PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Allah Dostlarından Kıssalar...


İsr@
20.05.2007, 21:43
Bir Kase Bal...
"Artık sana emrolunanı açıkla!" âyet-i kerimesinin mûcibince, Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-, insanları İslâm dînine dâvet etmeye başlamıştı. Bu dâvete ilk mukâbelede bulunanlar, îmânın nûruyla gönlü aydınlanmış olanlardı. Toplumda göz önünde olmayan garipler, kimsesizlerdi.
Mekke'de doğup kıyâmete kadar dünyayı aydınlatacak olan İslâm dini için her îmân edenin çile ve ızdırabı da sevgisine, muhabbetine göreydi. İşte gönlünde olan îmân muhabbetinin büyüklüğü sebebiyle bir çok acılara, ızdıraplara mâruz kalan ve buna rağmen baş koyduğu yolda azim ve gayretle ilerleyen gönül sultanlarından biri de Uzeyle -radıyallâhu anh-'tır.
O birçok işkencelere katlanarak Rasûlullâh'ın yanına geliyor, sohbetinde bulunuyor ve onu derin bir heyecan ve muhabbetle dinliyordu.
Uzeyle'nin en büyük zevki Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem-'den öğrendiklerini başkalarına öğretmekti. Henüz Müslüman olmamış, fakat İslâmiyet'e yakınlık duyan kadınları buluyor, Allâh'ın buyruklarını onlara anlatıyor ve birçoklarının Müslüman olmasına vesîle oluyordu.
Zaman içerisinde Müslümanların sayısı gittikçe artmış, fakat yapılan işkenceler de dayanılmaz bir hâle gelmişti. Bu merhalede, Hazret-i Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem- Allâh'ın izni ile Müslümanlara Medine yollarını gösterdi.
Artık Müslümanlar geride yurtlarını, yakınlarını bırakarak müslümanca yaşamak için birer-ikişer gruplar halinde Medine'ye gitmeye başlamışlardı. Hicret edenler arasında Uzeyle'nin zevci de vardı. Şimdilik Uzeyle'yi yanında götüremeyecek ama ilk fırsatta onu da yanına alacaktı.
Mekke neredeyse boşalmıştı. Uzeyle kendisini yalnız hissediyor, bu yüzden bütün gücüyle kendisini İslâm dînini yaymaya veriyordu. Nihayet birgün Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- de Cenâb-ı Hakk'ın izni ile hicret edince Uzeyle, Mekke'de büsbütün yapayalnız kaldı. O biliyordu ki, gönül Allâh ile beraber olunca yalnızlığın bir önemi yoktu. Bütün gücünü artık İslâm'ı yaymak uğruna harcamalıydı. Zîra her Müslüman'ın görevi bu olmalıydı.
Uzeyle'nin kocasının akrabaları arasında Müslüman olmayanlar da vardı. Bunlar birgün Uzeyle'nin evine baskın yapıp "Sen de kocan gibi Müslüman olmuşsun. Öyleyse bunun hesabını soracağız." diyerek Uzeyle'yi yakaladılar. Önce kaçmasın diye bağladılar, daha sonra da hapsettiler. Ertesi gün önüne bir çömlek bal koyup hepsini yemesini söylediler. Onların bu hareketi üzerine Uzeyle; "Bana bal ikram ettiklerine göre galiba işkence etmeyecekler." düşüncesi ile balı yemeye koyuldu.
Ancak yedikçe içindeki hararet artmış, susuzluğu ziyadeleşmişti. Dayanamadı, biraz sonra su istedi. Ancak akrabaları su vermeyeceklerini, balı susuz bitireceğini söyleyerek onu zorladılar. Bal içini bir hayli yakmış, içindeki hararet fazlalaşmıştı. Bir müddet sonra gün yavaş yavaş ışıltılarını etrafa yaymaya başlamış, güneş bütün sıcaklığını göstermişti.
Uzeyle, azgın bir deveye bindirilip çöle doğru sürüldü. Azgın deve bir o yana bir bu yana saldırıyor, Uzeyle'ye rahat vermiyordu. İşte vahadaki son hurma ağaçları da geride kalmıştı. Karşıda uçsuz bucaksız yakıcı bir çöl vardı.
Yol alırken çöl boyunca kimsesiz Müslümanlara işkence yapan zalimlere rastladılar. Müşrikler onları kızgın kumlar üstünde sürüklüyor, karınlarına kocaman taşlar koyuyor, bu da yetmiyor çıplak vücutlarını ateşle dağlıyorlardı.
Uzeyle, kardeşlerine yapılan bu işkenceler karşısında kendi çilesini unutmuş duâ ile; "Allâh'ım hâlimizi Sana nasıl arz edelim. Sen ki, bizi bizden iyi tanırsın! Üzerimize sabır yağdır. Sana olan îmânımıza güç ver. Kardeşlerime yardım et!" diyordu.
Bir müddet daha yol aldıktan sonra bir kum tepesinin yanında durdular. Uzeyle deveden indirilmiş, bir kazığa bağlanmıştı. Fakat bu kadarı da yetmezmiş gibi ayağındaki ayakkabılarını da çıkartıp onu kızgın kumlar üzerine çıplak ayakla bıraktılar. Yere oturması yasaktı, hep ayakta duracaktı.
Çöl o kadar sıcaktı ki, kızgın güneş her yeri yakıp kavuruyor, âdeta insanın beynini kaynatıyordu.
Zorla yedirdikleri bal, Uzeyle'nin ciğerini kavurmaya başlamış yakıcılığını göstermişti.
"-Ne olur bir yudum su!" diye inledi. Akrabaları O'nun bu halinden istifade ederek:
"-Muhammed'in dinini inkâr et, sana istediğin kadar su verelim." dediler. Ama boş yere… Çünkü îmân O'nun kalbine öyle yerleşmişti ki, susuzluktan ölse bile bunun bir önemi yoktu. Nasıl olsa birgün ölecekti, bu da İslâm için Allâh için olmalıydı. Birden canlandı, onlara hitâben;
"-Sizi duymayan, yaptıklarınızı görmeyen, kendisine bile faydası olmayan taşlara nasıl tapıyorsunuz? Gelin her şeyi yaratan, yarattığı her şeyi duyan, gözeten Rabb'e sığının. O Rab ki, kalblerde gizlenenleri bile bilir."
Bu sözlerle ilk önce şaşkına döndüler ama daha sonra kahkaha ile gülerek;
"-Öyleyse yalvar da Tanrın sesini duysun; gelip seni elimizden kurtarsın." diye alay ettiler.
Uzeyle ellerini duâ için kaldırıp "Ya Rabbi" diye yalvarmaya başladı.
"Allâh'ım! Beni bu îmânsızlara karşı utandırma. Biliyorum, darda kalan kuluna yardım eder, Sen'den isteyenin elini boş çevirmezsin. Bana da yardım et. Allâh'ım bu adamların kalbini yumuşat, onlara da doğru yolu göster."
Artık dili damağı büsbütün kurumuştu. Gözlerinden yaşlar akıyor, daha kirpiklerinden ayrılmadan kuruyordu. Gittikçe gözleri de kararmaya başladı. O, su diye inledikçe; karşısına geçip kana kana su içiyor, "Muhammed'e küfret sana da verelim." diyorlardı. Uzeyle bu korkunç teklif karşısında her seferinde ürperiyor; "Asla, asla!" diye haykırarak:
"-O ki Allâh'ın sevgilisi, kâinatın efendisi, O'nsuz hayatın ne anlamı var, canım O'na feda olsun!" diyordu.
İkinci gün sabahleyin yine bal getirdiler. Uzeyle balı ikrâm olsun diye getirmediklerini artık biliyordu. Ona elini bile sürmedi.
"-Balı ye!" diye zorladılar, yemediğini görünce de zorla ağzına akıttılar. Sonra da onu bir sopaya bağlayıp güneşin karşısına diktiler.
Çöl her zamanki gibi sıcaktı. Âdeta her bir güneş ışığı milyonlarca ok oluyor ona saplanıyordu. Bir zaman böyle bekledi, sonra "gözlerim" diye inlemeye başladı. Gözlerini açmaya çalıştı ama açamadı. Bir kez daha denedi; sonra hiçbir şey göremediğini fark etti. "Gözlerim kör oldu." diye haykırdı; ama sesi, kuruyan boğazından bir fısıltı gibi çıkıyor hiçbir şey anlaşılmıyordu.
Uzeyle iyice zayıfladı. Üçüncü günün işkencesi başladığında âdeta bitip tükenmişti, ayakta duracak gücü kalmamıştı. Ciğerlerindeki yangın dayanılmaz bir hal alınca İslâm düşmanları ona;
"-Haydi dininden dön de sana her istediğini verelim." dediler.
Bu teklifi de reddetti. Ama artık sesi çıkmıyor, sadece dudakları kımıldıyordu. Görmeyen gözlerini gökyüzüne dikmiş şehâdet parmağıyla; "Allâh birdir, Allâh birdir!" diye işaret ediyordu. Sonunda kulakları da duymaz oldu. Söylenenleri artık işitmiyordu.
Çöl güneşi korkunç bir hal almaya başlayınca müşrikler onu o hâlde bırakıp kendilerini çadırın gölgesine attılar.
Uzeyle bütün tâkati kesilmiş bir şekilde öylece yatıyordu. Neredeyse bayılıp bilincini de kaybetmek üzereyken göğsünün üzerinde bir soğukluk hissetti. Eliyle yokladı; bu buz gibi bir kova su idi. Kuruyan dudaklarını kovaya yaklaştırıp ancak bir yudum içebildi. Sanki biri kovayı çekip almıştı. Ayağa kalktı, birden gözlerinin açıldığını fark etti. Evet artık görüyordu. İşte, pırıl pırıl billur gibi parlayan bir kova, gökyüzüne asılmış gibi duruyordu. "Allâh'ım bana yardım edeceğini biliyordum. Sana bütün kalbimle inanıyorum." diye mırıldandı. Uzeyle ellerini kovaya uzatıp bu defa kana kana su içmeye başladı. Bir taraftan çocuklar gibi seviniyor bir taraftan da Rabbine duâ ediyordu.
Buz gibi su yüreğini serinletmiş, gönlünü ferahlatmıştı. Kalan suyu başından aşağı boşalttı.
Çadırda uyuyanlar, Uzeyle'nin sesini duyunca ne olduğunu anlamak için koştular. Susuzluktan sesi soluğu kesilen, gözleri kör, kulakları duymaz olan Uzeyle, acaba nasıl ve niçin bağırıyordu?
Uzeyle'yi görünce donakaldılar. Sanki karşılarındaki Uzeyle değildi. Üzerinde hiç görmedikleri bir güzellik vardı. O pırıl pırıl parlayan gözleriyle müşriklere "gelin" diye bağırdı.
"-Gelin de Rabb'imin neler yaptığını görün."
Uzeyle'nin yanına gelince yüzündeki su damlalarını, elbisesindeki ıslaklığı fark ederek kendilerini toparladılar:
"-Bağını çözüp suyumuzu içmişsin, bizi kandıramazsın!" dediler.
Uzeyle onların gaflet içindeki hâllerine acı acı gülümseyerek ellerini öne doğru uzattı ve:
"-İşte bakın ellerim hâlâ bağlı duruyor, su tulumlarınızın kapağı bile açılmadı." dedi.
Hayatları âdeta bir kum fırtınası gibi geçen müşrikler bu mucizevî olay karşısında donakalmışlardı. Bir an fırtına dindi. Sonsuzluğu görmeyi engelleyen kumlar dağıldı. Nasıl bir kum fırtınasının ardından toprakların yerleri değişir, orası apayrı bir mekân hâline gelirse işte onlar da bu gönül fırtınasının dinmesiyle yüreklerinin değiştiğini hissetmişlerdi. Artık hiçbir şeyi eskisi gibi görmüyorlardı.
Bir anda hepsinin gözleri ufka daldı. Bir müjde bekliyor gibiydiler. Ufkun kızıllığına bakan gözler bir anda Uzeyle'nin sıcacık bakışı ve tebessümünde eriyip gitmişti. Artık onlar için ufuktan daha derin olan Uzeyle mâsivâ çölünde buldukları bir vahâ, bir testi soğuk su gibiydi. Beyinleri fokurdatan güneşi hissetmiyorlar, kalblerine hakikat güneşinin huzmeleri aksediyordu. Hidâyet dedikleri böyle bir şey olsa gerekti.
İşte böylesi bir çölde Uzeyle'nin bir serap gibi bir anda kaybolmasından korkan bu nasipliler bir anda vecde gelerek:
"-Ey Uzeyle, meğer biz nasıl bir hâldeymişiz ki seni, nûranî hakîkatlerini görememişiz. Ey sadece bir olana itaat eden eşsiz kul, şimdi bizi affedersen biz de belki nasiplilerden oluruz. Şayet bize acımazsan her birimiz şu gönül harâretinden mahvolur gideriz. Ne olur bizi bu dünya çölünün aslanlarına yem etme ve gönül menbaından bir tas îmân suyu bize de sun."
Uzeyle'nin gözlerinden iki damla yaş süzüldü. O damla ki çöle düşse oradan güller bitirir, ateşe düşse orayı gül bahçesine dönüştürürdü. Zîrâ onun gönül dokusu teslimiyetti ve o merhametle onlara yönelerek "bir olan"ın bütün kâinatta nasıl hissedildiğini öğretircesine kelime-i şehâdeti telkin etti.
"Eşhedü enlâ ilâhe illallâh ve eşhedu enne Muhammeden abduhû ve rasûluhu."
Ve bütün mahlukât şâhitti artık bu îmâna. Onun îmân saâdetinin nasıl gönüllere aksettiğini artık her şey biliyordu. Zîra güneş balçıkla sıvanmazdı. Îmân güneşini bulutlar örtse de o ışımadan, aydınlatmadan duramazdı.
Ve onunla aydınlananlar da çölden kurtulmuşlardı. Hâsılı çöl, onların sudan bîhaber kurak topraklara dönmüş gönülleriydi. Ve onlara neşve verecek, gönüllerini muhabbet-i Muhammedî ile dolmasını sağlayacak bir müjde ile Uzeyle; "Medîne'ye hicret!" dedi.
Bunu demesiyle bir gül kokusu yayılmıştı iklimlerine. Ve îmânla tanışan gönüller bir anda bir muhabbet yangınıyla tutuşmaya başlamıştı. Ve yeniden doğmak için, gönüllerini tecdid için, yüreklerindeki Yesrib'i Medine eylemek için artık onlar da düşmüştü yola. Gözlerdeki ışıltı güneşten ayân, kalblerdeki nûr, ayın hâlesini kıskandırır bir hâldeydi. Küfürden îmâna hicret, işte böyle bir şeydi…

İsr@
22.05.2007, 00:10
Ben de mi?

Peygamber Efendimizin -sallallâhu aleyhi ve sellem-, Mekke'den Medine'ye hicret için yola çıktığını duyan Mekke'nin azılı kâfirleri, onu yakalayana yüzlerce deve, mal ve mülk vad ettiler. Bunu duyan bir çok bahtsız yollara düştü. Bunlardan biri de Büreyde'ydi.
Efendimiz, meşakkatli ve tehlikeli bir yolculuktan sonra Kuba'ya ulaşmış, Mü'minler sevinç çığlıkları içinde mübârek Nebîlerini karşılamışlardı.
Daha önce görenler yeniden gördüğü, hiç görmeyenler ise içlerindeki hasret volkanını söndürmek üzere gözyaşları içinde koşuyorlardı. Ortalık bir şenlik meydanı gibiydi. Sevinçten kimse kimseyi görmüyor, tek merkez etrafında heyecan fırtınası halinde dönüyorlardı. Zenginlik hülyalarının gözlerini kör ettiği Büreyde isimli bu dünya tâlibi de kâfirlerin mükâfâtına kavuşabilmek için orada fırsat kolluyordu.
Hazret-i Ebû Bekir ise, Allah Rasûlü'nün kâh önüne, kâh arkasına geçiyor; O'nun etrafında adeta pervane gibi dönüyordu.
İki cihan serveri:
"-Ne yapıyorsun?" diye sorunca,
Hazret-i Ebû Bekir, gözyaşları içinde:
"-Sana zarar gelmesinden korkuyorum, ya Rasûlallâh!" diyor, Allah Rasûlü de:
"-Korkma, hüzünlenme ey Ebâ Bekir! Allah bizimle beraber!.." buyurarak, yüreğindeki itmi'nanla yâr-ı gârını teskin ediyordu.
Tam bu sırada Büreyde, aradığı fırsatı yakalamıştı. Allah'ın Habibi'ne iyice yaklaşmış, aralarında bir kılıçlık mesafe kalmıştı. Kılıcını kınından sıyırdı, havaya kaldırdı ve tam Efendimiz'e vuracaktı ki, kâinâtın iftihar tablosu hafifçe geriye döndü. O rahmet ummânı, nûr menbaı, mübârek nazarlarını Büreyde'nin parlayan gözlerine çevirdi. Göz göze gelmişlerdi.
Büreyde için o anda sanki bütün dünya yok olmuş, hayat donmuş ve her şey öyle kalakalmıştı. Sanki hiçbir şeyin bulunmadığı sonsuz bir düzlükte bir Rasûl, bir de kendisi kalmıştı. Eridi, eridi, eridi... Bu öyle bir bakıştı ki, muhatap da insaflı ve hûşyâr olunca, o bakışta sonsuz mânâlar okumuştu.
Kutlu Nebî, ölüleri diriltecek, en katı kalpleri pamuk gibi yumuşacık yapacak, evlâdına merhametin zirvesinden seslenen müşfik bir anne edası ile:
"-Sen de mi Büreyde?!! Ben seni tanırdım. Sen asil bir insandın. Yoksa sen de mi dünyanın süs ve zînetine kandın? Sen de mi az bir dünya karşılığı âhiretini sattın!.. Sen de mi diriltmeye geleni öldürecek kadar aldandın! Sen de mi?!.." buyurdu.
Büreyde için o anda sanki bütün dünya yok olmuş, hayat donmuş ve her şey öyle kalakalmıştı. Sanki hiçbir şeyin bulunmadığı sonsuz bir düzlükte bir Rasûl, bir de kendisi kalmıştı. Eridi, eridi, eridi... Bu öyle bir bakıştı ki, muhatap da insaflı ve hûşyâr olunca, o bakışta sonsuz mânâlar okumuştu.
Kutlu Nebî, ölüleri diriltecek, en katı kalpleri pamuk gibi yumuşacık yapacak, evlâdına merhametin zirvesinden seslenen müşfik bir anne edası ile:
"-Sen de mi Büreyde?!! Ben seni tanırdım. Sen asil bir insandın. Yoksa sen de mi dünyanın süs ve zînetine kandın? Sen de mi az bir dünya karşılığı âhiretini sattın!.. Sen de mi diriltmeye geleni öldürecek kadar aldandın! Sen de mi?!.." buyurdu.
Büreyde öylece duruyordu. Yavaşça kılıcını indirdi. Sonra başındaki sarığını çözüp, onu kılıcının ucuna bağladı. Aradığını bulan insan edasıyla Kutlu Rasûle yaklaştı. Elini göğsüne vururken hıçkırıklarla karışık:
"-Ben de Ya Rasûlullah, Ben de!.." dedi. Sonra hemen kendisini toparlayıp:
"-Senin gibi bir peygamber Medine'ye girerken nasıl bayraktarsız olur. Ben de senin bayraktarın olayım." dedi.
Böylelikle Büreyde ilk bayraktar, ucunda sarık bağlı o mütevâzî kılıç da ilk bayrak oldu.
Zaman zaman Rasûlullâh Efendimiz'in ebedî rehberliğine ve sünnete kılıç çeken duruma düşenlerimiz kendilerine sorsalar acaba Büreydeyle ortak noktaları var mı?
Acaba bizim de Büreydeye benzer yönlerimiz oluyor mu?
O çağları delen bakışlar, bize dönüp baktığında... Ve celalle sorduğunda:
"İnsanlık Kur'an'a muhtaçken, imansızlık ateşine düşüp yanarken, her kurumuş kuyunun başında "Su! Su!" diye inlerken ve ümmetim cihanda kan ağlarken, Sen de mi?
Sen de mi kılıcını çekmiş, aydınlığa hücum ediyorsun!
Sen de mi, seni diriltmeye geleni öldürmeye kast ediyorsun?
Sen de mi, bütün güzellik, kemal ve hakikatleri tarihe devrettin de nefsinin oyuncaklarıyla meşgul oluyorsun?
Sende mi?"
derse, acaba ne cevap veririz...

