Şah
10.04.2007, 14:13
Milli mücadelenin kazanılmasında ve bilhassa Doğu Anadolu’da Bediüzzaman’ın büyük etkinliği görülmüştür. Bir çok başarılara katkıda bulunmuştur. Nihayet 1916 senesinde Ruslara esir düşüp yaklaşık 2 sene Rusya’nın Kosturma şehrinde esir kalıp, bir fırsatını bulup oradan firar etmiştir. Bu mücadelesini kısaca anlatmak gerekirse:
Milli Mücadele davası için büyük hizmetleri görülen gönüllü irşatçılardan biri de kuşkusuz Bediüzzaman Said Nursi’dir. Bir asra yakın ömrünün önemli bir kısmını inandığı davanın mücadelesine adayan Bediüzzaman’ın kimliği ve taşıdığı misyon dikkate alındığında, Milli Mücadele’deki belirleyici rolü ve bu hareketin seyrine olan etkisi açık bir şekilde ortaya çıkacaktır.
Bediüzzaman da diğer ulema gibi, devrinin olaylarıyla yakından ilgilenmiştir. İttihad ve Terakki Cemiyeti ileri gelenleriyle görüşmüştür. Hürriyet taraftarlığı konusunda onlarla mutabık kalmıştır. II. Meşrutiyet ilan edildiği zaman Selanik Hürriyet Meydanı’nda “Hürriyete Hitap” adıyla bilinen konuşmasını yapmıştır. İstibdadı kötülemiş, buna mukabil Meşrutiyet’i savunmuştur. 1909’da kurulan İttihad-ı Muhammedi Fırkası’nın kurucuları arasında yer almıştır. Volkan gazetesinde ateşli yazılar yazmıştır. Bu yazılarından dolayı 31 Mart Hadisesi’nin tahrikçilerinden olduğu gerekçesiyle Divan-ı Harb-i Örfi’de mahkeme edilmiştir. Olayla ilgisi görülmeyerek beraat etmiştir. 1911 yılında Şam’a giderek Emeviye Camii’nde İslam dünyasının meselelerine değinen ünlü hutbesini okumuştur.
Bediüzzaman Said Nursi’nin vatan müdafaasında cepheye fiilen silahlı katılması I. Dünya Harbi’ne rastlamaktadır. I. Dünya Savaşı sırasında Van ve Muş’ta talebeleri ile birlikte gönüllü milis alayları teşkil ederek cephede savaşmıştır. Muş’un Ruslarca istilası üzerine orada kalan 8 topu kurtarıp Bitlis Muharebesi’ne iştirak etmiştir. Burada yaralanarak Ruslar’a esir düşmüştür. Tiflis’te esir bulunduğu bir sırada kendisine Dahiliye Nazırı Talat Paşa tarafından 60 lira (mukabili 1254 mark) gönderilmiştir. İki yıldan fazla bir zaman Kosturma’da, sürgünde kalmıştır. Sonra firar edip kurtularak İstanbul’a dönmüştür.
İstanbul’da bulunduğu bir sırada, Bitlis vilayetinin bazı bölgelerinin etnoğrafik haritalarının düzenlenmesi hususunda Dahiliye Nezareti’nin talebi üzerine kendisinden bilgi alınıp yardımlarından istifade edilmek istenmiştir.
Said Nursi, bu yıllarda Said-i Kürdi olarak bilinip tanınmakta idi. O, henüz birkaç yıl öncesine kadar bir milletler topluluğu görünümündeki Osmanlı Devleti’nin, devletine sadık kalan iki halkından biri olan Kürt ırkına mensup bir şahsiyetti. Ne var ki aynı yıllarda Türklerle “et-tırnak” şeklinde birbirine kaynaşmış olan Kürt toplumu üzerinde bir takım oyunlar oynanıyor ve bu birlikteliğin parçalanması için bütün imkanlar kullanılıyordu. Bu ayrılığı körükleyen milletlerin başında ise İngilizler geliyordu. İstanbul’daki İngiliz elçisinin İngiltere Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği bir telgrafta bu gerçek şu şekilde dile getiriliyordu:
“Hükümetimizin niyeti, Türkleri ne olursa olsun zayıf düşürmek ise de, Kürtleri onlardan ayırmak hiç de fena değildir ve bu mümkündür. Ancak bu çok dikkatli bir şekilde icra edilmelidir.”
