Orijinalini görmek için tıklayınız : En Güzel Sufi Öyküleri
Bir grup sûfî, Dicle kenarında Maruf-u Kerhî ile oturuyordu. O esnada, nehirden, bir sandal içinde def çalan, danseden, içki içen bir genç topluluğu geçti.
Sûfîler, Maruf’a:
“Şunları görüyor musun, açık açık nasıl da Allah’a isyan ediyorlar?” dediler ve eklediler:
“Bu serserilere beddua et!”
Bunun üzerine, Mâruf ellerini göğe kaldırdı ve:
“Allahım” dedi, “bunları bu dünyada nasıl neşelendirdiysen, ahirette de öyle neşelendir.”
Mâruf’un bu duası sûfîleri şaşırtmıştı.
“Biz senden dua değil, beddua istemiştik” dediler.
Mâruf şöyle cevap verdi:
“Eğer Allah bunları ahirette neşelendirmeyi murad ederse, bu dünyada kendilerine bu hayattan tevbekâr olmayı nasip edecektir.”
İsmail ÖRGEN
Damdaki deve
http://kitabevi.karakalem.net/imgs/authors/a46cb1aa8b924cd6a1c48845730d4314.gif http://kitabevi.karakalem.net/imgs/emailButton.gif (http://kitabevi.karakalem.net/?author=%DDsmail+%D6rgen&article=2560&backto=kitabevi%2Ekarakalem%2Enet%2Fdefault%2Easp% 3Farticle%3D2560)
İBRAHİM B. EDHEM, bir gece sarayda, tahtında otururken damda bir tıkırtı, bir bağırış-çağırış duydu.
Sarayın çatısında sert sert adımlar atılıyordu.
Kendi kendine:
“Kimin ne haddine?” diye düşündü.
Sarayın penceresinden:
“Kim o, bu insan olamaz; peri olmalı herhalde?” diye seslendi.
Hiç görülmemiş bir bölük halk, damdan başlarını indirdiler, dediler ki:
“Yitiğimiz var, gece vakti onu arayıp duruyoruz.”
İbrahim b. Edhem:
“Ne kaybettiniz, neyi arıyorsunuz?” dedi.
Dediler ki:
“Develerimizi!”
İbrahim b. Edhem, bu cevap üzerine:
“Damda deve arandığını kim görmüş ki?” diye karşılık verdi.
Bunun üzerine, damdakiler:
“Kendin saraylarda tahta oturur, padişahlık ederken Allah’ı bulmayı umuyorsun da, bizim damda deve aramamıza mı şaşıyorsun?” dediler.
İşte bu oldu, bundan sonra bir daha İbrahim b. Edhem’i kimse sultan olarak görmedi.
Kendi gözünde de kayboldu, halkın gözünden de. İşte ondan sonra, zümrüdüanka gibi, âlemde meşhur oldu.
Sen sana perde
http://kitabevi.karakalem.net/imgs/authors/a46cb1aa8b924cd6a1c48845730d4314.gif http://kitabevi.karakalem.net/imgs/emailButton.gif (http://kitabevi.karakalem.net/?author=%DDsmail+%D6rgen&article=2561&backto=kitabevi%2Ekarakalem%2Enet%2Fdefault%2Easp% 3Farticle%3D2561)
YAŞADIĞI CEZBE HALLERİ, velâyeti ve bilgeliğiyle şöhret bulmuş Şiblî’ye bir derviş sordu:
“Bu yola nasıl girdin? Allah yolunda ilk kılavuzun kimdi?”
Bu soru üzerine, Şiblî, uzun yıllar önce yaşadığı bir olayı anlatmaya başladı.
Sıcak bir yaz günü, Şiblî bir dere kenarında serinlemeye çalışıyordu. Az sonra, dere kenarına bir köpek geldi. Köpek öyle susamıştı ki, bir zerrecik tahammülü kalmamıştı. Fakat, suya atılmak üzereyken, suda kendi aksini görünce, onu başka bir köpek sanıp irkilmişti. Suda gördüğü köpekle dalaşmamak için su içemiyor, su kıyısından kaçıyordu. Çok susadığı için tekrar suya yaklaşıyor; suda gördüğü köpek yüzünden tekrar geri çekiliyordu.
Birkaç kez bu hal devam etti.
Derken, susuzluktan iyice kararsız hale gelen köpek, gözünü karartıp kendisini suya attı.
