Şah
04.05.2007, 15:38
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (ASM) ümmi idi. Okuma ve yazma öğrenmemişti. Fakat öyle bir din ve şeriat getirmiştir ki ne misli var ve ne de olacaktır. Gelmiş geçmiş insanların en bilgilisi ve en akıllısıdır.
Ümmi: Anasından doğduğu gibi kalmış ve tahsil görmemiş. Mektep ve medresede okumamış kimse. Yazı yazmak bilmeyen manalarına gelir.
Ümmi ile cahil arasında fark vardır. Ümmi yalnız okuyup yazmak bilmeyendir. Cahil ise, okuyup yazmak bilse de bir şey bilmeyen kimsedir. Her ümmi cahil değildir.
Ayette: "Sen bundan (Kur'ân'dan) evvel hiç bir kitap okur değildin. Elinle de onu yazmadın. Böyle olsaydı (hak ve hakikatı) iptal (ve inkâr) edenler elbette şüphelere düşerlerdi" (Ankebut, 48 )
Ümmeti, bu ümmiyetteki inceliği çok iyi kavramış olmalı ki, bilhassa teravihlerde salâvat getirirlerken, o Resul-i kibriyayı (a.s.m.) bu vasıfla yad ederler: Nebiyy-i ümmî
O nebiyy-i ümmî (A.S.M.) kötülük namına bir şey bilmezdi. Dünyanın bütün ihtiraslarından, hilelerinden, tuzaklarından beriydi. Allah, onu lekesiz, tozsuz, parlak bir ayna olarak hazırlamış, terbiye etmişti. İşte “ümmiyet” denilen bu sâfiyet aynasında vahiy tezahür etti. “Sanki o zat, vahy-i ilâhînin makesi olan masum ruhuyla zaman ve mekânı tayyederek, o zamanın en derin derelerine girmiş ve gördüğü gibi söylemiştir.” (İşârat-ül İ’caz)
Âlemlerin rabbi, o şanlı peygamberini kimseye talebe etmedi. İlâhî takdiriyle buna engel oldu. Bu okuma tehir edildi; tâ “oku” emri gelinceye kadar. Bu emri alan o nebiyy-i ümmî (asm.), insanlık âlemine Kur'an'ı tâlim etti; kâinat kitabını Rabbinin ismiyle okudu. Ondaki hikmetleri, ince mânâları, gayeleri anlattı. İnsanın mahiyetini, hakikatini, vazifesini öğretti.
O, rabbinin lütfuyla âhireti, arşı, levh-i mahfuzu okurken, müşrikler kendi yaptıkları putlara tapmakla meşgûldüler. Ne kâinatı okuyabiliyorlardı, ne kendilerini, ne de yaptıkları putları. Okuyabilselerdi, kendilerini o taşlara isnat etmezlerdi. Onların okur-yazarları en inatçıları, en cahilleriydi.
Okuma-yazma bilmediği halde dünya işlerini tanzim eden, âhiret meselelerini bilmediği halde ahiret işlerini tanzim eden, âhiret meselelerini bildiren ve geçmiş kavimlerin haber terini ve gelecekte vuku bulacakları bildiren bir vahyi tebliğ etmiş olması onun en büyük mucizelerindendir.
Mefhar-i Alem Hz. Muhammed (ASM) hiçbir mektep ve medresede okumadan ve hiçbir beşerden tahsil almadan, ümmiliğiyle beraber, evvel ve ahir ilimler ile donatılmış olması ve İslam Alemine ve bütün insanlığa ve bütün alemlere rahmet olarak gönderilmesi ve O’nun ahlakça, faziletçe, imanca ve sair bütün sıfatları ile bir mislinin bulunmaması, O’nun en büyük mucizelerinden ve Hak Peygamber olduğuna dair en harika delillerindendir. Bütün alemler O’nunla şeref duymuş ve iftihar etmiştir.
Risale-i Nur’da bu husus üzerinde çok durulmuş ve Peygamberimizin ümmi olduğu halde böyle harika icraatları yapması ise tek başına bir mucize olduğu beyan edilmiştir. Buna dair “Ümmi bir Zat’ta zuhur eden o şeriat; on üç asrı ve nev-i beşerin humsunu (insanlığın beşte biri), adilane, hakkaniyet üzere, müdakkikane, hadsiz kanunlarıyla idare etmesi…” şeklinde tavsif edilmiştir.
Hem ümmî bir Zat’ın (ASM) sözlerinden ve fiillerinden ve en önemlisi de O’nun güzel ahlakından yani ahvalinden çıkan İslamiyet bütün Müslümanlara rehber olduğu gibi, bütün beşeriyetçe örnek alınabilecek en güzel muallimdir. Evet O, ümmi idi fakat bütün insanlığa muallim ve mürşit ve rehber olarak gönderilmiştir.
