Orijinalini görmek için tıklayınız : Günlük Sohbetler
NurTalebesi
12.07.2006, 19:41
ÂYET-İ KERİME MEÂLİ
.... Ey Dâvud hânedânı, şükür için çalışın. Kullarımdan şükredenler ise pek azdır.
Sebe’ Sûresi: 13
12.07.2006
HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ
Kim ki, Arefe Günü dilini, kulağını ve gözünü haramdan korursa, iki Arefe arasındaki küçük günahları bağışlanır.
Câmi'ü's-Sağîr c: 3-3631
12.07.2006
Mü’minin ruhunda adâvet, kin, vahşet yoktur
Nükte
Arkadaş! İman, bütün eşya arasında hakikî bir uhuvveti, irtibatı, ittisali ve ittihad rabıtalarını tesis eder.
Küfür ise, bürudet gibi, bütün eşyayı birbirinden ayrı gösterir ve birbirine ecnebî nazarıyla baktırır. Bunun içindir ki, mü’minin ruhunda adâvet, kin, vahşet yoktur. En büyük bir düşmanıyla bir nevi kardeşliği vardır. Kâfirin ruhunda hırs, adâvet olduğu gibi, nefsini iltizam ve nefsine itimadı vardır. Bu sırra binaendir ki, dünya hayatında bazan galebe kâfirlerde olur. Ve keza, kâfir, dünyada hasenatının mükâfatını filcümle görür. Mü’min ise, seyyiatının cezasını görür.
Bunun için dünya, kâfire cennet (yani âhirete nisbeten), mü’mine Cehennemdir (yani saadet-i ebediyesine nisbeten)-yoksa, dünyada dahi mü’min yüz derece ziyade mesuttur-denilmiştir.
Ve keza, iman insanı ebediyete, Cennete lâyık bir cevhere kalb eder. Küfür ise, ruhu, kalbi söndürür, zulmetler içinde bırakır. Çünkü, iman, kabuğunun içerisindeki lübbü gösterir. Küfür ise, lüble kabuğu tefrik etmez. Kabuğu aynen lüb bilir ve insanı cevherlik derecesinden kömür derecesine indirir.
Nokta
Arkadaş! Kalble ruhun hastalığı nisbetinde felsefe ilimlerine meyil ve muhabbet ziyade olur. O hastalık marazı da ulûm-i akliyeye tavaggul etmek nisbetindedir. Demek mânevî olan hastalıklar, insanları aklî ilimlere teşvik ve sevk eder. Ve akliyatla iştigal eden, emraz-ı kalbiyeye müptelâ olur.
Ve keza, dünyanın iki yüzünü gördüm.
Bir yüzü: Az çok zahirî bir ünsiyet, bir güzelliği varsa da, bâtını ve içi daimî bir vahşetle doludur.
İkinci yüzü: Filcümle zahiren vahşetli ise de, bâtınen daimî bir ünsiyetle doludur. Kur’ân-ı Azîmüşşan, nazarları âhiretle muttasıl olan ikinci veçhe tevcih eder. Birinci vecih ise, âhiretin zıddı olup ademle muttasıldır.
Ve keza, mümkinatın da iki veçhi vardır:
Birisi: Enaniyetle vücuttur. Bu ise, ademe gider ve ademe kalb olur.
İkincisi: Enaniyetin terkiyle ademdir. Bu ise Vâcibü’l-Vücuda bakar, bir vücut kazanır. Binaenaleyh, vücut istersen, mün’adim ol ki vücudu bulasın.
Mesnevî-i Nuriye, s. 60
Lügatçe:
uhuvvet: Kardeşlik.
ittisal: Bitişmek, yakınlık, bağlılık.
ittihad: Birleşme.
rabıta: Bağ.
burûdet: Soğukluk.
sohbetlerin devamını rica ediyorum..
Murat Sâki
14.07.2006, 18:21
çok güzel aslında bir ara bende bu şekilde aktarabilirim Allah razı olsun ...
NurTalebesi
15.07.2006, 17:42
ÂYET-İ KERİME MEÂLİ
"Allah'a ortak koştuğunuz şerikleri bana gösterin" de. Hâşâ! Yegâne izzet ve hikmet sahibi Allah Odur.
Sebe’ Sûresi: 27
15.07.2006
HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ
Kim bir Müslümanı ismiyle değil de çirkin bir lâkapla çağırırsa melekler ona lânet eder.
Câmi'ü's-Sağîr c: 3-3638
15.07.2006
Rızık taahhüt altına alınmıştır
Nükte
“Yeryüzünde hareket eden hiçbir canlı yoktur ki, onun rızkını vermek Allah’a ait olmasın.” (Hud Sûresi, 11: 6.) âyet-i kerimesiyle, rızık taahhüt altına alınmıştır. Fakat, rızık dediğimiz iki kısımdır: Hakikî rızık, mecâzî rızık. Yani zarurî var, gayr-ı zarurî var.
Âyetle taahhüt altına alınan, zarurî kısmıdır. Evet, hayatı koruyacak derecede gıda veriliyor. Cisim ve bedenin semizliği ve zaafiyeti, rızkın çok ve az olduğuna bakmaz. Denizin balıklarıyla karanın patlıcanları şâhittir. Mecâzî olan rızık ise, âyetin taahhüdü altında değildir. Ancak sa’y ve kisbe bağlıdır.
Nokta
Arkadaş! Mâsum bir insana veya hayvanlara gelen felâketlerde, musibetlerde, beşer fehminin anlayamadığı bazı esbab ve hikmetler vardır. Yalnız, meşiet-i İlâhiyenin düsturlarını hâvi şeriat-ı fıtriye ahkâmı, aklın vücuduna tâbi değildir ki, aklı olmayan birşeye tatbik edilmesin. O şeriatın hikmetleri kalb, his, istidada bakar. Bunlardan husûle gelen fiillere, o şeriatın hükümleri tatbikle tecziye edilir. Meselâ, bir çocuk, eline aldığı bir kuş veya bir sineği öldürse, şeriat-ı fıtriyenin ahkâmından olan hiss-i şefkate muhalefet etmiş olur. İşte bu muhalefetten dolayı düşüp başı kırılırsa müstahak olur. Çünkü, bu musibet o muhalefete cezadır. Veya dişi bir kaplan, öz evlâtlarına olan şiddet-i şefkat ve himâyeyi nazara almayarak, zavallı ceylânın yavrucuğunu parçalayarak yavrularına rızık yapar. Sonra, bir avcı tarafından öldürülür. İşte, hiss-i şefkat ve himâyeye muhalefet ettiğinden, ceylâna yaptığı aynı musibete mâruz kalır.
İHTAR: Kaplan gibi hayvanların helâl rızıkları, ölü hayvanlardır. Sağ hayvanları öldürüp rızık yapmak, şeriat-ı fıtriyece haramdır.
Mesnevî-i Nuriye, s. 64
Lügatçe:
sa’y: Çalışma, emek.
kisb: Çalışarak elde etme, çalışarak kazanma
fehm: Anlayış.
meşiet-i İlâhiye: Cenâb-ı Hakka ait, O’nun bilgisi, arzusu, isteği ve iradesi altında olan
hâvi: İçine alan.
şeriat-ı fıtriye: Allah’ın kâinata koymuş olduğu kanunlar.
Bediüzzaman Said NURSİ
15.07.2006
NurTalebesi
17.07.2006, 17:11
ÂYET-İ KERİME MEÂLİ
"Eğer doğru söylüyorsanız, vaad ettiğiniz kıyâmet
günü ne zaman?" diye soruyorlar.
Sebe’ Sûresi: 29
17.07.2006
HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ
Kim bulunmadığı yerde din kardeşinin şerefini savunursa, Cehennem ateşinden korumak Allah üzerinde bir hak olur.
Câmi'ü's-Sağîr c: 3-3640
17.07.2006
Zorda kalmışın duâsı tesirlidir
Remiz
Arkadaş! Nefiste öyle dehşetli bir nokta ve açılmaz bir ukde var ki, zıtları birbirinden tevlid eder. Ve aleyhte olan herbirşeyi lehte zanneder. Meselâ, güneşin eli sana yetişir, ziyasıyla başını okşar. Fakat, senin elin ona yetişemez. Ve senin keyfin üzerine hareket etmez. Demek, şemsin sana karşı iki ciheti vardır: biri kurb, diğeri bu’d. Eğer senin ondan baîd olduğun cihetle “O bana tesir edemez” ve onun sana karîb olduğu cihetle “Ona tesir edebilirim” desen, cehlini ilân etmiş olursun.
Kezâlik, Hâlıkla nefis arasında da bir kurb ve bu’d vardır. Kurb Hâlıkındır, bu’d nefsindir. Eğer nefis uzaklığı cihetiyle enâniyetle Hâlıka bakıp “Bana tesir edemez” diye bir ahmaklıkta bulunursa, dalâlete düşer. Ve keza, nefis mükâfatı gördüğü zaman “Keşke ben de öyle yapaydım, böyle olaydım” der. Mücâzâtın şiddetini de gördüğü vakit, teâmî ve inkârla kendisini tesellî eder.
Ey ahmak nokta-i sevda! Hâlıkın ef’âli sana nâzır değildir. Ancak Ona bakar. Kâinatı senin hendesen üzerine yapmış değildir. Ve seni hilkat-i âlemde şahit tutmamıştır. İmam-ı Rabbânî’nin (r.a.) dediği gibi: “Melikin atiyelerini, ancak matiyyeleri taşıyabilir.”
Remiz
Arkadaş! Bilhassa muztar olanların duâlarının büyük bir tesiri vardır. Bazan o gibi duaların hürmetine, en büyük birşey en küçük birşeye musahhar ve muti olur. Evet, kırık bir tahta parçası üzerindeki fakir ve kalbi kırık bir mâsumun duası hürmetine, denizin fırtınası, şiddeti, hiddeti inmeye başlar. Demek dualara cevap veren Zat, bütün mahlûkata hâkimdir. Öyleyse, bütün mahlûkata dahi Hâlıktır.
Remiz
Kardeşlerim! Nefsin en mühim bir hastalığı da şudur ki, küllü cüz’îde, büyüğü küçükte görmek istiyor. Göremediği takdirde red ve inkâr eder. Meselâ, küçük bir kabarcıkta, güneşin tamamıyla tecelliyâtını ister. Bunu göremediği için, o kabarcıktaki cilvenin güneşten olduğunu inkâr eder. Halbuki, şemsin vahdeti, tecelliyâtının da vahdetini istilzam etmez.
Ve keza, delâlet etmek tazammun etmeyi iktizâ etmez. Meselâ, kabarcıktaki güneşin cilvesi güneşin vücuduna delâlet eder, fakat güneşi tazammun edemez, yani içine alamaz.
Ve keza, birşeyi birşeyle tavsif edenin o şeyle muttasıf olması lâzım gelmez. Meselâ, şeffaf bir zerre, şemsi tavsif eder, fakat şems olamaz. Balarısı Sâni-i Hakîmi vasıflandırır, amma Sâni olamaz.
Mesnevî-i Nuriye, s. 67
17.07.2006
NurTalebesi
18.07.2006, 16:11
ÂYET-İ KERİME MEÂLİ
De ki: Size vaad olunan bir gün vardır ki, ondan ne bir an geri kalabilir, ne de ileri geçebilirsiniz.
Sebe’ Sûresi: 30
18.07.2006
HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ
Kim ki Allah'ı anar da Allah korkusundan dolayı gözleri dolar ve gözyaşları yere dökülürse, Allah Kıyâmet günü ona azap vermez.
Câmi'ü's-Sağîr c: 3-3640
18.07.2006
Kur’ân’ın irşadı umumîdir
Remiz
Arkadaş! Küfür yolunda yürümek, buzlar üzerinde yürümekten daha zahmetli ve daha tehlikelidir. İman yolu ise, suda, havada, ziyada yürümek ve yüzmek gibi pek kolay ve zahmetsizdir. Meselâ: Bir insan, gövdesinin cihât-ı sittesini güneşlendirmek istediği zaman, ya bir Mevlevî gibi dönerek gövdesinin her tarafını güneşe karşı getirir veya güneşi o mesafe-i baîdeden celple gövdesinin etrafında döndürecektir. Birinci şık, tevhidin kolaylığına misaldir. İkincisi de, küfrün zahmetlerine misaldir.
Sual: Şirk bu kadar zahmetli olduğu halde niçin kâfirler kabul ediyorlar?
Cevap: Kasten ve bizzat kimse küfrü kabul etmez. Yalnız şirk hevâ-i nefislerine yapışır. Onlar da içine düşer; mülevves, pis olurlar. Ondan çıkması müşkülleşir. İman ise, kasten ve bizzat takip ve kabul edilmekle kalbin içine bırakılır.
Remiz
Arkadaş! Bir kelime-i vahidenin işitilmesinde, bir adam, bin adam birdir. Yaratılış hususunda da, kudret-i ezeliyeye nisbeten birşey, bin şey birdir. Nev’ ile fert arasında fark yoktur.
Remiz
Arkadaş! Bütün zamanlarda, bütün insanların maddî ve mânevî ihtiyaçlarını temin için nâzil olan Kur’ân’ın hârikulâde hâiz olduğu câmiiyet ve vüs’atle beraber, tabakat-ı beşerin hissiyatına yaptığı mürâat ve okşamalar, bilhassa en büyük tabakayı teşkil eden avâm-ı nâsın fehmini okşayarak, tevcih-i hitap esnasında yaptığı tenezzülât, Kur’ân’ın kemâl-i belâgatine delil ve bâhir bir bürhan olduğu halde, hasta olan nefislerin dalâletine sebep olmuştur. Çünkü, zamanların ihtiyaçları mütehaliftir. İnsanlar fikirce, hisçe, zekâca, gabâvetçe bir değildir. Kur’ân mürşiddir. İrşad umumî oluyor. Bunun için, Kur’ân’ın ifadeleri zamanların ihtiyaçlarına, makamların iktizasına, muhatapların vaziyetlerine göre ayrı ayrı olmuştur. Hakikat-i hal bu merkezde iken, en yüksek, en güzel ifade çeşitlerini Kur’ân’ın herbir ifâdesinde aramak hatâ olduğu gibi, muhatabın hissine, fehmine uygun olan bir üslûbun mizan ve mirsadıyla, mütekellime bakan, elbette dalâlete düşer.
Mesnevî-i Nuriye, s. 68
Lügatçe:
cihât-ı sitte: Altı yön.
hevâ-i nefis: Nefsin istek ve arzuları.
avâm-ı nâs: İnsanların avam olanları, ilmi irfanı az olanları.
18.07.2006
NurTalebesi
19.07.2006, 10:09
ÂYET-İ KERİME MEÂLİ
Büyüklük taslayanlar ise, kendilerine tabi olanlara, “Siz hidayete eriştiniz de biz mi sizi ondan çevirdik?” derler “Hayır siz kendiniz mücrimdiniz.”
Sebe’ Sûresi: 32
19.07.2006
HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ
Yanında ismim anılan kimse bana salâvat getirsin. Bana bir defa salâvat getirene Allah on defa rahmet eder.
Câmi'ü's-Sağîr c: 3-3642
19.07.2006
Sineğin verdiği ders
Remiz
Arkadaş! İnsanın vücudu, bedeni, emvâl-i mîriyeden bir neferin elinde bulunan bir hayvan gibidir. O nefer, o hayvanı beslemeye ve hizmetine mükellef olduğu gibi, insan da o vücudu beslemeye mükelleftir.
Aziz kardeşlerim! Burada bana bu sözü söylettiren, nefsimle olan bir münakaşamdır. Şöyle ki:
Mehâsiniyle mağrur olan nefsime dedim ki:
“Sen birşeye mâlik değilsin, nedir bu gururun?”
Dedi ki: “Madem mâlik değilim, ben de hizmetini görmem.”
Dedim ki: “Yâhu, bu sineğe bak. Gayet küçücük zarif elleriyle kanatlarını, gözlerini siler süpürür. Her işini görür. Sen de lâakal onun kadar vücuduna hizmet etmelisin” diye ikna ettim.
Takdis ederiz o Zâtı ki, bu sineğe nezafeti ilhamen öğretir, bana da üstad yapar. Ben de onunla nefsimi ikna ve ilzam ederim.
Remiz
İnsanı dalâletlere sürükleyen cihetlerden biri de şudur ki: İsm-i Zahir ile ism-i Bâtın’ın hükümleri ayrı ayrı oluyor; bunları birbirine karıştırıp mercilerini kaybetmek mahzurludur.
Kezâlik, kudretin levazımıyla hikmetin levâzımı bir değildir. Birisine ait levazımatı ötekisinden talep etmek hatadır.
Ve keza daire-i esbabın iktizasıyla daire-i itikad ve tevhidin iktizası bir değildir. Onu bundan istememeli.
Ve keza, kudretin taallûkatı ayrı, vücudun cilveleri veya sair sıfatın tecelliyâtı ayrıdır; birbirine iltibas edilmemeli. Meselâ, dünyada vücudun tedricîdir; berzahî aynalarda âni ve def’îdir. Çünkü, icadla tecellî arasında fark vardır.
