Orijinalini görmek için tıklayınız : Ihlas Risalesi Kime Okunur?
HZ. ÖMER’İN DESTANSI halifeliği esnasında gerçekleşen olayların belki de en büyüğüdür minbere çıkıp da yüreğini kasıp kavuran o büyük endişeyi iman kardeşlerine açtığı olay...
“Eğrilirsem, beni nasıl doğrultursunuz?”
Bunu sormuştur halife Ömer.
Peygamber aleyhissalâtu vesselam’ın, ‘hak ile bâtılı ayırma’ kabiliyetiyle vasfedip ‘Fâruk’ ünvanıyla şereflendirdiği bir güzide isim olarak bunu sormuştur üstelik.
Aldığı cevap, “Eğrilirsen, seni kılıçlarımızla doğrulturuz” şeklindedir.
Bu kısa ve sert cevap, iki önemli mesajı beraberce içermektedir:
Bugüne kadar senin icraatına ve ictihadına karşı muhalefet sergilememiş isek, bu sen yanlış yapıyor olduğun halde bizim de yanlışa meyyal oluşumuz dolayısıyla susmayı tercih edişimizden değildir. Doğru yolda yürüdüğün kanaatindeyiz ki, karşında değiliz.
Yarın hayatî bir noktada ümmeti yanlış bir yola sevketmeye kalkıştığını ve bunda da ısrar ettiğini görecek olsak, hakkın hatırını senin hatırına tercih ederiz.Rivayetler, aldığı bu cevap üzerine Hz. Ömer’in çok sevindiğini ve halife olarak böyle bir mü’minler topluluğu içinde yaşıyor olduğu için Allah’a şükrettiğini bildirir.
Hz. Ömer, sevinip şükretmiştir; çünkü bu söz hem ümmetin o güne kadarki icraat ve ictihadında bir yanlış görmediğinin teyididir, hem de o günden sonra bir yanlış durumunda koca bir ümmetin de sorumluluğunu almış vaziyette yanlış yolda yürümesine müsaade edilmeyeceğinin...
Hz. Ömer’in bu tavrı çokça zikredilir de, tatbikatına pek de rastlanmaz mü’minler topluluğunun yaşayışında.
Bilakis, mutad uygulama, ‘mürşid’ makamında gördüğümüz kişiler tarafından yapılan yanlış bile olsa bir hikmeti olduğunu düşünmek, “Hikmeti nedir?” diye sual edeni ise “Hikmetinden sual olunmaz” diye susturmak şeklindedir.
O yüzden, bir eleştiri ahlâkı yerleşmemiştir bugünün ehl-i dininin dünyasına.
Onun yerine, ‘eleştiri’yi ahlâksızlık olarak görme gibi bir tutum tercih edilmektedir.
Hatta, ‘ihanet’ olarak...
İman kardeşine sırtındaki akrebi veya koynundaki yılanı haber vermek ‘uhuvvet’e ters; sırtındaki akrebi veya koynundaki yılanı görmezden gelmek mahzâ uhuvvettir!
Ortada bir yanlış mı var? Elimiz ve dilimiz, yanlışı düzeltmek için değil; yanlışa dikkat çekeni ‘hizaya getirmek’ için çalışır hemen.
Susmayı tercih edip rahat edecek yerde, yanlışa işaret edip izalesi için çırpınan bir mü’min görünce, Hz. Ömer misali şükür sözleri dökülmez dilimizden...
Ömer ‘kılıçla’ düzeltilmeye dahi razıyken, bizim ‘sözle’ doğrultulmaya dahi tahammülümüz yoktur.
Bilakis, ‘Sus!’ der ellerimiz, “Şimdi geliyorum ha!” mesajı verir ayaklarımız, ‘ihlas’ı hatırlatır dillerimiz.
Bir yanlışı, bir eksiği, bir kusuru âdâbınca ifade etmek, Bediüzzaman’ın “Haklı tenkid hakikatı rendeçler” beyanına, “Mehenge vurunuz. Sözlerim bakır çıktıysa...” diye başlayan ricasına rağmen, ‘tenkitçilik hastalığı’ damgasını yer hemen.
Ardından, ‘ihlas’ hatırlatılır.
