PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : KURTULUŞ AMELLERi


antioxidan
29.03.2007, 10:36
KURTULUŞUN AMELLERİ

İmam Suyûtî’nin Temhîd-ul-Ferş adlı kitabında ve daha başka kitaplarda, hesabsız cennete girmeye vesile olan ameller hadiselerle yazılmıştır. Temhîd-ul-Ferş ve Delîl-ul-Fâlihîn’den şöyle özetliyoruz.

1- Küçüklüğünde, yani gençliğinde Hazreti Kur’an’ı ezberleyip ihtiyarlığında tilîvet etmek,

2- Güneşe, saate riayet edip namaz ve her ibadeti vaktinde yapmak. Doğrusu vakti tanımak ve değerlendirmek.

3- Konuşurken şer’i ilimden konuşmak ve sûkut ederken yumuşaklıkla sûkut etmek; kalben Allah Teala’yı zikretmek.

4- Ucuz vermek şartıyla doğru dürüst, hilesiz ticaret.

5- Fakirleri gözetmek ve fakire malından pay ayırmak, yani kazancından belli bir payı daima fakirlere vermek.

6- Borçluyu borçtan kurtarmak, amma sadaka ile amma yardım ile. Çünkü ödünç vermek, vaktini tayin etmemek şartıyla sadakanın yarısıdır. Veyahud borcu bağışlamakla... Bazı ehl-i ilim, bunu üstün vesile saymışlardır.

7- Sanat öğrenmeye imkânı olamayana sanat öğretmek; zayıf şâkirdlere yardım etmek.

8- Allah yolunda mücahidlere yardım etmek.

9- Gazilerin başını örtmek, yani iyallerini korumak ve harçlık vermek.

10- Güzel ahlak üzere abdestli bulunmak.

11- Karanlıkta, camilere; ilim ve cemaatle namaz kılmak için yürümek.

12- Kıtlıkta karnı aç olanı doyurmak; veyahud doyuruncaya kadar yedirmek, yani aş hazırlamak ve fakirlere dağıtmak.

13- Ticarette alacağı malı kötülememek, satacağı malı da methetmemek.

14- Mutlak doğruluk... Bu gerek Allah’a karşı ve gerekse halka karşı samimiyettir; buna ihlas denilir.

15- Eminlik yani bedenî, malî, ruhî emanetlere hıyanet etmemek.

16- Mü’minlere mal satmak için kıtlığı ve pahalılığı temenni ve taleb etmemek, yani ihtikar ve stokçuluktan aşırı derecede sakınmak.

17- Herkese hatta kafirlere karşı güzel ahlak ile muamele etmek, yumuşak davranmak; buna “hilm hasleti” denilir.

18- Yetimlere veyahud yoksul dul kadınlara yardım etmek, namuslarını muhafaza için çaba harcamak.

19- Hak istenildiği zaman hakkı vermek ve aldığı zaman da kemâl-i ahlakla ve kemâl-i ebeble kabul etmek... Denilmiştir ki güzel ahlakın temeli, kişinin, alacaklı olduğu vakitte malını geri almaya gayret gösterdiği gibi, verecekli olduğu vakitte aynı gayreti göstermesidir. Bu ashabın ahlakıdır. Buna “Hüsn-ü muamele” denilir.

20- Başkasına da, kendi nefsi için hükmettiği gibi hükmetmek.

21- Ölümü hatırlamak için cenaze namazı kılmak ve ölümü göz önünde bulundurmak, Ehl-i Tasavvuf buna rabıta-i mevt dediler.

22- Kendi nefsi için veyahud milleti için hükümdarlara yumuşaklıkla nasihat etmek, yani onları zulümden alıkoymak ve nezdlerinde mazlumun hakkını müdâfaa etmek.

23- Bütün mü’minlere esirgeyici olup, kendisinden büyüklere hürmet ve küçüklere şefkat, dostlara hoş kelimeli, düşmanlara karşı idareci olmak. Buna mudâra denilir. “Mudâra dinin yarısıdır.”

