ORHANCAN
16.03.2007, 14:21
Üstad (RA) Hazretlerinin talebelerini tanımaya devam edelim inşaallah..
bazı kardeşlerimizİN kısmen de olsa merak ettiği ve cevabını alacağı bilgiler olduğu düşüncesindeyim....
*******************
NUR KAHRAMANI, GÜL FABRİKASI
AHMET HÜSREV ALTINBAŞAK
Ahmed Hüsrev Efendi, şanlı tali’siz bir devletin, değerli sahipsiz bir kavmin, koca Osmanlı İmparatorluğu’nun
maddî manevî sıkıntılar içinde kıvrandığı bir devirde, hicrî (semsî) 1315, milâdî 1899 yılında Isparta’da dünyaya geldi.
Doğduğu günlerde evlerine misâfireten gelen Senirkent’li Allah dostu ehl-i kemâl bir zâtın, ona hem isim koymak, hem tebrîk ve tebcîl etmek için söylediği;
Babasının adı Mehmed, annesinin adi Ayşe olup, altı kardeşin üçüncü ferdi idi. Şeceresi Hz. Ebû Bekir (r.a.)’e
dayanan baba tarafı, Isparta eşrâfından olup, “Yeşil Sarıklılar” nâmıyla ma’rûftu. Anne ciheti ise, asîl bir sülâleye
mensup olarak evlâd-ı Resûl’den Hz. Hüseyin (r.a.)’e çıkmakta ve “Hâfiz-ı Kurrâlar” diye bilinmekte idi. Filhakika yakın akrabalarının çoğu hâfız idiler.
Hacca giden Isparta zenginlerinin, öksüz veya yetîm kalmış seyyid çocuklarını memleketlerine getirdikleri bilinen bir vâkıadır. İtibârlı, geniş ve varlıklı olan Hüsrev Efendi’nin sülâlesi de, İslâm’a fıtraten taraftar olan Âl-i
beyt neslinin o havâlîde çoğalması gayesine ma’tûf bu güzel âdeti idâme ettirmişlerdir. Isparta kahramanlarının imân ve Kur’ân hizmetinde hârikulâde muvaffakiyetlerinde ve sebâtlarında bu âdet-i müstahsenenin azîm hissesi
olduğu âşikârdır.
Daha çocukluğunda kendisinden zuhûr eden hârika hâlleri, dürüstlüğü ve yardımseverliği sebebiyle, arkadaşları arasında “Hızır” diye anılırdı. Beş altı yaşlarında iken bile, sabah namazlarında cemâate ve halka-i zikre yetişmek için erkenden evinden çıkar, gidemediği zamanlarda, o ehl-i kemâlin arasındaki yeri boş bırakılırdı.
Gençliğinde dünyevî ve uhrevî güzel bir eğitim alarak idâdîyi (liseyi) bitiren Hüsrev Altınbaşak, Çanakkale Savaşları başladığında 17 yaşında askere çağrılır. İstanbul Pendik’te iki yıla yakın devâm eden askerî talîmden sonra, yaşlarının küçüklüğünden geçici olarak terhîs edilirler. Askere ikinci defa celbinde, İstiklâl Harbine teğmen rütbesiyle iştirâk eder ve uzun muhârebelerden sonra Yunanlılarla çarpışırken Ege cephesinde esir düşer.
Arnavutluk sınırına yakın bir kampta iki sene süren, türlü çilelerle dolu esâret hayatından, ancak harb bittiğinde, mübâdele yıllarında kurtularak memleketine döner.
Üstad Bedîüzzamân ve Ahmed Hüsrev Efendi
Hüsrev Efendi, çocukluk yıllarında rüyâsında büyük bir deniz ve ortasında büyük bir ağaç görür. Deniz çekilir ve ağaç kurur. Bir zât gelir, o ağacın dallarını budar. Birden deniz içinde bir yol açılır ve kendileri o caddeden yürümeye başlarlar. Rü’yâsını anlattığı şeyhi, ona şöyle tabîr eder: “O deniz şerîattır. Ağaç ve dalları ise ondan feyz alan tarîkattır. Benden sonra Isparta’ya İslâm’a hizmet edecek bir zât gelecek ve sen ona intisap edeceksin!”
Nitekim 1926 yılında Isparta’nın Barla Nâhiyesi’ne sürgün olarak gönderilen Üstad Bedîüzzamân’dan, acîbdir; bazı suâllerini muhtevî daha ilk mektubuna cevâben: “Hüsrev, çoktandır bir talebe arıyorum. O sen olsan gerek!
