PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : 'Sarıklı Genç' turnusolu


sadık78
18.04.2007, 16:45
‘Sarıklı genç’ turnusolu

http://1111.karakalem.net/imgs/authors/1b5a65c511a5024267f7a0a778d6c347.gif (http://1111.karakalem.net/?yazar1=Metin+Karaba%FEo%F0lu) http://1111.karakalem.net/imgs/emailButton.gif (http://1111.karakalem.net/?author=Metin+Karaba%FEo%F0lu&article=2609&backto=1111%2Ekarakalem%2Enet%2Fdefault%2Easp%3Far ticle%3D2609)


BAZI MECLİSLERE GİRDİĞİMDE ve bazı kişilerin Risale-i Nur’un hangi bahsine daha ziyade nazar ettiğini gördüğümde, hayret-hüzün karışımı bir duygu hali çöker üzerime. Risale-i Nur’un koca koca meselelere keşfedecek müdakkik nazarlar beklerken, Risale metninin merkezinde olmayan kimi bahislere yoğunlaşmıştır kimileri. Risale-i Nur’un ‘kök’ kısımlarından esirgenmiş emek ve zaman, o bahislere akıtılmaktadır kimilerince. (http://karakalem.net)
Ve bu yoğunlaşmada, genellikle, bir ‘bâtınîlik,’ bir ‘gizli ilim’ boyutu vardır. İstikbale dair kimi haberler, neredeyse hurufîlik boyutuna varan kimi çıkarımlar, Risale metnindeki kimi kelimeler üzerine neredeyse hurufîlik düzeyine varan aşırı yüklenmeler, vs... (http://karakalem.net)
“Yirmisekizinci Mektub”un “Birinci Mesele”sinde yorumlanan bir rüya da, işte böylesi bahisler arasındadır. Bu “mesele,” yorumu yapılmak üzere Bediüzzaman’a aktarılan bir rüya üzerinedir ve cevaben yazdığı bu risalede Bediüzzaman, evvelemirde Risale mesleğinin ‘rüya-merkezli olmadığı’ dersini vermektedir: “Evet kardeşim, senin ile mahz-ı hakikat dersini müzakereye alışmışız. Hayâlâtlara karşı kapısı açık olan rü’yaları, tahkikî bir surette mevzubahs etmek tahkik mesleğine tam uygun gelmediğinden...” (http://karakalem.net)
Bu kaydı düşerek söze giren Bediüzzaman, ‘altı nükte-i hakikat’ten sonra, ‘yedinci’ ve son bahiste rüyanın yorumuna girer. Bu nüktelerin ilkinde, sûre-i Yûsuf’a atıfla, rüyada da bir hakikat olduğu bildirilir. İkincide, “Rüyaya itimada ehl-i hakikat tarafdar değiller” kaydını düşer ve sebebini açıklar Bediüzzaman. Üçüncüde, “Rüyanın nübüvvetin kırk cüz’ünden bir cüz’ü olduğu”na dair hadis sözkonusu edilir. Dördüncüde, rüyanın üç kısım olduğu ve ancak üçüncü kısım olan ‘rüya-yı sadıka’nın yorumlanmayı hakettiği irdelenir. Beşincide ‘rüya-ı sâdıka’-‘hiss-i kablelvuku’ irtibatı açıklanır. ‘Altıncısı ve en mühimmi’nde, ya aynen veya mânâsı itibarıyla gerçekleşen sâdık rüyaların kader-i ilâhî’nin herşeyi kuşattığının bir hücceti olduğu vurgulanır. Ve en son olarak ‘yedinci’de anlatılan rüyanın yorumuna geçilir. (http://karakalem.net)
