bir miras almamıştı. İslam, kafir bîr babaya mü'min bir evlâdın varis olmasını yasak*lıyordu. Fakat buna rağmen, Mescid'in yakınında küçük bir evi vardı. Peygamber (s.a.v.)'in isteklerini de bildiği için Fatuna'yı istemeye karar verdi. Resmi anlaşma yapıl*dıktan sonra Peygamber (s.a.vJ, düğün yemeği verilmesi üstünde durdu. Bir koç kurban edildi, Ensardan bazıları da un ve buğday hediye „ ettiler. Hem gelinin hem de da*madın kuzeni olan Ebu Seleme, düğünde en büyük yardım*ları yapan kişiydi. Çünkü O, Ali'nin babasına, kendisini Ebu Cehil V0 diğer düşmanlardan koruduğu için borçluy*du. Bu nedenle Ümmü Seleme, Aişe ile birlikte çiftin oturacakları evi düzenleyip hazırlamaya gitti. Nehir yatağından yumuşak itum getirilmişti. Evin toprak zemi*nine bu kumdan yaydılar. Gelin yatağı bir koyun derişiy*di, yorgan olarak da Yemen'den gelen çizgili soluk renkli bir kumaşı kullanacaklardı. Bir derinin içine hurma lifle-riyle doldurarak da yastık hazırladılar. Daha sonra, eusiî yemeğin yanısıra misafirlere verilmek üzere incir ve hur*ma hazırlayıp, su kabını su ile doldurdular. Genelde her*kes bu düğün ziyafetinin o zamanda Medine'de verilen en güzel ziyafet olduğu kanısında birleşiyordu.

Peygamber (s.a.v.), artık misafirlerin çifti yalnız bı*rakmaları gerektiğini gösteren bir işaret olarak ayağa kalk*tı ve Ali'ye kendisi geri dönene dek karısına yaklaşmama*sını söyledi. Bütün misafirler gittikten hemen sonra gel*di. ÜmraÜ Eymen (r.) hâlâ orada yemekten sonraki dağı*nıklığı toplayıp odayı düzene sokmaya çalışıyordu. Pey*gamber (s.a.v.) 'in hayatında sadece sözkonusu kişinin pay*laştığı birçok Özel olay vardır. Bu kişilerden biri de Ümmü Eymen*di. Peygamber (s.a.v.) içeri girmek için izin iste*diğinde, Ümmü Eymen kapıya geldi. Peygamber: «Karde*şim nerede?» diye sordu. Ümmü Eymen: «Anam babam sana feda olsun ey Allah'ın Basulü» dedi, «Kızını onunla evlendirdiğin halde, o senin nasıl kardeşin olur?» Peygam*ber (s.a.v.) : «Gerçekten, kardeşimdir» dedi. Daha sonra Ümmü Eymen'den bir miktar du getirmesini istedi, o da getirdi. Sudan bir ağız dolusu alıp ağzını kapattı, daha sonra suyu tekrar kabın içine boşalttı. Ali geldiğinde onu önüne oturttu. Eline bir miktar su alıp Ali'nin omuzları*na, göğsüne ve kollarına serpti. Daha sonra Fatıma'yı ça*ğırdı. Fatıma (r.) babasına karşı duyduğu saygıdan el*bisesinin içinde hafif sekerek geldi. Peygamber (s.a.v.) ona da Ali'ye yaptığı gibi yaptı; onlara ve evlâtlarına dua et*ti.[2].

Bedir'den sonraki yıl Ömer (r.)'in ailesi iki büyük ka*yıpla karşılaşmıştı. Bunlardan ilki kızı Hafsa (r.)'nın ko*cası Huneys'in ölümü idi. Huneys, Habeşistan'a ilk giden*ler arasındaydı; oradan döndükten sonra Hafsa ile evlen*mişti. Hafsa, dul kaldığında sadece on sekiz yaşındaydı; hem güzeldi, hem de iyi yetiştirilmişti. Babası gibi o da okuma-yazma bilirdi. Ömer (r.l, Rukiyye (r.)'nin ölümüy*le Osman (r.)'ın çok yalnız kaldığını görerek, Hafsa ir.)'yi ona teklif etti. Osmun düşüneceğini söyledi, fakat birkaç gün sonra gelip Ömer'e şu an için evlenmemesinin daha iyi olacağını söyledi. Ömer (r.) hem hayal kırıklığına uğ*ramış hem de Osman (r.)'ın red cevabına incinmişti. Fa*kat Ömer kızma iyi bir koca bulmaya kararlıydı, bu yüz*den gidip Ebu Bekir'e teklif etti. Ebu Bekir ona kaypak bir cevap verdi. Bu, Ömer'i Osman'ın açık red cevabından da*ha çok incitti. Oysa Ebu Bekir (r.)'in reddetmesi akla ya*kındı : çok sevdiği bir zevcesi vardı' Osman (r.) ise be*kârdı. Ömer, Osman'ı razı edebilmeyi umuyordu. Bu ne*denle Peygamber (s.a.v.)'e bu konuyu açtı. Peygamber (s.a.v.) ona: -Üzülme» dedi, «Çünkü, Allah sana ondan daha iyi bir damat, ona da senden daha iyi bir kayınpe*der verecek». Ömer gülümseyerek, «Öyle olsun» dedi, çün*kü bir iki saniye düşününce, iki durumda da tercih edi*len iyi adamın Peygamber (s.a,v.) olduğunu anlamıştı. Peygamber Cs.a.v.), Hafsa'yla evlenerek iyi damat, Rukiyye (r.)'nin küçük kardeşi Ümmü Gülsüm (r.)'ü de Osman (r.)'a vererek iyi bir kayınpeder olacaktı Bundan sonra Ebu Bekir, Ömaı'e kendisine evlilik teklif edildiğinde ne*den öyle davrandığını açıkladı: Peygamber (s.a.v.) hiç kim*seye söylememesi şartıyla ona bu plânından bahsetmişti.

Hz. Osman (rj'la Ummü Gülsüm'ün evlilikleri önce ol*du. Huneys'in ölümünden sonra, gerekli olan dört ay iddet bittiğinde ve Aişe ile Sevde'nin odalarının yanma bir oda daha yapıldığında, Peygamber (s.a.v.)'in evliliği de ger*çekleşti. Bu, hemen hemen Bedir Savaşından bir yıl son*ra meydana gelmişti. Hafsa'mn gelmesi evdeki uyumu boz*madı Bilâkis Aişe kendi yaşında bir arkadaşa sahip oldu*ğu için seviniyordu. Bu, iki genç hanım arasında ölene dek sürecek bir arkadaşlığın başlangıcıydı. Aişe'nin hemen he*men annesi yaşında olan Şevde ise annelik merhametini, kendisinden yirmi yaş küçük olan bu yeni gelenden de esirgemiyordu.

Evliliğin gerçekleştiği sıralarda Ömer'in kayın birade*ri, yani Hafsa'mn dayısı Osman İbn Mazun öldü. O ve karısı Havle, Peygamber Cs.a.v.)'e çok yakındılar. Osman, Ashabın en çok zühd sahibi kişilerinden biriydi. İslam'ın vahyolunuşundan önce de o zühd ehliydi. Medine'ye hic*ret ettikten sonra ise Peygamber (s.a.v.)'den kendisini ha*dım ettirmek ve geri kalan ömrünü bir dilenci olarak ge*çirmek için izin istedi. Peygamber: «Ben sana iyi bir ör*nek değil miyim?» dedi. «Ben kadınlara yaklaşırım, et ye*rim, oruç tutarım ve iftar ederim. Kendisini veya diğer in*sanları hadım eden bizden değildir». Peygamber (s.a.v.) ds-man'ın, söylediklerini anlamadığını düşünerek başka bir fırsatta tekrar bu konuya değindi. «Ben senin için iyi bir örnek değil miyim?» dedi. Osman samimiyetle evet dedi ve sorunun ne olduğunu sordu. «Sen her gün oruç tutuyor*sun» dedi Peygamber ts.a.v.), «Her geceyi de namazla ge-çiriyorsun». Osman, birçok kez Peygamber ts.a.v.)'in gece namazının ve orucun faziletlerini saydığını bildiği için -Evet, elbette öyle yapıyorum» dedi. Peygamber (s.a.v.:

«Öyle yapma,» dedi, «çünkü gözlerinin, bedeninin ve aile*nin senin üzerinde haklan vardır. Bu nedenle oruç tut, iftar da et; namaz kıl, aynı zamanda uyumaya da vakit ayır.»[3]

Hanif dininin bir ifadesi olarak, vahiy sürekli, her ko*nuda Allah'a hamd ve şükretme konusunu vurguluyordu.

«O, umulur ki şükredersiniz diye işitme, görme {duyularını) ve gönüller verdi». (Naht: 78).

«Onda 'sükun bulup-âurulmanız' için, kendi nefislerinizden eş*ler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet kılması da, O'nun âye'tlerindendir. Hiç şüphe yok, bunda, düşünebilmekte olan bir kavim için gerçekten âyetler vardır». (Rum: 21).

«De ki: Gördünüz mü, söyleyin; Allah kıyamet gününe kadar geceyi sizin üzerinizde kesintisizce sürdürecek olsa, Allah'm dışın*da size aydınlık verecek İlah kimdir? Yine de dinlemeyecek misi*niz? De ki: Gördünüz mü söyleyin; Allah kıyamet gününe kadar gündüzü sizin üzerinizde kesil tisızce sürdürecek olsa, Allah'm dt~ şında size, içinde dinleneceğiniz geceyi getirecek ilah kimdir? Yİne de görmeyecek misiniz? Kendi rahmetinden olmak üzere O, sizin için, içinde dinlenmeniz ve O'nun fazlından (geçiminizi) aramanız için geceyi ve gündüzü varetti. Umulur ki şükredersiniz». (Kasas: 71-3).

Osman tbn Mazun'un ölümünden hemen sonra, cena*ze gömülmeden önce, Peygamber (s.a.v.), Aişe ile birlikte Havle'yi ziyaret etti. Aişe (r.) daha sonraki yıllarda bu ola*yı şöyle anlatıyor: «Peygamber (s.a.v.), Osman'ı öptü. Gö*zünden Osman'ın yüzüne yaşlar damladığını gördüm». Osman'ın cenaze töreni sırasında Peygamber (s.a.v.) bir kadının şöyle dediğini işitti: «Mes'ud ol ey Sa'ib'in baba*sı, çünkü cennet senindir». Peygamber (s.a.v.) sertçe dön*dü ve: «Sana bunu bilme hakkını veren ne?» dedi. Ka*dın : «Ey Allah'ın Rasulü, O Ebu's-Sa'ib'dir» diyerek karşı çıktı. Peygamber (s.a.v.) : «Allah'a anciolsun, biz onun haklanda iyilikten başka bir şey bilmiyoruz» dedi. Daha son ra, ük karşı çıkışının Osman'a kaı*şı değil, hakkı olmadı*ğı halde öyle konuşana karşı olduğunu belirtmek isterce*sine : «O, Allah'ı ve Rasulünü severdi» demeniz yeterdi» dedi.[4].

Ömer (r.), kayın biraderinin, şehit olarak değil de ya*tağında öldüğünü görünce, ona duyduğu saygıda bir azal*ma ve sarsılma olmuştu. Ömer daha sonraları bunu şöyle anlatıyor: «Osman İbn Ma'zun şehit olarak ölmeyip, yata*ğında ölünce gözümden düştü: «Bu dünyadan vazgeçmek*te hepimizden üstün olan, fakat şimdi yatağında ölen şu adamı bırakın, dedim». Ömer (r.), Ebu Bekir (r.) ve Pey*gamber (s.a.v.) yatağında ölene kadar da böyle düşünü*yordu. Fakat onların bu şekilde öldüğünü görünce kendi*sini anlayışsızlıkla suçladı. Kendi kendine şöyle dedi: «Ya*zıklar olsun sana, en iyilerimiz Öldü» -burada «yatağında öldü» demek istiyordu- Bundan sonra Osman İbn Ma'zun, Ömer'in kafasında eski saygınlığına kavuştu.[5]

Mesciddeki üstü kapalı bölümün bir kısmı, barınacak yeri ve geçim kaynağı olmayan yeni gelenler için ayrıl*mıştı. Yararlanmaları için oraya yerleştirilen taş bir sıra nedeniyle onlara ehl-i Suffa denirdi. Mescid, Peygamber (s.a.v.)'in odalarının bir devamı gibi olduğu için, o ve ev halkı, kapılarının dibinde oturan ve gün geçtikçe birer ikişer artan bu fakirlere karşı sorumlu hissediyorlardı ken*dilerini. Bedir zaferi ile birlikte tüm Arabistan'daki kabi*leler ondan ve toplumundan bahsetmeye başlamışlardı, is*lam'ın mesajı gün geçtikçe daha fazla insanı çekiyordu Medine'ye. Bu nedenle Mescid'e bağlı odalarda oturanlar çok seyrek kendilerine düşen payı yiyebiliyorlardı. Peygam*ber (s.a.v.) şöyle derdi: «Bir kişinin yiyeceği iki kişiye, iki kişinin yiyeceği dört kişiye, dört kişinin yiyeceği ise se*kiz kişiye yeter[6]».

Peygamber (s.a.v.) genelde güzel ve hafif kokuları sev*diği gibi, kötü kokulara, özellikle de kendisinin veya baş*kasının nefesinin kötü kokmasına karşı duyarlıdır. Aişe (r.), onun eve girdiğinde yaptığı ilk işin yeşil hurma ağa*cından yapılma misvağını almak olduğunu söylerdi. Yol*culukta ise Abdullah îbn Mes'ud (r.) yanında Peygamber (s.a.v.) için yedek bir misvak bulundururdu. Ashab da Peygamber (s.a.v.)'in misvak kullanma ve yemekten son*ra ağız yıkama alışkanlığına uyarlardı.

Açlık bile onun bu aşırı duyarlılığım etkilemezdi. Fa-'kat bu duyarlılığı her zaman başkalarının da kendisiyle paylaşmasını beklemezdi. İslam'ın yasaklamadığı ve Pey*gamber (s.a.v.) 'in kendisi yemediği halde arkadaşlarına ye*meleri için ısrar ettiği bazı yiyecekler vardı. Bunlardan biri Mekke'de bulunmayan, fakat Yesrib ve başka yerler*de çok rastlanan büyük kertenkelelerdi. Bazen O, başkala*rının yemesini yasaklamadan bir yemeği yemeyi redde*derdi. Bir keresinde, Ensar'dan biri ona hediye olarak tür*lü yemeği getirdi. Peygamber (s.a.v.) tam yemekten tada*cakken onda ağır bir sarmısak kokusunun olduğunu far-ketti, hemen elini çekti. Yanında olanlar da onun elini çek*tiğini görünce ellerini çektiler, Peygamber (s.a.v.) onlara: «Ne oldu?» diye sordu. «Sen elini çektin, bu yüzden biz de ellerimizi çektik» dediler. O: Allah'ın adıyla yemeye başlayın» dedi, «Sizin konuşmadığınız kişiyle ben çok ya*kın sohbette bulunmak zorundayım.[7] Oıilar bu yakın ki*şinin Cebrail olduğunu hemen anladılar. Yemek hazırlan*mış ve Önlerine getirilmişti; bu nedenle israf edilmeme*liydi. Bununla birlikte Peygamber (s.a.v.) genelde onları, soğan ve sarmısak yememeleri, özellikle Mescid'e gitmeden önce buna dikat etmeleri için uyarırdı[8]

Fatıma (r.), evlenmeden önce bir bakıma ehl-i Suffa'-ya ev sahipliği yapıyordu. Fedakârlıklar, Peygamber (s.a.v.) ve ailesinin güncel yaşamının bir parçası olduğu halde Fatıma, şimdiye kadar eksikliğini hiç hissetmediği bir sorunla karşı karşıyaydı. O, hiç bir zaman kendisine yardım eden ellerin eksikliğini duymamıştı. Kardeşi Ümmü Gül-süm'ün yanısıra Ümmü Eymen de her an yardıma hazır*dı. Ümmü Süleym (r.) on yaşındaki oğlu Enes CrJ'i Pey*gamber Cs.a.v,)'e hizmetçi olarak vermişti. Enes yaşının ötesinde düşünce ve akıl sahibi bir çocuktu. Annesi Ummü Süleym ile ikinci kocası Ebu Talha da her an yardıma ha*zır bir şekilde beklerlerdi. İbn Mes'ud ise ev halkından bi*ri sayılabilecek kadar Peygamber (s.a.v.î'e yakındı. Abbas da kısa bir süre önce, Mekke'ye döndükten sonra kö*lesi Ebu Rafi'yi Peygamber (s.a.v.)'e hediye olarak gön*dermişti. Peygamber (s.a.v.) onu azat etmiş, fakat özgür*lüğüne kavuşması onu, Allah'ın Rasulüne hizmet etmek*ten alıkoymamıştı. Bir de uzun süreden beri onların hiz*metine koşan Osman İbn Ma'zun'un dul eşi Havle vardı. Fakat Fatuna'nın. yanında şimdi bu yardım eden ellerden hiçbiri yoktu. Aşın fakirliklerini gidermek için. Ali (r.) su çekiyor ve taşıyor, Fatrma ise buğday öğütüyordu. «El*lerim kabarıncaya kadar öğüttüm» dedi bir gün Ali'ye Ali de ona: «Ben de omuzlarım ağrıyıncaya kadar su çek*tim. Allah babana bir çok köle vermiş, git ve onlardan birini hizmet etmesi için iste» dedi. Fatıma hemen Pey*gamber Cs.a.v.)'in yanına gitti. Babası onu görünce- «Se*ni buraya getiren ne küçük kızım?» diye sordu. Fatıma, babasına duyduğu saygıdan evdeki niyetini söyleyemedi ve: «Seni selamlamak için geldim» dedi. Eli boş dönün*ce Ali Cr.) ona: «Ne yaptın?» diye sordu. «İstemeye utan*dım» dedi, Fatıma (r.). Bunun üzerine ikisi birlikte gidip Peygamber Cs.a.v.)'e isteklerini bildirdiler. Fakat Peygam*ber (sa..v.) onların hizmetçiye diğerlerinden daha az ih*tiyaçları olduğunu öne sürerek isteklerini geri çevirdi. «On-lan size verin de ehl-i Suffa'nm açlıktan kıvranmasını is*temem. Onları besleyecek kadar gelirim yoK. Sadece elim-dekini avucumdakini satarak onları besleyebiliyorum» dedi.

Ali (r.) ile Fatıma Cr.) biraz düş kırıklığı içinde ev*lerine döndüler. Fakat o gece, onlar yattıktan sonra kapıda içeri girmek için izin isteyen Peygamber (sa.v.)'in se*sini duydular. Ona hoş geldin diyerek yataktan kalktılar. Fakat Peygamber (s.a.v.) : «Olduğunuz yerde kalın» dedi ve yanlarına oturdu. «Size benden istediğinizden daha de*ğerli bir şey vereyim mi?» diye sordu. Onlar evet dedik*lerinde ise şunları söyledi: «Cebrail bana şöyle öğretti. Her namazdan sonra on defa Elhamdülillah (Hamd Al*lah'adır), on defa Sübhanallah (Allah teşbih edilendir) ve on defa Allahu Ekber (Allah büyüktür) deyin. Yattığınız zaman da herbirini otuz üçer defa tekrarlayın». Ali ileriki yıllarda şöyle derdi: «Allah'ın Rasulü bize bunları öğret*tikten sonra, bir kez bile onları okumayı ihmal etmedim»

Ali (r.) ile Fatıma (r.)'nın evleri Mescid'den çok uzak değildi, fakat Peygamber (s.a,v.) kızının kendisine daha da yakın olmasını istiyordu. Evliliklerinden birkaç ay son*ra Peygamber (s.a.v.)'in uzaktan akrabası .olan Hazreç'li Harise Peygamber (s.a.v.) 'e geldi ve şöyle dedi: «Ey Al*lah'ın Basulü, Fatıma'yı daha da yakınma getirmek iste*diğini duydum. Benim evim Neccaroğulları arasında sa*na en yakın evdir, şimdi onu sana veriyorum. Ben ve mal*larım, Allah ve Rasulü içindir. Benden birşeyler alırsan, almamandan daha çok sevinirim.» Peygamber (s.a.v.) ona dua etti ve hediyesini kabul etti. Kızı ve damadını kendi*sine komşu olarak getirdi.

Hârise'nin cömertliği ile Medine'de gerek kendisine gerekse diğerlerine karşı gösterilen cömertliğe çok seviniyordu. Fakat o sırada meydana gelen bir olay düş kırıklığı yarattı. Peygamber (s.a.v.) Evs'li Ebu Lübabe'yi takdir ederdi. Bedir Savaşı sırasında, onu Medine'de ken*disini temsil etmesi için Revha'dan geri göndermişti. O yılın sonlarına doğru, Ebu Lübabe'nin velayetinde bulunan bir yetim Peygamber (s.a.v.)'e geldi. Velisinin, kendisine ait olan bir hurma ağacına sahip çıktığını söyledi. Ebu Lübabe'ye haber gönderdiler. Ebu Lübabe ağacın kendisi*nin olduğunu iddia etti, gerçekten de öyleydi. Peygamber (s.a.v.) meseleyi öğrenince Ebu Lübabe'nin lehine karar ver*di. Fakat uzun süreden beri ağaca sahip olduğuna kendisini alıştıran yetim çok üzülmüştü. Bunu gören Peygam*ber (s.a.v.) Ebu Lübabe'den ağacı kendisine hediye ola*rak vermesini istedi, fakat Ebu Lübabe kabul etmedi. Pey*gamber (s.a.v.) : «Ey Ebu Lübabe, o zaman ağacı bu yeti*me hediye et, Cennette karşılığını bulursun» dedi. Fakat olaylar Ebu Lübabe'nin duygularını etkilemişti, bu neden*le yine kabul etmedi. O sırada Ensardan biri, Sabit Ibn ed-Dehdahe (r.î, Peygamber'e: «Ey Allah'ın Rasulü, ben bu ağacı alıp bu yetime versem aynısını cennette bulacak mı*yım?» diye sordu. «Elbette bulacaksın» cevabını alınca he*men Ebu Lıibabe'den bir hurma bahçesi karşılığında o ağa*cı aldı. tbn ed-Dehdahe ağacı yetime verdi[9] Peygamber is.a.v.) onun adına çok sevinmiş, fakat Ebu Lübabe adına üzülmüştü.







--------------------------------------------------------------------------------

[1] I. S. VIII, SS4.

[2] I. S. Vin, 12-15.



[3] I. S. 111/1,289.

[4] I. S. 11/1, 289-90.

[5] Age.

[6] M. XXXVI, 176.

[7] I. S. 1/2, no.



[8] B. XCVI, 24.

[9] W. 505 246

zühd
26-04-2007, 21:26
49. Düzensiz Saldırılar


Bedir'in ve onu izleyen küçük seferlerin önemli bir so*nucu da, Cuheyne ve Kızıl Deniz'deki diğer komşu kabile*lerin Medine'yle müttefik olmasıydı. Bu, Mekke kervanla*rının Suriye'ye giden sahil yolunu kesmek demekti ve şu soruyu akla getiriyordu: Doğu, batı ve kuzeyden kervan yollarını kontrol altına alarak Kureyş'i zayıf bir konum*da bırakmak mümkün değil miydi? Bu gizli tehlike Ku-reyşlilerin gözünden kaçmıştı. Fakat Kureyşliler, Kuzey*doğudaki, Basra körfezinde Irak'a giden yol üzerindeki Sü*leym ve Gatafan kabileleriyle ittifaklarını güçlendirmişler; di. Bu kabileler Mekke ve Medine'nin doğusundaki Necd ovasında yaşıyorlardı. Mekke'den giden kervanlar yedinci konaklarını Süleym kabilesinin verimli topraklarında yapı*yorlardı. Kureyşliler özellikle bu kabileyi, Yesrib sınırla*rını yağmalama konusundaki hiçbir fırsatı kaçırmamaları için teşvik ediyorlardı.

