Orijinalini görmek için tıklayınız : diz üstü oturan zenginler.
Bekir Haki Efendi Sâmi Efendi'yi sevip takdir edenlerdendi ve Sâmi Efendinin bir sohbetinden dönerken şunları söylüyordu.
"Bu zenginleri saatlerce diz üstü sessizce oturtmak. Boğazdan gelen bir gemiyi Sarayburnu'nda bağlamaktan daha zordur. Bizler bu işi yapamayız. Bunu ancak Sâmi Efendi yapabilir."
Bekir Haki Efendi belki bunları söylerken Es'ad Efendi'nin Sâmi Efendi'ye verdiği icazetnamede çizdiği irşad stratejisinden habersizdi. Es'ad Efendi şöyle diyordu:
İcazetnamede "Ne ticaret, ne de alışverişin Allah'ın zikrinden alıkoyamadığı kimseler vardır." (Nur, 37) ayeti celîlesinin ilan hükümlerine vakıf olan muhterem ihvanımıza arz edebilirim ki, bâtınını tasfiye ve nefsim tezkiyeye talib olanların... Sâmi Efendi'nin sohbetlerine devam ve açıklayacağı usûl ve adaba gösterecekleri gayret ve ihtimam sayesinde bu isteklerine kavuşacaklarda şüphe yoktur. " (Mektubat, 134 Mektup sh. 361)
sami efendi,oldukça varlıklı olan ailesinden kalan mirası kabul etmemiş,ömrünün sonuna kadar bir kereste atölyesinin muhasebesini tutarak elinin emeğiyle geçinmişti.onun halindeki bu dünyalığa karşı istiğna hali,böyle insanlar üzerinde tesir edebilmesine neden olmuştur diye düşünüyorum.
sami efendi,ramazanoğulları beyliği sülalesinden asil bir aileye mensuptu.ayrıca hukuk fakültesini birincilikle bitirmiş,
manevi eğitimini ikmal için baş vurduğu esad efendinin dergahında,dergahın hertürlü temizlik hizmetlerine yardımcı olduğu gibi,hastalanarak yatağa mahkum kalan bir müftü efendiyede iki sene boyunca en güzel şekilde hizmet etmiş.
muhasebecilik yaparak geçimini sağladığı dönemde,dul kalan fakir bir kadıncağızla yetimlerinin kapısının önüne bir kaç yıl zarf içinde maaşını bırakmış,alanın bile bundan haberi olmamış.sonunda zarfı bırakırken onu görmeyi başaran hanımada bundan bahsetmemesini söylemiş. bu müddet zarfında evde bulgur pilavıyla yetindiklerini anlatmıştı bir büyüğüm.
Allah şefaatlerine nail eylesin cümlemizi.
sn. abla sami ramazanoğlu efendi,
niçin ailesinin servetini kabul etmemiş
keşke kabul edip hayırlara kullanırdı,
gerçek insanın kalbi mal mülkle bozulmaz
bizim meşrebimiz böyle söylüyor! hu.....
Arifane abim sorunuzun cevabını Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmaz Hoca'mız versin:
"Memleketi olan Adana’ya dönüyor. Burada bir yandan Câmi-i Kebir’de vaaz ve husûsi sohbetleriyle irşâd hizmetini yürütüyor, bir yandan da maişetini temin için bir kereste ticârethanesinin muhasebesini tutuyor. Sami Efendi, babasından ve âilesinden kendisine intikal eden büyük serveti almıyor ve “Hiçbir kimse kendi kazancından daha hayırlı bir yiyecek asla yememiştir” (Buharî) hadîsi şerîfi gereğince kendi el emeğiyle geçinmeyi tercih ediyor. Yani babasından intikal eden mirası reddediyor."
Bu bir tercih meselesidir. Kimine İbrahim Ethem gibi tacı tahtı bırak derler, kimine de Fatih Sultan gibi, bırakırsan tacı tahtı vebal eltında kalırsın derler..
Mirasın nasıl kazanıldığı da Sami Efendi için tam olarak bilinemeyeceği için O mübarek kendi kazandığını yemek, yedirmek istemiş olabilir. Bir gün gelecek ki hiç olmasa faizin tozu bulaşacak buyruluyor kazançlara. Hazret çok dikkatli, çok hassastı.. Helal lokma konusunda..
Gülzar-ı İrfan
27.05.2007, 20:24
Mahmûd Sâmi Efendi Hazretleri tekkelerin kapatılmasından sonra memleketi Adana'da bir yandan Câmi-i Kebir'de vaaz ve husûsi sohbetleriyle irşâd hizmetini yürütürken, bir yandan da maişetini temin için bir kereste ticârethanesinin muhasebesini tutuyordu. O, babasından ve âilesinden kendisine intikal eden büyük serveti almamış ve "Hiçbir kimse kendi kazancından daha hayırlı bir yiyecek asla yememiştir" (Buharî) hadîsi şerîfi gereğince kendi el emeğiyle geçinmeyi tercih etmiştir. Sûfiler içinde baba mîrasını almayanlar içinde ilk olarak Hâris Muhâsibi'yi görüyoruz. O da Kaderiye mezhebine bağlı bulunan babasının mirasını almamıştı..................
Bilmem bu cevap yeterli olur mu...
Sami Efendi'nin hayatında beni en çok etkileyen yönü kul hakkına gösterdiği ehemmiyet,kendisi İstanbul'da işyerine gidip gelirken vapur kuyruğunda jeton için devamlı bozuk para bulundururmuş ki arkasında bekleyenlerin zamanını alıp kul hakkına girmeyeyim düşüncesini taşırmış...
Mevlam böyle büyük zatların şefaatlarinden mahrum eylemesin....
ALLAHA EMANET OLUN
Efendi hazretlerinden Allah razı olsun..o almamış,miras yememiş olabilir..fakat ÖLÜM HAK İSE MİRAS HELALDİR..bu genel kuraldır..istisna olanlar zaten İstisnai insanlardır..:)
Size miras düşerse almamazlık etmeyin sakın..:flowers:..
Maddi ..Manevi..her türlü mirası alın..:flowers:..Helaldir:)
HU..
dayı
mübareklerin menkıbeleri bir ufuk.
bizde karınca misali o ufka ulaşmamız zor belki ama enazından kazanç ve geçim konusunda şöyle bi kendimize gelmemize vesile oluyorsa ne güzel.
RAMAZANOĞLU MAHMUD SAMİ EFENDİ (1892-1984)
http://www.resimekle.gen.tr/imagehosting/images/j6B27115.jpg
abla kardeş allah razı olsun böyle bir konuyu başlattığınız için allah evlatlık
defterinden sildirmesin cümlemizi inşaallah.
20 yy. semasında tulû eden bir yıldızdı o. Sıddık-ı Ekber meşrebinde büyük bir
veliydi o. Aziz şehid Esad Erbili(ks) elinde büyümüş nadide bir güldü o. Sükutu ihtiyar etmiş bir hatib-i alişandı o. Toprak olup gül yetiştirenlerdendi o.
Resulullah’ın ak sevdalılarındandı o. Ashab-ı kiramın müştaklarındandı o. Halk içinde Hak ile beraber olma sırrına erenlerdendi o. Cennet-ül Bâki’de medfun olma
bahtiyarlığına ermişlerdendi o. İnsanlar içinde insanlardan bir insandı o. Hasılı bir güzel insan, hazret-i Sami’ydi o...
