PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Kadın erkeğin ‘kaburga kemiğinden’ mi yaratıldı?


aHuZaR
11.04.2007, 23:44
Erkek ve kadın arasında dengesizlik ve eşitsizlik tarih sahnesine çıktıktan sonradır. Zamanla çeşitli toplamlarda sosyal sistemler kadının aleyhine işlemiş ve eşitsizlikler ortaya çıkmıştır.

Tarih boyunca kimi kişiler, aileler, sülaleler, hanedanlar, ırklar, cinsiyetler ve milletler kendilerini insanlığın genel gidişatından ayırarak üstün olduklarını, diğerleriyle eşit seviyede tutulamayacaklarına inanmışlardır.

Kimine göre tanrı onları özel, ayrıca veya önce yaratmıştır. Geri kalanlar onlara hizmet için veya onların döküntüsü ya da artığı olarak vardır. Kimine göre de tanrı onları insanlığı uygarlaştırmak, çağdaşlaştırmak, ilerletmek için yaratmıştır.

Bunların hiç birinde insanlığın birliği ve eşitliği fikri yoktur.

Bu tür saplantılı ve kasıntılı kişilere, ailelere, hanedanlara, ırklara veya milletlere Kur’an’ın esaslı bir cevabı vardır ki yüzlerine tokat gibi iner:

“Allah’ın yoluna ve insanlığın yoluna dönmedikleri sürece nerede olurlarsa olsunlar alçaklık damgası yemeğe mahkûmdurlar.” (3/Ali-İmran; 112)Ayette geçen Allah’tan bir ip/yol (hablun minellah) ve insanlardan bir ip/yol (hablun minen’nâs) tabirlerinin birbirini tefsir ettiğine dikkat ediniz. Dini çevrelerde genellikle Hablullah (Allah’ın ipi/yolu) bilinir de, bunun aynı zamanda Hablunnâs (insanlığın ipi/yolu) ile tefsir edildiği pek bilinmez.

HABL: Kök olarak “bir şeyin içinde olmak” demektir. Örneğin gebe kalmak, hamile kalmak (hablen), gebe bırakmak (ihbâl), ağ, tuzak (hibâl), hamilelik (habl), çıkış yeri, kaynak, başka bir şeyin içinde olan (habel), ip, urgan, sicim (hablun), gebe, hamile (hublâ), omurilik, bel kemiği (hablun şevkiyyun), şahdamarı (hablu’l-verid) kelimeleri bu kökten gelir.

Demek ki Allah’ın içinde olan (hablullah) ile, insanlığın içinde olan (hablunnâs) aslında aynı şeydir. Bu durumda Allah’ın içinde olan sevgi ve merhamet (rahmeh) ile insanlığın içinde olan vicdan, iç görü ve basiret birbirinin yerine geçmiş olur. Yani bunlar birbirini tefsir eder. Bunun için olsa gerek Kur’an’ın kendini insanlığın basireti, iç görüsü, vicdanı olarak tarif ettiğini görürüz. (45/20).

İşte buna dönmeyenler, içlerindeki bu sesi dinlemeyenler, bu yola, bu ipe sarılmayanlar zillet ve alçaklık damgası yemeye mahkumdurlar.
Şu halde ayette denmek istenen şu olmalıdır: İnsanlığın Rabbi tek Allah’ın “ipine” sarılmadıkça, onun yarattığı fıtrî gerçeğe dönmedikçe, kendilerini normal insanlardan üstün ve seçilmiş ırk olarak görmeyip, insanlık ailesinin eşit fertleri olduklarını kabul etmedikçe ve de insanlığın “ipine”; yoluna, temel değerlerine, sağduyusuna ve vicdanına dönmedikçe alçaklık damgası yemeye mahkûmdurlar. Böyle kendilerini üstün ırk veya seçilmiş millet sayarak kendilerini insanlığın gidişatından büyüklük taslayarak ayırdıkları, kendileri dışındaki milletlere üstten bakıp kendilerini onlarla eşit görmedikleri ve böylece insanlığın ortak yürüyüşüne katılmadıkları sürece Allah’ın gazabına uğrayacaklar ve “insanlık vicdanı” onları daima dışına atacaktır…

***

İnsanlar arasında kendini genel gidişattan ayırma ve kendinde bir şey vehmetme hastalığı sadece topluluklarda görülmez. Cinsiyet olarak özellikle erkeklerin kendilerini kadınlardan ayrı ve üstün tutarak ayırma hastalığının kökleri de kutsal kitaplara sokulacak kadar ileri gitmiştir.

Malum, yaygın inanışa göre kadın erkeğin kaburga kemiğinden yaratılmış olup, yaratılıştan gelen bir eşitsizlik, ayrı ve hatta aşağıda olma durumu söz konusudur.

“İşin kökeni” böyle tasavvur edilince, toplumsal düzlemde kadın-erkek ilişkilerini “eşitlikçi” bir zeminde ele almak mümkün olmamaktadır. Çünkü kadının kendi kaburga kemiğinden yaratıldığına inanan birisinin onu kendine denk görmesi zordur.

Şu halde “işin kökenine” inmek gerekir.

***

Söz konusu “kasıntılı” tasavvura göre, Allah bile yeryüzünde bir halife yaratacağı zaman onu önce “erkek” olarak düşünmüş oluyor. Daha yaratılışta; varlığı çıkışta kadının adı yok. Bu algıya göre -haşa- Allah, sırf erkeğe bir eğlence lazım olunca kadını yaratmayı hatırlıyor (!).

Bakın, dini bir inanış nasıl tüm ilişkilerin temelini belirleyebiliyor. Önce “düşüncenin temizlenmesi” faaliyetine buralardan başlamak gerektiğini bir kez daha görüyoruz. Buralar doğru olursa tabiî olarak ilişkiler de doğru kurulacaktır. Hep söylüyorum; dini yenilenme olmadan toplumsal yenilenme olmaz. İşin kökü buradadır. Bunu yapacak olan da dini dünyanın bizzat kendisidir.

***

Kanaatimce, yukarıdaki anlayış Kur’an’a dayanmamaktadır. Bu tür inanışların, eski dünya dinleri, özelikle de Yahudilik ve Hırıstiyanlık etkisinde kalınarak oluştuğunu düşünmekteyim.