O kendisini suya atınca da, öbür köpek görünmez oldu. Susamış köpek, kana kana sudan içti.
Şiblî, bu olayı anlattıktan sonra:
“İşte bu hadise bana anlattı ki” dedi “ben, bana perdeyim. Kendimde fani oldum, benlik iddiamdan vazgeçtim, gözümün önündeki perde açıldı. Yolumda ilk önce bana bir köpek kılavuzluk etti!”
O an geldi mi?
http://kitabevi.karakalem.net/imgs/authors/a46cb1aa8b924cd6a1c48845730d4314.gif http://kitabevi.karakalem.net/imgs/emailButton.gif (http://kitabevi.karakalem.net/?author=%DDsmail+%D6rgen&article=2562&backto=kitabevi%2Ekarakalem%2Enet%2Fdefault%2Easp% 3Farticle%3D2562)
ZÜHD YOLUNUN BÜYÜK isimlerinden Fudayl b. İyaz, evvelce, yol kesen bir eşkiya idi. Serahs ile Ebîver arasında yol alanlar, Fudayl yüzünden, korku içinde yol alırlardı.
Fudayl’ın böyle bir hayatı bırakıp zühd yoluna baş koymasının sebebi, bir gece ardı ardına yaşadığı iki olaydı.
Fudayl, bir cariyeye âşık olmuştu. Gece vakti, cariyeyi görmek için efendisinin evinin duvarına tırmanırken, komşu evlerden birinde bir hâfızın okuduğu âyetler kulağına geldi.
Hâfız:
“Mü’minlerin kalblerinin, Allah’ın zikri karşısında huşû duymalarının zamanı gelmedi mi?” (Hadid, 57:16) mealindeki âyeti okuyordu ki, Fudayl’ın içi huşûyla doldu ve birden:
“O an geldi yâ Rabbi! O an geldi yâ Rabbi” deyip derhal geri döndü.
Derken, gece vakti yolu bir harabeye uğradı. Geceyi burada geçirirken, yakında bulunan bir insan topluluğundan birinin arkadaşlarına:
“Burası tekin yer değil. Buradan kalkıp gidelim” dediğini işitti.
Diğerleri ise:
“Yol buradan daha tekin değil. Burada sabah edelim. Çünkü gecenin bu saatinde Fudayl bizim yolumuzu keser” diye itiraz ediyorlardı.
Fudayl, bu hadise üzerine bir kere daha tevbe etti ve kendisinin kim olduğunu belli etmeden:
“Korkmayın” dedi. “Fudayl’ın yolda size birşey yapacağını sanmıyorum.”
Sonra da Kâbe yollarına düştü.
Mekke’ye gelerek, ölünceye dek, Kâbe’ye komşu olarak zühd ve takva içinde yaşadı.
Doğru sözün kerameti
http://kitabevi.karakalem.net/imgs/authors/a46cb1aa8b924cd6a1c48845730d4314.gif http://kitabevi.karakalem.net/imgs/emailButton.gif (http://kitabevi.karakalem.net/?author=%DDsmail+%D6rgen&article=2563&backto=kitabevi%2Ekarakalem%2Enet%2Fdefault%2Easp% 3Farticle%3D2563)
TASAVVUF YOLUNUN BELKİ de en büyük ismi Abdülkâdir Geylani, Hazar denizinin güneyindeki Geylan kasabasında yaşayan bir seyyidler ailesine mensuptu.
Peygamber soyundan gelen başka birçok kişi gibi, o da daha çocukken, dinî ilimler tahsiline başlamıştı.
Kendisi henüz gençliğe adımını yeni atmışken, annesi, vefat eden babasının mirasından onun payına düşen seksen altın lirayı ceketinin içine dikkatle dikerek, daha fazla dinî eğitim alması için onu Bağdat’a gönderdi. Annesi, Abdülkâdir’den, ne pahasına olursa olsun, asla yalan söylemeyeceğine dair de söz almıştı.
Bağdat yolunda, içinde genç Abdülkâdir’in de olduğu kervan soyguncuların saldırısına uğradı.
Genç Abdülkâdir’in kıyafeti pek de iyi değildi. Dolayısıyla, kendisi eşkiyalardan hiçbirinin dikkatini çekmedi, hiçbiri üstünü aramadı.