Mesnevî-i
Nuriye, s. 69
Lügatçe:
lâakal: En azından.
emvâl-i mîriye: Devlet malı.
mehâsin: İyilikler, güzellikler.
nezafet: Temizlik.
İsm-i Zahir: “Herşeyin görünüşünü süslü, sanatlı yapan” manasında Allah’ın bir ismi.
ism-i Bâtın: “Gizli, görünmeyeni de bilen” manasında Allah’ın bir ismi.
daire-i esbab: Sebepler dairesi.
daire-i itikad: İnanç, itikat dairesi.
19.07.2006
Allah razı olsun sohbetleriniz için
NurTalebesi
19.07.2006, 17:30
Allah razı olsun sohbetleriniz için
ee Allah razı olsun ilginiz için
Selametle
NurTalebesi
20.07.2006, 20:13
ÂYET-İ KERİME MEÂLİ
Biz hiçbir beldeye, onları akibetlerinden sakındıran bir peygamber göndermedik ki, oranın mağrur zenginleri “Sizinle gönderileni biz inkâr ediyoyuz” demiş olmasın.
Sebe’ Sûresi: 34
20.07.2006
HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ
Beni rüyada gören gerçekte görmüştür. Çünkü şeytan benim sûretime giremez.
Câmi'ü's-Sağîr c: 3-3644
20.07.2006
İslâmiyet, bütün insanlara rahmettir
Remiz
Arkadaş! İslâmiyet, bütün insanlara bir nur, bir rahmettir. Kâfirler bile onun rahmetinden istifade etmişlerdir. Çünkü, İslâmiyetin telkinatiyle küfr-i mutlak, inkâr-ı mutlak, şek ve tereddüde inkılâp etmiştir. O telkinatın kâfirlerde de yaptığı in’ikâs ve tesirat sayesinde, kâfirlerin, hayat-ı ebediye hakkında ümitleri vardır. Bu sayede, dünya lezzetleri ve saadeti onlarca tamamıyla zehirlenmez. Bütün bütün o lezzetler elemlere inkılâp etmez. Yalnız tereddütleri vardır. Tereddüt ise, her iki tarafa baktırır. Devekuşu gibi, tam mânâsıyla ne kuş olur ve ne de deve olur. Ortada kalarak her iki tarafın zahmetinden kurtulur.
Remiz
Arkadaş! Nefis, tembellik saikasıyla vazife-i ubudiyetini terk ettiğinden, tesettür etmek istiyor. Yani, onu görecek bir rakibin gözü altında bulunmasını istemiyor. Bunun için bir Hâlıkın, bir Mâlikin bulunmamasını temennî eder. Sonra mülâhaza eder. Sonra tasavvur eder. Nihayet, ademini, yok olduğunu itikad etmekle dinden çıkar. Halbuki, kazandığı o hürriyetler, adem-i mes’uliyetler altında ne gibi zehirler, yılanlar, elîm elemler bulunduğunu bilmiş olsa, derhal tevbeyle vazifesine avdet eder.
Remiz
Arkadaş! Herbir insanın bir nokta-i istinadı bulunduğuna nazaran, istinad noktalarının tefâvütüne göre insanların yapabileceği işler de tefâvüt eder. Meselâ, büyük bir sultana istinadı olan bir nefer, bir şâhın yapamadığı bir iş yapar. Çünkü, nokta-i istinadı şahtan büyüktür. Evet, kudret-i ezeliye tarafından memur edilen baûda, yani sivrisineğin Nemrud’a olan galebesi; ve bir çekirdeğin Fâlıku’l-Habbi ve’n-Nevâ tarafından verilen izin ve kuvvete binâen koca bir ağacın cihazatını, malzemesini tazammun etmesi, yani içine alması bu hakikati tenvir eden birer hakikattir.
Mesnevî-i Nuriye, s. 70
Lügatçe:
telkinat: Telkinler.
küfr-i mutlak: Kesin ve tam bir küfür, inkâr.
inkâr-ı mutlak: Kesin ve tam bir inkâr.
şek: Şüphe.
in’ikâs: Yansıma.
adem-i mes’uliyet: Sorumlu olmama.
Fâlıku’l-Habbi ve’n-Nevâ: Tohumları çatlatan ve yeşerten Allah.
20.07.2006
NurTalebesi
21.07.2006, 10:35
ÂYET-İ KERİME MEÂLİ
Onlar, “Bizim malımız da, evlâdımız da çoktur; biz azaba uğratılacak değiliz ” derler.
Sebe’ Sûresi: 35
21.07.2006
HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ
Kim din kardeşinin şerefini savunursa, bu, Cehennem ateşine karşı ona perde olur.
Câmi'ü's-Sağîr c: 3-3645
21.07.2006
Hakikat güneşine perde olmamalı
Remiz
Arkadaş! Katre nâmındaki eserimde Kur’ân’dan ilhamen takip ettiğim yolla ehl-i nazar ve felsefenin takip ettikleri yol arasındaki fark şudur:
Kur’ân’dan tavr-ı kalbe ilham edilen asâ-yı Mûsâ gibi, mânevî bir asâ ihsan edilmiştir. Bu asâyla, kitab-ı kâinatın herhangi bir zerresine vurulursa, derhal mâ-i hayat çıkar. Çünkü müessir ancak eserde görünebilir.
Mânevî asansör hükmünde olan murakabelerle mâ-i hayatı bulmak pek müşküldür.
Vesaite lüzum gösteren ehl-i nazar ise, etraf-ı âlemi Arşa kadar gezmeleri lâzımdır. Ve o uzun mesafede hücum eden vesveselere, vehimlere, şeytanlara mağlûp olup caddeden çıkmamak için, pek çok bürhanlar, alâmetler, nişanlar lâzımdır ki yolu şaşırtmasınlar.
Kur’ân ise, bize asâ-yı Mûsâ gibi bir hakikat vermiştir ki, nerede olsam, hattâ taş üzerinde de bulunsam, asâyı vuruyorum, mâ-i hayat fışkırıyor. Âlemin haricine giderek uzun seferlere ve su borularının kırılmaması ve parçalanmaması için muhafazaya muhtaç olmuyorum. Evet, “Herbir şeyde, Onun bir olduğuna delalet eden bir âyet vardır.” (İbnü’l-Mu’tez’in bir şiirinden alınmıştır. İbn-i Kesir, Tefsirü’l-Kur’ani’l-Azim, 1: 24.) beytiyle, bu hakikat hakikatiyle tebarüz eder.*
* İhtar: Kur’ân’ın delâletiyle bulduğum yola gitmek isteyen için ve ona o yolu güzelce tarif etmek için, Risâle-i Nur Külliyatı güzel bir tarifçidir.
***
Remiz
Arkadaş! Nefsin vücudunda bir körlük vardır. O körlük vücudunda zerre-miskal kaldıkça, hakikat güneşinin görünmesine mâni bir hicap olur. Evet, müşâhedemle sabittir ki, kat’î, yakînî bürhanlarla deliller dolu olan büyük bir kalede, küçük bir taşta bir zafiyet görünürse, o kör olası nefis o kaleyi tamamen inkâr eder, altını üstüne çevirir. İşte nefsin cehaleti, hamakati, bu gibi insafsızca tahribattan anlaşılır.
Mesnevî-i Nuriye, s. 71
Lügatçe:
müessir: Tesir eden, tesir sahibi.
mâ-i hayat: Hayat suyu.
murakabe: Bakma, gözetme, göz altında bulundurma.
yakînî: Şüphe edilmeyecek derecede, kesin bir şekilde.
Bediüzzaman Said NURSİ
21.07.2006
NurTalebesi
22.07.2006, 12:19
ÂYET-İ KERİME MEÂLİ
De ki: Rabbim dilediğinin rızkını genişletir, dilediğininkini daraltır; lâkin insanların çoğu bilmez.
Sebe’ Sûresi: 36
22.07.2006
HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ
Uğursuzluk düşüncesinin kendisini ihtiyacı olan bir işi yapmaktan alıkoyan kimse Allah'a şirk koşmuştur.
Câmi'ü's-Sağîr c: 3-3646
22.07.2006
Birşeyi Yaratan, her şeyi Yaratandır
İ’lem!
Kavâid-i usuliyedendir ki: Bir mesele hakkında ispat edenin sözü, nefyedenin sözüne müreccahtır. Çünkü, ispat edenin yardımcıları var, sözünde kuvvet olur. Nefyedenin yardımcısı olmadığından tek kalır, sözünde kuvvet yoktur. Hattâ bin adam birşeyi nefyederse, bir adam gibidir. Bin adam da ispat ederse, ispat edenlerin her birisi bin olur. Çünkü hepsi birşeye bakıyorlar. Ve bir noktaya parmak bastıklarından birbirini takviye ediyorlar. Nefyedenlerde birbirini takviye etmek yoktur; her birisi tek kalır.
Meselâ, bin pencereden bir yıldızı görüp ispat eden bin adamın herbirisi ötekisine yardımcı olur, sözünü takviye eder. Çünkü, o bin adam, parmakla işaret eder gibi, o şeyi ispat ediyorlar. Nefyedenler öyle değildir. Çünkü, nefiy için sebep lâzımdır. Sebepler de ayrı ayrı olur. Meselâ, birisi “Gözümde zâfiyet var, göremedim,” ötekisi “Evimizde pencere yok,” ötekisi “Soğuktan başımı kaldırıp bakamadım” der. Ve hâkezâ, herbirisi nefyine, müddeâsına ayrı bir sebep gösterdiğinden, kendisince yıldızın bulunmaması, nefsülemirde de yıldızın bulunmamasına delâlet etmez ki, birbirine yardımcı olsun.
Binaenaleyh, bir mesele-i imaniyenin nefyi hakkında ehl-i dalâletin ittifakları haber-i vahid hükmündedir, tesiri yoktur. Amma ehl-i hidayetin mesâil-i imâniyede olan sözleri, herbirisi ötekisine yardımcıdır, takviye eder.
***
İ’lem eyyühe’l-aziz! (Ey aziz kardeşim bil ki: )
Bir küll ne şeye muhtaç ise, cüz’ü de o şeye muhtaçtır. Meselâ, bir şecerenin meydana gelmesi için ne lâzımsa, bir semerenin vücuduna da lâzımdır. Öyleyse, semerenin Hâlıkı, şecerenin de Hâlıkı O oluyor. Hattâ arzın ve şecere-i hilkatın da Hâlıkı, o Hâlık olacaktır.
Mesnevî-i Nuriye, s. 73
Lügatçe:
şecere: Ağaç.
semere: Meyve.
Hâlık: Yaratıcı.
şecere-i hilkat: Yaratılış ağacı.
kavâid-i usuliye: Temel kaideler.
nefy: İnkâr.
müreccah: Tercih edilen, üstün olan.
mesâil-i imâniye: İmanî meseleler.
Bediüzzaman Said NURSİ
22.07.2006
NurTalebesi
24.07.2006, 14:52
ÂYET-İ KERİME MEÂLİ
Sizi Bize yaklaştıracak olan ne malınızdır, ne de evlâtlarınızdır. Ancak iman eden ve güzel işler yapan kimse Bizim rızamıza yaklaşmış olur...
Sebe’ Sûresi: 37
23.07.2006
HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ
Kim kabrimi ziyaret ederse, şefaatim ona vacip olur.
Câmi'ü's-Sağîr c: 3-3649
23.07.2006
Duâdaki tevhid sırrı
İ’lem eyyühe’l-aziz!
Tavus kuşu gibi pek güzel bir kuş, yumurtadan çıkar, tekâmül eder, semâlarda tayarana başlar. Âfak-ı âlemde şöhret kazandıktan sonra, yerde kalan yumurtasının kabuğu içerisinde o kuşun güzelliğini, kemâlâtını, terakkiyatını arayıp bulmak isteyen adamın ahmak olduğunda şüphe yoktur. Binaenaleyh, tarihlerin naklettikleri Peygamberimiz (a.s.m.) bidâyet-i hayatına maddî, sathî, surî bir nazarla bakan bir adam, şahsiyet-i mâneviyesini idrak edemez. Ve derece-i kıymetine vasıl olamaz. Ancak bidâyet-i hayatına ve levâzım-ı beşeriyetine ve ahvâl-i zahiriyesine ince bir kışır, nazik bir kabuk nazarıyla bakılmalıdır ki, o kışır içerisinden, iki âlemin güneşi ve tûbâ gibi şecere-i Muhammediye (a.s.m.) çıkmıştır. Ve feyz-i İlâhiyle sulanmış ve fazl-ı Rabbâniyle tekâmül etmiştir. Binaenaleyh, Nebiy-yi Zîşanın (a.s.m.) mebde-i hayatına ait ahvâl-i suriyesinden zayıf birşey işitildiği zaman üstünde durmamalı; derhal başını kaldırıp etraf-ı âleme neşrettiği nurlara bakmalı.
Maahaza, mebde-i hayatına şek ve şüpheyle bakan adam, herhalde masdarla mazhar, menba ile mâkes, zatıyla tecellî aralarını fark edemiyor. Ve bu yüzden şüpheye düşer. Evet, Nebiy-yi Zîşan (a.s.m.) tecelliyât-ı İlâhiye mazhar ve mâkestir; masdar ve menbâ değildir. Çünkü, o zat yalnız âbiddir ve ibadetçe herkesten ileridir. Demek, bu kadar görünen terakkiyat, kemâlât onun zatî malı değildir. Ancak hariçten verilen, Rahmân-ı Rahîmin tecellîleridir. Evvelce beyan edildiği gibi, hiçbir şey, bir zerreye bile mânâ-yı ismiyle masdar olamaz. Amma bir zerre, mânâ-yı harfiyle semânın yıldızlarına mazhar olur. Yalnız gafletle o zerrenin masdar olduğu zannıyla bakıldığından, san’at-ı İlâhiyeyi tâğûtî bir tabiata mal ederler.
İ’lem eyyühe’l-aziz!
Duâlar, tevhid ve ibadetin esrarına nümunedir. Tevhid ve ibadette lâzım olduğu gibi, dua eden kimse de, “Kalbinde dolaşan arzu ve isteklerini Cenâb-ı Hak işitir” deyip Kadir olduğuna itikad etmelidir. Bu itikad, Allah’ın herşeyi bilir ve herşeye kadir olduğunu istilzam eder.
İ’lem eyyühe’l-aziz!
Şu âlemi ziyalandıran şemsin, bir sineğin gözüne tecelliyle girip ışıklandırması mümkündür. Ve ateşten bir kıvılcımın gözüne girip tenvir etmesi imkân haricidir. Çünkü gözü patlatır.
Kezâlik, bir zerre, Şems-i Ezelînin tecellîsine mazhar olur. Fakat Müessir-i Hakikîye zarf olamaz.
Mesnevî-i Nuriye, s. 74
23.07.2006
NurTalebesi
24.07.2006, 14:54
ÂYET-İ KERİME MEÂLİ
... İşte onlara, işlediklerinin karşılığında kat kat mükâfat vardır ve onlar Cennet saraylarıyla emniyet içindedirler.
Sebe’ Sûresi: 37
24.07.2006
HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ
Kim Cuma günü anne veya babasının veya onlardan birisinin kabrini ziyaret eder ve orada Yâsîn okursa günahları bağışlanır.
Câmi'ü's-Sağîr c: 3-3650
24.07.2006
İnsanın acip yaratılışı
İ’lem ey mağrur, mütekebbir,
mütemerrid nefis!
Sen öyle bir zâfiyet, acz, fakirlik, miskinlik gibi hallere mahalsin ki, ciğerine yapışan ve çok defa büyülttükten sonra ancak görülebilen bir mikroba mukavemet edemezsin; seni yere serer, öldürür...
İ’lem eyyühe’l-aziz!
Hardale ile tabir edilen, bir darı habbesi hükmünde olan kuvve-i hafızanın ihata ettiği meydanda gezintiler yapılırken o kadar büyük bir sahraya inkılâp eder ki, gezmekle bitmez bir şekil alır. Acaba o hardalenin içindeki meydanı bitiremeyen, o hardalenin dairesini ne suretle bitirecektir? Aklın nazarında hardalenin vaziyeti böyleyse, aklın gezdiği daire nasıldır? Aklı da dünyayı yutar. Fesübhânallah! Cenâb-ı Hak hardaleyi akıl için dünya; ve dünyayı da, akıl için bir hardale gibi yapmıştır.
İ’lem eyyühe’l-aziz!
İnsanların en büyük zulümlerinden biri de şudur ki: Büyük bir cemaatin mesaisine terettüp eden—hasenatı intaç eden—semeratı bir şahsa isnad ve ona mal ederler. Bu zulümde bir şirk-i hafî vardır. Çünkü, bir cemaatin cüz-ü ihtiyârîsiyle kesb ettikleri mahsulâtı bir şahsa atfetmek, o şahsın, icad derecesinde harikulâde bir kudrete mâlik olduğuna delâlet eder. Hattâ eski Yunanîlerin ve Vesenîlerin ilâheleri, böyle zâlimâne tasavvurat-ı şeytaniyenin mahsulüdür.