Şöyle ki:

Dünya dinleri arasında ilk insanın yaratılışı ile ilgili başlıca iki tasavvur bulunuyor. İlki Yahudi-Hristiyan geleneğinin ataerkil (erkek-egemen) tasavvuru, ikincisi de bazı uzak doğu din ve mitolojilerinde görülen anaerkil (dişi-egemen) tasavvur…

Bunlardan ilkine göre Tanrı, ilk önce celal (güç, kudret) sıfatının bir tecellisi olarak “erkeği” (Adem) yaratmıştır. Sonra onu yalnızlıktan kurtaracak, gönlünü eğlendirecek bir varlık gerekmiş, bunun üzerine de, onun kaburga kemiğinden bir parça alarak kadını (Havva) yaratmıştır. Dolayısıyla aslolan erkektir; kadın onun süsü ve eğlencesidir.

Bu anlayış Tevrat’ta aynen şöyle geçer:

“Tanrı Adem’i topraktan yarattı ve burnuna yaşam soluğu üfledi. Böylece Adem yaşayan varlık oldu… Sonra “Adem’in yalnız kalması iyi değil” dedi, “Ona uygun bir yardımcı yaratacağım.” Derken Tanrı Adem’e derin bir uyku verdi. Adem uyurken, Tanrı onun kaburga kemiklerinden birini alıp yerini etle kapladı. Adem’den aldığı kaburga kemiğinden bir kadın yaratarak onu Adem’e getirdi. Adem “İşte bu benim kemiklerimden alınmış bir kemik, etimden alınmış bir ettir” dedi. Ona “kadın” denilecek, çünkü o adamdan alındı.” (Tekvin; 2/7, 21-23).

Bütün din ve mitolojilerde bozulmuş bir halde görülen, yüksek derecede “allegorik” anlatımlarla dolu olan ve aslında insanoğlunun zihninde bir “yaratılış muhayyilesi” oluşturmayı amaçlayan Adem kıssası, Tevrat’da geçtiği şekliyle erkeğin (Adem’in) mutlak önceliğini ve egemenliğini öngörür.

Nitekim daha sonraki bölümlerde Adem’i Havva, Havva’yı da yılan kandırıp yoldan çıkarır. Bu nedenle de yılan “Bütün yabanıl ve evcil havyanların en lanetlisi olarak anılmak, karnı üzerinde sürünmek ve ömrü boyunca toprak yemek, kadının ona, onun da kadına düşman olması” cezasına, Havva “Çocuk doğururken acı çekmek, kocasına muhtaç olmak ve onun tarafından yönetilmek” cezasına, Adem de “Yaşam boyu emek vermeden yiyecek bulamamak, toprak tarafından diken ve çalı ile karşılanmak, yaban otu yemek, toprağa dönünceye kadar alın teri dökerek kazanç sağlamak” cezasına çarptırılır. (Tekvin; 3/13-18).

İncil’e göre de, bizler işte bu işlenmiş “ilk günahın” cezasını çekiyoruz. Çektiğimiz ceza cennetten kovulma ve sürgün cezasıdır. O ilk günahın cezasını çaresiz hep birlikte çekeceğiz. Ancak bu lanet olası sürgün yerinden Tanrı’nın kuzusuna (İsa) bağlanarak yani kiliseye sığınarak ve papazların müşfik eline teslim olarak kurtulabiliriz. Çünkü o insanlığı bu ilk günahın ebedi cezasından kurtarmak ve keffaret olmak için çarmıhta kendini feda etmiştir.

Demek hayat dediğimiz maceranın bütün özeti budur.

Görüldüğü gibi Yahudi-Hıristiyan geleneğindeki yaratılış, erkek, kadın ve hayat tasavvuru gayet ataerkil ve karamsardır.

***

Kimi eski din ve mitolojilerde ise “yaratılış miti” tamamen anaerkildir. İnsanların topraktan doğuşu dişi doğurganlığının göstergesi olarak “tanrıça” kavramında belirir. Buna göre toprak, doğurganlık, verimlilik ve yaratıcılığı ile dişiyi simgeler. Hind kutsal metinleri Vedalar şöyle der: “Toprağa, annene doğru sürün” (Rig veda, x, 18, 10).

Keza bu mitolojilere göre ana tanrıça dişi olduğu gibi, yarattığı ilk insan da dişidir. Sümer teogonisine (tanrıların doğuşu) göre Tanrıça Nammu “gök ve yeri doğuran ana” ve “bütün tanrıları yaratan kadın ata” olarak tanıtılır. Nammu “ezeli deniz” demektir. Tüm canlıların yatağı olan “ezeli sular”, kadın doğurganlığı ile özdeşleştirilerek Tanrıça Nammu şeklinde ifade edilir.

Bu yaratılış mitosunun kendi “anaerkil” düzenini de doğurduğunu görüyoruz.

Bu düzende Anayer (matrilocation) kocanın, evlendikten sonra karısının ailesinin yaşadığı yere yerleşmesine dayalı evlilik düzeni demektir. Bugün o dönemlerden kalma sosyal düzen Hindçini’nin bazı bölgelerinde hala devam eder. Toprağın ve mülkün kadına ait olması, evin geçiminden kadının sorumlu olması, kadınların dünürcü olarak erkek istemeye gitmesi, erkeğin süslenerek “ana evinden” çıkıp kadının evine damat gitmesi vs. (Eliade).

Fakat zamanla bitki yetiştirmeye dayalı üretim düzeninin değişmesi, toprak ve suyun doğal yaratıcılığından kaynaklanan üretim mekanizmalarının yetersiz kalması, savaşların artması, bina, tapınak, yol, ve kanal yapımlarının artmasıyla kas gücünün öne çıktığını ve tarihin sürekli kadınların aleyhine işlediğini ve egemenliklerini büyük ölçüde kaybettiklerini görüyoruz.

***

Peki, acaba Kur’an bu konuya nasıl bakmaktadır?

Dikkatle baktığımızda manzara şudur;

Kur’an’ın, yukarıda kısaca özetini verdiğimiz ataerkil veya anaerkil yaratılış mitoslarını onaylamadığını görürüz. Keza zamanla adalet ve eşitlik kimin aleyhine bozulmuşsa ondan yana şeriatlar (hukuk vaazı) gönderildiğini, Kur’an’ın indiği çağa gelindiğinde durum iyice kadınların aleyhine bozulduğu için, kadın-erkek ilişkilerini düzenleyen ayetlerin tamamının kadınların lehine, onları korumaya ve haklarını iadeye yönelik olduğunu görürüz.