24- Eşi ölmüş olanlara teselli ve sabır tavsiye etmek.

25- Hastaları ziyaret etmek ve zayıfları tehlikelerden kurtarmak. Tabiî ki bunun, şer’i cezaların dışında olması lazımdır. Mesela cezayı hakketmiş bir câniyi, mesela hırsızı cezadan kurtarmaya koşmak, zulme yardım olduğundan, cennete hesabsız girmeye değil, cehenneme yuvarlanmaya vesiledir. Irz düşmanlarını kurtarmak da böyle.

26- Rasûlullahtan sonra âl-i Ali ve Şîat-ul-hâliseyi sevmektir.

27- Her çeşit zina ve faizden korunmak; rüşveti almaktan sakınmak.

28- Şer’î emrlere riayet etmek; dünyevî herhangi bir menfeatten dolayı dîni geriye bırakmamak. Buna dinde salâbet denilir.

29- Helal olmayan nesneye el uzatmamak; üzerinde haram bulunan nesneye göz dikmemek. Yani haramdan sakınmak, şayet kendisine haram geçtiyse onu telef etmek.

30- El En’âm sûresinin ilk üç ayetini sabah namazından sonra, manasında tefekkür etmekle okumak,

31- Mübarek vakitlerde mi’rac, kandil, Cuma gecelerinde ve sâir saîd vakitlerde güzel taam hazırlayıp, Allah için fakir, yetim ve miskinlere yedirmek.

32- Her zaman Allah Teâlâ’nın murakabe edici olduğunu bilip, kendini kontrol altında bulundurmak; Cenâb-ı Hakk’ın kendisi murakebe edici olduğuna cidden inanmaktır. Buna muvafık olabilmek için dille de “Allah beni kontrol eder, Allah’ın huzurundayım, Allah benimle beraberdir.”[2] (http://groups.yahoo.com/group/inciler/message/2298#_ftn2) demek gerekir. Sadece bununla Allah’a kavuşanlar çok olmuştur.

33- Allah Teâlâ’nın azametini zihinde istihzar etmekle, insanları sevmek.

34- Hazreti Rasûlullah’ın ümmetini veya bir ferdini, onun sevgisi için dert ve belalardan kurtarıp sünnet-i seniyyesini ihya etmek.

35- Sünneti ihya edenler sevmek, müdâfaa etmek, onların zillete düşmelerini engellemek.

36- Kur’an-ı Hakîm’in hükümlerini ayakta tutmak isteyenlerin üzüntülerini gidermek, onlara yardımcı olmak. Doğrusu fıkıh bilginlerini, öz ana baba gibi inanmak.

37- Receb ayında üç gün oruç tutmak.

38- Akşam namazından sonra evvâbin namazını kılmak ve bir Fatihâ, on beş İhlâs-ı Şerîfe okumak. (Evvâbin namazı, en az iki, en çok altı rek’at olur.)

39- Kalb ve dille beraber zikretmek.

40- Ana babaya isyan etmemekle beraber itaat etmek.

41- Halk içinde haber dolaştırmaktan; gıybetten; sövmekten sakınmak. En çok sevabı gideren bunlardır.

42- Kalbin kötü arzularını temizlemek; bedeni bilfiil kötülüklerden alıkoymak.
Nefsin tezkiyesine muvaffak olup irşad derecesinde olanları hayalde tutmak da zikir gibidir. Şeriati ihya etmek için, şer’î tatbîkatta muvaffak olan zevatı hayalde taşımak ve onların menkîbelerini söylemek de zikir sayılır. Ehli tasavvuftan Nakşîbendîlere göre bu yol, yani rabıta, Hakk’a kavuşmada en kısa yoldur. Nitekim “Ekâbiri zikretmekle Allah’ın rahmeti gelir” denilmiştir.

43- Şer’î hükümleri değiştirenlerden buğzetmek. Bu çok mühimdir.

44- Allah’ın sevgisinden, kendine ziyade tekellüf vermek. Yani zorluğa katlanarak ibadeti icra etmek.