Peygamber Efendimiz (ASM) bir mektep ve medresede tahsil görmemiştir. Fakat “Ene medinetül ilmi ve aliyyun bâbuhâ” ( Yani: Ben ilmin şehriyim, Ali ise onun kapısıdır) hadisiyle en yüksek bir derecede olduğunu beyan etmiştir.
Peygamber Efendimizin (ASM) getirdiği kudsi hakikatler ve keşfettiği pek çok âlî ilimler ve Vahdaniyete dair pek çok delilleriyle ve talimiyle ve O’nun yetiştirmesi ve O’ndan feyiz almalarıyla iman mertebelerinde ve ilimde ve ahlakta pek çok mertebeler kat eden, milyonlar evliya, asfiya ve dahi hükemalar, elbette ki bu muallim-i Ekber’in ve bu büyük üstadın hak olduğuna ve sözlerinin hakkaniyetine en kuvvetli bir delildir.
Peygamber Efendimiz (ASM) icraatlarını “Bedevi bir kavim ve ümmi bir muhitte” gerçekleştirmiştir. O’nun yetiştirdiği ve alemlere örnek olacak sahabeler ise toplum hayatından uzak ve okuma-yazma bilmeyen, kitapsız ve asırlarca süren Fetret Asrı’nın karanlıklarında kalmış ve Cahiliye zamanının en vahşi adetlerini yaşamış, inatçı insanlardı.
“İşte şu Asr-ı Saadeti görmeyenlere Ceziret-ül Arab (Arabistan Yarımadası)’ı gözlerine sokuyoruz. Haydi yüz feylesofu alsınlar, oraya gitsinler. Yüz sene çalışsınlar. O Zâtın, o zamana nisbeten bir senede yaptığının yüzden birisini acaba yapabilirler m?”
Hem Kur’an, kafirlere meydan okurken: “Şu Kur’an’ın, Muhammed-ül Emin gibi bir ümmiden nazirini (benzerini) yapınız ve getiriniz.” diyerek böyle harika bir kitabın ümmi bir zatın vasıtasıyla indirilmesini büyük bir mucize olarak göstermiştir. Kafirler hiçbir zaman Kur’an’ın mislini yapamamışlar ve ayetin ifadesiyle de yapamayacaklardır.
Ümmi: Anasından doğduğu gibi kalmış ve tahsil görmemiş. Mektep ve medresede okumamış kimse. Yazı yazmak bilmeyen manalarına gelir.
Ümmi ile cahil arasında fark vardır. Ümmi yalnız okuyup yazmak bilmeyendir. Cahil ise, okuyup yazmak bilse de bir şey bilmeyen kimsedir. Her ümmi cahil değildir.
Ayette: "Sen bundan (Kur'ân'dan) evvel hiç bir kitap okur değildin. Elinle de onu yazmadın. Böyle olsaydı (hak ve hakikatı) iptal (ve inkâr) edenler elbette şüphelere düşerlerdi" (Ankebut, 48 )
Ümmeti, bu ümmiyetteki inceliği çok iyi kavramış olmalı ki, bilhassa teravihlerde salâvat getirirlerken, o Resul-i kibriyayı (a.s.m.) bu vasıfla yad ederler: Nebiyy-i ümmî
O nebiyy-i ümmî (A.S.M.) kötülük namına bir şey bilmezdi. Dünyanın bütün ihtiraslarından, hilelerinden, tuzaklarından beriydi. Allah, onu lekesiz, tozsuz, parlak bir ayna olarak hazırlamış, terbiye etmişti. İşte “ümmiyet” denilen bu sâfiyet aynasında vahiy tezahür etti. “Sanki o zat, vahy-i ilâhînin makesi olan masum ruhuyla zaman ve mekânı tayyederek, o zamanın en derin derelerine girmiş ve gördüğü gibi söylemiştir.” (İşârat-ül İ’caz)
Âlemlerin rabbi, o şanlı peygamberini kimseye talebe etmedi. İlâhî takdiriyle buna engel oldu. Bu okuma tehir edildi; tâ “oku” emri gelinceye kadar. Bu emri alan o nebiyy-i ümmî (asm.), insanlık âlemine Kur'an'ı tâlim etti; kâinat kitabını Rabbinin ismiyle okudu. Ondaki hikmetleri, ince mânâları, gayeleri anlattı. İnsanın mahiyetini, hakikatini, vazifesini öğretti.