Bunun sebebi şu olmalıdır: Başlangıçta yaratılan erkek veya dişi “ilk insan” değil; ilk insanlık özüydü (nefs-i vahide). Bundan çift (zevc) olarak erkek ve kadın aynı anda varoldu. Kur’an şöyle der:

“Ey insanlar! Sizi tek bir özden (nefs-i vahide) yaratan, ondan da iki eş (zevc) yaratan, sonra ikisinden birçok erkekler ve kadınlar türetip çoğaltan Rabbinizin bilincinde olun. Adını dilinizden düşürmediğiniz Allah’ın öfkesini çekmekten sakının. Aile bağlarını gözetin. Allah hepinizi görüyor.” (4/Nisa; 1)Bu ayette geçen iki kavramı mercek altına alalım: Nefs-i vahide ve Zevc.

NEFS-İ VAHİDE: Sözlükte “tek bir nefs, tek bir öz ” demektir. Öyle anlaşılıyor ki ayet Tevrat’ta geçtiği gibi, Allah’ın önce tek bir erkek yaratıp onun kaburga kemiğinden kadını yarattığını değil; her ikisini birden “tek bir özden” yarattığını anlatmaktadır (Ebu Muslim Isfahani). Yani: İlk insan (veya insanlar) türünün simgesi olarak Âdem ve Havva’nın, karşı cinsler olarak tek bir özden “birlikte” varolması söz konusudur. Çünkü Kur’an ısrarla yaratılış söz konusu olduğunda “nefsi vahide” tabirini kullanıyor. Tek bir rahimden (özden) doğan biri erkek diğeri kız “yumurta ikizleri” bir fikir verebilir. Demek ki ilk yaratılan tek başına erkek veya kadın değil; her ikisinin de içinden çıktığı tek bir öz (nefs-i vahide) dir. Sonra bundan erkekler ve kadınlar çoğalıp türüyor. (Bunun ne şekilde zuhur ettiğine dair değişik görüşler bulunuyor; tek bir Adem mi, yüzlerce Adem mi, evrimleşme mi? Buna ayrı makalede değineceğim. )

ZEVC: Sözlükte koca, karı, eş, çift, hayat arkadaşı demektir. Ayette geçen “nefs-i vahide” deyimine Adem veya erkek demenin bir manası olmadığı gibi “zevcehâ ibaresine de “Onun eşi (karısı)” veya “Onun eşi (kocası) demenin de bir manası yoktur. Bilakis bu “Ondan bir çift” manasındadır. Yani “Ondan (nefs-i vahideden) bir çift (zevc) yarattı.”

Zevc tabiri şu ayetlerde de “çift” anlamında kullanılmıştır:

“İki çifti (zevceyn), erkeği ve dişiyi, akıtılan bir damla sudan yaratan O’dur (53/45-46).

“Sizi tek bir özden yaratan, ondan da eşi ile huzur bulsun diye bir çift (zevc) vareden O’dur. Öyle ki eşi ile hemhal olunca, eşi hamile kalır ve onu bir müddet taşır. Doğuma yakın ikisi birlikte “Bize sağlıklı bir çocuk verirsen çok şükredeceğiz” derler. (7/189)

“Allah sizi topraktan, sonra bir damla sudan yaratmış, sonra da sizi çiftler olarak varetmiştir” (35/11).

“Şekiz çift (ezvâc) yarattı. İki tane koyun, iki tane keçi” (6/En’am; 143). Burada çoğul kipinde gelmesi 3-9 arası sayıların Arapça’daki kuralından dolayıdır. Aslında bu sekiz çift (zevc) demektir.

Demek ki “Ondan ‘zevc’ini yarattı” dan maksat, Adem’den Havva’yı, Havva’dan Adem’i veya erkekten kadını, kadından erkeği yarattı değil; “Ondan (nefsi vahideden) birbirine eş olarak bir çift yarattı demektir. Nitekim ayette cümlenin devamında erkek ve kadın tabirleri zaten ayrı ayrı kullanılıyor: “Sonra ikisinden birçok erkekler ve kadınlar türetip çoğaltan…” (4/Nisa; 1).

***

Demek ki insan yaratılışının başlangıcı ne “ataerkil”, ne de “anaerkil” değildi. Tanrı ne güç ve kudret sıfatlarının (celal) tecellisi olarak önce erkeği, sonra da onun kaburga kemiğinden kadını yaratmış, ne de güzellik ve letafet sıfatlarının (cemal) tecellisi olarak önce kadını, sonra da ondan erkeği döllenmeden üreme (partenogenez) yoluyla doğurtmuştur.

Bilakis celal ve camal sıfatlarının her ikisi birden (aynı anda, hemdem, senkronik) bir şekilde tek bir insanlık özünde (nefs-i vahide) tecelli etmiş ve erkek ve kadın aynı anda bu tek özden varlık sahnesine çıkmıştır. Yani “işin kökünde” denklik vardır. Tek bir rahimden (sevgi ve merhamet yuvası) biri erkek, diğeri kız ikiz çocuğun doğması gibi.

Erkek ve kadın arasında dengesizlik ve eşitsizlik tarih sahnesine çıktıktan sonradır. Zamanla çeşitli toplamlarda iş ve üretim biçimleri veya sosyal sistemler kadının aleyhine işlemiş ve eşitsizlikler ortaya çıkmıştır. Allah da ilk doğuştaki adalet ve eşitlik durumunu sağlamak için adaletin yolunu gösteren peygamberler göndermiş, şeriatlar (adaleti sağlamaya yönelik hukuk düzenleri) vazetmiştir. Bunlardan en sonuncusu da Kur’anla gelendir. Kur’an’ın kadın-erkek ilişkilerine yönelik hükümlerinin neden sürekli kadınlardan yana olduğu buradan anlaşılabilir. Maksat ilk yaratılış anındaki denklik durumunu yeniden tesis etmek, onu bir toplumsal sistem dahilinde tezahür ettirmektir. Hak ve adalet mücadelesi bunun için vardır.

***

Yeri gelmişken, Kur’an’da Adem’in “cennetten kovulması” diye bir şeyi de göremiyoruz. Bu, Hıristiyan teolojisi olup dünyayı bir “kovulma yeri” olarak görür. Halbuki kovulan şeytandır; yani Adem’in veya Havva’nın (insanların) içinde dolanan kötülük dürtüleridir. İnsanoğlu (Adem) bunları içinden sürekli kovmalıdır. Bir hadiste geçtiği gibi şeytan, damarlarda kanın dolaştığı gibi insanın içinde dolaşır.