Sizin getirdiğiniz uyarı ‘tenkitçilik hastalığı’dır da, sizin uyarınıza ‘tenkitçilik hastalığı’ yaftasını vurmak tenkitçilik değil, hastalık hiç değil, bilakis sıhhat alâmetidir!
Siz bir yanlışa dikkat çektiğinizde “İhlas Risalesi’ni kendi nefsi için okumak” ölçüsünden söz edilir de, bu uyarıyı yapanın daha bu uyarıyı yaparken “İhlas Risalesi’ni nefsi için değil, bir mü’min kardeşi olarak size karşı” okuyor olduğu çelişkisi asla görülmez.
İhlas Risalesi, elbette, öncelikle ve esasen kendimiz için, kendi nefsimizi sigaya çekerek okunmalıdır; bu açık...
Ama İhlas Risalesi’ni yazarak Bediüzzaman ‘kendi nefsi’ni değil ‘kardeşlerinin nefsi’ni de muhatap aldığına, “Şöyle yapın, bundan sakının” diye nasihatlarda bulunduğuna göre; kendi nefsini unutmamak kaydıyla İhlas Risalesi’nin ölçüleri pekâlâ iman kardeşlerimiz de değerlendirme alanında tutularak okunabilmelidir.
Nitekim, yukarıda da dikkat çektiğim üzere, ortada çelişik bir durum vardır zaten.
Bir mü’minin bir yanlışın izalesi gayretiyle getirdiği bir eleştiri İhlas Risalesi düsturları hatırlatılarak ‘ihlassızlık’ kapsamında değerlendirirken gerçekleşen, elbette ki bir mü’mini ‘ihlassızlıkla’ suçlama ‘ihlası’ değildir!
Hayır, haklı tenkid ‘ihlas düsturları’na aykırı değildir. (“Sizlerin kalb ve ruh ve aklınızı ittiham etmem. Risale-i Nur’un verdiği tesire binaen itimad ediyorum. Fakat, nefs ve hevâ ve his ve vehim bazen aldatıyorlar. Onun için, bazen şiddetli ikaz olunuyorsunuz. Bu şiddet, nefs ve heva ve his ve vehme bakıyor; ihtiyatlı davranınız.”)
Haklı tenkid ‘ihlas düsturları’na ters olmadığı için, bir noktada kritik bir yanlış görüp ona dikkat çeken de, o yanlış görülenin aslında ‘yanlış’ olmadığı veya ‘kritik’ nitelikte olmadığı cevabıyla mukabele eden de ‘ihlassızlık’ ediyor değildir.
Benim için bir eleştiri/özeleştiri ikliminde ‘ihlas’ kriteri, haklı olduğu hallerde dahi zayıfı ‘ihlas düsturları’nı hatırlatarak eleştirenin, haksız olduğu bir halde kuvvetliye de ‘ihlas düsturları’nı hatırlatma yürekliliği gösterip göstermediğidir.
Bir gerilim anında küçüklere İhlas Risalesi’ni hatırlatanların, büyüklere de İhlas Risalesi’ni hatırlatıp hatırlatmadığıdır.
Haksız olduğu halde güçlüye birşey diyememek, mağdur olduğu halde zayıfa ‘ihlas’ düsturlarını hatırlatmak...
Hayır, ihlas bu değildir.
Bu, ihlas değildir.
‘Uhuvvet’i tesis etmenin yolu da buradan geçmememektedir.
Hz. Enes radıyallahu anh anlatıyor:
“Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
‘Kardeşine, zalim de olsa mazlum da olsa, yardım et.’
‘Mazlumsa yardım ederim de, zalime nasıl yardım ederim?’ diye sorulmuştu.
‘Onu zulümden alıkoyarsan, bu da ona yardımdır’ buyurdu.” (Bkz. Buhârî, Mezalim 4, İkrah 7; Tirmizî, Fiten 68).
Metin KARABAŞOĞLU
paylaşım için teşekkürler görmeden bende eklemişim sildim eklediğimi....
selametle
Güzel bir yazı eklemişsiniz yalnız bir kaç noktayı hatırlatmak isterim.
Bir şeyi yaparken Allah rızası için yapmak lazımdır. Amelinizde Allah rızası bulunmalıdır.
Bu zamanda tenkitin ismi maalesef “eleştiri” olmuştur. Bu da büyük bir hatadır. Tenkit iki türlüdür: Müspet ve menfi tenkit.
