PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : bunun neresi ölüm


UBEYDUN
02.04.2007, 22:07
Bunun neresi ölüm?







بسم الله الرحمن الرحيم

وَلَا تَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ قُتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَمْوَاتًا بَلْ اَحْيَاۤءٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَ ﴿169﴾ فَرِح۪ينَ بِمَاۤ اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ وَيَسْتَبْشِرُونَ بِالَّذ۪ينَ لَمْ يَلْحَقُوا بِهِمْ مِنْ خَلْفِهِمْ اَلَّا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ ﴿170﴾ يَسْتَبْشِرُونَ بِنِعْمَةٍ مِنَ اللّٰهِ وَفَضْلٍ وَاَنَّ اللّٰهَ لَا يُض۪يعُ اَجْرَ الْمُؤْمِن۪ينَ ﴿171﴾




“Allah yolunda öldürülenleri ölü saymayın, bilakis Rableri katında diridirler.
Allah'ın bol nimetinden onlara verdiği şeylerle sevinç içinde rızıklanırlar, arkalarından kendilerine ulaşamayan kimselere, kendilerine korku olmadığını ve kendilerinin üzülmeyeceklerini müjde etmek isterler.
Onlar, Allah'tan gelen nimet ve keremin; Allah'ın, müminlerin ecrini zayi etmeyeceği müjdesinin sevinci içindedirler.” (A.İmran,169-171)