45- Camileri yapmak ve camileri ibadetle tamir etmek.

46- Seher vaktinde istiğfar etmek, tevbe etmek.

47- Çokca Zikrullah. Yani kalbî zikre ara vermemek.

48- Zikrullahla kâmil olanları hatırlamak, yani rabıta. Mesela zâkir, iki kaşlar arasında hayâlî bir gözle mürşidinin iki kaşları arasına dikkatini toplar; kalbinde de ikinci bir gözle Lafzatullâh’a hayalinde devam eder. Böyle olmazsa, kalbî zikre muvaffakiyet olmaz. Bunu şirk sayanlar, şirkten kurtulamamışlardır.

49- Ehl-i Tevhîdi sevmek ve onlara hürmet göstermek; meşreb taassubuna girmemek.

50- Uhud şehidlerini,

51- Mutlak şehidleri sevmek.

52- Allah yolunda ölünceye kadar malı ile canı ile cihad etmek. Dikkat edilsin ki mal ile cihad, can ile cihaddan üstündür.

53- Kur’an’ı okumak, oturup dinlemek. Kur’an’ı Hâkim’i okumak, okutmak ve dinlemek ibadettir. Bazı serserilerin, o ki manayı bilmiyorsun ne okuyorsun demeleri bâtıldır. Kur’an’ın manalarını da tefekkür, ayrı üstün bir ibadettir. Bu mertebede olmayanları Kur’an’dan mahrum etmek, fitne olarak yeterlidir.

54- Emr-i ma’rûf, yani Allah’ın emirlerini ve nehy-i anilmünker, yani İlâhî yasakları halka bildirmek; yaşamak ve yaşatmaya çalışmak.

55- İnsanları taate, hayırlı meclislere davet etmek.

56- Kur’an hükmünü ayakta tutmak; şer’î hükümleri icrâ etmeye bilfiil çalışmak.

57- Hazreti İbrahim,
58- Hazreti Ali,
59- Hazreti Hasan,
60- Hazreti Hüseyin’i sevmek ve

61- Rasûl-u Kibriyâ’nın aşkından yok olmak. Yani ashabını, aşare-i mübeşşereyi sevmek, onların şerefini korumak. Onların ardınca gidenlerle beraber olmak.

Yukarıda tekrar oldu ise de, hasletlerin birbirine bağlı olmasındandır.

Aslında seksen dokuz (89) haslet sayılmıştır. Bunlar tek tek vesile oldukları gibi, hepsi birlikte de vesiledir. Yukarıda sayılan hasletlerin birisini ihyaya değil, birçok vesilelere sarılmak gerekir. Allah Teâlâ bizlere bu hasletlerle yaşamayı nasîb-i müyesser eylesin.

kaynak: Ehli Sünnetin Nazarı İtikadın Ölçüsüdür. Dilara Yayınları Üstaz İsmail Çetin rahimehullah.

antioxidan
09.04.2007, 18:19
Ebû Saîd Hudrî radıyallahu Teâlâ anhu diyor ki: Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Sakın sizden biriniz, nefsini zillete düşürerek tahkir etmesin."

Ashab: "Ya Rasûlallah, nasıl bizden birimiz nefsini zillete düşürüp tahkir eder?" dediler;

"Hani bir işin üzerinde söz söylemeyi görüp durur da, o işte sonra söz söylememesiyle." yani susmakla nefsini zillete düşürmüş olur.

"Kıyamet gününde Allah Teâlâ kendisine şöyle buyuracaktır: "Şöyle şöyle işde söylemenden = ma'rûfu emretmekten yahud bir münkerden vazgeçirmekten seni alıkoyan ne ki?"

O da: "Ya Rabb'i, kalben korkuya kapılıp insanlara zâhirî teslimim." diyecektir.

Allah Teâlâ da kendisine: "Kalben ve rûhen hatırımı saymakla sen Ben'den daha fazla korkup teslim göstermeye daha müstehak idin." buyurdu. Allah Teâlâ: "Öyle ise siz onlardan korkmayın, Ben'den korkun, eğer iman etmiş kimselerseniz." [1] Buyurmaktadır.