1. Müspet tenkit: Hikmetini anlayamadığımız bir şey hakkında hikmetini sormak tarzındaki tenkittir. Mesela: Bu haraketinizin hikmeti nedir? Bu hareketi hangi hikmete binaen yaptınız? Niçin böyle hareket ediyorsunuz? tarzinda hikmetini sormaktır. Burada dikkat edilmesi gereken husus ise bu sorma işinin edep dairesinde olması gerekmektedir. Damara dokunduracak tarzda sormak doğru değildir.
2. Menfi tenkit: Hikmetini anlayamadığımız bir şeyi yanlış olarak algılamaktır. Mesela: Bu yaptığınız doğru değildir. Yanlış yapıyorsunuz. Yaptığınız hiç hoş değil vs. Tarzindaki ifadeler menfi tenkittir. Bu asrın hastalıklarından birisi de bu menfi tenkittir. Bu tenkitin ismi maalesef eleştiri olmuştur. Yani eleştiri ismini vermekle güya menfi tespiti, meşru göstermek meyli uyanmıştır. Halbuki meşru olan ancak müspet tenkittir. Bunu en güzel Asr-ı Saadet göstermiştir. Yine Risale-i Nur’da geçen bir bahis vardır. Sahabenin birinin hareketi ne kadar da ibretlidir.
Sahabenin Abâdile-i Seb'a-i meşhuresinden olan Abdullah ibni Ömer Hazretleri ki, Halife-i Resulullah olan Faruk-u Âzam Hazret-i Ömer'in (r.a.) en mühim ve büyük mahdumu ve Sahabe âlimlerinin içinde en mümtazlarından olan o zât-ı mübarek çarşı içinde, alışverişte, kırk paralık bir meseleden, iktisat için ve ticaretin medarı olan emniyet ve istikameti muhafaza için şiddetli münakaşa etmiş. Bir Sahabe ona bakmış. Rû-yi zeminin halife-i zîşânı olan Hazret-i Ömer'in mahdumunun kırk para için münakaşasını acip bir hısset tevehhüm ederek, o imamın arkasına düşüp, ahvâlini anlamak ister.
Baktı ki, Hazret-i Abdullah hane-i mübarekine girdi. Kapıda bir fakir adam gördü. Bir parça eğlendi, ayrıldı, gitti. Sonra hanesinin ikinci kapısından çıktı, diğer bir fakiri orada da gördü. Onun yanında da bir parça eğlendi, ayrıldı, gitti.
Uzaktan bakan o Sahabe merak etti. Gitti, o fakirlere sordu: "İmam sizin yanınızda durdu, ne yaptı?" Herbirisi dedi: "Bana bir altın verdi."
O Sahabe dedi: "Fesübhânallah! Çarşı içinde kırk para için böyle münakaşa etsin de, sonra hanesinde iki yüz kuruşu kimseye sezdirmeden, kemâl-i rıza-yı nefisle versin!" diye düşündü. Gitti, Hazret-i Abdullah ibni Ömer'i gördü, dedi:
"Ya imam, bu müşkülümü hallet. Sen çarşıda böyle yaptın, hanende de şöyle yapmışsın."
Ona cevaben dedi ki: "Çarşıdaki vaziyet iktisattan ve kemâl-i akıldan ve alışverişin esası ve ruhu olan emniyetin, sadakatin muhafazasından gelmiş bir hâlettir, hısset değildir. Hanemdeki vaziyet, kalbin şefkatinden ve ruhun kemâlinden gelmiş bir hâlettir. Ne o hıssettir ve ne de bu israftır."
Bu olayda o muhterem sahabe, önce olayı takip ediyor ve sonunda da Abdullah ibni Ömer (RA)’e bu yaptığının hikmetini soruyor. Peki biz olsaydık ne yapardık? “Koskoca alime bakınız azıcık bir para için tartışma yapıyor” diye tenkit ederdik. Bu sahabenin yaptığı da tenkittir fakat hikmetini sormak tarzındaki müspet tenkittir. Asr-ı Saadet bunun örnekleriyle doludur.
Bu hizmette bulunan kardeşlerimizi tenkit etmemek ve onların üstünde kendimizi faziletli gösterip gıpta damarını tahrik etmemektir. Tenkit bir zehr-i katildir. Öldürücü bir silahtır. Mü’min kardeşimizin hareketini eğer sebebini anlayamıyorsak bunun hikmetini güzel bir üslup ile sormak lazımdır. Yani buna müspet tenkit diyoruz. Zaten bizim bahsimiz de yine müspet tenkit üzerinedir.
