PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Çanakkale Destanı



EGELI EFE
18-03-2007, 12:39
http://www.dailymotion.com/video/xclqla_çanakkale_lifestyle



http://img501.imageshack.us/img501/7484/14498479vw6.jpg

http://img453.imageshack.us/img453/3526/51807990oo6.jpg
http://img475.imageshack.us/img475/3907/81159770fr3.jpg


http://img501.imageshack.us/img501/2302/65pz0.jpg

http://img453.imageshack.us/img453/3530/22612886yh6.jpg

http://img453.imageshack.us/img453/5990/59737346fu4.jpg

http://img453.imageshack.us/img453/8274/80604285mx1.jpg

http://img475.imageshack.us/img475/5753/10zx9.jpg

http://img501.imageshack.us/img501/251/11vk3.jpg

EGELI EFE
18-03-2007, 12:39
http://img120.imageshack.us/img120/189/13kd1.jpg

http://img394.imageshack.us/img394/5153/14rf6.jpg

http://img394.imageshack.us/img394/3276/15jf4.jpg

http://img120.imageshack.us/img120/3227/16oc5.jpg

http://img394.imageshack.us/img394/7169/17ve1.jpg

http://img62.imageshack.us/img62/9954/18ch2.jpg

http://img394.imageshack.us/img394/5365/20ve2.jpg

http://img120.imageshack.us/img120/9295/21nz7.jpg

http://img394.imageshack.us/img394/9359/22gi2.jpg

http://img120.imageshack.us/img120/9821/19df3.jpg

EGELI EFE
18-03-2007, 12:39
http://img394.imageshack.us/img394/8468/23gy6.jpg

http://img62.imageshack.us/img62/9020/24oq0.jpg

http://img62.imageshack.us/img62/5875/25bw6.jpg

http://img62.imageshack.us/img62/6365/27as3.jpg

http://img62.imageshack.us/img62/7499/28bs9.jpg

http://img120.imageshack.us/img120/730/29tn4.jpg

http://img394.imageshack.us/img394/7073/30nd7.jpg

http://img120.imageshack.us/img120/6808/31yy2.jpg

http://img62.imageshack.us/img62/782/32jo7.jpg

http://img394.imageshack.us/img394/4523/33ix6.jpg

EGELI EFE
18-03-2007, 12:40
http://img62.imageshack.us/img62/601/34xz3.jpg

http://img62.imageshack.us/img62/1059/35ap7.jpg

http://img62.imageshack.us/img62/2520/355hl7.jpg

http://img120.imageshack.us/img120/2378/36lp3.jpg

http://img62.imageshack.us/img62/5329/37sp6.jpg

http://img120.imageshack.us/img120/4471/39fw8.jpg

http://img120.imageshack.us/img120/7120/46es9.jpg

http://img120.imageshack.us/img120/7889/48mn4.jpg

EGELI EFE
18-03-2007, 12:42
Çanakkale zaferini kazanarak;
vatanı,
bayrağı
ve milleti için
hayatının baharında
gül gibi solarak şehit olan
kahraman MEHMETÇİK’ lerimizi
minnet ve şükranla anıyoruz.
Aziz ruhları şad olsun.

DaLokay
18-03-2007, 12:48
kardeşim ALLAH RAZI OLSUN....

çok güzel bir çalışma....öyle güzel yapılmışki...ne desem boş...

canı gönülden selamlıyorum...

AdımcA
18-03-2007, 12:50
sağol egeli.
güzel bir paylaşım yapmışsın. :)

NehiR
18-03-2007, 13:49
teşekkürler efe Allah razı olsun..

emmargah
18-03-2007, 14:12
burdaki resimlerin her biriyle ilgili bile destan yazılabilir
teşekkür ederiz egeli
Hak razı olsn

erciyes_prensi
18-03-2007, 18:46
Onlar Öldürmek için geldiler
Biz ise ölmek için burdayız
Ölmek isteyene kimse birşey yapamaz

EGELI EFE
18-03-2007, 19:56
http://img394.imageshack.us/img394/5446/50dd9.jpg

http://img120.imageshack.us/img120/5820/51tj1.jpg

http://img62.imageshack.us/img62/1590/52zf7.jpg

http://img394.imageshack.us/img394/7052/gaziwy0.jpg

aHuZaR
18-03-2007, 20:01
Çanakkale zaferini kazanarak;
vatanı,
bayrağı
ve milleti için
hayatının baharında
gül gibi solarak şehit olan
kahraman MEHMETÇİK’ lerimizi
minnet ve şükranla anıyoruz.
Aziz ruhları şad olsun.

amin
Allah razi olsun

berraksu
18-03-2007, 20:09
insanligin son insani savasiydi
ve insanlik yendi..

EGELI EFE
18-03-2007, 20:12
Kocadere köyünde büyük bir sargı yeri kuruluyor. Kimi Urfalı, kimi Bosnalı, kimi Adıyamanlı, kimi Gürünlü, kimi Halepli çok sayıda yaralı getiriliyor…

Bunlardan biri Lapsekin’in Beybaş Köyü’ndendir ve yarası oldukça ağırdır. Zor nefes alıp vermektedir.Alçalıp yükselen göğsünü biraz daha tutabilmek için komutanının elbisesine yapışır. Nefes alıp vermesi oldukça zorlaşır ama tane tane kelimeler dökülür dudaklarından.

-Ölme ihtimalim çok fazla… Ben bir pusula yazdım…Arkadaşıma ulaştırın… Tekrar derin nefes alıp, defalarca yutkunur:

-Ben… Ben köylüm Lapsekili İbrahim onbaşından 1 Mecit borç aldıydım… Kendisini göremedim. Belki ölürüm. Ölürsem söyleyin hakkını helal etsin.

-Sen merak etme evladım, der komutanı, kanıyla kırmızıya boyanmış alnını eliyle okşar. Ve az sonra komutanının kollarında şehit olur ve son sözüde:

-Söyleyin hakkını helal etsin, olur…

Aradan fazla zaman geçmez. Oraya sürekli yaralılar getirilir. Bunlardan çoğu daha sargı yerine ulaştırılmadan şehit düşer. Şehitlerin üzerinden çıkan eşyalar, künyeler komutana ulaştırılır. İşte yine bir künye ve yine bir pusula. Komutan göz yaşlarını silmeye daha fırsat bulamamıştır. Pusulayı açar, hıçkırarak okur ve olduğu yere yığılır kalır. Ellerini yüzüne kapatır, ne titremesine nede göz yaşlarına engel olamaz:

-Ben Beybaş Köyü’nden arkadaşım Halil’e 1 Mecit borç verdiydim. Kendisi beni göremedi. Biraz sonra taarruza kalkacağız. Belki ben dönemem. Arkadaşıma söyleyin ben hakkımı helal ettim.

--------------------------------------------------------------------------------------------------

Biz bu olayın neresindeyiz?..Arkadaşımıza, dostumuza bir şeyleri helal ettik mi?.. Yoksa bir mecit gibi helalleşmek küçük bir şeymi, hayatta bize 1 Mecidiyeyi helal edecek dostlarımız, arkadaşlarımız var mı?..


Dün düşman Anzaktı, Fransız dı, İngiliz di, şuydu, buydu..
Bugün düşman cahillik, bugün düşman tembellik, bugün düşman fakirlik..

Birlik ve beraberliğimizin hiçbir zaman kopmaması,
Ayrılıkların hiçbir zaman milletimizin canını yakmaması için ÇANAKKALE RUHUNU daima içimizde yaşatmalıyız..

B.ü.S.r.A
18-03-2007, 20:38
Efe abi allah razi olsun güzel bir paylasimdi dogrusu. Ya okurkene bazi yerlerinde o kadar duygulandim ki, bazi yerlerinde ahh diyip kaldim, yani hepsini okurkene gercekten cok duygulandim ya. Hele seyyid onbasi nasilda kaldirmis kac tondaki mermiyi ya, daha bunun gibi bir sürü biseyler iste. Allahu teala hep yanlarindaymis sehitlerimizin. Iste vatanseverlik budur ya herseye ragmen canakkalede bulunup düsmana karsi savasmislar. Allah mekanlarini cennet eylesin ins. Selam olsun sehitlerimize....Allaha sükürler olsun ki bana canakkalayi görmeyi nasip edecek ins, birkac haftaya kadar canakkaledeyim ins arkadaslar sizlerle paylasmak istedim bu sevincimi....Selametle

berraksu
18-03-2007, 20:43
Çanakkale Savaşı Anıları

....Düşman askeri öylesine korkmuştu ki, Ertuğrul Koyu’na (V Kumsalı) girmiş olan
büyük nakliye gemisinden inmeyi reddettiler. Komutanlar ve subaylar kılıçlarını
çekmişlerdi ve adamları merdivenlerden aşağı gönderiyorlardı. Ama hiçbiri Türk
kurşunlarından kaçamıyordu.
(Binbaşı Mahmut Sabri)


... Gözlerimizin önündeki manzarayı anlatmak olanaksızdı. Filikalar şimdi hemen
hemen birbirlerine yanaşmış olarak kıyıya kadar uzanıyordu ve içleri parçalanmış
cesetlerle doluydu. Sonuncu filika ile kıyı arasında cesetlerden bir iskele vardı.
Ölülere basmadan kıyıya çıkmak mümkün değildi ve koyun suları kandan kıpkırmızı
kesilmişti.
(Teğmen R. B. Gillet)


... Mevzilerimize yaklaşan Türk saflarını görebiliyorduk. Olağanüstü bir cesaretle
çarpışıyorlardı ve ateşimiz karşısında yıkılan bir safın yerini alan bir diğeri bize karşı
yürüyor, sağ kalanlar korunmalı bir yerde toplanıp tekrar üzerimize geliyorlardı.
(Yüzbaşı Robert Whigham)


... Siperde mümkün olduğu kadar siper duvarının yakınına ve dibe yüzüstü yatardın.
Toprak sallanır ve havan mermileri miyavlayan kediler gibi bir ses çıkararak
üstünden geçerdi. Patlamayı duyduğun sürece iyiydi. Patlamayı duymadıysan öldün
demekti!
(Er Harry Baker)


... Havada korkunç bir koku vardı, benden önce oraya gitmiş birine “Bu koku da ne”
diye sordum. “Siperimizin önünde yatan ölüler,” dedi. “Bizim önümüzde Hant ve
Worcester’lardan 700, sağda da Anson Taburu’ndan 800 kişi yatıyor.” Orası iki mil
ötedeydi ve koku bizim bulunduğumuz yere kadar geliyordu. Bu ölüm kokusunu
içinden çıkartıp atamazsın. Onu hala hissederim.”
(Er Harry Baker)


... En büyük bela sineklerdi. Milyonlarca sinek vardı. Siperin bir yanı kara bir
kütleyle kaplıydı. Açtığın her şey, örneğin bir teneke et, bir anda sineklerle
örtülürdü. Bir kutu reçel bulacak kadar talihliysen açtığında önce sinekler dalardı
içine. Sinekler ağzının çevresinde, yaralarının, çıbanlarının üzerindeydi. Vücudunun
bir yerini açtığında hemen sineklerle kaplanırdı. Bu gerçek bir lanetti.
(Er Harold Broughton)


... Ateşe başladıklarında ödüm patladı. Şarapnel dolu gibi yağıyordu. Hemen
cepheye gitmemiz gerekiyordu ve orada kurşunlar gerçekten uçuşmaya başladı.
Korkmadığını söyleyen yalancıdır! George Washington başının üstünden uçuşan
kurşun vızıltısından hoşlandığını söylemişti -ama o benim savaşımda değildi!
(Deniz eri Joe Murray)


... Köy korkunç bir tuzaktı. Her ev ve her köşebaşı keskin nişancılarla doluydu ve
sokakta bir görünmek kafana kurşun yemek için yeterliydi...O köyde çok asker ve
subay kaybettik. Düşman hiç görünmüyordu, görünen tek şey sadece bizimkilerin
orada burada yere devrilmeleriydi. Bir evde keskin nişancı ararken tabancamla bir
Türk öldürdüm ama bu arada az daha, önce ben ölüyordum.
(Teğmen Guy Nightingale)


... Aramızda ve askerlerimiz içinde Balkan utancının tekrarını yaşamaktansa ölmeyi
tercih etmeyecek tek kişi olduğuna inanmıyorum. Eğer böyleleri varsa onları bir an
önce biz kendi ellerimizle kurşuna dizelim
(Mustafa Kemal)

MiHRiMaH
18-03-2007, 20:53
Biz bir lira borç verecek kadar bile arkadaş olamadık kimseyle... Biz bu vatan için birşeyler yapmayı böyle bilmedik... Biz rahat yetiştik, bizi Çanakkale'ye götürmediler, eğlence merkezlerine götürdükleri kadar... Biz, tiyatrolarda oynadık, onun, bunun hamleti olduk... Kendi atamızın destanı için bu kadar emek vermedik... Onu oynamak için bu kadar heyecanlanmadık... Biz, anne-babalarımızdan destanı dinlemedik, geçim sıkıntısını, hayatın zorluklarını duyduk... Bizim bir neslimiz kayıp, bir neslimiz silik... O nesildi destana şahitler... O nesildi yürüyen tarihler... Biz kıymetini bilemiyoruz bu vatanın, bu ataların!... İşte biz bu destanda ancak bir kaya hükmündeyiz... Bu tarihi ders olarak dinlerken, bir koca topu kucaklayıp, topa koyan yiğitle dalga geçtik... Şimdi, ortaköyde gezerken, karadenizde yüzerken, dağda kırda koşarken, içimizde en ufak bir endişe, bir sıkıntı yoksa, o gelmemek üzere gidenlerdendir... Rabbim, makamlarını yüceltsin, razı olsun, şefaatlerine nail eylesin... Allah onlardan razı olsun... Ne güzel askerlerdi, amcalardı, abilerdi, nenelerdi, ablalardı onlar.............. Nankör olmamak için, hep hatırlayalım, hatırlatalım inşallah... Bu vatan ödleklerle, çirkeflerle, adilerle, hortumcular, dolandırıcılarla, hırsız ve katillerle değil, yiğitlerle, cömertlerle, imanlılarla, ahlaklılarla, vicdanlılar, merhametlilerle kazanıldı!... Elimizde o koca imparatorluktan şu kadarcık bir yadigar kalmışken, koruyalım, kıymet bilelim... Allah kıymeti bilinmeyen nimeti alır!...

erciyes_prensi
18-03-2007, 21:18
ey atam ey dedem ey ceddim

siz rahat uyuyun
bu vatanı öyle kolay kolay kimse bölemeyecek
degil 7 düven istersen 80 düven çöksün üzerimize yine başaramayacaklar
siz rahat uyuyun
çakallar sadece ortada dolaşıyorlar meydanı doş buldularya ondan
siz rarat uyuyun

bizede o sıra gelecek ne kadar havalar güzel gitsede fırtına öncesi sesizligi yaşıyoruz şu sıralar
saddamın elinden kaçıp türkiyeye sıgınanlar şimid ise dilleri uzamış türkiyeyi tehdit eder olmuşlar

EGELI EFE
18-03-2007, 22:13
Bi şiirin şu bölümünü çok beğenmiştim paylaşmak istedim..Şiirini görünce aklıma geldi Erdi kardeş..


Koyuver şahin misali saldırsın İbrahim’in delilerini,
Mehmetçesine, çakal sürüsüne,

emine.
18-03-2007, 22:18
cok teşşekür ederiz

aHuZaR
18-03-2007, 22:43
Bayram namazında askerimizi örten bulutlar

İlahi yardım müslüman TÜRK askerlerini i hiçbir zaman yalnız bırakmamıştır. Bedir’den, Huneyn’e Çanakkale’den Sakarya’ya, oradan Kore’ye kadar birçok sıradışı olay yaşanmıştır.
Çanakkale savaşının en çok konuşulan ve Allah’ın (cc) bizlere yardımını açıkça ortaya koyan önemli bir olay da bulutların namaz kılan askerlerimizi örtmesidir. Savaşın başlamasından bitimine kadar meydana gelen birçok olay nedeniyle yabancılar dahi bunu tasdik etmiştir. 1915 yılının Temmuz ayı ile Ağustos ayları arası Ramazan’dır ve Mehmetçik oruçlarını aksatmadan tutmuş, mücadelesine devam etmiştir. Bayram yaklaşırken akıllara şu soru gelir: “Acaba bayram namazı nasıl kılınacak? Toplu halde kılınan bir namaz savaş durumunda uygun olacak mı? Acaba kılamayacak mıyız?” Bütün bu endişeleri yaşayan bir gazimiz neticeyi şöyle anlatıyor:

“Gelibolu’da oturmakta idim. Çanakkale’de 9. Tümen teşekkül edince gönüllü olarak kıtaya kaydoldum. Savaş ilerledikçe din görevlilerinin yerleri de belirsiz olmuştu. Bizim gibi gençler -o zaman 28 yaşındaydım- savaşın içinde görev yaparken, yaşlılar Sargıyeri ve hastanelerde görev ifa ediyorlardı. Ben, Seddülbahir Cephesi’nden savaş bitinceye kadar hiç ayrılmadım. Miladî 1915 yılında Ramazan, 13 Temmuz Salı günü başlamış. 11 Ağustos Çarşamba günü bitiyordu. Arife günü idi cephe kumandanı Vehip Paşa beni çağırdı.

“Hafız, askerin bir talebi var. Yarın Ramazan Bayramı, sabahleyin hep beraber bayram namazı kılmak istiyorlar. Eratın toplu bir halde bulunmaları tehlikeli ve düşman için bulunmaz bir fırsattır. Tekliflerini kabul etmedim. Sen de, münasip bir lisan ile anlatırsın!” dedi.

Paşanın yanından ayrılmıştım ki, zamanın ulularından gözü gönlü Hak adına bağlanmış arif, zarif bir zat çıktı karşıma. Bilgide kimse onunla yarışamazdı. Develer yükü okumuştu. Sohbette onu dinleyenler yangın içinde olsalar sohbetini bırakıp ateşten kaçamazlardı. Bu zat o gün orada idi.

Bana dedi ki: “Sakın ola ki erata bir şey söyleme, gün ola, hayır ola! Allah ne derse o, olur!”

12 Ağustos 1915 Perşembe günü Ramazan Bayramı’nın sabahı erken kalktım. Müslüman Türk askerleri, bayram namazını mutlaka eda edeceklerdi... Aynı göle dökülen sular gibi; Allah sevgisinde birleşen yüzlerce asker de ayakta idi. Hak katında birlikte secdeye varacaklardı. Hep beraber başımızı göğe kaldırdık; hevenk hevenk beyaz bulutlar göründü. Biraz sonra da bu bulutlar yere çöktü. Herkes “Allahü Ekber!” deyip yüzlerini toprağa sürdü. Hepimizin içinde ince bir huzur çiçeklenmiş ve Yüce Allah bizi bulutlar arasında görünmez hale getirmişti. Bu ulu kişi askerin karşısında baş kesti; sonra o derin, o tatlı ve yanık sesiyle, Hazreti Kur’ân’dan “Fetih Sûresi’nin 1’den 9. ayetine kadar okudu. Sonra iki rekat bayram namazı eda edildi. Namaz bitiminde, yüzlerce asker hep birden, “La ilahe İllallah Muhammedün Resûlullah” sözlerini devamlı tekrarlıyorlardı. Askerin betleri benizleri kül gibi olmuş, kimsenin yüreğinde dur durak kalmamıştı. Bu duruma taş olsa dayanamazdı. Görenler mi, söyleyenler mi dayanacak? “Allah! Allah!” diyen kendinden geçiyor, sanki birlikte göklerde uçmak istiyorlardı. Allah ile bir bütün olmanın ilahi ahengi içinde varlıklarından, benliklerinden soyunmuşlar, kendilerinden geçmişlerdi.

Zığındere’nin susuz yatağında, bir alçalıp bir yükselen ‘’La ilahe İllallah” sesleri, insanın kalbini kah varlığın sonsuz ufuklarında koşturuyor, kah yokluğun takat getirilmez güzelliğinde dinlendiriyordu. Hak’tan başka Hak yoktu. Tekrarlanan hep buydu... Sonra, kısa bir sessizlik oldu ve arkasından düşman siperlerinden yükselen, “Allahü Ekber, Allahü Ekber!” sesleri bir uğultu şeklinde bize kadar perde perde geldi..

Daha sonraki günlerde öğrendik ki, İngiliz sömürgesinin Müslüman askerleri; Müslüman Türk askeri karşısında savaştıklarını duyunca isyan etmişler ve derhal geriye alınıp, cepheden uzaklaştırılmışlardı.

12 Ağustos 1915 tarihinden sonra, Seddülbahir cephesinde durum oldukça sakinleşirken, Anafartalar cephesinde ise; kan gövdeyi götürmekteydi. Evladım, bu bulutları yere indirip sis halinde bize gösterilmesi ancak Hazreti Allah’ın emriyle, dört büyük melekten biri olan Mikail Aleyhisselâm tarafından yerine getirilmiştir. Bu olay, Ulu Allah’ın (cc) büyük bir mucizesidir.” (M.İhsan Gençcan, Ç. S. ve Menkıbeler, İst.1998 s. 75)

İsr@
18-03-2007, 23:09
Allah dedelerimizin şehit düştüğü o mübarek topraklara gitmeyi banada nasip etti inanın toprağa basmaya haya ettim acaba burdada yatan varmıdır diye..
öyle bir maneviyat varki orada ağlamadan duramıyorsunuz ben conk bayırırnda çok etkilendim askerlerimiz bayırın ucundaki uçurumu farkedemeyip gece oradan aşağıya uçmuşlar çok ağladım orada:cray:

Çanakkelede şehit olan bütün askerlerimiz için 1 fatiha 3 ihlası şerif okuyalım inşallah...
EGELİ EFE kardeşim çok güzel bir paylaşımdı maşallah emeğine sağlık bizi çok duygulandırdın diğer kardeşlerimdende Allah razı olsun...

UNUTMAYALIM UNUTTURMAYALIM....

ArZu
18-03-2007, 23:34
Allah razı olsun ortak ne güzel bir paylaşım bu....
ben yarın inceleyeceğim...bilgisayarım çok yavaş...ondan :(
tekrar paylaşım için başta ortak sana ve diğer tüm arkadaşlarımıza teşekkür ediyorum...:flowers: :flowers:

M_i_r_a_y
19-03-2007, 00:19
Basta Egeli efe olmak uzere paylasima katkida bulunan herkese sonsuz tesekkurler...Okurken bambaska bir dunyada buldum kendimi ve biz onlara layik degiliz bir kez daha anladim,esi benzeri olmayan,donmeyi hic dusunmeyen olumu goze alan,``biraz sonra Allah`in karsisina cikacagiz abdestlerinizi alin´´ diyen dedelerimize layik torunlar miyiz arkadaslar?Canlariyla baslariyla dillerinde Allah nidalariya pes etmeden savasan dedelerimize,atalarimiza layik miyiz siz soyleyin?Bizi bati tesiri altina almis,kac bin sehit verdik biz bu savasta batililar bizi yok etmek icin ellerinden geleni yaptilar,peki bizler ne yapiyoruz?Mehmet Akif batililarin ilmini ornek aliniz demistir ama sadece ilmini ,bizse almamamiz gereken herseyi almisiz,uymayalim bu oyuna aldanmayalim!Bakiniz dedelerimiz savas gununde bayram namazlarini aksatmamislar.Biz hic bir rahatsizligimiz yokken namazlarimizi kiliyor muyuz?Kilanlarda hakkini vererek kilabiliyor mu bir kez daha gozden gecirelim...Canakkale savasi disinaki konulardan da bahsetmis olabilirim kusura bakmayin konu disi olabilir ama bir an icimden bu sekilde gecti okurken hakikaten doldum ve paylasmak istedim dusuncelerimi...Allahim sehidlerimizde verdigin cesareti,azmi ve ALLAH SEVGISINI bizlerede ver.....

ArZu
19-03-2007, 08:41
Çanakkale Türküsü

Çanakkale içinde vurdular beni
Ölmeden mezara koydular beni
Of gençliğim eyvah
Çanakkale köprüsü dardır geçilmez
Al kan olmuş suları bir tas içilmez
Of gençliğim eyvah
Çanakkale içinde aynalı çarşı
Anne ben gidiyorum düşmana karşı
Of gençliğim eyvah
Çanakkale içinde bir dolu testi
Anneler babalar ümidi kesti
Of gençliğim eyvah
Çanakkale'den çıktım yan basa basa
Ciğerlerim çürüdü kan kusa kusa
Of gençliğim eyvah
Çanakkale içinde sıra söğütler
Altında yatıyor aslan yiğitler
Of gençliğim eyvah
Çanakkale'den çıktım başım selamet
Anafarta'ya varmadan koptu kıyamet
Of gençliğim eyvah

Egeli ve tüm diğer arkadaşlarımıza teşekkürler çok güzel bir paylaşımdı...Allah razı olsun...:flowers:

seygva
19-03-2007, 10:04
"Enbiya yurdu bu tporak,şuheda yurdu bu yer
Bir yıkık türbesinin üstüne Mevla titrer
Dışı baştan başa bir nesl-i kerimin yadı
İçi boydan boya milyonla şehit ecsadı
Öyle meşbuu-u şahadet ki bu öksüz toprak
Fışkıran otları bir sıksan adm kan çıkacak"



Ebediyyen ruhları şad olsun. Emanetinize kanımın son damlasına kadar sahip çıkacağıma namusun ve şerefin üzerine yemin ederim.

seygva
20-03-2007, 10:16
"1960-1961 yılında Edirne öğretmen okulundan mezun olduktan sonra Çanakkale savaşlarının en yoğun geçtiği gelibolu yarım adasının ucun da bulunan Ecaabat'ın Alçıtepe köyüne öğretmen olarak tayin edildim.Köylüler savaş sonrası(1934) Romanyadan göçmen olarak gelmişlerdi.Köye vardığımda bana;""Hoca hanım;biz buraya yerleştiğmiz günlerde yağmur yağdığı zaman yerden kırmızı su fışkırırdı Bizim köyümüzün her karış toprağı şehit kanıyla sulanmıştır.Bunu için olur olmaz yerlere çöp dökmeyin ,hele besmelesiz,abdestsiz hiç gezmeyin onlar için dua edin kur'an okuyun"dediler.
Bu sözlerden çok etkilenmiştim.Hergece yatmadan önce şehitlerin ruhlarına bildiğim bütün duaları kur öylece yatardım.Bir gece ,gecenin ilerlemiş saatlerinde at sesleri,nal sesleri ve zincir seslerine uyandım.O anda candan dışarı bakmak istedim fakat cesaret edemedim.Evim cadde üzerindeydi.Aynı zamanda köy askeri bölge olduğu için herhalde alarm vardır diye düşündüm.Ertesi gün ,babaları subay olan öğrencilerim vardı onlara sordum "Bu gece alarm varmıydı?Babanız evdemiydi?diye.Olarda alarm falan yoktu babalarımız evdeydi dediler.devamı syf.4 de.

seygva
20-03-2007, 11:43
Ertesi gece aynı saatlerde yine yüzlerce atlı evimin önünden geçiyorlardı.Atlı sesleri zincir sesleri öylesine çoktu ki,gidiş yönleri bu günki şehitler abidesinin olduğu morto koyuna doğru olduğunu hissettim.otarafa doğru gidiyorlardı atlılar.Ve ben tekrar kalkıp oturuyor ve o sesleri dinliyordum.Hemen ardından sabah ezanı okunmuştu.Yarım saat geçti geçmedi o at seslerinin bu sefer ters yöne gittiğini hissediyordum.Bu durumu anneme anlattım.O da bana "yok kızım öyle şey olurmu sen korktuğun için sana öyle gelmiştir" dedi .Bende kendisine bu sesleri birdaha duyarsam sanada dinleteceğim dedim.Bir süre sonra birgün at sesleri,nal sesleriyle uyandım.Sanki biri beni dürtüyordu sarsılarak uyandım.Bende hemen annaeme seslendim.oda aynı seleri duydu.öyle huzursuz olmuştumki kulaklarımda daima seslervardı.Şehitlerle ilgili herkes bir şeyler anlatıyordu.
Bu konuyu en iyi bilen osıralar Morta Koyundaki fransız mezarlığını inşa eden mühendisin annesi İsmet hanım teyze olduğunu söylediler.Kadın dinide diyanetinde bir kadındı.Bende olanları İsmetteyzeye anlattım.
O zaman bana dediki;"Ah evladım neden korktunki Eğer prdeni açıp baksa idinyüzlerce atlının Morta Koyuna doğru gittiğini görecektin.bende buraya ilk geldiğimde şantiyede aynı sesleri duydum.birden perdeyi açıp baktım.
Birde ne göreyim;Şehitler abidesinin denize bakan tarafında yüzlerce binlerce beyaz kefenli namaz kılıyordu. bende onlarla namaz kıldım.
Namazdan sonra hepsi atlarına binip nal sesleri arasında kaybolup gittiler.
sonra devam etti;"Kızım sen onlara çok dua okuduğun için görünmüşle.bundan sonra görmek istemiyorsan dua okuma onlarda sana
görünmezler."Bende İsmet teyzenin dediğini yaptım Birdaha ne o sesleri duydum nede kenilerini gördüm.Elbette öyledir.Biz bu noktada Kur'anı Kerim'in bakara suresi 154.cü ayetinin mealine bakalım;
"ALLAH yolunda öldürülenlere "ölüler"demeyin.Bilakis onlar diridirler.
lakin siz anlamazsınız.

aHuZaR
20-03-2007, 11:50
23gz433JR-4&eurl

EGELI EFE
20-03-2007, 11:59
Allah razı olsun Ahuzar..

aHuZaR
20-03-2007, 12:01
hUrwVvLu4AY&eurl

Risale-i Nur Talebesi
20-03-2007, 13:10
Şehitlerimizin ruhu şad olsun...

arşivist
20-03-2007, 14:59
şehitlerimiz için ne yapsak ne etsek azdır. ALLAH hepimizden razı olsun.

DaLokay
20-03-2007, 20:30
ya arkadaşlar bu konu sabitlense güzel olmaz mı?

arada bi kaç düzeltme ile çok güzel bir çalışmayı sürekli göz önünde tutmak işe yarar galiba....

EGELI EFE
20-03-2007, 21:19
İyi fikir Erdi..Sadece 18 Martlarda hatırlamamak gerek bu yiğitleri..

Konuyu sabitliyorum..

VeLeyl
20-03-2007, 21:25
http://www.memursen.org.tr/Resimdepoloji/Resim/upload/200603171.jpg

Bu VATAN ki kac CAN feda edildi ugrunda...
Bin canim olsa, Bin canim feda olsun VATANA..!!
Sehidlerimizin ruhu sad olsun..!!
Sagol egeli...

B.ü.S.r.A
20-03-2007, 21:34
Allah razi olsun hatirlatandanda konuyu sabitleyendende iyi bir fikir, cünkü sadece 18 mart gelince degil canakkale destani herzaman aklimizda olmalidir, bu sadece birgünlük hatirlanacak bisey degildir. Bu CANAKKALE DESTANIDIR. Selametle

arşivist
23-03-2007, 09:01
Çanakkale Savaşındaki İlkler
Modern çağlar gözönüne alındığında Çanakkale Savaşları'nın, dünya tarihi açısından teknolojik olarak birçok ilkin kullanıldığı savaşlar olduğu belirtildi.

Uzun yıllar bu konuda araştırmalar yapan ve elde ettiği bilgileri kitaplarla kamuoyuyla paylaşan İstanbul Üniversitesi (İÜ) Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Halil Ersin Avcı, yerli ve yabancı kaynaklardan yaptığı karşılaştırmalı araştırmalar sonucunda Çanakkale Savaşları'nın her açıdan ilklerin savaşı olduğunu söyledi.

Müttefiklerin bütün yeni silah, teknik ve teknolojilerini bu savaşta deneyerek, Türk tarafının da bunlarla başa çıkacak icatlar yaparak birçok ilke imza atıldığını belirten Avcı, şunları anlattı: "Kömür yerine petrolle giden çelik zırhlı gemiler, uçak taşıyan değil, üzerinden kalkış yapılabilen gemiler, İngilizlerin geliştirdiği denizaltılar ilk defa Çanakkale Boğazı'nda denendi. Donanmanın bir kale veya şehri değil, bir bölgeyi koruyan tabyaları ve açık arazideki askeri hedef alarak yaptığı ilk denizden kuşatma ve saldırı Çanakkale'dedir."

Birçok farklı memleketten getirilen insanların ilk defa Çanakkale Savaşları'nda koordineli olarak kullanıldığını kaydeden Avcı, şöyle konuştu: "Hava kuvvetleri ve donanma ilk defa koordineli olarak çalışmıştır. Yani uçaklar ve büyük savaş balonları, zeplinler telsizle donanmaya hedeflerin koordinatlarını bildiriyor, donanma da radarın henüz bilinmediği, atışlar için uzun mesafeli dürbünün kullanıldığı dönemde, çok uzak mesafelere isabetli atışlar yapabiliyordu. Müttefik hava kuvvetlerinin Birinci Dünya Savaşı'nda sivil hedefleri hastane, cami, ev, barınak ayırt etmeksizin bombaladığı ilk hava saldırıları Çanakkale Savaşları sırasında yapılmıştır. Bu hain saldırılara karşılık daha önce hiçbir savaşta görülemeyecek olaylara şahit olan Reuter Telgraf Ajansı'nın Çanakkale muhabiri, Londra'daki ajans merkezine savaşın gidişatını anlatırken insanî boyutu öne çıkan bir haber geçer: (Türkler pek merdane ve soylu bir tarzda harp ediyor. Bunlardan biri, şiddetli ateş altında olduğu halde askerlerimizden birinin yarasını sarmak gayretinde. Diğeri, yaralı bir Avustralyalı askerin yanına bir şişe su bırakarak insanî bir harekette bulunuyor. Mert Türk askerlerinden bir başkası, İngiliz siperlerinden uzak bir mevkide yaralı düşüp saatlerce aç ve güçsüz kalan İngiliz askerine ekmek vererek yüce bir davranış gösteriyor.) Müttefikler, insan olarak görmedikleri Türk askerlerine karşı zehirli gaz kullanmış, buna karşılık elde malzeme yetersizliği sebebiyle Türk tarafı amonyaklı bez kullanarak özellikle hardal gazının yakıcı etkilerine karşı askerlerini korumaya çalışmıştır. En önemlisi ise modern çağda görülen geniş çaplı ve en büyük ilk amfibi harekâtı da Çanakkale çıkarmasıdır."

Müttefiklerin bu ve buna benzer birçok ilkleri olduğunu vurgulayan Halil Ersin Avcı, Türk tarafının da gelişmelere seyirci kalmadığını, Almanlarla ortaklaşa yapılan denizaltı engel tellerini boğaza çektiklerini ve denizaltıların derinden farkedilmeden boğazdan serbestçe geçmesine engel olmaya çalıştıklarını hatırlattı. Bu şekilde Çanakkale Boğazı'nda Türk askerinin 20'den fazla denizaltıyı batırdığını kaydeden Avcı, dört denizaltıyı da su üstüne çıkarmaya zorlayarak zaptettiğini, "Müstecip" isimli bir erin de tarihte ilk defa bir denizaltıyı, top mermisiyle periskopundan vurarak su üstüne çıkmaya zorladığını, daha sonra da denizaltının ele geçirildiğini belirtti.

Türk milletinin pratik zekâsını Çanakkale Savaşları'nda müttefik savaş uçaklarına karşı gösterdiğini ve sahra toplarını küçük değişikliklerle uçaksavar topu olarak kullandığını ifade eden Avcı, sözlerine şöyle devam etti: "Bu sayede düşman uçaklarının alçak irtifalarda uçması önlenmiştir. İlk defa Türk Hava Kuvvetleri, Çanakkale'de sınır ötesi ve denizaşırı operasyonlar yapmış, düşman üslerinin bulunduğu Limni, Gökçeada ve Bozcaada'yı bombalamış, düşman uçak ve hava araçlarına karşı başarılı bir savunma yapmıştır. İhtimali 160 milyonda 1 olan mermilerin havada çarpışması ilk defa Çanakkale'de yaşanmıştır. Seyit Onbaşı tarafından 276 kilogramlık bir mermi tek başına kaldırılmıştır. Bir cep saati, Mustafa Kemal'in savaş alanında hayatını kurtarmıştır. Bu savaşta kahraman Türk ordusu, 250 yıldır yenilmeyen İngiliz donanmasını ilk defa ağır bir mağlubiyete uğratmıştır."

arşivist
23-03-2007, 10:51
Çanakkale'de çelik-çomak mı oynandı?
Hikmet Bila'nın köşe yazısı

Çanakkale'de Çelik-Çomak mı Oynandı?

Çanakkale Savaşları'nın birinci aşamasının yıldönümü, 18 Mart'ı geride bıraktık. İkinci aşaması olan 25 Nisan da yaklaşıyor.

18 Mart'ta İngiliz ve Fransız donanmaları Boğaz'a saldırmışlar ama büyük kayıplar vererek geri çekilmişlerdi. 25 Nisan'da ise Gelibolu Yarımadası ve Anadolu kıyılarına çıkarma yaptılar. Yine hezimetle sonuçlanacak kara savaşları da böyle başlamıştı.

Çanakkale Savaşları'nın oluşu ve sonuçları konusunda bütün dünyada görüş birliği var.

Müttefik donanması Boğaz'dan geçemediği için Rusya'ya yardım gitmedi. Rusya, müttefiklerinin silah ve cephane yardımından, müttefikler de Rusya'nın gıda sevkıyatından yoksun kaldı. Sovyet devrimi gerçekleşti. Rusya savaştan çekildi.

Yarım milyon kadar müttefik askeri Çanakkale cephesine yığıldı, Batı cephesine takviye yapılamadı.

Çanakkale'den geçemeyen müttefiklerin, Balkanlar yoluyla Almanya'yı güneyden kuşatma planı suya düştü, Birinci Dünya Savaşı iki yıl uzadı.

Sadece Türk tarihçiler değil, Çanakkale'de savaşan ülkelerin tarihçileri ve strateji uzmanları bile bu gerçekler üzerinde birleşiyor. Bu konuda o kadar çok kaynak, belge var ki.. isteyen, istediği zaman yerli ve yabancı kitap ve anıya ulaşabilir. İsterse tabii...

***

Gelgelelim.. Türkiye'de bazı kalem erbabı, her nedense Çanakkale Savaşları'nın önemini küçültme çabası içinde. önce Çanakkale Savaşları'nın, Birinci Dünya Savaşı içinde çok da önemli olmadığını kanıtlamaya çalışıyorlar. Asıl cephenin Fransa-Almanya cephesi olduğunu vurguluyorlar. (Aksini söyleyen varmış gibi)...

Hele 18 Mart savunması konusunda öyle iddiaları var ki, Boğaz'ın o dönem dünyanın en güçlü silahlarıyla donatıldığını sanırsınız. Onların iddialarına göre Almanya, Çanakkale'ye silah yığmıştır. Oysa, savaşın son aylarına kadar birkaç makineli tüfekten başka bir şey getirmediklerini Alman'ı da bilir, İngiliz'i, Fransız'ı da bilir, ama her ne hikmetse bizim kimi kalem erbabı bilmez. ( Mustafa Kemal' i Samsun'a götüren Bandırma vapurunu neredeyse transatlantik olarak gösterme sendromunun bir benzeri).

***

Aslında gelmek istedikleri nokta açık. Önce Çanakkale Savaşları'nın önemli olmadığını (yalan da olsa) kanıtlayacaksınız. Önemli olsa bile, o gün Çanakkale'deki Türk savunmasının (bir başka yalan, Alman savunmasının) çok güçlü olduğunu kanıtlayacaksınız. Böylece Çanakkale'deki direnişi küçültecek, mini minnacık hale getireceksiniz. Çelik-çomak oyununa dönüştüreceksiniz. Dönüştüreceksiniz ki, o savunmayı destana dönüştüren adamlar da küçülsün. Hele o adamlar içinde bir tanesi var ki, onu küçülttüğünüz zaman, sizin başınız göğe ersin.

Hesap bu.

Yanlış hesap.

nevrah
24-03-2007, 10:49
http://img205.imageshack.us/img205/5986/taklitparannnyzsn1.jpg (http://imageshack.us)

Taklit paranın ön yüzü





http://img100.imageshack.us/img100/7633/taklitparannyzav3.jpg (http://imageshack.us)


Taklit paranın arka yüzü





Bedeli Çanakkale'de altın olarak tesviye olunacaktır

Çanakkale cephesinde Gönenli Üsteğmen Mehmet Muzaffer gerekli malzemeyi almakla vazifeli olarak İstanbul'a gönderilmişti. Kıtasının otomobil lastiğine ihtiyacı vardı. Mehmet Muzaffer malzemeleri bulmuştu ama ita amiri, istediği parayı "Ben askere postal parası bulamıyorum sen otomobile lastik parası istiyorsun, veremem" diye reddetmişti.
Mehmet Muzaffer bir çıkış yolu aradı ve buldu. Malzemeyi bulduğu Yahudi komisyoncu peşin para istiyordu. "Yarın sabah ancak erkenden getirebileceğim, malzeme hazır olsun, hemen yola çıkmam lazım" dedi.
O gece oturup evinde bir yüzlük kaime yani banknotu kopya etti. Hem de çok başarılı bir şekilde. O zaman banknotların altında bir not olurdu:"Bedeli Der saadet'te altın olarak tesviye olunacaktır" diye. O cümleyi "Bedeli Çanakkale'de altın olarak tesviye olunacaktır" şeklinde değiştirdi.
Bu cümleyle, Çanakkale şehitlerinin altınla, gümüşle ölçülemeyecek kıymetteki kanını işaret ediyordu.
Ertesi gün malzemeyi aldı, sahte parayı verdi ve birliğine döndü.
Komisyoncu ne zaman farkına vardı bilinmez. Ama hadise duyuldu. Hatta Şehzade Abdülhalim Efendi'nin kulağına gitti ve O, yüz altın göndererek bu parayı kurtardı. Parayı zarif sedef kakmalı bir çekmeceye yerleştirip İstanbul Polis Okulu'ndaki Emniyet Müzesi'ne hediye etti.




http://img135.imageshack.us/img135/3119/gerekparannnyztm0.jpg (http://imageshack.us)

Gerçek paranın ön yüzü








http://img135.imageshack.us/img135/3117/gerekparannarkayzgo2.jpg (http://imageshack.us)




Gerçek paranın arka yüzü

nur_u_muhammed
07-04-2007, 09:52
daha fazla resim elinde var ise yayınlarmısın ben bir arşiv hazırlıyorumda yardımcı olursan sevinirim ALLAH razı olsun eline sağlık.

dilhuba
05-05-2007, 12:28
sMCxQXq4dFc

EGELI EFE
10-05-2007, 13:07
http://img525.imageshack.us/img525/9900/38dm1.jpg

http://img525.imageshack.us/img525/4775/43zq2.jpg

http://img521.imageshack.us/img521/3817/huqe3.jpg

DaLokay
20-05-2007, 13:35
L0fSu9iwjPw&mode


yüreklerde var hala bir sancı!!

dinmedi dinmeyecek mehmedimin acısı !!

göz görecek o yüce kuran-ı !!

gönül koşacak huzur-u makamına!!!

Sabr-el-Hayat
20-05-2007, 19:18
ÇANAKKALE SAVAŞININ ÇOCUK KAHRAMANLARI

Onların futbol topları yoktu.Hele sizin gibi topları hiç olmadı.Çaputları birbirine dolayıp bezden bir top yapmışlardı belki.Onunla da kimbilir kaç kez oynama fırsatı bulmuşlardı? Sizce en büyük eğlenceleri neydi? Gökyüzünde salınan bir uçurtmaları olmuşmuydu? Gece yattıklarımda neyin hayali ile uyumuşlardı? Hayal kurmak için hiç fırsatları olmuşmuydu acaba? Bugünkü rahatlığımızı borçlu olduğumuz onlar: babaları cephede olduğu için birşeyler istemek şansına sahip değillerdi....Ve birgün hepsinin üstüne görev düştü: "VATAN İÇİN ÖLMEK..." Tereddüt etmeden gittiler. Öyle güzel, öyle güzeldi ki gittikler yerler. Gittiler ve bir daha geri dönmediler.

İvrindi nin Mallıca köyünden 104 yaşında vefat eden Azman Dede Çanakkale savaşına katılmış gazilerimizdendi. Gençliğinde iki metreyi aşkın boyu,dev görünümüyle insan azmanı sayılmış herkes ona azman demeye başlamış,soyadı kanunu çıkınca da Azman soyadını almıştı. Esas ismi adeta unutulmuştu.Yıllar önce bir yerel araştırma sırasında Mallıca köyü kahvesinde kendisiyle görüştüm. Kulakları ağır işitiyordu. Köylülerden biri yardımcı oldu.Benim sorduklarımı kulağına bağıra bağıra söyledi. Onun sesine alışkın olduğundan anladı. Sordukları mı cevapladı . Söz Çanakkale`ye geldiğinde o koca ihtiyar sarsıla sarsıla, hıçkırıklar içinde ağlamaya başladı. Kendi zor duyduğu için kan çanağına dönen gözleriyle bize de duyurmak için bağıra bağıra anlatmaya başladı :

-"Bir hücum sırasında bölük erimişti. Yüzbaşı telefonla takviye istedi. Gece yarısı siperleri takviye için istediğimiz askerler geldi. Hepsi askere alınmış gencecik insanlardı. Ama içlerinde daha çocuk denecek yaşta üç-dört asker vardı ki hemen dikkatimizi çekti. Bölüğü düzene soktum.Yüzbaşı gelenlerle tek tek ilgileniyor, karanlıkta el yordamıyla üstlerini başlarını düzeltiyor, sabah yapılacak olan süngü hücumuna hazırlıyordu.

Sıra o çocuklara geldiğinde, o cıvıl cıvıl şarkı söyleyerek gelen çocuklar birden çakı gibi oldular. Yüzbaşı sordu; "Yavrum siz kimsiniz?",içlerinden biri; "Galatasaray Mektebi Sultanisi talebeleriyiz Vatan için ölmeye geldik!.." diye cevap verdi. Gönlüm akıverdi o çocuklara. Bu savaş için çok küçüktüler. Daha süngü tutmasını bile bilmiyorlardı. Onlarla ilgilendim. "Mermi böyle basılır. Tüfek şöyle tutulur. Süngü böyle takılır. Düşmana şöyle saldırılır!.." diye.

Onları karşıma alıp bir bir gösterdim. Siperlerin arkasında ay ışığında sabaha kadar talim yaptık.Gün ışımadan biraz dinlensinler diye siperlere girdik. Ortalık hafif aydınlanır gibi olunca hep yaptıkları gibi düşman gemileri gelip siperlerimizi bombalamaya başladılar. Yer gök top sesleriyle inliyordu.Her mermi düştüğünde minare gibi alevler yükseliyor birgün önce ölenlerin kol, bacak, el, ayak gibi parçaları havaya kalkan toprakla siperlere düşüyordu.

Mermiler üzerimizden ıslık çalarak geçiyordu. Siperler toz duman içinde kalmıştı. Bir ara yüzbaşı "Azman yandık!.." diye siperin köşesini işaret etti. O şarkı söyleyerek sipere gelen, sanki çiçek toplarmış gibi neşeli olan o çocuklar siperin bir köşesinde sanki bir yumak gibi birbirine sarılmış tirtir titriyorlardı. Çocuklar harbin gerçeği ile ilk defa karşılaşıyorlardı.Ürkmüşlerdi. Yüzbaşı yandık demekte haklıydı. Muharebede bir ürküntü panik meydana getirebilirdi. Tam onlara doğru yaklaşırken içlerinden biri avaz avaz bir marş söylemeye başladı!..

Annem beni yetiştirdi bu yerlere yolladı

Al sancağı teslim etti Allah a ısmarladı.

Boş oturma çalış dedi hizmet eyle vatana

Sütüm sana helal olmaz saldırmazsan düşmana

-baktım hemen biraz sonra ona bir arkadaşı daha katıldı. Biraz sonra biri daha... Marş bitiyor yeniden başlıyorlar. Bitiyor bir daha söylüyorlar.Avaz avaz!.. Gözleri çakmak çakmak... Hücum anı geldiğinde hepsi süngü takmış, tüfeklerine sımsıkı sarılmış, gözleri yuvalarından fırlamış dişler kenetlenmiş bekliyorlardı . O an geldi. Birden yüzbaşı "Hücum!.."diye bağırdı. Bütün bölük, bütün tabur, bütün alay cephenin her yerinden fırladık. İşte tam o anda, tam o anda, o çocuklar kurulmuş gibi siperlerden fırlayıverdiler.İşte o an.

Tam o an bir makineli yavruları biçiverdi. Hepsi sipere geri düştüler. Kucağıma dökülüverdiler.Onların o gül gibi yüzleri gözümün önünden gitmiyor. Hiç gitmiyor!.. İşte ben ona ağlıyorum, o çocuklara ağlıyorum!.."Azman dede ağlıyordu. Ben ağlıyordum. Kahvede kim varsa ağlıyordu.Kahveci gözyaşları içinde bize çay getirdi. Eğildi;"Azman dede hep ağlar. Niye ağladığını bugün ilk defa anlattı ." Dedi.

http://img504.imageshack.us/img504/2119/canakkalecocuklarll2.jpg (http://imageshack.us)
Celal Bayar Üniversitesi Öğrenci Konseyi nin hazırladığı Çanakkale adlı kitapçıktan.

....!!!!!!

Sinner
05-06-2007, 10:19
Çağdaşlaşma Yolunda

1930'lu yılların Türkiyesi'nin Urla gibi bir Ege şehrinde dahi açlıktan insanların öldüğünü...
Ortalama bir memurun aylık maaşının 50 lira olduğu bu dönemde, çağdaşlaşma yolunda(!) 75 000 lira gibi büyük paranlar ödeyerek heykel yaptırdığımızı (1)

Kendinizi Türklere Emanet Edin

16. yüzyılda Osmanlı Devleti'nin gelişme yolu üzerinde direnmiş ve Türk orduları ile savaşa tutuşmuş olmasından dolay Katolik Avrupa tarafından kendisine "Hıristiyanlığın şövalyesi" ünvanı verilen Boğdan Beyi Büyük Stefan'ın ölüm döşeğin de, evlatlarına gayet ibretli bir şekilde:
"Belki de yakında himayeye muhtaç olacaksınız Asla Rus'a yanaşmayın. Haindir, sizi yok eder. Fakat kendinizi Türklere emanet edin. Adil ve merhametlidirler" diyerek nasihat ettiğini …(2)

Talan Edilen Mirasımız

Şanlı Osmanlı Devleti'nin kurucusu Osman Gazinin mübarek anası Hayme Hatunun Domaniç’teki türbesini ulu hakan Abdülhamid Han'ın, ecdadına hürmetinin ifadesi olarak büyük bir itina ile tamir ettirip pencerelerini atlas perdelerle kaplattırdığını ve zeminini de Hereke dokuması muhteşem bir halı ile, döşettiğini . . .
Daha sonraları iş başına gelen Halk Partisi döneminde ise o muhteşem halının türbeden gasp edilerek, partinin İnegöl ilçe yöneticilerinin kapılarına paspas yapıldığını ve atlas perdelerinin de kaymakamlık binasında kullanıldığını... (3)

Ecdadımızın Silinmez İzleri

1976 yılında Suudi Arabistan’ın Cidde şehrinde, deniz suyunu tatlı suya çeviren bir tesisin açılışından sonra meslektaşları ile sohbete girişen dönemin Türkiye Büyükelçisi Necdet Özmen'in bir ara söze: "Bu Suudi Arabistan'ın ilk tuzdan arıtma tesisidir" diye başlaması üzerine
Fransız Büyükelçisinin hayretler içinde kalarak:"No... Sör... Bu Suudi Arabistan'ın ilk tuzdan arıtma tesisi değildir. İlki Osmanlılar'ın 1800.lü yılların sonunda yaptığıdır" diyerek ecdadımızın eşsiz mirasından habersiz yaşayan elçimizi mahcup ettiğini ,,(4)

Bitmeyen Osmanlı Sevgisi

Balkanlar'dan Orta Doğu'ya kadar büyük bir coğrafyanın 1. Cihan Savaşından sonra elimizden çıkmasına rağmen, o topraklarda yaşayan halkın hala büyük bir hasretle "Osmanlı, Osmanlı " diye sayıkladığını ..
Budapeşte'den gelen bir yazarımıza bir Boşnak,ın'. "Madem ki İstanbul'a gidiyorsun Allah aşkına o şehrin toprağını benim için öp Allah benim canımı İstanbul'u görmeden . alması!" dediğini Trablusgarp'daki ihtiyar Cezayirlilerin , boyunlarına muska diye Osmanlı parası taktıklarını…(5) Biliyor muydunuz.

Avrupa'da Akıncı Korkusu

1534 yılında Viyana'daki St. Stephen Katedrali'nde. Osmanlı akıncılarının yaklaştığını görüp çan çalarak haber vermekle vazifeli bir memuriyetin ihdas edildiğini ve bu memuriyetin ancak 1956 yılında, Viyana Belediye Meclisince. Artık bir Osmanlı tehlikesi kalmadığından, bu vazifenin lüzumu yoktur" diye bir karar alınarak iptal edildiğini...(6)

Cennette Yer

Osmanlı Devleti'nin zirvelerde şahlandığı, akıncılarının Avrupa içlerinde at oynattığı bir dönemde. kilisede bir papazın vaaz verirken"Dünya hakimiyetinin Türklere fakat Cennet'in de kendilerine ait olduğunu... " söylemesi üzerine. bu taksime aklı yatmayan cemaatten bazılarının büyük bir ümitsizlik içinde: "Dünyada bizi yurtlarımızdan çıkaran Türkler hiç Cennet'te yer bırakırlar mı?" dediklerini...(7)

Batışın Remzi

Yükseliş dönemimizin ruhunu yansıtan mütevazı Topkapı Sarayına karşılık, yıkılışımızı remzeden Varsay taklidi Dolmabahçe Sarayının Avrupa'dan borç alınan para ile, 9 ton altın ve 41 ton gümüş kullanılarak inşa edildiğini... (8)

Şefzade'nin Dolmabahçe Sefası

İsmet İnönü'nün Cumhurbaşkanlığı yaptığı dönemde, oğlu Ömer İnönü nün gerek talebelik gerekse daha sonraki yıllarda koskoca Dolmabahçe Sarayını ikametgah olarak kullanıp, yattığı bir oda için bütün sarayın kaloriferlerini yaktırdığın ve ayrıca bu şefzadenin sarayda kadınlı kızlı gece alemleri düzenlediğini...
Bütün bu olanların dönemin Millet Meclisinde ciddi tartışmalara yol açtığını ve o gün mecliste bulunan baba İnönü nün kulaklığı takılı olduğu halde müzakereleri işitmemezlikten geldiğini (9)

Ağaca Asılan Zekat Parası

Fatih Sultan Mehmet Han devrinde bir Müslümanın. günlerce dolaşıp yıllık zekatını verebileceği fakir birini arayıp bulamadığını
Bunun üzerine zekatının tutarı olan parayı bir keseye koyarak Cağaloğlu'ndaki bir ağaca asıp, üzerine de:
"Müslüman kardeşim, bütün aramalarıma rağmen memleketimizde zekatımı verecek kimse bulamadım. Eğer muhtaç isen hiç tereddüt etmeden bunu al" diye yazdığını..
Ve bu kesenin üç ay kadar o ağaçta asılı kaldığını (10)

Nebiler Sultanı nın Güzellikleri

Aşk bahçesinin yanık bülbülü Hazreti Mevlana'nın, Peygamberimiz'in (sav) üstün vasıflarıyla alakalı olarak:
Nebiler Sultanı'nın (sav) vasıflarının şerhini. eğer ben devamlı, durmadan söylesem, yüzlerce kıyamet geçer de o yine bitmez. " dediğini...
Sahabi efendilerimizden Amr bin As'ın (ra): "Benim gözümde Resulullah'dan (sav)daha sevgili, benim gözümde Ondan daha büyük bir kimse yoktur. Ne var ki, Ona olan tazimimden gözüm doya doya Ona bakamıyordu " dediğini. . .
İmam Kurtubi'nin de "Nebiler Nebisi'nin (sav) güzellikleri bize tamamıyla gösterilmemiştir. Gösterilmiş olsaydı, gözlerimiz Ona bakmaya takat getiremezdi " diyerek İki Cihan Saadet Güneş’inin güzelliklerini bir nebzecik olsun anlatmaya çalıştıklarını..(11)Biliyor muydunuz?

Osmanlı Arması

Merhum Necip Fazıl Kısakürek in 1954 lü yıllarda çıkardığı Büyük Doğu mecmuasının bir sayısının kapağında, Osmanlı arması işlemeli sanat eseri bir kumaş resmini yayınlayınca, "padişahlık propagandası yapmak " gibi saçma bir gerekçe ile derginin o sayısının toplatıldığını ve kendisinin de suçlanarak mahkemeye sevkedildiğini
Necip Fazıl'ın mahkemede kendisini suçlayan savcıya gayet ibretli bir şekilde:
İçinde adalet işlerine bakılan bu binanın tepesinde aynı Osmanlı arması var Siz de mi padişahlık propagandası yapıyorsunuz?" diye haykırdığını (12) Biliyor muydunuz?

Pasaport Farkı

Şanlı Osmanlı Devleti'nin yıkılmasından sonra, son derece üzgün ihtiyar bir Ürdünlünün, elindeki yeni Ürdün pasaportuyla İsviçre sefaretine giderek: "Herkes bu pasaportla alay ediyor Eskiden Osmanlı pasaportum varken selam dururlardı. Ben Osmanlı teb'asıyım ne olur bunu değiştirin" diye sefaret yetkililerine yalvardığını… (13)

Türk Köşesi

Devlet i Aliye yi Osmaniye'nin üç kıtada at oynatıp buyruk yürüttüğü ihtişamlı dönemlerinde, Avrupa'da Türk hayat tarzı ve modasının çok tesirli hale geldiğini Evlerinde Türk köşesi bulundurmayan sosyete mensuplarının ayıplandığını (14)

Reformun Böylesi

0 zamana kadar sadece batılıların kendi aralarında düzenledikleri balolara, yanlış batılılaşma hareketinin bir parçası olarak Türk devlet adamları da katılınca 11829), baloda bulunan bir Fransız kadının oldukça doğru bir teşhiste bulunarak Türkler reforma, bitirmeleri gereken yerden başladılar dediğini ...(15)

Birinci Dünya Savaşının Vahşet Yılları

Birinci Dünya savaşı sıralarında Musul'da halkın açlıktan perişan durumlara düşüp hergün sokaklarda kadın-erkek çocuk-ihtiyar birçok insanın inleye inleye ölüme gittiklerini ve buna bir çare bulunamadığını…
Açlıktan ölen bu zavallı çocukların etlerini kasap dükkanlarında koyun ve kuzu eti diye satan veya aşçı dükkanlarında pişirip halka yedirme vahşetini gösteren on-oniki kişinin idam edildiğini . (16)

Amerikan Yardımı (!)

Truman doktrini çerçevesinde Amerika Birleşik Devletleri'nden aldığımız 69 milyon dolar askeri yardım ile elde edilen askeri techizatın bakımı için ABD'ye her yıl 400 milyon dolarlık bakım ve ithalat parası harcaması yaparak ne kadar karlı bir anlaşma (!) yaptığımızı (17)

Hayal Müessesesi

Teb'asını "Emanetullah" olarak gören Osmanlı Devleti'nde, akıl hastalarına bimarhanelerde son derece şefkatle muamele edilip ceviz karyolalarda, ipekli çamaşır ve çarşaflarda yatırılıp musiki ile tedavi edildiğini.
Aynı dönemde Avrupa'da ise, akıl hastalarının ruhuna şeytan girmiş denilerek diri diri yakıldığını. . (18/a)
İstanbul'daki bimarhaneleri giren Mongeri Pere'nin: "Burası Avrupa'nın asırlar sonra tahayyül edeceği bir hayal müessesidir dediğini ve Osmanlı'nın uyguladığı bu musiki ile tedavi metodunun ABD'de ancak 1956 yılında uygulamaya geçebildiğini (18/b

Üçüncü Dünyanın Kobayları

Batıda ilaç üretmekle ilgili yönetmeliklerin son derece ağır olup, bir ilacın piyasaya çıkarılmadan önce kobaylar üzerinde yeterince deneme yapılması gerektiğini ve bunun ise uzun ve pahalı bir süreç olduğunu .
Buna çare bulan batılı hümanistlerin(!), yeni geliştirdikleri denenmemiş ilaçları üçüncü dünya ülkelerine pazarlayarak hem para kazanıp, hem de milyonlarca gönüllü kobay üzerin de ilaçlarını denediklerini
İlaç iyi çıktığı takdirde mallarını batıda pazarladıklarını, kötü çıktığında ise foyası çıkana kadar üçüncü dünya ülkelerine satmaya devam ettiklerini . . (19)

İçi Yivli Toplar ve Ecdadımızın Sızlayan Kemikleri

Yavuz Sultan Selim Han'ın Ridaniye Savaşı'nda, ileri görüşlü babası Sultan II Bayezid' ın icadı olan "içi yivli topları kullanarak büyük başarılar elde ettiğini..
Bugün ise bizlerin hala II Bayezid'in bu büyük icadını tarih kitaplarımızda: "Yivli top 1868 de Almanlar tarafından icad edildi" diye okutma gafletini göstererek ecdadımızın kemiklerini sızlattığımızı.. (20)


Tanzimat Dönemi Ordusu

II Mahmut döneminde Osmanlı ordusunun modernleştirilmesi için danışmanlıkta bulunan Alman komutanı Helmuth von Moltke'nin Tanzimat dönemi ordusunun halini
"Bu ordu: kaputları Rus, talimatnameleri Fransız, tüfekleri Belçika, sarıkları Türk, eğerleri Macar, kılıçları İngiliz ve öğretmenleri her milletten, Avrupa sisteminde bir ordudur" diyerek tarif ettiğini .(21)

Bediüzzaman,ın Rızık Hususundaki Hassasiyeti

Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri'nin 1924 yılı yazında Van'daki Erek dağına çıkarak bütün vaktini tesbihat ve münacat ile geçirdiği günlerde, yanında bulunan talebelerinin dağlardaki yaban elmalarını koparıp yemek istemeleri üzerine Üstad'ın onlara izin vermeyip
"Bizim hissemiz bağlar ve bahçedekilerdir Bizim rızkımızı Cenab-ı Hakk oralarda tayin etmiştir. Bu yabani meyveler yabani hayvanların rızkıdır. Onların kısmetine dokunmamamız gerekir" dediğini… (22)

Milletlere Göre Fiyat Farkı

Osmanlı'nın son döneminde (1850) İstanbul'da uzun yıllar kalmış bir batılı tarihçi olan M A Ubicini'nin şehirde yaşayan değişik milletlerin karakter yapılarını öğrendikten sonra, hatıralarında:
"Bir kaide olarak, Ermeni ye istediği paranın yarısını, Ruma üçte birini, Yahudi ye dörtte birini veriniz. Fakat bir Müslümanla alışveriş ettiğiniz zaman istediği fiyattan emin olunuz ve istediğini veriniz"diye yazdığını… (23)

Batıda ve Osmanlı'da Yalan

1717 - 1718 yılları arasında İstanbul' da İngiliz elçiliği yapan G.Montagu nun hanımı Lady Montagu nun Osmanlı toplumundaki ticaret ahlakı ile alakalı hatıraların da, oldukça enteresan bir şekilde:
"İngiltere'de yalancılar yaptıklarıyla öğünürler.
Burada ise (Osmanlı'da) yalan söylediğinden emin olunduğu zaman yalancının alnına kızgın demir basılıyor. Bu kanun eğer bizde uygulanırsa ne kadar güzel yüzün bozulduğu, ne kadar kibar sınıfına mensup kişilerin kaşlarına kadar inen peruklarla dolaşmaya mecbur kaldıkları görülür. diye yazdığını… (24)Biliyor muydunuz?

Marks'ın Hayranlığı

Şeyh Şamil liderliğindeki Kafkas halkının, istilacı Ruslara karşı olan istiklal savaşlarında göstermiş oldukları büyük direniş karşısında Karl Marks' ın:
"Hürriyetin nasıl elde edilmesi lazım geldiğini Kafkasya dağlılarından ibretle öğreniniz. Hür yaşamak isteyenlerin nelere muktedir olduğunu görünüz. Milletler, onlardan ders alınız. .. " diyerek hayranlığını itiraf etmek zorunda kaldığını... (25)

Osmanlı Devleti'nde ağaçlara çok kıymet verilip koruma altına alındığını

Sultan ll. Abdülhamid devrinde, Belgrad ormanlarına zarar verip ormanı tahrip ettikleri için bir köyün kitle halinde sürgün edildiğini. . .(26)

Kin

İkinci Dünya Harbi sonlarında yapılan lise mezunlarının olgunluk imtihanlarında sorulan "Ormanlar ve Ormanların faydaları" isimli kompozisyon sualine talebelerim bazılarının enteresan bir şekilde:"Türkiyemiz ormanlık bir ülkeydi, fakat o zalim padişahlar, yurdumuzu ormansız bıraktılar , gibi cevaplar verdiklerini . . .
Sebep olarak da; bu zavallı öğrencilerin öylesine bir kin terbiyesi içinde yetiştirilerek Osmanlı'yı kötülemeye öylesine alıştırıldıklarını ve böylece eğer bir fırsatını bulup da padişahlara hakaret ederlerse iyi not alacaklarına inandıklarından dolayı böyle cevaplar verdiklerini... (27)

Ecdad Nesline Hürmet

Merhum Adnan Menderes'in, İstanbul'un imarı faaliyetlerinin başlatıldığı l950'li yılların birinde, gece yarısı cennetmekan Sultan Abdülhamid Han'ın muhterem kerimeleri Ayşe Osmanoğlu ile annesi Müşfika Kadınefendi'nin kaldığı evin kapısını çalarak gizlice içeri girip her ikisinin de ellerini öptükten sonra :
"Siz bize veli nimetlerimizin emanetlerisiniz. Fakat maalesef sizlerle bugüne kadar alakadar olamadım. Çok özür dilerim Çevremiz böyle tavırları hazmedemeyecek insanlarla dolu!... " dediğini... Daha sonra da, Osmanlı'nın bu aziz analarına, kimseye muhtaç olmamaları için, içinde 10.000 lira bulunan bir zarf bırakıp ayrıca tahsisat-ı mestureden (örtülü ödenek) maaş bağladığını ve 2 7 Mayıs'da bu paranın kesildiğini... (28)

Peygamber Evine Benzeyen Ev

Gönüller sultanı Mevlana Hazretleri'nin hizmetçisine: Bu gün evimizde yiyip içecek birşey var mı?" diye sorup, hizmetçisinin de "Hayır hiç birşey yok" diye cevap vermesi üzerine sevince garkolup ellerini Yüce Dergah'a açarak:
"Allahım, sana şükürler olsun ki, evimiz bugün Peygamber evine benziyor" diye Muhammed Mustafa'nın(sav) yolunun tozu olduğunu gösterdiğini,,. (29)

Eşsiz Misafirperverlik

Osmanlı askeri teşkilatını Avrupa'ya tanıtmış olmakla meşhur Comte de Marsigli'nin, Türk toplumunun misafirperverliği ile alakalı olarak :
"Türkler hiçbir din farkı gözetmeksizin bütün yabancılara karşı son derece misafirperverdirler. Ana yollar civarındaki köylerde oturanlardan hali vakti yerinde olanlar öyleden evvel ve akşamüstü gezintiye çıkıp yolcu bulmaya çalışırlar. Eğer bulacak olurlarsa evlerine davet ederler ve hatta çok defa misafirin hangi evde ağırlanacağını tayin ederken kavgaya bile tutuşurlar." dediğini (30)

Vahşetin Böylesi

1096 yılında Haçlıların Kudüs'e girerek 40. 000 Müslümanı kılıçtan geçirdikten sonra Gödofroi dö Buygom' un Papa II Urban' a yazdığı mektupta:
`Kudüs'te bulunan bütün Müslümanları katlettik, malumunuz olsun ki, Süleyman Mabedi'nde atlarımızın diz kapaklarına kadar Müslüman kanına batmış olarak yürüyoruz. " diyerek barbarlıklarını belgelediklerini...(31)

İnsanlığın En Muhteşem Harikası

Osmanlı içtimai yapısı üzerine uzman olan Erlanyen Üniversitesi profesörlerinden Hutterrohta :
"Osmanlı Devleti, geniş topraklarını ve üzerindeki çeşitli kavimleri, Topkapı Sarayı'ndan mükemmel bir şekilde idare ediyordu. O saray da batıdaki en mütevazi bir derebeyinin sarayı kadar bile büyük değildi. Bu nasıl oluyordu?" diye sorulduğunda, Profesör Hutterroht'un:
"Sırrını çözebilmiş değilim. 16. asırda Filistin'in sosyal yapısı üzerinde çalışırken öyle kayıtlar gördüm ki hayretler içinde kaldım. Osmanlı, üç yıl sonra bir köyden geçecek askeri birliğin öyle yemeğinden sonra yiyeceği üzümün nereden geleceğini planlamıştı. Herhalde Osmanlı, devlet olarak insanlığın en muhteşem harikasıdır" diye cevap verdiğini. . .(32)

Enderun Okulu

Üç kıtada altı asırlık bir hükümranlık şanlı ecdadımızın devlet ve medeniyet mirasının sırlarının bulunduğu ve dünyanın en büyük arşivi olan Osmanlı Arşivi'ni, bizler doğru dürüst incelememişken, bine yakın Amerikalı ile yüze yakın İsrailli tarihçinin yıllarca didik didik ettiğini. ..
Bugün ABD'de sadece "Enderun okulu" hakkında hazırlanan uzman eserlerin ve doktora tezlerinin sayısının 350 tane olduğunu. . .(33)

Ziya Gökalp'in Ölümü

Türkçülük fikrinin ünlü simalarından biri olan Ziya Gökalp'in hayatının son anlarında Fransız hastanesinde yatarken ebedi aleme intikal etmeden bir gece önce, mukaddesata galiz küfürler ederek başını duvarlara vura vura öldüğünü
Cesedinin de hastane morgunda Hıristiyan geleneklerine göre muamele yapılarak kaldırıldığını... (34)

Sözünün Eri Olmak

Mehmet Akif Ersoy'un sözünün eri bir insan olduğunu ve söz verdiği şeyi yerine getirmek için ölümden başka hiçbir şeyin onu engellemediğini...
İstanbul Vaniköy'de oturan bir ahbabı ile öyleden bir saat önce buluşmak için sözleştiklerinde, o gün yağmurlu, fırtınalı bir gün olup her tarafı sel bastığı halde Mehmet Akif' in binbir zorlukla sırılsıklam vaziyette söz verdiği yere vaktinde geldiğini, fakat arkadaşının gelmemesi üzerine çekip gittiğini... Ertesi gün. özür dilemek için gelen arkadaşını dinlemeyip: "Bir söz ya ölüm veya ona yakın bir felaketle yerine getirilmezse mazur görülebilir" diyerek tam altı ay o arkadaşıyla konuşmadığını... (35) Biliyor muydunuz.?

Kızılca Buğdayı

ABD'nin 1890 yılına kadar bizim Tuna boylarımızda yetişen "kızılca" ismi verilen buğdayımızı ithal ederek tohumluk olarak kullandığını ve bununla halkını beslediğini. .. (36)

Bir Yanlışın izahı

Padişahların, Osmanlı topraklarındaki muhtelif yerleri devletin ileri gelenlerine: "Sana orayı , bahşettim " demesinin.
"Verilen yeri imar et!' manasına geldiğini ve bu varlıklı Osmanlı paşalarının, o toprakların mamure haline gelmesi uğrunda servetlerini tükettiklerini . . . (37)

Hakiki Nişan

Kırım Savaşı'ndaki büyük hizmetlerinden dolayı Fransız hükümetince kendisine nişan verilen Deli Hasan Ağa'nın bu nişanı takmadığını farkeden Fuat Paşa'nın ona takmama sebebini sorması üzerine:
"Paşam, benim vücudumda harpte kazandığım yedi nişan(yara izi) var. Onlar varken elin Frenk'inin nişanını ben ne yapayım!" diye cevap verdiğini

Yabancı Gözüyle Lozan ve Neticesi

1922-1923 yılları arasında Sovyetler Birliği'nin Türkiye büyükelçisi olarak Ankara'da bulunan S. İ. Aralov'un, Lozan Konferansı' nın sonuçları ile alakalı olarak yazmış olduğu hatıratında :
"... İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon, eskiden Türkiye'nin olan Musul'u ve daha başka yerleri Türkiye'den koparmayı, Yunanlıların yakıp yıktığı şehir, kasaba ve köyler için Yunanlılara tamirat parası verdirmemeyi ve Boğazlar meselesinde İngiliz planını gerçekleştirmeyi başardı.
Türkiye'nin Musul'u bırakması ve tamirat parasından vazgeçmesi karşılığı olarak kendisine küçücük Karaağaç bölgesinin verilmesiyle yetindi Bundan başka batılı devletler , Türkiye'yi, Osmanlı Devleti'nin batılı kapitalistlere olan borçlarının, Osmanlı Devleti'nden ayrılan ülkeler arasında bölünüşünden sonra, payına düşen bölümünü 20 yıl içinde ödemeye ikna ettiler" diye yazdığını...(39)

Acı İtiraf

Lozan Konferansına İsmet İnönü ile birlikte katılarak Türkiye aleyhine birçok entrikalar çeviren Hahambaşı Hayim Naum’un,daha sonraları hükümet erkanı ile araları çok iyi olmasına rağmen: Bu memlekete bu millete çok kötülük ettim, artık aralarında yaşayamam diyerek pişmanlık içinde Mısıra gittiğini...(40)



Mehterin Büyüleyici Tesiri

Batı musiki şaheserlerini yazmış olan Mozart,Bizet gibi büyük bestekarların mehter musikisinin büyüleyici tesiri altında kalarak,Türk tarzında Alla Turca denilen kısımlarını yazdıklarını....(41)

Türkiyede Türk Müziği Yasağı

Tek parti iktidarı döneminde,devletin açmış olduğu müzik okullarının bir tanesinde,öğrencilerden bazılarının ders arasında kendi öz müziği olan Türk müziği çalmaya teşebbüs ettikleri için yabancı uzman Herr Zuckmayer tarafından okuldan atıldıklarını....(42)

Senfoni Zulmü

1930lu yılların birinde Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrasının,Anadoluyu tenviretmek için çıktığı turnenin Sivas durağında,bir konser verdikten sonra gazetecinin birinin konseri izleyen bir vatandaşa: Konseri nasıl buldunuz? diye sorması üzerine zavallı adamcağızın, sağına soluna ürkekçe bir göz attıktan sonra gazetecinin kulağına:
Valla beyefendi,Sivas,Sivas olalı,Timurdan beri böyle zulüm görmedi! diye cevap verdiğini....(43)

Bizim Dinazorlarımız

Bizim ülkemizde çağdaşlık ve bilimsellik(!)adına başörtülü öğrencilerin üniversitelere sokulmayıp,İmam Hatip Okulu öğrencilerinin varlığından ve devletin diğer okullarından daha başarılı olmasında rahatsızlık duyulduğu halde,dünyanın süper gücü sayılan ABD nin en iyi üniversitelerinden biri olan Massachussets Institute of Technology(M.I.T.)nin öğrenci yönetmenliğinde:
Dini inançların gereğini yerine getirmekten dolayı bir derse veya imtihana giremeyen öğrenciye telafi imkanı tanınır....diye hüküm bulunduğunu ve bu hususlarda alabildiğine müsamahalı davranıldığını....(44)

İlahi İkaz

Birinci Dünya Savaşı sırasında Dördüncü Ordu karargahında Mekke ve Medine yi kurtarmak için Hicaz Seferi Kuvveti hazırlanması meselesi görüşülürken,Harbiye Nazırı Enver Paşa nın bu iş için Mustafa Kemali atadığını ve bunun üzerine Mustafa Kemal in:
Değil Hicaza asker sevketmek,hatta oradaki askerleri de geri almak ve kuvvetleri verimsiz yönlere dağıtmamak gerek diyerek görüşünü belirttiğini ve sonunda M. Kemal in bu görüşünün kabul edilerek Medinenin boşaltılmasına karar verildiğini...
Tam bu sırada ışıkların aniden sönerek ortalığın zifiri bir karanlığa bürünmesi üzerine bunu İlahi bir İkaz kabul eden Cemal Paşa nın birden ürperip sarsıldığını ve daha sonra Hicazın boşaltılmasından vazgeçilerek Fahreddin Paşa nın Medine ye gönderildiğini....(45)

Medine Muhafızı

Osmanlı'nın edeple taçlaşmış iman anlayışının gereği olan Hazreti Peygamberi'nin(sav) şehrini bir valinin adının altına sokamayacağı saygı ve edebi ile, oraya göndereceği idareciyi `Vali " yerine "Medine Muhafızı " diye isimlendirme hassasiyetini gösterdiğini . . . (46)

Dünyanın ilk Toplu Sözleşmesi

Dünyada ilk toplu sözleşmenin Osmanlı Devleti tarafından gerçekleştirildiğini. Kütahya Vahid Paşa kütüphanesinde bulunan şeriye Mahkemesi sicilinin 57'ci sayfasında kayıtlı belgeye göre, yeryüzündeki bu ilk sözleşme Kadı Ahmed Efendinin tasdiki ile 24 işyeri ile işçileri arasında imzalandığını .
Bu sözleşmeye göre, "Kalfaların, yardımcıların, ustaların ve vasıfsız işçilerin yevmiyeleri"nin tesbit edilip, her gün belli sayıdaki fincan imali karşılığı alacakları ücretlerin tesbit edildiğini...(47)Biliyor muydunuz?

Osmanl Topçuluğu

Kanuni Sultan Süleyman devrinde yıllarca İstanbul'da kalan ve yazmış olduğu eserini en büyük Hıristiyan hükümdarı II Filib'e takdim eden İspanyol yazar Cristobol de Villalon'un, dönemin Osmanlı topçuluğu hakkında:
"Dünyada hiçbir devletin,Türk topçusu ile mukayese edilebilecek topçusu yoktur. İstanbul'da eski model olduğu için kullanılmayıp süs diye surlara konan topları inceledim Bunlar bile İspanya ordusundaki toplardan çok daha kaliteli idi.
Tophane sırtlarında çaptan düşmüş diye yığılan 40 kadar topu hayretle seyrettim. Bunları alıp topçu kuvveti oluşturmak istemeyecek hiçbir Avrupa devleti bilmiyorum dediğini . . . (48)

En Mütekamil ikmal Teşkilatı

Kore Savaşı sırasında bir Amerikan bataryasının isabet alıp parçalanmasından sonra, dört dakika gibi kısa bir süre içinde Amerikalıların bataryayı tekrar kurup ateşe başladıklarını ve bu çok süratli ikmal karşısında Türk binbaşısının hayretler içinde kaldığını gören Amerikalı generalin:
"Biz bu sistemi kurmadan önce bütün dünya ikmal teşkilatlarını etüd ettik. En mütekamil olanının Osmanlıların ki olduğunu görerek onu kabul ettik. Bu, sizden gelme bir usulün günümüze tatbikinden başka birşey değildir." dediğini, . .(49)

Gözyaşı Medeniyeti

İslam'ın ilk dönem zahidlerinin en belirgin niteliklerini Allah korkusunun tesiri ile çok ağlamaları, çok mahzun olmaları ve dünyaya hiç değer vermemeleri olduğunu.
Bunlardan Veysel Karani'nin Allah'tan korktuğu ve utandığı için başını hiç semaya kaldırmayıp, daima çenesi göğsün de bitişik gezdiğini...
"Ümmetin Rahibi" diye tanınan Amir bin Abdullah ın çok ağlayıp geceleri ayakları şişecek kadar ibadet ettiğini..
"Dünyayı üç talakla boşadım, ricat yok" diyen ve ruhbanlar gibi ibadet ettiği için "Gulam" adını alan Utbe bin Eban'ın çok ağlayan bir zahid olduğunu...
Zühdüne sevgi ve aşk hakim olan Rabiatü'l Adeviyye nin secde de başını koyduğu yeri çamur edecek kadar gözyaşlarını ceyhun ettiğini... (50)

Haram Yemeyen Ordu

Osmanlı ordusunun, İslam'ı tek bir bayrak altında toplamak gayesiyle Mısır seferine giderken Gebze yakınlarındaki bağlık-bahçelik bir arazide mola verdiğinde Yavuz Sultan - Selim'in bütün askerlerin heybelerini arattığını ve hiçbirinde meyve cinsinden birşey çıkmaması üzerine ellerini Ulu Dergah kaldırıp :
"Allahım, sonsuz şükürler olsun. Bana haram yemeyen bir ordu lutfettin. Eğer askerimin içinde tek bir kişi sahibinden izinsiz bir meyve yeseydi ve ben bunu haber alsaydım Mısır seferinden vazgeçerdim'.' diyerek Rabbine sonsuz hamd ü senalarda bulunduğunu. ... (51)

Ecdadımız Yüz Akımız

Altı asır gibi uzun bir süre üç kıtada hükmünü yürüten ecdadımızın medeniyet mirasını inceleyip araştırmadan içte ve dıştaki bazı gafil ve hainlerin ona, "emperyalist" yaftasını yapıştırarak mahkum etmeye çalışmalarına mukabil, Macaristan İlimler Akademisi tarafından ortaya çıkartılıp yayınlanan bir belgede belirtildiğine göre, Osmanlı Devleti'nin Macaristan'da hakim olduğu devirlerde, Macar halkından yılda 7 milyon akçe 21 milyon vergi toplayıp, buna karşılık aynı yıl Macaristan'a 21milyon akçe yatırım yaptığını... (52)

Tuz ve Ekmek Hakkı

Osmanlı sarayındaki hanedan çocuklarını yetiştirmek üzere"muallime-i selatin-" (sultan hocası) olarak tayin edilen Safiye Hanım' a padişah Vl. Mehmed Reşad'ın ilk iradesinin:
Namaz kılmayanlara, oruç tutmayanlara yedirdiğim tuz ve ekmeği haram ediyorum. Bu iradem hoca hanım tarafından talebe şehzade ve hanım sultanlara söylensin" olduğunu. . .(53)

Bir Savaşın Bedeli

1991 yılında meydana gelen Körfez Savaşı'nın bir günlük maliyeti ile 3 milyon çocuğun 2, 7 yıllık süt ihtiyacının karşılanabildiğini...
Bu savaşın otuz günlük savaş gideri ile 50 milyon insanın 4 yıllık ekmek ihtiyacının giderilebildiğini...
1 adet Stealth avcı uçağının bedeli ile 13 milyon kitap alına bildiğini . . .
Ve 1 adet Patroit füzesi ile 74 milyon adet fidan dikildiğini .. (54)

Ne Sen Baki Ne Ben Baki

Kanuni Sultan Süleyman' ın, bir meseleden dolayı dönemin şairi Baki'yi,
``Baki bed - Nef-yi ebed Bursa ya red" diyerek Bursa'ya sürgüne gönderdiğini ve Baki'nin de buna karşılık:
"Öldünse ey Baki Değildir cihan mülkü Süleyman'a baki Buna çarkı felek derler Ne sen baki, ne ben baki" diyerek şairane bir şekilde cevap verdiğini . . . (55)

Barbar Kim?

Bizans'ı kurtarmak üzere İstanbul'a çağrılan Haçlı ordularının Hristiyanlığın mukaddes kilisesi Ayasofyanın tepesinde ki altın haçı sökerek eritip sattıklarını...
Yıllar sonra Osmanlı ordusunun İstanbul'un fethi sırasında bir yeniçerinin, fetih hatırası olarak saklamak maksadıyla Ayasofya nın küçük bir çini parçasını koparmak istemesini, Fatih Sultan Mehmed'in "tahribe teşebbüs"le suçlayıp cezalandırdığını ,..(56)

Serdengeçti'nin Ayasofya Müdafaası

Yazmış olduğu"Ayasofya". isimli şiiri yüzünden tutuklanarak Ankara Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılanan Osman Yüksel Serdengeçti' nin kendini müdafaa ederken:
"Müddei umumi(savcı) tepeden verilen emirlere göre hareket ediyor. Ayasofya`nın tekrar cami haline yetirilmesinde benim ne gibi hususi maksadım ve menfaatim olabilir? Ayasofya'yı kiraya mı vereceğim, yoksa imamı mı olacağım? Beni bu yazıdan dolayı Türk savcıları değil, Yunan savcıları itham etsin. Böyle bir yazıyı yazdığımdan dolayı kendimi müdafaa etmekten utanıyorum ." diye hayıflanarak cevap verdiğini. . .(57)

Sanata Hürmetin Böylesi

Osmanlı'nın meşhur hattatlarından Hafız Osman'ın(1642 1698), Sultan İkinci Mustafa' nın hat hocası olup, Hafız Osmanın hat meşkederken, Sultan İkinci Mustafa'nın büyük bir hürmet içinde hocasının hokkasını tuttuğunu ve yapılan hattın güzelliği karşısında gönlü ihtizaza gelen Sultan İkinci Mustafa'nın: "Artık bir Hafız Osman daha yetişmez" demesine mukabil, büyük hattat Hafız Osman'ın : "Efendimiz gibi, hocasının hokkasını tutan padişahlar bulundukça daha çok Hafız Osmanlar yetişir" diye cevap verdiğini...(58)

Sultan Vahdeddin'in Vatanperverliği

Osmanlı ordusunun silahlarının elinden alındığı , düşman filolarının Çanakkale Boğazı' nı aşıp İstanbul'a dayandığı felaketli bir dönemde halife sıfatıyla Osmanlı tahtına oturan Sultan Vahdeddin'in, Osmanlı askeri olarak, şahsını korumak için bırakılmış olan biricik taburu Ayasofya Camii' ne göndererek:
"Aziz İstanbul'un fethinin sembolü olan Ayasofya'ya çan takmak isteyenlere ateş ediniz!... " emrini verdiğini... (59)

Yavuz'un izinden Gidenler

1967 Mısır-İsrail savaşında, Mısır askerlerinin, düşmanlarını beklerken İsrail ordusunun bir anda Süveyş'in öbür yakasını geçerek dünyayı şaşırtığını...
Mose Dayan'ın bu muazzam başarıyı daha sonra bir basın toplantısında : "İsrail in bu başarılı stratejisi, Yavuz Sultan Selim in yıllar önce Mısır'ı fethederken uyguladığı harp planının bir kopyasıdır" diye açıklayıp gafletimizi yüzümüze vurduğunu...(60)



Eşsiz Sevgi

Türkiye' de, Türk Dili ve Edebiyatı üzerine doktora yapmış genç Pakistan alimlerinden Muhammed Sabir'in, Pakistanda bir cuma günü hutbede Sultan Abdülhamid Han'ın adının okunup ve ona "Zeyyedallahü ömrehu" yani "Allah onun ömrünü artırsın diye dua edilmesi üzerine camiden çıktıktan sonra cemaata bu duanın manasız olduğunu zira, Sultan Abdülhamid Hanın vefat etmiş olduğunu söylemesi üzerine halkın"Seni gidi İngiliz casusu! "diyerek hışımla üzerine yürüdüklerini . . . (61)

Hilafetin Gücü

31 Mart hadisesinin tertipçileri arasında bulunan şair ve filozof Rıza Tevfik'in bu meş'um hadisenin ardında İngiliz parmağı olduğunu itiraf edip, ihtilal hadisesinden sonra İngiliz konsolosluğuna gittiğinde çok soğuk bir şekilde karşılandığını ve o zaman bunun sebebini anlayamayan Rıza Tevfik'in çok sonraları Londra'ya uğrayıp bunun sebebini o dönemin İngiltere'nin Türkiye Büyükelçisi Lord Nikılsın'a sorduğunda bu İngilizin çok ibretli bir şekilde"Rıza Tevfik Bey, Biz bilhassa Hindistan'da İslam ülkelerini idaremiz altına alabilmek için milyarlarca altın harcadık ama başarılı olamadık. Halbuki Sultan Abdülhamid, her yıl bir 'Selam-ı Şahane', bir de 'Hafız Osman hattı Kur'an-ı Kerim' gönderiyor ve bütün İslam ümmetini, hududsuz bir hürmet duygusu içinde emrinde tutuyor.
Biz bu ihtilalle siz jön Türkler'den hilafet kuvvetinin ortadan kaldırılmasını bekledik ve aldandık. İşte bundan dolayı siz soğuk karşılandınız?" cevabını verdiğini. . .(62) Biliyor muydunuz?

Bu Köyde Nur Talebeleri Var mı?

1961 seçimlerinde Türkiye İşçi Partisi mensuplarının, Doğu Anadolu köylerine propaganda yapmak için gittiklerinde, köyde ilk rastladıkları insana: Bu köyde Risale-i Nur talebesi var mı?" diye sorduklarını ...
Köyde Risale-i Nur talebesi olduğunu öğrendikleri takdir de , o insanlara tesir edemeyeceklerini bildiklerinden dolayı köye girmeyip geriye döndüklerini (63)

Bir Hazır Cevap

Fransa Kralı III Napolyon'un, Paris'te Osmanlı Devleti Büyükelçisi olarak bulunan Ahmet Vefik Paşa ile konuşması esnasında bir ara alaylı bir şekilde "Sen kendini Yavuz Sultan Selim'in elçisi mi zannediyorsun?" demesi üzerine Ahmet Vefik Paşa'nın da büyük bir hazır cevaplıkla: "Öyle olsaydım, siz Fransa'da imparator olarak bulunamazdınız" cevabını verdiğini . . . (64)

Cihad Tuğlası

Yavuz Sultan Selim'in babası Sultan II. Bayezid'in, İla-yı kelimetullah için çıktığı seferlerde üstüne bulaşan tozları silkip, biriktirerek bunlardan bir tuğla döktürdüğünü ve böylece Allah'ın "cihat" emrine uyduğunun işareti olarak bu tuğlayı yanından ayırmadığını . . . (65)

Mehmed Reşadın Hassasiyeti

Trablusgarp ve Balkan Savaşı ile Birinci Cihan Harbi'nin talihsiz padişahı Sultan Mehmed Reşad' ın, şehzade Ziyaeddin Efendi'nin doğum müjdesini aldığı zaman sevineceği yerde:
"Memleketin başına bir masraf kapısı daha açılması hoş değil..." diyecek kadar devlete yük olmaktan üzüntü duyan hassas bir hükümdar olduğunu... (66)
Osmanlı Azameti
1754'de bile, Sultan III. Osman Han'ın bir namesi Leh kralına ulaştırıldığında, kralın nameyi üç kere öperek başının üstüne koyduğunu ve kralın yanında bulunan devlet erkanının da derhal başlarını açarak saygı duruşuna geçtiklerini. (67)

Yahudinin Erkekliği(!)

İsrail dışişleri bakanlarından A. Sharon'un arkadaşı ve suç ortağı olan Meir Har-tzion'un, l950'li yılların başında Gazze'de yapılan bir İsrail baskınında masum bir Arabı sırtından bıçaklayarak öldürmesinden sonra kendisiyle yapılan bir röportajda , yaptığından vicdan azabı duyup duymadığının sorulması üzerine:
"Vicdan azabı mı? Hayır! Neden vicdan azabı duymalıyım ki? Bir adamı tabancayla öldürmek çok kolayadır Tetiği çekersin hepsi bu kadar. Ama bıçak bambaşka birşey, gerçek bir silah. Fantastik bir duygu bu, erkek olduğunu hissettiriyor insana. " diye cevap verdiğini...(68)

Türbedar ve Ulu Hakan'ın Rüyası

Cennetmekan Sultan Il. Abdülhamid Han döneminde Yavuz Sultan Selim' in türbedarlığını yapmakta olan bir zatın, şiddetli geçim darlığının kendisine verdiği sıkıntılı bir ruh haleti içinde :
'Bir de evliyadan olduğunu söylerler Yıllarca türbedarlığını yaptım yoksulluk içindeyim" diyerek türbeye hiddetle vurduğunu . . .
Ertesi sabah aniden Abdülhamid Han' ın türbedarı huzuruna çağırarak bir yıllık ihtiyacının hepsini karşıladığı, çünkü Abdülhamid Han'ın, gece rüyasında ceddi Yavuz Selim tarafından haberdar edildiğini . . (69)

Abdülhamid Han'ın İstihbarat Gücü

Batılı emperyalist güçlerin, Ermenileri piyon olarak kullanıp kışkırtarak Anadolu'da karışıklıklar çıkardığı günlerde, İngiliz Büyükelçisi'nin Sultan Abdülhamid'e gelip, küstahça: "Daha ne kadar Ermeni öldüreceksiniz?" diye sorma cüretini göstermesi üzerine, Ulu Hakan'ın keskin bakışlarını elçinin üzerine dikerek:
"Filan gün, filan saatte Karadeniz'in filan noktasına yaklaşıp, karaya Ermenileri Türklere karşı silahlandırmak için şu kadar sandık malzeme çıkaran ve komitacılara teslim eden İngiliz gemisinde, Türk başına kaç silah bulunuyorsa tam o kadar Ermeni öldüreceğiz. " cevabını verdiğini...Sultan Abdülhamid'in bu muazzam istihbarat gücü karşısında İngiliz elçisinin dehşete kapılarak aptallaştığını... (70)

Türk kafası

Kendilerine tarih boyunca sempati beslediğimiz ve Kanuni Sultan Süleyman devrinde donanma gönderip yardım elini uzatarak yok olmaktan kurtardığımız Fransızların bitkilere büyük zarar veren bir kurt nevine "Türk adını verdiklerini...
Kazancı kuyumcu düğmeci gibi sanatkarların perçin yaparken altlık olarak kullandıkları perçin kıskacına da şamar oğlanı manasına "Türk kafası adını verdiklerini...(71)

Halifeye İthaf

Sonradan ll. Sylvestre olarak papalık tahtına oturan Gerbert' in 9. asır İspanya'sında Arap uleması nezdinde üç yıl tahsil gördüğünü . . .
Dönemin Avrupalı rahiplerinin yazmış oldukları eserlerini Kurtuba halifesine ithaf ettiklerini...
Almanya Fransa ve İtalyadaki rahip adaylarının, ilim öğrenmek için İspanyadaki Müslüman mekteplerine akın akın koştuklarını. . .(72)

Samanoğlu İsmail Bey'in Türbesi

9. asırda Buhara da yapılan Samanoğlu İsmail Bey'in türbesinin İslam dünyasının ilk türbelerinden olduğunu...
Bu türbenin yapımında kullanılan tuğlaların deve sütü ile yumurta akı karıştırılarak bunların çeşitli derecelerde pişirilmesinden elde ve edildiğini günümüze kadar sapasağlam dimdik ayakta kaldığını . . . (73)

Engizisyon Gerçeği

1481-1808 yılları arasında batıda,Katolik kilisesinin siyasi baskı aracı olarak faaliyet gösteren Engizisyon mahkemelerinin Yakılarak öldürülme cezasına çarptırılan insanların sayısının 34.024 e ulaştığını....(74)Biliyor muydunuz?

Ayyıldızlı Şapka

Şapka inkılabından sonra Ankara Valisi Yahya Galip Bey'in İsmet İnönü'ye gelerek:
Şapkanın ortasına bir ay-yıldız koyalım ki, diğer milletlerden farkımız belli olur demesi üzerine İnönü'nün: Canım biz bu inkılapları farkımız olmasın diye yapıyoruz. Sen ne teklif ediyorsun! diye çıkıştığını...(75)

Milli Kıyafet

Bundan kırk yıl önce İngiltere'den "Dünya Kıyafetleri Sergisi" için Türk milli kıyafeti örneği istenildiğinde, fötr şapkalı, kravatlı ve ütülü pantolonlu bir kalem efendisi fotoğrafı gönderildiğini . . (76)

Dağistan Kartalı

Yıllarca Kafkasya'nın istiklali için yılmadan mücadele vermiş olan büyük dava adamı İmam Şamil' in, vefatından sonra gasledilirken vücudunda cihat meydanlarında savaşırken meydana gelmiş yüzyirmi yara görüldüğünü... (77)

İnka Medeniyeti

Batılı sömürgeci barbarların servet uğruna kökünü kuruttukları Güney Amerikalı kızılderili kavim İnkaların, gelişmiş bir tarım sistemlerinin olduğunu...
Gübrenin ehemmiyetini bilip, Chinoha adasından sağladıkları gübreyi tarım bölgelerine adilane dağıttıklarını ve gübresinden faydalanılan deniz kuşlarını öldürenleri idama mahkum ettiklerini. . (78)

Nereden Nereye

Birinci Dünya Savaşı'ndan bir hafta önce, 1914 yazında.1 Türk lirasının karşılığının 3.7 dolar ve 18.45 marka tekabül ettiğini. . .(79)

İlmin Değeri

Son devrin kıymetli alimlerinden Hüsrev Efendi'nin, ders okuturken üzerinde hasıl olan durgunluğun sebebini soran öğrencilerine :
Buraya geleceğim sırada yatağında dehşetler içinde yatmakta olan kızım vefat etti. Onun cenazesi, defin işi vardı ortada. Dersinizi ihmal ederim diye Allah'dan korktum. Bu durumda yine geldim. Onun için üzerimde durgunluk var, hemen gidip onun defni ile meşgul olacağım.
Kusura bakmayın o yüzden biraz cansız konuştum" diyerek ilim öğretmenin ehemmiyetini nefsinde yaşayarak gösterdiğini...(80)



İngiliz Mantığı(!)

Hindistan'ın Amir şehrinde, bisikletle dolaşan bir İngiliz kızı ile alay ettikleri bahanesi ile, askerlerin hadise mahallindeki halktan 700 kişiyi oracıkta kurşunlayarak katlettiklerini...
Bölge valisinin, ceza olarak bütün şehir halkını günlerce yerde sürünmeye mecbur ettiğini ve böyle davranmasının sebebi sorulunca da valinin de:
Onlar ilahelere tapıyorlar, bir İngiliz kızı, onların taptıklarından daha azizdir!." diye cevap verdiğini..(81)

Hak Takası

Kominist rejimin devam ettiği günlerde, sanat faaliyetleri için Taşkent'te bulunan meşhur solcularımızdan birinin, bir Özbek yazarının yanına gelerek:
"Ah ne güzel, size imreniyorum.! Burada, böyle bir rejimin altında, böyle imkanlarla yaşamaktan kimbilir ne kadar mutlusunuzdur.! demesi üzerine, Özbek yazarın bizim meşhur edibimizin kulağına sessizce:
Sen Türkiye'de sahip olduğun hakların ve imkanların yarısını bana ver; ben Sovyetlerdeki bütün hak ve imkanlarımı sana memnuniyetle devredeyim! Var mısın beyim .? diye fısıldadığını... (82)

Yıkık Mabedler

1936-1957 yılları arasında, komünizm rejiminin kasıp kavurduğu Sovyetler Birliği'nde ondört bin mabedin yıkılarak yerle bir edildiğini . . . (83)

Milli Temeller Üzerine Yükselme

Nihat Sami Banarlı'nın Amerikalı Profesör Rufi ile sohbet ederken söz batılılaşmadan açılınca Profesör Rufi'nin:
"Siz tarihte defalarca başarı kazanmış bir milletsiniz. Bize veya başkalarına imrenmek neyinize? Biz yeni bir millet olduğumuz için, tarihte muvaffak olmuş milletlerin sırlarını araştırır, bulduğumuz ve uygun gördüğümüzü asrımıza tatbik ederiz. Sizden de aldığımız kıymetler vardır. Eğer ilerlemek istiyorsanız, muvaffak olduğunuz asırlarda hangi meziyetlerinizle hangi usul ve teşkilatınızla kazandınız?
Bunları araştırınız bulduklarınızı modernize ediniz, Kendi milli ve denenmiş temelleriniz üzerinde yükseliniz" diyerek bizi utandırdığını . . . (84)

Surre Alayları

Osmanlı'nın, mukaddes beldelere verdiği büyük kıymetin ifadesi olarak Yıldırım Bayezid döneminden itibaren her yıl Mekke ve Medine'ye Surre Alayları tertip ettiğini...
Bu Surre Alayları ile birçok hediyeler ve mukaddes belde fukarasına dağıtılmak üzere binlerce altın gönderilerek Allah'ın rızasının kazanılmasının gaye edinildiğini...
Ayrıca en önemlisi de, bu Surre-i Hümayun'da, padişahın yaptırıp gönderdiği Kabe örtüsünün bulunup bu örtünün merasimle yerine takılarak, eskisinin geri getirilip paylaşıldığını . . .
Osmanlı'nın, binbir güçlük ve darlık içinde bulunduğu dönemlerde dahi bu an'aneyi terketmediğini...(85) Biliyor muydunuz?

Hümanist Batı

Hümanist( ! ) Hollandalıların l905'de yeni icat ettikleri bir bombanın tesir gücünü, Afrikalı zavallı yerli halkın makatlarında deneme barbarlığını gösterdiklerini.. (86)

Anadolu' da Medeniyet Vesikası

Lozan görüşmeleri sırasında İngiliz Başvekili Lloyd George'nin: Türklerin, şimdi hak istedikleri Anadolu'da nesi var? Orada medeniyet vesikası olarak ne kalmışsa Yunan'ın, Roma'nın, Bizans'ındır Türklerin Anadolu 'daki evleri sazdan ve ker***ten harabelerden ibarettir. Şimdi böyle bir alemi veya onun güzel parçalarını Türklere nasıl bırakırsınız?" demesi üzerine henüz aklını ve vicdanını yitirmemiş bir batılı düşünür olan Eugene Pitard ın Cenevre'nin ünlü bir gazetesinde Lloyd George'a cevap olarak:
Efendiler, Konya'daki İnce Minare'nin kapısı ile, İstanbul'daki muhteşem Süleymaniye'nin kubbelerini yapan millete karşı böyle söylenemez. Haddinizi biliniz..." diye harika bir cevap verdiğini...(87)

Forumtr icin Meet tarafindan duzenlendi

İmam Buhari nin Çocukluğu

İmam Buhari Hazretleri' nin küçük yaşta ilim tahsiline başlayıp, subyan mektebinde iken 15.000 hadis ezberlediğini ve buluğa ermeden de İbn-i Mübarek Hazretleri'nin kitaplarını ezberlediğini . . .
Telif eser yazmaya başladığında henüz daha yüzünde sakal çıkmadığını... (88)

Mimar Koca Sinan 'ın Büyüklüğü

Bütün Rönesans mimarlarının arayıp durdukları merkezi plan şemasını en mükemmel bir şekilde gerçekleştirmenin ancak Mimar Koca Sinan'a nasip olduğunu. . .(89/a)
Koca Mimar'ın fütuhat, saltanat, ilim ve sanat bakımından en muhteşem devrinde büyük bir imar kudretinin başında, şöhretli bir insan olmasına rağmen, yazma nüshalarda mur-u natuvan"(güçsüz karınca). imzasında El-fakir Sinan Sermamaran-ı Hassa"; beyzi mührünün ortasında imzasında El-fakir ü'l-hakir Sinan"; kenarında ise: , Serm imaran-ı hassa müstemend Bende-i miskin kemine dermend" (Fakir, aciz, hassa sermimaranı Dertli , değersiz, miskin bendeleri) diye kendisini tanıtarak yalnız mimarinin değil, tevazuun da üstadı olduğunu gösterdiğini. . (89/b) Biliyor muydunuz.?

Nasipsiz Ahmak

Necip Fazıl Kısakürek merhumun, kendisine. "İslamiyet deyince burnuma ayak kokusu gelir" diyen ihtiyar gazeteciye;
Senin o burnuna gelen, İslamiyet'in değil; kendi ciğerinin pis kokusudur. Sen, bir mücerredi, bir müşahhastan ayıramayan ahmaksın!" diye cevap verdiğini...(90)

Velkanlı Hoca Mehmed Efendi

Muş halkının çok sevip saydığı Velkanlı Hoca Mehmed Efendi , nin 'Evinde Kur'an okutuyor" diye şikayet edildiğinde, dönemin Muş valisi tarafından,sırtına bir jandarma bindirilip sakalından da başka bir jandarma tarafından çektirilerek Muş çarşısında dolaştırıldığını. . .(91)

Yunandan İnsanlık Dersi(!)

İstiklal Harbi senelerinde, Yunanlıların Ege bölgesini işgal etmesinden sonra İzmir'e gelen Yunan Kralı'nın civar kasabalardan birini teftiş ederken, şehit edilerek hendeğe atılmış bir sivilin cesedini gördüğünde. Bu kokmuş ölüyü neden gömmüyorsunuz?" diye sorduğunda, yanındakilerin de "Halka ibret olsun diye bırakıyoruz" karşılığını vermeleri üzerine bir krala değil, bir cellada bile yakışmayan:
Başka öldürecek Türk mü yok? Bu pisliği kaldırın ve başkasını öldürüp onun yerine atın!" emrini verdiğini...(92)

"Sıfır Neye Derler?"

