Şah
19.03.2007, 14:35
Bediüzzaman Said Nursi, Birinci Dünya Savaşı sıralarında Rusya'nın Kosturma (Kostroma) vilayetinde yaklaşık olarak 2 yıl esir kalmıştır. Esaret hayatına ve nasıl kurtulduğuna dair çok az şey anlatmıştır. Bunlardan birisi:
Bediüzzaman, Rus esaretinden nasıl kurtuldu? Bu da pek az bildiğimiz sırlı bir olaydır. Bediüzzaman, bir türlü hatıralarını anlatmaz, hele teferruatlarına hiç girmez. Şahsi faziletini öne çıkarmamaya daima özen gösterir.
Rusların elinden nasıl kurtulduğuna dair çok az şey anlatmıştır. Eski Van müftülerinden Ömer Efendiye anlattığını talebesi Molla Hamit şöyle nakletmiş:
Rusya da iken, bazen kimsesiz yerlerde dolaşırdım. Düşünüyordum: Ben bunların arasında ölsem, beni bir müslüman bulur mu? Beni bu Ruslar nasıl kaldırır?
Ya rabbi, sen bilirsin, bana bir kapı aç diye düşüne düşüne kaldığım yere geliyordum.
Önünde üç dört merkep olan arap kıyafetli birisi yanımdan geçerken, bana: esselamü aleyküm seni buradan çıkarsam Türkiye ye gider misin? dedi.
Ben, giderim, fakat burdan nasıl çıkacağız? dedim
Çünkü etrafı Diyarbekir kalası gibi kapalı ve dört kapısı olan bir yerde bulunuyordum. Kapılardada esirlerin resimleri bulunuyordu. Bu sebeple:
Nöbetçiler bizi tanırlar. Nasıl geçerim! dedim
O şahıs: Sen benim entarimi giy, merkepleri sür, ileri git. Ben arkadan gelir sana yetişirim dedi.
Ben kendi kendime, bu adam boş adama benzemiyor! dedim. Onun elbiselerini giydim ve merkepleri sürüp gittim.
Kapıdan geçtim nöbetçi bir şey demedi.
Dışarıya çıkınca, hatırıma ekmek geldi. Ekmeksiz ne yapacağım? diye düşündüm. Baktım torbada ekmek var. O şahısla 24 saat beraber gittik benim ayaklarım şişmişti.
O, ben burada ayrılıyorum, seninle gelemem. İleride çerkezler var, onlar senin dilini bilirler dedi ve gitti. Ben düşündümki: Doğru yoldan gitsem, Ruslar, Ermeniler var. Onların dilini bilmem, beni geri çevirirler… Baktım orada ayrıca ince bir yol var. O yolu takip edip akşama kadar gittim. O esnada gözüme bir inek ilişti.
Bu ineği sürsem, nasıl olsa beni insanların olduğu bir yere götürür diye hayvanı önüm sıra sürdüm. İnek bir mağaranın önüne geldi durdu. Baktım mağaradan yaşlı bir zat çıktı. Bu piri fani abid beni ismen cismen biliyordu. (Bu zatın Abdulkadir-i Geylani (KS) olduğu rivayet edilir.)
Bana hoşgeldin ehlen ve sehlen dedi. Beraber kaldığı mağaraya girdik. Bana dediki benim ekmeğim filan yok yaz kış bu ineğin sütünü sağar içerim. Sonra süt sağıp getirdi. O güne kadar bu kadar lezzetli bir süt içmemiştim.gece orada kaldım.
Bana dedi ki:
Sen Türkiye ye gidersin.Türk kardeşlerime çok selam et. Başlarında çok musibetler var, felaketler var. Üç şeye riayet etsinler: Biri, Kuran dersine; biri Ezan-ı Muhammediyi yüksek sesle okumaya biride cemaatten ayrılmasınlar.’’ Daha sonra Bediüzzaman, Varşova, Viyana, Sofya yoluyla İstanbul’a gelmiştir.
Hakim olan düzenlerden 'görev' almayan, onlara askerlik de yapmayan Üstad Bediuzzaman Hz.leri, Birinci Cihan Savası öncesi özlediği memleketine gider ve Van'da 'Horhor' medresesinde 300'den fazla talebelerine dersler vermeye başlar, bütün öğrencilerini 'silahlandıran' ve 'ilimle silah, her zaman bir arada bulunmalıdır; ilimde olduğu gibi, fedâilikde ve kahramanlıkda da ecdadımıza lâyık olmalıyız!.." diyen Üstad, Birinci Cihan Savasının çıkması ve Doğu Anadolu'nun Rus-Ermeni birlikleri tarafından işgal edilme tehlikesi ile karşı karşıya gelmesi üzerine, hemen silâha sarılmış; 300 talebesi ile bir 'milis alayı' kurarak 'gönüllü kürd alay komutanı' unvânıyla Ruslara ve Ermenilere karşı, büyük bir savaşa tutuşmuştur. Van, Bitlis illerinin savunmasını üstlenen ve şehir halkının katliâm edilmeden göçebilmelerini sağlayan Üstad Hz.leri, bütün talebelerini şehid verdikten sonra, kendisi de yaralı olarak Ruslara esir düşmüş ve Ruslar tarafından Sibirya'nın Kosturma şehrindeki esirler kampına götürülmüştür.
