PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : İnsanın, nefsini keşfetmesi


ArZu
10.04.2007, 12:20
Nefis, insanın aşılanmamış şekli. Bu bakımdan her insan nefs-i emmare ile yani kötülüğü emreden bir yapı ile dünyaya gelir, meyve vermez, bir şeyler verirse onlar da zehir, diken, püskül vesairedir.

Eğer din gönderilmeseydi insandan daha korkunç canavar olamazdı, zaten dinden uzaklaşanlar da felaketimiz olmuştur, mahkeme dosyaları buna şahit!

İnsan din ile aşılanırsa, meyve vermeyen dallar kesilecek, ibadet filizi yuvasına yerleştirilecek. Aşı tutarsa insan nefs-i levvameye geçer, işlediği günahlar sebebiyle kendini kınamaya başlar.

_ Neden öyle söyledim?

_ Neden bu hareketi yaptım?

_ Neden dinimi bilmiyorum?

Bu nedenler ona insanlığını hatırlatır; çünkü insandan başka hiçbir mahlukta pişmanlık duygusu yoktur; pişmanlıktan haberdar olmayan, insanlıktan da haberdar değildir.

Nefs-i levvame, şuurlu Müslümanlık'a atılan ilk adım olduğundan çok önemlidir.

"Suç bende!" diyecek insanlara, su gibi, hava gibi ihtiyacımız var.

Ehl-i tarik; emmare, levvame, mülheme, mutmaine, raziye, mardiye diye nefsi yedi kademede ele almışsa da insan, levvame basamağından İslâm sarayına girer, mutmaine makamında velayet koltuğuna oturur, kimisi oturduğu yeri bilir, kimisi de bilmez. Bunların halleri makamlarını ilan eder amma, çoğu zahiren virane gibidir. Onları tanımak için göz yetmez, basiret de lazım.

Nefs-i mutmaine'de mü'min, Allah'ın sıfatlarından, hakimiyetinden, icraatından, Nebi'sinden, dininden emindir, tereddüdü olmaz. Kâinat nizamı içinde dinî nizamı bilir, bunlara hayatını uydurmaya çalışır.

Allah'a itaate, sünnet-i seniyyeye doymayan bir hali vardır, bu sebeple riyazatı tercih eder.

Mânen beslenmeyenin riyazatı ve uzleti, tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Nefs-i raziye'de istekler iyice azalır. İnsanlardan bir şey istemezken, ümidi, emeli tükenir. Allah'tan da bir şeyler istemez, sadece ve sadece Allah'ın rızasına talip olur. Bu makamdaki insanı başkaları anlayamaz. "Ne garip kimse" derler, onu hayatını taklit edilmez zannedip, istisnai insan sınıfına katarlar. Günümüzde bunlara pasif diyenler de çıkar. Güneş, toprak, çekirdek çok pasif görünür; fakat aktiflerin bütünü onların sebebiyledir.

Nefsin kademeleri, bir tarikata has bir şey değildir. Her ehl-i tarik bu kademelerde ilerlerken, her mü'min de aynı yolu takip edebilir.

Kendisiyle değil, başka şeylerle meşgul olanlar, insanı da insaniyeti de keşfedemez, dünya ve ahireti tehlikeye düşürebilir. İnsan kendini keşfetmeli ki şuurlu Müslüman olsun. Bilindiği gibi nefs-i levvameye ayak atan, şuurlu Müslüman sınıfına girebilir. Bu makamda insan, hatalarını, noksanlarını görür, pişmanlık duyar, kendi kendini kınar, ayıplar.

İnsanın kendisiyle meşgul olması çok önemli. İslâmî ilimler elde edilecek, bunları bir mihenk gibi kullanıp, insan kendi kendini tartacak, ölçecek... Terazi kendini tartmaz amma insan bunu yapabilir. Göz kendini görmez, basiret görür, insan kendini hesaba çekebilir. Gerçi günahı görecek mikroskoplar icat edilmedi; amma nefs-i emmareye gelen bunları başarabilir.


HEKİMOĞLU İSMAİL

ArZu
21.04.2007, 02:40
Pahalı insanlar
İnsanlar arasında çok cüz’î şeylerle satın alınabilecek kadar ucuz olanları bulunduğu gibi, dünyalar dolusu altın ve elmaslarla satın alınamayacak kadar pahalı olanları da vardır.
Milletleri yükselten de, işte bu ikinci kısımda olanlardır. Pahalı insanlar, yağmur yüklü bulutlar gibi, hep yüksek ideal ve faziletlerle yüklüdürler. Bilinsinler bilinmesinler, onların geçtikleri yerler arkalarından yeşerir gider...
Ömer Muhtar, İtalyanlara, “Ben ölüyorum; ebedî var olacağım. Fakat siz, ölümle biteceksiniz.” diyor. Müslüman, hayatını çok pahalıya satar; fâni hayatı verir, bâki hayatı alır. Bizi dünyaya bağlayan sıhhat ise, şu sıhhat dedikleri şey, birkaç günlük güzelliği üzerinde olan güle benzer, yani gül yaprağı gibidir. Gül yaprağı canlı, sıhhatli olduğunda çok dikkat çekicidir ama, pörsüdüğünde hiçbir kıymeti kalmaz