İsr@
22.05.2007, 00:24
Böyle Dost, Düşman Başına


Ukbe bin Ebî Muayt, Mekke müşriklerinden kötü niyetli olmayan bir adamdı. Rasûlullâh'la her karşılaştığında saygıyla bakar,iyi münasebetini bozmamaya gayret ederdi. Hatta uzun yolculuklardan döndüğünde Mekke'de insanlara yemek ikram etmeyi âdet edinmişti. İşte yine böyle bir yolculuktan dönmüş, vereceği yemeğe Rasûlullâh'ı da davet edecek kadar yakınlık göstermişti.
Efendimiz, Ukbe'nin artık gönlünün îmâna hazır hâle geldiğini düşünerek yemek davetine şöyle karşılık verdi:
"-Ukbe, dâvetine gelirim, ama yemeğini yemem. Yemeğinden yemem için seni yaratan Allâh'ı inkar etmemeni, O'nun Rasûlü'ne de şehâdet etmeni beklerim. Senin gibi iyi niyetli bir insan küfürde ısrar etmemeli artık!.."
Ukbe, bu teklife çok da direnmedi. Efendimiz'in isteğine olumlu cevap vererek îmân eden herkesin söylediği şehâdet kelimesini söyleyiverdi. Efendimiz Ukbe'nin îmân etmesine çok sevinmişti.
Ne var ki, Ukbe'nin Mekke'de putperest dostları da vardı. Haber bir anda onlara da ulaştı. Onların içinde katı, sert ve insafsız bir müşrik olarak meşhur olmuş Übey bin Halef, duyduğu haberden hiç hoşlanmadı. Hemen gelip arkadaşını suçlayıcı sorular sormaya başladı:
"-Duyduğuma göre Muhammed'i yemeğe dâvet etmişsin. Bununla da kalmayıp onun teklif ettiği şehâdet kelimesini de söylemişsin!"
"-Evet." dedi "Öyle oldu. Onun istediği şehâdet kelimesini de söyledim."
Müşrik dostu:
"-Olamaz!.." dedi, "İşte bu olamaz. Hem şehâdet kelimesini söyleyeceksin, hem de bizimle dost olacaksın. Bu olacak şey değil!.. Bu, sana pahalıya mâl olur. Bundan sonra hiçbir yerde iş bulamazsın." diye ilâve etti.
Ukbe, müşrik dostunun sözlerinden endişe etmiş, getirdiği şehâdet kelimesinden pişmanlık duymaya başlamıştı.
"-Olayı büyütme!.." dedi. "Ben sadece Ukbe'nin yemeğini yemeden gitti diye bir söylenti çıkmaması için, utandığımdan şehâdet kelimesini getirdim; yoksa ona inandığımdan değil!"
Übey bin Halef, kopardığı bu tâvizden memnun olmuş, ama yeterli de bulmamıştı. Daha da ileri giderek yol gösterdi:
"-Biz bu sözlerinin doğruluğunu, ancak gidip O'na tükürdükten sonra kabul ederiz. Gideceksin, onu sevmediğini ifade eden bir tükürük fırlatacaksın, o zaman anlarız, senin O'na inanmadığını!.. Yoksa bizi savamazsın boş sözlerle!.."
Îmâna yeni ısınmaya başlamış olan Ukbe'nin kalbi, maalesef artık geri dönüşe geçmiş, dostlarının baskısına dayanamayarak vazgeçmişti, getirdiği şehâdet kelimesinden...
Doğruca Efendimiz'in Daru'n-Nedve'de ibâdet ettiği yere gitti. Dilinin ucunda topladığı tükürüğü fırlatmak üzere hazırlanırken ansızın bir rüzgar çıktı. Dudakları arasından çıkan tükürük geriye dönerek kendi suratına yapışıp hem de ateş gibi yaktı. Ertesi günü Ukbe'yi yanağındaki yanık iziyle görenler sordular:
"-Sende böyle bir yanık izi yoktu, ne zaman oldu bu yara?"
Ukbe saklamadan anlattı:
"-O'na doğru tükürdüğüm tükürük, kendime geri dönüp suratıma yapışarak ateş gibi yaktı, izi kaldı!"
Ne yazık ki, yarı îmân etmişken dostlarının baskısı yüzünden gerisin geriye dönen Ukbe, Bedir'de küfür üzere öldü. İşte bu hâdise üzerine Furkan Sûresi'nin 27-29. âyetleri nâzil oldu:
"O gün, zâlim iki elini ısırıp "Ne olurdu, ben o peygamberin beraberinde bir yol edineydim." Ne yazık bana! Keşke falanı dost tutmayaydım. Beni o zikirden, imânâ geldikten sonra, o saptırdı. Şeytan insanı yapayalnız ve yardımsız bırakandır."
* * *
Burada, dostlarının yanlış telkinlerine uyanların ellerini ısırarak âhirette nasıl pişmanlık duyacakları şöyle anlatılmaktadır:
"-Ah ne olurdu, keşke falanı dost edinmeseydim, onun isteğine boyun eğmese, sözlerine îtimat etmeseydim!.. Getirdiğim şehâdet kelimesinden vazgeçirip Peygamber'le birlikte olmama mâni oldu, şeytana uydurdu. Ne kötü dostmuş meğer onlar..."
Ukbe'nin îmânına engel olan bu dost örneği, bizim de dostluğumuzu ve dostlarımızı düşünmemize sebep olmalıdır. Arkadaş ve dostlarımızın bize neleri telkin ve tâlim ettiklerini gözden geçirmeliyiz ki, buradaki yakın dostluklarımız, âhirette amansız düşmanlığa dönüşmesin. "Böyle dost düşman başına!.." diyerek pişmanlık duymayalım.

hafsa
22.05.2007, 09:54
HEPSİ ÇOK GÜZEL YÜREĞİNE SAĞLIK..OKUDUK İBRET ALANLARDAN OLURUZ İNŞ.

İsr@
23.05.2007, 17:56
Kabağın Sahibi

Vaktiyle bir derviş, nefis terbiyesinin çeşitli merhalelerinden geçtikten sonra, bağlı olduğu tarikatın büyüğü tarafından bir berbere gönderilir. Dervişten saçını dibinden kazıtması, sakal ve bıyığını ise alabildiğine kısaltması istenmiştir. Tereddütsüz bir şekilde berber koltuğuna oturan derviş:

“-Vur usturayı berber efendi!..” der.

Berber, dervişin saçlarını kazımaya başlar. Derviş de aynada kendini takip etmektedir. Başının sağ kısmı tamamen kazınmıştır. Berber tam diğer tarafa usturayı vuracakken, yağız mı yağız, bıçkın mı bıçkın bir kabadayı girer içeri. Doğruca dervişin yanına gider, başının kazınmış kısmına okkalı bir tokat atarak:

“-Kalk bakalım kabak, kalk da tıraşımızı olalım!..” diye kükrer.
Dervişlik bu... Sövene dilsiz, vurana elsiz gerek. Ses çıkarmaz, biraz çaresiz, biraz mütevekkil usulca kalkar yerinden.

Berber, bu gariban müşterisine karşı mahcup olmakla beraber kabadayının pervâsızlığından da korkmuştur. Ses çıkaramaz.

Kabadayı koltuğa oturur, berber tıraşa baslar. Fakat küstah kabadayı, tıraş esnasında da boş durmaz; sürekli aşağılar dervişi, alay eder:
“-Kabak aşağı, kabak yukarı!..”

Nihayet tıraş biter, kabadayı dükkândan çıkar. Henüz birkaç metre gitmiştir ki, gemden boşanmış bir at arabası, yokuştan aşağı hızla kabadayının üzerine doğru gelir. Kabadayı şaşkınlıkla yol ortasında kalakalır. Derken, iki atın ortasına denge için yerleştirilmiş uzun sivri demir, kabadayının karnına batıverir. Kaşla göz arasında babayiğit kabadayı oracığa yığılır kalır. Ölmüştür. Herkes bir anda olup biten bu olayın hayret ve şaşkınlığı içindedir. Berber de şok olmuştur; bir manzaraya, bir dervişe bakar ve gayr-i ihtiyarî sorar:

“-Biraz ağır olmadı mı derviş efendi?!.”
Derviş mahzun, düşünceli cevap verir:

“-Vallâhi gücenmedim ona. Hakkımı da helâl etmiştim. Gel gör ki, kabağın bir de sâhibi var. O gücenmiş olmalı!..”

MiHRiMaH
24.05.2007, 03:00
Kardeşim... Hepsi birbirinden güzel paylaşımlar ve de faydalı... Keşke hepimiz böyle yerinde ve güzel paylaşımlar yapabilsek... Şu son yazdığınız kıssa beni her zaman duygulandırıyor... Yani... Ne olursak olalım, ne yaparsak yapalım, ne yapılırsa yapılsın bize....... Allah var ve bizi koruyor... Mümin eza cefa çekiyor belki ama bir yandan da kayıranının kudreti ile çok kötü dokunuyor yaptıkları, mümine dokunanlara... Hamdolsun yani... Ne denir ki başka değil mi?... Rabbim herbirimizi hakiki mümin ahlakıyla ahlaklandırsın ve de iman ile yaşayıp, iman ile vefat nasib eylesin...

A.R
24.05.2007, 03:35
Allah razı olsun kardeşim, devam et inşaAllah..

Ki anlayalım "islam altın tabakta gelmedi"

İsr@
24.05.2007, 21:50
Mürşidin Himmeti

Nakşî yolunun büyüklerinden Tâhâ'l-Hakkârî hazretleri, Altın silsilenin otuzbirinci halkası olup Abdülkâdir Geylânî hazretleri'nin onbirinci torunudur. Yani Peygamber -sallallahü aleyhi ve sellem- Efendimiz'in soyundan olup seyyiddir. Zamanının büyük âlimlerinden fen ve din ilimlerini tahsil etti. Tasavvuf ilmini de Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri'nden öğrenip kemâle erdi. Seyr u sülûkünü, yüksek istidâdı ve mürşidinin yüce himmet ve teveccühü sayesinde seksen gün gibi kısa bir zaman içinde tamamlayarak hilâfetle müşerref oldu ve irşâd hizmetine başladı. Hakkârî'nin Şemdinli ilçesine bağlı Bağlar (Nehrî) kasabasında kırk yılı aşkın bir süre halkı irşada devam etti.
Hikâye olunduğuna göre, Van'ın Gürpınar kazasından bir zat, Nehrî kasabasına gelerek Tâhâ'l-Hakkârî hazretlerine talebe olmak istedi. Nihayet ısrarı ve muhabbeti sebebiyle kendisine mânevî ders tarif edildi ve bir tesbih de hediye olarak verildi. Büyük bir sevinçle memleketine döndü. Derslerine şevkle devam ediyor, gönlü huzur ve feyizle doluyordu.
Bir gün hayvanlarına kurt saldırmış, büyük bir kısmını telef etmişti. Şeytan:
"-Bu hocaya bağlanmak sana yaramadı, uğursuz geldi." diye vesvese verdi.
Gün geçtikçe bu vesvese giderek artıyordu. Nihayet bu tâlihsiz talebe aldığı dersi bırakmaya karar verdi. Tâhâ'l-Hakkârî hazretleri'nin huzuruna vararak, verdiği dersi artık bıraktığını söyledi. Daha önce kendisine hediye ettiği tesbihi de geri iade etti.
Aradan yıllar geçmişti. Bir öğle vaktiydi. Tâhâ'l-Hakkârî hazretleri namaza kalkarken, birden mübarek ellerini heybetle uzatıp:
"-Def ol, yâ mel'ûn!" dedi ve sonra namaza başladılar.
Namazdan sonra halîfelerinden biri:
"-Efendim, mübarek ellerinizi uzatmadaki hikmet ne idi?" diye sordu. O da:
"-Bir zamanlar, bizi seven bir mürîdimiz vardı. Ölüm döşeğinde yatıyordu. Şeytan ona musallat olmuş, îmânsız gidecekti. Yanından şeytanı kovduk, imanla göçtü, elhamdülillâh." dedi.
Halîfesi devam ederek:
"-Efendim, çok affedersiniz! Bir gün sizinle beraber otururken biri gelmişti. Verdiğiniz dersi artık bıraktığını söyleyerek, hediye ettiğiniz tesbihi de geri vermişti. Acaba bu, o adam mıydı?" diye sordu. Tâhâ'l-Hakkârî hazretleri de cevap verdi:
"-Evet, o adamdı. Bir zamanlar bize muhabbeti vardı. Bu muhabbeti sebebiyle ona vefâkâr davrandık."
Böyle mürşid-i kâmillerle elele tutuşmak ve onların sevgilerine lâyık olmak bir insan için ne büyük bir lütuf ve devlet! Cenâb-ı Hakk, bu büyüklerimizin sevgilerinden koparmasın!

İsr@
25.05.2007, 16:48
Boyayı mı beğenemedin, yoksa boyacıyı mı?

Hep hikmetli konuşan Lokman Hekim’in derisi siyah, dudakları da kalınmış. Değerli sözlerini duyarak hayranı olan biri bir gün bakmış ki hayalinde büyüttüğü Lokman, siyah yüzlü, kalın dudaklı biri. Şaşkınlıkla yüzüne bakarken Lokman Hekim, adamın içinden geçenleri sezmiş olacak ki, şöyle çıkışmış:
– Birader, neden öyle şaşkın bakıyorsun? Boyayı mı beğenemedin, yoksa boyacıyı mı?

Sonra da ilave etmiş.

– Bak, demiş, benim ne yüzümün siyahlığında, ne de dudaklarımın kalınlığında bir tesirim vardır. Onları Yaratan öyle yaratmış, öylesine uygun görmüş. Benim tercihim değil...

Evet, insanların yüz güzelliği, yahut da çirkinliğiyle kendilerine bir pay çıkarmaları son derece yanlıştır. Ne güzellikte bir etkisi vardır, ne de çirkinlikte. Her ikisini de yaratan ve layık gören Allâh-ü azimüşşandır. İnsan kendi iradesiyle kazandığından sorumludur.

İsr@
25.05.2007, 17:02
Cebrail (a.s.)'ın Hocası

Birgün Server-i Enbiyâ 's.a.v.' mescidde oturmuş idi. Cebrâîl aleyhisselâm geldi. Sultân-ı Enbiyâ, hazret-i Cebrâîl ile söyleşirdi. Eshâb-ı kirâm mescide gelip, Seyyid-i kâinâtı meşgûl görüp, bildiler ki, hazret-i Cebrâîl ile söyleşir. Sükût edip, oturdular. O sırada hazret-i Alî 'r.a.' içeri girip, selâm verip, yerine oturdu. Hazret-i Osmân 'r.a.' gelip, selâm verip, yerine oturdu. Sonra Ebû Bekr 'r.a.' gelip selâm verdikde, hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm ayak üzerine kalkdı. Sultân-ı Enbiyâ hazretleri de ayak üzerine kalkdı. Eshâb-ı kirâm, Server-i kâinâtı ayak üzere kalkdığını görüp, hepsi ayağa kalkıp, hayret etdiler. Zîrâ Fahr-i âlem, Eshâb-ı güzînden kimseye ayak üzerine kalkmamışdır. Sonra bu husûsu, hazret-i Resûl-i ekremden sordular.
Buyurdular ki:
- Ebû Bekr-i Sıddîk mescide girip, selâm verdiği zemân, Cebrâîl aleyhisselâm Ebû Bekr-i Sıddîka ta'zîm için ayak üzerine kalkdı. Ben de ayak üzerine kalkdım. Sonra, yâ kardeşim Cebrâîl, Ebû Bekre ne için ta'zîm etdiniz, diye sordum.
Dedi ki:
- Yâ Resûlallah! Ebû Bekre ta'zîm bana vâcibdir. Zîrâ Ebû Bekr benim hocamdır. Ben sordum,
- Neden dolayı hocandır.
Cebrâîl aleyhisselâm dedi ki:
- Yâ Muhammed 'sallallahü aleyhi ve sellem'! Hak Sübhânehü ve teâlâ, Âdem aleyhisselâtü vesselâmı yaratdığı zemân, meleklere, hazret-i Âdeme secde ediniz, diye emr etdi. Benim hâtırıma geldi ki, secde etmiyeyim. Ben ondan efdalim. Zîrâ ki, o balçıkdan yaratılmışdır, dedim. Bunun üzerine olmağa niyyet eyledim. O zemân ki, Ebû Bekrin rûhu arş altında nûrdan bir köşk içinde idi. Köşkün kapısı açıldı, Ebû Bekrin rûhu çıkdı.
Bana dedi ki,
- Yâ Cebrâîl secde eyle. Sakın muhâlefet etme. Bunu üç kerre tekrârladı. Arkama üç kerre eliyle vurdu. O sırada kalbimden kibr ve enâniyyet ve inâd gitdi. Âdeme secde eyledim. Benden kibr ve enâniyyet, iblîse intikâl edip, Âdeme secde etmedi. Ebedî tard edilip, mel'ûn oldu ve ben de ebedî se'âdete kavuşdum. Yâ Muhammed 'sallallahü aleyhi ve sellem'! Ebû Bekr bu şeklde bana hoca olmuşdur, dedi.

selam
25.05.2007, 23:29
HEPSİ ÇOK GÜZEL YÜREĞİNE SAĞLIK..OKUDUK İBRET ALANLARDAN OLURUZ İNŞ. Allah razı olsun.

muhabbet
26.05.2007, 11:41
HEPSİ ÇOK GÜZEL YÜREĞİNE SAĞLIK..OKUDUK İBRET ALANLARDAN OLURUZ İNŞ. Allah razı olsun.
amin inşallah

hafsa
26.05.2007, 12:31
Sözün Tesiri
Yunan toprağında bir kervan vurmuşlar. Birçok mal ele geçirmişler. Kervanda bulunan tüccarlar ağlamışlar, inlemişler.
"-Allah için olsun, peygamber için olsun, bize acıyın, malımızı verin!.. " demişler. Fakat bu yalvarmanın bir faydası olmamış. Kalbi kara hırsız gâlip gelince, kervan halkının ağlamalarından müteessir mi olur?
Tesâdüfen Lokman Hakîm de o kervan halkının arasında imiş. Kervan halkından birisi Lokman Hakîm'e rica etmiş:
"-Şu hırsızlara biraz nasihat buyur, hâkîmâne sözler söyle! Belki malımızın bir kısmını olsun geri verirler, bu kadar malın gitmesine yazıktır!.." demişler.
Lokman Hakîm:
"-Asıl böyle anlayışsız kimselere söylenecek, hakîmâne sözlere yazıktır!" demiş.
Paslı bir demirden pası cilâ ile gidermek kâbil değildir. Hiç taşa demir çivi girer mi? Kalbi kara insana öğüt vermenin de faydası yoktur.
* * *
Büyükler demişlerdir ki: Âsûde, rahat ve huzurlu zamanlarda, kalbi kırıkların gönüllerini al; çünkü fakirin kalbini almak belâyı savar.
"-Bir sâil gelip inliyerek senden bir şey istediği zaman ver!.. Eğer sen o sâile bir şey vermezsen bir zâlim gelir senden zor ile alır!