Her zaman doğru konuşmalıyız fakat her doğruyu her yerde söylemek doğru değildir. Bazen doğruyu söylememek daha doğrudur. Çünkü bizim söylediğimiz doğru ters etki yapabiliyor. Mesela: Bir kardeşimizin bir hatası vardır ve bu hatasının da farkındadır. Yalnız nefsine mağlup olduğundan dolayı hatasından kurtulmak istediği halde kurtulamamaktadır. Eğer biz bu kardeşimizin hatasını açığa vurursak o zaman o kardeşimiz rencide olacağı gibi hatasını düzeltme fırsatı bulamayacak ve bize karşı mahcup olacaktır. Eğer biz bu hatasını söylemezsek ve o kardeş de bu hatasını gün gelir düzeltirse ne kadar güzel olur. Şayet hem biz hata etmiş oluruz hem de o kardeşimizin hatası düzelmemiş olur. Hem bir kardeşimizi kusurlu gördüğümüz zaman onu terk etmek marifet değildir. Bilakis o kardeşimize karşı daha bir yakın olup onu hatasından kurtarmak için ona daha çok muhabbet göstermeliyiz. Hatasını düzeltmesinde ona yardımcı olmalıyız.
Hikmetini anlayamadığınız şeyi tenkid etmeyin diyorsunuz.Yani büyükler bir şey yapıyorsa bir hikmeti vardır.Ancak hikmeti olan şeyin bir açıklaması olması lazım.
Mesala Hz. Musa Hızır'ın yaptığı işlerin hikmetini anlayamamış ve eleştirmişti.Hz. Hızır ise yapılan işin hikmetini açıklamıştı.
Kendisinin hikmetli işler yaptığını iddia eden insanların, bu kıssadan hisse almaları ve yaptıkları işlerin İslami hükümlere uygun hikmetlerini açıklamaları gerekir.Eğer bu açıklamayı yapmıyorlarsa ya da yaptıkları açıklama islamın hükümlerine uygun değilse tabii ki eleştirilirler.
Haklı eleştirileri kabullenebilmek ve gereğini yapabilmek hikmet sahibi insanların harcıdır.
Her şeyin bir usulü olduğu gibi bu zamanda ismi "eleştiri" olan "tenkit"in de bir usulü vardır. Dediğimiz gibi tenkit iki kısımdır ve doğru olanı ise hikmetini sormak tarzındaki müspet tenkittir. İşte bu hikmetini sormayı da yine usulüne göre yapmak lazımdır. Yoksa damara dokunduracak bir şekilde sormak yine maksada ulaştırmaz. Hem şu hakikatlere de dikkat etmek lazımdır.
"Evet, insan hüsn-ü zanna memurdur. İnsan, herkesi kendisinden üstün bilmelidir. Kendisinde bulunan sû-i zan sâikasıyla başkalara teşmil etmesin. Ve başkaların bazı harekâtını, hikmetini bilmediğinden takbih etmesin. Binaenaleyh, eslâf-ı izâmın hikmetini bilmediğimiz bazı hallerini beğenmemek sû-i zandır. Sû-i zan ise, maddî ve mânevî içtimaiyatı zedeler."
Fikir hürriyeti deyince aklımıza "istediğimiz her şeyi söyleyebilmek" geliyor. Halbuki bu hürriyet değil, manevi bir marazdır.
"Hürriyet, tenkid vermiş; gururundan dalâlet çıkmış." İşte zamanın bir hastalığı da hürriyeti yanlış anlamamızdan dolayı meydana gelen haksız tenkittir.
Her şeyin bir usulü olduğu gibi bu zamanda ismi "eleştiri" olan "tenkit"in de bir usulü vardır. Dediğimiz gibi tenkit iki kısımdır ve doğru olanı ise hikmetini sormak tarzındaki müspet tenkittir. İşte bu hikmetini sormayı da yine usulüne göre yapmak lazımdır. Yoksa damara dokunduracak bir şekilde sormak yine maksada ulaştırmaz. Hem şu hakikatlere de dikkat etmek lazımdır.