Edibe Ziyâi
21.04.2007, 10:17
Allah razı olsun çok güzel bir yazıydı.Rabbim nefs i emmrareden bizleri korusun ,kusurlarımızı bize göstersin , yolundan AYIRMASIN , SADECE RIZASINA TALİP OLAN KULLARINDAN EYLESİN

ArZu
02.05.2007, 11:15
Hayat bir sahnedir. Herkes, yaşadığı hayatı oynayan bir artisttir. Bu sahneyi yaratan, bizi bu sahneye getiren, bize bu rolü vermiş. Rolü beğenip beğenmemek bize düşmez. Verilen rolü en iyi şekilde oynamak, rejiyi memnun etmektir bize düşen.

Çıkmaz sokaklar insanın dünyasında da vardır. İçimizdeki inişler yokuşlar, coğrafyadan daha çoktur. Cevapsız kalan sorular, çıkmaz sokaktır. Dermansız sanılan dertler çıkmaz sokaktır. Halbuki insan, yol mühendisi gibi olmalıdır. Mühendisin karşısına bataklık çıkarsa etrafını dolaşır. Dağ çıkarsa tünel açar, yoluna devam eder. Nehir çıkarsa köprü yapar. Yol bitti diyen, 'kendi ulaşımını durdurur'.

***

Felçli bir çocuk vardı. Annesi şöyle diyor: "Evladım felçli insanların da yapacağı işler vardır. Ben inanıyorum ki çok iyi günler göreceğiz. Felçli olman demek, her şey bitti demek değildir." Annesi o çocuğa lisan öğretti.

Çocuk tercümeler yaptı. Gerçekten de hem kültürleri arttı hem de para kazandılar.

***

İki gözü de görmüyor. Azmediyor okuyacağım diyor. Böylece lise, üniversite bitiyor. Gözünün görmemesi bütün yolları çıkılmaz hale soktu. Fakat o şahıs üniversite bitirerek kendi yolunu açtı.

***

Adam eşiyle kavga etmiş. Yollarda deste deste çiçek satıyorlar. Düşünüyorum, eşini üzmüş adam, akşam bir buket çiçeği eşine uzatınca ikisinin de sevgi damarları kabarmaz mı? Bir çiçek, çıkmaz sokakları fethetti.

İnsanı çıkmaz sokağa düşüren, kendi düşünceleridir. Ben bazen diyorum ki kendi kendime "Yok. Ben bu hastalıktan kurtulamam..." İşte kendi kendimi çıkmaz sokağa soktum. Sonra diyorum ki; "Niye iyileşmeyeyim? Şifa Allah'tan" Şimdi çıkmaz sokaktan çıktım. Her çıkmaz sokak açılır. Hassas olmak, dengesizliği de beraberinde getirir. Hislerimiz, aklın kontrolünde olursa dengesizliklerin sayısı azalır.

Elbette çıkmaz sokak vardır. Çıkmaz sokaklar yolumuzu kesebilir. Fakat müsbet düşünmek lazım. Ben kitap bulunmayan bir evde büyüdüm; kırk tane kitap yazdım.

Her akşam, yatsı namazını kıldıktan sonra, "Bugünkü hayatım nasıl geçti?" sorusuna cevap aramalıyız. Günahlarımızı, hatalarımızı tespit etmeli, onlara tevbe etmeliyiz.

İnsanın, gayrete gelerek geçmişin yanlışlıklarından intikam alması lazım

HEKİMOĞLU İSMAİL

ArZu
17.05.2007, 12:32
Mâkul ve âdil olmak

AHMET SELİM


Neye göre kime göre diye sorup belirsizliklere kapı açarak meseleyi ortada bırakma taktiğini uygulamanın âlemi yok.

"Mâkul olmak" normal ve vasati bir aklın anlayabileceği bir şeydir. "Âdil olmak" da öyledir. İnsanların "mâkul ve âdil olma" tercihini büyük bir kısmıyla yaşamıyor olması onu anlayamamaları ve bilemeyişleri yüzünden değildir. Bencillikleri, hırsları, öfkeleri kısacası nefsanî zaafları, mâkul ve âdil olmalarını engeller. Mâkul ve âdil olmak, hem normal insan olmanın, hem de öyle kalabilmenin gereğidir.