İngilizler bu düşüncelerini hayata geçirmek için boş durmuyor, bölgeye gönderdikleri özel ajan ve heyetlerle amaçlarına ulaşma gayreti içinde bulunuyorlardı. Rahib Frew ve Binbaşı Noel bu alanda en fazla ün yapmış şahsiyetlerdi. Diğer taraftan merkezi İstanbul’da olmak üzere kurulmuş bulunan Kürt Teali Cemiyeti de bu işin gönüllü üstlenicisi idi.
Kürt Teali Cemiyeti amacı doğrultusunda her türlü etkinlikte bulunuyor ve etki alanını daha da güçlendirmek için bir takım Kürt aydınları ile diyaloga geçiyordu. Cemiyetin bu amaçla temas kurduğu aydınlardan biri de Said Nursi idi. Kürt Teali Cemiyeti üyelerinden Gazeteci Mevlanzade Rıfat, Bediüzzaman’a bağımsız bir Kürt Devleti kurulması fikrini bir mektupla bildirmiş, ancak gayet sert bir tepki ile karşılaşmıştır. Said Nursi cevabi mektubunda, Devlet-i Aliyye’yi yeniden diriltmek için yapılacak her türlü hareketin içinde yer almaya hazır olduğunu, ancak Kürt Devleti tahayyülünün sadece İslam düşmanlarının işine yarayacağını ifade etmişti.
Bu dönemde Said Nursi’nin en fazla sıkıntısını çektiği konu, Şerif Paşa’nın Ermeni Nubar Paşa ile Paris’te imzaladığı itilafname olmuştur. Ona göre bu itilafname gerçekten tehlikeli ve etkisiz hale getirilmesi gerekli bir yayındı. Bediüzzaman bu konuda da anında tepki göstermiş ve Şerif Paşa gibi beş-on şahsın Kürt milletini temsil etme yetkisinin olmadığını bildirerek Kürt milletinin hakiki temsilcilerinin Meclis-i Mebusan’daki mebuslar olduğunu söylemiştir.
Said Nursi gazete ve mecmualarda yayınlanan bu tür yazılarının yanı sıra bazı Kürt aydınlarını da harekete geçirerek bir protesto hazırlanıp gazetelerde yayınlanmasına öncülük etmiştir. Söz konusu protesto metninde şöyle deniyordu:
“...Vahdet-i İslamiyye’nin fedakar ve cesur, hadim ve taraftarları olarak yaşamış olan Kürtler, henüz beş yüz bine yakın şühedasının kanı kurumadan şişlere geçirilen yetimlerin, gözleri oyulan ihtiyarların hatıralarını teessürle anarken, İslamiyet’in zararına olarak tarihi ve hayati düşmanlarıyla itilaf akdetmek suretiyle salabet-i diniyyeleri hilafına iftirak-cûyane amali takib edemezler. Binaenaleyh Kürt vicdan-ı milliyesinin bu tarz tahassüsüne mugayir hareket eden zevatı da tanımazlar.”
Şerif Paşa, gördüğü bu tepki üzerine bir süre sonra emelinden vazgeçmek ve hilafet yanlısı politika izlemek zorunda kalmıştır. Ayrıca Paris Konferansı’ndaki Kürt temsilciliğinden de istifa etmiştir. Şerif Paşa’nın bu düşüncesinden vazgeçmesinde Said Nursi’nin şiddetli tepkisinin büyük etkisi olmalıdır. Sadece İstanbul değil, Doğudaki ulema ve eşraf üzerinde de büyük bir etkinliği bulunan Bediüzzaman, bu gücünü sonuna kadar bu cereyanın aleyhinde kullanmıştır. Nitekim gazetelere gönderilen protesto yazılarından onun bir çok Kürt muteberanı tarafından desteklendiği anlaşılmaktadır.