“Kovulma” diye yorumlanan olay Kur’an’da şu şekilde geçer:

“Allah “Birbirinize düşman olarak gidin/dağılın. İşte size bir süreye kadar barınma ve geçinme yeri olacak yeryüzü! Orada yaşayacak, orada ölecek ve orada diriltileceksiniz” dedi.” (A’raf: 24-25)

Ayette geçen [ ihbitû] kelimesi “İnin” değil “Gidin, dağılın” anlamındadır (Ebu Muslim Isfehani). Yani: Yeryüzünün bağlık bahçelik bir diyarında (Kabe ve civarı o zamanlar cennet gibi yemyeşil bir yerdi) yaratıldıktan/göründükten sonra zaman içinde “dağıldılar, başka yerlere gittiler, birbirlerinden ayrıldılar” denmek isteniyor. Bu durum emir kipinde (gidiniz, dağılınız) şeklinde ifade ediliyor. Cennetten yeryüzüne kovulma yok, yeryüzünün cennet gibi yeşillik bir diyarından başka yerlerine gitme, dağılma var. “Mısır’a gidiniz” [İhbitû Mısran ] ayetinde (12/ 61) geçtiği gibi.

Aksi halde Hırıstiyanlığın “aslî günah doktrini” onaylanmış olmaktadır. Oysa ibareyi ilk insanların yaşadığı yerde çoğalmalarına, çevrenin genişlemesine, ilişkilerin giriftleşmesine, çıkar kavgalarının başlamasına, haset, aldatma, kin ve düşmanlıkların körüklenmesine ve giderek çıkan mücadele ve kavgalara yormak daha isabetli görünmektedir.

Bu durumda ayette (ilk) insanların bir arada yaşayamaz hale gelmeleri, bölünüp parçalanmaları ve yeryüzünün başka diyarlarına dağılmaları, gitmeleri anlatılmış olur. Bu okumaya göre kıssada aslî günah, cennetten kovulma, dünyaya sürgün, dünyada ceza çekme, insanlığa Tanrı’nın ölüm yargısı vs. diye bir şey yoktur. Anlatılmak istenen; insanlığın tabiî gelişimi, ilk ortaya çıktıkları yeryüzünün o bağlık bahçelik bölgesinde birlikte yaşarken giderek ayrılığa düştükleri ve yeryüzüne dağılarak ayrı ayrı toplumlar haline geldikleridir.

Nitekim sosyoloji ve antropoloji tarihi de bu yorumu desteklemektedir. İnsanların Ortadoğu denilen coğrafyadan yeryüzüne dağıldığı, bu bölgenin zamanla çöle dönüştüğü, zorlayıcı iklim koşullarının ve hayat şartlarının giderek insanları göçe zorladığı ve yeryüzünün belli başlı ırmak, göl ve deniz kenarlarına doğru gittikleri/göçtükleri/dağıldıkları hepsinde de ortak temadır.

Bu anlamda Mekke’deki Kabe’nin, “insanlığın ayağa kalktığı yer” (qıyamen li’n-nâs), insanlar için yapılmış ilk ev (evvelu’l-beyt) veya en eski ev (beyt-i atik) olmasının ne demek olduğu anlaşılabilir. Demek ki derin hac kültüründe Kabe’nin önemi sanıldığından çok daha büyüktür. Çünkü orası aynı zamanda hem Adem’in (insan türünün) , hem de Allah’ın evidir. Suların kuzeye çekilmesiyle (buzul çağından sonra) başlayan insanlığın yeryüzü serüvenini açıklar ve Allah-insan arasındaki ontolojik bağı sembolize eder.

İslam’ın büyük tarih filozofu İbni Haldun bu durumu şöyle açıklar: “Bil ki, alemin ahvalini inceleyen hükemanın (coğrafyacı filozofların) kitaplarından açıkça anlaşılmaktadır ki, arz küre şeklindedir. Her tarafı su unsuru ile kuşatılmıştır. Su üzerinde yüzen bir üzüm tanesi gibidir. Sonra arzın bazı yerlerinden sular çekilmiştir. Zira Allah orada hayvanları ve canlıları oluşturmayı (tekvin) ve diğer şeylere karşı hilafete haiz (Bakara, 30) insan türü ile oranın umranını irade etmiştir...” (Mukaddime).

***

Demek ki, insan türü, kadın-erkek tek bir özden (nefs-i vahide) birlikte yaratılmış/varlık sahnesine çıkmıştır. İşte bu varlık sahnesine çıkış, üzerine bastığımız yeryüzünün “bir yerinde” gerçekleşmiş, dünyadan ayrı cennet diye bir yerden buraya kovulmamış/düşmemişlerdir.

Cennet kıyamet koptuktan sonra, ahirette olacaktır.

Şu halde insanlığın ırk ve cinsiyet olarak kökleri birdir. Kur’an işte buna “nefsi-vahide” diyor.

Bu durumda Arab’ın Aceme, kadının erkeğe veya erkeğin kadına üstünlüğü yoktur. İnsanlığın birliği ve eşitliği esastır. Farklı yapı ve karakterde olmaları insanlık bakımından da üstün olacakları anlamına gelmez. Allah katında ve insanlık ilişkilerinde eşittirler. Çünkü varlık sahnesine birlikte çıkmışlardır. Birlikte yaşayacak, birlikte gülecek, birlikte ağlayacak ve birlikte güçlüklere göğüs gereceklerdir. Sonunda Allah’ın huzurunda, varlık sahnesine çıktıkları gibi birlikte hesap vereceklerdir. Üstünlük ancak Allah bilinci ile yaşama (takva) iledir.

Keza bu dünyada çektikleri acı sürgün cezası değil; oluş ve varoluş sancısıdır. Çünkü bütün doğuş ve oluşlar sancılıdır. Tohum topraktan, civciv yumurtadan, bebek rahimden yarılıp sökülerek doğar. Bunun için de doğuş ve oluş sancısı çeker. Kadının ay hali bu nedenle bir pislik, hastalık veya uğursuzluk değil; doğuş ve oluş sancısı (eza) dır. Allah’ın yaratma eylemine rahimlik etme hazırlığıdır: “De ki: “Yarılıp ortaya çıkanın Rabbi’ne (Rabbu’l-Felaq) sığınırım.” (Felaq; 113/1).