O DİYARIN SAKİNLERİ







Abdullah Büyük


O DİYARIN SAKİNLERİ'nin küçüğü, büyüğü, kadını erkeği şehadete göz dikmişlerdi. Dualarında, tavırlarında ve savaş hazırlıklarında bunu görmek mümkündü. Fiili duaları bile isbat için yeterliydi. Ölümü olmayan bir ölümle Allah'a kavuşmak basit bir konu olamazdı. Savaşlardan dönerken çoklarının yüzünde üzüntü vardı: "Rabbim bu seferimde de münasip görmemiş" diyerek içini çekerlerdi. Halbuki kendilerini çocukları, hanımları, eş-dostları beklediği halde, onlar şehadete kavuşamamanın verdiği üzüntü ile dönerlerdi.
O DİYARIN SAKİNLERİ'nden biri vardı. Son anlarına gelmiş, ölümle arası iyice yaklaşmıştı. Ziyaretçileri de sıklaşmıştı. Ölüm döşeğindeki hasta teganni ediyordu (Bir nevi şarkıya benzer bir şey söylüyordu). Ziyaretçiler hayret ettiler ve:
- "Ey , Berra, bu ne haldir? Seni şarkı söylüyor görüyoruz."Berra(r.a.):
- "Şehitlik şerbetini içerek Rabbime kavuşamadığıma canım çok sıkıldı kederlendim. Şimdi kederimi dağıtmak için teganni ediyorum" dedi. Üzerine kapattığı şilteyi açtı ve vücuduna isabet etmiş ok ve mızrak yaralarını gösterdi. Sağlam bir tarafı kalmamıştı.
O DİYARIN SAKİNLERİ'nden bir başkasının hali daha farklıydı. Savaşa gitmiş ve ağır bir yara almıştı. Peygamberimiz (sav) adamının birini ona göndermiş ve "Selamımı söyle hali nasıl, git öğren" demişti. Giden adam son nefesini vermek üzere olan Sad'ı-bulmuş-ve:
- "Resûlullah'ın sana selam var. Kendini nasıl buluyorsun? diye soruyor" demişti. Hz. Sad:
- "Sen de benden Resûlullah'a selam söyle ve deki, ben cennet kokusunu duyuyorum. Ensara da de ki: İçinizde gözkapaklarını kapatıp açan tek kişi kaldıkça Allah'ın Peygamberine bir şeyler olursa Allah katında mazur sayılamazsınız" dedi. Ve gözlerini bir başka aleme açmak-için-yumdu.
O DİYARIN SAKİNLERİNDEN bıyığı yeni terlemiş bir genç vardı. Yemame savaşına iştirak etmiş ve ağır darbeler almıştı. Düşmanın sağ omuzuna indirdiği kılıçla, kolu köprücük kemiğinden ayrılmak üzereydi. Kendisine zararı oluyor diye aşağı eğilmiş ve parmaklarını ayağının altına almış ve çekerek kolunu koparmıştı. Kılıcım diğer eline almış, o da kopunca yere yuvarlanmıştı. Kendisini kucaklıyarak çadıra götüren Hz. Ömer'in oğlu Abdullah, onu yatırmış, yüzünü gözünü silmeye başlamıştı. Genç mücahid ise ölmek üzereydi. Fakat bir şeyler konuşmak istiyor lakin konuşamıyordu. Abdullah kulağını ağzına iyice dayadı ve "Söyle Ey Ebu Akil, ne demek istiyorsun?" Ebu Akil konuşuyordu:
- "Zafer hangi tarafta? Müjde dedim. Zafer Peygamber tarafındadır. Baktım Ebu Akil güldü ve son nefesini verdi." Gençliğinin baharındaydı Ebu Akil,amma-tek-derdi-vardı:
İslâm. İslâmın sevdalısıydı. Aşkı gönlüne düşmüştü. Yemame ovasında hangi sancağın dalgalandığını öğrenmek istiyordu. Müslümanların zafer haberini duyunca uçarak Rabbine-kavuşmuştu.
O DİYARIN SAKİNLERİNDEN bir baba ve bir de oğul vardı. Cihad hazırlığı yapılırken baba-oğul ile ihtilafa düşmüştü. İçlerinden birinin evde kalması gerekiyordu. Baba mı, oğul mu? Neticeyi almak için aralarında kura çektiler. Neticeye göre baba evde kalacak, oğul savaşa gidecekti. Edebini koruyan oğul:
- "Ey baba, eğer bu iş cennetten başka bir menfaat işi olsaydı, seni mutlaka kendime tercih ederdim, fakat bu gidişimle şehit düşeceğimi umarım, dedi.
Böylece gitti. Oradan da Rabbine kavuştu. Kendisini bekleyen babası, oğlunun şehadet haberini alıyordu.