Bunu takip eden aylardan birinde, Peygamber (s.a.v.) vahanın doğusundan yapılacak olan üç saldırıya karşı uya*rı aldı. Bu saldırılardan ikisini Süleym, birini Gatafan ka*bilesi yapacaktı. Her seferinde onlar saldırıya fırsat bula*madan, onları kendi yerleşim bölgelerinde bastırdı ve onun geldiği haberini duyan kabile adamları kaçtılar. Fakat bu yürüyüşlerden biri özellikle başarılıy*dı. Gatafani kabilesinin Sa'lebe ve Muharip kollarına kar*şı yapılan yürüyüşte, Peygamber (s.a.v.) Necd'İn kuzeyindeki kayalıklarda gizlenen bu bedevileri, Sa'lebe'den müs-lüman olmuş bir bedevinin rehberliğinde bastırmak istedi. Oradan kuzeye doğru Muharip kabilesinin yerleşim böl*gesine doğru ilerlerken yağmur başladı. Aralarında Pey*gamber (s.a.v.)'in de bulunduğu bir grup adam, sığınma*ya fırsat bulamadan ıslandılar. Peygamber (s.a.v.) adam*lardan biraz uzaklaştı, bir ağacın yanında soyunup giye*ceklerini ağaca astı ve kurumasını bekledi. Ağacın altında yatarken onu uyku bastırdı. Onların bu hareketleri gör*medikleri birçok kişi tarafından gözleniyordu. Peygamber (s.a.v.) uyandığında karşısında kılıcını çekmiş bir adam buldu. Adam, Peygamber (s.a.v.)'in haber aldığı saldırı*dan sorumlu olan Muharib'in şefi Du'sur idi. «Ey Muham-med» dedi, «Bugün seni bana karşı kim koruyacak?» Pey*gamber (s.a.v.) : «Allah» dedi. Bunun üzerine Cebrail, be*yazlar giymiş bir adam olarak göründü ve adamı göğsün*den geriye doğru itti. Kılıç Du'sur'un elinden düştü, Pey*gamber (s.a.v.) de kılıcı aldı. Cebrail, Du'sur'un önünden kayboldu. Du'sur bir melek gördüğünü anlamıştı. Peygam*ber (s.a.v.) : «Seni bana karşı kim koruyacak?» diye sor*du. Du'sur: «Hiç kimse» dedi ve şu sözlerle devam etti: «Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed'irt Allah'*ın Rasulü olduğuna şehadet ederim». Peygamber (s.a.v.). adama kılıcını geri verdi. Birlikte müslümanlann kamp yerine gittiler ve Du*sur'a din konusunda bilgi verildi. Du'*sur daha sonra kabilesinin yanına döndü ve onlara İslam'ı tebliğ etmeye başladı.

Ordu Necd'den dönene dek Ka'b İbn Eşref Mekke'den ayrılmış ve Medine'den çok uzakta olmayan Beni Nadir kabilesi arasındaki evine ulaşmıştı. Onun Kureyş'i öc alma*ğa teşvik eden şiirlerinin yanısıra, Peygamber (s.a.v.)'i ve arkadaşlarını aşağılayan şiirleri de vardı. Arabistan'da tu*tulan bir şan* insanların tümünün görüşünü temsil ediyor*du denebilir. Çünkü böyle bir şairin mısraları dilden di*le dolaşırdı. Şair eğer iyi ise İyilik kaynağı, kötü ise de kötülük kaynağı olurdu. Birgün Peygamber (s.a.v.) şöyle dua etti: *Yarabbi, beni Ka'b îbn Eşref ten kurtar. Sen dilediğinden kurtarırsın. O hem kötülük yayıyor hem de kötü şiirler okuyor.» Ve yanındakilere: «Kim, bana bu ka*dar kötülük yapan îbn Eşrefe karşı çıkar?» îlk gönüllü, Evs'Ü Sa'd îbn Muaz (r.)'m kabilesinden Muhammed Îbn Mesleme (r.) idi. Peygamber (s.a.v.) ona Sa'd'a danışma*sını söyledi ve dört gönüllü daha bulundu. Bu beş gönül*lü, yalan söylemeden, hile yapmadan îbn Eşrefe yakiaşı-lamayacağını biliyorlardı. Aynı zamanda Peygamber (s.a.v)'in bunları yasakladığından da haberdardılar. Bu yüzden Peygember (s.a.v.) 'e gittiler ve ona zihinlerini meş*gul eden bu konuyu açtılar. Peygamber (s.a.v.) onlara, amaçlanna ulaşmak için herşeyi söylemekte serbest olduk*larını, çünkü savaşta hile ve yalanın serbest olduğunu ve Ka'b'ın da kendilerine savaş açtığını söyledi.

Ka'b'ı aldatarak evinden dışarı çıkardılar ve öldürdü*ler. Paniğe kapılan Nadir yahudileri Peygamber (s.a.v.)'e gittiler ve başkanlarından birinin sebepsiz yerö öldürül*düğünü söylediler. Peygamber (s-.a.v.) gelenlerin çoğunun Ka'b gibi îslam'a düşman olduklarını biliyordu. Bunu ha*yal kırıldığı içinde kabul etmek zorunda kaiöı. Fakat ya-hudilere, düşmanca düşüncelere hoşgörü gösterilse de, düş*manca etkinliklere hoşgörü gösterilemeyeceği bildirilme*liydi. «Eğer o da kendisi gibi düşünen diğerleri gibi dav*ransaydı, haince öîdürülmezdi. O bizi incitti ve aleyhimi*ze şiir yazdı; sizden hanginiz bunu yaparsa öldürülecek*tir.»[1]. Daha sonra Peygamber (s.a.v.) onları bağlılık an*laşmasından başka özel bir anlaşma yapmaya, davet etti. Onlar da kabul ettiler.







--------------------------------------------------------------------------------

[1] W. 192

zühd
27-04-2007, 18:03
50. Savaş Hazırlıkları


Mekke'liler Kızıl Deniz kervan yolunu kaybettiklerini üzüntüyle farkettiler. Tek seçenek olan diğer yolun ise bir dezavantajı vardı: Necd'den geçen yola kuyular çok uzak*tı. Fakat yaz aylan yakın olduğu için kervana su taşı*yan bir kaç deve ekleyerek yolu güvenilir hale sokmak mümkündü. Kureyşliîer Irak'a yüzbin dirhem değerinde gümüş eşya taşıyan zengin bir kervan göndermek istiyor*lardı. Kervan Safvan'ın yönetiminde yol alacaktı. Medine yahudilerinden bazıları bunu duymuş ve aralarında ko*nuşuyorlardı. O sırada Ensardan biri onların söyledikleri*ne kulak misafiri oldu ve duyduklarını hemen Peygam*ber (s.a.v.)'e haber verdi. Peygamber (s.a.v.), Zeyd (r.J'in kumandanlık yeteneği olduğunun, farkındaydı. Bu neden*le onu yüz atlının kumandasında kervanın yolunu kes*mek üzere, yol üzerindeki su kaynaklarından biri olan Kerede'ye gönderdi. Ordunun küçük olması Zeyd'in plânım uygulamasını kolaylaştırıyordu. Ani ve görünmeden ker*vana saldırdılar. Bu ani saldırıdan korkan Safvan ve adanı*lan kaçtılar. Zeyd ve adamları yükleriyle birlikte tüm de*veleri alarak zafer içinde Medine'ye döndüler. Birkaç da köle elde etmişlerdi.

Kerede felâketi, Mekke'lilerin Bedir'den beri süren sa*vaş hazırlıklarının hızlandırılmasına neden oldu. Haram ay olan Recep'le birlikte, kış mevsimi ve M.S. 625 yılı geç*miş oldu. Bunu takip eden ayda Hafsa ile Peygamber (s.a.v.) evlendiler. Ramazan'm ve orucun gelişiyle birlik te müslümanlar büyük bir sevinç daha yaşadılar: Fatuna bir erkek çocuğu dünyaya getirmişti. Peygamber (s.a.v.), çocuğun kulağına ezan okudu ve ona «Güzel» anlamına gelen el-Hasan adını verdi. Dolunay çıktığında, yani ayın ortalarında Bedir'in yıldönümü yaşandı. O ayın sonunda Peygamber (s.a.v.) Mekke'deii Medine'ye gelen bir atlının getirdiği bir mektup aldı. Mektup amcası Ab-bas'tandı, Medine'ye doğru yola çıkan üç bin kişilik or*duyu haber veriyordu. Yediyüz zırhlı ve iki yüz atlıları var*dı. Eşya taşıyan ve kadınların çardaklarını taşıyan develer sayılmasa bile her askere bir deve düşüyordu.

Mektup Medine'ye ulaştığında Kureyş ordusu yola çık*mıştı. Ebu Süfyan, kumandan olarak, yanma karısı Hind'i ve ikinci karısını da almıştı. Safvan da onun gibi iki ka*rısını getirdi; diğer liderler ise eşlerinden sadece birini ge*tirmişlerdi. MuVim'in oğlu Cübeyr Mekke'de kalmış, fakat tüm Habeşistan'ı, soydaşları gibi cirit atmakta usta olan kölesi Vahşi'yi göndermişti. Vahşi'nin attığı cirit hedefin*den çok seyrek şaşardı. Cübeyr ona şöyle demişti: «Eğer benimkine karşılık Muhammed'in amcası Hamza'yı Öldü-rürsen, seni serbest bırakacağım.» Hind bunu duymuştu. Ordu konakladığında, kampta ne zaman Vahşi'yi görse ona şöyle diyordu: «Ey karanlıkların babası, git onu sön*dür ve sonra zevkle seyret». Vahşl'ye, sahibinin ödülü*nün yanısıra kendisinin de ödül vereceğini söylemişti.

Ensar ve Muhacirler'in, düşman gelmeden önce daha bir haftaları vardı. Bu süre içinde şehir duvarları dışında, va*hanın çeşitli yerlerinde yaşayanlar hayvanlarıyla birlikte şehrin içine yerleştirilmeliydi. Bu görev yerine getirildi ve şehir duvarları dışında ne bir at ne bir deve ne de bir ko*yun kalmadı. Bundan sonra yapılacak iş Mekke'lilerin planlarını öğrenmekti. Onların sahildeki batı yolunu takip ettikleri haberi geldi. Bu sırada içeriye doğru yöneldiler ve Medine'nin beş mil kadar batısında konakladılar. Da*ha sonra kuzey-batıya birkaç mil yol aldılar ve Medine'*ye kuzeyden bakan Uhud dağının eteklerindeki düzlüğe kamp kurdular.

Peygamber (s.a.v.)'in gönderdiği haberciler ertesi sa*bah, düşman sayısının gerçekten mektuptaki gibi olduğu haberiyle geri döndüler. Kureyş'in yamsıra, Sakif kabile*sinden yüz adamla birlikte Kinane ve diğer müttefikle*rinden temsilciler vardı, Üçbinden fazla deve ve iki yüz at, tüm otlağı ve henüz hasat edilmeyen ekinleri yiyor*lardı. Kısa bir süre sonra oralarda yeşillikten eser kalma*yacaktı. Orduda hemen saldırma belirtileri görülmüyordu... Bununla birlikte o gece şehrin etrafına asker yerleştirildi. Biri Evs'li, diğeri Hazreç'lı olan iki Sa'd, yani îbn Mu'az (r.) ve îbn Ubade (r.), Peygamber (s.a.v.)'in kapısı dışın*da beklemek gerektiğine karar verdiler. Useyd ve bir grup askerle gece Peygamber (s.a.v.)'in kapısında nöbet tuttu*lar.

Peygamber (s.a.v.), henüz silahlarını kuşanmamış ti. Fakat rüyasında, kendisini zırh giymiş bir halde bir ko*çun üstünde giderken gördü. Elinde bir kılıç vardı. Kılıca baktığında içinde bir diş; etrafında da kendisinin olduğu*nu bildiği bir grup büyük baş hayvanın kurban edildiğini gördü.

Ertesi sabah rüyasını arkadaşlarına anlattı ve onu şöy*le yorumladı: «Zırh Medine'dir, kılıcın içindeki diş bana yöneltilecek olan bir darbeyi, kurban edilen hayvanlar da Ashabımdan Öldürülecek olanları temsil ediyor. Benim üze*rine bindiğim koç ise, inşaallah öldüreceğimiz, kâfirlerin bölük başkanım belirtiyor.»[1].

Peygamber (s.a.v.)'in ilk düşüncesi şehrin dışına çık*mayıp' içten bir savunma mekanizması kurmaktı. Bunun*la birlikte kendi görüşüne diğerlerinin de katılıp katılma*yacaklarını öğrenmek amacıyla meseleyi istişare etmek için arkadaşlarını topladı. îlk konuşan Îbn Ubey oldu. «Bizim şehrimiz, bize karşı hiçbir zaman saldırıya meydan bırak*mayan bakire bir şehirdir. Biz bu şehirden büyük kayıp*lar olmaksızın hiçbir düşmana saldırı için çıkmadık. Bu şehre saldıranlar ise hep büyük kayıplarla karşılaştılar.

O halde, ey Allah'ın Basulü, onları bırak, ne yaparlarsa yapsınlar. Orada kaldıkça, felâket onların olacaktır. Geri döndüklerinde ise amaçlarını yerine getirememiş olarak geri döneceklerdir».

Ensar ve Muhacirlerin yaşlılarından büyük bir grup îbn Ubey'in görüşüne katıldılar. Bunun üzerine Peygam*ber (s.a.v.) : «Medine'de kaim, kadın ve çocukları kalele*re koyun» dedi. O böyle konuşunca gençlerden çoğunun şehrin dışına yürüme taraftarı olduğu açığa çıktı. Birisi: «Ey Allah'ın Rasulü,» dedi, «bizi düşmanın yarana götür. Onların, bizim korktuğumuzu ve zayıf olduğumuzu düşün*melerine izin verme». Bu sözler meclisin her tarafından takdir dolu mırıltılarla desteklendi. Çoğu aynı şeyleri tek*rarladı. Bazıları, eğer bu kez mahsullerinin böyle harap edilmesine izin verirlerse, bunun gelecekte Kureyşlileri ay*nı şeyi yapmaya teşvik etmekten başka bir işe yaramaya*cağı görüşünü savundular. Hamza ve Sa'd îbn Ubade gi*bi deneyimli kişiler de bu görüşü desteklemeye başlamıştı. İçlerinden biri: «Bedir'de üç yüz adamın vardı, Allah sa*na, onlara karşı zafer verdi. Şimdi ise daha çok adamımız var, hem de düşman ayağıyla kapımıza dek gelmiş. Yine Allah'a dua ediyor ve zafer vereceğini ümit ediyoruz» de*di[2] Daha sonra, yaşlı bir adam olan Evs'li Hayseme ayağa kalktı. Daha Önce de anlatılan savunmada kalmanın dez*avantajlarından bahsetti. Sonra kişisel bir konuyu açıkla*dı. Oğulu Sa'd (r.), Bedir'de şehit düşen birkaç müslümandan biriydi. «Geçen gece rüyamda» dedi, «Oğlumu gördüm. Görünüşü çok güzeldi. Cennet bahçeleri araasada ona her istediğinin verildiğini gözledim. Bize gel ve Cen*nette arkadaşımız el. Rabbimin bütün vaadlerinin hak ol*duğunu gördüm dedi. Ben yaşlıyım ve Rabbime kavuşmak istiyorum. Ey Allah'ın Rasulü, Allah'a dua et de bana şe*hitlik ve Cennette Sa'd'îa buluşmayı nasip etsin»[3]. Peygam*ber (s.a.v.) : Hayseme için dua etti. Şüphesiz bunu içinden okudu, çünkü kaynaklarda duanın nasıl olduğu kaydedil*memiş. Daha sonra Ensar'dan biri daha, Hazreç'li Malik îbn Sinan (r.) ayağa kalktı. «Ey Allah'ın Rasulü,» dedi, «önümüzde iki iyi şeyden biri bizi bekliyor: Ya Allah bi*ze onlara karşı zafer verecek, ki biz bunu bekliyoruz; ya da Allah bizi şehitlik mertebesine ulaştıracak. Hangisi olursa olsun farketmez, çünkü iki sonuç da iyi.»[4]

Konuşulanlardan ve onların desteklenmesinden genel kanının şehir dışına çıkmak olduğu anlaşıldı. Peygamber (s.a.v.) de şehir dışına çıkzp düşmana saldırmaya karar verdi, öğle vakti Cuma namazı için toplandılar. Okunan Hutbenin konusu cihad ve onun gerektirdiği çaba ile il*giliydi. Daha sonra Peygamber (s.a.v.) arkadaşlarına sa*vaş İçin hazırlanma emri verdi.

Namazdan sonra Peygamber (s.a.v.)'in arkasında iki adam önemli kararlar almak için ona danışmak üzere bekliyorlardı. Bunlardan biri kendini İbrahim dininin tem*silcisi kabul eden Ebu Amir'in oğlu Hanzala idi. Babası*nın şimdi Uhud'da düşman kampları arasında olduğundan haberi yoktu. O gün, Hanzala'nm birkaç hafta öncesinden belirlenmiş olan düğün günüydü. O, îbn Ubey'in kızı, ku*zeni Cemile ile nişanlıydı. Savaşa gitmeye kararlı olma*sına rağmen, düğünü ertelemek istemiyordu. Peygamber (s.a.v.) ona düğününü yapmasını ve geceyi Medine'de ge*çirmesini söyledi. Güneş doğmadan önce çatışma başlaya*cağına göre, Hanzala (r.) ertesi sabah orduya yetişebilirdi. Ordunun hangi yollardan geçtiğini araştırarak onlara ulaş*ması mümkündü.

Diğer adam, Hazreç kabilelerinden Beni Selime'li Ab*dullah îbn Amr (r.)'dı. O, üç yıl kadar önce, putperest olarak Hac yolculuğuna çıkıp Mina'da müslüman olan ve daha sonra ikinci Akabe'de Peygamber (s.a.v.) 'e biat eden adamdı. Birkaç gece önce Abdullah, Hayseme'ninkine ben*zer bir rüya görmüştü. Rüyasında ona bir adam gelmiş*ti. O, adamın Ensardan Mübeşşir olduğunu farketmiştı.

Adam: «Birkaç gün İçinde bize geleceksin» demişti. Ab*dullah : «Neredesin?» deyince adam: «Cennette. Biz ora*da, istediğimiz hörşeye sahip oluruz» cevabım vermişti. Abdullah'ın: -Sen Bedir'de öldürülmemiş miydin?» soru*sunu ise şöyle cevaplamıştı: «Evet öldürüldüm, fakat ba*na tekrar hayat verildi.» Abdullah rüyasını Peygamber'e anlatınca Peygamber ona: «Ey Cabir'in babası, bu şeha-dettir» dedf. Abdullah da böyle tahmin ediyordu, fakat yine de bunu Peygamber (s.a.v.)'in ağzından duymak is*temişti. Daha sonra savaş hazırlıklarına başlamak ve ço*cuklarıyla vedalaşmak için evine döndü. Karısı yeni ölmüş*tü. Geride ise, yedi kız çocuğu ve onlara ağabeylik eden Cabir'i bırakmıştı. Babası eve geldiğinde Cabir çoktan mes-cidden dönmüş, silahlarını hazırlamaya koyulmuştu. Be-dir'de bulunmadığı için bu kez Peygember fs.a.v.J'le sa*vaşa gitmeyi, çok istiyordu. Fakat babasının düşüncesi fark*lıydı. «Oğlum,» dedi babası, «onları -kızlarım kastederek-yalnız bırakmamalıyız. Onlar küçük ve çaresizler. Onlar için korkuyorum. Fakat ben Allah'ın Rasulü ile birlikte, şehit olmak için gidiyorum, onları da sana emanet edi*yorum».

Müslümanlar ikindi namazında tekrar bir araya gel*diler. O zamana kadar yukarı Medine'liler hazırlanıp mes*cide gelmişlerdi bile. Namazdan sonra Peygamber (s.a.v.) Ebu Bekir ve Ömer'i kendi evine götürdü. Onlar Peygan[5] ber (s.a.v.)'in savaş için hazırlanmasına yardım ettiler. Adamlar dışarıda sıralanmış bekliyorlardı. Sa'd Ibn Muaz (r.) ve kabilesinden birkaç adam onlara kızarak : «Siz, Al*lah'ın Kasulü istemediği ve Ona Sema'dan haber gelme*diği halde onu savaşa zorladmız. Bırakın da karan o ver*sin.» dediler. Peygamber (s.a.v.) dışarı çıktığında, sangım miğferinin üstüne sarmış, zırhını giymiş ve kılıcını kuşan*mıştı. Adamlardan çoğu, onu görünce biraz önceki sözle*rine pişman oldular ve: «Ey Allah'ın Rasulü, bizim sana karşı çıkmamız sözkonusu değil, sana hangisi iyi görünüyorsa onu yap» dediler. Peygamber fs.a.v.) onlara şu ce*vabı verdi. «Bir peygamber silahlarını kuşandıktan son*ra, Allah düşmanlarıyla onun arasında hüküm verene ka*dar onları çıkarmaz. Bu nedenle size emrettiklerimi yapın ve Allah adına iît-leyin. Eğer sebat gösterirseniz zafer si*zindir»[6]. Daha sonra iki sopa istedi ve onlara üç sancak bağladı. Evsin sancağını Useyd'e, Hazreç'inkini Bedir ku-yuîanyla ilgili tavsiyeyi veren Hubab'a, Muhacirlerinkini de Mus'ab'a verdi. Yine, âmâ olan Abdullah İbn Ummü Mektum (r.)'u kendi yokluğunda namazları kıldırması için imam tayin etti. Sekb[7] adındaki atma bindi, yayım omu-zuna astı, eline de bir mızrak aldı. Başka kimse bineğine binmemişti. İki Sa'd (îbn Ubade ve îbn Muaz) Peygam*ber (s.a.v.)'in önünde gidiyordu. Her iki tarafta toplam binden fazla adam vardı-







--------------------------------------------------------------------------------

[1] W. 209

[2] W. 210-11.



[3] W, 212-13.

[4] A.g.0.

[5] W. 266.

[6] W. 214

[7] Ata, rahvan gittiği için Akan Su anlamına gelen bu isim ve*rilmi tir.

zühd
02-05-2007, 06:39
51. Uhud'a Yürüyüş


Ordu, Medine ile Uhud'un ortasındaki Şeyheyn'e uia-şıncaya kadar güneş batmaya başlamıştı, Bilâl ezan oku*du. Namazdan sonra Peygamber (s.a.v.) orduyu .gözden ge*çirdi. O zaman, yaşları küçük olmasına rağmen savaşa ka*tılmak isteyen sekiz çocuğu farketti. Aralarında, sadece onüç yaşında olan Zeyd'in oğlu Üsame (r,) ve Ömer'in oğ*lu Abdullah (r.) da vard? Peygamber (s.a.v.) bu sekiz ço*cuğa Medine'ye geri dönmelerini emretti. Onlar karşı çık*tılar. Ensar'dan biri, Evs'in Harise kolundan olan onbeş yaşındaki Ebu Rafi'nin iyi bir ok atıcısı olduğuna dair Peygamber (s.a.v.)'i ikna etti. Bu yüzden Rafi'nin kalma*sına izin verildi. Fakat annesi Safi'nin kabilesinden biri ile evlenen Necd kabilesinden Samura kendisinin güreşte Rafi'den daha iyi olduğunu iddia etti. Peygamber (s.a.v.) de onların kendilerini göstermesine izin verdi. İki çocuk hemen birbirlerine girdiler ve Samura iddiasının doğru ol*duğunu ispatladı. Bu nedenle onun da kalmasına izin ve*rildi. Diğerleri evlerine geri gönderildi.

Mekke'liler, müslümanlann üstlerine gelmesini ve böy*lece tüm güçleriyle ve süvari birlikleriyle onlara salduTna-yı istiyorlardı. Peygamber Cs.a.v,) bunun farkındaydı. Bu nedenle sayılarının az oluşunu dengeleyecek bir konum al*maya ve düşmanın ümitlerini boşa çıkarmaya karar ver*mişti. Fakat bunu başarabilmesi için bir rehbere ihtiyacı vardı. Bu nedenle bir soruşturma yaptı ve Beni Harise kabilesinin o bölgeyi iyi bilen bir adamını rehber olarak aldı.

Medine'de o gece Hanzala (r.) ile Cemile (r.) evlen*diler. Cemile o gece rüyasında kocasını Cennet'in dışında beklerken gördü. Kapı açılıp kocası içeri girmiş ve kapı tekrar kapanmıştı. Cemile uyandığında: «Bu şehadet- do di. ikisi birlikte kalkıp güsul abdesti aldılar ve sahalı na*mazını kıldılar. Daha sonra Hanzala karısına veda etti Fakat karısı ona sarıldı ve bırakmadı. Bunun üzerine tek*rar yattılar. Daha sonra Hanzala kendisini karısının etki*sinden kurtarıp, güsul abdesti alacak kadar bile bekleme*den silahlarını aldı, zırhını giydi ve evden ayrıldı[1]

Peygamber (s.a.v.) orduya güneş doğmadan Şeyheyn -den ayrılma emri verdi. Fakat fbn Ubey, gece boyunca ken*di taraftarlarıyla konuşmuştu. Ordu harekete hazır olun*ca, üçyüz münafıktan oluşan taraftarlarıyla birlikte İbn Ubey, Medine'ye döndü. Orduyla birlikte kalan oğlu Abdullah ise bundan çok utanmıştı. îbn Ubey ayrılmadan ön*ce Peygamber (s.a.v.) 'le konuşmadı bile. Kendisine nereye gittiğini soran Ensardan bazılarına ise şu cevabı verdi «O bana karşı çıktı ve değersiz adamların sözüne uydu. Bu kötü seçilmiş noktada hayatlarımızı feda etmemiz için bir neden göremiyorum». Cabir'in babası Abdullah onların arkasından gitti ve şöyle bağırdı: «Allah aşkma, Peygam*berinizi ve halkınızı düşman karşısında terketmeyin» On*lar sadece şu cevabı verdiler: "Eğer savaşacağınızı bilsey*dik, sizi terketmezdik. Fakat çatışma olacağını tahmin et*miyoruz». Abdullah: «Ey Allah'ın düşmanları» dedi, -Al*lah, Peygamberini sizsiz de zafere ulaştıracaktır».