İlgili rüyanın ne olduğu bu risalede anlatılmaz, ama yorumlanan imgelerden rüyanın mahiyeti anahatlarıyla tasavvur edilebilir. Bu imgelere dair yorumlarda, manidar tesbitlerde bulunur Bediüzzaman. Meselâ, “O vâsi meydanlık, âlem-i İslâmiyettir” der. “Etrafı bulanık çamurlu su, hal ve zamanın sefahet ve atâlet ve bid’atlar bataklığıdır. Sen selâmetle, bulaşmadan, sür’atle mescide eriştiğin; herkesten evvel envâr-ı Kur’âniyeye sahip çıkıp, kalbini bozmadan sağlam kaldığına işarettir” yorumunda bulunur. Yorum, bunun gibi son derece kritik noktalara dikkat çekmekle birlikte, bu rüyanın ‘hal ve zamanın bid’atlar bataklığı’ vurgusu, ‘herkesten evvel envâr-ı Kur’âniyeye sahip çıkma’ vurgusu, bu bahis dillerinde dolaşan nicelerinin dikkatini çekmemiş gibidir. (http://karakalem.net)
Çünkü, varsa yoksa, rüyadaki ‘sarıklı genç’edir çünkü dikkatler: Bu ‘sarıklı genç,’ kim olabilir? (http://karakalem.net)
İşte burada, mürşidine müfritâne muhabbet, meşrep taassubu, cemaat enaniyeti beraberce devreye girer; ve herkes o ‘sarıklı genç’ten kasdın kendi cemaatinin kurucusu veya önderi olduğunu düşünür; oradan da seninki-benimki münakaşası başlar. (http://karakalem.net)
Her hâlükârda, koskoca Risale mesleğinin geleceği, bir rüyaya ve o rüyadaki ‘sarıklı küçük genç bir zât’a ipoteklenmiştir. Herkes ‘sarıklı küçük genç bir zât’ın kim olduğu konusunda yorumlar muhtelif, ama bu noktada ihtilafa düşenler daha en başta söylenen ‘hayâlâtlara karşı kapısı açık olan rü’yaları, tahkikî bir surette mevzubahs etmek tahkik mesleğine tam uygun gelmediği’ sırrından yahut “Rüyaya itimada ehl-i hakikat tarafdar değiller” vurgusundan gaflet etmekte müttefiktir. (http://karakalem.net)
Değişik zeminlerde bu ‘sarıklı genç’ muhabbeti karşıma çıkmasa, inanın, “Yirmisekizinci Mektub”un “birinci risale”sindeki bu ‘sarıklı genç’ kısmını asla farkedemezdim. Aklım, ilgili bahsin ilk iki sayfasındaki vurguda yoğunlaştığı içindir bu. Ama karşıma çıkan bu ‘sarıklı genç sizce kimdir?’ soruları yüzünden, ilgili bahsin önceki ‘altı nükte’deki ölçüleri hatırda tutarak okunması gereken yedinci kısmındaki ‘sarıklı genç’ cümlesinin anlaşılageldiği şekilde anlaşılmasına hep hayret etmişimdir. (http://karakalem.net)
Hayret etmişimdir; çünkü Risale-i Nur’un genelinde Bediüzzaman hep ‘şahs-ı manevî’ dersini verdiği halde, gözler ve kalbler hâlâ daha bir ‘şahs-ı maddî’ye kilitlenmiş haldedir. (http://karakalem.net)