Daha sonraları Milli Eğitim Bakanı olacak olan zamanın Maarif Müfettişi Hasan Ali Yücel ile Mustafa Kemal arasında bir gece Kayseri'de sofra sohbeti başlayınca Mustafa Kemal'in Hasan Ali Yücel'e:"Bugün lisede sizin mantık kitabınızı karıştırırken,Matematikte Usul' diye bir bahis gördüm... Demek siz riyaziyeden de anlıyorsunuz..." diye sorunca Hasan Ali Yücelin Biraz paşam" diye cevap verdiğini...Bunun üzerine Mustafa Kemal'in: "Peki söyleyin sıfır neye derler?" diye ikinci bir soru sorması üzerine Hasan Ali Yücel'in gayet mütevazı bir şekilde: "Huzurunuzda bana derler paşam!"cevabını verdiğini... (93)

Bez Parçası

İskilipli Atıf Hoca'nın İstiklal Mahkemesi'nde yargılanırken savcının, dini kıyafetlerden bez parçası" diye bahsetmesi üzerine Atıf Hoca'nın hiddetli bir şekilde duvarda asılı olan bayrağı gösterip :
İşte o da bez, hadi indirip yırtsana" diye haykırdığını.. (94)

Bibliyoman

18. yüzyıl sonlarında yaşamış ve bugünkü İstanbul Millet Kütüphanesi'nin kurucusu olan Ali Emiri Efendi'nin bir bibliyoman(kitap hastası) olduğunu . . .
Elinde bulunan güzel bir Arapça kitabın kendisindeki noksan olan ikinci cildini temin etmek için,mevcut olduğunu öğrendiği Yemene tayinini çıkartmak istediğini ...(95)

Hakkı Tesbit

Ahmet bin Hanbel Hazretleri'ne: Tehdit altındasın, kalbinle imanında sabit kalarak yalnız dilinle istediklerini söylesen olmaz mı ? " dediklerinde, Büyük İmam'ın:
Olmaz. Alimler hakkı söylemekten kaçarsa, cahiler ne yapar? Böyle olursa hakkı tesbit nasıl olur? "cevabını vererek gerçek alimin nasıl olması gerektiğini gösterdiğini (96)

Akif i Büyük Yapan Meziyet

Vatan şairimiz Mehmet Akif Ersoy'un, İstiklal Marşı müsabakasındaki birinciliğinden dolayı kendisine zorla verilen 500 lirayı, fakr u zaruret içinde olmasına rağmen, fakir kadın ve çocuklara bir maişet temin etmek üzere kurulmuş olan "Darü'i Mesa i "ye bağışladığını...
Halbuki İstiklal Marşı kabul edildiğinde, Mehmet Akif'in cebinde , Zonguldak milletvekili Hayri Bey'den borç aldığı iki lirasının olduğunu ve milli marş için 500 lira teklif edildiği günler de 140 lira ile Ankara'da bir çiftlik alınabildiğini...
Paltosu dahi olmadığı için kışın bile ceketle dolaşan bu idealist şairin, çok soğuk günlerde ise, arkadaşı Baytar Şefik (Kolaylı)'dan muşambasını ödünç olarak giydiğini ...
Baytar Şefik'in bir gün : Akif Bey, hiç olmazsa kendine bir palto alsaydın" demesi üzerine, ona darılıp iki ay konuşmadığını.
Burdur Meb'us'u olarak I. Millet Meclisi'ne seçildiğinde ailesine: "Biz bu maaşı hak etmiyoruz ya... Ama, pek hak etmiyoruz da denemez. Elimizden geldiği kadar nihai zafer için çalışıyoruz. " dediğini .(97)

Pis Kokusundan Dolayı Kovulan Elçi

Veli lakaplı II. Bayezid'in padişahlığı. döneminde İstanbul'a, Moskova kralının elçisi sıfatıyla Mihail Plachtneef isimli birinin geldiğini . . .
Bu adamın, insanı istifra ettirecek kadar pis kokmasından dolayı yıkanması için hamama götürüldüğünde, bu keferenin hayatında hiç hamam görmemiş olup yıkanmak ve çamaşır değiştirmek adetine aşina olmadığı ve kimse ile görüştürülmeden pisliğinden dolayı İstanbul'dan kovulduğunu... (98)

Batıda Yemek Kültürü

İsviçre , nin Branderburg Prensi, ziyafete çağırdığı bir derebeyine gönderdiği davetiyenin meşruhat (açıklama) hanesine:
""Eti yedikten sonra kemiği arkaya atmak yok! Yağlı ağzını yenine silmek yok! Tabağı kaldırıp altına tükürmek yok" diye yazmak mecburiyetinde kaldığını...(99)

Orta Çağda Temizlik Farkı

Orta çağda Müslümanların yaşayışları üzerine yapılan bir araştırmada,İslam dünyasındaki kimya sanayii anlatılırken:
""... Sabuncular loncası, en önemli loncalardan biriydi.
Çünkü Orta Çağ Müslümanları hergün yıkanırlardı ve çamaşırları da sarıkları da her zaman bembeyazdı. Bu bakımdan onlar o çağın diğer ülke insanlarından ayrılırlardı.
1600 yıllarına doğru İspanya'da Engizisyon Mahkemeleri Müslüman İspanyollarla Hristiyan İspanyolları temizliklerine bakarak ayırt ediyordu... " diye yazdığını...(100)


Adalet Kavramının Şümulü

Osmanlı Devleti'nde adalet kavramının ; milliyet, cins, zümre yahut din farklarını aşan çok şümullü bir değer ifade ettiğini. . .
Bu adaletin sadece insanlara has değil, kurda, kuşa, toprağa ve suya şamil bulunduğunu ve bu yüzden Osmanlı kanunnamelerinde :
""... ve ayağı yaramaz beygiri işletmeyeler'. at, katır ve eşek ayağını gözedeler ve semerin göreler ve ağır yük urmayalar, zira dilsüz canavardurlar, her kangısında eksük bulunur ise sahibine tamam itdüre, eslemeyanı tamam gereği gibi hakkından geline ve hammallar ağır yük urmayalar, mütearef (örf) üzere ola..." diye hükümler konularak bu meselenin beygirin sakat ayağından eşeğin semerine kadar gözden uzak tutulmadığını. . .(101)

Risale-i Nur' un Dili

Merhum Albay Hulusi Yahyagil'in, Barla'da Bediüzzamar Üstadımıza, Risale-i Nur'un dilinin orijinalliği ile alakalı olarak:
""Üstadım, sen Türkçe'yi dahi zor konuşuyorsun, bu Risale-i Nur'daki Türkçe nasıl oluyor.?" diye hayretini ifade ettikten sonra Bediüzzaman '
""Kardeşim, bir hakaiki imaniye kalbe ihtar edildiği vakit ikiyüz ayat-ı Kuraniye imdadıma koşmak için birbirleriyle yarış ediyorlar. Önce bana lisanı maderzadım(anne lisanım) Kürtçe geliyor. Arapçaya çeviriyorum ve Türkçe yazdırıyorum" cevabını verdiğini...(102)

Hacizli Cenaze

Son Osmanlı Padişahı Sultan VI. Mehmed Vahdeddin Han'a, ""Altıncı Mehmed sözündeki ""Altıncı kelimesinden kinaye olarak ""Altın seven adam manası çıkartılarak ithamlarda bulunulduğu . . .
Halbuki Sultan Vahdeddin Han'ın, hayatının tehlikeye girmesinden dolayı memleketinden ayrılmak zorunda kaldığında şahsi mirası mahiyetinde babasından intikal eden bütün serveti beraberinde götürme imkanı varken, dasitani bir namusluluk örneği göstererek bu serveti Hazine-i Hümayun'a gönderdiğini...
İtalya'da geçirdiği fakr -u zururet içindeki bir hayattan sonra 1926 yılında San Remo'da vefat ettiği zaman 120 000 lira borcu kaldığı için alacaklıları tarafından tabutuna haciz konuduğunu . . . Tahnit edilmiş cesedinin, kızı Sabiha Sultan'ın bu parayı binbir güçlükle temin etmesinden sonra Şam 'a naklolunarak Yavuz Sultan Selim Camii avlusuna defnedildiğini. .. (103)

Milletin Sigorta Lambası

Tarihçi Reşat Ekrem Koçu'nun, Sultan Vahideddin'in kaderi ile ilgili oldukça orijinal bir değerlendirmesinde :
""Mazileri çok temiz olan ve memleketleri felaket girdabına düştükten sonra işbaşına geçen, ağır mesuliyetler yüklenen, yenik milletleri daha fazla çiğnetmemek için nefret edilen galip düşmanlara dostane el uzatmak durumunda kalan o kara bahtlı insanlar, milletlerin tarihlerinde sigorta lambalarına benzerler.
Kendilerinin yanması büyük tesislerin kurtulmasını temin eder diye yazdığını. .(104)
Biliyor muydunuz.?

İttihatçıların Akılsızlığı

Sultan II. Abdülhamid'in dahice bir politika güderek, her hangi bir isyan çıkartmalarını önlemek için Arabistan'ın Hicaz ileri gelenlerini, Şura-yı Devlet üyesi olarak İstanbul'da tuttuğunu. . .
Bunlardan Şerif Hüseyin'in, Mekke'ye emir olmak isteğini defaatla reddetmesine karşılık Ulu Hakan'ın tahttan indirilmesiyle birlikte İttihat ve Terakki yönetiminin, Şerif Hüseyin'in bu isteğini yerine getirerek onu emir olarak tayin ettiğini ve hemen ardından da Şerif'in Osmanlı'ya karsı isyan bayrağını açtığını... Çok sonraları İngiliz Başvekil Lloyd George'un Avam Kamarası'nda: ""Şerif Hüseyin Mekke emiri olduktan sonra kendisi ile Arap milliyetçiliği ve isyan konusunda anlaştık.
Bu isyana karşı ayda 40 bin altın vermiştik" dediğini ... (105)

Acı HatıraIar

İtalyanların Libyayı bizden koparmak için Avrupalı müttefikleriyle siyasi alanda anlaştıktan sonra, bize karşı açacakları savaşın (Trablusgarp Savaşı) masraflarını karşılayacak yeterli hazinelerinin olmadığını...
Buna karşılık Duyun-u Umumiye'ye başvurarak, bu savaşın masraflarını karşılamak için Anadolu'dan toplanan birikmiş paradan beş milyon altın lira çektiklerini ve bu bizim paramızla sağladıkları imkanlarla bizim toprağımız olan Libya'yı istilaya başladıklarını. . .(106)

Lavrens'in İtirafı

Arapları aldatarak Osmanlı Devleti aleyhine kışkırtıp isyana sevkeden İngiliz casusu Lavrence'in, yardımcıları Nuri Said, Faysal ve Şerif Hüseyin ile birlikte Şam'da Türkleri katlettikten sonra: "'Evet onları isyana ben kışkırtmıştım. Ama böylesine vahşice kan dökeceklerini hiç tahmin etmemiştim. Bazı mahalleleri gezerken silahsız Türk askerlerinin nasıl öldürüldüklerine bakamadım;tiksindim bu vahşetten..." diyerek itirafta bulunduğunu . . (107)

Vicdan Azabı

Mekke Emiri Şerif Hüseyin'in İngilizlerle anlaşarak Osmanlı'yı arkadan vurduğunu ve mükafat olarak da İngilizler tarafından Hicaz Krallığı'na getirildiğini..
Daha sonra Vehhabiler tarafından alaşağı edilerek İngilizlerin himayesinde Kıbrıs'a yerleştirildiğini ve hastalandığında da oğlu tarafından Amman'a getirildiğini...
Ve günün birinde adet vechile saray bandosunun bahçede konser verirken "İzmir Marşı"nı çalması üzerine, oğlunun babasının üzülmemesi için pencereleri kapattırmak isterken baba oldukça ibretli bir şekilde:
"Evlat, neden o pencereyi kapıyorsun? Ben velinimetine ihanet etmiş asi bir kulum, günahım büyüktür. Kral olacağımı düşündüm. Allah beni sürgünlüğe düşürdü. Hastayım diye kapatıyorsun. Bırak pencereyi aç, şu marşı dinleyeyim.
Duyduğum vicdan azabının şiddeti, o eski hatıraların canlanması ile büsbütün artsın; bu dünyada çektiğim ızdıraptan vicdan azabıyla büsbütün ağırlaşsın, ta ki Cenab-ı
Hakk. bu günahkar kulunu dünyada affederek, ahirette hesap gününde cezadan korusun"dediğini.. .(108)

"Milletimin Ocağı Yanıyor"

Sultan Vahdeddin Han'ın ikamet etmekte olduğu Yıldız Sarayı'nın, bir elektrik arızasından dolayı yanmaya başlaması üzerine, orada vazifeli bulunan bekçibaşının hüngür hüngür ağladığını ve bunun üzerine Sultan Vahdeddin in: "Benim milletimin ocağı yanıyor, ben onu düşünüyorum, kendi evim yanmış ne ehemmiyeti var' dediğini...(109)

"Ayağını Yüzüme Bas ki .

Yüzüm Allah Katında Şeref Kazansın"
Hintli Müslüman kardeşlerimizin, Osmanlı Devleti'nin Balkan Savaşı'nda yüzlerce şehit ve binlerce yaralı verdiklerinin haberini almaları üzerine, kilometrelerce ötedeki kardeşlerinin acılarını bir nebze olsun dindirebilmek için bir Kızılay heyeti teşkil ederek Türkiye'ye gönderdiklerini...
Bu heyetin savaş boyunca birçok din kardeşinin yaralarını sarıp başarılı hizmetlerden sonra 1913 Temmuz'unda Hindistan'a döndüğünü. . -
Kızılay heyetine Bombay'da büyük bir karşılama merasimi hazırlanıp, gemi limana yanaştığında o günkü Hintli Müslüman liderlerden Muhammed Ali Cevher' in, heyet başkanı Doktor Ensari'ye :
"Sen mücahit Osmanlı ordusuna hizmet edip geldin Ayağını Hindistan topraklarına basmadan bu benim yüzüme bas da, yüzüm Allah katında şeref kazansın" diyerek başını yere koyup yüzünü Dr. Ensari'nin ayakları altına uzattığını...(110)

Osmanoğullarının Dramı

Son Halife ll Abdülmecid. Han'ın, sürgün edildikten sonra diyar-ı gurbette vefat etmesi üzerine, kızı Dürrüşehvar Sultan'ın. İstanbul' a gelerek Savanora yatında. İsmet İnönü'yü ziyaret ettiğini ve kendisinden babasının vatan toprağına gömülmesini rica ettiğini...
Altı asır cihanı aydınlatan bir neslin son temsilcisinin bu vatan toprağına gömülme isteğinin ; halk tarafından mezarının bir ziyaret yerine dönüştürebileceği endişesiyle İsmet İnönü tarafından reddedildiğini ve Hindistan Hükümeti'nin araya girmesiyle Suudi Arabistan makamlarından izin alınarak Medine'deki Cennetü'l-Baki kabristanının içindeki Ali Aba'nın ayak ucuna defnedildiğini. . .(111)

Tökeli İmre

Osmanlı idaresinde bir krallık olan Erdel Kralı Apafi ile birleşerek Osmanlı ordusuyla aynı safta çarpışan Orta Macar Kralı Tökeli İmre'nin Osmanlı Devleti'ne karşı itaat ve bağlılığını göstermek için mührüne:
"Muin-i Ali Osman'a itaat üzreyim emre Kral-ı Orta Macar'ım ki namım Tökeli İmre" beyitini kazıttığını . . (112)

"O Kendi Kaderini Kendi Yazmış Oldu"

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri'nin 1960 Mart'ında ağır hasta vaziyette Urfa'ya gelmesi üzerine, bunu haber alan İçişleri Bakanlığı'nın, derhal Üstad'ı geri gönderme emri çıkardığını... Halkın yoğun baskısı üzerine Urfa valisinin "Efe Nedim, Said Nursi çok hasta ve müsaid bir araba da yok. " demesine karşılık İçişleri Bakanı Namık Gedik'.in:
"Çöp arabasıyla da olsa göndereceksiniz!" talimatını verdiğini ve bunu öğrenen Bediüzzaman Hazretleri'nin ibretli bir şekilde:
"O kendi kaderini kendi yazmış oldu" dediğini ve ,çok kısa bir zaman sonra İçişleri Bakanı Namık Gedik' in Genelkurmay binasından kendini atarak intihar edip, cesedinin de çöp arabasıyla taşındığını. . .(113) Biliyor muydunuz.?

İsrail ve Orman Kanunu

1953- 1955 yılları arasında İsrail Başbakanlığı'nı yürüten Moshe Sharett'in, İsrail askerlerinin yaptığı katliamlarla ilgili olarak tuttuğu özel günlüğünde:
"İsrail devleti, dünyanın gözünde çağdaş toplumların geliştirip benimsediği temel hukuk kanunlarını tanımayan ve orman kanunlarına göre davranan bir devlet haline gelmiştir" diye yazarak itirafta bulunduğun . (114)

Yahudilerden Müthiş İtiraf

1967 yılında Pariste düzenlenen dünya Yahudi Kongresi'nin zabıtları arasında bulunan bir belgedeki kayıtlara göre bir delegenin :
"Evet bugün bağımsız bir devletimiz var ama mesut muyuz? Osmanlı'nın devrindeki gibi huzurlu muyuz? Samimiyetle ve hepinizin içinden geçenleri dile getirdiğime inanarak söylüyorum ki hayır!
Bizim bu dünyada huzurlu ve emniyetli yaşamamız. ( Osmanlı'yı yeniden kurmaya bağlıdır!" diyerek bir gerçeği itiraf ettiğini (1 l5)

Müfti,s Sakaleyn

Kanuni Sultan Süleyman devrinin büyük Şeylhülislamı İbn i Kemal'in, çeşitli sahalarda yazmış olduğu 300 kadar eseri olduğunu
Hergün bin kadar fetvaya cevap verip kendisine insanlardan başka cinlerin de fetva almak için müracaat ettiğini ve bundan dolayı kendisine: "Müfti's Sakaleyn" (İnsanların ve cinlerin müftüsü) denildiğini (116)

Batının İslam,la Kavgası

Protestan mezhebinin kurucusu Martin Luther'in, Osmanlı'nın Avrupa içlerine kadar ilerleyip, ortaya koyduğu adilane sistemle yerli halkın gönlünde taht kurması üzerine, halkını acımasızca sömüren yöneticileri:" Sizin gibi gözü doymaz prenslerin, toprak ağalarının ve burjuvaların idaresi altında yaşamaktansa, Türk idaresi fakirlere daha hayırlı gelebilir" diyerek Hristiyanları uyardığını.,, (1 17 /a)
Yine Luther'in Hristiyanları Türklerle savaşmaya teşvik etmek için çıkardığı bir emirnamede
"Türklerin başlattığı bir savaşta o ara karşı savaşan bir kimsenin, Tanrının bir düşmanı ve İsa'ya hakaret eden biriyle hakikatte bizzat şeytanla savaşmakta olduğunu düşünmeli ve bundan dolayı, masum bir kimsenin kanını döktüğü veya bir Hrıstiyanı öldürdüğü zehabına kapılmamalıdır" diye yazdığını,,(117/b)

Nüfusun Önemi

Nüfusun, milletler ve medeniyetler arasındaki mücadelede çok önemli bir faktör olduğunun idrakinde olan Roma İmparatoru Sezar'ın , çok çocuğu olan aileleri mükafatlandırdığını ve çocuk yapmayan kadınları da bazı haklardan mahrum ettiğini(118)

Endülüs ve Batıda İlim

10. yüzyılda Endülüs'te ilim ve irfanın Avrupa ile kıyaslanamayacak kadar gelişmiş olduğunu ve Halife elHakem kütüphanesinde altıyüzbin yazma kitabın bulunup, bunların kırk dördünü katalogların teşkil ettiğini...
O tarihten dörtyüz sene sonra bile Avrupa'da bilgili Charles diye tanınan Fransa Kralı V. Charles'in krallık kütüphanesinde sadece ve sadece dokuzyüz eser bulunduğunu... (1l9)

Batıda Karanlığın Saltanatı

19. Y üzyılda bile batıda karanlık fikirlerin hüküm sürdüğünü ve Klönische Zetung(18 Mart 1819) gazetesinin bir yorumunda, "Geceleri yolların sokak lambalarıyla aydınlanmasının teolojik sebeplerle ayıp birşey olduğu, İlahi nizam ve karanlığı insanın bozamayacağı" düşüncelerin ileri sürdüğünü..
Bundan yıllar önce 950 yılında Endülüs'teki Kurtuba şehrinin arabalarla düzenli de temizléndiğini ve evlerin dış duvarlarına yerleştirilen lambalarla caddelerin aydınlatıldığını . (120)



Teravih Şerbeti

Sultan Dördüncü Mehmed'in annesi Hatice Sultan'ıın, Galata köprüsünün başını süsleyen ve Sinan mektebinin bir şaheseri olan Yeni Cami'yi ve yanına da onun kadar muhteşem bir vakıf yaptırdığını
116 kişinin vazife aldığı bu cami ve vakıfta, yaz ayları boyunca içine kar atılıp soğutmak suretiyle halka dağıtılıp bu iş için her sene yirmi bin akçe tahsis edildiğini
Ayrıca Hatice Sultan'ın:
"Bu vakfiye şartlarını her kim değiştirirse günahı onların üzerine olsun. Allah, duyuran ve bilendir" diye başlayan bu vakfiyesine: "Ramazanlarda, teravih namazından sonra, caminin üç kapısından Atina balından yapılmış şerbet dağıtılsın. Eğer Ramazan yaza rastlarsa şerbete kar konsun. Her sene şerbet için 3000 okkalık Atina balı alınsın ve her kapı için , her gece 33 okkalık baldan şerbet yapılarak ikişer şerbetçi tarafından cemaata dağıtılsın" diye hayır hasenat için yapılması gerekenleri yazdırdığını . (121)

Misyonerler ve Sinsi Planları

İzmir'e yerleşmiş ve Bergama, Marmaris ve Bodrum civarında maden işletmeciliği yapmakta olan
İngiliz ailelerinden Percy Hatkinson'un II. Dünya Savaşı yıllarında, Cizvit papazlarıyla birlikte Türkiye aleyhine casusluk yaptıklarını.
Bergama'da ele geçen bu casusluk şebekesinin belgeleri arasında, harpten evvel İsviçre'nin Friburg şehrinde toplanan Beynelmilel Hristiyan Misyonerler kongresinde alınan kararlar bulunduğunu . . .
Bunların bir tanesinde: "Türkleri Hristiyan yaparmıyız. Bu is için sarfettiğimiz paranın yarısıyla onlara papaz yerine şantöz gönderelim. corription(fesat) yolu ile. Böylece zaafa sürüklenirler ve biz de kuvvetimizi artırırız. diye yazdırdığını. . (122)

Osmanlı'nın Parlayan Kılıçları

16. yüzyılın kudretli padişahı Yavuz Sultan Selimin huzuruna girerek yer öpüp itimatnamesini sunan Venedik elçisi Antonio Jüstiniani'ne ülkesine döndüğünde Padişahın nasıl biri olduğu hakkında bilgi istediğinde elçinin şaşkınlık içinde: 'Kılıcı öyle parlıyordu ki yüzünü göremedim" diye itirafta bulunduğunu
Elçinin bu itirafının daha sonraları Yavuz Selim tarafından öğrenilmesi üzerine Haşmetli Hünkarım,Paşalarım Osmanlının kılıcı parladığı sürece düşmanların başı daima önde olur. A m a Allah korusun bu kılıç kınına girer ve paslanmaya başlarsa o zaman bu kafalar yavaş yavaş dikilir ve birgün bize yukardan bakar dediğini... (123) Biliyor muydunuz?

Japon İmparatoru ve AbdüIhamid Han

Japon İmparatorunun Sultan Abdulhamid'den:İslam dininin bilhassa tefekkür, gaye, felsefe ve manevi terkibi üzerinde şahsen kendisine izahat vermek için japonca bilen yoksa tercihen İngilizce Fransızca ve Almancası kifayetli Osmanlı alimleri, istemesi üzerine. Ulu Hakanın çaresizlik içinde, karşı tarafa menfi müsbet arası, zaman kazandıran dolaylı bir cevap verdiğini...
Abdülhamid Han'ın kalbinde yara olan bu hadise hakkın da, daha sonraları(sürgün yıllarında) Ali Fethi Bey'e: "Eğer ben, Japon İmparatorunun istediği kıymette din ve maneviyat şahsiyetleri bulabilseydim evvela kendi memleketimi kurtarırdım " dediğini...(124)

İhtilal Mantığı

Sık sık ihtilal yapılan Güney Amerika ülkelerinin birinde,batılı bir gazetecinin, kaldığı otelin müdürüne: "Burada niçin bu kadar çok ihtilal yapılıyor?" diye sorması üzerine otel müdürünün :
"Anayasamıza göre herkesin devlet başkanı olmaya hakkı var. Bu yüzden her vatandaş bir defa devlet başkanı olmayı deniyor" diye cevap verdiğini. .(125)
"Ruhu Batırmamak İçin"
Yunan filozof ve ahlakçısı Sokrat'ın (M. Ö. 47 0-3991 hayranı olan zengin bir tüccarın, bütün serveti olan bir çuval altını bu filozofa bağışladığını...
Tüccarın ölümünden sonra, vasiyeti gereği aldığı bir çuval altını, bir kayığa yükletip, denizin ortasına teker teker atan Sokrat'ın :
"Ey para! İşte seni batırıyorum ki, benim ruhumu batırmayasın!" hikmetli sözünü2 söylediğini...(126)

Kızılderililerin Ataları

Kanadalı Tarihçi, Profesör Miss. Ethel G. Steward'ın 1987 yılında Türkiye'de düzenlenen tarih kongresinde sunduğu bildiride ve yazdığı "Cengiz Han'dan Amerika'ya Kaçış" isimli kitabında "Kızılderililerin atalarının Türk olduğunu " yazdığını. . .
Kitapta anlatıldığına göre, 13.yüzyılda Orta Asya'daki Moğol baskısından kaçan bazı Türk boylarının iki koldan Alaska'ya ulaşarak oradan da kıtanın güneyine yayıldıklarını. . .
Yine Steward'ın araştırmalarına göre Kızılderililer ile Türk boyları arasında gerek fiziki, gerek sosyolojik ve gerekse kültürel açıdan büyük benzerlikler bulunduğunu tesbit ettiğini...(127)

Kızılderili Medeniyeti

Sömürgeleştirmek gayesi ile gittikleri Kuzey Amerikada, Kızılderili kabilelerinin hayat tarzlarını ve kültürlerini araştıran bir misyonerin :
"Son derece hayret uyandırıcı nokta şu ki karşılıklı münasebetlerde, medeni dünyanın alelade insanları arasın da görülemeyecek şekilde nazik ve lütufkarlar. Bu da şüphesiz, bizim kalplerimizdeki cömertlik şefkat hissini söndüren 'benim , ve 'senin' kelimelerinin bu insanların dilin de bulunmadığı için" diyerek itirafta bulunduğunu...(128)

Gaflettekine İmdat

Hazreti Mevlana'nın, müridi Siraceddin'in evinde misafir kaldığı gün sabaha kadar namaz kılıp Rabbine niyazda bulunması üzerine, müridinin: "Sultanım sabah oldu. bir nefes dinlenseniz" diye ricada bulunduğunu..
Bunun üzerine Hz. Mevlana'nın:"İyi ama, eğer biz de uyursak, bunca uyuyana kim imdat edecek?" diye hikmetli bir cevap verdiğini...(129)

Türk Vergisi

Osmanlı Devleti'nin l521'de Belgrad'ı, l522'de Rodos'u fethetmeleri ve 1526'da da Mohaç'ta büyük bir zafer kazanmalarının ardından batı dünyasında büyük bir panik yaşandığını...
Çeşitli kentlerde toplanan Alman Meclisleri' nin (Reich stag) , Türklere karşı ordu toplayıp sefer düzenleyebilmek için "Türk Vergisi" adı altında yeni bir vergi konulmasını kararlaştırdıklarını. (130)

İade-i Ziyaret

Meşhur bir politikacımıza Fransa'da: "Siz Osmanlıların Viyana kapılarında ne işiniz vardı?diye sorması üzerine, o politikacımızın gayet veciz bir şekilde: "Haçlı seferlerinin iade-i ziyaretiydi diye cevap verdiğini ...(131)

Paspas

Sultanüş-şuara Necip Fazıl Kısakürekin yürekten bağlı olduğu Seyyid Abdülhakim Arvasi Hazretlerine:
"Efendim! Ben kurtulacak mıyım?" diye sorması üzerine Arvasi Hazretleri'nin :
"Bir gemi giderken, paspas da içinde gider. Yeterki o geminin içinde ol Necip!'diye cevap verdiğini...(132) Biliyor muydunuz?

Sibirya'ya Sürgün

Tarihin en korkunç emirlerinden birinin 1799 yılında Rus Çar'ı I Paul tarafından verildiğini...
Bir sabah, önünde resmi geçit yapan birliğin yürüyüşünü beğenmediği için: "Sibirya'ya marş marş!" diye emir verdiğini ve dörtyüz kişilik bu birlikten bir daha haber alınamadığını... ( 133)

Keçeli Beni Orman Korucusu mu Yaptın?"

Bediüzzaman Hazretleri'nin Barla'da Nur risalelerini telif ettiği yıllarda, Bedre yakınlarındaki bir korulukta yangın çıkması üzerine orada bulunan Sıddık Sabri Efendi'nin yangını söndürmek için çok uğraştığını...
Yangının sönmemesi üzerine sırtındaki Üstadı'ndan yadigar olan cübbeyi çıkartan Sabri Efendi'nin, onu alevlere doğru savurup yandan da: "Yak işte yakabilirsen bu Bediüzzaman'ın cübbesi" diye haykırdığını ve ardından alevlerin yavaş yavaş azalarak söndüğünü...
Daha sonraları bu hadisenin Bediüzzaman Hazretleri'ne intikal ettirilmesi üzerine, Nurlu Üstad'ın tebessüm buyurarak Sabri Efendi'ye: "Keçeli beni orman korucusu mu yaptın!diye latifede bulunduğunu... ( 1 34)

Miskinler Tekkesi

Sari ve tehlikeli bir hastalık oluşundan dolayı, toplum tarafından istiskal görerek tecrid edilen cüzzamlılara, Osmanlı vakıf medeniyetinin şefkat elini uzatarak, onlar için . . her türlü bakım ve görümünün yapıldığı miskinhaneler kurduğunu...
Bunların ilkinin de, 1421-1451 seneleri arasında Edirne'de II. Murat tarafından yaptırıldığını ve buralara "Miskinler tekkesi " denildiğini...(135)

Son Halife Abdülmecid Han'ın İnkisarı

Son halife Abdülmecid Han'ın, Osmanoğulları'nın yurt dışına Sürülmesi ile ilgili çıkartılan kanun gereğince apar topar İstanbul'dan çıkartılmasına müteakip ziyaretine gelen bir dostunun kendisine Halife Hazretleri!" diye hitap etmesi üzerine, Abdülmecid Han'ın büyük bir inkisar içinde:
"Bizim hilafetmeablığımız artık kalmadı. Bir gece apar topar hanedanımızın altıyüz sene hükümdar olduğu bir memleketten kovulduk. Kim derdi ki, Fatihlerin, Yavuzların, Kanunilerin torunları, çamaşırlarını bile alamadan yolcu edilecekler' dediğini. .(136)

Akif ve Destanı

Mehmet Akif merhumun:
"Ey bu topraklar için toprağa düşmüş asker Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer
Ne büyüksün ki, kanın kurtarıyor tevhidi Bedr'in arslanları ancak bu kadar şanlı idi."
diyerek başlayan muhteşem Çanakkale Destanı"nı yazmadan önce ellerini Yüce Dergah'a açıp:
Allahım! Bana, bu aciz kuluna, bu destanı yazma imkanı bahşet... Bu ulvi vazifeyi bana nasib et. Sonra canımı al. Ya Rabbi!.. Bana bu lütfu çok görme. İn'am ve ikramının hazinesinden bu aciz kulunun şu duasını barigah-ı uluhiyetinde kabuleyle!.." diye gözyaşları içinde dua dua yalvardığını. .(137)

Asla Dönüş

Pakistanlı iş adamı Abdullah Delhi'nin Sovyet havayolları ile seyahat ettiği
esnada uçakta namaz vaktinin girmesi üzerine
hosteslerden birini çağırıp namaz kılması için kendisine bir yer göstermesini istediğinde hostesin ancak kaptan pilotun yanında müsait bir yer bulabildiğini ve Abdullah namazını bitirip Rus pilotu ile göz göze geldiğinde, pilotun gözlerinden yaşlar süzülmekte olduğunu görüp de sebebini sorması üzerine pilotun: 4-5 yaşlarında iken babam da senin yaptığın gibi bir şeyler yapardı. Bunun namaz olduğunu şimdi anladım ve birden hem babamı, hem de dinimin ne olabileceğini düşündüm
Din konusu ile alakalı bugüne kadar bana hiçbirşey anlatılmadı. Ancak şu anda düşündüm ki, babam, senin yaptığın gibi namaz kıldığına göre Müslüman olmalı. Dolayısı ile benim aslım da Müslüman olabilir. Yılardır içimde bir düğümdü bu. Ama ilk defa namaz kılan birisini, sizi görünce kafamdakiler çözülmeye başladı. Bunun üzerine gideceğim ve aslımı araştıracağım. " dediğini...(138)

Trablusgarp Mücahitleri

Trablusgarp Savaşı,nda Osmanlı askerlerinin arasında bulunmuş olan Fransız gazetecisi Georges Lemo nun gördükleri karşısında hayretler içinde kalarak:
Türk subayları içinde on iki kez yaralanmış olanlar vardı. Müthiş birşey kendileri ile konuştuğum zaman edindiğim intiba şu oldu:
Türk subaylarında yenmek ve ölmek duygusu, cinnet derecesine varmış bir istek halinde yaşıyordu" diye hatıralarında intibalarını yazdığını... (139)

"Çadır İçinden Savaş İdare Etmeyüz"

Merc-i Dabık Savaşı öncesi Büyük Hünkar Yavuz Sultan Selim'in ordusunun önünde askerleriyle beraber göğüs göğüse çarpışmak için atını ileri doğru mahmuzlaması üzerine, sadrazam Sinan Paşa'nın padişahın ellerine sarılıp:
"Şevketlü hünkarım, olmaya ki heyecana gelir, kendinizi ateşe atarsınız, yüreğimiz dilhun olur" diye gitmemesi için yalvardığını...
Alem-i İslam'ın birliğini sağlama adına hayatı at sırtında geçmiş olan bu büyük dava adamının bunun üzerine: "Biz cennetmekan Fatih Sultan Mehmet Han,ın torunuyuz, çadır içinden savaş idare etmeyüz" diye haykırdığını. . .(ı40) Biliyor muydunuz?



Halkını Düşünen Gerçek Devlet Adamı

Okkası 30 paraya satılan ekmeğin fiyatına 10 paralık bir zam yapmak isteyen fırıncıları huzuruna çağıran müşfik sultan Abdülhamid Han'ın onlara:
Siz yine ekmeği 30 paraya satmaya devam edin. Sattığınız her ekmek için istediğiniz 10 parayı ben vereceğim.
Çünkü bir memlekette ekmek fiyatına zam yapılırsa, bunu bütün zaruri ihtiyaçların pahalılaşması gibi bir hareket kovalar ki, halkımız bundan büyük ızdırap çeker" diyerek, halkını gerçek manada düşünen bir devlet adamlığı örneği sergilediğini. . .(141)

İbret

Mevlevilerin piri Mevlana Hazretleri'nin vefat tarihi olan ve 'İbret" kelimesinin ebcet değerine tekabül eden Hicri 672 tarihinin; "İbret, İbret" diye iki defa tekrarının 672+672=1344(Hicri)/ 1925(Miladi) tekkelerin kapatıldığı Miladi 1925 " tarihine tekabül ederek enteresan bir tarih cilvesi oluşturduğunu. . .(142)

Yavuz Çocuk

Yavuz Sultan Selim'in asıl isminin "Selim " olmasına karşılık çocuk iken çok hareketli yerinde durmayan, cevval bir yapıya sahip oluşundan dolayı kendisine "Yavuz" lakabının takıldığını. . .
Bu çelik çavak çocuğun idman yaparken kafesten uçurulan güvercinleri, çift elle fırlattığı hançerlerle havada vurduğunu. . .(143)

Sultanlık Stajı

Osmanlı Şehzadelerinin küçük yaşlardan itibaren, ileride devleti yönetebilecek şekilde çok ciddi bir eğitime tabi tutulduklarını ve buluğ çağına gelince de (yani günümüz nesillerinin sokakta çember çevirdikleri bir yaşta) bir nevi "sultanlık stajı" anlamına gelen önemli vilayetlerin başına Sancakbeyi olarak tayin edilip devlet idaresini tatbiki şekilde öğrenmelerinin sağlandığını . . .
Böylece ilerisi için onlar devleti tanırken, devletin de onları tanıma fırsatı bulduğunu. . .(144)

Türklerin Korkutan Hatıraları

Çarlık Rusyası'nın Balkanlar'ı Osmanlı'dan koparmak gayesi ile Balkan milletlerine gizliden gizliye silah dağıtıp, bir yandan da fitne tohumları ekerek ayaklandırmaya çalıştığını...
Bu iş için vazifelendirilen Rus generali Çirnayev'in 1877 yılında Bulgaristan'dan Çar'a gönderdiği gizli raporda "Buralarda hiç yoktan ordular meydana getirdim. Bu askerleri ölüme sevkediyorum. Fakat bu insanları sendeleten bir engel var Türklerin yaşayan hatıraları! Ölümden korkmayanlar bu hatıralardan korkuyorlar. Yalnız Türkleri değil, onların tarihlerini de yenmek lazım.
Onlarda herhalde bir sihirbaz zekası var. Bir değil birkaç istila bile, onların iliklerine işleyen gizli üstünlüklerini yıkmaya bence kafi gelmeyecektir" diye yazarak oldukça ibretli bir itirafta bulunduğunu...(145)

Kervansaraylar

Osmanlıların, yaptıkları her işte Allah'ın rızasını gözetme düşüncesinin bir eseri olarak, yolcuların istifade etmeleri için, o zamanın şartlarına göre bir günlük yolculuk mesafesi olan 50_60 kilometre aralıklarla kervansaraylar inşa ettiklerini...
Bu kervansaraylarda ırk, din, millet ayrımı gözetmeksizin herkesin misafir kabul edilip üç gün müddetle ücretsiz yedirilip, içirilip hayvanlarına bakıldığını . .-.
Yolcuların istirahattan sonra, sabah mehteran eşliğinde uğurlandığını ve uğurlama esnasında kervansaray vazifelilerinin "Ey ümmeti Muhammed! Canınız, malınız tamam mıdır?" diye nida etmesi üzerine yolcuların da: "Cümlesi tamamdır, Cenabı Hakk, hayrat sahibine rahmet eyleye diye karşılık vererek dualarla yolcu edildiklerini...(146)

Yedi Ben

Yavuz Sultan Selim Han'ın doğumundan az bir zaman önce babası ll. Bayezid'in sarayına gelen bir dervişin:
Bugün bu hanedandan bir erkek çocuk dünyaya gelecektir ve babasının yerine geçecektir. Vücudunda yedi ben bulunacaktır ve onların miktarınca alişan beylere galebe edecektir diyerek ortadan kaybolduğunu.
Hakikaten de Yavuz Sultan Selim'in altı yıl gibi kısa süren hükümdarlık döneminde yedi tane devleti yeryüzü haritasından sildiğini. . .(147)

Bir Siyaset Dahisinin Ölümü

Devrinin en buhranlı döneminde devraldığı Osmanlı Devleti'ni 33 yıl süreyle dahice politikalar takip ederek yöneten Ulu Hakan Abdülhamid Han a .kıblesi batıya ayarlı yerli aydınlarca birçok iftiralar atılıp batılı ağzıyla "kızıl sultan" denmesine karşılık dönemin İngiltere Hariciye Nazırı Sir Edvvard Grey'in Sultan Abdülhamid'in vefatını öğrendiği zaman:
"Ne büyük kayıp! Hasmımdı ama onun ölümü ile diplomasi mesleği artık şevkini kaybetti" dediğini...(148)

Cihad Nişanları

Kafkasya istiklal mücadelesinin efsanevi dava adamı Şeyh Şamil'in, bu mukaddes cihatda ölümü göze alarak büyük fedakarlıklar gösteren gazilerine hatıra olarak, hilal şeklinde ve üzerinde Arapça olarak :
"Kılıç Cennet'in anahtarıdır.", "Sonunu düşünen cesur olmaz" "Yiğide Cennet yeri açıktır" ve "Ecel gelmedikçe ölüm olmaz" yazan nişanlar hediye ederek taltif ettiğini...(149)

Halkın Sağduyusuna Güven(!)

27 Mayıs ihtilalinden sonra Cemal Gürsel Paşa'nın, Anayasa komisyonu başkanı 0rd.Prof Sıddık Sami 0nar'a: "Cumhurbaşkanı 'nın tek dereceli ve halk tarafından seçilmesini temin edecek bir anayasa yapılsın" diye mesaj göndermesi üzerine Sıddık Sami Onar'ın:
"Laikliği pekiştirecek tadilatı. yapalım, ama bu seçim usulünü getirecek olursak halk ya Said Nursi'yi seçer, yahut da onu destekleyen profesörü..." diye cevap vererek halka ne kadar güvendiklerini(!) gösterdiklerini...(150)

Yavuz Sultan Selim'de Kulluk Şuuru

Makedonya kralı Büyük İskender'in, Mısır'ı işgal ettiği zaman kendisinin Yunanlılar için haşa ilah kabul edilen Jüpiter yıldızından geldiğini iddia ederek, uluhiyet davasında Firavun'u taklit ettiğini . Buna mukabil Yavuz Sultan Selim'in, Mısır tahtına nail olduğu zaman :
Mülk, Allah'ındır. şayet benim veya başka bir kimsenin yeryüzünde parmak ucu kadar toprağı olsa bu Allah'la ortaklık değil midir?" diyerek kulluk şuuruyla secde-i şükre kapandığını. . .(151) . . .

Gazneli Mahmüd'da Mana Buüdu

İ'la-yı Kelimetullah için durup dinlenmeden arka arkaya yaptığı seferler ile tevhidin bayrağını Hindistan içlerine kadar ulaştırarak tarihin kaydettiği ender komutanlardan biri olan Gazneli Mahmud'un, maddenin fatihi olduğu kadar mananın da fatihi olduğunu... .
Her gece üzerindeki padişahlık elbisesini çıkartıp eski bir elbise giyerek sabaha kadar kulluk şuuruyla Rabbine yalvarıp yakardığını ve kendini daima kusurlu görüp ;
Ben ne emreden sultan, ne büyük bir fatihim, Bu dergaha yüz süren, zavallı bir fakirim.
Elimden, amelimden hiçbirşey hasıl olmaz Ancak Sen'in lütuf elin, inşaallah olur yarim." diyerek Yüce Mevla'dan mağfiret dilendiğini... (152)

Nurdan Zülmete

Batılı sömürgeci ülkeler tarafından vatanımızın dört bir yandan kuşatılarak Türk milletinin kaderinin tayininin söz konusu olduğu İstiklal Savaşı'nın o kan kokulu günlerinde :
Her çehre bize yabancı
Bari Sen bir parça acı
Süründürme altın tacı
Bize yardım et Ya Rabbi!..." diyerek Kabe'ye yönelip Rabbine yalvaran şair Kemaleddin Kamu'nun, savaş sonrası Cumhuriyet döneminde ise:
"Ne örümcek ne yosun
Ne mucize ne füsun
Kabe Arab'ın olsun
Bize Çankaya yeter..." diyebilecek kadar özünden uzaklaşıp değerlerimizi yitirerek tefessüh ettiğini. . .(153)

Forumtr icin Meet tarafindan duzenlendi

Toprağın Bereketi Artar

Bir yazarımızın askerlik yaptığı yıllarda Gaziantep'de bir köylünün tarlasında tank manevrası yapmak zorunda kalıp daha sonra tarla sahibinden özür dilediğini ve o Anadolu köylüsünün bütün samimiyetiyle :
Ayıp ettin yeğen... Devletin tankının tarlamızı çiğnemesi bizim için şereftir. Toprağımızın bereketi artar diye cevap verdiğini (154)

Dilim Bu Özelliğni Kaybetmesin !

Bediüzzaman Hazretleri'nin talebelerinden rahmetli Zübeyr Gündüzalp'in tam bir dava şuuru ve sadakati içinde: Kardeşim ben hasta olduğum ve Üstad'ı kimseye anlatamadığım zamanlarda, odamdaki eşyalara Üstad'ı anlatırım. Ta ki dilim bu özelliğini, bu kabiliyetini kaybetmesin." diyerek eşsiz bir bağlılık örneği gösterdiğini...(.155)

Neuzü Billah

Timur'un, Nasreddin Hoca'yı huzuruna çağırıp onunla sohbet ederken bir ara:
"Abbasi halifelerinin isimlerinin sonunda 'Allah' lafzı da var. Kimine el-Mu'tasım Billah, kimine, el-Mütevekkil Alellah ve kimine de el-Kaim Biemrillah deniliyor. Bu lakaplar bizim için de adet olsa acaba bana ne isim yaraşırdı diye sorması üzerine Nasreddin Hoca'nın büyük bir pervasızlık ve hazırcevaplılıkla:
Neuzü-Billah!(Allah 'a sığınırız) lakabı yakışır."diye cevap verdiğini...(156)

Milli Şahlanışın Ruhuna Tükürmek

Kendi yaşadığı dönemde de kız öğrencilerin başörtüsü takmaları yüzünden üniversitelere alınmaması üzerine, merhum Necip Fazıl Kısakürek'in bu haksızlığa:
Bir kız öğrenciyi, başını örttüğü için tahsil hakkından mahrum etmek İstiklal Savaşı başlarında ve Maraş'ta düşmanlar tarafından başörtüsü çekilip düşürüldüğü için başlayan milli şahlanışın ruhuna tükürmektir" diye yazarak kalemini kılıç gibi kullandığını...(157)

84' lük Bedbaht

Çıkardığı dergileri kapatıp, kendisini hapishane hapishane dolaştıran bir iktidarın en üst makamındaki bir şahıs için, Necip Fazıl merhumun:
"Bundan üç çeyrek asır önce Tophane'de talebeyken zabitleri görsün de iyi not versinler diye seccadesini koridora atıp namaz kılan çeyrek asır önce de başbakanına, gazetelere tamim edilmek üzere: 'Allah ve ahlaktan bahsetmek yasaktır' emrini dikte ettiren seksendörtlük bedbaht" dediğini. . .(158)

Diyojen ve İnsanın Kıymeti

Yunan-Pers savaşları sonunda esir edilen Pers (İran) askerlerinin Atina meydanında satılığa çıkarılması üzerine, esirlerin üzerindeki göz kamaştırıcı elbiselerin bir çırpıda satılmasına karşılık, esirlere alıcı çıkmaması üzerine, orada bulunan Diyojen 'in düşünceli düşünceli :
"İnsan ne garip mahluk! Arızi meziyetler üzerinden sökülüp atılınca kendisi on para etmiyor" dediğini (159)

Hamid ve Hamit

Latin harflerinin kabulüyle birlikte isminin "Hamit " diye yazılmasına müthiş tepki gösteren şair Abdülhak Hamid'in:
"Ömrümün sonunda ismimin sonuna bir de' it' taktılar" dediğini. . .(160)


Cahız'da İlim Aşkı

Büyük alim Cahız'ın (vefatı 255/868) ilim aşkıyla yanıp tutuştuğunu kitap satın alıp okumaya para yetiştiremediği için, kitapçı dükkanlarını kiralayıp, gece üzerinden kilitleterek sabaha kadar kitap okuyarak ilmini geliştirmeye çalıştığını.. . (161)

Batılıların Gerçek Yüzü

Aşırı beslenme sonucu her yıl binlerce insanın hastalanıp tedavi gördüğü batı ülkelerinden biri olan Almanya'da, Stern dergisinin okuyucuları arasında yaptığı bir araştırmada sorduğu: Devletinizin hangi giderlerinin azaltılmasını istersiniz? sorusuna. Almanların % 68'lik bir çoğunluğunun:Üçüncü dünya ülkelerine yapılan yardımların cevabını verdiğini... Yine dünyanın en zengin ülkelerinden biri olan İsviçre' de yapılan bir referandumda sorulan:"Üçüncü dünya ülkelerine
yapılan seksen milyon dolarlık bir yardım yapılmasını onaylıyor musunuz?" sorusuna İsviçrelilerin % 56'sının "Hayır diye cevap vererek ne kadar insan sevgisi ile dopdolu( ! ) olduklarını gösterdiklerini. . .(162)

Bayezid Cem Kardeşler

Fatih Sultan Mehmed Han'ın aniden vefat etmesi üzerine, Osmanlı tahtına oturan II. Bayezid'in hükümdarlığını kabullenemeyerek isyan bayrağını açan kardeşi Cem Sultan'ın, ağabeyine :
"Sen bister-i gülde yatasun şevk ile handan Ben kül döşenem külhan-r mihnette sebeb ne?
diye sitem dolu bir beyit yazması üzerine, Ağabeyi Sultan II Bayezid'in de:
"Çün ruz-ı ezel kısmet olunmuş bize devlet Takdire rıza virmiyesün böyle sebeb ne?
Haccül-Harameynüm diye ben davi kılursun Bu saltanat-ı dünyeviye bunca taleb ne? " diye hikmetli bir cevap verdiğini...(163)

Ufuk Farkı

1877'de İstanbul'a gelen Avusturya-Macaristan büyükelçisi Viktor Graf Dubsky'nin önce Bab-ı Ali'deki hükümet erkanı ile görüşüp ardından da Sultan II. Abdülhamid ile görüştüğünü ve bu görüşmelerden sonra Abdülhamid Han hakkındaki düşüncelerini :
Hayret verici birşey ama doğruydu. Devlet erkanı sadece kısa mesafede ileri görebiliyordu Geniş zaviyeli bir ihata kabiliyetleri yoktu. Abdülhamidin ise aksine fazla ihata niteliği vardı. Bu zıtlık telafi edilemezdi. Edilemeyince de devlet idaresinde başlayan aksaklıklar ileride daha vahim sonuçlar verecekti. Biz bunları iyi kullanmalıydık" diye hatıralarında yazdığını... (164)

Osmanlı' da Fikir Hürriyeti

Osmanlı medreselerinde öğretimini tamamladıktan sonra icazetini yani diplomasını alan yeni müderrislerin, hocalarının elini öptükten sonra isterlerse biraz evvel saygıda kusur etmedikleri hocalarının düşüncelerinden farklı fikirleri müdafaa edebildiklerini. . .
Onları bu eğitim ve fikir hürriyetinden mahrum edebilecek hiçbir makamın olmadığını.. (165)

Dinden Bahsetmenin Yasak Olduğu Devir

1945 yılında Matbuat Umum Müdür Muavini İzzettin Nişbay'ın dönemin gazetelerinde tek tük dini muhtevalı yazılar görülmesi üzerine İstanbul gazetelerine:
"Gazetelerinizin son günlerdeki neşriyatı arasında dinden bahseden bazı yazı mütalaa ima ve temsillere rastlanılmaktadır Bundan sonra din mevzuu üzerindeki gerek tarihi, gerek temsili ve gerekse mütalaa kabilinden olan her türlü makale, fıkra ve tefrikanın neşrinden kaçınılması ve başlanmış olan bu gibi tefrikaların en geç on gün içinde nihayetlendirilmesi... diye yazılı tamim yolladığını...(166)

İbni Cevzi nin Vasiyeti

Büyük alim İbni Cevzi'nin, tedris, telif ve fetva ile dolu dolu yaşadığı ömrünün tek anını bile boşa geçirmeyip, bazısı yirmi cildi bulan 340'dan fazla eser vererek, kitap yazmadık hiçbir ilim dalı bırakmadığını - ve yazmış olduğu eserlerinin toplamı ömrünün günlerine bölündüğünde bir güne dört defter(forma)düştüğünü...
İbni Cevzi'nin, bu ilimlerle içli dışlı geçen ömrü boyunca, bıraktığı birbirinden kıymetli eserleri yazarken kullandığı kalemlerin yontulmasından ortaya çıkan talaşları biriktirip, bu talaşların vefatında gasıl suyunun ısıtılmasında kullanılmasını vasiyet ettiğini .
Bu büyük alimin vefatında vasiyeti yerine getirilerek biriktirdiği talaşların gasıl suyunu ısıtmaya kafi geldiğini...(167)

Yunus Nadi' nin Kulakları

Cumhuriyet gazetesinin kurucusu Yunus Nadi'nin ortak olduğu bir şirketin, Müdafaa-i Milliye'ye çürük eğer ve koşum takımları satması üzerine Millet Meclisi'nde hakkında soruşturma açıldığını, fakat Yunus Nadi'nin birçok eşikleri öpmekle bin bela bu işten yakasını kurtarabildiğini...
Bu devleti dolandırma hadisesi üzerine Reis-i Cumhur Mustafa Kemal'in kendisini çağırarak:
"Yunus Nadi Bey, hangi Yahudi şirketini tetkik etsek.
kulakların o şirketin arkasında görünüyor. Sen, Cumhuriyet gazetesini çıkaracak şahsiyet değilsin. Yarından itibaren gazeteyi çıkarmayacaksın. Aksi takdirde seni toprak altı ederim " dediğini...(168)

Osmanlı Devleti ile Ticaret Yapmanın İmtiyazı

Osmanlı Devleti'nin, kurmuş olduğu muhteşem devlet sistemini, tekke-medrese-kışla sacayağı üzerine sağlam bir şekilde oturtup, doğruluk ve adalet üzerine cihana ışık saçtığını . . .
Osmanlı tesirinin dört bir yanda hissedildiği bu günlerin birinde Hollanda Ticaret Odası'nda bir karar alınırken, oyların eşit çıkması halinde, ticaret odası başkanının karar verebilmek için:
"İçinizde Türklerle alış veriş eden var mı?" diye sorduğunu ve herhangi birinden "evet" cevabı alınca da onun oyunu iki oy yerine kabul edip kararı neticelendirdiğini...(169)Biliyor muydunuz.?

Mazi ile Alakasını Kesenler

Hamdullah Suphi Tanrıöver'in tek parti hükümetinin Maarif Vekilliği'ni yaptığı yıllarda, yabancı bir heyete Süleymaniye Camii'ni gezdirdikten sonra misafirlerin Kanuni Sultan Süleyman 'ın türbesini ziyaret etmek istediklerini...
. Memleketteki bütün türbeler 30.11.1925 tarih ve 677 sayılı kanunla kapatıldığı için, Hamdullah Suphi'nin bu yabancı misafirlere kaçamak cevaplar verdiğini, fakat sonunda: "Bir müddet mazi ile alakamızı kesmek istedik. Onun için türbeleri kapattık" diyerek gerçeği açıklamak zorunda kaldığını... Misafirlerin "Ciddi mi söylüyorsunuz?" diye hayretler içinde kalıp, ardından da oldukça ibretli bir şekilde:
Tarihi olmayan milletler tarih huzurunda esatir ve efsane " , uydurarak kendilerini tatmin ederler. Sizin ise büyük bir tarihiniz var. Bu tarihi yapanların türbelerini nasıl kapatıyorsunuz?" diyerek Hamdullah Suphi'yi yerin dibine batırdıklarını. . . (170)

İlim Uğruna

Büyük alim İbn-i Teymiye'nin(1263/1328), kitap okumaya başlamadan önce beline kadar uzayan örgülü saçlarını duvardaki bir çiviye asıp öyle kitap okumaya başladığını...
Uykusu gelip de başı önüne düştüğünde çiviye asılı saçlarının canını yakarak kendisinin uyumasına engel olduğunu...
Bu ilim aşıkının, böyle azimli çalışmaları neticesinde vefat ettiğinde ardında bin kadar muazzam eser bıraktığını...1171)

Beyaz Adamın Afrika'ya Yardımı

Ünlü İtalyan film yönetmeni Marco Ferrari'nin "İşiniz İş Beyazlar" isimli filmiyle ilgili büyük yankılar uyandıran bir röportajında :
"Avrupalıların Afrika'ya başlattıkları yardım seferberliği şeytanca bir tuzaktır ve bu yardım sömürgecilikten daha tehlikelidir. Bizim siyah kıtada artık yapabileceğimiz birşey yok. Çabuk terkedelim orayı ! Artık beyazların iktidarının sonu gelmiştir.
Bizler ihtiyarların yoksulların Paris'te, Roma'da,Londra da zenci muamelesi gördüğü bir medeniyetin için de yaşarken, nasıl olurda Afrikalılara yardim etme iddiasında bulunabiliriz. Bugün, Afrikalı insanlara Yardım adı altında köpekler için hazırlanmış konserveler gönderilmektedir.
Bizim medeniyetimizin ne olduğu görülüp bilinirken, tutup da yardımseverlikten bahsetmesi için insanın yüzsüz olması gerekir. Asıl yardıma muhtaç olanlar bizleriz" diyerek gayet ibretli bir şekilde batı medeniyetinin gerçek yüzünü gözler önüne serdiğini..(172)

"Ya Rab! Beni Ameliyat Masasından Kaldırma"

Osmanlı Devleti'nin yıkılmaya yüz tuttuğu talihsiz bir döneminde 35. Osmanlı padişahı olarak tahta geçen Sultan Mehmed Reşad'ın ( 1 844- 1918) mesanesindeki bir rahatsızlıktan dolayı ameliyat olacağı zaman, kıbleye yönelip ellerini Ulu Dergah'a açarak:
Ya . Rab! Milletimin ve memleketimin bütün mukadderatını hayırlara tahvil et! Eğer memleketim ve milletim için zararlı olacaksam beni bu ameliyat masasından kaldırma!" diyerek bütün samimiyetiyle Rabbine münacatta bulunduğunu. . .(173)

Picasso ve İslam

İslam dininin pek çok hikmete mebni olarak resme cevaz vermemesi neticesinde, Osmanlı'da daha çok hat sanatı, tezhib gibi, bugün dünyanın nofigüratif dediği sanatların geliştiğini . . .
Avrupa ressamlarına bizim hat sanatı örneklerimiz gösterildiğinde, İspanyolların son büyük ressamı Pablo Picasso'nun(1881-1973):
Varmayı düşündüğüm hedefe Müslümanlar beş yüz sene önce ulaşmış" diyerek hayranlığını ifade ettiğini. . .(174) Biliyor muydunuz?

Bediüzzaman ve Resim Yasağının Hikmeti

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri'nin bir akşam üzeri İstanbul'un Sirkeci mevkiinde dolaşırken birdenbire bir gayr-i müslimin ona yaklaşıp elini tutarak:
Dininizde resim niçin haramdır?" diye sorması üzerine Üstad Bediüzzaman,ın :
İnsan, Allah'ın sikkesidir. Padişah ve kralların sikkelerinin taklidine kanuni yasak olduğu gibi, Allah'ın da sikkesini taklide şeri cevaz yoktur" diye veciz bir cevap verdiğini ve gayr-i müslimin de cevaptan çok memnun kalarak "bravo ! " deyip Bediüzzaman Hazretleri'nin elini sıktığını...(175)

Kıyas

Onuncu Osmanlı Padişahı Kanuni Sultan Süleyman ( 1495- 1566) döneminde Sivas vilayetimizin bütçesinin 20 milyon altın olduğunu . . .
Buna karşılık yine aynı dönemde Fransa Birleşik Krallığı'nın bütçesinin 4 milyon altın ve Birleşik İngiltere Krallığı'nın bütçesinin de 3,5 milyon altın olduğunu...(176)

Kitap Okumadan Geçen İki Gece

Onuncu yüzyılın büyük alimlerinden Endülüslü İbn-i Rüşd ün ömrü boyunca kitap okumadan geçen sadece iki gecesinin' bulunduğunu...Bunlardan birinin evlendiği, diğerinin de babasının vefat ettiği gece olduğunu. . .(177)

Veli Sultan

Yavuz Sultan Selim Han Gazi'nin, İslamiyet'i tek bir bayrak altında toplamak gayesi ile çıkmış olduğu Mısır seferi sırasında, daha önceleri Cengiz ve Timur'un geçemeyip yüz geri döndükleri korkunç Tih çölünü mucizevi bir şekilde onüç günde geçtiğini. . .
Bu geçiş esnasında askerinin önünde yaya vaziyette mütevazı bir şekilde iki büklüm olarak yürüyen Koca Yavuz"a vezirlerin: Hünkarım atınıza binseniz" demelerine karşılık, Büyük Sultan'ın gözyaşları içinde:Nasıl binerim... Görmüyor musunuz? Resulullah Efendimiz (sav) önümüzde bize yol gösteriyor" diyerek velayetinin ayan beyan ortaya çıktığını...(178)

Osmanlı 'ya İhanetin Cezası

Meşhur Mısırlı İslam alimi Muhammed el-Gazali'nin, Mescid-i Aksa'nın işgalinin 25.yılı münasebetiyle Kahire'de verdiği bir konferansta :
"Şu bir hakikat ki, Müslümanlar, Osmanlı hilafet devletine hıyanet ettiler. İngilizler, bir milyona yakın Mısırlıyı Osmanlı hilafet devletini parçalamak için aldılar ve Müslüman Türklere karşı onları kullandılar ve Türkler perişan oldu.
Türkleri, ihanet eden Araplar perişan etti ve biz bu yaptığımız hıyanet ve ihanetin cezasını Filistin ve Mescid-i Aksa topraklarının İngilizlerin eline geçmesiyle çok pahalı ödedik, Filistin ve Kudüs elimizden çıktı" diyerek çok acı bir itirafta bulunduğunu ! (179)

Arnavut Yemini

Osmanlı'dan itibaren asırlardır topraklarımız içinde kalmış olan Balkanlar ve Rumeli'nde yaşayan kendi soydaşlarımıza dini milli kültürümüz adına gözle görülür bir yardım eli uzatmamamıza rağmen "Muhteşem Osmanlı!" düşüncesinin gönüllerden silinmediğini . . .
Bugün Arnavutluk'ta "Türk" kelimesinin onlar için doğruluk, dürüstlük , yiğitlik, efendilik ve hakbilirlik manalarına geldiğini, . . .
Hatta o kadar ki, bazı Arnavutların kendi aralarında bile yemin ederken: "Doğru söylemiyorsam Türk olmayayım!"diyerek birbirlerini inandırmaya çalıştıklarını. . .(180)



Mahluk

Yunus Nadi'nin, Ankara'da Yeni Gün isminde bir gazete çıkartarak Anadolu'daki Milli Mücadele hareketine destek verip devamlı M. Kemal'in lehinde yazılar yazdığını..
Daha sonraları ise aleyhte yazılar yazması üzerine bu çarpıklığın sebebini anlayamayan Dr. Rıza Nur'un, işin hikmetini Mustafa Kemal'e sorması üzerine onun:
"Haaa,o böyle bir mahluktur ki, aldığı yetmez. Arada bir avucu kaşınır. O vakit aleyhte yazar. Fakat son zamanlarda çok kaşınıyor. Matbuat idaresinin parası ve benim verdiklerim yetmiyor. Vire istiyor. Ne çare bunu böyle idare etmek lazım" dediğini. . (181)

Ecdadın Vakıf Çağlayanı

Yardım, şefkat ve sevgi hissinin ebedileşmesi arzusundan doğan ve diğergamlığın müesseseleşmiş şekli olan vakıf müesseselerimiz sayesinde cemiyetimizin yıllarca huzur içinde varlığını devam ettirdiğini . . .
Bu ecdad vakıfları arasında:Kışın aç kalan kuşların beslenmesi, Bayram günlerinde şehir ve kasabalarda top atılarak çocukların sevindirilmesi,
-Koyun cinsinin ıslah edilmesi,
-Et fiyatlarının kış aylarında yükselmemesini sağlayacak tedbirlerin alınması,
-Hasta ve garip göçmen leyleklerin bakım ve tedavi edilmesi,
-Çalışan kadınlara sütanne bulunması,
-Hac yolunda parasız kalanlara para dağıtılması,
-Cami ve türbe duvarlarındaki ot ve yosunların temizlenmesi, -Ramazan-ı Şeriflerde camilerde hurma, zeytin gibi iftariyeliklerin dağıtılması,
-Köy ihtiyarlarına elbise temin edilmesi,
-Hamalların sırtlarındaki yükleri, üzerine koyup dinlendikten sonra kimsenin yardımına muhtaç olmaksızın sırtlanabilmeleri için mola taşları dikilmesi,
Yüksek dağ ve geçitlerde kar ve tipiden korunmak için sığınak yapılması,
Yaz aylarında sıcaktan bunalanlar için gölgelik yapılması ve icab eden yerlere su küplerinin konulması...gibi insanı hayretler içinde bırakan çok enteresan vakıfların olduğunu. . .(182)

Bir Devrin İçyüzü

Aziz ecdadımızın, öldükten sonra arkalarında bir sevap kapısı bırakmak düşüncesiyle binbir emekle yaptırdığı vakıf eserlerinin, bir dönemde sadece hava parası beşyüzbin lira yaparken yok pahasına , onsekiz liraya , Ermenilere kiraya verildiğini...
Yapılan devrimlerden sonra "şapka inkılabına aykırıdır" gerekçesiyle o güzelim sanat eseri mahiyetindeki ecdad mezar taşlarımızın "fesli-sarıklı" olan baş kısımlarının kırdırıldığını. . .
Koskoca İstanbul'da, namaz kıldırabilecek kadar dahi bilgiye sahip insan bulunamadığından bir dönemde
Süleymaniye Camii'ne mahalle bekçisinin imam yapıldığını . .(183) Biliyor muydunuz.?

Hak ve Batıl

Fi Zilalil-Kur'an" tefsiri yazarı büyük alim Seyyid Kutub'a, idam edilmeden önce devrin başkanı Nasır'dan özür dilemesi istenildiğini ve bunu yaptığı takdirde bağışlanacağını söylediklerinde Seyyid Kutub'un tam bir dava adamına yaraşır şekilde : , Eğer bu idam kararı hak ise, ben bu hakka razı oluyorum. Yok eğer batıl ise, ben batıldan özür dileyecek kadar alçalmadım" diye müthiş bir cevap verdiğini...(184)

Kardinalin Cuma Namazı

Yunus Emre hakkında bir oratorya düzenlendiği zaman bunu dinleyen büyük şair Yahya Kemal Beyatlı'ya oratoryayı nasıl bulduğu sorulduğunda, Yahya Kemal'in: Kardinalin cuma namazı kıldırmasına benziyor" diye cevap verdiğini... (185)

İmam Malik'te İman Şuuru

Peygamber Efendimiz'in (sav): 'Beni Allah'a yaklaştıran ilmimin artmadığı bir gün yaşayacak olsam, o günü hayırla geçirilmeyen bir gün sayarım" hadis-i şerifiyle amel etme şuuruyla zamanın hakkını vermeye çalışan İmam Malik Hazretleri, nin, yemek meselesinden dolayı kaybedeceği zamanı dahi hesap ederek def-i hacette geçecek zamanı asgariye indirme
yollarını aradığını . . .Bu gaye ile üç günde bir defa helaya gidecek şekilde yemek yemeyi azalttığını...(186)

Şaraplı İftar Yemeği Tarifi

Tercüman gazetesinin genel yayın müdürlüğünü yapan solcu Oktay Verel'li günlerin birinde Ramazan vesilesi ile hazırlanan özel sayfanın "İftar Sofrası sütunundaki yemek tarifinde:
500 gram kuşbaşı et, yarım bardak şarap bir kaşık tereyağı. .. vs. " diye yazması üzerine o dönemin Büyük gazetesini çıkaran Mehmet Şevket Eygi'nin: 'Müslüman mahallesinde salyangoz mu satılıyor?" diyerek Tercüman gazetesini topa tutup, genel yayın müdürünü gazeteden ayrılmak zorunda bıraktırdığını . . . ( 1 87)

Altından Nohutlar

Fatih Sultan Mehmed'in Vezir-i Azamı Mahmut Paşa'nın, ilme hürmetinin ifadesi olarak devrin alimlerine haftada iki defa ziyafet verdiğini. . . Sofradaki Vezir-i Azam Mahmut Paşa' nın bu ziyafetlerde , pilavın içine önceden altından yapılmış nohut taklidi taneleri karıştırdığını ve bunlar kimin kaşığına isabet ederse ona hediye ettiğini. . .(188)

Harem Yalanı

Osmanlı Harem Hayatı hakkında yazılan eserlerin pek çoğunun ya tamamiyle uydurma veya çok eksik olduğunu...
18.yüzyılda İstanbul'da bulunmuş olan İngiltere sefirinin eşi Lady Montagunun, "Şark Mektupları" isimli kitabında anlattığı Osmanlı Harem hayatı hakkındaki bilgilerin, yine bir batılı olan ve Türkiye'de yirmiüç yıl vazife yapmış olan Mareşal Moltke tarafından tekzib edildiğini... ( 1 89)

Bağdat Fatihi'nin Mütevazı Hayatı

Osmanlı padişahlarının en cihangirlerinden olan Sultan lV. Murad'ın savaşa giderken seferlerde, neferler gibi pek sade
bir hayat yaşadığını Yemek hususunda bile askerinin karavanasına kaşık salladığını ve çok defa kırlarda atını eğerini başının altına yastık yaparak uyku ihtiyacını giderdiğini...(190)

Günde Üç Yumurta Veren Tavuk

Üstad Bediüzzaman Hazretleri'nin Barla'daki sürgün günlerinin birinde vakit akşama yaklaşırken elinde bir sopayla tavuk kovaladığını ve orada bulunan köy halkından bazılarının Üstad' a gelip tavuğu niçin kovaladığını sormaları üzerine, Bediüzzaman'ın gayet ibretli bir şekilde:
"Bu tavuk dün iki tane bugün ise üç tane yumurta getirdi. Benim iktisat kaidemi bozuyor. Bu sebepten kovuyorum " cevabını verdiğini...(191)

Bir Tarihi Yanlış Daha

Osmanlı devlet ricalinin, giydikleri samur kürkten dolayı bazı tarihçilerin işin aslını ciddi araştırmadan Osmanlı'nın bu devinin sefahat dönemi olarak adlandırıp, adını Samur Devri "koyduklarını..
Halbuki gerçekte ise, normalde giyilen kaftana kışın ısıtıcı olması için (bugün pardesülerde muflon kullanıldığı gibi) samur kaplandığını ve böylece soğuk rutubetli taş mekanlarda yaşayan o günün insanı için kış aylarında samurun bir nevi kalorifer vazifesi gördüğünü. . .(192)

Milletin Sırtındaki Yük

Sultan Mehmed Reşad'ın ortanca oğlu Şehzade Necmeddin Efendi vefat ettiğinde, padişahın yakınlarının büyük üzüntüye kapılmaları üzerine Sultan Reşad' ın tam bir tevekkülle :
Bizler zaten milletin sırtında büyük bir yük halindeyiz. Ben bir evlad kaybettim, fakat millet bir yükten kurtuldu " dediğini...(193)Biliyor muydunuz?

Hür Bir Esir

17. yüzyılda Ruslarla yaptığı savaşı kaybederek Osmanlı Devleti'ne sığınan İsveç Kralı 12. Charles(Demirbaş Şarl)' ın, Türklerden gördüğü alicenaplık karşısında Poltava'da esir oluyordum. Bu benim için bir ölümdü. Kurtuldum Buğ nehri önünde tehlike daha kuvvetli olarak belirdi. Önümde su, ardımda düşman, tepemde ateşler püsküren güneş. . .
Su beni boğmak, düşman beni parçalamak, güneş beni eritmek istiyordu, yine kurtuldum. Fakat bugün esirim. Türklerin esiriyim. Demirin, ateşin ve suyun yapamadığını onlar yaptılar, beni esir ettiler. Ayağımda zincir yok, zindanda da değilim. Hürüm ve istediğimi yapıyorum. Lakin yine esirim asaletin nezaketin esiriyim. Türkler beni işte bu elmas bağa sardılar. Bu kadar şefkatli , bu kadar yüksek kalpli, bu kadar asil ve bu kadar nazik milletin arasında hür bir esir olarak yaşamak bilseniz ne kadar tatlı" diyerek şükranlarını ifade ettiğini...(l94)

Yirmi Yüzlüler

Viranelerin yascısı" milli şairimiz Mehmet Akif Ersoyun cemiyetteki bozuklukları görüp, insanlar arasındaki münasebetlerdeki riyakarlık ve sahte tavırlar karşısında dayanamayarak:
Artık iki yüzlüleri sever oldum çünkü yaşadıkça yirmi yüzlü insanlar görmeye başladım " diyerek hayıflandığını....(195)

450 Yıllık Çevre Nizamnamesi

Çevremizin gitgide yaşanmaz hale gelip bunun ekolojik felakete yol açan neticelerinin hergün biraz daha fazla ortaya çıkmasıyla birlikte çevreyle ilgili haftalar tertip edip, hukuki düzenlemelerin gündeme yeni yeni gelmesine karşılık, Osmanlı Devleti'nin bizden tam dört buçuk asır önce, meselenin ehemmiyetini idrak ederek Çevre Temizliği Nizamnamesi " hazırlayıp uygulamaya koyarak problemi çözdüğünü. . .(196)

Lüks Gemi ve Tuvalet

Büyük şair Necip Fazıl Kısakürek'e sahilde rastlayan bir hayranının :
Üstad, senin bütün mücadelelerin güzel, hizmetlerin eşsiz... Ama şu.... . .... tarafın olmasa!" diyerek tenkit etmesi üzerine Necip Fazıl'ın tebessüm ederek:
Şu Boğaz'dan geçen lüks ve güzel gemiyi görüyor musun? Bak ne kadar lüks ve konforlu değil mi. İşte böylesine lüks geminin tuvaleti de vardır" cevabını verdiğini... (197)

Abdülhamid'in Haremi

ll. Abdülhamid Han'ın karısı Müşfika Sultan'ın, kocasının vefatından sonra ve kızının da Avrupa'ya sürgün gitmesi üzerine, İstanbul'da yıllarca yalnız yaşadığını...
Ayşe Sultan'ın annesini defaatle Avrupa'ya yanına çağırmasına rağmen gitmediğini ve bunun sebebini soranlara:Efendim pek kıskançtı. Harem ağaları bile başlarını kaldırıp yüzüme bakmaktan men edilmişti. Avrupaya gittiğimi yüzümü yabancı erkeklerin gördüklerini kabrinde hissederse güceneceğini, azap duyacağını düşündüm. Onun için de kalbime taş basarak yıllar yılı dar-ı dünyada evladımın hasretine katlandım" diye ibretli bir şekilde cevap verdiğini. . .(198)

Oğlumdan Devlet Sorumludur

16 Nisan l992'de, polisin yaptığı bir operasyonda öldürülen Dev-Sol militanı Sinan Kukul'un babası Musa Kukul'un, gazetelere verdiği beyanatta: "Oğlum benim yanımdayken inanıyordu. Namazını kılıyordu. Onu devlete güvenip yatılı okula verdiğimde kaybettim
Tavuk bile kesemeyen oğlum, nasıl bu yola düştü? Sormak istediğim devlet yatılı mekteplerinde okuyan bir çocuk nasıl oluyor da devlet aleyhinde yönlendirilebiliyor. Sinan 'dan ben değil, devlet sorumludur" dediğini.. .(199)

Bismark'ın Parlemento Anlayışı

Alman birliğinin kurucusu büyük devlet adamı Prens Otto Von Bismark'ın(1815/1898), Sultan ll. Abdülhamid'in Meclis-i Mebusan'ı kapattığını öğrendiğinde, kendisine Padişah adına nişan getiren Ali Nizami Paşa'ya:
İyi ettiniz de meclisi fesheylediniz. Bir devlet millet-i vahideden (tek bir miletten) teşekkül etmedikçe, parlemento o devlete ve millete yarardan çok zarar getirir... " dediğini. . .(200)



Mehmet Akif ve Kalpak

Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy'un Cumhuriyet'in ilk yıllarında Ankara'ya çağırıldığını ve orada halledilmesi gereken o kadar önemli mesele varken "kalpak " meselesinin görüşülmesi üzerine iyice canı sıkılan Akif'in: "Ben de bu adamların başımın içine bakacaklarını sanmıştım. Ama onlar tepesine baktılar" diye hayıflandığını. . .(201)

Osmanlı'nın Adalet Şemsiyesi

Kurtuluş Savaşı'ndan önceki İstanbul'un işgal yılları sırasında, birçok yerli Rum'un taşkınlıklar yaparak Türk düşmanlığını körüklemesine mukabil , İstanbul'da yıllarca Osmanlı'nın adalet şemsiyesi altında huzur içinde hayat sürmüş hakperest bir Rum olan Alerko Mandacı'nın, elinde tesbihi, başında fesi ile dolaşıp :
``Ben bu fesin altında doğdum, bunun altında ölürüm!" diyerek soydaşı diğer Rumlara muhalefet edip onlarla yaka paça mücadele ettiğini . . . (202)

Batıda Kilisenin Serveti

Bugün Avrupa'da kiliseye kayıtlı olan milyonlarca insanın maaş, ücret veya gelir vergilerinden bir bölümünün kiliseye aidat olarak kesildiğini. . .
Bu aidatların 1991 yılı toplamının sadece Almanya'daki karşılığının 15 milyar 700 milyon markı bulduğunu...
Ayrıca Almanya'da aynı yıl kiliseden kaydını sildirenlerin sayısının 300.000 kişiyi bulduğunu. (203)

Kadının Ruhu Var mı?

16. Yüzyıl Avrupa'sında, kadınların ruhlarının olup olmadığı ve Cennet'e gidip gidemeyecekleri meselesinin Hristiyan çevrelerde durmadan tartışıldığını...
Yine o dönemde bir üniversite hocasının, kadınların insan türünden olmadıklarını ispat etmek üzere Latince tezler yazdığını ve o dönemin kraliyet fermanlarında, kadınların dövülme meselesi ile alakalı olarak:
"Dövme aletinin ucu keskin demir olmasın ve açılan yara da makul bir cezanın hudutlarını aşmış olmasın" diye hükümler yer aldığını... (204)

Zekanın Böylesi

Bediüzzaman Hazretleri'nin bir lütf-u İlahi olarak çok zeki bir yaratılışa sahip olduğunu...
Bir defasında ikibinbeşyüz alternatifli bir ihtimal hesabını iki saat zarfında zihninden hesap edip çözdüğünü...
Yine gençlik yıllarında giriştiği bir münazaradan sonra misafir kaldığı ev sahibine dert yanarak:
Acem Ağa, bu adamlar benimle münazaraya girişiyorlar. Vallahi azim ben, yerden ta asumana kadar, buğday taneleri birbirine binip eklenseler, kaç tane edeceğini zihnim de hemen bulabilir çıkartabilirim" dediğini...(206)

Osmanlı Saray Kadınları

Tarihi hadiselere önyargılı bakan birçok batılı yazarın. Osmanlı kadınlarının saray hayatını kendi hayat felsefelerine göre değerlendirip,"kafes edebiyatı" çerçevesinde senaryolaştırmasına mukabil, yıllarca İstanbul'da yaşayan"Muhteşem İstanbul" kitabının yazarı Gerard de Nerval'in Osmanlı saray kadınları hakkında :
"Saray kadınlarına gelince, bunların gerçekten birer alim olduklarını söyleyebiliriz ve bu sözümüzde mübalağa yoktur. Çünkü saraya giren her kadın, tarih, edebiyat. müzik, resim ve coğrafya konularında çok ciddi bir eğitime tabi tutulur. Bu kadınların birçoğu, sanatkar veya şairdirler diye yazdığını. . .(205)

"Sol Kolumuzu Yiyip Sağ Kolumuzla Çarpışırız"

Lid kalesinin İspanyollar tarafından muhasara edilip kale içindeki şehirde açlığın baş göstermesi üzerine, başları sıkışan halkın .kale muhafızı Jan Vanderev'e müracaat ettiklerinde, kale muhafızının :
"Sizin elinizden ölmekle, düşman eliyle ölmek benim için aynıdır. Eğer benim etim sizi doyuracaksa, beni parçalayıp yiyiniz" cevabını verdiğini...
Jan Vanderev'in bu söz ile yüreklenen halkın sonuna kadar kaleyi muhafaza edip, İspanyolların teslim tekliflerine karşı
Erzakımız bitse bile sol kolumuzu keser yeriz ve düşmana karşı sağ kolumuzla mücadele ederiz" cevabını verdiklerini. . . "(207)

İdeal ve Menfaat

ABD eski başkanı George Bush'un, West Point Askeri Akademisi'nde son yaptığı konuşmada "ideal" ile "menfaat" arasındaki farkı vurgulayıp tam bir makyavelist batılı zihniyete yakışır şekilde :
"Her şiddet hadisesine karşı koymak durumunda değiliz... Bir milletin idealleri menfaatleriyle çatışma halinde olmamalıdır" diyerek maskesinin altındaki gerçek yüzünü gösterdiğini. . .(208)

Batının Pis Parmağı

"Arap Birliği " düşüncesinin, İngilizlerin, Osmanlı Devleti'ni parçalamak için kullandığı bir vasıta olduğunu ve böylece İngilizlerin Arapları, İslam ümmetinden ayırmayı hedeflediklerini...
Nitekim "Baas Arap Milliyetçiliği" fikrinin de bir Hristiyan olan Misel Eflak tarafından ortaya atıldığını...
Yine Osmanlı'yı İslam aleminden koparmak için ortaya atılan "Pantürkizm" düşüncesinin fikir babasının da Vambery isimli bir Avrupalı olduğunu... (209)

Mevlana ve Uğursuzluk

Halk arasında yaygın olan batıl inançların birinin de: Üzerinde dikiş dikilen kimsenin ağzına birşey almamasının uğursuzluk getireceği " olduğunu...
Mevlana'nın hanımı Kira Hatun'un, kocasının feracesini üzerinde olduğu halde dikerken içinden 'Acaba Mevlana'da mübarek ağzına birşey aldı mı?" diye geçirmesi üzerine, Büyük Veli'nin karısına dönerek ibretli bir şekilde: "Bunun ehemmiyeti yok, sen adamakıllı dik. İşte ben ağzıma , Kulhuv'allahü ahad (O Allah tekdir)' lafzını aldım.'.dediğini. . .(210)

Büyük Musibetin Haberi

Bediüzzaman Said Nursi Hazretlenin Vandaki Horhor medresesindeki talebelerine ders verdiği esnada bir karınca yuvasındaki karınca kolonisinin,ölülerini dışarı attıklarını görünce:Büyük bir musibet başımızda dolaşıyor. Nasıl ki bu karıncalar ölülerini dışarı atıyorlar,aynen öylede bu musibette de millet ölülerini dışarı atıp sahip olamayacak diyerek,cihan harbinin o müthiş musibetini keşfen haber verdiğini...(211)

İstiklal Mahkemeleri

Birinci Büyük Millet Meclisinin unutulmaz imanlı hatibi, Erzurum mebusu Hüseyin Avni Ulaşın,Elazığ İstiklal Mahkemesinde yargılanıp hakkında beraat kararı verilmesi üzerine büyük bir celadetle yerinden fırlayarak:Bu mahkeme çok namuslu insanları asmıştır. Bizim namusumuzda bir eksiklik mi gördü ki,bizi asmadı diye haykırması üzerine,Elazığ İstiklal Mahkemesinin Hüseyin Avni Bey i ömür boyu sürgün cezasına mahkum ettiğini....(212)

Dört Kıtada Kerim Devlet

Osmanlı Cihan Devleti hakimiyetinin Orhan Gazi devrinde Asya dan Avrupa ya...Yavuz Sultan Selim devrinde buralara ilave olarak Afrika kıtasına....İkinci Selim tarafından gerçekleştirilen Sumatra seferiyle de Okyanusya ya dayandığını...Bu suretle de Devlet i Aliye yi Osmaniyenin azamet devrinde dünyanın dört kıtasında boy gösterdiğini...(213) Biliyor muydunuz?

Ben Bu Tefsiri Yazmazdım

Cumhuriyet hükümetlerinin ilk Şer'iyye Vekili 'Hülasa tül Beyan" isimli Kur'an tefsiri yazarı Konyalı Mehmed Vehbi Efendi'nin, Bediüzzaman Said Nursi'nin İhlas Risalesini okuduktan sonra, kendisine bu eseri veren Konyalı Hacı Sabri Halıcı'ya:
"Sabri Bey, Allah'a kasem ederim ki, sen bu eseri bana tefsirimi yazmadan evvel verseydin ben bu tefsiri yazmazdım " dediğini. . .(214)

Paramparça Olan Kalp

Hayatını, memleket gençliğinin ebedi hayat prensiplerinin rehberliğinde yetiştirilmesine adamış büyük dava adamı rahmetli Zübeyr Gündüzalp'in, asılsız ithamlarla çıkarıldığı bir mahkemede :
"Teessür ve ızdırap karşısında kalpten bir parça kopsa idi, bir genç dinsiz olmuş' haberi karşısında o kalbin atom zerratı adedince paramparça olması gerekirdi" diye haykırdığını. . .(215)

Sünnetdaşlık

Osmanlı'nın çok güzel sünnet geleneklerinden birinin de varlıklı ailelerin, çocuklarını sünnet ettirecekleri zaman kendi çocuklarının sünnet düğününe fakir aile çocuklarını da davet ederek onları da sünnet ettirdiklerini...
Böylece sünnet edilen çocuklar arasında hayat boyu sürecek bir kardeşlik bağı(sünnetdaşlık) tesis etmiş olduklarını.... (21 6)

Bir Mandaya Değişilen Devlet

İstanbul'un batılı emperyalistlerce işgal edildiği yıllarda "manda" fikrinin hararetli bir şekilde tartışıldığı günlerin birinde , o devrin Zaman gazetesinin baş yazarlığını yapmakta olan şair Yahya Kemal'in, kendi köşesinde bir arkadaşının ifadesi
olan "Bu şehre girmek için Fatih Sultan Mehmed'in her topuna doksan manda koşmuştuk. Koca saltanatı bir mandaya değişeceğiz" diye yazması üzerine bu makalesinin sansüre uğrayarak köşesinin beyaz çıktığını. .. (217)

"Onların Herşeyini Berbad Ettik"

Haçlı seferlerinin başarısızlıkla neticelenmesinden sonra batı sömürgeciliğinin İslam ülkelerine yerleştirmenin başka yollarını arayan kilisenin, geliştirdikleri Oryantalizm metodlarıyla yılarca sabırla çalışarak İslam alemini ne hale getirdiklerini, yine bir batılı olan Louis Massignon'un.
"Onların herşeyini berbad ettik felsefelerini, dinlerini berbad ettik. Şahsiyetlerinde büyük bir boşluk meydana getirdik. Artık anarşiye ve intihara hazır haldedirler. Ruhlarını kaybettiler" sözleriyle ifade ettiğini...1218)

Bir Dinsizin Papaz Olan Oğlu

"Beşerin böyle dalaletleri var.
Putunu kendi yapar kendi tapar.
diyen bir dönemin edebiyat dünyasının önemli simalarından biri, inançsız şair Tevfik Fikret'in(1867-l915): "Sen bize bol bol ışık kucakla getir diyerek elektrik mühendisi olmak üzere İngiltereye gönderdiği oğlu Haluk'un, dininden ve vatanından tamamen koptuğunu ve içindeki inanma ihtiyacından dolayı önce bir Hristiyan, daha sonra da bir kilisede papaz olduğunu...
Yıllar sonra Amerika'da izini bulup kendisiyle görüşmek isteyen birine de:
Siz Türk veya Türkiyeli olabilirsiniz bu beni ilgilendirmez Ben Amerikalıyım Amerikan vatandaşıyım. Türkiye ile iyi-kötü bir ilişkim yoktur , diyebilecek kadar tefessüh ettiğini..
Nihat Sami Banarlı'nın bu hadise üzerine: "Fikret ailesinin talihsizliği galiba 'mendel kanununun tezahürüdür, Bu soya çekim' kanunu, Fikretin ruhuna belki hüsran duygusunun acısın! tattırdı. Çünkü Fikret'in ailesi henüz Müslüman olmuş bir Rum ailesinin kızıydı ve bu ailenin tarihinde sağa veya sola doğru birtakım iman ve ideal değişimleri 0lmuştu.
Haluk'un Müslümanlıktan yedi asır eski bir dine geri dönmesi, belki de böyle bir kan mirasının tecellisidir" diyerek enteresan bir yorum getirdiğini... (219)

Tito' dan Müthiş İtiraflar

Ömrünün elli yılını komünist ideoloji yolunda harcayarak bu davasında şöhreti yurt dışına taşmış bir insan olan Salih Gökkaya'nın, daha sonra İslam'la müşerref olarak Hakk'a rücü ettiğini .
Komünizm fırtınalarının bütün dünyayı kasıp kavurduğu bu günlerin birinde Salih Gökkaya'nın "Türkiye Komünist Talebe Teşkilatı Başkanı" sıfatıyla Yugoslavya Devlet Başkanı Mareşal Tito'nun şeref misafiri olarak Belgrad'a gittiğini...
Ömrünün son günlerini geçirmekte olan Tito'yu ziyaret ettiklerinde , hayatını komünizme adayan bu ihtiyar liderin büyük bir pişmanlık içinde:
"Yoldaş, ben ölüyorum artık... Ölümün ne derece korkunç birşey olduğunu size anlatamam. Anlatsam bile sıhatli ve genç olan sizler, bu yaşta bunu anlayamazsınız. Düşünün ölmek, yok olmak... Toprağa karışmak ve dönmemek üzere gidiş... İşte bu çıldırtıyor beni... Dostlarımızda sevdiklerimizden, ünvan ve makamlardan ayrılmak... Dünyanın güzelliklerini bir daha görememek.. Ne korkunç birşey anlamıyor musunuz?
Yoldaşlarım, sizlere açık bir kalple itirafta bulunmak istiyorum: Ben öldükten sonra, toprak olacaksam, diriliş, ceza veya mükafat yoksa, benim yaptığım mücadelenin değeri nedir? Söyleyin bana? Ha yoldaşlarımın kalbine gömülecekmişim veya unutulmayacakmışım veya alkışlanacakmışım neye yarar?
Ben mahvolduktan sonra, beni alkışlayanların takdir sesleri, kabirde vücudumu parçalayan yılan ve çıyanları insafa getirir mi? Söyleyin bu gidiş nereye? Bunun izahını Marks, Engels, Lenin yapamıyor.
İtiraf etmek zorundayım
Ben Allah'a, peygambere ve ahirete inanıyorum artık. Dinsizlik bir çare değil. Düşünün, şu kainatın bir Yaratıcısı şu muhteşem sistemin bir kanun koyucusu olmalıdır... Bence ölüm de son olmamalıdır,mazlumca gidenlerle, zalimce ölenlerin bir hesaplaşma yeri olmalıdır. Hakkını almadan, cezasını görmeden gidiyorlar. Böyle keşmekeş olamaz Ben bunu vicdanen hissediyorum Öyle ki, milyonlarca suçsuz insanlara yaptığımız eza ve zulümler, şu anda boğazıma düğümlenmiş bir vaziyette Onların ahlarına kulak verecek bir merci olmalı... Yoksa insan teselliyi nereden bulacak? Bunların bir açıklaması olmalı Marks bu mevzuda halt işlemiş. Uyuşturmuş beynimizi
Nedense ölüm kapıya dayanmadan bunu idrak edemiyoruz Belki de göz kamaştırıcı makamlar buna engel oluyor. Ben bu inançtayım yoldaşlarım, sizler de ne derseniz deyin!" diyerek müthiş bir itirafta bulunduğunu...(220)



"Asrın Müceddidinin Büyük Bir Talebesi Geçiyor"

Bediüzzaman Hazretleri'nin talebelerinden Albay Hulusi Bey'in tayininin Kars'a çıkması üzerine, bindiği tren Erzurum Alvar köyünün yakınlarından geçerken Şeyh Muhammed Lütfi Efendi'nin kerametkarane ayağa kalkıp:Asrın müceddidinin büyük bir talebesi geçiyor" deyip takdir ve ta'zimde bulunduğunu. .(221)

Çatırtı

Fransa İmparatoru III. Napolyon'un, o sırada Paris'te Osmanlı Büyükelçisi olarak bulunan Ahmet Vefik Paşa'ya:"Paşa, işitiyorum, Osmanlı Devleti çatırdıyor" demesi üzerine, Vefik Paşa'nın gayet vakur bir şekilde:
"İstanbul buraya uzaktır , ses duyulmaz... O duyduğunuz sizin imparatorluğunuzun çatırtısıdır" cevabını verdiğini . . . (222)

Şarap İmalatçısı Elçilerimiz

Eski Dışişleri Bakanlığı sözcülerinden Vural Arıkanın Tahran Büyükelçiliği'nde diplomatlık yaparken, memleketimizin dış politikası ile alakalı meseleleri üzerinde oldukça faydalı (!) faaliyetlerde bulunduğunu ,
Bu faydalı(!) faaliyetler arasında, içkinin yasak olduğu İran'da, dışarıdan iki kamyon .üzüm getirterek büyükelçiliğin mahzeninde bizzat üzümlerin üzerinde tepinerek şarap imal etmenin de bulunduğunu... (223)

İzmir'de Vahşet

15 Mayıs 1919 tarihinde, İngilizlerin kışkırtmalarıyla Ege bölgemizin incisi İzmir'i işgal eden Yunan askerlerinin Kordon boyu'nda genç-ihtiyar, çoluk-çocuk demeden yüzlerce insan vahşice katlettiklerini , . ,
Sahil kıyısındaki askeri gemilerde beklerken, olanları gören ve Türk düşmanlığı ile şartlandırılmış İngiliz askerlerinin dahi yapılan insanlık dışı vahşete tahammül edemeyerek gemide isyan alametleri göstermeleri üzerine, gemilerin denize açılmak mecburiyetinde kaldığını (224)

Abdest Suyu

Otuzikinci şehit Osmanlı Padişahı Abdülaziz Han'ın çok dindar bir padişah olduğunu ve ömrü boyunca hiç namazını hiç terketmediğini...
Fransa Kralı ve İngiltere Kraliçesi'nin daveti üzerine çıktığı Avrupa seyahatinda -Frenklere itimat etmeyerek abdest suyunu dahi beraberinde götürdüğünü. . (225/a)
Daha sonraları bazı menfaati zedelenenlerce, cinayet şebekesi kurdurularak hunharca öldürülüp hadiseye intihar süsü verildiğini... .
Abdülaziz'in vefatını öğrenen İstanbul halkının çok sevdikleri padişahları için "Babamız öldü!" çığlıklarıyla sokaklara döküldüklerini . , , (225/b)
Biliyor muydunuz.?
İnönü ve Karabekir
Başvekil İsmet İnönü'nün, eski silah arkadaşlarından Kazım Karabekir Paşa'nın Erenköy'deki evini polis kuvveti ile bastırıp, Paşa'nın "İstikIal Harbinin Esasları" isimli hatıralarını gasbettiğini , . .
Bu hadise üzerine Cafer Tayyar Paşa ile dertleşen Kazım Karabekir'in teesürünü ifade ederek:
"Ah İsmet!.. Her türlü insanlık hissinden sıyrılacak kadar haris olacağına, biraz ileriyi görmek hassasına sahip olsaydın, ne olurdu?" dediğini...(226)

Şapkanın Serencamı

Falih Rıfkı Atay'ın ifadeleri içinde: "Müslümanlar, Hristiyanların iyisine 'makul kefere', kötüsüne 'gavur', beterine şapkalı gavur' "denildiği bir dönemde, 25 Kasım 1925 tarihinde şapka inkilabının yapıldığını ve bu inkılaba karşı geldikleri için 57 kişinin idam edildiğini,.. (227 /a)
.İngiliz araştırmacı yazar Paneth'in, "Turkey at the Gross roads "ın (Türkiye Yol Ayrımında) , , isimli kitabında o günler ile alakalı olarak:
"Avrupa şapka imalatçıları altın günler yaşadılar. Gemiler dolusu fötr panama, kasket,ne varsa İstanbul'a gönderildi. İtalyan Borsalino kardeşlerin şapka yüklü gemisi İstanbul limanında idi zaten. Şapkanın gündeme gelmesi ile birlikte, geminin yükü alelacele gümrükten geçirildi. Borsalino kardeşler bu işten büyük kar elde ettiler... İstanbul'da erkeklerin kafalarında kağıt şapkalar hatta kadın .. şapkaları bile vardı,.," diye yazdığını...
Şapka almakta zorluk çeken memurlara hükümetin taksitle borç para verdiğini ve bu ilk devrim hareketini, yine devrimlerin savunucularından biri olan Halide Edip Adıvar'ın:
"Şapka kanunu, devrimlerin en beyhude ve en sathisidir, Bu kanuna sokaktaki adamın karşı çıkması, onu yapanlardan daha batılı bir davranıştır" diye tepki gösterdiğini, , ,(227/b)

Kaskete Hakaret

Mahkum olarak Ankara'dan Denizli'ye sevkedilen Bediüzzaman Hazretleri'ne mahkeme celsesi devam ederken başına takması için bir kasket verdiklerinde, Üstad'ın kasketi alıp sandalyenin üzerine koyarak üzerine oturduğu... Bunun üzerine savcının.."Said Nursi şapkamıza hakaret ediyor" diye bağırması üzerine Bediüzzaman'ın: "Ben zayıfım bu sandalye de çok kurudur onun için altıma koydum" cevabını verdiğini . . . (228)

Ciğercilik Mesleği

Ecdadımızda "ciğercilik " diye bir mesleğinin bulunup. bu meslek erbabının, uzun bir sırığın ucuna taktıkları ciğerleri mahalle ve çarşılarda dolaştırdıklarını.,.
Yolda bu ciğerciye rastlayan hayırsever insanların ciğerleri satın alarak etraftaki aç kedi ve köpeklere dağıtıp sevap kazanmayı gaye edindiklerini,,...(229)

Ürpertici ifadeler

Küfür ateşinin alevlerinin göklere yükseldiği bir asırda iman suyuyla onu söndürmeye koşan, büyük çile insanı Üstad Bediüzzaman Hazretleri'nin, bu meşakkatli iman hizmeti esnasında defaatle zulümlere maruz kalıp öldürülmek istenildiğini ve kendisine bu zulüm silahını kullananlara karşı:
",,. Dünyamızı, dinimiz uğrunda ve ahiretimize her vakit feda etmeye hazırız, Sizin zalimane ve vahşiyane hükmünüz altında bir iki sene zelilane geçecek hayatımızı, kudsi bir şehadeti kazanmak için feda etmek, bize ab-ı kevser hükmüne geçer, Fakat Kur'an-ı Hakim'in feyzine ve işaratına istinaden, sizi titretmek için, size kat'i haber veriyorum ki Beni öldürdükten sonra yaşayamayacaksınız! Kahhar bir el ile, cennetiniz ve mahbubunuz olan dünyadan tardedilip ebedi zulümata çabuk atılacaksınız!
Arkamdan pek çabuk sizin Nemrutlaşmış reisleriniz gebertilecek, yanıma gönderilecek. Ben de huzur-u İlahi'de yakalarını tutacağım, Adalet-i İlahiye, onları esfel-i safiline atmakla intikamımı alacağım!." diye seslendiğini..
Ve bu büyük Hak Eri'nin vefat ettiğinde geriye maddi varlık olarak sadece ve sadece bir cübbe, bir sarık, bir cep saati ve yirmi lira para bıraktığını. .. (230)

İstiklal Mahkemelerinin Adaleti(!)

Cumhuriyet'in ilanından sonra ikinci defa kurulan ve 1925-1927 döneminde faaliyet gösteren İstiklal Mahkemeleri hakkında Araştırmacı Ergün Aybars' ın:"Kararların temyizi yoktu. Mahkemeler kararlarını vicdanı kanaatlerine dayanarak verirlerdi, Kararın verilmesi için delile gerek yoktu dediğini...
Bu konu ile alakalı olarak mahkeme üyelerinden Lütfi Müfit Beyin Savcı Süreyya Bey'e:
"Bizim milli bir gayemiz var. O gayeye Varmak için asıra kanunun üstüne çıkarız. diyerek ne kadar adilane(!) hükümler vererek yüzlerce insanın ölümüne imza koyduklarını. . .(231)

HaIkın Hizmetinde Olan Devlet

Devletin, o ülke vatandaşının hizmetinde bir müessese olarak çalıştığı İngiltere'de en üst seviyedeki bir kamu görevlisinin dahi, en sade vatandaşa yazdığı bir yazıda. veya dilekçesine verdiği cevapta: "Sadık Hizmetkarınız-your obedient servant diye imza attığını . . . (232)

Amerikan Mandası

İsmet İnönü'nün, memleketimizin dört bir yandan düşman tarafından işgal edildiği günlerde kendisinin de Milli Mücadeleci olduğunu ilan etmesine karşılık gerçekte ise Milli Mücacdele'ye inanmayıp mandacılık taraftarı olduğunu...
27 Ağustos l9l9'da Kazım Karabekir Paşa'ya yazdığı mektupta :
"Bütün memleketi parçalanmadan ancak bir Amerikan mandasına tevdi etmek yaşayabilmek için yegane ehven çare gibidir diye yazdığını...(233)

Şark ve Garpta Temizlik Kültürü

Orta Çağ Fransa'sında saray ve tiyatrolarda bile umumi helaların bulunmadığı bir zamanda, su medeniyetinin başşehri İstanbul'da 1400'ün üzerinde umumi hela bulunduğunu . . .
Yine aynı dönem Avrupa'sında akan su ile temizlenmenin bilinmeyip bir kaba doldurulan su ile tekrar tekrar el yüz yıkandığını...
Buna karşıIık Osmanlı şehirlerinin, herbiri bir sanat şaheseri olan çeşmelerle donatılmış olduğunu...(234) Biliyor muydunuz?

Haysiyetli Bir Haykırış

İzmir Valisi İzzet Bey'in, Yunanlıların İzmir'i işgal etmesi ne karşı çıkılmamasını söylemesi üzerine il müftüsü Rahmetullah Efendi'nin:
Vali Bey!.. Bu sakalım kanımla kızarabilir ama, bu alına, Yunan alçağını sükunet ve tevekkülle selamlamış olmanın karasını sürerek huzur-u İlahiye çıkamam!" diyerek haysiyetli bir çıkış yaptığını... (235)

Selahaddin Eyyübinin Serveti

Hayatı İla-yı kelimetullah adına hep at sırtında geçmiş Kudüsün Haçlıların elinde olmasından dolayı gülmeyi kendisine haram kılmış olan büyük İslam mücahidi Selahaddin Eyyübi'nin, vefat ettiği zaman yanında bulunan komutanlarda Mahmut Han'ın elinde tuttuğu kılıcı havaya kaldırıp "Ey Cemaat-i Müslimin! İşte hükümdarınızın bütün serveti bu kılıçtan ibarettir" diye haykırdığını...(236)

Adüvvullah Cevdet

Dr. Abdullah Cevdet'in(1869/l932) (Adüvvullah Cevdet) çıkarmış olduğu dergilerindeki yazılarıyla hayatı boyunca İslami değerlere hücum ettiğini...
En büyük hedefinin, "halk arasında dinin nüfuzunu kırmak olduğunu söyleyen bu ateist adamın ölüp de" cenazesinin Ayasofya Camisi'ne getirildiğinde cemaatin cenaze namazın kılmadığını ve bunun üzerine cenazesinin götürülmek istendiğini... Cenaze arabası bulunmaması üzerine Fener Rum Patrik hanesi'nden bir cenaze arabası istenip haç işaretli bu cenaze arabasına konularak götürüldüğünü... (237)

Misk ü Amber

Bediüzzaman Hazretleri'nin talebelerinden Zübeyr Gündzalp'in bir defasında bir Nur talebesi ile münakaşa ederken muhatabının nefsine mağlup olup, Zübeyr Gündüzalp'in yüzüne tükürdüğünü..
Bu menfi ve nahoş harekete o büyük insanın: "Elhamdülillah, Nur talebesinin tükürüğü misk ü amberdir" sözüyle mukabele ederek olgunluğunu gösterip ve muhatabına ders verdiğini . . . (238)

"Öl de Köye Dönme"

l. Cihan Harbi'nin bütün cephelerde devam ettiği, vatanı her tarafından barut ve kan kokusunun yayıldığı 1915 senesi sonbaharının serin ve yağışlı günlerinin birinde, ak saçlı beli bükülmüş, soluk benizli ihtiyar bir ananın Bilecik İstasyonundan "Söğüt'ün Akgünlü Köyünden Mehmed oğlu Hüseyin namlı tazecik oğlunu cepheye uğurladığını...
Uğurlarken de: "Hüseyinim yiğit oğlum benim!.,Dayın Şıpka'da, baban Dömeke'de, ağabeylerin Çanakkale'de şehit düştüler, Bak, son yongam sensin. Eğer minarede ezan sesi kesilecekse camilerin kandilleri sönecekse sütüm sana haram olsun. Öl de köye dönme!
Yolun Şıpka'ya uğrarsa dayının ruhuna bir fatiha okumayı unutma, Haydi oğul! Allah yolunu açık etsin " diyerek bağrına basıp uğurladığını (239)

Çok Şükür Sol Kolum Yerinde Duruyor"

Fransız ordusunun meşhur kumandanlarından General Guro'nun Çanakkale Savaşı' ndan sonra İstanbula gelip , karşılaştığı ilk Türk kumandanına, Çanakkale'de Türklerin gösterdiği destansı mücadelenin tesirinin bir ifadesi olarak:
"Sağ kolumu Çanakkale'de verdim ama bir Türk generalini selamlayabilmek için çok şükür sol kolum yerinde duruyor" diyerek hayranlığını ifade ettiğini. .(240)



Şark ve Garpta Hayat Felsefesi

Batıda herşeyin "ferdiyetçilik" üzerine bina edilip, her insanın yaptığı bir eserle övündüğünü ve hatta daha da ileri giderek onu propaganda vasıtası yaptığını...
Buna karşılık doğuda "toplumculuk" düşüncesinin yaygın olduğunu ve doğu toplumlarında kişinin eseriyle övünmesinin ayıp sayıldığını...
Bu felsefenin neticesi olarak, birinin güreşte rakibine galip gelmesi halinde bunu muhakkak "Allah'ın sayesinde ve büyüklerinin nasihatlarıyla" olduğunu düşündüğünü Nefis bir hat şaheseri ortaya koyan bir hattatın,eserinin altına imzasını adeta utanarak: Allah günahlarını bağışlasın.. . filanca"diye attığını..
18. yüzyılın büyük Tarihçilerinden Evliya Çelebi'nin, eserlerinde kendisini anması gerektiği zaman: "Fakiri Pürtaksir diyerek adeta tevazudan yerle bir olduğunu...(241)

Şahit Ol Ya Rab!