İslâm âlemi bugün, büyük bir sarsıntı geçiriyor. İmân kal’ası tehlikededir. Gel, beraber Kur’ân’a ve bu azîz milletin imânına hizmet edelim!” meâlinde bir mektup alır.
Henüz hiç görüşmediği Hz. Üstad’ın mektûbuna mukabeleyi bile beklemeden, kalemine bedel fiilî bir cevâp vererek, bu mühim hizmete iştirâk etmek kararıyla, “Ehl-i kemâlin huzûruna yürüyerek gidilir” der ve yaya olarak 40 km. mesafedeki Barla’ya varır.
Üstad Hazretleri, iltifâten Barla dışında Karaca Ahmed Türbesi civârında kendisini karşılar. Hüsrev Efendi bu târihî buluşmadan, bu iktirândan itibâren O’nun hem talebesi, hizmet ve istişâre arkadaşı, hem yardımcısı ve hizmetinin en ehemmiyetli rüknü olarak yerini alır.
Hemen Barla dönüşünde mallarının ehemmiyetli bir kısmını satarak bu hizmete tahsîs eden Hüsrev Efendi’yi, Bedîüzzamân Hazretleri omuz omuza yıllar süren mücâhedelerinden sonra, hem “davâ ederim”, hem de bu davâyı “ispat ederim” diye başladığı mühim mektubunda bizlere şöyle tanıtıyor:
“Ben davâ eder ve ispat ederim ki: Bu soğukta soğuk muâmele gören ve millete ve vatana zararlı tevehhüm edilen ve vücutça hastalıklı bulunan Husrev; Türk milletinin manevî büyük bir kahramanı ve bu vatanın bir halâskârı (kurtarıcısı) dır. Ve Türk milleti onunla iftihâr edecek bir hâlis fedâkârıdır. Ve sırr-ı ihlâsa tam mazhar olduğundan benlik ve riyâkârlık ve şöhretperestlik bulunmaması cihetiyle, çok hizmet-i vataniye ve milliyesinden bir ikisini beyân etmek zamanı geldi.
Bu zât müstesnâ ve şirin kalemiyle Nûr’lardan altı yüz risâleye yakın yazmış ve bu vatanın her tarafına neşrederek, komünist perdesi altında dehşetli ifsâda çalışan anarşistliği kırdı ve tecâvüzünü durdurdu ve bu mübârek vatanı ve bu kahraman milleti, o zehirden kurtarmak için tesîrli tiryâkları (ilaçları) her tarafa yetiştirdi.
--
bazı kardeşlerimizİN kısmen de olsa merak ettiği ve cevabını alacağı bilgiler olduğu düşüncesindeyim....
*******************
NUR KAHRAMANI, GÜL FABRİKASI
AHMET HÜSREV ALTINBAŞAK
Ahmed Hüsrev Efendi, şanlı tali’siz bir devletin, değerli sahipsiz bir kavmin, koca Osmanlı İmparatorluğu’nun
maddî manevî sıkıntılar içinde kıvrandığı bir devirde, hicrî (semsî) 1315, milâdî 1899 yılında Isparta’da dünyaya geldi.
Doğduğu günlerde evlerine misâfireten gelen Senirkent’li Allah dostu ehl-i kemâl bir zâtın, ona hem isim koymak, hem tebrîk ve tebcîl etmek için söylediği;
Babasının adı Mehmed, annesinin adi Ayşe olup, altı kardeşin üçüncü ferdi idi. Şeceresi Hz. Ebû Bekir (r.a.)’e
dayanan baba tarafı, Isparta eşrâfından olup, “Yeşil Sarıklılar” nâmıyla ma’rûftu. Anne ciheti ise, asîl bir sülâleye
mensup olarak evlâd-ı Resûl’den Hz. Hüseyin (r.a.)’e çıkmakta ve “Hâfiz-ı Kurrâlar” diye bilinmekte idi. Filhakika yakın akrabalarının çoğu hâfız idiler.
Hacca giden Isparta zenginlerinin, öksüz veya yetîm kalmış seyyid çocuklarını memleketlerine getirdikleri bilinen bir vâkıadır. İtibârlı, geniş ve varlıklı olan Hüsrev Efendi’nin sülâlesi de, İslâm’a fıtraten taraftar olan Âl-i
beyt neslinin o havâlîde çoğalması gayesine ma’tûf bu güzel âdeti idâme ettirmişlerdir. Isparta kahramanlarının imân ve Kur’ân hizmetinde hârikulâde muvaffakiyetlerinde ve sebâtlarında bu âdet-i müstahsenenin azîm hissesi
olduğu âşikârdır.