Hüzün de duymuşumdur; çünkü Risale-i Nur’un genelinde Bediüzzaman hep ‘tahkik’ten söz edip ilgili bahiste de ‘mahz-ı hakikat dersi’ ve ‘tahkik mesleği’ vurgusu yaptığı halde, ‘istikbale dair bir bâtınî işaret’ çıkarma gayreti bu vurguların tesirini zayi etmektedir. (http://karakalem.net)
Halbuki, Bediüzzaman, ahir zamana dair hadislerde haber verilen Mehdi, İsa (a.s.), Deccal, Süfyan gibi şahısları dahi, birer ete kemiğe bürünmüş şahıstan ziyade bir ‘şahs-ı manevî’ olarak yorumlama eğilimindedir. “Beşinci Şua”nın mukaddime kısmı, özellikle de “eski zamanda, bu zaman gibi cemaatin ve cemiyetin şahs-ı manevîsi inkişaf etmediğinden ve fikr-i infiradî galib bulunduğundan, cemaatin sıfat-ı azimesi ve büyük harekatı o cemaatin başında bulunan şahıslara verildiği cihetiyle” kabilinden kayıtlar, bunun bir göstergesidir. (http://karakalem.net)
Yine Bediüzzaman, Mesnevî-i Nûriye’ye de alınmış bulunan bir bahiste, eskiden bir şahsın deruhte edebildiği ‘hilâfet’ mânâsını bugun ‘bir şahs-ı manevî’nin ancak temsil edebileceğini, Millet Meclisinin ‘halifelik’ ünvanını uhdesine almasına bu nazarla bakılması icab ettiğini belirtmektedir. (http://karakalem.net)
İşârâtü’l-İ’caz’da ise, her zaman için, bilhassa şu ahir zaman şartlarında Kur’ân’ın ince mânâlarının tesbitine bir şahsın yetmeyeceğini, bu şartların ancak “yüksek ve azim bir heyet”te, “dahi bir şahs-ı manevî”de bulunabileceğini vurgular ve “Kur’ân’ı ancak böyle bir şahs-ı manevî tefsir edebilir” der. (http://karakalem.net)
Öte yandan, onun Risale-i Nur hizmetini de ‘şahsına mal etmek’ten ısrarla kaçındığı, “Said de bir talebedir” diyerek “Risale-i Nur’un şahs-ı manevîsi”ne vurguda bulunduğu lâhikalarını okuyan hiç kimsenin gözardı edemeyeceği kadar aşikâr bir vâkıadır. (http://karakalem.net)
‘Şahs-ı manevî’ eksenli bir bakışa ve duruşa bu derece güçlü bir şekilde sahip, çok farklı açılardan bu ısrarını açıkça gösteren bir üstadın kayıtlar düştükten sonra yaptığı bir rüya yorumundan falan veya filan isme ‘istikbalin önderi’ payesi biçilebilmesi bu yüzden hayret ve hüzne sevkeder işte beni. (http://karakalem.net)
“Sarıklı genç” bahsine dair bu kadar gıll ü gîş bir turnusol gibidir. Ehl-i Risale’nin, Risale-i Nur’un özünü, aslını ve usulünü anlamanın neresinde olduğu, ‘sarıklı genç’ tartışmalarıyla görülebilmektedir. (http://karakalem.net)
Bu kadar sözden sonra, Bediüzzaman’ın bu ‘sarıklı genç’ o yorumuna dair dair bir yorum da biz yapalım. (http://karakalem.net)
Ama bir sonraki yazıda... (http://karakalem.net)