Yalnız, içlerinden biri, sırf iş olsun diye:
“Delikanlı, senin üstünde para var mı peki?” diye sordu.
Bunun üzerine, Abdülkâdir, ceketinin içinde annesi ustalıkla gizlemiş de olsa, üzerinde parası olduğunu açıkladı.
Bir gençten böyle bir dürüstlük gören şakî, şaşkına dönmüştü. Derhal Abdülkâdir’i alıp reisinin yanına götürdü.
Reis, onlar farketmediği halde, neden üstündeki parayı haber verdiğini sorunca, Abdülkâdir:
“Anneme asla yalan söylemeyeceğime dair söz verdim” dedi ve ekledi:
“Daha yolun başında yalan söyleyecek olduktan sonra, bu yolda nasıl terakki edebilirim ki?!”
Bu cevap karşısında iyice şaşkına dönen eşkiya reisi, hemen o dakikada tevbekâr oldu, ve adamlarıyla birlikte eşkiyalığa bırakıp hak yolda yürümeye koyuldu.
Gün gelip Gavs-ı Âzam olarak anılacak büyük velî, daha yolun başında gösterdiği doğrulukla, daha yolun başında bunca insanı doğru yola kazandırmıştı...
23.03.2007
© 2007 karakalem.net, İsmail Örgen
islamportali
14.05.2007, 00:07
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
Ey Kur'an'ı indiren Rabbim, Kur'an hürmetine,
ölüm benim dilimi susturduktan sonra dualarımı benim bedelime
tekrar etmesi için yazdığım duaları kalbime vekil eyle,
dilime elçi eyle..
ALLAH razı olsun canım kardeşim RABBİM hizmetlerinizi
daim etsin inşallah
Bir grup sûfî, Dicle kenarında Maruf-u Kerhî ile oturuyordu. O esnada, nehirden, bir sandal içinde def çalan, danseden, içki içen bir genç topluluğu geçti.
Sûfîler, Maruf’a:
“Şunları görüyor musun, açık açık nasıl da Allah’a isyan ediyorlar?” dediler ve eklediler:
“Bu serserilere beddua et!”
Bunun üzerine, Mâruf ellerini göğe kaldırdı ve:
“Allahım” dedi, “bunları bu dünyada nasıl neşelendirdiysen, ahirette de öyle neşelendir.”
Mâruf’un bu duası sûfîleri şaşırtmıştı.
“Biz senden dua değil, beddua istemiştik” dediler.
Mâruf şöyle cevap verdi:
“Eğer Allah bunları ahirette neşelendirmeyi murad ederse, bu dünyada kendilerine bu hayattan tevbekâr olmayı nasip edecektir.”
İsmail ÖRGEN
Demekki şeytanın temiz taşlarla
taşlanması buymuş.
Âfiyet, âfiyet...
http://kitabevi.karakalem.net/imgs/authors/a46cb1aa8b924cd6a1c48845730d4314.gif http://kitabevi.karakalem.net/imgs/emailButton.gif (http://kitabevi.karakalem.net/?author=%DDsmail+%D6rgen&article=2564&backto=kitabevi%2Ekarakalem%2Enet%2Fdefault%2Easp% 3Farticle%3D2564)
DURDUK YERDE, SÜREKLİ:
“âfiyet, âfiyet...” deyip durmasıyla meşhur bir sûfî vardı.
Günlerden bir gün, kendisine:
“Neden hep böyle deyip duruyorsun?” diye sordular.
Adam:
“Eskiden, ben hammal idim” diyerek, anlatmaya başladı:
“Bir keresinde, çok ağır bir un çuvalını yüklenmiştim. İstirahat etmek için çuvalı bir yere koydum. O sırada:
‘Yâ Rabbi! Her gün yorulmadan bana iki ekmek versen onunla yetinirdim’ dedim.
Tam bu esnada birbiriyle kavgaya tutuşmuş iki adam gördüm. Aralarını bulayım diye, koştum, yanlarına vardım. Kavga edenlerden biri diğerine vurmak için eline aldığı şeyi benim başıma vurdu, yüzümü kanattı.
Bu sırada zaptiyeler geldiler ve bu iki kişiyi yakaladılar. Kana bulanmış bir vaziyette görünce, bu da kavgacılardan diye, beni de yakalayıp zindana attılar.
Bir müddet zindanda kaldım. Her gün bana iki ekmek veriliyordu.