Binaenaleyh dost ahbabın hatırı için yahud hükümdarların ululuğu için yahud hükümdarların ululuğu için yahud zulümleri için dînî bir farz ve vacib terk edilemez; haram veyahud ittifâkî olarak harama yakın olan mekruh işlenilemez.

Her Müslüman münkerden vazgeçirmeye muktedir olmasa dahi yahud ma'rûfu söylemekten aciz kalsa dahi, yine de Allah'tan daha fazla korkmalıdır, farz ve vaciblerini yerine getirmelidir, haram ve ittifâkî olarak harama yakın olan mekruhu terk etmelidir, hâsılı hal yaşantısını bozmamalıdır; kendi nefsi hakkında Allah Azze ve Celle'nin, işlemesine hak tanımadığı büyük günahları terk etmesi, Allah Teâlâ'nın emretmiş olduğu farz vacibleri ödemesi hakkına sahibdir; hiçbir sûretle bu hak zâyi olamaz.

Maateessüf bizim zamanımızda bir çok insanlar, kelerin akrebe arkadaşlık yapması gibi, arkadaşı yahud âmiri yahud maaşı yahud anası babası yahud çevresinin tesiri altında kalarak bu hakkı zâyi' etmektedirler. Allah Teâlâ ise bu hakkı zâyi' etmekten sakındırarak: "Kalbî korkudan dolayı zâhirî teslimini gösteren, ancak âlimler = Allah Teâlâ'nın azametini idrakla mûcibince davrananlardır." [2] buyurduğu gibi, aynı zamanda "Gerçekte kalbî korkudan dolayı zâhirî teslimini gösterenlere mağfiret ve büyük bir ecir vardır." [3] buyurmakla da bu hukukun kadrini bilerek riayet edenleri de müjdelemektedir. Nitekim İrbâd bin Sâriye radıyallhu anhu diyor ki: Rasûlullah salllâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Size Allah Teâlâ'dan korkup, azabına vesile olabilecek şeyden korunmanızı; size Habeşi bir köle olsa dahi başınıza gelen kimseye boyun eğip sözüne kulak vermenizi tavsiye ederim. Gerçek şu ki Benden sonra yaşayan, birçok ihtilafları görecektir. Olacak olduğu zaman, size, Benim sünnetim ve Benden sonra kendileri hidayetin yolu üzerinde oldukları halde basîretiyle görüp seçen ve insanları o yolda yürütmeye son derece kabiliyetli halîfelerimin sünnetine sımsıkı sarılmanızı tavsiyr ederim. Yani sımsıkı sünnete sarılın; aç bir kimsenin var gücüyle bulduğu ekmeği ısırışı gibi sarılın. Size, sonradan çıkan bid'at işlerden sakındırırım. Din namına sonra ortaya çıkan modalar, bid'attir. ve her bid'at, dalâlettir."

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in sakındırmış olduğu bid'atlerden biri de, Yahudi ve Nasrâniye, Fârise hâsılı Müslüman olmayana uymaktır.

Ebû Saîd-il-Hudrî radıyallahu Teâlâ anhu'nun rivayet ettiği sahih hadîs-i şerifte Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmaktadır:

"Andolsun hakîkaten siz kendilerinizden öncekilerin örf , âdet, giyim ve kuşamlarına arşın arşın, karış karış, uyacaksınız. Nihayet onlardan biri kelerin deliğini yol edinmiş olsa, siz de o yolu yol edineceksiniz." Biz = ashab: "Ya Rasûlallah, Yahudi ve Nasrânî'yi mi kasdediyorsunuz?" dedik. Bunun üzerine " Ya kim olabilir?" buyurdu.