"Evet, insan hüsn-ü zanna memurdur. İnsan, herkesi kendisinden üstün bilmelidir. Kendisinde bulunan sû-i zan sâikasıyla başkalara teşmil etmesin. Ve başkaların bazı harekâtını, hikmetini bilmediğinden takbih etmesin. Binaenaleyh, eslâf-ı izâmın hikmetini bilmediğimiz bazı hallerini beğenmemek sû-i zandır. Sû-i zan ise, maddî ve mânevî içtimaiyatı zedeler."
Fikir hürriyeti deyince aklımıza "istediğimiz her şeyi söyleyebilmek" geliyor. Halbuki bu hürriyet değil, manevi bir marazdır.
"Hürriyet, tenkid vermiş; gururundan dalâlet çıkmış." İşte zamanın bir hastalığı da hürriyeti yanlış anlamamızdan dolayı meydana gelen haksız tenkittir.
Anladığım kadarıyla Metin KARABAŞOĞLU'nun tenkidlerinden rahatsızsınız.Metin Bey'in tenkidlerinde hodfuruşluk içeren bir nokta gösteremezsiniz.İftira gösteremezsiniz.Onlar aşağı biz üstünüz bize gelin tavrı gösteremezsiniz.Dolayısıyla Metin Karabaşoğlu'nun yaptığı tenkidler yanlışların kansere sebeb olmadan düzeltilmesini hedefleyen müspet tenkidlerdir.
Tenkidi tenkid etmek yerine tenkidlerin doğru mu yanlış mı olduğunu konuşmak lazım.Hangi tenkidleri haksızdır.Delilleri ile ortaya koyun.
Bu arada Hz. Hızır kıssası ile ilgili söylediklerimi de lütfen cevaplayın.Bir de yukarıdaki metin üzerinden cevaplayın.
alıntı-şah
Şayet hem biz hata etmiş oluruz hem de o kardeşimizin hatası düzelmemiş olur. Hem bir kardeşimizi kusurlu gördüğümüz zaman onu terk etmek marifet değildir. Bilakis o kardeşimize karşı daha bir yakın olup onu hatasından kurtarmak için ona daha çok muhabbet göstermeliyiz. Hatasını düzeltmesinde ona yardımcı olmalıyız.
Bu satırlar, hepimiz için çok ama çok önemli diye düşünüyorum. Zira, bunların gereğini hemen hemen hiçbirimiz yapmıyoruz.
Sonuç : Sıfır , elde var sıfır !
nur_Sahra
20.03.2007, 14:19
alıntı-şah
Şayet hem biz hata etmiş oluruz hem de o kardeşimizin hatası düzelmemiş olur. Hem bir kardeşimizi kusurlu gördüğümüz zaman onu terk etmek marifet değildir. Bilakis o kardeşimize karşı daha bir yakın olup onu hatasından kurtarmak için ona daha çok muhabbet göstermeliyiz. Hatasını düzeltmesinde ona yardımcı olmalıyız.
Bu satırlar, hepimiz için çok ama çok önemli diye düşünüyorum. Zira, bunların gereğini hemen hemen hiçbirimiz yapmıyoruz.
Sonuç : Sıfır , elde var sıfır !
katiliyorum..... hepimizin dikkate almasi gereken satirlar ama biz okumaktan bile kaciniyoruz ne yazik degilmi...!!!
Anladığım kadarıyla Metin KARABAŞOĞLU'nun tenkidlerinden rahatsızsınız.Metin Bey'in tenkidlerinde hodfuruşluk içeren bir nokta gösteremezsiniz.İftira gösteremezsiniz.Onlar aşağı biz üstünüz bize gelin tavrı gösteremezsiniz.Dolayısıyla Metin Karabaşoğlu'nun yaptığı tenkidler yanlışların kansere sebeb olmadan düzeltilmesini hedefleyen müspet tenkidlerdir.
Tenkidi tenkid etmek yerine tenkidlerin doğru mu yanlış mı olduğunu konuşmak lazım.Hangi tenkidleri haksızdır.Delilleri ile ortaya koyun.
Bu arada Hz. Hızır kıssası ile ilgili söylediklerimi de lütfen cevaplayın.Bir de yukarıdaki metin üzerinden cevaplayın.