Denizli hapishanesine götürülen Nur kafilesinin içinde bulunan, vücutça alil, sakat bir zatın, ellerinin Bediüzzaman Hazretleri ile birlikte kelepçelenip beraberce görülmesi üzerine.fakir fakat izzetli, mazlum fakat celadetli insanın, ellerini gök yüzüne kaldırıp olanca gücü ile bağırarak: "Şahit ol Ya Rab! Şahid ol! Bu dünya hapishanesine beni Bediüzamanla götürüyorsun Huzuruna da böyle gitmek isterim" diye haykırdığını.. (242)

İhtisab Ağası

Bugünkü belediye başkanı karşılığı olarak, Osmanlı Devleti'nde de "İhtisab Ağası"nın bulunduğunu ve bu zatın bizzat çarşıları teftişe çıkıp en ufak bir uygunsuzluğa göz açtırmadığını..
Osmanlı'nın son dönem ihtisab ağalarından biri olan Hüseyin Bey'in, Edirnekapı civarında çıktığı teftişlerden birinde üzeri ağır yüklü vaziyette, bağlanmış bir merkebi görmesi üzerine, sahibini arattırıp onu bir kahvehanede kahve içerken bulduğunu ve hayvanı yüklü olarak bırakıp eziyet verdiğinden dolayı, çuvalları hayvandan indirtip adamın sırtına yükleterek bir müddet beklettiğini . . . (243)

Geçmiş Zaman Olur ki

Eski Osmanlı kültüründe bir incelik örneği olarak, çarşıya inerken veya eve dönerken, büyüklere hürmet sadedinde bir yaşlı zatın yanından geçip gidilemediğini, ancak onun:"Geç oğlum ben yavaş yürüyorum ... deyip müsaade etmesinde sonra önünde geçilip gidilebildiğini. . .(244)

Necip Fazıl ve Adnan Menderes

Büyük şair Necip Fazıl Kısakürek'in mecmua çıkarmak gayesi ile Ankara'da Adnan Menderes ile görüşmek istediğini ve uzun bürokratik engelleri aştıktan sonra sabaha karşı Başvekil Adnan Menderes ile görüştüğünde ona:
"Sizin başvekil olduğunuz bir ülkede, ben şu kadar eserin sahibi olarak, omuzuma bir boyacı sandığı atarak Eminönü meydanında karnımı doyurmak için boyacılık yapsam bu sizin için bir şeref midir?! , diye oldukça sitemli konuşması üzerine, merhum Menderes'in büyük bir inkisar içinde:
"Necip Fazıl Bey, ben herşeyi biliyorum....Fakat bilsen ne haldeyim Üstümde Celal Bayar altımda Medeni Berk:iki mason arasında, iki değirmentaşı arasındaki tane gibiyim Al şu parayı da git mecmuanı çıkart! Arada bir de bana çat ki onu Menderes besliyor demesinler! " dediğini (245)

Şefkatin Böylesi

18 yüzyılda Osmanlı ülkesine gelen Pere Jehammot isimli bir rahibin yazmış olduğu seyahatnamesi hayvan hakları ile alakalı olarak:
"Türkler, murdar saydıkları için hiçbir zaman evlerine sokmadıkları sokak köpeklerinin açlıktan sıkıntı çekmelerine yahut telef olmalarına meydan vermemek üzere hergün bu hayvanlara bir miktar et dağıtılması için vasiyetnamelerinde kasaplara bir miktar para tahsis ederler,, diye yazdığını...(246)

Sen Çağımızın Peygamberisin(!)

30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi ile Anadolu'nun parçalanmasının söz konusu olduğu günlerde Amerika Cumhurbaşkanı Wilson'un: Türkler haritadan silinmelidir!" hezayanını savunduğunu . . .
Wilson böyle söylerken gazeteci Yunus Nadi'nin bu adama gönderdiği mektupta Siz çağımızın peygamberisiniz" diyebildiğini (247)

Lenin ve Emanete Hıyanet

Milli Mücadele yıllarında Buhara Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı ve Başbakanı Feyzullah Hoca'nın gayretleriyle halktan Türkiye'ye gönderilmek üzere 100milyon altın ruble toplandığını. . .
Bu paranın Türkiye'ye ulaştırılmak üzere Lenin'e teslim edildiğini, fakat Lenin'in bu paranın sadece 11 milyon altın rublelik bir kısmını Anadolu'ya gönderip kalanını gasbettiğini . . (248)

Havlayanlar ve Kuyruk Sallayanlar

Meşhur İrlandalı yazar Bernard Shaw'ın, devrinin bütün mevcut siyasi partililere kızıp onlar hakkında oldukça ağır bir şekilde :
"Bunlar arasında hiçbir fark yoktur, hepsi köpektir Yalnız şu var ki, muhalif olanlar havlar, muvafık olanlar da kuyruk sallar! diye hakaret ettiğini...(249)

Binlerce Aleme Açılan Kapılar

Muhtelif konularda 16 kitap yazmış bulunan bir İtalyan yazar tarihçi ve sosyoloğunun, önceleri Osmanlı aleyhinde birçok şeyler yazmasına karşılık, l983 yılında bir sempozyum vesilesi ile İstanbul'a geldiğinde, gördükleri karşısında hayretler içinde kalıp:
İstanbul'un sadece Eyüp semtinde bir çıkmaz sokağı ve Eyüp Camii'ni gezdim. Ne yazık ki bütün seyahatimi yarım saate sığdırmak mecburiyetindeyim. Ama Osmanlı'nın o çıkmaz sokağından belki binlerce aleme çıkan kapılar gördüm. Şu anda muhayyilem allak bullak. Keşke İstanbul'un tamamını gezebilsem... diye yazdığını... (250) Biliyor muydunuz?

Uyumayan Konsüller

Roma İmparatorluğu'nda konsüllük makamına sabahleyin seçilip, akşamki toplantıda azledilmiş olan Kreante için meşhur hatip Çiçeron'un :
"Roma'da öyle gayretli devlet adamlarımız vardır ki.
konsüllüğü zamanında asla gözlerini kapayıp uyumadı diyerek sistemi istihza ederek eleştirdiğini...(251)

Asalet Tesbiti

Fransa Kralı XIV. Lui'nin bir bilim adamını memuriyete tayin etmeye karar vermesi üzerine önce onun asaletini öğrenmek isteyip soyunu sorduğunda, bilim adamının gayet veciz bir şekilde:
"Efendimiz.! Kitap okuyup ilim öğrenmekten aile şeceremin adlarına hafızamda yer ayıramadım. Fakat muhakkak ki Nuh'u n Oğlundan birisinin torunuyum!" cevabını verdiğini...(252)

Şehit Oldu İki Gazi

Hasırcızade Mehmet Ağa ismindeki Antepli bir şairin. beldesinde Müslümanlığı yeni kabul eden fakir bir Hristiyan için iane (yardım) topladığını ve kendisinin de bu fakir Hristiyana o devirde "Gazi" adı verilen altınlardan iki tane verip ardından da:
"MüsIüman oldu bir kafir, şehit oldu iki gazi... "
mısrasını söyleyerek oldukça hoş bir latife yaptığını... (253)

Vatan İçin Öldürmek

İron Mike, yani "Demir Mayk" olarak bilinen dört yıldızlı general J . H . Michaels'. ın, Kore Savaşı sırasında emrine verilen 27. piyade tümenini cepheye sürerken:
"Arkadaşlar, siz buraya vatanınız için ölmeye gelmediniz. Siz burada karşı taraftakilerin vatanları için ölmelerini sağlamak üzere bulunuyorsunuz..." diye haykırarak askerleri moralize ettiğini . . . (254)

Mevlana ve Atom

Büyük İslam mütefekkiri Mevlana Hazretleri'nin, kendisi fizikle hiç iştigal etmemesine rağmen, kalp gözü ile alemi seyreden bir mutavassıf olarak, yıllar önce bize atom parçacıklarının varlığını ve atomun parçalanabileceğini:
"Bir zerreyi kesersen, içinde bir güneş Ve güneş etrafında dönen gezegenler bulursun şeklinde sembolik ifadelerle haber verdiğini . . . (255)

Elmadağı Suyu

Mevlana' nın Mesnevi'sinin şarihi Ankara Valisi Abidin Paşa'nın, Ankara yakınlarındaki Elmadağının şifalı ve leziz suyunu şehre getirmek için teşebbüse geçerek projesini yaptırıp parasını da hayırsever vatandaşlardan topladıktan sonra Sultan ll.Abdülhamid'den mektupla iradei şahane (müsaade) istediğini
Sultan Abdülhamid Han'ın ise Abidin Paşa'ya verdiği cevapta:
"Çok hayırlı bir işe teşebbüs etmişsiniz, tebrik ederim.
Dinimizde bir canlıya, bir insana,hele bir Müslümana su vermek çok sevaptır. Fakat!...Bunun sevabını ben almak isterim. Paraları sahibine iade edin ve hemen işe başlayın. Masraflarını ben kendi özel mülkümden karşılayacağım', diye yazdığını . . . (256)

Abdülhamid'in Ruhaniyatından İstimdat

31 Mart ihtilalinin ideologluğunu yapan Rıza Tevfik'in, Abdülhamid Han'ın tahttan indirilmesinden kısa bir müddet sonra, koca Devlet-i Aliye'nin, imamesi kopmuş tesbih taneleri gibi darmadağınık olduğunu görüp bin pişmanlık içinde..
"Nerdesin şevketli Abdülhamid Han?
Feryadım varır mı barigahına? Ölüm uykusundan bir lahza uyan şu nankör.. bak günahına Tarihler adını andığı zaman Sana hak verecek, hey koca Sultan; Bizdik utanmadan iftira atan, Asrın en siyasi Padişahına. "diye "Abdülhamid'in Ruhaniyetinden İstimdat şiirini yazdığını . (257)

Abdüihamid Han 'ın Kültür Hizmetleri

Ulu Hakan Abdülhamid Han'ın Cennetmekan Fatih Sultan Mehmed'den sonra eğitim ve kültüre en fazla ehemmiyet veren padişah olduğunu...
Varlığından yeni haberdar olan Yıldız Sarayı Kütüphanesi'ndeki bir albümden öğrenebildiğimize göre, Abdülhamid Han'ın İstanbul'da büyük bir kültür projesi gerçekleştirmek istediğini . . .
Bu projeye göre Abdülhamid Han, Sultanahmet meydanına muhteşem bir kültür sitesi kurmayı düşünüp, bunun mimari projesini hazırlatmak üzere Fransa'dan şehircilik mütahassıslar getirttiğini Albümde sayfa sayfa resimleri görülen bu projeye göre Sultanahmet Camii'nin karşısına Osmanlı Ulum Akademisi. Sol tarafa Milli Kütüphane ve Ayasofya'ya yakın noktaya da yepyeni bir Darülfünun binası düşünüldüğünü... (258)

Kitaplardan Baraj

Büyük İslam seyyahı İbn-i Batuta'nın yazdığına göre 1258'de Moğolların Bağdat'da 24.000 ilim adamını öldürdüğünü .
Şehirdeki kütüphanelerdeki yüzbinlerce kitabı çıkartıp Dicle nehrine attığını ve bunların çokluğundan dolayı adeta nehrin önünde bir baraj oluştuğunu.
Bunun üzerine Moğolların, ırmağın taşmasından korkup geri kalan kitapları cayır cayır yaktıklarını... (259)

Tarihteki Korkunç Sahtekarlık

Tarihteki en büyük bilim skandallarından birisinin de Piltdown adamı olduğunu...
1908 de çıkartılan, maymun ve insan arasındaki zinciri tamamlayan halka olduğu iddia edilen kafatasının sahte olduğunu
Maymun çenesine kafatasının eklenip, kemiklerin kimyevi yollarla eskitilerek yapılan bu sahtekarlığın ancak 1950 yılında ortaya çıkartılabildiğini ...(260)















Hayalperest Emeller

Sultan Abdülhamid Hanı iktidardan uzaklaştırdıktan sonra başa geçen İttihatçıların, hayalperest emellerle Osmanlı ordusunu cephelerde kırdırıp tükettiğini...
Pervadi'de bulunan ordumuza Başkumandanlıktan gelen bir şifrede:
Türk ordusu Kafkasyaya girdiği zaman 300 bin silahı Türkle ordumuza katılacağını bize söylemiş olan Batumlu Aslan Beyi bulunuz ve behemahal Kafkasyaya girmeyi sağlayınız. ``diye yazdığını...
Ordunun başında bulunan Halil Bey'in de Başkumandanlığa gönderdiği cevabi şifrede:
Batumlu Aslan Bey karargahımızda misafirdir. Ancak on adamı vardır ve canını kurtarmak için bize sığınmıştır diye cevap verdiğini...(261)

Huzur Beldesi

1835 yılına kadar dünyanın en büyük şehri kabul edile Osmanlı Devleti'n payitaht merkezi İstanbul'da Kanuni Sultan Süleyman'ın hükümdarlık yaptığı 46 yıl boyunca (1520 1566)yılda ortalama sadece 1 (bir) cinayet vakasının kaydedildiğini...! (262)

Bir Dahinin Endişeleri

l908'de ilan edilen İkinci Meşrutiyet'ten sonra açılan Meclis-i Mebusan da 127 Türk milletvekilinin bulunmasına karşılık 139 diğer etnik gruplardan(Rum, Ermeni, Yahudi, Arap, Arnavut vs.) milletvekili bulunduğunu...
O zamanın anayasasına göre Padişah'ın ancak sadrazamı (Başbakan) ve şeyhülislamı tayin etme yetkisinin bulunduğunu. . .
Otuzüç yıl devleti dahice idare eden ve Meşrutiyet"in ilan edilmesiyle birlikte yetkileri elinden alınan Sultan Abdülhamid Han'ın, Meclis-i Mebusan'ın bu tehlikeli durumunu görüp devletin sürüklendiği uçurumu farkederek henüz daha sadrazam olmayan Talat Paşa'yı çağırıp, büyük bir teessürle:
'... Görüyorsunuz mecliste Türk mebuslarının sayısı, meclisin yarısı kadar bile değildir. Bu Türk mebusları arasında da elbette muhalifler bulunacaktır. Türk olmayanlar, sayılarını artırmak için ellerinden geleni yapacaklardır, Böylelikle ekseriyet onların eline geçince, Harbiye Nazırı Artin, Bahriye Nazırı Dimitri... olabilir.
Ermeni bir başkumandan ile Rum bir amiralle bu devleti nasıl idare edebilirsiniz? Hiç olmazsa, bu iki hayati makamı, devletimizin mahvolmasını isteyen bu insanlara, benim emrim olarak bırakmayınız..." diyerek yapılan çok önemli bir yanlışı düzeltmeye çalıştığını... (263)

Gaspedilen Gemilerimiz

Osmanlı Devleti'nin 1913 yılında İngiltere'ye parasını peşin olarak yatırarak iki adet büyük zırhlı ısmarladığını...
Sultan Osman" ve "Reşadiye" ismi verilen bu zırhlılar için büyük bir kısmı halktan toplanarak yaklaşık 6.775.000 altın lira ödendiğini...
Fakat l. Dünya Savaşı'nın çıkmasıyla birlikte İngilizlerin bize bu zırhlıları teslim etmeyip paramızı da geri vermediğini . . .
Bugün zırhlıların karşılığı olarak İngiltere'den alacağımız olan bu paranın, tazminatıyla birlikte yaklaşık 32 trilyon lirayı bulduğunu yani 1992 yılı bütçe açığımıza tekabül ettiğini . . . (264) Biliyor muydunuz?

Padişah Bazusu

Orta Çağ savaş silahlarından küre biçimindeki ağır vurucu silahlara 'topuz" dendiğini ve bunun da özelliklerine göre Bozdoğan', Sepşer ve Salık" diye üç kısma ayrıldığını
Topkapı Sarayı'nda sergilenen ve bugünün insanının havada sallaması oldukça zor olan Sultan III. Mehmed'e ait olan bir salığı, Sultan Mehmed'in bir defada tam 300 kere salladığını. . .(265)

Geleceğin Bediüzzaman'ı Nasıl Yetişir?

Seyyid Hüseyin Arvasi'nin, müridelerinden olan geleceğin " Bediüzzaman"ı küçük Saidin annesi Nuriye Hanım'a: Senin bütün çocuklarının bu kadar zeki olmalarında, senin onları
terbiye sistemindeki metodun nedir?" diye sorması üzerine bu mübarek ananın:
'Hayatımda, kadınlığa mahsus şer'i mazeretler dışında, hiçbir vakit teheccüd kaçırmadım ve çocuklarımı abdestsiz emzirmedim" cevabını verdiğini...(266)

Haçlı Katliamı

İnsanlık tarihinin en kara lekelerinden biri olan I. Haçlı Seferi (1099) sırasında Frank lider Raymondıun, Maaratün Numan şehrini işgal ederek 100 binden fazla Müslümanı kılıçtan geçirdiğini ve ardından şehri yıktığını...
Aynı ordunun kısa bir müddet sonra bir salgın ve açlık illetine tutulduklarını ve o günleri yaşayan bir şahidin yapılanların korkunçluğunu :
Öylesine kıtlık vardı ki, adamlarımız bir süre önce öldürdükleri kimselerin butlarından parçalar kopartıp; ateşte kızartıyor ve daha tam pişmeden vahşi ağızlarıyla eti silip süpürüyorlardı" diye yazdığını...(267)

Köpekler İçin Vakıflar

İtalyan kökenli Dominik papazı Ricoldo de Monte Croce'nin, doğuyu Hristiyanlaştırmak gayesi ile 13. yüzyılın ikinci yarısında çıktığı seferde İslam alemini dolaştığını ve Türk topraklarında gördükleri karşısında hayretler içinde kalıp:
"Müslümanlar vakıf kurmada çok cömerttirler. Hatta hayır işlemek için Hristiyan esirlerin de özgürlüklerini satın alırlar. Ve sevaplarını ölmüş ana ve babalarının ruhlarına bağışlarlar .
Müslümanlar, köpeklerin doyurulması için bile mal varlıklarından pay ayırırlar. Türkiye'nin ve İran'ın birçok kentinde köpeklerin doyurulmasını vasiyet etmiş olanların, vasiyetlerinde köpeklere ayırdıkları payın gayesine uygun kullanılmasını sağlayan köpek bakıcıları vardır" diye yazdığını. . .(268)

İslamoğlu Selman

Sahabelerin bulunduğu bir mecliste, oradakilere atalarının, dedelerinin kim olduklarının sorulması üzerine sıra İran asıllı bir sahabe olan Selman-ı Farisi Hazretleri'ne gelince onun:
Ben İslam'a girdikten sonra soy sop aramam. Ben İslam oğlu Selman'ım " cevabını verdiğini .
Bu güzel cevaptan son derece etkilenen Hz Ömer,.ın de.
"Bütün Kureyş bilir ki babam Hattab, Kureyşin önde gelenlerinden biriydi. Böyle iken ben İslamoğlu olan Selmanın kardeşi İslamoğlu Ömerim." dediğini. . .(269)

Batının Bilim Hileleri

Batının birçok şeyde öncü olduğu gibi bilime hile karıştırmakta da öncü olduğunu...
Modern astronominin babası olduğu iddia edilen Kepler'in(l571-1630), gezegenlerin dairesel değil eliptik yörüngelerde dolaştığı tezini desteklemek için hesaplarında tahrifat yaptığını. . .
Newton'un(1642-1727) kendi evrensel çekim teorisini desteklemek için ses hızında değişiklik yaptığını...
19. yüzyılın büyük kimyageri John , Dalton un( 1 804- 1805) yaptığı deney sonuçlarında hile yaptığını...
Aynı zamanda bir papaz olan modern genetiğin kurucusu Gregor Mendel'in de deney sonuçlarında değişiklik yapıp hile karıştırdığını. . .(270)

Haya Abidesi

21 Eylül 1520 cuma akşamı Hakk'ın rahmetine kavuşan Yavuz Sultan Selim Han'ın naşının yıkanması hadisesini, Reisü'l Küttab Hüseyin Bedayiul-Vakayi " adlı eserinde:
"Naşı yıkarken sağ eli ile iki kere setr-i avret ettiğini müşahede ederek her biri hayret edip tekbir ve salavat getirdiler." diye yazdığını...(271)

SuItan Ahmet Resim Galerisi ( ! )

Ressam İbrahim Çallı'nın(1882- 1 960) , 1926 yılında devrin Maarif Vekili Mustafa Necati'ye müracaat edip, İstanbul'da ressamların resimlerini sergileyebilecekleri büyük bir yerlerinin olmadığını söyleyerek ondan, ecdadın muhteşem eseri Sultanahmet Camii'ni resim galerisi olarak kendilerine tahsis etmesini istediğini...
Ayrıca caminin içinin loş olup resimleri iyi göstermeyeceği düşünülerek kubbelerinde delikler açılmasını teklif ettiğini . . .
Maarif Vekili' nin bu teklifi kabul ettiğini fakat gelen tepkilerden dolayı bu akıllara durgunluk veren tasarıdan vazgeçildiğini. . .(272)
Biliyor muydunuz.?

İnönü ve Masonluk

Daha önce kapatılan mason derneklerinin, İsmet İnönü'nün cumhurbaşkanı olduğu dönemde serbest bırakılıp yeniden teşkilatlanmasına izin verildiğini ve hatta eski mallarının iade edildiğini fakat aynı muamelenin Türk Ocağına yapılmadığını...
Alınan izinle masonların l948'de Tepebaşı'ndaki binasın da Türk Mason Derneği" adıyla yeniden faaliyete başladığını...(273)

Marks ve Türkler

Komünizmin fikir babası Karl Marks'ın 16 Eylül 1853 de arkadaşı Engels e yazdığı mektupta Türkiyede toplum yapısını değiştirmek için halkın şurunda devlet' diye şekillenmiş o sosyal hayat inancı ve kısaca manevi değer olarak ne varsa öncelikle silmek şarttır" diye yazdığını...(274)

Çin İşkencesi

Çin idaresinde bulunan Doğu Türkistan'da Müslümanlara istediği gibi evlat edinme hakkının verilmediğini...
Kırk haneli bir köy halkını, bir yıl içinde sadece üç çocuk doğurma izninin verilip bunların da kimler olacağının daha önceden isim alınarak tesbit edildiğini...
Bunlar haricinde birinin hamile kalması halinde zorla kürtaj yaptırıldığını veya bir insanın dört yıllık kazancına tekabül eden altından kalkılamaz bir cezaya razı olmak zorunda kalındığını. . .(275)

Batıda Kelp Kültürünün Hükümranlığı

Sadakat, vefa ve sevgi hissinin yok denecek kadar azaldığı batıda yapılan bir araştırmaya göre, ortalama . yüz aileden altmışının , beslediği hayvanını karısından veya kocasından daha çok sevdiğini ortaya koyduğunu...
Bugün batıda, köpekler için özel mezarlıkların, özel şampuan ve kremlerin, özel sağlık sigortalarının ve üye kartlı öze kulüplerin bulunduğunu. . .(276)

1924 Türkiyesi'nin Manzarası

1924 Türkiyesi'nde devrin Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati'nin bütün eğitim meselelerini hallettikten sonra(! ) Avrupa'ya gidip vızır vızır Atatürk'ün resmini yapacak ressam aradığını...
A. Kamp isimli bir ressama, ortalama memur maaşlarının 50 liraya olduğu bir dönemde 10.000 liraya Mustafa Kemal'in resminin yaptırldığını. ..(277)

"Anneni Çöpe Attık"

Şimdilerde milletvekilliği yapmakta olan Mümtaz Soysal' ın karısı vefat ettiğinde, çocuğunun: Babacığım. anneme ne oldu, ona ne yaptılar?" diye sorması üzerine, Soysal'ın: 'Yavrum' annen bir çorap gibi eskidi ve onu çöpe attık..." diyerek o şefkate muhtaç çocuğunun kalbinde derin yaralar açtığını. . .(278)

Sebil Gibi Türk Kanı

5 Mayıs l9l9'da İzmir'i işgal etmek için çıkartma yapan Yunan askerlerini karşılayan metropolit(papaz) Chysosto mos'un askerlere hitaben:
Asker evlatlarım, Elen çocukları! Bugün ecdad topraklarının yeniden fethetmekle İsa'nın en büyük mucizesini göstermiş oluyorsunuz. Bu uğurda ne kadar Türk kanı döküp içseniz, o kadar sevaba girmiş olacaksınız. Ben de bir bardak Türk kanı içmekle onlara karşı olan kin ve nefretimi teskin etmiş olacağım" diye tam bir barbara yaraşır şekilde konuşarak binlerce masumun kanının dökülmesine öncülük ettiğini. . .(279)

Ahiret Seferi

Yavuz Sultan Selim'in, Mısır seferinden İstanbul.a döndüğünde, İstanbul İskenderiye deniz yolunun ortasında çok tehlikeli bir korsan ocağı ola Rodos şövalyelerinin üzerine sefer yapılmasını isteyen vezirlerine:
Bizim şimdiden sonra sefer-i Ahiret'den gayrı seferümüz yoktur" diyerek vefatının yaklaştığını hissedip haber verdiğini ve hakikaten de kısa bir müddet sonra da vefat ettiğini...
(280)

Felç

Yirmiyedinci Osmanlı Padişahı I. Abdülhamid(17 25 17 89) döneminde Tuna boylarında Osmanlı-Rus Savaşı devam ederken, savaşın komutanı Koca Yusuf Paşadan padişaha bir mektup gelip, mektupta Özi kalesinin düşmanın eline geçtiği ve 25 bin masumun Ruslar ta-
rafından vahşice katledildiği" haber verildiğini...
Günlerdir, vatanından koparılan topraklardan dolayı içi kan ağlayan müşfik padişahın bu haber üzerine Ah, mel'unlar!" diye bağırarak aniden tahtından yere yıkıldığını ve üzüntüsünden felç gelip Hakk'ın rahmetine kavuştuğunu. . .(281)
Biliyor muydunuz.?

Okumaya Doyamadığım En Leziz Eser

Yahya Kemal Beyatlı' nın biraz midesine düşkün biri olduğunu ve günün birinde sık sık gittiği Abdullah Efendi lokantasında yemek listesini eline alıp:
Tatar böreği... İç pilav... Zeytinyağlı enginar... Kuzu çevirme... Yoğurtlu kebap... Badem tatlısı... Kaymaklı baklava. .." gibi yemek isimlerini okuduktan sonra yanında bulunan sofra arkadaşına listeyi gösterip:
İşte, Türkçe'de okumaya doyamadığın en leziz eser!.. dediğini . . . (282)

Enteresan Belgeler

1938 yılında Ankara'da İngiltere büyükelçisi olarak vazife yapan Percy Lorainenin İngiliz Dışişleri'ne yolladığı Notes on Lea Turkish personalities". (Önde Gelen Türk Şahsiyetiyle ilgili Notlar) ismini taşıyan ve üzerine "Gizli , kaydı düşürülmüş raporunda dönemin Türk büyükleri için:
İsmet İnönü: Kendini Gazinin altında görüyor ve herkesi asmak istiyordu..."
Celal Bayar: şimdiye kadarki karakteri lider olma özelliği göstermiyor ama Sadık bir ikinci kişilik olma özelliği var. " Abdülhalik Renda: Kabinenin Ramazan ayında oruç tutan tek üyesi. Anlaşma peşinde koşan yabancı firma temsilcileri tarafından çok sevilir..."
Ahmet Ağaoğlu: Kafkas kökenli bir Yahudi'nin oğludur. Rus gizli servisinde çalıştı. 1914'de Ruslar adına Bakü 'de Ermeni katliamını organize etti... "- Ali Fuat Paşa: Berlin kongresinde Türk delegeliği yapmış. Alman bir dönmenin torunu... "
- Edip Tör. Gümüşhane milletvekili, Ankara'daki masonların lideri, Açıkgöz ve sivri biri. 1926'da Mekke'deki İslam kongresinde Türkiye'yi başına şapka takarak temsil etti .
- Celal Nuri Kemalist bir yayın organı olan İleri' gazetesinin sahibi. Saman altından su yürüten biri. Kominist eğilimli olduğu düşünülüyor." Falih Rıfkı Atay: Atatürk'ün gözde yazarlarından ateşli bir batı taraftarı. Çok içki içer, iyi briç oynar." - Hasan Saka: 1921 1922 arasında Maliye Bakanlığı görevini yürüttü. O zamanlar bolşevik sempatizanıydı. Büyük konuşan bir külhanbeyi gibiydi. " Kazım Özalp: General, 1922'de Savunma Bakanı poker hastası. . . " - Saffet Arıkan: İnönü ve Bayar hükümetinde eğitim bakanı. Büyük ihtimalle Yahudi kökenli." - Reşit Saffet: Lozan görüşmelerine katılan Türk barış delegasyonunun genel sekreterliğini yaptı. Panislamlıktan panturancılığa döndü. Karaktersiz bir adam olarak tarif edilebilir. İçtiğinde seçkin bayanlara sarkıntılık eder... " vs.
diye yazdığını. . .(283)

Kan Davası

Doğuyu Hristiyanlaştırmak gayesi ile Orta Çağ'da İslam dünyasına misyonerlik faaliyetleri için sefere çıkan Toskar papaz Ricoldo'nun, İslam dünyasında gördüklerini, 1301'de döndüğü Floransa'da kaleme aldığını... Yazdıkları arasında kan davası (kısas) ile alakalı olarak:
Bir Müslüman bilmeden veya kötü niyetle bir başka Müslümanı öldürdüğünde, öldürülenin oğlunun öç alması çok nadir görülür. Ölenin ve öldürenin ortak dostları bir araya gelir, cinayeti işleyeni alıp, öldürülenin oğluna götürürler. ölenin oğlu, katili, babasının mezarına götürür ve şöyle der Babamı öldürdün, fakat seni öldürmem babamı geri
getirmeyecektir. Bir müslümanın kötü bir şeyse niçin iki Müslüman ölsün' diyerek konuyu Allah'a havale edip, katilin de saçlarını keserek serbest bırakırlar" diye yazdığını. . .(284)

Osmanlı Hukuku

Mohaç Savaşı'nda Türklere esir düşen ve daha sonra Osmanlı ülkesinde gördüklerini Türklerin Gelenek ve Görenekleri" isimli kitapta toplayan Macar asıllı Bartholomaus Georgi- evic' in, Osmanlı adalet anlayışı ile alakalı olarak:Türkler ve Hristiyanların hakimleri aynıdır. Müslümanlar arasından seçilen hakimler ayrım gözetmezler, herkese aynı adaleti uygularlar.
Öldüren öldürülür. hırsızlık yapan, veya zorla birşey alan asılır. Pazarda sütünü satan bir kadının sütünü içen ve parasını ödemeyen bir "lenitzeren"(yeniçeriye) de aynı kaide uygulandı. Ben buna Şam'da şahit oldum" diye yazdığını. . .(285)

Avrupa' da Türkler

Bugün Avrupa' da yaşayan 2 milyon 420 bin Türk'ün Danimarka nüfusunun
yarısına ve Lüksemburg nüfusunun altı misline tekabül ettiğini...
Günümüzde AET sınırları içinde 44. 500 civarında Türk iş adamı bulunduğunu ve bunların 1992 hesaplarına göre kuruluş sermayelerinin 7 milyar markın üzerinde ve yıllık cirolarının da 28 milyar markı bulduğunu...
622 bin Türk gencinin de AET ülkelerinde orta öğretim ve üniversite tahsili gördüğünü... (286)

İnsanlara Takılan At Koşumları

İtalyan kökenli Dominik papazı Ricoldo de Monte Cro ce' nin doğuyu Hrıstiyanlaştırmak için 13. yüzyılın ikinci yarısında çıktığı seferde, rastladığı Türkler ve Yunanlılar hakkında bilgi verirken :
Güvenilir kaynaklardan öğrendiğimize göre, Yunanlılar Türklerden öyle çekinirlermiş ki, tohum ekmeye, ormanda çalışmaya veya bir başka iş yapmaya giderken birbirlerini bağlayabilecekleri at koşumları olmaksızın kentlerinden ve surlardan dışarı adım atmazlarmış..." diye yazdığını. . .(287)

Vatan Aşkı

Amerikalıların Japonya üzerine iki atom bombası atıp Japonları mağlubiyete uğratması üzerine, Japon halkının kitleler halinde imparatorları Hirohito'nun sarayının önüne gelerek harakiri" yapıp meydanı kan gölüne döndürdüklerini...
Amerikalı general Mc Arthur' un Hirohito' nun sarayına koşup Bu saçmalığı durdurun!" demesi üzerine, Hirohito' nun balkondan halka seslenip:
Ey Japon milleti!
Gerçekten yenildik. Bugün önümüzde iki yol var. Birincisi harakiri. Ben de size katılacağım. Ama ikinci bir yol daha var ki, o da şu: Amerikalılarla mücadelemize devam edelim. Askeri cenahta yenildik. Onlara ekonomik bir savaş açalım. ülke ekonomisini canlandırıp doların sırtını yere vuralım. Tercih sizin!" dediğini ve Japonların ikinci yolu tercih edip, bugün birçok alanda Amerikalıların sırtını yere getirdiklerini. . .(288)

20. Yüzyıl Japon Amerikan Savaşları

Pearl Harbour baskınından yarım yüzyıl sonra Amerika Birleşik Devletleri ile Japonya arasındaki savaşın bir başka sahada devam ettiğini . . .
Psikoloji profesörü olan ünlü Japon yazarı Shyu Kishida'ya göre Amerikan şirketi battığında, Japonların bir Amerikan uçak gemisi batırmış gibi sevindiklerini...
Amerikan General Motor şirketinin 70 bin işçiyi işten çıkaracağının haberi Tokyo borsasının ekranına yansıdığında genç Japon brokerlerin(simsar) zafer işareti yaptıklarını... (289)

Forumtr icin Meet tarafindan duzenlendi

İsim Kültürü

Toplumumuza yerleşmiş isim kültürünün bir parçası olarak göbek adı koymak" diye bir geleneğimizin olduğunu...
Yeni doğan bir bebeğin, eğer yaşamazsa onun kavmiyetin i" belirlemek yani Müslüman olarak ölmesi için kulağına Ezan-ı Muhammedi" okunup esas ismi verilinceye kadar geçerli olmak üzere göbeği kesilirken hemen bir isim konduğunu. . Bu göbek adının genellikle erkek olursa Mehmed , veya Ali"; kız olursa da Fatma veya Ayşe" konulduğunu.. (290)

Süleyman

İleride Avrupalı kralların üzengi öpmek için sıraya geçecekleri büyük bir devlet adamı olacak olan Kanuni'nin doğum haberi Yavuz Sultan Selim'e ulaştırıldığında, huşu içinde Kur'an okumakta olan baba Yavuz'un okumakta olduğu Kur'an-ı Kerim'den başını kaldırarak: Adını Süleyman koydum " deyip Kur'an okumaya devam ettiğini...
Ve o anda okuduğu ayetin mealinin de (Neml Suresi 30. ayet) O muhakkak ki Süleyman'dandır ve O (mektubun ilk satırı) Bismillahirrahmanirrahim,dir" olduğunu. (291)

Alparslan' ın Göz Yaşları

Malazgirt zaferi ile Anadolu kapılarını Türklere açan Büyük Kumandan Alparslan' ın saray mutfağında hergün elli koyun veya keçi kesilerek fakirlere dağıtıldığını.
Sultan'ın divanında sayılamayacak kadar çok fakir kimselerin isimlerinin kayıtlı olup bunlara muntazaman maaşlarının verildiğini. . .
O Koca Sultan'ın bazen tevafuk eseri hasta ve fakir bir
kimseyi gördüğü zaman son derece hassasiyete kapılarak teessüründen ağlayıp derhal yardımına koştuğunu... (292)

Milli Kanunlarımız

17 şubat l926'da İsviçre Medeni Kanunu,nun Türkçeye tercüme edilerek Türk Medeni Kanunu" olarak kabul edildiğini...1 Mart 1926'da da, İtalya Ceza Kanunu' nun Türkçeye tercüme edilerek Türk Ceza kanunu olarak kabul edildiğini ... (293)

Diş Kirası

Osmanlı medeniyetinin güzel ananelerinden biri olarak. hali vakti yerinde olan ailelerin Ramazan'da iftara davet ettikleri misafirleri uğurlarken diş kirası " adı altında bir miktar para veya kıymetli eşyayı hediye ettiklerini...
Tanzimat ricalinden Rıfat paşa ,nın bir Ramazan sonu kahyasının getirdiği diş kirası hesabını tetkik ederken yekünün 5000 altın olduğunu okuyup Çok şükür bu Ramazan'ı ucuz atlattık" dediğini. . .(294)

Cumhurbaşkanlarının Maaşları

Mayıs 1994 para değerlerine göre; 1928 yılında Cumhurbaşkanının maaşı 2800 cumhuriyet altınına (bir cumhuriyet altını: 25OOOOOtl.) yani 7 milyar liraya tekabül ettiğini...
1987 yılında ise Cumhurbaşkanının maaşının 12 Cumhuriyet altınına yani 30 milyon liraya tekabül ettiğini.... (295)

İstanbul'a Verilen Değer

Çağ açıp çağ kapayan büyük dahi Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul' u fetheder
etmez hemen imar faaliyetlerine giriştiğini...
İstanbul'un en güzel yerlerinden biri olan Haliç'in dolmaması için her iki yakada
da tırnaklı hayvanların otlatılmasını menettiğini.
Toprağın yağmurlarla akıp giderek Haliç'i doldurmaması için de Haliç'in kenarlarına(sırtlarına) ağaç ve ayrık kökleri diktirdiğini...(296) Biliyor muydunuz?

Düşmanım Yoktur Benim Nefsimden Gayrı

Hz. Mevlananın Mesnevi'sinde anlattığına göre Hz. Ömer (ra) ile görüşmeye gelen Rum elçisinin, şehre girer girmez halifenin sarayının nerede olduğunu sorması üzerine halktan birinden :Halifenin sarayı yoktur görüşeceksen işte ileride hurma ağacının altında yatmaktadır" cevabını aldığında hayretler içinde kaldığını... Bu Rum elçisinin Hz. Ömer'e getirdiği hediyeler arasında bir şişe çok tesirli bir zehir bulunduğunu ve elçinin, Hz. Ömer'e: Bu çok tesirli bir zehirdir Birkaç damlası bile düşmanlarınızı yok eder" demesi üzerine Halife Hz Ömer'in: Benim nefsimden gayri düşmanım yoktur" diyerek elçinin şaşkın bakışları arasında şişedeki zehirin hepsini bir yudumda içtiğini ve Allah'ın izniyle de hiçbir şey olmadığını...(297)

Osmanlı'da Savaş Disiplini

Mohaç Savaşı'nda( 1 528) Türklere esir düşen ve daha sonra 1535'de kaçarak kurtulan Macar asıllı Bartholomeus Georgievic'un 1544 yılında yazdığı Turcarum ritu et caere"De moniis" (Türklerin Gelenek ve Görenekleri) isimli eserinde Türklerin savaş gelenekleri ile alakalı olarak:"Savaş zamanında öyle sıkı bir disiplin vardır ki, hiçbir asker adaletsiz birşey yapmaya cesaret edemez. Adaletsizlik yapan hiç acımaksızın cezalandırılır. Gözcüler ve düzen sağlayıcılar vardır. . .Geçip gidilen yolların kıyısındaki bağ ve bahçelerde sahiplerinin izni olmaksızın, bir elma bile koparılamaz. İzinsiz koparanın cezası ölümdür. İran seferine katıldığımda gördüm: Ortalıkta dolaşan bir at, birinin tarlasına girdi diye bir sipahinin atı ve uşakları ile birlikte başı vuruldu" diye yazdığını. . .(298)

Sanata Ve Sanatkara Verilen Değer

Osmanlı padişahlarının ilim ve sanata büyük kıymet vererek bu uğurda gayret gösterenleri maddi manevi desteklediklerini . . .
Veli" lakaplı Sultan II. Bayezid'in, büyük hat sanatkarı Şeyh Hamdullah'ın sanatına olan hürmetinden ve sevgisinden dolayı, hat üstadının yazı meşkederken hokkasını tutup, rahat etsin diye sırtını yastıkla beslediğini...(299) Biliyor muydunuz?

İp Kıtlığı

Devrimleri yerleştirmek için İstiklal Mahkemeleri'nin binlerce masum insanı darağaçlarında sallandırdığını ve sadece Kara Ali isimli bir celladın beşbinden fazla insanı astığını...
Bu meselenin Ankara'da ip kıtlığı başgöstermiştir.İpsiz kalanların Ankara İstiklal Mahkemesi'ne müracaatları " diye mizah haline getirildiğini... (300)

Zulüm Zulüm Üstüne

İstiklal Mahkemesi'nin salkım salkım astığı insanlarla ilgili davaları yakından takip eden bir gazetecinin, başına giymiş olduğu şapkasından dolayı, mahkeme reisi Kel Ali (Ali Çetinkaya) tarafından: Anandan şapkalı mı doğdun?Gavur musun be herif!" denilerek tekme tokat merdivenlerden yuvarlandığını...
Aynı şahsın Atatürk'ün ilk defa Kastamonu'da şapkayı giymesi üzerine hemen bir şapka bularak protokoldaki yerini aldığını. . .(301/a)
Yine aynı şahsın, İskilipli Atıf Hoca'yı, hükümetten izin alarak yazmış olduğu Frenk Mukallitliği kitabından dolayı,savcının üç sene ceza istemiş olmasına rağmen idama mahkum ettiğini ve asılırken de Sehpanın yanına gelip mazlum Hoca'nın kafasına şapkayı geçirerek Giy domuz!" diye insanlık dışı muamelede bulunduğunu. .. (301/b)

Hilal, Lale ve Allah

Lale, hilal ve Allah(cc) lafızlarının ebced değerinin aynı olduğunu ve bundan dolayı kültürümüzde laleye apayrı bir değer verilip sevgi beslenildiğini... (302/a)
Özellikle Osmanlı kültüründe, lalenin oldukça yoğun bir alaka görüp bir lale soğanının bin altına kadar müşteri bulabildiğini ve zamanın padişahı III. Ahmed'in bir ferman yayınlayarak bu fiyatlara bir sınırlama getirmek zorunda kaldığını. . .
Bir devre adını veren bu tefekkür simgesi çiçeğin o dönemde 1108 çeşit renkte üretildiğini...(302/b)
Bağ-ı İrem' de Gül-ü Muhammed Açtı"
Kosova fatihi dervişmeşreb Gazi Murat Han'a 30 Mart 1432 sabahı Edirne Sarayı'nda bir erkek çocuğunun olduğuna dair müjdeli haberi getirdiklerinde Murat Hanın önündeki Kur'an-ı , Kerim den Sure-i Muhammed "i okumakta olduğunu...
Şair ruhlu Sultan'ın, bu müjdeli haber üzerine okumakta olduğu Kur'an-ı Kerim'den başını kaldırıp: Bağ-ı İrem'de gül-ü Muhammed açtı." diyerek, geleceğin bir çağı kapayıp yeni bir çağ açacak olan Fatih'in adını "Muhammed", yani Mehmed" koyduğunu...(303)

Bir Yabancının Hac Düşünceleri

18. yüzyılda Osmanlı ülkesine gelerek intibalarını yazan Hristiyan tarihçi M. A Ubucini'nin Müslümanların Hac ibadetini araştırdıktan sonra kendi dini ile kıyaslayarak:
"Hac aslında sadece büyük Müslüman ailesinin dağınık fertlerini birbirine bağlamak hedefini gütmüyordu; Hac bilhassa, bu ibadeti yapmakta olan Müslümanlara, aynı imanı taşıyan kimseler arasında hüküm sürmesi gereken eşitlik kavramını hatırlatmak için tesis edilmişti. Biz Hristiyanlar böyle bir eşitlik örneğini, bu yüce ahlaki eşitliği gösterebiliyor muyuz? Değil kilisenin içinde, mezarlarımızda bile bu ulu eşitlik kavramından tek eser yok. Buyurun bir camiye girelim .. Orada Allah'ın şanına yakışmayan, lüzumsuz ve boş süslemeler,resimler,heykeller yok yalnızca şunlar var.
Duvarların üzerine işlenmiş bazı Kur'an ayetleri,bir mihrap,bir kürsü ve müminler için tertemiz sergiler. Hiçbir şeref kürsüsü hiçbir özel yer ve hiçbir derece farkı göremezsiniz. Müslüman mabetlerinde .. Sadece ibadet eden insanlar vardır ve ibadetten alıkoyacak veya ibadet edenleri rahatsız edecek hiçbirşeye rastlayamazsınız diye yazıp İslam'ın eşitlik anlayışına olan hayranlığını ifade ettiğini.(3O4)

Namusum Üzerine

10 Nisan l928'de İsmet İnönü ve 120 arkadaşının teklifi üzerine Anayasa'dan bütün dini terimlerin kaldırılması hakkında bir kanun çıkarıldığını... " Buna göre: Devleti dini ,dini İslamdır kaydı kaldırıldığını ve milletvekillerinin yemin şeklinin değiştirilerek vallahi" demek yerine namusum üzerine" tabirinin kullanılmasının kabul edildiğini...(305)

Boğazdan Geçmeyen İlaç

Bediüzzaman Hazretleri'nin hasta olduğu zamanlar kulandığı Optalidon ilacı bitince yanındakilerden birine yüz kuruş verip eczahaneye gönderdiğini...
İlacın fiyatı yüz on kuruşa çıktığı için o kardeşin cebinden on kuruş ilave edip ilacı alarak Üstad'a getirdiğini...
Bediüzzaman Hazretleri'nin ilacı içmek için ağzına aldığı halde bir türlü yutamadığını ve bu işe birkaç defa daha teşebbüs edip bir türlü ilacı yutmaya muvaffak olamayınca ilacı alan
kardeşi çağırarak ilacı kaça aldığını sorup da on kuruşu onun ödediğini öğrenince, üstad'ın on kuruş daha verdikten sonra ilacı rahatça yutabildiğini ve ardında da oldukça ibretli bir şekilde:
Kardeşim, işte görüyorsun.. başkasının malını yiyemiyorum. Boğazımdan geçmiyor" dediğini..(306)

Çekiç

Lenin ile birlikte kominist ihtilalini gerçekleştirip binlerce insanı katleden ve yine binlerce insanın sürgüne gitmesine sebep olan Troçki'nin(1879-1940), her ihtilalin daha sonra kendi çocuklarını yediği gibi, kendisinin de sürgüne gönderilip Sığınacak ülke bulamadığını...
Hayatı orak-çekiç" davası ile geçmiş bu Sovyet liderinin daha sonra Meksika'da bir çekiçle beyni parçalanarak öldürüldüğünü. . .(307)

Nazım Hikmet'in Pişmanlık ve Arayışları

Tanınmış komünist Türk şairi Nazım Hikmet Ran'ın (1902/1963), hayatı boyunca komünist ideoloji peşinde koşturarak zikzaklar içinde geçen bir ömür sürdüğünü...
ömrünün son yıllarına doğru, arkadaşı Mustafa Mehmed'e, arayış içinde ve pişmanlık dolu olduğunu ifade ettiğini...Mustafa Mehmedin onunla Romanyadaki beraberlikleri ile alakalı olarak:
1960'lardan önceydi. Nazım Hikmet Romanya'nın davetlisi olarak Bükreş e gelmişti. İsteği üzerine Bilimler Akademisinden beni buldular. Nazım Hikmet'in kaldığı otele gittim. Açık olan radyosundan Türkiye'yi dinliyordu. Sohbet sırasında saatine bakarak bana Bu gece Kadir Gecesi' dedi ve benden kendisini Türklerin bir araya geldikleri camiye götürmemi istedi. Ben o gecenin Kadir Gecesi olduğunun bile farkında değildim. Bir an tereddüt ettim ama Nazım'ın ricası Romanya'da bir emirdi. Rus eşi Vera, ben ve Nazım taksiyle caminin bulunduğu semte yöneldik. Arabayı rica ve minnetle caminin bulunduğu parka sokabildik.
Biz camiye girdiğimizde Türkler mevlid okuyorlardı. Nazım mevlidi dinlerken coştu ve cemaate hitaben bir konuşma yaptı.
Konuşmasında: Ben komünistim ama sizin burada bir araya gelmeniz beni çok duygulandırdı' dedi. O sıralarda kalp yetmezliğinden muzdarip olduğundan ben heyecanlanmasından dolayı bayağı endişelendim. Gerçekten de endişelerim yerindeydi. Konuşmasından sonra kendisini kriz yokladı. Eşi Vera ile ben Nazım'ı dışarıdaki banklardan birinin üzerine yatırdık. Vera yanında bulundurduğu ilaçlardan verdi ve daha sonra koluna girerek güç bela taksiye bindirdik
Ben Nazımın Romanya'da camiye gittiğini şimdiye kadar saklı tuttum. İşte ilk kez anlatıyorum..." diyerek Nazım'ın pişmanlık dolu hikayesini gözler önüne serdiğini. . .(308)

İlme Hürmetin Böylesi

Fatih Sultan Mehmed Han döneminde ilme ve alime muazzam bir kıymet verildiğini...
Fatih'in hocalarından Molla Hüsrev'in Ayasofya'da derse başlamadan önce talebeleri tarafından Hoca' nın evine gidilip atına bindirilerek, arkasında da talebelerinin eşliğinde camiye getirildiğini. . .
Zamanın Ebu Hanife'si addolunan Molla Hüsrev, camiye girdiğinde, hürmet ifadesi olarak takrimen ayağa kalkıldığını ve hoca dersini bitirdiğinde talebeleri tekrar onu atına bindirerek evine kadar bıraktıklarını... (309)

Hasaneyn'in Ruhu İçin

Gençliğinde güçlü ve kuvvetli iken, savaş meydanlarında düşmana karşı kılıç sallayarak hizmet eden yeniçerilerin , artık sakalına ak düşüp de kılıç sallayacak dermanı kalmadığı zaman da, sırtlarına meşin bir su kırbası geçirip elde bir kalaylı tas alarak sokak sokak gezinip Kerbela'da bir yudum suya hasret giden "Hasaneyn'in(Hz. Hasan ve Hüseyin) ruhu için" su dağıtıp sevap kazanmaya çalıştıklarını. .. (31O)

Aziz Mahmud Hüdai' den İstenen Keramet

Aziz Mahmud Hüdai Hazretleri'nin İstanbul' un Üsküdar semtine gelip zaviyesini kurmasından sonra , Sultan I. Ahmed'in bu gizli nur hazinesini keşfederek eteğine yapıştığını...
Bu Gönül Sultanı'nın birgün sarayda abdest alırken, Padişah 1.Ahmed'in abdest suyunu döküp annesi Valide Sultan'ın da havlu tuttuğunu...
Bir ara Valide Sultan'ln boşta bulunup kendini tutamayarak: Efendim, ne olur bize bir keramet gösteriniz" demesi üzerine tebessüm eden Aziz Mahmud Hüdai Hazretleri'nin gayet latif bir şekilde devrin padişahı abdest suyumu döküyor validesi ise havlumu tutuyor. Bundan büyük ne keramet istersiniz.? cevabını veridiğini..(311)

Siyaset Şekerlemesi

Üstad Bediüzzaman Hazretleri'ne, Sünuhat, Rumuz ve Tuluat gibi "Eski Said"lik dönemi eserlerindeki mevzularla alakalı olarak "Neden ulvi hakaik-i diniye ile beraber, bazı mesail-i siyasiyeyi kitaplarında dercediyorsun?" diye sormaları üzerine Bediüzzaman,ın :
"Çocuğa ilacı içirmek için bir şekerleme gösterilir. Ta ki ağzını açsın, ilaç öylece , içirilsin. Efkar -ı amme dahi siyaset için ağzını açmış bekliyor. Ben de tiryakı(ilacı) içirmek için bazen siyaseti de zikrediyorum. diye cevap verdiğini... (312)

Osmanlı' da Musiki

Musikiyi mehter ile savaş meydanlarından, tasavvufi tekke musikisi ile birçok hastalığın tedavisine kadar pek çok yerde kullanan Osmanlı Cihan Devleti temsilcilerinin, ayrıca bu sanatı çeşitli sosyal müesseselere kadar soktuklarını...
Ayasofya imaretine bağlı kalenderhanede(tekke) ve Edirne'deki ll. Murat imaretinde olduğu gibi bizzat sema ve musiki cemiyetleri için vakfiyelere maddeler konulduğunu. .. (313)

İlk Boğaz Köprüsü Projesi

Asya ile Avrupa'yı birbirine bağlama düşüncesinin ilk olarak bundan yaklaşık bir asır önce (1900), dahi padişah II. Abdülhamid tarafından ortaya atılıp projelendirildiğini . . .
Avrupa'nın güney, güneybatı ve merkezindeki demiryollarını bu Boğaz Köprüsü ile Bağdat demiryoluna bağlamayı düşünen cennetmekan Abdülhamid Han'ın F. Arnodin isimli bir Fransız'a hazırlattığı bu dev köprüye ait projede, minareler, kubbeler kuleler ve askeri , savunmayı temin edecek topların yer aldığını...
Yine Abdülhamid Han'ın, bu köprüyle bağlantılı olarak oldukça ileri görüşlü bir bakış açısıyla çevre yolları projesi çizdirdiğini . . . (3 14) Biliyor muydunuz?

Fasulya Aşı Yemeye Razı Olmak

Vatan şairimiz Mehmet Akif Ersoy'un hayatında hiç boyun eğmeyip, kimseye eyvallah etmediğini...
Umumi seferberlik zamanında (1914) bir arkadaşı ile oturup fasulya aşı yerken nezaret erkanından birinin çıkagelip ona, yazılarında fazla ileri gitmemesini nazikçe söylemesi üzerine Akif'in pürhiddet yerinden fırlayıp:
Nazırına söyle, kendilerini düzeltsinler. Bu gidiş devam ettikçe bizi susturamazlar. Ben fasulya aşı yemeğe razı olduktan sonra kimseden korkmam!" diyerek pervasızca cevap verdiğini. . .(315)

Tasavvufta Şeriata Bağlılık

Said Harraz Hazretleri'nin: Zahiri hükümlere aykırı düşen her batın batıldır"diye vecizeleştirdiği tasavvufta Allahın emir ve yasaklarına uymanın gerekliliğini, yine bir başka sufi olan Bayezid-i Bistami Hazretleri 'nin de:
Havada uçan insanlara mı hayret ediyorsunuz? Leş yiyen kargalar da havada uçmakta. Su üzerinde yürüyen insanlara mı şaşırıyorsunuz?Balıklar da suda yüzmekte. Önemli olan Allah'ın emirlerine uymak kaçınmaktır,, sözleriyle vurguladığını...(316)

Amerikan Hayat Felsefesinin Özeti

Meşhur Amerikalı yazar Mark Twain'e: "İnsan hayatının gayesi nedir? . Nasıl zengin olabiliriz?" diye sormaları üzerine onun .
"Eğer becerebilirsek ********ce, mecbur olursak namuslu yoldan. Tek ve gerçek tanrı kimdir? Tanrı paradır. Altın, dolar ve hisse senedi, Baba, oğul ve ruhları" cevabını vererek Amerikan hayat felsefesini formüle ettiğini...(317)

Nasreddin Hoca' nın Merkebine Ters Binmesinin Hikmeti

Türk halkının nüktedan hazır cevap ve zeki bir fıkra kahramanı olarak tanıdığı Nasreddin Hoca'nın(1208-1284 ), aslında medresede ders veren büyük bir müderris ve ayrıcada kadı olduğunu. . .
Talebeleri arasında oldukça sevilen Nasreddin Hocanın, ders verdiği medreseden merkebine binip evine giderken dahi talebeleri tarafından yalnız bırakılmayıp yolda kendisine sualler sorulduğu,..
Hem yol alıp hem de talebelerin sorularına cevap veren Nasreddin Hoca'nın, sual soran talebelerine arkası dönük olarak cevap vermenin İslami edebe aykırı olacağından dolayı,merkebine ters binip, talebeleri ile yüz yüze gelerek ders verdiğini. . .(318) -

Moskova Önlerinde Fetih Tuğları

Rusya'nın başkenti Moskovanın yaklaşık 150 yıl Türk hakimiyetinde kaldığı . . .
Moskova'nın merkezindeki altın kubbeli kilisenin Türk hakimiyetinden kurtuluşun
şerefine inşa edildiğini... (319)

Ecdadın Ticaret Ahlakı

Yabancı bir kumaş tacirinin Osmanlı ülkesine gelerek bir kumaş imalathanesinin mallarını beğenip hepsini almak istedikten sonra, mal sahibinin kumaş toplarını denklerken bir top kumaşı ayırdığını görüp bu hareketinin sebebini sorması üzerine, Osmanlı esnafının "Onu sana veremem, kusurludur" cevabını verdiğini.
Yabancı tacirin "Ziyanı yok, önemli değil" demesine rağmen Osmanlı esnafının o kumaş topunu vermemekte direterek: Benim malımın kusurlu olduğunu söyledim biliyorsunuz. Fakat Siz onu kendi memleketinizde satarken, alıcılarınız orada benim bunları bize söylemiş olduğumu bilmeyeceklerdir. Böylece de müşterilerinize kusurlu mal satmış olacağım.
Neticede Osmanlı'nın gururu şeref ve haysiyeti rencide olacak, bizi de hilekar sanacaklardır. Onun için bu sakat topu asla size veremem... diyerek kumaşı vermeyişinin sebebini izah ettiğini... (320) Biliyor muydunuz?

İmamı Azam ve Yarım Milyon Meselenin Hükmü

Hanefi mezhebinin kurucusu çağının yetiştirdiği dev kamet İmam-ı Azam Hazretleri'nin kitap ve sünnetten beşyüzbin meselenin hükmünü çıkartıp dörtbin fetva verdiğini. .. (321)

Okumanın Dayanılmaz Cazibesi

Bir ülkenin kültürel yönden kalkınmışlığının, o ülkede bir yılda fert başına tüketilen kağıt miktarı ile ölçüldüğünü...
ABD'de kişi başına bir yılda tüketilen kağıt miktarının 391 kilo olmasına karşılık, aynı rakamın Avrupa ülkelerinde ortalama 90 kilo olduğunu ve ülkemizde ise bu. rakamın sadece ve sadece 18 kilo olduğunu... (322)

Üstad Türkiye'de Okuma Çığırını Açtı

Üstad Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri' nin talebelerinden Bayram Yüksel ağabeyin, Hasan Basri Çantay'ı ziyarete gittiğinde Çantay' ın, Bayram ağabeye dönerek:
"Kardeşim, sizleri tebrik ediyorum. Bizler Üstad'ın sayesinde müellif olduk. Korkumuzdan ne eser yazabiliyorduk Ve nede kimseye birşey anlatabiliyorduk.
Üstad Hazretleri Risale-i Nuru telif etmeye başladı.
Türkiye'de bu sayede okuma çığırını açtı..."diyerek bir hakikati ifade ettiğini...(323)

Dördüncü Murat'ın Sporculuğu

Osmanoğulları'nın onyedinci padişahı olan Bağdat Fatihi IV. Murat'ın çok kuvvetli biri olduğunu...
Bir gün sarayda Murat Han'ın, musahibi Musa Paşayı sağ eliyle kuşağından tutup kaldırarak ve öylece Has Odayı dolaştırdığını ve sonra da en küçük bir yorgunluk ve tıknefeslilik göstermeden, paşayı kaldırdığı gibi tek elle yavaşça zemine bıraktığını. . .
Bir cirit mızrağı ile, arka arkaya konan dokuz kalkanı bir atışta deldiğini . . .
200 okkalık bir gürzü kolayca kaldırıp salladıktan sonra fırlatabildiğini . . .
Savaş zamanlarında metrise girip topla nişan alıp düşmana isabet kaydettiğini...
Ve İstanbul Okmeydanındaki kemankeşlik müsabakalarda 1070,5 gez (706. 5 cm) mesafeye okunu ulaştırıp rekor kırdığını ve okun düşdüğü yere rekorunu belgeleyen menzil taşı dikildiğini . . . (324/a)
Musul'da bulunduğu bir sırada oraya gelen Hint elçisinin tüfek ve kılıç kar eylemez diye hediye ettiği fil kulağından yapılma üzeri gergedan postu kaplı çok sağlam siperi(kalkann ) el mızrağı ile ortasından deldiğinı ve içini altın ile doldurup elçiye geri hediye ettiğini... (324/b)

İslam'ın Boğazına Geçirilmeye Çalışılan İp

İlk olarak Avrupa'yı ümit Burnu üzerinden doğuya bağla yan deniz yolunu keşfetmesiyle dünya sömürgecilik tarihinde yeni bir dönem açan "İsa tarikatı şövaIyesi" Portekizli denizci
Vasco da Gama(1460-1524)'nın Güney Hind adalarına ulaştığında :
"İşte şimdi İslam'ın boğazına ipi geçirdik. Bu ip çekilmeye devam edecek, neticede boğaz sıkılacak ve Müslümanlık ölecektir. " dediğini . . . (325)

Eski Bir Hamam Kitabesi

Eski İstanbul' un hamam kitabelerinden birinde karakter temizliğinin ehemmiyetini vurgulamak için:
"Tıynetin na pak ise, Hayr umma sen germabeden Önce tathir-i kalb et, sonra tathir-i beden."Yani (Kötü huylu, kirli karakterli bir kimse isen, hamamdan bir şey bekleme. Temizlik istiyorsan evvela kalbini temizle, sonra da bedenini..)
diye yazdığını...(326)

Bir Ahlak Kahramanıydı

Vatan şairimiz Mehmet Akif Ersoy'un yakın dostu olan Mithat Cemal Kuntay'ın, Akif'le olan arkadaşlık münasebetini anlatırken yıllarca onun kusurlarını ve falsolarını araştırdığını ve otuzbeş yıl sonra onun karakterini kağıda dökerken, hayranlık hisleri içinde :
"İlk tanıdığım zaman ona inanmadım. Bir insan bu kadar temiz olamazdı. Fena aktör melek rolünü oynamaktan bir gün yorulacaktı. Gayri tabii bir faziletten yorulan yüzünü bir gün görecektim. Fakat otuzbeş sene bugün gelmedi.
Otuzbeş sene onun yanından her çıkışımda kendime hep bu sualleri sordum: Bu tevazu, kendi kendini inkar edercesine nasıl çıkıyordu? Mahrumiyetlerden yılmayan seciyesiyle kendisini nasıl kahraman sanmıyordu.? Onu yakından tanıyanlar için, her geçen gün, nasıl onun lehine geçen bir gün oluyordu? Onun temizliği yanında insan kendi günahlarından muzdarip olurken , o, kendisinin sizden başka olduğunu nasıl görmüyordu?
Onda bütünlük vardı; Kininde de, evlatlık, babalık, kardeşlik kuvvetini alan dostluğunda da, bütünlük... Dostunu, sevmek kelimesinin noksansız mefhumuyla seviyordu: Öldüğü zaman düştüğü zaman, dünya aleyhine döndüğü zaman, yanında olmadığı vakit ve sevmeyenlerin yanında bulunsa bile'
diye yazdığını...(327)

Çile İle Kemale Eren Büyük Ruhlar

Milletlerin önüne düşüp onları aydınlığa çıkaran nice büyük şahsiyetlerin ömürlerinin bir bölümünün hapishanelerde çile ve işkence içinde geçtiğini ve böylece onların olgunlaşan ve aydınlanan gönülleriyle milletlerin diriliş yolunda birer ışık kaynağı haline geldiğini...
Büyük İmam Ebu Hanife Hazretleri' nin zindanlara atılarak saygısızca hırpalanıp inim inim bir hayat yaşadığını...
Ahmet Bin Hanbel Hazretleri' nin adi bir insan gibi tartaklanıp bayağı bir işkencelere maruz bırakıldığını...
Serahsinin El-Mebsut isimli koca kamusunu hapsedeldiği kuyu dibinde telif edip meydana getirdiğini . . .
Bediüzzaman Hazretleri'nin bir cani gibi muamele görerek memleket memleket sürgüne gönderildiğini...
Campanella 'nın zindanda Cervantes in esarette, Dostoyevski,nin de kürek mahkumu iken kendilerini keşfederek milletlerinin gönüllerinde ölümsüzlüğe ulaştıklarını... (328)

Bediüzzaman,ın Emirdağı

Devrin hükümeti tarafından Bediüzzaman Hazretleri' nin sürgün olarak ikamet ettiği Emirdağ' da iftira ve fesat çıkarmakla vazifelendirilen vicdanlı bir komiserin, şehre geldikten sonraki ilk intibalarını :
"Çarşıya çıkıp kahvaltı için peynir ve zeytin aldım. Bir dükkandan da tereyağı aldık. dükkan sahibi tereyağını tartarken, yağı koyduğu kağıt kadar da, terazinin öbür kefesine kağıt koydu. Doğrusu bu hali ben başka bir yerde görmemiştim. Bediüzzaman işte Emirdağı'nı böyle yapmıştı diyerek hakperest bir şekilde anlattığını... (329)

Çalıntı Deve Katarı

Bir şairin , Vezir İbad'ın huzuruna gelip her beyiti bir divandan alınmış her nüktesi bir şairden çalınmış bir kaside getirip okuyunca, şiir literatürü çok geniş olan vezirin:
"Bizim huzurumuza öyle bir deve katarı getirdin ki, eğer bir adam onların yularını çözecek olsa, her biri bir sürüye gider!.' diye veciz bir söz söyleyerek şaire hatasını hatırlattığını . . . (330)

Yavuz'un Tevazuu

Büyük Cihangir Yavuz Sultan Selim'in günde üç saat uyku uyuyup tahta kaşıkla tek çeşit yemek yediğini...
Herhangi bir saray halkından ayırt edilemeyecek kadar sade giyindiğini ve bunun sebebini soranlara:
"Vezirlerin ve beylerin süslü giyinmeleri, padişahlarına saygıdan ileri gelir. Biz kime şirin görünmek için süslü giyinelim ki? Bizim Padişahımız(Allah c.c.) vücudun dışına değil, içindeki cevhere(imana) bakar" diye veciz bir cevap verdiğini. . .(33ı)

"Çocuğunuza Kur'an Telkin Ettiniz mi?"

İşadamı Sakıp Sabancı' nın, kızını batı standartlarında tahsil yapması için İngiltere'deki Harward kolejine kaydettirdiğini. . .
Okul idaresinin, kolejin çeşitli bölümlerini Sabancı'ya gezdirdikten sonra kiliseyi göstererek:" Burası da dini ibadet yeri " deyip "Senin kızın Müslüman olduğu için dini ibadet günlerinde Kur'anı Kerim getirsin, istediği günlerde okusun. Siz Kur'an okumasını kızınıza telkin ettinizmi?" diye sorduklarını . . . Sakıp Sahancı' nın daha sonra bu hadisenin değerlendirmesini yaparken :
"Allah var, doğrusu ben kızımla beraber Kur'an-ı Kerim getirmemiştim. Kızıma da telkinde bulunmamıştım çok utandım. Sırtım terledi. O 'gavur' dediğimiz bana verdiği dersten çok mahçup oldum. Adeta yüzüme bir şamar patlamıştı. Ve Türkiye'ye geldiğimde kızıma hemen bir açıklamalı Kur'an-ı Kerim gönderdim." diyerek kızına dini bilgiler öğretmediğinden dolayı mahcubiyetini itiraf ettiğini. (332)

Kur'an'a Aşk Derecesinde Hayranlık

Fransa nın en tesirli gazetelerinden Figaro'nun Prof. And ile yaptığı bir röportajında ona:
"Kur'an'a karşı duyduğunuz aşk derecesindeki hayranlığın sebebini açıklayabilir misiniz?" diye sorması üzerine, Andre Miquel , in :
"Montpellier'de bir kitapçı dükkanında, en eskilerden olan Savary'nin bir Kur'an tercümesini gördüm. O sıralar 17 yaşındaydım.
Metindeki mesajda Allah'ın birliğinin açıkça ve kıskançca savunulması ve Allah'ın tarifi üzerine İslam'ın yüksek düşüncesi beni bir başka dünyaya götürdü. Tercümeye bile yansıyan metindeki müstesna edebi değerler beni tarifi . imkansız bir hayranlığa boğdu. Bu heyecanı hiçbir zaman kaybetmedim" diye cevap verdiğini...(333)

Rus Çarı'na Tokat Gibi Cevap

İmkansızlıklar içinde Kafkasya dağlarında yıllarca sürdürdüğü özgürlük mücadelesinden sonra Ruslara esir düşen Kafkas kartalı Şeyh Şamil'in büyük bir törenle Petersburg'a getirilip, şerefine büyük balo düzenlendiğini ve Çar ll. Aleksandr'ın.Şamil' e bu baloyu nasıl bulduğunu sorması üzerine Büyük İmam'ın:
"Çar hazretlerine meçhul değildir ki Cenab-ı Hak dünyayı Hristiyanlara ve ahireti Müslümanlara vaad buyurmuşlar. O İlahi 'Cennet'e gidemeyeceğinize göre, dünyayı Cennet'e çevirmekte çok isabet buyurmuşsunuz" diye müthiş bir
cevap verdiğini . . . (334)

Çağın Doruğuna UIaşmış Müslüman Mühendis

Batılı kaynakların "Çağın doruğuna ulaşmış Müslüman mühendis diye tarif ettikleri Ebul İz el-
Cezeri'nin(l 136/1206), kendisinden tam 800 yıl sonra ortaya çıkacak olan sibernetik bilimini ve otomasyon teknolojisini bularak böylesine sistemler kurulabileceğini tesbit edip, inşa ettiği makinelerle de bunu ispatlamış bir İslam alimi olduğunu... (335) Biliyor muydunuz?

Dualarla Arşa Uzanan Ordu

Alim, adil ve dindar bir şahsiyet olmasının yanı sıra cesaret ve isabetli kararlarıyla sultanların başarılarında büyük hisse sahibi olan Selçuklu veziri Nizamülmülk'ün, otorite ve dirayetle yirmisekiz yıl boyunca taçlandırdığı vezirlik makamını ve hayatını bir Batıni fedaisi tarafından hançerlenerek kaybettiğini...
Büyük nüfuzu sebebiyle muhalifleri tarafından sık sık sultana şikayet edilen Nizamülmülk için bir defasında: "Nizamülmülk her yıl fakirlere, sufilere 300 bin dinar veriyor. Eğer bu para orduya tahsis edilse, İstanbul'u bile fethetmek mümkün olur" diye Sultan'ın kulağına fısıldanınca, Melikşah'ın durumu Nizamülmülk'e sorduğunu ve bu büyük vezirden:
"Ey alemin sultanı ! . Allah sana ve bana, kullarından hiç kimseye nasib olmayan lütuf ve ihsanda bulunmuştur. Buna karşılık sen, Allah'ın dinini yükseltmeye çalışan, O'nun Aziz Kitabı'nı hamil bulunan kimselere yılda 300 bin dinar sarfetsen çok mudur?
Sen askere her yıl bunun iki katını harcıyorsun. Halbuki onların en kuvvetli ve en iyi nişancısının oku bir milden ileri gidemez. Ben ise sarfettiğim bu para ile öyle bir ordu techiz ediyorum ki, onların orduları ta arşa kadar gider ve Allaha vasıl olmalarına hiçbir engel yoktur cevabını aldığını...(336)

Batılı Gözüyle Türkler

Birçok batılı yazarın, Osmanlı'yı muhteşem yapan dinamikleri öğrenmek gayesi ile bizim topraklarımıza seyahatler tertip ettiğini. . .
Bunlardan biri olan Edmondo De Amicis'in İstanbuI adlı eserinde Türklerin özellikleriyle alakalı olarak:
Türkler, uzak ve belirsiz bir şeyleri düşünen insanların görünümüne sahipler. Hepsi de sabit fikre dalmış filozof veya bulundukları yeri ve çevrelerindeki şeyleri fark etmeksizin yürüyen uyur gezerler gibi görünmektedirler.
Hepsi de büyük ufukları seyretmeye alışmış kimseler gibi ileriye ve uzaklara bakan ve gözlerinde ve ağızlarında belli bir üzüntü ifadesi vardır" diye yazdığını...(337)

İslam' ı Parçalama Planları

Napolyon Bonapart'ın sömürmek gayesi ile gittiği Mısır'ı işgali sırasında beraberinde getirdiği "Yakın Doğu Toplumu ve Kültürü " kitabının yazarı bir Fransız araştırmacısının:
"Biz her İslam ülkesinde İslam öncesi kültürleri ortaya çıkarmak için toprağı kazdık. Tabiatıyla, İslam öncesi inançları Müslümanlara . giydirmek mümkün değildir. Fakat çocuklarını, İslamiyetle o eski medeniyetler arasında mütereddit
kılmak bize yetiyordu" diyerek sinsi düşüncelerini ortaya koyduğunu . . . (338)

Enteresan Bir Tüzük

Osmanlıda esnaf ve sanatkarlar hakkındaki tüzüklerden "hamamcılar" ile ilgili kısmında:
... Kafir başını ve uyuş başını tıraş ettiği ustura ile Müslümanların başını tıraş etmeyeler, onun
gibilerin usturaları ayrı ola. Ve natır (hizmetli), futayı (peştemal) pak ve temiz tuta ve adamına göre futa vere. Delikli ve kısa futa olmaya ve kafire ayrı futa vereler. Verdikleri futanın ayrı işareti ola. Ve kafir yüzünü sildiği rida ile Müslüman yüzünü silmeye. Velhasıl Müslümanların her nesnesi ayrı ola. Eğer inad ederlerse muhkem ta'zir edip haklarından geline " diye yazdığını...(339)

Fakir Ama İzzetli Bir Hayat

İstiklal marşımızın yaslı şairi Mehmet Akif Ersoy'un hayatının hep fakr u zaruretler içinde geçtiğini...
Memleketinden ayrılıp Mısır' a gittiğinde evinde eşya namına sadece birkaç kanepe, iki demir ayak üzerine konulmuş bir kaç tahtadan ibaret karyola vazifesi görür birşey bir hasır seccade, bir nalın ve bir divit bulunduğunu .
Ve bu büyük üstad' ın evden eve taşınırken konu komşu eşyalarını görmesin diye geceleri taşındığını . . . (340)

Sin Şın a Girdiğinde

15 Aralık l516da Şama giren Yavuz Sultan Selim Han'ın,metruk halde bulunan Muhyiddin-i Arabi'nin türbesini ortaya çıkarttığını ve vefatından önce "Sin (Selim), Sin a (Şam) girdiğinde benim kabrim ortaya çıkacaktır diyen Muhyiddin Arabi'nin kerametinin gerçekleştiğini...(341)

Tokat

Bursa'yı Yunanlılar işgal ettiğinde Pir Emir türbesine bakan türbedarın, mezarı bastonla dürtüp.
"Ya pir Bursa'yı Yunanlılar işgal etti, kalk kurtar dediğini ve türbedarın gece rüyasında Pir Emir Hazretlerini görüp, Emir in kendisine :
"Behey ahmak, vatanı düşmandan kurtarmak ölülerin değil dirilerin hakkıdır!" diyerek hışımla bir tokat aşkettiğini , .
ve türbedarın korku içinde uyandığında çenesinin yamulmuş olduğunu gördüğünü ölünceye kadar çenesinin düzelmediğini. . .(342)

Büyük İbret

1971 öğrenci hadiseleri başladığında, Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nde namaz kılan öğrencileri mescidde döven militanların daha sonra Nurhak dağlarında, hem de dövdüğü Müslüman öğrencinin babasının tarlasında askeri kuvvetler
tarafından öldürüldüğünü . . . (343) .

Çocuğunu Satılığa Çıkaran Kadın

Çok zor şartlar altında devleti 33 yıl dahice idare eden Abdulhamid Hanın Osmanlı tahtından indirilmesinden sonra Osmanlı Devleti'nin başına Balkan gailesi açılıp, Sırp Yunan.
Bulgar ve Karadağlı çapulcuların İstanbul önlerine kadar gelmeleri üzerine, binlerce kilometre ötedeki Müslüman Hintli kardeşlerimizin , İslam'ın son hür kalesi olan Hilafet merkezi Osmanlı'ya yardım elini uzatmak için çırpındıklarını...
Genç kızların çeyizlerini, ihtiyarların cenaze masrafları için bir köşeye ayırdıkları paralara kadar neleri varsa ortaya dökdüklerini, , , Bu yardım toplama kampanyası sırasında Peşaver'de çok fakir bir kadının, verecek birşeyi olmaması üzerine kucağındaki mini mini yavrusunu halka gösterip onu satılığa çıkartıp, karşılığında alacağı parayı Osmanlı'ya yardım için vereceğini ilan ettiğini . . . (344)

Kur'an'ın Tazeliği

Bir batılı düşünür olan Bernard Shaw'a "Sizce yeryüzünde en ilgi çekici hadise nedir?" diye bir sual sorulduğunda, Shaw'ın :
"Yeryüzünde bunca kavga ve düşünce karmaşasına rağmen Kur'an'ın tazeliğini
korumasıdır" diye cevap verdiğini,.. (345)

Cemiyetin Ahlaki Yapısının Çimentosu

Dini inanç ve manevi değerlerin gençleri sapmalardan ve aşırılıklardan koruyarak cemiyetin ahlaki yapısının çimentosunu oluşturduğunu . . .
Ruhi tatminsizliğin sapık cereyanlara dönüşerek akıl almaz derecede suç nisbetini artırdığı ABD'de, eski başkanlardan Ronald Regan'ın:"Sınıflarda dua etmek için verilen önergeyi destekleyeceğini ve okullarda, Allah'a imana ve disipline başvurularak anarşi ve uyuşturucu madde alışkanlığının sokağa atılacağını " ifade ettiğini...
Yine Regan'ın, "Kutsal kitabın on emrine uygun olarak yaşamak için daha çok gayret sarfedersek "alkolizimle ve bulaşıcı hastalıklarla mücadelede hükümetlerin harcadığı milyonları tasarruf edeceğiz" dediğini... (346)

İlk Dışkı Yedirme Hadisesi

İnsanlara dışkı yedirme hadisesine ilk defa CHP iktidarı döneminde rastlanıldığını
1947 yılında Demokratik Parti'li bir kooperatif başkanının hükümet tarafından vazifeden alınmasına karşı çıkan İsparta'nın Senirkent bucağı halkıyla, Jandarma kuvvetleri arasında çıkan çatışmalarda jandarmaların köylüleri dayaktan geçirerek, dışkı yedirme idrar yaptırdıkları şapkayı başına geçirme ve yere yatırıp üstüne binerek dolaşma gibi işkenceler uyguladıklarını . . . (347)

Ulu Çınarın Serencamı

Şanlı Osmanlı Devleti'nin 1299 yılında kurulup 1922 yılında tarihe intikal ederek benzersiz bir şekilde 623 yıl gibi uzun bir süre varlığını sürdürdüğünü...
Bu Kerim Devlet'in, kuruluşundan 230 yıl sonra Viyana kapılarına dayanarak, bir mille ve devletin; başka ırk, başka dil, başka din ve başka kültür dünyasına, bu kadar kısa zaman içinde böylesine hakim olup tesir edişine tarihte başka hiç rastlanılmadığını . . .
Fakat aynı tarihin, bu bu koca Osmanlı Devleti'nin 46 yıl gibi çok kısa bir süre içinde mahvoluşundaki süratine de şahit olmadığını...(348)

27 Mayıs Darbesinde Amerikan Parmağı

27 Mayıs hareketinin gerçekleştirilerek Adnan Menderes ve Fatin Rüşdü Zorlu'nun işbaşından uzaklaştırılmasını herkesten fazla Amerikalıların istediklerini...
NATO'ya girerek Türkiye'de Amerika Birleşik Devletlerine üs açan Menderes hükümetinin, bunun karşılığı olarak Amerika'nın teknik imkanlarından faydalanarak ülkemizi kalkındırmayı düşündüklerini, fakat Amerikalıların mükellefiyetlerini yerine getirmeyip savsaklayarak Türkiye'den azla idare etmesini istediklerini . . .
Bunun ilk örneği olarak, Türkiye için zirai alanda büyük bir atılıma sebep olacak olan traktör alımı meselesini Amerikanın kabul ettiğini, fakat bunları verirken, yapılan anlaşmada, bu traktörlerin pamuk ekimine tahsis edilen tarlalarda kullanılamayacağı yolunda bir hüküm koymak istediğini...
Oysa, o yıllarda Türkiye'nin ihracatında en büyük iki kaleminden birini pamuğun teşkil ettiğini...
Dünya pamuk piyasasının bir numaralı üreticisi olan ABD'nin, pazardaki payının yüzde 1-2 nisbetinde bile düşmesine tahammül edemediğini Menderes ve Zorlu'nun, ABD'nin bu sinsi politikasının farkına vararak ilişkilerde daha dikkatli bir tavır aldıklarını ve dolayısı ile menfaati zedelenen Amerikalıların DP iktidarını gözden çıkardıklarını . . . (349)

İlim Aşkının Yaptırdıkları

İlim aşkıyla yanıp tutuşan büyük alim Cahız'ın (V.255/ 866), kitap almaya para . .
yetiştiremediği için . kitapçı dükkanlarını geceleri kiralayıp sabaha kadar gözünü kırpmadan kitap okuduğunu . . . (350)

Müslümanlar ve Kağıtçılık

Müslüman Arapların İ'la-yı Kelimetullah adına çıktıkları Orta Asya seferleri sırasında, 134/751 yılında Semerkand yakınlarında meydana gelen bir savaşta çok sayıda Çinli'yi esir aldıklarını ve daha sonra bunlardan kağıtçılık sanatını öğrendiklerini . . . .
Böylece Müslümanların 178/794 yılında Bağdat şehrinde dünyanın ikinci büyük kağıt imalathanesini kurduklarını ve daha sonra da kağıt imalatının 900 senesinde Kahire'ye, 1100'de Merakeş'e ve 1144te de Endülüs'e ulaştığını...
Buradan da Avrupa Hristiyan alemine geçerek ilk olarak 1268 yılında İtalya'da kağıt imalathanelerin kurulup üretime geçtiğini. . .(351)

Evren Paşa ve Osmanlıca

12 Eylül ihtilalinin baş mimarı ve 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren'in, bir mevzu münasebetiyle Osmanlıca'nın mükemmelliğinden :
"Ben Osmanlıca yazıyı rahat okurum ve bütün notlarımı eski yazıyla tutarım. Bunun Atatürkçülüğe aykırı bir tarafı yok. Bir kere ortalıkta kaldığı zaman herkes okuyamıyor. İkincisi bir çeşit steno olmuş oluyor. diye bahsettiğini...(352)

Fatih İle Napolyon Arasındaki Fark

Adı dünya tarihindeki büyük kumandanlar arasında anılan Napolyon Bonapart'a, Saint Helena adasında hapis bulunduğu sırada "Kimler büyük adamdır?" diye sormaları üzerine Bonapart'ın Fatih Sultan Mehmed'den bahsederek:
"Büyüklükte ben onun çırağı bile olamam. 'Niçin?' derseniz, bana pek acı gelen bir gerçeği açıklamam icap eder ki o da şudur..
Ben kılıçla fethettiğim yerleri, hayatta iken geri vermiş bir bedbahtım. O ise, fethettiği yerleri nesilden nesile intikal ettirmenin sırrına ermiş bir bahtiyardır" diyerek bir hakikati ortaya koyduğunu...(353) Biliyor muydunuz?

Uluğ Bey ve Rasathanesi

Büyük İslam astronomu ve devlet adamı Uluğ Bey' in 11394/1449), Semerkant'da kurmuş olduğu rasathanesinde,yeryüzünün güneş etrafındaki tam devrini yani bir yılı, 365 yeryüzünün güneş gün 6 saat, 9 dakika, 6 saniye olarak hesapladığını...
Aradan asırlar geçip 20. yüzyılın en modern cihazları ile yapılan hesaplarla, Uluğ Bey'in hesapları arasında sadece 58 saniye farkın bulunduğunu... (354)

Vah Türkistan

Rusların Türkistan'ı işgal etmesinden önce, ülkede korkunç bir cehalet ve bağnazlığın hüküm sürdüğünü...
Rus saldırganlara karşı ülkesini savunmak için silahlarına sarılanlara karşı :
"Elinizdeki silahlar domuzyağı ile yağlanmıştır. İsam'da domuza da domuz yağına da dokunmak haramdır" diye, milletin silahlarını ellerinden atmalarına sebep olacak akıl almaz fetvalar yayınlandığını...(355)

Fatin Rüştü Zorlu'nun Fanatizmi

29 Ağustos 1955'de başlayan Kıbrıs Konferansı öncesin de, Ankara'daki İngiliz Büyükelçiliği'nin Londra'ya gönderdiği raporda, Dışişleri Bakanı Fatin Rüşdü Zorlu hakkında:
1910'da doğdu. İnsafsız ve alaycı fakat yetenekli.Türk menfaatlerini korumada fanatizm derecesinde dikkatli. Batıcılık kisvesi altında muhtemelen bir yabancı düşmanı ve inatçı bir müzakereci... " diye yazıldığını...
"Türk menfaatlerinin korunmasında fanatizm derecesinde dikkatli..." denilen bu Menderes hükümetinin Dışişleri Bakanı'nı ise bizim, darağacında sallandırarak mükafatlandırdığımızı(!). . .(356)

Kasırgadan Seher Yeline

İtalyan şairi Tasse 'nin, Türkleri tanıdıktan sonra, onlar hakkındaki görüşlerini hayranlık içinde:
Deviren, kırıp-döken, silip-süpüren yaman bir kasırgayı seher gibi yumuşatmak mümkün müdür? Korkunç dalgalarını kabarta kabarta yürüyen bir denizi birden sakinleştirmek kabil midir.?Yıldırımı güle çevirmek imkanı var mıdır? İnsanlar bu sorulara 'hayır, hayır' demekte tereddüt etmez değil mi? Halbuki ben, kasırganın seher yeline,Coşkun denizin sevimli bir göle, yıldırımın güle inkılap ettiğini gördüm. Türkten bahsediyorum. Düşmanına saldırırken amansız bir kasırgaya, korkunç bir denize ve insafsız bır yıldırıma benzeyen Türk, dost yanında ve silahsız kalmış bir düşmanın karşısında bir seher yelidir,bir güldür" diyerek ifade ettiğini.. (357)

İslamiyeti Islah Projesi !

1928 da İstanbul İlahiyat Fakültesi'ne mensup bir heyet tarafından 'İslamiyeti İslah" adı altında bir proje hazırlandığını. . .
Bu projenin bazı maddeleri arasında: "İbadetin lisan Türkçe olmalı mabetlerde sıralar elbiselikler tesis edilmeli ve temiz ayakkabı ile girilmeli. Mabedlere musiki aletleri konulmalı. . ." vs. gibi hezeyanlar bulunduğunu..
Heyette oldukları halde bu hıyanet projesine Babanzade Ahmet Naim ile Ferit Kam'ın imza koymadığını . (358)

Coşkun Kırca'nın Fatin Rüşdü Zorlu'ya Ettikleri

27 Mayıs devriminden sonra dönemin Dışişleri Bakanı Fatin Rüşdü Zorlunun Yassıadada 6 7Eylül hadiselerinin tertipçilerinden olmakla suçlanıp yargılandığını...
Yüce Divan'da kendi isteği ile kamu tanıklığı yapan o zamanın NATO ikinci katibi Coşkun Kırca'nın , Zorlu 'yu suçlamak için gerçekleri çarpıttığını ve Zorlu'nun bu davadan altı yıl hapse mahkum olduğunu... .
Coşkun Kırca'nın bunu yapmaktaki gayesininin, davanın sanıkları arasında bulunan kayınpederi Fuat Köprülü'yü kurtarmak olduğunu ve bu uğurda her çareye başvurmayı meşru gördüğünü. . .(359)

Abdülhamid Han'da Yerli Sanayi Düşüncesi

Osmanlı Sultanı II. Abdülhamid Han'ın sade olmakla birlikte giyiminin kendine has bir zarafeti olduğunu, hatta yeni elbise giyenlere karşı: "Benimki sizinki kadar şık değil ama, halis Türk malı Hereke kumaşıdır. " diye övündüğünü...
Kendisine bir yabancı firma tarafından yeni çıkartılan otomobillerden biri hediye edileceği zaman, "Ben bozulduğu zaman yedek parçası memleketimize imal edilmeyen makinayı kullanmak istemem." diyerek almayı reddettiğini ve böylece sanayi politikası bakımından hala bugün bile geçerli olabilecek bir görüşü dile getirdiğini...
Fakat hadiselere atgözlüğü ile bakan bazı tarihçilerin Abdülhamid Han'ın bu korumacı metodunu hiç hesaba katmadan , onun, vehimlendiği için arabayı kabul etmediği safsatasını yaydıklarını. . .(360)

Padişahlı MasaI Yasağı

Yeni Cumhuriyet düzeniyle birlikte, eskiye ait değer hükümlerinin ve bunları temsil eden şahısların hafızalardan silinmesi için olağanüstü gayretler sarfedildiğini...
Prof. Pertev Naili Boratav ın o dönemin panoramasını çizerken konu ile alakalı olarak:
"Bir Maarif şurası'nda, hatırlarım, çocuk kitapları meselesi üzerinde tartışılırken, 'Masallarda padişahtan söz edilmesi, çocukların cumhuriyet düzenine olan bağlarını gevşetebilir. padişahsız, şehzadesiz masallar yazılmalı çocuklar için biçiminde düşünceler ortaya atılmıştı." diyerek binlerce yıllık ananevi halk kültürünün ürünleri olan anonim masallarımızın ortadan kaldırılmak istenildiğini... (361)

Ismarlama Milletvekili

1931 yılında 2. Ordu Müfettişi Fahreddin Altay'a, Cumhuriyet Halk Fırkası Genel Sekreteri Recep Peker'den bir telgraf gelip, telgrafta kendisinden bir "köylü meb'us" bulmasını istediğini. Gönderilen telgrafta, ısmarlanan meb'usun özellikleri ile alakalı olarak :
"Paşa hazretlerine,
Konya'dan bir çiftçi meb'us yapmak kararındayız. Reisi cumhur hazretleri arzu edilen evsafta bir namzet bulunması işinin bizzat zat-ı devletlerine havalesini irade buyurdular. Namzette arzu edilen evsafın esaslarını aşağıda yazıyorum:
Namzet mütegallibe olmamalı, kimsenin adamı bulunmamalı, az çok arazi ve çift çubuk sahibi olmalıdır. Civar veya tensib buyurulacak köylerden bizzat görülüp seçilmesi hususunda zat-ı devletlerinin zahmet ihtiyar buyurmalarını rica ederim. Eskiden askerlik yapanlar tercih edilebilir Esaslar şunlardır.
1- Namzet meb'us seçildikten sonra da çiftçi kalacak, hayatını terketmeyecek, mesleğine daima sadık kalacaktır.
Meb'usluğunda, tatil zamanında yine mesleğine merbut kalacak, tatilinde köyünde aynı hayat tarzını yaşayacaktır
2- Behemehal milliyetperver olacak, beynelmilel her cereyana aleyhtar bulunacak, gerek meclisteki hal, vaziyet söz ve faaliyetinde ve gerek meslekdaşları ile temaslarında daima bu nokta-i nazarı takip edecek.
3- Cumhuriyet Halk Fıkrası'na ve onun bütün prensiplerine, akidelerine, hareketlerine tam sadakat sahibi olacak ve meb'usluğu müddetince bu vaziyetini muhafaza edecek,mutaassıp olmayacak.
4- Meclis'teki hayatında hal ve vaziyeti ve kıyafeti esas memleketindeki gibi olacak, meclis içtimalarına ve her yere kasketi, poturu ile gelecek, gündelik hayat tarzını değiştirmeyecek, yalnız merasim günlerinde herkes gibi frak-jaketredingot giyecek.
5- Yeni harflerle az çok okur-yazar olacak, bu hususta eksikliği varsa meclisteki hizmeti esnasında çalışıp tamamlayacak.
6- Konuşkan, zeki ve akl-ı selim sahibi olacak, çok yaşlı ve mütegallibe olmayacak.
7- Mücadele-i Milliye'de bir lekesi olmamalı, muhitinde nazar-ı dikkati calip bir kusur ve sevimsizliği bulunmamalı.
Milli Mücadele'de hizmet etmeleri ve intibahatta ve diğer vesilelerle fırkamıza hizmet etmiş olması arzu olunur. Hiç olmazsa muarız bulunmamış olmalı, fırkaya kaydı yoksa derhal yaptırılmalıdır" diye yazıldığını...
Fahreddin Altay'ın bu siparişi alır almaz Konya'nın merkez ilçelerinde günler süren aramalar sonucunda aranan vasfa uygun biri olarak Mustafa Lütfi Bey'i bulduğunu ve bu ısmarlama zatın mecliste sekiz yıl milletvekilliği yaptığını . (362)

Osmanlı 'ya Karşı Batının Çirkin Yüzü ve Pis Oyunları

Batılıların emperyalist gayeli entrikalarına karşı 33 yıl fasılasız mücadele veren büyük siyaset dahisi Abdülhamid Han'a, gayelerine vasıl olamayan bu batılılar tarafından akla hayale gelmedik iftiralar atıldığını...
Albert Vandal'ın "Le Sultan Rouğe" (Kızıl Sultan) sloganının, maşası haline gelen Jöntürkler tarafından benimsendiğini .
Yine Osmanlı düşmanı İngiliz Başbakanı Glodstone' un Sultan Abdülhamid için uydurduğu "The Great Crimminal" (Büyük Cani) yakıştırmasının Jöntürkler tarafından pek beğenilerek devrim tarihçiliği terminolojisine kazandırıldığını...
Beş parasız yurt dışına kaçan bu Jöntürkler'in Sultan Abdülhamid 'e karşı Avrupa'nın (hatta ABD'nin) toplam 29 büyük kentinde 160 gazete yayınladıklarını.
Aynı zaman zarfında bütün Osmanlı Devleti sınırları içinde 125 gazete çıkarıldığı hesaba katılırsa batılı emperyalist güçlerin Osmanlı'yı parçalamak için böylesine büyük maddi finansman ortaya döktüklerini... (363)

İnönü Devri Basın İstibdadı

Gazeteci yazar Ziyad Ebuzziya'nın 1940-47 yılları arasın da çıkarmış olduğu Tasvir efkar" Tasvir " gazetelerinin ve devrin tek parti idaresi tarafın onaltı defa kapatıldığını...
Bunların çoğunda sadece görülen lüzum üzerine" veya"kapatılmıştır" sözleriyle yetinilip kapatma sebebi bildirilme tenezzülü ve cesareti göstermeyip, ekseriyetle de bu kararların telefonla bildirildiğini . . .
Yine Ziyad Ebuzziya'nın Tasvir-i Efkar gazetesi, devrin milli şefi İnönü'nün eşi Mevhibe İnönü'nün Ankara' da bir okuldan çıkarken çekilen resminin gazetenin üçüncü sayfasına konulmasının hakaret sayılarak on gün kapatıldığını...
Yine bu yıllarda, zamanın Matbuat Umum Müdürü Selim Sarper in,. Bir gazetenin şeref yerinin sağ üst köşe mi? Sol üst köşe mi?" olduğunu tartışarak, İnönü'nün resmini ve hakkında çıkacak haberlerin buraya konulmasını, aksi takdirde gazetelerin kapatılacağını ihtar ettiğini . . (364)

İstiklal Marşımıza Hücumlar

"Dindar bir adam yazmıştır" diye değiştirilmeye ve hor görülmeye başlanan "İstiklal Marşı"mıza karşı ilk hücumların İsmet İnönu hükümeti zamanında ve Cumhuriyet Halk Partisı nin yayın organı gazeteler tarafından organize edildiğini . İlahi takdire bakın ki, bu milli marşımızın kırkiki yıl da yirmibir defa değiştirilmek istenilmesine rağmen o günden bu güne hiç bir faninin ve eli
dilinin bunu başaramadığını. . .(365) Biliyormuydunuz?

Cumhuriyet Aydınının İnanç Tablosu

Zekeriya Sertel'in l927'de çıkardıgı Resimli Ay mecmuasının düzenlediği "inanç" konulu ankete cevap veren yazar Reşat Nuri Güntekin'in:
Dünyaya gözlerimizi kapar kapamaz başka bir dünyaya doğacağımızı, bütün düşündüğümüz, istediğimiz, sevdiğimiz şeyleri orada bulacağımızı ümit etmek çok güzel şey.
. Fakat ben bu saadeti çoktan kaybettim." diye ümitsiz bir cevap verdiğini . . .
Selim Sırrı Tarcan'ın, "Mahşer'e, Cennet ve Cehennem'e inanacak kadar safdil olmadığını söylediğini...
Abdullah Cevdet'in ahiret inancını tamamen reddederek bu inancın "ecdaddan intikal etmiş hasletler" olduğunu beyan ettiğini . .
Ve ilahiyat pröfesörü ve müstakbel CHP başkanlarından Şemseddin Günaltay'ın ise "İnanç" ile alakalı olarak "dünya, yalnız dünya" felsefesiyle görüyorsunuz, hep dünya işleriyle meşgulüm" cevabını verdiğini...(366)

Milli Koruma Kanunu

Cumhuriyet sonrası ekonomiyi savaş şartlarına göre düzenlemek için çıkartılan "Milli Koruma Kanunu" ile memleketimizde tam bir sefalet döneminin başladığını...
Bu "Milli Koruma kanunu"na göre 40 dönümden az arazisi olan küçük çiftçilerin bütün öküzlerine devletçe el konulduğunu. . .
Tarım ürünlerinin büyük bir bölümüne devletçe el konulduğundan , Trakya bölgemizin köylerinde açlıktan ölenlerin olduğunu. . .
Toprak Mahsuleri Ofisi'nin yeni kurulmasından dolayı depolanamayan buğdayların tren yolu kenarlarında çürümeye terk edildiğini . . .
Başbakan Şükrü Saraçoğlu'nun: "Zengin ve paralı adamlar için bir mesele mevcut değildir" diyerek bu durumu itiraf ettiğini. . .
Vurguncu ve stokçular zümresinin türeyip, Saraçoğlu'nun ardından Başbakan olan Refik Saydamın bile evinde çuvallarla stoklanmış malların bulunduğnu... (367)

Osmanlı'nın Dayısı

Osmanlı Devleti'nin Cezayir Beylerbeyi Dayı Hasan Paşa ile ABD Cumhurbaşkanı George Washington arasında 1795'te yapılan bir anlaşmaya göre, Dayı Hasan Paşa'nın Amerikan gemilerini vergiye, daha doğrusu haraca bağladığını...
ABD'nin yabancı dille(Türkçe) yapmış olduğu bu ilk ve tek anlaşmaya göre Amerikalıların 12 bin Cezayir sikkesi veya 642 bin ABD altını vergi(haraç)
vermeyi kabul etmek zorunda kaldıklarını. . .(368)

Fatih'in Topları

Büyük dahi Sultan Mehmed'in, İstanbul'un fethi için balistik hesaplarını bizzat kendisinin yaptığı, yaklaşık 17 ton bakır kullanılarak dökülen ve 1,5 ton ağırlığındaki mermileri 1000 metre uzağa atabilen "şahi" adını verdiği muazzam toplar döktürdüğünü...
50 çift manda ve 700 askerle iki ayda Edirne'den İstanbul yakınlarına getirilebilen bu, o zamana kadar misli görülmemiş topların ilk deneme atışları yapılmadan önce yakında bulunan kimselerin dillerini yutmamaları ve gebe kadınların çocuklarını düşürmemeleri için şehrin her tarafına münadiler salınarak topların atılacağı zamanın ilan ettirildiğini... (369)

Osmanlı Düşmanlığının Böylesi

Cumhuriyet'in ilanından sonra 3 Mart 1924 tarihinde 431 sayılı kanun ile Hilafet'in kaldırılıp Osmanlı hanedanına mensup kimselerin yurt dışına sürgü gönderilmesine karar verildiğini. . .
Bu konunun mecliste görüşülmesi sırasında bazılarının hiç olmazsa kadınların memleketten çıkartılmamasına dair bir teklif ileri sürmesi üzerine, mecliste bulunan bazı meb'usların masaların üzerine çıkıp tepinerek "Olamaz!" diye haykırdıklarını...
Topçu İhsan namındaki ecdad düşmanı bir kendini bilmez birinin de :
"Osmanlı hanedanının hepsi sürülmelidir. Ne erkeği kalsın ne kadını... Hatta ölülerinin kemiklerini bile mezarlarından çıkarıp atmak lazım gelir." deme utanmazlığını göstererek, Horasan'dan kopup gelerek Söğüt'e yerleşip oradan da koca bir cihan devleti çıkaran Osmanı Hanedanı için böylesine haysiyet kırıcı teklifler ortaya atabildiklerini...(370)

Ütopya ve Türkler

Hristiyan Avrupa'nın akıldışı yönetimi karşısında arayış içine giren batılı filozofların "Yaşayanlara kusursuz bir düzen içinde var olma imkanı sağladığını kabul edilen ideal ülke ütopya" arayışı içine girdiklerini...
Bu filozoflardan biri olan Tommaso Campanella' nın, 1602'de bu gaye ile La Citta del sole (Güneş Ülkesi) eserini yazdığını ve bu eserinin hayata uygulanabilirliğini ispat sadedinde :
"Güneş ülkeyi yer yüzünde bulmak mümkün mü? Fikir hürriyetine, vicdan hürriyetine, lisan hürriyetine ilişmeyen Türklerin mevcudiyeti hiç olmazsa yarın böyle bir ülkenin olacağını zannettiriyor bana . .
Madem ki; düşünceyi zindana koymayan, hakikat sevgisini zincire vurmayan bir millet, o cesur ve adil Türkler var, üzerinde yalnız hakikatin, adaletin ve hürriyetin hüküm sürdüğü bir Güneş Ülke niçin vücut bulmasın!..." dediğini...(371)

Avrupa ve Biz

Cumhuriyet'in 10. yılı münasebeti ile düzenlenen bir mitingde konuşan hatibin bir ara coşarak:"On yılda Avrupa'yı on asır geride bıraktık!. ." diye haykırması üzerine, şair Yahya Kemal Beyatlı'nın esefle dizine vurarak:
"Yahu, şu Avrupa ile bir türlü beraber olamadık. Ya geriye kalıyoruz, ya geçiyoruz..." dediğini...(372)

Kıyamete Kadar Çan Sesi Dinlemek

Ahmet Vefik Paşa' nın, Rumelihisarı' nın üst tarafında kurulan "Robert Kolej" adlı misyoner yuvasının arsasını Amerikalı protestan misyonerlere sattığını...
Bu zatın, öldüğünde vasiyet ettiği gibi Eyyüb Sultan 'a gömülmek istediğini, fakat zamanın padişahı Abdülhamid Han'ın buna kat'iyen müsaade etmeyerek:
"Protestanlara arsa satan adam, kıyamete dek onların çan sesini dinlesin" diyerek Eyyüb Sultan'a değil, sattığı arsanın hemen önündeki Rumeli mezarlığına gömülmesini emrettiğini. . .(373) Biliyor muydunuz?