İsr@
27.05.2007, 19:00
Allah razı olsun hafsacım devam edelim inşallah....

İsr@
27.05.2007, 19:03
"ALLAH’TAN KORK, MÜHRÜMÜ BOZMA!"

Geçmiş ümmetlerde gurbete çalışmaya giden üç arkadaş, bir ara yoğun bir yağmura mâruz kalınca yol kenarındaki bir mağaraya sığınırlar. Ne var ki, karşı dağdan, düşen yıldırım sebebiyle kopup yuvarlanan bir taş gelir, içinde bulundukları mağaranın kapısına sıkışıp kalır.
İçeride bulunan üç arkadaş korkup düşünmeye başlarlar. Nasıl çıkacaklar kapanmış olan mağaradan? Biri der ki: Bu belâdan kurtulmamızın bir çâresi olabilir. O da, Rabbimizin rızâsı için yapmış olduğumuz iyilikler. Gelin bunları şefaatçı yapıp buradan kurtulmayı Rabbimizden dileyelim.

Bu sebeple biri der ki:

– Ey Rabbim! Ben yanında işçi çalıştıran biriydim. Bir gün, çalışan işçim akşam yevmiyesini almaya gelmedi. Ben de onun parasını onun adına ayırıp çalıştırdım. Seneler sonra gelince parasını kazancıyla birlikte verdim. Şaşırdı, almak istemedi. Sonra ciddi olduğumu anlayınca yevmiyesini kazancıyla alıp sevinerek gitti. Bunu sadece senin rızân için yaptım. Eğer senin yanında makbul oldu ise, bunun hürmetine şu kayayı, çıkacağımız yerden uzaklaştır!

Bu dua üzerine kaya yerinden kımıldar, ama çıkılacak kadar yer açılmaz.

İkincisi de şöyle der

– Ey Rabbim! Ben annesine çok hizmet eden biriyim. Bir gece annem su istemiş, ben de koşup dışarıdan su getirmiştim, baktım annem uyumaktadır. Karşısında uyanıncaya kadar bekledim. Gece yarısı uyandığında beni karşısında bekler halde görünce çok memnun olup duâ etmişti. Bunun hürmetine bu belâdan bizi kurtar.

Kaya biraz daha kımıldar, ama yine kurtulmaya yeterli değildir.

Üçüncü olarak da son arkadaşları şöyle duâ eder:

– Ey Rabbim! Memleketimizde kıtlık olmuş, bir çok âile açlık belâsına mâruz kalmıştı. Benim durumum ise iyi idi. Bir gün komşum kızı yanıma gelip açlıktan ölüm tehlikesi geçirmekte olan âilesi için benden yiyecek birşeyler istemiş, ben de ona kendisini bana teslim etmesi halinde istediğini verebileceğimi söylemiştim. Başka çâresinin kalmadığını anlayan kızcağız, nihayet isteğime râzı olmuş, birlikte tenha yere gittiğimizde birden şu ikazda bulunmuştu:

– Ey elinde imkân olan adam! Allah’dan kork, benim iffet mührümü nikâhsız bozmaktan hicap duy! Bu mühür, ancak nikâhla bozulur, başka değil!

Bu beklenmedik ikazdan korkup titremeye başladım. Kendimi mâsum bir kızın namus mührünü bozan iffetsiz durumuna düşürmekten utandım ve dedim ki:

– Haydi gel, istediğin kadar yiyecek al, mührünü muhafaza ederek iffetinle yaşa.

Böylece ona istediğini verdim ve mührünü bozmadım. Bunu senin rızân için yaptım. Eğer kabul edildi ise, şu kayayı kapımızdan uzaklaştır da çıkıp kurtulalım.

Bir de baktılar ki, sıkışmış kaya paldır küldür yuvarlanıp gitti, kurtulup dışarı çıktılar.

Evet, işte iffetsizlerin yersizliğini söylemek istedikleri kızlık işaretinin hadisteki adı mühürdür.

hafsa
28.05.2007, 19:41
Ben de mi?
Peygamber Efendimizin -sallallâhu aleyhi ve sellem-, Mekke'den Medine'ye hicret için yola çıktığını duyan Mekke'nin azılı kâfirleri, onu yakalayana yüzlerce deve, mal ve mülk vad ettiler. Bunu duyan bir çok bahtsız yollara düştü. Bunlardan biri de Büreyde'ydi.
Efendimiz, meşakkatli ve tehlikeli bir yolculuktan sonra Kuba'ya ulaşmış, Mü'minler sevinç çığlıkları içinde mübârek Nebîlerini karşılamışlardı.
Daha önce görenler yeniden gördüğü, hiç görmeyenler ise içlerindeki hasret volkanını söndürmek üzere gözyaşları içinde koşuyorlardı. Ortalık bir şenlik meydanı gibiydi. Sevinçten kimse kimseyi görmüyor, tek merkez etrafında heyecan fırtınası halinde dönüyorlardı. Zenginlik hülyalarının gözlerini kör ettiği Büreyde isimli bu dünya tâlibi de kâfirlerin mükâfâtına kavuşabilmek için orada fırsat kolluyordu.
Hazret-i Ebû Bekir ise, Allah Rasûlü'nün kâh önüne, kâh arkasına geçiyor; O'nun etrafında adeta pervane gibi dönüyordu.
İki cihan serveri:
"-Ne yapıyorsun?" diye sorunca,
Hazret-i Ebû Bekir, gözyaşları içinde:
"-Sana zarar gelmesinden korkuyorum, ya Rasûlallâh!" diyor, Allah Rasûlü de:
"-Korkma, hüzünlenme ey Ebâ Bekir! Allah bizimle beraber!.." buyurarak, yüreğindeki itmi'nanla yâr-ı gârını teskin ediyordu.
Tam bu sırada Büreyde, aradığı fırsatı yakalamıştı. Allah'ın Habibi'ne iyice yaklaşmış, aralarında bir kılıçlık mesafe kalmıştı. Kılıcını kınından sıyırdı, havaya kaldırdı ve tam Efendimiz'e vuracaktı ki, kâinâtın iftihar tablosu hafifçe geriye döndü. O rahmet ummânı, nûr menbaı, mübârek nazarlarını Büreyde'nin parlayan gözlerine çevirdi. Göz göze gelmişlerdi.
Büreyde için o anda sanki bütün dünya yok olmuş, hayat donmuş ve her şey öyle kalakalmıştı. Sanki hiçbir şeyin bulunmadığı sonsuz bir düzlükte bir Rasûl, bir de kendisi kalmıştı. Eridi, eridi, eridi... Bu öyle bir bakıştı ki, muhatap da insaflı ve hûşyâr olunca, o bakışta sonsuz mânâlar okumuştu.
Kutlu Nebî, ölüleri diriltecek, en katı kalpleri pamuk gibi yumuşacık yapacak, evlâdına merhametin zirvesinden seslenen müşfik bir anne edası ile:
"-Sen de mi Büreyde?!! Ben seni tanırdım. Sen asil bir insandın. Yoksa sen de mi dünyanın süs ve zînetine kandın? Sen de mi az bir dünya karşılığı âhiretini sattın!.. Sen de mi diriltmeye geleni öldürecek kadar aldandın! Sen de mi?!.." buyurdu.
Büreyde için o anda sanki bütün dünya yok olmuş, hayat donmuş ve her şey öyle kalakalmıştı. Sanki hiçbir şeyin bulunmadığı sonsuz bir düzlükte bir Rasûl, bir de kendisi kalmıştı. Eridi, eridi, eridi... Bu öyle bir bakıştı ki, muhatap da insaflı ve hûşyâr olunca, o bakışta sonsuz mânâlar okumuştu.
Kutlu Nebî, ölüleri diriltecek, en katı kalpleri pamuk gibi yumuşacık yapacak, evlâdına merhametin zirvesinden seslenen müşfik bir anne edası ile:
"-Sen de mi Büreyde?!! Ben seni tanırdım. Sen asil bir insandın. Yoksa sen de mi dünyanın süs ve zînetine kandın? Sen de mi az bir dünya karşılığı âhiretini sattın!.. Sen de mi diriltmeye geleni öldürecek kadar aldandın! Sen de mi?!.." buyurdu.
Büreyde öylece duruyordu. Yavaşça kılıcını indirdi. Sonra başındaki sarığını çözüp, onu kılıcının ucuna bağladı. Aradığını bulan insan edasıyla Kutlu Rasûle yaklaştı. Elini göğsüne vururken hıçkırıklarla karışık:
"-Ben de Ya Rasûlullah, Ben de!.." dedi. Sonra hemen kendisini toparlayıp:
"-Senin gibi bir peygamber Medine'ye girerken nasıl bayraktarsız olur. Ben de senin bayraktarın olayım." dedi.
Böylelikle Büreyde ilk bayraktar, ucunda sarık bağlı o mütevâzî kılıç da ilk bayrak oldu.
Zaman zaman Rasûlullâh Efendimiz'in ebedî rehberliğine ve sünnete kılıç çeken duruma düşenlerimiz kendilerine sorsalar acaba Büreydeyle ortak noktaları var mı?
Acaba bizim de Büreydeye benzer yönlerimiz oluyor mu?
O çağları delen bakışlar, bize dönüp baktığında... Ve celalle sorduğunda:
"İnsanlık Kur'an'a muhtaçken, imansızlık ateşine düşüp yanarken, her kurumuş kuyunun başında "Su! Su!" diye inlerken ve ümmetim cihanda kan ağlarken, Sen de mi?
Sen de mi kılıcını çekmiş, aydınlığa hücum ediyorsun!
Sen de mi, seni diriltmeye geleni öldürmeye kast ediyorsun?
Sen de mi, bütün güzellik, kemal ve hakikatleri tarihe devrettin de nefsinin oyuncaklarıyla meşgul oluyorsun?
Sende mi?"
derse, acaba ne cevap veririz...

İsr@
28.05.2007, 20:08
hafsacım "ben de mi" konusu birinci sayfada mevcuttu yinede sağol canım emeğine sağlık...

hafsa
28.05.2007, 20:41
:( :cray: ..

hafsa
28.05.2007, 20:46
Hikmet Ehlinin Tabiatı
Hikmet sahibi bir zât, suya düşmüş bir akrep gördü. Parmağını uzatarak onu kurtarmaya karar verdi. Fakat akrep parmağa tutunup çıkacağı yerde, onu soktu. O hakîm zât, aldırmadı ve parmağını tekrar uzattı. Her şeye rağmen akrebi sudan çıkarmaya kararlıydı. Akrep, parmağı tekrar soktu. Yan tarafta olanları seyreden birisi, o zâta müdahale edip artık elini uzatmamasını istedi. Hakîm ise ona şu cevabı verdi:
"-Akrebin tabiatı, sokmaktır. Benim tabiatım ise sevmek!.. Bir akrep beni soktu diye neden tabiatımı değiştireyim ki?"
Sevmeyi terk etmemeli. Fıtratımızda meknûz bulunan güzellikleri, etrafımızdaki kötülüklere fedâ etmemeli. Akreplere aldanıp, akrep tabiatlı olmamalı!...

hafsa
29.05.2007, 19:20
Hifa Hatun
Emirü'l-müminîn Hasan bin Ali -radıyallâhu anhümâ-'nın, Rasulullah -sallallâhu aleyhi ve sellem-'den naklettiği bir hadis-i şerifte:
"Sadece malı için bir kadınla evleneni, Allahü Teala fakir eder. Güzelliği için evlenen güzelliğinden fayda görmez. Dini için onunla evlenirse, o kadın erkeğe bereket olur." buyurulmuştur.
Hifa, Medine-i Münevvere'de, güzelliği dillerde dolaşan, genç ve zengin bir kadın idi. Bir gün Peygamber Efendimiz'in -sallallâhu aleyhi ve sellem- huzuruna gelip:
"-Ya Rasulullah, bana, beni Cennete götürecek bir iş öğret!.." dedi.
Herkesin durumuna ve ihtiyaçlarına göre nasihatlarda bulunan İki cihan güneşi Efendimiz:
"-Bir an önce evlenmeni tavsiye ederim. Böylece dininin diğer yarısını emniyete alırsın." buyurdular.
Hifa Hanım:
"-Ya Rasulullah, bana kim küfüv (denk) olabilir? Beni, Habeş hükümdarı Necaşi istemişti. Ubeydullah yüz deve ve daha bir çok şey mehir olarak vaad etmişti. Ben onu da kabul etmemiştim. Siz kimi münasip görürseniz, razıyım." dedi.
O sırada gönlünden, Peygamber Efendimizin kendisini müminlerin annelerinden kılacağı ümidi geçiyordu.
Rasulullah kimseyi gücendirmemek için:
"-Yarın sabah, mescide ilk önce gelen kimse ile bu hanımın nikahını kıyacağım." buyurdular.
Sabahleyin, Rasulullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- mescide ilk önce gelecek kimseyi bekliyordu. Birden kapıda Süheyb -radıyallâhu anh- göründü..
Son derece güzel ve zengin bir kadın olan Hifa'nın aksine, Süheyb, kimsesiz, fakir, siyaha yakın renkli, çelimsiz, görünüşü hoş olmayan bir kimse idi.
Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- sabah namazından sonra, Hifa Hatun'u çağırdı ve durumu bildirdi.
Hifa, Allahü Teâla'nın kazâsına ve Allah Rasulü'nün tavsiyesine gönül hoşluğu ile râzı oldu.
Bunun üzerine Rasulullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- bir hutbe okudu ve:
"-Ey Süheyb, kalk, hanımın için çarşıdan bir şey al!" buyurdu. Süheyb:
"-Ya Rasulallah, bir dirhem gümüşüm bile yok!" dedi.
Hifa Hatun, kocasına 10 bin dirhem gümüş hediye ettiğini söyledi. Peygamber Efendimiz, Süheyb'i pazara gönderdi. Düğün için gerekli şeyleri alıp dönen Süheyb'e:
"-Ey Süheyb, şimdi de hanımının elinden tut ve onu evine götür!" buyurdular. Süheyb çaresiz boynunu büktü ve:
"-Ya Rasulallah, benim evim mesciddir, nereye götüreyim?" dedi.
Yüzü güzel olduğu gibi, kalbi de güzel olan Hifa:
"-Filan yerdeki konağımı sana bağışladım. Kalk, beni oraya götür!" dedi.
Allah'ın Rasülu ikisine de dua etti ve ashab-ı kiramla birlikte bu yeni aileyi yolcu ettiler.
Hifa Hatun veSüheyb -radıyallahu anhuma- yemeklerini hamd ederek tamamladılar. Yatacakları esnada, Hifa hatun:
"-Ey Süheyb, ben sana nimetim, sen bana mihnetsin. Sen bu nimete şükür için, ben de bu mihnete sabır tevfikine şükür için, gel, bu geceyi ibadet ve taatla geçirelim. Sen şükür ediciler, bende sabır ediciler sevabına kavuşalım. Zira Rasulullah -sallallâhu aleyhi ve sellem-: "Cennette yüksek bir çardak vardır. Burada sadece şükredenler ve sabredenler bulunur." Buyurmuşlardı." dedi.
O gece, ikisi de taat ve ibadet ile meşgul oldular. Süheyb, ertesi gün mescide geldiğinde, Cebrail aleyhisselam, geceki hallerini Rasulullah'a çoktan bildirmişti.
Rasulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-:
"-Ey Süheyb, geceki halinizi sen mi anlatırsın, ben mi haber vereyim?" diye sordular. Süheyb -radıyallahu anh-:
"-Ya Rasulallah, siz söyleyiniz." dedi.
Rasulullah, olanları ve ibadetlerini anlattı. Sonra da ikisini cennet ve cemâl-i ilahi ile müjdeledi.
Süheyb sevincinden o an başını secdeye koydu ve:
"-Ya Rabbi, eğer beni mağfiret etmişsen, bir daha günah kirine bulaşmadan ruhumu kabz et!" dedi.
Allahü Teala, duasını kabul etti ve secdeden başını kaldırmadan onun canını aldı. Olanları seyredenler şaşırmış, bir kısmı da ağlamaya başlamıştı. Peygamber Efendimiz:
"-Size bundan daha tuhafını haber vereyim mi? Şu ân Hifâ da ruhunu Hakk'a teslim etti." buyurdular.
Bu iki aşk, teslimiyet ve takva âbidesinin cenaze namazını Peygamber Efendimiz bizzat kıldırdı. Ve onları yan yana defnettirdi. Başları ucuna iki tahta koyup, birine "bu, Allah Teâlâ'nın nimetine şükredenin kabridir"; diğerine de "bu Allah'ın mihnete sabredenin kabridir" yazıldı.
Ya Rabbi, Süheyb ve Hîfâ'nın hürmetine, hepimize Allâh Rasulü'nün emir ve yasaklarına uyma titizliği ve kulluk şuuru ver. Bizi nimetlere şükreden, belâlara sabreden salih kullarının arasına ilhak eyle! Kalbimizi senin mağfiret pınarından doya doya istifade edenlerden eyle! Amin.

hafsa
29.05.2007, 19:23
ALLAH İNDİNDEKİ KIYMET
"Az vermekten utanma, umut kırmaktan utan!"
Allah dostlarından biri devrin zenginlerinden biriyle yolda karşılaşır ve ondan ihtiyacı için para ister. Adam kesesini çıkarır ve bir sürü irili ufaklı para arasından bir tanesini seçmeye koyulur. Fakat işi uzattıkça uzatır. Bunun üzerine o Allah dostu, yanındaki arkadaşına dönerek, oldukça düşündürücü şu tesbiti yapar:
"-Bu adam kesesinde ne arıyor biliyor musunuz? Allah indindeki değerini, miktarını. Zira Allah rızası için verecek, kesesini karıştırırken, eline büyük bir para gelince,
"-Yooo! Allah'ın indinde benim bu kadar büyük yerim olamaz" diye onu tekrar keseye atıyor. Daha küçüğünü, daha küçüğünü arıyor.
Cömertlik bir müminin vasfıdır. Allah'a yaklaşma adına, her adım, bu çerçevede yapılan her yardım ve verilen her kuruş, insanın Allah'ın indindeki değerini bildirecektir. Toplumun fakir tabakasını zengine yaklaştıran bu müminin davranışı, aynı zamanda zengini de Ganiyy-i Mutlak olan Allah'a yaklaştıracaktır. Dolayısıyla insan yaptığı işlerde ne ölçüde Rab ile münasebet halinde ise neticesinde de elde ettiği kazançlar da o nisbette büyük olacaktır.
Cenâb-ı Hak, "sevdiğiniz şeylerden vermedikçe asla iyiliğe erişemezsiniz" (Al-i İmran, 92) buyuruyor.
*Edeb yahu, İbrahim Refik 42-43.

