PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Ertele - Me !


A.R
02.04.2007, 02:32
“Adamın biri yol kenarına diken ekmiş. Önceleri zararsız gibi görünen bu dikenler, zamanla gelip geçenleri rahatsız etmeye başlayınca, şikayetler çoğalmış. Fakat, adam bu şikayetleri duymamazlıktan gelmiş. Derken, Allah-u Teala’nın bir veli kulu gelip adama dikenleri sökmesini söylemiş. Adam da:

“Bir hayli gün var babacığım. Bugün olmazsa yarın; bir gün mutlaka o dikenleri sökeceğim” demiş.

Bunun üzerine Allah dostu, adama şöyle demiş:

“Hep yarın diyerek bu işi erteliyorsun. Fakat, bil ki günler geçtikçe o dikenler büyüyüp güçleniyor, sense güç kaybediyorsun. Dikenler gençleşiyor, sense giderek ihtiyarlıyorsun...”


İşte, bizlerin işi de bunun gibidir. İşlemekte ısrar ettiğimiz günahlar, o adamın dikenlerine benziyor ki ‘tevbe’ ipine sımsıkı sarılmadıkça, günah daha ısrarlı yerleşir hayatlarımıza...

Başında dediğimiz gibi, sanırız ki kontrolümüz altında ve sanırız ki tövbe etmek, an meselesi!..


Hep erteleriz bir şeyleri, tüm umudumuzu yarınlara bağlayarak. Ve unutarak, bu günlerin de aslında ‘dün’lerin, ‘yarın’ı olduğunu.

Oysa, Alemlere Rahmet diye gönderilen Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, on beş asır evvel veriyor gereken cevabı:

“Yarıncılar helak oldu!”

Başka söze ne hacet...

Hep erteleriz bir şeyleri... Ve ne acıdır ki, fark etmeyiz asıl ertelediğimizin kendi hayatımız olduğunu!

Kaç ana-baba vardır, evlatlarının dini eğitimini hep bir daha ki yaza erteleyen...

Kaç genç kız örtünme işini okul sonrasına;

kaç delikanlı namaza başlamayı bir başka Cuma’ya erteleyen...

Bir ilmihal, bir itikat kitabı veya Kur’an öğrenmeyi erteleyenler,

Allah-u Teala’nın rahmet kapısı olan sohbetleri bir daha ki haftaya erteleyenler...

İnsanın yüksek bir yere çıkıp haykırası geliyor:

Neye güveniyorsunuz, ey insanlar!

Ertelediğiniz zamanlara dek yaşama garantisini hangi merciden aldınız?

Allah’ın -cc- ‘Habibim’ dediği elçisi bile bilmezken ömür sermayesini; sizlere yarına dair bunca güveni kim veriyor ki, bu rahatlıkla erteleyip durmaktasınız, her yarını bir sonrakine...

Ey mü’minler! Bilmez misiniz ki, hayat tekrarı olmayan ‘tek filim’dir.

Ve ertelediğimiz her zaman dilimi, kendi hayatımızdan çalmaktır, görmüyor musunuz!

?

Peki, o zaman çözüm ne? Diyeceksiniz.

Çözüm, yapmanız gereken her ne ise onu ‘şimdi’ yapmak.

Zaten o ‘şimdi’ dediğimiz andan başka hangi zaman var elimizde;

geçmiş gitti,
gelecek ise gelip gelmeyeceği belli değil!..

Öyleyse, elimizde olan en büyük sermaye, şimdiki an...

Tek gerçek zaman.

Ey nefsim!
İşlemekte ısrar ettiğin ne kadar günah varsa, hepsine şimdi tövbe ediyorum. Ve tövbemin ardından aynı günaha, bin kez dönecek olsan da bilesin ki, ben de senin ardından bin kez tövbe edeceğim ama hepsini bugün yapacağım. Çünkü ben ölüm meleğini, bir saniye bile ‘erteleyecek’ güçte değilim.

Sen de biliyorsun ki, hayat yapman ve yapmaman gereken pek çok şeyle dolu. Öyleyse illa bir şeyleri ertelemek istiyorsan, nefsinin arzularını ertele, dünyaya olan taleplerini ertele!...

“Ölüm, mü’min için nimet; kafir içinse felakettir” sözü, bu yüzden söylenmiştir. Kafirin hazırlığı yoktur.

Oysa mü’min, tüm yapması gerekenleri zamanında yapmış ve Rahman’ın emanetçisi geldiğinde ‘biraz daha zaman’ deme lüksü bulunmadığını unutmamıştır.

Durum böyleyken ey nefsim: Eğer muradın ebedi kurtuluşa ermekse, Resulüllah’a -sav- uy ve helak olanlardan olma!..

Şeytanın seni yolundan alıkoymak için telkin ettiği her ne varsa ertele!

Ama hayrı; ama güzelliği; ama Resulün ahlakı ile ahlaklanmayı, Rahman’a tabi olana tabi olmayı ve ille de kök salmış günahlarına tövbe etmeyi, sakın erteleyeyim deme!..