Yorum yapmıyoruz. Sadece düşünmeye davet ediyoruz. Baba-oğul karşı karşıya kadeh tokuşturanlar. Baba oğul hizmet ve sohbete mani olmaya yönelik itişmeler ve kakışınalar. "benim oğul gülmeyi unuttu" diyen ve Allah yolunda yürüyen oğullarını fitne çıkarmakla-suçlayan-ebeveynler.
O DİYARIN SAKİNLERİNDEN biri vardı. Fiziki olarak göze hordu. Birgün Peygamberimizin huzuruna çıkageldi-ve:
- "Ey Allah'ın Resûlü' Ben, rengi siyah, yüzü çirkin ve fakir bir kimseyim. Acaba şu düşmanla savaşıp şehit düşersem, cennete girebilir miyim?' dedi. Peygamberimiz "Evet şehit düşersen, cennete girersin" buyurdu
Bu sahabi savaşa katıldı ve şehit düşünceye kadar çarpıştı ve şehit düştü. Onun ölü cesedini Peygamberimizin huzuruna getirdiler. Peygamberimizin:
- "Yemin olsun ki, Allah senin yüzünü nurlan- dırdı, senin kokunu güzelleştirdi ve seni zengin kıldı. Yemin olsun ki, şimdi ben, onun hurilerden olan iki eşinin birisi: "kucağına ben oturacağım" diğeri: "hayır ben oturacağım" diye birbiriyle çekiştiklerini görüyorum buyurdu.
O DİYARIN SAKİNLERİNDEN bir de çoban vardı. Adı Esved'di. Hayberde bir yahudinin koyun çobanlığını yapardı. Hayber savaşında koyunları otlatırken savaş yapıları yere gelmiş, olup bitenleri görmüş ve sorarak öğrenmişti. Daha sonra sürüsünü götürmüş sahabinin ağılına kapatmış ve koşa koşa gelerek Hz. Peygamberimizden bir kılıç istemişti. Kılıcım eline alan Esved bir anda gözden kayboldu. Savaş bitmiş ve şehitler tek tek toparlanıyordu. Peygamberimiz şehid düşen Esved'in yanına yaklaşırken parmaklarının ucuna basarak geliyordu ve soranlara: "Esved'in etrafına o kadar melek gelmiş ki basacak yer bulamıyorum" buyurmuştu. Bir namaz vaktine kavuşup namaz kılamadan Allah'a kavuşan Esved'in yanına Peygamberimiz gelince birden başını çevirmişti. "Niçin böyle yaptın?" diyenlere:
- Esved şu anda cennette hurisi ile şakalaşıyor, utanmasınlar diye başımı çevirdim, diyordu.
Ey Allah'ın razı olduğu ve insanlığa nizam kıldığı yüce İslâm, sen ne büyük bir dinsin ki bir saat evvel Yahudi olan birine, seni kabul ettikten sonra bir saat geçmeden en büyük mükafatı vermeye vesile oluyorsun.
O DİYARIN SAKİNLERİNİN hayatı hep böyle geçti. Ağlayarak dünyaya geldiler ve gülerek dünyadan ayrılıp Hakka kavuştular,. Hayatları şerefliydi, ölümleri de şerefli oldu. Vücutları kıymetliydi, cesetleri de kıymete büründü. Allah'a itaat ederek yaşadılar, kainat onlara itaat etti. Vererek yaşadılar, Rabbimiz âhireti de onlara verdi. Boyun eğmediler. Allah (cc) da onlara dünyayı boyun eğdirtti. Ömürlerinden bir an dahi cahiliyyenin hükmüne muhatap olmadı. Zilletle yaşamayı değil, izzetle ölmeyi öne aldılar. Sevdiler ve sevildiler. Birbirlerinin haklarını korudular, Allah da onları korudu. Birbirlerine merhamet ettiler, Allah da onlara merhamet etti. Birbirlerine yardım ettiler. Yüce Mevla da onlara yardım etti.
Onlar şehit olmayı gaye edinmediler: Sadece Allah'ın hakimiyetini hakim kılmak istediler. Allah da onlara en güzel buluşma sebebini yarattı.
"Karıncanın insanı ısırdığında ne kadar acı duyduysa, bir insan şehit olurken o acıyı duyar" (Nesei-Sünen: 6/36 ibnMace:Sünen/2/937)
Yukarıda okuduğumuz hadisi şerif, ölümsüzlüğü tadan şehitlerin kavuştukları ikramı izah etmeye yeter ve artar bile. Bu ikram ölmek anında yaşayan bir hali gösterir. Geriye kalan ikramları gözler görmedi ve kulaklar duymadı. Şehitlik müslümana yakışan bir hayattır.
Mevzuyu bitirirken o diyarın sakinlerinden bir sahabinin sözü ile sizi baş başa bırakıyoruz: "Şehid, Allah yolunda ölmeyi isteyendir."