İsr@
29.05.2007, 22:10
AYYAŞI ALIKOYMA

Mansur'un emriyle, Beytülmalın kasasını açmışlardı ve herkese oradan, bir miktar veriyorlardı. Şakrani de Beytülmaldan payını almak için gelenlerden biriydi. Fakat kimse onu tanıyamadığı için, kendisine bir pay almaya, vesilesi yoktu. Cedlerinden birinin köle olup Resul-i Ekrem (s.a.a)'in onu azat etmiş olması itibariyle bu azatlık unvanı ister istemez Şakrani'ye de, oradan miras kalmıştı ve onun için kendisine, 'Mevla Resulallah' yani Resulullah'ın azatlısı diyorlardı. Kendisine gelen bu unvan, Şakrani için, bir nevi intisab ve iftihar sayılıyordu. Bu yüzden o da kendisini, risalet hanedanına mensup sayıyordu.

Bu arada, Şakrani'nin meraklı ve endişeli gözleri, Beytülmaldan kendisi için payını alacak bir, vesile aramaktaydı ki, İmam Sadık (a.s) 'ı gördü. Yanına giderek hacetini söyledi. İmam gitti uzun sürmedi. Şakrani için bir pay alıp bizzat getirdi onu Şakrani'nin eline verdiği zaman yumuşak bir dille ona, şu cümleyi söyledi:
- İyi bir iş kimin tarafından yapılırsa yapılsın, iyidir fakat senin tarafından ve risalet hanedanına bağlı olduğun için daha iyi ve daha güzeldir. Kötü bir işe gelince, oda her kimse tarafından yapılırsa yapılsın, kötüdür fakat aynı intisabından dolayı, senin tarafından yapılırsa, daha çok kötü ve daha çok çirkindir.

İmam Sadık (a.s) bu cümleyi buyurunca, İmamdın onun sırrından yani, ayyaşlığından haberdar olduğunu anladı. İmam onun, ayyaş olduğunu bildiği halde, kendisine sevgi gösterdi ve sevgisinin arasında, kusurunu da söyledi. Şakrani bundan çok utandı ve kendisini kınadı.

hafsa
31.05.2007, 20:46
Hakk'a Lâyık Olmak
Dâvud-i Tâî, Câfer-i Sâdık'ın huzuruna gelerek O'na:
"-Ey Allâh Rasûlü'nün torunu! Bana öğüt ver, çünkü gönlüm karardı!.." dedi. O da şöyle konuştu:
"-Ey Dâvud! Sen zamanın (meşhur bir) zâhidisin. Benim nasihatime ne ihtiyacın var?"
"-Ey Peygamber'in torunu! Sizin bütün mahlukâta üstünlüğünüz var, herkese öğüt vermek sizin üzerinize vâciptir."
"-Ey Dâvud! Ben kıyâmet günü gelince ceddim Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in elimden yakalayıp:
"Niçin bana tâbî olma vazîfeni ifâ etmedin? Bu iş sahih bir nisbet ve kavî bir neseble olmaz. Bu iş, Hazret-i Hakk'a lâyık olan bir muâmele tarzı ile olur!" demesinden korkuyorum.
Bunun üzerine Dâvud-i Tâî ağladı ve:
"-Yâ ilâhî! Hamurunun mayası nübüvvet suyundan olup, ceddi (Muhammed) Rasûl, büyük annesi Fâtıma Betûl olan bir zât bu derece bir endişe içinde kalırsa, Dâvud da kim oluyor ki; muâmelesi ve amel tarzı ile kendini beğensin?" dedi.

İsr@
01.06.2007, 01:17
Berberin İhlâsı

Birisi ona gelir sorar: 'İhlâsı kimden öğrendiniz?'

-Mekke-i Mükerreme'de harçlıksız kalmıştım. Basra'dan para bekliyordum ama gelmemişti. Saçım sakalım çok uzamıştı. Bir berbere girdim
'Peşin peşin söyliyeyim param yok' dedim,
'Allah rızası için saçlarımı düzeltebilir misin?'
Berber o anda mevki sahibi birini traş etmekteydi. Onu bırakıp bana başladı. Adam itiraz etti.
Berber
'Kusura bakmayınız efendim' dedi, 'Sizi ücreti mukabilinde traş ediyorum. Ama bu genç Allah rızası için istedi'
Berber dahasını da yaptı, bana harçlık verdi. Aradan birkaç gün geçti, beklediğim para geldi. Ona bir kese altın götürdüm.
'Asla alamam' dedi, 'İnan Allah'ın rızası, daha değerli'

Meclisine gelenlerden biri mübareği denemek ister. Aklınca zor bir soru hazırlar ve sorar.
Mübarek
'sözle mi cevap verelim' der, 'yoksa halle mi?'

-İkisi de olsun.

-Eğer kendi kendini deneseydin, bizi denemeye lüzum görmezdin. Kalbindeki değişimi de mi farketmedin?

-Peki hâl ile cevabınız nasıl olacak?

-Yüzüne bak anlarsın.

Adam aynayı eline aldığında kendini tanıyamaz, çünkü yüzü simsiyahtır. Üstelik bu yola olan muhabbetinden eser kalmamıştır ki bu tard oldu demektir. Büyükleri incitmek böylesine korkunç bir cürettir işte.

Aradığına bağlı

Adamın biri Cüneyd-i Bağdadi'ye gelip 'Nerede o eski kardeşlikler' der, 'Hani, Allah için sevenler?'

-Eğer sıkıntılarına katlanacak birini arıyorsan bulamazsın ama sıkıntılarına katlanacağın dostlar arıyorsan çoktur.

Cüneyd-i Bağdadi'nin talebelerinden biri şeytanın vesveselerine kapılıp kemâle geldiğini zanneder. Birbirinden cazip rüyalar görmeye başlar ve bunları arkadaşlarına da nakleder. Cüneydi Bağdadi Hazretleri onun durumuna çok üzülür. Talebesinin ayağına kadar gider ve 'Eğer rüyanda seni cennete götürürlerse üç defa 'La havle...' oku' diye tenbih eder. Hakikaten o gece rüyasında onu alıp cennete götürürler. Aklına hocasının sözü gelir. 'La havle...' okuduğu anda kendini çöplükler, pislikler içinde bulur. İçine düştüğü durumu anlar ve tevbe eder. Mübârek, 'Herkese bir mürşid-i Kâmil lâzımdır' der 'aksi halde mel'ûn şeytan musallat olur ve oyuncak eder.'

Talebelerinden biri sorar: 'Hiç ibadet ve tâat yapmadan Allah'ın (Celle Celalüh) lütfuna kavuşmak mümkün müdür?

-Zaten gelen bütün nimetler Allah'ın lütfudur. Bizim gibi acizlerin ibadetlerinden ne olsun.

Son nefes, zor nefes

Mübarek vefat edeceği gün çok korkulu ve üzgündürler. Yüzleri kül gibi olmuş rengi uçmuştur. Talebeleri bu halden çok ürkerler. Hatta içlerinden biri 'Aman efendim' der, 'biz sizin şefaatiniz ile kurtulmayı ümid ediyoruz. Eğer siz bu kadar sıkıntı çekerseniz bizim halimiz nice olur?

-Ey dostlarım yetmiş yıllık ibadetimi kıldan ince bir ipe astılar. Kâh o yana, kâh bu yana sallanıyor ve ben bu esintinin kabul yeli mi, red rüzgârı mı olduğunu bilemiyorum.

Naaşını yıkayan talebesi su ulaştırmak için mübarek gözlerini aralamaya çalışır. Melekler dile gelir, 'Kendini yorma' derler, 'Cüneydin gözü Allah'ın zikri ile kapanmıştır ve onun didarını görmeden açılmaz.'

Talebelerinden biri onu rüyasında görür. Merakla sorar: -Efendim, Allah-ü teâlâ size nasıl muamele etti?

-İlim ve marifet dolu sözlerimin hiçbir faydası olmadı. Sadece gece kıldığım namazlar imdadıma yetişti.

İsr@
03.06.2007, 22:15
Ağızdaki Taşın Hikmeti

Birgün hazret-i Ebû Bekr 'r.a.', hazret-i Fahr-i âlem seyyid-i veled-i âdem Nebiyyi muhterem ve habîb-i mükerremin 's.a.v.' huzûr-ı şerîflerinde, se'âdetle otururlarken;
Bir bedbaht kötü huylu kimse; bir edebsizlik edip, Ebû Bekre dil uzatıp, yakışıksız sözler söyledi. Hazret-i Server-i kâinât; o edebsiz, Ebû Bekre edebsizlik etdikce; birşey söylemez, ba'zan da tebessüm eder idi. Hazret-i Ebû Bekr; o bedbaht ve edebsizin edebsizliği haddi aşınca; zarûrî olarak gadaba gelip, birkaç söz söyleyince; hazret-i Fahr-i kâinât, se'âdetle ve devletle yerinden kalkıp, gitdi. Hazret-i Ebû Bekr 'radıyallahü teâlâ anh' Sultân-ı Enbiyânın ardına düşüp, yetişdi ve dedi ki:
- Yâ Resûlallah! Niçin, bir hayâsız, edebsizlik edip, gönül incitirken, susu, birşey söylemediniz. Şimdi, ben ona söyleyince, kalkıp, gitdiniz; sebebi nedir.
Hazret-i Fahr-i kevneyn ve Resûl-i sakaleyn 's.a.v.' buyurdu ki:
- Yâ Sıddîk! O hayâsız ve bedbaht sana dil uzatmağa başladığı zemân, Allahü teâlâ bir melek gönderdi ki, o kimseyi karşılayıp, kovacak idi. Sen, hemen gadaba geldin; söylemeğe başladın. O melek gidip, yerine iblîs geldi. İblîs-i la'înin olduğu yerde, ben durmam.
Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk 'r.a.' ondan sonra, vaktli vaktsiz söz söylememek için, mubârek ağzına bir taş koyar idi. Ne zemân söz söylemek lâzım gelse, evvelâ fikr ederdi. Bir söz söyliyeceği zemân, o sözü kendi kendine nice zemân düşünür, tefekkürden sonra, mubârek ağzından o taş parçasını çıkarıp, ne söz söyliyecek ise söyler idi. Sonra o taş parçasını mubârek ağzına alıp, tesbîh ve tehlîl ile meşgûl olurdu. Kimseye, hayrdan ve şerden dünyâ kelâmı söylemez, eğer kat'î lâzım ise ve çok efdal ise, söylerdi. Yoksa, gecede ve gündüzde tesbîh ve tehlîl ile meşgûl idi.

İsr@
04.06.2007, 16:55
AMR B. AS'IN HİDAYETİ

Amr b. As r.a. anlatıyor:
Hendek savaşından Mekke'ye döndüğümüzde, Kureyş'ten benim gibi düşünen bazı kimseleri bir araya getirdim. Onlar beni dinlerlerdi. Onlara:
- Biliyorsunuz, Muhammed gittikçe kuvvetleniyor, hem de korkunç bir şekilde güçlenmektedir. Ben bu konuda birşey düşünüyorum. Acaba siz ne dersiniz? diye sordum. 'Görüşün nedir?' dediler. Ben de:
- Beraberce gidelim Habeş Kralı Necaşi'ye sığınalım, onun yanında olalım. Eğer Muhammed bizim kavmimize galip gelirse, biz Necaşi'nin yanında kalırız. Onun elinin altında olmamız, Muhammed'in elinin altında olmaktan daha iyidir. Eğer bizimkiler galip gelirse, zaten bizi biliyorlar. Onlardan bize sadece iyilik gelebilir, dedim.
Arkadaşlarım bunun tek yol olduğunu söylediler. Bunun üzerine ben: 'O halde, Necaşi'ye vereceğimiz hediyeleri hazırlayınız.' dedim.
Necaşi'nin hoşuna gidecek hediyelerin başında tabaklanmış deri vardı. Biz de ona çokça deri topladık. Sonra Mekke'den yola çıkıp, Necaşi'ye vardık. Biz orada iken, Amr b. Ümeyye de geldi. Hz. Peygamber, Amr'ı Necaşi'ye Cafer ve arkadaşları için göndermişti. Amr, Necaşi'nin yanına girdi, sonra da çıktı. Arkadaşlarıma dedim ki:
- Bu zat Amr b. Ümeyye'dir. Eğer Necaşi'nin yanına girip de onu bana teslim etmesini istesem, o da onu bana verse de onun boynunu vursam, Kureyşliler bunu bir mükâfat gibi kabul ederler. Çünkü böylece Muhammed'in elçisini öldürmüş olurum.
Bu fikirle Necaşi'nin huzuruna girdim. Daha önce yaptığım gibi secde ettim. O da:
- Dostum Amr'a merhaba, dedi. Bana memleketinden bir hediye getirdin mi?
- Evet ey kral! Sana birçok deri getirdim.
Sonra derileri Necaşi'ye takdim ettim, hoşuna gitti. Dedim ki:
- Ey kral! Ben yanından çıkan bir kişi gördüm. O, bize düşman bir kişinin elçisidir. Onu bana ver ki öldüreyim. Çünkü o bizim ileri gelenlerimizden birçok genci öldürdü.
Necaşi müthiş öfkelendi. Sonra eliyle burnuma vurdu. Zannettim ki burnum kırıldı. Eğer yer açılsaydı korkudan girerdim. Dedim ki:
- Ey kral! Eğer hoşuna gitmeyeceğini bilseydim, bunu senden istemezdim. Necaşi:
- Kendisine, Musa'ya gelen en büyük Namus'un (Cebrail'in) geldiği bir kişinin elçisini sana vermemi nasıl isteyebilirsin?
- Ey kral! Gerçekten böyle midir?
- Behey azaba uğrayasıca, beni dinle de ona tabi ol! Çünkü o, Allah'a yemin ediyorum, Hak üzeredir ve kendisine karşı gelenlere, tıpkı Hz. Musa'nın Firavun ordusuna galip geldiği gibi galip gelecektir.
- O halde, onun namı hesabına İslâm üzerine benimle biat eder misin? dedim. Necaşi evet dedi ve elini uzattı. İslâm üzerine Necaşi'ye biat ettim.
Sonra arkadaşlarımın yanına vardım. Müslüman olduğumu gizledim. Daha sonra Hz. Peygamber'e gitmek üzere yola çıktım. Yolda Halid b. Velid'e rastladım. Bu hadise Mekke'nin fethinin biraz öncesindeydi. O da Mekke'den geliyordu. Ona:
- Ey Eba Süleyman, nereye gidiyorsun? dedim.
- Andolsun, iş açığa çıkmış ve başarıya ulaşmıştır. Kesinlikle o kişi peygamberdir. Gideceğim ve müslüman olacağım. Sen daha ne zamana kadar inat edeceksin? dedi. Ben de ona:
- Andolsun ki ben de müslüman olmak için geldim, dedim.
Halid'le beraber Medine'ye, Peygamber s.a.v.'e vardık. Halid benden önce müslüman oldu, biat etti. Sonra ben:
- Ey Allah'ın Rasulü! Ben geçmiş günahlarımın affedilmesi üzerine -ki gelecektekileri de bilmiyorum- seninle biat ediyorum, dedim. Hz. Peygamber s.a.v.:
- Ey Amr! Biat et ki, İslâm, İslâm'dan önceki bütün günahları silip süpürür. Hicretten önceki herşeyi hicretin sildiği gibi, dedi.
Rasulullah s.a.v.'e biat ettikten sonra geri döndüm

İsr@
09.06.2007, 00:12
Bir defa dahâ söyle

Cebrâîl aleyhisselâm dedi:
- Yâ Rabbel âlemîn! Resûlullah 'sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem' hazretlerinin dostluğu Ebû Bekrin gönlünde ne mikdâr ve ne kadar olduğunu bilmek isterim.
Bayram günü idi. Ebû Bekr-i Sıddîk 'radıyallahü teâlâ anh' kıymetli ve gösterişli elbise giymiş ve otuz altınlık bir şal omuzuna almış idi. Cebrâîl aleyhisselâm a'mâ sûretinde gelip, yol üzerinde oturdu. Oraya Ebû Bekr-i Sıddîk geldi. Ona yaklaşdı. Cebrâîl aleyhisselâm dedi ki,
- Allahü tebâreke ve teâlâ afv etsin o kimseyi ki, Muhammed Mustafâ dostluğuna bana birşey versin.
Ebû Bekr 'radıyallahü teâlâ anh' o sözü işitdi. Mubârek omuzundan şalını çıkarıp, ona verdi.
Buyurdu ki,
- Bir def'a dahâ söyle. Bir def'a dahâ söyledi.
Ebû Bekr-i Sıddîk kaftanını çıkarıp, ona verdi. Dördüncüde, setr-i avretini örten elbiseden başka, bütün elbiselerini ona verdi. Beşincide na'lınını çıkarıp ona verdi. Sonunda artık elbisesi kalmadı. Bilâli 'radıyallahü anh' çağırdı ve Ona buyurdu:
- Yâ Bilâl. Âişenin evine var. Birşey getir.
Bilâl 'radıyallahü teâlâ anh' giderken, Resûlullah 'sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem' hazretlerine rast gelip, buyurdular ki,
- Nereye gidersin, yâ Bilâl! Sen mi söylersin, ben mi söyliyeyim.
Bilâl 'radıyallahü teâlâ anh' dedi ki,
- Yâ Resûlallah, siz buyurun.
Buyurdular ki:
- Yâ Bilâl! Bil ki, o a'mâ Cebrâîl-i emîndir. Allahü tebâreke ve teâlâ onu bu şeklde gönderdi ki, Ebû Bekr-i Sıddîkın bana muhabbeti ne kadardır anlasın.
Hazret-i Ebû Bekr 'radıyallahü teâlâ anh' Bilâli bekler idi. Hazret-i Bilâl elbise getirdi. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk o elbiseyi giydi. Hazret-i Cebrâîl aleyhisselâm, Resûlullahın 'sallallahü aleyhi ve sellem' huzûr-ı şerîflerine gelip, dedi ki,
- Yâ Muhammed! Ebû Bekr-i Sıddîkı tecrübe ederdim. Elbiseler benim işime yaramaz. Resûlullah 'sallallahü aleyhi ve sellem' Cebrâîl aleyhisselâmın getirdiği elbiseleri Ebû Bekr-i Sıddîka getirdi. Ebû Bekr 'radıyallahü teâlâ anh':
- Bir nesneyi ki senin dostluğun uğruna vermiş olayım, artık o bana gerekmez. Nereye uygun bulursanız, oraya tasarruf ediniz, dedi.