Zindandayken, bir gece, rüyamda bir adamın bana şöyle seslendiğini duydum:
‘Yorulmadan her gün iki ekmek bana yeter demiş, fakat afiyet istememiştin. Al işte, Allah da istediğini verdi.’
Bu sırada uykudan uyandım ve:
‘Âfiyet isterim, âfiyet!’ demeye başladım.
Derken zindanın kapısının çalındığını ve:
‘Hammal Ömer nerede?’ diye bağırıldığını duydum.
Biraz sonra beni zindandan dışarı çıkardılar ve serbest bıraktılar.
İşte o günden beridir, Rabbimden hep âfiyet istemekteyim..”
Yoksulluğu kim alır?
http://kitabevi.karakalem.net/imgs/authors/a46cb1aa8b924cd6a1c48845730d4314.gif http://kitabevi.karakalem.net/imgs/emailButton.gif (http://kitabevi.karakalem.net/?author=%DDsmail+%D6rgen&article=2565&backto=kitabevi%2Ekarakalem%2Enet%2Fdefault%2Easp% 3Farticle%3D2565)
ADAMIN BİRİ GİRİŞTİĞİ hiçbir işte başarılı olamayışına hayıflanıyor, fakirliğinden feryad edip duruyordu.
Büyük sûfî İbrahim Edhem, adamın bu feryadına bakıp:
“Oğul,” dedi, “galiba sen bu yoksulluğu ucuza aldın!”
Adam, bu söze kızdı:
“Böyle de söz mü olur?” diye söylendi. “Yoksulluğu kim satın alır? Sözünden utan yahu!”
İbrahim Edhem şöyle cevap verdi:
“Ben bir kere canla başla yoksulluğu seçtim, kabul ettim. Padişahlığı verdim de yoksulluğu satın aldım. Hâlâ da, yoksulluğun bir anını yüzlerce cihana satın almadayım. Hakikaten bence bu kadar değeri de vardır. Bu matahı ucuz bulduğumdan padişahlığa tamamıyla veda ettim. Hülasa, bunun kıymetini bilen benim, sen değilsin. Buna şükreden, bunu anına minnet bilen benim, sen değilsin.”
Bir “Elhamdülilllah” için
http://kitabevi.karakalem.net/imgs/authors/a46cb1aa8b924cd6a1c48845730d4314.gif http://kitabevi.karakalem.net/imgs/emailButton.gif (http://kitabevi.karakalem.net/?author=%DDsmail+%D6rgen&article=2567&backto=kitabevi%2Ekarakalem%2Enet%2Fdefault%2Easp% 3Farticle%3D2567)
BÜYÜK SÛFÎLERDEN SERÎ es-Sâkatî, Cüneyd-i Bağdâdî’nin dayısı ve mürşidi, Mâruf-u Kerhî’nin ise talebesiydi.
Kendisi, şöyle derdi:
“Bir kere ‘elhamdülillah’ dediğim için, otuz senedir istiğfar etmekteyim.”
“Bu nasıl olur?” denilince, Serî es-Sâkatî başından geçen şu olayı anlattı:
“Bir keresinde Bağdat’ta büyük bir yangın çıkmıştı. Yolda beni karşılayan bir adam:
‘Merak etme, senin dükkânın yangından kurtuldu’ dedi.
Ben de, bu habere sevinerek:
‘Elhamdülillah’ dedim.
Müslümanların başına bir felâket geldiği vakitte kendim için hayır isteyerek ‘Elhamdülillah’ dediğim için, otuz senedir pişmanlık duyuyorum.”
Neye yarar?
http://www.karakalem.net/imgs/authors/a46cb1aa8b924cd6a1c48845730d4314.gif http://www.karakalem.net/imgs/emailButton.gif (http://www.karakalem.net/?author=%DDsmail+%D6rgen&article=2568&backto=www%2Ekarakalem%2Enet%2Fdefault%2Easp%3Fart icle%3D2568)
BİR GÜN, AYYAŞ bir adam, yoldan geçmekte olan bir mürşidi gördü ve kendi halinden utanıp, saygıyla:
“Efendim” dedi, “maneviyatla iştigal bana ne sağlar?”
Mürşid cevap verdi:
“Evladım! Sarhoş olmadan kendinden geçmeni sağlar.”