Şehidlik Özlemi
Prf. Dr. İ.Lütfi ÇAKAN

Ebu Hüreyre radıyallahu anh'den rivâyet edildiğine göre Resûlullah sâllâllahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
"Muhammed'in canı kudret elinde olan Allah'a yemin olsun ki, ben Allah yolunda savaşıp öldürülmeyi, sonra yine savaşıp öldürülmeyi sonra yine savaşıp öldürülmeyi çok arzu ederim."
Resûl-i Ekrem Efendimiz'in özlemini duyduğu konular - sünnete dair diğer bütün mevzular gibi- mü'minler için merak vesilesidir. Hemen işaret edelim ki, hadis kitaplarımızın özellikle dua ve temenni bölümleri Hz.. Peygamberin dilek, temenni ve özlemleri hakkında oldukça zengin bilgi ve belgeleri ihtivâ eder. Ayrıca onun yapmayı istediği halde bazı sebeplerden dolayı yapmadığı birtakım işler de vardır. Hemmü'n-Nebî denilen, niyet halinde kalmış, herhangi bir sebeple fiille dönüşmemiş olan bu hususların da Hz.. Peygamber'in temennileri olarak değerlendirilmesi ve sünnetten sayılması mümkündür.
"Sana rabbın verecek sen de memnûn ve razı olacaksın" âyetinin garantisiyle Hz.. Peygamber arzu ve özlemlerine kavuşmuştur. Sonradan kavuşmuş bile olsa, Peygamber Efendimiz'in önceden neleri arzu ettiği; duygu; niyet, emel, temenni ve özlem terbiyemiz bakımından bizim için son derece önemlidir. Bu sebeple biz, bu yazımızda Efendimiz'in özlem duyduğu konuların tamamını değil, sadece kendisinin, birbirine bağlı olarak dile getirmiş olduğu cihâd ve şehitlik özlemi'ni işlemek istiyoruz.