Şu halde kimi ırkların ve milletlerin kendini ana insanlık yolundan, kimi erkeklerin veya kadınların da kendilerini ana insanlık özünden ayırmaya kalkmasının manası yoktur. Bir tek kökten geldiğimizi görmüyor muyuz? İnsanlığın birliği (tevhid) ve eşitliği (adalet) fikrini bundan daha güzel hangi kitap anlatabilir?

Bunları eski çağarlardan masal olsun diye anlatmıyoruz.

Günümüzü, çağımızı, doğrudan doğruya kendimizi anlatıyoruz.

Çünkü her doğan çocuk Ademdir.

Her doğan çocukla birlikte Adem kıssası yeniden başlar…ihsan ELİAÇIK

iLkSEnCaN
11.04.2007, 23:48
Bu satırlar beni öylesine etkiledi ki yaradılışın ilk anlarında var olduğumu hissettim. Kur-an'ı doğru yorumlayan bütün alimlere minnet duyuyorum. Erkeği kadından üstün yaratmıştır diyenler Allah'ın Adaletinden şüphemi ediyorlar? Allaha emanet olun sağlıkla ve sevgiyle kalın.

MiHRiMaH
12.04.2007, 00:32
Yeri gelmişken, Kur’an’da Adem’in “cennetten kovulması” diye bir şeyi de göremiyoruz. Bu, Hıristiyan teolojisi olup dünyayı bir “kovulma yeri” olarak görür. Halbuki kovulan şeytandır; yani Adem’in veya Havva’nın (insanların) içinde dolanan kötülük dürtüleridir. İnsanoğlu (Adem) bunları içinden sürekli kovmalıdır. Bir hadiste geçtiği gibi şeytan, damarlarda kanın dolaştığı gibi insanın içinde dolaşır.

“Kovulma” diye yorumlanan olay Kur’an’da şu şekilde geçer:

“Allah “Birbirinize düşman olarak gidin/dağılın. İşte size bir süreye kadar barınma ve geçinme yeri olacak yeryüzü! Orada yaşayacak, orada ölecek ve orada diriltileceksiniz” dedi.” (A’raf: 24-25)

Ayette geçen [ ihbitû] kelimesi “İnin” değil “Gidin, dağılın” anlamındadır (Ebu Muslim Isfehani). Yani: Yeryüzünün bağlık bahçelik bir diyarında (Kabe ve civarı o zamanlar cennet gibi yemyeşil bir yerdi) yaratıldıktan/göründükten sonra zaman içinde “dağıldılar, başka yerlere gittiler, birbirlerinden ayrıldılar” denmek isteniyor. Bu durum emir kipinde (gidiniz, dağılınız) şeklinde ifade ediliyor. Cennetten yeryüzüne kovulma yok, yeryüzünün cennet gibi yeşillik bir diyarından başka yerlerine gitme, dağılma var. “Mısır’a gidiniz” [İhbitû Mısran ] ayetinde (12/ 61) geçtiği gibi.


Açık söyliyim... Şu anda bu kadar uzun yazı okuyacak halde değilim ama bu bölüm gözüme çarptı ve hakkaten paylaştığın için teşekkürler... Çok güzel bir nokta bu... Hep dillerde bu söz var... "Cennetten kovulma"... Oysa ne yanlış... Yukarıda da izah edildiği gibi aslında... Bunu yakın bir zamanda böyle açıklamalı okumuştum ve farkına vardım... Yani aslında mühim bir konudur bu... Allah, Peygamberini kovar mı haşa!!... Bakınız burda bile ne ilginç bir durum ortaya çıkıyor... Hristiyanlar için cennete girmek bu kadar kolay olunca(papazlardan arsa satın aldıkları için) kovulmak ta (kim olursa olsun kovulan), o kadar kolay geliyor!... Oysa hikmetten ve idrakten yoksun akılları bir anlasa mevzuyu, zaten o yol islama götürür onları...

manifesto
12.04.2007, 00:51
Mihrimah ; Yani aslında mühim bir konudur bu... Allah, Peygamberini kovar mı haşa!!
?
Aslında olayı birazdaha derinlemesine incelediğimiz vakit
Henüz peygamberin ve peygamberliğin olmadığı da açığa çıkabilir belki.
Adem cennette iken peygambermiydi?
Cennette tebliğ yapılır mı?Cennette din olur mu? Din olmasa insan olur mu? vesair..
Hz.Ademin cennetten çıkarılmasına KOVULMA/İNDİRİLME vesair ne dersek diyelim müsbet olmayan bir tarafı var.
Belki HİKMET boyutuna bakmak lazım.
Bunlardan ilkine göre Tanrı, ilk önce celal (güç, kudret) sıfatının bir tecellisi olarak “erkeği” (Adem) yaratmıştır. Sonra onu yalnızlıktan kurtaracak, gönlünü eğlendirecek bir varlık gerekmiş, bunun üzerine de, onun kaburga kemiğinden bir parça alarak kadını (Havva) yaratmıştır. Dolayısıyla aslolan erkektir; kadın onun süsü ve eğlencesidir
Esasen bu konuda bu yorumu çıkarmak zor.
Ama kur'anda incilde ve tevratta adı geçen peygamberlerin hepsinin erkek olması vesair birçok meselede erkek kadından hep önde olmuştur
Yani eşitlik aramak gereksiz..
Mühim olan adaleti aramak
Eşitlik olmasa da olur.
Kaburga kemiği belkide bir tevil ve temsildir.

Minhac_
12.04.2007, 00:52
[Çok güzel bir nokta bu... Hep dillerde bu söz var... "Cennetten kovulma"... Oysa ne yanlış
...[/SIZE][/FONT]

Uzun yazilari genelde ben de okumuyorum. Yerinde bir tesbitte bulunmusunuz.

Ayrica Ahmed Arifte su sekildeki bir benzetmesini de uygun görmüyorum, diyor ki:

Sus, kimseler duymasın,
Duymasın, ölürüm ha.
Aymışam yarı gece,
Seni bulmuşam sonra.
Seni, kaburgamın altın parçası.
Seni, dişlerinde elma kokusu.
Bir daha hangi ana doğurur bizi?

Minhac_
12.04.2007, 00:57
Hz.Ademin cennetten çıkarılmasına KOVULMA/İNDİRİLME vesair ne dersek diyelim müsbet olmayan bir tarafı var.


Peygamberler hakkinda konusulurken özellik ile dikkat edilmesi gerekir.

Allah Adem aleyhisselami cennetten yeryüzüne indirdi demek ile kovdu demek ayni degildir.