Nebî sallalâhu aleyhi ve sellem, hasret ve üzüntülerini belirterek ve sakındırarak "andolsun uyacaksınız"; bazı rivayetlerde "andolsun irtikab edersiniz." diye buyurdu. Yani "Doğruluğuna hüküm ederek yollarını yol edinirsiniz. Hoşgörü bahanesiyle muvafakat gösterirsiniz. Evet öyle muvafakat gösterirsiniz ve yaptıklarını da irtikab edersiniz ki, tıbkı dirsek dirsek, arşın arşın örf ve âdetlerini kendilerinize libas edinirsiniz."demekle sadece bu bid'atin olacağından haber vermeyi değil, bilakis tavsiye ve sakındırmayı belirtti, yollarına uymak sebebiyle tehlikeye girmeyin demek istedi. Nitekim Abdullah bin Amr bin el-Âs radıyallâhu Teâlâ anhuma'nın hadîsinde Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "Elbette Ayakkabının teklerinin hizalanması gibi, İsrail oğullarının başına gelen türlü belelar ümmetimin de başına gelecektir. Onlardan biri alenen anasına gelmiş ise, nihayet ümmetimden bunu dahi işleyen kimse olacaktır."


"Elbette Ayakkabının teklerinin hizalanması gibi, İsrail oğullarının başına gelen türlü belelar ümmetimin de başına gelecektir. Onlardan biri alenen anasına gelmiş ise, nihayet ümmetimden bunu dahi işleyen kimse olacaktır."

Bu hadis, zikredilen irtikâbın tefsiridir. Butakdirde "irtikab edersiniz = yol edinirsiniz", "uyacaksınız" kelimeleri, gerek örf ve âdetlerde, gerek ma'siyet ve dîne muhalif hükümlerde Müslümanların aşırı derecede kafirlere taklid etmelerinden kinayedir. Eğer onlara taklid ve muvafakat göstermek ve onlara uymak, gittikleri yolları yol edinmek ve binnetice irtikab rttikleri ma'siyet, dînin i'tikâdî ve aslî meselelerinde ise küfür; hayır, kalbin dinle mutmain ve sükûneti şartıyla, i'tikadda değil sadece örf ve âdetlerde olusa bu takdirde uymak ma'siyet olur, bununla bereaber âkıbetinden korkulur.

Hicrî 1031'de vefat eden İmam Hâfız Münâvî rahimehullah'ın dediği üzere her halukârda "Andolsun irtikab edersiniz" cümlesi, sûreten haber ise de, mana olarak, vazgeçirmek, küffara uymaktan sakındırmak, hatta islam Dîninden başkasına iltifat etmemek manasındadır; bunlara sedçekmektir.

Kaldı ki, İslam Dîninin nuru apaçıktır; İslam Şeriati diğer şeriatleri neshetmiştir; bu Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in mu'cizelerindendir. Maatteessüf ümmetinden birçok insanlar, ahlak, binek, giyim ve kuşamda, harbde ve harbin dışında Fâris şiârını ayakta tutmakta, onlara uymaya başlamaktadır.

Nerdeyse avâmın kabirlere tapacak derecesinds kabirlere tazîminde, mescidleri süslü püslü yapıp cemaatle namaz kılmayı terk etmekte, rüşvetleri kabul etmekte, kuvvetlilere değil zaiflere vaz'î kanunlarla cezayı ikâme = infaz etmekte, dînî hukuku = şer'î kanunlarını terk etmekte, cum'â gününün tamamını tatil için tayin etmekte, el ve parmaklarla selam vermekte, cumartesi günü hastaların ziyaretini terk etmekte, perşembe gününün ayın başında gelmesiyle sevinmekte, hayzlı kadın hamur yuğuramaz demek hükmünde ve bundan daha çirkin ve daha müstehcen, daha âdi birçok hasletlere varıncaya kadar hepsinde, sözde kitaba bağlı kalan Yahudi ve Hiristiyanlara uymaya başlamaktadır. Şeyh Aliyy-ul-Kârî de aynısın söylemektedir.[4]

Ma'rûf olan <es'-sünneh> = <sünnet> kelimesi, Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'e yahud ashabından birine, bir kavle göre tâbiînlerden birine nisbet edilirse, din ve şeriatin bütünlüğü manasında olup, i'tikâdî, amelî ve ahlakî farz, vacib veyahud sünneti kuşatır. üç asırda yaşayanlar, sünnet kelimesini Peygamber'e izâfe ederlerse, umum manada söylerler.