Metin Karabaşoğlu'nun yazısında bir yanlışlık yoktur. Sadece bir kaç nokta eksik bırakılmış. O noktalar hakkında izahat verdim ki mesele tamam olsun. Tenkit niyetim olsaydı "Bu yazı yanlıştır. Yazı hoş değil." vs. ibareler kullanmam gerekirdi. Halbuki dikkat ederseniz birinci mesajımda "Güzel bir yazı eklemişsiniz yalnız bir kaç noktayı hatırlatmak isterim." tarzında bir ifade ile başlamışım. Maksadım bu yazıya bir kaç nokta daha ilave etmekti. Başkasını tenkit edip vakit kaybetmek istemem. Biz kimiz ki başkasını tenkit edelim! İlmimiz ne ki başkasını beğenmeyelim!
Metin Karabaşoğlu güzel yazmış, mademki kardeşiz, o halde kardeşimizin omzunda bir akrep var ise onu söylemek boynumuzun borcudur. Ona hatasını söylemeyip, kendisi bulsun düzelsin diye beklerseniz, ölüm ya sizi ya da onu gelip bulursa hasirud dunya vel ahiret olur neuzubillah.
Mes'ele sizin veya kardeşinizin din-i islama ne derece sadık olduğudur. Eger siz sadıklardansanız ve size edille-i şeriyye ile delil getirilmişse ve kabul ediyorsanız bu güzel bir şeydir. Eger siz delil olduğu halde tevil yoluna gidip, herhangi birisinin, Kur'an ve sunnete muhalif ef'al, akval ve ahvalini vardır bi hikmeti deyip Kur'an ve sunnete rağmen hoşgörüyorsanız işte bu dinde yoktur, Allah hoşgörmemiş, siz daha mı merhametlisiniz?
İHLÂS-TESANÜT-MUHABBET
Ümit Şimşek
Ey tâlib-i Hak
Nedir bu sen ben
Bu akl ü bu dil
Bu cân ü bu ten
Lâmekânî Hüseyin
BARLA'DAKİ ikametinin sonlarına doğru ihlâs üzerine bir risale telif eden ve bu risalenin Nur talebeleri tarafından her on beş günde bir okunmasını tavsiye eden Bediüzzaman, mektuplarında da hemen hemen her vesile ile ihlâs üzerinde durmuş ve bunu, iman derslerinin hayatî bir parçası haline getirmiştir. Risale-i Nur Müellifinin talebelerine verdiği iman dersinde, “birşeyi sadece Allah için yapmak, onun sonucuna hiçbir surette karışmamak, Allah’ın rızasından başka maddî veya manevî, dünyevî veya uhrevî hiçbir karşılık beklemeksizin Kur’ân ve iman hizmetinde bulunmak” şeklinde bir prensip egemendir.
Eğer Allah’ın rızasından başka herhangi bir amaç, bir hizmetin yerine getirilmesine neden olursa, bu “illet” tanımına girer ki, o hizmetin manevî niteliğini bütünüyle kaybetmesine yol açar. Sonunda insan, bir işi kimin rızası için yaptıysa ücretini de ondan istemek gibi bir sonuçla karşı karşıya kalır ki, bu da manevî bir iflâstan başka birşey değildir.
Bunun daha aşağısında, “müreccih” olarak tanımlanabilecek nedenler vardır ki, bunlar çeşitli seçenekler arasında alkışın, şöhretin, yahut başkaca bir maddî veya manevî menfaatin söz konusu olduğu tarafa doğru insanın tercihini yönelten unsurlardır. Böyle bir unsur, bir hizmeti belki bütünüyle iptal etmez, ama ihlâsı da pek sağlam bırakmaz.