Cihâd ve şehâdet arzusu

cihâd ile şehidlik arasında, en azından genel bir görüntü olarak, sebep-sonuç alakası bulunmaktadır. Bu sebeple de bu iki kavramı yekdiğerinden ayrı düşünmek hemen hemen mümkün değildir. Onların bu birlikteliğini Efendimizin özlemi olmakta da koruduklarını görüyoruz. Yukarıda verdiğimiz hadis metni, aslında uzunca bir hadîs-i şerifin son kısmıdır. Hadis'in baş tarafında Efendimiz şöyle buyuruyor:
"Muhammed'in canı kudret elinde olan Allah'a yemin olsun ki, eğer mü'minlere sıkıntı verecek olmasam, Allah yolunda cihâda çıkan hiçbir askeri birliğe (seriyye) katılmaktan geri durmazdım. Lakin bütün müslümanları yanımda cihâda götürecek binek bulamıyorum. Kendileri de orduya katılmak için imkan bulamıyorlar, Benimle beraber olmamak ise, onlara gerçekten çok zor geliyor."
Buhârî'nin bir rivâyetinde (Cihâd 119),bu son cümlenin yerinde "onların benimle gelememeleri bana zor geliyor" ifadesi yer almaktadır.
Daha sonra Efendimiz, şehidlik arzu ve özlemini dile getiren sözlerini söylüyor: "Muhammed'in canı kudret elinde olan Allah'a yemin olsun ki, ben Allah yolunda savaşıp öldürülmeyi, sonra yine savaşıp, öldürülmeyi sonra yine savaşıp, öldürülmeyi çok arzu ederim."
Hadisimizin bu ifadeleri, sevgili Peygamberimizin önce cihâd sonra şehitlik arzu ve özlemini çok açık bir şekilde gözler önüne sermektedir. Kaldı ki Efendimiz on yıllık Medine hayatında, komutan olarak çok sayıda gazve'yi bizzat yönetmiştir. Buna rağmen "eğer mü'minlere sıkıntı verecek olmasam, Allah yolunda cihâda çıkan hiçbir askeri birliğe (seriyye) katılmaktan geri durmazdım" buyurması, ondaki Allah için cihâd arzusunun ne derece köklü bir duygu ve güçlü bir niyet olduğunu gösterir.
Geride kalan müslümanları üzmemek için her askeri birlikle beraber cihâda çıkmadığını, müslümanların bir kısmının geride kaldıkları için üzülmelerinin kendisine de zor geldiğini bildirmesi, Hz.. Peygamber ile ashâbı arasında cihâd ve şehidlik arzusu açısından tam bir duygu birliğinin bulunduğunun açık delilidir. Bu demektir ki, o günkü müslümanlar, aslında imkan bulabilseler, Hz.. Peygamber'in çıktığı hiç bir cihâd'dan geri kalmak istemiyor, hazarda ve seferde sûrekli onunla beraber olmayı arzu ediyorlardı. İçlerinde Hz.. Peygamberden geride kalmaktan, onunla cihâda iştirak edememekten dolayı göz yaşı dökenler bile oluyordu. Nitekim Allah Teâlâ bu durumu - Resûlünü tasdiken-şöyle haber vermektedir:
"Kendilerine binek sağlaman için sana geldikleri zaman, "sizi bindirecek bir binit bulamıyorum" dediğinde, harcayacak bir şey bulamadıklarından dolayı üzüntüden gözyaşı dökerek geri dönen müslümanlara (harbe iştirak edemedikleri için) herhangi bir sorumluluk yoktur"
Ashâb-ı kirâm için özellikle seferlerde Hz.. Peygamber ile beraber olamamak gerçekten büyük bir ıstırap konusu idi. Meselâ Ümmü Süleym'i, hâmile olduğu halde bir seferde Hz. Peygamber'in maiyyetinde bulunuyordu. Seferden dönüşte Medine'ye yaklaştıkları bir sırada Ümmü Süleym'i doğum sancısı tuttu. Kocası Ebu Talha bu sebeple hanımının yanında kaldı. Hz. Peygamber ve beraberindekiler Medine'ye döndüler. Bunun üzerine Ebu Talha duyduğu ıstırabı şöyle dile getirdi: "Ya Rabbi! Sen çok iyi bilirsin ki ben, Resûlün Medine'den çıktığı zaman onunla birlikte çıkmaktan, oraya girdiği zaman da onunla beraber Medine'ye girmekten son derece hoşlanırım. Fakat işte şu gördüğün sebeple bu kez burada kalakaldım.."
Şehitlik Temennisi
cihâda iştirak etmek, mutlaka şehit olmak anlamına gelmez .Ancak cihâda iştirak edenlerin şehitlik arzusu içinde olmaları kadar da tabiî bir şey olamaz .Efendimiz bu iki konudaki arzu ve iştiyakını birlikte ifade buyurmak suretiyle konuya ait bu gerçeğe dikkat çekmiştir. Ayrıca Efendimiz'in "Allah yolunda savaşıp öldürülmeyi" pek içten istediğini üç kez tekrar etmesi, şehitliğin müslüman hayatı ve İslâm toplumu için ne kadar iştiyak duyulması gerekli bir hedef olduğunu gösterir. Onun bu arzusu, şehâdet terbiyesinin bütün müslüman kafa ve gönüllerde öncelikli bir yere sahip olması gerektiğini vurgular. Zira bilmekteyiz ki peygamberlik, şehitlikten üstün bir mertebedir. Buna rağmen Hz. Peygamber, Allah için düşmanla çarpışırken şehit olmayı arzu ediyorsa bu, şehitliğin ne derece önemli bir meziyyet ve şeref olduğunu ortaya koyar.
Düşmanla savaşırken öldürülmek anlamında şehitlik, Hz. Peygamber için söz konusu olmamıştır. Buradan hareketle onun şehitlik arzu ve isteğinin özlem halinde kaldığı düşünülebilir. Bir kez daha ifade edelim ki nübüvvet, şahadetten üstün bir mevki ve konumdur. Bu sebeple anılan tarzda bir şehitliğin söz konusu olmaması, Hz.. Peygamber için asla bir eksiklik değildir. Ayrıca şu nokta da hatırdan çıkarılmamalıdır. Bizzat Hz. Peygamber " Samimiyetle kim Allah'tan şehitlik isterse, Allah o kimseyi, yatağında vefat etse bile şehitler mertebesine yüceltir" buyurmuştur. Hz. Peygamber, dile getirdiği düşünce, temenni , istek ve özlemlerinde hiç şüphesiz samimidir. Aksini düşünmek, Hz. Peygamber'e haşa nifak isnad etmek demek olur ki, küfürdür. Bu sebeple Efendimiz, her ne kadar düşmanla savaşırken cephede şehid edilmiş değil se de, şehidlik kavramının da içinde bulunduğu İslâm sisteminin bütün yönleri, ilkeleri ve boyutlarıyla uygulama olarak ortaya koymuş ve örneklendirmiş bir peygamber olarak, şehidlik özlemine de kavuşmuş bulunduğunda hiç şüphe yoktur.