O, rabbinin lütfuyla âhireti, arşı, levh-i mahfuzu okurken, müşrikler kendi yaptıkları putlara tapmakla meşgûldüler. Ne kâinatı okuyabiliyorlardı, ne kendilerini, ne de yaptıkları putları. Okuyabilselerdi, kendilerini o taşlara isnat etmezlerdi. Onların okur-yazarları en inatçıları, en cahilleriydi.
Okuma-yazma bilmediği halde dünya işlerini tanzim eden, âhiret meselelerini bilmediği halde ahiret işlerini tanzim eden, âhiret meselelerini bildiren ve geçmiş kavimlerin haber terini ve gelecekte vuku bulacakları bildiren bir vahyi tebliğ etmiş olması onun en büyük mucizelerindendir.
Mefhar-i Alem Hz. Muhammed (ASM) hiçbir mektep ve medresede okumadan ve hiçbir beşerden tahsil almadan, ümmiliğiyle beraber, evvel ve ahir ilimler ile donatılmış olması ve İslam Alemine ve bütün insanlığa ve bütün alemlere rahmet olarak gönderilmesi ve O’nun ahlakça, faziletçe, imanca ve sair bütün sıfatları ile bir mislinin bulunmaması, O’nun en büyük mucizelerinden ve Hak Peygamber olduğuna dair en harika delillerindendir. Bütün alemler O’nunla şeref duymuş ve iftihar etmiştir.
Risale-i Nur’da bu husus üzerinde çok durulmuş ve Peygamberimizin ümmi olduğu halde böyle harika icraatları yapması ise tek başına bir mucize olduğu beyan edilmiştir. Buna dair “Ümmi bir Zat’ta zuhur eden o şeriat; on üç asrı ve nev-i beşerin humsunu (insanlığın beşte biri), adilane, hakkaniyet üzere, müdakkikane, hadsiz kanunlarıyla idare etmesi…” şeklinde tavsif edilmiştir.
Hem ümmî bir Zat’ın (ASM) sözlerinden ve fiillerinden ve en önemlisi de O’nun güzel ahlakından yani ahvalinden çıkan İslamiyet bütün Müslümanlara rehber olduğu gibi, bütün beşeriyetçe örnek alınabilecek en güzel muallimdir. Evet O, ümmi idi fakat bütün insanlığa muallim ve mürşit ve rehber olarak gönderilmiştir.
Peygamber Efendimiz (ASM) bir mektep ve medresede tahsil görmemiştir. Fakat “Ene medinetül ilmi ve aliyyun bâbuhâ” ( Yani: Ben ilmin şehriyim, Ali ise onun kapısıdır) hadisiyle en yüksek bir derecede olduğunu beyan etmiştir.
Peygamber Efendimizin (ASM) getirdiği kudsi hakikatler ve keşfettiği pek çok âlî ilimler ve Vahdaniyete dair pek çok delilleriyle ve talimiyle ve O’nun yetiştirmesi ve O’ndan feyiz almalarıyla iman mertebelerinde ve ilimde ve ahlakta pek çok mertebeler kat eden, milyonlar evliya, asfiya ve dahi hükemalar, elbette ki bu muallim-i Ekber’in ve bu büyük üstadın hak olduğuna ve sözlerinin hakkaniyetine en kuvvetli bir delildir.
Peygamber Efendimiz (ASM) icraatlarını “Bedevi bir kavim ve ümmi bir muhitte” gerçekleştirmiştir. O’nun yetiştirdiği ve alemlere örnek olacak sahabeler ise toplum hayatından uzak ve okuma-yazma bilmeyen, kitapsız ve asırlarca süren Fetret Asrı’nın karanlıklarında kalmış ve Cahiliye zamanının en vahşi adetlerini yaşamış, inatçı insanlardı.
“İşte şu Asr-ı Saadeti görmeyenlere Ceziret-ül Arab (Arabistan Yarımadası)’ı gözlerine sokuyoruz. Haydi yüz feylesofu alsınlar, oraya gitsinler. Yüz sene çalışsınlar. O Zâtın, o zamana nisbeten bir senede yaptığının yüzden birisini acaba yapabilirler m?”
Hem Kur’an, kafirlere meydan okurken: “Şu Kur’an’ın, Muhammed-ül Emin gibi bir ümmiden nazirini (benzerini) yapınız ve getiriniz.” diyerek böyle harika bir kitabın ümmi bir zatın vasıtasıyla indirilmesini büyük bir mucize olarak göstermiştir. Kafirler hiçbir zaman Kur’an’ın mislini yapamamışlar ve ayetin ifadesiyle de yapamayacaklardır.