Sabr-el-Hayat
09.06.2007, 01:03
Allahü ehad ver-resulü Ahmed

KAYSER KIZININ HİDAYETİ

İbrahim Havvas hazretleri anlatır:
Bir sene hacca gitmeye niyet ettim. Bu niyetle yola çıktım.
Maksadım Kâbe-i şerif tarafına gitmek olduğu halde,
istemeyerek ters yöne gidiyordum.

Allahü teâlânın iradesi beni batı tarafına çekiyordu.
En sonunda İstanbul’a gitmeye karar verdim.
Şehre girdim. Yüksek bir köşk gördüm.
Kapı önünde bir kısım insanlar, bir araya toplanmışlardı.

Yaklaştım ve (Niçin toplandınız?) diye sordum.
(Rum Kayseri’nin kızı delirdi. Çare bulmak için doktorları toplandı) dediler.
Bunda bir hikmet olsa gerektir, dedim ve içeri girdim.
Orada Kayser’in kızını parlak ay gibi gördüm. Bana bakıp dedi ki:

- Hoş geldin, ey İbrahim Havvas!

- Beni nereden tanıyorsunuz?

- Canımı, Cânâna teslim etmek istedim ve Hak teâlâdan sevdiği bir kulunu yanımda bulundurmasını niyaz ettim.

Rüyamda buyuruldu ki: “Yarın İbrahim Havvas sana gelecek!”

- Hastalığınız nedir?

- Bir gece dışarı çıkıp ibret nazarıyla gökyüzüne baktım. Kendimden geçtim. “Allahü ehad ver-resulü Ahmed” kelimesi dilime, manası kalbime geldi. Bu kelimeyi dilimden düşürmez oldum. Bu sebepten hâlime delilik alameti, bana da deli dediler. [Bu sözlerin manası, “Allah birdir ve Peygamberi Ahmed (yani Muhammed aleyhisselam)‘dır].

- Bizim diyara gelmek ister misin?

- Sizin diyarda ne var?

- Mekke, Medine ve Beytül-mukaddes (Mescid-i Aksa) oradadır.

- Sağ tarafına bak!

Baktım bir düzlükte Mekke, Medine ve Beytül-mukaddes karşımda duruyor gördüm.

Az sonra dedi ki:
- Vakit yaklaştı. İstek ve arzu haddi aştı.

Kelime-i şehadet getirip ruhunu teslim etti.

ALLAH TEALA cümlemize hayirli ömür yasamayi ve hayirli, imanli ölüm ölmeyi nasip eyler insallah, amin.

Selam ve dua ile insallah...

İsr@
09.06.2007, 11:38
sultan ana rabbim razı olsun inşallah bu gibi kıssalardan hisse alabilmeyi mevlam hepimize nasip eylesin..
devam edelim inşallah çok etkili oluyor kendi adıma söyleyim...

hafsa
09.06.2007, 11:54
Besmelenin fazileti

Saliha bir kadının, münafık ve cahil bir kocası vardı. Bu kadın " Bismillahirrahmanirrahim " diye besmele çekmeden, hiçbir işine başlamazdı. Kocası,onun bu haline kızar, kadıncağıza yapmadığı eziyeti bırakmazdı. O saliha kadın ise, kocasının eza ve cefalarına sabreder ve onun doğru yola gelmesi için Allah'a dua ederdi.

Birgün,kadının kocası iyice öfkelenmişti..Karısına yapacağı eziyet ve kötülük için bir bahane arıyor ve kendi kendine :
" Şuna bir oyun çevireyimde görsün ; bakalım onu rezil olmaktan kim kurtaracak ? " diye söylenip duruyordu. Başkalarına açıkça söyleyemediği inkarcılığı,artık bütün çirkinliğiyle,içinde dolup taşmıştı.

Hanımını çağırdı,ona bir kese altın vererek :
- Bunu iyi sakla !!! diye tenbih etti. Kadında kocasının emri üzerine hemen gitti,besmeleyi çekerek keseyi iyice sakladı. Bu arada kocasıda onu gizlice takip ediyordu. Sonra karısının haberi olmadan keseyi, karısının sakladığı yerden aldı. İçindeki altınları boşaltarak, keseyi derin bir kuyuya attı. Aradan çok geçmeden karısını çağırdı ve :
- Sana verdiğim bir kese altını hemen getir. dedi.
Kadın koştu ; keseyi sakladığı yere,
" Bismillahirrahmanirrahim " diyerek elini uzattı.
Tam o anda, Allahu Tealanın emriyle, kese kadının sakladığı yerde içindeki altınlarla beraber aynen duruyordu. Islanan keseden suları damlıyordu. Kadın kesenin neden ıslak olduğunu anlayamadı ve keseyi kocasına getirdi. Adam içi altınla dolu keseyi görünce çok şaşırdı ve karısının söylediklerinin ne kadar doğru olduğunu anladı.
Sonra karısına ;
- Sana çok zulmettim,çok canını yaktım,beni affet. diye yalvarmaya başladı. Allah'a tevbe ve istiğfar etti. İbadetlerine bağlı bir insan oldu. O günden sonra dua ve yakarışlarında hep şöyle derdi ;
- Ya Rabbi ! Bana dünyam ve ahiretim için hayırlı, Saliha bir kadını eş olarak verdiğin için,sana hakkıyle şükretmekten acizdim,beni affet Alah'ım...
O saliha kadın ise ;
- Ya Rabbi ! Sana şükürler olsun ki,duamı kabul edip kocamı salihlerden eyledin,diye dua ediyordu.

Bu hikayeden alınacak ibretler ve çıkarılacak hikmetler çoktur.Büyükler demişlerki ; " Sabrın kendisi acıdır,lakin meyvesi tatlıdır."

İsr@
09.06.2007, 15:10
EBABİL KUŞLARI

Habeşistan Krallığı'nın Yemen valisi olan Ebrehe, milâdî 570 yıllarında San'a şehrinde, 'Kulleys' adı verilen muhteşem bir kilise yaptırmıştı. Maksadı, Kâbe ziyaretine rağbet gösteren Arapların ziyaretlerini oraya çevirmekti. Bu duruma tepki gösteren bir adam da, gecenin birinde Kulleys'e girip içine pislemişti. Bu hakarete çok öfkelenen ve koyu bir hıristiyan olan Ebrehe, gidip Kâbe'yi yıkmaya karar verdi. Topladığı onbinlerce asker (altmış bin olduğu söylenir), Mahmud adlı büyük bir fil ve daha başka fillerle Mekke'ye doğru yola çıktı. Önüne çıkan bazı kuvvetleri de mağlup ederek ilerledi. Taif şehrine gelince askerlerin bir kısmını Mekke'ye gönderdi. Onlar da Peygamber s.a.v.'in dedesi ve Kureyş'in reisi Abdülmuttalib'in ikiyüzü aşkın devesiyle ahalinin hayvanlarını sürüp götürdüler.

Bu olayın peşinden Abdülmuttalib, gidip Ebrehe'yle görüştü, develerinin geri verilmesini istedi. Ebrehe dedi ki:

- Benden develerin istiyorsun da, Kâbe'den hiç söz etmiyorsun. Halbuki ben onu yıkmaya geldim.

- Ben develerin sahibiyim. Kâbenin de onu koruyacak sahibi vardır!

Bu görüşme sonunda develer geri verildi. Mekke halkı bu güçlü orduyla savaşamayacağı için, anlaşma gereği dağlara çekilip neticeyi beklemeye başladı.

Ebrehe ordusu büyük fili önden sürerek Mekke sınırına dayandı. Kâbe'yi halatla bağlayıp fillerle çekerek yıkmak istiyorlardı. Bu sırada Ebrehe'nin yol kılavuzlarından Nüfeyl b. Habib, koca filin kulağından tutarak şöyle bir şey söyledi, sonra da koşarak dağa çıktı:

- Ey Mahmud çök! Sakın ileri gitme, sağ salim geriye dön!

Mekke'ye girişte büyük fil direndi, zorlanınca yere yattı. Onu bir türlü Kâbe cihetine yürütemediler. O anda sürü halinde ebabil kuşları ortaya çıktı. Her birinin ağzında ve ayaklarında nohut gibi birer taş vardı. Bu taşları ordu üzerine mermi gibi boşalttılar. Kime rastlarsa delip geçiyordu. Askerlerin çoğu öldü; 'Fil Ordusu' dağılarak Yemen'e döndü. Ebrehe de dönüşte öldü. Kâbe ise olduğu gibi kaldı. Kur'an'da Fil Suresi bu olayı anlatır.

Sabr-el-Hayat
09.06.2007, 16:14
ESAS HASTA BENMİŞİM

Bir zaman Cüneyd-i Bağdâdî'nin gözlerinde ağrı meydana geldi. Tabib çağırdılar, gelen tabib, hıristiyan idi. Muâyene edip;

"Gözlerinize su değdirmeyeceksiniz." dedi.

Cüneyd-i Bağdâdî;

"Su değdirmesem nasıl abdest alırım?" deyince, tabib;

"Gözleriniz size lâzım ise su değdirmeyeceksiniz." dedi.

Cüneyd-i Bağdâdî abdest alıp namaz kıldı ve namazdan sonra bir mikdâr uyudu. Uyandığında gözlerinde hiç ağrı kalmamıştı. O anda duyduğu ses;

"Yâ Cüneyd! Sen bizim için gözlerini fedâ ettiğin için, biz de senden o ağrıyı aldık." diyordu.

Bir zaman sonra hıristiyan tabib tekrar geldi. Baktı ki gözleri tamâmen iyi olmuş. Hayret edip;

"Nasıl yaptın da iyi oldu?" dedi.

Cüneyd-i Bağdâdî olanları anlatınca, Cüneyd-i Bağdâdî'nin elini öpüp îmân etti ve;

"Esas ağrıyan göz sizinki değil benim gözlerim imiş. Hakikatleri göremiyen ben imişim" dedi.

Alinti

ummuhan
09.06.2007, 17:10
:) İmam-ı Gazâlî

İmâm-ı Gazâlî, zâhirî ve bâtınî ilimlerle mücehhez, İslâm dünyâsının yetiştirdiği, garbın da gözlerini kamaştıracak derecede büyük bir âlim ve büyük bir mutasavvıftır.
Onun ilim ve irfân yönünden ne güzîde bir şahsiyet olduğunu İmâm-ı Şâzelî Hazretleri şöyle anlatır:
"-Birgün Mescid-i Aksâ'da biraz istirahat için bir direğe yaslanmıştım. Uyumuş, kalmışım. Rüyamda mescidin dışında Harem'in ortasında büyük bir taht kurulmuş gördüm. Bölük bölük birçok insan geldi. Ben merak ettim:
"-Bu kalabalık nedir?" diye sordum.
"-Bütün nebî ve rasûller toplandı. Hazret-i Muhammed -sallallâhu aleyhi ve sellem-'in huzurunda, Hüseyin Hallâc için şefâate gelmişler. Bu zât Allâh Rasûlü hakkında edebe aykırı bir tavır içerisinde bulunmuş da…" dediler.
Bir taht kurulmuş, üzerinde yalnız Peygamber Efendimiz oturuyor. Hazret-i İbrâhîm, Hazret-i Mûsâ, Hazret-i Îsâ ve Hazret-i Nûh -aleyhimüsselâm- dâhil diğer bütün peygamberler tahtın etrafında yere oturmuşlar.
Ben onların ne konuşacaklarını işiteyim ve onları daha rahat göreyim diye ayağa kalktım. Derken Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm-, Peygamber Efendimiz ile konuşmaya başladı ve dedi ki:
"-Sen; "-Benim ümmetimin ulemâsı, Benî İsrâîl'in peygamberleri gibidir." buyurdun. Onlardan biri olarak kimi gösterirsin?.."
Peygamber Efendimiz:
"-Şudur!" dedi ve Gazâlî'yi işaret buyurdu.
Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm- ona bir soru sordu. Fakat O, bu soruya on tane cevap verdi. Bunun üzerine Mûsâ -aleyhisselâm-:
"-Cevap suâle uygun olmalıdır. Suâl bir, cevap ise on!.." diyerek itiraz etti.
İmâm-ı Gazâlî:
"-Bu itiraz senin için de geçerlidir. Hani sana; "-Bu elindeki nedir?" diye sorulmuştu. Bunun cevabı "-Asamdır." demekti. Ama sen bir çok sıfatlar zikrettin." diye cevap verdi.
Hazret-i Musâ, bu cevâba tebessüm buyurdu ve:
"-Böylece Cenâb-ı Hak ile olan mükâlemenin zevk ve huzurunu biraz daha devam ettirmek istedim." İmâm-ı Gazâlî de:
"-İşte ben de Allah Teâlâ'nın bir peygamberiyle mükâlemeye muhatab olunca bunun hazzını biraz daha tadabilmek maksadıyla sözümü uzattım." dedi.

* * *
İmâm-ı Şâzelî bu hâdiseyi naklettikten sonra diyor ki:
"-Ben Hazret-i Muhammed -sallallâhu aleyhi ve sellem-'in büyüklüğünü; Hazret-i İbrâhîm, Hazret-i Mûsâ ve Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm- gibi peygamberler yerde otururken O'nun yalnız başına taht üzerinde bulunuşunu görerek düşünüyordum.
Birden bir şahıs beni rahatsız edecek şekilde dürttü. Uyandım, baktım ki, bir kayyım Mescid-i Aksâ'nın kandillerini yakıyor. Bana:
"-Şaşma! Zira bütün Peygamberler O'nun nûrundan yaratılmışlardır." dedi. Ben ise bayılarak düşmüşüm. Cemaat, namazı kıldıktan sonra ayıldım ve o kayyımı aradım, fakat bugüne kadar bulamadım. Herhalde Hızır aleyhisselâmdı." (İhya-i Ulûmuddin, c: 1)

İsr@
09.06.2007, 20:23
DELİNİN VELİYE TAVSİYESİ

Bayezid-i Bestamî hazretleri. Büyük velilerden. Bir gün tımarhanenin önünden geçiyor. Tımarhane hizmetçisinin tokmakla birşeyler dövdüğünü görüyor:
-Ne yapıyorsun?
Hizmetçi:
-Burası tımarhanedir. Delilere ilâç yapıyorum.
-Benim hastalığıma da bir ilâç tavsiye eder misin?
-Hastalığını söyle.
-Benim hastalığım günah hastalığı... Çok günah işliyorum..
-Ben günah hastalığından anlamam... Ben delilere ilâç hazırlıyorum..
Parmaklığının arasından konuşulanları duyan bir deli,(!) Bayezid-i Bestamî hazretlerine:
-Gel dede, gel! Senin hastalığının çaresini ben söyleyeyim, diye seslendi.
Bayezid-i Bestamî hazretleri, delinin yanına sokularak:
-Söyle bakalım, benim derdime çare nedir? dedi.
Deli(!) şu ilâcı tavsiye etti:
-Tevbe kökü ile istiğfar yaprağını karıştır... Kalb havanında tevhîd tokmağı ile döv, insaf eleğinden geçir, göz yaşıyla yoğur, aşk fırınında pişir... Akşam-sabah bol miktarda ye... O zaman göreceksin senin hastalığından eser kalmaz, dedi.Bu güzel ilâcı öğrenen Bayezid hazretleri:
-Hey gidi dünya hey! Demek, seni de deli diye buraya getirmişler, deyip oradan ayrıldı.
Bu ilâç, halen günah hastası olanlara tavsiye olunmaya değer bir ilâçtır. Yani bu formülün hükmü hâlâ devam etmektedir.

kays
09.06.2007, 21:15
ne güzel bir tarifmiş sağol kardeş

Sabr-el-Hayat
09.06.2007, 22:38
KİMLER ALLAH YOLUNDADIR?

Ka'b ibn-i Ucre radıyallâhü anh anlatıyor:

'Bir adam Nebiyy-i Muhterem sallallâhü aleyhi vesellem'e uğramıştı. Resûlüllah (s.a.v.)'ın ashâbı, bu adamın kuvvet ve kabiliyetini görünce,

' Yâ Resûlellah, bu adam Allah yolunda cihad etseydi ne güzel olurdu, dediler.

Resûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurdu:

' 'Bu adam, küçük çocuklarının geçimini temin etmek için çıktı ise, Allah yolundadır.

'Yaşlı anne ve babasına hizmet için evinden çıkmışsa, Allah yolundadır.

'Çalışıp nefsini dilencilikten korumak için çıkmışsa, Allah yolundadır.

'Âilesinin geçimini temin etmek için çıkmışsa, Allah yolundadır.

(Çalışıp kazandığının) çokluğuyla övünmek, (zenginliğiyle gururlanmak) için çıkmışsa, tâğutun (şeytanın) yolundadır.'


Hadîs-i şerîfin bir başka rivâyetinde, sahâbîlerin yukarıda zikri geçen temennileri üzerine Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz sözlerine, 'Allah yolunda olmak, sadece ölmekle mi olur sanıyorsunuz?' buyurarak başlamıştır.

Alıntı: Fazilet Takvimi, 2001, Nisan

Selam ve dua ile insallah...

ravza-gülü
09.06.2007, 23:10
ŞÜKÜR
hz. musa turi sina dağına çıkacağı sırada iki kişi gelip hz.musaya;
biri;
ey musa benim çok malım var okadar ki koyacak yerim yok Allah telaya buyurda malımdan eksiltsin
diğeride;
ey musa hiç malım yok okadar ki üstümü kumla çamurla örtüyorum
Allah telaya buyurda bana da mal versin.....
hz.musaya turi sina dağına çıktığında Allah tealaya buyuruyor Allah tealada-malımı azalt diyene söyle az şükr etsin mal isteyene de söyle çok şükretsin
hz.musa turi sinadan döndükten sonra malının eksilmesini isteyene gidiyor ve oda o sırada ona süt ikram ediyor
hzmusa-Allah-u teala az şükretmeni buyurdu diyor
okişide şu sütü iki deri arasından ayıran rabbime nasıl şükr etmem diyor.........sonra mal isteyene gidiyor
hz musa ona Allah-u teala çok şükretmeni söyledi diyor oda neyim varki neye şükredim diyor ve üzerindeki çamurlarda dökülüyor........
KELLAMALLAHU MUSA TEKLİMA

MaKBeR
11.06.2007, 17:52
büyük hak aşıklarından ibrahim bin ethem hazretleri talebeleriyle bir vadide giderken ibrahim ethem hazretleri Allahın salih kullarının Allah indindeki değerinden onların faziletlerinden bahseder ve şöyle der:
O Allahın Sevgili kulları Allah indinde öyle nazlı öyle değerlilerdir ki şu dağa işaret etseler dağa yürü deseler dağ yürür.. o anda herkes dehşet içindedir çünkü dağ yürüyordur.. İbrahim ethem hazretleri hemen eliyle işaret ederek dur sana demedim der...ve dağ durur..

Sabr-el-Hayat
13.06.2007, 01:03
Hızır a.s. Olduğunu Söylerim

Ramazan... Cuma günü... Cuma vakti... Cami... Cemaat tek tük camiye girmekte. İmam kürsüde... Girenlerin arasında... O... Hızır... Hızır a.s. da genç ihtiyar arasında onlardan biri gibi gidiyor bir köşeye oturuyor. Kürsüde imam sohbete başlıyor... Hızır'ın yanına kırklarında bir adam gelip oturuyor. Cami yavaş yavaş dolmakta...

Adam, bir müddet sonra uyuklar bir vaziyette sallanıyor, ha uyudu ha uyuyacak.

Hızır a.s. adamı dürtüklüyor:

- Uyuyacaksın, der. Adam:

- Uyumam, beni rahat bırak.

Hızır a.s. ses etmez, ancak ezan okundu okunacak, adam ha uyudu ha uyuyacak, bir daha dürtükleyerek:

- Uyuyacaksın dedim, der. Adam:

- Ben de sana uyumam, beni rahat bırak dedim. Rahat bırak beni. Rahat bırak yoksa, Hızır olduğunu söylerim. Buradan çıkamazsın. Bu kalabalık sakalında bir tel bırakmaz.

Hızır a.s. susar ve gözlerine kapar, boynunu büker Allah'a yönelerek:

- Ya Rabbim! Bu nasıl iştir. Bu kulun benim kim olduğumu bildi. Bu nasıl iştirki bendeki listede bunun ismi yok.

Cevap gelir:

- Sana verilen listede beni sevenlerin isimleri var. O ise benim sevdiklerimden...

Allah sevdiklerinden etsin... Sevmek, seviyorum demek bir iddia. İş sevilenlerden olmak...

Alinti

Sabr-el-Hayat
13.06.2007, 15:59
Birisi her gece kalkıp Allah'ı anıyor, O'na dua ediyordu. Şeytan ona dedi:

- Ey devamlı Allah'ı anan kişi! Bütün gece Allah deyip çagırmana, yakarman karşılık seni buyur eden var mı ki? Sana bir tek cevap bile gelmedi, daha ne zamana kadar böyle yakarıp dua edeceksin?

Adamın gönlü kırıldı, başını yere koydu ve hüzün içinde uyudu. Rüyasında ona söyle dendi:

- Kendine gel uyan! Niye duayı, zikri bıraktın? Neden usandın? Adam:

- Buyur diye bir cevap gelmiyor ki... Artık kapıdan kovulmaktan korkuyorum, dedi. Bunun üzerine dendi ki ona:

-Senin Allah demen, O'nun buyur demesi sayesindedir.

Senin yalvarışın, Allah'ın senin ruhuna haber uçurmasındandır.

Senin çabaların, çareler araman, Allah'ın seni kendine yaklaştırması, ayaklarındakı bağları çözmesindendir.

Senin korkun, sevgin, ümidin, Allah'ın lütuf kemendidir. Senin her Yarabbi demenin altında, Allah'in buyur demesi vardır.. Gafilin, cahilin gönlü bu duadan uzaktır.

Çünkü Yarabbi demeye izin yok ona. Ağzında da kilit var onun, dilinde de... Zarara uğradığı zaman, ağlayıp sızlamasın diye Allah ona dert, ağrı, sızı, gam, keder vermedi.

Artık anla ki, Allah'a dua etmeni, O'nu çağırmanı sağlayan dert, Dünya saltanatından daha iyidir. Dertsiz dua soğuktur. Dertliyken yapılan dua ise gönülden kopar...

:cray:

İsr@
13.06.2007, 22:02
DİRİLEN ÖLÜ

Enes bin Mâlik (R.A.) anlatıyor: 'Gözleri görmeyen yaşlı bir hanımın Saib adında bir genç oğlu vardı. Daha hayatının baharında olan bu delikanlı Medine vebasına yakalanmıştı. Uzun zaman hasta yattı. Bir gün delikanlının ziyaretine gittik. Fakat maalesef biz orada iken delikanlı ruhunu teslim etti. Bizde gözlerini kapadık ve üzerine elbisesini örttük. İçimizden biri annesine:

- Onun için Allah'a dua et. dedi. Annesi:

- Ama o öldü. dedi. Biz:

- Olsun sen yine de dua et. dedik. Bunun üzerine kadın çocuğun ayak ucuna oturdu, ayaklarını tuttu ve:

- Allahım, ben isteyerek sana iman ettim. Senden korktuğum için, putları bıraktım. Arzumla sırf senin için hicret ettim. Allahım, puta tapanları bana güldürme, gücümün yetmeyeceği bu yükü bana yükleme.' diye dua etti.

Alah'a yemin ederim ki, kadın sözünü bitirir bitirmez, çocuk ayaklarını kımıldatmaya başladı. Sonra da yüzünden örtüyü attı. Rasulullah (A.S.) ve annesi vefat edinceye kadar da yaşadı.'

hafsa
14.06.2007, 18:38
Bir Ölüm Rüyası
Bir zamanlar bir yerde Allah'ın bir veli kulu yaşardı. Temiz kalpli, ihlaslı, safça bir mü'mindi. Her gördüğünü iyiye yorumlar, Allah'a çok tevekkül ederdi. Bir kötülük, bir çirkinlik görse iyi tarafından alır, "Bunda da bir hikmet vardır" diyerek gönlünü hoş tutardı. Her şeyin iyi yönünü görür, gülleri devşirir, dikenlerle hiç ilgilenmezdi. Yaratandan ötürü yaratılanı hoş görür, onlara güler yüzle nasihat ederdi.
Müslümanların kıskanmasına aldırmaz. Onlara karşı yine hüsn-ü zan ederdi. Şeytanı ve nefsini tam ve katıksız düşman bilir, Allah'a sığınırdı. Nefsinin hücumlarına karşı iman kalesine girer, elden geldiğince ona karşı silahlanırdı.
Açıktan küfrünü açıklayanlara, Tevhid'i bulmaları için dua ederdi. Hayatı nurlu, gönlü sürûrlu has bir kuldu. Kur'an-ı sıkça okur, ayetleri anlamaya çalışırdı.
O gün yine nafile oruca niyetlenmişti. Dûha namazını biraz erkence kılmış, şehrin dışına doğru yürüyüşe çıkmıştı. Çevre duvarlarının dışına ağaç gölgelerinin sarktığı eski mezarlığa doğru yürüdü.

Kabristana girdi. Fatiha ve ihlası okudu. Bunu da, ebedi ikametgahlarında yatanların ruhlarına hediye eyledi.

Koyu gölgeli bir ağacın altına oturup alnında biriken terleri mendiliyle sildi. Derin bir tefekküre daldı. Mezardakilerin hallerini düşünüp, onlar için kaygılandı. Yüreğine ılık bir şeyler aktı, gözleri yaşardı.

Sevgili Peygamberimiz kabir konusunda ne buyurmuştu? "Kabir, ya cennet bahçelerinden bir bahçe ya da cehennem çukurlarından bir çukurdur."

Şimdi burada yatanlar acaba hangisinde?

Acaba bunlar dünya hayatında neler yaptılar? Nasıl inandılar, nasıl yaşadılar? Şimdi cennet bahçesinde zevk mi ediyorlar, yoksa cehennem çukurunda azap mı çekiyorlar? Bir meraktır kapladı içini...

Bu eski mezarlıkta kimler yatıyor? Zenginler, fakirler, iyiler, kötüler, zalimler, günahkârlar...

Sonra yaşadığı zamanı düşündü... Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için çalışanları, mazlumlara eziyet eden zalimleri, vatan, millet, bayrak diye halkı uyutanları, bankalarındaki hesaplarını kabartabilmek için her şeyi mubah sayanları düşündü.

Bir lokma için çöplük karıştıranları, televizyonda gördüğü sanatçı(!)lara ilah muamelesi yapanları, sırf okumak için gittikleri okula; senin giyinişin, kılık-kıyafet yönetmeliğine aykırı diye umudunu o okula bağlamış kızları okula almayan zihniyeti, dininin gereği giyindiği için okuluna alınmayan kızları, alkolün ve uyuşturucunun batağına düşmüş gençleri, ekranlarından fuhuştan başka bir şeyin gösterilmediği televizyonların yöneticilerini düşündü... Allah'ım aklıma mukayyet ol! Sen ki duaları kabul edersin. Bizleri Rasulullah'ın (s.a.v.) sancağı altında toplananlardan eyle!..

Senin dininin gereklerini yerine getirmeyenler, bu hayatın sonunda hesap yok zannediyorlar. Oysa Üstad Necip Fazıl Kısakürek bir şiirinde:

"Bu hayatın sonunda hesap yok mu zannettin sen?

Lokantanın garsonu bile; 'hesap lütfen' diyor.
Sen nasıl olur da; bizlere herşeyi bahşeden, sen...

Hesap sormasın?..

İlahî onları affet, onlara hidayeti nasip et."

Ya Rabbi! Çok sürmeden beni de buraya getirecekler. Benim halim ne olacak? Her nefis ölümü tadacaktır. "Ölümün acısı üç yüz kılıç yarasından fazladır." buyurulmuş. Ben nasıl dayanacağım?

Şeytan son anda bana musallat olursa ben ne yaparım? O zaman halim nice olur. Kabir hayatı, sonra diriliş, hesap-kitap, mizan-terazi, sırat, cennet, cehennem...

Gelen iki meleğe nasıl hesap vereceğim? Onların sorularına cevap verebilecek miyim?..

Bu düşünceler içindeyken uyku bastırdı. Başını yaşlı ağacın gövdesine dayadı. Dualar mırıldanırken gözü dallara, yapraklara kaydı. Sanki o yapraklarda ölmüş insanların isimleri vardı. Onları okumaya çalıştı. Uyku iyice bastırdı. Gözleri kapandı. Derin bir uykuya daldı.

Rüyasında mezardakileri gördü. Güyâ kendisi de ölmüş, orada bulunan kabir arkadaşları hâl diliyle kendisine bir şeyler anlatıyorlardı. Geriye dönüşü olmayan dünya hayatlarını, çaresizliklerini, nasıl aldandıklarını, halen hayatta olanlara nasıl gıpta ettiklerini, kendilerine fırsat verilse ve dünyaya dönseler sırf Allah'ın (c.c.) rızası için nasıl yaşacaklarını, hepsini, hepsini...

Sonra kabrin içinde en çok feryatların, iniltilerin geldiği kabrin sahibine sordu:

- Arkadaş halin nedir? Neden en çok azap sana çektiriliyor?

Kabirdeki şöyle cevap verdi:

- Ah!.. Aman... Halimi hiç sorma. Ben dünya hayatında Allah'a (c.c.) şirk koştum. Her günah affolunur, benim günahım affolunmaz.

- Anladım...

Sonra ana-babasına karşı gelenlerin, katillerin, intihar edenlerin, zulüm yapanların, zina yapanların, içki içenlerin, faiz yiyenlerin, kumar oynayanların, iftira atanların, riyakârların, münafıkların, rüşvet yiyenlerin, yetim malı yiyenlerin, sihirle uğraşanların, avret yerini açanların, karşı cinse benzeyenlerin, ilmiyle âmil olmayan alimlerin, hatta sattığı süte su karıştıranların hayatını dinledi. Çektikleri azaba tanık oldu.

İçi sıkıldı iyice. Çıldıracak gibi oldu. Sonra duyduğu kuş sesleriyle, hissettiği ve tarif bile edemediği eşsiz korkularla kendine geldi..

- Ya sen ey mevta! Nedir tüm bu güzelliğin sebebi? Seni görünce içim açıldı, gönlüm rahatladı. Senin yerinde olması ne kadar isterdim. Belli ki cennete namzetsin. Seni bu makama çıkaran nedir? dedi.

- İmandır kardeş, iman.

- Nasıl yani?

- Ben dünyadayken "La ilahe illallah Muhammedürresullah" lafzını tam manasıyla anladım, layıkıyla iman ettim, ibadet ettim.

Allah'ım bu güzelliklerini hepimize nasip et, düşüncesi içinde diğer cennetlikleri; zekat verenleri, oruç tutanları, namaz kılanları. Allah'ı (c.c.) çokça zikredenleri ana-babasına hürmette kusur etmeyen evlatları, iyiliği emredip kötülükten nehyedenleri. İffet sahibi insanları, şehidleri, takva sahiplerini dinledi. Onlara yapılan izzet-i ikramı gördü. Onlara gıpta ile baktı.

Bizim Allah dostu rüyasında kabir aleminde dolaşırken gelen gürültülerle uyandı. O kabristana yeni bir ölü getirilmişti. Kalabalık bir cemaat vardı. Ölüyü kabre koydular. Üzerini toprakla örttüler. Yasin, tekasür, ihlas, fatiha surelerini okuyup dua ettiler. Ellerini yüzlerine sürüp kabristandan ayrıldılar. Kabrin başında ölenin oğlu, kardeşi, bir de imam kaldı. İmam ayağa kalkıp:

- Ey Ahmet oğlu Hasan! diye üç kere bağırdı.

Dünya üzerinde bulunduğun inancı hatırla. O da şudur: "Allah'tan (c.c.) başka ilah olmadığına, Muhammedin (s.a.v.), Allah'ın (c.c.) Rasulü olduğuna, senin Rab olarak Allah'a (c.c.) Din olarak İslam'a, Peygamber olarak Hz. Muhammed'e (s.a.v.) razı olduğuna dair şahitliğindir." dedi...

Artık imamın ve yanındakilerin işi bitmişti. Son kez kabre bakıp çıkışa doğru yürümeye başladılar.

Kendisini halen rüyada zannediyordu ki; karşıdan gelen imam:

- Hey! Mübarek kalk ne yatıyorsun? sözleriyle irkildi ve birden ayağa fırladı.

- Sen kimsin? Ben nerdeyim? Öldüm mü? dedi..

İmam tebessüm ederek:

- Korkma, dünyadasın. Güneşin altında mezarlıkta uyumuşsun. Az önce bir kardeşimizi ahirete uğurladık. Uyuyacağına cenaze namazına iştirak etseydin, daha iyi olurdu dedi.

- Çok derin uykudaydım hocaefendi. Öyle rüyalar gördüm ki... Bende, ölmüş gibiydim...

- Hayırdır inşaallah. Nasıl olsa öleceğiz. Şimdi önce bir abdest al açılırsın. Sonra öğlen namazının vakti çıkmadan namazını kıl.

İmam ve yanındakiler kabristandan ayrıldılar. O ise halen gördüğü rüyanın etkisi altındaydı. Elinin tersiyle alnının terini sildi. Rüyasında bile cehenneme tahammül edememişken nasıl olur da yaşadığı hayatı cennete gidebilmek için harcamazdı...

İlahi! Bizi af ve mağfiret eyle. Rahmeti ve mağfiretini üzerimizden eksik etme.

Bizlerin canını Senin yolundayken al. Yoksa biz sorgu meleklerine nasıl hesap verir, kabir azabına ve cehenneme nasıl dayanırız?..