Bunun da ötesinde belki bir teşvik söz konusu olabilir ve bu da pek çoğumuzun gözünde mâsum birşeydir ve riya ile, gösterişle ilgisi yoktur. Ancak, Bediüzzaman’ın ihlâs tanımında, Allah’ın rızasından başka herhangi bir müşevvik, yani bir teşvik edici unsur, ne kadar mâsum da olsa, en azından hizmetin saflığını bozmaya aday birşey demektir:
Rıza-yı İlâhî kâfidir. Eğer O yar ise, herşey yardır. Eğer O yar değilse, bütün dün*ya alkışlasa beş para değmez. İnsanların takdiri, istihsanı, eğer böyle amel-i uhrevîde [âhirete ait işlerde] illet ise, o ameli iptal eder. Eğer müreccih ise, o ameldeki ihlâsı kı*rar. Eğer müşevvik ise saffetini izale eder. Eğer sırf alâmet-i makbuliyet ola*rak, istemeyerek, Cenab-ı Hak ihsan etse, o amelin ve ilmin insanlarda hüsn-ü tesiri namına kabul etmek güzeldir ki, “Bana arkamdan hayırla yad edilmeyi nasip et” [Kur’ân, 26:84] buna işarettir.[1]
İnsanlardan gelecek bir alkış, bir takdir gibi bir teşvik unsurunu bile hizmetin saflığını bozacak kadar yüksek bir bakış açısının ardında yatan şeyin bir iman gücü ve saflığı olduğunda kuşku yoktur. Herşeyi her haliyle Rabbinin tasarrufunda bilen, ama bunu sadece bilmekle kalmayıp hayatında bilfiil hisseden ve yaşayan insanlar, elbette ki yaz güneşinin altında mum aramaya ihtiyaç duymazlar. Ancak herkesin bildiği, yahut bildiğini sandığı birşeyi yaşamak, göründüğü kadar kolay değildir; çünkü günlük hayatımızda hiçbir şey bu inancı güçlendirecek şekilde düzenlenmemiştir. Tam tersine, belki de tarihin hiçbir döneminde görülmedik bir şekilde dikkatler maddeye ve dünya hayatına yönelmiş, insanların neredeyse geçim derdinden başka bir derdi kalmamış, maddî refah herkesin ortak amacı haline gelmiş, herkes herşeyi sebeplerden bekler olmuş, bu sebepleri delerek arkasına nüfuz edecek bir bakış açısını kazanmak için çok ciddî ve sürekli çabalara ihtiyaç doğmuştur.
Risale-i Nur’un iman dersleri, talebelerini işte böyle bir bakış açısıyla muhatap ediyor, ancak bu bakış açısını diri tutmak için, iman derslerini de günlük hayatın bir parçası haline getiriyordu. Bu dersler, bir bakıma, kaslarımızın ısınmasına, nefesimizin açılmasına yarayan egzersizler gibiydi. Okuyanlar, günlük hayatın ve dünya meşgalelerinin perdelediği bir rububiyeti bütün ihtişam ve sıcaklığıyla hissetmek ve o rububiyetin icraatını ve eserlerini herşeyde birden gözleyebilmek için, manevî duyu ve yeteneklerini iman derslerinin temrinleriyle sürekli olarak ısıtmak, açmak, geliştirmek ihtiyacını, bir iştiyak derecesinde duyuyorlardı. Bu temrinlerle insan bir kere kendisini Yer ve Gökler Rabbinin huzurunda hissetmeyegörsün, o zaman, dünya ve içindekiler gözünden bir anda siliniyor, hattâ insan kendisini de unutuyor, dünyası yalnızca imandan ve iman ilimlerinden ibaret hale geliyor ve Hulûsi Bey gibi, “Ben din kardeşlerime bu nurlu hakikatleri ulaştırayım da, Allahü Zülcelâl tanrılığının şanına nasıl yaraşırsa bana öyle muamele eylesin” diyecek hale geliyordu. İşte, şan ve şöhretin, alkışın, övgünün, teveccühün bir damlası bile, böyle kimselere, böyle anlarda, böyle bir imanın saflığına zarar verecek bir necaset olarak tiksinti verebiliyordu.
İman dersleri bir yandan Allah’ın rızasına hiçbir şeyi ortak etmemeyi insanlara öğretirken, bir yandan da o imanın insanlar üzerindeki eserlerini ortaya çıkarıyordu. Bu dersin talebeleri şan, şöhret, alkış ve çıkardan kaçıyorlardı; fakat bu anlayış, onları birbirlerinin faziletlerini yaymaktan da alıkoymuyordu. Alkıştan kaçmak ve alkışlamak birbirine ters davranışlar gibi görünse de, “fazilet” sözcüğü, sanırız, aradaki farkı ortaya çıkarmaya yetecektir. Bu, insanların birbirlerine övgü yağdırmasından çok ötede, aynı kaynaktan feyiz alan kimselerin, bütün faziletlerin kaynağı olan Allah imanın eserini tıpkı göklerde, yerde, çiçeklerde, kelebeklerde seyredercesine, birbirlerinin üzerinde seyretmeleri, bulup çıkarmaları ve âleme neşretmeleri anlamını taşıyordu. Bu işin temelinde de, gözden asla uzak tutulmaması gereken bir değer vardı:
Muhabbet.