Amma fukuha ve usûl-u fıkıh ulemAsının ıstılah edindiği sünnet kelimesi ise "Farz ve vacib olmayan ve Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in daima vazife edindiği şeydir." demek manasındadır.

Şayed çoğul olarak "sünen'in dammesi yahud fetfasıyla <sünen> kelimesi, Peygamber'den başkasına izâfe edilirse, örf, âdet manasında olur. Asıl lüğat manası da budur. Burada Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in <sünen = yollar > buyurmasından maksad, İsrail oğullarının başına gelen; nebîlerinden sonra kitablarını tahrif eden, dînî hükümlerini değiştiren ehli bid'at, heva ve hevesine uyup kendi kendilerine bid'at çıkarıp uyduranların yol ve meslekleidir.

Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in, "Nihayet onlardan biri kelerin deliğini yol edinmiş olsa..." sözü, istiâre ve tasvir yolu üzere vârid olmaktadır.

Hadîs-i şerîfte yolu yol edilenin <dabbe > haşerelerden kertenkele denilen hayvanın ismidir. Şeyh Abdulkâhir rahimehullah, <dabbe > yani keleri tarif ederken: <Keler, küçük timsahın yavrusu, kuyruğu da onon kuyruğu gibi boğum boğumdur; güneşe bakarak bukelemun gibi renk alır; uzun müddet, yedi asır kadar yaşar; sabahleyin esen rüzgardan su ihtiyacını alır, bundan böyle su içmez. Denilmiştir ki: kırk günde bir katre su döker. Dişleri yaylı bir tabaka halindedir; ve yuvasından ayrıldığı zaman yuvasını tanımaz olur; kuşlar gibi de yumurtlar.> demektedir,

Lügatçe de, <dabbe > kelimesi: kızmak, göğüste kin gizlemek, kıskançlıktan dolayı düşmanlık yapmak manasında kullanılır.[5]

Arablar, çenkçi, aldatıcı ve münker adamı, <habbun dabbun >demekle vasıflarlar. "Filan, filan üzerine kalbinde kin besledi." manasında dahi "Filan çokça kelerdir." derler. İşte bu manada Ali radıyallahu Teâlâ anhu'nun hadîsînde: "Onlardan her biri arkadaşı için bir keler taşımaktadır." buyurmaktadır. Yani kalblerinde kin ve hasedi aşırı derecede beslemektedirler, demek istemiştir.

[1] Âl-i İmrân Sûresi ayet 175
[2] Fâtır Sûresi ayet 28
[3] El-Mülk Sûresi ayet 12

[4] Feyz-ul-Kadîr c.5 s.261, Mirkât-ul-Mefâtîh c.9 s.224, Umdet-ul-Kârî c.7 s.457

[5] Dabbe, cem'i mükesser olarak Dıbâb gelmektedir. Aynı zamanda Arab lügatinde Dabbe kelimesi Dabbe yadıbba Dabben den alınarak sükut manasında da gelir; bu tajdirde cem'i adbab gelir; üçlüsü, ziyadelisi, mesela Dabbe Adabbe eş anlamda gelip bazen Ala harfiyle, bazen vasıtasız müteaddî olarak kullanılır. Aynı zamanda sâle = <sel aktı > manasında da gelir
H'afız Zebîdî diyor ki: Dabbe kelimesi Ala ile kullanıldığı zaman Sekete manasındadır. Nitekim Ebû Hâtem dedi ki: Kavm sükut edip konuşmaktan tutunduğu zaman A'dabe'-Kavmu denilir.> Tâc-ul-Arûs c.2 s.161,163

İktibas: İsmail ÇETİN Hoca'mızın (kuddise sırrıhu) matbu' olmayan bir risalesidir. Yayını İnşaAllah devam edecek