... Etrafında kıyama kalkan bu küçük çalışma onu ne kadar aksettirebilir ki? Ama gönüllerinizde ona karşı bir ısınma meydana getirir, bir fatiha yollamanıza vesile
olur ve onun gibi olma azmini uyarırsa hedefini bulmuş denebilir. Saygılarımla.
salih okur
Sami Efendinin bütün hayatı edeb çizgisinde geçmiştir. En ciddi insanların, en
otoriter simaların bile zaaf ve hafiflikleri bulunabilir. Fakat onun hayatında böyle bir
zaaf ve hafiflik hiçbir zaman görülmemiştir. Onun sohbetine devam edenler bilirler
ki, o hiçbir zaman ayak ayak üstüne atarak veya bağdaş kurarak oturmamıştır.
Bir gün Halep meşayihinden Muhammed en Nebhani İstanbul’a gelir. Sami Efendi
hazretlerini ziyaret eder. Nebhani ve ihvanı gayet rahat ve serbest otururken, Sami
Efendi ve ihvanı diz üstü otururlar. Onların bu halini gören Nebhani: “rahat oturun”
der. Sami Efendi ise: “Biz böyle daha rahatız” derler. Bu durum karşısında
Nebhani: “Edeb Türklerdedir” demekten kendini alamaz.
salihokur
Osman Karabulut bey diyor ki: “Ahlaken gayet halim selim, mütevazı, yumuşak huylu ve melek sıfatlı idi. Mahviyetin son zirvesine çıkmış olup, üstadı Muhammed
Esad Hazretleri onun hakkında: “Bütün evliyaullahın hasretle gıpta ettiği mahviyet hali evladımız Sami Efendi’de mevcuttur” buyurmuşlardı.”
Pek az yerler, pek az uyurlar, daima sükutu ihtiyar ederlerdi. Zaruret halinde, pek kısa kelimelerle, muhatabın seviyesine göre konuşurlardı.
salihokur
Kendisi sünnet üzere günde iki öğünden fazla yemezdi. Yediği zaman da yarım dilim ekmek ve birkaç lokma katıkla yetinirlerdi.
Geceleri muhakkak ihya ederlerdi. Evinde misafir kalanlar ve kendileriyle bir yolculuğa çıkanlar, gecenin hangi saatinde kalksalar onu ayakta bulurlardı. Seher v
vakitlerinde ibadete çok ehemmiyet verir, “Bir ihvan seher vakti kalkmazsa, seher vakti dışında bütün gün seccadeden başını kaldırmasa, yine o vaktin ecrine
ulaşamaz” buyururlardı. Yine “Seher vakti öyle kıymetli bir vakittir ki, bir kıvılcım gelir, letaifleri parlatıverir” demişlerdi.
salih okur
Torunu yaşındakilere bile hitap ederken isimlerinin sonuna “efendi” “bey” sıfatlarını ekleyerek konuşurdu. Gıybetten azami sakınırdı: Bir hayır işinde Adanalı bir zengin
tutmuş, 1000 lira vermiş.Halbuki o zamana göre 100 bin lira vermesi lazım. Herkes onu ayıplıyor. İş Sami Efendiye intikal ediyor. Bir sohbetinde “Evet şu zat çok
sehavetlidir. Şu iş için şu kadar para vermişti” diyerek herkesin ağzını kapatıyor.
salih okur
Sır tutmayı çok iyi bilirdi. Talebelerinden Lütfi Eraslan diyor ki: Üstadımıza birisi sır verdiği zaman üstadımız buyururmuş ki "bizim sadrımız kabir çukurudur."
Ramazanoğlu Sami Efendi hazretlerinde dikkatimizi çeken mühim bir hususiyet de sehaveti, yani cömertliğidir. Musa Topbaş beyefendi merhum, onun bu yönünü de
şöyle anlatıyor: “Vermek, vermek, gaye vermek. Kendilerine hediye edilen en kıymetli halı, seccade, tesbih, kalem, kumaş ve emsali en nadide paha biçilmez
eşyayı günü gününe ehlini bulup vermek, en büyük zevklerinden birini teşkil ederdi. Hülasa güneşler gibi, ummanlar gibi sehavet merkezi idi. Bir kişi kendilerine müracaat etsin de eli boş dönsün imkansızdı.”
salihokur
Altınoluk dergisi yazarlarından Taha Kılınç, "Rahmetli Bediüzzaman Hazretleri Sami Efendi ile pirdeş idi.
Merhum, doğudan gelen hemşerilerinin tasavvuf yoluna intisap etme arzularını izhar ettiklerinde, onlara adres olarak sadece Sami Efendi Hazretleri'ni gösterir ve eklerdi: 'İrşadla görevli kişi Sami Efendi'dir ona gidiniz, biz sadece iman hakikatlerini yazmak ve yaymakla memuruz'."
• Gönenli Mehmed Efendi (http://www.kobiline.com/web/gazeteler/)’nin Sami Efendinin bağlılarından Lütfi Eraslan’a söylediği sözler bu özel konumu aydınlatıcı mahiyette:
"Öyle bir zata sahipsiniz ki bütün kafirler bir araya gelse, gökyüzünden onu yere atsalar, yine ayakları üstüne düşer. Hiçbir kafir ona bir şey yapamaz. Zira Cenab-ı Hak tarafından teyid edilen bir vazifesi vardır… Sami Efendi bu ümmetin en büyüğü idi başka ne söylense boştur."
Sadık Dânâ diyor ki: “Muhterem Üstaz hazretleri bir çok yolculuklarında otomobilleri ile seyahatleri esnasında bir fakiri gördüklerinde “durunuz”
buyururlardı. Fren tesirini gösterinceye kadar bazen yüz-yüz elli metre uzaklaşılmış olurdu. Arabanın geri alınmasına da razı olmazlar. Arabadan inerler, o mesafeyi
yürürler. Ve büyük bir şevk içinde ellerinde hazır bulundurdukları parayı ihtiyaç sahibine güler yüzle verirler ve büyük bir sürur içinde arabaya dönerlerdi.”
salihokur
Dr. İbrahim Es bey anlatıyor: Muğla'dan, edeb timsali edîb bir dost, zarîf bir hazret-i insan, şöyle yirmi küsur sene kadar önce, kışa yeni girilmiş soğukça bir mevsimde
İstanbul'a gider. Ak gönüllü aziz dostu Musa Efendi'yi (k.s.) ziyaret etmek ister. Yeşillikler, çiçekler ve güzellikler arasındaki devlethaneye varır. Huzura kabul
edilir. Bakar ki, Musa Efendi Hazretleri (k.s.) üzerinde bir battaniye, soğuk bir odada, sedirde oturmaktadır. Selam, musafaha ve hâl hatırdan sonra aralarında şu konuşma geçer:
- Efendim, kış geldi, soğuk bastı, soğukta oturuyorsunuz. Halbuki imkânınız var, niçin sobanızı yaktırmıyorsunuz?
- Evet, doğru söylüyorsunuz. Ama, daha Muhterem Üstadımız devlethanelerinde soba yaktırmadı. O da, bizim gibi soğukta oturuyor. O ne zaman sobayı yakarsa, biz de o zaman yakacağız inşallah!
- Efendim, Sami Efendimizin odunu kömürü mü yok?
- Hayır, aksine, yeteri kadar odunu da var, kömürü de...
- Peki efendim, sobasını yaksa da, soğukta oturmasa!.. Acaba sobasını niçin hâlâ yaktırmadı?