usame49
18.04.2007, 18:29
İlginçtir, her cemaatin bir şahsı manevisi vardır, o şahsı maneviyi temsil eden bir şahıs ta vardır ama iş sarıklı genç meselesine gelince kimse onun sayılan vasıflarını kendi abisinde göremediği için işi hemen zorlama tevillerle şahs-ı maneviye dökerler.

Halbuki küfür tek millet, islam tek millet olduğundan o milletleri temsilen bir ferd bulunmak ve o milletin şahsı manevisini temsil etmek elzemdir. Her asırda deccalin bir temsilcisi ve Hz Peygamberin de bir temsilcisi bulunduğu hemen unutulur.

Mehdi, deccal, Hz İsa bizzat ortaya çıkacaktır, sarihan hadisler vardır, onları Ustadımız şahsı manevi değil, bizzat şahıs olarak yorumlamıştır, Ustadın hadislere muhalif konuşması beklenemez, olsa olsa bu şahsın kendi yorumudur denilir.

Karabaşoğlu hele bi yorumlasın bakalım, bizde bişeyler karalarız elbet.

usame49
19.04.2007, 12:59
Son değerlendirme şahsınıza aittir zira sarıklı genç olacak zatların vasıfları bellidir. Ustad ne diyor;

...Sarıklı, küçük, genç bir zat ise, Hulûsi'ye omuz omuza verecek, belki geçecek birisi, naşirler ve talebeler içine girmeye namzettir. Bazılarını zannederim, fakat katî hükmedemem. O genç, kuvve-i velâyetle meydana atılacak bir zattır. Sair noktaları sen benim bedelime tabir et.

demek ki sarıklı genç olan zat;

1. Hulûsi'ye omuz omuza verecek,
2. Belki geçecek birisi,
3. Naşirler ve talebeler içine girmeye namzettir.
4. Kuvve-i velâyetle meydana atılacak bir zattır.

Bu vasıflar kimde var ise sarıklı genç O dur. Hulusi bey neden Hafız Mustafaya o değildi diyor, çünkü sarıklı genç kuvve-i velayetle ortaya atılır, Hafız Mustafada çocuksu haller vardı diyor.

Kıyas yapılırken ölçü yine risalei nur olmalıdır. Hulusi Beyle omuz omuza vermeyen yani O nun Ustaddan aldığı tarzı harekete uymamış ve hala da uymayan hiç kimse sarıklı genç olamaz. Sebep? Çünkü Ustad kıstasları koymuş, zorlama tevillere girmeyelim vesselam...

Satuk Buğra
19.04.2007, 16:30
Öyle hakikatler vardır ki, avamın anlayışına göre batıldır, öyle zannedilir. Hallac bu tür bir hakikatin kurbanıdır. Öyle hakikatler vardır ki, kişi o hakikate kendi emeği ile varmadıkça ne değerini bilecektir, nede kabul edecektir. Bu sebeple buna benzer konularda, insanlar üstaz ittihaz ettikleri insanlara hürmetleri varsa, onu sarıklı genç olarak telakki ediyorlarsa, bıraksınlarda diğer insanlar kendi gayretleriyle varsın idrak etsinler. Siz söyledinizmi mırdar olabilir. Sarıklı Genç konusunda "Velayet" Çok önemli bir ipucu ve adrestir. Velayet konusunuda bu forumda anlayabilen çok az insan olduğundan eminim. Varsın kalsın.

usame49
19.04.2007, 16:38
Satuk kardeş, Hallacın idamına fetva veren avam değil, Cuneyd-i Bağdadi (ks) dir. O evliyanın en buyuklerindendir. Hallacın idamına fetva vermesinin sebebi ise sözünün zahiren küfür olmasıdır. Batını Allah bilir demiştir. Hallacın cezbede olması onun bu sözunun soylenmesini mazur kılmaz zira şeriat zahire bakar.
Diger soylediklerinden bizde muztarız.

selametle...

sadık78
20.04.2007, 15:24
‘Sarıklı genç’ kim ola?

http://1111.karakalem.net/imgs/authors/1b5a65c511a5024267f7a0a778d6c347.gif (http://1111.karakalem.net/?yazar1=Metin+Karaba%FEo%F0lu) http://1111.karakalem.net/imgs/emailButton.gif (http://1111.karakalem.net/?author=Metin+Karaba%FEo%F0lu&article=2610&backto=1111%2Ekarakalem%2Enet%2Fdefault%2Easp%3Far ticle%3D2610)