Sırası gelmişken, sunu da belirtelim ki; Üstad Bediuzzaman, meşhur "İşârât'ul-İ'câz" tefsirini, bu savaş esnasında ve fırsat bulduğu zamanlarda talebesi ve cihad arkadaşı olan Molla Habibe dikte ettirmiş, yanlarına düşen top mermileri bile lahûtî ve ma'nevî âlemine etki edememiş, kendisini Kur'an'ın ilâhî ve ruhî tefekküründen alıkoyamamıştır.
Rusya'da 'esir zabitler kampında' bulunduğu sırada, kampı ziyarete ve teftişe gelen Rus Orduları Başkomutanı'nın önünde bütün esirler hürmetle ve korku ile kalkarken, Üstad Bediuzzaman asla yerinden bile kıpırdamamış, İslam'ın izzetini ve şerefini bil-fiil izhâr ederek göstermiştir. Bunu; kendisi, ülkesi ve Çarlık Rusyası için büyük bir hakaret olarak telâkki eden Rus Başkomutanı, tercümanı vasıtasıyla; "neden ayağa kalkmadılar? yoksa beni tanımadılar mı?" diye sorar. Üstad Bediuzzaman ise, gayet vakur ve sakin bir tarzda, "Bilakis iyi tanıyorum; Rus Çarı'nın dayısı ve Rus Orduları Başkomutanı Nikola Nikolaviç'dir. Bu tavrım, hakaret için değil; bağlı bulunduğum yüce İslâm dininin gereğidir. Çünkü, ben Müslüman bir kimseyim; bir Müslüman, bir kâfirden üstün olduğundan dolayı, senin önünde asla kıyam etmem, edemem!" seklinde cevap verir ve bu cevap da, kendisinin 'Divan-i Harbe' verilerek idam edilme kararının alınmasını doğurur. Bir kaç esir zabit arkadaşı, hemen özür dileyerek vahim neticenin önlenmesini isterler. Fakat Üstad ise; "bunların idam kararı, benim ebedi aleme seyahat etmem için bir pasaport hükmündedir." deyip, kemâl-i izzetle ve şecaatle idam emrine hiç ehemmiyet vermez ve idam öncesi 'iki rek'at namaz' kılmak için müsâade alır ve namaz üzerinde iken, Rus başkomutanı gelir ve durumu öğrenerek; "o tavrınızın mukaddesatınıza bağlılıktan ileri geldiğine kanâat getirdim; dini inançlara saygılıyım..." diyerek, özür diler ve idam kararını geri aldırtır...
13. Şua'da geçen küçük bir hatırası:
Eski Harb-i Umumîde Rusya'nın şimâlinde doksan zabitimizle beraber bir uzun koğuşta esir olarak bulunuyorduk. O zatların bana karşı haddimden çok ziyade teveccühleri bulunmasından, nasihatle gürültülere meydan vermezdim. Fakat birden asabiyet ve sıkıntıdan gelen bir titizlik, şiddetli münakaşalara sebebiyet vermeye başladı. Ben de üç dört adama dedim: "Siz nerede gürültü işitseniz, gidiniz, haksıza yardım ediniz." Onlar dahi öyle yaptılar, zararlı münakaşalar kalktı. Benden sordular:
"Neden bu haksız tedbiri yaptın?"
Dedim:
"Haklı adam, insaflı olur. Bir dirhem hakkını, istirahat-i umumînin yüz dirhem menfaatine feda eder. Haksız ise ekseriyetle enâniyetli olur; feda etmez, gürültü çoğalır."
14. Şua'dan yine küçük bir hatıra daha:
Rusya'da, Kosturma'da, doksan esir zabitlerimizle beraber bir koğuşta idik. Ben o zabitlerimize ara sıra ders veriyordum. Bir gün Rus kumandanı geldi, gördü, dedi: "Bu Kürt, gönüllü alay kumandanı olup çok askerimizi kesmiş. Şimdi de burada siyasî ders veriyor. Ben yasak ediyorum, ders vermesin." İki gün sonra geldi, dedi: "Madem dersiniz siyasî değil, belki dinîdir, ahlâkîdir; dersine devam eyle" izin verdi.