- İstanbul'da fakir fukara evleri, henüz sobalarını yakmadılar. Onlar soğukta otururken, sıcak evinde rahat etmeyi Sami Efendimiz edebe aykırı buluyorlar.
salihokur
Sami Efendi’nin halifesi merhum Musa Topbaş Efendi şöyle anlatıyor Üstadını: “25 sene huzur-u âlilerinde bulundum. Bir defa en ufak bir abes şeyi Cenab-ı Hakk
göstermedi. Demek ki yok ki görmedik. Elhamdülillah her işi sünnet-i seniyyeye muvafıktı.”
Yine Musa Efendinin beyanına göre “25 sene içinde imâlı dahi olsa hiç kimseyle münakaşası, mücadelesi olmamıştır.” Bir Hac yolculuğu hazırlığı yapılıyor. Adetleri hilafına buyuruyor: “Çay, ekmek, helva, peynir alınsın. Şam’da lazım olur.” İhvanı
ise, bu gıda malzemelerinin Şam’da temin edilmesinin daha uygun olacağını düşünerek tedarik etmiyorlar. Şam’a vardıklarında sabah namazı vakti ihtilal oluyor ve üç gün dışarı çıkmak yasaklanıyor. Tabii gıda maddelerinden mahrum kalınıyor.
Valizlerdeki çörek ve bisküvi kırıntıları ile idare ediliyor. Muhammediyyül meşreb olan bu kerim zat en ufak bir işaretle olsun arkadaşlarını mahcup etmiyor.
salihokur
Başka bir konuya cevap olsun diye yazılmıştı ama kısmet buraya imiş. Sami Efendimizin Hz. Peygamberden icazet alması ve bununla ilgili bir soruya cevaptır:
Her zamanda olduğu gibi bu zamanda da manevi vazife sahibi Allah dostları vardır. Kimisinin bir cemaati vardır, açık olarak irşad ile görevlidir, kimisi ise zahiren kendi halinde gibidir. Ladikli Ahmet Ağa’da bu zamanda yaşamış manevi vazifelilerdendir. Ümmi idi. Üveysi yoldan yetişmiştir ve hocası 40 sene arkadaşlık yaptığı Hızır Aleyhisselâmdır. Manevi vazife verilmesi ile bilgilere ve aslında sorduğunuz tüm soruların cevaplarına internette ufak bir araştırma ile ulaşmanız mümkünür ama biz bir özet geçelim inşallah.
Hilafet her asırda değerli bir zata Allah’ın ihsanıdır. İzin ve icazet Hazret-i Seyyid’ül Enbiya aleyhisselam tarafından gelir. Değerli bir kimseye hilafet verileceği zaman Cenab-ı Hak tarafından Hızır aleyhisselama işaret verilir ve şu kuluma hilafet sırrını ihsan eyledim, git müjde ver denilir. Hızır aleyhisselam bu durumu Hz. Peygambere söyler ve emriniz nedir diye sorar. Bu ve başka konuşmalardan sonra O değerli zat nihayetinde "divan"a getirilir. Bu öyle yüce bir divandır ki nebiler, resuller, dört halife, tüm pirler, kutuplar vs oradadır. Zamanın kutbu olan ve hilafetle müjdelenen O zat Efendimizden icazetini alır ve Efendimize halife olmakla şereflenir. (Daha geniş bilgi için Miftah’ül Kulûb adlı esere bakılabilir.)
Ladikli Ahmet Ağa bu zamanda Hızır aleyhisselamın yardımcılarındandı. Müjdeyi verme ve divana götürme işi ona tevdi edilmişti. Bu gibi işler bize yabancıdır. İnanmamak konusunda özgürsünüz. Lakin ben evliyaullaha gönülden inanırım. Bunlara anlatan Ladikli Ahmet Ağadır. Cemaatten bir ihvan değil. Büyüklerin kıymetini büyükler en iyi bilir. Bu meşhur Allah dostundan tarikat dersi isteyenleri, O da Said-i Nursi Hz.leri gibi Sami Efendi’ye yollar, irşad ile görevli kişi Sami Efendidir derdi.
Sünnet-i Seniyye’ye bağlılığının çeşitli örnekleri onun hayatını öylesine kaplamıştır ki, kendisiyle karşılaşma ve tanışma bahtiyarlığına eren herkes onu “mücessem bir Sünnet-i Seniyye örneği” olarak tarif etmek durumunda kalmıştır. Bir diğer ifadeyle
zât-ı âlileri, Sünnet-i Seniyye’yi ruh ve bedenlerine ince ve nâzenin bir giysi gibi geçirmiş ve hayatları boyunca bu giysi “güzel kulluğa” güzel bir süs olarak yakışıp kalmıştır. Sadece bir tek örnek vermekle yetinelim isterseniz.Yemek yerken sırtını
yaslamaktan özenle kaçınan ve buna önem veren, ardından “Ben bir kulum ve ancak bir kul gibi yemek yerim.” buyuran Rasûl-i Ekrem Efendimiz Hazretleri (sav)’nin bu
sünnetini hayatı boyunca tatbik eden merhum Efendi Hazretleri, tüm yaşantısı içinde bir kez bile sırtını dayayarak yemek yememeye özen göstermiş, kulluğun ve sünnete bağlılığın en güzel örneklerinden birini de yaşamıştır hayatı boyunca…
m.emin ay
RAMAZANOĞLU MAHMUD SAMİ EFENDİ (1892-1984)
Yakınları, Mahmud Sami merhumun hayatında imrenilecek bir titizlik ve denetim olduğunu ifade etmişlerdir. Mesela Erenköy’deki evinden Tahtakale’deki işyerine
geliş-gidişlerinden trene ve vapura hep aynı saatlerde binmişler, böylece zamana verilmesi gereken değeri bilfiil göstermişlerdir. Bu dikkatleri sayesinde de hiçbir
zaman telaşlı ve koşuşturmalı olmamışlardır. Gişe memurlarına bilet ve jeton paralarını kuruşu kuruşuna bozuk olarak verirlerdi. Bu suretle de memurların işini
kolaylaştırıyor, kuyrukta bekleyenlerin ise zamanlarını almamak suretiyle kul hakkı yememiş oluyorlardı.
salihokur
RAMAZANOĞLU MAHMUD SAMİ EFENDİ (1892-1984)
Onun bu titizliğini halifesi merhum Yahyalılı Hacı Hasan Efendi anlatıyor: “Bir gün kendilerini ziyarete gitmiştim. “Şu saatte gelirsiniz” diye randevu vermişlerdi.
Üstadımın verdiği saatten 3 dakika evvel varıp evlerinin ziline bastım. Kapıya çıktılar. Selamdan sonra: “Saatinize bakın. Şu saatte gelin demiştik. Siz 3 dakika
erken geldiniz. Halbuki bizim ona göre işlerimiz vardır” buyurdular.
salih okur
RAMAZANOĞLU MAHMUD SAMİ EFENDİ (1892-1984)
Çok temiz bir insandı. Musa Efendi anlatıyor: Dış temizliğine de çok önem verirlerdi. Üzerinde kullanıp da çıkardıkları iç giyimlerinde, gerek dış elbiselerinde en ufak bir
leke, renk bozukluğu görülmezdi. Hatta kullandıkları mendillerde bile. İstimal ettikleri mendilleri yere koyarlardı.