Ve sen mü’min kardeşim! Bilesin ki, Hakka tabi olma yolunda, nefsinin en ciddi hastalıklarından birisidir erteleme; ve sen sen ol, bu hastalıkla mücadeleyi asla yarına erteleme!

AİŞE ÖZLEM

suffa
02.04.2007, 02:38
Ey nefsim! İşlemekte ısrar ettiğin ne kadar günah varsa, hepsine şimdi tövbe ediyorum. Ve tövbemin ardından aynı günaha, bin kez dönecek olsan da bilesin ki, ben de senin ardından bin kez tövbe edeceğim ama hepsini bugün yapacağım. Çünkü ben ölüm meleğini, bir saniye bile ‘erteleyecek’ güçte değilim.

A.R
10.05.2007, 02:14
Kendimize göre ne kadar emîniz. Hayatımızda hiç kimseyi
aldatmadık!

Belki alenen kimseyi aldatmadık, oyalamadık.
Fakat farkına varmadan oyaladığımız, aldattığımız birisi var: Kendimiz...

Her zaman sığındığımız bir kelime: 'Biraz sonra yaparım.'
Dilimizde küçük bir cümle… O anda rahatlatıcı bir ilaç gibi.

Çocukken alışmışızdır; annemiz çağırdığında,
Biraz sonra giderim. Ödevlerimi yarın yaparım.
Derken gençlik zamanımız geldi.

Ertelemekten hiçbir şey yapamadık!
Kazandığımız bir tek kuytu kafes var: AZ SONRA!

Yememizde, içmemizde kısacası fânî ömrümüzde hiç aksama yok.

Hatta sipariş verdiğimiz bir yemek on dakika gecikse kıpır kıpır
olur, yerimizde duramaz, Vücûdumuzun gıdası! deriz.

Peki, ya rûhumuzun gıdası olan namazımız, ibâdetlerimiz gecikince neler oluyor?

O kadar huzursuz oluyor muyuz?

Niye huzursuz olalım ki, ilâcımız hazır: AZ SONRA!

Bugünün işini yarına bırakma!,Bir günün öncekinden daha mükemmel olsun! Düsturlarına rahatlıkla göz yumabiliyoruz!
Derken bir gün, bir ay, bir yıl, bir ömür geçip gidiyor…

Az bir ömür olan dünya hayatı için Az sonra! denilebilir. Fakat ilim veya ibâdet cihetinde bu kafes bizi hüsrâna sürüklüyor.

Söz gelimi ibâdetteki sabrımızı sağa sola dağıtırsak, merkezi
zayıflatırız. Yani o andaki vakti öldürür, nefis düşmanının
silahını kuvvetlendiririz.

Gençliğini hep ertelemekle geçiren bir insan sayısız nimetleri kaybeder.

Başta Peygamberimiz aleyhisselamin, 'Sancağımdan başka hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyâmet gününde Allaha ibâdet ile büyüyen gençler benimledir. ' mükâfatından mahrum kalır.

İhtiyarlayınca yaparım! der, ömür biter!

İşlediği bir kusurda tövbesini erteleyen kimse kiri birikmiş çamaşır gibidir.

Bedîüzzaman Hazretlerinin dediği gibi Günah, kalbi siyahlandıra siyahlandıra nûrı îmânı kalpten çıkarır. Tövbesiz bir seher vakti, bir Berat, bir Kadir, geçer giderken diğer Berata kadar belki ömrü biter.

Beynimizde yine aynı efsunlu bir levha: BİR DAHAKİ SENEYE!

Hiç düşündük mü? Sahâbei Kirâm, Kurân ve sünneti yaşamakta bizim gibi değillerdi. Doğrusu biz onlar gibi hiç olamadık!

Onlar, kızgın kumlarda namaz kıldılar, oklar arasında tövbe ettiler. Hatta bazı sahâbeler îman ettiler, cihad ettiler, bir namaz vaktine dahi erişemeden şehit oldular.

Rahmetli dedem anlatırdı: Bir gün dokuma tezgâhında çalışan bir işçi, patronundan namaz kılmak için izin ister. Îman ve itâatten nasipsiz zavallı patron, işçiye der ki: Namaz kazâ olur, iş kaza olmaz! Bu hâtıra zaman zaman aklıma gelir.

Bizim namazımız, ilmimiz gibi uhrevî hayatımız hep kazalarla süslü, hep ertelemelerle dolu. Oysa dünya hayatımız dakik mi dakik.

Dünyamızla ilgili neleri erteliyoruz Hak aşkına?

Uhrevî işlere gelince, Ebedî dünyada kalacak gibi nazlanıyoruz maalesef! Hiç kat î senedimiz var mı ki gelecek seneye belki yarına çıkacağız!

Ne bir dakika geri ne bir dakika ileri; ertelenmeyen ölüm zamanı gelince kimse demiyor, diyemiyor: AZ SONRA!

Daha önce hiç karşılaşmadığımız ve îfâ etmediğimiz gibi aceleci
bir tavırla işlemlerin tamamlanıyor. Ertelediğin amellerin, ilimlerin,
tövbelerin ile baş başa kalıyorsun!

O anda, yepyeni bir nidâ yükseliyor:

BU FANİ ÖMÜR BİTTİ; AZ ÖNCE!

Alinti