Bediüzzaman, Rus esaretinden nasıl kurtuldu? Bu da pek az bildiğimiz sırlı bir olaydır. Bediüzzaman, bir türlü hatıralarını anlatmaz, hele teferruatlarına hiç girmez. Şahsi faziletini öne çıkarmamaya daima özen gösterir.
Rusların elinden nasıl kurtulduğuna dair çok az şey anlatmıştır. Eski Van müftülerinden Ömer Efendiye anlattığını talebesi Molla Hamit şöyle nakletmiş:
Rusya da iken, bazen kimsesiz yerlerde dolaşırdım. Düşünüyordum: Ben bunların arasında ölsem, beni bir müslüman bulur mu? Beni bu Ruslar nasıl kaldırır?
Ya rabbi, sen bilirsin, bana bir kapı aç diye düşüne düşüne kaldığım yere geliyordum.
Önünde üç dört merkep olan arap kıyafetli birisi yanımdan geçerken, bana: esselamü aleyküm seni buradan çıkarsam Türkiye ye gider misin? dedi.
Ben, giderim, fakat burdan nasıl çıkacağız? dedim
Çünkü etrafı Diyarbekir kalası gibi kapalı ve dört kapısı olan bir yerde bulunuyordum. Kapılardada esirlerin resimleri bulunuyordu. Bu sebeple:
Nöbetçiler bizi tanırlar. Nasıl geçerim! dedim
O şahıs: Sen benim entarimi giy, merkepleri sür, ileri git. Ben arkadan gelir sana yetişirim dedi.
Ben kendi kendime, bu adam boş adama benzemiyor! dedim. Onun elbiselerini giydim ve merkepleri sürüp gittim.
Kapıdan geçtim nöbetçi bir şey demedi.
Dışarıya çıkınca, hatırıma ekmek geldi. Ekmeksiz ne yapacağım? diye düşündüm. Baktım torbada ekmek var. O şahısla 24 saat beraber gittik benim ayaklarım şişmişti.
O, ben burada ayrılıyorum, seninle gelemem. İleride çerkezler var, onlar senin dilini bilirler dedi ve gitti. Ben düşündümki: Doğru yoldan gitsem, Ruslar, Ermeniler var. Onların dilini bilmem, beni geri çevirirler… Baktım orada ayrıca ince bir yol var. O yolu takip edip akşama kadar gittim. O esnada gözüme bir inek ilişti.
Bu ineği sürsem, nasıl olsa beni insanların olduğu bir yere götürür diye hayvanı önüm sıra sürdüm. İnek bir mağaranın önüne geldi durdu. Baktım mağaradan yaşlı bir zat çıktı. Bu piri fani abid beni ismen cismen biliyordu. (Bu zatın Abdulkadir-i Geylani (KS) olduğu rivayet edilir.)
Bana hoşgeldin ehlen ve sehlen dedi. Beraber kaldığı mağaraya girdik. Bana dediki benim ekmeğim filan yok yaz kış bu ineğin sütünü sağar içerim. Sonra süt sağıp getirdi. O güne kadar bu kadar lezzetli bir süt içmemiştim.gece orada kaldım.
Bana dedi ki:
Sen Türkiye ye gidersin.Türk kardeşlerime çok selam et. Başlarında çok musibetler var, felaketler var. Üç şeye riayet etsinler: Biri, Kuran dersine; biri Ezan-ı Muhammediyi yüksek sesle okumaya biride cemaatten ayrılmasınlar.’’ Daha sonra Bediüzzaman, Varşova, Viyana, Sofya yoluyla İstanbul’a gelmiştir.
Hakim olan düzenlerden 'görev' almayan, onlara askerlik de yapmayan Üstad Bediuzzaman Hz.leri, Birinci Cihan Savası öncesi özlediği memleketine gider ve Van'da 'Horhor' medresesinde 300'den fazla talebelerine dersler vermeye başlar, bütün öğrencilerini 'silahlandıran' ve 'ilimle silah, her zaman bir arada bulunmalıdır; ilimde olduğu gibi, fedâilikde ve kahramanlıkda da ecdadımıza lâyık olmalıyız!.." diyen Üstad, Birinci Cihan Savasının çıkması ve Doğu Anadolu'nun Rus-Ermeni birlikleri tarafından işgal edilme tehlikesi ile karşı karşıya gelmesi üzerine, hemen silâha sarılmış; 300 talebesi ile bir 'milis alayı' kurarak 'gönüllü kürd alay komutanı' unvânıyla Ruslara ve Ermenilere karşı, büyük bir savaşa tutuşmuştur. Van, Bitlis illerinin savunmasını üstlenen ve şehir halkının katliâm edilmeden göçebilmelerini sağlayan Üstad Hz.leri, bütün talebelerini şehid verdikten sonra, kendisi de yaralı olarak Ruslara esir düşmüş ve Ruslar tarafından Sibirya'nın Kosturma şehrindeki esirler kampına götürülmüştür.