Oradan anlar, temizini verirdik. Def'i hacet mahallinden çıktıklarında, wc de en ufak nahoş bir manzara görülmezdi. Çünkü nezaketen kendileri su döker yıkarlardı. Hatta
bir hac zamanında idi. Kollarında ufak bir sivilce dolayısıyla fanila kollarına toplu iğne başı kadar bir kan bulaşıyordu, buna dahi gönlü razı olmayan üstaz, her namaz aralarında çamaşırlarını değiştirmişlerdi.
salihokur
RAMAZANOĞLU MAHMUD SAMİ EFENDİ (1892-1984)
SOHBET VE İRŞADLARI
O, gizli bir dolunay gibi mahviyet içerisinde yaşamış, Kur’an ve sünnet çizgisinde irşadlarına devamla, binlerce müminin nefsini tanımasına, Allah’ı bilmesine vesile
olmuştur. Haliyle ve sözleriyle talebelerine en güzel örnek olan bu Allah dostu, evvela gönüllere sevgi tohumları ekerek İslam kardeşliğini kuvvetlendirmeye çalışmıştır.
Sohbetlerinde sık sık “O gün kalb-i selimden başka ne evlad, ne mal hiçbir şey fayda vermez.”(Şuara:88-89) ayetini okuyarak kalb-i selimi izah ederlerdi. Onun tefsirine
göre kalb-i selim ne incinen ne de inciten kalpti. “İncinmemek incitmemekten daha zordur. Çünkü incitmemek eldedir. Ama incinmemek elde değildir.”derlerdi.
Kendisinden sonra irşad vazifesini deruhde eden Merhum Musa Efendi diyor ki: “Fuzuli tek kelime konuşmazdı üstadımız. Hep kalb, kalb, kalb üzerinde dururdu.”
salihokur
Gülzar-ı İrfan
07.06.2007, 00:05
Erenköy’de uzun seneler ikamet eden Lütfi Eraslan Bey’den dinlemiştim. O şöyle anlatmıştı:
“Diyarbakır’da görev yapan Hasan Ertürk Bey vardı. Çok muhabbetli, teslimiyet ehli ve sadakat sahibiydi.
Onun muhabbet ve teslimiyetine gıbta ederdim. Ankara’da ikamet ettiğim senelerde idi. Onunla bir camide karşılaşmıştık. Duâsı müstecab olduğuna hüsnü zannım vardı. Namazdan sonra bekleyip hoşgeldiniz diyeyim ve duâsını taleb edeyim diye düşündüm.
Cami çıkışında bekledim. Karşısında fakiri görünce tebessüm ederek geldi ve sarıldı. Ben de: “Hasan abi! Sizi burada görmek ne seâdet! Duânızı ricâ ederim.” dedim. Hal hatır sorduktan sonra Muhterem Üstazımızla ilgili şu hatırasını anlattı:
“Bir ziyaretimde Üstazımızı gayet neşeli gördüm. Ortamın müsâit olduğunu fırsat bilerek:
“-Efendim! Duâ, buyurun da size lâyık bir evlâd olayım.” dedim.
Muhterem Üstazımız da çok kısa fakat özlü bir ifade ile:
“-Hasan Efendi! Ne kadar hatırlarsanız o kadar hatırlandığınızı unutmayınız.” buyurdular.
Bu söz bana o kadar tesir etti ki, kendi kendime: “Tasavvuf da bu!.. Dervişlik de bu!..” dedim
MEVLAM ŞEFAATLERİNDEN MAHRUM BIRAKMASIN
RAMAZANOĞLU MAHMUD SAMİ EFENDİ (1892-1984)
SOHBET VE İRŞADLARI
Yakınlarından Ali Hüsrevoğlu diyor ki: “Sohbetleri kısa tutar ve sohbet edenleri de zaman zaman şu şekilde ikaz ederdi: “Bir insanın bir defada dinleme takati kırk beş dakika olarak tespit edilmiştir. Sözün bundan fazlasının faydası yoktur.”
Ona göre kişilerin takvası nafile ibadetle değil, muamelatındaki titizlik ve kazançlarına dikkatle belli olurdu.
Nefsin tehlikelerinden kurtulmak için sık sık şu tavsiyelerde bulunurdu:
1-Açlık ve az yemek,oruç tutmak,oruca devam
2-Huşu ile ibadet,manasını düşünerek Kur’an okumak.
3-Az uyumak ve teheccüde devam
4-Zikr-i daim içinde bulunmak
5-Salih ve sadıklarla beraber olmak.
salih okur
RAMAZANOĞLU MAHMUD SAMİ EFENDİ (1892-1984)
SOHBET VE İRŞADLARI
Onun irşaddaki usulü Nebevi üslupta idi. İnsanların kusurlarını yüzüne vurmaz, hatalarından dolayı onları azarlamaz ve hele nefsi için hiç kızmazdı. Onlara örnek
olmak suretiyle irşad etmeyi tercih ederlerdi. Bir defa olsun, şunu şöyle yapaydınız, hata ettiniz, gibi kelamlarla muhataplarını mahcup etmemiştir. Bu hususta bir
bağlısının naklettiği şu hatıra çok dikkat çekicidir:
“1963 Temmuzunda Üsküdar’da bir dostumuzun evinde nişan cemiyetindeydik. Merhum Üstadımız Sami Efendi(ks) hazretleri de teşrif etmişlerdi. Aşr-ı şerif ve
sohbetten sonra sıra nişan yüzüğünün takılmasına gelmişti.
salihokur
RAMAZANOĞLU MAHMUD SAMİ EFENDİ (1892-1984)
Nadide bir tepsi üzerinde altın bir yüzük getirildi. Kendilerine yüzüğü takmak hususunda istirham da bulunuldu ise de, o anda konu ile ilgili hiçbir şey söylemeyerek, yüzüğün bir başkası tarafından takılmasını uygun gördüler. İkindi
namazı yaklaşmıştı. Abdestleri olduğu halde her zamanki adetleri üzere abdest üzerine abdest aldılar ve damadı özel olarak yanlarına çağırdılar. Tatlı ve anlamlı bir tebessümle ve yumuşak bir eda ile: “Evlat biz bu altın yüzüklerimizi hanımlarımıza
hediye ettik. Siz de hanımınıza hediye edersiniz inşallah.” dediler ve manen eşsiz değerdeki gümüş yüzüğünü mübarek parmağından çıkarak: “Bunu da size nişan
yüzüğünüz olarak hediye ediyorum” buyurdular ve büyük bir nezaketle kendi yüzüklerini taktılar. Hayır duada bulundular.”
salihokur
RAMAZANOĞLU MAHMUD SAMİ EFENDİ (1892-1984)
Mahmud Sami Efendiye göre istikamet,farz-ı daimi idi. Çünkü bütün ibadetlerin bir muayyen zamanı olurdu. Ama istikamet daimi olması gereken bir vazifeydi.