Kovulma kelimesini hicbir ehli sünnet aliminin agzindan duyamazsiniz. Böylesi bir seyi söylemek de caiz degildir.

Sofuoglu
12.04.2007, 01:17
İnsanoğlunun yaratılışının birinci gayesi yeryüzünde Allah’ın halifesi olmasıdır. Allah-u Teâlâ insanı yeryüzünde halife yapmak için yaratmıştır. O sadece imtihan gayesiyle cennette tutuluyordu.

Şeytan da şüphesiz Âdem Aleyhisselâm’la birlikte ve ona düşman olarak gönderilmiş, cennette olduğu gibi dünyada da onu ve neslini doğru yoldan saptırmak için peşine takılmış; “Birbirinize düşman olarak inin!” emr-i şerifi mucibince, şeytan insanın düşmanı, insan da şeytanın düşmanı olmuştur ve aralarındaki bu mücadele kıyamete kadar devam edecektir.


Efendimiz(s.a.v) ,Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edilen diğer bir Hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyorlar:

“Üzerinize güneşin doğduğu en hayırlı gün Cuma günüdür. Âdem Aleyhisselâm o gün yaratıldı, o gün cennete konuldu, cennetten o gün çıkarıldı. Kıyamet de o gün kopacaktır.” (Müslim: 854)

Âdem Aleyhisselâm cennetten kovulduğu için çıkarılmış değil, bazı vazifeler görerek sonra tekrar oraya dönmek için çıkarılmıştır.

iLkSEnCaN
12.04.2007, 01:22
Yorum Artik Yok:(

gunduzalp
12.04.2007, 01:34
Ebû Hüreyre (r.a.)’den rivâyete göre, şöyle demiştir: Rasûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Kadın kaburga kemiği gibi eğridir onu düzeltmeye kalkışırsan kırarsın. Bulunduğu halde bırakırsan eğriliğine rağmen ondan yararlanırsın.” (Buhârî, Nikah: 80; Müslim, Rada: 18,Tirmizi,Talak;(1188))

Tirmîzî: Bu konuda Ebû Zerr, Semure ve Âişe’den de hadis rivâyet edilmiştir.

Tirmîzî: Ebû Hüreyre hadisi bu şekliyle hasen sahih garibtir, senedi ise sağlamdır.

Kaburga kemiğinin benzetme(teşbih) olduğunu söyleyen rivayetler olduğu gibi bunun bir hakikat olduğunu ima eden rivayetler de var:

Bize Muhammed b. Abdillah er-Rekaşi haber verip [dedi ki), bize Abdulvaris rivayet edip (dedi ki), bize el-Cureyri, Ebu'l-Ala'dan, (O) Nuaym b. Ka'neb'den, (O da) Ebu Zerr'den (naklen) rivayet etti ki, Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: "Şüphe yok ki, kadın kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Bu sebeple eğer onu doğrultmaya (çalışırsan), onu kırarsın. O halde yumuşak davran. Çünkü onda eğrilik ve (bununla beraber) yetecek miktarda (doğruluk) vardır!"(Darimi, 544)

Bize Hüseyin el-Cu'fî, Zâide'den; odaMeysere'den; o da Ebû Hâzım'dan; o da Ebû Hureyre(R)'den tahdîs etti ki, Peygamber (S) şöyle buyurmuştur: "Her kim Allah'a ve son güne îmân ediyorsa, o mü 'min kişi komşusuna ezâ etmesin. Bir de kadınlar hakkında birbirinize hayır tavsiye ediniz! Çünkü onlar kaburga kemiğinden yaratılmışlardır. Bu kemiğin en eğri kısmı en üst tarafıdır. Eğer sen eğri kemiği doğrultmaya gidersen, onu kırarsın. Onu kendi hâline bırakırsan, dâima eğri kalır. Onun için sizler birbirinize kadınlar hakkında dâima hayır tavsiye ediniz.(Buhari, IV/145)


Bize Amru'n-Nâkıd ile İbni Ebî Ömer rivayet ettiler. Lâfız İbni Ebî Ömer'indir. (Dediler ki) : Bize Süfyân, Ebu'z-Zinâd'dan, o da A'rec'den, o da Ebû Hüreyre'den naklen rivayet etti. Ebû Hüreyre şöyle demiş: Resûlüllah (Sallaüahü Aleyhi ve Sellem) :

«Şüphesiz ki, kadın kaburga kemiğinden yaratılmıştır. Senin İçin yek-nasak bir şekilde doğrulmaz. Ondan istifade etmek İstersen kendisinde eğrilik olduğu halde istifâde edersin; doğrultmaya kalkarsan kırarsın. Kadının kırılması boşanmasıdır.» buyurdular(Müslim, II/1091)

A.R
12.04.2007, 01:36
"Seni, kaburgamın altın parçası.
Seni, dişlerinde elma kokusu."

:D

Vakti olan okusun;) http://www.sadikyalsizucanlar.com/

Baktım da yazının linki çıkmıyor direk..


Meraklısına: Ana sayfaya girince "Kadim Bir Kurum : Aile..." isimli yazıSırlı Tuğlalar

http://www.sadikyalsizucanlar.net/images/cizgi.jpg

özdüşünü (http://www.sadikyalsizucanlar.net/turkce/sirlitugla/ozdusunu/ozdusunu.htm)

Minhac_
12.04.2007, 01:42
"Seni, kaburgamın altın parçası.
Seni, dişlerinde elma kokusu."

:D

Vakti olan okusun;) http://www.sadikyalsizucanlar.com/




:offtp:
O linkte bir aciklama mi var bu siire dair?

Suskun siiri hakkinda yorumlar okumak istiyorum, ama bir türlü bulamadim.

Aslinda orada benim anladigima göre siirin bütününü ele alirsak Ahmed Arif bir kadina degil, davasina sesleniyor. Kadin da tutsakligi ifade ettigi icin kadini bir imaj olarak kullanmis.

Kisa bir not:

Islamda agactan yenilenin ne oldugu bildirilmemistir.

Elma yendigi meselesi nasraniyattan gelen bir inanctir. Bu yüzden ahmed arif siirinde elma kokusu lafizlarini kullanmis.

A.R
12.04.2007, 01:44
Yok değil kardeşim..