Daha çocukluğunda kendisinden zuhûr eden hârika hâlleri, dürüstlüğü ve yardımseverliği sebebiyle, arkadaşları arasında “Hızır” diye anılırdı. Beş altı yaşlarında iken bile, sabah namazlarında cemâate ve halka-i zikre yetişmek için erkenden evinden çıkar, gidemediği zamanlarda, o ehl-i kemâlin arasındaki yeri boş bırakılırdı.
Gençliğinde dünyevî ve uhrevî güzel bir eğitim alarak idâdîyi (liseyi) bitiren Hüsrev Altınbaşak, Çanakkale Savaşları başladığında 17 yaşında askere çağrılır. İstanbul Pendik’te iki yıla yakın devâm eden askerî talîmden sonra, yaşlarının küçüklüğünden geçici olarak terhîs edilirler. Askere ikinci defa celbinde, İstiklâl Harbine teğmen rütbesiyle iştirâk eder ve uzun muhârebelerden sonra Yunanlılarla çarpışırken Ege cephesinde esir düşer.
Arnavutluk sınırına yakın bir kampta iki sene süren, türlü çilelerle dolu esâret hayatından, ancak harb bittiğinde, mübâdele yıllarında kurtularak memleketine döner.
Üstad Bedîüzzamân ve Ahmed Hüsrev Efendi
Hüsrev Efendi, çocukluk yıllarında rüyâsında büyük bir deniz ve ortasında büyük bir ağaç görür. Deniz çekilir ve ağaç kurur. Bir zât gelir, o ağacın dallarını budar. Birden deniz içinde bir yol açılır ve kendileri o caddeden yürümeye başlarlar. Rü’yâsını anlattığı şeyhi, ona şöyle tabîr eder: “O deniz şerîattır. Ağaç ve dalları ise ondan feyz alan tarîkattır. Benden sonra Isparta’ya İslâm’a hizmet edecek bir zât gelecek ve sen ona intisap edeceksin!”
Nitekim 1926 yılında Isparta’nın Barla Nâhiyesi’ne sürgün olarak gönderilen Üstad Bedîüzzamân’dan, acîbdir; bazı suâllerini muhtevî daha ilk mektubuna cevâben: “Hüsrev, çoktandır bir talebe arıyorum. O sen olsan gerek!
İslâm âlemi bugün, büyük bir sarsıntı geçiriyor. İmân kal’ası tehlikededir. Gel, beraber Kur’ân’a ve bu azîz milletin imânına hizmet edelim!” meâlinde bir mektup alır.
Henüz hiç görüşmediği Hz. Üstad’ın mektûbuna mukabeleyi bile beklemeden, kalemine bedel fiilî bir cevâp vererek, bu mühim hizmete iştirâk etmek kararıyla, “Ehl-i kemâlin huzûruna yürüyerek gidilir” der ve yaya olarak 40 km. mesafedeki Barla’ya varır.
Üstad Hazretleri, iltifâten Barla dışında Karaca Ahmed Türbesi civârında kendisini karşılar. Hüsrev Efendi bu târihî buluşmadan, bu iktirândan itibâren O’nun hem talebesi, hizmet ve istişâre arkadaşı, hem yardımcısı ve hizmetinin en ehemmiyetli rüknü olarak yerini alır.
Hemen Barla dönüşünde mallarının ehemmiyetli bir kısmını satarak bu hizmete tahsîs eden Hüsrev Efendi’yi, Bedîüzzamân Hazretleri omuz omuza yıllar süren mücâhedelerinden sonra, hem “davâ ederim”, hem de bu davâyı “ispat ederim” diye başladığı mühim mektubunda bizlere şöyle tanıtıyor:
“Ben davâ eder ve ispat ederim ki: Bu soğukta soğuk muâmele gören ve millete ve vatana zararlı tevehhüm edilen ve vücutça hastalıklı bulunan Husrev; Türk milletinin manevî büyük bir kahramanı ve bu vatanın bir halâskârı (kurtarıcısı) dır. Ve Türk milleti onunla iftihâr edecek bir hâlis fedâkârıdır. Ve sırr-ı ihlâsa tam mazhar olduğundan benlik ve riyâkârlık ve şöhretperestlik bulunmaması cihetiyle, çok hizmet-i vataniye ve milliyesinden bir ikisini beyân etmek zamanı geldi.
Bu zât müstesnâ ve şirin kalemiyle Nûr’lardan altı yüz risâleye yakın yazmış ve bu vatanın her tarafına neşrederek, komünist perdesi altında dehşetli ifsâda çalışan anarşistliği kırdı ve tecâvüzünü durdurdu ve bu mübârek vatanı ve bu kahraman milleti, o zehirden kurtarmak için tesîrli tiryâkları (ilaçları) her tarafa yetiştirdi.
--