Bütün insanlık için "mâkul ve âdil olmak" bir asgarî müştereklik ilkesi olarak düşünülmelidir.

Tabiî ki bunun ötesinde de özellikler, hasletler, faziletler ve değerler vardır. Ama temel ilke budur; ötesi buna dayanarak var olur. Bunu zedeleyen iddialar, farklılıklar, ilgiler, hangi ideoloji ve bağlanış adına olursa olsun; insanı ilerletmeyen, tersine gerileten şeylerdir. Yani mâkul ve âdil olmak, aynı zamanda çok önemli bir kültür ve medeniyet kriteridir; çok belirleyici bir test ölçüsüdür.

Anlaşmazlıkların, uzlaşmazlıkların, geçimsizliklerin, uyumsuzlukların, hastalıklı ihtilafların, anlamsız kavgaların ve çekişmelerin, diyalog kopukluklarının kökünde hep "mâkul ve âdil" olma ilkesinde buluşamayışımız yatar. Bazı eksiklikler bazı (sağlıksız) fazlalıkların sonucudur. Fıtraten mâkul ve âdil olmaya elverişli bulunan insan, çıkarları ve hırsları sebebiyle kendini öne çıkaracak düşünceler üretmeye yönelince, önce "âdil olmak"tan bilerek uzaklaşır, sonra "mâkul olma" imkânlarını buna bağlı olarak kaybetmeye başlar. Bu pratik hayatta da böyledir, düşünce hayatında da.

Günlük akış içinde, ticarette, siyasette, "mâkul ve âdil" davranamamanın örneklerini hepimiz biliyor ve görüyoruz. Aynı hal, düşünce hayatı için de söz konusudur. Öyle düşünürler vardır ki; önemli eserler vermişlerdir ama, dikkatle ve özel bir hassasiyetle incelediğinizde, "mâkul ve âdil olma" fıtratını ve bunun yanı sıra, zarurî normallik vasıflarını kaybettiklerini görebilirsiniz. Çeşitli ideolojilerde ve "teorik-felsefî" bütünleştirme örgülerinde bunun çeşitli örneklerini işaretlemek mümkündür. Biraz cesaret ister, biraz ukalalık ve istihzâ takılmalarına tahammül ister; o kadar.

Aslında "mâkul ve âdil" olma ilkesinin ve "doğallığının", bir başka deyişle "normal" kalabilmenin çok zorlaşması da, düzenlerin ve sistemlerin besleyicisi olan düşünürlerdeki "gayr-i mâkul ve gayr-i âdil" anormalliklerin ayıklanamamış ve süzülememiş olmasıdır. İnsanlar, alabileceklerini, "anormallik" darasını düştükten sonra süzerek alsalardı; bugün ne liberalizm ve kapitalizm bu halde olurdu, ne de onlara tepki olarak ortaya konulan cevaplar ve onların paralelinde yürüyen teoriler bu durumda kalırdı.

"Mâkul ve âdil olmak", öbür veçhesiyle "normal insan" gibi kalabilmek ve yaşayabilmek, bugün fevkalâde büyük bir önem kazanmıştır. Evet öyledir! Çok okumuş, çok düşünmüş, nice tecrübeler yaşamış biri; şâyet "mâkul ve âdil olma" ölçüsünü ihlâl eden olumsuzluklar ve zaaflar gösteriyorsa, biliniz ki; onun, en dolu göründüğü fikrî-ilmî planda da ciddi yanlışları vardır. "Orada derya gibi ama burada böyle" yakıştırması hiç doğru değildir. Burada böyle olan, orada öyle olamaz.

... Günümüze, güncel dertlerimize getirelim sözü... Bütün insanlık, ve kendi şartlarımız içinde biz, topluca, bir normalleşme ihtiyacı ve mecburiyeti karşısındayız. Bir şeyler bulup kurtulma arayışları yerine, unuttuğumuz bir şeyi hatırlayıp yeniden keşfetme durumundayız. Şu Ortadoğu'da olanlar içinde, hem işgalcilerde hem direnişçilerde normal bir taraf var mı? Nesini tahlil edeceksiniz? Birbirini katleden Müslümanlar kime ve neye karşı direnmiş oluyorlar?

Biz burada durup dururken bir krize girdik. Sanki krizi aradık, adeta elbirliğiyle ve gaflet birliğiyle oluşturduk.

Şimdi en büyük nimet, en büyük amaç, "mâkul ve âdil olma" normalliğine kavuşabilmeniz olmalıdır! Sâde, yalın, tertemiz, pırıl pırıl bir ilke: Lütfen mâkul ve âdil olmaya çalışalım! Bunun gerekli kıldığı samimiyete gönül açmak gibi irfân olmaz