İlahi!.. Affet..
__________________

ahmedifaruk
14.06.2007, 18:51
ŞEM’UN ALEYHİSSELAM’IN HAYATI
Doğum ve ölüm tarihleri hakkında kesin bir bilgi yoktur. Hz. İsa’dan sonra dünyaya geldiği, ancak hangi asırda geldiği belli değildir. III. asırda IV. asırda yaşamış olabilir. Peygamber efendimiz bir hadisinde söyle demektedir.
*Geçmiş zamanda Şom’un adlı bir peygamber vardı. Allah’ı teala ‘nın rızası için bin ay devamlı cihada edip silahını omuzudan çıkarmadı*.Bu hadisi duyan Ashabı-ı Kiram ise, *Keşke bizim ömrümüzde uzun olsaydı da, bizde din uğruna Allah için cihad etseydik.* Bunun üzerine kadir suresi nazil olup;*size kur’an’ın indirildiği Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır.* buyuruldu.
Bu rivayet, Şem’un aleyhisselam’ın peygamber olduğu gerçeğini ortaya getirmektedir. Bir başka kaynakta ise, şöyle denilmektedir:
Rum beldelerinden bir beldede ismine Şem’in bin Mesih denilen bir zat vardı. Bu zat, İncil ehlindendi. Annesi onu Allah yolunda hizmet etmesi için nezretmişti. Kavmi putlara tapıyordu. Şem’unun evi şehrinden uzak bir yerdeydi.
Şem’in, Alla hu Tela’yı inkâr eden putlara tapan sapık kavmi ile cihad edip onları Allaha imana çağırıyordu. Tek başına yaptığı savaşlarda çok ganimet elde ediyordu. Savaşırken susadığı zaman Allah onun için bir taştan gayet leziz su akıtırdı. Bu su, o içip kanasıya kadar akardı. Kendisine büyük bir güç ve kuvvet verilmişti.
Ana hatlarıyla özelliklerinden söz ettiğimiz bu mübarek zatın Erciyes batısında bulunan ve bu gün adı evliya dağı diye anılan bir dağda yaşadığı rivayeti yaygındı. Çevre halkının arasındaki adı “Şem’in el gazi”dir. Hatta XII. Asırda Anadolu’ya gelen Selçuklular onun mezarının üzerine güzel bir türbe yaptırmışlardır. Çevreden derlenen hayat hikâyesindeki benzerlik, peygamber tarihinde zikredilenlerle aynıdır. Hikâye şöyledir:
Şem’in el gazi, benzeri görülmemiş bir yiğit olup kendisinin hangi bağ ile bağlasalar o bağı kırıp kurtulurdu. İman etmeyenlere karşı Allah yolunda cihad ederdi. İnanmayanlar onun karşısında aciz ve çaresiz kalmışlardı. Bu halden kurtulmak için bir hile ile çare arıyorlardı. Yaşadıkları beldenin hâkimi, Şem’unnun hanımına haber gönderip, “Eğer kocanı öldürmede bize yardımcı olursan, seni kendime alıp istediğin her şeye kavuştururum.”dedi. Kadın buna aldandı ve “size nasıl yardımcı olurum?” diye sordu o da “Gece uyurken onu iple iyice bağla ve bize haber ver.’’dedi. Kadın bu teklifi kabul etti. Bir gece şem’in uyurken onu sağlam bir iple sıkıca bağladı. Şem’un sabahleyin uyanıp kendisinin bağlandığını görünce, hanıma bunu niye yaptığını sordu. O da,*senin çok kuvvetli olduğunu, seni bağlayan her ipi kopacağını söylerdin. Kuvvetini denemek için yaptım bunu.*dedi. Şem’in ses çıkarmadı gerildi ve bütün ipleri kırdı. Kadın yaptığı işte başarısız kaldığını şehrin hâkimine bildirdi. Onlar bu defa zincir gönderdiler. Onunla bağlamasını tembihlediler. Kadın şem’un’u bu defa zincirle bağladı. şem’un uyanınca bu defa zincirleri bir hamlede dağıttı. Karısına bunu niçin yaptığın sorunca,*şem’in ne ile bağlanırsa bağlansın hepsini kırar diye duymuştum. Onun için denedim.*dedi. Şem’un *Doğrudur.*diye cevap verdi ve *Ben ancak kendi saçımın teliyle bağlanırsam onu kıramam.*dedi. Kadın bunu öğrenince bir gecede onun ellerini ve ayaklarını saçından aldığı kıllarla bağladı. Sabahleyin uyanınca, Şem’in bunları kıramadı. Kadın durumu şehrin hâkimine bildirdi. Askerleri gelip onu şehrin hâkiminin huzuruna götürdüler. Şehrin yöneticisi, dört sütun üzerine inşa edilmiş bir köşkte oturuyordu. Halk sarayının önüne topladı. Şem’in aleyhisselamın asılması için darağacı kurdurdu. Orada asılmasını emretti. Askerler, onu elleri kendi sakal kıllarıyla bağlı olarak darağacının önüne getirdiler. Büyük bir kalabalık taş kesilmiş bu ezeli düşmanlarının asılacağını sabırsızlıkla bekliyorlardı. Şem’in aleyhisselam, yağlı ip boğazına geçirilmeden, darağacına baktı ve hafif tebessüm ederek, gözlerini yumup, sessiz bir şekilde Allah’ı telalaya şu duada bulundu:*ya rabbi, dünyada yaşamayı, senin yolunda kâfirler ile cihad etmek için isterim. Eğer bu isteğim kalpten ve samimi ise, duamı kabul buyur ve beni kurtar. Senin yolunda cengime devam edeyim. Değilse zaten sana geliyorum bundan mutluluk duyarım.*şem’in aleyhisselamın bu duasından sonra
bir melek geldi,ellerini ve ayaklarını çözdü.bunun üzerine şem’in aleyhisselam şehrin hakiminin sarayını avuçladığı gibi kendisinin asılmasını seyre gelen halkın üzerine savurdu.böylece hem azılı düşmanı Kral hem de halkı ortadan kaldırdı.evine dönünce de kendisine ihanet eden kadını cezalandırdı.bundan sonrada yine gazalarına devam etti.Vadesi gelince de vefat etti.ona inananlar bu defa,onu götürüp Erciyes’in zirvesine yakın bir yerde toprağa verdiler.bu küçük tepede kendisini zaten kuyusu vardı.bugün halk tarafından,
*Evliya Dağı* diye adlandırılan bu yerde Selçukluların üzerine yaptırdığı güzel bir binanın içinde yapmaktadır. Kabrinin boyu 4 metredir. Başucunda ise iki çocuğuna ait mezarlar vardır.

İsr@
16.06.2007, 12:27
Dağ başına mı, şehir içine mi?..

İki kardeştiler. Biri köyde çobanlık yapmayı tercih ederek diyordu ki: Bu zamanda şehre gitmek, oranın günahlı hayatına karışmak çok kötü. İyisi mi, ben köyün çobanlığını yapayım, günahlardan uzak kalayım.
Diğeri ise şehre gitti. Bir mahallede küçük bir tamir kulübesi açıp başladı ayakkabı tamirine.
Çoban dağda koyunları, keçileri otlatıyor, hiçbir namazını kaçırmıyor, hiçbir şekilde de nâmahreme nazar etmiyordu. Bütün gün ormanın sessizliği içinde zikirle, fikirle, şükürle yaşayıp gidiyordu.
Bu sebeple de manen bir hayli ilerledi, kerametlere mazhar oldu.
Düşünüyordu ki, kardeşi şehirde bir sürü günah ve nâmahreme nazar ile manen sukût ediyor...
Bir ara ona acıyarak ziyaretinde bulunmayı düşündü. Otlattığı koyunlarından bir miktar süt sağıp bir bez torbaya doldurarak ağzını bağlayıp şehrin yolunu tuttu.
Sora sora bir mahalledeki eskici kulübesinde kardeşini buldu.
Torbadaki sütünü duvardaki bir çiviye asıp oturarak hal hatır sormaya başladı. Bu sırada bir hanım geldi, ayakkabısını çıkarıp topuğunu gösterdi. Kardeşi baktı. Tamir edebileceğini söyledi. Hanım çıplak ayakla beklemeye başladı. Kadın az sonra ayakkabısını giyip giderken ormanda görmediğini gören çobanın zihnindeki temizlik de gitmeye yöneldi. İşte o sırada yukarıdan bir şeyler dökülmeye başladı. Başlarını kaldırıp yukarıya baktıklarında bunun süt damlası olduğunu anladılar. Meğer o anda torbadaki süt de damlamaya başlamış.
Eskici kardeş şöyle bir baktı ve söylendi:
- İnsanlardan kaçarak dağ başında veli olmak kolay şey. Bütün mesele işte bu insanların içinde veli olabilmekte. Anladın mı şimdi farkı?
Çoban başını sallayarak cevap verdi:
- Sen haklısın şehirli kardeşim. Demek senin manen yükselmene mani bu gibi manzaralar. Bunun için düşüş var sende.
Eskici cevap verdi:
- Nereden bildin bende düşüş olduğunu?
- Baksana, bir anda düştüm senin yanında. Sen ise her gün bunlarla yüz yüze, göz gözesin. Düşmemen mümkün mü?
Eskici cevap verdi:
- İşte ben de onu söylüyorum sana. Asıl mesele bunların içinde kendini muhafaza etmektedir. Rabb'ime şükürler olsun ben kendimi şimdiye kadar muhafaza ettim, bundan sonra da muhafaza ederim, inşaallah.
Çoban buna itiraz etti.
- Beni bir anda makamımdan düşüren manzara seni her gün neden düşürmesin? Sen çoktan düşmüşsün de haberin bile yok.
Eskici buna bir cevap vermek istiyordu. Bunun için şehadet parmağını ağzına götürüp dilinin ucuyla ıslattıktan sonra doğruca torbanın süt akan yerine Bismillah diyerek bastırdı. Bir de baktılar ki, şıp şıp diye akan süt anında kesildi.
Birbirlerine bakıştılar. Bir anlık sessizliği yine çobanın feryadı bozdu. Kucakladığı kardeşine şöyle diyordu:
- Sen haklıymışsın şehirli kardeşim! Asıl mesele, dağ başına kaçmak değil, insanlar içine girmek, onların arasında durumunu muhafaza etmekmiş.
Siz ne dersiniz bu olaya? Dağ başına mı gitmeli, yoksa şehir içinde mi muhafaza olmalı?

MaKBeR
16.06.2007, 12:44
"ayakkabıcının ermeni bir müşterisi vardı.. her gelmesinde hristiyanlığın güzelliklerinden ve özelliklerinden bahsederdi.. ayakkabıcıda herhangi bir tepki vermeden onu dinlerdi..
derken ermeni müşteri yine geldi ve : sizin camiler çok eski duruyor.. bizim kiliselerimiz ise ilk günkü gibi bakımlı ve güzel der.. ayakkabıcının oğlu yanındadır ve oğlunun gönlünde herhangi birşey olmasın diye ermeniye kendilerini bir gün kiliselerine götürmesini ister... ermeni ayakkabıcı ve oğlunu kiliseye götürür.. ayakkabıcı kiliseye girdiğinde oğluna haşır suresinin son ayetlerini okumasını söyler.. çocuk okudukça kilise sallanmaya ve çatlamaya başlar.. ermeni can havliyle kendini dışarı atar ve ayakkabıcı ona şunu der: bizim camilerimizde bu ayetler hergün okunur.. senin kilisen daha bir defasına zor dayandı bizim camilerimizin bu halde olması normal değilmi?..."

hafsa
16.06.2007, 12:46
Siz ne dersiniz bu olaya? Dağ başına mı gitmeli, yoksa şehir içinde mi muhafaza olmalı?

:flowers:
şehir içinde muhafaza....

İsr@
16.06.2007, 15:29
"ayakkabıcının ermeni bir müşterisi vardı.. her gelmesinde hristiyanlığın güzelliklerinden ve özelliklerinden bahsederdi.. ayakkabıcıda herhangi bir tepki vermeden onu dinlerdi..
derken ermeni müşteri yine geldi ve : sizin camiler çok eski duruyor.. bizim kiliselerimiz ise ilk günkü gibi bakımlı ve güzel der.. ayakkabıcının oğlu yanındadır ve oğlunun gönlünde herhangi birşey olmasın diye ermeniye kendilerini bir gün kiliselerine götürmesini ister... ermeni ayakkabıcı ve oğlunu kiliseye götürür.. ayakkabıcı kiliseye girdiğinde oğluna haşır suresinin son ayetlerini okumasını söyler.. çocuk okudukça kilise sallanmaya ve çatlamaya başlar.. ermeni can havliyle kendini dışarı atar ve ayakkabıcı ona şunu der: bizim camilerimizde bu ayetler hergün okunur.. senin kilisen daha bir defasına zor dayandı bizim camilerimizin bu halde olması normal değilmi?..."

çok etkilendim makber kardeşim sağolasım çok güzel bir kıssa...:cray: :cray:

İsr@
16.06.2007, 15:38
hz. Ali (r.a.) ın örneği:

Bir gün Ali (r.a) bir rahiple sohbet ediyormuş. Rahip hz. Aliye kendi dinini örnek göstererek bir takım sorular sormaya başlamış. Hz. Ali rahibe bu sorularını çarşıda cevaplayacağını söylemiş ve çarşıya doğru yürümeye başlamışlar.

Bir ekmek fırınına girmişler. Hz. Ali rahibe sorularını burda cevaplandıracağını söylemiş üzerindeki abayı istemiş rahipte çıkarıp vermiş.

Hz. Ali kendi abasını da çıkarmış ve rahibin abasını kendi abasının içine sararak fırına atmış birden bir alev parlamış az sonra fırından Hz. Ali abasını çıkarmış aynı şekilde duruyor. Birde içini açmış ki rahibin abası kül olmuş..

İşte demiş rahibe senin sorularının tek cevabı bu sizinle bizim aramızdaki farkta bu..
biz günahkar olsakta bir gün cehennemden çıkacağız ama siz ebedi olarak orda yanacaksınız..

bu olay üzerine rahip orada hemen müslüman olmuş..

MaKBeR
16.06.2007, 16:17
çok etkilendim makber kardeşim sağolasım çok güzel bir kıssa...:cray: :cray:


teşekkür ederim ablacım. tefsir dersinde cuma suresini işlemiştik ve tüm eşyanın camidatın Allahı zikrettiğini öğrenince çok şaşırmıştım.. ve çoğu Allah dostu bu zikri işitirlermiş.. bir Allah dostu günün her anını zikirle geçirirmiş.Ona sormuşlar neden hep zikir hep zikir diye oda bu kadar eşya bu kadar hayvan her zerresiyle Allahı zikrederken eşrefi mahluk olan bir insan Allahın halifesi olan herşey kendine hizmet için yaratılan insan nasıl zikretmez... hani yunus emre de duymuş eşyanın zikrini.. şimdi ilahi olarak söyleniyor ama.. sordum sarı çiçeğe .. sonra yine yunus emrenin dertli dolabı..

"Dolap niçin inilersin
Derdim vardır inilerim
Ben Mevlaya aşık oldum
Anın için inilerim.."

sonra hocamız şunu söylemişti... bir insan gerçekten samimiyetle Kur'an okuduğunda etrafındaki herşey onu dinler ve Kur'anın ağırlıığından ürperir titrerler.. Efendi hazretlerimiz bir gün yavuz selim camiinde aşır okur o okudukca caminin direkleri sallanır ve ses gelir.. Ordakiler bunu farkeder ve Efendi o günden sonra bir daha okumaz.. bende bundan çok etkilenmiştim...

mübarekler onların haline bak birde bizim... onlar aşk yolunda ilerlerken biz hala yerdeki gölgelerle uğraşıyoruz...

muhabbet
16.06.2007, 16:26
Yetiş ya Gavs-ı a’zam!



Bu zatı sevenlerden, ilim ehli bir kimse,

Bir yere gidiyordu, bazı talebesiyle.



Birden gördü önünde, simsiyah bir yılanı.

Bastonuyla vurunca, öldü ve aktı kanı.



Onun vurması ile, ölür ölmez o yılan,

Âlimin etrafını, sardı siyah bir duman.



Az sonra, açılınca, bakıp talebeleri,

Onu göremeyince, merak etti her biri.



Tam bir saat geçince, baktı ki sonra onlar,

Geliyor hocaları, gidip karşıladılar.



Üstünde, çok kıymetli var idi bir elbise.

Dediler: (Merak ettik, ne oldu böyle size?)



Dedi ki: Öldürdüğüm o yılan, cinmiş meğer.

Beni tutup, denizin dibine indirdiler.



Padişahları varmış, o denizin dibinde.

Ve onun huzuruna çıkardılar beni de.



Baktım, taht üzerinde, heybetle duruyordu.

Ve kınından sıyrılmış, bir kılıç tutuyordu.



Kan içinde bir ölü yatardı yerde ise.

Cinler padişahının oğlu imiş meğerse.



Beni, adamlarına eliyle göstererek,

Bütün hiddeti ile, sordu, (Bu kim?) diyerek.



(Bu gencin katilidir) deyince kendisine,

Padişah, öfke kattı önceki öfkesine.



Bana bakıp dedi ki: (Suçu neydi bu gencin?

Bunu sen öldürmüşsün, söyle bana, ne için?)



Bu itham karşısında, hemen ettim itiraz.

(Onu ben öldürmedim) diyerek eyledim arz.



Dediler ki: (Efendim, bakın, kanlı bastonu.

Katil, bu adamdır ki, öldürün siz de onu.)



Dedim ki: (Bir yılanı öldürmüştüm bu gündüz.

O yılanın kanıdır, sizin o gördüğünüz.)



Dedi: (Benim oğlumdur, senin yılan dediğin.

Sen dahi öleceksin, cezanı çekmen için.)



Kadıya emretti ki: (Suçunu etti ikrar.

Sen dahi, bu kişinin ölümüne ver karar.)



Kadı verdi kararı, tasdik etti müftü hem.

Artık an meselesi olmuştu öldürülmem.



Yapacak bir şey yoktu, düşündüm ki o saat:

Hemen Gavs-ül a’zamdan istiyeyim bir imdat.



Tam öldürecekti ki kılıcıyla o beni,

Dedim: (Ey Gavs-ül a’zam Abdülkadir Geylani!)



O anda, nurlu biri içeri girdi nagah.

Dedi ki: (Bu insanı öldürme ey padişah!



Çünkü Gavs-ül a’zamın bir yakınıdır bu zat.

Nasıl verebildiniz katline bunun ruhsat?)



Gavs-ül a’zam ismini duyar duymaz padişah,

Kılıcını atarak, dedi ki: (Aman, eyvah!



Ne için daha önce tanıtmadın kendini?

Onun hatırı için, affettim ben de seni


MUHABBETLE

İsr@
17.06.2007, 00:02
:flowers: :flowers:
muhabbet yüreğine sağlık çok güzel bir paylaşım çok hoşuma gitti anlatılış şekli...
rabbim razı olsun kardeşim..

muhabbet
17.06.2007, 00:22
Rabbim cümlemizden razı olsun Ablacım.MUHABBETLE

zeygue
18.06.2007, 03:32
Allah dostları derken ne demek isteniyor ,biraz açarsanız iyi olur.Ayete ters düşmeyelim.

İsra 111 Ve de ki: “Övgü, ALLAH’adır. O çocuk edinmemiştir, yönetimde ortağı ve zayıflıktan ötürü de bir yardımcısı ( velisi) yoktur.” O’nu alabildiğine Yücelt.