Sayıca yedi-yüze inen ordu, düşmana doğru biraz iler*ledi. Daha sonra, hâlâ karanlıkta, sağa dönüp volkanik bir kaya yığınından geçerek Uhud eteklerine ulaştılar. Tek*rar dönüp kuzey-batıya doğru yöneldiler. Şafağın sönük ışıklarında Mekke kampını biraz sollarında, biraz da aşa*ğılarında görünceye dek ilerlediler. Daha sonra yine ıîer-

leyip düşmanla Uhud dağı arasındaki yerlerini aldılar. Ne yapması gerektiğine karar veren Peygamber (s.a.v.) bi*neklerden inme ve konaklama emri verdi. Bilal ezan oku*du ve hepsi arkaları Uhud dağına dönük olarak sıralanıp sabah namazını kıldılar. Savaşın konumu da bu şekilde olacaktı. Çünkü düşman kendileriyle Mekke arasında yer alıyordu. Namazdan sonra Peygamber (s.a.v.) onlara şöyle hitap etti: «Gerçekten bu gün siz karşılığı ve ecri bol olan bir gündesiniz. Ne yaptığının farkında olan ve nef*sini sabır, sebat, gayret ve istekle buna adayan kişi için büyük mükâfatlar vardır.»[2] Peygamber (s.a.v.), konuşma*sını bitirdiğinde henüz Medine'den yeni gelen Hanzala yu*nma geldi ve onu selamladı.

Peygamber (s.a.v.), en iyi okçuları seçiyordu: bunla*rın arasında kendine en çok yakın olanlar Zeyd, Zühre ka*bilesinden kuzeni Sa'd ve Osman İbn Ma'zun'un oğlu Sa'ib idi. Okçuların, arasından elli kişiyi seçip, esas gücün sol tarafındaki tepeye yerleştirdi. Onların başına da Evs'li Ab*dullah İbn Cübeyr (r.) 'i lider olarak görevlendirdi. Onlara bazı emirler verdi ve şöyle dedi: «Oklarınızla bizi onların atlılarından koruyun. Onların arkamızdan dolaşıp bize sal*dırmasına izin vermeyin. Savaş bizim lehimize de gitse aleyhimize de gitse yerinizden ayrılmayın.. Eğer düşmanı yendiğimizi görürseniz, bunda bizim de payımız olsun de*meyin, eğer öldürüldüğümüzü görürseniz, yardıma gelme*yin.»[3]

Bir başka zırh giyerek eline bir kılıç aldı ve salladı. «Bu kılıcı hakkıyla birlikte kim alacak?» diye sordu. Ömer hemen almak üzere ilerledi, fakat Peygamber (s.a.v,) yü*zünü ondan çevirdi ve tekrar: «Bu kılıcı hakkıyla kim ala*cak?» diye sordu. Zübeyr almak istediğini söyledi, fakat Peygamber (s.a.v.) yine yüzünü çevirdi ve sorusunu üçün*cü kez tekrarladı. Hazreç'li bir adam olan Ebu Dücane: "Onun hakkı nedir, ey Allah'ın Rasulü?» dedi. Peygamber (s.a.v.) : «Onun hakkı, düşmanla kılıcın ağzı eğilene dek savaşmandir» dedi. Ebu Dücane : «Onu hakkıyla birlikte alıyorum» dedi. Peygamber (s.a.v.) de kılıcı ona verdi Onun kırmızı sarığı Hazreç arasında ölüm sarığı olarak meşhurdu. Miğferinin üstüne bu sarığı taktığında, bunun düşman üzerine Ölüm saçmak anlamına geldiğini herkes biliyordu. Onun saflar arasında bu niyetle kılıcını salla*dığım görünce Peygamber (s.a.v.), «Bu, buradaki ve bu zamandaki durum hariç, Allah'ın yasakladığı ve sevme*diği bir durumdur» dedi

[4]





--------------------------------------------------------------------------------

[1] U) W. 2/3.

[2] W. 221.

[3] I. I. 560.

[4] I. I. 461.

zühd
03-05-2007, 22:40
52. Uhud Savaşı


Güneş yükselmiş ve Kureyşhler saflarını düzene sok*muşlardı. Her iki tarafta yüzer atlı vardı. Sağ taraftakine Velid'in oğlu Halid, sol taraftakine Ebu Cehil'in oğlu îk-rime kumanda ediyordu. Ortadan Ebu Süfyan ilerleme em*rini verdi. Onun önünde Abdu'd-Dar'dan Talha, Kureyş san*cağını taşıyordu. Talha'nm iki kardeşi ve dört oğlu, ge*rektiğinde sancağı almak için onun yakınında yer alıyor*lardı. Talha ve kardeşleri kabileleri için o gün zafer ka*zanmaya kararlıydılar. Bedir'de onlardan iki kişi *********ce kendilerinin esir alınmasına izin vermişlerdi. Ebu Süf*yan, Uhud'a giderken bunu Talha ve kardeşlerine hatır*latmayı ihmal etmemişti. Mus'ab, Peygamber'in Önünde, sancağı taşıdığı yerden kendi kabilesinin adamlarının da Kureyş sancağını taşıdıklarını gördü.

İki düşman ordusu seslerini duyacak kadar birbirle*rine yaklaştıklarında, Ebu Süfyan ordunun hafifçe önü*ne çıktı. «Ey Evsliler ve Hazreçliler, alanı boşaltın ve ku*zenimi bana bırakın. O zaman biz de size dokunmayız. Çünkü biz size savaş ilân etmedik» dedi. Fakat ensar, ona yüksek sesle hakaret ederek cevap verdi. Daha sonra Mek*ke saflarından bir adam öne atıldı. Hanzala, öne çıkanın babası olduğunu görünce çok şaşırdı. Adam: «Ey Evsliler, ben Ebu Amir'im» dedi. Ebu Amir bir zamanlar çok güç*lü olan nüfuzunun bir anda yok olduğuna inanamıyordu. Bu nedenle Kureyşlilere, kabilesine kendisini tanıtır tanımaz, bütün adamlarının kendi safına geçecekleri konu*sunda söz vermişti. Ensar ise, onu taşlayarak karşıladı.

Mekke ordusu tekrar ilerleme düzenine girdi. Hind ta*rafından yönetilen kadınlar da deflere, zillere vurarak ve şarkı söyleyerek ilerliyorlardı:

Ey Abdu'd-Dar sülalesi, ileri!

Ey gerideki safların bekçileri, ileri!

Her kılıç darbesiyle Ölüm saç!.

Kadınlar, düşmana yeteri kadar yaklaştıklarını anla*yınca, davullarını döverek savaş zamanının geldiğini ilan ediyorlardı. Erkekler, kadınların, önüne geçti. Dana sonra Hind, önceki bir savaşta başka bir Hind tarafından oku*nan şarkıyı söylemeye başladı:

İlerleyin, o zaman sizinle övünürüz,

Ve yumuşak halılar sereriz. Fakat eğer geri dönüp kaçarsanız, sizi terkederiz.

Sizi terkederiz ve sevmeyiz.

iki ordu yeteri kadar birbirine yaklaşınca, Peygam*ber (s.a.v.)'in okçuları, Halid'in süvarilerini ok yağmuru*na tutmaya başladı. Kişneyen atların sesleri kadınların da*vul seslerini bastırdı. Mekke ordusunun orta kısmından Talha, ileri doğru çıktı ve teke tek çatışma önerdi. Ona karşı Ali (r.) çıktı. Biraz çatıştıktan sonra Ali onu yere düşürdü ve miğferinin üstünden kafatasını parçalayan bir darbe ile öldürdü. Peygamber (s.a.vj bir anda, «öldürü*lecek bölük başkanının» -rüyasında kendisine gösterilen koçun- Talha olduğunu anladı ve yüksek sesle Allahu Ek-ber dedi- Bu ses tüm orduda yankılandı. Fakat rüyada gör*düğü koç sadece bir tek kurbanı sembolize etmiyordu. Çünkü Talha'nm kardeşi sancağı almış ve Haraza tarafın*dan öldürülmüştü. Daha sonra Zühre'li Sa'd, Talha'nm di*ğer kardeşini, boynuna ok saplayarak öldürdü. Talha'nm dört oğlu da birbiri arkasına Ali (r.), Zübeyr (r.) ve Evs'li Asim îbn Sabit (r.) tarafından öldürüldüler. İkisini, ölmek üzere iken ordunun gerisine, anneleri Sulâfe'nm yanma taşıdılar. Ona, oğullarına bu öldürücü darbeleri kimin vurdugurm söylediklerinde, bir gün Asim'in kafatasmdan şa*rap içmeye and içti.

Hiç bir Müslüman kadının oriu İİe birlikte gel*mesine izin verilmemişti. Fakat Kttcç'ü bir kadın. olan. Nuseybe (r.), asıl yerinin ordunun yanı olduğunu hissetti. Kocası Gaziyye ve iki oğlu ordudaydı, fakat git*mek istemesinin sebebi bu değildi. Diğer kadınların da orduda çocukları ve kocaları vardı ve onlar evde kalmaya razı olmuşlardı. Nuseybe, İkinci Akabede Peygamber (s.a.v.)'e biat etmek için Medine'den gelen yetmiş kadar adamın yanındaki iki kadından biriydi. Geride kal*mak onun mizacına aykırıydı. Bu nedenle sabah erken*den kalkmış, kırbasını su ile doldurup hiç olmazsa susuz*lara su vermek ve yaralıları tedavi etmek amacıyla yola koyulmuştu. Bununla birlikte yanma bir kılıç, bir yay, bir torba da ok almayı ihmal etmemişti. Ordunun geçtiği yol*ları izleyerek, savaş başladıktan kısa bir süre sonra, Uhud'-un eteklerine ulaşmakta zorluk çekmedi. Vardığında Pey*gamber (s.a.v.1, Ebu Bekir (r.) ve Ömer (r.) gibi yakın arkadaşlarından bir grupla birlikte biraz yüksek bir ara*zide konumlarını almışlardı. Enes'in annesi Üramü Süleyman de aynı şekilde düşünerek, su kabını doldurmuş ve Nuseybe'den kısa bir süre sonra oraya ulaşmıştı. Safların gerisindeki bu gruba iki yeni kişi daha katıldı. Vahanın batısındaki Sedevi kabilelerinden Muzeyne'H iki adam kı*sa bir süre önce müsluman olmuş ve Mekke'lilerin saldı*rısından habersiz bir şekilde Medine'ye gitmişlerdi. Şehri yan boş görünce, sebebini öğrenmişler ve hemen Uhud'a doğru yola çıkmışlardı. Uhud'a vardıklarında Peygamber (s.av.)'i selamladılar ve kılıçlarını çekerek safların ara*sında ilerlediler.

Ebu Dücane (r.) kırmızı sarığıyla verdiği sözde dur*muştu. Zübeyr daha sonraları şöyle itiraf ediyordu «Al*lah'ın Rasulü kılıcı bana değil de Ebu Dücane'ye verince içimden kırılmış ve kendi kendime şöyle demiştim : Ben onun babasının kızkardeşi Safiye'nin oğluyum ve Kureyş-liyim. Ona gidip diğer adamdan Önce kılıcı istedim, fakat

o kılıcı bana değil de ona verdi. Allah'a andolsun Ebu Dücane'nin ne yaptığını izleyeceğim! Ve onu izledim.» Zübeyr daha sonra Ebu Dücane'nin her önüne geleni, ken*disi bir biçici, kılıcı da bir tırpanmış gibi nasıl kolayca öldürdüğünü ve Peygamber (s.a.v.) 'e verdiği sözü nasıl ye*rine getirdiğini anlattı. Sonunda kendisinin de: «Allah ve Basulü daha iyi bilir» demek zorunda kaldığını söyledi.

Görünüşü çok etkileyici ve iri olan Hind, hâlâ erkek*lerin* arasında onları savaşmaya teşvik ediyordu. Bir ara onu erkek sanan Ebu Dücane (r.)'nin kılıcından zor kur*tuldu. Ebu Dücane'nin kılıcı tam kafasının üstünde iken, Hind haykırdı. Onu bir kadın olduğunu anlayan Ebu Dücane de yanındaki erkeğe döndü ve ona vurdu. Bunun üzerine Hind de, ordunun gerisinde köleler tarafından ko*runan kamptaki diğer kadınların yanına döndü. Hind ora*ya vardığında, Habeş'li Vahşi savaş alanına doğru ilerli*yordu. Alandaki diğer adamların aksine Vahşi, sadece bir adamla ilgileniyor ve onu izliyordu. Hanıza CrJ, olağanüs*tü güçlü görünüşü, becerikli savaşma tarzı ve üstündeki deve kuşu tüyüyle kendini uzaktan belli ediyordu. Vahşi. uzaktan onu farketti ve mızrak atabileceği uzaklıkta, gü*venli bir yere doğru ilerledi. Hamza (r.), Abd'ud-Dar'm son sancaktarlarından biriyle yüzyüzeydi. Bir kılıç darbe*siyle düşmanının zırhında delik açmıştı. Vahşi bu şansı kaçırmamak için acele etti ve mızrağını atacak şekilde ha*zırladı. Hamza (r.) düşmanını öldürmüş ve birkaç adım atmıştı ki can çekişerek yere yuvarlandı. Vahşi, onu, ha*reketsiz kalana kadar, bekledikten sonra mızrağım çekti ve bütün hızıyla kampa gitti. Kendi kendine şöyle diyor*du : «Yapmak istediğim şeyi yaptım. Onu sadece özgürlü*ğüm için öldürdüm».

Hamza (r.)'nın şehid olması, Mekke ordusunun ver*diği kayıplarda bir değişikliğe neden olmadı. Öldürülen yedi sancaktarın kölelerinden biri olan başka bir Habeş'lı sancağı kendisi aldı, fakat bir müddet sonra hemen öldü*rüldü. Hamza Cr.) 'nın devekuşu tüyü görünmemesine rağ*men Ebu Dücane Cr.), Zübeyr (rj ve Ensar'la muhacirlerden diğerleri, o günün parolası olan (Emit, Emit) (Öldür, öldür) sözlerinin canlı şekilleri gibi düşmana ölüm saçı*yorlardı. Onlara karşı kimse duramıyordu : Ali'nin beyaz sorgucu, Ebu Dücane'nin kırmızı sangı, Zübeyr'in parlak sarı sarığı ve Hubab'ın yeşil sarığı, gerilerdeki saflara güç veren zafer bayrakları gibiydi. Ebu Süfyan, ortada cesur*ca dövüşen Hanzala'nın darbesinden zor kurtuldu. Hanzala tam ona vuracakken, Leys'li bir adam Hanzala'yı mız-rağıyla yere düşürdü, ikinci bir mızrak darbesiyle de öl*dürdü.

Mekke'liler kamplarına doğru kaçıştıkça savaş alanı Peygamber (s.a.v.) 'in bulunduğu yerden uzaklaşıyordu. Peygamber (s.a.v.) kendi adamlarının kazandığını anlama*sına rağmen, savaşın ayrıntılarını göremiyordu. Fakat bir an gözlerini, sanki kuşları seyrediyormuş gibi göklere çe*virdi. Bir müddet seyrettikten sonra yanındakilere : «Arka*daşınızı» -Hanzala (r.)'yı kastediyordu- «Melekler yıkıyor» dedi.[1] Daha sonraları, bir açıklama istercesine bu olayı Cemile'ye anlattı: «Gökle yer arasında, bulutlardan aldıkları suyu, gümüş kaplardan dökerek, meleklerin Hanzala'yı yı*kadıklarını gördüm»[2] Bunun üzerine Cemile, Peygamber (s.a.v.)'e gördüğü rüyayı ve kocasının nasıl savaşa geç kal*ma korkusuyla, her zaman aldığı gusül abdestini almadan yola koyulduğunu anlattı.

Müslümanlar, düşman sallarının tümünün kırıldığı noktaya kadar ilerlediler. Düşman kampına giden yol açıl*mıştı. Ganimet almak isteyenler de kampa doğru ilerliyor*lardı. Seçilen elli okçu, Peygamber (s.a.v.)'in solunda bi*raz uzaktaydılar. Peygamberle okçular arasında, zemin ön*ce alçalıyor sonra da onları yerleştirdiği bölgede yükseli*yordu. Okçular, ilk saflardaki arkadaşlarının ganimet ka*zanmak için giriştikleri çabayı görebiliyorlardı. Bundan dolayı okçular da, savaş alanına gitmek istediler. Liderleri Peygamber'in ne olursa olsun yerlerinden ayrılmamaları gerektiğine dair emrini hatırlattı. Fakat önlerinlemediler. Savaş bitti ve kâfirler kaçtı dediler. Yaklaşık kırk ta*nesi, Abdullah ve diğer on kişiyi orada bırakarak savaş alanına gittiler.

O zamana delt Mekke ordusunun süvarileri hiçbir işe yaramamışlardı, iki ordu ortada öyle kaynaşmışlardı ki, bir atın ilerlemesi hem kendi adamlarını, hem de düşman askerlerini tehlikeye sokabilirdi. Yukarıdaki müslüman ok*çuların Önüne kendilerini atmaksızin da onların arkaeı-na geçmeleri mümkün değildi. Fakat Halid o anda karşı tarafta neler olduğunu farketti ve hemen bütün adamla*rını, okçuların bulunduğu yere doğru yöneltti. Abdullah ve adamları onları ilk önce oklarıyla durdurmaya çalıştı*lar. Daha sonra kılıç ve mızraklarıyla, ölünceye dek sa*vaştılar. Bu on müslüman okçudan hiçbiri hayatta kalma*dı. Tepenin arkasından dolaşan Halid, adamlarını Müslü*manların en yoğun olduğu bölgeye arkadan saldırttı. İklime de onun gibi yaptı. Mekke ordusunun süvarileri, korunma*sız mü'min saflarına çok kayıplar verdirdiler. Ali ve arka*daşları artık yüzlerini yeni düşmana çevirmişlerdi. Kaçan kâfirlerden bir kısmı da gelip mü'minlere arkadan saldı*rıyordu. Savaş naraları birden bire değişti ve Kureyşh-lerin «Ey Hubal, Ey Uzza» sesleri alanı doldurdu. Atlıların saldırısından kurtulan ve geride kalan müslüman] arın ço*ğu korkmuşlar ve sığınma umuduyla dağa doğru kaçmış*lardı. Peygamber (s.a.v.) onları geri çağırdı, fakat onlar Peygamber fs.a.v.)'in sesine karşı sağır, zihinleri de kaç*maktan başka her türlü düşünceye kapalıydı. Müslüman*ların çoğu savaş alanındaydı, fakat daha önceki cesaret*leri kırılmış ve sayıca düşmandan çok az kalmışlardı Adım ad:m Uhud'a, Peygamber Csa.vJ'in bulunduğu yere doğru geri çekilmek zorunda kaldılar.

Peygamber (s.a.v.) ve içinde iki kadının da bulundu*ğu grup, düşmanın üstüne arka arkaya ok yağdırıyordu. Savaş aleyhlerine dönmeye başladığında ilk düşünceleri Peygamber (s.a.v.) 'i korumak olan birçok müslüman da yanlarına gelip onlara katılmıştı. Onlara ilk katılanlar ara*sında Muzeyne'li iki adam, Vehb ve Haris de vardı Küçük bir düşman grubu sollarından kendilerine doğru yaklaşı*yordu. «Bu gruba karşı kim çıkacak?» dedi Peygamber. Vehb tr.) hemen: «Ben, ey Allah'ın Rasulü» dedi ve onları öyle hızla ok yağmuruna tuttu ki, düşmanlar oku atan gru*bun büyük olduğunu düşünerek geri çekildiler. Bir başka grup atlı onlara yaklaşırken Peygamber (s.a.v.): «Bu bölüğe karşı kim gidecek?» dedi. Vehb yine: «Ben, ey Allah'ın Rasulü» dedi ve onlarla sanki kendisi bir adam değil de bir ordu imiş gibi savaştı. Düşman grubu yine geri çekildi. Düşman saflarının arasından bir grup yine onlara doğru yöneldi. Peygamber (s.a.v.) : «Peki bunlara karşı kim çıka*cak?» dedi. Vehb Cr.) : «Ben çıkacağım» deyince, Peygam*ber (s.a.v.) : -O halde kalk» dedi ve neşeli ol, çünkü Cen*net senindir-. Vehb düşman grubunun içine daldığında Peygamber (s.a.v.) ve arkadaşları onun cesaret ve yiğitli*ğini gözlemekten kendilerini alamadılar ve bir süre si*lah atmayı durdurdular. Vehb. düşmanı yarıp karşı ta*rafa geçmişti. Geri dönüp tekrar düşman grubunun orta-siına daldığında Peygamber (s.a.v.) : «Allah'ım, ona mer*hamet et!» dedi. Vehb düşmanlarla her taraftan yaralanıp şehid oluncaya kadar savaştı. Daha sonra onu buldukla*rında üzerinde yirmi mızrak yarası vardı. Kılıç darbelerin*den başka, bir tek mızrak darbesi bile onu Öldürmeye yete*cek kadar derindi. Onun bu şekilde döğüştüğünü görenler, onu hiçbir zaman unutmadılar. Ömer sonraki yıllarda şöy*le derdi: «ölümler arasında en çok Muzayne'li arkadaşımın Ölümü gibi ölmek isterdim»[3]. Zühre'li Sa'd da on yıl sonra, hâlâ Peygamber'in Vehb'e verdiği Cennet müjdesini duyar gibi olduğunu söylerdi.

Müslümanlar geriye çekildikçe kalabalık da, tepe*ye doğru yaklaşıyordu. îki tarafın savaş naralarının yanısıra tek tek savaşçıların kişisel çağrılarını da duymak mümkündü. Ok atarken, kılıç darbesi vururken ve teke tek karşılaşmaya davet ederken iki taraftan da «Al işte, ben falan falanım» diye sesler yükseliyordu. Ebu Dücane kendisini, büyük babası olan Karaşa'nın oğlu diye ta*nıtıyordu. Bazen de bağıran kişinin kim olduğu söz*lerinden anlaşılmıyordu. Ensar'dan birinin şöyle bağırdı*ğı duyuluyordu: «Al işte, ben Ensardan bir gencim.» Pey*gamber (s.a.v.) de o gün birkaç kez : «Ben îbn El-Avatik'-İm»[4], yani «Ben Atike'lerin oğluyum» diye bağırdı. Atike'-Ier derken bu adı taşıyan ninelerini"[5] kastediyordu. .O sıra*da karşı saflardan kimliğini açıkça söyleyen bir adam çık*tı ve: «Bana karşı kim çıkacak. Ben Atik'in oğluyum» de*di. Bu adam, Aişe'nin tek öz erkek kardeşi ve ailenin tek müslüman olmayan ferdi olan Ebu Bekir'in oğlu Abdu'l-Kâ'be idi. Ebu Bekir (r.), kılıcını ve mızrağını çekip iler*ledi, fakat Peygamber (s.a.v.), ondan önce davrandı. «Kı*lıcını kınına sok» dedi, «ve yerine dön, bize arkadaşlık et»[6]

Bir grup atlı daha Müslümanların arkasından yaklaş*maya başladı ve geri çekilen Abdu'l-Kâ'be'nin önüne doğ*ru ilerlediler. Peygamber fs.a.v.) : «Bizim için kim kendini verecek?»[7] dedi. Ensardan beş kişi kılıçlarını çekip düş*mana saldırdılar ve şebid oluncaya kadar çarpıştılar, tç-lerinden sadece biri, o da ağır yaralı olarak, kurtuldu. Fakat onların yerini alacak yeni yardım gelmişti Ali fr.J, Zübeyr fr.), Talha (r.) ve Ebu Dücane (r.), ön saflardan ordu ile birlikte geri çekilmişlerdi. Onlar Peygamber (s.a.v.)'in yanma ulaşmadan önce, düşman tarafından atı*lan bir taşla Peygamber (s.a.v.)'in alt dudağı yırtılmış ve dişlerinden biri kırılmıştı. Birden bire yüzünü kan kapla*dı, fakat o elinden geldiğince acısını göstermeyerek Ali ve diğerlerini iyi olduğu konusunda teskin etti. Kan kaybım*dan zayıf düşüp bayılan Talha dışında hepsi düşmanın üs*tüne tekrar yöneldiler. Peygamber fs.a.v.), Ebu Bekir'e,«Kuzenine bak» dedi. Fakat Talha hemen kendine geldi. Onun yerine ileriki saflara Sa'd'lı Zühre ve Hazreç'li Ha*ris îbn Simme katılmıştı. Bu yeni grupla desteklenen Ali ve arkadaşları düşmana öyle ölüm saçtılar ki, müşriklerin geri çekilmesiyle birlikte şehid olan beş Ensar'm cesedi de açığa çıktı. Peygamber (s.a.v.) onlara baktı ve dua etti. Fa*kat yatanların arasından biri ona doğru ilerlemek için ze*minde biraz süründü. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) onu getirmek için iki adam gönderdi. Ayağını yastık gi*bi adamın başının altına koydu ve adam Ölünceye dek aya*ğını hareketsizce orada tuttu.

Peygamber (s.a.v.) şöyle dedi: «Bilin ki, Cennet kılıç*ların gölgeleri altındadır»[8]. Daha sonraki yıllarda da o gü*nün ne kadar muhteşem ve hayır dolu bir gün olduğunu hatırlar ve şöyle derdi: «Keşke o dağın eteklerinde arka*daşlarımla birlikte öylece kalsaydım»[9].

Müşrikler, yavaş yavaş kaybettiği alanları tekrar kazan*maya başlamıştı. Peygamber (s.a.v.)'in çevresindeki grubun okları bitmek üzereydi. Kısa bir süre sonra herkes kı*lıç ve mızraklarını çıkarıp yakın dövüş yapmak zorunda kalacaktı. Hem de bir Müslümana dört,kâfir düşüyordu. O sırada aniden yan tarafta bir ath belirdi ve Peygamber (s.a.v.)'in bulunduğu gruba doğru ilerledi. «Muhammet! (s.a.v.) nerede?» diye bağırdı. «O yaşadıkça ben yaşaya*mam!» Bu adam. zaten müslümanlara büyük kayıplar ver*dirmiş olan, Mekke'nin dışındaki Kureyşlilerden îbn Ka-mia idi. Gruba hızla bir göz atarak hedefini hemen far-ketti. Atını nıahmuzlayıp, hiç bir miğferin dayanamayaca*ğı güçlü bir kılıç darbesi indirdi. Fakat Talha hemen Pey*gamber (s.a.v.)'in yanındaydı ve kılıcı görür görmez ken*dini Peygamber (s.a.v.) 'in önüne attı, hayatı boyunca kullanamayacağı bir elinin parmaklarını kaybederek baş*ka bir yara almaksızın darbeden kurtulmuştu. Darbe hemen Peygamber (s.a;v.)'in başının yanından geçmiş miğ*ferine çarpıp, iki demir parçasının Peygamberin yüzüne saplanmasına neden, olmuştu, omuzundan geçerken de iki kat zırhını parçalamıştı. Başının yan tarafına gelen bu dar*be ile Peygamber (s.a.v).'in yere düştüğünü gören kâfir atını mahmuzlayıp, geldiği hızla geri gitti. Fakat diğerle*ri yine de saldırıya karşı Peygamber (s.a.v.)'i çevrelediler. Mahzum'lu Şemmas[10] Peygamber (s.a.v.)'in önünde vuruluncaya kadar savaştı. Peygamber (s.a.v.) onun bu hare*ketini, yaşayan bir zırha benzettiğini söyledi. O vurulunca yerine başka bir adam geçti. Arkasından da kılıcını çekmiş bir halde Nusaybe bekliyordu.

Bir ses -belki de İbn Kamia- «Muhammed Öldürüldü!" diye bağırdı. Bu ses tüm düşmanı kapladı ve hepsi Hubal ve Uzza'yı övüp yücelten sözler söylediler. Uhud bu söz*lerle çınlıyordu, kaçıp dağa sığınan müslümanlar pişman olmuş ve üzülmüşlerdi. Cesaretini kaybeden daha birçok Müslüman da elinden geldiğince hızla dağa doğru kaçı*yordu. Fakat istisnalar da vardı. Bunlardan biri de. Pey*gamber (s.a.v.)'in hizmetçisi olan ve kendi adını taşıyan Enes'in dayısı Nadr'm oğlu Enes'ti. Peygamber (s.a.v.)'in Bedir'de bir okla Öldürülen oğlunun Firdevs cennetinde olduğunu haber verdiği kadın Enes'in kızkardeşi, yani Nadr'm oğlu Nadr'm kızı idi. Enes, yaşama arzusunu yi*tirmiş ve kendilerinde ne savaşa devam etme ne de kaç*ma isteği kalmamış iki arkadaşım gördü. «Niye burada oturuyorsunuz?» diye bağırdı. Onlar: «Allah'ın Rasulü öl*dürülmüş» dediler. «Peki o öldükten sonra yaşayıp da ne yapacaksınız? Kalkın ve onun gibi Ölün» [11]dedi. Ve sava*şın en yoğun olduğu yere doğru ilerledi. Daha sonra Sa'd îbn Muaz, onun kendisini şöyle çağırdığını Peygamber (s.a.v.)'e söyledi; «Cennet! Uhud'un öbür tarafından Cen*net kokusu alıyorum.» «Ey Allah'ın Rasulü» dedi Sa'd «Ben onun savaştığı gibi savaşamazdım». Savaştan sonra Enes (r.)'i seksenden fazla yara almış bir halde buldular, yaralardan tanınmayacak hale gelmişti. Onu kızkardeşi ancak parmaklarından tanıyabildi.[12].

Müslümanların tekrar savaş meydanına dönmeye baş*ladığını gören Kureyş geri çekilmeye başlamıştı. Çünkü müşriklerin çoğu savaşın bittiğini düşünerek çabalarını azaltmışlardı. Henüz ölüler sayılmamıştı, fakat tahminen Bedir'dekilere tekabül edecek kadar Müsîümanı şehit et*mişlerdi. Yanısıra tüm bu karışıklıkların asıl nedeni olan adamı öldürmekle amaçlarına ulaşmışlar, yeni dini bastı*rıp, tekrar eski düzeni kurmuşlardı. «Yalal-Uzza, ya lal-Hubal!»

Kureyş'in tümünde görülen bu yavaşlama. Peygamber s.a.v'i cansiperane koruyan yirmi adamın bulunduğu grubun çevresindeki atlılarda da görülmeye başladı. Mekke'liler bu adamları esir alamayacaklarını ve ölene dek savaşacak olan bu adamların kendilerinden de birkaç ki*şiyi öldüreceğini anlamışlardı. Asıl amaçlarını gerçekleş*tirdiklerine göre seçilecek en iyi yol onları bırakıp zafer kutlamalarına başlamaktı.

Peygamber (s.a.v.), hemen hemen kendisine gelmişti Düşman çekilir çekilmez ayağa kalktı ve arkadaşlarına kendisini takip etmelerini söyleyerek, düşmanı gözleyebi*lecekleri ve sığınabilecekleri bir nehir yatağına doğru iler*ledi. Fakat Peygamber (s.a.v.), yüzüne saplanan metal par*çaları nedeniyle çok acı çekiyordu. Bu yüzden bir müddet durdular ve Ebu Ubeyde birbiri arkasına iki metal parça*sını dişleriyle Peygamber Cs.a.v.)'in yüzünden çıkardı, Fa*kat yara tekrar kanamaya başladı. Bunun üzerine Hazreç'li Malik ağzını yaranın üstüne koydu, kanı emdi ve yuttu. Malik, Medine'deyken: «Önümüzde iki iyi şeyden biri var» diyen ve hemen hemen ölüm durumunda olan Şemmas'tan sonra orada bulunanlar İçinde en. ağır yara*sı olan adamdı. Peygamber (s.a.v.) şöyle dedi: «Kim benim kanımın kendi kanına karıştığı bir adam görmek isterse

Malik îbn Sinan'a baksın». Ebu Ubeyds de bu söze dahil*di. Çünkü metal parçalarını çıkarırken iki dişi kırılmış ve ağzı kanıyordu. Peygamber fs.a.v.) onlara; «Benim kanı*mın dokunduğu kişiye ateş ulaşamaz» dedi[13].

Bu küçük grup nehir yatağına doğru ilerlerken, daha önceden Uhuda ağınan müslüman grup onlan karşılama*ya geldi. Ka'b îbn Malik herkesten önce yapısı ve görünü*şü Peygamber (s.a.v.)'e benzeyen, fakat yürüyüşü daha yavaş olan birini gördü. Daha sonra yaklaştıkça, Ka'b bak*tığı kişinin gözlerinde başkalarıyla karıştırılmayacak olan o parlaklığı görünce arkasmdakilere : «Ey müslümanlar, gözünüz aydm! Bu Allah'ın Rasulü» diye bağırdı. Peygam*ber (s.a.v.) ona sessiz olmasını söyledi. Bu haber ağızdan ağıza dolaştı. Adamlar aceleyle geliyor ve onun yaşadığı*nı gözleriyle görmek istiyorlardı. Sevinçleri o kadar bü*yüktü ki, sanki yenilgi bir anda zafere dönüşmüştü.

Fakat Ka'b'ın sevinçle bağıran sesini yanındaki bir Kureyş süvarisi duymuştu. O, Umeyye'nin kardeşi Ubey yani Avd adlı atının üstünde iken Peygamber (s.a.v J 'i öldüre*ceğine yemin eden adamdı. Kurbanının Ölüm haberini duy*muş ve cesedini gözleriyle görmek için araştırıyordu. Tam o sırada K'ab'm sesini duymuş ve vadi yatağına doğru iler*lemeye başlamıştı. Müslümanlar onu görünce, karşılamak için ona doğru döndüler. «Ey Muhammed,» dedi Ubey, «Eğer sen kaçarsan ben seni bulamaz mıyım?» Ashabdan bir grup Peygamber (s.a.v.)'in çevresini sardı, diğerleri de Ubey e saldırmak üzereydiler. O sırada Peygamber (s.d-.v.) onlara ellerini bırakmalarını söyledi. Daha sonra bu olay anla*tanlar, Peygamber {s.a.v.)'in kendilerini bir devenin ar*kasındaki sinekleri kovması gibi itip onlann arasından kurtulduğunu söylediler. Peygamber (s.a.v.), Haris îbn Simiue'nin elinden mızrağı aldı ve hepsinin önüne çıktı. Hiçbiri hareket etmeksizin onun bu cesaretine ve karar*lılığına baka kaldılar, içlerinden biri şöyle derdi: «Allah'ın Rasulü bir şeyi yaymaya niyet ederse, hiçbir güç onu, o

işi yapmaktan alıkoyamazdı»[14] Ubey, kılıcı havada Pey*gamber (s.a.v.)'e yaklaştı Fakat o vurmadan Peygamber (s.a.v.) mızrağıyla Ubey'i vurdu. Ubey bir boğa gibi bağır*dı, neredeyse atından düşüyordu. Fakat dengesini tekrar sağladı ve arkasını dönüp yokuş aşağı Mekke kampına doğru hızla kaçmaya başladı. Kampta yeğeni Safvan ve ka*bilesinden başka adamlar toplanmış duruyorlardı. Ubey se*sini kontrol edemeyerek: «Muhammed beni vurdu» dedi. Adamlar onun yaraşma baktılar ve hafif olduğunu söyle*diler. Fakat o yarasının çok ağır ve öldürücü olduğuna bir kez inanmıştı. Gerçekten de onun bu inancı sonradan doğ*ru çıktı. «Bana, seni öldüreceğim» dedi, «eğer üstüme sille atsaydı, andolsun beni öldürürdü». Bu haber karşısında müşrikler Muhammed (s.a.v.) ölmemiş diye endişelenmeye başladılar. Fakat Ubey kendinde olmadığından dolayı bu miğferli adamı, başkalarıyla karıştırabilirdi.

Peygamber (s.a.v.) ve arkadaşları nehir yatağına ulaş*tıklarında Ali (r.) kalkanı- .a bir kayanın kovuğundaki su*dan doldurarak Peygamî er (s.a.v.)'e getirdi. Su dur*gun olduğu için çok kokuyordu. Bu nedenle çok susa*masına rağmen Peygamber (s.a.v.) suyu içmedi, bir kıs*mıyla yüzünü yıkadı ,sonra hâlâ düzlüğe yakın oldukla*rından biraz daha yukarıya tırmanma emri verdi. Önündeki kayanın üstüne çıkıp tırmanmaya devam etmek istiyordu. Fakat o kadar güçsüzdü ki tüm çabasına rağmen çıkamadı. Bunun üzerine Talha, yaralarının ağır olmasına rağmen Peygamber (s.a.v.)'i sırtına aldı ve gerekli yük*sekliğe çıkardı. Peygamber (s.a.v.) o gün Talha'ya: «Yer*yüzünde yürüyen bir şehit görmek isteyen Ubeydullah'm oğlu Talha'ya baksın» dedi.[15]

Geçici olarak konaklayabilecekleri bir yere vardıkla*rında güneş tepeye yükselmişti. Bu nedenle Öğle namazını kıldılar. Namazda imam olan Peygamber (s.a.v.), tüm na*mazı oturarak kıldırdı. Diğerleri de ona uyarak aynı şekilde kıldılar. Daha sonra kayalığın üstüne bir gözcü di*kip dinlenmek üzere uzandılar. Çoğu derin ve taze bir uy*kuya daldı.







--------------------------------------------------------------------------------

[1] I. I. 56G.

[2] W. 274.



[3] W. 275.

[4] W. 280.

[5] I S. L/1, 32-4 Bu kitapta Haşim ve Lu'ayy'ın annesini do kapsayan ondan fazla Atike ismi sayılmıştır. Atike'nin anla*mı «temiz» demek olan Tahire'nm anlamına yakındır.

[6] W. 257.

[7] I. I. 572:

[8] B, LII, 22.

[9] W. 255.

[10] Bak. Böl. 27.



[11] W. 280

[12] B. LVI. 12.

[13] W. 047.

[14] W. 251.



[15] I. H. 571.

zühd
06-05-2007, 06:44
53. Întîkam


Kureyş ölüleri ve yaralüarıyla meşguldü. Kayıpları bü*yük değildi = üç bin kişiden sadece yirmî-iki kişi öldürül*müştü. Daha sonra düşman Ölülerine baktılar ve çoğunu tanımadıkları altmışbeş ölü saydılar. Sadece üçü muhacir*lerdendi : Haşimilerden Hamza, Abdu'd-Dar'dan Mus'ab ve Abdullah. İbn Çalış. Merkezden biraz uzakta ölecek kadar çok yara almış olan bîrka , kişi gözlerinden kaçtı. Bunla*rın arasında hâlâ yaşayat, fakat hareket edemeyen Şem-mas da vardı. Boş yere Muhammed ts.a.v.Vin cesedini ara*dılar. O sırada Vahşi savaş meydanına tekrar gelmiş ve Hamza'nm kanuni yarıp karaciğerini çıkarmıştı. Ciğeri Hind'e götürdü ve: «Babanın katilini Öldürmeme karşılık bana ne vereceksin?» dedi. Hind: «Ganimetlerden bana düşen payın tümünü» dedi. Vahşi ciğeri göstererek: «Bu Hamza'run ciğeri» dedL Hind ciğeri aldı, bir parça ısırdı ve çiğneyip yuttu. Yeminini yerine getirdiği için diğer kıs*mı attı. «Onun cesedini bana göster» dedi, Hind. Birlikte cesedin yanma gittiler. Hind, Hamza (rrVmn kulaklarım, burnunu ve yüzünün diğer kısımlarını kesti. Sonra onun, halhal, bilezik ve kolye türünden kıymetli eşyalarını çıka*rıp Vahşi'ye verdi. Diğer kadınları da, diğer ölülere böyle yapmaları için teşvik etti. Kadınların hepsi müslümanlann üstünden kestikleri eşyalardan kendilerine takılar yaptı*lar. Hind de bir kayanın üstüne oturup zafer şarkısı söy*ledi. Kureyş'ten bir İki kişi daha cesetleri keserek intikam hislerini doyuruyorlardı. Fakat onların bedevi müttefikleri buna çok şaşırmışlardı. Ebu Süfyan, elindeki mızrağı Hamza (r.) 'nın ağzına batırarak: «Bunu tat, ey hain» diyor*du. Kinane kabilelerinden birinin reisi olan Huleys Ebu Süfyan'ı bu halde görünce, onun duyabileceği kadar yük*sek sesle: «Ey Kinane oğulları, kuzenin cesedine böyle davranan adam Kureyş'in lideri olabilir mi?» diye bağırdı. «Beni utandırma ve bundan kimseye bahsetme» dedi, Ebu Sufyan «bu sadece bir hataydı»[1].

O sırada Ebu Amir, oğlu Hanzala'nın başına gelmiş*ti ve yaslı yaslı şöyle diyordu: «Ben seni bu adama karşı uyarmadnn mı?» -Muhammed (s.a.v.)'i kastediyordu- «Fa*kat sen babana karşı saygılı, soylu karakterli bir çocuktun. öldüğün zaman da arkadaşlarınla beraber öldün. Eğer Allah, şu yatan adama -Hamza'yı işaret ediyordu- «veya Muhammed (s.a.v.)'in taraftarlarına bir mükâfat verirse, seni de mükâfatlandırsın!»'. Daha sonra Hind ve diğer ka*dınlara döndü ve yüksek sesle: «Ey Kureyşliler, benim de sizin de düşmanınız olmasına rağmen Hanzala (r.) 'nın ce*sedinin tahrip edilmesine izin vermeyin» dedi. Onlar da Ebu Amir'in isteğine saygı gösterdiler.

Ubey'in doğru söylediği ve Peygamber (s.a.v.)'in şim*di dağlarda arkadaşlarıyla beraber olduğu açığa çıkmıştı. Fakat savaş bitmişti ve dağa saldırıya geçinenin hiçbir an*lamı yoktu. Bu nedenle kölelere yol için hazırlık, yapma*ları ve kampı kaldırmaları emredildi. Kendi ölülerini gö*müp, mûslüman cesetlerden istedikleri kadarını aldıktan sonra, bütün ganimetleri develerin üstüne yükleyip yola koyuldular. Yola çıkmadan kısa bir süre önce Ebu Süfyan atını dağa doğru sürdü. Peygamber (s.a.v.) ve arka*daşlarının bulunduğu yere yaklaşarak yüksek sesle bağır*dı: «Savaş dönüşümlü oldu, bugün diğer bir güne karşı*lıktı. Ey Hûbal, kendini göster! Dinini yücelt!». Peygamber (s.a.v.) Ömer'e gidip şöyle cevap vermesini söyledi: «Al*lah yücedir ve herşeye kadirdir. Biz sizinle eşit değiliz : Bi*zim ölülerimiz Cennette, sizinkilerse Cehennem'de». Ömer, Ebu Süfyan'm altında durduğu kaya yığınına gitti ve Peygamber ts.a.v.)'in söylediği sözlerle ona karşılık verdi. Bu*nun üzerine Ömer'in sesini tanıyan Ebu Süfyan: «Ey Ömer, ne olur söyle, Muhammed (s.a.v.)'i öldürdük mü?» dedi, Ömer: «Allah'a andolsun ki hayır, bilâkis şimdi O, senin söylediklerini dinliyor» dedi. Ebu Süfyan da: «Senin sö*zünün, îbn Kamia'nınkinden daha doğru olduğuna inanı*yorum» dedi ve gitmek üzere geri döndü. Fakat tekrar ar*kasını dönüp şunları ekledi: «ölülerinizin bazılarına za*rar verildi. Allah'a andolsun ben bundan hoşnut olmadım, ne izin verdim, ne de emir verdim. Gelecek yıl Bedir'de buluşmak üzere!» Bunları duyan Peygamber (s.a.v.) arka*daşlarından birini daha oraya gönderdi. Bu sahabede şöy*le bağırdı: «Bu, aramızda bağlayıcı bir randevu.[2]

Ebu Süfyan, ordunun beklediği yere ilerledi. Oraya vardığında birlikte güneye doğru yola çıktılar. Ömer,* on*ların formasyonunu göremeyecek kadar uzaktaydı. Bu yüz*den Peygamber (s.a.v.), Zühre'ü Sa'd'ı aşağıya, onları göz*lemek üzere gönderdi. «Eğer develerine binmişler ve atla*rını yanlarında yediyorlarsa, Mekke'ye gidiyorlar» dedi, «Fakat eğer atlarına binip develerini yanlarında yediyor*larsa Medine'ye gidiyorlar. Nefsim elinde olana yemin ede*rim ki &ger niyetleri bu ise, onların önüne geçip, onlarla savaşacağım». Sa'd aşağıya Uhud'a geldiklerinden beri Peygamber'in atı Sekb'in bağlı olduğu yere gitti. Ata bi*nip Mekke'lileri açıkça görünceye dek o yöne doğru gitti, îyi haberi vermek için aceleyle geri döndü. Çünkü adam*lar develerine binmişlerdi. Halid'le birlikte atlıların ma*nevrasında rol alanlardan biri olan Amr[3] ileriki yıllarda şöyle derdi: «Biz, îbn Ubey'in ordunun üçte biriyle birlik*te Medine'ye döndüğünü ve bazı Hazreç'lilerle Evs'lilerin şehirde kaldıklarını biliyorduk. Gidenlerin geri gelip tek*rar saldırmaları muhtemeldi. Çoğumuz yaralıydık, hemen hemen atlarımızın hepsi de ok yarası almıştı. Bu nedenle kendi yolumuza devam ettik.»[4].





--------------------------------------------------------------------------------

[1] I. I. 582.

[2] 1, I. 583.



[3] Bakz. Blm: 27.

[4] W. 299.

zühd
07-05-2007, 12:51
54. Şehitlerin Gömülmesi


Peygamber (s.a.vj, arkadaşlarına düzlüğe inmelerini emretti. Haris İbn Simme tr.), önden, Hamza (r.)'mn ce*sedini bulmak üzere savaş alanına gönderilmişti. Fakat Haris, gördüğü manzara karşısında çok şaşırmış ve Pey-gamber'e ne diyeceğini bilemediği için geri dönmekte ge*cikmişti. Bunun üzerine Ali'yi onun arkasından gönder*diler. Ali, Haris'i parçalanmış cesedin başında beklerken buldu. Birlikte geri döndüler. Peygamber, kâfirlerin ne yap*tığım duyunca «Şimdiye kadar hiç böyle sinirlenmemiş-tim; gelecek sefer eğer Allah bana Kureyşlilere karşı za*fer verirse, onlardan otuz cesede aynı şeyi yapacağım» de*di.1. Fakat bundan kısa bir süre sonra şu âyetler indi:

«Eğer ceza verecekseniz, size ceza verilenin misliyle ceza verir ve eğer sabrederseniz, andolsun bu, sabredenler için daha hayırlı*dır* (Nahl: 126).

Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.), biraz önce ettiği yeminden geri dönmekle kalmayıp, cesetlere zarar veriJ-mtatai de yasakladı. Yanısıra, savaş sırasında, insanın en tanrısal bölümü olan yüzüne dikkat- edilmesini istedi. «Bir darbe indireceğiniz zaman, bunun yüze gelmemesine dik*ti) 1.1. 584. 278

kat edin. Çünkü Allah, Adem'i kendi suretinde yaratmış*tır»1.

Abdullah îbn Cahş da Hamza'nın biraz ötesinde öl*dürülmüş ve cesedi tahrip edilmişti. Peygamber (s.a.v.) başka ölüleri aramak için yüzünü onlardan çevirdiğinde değişik bir manzarayla karşılaştı. Kendi akrabalarından olan Abdullah ve Hamza'nın biraz ötesinde Hanzala'nın cesedi vardı, Kureyş'in ne kadınları ne de erkekleri ona dokunmamışlardı. Hanzala (r.) orada sanki meleklerin kendisini yatırdığı şekilde uzanıyordu. Saçları, öğlenin ku*ru toprağı üzerindeki suyla ıslanmıştı. Yanından geçen herkes Allah'a şükrediyordu. Çünkü onun güzelliği şehit arkadaşlarının Cennette şimdiki durumunu gösterir bir işa*retti.

Biraz ötede Haysenıe (r.) ve Îbn ed-Dehdehe (r.)'nin cesetleri vardı. Heyseme, rüyasında şehit oğlunu gören; Sa*bit îbn ed-Dehdehe de, yetim çocuğa hurma ağacını he*diye eden adamdı. Peygamber (s.a.v.) Sabit'i gördüğünde; «Meyve yüklü alçak dallı hurma ağaçlan! İbn ed-Dehde-henin Cennette ne çok ağacı var!»3 diye buyurdu.

Evs'lilerden bir grup kendi ölülerini ararken, daha bir gün önce müslüman olmamakla suçladıkları Usayrim adın*da bir adamın cesedini buldular. Ona ne zaman İslam'*dan bahsetseler, O: «Sizin söylediklerinizin doğru olduğu*nu bilsem, hiç tereddüt etmem» derdi. Fakat şimdi savaş alanında çok ağır yaralı bir şekilde yatıyordu, henüz ölme-mişti. «Seni buraya getiren ne?» dediler, «Halkını koru*mak mı yoksa îslâmı korumak mı?» «İslam için geldim» dedi, «Birden bire Allah'a ve Rasulüne inandım ve Müs*lüman oldum. Ondan sonra da kılıcımı alıp bu sabah er*kenden Allah'ın Rasulü ile beraber olmak için buraya gel*dim. Beni yere düşüren bir darbe yiyenceye kadar da sa*vaştım». Daha fazla konuşamadı. Evs'li grup onun başın*da ölünceye dek beklediler. Daha sonra Peygamber (s.a.v.) 'eUsayrim'den bahsettiler. O da Usayrim'in Cennetliklerden olduğunu söyledi. Sonraki yıllarda Usayrim, beş vakit na*mazdan birini bile kılmadan Cennete giren adam olarak tanınırdı.

Şehidler arasında bir de yabancıya rastladılar. İlk baş*ta yabancı olduğunu sanmışlardı, fakat içlerinden biri onun Salebe kavminin Yahudi alimlerinden Muhayrîk olduğu*nu anladı. Daha sonradan öğrendiklerine göre Muhayrik o sabah erkenden halkını toplamış ve Peygamber (s.a.v.) 'e verdikleri sözü tutarak, putperestlere karşı onun yanında olmaları gerektiğini söylemişti. Onlar, bunun Sebbat anla*mına geldiğini söyleyince O: «Sebbat'a inanmayın» demiş ü. Daha sonra, öldürülürse Muhammed (s.a.v.)'in kendisi*nin varisi olduğunu duyurmuştu: «Eğer bugün öldürülür-sem, tüm mallarım, onları Allah'ın gösterdiği şekilde harcayacak olan Muhammed (s.a.v.)'indir.» Daha sonra kı*lıcını ve diğer silahlarını alıp Uhud'a doğru yola çıkmış ve orada öldürülünceye kadar savaşmıştı. Bundan sonra Medine'ye dağıtılan sadakaların çoğu, Peygamber (s.a.v.) 'e, Muhayrîk'ten miras kalan hurma bahçelerinden kaynak*lanıyordu. Peygamber (s.a.v.), Muhayrik için: «Yahudi*lerin en iyisi» demişti.

Mekke'lilerin evlerine döndükleri anlaşılır anlaşılmaz Medine'Iiler rahat bir nefes aldılar ve kadınlar öğleden be*ri kulaklarına gelen söylentilerin doğru olup olmadığını anlayıp ölülerini görmek üzere şehrin dışına çıkmaya baş*ladılar. İlk gelen kadınlar arasında Aişe, Ümmü Eymen ve Safiye vardı. Peygamber (s.a.v.), Safiyeyi görünce çok üzüldü ve Zübeyr'e: «Annene yardım et ve Hamza'nin me*zarının hemen kazılmasını sağla. Git anneni götür, kar*deşine olanları görmesin» dedi. Bunun ürerine Zübeyr, Sa-fiye'ye gitti ve: «Anne, Allah'ın Basulü sana geri dönme*ni emrediyor» dedi. Fakat Safiye zaten haberleri önceden öğrenmişti. «Niçin gidecekmişim?» dedi, «Kardeşimin ba*şına gelenleri duydum. Fakat bu Allah içindi. Allah'tan ge*lene razıyım, tnşaallah sabredeceğime söz veriyorum». Zü*beyr, Peygamber (s.a.v.)'e döndü, O da Safiye'nin gelmesine izin verdi. Bunun üzerine Safiye kardeşinin cesedinin yanına geldi ve şu âyeti okudu: «Biz Allah'a ait (kullar) iz ve şüphesiz O'na dönücüleriz». Bunu duyunca hepsi Bedir'den sonra indirilen âyetleri hatırladılar ve rahatladı*lar .

«Ey iman edenler, sabırla ve namazla yardım dileyin. Ger*çekten Allah, sabredenlerle beraberdir. Ve sakın Allah yolunda Öldürülenlere «ölüler» demeyin; tersine onlar diridirler. Fakat siz bunun şuurunda değilsiniz. Andolsun, biz sizi bir parça korku, aç*lık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele. Onlara bir musibet isabet ettiğinde, derler ki: Biz Allah'a ait (kullar)ız ve şüphesiz O'na dönücüleriz. Rabbinden (olan bir salat) bağışlanma ve rahmet bunların üzerinedir ve hidayete erenler de bunlardır».

(Bakara: 153-157).

Safiye daha sonra kızkardeşi Umeyme'nin oğlu Ab*dullah îbn Cahş (r.)'ın cesedi başında dua etti. Fatıma (r.) da ona katıldı. İki kadın birlikte ağladılar. Peygamber (s.a.v.) de onlarla birlikte ağlayarak rahatladı. Daha son*ra Fatıma babasının, yaralarını sardı. Kuzenleri Hamne'ye kocası Mus'ab'm, erkek kardeşi Abdullah'ın ve amcasının ölüm haberini vererek üzüldüler. Savaşın ilerlediği bir an*da Peygamber (s.a.v.), hâlâ sancağ* elinde taşıyan Mus'-ab'ı görmüş ve ona seslenmişti. Fakat adam : «Ben Mus'ab değilim» diye cevap vermiş. Peygamber (s.a.v.) de, onun Mus'ab'm yerine sancağı taşıyan bir melek olduğunu an*lamıştı. Peygamber (s.a.v.) genç adamın cenazesi başında durdu ve şu âyeti okudu:

«Mü'minlerden Öyle erkek-adamlar vardır ki, üzerinde Allah ile yaptıkları ahide sadakat gösterdiler; böylece onlardan kimi adağını gerçekleştirdi (şehid olup sözünü yerine getirdi), kimi de beklemektedir. Onlar hiç bir değiştirme ile (sözlerini) değiştirme-diler» (Ahzab; 23).

Peygamber Cs.a.vJ, bütün ölülerin Hamza'nın cenaze*sinin yanına getirilmesini ve mezarların kazılmasını emretti. Hamza bir örtüye sarılmıştı, Peygamber (s.a.v.) onun için cenaze namazı kıldı. Bunun ardısıra diğer cenazeler için de toplam yetmişiki cenaze namazı kıldı. Bir mezar ka*zılır kazılmaz iki veya üç cenaze bir mezara gömülüyor*du. Hamza ve yeğeni Abdullah aynı mezara yan yana gö*müldüler. Peygamber (s.a.v.) gömülme işlemi boyunca her mezarın başında bulundu. «Cemuh'un oğlu Amr ile Amr'm oğlu Abdullah'ı bulun» dedi, «Onlar bu dünyada birbirin*den ayrılmaz iki dosttu, ikisini aynı mezara gömün». Fa*kat Amr'm zevcesi ve Abdullah'ın -Cabir'in babası- karde*şi olan Hind ikisinin cenazesini, oğlu Hallâd'mki ile be*raber getirmişti. Hind onları Medine'ye götürmeye çabala*mış, fakat düzlüğün sonunda ona, bunun Allah'ın emriyle olduğu söylendi. Bu nedenle Hind cenazeleri tekrar savaş alanına geri götürmek zorunda kalmıştı. Bu üç cesed aynı mezara gömüldü. Peygamber (s.a.v.} gömülme işlemi bi*tene dek mezarın başında durdu ve : «Ey Hind, Amr, oğ*lun Hallâd ve kardeşin Abdullah, hepsi beraber Cennet-teler». Bunun üzerine Hind: «Ey Allah'ın Rasulü, beni de onların yanma yerleştirmesi için Allah'a dua et- dedi.

ölülerin çoğunun aksine, Muzeyne'li adamın o anda orada hiç akrabası yoktu. Çünkü yeğeni de ölünceye ka*dar orada savaşmıştı. Bu nedenle Peygamber (s.a.v.) onun başına gitti ve: «Benim senden razı olduğum gibi, Allah da senden razı olsun»[1] dedi. Muzeyne'linin vücudunu giy*diği yeşil çizgili örtüyle kapattılar. Mezara koyduklarında Peygamber (s.a.v.), onun yüzünü kapatmak için örtüyü yu*karı çekti. Fakat bu kez de ayaklan açıkta kaldı. Bunun üzerine, Peygamber (s.a.v.), yanmdakilerden çevreden bi*raz ot toplayıp adamın ayaklarını örtmelerini istedi. Diğer cenazeler için de aynı şey sözkonusuydu. Yani toprak atıl*madan önce ölünün yüz ve ayakları başka birşeyle örtülmeliydi.

Son mezar da kapatıldığında Peygamber (a.n.v.) atım istedi ve bindi. Şafakta geldikleri yoldan geri döndüler, Medine'nin girişindeki kayalıklara geldiklerinde, çevresin*dekilere saf oluşturmalarını söyledi. Erkekler Mekke'ye dö*nük iki saf oluşturdular. Ondört kadın da onların arka*sına dizildi. Daha sonra Allah'a dua edip şükür ve hamd-lerini sundular «Allah'ım, senden selamını, rahmetini, be*reketini ve affını diliyorum, Allah'ım, senden ne sona eren, ne de solan ebedî saadeti istiyorum. Allah'ım, senden kor*kulacak günde eminlik, yokluk gününde çokluk istiyo*rum.»[2].







--------------------------------------------------------------------------------

[1] W. 277.

[2] W. 315.

zühd
08-05-2007, 21:20
55. Uhud'dan Sonra


Şebre vardıklarında güneş batıyordu. Mescid'e vanr. varmaz akşam namazını kıldılar. Daha sonra Peygamber (s.a.v.) dinlenmek için yattı ve derin bir uykuya daldı. O kadar derin uyuyordu ki Bilal (r.)'in okuduğu yatsı eza*nını duymadı. Bu yüzden namazı daha sonra evde tek ba*şına kıldı. Ensar'ın iki Sa'd'ı 4bn Ubade ve îbn Muaz- ge*ceyi Mescidin kapısında geçirdiler. Daha sonra bu nöbe*ti başkaları devraldı. Çünkü hâlâ Kureyşlilerin geri gelip saldırma ihtimali vardı. Ertesi sabah Peygamber (s.a.v), sabah namazından sonra Bilal'e oradakilere ve uzaktaki-lere düşmanın arkasından gidileceğini duyurmasını söyle*di. «Fakat hiçbiri bize katılmayacak, sadece dün bizimle birlikte savaşanlar gelecek» dedi.

Elçiler çeşitli kabilelere vardıklarında Ashab'm çoğu*nu yaralarını sararken veya eşlerine sardırırken bul*dular. Çünkü Uhud'a katılanlardan çok azı yara almamış*tı, çoğu ise flgır yaralıydı. Fakat Peygamber (s.a.v.) 'in ça*ğırışını duyar duymaz hepsi yaralarını ellerinden geldi*ğince kapatıp tekrar yola çıkmak için hazırlandılar. Uhud'a katılanlardan sadece Malik (r,) ve Şemmas (r.) bu seferki yürüyüşe katılamiyordu. Çünkü Malik aldığı yaraların et*kisiyle zayıf düşmüş, halsiz bir şekilde ailesinin yanında yatıyordu, Şemmas'ın ise Medine'de hiç akrabası yoktu. Bu yüzden onu Aişe kendi odasına taşımıştı. Fakat Ümmu Seleme kabilesinden olan bu adama bakmanın kendi sorumluluğunda olmasını istedi ve ona bakmayı üstlendi. Hemen hemen Ölmek üzere olduğu için, Peygamber (s.a.v.) Şemmas'ı Medine'ye gömmemelerini, Uhud'a arkadaşları*nın yanma gömmelerini söyledi.

Başına nişan alınan darbenin omuzuna gelmesi nede*niyle sağ omuzunu oynatamamasına rağmen Peygamber (s.a.v.), ilk hazırlananlar arasındaydı. Talha (r.), yola çık*ma zamanını öğrenmek için Mescide geldiğinde onu ka*pının önünde at sırtında görünce çok şaşırdı. Peygamber (s.a.v.) miğferinin önünü indirmişti, gözlerinden başka ye*ri görünmüyordu. Bunun üzerine Talha, sakat olmasına rağmen hazırlanmak üzere hemen eve koştu.

Beni Selime'den yola çıkanlar arasında, çoğu on'dan i'azla kılıç veya ok yarası almış olan kırk yaralı vardı. Kararlaştırdıkları yerde Peygamber (s.a.v.)'le buluşunca sı*raya girdiler. Peygamber (s.a.v.) onların kalelerinin beden*lerinden daha güçlü olduğunu görünce çok sevindi ve şöy*le dua etti: «Allah'ım, Beni Selime'ye merhamet et!» Bü*tün kabileler arasında, Uhud'a katılmayan fakat bu kez onlara katılan bir tek kişi vardı. Bu Cabir (r.l 'di. O sabah Peygamber (s.a.v.)'in, çağrısını duymuş ve ona giderek: «Ey Allah'ın Rasulü, savaşta bulunmayı çok istiyorum. Fa*kat babam beni yedi küçük kız kardeşimin başında bı*raktı. Ben ümit ettiğim halde şehadette Allah onu bana tercih, etti. Ey Allah'ın Rasulü, hiç olmazsa bu kez seninle gelmeme izin ver* dedi. Peygamber (s.a.v.) de ona diğer*leriyle birlikte gitme izni verdi.

Medine'den sekiz kilometre ötede konakladılar. O sı*rada düşman da kendilerinden fazla uzakta olmayan Rev-ha'da konaklamıştı. Bunu duyan Peygamber (s.a.v.) adam*larına mümkün olduğu kadar geniş alana yayılmalarını ve kendileri için odun toplamalarını emretti. Her adam ken*disi için bir ateş yakacakta. Güneş batana dek beşyüz öbek odun topladılar. Gece olduğunda herkes kendi ateşini yak*tı. Çok sayıdaki ateş öbekleri uzaktan sanki büyük bir or*du konaklamış izlenimi veriyordu. Hâlâ putperest olma*sına rağmen müslümanlara dost olan Huzaa'h bir adam Etm Sûfyanfa gidip, gerçek olmadığı halde, Uhud'a katıl*mayanlar ve müttefikleri de dahil bütün Medine'lilerin sa*vaş meydanına geldiklerini haber verdi. «Tanrıya andolsun, siz anların atlarının başını görür görmez kaçmalıydınız» dedi. Kureyşlîlerden bazdan Medine'ye saldırmak istiyor*du» fakat şimdi hepsi en hızlı şekilde Mekke'ye dönme ka*rarı almışlardı. Bununla birlikte Ebu Süfyan, erzak al*mak için Medine'ye giden bir gruptan Peygamber (s.a.v.)'e mesaj göndermeyi İhmal etmedi. «Muhammed (s.a.v.)'e de ki: «'Biz .ona ve arkadaşlarına karşı çıkıp, geri kalanların hepsinin kökünü kurutuncaya kadar onlarla savaşacağız.' Geri döndüğünde Ukaz panayırına uğra, deveni kuru üzüm*le yükleyeyim» dedi. Adamlar, mesajı Peygamber Cs.a.v.)'e ulaştırdığında, o kısa bir süre önce inen âyetle cevap ver*di:

«Allah bize yeter, o ne güzel vekildir.» (Âl-i tmran: 123).

Peygamber Cs.a.v.) ve arkadaşları Pazartesi, Salı ve Çarşamba günlerini orada her akşam ateş yakarak ge*çirdiler. O üç gün boyunca tüm müslümanlar dinlendiler ve bayram sevinci yaşadılar. Bir önceki yaz hasat çok ve. rimli geçmişti. Sa'd îbn Ubade (r.) otuz deve yükü hur*ma, diğerleri de kurban edilmek üzere hayvanlar getir*mişlerdi. Perşembe günü toparlanıp Medine'ye döndüler.

Uhud savaşından döndükten sonra Îbn Ubey'in oğlu Abdullah, savaştan sonraki ilk geceyi, çarpışma sırasında aldığı bir yarayı dağlamakla geçirdi. Bu sırada babası ona savaşa katılmasının aptallık olduğunu söylüyordu. «Tanrı*ya andolsun, sonuç tam benim tahmin ettiğim gibi oldu» dedi. Oğlu: «Allah'ın Rasulü ve müslümanlar için yaptığım şey hayırlıydı» dedi. Fakat Îbn Ubey tartışmaya açık de*ğildi. «Eğer öldürülenler bizle geri dönmüş olsalardı, öl-dürülmezlerdi» diye iddia etti. Oğlu, diğer müslümanlarla birlikte savaşta iken o Medine'de boş durmamıştı. Yahu*diler ise daha önce göstermedikleri derecede şiddeti bir kesinlikle şöyle diyorlardı: «Muhammed (s.a.v.) sadece krallık peşinde koşuyor. Hiçbir peygamber böyle bir sonla karşılaşmamıştır. Hem kendisine hem de arkadaşlarına bü*yük darbeler vurulmuş».

Yahudilerin ve münafıkların söylediklerinin çoğu, Uhud'a yakın bir yerde ateşler yakarak yapılan gösteri*den sonra şehre dönen. Ömer (r.)'in kulağına gitmişti. Ömer, bunları duyunca hemen Peygamber (s.a.v.)'e gitti ve bundan soiumlu olan kişileri öldürmek için ondan izin istedi. Fakat Peygamber (s.a.v.) buna izin vermedi. «Al*lah, dinini yüceltecek ve Peygamber (s.a.v)'ine güç vere*cek» dedi. «Ey Hattab'm oğlu, gerçekten Kureyş bize bir daha aynı günü yaşatamayacak ve gidip Köşe'yi selâmlaya*bileceğiz»[1] -Mekke'ye girip Hacer'ül-Esved'i Öpeceklerin; kastediyordu-.

Ömer'in ellerinin bağlı olmasına rağmen Ibn Ubey, ce*zasız kalmadı. O, Mescidde cuma namazları için kendine şerefli bir konum, edinmişti. Onun Medine'deki konumunu herkes bildiği için buna kimse karşı çıkmıyordu. Peygam*ber (s.a.v.), minbere hutbe ve vaaz için çıktığında Ibn Ube> kalkar ve şöyle derdi: «Ey insanlar, bu Allah'ın Rasulüdür. Dilerim Allah onun sayesinde bize merhamet eder. O hal*de ona yardım edin, onu onurlandırın, onu dinleyin ve ona itaat edin*. Daha sonra tekrar otururdu. Fakat Uhud dönüşünden sonraki ilk.Cuma namazında Ibn Ubey her za*manki gibi aynı, şeyleri söylemek için ayağa kalktığında, etrafında bulunan Ensardan müslümanlar onu iki tara*fından tuttular ve: «Ey Allah'ın düşmanı, otur. Bu yap*tıklarından sonra senin konuşmaya hakkın yok» dediler Bunun üzerine Ibn Ubey, kalabalığın arasından zorlukla sıyrıldı ve cemaati terketti. Mescidin kapısında ona rastla*yan Ensardan biri ona: «Dön ve Allah'ın Rasulünden ba*ğışlanma dile» dedi. Fakat o şu cevabı verdi «Tanrıya an. dolsun, benden bağışlanma dilememi isteyen kişiyi ben istemiyorum».

Uhud'u izleyen günlerde Peygamber (s.a.v.) savaşla il*gili birçok yem vahiyler aldı. Bu âyetlerden iki kabilenir.

de büyük bir bölümünün savaş başladığı anda alanı ter-ketmeyi düşündükleri, fakat Allah'ın onlara güç ve karar*lılık verdiği açığa çıkıyordu. Bu iki kabileden biri, düşma*nı takip etmeye gittiklerinde hemen hazır oluşlarıyla Pey*gamber (s.a.v.)'i sevindiren Hazreç'li Beni Selime kabilesi idi. Beni Selime \q Evs'li Beni Harise kabileleri bu âyet*leri (Âl-îmran : 122) duyunca, âyette kastedilen kişile*rin kendileri olduklarını itiraf ettiler. Fakat o anki zayıf*lıkları için üzülmüyorlardı, çünkü Allah onlara kendi ka*zanacakları güçten daha fazla güç ve kararlılık vermişti. Ayetler savaş sırasında birden paniğe kapılıp dağa kaçan*lardan ve özellikle şehit olmak istedikleri için Peygam*ber (s.a.v.) 'i savaşa teşvik edenlerden bahsediyordu.

«Yoksa siz Allah, İçinizden cihad edenleri belirtip -aytrdetme-den ve sabredenleri de belirtip' ayırdetmeden cennete gireceğinizi mt sandtntz? Andolsun, siz onunla karşılaşmadan önce Ölümü te*menni ediyordunuz, işte siz -bakıp dururken- onu gördünüz de.» (Ahi lmran: 142-143).

Fakat vahiy, savaş alanında emirlere uymayan kişi*lerin cezalanın orada ödedikleri ve affedildiklerini de be*lirtiyordu, ödedikleri cezanın veya keff arf etin bir kısmı .Pey*gamber (s.a.v.)'in ölüm haberini duyduklarında çektikleri acı ve üzüntüdür (Âl-i lmran.- 152-155). Eski medeniyetle*rin harabe ve tarihlerine bakarak, Arabistan'ın gelenek*lerinin de bir gün yok olacağı ve zaferin islam'ın olacağı da anlaşılıyordu.

«Gerçek şu ki, sizden Önce nice sünnetler (kanun özelliğini ka*zanmış olaylar) gelip geçmiştir. Bundan dolayı yeryüzünde gezip dolaşın da yalan sayanların uğradıkları sonuç nasıl oldu bir görün. Bu (Kur'an), İnsanlar için 'dolambaçsız bir açıklama (beyan)' sakı*nanlar için de bir hidayet ve öğüttür. Gevşemeyin, üzülmeyin, eğer inanmtşlarsantz en üstün olan sizlersiniz.» (Âl-i lmran: 137-139).

Bir de gelecekle ilgili bir olaya değiniliyordu: 280

Muhamtned, yalnızca bir peygamberdir. Ondan önce nice pey*gamberler gelip geçmiştir. Şimdi ölürse ya da öldürülürse, sîz to*puklarınız üzerinde gerisin geriye mı döneceksiniz? iki topuğu üze*rinde gerisin geri dönen kimse, Allah'a kesinlikle zarar veremez. Mlah şûkredenleri pek yakında ödullendırecektir» f AH ttnran: 144).







--------------------------------------------------------------------------------

[1] W. 317.

zühd
16-05-2007, 19:44
56. İntikam Kurbanları


Dört aydan fazla süre boyunca barışı bozan hiçbir olay meydana gelmedi. Fakat bu sürenin sonunda Beni Esed Ibn Huzeyme'nin Medine'ye sefer düzenlediği haberi ulaştı. Müslüman olan Cahş ailesini- ve daha Önceden Mekke'de yaşayan Esed'lileri saymazsak bu geniş ve güçlü Necd ka*bilesi hâlâ. Kureyşlüerin yakın bir müttefikiydi. Kureyşli-ler şimdi de onları, Uhud'da zayıf düşen Müslümanlardan yararlanmaya teşvik ediyordu. Bu nedenle onlara ve tüm Arabistan'a Uhud'un müslümanlan zayıflatmadığı, bilâkis güçlendirdiği gösterilmeliydi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.), Beni Esed Ibn Huzeyme'lilerin kampına habersiz olarak, kuzeni Ebu Seleme komutasında yüzelli silahlı adam gönderdi. Bu küçük ordu îbn Huzeyme'lilerin kampına ses*sizce yaklaştı ve çok az kan dökerek onların kaçmasını sağladı. Müslümanlar ise Medine'ye, onbir gün sonra, bü*yük bir deve sürüsü ve üç çoban ile birlikte döndüler. Bu saldırı amacını yerine getirmişti, yani islam'ın bitmeyen gücü tüm Arabistan'a gösterilmişti.

O sıralarda daha güneyden bir saldırının yapılacağı haberi Medine'ye geldi. Fakat bu kez Peygamber (s.a.v.) mucize göstererek İslam karşısındaki düşmanlığın, Hudayl kabilesinin Linyani kolunun başkanında toplandığını bil*dirmişti. Eğer bu adam ortadan kaldırılırsa o taraftan ge*lecek saldın artık pek Önemli olmazdı. Bunun üzerine Pey*gamber (s.a.v.), Hazreçll Abdullah Ibn Uneys'i, bu lideri öldürmekle görevlendirdi. «Ey Allah'ın Rasulü» dedi Abdul*lah, «bana o adamı tarif et ki, gördüğümde tanıyabileyim». Peygamber (s.a.v.) : «Onu gördüğünde, o sana şeytanı ha*tırlatacak. Onun aradığın adam olduğunu şöyle anlaya*caksın; onu gördüğünde titreyeceksin» dedi. Abdullah, Pey*gamber (s.a.v.)'in söylediklerini aynen yaşadı ve onu öl*dürüp sağsalim geri döndü.

Medine'ye karşı planlanan saldırıların hepsi şimdilik rafa kaldırılmıştı. Fakat öldürülen başkanların öcünü al*mak için Hudayl kabilesinden bir grup adam, komşu köy*lere İslam'ı anlatmak için giden altı müslümana saldırdı*lar. Olay, Mekke'nin yakınında Raci' denilen sulak bir yer*de meydana geldi. Peygamber (s.a.v.) 'in adamlarından üçü dövüşerek şehit edildi, diğer üçü de esir alındı. Esir alı*nan üç kişiden biri kaçmak isteyince hemen öldürüldü. Çatışmada ölenlerden biri de Uhud'da Kureyş'in, sancak*tarlarından ikisini Öldüren Evs kabilesinden Asun idi. öl*dürülen adamların annesi, Asım'm kafatasmdan şarap iç*meye yemin etmişti. Hudayl'lı adamlar da onun kafatasım bu kadına satmayı plânlıyorlardı. Fakat bir arı kovanı yü*zünden gece olana dek Asım'm cesedine yaklaşamadılar. Gece olunca da bir fırtına Asım'm cesedini sürükleyip gö*türmüştü. Bu nedenle Kureyşli anne hiçbir zaman yemi*nini yerine getiremedi. Esir alman Evs'li Hubeyb ile Haz-reç'îi Zeyd, Bedir'deki ölülerinin öcünü almak için her fır*satı kollayan Kureyşlilere satıldı. Hubeyb, Beni Nevfel'in müttefiklerinden birine satıldı ve Bedir'de öldürülen ba*basının öcünü alması için kabilenin bir üyesine verildi. Safvan da aynı amaçla Zeyd'i aldı ve iki adam Haram ay*lar geçinceye kadar hapiste kaldılar.

Safer ayının hilâli görünür görünmez esirleri haram bölgeden çıkarıp Tan'im'e götürdüler. İki adam birbirle*rini hapsedildiklerinden beri ilk defa görüyorlardı. Orada birbirlerine sabır tavsiye ettiler. Daha sonra Beni Nevfel ve beraberindekiler Hubeyb'i biraz İleriye götürdüler. Hu*beyb kendisini kazığa bağlayacaklarını anlayınca onlar*dan namaz kılmak için izin istedi, daha sonra İki rek'atası

namaz kıldı. Onun, öldürülmeden önce namaz kılma ge*leneğini kuran ilk kişi olduğu söylenir. Daha sonra onu kazığa bağladılar ve «İslam'dan dönersen seni serbest bı*rakacağız» dediler. O şu cevabı verdi: «İslam'dan döndü*ğümde yeryüzündeki herşeyi elde edeceğimi bilsem yine de İslam'dan dönmem.» «Kendin evinde olup, Muîıammed (s.a.v.) 'in senin yerinde olmasını İstemez miydin?» dediler. «Kendim evde oturmak için Muhammed (s.a.vj'in ayağına bir diken parçası bile batmasını istemem» diye cevap ver*di. «Dön ey Hubeyb,» dediler, «çünkü dininden dönmez*sen seni öldüreceğiz.» «Allah için ölmem hiç de önemli değil» dedi. Daha sonra şunları ekledi: «Benim yüzümü kutsal yerden çevirmenize gelince,» -yüzünü Mekke'den başka tarafa çevirmişlerdi- «Allah şöyle buyuruyor: «Her nereye dönerseniz Allah'ın yüzü kıblesi orasıdır» (Baka*ra : 115). «Allah'ım, burada benim selamımı senin Rasu-lüne götürecek kimse yok, o halde selamımı ona Sen ulaş*tır» dedi. O sırada Peygamber (s.a.v.), Medine'de Zeyd ve diğer arkadaşlarıyla birlikte oturuyordu. Bir an Peygam*ber (s.a.v.), vahiy aldığı zamanlarda girdiği hale girdi. Onun «Ve Aleyhi es-Selam ve Rahmetullah (Allah'ın se*lamı ve Rahmeti onun üzerine olsun)» dediğini duydular. Peygamber (s.a.v.) daha sonra «Cebrail bana Hubeyb'den selamını getirdi» dedi[1].

Kureyşlilerin yanında babalan Bedir'de öldürülen kırk genç vardı. Gençlerden her birine mızrak verip: «Bu, senin Ly-banı öldürendir» dediler. Gençler HubeybS^nuzrakladı-lar, fakat öldüremediler. Bunun üzerine büyüklerden biri elini çocuğun elinin üstüne koyup öldürücü bir darbe in*dirdi. Bir diğeri daha aynı şeyi yaptı. Fakat buna rağmen Hubeyb bir saat daha yaşadı ve sürekli şu iki cümleyi tekrarladı: «Allah'tan başka ilah yoktur, Muhammed O'nun Rasulüdür».

Esir edilen arkadaşı Zeyd de aym şekilde öldürüldü. Öldürülmeden önce O da iki rekat namaz kıldı ve sorulan

sorulara aynı cevaplan verdi. Zühre'nin müttefiklerinden olan. ve o gün herkesle birlikte Tan'im'e giden Ahnas İbn Şerik şöyle demekten kendini alıkoyamadı: «Hiçbir baba evlâdını, Muhammed'in taraftarlarının Muhammed'i sev*diği kadar sevemez».

Bedir Savaşı'nm başında, Utbe ile teke tek karşılaş*ması sonucunda ölen Ubeyde geride kendisinden çok genç olan bir dul bırakmıştı. Bedevi kabilesi Amir'den Huzey-me'nin kızı olan Zeyneb çok cömert bir kadındı; islam'dan öncede «fakirlerin annesi» diye anılırdı. Dul kaldıktan bir yıl sonra hâlâ evlenmemişti. Peygamber (s.a.v.), ona ev*lenme teklif ettiğinde memnuniyetle kabul etti. Mescide bitişik odalara bir oda daha eklendi. Büyük bir ihtimalle bu yeni bağ nedeniyle Zeyneb'in kabilesinin yaşlı lideri Ebu Bera, Peygamber (s.a.v.)'i ziyaret etti. İslam ona tek*lif edildiğinde yaşlı adam buna karşı olmadığım söyledi. Bununla birlikte tamamen kabul ettiğini de açıklamadı. Sadece kendi kabilesine İslam'ı öğretecek müslümanlarm gelmesini istedi. Peygamber (s.a.v.) ona, diğer kabilelerin müslümanlara saldıra bileceğini söyledi. Beni Amir, Hava-ziıı kabilesinin bir koluydu ve yerleşim bölgesi, müslüman*lara saldırmaları muhtemel olan Süleym ve diğer Gata-fan kabilelerine yakındı. Fakat Ebu Bera, Beni Amir'in şefi olarak kendisinin koruyacağı hiç kimseye saldırılamaya-cağına dair söz verdi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) hem bilgileri, hem de takvaları nedeniyle İslam'ı temsil eden. kırk müslüman seçti. Onların başına da Hazreçli Mun-zir îbn Amr'ı getirdi. Seçilenlerden biri de Peygamber fs.a,v.) ve Ebu Bekir'le birlikte hicret eden Ebu Bekir'in azatlı kölesi Amir îbn Fuheyre idi.

Medine'de, Ebu Bera'nın liderliğinin tartışmalı olduğu bilinmiyordu. Onun yerine geçmek isteyen yeğeni, Peygam-ber'den bir mektup götüren, bu nedenle herkesten önce oraya varan bir müslümanı öldürdü. Kabilenin diğer adam*larım da geri kalan müslümanları öldürmeleri için teşvik etti. Fakat tüm kabile Ebu Bera'nın koruması altında o'^n kimseyi öldüremeyeceklerini söyleyince sinirlenen yeğin.

kısa bir süre önce Medine'ye kötülük yapmayı düşünen iki Süleym kabilesine haber verdi. Süleym kabilesi hemen bir grup atlı gönderdi ve Ma'una kuyusu yakınında hiçbir şeyden habersiz konaklayan müslümanların hepsini şehit ettiler. Sadece develeri otlatmaya giden iki kişi sağ kaldı. Bu iki kişiden biri Uhud'da büyük bir cesaretle savaşan Haris tbn es-Simme idi. Diğeri ise Kinane kabilesinin Dem-reh kolundan Amr idi. Uzaktan kamplarının çevresini sa*ran atlıları görünce çok şaşırdılar. Yaklaştıklarında ise kampın bir savaş alanına döndüğünü ve arkadaşlarının hepsinin öldürüldüğünü gördüler. Süleym'li adamlar ölü*lerin başında derin bir tartışmaya dalmışlardı. Bu yüzden yeni gelenleri farketmediler. Amr gidip Medine'ye haber verme taraftarıydı. Haris ise söyle dedi: «Munzir'in öldü*rüldüğü yerde ben savaş alanına arkamı dönüp gidemem». Daha sonra kendini düşmanların arasına attı ve Amr'la birlikte esir alınıncaya kadar çarpıştı ve iki düşman öldür*dü. Düşmanların ikisini de öldürmek istememeleri garip*ti. Çünkü Haris iki adamlarını Öldürmüştü. Haris'e kendi*sine ne yapılmasını istediğini sordular. O da Munzir'in ce*sedi başında gidip eline silahlar verilmesini ve orada sa*vaşmak istediğini söyledi. Onun isteğini yerine getirdiler. Haris kendisi öldürülmeden önce iki adam daha öldürdü. Amr'ı İse serbest bıraktılar ve kendilerine ölü arkadaşla*rının isimlerini saymasını istediler. Amr, onlarla birlikte her cesedin basma gitti ve soyuyla birlikte hepsinin ismini söyledi. Ona burada olması gereken fakat cesedi burada olmayan bir arkadaşının olup olmadığını sordular. «Amir Ibn Fuheyre adındaki Ebu Bekir'in azatlısını göremiyorum-. dedi. Ona «Bu adamın sizin aranızdaki konumu nasıldı?» diye sordular. «O en iyilerimizden biriydi» dedi, Amr, «Pey-gamber'e ilk tabi olanlar arasındaydı». Soruyu soran : «Sa*na, ona ne olduğunu söyleyeyim mi?» dedi. Daha sonra Amir'i Öldüren Cebbar'ı çağırdılar. Cebbar, mızrağım na*sıl arkasından gelip Amir'in iki kürek kemiği arasına sap*ladığını anlattı. Mızrağın ucu Amir'in göğsünden çıkmış*tı. Amir'in ölmeden önce son sözü: «Vallahi, zafere ulaştim» olmuştu. Cebbar: «Bu ne anlama gelebilir?» diye şa*şırmıştı, çünkü aynı sözü kendisinin söylemeye daha çok hakkı vardı. Daha sonra Cebbar şaşkınlıkla mızrağı Amir'-in sırtından çıkarmıştı. Fakat şaşkınlığı, görünmeyen el*lerin Amir'in cesedini gözden kaybolana dek yukarı kal*dırdıklarını görünce daha da artmıştı. Cebbar'a -zafer»in Cennet olduğu anlatılınca müslüman oldu. Peygamber (s.a.v.) bu olayı duyunca, meleklerin Amir'i Cennet'in en yüksek derecelerinden biri olan «llliyyun»a (Muttaffıfin: ıa-19) götürdüklerini söyledi[2]

Süleym'liler kabilelerine döndüler ve bu olayı tekrar tekrar herkese anlattılar. Bu onların İslam'a dönmeleri*nin başlangıcıydı. Serbest bıraktıkları Amr'a bu katliama Beni Amir'in sebep olduğunu söylediler. Bunun üzerine Amr, Medine'ye dönerken Beni Amir'den rastladığı iki ki*şiyi öldürülen arkadaşlarına karşılık öldürdü. Fakat ger*çekte iki adam da masumdu. Çünkü onlar Ebu Bera'ya bağlıydılar ve onun müslümanlan korumasına taraftardı*lar. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.), öldürülenlerin aile*lerine kan diyeti verilmesine karar verdi.





--------------------------------------------------------------------------------

[1] W. 360



[2] W. 349

zühd
20-05-2007, 15:10
57. Benî Nadir


Yahudi kabilelerinden Beni Nadir, uzun süreden beri Beni Amir'in müttefiki idi. Bu nedenle Peygamber (s.a.v.) onlardan kan diyetini ödemede kendisine yardım etmele*rini istemeye karar verdi. Ebu Bekir, Ömer ve diğer ileri gelen arkadaşlarıyla onlara gitti ve meseleyi açıkladı. Ya*hudiler onun isteğini yerine getireceklerini söylediler ve ondan yemek hazırlanıncaya kadar kalmasını rica ettiler. Peygamber (s.a.v.) onların ricalarını kabul etti. O sırada, içlerinden görünüşte misafir için verilecek yemek hakkında emirler vermek üzere liderleri Huyay'm da bulunduğu bir grup onlardan ayrıldı. Onlar kalenin önünde oturmuş bek*lerken diğerlerinin' göremeyeceği şekilde Cebrail geldi ve hemen Peygamber'e Medine'ye dönmesi gerektiğini haber verdi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) ayağa kalktı ve bir tek kelime bile söylemeden topluluğu terketti. Herkes onun kısa bir süre sonra geri döneceğini zannediyordu. Geri dönmeyince Ebu Bekir diğer arkadaşlarına onun ar*kasından gitmeyi önerdi. Hep birlikte yahudilerden ayrılıp. Peygamber (s.a.v.)'in evine gittiler. Peygamber (s.a.v.) on*lara olanları • anlattı ve Muhammed îbn Mesleme (r.) 'yi Beni Nadir'e ne söyleyeceğini ^İdirerek gönderdi. Muham-med îbn Mesleme (r.) bütün hızıyla, kabilenin olduğu ye*re gitti. Onu gören bazı liderler karşıfemaya çıktılar. On*lara şöyle dedi: «Allah'ın Rasulü beni size gönderdi ve şunları söyledi: «Beni öldürmeyi amaçlayarak, aramızdaki

anlaşmayı bozdunuz». Peygamber (s.a.v.)'in ona anlattığı şekliyle onlara suikastın tüm ayrıntılarını anlattı ve me*sajının püf noktasına gelerek şöyle bağladı: «Peygamber: 'Size ülkemi terketmenîz için on gün veriyorum. On gün*den sonra hâlâ burada olanlarınızın başı kesilecek' dedi». Onlar: «Ey Mesleme'nin oğlu, bir Evs'linin bize böyle bir haber getirebileceğini ummazdık» dediler. îbn Mesleme: «Gönüller değişti» cevabını verdi.

Çoğu hemen ayrılmak için hazırlıklara başlamışlardı. Fakat îbn Ubey onları kalmaya teşvik eden ve yardım ede*ceğini bildiren bir haber gönderdi. Puyay da komşuları Beni Kurayza ve Bedevi müttefiklerinin böyle bir durum*da kendilerini yalnız bırakmayacaklarını söyleyerek yahu-dileri kalmaya ikna etti. Tüm bu müttefiklere yardım ha*beri gönderdi. Peygamber Cs.a.vJ'e de kardeşini haberci gönderdi: «Biz evlerimizi ve mallarımızı bırakıp gitmeye*ceğiz. O halde ne yapacaksan yap» dedi. Peygamber Cs.a.v.) «Allahu Ekber» (Allah Büyüktür) dedi ve bu tekbir tüm arkadaşlarının ağzmda tekrarlandı. Arkadaşlarına: «Ya*hudiler savaş ilân ediyor» dedi. Bir ordu hazırlayarak şeh*rin güneyindeki Nadir yerleşim bölgesine doğru ilerledi*ler. Sancağı Ali taşıyordu, ikindi namazım, korunma böl*gelerinin dışında olduğu için yahudiler tarafından terk edi*len geniş bir bahçede kıldılar. Namazdan sonra Peygam*ber (s.a.v.) askerlerini kalelere doğru ilerletti.

Surlar okçular ve sapancılar tarafından korunuyordu. Bu askerlerin yanında okları bittiğinde ve sur duvarları saldırıya uğradığında kullanılmak üzere taşlar da vardı. İki ordu da hava kararıncaya kadar karşılıklı ok atışları yaptılar. Yahudiler karşısmdakilerin saldırı hızı karşısında şaşkınlığa dönmüşlerdi. Fakat ertesi gün nasıl olsa Beni Kurayza'nın ve îbn Ubey'in yardımları ulaşır diye düşü*nüyorlardı. Birkaç gün sonra da müttefiklerin Gatafan ka*bilesi imdada yetişirdi. O sırada müslümanlarm ordusu, Medine'den çeşitli sebepler yüzünden Peygamber ile birlik-Le yola çıkamayan müslümanlarm da orduya katılmasıyla gittikçe büyüyordu. Yatsı namazı vaktine kadar ordu, duşmanı her taraftan sarabilecek derecede çoğalmıştı. Pey*gamber (s.a.v.) onlarla birlikte namaz kıldı ve Ali'yi or*dunun başında bırakarak on kişi ile birlikte Medine'ye döndü. Ordu sabah namazına kadar Allah'ı yücelten şiir*ler okudu. Peygamber (s.a.vJ sabah namazında onlara ka*tıldı.

Günler geçiyor ve Beni Nadir beklediği yardımlar İçin ümidini yitiriyordu. Beni Kurayza, Peygamber (sa.v.)'le yaptığı anlaşmayı bozmak istememiş, Beni Gatafan sessiz kalmış İbn Ubey de her zaman olduğu gibi bir şey yapa*mayacağını anlamıştı. Çok ümitli olan Beni Nadir'in ümit*leri gittikçe kayboluyor ve aralarındaki anlaşmazlıklar ar*tıyordu. Kabile uzun zamandan beri süren anlaşmazlıklar ve düşmanlıklarla parçalanmıştı. Şimdi ise dış dünyadan tamamen kopmuş bir vaziyette hiçbir yardım alamıyordu. On güne yakın bir süre sonra Peygamber'in sur duvarla*rının yakınındaki bir iki hurma ağacını kesmesiyle bu ümitsizliği ve çaresizliği daha fazla hissetmeye başladılar. Peygamber (s.a.v.), bu toprakların kendinin olacağını bil*diği için bu ağaçlan kurban olarak kestirmişti Ağaçların kesilmesi İlahi bir emirle (Haşr: 5), ona bildirilmişti. Bu emrin yerine getirilmesiyle düşmanın karşı koyma gücü tamamen yok oldu. Onlar için hurma ağaçlarının özel bir konumu vardı, çünkü bu ağaçlar geçim kaynaklarının bü*yük bir bölümünü oluşturuyordu. Şimdi topraklarından ayrılmaya zorlansalar bile o yerleri hâlâ kendilerinin ola*rak düşüneceklerdi. Çünkü gelecekte onu tekrar kazanma ümitleri vardı. Kureyş, vadiden İslam'ın izlerini silmek üze*re söz vermişti. Fakat eğer hurma ağaçları kesilirse, onları yenilemek yıllar alırdı. Sadece bir kaç tanesini kesmişler*di, fakat bu tahrip nereye kadar varacaktı? Huyay Pey*gamber (s.a.v.)'e topraklarını bırakıp gideceklerine dair haber gönderdi. Fakat Peygamber (s.a.v.) daha önce bütün mallarım götürebileceklerine dair verdiği sözde artık du*ramayacağını söyledi. «Topraklarınızı bırakın» dedi, «silah*larınız ve zırhlarınız dışında develerinizin taşıyabileceği miktarda mal götürebilirsiniz».

Huyay ilk önce bu teklifi reddetti, fakat kabiledeki di*ğer adamlar onu kabul etmeye zorladılar. îki hafta önce bıraktıkları hazırlıklara tekrar başladılar. Evlerinin kapı*larına ve lentolanna varıncaya kadar bütün eşyalarını de*velere yüklediler. Hazırlandıklarında Suriye yolu üzerinden kuzeye doğru yola çıktılar. O zamana kadar bu ölçüde zen*gin ve büyük bir kervan daha görülmemişti. Medine'nin kalabalık çarşısından geçerken develer tek sıra halinde yol aldılar. Her deve, yüklerinin zenginliği ve süslerinin çok*luğuyla ayrı bir şaşkınlık unsuru oluyordu. Develerin üs*tündeki tahtların perdeleri, içindeki çeşitli renklerde ipek*ler giymiş, altın, elmas, yakut gibi değerli taşlarla süslen*miş kadınları gizlemek için örtülmüştü. Beni Nadir'in zen*gin olduğu bilinirdi, fakat o zamana kadar kendilerinden başka çok az kişi onların bu zenginliğini görebilmişti. Yol*culuklarına davul ve çalgı sesleri eşliğinde devam ettiler. Böylece, şimdi topraklarını terkediyor durumda olsalar da, başka yerlerde daha güzel toprakları olduğunu ve oralara gittiklerini göstermek istiyorlardı. Yahudilerin çoğu Hay-ber'de durdu ve önceden sahip oldukları topraklara yer*leşti. Diğer bir grup da kuzeye gitti ve Eriha'ya veya Su*riye'nin güneyine yerleşti. Vahyin bildirdiğine göre yahu-dilerin topraklan, fakir ve muhtaçlara verilmek üzere Pey*gamber Cs.a.v.) 'e ait olacaktı. Bu topraklar, özellikle «Yurt*larından ve mallarından sürülüp çıkarılmış» (Haşr: 8) olan muhacirler içindi. Fakirlikleri nedeniyle Ensar'dan sa*dece iki kişiye toprak verildi. Fakat Peygamber Cs.a.v.) top*rakların çoğunu Muhacirlere vererek onları bağımsız kıl*dı ve Ensann üzerindeki bakım yükünü kaldırdı.

zühd
21-05-2007, 12:32
58. Savaş Ve Barış


M.S. 626 yılının ilk aylarında Fatıma bir erkek ço*cuğu daha dünyaya getirdi. Peygamber (s.a.v.} el-Hasan ismini çok seviyordu. Bu nedenle Faüma'nın ikinci çocu*ğuna «küçük Hasan» yani «küçük güzel adam» anlamına gelen Hüseyin adını verdi. O sıralarda «fakirlerin annesi» diye tanınan yeni zevcesi Zeyneb hastalandı ve vefat et*ti. Vefat ettiğinde, Peygamber (s.a.v.)'le henüz sekiz ay*lık evli idi. Peygamber (s.a.v.) onun cenaze namazını kıl*dırdı ve onu Baki mezarlığında kızı Rukiye'nin mezarının yakınına gömdü. Bunu takip eden ay Peygamber (s.a.v.) -in kuzeni Ebu Seleme (r.) Uhud'da aldığı -önce çabuk iyi*leşen, fakat sonradan tekrar açılan- yara nedeniyle oldu. Peygamber fs.a.vJ, öldüğü sırada onun yanındaydı ve o son nefesini verirken dua ediyordu. Öldükten sonra gol*lerini de Peygamber (s.a.v.) kapattı.

Ebu Seleme (r.) ve Ümmü Seleme (r.) birbirine çok bağlı bir çiftti. Ümmü Seleme kocasına, ikisinden biri öl*düğünde evlenmemek üzere anlaşma yapmalarını teklif etti. Fakat Ebu Seleme, eğer kendisi önce ölürse, karısının mutlaka evlenmesi gerektiğini söyledi ve şöyle dua etti «Allah'ım, Ümmü Seleme'ye benden sonra, benden daha iyi ve ona acı ve elem çektirmeyecek bir koca ver». Ebu Seleme'nin Ölümünden dört ay sonra Peygamber fs.a.v.) Ümmü Seleme'ye evlenme teklif etti. Ümmü Seleme ken*disinin Peygamber (s.a.v.)'e uygun bir eş olmadığını öne sürdü. «Ben yaşlı bir kadınım» dedi «ve yetimlerin annesiyîm. Bunların yanısıra bir de benim kıskançlık huyum var. Ey Allah'ın Rasulü, senin birden fazla eşin var.» dedi. Peygamber ts.a.v.) şöyle cevap verdi: «Yaş konusunu ele alırsak ben senden yaşlıyım. Kıskançlığa gelince, Allah'a bu huyu senden alması için dua ederim. Çocuklarına ise Allah ve Rasulü göz kulak olacaktır». Böylece evlendiler ve Ümmü Seleme, sağlığında Zeyneb'in olan odaya yer*leşti.

Ümmü Seleme (r.), yaşı ile ilgili söylediklerine rağ*men henüz yirmidokuz yaşında genç bir kadındı. Ebu Se*leme ile Habeşistan'a hicret ettiğinde sadece onsekiz ya*şındaydı. Kıskançlığına gelince, Ümmü Seleme bu evlilikle imtihan edileceğinden haklı olarak korkuyordu. Bu korku*yu taşıyan sadece o değildi. Aişe, Hafsa ve Zeyneb'i zorluk çekmeden kabul etmişti. Fakat belki de kendi yaşı ilerle*diği için -ondört yaşındaydı- bu kez durum farklıydı. Aişe, Ümmü Seleme'yi sık sık görürdü, Fatıma'nın düğün ha*zırlıklarını birlikte yapmışlardı. Fakat Aişe hiçbir zaman ona muhtemel bir rakip gözüyle bakmamıştı. Fakat şim*di, Medine'de herkes Peygamberin yeni evliliğinden ve ge*linin güzelliğinden konuşuyordu. Aişe bunları duyduğun*da sıkılmıştı. «Onun güzelliği ile ilgili şeyler bana anlatı*lınca çok üzülmüştüm» dedi. «Onu yakından görebilmek için gittim ve onun anlatmlandan kat kat daha güzel oldu*ğunu gördüm. Bunu Hafsa'ya da anlattım. Hafsa: «Hayır, sen kıskandığın için böyle söylüyorsun o anlattıkları gibi değil» dedi. Daha sonra kendi gözüyle karar vermek için Ümmü Seleme'nin yanma gitti. Döndüğünde bana: «Onu kendi gözlerimle gördüm. Senin söylediğin kadar güzel de*ğil, ama yine de güzel sayılır» dedi. Bunun üzerine tek*rar onu görmeye gittim. Gerçekten de Hafsa'nın dediği gi*biydi. Fakat ben yine de kıskanıyordum»[1].

Ebu Süfyan'ın Uhud'dan sonra teklif ettiği ve Pey*gamber (s.a.v.)'in de kabul ettiği Bedir'de yapılacak olan ikinci çarpışmanın zamanı yaklaşıyordu. Fakat o yıl kurak bir yıldı ve Ebu Süfyan, yolculukta atların ve develerin yi*yebileceği yeşillikler olmadığının farkındaydı. Savaş bo*yunca gerekli olan yemi Mekke'den taşımaları gerekiyor*du. Fakat Mekke'deki stokları da bitmek üzereydi. Ebu Süf*yan kendi teklifinden geri dönme ********liğini göstermek istemiyordu. Muhammed Cs.a.v.)'in bu anlaşmayı bozma*sını bekliyordu. Fakat Yesrib'den savaşa hazırlanıldığı ha*berleri geliyordu. Kararını değiştirmesi için ona bazı şey*ler öne sürülebilir miydi? Ebu Süfyan, Süheyl ve diğer bir*kaç Kureyş liderine danıştı. Birlikte bir plân yaptılar. Ga-tafan kabilesinin 3eni Aşça' kolunun liderlerinden olan Nuaym, Süheyl'in arkadaşıydı ve o sırada Mekke'de idi. Ona güvenebileceklerini düşündüler. O, Kureyş'ten olma*dığı için tarafsız ve objektif bir gözlemci ve tavsiyeci gibi görülebilirdi. Eğer müslümanları Bedir'deki karşılaşmadan vazgeçirmeyi başarırsa ona yirmi deve vereceklerini va-dettiler. Nuaym bu teklifi kabul etti ve vahaya doğru yola çıktı. Orada Ebu Süfyan'm Bedir'deki karşılaşma için çok büyük bir ordu kurduğu haberini yaydı. Her toplulukla ayrı ayn konuştu. Ensara, Muhacirlere, yahudilere ve mü*nafıklara tehlikenin geldiğini söyledi ve alarm haberini şöyle bir tavsiyeyle bağladı: «Burada kaim, onlara karşı çıkmayın. Hiçbirinizin sağ olarak geri dönebileceğinizi zannetmem». Yahudiler ve münafıklar Mekke'lilerin ordu hazırlamasına sevindiler ve bu haberlerin Medine'de da*ha da yayılmasını sağladılar. Nuaym, müslümanlar üzerin*de de etkili olmuştu. Çoğu Bedir'e gitmenin akıl kârı ol*madığını düşünüyordu. Müslümanların bu tutumunu Pey*gamber Cs.a.v.) de haber aldı ve kendisiyle birlikte kim*senin gelmeyeceğinden endişe etmeye başladı. Fakat Ebu Bekir ve Ömer, her ne olursa olsun Kureyş'e verdiği söz*den dönmemesi için onu uyardılar. «Allah dinini destekler» dediler, «Ve Allah Rasulüne güç verir». Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) : «Tek başıma bile olsam gideceğim" dedi.

Bu bir iki kelime Nuaym'ın develerinden olmasına ve tam başaracağım sandığı anda tüm çabalarının boşa gitmeşine neden oldu. Fakat kendisine rağmen görevinin, yan*lış olduğunu farketmişti: Medine'de kendi deneyimlerinin ve etkisinin ötesinde birşeylerin yürürlükte olduğunu an*lamış ve İslam'ın ilk tohumları kalbine yerleşmişti. Pey*gamber (s.a.v.) önceden kararlaştırdığı şekilde çok sayı*da deve ve sürücüsü ile on da atlı adamı yanına alarak yola çıktı. Çoğu Bedir Panayırı'nda satmak üzere yanla*rına ticari eşya almışlardı.

O sırada Ebu Süfyan Kureyşlilere şöyle diyordu: «Bir-iki günü yolda geçirelim, sonra geri dönelim. Eğer Muhammed (s.a.v.) ortaya çıkmazsa, bizim yola çıktığımızı ve tek*rar geri döndüğümüzü duyacaktır. O sözünde durmamış ve sözünden dönme suçu ona ait olacaktır». Fakat Ebu Süf-yan'ın ümitlerinin tersine Peygamber (s.a.v.) ve arkadaş*ları gelmişler ve Bedir panayırında sekiz gün kalmışlardı. Panayıra katılan Araplar ise Kureyş'in sözünden döndüğü ve Peygamber (s.a.v.)'in sözünde durduğu haberini tüm Arabistan'a yaymışlardı. Müslümanların moral zaferinin arttığı ve kendilerinin Arapların gözünden düştüğü habe*ri Mekke'ye ulaştığında Safvan ve diğerleri, Bedir'de ikin*ci bjr karşılaşma için söz verdiği için Ebu Süfyan'ı azar*ladılar. Fakat bu başarısızlık onların bu yeni dini ve ta*raftarlarını ortadan kaldırmak için plânladıkları büyük savaş hazırlıklarını engellemedi.

Bedir'den döndükten sonra Medine'de bir ay boyunca barış dolu bir ortam yaşandı. Fakat bir ay kadar bir süre sonra bazı Gatafan kabilelerinin Yesrib'e saldırı hazırlık*larına giriştiği haberi ulaştı. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) hemen dörtyüz kişilik bir ordu kurup Necd üze*rine yürüdü. Ama onlar oraya ulaştıklarında düşman çok*tan kaçmıştı. Bu sefer sırasında Peygamber (s.a.v.)'e «Kor*ku namazı»nı nasıl kılacağını anlatan bir vahiy geldi. Bu âyetlerde savaş sırasında ordunun nasıl namaz kılacağı, düşmandan korku anında neler yapılacağı, nasıl bir grup namaz kılarken, diğer bir grubun gözcülük edeceği anla*tılıyordu. (Nisa: 101-102).

Bu grupla birlikte yolculuk edenlerden biri de Abdul*lah'ın oğlu Cabir idi. Daha sonraki yıllarda, konak yerlerinden birinde meydana gelen bir olayı şöyle anlattı: «Biz Peygamber (s.a.v.)'in yanındayken ashabdan biri elinde yakaladığı bir kuşla geldi. O sırada yavru kuşun annesi kendisini o adamın ellerine attı. İnsanların yüzü şaşkın*lıkla dolmuştu. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.) şöyle dedi: «Bu kuşa mı hayret ediyorsunuz? Onun yavrusunu aldınız, o da merhametinden kendisini sizin ellerinize yav*rusunun yanına attı. Allah'a yemin ederim ki Rabbiniz si*ze karşı bu kuşun yavrusuna gösterdiği merhametten da*ha fazla merhamet eder»3. Daha sonra adama yavru kuşu aldığı yere koymasını emretti».

Peygamber (s.a.v.), bir keresinde de şöyle demiştir: -Allah'ın yüz rahmeti vardır. Bunlardan birini insanlar, cinler, sığırlar ve diğer hayvanlara indirmiştir. Bu şekil*de, bu yaratıklar birbirlerine karşı merhamet beslerler ve vahşi yaratıklar, yavrusuna karşı merhametli olmaya yö*nelir. Geri kalan doksandokuz merhameti de. Allah kendi*sine ayırmıştır. Bununla Hesap Günü kullarına merhamet eder»[2]

Cabir (r.) Medine'ye dönerken Peygamber (s.a.v.)'le birlikte birkaç kişinin geriden takip ettiği ve diğer grup*ların çok önlerde yol aldığı haberini de vermiştir. Cabir'in devesi yaşlı ve zayıf olduğu için çoğunluğu oluşturan ilk gruba ayak uyduramamış ve geri kalmıştı. Peygamber (s.a.v.) ona rastlayınca neden bu kadar geride kaldığını sordu. O; «Ey Allah'ın Rasulü,» dedi, «bu deve bundan hızlı gidemiyor». Peygamber (s.a.v.): «Deveni çöktür» dedi, kendi devesini de çöktürdü. Cabir (r.) bundan sonrasını şöyle anlatıyor: «Şu sopayı bana ver dedi, ben de verdim. Peygamber (s.a.v.) elindeki sopayla bir iki kez ona vurdu. Daha sonra deveme binmemi istedi ve yolumuza devam ettik. Rasulünü Hak'la gönderene yemin olsun ki benim de*vem onunkini geçti.»

«Yol boyunca Rasulullah (s.a.v.)'la sohbet ettik. O ba*na: «Deveni bana satar mısın?» dedi. Ben «Onu sana hibe ederim» dedim. O: «Hayır, onu bana sat dedi.» Cabir onun sesinin tonundan pazarlık yapmak istediğini anladı. «Ona bir fiyat vermesini söyledim» dedi Cabir, Bana: «Ona bir dirhem veririm» dedi. Ben «Bu çok az» dedim. O: «Peki iki dirhem olsun» dedi. Fakat ben yine «Hayır» dedim. O da fiyatı kırk dirheme yani bir Dirim (guncel altına ulaşın*caya kadar yükseltti. Bu fiyata razı oldum. Bana. «Sen hiç evlendin mi, Cabir?» diye sordu. Ben de evlendiğimi söy*ledim. O: «Daha önceden evlenmiş biriyle mi yoksa bir ba*kireyle mi?» diye sordu. Ben: «Daha önce evlenmiş biriyle» deyince: «Neden bir kızla evlenmedin? Sen onunla oynar*dın, o da seninle oynardı» dedi. «Ey Allah'ın Rasulü» de*dim, «ba*bam Uhud'da öldü, geride kalan yedi kız kardeşi*mi bana emanet etti. Bu nedenle onlara bakacak, saçlarını tarayacak ve onlara annelik edecek bir kadınla evlendim Bana iyi bir seçim yaptığımı söyledi. Daha sonra bana, Medine'den üç mil uzaktaki Şirar'a ulaştıklarında develeri orada kurban edeceğinden, günü orada geçireceğimizden ve karımın bizim eve dönüş haberimizi aldığında minder*lerin tozunu silkmeye girişeceğinden bahsetti. «Bizim hiç minderimiz yok» dedim. O: «Olacak, eve döndüğünde ya*pılması gerekenleri yap» dedi.»

«Döndüğümüz günden sonraki ilk sabah devemi al*dım ve Peygamber (s.a.v.)'in kapısı önüne çöktürdüm. Peygamber (s.a.v.) bana deveyi oraya bırakıp, mescid'de iki rekat namaz kılmamı söyledi. Ben de onun dediğini yaptım. Daha sonra Hz. Bilâl'e bana bir birim (ounce) altın vermesini emretti. Bilâl (r.), terazisinin tarttığından biraz daha fazlasını verdi. Altını aldım ve gitmek üzere geri dön*düm. Fakat Peygamber (s.a.v.) beni geri çağırdı. «Deve*ni al» dedi, «O senindir, onun için sana ödenen para da senindir.»[3].

Bu aylardan birinde Farisî Selman, danışmak ve yar*dım dilemek üzere Peygamber (s.a.v.)'e geldi. Beni Ku-rayza Yahudilerinden olan sahibi onu Medine'nin güne*yindeki arazisinde o kadar sıkı çalışmaya zorluyordu ki, Selman'ın Müslüman cemaatle yakm bir ilişkiye girmesi mümkün olmuyordu. O, ne Uhud'da, ne Bedir'de, ne de son dört yılda Peygamber (s.a.vj 'in çeşitli aralıklarla yap*tığı seferlerin hiç birinde bulunamamıştı. Bu durumun*dan kurtulmasına bir çare yok muydu? Sahibine, özgürlü*ğüne kavuşmasının kendisine kaça mal olacağını sormuş*tu. Fakat sahibinin Öne sürdüğü fiyat çok yüksekti, özgür -lügüne kavuşabilmesi için, ona kırk birim tounce) altın ver*mesi ve üçyüz hurma ağacı dikmesi gerekiyordu. Peygam*ber ts.a.v.) ona, sahibiyle, altınları ve hurma ağaçlarını vereceğini, buna karşılık kendisinin özgür olacağım belir*ten bir anlaşma metni yazmalarını söyledi. Daha sonra ar*kadaşlarını çağırdı ve onlardan hurma ağaçlarının dikimin*de Selman'a yardım etmelerini istedi. Biri otuz, biri yirmi hurma fidanı verdi. Derken fidanların sayısı üçyüze ta*mamlandı. Peygamber (s.a.v.) : «Selman, git ve çukurları aç. Daha sonra beni çağır, ağaçları elimle ben dikeceğim» dedi. Ashab da Selman'a araziyi hazırlamada yardım etti*ler. Üçyüz hurmanın hepsini Peygamber (s.a.v.) kendi eliy*le dikti. Ağaçların hepsi kök saldı ve gelişti.

Fiyatın geri kalanını ödemek üzere, Peygamber (s.a.v.) kendisine maden ocaklarından biri tarafından verilen kuş yumurtası büyüklüğündeki altın parçasını Selman'a verdi. Selman bunun özgürlüğünü satın almaya yetmeyeceğini düşünerek: «Bu, benim ödemem gerekenin ne kadarını karşılar acaba? dedi. Peygamber (s.a.v.} altını ondan al*dı ve ağzına koyup dilinin etrafında çevirdi. Sonra Sel*man'a uzattı ve; «Bunu al, fiyatın tümünü bununla öde» dedi. Selman, kırk birim (ounce) altına denk gelen bu altını verdi ve özgürlüğüne kavuştu.[4]

Medine'de bir ay daha barış yaşandı. Bir aydan son*ra Peyagamber (s.a.v.) bin kişilik bir orduyla, Suriye sını*rındaki Dumat el-Candal vadisine doğru beşyüz millik bir sefer yaptı. Çoğu Beni Kelb kabilesinden olan çapulcula*rın buralarda karışıklıklar çıkardığı haberi gelmişti. Çapul*cular birçok kez Medine'ye gitmekte olan kervanlardan un ve yağ stoklarına el koymuşlardı. Onların Kureys'le bir anlaşmaya girmiş olma ihtimali de vardı. Eğer Kureyş bir gün İslâm'ı tamamen ortadan kaldırmak için saldırıya geçerse, bunlar da kuzeyden onlara destek olabilirlerdi. Peygamber (s.a.v.) ve arkadaşları sürekli böyle bir güne hazırlanıyorlardı. Her ne kadar bu seferin sonuçları ça*pulcuları bastırıp onların sürülerini ve mallarını ganimet olarak almak gibi görünüyorsa da, bu yürüyüş, kuzeydeki kabilelerin Arabistan'da gelişen bu yeni gücü farketmele-rini de sağlamıştı. Eskiden uzun yıllar süren iç savaşlar Medine'yi dış saldırıya açık hale getiriyordu. Fakat içeri*deki b\ı uyuşmazlık yerini büyük ve şaşırtıcı bir hızla ya*yılan bir ahenk ve uyuşmaya bırakmıştı. Bu ahengi daha korkulacak hale getiren de Medine'lilerin en kesin savun*ma aracının saldın olduğunu anlamaları ve buna göre davranmalarıydı.

Dışarıdan görünan buydu. Fakat yakından topluluğu gözleyenler bu gücün göründüğünden de büyük olduğunu görebiliyorlardı. Çünkü bu güç, bir mucize olan bir birliğe dayanıyordu. Vahy'de şöyle deniyordu:

«Sen, yeryüzündekiîerin tümünü harcasaydın bile, onların kalblerini uzakşttramazdın. Ama, Allah onların aralarını uzlaştırdı.» (Etfal: 63).

Bu birliğin gerçekleşmesini sağlayan en büyük etken de Peygamber (s.a.v.) 'in varlığıydı. Onun varlığının cazibe*si Allah tarafından o denli arttırılmıştı ki iyi niyetli hiçbir kimse ona karşı koyamazdı. «Ben size, oğlunuzdan, baba*nızdan ve diğer insanlardan daha sevgili olmadıkça iman etmiş olamazsınız*. Fakat cümle, Peygamber (s.a.v.)'in iste*ğini belirtmekten çok, zaten var olan ve: «Anam, babam sana feda olsun» deyimiyle ifade edilen sevginin tasdiklenmesiydi.

Barış zamanları Peygamber (s.a.v.) için dinlenme za*manlan değildi. O, günün üçte birinin ibadet, üçte birinin İş ve üçte birinin de aileyle ilgilenerejt geçirilmesinin ide*al olduğunu söylemişti. Son olarak belirtilen zamanın içine yemek ve uyku da dahildi. İbadete gelince çoğunluk*la geceleri yapılıyordu. Akşam ve sabah namazlarının yanısıra, bu namazlardan sonra nafile namazlarda kılıyorlar*dı. Aynı zamanda Kur'an'da uzun uzun Kur'an okunulma*sı söyleniyor, Peygamber (s.a.v.) de Ashaba birçok dualar öğretiyordu. Uzun gece namazları vahyin ilk indiği gün*lerden itibaren, âdet olmuştu. Fakat bu âyetlerin indiği top*luluk, seçilmiş bir topluluktu. Medine'de de seçilmiş bir mü'minler topluluğu vardı. Ancak son yıllarda İslâm'ın hızla yayılmasıyla bu seçilmiş topluluk azınlık haline gel*mişti. Uzun süre namaz kılma zorunluluğunu azaltmak için bir âyette gruba:

«Seninle birlikte olanlar» diye değiniliyordu: «Gerçekten Rabbin, senin gecenin üçte ikisinden biraz eksiğinde, yarısında ve üçte barinde (namaz için) kalktığını bilmektedir; seninle birlikte anardan bir topluluğun da (böyle yaptığım bitmektedir). Geceyi ve gündüzü Allah takdir etmektedir. Sizin bunu sayamayacağınızı bil*di böylece de tevbenizi (O'na dönüşünüzü) kabul etti. Şu halde Kur'-an'dan kolay geleni okuyun (Müzemmİt: 20).

Bununla birlikte Asbab gecenin çoğunda namaz kıl*maya devam ettiler. Peygamber fs.a.v.) gecenin en hayırlı bölümünün son üçte biri olduğunu söylemişti: *Her gece gecenin son üçte biri gelmeden Rabbimiz -Teala- en alt se*maya tecelli eder ve şöyle der «Beni çağıran kim, ki ona

M. I 16

cevap vereyim?»[5]. Bu sıralarda mü'minleri tanımlayan şu âyetler de nazil oldu.

«Onların yanları (gece namazına kalkmak için) yataklarından uzaklaşır. Rablerine korku ve ümitle dua ederler ve kendilerine fi* zıh olarak verdiklerimizden İnjak ederler. Artık hiçbir nefis, yap*makta olduklarına karşılık olmak üzere, kendileri için gözler ay*dınlığı olarak nelerin (sayısız nimetlerin) saklandığım bilmez». (Sec*de: 16-17).

Günün eşit parçalarım oluşturması gereken ibadet, çalışma ve aileyle ilgilenme vakitleri ancak yaklaşık ola rak eşitlenebiliyordu. Aileyle ilgilenmeye gelince, Peygam*ber (s.a.v.) 'in kendi evi yoktu ve her akşam sırası gelen eşinin evine gider ve orası onun yirmidört saatlik evi olurdu.Gün boyunca kızları veya halası Safiye onu ziyaret eder veya O, onları ziyaret ederdi. Fatıma çoğunlukla iki oğlunu ona göstermek için getirirdi. Hasan yaklaşık ola*rak birb'uçuk. yaşında, Hüseyin ise sekiz aylıktı ve henüz yürümeye başlıyordu. Peygamber (s.a.v.) çoğunlukla an*nesi Zeyneb'in yanından ayrılmayan torunu Ümame'yi de severdi. Birkaç kez P*eygamber (s.a.v.) onu mescide getir*mişti. Namaz sırasında ayakta durduğu zamanlar omuzun-da taşımış, rükû ve secde sırasında yanına oturtmuştu. Ayağa kalktığında, tekrar omuzuna bindirmiş ve namazı bu şekilde kıldırmıştı[6]. Peygamber (s.a.v.)'in çok sevdiği çocuklardan biri de Zeyd ve Ümmü Eymen'in oğulları Üsame idi. Peygamber (s.a.v.) onu hem kendisine değer ver*diği, hem de anne ve babasına sevdiği için seviyordu. Üsame, evin bir torunu olarak çoğunlukla evin İçinde veya kapısının önünde vakit geçirirdi.

Çoğu öğleden sonraları Peygamber (s.a.v.) Mekke'de olduğu gibi Ebu Bekir'i ziyaret ederdi. Çoğu zaman aile meseleleri ve iş konuşmaları birbirinin aynı oluyordu. Çünkû .'pey"gamber (s.a.v.) devlet meselelerini kayınpederi Ebu Be*-, oğlu Zeyd ve damatları Ali ve Osman'a sormayı tercih ederdi. Fakat iş sanki Peygamber (s.a.v.)'in tüm za*manını alacak kadar fazla idi. Çünkü tüm Medine'de, bir problemi çözmede, bir anlaşmazlığı ortadan kaldırmada hiçbir söz onunkisi kadar etkili değildi. Hatta, ihtiyaçları olduğunda kendisine inanmayan bazıları da ondan yardım istiyordu. Yahudilerle müslümanlar arasında da sık sık an*laşmazlıklar meydana geliyordu. Çoğunlukla da zulme uğ*rayan davacı oluyordu, örneğin, Ensardan biri, yahudinin birinin ettiği yemini duyduğunda onu pataklamış ti. Müslü*man : «Sen Peygamber (s.a.v.) aramızda iken nasıl 'Musa'yı bütün âlemlerin üstüne seçkin kılana andolsun1 dersin?» demişti. Yahudi Peygamber'e şikâyet etmiş, o da sinirlene*rek müslümanı azarlamıştı. Kur'an'da Musa hakkında şöy*le deniyordu: CAllah) : «Ey Musa, dedi. Sana verdiğim ri-saletimle ve seninle konuşmamla seni insanlar üzerinde seçkin kıldım!» (A'raf: 144). «Gerçek şu ki, Allah, Adem'i, Nuh'u, ibrahim ailesini ve îmran ailesini alemler üzerine seçti.* (Âl-i Îmran: 33). Adamın asıl düşüncesini anlayan Peygamber (s.a.v.) : «Benim Musa'dan daha iyi olduğumu söyleme»[7], diye ekledi. Başka bir yanlışlığa dikkati çeke*rek de: «Hiçbiriniz benim Yunustan daha iyi olduğumu söylemesin»[8] demiştir. Vahiy zaten onlara îslâm akidesini tanımlarken şöyle diyordu: «Onun peygamberleri arasın*da hiçbirini (diğerinden) ayirdetmeyiz». (Bakara: 285).

Hem içteki ahengi sağlamak, hem de Arabistan'daki ve daha ötelerdeki uluslarla ilişkileri düzene sokmak gibi top*lumun genel ihtiyaçlarının yanısıra Peygamber (s.a.v.) mü'minlerin tamamen kişisel olan sorunlarını çözmede de onlara yardım etmek durumundaydı. Bu kişisel sorunlar bazen Selman'mki gibi tamamen maddî, bazen de Temim kabilesinden Hanzala'nınki gibi ruhsal oluyordu. Hanzala ilk Önce durumunu Ebu Bekir'e açmış, fakat Ebu Bekir bu soruna daha yetkili birinin, yani Peygamber (s.a,v.)'in çö*züm getirebileceğini hissetmişti. Adamın yüzü. acıyla do*luydu. Peygamber Cs.a.v.) sorunun ne olduğunu sorduğun*da : «Ey Allah'ın Rasulü, Hanzala iki yüzlü bir adam» de*di. Peygamber Cs.a.v.), bununla neyi kasdettiğini sorduğun*da şöyle dedi: «Ey Allah'ın Rasulü, biz senin yanında iken sen bize cennet ve cehennemi anlatıyorsun. Biz de onları görür gibi oluyoruz. Fakat senden ayrıldığımız zaman ha*nımlarımız, çocuklarımız ve mallarımız bizi kendilerine çekiyor ve biz senin söylediklerini unutuyoruz». Peygamber (s.a.v.)'in cevabı, bu ideallere ulaşmak için gösterilen ça*banın, günlük hayatın normal akışını durdurmaksızm sür*mesi gerektiğini vurguluyordu: «Nefsimi kudret elinde tu*tana andolsun ki,» dedi, «eğer siz sürekli benim yanımda iken veya Allah'ı hatırladığınız zaman içinde bulunduğu*nuz hal üzere olsaydınız, şüphesiz melekler sizinle musa-hafa ederler ve sizi evlerinizde ziyaret ederlerdi.»[9].

Peygamber Cs.a.v.)'e yüklenen bu tür sorunlar kaçı*nılmazdı. Fakat onun başka yönlerden korunması gereki*yordu, îşte bu koruma, onun ayrıcalıklı konumunu vur*gulayan beklenmedik bir olayla ilgili olarak ortaya çıktı. Peygamber (s.a.v.), birgün Zeyd (r.)'e bir şey sormak için evine gitmişti. Kapıyı Zeyneb (r.) açtı ve kapının önünde durarak Zeyd'in evde olmadığını söyledi, fakat yine de içe*ri girmesi için onu davet etti. Bir anlık bakışma, iki kuzen arasında sürekli varolan sevginin ikisi tarafından da far-kına varılmasına yol açtı. Peygamber (s.a.v.) Zeyneb Cr.)*in kendisini sevdiğini, kendisinin de Zeyneb (r.)'i sevdiğini ve bunu Zeyneb'in de bildiğini biliyordu. Fakat bunun ne anlamı olabilirdi? Duygularının şiddetine şaşjrarak Pey*gamber (s.a.v.), onun teklifini reddetti. Zeyneb onun uzak*laşırken şöyle dua ettiğini duydu: «Hamd Allah Teala'-yadır! Hamd insanların kalbini düzenleyen ve idare eden Allah'adır!» Zeyd (r.) eve döndüğünde Zeyneb ona Pey. gamber (s.a.v.)'İn ziyaretini ve giderken okuduğu duayı anlattı. Zeyd, hemen Peygamber (s.a.v.)'e gitti ve şöyle de*di : «Evime geldiğini duydum. Bana annemden ve babam*dan daha yakın olduğun halde neden içeri girmedin? Yok*sa Zeyneb mi hoşuna gitti? Eğer öyle ise onu boşayayım.» Peygamber (s.a.v.) ısrar ederek: «Karını tut ve Allah'tan kork.» dedi. O bir keresinde: «Mubah olan şeyler içinde Allah'ın en sevmediği şey boşanmadır»[10] demişti. Zeyd, er*tesi gün tekrar aynı teklifle geldiğinde Peygamber (s.a.v.) ona yine aynı şeyi söylemişti. Fakat Zeyd'le Zeyneb'in ev*liliği mutlu bir evlilik değildi ve Zeyd artık buna dayana*mıyordu. Bu nedenle karısı ile anlaştı ve Zeyneb (r.)'i boşa*dı. Yine de bu boşanma Zeyneb'i Peygamber (s.a.v.) için uygun bir eş kılmıyordu. Çünkü Kur'an «kendi sulblerin-den çıkan» oğullarının hanımlarıyla evlenmeyi yasaklıyor*du. Ve biyolojik olarak kendinin olan bir çocukla, evlât edinilen bir çocuğu ayrı tutmama uzun zamandan beri de*vam eden bir gelenekti. Peygamber fs.a.v.} 'in durumu da evlenmeye müsait değildi. Çünkü İslam'ın müsaade ettiği sayıda -en fazla dört- eşi vardı.

Bu olaydan sonra bir kaç ay geçti. Peygamber (s.a.v.) hanımlarından biri ile konuşurken vahy geldi. Peygamber (s,a.v.) kendisine geldiğinde ilk sözü şunlar oldu: «Kim gidip Zeyneb'e müjde verecek ve Allah'ın onu gökte be*nimle evlendirdiğini haber verecek?» Uzun sûreden beri kendisini aileden sayan Safiye'nin hizmetçisi Selma ora*daydı. Bu sözleri duyunca hemen Zeyneb'in evine gitti. Zeyneb bu sevinçli haberi duyunca Allah'a hamd etti ve hemen Ka'be'ye doğru secdeye kapandı. Daha sonra bi*lekliklerini, bileziklerini ve gümüş kolyelerini toplayıp Sel-ma'ya verdi. Zeyneb (r.), artık genç değildi, hemen hemen kırk ya*şına gelmişti. Fakat yine de dikkat çekici güzelliğini ko*ruyordu. Bunun yanısıra O zahid bir kadındı. Uzun gece namazları kılar, nafile oruç tutar ve cömertçe fakirlere dağıtırdı. Dericilikten anladığı için ayakkabı ve çeşitli eşyalar yapar ve bunlardan kazandığa parayı sadaka olarak harcardı. Bu kez onun için bir düğün merasimine gerek yoktu. Çünkü inen vahiy nikâhın akdedildiğini belirtiyor*du; «Biz onu seninle evlendirmiş olduk.» (Azhab: 37). Ya*pılması gereken şey, sadece gelini damadın evine götür*mekti ve bu da geciktirilmeden yapıldı.

Âyetler, gelecekte artık evlâd edinilenlerin, kendi ba*balarının adıyla anılmaları gerektiğini de vurguluyordu. O günden itibaren, otuzbeş yıldan beri Zeyd İbn Muhammed diye anılan Zeyd, Zeyd îbn Harise diye anılmaya baş*landı. Fakat bu onun evlâd edinilmesi olayını yürürlük*ten kaldırmıyordu. Biri elli, diğeri altmışına yaklaşmış olan evlât edinen ve edinilen arasındaki samimiyet ve sevgi de bundan bir zarar görmüyordu. Bu sadece, aralarında kan bağı olmadığını hatırlatmadan ibaretti. Bu anlamda âyet*ler şöyle devam ediyordu:

«Muhammed sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir, ancak O, Allah'ın Rasulü ve peygamberlerin sonuncusudur.» (Ah-zab: 40).

Diğer âyetler de, Peygamber (s.a.v.) ve onu Lakıp eden*ler arasındaki büyük ayırımı vurguluyordu. Onlar, Pey*gamber (s.a.v.) 'e birbirlerine hitap ettikleri gibi hitap ede*mezlerdi. Allah'ın ona dörtten fazla hanımla evlenme izni vermesi sadece ona mahsustu, toplumun geri kalanı bu izne dahil değildi. Bunun yamsıra onun eşlerine «mü'minlerin anneleri» adı verilmiş ve onlara öyle yüksek bir statü ve*rilmişti ki. Peygamber (s.a.v.)'den sonra onların başkala*rıyla evlenmesi yasaklanmıştı. Mü'minlerden biri onlara birşey sormak istediği zaman; bir perde arkasından sor*malıydı. Ayette şu da belirtiliyordu:

«Ey İman edenler, peygamberin evlerine yemek için izin ve*rilmeden ve vaktine de bakmakstztn girmeyin; ancak çağmltrsantz artık girin; yemeği yediğinizde de dağıhverin. Söz ve sohbet için de (evlerine) girmeyin. Gerçekte bu, Peygamber'e eziyet vermekte ve o da sizden utanmaktadır; oysa Allah, hak(kt açtklamakjtan utanmaz» (Ahzab: 53).

Ashab, Peygamber (s.a.v.)'i çok sevdiği ve mümkün ol*duğu kadar uzun süre onun yanında kalmak istediği için, onlara bu tür engeller konulması gerekliydi. Onunla bir*likte olanlar, ondan ayrılmak istemezlerdi. Onlar kaldık*larında -ise kimse onları suçlamazdı. Çünkü Peygamber Cs.a.v.) biriyle konuştuğu zaman ona öyle dikkat eder ve ilgisini onda öyle yoğunlastırır ki, karşısındaki, diğerlerine verilmeyen bazı ayrıcalıklarının kendisine verildiğini zan*nedebilirdi. O, birinin elini tutsa, hiçbir zaman ilk bırakan o oimazdı. Fakat Peygamber fs.a.v.)'i korumakla birlikte vahiy, literatüre yeni bir unsur ilâve ediyordu. Bu şekilde arkadaşları ona besledikleri sevgiyi, onun yanında olma*dıkları zamanlarda da ifade edebileceklerdi.

«Hiç şüphesiz, Allah ve melekleri Peygambere salat etmek*tedirler. Ey iman edenler, siz de ona salat edin ve tam bir tes*limiyette ona selâm verin.» (Ahzab: 56).

Bundan kısa bir süre sonra Peygamber şunu da haber verdi: *Bana bir melek geldi ve şöyle dedi: «Sana bir ke*re salat eden kimse yoktur ki Allah ona on kez salat et*mesin»[11].











--------------------------------------------------------------------------------

[1] IS V III, G6.



[2] W.M XLIX. 4



[3] I. I. 6644.

[4] I. I. 141-2.



[5] B. XIX.

[6] I. S, VIII. 26.

[7] BLXV. (Alraf Suresi)

[8] R I3CS?. (Saffat Suresi)



[9] M. XLIX, 2

[10] A, D. XIII, 3



[11] D. XX, 58.

zühd
23-05-2007, 12:21
59. HENDEK


Hayber'e yerleşen Beni Nadir yahudileri kaybettikleri topraklan tekrar kazanmaya kararlıydılar. Ümitleri, Ku-reyş'in Peygamber (s.a.v.) üzerine düzenleyeceği son ve büyük saldırıda yoğunlaşıyordu, islam'ın beşinci yılının sonlarına doğru -MS. 627'nın başları- bu hazırlıklar, Hu-yay ve Hayber'deki diğer birkaç yahudi liderinin Mekke'yi ziyaret etmesiyle karara bağlandı. Ebu Süfyan'a: «Muham*medi, ortadan kaldırmada seninle birlikteyiz» dediler. Ebu Süfyan da: «Bizden sevgili olanlar, Muhammed'e karşı bi*ze yardım edenlerdir» cevabını verdi. Bunun üzerine Saf-van, Ebu Süfyan ve diğer Kureyş liderleri yahudileri Kâ'-be'nin içine soktular ve orada amaçlarına ulaşıncaya ka*dar birbirlerini terketmeyeceklerine dair Allah adına and içtiler. Kureyşliler bu fırsattan yararlanarak, yahudilere yeni dinin kurucusu ile aralarında çatışma konusu olan inançlarıyla ilgili sorular sordular. Ebu Süfyan: «Ey ya-hudiler,» dedi, «Siz ilk kutsal kitabın geldiği topluluksunuz ve sizin bilginiz var. Bizim Muhammed'e karşı konumu*muzun ne olduğunu bize söyleyin Bizim dinimiz mi daha iyi, yoksa onunki mi? «Yahudiler şu cevabı verdiler: «Si*zin dininiz onunkinden daha iyidir ve siz gerçeğe daha yakınsınız».

Bu noktada anlaşan taraflar plan hazırlamaya koyul*dular. Yahudiler, Medine'den hoşlanmayan tüm Necd ka*bilelerini ayaklandırma görevini üzerlerine almışlardı. Onlan ayaklanmaya razı edemezlerse, rüşvetle bu işi halle*deceklerdi. Beni Esed onlara yardım etmeye hazırdı. Beni Gatafan'a gelince, onlara katılmalarına karşılık kabileye Hayber*in hurma hasadının yansı verilecekti. Beni Gatafan'dan Fezare, Mûrre ve Aşça kollarının anlaşmaya da*hil olmasıyla ordu yaklaşık ikibin askere ulaştı. Yahudi*ler Beni Süleym'den de yediyüz kişinin kendilerine katıl*masını başardı. Bu sayı daha da fazla olabilirdi; fakat Ma*una kuyusu yakınındaki katliamdan sonra küçük, ancak sürekli artan bir grup müslüman olmuştu. Süleym'in gü*ney komşusu Beni Amir ise, Peygamber (s.a.v.)'Ie yaptığı anlaşmaya sadık kaldı.

Kureyş ve müttefikleri toplam dörtbin kişiyi buluyor*du. Güneyden gelecek olan birkaç grup destekle birlikte Mekke'den, Medine'ye giden sahil yolunu takib edecekler*di Uhud'ta da aynı yolu izlemişlerdi. Daha az birlik teş*kil eden ikinci bir ordu. da Medine'nin doğusundan, yani Kecd ovasından yaklaşacaktı, iki ordunun toplam olarak, Kureyş'in Uhud'daki gücünün üç katı olacağı tahmin edi*liyordu. Orada müslümanlar üç bin kişilik bir orduya ye*nilmişlerdi. Şimdi ise onbin kişi karşısında ne yapabilir*lerdi? Bunun yamsıra Kureyş bu kez ikiyüz atlı yerine üç-yûz atlı almıştı ve Gatafan'in da aynı büyüklükte bir grup*la onlan desteklemesi bekleniyordu.

Plânlarına uygun olarak Mekke'den yola çıktılar. Aynı anda, büyük bir İhtimalle Abbas'm düzenlediği bir Huzaa'lı grup atlarıyla, Peygamber Cs.a.v.) 'e saldınyı haber vermek ve ordunun gücü konusunda bilgi vermek üzere Medine'*ye doğru yola çıktılar. Bu grup Medine'ye ancak dört gün*de varabildi. Yani Peygamber'e hazırlanmak için sadece bir hafta kalmışta. Peygamber (s,a.v.) bu haberi alınca he*men tüm Medine'ye alarm verdi ve arkadaşlarına, eğer sabreder, emirlere uyar ve Allah'tan korkarlarsa zaferin kendilerinin olacağı konusunda müjdeleyîci sözler söyledi. Daha sonra, Uhud'ta yaptığı gibi onları istişare meclisine çağırdı. En İyi savunmanın nasıl olacağı konusunda çeşitli fikirler öne sürüldü. En sonunda Selman (r.) ayağa kalkti ve şöyle dedi: «Ey Allah'ın Rasulü, biz İran'dayken at*lıların saldırısından korktuğumuzda etrafımıza hendek ka*zardık. Şimdi de etrafımıza hendek kazalım.» Herkes Uhud'-daki stratejiyi tekrarlamak istemediği için Selman'ın önerisini kabul etti.

Zaman kısaydı ve savunmada bir boşluk bırakmamak için çabanın doruk noktasına kadar harcanması "gereki*yordu. Fakat hendeğin sürekli olması gerekmiyordu. Şeh*rin sınırında, birçok yerde savunmayı sağlayacak kaleye benzer evler vardı. Kuzey-batıda ise kale vazifesi gören fa*kat aralarının birleştirilmesi gereken, büyük kaya .yığın*ları vardı. Bunlardan en yakını Sel' dağı olarak bilinen yı*ğındı ve hendeğin içinde kalması gerekiyordu. Çünkü bu dağın Önündeki düzlük kamp yapmaya uygun bir yerdi. Hendek bu kamp yerini, bir kaya yığınından başlayıp şeh*rin güney duvarındaki bir noktaya kadar uzayarak kuzey*den çevreleyecekti. Bu kazacak olan en uzun hendekti ve en Önemlisi de buydu.

Stratejiyi ortaya koymanın yamsıra Selman, hendeğin hangi genişlik ve derinlikte olması gerektiğini de biliyor*du. Beni Kurayza'da çalıştığı için onların, hendeğin ka*zılması için gerekli olan tüm araçlara da sahip olduklarını biliyordu. Bu ortak düşman karşısında Beni Kurayza'lılar bunları ödünç vermekten kaçınmadılar. Çünkü Peygamber (s.a.v.)'i sevmemelerine rağmen, hepsi onunla yaptıkları antlaşmanın politik bir anlaşma olduğu ve bu anlaşmayı bozmamaları gerektiği kanısmdaydılar. Bu nedenle yahudiler kazma, kürek ve çapalarını ödünç verdiler. Bunun yanısıra, sıkı hurma liflerinden örülmüş sağlam hurma se*petlerini de kazılan toprağı taşımak üzere verdiler.

Peygamber (s.a.v.) topluluğun her grubunu belirli bir hendekten sorumlu olmak üzere görevlendirdi. Kendisi de onlarla birlikte çalıştı. Her şafak vakti namazdan sonra yoîa çıkıyorlar ve alacakaranlıkta evlerine dönüyorlardı. İlk günlerden birinde sabahleyin hendek kazmaya gider*ken Peygamber (s.a.v.) onlara Mescid'i inşa ederken oku*dukları bir beyti hatırlattı:

«Allahım, ahiret saadetinden başka saadet yoktur.

Muhacirleri ve Ensan bağışla!»

Hep birlikte bu beyti tekrarladılar. Bazen de şöyle der*lerdi:

«Ahiret yurdundan başka gerçek hayat yoktur.

Allahım, Ensar ve Muhacirine merhamet et!»

Birbirlerine sürekli zamanın kısa olduğunu hatırlatı*yorlardı. Düşman her an gelebilirdi. Kim biraz gevşeklik gösterirse, hemen aralarında alay konusu oluyordu. Diğer taraftan Selman büyük bir saygı ve övünç kaynağı idi. O sadece güçlü ve sağlam vücutlu değil, aynı zamanda yıl*lardan beri Beni Kurayzalılar arasında yaşadığı için kazman ve taşımacılıkta da becerikliydi. Kendi aralarında: «O, on kişinin işini yapıyor» dediler ve dostça bir tartış*maya giriştiler. Birçok yerden göç ettiği için Muhacirler: «Selman bizimdir- diye iddia ettiler. Ensar: «O bizden bi*ri, bizim onda daha çok hakkımız var» diye karşı çıktı. Fakat Peygamber (s.a.v.) : «Selman bizden, yani Ehl-i Beyt'-ten biri» (Peygamberin ailesi) dedi.

Düşmana karşı silah olarak kullanılabilecek olan taşar hendek boyunca Medine'nin çevresine yığıldı. Kazıdan çıkan toprak sepetlere doldurulup, baş üzerinde uzağa ta*şınıyor ve dönüşte aynı sepetlere taş doldurulup hendeğin yanına yığılıyordu. En iyi taşlar Sel dağının eteklerinde bulunuyordu. Adamların hepsi bellerine kadar çıplaktı. Se*pet bulamayanlar üstlerinden çıkardıkları elbiseleri, taş ve topraklan taşımakta çuval olarak kullanıyorlardı. Hendek kazmaya gittikleri ilk sabah onları bir grup genç takip et*ti, hepsi de bu çabada görev almak istiyorlardı. En küçü'c olanlar hemen geri gönderildi, fakat Peygamber (s.a.v.) düşman görünür görünmez, kampı terketmeleri şartıyla, di*ğerlerinin kazma taşımada yardım etmelerine izin verdi. Uhud'tan geri gönderilen Usame CrJ, Ömer'in oğlu Abdul*lah (r.) ve arkadaşları artık onbeş yaşlarındaydılar. Ve sadece kazmada değil, savaşta da diğer mü'minlerle bir*likte görev yapacaklardı. Bunlardan biri olan Evs'in Ha*rise kolundan Bera' sonraki yıllarda hendek kenarında kırmızı cüfabesi, tozlu göğsü ve omuzlarına değen uzun saç*larıyla Peygamber (s.a.v.)'in ne kadar güzel olduğunu an*latmıştır. «Ondan daha güzelini görmedim» demişti. Onun ve genelde tüm manzaranın ne kadar güzel olduğunu far-keden sadece Bera' değildi, özellikle Peygamber (s.a.v.), çevresine baktığında, çevresindekilerin basitliğini ve ne kadar doğal olduklarını -insanın fıtratına ne kadar yakın olduklarını- görüp seviniyordu. Bu sevinçle, sonradan her*kesin katıldığı bir şarkı okumaya başladı: «Hayber'in bu güzelliği bir güzellik değil, Yarab, bu daha saf, daha temiz bir şey*[1]. O, bir Muhacirlerle, bir Ensar*la birlikte çalışıyordu-bazan kazma, bazan kürek, bazan da sepet kullanıyordu. Fakat o nerede olursa olsun, olağan üstü bir zorlukla kar*şılaşıldığında ona haber vermeleri gerektiğini herkes bili*yordu, îşin çok sıkı ve zor olmasına rağmen eğlenceli da*kikalar geçiriyorlardı. Mescidde yaşayan Ehl-i Suffa'dan biri olan Beni Demre'li bir müslümanm görünüşte acına*cak bir hali vardı. Bunun üstüne bir de ailesi ona «küçük böcek» anlamına gelen Cü'eyl adını vermişlerdi. Peygam*ber s.a.v.) kısa bir süre önce onun adını, hayat ve ruh) sağlık anlamlarına gelen 'Amr olarak değiştirmişti. Hen-dek'te onun halini gören bir muhacir şu mısraları söyl» inekten kendini alamadı:

«Onun adını Cü'eyl'den Amr'a değiştirdi, îşte o gün bu zavallı adama yardım etti». Muhacir bu beyti Amr'a okudu. Onu duyan diğerleri de beyti şarkj haline getirip gülüşerek okudular. Peygam*ber (s.a.v.) her seferinde vurguyla söylediği «Amr» ve «yardım» kelimeleri dışında bu şarkıya katılmadı, Dsha sonra onları şu şarkıyı okumaya teşvik etti:

«Rabbim, biz hiçbir zaman sana yönelmez. Zekât vermez ve namaz kılmazdık. O halde üzerimize huzur indir,

Bu karşılaşmada ayaklarımızı sabit kıl.

Bu düşmanlar bizi bastırmak istiyor ve ifsad etmeye

çalışıyorlar,

Fakat biz onlara karşı koyuyoruz.»[2].

tik yardım çağrısı, hiçbir aletin çıkarmaya güç yetire-mediği bir kaya ile karşılaşan, Cabir (r.)'den geldi. Pey*gamber (s.a.v.) biraz su istedi ve suyun içine tükürdü. Dua ettikten sonra suyu kayanın üstüne döktü. Adamlar, kaya*yı sanki kum yığını imiş gibi kürekle alıp attılar[3]. Diğer bir gün de Muhacirlerin yardıma ihtiyacı oldu. Rastladığı kayayı yerinden çıkarmak için bir hayli uğraşan, fakat kı*mıldatmayı başaramayan Ömer (r.), Peygamber (s.a.v.)'e gitti. Peygamber (s.a.v.) kazmayı onun elinden aldı ve ka*yaya bir darbe indirdi. Bu darbe ile birlikte kayanın üs*tünden şimşek gibi bir ışık çıktı, tüm şehri geçip güneye doğru kayboldu. Peygamber (s.a.v.), ikinci kez vurduğun*da kuzeye, Uhud'a doğru bir ışık çıktı. Kayayı parçalayan üçüncü vuruşla da doğuya bir ışık fışkırdı. Selman (r.) bu üç ışığı da görmüş ve bir şeye delalet ettiğini düşüne*rek Peygamber fs.a.v.)'e sormuştu. Peygamber (s.a.v.) ona şu cevabı vermişti: -Onları gördün mü, Selman? İlk ışık*la Yemen kalelerini gördüm ikinci ışıkla Suriye kalelerini gördüm, üçüncü ışıkla da Kisra'nm[4] Medain'deki beyaz sa*rayını gördüm. îlk ışıkla Allah bana Yemen yollarını açtı, ikincisiyle Batı'da Suriye'ye üçüncüsüyle de doğuya yol aç*tı.[5]

Hendekte kazma işiyle uğraşanların çoğunun yeteri kadar yiyeceği yoktu ve ağır çalışma koşulları da açlığı artırıyordu. Cabir, hendekte kendisinden yardım istediği gün Peygamber (s.a.v.)'in aşırı derecede zayıf olduğunu farketmişti. akşam eve geldiğinde karısından yemek ha*zırlayıp ha' .ayamayacağmı sordu. Karısı: «Bu kuzudan

ve bir ölçek arpadan başka şeyimiz yok» dedi. Bunun üze*rine Cabir (r.), kuzuyu kurban etti. Ertesi gün karısı ku*zuyu haşladı, arpayı öğüttü ve ekmek yaptı. O gün hava çalışılmayacak kadar karardığında Cabir, hendekten ay*rılmak üzere olan Peygamber (s.a.v.) 'in yanma gitti ve ku*zu eti ve arpa ekmeği yemeye davet etti. Cabir şöyle dedi: -Peygamber Cs.a.v.) avuç içini benim avuç içime koydu ve parmaklarını kenetledi. Ben, onun yalnız gelmesini is*tiyordum. Fakat o bağırarak şöyle dedi: «Allah'ın Rasulü, ile birlikte Cabir'in evine gidin. İcabet edin, çünkü Cabir sizi davet ediyor». Cabir, bir felâket zamanında okunan şu âyeti okudu-:

«Biz Allah'a ait (kullar)iz ve şüphesiz O'no dönücüleriz.» (Ba*kara: 156).

Daha sonra uyarmak azere karısının yanına gitti. Ka*rısı : «O mu davet etti, yoksa sen mi?» diye sordu. Cabir: «O davet etti» dedi. Karısı: «O halde bırak gelsinler, çün*kü O daha iyi bilir,» dedi. Yemek, Peygamber (s.a.v.)'in önüne kondu. Peygamber dua etti, besmele çekti ve yeme*ye başladı. Onunla birlikte on kişi daha oturuyordu. Hep*si de doyana dek yedikten sonra kalkıp evlerine gittiler ve yerlerini diğer on kişiye bıraktılar. Hendekte çalışan tüm İşçilerin karnı doyuncaya dek bu devam etti. Herkes doy*duktan sonra bile hâlâ biraz et ve ekmek vardı[6].

Bir başka gün Peygamber (s.a.v.), elinde bir şeyle kamp yerine gelen bir kız gördü ve onu yanına çağırdı. Kız, Abdullah îbn Revaha (r.)'nm yeğeniydi. O günü ken*disine şöyle anlatıyor: «Allah'ın Rasulüne, amcam ve ba*bam için hurma getirdiğimi söylediğim zaman onları ken*disine vermemi emretti. Ben do hurmaları onun eline bo*şalttım, fakat hurma avuçlarını dolduracak, kadar çok de*ğildi. Peygamber (s.a.v.î, bir bez parçası istedi. Yayılan bez parçasının üstüne hurmaları saçtı, örtünün her tarafı hurma olmuştu. Daha sonra yanindakilerden, hendek kaz makta olanları yemeğe davet etmelerini istedi. İşçiler gel*diler ve yemeye başladılar. Hurmalar artıyordu, onlar ka-nnlarım doyurup kalktığında hurma örtünün kenarların*dan taşıyordu.»[7].





--------------------------------------------------------------------------------

[1] W. 446.

[2] W. 448 49; I. S. 11/1,51.

[3] I. I, 67..

[4] Iran Kralı.

[5] W. 450.

[6] I. I. 672; W.,452. '

[7] I. I. 672