BİR ÖNCEKİ YAZIDA, Risale-i Nur’un hem de bir ‘rüya tabiri’ni içeren risalenin en başında yapılan ‘tahkik mesleği’ vurgusuna rağmen ‘rüya’lara atfedilen ziyade önem problemine; hem de, Risale-i Nur’un ‘şahs-ı manevî’ vurgusuna rağmen ‘şahsîleştirme,’ ‘belli bir şahsa işaret çıkarma’ zaafına işaret etmiştik. (http://karakalem.net)
“Yirmisekizinci Mektub”un “birinci risale”sinde sözkonusu edilen rüya, Risale-i Nur’un tamamı, ilgili risalenin tamamı ve ilgili rüyanın tamamı dikkate alınarak okunmalıydı bu yüzden. (http://karakalem.net)
O zaman da, buradaki sarıklı genç şudur, yok o değil budur, yok bizim ağabeyimizdir, yok bizim hocamızdır kabilinden sığ tartışmalara mahal olmazdı zaten. (http://karakalem.net)
Gelin görün ki, vaziyet bu... (http://karakalem.net)
Ve madem bir kere bu konuya girmiş olduk, bizim de bu ‘sarıklı genç’in kimliğine dair birkaç not düşmemiz gerekiyor: (http://karakalem.net)
Önce, ilgili mektubun ve ‘yedinci nükte’sindeki ilgili rüyanın tamamına dikkat gereğini bir kez daha vurgulayarak, sadece ‘sarıklı genç’ kısmını aktaralım: (http://karakalem.net)

“Sarıklı küçük genç bir zât ise, Hulusi’ye omuz omuza verecek, belki geçecek birisi; hâşirler ve talebeler içine girmeye namzeddir. Bazılarını zannederim, fakat kat’î hükmedemem. O genç kuvve-i velâyetle meydana atılacak bir zâttır.” (http://karakalem.net)