Sevgili
http://www.karakalem.net/imgs/authors/a46cb1aa8b924cd6a1c48845730d4314.gif http://www.karakalem.net/imgs/emailButton.gif (http://www.karakalem.net/?author=%DDsmail+%D6rgen&article=2569&backto=www%2Ekarakalem%2Enet%2Fdefault%2Easp%3Fart icle%3D2569)
DERTLİ BİRİ, AĞLAYIP inlemekteydi.
Oradan geçmekte olan Şiblî, adamın halini görüp ağlayışının sebebini sordu.
Adam dedi ki:
“Şeyhim! Bir sevgilim vardı. Güzelliği canıma can katıyor, ömrümü arttırıyordu. Öldü. Ben de derdinden ölüyorum. Yasıyla gözüme âlem kara görünmede.”
Şiblî dedi ki:
“Mademki gönlün bu yüzden perişan, bu yüzden kendinden geçmişsin, neden boyuna yaslanıyor, ağlayıp duruyorsun? Yeniden bir sevgili tut. Fakat bu sefer ölmeyen bir sevgiliye âşık ol da, derdiyle böyle ağlayıp inleyerek ölmeyesin!”
serhildan
18.05.2007, 11:09
Üşenmeden yazacağım, Umarım üşenilmeden okunur...
Bir vakit, Bağdatta geçimini çalgıcılık yaparak sağlayan bir genç vardı, Adı çingen Aliydi. Çingendi, düğünlerde derneklerde, özel günlerde saz çalıp insanları eylendirir bu yolla para kazanırdı. Çingen Ali bir gün Bağdat sokaklarında aval aval gezerken bir kız gördü, Aman Allahım, ne güzeldi, bir bakışla içten yaralanmıştı, yıldırım aşkı derlerya öylece Ali aşık oldu bir an.
Hemen etrafındakilere sordu
-Hey bu kız kimdir tanıyan varmı, kimdir neyin nesidir bilen yokmu.?
Birisi.
-Tanımıyormusun.Padişahın kızı Selmadır.
Eyvahhh, Ali ne yaptın. Aşık olacak başka kızmı bulamadın, gittinde koskoca padişah kızına aşık oldun, bir duysalar, seni öldürürler çalgıcı sefil bir çingenesin...Ali bu düşüncelerle uzaklaştı oradan, artık derde giriftar olmuştu. O neşeli Ali çalgıcı Ali artık sazına dertli dertli vurmaya başladı. Yemeden içmeden kesildi.Aklında fikrinde Selma vardı. Ama kimselere diyemiyordu. Alinin bu haline arkadaşları acıdı yanına gittiler.
-Ali günlerdir yemiyor içmiyorsun, düğünlere de gitmiyorsun iyice sefalete düştün. Arkadaş derdini söyleki derman olalım
Ali -söylersem benimde başım sizinde başınız gider.dedi
Arkadaşları ısrar edince Ali padişahın kızına aşık olduğunu söyledi. Arkadaşları ürktü.
-Aman Ali padişah duysa seninde bizimde başımızı vurur. Başka kızmı yoktu sevdalanacak. Aman ha bundan sonra adkadaşın değiliz. Bizi arama sorma, ama bunca yılın hatırına sana bir iyilik, padişahın çok sevdiği bir Allah dostu varmış adı Ali Heyiti hazretleri. Kapısına giden derdine derman bulurmuş. Git derdini ona anlat ama sakın bir daha bizi arama sorma. Deyip Aliyi terketmişler.
Ali Bağdat sokaklarında kapı kapı gezmiş Ali Heyiti hazretlerini aramış, İllaki arayan bulacak. Sonunda bulmuş. Kapıdan içeri edeplice girmiş. Karşısına geçmiş, Diz çöküp boyun bükmüş
-Derdim var efendim.
-Nedir derdin evladım?
-Aşık oldum efendim.
-Kime evladım?
-Selmaya Efendim.
-Selma kim evladım?
-Padişahın Kızı efendim!
-Aman evladım. Sen ne yaptın. Padişah duysa seninde benimde başımı keser. Asalet desem asaletin yok çingensin. Servet desem servetin yok çulsuzsun. Şu halinle padişaha ben gitsem benimde başımı vurur.
Ali iyice çaresiz boynunu büker, Ali Heyiti hazretleri onun bu durumuna dayanamaz. Aliye
-Madem bu kapıya geldin bizden yardım talep ettin. Bende sana yardım edeceğim. Ama bir şartla. Dediğimi yapacaksın.