Rüya ve kerametlere ehemmiyet vermezler ve “En büyük keramet Cenab-ı Hakkı görürcesine ubudiyet vazifemizi kemaliyle ifa edebilmektir” derlerdi. Sohbetlerinde,
Allah dostlarının kerametlerinden ziyade, onların Allah Teala'ya bağlılıklarından, şecaat, fedakarlık ve her türlü yüce ahlaklarından bahsederlerdi.
salihokur
RAMAZANOĞLU MAHMUD SAMİ EFENDİ (1892-1984)
Sohbetlerinin birinde verdiği şu misal ne harikadır: “Bukalemun vardır ya. Bizim çocukluğumuzda Adana’da biz bir bukalemun yakaladık, getirdik, kaçmasın diye onu
bir fesin altına kapattık. Fes kırmızı idi. Açtığımız zaman baktık ki, bukalemun da kıpkırmızı olmuş. Bir müddet sonra eski rengine dönmüş. Sonra siyah bir kadın
çarşafı ile örttük. Açtığımız zaman da simsiyah bir renge girmişti. Sonra da eski rengine dönmüştü. Bukalemun hangi rengin yanında olursa o renge girdi. İşte kalp
de böyledir.Yanındakilerden renk alma kabiliyeti vardır. Huzurlunun yanında huzur alır, gafilin yanında gaflet alır.”
salihokur
RAMAZANOĞLU MAHMUD SAMİ EFENDİ (1892-1984)
Her hangi bir sual karşısında veya açıklaması icap eden mevzuda yahut meselede: "Bunu yapınız veya bunu yapmayınız" gibi emir verir şekilde katiyyen
konuşmazlardı. Yalnız bir iki ayet-i kerîme, ehadis-i şerîfe veya mecelle kaidesinden bir maddeyi okumakla iktifa ederlerdi.
Bağlılarından merhum Dr. Hulusi Baybal anlatıyor: İlk haccımızda Ârif Hikmet kütüphanesinde kalıyorlardı. Öğlenin sıcağında orada sohbet buyururlardı.
Sohbetleri o zaman çok daha dinç, enerjik, heyecanlı oluyordu. Bir sohbetinde iki dizi üzerine gelerek ayağa dikilip: "İnsan ölmez, insan ölmez, insan ölmez. Ölen
hayvandır. Ehli Zikir ölmez. Kalbini ihya eden ölmez." buyurmuşlardı. O sohbet bugünkü gibi hala kulağımda çınlar.
salihokur
RAMAZANOĞLU MAHMUD SAMİ EFENDİ (1892-1984)
Sami Efendi Hazretleri Kur'an-ı Kerim hafızı idi. Kur'an-ı Kerim'e aşk halinde bağlıydı. Kur'an taşıyıcılarına (Hamele-i Kur'an'a) çok saygılıydı. Kur'an-ı Kerim dinlemeyi severdi. Hz. Mevlânâ gibi, Kur'an-ı Kerim'i en iyi anlamanın yolunun, onu
yaşamaktan geçtiğini sık sık vurgulardı. Hayatında Kur'an'ı okumak, anlamak, sevmek ve yaşamayı ve buna paralel olarak okutmayı, anlatmayı, sevdirmeyi ve yaşatmayı şiar edinmişti.
Sohbetlerinde Celvetiyye Şeyhi İsmail Hakkı-i Bursevi'nin tefsirine (Ruhul Beyan) kaynak olarak sıkça başvururdu. Dili hayli ağır olan bu tefsiri terceme ve şerh
ederken, Arapça bilgisinin enine boyuna engin boyutları, ilk anda dikkati çekerdi.Yusuf Suresi'nin tefsirini, sevenlerine en az yetmiş kere okunmasını tavsiye ederdi.
salihokur
RAMAZANOĞLU MAHMUD SAMİ EFENDİ (1892-1984)
HATIRALAR VE ANEKDOTLAR
*Sami Efendi, Kelami dergahında serpildiği günlerde istikbal vaad eden drahşan bir nasiye olarak temeyyüz etmişti. Gece herkes yatağa girdiğinde gizlice kalkar,
yapılacak hizmetleri ifa ederlerdi. Her tarafı temizler, suları ısıtır ve öyle yatağına yatarlardı.
*Konyalı Mustafa Doğanay amca anlatmışlardır: Dergâhta beraber bulunduğumuz zamanlar, onun hayranı olmuştum. Uyku nedir bilmezdi.. Yapılan yatakların kısmı azamı onun elinden geçerdi. Uyku nedir bilmediği gibi yorulmak da nedir bilmezdi.
Hep beraber yatılırdı aynı saatte. O da bizimle yatar, herkes uyuduktan sonra, kalkar, yeniden abdest tazeler, seccadeleri üzerinde sabaha kadar namaz, tesbih, tehlil, zikrullah, tefekkür ile meşgul olurlardı. İmsakdan evvel bahçeden getirmiş
olduğu odunlarla kazanı yakar, yıkanmak ihtiyacında olanların yanlarına gider, sıcak su olduğundan haberdar ederdi. Mülayim, tatlı hattı hareketi ile bütün akranları arasında sevilir ve sayılırdı.
salihokur
Doğru söylemişler. Teşekkürler..
RAMAZANOĞLU MAHMUD SAMİ EFENDİ (1892-1984)
HATIRALAR VE ANEKDOTLAR devamı
*Bağdat’ta bir gün Şiiler Kerbela ayında zincirlerle kendilerini dövüyorlar. Bütün ihvan taaccüble bakarken O; “Bunlar da ehl-i beyt hürmetine inşallah kurtulurlar” temennisinde bulunur.
*Seyahatlerinde hareket ve dönüş günlerini Pazartesi veya Perşembeye denk getirirdi. Mecburiyet olmadıkça gece yolculuğa çıkmazdı.
*Bursa’yı çok sever: “Bursa salihler ve salihalar diyarı” derlerdi.
*Kendisini sevenleri ve bağlılarını Osmanlı kültürüne ve özellikle eskimez harflerle okuyup-yazmayı öğrenmeye sevk ederlerdi. Hatta bu yüzden son yıllara kadar eserlerini yeni harflerle neşrine müsaade etmemişti.
*Arapça, Farsça ve Fransızca’yı çok iyi derecede bilirdi.
RAMAZANOĞLU MAHMUD SAMİ EFENDİ (1892-1984)
HATIRALAR VE ANEKDOTLAR devamı
*M. Sami Ramazanoğlu her hususta sünnete ittiba ettiği gibi tek olarak yapılması lazım gelen işlerde “Allahu vitrun yuhibbel vitre(Allah birdir,biri sever) hadisi
gereğince tek sayısına riayet ederlerdi. Çay içerken bile şekeri çayın içine tek olarak atarlar ve şöyle buyururlardı: “Kesme şekeri çaya bir tane atsanız tadı az olabilir. İki
atsanız, sünnete uygun olmaz. Üç tane atsanız pek tatlı olur. Onun için bir tane atın. Birisini de ortadan kırıp iki yapıp çaya atın. Böylece şekeri üçlemiş,
Peygamberimizin tek sünnetine uymuş olursunuz. Eğer toz şekerse, bir kaşık veya azar azar 3 kaşık atarsınız.”
salihokur
RAMAZANOĞLU MAHMUD SAMİ EFENDİ (1892-1984)
HATIRALAR VE ANEKDOTLAR devamı
* Bütün mahlukata şefkati dillere destandı. Damadı merhum Ömer Kirazoğlu anlatıyor; “Bir gün muhterem kayınpederim Mahmud Sami merhum ile birlikte,evimizin önündeki bahçede idik. Bir köpek topallayarak geldi. Ayağı
kırılmıştı. Kırık ayağını muhterem pederimin yüzüne bakarak gösteriyordu. Merhum kayınpederim buyurdular ki: “Ömer ufak tahta parçası, bez, ip ve merhem getir.” Hemen koşup getirdim. Mübarek efendim elleri ile hayvanın ayağını yıkayıp güzelce
sardılar. Bahçede bir gölgelik yapıp, hayvanı oraya yerleştirdik. “Şu kadar gün dursun, sonra ayağını çözün” buyurdular. Her gün bakımına devam ediyorduk. Söylediği güne kadar baktık. Nihayet günü gelince, hayvanın ayağını çözdük.ayağı
iyi olmuştu. Yere basıyordu ve artık aksaması kalmamıştı. Daha sonra o hayvan kayboldu gitti. Aradan bir zaman geçtikten sonra yine merhum Üstadımızla birlikte bahçede bulunuyorduk. Baktık ki, aynı köpek yine bahçemize girmiş. Yanında da
ayağı kırılmış başka bir köpek var. O hayvanı tedaviye getirmiş. Ayağı kırık köpek de kırık ayağını merhum Üstadımıza gösteriyordu. Üstadım Sami Efendi o köpeğin de ayağını mübarek elleri ile sardılar. Yaptığımız gölgelikte onun da bakımını yaptık.”
salihokur
bir hanımefendi büyüğüm bir ruyasını anlatmıştı.
ruyasında mahşeri ve sıratı görüyor. ve efendilerin evlatlarıyla sıratı geçtiğini görüyor. bakıyor sami efendimiz tek başına sıratta.