İ’lem eyyühe’l-aziz!
Zikreden adamın, feyz-i İlâhîyi celb eden muhtelif lâtifeleri vardır. Bir kısmı, kalb ve aklın şuuruna bağlıdır. Bir kısmı da şuursuz, yani şuurlara tâbi değildir. “Min haysü lâ yeş’ur” (Şuurunda olmaksızın) husûle gelir. Binaenaleyh, gafletle yapılan zikirler dahi feyizden hâli değildir.
İ’lem eyyühe’l-aziz!
Cenâb-ı Hak, insanı pek acip bir terkipte halk etmiştir. Kesret içinde vahdeti, terkip içinde besâteti, cemaat içinde ferdiyeti vardır. İhtiva ettiği âzâ, havâs ve letâifin herbirisi için müstakil lezzetler, elemler olduğu gibi; aralarında görülen sür’at, teâvün ve imdattan anlaşıldığı üzere, herbirisi arkadaşlarının lezzet, elem ve teessüratından da hisse alıyorlar. Bu hilkat sayesinde, insan eğer ubudiyet yoluna giderse, bütün lezzet, nimet, kemâlât nevilerine, kısımlarına mazhar olmaya şâyandır. Ve keza, eğer enaniyet yolunu takip ederse, çeşit çeşit elem ve azaplara da mahal olmaya müstehaktır.
Mesnevî-i Nuriye, s. 75
24.07.2006
Bugünkü sohbetin içinde Allah razı olsun kardeş...risaleleri idrak edebilmek duasıyla...
kardesim paylasımın için teşekkürler
NurTalebesi
24.07.2006, 17:08
Allah razı olsun
NurTalebesi
24.07.2006, 17:10
Amin Allah cümlemizden razı olsun
Murat Sâki
24.07.2006, 19:17
sürekli bir istikrar sağlayıp sohbetleri bizimle paylaştığın için teşekkürler.. Allah razı olsun NurTalebesi
NurTalebesi
24.07.2006, 20:09
Allah cümlemizden razı olsun
NurTalebesi
25.07.2006, 12:41
ÂYET-İ KERİME MEÂLİ
Âyetlerimizi akıllarınca boşa çıkarmak için birbirleriyle yarışanlar ise, azap içinde kalıcıdırlar.
Sebe’ Sûresi: 38
25.07.2006
HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ
Ahlâkı kötü olan, nefsine azap eder. Kaygısı çok olanın bedeni hasta olur. İnsanlarla sürtüşmeye girenin şerefi gider, kişiliği yok olur.
Câmi'ü's-Sağîr c: 3-3651
25.07.2006
İnsanlığın kurtuluşu Kur'ân hakikatlerinde
Bediüzzaman, kendisini sıkıştıranların vatan ve millet zararına, anarşilik ve dış güçler hesabına hareket ettiklerini söylemekten de geri durmamış ve şöyle demiştir: “Katiyen size beyan ediyorum ki, dinsizlik hesabına bizi ezen sizler, vatan ve millet, asayiş ve idare aleyhinde ve anarşilik lehinde ve müthiş bir ecnebî hesabına beni sıkıştırıp, bir sarsıntı çıkarıp, o cereyanın müdahalesini istiyorsunuz. Onun için, bütün ihanet ve hakaretlerinize beş para kıymet vermem; asayiş, idare lehinde sabır ve tahammüle karar verdim. Elbette dünya daimi olmadığı gibi, hadisâtı da fırtınalı, daima değişir. Birkaç saat cinayetlerle, dünyevî ve uhrevî binler zakkum ve azapla karşılaşanlar var. O zaman, faydasız yüz binler teessüf diyeceksiniz. Ben, resmî makamâta ve bizimle tam alâkadar vazifedarlara yazdığım gibi, sizin gibi bedbahtlara dahi derim:
“Biz, Risâle-i Nur’la, bu memleketin ve istikbalinin en büyük iki tehlikesini def etmeye çalışıyoruz ve bilfiil çok emarelerle, hatta mahkemede de kısmen ispat etmişiz. Birinci tehlike: Bu memlekette, hariçten kuvvetli bir surette girmeye çalışan anarşiliğe karşı sed çekiyoruz.
“İkincisi: Üç yüz elli milyon Müslümanların nefretlerini kardeşliğe çevirmekle, bu memleketin en büyük nokta-i istinadını temin etmektir.”21
4- Dinsizlik akımlarına kuvvet verilmesi
Yukarıda saydığımız olumsuzluklardan, anarşi ve terörden ülkeyi kurtarmak için din ve ahlâka, din eğitim ve öğretimine çok çok kuvvet verilmesi gerekirken din ve ahlâka pranga vurulmuş, dinsizlik akımlarına kuvvet verilmiştir. Bunlar da—komünistlik, masonluk, zındıklık, dinsizlik—Said Nursî’ye göre doğrudan doğruya anarşistliği doğurmuştur. Bu dehşetli tahrip edicilere karşı ancak ve ancak Kur’ân hakikatları etrafında İslâm birliği dayanabilir. Beşeri bu tehlikeden kurtarmaya vesile, ancak bu birlik olabilir. Bu vatanı yabancıların işgal ve istilâsından ve bu milleti anarşilikten kurtaracak yalnız odur. Ve bu hakikate binaen, Demokratlar bütün kuvvetleriyle bu hakikate istinad edip komünist ve masonluk cereyanına karşı vaziyet almaları zarurîdir.22
Hakikî bir Müslüman hiçbir zaman Yahudi ve Nasranî olamıyor. Olsa olsa dinsiz olup tam anarşist olur. İnşaallah, Maarif ve Adliye Vekilleri (Millî Eğitim ve Adalet Bakanları )gibi, sair erkânlar da bu ehemmiyetli hakikati tam anlayacaklar. Sağ-sol tâbiri yerine, hak ve hakikat, Kur’ân ve iman kuvvetine dayanıp bu vatanı mutlak küfürden, inkârdan, anarşilikten, dinsizlikten ve onların dehşetli tahribatlarından kurtarmaya çalışmalarını Allah’ın rahmetinden bütün ruh u canımızla niyaz ve rica ediyoruz.”23
Bediüzzaman anarşinin kaynağının inkârcılık ve sekülerizm; ondan kurtulmanın çaresini de iman hizmetindeki ihlâsın sonucu olan asayişi korumada gördüğü için bütün ömrünü iman hizmetine ve asayişi korumaya harcadığını söylüyor ve diyor ki: “Bir câni yüzünden on mâsumu zulümden kurtarmak için rahatımı, şerefimi, haysiyetimi, hattâ lüzum olsa hayatımı feda etmekle, her bir tazyikata, mânâsız, lüzumsuz şeylere karşı sabır ve tahammül ettim. İşte, benim otuz kırk senedir bu hizmet-i imaniye için, benim hakkımda habbeyi kubbe yapıp, bir bardak suda fırtına çıkarıp beni tâciz ettikleri halde, sırf hizmet-i imaniyenin bir neticesi olan âsâyiş için sabır ve tahammül ettim… “Madem iman hizmetinde tam ihlâsla, anarşiliği durdurmakla, âsâyişi muhafaza etmekle sabır ve tahammül gerektir. Ben de bunun için rahatımı, haysiyetimi feda ediyorum. Onları da helâl ediyorum.”24
Hiçbir Müslüman, şimdiye kadar hakikî Yahudi ve Nasranî olmamış ve olmaz, belki dinsiz olur, bütün bütün bozulur. Öyle de, bir Müslüman bolşevik olamaz. Belki anarşist olur, daha istibdad-ı mutlaktan başka idare edilmez. Biz Nur talebeleri hem idareye, hem âsâyişe, hem vatan ve milletin saadetine çalışıyoruz. Karşımızdaki dinsiz anarşistler, millet ve vatan düşmanlarıdır. Hükûmet için bize ilişmek değil, tam himaye ve yardım etmek elzemdir.25
5- Hürmet ve merhamet gibi ahlâkî esasların sarsılması
Dinin en önemli esaslarından biri hürmet, diğeri de merhamettir. Bu esasların ciddî anlamda sarsıldığını ifade eden Bediüzzaman, bazı yerlerde, biçare ihtiyarlar, peder ve valideler hakkında dehşetli boyutlara vardığını ve son derece acı neticeler verdiğini dile getiriyor ve şöyle diyor:
Cenâb-ı Hakk’a şükür ki, Risâle-i Nur, bu müthiş tahribata karşı girdiği yerlerde mukavemet ediyor, tamir ediyor. Zülkarneyn seddinin yıkılmasıyla Ye’cüc ve Me’cüclerin dünyayı fesada vermesi gibi, Muhammed (a.s.m.)’a ait olan Kur’ân seddinin sarsılmasıyla Ye’cüc ve Me’cüc’den daha müthiş olarak ahlâkta ve hayatta zulmetli bir anarşistlik ve zulümlü bir dinsizlik fesada ve ifsada başlıyor.26
Anarşi ve teröre karşı Bediüzzaman’dan çözümler
1- Kur’ân hakikatlerine sarılmak
Bediüzzaman nerede olursa olsun anarşi ve terörün sadece silah zoruyla halledilecek bir mesele olmadığını ortaya koyuyor, çözüm noktasındaki görüşlerini şu şekilde ortaya koyuyor: “Şimdi bu zamanda en büyük tehlike olan dinsizlik, anarşizm ve materyalizme karşı yalnız ve yalnız tek bir çare var. O da Kur’ân’ın hakikatlerine sarılmaktır. Yoksa koca Çin’i az bir zamanda komünistliğe çeviren beşerî musibet, siyasî, maddî kuvvetlerle susmaz. Yalnız onu susturan Kur’ân hakikatleridir.”27
—Devam edecek—
Dipnotlar:
21. Nursî, Emirdağ Lâhikası, 111
22. Nursî, Emirdağ Lâhikası, 271
23. A.g.e, 301
24. A.g.e, 416
25. A.g.e, 358
26. Nursî, Kastamonu Lâhikası, 111
27. Nursî, Emirdağ Lâhikası, 297
Dr. Vehbi KARAKAŞ
25.07.2006
Ben dindar bir cumhuriyetçiyim
Eskişehir Mahkemesinde gizli kalmış, resmen zapta geçmemiş ve müdafaatımda dahi yazılmamış bir eski hatırayı ve lâtif bir vâkıa-i müdafaayı aynen beyan ediyorum.
Orada benden sordular ki:
“Cumhuriyet hakkında fikrin nedir?”
Ben de dedim:
Eskişehir mahkeme reisinden başka daha sizler dünyaya gelmeden ben dindar bir cumhuriyetçi olduğumu elinizdeki tarihçe-i hayatım ispat eder. Hülâsası şudur ki: O zaman şimdiki gibi, hâlî bir türbe kubbesinde inzivada idim. Bana çorba geliyordu. Ben de tanelerini karıncalara verirdim, ekmeğimi onun suyuyla yerdim.
İşitenler benden soruyordular; ben de derdim:
“Bu karınca ve arı milletleri cumhuriyetçidirler. O cumhuriyetperverliklerine hürmeten, tanelerini karıncalara verirdim.”
Sonra dediler:
“Sen Selef-i Sâlihîne muhalefet ediyorsun.”
Cevaben diyordum:
“Hulefâ-i Râşidîn, herbiri hem halife, hem reis-i cumhur idi. Sıddîk-ı Ekber (ra), Aşere-i Mübeşşere ve Sahabe-i Kirama elbette reis-i cumhur hükmünde idi. Fakat mânâsız isim ve resim değil, belki hakikat-i adaleti ve hürriyet-i şer’iyeyi taşıyan mânâ-yı dindar cumhuriyetin reisleri idiler.”
Mevkuf Said Nursî
Târihçe-i Hayat, s. 357
Lügatçe:
Hulefâ-i Râşidîn: Doğru yolda olan dört büyük halife.
Sıddîk-ı Ekber: En büyük sıddık; Hz. Ebû Bekir (ra).
Aşere-i Mübeşşere: Cennetle müjdelenen on sahabe.
25.07.2006
NurTalebesi
26.07.2006, 16:14
nevî ticaret mevsimi: Üç aylar
Aziz, sıddık kardeşlerim,
Bugün mânevî bir ihtarla sizin hesabınıza bir telâş, bir hüzün bana geldi. Çabuk çıkmak isteyen ve derd-i maişet için endişe eden kardeşlerimizin hakikaten beni müteellim ve mahzun ettiği aynı dakikada bir mübarek hatıra ile bir hakikat ve bir müjde kalbe geldi ki: Beş günden sonra çok mübarek ve çok sevaplı ibadet ayları olan şuhûr-u selâse gelecekler. Her hasenenin sevabı başka vakitte on ise, Receb-i Şerifte yüzden geçer, Şâban-ı Muazzamda üç yüzden ziyade ve Ramazan-ı Mübarekte bine çıkar ve Cuma gecelerinde binlere ve Leyle-i Kadirde otuz bine çıkar. Bu pekçok uhrevî faydaları kazandıran ticaret-i uhreviyenin bir kudsî pazarı ve ehl-i hakikat ve ibadet için mümtaz bir meşheri ve üç ayda seksen sene bir ömrü ehl-i imana temin eden şuhûr-u selâseyi böyle bire on kâr veren medrese-i Yusufiyede geçirmek, elbette büyük bir kârdır. Ne kadar zahmet çekilse ayn-ı rahmettir.
İbadet cihetinde böyle olduğu gibi, Nur hizmeti dahi nisbeten—kemiyet değilse de keyfiyet itibarıyla—bire beştir. Çünkü bu misafirhanede mütemadiyen giren ve çıkanlar, Nurun derslerinin intişarına bir vasıtadır. Bazan bir adamın ihlâsı, yirmi adam kadar fayda verir. Hem Nurun sırr-ı ihlâsı, siyasetkârâne kahramanlık damarını taşıyan, Nurun tesellilerine pekçok muhtaç bulunan mahpus biçareler içinde intişarı için bir parça zahmet ve sıkıntı olsa da, ehemmiyeti yok. Derd-i maişet ciheti ise: Zaten bu üç ay âhiret pazarı olmasından, herbiriniz çok şakirtlerin bedeline, hattâ bazınız bin adamın yerinde buraya girdiğinden, elbette sizin haricî işlerinize yardımları olur diye tamamıyla ferahlandım ve bayrama kadar burada bulunmak büyük bir nimettir bildim.
Said Nursî
Şuâlar, s. 424
26.07.2006
Allah razı olsun bunun devamını nasıl okuyacağız yani kaçıncı şuadan alıntı acaba merak ettim kusura bakmayın
Zeynep Özmen
26.07.2006, 18:40
Günün önemini çok güzel açıklıyor üstad acaba 3. şuadanmı?
Murat Sâki
26.07.2006, 20:29
arkadaşlar sayfa no verilmilmiş isteyen konuya evden devam edebilir teşekkürler nur talabesi
NurTalebesi
27.07.2006, 15:11
ÂYET-İ KERİME MEÂLİ
O gün Allah onların hepsini huzurunda toplar, sonra da meleklere, “Bunlar size mi ibadet ediyorlardı?” diye sorar.
Sebe’ Sûresi: 40
27.07.2006
HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ
İhtiyacı olmadığı halde dilencilik yapan, ateş yiyor gibidir.
Câmi'ü's-Sağîr c: 3-3654
27.07.2006 Peygamberimizin (a.s.m.) ana rahmine düştüğü gece
Mevsimler birbirini kovalıyor, kıştan sonra bahar ve yaz yeşil sayfaları, bir bir önümüze açılıyor. Durgunlaşan zirâî ve ticarî hayat böylece yeniden canlanıp hareketleniyor. Mânevî hayatımız da böyledir. Zaman çarkı dönerken, her yıl manevî hareket ve bereket mevsimi dediğimiz ayları önümüze getiriyor. O bereketli zeminde ve zamanda ekilen sevap ve hayır tohumları bire yüz, bire üç yüz ve hatta bire bin sevap meyveleri veriyor. Ruhların derinliklerinde yeni bir heyecan, taze bir canlılık, gönüllerde lâhutî bir huzur başgösteriyor. Bu mevsimde feyiz pınarları çok daha gür, çok daha bol akıyor.
Üç aylar birbiri ardınca dizilmiş, mü’minler için âdetâ kademeler halinde yükselen mânevî bir terakkî merdiveni teşkil etmektedir. Bu merdivenin ilk basamağı Receb-i Şeriftir. Ardından Şaban-ı Muazzama gelmekte, sonra da Ramazan-ı Mübarekle mevsim en feyizli ve bereketli devresine girmektedir. Bu aylara “çok sevaplı ibadet ayları” diyen Bediüzzaman, onların sevap ve mânevî kazanç bakımından mü’minlerin önünde nasıl bir kademeli yükseliş vesîlesi olduklarına şöyle işaret ediyor: “Her hasenenin sevabı başka vakitte on ise, Receb-i Şerifte yüzden geçer, Şaban-ı Muazzamada üç yüzden ziyade ve Ramazan-ı Mübarekte bine çıkar ve Cuma gecelerinde binlere ve Leyle-i Kadirde (Kadir Gecesinde) otuz bine çıkar.”1
Üç aylarla birlikte, herbirinde mübarek hadiseler cereyan etmiş olan nurlu kandiller peş peşe gelir, mü’min gönülleri aydınlatmaya hazırlanır. Hayır ve iyiliklerin herbirine yüz sevap yazılan Recep ayının ilk Cuma gecesi Regaib kandilidir. Regaib, rağbet edilen, değeri çok, çok atâ ve çok ihsan mânâlarına gelmektedir. Bu gece, değerini, Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (asm) bir cihette, görünen âleme teşrifi demek olan anne rahmine düşmesinden almaktadır.
Nasıl ki, o Peygamberlik Güneşinin doğuşuyla kâinat mânevî karanlıklardan, inançsızlık zulmetlerinden kurtulup büyük bir sevinç ve sürura gark oldu, o gelişi nasıl mânen alkışladıysa; aynen öyle de, dünyaya teşrifinin ilk basamağı olan bu geceyi bütün kâinat ve varlıklar alkışlamış, coşkun bir sevinçle karşılamışlardır.2
Regaib gecesi, Peygamber Efendimizin (asm) hayatının yükseliş basamağı olduğu gibi, yine bu ayın 27’nci gecesine rastlayan Mirac Kandili de onun mânevî tırmanışının en yüksek noktasını teşkil etmektedir. Her iki gecenin Receb ayında bulunması, bu ayın kudsiyetini daha da artırmaktadır.
“Pekçok uhrevî (ahiret hayatına dair) faydaları kazandıran ticaret-i uhreviyenin bir kudsî pazarı ve ehl-i hakikat ve ibadet için mümtaz bir meşheri ve üç ayda seksen sene bir ömrü ehl-i imana temin eden şuhûr-u selâseyi (üç ayları)”3 ebedî kazancımız için bulunmaz bir fırsat olarak kabul etmeliyiz. Bu fırsatın ilk basamağına bu gece ile kavuşmuş bulunuyoruz.
Öyle ise bu geceyi nasıl ihyâ etmeliyiz ki, onu hakkıyla değerlendirmiş olabilelim? Onun sonsuz feyzinden, mânevî kazancından istifade etmiş olalım? Aslında üç aylardan olmak hasebiyle Receb ayının her gecesi kıymetlidir. Ancak Cuma gecelerinin fazileti buna ilâve olduğunda Regaib kandilinin üstünlüğü daha da artmış olmaktadır.
Bu geceye mahsus hususî bir ibadet olmamakla birlikte, kaza namazı olanların kaza, sairlerin nafile namaz kılmaları; Kur’ân okumaları; tesbih ve zikirle meşgul olmaları; duâ ve ilticada bulunmaları şeklinde özetlenebilecek bir ihyâ programı tatbik edilebilir. Ayrıca Receb ayının ilk Perşembe gününü oruçlu geçirmenin de müstehab olduğu ifade edilmektedir.
Akıl ve kalblerin İlâhî feyze mazhar olduğu bu mübarek gecede imanî bilgilerle meşgul olmak, Kur’ân’ın yüksek hakikatlerini tefekkür etmek, geçmiş ve gelecek hakkında muhasebeye dalmak, Allah’a tevbe ve istiğfarda bulunmak gerekir. Duânın makbul olduğu böyle gecelerde Allah’tan dünya ve ahiret hayrı dilemek ve geceyi mümkün mertebe uyanık geçirmek gerekir.
Böylesine manevî feyiz ve bereketlerle dolu olan geceler, bizi yeni bir silkinişle kendimize ve dolayısıyla Rabbimize döndürmeye en güzel vesilelerdir. Yoksa sair gecelerden farksız bir monotonluk içinde bu fırsatları kaçırmak büyük bir kayıptır. Zira ömür durmuyor, gidiyor. Ebedî hayatımız için önümüze açılan fırsatlar bir bir geçiyor. Akan fırsatları değerlendirerek o fırsatlardan kazançlı çıkmaya çalışmak gerekiyor. Nitekim Cenâb-ı Hak da biz kullarına olan merhameti dolayısıyla önümüze böyle fırsatlar açmakta, kullarının günahlardan kurtulup büyük mânevî kazançlara nâil olmasını murad etmektedir.
Geceyi ihyâ etmek, diriltmek demektir. Kandillerde gözler ve gönüller uyanık olmalı, lisanlar zikirle canlanmalıdır. Gecenin ihyâsı ancak böyle mümkün olabilir. Hayatımızda idrâk ettiğimiz bütün üç ayların ve Regaib Kandillerinin, bütün Müslüman kardeşlerimiz ve İslâm âlemi için hayırlar, saadetler getirmesini niyaz edip, seksen senelik bir ömür sevabına vesîle olmasını diliyoruz.
(Güleçyüz K., Üç Aylar ve Kandillerimiz, Y.A.N., s. 25)
Dipnotlar: 1- Şuâlar, s. 416; 2- Sikke-i Tasdik-i Gaybî, s. 166; 3- Şuâlar, s. 416
27.07.2006
Delâili'n Nur
Bismillâhirrahmânirrahîm
“Peygambere Allah rahmet eder, melekler de duâ eder. Ey îman edenler, siz de ona teslimiyetle salât ve selâm getirin.” (Ahzab: 56)
1. Peki ey Allah’ım! Efendimiz Muhammed’e ve Efendimiz Muhammed’in âline öyle bir salât ve rahmet eyle ki; onunla bizi bütün korku ve âfetlerden kurtar, bütün ihtiyaçlarımızı yerine getir, bütün kötülüklerden temizle, katındaki derecelerin en yücesine yükselt, gerek hayatta ve gerekse öldükten sonra bütün hayırların en yüksek gayesine ulaştır! Duâmızı kabul eyle, ey duâlara cevap veren! Hamd, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.
27.07.2006
Çocuğa önemli olduğunu hissettirmek
Üstadın mâsum çocuklarla sohbet ve muhaveresi ise çok ibretli ve saadetlidir. Emirdağı ve civarı köylerinde, yanına gelen mâsumlara büyükler gibi ehemmiyet verip, kalben onlara müteveccih olurdu. “Evlâtlarım, siz mâsumsunuz, daha günahınız yoktur. Ben çok hastayım, bana dua ediniz; sizin duânız makbuldür. Ben sizi mânevî evlâtlarım ve talebelerim olarak duâma dahil ettim” derdi. O çocuklar, gözlerinden akan muhabbet nurlarıyla Üstadı selâmlarlar, Üstad, gafil büyüklerden ziyade onlara samimî ve ciddî selâm ederdi. Ve “Bunlar istikbalin Nur talebeleridir. Bana olan bu alâka ve teveccühlerinin sebebi ise: Mâsum ruhları hissediyor ki, Risale-i Nur, onların imdadına gelmiş. Ben de o Nurun bir tercümanı olmam hasebiyle, gayr-ı ihtiyarî bu fedakârane muhabbet ve alâkayı gösteriyorlar” derdi.
Tarihçe-i Hayat, s. 404
Allah razı olsun kardeş inş.bu geceyi en güzel şekilde geçiririz.selametle...
NurTalebesi
27.07.2006, 15:28
Amin inşallah Allah cümlemziden razı olsun
NurTalebesi
28.07.2006, 22:26
ÂYET-İ KERİME MEÂLİ
O gün birbirinize ne bir fayda vermeye güzünüz yeter, ne de bir zararı uzaklaştırmaya. Zulmedenlere de "Yalanlayıp durduğunuz ateşin azabını tadın" deriz.
Sebe’ Sûresi: 42
28.07.2006
HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ
Kim ki, kendisinden ilmî bir mesele sorulur da söylemeyip gizlerse, Kıyâmet günü Allah onu ateşten bir gem ile gemler.
Câmi'ü's-Sağîr c: 3-3655
28.07.2006
Çok sevaplı ibadet vakti
Aziz sıddık kardeşlerim,
Bu yaz mevsimi, gaflet zamanı ve derd-i maîşet meşgalesi hengâmı ve şuhûr-u selâsenin çok sevaplı ibâdet vakti ve zemin yüzündeki fırtınaların silahla değil, diplomatlıkla çarpışmaları zamanı olduğu cihetle, gayet kuvvetli bir metânet ve vazife-i nûriye-i kudsiyede bir sebat olmazsa, Risâle-i Nûr’un hizmeti zararına bir atâlet, bir fütur ve tevakkuf başlar.
Aziz kardeşlerim, siz katî biliniz ki, Risâle-i Nur ve şâkirtlerinin meşgul oldukları vazife, rû-yi zemindeki bütün muazzam mesâilden daha büyüktür. Onun için, dünyevî merakâver meselelere bakıp, vazife-i bâkiyenizde fütur getirmeyiniz. Meyvenin Dördüncü Meselesini çok defa okuyunuz; kuvve-i mâneviyeniz kırılmasın.
Evet, ehl-i dünyanın bütün muazzam meseleleri, fânî hayatta zâlimâne olan düstûr-u cidal dâiresinde, gaddarane, merhametsiz ve mukaddesât-ı diniyeyi dünyaya fedâ etmek cihetiyle, kader-i İlâhî, onların o cinayetleri içinde, onlara bir mânevî cehennem veriyor. Risâle-i Nur ve şâkirtlerinin çalıştıkları ve vazifedâr oldukları fânî hayâta bedel, bâkî hayata perde olan ölümü ve hayat-ı dünyeviyenin perestişkârlarına gayet dehşetli ecel celladının, hayat-ı ebediyeye birer perde ve ehl-i imânın saâdet-i ebediyelerine birer vesile olduğunu, iki kere iki dört eder derecesinde katî ispat etmektedir. Şimdiye kadar o hakikati göstermişiz.
Elhasıl: Ehl-i dalâlet, muvakkat hayata karşı mücâdele ediyorlar. Bizler, ölüme karşı nûr-u Kur’ân ile cidaldeyiz. Onların en büyük meselesi—muvakkat olduğu için—bizim meselemizin en küçüğüne—bekaya baktığı için—mukabil gelmiyor. Madem onlar divânelikleriyle bizim muazzam meselelerimize tenezzül edip karışmıyorlar; biz, neden kudsî vazifemizin zararına onların küçük meselelerini merakla takip ediyoruz?
Bu âyet “Siz doğru yolda oldukça, sapıtmış olanlar size zarar veremez. (Mâide Sûresi: 105.)” ve usûl-ü İslâmiyetin ehemmiyetli bir düsturu olan “Er-râzî bi’z-zarari lâ yunzeru lehû.”
Yani, “Başkasının dalâleti sizin hidâyetinize zarar etmez; sizler, lüzumsuz onların dalâletleriyle meşgul olmayasınız”; düstûrun mânâsı: “Zarara kendi râzı olanın lehinde bakılmaz, ona şefkat edip acınmaz.”
Madem bu âyet ve bu düstur, bizi, zarara bilerek râzı olanlara acımaktan men ediyor; biz de bütün kuvvetimiz ve merakımızla, vaktimizi kudsî vazifeye hasretmeliyiz. Onun hâricindekileri mâlâyânî bilip, vaktimizi zâyi etmemeliyiz. Çünkü elimizde nur var, topuz yoktur. Biz tecâvüz edemeyiz. Bize tecâvüz edilse, nur gösteririz. Vaziyetimiz bir nevî nûrânî müdafaadır.
Emirdağ Lâhikası, s. 41
Bediüzzaman Said NURSİ
28.07.2006
Allah Razı olsun nur talebesi risaleden güzel bir yer paylaşmışın...
Zarara kendi razı olanın lehinde bakılmaz,ona şefkat edip acınmaz düsturu çok güzel...
NurTalebesi
29.07.2006, 09:39
Allah cümlemizden razı olsun
NurTalebesi
29.07.2006, 20:33
ÂYET-İ KERİME MEÂLİ
Onlara ap açık âyetlerimiz okunduğunda, “Bu, ancak atalarınızın taptıklarından sizi vazgeçirmek isteyen bir adamdır” derler...
Sebe’ Sûresi: 43
29.07.2006
HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ
Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların lâneti, Ashabıma dil uzatanların üzerine olsun.
Câmi'ü's-Sağîr c: 3-3656
29.07.2006
Üç aylar mânevî havayı safîleştiriyor
İkinci cihet: Nasıl ki çok mübarek ve kudsî, büyük bir zat, gayet fakir ve muhtaç bir adama, ümit edilmediği bir tarzda, iltifatkârâne, bir kapta, bazı kâğıtlara sarılı bir hediye ihsan etse, elbette o bîçare adam, o pek büyük zâta karşı hediyenin binler mislinden fazla teşekkür etmek ister. Ve bin o hediye kadar kıymetli bulunan o hediyeyle gösterilen iltifatına karşı ne kadar teşekkürde israf ve ifrat etse de makbuldür. Ve o çok mübarek zâtın o hediyesine sardığı kâğıtları da teberrük deyip şeker gibi yese, hatta o hediye içindeki cevizlerin sert kabuklarını da teberrük diye ekmek gibi yutsa ve o hediyenin kabını mübarek bir kitap gibi öpse ve başına koysa, israf olmadığı gibi; aynen öyle de, Risâle-i Nur yüzünde irade-i âmme, inayet-i hâssa, iltifatını tevafuk zarfıyla ihsan edilmiş. Elbette tevafuka dair tafsilât, tasvirat, fiilî teşekküratın bir nev’idir ve sevincin ve minnettarlığın heyecanlı tereşşuhatıdır.
Kusura bakılmaz. Evet, böyle bir zâtın iltifatını gösteren maddî kırk para ihsanına karşı kırk bin teşekkür edilse israf değil.
İkinci mesele: Ben hem kendimde, hem bu yakındaki Risâle-i Nur talebelerinde şuhur-u muharremeden sonra bir yorgunluk ve şevkte bir fütur görüyordum. Sebebini vâzıhan bilmiyordum. Şimdi, eskide söylediğim tahminî sebep, hakikat olduğunu gördüm. Şöyle ki:
Nasıl maddî hava fena ise, fena tesir ediyor; mânevî hava da bozulsa, herkesin istidadına göre bir sarsıntı verir. Şuhur-u selâse ve muharremede âlem-i İslâmın mânevî havası, umum ehl-i imanın ahiret kazancına ve ticaretine ciddî teveccühleri ve himmetleri ve tenvirleri o havayı sâfileştiriyor, güzelleştiriyor, müthiş ârızalara ve fırtınalara mukabele ediyor. Herkes o sayede ve sayesinde derecesine göre istifade eder. Fakat o şuhur-u mübareke gittikten sonra, âdeta o ahiret ticaretinin meşheri ve pazarı değiştiği gibi, dünya sergisi açılmaya başlıyor. Ekser himmetler, bir derece vaziyeti değişiyor. Havayı tesmim eden buharat-ı müzahrefe o mânevî havayı bozar. Herkes derecesine göre ondan zedelenir.
Bu havanın zararından kurtulmak çaresi, Risâle-i Nur’un gözüyle bakmak ve ne kadar müşkilât ziyadeleşse, kudsî vazife itibarıyla daha ziyade ciddiyet ve şevkle hareket etmektir. Çünkü başkaların füturu ve çekilmesi, ehl-i himmetin şevkini, gayretini ziyadeleştirmeye sebeptir. Zira, gidenlerin vazifelerini de bir derece yapmaya kendini mecbur bilir ve bilmelidirler.
Kastamonu Lâhikası, s. 41
Lügatçe:
şuhur-u selâse: Üç aylar.
tesmim: Zehirleme.
buharat-ı müzahrefe: Pis ve zararlı gazlar.
29.07.2006
NurTalebesi
30.07.2006, 16:24
ÂYET-İ KERİME MEÂLİ
...Yine derler ki: "Bu Kur’ân ancak uydurulmuş bir yalandır." Kendilerine hak geldiğinde, o kâfirler "Bu ap açık bir sihirden başka birşey değildir" derler.
Sebe’ Sûresi: 43
30.07.2006
HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ
Ali’ye dil uzatan bana dil uzatmıştır. Bana dil uzatan da Allah'a dil uzatmıştır.
Câmi'ü's-Sağîr, c: 3, 3657.
30.07.2006
Üç aylarda Risâle-i Nur’la meşguliyet
Bu şuhûr-u selâse çok kıymettardır; leyle-i Kadrin sırrıyla seksen sene bir ömrü kazandıracak bir vakitte, en iyi, en efdal şeylerle meşgul olmak lâzım geliyor. İnşaallah, Kur’ân’a ait mesâille iştigal, bir nevî mânevî mütefekkirane Kur’ân okumak hükmündedir. Hem ibadet, hem ilim, hem marifet, hem tefekkür, hem kıraat-i Kur’ân mânâları risâlelerin istinsah ve mütalâalarında vardır itikadındayız.
Barla Lâhikası, s. 176
***
Aziz, sıddık kardeşlerim,
Bu şuhur-u mübarekede, Nurcuların şirket-i maneviyesine inşaallah pek çok kudsî servet girecek. Herbir Nurcu, binler lisanla ve yüzer kalemle çalışacak gibi kâr kazanacak. Ve bu mübarek ve çok bereketli aylarda beş tarzda ibadet sayılabilen kalemle Zülfikâr-ı Mucizat mecmuasına hizmet edenler, tam bahtiyardırlar. Fakat yazıdan ziyade, sıhhatine dikkat etmek lâzım ve elzemdir.
Emirdağ
Lâhikası, s. 145
***
Aziz, sıddık, sarsılmaz, usanmaz, çekinmez, çekilmez kardeşlerim,
Evvela: Bu yaz, derd-i maişet cihetiyle ve bu şuhur-u selase, ibadet haysiyetiyle bir derece Nurların kitabetine fütur verebilir diyenlere beyan ederiz ki: Bilâkis, yazmaya şevk verir ve vermek gerektir. Çünkü Nurun hizmeti, hem maişet, hem rahat-ı kalbe bereketleriyle yardım ettiği gibi, ibadet-i tefekkürî nev’inden olması cihetiyle, mübarek ayların sevaplarına büyük yardımı olur.
Emirdağ Lâhikası, s. 146
Lügatçe:
şuhûr-u selâse: Üç aylar.
leyle-i Kadr: Kadir gecesi.
mesâil: Meseleler.
mütefekkirane: Tefekkür edercesine.
kıraat-i Kur’ân: Kur’ân okuma.
istinsah: Yazarak çoğaltmak.
kitabet: Yazma.
ibadet-i tefekkürî: Tefekkür ederek ibadet etme.
30.07.2006
Sağol kardeş Rabbim her günü dolu dolu geçirmeyi nasip etsin.selametle...
Allah razi olsun. Idrak edebilmemiz dilegi ile
NurTalebesi
30.07.2006, 19:20
Sağol kardeş Rabbim her günü dolu dolu geçirmeyi nasip etsin.selametle...
aminnnnnnnnn
Mevlüde Yıldız
30.07.2006, 19:52
Allah razı olsun ne güzel sohbetlerinizi bizimle paylaşıyorsun bizde bazen evde sohbet yapıyoruz hanımlar arasında inşallah sevabımız ortaktır
NurTalebesi
30.07.2006, 20:35
İnşaAllah ortaktır.Allah razı olsun
NurTalebesi
31.07.2006, 17:08
Halbuki Biz onlara ders alacakları bir kitap vermemiş, senden önce bir peygamber de göndermemiştik; iddiâları ne bir kitaba dayanmaktadır, ne de bir peygambere.
Sebe’ Sûresi: 44
31.07.2006
HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ
İçki içen kimse Kıyâmet Günü susamış olarak mahşere gelir.
Câmi'ü's-Sağîr, c: 3, 3665
31.07.2006
Nurlarla meşguliyet beş cihetle ibadettir
Bir kısım kardeşlerime hususî bir mektuptur
Yazıda usanan ve ibadet ayları olan Şuhur-u Selâsede sair evrâdı, beş cihetle ibadet sayılan(Hâşiye) Risâle-i Nur yazısına tercih eden kardeşlerime iki hadis-i şerifin bir nüktesini söyleyeceğim.
Birincisi: “Mahşerde ulema-i hakikatin sarf ettikleri mürekkep şehidlerin kanıyla muvâzene edilir, o kıymette olur.” (Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, 1: 6)
İkincisi: “Bid’aların ve dalâletlerin istilâsı zamanında Sünnet-i Seniyyeye ve hakikat-i Kur’âniyeye temessük edip hizmet eden, yüz şehid sevabını kazanabilir.” (İbni Adiy, el-Kâmil fi’d-Duafâ, 2:739)
Ey tembellik damarıyla yazıdan usanan ve ey sofîmeşrep kardeşler! Bu iki hadisin mecmuu gösterir ki, böyle zamanda hakaik-i imaniyeye ve esrar-ı Şeriat ve Sünnet-i Seniyyeye hizmet eden mübarek, hâlis kalemlerden akan siyah nur veya âb-ı hayat hükmünde olan mürekkeplerin bir dirhemi, şühedanın yüz dirhem kanı hükmünde yevm-i mahşerde size fayda verebilir. Öyleyse onu kazanmaya çalışınız. Eğer deseniz: “Hadiste âlim tabiri var. Bir kısmımız yalnız kâtibiz.”
Elcevap: Bir sene bu risâleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabul ederek okuyan, bu zamanın mühim, hakikatli bir âlimi olabilir. Eğer anlamasa da, madem Risâle-i Nur şakirtlerinin bir şahs-ı mânevîsi var; şüphesiz o şahs-ı mânevî bu zamanın bir âlimidir. Sizin kalemleriniz ise, o şahs-ı mânevînin parmaklarıdır. Kendi nokta-i nazarımda liyakatsiz olduğum halde, haydi, hüsn-ü zannınıza binaen bu fakire bir üstadlık ve tebâiyet noktasında bir âlim vaziyetini verdiğinizden bağlanmışsınız. Ben ümmî ve kalemsiz olduğum için, sizin kalemleriniz benim kalemim sayılır; hadiste gösterilen ecri alırsınız.
Hâşiye: Bu kıymetli mektupta Üstadımızın işaret ettiği beş nevî ibadetin kendilerinden izahını talep ettik. Aldığımız izah aşağıya yazılmıştır:
1. En mühim bir mücahede olan ehl-i dalâlete karşı mânen mücahede etmektir.
2. Üstadına neşr-i hakikat cihetinde yardım sûretiyle hizmet etmektir.
3. Müslümanlara iman cihetinde hizmet etmektir.
4. Kalemle ilmi tahsil etmektir.
5. Bazan bir saati bir sene ibadet hükmüne geçen tefekkürî olan ibadeti yapmaktır. (Rüştü, Hüsrev, Refet)
Lem’alar, 21. Lem’a, s. 171
Lügatçe:
Şuhur-u Selâse: Üç aylar; Recep, Şaban ve Ramazan.
evrâd: Virdler, duâlar.
temessük: Yapışma, sarılma, sıkıca tutma.
sofîmeşrep: Tasavvuf ehli, riyazet ve nefisle mücadele ile hakikata varmaya çalışan kimse.
esrar-ı Şeriat: Şeriatın sırları.
NurTalebesi
07.08.2006, 09:55
ÂYET-İ KERİME MEÂLİ
De ki: Eğer haktan sapmışsam vebâli banadır. Eğer doğru yolda isem, o da Rabbimin bana vahyi sayesindedir. Şüphesiz ki O her şeyi hakkıyla işitir, her şeye her şeyden yakındır.
Sebe’ Sûresi: 50
07.08.2006
HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ
Kim ki Allah ve meleklerinden başka kimsenin görmediği tenha bir yerde iki rek’ât namaz kılarsa, Allah onun için Cehennem ateşinden kurtuluş beratı yazar.
Câmi'ü's-Sağîr, c: 3, 3674
07.08.2006
Mü’minin mü’mine duâsı
Birinci Suâliniz: Mü’minin mü’mine en iyi duâsı nasıl olmalıdır?
Elcevap: Esbab-ı kabul dairesinde olmalı. Çünkü bazı şerâit dahilinde duâ makbul olur. Şerâit-i kabulün içtimaı nispetinde makbuliyeti ziyadeleşir.
Ezcümle, duâ edileceği vakit, istiğfar ile mânevî temizlenmeli; sonra, makbul bir duâ olan salâvat-ı şerifeyi şefaatçi gibi zikretmeli ve âhirde yine salâvat getirmeli. Çünkü, iki makbul duânın ortasında bir duâ makbul olur.
* Hem bizahri’l-gayb, yani gıyaben ona duâ etmek,
* Hem hadiste ve Kur’ân’da gelen me’sur duâlarla duâ etmek; meselâ,
“Allahım, Senden kendim ve onun için dünyada ve âhirette af ve âfiyet istiyorum.” (en-Nevevî, el-Ezkâr, 74; el-Hâkim, el-Müstedrek, 1: 517.)
“Ey Rabbimiz, bize dünyada da güzellik ver, âhirette de güzellik ver. Ve bizi Cehennem ateşinin azâbından koru.” (Bakara Sûresi, 2: 201.) gibi câmi duâlarla duâ etmek
* Hem hulûs ve huşû ve huzur-u kalble duâ etmek,
* Hem namazın sonunda, bilhassa sabah namazından sonra,
* Hem mevâki-i mübarekede, hususan mescidlerde,
* Hem Cumada, hususan saat-i icabede,
* Hem şuhur-u selâsede, hususan leyâli-i meşhurede,
* Hem Ramazan’da, hususan Leyle-i Kadirde duâ etmek, kabule karin olması rahmet-i İlâhiyeden kaviyyen me’muldür.
O makbul duânın ya aynen dünyada eseri görünür; veyahut duâ olunanın âhiretine ve hayat-ı ebediyesi cihetinde makbul olur. Demek, aynı maksat yerine gelmezse, duâ kabul olmadı denilmez, belki daha iyi bir surette kabul edilmiş denilir.
Mektubat, s. 270
Lügatçe:
şerâit: Şartlar.
me’sur: Tesirli.
mevâki-i mübareke: Mübarek mevkiler.
saat-i icabe: Duânın kabul edildiği insanlarca bilinmeyen Cuma gününde bir vakit.
leyâli-i meşhure: Meşhur geceler.
Bediüzzaman Said NURSİ
07.08.2006
çok güzel şahsen bende nur talabesi olmayan çalışan bir insan olarak sizin bu şekilde sohbetlerinizi paylaşmanız çok hoşuma gitti Allah sizden razı olsun
NurTalebesi
07.08.2006, 13:04
Allah razı olsun züleyha sormak istediğin paylaşmak istediğin olursa emrine amadeyim
Selametle...
Allah razı olsun züleyha sormak istediğin paylaşmak istediğin olursa emrine amadeyim
Selametle...
cümlemizden ecmain bu ince davranışınız için teşekkürler merak ettiğim bir şey olursa soracağım inşAllah
Allah'a emanet olun
NurTalebesi
08.08.2006, 13:05
İslâm kardeşliği uyanmalı
Rüyanın zeyli
Rüya hacda sükût etti. Çünkü, haccın ve ondaki hikmetin ihmali, musibeti değil, gazap ve kahrı celb etti. Cezası da keffâretü’z-zünub değil, kessâretü’z-zünub oldu. Haccın bahusus taarrüfle tevhid-i efkârı, teavünle teşrik-i mesaiyi tazammun eden içindeki siyaset-i âliye-i İslâmiye ve maslahat-ı vâsia-i içtimaiyenin ihmalidir ki, düşmana milyonlarla İslâmı, İslâm aleyhinde istihdama zemin ihzar etti.
İşte Hint, düşman zannederek, halbuki pederini öldürmüş, başında oturmuş bağırıyor.
İşte Tatar, Kafkas, öldürülmesine yardım ettiği şahıs, biçare valideleri olduğunu, “ba’de harabi’l-Basra” anlıyor. Ayak ucunda ağlıyorlar.
İşte Arap, yanlışlıkla kahraman kardeşini öldürüp, hayretinden ağlamayı da bilmiyor.
İşte Afrika, biraderini tanımayarak öldürdü, şimdi vâveylâ ediyor.
İşte âlem-i İslâm, bayraktar oğlunu gafletle bilmeyerek öldürmesine yardım etti, valide gibi saçlarını çekip âh ü fîzar ediyor.
Milyonlarla ehl-i İslâm, hayr-ı mahz olan sefer-i hacca şedd-i rahl etmek yerine, şerr-i mahz olan düşman bayrağı altında dünyada uzun seyahatlar ettirildi. “Fa’tebirû” (İbret alınız!)
“Zaruret yasakları mübah kıldığı gibi zorlukları da kolaylaştır.” Korkaklıkta darb-ı mesel hükmünde olan tavuk, çocukları yanında iken şefkat-i cinsiyesiyle câmusa saldırır. İşte dehşetli bir cesaret...
Hem darb-ı mesel olmuş, keçi, kurttan havfı, ıztırar vaktinde mukavemete inkılâp eder; boynuzuyla kurdun karnını deldiği vâkidir. İşte harika bir şecaat...
Fıtrî meyelan, mukavemet-sûzdur. Bir avuç su, kalın bir demir gülle içine atılsa, kışta soğuğa mâruz bırakılsa, meyl-i inbisat demiri parçalar.
Evet, şefkatli tavuk cesareti, hamiyetli keçi ıztırarî şecaati gibi fıtrî bir heyecan, demir güllede su gibi zulmün burudetli husumet-i kâfiranesine maruz kaldıkça herşeyi parçalar. Rus mojikleri buna şahittir.
Bununla beraber imanın mahiyetindeki hârikulâde şehamet, izzet-i İslâmiyenin tabiatındaki âlempesent şecaat, uhuvvet-i İslâmiyenin intibahıyla her vakit mucizeleri gösterebilir.
Birgün olur elbette doğar şems-i hakikat
Hiç böyle müebbed mi kalır zulmet-i âlem?
Sünûhat, s. 71-73
Lügatçe:
keffâretü’z-zünub: Günahların keffareti.
kessâretü’z-zünub: Günahların çoğalması.
taarrüf: Tanışma.
tevhid-i efkâr: Fikir ve görüş birliği.
teavün: Yardımlaşma.
teşrik-i mesai: Çalışma ortaklığı, işbirliği yapma.
tazammun: İçine alma.
maslahat-ı vâsia-i içtimaiye: Topluma ait büyük fayda.
Ba’de harabi’l-Basra: Basra yıkıldıktan sonra. Mec. İş işten geçtikten sonra.
şedd-i rahl: Yola çıkma, yolcu olma.
havf: Korku.
mukavemet-sûz: Dayanılmaz.
meyl-i inbisat: Genişleme meyli.
burudet: Soğukluk, soğuk olma.
âlempesent: Âlemce meşhur, dünyaca takdir edilen.
Bediüzzaman Said NURSİ
NurTalebesi
08.08.2006, 13:05
İslâm kardeşliği uyanmalı
Rüyanın zeyli
Rüya hacda sükût etti. Çünkü, haccın ve ondaki hikmetin ihmali, musibeti değil, gazap ve kahrı celb etti. Cezası da keffâretü’z-zünub değil, kessâretü’z-zünub oldu. Haccın bahusus taarrüfle tevhid-i efkârı, teavünle teşrik-i mesaiyi tazammun eden içindeki siyaset-i âliye-i İslâmiye ve maslahat-ı vâsia-i içtimaiyenin ihmalidir ki, düşmana milyonlarla İslâmı, İslâm aleyhinde istihdama zemin ihzar etti.
İşte Hint, düşman zannederek, halbuki pederini öldürmüş, başında oturmuş bağırıyor.
İşte Tatar, Kafkas, öldürülmesine yardım ettiği şahıs, biçare valideleri olduğunu, “ba’de harabi’l-Basra” anlıyor. Ayak ucunda ağlıyorlar.
İşte Arap, yanlışlıkla kahraman kardeşini öldürüp, hayretinden ağlamayı da bilmiyor.
İşte Afrika, biraderini tanımayarak öldürdü, şimdi vâveylâ ediyor.
İşte âlem-i İslâm, bayraktar oğlunu gafletle bilmeyerek öldürmesine yardım etti, valide gibi saçlarını çekip âh ü fîzar ediyor.
Milyonlarla ehl-i İslâm, hayr-ı mahz olan sefer-i hacca şedd-i rahl etmek yerine, şerr-i mahz olan düşman bayrağı altında dünyada uzun seyahatlar ettirildi. “Fa’tebirû” (İbret alınız!)
“Zaruret yasakları mübah kıldığı gibi zorlukları da kolaylaştır.” Korkaklıkta darb-ı mesel hükmünde olan tavuk, çocukları yanında iken şefkat-i cinsiyesiyle câmusa saldırır. İşte dehşetli bir cesaret...
Hem darb-ı mesel olmuş, keçi, kurttan havfı, ıztırar vaktinde mukavemete inkılâp eder; boynuzuyla kurdun karnını deldiği vâkidir. İşte harika bir şecaat...
Fıtrî meyelan, mukavemet-sûzdur. Bir avuç su, kalın bir demir gülle içine atılsa, kışta soğuğa mâruz bırakılsa, meyl-i inbisat demiri parçalar.
Evet, şefkatli tavuk cesareti, hamiyetli keçi ıztırarî şecaati gibi fıtrî bir heyecan, demir güllede su gibi zulmün burudetli husumet-i kâfiranesine maruz kaldıkça herşeyi parçalar. Rus mojikleri buna şahittir.
Bununla beraber imanın mahiyetindeki hârikulâde şehamet, izzet-i İslâmiyenin tabiatındaki âlempesent şecaat, uhuvvet-i İslâmiyenin intibahıyla her vakit mucizeleri gösterebilir.
Birgün olur elbette doğar şems-i hakikat
Hiç böyle müebbed mi kalır zulmet-i âlem?