Hoşuma gitti o bölüm :) ondan almıştım, sağolasın ;)

Sofuoglu
12.04.2007, 01:44
yazıyı okuyunca biraz düşüneyim bu hafta dedim ama bakıyorum burda yazıyı okuyanların bir çoğu sadece yazarı eleştirmek için okuyorlar ya bişeyerl olsada sataşsak tavrında bu bir fikirdir ve küçük beyinler yeni fikirleri anlayamayacağı için ağr gelir ihsan hocanın kaleminden herçıkan doğrudur da diyemeyiz hepsi yanlıştırda diyemeyiz nedn bu yazılanalr bize yeni ufuklar açsın diye uğraşmıyoruzda sırf yazanın adı ihsan eliaçık olduğu için sataşıyoruz gündemde olma telaşı yalnızca her konuşulanı gündemde kalmak için konuşuluyor

yazari elestirenler,satasanlar kimler kardes,ben burdaki yorumlardan oyle birsey goremedim,

yaniliyorsam duzeltin lutfen

selametle

Minhac_
12.04.2007, 01:46
Yok değil kardeşim..

Hoşuma gitti o bölüm :) ondan almıştım, sağolasın ;)

Abi farkinda degil misiniz? Adam kendini Efendimiz Adem aleyhisselam yerine koymus, sevgilisini de (davasini) Annemiz Havva.

Ben böyle bir benzetme yapmasini uygun bulmadim:)

A.R
12.04.2007, 01:52
Kisa bir not:

Islamda agactan yenilenin ne oldugu bildirilmemistir.

Elma yendigi meselesi nasraniyattan gelen bir inanctir.

Evet aynen öyle kardeşim..İsrailiyyat olsa gerek, bazıları buğday derler, bazıları elma, bazıları da o an yasak edilmiş bir münasebeti zkreder. Zaten Kur'an'nın ki en güzeli, o şeyin ne olduğu önemli değil, vurgulanmak istenen O'nun emrine karşı gelinmiş olması!

Yukarıda verdiğim linkte de çok enteresan şeyler var:

Adem, Kendisini yalnız hissedince Allah ona bir uyuklama hali verdi.. sol kaburga kemiğinden Havva'yı yarattı.

Adem'in kemiğinden boşalan yere arzuyu doldurdu.

Diri bir şeyden yaratılması nedeniyle onu Havva diye adlandırdı.

Aynı biçimde Adem'e de, toprağın yüzeyinden yaratılması sebebiyle Adem adı verilmiştir.

Sanskritçede Adamah, 'kırmızı toprak' anlamına gelir.

Eşi de yaratılınca Allah, Adem'e şöyle buyurdu :

'Ey Adem! Sen ve eşin cennete birlikte yerleşin. İstediğiniz nimetlerden rahatlıkla yiyin, şu ağaca yaklaşmayın yoksa zalimlerden olursunuz.'

Dahası linkte;)

A.R
12.04.2007, 01:59
Abi farkinda degil misiniz? Adam kendini Efendimiz Adem aleyhisselam yerine koymus, sevgilisini de (davasini) Annemiz Havva.

Ben böyle bir benzetme yapmasini uygun bulmadim:)

:) Çok hoş ama gerçekten ve komik te :) Kadına böyle hitabetmesi güldürdü beni..

Bence öyle değil, Adem aleyhisselam yerine koymamış, şair şiirde san'at yapmış telmihti galiba:thinking:

Herkes bir Adem ve Havva aslına bakarsan..Ve herkes özel, kendisinden bir tane daha yok bu dünyada:) O bakımdan da bir sanat var orda..

Artık edebiyatçılar el atsınlar bu işe:D

Minhac_
12.04.2007, 02:07
Artık edebiyatçılar el atsınlar bu işe:D

:D

Siirde bir benzetme var.

Sair diyor ki:

Seni, kaburgamin altin parcasi.


Kim kimin kaburga kemiginden yaratilmistir.:)

Sair diyor ki:

Seni, dislerinde elma kokusu.
Burada da islam inancinda degil nasraniyattaki inanca göre Annemiz Havva elma yemis, sairde sevdigini ona benzetiyor yedigi elmanin kokusunun dislerinde kaldigini bildiriyor gibi yani

Sair diyor ki:

Bir daha hangi ana dogurur bizi

Yani Efendimiz Adem aleyhisselam da Annemiz Havva da annesiz dünyaya gelmislerdir.

Bence burada da bunu vurgulamaya calisiyor.

Biz farkliyiz demek istiyor yani ;)

Apacik bir sekilde bir benzetme var

kendisini ve sevdigini ( davasini bana göre) Efendimiz Adem ve Annemiz Havva'ya benzetmis.:lac:

Bunu anlamak icin edebiyatci mi olmak gerekir?;)

A.R
12.04.2007, 02:18
:D

Yok gerekmez, Google sağolsun:)

Evet çok san'atlı bir şiir:)

Ama telmih te var;)

Bak; Telmih: Herkes tarafından bilinen geçmişteki bir olayı , bir veya birkaç kelime ile hatırlatma sanatıdır.

Minhac_
12.04.2007, 02:21
:D
Evet çok san'atlı bir şiir:)

vuuuuuuuuuuuuu bu siiri tümüyle ele alirsaniz icinde neleri neleri barindiriyor ben yeni yeni anliyorum da hayretler icinde kaliyorum :D





:D
Ama telmih te var;)

Bak; Telmih: Herkes tarafından bilinen geçmişteki bir olayı , bir veya birkaç kelime ile hatırlatma sanatıdır.


Hmmm türkcede edebi terimleri bilmiyorum.

Ama o hatirlatmak ile kalmiyor ki kendisine ve sevdigine uyarliyor.

Ben uygun bulmuyorum:D

A.R
12.04.2007, 02:27
:) Hatırlatıyor, şiirde böyle olur-olabilir..

Ve şiirler herkesin yüreğine göre anlaşılır, bizzat kastedilen manayı ancak şairi söyleyebilir;)

Ama düşünsenize adamın biri hanımına gidip;

"Seni, kaburgamın altın parçası.
Seni, dişlerinde elma kokusu."

Dediğini :D

Neyse daha fazla dağıtmayalım konuyu;)





"

Minhac_
12.04.2007, 02:28
Ben aslinda siiri tümüyle okudum ve anladigima göre siirde bir devrim baslatiliyor ve bitiriliyormus

Biraz gicikligim var bu siire de yani:ıslık:

Sonra da yesil agliyormus iddiaya göre:mad:

Tabi ki bu benim kendi yorumum.:)

Minhac_
12.04.2007, 02:34
:) Neyse daha fazla dağıtmayalım konuyu;)





"

Haklisiniz, konuya kalindigi yerden devam edilsin.