üzülüyor ve hayret ediyor. bunun üzerine sami efendimiz cübbesini açıyor tüm evladını içine doldurmuş.
her ne kadar ruya da olsa hoş bir anekdot olarak paylaşmak istedim.
muhabbet
15.06.2007, 12:15
Ah Ablacım Ah Ne güzel bir rüyaymış.İnşallah o büyüklerin HAKİKİ EVLATLARI OLURUZ.MUHABBETLE
RAMAZANOĞLU MAHMUD SAMİ EFENDİ (1892-1984)
HATIRALAR VE ANEKDOTLAR devamı
*Sadık Dâna merhum anlatıyor: Yine bir hac mevsiminde idi. Muhterem Üstaz ve evladları Mekke-i Mükerreme'de, Beytullah Mescidine yakın, Türkistanlı, Abdüssettar Efendinin Ciyad semtindeki evinde idik. Efendi hazretlerinin odası,
sokağa karşı, refikleri olan, bizlerin ise içe doğru idi. Bir öğle vakti, bulunduğumuz odanın kapısına kadar teşrif ettiler, ve "Dışarıda birisinin galiba yemeğe ihtiyacı var," buyurdular. Fakir, hemen verilecek yemekleri hazırlayıp, kapıya çıktığımda kimseyi
göremedim. Beklemeyip, gittiğini tahmin ederek geri döndüm. Sekiz on dakika geçmişti ki, tekrar kapıda göründüler. "Tekrar geldi, içeriye bakıyor," buyurdular. Tekrar yemekleri alıp kapının önüne çıktığımda, dilini dışarıya çıkarıp içeriye bakan
hayvancağızı, yani acıkmış olan köpeği gördüm. Hemen yemekleri olduğu gibi önüne boşalttım. Çok acıkmış idi ki, hepsini yeyiverdi. İşte büyüklerin nezaket ve tevazuu böyle olur. Kelbi, yani köpeği cins ismiyle çağırmamış, kişi tabirini
kullanmıştı. Hatta çok zaman hayvanlara, Allah mahluku yerine, Allah'ın kulu tabirini kullanırlardı.
salihokur
Edibe Ziyâi
18.06.2007, 00:09
Allah razı olsun
RAMAZANOĞLU MAHMUD SAMİ EFENDİ (1892-1984)
HATIRALAR VE ANEKDOTLAR devamı
*Sadık Dana anlatıyor: Muhterem Üstaz, Mahmud Samî-Kuddise Sırruh- hazretleri, Allah Teâlâ ve tekaddes hazretlerinin rızası, hastalıkların ve musibetlerin defi, için
daima kurban kesmeği ve sadaka vermeği tavsiye ederlerdi. Kendilerinin de bedelini vererek sık sık kurban kestirmek adetleri idi. Kesilecek kurbanın erkek, besili,
azalarının noksansız olmasına çok dikkat ederlerdi. Kesimden evvel çukurun itinalı kazılmasını, bıçağın çok keskin olmasını ve hayvanın gözlerinin iyice büyük, temiz
bir sargı ile kapatılmasını arzu ederlerdi. Kesimden evvel kurban mahallinde hazır bulunurlar kurban kesilip derisi yüzülünceye kadar namazda olduğu gibi, kurbanın
karşısında ayakta büyük bir ta'zim ile dururlar, huşu ve hudû' ile beklerler, tamam olunca içeri girip iki rekat namaz kılarlardı.
salihokur
RAMAZANOĞLU MAHMUD SAMİ EFENDİ (1892-1984)
HATIRALAR VE ANEKDOTLAR devamı
*İlmiyye sınıfından Diyanetten emekli bir bağlısı, 1950 li yıllarda rahmetli Süleyman Efendi'den usul okuduğunu anlatırken, başından geçen bir hatırayı şöyle
nakletmiştir: "Öğleden önce Pezdevi'nin Usûl'ünden bir bölümü ders olarak okuduktan sonra, Süleyman Efendi "Evladım! Bu ilmi bilen hemen hemen hiç kalmadı" demişti. Öğleden sonra Sami Efendi'yi ziyaret ettiğimde, o gün Usül'den
hangi bahsi okuduğumu sordular, ben de şu konuyu diye cevap verdim. Sami Efendi, bölümü açmamı söylediler. Açtım. O ezberden o günkü dersi okudu, ben de kitaptan takip ettim. Ve, demek bu ilmi, başka bilenler de varmış diye düşündüm Pezdevi'nin
Usûl'ünü ezberden okuyacak kadar ilme aşina Sami Efendi'nin kendisine fıkhî sorular sorulduğunda, edeben cevap vermeyip, şehrin müftüsüne havale etmesi, zamanımız alim-i küll'erine ne güzel bir örnek teşkil eder.
salihokur
Bütün mahlukata şefkati dillere destandı. Damadı merhum Ömer Kirazoğlu anlatıyor; “Bir gün muhterem kayınpederim Mahmud Sami merhum ile birlikte,evimizin önündeki bahçede idik. Bir köpek topallayarak geldi. Ayağı kırılmıştı. Kırık ayağını muhterem pederimin yüzüne bakarak gösteriyordu. Merhum kayınpederim buyurdular ki: “Ömer ufak tahta parçası, bez, ip ve merhem getir.” Hemen koşup getirdim. Mübarek efendim elleri ile hayvanın ayağını yıkayıp güzelce sardılar. Bahçede bir gölgelik yapıp, hayvanı oraya yerleştirdik. “Şu kadar gün dursun, sonra ayağını çözün” buyurdular. Her gün bakımına devam ediyorduk. Söylediği güne kadar baktık. Nihayet günü gelince, hayvanın ayağını çözdük.ayağı iyi olmuştu. Yere basıyordu ve artık aksaması kalmamıştı. Daha sonra o hayvan kayboldu gitti. Aradan bir zaman geçtikten sonra yine merhum Üstadımızla birlikte bahçede bulunuyorduk. Baktık ki, aynı köpek yine bahçemize girmiş. Yanında da ayağı kırılmış başka bir köpek var. O hayvanı tedaviye getirmiş. Ayağı kırık köpek de kırık ayağını merhum Üstadımıza gösteriyordu. Üstadım Sami Efendi o köpeğin de ayağını mübarek elleri ile sardılar. Yaptığımız gölgelikte onun da bakımını yaptık.”