Bir kere, Bediüzzaman’ın bir önceki yazıda birkaç farklı veçheden vurguladığımız ‘şahs-ı manevî’ ısrarına hürmeten, buradaki ‘sarıklı küçük genç bir zât’ın, istikbalde Risale-i Nur’un şahs-ı manevîsini temsil edecek kişilerin toplamına işaret ettiğini düşünmemiz gerekir. Dolayısıyla, bu tâbir, belli bir kişiye işaret eder şekilde değil, Risale-i Nur’un hizmetinde, ilgili “mektub”da anılan vasıfları üzerinde taşır halde bir hayat yaşayan herkesi kuşatır şekilde okunma durumundadır. (http://karakalem.net)
İlgili mektupta anılan vasıflara gelince; bu mektupta rüyayla ilgili olarak aktarılan diğer imgelere bakarsak; bir kere, bu ‘şahs-ı manevî’nin mümessilleri ‘hal ve zamanın sefahet ve atâlet ve bid’atlar bataklığı’na ‘bulaşmadan’ yaşıyor olma; ve ‘herkesten evvel envâr-ı Kur’âniyeye sahip çıkıp, kalbini bozmadan sağlam kalma’ durumundadır. Çünkü, Risale-i Nur’un birinci talebesi Hulusi’ye ait olduğunu tahmin ettiğimiz bu rüyaya karşılık Bediüzzaman, “O vâsi meydanlık, âlem-i İslâmiyettir. Etrafı bulanık çamurlu su, hal ve zamanın sefahet ve atâlet ve bid’atlar bataklığıdır. Sen selâmetle, bulaşmadan, sür’atle mescide eriştiğin; herkesten evvel envâr-ı Kur’âniyeye sahip çıkıp, kalbini bozmadan sağlam kaldığına işarettir” demektedir. (http://karakalem.net)
O halde, Risale-i Nur’dan şu veya bu düzeyde beslenmekle birlikte, ‘hal ve zamanın sefahet ve atâlet ve bid’atlar bataklığı’na bulaşma durumuna duçar olanlar, ‘herkesten evvel envâr-ı Kur’âniyeye sahip çıkıp, kalbini bozmadan sağlam kalmayı’ başaramayanlar, rüyadaki ‘sarıklı küçük genç’ imgesiyle temsil olunan istikbalin ‘Risale-i Nur şahs-ı manevîsi’nin mümessili sayılamazlar. (http://karakalem.net)
İkincisi, bu küçük genç zâtın, ‘sarıklı’ olmasıyla ilgilidir. Bir sünnet-i peygamberî olarak ‘sarık’ imgesi de, bu şahs-ı manevî’ cümlesinde yer alabilmenin ‘herkesten evvel envâr-ı Kur’âniyeye sahip çıkıp, kalbini bozmadan sağlam kalmak’tan sonraki bir şartının bid’atlara karşılık sünnet-i seniyyeyi hayatının mihveri olarak benimseme lüzumuna işaret etmektedir. (http://karakalem.net)
Üçüncüsü, bu ‘sarıklı küçük genç’ Hulusi’ye nisbetle tarif edilmektedir. Hulusi ki, Bediüzzaman’ın Münazarat’ında ısrarla takip ettiği ‘mektep-medrese-tekkenin ittihadı’ mânâsını Risale-i Nur’a intisabından önce zaten bir derece yaşamış bir zâttır. Zira, üçünün de rahle-i tedrisinden geçmiş, üçünün de terbiyesini almış durumdadır. Ve şimdi, Risale-i Nur’la bu üçlü eğitimin kemal noktasına ulaşmış durumdadır. Buradan da anlaşılmaktadır ki, ‘sarıklı küçük genç’ imgesiyle tarif olunan ‘istikbalin Risale-i Nur şahs-ı manevîsi’ne dahil olmanın yolu aklı-vicdanı-kalbi beraberce işlettirebilmekten; ve hem bugünü doğru okumayı mümkün kılacak bilgiye, hem Kur’ân’ı ve sünneti doğru kavramayı mümkün kılacak bilgiye, hem de kalbî uyanıklık ve irfana beraberce erişme çabasını gerektirmektedir. (http://karakalem.net)
Dördüncüsü, Bediüzzaman, “Bazılarını zannederim, fakat kat’î hükmedemem” diyerek, “Hulusi’ye omuz omuza verecek, belki geçecek” bu kıvama sahip genç muhatapların emarelerini gördüğünü; ama henüz bu kıvamın yakalanamamış olduğunu ima ve ihsas etmektedir. (http://karakalem.net)
Maamafih, tek başına bu ‘sarıklı genç’ izahı, özellikle de ‘Hulusi’ye omuz omuza verecek, belki geçecek’ ifadesi, Bediüzzaman’ın ne kadar diri ve taze bir dimağa ve açık bir yüreğe sahip olduğunu gösteriyor. Zira bu ‘belki geçecek’ ifadesi, istikbalin Risale-i Nur’a müheyya genç istidadlarının el’an Risale-i Nur’a muhatap olanlarından daha güçlü bir kavrayışla Risale’yi anlayıp kavraması imkânına işaret ediyor. Böylece, ‘statükocu’ bir ‘şahs-ı manevî’ yorumunun önünü, daha en baştan kesiyor. “Gelen geçmişi aratacak” kabilinden bir bedbinlik yerine, “Sonrakiler öncekileri biiznillah geçecek” ümidini ve müjdesini veriyor. (http://karakalem.net)