Sırası gelmişken, sunu da belirtelim ki; Üstad Bediuzzaman, meşhur "İşârât'ul-İ'câz" tefsirini, bu savaş esnasında ve fırsat bulduğu zamanlarda talebesi ve cihad arkadaşı olan Molla Habibe dikte ettirmiş, yanlarına düşen top mermileri bile lahûtî ve ma'nevî âlemine etki edememiş, kendisini Kur'an'ın ilâhî ve ruhî tefekküründen alıkoyamamıştır.
Rusya'da 'esir zabitler kampında' bulunduğu sırada, kampı ziyarete ve teftişe gelen Rus Orduları Başkomutanı'nın önünde bütün esirler hürmetle ve korku ile kalkarken, Üstad Bediuzzaman asla yerinden bile kıpırdamamış, İslam'ın izzetini ve şerefini bil-fiil izhâr ederek göstermiştir. Bunu; kendisi, ülkesi ve Çarlık Rusyası için büyük bir hakaret olarak telâkki eden Rus Başkomutanı, tercümanı vasıtasıyla; "neden ayağa kalkmadılar? yoksa beni tanımadılar mı?" diye sorar. Üstad Bediuzzaman ise, gayet vakur ve sakin bir tarzda, "Bilakis iyi tanıyorum; Rus Çarı'nın dayısı ve Rus Orduları Başkomutanı Nikola Nikolaviç'dir. Bu tavrım, hakaret için değil; bağlı bulunduğum yüce İslâm dininin gereğidir. Çünkü, ben Müslüman bir kimseyim; bir Müslüman, bir kâfirden üstün olduğundan dolayı, senin önünde asla kıyam etmem, edemem!" seklinde cevap verir ve bu cevap da, kendisinin 'Divan-i Harbe' verilerek idam edilme kararının alınmasını doğurur. Bir kaç esir zabit arkadaşı, hemen özür dileyerek vahim neticenin önlenmesini isterler. Fakat Üstad ise; "bunların idam kararı, benim ebedi aleme seyahat etmem için bir pasaport hükmündedir." deyip, kemâl-i izzetle ve şecaatle idam emrine hiç ehemmiyet vermez ve idam öncesi 'iki rek'at namaz' kılmak için müsâade alır ve namaz üzerinde iken, Rus başkomutanı gelir ve durumu öğrenerek; "o tavrınızın mukaddesatınıza bağlılıktan ileri geldiğine kanâat getirdim; dini inançlara saygılıyım..." diyerek, özür diler ve idam kararını geri aldırtır...
13. Şua'da geçen küçük bir hatırası:
Eski Harb-i Umumîde Rusya'nın şimâlinde doksan zabitimizle beraber bir uzun koğuşta esir olarak bulunuyorduk. O zatların bana karşı haddimden çok ziyade teveccühleri bulunmasından, nasihatle gürültülere meydan vermezdim. Fakat birden asabiyet ve sıkıntıdan gelen bir titizlik, şiddetli münakaşalara sebebiyet vermeye başladı. Ben de üç dört adama dedim: "Siz nerede gürültü işitseniz, gidiniz, haksıza yardım ediniz." Onlar dahi öyle yaptılar, zararlı münakaşalar kalktı. Benden sordular:
"Neden bu haksız tedbiri yaptın?"
Dedim:
"Haklı adam, insaflı olur. Bir dirhem hakkını, istirahat-i umumînin yüz dirhem menfaatine feda eder. Haksız ise ekseriyetle enâniyetli olur; feda etmez, gürültü çoğalır."
14. Şua'dan yine küçük bir hatıra daha:
Rusya'da, Kosturma'da, doksan esir zabitlerimizle beraber bir koğuşta idik. Ben o zabitlerimize ara sıra ders veriyordum. Bir gün Rus kumandanı geldi, gördü, dedi: "Bu Kürt, gönüllü alay kumandanı olup çok askerimizi kesmiş. Şimdi de burada siyasî ders veriyor. Ben yasak ediyorum, ders vermesin." İki gün sonra geldi, dedi: "Madem dersiniz siyasî değil, belki dinîdir, ahlâkîdir; dersine devam eyle" izin verdi.