CHP'nin Seçim Zorbalıkları

l946'daki çok partili seçimlerde iktidarı bırakmak istemeyen C.H.P'nin seçimlere müdahale ettiğini...
Demokrat Parti'nin, seçimi kazanıp 23 milletvekili çıkardığı tam olarak besbelli olduğu halde, İstanbul'un neticesinin derhal ilan edilmediğini...
Vali Lütfi Kırdar'ın dönemin meşhur bir gazetecisini makamına çağırıp :
"Size güvenim olduğu için memlekete ait bir davayı danışmak istiyorum. Evet, İstanbul'da DP seçimi kesin bir şekilde kazandı. Fakat buradan Kazım Karabekir , Hamdullah Suphi Tanrıöver, Cemil Cahit Toydemir, Refet Bele ve Hüseyin Cahit Yalçın'ın çıkarılması ve DP'ye ancak 18 kişilik bir yer bırakılması hakkında sıkı bir emir aldım. Dürüst bir memur ve memleketçi sıfatıyla nasıl hareket edeyim? Bu emri yerine getirmezsem İstanbul seçimlerini kökünden bozmak için bahane aranması ve yeni partinin bu 18 kişilik mühim kuvveti elinden kaçırması ihtimali vardır. Bana ne tavsiye edersiniz?" diye sorduğunu...
Ve hakikaten de 24 Temmuz'da İstanbul DP'den seçimi kazananlar listesinin 18 kişi olarak ilan edildiğini.... (374)

Orta Çağ Avrupasında Kitap

Orta Çağ'da İslam dünyasında 10 milyon mevcutlu dev kütüphaneler bulunduğunu . İslam dünyasının 10. yüzyılda, hem derlemelerin zenginliği, hem de kütüphanecilik yöntemleri bakımından Avrupa kütüphaneciliğinden 200-300 yıl ileride olduğunu...
Aynı Orta Çağ Avrupası kütüphanelerinde kitapların raflara zincirlerle bağlandığını ve okuyucu kitap okumak istediği zaman bu kitabın rahleye zincirlerle bağlanarak verildiğini...
Daha da ileri gidilerek kitapların demir parmaklıklar arasından okutulduğunu . . . (375)

Manidar Bir İtiraf

Sultan Abdülhamidin II. Meşrutiyet'in ilanından onbeş gün sonra Meclisi Mebusan azalarına bir ziyafet verdiğini...
Bu mühim hadiseyi, o akşamki ziyafette bulunmuş olan İttihatçıların meşhur kalemşörü ,Abdülhamid düşmanı Hüseyin Cahit(Yalçın)'ın "Meşrutiyet Hatıraları"nda:
"Abdülhamid ile görüşen Avrupalılar onun pek çekici ve bağlayıcı bir nezaketi ve şahsiyeti olduğunu öteden beri yazarlardı. Bunu dalkavukluğa ve menfaatperestliğe hamlederek inanmazdık. Fakat bu gece Abdülhamid'deki büyük cazibeyi ben de yakından gördüm. Ziyafet sonunda hemen bütün mebusların kalbini kazanmıştı" diye itiraf ettiğini.. .(376)

CHP' nin İhtilal Metotları

27 Mayıs 1960 darbesinden önceki dönemde CHP ve iktidardaki DP arasında "ilan edilmemiş bir savaş"ın olduğunu ve DP yönetimine karşı muhalefetini sertleştiren İnönü' nün iktidara darbe tehditlerinde bulunduğunu...
İsmet İnönü'nün o zamanki demeçleri arasında:
Seçim güvenliği üzerinde ısrar edeceğiz. Vermezsen gideceksin hem de çok fena gideceksin. (17 Ekim 1958),
"Biz ihtilal ve inkılap rejiminden geldik." (18 Ekim 1958),
"Sabık Başbakan olmaktan korkan zatın korktuğu en kısa zamanda başına gelecektir. " (17 Ocak 1960)gibi yakışıksız ifadelerin bulunduğunu . . .
Mayıs 1960'a yaklaştıkça demeçlerin daha da sertleşerek:
"Biz ihtilal metodlarını izleriz.",
"Biz ihtilalden yetişmiş insanlarız.", "Eğer insan hakları yürütülmez, vatandaş hakları zorlanırsa, baskı rejimi kurulursa, ihtilal mutlaka olur". ,
"şartlar tamam olduğu zaman, milletler için ihtilal meşru haktır. ",
Eğer ihtilal ,Vatandaş için başka çıkar yol yoktur' kanaati zihinlere yerleşirse, meşru bir hak olarak kullanılacaktır. Bundan kaçınmak mümkün değildir." şekline dönüştüğünü...
27 Mayıs darbesinin liderlerinden Orhan Erkanlı'nın da, yıllar sonra hatıralarında bu sözlerin kendilerini nasıl etkilediğini:
'İsmet Paşa'nın Meclis'te 'Şartlar tamam olduğu zaman ihtilal meşru olur' dediği günün gecesi, İstanbul'da bulunan arkadaşlarla toplanarak bu sözün manasını değerlendirdiğimizi hatırlarım. Bizim için en önemli problemlerden biri, İsmet Paşa faktörü idi. O gece anlaşıldı ki, paşa bizimle olmasa dahi, ihtilalin karşısında vaziyet almayacaktır. Bu sonuç bize güç ve hız verdi.
Paşanın bizim örgütümüzle direkt bir irtibatı hiçbir zaman olmamıştır. Eminim ki haberi olsaydı bizi resmi makamlara bildirirdi. Fakat bizim için bu sözler birer yeşil ışıktı. Paşanın da durumu bizim gibi görmesi, maneviyatımızı yükseltiyordu" diyerek itiraf ettiğini... (377)

Rumeli Hisarının Planı

Planları başta Fatih Sultan Mehmed olmak üzere Mimar Muslihiddin tarafından çizilen ve inşaatında Koca Sultan ın , bile taştaşıdığı Rumeli Hisarı'nın, altı bin işçinin geceli gündüzlü vecd ve iman havasının lezzeti ve heyecanı içinde çalışması sayesinde yüzotuziki gün gibi akıl almaz bir zamanda bitirildiğini...
Hisarın planına kuş bakışı nazar edildiği zaman, Arapça 'Muhammed" yazısı okunacak şekilde olduğunu. . .
Bu muazzam abidenin "Mim" harflerinin olduğu yerde kulelerin , "Ha " ve "Dal" harflerinin olduğu yerde ise istihkamların yer aldığını... (378) Biliyor muydunuz.?

Hassa Tacirleri

Zaman şeridini biraz geriye çevirip baktığımızda , İstanbul sokaklarında başı bereli, ince tel gözlüklü Yahudilerin "eskiciii " diye bağırarak para kazanmaya çalıştıklarını ve Karaköy'de çöp bidonuna atılmış balık kafalarını toplayıp, eve götürerek karınlarını doyurduklarını İnşaat işlerini Ermeni kalfaciyanların, tuğlacıyanların yapıp , demircilerin ve kömürcülerin Rumlardan olduğunu...
Aynı dönemde Osmanlı tüccarlarının Hassa Tacirleri" ünvanıyla Çin , Yemen , Moskova, Avusturya arasında padişah fermanının gölgesinde gümrüksüz ve ülkesine girdiği devletin koruması altında ticaret yaptıklarını...
Milletlerarası ticaret yapıp "Hassa Taciri" ünvanını almanın ancak ehl-i namus, dürüst Müslümanlara has olduğunu...
Bunların, yurt içinde derbentler tarafından güvenlikleri sağlanıp, Yurt dışında da padişah fermanıyla emniyet içinde dolaştıklarını ve mallarına zarar geldiğinde devlet tarafından tazmin edildiğini. . .(379)

İnönü Ansiklopedisi ve Bir İtiraf

İsmet İnönü'nün Milli Şef ve Değişmez Genel Başkan" ünvanıyla anıldığı dönemde, Milli Eğitim Bakanlığı'nca 1943 yılının Cumhuriyet Bayramı'ndan itibaren "lnönü Ansiklopedisi " adıyla neşrine başlanıp, daha sonra "Türk Ansiklopedis i" adını alan bu eserin ancak kırk yılda tamamlanabildiğini...
Bu ansiklopedideki 'Sultan Vahdeddin" maddesinde:
Zeki ve bütün tarihi belgelerden anlaşılacağı üzere son derece namuslu" diye yazılarak, resmi görüşün rağmına hakikatin ifade edilebildiğini...
Ancak bu gerçeğin, bir devlet ansiklopedisinde bu şekilde itiraf edilmesinin bazı kimseleri oldukça tedirgin ettiğini...
CHP Kocaeli milletvekili İsmail Arar'ın TBMM başkanlığına bir takrir (önerge) vererek ansiklopedideki bu maddenin kim tarafından yazıldığını Milli Eğitim Bakanlığı'ndan açıklamasını istediğini . . . (380)

Hüsnü Hatta Verilen Değer

Osmanlılarda ilim ve sanat erbabına verilen ehemmiyetin bir göstergesi olarak hüsn-ü hat (güzel yazı) erbabına pek ziyade hürmet edildiğini . . .
Çoğu Osmanlı kibarlarının, konaklarına her gün bir hattatı davet ederek Kur'an-ı Kerim, Buhari veya şifa-i şerif gibi kitaplardan hiç olmazsa bir-iki satır olsun mutlaka yazdırarak teberrük edildiğini (mübarek sayıldığını)...
Ve birçok Osmanlı zengininin, hüsn-ü hatla kazanılan parayı, asıl helal para gözüyle bakarak hiç ihtiyaçları olmadığı halde kitap yazıp para kazandıklarını ve vefat ettiklerinde techiz ve tekfin masraflarının bu paradan karşılanmasını vasiyet etiklerini. . .(381)

Çarşafa ve Peçeye Dair

Cumhuriyet devrinin meşhur edebiyatçılarından Yakup Kadri Karaosmaoğlunun, 1913 yılında yazıp, on yıl sonra neşretiği Kadınlık ve Kadınlarımız" adlı eserine de aldığı
"Çarşafa ve Peçeye Dair" isimli yazısında bunlar hakkındaki fikirlerini :
"Bu çirkin asrın ve bu çirkin muhitin yegane süsü, yegane güzelliği sizin çarşafınız, sizin peçenizdir. Yalnız bunlardır ki, gözlere hala bakmak tahammülünü, bakmak arzusunu veriyor. Niçin ondan müşteki (şikayetçi) gibisiniz? O mazrufa bu zarftan daha muvafık ne olabilir?
Sizi böyle gördükçe bir kadının nasıl böyle giyinebileceğini düşünüyorum ve çarşafsız, peçesiz bir kadın tahayyül edemiyorum . .. " diye başlayan çok güzel bir yazı ile ifade ettiğini...
Yine Yakup Kadri'nin bu yazıyı neşrinden bir müddet sonra "Hakimiyet-i Milliye" gazetesine başyazar olduğunu..
Daha sonra "Ulus" adını alarak Halk Partisi'nin yayın organı haline gelen bu gazetede yazılarına devam eden Yakup Kadri'nin, 'Kıyafet Devrimi" yapıldıktan sonra yüzseksen derece çark ederek ülkesi ve ülkesinin değerleri ile göbek bağını koparıp çarşaf ve peçenin Türk cemiyeti üzerinde bir kara leke olduğuna dair" yazılar yazabildiğini...(382)

Yakup Kadri'nin Vasiyeti

Hayatı hep zikzaklar içinde geçmiş olan Cumhuriyet devrinin meşhur yazarlarından Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun öldüğü zaman okunan vasiyetnamesinde:
"Karımdan ve dostlarımdan son dileğim, ölümümden sonra ne resmi ne de dini merasim isterim. Hastaneye kaldırılacak cesedimin doğrudan doğruya mezarlığa nakli..." diye yazdığını . . . (383)

Hürmetin Böylesi

"Muhammed" isminde çok sevdiği bir hizmetçisi bulunan 'Putkıran" lakaplı Hindistan fatihi Gazneli Mahmud 'un, bu hizmetçisini devamlı ismiyle hitap ederek çağırdığını. . .
Gazneli Mahmud'un, bu hizmetçisini günün birinde kendi ismiyle değil de, babasının ismiyle çağırması üzerine kalbi kırılan hizmetçisinin böyle davranmasının sebebini sorması üzerine Peygamberimiz,in(sav) delicesine aşığı olan Gazneli Mahmud'un: .
"Evladım, hergün sana 'Muhammed' isminle hitap ediyordum. Zira abdestli bulunuyordum. Şu anda ise abdestim yok, 'Muhammed' ismini abdestsiz söylemekten haya ediyorum. Onun için seni babanın ismiyle çağırdım. " diye cevap verdiğini... (384) Biliyor muydunuz.?

YAHUDİ ŞUURU

Çamlıca Kız Lisesi Müdür Muavini Sabahat Egemen Hanım'ın yine bir lise hocası olan arkadaşının başından geçen su hadise ,değişik ülkelerde yıllarca azınlık psikolojisi içinde yaşayan Yahudi cemaatinin millet olma şuurunu nasıl kazandıklarını göstermesi açısından oldukça önemlidir: Çocuklardan not tutmaları için bir defter getirmelerini istedim.Sınıfın tek Musevi talebesi hariç iki gün içinde hepsi isteğimi yerine getirdi.Her ders Yahudi kızına defter getirmesi gerektiğini tekrarladımsa da, hali vakti yerinde olduğu halde kız deftersiz gelmekte devam ediyordu. Nihayet aradan bir hafta geçtikten sonra, dediğimi yapmadığı takdirde kendisini sınıfa almayacağımı söyleyince ağlamaya başladı. Ailesinin çok geniş imkanı olduğunu bildiğim için bu direnmenin sebebini öğrenmem lazımdı. Kızdan aldığım cevap bir Siyonist prensibin genç bir Yahudi kızında ifade bulmasından ibaretti.Kız ağlamaya devam ederek ''NE YAPAYIM ÖĞRETMENİM ,YAKO ON GÜNDÜR DÜKKANINI AÇMADI, HERHALDE HASTA OLMALI'' dedi. Yako'dan başkasından alış veriş etmeyi prensibine ihanet addedecek ırki bir taassupla Yahudiliğine gösterdiği bu sadakatin kaçta kaçı Türk gençlerinde bulunmaktadır? Çamlıca sakinlerinin el birliği ile zengin ettikleri parçacı Mişo'nun kumaş tüccarı olduğunu duyduktan sonra, Yahudi kızının Yako'su da herhalde günün birinde kırtasiye toptancısı olmuş veya olacaktır.




Kaynaklar

1-Kafkas, Mehmed; Geçmişi Bilmek, cilt 1, Nil Yay., İzmir/l993, s.231
2-Apuhan, Recep Şükrü; Ruhumda Darp İzi Var,Timaş, İst/1990
3-Apuhan, Recep Şükrü;Batı'nın Darağacında İsyan, Timaş, İst/1989 s.50
4-Apuhan, Recep Şükrü; Ruhumda Darp İzi Var, Timaş İst?1990, s. 41
5-Yakın Tarihimiz, 6 Eylül 1962, cilt 3, sayı: 28 s. 42. Vatan Gazetecilik A.Ş İst/1962
6-Refik, ibrahim; 'Akıncı Millet" Sızıntı, sayı: 143, Aralık/1991 s. 479
7-Köseoğlu, Nevzat; Türk Medeniyeti Üzerine Düşünceler, Ötüken Yay. İst / 1990, 260
8-Gerger,Mehmet Emin; Tanzimat'tan AET . 'ye Türkiye, İnkılab Yay. İst / 1989, s 42
9-Gürkan, Ahmet;İsmet Paşa'nın Beytülmali,Ayyıldız mat.A.Ş. Ankara/ 1970, 5. 22
10-Altınoluk Dergisi, Şubat/1994, sayı: 96, s. 7
11-Bursalı, Mustafa Necati; "Hilye-i Saadet",Köprü dergisi Temmuz/l990 sayı:40,s 6
s 136
12-Kısakürek, N. Fazıl; Cinnet Mustatili, Büyük Doğu Yay., İst?1983, s.281
13-Apuhan,Recep Şükrü; Batının Darağacında İsyan, Timaş, İst?1989, s.100
14-Niyazi, Mehmed;Medeniyet Ülkesini Arıyor, Tuğra Neşriyat, İst/91, s. 51
15-Baykara, Prof. Dr.Tuncer;Osmanlılarda Medeniyet Kavramı Akademi Kitab evi,İzmir/1992,s 71 16-Kabacalı, Alpay; Arap Çöllerinde Türkler, Cem Yay., İst/1990 s. 42
17-Altan, Mehmed; Süperler ve Türkiye, İst?1986,sh. 87
18/a-Göze, Ergun; Soruşturma, Türk Dünyası Araştırma Vakfı Yay., İst/l987
18/b-Öztuna,Yılmaz; Tarih Sohbetleri, Ötüken Yay, İst?1988, s 47
19-Harrıson, Paul; üçüncü Dünyanın Batılılaştırılması, Pınar Yay., İstanbul/ 1990, s 167
20-Refik, ibrahim; Efsane Soluklar, Töv Yay.,İzmir/1992, s.49
21-Gerger, Mehmet Emin; Tanzimattan A.E. T . 'ye Türkiye, İnkılap Yay İst/1989, s 94
22-Badıllı, Abdülkadir; Beaiüzzaman Saiadi Nursi, cilt 1, Timaş Yay., İst /1990. s 519
23- Devenpord, John; Kuran ve Mesajı, Kültür-Basın Yay. Birliği, İst?88 s. 77
24- Özel,Mustafa; 'Laay Montagunun Hatıralarında Osmanlı Toplumunda Ticaret ve Azınlıklar",
Zaman Gazetesi, 31 Temmuz 1989
25-Refik, ibrahim; Efsane Soluklar T.Ö . V. Yay., İzmir/1992 s.51
26-Sevinç, Necdet; Osmanlılarda Sosyo-ekonomik Yapı.Kutsan Yay İst / 1978 s. 150
27-Banarlı, Nihat Sami; Devlet ve Devlet Terbiyesi, Kubbealtı Ne~riyat İst/ 1985, sh 71
28-Mısıroğlu, Kadir' Geçmiş Günü Anarken, cilt l .Sebil Yay. İst?93 sh. 132
29-Sur Dergisi, Aralık/1992, sayı:201, s.37
30-Danişmend, İ Hakkı; Eski Türk Seciye ve Ahlakı, İstanbul Kitabevi, İst? 1983, s 127
31-Kotan, Necati; Tarih Fıkraları, M E.B Yay, İst/1988, s. 80
32-Niyazi, Mehmed;"Tarihe Saygı", Zaman gazetesi, 14 Temmuz 1992
33-Özfatura, Necati; "Osmanlı", Yeşilay dergisi, Ekim/1992, s.21
34-Bozgeyik, Burhan; Meşhurların Son Anları, Türdav, İst/1993, sh 322
35-Düzdağ, Ertuğrul; M Akif Ersoy Hakkınaa Araştırmalar, M.A.M Yay. İstanbul/1987 , s 326
36-Masor, Dr İlhami; Bir Ömür Boyunca, Boğaziçi Yay., İst?1974, s 14
37-Ünver, Dr. A. Süheyl; Kırkambar, Türk Ev Kadınları Kültür Derneği Yay. Ankara/1973, s 46
38-Bayat,Prof Dr Ali Haydar Keçecizade Mehmet Fuat Paşa,Türk Dünyası Arş.Vakfı Yay.,İst,s.60 39-Aralov, S. İ; Bir Sovyet Diplomatının Türkiye Anıları, Birey-ToplumYay.İst/1985, s 233
40-Ayaşlı,Münevver.İşittiklerim,Gördüklerim,Bildikler im,Boğaziçi Yay.,İst?1990,s 13
41-Akbulut, Dr.İlhan; "Mehterhane ve Musikisi', İlgi dergisi,sayı: 65 İst?1991, s 23
42-Avcı, Nabi; Enformatik Cehalet, Rehber Yay, İst/1990, s. 141
43-Yayın Dünyasına Anahtar dergisi, İst/1990, s 11
44-İnsan ve Kainat dergisi, Kasım/1993, sayı; 99, s 63
45-Kabacalı, Alpay; Arap Çöllerinde Türkler,Cem Yay., İst?1990, s 58
46-Ayverdi, Samiha; Küplüce'deki Köºk, Hülbe Yay., Ankara/1989,s.28
47-Sevinç, Necdet; Osmanlılarda Sosyo-ekonomik Yapı.KutsanYay., ist?1978, s 164
48-Öztuna, Yılmaz; Tarih Sohbetleri, Ötüken Yay, İst/1988, s. 350
49-Ayverdi, Samiha; Ne idik Ne Olduk, Hülbe Yay., İst?1985, s. 118
50-Kara, Mustafa; Tekkeler ve Zaviyeler, Dergah Yay.,İst/1990, s.31
51-Refik, İbrahim; Efsane Soluklar, T.Ö V. Yay, İzmir/1992, s. 36
52-Bakiler,Yavuz Bülent; üsküp'ten Kosovaya, Polat Ofset matbaası, Ankara/ 1991, s.44
53-Ünüvar,Safiye; Saray Hatıralarım, Cağaloğlu Yay, İst/1964, 521
54-Sur Dergisi, Nisan/1991, sayı: 181,s. 9
55-İsmail, Hekimoğlu; Derdimi Seviyorum, cilt 2, Timaş, İst/1988, s 269
56-Bahadıroğlu,Yavuz; Yavuz Sultan Selim, Yeni Asya Yay, İst/1989, s. 65
57-Apuhan, Recep Şükrü; Batının Darağacında İsyan, Timaş, İst/1989, s. 135
58-Göze, Ergun; Soruşturma, Türk Dünyası Araştırma Vakfı Yay. İst/1987, s. 231
59-Mısıroğlu, Kadir; Osmanoğulları'nın Dramı, Sebil Yay. ist?1990, s. 109
60-Bardakçı, İlhan;Tarihten Bugüne, Hülbe Yay., İst?1983 s 284
61-Mısıroğlu, Kadir Osmanoğulları'nın Dramı, Sebil Yay., İst?1990 s. 80
62-Kabaklı, Ahmet; Temellerin Duruşması, Türk Edebiyatı Vakfı Yay. ist? 1993 sh 135-136
63-Erdem, Rahmi; Davam, Timaş, İst?1993, s. 138
64-Sızıntı dergisi, Ocak/1989, Sayı: 96, s. 481
65-Refik, ibrahim; Efsane Soluklar, . . T Ö V. Yay., izmir/1992, s. 10
66-Ayverdi, Samiha; Bağ Bozumu, Hülbe Yay, ist?1987 s. 43
67-Köseoğlu, Nevzat; Türk Medeniyet Üzerine Düşünceler, Ötüken Yay. İst? 1990, s 261
68-Rokach, Livia; İsrail'in Kutsal Terörü, Belge Yay., İst/1984 s.100-101
69-Refik,İbrahim; Efsane Soluklar, T Ö V Yay, İzmir/1992 s 57
70-Kısakürek, N. Fazıl; Ulu Hakan, Büyük Doğu Yay., İst?1988 s 244
71-Senih, Safvet; Hadisler Işığında Hadiseler, Feza Yay., İst?1988 s. 63
72-Grenard, Fernand; Asya'nın Yükselişi ve Düşüşü, Milli Eğitim Bakanlığı Yay, İst/1970, s.33
73-Bakiler Yavuz Bülent; Türkistan Türkistan. Türk Edebiyatı Vakfı Yay İst / 1986, s.274
74-Devenport, John; Kuran ve Mesajı, Kültür Basın Birliği, İst?1988, s. 99
75-Apuhan, Recep Şükrü; Batının Darağacında İsyan, Timaş, İst?1989 s. 53
76-Apuhan, Recep Şükrü; Batının Darağacında İsyan, Timaş, İst?1989 s. 133
77-Ayverdi, Samiha; Ne İdik Ne Olduk, Hülbe Yay., İst?1985, s. 44
78-Harnson, Paul; Üçüncü Dünyanın Batılılaştırılması, Pınar Yay. İstanbul/ 1990, s 23
79 Öztuna, Yılmaz; Tarih Sohbetleri, Ötüken Yay., İst?1988, s. 147
80-Şahin, Ahmed; İslam'ı Böyle Yaşadılar, Cihan Yay, İst/1991, s 11
81-Sumnu, İbrahim Erdinç; Sömürgecilik, Zafer Yay., İst/1991, s 36
82-Bakiler, Y. Bülent; Türkistan Türkistan, Türk Edebiyatı Vakfı Yay.,İst?88
83-Bardakçı, İlhan, Tarihten Bugüne, Hülbe Yay., İst?1983, s. 73
84-Banarlı Nihat Sami; Tarih ve Tasavvuf Sohbetleri, Kubealtı Neşriyat. İst / 1984, s. 159
85 Osmanlı Ansiklopedisi, cilt 2, Ağaç Yay., İst?1993, s.124
86-Bardakçı, İhlan; Tarihten Bugüne, Hülbe Yay., İst?1983, s. 40
87-Yakın Tarihimiz, 13 Eylül 1962, s. 91, cilt 3, sayı: 29, Vatan Gazetecilik A.Ş?İst.
88-Canan, Prof. Dr. İ.; İslam'da Zaman Tanzimi, Cihan Yay., ist?1988, s. 74
89/a-Göze, Ergün; Soruşturma, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Yay. ist? 1987.s. 197
89/b-Lale dergisi, Aralık/1988, sayı: 6, s.13
90-Kısakürek, Necip Fazıl; 1001 Çerçeve, Toker Yay. İst?1968
91-Apuhan, R. Şükrü: Batı'nın Darağacında İsyan, Timaş, İst?1 989, s. 44
92-Ayverdi, Samiha; Bağ Bozumu, Hülbe Yay., İst?1987, s. 210
93-Vakkasoğlu, Vehbi; Devrimlerin Deviremediği, Yeni Asya Yay., İstanbul/ 1993, s.96
94-İsmail, Hekimoğlu; Derdimi Seviyorum, cilt 2, Timaş, İst?1988, s. 16
95-Tevfikoğlu, Dr. Muhtar. Ali Emiri Efendi, Kültür Bakanlığı Yay. Ankara/ 1989, s. 51 ,
96-Berk, Bekir; Doğu Olayları; Yeni Asya Yay., İst?1991, s.137
97-Düzdağ, Ertuğrul; M. Akif Hakkında Araştırmalar M. Ü. İlahiyat Fak. Yay., İst?1987, s. 228,
230 ve Nalbantoğlu, Muhiddin; İstiklal Marşımızın Tarihi, Cem Yay.,İst/1964, s. 58-140
98-Murat, İlhan; "Tarihten Bugüne", 14 Ekim 1990, Zaman gazetesi
99-Ayverdi, Samiha; Bağ Bozumu, Hülbe Yay., İst?1987, s. 71
100-Mazaheri, Ali; Orta Çağ'da Müslümanların yaşayışları, Varlık Yay., İstanbul/1972,
101-Köseoğlu, Nevzat; Türk Medeniyeti Üzerine Düşünceler, Ötüken Yay., Ist?l99O , s. 265
lO2-Işık, İhsan; Bediüzzaman ve Nurculuk, Ünlem Yay., İst?199O, s. 15O
103-Mısıroğlu, Kadir. Osmanoğulları'nın Dramı, Sebil Yay., İst/1990, s.105
104-Mısıroğlu, Kadir'. Osmanoğulları'nın Dramı, Sebil Yay, İst?1990, s. 106
105-Bardakçı, İlhan; İmparatorluğa Veda, Hülbe Yay., İst/1985, s. 57
106-Bardakçı, İlhan; İmparatorluğa Veda, Hülbe Yay., İst/1985, s. 182
107-Bardakçı, İlhan; İmparatorluğa Veda, Hülbe Yay., İst/1985, s. 572
108-Kafkas, Mehmet; Geçmişi Bilmek, cilt 1, Nil Yay., İzmir/1993, sh. 81
109-Mısıroğlu, Kadir; Osmanoğulları'nın Dramı, Sebil Yay., İst/1990, s. 97
110-Refik,İbrahim; "Osmanlı'nın yetimleri", Sızıntı dergisi, Ekim/1993, Sayı:177,s. 401
111-Aşiroğlu, Orhan Gazi; Son Halife Abdülmecid, Burak Yay., İst?1992, s. 137-145
112-Ayverdi, Samiha; Hatıralarla Başbaşa, Kubbealtı Neşriyat, İst?1977, s.64
113-lşık, İhsan;Bediüzzaman ve Nurculuk, Ünlem Yay., İst?1990, s. 63
114-Rokach, Livia; İsrail'in Kutsal Terörü, Belge Yay., İst?1984, s.61
115-Özfatura, Necati; "Osmanlı", Yeşilay dergisi, Ekim/1992,s.21
116-Uğur, Prof. Dr. Ahmet; İbn-i Kemal, Kültür Bak. Yay. İzmir/1987, s. 14
117/a-Niyazi, Mehmed; Medeniyet Ülkesini Arıyor, Tuğra Neşr., İst?91, s. 51
117 /b-Doğan,Cemal;"Batının İslam'la Kavgasında Önemli Tesbitler Sızıntı dergisi,sayı:153,s418 118-Niyazi, Mehmed; Medeniyet Ülkesini Arıyor, Tuğra Neşr., İst?1991, s. 58
119-Niyazi, Mehmed; Medeniyet Ülkesini Arıyor, Tuğra Neşr., İst?1991, s. 60
120-Niyazi, Mehmed; Medeniyet ülkesini Arıyor, Tuğra Neşr., İst?91, s. 147
121 Tarih Hazinesi, Sayı:l, Kasım/1950, s. 21
122-Moralı, Nail; Mütarekede İzmir, Tekin Yay., İst?1976, s. 112
123 İlgi dergisi. sayı:24.Eylül/1976
124-Okyar, Fethi; Üç Devirde Bir Adam, Tercüman Yay.. İst /1980, s103
125-Sur dergisi, Kasım/92, sayı:200, s. 47
126- Sur dergisi, Kasım/92, Sayı:200, s. 53
127-Ceyhun,Demirtaş;Ah şu Biz Kara Bıyıklı Türkler,E Yay.,İst?1992 ve Meydan Gazetesi,8
Temmuz 1992
128-Durant, Will; Medeniyetin Temelleri, Boğaziçi Yay.. İst?1978, s. 42
129-Sur dergisi, Aralık/92,Sayı:201, s. 36
130-Kula, Onur Bilge; Alman Kültüründe Türk İmgesi, Gündoğan Yay . Ankara/1993, s. 86
131-Sur dergisi, Kasım/92, s. 56
132-Sur dergisi, Kasım/92, s. 56
133-Sur dergisi, Kasım/92, s. 53
134-Şahiner, Necmeddin; Son şahitler, cilt 2, Yeni Asya Yay.,İstanbul/1980 .s, 113
135-Ünver, Prof. Dr Süheyl;"Türkiyede Cüzam ve Cüzamlılar", Tarih Hazinesi
Dergisi,Aralık/1950, s.147
136-Aşiroğlu Orhan Gazi; Son Halife Abdülmecid Han. Burak Yay., İst / 1992,s,9
137-Fergan, Eşref Edip; Mehmet Akif, Hayatı,Eserleri ve 70 Muharririn Yazıları, cilt 2,
Burhaneddin Matbaası, İst?1939, s. 216
138-Zaman gazetesi, 11 Nisan 1989
139-Bardakcı,İlhan; İmparatorluğa Veda, Hülbe Yay., İst?1985, s. 344
140-Refik, İbrahim; Efsane Soluklar, . .T Ö V. Yay., İzmir/1992, s. 39
141-Banarlı, Nihat Sami; Tarih ve Tasavvuf Sohbetleri, Kubbealtı Neşriyat ,İst?1984,s. 148
142-Banarlı,Nihat Sami;şiir ve Edebiyat Sohbetleri,cilt 1, Kubbealtı Neşriyat İst?1982, s. 219 .
143-Refik, İbrahim; Efsane Soluklar, T.Ö.V. Yay.,İzmir/1992, s. 3
144-Refik, İbrahim; Efsane Soluklar, T.Ö.V.Yay.İzmir/1992,s.3
145-Refik,İbrahim; Efsane Soluklar, T.Ö.V. Yay., İzmir/1992, s. 126
146-Yıllarboyu Tarih Dergisi, Kasım/1981, s. 36
147-Refik, İbrahim;Efsane Soluklar, . T.Ö V. Yay., İzmir/1992, s. 2
148-Refik, İbrahim; Efsane Soluklar, T.Ö.V.Yay., İzmir/1992, s.133
149-Refik, İbrahim; Efsane Soluklar, T.Ö.V. Yay. İzmir/1992, s.82
150-Apuhan, Recep Şükrü; İhanetin Türküsü, Timaş, İst?1986
151-Refik, İbrahim; Efsane Soluklar, .T Ö.V. Yay., İzmir/1992, s.50
152-Refik, İbrahim; Efsane Soluklar, T.Ö.V. Yay., İzmir/1992,s.159
153-Apuhan, Recep Şükrü; İhanetin Türküsü, Timaş, İst?1986
154-Apuhan, Recep,Şükrü; İhanetin Türküsü, Timaş, İst?1986
155-Erdem, Rahmi; Davam, Timaş, İst?93, s. 138
156-Banarlı, Nihat Sami; şiir ve Edebiyat Sohbetleri, cilt 2, Kubbealtı Neşriyat İst?1982, s. 149
157-Kısakürek, Necip Fazıl; 1001 Çerçeve, Toker Yay., İst?1968
158-Kısakürek, Necip Fazıl;1001 Çerçeve, Toker Yay., İst?1968
159-Kısakürek, Necip Fazıl; 1001 Çerçeve, Toker Yay.,İst?1968
160-Kısakürek, Necip Fazıl; 1001 Çerçeve, Toker Yay., İst?1968
161-Canan, Prof. Dr.İbrahim; İslam'da Zaman Tanzimi, Cihan Yay., İst?1988, s. 163
162-J.J. Servan-Schreiber; Dünya Meydan Okuyor, Yılmaz Yay.,İst,/1991, s. 183
163-Danişmend, İ. Hami; İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, c.l, Türkiye Yay., İst?1971, s. 369
164-Bardakcı, İlhan; İmparatorluğa Veda, Hülbe Yay.,İst?1985, s.89
165-Bardakcı, İlhan;İmparatorluğa Veda, Hülbe Yay.,İst?1985, s.70
166-Sur Dergisi, Haziran/1986, s.10
167-Refik,İbrahim; "Zaman şuuru", Sızıntı Dergisi, Mayıs/1990, s. 153
168-Aşiroğlu, Orhan Gazi; Basına Baskın, Burak Yay., İst?Tarihsiz, s. 228
169-Yılanlıoğlu, İsmail Hakkı; Manevi Değerlerimiz ve yapılan Tahribat, Adak Yay., İst?1977, s. 41 170-Baydar, Mustafa; Hamdullah Suphi ve Anıları,İst?1968, s. 174
171-Refik, İbrahim;"Zaman Şuuru", Sızıntı, Mayıs/1990, s. 153 ve Şamil İslam Ansiklopedisi,
İst/1991 cilt:3, s. 64
172-Vakkasoğlu, Vehbi; Öğretmenin Not Defteri, cilt 5, Cihan Yay., İstanbul/ 1992, s. 106
173-Abdülhak, Şinasi Hisar. Geçmiş Zaman Fıkraları, Ötüken Yay.,İstanbul/ 1979, s. 180
174-Mevlana Güldestesi, Konya Belediyesi Yay., Konya/1993. s. 147
175-Badıllı, Abdülkadir; Bediüzaman Said-i Nursi, cild 1, İstanbul/1993, Timaş Yay, s. 163
176-Mevlana Güldestesi, Konya Belediye5i Vay., Konya/1993, 5. 146
177 Refik, İbrahim; "Zaman şuuru", Sızıntı, Mayıs/1990, s. 153
178-Refik, İbrahim; Efsane Soluklar, . . T Ö V. Yay,,İzmir/1992, s. 45
179-Zaman, 19 Eylül 1992, s. 8
180-Bakiler, Yavuz Bülent; Üsküp'ten Kosova'ya, Polat Ofset matbaası, Ankara/ 1991, s. 38
181-Aşiroğlu, Orhan Gazi; Basına Baskın, Burak Yay., İst?Tarihsiz, s. 224
182-Türk Kültür ve Medeniyeti,C. 1, Atatürk Ünv. Türk Kültür Arş. Ens. Yay., Ankara/1956, s. 202 183-İsmail, Hekimoğlu; Derdimi Seviyorum,cilt 4, Timaş,İst?1993, s. 256
184-Nezir, M; Çağdaş Müslüman Önderler, Seçkin Yay., İst?Tarihsiz, s.49
185-Mevlana Güldestesi, Konya Belediyesi Yay., Konya/1993, s. 145
186-Refik, İbrahim; "Zaman şuuru", Sızıntı Dergisi, Mayıs/1990, s. 153
187-Aşiroğlu, Orhan Gazi; Basına Baskın, Burak Yay., İst?1990, s. 128
188-Seydi Bey, Ali; Teşrifat ve Teşkilatımız, Tercüman 1001 Temel Eser,Tarihsiz s 21 0
189-Seydi Bey Ali; Teşrifat ve Teşkilatımız, Tercüman 1001 Temel Eser. Tarihsiz, s. 188
190-Seydi Bey, Ali; Teşrifat ve Teşkilatımız, Tercüman 1001 Temel Eser. Tarihsiz, s. 138
191-Badıllı, Abdülkadır; Bediüzzaman Said-i Nursi, cilt 2, Timaş Yay. İstanbul/ 1990,s. 689
192-Seydi Bey, Ali;, Teşrifat ve Teşkilatımız, Tercüman 1001 Temel Eser. Tarihsiz, s. 74
193-Seydi Bey,Ali; Teşrifat ve Teşkilatımız. Tercüman 1001 Temel Eser. Tarihsiz, s. 58
194-Türk Kültür ve Medeniyeti, cilt 1,Atatürk Ünv. Türk Kültür Arº. Ens.yay., Ankara/1956, s. 286
195-Kuntay, Mithat Cemal; Mehmet Akif, İst?1939, s. 295
196-Akgündüz, Doç. Dr. Ahmet; "450 yıllık Çevre Nizamnamesi", Sızıntı. Şubat/90, s. 39
197-Şahin,Ahmet; Meğer Biz Ne İmişiz? Cihan Yay., İst?1993, sh. 36
198-Örik, N. Sırrı; Abdülhamid'in Haremi, Arba Yay., İst?1989, sh. 34
199-Karakalem dergisi, Haz-Tem/1992, sh. 4
200-Bardakçı, İlhan; İmparatorluğa Veda, Hülbe Yay., İst?1985. s. 135
201-Zafer dergisi,Nisan/1993, s. 12
202-Güngör, Necati; Bir Taşralının İstanbul Nostaljisi, Yılmaz Yay., İstanbul/1992, s. 9
203-Zafer dergisi, Mart/1993, s. 5
204-M. A. Ubucini, Türkiye 1850, cilt 2, Tercüman 1001 Temel Eser,İst/ Tarihsiz, s. 468
205-Gerard de Nerval; Muhteşem istanbul, Boğaziçi Yay., İst?1974, s. 82
206-Badıllı, Abdülkadir;Bediüzzaman Said-i Nursi, cilt 1,Timaş Yay., İst?1990, s. 133
207-Bilgisever, Evrim; Savaş ve Hile, lşık Yay., Tarihsiz, s. 38
208-R. Garaudy,Feyz dergisi, Mart/1993, s. 6
209-R. Garaudy; Feyz dergisi, Mart/1993, s. 7
210-Taneri, Aydın;Türkiye Selçukluları Kültür Hayatı, Bilge Yay., Konya/ 1977,s.50
211-Erdem, Rahmi; Davam,Timaş, İst?1993, s. 193
212-Erdem, Rahmi; Davam, Timaş, İst?1993, s. 316
213-Danişmend, İ.Hamdi; Kronolojik Osmanlı Tarihi, cilt 4, fiye Yay., İst/ 1971 s. 79
214-Erdem, Rahmi; Davam,Timaş, İst?93, s. 316
215-Köprü, Nisan/85, s. 9
216-M. A. Ubucini; Türkiye 1980, C.2,Tercüman 1001 Eser, Tarihsiz, s. 779
217-Hiçyılmaz, Ergün; Star, 11 Nisan 93, sayı 78, s. 4
218-Hicri 15. Asırda islam, "Oryantalizmin Temelleri" Türkiye Yazarlar Biıliği yay. , Ankara
219-Kutlu, Şemseddin; "Haluk'un Defterinden, Mr Haluk'a", Yıllarboyu Tarih, Ağustos/1978,
sayı: 5 ve Banarlı, Nihat Sami; Kültür Köprüsü, Kubbealtı Neşriyat, İst?1985, s. 208
220-Ertuğrul, Halit; Kendini Arayan Adam, Yeni Asya Yay., İst?1991, s. 105
221-Erdem, Rahmi;Davam, Timaş, İst?1993, s. 146
222-Sızıntı dergisi, Ocak/1987, sayı: 96, s. 481
223-Hürriyet,14.8. 1993
224-Tansel, Dr Selahaddin; Mondros'tan Mudanya'ya Kadar, cilt 4, İstanbul/ 1973, s.1950
225/a-Mısıroğlu, Kadir; Osmanoğulları'nın Dramı, Sebil Yay., İst/1990, s. 60
225/b-Bahadıroğlu,Yavuz;Osmanlı Padişahları Ansiklopedisi,cilt 3,Yeni Asya Yay.,İst/1986, s.678
226-Kandemir, Feridun; İkinci Adam, Yakın Tarihimiz Yay., İst?1968, s. 4
227/a- Atay, Falih Rıfkı; Çankaya, İst?1980, s.430
227/b- Güneº gazetesi pazar eki, 2 Eylül 1990
228-Erdem,Rahmi; Davam, Timaş, İst?1993, s. 186
229-M. A. Ubucini; Türkiye 1850, cild 2,Tercüman 1001 Temel Eser, Tarihsiz, s. 455,
230-Bozgeyik, Burhan; Meşhurların Son Anları, Türdav, İst?1993, s. 355
331 Yalçın, Mehmet; "CHP'nin Günah Defteri" , Aktüel dergisi, 8-14 Ağustos 91, sayı 5, s. 25
232-Çekmegil, Said; Tilki Tuzağı, Timaş, İst?91, s. 12
233-Kandemir, Feridun; İkinci Adam Masalı, Yakın Tarihimiz Yay., İstanbul/ 1968, s. 7
234-Sevinç, Necdet; Osmanlılarda Sosyo-Ekonomik Yapı, Kutsan Yay., İst?1978,s. 115
235-Vakkasoğlu, Vehbi; İz Bırakanlar, Cihan Yay., İstanbul/1987, s. 11
236-Bozgeyik, Burhan; Meşhurların Son Anları, Türdav, İst?1993, s. 205
237-Bozgeyik, Burhan; Meşhurların Son Anları, Türdav, İst?1993, s. 310
238-Erdem, Rahmi; Davam, Timaş, İst?1993, s. 40
239-Mısıroğlu, Aynur; Kuvay-ı Milliyenin Kadın Kahramanları, Sebil Yay.. İst? Tarihsiz, s.44
240-Yakın Tarihimiz; 5 Nisan 1962, cilt 1, sayı: 6, Vatan Gazetecilik A. Ş. İstanbul, s. 194
241-Bozdağ, İsmet; Basın İstibdadı, Emre Yay., İst?1992, s. 139
242-Erdem,Rahmi; Davam, Timaş, İst?93, sh. 185
243-A. Rıza Bey; Bir Zamanlar İstanbul, Tercüman 1001Temel Eser, s. 51
244-Refik, İbrahim; Efsane Soluklar, T.ö.v. Yay., İzmir/1992, s. 65
244-Mısıroğlu, Kadir'. Geçmiş Günü Anarken, cilt 1, Sebil Yay, İst/1993, s. 26
245-Mısıroğlu, Kadir.Geçmiş Günü Anarken, cilt 1, Sebil Yay; İstanbul/1993, s. 133
246-Danişmend, İsmail Hami;Eski Türk Seciye ve Ahlakı, İstanbul Kitabevi, İst?1982, s. 182
247-Kafkas, Mehmet; Milli Mücadele'de Öncüler, cilt 1. Nil Yay., İzmir/1991, s.8
248-Kafkas, Mehmet; Milli Mücadele'de Öncüler, cilt 1, Nil Yay., İzmir/1991.s.206
249-Sur dergisi, Temmuz /1993, s. 19
250-Sur dergisi, Temmuz /1993, s. 54
251-Sur dergisi, Temmuz/1993, s. 17
252- Sur dergisi, Temmuz/1993, s. 17
253- Sur dergisi,Temmuz/1993, s. 5
254- Hiçyılmaz, Ergün; Başverenler, Başkaldıranlar, Altın Kitaplar Yay., İstanbul/1993, s. 198
255-Sızıntı dergisi, Eylül/1992, sayı: 164, s. 349
256-Türkiye Takvimi, 29 Aralık 1986
257-Bozgeyik, Burhan; İslam Birliği Üzerine Oynanan Oyunlar. Timaş, İst / 1993, s.19
258-Il. Abdülhamid ve Dönemi (Sempozyum Bildirileri), Seha Neşriyat, İst / 1992, s. 81
259-Mazaheri, Ali; Ortaçağda Müslümanlar, Varlık Yay., İst?1977, s. 185
260-Sızıntı dergisi,Ekim/1992, sayı: 165, s. 412 .
261-Selçuk, İlhan; yüzbaşı Selahaddin'in romanı, İst?1975, s. 159
262-Türkiye gazetesi takvimi, 24 Temmuz 1993; (Y. Öztuna'dan)
263-Türkiye gazetesi takvimi,23 Temmuz 1993
264-Tempo dergisi, 9 Aralık 1992, Sayı: 49
265-Hayat Tarih mecmuası, sayı 10, Kasım 1965
266-Badıllı, Abdülkadir; Bediüzzaman Said-i Nursi, cilt 1, Timaş, İstanbul/ 1990, s. 59
267-Sızıntı dergisi, Mart/1993, sayı 170, s. 69
268-Kula, Onur Bilge; Alman KültüründeTürk İmgesi, Gündoğan Yay., Ankara/1993, s. 51
269-Sızıntı dergisi, Mayıs/1992, sayı 160
270-Sızıntı dergisi, Ekim/1992, sayı 165, s. 412
272-Tuğlacı, Pars; Çağdaş Türkiye, İst?1989, cilt 2,s. 1103
273-Kafkas, Mehmet; Geçmişi Bilmek, cilt 1, Nil Yay., İzmir/1993, s. 85
274-Bardakçı, İlhan; Tarihten Bugüne, İst?1983, s. 208
275-Zaman gazetesi, 25 Nisan 1992
276-Zaman gazetesi, 20 Ekim 1989
277- Kafkas, Mehmet; Geçmişi Bilmek, cilt 1, Nil Yay., İzmir/1993, s. 234
278-Sur dergisi, Haziran/1986, s. 12
279-Vakkasoğlu, Vehbi; Mukaddes Kurşunlar, Cihan Yay., İst?1984, s. 57
280-Refik, İbrahim; Efsane Soluklar, . T.Ö V. Yay., İzmir/1992, s. 63
281 Sungur, Çetin; "Özi Katliamı", Sızıntı dergisi, Ekim/1988, sayı 116, s 331
282-Yücebaş, Hilmi; Bilinmeyen yönleriyle Yahya Kemal, İst?1979, s. 121
283-Aktüel dergisi, Eylül/1992, sayı 64
284-Kula, Onur Bilge; Alman Kültüründe Türk imgesi, Gündoğan Yay., Ankara/1993
285-Kula, Onur Bilge; Alman Kültüründe Türk imgesi, Gündoğan Yay., Anka ra/1993, s. 165
286-Şen, Faruk; "Avrupa Türkleri", Sky Life dergisi, Ağustos/l993, s.22
287-Kula, Onur Bilge; Alman Kültüründe Türk İmgesi, Gündoğan Yay., Ankara/1993, s. 46
288-Öke, Prof. Dr. Mim Kemal; Türkiye gazetesi, 25 Ekim 1989
289-Bülten, Araştırma ve Kültür Vakfı, Ocak/Şubat 1992 ve Hürriyet gazetesi, 13 Ocak 1992
290-Osmanlı Ansiklopedisi, cilt 5, Ağaç Yay., İst?1993, s. 131
291-Doğan,Mehmed;Kur'an ve Tarih Önünde Türk'ün Muhasebesi,Ocak Yay.,Ankara/1992, s.276 292-El Mevdudi, Ebu'l Ala; Selçuklular Tarihi, s. 257
293-Bozgeyik, Burhan; Kemalist Eğitim ve Din Düşmanlığı, İttihat Yay., İst? 1993, s. 13
294-Hayat Tarih mecmuası, Ocak/1969, sayı: 12
295-Nokta dergisi, Kasım/1989
296-Ünver, Prof. Dr Süheyl, Fatih Devri Hamlelerine Umumi Nazar, İstanbul Fetih Cemiyeti
Neşriyatı, İst?1953, s. 17
297-Ayverdi, Samiha; Hey Gidi Günler Hey, Hülbe Yay., İst?1988, s.164
298-Kula, Onur Bilge; Alman Kültüründe Türk İmgesi, Gündoğan Yay., Ankara/1993, s. 164
299-Sızıntı dergisi, Eylül/1993, sayı 176, s. 347
300-Demirel, Hüseyin; Deccaliyet ve Kemalizm,İttihat Yay., İst?1993, s. 187
301/a-Demirel, Hüseyin; Deccaliyet ve Kemalizm, İttihat Yay.,İst/1993, s. 186
301/b-Kaplan, Mustafa; Kemalizm ve İslamiyet, İttihat Yay., İst?1993, s.135
302/a-Osmanlı Ansiklopedisi, Cilt 5, Ağaç Yay., İst?1993, s.53
302/b-Gülersoy, Çelik; Lale ve istanbul, Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu Yay. , İst?1980
303-Doğan,Mehmed;Kur'an veTarih Önünde Türk'ün Muhasebesi.Ocak.Yay.,Ankara/1992, s. 150
304-Ubucini, M. A. ; Türkiye 1850, cilt 1,Tercüman 1001, s. 82
305-Bozgeyik, Burhan; Kemalist Eğitim ve Din Düşmanlığı, İttihat Yay.,İst?1993, s. 13
306-Badıllı, Abdülkadir; Bediüzaman Said-i Nursi, cild 3, İstanbul/1993, Timaş, s.1706
307-Hiçyılmaz, Ergun; "Troçki'nin Türkiye Günleri"Star Dergisi, 8 Kasım 1993, sayı: 56,s.26
308-Özcan, Mustafa;"Mihenk", Zaman Gazetesi, 1 Temmuz 1990
309-Ünver,Prof.Dr.Süheyl,Fatih Devri Hamlelerine Umumi Nazar,İst.Fetih Cemiyeti Neşr.İst?1953,s.6
310-Osmanlı Ansiklopedisi, cilt 5, Ağaç Yay., İst?1993, s.20
311-Ayverdi, Samiha; Boğaziçi'ndeTarih, İstanbul Fetih Cemiyeti Yay..İst?1968, s. 383
312-Badıllı, Abdülkadir'. Bediüzzaman Said i Nursi, Cilt: 1. Timaş Yay., İst?1990, s. 358
313-Kara, Mustafa; Tekke ve Zaviyeler, Dergah Yay. İst?1990, , s. 253
314-HayatTarih Mecmuası, sayı: 11, Aralık/1971, s. 35
315-Düzdağ, Ertuğrul; Mehmet Akif HakkındaAraştırmalar, Marmara Ünv M. Akif Araştırmaları
Merkezi Yay., İst?1987, s. 338 .
316-Kara, Mustafa; Tekkeler ve Zaviyeler, Dergah Yay., İstanbul/1990 s. 24
317-Altınoluk,dergisi Temmuz/1992, s. 11
318-Mevlana Güldestesi (718. Yıldönümü Bildirileri); Konya Belediyesi Yay.. Konya/1993,s.1
319-Sur dergisi, Aralık/1990, sayı: 177, s. 36
320-Ayverdi, Samiha;Küplüce'deki Köşk, Hülbe Yay., İst?1989, s. 189
321-Kara, Mustafa, Tekkeler ve Zaviyeler, Dergah Yay., İst?1990, s. 15
322-Öğüt, Şubat/1991, sayı: 68, s. 26
323-Badıllı, Abdülkadir; Bediüzzaman Said-i Nursi, cilt 3, Timaş, İstanbul/ 1990, s. 1712
324/a-Öztuna, Yılmaz; TürkiyeTarihi, cilt 8, ötüken Yay., İst?1983, s. 54
324/b-Ayverdi, Samiha; Boğaziçinde Tarih, İstanbul Fetih Cemiyeti Yay., İst?1968, s. 230
325-Sur Dergisi, Kasım/1990, sayı: 176, s. 18
326-Mevlana Güldestesi, (718.Yıldönümü Bildirileri) Konya Belediyesi Yay Konya/ 1993, s. 25
327-Düzdağ,M.Ertuğrul;Mehmet Akif Hakkında Araştırmalar,Marmara Ünv.M.Akif Araştırmaları
Merkezi Yay., İst?1987,s. 315
328-Şahin, M. Abdülfettah; Buhranlar Anaforunda insan, . T Ö.V. Yay., İzmir/ 1988 s. 86
329-Badıllı, Abdülkadir; Bediüzzaman Said-i Nursi, cilt 2, Timaş. İstanbul/ 1990, s. 1244
330-Sur dergisi, Ocak/1992, s. 42
331-Refik, İbrahim; Efsane Soluklar, T.Ö.V. Yay., İzmir/1992, s. 70
332-Vakkasoğlu, Vehbi; Öğretmenin Not Deiteri, cilt 5, Cihan Yay., İstanbul/ 1992, s. 72
333-Sur dergisi, Nisan/1991, sayı 181, s. 23
334-Refik, İbrahim; Efsane Soluklar, . . T Ö V. Yay.,İzmir/1992, s. 102
335-Sızıntı dergisi, Eylül/1992 sayı 164, s. 350
336-Algül, Hüseyin; İslam Tarihi, Gonca Yay., İst?1988 cilt 4, s. 158
337-Gıocomo E. Carretto; Akdeniz'de Türkler, T. T.Kurumu Yay., Ankara/ 1992, s. 145
338-Sur dergisi, Kasım/1990, sayı 176, s. 19
339 Sevinç, Necdet; Osmanlı'nın yükselişi ve Çöküşü, Burak Yay., İst. s 114
340-Düzdağ, M. Ertuğrul; M. Akif Hakkında Araştırmalar, Marmara Ünv. M. Akif Araştırmaları
Merkezi Yay., İst?1987, s. 347
342-İsmail, Hekimoğlu; Bir millet Uyanıyor, Timaş Yay., İst?1989, s.10
343-Senih, Safvet; Hadislerin lşığında Hadiseler, Zaman Gazetesi Yay., İst?1988, s. 10
344-Refik, İbrahim, "Osmanlı'nın yetimleri", Sızıntı Dergisi, Ekim/1993, sayı 177 , s.401
345-Nurbaki, Haluk; Sönmeyen Güneş, Zafer Yay., İst/1986, s.6
346-Aydın, M.;"Din ve Toplum İlişkileri" Milli Eğitim ve Kültür dergisi, sayı 29, Ankara/1984, s.
31 (Le Monde, 1. Ferier 1984'den naklen)
347-Yalçın, Mehmet; "CHP'nin Günah Dosyası", Aktüel dergisi, 8-14 Ağustos 1991, sayı 5, s. 28
348-Bardakçı, İlhan; İmparatorluğa Veda, Hülbe Yay., İst?1985, s. 10
349-Aşiroğlu, Orhan Gazi; Tarih Tüneli, Zaman Gazetesi, 26 Temmuz 1989 ve "İngiliz Gizli
Belgelerinde Menderes-Amerika Kavgası", Milliyet, 15 Şubat 1989, s. 11.
350-Canan, Prof. Dr. İbrahim; İslam'da Zaman Tanzimi, Cihan Yay., İst? 1988, s. 163
351-Canan,Doç.Dr İbrahim;Peygamberimizin Okuma yazma Seferberliği,Cihan Yay,İst?1984,s.41
352-Oran Baskın; Kenan Evren'in yazılmamış Anıları, Bilgi Yay., Ankara/1989, s. 82
353-Yücebaş, Hilmi; Fatih Sultan Mehmed, Memleket Yay., İst?1981, s. 31
354-Bakiler, Yavuz Bülent; Türkistan Türkistan, Türk Edebiyatı Vakfı Yay., İst?1986, s. 259
355-Bakiler, Yavuz Bülent; Türkistan Türkistan, Türk Edebiyatı Vakfı Yay., İst? 1986, s. 293 .
356-Aşiroğlu, Orhan Gazi; Tarih Tüneli, Zaman Gazetesi, 5 Nisan 1989
357-Kara, Mustafa; Tekkeler ve Zaviyeler, Dergah Yay., İst?1990, s. 206
358-Müftüoğlu, Mustafa; Tarihi Gerçekler, cilt 2 Seha Neşr., İst?1993, s. 241
359-Dikerdem, Mahmut; Orta Doğu'da Devrim yılları, Cem Yay., İstanbul/ 1990, s. 136
360-ll. Abdülhamid ve Dönemi (Sempozyum Bildirileri) Seha Neşriyat, İst?1992, s. 208
361-Yavuz, Hilmi; Okuma Notları, Simavi Yay., İst?1993, s. 138
362-Yalçın, Mehmet; "CHP'nin Günah Dosyası", Aktüel dergisi, 8-14 Ağustos 1991 sayı 5, s. 26 363-ll.Abdülhamid ve Dönemi (Sempozyum Bildirileri) Seha Neşriyat, İst?1992
364-Öztuna, Yılmaz; Büyük Türkiye Tarihi, cilt 11, Ötüken Yay., İstanbul/ 1983, s. 132
365-Nalbantoğlu, Muhiddin; istiklal Marşımızın Tarihi, Cem Yay., İstanbul/ 1964, s. 56
366-Köprü dergisi, Ekim/1986, s. 103
367-Yalçın, Mehmet; "CHP'nin Günah Dosyası". Aktüel dergisi, 8-14 Ağustos 1991, sayı 5, s.27
368- Zaman gazetesi, 9 Eylül 1993, s. 16
369-Yılmaz, Muammer; Fatih'in Şahsiyetinden Çizgiler. Kayseri/1993, şahsi basım, s. 14
370-Müftüoğlu, Mustafa; Tarihi Gerçekler cilt 2, Seha Neşriyat, İst?93. s. 234 ve Kaplan,
Mustafa;Kemalizm ve islamiyet, İttihat Yay., İst?93, s 93
371-Mısıroğlu, Aynur. Kuva-ı Milliye'nin Kadın Kahramanları, Sebil Yay., İst / tarihsiz, s. 14
372-Yücebaş, Hilmi; Bütün Cepheleriyle yahya Kemal, İst?1979, s. 141
373-Müftüoğlu, Mustafa; Tarihi Gerçekler, cilt 2, Seha Neşr., İst?1993, s. 41
374-Yalçın, Mehmet; "CHP'nin Günah Dosyası", Aktüel dergisi, 8-14 Ağustos 1991, sayı 5, s. 28 375-Yazıksız, Necip Asım; Kitap, İletişim Yay., İst?93, s. 10
376-Müftüoğlu, Mustafa; Tarihi Gerçekler, cilt 2, Seha Neşriyat,İst?93, s. 55
377-Yalçın,Mehmet"CHP'nin Günah Dosyası",Aktüel dergisi,5-14 Ağustos 1991,sayı 5,sh 29
378-Yılmaz, Muammer; Fatih'in Şahsiyetinden Çizgiler, şahsi basım, Kayseri/1993, s. 10
379-Başbakanlık Mühimme Defterleri,cilt 5,no:1315,973/15655.486-484 veGerçek dergisi, Nisan/1974,sayı 6
Forumtr icin Meet tarafindan duzenlendi
380-Müftüoğlu, Mustafa; Tarihi Gerçekler, cilt 2, Seha Neşr.,İst?1993, s. 255
381-Yazıksık, Necip Asım; Kitap, İletişim Yay., İst?1993, s. 56-94
382-Vakkasoğlu, Vehbi; Devrimlerin Deviremediği, Yeni Asya Yay., İstanbul/ 1993, s. 32
383-Bozgeyik, Burhan; Meşhurların Son Anları, Türdav, İst?93, s. 362
384-Refik, İbrahim; Efsane Soluklar, . T.ö V. Yay., İzmir/1992, s.16

Berke
05-06-2007, 10:51
Tarihle bağımızı yıllardır baltalayanlara rağmen,kopmayan bu bağa attığın bu ilmikten dolayı teşekkürler Sinner kardeşim:flowers: :flowers: :flowers:

EGELI EFE
06-06-2007, 23:43
Çok değerli bilgiler..

Sağolasın..

urban
07-06-2007, 00:17
Ellerine sağlık anlamak ve tarihin bilincinde yaşamak niyazıyla

EGELI EFE
19-06-2007, 18:39
aVU7OJ0iS2A

B.ü.S.r.A
20-06-2007, 18:44
Sehitler ölmez.....http://dosyam.net/?id=i93gef (http://dosyam.net/?id=i93gef)


Ömer Karaoglu-sehit tahtinda...http://dosyam.net/?id=fp5soy (http://dosyam.net/?id=fp5soy)

eylül
14-08-2007, 01:11
Biz bu hilal uğruna ne güneşler batırdık.
Ne fidanları ağaç olamadan toprağa yatırdık
Gül goncalarımız açmadan soldu...
Yürekler nara gark oldu...
Ölmedik, şehitlerimize ölü demedik...
Allah için ,islam için toprağa düşene düştü demedik ..
Ağıt yakmadık , ve analar biran bile sendelemedi ,
Yıkılmadı...
Yürekler yandı, gözpınarları kurudu, kimse bilmedi,
Kimsecikler görmedi...
Billur damlalarını onlar için içimize akıttık ;
Yere düşüp ziyan olmasın diye..
Bağrımıza kara taşlar bastık...
Son defa dokunduk tenlerine
Son defa baktık gözlerine
Kalbimizde vuslat özlemi;
Ellerimizle örttük topraktan yorganları üzerlerine,
Üşümesinler diye...
Biz bu hilal uğruna ne güneşler batırdık
Bebelerin babasız, anaların yavrusuz kalmasına aldırmadan
İlle vatan önce vatan dedik
Boğazlara düğümlendi sözcükler,
Bedenler iflasın eşiğinde.
Yürek dayanmayan bu ayrılığa rağmen
Tek bir kelam döküldü anaların dudaklarından
“Vatan sağolsun.”
Biz bu toprağa kolay varis olmadık
Omuzumuzda dava yükü
Dedelerimizden miras aldık
Onlara layık olmak için,
Bayrağımızın rengi solmasın diye
Bir renkte biz kattık
Peygamberimizin yolunda ilerlemek şereftir dedik
Bir an bile düşünmeden toprağa karıştık
Bunu bir senin için bir vatan için yaptık ya rab
Biz bu hilal uğruna ne güneşler batırdık..

Gül Nisa...

EGELI EFE
14-08-2007, 01:31
Bayrağımızın rengi solmasın diye
Bir renkte biz kattık


O kahramanların kanı yere düşmeyecek
Ayyıldızlı bayrak ait olduğu yerde dalgalanacak..
Allahın izniyle..

Yüreğinize sağlık
Öylece eyvallah..

eylül
14-08-2007, 01:40
O kahramanların kanı yere düşmeyecek
Ayyıldızlı bayrak ait olduğu yerde dalgalanacak..

Yüreğinize sağlık
Öylece eyvallah..
inşaallah...
şiir bana ait değildi yazarını yazmayı unutmuşum:)

dilerim ki bu vatanın hükmü her daim korunur...
güneşlerimizi batırdığımız kadar yeni güneşlerin doğmasına da inşaallah bu vatan zemin hazırlar...
size de eyvallah,yüreğiniz her daim diri kalsın...

Sinner
31-08-2007, 14:18
http://img525.imageshack.us/img525/1234/tlp12qt1.jpg

http://img87.imageshack.us/img87/189/tlp01fc2.jpg

http://img158.imageshack.us/img158/1864/tlp04ob2.jpg

http://img233.imageshack.us/img233/6410/ta6af7.jpg

http://img385.imageshack.us/img385/4957/ta4xd9.jpg

Sina CEPHESİ ASKERLERİ

http://img291.imageshack.us/img291/295/0523xdz7.jpg

http://img123.imageshack.us/img123/1370/turksqd8.jpg

Sinner
31-08-2007, 14:19
http://img123.imageshack.us/img123/6841/intressante20blatt2020thj4.jpg

http://img207.imageshack.us/img207/7064/0526xvi0.jpg

http://img123.imageshack.us/img123/7674/tlp03sinacm2.jpg

http://img207.imageshack.us/img207/5656/ac0030fsxh5.jpg

http://img207.imageshack.us/img207/5185/ac0030bsmz3.jpg

Kahraman 57. ALAY

http://img111.imageshack.us/img111/1603/57alay1yqox8.jpg

http://img47.imageshack.us/img47/8894/kale1tbfx5.jpg

Sinner
13-09-2007, 11:25
Mesaj Kirliliği olmasın diye bütün mesajları birleştirdim...

La_Edri
13-09-2007, 11:35
çok teşekkürler.İstifade ettik

MuF_ReD
17-09-2007, 10:57
Allah razı olsun.

İbrahim Tevhidi
18-09-2007, 16:38
Abi hepsini eklediğine innamıyorum :P
Ellerine sağlık inş...


Tarihten alacağımız dersler vardır (http://www.selam.org/Books/Tarihten.ALACAGIMIZ.Dersler.VARDIR.chm) 118k (Türk ve İslam tarihinden ibretli olaylar.)

İşte kitap halinde PC nize indirebilirsiniz inş..

Dut_agaci
11-10-2007, 06:58
Allah c.c. razi olsun.
Çok hoş bir paylaşım olmuş.
Teşekkürler

nevrah
17-10-2007, 07:43
http://img264.imageshack.us/img264/5167/14985529kb4.jpg (http://imageshack.us)

Bu fotoğraf, 1914 ve 1915’teki bombardımanları sırasında, Müttefik gemileri top mermilerinin, Seddülbahir Kalesi’nin duvarlarına verdiği hasarı gösterir.




http://img152.imageshack.us/img152/3765/73606890lc8.jpg (http://imageshack.us)

25 Nisan 1915 sabahı River Clyde’ın güvertesinden fotoğrafı çekilen Seddülbahir Kalesi ve Ertuğrul Koyu. Ölü ve yaralı Britanyalı askerler, geminin aşağısındaki mavnanın içinde gözükmektedir ve fotoğrafın ortasındaki karaltı, kalenin Türk savunucularının makineli tüfek ateşi karşısında plajın zemininde vurulan askerlerdir. Alıntı

mentese_54
21-11-2007, 01:44
çok güzel allah razı olsun devamını bekliriz

DaLokay
09-12-2007, 03:46
Bakın bir güzel Gerçek...Bunu Dikkate alabilecek bir Asalette olmalısınız / olmalıyız.!

‘Güneş Şehit’ ve Yanmayan Bedeni

1916’da yayınlanan Harp Mecmuası’nda (Dergisinde), Mülâzım (Teğmen) Mehmet Selim ve şehitlik hikayesi dehşet verici bir biçimde anlatılır. Mülâzım Mehmet Selim, 1891-1915... Çanakkale cephesinde şehâdet rütbesine nail oldu. Yaşlanmaya vakti (eceli) yetmemiş yüz binlerce delikanlılardan biriydi. Şehitliği selamlayan aziz bir erkek güzeli...

Müstahkem Mevki Komutanı Cevad Paşa emretmiştir: Sahildeki İngilizler Mehtap Deresi’ne mevzilenmeyecek! 9. Bölük Kumandan Vekili Teğmen Mehmet Selim Efendi, sabah namazını, yere serdiği ana yâdigârı tüy seccade üzerinde kıldıktan sonra, emri yerine getirmeye hazırdır. Gece, gaz lambası ışığında anasına karaladığı mektubu posta emirine bırakır. Satırlarında, anasına müjdelerin en delicesini, en güzelini muştular. Belki, artık bir daha mektup yazamayacaktır; ama ne gam... Müjdesi gerçekleşirse bir başka; lâkin ebedî “ağuşun” (kucağın) saadetini yudumlayacaktır. Satırlarını şöyle noktalar: “Anamsın, bilirim ve şükrederim. Amma velâkin, yarın sabah, anavatanı bir başka yerde müdafaa edeceğim. Dualarını eksik etme...”

Siperden fırladığında arkasında efsaneleşen takımını görür. Obüs, mitralyöz mermileri ve şarapneller hedef alır bu takımı. Mehmet Selim Teğmen ve takımı, tek başına bir ordu gibidir. Mermileri yetersizdir; kendisi de askeri de giysi noksanı içindedir. Yatarlar yere, diz çökerler ve tetiklerine asılırlar. Dereyi ilk sıçrayışı Selim Teğmen mühürler. İki ayağı birer Süleymaniye sütunu gibi semaya yükselir. Sağ elinde revolveri, her mermisinin isabeti ile şereflenen bir kahkaha gibidir. Bir an üzerine adeta bir çekirge bulutu gibi üşüşen kurşunları ve şarapnelleri fark eder.

Belli ki ömür burada 25’inde noktalanacak ve tekrar ebedî bir güzellikte uyanmak üzere göğe uçacaktır. Erleri tek tek düşer. Bir hain kurşun omzuna, diğeri kalbine ve o öpülesi alnına yapışır. Düşmanla mesafesi elli metreden azdır. İngilizler şaşkınlık içindedir. Hâlâ ayakta duruşu ve yıkılmayışını izah edemezler.

http://www.gulistandergisi.com/resimler/R843303.jpg
Sonra birdenbire bir mermi benzin bidonlarının siperlendiği tümseğe isabet eder. Gökyüzüne büyük gümbürtüyle bir alev topu yükselir. Çepeçevre sarmıştır delikanlı teğmeni. Mehtap Deresi’ne sabahın ilk saatlerinde bir güneş doğar. Yanan tonlarca akaryakıtın ışığı, utancından gölgelenmiş gibidir teğmenin nurlu gövdesi yanında. Teğmen, alev alev ışıldar ama kararıp kömürleşmez. Hâlâ sağ elinde tabancası, sol avucunda mushafı (Kuran-ı Kerim) vardır. Yere düşmez. Petrolün son damlası da alevlendikten sonra ortalık sükunet bulur. İngilizler ürkerek dereye inerler.

Mehtap Deresi’nde Teğmen Mehmet Selim’in bedeni yanmamış gibiydi. Sadece alnına ve vücuduna saplanan mermiler vardı. Bu harikulade bir olaydı. Yüzlerce kilo benzinin kavurmuş olması gereken vücudunda tek bir yanık yoktu. Genç teğmenin bedeni içinde saklı sanki bir güneş vardı. Elmas beyazı, pırlanta yansımalı bir mücevher gibi... İçine mushafı gömdüğü sol eli, kalbinin üzerine basılmıştı. Tabancası hâlâ sağ avucunun sıkı kuşatmasındaydı. Gözleri açıktı; göz bebekleri dudakları gibi tatlı bir tebessümle büklüm büklüm, ışıl ışıldı. Mehmet Selim Efendi, gerçekten de yaşlanmaya fırsat bulamadan gençliğinin baharında Allah ve Sevgili Peygamberinin huzuruna yükselmeyi tercih etmişti. Vaat edilen “ebedî cennet gençliği” kendisine hediye edilmek üzere...

Kaynakça: R. Şükrü Apuhan, Sina’dan Galiçya’ya Mehmetçik, İstanbul, 1997; M. İhsan Gençcan, Çanakkale Savaşlarından Altın Harfler, İstanbul, 1998; İbrahim Refik, Çanakkale’nin Ruh Portresi, İstanbul, 1998; İsmail Çolak, Ölümsüz Şehit Mektupları, 2. Baskı, Akis Kitap, İstanbul, 2006.

türkü
11-02-2008, 12:26
TRT'den yeni bir kahramanlık dizisi: 'Dur Yolcu'nun çekimleri başladı
http://medya.zaman.com.tr/2008/02/07/tv1.jpgÇanakkale Savaşı'nda Türk askerinin gösterdiği kahramanlıkları geçen yıl 'Kınalı Kuzular'la ekrana taşıyan TRT'de 'Dur Yolcu' adlı yeni bir dizi izleyiciyle buluşacak.


Çekimlerine pazartesi günü Ankara Beypazarı'nda başlanan 'Dur Yolcu'da, Kuvayı Milliye ruhunun doğuşu ekrana taşınıyor. Çanakkale Deniz Savaşları'nın yapıldığı 18 Mart'ta ekrana getirilmesi planlanan dizinin yapımcısı, Kınalı Kuzular'a da imza atan oyuncu Ahmet Yenilmez. Senaryo ise gazeteci Ömer Erbil'e ait. Hazım Körmükçü, Selin Demiratar, Zeynep Bilgili, Cem Kılıç, Ebru Kocaağa ve Ali Murat Karaaslan gibi oyuncuların rol aldığı diziyi İsmail Güneş yönetiyor.

Çanakkale'nin isimsiz kahramanları Çanakkale'de kazanılan zafer, Kurtuluş Savaşı'yla yeşeren umutlar, vatan için çarpan yürekler ve Cumhuriyet'in kuruluşu... 'Dur Yolcu', Kuvayı Milliye ruhunun doğduğu Çanakkale Zaferi'ndeki isimsiz kahramanları ortaya çıkarıyor. Deniz harbi bitmiş, tarih 'Çanakkale Geçilmez' kaydını düşmüştür. Düşman karadan saldırmak için hazırlık yapar. Binbaşı Halit, ince hastalığa yakalanan karısının son günlerinde yanında olmak ister ve Bursa yakınlarındaki kasabaya izinli döner. Ancak eşkıya kasabayı basmış, halk çaresizdir. Bir yandan düşmanla mücadele eden Halit, diğer yandan da karısını iyileştirmeye çalışır. Hastalık, çok sevdiği karısını elinden alır. Bırakacak kimsesi olmadığı için, küçük kızı Nezaket'i de yanına alan Halit Binbaşı, çaresiz cephenin yolunu tutacaktır. Küçük bir kızın cephede yaşadıkları, bir binbaşı, bir çocuk ve iki keskin nişancının Çanakkale'deki amansız mücadelesi... Ahmet Yenilmez, 'Dur Yolcu'nun nasıl doğduğunu şöyle anlatıyor: "Kınalı Kuzular'ı çekerken birçok hikâye birikti. Dur Yolcu da onlardan biri. TRT ve izleyicilerden talep gelince de çekmeye karar verdik. 'Dur Yolcu', tek başına bir dizi değil. Üç aşamalı olarak planlanan serinin ilki. İkincisi 'Yürü Yolcu', üçüncüsü ise 'Dinle Yolcu' adıyla yayınlanacak." Şimdilik TRT ile sadece 'Dur Yolcu' için anlaşma yapılmış. Dizi ekibi, Ankara'dan sonra Yalova'ya taşınacak. Dizi, Kınalı Kuzular gibi, salı günleri izleyiciyle buluşacak.

türkü
11-02-2008, 12:29
"KINALI KUZULAR" müdavimlerinin bildigi kalitesiyle bu dizi kaçmaz diyorum ben
ilgililere ilanen duyrulur :D

misak
11-02-2008, 12:39
kınalı kuzular pek kaliteli değildi genel olarak türk dizlileri pek kaliteli olmuyor . izleyeceğimi sanmıyorum ama...bakalım bu nasıl olacak

türkü
11-02-2008, 12:50
anlaşırız arada begenmezsek izlemeyiz be ya :D

arşivist
26-02-2008, 12:29
Bazı askerler artık 'meçhul' değil

Çanakkale Savaşı’na sahne olan topraklar, sakladığı meçhul askerleri göstermek için daha derin kazılar bekliyor. Prof. Dr. Haluk Oral, bir matara ya da kanlı bir haritanın peşine düşüp kayıp askerlerin izine ulaştı.


Çanakkale muharebelerinin bizim için mutlak bir zafer olduğu bilgisinin ötesine geçmek istersek, mesela savaşın en kanlı günlerinde hangi siperde kim ne yapıyordu sorusuna cevap ararsak; hatta daha ileri gidip meçhul askerlerden üç beşinin yüzü aydınlansın diye beklersek hevesimiz kursağımızda mı kalır? Elbette hayır, en azından Arıburnu bölgesinde 25 Nisan - 20 Aralık 1915 tarihleri arasında olup bitenleri hem Türk hem de Anzak gözüyle görme imkânına sahibiz artık. Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Haluk Oral’ın kaleme aldığı ‘Arıburnu 1915’, her iki tarafın kayıp askerlerine adanmış bir kitap. Kimi şöhretli kimi sıradan Türk ve Anzak askerleri haritalar, fotoğraflar, objeler ve yazışmalardan oluşan bir dolu belgenin ışığında görünür oluyor. Neredeyse sinematografik biçimde giderek yakınlaşan, netleşen siperler, siperlerin içinde bazı adamlar, o adamlardan adı sanı beliriveren biri, şöhretli ya da değil; savaştaki rolü önemli ya da değil; an be an belirginleşen yüzüyle tanıdık olup çıkıyor. “Onlar benim kahramanlarım.” diyor Prof. Oral, “Kitapta yer alıp da beni etkilemeyen kimse yok. Her biri hayatımın birkaç ayını aldı. Onları düşünerek uyudum, onları düşünerek uyandım. Çoğunu yitip gitmişliğin içinde buldum.”

HÂTIRATLARDAKİ YANILGILAR

Kim bu adamlar? Çanakkale savaşı deyince Kemal Atatürk, Esat Paşa, Churchill ya da Hamilton gibi isimlerini bir çırpıda sayamayacağımız adamlar: İbradılı İbrahim, Binbaşı Saip, Üsteğmen Saffet, Binbaşı Halis, Plevne Ryan, Patterson, Nettleton… Tarih kitaplarında isimleri hiç geçmemiş ya da üç beş satırla geçiştirilmiş kayıp adamların hikâyesi kimin ilgisini çeker, pek emin değil Haluk Hoca, daha doğrusu bu konuyla pek ilgili değil. En nihayet, 1976 yılından bu yana sırf kendi merakını gidermek için Çanakkale üzerine doküman toplamış, kitap okumuş, belgeleri anlamak için hep daha çok okumuş; ama bu birikimi bir gün iki kapak arasına almayı hiç düşünmemiş tutkulu bir adam duruyor karşımızda. Kitabın bunca tafsilatlı olması başka neyle izah edilebilir? Ülkemizde pek kimseye kısmet olmayan bir lüksü yaşadığını da saklamıyor zaten: “Benim amacım, sadece öğrenmekti. Kaç kişinin bunu söyleyebilme lüksü var. Bütün dert bu... Boş zamanlarımda Çanakkale’yle ilgili kitapları okumak, objelere dokunmak onları hissetmeye çalışmak gibi bir zevkim var. Ben bir görev olarak hissettim evet; ama kimse bana ‘Bu senin görevin.’ demedi. Böyle kitapların ortaya çıkması için hep özel şartlar lazım. Bir sipariş üzerine yazamazsın. Sipariş üzerine ayrıntıya giremezsin; çünkü ayrıntının seni nereye götüreceğini bilemezsin. Üstelik ayrıntılarla uğraşmak yerine genel resme bakmayı seviyoruz biz.”

Dar bir sahil şeridinde çok hareketli geçen sekiz aylık bir zaman dilimini masaya yatırıp bazı ‘an’lar ve bazı ‘adam’larla ilgili eksik parçaları tamamlama oyunu oynayan Prof. Oral, Çanakkale savaşına katılan üst düzey askerlerin yıllar sonra yazdığı hâtırâtlardaki yanlışları da bir bir düzeltiyor. Nihayet bu da oyunun bir parçası… Anzak kaynaklarında öldüğü söylenen Teğmen Patterson mesela, nasıl oluyor da Esat Paşa’nın hatıralarında sorguya çektiği esir askerler arasında görünüyor? Çanakkale’de esir alınan hiçbir Anzak subayının esareti sırasında ölmediğini yazan Avustralya kaynakları acaba yanılıyor mudur? Kaynaklar karşılaştırılıyor ve düğüm çözülüyor. Hafızası Esat Paşa’ya bir oyun oynamıştır, Patterson onun sorguya çektiği subaylar arasında değildir; çünkü çıkarmanın ilk günü ölmüştür. Öldüğü gün üzerinde bulunan haritada yazan Patterson ismi yıllar sonra Esat Paşa’nın hatıralarına esir asker olarak girmiştir. Bu arada Haluk Hoca’nın Avustralya’daki askerî koleje bir mektup yazarak Patterson’ın Almanca bilip bilmediğini sorması, oradan Anzak subayının Almanca değil de Fransızca öğrendiğine dair tafsilatlı bir cevap alması, Patterson’la Almanca konuştuğunu yazan Esat Paşa’nın yanılgısını kesinleştirmekle kalmıyor, kitabın nasıl bir titizlikle ve merakla hazırlandığını da izah ediyor.

“Alıntılar sorumluluk yükler.” diyor Prof. Dr. Oral. Şu durumda, bir isimle ilgili çelişkiler varsa, araştırmacı, “Ey okur! Hangisi doğru bilmiyorum, canı isteyen araştırsın.” diyemez, doğrusunu mutlaka tespit etmeli ya da o isimden hiç bahsetmemeli. Birbirini çoğu zaman tamamlayan Türk ve Avustralya kaynaklarını taramak, doğruya ulaşmak o kadar kolay olmamış elbette. Yirmi bölümden oluşan kitabın bazı bölümlerini yazması on ayını almış Haluk Hoca’nın; fakat Üsteğmen Saffet hakkında dört beş yıl belge topladıktan sonra oğlunu ve torununu bulduğu ve onları da dinledikten sonra masa başına oturduğu hesaba katılırsa on ayın da bir kıymeti kalmıyor tabii…

SİPERLERİN YERİNİ BEYNİME KAZIDIM

Mümkün olabilse, bir zaman tüneli içinden geçip Çanakkale muharebelerindeki siperlerden birine gidebilmeyi arzu edecek kadar ‘an’lar üzerine yoğunlaşan birinin (Kitabın okurda oluşturduğu histen hareketle böyle bir yorum yapabiliriz.) yolunu sık sık savaşın yaşandığı topraklara düşürmesi hiç şaşırtıcı değil. Kitapta adı geçen yerleri ezberlemek hatta kafasının içine kazımak isteğiyle gezdiği için sonraları, ‘evinde oturduğu halde o topraklarda dolaşabilme’ ya da ‘gözünü kapadığı anda dilerse 21 numaralı siperi görebilme’ imtiyazına kavuşmuş. “Bu bilimsel bir yaklaşım olmayabilir.” diyor, “Bilimsel olmak gibi bir kaygım yoktu, sadece yanlış yapmamak gibi bir kaygım vardı.” diye de ekliyor; ama bu yöntemin bilime karşı olduğunu kim söyleyebilir ki? Belki daha büyük mesele, şimdiki Çanakkale’de o günkü ruhu hissetmenin o kadar kolay olmayışı. “Elbette” diyor Haluk Hoca, “O günlerle ilgili çok az şey bilen birisi bile Çanakkale’de duygulanabilir. Ben de her gidişimde kanımın karıncalandığını hissediyorum; ama bir yandan da öyle yanlışlar görüyorum ki o ruhu hissetmek için ana yollardan ayrılıp bir çalının dibine oturmam gerekiyor.”

Peki, Haluk Oral’ın yanlış bulduğu düzenlemeler neler? En önemlisi, Türk şehitliklerinin şeklinin sürekli değiştirilmesi… “Tutucu bir insan değilim; ama bana öyle geliyor ki bir gösteriş çabası var. Şehitliğin modeli günün modasına göre değiştirilmez ki! En çok ziyaret edilen 57. Alay şehitliği tarz olarak bir Türk şehitliği değildir mesela.” İkinci yanlış diğerinden daha küçük değil, şehitliklerin yalnızca biçiminin değil yerinin de değiştirilmesi. “Arabamı park ettiğim otopark diğer sene şehitlik oluyor. Öbür tarafta tam tersi, 57. Alay Şehitliğine gidiyorsun, savaşın en kanlı sahnelerinin yaşandığı, binlerce Türk’ün şehit olduğu bir yere otopark yapıyorsun ve o kemiklerin un ufak olduğunu bile bile oraya arabamı park etmemi istiyorsun. Ben oraya uğramıyorum; çünkü arabamı park etmek istemiyorum. Otobüsler daha aşağılarda dursun, insanlar bir zahmet yürüsün. Birilerinin hemen rahatlıkla gezip ayrılacağı bir yer olmasın. Orası Disneyland değil ki.” Haluk Hoca’ya göre yapılan başka bir yanlışlık da siperlerin içine ağaç dikmek. “Çanakkale Muharebelerinin geçtiği alan 1915’te nasılsa öyle korunmalı.” diyor ısrarla.

ONLARI ARTIK TANIYORUZ

MÜLAZIM-I EVVEL SAFFET BEY: Şehitler Tepesi baskınına giderken kurşun yiyen ve daha yarası sarılmadan Mustafa vereceği rapor yazan Mülazım-ı Evvel Saffet Bey hakkında birkaç satırdan fazlası yer almaz tarih kitaplarında. Hatta bir yerde Çanakkale savaşında şehit olduğu yazar. Ancak Üsteğmen Saffet Bey İstiklal Savaşı’na da katılır, yine yaralanır ve savaştan madalyayla çıkar. 29 Ağustos 1940 tarihli Vatan Gazetesi’nin birinci sayfasında generalliğe terfi eden albaylar arasında adı vardır.

PLEVNE RYAN: Kitabın en ilginç kahramanlarından birisi Plevne lakaplı Avustralyalı doktor Charles Snodgrass Ryan… Kanlısırt’taki Türk hücumu 3 bin 855’i şehit olmak üzere 10 bin kayıptan sonra durdurulup da iki siper arasında ateşkes ilan edildiğinde askerler bir Türk bir Avustralyalı şeklinde dizilerek sınır çizerler ve her iki taraf kendi ölü ve yaralılarını taşımaya başlar. Yan yana oturan askerler konuşmaya, birbirlerine sigara, çikolata ikram etmeye başlar. İşte bu anda, alanda dolaşan Ryan’ın yakasındaki Mecidî ve Osmanî nişanları ile eski bir harbe ait Osmanlı madalyası Türk askerlerinin dikkatini çeker. Kendi aralarında “Kim bilir, hangi şehidimizin üzerinden aldı?” diye mırıldanırlarken yaşlı doktor aksanlı bir Türkçeyle konuşur: “Kimseden çalınmadı onlar. Plevne Muhasarası’nda Gazi Osman Paşa’nın yanında savaştığım için taktılar göğsüme.” Hikâye uzun, en meraklı yerinde bırakalım biz.

BİNBAŞI HALİS: Haluk Hoca’dan dinleyelim: “Halis Bey’i kimse bilmez. Asker, mühendis ve aydın… Trablusgarp, Balkan, Çanakkale ve Kurtuluş savaşında görüyoruz onu. Savaştan sonra oturuyor Heredot tarihini Türkçeye çeviriyor, hiçbir zaman basılmıyor, o ayrı bir mesele. Ziya Gökalp’ın çıkardığı ‘Küçük Mecmua’ adlı dergiye makaleler yazıyor. Türkiye’nin ilk asfalt yolunu memleketi Uşak’ta yaptırıyor. Belediyede gece gündüz devam eden yoğun ve elverişsiz çalışma şartları nedeniyle zatürreye yakalanıyor ve 1933’te ölüyor.”

AUBREY HERBERT: Bir diğer renkli kişilik Aubrey Herbert… 29 Haziran’ı 30’a bağlayan geceye dönelim. 18. Alay Cesarettepesi üzerinden düşman hatlarına saldırır; ancak ağır kayıplar verdiği için geri çekilmek zorunda kalır. Güneş doğduğunda siperler arasındaki alanda yüzlerce şehit ve kimsenin yardım edemediği yaralılar yatmaktadır. Bu sırada yıllarca Türklerin arasında yaşamış bir İngiliz subay çıkar sahneye. Yanına bir Türk esir alarak Türk hatlarına en yakın sipere gelir. Türk esir, İngiliz subayın ne yapmak istediğini Türk siperlerine bağırarak anlatır. Siperden çıkan Herbert, ağır yaralı bir Türk askerini kucaklayarak sipere taşır. Ertesi gün de birkaç yaralıyı daha taşır siperlere. Kanlısırt’taki bir günlük ateşkeste de onun rol oynadığı biliniyor.

sızıntı
27-02-2008, 01:24
çok ihmal etmişiz çanakkaleyi her bir şeyi ihmal ettiğimiz gibi herkese gitmeyi tavsiye ederim giderken eğer birde iyi bir rehberle giderseniz ağlamadan dönmezsiniz emin olun

musab yazici
18-09-2009, 22:28
toplu namaz klınan resmide yüklesenize

ummuhan
08-03-2010, 11:17
18 martta Cemal Reşit Rey salonunda güzel bir program var İstanbul da oturan gençler kaçırmayın inşaallah...

ALLAHin Hizmetkari
18-03-2010, 10:52
Çanakkale Şehitlerine

Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi.
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya-
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde-gösterdiği vahşetle 'bu: bir Avrupalı'
Dedirir-Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!
Eski Dünyâ, yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, mahşer mi, hakikat mahşer.
Yedi iklimi cihânın duruyor karşında,
Avusturalya'yla beraber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk:
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Hani, tâuna da züldür bu rezil istilâ!
Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyle, sefil,
Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
Sonra mel'undaki tahribe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a'mâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam,
Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkaaz-ı beşer...
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara vâdilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız teyyâre.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler...
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal'â mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te'sis-i İlahi o metin istihkâm.

Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez sun'-i beşer;
Bu göğüslerse Hudâ'nın ebedi serhaddi;
'O benim sun'-i bedi'im, onu çiğnetme' dedi.
Asım'ın nesli...diyordum ya...nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmiyecek.
Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi...
Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmiyecek makberi kimler kazsın?
'Gömelim gel seni tarihe' desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.
'Bu, taşındır' diyerek Kâ'be'yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ'yı uzatsam oradan;
Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.
Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin'i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
Sen ki, İslam'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, rûhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a'sâra gömülsen taşacaksın...Heyhât,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âğûşunu açmış duruyor Peygamber.

Mehmet Akif Ersoy

http://i44.tinypic.com/346uhac.jpg
http://i43.tinypic.com/k471pt.jpg
http://i42.tinypic.com/241l75l.jpg
http://www.asigolar.com/wp/wp-content/gallery/usakspor/canakkale-zaferi.jpg
http://images.muharremtac.com/canakkale.jpg

sultan@hmet
18-03-2010, 11:34
DUR YOLCU! BİLMEDEN GELİP BASTIĞIN
BU TOPRAK,BİR DEVRİN BATTIĞI YERDİR.
EĞİL DE KULAK VER,BU SESSİZ YIĞIN
BİR VATAN KALBİNİN ATTIĞI YERDİR



Ayak basmadım,hâşâ,öptüm toprağınızı.
MEHMETÇİK!Tarihime ebedi şeref,şansın.
ÇANAKKALE,yurdumun göğsünde nişansın.

Asr-i SaadeT
18-03-2010, 11:57
Cok duygulandiriyor her seferinde...
Allah onlardan razi olsun.

umeyme
18-03-2010, 16:32
Çanakkale şehitlerimizi rahmetle anıyoruz...

İhtimal..Nasipse yakın bi zamanda ziyaretede gideceğiz.

Nur-uL Envâr
18-03-2010, 20:19
Allah Kanlarıyla Şereflenen Toprakları ziyaret etmeyi nasib etsin..

Şefaatlerine Nail Eylesin Cümlemizi...

GENCAKINCI
25-03-2010, 15:03
Çanakkale Savaşı`nın kahraman gazilerinden İvrindi Mallıca Köyü`nden

Hacı Azman Dede anlatıyor :

"Cepheye gönderilen askerler arasında 15-17 yaşlarında çocuklar dikkatimi çekti. Bu gençler İstanbul GALATASARAY Lisesi öğrencisi,gönüllü delikanlılardı..

Çoğunun sakalı ,bıyığı bile çıkmamıştı.Hayatlarında tüfek görmemiş ,silah kullanmamış gencecik çocuklar. O gün çok sınırlı saatler içersinde onlara tüfek tutmayı ,nişan almayı , ateş etmeyi öğrettim..

Ertesi gün mevzilerde ateş altındaydık. Mermiler vızıldıyor,
makineli tüfek tarakaları kulakları çınlatıyor ,patlayan bombalar etrafı cehenneme çeviriyordu...

GALATASARAY`lı 15-17 yaşındaki gençler birbirlerine sokulmuşlar ,korku dolu gözlerle bakışıyorlardı ki içlerinden biri
bir zafer şarkısı söylemeye başladı...

" Annem beni yetiştirdi bu ellere yolladı...

Al sancağı teslim etti ALLAH`a ısmarladı..."

Bu marşa yanındaki , onun yanındaki derken hepsi bir ağızdan
katıldılar..Kurşunlar vınlıyor , bombalar patlıyor ecel tırpanı yaralıların acı feryatlarının yükseldiği mevzilerde ölüm dağıtırken GALATASARAY`lı gençler bu siperlerde ne için bulunduklarını sanki dünyaya ilan ediyorlardı...


" Annem beni yetiştirdi bu ellere yolladı...

Al sancağı teslim etti ALLAH`a ısmarladı...

Boş oturma , çalış dedi , hizmet eyle vatana...

Sütüm sana helal olmaz, saldırmazsan düşmana..."


GALATASARAY`lı gençler o gün ölüme böyle meydan okudular...

Arkadan "ALLAH ! ALLAH !" nidalarıyla birer yırtıcı panter gibi
düşman mevzilerine saldırarak şehadet şerbetini içtiler...

İstanbul`a gidip yolu Beyoğlu`na düşenler GALATASARAY Lisesi`nin bahçesindeki anıtta bu kahraman çocukların isimlerini görebilirler...

Balıkesir Lisesi son sınıf öğrencileri de Çanakkale`ye asker oldular.O sene Balıkesir mezun vermedi .

İstanbul Tıbbiye mektebi de mezun vermedi .

Bu vatan için , din için, bayrak için ; milletin namus ve şerefini korumak için çarpışan ve CAN veren gençler !

Biliyor ve inanıyoruz ki sizler ölmediniz .

İlahi bir ikramla yaşıyorsunuz ..

Sizi hiç unutmadık ve unutmayacağız ..

***

Baban Gelirse, O’na Annem Hep Seni Bekledi De! (http://www.muammertunahan.com/yasam/baban-gelirse-o%e2%80%99na-annem-hep-seni-bekledi-de.html)
http://www.muammertunahan.com/wp-content/uploads/6.jpg (http://www.muammertunahan.com/wp-content/uploads/6.jpg)Balıkesir’de Ali Şuriri İlkokulu karşısındaki boşlukta eski ayakkabı tamircisi, kır, pala bıyıklı bir ihtiyar olan Cevdet (Alkalp) dede vardı. Bir akşamüstü konu Çanakkale’ye gelince ağlamaya başladı. Ve devam etti
Rahmetli babam, Hafız Ali Çanakkale’de kaldığında anamın karnında yedi aylıkmışım. O’nu hiç tanımadım. Bir fotoğrafı bile yoktu. O günler çok zor günlerdi. Seferberliğin sıkıntıları, Kuvay-i Milliye zamanı, işgal yılları, kurtuluş, yokluk, sıkıntı, çocukluğumuz hep ekmek peşinde sıkıntıyla geçti.
Ama anam, benim çocukluğumdan itibaren her sokağa çıkışta, her nereye giderse yanıma gelir ve;
—Oğlum ben pazara gidiyorum. baban gelirse beni hemen çağır ha..!
—Ben teyzenlere gidiyorum. baban gelirse beni hemen çağır ha..!
—Ben komşulara gidiyorum. baban gelirse beni hemen çağır ha..!
Derdi.Anam babamı bekledi durdu. Büyüdüm, dükkân açtım. annem yine her bir yere gidişte dükkâna gelir, gideceği yeri söyler ve “baban gelirse beni çağır ha..!” diye eklerdi.
Aradan yıllar geçti. Anacığım ihtiyarladı. gene hep değneğini kaparak bana gelir ve : “Baban gelirse beni çağır ha..!” diye tembihlerdi.
Günü geldi ağırlaştı. Ölüm döşeğinde bizimle helalleşti. “Bana iyi baktınız, hakkınızı helal edin.” diyerek bana döndü yavaşça:
“Baban gelirse, o’na annem hep seni bekledi de” dedi.
Birden irkilerek doğruldu ve kapıya doğru gülümseyerek,
“Hoş geldin bey, hoş geldin…” diyerek ruhunu teslim etti.



--

ummuhan
25-03-2010, 15:21
Onlara ne kadar dua etsek az..... Allah onlardan binlerce Razı olsun!

Evlatlarımızı bu milli şuur ile yetiştirmeyi nasib etsin :)

GENCAKINCI
03-04-2010, 11:11
http://www.tatliaskim.org/resimler/2014/04-12/195585.jpg
EFSANE KAHRAMAN AZİZ AĞA
1885-1920

Teşkilat-ı Mahsusa’nın Kemahlı yılmaz bir ferdi. Aman diletmeyen bir kahraman, mangal gibi yüreği olan bir Kartal. Ülkesini parçalamak veya parçalatmak isteyenlere karşı savaşan bir silahşör. Köyü uğruna, memleket uğruna canını vermiş, yaptığı görevlerden gocunmayan ve imtina etmeyen şerefli bir yiğit. Sineği gözünden vuracak kadar nişancı, hiçbir şeyden korkmayacak kadar cesur. Fikirle, konuşmayla, anlaşmayla ikna olmayanların ensesinde biten bıçkın bir delikanlı. Gerekirse mete zoru, gerekirse silah zoru diyen yiğit bir insan. Eski Türk töresinin At, Avrat, Silah felsefesini benimsemiştir.

1885 yılında Erzincan'ın Kemah İlçesine bağlı Brastik Köyü'nde Gülabi Aşireti'nden Değirmenci Halil Ağa'nın oğlu olarak dünyaya gelen Aziz Ağa çocukken çok girişken ve yırtıcı, tuttuğunu koparan, her şeyini ailesi, kabilesi ve köylüsüne adayan bir kişiliğiyle bütün köylüsünün dikkatini çekmiştir. Çocukken babası Değirmenci Halil Ağa kendisini Erzincan yöresinin ünlü bir Alimine göstermiş ve Alim babası Halil Ağa’ya şöyle demiş; "Halil Ağa senin oğlun Aziz Ağa’nın göğsünde üç tane azrail tüyü vardır." Çok cesur birisiymiş. Büyüyünce de ailesi, köyü ve memleketi için hiçbir şeyden kaçınmayan Aziz Ağa artık delikanlılık çağına gelmiştir ve babası Halil Ağa’nın değirmeninde çalışmaktadır. Eskiden Değirmenci deyince akan sular dururmuş. O zamanlar değirmeni olan bir zat kendisini dünyanın en zengin insanlarından birisi sayardı, havasından çalımından geçilmezdi, hiç kimse yanında konuşamazdı. İşte o zamanlar bu Değirmenin sahibi Brastik'in otoritesi Halil Ağa ve çocuklarıydı.

Halil Ağa'lar diğer Brastikli kabilelere göre daha varlıklı ve toprağı daha iyi kullanabilen bir kabileydi ve onlardan da daha refah içinde yaşıyorlardı. Halil Ağa'nın çocukları içinde Aziz Ağa'nın çok farklı bir kişiliği varmış. Çok gözü kara, atılgan, ne yaptığını bilen, üstün bir akla ve iyi bir zekaya sahipmiş. Çok küçük yaşlarda ata binmeye ve silah kullanmaya başlamış. O zamanlar için bu çok büyük bir mertebeymiş. Aziz Ağa orta boylu ve atletik yapılıymış. Çok sert bakışları ve kartal gibi gözleri varmış. İşte o zamanlar Brastik Köyü'nde böyle bir babayiğit yetişmiş. Aziz Ağa ilk defa adını daha 18 yaşında genç bir delikanlıyken duyurur. Bir gün buğday satmak için Erzincan Buğday Meydanı'na giden Aziz Ağa orada kendisine engel olmak isteyen Erzincanlı ünlü bir tüccarı bıçakla ağır yaraladığı için hapise düşer. Bu Aziz Ağa'nın ilk olayıdır. Ondan sonra Aziz Ağa daha içerdeyken Aziz Ağa'nın kabilesi Halil Ağa'lar (Nam-ı diğer Mirveyisler) ile kendileri gibi köyün en köklü kabilelerinden olan Kerezoğulları ile aralarında bir olay çıkar. Olayın çıkış sebebi şudur; "Hüseyin-i Sıti" lakaplı Kerezoğlu Hüseyin ve adamları daha önceden aralarında husumet oldukları Halil Ağa'ların değirmenine gidip orada çalışan bir kişiyi çok ağır bir şekilde döverler. O zaman bu olay yüzünden iki kabile arasındaki gerginlikler tırmanmış ve oradaki herkes heyecanla Halil Ağa'ların onlara ne yapacağını merak ediyorlardı. Ve nihayet çok kısa bir zaman sonra Halil Ağa'nın oğlu Aziz Ağa hapisten çıkar. Aziz Ağa'nın tavırları çok değişmişti. Aziz Ağa orada oturan babasına aynen şöyle diyordu;

"Baba sen git değirmenimizin başına, ailemizin ve köylümüzün sana ihtiyacı var, bu işi sen bana bırak."

O zamanlar daha onsekiz yaşında olan Aziz Ağa, Kerezoğlu Hüseyin'i delik deşik ederek öldürür. Bu olaydan sonra Kerezoğlu Hüseyin'in ailesi köyü terk ederler. Aziz Ağa'nın daha 18 yaşındayken gösterdiği o cesur tavırları, onu yörede adeta bir otorite haline getirir. Aziz Ağa çok genç yaşta olmasına rağmen Brastik ve çevre köylerinde çok saygı duyulan ve aynı zamanda da çok korkulan bir kişi olur. Ondan sonra Aziz Ağa yıllarca hep etrafa nam salarak yaşar. Bir gün odun satmak için annesiyle beraber Erzincan'a giden Brastikli bir genç burada bir alışveriş esnasında Perçençli üç gençle tartışır. Orada odun satan Perçençli gençler kendileriyle tartışan bu Brastikli genci annesinin yanında çok kötü bir şekilde döverek bir kolunu kırarlar. Annesi oğluna yardım etmek isteyince onu da çok kötü bir şekilde dövererek kadının kaburgalarını kırarlar. Bu olay yüzünden iki köy arasındaki gerginlikler tırmanmış ve o yöredeki herkes heyecanla Aziz Ağa'nın onlara ne yapacağını merak ediyorlardı. Brastikli insanlar bu olaya çok üzülmüşlerdi. Aziz Ağa onların o halini gördükten sonra çeşmenin önünde oturan köylülerine; "Onlardan öyle bir intikam alacağım ki, ölene kadar her yerde Gülabileri anlatarak yaşayacaklar." diyerek orada adeta intikam yemini ediyordu. Aziz Ağa bu olaydan bir müddet sonra kıratıyla Fırat Nehri'ni geçerek Perçenç Köyü'ne doğru yola çıkar ve o üç kişiyi köyün girişinde görür. Bunlar orada Aziz Ağa'yı görür görmez "Aziz Ağa geliyor hemen kaçalım" diye telaşa kapılırlar ve sonra da oradan bir vadiye doğru kaçarlar. Aziz Ağa o vadide onları kıstırır. Onlar orada birikmiş olan meşe yapraklarının altına saklanırlar. Onları uzaktan gören Aziz Ağa çok büyük bir intikam hırsıyla oraya gider ve o meşe yapraklarını ateşe vererek yakar. Bu üç kişi orada yanarak çok feci bir şekilde can verirler. Bu çevrede bir çok hırsızlık olayları yaşanır. Dereşoran Köyü'nün Şoran Mezrası'nda oturan ve "Haymatlos" yani vatansız olarak bilinen Conolardan iki kişi bu çevrede bir çok hırsızlık olaylarına karışırlar. Önceleri sürekli çevre köylerdeki insanların atlarını, katırlarını ve davarlarını çalan bu Conolar, daha sonra da bazı soygun olaylarına karışırlar ve en sonunda da Kemah yolunda atlı bir postacıyı soyarlar. Artan şikayetler üzerine Erzincan Mutasarrıfı Eşref Bey bu olaylar için Aziz Ağa'yı görevlendirir. Erzincan'dan Kemah'a giden ve oradan da Brastik Köyü'ne geçen Eşref Bey orada Aziz Ağa'ya bu iki kişiyi kendilerine sağ olarak teslim etmesini söyler. Aziz Ağa bir akşam üstü kıratına binerek Dereşoran Köyü'nün Şoran Mezrası'na gider ve orada bu iki kişiyi yakalamak ister. Bu iki kişi Aziz Ağa'nın kendilerini yakalamak için oraya geldiğini öğrenince hemen Şoran Mezrası'nı terk ederek Kepir Yaylası'na doğru kaçarlar. Conolar, Aziz Ağa'nın korkusundan akrabaları olan bu iki soyguncuya yardım edemezler. Aziz Ağa uzunca bir takipten sonra bu iki kişiyi Şoran Mezrası'nın sarp kayalıklarında kıstırır. Onları yakalar ve Jandarma Kumandanı'na teslim eder. Dereşoran Köyü'nün Şoran Mezrası'nda oturan bu iki kişi daha sonra Erzincan Mutasarrıfı Eşref Bey'in özel emriyle Sivas'taki bir bakır madenine götürülerek orada idam edilirler. Aziz Ağa Gülabi'nin soyundan olmakla çok övünürdü. Bir gün Gözeler Köyü'ndeki Canbey Aşireti'nden bir kişi Erzincan'ın Kürt Köyü'nde Gülabi isminde bir kişiyi çok ağır döver. Aziz Ağa olayı duyar duymaz hemen kıratıyla Gözeler Köyü'ne gider ve orada o kişiyi yakalar. Oradaki insanlar Aziz Ağa'ya yalvarırlar; "Aziz Ağa ne olur bizi af et" derler. Gözeler Köyü'ndeki kadınlardan bir kişi başörtüsünü Aziz Ağa'nın kıratının ayaklarının altına sererek yalvarır. Aziz Ağa onların o halini gördükten sonra oradakileri aynen şu sözlerle uyarır;

"Bakın sizi ancak bir şartla af ederim, bundan sonra Gülabilerin köpeğine bile taş atmayacaksınız ona göre."