Beşincisi, “O genç kuvve-i velâyetle meydana atılacak bir zâttır;” yani istikbalin Risale-i Nur şahs-ı manevîsini temsil edecek muhatapları, bir ‘kuvve-i velâyet’ taşıma durumundadır. (http://karakalem.net)
Burada da, yine, bir kavramlaştırma problemi çıkar karşımıza: Bu ‘kuvve-i velâyet’ten murad nedir? (http://karakalem.net)
Bu ‘kuvve-i velâyet,’ meselâ, keşifler, kerametler, harikulâde haller göstermek midir? (http://karakalem.net)
Yoksa, Risale-i Nur’un tefekkürüyle tasavvufun kavramlarını mezcetmek, birbiri içinde eritmek; ikisini harmanlayıp yeni bir dil, üslup ve usul geliştirmek midir? (http://karakalem.net)
Yoksa? (http://karakalem.net)
Kendi aklımıza yerleşmiş ‘velâyet’ kavramını sorgulayıp Risale-i Nur’un ‘velâyet’ tarifinden yola çıkarsak, ikisi de değildir. (http://karakalem.net)
Çünkü, Bediüzzaman’a göre, bunlar ‘velâyet-i suğra’nın kapsama alanı içindedir. ‘Küçük velâyet’in yani... O, tasavvufun bilinen çizgisini ‘velâyet-i suğra’ kapsamında değerlendirirken, sahabilerin ‘veraset-i nübüvvet’ çizgisini ‘velâyet-i kübra’ olarak değerlendirmektedir. (http://karakalem.net)
“Yirmidördüncü Söz”deki ‘zühre-katre-reşha’ sembolizmi içinde ‘reşha’ tarifinde izahını bulan bir ‘velâyet’tir, ‘velâyet-i kübra.’ Ki, bizim ‘velâyet’ deyince aklımıza ilk önce geliveren tasavvuf yolundaki ‘velâyet-i suğra,’ yine aynı “Söz”de ‘katre’ sembolizmi içinde tarif edilmektedir. (http://karakalem.net)
Gerek “Yirmidördüncü Söz”deki bu sembolizm, gerek bir sonraki sözün son bahsindeki ‘Kur’ân’daki muvazene, tenasüb ve cem’ tahlili, gerek Mesnevî-i Nuriye’deki “Tevfik-i İlâhî refiki olan adam, tarikat berzahına girmeden zahirden haki¬kate geçebilir. Evet, Kur’ân’dan, hakikat-i tarikati, tarikatsiz feyiz suretiyle gördüm ve bir parça al¬dım” ifadesi, ilgili rüyadaki ‘sarıklı genç’ için zikredilen ‘kuvve-i velâyetle meydana atılacak bir zât’ ifadesinden neyi nasıl anlamamız gerektiğine dair birer karine hükmündedir. (http://karakalem.net)
Sözün kısası, Risale-i Nur’un ‘tahkik mesleği’ ve ‘mahz-ı hakikat dersi’ rüya-merkezli bir düşünüşe, tasavvura, yaşayışa zaten izin vermediği gibi, ilgili bahisteki rüyadaki ‘sarıklı genç’ hakkındaki uyarlamalar da, hem ‘şahs-ı manevî’ mânâsı itibarıyla denk düşmüyor, hem de ilgili rüya tabirindeki bu kıstaslara birebir uygunluklarından söz etmek mümkün gözükmüyor. (http://karakalem.net)
Maamafih, “Bugünün ehl-i Risale’si, bir bütün olarak tabirdeki bu tarife ne kadar denk düşüyorlar ki?” diye sormuyor da değilim. (http://karakalem.net)
Yoksa, o ‘sarıklı genç’ küsüp gitti mi aramızdan? (http://karakalem.net)
Belki de henüz gelmeye bile cesaret edemiyor... (http://karakalem.net)

Satuk Buğra
25.04.2007, 10:59
Takdiri ilahi bazen, müslümanların fikri boğuşmalarda boğuldukları zamanlarda ilahi bir tokatla örselerde müslümanlar kafaları ile beceremedikleri vahdeti gönülleri ile gerçekleştirmek zorunda kalabilirler. Sanırım öyle bir dönemi yaşıyor olabiliriz. Düşman karşıda kurşun atarken, müslüman gözünün üstünde kaşın var hesabı yapıyor.

Satuk Buğra
23.05.2007, 11:33
Hakikati başkasının sunumu ile duyanlar, kalbi hazır olmayanlar haketmedikleri nimeti ellerine geçirip kıymetini bilmeyenler durumuna düşmektedirler. Bu yüzden bazı hakikatlere insanların kendileri emekleri ile ulaşmaları gerekir hem haketmiş olmsunlar hemde kıymet bilsinler.

ArZu
02.06.2007, 00:12
:dik: konu dışı mesajlar silinmiştir...

Demirci Mehmet
27.08.2007, 12:50
Gerçekte risalelerde şahs-ı maneviye büyük bir tahşidat yapılıyor."Sarıklı Genç" meselesinin bu minvalde değerlendirilmesi gerekir.