Bediüzzaman’ın bu dönemde Kürtçülük cereyanının akim kalması gayretlerinin yanı sıra, diğer bir hizmeti de işgallere karşı bayrak açan Anadolu hareketine destek vermesi olmuştur. Bu doğrultuda yazdığı “küçük” bir risale olan Hutuvat-ı Sitte ile “büyük” ses getirmiştir. Risale, halka moral ve heyecan vermiştir.İngilizlerin bir takım entrikalarla Şeyhülislam ve diğer bazı ulemayı lehlerine çevirmek maksadı ile Anglikan Kilisesi’ne hazırlattıkları bir bölüm soruya karşılık olmak üzere kaleme alınan bu eser, İngilizler’i çaresiz bırakmıştır. Eser sebebiyle Said Nursi, idam kararına çarptırılmış, ancak onun idamının bütün Kürtler’in sonsuza kadar İngilizler’e düşmanlık göstermesine sebep olacağı ve aşiretlerin de bu sebeple isyan edeceği göz önünde bulundurularak bu karardan vazgeçilmiştir.
Hutuvat-ı Sitte’de çürütülen İngiliz propagandası şu maddelerden meydana geliyordu:
-Kadere boyun eğerek işgalcilerin her türlü muamelesine rıza gösterilmesi,
-Daha önce Almanlarla dost olunduğu gibi İtilaf Devletleri’yle de iyi geçinmekte dinen bir sakınca olmadığı,
-Geçmiş idarecilerden herkesin şikayetçi olması sebebiyle duruma rıza gösterilmesi gerektiği,
-Anadolu’daki sergerdelerin niyetlerinin din ve İslamiyet olmadığı,
-Hilafet’in söz konusu sergerdelerin aleyhinde olduğu.
Bediüzzaman yukarıda ifade edilen bu hususlara bir mantık silsilesi içinde cesaret ve şecaatle cevap vermiştir. Bu cevaplarda düşman işgali altındaki halka moral verici ifadeler kullanılmış ve her fırsatta halka mesaj ulaştırılmaya çalışarak İngilizlerin psikolojik savaş taktiklerine yine psikolojik mukavemetle karşılıkta bulunulmuştur.
Said Nursi’nin milli harekete bir diğer hizmeti de, İstanbul Hükümeti’nin fetvasının tutarsızlığını ve Milli Mücadele hareketinin meşruiyetini ilan etmek olmuştur. Fetva için, iki tarafı dinlemenin zaruretine işaret edilerek Anadolu tarafının da dinlenmesi gerekliliğini öne sürmüş ve sonuçta yapılanın zulme adalet, cihada isyan, esarete hürriyet demek olduğunu göstererek İstanbul’da Hükümet’in (hatta İngilizler’in) etkisinde verilen fetvayı çürütmüştür
Milli Mücadele davası için büyük hizmetleri görülen gönüllü irşatçılardan biri de kuşkusuz Bediüzzaman Said Nursi’dir. Bir asra yakın ömrünün önemli bir kısmını inandığı davanın mücadelesine adayan Bediüzzaman’ın kimliği ve taşıdığı misyon dikkate alındığında, Milli Mücadele’deki belirleyici rolü ve bu hareketin seyrine olan etkisi açık bir şekilde ortaya çıkacaktır.
Bediüzzaman da diğer ulema gibi, devrinin olaylarıyla yakından ilgilenmiştir. İttihad ve Terakki Cemiyeti ileri gelenleriyle görüşmüştür. Hürriyet taraftarlığı konusunda onlarla mutabık kalmıştır. II. Meşrutiyet ilan edildiği zaman Selanik Hürriyet Meydanı’nda “Hürriyete Hitap” adıyla bilinen konuşmasını yapmıştır. İstibdadı kötülemiş, buna mukabil Meşrutiyet’i savunmuştur. 1909’da kurulan İttihad-ı Muhammedi Fırkası’nın kurucuları arasında yer almıştır. Volkan gazetesinde ateşli yazılar yazmıştır. Bu yazılarından dolayı 31 Mart Hadisesi’nin tahrikçilerinden olduğu gerekçesiyle Divan-ı Harb-i Örfi’de mahkeme edilmiştir. Olayla ilgisi görülmeyerek beraat etmiştir. 1911 yılında Şam’a giderek Emeviye Camii’nde İslam dünyasının meselelerine değinen ünlü hutbesini okumuştur.