Aziz Ağa'nın annesi Hanım Ağa gençliğinde çok güzelmiş ona hem Brastikli Halil Ağa hem de Palangalı İbiş Ağa aşıkmış. Hanım Ağa, Brastikli Değirmenci Halil Ağa ile evlenmiş ve Halil Ağa'dan üç oğlu ve bir kızı olmuş. Bir gün Halil Ağa çok ağır hastalanıyor ve artık ölüm döşeğindeyken Palangalı İbiş Ağa bir kaç kez Brastik Köyü'ne bir arkadaşının yanına ziyarete gidiyor. O zaman Halil Ağa'nın içine bir şüphe düşüyor ve oğlu Aziz Ağa'yı çağırıyor ve ona aynen şöyle diyor; "Bak oğlum ben artık ölmek üzereyim ben ölünce annen bizim köyde kiminle evlenirse evlensin sakın dokunma, kimi alırsa alsın hiç karışma, ama Palangalı İbiş Ağa'yı alırsa her ikisini de vur, yoksa hakkımı sana helal etmem." Halil Ağa ölünce annesi Hanım Ağa bir müddet sonra gider Palangalı İbiş Ağa'yla evlenir. Aziz Ağa babasından aldığı vasiyet gereği bir gün akşam yanına köyden can arkadaşları Milis ve Süleyman'ı da alarak Palanga'ya gider. Bunlar İbiş Ağa'nın etrafı yüksek duvarla çevrili evinin önüne gelirler ve orada birbirlerinin omuzlarına basarak bu yüksek duvarı aşarlar. Sonra üçü birden kapıya dayanarak içeri girerler. İbiş Ağa o esnada hemen tüfeğine sarılır ama Aziz Ağa ondan önce davranarak ona tam yedi tane kurşun sıkar ve İbiş Ağa'yı orada öldürür. Aziz Ağa'nın annesi kendisini Aziz Ağa'nın önüne atar ve ona beni sütüme bağışla der. Bu sözler üzerine Aziz Ağa annesine kıyamaz. Ancak arkadaşlarının tepkisi üzerine Aziz Ağa orada çeker annesini de vurur. Aziz Ağa o dönemlerde Erzincan'ın Palanga Köyü'nde oturan ve yedi köye hükmeden İbiş Ağa'yı Palanga'da vurunca bu olay türkülere konu olmuş ve bir de bunun için "Erzincan’da Bir Kuş Var" isimli bir türkü yazılmıştır. Aziz Ağa bir tartışma sonucunda Hüseyin-i Sıti'nin amcasının oğlu olan "Kerezoğlu" lakaplı kayınbabasını da öldürür. Aziz Ağa akşam eve gelince eşi önünden kalkmaz. Aziz Ağa orada eline geçirdiği baltayla Kerezoğlu'nun kızı olan eşini de öldürür. Ondan sonra bütün Kerezoğlu kabilesi köyü terk ederler. Bu olaylardan sonra Aziz Ağa hakkında idam cezası çıkar. Ancak Teşkilat-ı Mahsusa'nın kurucularından ve siyasi bölüm şefi Doktor Bahattin Şakir olayın tahkikatını jandarmanın elinden alarak Aziz Ağa'yla irtibata geçer.

1916 yılında Rus ve Ermeni çeteleri Karakin Pastırmacıyan (Armen Garo) liderliğinde Kafkasya’yı ve Erzurum’u işgal edince bütün Erzurum heyeti kaçıp komşu Erzincan’a sığınmışlardı. Koskoca cihan’a hükmeden Osmanlı İmparatorluğu Karakin Pastırmacıyan’la baş edemiyordu Erzurum’a hiç bir güç girmeye cesaret edemiyordu. Doğu'nun sınırtaşı işgal edilmiş nerdeyse ülke düşmek üzereydi. Teşkilat-ı Mahsusa’nın kurucularından ve siyasi bölüm şefi Dr. Bahattin Şakir Brastikli Aziz Ağa’nın namını duymuştu ve biliyordu ki Aziz Ağa verilen bu görevi mutlaka layıkıyla yapabilecek bir insandı. Dr. Bahattin Şakir’in Aziz Ağa’ya verdiği görev şuydu; 1200 kadar Rus ve Ermeni çetelerinden oluşan kuvvetle Erzurum’u işgal eden Rus, Ermeni ve Don Kazaklarından oluşan elliye yakın özel korumalarıyla çok iyi korunan (Teşkilat-ı Mahsusa’nın büyük fedaisi ve silahşörü Yakup Cemil’in bile vurmaya gözü kesmediği) "Armen Garo" (Ermeni kahramanı) lakaplı Karakin Pastırmacıyan'ı vurmaktı. Rus'lar tarafından büyük destek gören Pastırmacıyan liderliğindeki çeteler ordumuza büyük kayıplar verdirmekteydiler. Bir zamanlar Meclis-i Mebusan’da mebusluk yapan, özgürlük, demokrasi ve insan hakları şövalyesi Karakin Pastırmacıyan tarafından örgütlenen ve Rusya’nın desteğini arkasına alan Ermeni çeteleri ordumuza kayıplar verdirmekle kalmıyor, eli silah tutan gençleri cepheye koşan köylere saldırıyor, erkek, kadın, yaşlı, çocuk demeden masumların kanına giriyor, genç kızlara tecavüz ediyorlardı. Birileri bu duruma dur demek zorundaydı. Dr. Bahattin Şakir’in gözünde bu işi yapabilecek ender yiğitlerden biri de Brastikli Aziz Ağa idi. Aziz Ağa bir taraftan vatan için canım feda derken bir yandan da son hazırlıklarını yapıyordu. Erzincan Mutasarrıfı Eşref Bey’in verdiği atı kabul etmeyerek kendi köyünde yetiştirdiği kıratıyla Erzurum'a gitmeyi tercih etti. İşte ülkesinin bu en zor döneminde Kemah’ın Brastik Köyü'nden o canyoldaşım dediği kıratına binerek o zor şartlarda tek başına Erzurum’a gidip yaklaşık elli kadar Rus ve Ermenilerden oluşan korumalarının içinde çok büyük bir cesaret ve soğukkanlılıkla Karakin Pastırmacıyan'ı tek kurşunla vurmuş ve o ateş çemberinde Yüce Tanrı'nın bir mucizesi ile kıratının sayesinde kurtulmuştur. Çok kan akmıştı ama ülkemiz Anadolu’nun bağrından çıkan efsane kahraman Aziz Ağa sayesinde düşmana boyun eğmiyordu. Bir kez daha bütün dünya gördü ki Anadolu halkı en kötü gününde bile bir kahramanın sayesinde düşmana teslim olmuyordu. Yıllar sonra Erzurumlu Hasip Efendi bu olayı şöyle Anlatacaktı;

"Karakin Pastırmacıyan liderliğindeki Rus askerlerinden ve Ermeni çetelerinden oluşan düşmanlar, erkekleri, çocukları ve ihtiyar kadınları öldürerek, genç kızların ırzına geçerek, bunlardan bazılarını içine kapattıkları evlerle birlikte yakarak, hamile kadınların karınlarını kılıç darbeleriyle yararak şehrimize doğru ilerliyorlardı. Sayıları 500’ü bulan kurbanlar düşmanların önünden kaçmaya çalışıyordu. Fakat, perişan halde hızlı yürüyemedikleri için düşmanlar onlara yetişti ve hiç acımadan bu canavarlık ve vahşeti icra etti. Bu kurbanlara ait eşya ve canlı hayvan ne varsa Rus ve Ermeniler tarafından alınıp götürüldü. Erzurum Kavak Mahallesi'nde tam bir vahşet yaşanıyordu Erzurum düşmüştü. Bir gün akşama doğru Karakin Pastırmacıyan’ın konakladığı karargahın önünden Bir kıratlı hızla uzaklaşıyordu. Tepeden bakınca kıratın üzerinde sanki kimse yokmuş gibi görünüyordu peşinde Rus ve Ermeni kuvvetleri yaylım ateşi açıyorlardı. Kıratlı bir müddet sonra düşman kuvvetlerinden uzaklaştı. Ondan sonra kıratın üzerindeki kişi birden kendisini doğrultarak tekrar kıratına bindi ve yoluna devam ederek hemen gözden kayboldu. Sonra Karakin Pastırmacıyan'ın öldürüldüğünü duyduk düşman çekilmiş, Erzurum kurtulmuştu. Sonra Valimiz Tahsin Bey bu kıratlının Brastikli Aziz Ağa olduğunu açıkladı. Civara hakim bir tepede bulunduğum için bütün bu zulüm ve cinayetlerin görgü şahidi olmuştum." Amerika’da yayınlanan Asparez Gazetesi haberi manşetten aynen şöyle veriyordu;

"Karakin Pastırmacıyan öldürüldü, böylece Büyük Ermenistan rüyası bitti. Anadolu hızla Türkleşiyor."

Bu olaydan kısa bir süre sonra Pastırmacıyan'ın adamları Aziz Ağa’yı vurmaları için Karadenizli bir tetikçi tutarlar bu tetikçi Erzincan'a gelir ve bir Han'a yerleşir oradakilerden Aziz Ağa’yı sorar, adamlar Aziz Ağa’nın eşgalini verirler ama nerede olduğunu söyleyemezler. Bu tetikçi kaldığı Han'ın sahibine bir kese altın verir ve Aziz Ağa'nın yerini öğrenir. Han'ın sahibi tetikçiye Aziz Ağa'nın sürekli Brastik'ten Garni'ye gidip geldiğini söyler bu tetikçi Brastik Köyü'nün karşısına Kızılyazı denen yere gelir orada bir kaç kişiye Aziz Ağa'yı sorar. Orada tarlada çalışan kadınlar bu adamın hareketlerinden şüphelenirler. Aziz Ağa'nın oradan geçtiğini gören Maksutuşaklı yaşlı bir kadın Aziz Ağa'ya; "Aziz Ağa burada bir kişi seni arıyor ve bu yörenin adamına hiç benzemiyor çok dikkatli ol" diyerek orada Aziz Ağa'yı uyarır. Aziz Ağa o yaşlı kadının bu sözleri üzerine hemen kıratıyla Fırat Nehri'ni geçerek Kızılyazı istikametine doğru ilerler ve orada tetikçiyle karşılaşır. Tetikçi Aziz Ağa’ya burada Aziz Ağa diye birisi varmış tanırmısın diye sorar. Elini silahının üstüne koyan ve çok tedbirli olan Aziz Ağa adamın tipine bir bakar ki bu yörenin adamına hiç benzemiyor. Ona evet o Aziz Ağa'yı çok iyi tanırım o aradığın Aziz Ağa benim der demez, tetikçi hemen silahıyla Aziz Ağa'ya bir el ateş eder, ama Aziz Ağa o esnada hemen atının altına süzülerek o adama bir el ateş eder ve o adamı da orada tek kurşunla öldürür. Tıpkı Pastırmacıyan'ı tek kurşunla vurduğu gibi bu tetikçiyi de tek kurşunla vurur. Aziz Ağa o kadar tehlikeli işleri atlattıktan sonra Balaban Aşireti'den bir kızla evlenir ama yine de başı hiç beladan kurtulmaz. 1917 yılında Trabzonlu bir kişi kendi memleketi Trabzon'da çok sevdiği bir kızı kaçırır. Kızın babası o kişiyi şikayet eder. Ondan sonra o delikanlı kaçırdığı bu kızla beraber Erzincan'a kaçar. Orada hiç kimse onlara yardım etmeye cesaret edemez. Erzincan'daki insanlar onlara derler ki Kemah'ın Brastik Köyü'nde çok namlı bir Aziz Ağa var gidin onu görün. Ondan başka hiç kimse sizin sorununuzu çözemez. Yoksa burada daha fazla barınamadan çabuk yakalanırsınız. Onlar Brastik Köyü'ne gider ve Aziz Ağa'yı görürler. Aziz Ağa onları dinledikten sonra kendi evinde misafir eder. Olayı duyan Erzincan Jandarma Tabur Kumandanı Yüzbaşı İsmail Hakkı Bey onları yakalamak için hemen Brastik Köyü'ne gider. Jаndаrmа Kumandanı bu iki kişiyi Aziz Ağа'nın evinden almak ister. Ancak Aziz Ağa orada her şeyi göze alarak onları Jandarma Kumandanı'na teslim etmez. Yüzbaşı, Aziz Ağa'ya; "Bu iki kişiyi hemen bize teslim et" deyince, Aziz Ağа, Yüzbaşı'ya şöуlе bir сеvар vеrir; "Burada bеndеn üѕtün bir kişi var ona bir ѕоrауım bаkim nе diyor." Aziz Ağа ѕilаhının lamlusunu kendi аğzınа çеvirir ve kеndi kеndinе şöуlе der; "Öl , öldür , tеѕlim еtmе." Sonra Yüzbaşı'ya döner aynen şöуlе dеr; "Onlar benim misafirimdir. Artık hiçbir güç onları benim elimden аlаmаz." Sоnrа Yüzbaşı, Aziz Ağа'уа şöуlе der; "Tamam Aziz Ağа mаdеm ki sen kabul etmiyorsun biz dе bu işin üzеrinе fazla düşmüyoruz" diуеrеk bu iki kişiуi аlаmаdаn oradan ayrılır. Ondan sоnrа Aziz Ağa bu iki kişiye çok уаrdım eder. Önce onları bir eve yerleştirir ve ardından da köyün üst tarafında kendilerine bir tarla verir. Orada onların tarlasına "Lazın Tarlası" derler. Onlar Brastik'te iki sene kaldıktan sonra tekrar Trabzon'a geri dönerler. Aziz Ağa'nın Meyvanlı Köyü'nden bir arkadaşı Aziz Ağa için şöyle diyordu; "Aziz Ağa'nın çok mert bir kişiliği vardı. Bu çevrede Aziz Ağa'nın ekmeğini yemeyen hiçbir insan kalmamıştır."

Aziz Ağa o yörede çok güçlenmişti. Garni Köyü'nde çok büyük arazilerin sahibi olmuştu ve kendisi de arada sırada orada kalıyordu. Aziz Ağa bu çevrede çok nam yapınca çekemeyenleri ve düşmanları da çoğalmaya başlar ve hayatına sebep olacak suikastte bu Garni Köyü'nde gerçekleşir. Oradaki çevre köyleri tam yedi köye hükmeden Aziz Ağa'yı kıskanmaya ve çekememeye başlarlar ve bir gün o çevre köylerinden birinde iki kabilenin adamlarından oluşan toplam yedi kişi bir evde toplanarak Aziz Ağa'ya kahpece bir plan yaparlar. Aziz Ağa'yı tek kişiyle vurmanın imkansız olduğunu anlayınca, Aziz Ağa'nın yanındaki Mustafa isimli hizmetçisiyle anlaşırlar. Aziz Ağa yatınca gözleri açık yatarmış. Bu yedi kişi kahpece planladıkları suikastı bir akşam gerçekleştirirler. Aziz Ağa'nın hizmetçisi Mustafa, Aziz Ağa yatınca Aziz Ağa'nın duvara astığı tüfeğini ve kılıcını alır sonra da kapıyı açar ve bunların hepsini birden içeri alır. Bu yedi kişi hepsi birden Aziz Ağa'ya tam yedi el ateş ederler. Aziz Ağa aldığı yedi kurşun yarası ile birden fırlar ve hemen elini tüfeğine atar ki tüfeği yok, sonra kılıcına bakar ki kılıcı da yok, en sonunda yastığının altına sakladığı silahını alır ve hizmetçisi Mustafa'ya döner; Ulan Mısto ne oldu der ona bir el ateş eder ve onu orada sakatlar ve kendisi de merdivenlerin üstüne yığılarak orada can verir. Aziz Ağa'yı vuran bu yedi kişi Dersim'e kaçarlar. Dersim'de hiçbir Aşiret Reisi bunları kabul etmez. Aziz Ağa'nın namını bilen Dersim halkı bunları dışlar. Hiçbir yere sığınamayan bu yedi kişi kışın çaresiz kalınca Elazığ'a gitmek zorunda kalırlar fakat oraya varamadan bir akşam üstü çığ gelince bu yedi kişiden dördü burada çığ altında kalarak çok feci bir şekilde can verirler, diğer üç kişide Elazığ'a giderek orada izlerini kaybettirirler. Aziz Ağa'nın ölümünden sonra onun çok samimi dostu olan Süleyman yıllar sonra bir anısını şöyle anlatacaktı; "1920 yılının yaz ayında ben ve arkadaşım Milis köyden yaylaya gitmek üzere yola çıktık ben kendi atıma bindim, Milis ise Aziz Ağa'nın kıratına bindi, mezarlığa doğru yaklaşınca Aziz Ağa'nın kıratı birden Milis'i üzerinden attı. Bizler bu ne yapıyor derken baktık mezarlığa doğru yöneldi. İnanır mısınız bu olay hala gözümün önünden gitmiyor, anlatırken tüylerim diken diken oluyor. Aziz Ağa'nın kıratı sahibi rahmetli Aziz Ağa'nın kabrinin önüne gitti ve burada çöktü, başını mezar taşlarının yanına koydu ve gözlerinden yaşlar geldi. Aziz Ağa vefat edeli iki ay olmuştu. Ben ve Milis buna çok şaşırmıştık. Hayatımda ilk defa bir kıratın üzerindeki kişiyi atıp, ölen eski sahibi için gözyaşı döktüğüne burada şahit oldum. Bu olay bizleri çok duygulandırmıştı."

Aziz Ağa'nın ilk eşinden bir oğlu ve bir kızı olur. Oğlu babasının ölümünden sonra küçük yaşta ölür, kızı ise Erzincan'ın Kadağan Köyü'nde evlenir. Aziz Ağa'nın çok kudretli ve dirayetli olan kız kardeşi, Aziz Ağa'nın kanlı gömleğini ölene kadar evinde saklar. Aziz Ağa öldürüldükten bir müddet sonra babası Halil Ağa'nın tarihi değirmeni Sağıroğulları tarafından yakılıyor. Bu olay Aziz Ağa suikastında Sağıroğulları'nın da parmağının olması ihtimalini çok kuvvetlendiriyor. Aziz Ağa o civarda işlediği olaylarla adeta etrafa bir korku salmıştı. O çevrede herkes Aziz Ağa'dan çekiniyordu. Aziz Ağa'nın o yörede etrafa korku salması başta Sabit Bey olmak üzere Sağıroğlu beylerini çok tedirgin ediyordu. Sağıroğlu beyleri bir gün kendi beyliklerinin ellerinden gideceğinden çok korkuyorlardı. O zamanlar Değirmenci Halil Ağa ile çok samimi bir dostluk kurmuş olan Sabit Bey (sonradan Erzincan Mebusu oldu) bir gün Aziz Ağa'ya; "Aziz Ağa senden çok güzel bir eşkiya olur." diye takılır. Bunun üzerine Aziz Ağa da Sabit Bey'e; "Sabit Bey senden de çok güzel bir beygir olur." diye cevap vererek onu orada çok kötü bozar. Atatürk daha Türkiye Cumhuriyeti'ni kurma aşamasındayken Erzurum'da yaptığı bir konuşmasında aynen şöyle diyordu; "Bu ülkede Aziz Ağa gibi kahramanlar olduğu müddetçe önümüze çıkacak her türlü tehlikeyi ezer geçeriz." Erzurum'un dinamik ve güçlü Valisi Tahsin Bey de (Atatürk’ün çocukluk arkadaşıdır. Makedonya’da Kaymakamlık ve Mutasarrıflık yapmıştır. Hatta Türk Tarih Kurumu tarafından yayınlanmış olan "Makedonya’da Eşkiyalık Tarihi ve Son Osmanlı Yönetimi" adıyla değerli bir kitabı vardır. 1934 yılında Atatürk kendisine "Uzer" soyadını vermiştir) Erzurum'da yaptığı bir konuşmasında;

"Hayatımda Aziz Ağa kadar cesur bir insan görmedim. Bence dünyada gelmiş geçmiş en büyük halk kahramanı Brastikli Aziz Ağa'dır." diyerek orada adeta Aziz Ağa'nın tek başına bir destan yazdığını haykırıyordu.

Aziz Ağa'nın silahından çıkan kurşunlar kaç kişinin hayatına son vermişti. Bu cinayetleri niçin işlemişti. Bu soruların önemi yoktu. Doğu toplumlarının geleneği değil miydi, çatışmaların gerçek nedenleri üzerinde durulmaksızın, galip çıkanın yanında olmak. Halk, çatışmalardan zaferle çıkanın yanındaydı. Çünkü, galip her zaman güçlüydü ve korkusuzdu. İşte Aziz Ağa da bu coğrafyanın çocuğuydu. Aziz Ağa o yörede adeta bir hükümdar gibiydi ve hayatı boyunca hep kendi bildiği doğrultuda hareket etti. Vali’ye, Mutasarrıf'a, Ordu Kumandanı'na karşı sözünü esirgemeyen, Türk halk kahramanlarının bir numaralı aktörü, Türkiye Cumhuriyeti'nin çok şey borçlu olduğu Aziz Ağa Erzurum, Erzincan, Kemah ve Brastik Köyü'nde bütün halkın gözünde yiğitliğin ve kahramanlığın simgesi ve sembolü olduğu gibi, buralarda yaşlısından gencine çok sayıda insan Aziz adını taşıyor.

Kaynak: Erzincan Mutasarrıfı Eşref Bey'in Anılarından

ww.uydulife.tv

Mahabad
29-01-2012, 14:57
Soykırımı inkar edene ceza öngören tasarı Fransız senatosunda da onaylandı. Tasarı son olarak Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin onayına gönderilecek. Cumhurbaşkanının onayından sonra Ermeni soykırımını inkar edene ceza verilecek.

Türkiye’den Fransa’ya yönelik tepkinin, eleştirilerin dozajı artıyor.
Fransa’nın düşünce özgürlüğüne darbe vurduğundan söz edilirken, Başbakan Erdoğan işi biraz daha ileri götürerek “Fransa’da faşizmin ayak sesleri” nitelemesinde bulundu.
Muhalefet de atılacak adımlar konusunda Hükümete destek vereceğini açıkladı.
Şimdi herkes bu sert demeçlerin eylem anlamında bir şey ifade edip etmeyeceğini soruyor.
Hükümet, Fransa’ya karşı ne yapacak?
Avrupa ülkeleri Türkiye’yi soğukkanlı davranmaya davet ederlerken, Türkiye’de en çok dile getirilen şey ise “Tarihin tarihçilere bırakılması” tezidir.
Peki “Tarihin tarihçilere bırakılması” çözüme ne kadar katkı sağlar?
Ya da soruyu şöyle soralım: Tarihçiler, siyasal tezlerden ne kadar bağımsız hareket edebiliyorlar?
Siyasal kimliğini işin içine karıştırmadan tarih araştırmaları yapan kaç kişi vardır?
Ben sadece “Bilim adamı” kimliği ile tarihe yaklaşan bir tarihçi tanımıyorum. Bu yüzden tarihin tarihçilere bırakılması genel anlamda bir çözüme ulaştırmaz.
Türk tarih araştırmalarında Ermeni tehciri incelenirken dönemin şartları, devletin imkanları, komitacıların yaptıkları öncelikli olarak incelenirken, Ermeni tezine yakın duran araştırmalarda ise bunlar hiç göz önüne alınmaz.
Karşılıklı olarak tezlerin çürütülmesi için büyük çabalar harcanır.
TC. Hükümetlerinin öteden beri ortaya attığı “Ortak tarih komisyonu” ise konuyu zamana yaymak ve o süreçte ilişkileri düzelterek iddiaların geri çekilmesini sağlamak amaçlıdır, diye düşünüyorum.
Ama işte Türkiye’nin ne tezleri ne de önerileri kabul görmüyor.
Batı, Türkiye’ye yönelik siyasi kıskacını daraltmaya çalışıyor.
Gelelim Fransa’nın bu işte öncü olma çabasına…
Öyle ya ulus devletlerin tarihi siyasallaştırıp bundan ideoloji devşirmelerinin anlaşılmayacak bir tarafı yoktur da, başka ülkelerin “hariçten gazel okuma misali” bu işle gündem oluşturmalarının arkasında daha derin hesaplar vardır.
Fransa’ya Cezayir’de yaptıklarını hatırlatmaya niyetimiz yok! Ankara Büyükşehir Belediyesi bunun için bir anıt yapıp tam da Fransa konsolosluğunun karşısına dikecekmiş.
Böylece Fransızlar yaptıkları katliamları hatırlayıp her gün yerin dibine gireceklermiş!
Yani “Sen benden daha katilsin”i birileri yürürlüğe koymuş.
Bizce esas sorun rant kavgası ve kültürel uyuşmazlığın belirginleştirilmesidir.
Rant kavgası Kuzey Afrika’da başlayıp gittikçe içerilere kayan bir potansiyel çatışmayı, bir kapışmayı beraberinde getirecektir.
Kapitalist müreffehler eğer sıkıntıya düşme ihtimalleri belirirse her şeyi yapabilirler.
Büyüyen bir Türkiye bazıları için pastanın paylaşımı anlamına geldiği için problemdir.
Bir de kültürel uyuşmazlık problemi vardır.
Avrupa Birliği projesi sadece kıta Avrupasının ekonomik anlamda entegrasyonunu öngörmüyor, aynı zamanda kültürel anlamda da bir Avrupalılaşmayı sağlamak istiyor.
Tek para birimi, tek yasa, tek sınır, bir tek ülke oluşturma amaçlıydı.
Yabancılar için uzun vadede istenen şey entegrasyon değil asimilasyondu. Kabul etmek lazım ki, yeni nesillerde bunu büyük oranda başardılar.
İşte bu ideolojik ve kültürel anlamda yeniden yapılanma döneminde Türkiye’nin birliğe katılım süreci başladı.
Batılılaşmayı hedef edinen iktidarların tüm liberal ve batıcı politikalarına rağmen batıdaki güvensizlik kaybolmadı.
Aslında sorun sadece güvensizlik de değildi.
Büyük bir nüfusa sahip bir ülkeyi asimile etmeye çalışırken sürecin tersine işlemesi de her zaman mümkündü.
Fransa’nın bu tutumunun altında Türkiye’yi bıktırma çabası olduğunu düşünüyorum.
Mevcut hükümet “Eksen kayması” iddialarını boşa çıkarmak için bıkmadığını göstermeye çalışıyor.
Ama bu nereye kadar gider bilinmez.
Konuyu tarih tartışmaları ile örtmeye çalışıyorlar.Yani aslında mesele tarih değil.


Hasan Sabaz

mehmetsami
29-01-2012, 16:05
1915 meselesinde kürtçüler katil türkler diyecek
türkçüler kendini savunacaktır
bu işin doğası gereğidir
yalnız gerçek şuki bizim sınırlarımızdan çıkmıştır iş
ermeni meselesinin ardında derin bir hristiyan müslüman çatışması var
müslümanlar olarak
iki seçeneğimiz var biz katil değiliz bunu yapan bizden değildir...diyeceğiz
yada doğru dürüst bir savunma yapacağız...gerçek ortaya çıksın
her halükarda özür dilememeliyiz

Mahabad
17-02-2012, 19:31
Hasan Sabaz : En güvenilir adam!


Hakan Fidan’ın ifadeye çağrılması konusunda günlerdir yorumlar yapılıyor.
Savcıların, Başbakandan izin istemeden, hatta Başsavcıya bile haber vermeden bu işe girişmeleri, sonrasında tepkilere rağmen taleplerinde ısrar etmeleri, “harekete geçirici merkezin neresi olduğu” konusunda spekülasyonlara neden oldu.
“Cemaat” çizgisindeki gazeteler ısrarla Mit-Kck ilişkisini gündeme taşıdı ve Mit’in suça bulaştığını iddia etti. Hükümete yakın olan basın ise operasyonun Erdoğan’ı hedef aldığını söyledi.
Biz “çekişme”yi uzun zaman önce köşemize taşımıştık, o yüzden tekrar değinme gereği duymuyoruz.
Bu arada Mit başlıklı tartışmaları başka taraflara çekenler de var.
Mesela Baransu…
Kendisini takip eden iki Mit elemanını polise yakalatmış. Polisteyken kendisine gazetesinde bazı kişilerin de Mit tarafından dinlendiği bilgisi verilmiş.
Kendisine daha önceden de bazen klasörlerle, bazen de valizlerle bilgi ve belge verilmişti. Tabii o bunların kendisine verilmesini “yayınlayabilecek cesarette” olduğuna yormuştu, ama biz inanmamıştık.
Şimdi inanmadığımız gibi.
Öncelikle şunu ortaya koyalım:
Bir gazeteci eğer istihbarat eğitimi almamışsa istihbaratçılar tarafından takip edildiğini anlayamaz.
Diyelim ki böyle bir eğitim almamış.
O zaman biz şöyle düşünürüz: Demek ki, başka bir istihbarat birimi kendisine takip edildiğini söyledi.
Hatta belgeleri kendisine veren istihbaratçıların bu konuda da kendisine yardımcı olmaları yüksek bir ihtimal dâhilindedir.
Neyse biz dönelim Mit’in ifadeye çağrılması tartışmalarına
CHP ve MHP hükümete yüklendi.
BDP’de ise dengesiz çıkışlar kafa karışıklığını ortaya serdi. Mesela Demirtaş!
BDP grup toplantısında konuşan Selahattin Demirtaş, MİT krizi için Ak Parti’nin kendi eliyle yarattığı kriz nitelemesinde bulundu. Demirtaş, Oslo görüşmeleri nedeniyle kimsenin suçlanamayacağını söyledi ve hükümeti hedef aldı. Demirtaş, Kck içine sızan MİT elemanları iddialarını “Bizim içimizde ajan yoktur” diyerek yalanladı.
Sonra Yüksekova’da konuştu Demirtaş ve bakın neler söyledi:
“MİT’i demokratik eylemlerin içerisine sürerek AKP eliyle yapılan provokasyonlarla Kck operasyonlarının altyapısı oluşturulmuştur. İstanbul’da Serap’ı, Cizre’de Öğrenci Yurdu’nu, Van’da bankayı sizin içimize sürdüğünüz MİT elemanları yaktı”.
Önce genel olarak birkaç cümle yazalım:
Mit, devletin resmi istihbarat örgütüdür ve her yere sızma gayretindedir.
Her istihbarat örgütü gibi kirlidir ve çok sayıda kirli işe imza atmıştır.
Yaptığı kirli işlerin yargı denetiminden uzak tutulabilmesi için kendisine has “Özel kanun” çıkarılmıştır.
Şimdi dönelim Demirtaş’a…
Mecliste “İçimizde ajan yoktur” diyordu.
Yüksekova’da ise kendi ifadesiyle “Sizin içimize sürdüğünüz Mit elemanları”nın yaptıklarını sıraladı.
Siz ne dersiniz bilmem; ama ben olayı “kimliğin deşifresi” olarak algıladım.
İsterseniz önce size eski bir olayı anlatayım: 1970’li yıllardır…
Cemal Madanoğlu, ordu içerisinde sol görüşlü kişilerden oluşan bir grup kurar ve kendi evinde çeşitli toplantılar düzenleyerek darbe hazırlığı yapar.
Bir toplantıda içeriden bilgi sızdığını ve içlerinde bir hain olduğunu söyler Madanoğlu. En güvendiği adamına kendisi dahil herkesi araması için talimat verir.
Herkes aranır; fakat bir şey bulunamaz. Oysa dinleme cihazı herkesin üzerini arayan kişide yani Mit ajanı Mahir Kaynak’ın üzerindedir. Daha sonra oluşum deşifre edilir ve darbe önlenir.
O yüzden diyorum ki, “İçimizde ajan yoktur!” diyen adama bakmak gerekir.
Bu adam, Yüksekova’da Ubeydullah Durna şehid edildiğinde ateşe benzinle gitmiş ve Pkk’lileri tahrik etmişti.
Biliyorsunuz çatışma çıkarma istihbaratın en çok başvurduğu işlerden biridir.
Molotoflu eylemleri Mit’e yükleme çabası ise verilen görev icabıdır.
Açıklama “En güvenilir adam”dan gelmiştir. Artık Kck’de kimse kimseye güvenmeyecektir. Herkes birbirinden şüphelenecektir.
Yani görevli şimdilik görevini yerine getirmiştir.Nokta.

z£LaL
18-03-2012, 10:45
http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr/resimler/1332018587.jpg

Mahabad
23-03-2012, 19:44
Aslına Dönenler

“Her şey aslına rücu eder” diye hikmetli bir söz vardır.


Kaynağını tam olarak bilmiyorum, ama gerçekten hikmetli bir söz.
Kimileri topraktan yaratılan insanın ölünce toprağa karışmasını anlatırken bu sözü söyler.
Kimileri de insan huyunun değişmesinin dönemsel olduğunu, sonradan aslına döndüğünü bu sözle beraber söylemişlerdir.
Bazıları bu konuyu toplumlara da uyarlamak istemiş ve bazı sonuçlara ulaşmışlardır.
Aslında önümüzde ilginç örnekler de yok değil.
Mesela Amerika…
İnsanla, doğayla barışık Kızılderililer ve diğer yerli gruplarını kast etmiyorum.
Avrupa’dan yeni sömürgeler bulmak ümidiyle gemilerle yola çıkıp kıtaya varan Amerika’nın kurucularının tümüyle suçlulardan oluştuğunu söyler tarihçiler.
Herkes okuyanusa açılmaya cesaret edemediği için zindanlardaki katilleri toplayıp gemilere bindirmişler ve Amerika kıtasına varmışlar.
Katiller, kendilerinden bekleneni yapmışlar ve binlerce yerli insanı katletmişler.
İnsanlıktan nasibini almamış katiller sürüsü, öldürdükleri kişilerin kafa derilerinden birer parça keserek koleksiyon yapmışlar ve başkalarına cinayetlerini övünerek anlatmışlar.
Kızılderililer bitince sıra Afrikalı mazlumlara gelmiş. Zincire vurup gemilere bindirdiklerinin ancak onda biri canlı olarak varmış Amerika’ya.
Teknolojileri gelişmiş, refah seviyeleri artmış.
Dünyaya özgürlükten, demokrasiden, insan haklarından söz etmişler.
Ama Hiroşima’yı yerle bir edenler, Vietnam’da kimyasal silahlar kullananlar onlardı.
Canilerin kurduğu devlet çok miktarda paranoyak ve psikopat yetiştirdi.
Siyonistler için böyle bir tanımlama yapma gereği duymuyoruz. Onlar terörden, vahşetten uzak kalmadılar.
Nasıl olsa uluslar arası çapta faaliyet gösteren bir besleme basın vardı ve onların yaptığı her cinayet tevil ediliyordu.
Bir de Baasçı katillere bakalım.
Bakın Baas’ın Dışişleri bakanı Velid Muallim ne diyor:
“Türk hükümetiyle 10 yıldır el ele çalışıyoruz. Birçok alanda işbirliği yapıyoruz. Türkiye için Arap dünyasında elçiyiz. Olanlara şaşırıyorum. Türkiye eski rotasından 180 derece döndü. Referandum demokrasiye hızlı bir geçiş sağlayacak ama Türkiye artık ‘bismillah’ desek inanmıyor. Erdoğan geçmişte Esad ile her görüşmesinde Müslüman Kardeşler denen partiyle diyalog çağrısı yapardı. Bizim bu partiyle 1980’e uzanan bir tarihimiz var. İki lider arasındaki temel çatışma bu. Suriye, Türkiye, Lübnan, Irak ve Ürdün’den oluşan bir bölgesel işbirliği konseyi kurma hayalimizi de bu çatışma engel oldu.”
İnşa etmek istediğimiz bölgesel bir rüya vardı. Din bugün olumsuz rol oynuyor. Biz birlikte yaşamayı temel alan bir ülkeyiz. Bununla gurur duyuyoruz. Müslümanlar çoğunlukta olsa da dini bir devlet haline gelmeyeceğiz. Suriye sistemiyle Müslüman Kardeşler arasında laiklik noktasında ideolojik bir fark var.
Türkiye eski rotasından 180 derece dönmüş!
Türkiye ile ilişkilerin bozulma nedeni Erdoğan’ın ‘İhvan-ı Müslimin ile diyalog’ talebi imiş. Din olumsuz bir rol oynuyormuş!
Velid Muallim, içinden geçenleri söylüyor.
Gerçek yüzünü, gerçek kimliğini ortaya seriyor. Biliyorsunuz kısa süreli bir yalancı bahar yaşanmıştı.
Yaklaşık otuz sene önce Hama’da bir katliam yaşanmış, insanlar zindanlara doldurulmuştu.
Yüz binlerce Müslüman’dan bir daha haber alınamamıştı.
Bir milyondan fazla insan ülke dışına çıkmak zorunda kalmıştı.
Sosyalist Arap ırkçısı tağuti Baas rejimi, saray mollaları hariç hiçbir Müslümana hayat hakkı tanımıyordu.
Başta Hafız Esed adında yüzyılın en büyük zalimlerinden biri vardı.
Hafız Esed, 2000 yılında geberip cehenneme yuvarlanınca yerine oğlu Beşar geçti.
Beşar, reform sözü verdi.
Göstermelik de olsa özgürlükler konusunda bazı adımlar atıldı.
İnsanlar az da olsa rahat nefes almaya başladı.
Yine muhaberat zulmü vardı, yine zindana girenlerden haber almak imkânsız gibiydi; ama eskiye oranla yumuşamalar da hissediliyordu.
İhvan yine yasaktı. İhvan üyesi olmak idam cezası almak için yeterli sebepti.
Şehid Hasan el Benna’nın kitaplarını bulundurmak yine suçtu.
Ama insanlar umutluydu.
Esad’ın gerçek yüzünü görmek için özgürlük talepleri ile sokağa çıkmak gerekirdi.
Esad’ın kulları, Müslüman halkın da Esad’ın ilahlığını kabul etmesini istiyorlardı.
Baasçı katiller sürüsü aslına dönmüştü.
Yani Velid Muallim, Türkiye’nin 180 derece döndüğünden söz ederken yalan söylüyor. İşin aslı Baasçı katillerin asıl hüviyetlerine dönmesidir.

Kemahlı
25-09-2012, 13:25
Paylaşım için teşekkürler

Mahabad
19-05-2013, 10:29
.
.
Bandırma Vapurunu Samsun’a Kim Gönderdi?


Kimilerine göre Sevr anlaşmasını onaylayan bir hain, kimilerine göre ise Mustafa Kemal’i 19 Mayıs 1919’da Samsun’a gönderen bir kahraman. Tarihi ideolojik saplantılar içerisinde okuduğumuzda böyle tezat tezler ortaya çıkabiliyor maalesef.

http://www.dogruhaber.com.tr/image/haber/2013/05/19/Resim_1368949483.jpg


Mehmet Emin Özmen / doğruhaber

YAKIN TARİHİMİZİN BİLİNMEZLİĞİ
İlkokul sıralarında iken, Mustafa Kemal’in 19 Mayıs 1919’da kırık dökük, pusulası olmayan bir vapur ile Samsun’a çıktığı, oradan Amasya, Erzurum, Sivas’a geçtiği, bir baştan bir başa memleketi kurtardığı anlatılırdı. Biz de ister istemez dinler, kafamızda bin bir soru belirirdi. Tabi Cumhuriyet tarihi bilinmezlikler içinde kalmış yılların tarihidir. Araştırılması zahmetli bir daldır. Çünkü laik kafalı tarihçiler gerçekleri küllerin arasında kaybettirmeye çalışmışlar. Uzun yıllar araştırılmayan bu tarih, küllerin arasında kalmış ve maalesef küller sertleşip tabaka halini almış durumdadır. Bir de kaynak eksikliği eklenince iş tamamen içinden çıkılmaz bir hal alır. Eski çağlar ile ilgili kaynağa rastlarsınız da, Cumhuriyet tarihi ile ilgili kaynak bulamazsınız. Öyle ki zabıtlar gizlenmiş, arşivlerde binlerce belge araştırmacılardan saklanmıştır. Bu durum milli mücadele denilen tarihi iyice öğrenmememize neden olmuş ve mesela I. İnönü Savaşı denilen savaşın olup-olmadığını bile belirsizleştirmiştir. Siz gerçeklerin söylenmesine mani olursanız, ortada efsaneler dolaşır.

RESMİ TARİHÇİLERİ GÖRE SAMSUN’A ÇIKIŞ
Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkışı da bu tür bilinmez konulardan biridir. Resmi tarihe göre; Mondros Ateşkes Antlaşmasından sonra Padişah Vahdettin, İngilizlere tamamen teslim olmuş, antlaşmanın 7. maddesine göre memleketi işgal etmesinler diye onların insafına sığınmıştır. Karadeniz civarındaki Türk çetelerin Rumlara saldırmaları İngilizleri rahatsız ettiği için, İngiliz yetkililer Padişahı uyarıyor ve eğer engel olunmazsa oraya asker çıkaracaklarını bildirmişlerdir. Padişah da bölgeyi kontrol edecek ve gerekli tedbirleri alacak bir komutan aramaktadır. Bu sırada kendisine Mustafa Kemal’e görev verilmesi teklif edilir. O da Mustafa Kemal’i 9. Ordu Müfettişliği unvanı ile bu bölgeye görevlendirir. Bu iş için Bandırma Vapuru tahsis edilir ve 19 Mayıs 1919 günü Samsun’a çıkılır. İlk etapta Padişahın kontrolü altında hareket eden Mustafa Kemal, daha sonra kontrolden çıkar ve kendi başına hareket eder. Her ne kadar Padişah kendisini uyarsa da bu ikazlara kulak asmaz ve askerlik görevinden istifa ederek vatanı kurtarma mücadelesini sürdürür.

GAYRİ RESMİ TARİHÇİLERİN OLAYA BAKIŞI
Mustafa Kemal’in sonraları kaleme aldığı Nutuk’ta Padişah Vahdettin’in vatan haini olduğu yazılır. Peki, gerçek böyle midir? Alternatif görüşler ise bambaşka şeyler söylemektedirler. Bunlara göre; Padişah, İstanbul’dan işgalcilere karşı bir şey yapamayacağını anlamış ve Anadolu’daki halkların mücadelesinin organize edilmesi gerektiği kanaatine varmıştı. Bu nedenle Mustafa Kemal’i 9. Ordu Müfettişliği gibi bir geniş yetkiler vererek, O’nu bizzat kendisi Bandırma vapuru ile Samsun’a göndermiş ve aslında vatanın kurtarılması için milli mücadeleyi başlatmıştır.

KİM HAKLI KİM HAKSIZ
Şimdi bu görüşleri ele alalım. İlk etapta şunu belirtelim ki; Mustafa Kemal’in Samsun’a Osmanlı Padişahı tarafından gönderildiğini herkes bilmektedir. Çünkü bu resmi bir görevlendirme şeklindedir ve belgelidir. Müfettişlik bölgesi tarih kitaplarında; Trabzon, Erzurum, Sivas, Van vilayetleri ile Erzincan ve Canik (Samsun) müstakil sancakları olarak yazılmaktadır. Müfettişlik bölgesine komşu vilayet, sancak ve askeri birlikler de; Diyar-ı Bekir, Bitlis, Mamuretu’l-Aziz (Elazığ) Ankara, Kastamonu vilayetleri ile Kayseri ve Maraş sancaklarıdır. Bu vilayet ve sancaklarda bulunan askeri birlikler Mustafa Kemal’in emir ve taleplerini kabul edecekler. Ayrıca bu yetkiler sadece askeri değil aynı zamanda sivil idari yetkiler de olacak. Kısacası buraların hem askeri hem de sivil tüm idaresi Mustafa Kemal’de olacaktı.

PADİŞAH İLE SON GÖRÜŞME
Görüldüğü üzere kendisine çok geniş yetkiler verilmiştir. İsmet Bozdağ’a göre: “Mustafa Kemal’e sarayın vermiş olduğu yetki, bütün Osmanlı tarihi içinde yalnız Köprülü Mehmet Paşa’ya verilmiştir.” Gitmeden önce 15 veya 16 Mayıs 1919’da Padişah ile görüşen Mustafa Kemal, anılarında bu görüşmeyi detaylı bir şekilde yazmış: “Yıldız Sarayı’nda Vahdettin ile adeta diz dize denecek kadar yıkın oturduk. Sağına dirseğini dayamış olduğu bir masa üstünde bir kitap var. Salonun Boğaziçi’ne doğru açılan penceresinden gördüğümüz manzara şu: Birbirine paralel hatlar üzerinde düşman zırhlıları. Vahdettin unutamayacağım şu sözleri söyledi: Paşa, Paşa! Şimdiye kadar devlete çok hizmet ettin. Bunların hepsi artık bu kitaba girmiştir. (Elini demin bahsettiğim kitabın üstüne koydu ve ilave etti) tarihe geçmiştir.” (O zaman bunun bir tarih kitabı olduğunu anladım. Dikkatle ve sükûnetle dinliyordum). ‘Bunları unutun’ dedi. ‘Asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden önemli olabilir; Paşa Paşa, devleti kurtarabilirsin.’

Padişahın “Muvaffak ol” duaları ile oradan ayrılan Mustafa Kemal’e, Osmanlının en iyi vapurlarından biri tahsis edildi. Yanına askeri erkân verilip, gemi mürettebatı da görevlendirildi. Ayrıca rakamı üzerinde hala anlaşılamayan ödenek de tahsis edildi. Tüm hazırlıkları Osmanlı tarafından yapılan vapur, 19 Mayıs 1919 günü Samsun’a vardı.

ATATÜRK’ÜN KANAATİ
Atatürk, İstanbul’dan uzaklaştırmak için bu görevin kendisine verildiğini söyler. Tabi İstanbul’da istenmeyen bir paşanın bu kadar geniş yetkilerle gönderilmesi biraz saflık olur. Nutuk’ta bu kadar geniş yetkilerin kendisine verilmesini tereddütle karşılayacaklar için Mustafa Kemal şu açıklamayı yapmaktadır: Hemen ifade etmeliyim ki, onlar bana bu yetkiyi bilerek ve anlayarak vermediler. Ne pahasına olursa olsun benim İstanbul’dan uzaklaşmamı isteyenlerin buldukları gerekçe Samsun ve dolaylarındaki güvensizlik olaylarını yerinde görüp tedbir almak üzere Samsun’a gitmek idi.”

TEZ-ANTİTEZ; SENTEZ
Şimdi salim bir kafa ile düşündüğümüz zaman; Samsun yöresindeki asayişsizliğin Diyarbakır, Elazığ gibi yerlerle ne ilgisi var? Neden Osmanlı Padişahı güvenmediği ve İstanbul’dan uzaklaştırmak istediği birini bu kadar geniş yetkilerle ve bu kadar geniş bir coğrafyaya gönderdi? Bu durum tam bir tezat teşkil etmekte ve ancak ve ancak şu şekilde yanıtlanabilmektedir: Padişah Osmanlı’nın kurtarılması için çareler arıyordu. İstanbul İngilizlerin işgali altındaydı. Yunanlılar İzmir’e çıkmıştı. Güvendiği birilerini geniş yetkilerle Anadolu’ya gönderip bir şeyler yapılabilirdi. İşte tam bu esnada Mustafa Kemal’e iş düşüyordu.

Yani oynanan İngilizlere karşı bir oyundu. Padişah Mustafa Kemal’i sözde Samsun ve civarındaki olayları önleme bahanesiyle, resmi olarak müfettiş olarak görevlendirmişti. Gayri resmi olarak da aslında Mustafa Kemal, Anadolu’daki Kuvay-ı Milliye denilen güçleri organize edip vatanı kurtarmaya çalışacaktı. Zaten sonraki dönemde Mustafa Kemal’i sürekli koruyup kollamaya çalışmıştır. Atatürk’ün Samsun’a varır varmaz sanki bir görev almış gibi hemen çalışmalara başlaması durumu yeterince açıklamaktadır.

Mustafa Armağan yaptığı açıklamalarla Mustafa Kemal ile Padişah Vahdettin arasında bir sır olduğunu belirtiyor. Mustafa Kemal’in bu sırrı zaferden sonra açıklayacağını Erzurum Kongresinin açılış konuşmasında deklare ettiğini söylüyor. Ancak daha sonra bir şekilde bu sır açıklanmıyor. Mustafa Kemal’in Padişaha gönderdiği telgraflarda kendisini Anadolu’ya gönderenin Vahdettin olduğunu açıkça yazıyor. Padişah ise yurt dışına çıktığında yaptığı ilk açıklama ile Mustafa Kemal’i Anadolu’ya mücadele için kendisinin gönderdiğini söylüyor. Mustafa Armağan bu şekilde olayın ikisi arasında İngilizleri oyalamak için plan olduğunu belirtiyor. Yani Vahdettin’in Mustafa Kemal’i İstanbul’a geri çağırması, O’nu istifa ettirmesi ve hakkındaki idam kararı aslında bu siyasi taktik gereği idi.

VAHDETTİN HAİN MİYDİ?
Laikçilerin uzun süre hain damgası vurdukları Vahdettin’in aslında vatanperver olduğu sonradan yine laikçiler tarafından söylendi. Nitekim ölmeden önce Bülent Ecevit gibi CHP’nin yıllarca genel başkanlığını yapmış bir başbakan bile Vahdettin’in vatansever olduğunu dile getirdi. Hatta daha da ileri giderek Anadolu’daki mücadeleye destek verdiğini de söyledi. Ayrıca Vahdettin yurttan ayrıldığında isteseydi devletin hazinesinden istediği kadar alırdı. Fakat bunu yapmadığı gibi İtalya Kralı Emanuel’in saraylarda kalıp, maaş bağlanması teklifini de üzerinde taşıdığı “Halifelik” unvanından dolayı “Halifeyi gayri Müslimlere muhtaç ettirmem” anlayışı ile nazikçe reddediyor. Kendisinin para işlerine bakan Fahri Bey; “Bu kadar ikramı reddediyorsunuz, herhalde mutfağınızda kuru soğan dahi kalmadığını bilmiyor musunuz” diyerek ikramları kabul etmesini söyler.

Vahdettin tüm bunları reddeder ve yokluk içinde 16 Mayıs 1926 günü San Remo’da vefat eder. Çevredeki borçlarından dolayı cenazesi rehin alınır. Cenazesi kaçırılarak Şam’a götürülür ve orada Yavuz Sultan Selim Camii haziresine defnedilir. Daha sonra Suriye ve Mısır Müslümanlarından toplanan para ile Padişahın borçları ödenir. Durum ne olursa olsun, Padişah Vahdettin’in, Mustafa Kemal’e vapur tahsis edip emrine yeteri kadar asker ve mürettebat vererek 9. Ordu Müfettişliği gibi bir görevle Samsun’a gönderdiği sabittir. Milli mücadeleden sonra Vahdettin’in kaçmak zorunda kaldığı aşikârdır. Çünkü kalsaydı ya idam edilir ya da ülke içinde fitneye sebep olurdu. Her halükarda Padişah yalnız bırakılmıştır. Cemal Kutay bu durumu şöyle açıklar: “Makyavelli mezardan çıksa Mustafa Kemal’i alnından öper.”

Kimya_ı Saadet
27-05-2013, 06:59
Sevr neden imzalanmıştı?

Nicedir bu köşeden bir mesaj yayılıyor: Bir ‘tarih açılımı’na ihtiyaç var. Yeni bir Tarih, özellikle de yeni bir Yakın Tarih yazılmalı. Neden mi?

Tarih bir ‘bilim’se değişir; bizde değişmeyen şeye tarih deniliyor, bir.

Halkın tek tipleştirilmek istendiği yıllarda üretilmiş tarihle bugünkü farklılaşmış Türkiye daha fazla yoluna devam edemez, iki.

Resmi tarihin şekillendiği 1930’larda Kürtçe radyo kurulabilir miydi? Bırakın kurulmayı, kaçak göçek dinlemenin bile engellendiğini biliyoruz. Oysa bugün devletin bir Kürtçe kanalı olduğu gibi Dünya TV gibi özel kanallar da mevcut.

1930’lu yıllarda, hatta birkaç yıl öncesine kadar başörtüsünün kamuda serbest bırakılabileceğini düşünebilir miydik? Bakın, CHP dahil TBMM’de grubu bulunan partiler anlaşmışlar.

Demek ki değişiyoruz ve bunlar bölünmenin değil, yeniden bütünleşmenin alametleri. Canlılığın, dinamizmin, gelişmenin işaretleri.

İyi de iş tarihe, yakın tarihe gelince neden cesur adımlar atamıyoruz? Yoksa “Her şey değişir ama tarih asla!” mı diyoruz?

Bizim tek taraflı değil, çok taraflı bir tarihe ihtiyacımız var. Hakları yenmiş olanların da, sesleri susturulmuş, bastırılmış olanların da ‘konuşabilecekleri’ ortak bir tarih olmalı bu. Düşmanlık üretmeyen bir tarih.

SEVR PROJESİ

Aynı şey, bir zamanlar ‘hain’ ilan edilen Sultan Vahdettin veya açık bir ihanet belgesi olarak sunulan ‘Sevr Barış Projesi’ için de geçerli.

Sevr’in İngilizler dahil kimse tarafından ciddiye alınmadığını, ölümü gösterip sıtmaya razı etmek kabilinden bir hamle olduğunu bugün daha iyi anlıyoruz. Lakin olay Anadolu’ya başka türlü pompalanmış ve Mehmed Akif dahil pek çok aydın Sevr’in bir ‘idam fermanı’ olduğuna inanmışlardı. (Nasrullah Camii vaazını hatırlayın.)
Oysa İstanbul cephesinde ‘Sevr Projesi’ (böyle dedim diye kollarını çemreleyenlere hatırlatmalıyım ki, ‘proje’yi bizzat Gazi Mustafa Kemal, Nutuk’ta defalarca kullanmaktadır) tepkiyle karşılanmış ve Sultan Vahdettin tarafından “Mecelle-i mesâib” (Musibetler Belgesi) diye yaftalanmıştı.

O zaman soracaksınız haklı olarak: İyi de Sevr niye imzalandı?

İmzalandı, çünkü hükümete sadece 24 saat süre tanınmış, aksi halde savaş yeniden başlayacak denilmişti. Peki ordusu terhis edilmiş, tersaneleri işgal edilmiş vb. bir devlet neyle ve nasıl savaşacaktı? Söyler misiniz?

Ancak imzalanmasına rağmen onaylanmadı. Nitekim Sultan Vahdettin, Sevr karşısındaki tutumunu şöyle açıklar:

“Ben Sevr Antlaşması’nı kesinleşmiş sayılacak surette tasdik etmedim. Meselenin kesinleşmesinin Meclis-i Mebusan’ın kabulünden sonraki tasdikime bağlı olduğunu ve hak ve adaletle bağdaşmayacak surette anormal olan böyle bir antlaşmanın devam ve istikrar sağlayamayacağını bildiğimden hakkımızın anlaşılmasına müsait zamanın gelmesine kadar vakit kazanmak yolunda devamla antlaşmanın hükümetçe kabulüne taraftar göründüm.”

Sevr’i imzalamaya gönderilenlerden Rıza Tevfik’in ilk defa bir parçasını burada yayınlayacağım 13 Temmuz 1933 tarihli mektubunda antlaşmayı neden imzaladığına dair açıklamasının bilinmesinde fayda var. Şöyle yazıyor:

“O esnada Mustafa Kemal’i bizim kabine Anadolu müfettişi olarak tayin ettiydi ki, orada ben de Şura-yı Devlet (Danıştay) Reisi olarak bulunuyordum. Asıl derdim, bir an önce barışı temin etmekti. Padişah (da) bir an evvel barışın tesisini benim kadar arzu ediyordu.”

Rıza Tevfik bir arkadaşına yazdığı mektupta Sevr’de yaşadıklarını ise şöyle anlatır:

“Sevr’de imza ettik, hem memnun olarak imza ettik. Çünkü barış şartları, Avrupa devletlerinin içlerindeki ‘nifak’a, yani birbirlerine düşmelerine bakılırsa kesinlikle uygulanamazdı. Zaten ben Tevfik Paşa’ya ve Padişah’a anlatmıştım ki, bizim barışı imzalamamızla hakikaten barış kurulmaz. Ancak Meclis-i Mebusan toplanıp onu tasdik ve kabul ederse, yani ‘ratifier’ ederse resmen tasdik edilmiş olur.”

Filozof Rıza Tevfik’in Amman’dan gönderdiği mektubun can alıcı cümlesi ise şu:
“Şimdilik ise resmen memleketimize sükûnet temin etmiş ve Mustafa Kemal’e de büyük (‘azim’) bir fırsat kazandırmıştık. Benim kabahatim, Kemalistlerin iradelerine karşı barışı imza etmektir.”

“Yüz Ellilikler” arasına alınıp Türkiye’ye girmesi yasaklanan birinin ancak arkadaşlarına yazdığı mektuplarda açabildiklerini bilmek bugünkü okurun en tabii hakkı değil mi?

ŞEYHÜLİSLAM MUSTAFA SABRİ

Yine “hain” ilan edilip “Yüz Ellilikler” listesine dahil edilen ve o sırada Sadrazam Damat Ferid Paşa Paris’te bulunduğu için Sadrazam Vekilliği görevini de yürüten Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin Harbiye Nezareti’ne yazdığı 21 Haziran 1919 tarihli tezkirenin 3. maddesinde çarpıcı ifadeler yer almaktadır. Genelkurmay Başkanlığı Harp Tarihi Dairesi’nin çıkardığı “Harp Tarihi Vesikaları Dergisi”nin ilk sayısında (Eylül 1952, s. 13) bu ilginç belge devrin askerî uzmanlarınca aynen şöyle yorumlanmış:

“(Belge) Damat Ferid Paşa hükümetinin ‘bıçak kemiğe dayanınca’ İtilaf devletlerinin baskısına ve keyfi hareketlerine karşı durmak karar ve azmini göstermektedir. Nitekim bu maddeye göre 5 Temmuz 1919’da İngilizlerin Samsun’a asker çıkarılmasına karşı durulmuş ve bunda da muvaffak olunmuştur.”
Gözlerinizi ovuşturduğunuzun farkındayım ama bu alıntıyı Genelkurmay’ın bir yayınından aktarıyorum. İsterseniz aynı yayından Şeyhülislam Mustafa Sabri’nin sözlerini de paylaşayım:

“İtilaf devletleri tarafından önceden bildirilmeksizin belde ve kasabalarımızdan herhangi birine yeniden bir taarruz ve tecavüz vuku bulursa askerî kuvvetlerimiz tarafından tabiatıyla savunularak taarruzun engellenmesine çalışılması ve üstün kuvvetler karşısında engellenemediği takdirde temas korunmak şartıyla askerimizin münasip bir mevziye çekilmesi gerekmektedir…”

Yeni işgallere direnilmesini savunuyor resmen. “Bu memlekette de bir gün sabah olursa, Halûk” diye başlayan şiirini Tevfik Fikret şu mısrayla noktalamıştı: “Vatan sizinle, şu zindan karanlığından uzak!”

Yakın tarihimiz bir gün “zindan karanlığından” çıktığında şimdi karanlıkta kalan belgelerin ışığının dünyamıza sızması ihtimal dahiline girecektir eminim.

Mustafa Armağan

Kaynak: http://www.zaman.com.tr/mustafa-armagan/sevr-neden-imzalanmisti_2088664.html

Kimya_ı Saadet
27-05-2013, 07:04
84 yıl önce Arap elifbası yasaklandı, Latin alfabesine dayanan “yeni Türk harfleri” kabul edildi.

İnkılaplar içerisinde en radikali ve günlük hayat üzerinde en etkilisi olduğu halde yeterince tartışılmadı. Avram Galanti ve Fuat Köprülü gibi itiraza kalkanlar da kısa sürede muma çevrildiler.

Cemil Meriç’in dediği gibi 3 Kasım 1928’den itibaren kütüphaneler birer “tuğla yığını”na dönecek, 900 yıllık birikimin üzerinden asfalt geçirilecekti. Bir gün önce âlim olanlar ertesi gün ilkokula başlayan birer öğrenci haline gelecek, Mahir İz’in hatıralarında geçtiği üzere Latin harflerini kazara önceden öğrenmiş öğrenciler, hocalarının hocaları olacaklardı! Bu köklü değişimden etkilenmeyen ‘mutlu azınlık’ ise yabancı okullardan mezun olanlardı. Onlar yarışa bir adım önde başlayacak ve yeni oluşturulan bürokrasinin çekirdeğini oluşturacaklardı.

Harf İnkılabı birçok açıdan ‘benzersiz’ bir karardı. Ancak uzun bir süre tartışılamadı, bazı gerçekler tek yanlı olarak tahrif edildi. İnkılabın 50. yılında Türk Tarih Kurumu tarafından düzenlenen sempozyumda Ekrem Üçyiğit adlı tarih öğretmeni ‘Osmanlıcayı bazı çocuklarımıza olsun öğretmemiz gerekir’ deyince bir yuhalanmadığı kalmıştı.

Alfabe değişiklikleri milletlerin erken dönemleri dediğimiz ve henüz yazılı kültüre geçilmediği dönemlerde yapılmıştır. Türkler Göktürk ve Uygur alfabelerini alıp geliştirmişler, farklı coğrafyalarda oraya mahsus bir alfabeyi benimsedikleri de olmuştu. Arap alfabesine geçildikten sonra Türkler arasında iyi kötü bir alfabe birliği kurulmuş oldu. Aynı şey İngilizlerin Latin, Rusların Kiril alfabesine geçişlerinde görüldü.


Soru 1:Harf İnkılabı Latin harfleri Türkçeye daha uygun olduğu için mi yapıldı?
Cevap 1:Her dil farklı seslere sahiptir. İnkılapçı mantıktan gidersek her dile uygun bir alfabe geliştirmemiz gerekir. Alfabe sunidir, dil tabii. Her dilin alfabeyle sorunları vardır ve mükemmel alfabe yoktur. Uyumsuzluklar ıslahatla halledilmeye çalışılır. Nitekim Fransızlar sonradan K ve W harflerini alarak alfabelerindeki harf sayısını 26’ya çıkarmışlardı.

Soru 2:Arap harfleri zordu, okuma yazma kolay öğrenilemiyordu deniliyor. Kolaylığın ilerlemeyle bir ilgisi var mıdır?
Cevap 2:Alfabenizin öğrenilmesi zor ise değiştirmezsiniz, ıslah edip ona göre bir öğretim sistemi tatbik edersiniz. Japonlar hâlâ dünyanın en sıkı eğitim sistemlerinden birine sahip olduklarından gurur duyarlar. Latin alfabesine göre öğrenilmesi zor olan dilleriyle Latin alfabesi kullanan birçok Avrupa ülkesinden fazla sanayileşmiş olmaları bunun kanıtıdır. Müslümanlar Arap alfabesiyle dünyanın en görkemli medeniyetlerinden birini inşa ederken aynı dönemde Latin alfabesi kullanan Avrupa karanlık çağda yaşıyordu. Demek ki keramet alfabede değil, onu kullananın maharetindedir.

Soru 3:“Muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkmak” için yapılanlardan biri de Harf İnkılabı’ydı. Harfleri değiştirerek bu iş başarılabilir miydi?
Cevap 3:Bu da mantık dışı bir gerekçe, zira öyle olsaydı yarın Çin ‘muasır medeniyet seviyesi’ni oluşturdu diyelim, bu durumda ona yetişmek için Avrupa ve ABD Çin alfabesini mi benimseyecektir?

Soru 4:Harf İnkılabı’nın gerçek amacı neydi?
Cevap 4:Görünüşte bize pek çok gerekçe sunuluyor ama bunların iler tutar yanları yok. Ancak gerçek amacı fısıldayan birkaç ‘itirafçı’ mevcut. Yakup Kadri’nin şu sözü gibi: “Biz Latin alfabesiyle Batı camiasına arka kapılardan değil, ön kapıdan girme imkânını bulabildik.” Başbakan İnönü yıllar sonra “Harf İnkılabı’nın en büyük faydası, kültür değişmesini kolaylaştırmasıdır. Türk milletini bir kültür âleminden bir başkasına nakletmiştir.” itirafında bulunmuştur. Alfabe değişiminin mimarlarından Ahmet Cevat Emre “Arap yazısıyla Batı kültürünü benimsemek imkânsızdı.” diye yazmıştır. Demek ki, gerçek amaç, Batı medeniyetine geçmekti, Osmanlı’yı, İslam’ı ve Kur’an’ı temsil eden bir yazıyla yollarına devam edemezlerdi.

Soru 5:Bizden başka Harf İnkılabı yapan ülkeler oldu mu?
Cevap 5:İşgalci Fransızların Haiti ve Vietnam’da yaptıkları gibi dışarıdan değil de kendi iradesiyle Harf İnkılabı’nı yapan 2 ülke var modern çağda. Biri biziz, diğeri İsrail. Ancak mühim bir farkla: Biz Arap yazısını geri bıraktırıyor diye terk ederken, İsrail, hemen bütün Yahudi vatandaşları Latin harflerini bildiği halde tersinden bir Harf İnkılabı yaptı ve 2 bin yıl önceki ölü ve öğretilmesi çok zor İbrani alfabesini diriltti. Eh, sofranıza koyduğunuz köpek balığı geni aşılanmış domatesin tohumlarını bu mürteci devletten aldığımıza göre pek de geriye gitmiş sayılmazlar değil mi?

Soru 6:Harf İnkılabı’nın ilham kaynakları nelerdir?
Cevap 6:1926 Bakü Kongresi gibi örnekler var ama 1927’de Filistin’de bir Yahudi’nin Latin harfleriyle ama İbranice yayımladığı kitabı görmezden gelemeyiz. İthamar Ben-Avi adlı bu Latin harfleri savunucusu, dindar Yahudilerce topa tutulmuş ve ilhamını Türklerden aldığı iddia edilmişti. Ben-Avi ise kendini şöyle savunmuştu: “Bu fikri ben Atatürk’ten almadım, aksine onun ilham kaynağı benim. 1911’de Kudüs’e geldiğinde Mustafa Kemal’e Osmanlı’nın geleceğinin Latin harflerinde yattığını anlatmıştım, o da ikna olmuştu. Hatta ‘Latin harflerinin şerefine’ diye beraber kadeh kaldırmıştık!”
Soru 7:Peki okur yazarlık arttı mı?
Cevap 7:Prof. Uygur Kocabaşoğlu’nun belirttiğine göre ilk hevesle Millet Mekteplerine 1 milyondan fazla kişi devam etmiş ama ancak bunun yarısı mezun olabilmişti! Harf İnkılabı’ndan önce 1 milyon okur yazarımız vardı. Bebekleri çıkardığımızda bu, Osmanlı’dan yüzde 19 gibi bir okur yazar nüfus devralındığını gösterir. 1935’e geldiğimizde ise 7 yılda 1,5 milyonluk bir artış gerçekleşmiş, sonraki yıllarda bu artışın hızı giderek yavaşlamıştır. Yani Atatürk’ün 1928’deki “1 ya da 2 yıl içinde herkes okur yazar olacaktır.” öngörüsü tutmamıştır.

Daha sorulacak çok soru ve verilecek cevap var ama başka sefere. Yahudi Avram Galanti, cevabımı özetlemiş nasıl olsa: “Arabi harfleri, terakkimize mani değildir!”

Mustafa Armağan

Kaynak: http://www.zaman.com.tr/full-name/7-soruda-harf-inkilabi_2010947.html

oğuz
27-05-2013, 09:12
Kanunlarla aleyhte konuşulması yasak edilerek halka zorla kabul ettirilen hiç bir Müslümanın asla kabul etmeyeceği durumlar maalesef milletimizin zor anlarında dikta edilmiş ,kafirleri sevindirmiş Müslümanları ise üzmüştür.

Kuranda tağut ile alakali tahmini 8 ayet geçiyor



2:256 -

Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk, sapıklıktan ayırd edilmiştir. Artık her kim tâğutu inkar edip, Allah'a inanırsa, sağlam bir kulpa yapışmıştır ki, o hiçbir zaman kopmaz. Allah, her şeyi işitir ve bilir.



http://meal.ihya.org/rsm/blank.gif



2:257 -

Allah, iman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlerin velileri de tağuttur, onları aydınlıktan karanlıklara çıkarırlar. İşte onlar cehennemliklerdir. Orada ebedî olarak kalırlar.



http://meal.ihya.org/rsm/blank.gif



4:51 -

"Şu kendilerine kitaptan (okuma yazmadan) bir nasib verilmiş olanları görmüyor musun! Onlar puta ve şeytana inanıyorlar. Ve Allah'ı tanımayanlara, "Bunlar, müminlerden daha doğru yoldadır." diyorlar.



http://meal.ihya.org/rsm/blank.gif



4:60 -

Şunları görmüyor musun? Kendilerinin sana indirilene ve senden önce indirilene inandıklarını ileri sürüyorlar da tağuta inanmamaları kendilerine emrolunduğu halde, tağut önünde muhakemeleşmek istiyorlar. Şeytan da onları bir daha dönemeyecekleri kadar iyice sapıklığa düşürmek istiyor.



http://meal.ihya.org/rsm/blank.gif



4:76 -

İman edenler, Allah yolunda savaşırlar. İnkâr edenler de tağut yolunda savaşırlar. O halde siz şeytanın taraftarlarına karşı savaşın. Çünkü şeytanın hilesi zayıftır.



http://meal.ihya.org/rsm/blank.gif



5:60 -

De ki: "Allah katında cezaya çarptırılma bakımından bunlardan daha kötüsünü size haber vereyim mi? Allah, kimlere lanet etmiş ve gazabına uğratmışsa; kimlerden maymunlar, domuzlar ve şeytana tapanlar yapmışsa, işte bunların makamı daha kötüdür ve onlar düz yoldan daha çok sapmışlardır".



http://meal.ihya.org/rsm/blank.gif



16:36 -

Andolsun ki biz her ümmete, "Allah'a ibadet edin ve putlara tapmaktan sakının." diye bir peygamber gönderdik. Allah, bu ümmetlerden bir kısmına hidayet etti, bir kısmına da sapıklık hak olmuştur. Şimdi yer yüzünde bir gezip dolaşın da bakın ki, peygamberleri yalanlayanların sonunun ne olduğunu bir görün?



http://meal.ihya.org/rsm/blank.gif



39:17 -

Tağuttan, ona kulluk etmekten kaçınıp da tam gönülle Allah'a yönelenlere gelince, müjde onlaradır. Haydi müjdele kullarımı.

Kimya_ı Saadet
27-05-2013, 09:46
Şehit edilişinin 49. yılında rahmetle andığımız Adnan Menderes yalnız mazlumluğu ile değil, çalışkan bir başbakan, usta bir polemikçi ve sözünü budaktan esirgemeyen bir hatip kimliğiyle, en önemlisi de yakın geçmişe ilişkin cesurca değerlendirmeleri olan bir siyasetçi ve düşünür kimliğiyle de hatırlanmalıdır.

Aşağıda bizzat kendi konuşmalarından bir derleme yaptım. Bu 'tehlikeli' sözlerin bir yerlere kayıt edildiğini ve zamanı gelince –nitekim o zamanın da Yassıada'da geldiğini biliyoruz- ortaya sürüldüğünü biliyoruz.

Yassıada savunmalarında son derece alttan alan, eline geçirdiği kozları bile kullanmaktan kaçınan nahif Menderes portresi sizi yanıltmasın. Aslında gözüpek bir polemikçidir ve siyasi hayatında karşısında oturan isim de öyle böyle biri değil, anlı şanlı İsmet Paşa'dır. Üstelik tek başına bir CHP edecek kadar kudretli zamanlarıdır İsmet Paşa'nın. Meclis'te Adnan Menderes'i hedef alan eleştiri, hatta suçlamalarda bulunmaktadır. İşte Menderes'in İsmet Paşa'nın şahsında CHP'ye ve onun zihniyetine yönelttiği eleştiriler bu gergin siyasi ortamda dile getirilmiştir.

Menderes'in CHP ve İsmet Paşa'ya yönelttiği eleştiriler, sadece 1939-1950 dönemine ait değildir. Biraz daha geriye doğru sarkar, yani İnönü'nün başbakanlığı dönemini de kapsar. Her ne kadar açıkça Atatürk'ün adını anmazsa da, onun cumhurbaşkanı olduğu dönemi ve memleketi geçim derdine düşürecek kadar ekonomiyi perişan eden demiryolu politikasını da eleştirir.

Özetlersek, Başvekil Adnan Menderes'in eleştiri okları özel olarak İnönü'ye ve CHP'ye yöneltilmiş gibi görünse de, aslında İttihat ve Terakki'den başlayarak son 40 yılın bir değerlendirmesidir.

Aşağıdaki cümleleri okuyunca göreceksiniz ki, bu sözlerin bugün dahi söylenmesi büyük cesaret ister. Menderes, işte bu cesareti göstermiş adamdır. Üstelik açık meydan okumalardır. İşte o on tehlikeli konuşma:

1) "İsmet Paşa, kendi zamanında, 'Ben memleketi idare ediyordum' diyor. O devirde bu memleketi çocuklar da idare ederdi. Çünkü herkesi susturmuş, bir tek kendisi konuşuyordu, memleketi de böyle idare etti ve bu memleket seneler senesi olduğu yerde saydı."

2) "Uzun seneler bir fetih hakkı olarak bu memlekete sahip oldukları zannında olanlar, hayatlarının ileri devresinde ruhlarına girmiş olan bu kanaati değiştirmek imkânını bulamazlar. Kendileri, Allah tarafından memur olunmuş insanlardır! Telakkileri böyledir."

3) "Bütün seçimlerde mağlup olurlar, yine de memleket bizimledir, derler. Hükümet işlerinde şimdiye kadar hiçbir muvaffakiyet (başarı) göstermemişlerdir. Gölge etmesinler, biz başka ihsan istemiyoruz."

4) "1946 Türkiye'si ile 1954 Türkiye'si arasında asır farkı değil, çağ farkı vardır."

5) "Siz bu rejimi devraldığınız zaman darağaçları kurdunuz, o (İnönü) zannınca bu memleketin sahibidir. Tek başına memlekete tesahüb ediyor (sahip çıkıyor) ve tek başına bu memleket hakkında konuşuyor. Bunu, bu hakkı nereden alıyor? Biz sizin gibi istila veya fetih hakkına dayanarak mı geldik bu iktidara?"

6) "(İsmet Paşa) 1946'da kendisinin mebus seçilmediğini bilmiyor muydu? 4 yıl gayri meşru devlet reisliği (Cumhurbaşkanlığı) yaptığını İsmet Paşa bilmiyor mu? Vatandaşların haklarını iptal etmek yolunda bizzat emirler vermemiş miydi? İsmet Paşa milletvekillerini takip etmek için bütün milletvekillerinin peşlerine hafiyeler koymamış mıdır?"

7) "Bu memleketteki zulüm devri İsmet Paşa ile onun iktidardan düşmesiyle kapanmıştır. (İsmet Paşa) hırsı için bu memleketi bir baştan öte başa ateşe vermek isteyen adamdır. Paşa yeter artık! Bu memleketi bizim gibi memleketin içinden gelmiş olan insanlar idare etsin!"

8) "Atatürk demokratik inkılabı tahakkuk ettirmemiştir (gerçekleştirmemiştir), yarıda bırakmıştır."

9) "Millete mal olmuş inkılapları muhafaza edeceğiz, millete mal olmamış inkılapları tasfiye edeceğiz." (Nitekim Arapça ezan yasağı millete mal olmamış inkılaplardan olduğu için kaldırılmıştır.)

10) "Türk milleti Müslüman'dır ve Müslüman kalacaktır. Bu memlekette din hürriyetine tecavüz etmek kimsenin haddi değildir. Hakiki mümin ve samimi Müslüman olanlar din hürriyetinden tamamen emin olabilirler."

Merhum Menderes'in Demokrat Parti Meclis grubunda yaptığı bir konuşmada "Siz isterseniz hilafeti bile geri getirebilirsiniz." sözü de bunlara dahil edilmeye çalışılmıştır. Ancak o sözün manası başkadır. Kastını aşmıştır.

Menderes, Meclis'in şahs-ı manevisine, yani manevi kişiliğine emanet edilmiş olan hilafeti geri getirebilirsiniz derken, gücünüz o kadar büyük ki, bunu bile yapabilirsiniz, bu gücünüzü tanıyorum demek istemiştir. Gerçekten de 1955 yılında söylenmiştir bu söz ve o tarihte DP grubu Meclis'in yaklaşık yüzde 80'ine hakimdir. O grup ki, bakanları istifa ettirmiş, hatta hükümeti düşürmek üzeredir. İşte böyle bir ortamda kürsüye çıkan Menderes, gruba, elinde ne büyük bir gücü tuttuğunu ifade etmek ihtiyacını duymuş, bu gücü doğru kullanmaları uyarısını yapmış, ancak sonradan bu söz CHP'li muhalifleri tarafından başka mecralara çekilmiştir.

17 Eylül 1961 günü İmralı'da idam edilen Menderes, bir siyasi düşünür olarak henüz incelenmiş değildir. Onun konuşmaları bir külliyat halinde yayımlandığı zaman yalnız hitabetiyle değil, düşünür ve siyasetçi kimliğiyle de yakın tarihimizde durduğu yeri daha sağlıklı bir şekilde değerlendirmek imkânına kavuşacağımızdan eminim.

Mustafa Armağan

Kaynak: http://www.zaman.com.tr/full-name/menderesi-ipe-goturen-10-konusma_1029199.html

Kimya_ı Saadet
27-05-2013, 10:54
89 yıl önce bugünlerde Lozan Barış Antlaşması imzalanırken bir Türkiye Cumhuriyeti bulunmuyordu ortada. Malum, görüşmeler başlamadan 1 ay kadar önce saltanatı kaldırarak Osmanlı'yı 'tarihe gömmüştük'. Peki görüşmeleri hangi devlet yürütüyordu?

Türkiye Büyük Millet Meclisi Devleti. Ancak burada fazla göze batmayan ufak bir sorun vardı.

307 sayılı kanunla Osmanlı İmparator-luğu'nun inkıraz bulduğu ve TBMM hükümetinin kurulduğu ilan edilmişti edilmesine ama bu yeni devlet henüz uluslararası camia ve Milletler Cemiyeti tarafından tanınmış değildi. Bunun anlamı, henüz tanınmamış bir devlet olarak gidecektik Lozan'a ve ancak orada atacağımız imzayla tanınmamız mümkün olacaktı.

Burada akla şu soru geliyor: Eğer Lozan'da bir anlaşmaya varılamazsa kaybeden kim olacaktı?

İngiltere zaten fiilen işgal etmişti edeceği yerleri. Bu durumun tescilini bekliyordu sadece. Fransızlar da Suriye'yi kapmışlardı. Onlar da 1921'de Ankara'da imzaladıkları geçici İtilafname'nin kalıcı olmasını bekliyorlardı. En büyük mağdur İtalya idi; kelimenin tam anlamıyla hava almışlardı! Ermeniler de, Kürtler de umurlarında değildi İngilizlerin; yeter ki, Sovyetler Birliği Mısır ve Hindistan'dan uzak tutulabilsindi.

19 Şubat 1920 tarihli İngiltere Genelkurmay Başkanı'nın talepnamesinde, vazgeçilebilecek topraklar belirtilmişti zaten. Nitekim bu belgede açıklanan asgari sınır, İngilizlerin Lozan'da bize bıraktıkları topraklarla neredeyse birebir örtüşüyordu. Konunun uzmanı Marian Kent, Lozan'da ortaya çıkan sınırlarımız için şu yorumu yapar: "İroniktir, bu koşullar, neredeyse tamı tamına 1919 başlarında Donanma Bakanlığı'nın desteklediği İngiliz Genelkurmay'ının savunduğu koşullardı." ("Osmanlı İmparatorluğu'nun Sonu ve Büyük Güçler", İst. 1999, s. 222; belge Cab. 24/116, CP 2275, ek D, s. 7-8.)

Velhasıl, Lozan'a giderken durumu belirsiz olan yalnız bizdik. Bağımsızlığımızın tanınması gibi temel bir problemimiz vardı. Hukuken tanınmış olan Osmanlı'yı kendi ellerimizle öldürmüştük, yeni kurduğumuz devlet de rüşdünü ispata uğraşacaktı. Lozan görüşmeleri uzadıkça sıkıntıya düşecek olan taraf bizdik.
İngiltere'nin başını çektiği uluslararası camia tarafından tanınmazsak ne olacaktı? Tayvan veya Kıbrıs gibi bir statümüz mü olacaktı?

Görüldüğü gibi Lozan'ın henüz düşünülmemiş, araştırılmamış nice yönleri vardır. 'Lozanologlarımız'ı bir an önce yetiştirmezsek bu kördüğüm böyle sürer gider. Yıllar önce bir sözde 'uzman'ın, üstelik Türk Tarih Kurumu'nun 'bilimsel' dediği bir sempozyumda Lozan'ın maddeleri diye İngilizlerin bize teklif ettikleri müsveddeyi yayınladığını görünce hal-i pür-melalimize acımaktan başka bir şey gelmemişti elimden.

Üstelik Lozan'da ciddi bir istihbarat oyunu oynandığından da haberdar değiliz. Lozan'ın karşı taraftan bilgi çalmaya dönük operasyonları üzerinde duran nadir bir İngilizce araştırmaya göre İngilizler, İstanbul'a yerleştirdikleri özel yetiştirilmiş telgraf çalma ve çözme ekibi sayesinde Türk hükümetinin Lozan'a çektiği telgrafları bizimkilerden önce yakalıyor, çözüyor ve Lozan'daki ekibimizin eline ulaşmadan önce Londra'ya ulaştırıyorlar, gereken emirler verildikten sonra Lozan'da müzakere masasına, bizim elimizdeki kozları bilerek oturuyorlardı. Bir diplomatın dediği gibi bunun, briç masasında karşısındakinin elindeki kartları bilerek oynamaktan farkı yoktu. (K. Jeffrey-A. Sharp, "Lord Curzon and the use of secret intelligence at the Lausanne Conference", The Turkish Yearbook, 1993.)

Bu ahlaksızca oyunun farkında olmayan Türk tarafı, müzakerelere girip çıkıyorlardı ama telgraflaşmaları kendilerinden önce okumuş rakipleriyle aynı masada oturduklarından bihaberdiler. Zamanın Başbakanı Rauf Orbay, yıllar sonra Londra Büyükelçiliği sırasında bu oyunu öğrenince dehşete düşmüştü.


İngiltere, 1. Dünya Savaşı'nın hemen ardından bir Kod ve Şifre Okulu açmış ve mezunların bir kısmını İstanbul'da kurduğu kablosuz dinleme merkezinde istihdam etmiş olması tesadüf değildi.

Curzon ve Rumbold Türk tarafının kafasından nelerin geçtiğini bilerek hareket ediyor ve ortamı germek istediklerinde geriyor, gevşetmek istediklerinde de gevşetiyorlardı. Mesela bir keresinde azınlıklar konusunda Curzon, İsmet Paşa'nın üstüne gidiyor, sıkıştırıyordu. Rumbold onu uyardı:

"İsmet'in ellerinin bu konuda Ankara tarafından bağlanmış olduğunu hissediyorum. Gizli kaynaklardan edindiğim bilgiye göre eğer biz Montagna formülünde ısrar edersek masayı ve konferansı terk edecek. Vatandaşlarımız için bazı garantiler almamız yeterli. Konferans kesilirse bunu kamuoyumuzun anlayışla karşılayıp karşılamayacağından emin değilim."

Curzon bunun üzerine tutumunu değiştirecektir.

İngilizler ele geçirilen telgraflardan şunu da net olarak anlamışlardı: İsmet, Ankara'dakilere oranla uzlaşmaya daha yatkındı ve ılımlı bir tavır sergiliyordu. Ancak Ankara çok sertti. Ne yapsın İsmet!

Gizli Haberalma Servisi (SIS) de bunu doğruluyordu. Haziran 1923'te Rumbold, Curzon'a şöyle yazıyordu: "Malum gizli kaynaklardan edinilen bilgilere dikkat ederseniz İsmet'in kendi hükümetiyle giderek daha büyük bir müşkilat içine girmekte olduğunu görürsünüz."

İngilizler Lozan'da bir başarısızlık veya eli boş dönme halinde Meclis'in delegelerden ve hükümetten hesap soracağını bile tespit etmişlerdi. 30 Ocak 1923'te Rumbold şöyle yazıyordu Henderson'a:

"Kötü bir anlaşmayla geri dönerlerse BMM onları düşürecek, hiçbir şey imzalamadan dönecek olurlarsa bu defa boşu boşuna zaman kaybettirdikleri ve para harcadıkları için suçlanacaklar." Lord Amery ise Curzon'a Türklerin halı satıcılarına benzediğini, tam kapıdan çıkarken müşterinin verdiği fiyata razı oldukları uyarısında bulunuyordu.

Makalenin yazarları Jeffrey ve Sharp, Lozan'ın, 1. Dünya Savaşı'nı bitiren antlaşmaların en uzun ömürlüsü oluşunu, İngiliz gizli haberalma servisinin bir başarısı olarak değerlendiriyor. Onların gayreti sayesindedir ki, İngilizler, Türk tarafının elindeki kozları ve tezleri önceden öğrenmiş ve sonuçta ortaya "gerçekçi" bir antlaşma metni çıkmıştır.

Lozan'ın gizli maddelerini araştıran amatör meraklılar bu 'gizli' istihbaratla uğraşsalar daha hayırlı bir iş yapmış olurlar bence.

Mustafa Armağan

Kaynak: http://www.zaman.com.tr/full-name/lozanin-gizli-maddeleri_1324551.html

Kimya_ı Saadet
27-05-2013, 11:40
Kitaplarımızda geçen “Erzurum Kongresi kararları”nın gerçekle bağlantısını kurmak zor. Güya kararların ilki şuymuş: “Milli sınırlar içinde vatan bir bütündür, bölünemez.”

Erzurum Kongresi kararlarının ilk maddesi buysa sormak gerekir: Misak-ı Millî’nin ilanından aylar önce “millî sınırlar”ın anlamı nedir? 1919 Ağustos’unda “millî sınırlar” mı vardı? (Bu neyse de, bazı işgüzarların onu “Ulusal yurt bir bütündür, bölünemez”e çevirmeleri iyice komik.)
Kongre kararlarının aslına baktığımızda şaşırıyoruz. Meğer 1. madde şöyleymiş: “Trabzon vilayeti ve Canik sancağıyla Şark vilayetleri adını taşıyan Erzurum, Sivas, Diyarbekir, Elaziz, Bitlis vilayeti ve bu saha dahilindeki bağımsız vilayetler, hiçbir sebep ve bahaneyle diğerlerinden ve Osmanlı camiasından ayrılmak imkânı düşünülmeyen bir bütündür. Mutluluk ve felakete tam olarak katılmayı kabul ve mukadderatı hakkında aynı amacı benimser. Bu bölgede yaşayan bütün Müslüman unsurlar diğerlerine karşı fedakârlık hissiyle dolu ve ırkî ve sosyal durumlarına riayetkâr öz kardeştirler.”
Gördüğünüz gibi Erzurum Kongresi adeta bir Türk-Kürt kardeşliği bildirisidir. Adeta bugünkü sorunların konuşulduğu bir kardeşlik toplantısıyken bize içeriği boşaltılarak anlatılmış!
Sözün özü şu: 1) Erzurum Kongresi’nde hâl⠓Osmanlı camiası” içindeyizdir. 2) Kongrenin gayelerinden birisi, araları açılmak istenen Kürtlerle Türkleri yeniden birbirine bağlamaktır.
Üç maddecik bildiride en az üç mantık hatası yapan saygıdeğer “300 aydınımız” Erzurum Kongresi’nin “milliyetçiliği”nin Türkler ve Kürtleri ve bütün “Müslüman etnisiteleri” ayrılmaz bir bütün olarak gördüğünü unutmuş görünüyorlar. Üstelik Türklerin “kurucu ve egemen millet” oldukları türünden bir ifadeyi de ne yazık ki bulamıyoruz. Peki Erzurum Kongresi kararları Kürtlükten nasıl arındırıldı?


İnkılap tarihini kürtlükten arındırma
Sonraki hemen bütün yayınlar kararların orijinaline inme zahmetine katlanmadıkları için Nutuk’ta yazılanları aktarmış ve Osmanlı’nın Müslüman unsurlarının, bu arada Türklerle Kürtlerin vurgulandığı kaydını görmezden gelmişler.
Oysa Nutuk’un 1927 tarihli Osmanlıca baskısının 38 ve 39. sayfalarında Gazi Paşa Erzurum Kongresi’nin kararlarını aynen değil, “zaman ve çevrenin mecbur kıldığı bir takım ikinci derecede önemli (tâlî) ve esasa ait olmayan (sûrî) düşünce ve kanaatleri ayıklayarak” aktardığını bizzat yazıyor. Yani Nutuk’taki karar metinleri “aynen” değil, yorumlanarak ve kısaltılarak verildiği ve bu belirtildiği halde asıl metin muamelesi görmüş. Kes-yapıştır inkılap tarihlerinin varacağı kısır nokta bu işte!
Ancak bir husus gözden kaçıyor: Gazi bu maddeyi zikrettikten sonra şunu yazıyor: “Beyanname madde 6. Nizamname madde 3’ün tafsilatı, nizamname ve beyannamenin 1. maddeleri mütalaa ve tedkik buyurulsun.”
Bakın bu not çok ilginç işte. Özet yaptım, şu maddelerden inceleyin diyor. Öte yandan Atatürk Araştırma Merkezi’nin beş profesör ve bir emekli albay’a yazdırdığı “Milli Mücadele Tarihi”nde o parantez içi not sırra kadem basmış. Tarihte ne kadar ileriye gittiğimizi buradan da anlayabilirsiniz! Ancak Nutuk’ta Erzurum Kongresi kararlarının Kürtlüğe veya Osmanlı’ya delalet edebilecek bütün cümlelerinden arındırıldığı dikkat çekiyor. Özetle Nutuk, yakın tarihi 1927 şartlarına göre ayarlayan bir metindir ve tarihçilere düşen görev, bu son derece önemli metni de dikkate alarak ama ona teslim olmadan, gerekirse sorgulayıp eleştirerek yeni bir inkılap tarihini yazmak olmalıdır.


Kur’an’ı yaşatmak için birlik çağrısı
Bu arada 17 Haziran 1919’da toplanan Erzurum Vilayeti Kongresi’ne sunulan bir rapor, güncelliği itibarıyla kayda değer. Rapora göre Doğu Anadolu’da Ermeniler, Avrupalılar ve “şahsî çıkar sağlamak isteyen” bazı kimselerin ortaya attığı bölücü fikirlerin başında “Kürtlük-Türklük meselesi çıkarmak” geliyor. Türklerle Kürtlerin birbirinden nefret etmesi isteniyormuş. Kürt yönetimi kurarak Doğu gençliğinin birleşmesine imkân bırakılmıyormuş. Nihayet Kürtlerle Türkleri birbirine düşürerek Ermenilerin hakimiyetleri sağlanmak isteniyormuş.
Raporda Kürtlerin aslında Ermeni oldukları yönünde propaganda yapıldığı kaydediliyor ve bir milletin diğerlerinden din, karakter, âdet ve dille ayrıldığı belirtiliyor. Irk fikri reddediliyor ve Ermenilerin Hıristiyan, Kürtlerinse Müslüman oldukları üzerinde duruluyor. Karakter bakımından Kürtlerin Türklere Ermenilerden daha yakın oldukları bir grafikle gösteriliyor. Varılan hüküm şu: “Türk ile Kürt arasında dinî ortaklıktan başka soy itibariyle de bir bağın varlığını teslim etmek zaruridir.”
Erzurum Kongresi’nden bir ay kadar önce toplanan bu ön kongreye sunulan raporda işlenenler sanki bugünden geçmişin dağlarına çarparak yankılanmış gibidir. Beraberce şunları okuyoruz:
“Türk Kürtsüz, Kürt Türksüz yaşayamaz. Geçmişte olduğu gibi gelecekte de Türk ile Kürt’ün aynı tarih, aynı çıkar, aynı hayat sahibi olacaklarını kabul etmemek mümkün değildir. Bu kadar derin ve esaslı bağlarla birbirine bağlı bulunan Doğu vilayetleri Türk’ü ile Kürt’ünü ayırmak her ikisini de ölüme mahkûm etmek demektir. Bugün gözümüzü açarak yaralarımızı öz elimizle sarmaya çalışır, dışarıdan gelen Kürtlük-Türklük gibi ayrıştırıcı telkinlere kulak asmazsak hem memleketimizi kurtarır, hem de herkesin mutluluğunu sağlayacak esasları hazırlarız.”
“Tarihî bir anda bulunuyoruz” diyen bu önemli rapor şöyle sürüyor:
“Duygusallığa kapılarak düşmanlarımıza hizmet etmekten sakınma göreviyle mükellefiz. Son fırsat elimizde. Bunu da kaybedersek tarihimizi aşağılanmayla kapamış ve Hazret-i Kur’an’ı elimizle defnetmiş oluruz. Hakkımızda çevrilen entrikaları, düşünülen felaketleri sonuçsuz bırakmak yalnız bir şeye, Doğu vilayetleri Müslümanlarının ittihad (birlik) ve ittifakına bağlıdır.”
94 yıl önce Erzurum’da söylenmesi gerekenlere söylenmiş aslında. Aklın yolu birdir ne de olsa! Ve ah Erzurum Kongresi, seni bir doğru okuyabilseydik!
Notlar: Erzurum Kongresi kararlarını Fahrettin Kırzıoğlu’nun “Bütünüyle Erzurum Kongresi”nden (Ank. 1993, s. 243-246), raporu ise Bekir Sıtkı Baykal’ın “Erzurum Kongresi ile İlgili Belgeler”den (Ank. 1969, s. 40-52) aktardım. Rapora dikkatimi çeken sevgili Mustafa Budak’a teşekkür ederim.

Mustafa Armağan

Kaynak: http://www.zaman.com.tr/mustafa-armagan/meger-erzurum-kongresinde-turk-kurt-kardesligi-cagrisi-yapilmis_2071934.html

Bîdâr
27-05-2013, 12:29
2023 de belli olacak her şey.

Mahabad
27-05-2013, 13:07
Kurtuluş savaşında gösterilen başarıda İslamın manevi desteği ve müslümanların iman gücü belirleyici olmuştur. Erzurum kongresinde alınan kararların değerselliğine bakarak çıkaracağımız sonuç, düşmanların anadolu topraklarından bozguna uğratılarak def edilmesinde osmanlı devlet teşkilatına sadakat yönünden bağlı olan ve osmanlılık ruhunu taşıyan sivil ve askeri unsurların atatürk ve ekibine nazaran daha etkin olduğu anlaşılmaktadır.
cumhuriyetin ilanı ve hilafetin kaldırılması monarşizme karşı cumhuriyetçi darbe oldu bitti vakasından ziyade kurtuluş savaşını başarıyla sonlandırmanın sağladığı prestije haksızca konan miras yiyici cunta işidir.
kuzey afrika ortadoğu ve önasyayı param parçalara bölme planı aynısıyla anadoluda uygulanamayınca islam alemini manevi destekten arındırma ve yalnızlaştırmak için sömürgeci güçler kemalizm eliyle osmanlıığa ve halifeliğe yönelmiştir.
cumhuriyeçilik brutus roluyle osmanlıyı arkasından hançerleyen ümmetçiliği geriletmeyi hedef almış bir jon türk hareketidir.

Yeni-OSMANLI
27-05-2013, 13:31
son zamanlarda kürtcülük üzerinde cok fazla duruluyor, adeta bir kürt kimligi ve kürt milliyetciligi devlet eliyle insaa ediliyor, bu dogru bir davranis olamaz.
Ayrica Milli kararlarin alindigi toplantilarda kürt kimliginin üzerinde yansitildigi kadar durulduguna inanmiyorum, kürt kimligine benimseyen türk vatandaslari herzaman azinliktaydi, azinlik acisindan lazlardan,cerkezlerden,arnavutlardan vs pek farklari yoktu, madem yansitmaya calistiklari gibi tarih boyu türk kimliginin yaninda birde kürt kimligi üzerinde durulmussa sorarim neden laz,cerkez,arnavut .vs kimlikleri üzerinde durmamislar, bu celiski degilmi? ya tam ya hic...

Türkiyede su siralar adeta iki basli bir devlet ortaya cikarilmaya calisiliyor.
Bu gidisat hayra alamet degildir.

İki âmir, iki baş olmaz. Atalarımız tecrübeleriyle bunu tespit edip, veciz sözlerle bu gerçeği dile getirmişlerdir. Birkaçı şöyledir:
İki kaptan bir gemiyi batırır.
İki cambaz bir ipte oynamaz.
Bir çöplükte iki horoz ötmez.

Kimya_ı Saadet
27-05-2013, 13:50
İdam sehpasında celladıyla alay eden Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, şok halindeyken ipe çekilen Maliye Bakanı Hasan Polatkan ve hasta hasta darağacında can veren Başbakan Adnan Menderes, üzerinden geçen 49 yıla rağmen halkın hafızasından silinebilmiş değil.

Aradan bunca süre geçse de, Menderes'in idamında bazı noktalar hâlâ karanlıktadır. Özellikle de idamından önce intihar ettiği bilgisinin sorgulanması zamanı geldi de geçiyor bile.

Yassıada yargılamalarından 15 idam cezası çıkmıştı. Ancak karar açıklandığında 15. isim, yani Başbakan Menderes salonda bulunmuyordu. Resmi açıklamaya göre hastaydı. Bir kibrit kutusunda biriktirdiği "Equanil" adlı uyku hapından 33 tane (2-3 tane de Nembutal hapı vardır) birden yutmuş ve komaya girmişti. Hemen müdahale eden doktorlar midesini yıkayarak onu "kurtarmışlar"dı. Ne için peki? Öldürmek için. Aydın Menderes yıllar sonra, gazetelerde babasının intihar haberini okuduklarında kurtulmasının mı, kurtulmamasının mı iyi olacağına ailece karar veremediklerini acı bir dille anlatmıştır.

Yarı baygın bir vaziyette yatağında yatan sabık Başvekil Adnan Menderes, Türk siyasetine güler yüzü getiren o hayat dolu adamın kaderi, iki ölüm şekli arasında bir yerlerde sallanıyordu.

Resmi tarihte intihar diye anlatılan "hap olayı" gerçek olmayabilir miydi?

Bu konuyu yıllar önce araştırmış bulunan Menderes'in avukatı Burhan Apaydın, çok çarpıcı verilere ulaşmıştı. Mesela Tümamiral Fuat Uzgören'in 2 Temmuz 1960 günü Yassıada Garnizon Komutanlığı'na yazdığı 'gizli' yazıda şu hayretengiz iddiaya yer veriliyordu:

"İstanbul Valiliği'nden alınan bir yazıda Adnan Menderes'in elinde bir Kur'an bulunduğu, bunu okuyamadığı, kendisini zehirlemek gibi bir maksat için kullanabileceği bildirilmekte ve bunun bir başkasıyla değiştirilmesi istenmektedir."

Menderes Kur'an'la kendisini zehirleyecek, öyle mi? Nasıl bir Kur'an imiş elindeki, bilmiyoruz. Kur'an bir insanı nasıl zehirler? İnsanın havsalası duruyor bu iddia karşısında.

Ancak Apaydın'a göre darbecilerin bu manasız gerekçeyle dillerine doladıkları zehirleme, idamından üç gün önce gerçekleşmiş olabilir. 6 imzalı bir heyet raporunda doktorlar, Menderes'in hastalandığı haberiyle adaya gelip hastayı muayene ettiklerini ve bir gece önce hastaya "görülen lüzum üzerine" Luminalsodik iğnesi yapıldığını yazmaktadırlar.

Bu iğnenin nasıl yapıldığı henüz anlaşılabilmiş değildir. Bir doktor tavsiyesi var mıdır? Yok. Yassıada'daki doktorlara haber verilmiş midir? Hayır.
Halbuki ada başhekimine haber verilmeden hiçbir tutukluya ilaç verilemeyeceği sıkı sıkıya tembihlenmiştir görevlilere. Raporu imzalayanlar da iğneyi yaptıklarını kabul etmediklerine göre peki kim yapmıştır bu iğneyi?

Avukat Apaydın, doktorlardan, bu iğneyi vurulan birisinin 12 saat boyunca deliksiz uyuyacağını öğrenmiştir. Nitekim Ada Komutanı Tarık Güryay da hatıralarında gece 04.30'da Menderes'in kapısının önünden geçerken nöbetçi ile konuştuğunu, nöbetçinin bir ara Başbakan'ın yatağından yere düştüğünü fark ettiğini, onu kucaklayarak yatağına taşırken baygın vaziyette olduğunu söylediğini yazmaktadır. Böylece Menderes'in intihar ettiği iddiasının bir yalan olduğu, aslında onun zehirlenerek öldürülmek istendiği açık hale geliyor ona göre.

Araştırmasını daha da ileriye götüren Apaydın, doktorların hastadan aldığı kanın Adli Tıp'ta incelendiğini öğreniyor ve bu defa raporun peşine düşüyor. Buluyor da. Hayret: Resmi raporda intiharda kullanıldığı söylenen "Equanil"in zerresine rastlanmıyor. İğnenin muhteviyatında bulunan "Asit barbiturique türevi bir madde"nin tespit edilmesi şüpheleri iyice kabartıyor. Böylece intihar tezi iyice zayıflıyor.

Güya Menderes, doktorların kendisine verdiği uyku haplarını içiyor gibi yapıp dilinin altında saklamış da, bir kibrit kutusunda biriktirmiş de, 36 adet hapı içerek intihar etmişti. Halbuki bu kadar hapı bütün uğraşmalarına rağmen bir kibrit kutusuna sığdırmayı başaramamıştır Apaydın. Üstelik de bu kibrit kutusunun, odası ve üstü her gün sıkı sıkıya aranan Menderes'in pantolonunun cebinde "Harbiye'den beri", yani tam 17 ay boyunca hiçbir aramada yakalanamamış olması da son derece tuhaf değil midir? Üstelik de odasında gece gündüz bir nöbetçinin beklediğini bilirsek durum muammaya döner.

Peki şuna ne diyeceksiniz: 36 adet hapı belli etmeden nasıl yutabilmiştir? Ve hangi suyla? Odasına verilen su miktarı belli. 3 hap için 1 bardak su içse, 12 bardak suya ihtiyaç duyacaktır. Peki durup dururken Menderes'in 12 bardak su içmesi dikkat çekmez miydi? 'Ne yapacaksın?' diye sorulmaz mıydı?

Şu soru haklı olarak akla gelebilir: Menderes zaten asılacak değil miydi? Neden öldürmek istesinler?

Doğru gibi görünmekle birlikte bu sorunun cevabı şudur: Muhtemel bir af kararına karşı darbecilerin bütün kinlerinin odağına oturttukları sabık Başvekil intihar süsü verilerek öldürülmek istenmiştir.

Peki 'Ölümü halinde Adli Tıp raporunda durum belli olmayacak mıydı?' diye merak edebilirsiniz. Hayır, zira "Asit barbiturique türevi madde", Menderes'e mutat olarak verilen "Nembutal" adlı haptaki maddeyle aynıdır! Bu iğnenin özellikle seçildiği anlaşılıyor.

Burhan Apaydın'ın iddiaları böyle. Bu konuyu bundan 20 yıl kadar önce Nazlı Ilıcak gündeme getirmiş ama bir sonuç çıkmamıştı. Bakarsınız günümüz hassasiyetleri ışığında konu aydınlığa kavuşturulur. Kim bilir?

Mustafa Armağan

Kaynak: http://www.zaman.com.tr/full-name/adnan-menderesi-zehirlediler-mi_1026371.html

Mahabad
15-06-2013, 13:05
Gezi’de gezinenler


On-on beş gündür kimler gezinmedi ki Taksim’de. Siyasiler, gazeteciler, turistler, küresel aktivistler…


Devrim hayalleri kuranlar da vardı, onuncu yıl marşıyla geri dönme hayalleri kuranlar da.
Silivri’de ise bayram havası vardı.
Polis çekildikten sonra Taksim farklı bir âlemdi sanki.
Barikatların arkasında bayraklar asıldı, küçük adacıklarda farklı kanunlarla idare sistemleri oluşturuldu.
İlaçlar ve yiyecekler ortak kullanıldı. Tabi finansörler genellikle belli olmadı.
Romantizm tavan yaptı bu arada.
Kıyıda köşede kalmış, unutulmaya yüz tutmuş devrimci sanatçılar koro ve solo parçalar seslendirdiler.
Devrim marşları…
Su gibi alkol tüketildi, şişelerin dibini görenler oraya buraya sataştı.
İğrenç bir kokunun kapladığı alanda kimi şovmenler namaz ritüelini yerine getirdiler.
Bunlar görünenlerdi.
Başka hesaplarla Gezi’de gezinenler de vardı.
Taksim’den Tahrir çıkarmaya çalışanlar, toplumsal tepkileri ölçerek yeni dizayn projeleri geliştirenler…
Aba altından sopa gösterenler…
Hepsi gezindi oralarda.
Bir de uzaktan “dua” edenler vardı tabii.
İsrail’den mesela…
MOSAD NE ARIYOR?
Taksim’e yönelik operasyon devam ederken MOSSAD şefi Temir Pardo’nun Türkiye’yi ziyaret ettiği haberi düştü gündeme.
Görüşmenin gösterilerle ilgili bir tarafının da olduğu, ama aynı zamanda bölgesel sorunların da görüşüleceği söyleniyordu.
Gerçekten de kritik bir süreç yaşanıyordu.
Taksim’de başlayan, ama birçok şehre yayılan gösterilerde yabancı istihbaratların parmağı olduğu yolunda iddialar vardı.
Erdoğan’ın Gazze ziyareti gündemdeydi. Ki bu ziyaret bölgesel dengeler açısından oldukça önem arz ediyordu. Hem Filistin muhalefetinin İslami kanadının meşruiyeti hem de israil’in ambargosuna karşı önemli bir açılım olacaktı.
Siyonist rejim bu ziyaretten rahatsızdı ve bir şekilde engel olmak istiyordu.
Ülkede karışıklık ve kaos varken Erdoğan’ın Gazze ziyaretinin gerçekleşmeyeceği gerçeğini düşünerek Gezi Parkı olaylarına ve siyonist rejimin rolüne bir daha bakın.
Bir de bölgesel sorunlar meselesi var.
Hâlihazırdaki en önemli konu Suriye…
Baas rejimi katliamlara devam ediyor.
Herkes bir diğerini bitirmekten söz ederken kimse akan kandan, tahrip olmuş şehirlerden, sefalet içindeki mültecilerden söz etmiyor.
Ölümler belirliyor siyasetleri.
Reyhanlı saldırısıyla birlikte Türkiye ve Suriye rejimleri arasındaki sürtüşme bir çatışma ve açık bir düşmanlığa dönüştü.
İran ve Hizbullah’ın açık bir şekilde Esad rejimini desteklemesi, siyonistlerin önüne bulunmaz bir fırsat çıkardı.
Üçlü blok siyonistler için tehdit teşkil ediyordu.
Artık üçlü blok Türkiye için de tehdit teşkil ediyorsa siyonistlerin bundan faydalanması ve israil karşıtı politikaların değişmesi için girişimde bulunması mümkündü.
MOSSAD başkanı, MİT başkanıyla görüşüyor.
Üç ay önce böyle bir iddia ortaya atılsaydı oldukça şaşırtıcı olurdu, ama artık değil.
Adım adım değişen politikalar ve değişen düşman algılarının dikkatle incelenmesi gerekir.
Başbakan’ın son Amerika ziyaretinde yanında Hakan Fidan’ı da götürmesi aslında bazı gelişmelerin habercisiydi.
Suriye’deki çatışma ve kaos yeni konumlamaları da berberinde getiriyor.
İşte Temir Pardo’nun ziyaretine biraz da bu açıdan bakılması gerektiğini düşünüyorum.
Hakan Fidan MİT müsteşarı olduğunda israil’den tepki sesleri yükselmişti.
İsrail tarafı ve Türkiye’nin içindeki kimi çevreler Hakan Fidan’ı “İran’ın adamı” diye lanse ediyor ve o şekilde itibarsızlaştırma yoluna gidiyorlardı.
Şimdi israil tarafı İran düşmanlığından yola çıkarak bir dostluk kapısı bulmaya çalışıyor.
Muhtemelen elinde kimi kirli bilgi ve belgeler de vardır.
Yarın basında dezenformasyon amaçlı yeni bir süreç başlarsa hiç şaşırmayın. Bazılarının hayalleri Gezi’de gezmeye devam ediyor.
Doğruhaber

mavera07
15-06-2013, 14:02
Yıkım aslında 1908 yılında Sabetaycı karar verici yöneticilere sahip Siyonist Yahudiler tarafından Abdulhamid Han’ın İttihat ve Terakki partisi tarafından indirilmesiyle hızlanan sürecin başlangıcı 1839 tanzimat fermanından beri toplumun batıcı yaşam tarzına alıştırılması ve batı hayranlığına dayalı Ulusçuluk-milliyetçilik hastalığı Osmanlının çok uluslu yapısının ve birliktelik harcının dibine konmuş dinamitle ayrılığın fitili ateşlenmişti.

O dönem Avrupa’sında revaçta bulunan ulus devletler örnek alınarak Ermenilerden, Rumlardan arındırılmış steril bir Türk ulusu oluşturulup Sabetayist Yahudilerin yönetimine bırakılması planını uygulayan Dünya Siyonizm’inin asıl hedefi Filistin’de İsrail devletini kurmaktı. Sabetayist Yahudi Toplum (http://www.***********.com/) oligarşisi yönetimindeki Türkiye (http://www.***********.com/) Cumhuriyeti buna destek, yardım ve kolaylık sağlayacaktı, öyle de oldu.

Siyonizm tarafından çıkartılan Birinci Dünya Savaşı’na Osmanlı Devleti’ni sokarak dağıtan yönetim kurulduğu ilk merkezi Selanik olan İttihat ve Terakki Partisi iktidarıydı. Çıkardığı Tehcir yasası ile Ermenileri Anadolu’dan süren Talat Paşa da bir Sabetayist Yahudi idi.
Türkiye (http://www.***********.com/) Cumhuriyetini kuran kadronun büyük çoğunluğu Masondur. Esasen Lozan Anlaşmasında Haim Naum isimli Yahudi hahamı, galip devletler temsilcilerini, özellikle de,İngiliz delegelerini ziyaret ederek, Anadolu’da bağımsız bir Türk devletinin bu kadro tarafından Masonik felsefeye göre kurulmasına izin verilmesini, aksi halde, Türk Milletinin Milli mücadelesini devam ettirerek,yakın gelecekte, kendi değerleri esasına göre bağımsız devletini kuracağını belirtmiştir. Bu hususta başarılı da olmuştur. Nihayet İttihat ve Terakki artığı o kadro, devleti kurmuştur.
Dikkatli bakan gözler perdenin arkasındaki kirli ilişkileri ve kumpasları karanlıklara rağmen görebileceklerdir..

mavera07
15-06-2013, 14:05
http://www.youtube.com/watch?v=H2rBqynDlrk

Havas
15-06-2013, 15:33
evet inglizler kurdurdu tabi....Yenimi öğereniyorsunuz..:D.Sizin şanlıı ordunun fosu çıkmıştı.YIllarca savaşlarda ağIr yenilgi alan ordumuz 1.dünya savaşında teslim oldu..Sonra bir adam çıkıp kurtuluş savaşıyla vatanı kurtardı:blink:Olacak işmi?

Kurtuluş savaşında ,kaç yunan askeri öldü?

sakarya meydan muharebesinde kaç yunan askeri öldü?

Ya inönü savaşları palavrası..


İniglizler neden istanbuldan çekildi?bizim ordunan korktukları içinmi?

Ya ingilizlerin ,amerikalıLArının sivas ,erzurum kongresinde işi ne?Bunu biliyormuydunuz?

sivas ,erzurum kongrelerinin tutanakları nerede????


Bu savaşlar balon şişirme savaşları..Yeni ülke için bir temel oluşturma ,tarih oluşturmadır amaç!!

ORTADOĞUDA YENİ DEVLETLERİN OLUŞTURULAMSI İÇİN HİLAFETİN İLGASI ÇOK ÖNEMLİ BİR FAKTÖRDÜR..

iŞTE KEMAL PAŞADAN İSTENENDE BUDUR...ODA HAKKIYLA GÖREVİNİ YAPTI..DEVRİMLERİ GERÇEKLEŞTİRDİ..

Yeni-OSMANLI
15-06-2013, 16:04
butür ciddi iddialari delillendiremediginiz sürece kimseyi kendinize inandiramazsiniz.
"Kurtulus savasi palavraydi" diyorsunuz mesela, buradan baslayalim, delil?

Not:İslâm Hukukunun Prensiplerinde
-Şek ile yakîn zâil olmaz. (el-yakînü lâ yezûlü bi’ş-şekk)
Yani kesin bilinen husus şüphe ile bozulamaz.

-Tevehhüme itibar yokdur. (lâ ıbrete li’t-tevehhüm)
Yani Sağlam delile dayanmayan ihtimaller vehimden ibaret olup bunlara itibar edilemez.

Havas
15-06-2013, 16:09
butür ciddi iddialari delillendiremediginiz sürece kimseyi kendinize inandiramazsiniz.
"Kurtulus savasi palavraydi" diyorsunuz mesela, buradan baslayalim, delil?

Not:İslâm Hukukunun Prensiplerinde
-Şek ile yakîn zâil olmaz. (el-yakînü lâ yezûlü bi’ş-şekk)
Yani kesin bilinen husus şüphe ile bozulamaz.

-Tevehhüme itibar yokdur. (lâ ıbrete li’t-tevehhüm)
Yani Sağlam delile dayanmayan ihtimaller vehimden ibaret olup bunlara itibar edilemez.


Dellilendirmek şart...izmirde yunanı denize döktünde,izmirde kaç yunan mezarı var?

Mahabad
15-06-2013, 16:15
...izmirde yunanı denize döktünde,izmirde kaç yunan mezarı var?adı üstünde yunanlılar denize döküldü, mezarları bulmak için dalgıç elbisesi giy, git mezarları denizaltında ara :)
kurani yani sözüm ona kurancılar akıl ve akl etmekten söz ederler, sendeki bu akılla kaşağı olursun ancak.

Havas
15-06-2013, 16:25
adı üstünde yunanlılar denize döküldü, mezarları bulmak için dalgıç elbisesi giy, git mezarları denizaltında ara :)
kurani yani sözüm ona kurancılar akıl ve akl etmekten söz ederler, sendeki bu akılla kaşağı olursun ancak.
Seningibi akı evvelden bu yorumu almam beni sevindirdi..Yoksa ilim ehli biri böyle saçma bir yorum yazsa üzülürdüm..


Canakkalede denizemi dalıyorsun mezarları görmek için.?Bir insan bu kadar kıt düşünebilrimi?

çanakkalede savaş oldu delilleri hala daha orada !!

Senin savunduğun kurtuluş savaşında ortaya koyacak bir delil yok....Sakaryada meydan muharebesi olduda?kaç yunan mezarı var sakaryada??

başkomutnalık meydan muharebesinde yunan komutanın kılıcı müzede saklanıyor.Trikopitis denen yunanlı komutanın bu savaşdan haberi bile yok!


emin oktayların,ulusalcıların tarihi bir palavradır

Mahabad
15-06-2013, 16:38
Seningibi akı evvelden bu yorumu almam beni sevindirdi..Yoksa ilim ehli biri böyle saçma bir yorum yazsa üzülürdüm..
seni zeka kazazedesi. basit bir cümleyi bile o kıt kafan almıyor. yunanlılar denize döküldü den ne anlıyorsun? sen bu yarım aklınla denize döküldü ifadesinden toprağa gömüldüler sonucunu mu çıkarıyorsun? orta anadoluya kadar hınça hınç yunanlı askerle yığılı iken cephelerde başarısızlıklara uğrayıp geri çekildiler. en son izmir limanında gemilere binip yunanistana döndüler. izmir'de yunanlılar ciddi bir direniş içinde olmadılar. apar topar kaçarak ülkelerine geri dönmeleri, yunanlılar denize döküldü şeklinde tarih kitaplarına geçmiştir. mesele yunanlılar nereye döküldü? nasıl döküldü? öldüler mi? kaldılar mı? mezarları nerede? meselesi değil, denize döküldüler ifadesinden yola çıkarak mezarları nerdedir gibi saçma ve aptalca sorduğun sorunun cevabı olarak Yunanlıların mezarlarını git denizaltında ara dedik.

Mahabad
15-06-2013, 16:48
Canakkalede denizemi dalıyorsun mezarları görmek için.?Bir insan bu kadar kıt düşünebilrimi?

zeka kazazedesi aklı kıt çocuk, çanakkale savaşında mezarları denizaltında olanlarda var. batırılan denizaltı ve muhrip ve savaş gemileri içinde anzak, fransız, ingilizler olduğu gibi Osmanlı deniz kuvvetleri mensubu bahriyeli şehitlerimizde var. Çanakkale savaşında, Gelibolu yarımadasının sahillerine işgal güçleri çıkartma gemileriyle asker yığdı. Çanakkale savaşı asıl çatışma ve muharebe yeri karada sürmüştür. tu senin bu çeyrek aklına :)

Havas
15-06-2013, 16:52
seni zeka kazazedesi. basit bir cümleyi bile o kıt kafan almıyor. yunanlılar denize döküldü den ne anlıyorsun? sen bu yarım aklınla denize döküldü ifadesinden toprağa gömüldüler sonucunu mu çıkarıyorsun? orta anadoluya kadar hınça hınç yunanlı askerle yığılı iken cephelerde başarısızlıklara uğrayıp geri çekildiler. en son izmir limanında gemilere binip yunanistana döndüler. izmir'de yunanlılar ciddi bir direniş içinde olmadılar. apar topar kaçarak ülkelerine geri dönmeleri, yunanlılar denize döküldü şeklinde tarih kitaplarına geçmiştir. mesele yunanlılar nereye döküldü? nasıl döküldü? öldüler mi? kaldılar mı? mezarları nerede? meselesi değil, denize döküldüler ifadesinden yola çıkarak mezarları nerdedir gibi saçma ve aptalca sorduğun sorunun cevabı olarak Yunanlıların mezarlarını git denizaltında ara dedik.

evet benim kafam almıyor..haklısın kardeşim..!Ne yapalım biz öyleyiz........iyi sen yoluna.!

Ahter
15-06-2013, 16:54
Aslında şu İzmir zaferinin iç yüzünü birileri deşifre etsede dinlesek...Yunan askeri izmiri 7 eylülde terketti.Türk askeri 9 eylülde izmire girdi....Yani buradan yunanı denize döktük efsanesi çıkması ne güzel değilmi? Yeni Üsmanlı bununda delilini istiyormusun..?:)

Havas
15-06-2013, 17:06
http://www.youtube.com/watch?v=4yriLmGOgpc

Yeni-OSMANLI
17-06-2013, 00:52
Aslında şu İzmir zaferinin iç yüzünü birileri deşifre etsede dinlesek...Yunan askeri izmiri 7 eylülde terketti.Türk askeri 9 eylülde izmire girdi....Yani buradan yunanı denize döktük efsanesi çıkması ne güzel değilmi? Yeni Üsmanlı bununda delilini istiyormusun..?:)

Arastirmalara göre denize dökülmeleri meselesi dogru, herifler kacmislar, bunu alman belgesellerinde bile gördüm,yunanlilarin kendileri anlatiyor, denize dogru kacmislar, sonra bir kismi karsiya gecmisler,yani bunun türkcesi "yunanlilari denize döktük", denize döktükten sonra bogulmus,yüzmüs veya gemi bulup kacmis olabilirler, nasil olursa olsun defolup gitmisler ya,sen ona bak.

MÜTEŞEKKÜR
17-06-2013, 02:24
Arastirmalara göre denize dökülmeleri meselesi dogru, herifler kacmislar, bunu alman belgesellerinde bile gördüm,yunanlilarin kendileri anlatiyor, denize dogru kacmislar, sonra bir kismi karsiya gecmisler,yani bunun türkcesi "yunanlilari denize döktük", denize döktükten sonra bogulmus,yüzmüs veya gemi bulup kacmis olabilirler, nasil olursa olsun defolup gitmisler ya,sen ona bak.

Buyur buradan izleyin gerçekleri...


http://www.youtube.com/watch?v=4KOkjRsQFOM

Ahter
17-06-2013, 18:20
Yeni Osmanşı Kemalist hikayelere inananabilir...Ama millet aptal değil....

KUZAT
27-06-2013, 01:14
DİN VE MİLLET

Din birliğinin de bir millet oluşumunda etkili olduğunu söyleyenler vardır. Fakat biz, bizim gözümüz önündeki Türk Milleti tablosunda bunun aksini görmekteyiz.

Türkler, arapların dinini kabul etmeden önce de büyük bir milletti. Arap dinini kabul ettikten sonra bu din, ne arapların, ne aynı dinde bulunan acemlerin (İranlılar'ın) ve ne de Mısırlılar'ın vesairenin Türkler'le birleşip bir millet oluşturmalarını sağlamadı. Aksine, Türk Milleti'nin milli bağlarını gevşetti; milli hislerini, milli heyecanını uğuşturdu.

Bu çok doğaldı. Çünkü Muhammed'in kurduğu dinin amacı, bütün ulusların üstünde, kapsamlı bir arap milliyeti siyasetine doğru sürükleniyordu. Bu arap düşüncesi, "Ümmet" kelimesi ile ifade edildi. Muhammed'in dinini kabul edenler, kendilerini unutmaya, hayatlarını allah kelimesinin her yerde yükseltilmesine adamaya mecburdular.

-mustafa kemal atatürk

[Kaynak: Medeni Bilgiler s:364-370, Atatürk'ün el yazıları]

https://fbcdn-sphotos-d-a.akamaihd.net/hphotos-ak-prn1/1016084_561036170614899_1797852358_n.jpg

muadh
27-06-2013, 06:50
3. köprüye yavuz ismi alevileri rahatsız etmiş alevileri kırmamak gerekirmiş onlarla köprüleri atmamak gerekirmiş.ben hergün parada peygamberimize ahlaksız arap diyen şu adamın resmini görüyorum benimle de birileri köprüleri atmasa ne olur.bu ülkede yavuzdan rahatsız olandan daha çok mustafa kemalden rahatsız olan vardır.bu adamın isimlerini her yerden kaldırın biz de üçüncü köprüye yavuz ismini vermeyelim

Kimya_ı Saadet
28-06-2013, 20:35
Onları Romanlardan Değil Kendi Eserlerinden Tanıyın !!!

Fırsat bulduğum zamanlarda muhakkak kitapcılara giderim. Yeni çıkan kitapları inceler faydalı bulduklarımı alıp okumaya çalışırım. En sevdiğim kitap türü ise tarihi içerikli olanlardır. İlmi, araştırma, gezi ve tarihi romanlar. Bu konuda gördüğüm he-men her kitabı alan ben, artık ne yazık ki tarihi roman türüne daha temkinli yaklaşıyo-rum. Çünkü birkaç yıldır ülkemizde başlayan ve Osmanlı Kadınefendilerini konu alan tarihi roman furyası ile birlikte tarihin nasıl bu kadar acımasızca karalanabileceğini ve masum insanlara nasıl bu kadar kolay iftira atılabileceğini görmüş bulunmaktayım.

Safiye Sultan ile başlayan; Bir Hürrem Masalı, Nurbanu, Hatice Sultan ve Kiraze ile devam eden bu karalama kampanyasında, Osmanlı Kadınefendilerinin çıkarcı, maddeci, makam ve mevki düşkünü, gayri ahlaki tavırlar içinde gösterilmeleri doğrusu beni çok şaşırttı. Bu kitapları kaleme alanların ciddi birer tarihci olmamaları bir yana, Dünyayı yöneten bir sarayın mensuplarına ithaf edilen akıl almaz hafifliklerde aslında gerçeklerle bağdaşmıyordu. Çünkü romanlarda bu kadınefendilere yakıştırılan tavırlar, Osmanlı Harem Sistemi denilen ve çoğu sözlü kurallara bağlı disiplinli bir müessesede sergilenmesi mümkün olmayan şeylerdi. Valide Sultan idaresindeki haremde padişah bile gönlünce hareket etme özgürlüğüne sahip değildi.
http://www.gezikitap.com/resimler/geziler/zeynepsultan_cami.jpg
Osmanlı Sarayında yaşayan kadınlara atılan iftiralar bir yana, genel manada toplumun içindeki kadında bu saldırılardan payını alıyordu. Bu tarz çarpıtmalara göre O, hep evinde oturan, sokağı ancak kafes arkasından seyredebilen, sosyal hayatta hiçbir söz hakkı olmayan ikinci sınıf bir varlıktı.

Gerçekte bu eserleri kaleme alanların yaptıkları şey, hayallerindeki çirkin sahneleri sadece kağıda geçirmekten başka bir şey değildi. Onlar olanı değil, kendilerine göre olması gerekeni yazıyorlardı. Bu piyasa eserleri çok satınca arkası geldi. Üzücü olan şey ise, okuyanların bu romanlarda anlatılanları gerçekleşmiş vakalar olarak kabul edip böyle değerlendirmeleriydi. Peki işin aslı acaba neydi? Osmanlı Kadını gerçekten de eli kolu bağlı, iradesini kullanamayan bir konumda mıydı?

Sorunun cevabı gözlerimizin önünde duruyor. Belki adlarını defalarca duyduk, belki önünden yüzlerce kez geçtik. Onlar, Osmanlı Kadınının, değil toplumun dışında, bilakis sosyal hayatın tam ortasında olduklarını, arzu ettiği taktirde neleri yapabileceklerini ve Osmanlı Devlet anlayışında kadına verilen değeri gösteren en güzel semboller. Onlar Osmanlı Kadın Yapıları.

Yazının başından beri yanlışlığını anlattığımız bu romanların yazarları, eserlerini kaleme alırken başlarını kaldırıp da sadece İstanbul'un sokaklarına baksalardı, yazdıkları ile gerçek hayatın ne kadar büyük bir tezat oluşturduğunu göreceklerdi. Çünkü gayri ahlaki tavırlar içinde gösterdikleri Osmanlı Kadınları, en büyük hayır kurumları ve camileri inşa ettirmiş, para ve makam düşkünü karalamalarına karşı Onlar, dev külliyelerle toplumun hayatına hayat olmuş, cahil ve evinden çıkamaz iftiralarına karşı da en büyük okulları inşa ederek cevap vermişlerdi.
http://www.gezikitap.com/resimler/geziler/sah_sultan_turbesi.jpg
Kendisini sadece evinin değil halkının da anası olarak gören Osmanlı Kadınefendileri, toplumun ihtiyacı olan şeyleri yapmakta öncelikli olarak kendilerini vazifeli saymış ve elindekileri harcamak konusunda hiçbir tereddüt göstermemişlerdir.

Gelin şimdi sizlerle beraber sadece İstanbul sokaklarında gezerek bu anlattıklarımızı doğrulayalım.

Büyük bir toplumun ihtiyaçlarına toptan cevap veren en önemli yapılar şüphesiz külliyelerdir ve Osmanlı Kadınları da tarih boyunca birçok külliye inşa ettirmişlerdir. İşte onlardan biri Kanuni Sultan Süleyman'ın kızı Mihrimah Sultandır. Kendisi daha gençlik yıllarında Üsküdar iskelesinin karşısına, Mimar Sinan'a, içinde medrese ve imareti de olan bir külliye inşa ettirmiştir. Bugün bu medrese dispanser, imaret ise kütüphane olarak kullanılmaktadır. Mihrimah Sultan Külliye içindeki camiyi karanlık bulmuş, onun bu hoşnutsuzluğunu unutmayan Sinan, Mihrimah Sultan'ın yıllar sonra Edirnekapı'da yaptıracağı ikinci külliyenin camisini şimdiye kadar hiçbir camide yapmadığı kadar aydınlık olarak inşa etmiştir.

Bu külliyenin hemen karşısında halkımızın Yeni Valide Cami dediği, dev yapılar topluluğunu da 3.Ahmet'in annesi Emetullah Gülnuş Sultan yaptırmıştır. Bugün bu mübarek kadın, Osmanlı kadınına gösterilen değeri anlatırcasına, yaptırdığı külliyenin yola bakan kıyısında üstü açık bir türbede, o çok sevdiği beyaz güllerin arasında yatmaktadır.

Bazılarının yerden yere vurduğu, Peygamber Aşığı 1.Ahmet'in eşi Kösem Sultan'ın Üsküdar sırtlarındaki Çinili Camisi, medrese, hamam ve İstanbul'daki en büyük kervansaray tipli iş merkezi olan Büyük Valide Han'ı da bu valide sultanın alicenaplığı hakkında sanıyorum bizlere gerekli malumatı vermektedir.
http://www.gezikitap.com/resimler/geziler/bezmialemlisesi.jpg
Çinili Camiye gelmişken hemen yanındaki dev Atikvalide Külliyesini görmeden geçmek olmaz. 2.Selim'in karısı olan Nurbanu Valide Sultan, Mimar Sinan'a uzun uzun nasıl bir eser yaptırmak istediğini anlatmış ve Koca Sinan'da Üsküdar'ın bu sivri tepesine bir mimarlık harikası olan yapıyı; mektep, medrese, darüşşifa, darülkurra, imaret, kervansaray, hamam ve camisiyle birlikte inşa etmiştir.

Üsküdar Atik Valide Külliyesinden aşağıya inerken Kavsara Mustafa Baba Camisiyle karşılaşıyoruz. Kavsara Mustafa Baba tarafından yapılan ve 100 yıl kadar sonra yıkılan caminin Sultan Abdülmecid'in annesi Bezmi Alem Valide Sultan tarafından yeniden inşa ettirildiğini görüyor ve Osmanlı kadınlarının sadece eser inşa ettirmediğini, yapılanları da koruduğunu anlıyoruz.

O güzelim boğazın üzerinden karşıya, Eminönü'ne geçelim. Eminönü iskelesinde bizi tüm haşmeti ile Yeni Cami karşılayacaktır. Bu büyük yapı herşeyi ile tam bir Osmanlı kadın mimari eseridir. Caminin inşaatını, Sultan 3.Murat'ın hanımı Safiye Sultan başlatmış fakat ömrü vefa etmemiş, inşaatı 4.Mehmet'in annesi H.Turhan Sultan tamamlamıştır. Ne yazık ki, 3 ciltlik Safiye Sultan romanını yazanlar, roman içinde bu kadın efendiyi, hayır için yaptırdığı Mısır Çarşısına sokarak türlü melanetler işliyor göstermekten çekinmemişlerdir. Halbuki Kahire'de yaptırmış olduğu hayır eserlerinden Yeni Cami ve Külliyesine kadar tüm bu yapılar, onların karalamalarına en güzel cevabı fazlasıyla vermektedirler.

Sultan Ahmet'e doğru yürüyelim. Kadırga Sırtlarında yine Mimar Sinan'a ait şirin bir külliye ile karşılaşacağız. Bu yapının şahsında Osmanlı kadınlarının sadece kendileri için değil, eşleri için de hayır kurumları inşa ettiklerini görmekteyiz. 2.Selim'in kızı İsmihan Sultan çok sevdiği kocası Sokulu Mehmet Paşa'nın vefatı sonrası bu külliyeyi onun adına inşa ettirmiş, hatta bu mabedi farklı kılmak için, caminin özel birkaç yerine Hacer-ül Esved taşının parçalarından koydurmuştur.

Kadırgaya gelmişken meşhur kadırga parkına da giriyor ve bugün İstanbul Surları içinde ayakta kalan tek namazgahı görüyoruz. Altında kare planlı çeşmesi olan ve merdivenle üst katına çıkılan namazgah 1.Abdülhamid'in kızı Esma Sultan'a ait. Bu yapının ışığında, namazgah inşa eden bir padişah kızının, Ortaköy Yalısındaki yaşamına ait çarpıtmaları hatırlıyor ve iftiranın bu kadarına pes demekten kendimizi alamıyoruz.

Sultan Ahmet yanından Gülhane'ye doğru inerken yine bir kadın mimari yapısıyla karşılaşıyoruz. 3.Ahmet'in kızı Zeynep Sultan Camisi ve bu caminin arkasında bugün de İlkokul olarak kullanılan mektebi. Fakat ne yazık ki yol yapım çalışmaları sırasında kaldırılan türbesi bir daha inşa edilmediğinden Zeynep Sultan'ın naşı, caminin bodrumunda yeni türbesinin inşa edileceği günü beklemektedir.

Ayasofya ve Sultanahmet Camisi arasında uzun ve kubbeli bir yapı dikkatimizi çekiyor. Bugün halı müzesi olarak kullanılan bu yer İstanbul'un en büyük hamamı olan ve Mimar Sinan'a yaptırılan Hürrem Sultan Hamamıdır. Kanuni Sultan Süleyman'ın hanımı Hürrem Sultan'ın, burayı kendi imkanları ile inşa ederken nasıl sıkıntılar çektiğini, Irakeyn Seferinde olan Kanuni'ye yazdığı mektuplardan öğreniyoruz.

Çemberlitaş'ta anıtın hemen yanında bulunan ve İstanbul'da yabancıların en çok rağbet ettikleri yerlerden biri olan Çemberlitaş Hamamı da bir başka valide sultan'ın, 2.Selim'in karısı Nurbanu Sultan'ın vakfiyesidir.

Yeniden Eminönü'ne doğru geliyoruz. Eminönü Karaköy arasını bağlayan meşhur Galata Köprüsü, bizlere yine başka bir Osmanlı Hanımefendisini hatırlatıyor. Burada köprünün olmadığı dönemlerde insanların karşıya geçmek için katlandıkları binbir sıkıntıyı gören Sultan Abdülmecid'in annesi Bezmi Alem Valide Sultan, 1836 yılında buraya ahşap bir köprü yaptırıyor. İnsanlığa hizmet maksadıyla yaptırıldığından köprüye "Hayratiye" adı veriliyor.

Galata Köprüsünün Karaköy ayağına geçmişken bir sonraki Haliç Köprüsüne, Unkapanına doğru yürüyoruz. Unkapanı Köprüsünün Azapkapı ayağında İstanbul'un en muhteşem çeşmelerinden biriyle karşılaşıyoruz. 1.Mahmut'un annesi Saliha Sultan'ın yaptırdığı çeşmenin inşa hikayesi ise bir hayli ilginç.

Yıllar önce o civarda yaşayan fakir bir ailenin kızı olan Saliha Sultan, elinin testisiyle su doldurmaya gider. Fakat testi elinden düşer ve kırılır. Küçük kız başlar ağlamaya. Oradan arabasıyla geçmekte olan saray mensubu bir hanım bu manzarayı görerek arabadan iner ve ağlayan kıza testinin parasını vererek artık ağlamamasını söyler. Fakat Saliha Sultan'ın verdiği cevap karşısında şaşkına döner. Saliha Sultan "Testinin kırıldığına değil bir testi su dolduramayacak kadar beceriksiz olduğuna"ağlamaktadır. Saraylı hanım bu zeki kızı saraya aldırır. Harem'de yetişen Saliha Sultan ileride 2.Mustafa'nın eşi olacak ve o günün hatırası olarak da oraya bu muhteşem çeşmeyi yaptıracaktır.
http://www.gezikitap.com/resimler/geziler/bezmialem.jpg
İşte bu tarihi vak'a bizlere, hem Osmanlı toplum yapısında kadının yerini, hem saraya en alt tabakadan da birilerinin girip yükselebileceğini, hemde harem'in bir kadın okulu olduğunu anlatmaktadır.

Osmanlı Kadın yapıları denilince akla ilk gelen hiç şüphesiz Şifahanelerdir. Başta da söylediğimiz gibi toplumun bir nevi annesi olan bu müşvik padişah anaları, halkın sağlığı için dev hastaneler vücuda getirmişlerdir. İşte vatan ve millet caddelerinin arasında, neredeyse bir şehir genişliğinde olan Gureba Hastanesi. Sultan 2.Mahmud'un hanımı Bezmi Alem Valide Sultan, halkının içinde bulunan tüm garipler için yaptırmıştır Gureba'yı. Ayrıca hiçbir hastadan da kesinlikle ücret alınmamasını emretmiştir.

İstanbul'un bir başka ünlü hastaneside Haseki'dir. Kanuni'nin eşi Haseki Hürrem Sultan'ın yaptırdığı dev külliyenin bir parçası olan bu şifahane bugün Haseki semtinde yine insanlara sağlık dağıtmayı sürdürmektedir.

Gelelim Anadolu yakasının meşhur hastanesi Zeynep Kamil'e. Mısır'a çalışmaya giden ve orada katiplik yapan Kamil Bey, Kavalalı ailesinden Zeynep Sultan'a aşık olur. Karşılık bulan bu sevgi evlilik ile sonuçlanır. Evlenirler evlenmesine ama Osmanlı ile zıtlaşan aile, çifti birbirlerinden ayırır. Uzun bir ayrılıktan sonra İstanbul'da tekrar bir araya gelen çift, İstanbul'u hayır eserleri ile donatırlar. İşte Zeynep Hanım ve Kamil Bey'in yaptırdıkları Zeynep Kamil Hastanesi. Bugün de, Osmanlı Devletinde çiftlerin birbirlerine olan derin muhabbetini anlatırcasına bu hastanenin bahcesinde beraberce yatmaktadırlar.

Osmanlı Kadınefendilerinin eğitime ve öğretime de önem verdiklerinden bahsetmiştik. Bir kere hareme gelen her bayan, orada en az bir müzik estrumanını çalmayı öğrenir, güzel konuşma, el becerisi, aşı yapma vb. birçok konuda ders alır, bunların yanında en az bir yabancı dili de iyi derecede konuşurdu. Bu eğitimli hanımefendiler, teb'alarının da eğitimini önemsediklerini göstermek amacıyla imkanları ölçüsünde çevreye okullar yaptırmayı da ihmal etmemişlerdir.

Eyüp'te 3.Selim'in kızı Şah Sultan'ın yaptırdığı Külliye içindeki mektep, Cağaloğlu'nda Bezmi Alem Sultan'ın yaptırdığı İstanbul Kız Lisesi, Aksaray'da Sultan Abdülaziz'in annesi Pertevnihal Valide Sultan'ın kendi adıyla anılan camisinin yanında inşa ettirdiği Pertevnihal Lisesi ve 2.Mahmud'un kızı Adile Sultan'ın Haliç kıyısına okul olarak yaptırdığı ve Cumhuriyetten sonra Halk Kütüphanesi olarak kullanılan yapı, Osmanlı Kadınlarının inşa ettirdikleri okullardan sadece birkaç tanesidir. İstanbul'da sadece saraylı hanımların değil, gündelikci olan kalfaların bile yaptırdıkları okullara rastlamak mümkündür. Divanyolundaki Cevri Kalfa İlköğretim Okulu buna en güzel örneklerden biridir.

İnsanlığın ihtiyacı olan cami, okul, çeşme, hamam, hastane vb. hayır eserlerini vücuda getiren valide sultanlar, onların karınlarının tokluğu ile de yakından ilgilenmiş, ülkenin birçok yerine aşhaneler kurmuşlardır. Bugün Eyüp'teki, 3.Mustafa'nın hanımı Mihrişah Sultan tarafından kurulan imaret, inşasının üzerinden 300 yıla yakın bir zaman geçmesine rağmen her gün onlarca insana yemek dağıtmaktadır.

Görüldüğü üzere bugün sadece İstanbul'da, küçücük bir turda gözümüze takılan kadın yapılarının sadece bir kısmını sizlere anlatmaya çalıştık. Bu kadarı bile bizlere Osmanlı Devletinde ve haremde kadının yeri ve o mübarek kadın efendilerin haleti ruhiyesi hakkında bilgi vermektedir.

Bir büyük zatın; yanına gelen gençlerin kendisine muallimlerinin Allah'ı anlatmadığından şikayet etmeleri üzerine, "Sizin okuduğunuz her fen kendi lisan-ı mahsusiyle mütemadiyen Allah'tan bahsetmektedir. Muallimleri değil, onları dinleyiniz." demesi gibi, bizlerde bazı insanlarımız tarafından tarihi birer hakikat gibi görülen ve geçmişimize çamur atmaktan başka bir vazifesi olmayan bir kısım romanlar yerine bizzat tarihin kendisine kulak vermenizi istiyoruz. Göreceksiniz o koca koca taşlar dile gelecek ve sizlere neler neler anlatacaklardır.

KAYNAKLAR :

- Yılmaz Öztuna, Büyük Osmanlı Tarihi, C.9, Ötüken Yay, İstanbul 1994,
- Murat Belge, İstanbul Gezi Rehberi, Tarih Vakfı Yurt Yay, İstanbul 1997
- Haluk Dursun, İstanbul'da Yaşama Sanatı, Ötüken Yay. İstanbul 2000
- Osmanlı Sultanlarına Aşk Mektupları, M.Çağatay Uluçay, Ufuk Kit. İstanbul 2001
- Dersaadet, Münevver Ayaşlı, Timaş Yay. Mart 2002
- Bilinmeyen Osmanlı, Ahmet Akgündüz, OSAV Yay. İstanbul 1999
- Harem-i Hümayun, Leslıe P.Peırce, Tarih Vakfi Y.Yay. İstanbul 2002
- The Topkapı Palace , İstanbul 1988
- İstanbul The Cradle Of Cıvılızatıons, Revak Yay. İstanbul 1998
- İmparatorlukların Başkenti İstanbul, Jane Taylor, Arkeoloji ve Sanat Yay. İstanbul 2000
- Tarih ve Düşünce Dergisi, Safiye Sultan Masalı, Eylül 2000
- Asitane, A.Ragıp Akyavaş, C.1, Türkiye Diyanet Vakfı Yay.Ankara 2000

zülcenaheyn
04-07-2013, 19:05
Her şey Sultan II. Abdülhamid Han'ın Theodor Herzl huzurundan kovması ile başlıyor. Herzl, Siyonizm'in kurucusu bir Yahudi. Padişah'ın huzuruna gidip istediği şey ise para karşılığında padişahın Filistin topraklarını Yahudilere satması. Padişah, ecdadının kanla aldığı toprakları para ile satmayacağını söyleyerek bu adamı huzurundan kovuyor.

Selanik o devirlerde tam bir Yahudi ve Mason yuvası, adeta kaynıyor. Orada İttihat ve Terakki Cemiyeti kuruluyor. Bu cemiyeti kontrol edenler Yahudiler ve Masonlar. Yahudilerin dünyadaki nüfusu az olduğu için Masonluğu kuruyorlar Yahudi emellerine hizmet etsin diye Yahudi olmayanlar da fakat alt dereceli Masonlar neye hizmet ettiklerini bilmezler. Nitekim bazı Osmanlı münevverleri de Mason olmuştur fakat iyi niyetle olmuşlardır.

Misal olarak Sultan II. Abdülhamid Han devrinde İslamcılar sultana karşıdırlar. Meşrutiyet yanlılarıdırlar ve İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne mensupturlar fakat sultan düştükten sonra çoğu pişman olup bu konuda şiirler yazmıştır.

Bu cemiyetin içindeki İslamcılar ve Yahudi ve Masonlar farklıdır.

İttihat ve Terakki'nin Yahudi güdümlü olduğu aralarında Selanik mebusu Emanuel Karası ile İtalyan tebası Metr Salem'in mevcudiyeti ile sabit olmakla beraber Resneli Niyazi de bunu hatıratında açıkça ifade etmektedir.

Sultan'ın siyonist emelleri reddetmesi ve dik durması sonrasında. Cemiyet kurulur ve Selanik'ten bu cemiyet önderliğinde yola çıkan Bulgar ve Rum çapulcuları İstanbul'u basıp darbe yaparlar. II. Meşrutiyeti ilan ederler.

Sultan neden bu çulsuzlara yol verdi diye hep tartışılmıştır çünkü ordusu vardı fakat müdahale etmedi. Bunu kendi ağzından okuyalım: "İttihatçıların geldiğini gördüğüm vakit müdahale etmeyi düşünüyordum fakat başlarında Cebrail aleyhisselamı gördüm ve müdahale etmemem gerektiğini anladım. Anladım ki millet bunlara müstahak olmuş." Memlekette kardeş kanı dökülmesin diye de müdahalede bulunmamıştır. Gerçi daha sonra ne kanlar döküldü tabii.

31 Mart Vak'ası da şudur ki İttihatçılar ne zaman Taksim'de, Beyoğlu'nda halk ile karıştı o vakit insanlar uyandı çünkü bu İttihatçılar Kur'an'a saygısızlık yapıyor, içki içiyor, ahlaksızlıklar yapıyorlar. Kendilerinden olmadıklarını anladılar ve isyan ettiler. Bu ayaklanmaya Taksim'de mevcut bulunan Topçu Kışlasının dindar, molla askerleri de katıldı.

Bu Topçu Kışlası seneler sonra İnönü devrinde bizzat İnönü tarafından yıktırılır ve tam ortasına kendi heykeli diktirilir. Menderes devrinde Menderes bu heykeli kaldırıp attırır. Şimdi Erdoğan devrindeyiz ve tarihi eser olan bu Topçu Kışlası'nın yeniden aynı yere inşa edilmesi düşünülüyor.

Bu ayaklanmayı Hareket Ordusu bastırmıştır. Bu Hareket Ordusunun komutanı Mahmut Şevket Paşa, kurmay başkanı da Mustafa Kemal'dir.

Bundan seneler evvel sultan bir merasimde genç Mustafa Kemal'in huzuruna gelmesi ile onu ilk defa görür ve bir perde kalkar gözünden. Mustafa Kemal'e bakar ve "ya demek geldin" der. Mustafa Kemal buna bir anlam veremez ve bunu hatıratında ifade eder. Sultan Abdülhamid sadece sultan ve halife değildi, aynı zamanda evliya sınıfındandı ve Mustafa Kemal'i görünce onu ve gelecekte yapacaklarını tanımıştı. Osmanlı'nın sonunu getiren adamdı o.

Sultan daha sonra indirilmiştir. Sultan'ı haleden yani tahtan indiren kararın tebliği için huzuruna çıkan dört kişiden biri Selanik mebusu Emanul Karası yahudisidir.

Yönetimi ele geçiren İttihatçılar sultanın 33 sene boyunca memleketin koruduğu geniş sınırlarını 8 senede koruyamamışlardı. Kısa sürede memleketi cihan harbine soktular ve memleketi batırıp ülke dışına kaçtılar.

Enver Paşa Rusya'da iken şöyle der: "Biz başlangıçtan beri meğer hep Yahudi emellerine hizmet etmişiz!.." Yanındaki Kâhya da dizlerine vurarak: "Aman paşam, bunu bu kadar geç mi fark ettiniz?" der. Yahya Kaptan'ın fedailerinden biri olan Celeboğlu Mustafa bu sohbete şahit olmuştur.

Bizim çöküşümüz iç ve dış kaynaklıdır ve direk Yahudi eliyle gerçekleştirilmiştir. Selanik de merkezdir bu oyunda. Neden koskoca imparatorlukta hiçbir şehir darbeye girişmedi de sadece Selanik'ten çıkan bir ordu darbe yaptı ya?

Filistin Cephesi çöküşümüz Arap ihanetinden dolayı değildir. İslam birliğini yıkmak için Türk ve Arap arasına ayrılık sokmak gerekti bu yüzden de Şerif Hüseyin Paşa ve isyan eden 350 adamcığı tüm Araplar isyan etti şeklinde lanse edildi. Halbuki sayısız Arap Paşa ve toplumun geneli vardır isyan etmeyen. Sadece bunlar isyan etmiştir. Şerif Hüseyin'e halifelik teklif edilmiştir İngilizlerce.

Filistin'in elimizden çıkması Arap İhaneti sebebiyle değildir, Filistin havalisinde Yıldırım Orduları Cephesi'nin, mantıkla açıklanamayan, hezimeti sebebiyledir.

Filistin'de üç ordumuz vardı yan yana duran. Ortadaki ordu Mustafa Kemal Paşa'nın ordusu idi. Bu ortadaki ordu bir anda geri çekildi. Geri çekilince İngilizler saldırıya geçip diğer iki orduyu çember altına alıp imha etti. Ardından Mustafa Kemal Paşa istifa edip İstanbul'a geldi ve Pera Palas Oteli'ne yerleşti. Bu mağlubiyet sonrasında da devletimiz 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekenamesini imzalamıştır. Anadolu'nun bölünmesini gösteren harita aslında Mondros'un 7. maddesinde belirtilmişti ve işgaller antlaşmaya bile dönüşememiş bir proje olan Sevr'den dolayı değil, direkman Mondros'tan dolayıdır. Mondros'u imzalayan kişi de kimin başbakanı olmuştur daha sonra düşünmek gerekir.

İttihatçıların A takımı imparatorluğu çökertmiştir. Ardından A takımı kaçmıştır. İttihatçıların B takımı ise kalıp Kemalist diktatörlüğü kurmuştur.

Nutuk'un sonlarında okuyan görür Mustafa Kemal Paşa Sevr'i gösterip kendi yaptıklarını karşılaştırır ve bak ben sizi kurtardım demeye getirir. Allah aşkına şu Nutuk'u bir alın ve baştan sona altını çize çize okuyun. Sadece onu değil, diğer hatıratları da okuyun.

Burada büyük bir katekulli vardır. İstanbul dahil olmak üzere imparatorluğun parçalarının maruz kaldığı işgal ve istilalar zannedildiği gibi Sevr Sulh Muahedesi Projesi'ne istinaden olmamıştır!!! O, müttefiklerce 10 Ağustos 1920'de bize tek taraflı olarak dayatılmış ve tasdik edilmeyerek "proje" halinde kalmıştır. Dikkat edilirse ondan Mustafa Kemal'in Nutku, İnönü'nün hatıraları ve diğer bütün kaynaklar dahi "proje" olarak bahsederler!

İşgaller, Filistin hezimeti dolayısıyla imzalamaya mecbur kaldığımız Mondros Mütarekenamesi'nin 7. maddesine göre vaki olmuştur. El-insaf!!!

Misak-ı Millî, 20 Ocak 1920'de son Osmanlı Meclis-i Mebusanınca kabul edilmiş bir vesikadır. Misak-ı Milli sınırları Mondros imzalandığı anda hukuken bizim ilan edilmiştir.

Batum, Batı Trakya, Ege Adaları, Kıbrıs, Antakya, Lazkiye, Halep ve Musul, Misak-ı Milli'ye dahil olduğu halde Lozan'da peşkeş çekilmiştir. Nutuk'ta Lozan'nın Sevr "PROJESİ" ile mukayese olunarak muvaffak olmuş gösterilmeye çalışılması abesle iştigaldir! Zira Sevr, Yunanistan hariç hiçbir devlet tarafından tasdik edilmeyip akim kalmış bir tekliften ibarettir. O halde kesinlikle ama kesinlikle Lozan'ın değerlendirilmesinde doğru olan Misak-ı Milli'nin miyar ittihaz edilmesidir!

Nutuk'un sonlarındaki Lozan ile karşılaştırmada Sevr Projesi'ni atın ve yerine Mondros'u koyun. Bakalım kim kurtarmış, kim satmış vatanı!

Bu Lozan görüşmelerinde bir mühim mes'ele de hilafetin peşkeş çekilmesidir tıpkı topraklar gibi.

Lozan'a Dr. Rıza Nur ve İsmet Paşa gitmiştir. Bir de ardından İttihat ve Terakki'nin başhahamı olan Yahudi Haim Naum Efendi. Lozan görüşmeleri ne olduysa İngilizler tarafından 6 ay beklemeye alınmıştı. Meclisteki İkinci Grup olan muhalifler neler döndüğünden habersiz olduğu için bu noktada bir eleştiride bulunamıyordu. Halbuki İngilizler halifeliğin kaldırılmasını istediği için Lozan'ı beklemeye almıştı.

Dikkat edilirse Mustafa Kemal hep o devirlerde İslamcı hocalar gibi konuşmuş ve hilafeti övüp durmuştur. Ta ki İzmir İktisat Kongresi'ne kadar (Kemalizme sempati besleyen anti-kapitalist komünistlerin kulakları çınlasın, hiç komünist birisi bu kongreyi görmemezliğe gelebilir mi?). Yahudi Haim Naum Lozan'dan çıkar ve İzmir'e gelir. Kemal Paşa İzmir yollarında hilafeti över durur. İzmir'de buluşurlar bir odada. Ve ne konuştularsa artık, Kemal Paşa İzmir İktisat Kongresi açılış konuşmasında hilafete, halifeliğe verir veriştirir. Hilafet sözde modernlik, batılılaşma, laiklik için ilga edilmemiştir. Yahudi kaynaklı İngiliz müdahalesidir bu. Bizim yönetimimizde de karşılığını bulmuştur.

Ardından Türkçülük abartılmıştır. Misal en bilinen örnek, Kürtlere siz Türksünüz ve Türkçe konuşacaksınız, Kürtçe yasak, baskısı gibi. Kemalizm İttihatçıların B takımı demiştik. Ya A takımı ne yapmıştı Osmanlı devrinde?

İttihatçılar sultanı devirip yönetime geçtikleri vakit. Bence haklı bir tehcir olan Ermeni tehicirini gerçekleştirmişlerdi. Fakat bir ahmaklığa imza atmışlardı, o da çok milletli ve çok hukuklu bir imparatorlukta ırkçılık yapmak. Arapların illallah demesi bunlar yüzündendir. Arap toplumuna Türkçe konuşacaksınız demişler ve illallah dedirtmişlerdi. Bugün tıpkı Kemalistlerin Kürtlere yaptıkları gibi. Arapların tepkisi haklıdır fakat tepki Osmanlı'ya değil İttihatçılaradır fakat yine de buna rağmen Osmanlı'nın birinci cihan harbi için yaptığı cihat çağrısına kulak vermişlerdir. Çanakkale Zaferi ne tek bir kişiye aittir ne de sadece Anadolu milletine aittir. Millet o devirde imparatorluk toplumunun hepsidir ki onun içinde Suriyeli, Filistinli, Arabistanlı, vs. vs. vardır.

Bir takım Arapların zulümkâr İttihatçı yönetimine isyan etmesi gibi Milli Mücadele devrinde Anadolu halkının da neredeyse her şehirde isyan etmesinin hikmeti sebebi de yine aynı nedenledir. İttihatçıkar yine memleketi ele geçiriyor korkusundan dolayıdır. Benim dedem de Yozgat'ta isyan edenlerden birisidir. Çerkez Ethem bastırmıştır bu isyanı da. Meclis'te daha sonra şöyle söylemler yükselir "Yunan'dan kurtulduk, bakalım Mustafa Kemal'den kurtulabilecek miyiz?!?" Nitekim Yunan'ın yapmayacağı zulümler bekliyordur daha sonra milletimizi yeni İttihatçıların B takımı ile. Bir örnek savaş gemilerimizin şapka takmayan Trabzonluları korkutmak için Karadeniz'den Trabzon'u bombalaması gibi. "Atma Hamidiye atma şapka da giyeceğuk, vergi de vereceğuk" Türküsü oradan kalmadır.

Millet dışlanmıştır, ırkçılık yapılmıştır, Lozan'da topraklar, hilafet peşkeş çekilmiştir ve ardından da müttefiklerin 4 teklifinden birincisi olan ve yürürlüğe girmeyen bir Sevr Projesi ile Lozan karşılaştırılmaya götürülerek bir uyanıklık yapılmıştır. Hilafet kaldırıldıktan sonra da bu millet ile İslamın liderliğini yüzyıllarca yapan aile ülke dışına sürülmüştür. Fakirlikten, açlıktan ve hatta intihardan ölen sayısız hanedan mensubu insan, şehzade var Osmanoğullarında. 150'likler var ülke dışına atılan. Sayısız muhalif var. 500.000 insanın öldürülmesi var İstiklal Mahkemeleri ile. Say say bitmez.

Kemalistlerin bütün dayandıkları Sevr teorisidir. Çünkü bununla "ben sizi kurtardım, atanızım, artık ne dersem uyacaksınız, ağzınızı açamazsınız, namusunuzu, şahsiyetinizi, dininizi, inancınızı, kültürünüzü, kıyafetinizi, vs. donunuza kadar karışırım, tek bir laf edemezsiniz çünkü ben sizi kurtardım!" gibi bir iddiası ayakta tutulmaktadır.

Lozan'ı makbul gösterebilmek için öteden beri onu Sevr Sulh Teklifi ile mukayese etmek gibi bir bâtılla iştigal edilmiştir. Nutuk'ta proje diye geçer. Hadi Nutuk'un çağdaş Türkçe çevirisi ile katekulliye getirilen anlamına değil direk olarak Mustafa Kemal'in ağzından Osmanlıca aslından hakiki anlamıyla bir alıntı yapalım:

"Efendiler, Mondros Mütarekenamesinden sonra Türkiye'ye muhasım devletler tarafından dört defa sulh şeraiti teklif edilmiştir. Bunların birincisi Sevr PROJESİ'dir. Bu proje, hiçbir müzakerenin mahsulü olmayıp Düvel-i İtilafiye tarafından Yunan Başvekili Mösyö Venizelos'un da iştiraki ile tanzim ve Vahdettin'in hükûmeti tarafından (VAHDETTİN DEĞİL!) 10 Ağustos 1920'de imza edilmiştir. Bu proje, TBMM'ince bir zemin-i münakaşa bile addedilmemiştir." (M. Kemal - Nutuk, Ankara, 1927, sh: 403-404)

Mustafa Kemal burada Sevr'i tam üç kere proje tasvifi ile bahsetmekte ve Sultan Vahdettin'in bu projeyi tasdik edip etmediğini meskut geçmektedir. Halbuki Vahdettin Sevr'i tasdik etmemek için vaki tazyiklere göğüs germiş ve böylece de onun tekemmül ederek tam bir muahede halini almasını önlemiştir! Sevr'den İnönü de hatıratlarında proje diye bahseder.

Allâh'a emanet.

cemaliii
09-07-2013, 14:26
genelinde ortadoğu,özelinde isetürkiye olmak üzere, islam dünyası neden her gelişmeyi,her olayı komplo olarak görmektedir? neden her olay rasyonellikten uzak,kompo teorileriyle açıklanmaya çalışılmaktadır? islam dünyası neden komplo teorilerine bu kadar sarılmaktadır?

Mesihçi
09-07-2013, 17:46
Çünkü tembeldir. Komplolara sarılmak işine gelmektedir. Kendi tembelliğini ve beceriksizliğini hep "insanüstü süper gizli güçler" le ilgili komplolara bağlayarak örtme çabasıdır.

Türkiye geri kalmamıştır, masonlar geri bırakmıştır. Pkk kazanmamıştır illuminati kazandırmıştır. Başbakan yanılmamıştır kadim derin devlet işi bozmuştur.

Biz hep masum, kusursuz, mükemmel varlıklarızdır ama işi gücü olmayan dünyanın geri kalanı bizimle uğraşıp işimizi bozmaktadır...

cemaliii
09-07-2013, 20:50
bana göre en kolay yöntem komplo teorisi yöntemidir. zahmetsiz,çalışmasız,hayalde sınırsız.

geçmişten bugüne kadar hep dış mihrakların komplolarına kurban gittiğimiz söylendi.

soru. peki hiç yakalanan dış ülke casusu var mı? aha bu komployu yaparken yakaladık diyebileceğimiz. ben bilmiyorum, bileniniz duyanınız varsa desin. bana komplo teorileri kolaycılık olarak geliyor. hem gazeteciler için,hem yöneticiler için.

müttaki
09-07-2013, 23:48
bir deney seyretmiştik deneyde bir grup erkek öğrenciyi bir labirente sokuyorlar
sonra yüksekçe bir yerden labirenti seyrettirip tekrar labirente sokuyorlar ve çıkma yöntemlerini seyrediyorlar

sonra bir grup hanım efendileri aynı şekilde seyrediyorlar.

çıkan sonuca göre hanımlar daha estetik yöntemler belirliyor. bir çiçek bir böcek belirleyip çıkışı bulmağa çalışıyor
erkekler ise zihinlerinde labirentin haritasını oluşturmaya çalışarak çıkışı bulmağa çalışıyor.

bu komplo teorileri de bu sebepten dolayı etkin bir harita oluşturarak kendi konumunu belirleme yöntemi.

komplo teorileri olur, büyük haritalar, büyük güç odakları ve bunların birbirleriyle oluşturdukları paslaşmalar olabilir.

ey halk sana hakkını veremem çünkü bunu size isteten büyük güç odakları demek ne oluyor işte bu şu demek oluyor:

elle tutulmayan gözle görülmeyen öcüler yaratarak toplumsal taleplerde bulunan grupları sindirmek, tek güç odağı haline gelmek
için öcüleri kullanmak, kendin gibi düşünmeyenleri ayrıştırmak dışlamak hor görmek..

cemaliii
10-07-2013, 00:08
zaten eğer bir halkın üzerinde psikolojik sosyolojik bir baskı varsa, o halk ayaklanmaya müsaittir. burada halk ayaklandı diye dış mihrakları ve halkı suçlamak yerine,halkta o baskı duygularını hafifletirsen,hatta baskı ortamını kaldırırsan, hiçbir dış mihrak o halkı ayaklandıramaz.

yani demem oki dış mihrakları suçlamak işin en basit yönü. evvela dış mihrakların eline öyle bir koz vermeyeceksin. yani hata dış mihraklarda değil, yönetenlerde. dış mihraklar her zaman gerginliği,ayrıştırmayı sever, e sen bütünleştirmek yerine ayrıştırmayı seçersen,dış mihrakların arayıpda bulamadığı ortamı altın tepsiyle sunmuş olursun.

ortadoğu coğrafyasında olan hep budur. kendilerinde hiçbir zaman suç aranmaz,nerede hata yaptık diye düşünülmez, olay hemen bir komploya bağlanır. hak arayanlarda komplocu ilan edilir. bu insanları susturmanın en kolay yoludur.

dinde ise buna benzer bir yöntem uygulanır. tıpkı hak arayanları komplocu ilan ederek susturma yöntemi gibi, dini görüş ileri sürenleri din dışı, ehli sünnet dışı,bidat ehli ilan edersin susturursun. hatta onlarıda komploya bağlayıp, lawrensden ingilizlerden vs örnek verirsin, şiayamı iranamı hizmet ediyorsun denilir ve böylelikle büyük oyun bertaraf edilir.

müttaki
10-07-2013, 00:19
zaten eğer bir halkın üzerinde psikolojik sosyolojik bir baskı varsa, o halk ayaklanmaya müsaittir. burada halk ayaklandı diye dış mihrakları ve halkı suçlamak yerine,halkta o baskı duygularını hafifletirsen,hatta baskı ortamını kaldırırsan, hiçbir dış mihrak o halkı ayaklandıramaz.

yani demem oki dış mihrakları suçlamak işin en basit yönü. evvela dış mihrakların eline öyle bir koz vermeyeceksin. yani hata dış mihraklarda değil, yönetenlerde. dış mihraklar her zaman gerginliği,ayrıştırmayı sever, e sen bütünleştirmek yerine ayrıştırmayı seçersen,dış mihrakların arayıpda bulamadığı ortamı altın tepsiyle sunmuş olursun.

ortadoğu coğrafyasında olan hep budur. kendilerinde hiçbir zaman suç aranmaz,nerede hata yaptık diye düşünülmez, olay hemen bir komploya bağlanır. hak arayanlarda komplocu ilan edilir. bu insanları susturmanın en kolay yoludur.

dinde ise buna benzer bir yöntem uygulanır. tıpkı hak arayanları komplocu ilan ederek susturma yöntemi gibi, dini görüş ileri sürenleri din dışı, ehli sünnet dışı,bidat ehli ilan edersin susturursun. hatta onlarıda komploya bağlayıp, lawrensden ingilizlerden vs örnek verirsin, şiayamı iranamı hizmet ediyorsun denilir ve böylelikle büyük oyun bertaraf edilir.

sevgili cemalii

bu ortam dış mihrakların işine gelir mi bilmem ama erdoğan'ın işine geliyor. Türkiye'yi uç bir noktaya getirerek
ülkenin kurtuluşunu kendi varlığına dayandırıyor. böylelikle insanların zihnine şunu işliyor ben gidersem siz sahipsiz koyun gibi kalırsınız

ehli sünnet vel cemaat'in bu kadar fanatik davranması bu sebeple.

dinde de bu verdiğim örneğin din adamları yönü. din mezhepe dayandırarak mezhep dışı olanları din dışı göstermek vardır.
mezhep ismi bir kılıftır. asıl dayanak din adamlarıdır. din adamlarının dışında fikir beyan eden herkes din dışıdır. mezhep ise bunun kılıfıdır.

zülcenaheyn
12-07-2013, 23:02
Evet.

Bu konu çok mühimdir.

Sözde laik ve cumhuriyet olan Kemalizm senelerce ayakta durabilmesini Sevr masalına borçludur.

Fakat şu anda bacakları cılızlaşmış vaziyette titriyor ve kırılmasına çok az kaldı.


Bunların iddiası şudur.

Türkiye Sevr ile bölünmüştür.

Bunu Osmanlı imzalamıştır.

Mustafa Kemal ise hayır diyerek karşı çıkmış.

Ardından milleti kurtarıp Osmanlıları kovmuştur.

Tamamen yalan.


Sevr bir antlaşma değil, hükmü düşmüş bir projedir.

Proje'nin antlaşma olabilmesi için üç aşamadan geçmesi gerekiyordu.

Birincisi delegelerin imzalaması ki Rıza Tevfikler gidip imzaladı.

Fakat ikinci ve üçüncü aşamadan geçmedi.

Nedir o?

Meclisten geçmedi ve son olarak devlet başkanı yani padişah da bunu imzalamadı.

Sultan Vahdettin bunu imzalamadı ve bu projenin antlaşmaya dönmesini çok uğraşarak engelledi.


Nedir peki o Türkiye'nin bölünüşünü gösteren harita?

Bu vaziyete sebep olan Mondros Antlaşması'nın 7. maddesidir.

Bu maddeye göre vatanın orasına burasına tecavüz etmişlerdir.

Mondros kimden dolayı imzalandı?

Filistin ihanetinden dolayı imzalandı.

Mustafa Kemal Filistin cephesine atandı, 10 gün paşalık yaptı, bir anda geri çekildi, 60.000 askeri İngilize esir verdi ve istifa edip İstanbul'a kaçtı.

Ardından savaşı kaybettik ve Mondros imzalandı.

Mondros'un kimden dolayı imzalandığı ortada.

Vatanın Mondros'un 7. maddesinden dolayı bölündüğü de ortada.


Sevr ise bir tekliftir ve proje olarak kalıp hükmü düşmüştür.

Daha sonra Lozan imzalandı.


Lozan'da memleketin çevresindeki tüm topraklar ve ekstra olarak Hilafet İngilizlere peşkeş çekildi.

Ardından dininden, milletinden, vatanından başka bir şey düşünmeyen sultanlar, halife, şehzadelet, saray erkânı bir gece vakti Kemal Paşa'nın emri ile yurt dışına trenlerle yollandı ve fakirlikten ölmeleri sağlandı.

Bir devlet düşünün ki 4'te 3'ünü bir savaşta kaybediyor, sadece 4'te 1'ini kurtarıyor ve ardından "ben vatanı kurtardım" diyebiliyor.

Bu ahmaklığı ancak Kemalist gibi ahmaklar yüceltip tapabilir zaten.

Çünkü onlar dinsizdir, din ve dindar düşmanıdırlar, her işlerinde de bu görülür.

Onlar büyük ve İslamî bir imparatorluğa razı değillerdir, küçücük ama dinsiz bir diktatörlüğe razıdırlar.

Onlar için başarı dinsizliktir. Dinsiz ve bizim iktidarımız olsun da vatanın topraklarını İngilizlere vermişiz, hiç, umurlarında olmaz.

Zaten bu yüzden kolaylıkla Lozan'da tüm toprakları vermişlerdir.


1927'de yazılan Nutuk'ta ise büyük katekulli vardır.

Nutuk'u açıp okuyun.

Kemal Paşa sonunda Sevr ile Lozan'ı karşılaştırıp "bakın ben kahramanım" demeye getirir.

Külluhum yalan.

Lozan bir antlaşma ve masa başında aylarca görüşülüp de karara varılan bir antlaşma.

Sevr ise dayatılan, masa başında görüşülmeyen sadece delegelerimizin imza attığı fakat proje olarak kalıp hükmü düşüp, antlaşmaya dönüşemeyen bir tekliftir.

Sevr bir proje, Lozan bir antlaşma.

Birisi hayal, birisi gerçek.

Sen kimi kandırıyorsun da bu ikisini mukayese ederek kendini kahraman olarak gösteriyorsun?

Orada Sevr'in yerine Mondros'u koyacaksın, Misak-ı Milli topraklarımızı göstereceksin.

İşte o vakit anlaşılır kim kahraman kim hain.


Bu hakikatleri o devirlerde Milli Mücadele komutanları, mebusları, bu vatanın-toprakların çocukları biliyordu, konuşuyorlardı.

Fakat diktatörlük olduğu için kitap basamıyor, gazete çıkaramıyorlardı.

Zaten İstiklal Mahkemelerinin suç bahaneleri ile 500.000 insan asıldığı için, Kemal Paşa'ya muhalif olanların çoğu etkisiz hale getirildi.


Bugün Kemalizm bitme noktasına geldiği için artık tarihçiler özgüvenle bağıra bağıra hakikatleri çığırabiliyorlar!

Atatürk'ü Koruma Kanunu da kalktığı gün hainlikler %100 kanıtlanarak anlatılacak.

Sayısız tarihçi sabırsızlıkla bekliyor o günü.

O gün de çok yakındır.

hirahos
12-07-2013, 23:10
Bahsi geçen kanunun ve diğerlerinin kalkması için bu meclisin yeni Anayasa'yı çıkarması mutlak şarttır. Mhp, Chp, Bdp'nin hükumete Anayasa yaptırmamasının derin nedenlerinden birisi de budur. Şimdi siz bulun, Mhp, Chp ve Bdp neden yeni Anayasayı engellemekte birleşebildiler? :)

hirahos
12-07-2013, 23:12
Bu ülkenin genç nesilleri, büyükler için uydurulmuş tarih masallarından kurtulduğu dem, Gezi gibi soytarılıklara daha az pirim verecektir. Nokta.

zülcenaheyn
12-07-2013, 23:12
Nitekim Işık Koşaner Genel Kurmay Başkanı iken tarihçileri mail ile tehdit etmişti. Bunu Mustafa Armağan açıkladı, maillerini gösterdi. Çok konuşmayın, denmek istendi.

Korkuyorlar. Mustafa Kemal'in bazı gerçeklerinin ortaya çıkmasından korkuyorlar.

Dehşet verici gerçekler var.

Yer yerinden oynayacak.

hirahos
12-07-2013, 23:15
Nitekim Işık Koşaner Genel Kurmay Başkanı iken tarihçileri mail ile tehdit etmişti. Bunu Mustafa Armağan açıkladı, maillerini gösterdi. Çok konuşmayın, denmek istendi.

Korkuyorlar. Mustafa Kemal'in bazı gerçeklerinin ortaya çıkmasından korkuyorlar.

Dehşet verici gerçekler var.

Yer yerinden oynayacak.

Mısıroğlu üstadın sözüyle:

"Koruma Kanunu kalktığında bu millet lağım patlamış gibi irkilecek!"

zebih
12-07-2013, 23:34
Bu ahmaklığı ancak Kemalist gibi ahmaklar yüceltip tapabilir zaten.

Çünkü onlar dinsizdir, din ve dindar düşmanıdırlar, her işlerinde de bu görülür.



Kısaca yuh...

zülcenaheyn
12-07-2013, 23:37
Arkadaşım aksini ispatlayabiliyorsan konuş, yoksa kalabalık etme, bıktık artık sizin bu yalanlarınızdan!

zebih
12-07-2013, 23:51
Arkadaşım aksini ispatlayabiliyorsan konuş, yoksa kalabalık etme, bıktık artık sizin bu yalanlarınızdan!

Kemalistler dinsizdir demek ile dininizi aştınız...

İddia eden sizsiniz, bize mi düşecek ispat.

zülcenaheyn
13-07-2013, 00:11
Hakiki Kemalistler çoğunlukla öyledir.

Cahil olanları, tarihi bilmeyenleri ayrı tutuyorum.

Mustafa Kemal'in, İsmet İnönü'nün ve o devrin cumhuriyet kadrosunun sözlerini okuyun da dehşete kapılın.

Yahu o kadar eskiye gitmeyin, peygamberimiz s.a.v. ile dalga geçen CHP mebusu Önder Sav'a bakın anlarsınız.

Din bize diyor ki, Hz. Peygamber hakkında konuşurken sıradan bir kişiden bahsededer gibi bahsedemezsiniz.

Hatta sesinizin tonunu onun sesinin tonundan yükseltemezsiniz, aksi halde sevaplarınızı, ibadetlerinizi yok sayarım.

Ramazan programlarını izlerseniz bu ayetleri sayısı ile vererek anlatıyorlar, Allah razı olsun.

cemaliii
16-07-2013, 20:05
rasim ozan kütahyalının bugün sabah gazetesindeki yazısı oldukça güzel ve bu konuylada ilgili yerler var. oradan kısa bir kesit sunmak istiyorum.

Öte yandan herşeyi “dış mihraklar” ile açıklayıp kurtulma hastalığını da bırakmalıyız… Başka bir ülkeye nifak sokmak isteyen dış mihraklar hep var olacaktır. Özgürlükçü ve demokratik bir devlet, nifak sokulabilecek toplumsal zemini kurutabilen devlettir. Ortada sosyal zemin yoksa hiç kimse o ülkeye nifak sokamaz,hiçbir kesimi de kışkırtamaz…Rus devlet adamı Yevgeni Primakov’un şu itirafını herkes kulağına küpe yapmalı…

“Zamanında ABD’yi zenci meselesi vesilesiyle zayıflatmak, çökertmek için bir Moskova inşa edilecek para harcadık ama hiçbir sonuç elde edemedik. Çünkü ABD bu sorunu çözdü. Zencileri sisteme dahil etti.”

Havas
16-07-2013, 22:53
islamın geri kalmışlığının en buyuk nedeni ,tasavvuf ve yanlış hadis metodolojisi ile kuranın kenara itilmesi..imam gazali ise islamın bu eksen kaymasında çok önemli bir yere sahibtir..melamilkten kadiriliğe ,nakşbendilğe kadar bin bir çeşit tarikat ,yanlış evliya kavramı nedeneniyle ,kurandan uzak ,ulvi gördükleri şeyh ve velilerinin yaldızlı cümleleri ile din yaşamaya başlamışlardır.
akıl yürütme ,eleştiri ,ilim peşinde koşma gazzali ile bitmiş,vehbi ilim peşinde ,direk allaha ulaşma anlayışı benimsenmiştir...........ilim artık retrospektif(geriye dnuk) olmuş..Yaratıcılk bitmiş.şu alim ne demişti ,bu alim ne demişti'ler rivayetler ezberlenir omuş.
ne iligniçtir islamın içine düştüğü bu kokuşmuşluğu , yabancı ve arşatırmacı bir yazar goldzhair eserleriinde ortaya koymuştur....o kadar rezil bir halimiz varmışki ,bir tarikat şeyhi hutbeye çıkıp donunu çıkarıp millete çıplak vaaz ediyor ve milletde bunun peşine düşüyürmuş..daha ne örnekler var..
Günümüzde ise bu durum hala daha devam etmekte..
yabancıların bunda rolu elbette var.fakat asıl suç bizde!

Serare
17-07-2013, 01:16
genelinde ortadoğu,özelinde isetürkiye olmak üzere, islam dünyası neden her gelişmeyi,her olayı komplo olarak görmektedir? neden her olay rasyonellikten uzak,kompo teorileriyle açıklanmaya çalışılmaktadır? islam dünyası neden komplo teorilerine bu kadar sarılmaktadır?
Bunun cevabı çok basit aslında.

Bir insan düşünün evini, bağrını herkese açmış, herkesi kucaklamış, sonra evini açtığı herkes evinde ne varsa çalmış, bağrını açtığı herkes sırtından bıçak saplayıp alacağına bakmış ve ev sahibinin neyi varsa zorla, hileyle, tehditle üzerine yapmış.

Şimdi bu ortada kalan insan bir daha sağına soluna güvenebilir mi? Biri yaklaşsa korkup, kötü bakmaz, şüphe duymaz mı?

Kolay travma değil ki yaşadıkları.

Koskoca Cihan devletiyken, kala kala bir avuç toprak parçası kal sen, o da senin üzerine olmasın.

Kolayına iyileşir mi bunca bıçak yarası?

Halkımız büyük bir travmanın etkisi altında. Benliğini bile çalmışlar, daha nasıl bakabilsin ki dünyaya?
Böyle bakması gayet normal.

Ta ki benliğini yeniden bulana değin.

Sevgiler.

Mahabad
19-07-2013, 21:15
genelinde ortadoğu,özelinde isetürkiyeolmak üzere, islam dünyası neden her gelişmeyi,her olayı komplo olarakgörmektedir? neden her olay rasyonellikten uzak,kompo teorileriyle açıklanmayaçalışılmaktadır? islam dünyası neden komplo teorilerine bu kadar sarılmaktadır?
-istisnalar dışında-, Türkiye ve İslam dünyasının her gelişmeye, her olaya komplo nazarıyla baktığı düşüncesi art niyet taşıyor.
Türkiye’de ve İslam dünyasında vakti zamanında dillendirilmiş olayların bir çoğu Amerikalı düşünür Noam Chosky’in yazılarında ve kitaplarında da yer almıştır ve dikkate değer olan husus şudurki N.Chosky’nin öngördüğü meselelerin hemen hemen tümü gerçekleşmiştir.

Hakkında komplo teorisi üretilmiş olup, gerçekleşmemiş bir olayı örnek gösterebilir miyiz?
Komplo teorisi olarak isimlendirilen öngörülerin çoğu belli kanıt ve söylemlere dayandırılmaktadır.
ABD, AB ve Siyonist odakların ne yapacağı, nasıl davranacağı artık öylesine net çizgilerle biliniyor ki emperyalist ve siyonist siyasetin ileriye dönük hangi hamlelerde bulunacağını bilememek bu zamanda aptallığın işareti sayılıyor.
Ancak şu da var ki, alanında uzman,dili ve uslubunu geliştirmiş kişiler dışında sırf iş olsun diye ortaya atılan tipler de vardır ki, bu tiplerin ortaya attıkları tezler Türkiye’ye ve İslam dünyasına mal edilemez. Ergenekon ve balyoz davalarının bir öç alma olayı olduğunu iddia edenler komplo teorisi üretenlere örnek gösterilebilir. Daha farklı bazısı komik, bazısı trajikomik komplo teorileri de piyasada hayli yoğun şekilde işlenmektedir.

Batıda üretilen veya üretilmesine sebep olan komplo senaryoları dikkate alınırsa görülecektir ki , Türkiye ve İslam ülkeleri komplo teorisi üretme konusunda batının çok çok gerisinde kalmışlardır.
Eğer illa komplo teorileri aranıyorsa ABD, AB ve israil kaynaklı organizasyonlara odaklanmak lazım. Bir örnek verelim: amerika’da bir düşünce kuruluşunun hayali bir senaryo diye (aslında birkomplo) isimlendirdiği ve ana konusunun Türkiye ve Yunanistan’ın arasında bir savaşın ciddi ciddi konuşulduğu -amerika’da- uluslar arası bir toplantı düzenlendi.Türkiye’den ve dünyanın değişik ülkelerinden siyasetçi, asker, diplomat,stratejik konularda uzmanların katıldığı hayali savaşı abd yapınca mubah ve düşünce açılımı, Türkiye’de ve İslam dünyasındabirileri yapınca komplo teorisi mi oluyor?

Komplo teorisi diye nitelendirilen pek çok öngörünün benzerleri Wikileaks skandalında da görüldüğü üzere resmi belgelere dökülmüştü. Ve bu belgelerin bir çoğunun içeriği belli sebeplerden dolayı açıklanmadı. Eğer açıklanmış olsaydı uluslar arası bir krize ve hatta ülkeler arasında savaş çıkma ihtimalinden söz ediliyordu. Wikileaks belgelerinin ifşasının dünya kamuoyunca bilinmesini önlemek bakımından, dünyanın bugüne kadar gördüğü en kapsamlı sansür politikası uygulandı. Bütün uğraşı ve çabalar wikileaks belgelerinin tam içeriğinin açıklanmasını önlemekti.
Wikileaks belgelerinde kullanılan dil ve uslup dikkat çekicidir. Örnek : Türkiye’de İslamcılar güçleniyor,laikler geriliyor, bunun için şunlar yapılmalı, şöyle hareket edilmeli, falan gruplarla ilişkiler geliştirilmeli, filan lider ile ilgilenilmeli, şunlara destek verilmeli, şu kesim dikkatle izlenmeli tedbir alınmalı!?...
Sadece wikileaks belgeleri kaynak olarak alınsa, dış güçler diye nitelendirdiğimiz emperyeliast ve Siyonist merkezlerin oynadıkları dehşet rollerini açıklamaya yeterlidir.

Ayrıca, hala güncelliğini koruyan önemlibir konu daha var. eski cia mensubu snowden’in bazı ifşaatları amerikan yönetimini oldukça gerdi. Abd yönetimi çin ve rusya başta olmak üzere tüm baskı ve şantajlarına rağmen bu cia mensubunu teslim alamadı. Oysa casus değiştirme ve takas gibi yöntemleri sıklıkla gerçekleştiren, uzlaşı içinde sorunları çözen abd-çin,abd-rusya bu konuda neden anlaşamadılar. snowden’in sahip olduğu bilgiler rasyonellikten uzak mıdır? Eğer öyleyse abd neden bu kadar gergindir?

Çin’i işgal eden sömürgeci Japonya çin’de afyon içimine yaygınlık kazandırmak için zor kullanıyordu.. Aynı siyaseti batılı sömürgecilerde uyguladılar. 100 yıl önce bile dünyanın en kalabalık ülkesi çin’de insanları neden ve niçin afyona özendirsinler? Çinlileri afyonla uyutmak ilk bakışta komplo teorisi gibi görünüyor. Ama sonuçlarına bakıldığında bu yöntemin çok işe yaradığı görülecektir.
Zaman ve koşullar değişti. Dünyanın yeni efendisi ABD daha farklı yol ve yöntemlerle, ve birbirinden farklı çok değişik yollarla, afyon görevini üstlenen, bunun işe yaramadığı durumlarda yerine daha etkili bir yöntemi devreye soktuğu, kitle iletişim araçları,manipulatif haberler, asparagas yalanlar, tahrik ve kışkırtmalarla istediği herşeyi elde edebilmektedir.. Gezi olayları bu konuda örnek gösterilebilir. Sanal alemde atılan tweetler, asparagas haberler, dışarıdan yönlendirmeler, taa meksika’lardan 600 pizza parasının ödenmesi. abd, israil almanya’nın olağanüstü destekleri,gezi organizasyonunun abd’de de gazetelere tam sayfa ilanı, tüm bunlar komplo teorisi demek?

Türkiye’deki ve İslam dünyasındaki insanları komplo teorilerine eğilimi olduğu savıyla aşağılayıcı bir uslupla dile getirmek ancak cemali ve onun gibilerine yakışır.
Serare isimli üyenin yorumu gerçeklerden uzak, yüzeysel bir bakışla ve incitici bir uslupla anlatılmıştır.
Kurani isimli tuhaf ve garip kişi de hadis metodolojisine bağlamıştır. Bu kişi ramazan pidesinin fiyat konusu açılsa, konuyu olağanüstü bir çabayla hadis konusuna dönüştürür. Mesihçi’yi anlatmaya gerek yok, bilen bilir.

cemali efendi
‘komplo düşüncesinin yaygınlığı’konusunu açmandaki amacın, gezi olaylarının geri planındaki dış güçlerin ve onun Türkiye’deki uzantılarının varlığına ilişkin ortaya atılan iddialar değilmidir?

Gezi olaylarının arkasında dış güçlerin yer almadığını, Türkiye’dekifaiz lobisinin gezi’de parmağının olmadığını, ‘demokrasi seçimden ibaret değildir’ şeklindeki faşizan anlayışa sahip marjinal marksist solun etkisinin olmadığını, chp geleneğinin liderlik ettiği siyasi geçmişleri darbelerin arkasına sığınmaktan ibaret olan, halk iradesi yerine oligark ve laik despotik vesayetçi kesimlerin organizasyonu olmadığı sonucuna nasıl vardın?

ömerusta
19-07-2013, 21:27
Çünkü tembeldir. Komplolara sarılmak işine gelmektedir. Kendi tembelliğini ve beceriksizliğini hep "insanüstü süper gizli güçler" le ilgili komplolara bağlayarak örtme çabasıdır.

Türkiye geri kalmamıştır, masonlar geri bırakmıştır. Pkk kazanmamıştır illuminati kazandırmıştır. Başbakan yanılmamıştır kadim derin devlet işi bozmuştur.

Biz hep masum, kusursuz, mükemmel varlıklarızdır ama işi gücü olmayan dünyanın geri kalanı bizimle uğraşıp işimizi bozmaktadır...
bak işte bu adamlar hep içimide yaşadılar sırtımızda vurdular her fırsatta biz müslümanlara dolylı küfür ederler
yukarda olduğu gibi hani sen atatürkcü idin mesihci türk milleti çalışkandır sözünü yalanlıyormusun atayın
ha
işte bunlar içimizde iken ne hıyanet nede haset biter yılanla yatan gözü açık uyur

cemaliii
20-07-2013, 00:04
Gezi olaylarının arkasında dış güçlerin yer almadığını, Türkiye’dekifaiz lobisinin gezi’de parmağının olmadığını, ‘demokrasi seçimden ibaret değildir’ şeklindeki faşizan anlayışa sahip marjinal marksist solun etkisinin olmadığını,


aaaa abdullah gülde mi marksist marjinal soldu? :D çünkü oda demokrasinin sadece seçimlerden ibaret olmadığını söylüyordu. birde obama söylemişti sanırım oda marksist sol.:D

bir sürü komplo teorileriyle konuya sunmuş olduğun gerçekçi destekten dolayı teşekkür ederim mahabad.:D konuya güzel bir örnek sundun. soyut bir konuyu mesajınla somutlaştırdın.:gul

Serare
20-07-2013, 02:25
aaaa abdullah gülde mi marksist marjinal soldu? :D çünkü oda demokrasinin sadece seçimlerden ibaret olmadığını söylüyordu. birde obama söylemişti sanırım oda marksist sol.:D

bir sürü komplo teorileriyle konuya sunmuş olduğun gerçekçi destekten dolayı teşekkür ederim mahabad.:D konuya güzel bir örnek sundun. soyut bir konuyu mesajınla somutlaştırdın.:gul
Şimdi ne oluyor burada ben anlamadım :)

Mahabad haklı. Bunlar teori değil gerçek :)

Ben size komplo teorilerine örnek vereyim, misal;

Başbakan ülkeyi satıyor (!). On senedir sata sata bitiremedi ya neyse :)
ABD-BOP eş başkanı(!) Hangi akıllı BOP başkanı olmasını ister ya da istemez orasını hiç düşünmezler :)
Aslında Türk de değil, müslüman da, ermeni. Tek gayesi Türkiyeyi yemek, halkı hristiyanlaştırmak (!)
Sürekli kilise falan açıyorlar ya hani...

İşte bunlar komplo teorileri, Mahabadın yazdıkları su götürmez gerçekler :)

Sevgiler.

Mahabad
20-07-2013, 09:33
aaaa abdullah gülde mi marksist marjinal soldu? :D çünkü oda demokrasinin sadece seçimlerden ibaret olmadığını söylüyordu. birde obama söylemişti sanırım oda marksist sol.:D cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün ifadesi özet olarak şudur.
Ama 'demokrasi' demek 'sadece seçim' demek de değildir. Seçimlerin dışında da farklı görüşler, farklı durumlar, itirazlar varsa bunların da çeşitli yollarla dile getirilmesinden daha tabii de bir şey olamaz. Barışçı gösteriler de tabiki bunun bir parçasıdır. marjinal solun kitabında demokrasi ve seçimle iktidara gelmek var mıdır? barışçı gösteri marksist solun başvurduğu bir yöntem midir? Türkiye de marjinal-marksist solun barışçı eylem yaptığı tek bir eylem var mıdır? cemalii çok art niyetlisin. boğazına kadar batıyorsun ama arlanmıyorsun. mesajımda seni sözde haklı çıkaracak bula bula tek bir cümle mi buldun? içine düştüğün acizliğe rağmen hala vır vır konuşuyorsun yahu :)



bir sürü komplo teorileriyle konuya sunmuş olduğun gerçekçi destekten dolayı teşekkür ederim mahabad.:D konuya güzel bir örnek sundun. soyut bir konuyu mesajınla somutlaştırdın.:gul karşımda gayri ciddi, ciddiyetsiz birini görüyorum. afaladığın için ne söyleyeceğini şaşırmış haldesin.

cemaliii
20-07-2013, 16:16
Aslında Türk de değil, müslüman da, ermeni. Tek gayesi Türkiyeyi yemek, halkı hristiyanlaştırmak (!)
Sürekli kilise falan açıyorlar ya hani...

İşte bunlar komplo teorileri, Mahabadın yazdıkları su götürmez gerçekler :)

Sevgiler.

bunları geçmişte ve şimdi ulusalcılar derken komplo teorisi ve iftira diyordunuz. ama şimdi en az onlar kadar sizde komplo teorisi (dış mihrak-faiz lobisi-telekinezi) üretiyorsunuz. hatta onları geçtiniz bile.

Mahabad
20-07-2013, 20:47
Aslında Türk de değil, müslüman da, ermeni. Tek gayesi Türkiyeyi yemek, halkı hristiyanlaştırmak (!)
Sürekli kilise falan açıyorlar ya hani...

İşte bunlar komplo teorileri, Mahabadın yazdıkları su götürmez gerçekler cemali efendi yukarıda Serare'den yaptığın alıntıda anlatılan içeriğe aşağıdaki verdiğin cevap bu mu? :)


bunları geçmişte ve şimdi ulusalcılar derken komplo teorisi ve iftira diyordunuz. ama şimdi en az onlar kadar sizde komplo teorisi (dış mihrak-faiz lobisi-telekinezi) üretiyorsunuz. hatta onları geçtiniz bile.
Yahu anlama kıtlığı mı var sende?
alıntı yaptığın içeriğe uygun cevap vermen için anlaman gerekiyor ki buna uygun davranmıyorsun. Dış mihrak göremedin mi? Avrupa ve Amerikada yönetimden kişilerin yaptığı açıklamaları dinlemedin mi? cnn int. kesintisiz yayınını duymadın mı? Amerika büyükelçiliğine saldıran dhkp/c elemanlarına terörist diyorsunuz, aynı adamlara gezide eylemci diyorsunuz diye görüşlerini belirten kişinin sözleri karşısında anında yayını kesen kanal dış mihrak olmuyor da ne oluyor peki? tuh böyle akla, yazıklar olsun. Almanya başbakanının sözleri Amerikan yönetiminden etkin kişilerin açıklamaları AB konseyinin açıklamaları ne oluyor? yaw insan bu kadar anlama kıtlığı içinde olabilir mi?

Mahabad
20-07-2013, 20:56
cemaliii (http://www.ihvanforum.org/member.php?u=23416) aşağıdaki resim hakkında ne düşünüyorsun?
Gezicilerin medarı iftiharı
http://u1307.hizliresim.com/1c/n/qkg15.jpg (http://bit.ly/c25MCx)

Resmin başlığı şöyle : gerizekalı çapulcu çöp arabasını TOMA aracı sanınca :D

mavera07
20-07-2013, 23:14
ne amerika ne batı ne israil ne ulusalcıların abartığı kadar ne de kendini milli görüşçü/islamcı zanneden dengesizlerin abarttığı kadar güçlü değildir

ben size bu konuda gerçeği söyleyebilirim

şu anda dünyayı yöneten güç Türkiye'nin ta kendisidir. Dünyanın en güçlü adamıda başbakan erdoğan'dır

dünya üzerindeki güç savaşı ne amerika ile rusya,çin arasında ne avrupa ile amerika arasında falan değil

dünya üzerindeki güç savaşı gerçekte Türkiye ile İngiltere arasında cereyan etmekte

abd ve japonya Türkiye'nin kuklasıdır rusya,çin,israil,iran ve avrupa'da İngiltire'nin kuklası

Türkiye yıllardır mustafa kemalin ingiliz kuklası zihniyeti ile oyalandı ERBAKAN HOCA ile dünya liderliğini aldı

kendisi göremedi ama yetiştirdiği talebeleri onun izinde giderek Türkiye'yi bugünlere getirdi

Türkiye'yi bugünlere taşıyan Erbakan hocadan Allah razı olsun

müttaki
20-07-2013, 23:38
ne amerika ne batı ne israil ne ulusalcıların abartığı kadar ne de kendini milli görüşçü/islamcı zanneden dengesizlerin abarttığı kadar güçlü değildir

ben size bu konuda gerçeği söyleyebilirim

şu anda dünyayı yöneten güç Türkiye'nin ta kendisidir. Dünyanın en güçlü adamıda başbakan erdoğan'dır

dünya üzerindeki güç savaşı ne amerika ile rusya,çin arasında ne avrupa ile amerika arasında falan değil

dünya üzerindeki güç savaşı gerçekte Türkiye ile İngiltere arasında cereyan etmekte

abd ve japonya Türkiye'nin kuklasıdır rusya,çin,israil,iran ve avrupa'da İngiltire'nin kuklası

Türkiye yıllardır mustafa kemalin ingiliz kuklası zihniyeti ile oyalandı ERBAKAN HOCA ile dünya liderliğini aldı

kendisi göremedi ama yetiştirdiği talebeleri onun izinde giderek Türkiye'yi bugünlere getirdi

Türkiye'yi bugünlere taşıyan Erbakan hocadan Allah razı olsun

kurtlar vadisini seyredeli 10 seneyi geçti. böyle senaryo görmedim.

hemen dizisini yapın. KOPMLO VADİSİ!!! iyi tutar bu senaryo söylemedi demeyin

mavera07
20-07-2013, 23:50
hep başka ülkeleri güçlü zannedeceğinize kendi ülkemizin ne kadar güçlü olduğunun farkına varsanız

Ahter
21-07-2013, 11:34
Suriye’yi nasıl terk etmiştik?
Suriye sınırında yeni bir Kürt devleti oluşumu Türk hariciyesini alarma geçirdi. Güney sınırımızın doğusunda artık varlığı resmileşti sayılan Kürt bölgesinin ardından bu defa batıda Türkiye’nin de desteklediği Özgür Suriye Ordusu’ndan PYD’ye Kürtlere geçmiş durumda..
Türkiye bu durumda ne yapacak? Kuzey Irak’ta olduğu gibi kırmızı çizgilerimiz var, çiğnetmeyiz diye efelenecek mi yoksa bölgenin yeni hakimleriyle uzlaşma yoluna mı gidecek? Önümüzdeki günlerde göreceğiz.
Şu kadarını söyleyeyim ki, eski Türkiye olsa bu sıkıntıları yaşamazdık! Bu gibi netameli durumlarda tarafsızlığımızı ilan eder, bekle gör politikasına geçerdik. Ancak hem Irak’ta, hem de Suriye’de Türkiye açıkça taraf ülkelerden biri oldu ve sıkıntıya düştü. Bu demek değildir ki, Türkiye eskisi gibi renksiz, silik bir dış politika gütsün, tarafsızlık görüntüsü altında oportünizm yapsın. Demek istediğim, Türkiye oyunda, artık pas geçmiyor ve kartını açıkça oynuyor. Büyük oynadıkça risk de artacaktır doğal olarak.
Yenilgimizle sonuçlanan Megiddo (el-Lecun) Savaşı’ndan sonra çekilirken
bıraktığımız silah ve mühimmat.
Kısacası risk alan bir ülke oldu Türkiye. Tarihi rolü bunu gerektiriyordu bir bakıma, daha doğrusu buna zorluyordu onu. Buradan anladık ki, dış politikada ne ‘Tek devletiz’ retoriği, ne de ‘Katil Esed’ ithamı kendisine yer bulabilir. Her zaman belli bir çekince, bir mesafe ve diplomatik soğukluk ayarı gerektiği açık.
Patrick Cockburn aktarmıştı o şık tespiti: “Türkler büyük konuşurlar ama harekete geçmeye sıra gelince hayal kırıklığına uğratırlar. İranlılar ise tam tersi.”
Böyle demiş bir Arap siyasetçisi, “Türkler çok konuşuyor ve büyük konuşuyor ama iş bitirmeye gelince bir varlık gösteremiyorlar, İranlılar ise tersine büyük konuşmak yerine susup işlerini derinden derine hallediyorlar.” Sessiz sedasız Suriye’yi ele geçiren İran’ı bundan daha veciz anlatacak tespit zor bulunur herhalde.
Bu kadar güncel yorum yeterli. Şimdi tarihe doğru bir yolculuğa çıkalım ve Suriye’deki olayları fırsat bilerek bundan 95 yıl önce Suriye’yi nasıl bir hezimet sonucunda terk ettiğimize bakalım.
Kayıp savaş
Yakın tarihin neden sisler içinde kaldığını merak ediyorsanız şimdiye kadar okuduğunuz tarih kitaplarına bir göz atın derim. Kaynağı orasıdır çünkü. Mesela 1931 tarihli ‘Tarih III’ adlı lise ders kitabında Çanakkale ve Kutülamare’den uzun uzun söz edildiği halde Filistin ve Suriye cephesindeki yenilgiler tek satırla olsun geçmez. Genelkurmay Başkanlığı’nın Harp Okulları için hazırlattığı ‘Türk Devrim Tarihi’ (1971) adlı kitapta da büyük bir sessizlik vardır.
Evlere şenlik bir Filistin/Suriye savaşları anlatımını YÖK’ün 4 prof., 3 doçent ve bir yardımcı doçente yazdırdığı ‘Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi I/1’ (1989) adlı kitapta buluyoruz. Tam 8 hoca baş başa vermişler ve bu milletin evlatlarına kendi tarihlerini şu zavallı satırlarla anlatmışlar. Aynen aktarıyorum:
“Suriye ve Filistin cephesinde ise İngilizleri oyalamak isteyen Yıldırım Orduları Grubu, başarılı savunmalar yaptı. Ancak Baalbek’te kurulan bu ordunun merkezi savaşın seyri içerisinde kuzeye doğru Şam, Halep ve daha sonra da Adana’ya çekildi.” (s. 47)
Ayıp diye bir şey vardır! Osmanlı’nın belini büken ve Mondros Mütarekesi’ni imzalamak zorunda kalarak tarihe veda etmesine sebep olan, iki yıl devam etmiş bir savaş bu kadar mı sığ anlatılır? (Neresini düzeltelim: Yıldırım’ın karargahı Baalbek’te değil, Nasıra’dadır.)
Nerede o üç Gazze muharebesi? Nerede Kudüs’ün, Filistin’in, Şam’ın ve Halep’in düşüşü? Nerede İngilizlerin askeri lise öğrencilerine bir savaş böyle kazanılır diye ders olarak okutulan Megiddo (el-Lecun) meydan savaşındaki zaferi? Nerede sadece 39 gün içinde tam 560 kilometre anavatanından çekilmek zorunda kalan Osmanlı ordusunun yaşadıkları ve ona bu hezimeti yaşatan komutanların isimleri?
Tıs yok.
Halbuki ilk iki Gazze muharebesini kazanmıştık İngilizlere karşı. Yazsanıza... Yok.
Son Gazze muharebesini İngilizlerin Albay İsmet Bey’in (İnönü) Birüseba’daki kolordusunu yardıktan sonra kaybettiğimizi de yazın. Olur mu? Paşamız namağluptur. Peki Nablus’ta (Megiddo veya Armageddon) Lord Allenby ile 7. Ordu Komutanı Mustafa Kemal Paşa’nın karşılaştığını ve Mustafa Kemal Paşa’nın yenilerek kuvvetlerine ricat emir verdiğini neden yazmıyorsunuz?
Hep aynı terane: Bir tek Mustafa Kemal Paşa kuvvetlerini muntazaman geri çekmeyi başardı. 4. ve 8. ordularımız yenildi, 7. Ordu’ysa ‘çekildi’. Çekildi ama kaç kişiyle? İngilizlere ne kadar esir vererek ve silah bırakarak? Şehit ve yaralı sayılarımızı da açıklayın. Açıklayın da millet öğrensin.
Hatta bu savunmacı kitaplardan birinde yazar (ismini vermeyeyim), kuvvetlerini Halep’in 5 km kuzeyine çekmesi üzerine şu harika yorumda bulunuyor: ‘Böylece olaylar Mustafa Kemal Paşa’nın istediği gibi gelişmişti.’
Şimdi bundan ne anlamamız gerekir? Nablus’ta bulunan karargahını 560 kilometre geriye çekilerek Katma’ya nakleden bir komutanın bunu ‘istediği’ni söylemek ne demektir?
Bu hezimetin hikayesini ayrıntılı olarak yazacağım. Burada sadece bir alıntı yapmak istiyorum. İngilizlerin dünya savaş tarihine giren bu operasyonlarını yürüten General Allenby 19 Eylül günü saat 4,5’ta başlayan taarruzun 20 Eylül akşamına kadar 36 saat sürdüğünü, Türk ordusunun büyük bir kısmının mağlup edildiğini, 7. ve 8. orduların ‘bütün silah ve malzemeleriyle’ ellerine düştüğünü yazar ve devam eder:
‘ 7. ve 8. orduların mağlubiyeti sonucunda Şeria’nın doğusundaki 4. Ordu da ricat etti.’ Allenby ısrarla 7. Ordu’nun düzenini bütünüyle kaybederek dağıldığını anlatır (İz Yay., 2013). Oysa bizimkiler diğer 2 ordu yenilince 7. Ordu’nun geri çekilmek zorunda kaldığını yazarlar hâlâ.
Özellikle Lord Carver’ın bu çöküş olmasaydı Osmanlı’nın günümüzde ne durumda olacağına ilişkin yaman tespitleri klasik düşünce kalıplarını kıracak cinstendir:
‘ Eğer Türkiye’yi savaş dışı kalmaya ikna etmekte başarılı olsaydık veya ürküterek Çanakkale’den geçebilmiş olsaydık sonuç ne olurdu? Mustafa Kemal Osmanlı Devleti’ni laik bir devlete dönüştürecek saik veya otoriteye sahip olur muydu? Savaş sonrası Türkiye’ye karşı bir Arap isyanı başlar mıydı veya hangi şekli alırdı? 1914 yılında Osmanlı Devleti’ni oluşturan bütün bu topraklar üzerinde hükümferma olan bir Türkiye, dünyanın en büyük petrol üreticisi ve potansiyel olarak en güçlü ülkesi olurdu. Ya Mısır? O da İstanbul’a ismen tabi olmaya devam ederdi. İsrail diye bir devlet kurulmazdı. (Turkish Front 1914/18, Pan Books, 2003, s. 247.)
Ne garip: Lozan tam da bunlar için yapılmamış mıydı?
Lord Carver’ın sözünü ağzında bırakmayalım isterseniz:
‘İngiliz, Avustralyalı, Yeni Zelandalı ve Hindli askerler hayatları pahasına Türkiye’ye karşı savaşarak bölgenin yapısını değiştirdiler. Ama iyi mi ettiler, kötü mü ettiler, söylemek zor.’
Utanalım, bunu bir İngiliz Mareşali söylüyor /mustafa Armağan
NOT: M.k. askeri ve siyasi deha diyen diyalogcuya ithaf olunur

MÜTEŞEKKÜR
21-07-2013, 13:08
Savaşlarda kazanılır ama masabaşında kaybedilir.Biz buna siyonistlere köpeklik etmek diyoruz.Savaşlarda yenilip de topraklarımızı kaybetsek üzülsek bile elimizden bir şey de gelmez.Ancak masabaşında çeşitli entrikalar çevirip kazanılmış bir zaferi yenilgiye dönüştürmek çok acı geliyor bize.İşte lanet olasıca Lozan antlaşmasının acı semerelerini çekiyoruz 100 yıla yakın..

Dut_agaci
22-07-2013, 10:04
Söğüdlü Maiyyet Bölüğü


18 Temmuz 1920, Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı’nın kuruluş tarihi. Muhafız alayı, Cumhurbaşkanı’nın korumasını sağlayan birliğin adı.
Şimdi sizleri, 1920’lerden daha önceye, Sultan 2. Abdülhamid dönemine götürerek çok özel bir muhafız alayını hatırlatmak istiyorum. Hatta önce, 13. yüzyılın sonlarına giderek Osmanlı Beğliği’nin kuruluş yıllarına uzanalım.

13. yy’da, Moğol istilası sebebiyle batıya doğru gelen Kayı boyu, liderleri Süleyman Şah’ın Fırat nehrini geçerken boğulmasıyla ikiye bölündü. Bir kısmı geriye dönerken, diğer kısmı Ertuğrul Gazi komutasında batıya doğru ilerledi. Gösterdikleri kahramanlıklardan dolayı Selçuklu Sultanı Alaaddin, Söğüt ve Domaniç böl-gesini onlara kışlak ve yaylak olarak bağışladı. Ertuğrul Bey, emrindeki 400 çadırla bu bölgeye yerleşti ve Selçuklu Sultanı’na bağlı olarak fetihlere katılıp, İslam’ı yaymak için çalıştı. 1281’de vefat edince yerine oğlu Osman Bey geçti. Ertuğrul Gazi, her sene, Eylül ortalarında sağ salim yayladan dönünce şükür için ahaliye etli pilav ikramında bulunurdu. Vefatından sonra, Karakeçililer bu geleneğe sadık kalarak, önceleri nevruz zamanı, daha sonra ise yayla dönüşü, Ertuğrul Bey’in kabrini ziyaret ederek, etli pilav pişirip dağıttı. 700 yıldan fazladır devam eden bu gelenek, "Ertuğrul Gazi İhtifali” ya da “Yörük Bayramı” olarak, her sene Eylül’ün ikinci cumartesi pazarı kutlanmaktadır.
İşte, Karakeçiler’in yüzyıllardır sürdürdüğü bu adet, 2. Abdülhamid Han zamanında resmileştirildi. Sultan, böylece onlardaki, aidiyet duygusunu ve bağlarını güçlendirdi. Sultan’ın, Söğüd’e, özel bir muhabbeti vardı. Yıldırım Bayezid’in şehzadesi Ertuğrul’dan beri konmayan Ertuğrul ismini, yeniden ihya ederek oğullarından birine isim verdi. Bu isim meselesi, bazı batıcı aydınları, “Sona geldik derken başa döndük” diyecek kadar rahatsız etmiştir.

19 yy’ın ikinci yarısı darbeler ve suikastler dönemidir. Abdülhamid Han, Abdülaziz Han’a yapılan suikasti ve tahta geçtikden sonra yapılan Çırağan baskınını unutmamıştı. Gerek bürokraside gerek asker arasında ciddi bir emniyet sorunu vardı. Özellikle azınlıkların, padişaha hüsumeti ciddi tedbirler almayı gerektiriyordu. Böyle bir ortamda Padişah, yönünü dedesi Ertuğrul Gazi toprağına, yani Söğüd’e çevirdi. Sadakatlerinden şüphe etmediği Karakeçili aşiretinden 200 kişilik bir maiyyet bölüğü ihdas etti. Onları, her zaman, “öz hemşehrilerim” diye takdim etti. Ayrıca, yöredeki Türk büyüklerinin türbelerini tamir ettirdi.

Söğüdlü Maiyyet Bölüğü, Sultan’ı saltanatı süresince cansiperane bir halde korudu.
27 Nisan 1909 günü, Yıldız Sarayı’nda, Yahudi Emanuel Karasu, Ermeni Aram, Arnavud Esad Toptani ve Arif Hikmet, o menfur hal tebliğini sunarken, Padişah’ın bir işareti ile harekete hazır bekliyorlardı. Ancak, kan dökülmesini istemeyen Padişah bu işareti vermedi. Hep merak etmişimdir, eğer, Padişah, o işareti verseydi ve Söğüdlü Türkler, bu dört hainin orada işini bitirseydi devletin kaderi nasıl olurdu?
Ulusalcılık hatırına, İttihatçılık adına 2. Abdülhamid Han’a muhabbetden imtina eden milliyetçilerin ve Türkçüler’in, Rahmetli Nihal Atsız’ın “Gök Sultan” makalesini muhakkak okumasını tavsiye ediyorum.
Yıllar boyu resmi tarih kitaplarında, “kızıl sultan” olarak anlatılan 2. Abdülhamid Han’ın dönemi iyi anlaşılmadan günümüz hadiselerini anlamak mümkün değildir.

Not: Tarih bilincine itimad ettiğim usta yönetmen Osman Sınav’ın 2. Abdülhamid Han’ın hayatını senaryolaştırdığını duyunca çok heyecanlandım. Zira Sınav, senaryoda Karakeçililer’in sıkı bir hikayesi olacağından bahsediyordu.

Kerime Yıldız

cemaliii
22-07-2013, 20:31
alıntı yaptığın içeriğe uygun cevap vermen için anlaman gerekiyor ki buna uygun davranmıyorsun. Dış mihrak göremedin mi? Avrupa ve Amerikada yönetimden kişilerin yaptığı açıklamaları dinlemedin mi? cnn int. kesintisiz yayınını duymadın mı? Amerika büyükelçiliğine saldıran dhkp/c elemanlarına terörist diyorsunuz, aynı adamlara gezide eylemci diyorsunuz diye görüşlerini belirten kişinin sözleri karşısında anında yayını kesen kanal dış mihrak olmuyor da ne oluyor peki? tuh böyle akla, yazıklar olsun. Almanya başbakanının sözleri Amerikan yönetiminden etkin kişilerin açıklamaları AB konseyinin açıklamaları ne oluyor? yaw insan bu kadar anlama kıtlığı içinde olabilir mi?


senin mantığınla bakacak olursak, erdoğana yahudi lobileri madalya takmadılar mı? siyonist mi başbakan? birilerinin yahudi işbirlikçisi sözü doğru mu diyeceğiz senin mantığınla?:D amerikan askerleri güle güle gitsin denmedi mi hayır dualar edilmedi mi? bop eşbaşkanı değil mi?
senin mantığınla onlarda kafadan sallamıyor,hepsi için sebepleri var. bunları ulusalcılar ve milli görüşçüler söylerken sizde komplo teorisi olarak bakmıyor musunuz?

ama en güzel komplo teorilerini biz üretiriz diyorsanız o başka. en güzel sen söverisn diye bir şarkı vardı.:D

seni gidi kendine müslüman seni.

Mahabad
22-07-2013, 20:39
senin mantığınla bakacak olursak, erdoğana yahudi lobileri madalya takmadılar mı? siyonist mi başbakan? birilerinin yahudi işbirlikçisi sözü doğru mu diyeceğiz senin mantığınla? amerikan askerleri güle güle gitsin denmedi mi hayır dualar edilmedi mi? bop eşbaşkanı değil mi?
senin mantığınla onlarda kafadan sallamıyor,hepsi için sebepleri var. bunları ulusalcılar ve milli görüşçüler söylerken sizde komplo teorisi olarak bakmıyor musunuz?

seni gidi kendine müslüman seni.
hayır bunlar komplo teorisi değil gerçek. Kamuoyundan gizlenmemiş, açık açık beyan edilmiş ifadeler. komplo teorisi nedir onu öğrenseydin önce : "Komplo teorisi, kamuoyu (http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Kamuoyu&action=edit&redlink=1) tarafından belli bir şekilde algılanmış herhangi bir olay (http://tr.wikipedia.org/wiki/Olay) hakkında geliştirilmiş, kamuoyundan saklandığı iddia edilen bilgilerle, gizli bilgilere veya olayın arkasındaki görünmeyen güçlerle ilişkilendirilen alternatif (http://tr.wikipedia.org/wiki/Alternatif) açıklamalara verilen addır. senin yukarıda verdiğin örnekler buna dahil oluyor mu? oldukça tuhafsın. Konu başlığı seçerken komplo teorisinin anlamı nedir bi baksaydın.

mavera07
22-07-2013, 23:44
ak partililer en azından komplo teorisi kurabiliyor

kendini milli görüşçü/islamcı zanneden dengesizlerle ulusalcı dangalaklar gibi bir yerlerinden çıkarmıyor

korbakor53
23-07-2013, 00:14
ne amerika ne batı ne israil ne ulusalcıların abartığı kadar ne de kendini milli görüşçü/islamcı zanneden dengesizlerin abarttığı kadar güçlü değildir

ben size bu konuda gerçeği söyleyebilirim

şu anda dünyayı yöneten güç Türkiye'nin ta kendisidir. Dünyanın en güçlü adamıda başbakan erdoğan'dır

dünya üzerindeki güç savaşı ne amerika ile rusya,çin arasında ne avrupa ile amerika arasında falan değil

dünya üzerindeki güç savaşı gerçekte Türkiye ile İngiltere arasında cereyan etmekte

abd ve japonya Türkiye'nin kuklasıdır rusya,çin,israil,iran ve avrupa'da İngiltire'nin kuklası

Türkiye yıllardır mustafa kemalin ingiliz kuklası zihniyeti ile oyalandı ERBAKAN HOCA ile dünya liderliğini aldı

kendisi göremedi ama yetiştirdiği talebeleri onun izinde giderek Türkiye'yi bugünlere getirdi

Türkiye'yi bugünlere taşıyan Erbakan hocadan Allah razı olsun

iiimiş ..)9))))

mavera07
24-07-2013, 23:59
iiimiş ..)9))))

http://img59.imageshack.us/img59/5339/1cqu.jpg

korbakor53
25-07-2013, 02:34
http://img59.imageshack.us/img59/5339/1cqu.jpg


Türkiye nin büyümesi ilerlemesi dünyada layık olduğu yere gelmesi için daha çook yolumuz var. inşaallah söylediğin temenniler gerçekleşecek dünyada herhangi bir olayda son sözü söyleyen bir konuma gelecek Allah ın izniyle.

sabır + çalışarak.

KUZAT
28-07-2013, 00:44
Kurtuluş Savaşında Yedi Düveli Yendik mi?

1915'de Çanakkale Savaşında, o akıl almaz destanı yazdık, yedi düvele set olduk ve düşmanı geçirmedik... Ama sadece üç sene sonra aynı düşman, en ufak bir direnişle karşılaşmadan Çanakkale Boğazı'nı geçti ve İstanbul'u yani başkentimizi işgal etti... Devletin idare edildiği saraylar bile kuşatıldı... Osmanlı diz çökmüştü artık... Ya sonra?

....

Sonra Yedi Düveli Yendik mi?
Çok defa bunu başarmıştık ama Kurtuluş Savaşı için bu durum doğru değildir.

Kurtuluş savaşımızda yedi düveli yendiğimiz iddiası maalesef ki gerçeği ifade etmemektedir...

"Düvel-i Muazzama" usulunce, savaşmadan geri çekildiler...

Yunan'ı denize dökmedik... Her yeri yaka yaka hatta önlerine hayvan sürülerini kata kata, ağır ağır geri çekildiler... Trakya'nın gerisinde yerleşip bir şeylerin gerçekleşmesini beklediler... O anda tam beş senedir İstanbul'u işgal altında tutan İngilizler Yunan'a böyle emretti; "Usulüyle geri çekil!"...
Yerli-yabancı devlet arşivlerinde Yunan'ın denize döküldüğüne dair tek bir vesika yok... Ne bir fotoğraf, ne bir video, ne de geçerli bir vesika yok?

Neden acaba ?.. Neden taktik bir hareketle geri çekildiler ve Ankara Hükümetini mağlupken galip haline getirdiler?

Bizden korktular mı ?..
Silahımız yoktu...
En son Çanakkale, Rus cephesi, Filistin, Trablusgarp, Balkan ve Yemen savaşlarından sonra askerimiz de kalmamıştı. Düzenli ordularımız da yok gibiydi...

Zaten Çanakkale'de bile gönüllüler savaşmıştı..
Savaş uçaklarımız, denizaltılarımız, yani kara kadar hava ve deniz kuvvvetlerimiz de yoktu...

Bir ara Genelkurmay başkanı olan Karadayı paşamızın dili sürçtü ve Irak sınırımız hakkında;
" Yahu! Biz bu SINIRI Çizmedik ki İngilizler Çizdi " deyiverdi...

İngilizler 1918-1923 yılları arasında fiilen işgal altında tuttukları ve bazen aralıksız bir ay havadan bomba yağdırıp sivillerini katlettikleri İstanbul'umuzu neden bırakıp çekip gittiler?

Mahalle aralarında sapan kavgası yapan çocuklarımızın uçaklarını düşürüp hava kuvvetlerini imha etmelerinden, usta balıkçılarımızın olta ve misinaları ile kruvazör ve denizlatılarını avlamlarından mı korktular? Elbetteki hayır!..

Söz de bizim başarılarmızdan (!) endişeye kapıldılar ve Bursa'da Mudanya Barış Antlaşmasını imzaladılar...
İyi de bunun az evvelinde General Refet Bele komutasındaki bir kolordumuz İstanbul'u İngilizlerden almak için bir taarruz yaptı ve tabiri caizse varlık bile gösteremedi... O halde?..

Gitmeleri karşılığında bir şeyler aldılar ki gittiler?
Neydi bu akıl almaz kararlarının arkasındaki sır?


İşte, ne aldıklarını merak edecek olursanız LOZAN ANTLAŞMASI'nın detaylarında bulabilirsiniz...

"TÜRKLERİ DİNİ-MANEVİ HASSASİYETLERİNDEN KOPARTMAK VE HİLAFETİ KALDIRMAK ŞARTI İLE YAPAY BİR BAĞIMSIZLIK TANINDI. SAHTE KURTARICILAR SAHNEYE SÜRÜLDÜ."

Mehmet Fahri Sertkaya

ede
28-07-2013, 00:57
Kurtuluş Savaşında Yedi Düveli Yendik mi?

1915'de Çanakkale Savaşında, o akıl almaz destanı yazdık, yedi düvele set olduk ve düşmanı geçirmedik... Ama sadece üç sene sonra aynı düşman, en ufak bir direnişle karşılaşmadan Çanakkale Boğazı'nı geçti ve İstanbul'u yani başkentimizi işgal etti... Devletin idare edildiği saraylar bile kuşatıldı... Osmanlı diz çökmüştü artık... Ya sonra?

....

Sonra Yedi Düveli Yendik mi?
Çok defa bunu başarmıştık ama Kurtuluş Savaşı için bu durum doğru değildir.

Kurtuluş savaşımızda yedi düveli yendiğimiz iddiası maalesef ki gerçeği ifade etmemektedir...

"Düvel-i Muazzama" usulunce, savaşmadan geri çekildiler...

Yunan'ı denize dökmedik... Her yeri yaka yaka hatta önlerine hayvan sürülerini kata kata, ağır ağır geri çekildiler... Trakya'nın gerisinde yerleşip bir şeylerin gerçekleşmesini beklediler... O anda tam beş senedir İstanbul'u işgal altında tutan İngilizler Yunan'a böyle emretti; "Usulüyle geri çekil!"...
Yerli-yabancı devlet arşivlerinde Yunan'ın denize döküldüğüne dair tek bir vesika yok... Ne bir fotoğraf, ne bir video, ne de geçerli bir vesika yok?

Neden acaba ?.. Neden taktik bir hareketle geri çekildiler ve Ankara Hükümetini mağlupken galip haline getirdiler?

Bizden korktular mı ?..
Silahımız yoktu...
En son Çanakkale, Rus cephesi, Filistin, Trablusgarp, Balkan ve Yemen savaşlarından sonra askerimiz de kalmamıştı. Düzenli ordularımız da yok gibiydi...

Zaten Çanakkale'de bile gönüllüler savaşmıştı..
Savaş uçaklarımız, denizaltılarımız, yani kara kadar hava ve deniz kuvvvetlerimiz de yoktu...

Bir ara Genelkurmay başkanı olan Karadayı paşamızın dili sürçtü ve Irak sınırımız hakkında;
" Yahu! Biz bu SINIRI Çizmedik ki İngilizler Çizdi " deyiverdi...

İngilizler 1918-1923 yılları arasında fiilen işgal altında tuttukları ve bazen aralıksız bir ay havadan bomba yağdırıp sivillerini katlettikleri İstanbul'umuzu neden bırakıp çekip gittiler?

Mahalle aralarında sapan kavgası yapan çocuklarımızın uçaklarını düşürüp hava kuvvetlerini imha etmelerinden, usta balıkçılarımızın olta ve misinaları ile kruvazör ve denizlatılarını avlamlarından mı korktular? Elbetteki hayır!..

Söz de bizim başarılarmızdan (!) endişeye kapıldılar ve Bursa'da Mudanya Barış Antlaşmasını imzaladılar...
İyi de bunun az evvelinde General Refet Bele komutasındaki bir kolordumuz İstanbul'u İngilizlerden almak için bir taarruz yaptı ve tabiri caizse varlık bile gösteremedi... O halde?..

Gitmeleri karşılığında bir şeyler aldılar ki gittiler?
Neydi bu akıl almaz kararlarının arkasındaki sır?


İşte, ne aldıklarını merak edecek olursanız LOZAN ANTLAŞMASI'nın detaylarında bulabilirsiniz...

"TÜRKLERİ DİNİ-MANEVİ HASSASİYETLERİNDEN KOPARTMAK VE HİLAFETİ KALDIRMAK ŞARTI İLE YAPAY BİR BAĞIMSIZLIK TANINDI. SAHTE KURTARICILAR SAHNEYE SÜRÜLDÜ."

Mehmet Fahri Sertkaya


ne güzel özetlemişler......ffd

KUZAT
28-07-2013, 01:04
Hareket Ordusu ve Yahudiler
Hareket Ordusu' nun % 60' ı Selanikli Yahudilerdi.Atatürk bu ordunun Kurmay Başkanıydı. İsmet Paşa da bu ordudaydı?


http://3.bp.blogspot.com/_6yLNRSVAA90/THAde2SRCtI/AAAAAAAAABk/8__nYfD7JHE/s320/ismet+ve+kemal.jpg (http://3.bp.blogspot.com/_6yLNRSVAA90/THAde2SRCtI/AAAAAAAAABk/8__nYfD7JHE/s1600/ismet+ve+kemal.jpg)

Sultan II. Abdülhamid, Osmanlı İmparatorluğu’nun son padişahı olmamasına rağmen onun dönemi, imparatorluğun en çok tartışılan dönemlerinin başında geliyor. II. Abdülhamid’in dönemini önemli kılan olayların başında ise, 33 yıl gibi bir süreyle, her taraftan sıkboğaz edilmiş bir imparatorluğu kendi ayakları üzerinde tutma çalışma ve çabaları yatıyor. I. Meşrutiyet, II. Meşrutiyet, ilk anayasının ilanı, ekalliyetlerin birer birer bağımsızlıklarını ilan etmesi... Yine de bütün bunlar Osmanlı İmparatorluğu’nun belini bükmeye yetmemişti o dönemde; bir tanesi hariç: 13 Nisan 1909 tarihinde vuku bulan ve adını rumi takvime göre meydana geldiği tarihten alan 31 Mart (1325) Vak’ası.




Son yıllardaki tartışmalar, 31 Mart Olayı’nın, topluma aksettirilenin tersine bir gerici ayaklanma değil, askeri ayaklanma olduğunu ortaya koydu. Yazar Ahmet Altan, yüzyılı etkileyen bir ayaklanma olarak nitelediği 31 Mart Hadisesi’ni, Osmanlı’nın son zamanlarını ve Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm tarihini irtica korkusuyla geçirmesinin temel nedenlerinden biri olarak gösteriyor ve “Aslında şeriatçı darbeyi bastırmak için getirilmiş askerler ayaklandı” diyor.



31 Mart’ta askerler ayaklanmış, bunun üzerine, bazı anı kitaplarına göre mevcudu 15 bin olan ve sadece iki tabur düzenli askerden oluşan, bunun dışındakilerini ise Rum, Yahudi, Ermeni, Arnavut, Sırp, Yunan, Ulak ile Bulgar çetecilerinin oluşturduğu, tarihçi Yılmaz Öztuna’ya göre “ipten kazıktan kurtulmuş, eşkıya cümlesinden kimselerden” müteşekkil Selanik’ten yola çıkmış Hareket Ordusu, Sultan Abdülhamit’in kızı Şadiye Sultan’ın ifadelerine göre, 24 Nisan’da Topkapı ve Edirnekapı’dan şehre girerek yol üzerindeki askeri karakolları teslim almış, Harbiye Nezareti’ni işgal etmiş, Taşkışla’yı şiddetli top atışlarına maruz bırakmış, Sultan Abdülhamid’in, Müslümanı Müslümana kırdırtmama kararı üzerine, 25 Nisan’da İstanbul’a hakim olmuştu. Ardından da Hareket Ordusu Kumandanı Mahmut Şevket Paşa, sıkıyönetim ilan ederek, oluşturulan Divan-ı Harbî Örfî’de, suçlu suçsuz yüzlerce kişi idama gönderilmişti.


Aradan geçen 94 yıllık sürede, olayda İngilizler’in parmağı olduğu konusunda çeşitli kitapların da yayınlandığı 31 Mart Vak’ası ile İttihat Terakki taraftarları hedefledikleri gibi Sultan Abdülhamid’i tahttan indirip, imparatorluğun parçalanmasına giden yolun da kapılarını açmış olurlar; hem de Sultan Abdülhamid’e şu sözleri sarfettirecek bir hadise ile: “Bir Türk padişahına, 33 sene bu makamda bulunmuş İslam halifesine hal kararını bildirmek için bir Yahudi, bir Ermeni, bir Arnavut ve bir nankörden başkasını bulamadılar mı?” Hal kararını padişaha ileten ve içinde Müslüman bir tek kişi bulunmayan heyet şu isimlerden oluşmaktaydı: Yahudi Emanuel Karasu, Ermeni Komitecisi Aram Efendi, Arnavud Es’ad Toptani Paşa ve Gürcü Ârif Hikmet Paşa.

Sonrası malum...

Buraya daha sonra geleceğiz.


Harry Ojalvo; Osmanlı Selanik’inden kalkıp 1870’lerde Amerika’ya gitmiş, Amerikan vatandaşı olmuş, daha sonra Amerika tarafından Türkçe bilen birisi olarak Trabzon ve ardından Erzurum Konsolos Muavini olarak görevlendirilmiş; bu işten sıkılınca da, İstanbul’da, 1925 yılında, ortağıyla birlikte NATTA (Milli Türk Seyahat Acentalığı) adıyla bir şirket kurmuş Vital Ojalvo’nun oğludur. Vital Ojalvo, Selanik’ten arkadaşı olan Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ın, kendisini, İsmet İnönü’ye tanıştırması sonucu, bizzat İsmet İnönü’nün ilgilenmesi ile, ailesiyle birlikte ‘seçilmiş’ Türklerden olması imkanı sunulmuş birisidir.


İşte bu Vital Ojalvo’nun, 1920’de doğan, Büyükada ve Florya’da oturduklarından İnönü ve Atatürk’le de tanışmış, CHP adına çalışmalarda bulunmuş ve bugün 500. Yıl Vakfı Koordinatörlüğünü yapan oğlu Harry Ojalvo, Sultan Abdülhamid’i alaşağı ederek, bir anlamda İmparatorluğun da sonunu hızlandıran 31 Mart Vak’ası’na katılan Hareket Ordusu’nun yüzde 60’ının Selanikli Yahudiler olduğunu söyledi. Ama aradan biraz zaman geçip, fotoğraf çekmeye gittiğimizde, Ojalvo, bu ifadesinin dil sürçmesi olduğunu belirtti ve o zaman Yahudiler’in, Selanik’in ancak üçte birini oluşturduğunu ifade etti, ardından da sözünü ‘Hareket Ordusu’nun yüzde 60’ı Selanik halkından oluşuyordu’ şeklinde değiştirdi.


Görüşlerine başvurduğumuz tarihçiler de Hareket Ordusu’nun, iki tabur asker dışında çeşitli milliyetlerden oluştuğu noktasında hemfikirken, böyle bir bilgiye sahip olmadıklarını ve yüzde 60 gibi bir oranın Selanikli Yahudi olamayacağını dile getirdiler.


Araştırmacı yazar Rıfat N. Bali ise o tarihlerde Selanik’in önemli bir Yahudi şehri olduğunu, hatta şehrin yarısından çoğunun Yahudi olduğunu belirterek, diğer gayrimüslimlerle beraber cemaatin ileri gelenlerinin de II. Meşrutiyet’le sağlanan haklara taraftar olduğunu, dolayısıyla hadiseye bu açıdan bakılması gerektiğini ifade etti.


‘Türkiye’de Yahudi olmak’ konusundan yola çıkılarak zaman zaman ‘dünyada Yahudi olmak’ gibi farklı açılımlara da vesile olan bu Harry Ojalvo röportajında, Hareket Ordusu ile ilgili bölümün bir dil sürçmesi olup olmadığını, tarihçilerin düşüncelerini de dikkate alarak değerlendirip, sadece iki taburu askerden oluşan Hareket Ordusu’nda yer alan diğer milliyetlere mensup kişilerin olaya kattıkları farklı boyutu yorumlamayı da sizlere bırakıyoruz.


- Bir dönem, özellikle Hitler zamanında Türk pasaportu sahibi olmak, Yahudiler için dünyanın en değerli hazinesi idi. Bugün Türk vatandaşı olmanın anlamı ne sizce?


O başka bir hikayedir. Anılarımı yazdığım kitabımdan okursunuz. Yoksa kitabımı mahvedeceksiniz. O fasılını atlayın.


- Konuşalım yine de...


Benim için öyle olmadı. Herkes hasbelkader Türk doğar, biz seçilerek Türk olduk. Hitler zamanında Türk olanlar seçerek oldu. Aradaki fark bu. 1935-37’lerde, İnönü, bir deste Türk nüfus kağıdı gönderdi babama. Yani biz seçilerek Türk olduk, İnönü tarafından.


‘Alman öldürmek için safari...’


- İspanya’ya, Portekiz’e ve özellikle Almanya’ya bugün Yahudiler’in, cemaatin bakışı nasıl?


Bu kin gütme Ermeniler’de vardır, bizde yok. Eğer bakın, biz Ermeniler gibi düşünmüş olsa idik safari tertip etmemiz lazımdı Alman öldürmek için. Ama hiç bir zaman, evamir-i aşere dolayısıyla böyle bir şey yapamayız. Babasının kabahatinden dolayı oğlundan hınç alınmaz. Ben burada her gün Bosch’un Almanları ile yemek yiyorum aynı masada. Sonra özellikle İspanyollar harp zamanında 15 bin kişi kurtardılar. Plene’leri geçip onlara sığınan Fransız Yahudileri’ni himaye ettiler mesela.


- Özür gibi mi algılamak lazım bunu.


Bilmiyorum artık ne düşündüler.


- Peki cemaat nasıl bakıyor bu saydığım ülkelere?


Valla ben kendimden mesulüm. Diğerlerini bilmem. Fakat zannetmiyorum ki böyle birşey olsun. Çünkü kulağınıza gelirdi.


- Naziler’e bakış nasıl peki?


Nazileri muhakkak ki sevmem; ama bir Alman’la bir Naziyi veyahut da bir Alman’ın Nazi olduğunun ispatını elime almadan ben ona kötü muamele etmem.


- Avrupa’daki Yahudi nüfusu nedir şu an? Özellikle bu hadiselerin yaşandığı yerlerden Almanya’da?


Almanya’da çok var şimdi. Hatta benim şaştığım bir şey var. Bir dönüş oldu Almanya’ya. Buraya gelen profesörlerle oldu dönüş harpten hemen sonra. Almanlar tazminatı ve gecikmiş maaşların hepsini verdiler, yeter ki dönsünler diye. 40-50 tanesi döndü Almanya’ya. Bir o kadar da Amerika’ya gitti. Bir o kadarı da burada kaldı. 1945’ten 55-60 senelerine kadar.


- O zaman nasıl cesaret edebildiler buna?


Alman Yahudileri, Yahudiliklerini unutmuş insanlardı. Hatta Einstein’in bir sözü vardır, ‘Benim Hitler’e çok büyük bir borcum var. Yahudi olduğumu unutmuştum, o hatırlattı bana’ der.


- Bu olaylar İsrail’in kurulmasını nasıl etkilemiştir sizce?


Orada çok büyük bir hata var. Abdülhamit’ten beri var olan bir hatadır o. Herkes zanneder ki Teodor Hertzl isminde bir adam çıktı ve İsrail’e götürdü... Çok yanlış birşey. Size izah edeyim. Bir Dreyfus Hadisesi olmuştu Fransa’da. Onun üzerine Teodor Hertzl, ‘Artık bu iş burada bitmelidir’ dedi, bir karar verdi ve masanın üzerine siyonizmi koydu. Hertzl bir Yahudi devleti fikri attı ortaya. Ama bunu kim hazırlamıştı? Daha çok Sultan Abdülaziz. Çünkü İsrail’in temel taşını teşkil eden çiftliklerdir, Kibuts dedikleri kollektif çiftlikler. Sultan Aziz 2 bin 600 dönüm arazi verdi, orada bir ziraat okulu kurulması için. O ziraat okulları kurulmasa idi hiç bir zaman ne bir İsrail ordusu olabilirdi, ne bir direnme, ne de bir İsrail devleti olabilirdi. İsrail’i İsrail yapan budur, Teodor Hertzl değil.. Bir defa dönüş yasağını kaldıran Yavuz Sultan Selim, oradan başlıyor iş, ondan sonra Kanuni Sultan Süleyman’ın hicreti çabuklaştırması... 70 bin kişi göndertti oraya.


- Museviler Hıristiyanlara mı Müslümanlara mı daha çok yakın durur, duygusal yakınlığı hisseder? Cemaat açısından soruyorum.


Onu da size söyleyeyim. Bu, tahsil derecesine göre ve muhite göre değişir. Mesela bir muhit yüzde 40 nisbetinde karışık evlilikler yapar. Mesela benim kızımın kocasının ismi Turgut. Babası büyükelçi idi, Nedim Veysel İlkin. Hatta ikinci evliliğimden üvey bir kızım daha var, o da bir Türkle, Atakan Umurtak’la evli idi.


- Siz yüzde 40 barajını aştınız. Cemaat içinden tepkiler geldiği oldu mu size?


İşte onu söyleyeceğim. Bir seviyede yüzde 40’ı buluyor dediğim zaman, başka bir seviyede yüzde 5’i aşmıyor. Yani alt tabakalarda liseden sonra üniversiteye gitmeyen daha kapalıdır. Zaten Yahudi lisesinde okuyor, üniversiteye gittiği zaman dünyaya açılıyor. Bakıyor ki başka insanlar da varmış.


- Türkler iyilik yaptım demiyor diyorsunuz. Hatta diyet istemiyor diyorsunuz. Bu bir hata mı?


Bence büyük bir hatadır. İkinci Dünya Savaşı’nda Yahudi kurtaran büyükelçileri, ben gün ışığına çıkardığımda bunu daha iyi anladım.


- Ne yapmak gerekiyor?


Şimdi az yaptım çok yaptım diye olmaz ki. Tarih tarihtir.


- Bir de ‘Bizim vefa değil can borcumuz var Osmanlı’ya’ diyorsunuz.


Evet, evet. Ve bir kaç defa.


- Bugün nasıl durum? Siz cemaatin nabzını bilirsiniz diye soruyorum?


Genel olarak konuşacak olursak, her yerde aptallar var. Her yerde tarih bilmeyen var, ki bizde de çok var. Mesela ben çok dikkat ettim buna. Dışarıdan biri geldiği zaman soruyor, şimdi alt tabakaya iniyoruz biraz. ‘Nasılsınız? Türkiye’den memnun musunuz?’ ‘Ha iyidir, fena değil. İşte Varlık Vergisi olmamış olsa idi...’ Ya palavra bunlar. Düz bir çizgi, üç-dört, hatta dört de yok, üç kara nokta var. Nedir onlar? Bir nokta Varlık Vergisi, bir nokta 20 Kura askere alınma olayı. Bir dönem ‘Ne kuş olduk ne deve’ dememin sebebi o. Bir nokta da harb esnasında Cevat Rıfat Atilhan gibi Almanlar’ı taklit etmek isteyenler. Dördüncüsü yok.


- İstanbul Yahudiliği Anadolu ve dünya Yahudileri içinde entelektüel bir statü olarak algılanırmış bir dönem. Böyle bir ayrım var mı hâlâ?


Vardı. 1908 senesinde öyleydi. Maalesef artık değil. Çünkü çok hicret olmuş arada.


‘Yüzde 60’ı Selanikli Yahudi...’


- 1908’de meşrutiyetle mi değişti?


Hareket Ordusu... Selanik’ten gelen Hareket Ordusu’nun yüzde 60’ı aşağı yukarı... Mahmut Şevket Paşa’nın, gericilerin isyanını bastıran, Taşkışla’yı topa tutan, parlamentoda Abdülhamit’e kafa tutan, hatta bir tanesi tahtından indirilmesine de beraber gitti. Sonra şey...


- Kötü mü etkiledi demek istiyorsunuz, anlayamadım.


Hayır, iyi etkiledi. Vazife yaptı adamlar.


- Yüzde 60’ı derken, Hareket Ordusu’nun yüzde 60’ı ne?


Hareket Ordusu’nun... şeyi korudu, meşrutiyeti korudu.


-Hayır, yüzde 60’ı derken...


Ee Selanikli Yahudiler’di.


- Böyle bir şey daha önce hiç duymadım.


İşte. Bunu söylemem doğru değil zaten. Çünkü Osmanlı vatandaşı gibi o da.

- Yahudi cemaatinin Türk iktidarları ile Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra ilişkileri nasıl oldu? Osmanlı’da iyi biliyoruz fakat...

Valla hükümet katında, Erbakan dönemi dahil daima fevkalade olmuştur.

- Biraz da cemaatle ilgili konuşalım. Cemaatin nüfusu 27 bin. Ekonomik olarak nasıl bir durumda?

Ekonomik olarak Varlık Vergisi’nden daha iyi olmaları için gereken imkanlar devlet tarafından kendilerine tanınmıştır. Olayın ardından, 1945 senesinden sonra.

‘B’nai B’rith bile yeterdi’

- Özür gibi mi?

Özür niyetinde değil. Toplanan para 350 milyon Türk Lirası idi. Bu işi kepaze eden Rüşdü Saracoğlu’dur. Halbuki hahambaşılığa gidip ‘Bakın arkadaşlar. Nereden temin edecekseniz edin, bize 350 milyon lira para lazımdı’ deseydi, iki misli gelirdi Güney Afrika’dan, Kanada’dan, Amerika’dan. Bir çocuk oyuncağı idi o paranın cemaat tarafından bir araya getirilmesi. Bir defa böyle B’nai B’rith denilen bir teşekkül var. 460 tane locası vardı dünyada. O locaları seferber etseydiler yeterdi.

- Ortadoğu’da İsrail-Filistin arasında bir savaş var.

Kaynıyor kaynıyor, kazan kaynıyor.

‘Bu kadar aptal biri Yahudi olamaz’

- Bölgede Yahudiliğe dayalı bir Kürt devleti kurulması nasıl olur? Barzanı Kürt Yahudisi mesela.

Yok canım öyle şey yok.

- Amerika’da çıkmış bir kitapta da yazılı bu.

Ee ne arıyor orada? Bu kadar aptal bir insan Yahudi olamaz. Bak Castro’ya, Her taraf yıkıldı gitti ama o hâlâ yerinde oturuyor. Demek kafada birşey var.

- Bölgede böyle bir problem çıkabilir mi? Kürtler, Yahudi Kürtler çatışması. Bölge zaten ateş topu...

Geçenlerde bir yazı çıktı İsrail’deki bir gazetede. Ortadoğu’da bu işlerin durulması için bir Kürt devletinin kurulması belki bir çaredir gibisinden bir yazı. İsrail’deki o 125 bin kişilik cemaat benden bir yazı istedi. Cemaat çok rahatsız olmuş ondan.



Öztuna: yüzde 60 değıl, 80'ı gayrımüslım

Yılmaz Öztuna:

Hareket Ordusu’nun yüzde 60’ı değil, yüzde 80’i gayr-i Türk unsurlardan oluşuyordu. Yani çok büyük bir kısmı... Ancak Türk unsurunun çok az olduğu, Balkanlı unsurların fevkalade karmakarışık olduğu Hıristiyan unsurlar bunlar. İçlerinde bir miktar Yahudi de vardır, yüzde 60 değil yüzde 6 bile yoktur. Bunlar ipten kazıktan kurtulmuş eşkıya cümlesinden kimseler. Yani böyle Allah’ın belası bir teşekkül Hareket Ordusu. Yahudiler o devirde o kadar asker çıkaramaz.

Mete Tunçay:

Bir kere Hareket Ordusu’nun çoğunluğu nizami asker. Başlarında komutanları, Sandanski falan gibi Bulgar çetecileri, Rumlar falan da var. Aralarında bir miktar Yahudi de olabilir; ama yüzde 60’i Selanik Yahudileri idi demek yanlıştır.

- Söyleyenin kendisi Yahudi ama?

O zaman övünmek istiyor. Hareket Ordusu’nun yüzde 60’ının Selanik Yahudisi olduğu cümlesini söyleyecek adamın yüzüne tükürürüm ben.

İlber Ortaylı:

Tabii Yahudi de vardır, Selanikli niye olmasın? Biraz belki abartıyor ama çok tabii orada Arnavut’u, Sırp’ı, Rum’u, Bulgar çetecisi falan var. Hareket Ordusu’nun iki taburu asker sadece. Diğerleri komiteci serseri, başı bozuk tipler.

Cemal Kutay:

Hiç bir zaman Osmanlı’nın hiç bir yerinde Museviler öylesine bir nispete sahip olamadılar. Hareket Ordusu olsa olsa büyük bir iyimserlikle 50-60 bin kişiydi. Bunun yüzde 60’ının Musevi olması mümkün değil.

Rıfat N. Bali:

Yüzde 60 neye göre söylenmiştir bilmiyorum. Selanik o dönemde, çoğunluğu Yahudi olan bir şehirdi. Yahudiler genelde apolitik bir tavır sergiler ama cemaat liderleri ve entelektüeller II. Meşrutiyet’in getirdiği özgürlükçü ortama destekçi idi, bütün gayrimüslimler gibi.


Kaynak : Cemal A. Kalyoncu , Aksiyon dergisi , sayı 436

zülcenaheyn
28-07-2013, 03:11
Milli Mücadele sadece Yunanistan'a karşı gerçekleştirilmiştir.

İngiltere tek kurşun atmadan İstanbul'u terk etmiştir.

İngiltere ile harp etmedik bile.

Hatta biz İzmir'e girdikten sonra bile İngilizler İstanbul'da idi.

Ne bekliyorlardı peki?

Lozan'ı tabii ki.

Lozan imzalandıktan sonra İstanbul'dan ayrıldılar.

Ya niye geldiler İstanbul'a niye gittiler?

İşgal edilen koca İstanbul tek kurşun atmadan terk edilir mi?

E tabii, İngilizler istediklerini almaya geldiler, aldılar ve de gittiler.

Topraklar ve hilafet!!!

zülcenaheyn
28-07-2013, 03:29
Hareket Ordusu kaynaktır.

İslamî nizam bu hareket ile darbe yedi.

Sonrası malum. Sözde meşrutiyet ve ardından sözde cumhuriyet.

İttihat ve Terakki'nin A takımı imparatorluğu cihan harbine sokarak yıktı ve kaçtı.

B takımı ise ülkede kalıp Kemalizm'i kurdu ve memleketi içten çürütmeye devam etti.

Yukarıda Hitler kötülenmiş.

Hitler Kavgam kitabında ne diyor? Yahudiler Alman olamaz çünkü medyada ve her yerde Almanya'yı kötülüyorlar. Bunlar Alman olabilir mi?

Biz de kendimiz için düşünelim.

"Burası Türkiye" lafını kim çıkardı? "Bizden adam olmaz" lafını kim çıkardı? Türkleri, Müslümanları aşağı, hor görme alışkanlığını kim çıkardı?

Peki ya memleket her gelişmeye kalktığında darbeleri kim yaptı? Hangi medya buna çanak tuttu? Gezi Parkı mes'eleleri ne? Ya İsraillilerin dua etmesi?

Bir Türk, bir Müslüman kendi memleketine bu kadar karşı olabilir mi? Bu işin siyasi boyutu. Dini boyutunda da birileri çıkıyor, namaz yok, oruç yok, teravih yok, mezhep yok, şu yok, bu yok demiyor mu?

Örtüyü kaldırıp altına bakmak lâzım. Oradan Siyonizm, Yahudiler, Masonlar, İsrail ve millî şahsiyetini kaybedip teslim olmuş güruhlar çıkar.

Biz İspanya'dan kaçan Yahudilere tek kapı açan devletiz, milletiz. Onları Selanik'e, İzmir'e, vs. yerleştirdik.

Seneler sonra Siyonizm türedi, Masonluk buralara yayıldı, 1789 Fransız İhtilali ile iyice bazı dinamikler yerinden oynadı ve Selanik'tekiler İstanbul'a gelip darbe yaptılar. Neden diğer şehirlerden gelen olmadı darbe yapmaya? Neden sadece Selanik? Çünkü orası Yahudi ve Mason kaynıyor. Hareket Ordusu bir serseriler güruhudur. Rum, Bulgar, Yahudi, vs. hepsi bir olmuştur. Başlarında Mahmud Şevket Paşa. Hareket Ordusu'nun içinde Miralay Mustafa Kemal de var. Planlarını gerçekleştirmeleri için ilk iş olarak tarihin Son İmparator'unu devirmeleri gerekiyordu. Takdir-i ilahi ile başardılar. Millet de bunlara müstahak oldu. "Nasıl iseniz öyle idare olunursunuz!"

"Burası Türkiye" gibi milletin içinde aşağılık duygusu yaratmaya çalışan ifadeleri üreten zihniyetin ilk aktif çıkış noktası Hareket Ordusu'nun yaptığı darbedir Türkiye'de.

KUZAT
29-07-2013, 00:26
Bölükte namaz kılmayan hiç kimse yoktu. Çanakkale savaşının askerleri


http://2.bp.blogspot.com/-m0Z_4O-6ZWI/UXmfy-qGLrI/AAAAAAAAAfQ/2cKib6IOPn4/s640/B%C3%B6l%C3%BCkte+namaz+k%C4%B1lmayan+hi%C3%A7+kim se+yoktu.+%C3%A7anakkale+sava%C5%9F%C4%B1n%C4%B1n+ askerleri.jpg (http://2.bp.blogspot.com/-m0Z_4O-6ZWI/UXmfy-qGLrI/AAAAAAAAAfQ/2cKib6IOPn4/s1600/B%C3%B6l%C3%BCkte+namaz+k%C4%B1lmayan+hi%C3%A7+kim se+yoktu.+%C3%A7anakkale+sava%C5%9F%C4%B1n%C4%B1n+ askerleri.jpg)








Çanakkale Harbi'nde Mecidiye Bataryası Kumandanı Yüzbaşı Mehmed Hilmi (Sanlıtop)'un cephe notlarından;

"Bir deniz harbinin arefesinde olduğumuzu hissetmiştik. Bütün erlerde savaş için büyük bir istek vardı. Bu hâli sürdürmek gerekti. Bölükte namaz kılmayan hiç kimse yoktu.

Devamlı telkinlerim netîce vermiş, askerin dînî hisleri olgunlaşmıştı. Maneviyâtlarının sarsılmaz bir duruma gelmesi için elimizden geleni yapıyorduk. Bunu sağlamak için şu talimatları verdim:

Bugünden itibaren dâima abdestli bulunulacak ve harbe abdestli başlanacak.Topların birinci doldurma işi erler tarafından Ezân-ı Muhammedi okunarak yapılacak.Yeni gelen erlerin maneviyâtını yükseltmek için yüksek sesle tekbir getirilecek; ayrıca Kur'ân-ı Kerîm okunacaktır. Ateş esnasında bütün batarya sesli olarak tekbirlere iştirak edecektir."

KUZAT
30-07-2013, 00:30
Türkleri, onları koruyan Allah'larından ayırmak için başka ne yapılabilir?

Çanakkale savaşlarında düşmanlarımızın başkumandanı olan HAMILTON'un günlüğünden;


7 Nisan 1915, İskenderiye;
Yahudilerden faydalanacağımıza inandım. Onları kendi çıkarlarımız için istismar edip, Yahudi gazetecilerin ve bankerlerin çabalarını sağlardık; Yahûdî gazeteciler bizim dâvamıza renk katar, Yahûdî bankerler de kesemize para yağdırırdı.


17 Haziran 1915.
Merakımı mucip olmuştur; karşımızda Hıristiyanlara düşman bir Müslüman eri olsa, hattâ o er kısmen aç olsa, kendisine 10 şiling verilse ve iyi bir akşam yemeği ile karnı doyurulsa, ne yapardı acaba? Maamâfih, dünyâda Osmanlı Türkü'nden başka, din uğruna canını fedaya münâkaşasız hazır bir millet ve asker yoktur. Teslim olması için her asker başına 10 şiling yerine 50 İngiliz lirası teklif etsek, yine de Türk askeri onu suratımıza çarpar, dünyâya rezil oluruz.



30 Haziran 1915 İmroz;
Garip! Çerkez asıllı Türk esirlerinden biri, yaralı bir İngiliz askerini ateş altında sırtına alıp taşımış.


5 Temmuz 1915 İmroz;
Saat altıda Türkler hat hâlinde değil, bir çeşit arı sürüleri gibi yığınlarla hücuma devam etmekteydiler. Çalılıklar içinden binlerce Türk çıkıyordu. Makineli tüfeklerin yaylım ateşiyle çoğu öldürüldü. Cesetleri topraklar üzerinde duruyor. On güne kalmaz, Türk askeri tamamıyla eriyecektir.(!)


21 Ağustos 1915, İmroz;
Saat sabaha karşı 4.30 idi. 11. tümenin, Türklerin ileri mevzilerini ele geçirdikleri haberi geldi. Yeniden karakol dağa tırmandım. Bu sefer İsmaîloğlu tepesini hiçbir kuvvet elimizden kurtaramazdı. Sabah erken saatlerde durumda umulmadık bir değişme başladı. Gittikçe yoğunlaşan bir sis, etrafı göz gözü görmez hale getirmişti. Top, tüfek sesleri birer birer azaldı ve cephe sustu. Tabiat Türkleri gizlemiş, Allah onları korumuştu.


2 Eylül 1915, İmroz;
Dün gece çok acayip ve korkunç bir rüya gördüm. Çadırım İmroz adasında olduğu halde, Hellas burnunda boğuluyordum. Boğazımı sıkan elin baskısını hâlâ hissediyorum. Sular başıma yaklaşıyor. Hiç böylesine korkunç rüya görmemiştim.

"İnsan ruhunu yenmek mümkün olmuyor. Dünyâda hiçbir ordu bu kadar uzun müddet ayakta kalamaz. Sâdece bugün 1800 şarapnel attık. Savaş gemilerimiz aylardan beri gece gündüz mevzilerini bombalıyor. Son derece hırpalanmış Türkleri, onları koruyan Allah'larından ayırmak için başka ne yapılabilir!"


(Müttefik orduları başkumandanı Hamilton)

KUZAT
04-08-2013, 01:36
Lozan’da Türkiye’yi Neden Yahudi Din Adamı Temsil Eder?

KİMDİR BU HAHAM HAYİM NAUM EFENDİ?



http://3.bp.blogspot.com/_6yLNRSVAA90/THYvrtgILiI/AAAAAAAAAEk/idAMCfSgFFY/s320/haham.jpg (http://3.bp.blogspot.com/_6yLNRSVAA90/THYvrtgILiI/AAAAAAAAAEk/idAMCfSgFFY/s1600/haham.jpg)
İngiliz murahhas (delegeler) heyeti reisi Lord Gürzon (ki O da Yahudidir), nihayet en mânidar sözünü söyledi. Dedi ki:

"Türkiye İslâmî alâkasını ve İslâmı temsil rolünü kendi eliyle çözer ve atarsa, bizimle hulûs (gönül) birliği etmiş olur ve Hıristiyan dünyasının hürmet ve minnetini kazanır; biz de kendisine dilediğini veririz."


Lozan’da Türk murahhas (delegeler) heyeti başkanı bulunan ve henüz hakikî kasıtları anlayamayan İsmet Paşa, bir aralık bütün Hıristiyan emellerinin Türkiye’yi mazisindeki ruh ve mukaddesat kökünden ayırmak olduğunu sezdiği halde, şu gizli ivaz(ödün) ve teminatı veriyor ve diyor ki:



"Eskiden beri kökleşmiş ve köhne engellerden, yani an’ane-i İslâmiyetten kurtulmak hususunda besledikleri (yâni İsmet’in beslediği) azmin, inkâr edilmez delilidir."



Harfi harfine iktibas ettiğimiz(alıntıladığımız) bu sözlerle, Türk başmurahhasının (baş temsilcisinin), yâni İsmet’in, eskiden kökleşmiş ve köhne olmuş engellerden kurtulmak hususunda Türk milletine beslediği kat’î azimle ne kasdettiğini ve bunu hangi maksat altında İslâmiyet düşmanlarına ivaz(ödün) diye takdim ettiğini sormak lâzımdır.



Konferansın birinci defasında Türk başmurahhası, bizzat karar vermek vaziyetinde olmadığı ve büyüğüne, yani Mustafa Kemal’e bildirmek zorunda olduğu için, memlekete dönüyor; kendisini Haydarpaşa’dan Ankara’ya götüren tren ve devlet reisini (Mustafa Kemal) İzmir’den Ankara’ya götüren trenle Eskişehir’de buluşuyor. Bir arada ve baş başa seyahat... Sonra Ankara gizli meclis toplantıları... Fakat esas meselelerde daima baş başa. Mustafa Kemal ile İsmet beraber içtimaları(toplantıları) ve karar: "Din öldürülecektir."



Lozan Konferansının ikinci sayfası: "..... Artık herşey Türkiye hesabına çantada hazırdır. Yani dini terk ile herşey yapılacak. Yeni hizbin (Kemalizm ve İsmet hükûmeti) bundan böyle, bu millette, İslâmiyeti katletmek prensibiyle hareket etmekte, hasım dünyanın kumandanlarından, yani düşman ehl-i salip(haçlı birliği) kumandanlarından, dini vurmakta daha hevesli olduğu ve örnekler vereceği ve bilhassa hudut dışı değil de, hudut içi ve millî irade yaftası altında çalışacağı şüpheden varestedir.(uzaktır)"



Nihaî Vesika (son delil)


Lozan Muahedesinden(antlaşmasından) sonra, İngiltere Avam Kamarasında, "Türklerin istiklâlini(bağımsızlığını) niçin tanıdınız?" diye yükselen itirazlara, Lord Gürzon’un verdiği cevap:


"İşte asıl bundan sonraki Türkler bir daha eski satvet ve şevketlerine kavuşamayacaklardır. Zira biz onları, mâneviyat ve ruh cephelerinden öldürmüş bulunuyoruz.


Yani Mustafa Kemal ve İsmet’in verdikleri karar, Türk milletini İslâmiyet ve din cihetinden öldürmek kararıdır."


Artık bunun üzerine herşey apaçık anlaşılıyor, değil mi?


Gizli anlaşmanın entrikası

Türklere dinlerini ve din temsilciliğini feda ettirmek şartıyla, sun’î istiklâl (yapay bağımsızlık) işinde gizli anlaşmanın müessiri(tesir edeni), tek kelime ile, Yahudiliktir.


Buna memur-u müşahhas(kişisel memur) kimse de, şimdi (o zaman) Mısır Hahambaşısı bulunan Hayim Naum’dur. Bu Hayim Naum, bu korkunç teşebbüse evvelâ Amerika’da Türkler lehinde bir seri konferans vermek ve emperyalizma şeflerine, Türkün maddesini serbest bırakmaları(özgürlük vermeleri) , buna mukabil ruhunu, tâ içinden ve kendi öz adamlarına yıktırmaları fikrini telkin etmek suretiyle başlamıştır. Yani, masonluk hasebiyle Kur’ân’ın ahkâmını kaldırmak, milleti dinsiz yapmak. Hayim Naum müthiş plânının zeminini Amerika’da hazırladıktan sonra İngiltere’ye geçmiş ve hâlis Yahudi olan Lord Gürzon ile temas ederek şu teklifte bulunmuştur:


"Siz Türkiye’nin mülkî tamamiyetini(sınırlarını) kabul ediniz. Onlara ben İslâmiyeti ve İslâmî temsilciliklerini ayaklar altında çiğnetmeyi taahhüt ediyorum."



Aynı Hayim Naum Türk murahhaslar(delegeler) heyetine müşavir sıfatıyla sokulmanın da yolunu bulmuş, yani Mustafa Kemal ve İsmet’i kendine dost bulmuş. Onun için üçü birleşmiş. Ve artık arada santralın intizamla işlemesine hiçbir mâni kalmamıştır.



Hayim Naum o sırada Ankara’ya kadar da uzanarak plânın muvaffakiyeti için gereken en mühim ve merkezî şahıs nezdinde-yani Mustafa Kemal yanında-emin bulunduğu tesirinin derecesini ölçmek istemiştir. Öyle ki, bu tesir, mahut(sözü edilen) mevzuda Hayim Naum’dan daha heveskâr ve gayretli bir İslâmiyet düşmanına tesadüf etmekle muradına ermiş ve artık Türkü içinden vurmanın plânını gerçekleştirmek için her unsur tamamlanmıştır.


İşte bu ehemmiyetli vesika(önemli delil), tam tamına Risale-i Nur tercümanının kırk küsur sene evvel hadis-i şerifin ihbarına dair beyan ettiği hadiseyi tasdik ettiği gibi; ve Şeriat-ı Ahmediyeye ihanet eden o dehşetli şahsın mühim bir kuvveti Yahudi olduğu, Yahudi olan Lord Gürzon ile Hayim Naum o ihbarın hakikatını gösterdiklerini ve yirmi beş seneden beri Nurcuların imhasına keyfî kanunlarla dehşetli zulümlerin hikmetini tam gösteriyor.

Büyük Doğu’nun yirmi dokuzuncu sayısında; Lozan’ın İçyüzü diye yazılan makaleden alınmıştır.Necip Fazıl Kısakürek imzalıdır.

KUZAT
04-08-2013, 01:43
Maddeler Halinde Yahudilik!


http://3.bp.blogspot.com/_6yLNRSVAA90/THAkPMpI8JI/AAAAAAAAACM/BSfWcpfcU-I/s320/yahudiler.jpg (http://3.bp.blogspot.com/_6yLNRSVAA90/THAkPMpI8JI/AAAAAAAAACM/BSfWcpfcU-I/s1600/yahudiler.jpg)
1- Yahudilerin en sevdikleri meslekler, tüccarlık, bankerlik, bankacılık, aktörlük, avukatlık, doktorluk, muharrirlik, gazeteciliktir. En sevmedikleri meslekler de çiftçilik ve askerlik... Fakat İsrail tecrübesinden sonra bu son ölçü mahallî olarak değişmiştir. Bugün ziraatte en gayretli memleket İsrail olduğu gibi, dünya orduları içinde de, nüfus ve kemmiyet nisbetine göre en çabuk ve hareketli ordu İsrail'dedir.

2- İsrail dışı ve göze görünmez imparatorluğu içinde yahudi, daima (Site)lerde, (Metropol)lerde büyük şehirlerde kümelenmiştir. Su yüzüne yakın tabakada yaşayan balıklar gibi; yahudi dibe indikçe yâni köye yaklaştıkça azalır ve büsbütün kaybolur. Zira köyde gerçek millet vardır.

3- Yahudi, büyük şehirlerde, o şehirlerin dayanağı olan sâf istihsal sahaları ve o sahaları dolduran büyük yığınların millî ve ruhî nasibiyle arasında hiç bir ilgi kurmaksızın yalnız menfaat devşirmeye memurdur. Daima kıymet (transit) yollarının kavşağında oturur; ve hususî zekâsiyle, kıymet mübadelesi faaliyetinde öyle tertipler kurar ki, işin acı emek tarafını milletlere ve bedava nimet tarafını da kendisine devşirmeyi bilir.

4- İhtiyar küre üzerinde yahudiyi, harimine sızdığı milletlerin faaliyet kadrosu içinde meslek meslek ayırmak belli eder ki, o büyük milletlerin, kan ve tere batmış nasibine razı ve çilesinden mes'ut yığınları içinde yer almak şöyle dursun, onların (burjuva) sınıfları arasında pusu kurarak, top-yekûn millet emeğinin, millî istihsal ve istihlâk bünyesinin hayati merkezlerine yerleşir, belli etmeden hüküm ve nüfuzunu yürütür ve türlü maskeler altında sömürücülüğünü müesseseleştirir. Böyle yaparken de içinde faaliyet gösterdiği millî bünyelerin istidat ve kendi kendine sahip olma dehâsını iptal etmekten başka gaye gözetmez ve bu arada (spor)lu mikroplar gibi kendi bünyesini hisar içinde tutmayı ve her tehlikeye karşı korunmayı becerir.

5 - Yahudilerin nüfus ettiği yerlerde hâkimiyetini nerelere kadar ulaştırdığına ait en canlı misal Almanyadır. Düne kadar Berlin (site)sinde yahudi nisbeti şuydu. Doktorların %48'i, avukatların %50'si, aktörlerin %12'si yahudi. Halbuki yahudi; Alman nüfusunun % yarımı, Berlin nüfusunun %1'i... Demek Berlin'de yahudi, tababet sahasında bire 48, avukatlıkta bire 50, aktörlükte bire 12, Almanların üstünde... Nisbeti bütün Almanya'ya teşmil edersek görürüz ki, muharrirlerin %18'i, avukatların %27'si, doktorların %46'sı yahudidir. O halde yüzde yarım nisbetinin belirttiği (X 2) üssüne göre, muharrirlikte 36, avukatlıkta 54, doktorlukta 92 misli yer işgal ediyorlar. Almanya gibi bir memlekette bu kudret ve hâkimiyet farkı başdöndürücüdür ve bu hesaba, farkların en üstünü olan malî takat dahil değildir.

6 - Dünyanın hemen her sahada en büyük kafaları, bu esrar ve hakikatte insanlık düşmanı ırktan doğmuştur. (Sar Bernar) gibi eşi gelmemiş bir artist, (Vagner) gibi bir musiki dehâsı, (Bismark) gibi bir politika zekâsı ve Alman ittihadının kahramanı bile yahudi olursa, düşünün gerisini... Evet; (prens) unvanlı halis Alman asili bilinen ve Alman milli menfaatlerini koruma yolunda en büyük eserleri vermiş olan bir zatın dörtte üç kan (üç ana kolu) yahudi olduğu tesbit edilmiştir. Ve bu gerçek, dünyada pek az kimseye malûmdur.


7 - Meşhur bir yahudinin sözü: "Bir millette büyük adam ya bir melezdir, ya bir yahudi..." İnce bir mânası olmakla beraber bu hikmete inanmamız icap etmez. Zira yahudi, bizzat ayrıldığı ve ihanet ettiği Peygamberleri müstesna aziz, sıhhatli, salim, müsbet ve sadece insanlığa faydalı en büyük kafalardan hiç birini yetiştirememiştir. Yahudi dehâsı hayrete şayan bir şey olmakla beraber, dünyanın aziz ve ulvî kafalarının seviyesine çıkamamış ve daima (defetist) bozguncu olmuştur. Bütün bu saydığımız yahudi büyüklerine dikkat edecek olursanız görürsünüz ki, içlerinde (Homeros), (Sokrat), (Platon), (Şekspir), (Kant), (Göte), (Bethoven), (Roden), (Mikel Anj), (Napolyon), (Pastör) çapında kahramanlar bulunmadığı bir tarafa; pek az istisnasiyle çoğu bozguncu, ümit kırıcı ve ideal körleticidir. Biz esasen yahudiyi hiçbir zaman ahmak farzetmemiş olduğumuza göre, onun kendi iç bünyesinden fışkırdığı bu garip ve marazî dehaları, aslında malik bulunup da tersine inkılâp ettirdiği müstesna istidadın şu veya bu türlü nişaneleri kabul edebiliriz. Yahudiyi, tersine dönmüş bir istidat kabul edince, bu dehalar insana hiç de hayret vermez ve yahudilik lehinde vesika teşkil etmez.


8 - Gerçekten yahudi dehâlarının hepsi (defetist)tir. En muhteşemleri bile... (Aynştayn)dan insanlığa kalacak şey, içinde hiç bir hakikat yaşamayan korkunç izafilik dünyası ile son intihar âleti olan atom bombasıdır. (Froyd) mukaddesat hissini ve ruhî temelleri berhava etmeye baktı. (Şarlo), insanlığın sadece acıklı gülüncünü gösteren bir dehâ... Marks ve ona bağlı komünist aksiyoncuları malûm... Anatol Frans münkir ve müstehzi... Prust bedbin ve şevksiz... Ne âlimleri ne kâşifleri arasında (Pastör) gibi bir tip var... Niçin yahudiler arasında (Şekspir) veya (Dante) gibi, büyük ve ulvî tek bir şair yok? Onların işi gücü sadece akıl; menfi tarafiyle tepetaklak edilen ve her ân taraflarından yıkılıp, güya taraflarından bina edilen akıldır.

9 - Fakat yahudi, kendi geniş kütlesiyle, avamiyle hiç de müstesna ve mücerret bir zekâ göstermez. Sadece (pratik), maddeci, hesabî bir açıkgözlük; o kadar...

10 - Onun orta entellektüelleri de böyledir. Çünkü mücerret arayıcılığı, mücerredi arayış, onun yalnız en ileri (elit) zümresinde... Bu da bir garibedir ve aslî kütle bağından ayrılık ifadesidir. Yüksek yahudi (elit)i yahudilere hitap etmez; içine sokulduğu milletin veya dünyanın entellektüel-lerine hitap eder. (Bergson) veya (Froyd) veya (Prust) ile alâkalı kaç yahudi bulabiliriz? Âdeta yahudi, aslından, özünden ve içindeki mücerretler istidadından kopmuş ve yamalı bohça halinde garip bir bütün ifadesine bürünmüş acaipler panaroması...


11 - Şimdi onun ticari ve iktisadî cephesini ele alalım: Âlemde para mefhumunu ve bu izafî kıymetin manevralarını yahudi kadar bilen hiç bir örnek yoktur. Onun bu tarafını, bizzat korkunç bir yahudi olan (Karl Marks) gibi kapitalizma düşmanı ve komünizmanın babası bir insanda tecelli eden şudur ki, o yahudinin, kendi nefsine karşı da bozguncu ve yıkıcı ve kendi nefsini intihara zorlayıcı bünyesinden en parlak bir örnektir. Yahudiliği teşrih ve teşhir eden ve onu yerden yere batıran yine bir yahudi olmuştur. İktisadi ölçüyle hüküm şudur: Parayı anlayan, destekleyen, besleyen, ona kıymet üstü kıymet kazandıran ve fertlerle cemiyetleri ve devletleri ona esir eden yahudidir. Kredi, faiz, kefalet, borsa hep onların icadıdır. Bunlarsa, mazi ve hâl bakımından hâkim olunan paraya istikbal ölçüsü ile tahakküm iradesini temsil eder. Sermayeyi dahhâme (ur) haline getiren ve ezici kapitalizmayı kuran, sonra da aynı müesseseyi komünizmaya tahrip ettiren onlardır. Peşinden de komünizmayı fikirde yıkan yine onlar... İhtikâr, sahte "arz-ü taleb" dalaverası ve stokçuluk işinin kurmayları hep yahudi.

12 - Anormal bir çapta büyüttükleri para kudretinin ruhî değerlere ve manevî müeyyidlere galip hale gelmesi kasdiyle de yaşadıkları milletleri ruhen ve bedenen zaafa uğratmak, şuursuz ve iradesiz, keyf ve kötü âdet müptelâsı kılmak, birinci taktikleridir. Bütün keyf verici zehirlerin icat, idare, istihsal ve istihlâk şebekeleri emirlerindedir. Manen de aynı şey...


13 - Tevhid akidesini ilk defa yeryüzüne getirmiş olmakla böbürlenen yahudi, asıl kendi derunî putu olan parayı ve iç mizacını en iyi sezip kendini tasfiye edecek olan gerçek muvahhidlere, millî ve ırkî bütünlük temsil eden bütün topluluklara düşmandır.


14 - Netice şudur: Yahudi mahut tarihinden ve öz Peygamberlerine ihanet devresinden sonra Roma lejyonlarının önünden vahşi bir sürü gibi kaçıp dünyanın her tarafına yayıldıktan sonra toplu millet seciyesini terkedip gizli ve ferdî millet maskesinin altına girmiş ve esatiri bir hınç üslûbiyle gizli plânda kendisini hâkim ve bütün insanlığı mahkûm kılmanın muazzam plânı içinde hareket etmiştir. Vasıtası para ve ruhun karanlık kutbu olan nefstir. Dine, millet ve milliyet mefhumuna, saf iman ve itikada, tek kelimeyle ruha ve ulvî insana düşmandır. Her yerde ve her payidar kıymeti yıkıcı, çözücü ve çürütücüdür. Gayesi de, kendi kanlı imparatorluğunu beşerî sefalet, tereddi ve ihtikarın gerisinde kurmaktır. Bir millet içinde mutaasıp yahudi düşmanlığı şart olmamakla beraber, nefsini muhafaza ve yahudiyi tanıma şuuru mutlak bir icap kıymetindedir. Zira yahudi, kuvvet ve irade karşısında kaldığı zaman, mikroplar gibi kesesine çekilmeyi bilir.


15 - Bir de bizde, Türkiye'de yahudiyi gözden geçirelim: Yahudi tek lütuf ve sığınağı Türklerde ve İslâmiyetin ağuşunda(kucağında) buldu. Bize sığındı, fakat en kısa zamanda içimize zehrini döktü ve Tanzimattan itibaren bütün istihale(değişimlerimiz) ve inkılâplarımız üzerinde müessir oldu. Saraya ve hazineye tam nüfuzun, en eski zamanlarda iki mümessili(tesir edeni): Moşa Kapsali ve Yasef Nassi... Yasef Nassi, devlete bir sefer(savaş) açtıracak kadar nüfuz kazandı. Fakat Tanzimata kadar yahudi, bizi sadece içimizden kemirmek ve buna rağmen ve millet ve devlet bütünlüğümüze (menfaati icabı) kasdetmemek yolunda gitti ve galiba buna da mecbur oldu. Fakat Garp emperyalizma ve kapitalizmasının bizi tam çember içine aldığı Tanzimat devresinde kaleyi içinden teslim işi yine yahudiye düştü. Memlekete Masonluğu ve kozmopolitlik fikirleri o soktu. Malî ve iktisadî hayatımızı perişan etti, "Düyun-u Umumiye"(Genel Borçlar Dairesi-Osmanlı borçlarını ödeyemeyince, yabancı Devletler Osmanlı içinde böyle bir kurum kurdular ve paralarını almak için toplanan vergilere müdahele ettiler)yi bir hapishane gardiyanı edasiyle göbeğimize yerleştirdi. Bu devrenin kahramanları, (Sigmund Spitzer), (David Ben Mayor), (Yeheskel Sasson), (David Motho)lardır. Ondan sonra Meşrutiyet gelir ve bu hareket sadece yahudi sevk ve idaresine dayanır. Başta yahudiden daha yahudi dönmeler bulunmak üzere (Salem), (Mazelyah), (Faraci), (İzak Frera) ve hepsinin önünde (Emanuel Karasu) bulunmak üzere, sonunda o korkunç inhizam ve inkiraz (Çöküş) çığırımızı açan yahudidir. Bir Türk Hükümdarı ve İslâm Halifesine hal'i tebliğ eden (Tahtan indirildiğini bildiren) heyetin başında (Emanuel Karasu)nun bulunması yahudi hınç ve taktiğinin Türk bütünlüğü üzerindeki tahakkukunu resmen bütün dünyaya ilân ve iblâğ etmek(ulaştırmak) değil midir?


Meşrutiyeti (Hükümdarlıkla yönetilen bir ülkede hükümdarın başkanlığı altında parlamento yönetimine dayanan hükûmet biçimi) takip eden devirde ise yahudi en büyük (kolpo)sunu oynamış ve İslâmiyete karşı tavrını (Lozan) konferansının kulis aralarında karşılıklı bir anlaşma sağlamak suretiyle tam yerine getirmiştir. Hahambaşı (Hayim Naum)un idare ettiği bu vaziyet Büyük Doğu'nun 1949 - 50 devresinde inceden inceye tahlil edilmiştir. Bugün ise yahudi, malî, iktisadî ve içtimaî gayesine (sosyal yaşamdaki hedefine) tamamiyle ermiş durumdadır.



NECİP FAZIL KISAKÜREK
(Büyük Doğu Dergisi, 3 Ocak 1968, Sayı: 25)

lafons7275
04-08-2013, 01:46
Kadir Mısıroğlu-yahudiler nasıl zenginleşti

http://www.dailymotion.com/video/xdnyzw_kadir-misiroglu-yahudiler-nasil-zen_news

Havas
04-08-2013, 11:32
1- Yahudilerin en sevdikleri meslekler, tüccarlık, bankerlik, bankacılık, aktörlük, avukatlık, doktorluk, muharrirlik, gazeteciliktir. En sevmedikleri meslekler de çiftçilik ve askerlik... Fakat İsrail tecrübesinden sonra bu son ölçü mahallî olarak değişmiştir. Bugün ziraatte en gayretli memleket İsrail olduğu gibi, dünya orduları içinde de, nüfus ve kemmiyet nisbetine göre en çabuk ve hareketli ordu İsrail'dedir.

2- İsrail dışı ve göze görünmez imparatorluğu içinde yahudi, daima (Site)lerde, (Metropol)lerde büyük şehirlerde kümelenmiştir. Su yüzüne yakın tabakada yaşayan balıklar gibi; yahudi dibe indikçe yâni köye yaklaştıkça azalır ve büsbütün kaybolur. Zira köyde gerçek millet vardır.

3- Yahudi, büyük şehirlerde, o şehirlerin dayanağı olan sâf istihsal sahaları ve o sahaları dolduran büyük yığınların millî ve ruhî nasibiyle arasında hiç bir ilgi kurmaksızın yalnız menfaat devşirmeye memurdur. Daima kıymet (transit) yollarının kavşağında oturur; ve hususî zekâsiyle, kıymet mübadelesi faaliyetinde öyle tertipler kurar ki, işin acı emek tarafını milletlere ve bedava nimet tarafını da kendisine devşirmeyi bilir.


zeniginin malı garibin çenesi yorarmış !:D misallemesinden bir yazı...yahudi böyle yaptı helalinden kazandı .şimdi onları kınıyoruz..onlaır kınayıp duracağımza neden kendmize bakıp onlar gibi olamıyoruz demiyoruz?
Amma biz ne yaptık;
banka haram
borsa haram
taksitli alış veriş haram.
aman mal biriktirme ,derviş gibi takke cubbe anlayışında ol! yeter demişiz....
arabın petrolu ,amerika londra borsalarında fiyatlanıyor..bir tane finans merkezleri yok..
Bizde kaçanlarda neden ehlü küffara sığınıyor..müslüaman kardeş ülkeye gitmiyor..neden acaba..?
adamların birsürü teşkilatlarıda var.rotary ,lionsa,mason lobileri..müslümanın ne lobisi var? donsuz ninja gibi dolanıyorlar..

bir arkadaşım rotary kulup üyesi,ayda 240 lira aidat veriyor ve çok mutlu.çünkü kız evli oğlan evli ev boşalmış ,kulupte sosyal paylaşım yapıyorlarımış zaman geçiriyorlarmış..

Düşündüm! biz müslümanlar böyle kulub açsa ne olur? ,hemen ifşa edilir..kafirler gurubu diye anılmaya başlar..

kabahat bizdeeee!

lafons7275
11-08-2013, 09:12
http://youtube.com/watch?v=9bZNcVmVI0w&feature=related

lafons7275
11-08-2013, 09:25
adı üstünde yunanlılar denize döküldü, mezarları bulmak için dalgıç elbisesi giy, git mezarları denizaltında ara :)
kurani yani sözüm ona kurancılar akıl ve akl etmekten söz ederler, sendeki bu akılla kaşağı olursun ancak.

http://youtube.com/watch?v=PJVPQKVbZlM

Dua Nur
11-08-2013, 10:54
Cumhuriyet'i, İstanbul'u işgal eden İngilizler kurdu Kim kurduysa kurdu, sahibi belli, sınırları belli. Millet vatanına sahip çıkıyor. Tüm dünyada ayaklanmalar, ekonomik darlıklar sürerken ülkemiz bir avuç çapulcuya meydan bırakmıyor.

Dut_agaci
26-08-2013, 09:57
26 Ağustos 1071 / Cuma

Malazgirt Meydan Muharebesi

SAVAŞ ÖNCESİ :

1060'lar süresince Büyük Selçuklu Sultanı Alp Arslan Türk müttefiklerinin Ermenistan ve Anadolu'ya doğru göç etmesine izin verdi ve Türkler buralarda şehirlere ve tarım alanlarına yerleştiler. 1068 yılında Romen Diyojen Türklere karşı bir sefer düzenledi, fakat Koçhisar şehrini geri almasına rağmen Türk atlılarına yetişemedi. 1070 yılında Türkler (Alparslan komutanlığında), günümüzde Muş'un bir ilçesi olan Malazgirt'te Manzikert (Bizans dilinde Malazgirt) ve Erciş kalelerini ele geçirdi. Daha sonra Türk ordusu Diyarbakır'ı aldı ve Bizans yönetimindeki Urfa'yı kuşattı. Ancak alamadı. Türk Beylerinden Afşin Beyi de güçleri arasına katıp Halep'i aldı. Alp Arslan Halep'te konaklarken Türk atlı birliklerinin bir kısmına ve Akıncı Beylere Bizans şehirlerine akınlar düzenlemesine izin verdi. Bu sırada da Türk akınlarından ve son gelen Türk ordusundan çok rahatsız olan Bizanslılar tahta ünlü komutan Romen Diyojeni çıkardılar. Romen Diyojen'de büyük bir ordu kurup 13 Mart 1071'de Konstantinopolis (bugünkü İstanbul)'ten ayrıldı. Ordunun mevcudu 200.000 olarak tahmin ediliyor.[5] 12. yüzyılda yaşamış Ermeni bir tarihçi olan Edessalı Matta[6] Bizans ordusunun sayısını 1 milyon olarak veriyor.[7]

Bizans ordusu düzenli Rum ve Ermeni birlikleri dışında ücretli Slav, Got, Alman, Frank, Gürcü, Uz, Peçenek, Kıpçak askerlerinden oluşuyordu.[5] Ordu ilk olarak Sivas'ta dinlendi. Burada halkın coşkuyla karşıladığı imparator halkın dertlerini dinledi. Halkın Ermeni taşkınlık ve barbarlığından yakınmaları üzerine kentin Ermeni mahallelerini yıktırdı.[5] Pekçok Ermeni'yi öldürüp, önderlerini sürgüne yolladı.[5] Haziran 1071'de Erzurum'a vardı. Orada, Diyojen'in generallerinden bazıları Selçuklu bölgesine ilerlemeyi sürdürmeyi ve Alp Arslan'ı hazırlıksız yakalamayı teklif etti. Nikeforos Bryennios da dahil diğer generallerin bazıları da bulundukları yerde bekleyip pozisyonlarını güçlendirmeyi önerdi. Sonuç olarak ilerlemeye devam etme kararı verildi.[2]

Diyojen, Alp Arslan'ın çok uzakta olduğunu veya hiç gelmeyeceğini düşünerek ve Malazgirt'i ve hatta Malazgirt yakınındaki Ahlat kalesini hızlıca geri ele geçirebileceğini ümit ederek Van Gölü'ne doğru ilerledi. Öncü kuvvetlerini Malazgirt'e gönderen imparator ana kuvvetleriyle yola çıktı. Bu sırada da Halep'te bulunan sultana elçiler göndererek kaleleri geri istedi. Elçileri Halep'te karşılayan Sultan teklifi reddetti. Mısır'a hazırladığı seferden vazgeçip Malazgirt'e doğru 20.000-30.000 kişilik ordusuyla yola çıktı. Casuslarının verdiği bilgiyle Bizans ordusunun büyüklüğünü bilen Alp Arslan Bizans İmparatorunun gerçek hedefinin İsfahan'a (bugünkü İran) girmek ve Büyük Selçuklu Devletini yıkmak olduğunu sezdi.

Ordusundaki yaşlı askerlerin yolda kalmasına neden olan cebri yürüyüşüyle Erzen ve Bitlis yolundan Malazgirt'e varan Alp Arslan komutanlarıyla savaş taktiklerini görüşmek için Savaş Meclisini topladı. Romen Diyojen ise savaş planını hazırlamıştı. İlk saldırı Türklerden gelecek ve bu saldırıyı kırmaları durumunda da karşı saldırıya geçeceklerdi. Alp Arslan ise "Hilal Taktiği" konusunda komutanlarıyla uzlaşmıştı.


SAVAŞ ANI :

26 Ağustos Cuma sabahı çadırından çıkan Alp Arslan Malazgirt'le Ahlat arasındaki Malazgirt ovasında, kendi ordugahının 7–8 km uzağında, ovaya yayılmış durumdaki düşman birliklerini gördü. Savaşı önlemek için imparatora elçiler göndererek Sultan barış teklfinde bulundu. İmparator, Sultanın bu önerisini ordusunun büyüklüğü karşısında bir korkaklık olarak yorumladı ve teklifi reddetti. Gelen elçileri soydaşlarını Hristiyan topluluğuna geçmelerine ikna etmek üzere ellerine birer haç tutuşturarak geri yolladı.[2][8]

Düşman ordusunun büyüklüğünün kendi ordusundan daha büyük olduğunu gören Sultan Alp Arslan savaştan sağ çıkma ihtimalinin düşük olduğunu sezdi. Askerlerinin de hasımlarının sayı fazlalığı karşısında tedirginliğe düştüğünü fark eden Sultan eski bir Türk töresi uyarınca kefene benzeyen beyaz kıyafetler giydi. Atının da kuyruğunu bağlattı. Yanındakilere Şehit olduğu taktirde vurulduğu yere gömülmesini vasiyet etti. Komutanlarının savaş alanından kaçmayacağını anlayan askerlerin maneviyatı arttı. Askerlerinin Cuma namazına İmamlık eden Sultan atına binip ordusunun önüne çıkıp moral yükseltici ve maneviyat artırıcı kısa ve etkili bir konuşma yaptı. Allah'ın Kur'an'da zafer vaat ettiği ayetleri okudu. Şehitlik ve Gazilik makamlarına erişileneceğini söyledi. Tamamı Müslüman olan ve büyük çoğunluğu Türklerden oluşan Selçuklu ordusu savaş pozisyonuna geçti.

Bu sırada Bizans ordusunda dinsel ayinler yapılmakta ve Papazlar askerleri kutsamaktaydı. Romen Diyojende eğer bu savaşı kazanması durumunda (ki buna inancı tamdı) ününün ve saygınlığının artacağından emindi. Bizans'ın eski ihtişamlı günlerine döneceğini hayal ediyordu. En ihtişamlı zırhını giydi ve inci beyazı atına bindi. Ordusuna zafer durumunda büyük vaatlerde bulundu. Tanrı tarafından şeref, şan, onur ve kutsal savaş sevapları verileceğini duyurdu. Alp Arslan savaşı kaybetmesi durumunda her şeyini ve atalarından miras kalan Selçuklu devletini de kaybedeceğini çok iyi biliyordu. Romen Diyojen ise savaşı kaybetmesi halinde devletinin çok büyük güç, prestij ve toprak kaybedeceğini biliyordu. Her iki komutan da kaybetmeleri durumunda öleceklerinden emindi.

Romen Diyojen ordusunu geleneksel Bizans askerî kaidelerine göre düzenlemişti. Ortada birkaç sıra derinlikte çoğu zırhlı, piyade birlikleri ve bunların sağ ve sol kollarında süvari birlikleri yerleştirilmişti. Romen Diyojen merkeze; General Bryennios sol kanata ve Kapodokyalı General Alyattes ise sağ kanata komuta ediyordu. Bizans ordusunun gerisinde büyük bir rezerv bulunuyordu ve bu özellikle taşra eyaletlerinde nüfuzlu kişilerin özel ordularının mensuplarından oluşuyordu. Geri rezerv ordusunun komutanı olarak genç Andronikos Doukas seçilmişti. Romen Diyojen'in bu tercihi biraz şaşırtıcı idi; çünkü bu genç komutan eski imparatorun yeğeni ve Caesar Yannis Doukas'ın oğlu olup, bu kişiler açıkça Romen Diyojen'in imparator olmasının aleyhindeydiler.[2]

Savaş öğle saatlerinde Türk atlılarının toplu ok saldırısına geçmesiyle başladı. Türk ordusunun çok büyük bir çoğunluğu atlı birliklerden oluştuğundan ve neredeyse hepsinde de ok olduğundan bu saldırı Bizanslılarda önemli miktarda asker kaybına neden olmuştu. Ama yine de Bizans Ordusu saflarını bozmaksızın korudu. Bunun üzerine ordusuna yanıltıcı bir çekilme buyruğu veren Alp Arslan gerilerde gizlediği küçük birliklerinin tarafına doğru çekilmeye başladı. Bu gizlediği birlikler az miktarda organize olmuş askerlerden oluşuyordu. Türk ordusunun arka saflarında bir Hilal biçiminde yayılmışlardı. Türklerin hızlıca çekildiğini gören Romen Diyojen Türklerin saldırı gücünü yitirdiğini ve sayıca fazla olan Bizans ordusundan korktukları için kaçtıklarını düşündü. En baştan beri Türkleri yeneceğine inanmış imparator bu bozkır taktiğine kanıp kaçan Türkleri yakalamak için ordusuna Saldır buyruğu verdi. Çok az zırhları olduğu için hızlıca geri çekilebilen Türkler, zırh yığınına dönmüş Bizans süvarileri tarafından yakalanamayacak kadar hızlıydı. Ancak buna rağmen Bizans ordusu Türkleri kovalamaya başladı. Yan geçitlerde pusu kurmuş Türk okçuları tarafından ustaca vurulan ama buna aldırmayan Bizans ordusu saldırıya devam etti. Türkleri iyice kovalayıp yakalayamayan, üstüne bir de çok yorulan (üstlerindeki ağır zırhların etkisi büyüktü) Bizans ordusunun hızı durma noktasına geldi. Türkleri büyük bir hırsla kovalayan ve ordusunun yorulduğunu anlayamayan Romen Diyojen yine de takip etmeye çalıştı. Ancak bulundukları mevziden çok ileri gittiklerini ve çevreden saldıran Türk okçularını görüp kuşatıldığını çok geç zamanda anlayan Diyojen geri çekilme buyruğu verme ikilemindeydi. Tam da bu ikilemdeyken geri çekilen Türk süvarilerinin yönlerini tam Bizans ordusu üzerine geçip hücuma kalkmaları ve geri çekilme yollarının da Türkler tarafından kapatıldığını gören Diyojen paniğe kapılarak 'Çekil' buyruğu verdi. Ancak ordusu çevrelerindeki Türk hatlarını yarıncaya kadar yetişen Türk ordusunun ana kuvvetleri Bizans ordusunda tam bir panik başlattı. Kaçmaya kalkan generalleri görüp daha da paniğe kapılan Bizans askerleri en büyük savunma güçleri olan zırhlarını da atıp kaçmaya çalıştı. Bu sefer de ustaca kılıç kullanan Türk kuvvetleriyle eşit duruma düşüp büyük çoğunluğu yok oldu.

Türk Soyundan gelen Uzlar, Peçenekler ve Kıpçaklar; Afşin Bey, Artuk Bey, Kutalmışoğlu Süleyman Şah gibi Selçuklu komutanları tarafından verilen Türkçe emirlerden etkilenen bu süvari birlikleri de soydaşlarının yanına katılınca Bizans ordusu süvari gücünün önemli bir kısmını kaybetti. Sivas'ta soydaşlarına yaptıklarının acısını çıkartmak isteyen Ermeni askerleri her şeylerini bırakıp savaş alanından kaçınca Bizans ordusu için durumun vahameti arttı.

Ordusunu komuta etme olanağının kalmadığını gören Romen Diyojen yakın birlikleriyle kaçmaya kalktıysa da artık bunun imkânsız olduğunu gördü. Sonuçta tam bir bozgun havasına giren Bizans ordusunun büyük bölümü akşam hava kararıncaya kadar yok edildi. Kaçamayıp sağ kalanlar teslim oldular. İmparator omzundan yaralı olarak ele geçirildi.

Tüm dünya tarihi için büyük bir dönüm noktası niteliğinde olan bu savaş zafer kazanan komutan Alp Arslan'ın yenik İmparator IV. Romen Diyojen'le antlaşma yapmasıyla son buldu. İmparatoru bağışlayan ve ona iyi davranan Sultan antlaşmaya göre İmparatoru serbest bıraktı. Antlaşmaya göre imparator kendi fidyesi için 1.500.000 denarius, vergi olarak da her yıl 360.000 denarius ödeyecek[5] ayrıca Antakya, Urfa, Ahlat ve Malazgirt'i de Selçukluya bırakacaktı. Tokat'a kadar kendisine verilen Türk birliği eşliğinde Konstantinopolis'e doğru yola çıkan imparator Tokat'ta toplayabildiği 200.000 kadar denariusu kendisiyle birlikte gelen Türk birliğine verip Sultan'a doğru yola çıkardı. Tahta kendi yerine VII. Mikhail Dukas'ın çıktığını öğrendi.

Romen Diyojen ise geri dönmekte iken Anadolu'ya dağılmış ordunun kalanlarından derme çatma bir ordu düzenlemiş ve kendisini tahttan indirenlerin ordularına karşı iki çatışma yapmıştır. Her iki muharebede yenilerek Kilikya'da bir küçük bir kaleye çekildi. Orada teslim oldu; keşiş yapıldı; katır üzerinde Anadolu'dan geçirildi; gözlerine mil çekildi; Proti (Kinalıada)'daki manastıra kapatıldı ve orada birkaç gün içinde yaraları ve enfeksiyon nedeni ile öldü.


SONUÇ :

İmparator IV. Romanos (Romen Diyojen) Alp Arslan'ın huzuruna çıkarılınca, Alp Arslan ile aralarında şu dialog gerçekleşmiştir:

Alp Arslan: "Eğer ben senin önüne esir olarak getirilseydim ne yapardın?" Romanos: "Ya öldürürdüm ya da zincire vurup Konstantinopolis sokaklarında gezdirtirdim." Alp Arslan: "Benim vereceğim ceza çok daha ağır. Seni affediyorum, ve serbest bırakıyorum."

Alp Arslan ona makul bir naziklikle muamele etti ve ona savaştan önce de yaptığı gibi barış antlaşması önerdi.

Romanos bir hafta boyunca Sultan'ın esiri olarak kaldı. Cezası sırasında, Sultan şu diyarların teslim olması karşılığında Romanos'a Sultan'ın masasında yemek yemek izni verdi: Antakya, Urfa, Hierapolis (Ceyhan yakınlarında bir kent) ve Malazgirt.[9] Bu antlaşma hayatî önem taşıyan Anadolu'yu sağlama alacaktı. Alp Arslan Romanos'un hürriyeti için 1.5 milyon altın istedi, fakat Bizans bir mektupla bunun çok fazla olduğunu belirtti. Sultan da 1.5 milyon istemek yerine her yıl toplam 360.000 altın isteyerek kısa-vadeli harcamalarını kesmiş oldu.
Sonunda, Alp Arslan Romanos'un kızlarından birisiyle evlendi. Sonra Sultan Romanos'a bir sürü hediyeler verdi ve Konstantinopolis yolunda onun yanına eskort olarak iki komutan ve yüz adet Memlük askeri verdi. İmparator planlarını yeniden kurmaya başladıktan sonra, otoritesinin sarsılmış olduğunu gördü. Özel muhafızlarına zam vermesine karşın Doukas ailesine karşı savaşlarında üç kez yenildi ve tahttan indirilip, gözleri çıkartılıp Proti adasına sürüldü; az bir vakit sonra gözleri kör edilirken bulaşan bir enfeksiyon sonucu öldü. Romanos savunmak için çok çaba sarf ettiği Anadolu'ya son ayak bastığında yüzü yara bere içindeyken eşeğe bindilip gezdirilmişti.


VII. Mikhail Dukas, Romanos Diyojen'in imzaladığı antlaşmanın geçersiz olduğunu ilan etti. Bunu haber alan Alparslan da ordusuna ve Türk Beylerine Anadolu'nun fethi emrini verdi. Bu emir doğrultusunda Türkler Anadolu'yu fethe başladılar. Bu saldırılarda sonu Haçlı Seferleri ve Osmanlı İmparatorluğu'na varacak bir tarihi süreci başlamıştır.

Bu savaş, Anadolu'nun Türklerin tam olarak eline geçmesi için, savaşçı olan Türklerin, eski Cihad Akınlarını tekrar başlatacağını gösteriyordu. Abbasiler döneminde biten bu akınlar, Avrupayı İslam tehdidinden kurtarmıştı. Ancak Anadolu'yu ele geçiren ve Hıristiyan Avrupa ile Müslüman Ortadoğu arasında tampon bölge oluşturan Bizans devletinin çok büyük bir güç ve toprak kaybına neden olan Türkler, aradaki bu bölgeyi ele geçirerek Avrupa'ya başlayacak yeni akınların habercisi oluyordu. Ayrıca İslam dünyasında büyük bir birlik sağlamış olan Türkler bu birlikteliği Hıristiyan Avrupa'ya karşı kullanacaktı. Bütün İslam dünyasının Türklerin önderliğinde Avrupa'ya akın başlatmalarını önceden gören Papa, önlem olarak Haçlı Seferlerini başlatacak ve bu da kısmi olarak işe yarayacaktı. Ancak yine de Türklerin Avrupa'ya yaptığı akınları durduramayacaktı. Malazgirt savaşı, Türklere Anadolunun kapılarını açan ilk savaş olarak bilinir.
_________________

KUZAT
26-08-2013, 12:11
Her şey Lozan’dan sonra oldu? Lozan’ da ne oldu?

Her şey Lozan görüşmeleri sırasında oldu. Bir çok kaynaklarda "gizli bir andlaşma ile Ismet Paşa'nın Ingilizlere Hilafeti kaldırma sözü verdiği" belirtiliyor. Yakın Tarih Ansiklopedisinde de bu tez bir çok belge ile teyid edilmektedir.

(Haham) Haim Nahum Efendi'nin bu yeni oluşumlarda büyük rolü olduğu görülüyor.. Daha sonra Mısır'a giderek Cemal Abdünnasır'ın danışmanları arasında yer alacak olan Nahum efendi projesini Amerika'da hazırlamış Amerikan ve Fransız entelijansı ile birlikte sonuçlandırmıştır.. Nahum efendi Ismet Paşa'nın Lozan'da yanından ayrılmamış ve Mustafa Kemal Paşa ile de İzmir Iktisat Kongresi esnasında görüşerek bu konuda görüş alışverişinde bulunmuştur.

Izmir Iktisat Kongresi yeni Turkiye Cumhuriyeti için bir dönüm noktasıdır. Ali Ihsan Sabis bu görüşmeden sonra askerlerin yorgun olduğu gerekçesi ile terhis edildiğini yazar. Lord Gurzon görüşmelerin sonunda Hilafetin kaldırılması ile sulhün (barışın) mümkün olabileceği mesajını verecektir.

Karabekir'in hatıralarında belirttiğine göre Nahum Batılı ülkelere "Türklerin Islami bünyesini değiştirerek onların Protestanlığı kabul etmelerinin kolaylaştırılacağını" anlatmıştır. Gerçekten de Lozan sonrası gelişmeler çok ilginçtir. Batılılara ve azınlıklara bir çok imtiyazlar verilirken okullardaki İslam tarihi Osmanlı tarihi kaldırılarak Yunan Medeniyeti tarihi konmuş Maarif Vekaleti Batı klasiklerini tercüme ettirerek ardından ders kitaplarını Yunan ve Batı düşüncesi doğrultusunda yenileyerek bu emele hizmet edilmiştir.

Yakın Tarih Ansiklopedisi'nin 3. cildinde yer alan(sayfa:62) bir belgeye göre Haim Nahum, (İngiltere temsilcisi)Gürzon'a "Siz Turkiye'nin mulki tamamiyetini(sınırlarını) kabul edin onlara ben Islamiyet'i ve Islam temsilciliklerini ayaklar altında çiğnetmeyi taahhüt ediyorum." demiştir.

Inönü Lozan kahramanıdır ve Halife sınır dışına gönderilmiştir. Tek Parti iktidarının İstiklal Mahkemeleri ve Takrir-i Sükun gibi iki önemli silahı vardır artık. Ve Turkiye Cumhuriyeti yeniden biçimlendirilmektedir. Bu kez Kurtuluş Savaşı ruhuna karşı yeni bir utopya devlet zihniyetine hakimdir.

Olaylar bundan sonra arkası arkasına gelişir. 3 Mart 1340 (1924) Tevhid-i Tedrisat.. Dini çevrelerde bir kıpırdanış. 20 Nisan: Turkiye devletinin dini din-i Islamdır.. Sistem Cumhuriyet Din Islam zahiren önemli bir değişiklik gözlenmiyor.

1 Şubat 1925 Şeyh Said isyanı. Ingilizler bir yandan Şeyh Said'i destekler görünüp öte yandan Ankara'yı Şeyh Said'e karşı

kışkırtır. Devlet-şeriat hesaplaşması örgütlenmektedir... 29 Haziran 1925'de Diyarbakır'da 47 idam. 4 Mart 1925 Takrir-i

Sükun kanunu... Ve ardından devrimler başladı. Şapka kanunu Türbe ve Zaviyelerin kapatılması.

2.5.1928'de 1924 Anayasasının 2. maddesi değiştirilerek "Türkiye devletinin dini din-i Islamdır" ibaresi çıkarıldı ve yerine de herhangi bir hüküm konmadı. Din yoktu artık. Allah adına yapılan yeminlerdeki "Vallahi" yerine "Namusum üzerine söz veririm" ibaresi kondu.

Aynı zamanda Anayasa'nın 26. maddesi de degiştirilerek TBMM'nin görevleri arasındaki seriat hükümlerinin yerine getirilmesine ilişkin hüküm de yok edildi.

Abdurrahman Dilipak

Ahter
26-08-2013, 12:20
Aslında bu hilafeti kaldırma sözü lozandan çok önce verilmişti.Mustafa Kemal paşa daha anadoluya çıkmadan Pera palas da İngilizlere bu sözü vermişti..fakat İngilizler bu kadar öenmli bir konuda verilen sözü unutmadılar ama, ''acaba mı'' demeyi ihmal etmediler ...taki...lozanda, bizimkilere hadi verdiğiniz sözü yerine getirin deyinceye kadar..önceleri yani lozanın 1. görüşmelerinde ismet paşa bu tavize yaklamadı ve bunun üzerine İngilizler görüşmeleri kesip döndüler..Türkiye heyetide döndü..İzmir iktisad kongresinde mustafa kemal ile görüşen haim nahum İngilizlerin hilafet konusundaki görüşlerini anlattı..>Ve daha önce hilafeti göklere çıkaran konuşmalar yapan gazi , bu görüşmeden sonra 180 dereece dönerek hilafet aleyhine beyanlarda bulundu...ve lozan heyeti bu tavizi verince lozan anlaşması üzerindeki engel kalktı!!!! daha ayrıntılar varsada, bu gizli belgelerin yakında türkiyeye gelmesi şaşırtıcı olmayacaktır

KUZAT
26-08-2013, 20:55
Sarıkamış cephesinde yaşanan faciada askerlerimiz neler çektiler. İzleyin! İzletin!



Kendini dünyanın tek vazgeçilmezi zan eden, bütün dünya kendi merkezi etrafında dönüyor zan eden, hırsları, bencilliği, dik kafalılığı, egosu yüzünden hem kendini hem de memleketi ve milyonlarca Müslümanı perişan eden biri o...

İmkan bulsa ülkeyi bir Enverland'a - Enveristan'a çevirebilecek kadar "Ben, ben, ben, beeeen!" diye hareket eden biri...

Ne Sabetayistti, ne haindi, ne masondu, ne de kripto Yahudiydi. Ne felakete sebep olduysa hep o nefsine mağlubiyeti yüzünde oldu.

En azından cephede vuruşa vuruşa öldü. Ama olan da bu memlekete oldu...

Sarıkamış faciası, Enver'in sebep olduğu en büyük facialardan biri...
Bu belgeselde de Sarıkamış cephesine Yemen gibi bir ülkeden, Yemen gibi bir iklimden gönderilen ve doğru düzgün elbisesi, potini bile olmayan askerlerimizin neler çekmiş olabileceğine dair canlandırmalar yapılıyor. İzleyin! İzletin!



http://www.dailymotion.com/video/xkv7af_sarikamis-ta-askerlerimizin-cektikleri-1_tech?start=26

KUZAT
26-08-2013, 20:58
http://www.dailymotion.com/video/xkv68y_sarikamis-ta-askerlerimizin-cektikleri-2_tech?start=1

Ahter
30-08-2013, 13:55
Nitekim bugün Türkiye’de yaşayan herkes tarafından milli mücadelenin tek kahramanı ve mimarı olarak bilinen Mustafa Kemal Paşa, 19 Mayıs 1919 Pazartesi günü Samsun üzerinden Anadolu’ya geçti, Fakat Doğu Anadolu’da Ermeniler’e karşı başlatılan cihadın destansı kahramanı Kâzım Karabekir Paşa ise, Sultan Vahideddin Han’dan resmen Millî Mücadeleyi başlatmak için yani bu ismi kullanarak 1919’un Nisan başlarında izin aldı ve Trabzon üzerinden Anadolu’ya geçti. Daha sonra Mersinli Cemal Paşa, Ali Fuat Paşa, Cafer Tayyar Paşa ve daha nice Paşalar 19 Mayıs’a kadar, yani Mustafa Kemal Paşa’dan daha önce Anadolu’daki yerlerini almıştı ve en nihayet Anadolu’ya en son Mustafa Kemal Paşa geçti. Yani Anadolu’ya geçen ilk değil son paşa Mustafa Kemal Paşa’dır. Bize yutturulmaya çalışılan tarihle hakiki tarih ne kadar farklı değil mi?http://www.ihvanforum.org/resim/detayresim/2(318).jpg

Dadaş
30-08-2013, 14:00
E birilerini putlaştıracaklar ya, piyangodan atatürk çıktı.

Dua Nur
03-09-2013, 07:46
Trabzon (http://www.risaleajans.com/haber/trabzon)'un Soğuksu semtinde bir işadamı tarafından 1890 yılında yazlık konut olarak yaptırılan ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk (http://www.risaleajans.com/haber/ataturk)'ün Trabzon (http://www.risaleajans.com/haber/trabzon)'u ziyareti sırasında kaldığı ve çok beğendiği köşk il özel idaresi tarafından alınarak Trabzon (http://www.risaleajans.com/haber/trabzon) halkı adına Atatürk (http://www.risaleajans.com/haber/ataturk)'e armağan edilir.

Cephe özellikleri ve mekan düzeni açısından dönemin Avrupa mimarisi özelliklerini taşıyan köşk bugün müze olarak kullanılıyor.

Atatürk (http://www.risaleajans.com/haber/ataturk)'ün yatak odası, misafir odası ve dinlenme odasının bulunduğu ve özel eşyalarının sergilendiği müzenin salonunun duvarında Atatürk (http://www.risaleajans.com/haber/ataturk)'ün üzerinde çizimler yaparak Dersim harekatını takip ettiği Türkiye haritası yer alıyor.

HARİTA ÜZERİNDE ASKERİ TAKTİK

Bir örneğinin sadece Genelkurmay'da olduğu söylenen haritanın üzerinde Dersim olayları esnasındaki askeri taktikler Atatürk (http://www.risaleajans.com/haber/ataturk) tarafından kurşun kalemle bizzat çizilmiş. Elazığ ve Erzincan'ın da kurşun kalemle işaretlendiği haritada, Tunceli'deki işaretleme ve çizimlerin yoğunlukta olduğu görülüyor.

Haritanın altında yer alan tabelada da, "Dersim (Tunceli)'de Zuhur Eden İsyanda Askeri Durumu Gösteren Taktik İşaretler Bizzat Atatürk (http://www.risaleajans.com/haber/ataturk) Tarafından Çizilmiştir" ifadeleri yer alıyor.

Köşkte Atatürk (http://www.risaleajans.com/haber/ataturk)'ün özel eşyalarının yanısıra değişik yurt gezilerine ait fotoğraflarını da görmek mümkün.

risaleajans

Dua Nur
05-09-2013, 11:39
+ Osmanlı padişahları, İngilizlerle işbirliği yaptı..!

* Osmanlı Padişahları kadın düşkünüydü..!

* Matbaa Osmanlı’ya geç geldi..!

* Cumhuriyet dönemiyle birlikte çağ atladık..! (Aslında doğru; karanlık çağa atladık)

* Cumhuriyet dönemin de, ilk 10 yılda Ülke’nin her tarafı demir ağ ile örüldü-[tren]-..!

* Cumhuriyet faziletli ve namuslu bireyler yetiştirir..!(Cumhuriyet döneminde görülmeyen ahlaksızlık kalmadı)

* Kılık kıyafet kanunu modern çağa uymak için çıkarıldı..!

* Harf inkılabıyla okur-yazar oranı arttı..! (halbuki halk bir gecede tümden cahil yapılmıştı)

* Araplar bize hep ihanet etti..!

* Ne gelirse Hacı’dan Hoca’dan gelir..!

* Keramet kadının örtüsünde değil..!

* M.kemal, 7 düveli denize döktü..!

* M.kemal, kadınlara özgürlük verdi..!(Halbuki kadınlar bir mal ve araç gibi kullanılmaya başlandı)

* M.kemal, 1 karıncayı bile incitmemiştir, ve ceketinin cebinde her zaman Kuran taşırdı..!

* M.kemal, Tokyo da Cami yaptırmıştı..!

* M.kemal, Peygamberimizin s.a.v kabrini 1 telgraf ile yıkılmaktan kurtardı..!

* Bu gün Ezan okunuyorsa, bunu m.kemale borçluymuşuz..!

* M.kemal olmasaydı, adımız yorgo veya dimitri belki de justin veya fernando olucaktı..!

* Çanakkale’yi M.kemal savundu…

* Şeriat gelirse, herkesin kafası kolu kesilecek..!

* Adalet Mülk’ün Temelidir gibi bütün veciz sözler m.kemale aittir..!

ihvanlar.net

Ahter
26-09-2013, 20:52
https://fbcdn-sphotos-h-a.akamaihd.net/hphotos-ak-frc3/1240612_243728265774480_1467775100_n.jpgAtatürk‘ün çarşaf giydiği gün !

Çankaya Köşkü‘nü kim kuşattı? Atatürk çarşaf giyerek nasıl dışarı çıktı? İçeride Atatürk kılığına giren kişi kimdi?

Bilinmeyen tarihi Sabah gazetesinden Mehmet Altan bugünkü köşesinde kaleme aldı:...

Atatürk‘ün Kuşatıldığı Gece

"Resmi tarih ne işe yarar?" diye sorsalar, cevabım hazır:

İnsani zaafları tıraşlamaya...

Biz çok genç bir nüfusa sahibiz. Her genç kendi doğum tarihini ‘milat‘ kabul ediyor ve geriye dönüp bakmıyor. Geçen hafta Hürriyet Pazar ilavesinde, İpek Çalışlar‘ın bu hafta sonu piyasaya çıkan Latife Hanım adlı belgesel kitabını tanıtan geniş bir yazı yayınlanıncaya kadar, tarihin pek çok kayıp halkasının birinden haberdar değildim. Ama ‘o halkanın‘ ne olduğunu anlatabilmek için kısa bir özet yapmak gerekiyor.

Türkiye, Cumhuriyet tarihini resmi ders kitaplarından okudu. Her şeyi resmi ağızların söylediği kadar bilip öğrendi. İlk Meclis‘teki muhalif İkinci Grup hakkında pek bilgi sahibi olamadı. Olan bitenleri de merak etmedi. Halbuki çok ilginç bir dönemdi o... Birinci Meclis‘teki muhalif İkinci Grup‘un önderlerinden biri de eski bir asker olan Ali Şükrü Bey‘di. Birçok muhalif milletvekili gibi Ali Şükrü Bey de Lozan Antlaşması‘nın bizi kayba uğrattığına inanıyor ve bu antlaşmanın imzalanmasına muhalefet ediyordu. Bu nedenle de Mustafa Kemal‘e ağır eleştiriler yöneltiyordu.

Ana Britannica Ansiklopedisi‘ne göre Muhafız Alay Komutanı Topal Osman "Ali Şükrü Bey‘i Mustafa Kemal‘e karşı sert muhalefet izlediği gerekçesiyle 27 Mart 1923‘te öldürdü."

Sonra ne oldu? Tarihler sonrasını kısa keser. Özet anlatım şöyledir: "Güvenlik güçlerine teslim olmayan Osman Ağa, Ankara‘da Ayrancı Bağları‘ndaki evinde girdiği çatışmada yaralı olarak ele geçirildi; kısa süre sonra da öldü." Ölümünün hemen ardından, başı kesik vücudu Meclis‘in önünde asılarak teşhir edildi. Bu Meclis‘in oy birliğiyle kabul ettiği bir önergeydi. Ali Şükrü Bey cinayeti, Birinci Meclis‘in de sonu oldu. Yeni bir genel seçime gidildi ve tüm muhalefet tasfiye edildi.

Ancak arada atlanan kısa bir paragraf var: Topal Osman‘ın teslim olmadan evvel yaptıkları... O atlanan ‘kareyi‘, İpek Çalışlar, Latife Hanım‘ın kız kardeşi Vecihe İlmen‘e atfen şöyle anlatıyor: "Beklenen oldu. Topal Osman çetesi Çankaya‘yı kuşattı. Latife‘nin kız kardeşi Vecihe de oradaydı. Vecihe İlmen yıllar sonra bir dost meclisinde o gün yaşadıklarını anlatmıştı. Bu anlatım Topal Osman olayının bilinmeyen bir yönünü gün ışığına çıkartıyor: Milli Mücadele‘nin lideri tehdit altındaydı. Kısa bir tartışma yaşandı. Önemli olan Mustafa Kemal Paşa‘nın yaşamıydı. Ona bir şey olursa zaten hiçbiri hayatta kalamazdı.

Dışardakilerle pazarlık başladı. Adet olduğu üzere, ‘Kadınlar ve çocuklar önden çıksın,‘ dediler. Plan şuydu: Mustafa Kemal Paşa, kılık değiştirerek kadınlar ve çocuklarla birlikte dışarı çıkacaktı. Fakat evin içinde de birilerinin kalması gerekiyordu. Latife muhafızlarla birlikte evde kalmaktan yanaydı. ‘Ben onları oyalarım,‘ diyordu. Mustafa Kemal Paşa önce şiddetle itiraz etti. Ancak Latife‘nin inadını bilirdi. Vecihe bir çarşaf buldu, getirdi. Mustafa Kemal çarşafı giydi, baldızı Vecihe ve hizmetkâr kadınlarla dışarı çıktı.

Latife de bu arada onun kalpağını kafasına takmıştı. Erlerden birine, ‘Mutfaktaki portakal sandıklarını getir,‘ dedi. Sandıkları pencerelerin önüne dizdiler. Evde ışıklar yanıyor ve bahçeden bakıldığında içerdekiler fark ediliyordu. Boyunun kısalığı dışarıdan fark edilmemeliydi. Latife, portakal sandıkları üzerinde bir ileri bir geri yürüyor, dışarıdan gelen habercilerle iletilen mesajları evde Mustafa Kemal varmış gibi alıp cevap veriyordu. Ölüm tehdidi altında çeteyi oyalamayı sürdürüyordu. O sırada Mustafa Kemal, Topal Osman‘a karşı yürütülecek harekâtı planlıyordu.

Sonunda Topal Osman‘ın adamları eve kurşun yağdırmaya başladı. Ardından eve girdiler. Mustafa Kemal‘in gittiğini anlayınca çılgına dönüp ne buldularsa parçaladılar. Onların aradığı Mustafa Kemal‘di. Ama ellerinden kaçırmışlardı. O sırada Topal Osman çetesi muhafız taburu tarafından sarıldı. Latife‘ye zarar vermeye zamanları kalmamıştı." Topal Osman‘dan söz ederken Ana Britannica ‘Muhafız Alayı Komutanı‘ diyor. Vecihe Hanım‘ın anılarından söz edilirken de ‘Topal Osman Çetesi‘ deniyor. ‘Muhafız Alayı‘ ve ‘çete‘ sözcükleri nasıl oluyor da aynı adamın kimliğinde bir araya geliyor? Bunun sırrını çözmeden ne yakın tarihi ne de bugünü anlamak pek mümkün olmayacak galiba.

Mehmet Altan

http://arsiv.sabah.com.tr/2006/09/05/cp/yaz1034-20-111-20060611-102.html

veri
29-09-2013, 08:11
Sen neymişsin be Osmanlı!
29 Eylül 2013
AYHAN HÜLAGÜ

Esra Dicle Başbuğ, ‘Resmi İdeoloji Sahnede’ adlı kitabında halkevleri döneminde Kemalist ideolojinin tiyatro oyunlarında nasıl kullanıldığını inceledi. Sonuçlar çarpıcı: Atatürk peygamber olarak gösteriliyor, Osmanlı padişahları hain, kan içici, zorba.

Esra Dicle Başbuğ, ‘Resmi İdeoloji Sahnede’ adlı kitabında Cumhuriyet’in ilk yıllarında Kemalist ideolojinin tiyatroyu nasıl kullandığını inceledi. Sonuç pek de şaşırtıcı değil.Cumhuriyet inkılaplarının toplum nezdinde kabul görmesinde sinemanın, şiirin, romanın etkisi bilinir; ancak tiyatroya nasıl bir misyon yüklendiği hakkında bilgi sahibi değiliz. Esra Dicle Başbuğ, ‘Resmi İdeoloji Sahnede’ kitabında modern-ulus devletinin inşa sürecinde Kemalist ideolojinin yayılması için tiyatronun nasıl araç olarak kullanıldığını anlatıyor, halkevleri döneminde sahnelenen oyunlar üzerinden tarihin karanlık bir yönüne ışık tutuyor.

Başbuğ’un mercek altına aldığı oyunlar dört farklı bölümden oluşuyor: Mektep temsilleri, Cumhuriyet’in 10. yıl kutlamaları için yazılan oyunlar, Türk tarih teziyle ilgili oyunlar ve köy oyunları. Kemalizm’in tiyatronun imkanlarını kullanarak nasıl bir dil kurguladığı, bu dille halkın nasıl bir ideolojiye eklemlenmeye çalışıldığı ve tiyatronun ivedilikle yürütülen toplumsal dönüşüm projesinde nasıl bir rol üstlendiği bu oyunlar üzerinden açıklanıyor. Tespitler ilgi çekici, yer yer tüyler ürpertici...

1932-1951 yılları arasında salt halkevi sahnelerinde 386 farklı oyun sahnelenmiş. Bunların yaklaşık 110’u siyasi propaganda ve ulusal kültüre dayanan, Türk tarih tezini ve Kemalist ideolojiyi yaymayı amaçlayan, yazarlara halkevleri tarafından sipariş edilen veya yarışmalarla teşvik edilerek yazdırılan oyunlar. Hemen hepsinde Türklük bilinci sağlanmaya çalışılıyor, vatan sevgisiyle ulusal birliğe olan inanç vurgulanıyor, devrimler övülüyor. Bazı oyunlar çocukların kendi varlıklarını Mustafa Kemal ve Türk varlığıyla birlikte ondan ayrılamaz bir şekilde kavramasını sağlayan bir içeriğe sahip, bazıları Cumhuriyet’in erdemlerine, neden bize uygun olduğuna dair müsamereyi aşmayan didaktik söylemlere.