Sünûhat, s. 71-73
Lügatçe:
keffâretü’z-zünub: Günahların keffareti.
kessâretü’z-zünub: Günahların çoğalması.
taarrüf: Tanışma.
tevhid-i efkâr: Fikir ve görüş birliği.
teavün: Yardımlaşma.
teşrik-i mesai: Çalışma ortaklığı, işbirliği yapma.
tazammun: İçine alma.
maslahat-ı vâsia-i içtimaiye: Topluma ait büyük fayda.
Ba’de harabi’l-Basra: Basra yıkıldıktan sonra. Mec. İş işten geçtikten sonra.
şedd-i rahl: Yola çıkma, yolcu olma.
havf: Korku.
mukavemet-sûz: Dayanılmaz.
meyl-i inbisat: Genişleme meyli.
burudet: Soğukluk, soğuk olma.
âlempesent: Âlemce meşhur, dünyaca takdir edilen.
Bediüzzaman Said NURSİ
Mevlüde Yıldız
19.08.2006, 22:49
ALlah razı olsun kardeşim devamı gelmemiş inşallah ters bir şey yoktur bekliyoruz
selam ve dua ile
NurTalebesi
21.08.2006, 23:43
ÂYET-İ KERİME MEÂLİ
O Allah ki, rüzgârları gönderir, bulutları harekete geçirir.
Sonra o bulutları ölü bir beldeye sevk eder ve onunla yeryüzünü ölümünden sonra tekrar diriltiriz.
Fâtır Sûresi: 9
21.08.2006
HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ
Kim ilim öğrenmeye çalışırsa bu onun geçmiş günahlarına keffaret olur.
Câmi'ü's-Sağîr, c: 3, 3690
21.08.2006
Bediüzzaman’ın savaş ahlâkı -4-
—Dünden devam—
Bediüzzaman’ı üsera kampına götürürler. Burada şu şekilde şayan-ı takdir bir hadise cereyan eder. Şöyle ki:
Birgün Rus Başkumandanı esirleri teftişe gelir. Teftiş esnasında Bediüzzaman kumandana selâm vermez ve yerinden kalkmaz; kumandan kızar. “Belki tanımamıştır” diyerek tekrar önünden geçtiği zaman yine yerinden kalkmayınca, kumandan, tercüman vasıtasıyla der:
“Beni herhalde tanımadılar?”
Bediüzzaman:
“Tanıyorum, Nikola Nikolaviç’tir.”
Kumandan:
“Şu halde Rus ordusuna, dolayısıyla Rus çarına hakaret ediyorlar.” Bediüzzaman:
“Hakaret etmedim. Ben bir Müslüman alimiyim. Îmanlı bir kimse, Cenâb-ı Hakkı tanımayan bir adamdan üstündür. Binaenaleyh, ben sana kıyam etmem” der.
Bunun üzerine Bediüzzaman dîvan-ı harbe verilir. Birkaç zabit arkadaşı, hemen özür dileyerek vahîm neticenin önlenmesine çalışmasını istirham ederler.
Fakat Bediüzzaman, “Bunların idam kararı, benim ebedî âleme seyahat etmem için bir pasaport hükmündedir” deyip, kemal-i izzet ve şecaatle hiç ehemmiyet vermez.
Nihayet îdamına karar verilir. Hüküm infaz edileceği vakit, namaz kılmak için müsaade ister; vazife-i dîniyesini îfadan sonra, atılacak kurşunlara göğsünü gereceğini beyan eder. Tam bu esnada, namazını eda ederken, Rus kumandanı gelerek Bediüzzaman’dan özür dileyip, “O hareketinizin mukaddesatınıza olan bağlılıktan ileri geldiğine kanaat getirdim, rica ederim, beni affediniz” diyerek, verilen îdam hükmünü geri aldırır.
Bediüzzaman, iki buçuk sene kadar Sibirya taraflarında esarette kalır. Bütün hayatını, fisebîlillah Kur’ân’a, İslâmiyete, Sünnet-i Seniyyenin ihyasına hasr ve vakfeden bu fedakâr-ı İslâm, buralarda da katiyen boşdurmaz. İçerisinde bulunduğu muhiti tenvir ve irşad için çalışır. Bu müddet içinde kendisiyle beraber esarette bulunan zabitlere dersler veriyordu. Birgün, doksan zabit arkadaşına ders verdiği sırada, bir Rus kumandanı gelir, “Siyasî ders veriyor” diye, dersine mani olursa da, faaliyetinin dînî, ilmî, içtimaî olduğunu öğrenince serbest bıraktırır.
Nihayet, esaretten firar ile kurtulup, Petersburg ve Varşova’ya gelmeye muvaffak olur. Bilâhare, Viyana tarîkıyla H. 1334 senesinde İstanbul’a teşrif eder.
Tarihçe-i Hayat, s. 103
Lügatçe:
üsera: Esirler.
dîvan-ı harb: Sıkı yönetim mahkemesi.
Bediüzzaman Said NURSİ
21.08.2006
“Hakaret etmedim. Ben bir Müslüman alimiyim. Îmanlı bir kimse, Cenâb-ı Hakkı tanımayan bir adamdan üstündür. Binaenaleyh, ben sana kıyam etmem”
Allahuekber...
Evet! hakiki imanı elde eden adam kainata meydan okuyabilir...
Allah razı olsun NurTalebesi kardeşim...
NurTalebesi
22.08.2006, 20:40
Allah cümlemizden razı olsun
NurTalebesi
22.08.2006, 21:10
ÂYET-İ KERİME MEÂLİ
Kim izzet istiyorsa, bilsin ki bütün izzet Allah'ındır. Güzel sözler Ona yükselir; onu da ihlâs ile yapılan güzel işler yükseltir. Mü'minlere kötülük yapmak için tuzak kuranlara ise şiddetli bir azap vardır. Öylelerinin tuzakları boşa çıkacaktır.
Fâtır Sûresi: 10
22.08.2006
HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ
İlim öğrenmeye çalışanın rızkına Allah kefil olmuştur.
Câmi'ü's-Sağîr, c: 3, 3691
22.08.2006
Bediüzzaman’ın savaş ahlâk -5-
Bediüzzaman, Kafkas Cephesinde Enver Paşa ve fırka kumandanının hayranlıkla takdir ettikleri hizmet-i cihadiyeyi yaptıktan sonra, Rus kuvvetlerinin ilerlemesinden dolayı Van’a çekildi...
O muharebe zamanlarında sipere döndüğü vakit, kıymettar talebesi Molla Habib ile, İşârâtü’l-İ’câz namındaki tefsirini telif ediyordu. Bazan avcı hattında, bazan at üzerinde, bazan da sipere girdikleri zaman, kendisi söylüyor, Molla Habib de yazıyordu. İşârâtü’l-İ’câz’ın büyük bir kısmı bu vaziyette telif edilmiştir.
Tarihçe-i Hayat, s. 94
***
Tenbih
İşârâtü’l-İ’caz tefsiri, eski Harb-i Umuminin birinci senesinde, cephe-i harpte, me’hazsiz ve kitap mevcut olmadığı halde telif edilmiştir. Harp zamanının zarûretinden başka, dört sebebe binaen gayet muhtasar ve icazlı bir tarzda yazılmış; Fatiha ve nısf-ı evvel, daha mücmel, daha muhtasar kalmıştır.
Evvelâ: O zaman, izaha müsaade etmiyordu. Eski Said, icazlı ve kısa tabiratla ifade-i meram ediyordu.
Saniyen: Gayet zekî olan kendi talebelerinin derece-i fehimlerini düşünüyordu, başkaların anlamalarını düşünmüyordu.
Salisen: Eski Said, en dakik ve en ince olan nazm-ı Kur’ân’daki icazlı olan i’câzı beyan ettiği için, kısa ve ince düşmüştür. Fakat şimdi ise, Yeni Said nazarıyla mütalâa ettim: Elhak, Eski Said’in bütün hatiâtıyla beraber, şu tefsirdeki tetkikat-ı âliyesi, onun bir şaheseridir. Yazıldığı vakit daima şehid olmaya hazırlandığı için, halis bir niyetle ve belâgatın kanunlarına ve ulum-u Arabiyenin düsturlarına tatbik ederek yazdığı için, hiçbirini cerh edemedim. Belki Cenâb-ı Hak, bu eseri ona kefâret-i zünub yapacak ve bu tefsiri de tam anlayacak adamları yetiştirecek inşaallah.
Eğer Birinci Harb-i Umumî gibi maniler olmasaydı, tefsirin şu birinci cildi, i’câz vücuhundan olan i’câz-ı nazmîyi beyan ettiği gibi, diğer cüzler ve mektuplar da müteferrik hakaik-i tefsiriyeyi içine alsaydı, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyana güzel bir tefsir-i cami olurdu. Belki inşaallah, şu cüz-ü tefsir ve altmış altı adet, belki yüz otuz adet Sözler ve Mektubat risâleleriyle beraber me’haz olursa, ileride bahtiyar bir heyet öyle bir tefsir-i Kur’ânî yazsın, inşaallah.
Said Nursî
İşârâtü’l-İ’câz, s. 9
***
Hem, İstanbul’da Fetva Emîni Ali Rıza Efendi, çok zaman bu tefsiri mütalâa ile, yanına gelen dostlarına müteaddit defalar, “Bu İşârâtü’l-İ’câz, bin tefsir kuvvetinde ve kıymetindedir” diye yemin ederek îlân ediyordu.
Şark uleması, Şam ve Bağdat’ta büyük âlimler “İşârâtü’l-İ’caz gayet harika ve emsalsiz bir tefsirdir” diye istihsan etmişlerdir.
Tarihçe-i Hayat, s. 94
Lügatçe:
me’haz: Kaynak.
nısf-ı evvel: İlk yarısı.
îcâz: Az sözle çok mânâ ifade etme; veciz söyleme.
i’câz: Mucizelik; aciz bırakmak, insanların benzerini yapmada aciz kaldıkları şeyi yapmak.
22.08.2006
NurTalebesi
24.08.2006, 22:27
ÂYET-İ KERİME MEÂLİ
O dilerse sizi yok eder ve yerinize yeni bir halkı getirir.
Fâtır Sûresi: 16
24.08.2006
HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ
Kim bir hastayı ziyaret ederse, dönünceye kadar Cennet bahçesi içerisindedir.
Câmi'ü's-Sağîr, c: 3, 3693
24.08.2006
Bediüzzaman’ın savaş ahlâkı -7-
Aziz kardeşlerim,
Bizim vazifemiz müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir. Rıza-yı İlâhîye göre sırf hizmet-i imaniyeyi yapmaktır, vazife-i İlâhiyeye karışmamaktır. Bizler âsâyişi muhafazayı netice veren müsbet iman hizmeti içinde herbir sıkıntıya karşı sabırla, şükürle mükellefiz.
Meselâ, kendimi misal alarak derim: Ben eskiden beri tahakküme ve terzile karşı boyun eğmemişim. Hayatımda tahakkümü kaldırmadığım, birçok hadiselerle sabit olmuş. Meselâ, Rusya’da kumandana ayağa kalkmamak, Divan-ı Harb-i Örfîde idam tehdidine karşı mahkemedeki paşaların suallerine beş para ehemmiyet vermediğim gibi, dört kumandanlara karşı bu tavrım, tahakkümlere boyun eğmediğimi gösteriyor. Fakat bu otuz senedir müsbet hareket etmek, menfî hareket etmemek ve vazife-i İlâhiyeye karışmamak hakikati için, bana karşı yapılan muamelelere sabırla, rıza ile mukabele ettim. Cercis Aleyhisselâm gibi ve Bedir, Uhud muharebelerinde çok cefa çekenler gibi, sabır ve rıza ile karşıladım.
Evet, meselâ seksen bir hatâsını mahkemede ispat ettiğim bir müdde-i umumînin yanlış iddiaları ile aleyhimizdeki kararına karşı, beddua dahi etmedim. Çünkü asıl mesele bu zamanın cihad-ı mânevîsidir. Mânevî tahribatına karşı sed çekmektir. Bununla dahilî âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir.
Evet, mesleğimizde kuvvet var. Fakat bu kuvvet, âsâyişi muhafaza etmek içindir. “Hiçbir günahkar başkasının günahını yüklenemez.” (En’am Sûresi: 164.) düsturu ile—ki “Bir câni yüzünden onun kardeşi, hanedanı, çoluk-çocuğu mesul olamaz”—işte bunun içindir ki, bütün hayatımda bütün kuvvetimle âsâyişi muhafazaya çalışmışım. Bu kuvvet dahile karşı değil, ancak hâricî tecavüze karşı istimal edilebilir. Mezkûr âyetin düsturuyla vazifemiz, dahildeki âsâyişe bütün kuvvetimizle yardım etmektir. Onun içindir ki, âlem-i İslâmda âsâyişi ihlâl edici dahilî muharebat ancak binde bir olmuştur. O da aradaki bir içtihad farkından ileri gelmiştir. Ve cihad-ı mâneviyenin en büyük şartı da vazife-i İlâhiyeye karışmamaktır ki, “Bizim vazifemiz hizmettir; netice Cenâb-ı Hakka âittir. Biz vazifemizi yapmakla mecbur ve mükellefiz.”
Ben de Celâleddin Harzemşah gibi, “Benim vazifem hizmet-i imaniyedir; muvaffak etmek veya etmemek Cenâb-ı Hakkın vazifesidir” deyip ihlâs ile hareket etmeyi Kur’ân’dan ders almışım.
Haricî tecavüze karşı kuvvetle mukabele edilir. Çünkü düşmanın malı, çoluk çocuğu ganimet hükmüne geçer. Dahilde ise öyle değildir. Dâhildeki hareket, müsbet bir şekilde mânevî tahribata karşı mânevî, ihlâs sırrıyla hareket etmektir. Hariçteki cihad başka, dahildeki cihad başkadır. Şimdi milyonlar hakikî talebeleri Cenâb-ı Hak bana vermiş. Biz bütün kuvvetimizle dahilde ancak âsâyişi muhafaza için müsbet hareket edeceğiz. Bu zamanda dahil ve hariçteki cihad-ı mâneviyedeki fark pek azîmdir.
Emirdağ Lâhikası, s. 455
24.08.2006
Mevlüde Yıldız
24.08.2006, 22:39
Allah razı olsun inan okurken insan bir tuhaf oluyor sayende hangi ayet ve hadislerin tefsir edildiğinide öğreniyorum hep devam edersin inşallah
NurTalebesi
24.08.2006, 22:43
İnşAllah nette olduğum sürece seyahat durumum oluyor mola veriyorum ama yeniasya gazatesinin sitesine girip lahika sayfasından hergün takip edebilirsiniz.Ayrıca o ayetlerin tefsiri değil
selametle...
NurTalebesi
25.08.2006, 20:12
ÂYET-İ KERİME MEÂLİ
Kör ile gören, kâfir ile mü'min bir olmaz.
Fâtır Sûresi: 19
25.08.2006
HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ
Kim bir gün ve bir gece Müslüman ev halkının geçimini sağlarsa, Allah günahlarını bağışlar.
Câmi'ü's-Sağîr, c: 3, 3694
25.08.2006
Bediüzzaman’ın savaş ahlâkı -8-
Tarîk-i hakta çalışan ve mücahede edenler, yalnız kendi vazifelerini düşünmek lâzım gelirken, Cenâb-ı Hakka ait vazifeyi düşünüp, harekâtını ona bina ederek hataya düşerler. Edebü’d-Din ve’d-Dünya risalesinde vardır ki:
Bir zaman şeytan, Hazret-i İsâ Aleyhisselâma itiraz edip demiş ki: “Madem ecel ve herşey kader-i İlâhî iledir; sen kendini bu yüksek yerden at, bak nasıl öleceksin.”
Hazret-i İsâ Aleyhisselâm demiş ki:
“Cenâb-ı Hak abdini tecrübe eder ve der ki: ‘Sen böyle yapsan sana böyle yaparım. Göreyim seni, yapabilir misin?’ diye tecrübe eder. Fakat abdin hakkı yok ve haddi değil ki, Cenâb-ı Hakkı tecrübe etsin ve desin: ‘Ben böyle işlesem Sen böyle işler misin?’ diye tecrübevâri bir surette Cenâb-ı Hakkın rububiyetine karşı imtihan tarzı, sû-i edeptir, ubudiyete münâfidir.”
Madem hakikat budur; insan kendi vazifesini yapıp Cenâb-ı Hakkın vazifesine karışmamalı.
Meşhurdur ki, bir zaman İslâm kahramanlarından ve Cengiz’in ordusunu müteaddit defa mağlûp eden Celâleddin-i Harzemşah harbe giderken, vüzerâsı ve etbâı ona demişler:
“Sen muzaffer olacaksın. Cenâb-ı Hak seni galip edecek.”
O demiş: “Ben Allah’ın emriyle, cihad yolunda hareket etmeye vazifedarım. Cenâb-ı Hakkın vazifesine karışmam. Muzaffer etmek veya mağlûp etmek Onun vazifesidir.”
İşte o zat bu sırr-ı teslimiyeti anlamasıyla, harika bir sûrette çok defa muzaffer olmuştur.
Evet, insanın elindeki cüz-ü ihtiyarî ile işledikleri ef’allerinde, Cenâb-ı Hakka ait netâici düşünmemek gerektir. Meselâ, kardeşlerimizden bir kısım zatlar, halkların Risâle-i Nur’a iltihakları şevklerini ziyadeleştiriyor, gayrete getiriyor. Dinlemedikleri vakit, zayıfların kuvve-i mâneviyeleri kırılıyor, şevkleri bir derece sönüyor. Halbuki, üstad-ı mutlak, muktedâ-yı küll, rehber-i ekmel olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, “Peygambere düşen, ancak tebliğ etmekten ibarettir.” (Nur Sûresi, 24:54.) olan ferman-ı İlâhîyi kendine rehber-i mutlak ederek, insanların çekilmesiyle ve dinlememesiyle daha ziyade sa’y ve gayret ve ciddiyetle tebliğ etmiş. Çünkü “Sen sevdiğin kimseyi hidayete erdiremezsin. Ancak Allah dilediğine hidayet verir.” (Kasas Sûresi, 28:56.) sırrıyla anlamış ki, insanlara dinlettirmek ve hidayet vermek, Cenâb-ı Hakkın vazifesidir; Cenâb-ı Hakkın vazifesine karışmazdı.
Öyleyse, işte ey kardeşlerim! Siz de, size ait olmayan vazifeye harekâtınızı bina etmekle karışmayınız ve Hâlıkınıza karşı tecrübe vaziyetini almayınız.
Lem’alar, 17. Lem’a, 13. Nota, s. 182
25.08.2006
Mühim bir vazife: Çocuklara Kur’ân öğretmek
“Sizin en hayırlınız Kur’ân’ı öğrenen ve başkalarına öğretendir”1 buyuruyor Hz. Peygamber (a.s.m.).
Risâle-i Nur müellifi, bu hadisi bir emr-i manevî telâkki etmiş olmalı ki, Barla Lâhikası’nda, talebelerinden ‘Refet Bey’e yazdığı bir mektubunda “herbir has talebenin mühim bir vazifesi, bir çocuğa Kur’ân öğretmek”2 olduğunu ifade ediyor.
Bu mektubun yazıldığı 1930’lu yıllar,—her ne kadar okuma oranı düşükse de—bugüne kıyasla milletin Kur’ân harflerine daha ziyade âşinâ olduğu yıllardı. Bugün ise, 1928 yılında yapılan harf inkılâbının neticesinde, millet Kur’ân harflerine yabancılaşmıştır. Bu da bir anlamda Kur’ân etrafındaki surlardan birinin yıkılması olmuştur. Bunu şu hadise ile daha iyi anlıyoruz: Bediüzzaman Hazretleri, 1. Dünya Savaşı öncesinde sadık bir rüyada, kendisini Ağrı Dağının altında görür. Dağ âniden infilak ederek, dağlar gibi parçalarını dünyanın her tarafına dağıtır... Bu esnada Peygamber Efendimiz (asm), kendisine emredercesine “İ’câz-ı Kur’ân’ı beyan et!”, yani “Kur’ân’ın mucizeliğini açıkla, izah et!” der. Devamında rüyasını şöyle tabir eder Bediüzzaman:
“Uyandım, anladım ki, bir büyük infilâk olacak. O infilâk ve inkılâptan sonra, Kur’ân etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur’ân kendi kendini müdafaa edecek. Ve Kur’ân’a hücum edilecek; i’câzı onun çelik bir zırhı olacak...”3
Evet, Kur’ân etrafındaki surlardan biri de “huruf-u Kur’âniye” (Kur’ân harfleri) idi. Dolayısıyla Bediüzzaman Hazretlerinin “herbir has talebenin mühim bir vazifesi, bir çocuğa Kur’ân öğretmek” ifadesi, günümüz itibariyle daha bir ehemmiyet kazanmıştır.
Bu mânâyı bir başka mektubunda şöyle teyid eder Bediüzzaman: “İnebolu civarında bulunan ve Nurlara güzel kalemiyle çok hizmet eden kardeşlerimizden Mehmed Zekeriya’nın bir mektubunu aldım. Endişelerimi izale edip beni mesrur eyledi. Şimdi Nurların bir vazifesi olan çocuklara Kur’ân okutmak ve iman derslerini vermek hizmetiyle meşgul olduğunu yazıyor. Ona yazınız ki: Bu hizmetin, aynen eskide Nurlara çalışmanız gibi kıymetlidir.”4
Evet her iki mektup da, Nur Talebelerinin önemli vazifelerinden birinin de Kur’ân öğretmek olduğuna dikkat çekiyor.
Kur’ân okumayı öğrenmenin/öğretmenin ehemmiyetini vurgulaması açısından, şu ifadeler de dikkat çekicidir: “‘Hıfz-ı Kur’ân’a çalışmak ve Risâle-i Nur’u yazmak, bu zamanda hangisi takdim edilse daha iyidir?’ diye suâlinizin cevabı bedihîdir. Çünkü, bu kâinatta ve her asırda en büyük makam Kur’ân’ındır. Ve her harfinde, ondan ta binler sevap bulunan Kur’ân’ın hıfzı ve kırâati her hizmete mukaddem ve müreccahtır.”5
Lâkin bu sözleriyle yetinmemektedir Bediüzzaman. Sadece bunu söyleyip kalmak, birşeyleri eksik bırakacaktır çünkü. Onun için arkasından gelen ve “Fakat...” şeklinde devam eden cümle de önemlidir: “Fakat, Risâle-i Nur dahi o Kur’ân-ı Azîmüşşan’ın hakaik-i imaniyesinin bürhanları, hüccetleri olduğundan ve Kur’ân’ın hıfz ve kıraatine vasıta ve vesile ve hakaikini tefsir ve izah olduğu cihetle, Kur’ân hıfzıyla beraber ona çalışmak da elzemdir.” Evet Kur’ân’ın lâfzına çalışmak ve hizmet etmek kadar, mânâsına hizmet etmek de önemlidir ki, Bediüzzaman bu kaydı düşmeyi ihmal etmez. Nitekim telif ettiği Risâle-i Nur Külliyatı, Kur’ân’ın mânâsının, hakikatlerinin tefsir ve izahıdır ve bu yönüyle Kur’ân’ın okunmasına ve ezberlenmesine vesile olmuştur ve olmaktadır da.
Aslında Kur’ân’ın mânâsı ile lâfzı birbirini tamamlamaktadır. Biri diğerine tercih edilemez. Nitekim Bediüzzaman Hazretleri, bütün himmet ve gayretini Kur’ân öğretmeye ve hafız yetiştirmeye veren Süleyman Hilmi Tunahan Hazretlerinin bu hizmetleri için “Biz Kur’ân’ın mânâsına, onlar ise lâfzına çalışıyorlar” derken de, bu tamamlayıcılığa dikkat çekmiştir. Benzer tarzda bir başka hatırada da, kendisini ziyarete gelen hafızlara Kur’ân’ı hıfzetmenin ehemmiyetinden bahsederek “Siz de hafızsınız, biz de. Biz Kur’ân’ın mânâsını, siz de lafzını muhafaza ediyorsunuz”6 dediği nakledilir.
Evet, Kur’ân’ın lâfzı mu’cizedir ve mânâsına hayattar bir cild olmuştur adeta. Lâfız mânâyı korumaktadır. Cild çıkarılsa nasıl vücud hayatını devam ettiremezse, lâfız da önemsenmez ve ihmal edilirse Kur’ân’ın ruhu ve hayatı hükmündeki mânâlar zarar görür. Onun için Kur’ân’ın lâfzının muhafazası ve yüzünden okunması önemlidir. Bu konuda yapılan Kur’ân hizmeti de, Bediüzzaman dilinde her hizmetten üstündür ve önceliği vardır.
Dipnotlar:
1- Buhârî, Fedâilu’l-Kur’ân, 21.
2- Barla Lâhikası, s. 173.
3- Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s. 201.
4- Emirdağ Lâhikası, s. 152.
5- Kastamonu Lâhikası, s. 47.
6- Son Şahitler, c. 4, s. 313.
İsmail TEZER
25.08.2006
NurTalebesi
26.08.2006, 23:46
ÂYET-İ KERİME MEÂLİ
Karanlıkla ışık, inkâr ile îman bir olmaz.
Fâtır Sûresi: 20
26.08.2006
HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ
Kim ki üç kız çocuğunu geçindirir, onları terbiye eder, evlendirir ve onlara iyilikte bulunursa ona Cennet vardır.
Câmi'ü's-Sağîr, c: 3, 3695
26.08.2006
İslâm âlemi niçin esaret altında?
Medar-i ibret bir hikâye: Bedevî aşiretlerinden Hasenan aşiretinin birbirine düşman iki kabilesi varmış. Birbirinden, belki elli adamdan fazla öldürdükleri hâlde, Sipkan veya Hayderan aşireti gibi bir kabile karşılarına çıktığı vakit, o iki düşman taife, eski adâveti unutup, omuz omuza verip, o haricî aşireti def edinceye kadar dahilî adâveti hatırlarına getirmezlerdi.
İşte, ey mü’minler! Ehl-i iman aşiretine karşı tecavüz vaziyetini almış ne kadar aşiret hükmünde düşmanlar olduğunu bilir misiniz? Birbiri içindeki daireler gibi yüz daireden fazla vardır. Herbirisine karşı tesanüd ederek, el ele verip müdafaa vaziyeti almaya mecburken, onların hücumunu teshil etmek, onların harîm-i İslâma girmeleri için kapıları açmak hükmünde olan garazkârâne tarafgirlik ve adâvetkârâne inat, hiçbir cihetle ehl-i imana yakışır mı? O düşman daireler, ehl-i dalâlet ve ilhaddan tut, tâ ehl-i küfrün âlemine, tâ dünyanın ehvâl ve mesâibine kadar, birbiri içinde size karşı zararlı bir vaziyet alan, birbiri arkasında size hiddet ve hırsla bakan, belki yetmiş nevî düşmanlar var. Bütün bunlara karşı kuvvetli silâhın ve siperin ve kalen, uhuvvet-i İslâmiyedir. Bu kale-i İslâmiyeyi küçük adâvetlerle ve bahanelerle sarsmak, ne kadar hilâf-ı vicdan ve ne kadar hilâf-ı maslahat-ı İslâmiye olduğunu bil, ayıl.
Ehâdis-i şerifede gelmiş ki: “Âhirzamanın Süfyan ve Deccal gibi nifak ve zındıka başına geçecek eşhâs-ı müdhişe-i muzırraları, İslâmın ve beşerin hırs ve şikakından istifade ederek, az bir kuvvetle nev-i beşeri hercümerc eder ve koca âlem-i İslâmı esaret altına alır.”
Ey ehl-i iman! Zillet içinde esaret altına girmemek isterseniz, aklınızı başınıza alınız. İhtilâfınızdan istifade eden zalimlere karşı “Mü’minler ancak kardeştirler.” (Hucurat Sûresi, 49:10.) kale-i kudsiyesi içine giriniz, tahassun ediniz. Yoksa, ne hayatınızı muhafaza ve ne de hukukunuzu müdafaa edebilirsiniz.
Malûmdur ki, iki kahraman birbiriyle boğuşurken, bir çocuk ikisini de dövebilir. Bir mizanda iki dağ birbirine karşı muvazenede bulunsa, bir küçük taş, muvazenelerini bozup onlarla oynayabilir; birini yukarı, birini aşağı indirir. İşte, ey ehl-i iman! İhtiraslarınızdan ve husumetkârâne tarafgirliklerinizden, kuvvetiniz hiçe iner; az bir kuvvetle ezilebilirsiniz. Hayat-ı içtimaiyenizle alâkanız varsa, “Mü’minin mü’mine bağlılığı, parçaları birbirini tutan binâ gibidir.” (Buharî, Salât: 88) düstur-u âliyeyi düstur-u hayat yapınız, sefalet-i dünyevîden ve şekavet-i uhreviyeden kurtulunuz.
Mektûbât, s. 260
Lügatçe:
maraz-ı hayat-ı içtimaî: Sosyal hayatla ilgili hastalık.
teshil: Kolaylaştırma.
mesâib: Musibetler.
uhuvvet-i İslâmiye: İslâmiyet kardeşliği.
eşhâs-ı müdhişe-i muzırra: Zararlı dehşetli şahıslar.
tahassun:
Sığınma.
Bediüzzaman Said NURSİ
26.08.2006
teşekkürler...ihlas ve birlik konusunda güzel bir ders..
Allah razı olsun Nurtalebesi
NurTalebesi
27.08.2006, 18:55
ÂYET-İ KERİME MEÂLİ
Gölge ile sıcak, Cennet ile Cehennem bir olmaz.
Fâtır Sûresi, 21
27.08.2006
HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ
Kim ki çocuğu ölmüş bir kadını tesellî ederse Cennette ona bir aba giydirilir.
Câmi'ü's-Sağîr, c: 3, 3696
27.08.2006
Binlerce günaha nasıl mukabele edilir?
Bugünlerde hatırıma geldi ki, hayat-ı içtimaiyeye giren hangi şeye temas etse, ekseriyetle günahlara maruz kalıyor. Her cihette günahlar serbestçe insanı sarıyorlar. “Bu kadar günahlara karşı insanın hususi ibadet ve takvâsı nasıl mukabele edebilir?” diye meyusâne düşündüm.
Hayat-ı içtimaiyedeki Risâle-i Nur talebelerinin vaziyetlerini tahattur ettim. Risâle-i Nur şakirtleri hakkında necatlarına ve ehl-i saadet olduklarına dair kuvvetli işaret-i Kur’âniyeyi ve beşaret-i Aleviyeyi ve Gavsiyeyi düşündüm. Kalben dedim ki: “Herbiri bin yerden gelen günahlara karşı bir dille nasıl mukabele eder, galebe eder, necat bulur?” diye mütehayyir kaldım. Bu tahayyürüme mukabil ihtar edildi ki:
Risâle-i Nur’un hakikî ve sadık şakirtlerinin mâbeynlerindeki düstur-u esasiye olan iştirak-i âmâl-i uhreviye kanunuyla ve samîmî ve halis tesanüd sırrıyla herbir halis, hakikî şakirt, bir dille değil, belki kardeşleri adedince dillerle ibadet edip istiğfar eder. Bin taraftan hücum eden günahlara, binler dille mukabele eder. Bazı melâikenin kırk bin dille zikrettikleri gibi, halis, hakikî, müttakî bir şakirt dahi kırk bin kardeşinin dilleriyle ibadet eder, necata müstehak ve inşaallah ehl-i saadet olur. Risâle-i Nur dairesinde sadakat ve hizmet ve takvâ ve içtinab-ı kebâir derecesiyle o ulvî ve küllî ubudiyete sahip olur. Elbette, bu büyük kazancı kaçırmamak için, takvâda, ihlâsta, sadakatte çalışmak gerektir.
Kastamonu Lâhikası, s. 67
Lügatçe:
meyusâne: Hüzünlü.
tahattur: Hatırlama.
necat: Kurtuluş.
Beşaret-i Aleviye ve Gavsiye: Hz. Ali ve Abdulkadir-i Geylanî Hazretlerinin müjdeleri.
mütehayyir: Hayret içinde.
mâbeyn: Arasında.
iştirak-i âmâl-i uhreviye: Ahirete ait amellerde ortaklık.
müttakî: Allah’tan korkan, takva sahibi.
içtinab-ı kebâir: Büyük günahlardan sakınmak.
27.08.2006
NurTalebesi
27.08.2006, 18:56
Allah cümlemizden razı olsun
Kısaca çalış çalış çalış:)takva için
Allah razı olsun bacım paylaşım için.İnşaallah bizlerde tesbihatlarımızı düzenli şekilde yapalım.Her duamızda diğer kardeşlerimize de dua ediyoruz.Bundan 3 yıl önce 125 milyon Risale-i Nur talebesi vardı.Hepsinin duasından istifade edebilmek için Risale-i Nur'a iyi bir talabe olmalı ve tesbihatlarımızı tam yapmalıyız inşaallah :)
NurTalebesi
28.08.2006, 13:08
ÂYET-İ KERİME MEÂLİ
Dirilerle ölüler de bir olmaz. Allah dilediğine hakkı işittirir. Sen ise kabirde yatanlar gibi kalbleri ölmüş kâfirlere dâvetini işittiremezsin.
Fâtır Sûresi, 22
28.08.2006
HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ
Kim ki musîbete uğramış birisini tesellî ederse onun sevabı kadar sevap kazanır.
Câmi'ü's-Sağîr, c: 3, 3697
28.08.2006
Sünnetin her meselesinde bir hikmet var
“Fein tevellev fe kul hasbiyallahü” (Eğer senden yüz çevirecek olurlarsa de ki: Allah bana yeter... / Tevbe: 129) dan evvelki olan “Lekad câeküm resûlün (ila ahir)” (Ey insanlar, size kendi içinizden bir peygamber geldi. / Tevbe: 128) âyeti, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın ümmetine karşı kemâl-i şefkat ve nihayet re’fetini gösterdikten sonra, şu “Fein tevellev...” âyetiyle der ki:
“Ey insanlar, ey Müslümanlar! Böyle hadsiz bir şefkatiyle sizi irşad eden ve sizin menfaatiniz için bütün kuvvetini sarf eden ve mânevî yaralarınız için, kemâl-i şefkatle, getirdiği ahkâm ve Sünnet-i Seniyyesiyle tedavi edip merhem vuran şefkatperver bir zâtın bedihî şefkatini inkâr etmek ve gözle görünen re’fetini itham etmek derecesinde onun sünnetinden ve tebliğ ettiği ahkâmdan yüzlerinizi çevirmek ne kadar vicdansızlık, ne kadar akılsızlık olduğunu biliniz.
“Ve ey şefkatli Resûl ve ey re’fetli Nebî! Eğer senin bu azîm şefkatini ve büyük re’fetini tanımayıp akılsızlıklarından sana arka verip dinlemeseler, merak etme. Semâvat ve arzın cünudu taht-ı emrinde olan, Arş-ı Azîm-i Muhitin tahtında saltanat-ı rububiyeti hükmeden Zât-ı Zülcelâl sana kâfidir. Hakikî muti taifeleri senin etrafına toplattırır, seni onlara dinlettirir, senin ahkâmını onlara kabul ettirir.”
Evet, Şeriat-ı Muhammediye ve Sünnet-i Ahmediyede hiçbir mesele yoktur ki, müteaddit hikmetleri bulunmasın. Bu fakir, bütün kusur ve aczimle beraber bunu iddia ediyorum ve bu dâvânın ispatına da hazırım. Hem şimdiye kadar yazılan yetmiş seksen Risale-i Nuriye, Sünnet-i Ahmediyenin ve Şeriat-ı Muhammediyenin (a.s.m.) meseleleri ne kadar hikmetli ve hakikatli olduğuna yetmiş seksen şahid-i sadık hükmüne geçmiştir. Eğer bu mevzua dair iktidar olsa, yazılsa, yetmiş değil, belki yedi bin risâle, o hikmetleri bitiremeyecek.
Hem ben şahsımda bilmüşahede ve zevken, belki bin tecrübâtım var ki, mesâil-i şeriatla Sünnet-i Seniyye düsturları, emrâz-ı ruhaniyede ve akliyede ve kalbiyede, hususan emrâz-ı içtimaiyede gayet nâfi birer devâdır bildiğimi ve onların yerini başka felsefî ve hikmetli meseleler tutamadığını, bilmüşahede kendim hissettiğimi ve başkalarına da bir derece risâlelerde ihsas ettiğimi ilân ediyorum. Bu dâvâmda tereddüt edenler, Risâle-i Nur eczalarına müracaat edip baksınlar.
İşte böyle bir zâtın Sünnet-i Seniyyesine elden geldiği kadar ittibâa çalışmak ne kadar kârlı ve hayat-ı ebediye için ne kadar saadetli ve hayat-ı dünyeviye için ne kadar menfaatli olduğu kıyas edilsin.
Lem’alar, 11. Lem’a, s. 107
28.08.2006
NurTalebesi
09.09.2006, 21:47
ÂYET-İ KERİME MEÂLİ
.... İnkâr edenin inkârı kendi aleyhinedir; o kâfirlerin inkârları ancak Rablerinin katında rahmetten mahrumiyetlerini artırır. Kâfirlerin inkârı, kendi hüsranlarından başka birşey de arttırmaz.
Fâtır Sûresi: 39
09.09.2006
HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ
Kur'ân hakkında şahsî görüşüne göre konuşan isabet de etse hata etmiştir.
Câmi'ü's-Sağîr, c: 3, 3714
09.09.2006
Eşler birbirinin ıslâhına çalışmalıdır
Şimdi âile hayatında en mühim nokta budur ki:
Kadın, kocasında fenalık ve sadakatsizlik görse, o da kocasının inadına, kadının vazife-i ailevîsi olan sadakat ve emniyeti bozsa, aynen askeriyedeki itaatin bozulması gibi, o aile hayatının fabrikası zîr ü zeber olur. Belki o kadın, elinden geldiği kadar kocasının kusurunu ıslâha çalışmalıdır ki, ebedî arkadaşını kurtarsın. Yoksa, o da kendini açıklık ve saçıklıkla başkalara göstermeye ve sevdirmeye çalışsa, her cihetle zarar eder. Çünkü hakikî sadakati bırakan, dünyada da cezasını görür. Çünkü nâmahremlerin nazarından fıtratı korkar, sıkılır, çekilir. Nâmahrem yirmi erkeğin on sekizinin nazarından istiskal eder. Erkek ise, nâmahrem yüz kadından, ancak birisinden istiskal eder, bakmasından sıkılır. Kadın o cihette azap çektiği gibi, sadakatsizlik ithamı altına girer, zaafiyetiyle beraber; hukukunu muhafaza edemez.
Elhasıl: Nasıl ki kadınlar kahramanlıkta, ihlâsta, şefkat itibarıyla erkeklere benzemedikleri gibi, erkekler de o kahramanlıkta onlara yetişemiyorlar. Öyle de, o mâsum hanımlar dahi, sefahette hiçbir vecihle erkeklere yetişemezler. Onun için, fıtratlarıyla ve zayıf hilkatleriyle nâmahremlerden şiddetli korkarlar ve çarşaf altında saklanmaya kendilerini mecbur bilirler. Çünkü, erkek sekiz dakika zevk ve lezzet için sefahete girse, ancak sekiz lira kadar birşey zarar eder. Fakat kadın sekiz dakika sefahetteki zevkin cezası olarak, dünyada dahi sekiz ay ağır bir yükü karnında taşır ve sekiz sene de o hâmisiz çocuğun terbiyesinin meşakkatine girdiği için, sefahette erkeklere yetişemez, yüz derece fazla cezasını çeker.
Az olmayan bu nevi vukuat da gösteriyor ki, mübarek taife-i nisâiye, fıtraten yüksek ahlâka menşe olduğu gibi, fısk ve sefahatte dünya zevki için kabiliyetleri yok hükmündedir. Demek onlar daire-i terbiye-i İslâmiye içinde mesut bir aile hayatını geçirmeye mahsus bir nevi mübarek mahlûkturlar. Bu mübarekleri ifsad eden komiteler kahrolsunlar! Allah, bu hemşirelerimi de bu serserilerin şerlerinden muhafaza eylesin. Âmin.
Hemşirelerim! Mahremce bu sözümü size söylüyorum:
Maişet derdi için, serseri, ahlâksız, frenkmeşrep bir kocanın tahakkümü altına girmektense, fıtratınızdaki iktisat ve kanaatle, köylü mâsum kadınların nafakalarını kendileri çıkarmak için çalışmaları nevinden kendinizi idareye çalışınız, satmaya çalışmayınız. Şayet size münasip olmayan bir erkek kısmet olsa, siz kısmetinize razı olunuz ve kanaat ediniz. İnşaallah, rızanız ve kanaatinizle o da ıslâh olur. Yoksa, şimdiki işittiğim gibi, mahkemelere boşanmak için müracaat edeceksiniz. Bu da, haysiyet-i İslâmiye ve şeref-i milliyemize yakışmaz.
Lem’alar, 24, Lem’a, s. 262
Lügatçe:
zîr ü zeber: Alt üst, karma karışık, darma dağınık.
istiskal: Ağır bulup hoşlanmadığını belirtme.
frenkmeşrep: Avrupalı gibi, batılıları taklit eden.
Mevlüde Yıldız
09.09.2006, 21:50
Allah razı olsun kardeşim severek okuyordum ara vermiştiniz sanırım biraz yeniden devam etmeniz çok güzel teşekkürler
NurTalebesi
09.09.2006, 21:54
Allah razı olsun kamptaydımda
imanhavuzu
10.09.2006, 05:41
Allah razı olsun . RABBİM ibadetini arttırsın (amin)
NurTalebesi
10.09.2006, 19:42
ÂYET-İ KERİME MEÂLİ
Gökleri ve yeri yok olup gitmekten şüphesiz ki Allah korur. Eğer onlar yıkılacak olsa Allah'tan
başka onları hiç kimse tutamaz.
Fâtır Sûresi: 41
10.09.2006
HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ
Kim inanarak ve sevabını Allah'tan umarak Ramazan ayının gecelerini ibadetle ihya ederse geçmiş günahları affolunur.
Câmi'ü's-Sağîr, c: 3, 3715
10.09.2006
Helâl dâiresi keyfe kâfîdir
Üçüncü Nükte
Aziz hemşîrelerim!
Katiyen biliniz ki, dâire-i meşrûanın haricindeki zevklerde, lezzetlerde, on derece onlardan ziyâde elemler ve zahmetler bulunduğunu, Risâle-i Nur yüzer kuvvetli delillerle, hâdisatlarla ispat etmiştir. Uzun tafsilâtını Risâle-i Nur’da bulabilirsiniz.
Ezcümle, Küçük Sözler’den Altıncı, Yedinci, Sekizinci Sözler ve Gençlik Rehberi benim bedelime sizlere tam bu hakikati gösterecek. Onun için, dâire-i meşrûadaki keyfe iktifâ ediniz ve kanaat getiriniz. Sizin hanenizdeki mâsum evlâtlarınızla mâsûmâne sohbet, yüzer sinemadan daha ziyade zevklidir.
Hem katiyen biliniz ki, bu hayat-ı dünyeviyede hakikî lezzet iman dâiresindedir ve imandadır. Ve a’mâl-i salihanın herbirisinde bir mânevî lezzet var. Ve dalâlet ve sefâhette, bu dünyada dahi gayet acı ve çirkin elemler bulunduğunu Risâle-i Nur yüzer katî delillerle ispat etmiştir. Adeta imanda bir Cennet çekirdeği ve dalâlette ve sefâhette bir Cehennem çekirdeği bulunduğunu, ben kendim çok tecrübelerle ve hâdiselerle aynelyakîn görmüşüm ve Risâle-i Nur’da bu hakikat tekrar ile yazılmış. En şedit muannid ve mûterizlerin eline girip, hem resmî ehl-i vukuflar ve mahkemeler o hakikati cerh edememişler. Şimdi sizin gibi mübarek ve mâsum hemşirelerime ve evlâtlarım hükmünde küçüklerinize, başta Tesettür Risâlesi ve Gençlik Rehberi ve Küçük Sözler benim bedelime sizlere ders versin.
Ben işittim ki, benim size camide ders vermekliğimi arzu ediyorsunuz. Fakat benim perişaniyetimle beraber hastalığım ve çok esbab, bu vaziyete müsaade etmiyor. Ben de sizin için yazdığım bu dersimi okuyan ve kabul eden bütün hemşirelerimi, bütün mânevî kazançlarıma ve duâlarıma Nur şakirtleri gibi dahil etmeye karar verdim. Eğer siz benim bedelime Risâle-i Nur’u kısmen elde edip okusanız veya dinleseniz, o vakit, kaidemiz mûcibince, bütün kardeşleriniz olan Nur şakirtlerinin mânevî kazançlarına ve duâlarına da hissedar oluyorsunuz.
Ben şimdi daha ziyade yazacaktım. Fakat çok hasta ve çok zayıf ve çok ihtiyar ve tashihat gibi çok vazifelerim bulunduğundan, şimdilik bu kadarla iktifâ ettim.
El-Bâkî Hüve’l-Bâkî
Duânıza muhtaç kardeşiniz
Said Nursî
Lem’alar, 24.
Lem’a, s. 263
Lügatçe:
a’mâl-i saliha: Salih, hayırlı işler.
dalâlet: Sapıklık.
sefâhet: Dinin yasak ettiği zevk ve eğlenceler.
aynelyakîn: Gözle görür derecede inanma.
muannid: İnatçı.
mûcib: Îcab eden, gerektiren.
10.09.2006
Allah razı olsun Nurtalebesi seni yaradana kurban olayım bu güzel sohbetleri bizimle buluşturuyorsun dualarınızı esirgemeyin ne olur..
NurTalebesi
10.09.2006, 20:41
Bende seni yaradan kurban
imanhavuzu
11.09.2006, 01:58
Allah ibadetini arttırsın maaşallah güzel olmuş
NurTalebesi
11.09.2006, 19:55
ÂYET-İ KERİME MEÂLİ
Eğer Allah insanları kazandıkları günahlar yüzünden hemen cezâlandıracak olsaydı, yeryüzünde tek bir canlı bırakmazdı.
Fâtır Sûresi: 45
11.09.2006
HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ
Kim inanarak ve sevabını Allah'tan umarak Kadir Gecesini ibadetle geçirirse geçmiş günahları bağışlanır.
Câmi'ü's-Sağîr, c: 3, 3716
11.09.2006
Kıyametin bir nümunesi: Güz mevsimi
Kıyamete nümune olan güz mevsiminde, o dört yüz binden üç yüz bin nebatî ve hayvanî nevilerini, vefatlar suretinde ve mevtler namında terhis edip vazifelerinden paydos ediyor.
Şuâlar, s.156
***
Her güz mevsiminde yapılan tahribat, gelecek bahar mevsimlerinde gelen yeni misafirler için yer tedarik etmek ve bir nevi terhis ve izinlerdir.
Mesnevî-i Nûriye, s. 39-40
***
Küre-i arz, senevî mevsimler cihetinde bir ağaçtır. İsm-i Evvel cilvesiyle güz mevsiminde hafîziyete emanet edilen bütün tohumlar ve çekirdekler, bahar çarşafını giyen zemin yüzünün milyarlar dal, budak, meyve veren ve çiçek açan ağacının teşkilâtına dair İlâhî emirlerin mecmuacıkları ve kaderden gelen düsturların listeleri ve geçen yazın işlediği vazifelerin küçücük sahife-i amelleri ve defter-i hidematıdır ki, bilbedahe bir Hafîz-i Zülcelâl-i ve’l-İkramın hadsiz kudret, adalet, hikmet, rahmet ile iş gördüğünü gösteriyor.
Şuâlar, s.197
***
Ve güz mevsiminin haşin tahribâtı, hazin firâk perdeleri arkasında, tecelliyât-ı Celâliye-i Sübhâniyenin mazharı olan kış hâdiselerinin tazyikinden ve tâzibinden muhâfaza etmek için, nazdar çiçeklerin dostları olan nâzenin hayvancıkları vazife-i hayattan terhis etmekle beraber, o kış perdesi altında nâzenin, taze, güzel bir bahara yer ihzar etmektir.
Sözler, s. 210
***
Gözümüzün önünde her sene güz mevsiminde öyle bir âlem vefat eder ki, herbirisinin hadsiz efradı bulunan ve herbiri zîhayat bir kâinat hükmünde olan yüz bin nevî nebatat ve küçücük hayvanat, o âlemle beraber vefat ederler. Fakat o kadar intizamla bir vefattır ki, haşir ve neşirlerine medar olan ve rahmet ve hikmetin mucizeleri, kudret ve ilmin harikaları bulunan çekirdekleri ve tohumları ve yumurtacıkları baharda yerlerinde bırakıp, defter-i a’mâllerini ve gördükleri vazifelerin programlarını onların ellerine vererek Hafîz-ı Zülcelâlin himayesi altında, hikmetine emanet eder, sonra vefat ederler.
Şuâlar, s.130
Lügatçe:
İsm-i Evvel: Her şeyin öncesini iyi bilen Cenâb-ı Hak.
Hafîziyet: Koruma, muhafaza etme, saklama.
defter-i hidemat: Hizmetler defteri.
hudûs: Sonradan var edilme.
Mevlüde Yıldız
11.09.2006, 20:57
Allah razı olsun bunları ilerde belki e-kitap haline getireçek birini bulursam sizlede paylaşırım
NurTalebesi
11.09.2006, 21:15
Allah razı olsun:)
NurTalebesi
12.09.2006, 11:56
ÂYET-İ KERİME MEÂLİ
... Fakat Allah onların cezâsını takdir edilmiş bir vakte kadar geri bırakır. O gün geldiğinde de, şüphesiz ki Allah kullarının her halini hakkıyla görücüdür.
Fâtır Sûresi: 45
12.09.2006
HADİS-İ ŞERİF MEÂLİ
Görsünler ve duysunlar diye bir iş için ayağa kalkan kimse oturuncaya kadar Allah'ın gazabı içerisindedir.
Câmi'ü's-Sağîr, c: 3, 3717
12.09.2006
Kur’ân aleyhindeki dehşetli plan
undan on iki sene evvel işittim ki, en dehşetli ve muannid bir zındık, Kur’ân’a karşı sû-i kastını, tercümesiyle yapmaya başlamış. Ve demiş ki: “Kur’ân tercüme edilsin, tâ ne mal olduğu bilinsin.” Yani, lüzumsuz tekrarâtı herkes görsün ve tercümesi onun yerinde o