Medih ve muhabbet, övgü ve sevgi—bunlar, sık sık birbirine karıştırılan ve bu yüzden, birbirinin günahını çekmek zorunda kalan iki kavramdır. Bunlardan birincisini “Meddahları gördüğünüzde yüzlerine toprak serpin”[2] hadisi ile yasaklanmış, diğeri ise, “Kardeşini seven birisi bunu ona bildirsin”[3] buyuran Hz. Peygamber tarafından emredilmiştir. Ancak insan toplulukları arasında bu iki kavramı birbirine karıştırmak ve sevgiyi bastırır yahut yanlış yönlere sevk ederken, övgüyü alabildiğine teşvik etmek eğilimi yaygındır. Manevî değerlerin önem taşıdığı topluluklar da zaman zaman bu hatâya düşmekten kurtulamazlar ve ihlâsı korumak namına sevgiler budanır, övgüler ise yeşermeye devam eder. Barla mektupları ise, gerek Üstad ile talebeleri, gerekse talebelerin birbiri arasındaki muhabbet ifadeleriyle doludur. Sekizinci ve Dokuzuncu Bölümlerde aktardığımız örneklerden de anlaşılacağı gibi, Risale-i Nur talebelerini harekete geçiren ve sımsıcak bağlarla birbirine kenetleyen şey muhabbetin tâ kendisidir. Bediüzzaman, ihlâstan sonraki en büyük kuvvetlerinin, tesanüt, yani, talebeler arasındaki dayanışma olduğunu söyler.[4] Ancak bu tesanüdü sağlayan ve kubbeli binalarda baş başa vermiş taşları birbirine bağlayan bir harç vardır ki, o da muhabbetten başka birşey değildir. Bediüzzaman’ın gerek Barla mektuplarındaki, gerekse daha sonraki mektup ve risalelerindeki teşvik ve uyarılarından rahatlıkla çıkarabileceğimiz bir sonuç var:
Üzerinde bu kadar ısrarla durulan tesanüt kavramı, şu veya bu şekildeki bir yapılanmanın etrafında dönen bir tesanüt değildir. Bu, doğrudan doğruya, insanların faziletlerini esas alan ve onların birbirleri arasındaki muhabbet ve münasebetlerinin bir tercümesinden ibarettir. Nitekim, ünlü İhlâs Risalesindeki havuz benzetmesinde de benlik duygusunun “kardeşler” içinde eritilmesinden söz edilmektedir.[5] “Hizmet” veya “cemaat” gibi kavramlar, her ne kadar insanlardan ortaya çıkan yapılanma ve etkinlikleri ifade ediyorsa da, “kardeşler” ve “talebeler” gibi insanın fert olarak bizzat kendisi üzerinde vurgu yapan sözlerin bu tür deyimlerle yer değiştirmesi halinde istikametin kısa zamanda
kaybedildiğine dair ilk belirtiler, insanlar arasındaki muhabbet hissinin kan kaybetmesi şeklinde ortaya çıkmaktadır. Onun için, iman ilimlerinde veya iman hizmetinde birşeylerin yanlış gitmeye başladığı hissedildiğinde, bizce ilk olarak yoklanması gereken şey insanların birbiri arasındaki karşılıklı duygular, ilk başvurulacak yer de Barla mektupları olmalıdır. Barla Modelinin öngördüğü biçimdeki ihlâs-tesanüt-muhabbet formülünün dünyada çözemeyeceği pek az problem vardır.
[1] 108. A.g.e., 1438.
[2] 109. Müslim, Zühd: 69.
[3] 110. Ebu Dâvud, Edeb: 113; Tirmizî, Zühd: 54.
Ihlas risalesi okunurken başındaki ayetler evvel ve ahirriyle okunup dikkatle incelenmez ve bu risale o ayetlerin tefsiri olduğu anlaşılmadan okunursa değil onbeş gunde bir her gun okunsa da faydası olmaz...
vBulletin v3.7.3, Copyright ©2000-2009, Jelsoft Enterprises Ltd.