Bediüzzaman Said Nursi’nin vatan müdafaasında cepheye fiilen silahlı katılması I. Dünya Harbi’ne rastlamaktadır. I. Dünya Savaşı sırasında Van ve Muş’ta talebeleri ile birlikte gönüllü milis alayları teşkil ederek cephede savaşmıştır. Muş’un Ruslarca istilası üzerine orada kalan 8 topu kurtarıp Bitlis Muharebesi’ne iştirak etmiştir. Burada yaralanarak Ruslar’a esir düşmüştür. Tiflis’te esir bulunduğu bir sırada kendisine Dahiliye Nazırı Talat Paşa tarafından 60 lira (mukabili 1254 mark) gönderilmiştir. İki yıldan fazla bir zaman Kosturma’da, sürgünde kalmıştır. Sonra firar edip kurtularak İstanbul’a dönmüştür.
İstanbul’da bulunduğu bir sırada, Bitlis vilayetinin bazı bölgelerinin etnoğrafik haritalarının düzenlenmesi hususunda Dahiliye Nezareti’nin talebi üzerine kendisinden bilgi alınıp yardımlarından istifade edilmek istenmiştir.
Said Nursi, bu yıllarda Said-i Kürdi olarak bilinip tanınmakta idi. O, henüz birkaç yıl öncesine kadar bir milletler topluluğu görünümündeki Osmanlı Devleti’nin, devletine sadık kalan iki halkından biri olan Kürt ırkına mensup bir şahsiyetti. Ne var ki aynı yıllarda Türklerle “et-tırnak” şeklinde birbirine kaynaşmış olan Kürt toplumu üzerinde bir takım oyunlar oynanıyor ve bu birlikteliğin parçalanması için bütün imkanlar kullanılıyordu. Bu ayrılığı körükleyen milletlerin başında ise İngilizler geliyordu. İstanbul’daki İngiliz elçisinin İngiltere Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği bir telgrafta bu gerçek şu şekilde dile getiriliyordu:
“Hükümetimizin niyeti, Türkleri ne olursa olsun zayıf düşürmek ise de, Kürtleri onlardan ayırmak hiç de fena değildir ve bu mümkündür. Ancak bu çok dikkatli bir şekilde icra edilmelidir.”
İngilizler bu düşüncelerini hayata geçirmek için boş durmuyor, bölgeye gönderdikleri özel ajan ve heyetlerle amaçlarına ulaşma gayreti içinde bulunuyorlardı. Rahib Frew ve Binbaşı Noel bu alanda en fazla ün yapmış şahsiyetlerdi. Diğer taraftan merkezi İstanbul’da olmak üzere kurulmuş bulunan Kürt Teali Cemiyeti de bu işin gönüllü üstlenicisi idi.
Kürt Teali Cemiyeti amacı doğrultusunda her türlü etkinlikte bulunuyor ve etki alanını daha da güçlendirmek için bir takım Kürt aydınları ile diyaloga geçiyordu. Cemiyetin bu amaçla temas kurduğu aydınlardan biri de Said Nursi idi. Kürt Teali Cemiyeti üyelerinden Gazeteci Mevlanzade Rıfat, Bediüzzaman’a bağımsız bir Kürt Devleti kurulması fikrini bir mektupla bildirmiş, ancak gayet sert bir tepki ile karşılaşmıştır. Said Nursi cevabi mektubunda, Devlet-i Aliyye’yi yeniden diriltmek için yapılacak her türlü hareketin içinde yer almaya hazır olduğunu, ancak Kürt Devleti tahayyülünün sadece İslam düşmanlarının işine yarayacağını ifade etmişti.
Bu dönemde Said Nursi’nin en fazla sıkıntısını çektiği konu, Şerif Paşa’nın Ermeni Nubar Paşa ile Paris’te imzaladığı itilafname olmuştur. Ona göre bu itilafname gerçekten tehlikeli ve etkisiz hale getirilmesi gerekli bir yayındı. Bediüzzaman bu konuda da anında tepki göstermiş ve Şerif Paşa gibi beş-on şahsın Kürt milletini temsil etme yetkisinin olmadığını bildirerek Kürt milletinin hakiki temsilcilerinin Meclis-i Mebusan’daki mebuslar olduğunu söylemiştir.