Satuk Buğra
12.04.2007, 08:52
Dakik bir intizamla masnuata şekil veren Hakimi Zülkemal, eşyaya kendisinin verdiği şekil itibariyle ona bir üstünlük vermiyor. Erkeğin önce yaratılması, peygamberlerin sadece erkeklerden olmasını Hak Teala erkeklerin üstünlüğünün ölçüsüdür demiyor. O kendisinin nizamında ihtiyar ettiği bir düzendir bu konuda kimseyede hesap vermez.
Üstünlüğün ölçüsünüde belirlemiştir. Takva. Kim daha takva ise o üstündür. Bu konuda kadınlar takva çabalari ile erkeklerden üstün olabilirler ve nitekim çok üstün kadınlarda vardır.

A.R
14.04.2007, 02:32
http://www.muratciftkaya.com/yazilar/kadinveegekemigi.htm

Kadın ve eğe kemiği

Belâğatta ve vecizlikte en yüksek derecede olan âyetler ve onların ardından gelen nebevî hadisler, hakikatleri her çağdaki ve her seviyedeki zihinlere izah etmek için sıklıkla mecaz ve temsil yolunu kullanır. Mecaza dayalı hadislerden birisi de kadının yaratılışını eğe kemiğine benzeten hadistir.

Ebu Hureyre’nin rivayetine göre, Hz. Peygamber “Ey mü’minler size kadınlar hakkında hayırlı olmanızı vasiyet ederim” dedikten sonra şöyle devam etmiştir: “Kadınlar eğe kemiğinden yaratılmışlardır. Bu kemiğin en eğri kısmı üst tarafıdır. Eğer sen eğri kemiği doğrultmağa çabalarsan onu kırarsın. Kendi hâline bırakırsan dâima eğri kalır, bu cihetle size kadınlar hakkında hayırlı olmanızı vasiyet ederim.”

Hadisi şerif böyle. Peki, bu nebevî sözden ne anlamalıyız? Dahası, ondan ne anlamamalıyız?

Kimi hadis şarihlerine göre, hadisteki bu ifadeyle “kadın cinsinin fıtrat açısından asabi olduğunu ve fıtratı gereği çabuk sinirlenerek eğrilik ve huysuzluk göstermesine işaret olunup erkeklerin kadınlar hakkında hayırlı olmaları emrolunmuştur.” Bu yorum, elbette ki, kadının yaratılışının binlerce yönünden bir yönüne değinmesi noktasında hakikati ifade etmektedir.

Ancak, hadiste yer alan eğe kemiği, eğrilik, üst taraf, doğrultmaya çalışmak, vs. gibi mecazların izini sürdüğümüzde, bu belâğatlı sözün deryamisal hikmetlerinden bir mânâsını anlamak mümkün olabilir. Herşeyden önce, “hayır”ı tavsiyeyle başlayan ve “hayır”ı tavsiyeyle biten bu hadisten, kadınların daha aşağı veya bozuk fıtratta yaratıldığı sonucunu çıkarmak mümkün değildir. Olsa olsa, erkeklerin gözüyle bakıldığında onların nasıl farklı yaratıldıkları ve bu farklılık karşısında erkeklerin ne yapması ve ne yapmaması gerektiğine dair hikmetli bir yol haritası bulabiliriz.

Öncelikle, kadının eğe kemiğinden yaratıldığı mecazı, eğe kemiğinin göğüs kafesinde bulunması, insanın yüreğine yakınlığı, dahası, başta kalb olmak üzere hayatî uzuvlarını korumayla görevli olması açısından çok hikmetli anlamlar içerir.

Kadın erkeğe yakındır, daha doğrusu yakın kılınmıştır. Ençok da yüreğine yakındır kadın erkeğin. Aralarındaki ilişki kalbin rengindedir. Kadın kalb burcunda var edilmiştir. Duyguların, kalbî tahassüsün kaynaştığı bir cemal aynasıdır o.

Erkek, kadının aksine, daha ziyade akıl üzeredir. Sebeb sonuç ilişkilerine odaklanır. Bakışı, bir ağacın eğribüğrü dallarına benzeyen ayrıntıları aşarak doğrudan düz gövdeye doğrudur. Hatta, kadınca bir bakış açısıyla, fazla düz ve küt bir bakıştır erkeğinki.

Aynı şekilde, erkekçe bir bakış açısından, kadın fazlasıyla dolambaçlı, karmaşık ve eğri bakan, konuşan ve hareket eden bir varlıktır. Bu dolambaçlılık, karmaşıklık, en çok da onun düşünüşünde ve dilindedir (kemiğin üst tarafı!) En basitinden, erkek “evet” dediğinde bu “evet” demektir. Oysa, aynı cevap, bir kadının dilinden döküldüğünde, kadının ruh haline göre binbir anlam taşıyabilir: “Evet diyorum, ama biliyorsun ki aslında hayır!” “Evet, ama belli şartlar içinde evet.” “Evet, ama aslında belki!” vs. aynı.

İşte, kadının bu eğriliği ve farklılığı karşısında, çoğu zaman erkek kendi yaratılış özelliklerini esas alarak, kadını kıyasıya eleştirmeye ve kendisi gibi rasyonel ve akılcı bir çizgiye getirmeye kalkışabildiği için, Rahmet Peygamberi (asm), erkeklere böylesi hikmetsiz bir mücadeleden uzak durmayı tavsiye eder. Çünkü yaratılışı değiştirmek mümkün değildir. Kadın fıtratına bu yönde yapılacak bir müdahale, olsa olsa kadının duygusal olarak kırılmasını veya fıtratının bozulmasını sonuç verecektir.

Erkeğin kadına karşı takınabileceği en sağlıklı tavır, hadisi şerifin emrettiği üzere, hayır üzere davranmaktır. Bu hayırlı muamele ise, kadınlar nasılsa ilâhî kastı mahsusla o şekilde yaratılmış olduklarını; onların erkeğin kalbî yönünü temsil ettiklerini; eğriliklerinin erkeğin düzlüğüne göre eğrilik olduğunu, ama başka bir açıdan, bu eğriliğin kadınlığa mahsus letafet, sanat ve güzellik gibi düzlüğü tanım gereği barındırmayan ve barındırmaması gereken özellikleri sergilediğini hatırda tutmayı; ve nihayet kadını nasılsa öylece sevmeye devam etmek gerektiğini içerir.