Ali öyle sevindiki, - söyleyin efendim yerleri yalayım, her dediğinizi yapayım, ne istersiniz efendim.
Aşktı bu, insana her şeyi yaptırırdı. Ali Heyiti hazretleri, - yok evladım bir seccade bul dediğim mağaraya git. Seccadeni ser, diz çök Allah de, Kimseyle konuşma bakma tek kelime etme, sen dediğimi yap, söz bende padişahı ayağına getireceğim…
Ali aşık Ali, çingen Ali, hemen koştu bir seccade buldu, denilen mağaraya gitti diz çöktü, oturdu Allah demeye başladı
-Allah Selma gelecek, Allah Selmaya kavuşacam, Ali coşmuştu…Ali Heyiti hazretleri geceleri gidiyor gizli gizli seccadede dalmış Allah diyen Aliye yemek veriyordu.
Günler böylece geçerken, artık Ali sabırsızlanıyor, Ali heyiti hazretleri geldiğinde
–Efendim hani kız nerde Selma nerde.Diyordu. Ali Heyiti hazretleride sabır evladım, Devam evladım az kaldı evladım, diyor ve geri dönüyordu.
Bir gün, mağaraya bir kervan uğradı, baktılar üstü başı toprak içinde bir adam Allah diyor, selam verdiler konuşmadı, dürttüler, bakmadı, şaşkınlık içinde terk edip şehre gittiler. Kulaktan kulağa abartarak yaydılar, Çocuğu olmayanın çocuğu oluyormuş, kısmeti kapalıların kısmeti açılıyormuş. Halk bu, bire bin kattılar. Bağdat halkı, akın akın Aliye gitmeye başlar, çabut bağlayanlar dua edenler. Ama Ali kimseyle konuşmuyor aklı Selmada.
Derken Sarayda konuşulur. Padişahın huzurunda
-Efendim Bağdat Kenarında bir mağaraya bir Allah dostu gelmiş halk akın akın oraya gidiyor.
Padişah – biz bu işlerden anlamayız çağırın Ali Heyiti hazretlerine soralım.
Padişah Ali Heyiti hazretlerine sorar.
-Mağarada bir adam varmış, devamlı Allah dermiş, gerçekten Allah dostu olabilirmi.??
Ali Heyiti Hazretleri her şeyi baştan sona bilmekte.
-Evet gerçekten Allah Dostu Olabilir Efendim!!
Padişah
-O halde hazırlıklar yapılsın Ziyaretine gidelim elini öpelim der, Sarayda hazırlık yapılırken Ali Heyiti hazretleri hemen Alinin yanına koşar..
-Ali Ali, ali dalmış Allah Allah Allah
-Ali Ali, Ali kendine gelir, -efendim hani Selma ,
-Sabret evladım 40. günün sonu padişah ve saray ahalisi buraya geliyor, Padişahlar gittikleri yerde makam verirler, mevki para pul verirler ne verirse versin hayır de. Ne zamanki kızının nikahını verdi o zaman evet de. Der ve gider…Ali daha bir Aşkla Allah demeye başlar,Artık Selmaya kavuşmak üzeredir.
Ve Kırkıncı gün. Padişah, saray ahalisi ve Bağdat halkı mağarada Ali Allah diyor.
Padişah yaklaşır ve Alinin önüne kese kese altınlar atar. Eskiden bir tanesine saatlerce çalgı çalan ali, kese kese altınları görünce –HAYIRRR der ve atar, Padişah eğilir,- beyimiz olun efendim, Ali –HAYIRRRR, Padişah Şaşkın – Vezirim olun efendim, Ali –HAYIRRR, Padişah baş vezirim olun lütfen efendim der, Ali –HAYIRRR
Padişah şaşkın Ali Heyiti hazretlerine gider
-Efendim ne versekte memnun etsek şehrimizi terk etmese burada kalsa der.
Ali Heyiti hazretleri her şeyi bilmekte olduğundan.
-Efendim belki kızınız Selmanın Nikahını verirseniz burada kalabilir der. Ve padişah düşünür ve o an bir karar verir
-KIZIM SELMAYI İNKAH VE TEZVİÇ ETTİM..
Ali Allah demeyi bırakır, ortalık buz gibi sessiz…Ali boynu bükük
Ellerini açar
“Ya Rabbi bir kız için kırk gün Allah dedim. Padişahları Ayağıma getirdin.Bir kız için kırk gün adını söyledim asalet verdin beylik verdin, Bir kız için kırk gün adını söyledim, makam verdin şan verdin para verdin, Ya Rabbi bir kız için kırk gün adını söyledim, bir kız için ya Rabbi……..Kızda sizin olsun Selmada sizin olsun, ben Seni istiyorum Ya Rabbb” der ve olduğu yerde can verir. Tarihe Aşk şehidi olarak geçer.
Bugün Kabri Bağdatta Amerikan silahlarıyla delik deşik hala orada meftun Rabbiyle birliktedir.
Düşenin dostu olmak
http://kitabevi.karakalem.net/imgs/authors/a46cb1aa8b924cd6a1c48845730d4314.gif http://kitabevi.karakalem.net/imgs/emailButton.gif (http://kitabevi.karakalem.net/?author=%DDsmail+%D6rgen&article=2570&backto=kitabevi%2Ekarakalem%2Enet%2Fdefault%2Easp% 3Farticle%3D2570)
EBU AMR B. Nüceyd, tasavvuf yolunun başlangıcında Ebu Osman el-Mağribî’nin sohbet meclislerine devam ederdi.
Ebu Osman’ın verdiği nasihatlerin, ettiği sözlerin tesirinde kalan Ebu Amr, tevbekâr oldu.
Ama sonraları, bazı eski alışkanlıkları nüksetti, yoldan geri kaldı, bir ara işi iyice gevşetti. Artık nerede Ebu Osman’ı görse ondan kaçıyor, onun sohbet meclislerine de artık devam etmiyordu.
Günlerden bir gün yolda yine Ebu Osman’la karşılaştı, yolu değiştirdi, başka bir yola saptı. Ebu Osman onu takip etmeye başladı ve en sonunda yakaladı:
“Evladım” dedi, “sadece günahsız olduğun zaman seni seven insanlarla arkadaşlık etme. Bu durumlarda Ebu Osman’ın belki sana bir faydası olur.”
Bunun üzerine, Ebu Amr tekrar tevbekâr oldu, sohbetlere devam etti, önceki haline döndü ve bunu ölünceye dek başarıyla devam ettirdi.
Sır
http://kitabevi.karakalem.net/imgs/authors/a46cb1aa8b924cd6a1c48845730d4314.gif http://kitabevi.karakalem.net/imgs/emailButton.gif (http://kitabevi.karakalem.net/?author=%DDsmail+%D6rgen&article=2571&backto=kitabevi%2Ekarakalem%2Enet%2Fdefault%2Easp% 3Farticle%3D2571)
GÜNLERDEN BİR GÜN, bir topluluk, Cüneyd-i Bağdâdî’nin yanına gelerek:
“Rızkımızı nerede arayalım?” diye sordu.
Cüneyd:
“Rızkınızın nerede olduğunu biliyorsanız, gidin orada arayın!” diye cevap verdi.
Bunun üzerine:
“Yani rızkımızı Allahu Teâlâ’dan mı isteyelim?” dediler.
Cüneyd de bu kez:
“Eğer Allah’ın rızkınızı unuttuğu kanaatinde iseniz, bunu O’na hatırlatın” diye karşılık verdi.
Bunun üzerine:
“Yani bir eve kapanıp tevekkül mü edelim?” dediler.
Cüneyd:
“Allah’ı tecrübe etmek şüpheciliktir” dedi.
Bunun üzerine:
“Peki çare ve tedbir nedir?” diye sordular.
Cüneyd şu cevabı verdi:
“Çare, çareyi terketmektir.”
Sükûn
http://www.karakalem.net/imgs/authors/a46cb1aa8b924cd6a1c48845730d4314.gif http://www.karakalem.net/imgs/emailButton.gif (http://www.karakalem.net/?author=%DDsmail+%D6rgen&article=2572&backto=www%2Ekarakalem%2Enet%2Fdefault%2Easp%3Fart icle%3D2572)
EBU MUHAMMED CERİRÎ, bir gün, Cüneyd-i Bağdâdî’yi ziyarete gitmişti.
O esnada Cüneyd’in yanında, İbn Mesrûk gibi birçok ünlü sûfî de vardı.
Mecliste bir de ilahici bulunuyordu.
İlahici okumaya başlayınca, İbn Mesrûk ve oradaki diğer sûfîler coştular, aşka geldiler ve ayağa kalktılar. Cüneyd-i Bağdâdî ise, sakin bir şekilde oturuyordu.
Cerirî, Cüneyd’e:
“Efendim” dedi, “sema yapmak istemez misiniz?”
Cüneyd, Neml sûresinin 27. âyetini okuyarak cevap verdi:
“Dağları yerinde hareketsiz görürsün. Halbuki onlar, bulut gibi geçip gitmede ve dönmede...”
Dağlarda seyahat eden bilge bir kadın, bir dere kenarında değerli bir taş bulmuştu. Ertesi gün kadın başka bir gezginle karşılaştı. Adamın karnı çok açtı. Bilge kadından yiyecek birşeyler istedi. Kadın ona birşeyler vermek için çantasını açtığında değerli taşı gören adam, kadından onu da kendisine vermesini rica etti. Tereddütsüz:
“Olur” dedi kadın.
Aç gezgin, talihin nihayet kendisine yaver gittiğini düşünerek, sevinç içinde ayrıldı oradan. Ancak, birkaç gün sonra o civarlara geri geldi ve bilge kadını bularak, taşı kendisine iade etti. “Bana verdiğin taşın ne kadar değerli olduğunun farkındayım” dedi adam. “Ama düşündüm ki, sen de bu taştan daha değerli birşey var. Bu çok değerli taşı verebilmeni mümkün kılan şeyi bana verir misin?”
İsmail Örgen
Sevgi sınavı
http://kitabevi.karakalem.net/imgs/authors/a46cb1aa8b924cd6a1c48845730d4314.gif http://kitabevi.karakalem.net/imgs/emailButton.gif (http://kitabevi.karakalem.net/?author=%DDsmail+%D6rgen&article=2576&backto=kitabevi%2Ekarakalem%2Enet%2Fdefault%2Easp% 3Farticle%3D2576)
BİR GÜN, ERMİŞLERDEN birine sormuşlar:
“Sevginin sözünü edenler ile sevgiyi gerçekten yaşayanlar arasında ne fark vardır?”
“Bakın, göstereyim” demiş ermiş.
Bir sofra hazırlamış. Sevgiyi dilinden düşürmeyen, ama dilden gönüle de indirmeyen kişileri çağırmış bu sofraya.
Hepsi yerlerine oturmuşlar.
Derken, tabaklar içinde sıcak çorbalar gelmiş ve arkasından da ‘derviş kaşığı’ denilen bir metre boyunda kaşıklar.
Ermiş:
“Bu kaşıkların sapının ucundan tutup öyle yiyeceksiniz” diye bir şart da koşmuş. “Öyle kaşığın çukur kısmına yakın yerden tutmak yok.”
“Peki” demişler ve çorbayı içmeye girişmişler.
Fakat o da ne?
Kaşıklar uzun geldiğinden, sofradaki hiç kimse bir türlü döküp saçmadan götüremiyormuş çorbayı ağzına. En sonunda, bakmışlar bu iş olmuyor, vazgeçmişler çorbadan. Öylece, aç aç kalkmışlar sofradan.
Onlar sofradan kalktıktan sonra, ermiş:
“Şimdi de sevgiyi gerçekten bilip yaşayanları çağıralım yemeğe” demiş.
Yüzleri aydınlık, gözleri sevgiyle gülümseyen ışıklı insanlar gelmiş oturmuş sofraya. Ermiş:
“Buyrun bakalım” deyince de, her biri uzun boylu kaşığını çorbaya daldırıp karşısındaki ihvanına uzatıp içmişler çorbalarını.
Böylece her biri diğerini doyurmuş ve kendisi de doymuş olarak şükür içinde kalkmış sofradan.
“İşte” demiş ermiş. “Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse, o aç kalacaktır. Ve kim ki, kardeşini düşünür de doyurursa, o da kardeşi tarafından doyurulacaktır şüphesiz. Şunu da unutmayın ki, hayat pazarında alan değil, veren kazançlıdır her zaman.”
http://kitabevi.karakalem.net/imgs/red.gif
(yazarı bilinmiyor)
Çok güzel hikayeler derleyenden Allah razı olsun.
vBulletin v3.7.3, Copyright ©2000-2009, Jelsoft Enterprises Ltd.