Said Nursi gazete ve mecmualarda yayınlanan bu tür yazılarının yanı sıra bazı Kürt aydınlarını da harekete geçirerek bir protesto hazırlanıp gazetelerde yayınlanmasına öncülük etmiştir. Söz konusu protesto metninde şöyle deniyordu:
“...Vahdet-i İslamiyye’nin fedakar ve cesur, hadim ve taraftarları olarak yaşamış olan Kürtler, henüz beş yüz bine yakın şühedasının kanı kurumadan şişlere geçirilen yetimlerin, gözleri oyulan ihtiyarların hatıralarını teessürle anarken, İslamiyet’in zararına olarak tarihi ve hayati düşmanlarıyla itilaf akdetmek suretiyle salabet-i diniyyeleri hilafına iftirak-cûyane amali takib edemezler. Binaenaleyh Kürt vicdan-ı milliyesinin bu tarz tahassüsüne mugayir hareket eden zevatı da tanımazlar.”
Şerif Paşa, gördüğü bu tepki üzerine bir süre sonra emelinden vazgeçmek ve hilafet yanlısı politika izlemek zorunda kalmıştır. Ayrıca Paris Konferansı’ndaki Kürt temsilciliğinden de istifa etmiştir. Şerif Paşa’nın bu düşüncesinden vazgeçmesinde Said Nursi’nin şiddetli tepkisinin büyük etkisi olmalıdır. Sadece İstanbul değil, Doğudaki ulema ve eşraf üzerinde de büyük bir etkinliği bulunan Bediüzzaman, bu gücünü sonuna kadar bu cereyanın aleyhinde kullanmıştır. Nitekim gazetelere gönderilen protesto yazılarından onun bir çok Kürt muteberanı tarafından desteklendiği anlaşılmaktadır.
Bediüzzaman’ın bu dönemde Kürtçülük cereyanının akim kalması gayretlerinin yanı sıra, diğer bir hizmeti de işgallere karşı bayrak açan Anadolu hareketine destek vermesi olmuştur. Bu doğrultuda yazdığı “küçük” bir risale olan Hutuvat-ı Sitte ile “büyük” ses getirmiştir. Risale, halka moral ve heyecan vermiştir.İngilizlerin bir takım entrikalarla Şeyhülislam ve diğer bazı ulemayı lehlerine çevirmek maksadı ile Anglikan Kilisesi’ne hazırlattıkları bir bölüm soruya karşılık olmak üzere kaleme alınan bu eser, İngilizler’i çaresiz bırakmıştır. Eser sebebiyle Said Nursi, idam kararına çarptırılmış, ancak onun idamının bütün Kürtler’in sonsuza kadar İngilizler’e düşmanlık göstermesine sebep olacağı ve aşiretlerin de bu sebeple isyan edeceği göz önünde bulundurularak bu karardan vazgeçilmiştir.
Hutuvat-ı Sitte’de çürütülen İngiliz propagandası şu maddelerden meydana geliyordu:
-Kadere boyun eğerek işgalcilerin her türlü muamelesine rıza gösterilmesi,
-Daha önce Almanlarla dost olunduğu gibi İtilaf Devletleri’yle de iyi geçinmekte dinen bir sakınca olmadığı,
-Geçmiş idarecilerden herkesin şikayetçi olması sebebiyle duruma rıza gösterilmesi gerektiği,
-Anadolu’daki sergerdelerin niyetlerinin din ve İslamiyet olmadığı,
-Hilafet’in söz konusu sergerdelerin aleyhinde olduğu.
Bediüzzaman yukarıda ifade edilen bu hususlara bir mantık silsilesi içinde cesaret ve şecaatle cevap vermiştir. Bu cevaplarda düşman işgali altındaki halka moral verici ifadeler kullanılmış ve her fırsatta halka mesaj ulaştırılmaya çalışarak İngilizlerin psikolojik savaş taktiklerine yine psikolojik mukavemetle karşılıkta bulunulmuştur.
Said Nursi’nin milli harekete bir diğer hizmeti de, İstanbul Hükümeti’nin fetvasının tutarsızlığını ve Milli Mücadele hareketinin meşruiyetini ilan etmek olmuştur. Fetva için, iki tarafı dinlemenin zaruretine işaret edilerek Anadolu tarafının da dinlenmesi gerekliliğini öne sürmüş ve sonuçta yapılanın zulme adalet, cihada isyan, esarete hürriyet demek olduğunu göstererek İstanbul’da Hükümet’in (hatta İngilizler’in) etkisinde verilen fetvayı çürütmüştür