Ümmetin hasreti

Hz. Peygamber'in bir şekilde kavuşturulduğuna kesinlikle inandığımız şehitlik, aslında onun ümmetine mensup ferdlerin her birinin vazgeçilmez tutkusu, özlemi ve hedefi olmalıdır. Bu gerçeğin kültürümüze yansıyan en güzel ifadelerinden bin askerliğe yöneliktir. Aziz milletimiz orduyu,"Peygamber ocağı" diye nitelendirir ve ona o gözle bakar. Bunun için şehâdet kurum ve kuruluşlarının bu çerçeveden kaydırmaya ve ümmet fertlerindeki bu ulvi arzuyu pörsütmeye hiç kimsenin, ama hiç kimsenin hiç bir sebeple hakkı yoktur. Hiç bir ilke ve hiç bir uygulama bu duygu ve değerlendirmenin önüne geçmeye layık değildir. Peygamber ocağı'na, peygamber arzusunun gerçekleşmesine imkan ve zemin hazırlamak yaraşır.
Diğer taraftan şehitlik kuru bir disiplin işi olmadığı gibi, rastgele dağıtılacak bir rütbe de değildir. O tam anlamıyla bir iman, yürek ve Allah'a güven işidir. İslâm'a ait bir rütbedir. O, onun özellik ve şartlarını taşıyanlara verilir. Bunun dışında kalan "şehid" değerlendirmeleri, mecâzî ifadelerdir. Hele temelde şehitliğe ters ve karşı olan düşünce ve anlayışları hatta eylem ve davranışları değişik düzeylerde sergilemekten kaçınmamış kişilere bile bir takım sıfatlar eşliğinde şehid denilmesi, şer'î açıdan hiç bir önem ve değer taşımayan beyanlardır. Birilerinin, aslında düşman oldukları İslâm'ın değerlerinin tâbir câizse, calip kullanma çabalarıdır. Böyle bir çabanın kimseye bir şey kazandırmayacağı çok açıktır. Buna rağmen böyle bir eğilim, şehitliğin bizim kültürümüzdeki ve değerler sistemimizdeki güçlü ve inkar edilemez yerinin farklı bir şekilde itirafı anlamına gelir.
cihâd ve şehidlik duygusu, müslüman nesillerin, daha ninnilerden itibaren almaya başladıkları bir kimlik terbiyesidir. "Ya gâzi ol, ya şehid" telkinleri, müslüman yavruların kulaklarına okunan ezan ve kamet kadar kişilik yapılarını dokuyan paha biçilmez manevi değerlerdir. İslâm adına dünyaya ulaştırılan insanlık ve medeniyet, itiraf etmeliyiz ki şehidlik terbiyesiyle büyütülmüş nesillerin armağanıdır. " Nasrun minellahi ve fethun garîb" müjdesine inanmış gönüllerin medeniyetidir o. Bu farklı ve çok etkili meziyyeti, hafife almak ya da kaybetmek, bu ümmetin kendi kendisinin inkârı anlamına gelir. "Kendi değerler sistemini bozan milletler" ise, içten gelen bir bozgunu ve perişanlığı paylaşırlar(7)
Dünyanın dört bir yanında İslâmî amaçlarla yürütülen direniş ve şehâdet hareketleriyle ilgilenip onları elden geldiğince desteklemek şehâdet terbiyesinin tabiî bir gereğidir. Bu hareketleri, terör eylemi gibi görmek ve göstermek ise, tek kelime ile düşmandan yana tavır almak demektir.
Netice olarak hadis-i şeriften şu sonuçların çıkarılması mümkündür:

1. Hz. Peygamber ashâb ve ümmetime karşı son derece şefkat ve merhamet göstermiştir.

2. Şehid olmayı dilemek ve gücü haricindeki bir hayrı temenni etmek câizdir.

3. şehâdet terbiyesi İslâm ümmetinin hiç bir sebeple vazgeçemeyeceği meziyyeti ve görevidir.

4. Hz. Peygamber özlem ve temennileriyle de müslümanlara örnektir. Bu sebeple cihâd ve şehitlik, ümmet-i Muhammed'in de özlemidir.