Sadık Dâna merhum anlatıyor: Yine bir hac mevsiminde idi. Muhterem Üstaz ve evladları Mekke-i Mükerreme'de, Beytullah Mescidine yakın, Türkistanlı, Abdüssettar Efendinin Ciyad semtindeki evinde idik. Efendi hazretlerinin odası, sokağa karşı, refikleri olan, bizlerin ise içe doğru idi. Bir öğle vakti, bulunduğumuz odanın kapısına kadar teşrif ettiler, ve "Dışarıda birisinin galiba yemeğe ihtiyacı var," buyurdular. Fakir, hemen verilecek yemekleri hazırlayıp, kapıya çıktığımda kimseyi göremedim. Beklemeyip, gittiğini tahmin ederek geri döndüm. Sekiz on dakika geçmişti ki, tekrar kapıda göründüler. "Tekrar geldi, içeriye bakıyor," buyurdular. Tekrar yemekleri alıp kapının önüne çıktığımda, dilini dışarıya çıkarıp içeriye bakan hayvancağızı, yani acıkmış olan köpeği gördüm. Hemen yemekleri olduğu gibi önüne boşalttım. Çok acıkmış idi ki, hepsini yeyiverdi. İşte büyüklerin nezaket ve tevazuu böyle olur. Kelbi, yani köpeği cins ismiyle çağırmamış, kişi tabirini kullanmıştı. Hatta çok zaman hayvanlara, Allah mahluku yerine, Allah'ın kulu tabirini kullanırlardı.
RAMAZANOĞLU MAHMUD SAMİ EFENDİ (1892-1984)
HATIRALAR VE ANEKDOTLAR devamı
*Yine Musa Efendi’den: Bir Bursa yolculuğunda bir ahbab kendilerine Çanakkale Harbi sırasında neşredilen harb mecmuasını, haftalık dergisini hediye etmişti. Bu
dergide Çanakkale Harbi'nde canlarını vatan uğruna feda eden binlerce şühedanın resim ve altında rütbe ve sicilleri yazılı idi. Muhterem Üstaz büyük hüzün ve teessür içinde günlerce bu şehidlerin resimlerine nazar etmişlerdi.
*Çocukları sevindirmeyi çok isterdi. Bıçakcı esnafından bir Ankara'lı zat, İstanbul'daki ziyaretten sonra onun peşinden takip eder. Başından geçen ilginç olayı şöyle resmeder: "Eminönü'ne vapura gidiyordu. Ben de arkasından... Birden bir
simitçinin önünde durdu. Değneğe geçirilmiş elli civarındaki simiti toptan satın aldı. İskeleye gidene kadar bu simitlerin tümünü yolda rast geldiği çocuklara hediye olarak dağıttı.
salihokur
RAMAZANOĞLU MAHMUD SAMİ EFENDİ (1892-1984)
HATIRALAR VE ANEKDOTLAR devamı
*Şu insanı titreten hatıra da merhumun bağlılarından Abdülkadir Kökdil amcadan: "Samî Efendimiz'in fakülte arkadaşı Avukat Fikri Bey vardı. Adana'nın bir
numaralı avukatlarından. Bu adam Üstadımızın namaz kıldığı caminin karşısında bir kahvehanede oyun oynarmış. Efendimizi camiden çıkarken hep ihvanıyla beraber görür ve ah! bir yalnız yakalasam diye takip edermiş. Bir gün nasıl olduysa tek
başına camiden çıkarken görmüş ve peşinden seslenerek Samî Efendimizin yanına varmış, yakasından tutmuş ağzına gelen hakaretleri yapmağa başlamış." Şu senin sakalından, cübbenden, berenden ben utanıyorum. Genç yaşta nedir bu hal? Bu
kadar okudun. Fakülte bitirdin, böyle mi olacaktın?.. v.s.' diyerek epeyce içini boşaltmış. Samî Efendimiz hiç cevap vermemiş. Arkadaşı daha da çıldırmış. Ne söylese hiç bir karşılık alamamış ve kendisi yorulmuş bırakmış."
salihokur
RAMAZANOĞLU MAHMUD SAMİ EFENDİ (1892-1984)
HATIRALAR VE ANEKDOTLAR devamı
Bu haber ihvan arasında duyulunca, fakir dükkandaydım. Hadise kulaktan kulağa nakledilirken "sonra Efendimizden özür dilemiş ve kabul olunmamış" şeklinde ilâve
ile haber bize ulaştı. Fakir bunu hiç kabul edemedim. Çünkü bir Allah dostu bu sözü söylemez dedim. Bir fırsat bulup devlethaneye ziyarete gittim. Başbaşa idik.
Hadiseyi aynen anlattım. Efendimiz tasdik ederek evet Abdülkadir evet... evet... diye dikkatlice dinlediler. Sonra "özür dilemiş kabul edilmemiş" diyorlar efendim deyince Efendimiz birden celâllendi ve şehadet parmağını kaldırarak: "Haşa! Abdülkadir
Allah şahit. Gelip de kabul etmemek ne demek? O bizim halimizi bilmiyor ki... Sonra dört senenin hukuku var Abdülkadir” buyurdular.
salih okur
RAMAZANOĞLU MAHMUD SAMİ EFENDİ (1892-1984)
HATIRALAR VE ANEKDOTLAR devamı
*Umûmiyetle yazılarını kurşun kalemle yazarlardı. Kalemi açtıkları zaman o kalem parçalarını katiyyen bizim gibi yere atmazlardı. Bir kağıdın içine güzelce toparlarlar ve onları "yazı mukaddestir, yazıya vasıta olan kalem de hürmete layıktır." diye ayak
değmedik bir yere bırakırlardı. Hakeza yazdıkları yazılarda herhangi bir silinti yapmak icab ederse o silintilerin içinde dahi belki dîni mefhumlar, mukaddes mefhumlar, kelimeler diye bu yazı silintilerini de bizlerin yaptığı gibi üfleyerek sağa
sola dağıtmak yerine bir kağıdın içine toplarlar onu da yine münasib bir yere koyarlardı. İşte bu İslâmî edebin, Rasûlullah 'a uyum halinin en güzel örneklerindendir.
salihokur
hayal-et
24.06.2007, 07:54
allah razı olsun kardeşim emeğinizi hayırlara vesile kılsın.
ŞİİRLERDE ALLAH DOSTU
Can Gazeli
-Ramazanoğlu Mahmud Samî (r.a.)'ye
Canım öksüz bıraktı göğümden aktı cânım
Ölümsüzlük tacını başına taktı cânım
Şimdi sevdanın tahtı neylesin böyle bomboş
Aşkın zorlu yolunda son bir duraktı cânım
Seni böyle apansız gayrı gel'e koşturan
Bir ömür kavrulduğun sonsuz firaktı cânım
Biricik bakışınla yeşerdi kaç kerbela
Ki sen nazar etmeden içim kuraktı canım
Ölüm senin olmadan sevmemiştim bu kadar
Bir kez sığazlamışsın yüzü ap aktı cânım
Et kemiği bir hoş yele mi savurdun oy
Dost gelmiş diye toprak kınalar yaktı cânım
Bakışınla yıkanmak bir hayal oldu şimdi
Gönüle saplansa da gözden ıraktı cânım
Ateşin bir hükmünün kalmadığı dünyada
Gidişin yeryüzünün külünü yaktı cânım
Yaralı kuşlar artık uçmayı unutacak
Bunca yetim serçeyi kime bıraktı cânım. (Mustafa İslamoğlu)
Meşhur Şair Kemal Edib Kürkçüoğlu üstazını şöyle tarif ediyor:
Düstûr-i zaman mefhar-i âl-i Ramazan'dır
Didâr-ı Muhammed ruh-ı pâkinde ayandır
Simâsı bir âyine-i envâr-ı nihandır.
Ey can kulak aç, onda beyan özge beyandır.
Hayru'l-halef-i Es'ad-i dergâh-ı Kelâmî
Fahru'l-urefâ bedr-i hafâ Hazret-i Samî
Devletlü Velî Hazret-i Halîd'den el almış
İrşadını mânend-i zıyâ her yana salmış
Efrâd-ı vatan berzah-ı fetrette bunalmış
Ümmid-i rehâ bir nazar-ı feyzine kalmış
Hayru'l-halef-i Es'ad-i dergâh-ı Kelâmî
Fahru'l-urefâ bedr-i hafâ Hazret-i Sâmî
Elbet bırakır öyle bir er, böyle halife
Ashab kadar hâdim olur şer'-i şerîfe
Her sohbeti bir zübde-i ahkâm-ı münîfe
Sorsan kime mazhardır O, der ism-i Lâtife
Hayru'l-halef-i Es'ad dergâh-ı Kelâmî
Fahru'l-urefâ bedr-i hafâ Hazret-i Sâmî
Etmiş ona Hakk pâye-i irfânı emânet
Sermâye-i pür kıymet imânı emânet
Ahmed Ağa etmiş ona yârânı emânet
Kılmaz mı erenler güher-kânı emânet
Hayru'l-halef-i Es'ad-i dergâh-ı Kelâmî
Fahru'l-urefâ bedr-i hafâ Hazret-i Sâmî
Sâmi efendi
Kainat bahçesinde açtı dergahı Hami,
Bin vecd ile zikreder Yüce Allah'ı Sami.
İç gözüne Hak nurun sürmesi çekilmiştir,
İşte Kutb-ul Arifin, erenler şahı Sami!...
Her lütfü, her keremi O'na etmiş Erbili,
Kalb-i şerifine aşk, bina etmiş Erbili.
Cennet bağında öten can bülbülüdür Sami,
Mektubatında nice sena etmiş Erbili!...
Can kurban, cihan kurban, Hak Nura ermişlere,
Kalbi, gönlü, ve dili, Allah'a vermişlere..
Peygamber kucak açar, Melekler alkış tutar,
Ömür seccadesini dergaha sermişlere!. (Mustafa Necati Bursalı)
SAMİ EFENDİNİN SÖZLERİNDEN SEÇTİKLERİMİZ
* Kulun duasına icâbet olunması için ilk şart; helâl lokma ile ıslâh-ı bâtın eylemek. Son şart ise ihlâs ve huzur-ı kalbdir. Yani Cenab-ı Hakk'a yönelmesi müşküldür. Evvelâ bunlara dikkat etmesi lâzımdır.
* İbadete ihlâs ile devam kalbin uyanmasına vesile olduğu gibi mâsiyete(günahlara) devam da kalbin hasta olup ölmemesine sebep olur.
* Başkalarının kusurunu taharri edenin kusuru taharri olunur. Başkalarını ta'yib edeyim derken kendi ta'yib olunur. Başkalarını rüsvay edeyim derken kendi rüsvay olur. Binaenaleyh başkalarının ayıbını arayan kendi ayıbını arar demektir.
* Âlimin teslimiyeti güç irşadı kolaydır. Cahilin teslimiyeti kolay irşadı güçtür.
* Her mü'min ilm-i hâlinî, ferâiz-i diniyyesini kendisi öğrenmesi farz-ı ayn'dır. İlmihalini Öğrenmeyen kimse günahkar olur. İslam diyarında cehalet mazeret sayılamaz.
*"Eğer ki âlim ilmiyle âmil olmazsa, cahil ilim öğrenmekten vazgeçerse, zengin malında buhl (cimrilik) ederse, fakir de dünyası için ahiretini satarsa; helak onlar için yetmiş kerre..."
* “Evlâdım, kabre insan olarak giriniz.”
* “Bir insanın muttaki olduğu, yaptığı nafile ibadetlerde değil, muamelatının temiz, kazancının helal olup olmadığından anlaşılır.”
salihokur
ESERLERİ
Eserlerinin ve sohbet notlarının yeni yazıyla basılıp neşredilmesine senelerce müsaade etmemişlerdi. Kendilerine bu hususta yapılan ricayı kabul etmemişler,
ısrarın devam etmesi üzerine şöyle buyurmuşlardı: “Fakir, Türkçe’den başka üç lisan biliyorum. Urdu dilinde yazılmış bazı önemli eserleri takip etmek için şu yaşımdan
sonra Urduca öğreniyorum. Bizim eserlerimizden istifade etmek isteyenler de zahmet edip kendi yazımızı öğrensinler.”
Ramazanoğlu Sami Efendi’nin yayınlanmış eserleri şunlardır.(Erkam yayınları)
1-Hz İbrahim(as)
2-Hz Yusuf(as)
3-Yunus ve Hud Sureleri Tefsiri
4-Bedir Gazvesi Ve Enfal Suresi Tefsiri
5-Uhud Gazvesi
6-Tebük Seferi
7-Hz.Ebubekir
8-Hz Ömer
9-Hz.Osman
10-Hz. Halid
11-Ashab-ı Kiram(1-2)
12-Musahebe-(1-6)
13-Fatiha Suresi Tefsiri
14-Bakara Suresi Tefsiri
15-Mükerrem İnsan
16-Dua Mecmuası
KAYNAKLAR
1-Sahabeden Günümüze Allah Dostları-Cilt-10-Şule Yayınları
2-Sultan-ül Arifin M.S. Ramazanoğlu- Sadık Dânâ- Erkam Yayınları
3-Allah Dostunun Dünyasından- Erkam Yayınları
4- Altınoluk Dergileri:14, 18, 24, 36, 37, 48, 84, 95, 96, 108, 120,132, 145, 165, 168,170, 171,180, 182. sayılar.
5-Arifler Sultanı R.Mahmud Sami-Osman Karabulut-Şems Yayınları
6-Maneviyat Dünyamızda İz Bırakanlar-Vehbi Vakkasoğlu-Nesil Yayınları
7-Cumhuriyet Dönemi İman Hizmeti-Mehmed Dikmen-Cihan yayınları
Salih Okur
sami efendi(ks) sultan-ül arifindi.ebubekir sıddıyk meşrebiydi.ömrü boyunca ayaklarını uzatıp oturduğu ve yattığı görülmemişti.öldüğü zamanda tabutta ayaklarını uzatmamış,ancak kabire konduğu zaman uzattığını yakın ihvanından bizzat işittim.mevlam onun feyzinde bereketlendirsin inşallah.
Kardeşler sami efendiyi tanımıyordum amma velakin sayenizde tanıdım ve çok sevdim.
okurken bazı yerlerde gözlerim bile yaşardı inanın nerde böyle veliler şimdi değilmi.
CÜMLENİZDEN ALLAH RAZI OLSUN.
Satuk Buğra
02.07.2007, 14:32
Ramazanoğlu Mamhud Sami Hazretleri, Hazreti İmam Alinin babası Hazreti Ebu Talibin imanlı olduğunu ve imanla bu dünyadan göçtüğünü, imanını Rasulullahtan değil, Kureyş müşrikleri ve halktan sakladığını, bunuda Kureyş müşriklerinin RASULULLAH ın davasına yardımcı olmak için yaptığını Hazreti Ali isimli eserinde belirtmektedir. Mekanı Cennet olsun. Nur içinde yatsın.
vBulletin v3.7.3, Copyright ©2000-2009, Jelsoft Enterprises Ltd.