Atatürk tanrının kılıcını taşıyor

Mustafa Kemal her oyunun söylem ve anlatı düzeyinde temel figür olarak yer alıyor. Kalkınmanın, bağımsızlığın, Türklüğün özü, ülkesi ve milletiyle bütünleşmiş, onu var eden ve onunla var olacak bir lider-kahramandır o. Çanakkale zaferinden başlayarak İnönü, Sakarya ve Kurtuluş Savaşı’nda yaptıkları anlatılır. Sadece milletin değil tüm dünyanın hayranlığını kazanmış biridir, peygamberdir hatta. Vasfi Mahir’in Destanı’nda ana karakter, dile getirdiği bir soruda onun başka bir boyuttan geldiğini söyler: “Acaba hangi tanrının ruhu bu kahramanın bedeninde yaşamaktadır?” Başka bir oyunda mitolojik bir anlatı içerisinde kahramanlaştırılır; tanrının kılıcını taşıyan mavi bir kurt, düşmanı tek başına yurttan kovan bir efsane olduğundan bahsedilir. Kahraman oyununda Atatürk, “anadan doğma paşa” olarak tanımlanır. Peygamber olduğu vurgulanır, halkın ona iman ederek kara bahtından kurtulacağı söylenir. Tanrısal özelliklerinin anlatıldığı cümleler şunlar: “Asırlara ehramdan değil, gökten bakan… Liderden daha güzel bir ilah yoktur.”

Halkı sömüren, ahlâksız Osmanlı!

Dönem oyunlarının en ilginç ayrıntıları Osmanlı Devleti ile ilgili olanlar. O dönem Türk kimliği, Batılılık kimliğini içererek kurulduğu için somut ‘öteki’ imgesi ülkenin kendi tarihi içinden seçildiği oyunlardan da anlaşılıyor. Tek düşman vardır, o da Osmanlı. Dinî dünya görüşünün çevrelediği eski medeniyet yok sayılır. Yeni kimlik inşa edilirken eskiye dair bütün değerler aşağılanır, küçük görülür. Osmanlı’nın halkı sömüren, ahlaken yozlaşmış ilişkiler üzerine kurulu bir devlet olduğu sıklıkla vurgulanır. Osmanlı tarihi ve kimliği Türklük tarih ve kimliğinden ayrıştırılarak şarkılaştırılır; hurafelerle, akıldışılıklarla, ürkütücü, şiddet dolu bir tarih yazılır. Padişahlarla Atatürk’ün On İnkılap ve 29 Birinci Teşrin oyunlarındaki kıyaslanma biçimi iki döneme bakış açısının net bir özeti: Padişah; sarayda, memleketi satan, kendini seven, despot biri… Atatürk; halkın içinde, memleketi kurtaran, milletini seven, sevecen…

Vahdettin kan içici, zorba…

Destan oyununda topuzun kantarı tamamen kaçırılıp Osmanoğulları ‘bunak dervişler’ olarak gösterilir. Üç kıtaya hükmeden, Tuna boylarına varan, İstanbul’u alan Osmanlı padişahı değildir, çünkü yiğit askerler cephede vuruşurken onlar rahat saraylarından çıkmamışlardır. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’un fethi sırasında otağ-ı hümayunun en gölgeli yerinde gece gündüz keyif çatan bir hünkârdır, Kanuni öz oğlunun ahını almış vicdanı dalgalı bir zalim, Yavuz Sultan Selim hilafet sarığını başına takmak için kum çöllerine yurdun öz evladını gömen bencil... Tarih Utandı oyununda Türk kimliğinin Osmanlı döneminde unutturulduğu, Türk’ün ana vatanında köle gibi yaşatıldığı söylenir. Beş Devir oyununa göre Vahdettin kan içici, ilimden, eğitimden korkan zorba biridir.

Sadece Türk’ün T’si büyük

Cumhuriyet’in 10. yılında iktidar tarafından inkılapları anlatan eserler birçok eser yazdırılır. Eserlerin toplu kaynakçası “Cumhuriyetin Onuncu Yıl Dönümünde Yapılan Neşriyat” başlığıyla yayımlanır. Bu kaynakçada 80 kitap ve 48 dergi özel sayısının künyesi mevcut. Kitapların yirmi beşi edebiyatla ilgili, yirmisi oyun, üçü roman ve ikisi şiir türünde. Kurtuluş Savaşı’nın, Osmanlı’nın ötekileştirilerek ele alındığı, Cumhuriyet devrimleri ve on yılda başarılarını anlatan oyunlar bunlar. Türklük bu oyunlarda da yere göğe sığdırılmazken Osmanlı’ya ait hiçbir şey hayırla anılmaz. Türk sözcüğünün T’si büyük yazılırken islamiyan, osmaniyan sözcükleri küçük harflerle yazılır.

‘Lanet sultanlara, etrafındaki kuklalara’

Oyunlarda çizilen tabloya göre Osmanlı döneminde saray, köylü, cahil ve hor görülen, sorunlarıyla ilgilenilmeyen, sorumsuz yönetimlerle idare edilen, hiçbir temel hizmetin verilmediği bir topluluktur. Örneğin: Hüsamettin Şemsi’nin Kurtuluş oyununda Osmanlı devrindeki köy profili çizilirken, Osmanlı’nın keyfi yönetimiyle halkı sömürdüğü söylenir: “Padişahların içerisinde kardeş katili ve balıklara yem yerine para atacak kadar hatta sakallarına inci dizecek kadar katil ve maskaralar sayısızdır.” Vergi toplayan saray eğitim, sağlık hizmetini umursamamaktadır: “Lanet sultanlara, lanet etrafındaki kuklalara. Türk’ün öz kızına hastaneyi öğrenmeyi bile çok gören hükümdara lanet.” Aka Gündüz’ün Yarım Osman’ında jandarma cumhuriyeti şu cümlelerle över: “Artık millet hükümeti var. Artık can vermekten, mal vermekten bıktık. Saraylara güzel kız, altın para yağdırmaktan bıktık.” Söz, aynı yazarın Mavi Yıldırım oyunundaki bir karakterde: “Ayıplamağa değmez, kırk milletin sülbünden doğan sarayda başka ne aranır?” Oyunlarda dini figürlere pek başvurulmaz, kullanılanlar da malum. Burhan Cahit’in Kurtuluş Savaşı’nı anlattığı üç perdelik Gavur İmam oyununda imam yabancılarla işbirliği yapan cahil biri olarak gösterilir. Halkın gündelik hayatta saygı duyduğu dini figür olma halleri ‘hain’ ve ‘kancık’ olarak yeniden tanımlanır. Oyunlar içerik olarak benzediği gibi biçim olarak da birbirine benziyor. Batı’daki gibi dekorların, kostümlerin yoğun olduğu klasik sahneleme yöntemi kullanılmış. Mustafa Kemal ve padişahların portreleri-silüeti, altı ok, Türk bayrağı, istiklal tezahüratları, ezan sesi sahne tasarımının değişilmezleri.

Ahter
30-09-2013, 09:41
Bize kitaplarımızda modern eğitim verdiği söylenerek övülen Şemsi Efendi İlkokulunun kurucusunu tanıyalım...

Yahudiler, Osmanlı Devleti'nde olduğu gibi Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş döneminde de yoğun bir şekilde lobi faaliyetleri yürütm...üşlerdir. Bu lobi faaliyetlerinin etkisini öncelikle eğitim çalışmalarında görüyoruz. Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal'in ilk eğitimini yahudi dönmesi bir kişinin okulunda almasında da belki onların eğitime bu derece ağırlık vermelerinin etkisi olabilir. Mustafa Kemal, ilk eğitimini yahudi dönmelerinden (Sabetaycılardan) olan Şemsi Efendi'nin kurduğu okulda almıştır. Şemsi Efendi'nin asıl adı ise Şimon Zwi'ydi.
Mustafa Kemal, yahudilerin nüfusun önemli bir kesimini oluşturdukları ve oldukça yoğun bir faaliyet içinde oldukları Selanik şehrinde 1881 yılında dünyaya gelmişti. Onun, Nutuk adlı kitapta anlattığına göre çocukluk yıllarında annesiyle babası arasında nerede okutulacağı konusunda tartışma çıkar. Annesi onu mahalle mektebine göndermek isterken babası modern sistemle eğitim veren Şemsi Efendi Mektebi'ne göndermek ister. Sonuçta babasının isteği kabul edilir ve Mustafa Kemal, Şemsi Efendi Mektebi'ne gönderilir.
İşte bu Şemsi Efendi'nin kim olduğunu kendisi de bir Dönme olan Ilgaz Zorlu'nun "Evet Ben Selanikliyim" adlı kitabından öğrenelim: Şemsi Efendi, 1852'de aslen Sabetaycı (yahudi dönmesi) olan bir ailenin ferdi olarak doğdu. Yaşadığı dönemin en büyük Sabetaycı kabalistlerindendi. Kabalist, yahudilerin önemli dini kaynaklarından olan Kabbala'yı yorumlayabilen, tefsir edebilen kişilere denmektedir. Bir ara Feyziye Mektebi'nde yahudi dönmelerin çocuklarına Akaid-i Diniye (yani Sabetaycı akımın inanç esaslarını) öğretti. Dönmelerin iki ayrı grubu durumundaki Karakaş ve Kapancı kollarını birleştirmek için yoğun çaba sarf etti, ama buna muvaffak olamadan öldü. https://fbcdn-sphotos-e-a.akamaihd.net/hphotos-ak-prn2/p480x480/283618_227916930662213_1368698927_n.jpg

Ahter
30-09-2013, 09:45
Harf devriminin tek amacı ve hatta en önemli amacı, okuma yazmanın yaygınlaşmasını sağlama değildir. Okur-yazar oranının düşük oluşunun yegâne sebebi alfabenin öğrenilmesinin zor olması değildi. Uzun yıllar devlet, eğitim sorununa eğilmemiş, kütlesel eğitime önem vermemişti. Devrimin temel gayelerinden biri yeni nesillere geçmişin kapılarını kapamak, Arap-İslâm dünyası ile bağları koparmak ve dinin toplum üzerindeki etkisini zayıflatmaktı. Yeni nesiller, eski yazıyı öğrenemeyecekler, yeni yazı ile çıkan eserleri de biz denetleyecektik. Din eserleri eski yazıyla yazılmış olduğundan okunmayacak, dinin toplum üzerindeki etkisi azalacaktı.” (İ. İnönü. Hatıralar C. 2, s. 223

Ahter
05-10-2013, 16:28
Rize'de Şapka Mağdurları

Rize Ulu Cami imamı Hafız Şaban Hoca, namazdan sonra cami etrafında toplanan kalabalığa; "Biz akaid-i diniyeye hizmetkârlık ve bağlılık isteriz. Inanmayan inanmasın fakat inananlara zulm edilmesin! Tek istediğimiz sarığımıza, sakalımıza ve cübbemize dokunulmasın. Şapkayı giyenler giysin ama giymeyenler hapse atılmasın!" hitap etmiş. Sonra da kalabalık köylülerle birlikte hükümet konağına doğru yürüyüşe geçmişler. Hakimiyeti Milliye gazetesine göre, isyancılar-direnişçiler hükümet konağını ele geçiriyorlar. Ankara hükümeti Rize üzerine büyük bir askeri kuvvet gönderiyor. Rivayete göre üç gün süren halkla asker arasındaki çatışmada yüzlerce köylü hayatını kaybediyor. Bölgeye hemen gezici-seyyar Istiklal mahkemesi yetişiyor.

Bir gün içinde ve tek celsede temyizi, itirazı ve avukatı olmayan Mahkeme kararını veriyor: "Bunlar Islam devleti istiyorlar. Hilafeti istiyorlar ve kendi şer düşüncelerine halkı da alet ediyorlar!"

Tutuklanan 143 kişinin 8'i meydanda asılarak idam ediliyor. 17 kişiye on beşer yıl ağır hapis ve diğerleri para ve dayak gibi hafif cezalara çarptırılıyor. Rize meydanında asılarak şehit edilen 8 insan: Ulu Cami imamı Hafız Şaban Hoca, Mahalle Muhtarı Yakup Çavuş, Islahiye imamı Hacı Hasan Efendi, Belediye bekçisi Kadir Ağa, Rize Asliye Ceza Mahkemesi Başk (http://www.tatliaskim.org/)atibi Hafız Osman Efendi ve kardeşi Avukat Hulusi Bey, Rize Merkez Cami imamı Hafız Kamil, Rize'nin saygın ailelerinden Peçelioğullarından Mehmet ve Ahmet Arslan Çavuş kardeşler, Kamburoğlu Hafız Mehmet ve Naksi şeyhlerinden Numan Sabit Efendi. Rize'nin Güneysu nahiyesinde Sabit Tarakçıoğlu... Itibarlı, sevilip-sayılan, kafası ilim, kalbi vecd dolu bir vaiz, halka din nazarında şapkanın mahiyetini izah ediyor. Heyecanlanan halk, camiden çıkıyor ve soluğu karakolda alıyor. Karakoldaki onbaşı bu heyecanlı kalabalığa "Haklısınız valla ben de sizdenim!" diyor ve başındaki şapkayı çıkarıp yere çarpıyor. Güneysu ahalisi Rize istikametinde yürüyüşe geçiyor. Yolda bazı nasihatçıların etkisiyle dağılıyorlar, kalabalık biraz zayıflıyor. Ancak cıvar köylerden katılımlarla çoğalan kalabalık Rize'ye varıyor. Rize Valisi Hurşit Bey Ankara'ya telgraf çekiyor. "Rize ayaklanmışır. Acil tedbir!"

Halbuki "Şapka giymeyeceğiz!" diye yürüyen, çoğu da seyircilerden oluşan ortalama yüz kişilik bir kalabalıktır şehir merkezine gelenler. Ankara telaşa kapılır. Bir zamanların Hamidiye zırhlısı Rize'ye gelir ve topları ateşleyerek havaya ihtar atışları yapar. Halk korkuyla sindirilir. Istiklal Mahkemesi sekiz idam kararı alır ve hemen infaz eder. Toplu kelime-i şehadetler arasında ilk asılan Vaiz Sabit Tarakçıoğlu, köy muhtarı Yakup Peçe, Mehmet Peçe, Arslan Peçe, köy bekçisi Kadir Koliva, Hafız Şaban Koliva, Hasan Külünkoğlu ve Mehmet Kamburoğlu.

Sabit Hoca gece yarısı bütün mahkumları uyandırdı. "Kalkın-kalkın abdest alın namaza duralım. Birkaç saat sonra Rabbimize kavuşacağız!" Az sonra Allah'a kavuşacaklarını bilenlerin bir müjde saadeti içinde namazlarını kılıyorlar. Kelimei Şehadetle sehpaya yürüyenleri astıktan sonra rastgele atıldıkları çukurlar içinde kumluğa gömüyorlar. Cesetler çalınmasın diye başlarına süngülü nöbetçiler dikiyorlar. Ancak üç ay sonra gece cikartilmak şartıyla ailelerine cesetleri alma izni veriliyor. Çürümeyen cesetleri kilimlere sarıyor ve sırıklara takılı olarak köylerine götürüyorlar. Aylar sonra da olsa geciken cenaze namazlarını kılıyor ve hüzünle defnediyorlar.

Konya, Maraş, Giresun, Rize, Erzurum, Kayseri, Diyarbakır ve Sivas şehirlerinde millet şapkaya karşı tavır alınca adı geçen bu şehirlerde seyyar Istiklal mahkemeleri kuruluyor. Birer acımasız infaz mangası gibi çalışıyorlar. Maraş'ta Cami-i Kebire sığınan şapka karşıtı direnişçiler camide kursuna diziliyorlar.

KAYNAK: (Mehmet Sılay / İskilipli Atıf Hoca)
https://fbcdn-sphotos-a-a.akamaihd.net/hphotos-ak-prn1/63232_530588826991210_1648538088_n.jpg

ebkem
10-10-2013, 13:16
* Araplar bize hep ihanet etti..!
ürdün devletinin, suud rejiminin kurucularına bakın nasıl kurulduğuna bakın..

redyellow
10-10-2013, 13:38
İyi de bu yalanları sıralamaya kalkarsanız forumda yer kalmaz:)

nefahtü
11-10-2013, 04:37
Cumhuriyet devrinin meşhur yalanlarımı CUMHUR yok ki cumhuriyet olsun külliyen ismi bile yalan..

Dua Nur
18-10-2013, 09:42
*Amerika’yı Kristof Kolomb keşfetmiştir. (Yalan)

* Vasko Da Gama Ümit Burnu’nu keşfetmiştir. (Yalan)

* Okyanus yollarını hep Avrupalı denizciler bulmuştur. (Yalan)

* Osmanlı Sultanı, Sultan İbrahim Han, delidir. (Yalan)

* Lozan Antlaşması bir zaferdir. (Yalan)

* Birinci İnönü Zaferi isminde bir galibiyet vardır. (Yalan)

* Sultan Vahideddin Han Sevr’i imzalamıştır. (Yalan)

* Kuva-i Milliye’yi Atatürk kurmuştur. (Yalan)

* İsmet İnönü muzaffer bir kumandandır. (Yalan)

* Menemen’de Kubilay’ı öldürenler molla idi ve din devleti istiyorlardı. (Kuyruklu Yalan)

* Bandırma Vapuru pusulası bozuk ve köhne bir gemiydi. (Yalan)

* Mustafa Kemal Paşa Millî Mücadeleyi başlatmak için Anadolu’ya çıkan ilk paşadır. (Yalan)

* Sultan Abdülhamid Kızıldır. (Yalan)

* Sultan Vahideddin Han, haindir. (Vallahi Yalan)

* Osmanlı Padişahları nikahsız beraberliklerden meydana geldikleri için “Veled-i Zinadır.” (Bu haysiyetsiz söz yalan değil düpedüz iftira ve kepazeliktir.)

habervaktim

redyellow
19-10-2013, 06:03
http://www.milligazete.com.tr/img/Kuyruklu-yalanlar.jpg


Tarih diye öğretilen kuyruklu yalanlar...


Biz, oryantalistlerin gözünden Doğuya bakarken ve tarihi karakterleri öyle değerlendirirken Hazreti Musa’nın gözünden Firavun’a veya Hazreti İsa’nın gözünden Sezar’a hiç bakmadık, hatta bunu aklımıza bile getirmedik. Dünya tarihinde varsa yoksa Avrupa. Başka bir kıtadan hiç bahsedilmez. Hindistan, Çin, Ortadoğu dünya tarihinde sanki hiç rol almamıştır.

TÜRKİYE’DE eskiden beri Avrupa merkezli tarih okutuluyor. İlkokuldan üniversiteye kadar her eğitim kademsinde bu böyle. Bu bize öğretilen Avrupa merkezli, Avrupa perspektifli tarih sanki bir film senaryosu ve bu senaryodaki başrol tabi ki ve elbette sarışın mavi gözlü Avrupalı adamda… Bu iyi yürekli Avrupalı adam Etrafına ve daha çok Ortadoğu’ya barışı, insanlığı, yaşama zevkini getirmek için hiçbir zorluktan kaçmıyor. Yani milyonlarca insanı katlediyor, milyonlarca ırzı kirletiyor, toprağın altını üstünü sonuna kadar sömürüyor, kapitalizm adı verilen ve tanrısı para olan dini uğruna etrafına kan, gözyaşı, rezillik, esaret, barut kokusu dağıtmaktan da çekinmiyor. Ama ne olur yanlış anlamayın bütün bunları insaniyet namına yapıyor!!!

Her düzeydeki okul sıralarında bize öğretilen tarih ilmi, sanki Hollywood yapımı bir aksiyon filmi ve bu filmin iyi adam rolündeki başrolünü Avrupa oynuyor. Bunun yanı sıra etrafına kötülük saçmaktan başka bir düşüncesi olmayan, bitişik kaşlı, sarı dişli, tıknaz, iyi olan her şeye düşman filmin kötü adamı da tahmin edeceğiniz gibi Müslüman dünyasıdır. İşte bize batılı Oryantalistlerin gözüyle böyle bir tarih anlatıldı. Batılı adam Sezar’ı veya Firavun’u nasıl gördüyse biz de öyle gördük ve öyle tanıdık… Bize öğretilen tarihte büyük ve kudretli Roma İmparatoru Sezar çok muhteşem ve Avrupa demokrasisi içinde yeri doldurulamayacak bir kahramandır. Sezar, bize öğretildiği üzere güya Roma İmparatorluk medeniyetini en baştan dizayn ederken daima insanlık prensiplerini göz önünde tutmuş ve temel dinamik olarak ortaya insanı yerleştirmiş. Sezar o kadar muhteşem bir imparator ve hükümdarmış ki ondan sonra Roma tahtına oturan krallar kendi isimlerinin önüne bir sıfat gibi “Sezar” kelimesini getirmişler. Augustus Octavanius, Lepidus ya da Antonius Pius gibi.

Evet bize öğretilen Sezar budur. Senelerce Sezar hakkında bu yalanı bir gerçeği ifade edercesine bizlere söyleyen tarihçiler, Sezar’ın Avrupa’da ve Kuzey Afrika’da yüzbinlerce insanın vahşice katledilmesinden sorumlu olduğunu, onun bir katil olduğunu sır gibi sakladılar. AMA NEDEN??? Üstelik Sezar hakkında bizlere destanlar düzen Batı gözlüklü tarihçiler onun çok duygusal ve hoş aşk şiirlerinin de yazarı olduğunu romantik ifadelerle söylerken bu şiirleri kadınlara değil de erkeklere yazdığını çünkü Sezar’ın kadınlardan değil erkeklerden hoşlandığını söylemediler.


Amerika Kıtası’nı keşfederek insanlık ufkunu açan ve Avrupa’ya göre de Ortaçağı kapatan Kristof Kolomb Türkiye’de yaşayan herkesçe bilinir ki büyük kâşif ve denizcidir. Yani bizlere böyle öğretildi. Fakat atlanılan, söylenmeyen, üstü çizilen dağ gibi bir hakikat var ki; Kristof Kolomb insanlık tarihinin en seri cinayetlerini işleyen profesyonel bir katildir. Hem de öldürdüğü ya da öldürttüğü insan sayısı öyle binler onbinlerle değil, yüzbinler ve hatta milyonlarla ifade edilmelidir. Kolomb, Amerika Kıtası’nda yaşayan yerli halklardan Aztekleri, Mayaları, İnkaları ve Kızılderilileri katleden, bir kaç ırkı, milleti ortadan kaldıran ve bu coğrafyada kendinden sonra başlayacak ve yüzyıllar sürecek olan insan avını başlatan belki de dünyanın en büyük zalimi ve katilidir. Neden işin bu tarafı hep atlanılır da nesillere bu bilgiler verilmez?


Biz, oryantalistlerin gözünden Doğuya bakarken ve tarihi karakterleri öyle değerlendirirken Hazreti Musa’nın gözünden Firavun’a veya Hazreti İsa’nın gözünden Sezar’a hiç bakmadık, hatta bunu aklımıza bile getirmedik. Dünya tarihinde varsa yoksa Avrupa. Başka bir kıtadan hiç bahsedilmez. Hindistan, Çin, Ortadoğu dünya tarihinde sanki hiç rol almamıştır. Meşhur “Kavimler Göçü” olmasaydı ve Türk kavimleri Avrupa’ya göç etmeseydi Norveç veya Finlandiya Kuzey Avrupa’da değil, Orta Avrupa’da olacaklardı. Türkler Avrupa’ya girdi ve bu kavimleri İskandinav bölgesine, Kuzey Avrupa’ya itti, dolayısıyla İskandinav ülkeleri oluştu. Ve bu dönemde dünya Türklerin sayesinde Demir Çağı’na girdi. Yine dünya Türklerin sayesinde İlkçağdan çıkıp Ortaçağa, Ortaçağ’dan çıkıp Yeni Çağa girdi. Yani dünya Türklerden dolayı 3 çağ gördü.


Şu anki Avrupa haritasında Türklerin etkisi niçin anlatılmıyor? Ve niçin bilinmiyor? Çünkü bu Avrupa merkezli tarih yalanlarla doludur. Kandırmaca tarih olur mu? Evet, efendim, olur. Bizde olur. İsterseniz seneler boyu her yerde, her kurumda bize hakikatmiş gibi öğretilen birkaç yalandan bahsedeyim de hadisenin vahametini siz de anlayın;


Bakın şimdi:


* Amerika’yı Kristof Kolomb keşfetmiştir. (Yalan)
* Vasko Da Gama Ümit Burnu’nu keşfetmiştir. (Yalan)
* Okyanus yollarını hep Avrupalı denizciler bulmuştur. (Yalan)
* Osmanlı Sultanı, Sultan İbrahim Han, delidir. (Yalan)
* Lozan Antlaşması bir zaferdir. (Yalan)
* Birinci İnönü Zaferi isminde bir galibiyet vardır. (Yalan)
* Sultan Vahideddin Han Sevr’i imzalamıştır. (Yalan)
* Kuva-i Milliye’yi Atatürk kurmuştur. (Yalan)
* İsmet İnönü muzaffer bir kumandandır. (Yalan)
* Menemen’de Kubilay’ı öldürenler molla idi ve din devleti istiyorlardı. (Kuyruklu Yalan)
* Bandırma Vapuru pusulası bozuk ve köhne bir gemiydi. (Yalan)
* Mustafa Kemal Paşa Millî Mücadeleyi başlatmak için Anadolu’ya çıkan ilk paşadır. (Yalan)
* Sultan Abdülhamid Kızıldır. (Yalan)
* Sultan Vahideddin Han, haindir. (Vallahi Yalan)
* Osmanlı Padişahları nikahsız beraberliklerden meydana geldikleri için “Veled-i Zinadır.” (Bu *********** söz yalan değil düpedüz iftira ve kepazeliktir.)



Ve daha nice nice yalanlar… Nice yalanlar… Biz bu yalanlarla büyüdük. Ama herkes böyle değil yani Allah zalimler içinden adamlar da çıkartıyor. Yani her türlü olumsuzluğa rağmen batıda dürüst araştırmacılar da çıkıyor.


Mesela Dr. Anne Millrad onlardan biri.


Diyor ki:


“Kristof Kolomb da, Vasko Da Gama da Müslüman kılavuzlar kullandı. Müslümanlar onlardan çok çok daha önce buraları biliyorlardı.”


Araştırmacıdan bir örnek daha:


“Bartalomeu Diaz, 1487 yılında Afrika’nın güney ucundaki kıyılara ulaşmayı başardı. Burası ‘Ümit Burnu’ olarak adlandırıldı. Bu ilginç bir isim değil mi? Diğer kara parçaları kendilerine ilk ulaşan denizcilerin isimleriyle adlandırıldıkları halde burası neden Bartalomeu Diaz Burnu olarak isimlendirilmedi?


Bu geçişten on sene sonra aynı yolu bu sefer Vasko Da Gama geçti. O da gördü ki Ümit Burnu denen yerden zaten Arap Denizciler on yıllardır geçmekteydi. Zaten o da bu burundan geçerken yanına bir Arap rehber aldı.”
Ne dersiniz? Gerçekler eninde sonunda meydana çıkıyor. Peki bu gerçekleri kendi okul kitaplarımızda ne zaman göreceğiz?..


Coğrafî gerçekler ne kadar çarpıtılmış, Tarihî gerçekler de öyle, Hatta sosyal ve politik hakikatler de. Seneler senesi hep masal dinlemişiz ve dinlemeye devam ediyoruz…


Son ve çarpıcı bir hakikat daha. Okuyun, okuyun ve çarpılın…

850’li yıllarda İspanya’daki Endülüs Emevileri’nde sıcak yaz aylarında şehrin büyük meydanlarında halkı serinletmek için (Şimdi sıkı durun) basit bir akümülatör tertibatına bağlı dev aspiratörler kullanılıyormuş…


Harun Reşid’li Abbasi Sarayı’nın gündelik işlerini sarayın dünyaca meşhur makine mühendisi ‘El Cezeri’nin icad ettiği robotlar yapıyormuş. Evet, yanlış okumadınız dünyada ilk robot yapan kişi Ebul İz Bin Rezzaz El Cezerî isimli Müslüman bir bilim adamıdır. İnanmayanlar Google arama motoruna “El Cezeri” yazsın da görsün neler çıkıyor karşısına…


Ve Harun Reşid, İngiltere Kralı’na El Cezeri yapımı ve su ile çalışan saat başı çalan bir guguklu saati hediye olarak göndermiş. İngiltere Kralı saat başı ses çıkartan bu saati şeytan sanmış ve büyük bir dinî törenle yaktırmış…

Gerçek tarih ne kadar farklı değil mi?


Muhabbetle...


http://www.milligazete.com.tr/img/Tarih_diye_ogretilen_kuyruklu_yalanl.jpg


KOCA BİR YALAN...


Bize yıllarca bu fotoğrafın açıklaması olarak bu masada 32 Kral 62 Cumhurbaşkanı var dendi ve içlerinden Atatürk’ün fark edilmesi istendi. Bu beş madde itibari ile yalandır.


1- Atatürk Cumhurbaşkanlığı süresince hiç yurt dışına çıkmamıştır.
2- 1923–1950 yılları arasında tek tek ya da toplu halde 94 tane dünya lideri Türkiye’ye hiç gelmemiştir.
3- Fotoğrafın çekildiği yer Sovyetler Birliği Elçiliğidir. (7 Kasım 1927)
4- 1927 yılında dünya üzerinde zaten yaklaşık 120 kadar devlet vardır.
5- Bu adamlar Sovyetler Birliği diplomatları ve Türk yetkili memurlarıdır...




http://www.milligazete.com.tr/img/aba_Tarih_diye_ogretilen_kuyruklu_ya.jpg


“Mustafa Kemal farkı Eğileni merak ediyorsanız İngiltere Kralıdır, İngiltere Kralı’nın Atatürk’ün önünde eğildiği O AN, İngiltere Kralı Atatürk’ün önünde böyle eğildi”


İŞTE BÖYLE SERVİS EDİLDİ BU FOTOĞRAF KAMUOYUNA
YALAAANNN BU DA YALAN


Zira;


1- İngilizlerde saygıdan ötürü “el öpme” adeti yoktur. Sadece bayanların eli öpülür.
2- Fotoğrafı renklendiren Ateş Akkor ve Engin Gökdeniz yaptıkları açıklamada o adamın herhangi bir adam olduğunu söylemiştir.
3- Fotoğrafın çekildiği tarih 24 Temmuz 1927’dir. O tarihlerde Türkiye’ye herhangi bir İngiltere kralı gelmemiştir VE HATTA HİÇBİR İNGİLİZ YETKİLİ GELMEMİŞTİR...


ANLATABİLİYOR MUYUM?...


http://www.milligazete.com.tr/img/9b2_Tarih_diye_ogretilen_kuyruklu_ya.jpg


Bizlere gazeteler aracılığı ile böyle anlatılan bu haber de ne yazık ki koca bir yalan zira;


1- 1926 yılında ne S. Arabistan vardı ne de Suudi Kralı vardı. İngilizlerin işgali sürmekteydi. Çünkü Suudi Arabistan 1932’de kuruldu.
2- El yazısı ile telgraf çekilmez, mors alfabesi ile gönderilir.
3- 1926 yılında Mustafa Kemal Atatürk ismini almamıştı. Soyadı kanunu çıkmamıştı. Dolayısıyla hiçbir metinde Atatürk imzası olamaz.
4- Bu tür telgraflar Dışişleri Bakanlığının arşivlerinde saklanır ve hem Cumhurbaşkanlığı hem de Dışişleri arşivi herkese açıktır. Ne ilginçtir ki şu ana kadar hiçbir araştırmacı böyle bir telgrafa rastlamamıştır.
5-Türk birliklerinin tâââ Mekke’ye kadar nasıl gidecekleri, İngiliz idaresindeki Irak ile Fransız mandası altındaki Suriye’den nasıl geçecekleri düşünülmeden, özellikle o dönem Türkiye’sinde din ile ilgili uygulamalar bile hatıra getirilmeden ortaya atılan bu tuhaf iddia da palavradan ibarettir. Üstelik arşivlerde de bu konu hakkında tek bir belge yoktur!



http://www.milligazete.com.tr/img/513_Tarih_diye_ogretilen_kuyruklu_ya.jpg


Mustafa Kemal Paşa tarafından kurulduğu yalanı tüm nesillere söylenen ama esasında her biri kendi kendine kurulan Kuva-yı milliye gruplarından Balıkesirli bir birlik...




http://www.milligazete.com.tr/img/5e9_Tarih_diye_ogretilen_kuyruklu_ya.jpg


Tüm dünyaya insanlık dersi vermeye kalkışan ve kendinden başka hiç kimseye yaşama hakkı tanımayan küstah Avrupa’nın vahşi tarihinden bir kesit.






http://www.milligazete.com.tr/img/1da_Tarih_diye_ogretilen_kuyruklu_ya.jpg


Bizlere yobazların yaptığı bir katliam olarak anlatılan Menemen Olayları’nın başrol oyuncuları. ŞAMDAN MEHMET, DERVİŞ MEHMET,AYYAŞ MEHMET. İyi ama bu adamların Kütahya’ya kadar gelmiş Yunan Askerleri ile ne ilgisi var?
Galiba Menemen Olayları da bir uydurmadan ibarettir.


http://www.milligazete.com.tr/koseyazisi/Tarih_diye_ogretilen_kuyruklu_yalanlar/16974#.UmIQVnCnef8

kaçak
20-10-2013, 07:08
1903 de 12 saniye uçurulan uçak ...
1911 de savaş meydanlarında ...
Bu inanılmaz hız karşısında dışa bağımlılıkla durulabilirmi ?
Durulamadı da zaten ...
Bu gün durabiliyormuyuz ?
Malesef ...




İsmail Çal/ Dünya Bülteni / Tarih Servisi
Dünya Tarihinde ilk savaş uçağı 1911 yılında Trablusgarp Savaşında İtalyanlar tarafından Osmanlı Devletine karşı kullanıldı.
Wright kardeşlerden Orville Wright tarafından 1903 yılının sonlarında gerçekleştirilen 12 saniyelik ilk motorlu uçuştan sonra havacılık hızlı bir gelişme içerisine girmişti.1910’lu yıllara gelindiğinde Avrupa ülkelerinin bir çoğu uçağı harp sahasında kullanmak üzere hava gücü oluşturma çabasına girmişlerdi.
Osmanlı ülkesinde ise ilk uçak İstanbul semalarında 2 Aralık 1909 tarihinde Fransız pilot Baron de Catters tarafından uçuruldu. Büyük ilgi gören bu uçuşun arkasından zamanın Harbiye Nazırı ve Genelkurmay Başkanı Mahmut Şevket Paşa’nın, pilot yetiştirme ve hava kuvvetlerini oluşturma çalışmalarını başlattığında yıl 1911’di. Henüz daha Trablusgarp Savaşı başlamamıştı. Aslında Osmanlı Devleti havacılık çalışmalarını başlattığında geç kalınmış değildi. İlk havacılık çalışmalarında uçak sanayisi üzerinde durulmamış daha çok pilot yetiştirmeye ağırlık verilmişti. Uçaklar yurt dışından çeşitli ülkelerden satın alınıyordu.
İtalya Osmanlı Devleti’nin ‘’ Trablusgarp’ı iyi yönetmediği ve medeniyetten geri bıraktığı gerekçesi’’ (sömürgecilerin değişmeyen yalanı)1911 Eylülünde Trablusgarp’a saldırması dünya harp tarihinde bir çok ilklerin de yaşanmasına neden oldu. Bu saldırı sırasında İtalyanlar yanlarında 28 uçak ve 4 balondan oluşan bir hava gücü getirdiler.
Tarihte ilk kez savaş uçağı İtalyanlar tarafından Osmanlı Devletine karşı Trablusgarp Savaşında kullanıldı. İlk hava keşfi, ilk hava fotoğrafı, ilk havadan topçu ateşi yönlendirmesi, ilk hava bombardımanı bu savaş sırasında yaşandı. Tabi ki bu arada uçağa yerden ateş açan ilk millet ve ilk havacıyı vuran millet de Türkler olarak kayda geçti. Fakat savaş uçaklarının bu ilk denemesi özellikle İtalyan komutan tarafından yeterli görülmedi.
Osmanlı Devleti de Trablusgarp Savaşında uçak kullanmak için harekete geçti. Fransa’dan satın alınan uçakların Cezayir üzerinden Trablusgarp’a geçirilmesi düşüncesi hayata geçirilemedi. Bu konuda ki en önemli eksik yerli pilot olmamasıydı. Avrupa’ya eğitim için gönderilmiş olan iki pilot adayının eğitimi daha sona ermemişti. Yeterli pilot olmadığı için yabancı pilot kullanılıyordu. Hatta Balkan Savaşları sırasında bir Amerikalı pilotun uçağı ile birlikte karşı tarafa geçtiği ve dahası Edirne’nin borbardıman edilmesinde rol aldığı söylentileri yer almaktadır.
Ekonomik imkanların yetersizliği havacılık alanında özellikle 1911-1913 arasında çok yavaş yol alınabildi. Bu dönemde özellikle bağış kampanyalarından istifade ile havacılık geliştirilmeye çalışıldı. I.Dünya Savaşı sırasında ise Türk Havacılığı Almanlara teslim edildi. I. Dünya Savaşına ise Fransa’nın sipariş edilen uçakları vermemesi ile elde bulunan 6 uçakla girilmiş, savaşın sonlarına doğru 300 uçağa ulaşılmıştı.
I.Dünya Savaşı sonunda, Elazığ, Konya ve İstanbul Yeşilköy Hava İstasyonlarında yaklaşık 75-100 civarında yarıya yakını çalışır durumda uçak bulunuyordu.
Kaynak
1- Büyük Taarruzda Türk Havacığı, Rahmi DOĞANAY,Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt: 13, Sayı: 1, Sayfa: 375-388, ELAZIĞ-2003,http://turkoloji.cu.edu.tr/GENEL/rd_havacilik/rd_havacilik.htm (http://turkoloji.cu.edu.tr/GENEL/rd_havacilik/rd_havacilik.htm)
2- İstiklal Savaşında Orduya Uçak Bağışlayan İşadamı ‘’Erzurumlu Nafiz Bey’’, Dr. Osman YALÇIN,http://www.turkishstudies.net/Makaleler/1685337861_100_osman_yal%c3%a7%c4%b1n.pdf (http://www.turkishstudies.net/Makaleler/1685337861_100_osman_yal%c3%a7%c4%b1n.pdf)
3- Tayyareden Uçağa:Milli Hava Sanayiinin Kuruluşunda Türk Halkının Yaptığı Bağışlar,Yrd.Dr.A.Fahimi AYDIN, http://www.karam.org.tr/Makaleler/1479317909_004_aydin.pdf (http://www.karam.org.tr/Makaleler/1479317909_004_aydin.pdf)
4- http://www.hho.edu.tr/muze/turkhavaciligi.htm

Dua Nur
23-10-2013, 15:45
Türkiye Yazarlar Birliği Vakfı Başkanı D. Mehmet Doğan, yeni kitabı “Türkiye Cumhuriyeti Tarihine Giriş” adlı kitabı ile cumhuriyet tarihine yönelik tabuları tartışmaya açıyor.

Osmanlı Devleti’nin yıkılıp yerine bir cumhuriyet kurulması projesinin İngilizler tarafından cumhuriyet kurulmadan yıllar önce gündeme getirildiği iddialarının yer alan kitapta, İngilizlerin Osmanlı’yı yıkıp yerine bir cumhuriyet kurdurarak bununla ne hedeflediklerine dair görüşler de yer alıyor.

2. ABDULHAMİT, İNGİLTERE’Yİ İÇİŞLERİNE KARIŞTIRTMADI
İngiltere’nin Tanzimat'la birlikte Osmanlı Devleti'ni bürokratik paşalarla istediği yöne sevk etmeye başladığına dikkat çekilen kitapta, İngiltere’nin bu aktif pozisyonunu 2. Sultan Abdülhamid’le birlikte kaybettiği belirtiliyor. 2. Abdülhamid'in İngiliz gücüne karşı oluşturduğu dengelerin Osmanlı Devleti'ni tekrar uluslararası müessir bir kuvvet haline getirdiğine vurgu yapılan kitapta, bunun İngilizleri çok rahatsız ettiği vurgulanıyor. İngiltere’nin Osmanlı’dan öç almak için beklediği fırsatı 1. Dünya Savaşı’nda yakaladığına dikkat çekiliyor.

1918’LERDE İNGİLİZLER AÇIKÇA TC’DEN BAHSEDİYORDU
İngiliz politikacıları zaman zaman çok sarih bir biçimde ‘Türkiye Devleti’nden, hatta zımnen ‘Türkiye Cumhuriyeti’nden söz ettiklerine vurgu yapılan kitapta, şu bilgiler yer alıyor: “Hem de 1918'lerde, 1919'larda ve 1920'lerde... İngiliz Hariciye Nâzın Lord Gürzon, 20 Şubat 1919'da Lordlar Kamarası'nda ‘Türk ırkının elbette ki bir yurdu olmaya devam etmelidir’ diyordu. L. Gürzon aynı görüşü daha sonra da farklı şekillerde ifade etmiştir. Bir başka konuşmasında da, Türklere Avusturya'nın üç katı ve İspanya'dan ise daha büyük bir arazi (İspanya 593 bin km2) terk edileceğini, mâlî durumlarının düzeltilmesi için savaş tazminatı istenmeyeceğini küçük çapta da olsa yeniden istikrara kavuşarak dünyanın gelişmesinde yararlı bir unsur haline gelmelerinin mümkün olabileceğini’ öne sürmüştür.”

“CUMHURİYETE GEÇİN YARDIM EDELİM”
İngiliz temsilcisi Yarbay Rawlinson Erzurum'da Kazım Kârabekir'e “Cumhuriyet idaresine geçin, İstanbul'u başkent olmaktan çıkarın, İngiltere size yardım edecektir.” diyor. Rawlinson hısımlık ilişkileri olan Lord Gürzon'a dayanarak barış yapılmamasının sebebinin Türkiye'de kuvvetli bir hükümet bulunmaması olduğunu, hakiki İngiliz dostu olacak simalarla anlaşmak istediklerini söylediklerine yer verilen kitapta, Türkiye'nin yine İngiltere'nin düşmanları tarafına geçmesinden endişe edildiği vurgulanıyor.

BAŞKENTİ BURSA YA DA ANKARA OLACAK YENİ TÜRK DEVLETİ
Osmanlı’nın yıkılıp yerine bir cumhuriyet kurulması konusunun W. Ormsby-Gore'un 13 Ocak 1918 tarihli muhtırasında yer aldığı hatırlatılan kitapta, “Söz konusu muhtırada; bundan böyle Ermeni, Arap ve Yahudilerle ittifak yapılması, barışın sürekliliği için de İngiliz İmparatorluğu'nun tabiî düşmanı, Osmanlı-Türk devletinin ‘üçüncü sınıf bir devlet durumuna sokulması gerektiği’ iddia ediliyordu. Lord Gürzon'un ‘başkenti Ankara veya Bursa olacak bir Türk Devleti'nden’ sarahatle söz etmesini acaba Hariciye Nazırı'nın uzak görüşlülüğü ile mi açıklamalıdır?” deniliyor.

ATATÜRK’Ü İNGİLİZLER ANADOLU’YA GÖNDERDİ
Artık bazı Türkçe resmî kaynaklarda da Mustafa Kemal Paşa'yı İngiltere'nin Anadolu'ya gönderdiğine dair ifadeler yer alabildiğinin altı çizilen kitapta, şu ifadelere yer veriliyor: “Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde doçentlik tezi olarak hazırlanan bir çalışmada, ‘Bir İngiliz Dışişleri görevlisi Mustafa Kemal'i İngiltere'nin Anadolu'ya gönderdiğini yazıyor’ denildikten sonra, Anadolu'ya gönderildikten kısa süre sonra geri çağrılmasının da İngilterece istendiği kaydedilerek bir nevi telafi yoluna, gidiliyor.” Resmi tarihte Mustafa Kemal Paşa’nin İngilizlerin rağmına Samsun'a çıktığının belirtilidği ifade edilen kitapta, “Hatta bir İngiliz savaş gemisi yakalamak üzere onun bindiği ‘köhne’ gemiyi takip etmiştir. Halbuki Samsun'da o sırada İngiliz askerleri vardır ve maksad Mustafa Kemal'in önüne geçmekse İngilizler bu imkâna sahipti.” deniliyor.

İNGİLİZ DESTEĞİ NUTUK’TA DA YER ALIYOR
Doğan, İngilizlerin desteği konusunda Nutuk’da yer alan Mustafa Kemal Paşa'nın şu ifadelerine dikkat çekiyor: “İngilizler, bilhassa devlet ve milletimizin umuru dahiliyesine ve maksadı meşru takib ettiği tahakkuk eden harekâtı milliyemize katiyen müdahale etmeyeceklerine dair Eskişehir 'den izam eyledikleri (yolladıkları) bir hey'et-i mahsusa ile söz verdiler. Milleti murakabe-yi mukadderatında kabine ile karşı karşıya bıraktılar.”

İNGİLİZLER CUMHURİYETE GİDİŞİ YÖNLENDİRDİ
Cumhuriyete geçişin sırf Mustafa Kemal Paşa'nın kendine mahsus dahiyane bir siyaseti olduğu iddiası bütün inkılâp tarihlerinde yer aldığını hatırlatan Doğan, buna karşılık, böyle bir sürecin, İngilizler tarafından daha Millî Mücadele'nin başlangıcında öngörülmekte olduğuna dair bilgiler bulunduğunu kaydediyor. Cumhuriyet'e gidişin İngilizlerin Millî Mücadele'nin başlangıcında gördüğü ve arzu ettiği bir sonuç olduğunu vurgulayan Doğan, bir adım daha giderek, İngilizlerin cumhuriyete gidişi yönlendirdiğinin, en azından kolaylaştırıcı şekilde davrandığının söylenebileceğini ifade ediyor.

Habervaktim

DostunDostu
23-10-2013, 16:34
Bu tip yazılar hep bizi özgüvensizliğe düşürmek gayesiyle yada bu özgüvensizliğin yansımalarıyla yazılmış yazılardır. Özgüveni olmayan nesillerle hiç bir istikbal kurulamaz. Hep bunu islami camiada sıcak tutmak istiyorlar.

Mustafa Kemal, İttihat ve Terakki partisinin devamıdır. O ekolde yetişmiş bir adamdan şeriat devleti beklenemezdi her halde. Bunun da ingiliz desteğiyle falan hiç alakası yoktur. Tam tersine ingilizler kontrollerine geçirdikleri bir hilafet makamı üzerinden tüm müslümanları yönlendirmeyi düşünüyorlardı.

Anadolu'da bir halk ayaklanmasını örgütlemek için Anadolu'ya geçen tek kişi Mustafa Kemal değildir. Şayet kurtuluş savaşı kaybedilseydi 30 bin küsür askerle Anadolu'ya girmek için Enver paşa kars taraflarında bekliyordu. Sakarya zaferinden sonra geri çekilmiştir kafkaslara.

İngilizlere gelince. 1. Dünya savaşı bitmiş, anlaşmalar imzalanmış, Avrupa'nın her yerinde halk bayram ediyor. Ekonomileri dibe vurmuş... Bizim kurtuluş savaşımız burada başlıyor işte. Dolayısıyla ingilizlerin bizle direk savaşması dünya barışı için büyük bir tehditti. Onun içindir ki direk kendileri değil indirek olarak yunanlıları sahaya sürüp arkadan silah desteği vermişlerdir. Baktılar ki olacak gibi değil İstanbul'a dayanan türk ordusu karşısında geri çekilmek zorunda kalmıştır. Onlar da çok iyi biliyorlardı ki buralar onların vatanı değil ve ayaklanan bir halk karşısında yabancı topraklarda direnmek ahmaklıktır. Ne yapacaksınız yani? Komple herkesi katledemiyeceğinize göre eninde sonunda zaten geri çekileceksiniz. Bilinçli ve iman gücü tam bir halk kiltlesi en büyük silahtır. Fakir fukara da olsa. Çünki ingiliz gücünü kırmak isteyen diğer güçlü devletler orada bu sefer türklere yardım edecektir el altından..

Şeriatci olsun olmasın, kim ne derse desin Mustafa Kemal zeki ve pragmatik düşünen bir adamdı. Bütün bunları hesap etmiştir.

Şimdi bu adam alimleri astı diye ingilizleri yüceltip bu adamın kendi çapında ki başarısını söndürelim mi? Bu mudur yani? Tarihi böyle mi okuyacağız? Tarihten ibret alınacaksa gerçekçi bir gözle bakılmalı geçmişe. Bu gerçekçilik yok ediliyor bizde. Çünki her milletin geçmişi geleceğe ışık tutar. Bu geçmişi çarpıtırsanız geleceğinide çarpıtmış olursunuz. İyisiyle kötüsüyle bilinen tarihle ancak yol alınabilir. Öbür türlüsü bağnazlık olur ve geleceğe kör kör ilerlemeize yol açar. Geçmişte düştüğümüz tuzaklara hep gene düşeriz. Çünki biz hiç tufaya gelmeyiz duygusuyla kendimizi dört dörtlük sanırız ve başkaları ayağımızın altında ki halıyı çeker.

Dikkat ederseniz Avrupa ortaçağ karanlığının her köşesini ortaya döker. Kızılderilileri katlettiklerini bile gizlemezler. Ne varsa geçmişlerinde onu öğretirler yeni nesillere. Bir düşünelim bakalım bunu niye yapıyorlar?

Şirket batıran bir iş adamı başarılı olacaksa şirketinin neden battığını iyi okuması lazım. Yoksa yeni kuracağı şirkette batacaktır. Bazı iş adamları vardır, hatayı hep başka yerlerde ararlar ve kendilerine hata biçmezler. Onlar hep iflas etmek zorundadırlar. Adama faturaları, belgeleri gösterirsin gene inat eder kabul etmez. Benim yüzümden değil der hep.

Tarihte olan olayları okumakta böyledir işte. Onun için tarih lafla yapılmaz. Belgeyle yapılır.

Havas
23-10-2013, 17:10
Bir makalenin doğru olup olmadığını anlamak için konu hakkkında ,akılda oluşan çelişkilere çözüm sunacak ve olayları tüm göreselliğiyle ortaya koyacak bir açıklama olması şarttır.

Yakın tarihimize baktığımızda ise ,şupheler ,çelişkiler ,tüm çıplaklığıyla sırıtmaya başlıyor adeta!
-savaşdan sefil bir şekilde çıkmış ,orduları lav edilmiş ,gırtlağa kadar borç içinde olan osmanlıdan bir adam anadolu harakaetiyle yeni bir devlet kuruyor?olacak işmi?


Yedi düveli ülkeden kovuyor?


Yunan denize dökülüyor!


Tüm yurt temizleniyor nedense hatay bir türlü alınamıyor ?


İstanbul neden ele geçirilmiyorda ingiliz terkediyor?


Kardeş sen bu lojistik desteği nerden aldın?ne metal sanayin nede kimya sanayin var sen nasıl mermi yaptın?





........neyse fazla kurcalamayın..Bir türk dünya bedeldir..:)

Dua Nur
23-10-2013, 17:12
Bir makalenin doğru olup olmadığını anlamak için konu hakkkında ,akılda oluşan çelişkilere çözüm sunacak ve olayları tüm göreselliğiyle ortaya koyacak bir açıklama olması şarttır.

Yakın tarihimize baktığımızda ise ,şupheler ,çelişkiler ,tüm çıplaklığıyla sırıtmaya başlıyor adeta!
-savaşdan sefil bir şekilde çıkmış ,orduları lav edilmiş ,gırtlağa kadar borç içinde olan osmanlıdan bir adam anadolu harakaetiyle yeni bir devlet kuruyor?olacak işmi?


Yedi düveli ülkeden kovuyor?


Yunan denize dökülüyor!


Tüm yurt temizleniyor nedense hatay bir türlü alınamıyor ?


İstanbul neden ele geçirilmiyorda ingiliz terkediyor?


Kardeş sen bu lojistik desteği nerden aldın?ne metal sanayin nede kimya sanayin var sen nasıl mermi yaptın?





........neyse fazla kurcalamayın..Bir türk dünya bedeldir..:)





Değilmi ya?:))

Havas
23-10-2013, 17:37
gerçekleri öğrenmek bizi tarihimizden soğutmuyor elbette!Balon hikayeler asıl bizim kimliğimizi unutturuyor.teşke dine girmiş balon hikayeleride görebilsek.nedense bunlara el sürdürülmüyor..

DostunDostu
23-10-2013, 18:03
Bir makalenin doğru olup olmadığını anlamak için konu hakkkında ,akılda oluşan çelişkilere çözüm sunacak ve olayları tüm göreselliğiyle ortaya koyacak bir açıklama olması şarttır.

Yakın tarihimize baktığımızda ise ,şupheler ,çelişkiler ,tüm çıplaklığıyla sırıtmaya başlıyor adeta!
-savaşdan sefil bir şekilde çıkmış ,orduları lav edilmiş ,gırtlağa kadar borç içinde olan osmanlıdan bir adam anadolu harakaetiyle yeni bir devlet kuruyor?olacak işmi?


Yedi düveli ülkeden kovuyor?


Yunan denize dökülüyor!


Tüm yurt temizleniyor nedense hatay bir türlü alınamıyor ?


İstanbul neden ele geçirilmiyorda ingiliz terkediyor?


Kardeş sen bu lojistik desteği nerden aldın?ne metal sanayin nede kimya sanayin var sen nasıl mermi yaptın?





........neyse fazla kurcalamayın..Bir türk dünya bedeldir..:)




Şüpheyle tarih yazmaya başlıyacağımız günü hasretle bekliyoruz!

Dünyanın en süper gücüyken Belgrad'ı niye kaybettik? Sırpların biz kadar orduları mı vardı? Avrupayı niye elimizden çıkardık? Niye arap coğrafyası elimizden kaydı gitti?

Her yer gittide niye Anadolu gitmedi?

Eğer bu soruların cevabını veremiyorsan ingilizlerin İstanbul'dan niçin çıktıklarını anlaman mümkün değil..
___________________
Dünya, Matbuanın icadından sonra okumaya başladı. Tarlasını sürüp biçen köylü kim olduğunu anladı. Önce bir atlı geliyordu vergi alıyordu. Kim oldğu önemli değildi. Babasından görmüştü çünki atlı geldimi vergi verilir diye. Ama sonra bir kitap geçti eline. Bu kitapta sen falan millettensin. Uyan! O gelen atlı senin emeğini sömürüyor dedi. O kitap bunu dedi ve düşünmeye başladı..

Dünya bu serüvenden sonra ırk çerçevesi içinde sınırlarını çizmeye başlamıştır. Irk ve dil birliği baz alınmıştır.

Kitap okuyup ayıkan insanlar kitap okumayanları sömürmeye başlamıştır. Sonra onlardanda kitap yazıp, basıp dağıtanlar çoğalınca onlarda o gelen atlıları kovdular.
____________________________

Vatanı için ölmeye hazır bir kitle karşısında hiç bir güç uzun vadede duramaz. Osmanlı toplumu diğer sömürülen toplumlar gibi cahil değildi. Elit tabakası vardı. İyi olsun kötü olsun vatanperver bir elit tabakası vardı.

Onun için yok sanayisi yokmuş, mermi yapamazmış, kimden güç aldı gibi saçma sorularla kendini komplekse sokma. Özgüvenini yitirme. Bu toprağı kanlarıyla sulayan dedelerin torunusun sen. Burası senin vatanın olduğu gibi senin dedelerininde vatanıydı. Zamanında Belgrad'ı fethetmeye buradan kalkıp gittiler. Orası vatanı değildi de zaten. Orası Sırpların vatanıydı. Arap coğrafyası da bu kategoride değerlendirilir.

Sözün özü, başkaları nasıl senin dedeni kendi vatanından kovduysa sende başkalarını kovdun. Bu kadar basit bir meselenin altında buzağı aramamak lazım.

Muz cumhuriyetinin çocukları değiliz biz. 700 küsür yıl hüküm sürmüş, devlet ve imparatorluk geleneği olan bir milletin çocuklarıyız. Bu ocağın öz yurdundan ve tarih sahnesinden kolayca silinmesini beklemiyorsun herhalde. İngilizde bunu bildiği için s..tir olup gitti. Aptal değil ya herifler bütün bunları iyi biliyorlar. Havanda su dövmeye meraklı değildir onlar.

Benim hem anne tarafından hem baba tarafından kurtuluş savaşı şehidi vardır. Birisi Akbaş koca, diğeride Solak koca. Yunan harbinde şehit olmuşlar. Senin bu lafların onun için bana dokunur. Seni bilmem ama benim dedelerimin kemiklerini sızlatmasan iyi olur.

Dua Nur
23-10-2013, 18:09
.ingilizlerin İstanbul'dan niçin çıktıklarını anlaman mümkün değil..


İngilizler Ortadoğu'da İsrail'i kurarken, İstanbul'da da bir İsrail kurdu. İdeallerini gerçekleştirecek aileleri tesbit etti, medyasını oluşturdu, sermayesini rüşvet olarak bıraktı ve gitti. Hala o aileler üzerinden medya aracılığı ile Türkiye ve özellikle İstanbul'u kontrol altında tutuyor --du. Ta ki Erdoğan hükümeti onların kurduğu düzenin tekerine çomak sokana kadar.

Gezi olayları oyüzden, can çekişen düzenin canlanması için yapıldı, ama başaramadılar. Mit ve Merkez bankası o yüzden hedeflerinde.

Ahter
23-10-2013, 19:53
Mustafa kemali anadoluya sultan Vahidettinin gönderdiğinde bir şübhe olmadığı gibi, İngilizlerinde bu işte sultanın haberi olmadan dahli olduğunda da şübhe yoktur..!!Bu nasıl olabilir çelişki ypokmu diyenlere, hayır çelişki yok diyebiliriz..Zira şeyhülislam mustafa sabri efendinin de dediği gibi, sultan, mustafa kemalle İngilizlere oyun oynamak istedi , ama İngilizlerde mustafa kemalle sultana oyun oynadı!!!!İşin özeti budur!!!:)

Dua Nur
24-10-2013, 15:32
http://www.youtube.com/watch?v=E9_vvpZgdvM&feature=player_detailpage

Havas
24-10-2013, 16:14
ingilizler size vatanı tahsis etmiş.bizde en iyi senaryo ,en iyi oyuncu,en iyi kostum ,en iyi yardımcı oyuncu oskarlarını kazanmışız:D...

fakiri
31-10-2013, 15:19
Diğer bir görüşe göre ise, Mustafa Kemali Anadoluya (Samsuna) Sultan Vadettin, işgal kuvvetlerine karşı daha rahat savaşabilmesi için gönderdi...

Dua Nur
31-10-2013, 15:54
http://www.youtube.com/watch?feature=player_embedded&v=0kLWe-xcPv0

DostunDostu
31-10-2013, 16:44
Savaş yıllarında arap coğrafyasını tanımadan Arap isyanlarını anlamanız mümkün değildir. Falih Rıfkı Atay, 1. Cihan harbi yıllarında Cemal Paşa'nın Katibidir. Cemal Paşa bilindiği gibi arap isyanlarını bastırmak ve ingilizleri o coğgrafyadan çıkartmak için o bölgelere gönderilmiştir.

Zeytindağı adlı hatıratından bir parça ekliyorum.

__________________________________________________ _

Dördüncü Ordu Suriye'de iken, Havran Dürzîleri bize hemen hemen hiç isyan etmediler. Niçin, bilir misiniz? Bütün Havran kabile kabile parçalanmıştı. Şeyhler kendi öz kardeşleriyle dahi dost değildiler. Havran şeyhlerini yalnız bir menfaat birleştirebilir: Vergi, hele ağnam vergisi! Tahsildar Havran'a gittiği zaman, bütün Dürziler birliktirler, tahsildar döndüğü vakit, yine bin parçadırlar.

Biz harbin devam ettiği süreçte hiçbir vergi almadık; bilâkis Havran'ı altın ve nişana boğduk.
Halep'ten Aden'e kadar süren o koca memlekette bir Arap meselesi vardı zannetmeyiniz. Arap meselesi denen şey Türk düşmanlığı hissi idi.

Bu hissi ortadan kaldırdığınız vakit Suriye ve Arabistan meselesi arapsaçına döner, karmakarışıklığın içinden çıkamazsınız.

Müslüman Araplar arasında bir Arap halifeliği peşinde olanlar vardı. Hıristiyanlar ise, daha fazla Türk düşmanı iken, en iyi idare Osmanlı idaresi olduğu fikrinde idiler. Çünkü kendilerini imtiyazlandıran Osmanlı idaresi kalkarsa, Müslüman Arapların baskı tehlikesi vardır. Sonra yabancı bir idare iktisat, ticaret, memleketin bütün kazanç kaynaklarına musallat olur. Türkler ise piyasa ve pazarlarda yerlilerin rakipleri değildirler, işte bir Fransız vesikası: "... Marunî Patriği de bilir ki eğer Fransızlar gelecek olurlarsa, bu imtiyazları elinden alacaktır. Patriğin arzusu Fransız himayesinde, fakat Osmanlı idaresinde yaşamaktır."
Suriye'de Hıristiyanlık, Müslümanlık, Filistin'de Araplık, Yahudilik, Hicaz'da şeriflik, Vehabilik meseleleri, bizzat Türk-Arap meselesinden daha azılı idi. Nitekim biz çıktık, nifak, bütün Akdeniz, Kızıldeniz ve çöller boyunca yanıp durmaktadır.

Harbin başında Lübnan bağımsız gibi bir mutasarrıflıktı. Marunîlerin patriğini Osmanlı hükümeti tasdik etmemişti. Fakat Fransızlar vasıtasıyla buyrultu verip dururdu.

Marunî tayfası, patriği Allah yerine tutup tapar. Lübnan'ın üçte biri Marunî vakfıdır. Candan islam düşmanıdırlar. Lübnan'lı Marunîlerde mukaddes cihatcı denen bir sınıf vardır. Her islam öldüren mukaddes cihatcıdır. Bekârsa 4, evli ise 8 lira maaş alır.

Dört yıl önceki 32 bin Müslüman Dürzîden biz orada iken 8000 kadar kalmıştı.

Protestanlar İngiliz, Ortodokslar Rus taraflısı idiler.

Filistin'de Siyonistler adeta gizli bir hükümet yapmışlardı. Bayrakları ve postaları vardı. Mektuplarına kendi pullarını yapıştırırlar, kendi memurlarıyla sevk ederlerdi.

Sayısız kabile ve aşiretlerin isim ve meselelerine ise girmek bile doğru değil. Bu akşamki gerçek, ortalık ağarmadan tersine döner. Çöl ve yarı çölde menfaat ve kuvvetten başka hiçbir kuvvet hüküm sürmez.
Birkaç devlet bir memlekette adam tüccarlığına başladığı zaman, altına avuç açanlar çok olur. Fakat bunları ciddi bir hareketin şefleri diye saymak doğru değildir. Biz bu hatada bulunduk.

İngilizler, Ruslar, İtalyanlar ve Osmanlılar arasında Suriye, Filistin ve Hicaz işlerini en az bilen ve anlayanlar sonuncular, yani bu kıtaların asıl sahipleri olmuştur. Her tarafı top arabası ile geziyor ve hırsız memur kafasının tası içinden seyrediyorduk. Dördüncü Ordu Kumandanı'nın Lübnan meselesini nasıl halletmiş olduğunu gösteren notları o zamanki defterimden alıyorum:

"Bütün Lübnan donanmıştır. Acemice çizilmiş aylar ve yanlış yıldızlar, fakat ne kadar çok Osmanlı bayrağı var. Lübnan kızları bütün kırmızı entarilerini ve beyaz çoraplarını kesip kullanmışlar. Yolda cirit oynuyorlar, deve üstünde göbek atan kadınlar, güzel hayvan tüyleri ile süslenmiş mızraklar, bütün Afrika fantazyası, üstlerinde yırtmaçlı gecelik, ayaklarında don, başlarında agel ve kefye, bütün Dürzî halkı ve sonra akşam yemeği... Sofra dağ çiçekleri ile bezenmişti, îçki yerine soğuk su, temiz ayran, iki tarafımda Tanzimat'tan kalma bir sürü insan var. Hepsi siyah istambolin giyinmiş, klasik fes, Sultan Aziz terzilerinin elinden çıkma efendiler, sizin susmanızı kendi aleyhlerinde bir düşünüş sandıklarından, hepsi söz bulmak ve terkip yapmakla meşgul.

Cemal Paşa ayakta idi:

- Muhterem efendiler dedi; bugüne kadar Lübnan'ın büyük bir acısı vardı; Lübnan mustarip idi. îşte ben bu ıstırabı dindirmeye geldim. Size haber veriyorum ki, Lübnan artık Konya kadar Osmanlıdır. Artık bu güzel toprağımızda yabancı imtiyazlarından hiçbiri kalmamıştır."

Müslümanı, Hıristiyanı, sureler, ayetler okuyarak Halifeye, Enver Paşa'ya dua etmeye başladılar. Cemal Paşa kendilerini mülevves yarı - istiklâllerinden kurtarmıştı. Oturanlar ve ayakta duranlar, kumandanın bu müjdesinden ve beldenin soğuk suyundan ve ayranından sarhoş oldular...

Bir Fransız raporu diyor ki:

"Lübnanlılar ihtilâl yapmazlar. Bizden bir vakitler silah istediler, verdik, isyan çıkaracakları yerde, silahları çöl Araplarına sattılar!"

Denizle demiryolu arasına sıkışmış olan ürkek ve sabırlı Lübnan'da arapsaçının bir küçük kıvrımını çözmüştük.

Filistin için tehcir, Suriye için tedhiş ve Hicaz için ordu kullandık. Yafa kıyılannda Balfur'un beyannamesini bekleşen hesaplı Yahudiler, bu uğurda kafa değil bir portakal bile feda etmediler. Hicaz ayaklandı; Suriye ise sustu.''

Osmanlı tarihinin Suriye'den bahseden son siyasi faslı, şüphesiz Âliye Divanıharbi olacaktır. Bu divanıharbin kararı ile Şam ve Beyrut'ta kırk kadar Arap milliyetçisi öldürülmüştür. Asılanlar arasında Abdülhamit Zöhravi gibi ayandan, Şefik el Müeyyet gibi milletvekili, Abdülgani Ariysi gibi birinci sınıf gazeteci ve Refik Rızık Sellûm gibi şair olanlar da vardır. Birçoğu menfaat ve politika adamı, bir kısmı idealist idi.

Balkan Harbi zamanlarında, Osmanlı İmparatorluğu'nun artık dağılacağına inanarak, Suriye için yeni bir talih arayanlar tarafından Paris'te bir kongre yapılmıştı. Araplık cereyanının, ondan sonra başlıca ocağı Ellâmerkeziye Cemiyeti idi. Âliyede hapsedilmiş olanlar işte merkezi Kahire'de bulunan bu cemiyetin üyeleri idi.

Üyeleri, fakat ne zaman?

Ellâmerkeziye Cemiyeti'nin Büyük Harp başladığı vakit, Suriye'de kalmış olanların bu teşebbüsünden haberleri var mıydı? Çünkü arada bir umumi af olmuştur. Tutulmuş olanları sadece eskiden bu cemiyet içinde çalıştıkları için mahkûm etmek doğru olmazdı.

Divanıharb ise, tutmuş olduğu kimselerin Büyük Harp'ten sonra da cemiyetin emri ile hareket etmiş olduklarına inanmıştır. Bütün dava budur.

Âliye'de kanun ve adaletin zorlanmış olup olmadığını meydana çıkarmak hukukçulara düşer. O zaman Suriye'de esaslı bir tedhiş politikasına neden lüzum olduğunu, Tiflis sokaklarında öldürülen Cemal Paşa bir sır olarak kara toprağa götürmüştür.

Hazin talih: Eşraflarını öldürmüş olduğu Suriye'de Cemal Paşa'yı seven ve arayan çoktur. Cemal Paşa, Bolşevikler hesabına on binlercesine kendi eli ile hayat vermiş olduğu Ermeniler tarafından öldürülmüştür.

*

Cemal Paşa bir taraftan zor, bir taraftan imar ve ıslah siyasetleri kullanılarak, Araplık cereyanının durdurulacağı fikrinde idi. Devletten en yüksek rütbe ve menfaatler kopanp, Osmanlı İmparatorluğu birliğini bozmaya çalışanları bir türlü affetmemiştir.

İstanbul'un bu işte Cemal Paşa ile zıt gittiği yanlıştır. Enver ve Talat Paşalar, esasta, onunla birlik idiler. Hiçbiri vatan hıyanetinin cezasız bırakılmasını istememiştir. Fakat, mesela Enver Paşa, Abdülhamid Zöhravi'nin, Talat Paşa, Şefik el Müeyyed'in bırakılması için aracılık ettiler. İttihad ve Terakki'den başka birtakım şahsiyetlerin de iltimas ettiği kimseler vardı, İstanbul, sonuna kadar, Âliye davasının bir defa da Harbiye Nezareti'nde incelenmesinde ısrar etti.

Büyük Harp'te çıkan kanunlardan biri ise, kumandanlara, eğer vatan müdafaası için zaruri görülürse, idam hükümlerini doğrudan doğruya yerine getirmek yetkisini vermişti. Bu yetki, olsa olsa ateş hattında hemen şiddetli tesir yapılmaya lüzum gösteren vakalar için düşünülüp verilmiş olabilir. Fakat hüküm mutlak olduğundan, Cemal Paşa, Âliye Divanıharb kararları için kanundan istifade etti. Çünkü dava dosyaları İstanbul'a giderse, işin alt üst olacağından korkuyordu.

Ve bir sabah açık telgrafla, yedi kişinin Şam'da ve gerisinin Beyrut'ta idam edilmiş olduklarını İstanbul'a bildirerek meseleyi kökünden halletti.

Eğer tedhiş yapılmamış olsaydı, Suriye'de isyan çıkacak mıydı?

Hicaz'ın ayaklanışı, tedhiş yapılmış olmasından mıdır?

Tedhiş, Suriye'nin kaybolmasına yardım etmiş midir?

Benim fikrim, üçünün de doğru olmadığıdır...

Bugünkü Türk kafası, ileri bir kafadır. Bu kafanın şimdiki düşünüşü ile o zamanki Arap meselesi için karar vermek yanlış olur. Şunu hesaba katmalıdır ki, İttihat ve Terakki, Osmanlı İmparatorluğu'nun hiçbir hak ve nüfuzundan vazgeçmeye razı olmamıştır, İttihat ve Terakki; Arnavut, Ermeni, Rum ve Arap, bütün azınlıkların, milliyetçi ve istiklalci unsurlarının can düşmanı idi.

Cemal Paşa, rahmetli Mahmut Kâmil Paşa hakkında bazı şüpheler olduğunu, Enver Paşa'ya yazarken:

- Eğer, diyordu; Erzurum cephesinde vatana iyi hizmet ediyorsa hiç kurcalamayalım. Enver Paşa'nın bu şifreye:

- Hiçbir vatan hizmeti, vatana yapılmış olan fenalığı mazur gösteremez, vesika bulursanız hemen bana bildiriniz... diye cevap vermiş olduğunu hatırlarım.

*

Tutulanlardan hiçbiri öleceklerine inanmadılar. Abdülhamit Zöhravi'nin Şam'da Cemal Paşa'nın karşısına nasıl çıktığını biliyorum. Ayan âzası olduğu için, bekleme salonunda birkaç dakika kalmak bile kibrine dokunmuştu. Dikbaşlı, vakarlı bir adamdı. Kumandanın gösterdiği iskemleye kadar gururu devam etti. Fakat Cemal Paşa, harpten önceki hesapları araştırdığını hissettiren bir vesikayı okuduğu zaman, sarardı, bir su istedi ve ilk yudum boğazına takılarak bunalır gibi oldu. Ancak:

- Beni affediniz, diyebildi.

Kudüs,karargâhına gelen Şefik el Müeyyed de öyle idi. Bir şeyden hicranlanmıştım: Acaba insanın öldüreceği kimseleri, önceden, sağ olarak, karşısında dizlerine kapatmaktan ve dik boyunlarını eğdirmekten aldığı zevk nedir? Bir defa, Mahmut Şevket Paşa vakası sürgünlerinden birinin, kendini affettirmek için eski İstanbul muhafızına yolladığı telgrafı Cemal Paşa'ya verdiği zaman, sakalı arasında bir tebessüm dalgası dolaşarak şunu dediğini hatırlarım:

- Her tarafta benim sürmüş olduklarım var.

Ve bu dil sürçünün acılığını gidermek için tebessümü ile cümlesini bir iç çekintisi içinde nasıl saklamaya çalıştığını da hâlâ görür gibi olurum.

Beyrut'ta asılmış olanlar, daha fazla genç milliyetçilerdi. Bunlar zindandan ipe kadar, Arap marşı okuyarak, cesur ve dikbaşlı gitmişlerdir.

Şam'da ölenlerin hikâyelerini rahmetli Nurettin'den dinlemiştim.

Şu iki hikâye kalbimi yırtmıştır. Şefik el Müeyyed'in sakalı beyaz ve uzundu. Asıldığı zaman görünüşünün acıklı olacağını düşünen bir Şamlı jandarma zabiti, elleri arkasına bağlı, beyaz gömleğiyle hükümet konağı merdivenlerini inen mahkûmu birdenbire tutmuş, cebinden çıkardığı makasla sakalını kırpmıştı. Bu cinaî manzaranın hatırası, Arap davasının eğer varsa, bütün haklı ve iyi taraflarını bana unutturmuştur.
Sinirli olan Cezayirli Ömer, idam iskemlesine çıkarken, bağırıp çağırıyordu. Aşağıdan biri:

- Sus, mes'ul olursun, dedi.

Ömer korkudan susmuş olduğu halde asılmıştır.

Bir Hıristiyan olan Refik Rızık Sellûm hakikî bir idealistti. Ölümü güleryüzle karşılamıştır.

En son o idam edilecekti. Altı kişi artık soğuk birer ceset olmuşlardı. Refik, meydanın başına geldiği vakit boş sehpaya bakmış, gülümseyerek:

- Galiba yerim orasıdır, demişti.

Sonra ciddileşerek en öndeki cesede, Abdülhamid Zöhravi'ye gözünü dikmiş ve:

- Ey hürriyet babası, merhaba! diye selam vermişti.

Telkin vermek için kendisine sokulan ürkek papazı yine o cesaretlendirmiş ve iskemleye çıkarken İstanbul Hukuku'ndan tanıdığı bir Türk arkadaşına veda etmişti.

Kinsiz ve kedersiz ölüme gitmek güçtür.

Bir başka tip görmek için, bir de Yusuf Hanî'nin hikâyesini dinleyiniz: Boğazına ip takıldığı zaman bile, ölmekte olduğuna güç inananlardan biri, hiç şüphesiz Yusuf Hanî olmuştur.

Şık, zengin, keyfi yerinde, yazı Avrupa'da ve kışı Beyrut'ta geçiren Suriyelilerden biri idi. Harp olduğu vakit, tez davranamadığı için Beyrut'ta kalmıştı.

Yusuf Hanî, milliyetçi olduğu için Türk düşmanı değildi. Türk düşmanı olmak moda olduğu için ve zarar da vermediği için, öyle idi. Ve takındığı bu sıfatı boynundaki kravattan fazla mühimsediği de yoktu.

Bir Fransız vesikası der ki: "Lübnanlı Hıristiyanlar Fransız dostudurlar. Hıristiyanlar! sevmedikleri için Lübnanlı Müslümanlar da İngiliz taraflısıdır. Beyrut Araplarının çoğu Fransa'yı sever. Fakat Ortodokslar Ruslara bağlanmışlardır. Niçin? Hiç... Osmanlı bayrağından daha şerefli ve nüfuzlu herhangi bir bayrağa bağlanmış olmak için..."

Bir gün kumar masasında Yusuf Hanî'ye bir kâğıt getirip imzalatmışlardı. Divanıharb, imzaladığı bu vesikanın bir istiklal beyannamesi olduğunu kendisine anlatıncaya kadar, Yusuf Hanî ne yaptığını bilmemişti.

- Aman, diyordu; beni bırakınız. Zenginim, güzel bir karım ve çocuğum var. Oyundan ve zevkten başka bir şey peşinde koşanlardan değilim. Bu imza benim olabilir. Fakat nasıl anlatayım, imzamı bir poker fişi gibi atıvermiştim.

Rahmetli Nurettin, Şam'a geldikçe bu adamın hikâyelerini naklederdi:

- Bütün esvaplarını hapse getirtti. Bir gün pantolonunun bir kenarını ütüsüz görmedim. Her sabah kendine çekidüzen veriyor ve hemen çıkmaya hazır, beni görür görmez, bu gece de mi burada kalacağım? diye soruyor.

Arap meseleleri artık edebiyat olmaktan çıkmıştı. O sırada böyle bir suçun affedilmesini istemek ve aramak boştu.

Beyrut'ta Cemal Paşa, evinin merdivenlerinden inerken, güzel ve siyahlar giymiş bir kadın, yanında çocuğu ile kendini karşılamıştı. Çocuk, elindeki çiçek demetini kumandanın ayağı altına atarak: "- Babamı bağışlayınız" diyordu.

Kumandanın o gün gözlerinin yaşardığını ve titreyen çenesini güç tuttuğunu görmüştüm. Çünkü bu siyahlı kadın, evine dönerken, meydanın bir köşesinde, sevdiği kocasının soğumuş beyaz cesedini görecekti.

.............
_____________________________________

Bu kitabı okumanızı tavsiye ederim.

karadamlalar
31-10-2013, 18:07
tarih okumaları şu dönemde pek tarafsız yürümüyor. bir tarafta sağcılaşmış muhafazakarların tezleri, diğer tarafta tam zıddı kemalist ve içi boş fikirler. yarım yamalak ve üstü kapalı şeylerle sürdürülen bu mücadele pek ibret alınacak yan bırakmıyor benim için.

Enes
03-11-2013, 19:40
Magna Carta (Latince (http://tr.wikipedia.org/wiki/Latince): "Büyük Ferman") veya Magna Carta Libertatum (Latince (http://tr.wikipedia.org/wiki/Latince): "Büyük Özgürlük Fermanı"), 1215 (http://tr.wikipedia.org/wiki/1215) yılında imzalanmış bir İngiliz belgesidir. Bu belge ile kral ilk kez yetkilerini kısıtlamış halka bazı hak ve özgürlükler tanımıştır. Günümüzdeki anayasal düzene (http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Anayasal_d%C3%BCzen&action=edit&redlink=1)ulaşana kadar yaşanılan tarihi sürecin en önemli basamaklarından birisidir. Aslen, Papa III. Innocent (http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=III._Innocent&action=edit&redlink=1), Kral John (http://tr.wikipedia.org/wiki/John_(%C4%B0ngiltere_Kral%C4%B1)) ve baronları (http://tr.wikipedia.org/wiki/Baron) arasında, kralın yetkileri hususunu karara bağlamak amacıyla imzalanmıştır. Kralın bazı yetkilerinden feragat etmesini, kanunlara uygun davranmasını ve hukukun kralın arzu ve isteklerinden daha üstün olduğunu kabul etmesini zorunlu kılıyordu.
Vatandaşların özgürlüklerini belirlemekten çok, toplum güçleri arasında bir denge kuran Magna Carta, kralın sonsuz olan yetkilerini din adamları ve halk adına sınırlamıştır. Magna Carta’nın 39. maddesi, fermandaki en önemli ifadelerden biridir. Bu madde sayesinde günümüz hukuk sisteminin temelleri atılmıştır:

“Özgür hiç kimse kendi benzerleri tarafından ülke kanunlarına göre yasal bir şekilde muhakeme edilip hüküm giymeden tutuklanmayacak, hapsedilmeyecek, mal ve mülkünden yoksun bırakılmayacak, kanun dışı ilan edilmeyecek, sürgün edilmeyecek veya hangi şekilde olursa olsun zarara uğratılmayacaktır.”

Magna carta'nın en önemli 3 maddesi hangileridir?

Magna carta'nın en önemli 3 maddesi ilk 3 maddesidir. Bunlar şunlardır;
1- Hiçbir hür insan, yürürlükteki kanunlara başvurulmaksızın tutuklanamaz, hapsedilemez, mülkü elinden alınamaz, sürülemez veya herhangi bir şekilde yok edilemez.
2- Adalet satılamaz, geciktirilemez, hiçbir hür yurttaş ondan yoksun bırakılamaz.
3- Yasalar dışında hiçbir vergi, yüksek rütbeli kilise adamları ile baronlardan meydana gelen bir kurula danışılmadan, haciz yoluyla veya zor kullanılarak toplanılamaz.


“

Leylifer
03-11-2013, 20:45
İslamiyet Öncesi Türk Devletleri Kültür ve Medeniyeti


İslamiyet öncesi Türk devletleri konusuyla beraber kültür ve medeniyet başlıklı tarih konularına önem veren kpss, genelde soruları bu kültür ve medeniyet başlıklı alanlardan sormaktadır.
İslamiyet Öncesi Türk Devletlerinde Kültür ve Medeniyet

1) Devlet Yönetimi: İslamiyet öncesi Türk devletleri, boyların bir araya gelmesi ile devlet (İl,El) oluşturmaktaydılar. Kağan, Han, Hakan, İdikut, İlteber, Şanyü gibi unvanları kullanan hükümdarlar, yerleşik hayata geçmeden önce Otağ denilen büyük çadırlarda, yerleşik hayata geçtikten sonra da sarayda oturmaktaydılar.
Hükümdarlık yetkilerinin Tanrı tarafından verildiğine inanılırdı. Bu yetkiye de Kut denilmektedir. Egemenlik hakkı hükümdar ve ailesine aittir. İslamiyet öncesi Türk devletleri hükümdarları, önceki hükümdarların erkek soyundan olmak zorundaydı.
Bu veraset anlayışı, sağlam bir temel oluşturmadığı için, hükümdarlıkta eşit hakka sahip olan erkek akrabalar arasında taht kavgalarına yol açmış ve devletlerin ömürleri bu yüzden kısa sürmüştür.
Hükümdarlar yazısız hukuk kurallarına (Töre) uyarak ülkeyi yönetirlerdi. Bu bağlamda hükümdarın töreye uygun olmayan kararları sorgulanabilmekteydi. Ayrıca hükümdarlar adaleti, milletin huzurunu , güvenliğini ve mutluluğunu sağlamak zorundaydı.
İslamiyet öncesi Türk devletleri ikili yönetim anlayışı ile yönetilmekteydiler. Kutsal olan Doğu Kağan tarafından, Batı daYagbu unvanlı yönetici tarafından yönetilirdi.
Yagbu içişlerinde serbest dışişlerinde ise Doğu’ya bağlı idi. Batı özerk bir yapıya sahip olduğu için İslamiyet öncesi Türk devletleri federal bir yönetim anlayışını benimsemiştir. Kpss (http://www.kpsskonu.com/)tarih dersinde bu tür ayrıntılara önem vermektedir.
İslamiyet öncesi Türk devletleri ülke yönetiminde Kağan başkanlığında toplanan Kurultayda (Toy-Keneş), Vezir (Hükümdarın en büyük yardımcısı), boy beyleri, Hatun (Katun) yani kağanın eşi veBuyruklar (bakanlar) bulunurdu. Kurultayda Kağan’ın belirlenmesi, savaş ve barış kararları, vergi kararları gibi önemli konular karara bağlanırdı.
Hükümdar eşi Hatun, diğer unvanıyla Katun’un kurultayda bulunması, elçi kabul etmesi ve hükümdara vekalet etmesi İslamiyet öncesi Türk Devletleri yönetiminde kadınların söz sahibi olduğunu göstermektedir.
2) Ordu: İslamiyet öncesi Türk Devletleri orduyu devletin bağımsızlığı ve gücünün simgesi olarak görürlerdi. Sürekli olarak dış tehditlerin var olması orduya önemi arttırmıştır. Bu yüzden ordu teşkilatına da önem verilmiştir.
İlk kez Mete Han tarafından onluk sisteme geçilmiştir. Bu onluk sistemde en küçük birlik on kişiden oluşmaktaydı ve başında onbaşıbulunurdu. Görevleri arasında ülkenin bağımsızlığını korumak ve yeni yerler fethetmek bulunan hükümdar, aynı zamanda ordunun başındaki en büyük komutan konumundaydı.
Ok, yay, mızrak, süngü, kılıç ve kalkan başlıca kullanılan silahlardı. Savaşlarda kurt kapanı taktiği bir diğer adıyla turan taktiği kullanılmaktaydı. Bu taktikle İslamiyet öncesi Türk devletleri birçok başarı elde etmişlerdir.
3) Toplum Yapısı ve Ekonomik Hayat: Kpss (http://www.kpsskonu.com/) tarih dersinin bu konusunda da İslamiyet öncesi Türk devletleri toplum yapısı ve ekonomik hayatı inceleyeceğiz. Boylar halinde yaşayan Türkler bağımsızlıklarına düşkün olduğu için devlet otoritesi altına girmek istemezlerdi ve bu yüzden devletler çabuk yıkılmışlardır. Orta Asya’da tarıma elverişli alan sınırlı olduğu için eski Türkler göçebe olarak yaşamışlardır. Eski Türkler Oguş (Aile), Urug (Soy ya da sülale), Bod(Boy), Budun (Boylar birliği) gibi toplumsal bölümlerden oluşmaktaydı.
İslamiyet öncesi Türk devletlerinde toplumsal sınıflar oluşmamıştır. Bunun nedeni eski Türklerin göçebe yaşamaları, ortak mülkiyete sahip olmaları ve toprakların devletlerin malı sayılmasıdır. Büyük araziye sahip bir soylular grubu oluşmadığı için de sınıf farklılığı oluşmamıştır.
İslamiyet öncesi Türk devletlerinde ekonomik hayatın temelini hayvancılık oluşturmaktaydı. Avcılık, toplayıcılık, balıkçılık, yağmacılık (talan etme), yerleşik hayattan sonra tarım, ticaret, bunların yanında dokumacılık, demircilik ve altın işlemeciliği gibi ekonomik faaliyetlerle ilgilenmişlerdir.
Kpss Tarih (http://www.kpsskonu.com/genel-kultur/tarih/) dersinde İpek Yoluna hakimiyet konusuna bugüne kadar sıkça değinmiş ve sorular sormuştur. Türklerde de İpek Yoluna hakimiyet çok önemliydi. İpek Yoluna egemen olmak için Çinlilerle sürekli mücadele halinde bulunan Türkler, Çin’e sürekli akınlar düzenlemiş ve bu akınlar bir süre sonra ekonomik faaliyet haline gelmiştir.
4) Din ve İnanış: Çok Tanrılı bir inanç sistemi olan eski Türkler zamanla tek Tanrılı inançları da benimsemişlerdir. Şimdi bu dinleri inceleyelim.
* Gök Tanrı Dini: Eski Türklerde en yaygın dini inanç sitemi olan bu dinde ahiret inancı mevcuttur. İyi insanların uçmağ (cennete), kötü insanların tamu (cehenneme) gideceği düşünülür.
* Şamanizm: İyi ve kötü ruhların mücadelesi vardır. Ruhlarla iletişim kuran ve ayini yöneten dini görevliye Şaman, Kam ya da Baksı adı verilmektedir.
* Totemizm: En eski inanç sistemlerinden biri olan Totemizmde tabiat kuvvetleri (Naturizm) kutsal sayılmaktaydı. Bu dinde kutsal sayılan varlıklara ongun adı verilirdi.
* Atalar Kültü: Ataların kendilerine yardım ettiğine dair inanç vardır. Animizm denilen bu inanç türünde ahiret inancı da mevcuttur.
* Maniheizm: Uygurlar tarafından benimsenen bu inanç, et yemeyi ve savaşmayı yasaklamıştır.
Maniheizm et yemeyi ve savaşı yasakladığı için bu din Türklere uygun değildir. Zaten bu dine girenler de ya Türklük özelliklerini zamanla kaybetmişler ya da kısa sürede yıkılmışlardır.
* Budizm: Buddha’nın öğretilerine dayanan bu din de Brahmanizm’e karşı tepki olarak Hindistan’da ortaya çıkmıştır. Uygurlar arasında yayılmıştır.
* Hristiyanlık: Macarlar, Bulgarlar ve Avarlar gibi Avrupa’ya göç eden devletler bu dini benimsemişler ve zamanla Milli benliklerini kaybetmişlerdir.
* Musevilik: Hazarlar tarafından benimsenmiştir.
İslamiyet öncesi Türk devletleri farklı din ve inanışları bir arada benimseyen Türk topluluklarından oluştuğu için, dini açıdan Türklerin büyük bir hoşgörüye sahip olduğunu çıkarabiliriz.

http://kpsskonu.kpsskonu.netdna-cdn.com/wp-content/uploads/2013/04/paz%C4%B1r%C4%B1k-hal%C4%B1s%C4%B1.jpg (http://www.kpsskonu.com/genel-kultur/tarih/islamiyet-oncesi-turk-devletleri-kultur-ve-medeniyeti/)Pazırık Halısı

Kpss genel kültür (http://www.kpsskonu.com/genel-kultur/) tarih dersinde bizim için yakın zamanda gerçekleşen tarihi bulgular da önemlidir. Yakın zamanda Kazakistan’da bulunan Hunlara ait Esik Kurganı oldukça önemlidir. Çok sayıda eşya, seramik kaplar, tahta kaşıklar, gümüş çanaklar ve Altın Adam zırhı bulunmuştur. Ayrıca Altay Dağları’nda , dokuma sanatının şaheseri olarak kabul edilen, bilinen en eski halı olan Pazırık Halısı da burada bulunan Pazırık Kurganı‘nın içinden çıkmıştır.
5) Hukuk, Yazı, Dil ve Edebiyat: Eski Türklerde devlet Töre adı verilen yazısız hukuk kurallarına göre yönetilmiştir. Hukuk işlerineYarguci bakmaktaydı. İlk kez Uygurlar zamanında hukuk kuralları yazılı hale getirilmiştir.
Ural – Altay dil grubuna mensup olan Türkçe önceleri sözlü sonra da yazılı olarak gelişmiştir. Yazı ilk olarak Göktürklerle başlamıştır. Ayrıca Türkler kendilerine ait alfabeler oluşturmuşlardır. Bunlardan en önemlisi olan Göktürk (Orhun) Alfabesi Göktürkler tarafından 38 harfle meydana getirilmiştir. Bir diğer kullanıla alfabe olan Uygur Alfabesi de Uygurlar tarafından 18 harfle meydana getirilmiştir.
Türkler yazıya geç geçtiği için Türk tarihine ilişkin ilk bilgilere Çin, İran, Bizans, Rus ve Arap kaynaklarında rastlanmaktadır.
İslamiyet öncesi Türk devletleri yazıdan önce sözlü edebiyatta önemli ürünler bırakmışlardır. Sagu ve Savlar (Atasözleri ve özdeyişler),Koşuklar ( Çeşitli etkinliklerde söylenen şiirler) ve Destanlar sözlü edebi eserlerdir. Hunlara ait olan Oğuz Kağan Destanı, İskitlere (Sakalar) ait olan Alper Tunga ve Şu Destanı, Göktürklere ait olanErgenekon ve Bozkurt Destanı, Uygurlara ait olan Türeyiş ve Göç Destanı, Kırgızlara ait olan ve en uzun destan olarak bilinen Manas Destanı en önemli destanlar arsında yer almaktadır.
6) Bilim ve Sanat: İslamiyet öncesi Türk devletleri bilim, kültür, sanat, ticaret, sözlü ve yazılı edebiyatta önemli gelişmeler kaydetmişlerdir.
On İki Hayvanlı Türk Takvimi astronomi alanında gelişildiğini göstermektedir. Uygurların hareketli harf sistemi ile birlikte bugünkü modern matbaanın temelleri atılmıştır.
Sanat dallarında göçebe yaşamda deri, ahşap, metal ve taş işçiliğine dayalı eserler bırakılırken, Uygurlar ile beraber geçilen yerleşik sistemde minyatür, resim, heykel ve tezhip sanatı gelişmiştir. Müzik ve şiirin de geliştiği Türklerde en önemli müzik aleti Kopuzdur.
Tezhip, resim, müzik, mimari, heykel, minyatür, fresk, vitray, ciltçilik, maden ve dokuma sanatı İslamiyet öncesi Türk devletlerinde gözüken sanat dallarıdır. Bu sanat dallarından bazılarını açıklayalım.
* Tezhip: Kitap süsleme sanatıdır.
* Minyatür: Pespektiften uzak , kitapların boşluklarına çizilen küçük resimlerdir.
* Fresk (Fresko): Duvar resmidir. Duvara sürülen yaş alçı üzerine yapılan süslemelerdir.
* Vitray: Renkli cam parçalarının birleştirilmesi ile oluşan süsleme sanatıdır.
Tarım, mimari, sulama kanalları, fresk ve vitray Türklerin yerleşik yaşama geçtiğinin kanıtlarıdır.
Yazılı hukuk, kağıt ve matbaaya Uygurlarla beraber geçilmiştir.
İslamiyet Öncesi Türk Devletleri Kültür ve Medeniyeti Terimler Sözlüğü

Oguş: Aile.
İl, El: Devlet.
Urug: Soy, sülale.
Bod: Boy.
Bodun: Boylar birliği, millet.
Otağ: Hükümdar çadırı.
Örgin: Taht.
Tuğ: Sancak.
Toy, Kengeş: Meclis, Kurultay.
Buyruk: Bakan.
Agılıg: Hazine Görevlisi.
İç Buyruk: Saray işleriyle ilgili bakan.
Tangaç: Damgacı.
Tudun: Vali.
Subaşı: Ordu komutanı.
Şanyu, kağan, han, hakan, idikut: Hükümdar unvanları.
Şad: Hükümdarın büyük oğlu.

Hatun, Katun:Hükümdar eşi.
Toygun: Toy ve kurultaya katılma hakkı olanlar.
Tarkan, Apa: Saray görevlileri.
Tekin: Hükümdarın erkek çocukları.
Bitigci: Katip
Yarguci: Yargı., tercüman, elçi.
Gök Tanrı: Eski Türklerde tek yaratıcı.
Balbal: Ölen kişinin mezarına öldürdüğü insan sayısınca dikilen heykeller.
Uçmağ: Cennet.
Tamu: Cehennem.
Tengri: Tanrı
Yuğ: Cenaze törenleri.
Kurgan: Mezar
Şaman, Kam, Baksı: Şamanizm din adamları.
Ongun: Totemlere verile isimlerdir.

kaçak
03-11-2013, 21:14
Kpsstarih dersinde bu tür ayrıntılara önem vermektedir.


hepsi güzelde bu cümle tüm büyüyü bozdu ...

PUTKIRAN
06-11-2013, 22:31
* Atalar Kültü: Ataların kendilerine yardım ettiğine dair inanç vardır. Animizm denilen bu inanç türünde ahiret inancı da mevcuttur.


Bu inanç Türkiyede halen bütün haşmetiyle devam etmektedir.

Dua Nur
10-11-2013, 15:32
Habertürk Tarihin Arka Odası programında Tarihçi Hacettepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Ali Güler Atatürk'ün son anlarını ve son sözlerini anlattı.
SON SÖZLERİ 'ALEYKÜM ESSELAM'Buna göre Atatürk'ün ölmeden önceki son sözleri "Aleyküm Esselam"dı.
Güler, Atatürk'ün komaya girmeden önceki son sözlerini canlı yayında anlatırken, son komanın ölene kadar ve 38 saat 5 dakika sürdüğünü söyledi.


http://youtu.be/0bBbKFqhXAE?t=6s

ensonhaber

fakiri
12-11-2013, 16:22
Peki nerde söylemişti bu sözlerini? Dolmabahçe sarayında mı? Yoksa, başka bir yerde mi? Buna dair bir şey söyledi mi Ali Bey ?

Dua Nur
12-11-2013, 16:27
Nerede söylediğinin ne önemi var ölürken söylemiş işte.

turangida
21-11-2013, 21:28
“Hıristiyan Almanya İmparatorluğu'nda mezhep harplerinde kan gövdeyi götürürken Müslüman Türk idaresinde bütün dinlere saygı vardı ve mezhepler yan yana yaşayabiliyorlardı. Ortodokslar gibi Protestanlar da Osmanlı’ya çok şey borçludurlar. Çünkü Protestan mezhebinin kurucusu Martin Luther, Katolik zulmü karşısında Kanuni Sultan Süleyman’a mektup göndermiş ve şunları yazmıştır: --Putperest Katoliklere, Papa denilen ve Hz. İsa’yı tanrı yapan dinsizlere ve onları destekleyen Alman İmparatoru Şarlken’e haddini bildiriniz ve bize yardımlarınızı sürdürünüz.-" Sandor Takats (Macaristan-Türk Aleminden Çizgiler)

Mahpeyker
29-11-2013, 18:17
evet islamiyet var olus sebebi ile hosgörü ve sevgi dinidir. lakin öyle bir devirde yasiyoruz ki
dünya müslümanlari bu slogan ile uyutulmaya calisiliyor . müslüman
devletlerin gösterdigi imtiyazlarin hic birini hiristiyan devletleri göstermiyor. gösteriyor gibi gözüküyor
ama derinden derinden fitne atesini alevlendirmeye devam ediyor.

bugün dünyada zulüm gören hic bir hiristiyan veya budist göremezsiniz. hele yahudi hic göremezsiniz !!!

gözünden yas yerine kan akan sadece ama sadece müslümanlardir. ismini dahi duymadigimiz beldelerde müslüman
kardeslerimiz inanclarindan ve dinlerinden ötürü insan disi muamele görüyorlar - ölüme terk ediliyorlar.

suriye´de ki müslüman kardeslerimizin hali ortada
misir yine öyle
irak´ta ki türkmen kardeslerimiz
afganistan
somali
mali
patani
mynmar
arikan
pakistan
urumci
cinde yasayan müslümanlar
filistin ...
fil disi adalari
cecenistan
.
.
.
.
.

daha neler neler

sanmayin avrupada ikamet eden müslümanlar rahat. onlarin herseyleri gözetim altinda.
fransa
ingiltere
almanya / nazi cinayetlerinin davasi kasitli uzatiliyor. senelerce uzatacaklar. sonrada zaman asinmasi diye saliverecekler caniileri
yunanistan
bulgaristan
rusya
...

müslüman gözünü acmasi lazim artik. bana zulm ediyorsan - müslüman kardesime zulm ediyorsan avucunu yala diyebilmesi lazim artik.

katarda ki futbol stadinda ki insan haklari ihlali yine ortada ...

dünya yasanilasi yer olmaktan cikti .her yerde zulüm her yerde aci her yerde KAN !

tayyi zamanin esrarina vakif olanlar aranir ...


eskide yasamaktan vaz gecmeliyiz. eskide degil bugünde yasiyoruz ! ve bugün müslüman olarak hic birimizin 100% can emniyeti yok. dünyanin neresinde olursak olalim can güvenligimiz yok !

bunu görmeliyiz artik

Mahpeyker
04-12-2013, 12:28
1.dünya savasi israili kurmak icin cikarilmistir
2.dünya savasi dünya yahudilerini o zamanlari hic bir alt yapisi olmayan israil topraklarina göce zorlamak icin cikarilmistir

3.dünya savasi ise bir ihtimal büyük türk devletinin kurulmasini önlemek ve hakiki islami yeryüzünden silmek icin cikarilacaktir
Allahu ealem ...

cihad38
04-12-2013, 12:44
3.dünya savasi ise; israili yeryüzünden kaldırmak için çıkacaktır.

Oğuz-Kağan
11-12-2013, 10:27
Sayenizde bilgi hazineme tarihin bir kahramanını daha eklemiş oldum çok teşekkür ederim.

ahze21
18-12-2013, 21:49
Daha küçük bir çocukken, eski, devasa ekranlardan tanımıştım kendisini. Rahmetli babam, o dönem ki zamlar dolayısıyla pek haz etmezdi. Ben de etkisinde, ister istemez kalıyordum da. Ama nedendir bilinmez bir gece rüyamda Rahmetli Özal'ın mahallemize geldiğini görmüştüm. Beni buldu ve selam verdi. Ellerine kapanıp öptüğümü sanki gerçekmişcesine hatırlıyorum. Sonra, yurt dışına ilk seyahatimde adını çok duydum. Türk kolejlerini "bunların her şeylerine kefilim" diyerek himayesine almasını ve 163. madde gibi başa gerçekten bela olmuş, çoğu kişinin canını yakmış maddeyi kaldırmasındaki gayretleriyle daha da iyi tanımış oldum. lakin vakit çok geçti. O, çoktan ruhunun ufkuna yürümüştü. Elini rüyada da olsa öpmüş biri olarak bahtiyar addediyorum kendimi. Aşağıdaki yazı HerkulNağme'den alıntıdır. Rahmetli Özal'ı sevenlerin çokluğundan ve onun asıl makamının, ümid edrim ki öyledir, ne olduğundan bahsetmesi dolayısıyla yayınlamakta fayda mülahaza ettim.
Bu vesileyle, yeniden "Allah Rahmet eylesin" diyorum

Ahmet Alp Khan.



* Merhum Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ruhunun ufkuna yürüdüğü gece, bir garib, kaldığı yerin penceresinde bir ses duymuş. Kuş gagalamaları gibi olan o sese önce aldırmamış; fakat ses de kesilmemiş. Bir kere daha bir kere daha.. “Ne ola ki?” diye perdeyi açınca görülmedik bir kuşun semanın derinliğine doğru açılıp gittiğini müşahede etmiş. Sonra o zat, kalkıp gideceği yere yürürken dostlarından biriyle karşılaşmış; onun “Turgut Özal vefat etti!” sözünü işitmiş. Anlaşılıyor ki sonsuzluğa açılan bir güvercin gibi kanat çırpan, o Hazret’in ruhuymuş.
* Merhum Turgut Özal bir darbe üzerine idareye geçmişti, Allah onu istihdam buyurmuştu. Olumsuzlukların temerküz ettiği bir dönemde bazı şeyleri yırtarak bir kısım olumlu şeyler yapmak suretiyle merkezde çok küçük iyilikler muhit hattında çok büyük iyiliklere tekabül eder.
* Belli bir dönemde dinî düşünce ve kanaat hürriyeti cami çerçevesine hapsedilmiş ve orada da bazı sınırlamalar getirilmişti. Hususiyle 163. Madde’nin hayatta olduğu zaman diliminde, camilerin dışında, herhangi bir dinî kanaati belirtmek bile, çoğu hukukçular tarafından, “dinî esaslara dayalı devlet kurma maksadıyla propaganda yapma” kategorisi içine sokulmuştu. Yani, o günkü anlayışa göre kalbî ve ruhî hayata müteveccih olan insanlar bir cemiyetin unsurları sayılırdı. Mesela, biri konuşuyor, siz de sadece dinliyorsunuz. Aynı duygu ve aynı düşünce etrafında bir araya gelme unsurları tamam… Böylece siz, bir cemiyet teşekkül etmiş sayılıyorsunuz. Dolayısıyla, hepinizin, 163’ün birinci fıkrasına göre, iki seneden yedi seneye kadar tecziye edilmeniz gerekirdi. Böyle bir tahdidin sosyal bir hukuk devleti anlayışıyla asla bağdaşmayacağı açıktır. Fakat, bir dönemde bu ve benzeri kanunlar şahsî yorumlarla uygulanıyor, hatta altı yedi sene hapsi bile dindarlara az gören kimseler ne yapıp edip cezayı artıracak yollar arıyorlar; inananları mahkeme, hapishane ve sürgünler arasında dolaştırıp duruyorlardı. İşte, merhum Turgut Özal ciddi gayretlerle, onca zahmet ve meşakkatle o 163. maddeyi kaldırdı.
* Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz bütün kemâlâtın eşsiz temsilcisidir. Fakat Hayber’de zehirlenmiş, rivayete göre o zehirlenme neticesinde senelerce sonra ruhunun ufkuna yürümüştür. İhtimal Hazreti Ebu Bekir efendimiz de zehirlendi. Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Ali, Hazreti Hasan ve Hazreti Hüseyin efendilerimiz de şehit edildiler. Cenâb-ı Hak, insanların en güzelleri olan bu insanlara diğer sevapları yanında şehadet sevabını da lütfetti. Allahu a’lem, ruhunun ufkuna yürüdüğünde öyle bilinmez bir kuşun semanın enginliklerine doğru açılıp gitmesi o Hazret’in de zehirlendiğine ve şehadetine bir işaretti.
* Houston’da ameliyat olduğu zaman merhum Turgut Özal’ı ziyaret etmiştim; sarıldı, hıçkıra hıçkıra ağladı; “Ben bu Hizmet’in önemini ve insanlık için ne ifade ettiğini bu çevremdekilere anlatamıyorum!” dedi, gözyaşlarıyla dert yandı.
* Merhum Turgut Özal, vefatından bir hafta on gün evvel arkadaşlara haber gönderdi; “Orta Asya’da Hizmet’e karşı değişik olumsuz şeyler var; ben oralara gidip teminat olayım!” dedi. Pek çok ülkeye uğradı ve gittiği her yerde ülke başkanlarına “Bu arkadaşlara ilişmeyin; ben bunlara kefilim!” dedi.
* Doğrusunu Allah bilir, karanlığa taş atar gibi söz söylemek insana yakışmaz, fakat inanıyorum ki, 163. Madde’yi kaldırması gibi hizmetleriyle beraber ortaya koyduğu civanmertlikler vesilesiyle Cenâb-ı Hak, Merhum’a şehitlik sevabını da lütuf buyurdu ve Firdevs’iyle sevindirdi.
* Bugün insanların bir hayırlısını yâd ettik. 163. Madde’ye de “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn” dedik. Birileri başkalarına karşı o ruhu yeniden hortlatmayı düşünüyorlarsa, Merhum’un o mevzudaki o olumlu gayretleri karşısında böyle bir niyet ve böyle bir düşüncenin ne derece bir densizlik olduğunu da doğrudan olmasa bile dolayısıyla ifade etmiş olduk.