وَقُلِ الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي لَمْ يَتَّخِذْ وَلَدًا وَلَمْ يَكُنْ لَهُ شَرِيكٌ فِي الْمُلْكِ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ وَلِيٌّ مِنَ الذُّلِّ وَكَبِّرْهُ
تَكْبِيرًا

MaKBeR
18.06.2007, 09:03
ayetteki dostluk Allah teala hazretlerinin uluhhiyyette ve rububiyyette bir dostunun olmamasıdır bunda ona dost eş tanımak şirktir Aklı selim herkes bunu ayırır... bi bakın burda anlatılan zatların hangi biri bu hususta dostluğunu iddia ediyor.. burda anlatılan dostlar tam tersi herşeyi Allahtan biliyor, tevekkülde tefekkürde ne makamlara gelmişler... ki
Kuranda zaten Allah teala hazretleri buyuruyor: "Vallahu veliyyullezine amenu" Allah iman edenlerin dostudur buyuruyor...

zeygue
19.06.2007, 22:43
Ayettende her aklı selimin anlıyabileceği gibi Allahın "VELİ" anlamında dostu yoktur.Allah kullarının velisidir,ama kullar onu velisi olamaz.

"Vallahu veliyyullezine amenu" Allah iman edenlerin dostudur buyuruyor...:flowers:

dayi
19.06.2007, 23:04
Ayettende her aklı selimin anlıyabileceği gibi Allahın "VELİ" anlamında dostu yoktur.Allah kullarının velisidir,ama kullar onu velisi olamaz.


Allah Kuluna Kulundan VELİLİK yapar..A-Lİ olan Allah C.C Hu dur..Alim olan İNSAN,dır..

Allah c.c Hu nun kendisine Muhatap aldığı tek Canlı İNSAN..sıfatlarının tecelligahı yani..:flowers:

HU..

MaKBeR
20.06.2007, 09:05
Ayettende her aklı selimin anlıyabileceği gibi Allahın "VELİ" anlamında dostu yoktur.Allah kullarının velisidir,ama kullar onu velisi olamaz.


Allah Kuluna Kulundan VELİLİK yapar..A-Lİ olan Allah C.C Hu dur..Alim olan İNSAN,dır..

Allah c.c Hu nun kendisine Muhatap aldığı tek Canlı İNSAN..sıfatlarının tecelligahı yani..:flowers:

HU..


ince bi noktayı izah etmişsiniz teşkler.. :clap2:

hafsa
21.06.2007, 20:06
Lokman Hekim
Hazret-i Lokman Allah ın veli kullarından, güzel konuşan, hikmet sahibi salih bir kişiydi. Kur an da ondan övgüyle bahsedilmektedir. Davud Aleyhisselâm zamanında yaşamıştır. Pek güzel sözleri, geniş bilgisi ve üstün halleri vardı. Bir sohbet sırasında adamın biri ona şöyle demişti:

- Sen bir koyun çobanıyken, insanlar sözlerini neden önemsiyorlar?

- Ben gözümü harama kapadım, dilimi tuttum, az yemekle yetindim, sözümü yerine getirdim, beni ilgilendirmeyen şeylere karışmadım, sustum.

Hz. Lokman ın efendisi, bir koyun kesip en iyi tarafından iki parçasını kendisine getirmesini istemiş. O da kestiği koyunun dilini ve kalbini kesip getirmiş. Sonra da bir koyun daha kesip en kötü iki parçasını atmasını istemiş. O da kestiği koyunun dilini ve kalbini koparıp atmış. Efendisi bu işe bir anlam vermeyip sebebini sorunca şöyle demiş:

- İyi oldukları zaman dilden ve kalpten iyisi yok, kötü oldukları zaman da onlardan kötüsü yoktur!

- İnsanların hangisi daha alimdir? demişler.

- İnsanların bilgisinden yararlanıp kendi bilgisini arttırandır, demiş.

Şu hikmetli sözler ona aittir:

- Dört yerde dört şeyi korumak, iki şeyi unutmamak, iki şeyi de unutmak gerekir. Korunacak şeyler: Namazda gönül, halk içinde dil, yemekte boğaz, el evinde göz. Unutulmayacak şeyler, Allah ın büyüklüğü ve ölümdür. Unutulması gerekenler de, birine ettiğin iyilik ve sana yapılan kötülüktür.

Hz. Lokman bir gün Davud Aleyhisselâm a uğradığında, onun demirden halkalar yapıp birbirine geçirdiğini görmüş. Bunun ne olduğunu merak edip sormak istemişse de, konuşmak yerine susup sabretmiş. Biraz sonra Davud Aleyhisselâm demir zırhını tamamlayıp üstüne giyince işin aslı anlaşılmış. Hz. Davud ona dönerek:

- Bu elbise savaşta darbelere engeldir, deyince Hz. Lokman da:

- Sabretmek güzel şeydir, üzüntüyü giderir, demiştir.

Sabr-el-Hayat
23.06.2007, 02:39
Nebevî ahlâkın bir Hak dostundaki in'ikâsı

HÂTEM-İ ESAMM

Tasavvuf tarihinin meşhur sîmâlarından biri olan Belhli şeyhlerinden Hâtem-i Esamm -kuddîse sirruh-, Allah ve Rasûlü'nün mânevî terbiyesi ile nefsini ve rûhunu incelterek ahlâkını yüce bir mertebeye yükseltmeye muvaffak olmuş müstesnâ bir şahsiyettir.

Hazretin, işitme hissi gayet sıhhatli olmasına rağmen "Esamm" yani "sağır" lakâbıyla meşhûr olması pek ibretli bir hâdiseye dayanır:

Bir gün kendilerine mârûzâtta bulunmak üzere dertli bir kadıncağız geldi. Tam merâmını anlatmaya başlamıştı ki, kadından gayr-ı ihtiyârî olarak çok çirkin bir ses sâdır oldu.

Kadın bir mum gibi eridi, âdetâ mahvoldu. Hâtem hazretleri ise, kadının mahcûp olup zor durumda kalmaması için hiçbir şey duymamış gibi kendisini işitmezliğe verdi ve elini kulağına götürerek:

"-Bacım, yüksek sesle söyle, kulağım sağırdır, ağır sözü işitmez." dedi.

Kusurunun gizli kaldığını zanneden kadın, tekrar dünyaya gelmiş gibi rahatladı. Merâmını yüksek sesle tekrar anlatmaya başladı.

Rivayete göre, bu hadiseden sonra Hâtem hazretleri, kadının duyup da incinmemesi için, o ölene kadar tam on beş yıl herkese sağır rolü oynadı. Bu münâsebetle de kendisine "Hâtem-i Esamm" yani "Sağır Hâtem" denildi.

Bu misaldeki parlak inceliği ve ahlâkî seviyeyi, sadece kitaplardan edinilen mâlumatlarla hayata geçirmek elbetteki mümkün değildir.

Hâtem Hazretleri'nin sergilediği bu nezâket ve fazîlet, onun Cenâb-ı Hakk'ın "Settâru'l-Uyûb" yani "Ayıpları örtücü" sıfatından aldığı hisseyi ahlâka inkılâp ettirebilmiş olmasıyla îzâh edilebilir.

Böyle davranışlar özellikle Tasavvuf edebiyatında "Allah'ın ahlâkıyla ahlâklanma" şeklinde tâbir olunmuştur.

(Îmândan İhsâna Tasavvuf)

ravza-gülü
24.06.2007, 19:03
Hazreti Ömer(ra)'den şöyle anlatılır:
Peygamber aleyhisselâma bir kısım esirler getirildi. Aralarında bir kadın esir, bir şeyi arar halde telâş içerisinde koşuyordu. Esirlerin arasında bir çocuğu bulur bulmaz onu bağrına bastı ve emzirmeye başladı.
Bunun üzerine Peygamber aleyhisselâm::
-Bu kadının evlâdını ateşe atmasını düşünebilir misiniz? diye sordu.
Biz de:
-Hayır, vALLAHi, atmamaya gücü yettikçe atmaz, dedik. Peygamber aleyhisselâm:
- İşte, ALLAHü Teâlâ, bu kadının çocuğuna karşı olan merhametliliğinden kullarına karşı daha merhametlidir, buyurdu.

İsr@
05.07.2007, 00:06
DERVİŞ İLE TİLKİ

Dervişin biri gezerken ayaksız bir tilki gördü, hayrete düştü. 'Nasıl yaşar bu hayvan, ne yer ne içer?' diyerek, Allah'ın lütfuna hayran oldu.

Derken bir arslan çıkageldi, ağzında çakal taşıyordu. Görkemli ve korkunç hayvan avının bir kısmını yedi, doyunca kalanını bırakıp gitti. Tilki artığa doğru sürünerek yaklaştı ve afiyetle yiyip karnını doyurdu.

Tilkinin yiyeceğinin ayağına geldiğini gören Derviş, kendi kendine: 'Bir tilkinin rızkını ayağına gönderen Allah, benimkini neden göndermesin?' diyerek, çalışmasına gerek olmadığını, bir köşeye çekilip oturabileceğini düşündü.

Düşündüğü gibi de yaptı: 'Rızkım Allah'ın görünmeyen hazinesinden gelir, gayret etmem gerekmiyor.' diyerek beklemeye başladı.

Bekledi, bekledi... Ne gelen ne giden... Günler geçip gitti. Derviş zayıfladı, eridi, bir deri bir kemik kaldı. Güçsüz ve bitkin bir haldeyken, bulunduğu mescidin mihrabından bir ses duydu:

'Ey tembel adam!' diyordu ses, 'kendini ayaksız bir tilkiye benzeterek neden miskin miskin oturuyorsun? Kalk! Yırtıcı arslan ol. Başkasının artığına göz dikmeyi bırak. Sana yakışan artık yemek değil, artık bırakmaktır.

Gücüyle arslan gibi olan, başkasından yiyecek bekler mi? Haydi kalk! Kolları sıva. Çalış ve rızkını kazan. Hem kendin ye, hem muhtaçlara yedir.'

Ey genç insan!

'Elimi tutun' diyerek başkasına el uzatma!

Çalışmayan insanın kafasında beyin yoktur. Onların başları kuru bir deriden ibarettir.

Allah'ın kullarına iyilikte bulunan, iki cihanda da iyilik görür.
Yaşlıya yoksula yardım elini uzat!
Allah, başkasının mutluluğu için çalışanın yardımcısıdır.

hafsa
05.07.2007, 12:20
boş duranı ne Allah sever ne kul..ellerine sağlık çok güzel bi paylaşımdı.

bu arada bayadır yoktun..nerelerdeydin özledik..

hafsa
05.07.2007, 19:41
Allah´ın Takdirini Anlamanın ZorluğuVehb b. Münebbih?ten rivayet edilmiştir, diyor ki:

- ?İsrailoğullarının abidlerinden biri vardı ki, nehrin kenarındaki ibadethanesinde ibadet ederdi. Yakınında bir elbise tamir ve temizleyicisi vardı. Belinde para kemeri bulunan bir atlı gelip, kemerini ve elbisesini çıkarır. Nehirde elbisesini yıkar. Elbisesini giyer, fakat para kemerini orda unutup gider.

O gittikten sonra bir avcı gelip serpme ile balık avlamaya başlar. Para kemerini gören balıkçı onu alır, çekip gider. Sonra atlı gelir, para kemerini orda bulamaz. Elbise temizleyiciye:

?Para kemerimi burada unuttum? der. Adam:

?Ben onu görmedim? diye cevap verir.

Bu cevaba kızan atlı kılıcını çekip elbise temizleyiciyi öldürür.

Abid bu hali görünce, az kalsın fitneye kapılcaktı. Kendisini toplarlayan abid, Cenabı Hakk?a şöyle niyazda bulunur:

?Ey Yüce Allah?ım! Para kemerini balıkçı alır, elbise temizleyici öldürür.? Gece olup uyuduğu vakit, Allahü Teala abide rüyasında şöyle buyurur:

?Ey abid ve salih kulum, fitneye kapılma Rabbinin ilmine müdahele etme. Şunu iyi bil ki, o atlı, balıkçının babasını öldürüp malını almıştı. Para kemeri onun babasının malındandır. Elbise temizleyicisine gelince, onun sevap sahifeleri dopdolu idi. Ancak o sahifelerde günah vardı. Atlının amel defteri günahlarla dolu idi. Sevap hanesinde tek bir sevaptan başka bir şey yoktu. O elbise temizleyicisini öldürdüğü vakit, onun amel defterindeki bir tek günah silindi, atlının amel defterindeki sevab da silindi. Senin Rabbin dilediğini yapar, istediği şekilde hükmeder.?

İsr@
06.07.2007, 13:29
boş duranı ne Allah sever ne kul..ellerine sağlık çok güzel bi paylaşımdı.

bu arada bayadır yoktun..nerelerdeydin özledik..

tatildeydim canım:O

hafsa
06.07.2007, 13:41
tatildeydim canım:O


oh oh ne güzel..:hosgeldin: tekrar

İsr@
17.07.2007, 23:55
YETİŞ YÂ RESÛLALLAH!

Ebû Abdullah Merrakûşî hazretleri, Resûlullah efendimizi vesîle ederek Allahü teâlâdan bir şey istemek, Resûlullah efendimizin yardım ve şefâatlerine kavuşmak husûsunda bir eser yazdığı esnâda başından geçen bir hâdiseyi şöyle nakletti:

"1239 senesinde Sader kalesinden seçkin bir cemâatle berâber çıktık. Yanımızda bize kılavuzluk eden biri vardı. Bir müddet gittikten sonra suyumuz tükendi. Durup su aramaya çıktık. Ben de bu arada ihtiyâcımı görmek için gittim. Bu sırada müthiş bir şekilde uykum geldi. Nasıl olsa giderken beni uyandırırlar deyip, başımı yere koydum. Uyandığımda kendimi çölün ortasında yapayalnız buldum. Arkadaşlarım beni unutup gitmişlerdi. Yalnızlıktan büyük bir korkuya kapıldım. Çölde sağa sola yürümeye başladım. Nerede bulunduğumu, nereye gideceğimi bilemiyordum. Her taraf dümdüz kumdu. Az sonra hava karardı. Yolculuk yaptığımız kâfileden hiçbir iz yoktu. Ben, gece karanlığında yapayalnızdım. Korkum daha da şiddetlendi. Telâşla daha süratli yürümeye başladım. Bir müddet gittikten sonra, çok susamış ve yorulmuş bir hâlde yere düştüm. Artık hayâtımdan ümîdimi kesmiş, ölümümün yaklaştığını hissetmeye başlamıştım. Susuzluk ve yorgunluktan, ızdırap ve elemim son haddine varmıştı. Birden aklıma geldi. Gece karanlığında:
"Yâ Resûlallah! Yetiş! Senden Allahü teâlânın izniyle yardım etmeni istiyorum!" diye inledim.
Sözümü bitirir bitirmez, birinin bana seslendiğini duydum. Sesin geldiği tarafa baktığımda; gece karanlığında, etrâfına ışıklar saçan, bembeyaz elbiseler giyinmiş, o zamâna kadar hiç görmediğim bir kimsenin beni çağırdığını gördüm. Bana yaklaşıp, elimi tuttu. O ânda bütün yorgunluğum ve susuzluğum kayboldu. Yeniden doğmuş gibi oldum. Ona canım birden ısınıverdi. Elele bir müddet yürüdük. Hayâtımın en tatlı anlarından birini yaşadığımı hissettim. Bir kum tepeciğini aşınca, berâber yolculuk yaptığım kâfilenin ışıklarını görüp, arkadaşlarımın seslerini duydum. Onların yanlarına doğru yaklaştık. Benim bindiğim hayvan en arkada onları tâkib ediyordu. Birden gelip önümde durdu. Bineğimi önümde görünce, sevinç çığlıkları attım. Ben bağırınca, benimle gelen zât elini elimden çekti. Daha sonra elimden tutup bineğime bindirdi.
Sonra da;
"Bizden bir şey isteyeni ve yardım talebinde bulunanı boş çevirmeyiz." diyerek geri dönüp gitti. O zaman onun Resûlullah efendimiz olduğunu anladım. O, geri dönüp giderken, çevresine yaydığı nûrların gece karanlığında göğe doğru yükseldiği görülüyordu. O, gözümden kaybolunca, birden aklım başıma geldi;
"Nasıl olup da ben, Resûlullah efendimizin elini ayağını öpmedim." diye çırpındım. Ama iş işten geçmiş, fırsat elden kaçmıştı.

hafsa
18.07.2007, 10:15
çok güzel..:cray::cray::cray:

Sabr-el-Hayat
21.07.2007, 09:14
'SADECE KUŞLARI DEĞİL...'

Şeyhulislâm Zenbilli Ali Efendi (rh.), zamanın en büyük âlimlerindendi. Herkes tarafından sevilir ve sayılırdı. Sık sık tertip ettiği sohbet toplantıları çok samimi bir hava içinde geçerdi. Her sohbeti ayrı bir güzellikte olur, dinleyenleri coştururdu.

Bir yaz günüydü. Hava oldukça sıcaktı. Zenbilli Ali Efendi'nin evinin arka kısmındaki bahçede, ateş gülleri arasında sohbete oturulmuştu. Bir ara söz canlı cinslerine gelip dayandı. Hocanın, yakın arkadaşlarından biri ile aralarında şöyle bir diyalog geçti:

-Hocam, en çok hangi kuşları seversiniz?

- Ben sadece kuşları değil, bütün hayvanları fazlasıyla severim.

- Peki hocam, insanlarla alâkalı ne düşünüyorsunuz?

-İnsanları da severim; ama hepsini değil. Hayvanların hepsi sevilmeye lâyık oldukları halde, insanların hepsi sevilmeye lâyık değildir. Bazı insanlar davranışlarıyla hayvanlardan daha aşağı düşerler.

- Sizce insan mı hayvandan üstün, yoksa hayvan mı insandan?

- İnsanlar hayvandan üstün yaratık olmalarına rağmen, hayvanların da insandan üstün tarafları vardır. Meselâ onların içinde hiçbir müşrik ve münkir, hiçbir yalancı-dolandırıcı ve sahtekâr yoktur!

Selam ve dua ile insallah...

zeygue
22.07.2007, 03:22
YETİŞ YÂ RESÛLALLAH!


"Yâ Resûlallah! Yetiş! Senden Allahü teâlânın izniyle yardım etmeni istiyorum!"

Madem Allahın izni olmadan yardım edemiyorlar neden yardım için izin verenden değil de yardımı izne bağlı birilerinden yardım isteniyor?

Fatiha 5 (Ya Rabbi) Ancak sana kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz!