Orijinalini görmek için tıklayınız : Tasavvufi Kıssalar
KİMSEYİ AYIPLAMA!
Hamdun Kassar -kuddise sirruh- buyurur:
"Düşe kalka giden bir sarhoş gördüğünde dikkatli ol, sakın onu kınama! İhtimâl ki, sen de aynı belâ ile müptelâ olabilirsin!"
SÖZÜN ÖZÜ:
Tasavvufî anlayışta; irşadda merhamet ve şefkat vardır; ayıplamak, hor görmek ve muhâtabı rencide etmek yoktur. Zîrâ Cenâb-ı Hak kulunun, kudretinden bir sır olduğunu beyân buyurmaktadır. Bu sebeple günâhkâra bakış tarzı olarak, çamura düşmüş bir cevheri zâil olmaktan kurtarma düşüncesi asıldır... Hor görmek ise, zâyi olan cevheri ikinci kez zâyî etmektir! Bu bakımdan Cenâb-ı Hak kulların bu hatâya düşmemeleri için âyet-i kerîmede:
"Ey müminler! Bir topluluk, diğer bir toplulukla alay etmesin; olur ki (onlar) kendilerinden daha hayırlı olabilirler! Birtakım kadınlar da (başka) kadınlarla (alay etmesinler!). Belki (onlar da) kendilerinden daha hayırlıdırlar..." (el-Hucurât, 11) buyurmuş ve kulların günâhlarını mîzân etmeyi kendine münhasır kılarak insanlara bu dâirenin içine girmelerini yasaklamıştır.
Diğer taraftan başkalarını ayıplayıp duran ve hor hakîr görenlerin de aynı cürüm ve hatâ çukuruna düştükleri çoğu zaman müşâhede edilmiş ve bu durum:
"Gülme komşuna gelir başına!" şeklinde bir darb-ı mesel hâline gelmiştir.
imandanihsanatasavvuf
GERÇEK TAHSİL
Sâmi Efendi Hazretleri, Daru'l-Fünûn Hukuk Fakültesi'ni yeni bitirmişti. Onun güzel hâlini ve tertemiz sîretini pek beğenen bir Allâh dostu:
"- Evlâdım, bu tahsîl de güzeldir ama, sen asıl tahsîli ikmâl etmeye bak. Seni irfân mektebine kaydedelim, orada da gönül ilimlerini ve âhiret sırlarını öğren." dedi.
Ardından ekledi:
"- Evlâdım, o mektebde nasıl eğitim yaparlar, ne öğretirler bilemem. Ama bildiğim bir şey var ki, bu tahsîlin ilk dersi incitmemek, son dersi de incinmemektir..."
HİSSE:
İncitmemek, nispeten kolaydır. Ama incinmemek elde değildir. Zîrâ o, bir gönül işidir. Dolayısıyla incinmemek, ancak fânîlerden gelen ve kalblere saplanan zehirli okların tesirsiz kalması ile mümkündür. Bu da, nefs tezkiyesi ve kalb tasfiyesinin kemâlindeki seviye nisbetindedir. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Tâif'te taşlanıp hakâret gördüğünde melekler:
"- Ey Allâh'ın Rasûlü! Dilersen şu iki dağı birbirine çarpıp buranın zâlim halkını helâk edelim." demişlerdi.
Ancak o âlemlere rahmet olarak gönderilmiş olan yüce Peygamber, meleklerin bu teklifini kabul etmediği gibi şefkat ve merhamet duyguları içerisinde mübârek yüzünü Tâif tarafına çevirdi ve ahâlisinin hidâyet bulmaları için duâ eyledi.
Bir Peygamber âşığı olan Hallâc-ı Mansûr da taşlanırken:
"- Allâh'ım! Bunlar bilmiyorlar, benden evvel onları affet!" diye duâ etmiştir.
Bu, gerçek tahsîl ile, yâni mânevî terbiye neticesinde elde edilen kalb-i selîme âit bir hâldir.
Ebu'l-Kâsım el-Hakîm'e, kalb-i selîmin sıfatlarını sorduklarında şunları söylemiştir:
"Kalb-i selîmin üç vasfı vardır:
Birincisi incitmeyen bir kalb,
İkincisi incinmeyen bir kalb,
Üçüncüsü de iyiliği Allâh'ın rızâsı için yapıp karşılığını beklemeyen bir kalb...
Zîrâ bir mümin, Cenâb-ı Hakk'ın huzuruna, hiç kimseye eziyet etmeyince verâ ile; kalbini Rabbe yöneltip kimseden incinmeyince vefâ ile; yaptığı sâlih amellere herhangi bir fânîyi ortak etmeyince de ihlâs ile gelir..."
Şâir ne güzel söyler:
Cihân bâğında ey âşık budur maksûd-i ins ü cin;
Ne kimse senden incinsin ne sen bir kimseden incin!
gönül kuşu
24.05.2007, 14:11
ŞARHOŞUN BİRİ DERGAHIN KAPISININ ÖNÜNDE
SIZMIŞ BUNU GÖREN EFENDİ EMEN İÇERİ ALDIRIR VE GÜZEL BİR YATAHA UYUSUN DİYE BIRAKIRLAR SORHOŞ KİŞİ KENDİNE GELİP AYILDIĞINDA BAKARKİ GÜZEL BİR YATAKTA YATIYOR ŞAŞIRIR O ESNADA EFENDİ İÇERİ GİRİR EFENDİYİ GÖREN ADAM UTANIR VE BAŞINI AŞAYIYA EĞER EFENDİ ACIKMIŞSINDIR DER VE HEMEN BİR GÖZEL DOYURUR ADAM MUSADE İSTER EFENDİ BİR AT VE BİR KESE PARA VERİR VE YOLLAR
not yazını okuduktan sonra bu geldi aklıma huuuu
HUZÛRDA İRÂDE
Son devir mutasavvıflarından Şeyh Muhammed Nûru'l-Arabî'nin "beşerî irâde"yi, yâni cüz'î irâdeyi inkâr ettiği yolunda bir dedikodu yayılır. Bunu duyan Sultân Abdülmecid Han, Hazret-i Pîr'in huzûr derslerine çağrılmasını ve orada kendisine bu meselenin sorulmasını irâde buyurur. Fermân yerine getirilerek Şeyh Muhammed Nûru'l-Arabî huzûr dersine dâvet edilir. Orada kendisine meselenin keyfiyeti suâl olunduğunda Hazret, şöyle cevap verir:
"Kulda cüz'î bir irâde elbette mevcuddur. Mes'ûliyetin kaynağı da budur. Ancak herkeste ve her zaman değil. Meselâ ben elbette cüz'î bir irâde sâhibiyim. Lâkin pâdişâhın emriyle geldim. Buradan kalkıp gitmek ise benim elimde değildir. "Gel" denilir geliriz; "git" denilir gideriz. Demek ki burada irâdem -belli bir hususta- yok hükmündedir. Aynı şekilde pâdişâhın huzûrunda bulunduğumdan dolayı yapabileceğim hareketler de sınırlıdır. Bâzı kimseler de aynen bu misâlde olduğu gibi dâimî bir sûrette Rab'lerinin huzûrunda bulunduğunun idrâki içinde yaşar. Allâh her yerde hâzır ve nâzır olduğu halde pek çok kimse, kendilerini sâdece namazda huzûr-ı ilâhîde kabul ederler. Hâlbuki belli bir mânevî mertebeye yükselmiş olanlar, her an huzûr-ı ilâhîde bulundukları idrâki ile yaşarlar. Böyle kimselerde cüz'î irâdenin var sayılıp-sayılmayacağını varın siz takdîr edin." demiş ve bu cevap pâdişâhın hoşuna gittiğinden, Şeyh Muhammed Nûru'l-Arabî'ye ihsan ve ikrâm etmiştir.
SÖZÜN ÖZÜ:
Kul, bir irâde sâhibidir. Bu irâde veya kudret, ona Cenâb-ı Hak tarafından bahşedilmiştir. Allâh Teâlâ'nın her oluşta irâdesi bulunmakla birlikte, rızâsı sadece hayırdadır. Bir hocanın gâyesi, talebesinin bilgi ile mücehhez olup sınıf geçmesidir. Talebe çalışmaz ise hocanın yapacağı bir şey yoktur. Yine bir doktorun vazîfesi de, hastasını şifâya kavuşturmaktır. Hasta, verilen reçeteyi tatbîk etmez ise, artık gelişen menfî neticeden sadece hastanın kendisi mes'ûldür. Doktora herhangi bir cürüm isnâd edilemez.
Diğer taraftan irâdeyi, huzûrunda bulunduğumuz zâta teslîm etmek, teslim edilen şeyden daha fazlasının ihsân edilmesine vesîle olur. Yâni bir kul, ihlâs ölçüleri içerisinde kendi bakışını, Cenâb-ı Hakk'ın sonsuz nazarına, ellerini onun sonsuz yed-i kudretine, dilini onun sonsuz kelâm sıfatına, kulaklarını onun nâmütenâhî işitmesine teslim ederse, bakış, duyuş ve idrâk edişi bambaşka olur. Yâni verdiklerinden aslâ mahrum kalmaz. Bilâkis her teslim ettiği şey, sonsuzluğun içinden kendisine nice ebedî nasiplerle döner. Bunun içindir ki, dâimâ huzûr-i ilâhîde bulunduğunun idrâki ile yüce irâdeye teslim olabilen sâlih kulları hakkında Cenâb-ı Hak, hadîs-i kudsîde mecâzen:
"Onların gören gözü, işiten kulağı, tutan eli olurum..." (Buhârî, Rikâk, 38) buyurmaktadır..
KİMSEYİ AYIPLAMA!
Hamdun Kassar -kuddise sirruh- buyurur:
"Düşe kalka giden bir sarhoş gördüğünde dikkatli ol, sakın onu kınama! İhtimâl ki, sen de aynı belâ ile müptelâ olabilirsin!"
SÖZÜN ÖZÜ:
Tasavvufî anlayışta; irşadda merhamet ve şefkat vardır; ayıplamak, hor görmek ve muhâtabı rencide etmek yoktur. Zîrâ Cenâb-ı Hak kulunun, kudretinden bir sır olduğunu beyân buyurmaktadır. Bu sebeple günâhkâra bakış tarzı olarak, çamura düşmüş bir cevheri zâil olmaktan kurtarma düşüncesi asıldır... Hor görmek ise, zâyi olan cevheri ikinci kez zâyî etmektir! Bu bakımdan Cenâb-ı Hak kulların bu hatâya düşmemeleri için âyet-i kerîmede:
"Ey müminler! Bir topluluk, diğer bir toplulukla alay etmesin; olur ki (onlar) kendilerinden daha hayırlı olabilirler! Birtakım kadınlar da (başka) kadınlarla (alay etmesinler!). Belki (onlar da) kendilerinden daha hayırlıdırlar..." (el-Hucurât, 11) buyurmuş ve kulların günâhlarını mîzân etmeyi kendine münhasır kılarak insanlara bu dâirenin içine girmelerini yasaklamıştır.
Diğer taraftan başkalarını ayıplayıp duran ve hor hakîr görenlerin de aynı cürüm ve hatâ çukuruna düştükleri çoğu zaman müşâhede edilmiş ve bu durum:
"Gülme komşuna gelir başına!" şeklinde bir darb-ı mesel hâline gelmiştir.
imandanihsanatasavvuf
Kardeşim. Selamun aleykum. Konu cok hoşuma gıttı. Hayatımıza gecırebılsek ne mutlu. Keşke gordugumuz ayıplar hep kendı ayıplarımız olsa. Başkalarına fırsat bulmasak. Oyle olalım ınş.
ellerine sağlık arkadaşım çok güzel bi konuya değinmişsin. sadece kendimize bakabilsek ne kadar güzel olur
Gönlüne sağlık kardeşim çok güzel bi konuya değinmişsin. sadece kendimize bakabilsek ne kadar güzel olur.Ellerine sağlık.Allah razı olsun.
Devamını bekleriz inşaallah.
İTÂAT - HİZMET - NASÎHAT
Dâvud-i Tâî'nin sohbetine devam eden sâlih bir zât Maruf-i Kerhî'ye:
"- Sakın amel işlemeyi terk etme! Zîrâ amel, seni Cenâb-ı Hakk'ın rızâsına yaklaştırır." dedi.
Maruf sordu:
"- Amel ile neyi kastediyorsun?"
O zât buyurdu ki:
"- Her hâlükârda Rabbine itaat hâlinde olmayı; müslümanlara hizmet ve nasihatte bulunmayı..."
SÖZÜN ÖZÜ:
İtaat ve teslîmiyet ile yapılan az bir ibâdet, itaatsiz ve teslîmiyetsiz yapılan dağlar kadar ibâdetten Hak katında daha hayırlıdır. Zîrâ kulluk, itaat ve teslîmiyetle başlar. Nitekim şeytan yüce dergâhtan ibâdet eksikliği dolayısıyla değil, itaat ve teslîmiyet noksanlığından ötürü kovulmadı mı?
Hizmet ise, bütün peygamberlerin ve evliyâullâhın sarıldıkları öyle bir fazîlettir ki, o büyük şahsiyetler, hastalık hâllerinde, hattâ ölüm döşeklerinde dahî hizmeti elden bırakmamışlardır. Bu durum, hizmete nasıl sarılmak gerektiğini ifâde husûsunda ehl-i irfân için kâfî bir misâldir. Kısaca hizmet, merhametli ve cömert gönüllerin şiârıdır.
Olgun mümin, hizmet ehlidir ve fânî varlığından sıyrılmış bir hâlde kendisini hizmet kervânının en gerisinde kabul eden bir gönül neferidir. O, dertlilerin ve hastaların yanında, mâtemlilerin civârında, ümitsizlerin başucunda, muzdarip ve yalnız kalmışların dostluğundadır.
Nasîhatte bulunmaya gelince, bu ancak ehline âit bir keyfiyettir. Zîrâ yapılan tavsiye, yaşandığı nisbette tesîr eder. Bu sebepten herkesin nasîhatte bulunması doğru değildir. Buna liyâkatli olanların, yâni bu hususta nebevî üslûp ve ahlâka bürünmüş kimselerin nasîhat etmeye salâhiyetleri vardır. Bununla birlikte bu salâhiyete nâil olduğu hâlde bundan kaçınmanın mes'ûliyet ve hesâbı büyük olur. Çünkü hadîs-i şerîfte:
"Dîn nasîhattir." (Buhârî, Îmân, 42) buyurulmuştur.
Bunun içindir ki, nasîhati terk etmek, Asr Sûresi'nde bir hüsrân sebebi olarak beyân edilmektedir. Tabî ki, nasîhat dinlememek de bu mânânın içerisindedir. Yâni bir hüsran sebebidir.
Hâsılı Hak yolunun sâlikleri itaat, hizmet ve nasîhati kendilerine vazgeçilmez bir düstûr edinmeli ve bu ebedî saâdet vâsıtalarıyla Hakk'ın rızâsını tahsîle gayret göstermelidir.
muhabbet
26.05.2007, 12:33
Peygamber Efendimiz in torunlarından ve tasavvufun toplayıcısı olan ABDUL KADİR GEYLANİ (ks)bir gün atının üzerinde giderken bir kaç talebesine rastlar.Talebeleri atın önünü keserek "efendim şu şeytan elinden ne yapacağımızı şaşırdık!bize durmadan vesvese veriyorve bizi kötü yola itmek istiyor.... gibi sözlerine devam ederken , efendi hz.onların sözünü keser ve "evladım bende gelirken şeytan la karşılaştım;oda sizi bana şikayet etti."Sizin talebeleriniz her türlü kötü işi ediyorlar, sonrada bunu bize şeytan yaptırıyor deyip suçu bana atıyorlar."Diye yakındı der.Bunu duyan talebeler şok olur ve özür dileyerek hemen giderler.
YETİMİ SEVİNDİRMEK
Serî-i Sakatî şöyle anlatıyor:
"Bir bayram günü Mâruf-i Kerhî'yi sokaklarda hurma çekirdeği toplarken gördüm. Bu çekirdeklerle ne yapacağını sordum. Dedi ki:
"- Şurada küçük bir çocuğun ağladığını gördüm. Yanına yaklaşarak niye ağladığını sorduğumda yetim olduğunu, arkadaşlarının elbiseleri gibi elbiseleri ve onların oyuncakları gibi oyuncakları olmadığını söyledi. Tekrar ağlamaya başladı. Hâli yüreğimi dağladı. Onun için bu hurma çekirdeklerini topluyorum. Bunları satacağım ve o çocuğun istediği elbise ve oyuncakları alacağım..."
Bu sözler benim de yüreğimi dağladı ve Hazret-i Pîr'den ricâ ettim:
"- Müsâadeniz olursa, ben o çocukla ilgilenirim, gönlünüz rahat olsun!" dedim. Sonra çocuğu alıp ihtiyaçlarını karşıladım."
Bu güzel amel-i sâlih bereketiyle nâil olduğu hâli, Serî-i Sakatî, şöyle ifâde eder:
"Gönlümde bu hizmetin bereketiyle öyle bir nûr peydâ oldu ki, onunla bambaşka hâllere mazhar oldum ve nice mânevî lezzetler tattım..."
KISSADAN HİSSE:
Yetimi sevindirip onlara sahip çıkmak, dînen çok teşvik edilen ve mükâfatı büyük bir amel-i sâlihtir. Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in bu husustaki şu vaadi, âşık gönülleri mest edecek bir muhtevâdadır:
"Kendi yetimini veya başkasına âit bir yetimi himâye eden kimse ile ben cennette şöyle yanyana bulunacağız."
Hadîsin râvîsi Mâlik bin Enes, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in yaptığı gibi işaret parmağıyla orta parmağını gösterdi. (Müslim, Zühd, 42)
Bir başka hadîs-i şerîfte de şöyle buyurulur:
"Bir kimse sırf Allâh rızâsı için bir yetimin başını okşarsa, elinin dokunduğu her saç teline karşılık ona bir sevap vardır." (Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 250)
Hadîs-i şerîfte işâret edilen yetimin başını okşamaktan maksat, onun maddî ve mânevî her meselesiyle yakından ilgilenmektir.
Gül-i Vahdet
30.05.2007, 11:04
Şu gafil gönüllerimizi bu duygularla harekete geçirdiğiniz için size teşekkür ediyor ve bu duygulara hepimizin hamil kalması için Cenab-ı ALLAH'tan dua ve niyaz ediyorum.düşünüp tefekkür etmesi dahi insana öyle yüce duygular ve hisler veriyorki tatbik edilmesindeki alınacak manevi hazları düşünemiyorum Rabbim inşallah cümlemizi bu hallerle hallenmeyi nasip ve müesser eylesin
Saygı ve sevgilerle
amin kardeşim bişeylere sebep oluyosak ne mutlu bizlere..Allah hepimizden razı olsun..sadece okumakla kalmayıp uygulayanlardan oluruz inş..:flowers:
Gül-i Vahdet
30.05.2007, 11:20
Amin... Velhamdülillahi rabbil alemin...
allah razı olsun hafsa kardeş çok güzel konular paylaşıyorsunuz sağolun.
allah razı olsun hafsa kardeş çok güzel konular paylaşıyorsunuz sağolun.
Amin ecmain.. sayenizde inşallah bişeyler yapmaya çalışıyoruz.
ALLÂH'IN DÂVETİNE İCÂBET
Hasan Basrî -kuddise sirruh- şöyle buyurur:
"Koyun, insandan daha hassastır. Çünkü o, çoban seslendiğinde otlamayı bırakıp dikkat kesilir. Bu hakîkatten ibret almayıp da Allâh'ın dâvetine bîgâne kalan insana ne demeli?!."
SÖZÜN ÖZÜ:
Davetler çeşit çeşittir. Bir kimseye "gel" denildiğinde, çağıran sevmediği biri ise durum farklı, dostu ise daha farklı, annesi ise çok daha farklı, hele sevdiği biri ise bambaşkadır. Öyleyse Allâh'ın davetine icâbet, çok farklı bir gönül coşkusu içinde ve teslîmiyet neşvesi hâlinde olmalıdır. Bilhassa günde beş defa yerleri ve gökleri dolduran " حى على الصلاة " (Haydi namaza!) davetine karşı gönlümüzdeki şevk ve heyecanımızın nasıl olduğunu Hakk'a bağlılık ve muhabbet terazîsinde dâimâ mîzân etmeliyiz. Hazret-i Mevlânâ ne güzel buyurur:
"Aklını başına al!.. Madem ki Cenâb-ı Hak seni taleb ediyor, bu isteğe karşı sen başını bile ayak yap da koş!.."
"Zîrâ O'nun gel demesi, insana yücelikler verir. Mânevî coşkunluk verir, sonsuz ihsânlar bağışlar, ebedî yaygılar yayar, yüce sofralar kurar."
üçüncü devre melami piri, ihvanlarıyla,
dolaşırken bir vakit namazı gelmiş sadık ihvandan,
baba zübere (bizim dedelerden) bugün namazı sen kıldır der
peki efendi baba geçer imamın yerine dua ve sure hiç bilmiyor.
tekbir getirir bağlanır
eyledi zuhur pir muhammed nur,
saye best etti misli şemsi nur
diye başlayan ilahinin beyitleriyle namazı kıldırır,
pirimiz aşk olsun baba züber böyle namaz hayatımda kılmadım hu....
[quote=hafsa;301654]
KOYUN
Dost çağırır melenmeden
Ekmek yemez elenmeden
Sen ismine koyun dersin
Bak geziyor dilenmaden
Zengin olmuş bin tutmadan
Zikreder hep din tutmadan
Her gün sopa yer ama
Gine gelir kin tutmadan
Bahar olan , güzden anlar
Arif olan özden anlar
Sen ismine koyun dersin
İrfan gibi sözden anlar
Garip bir aşık.
zikrullah
03.06.2007, 19:40
Cihan baginda ey akil, budur makbul-i ins i cin.
Ne kimse senden incinsin, ne sen bir kimseden incin.
ALİ SEMARKANDİ HAZRETLERİ
BİR HAK DOSTUNUN AHLÂK VE HİZMETİ
Ahmed er-Rifâî Hazretleri her gördüğü şahsa selam verirdi. Bir köy veya kasabada birinin hasta olduğunu duysa ilk fırsatta ziyaretine giderdi. Bu yolculuk esnasında karşılaştığı âmâların ellerinden tutar, gidecekleri yere kadar götürüverirdi. Bir ihtiyarla karşılaşacak olsa, elindeki yüke yardım eder ve etrafındaki dostlarına Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in şu hadîs-i şerîfiyle nasihatte bulunurdu:
"Kim bir ihtiyara hürmet ve yardım ederse, Allâh Teâlâ da ona, ihtiyarlığında hürmet ve hizmet edecek bir kimseyi ihsân eder." (Tirmizî, Birr, 75)
Şehir dışına yapmış olduğu seyahatlerden dönüşte, ormana gider, odun keser ve merkebine yükleyerek şehre getirir; bu odunları dullara, çaresiz, fakir ve muhtaçlara dağıtırdı.
Mecnun ve kötürümlerin hizmetlerine koşar, elbiselerini temizler, birlikte oturur, onlarla sohbet eder, yemeklerini kendi elleriyle getirir ve yedirirdi. Sonra da onlardan duâ etmelerini isterdi. Müridlerine de:
"- Bu gibi âcizleri ziyaret müstehab değil, vâcip!.." derdi.
Birgün çocuklar oyun oynarken yanlarından geçmişti. Birkaç çocuk, Ahmed er-Rifâî Hazretleri'nin mânevî heybetinden korkup kaçtı. Hazret-i Pîr, derhal arkalarından koştu ve büyük bir şefkat ve muhabbet içerisinde onları bağrına basıp gönüllerini fethetti ve:
"- Evlâdlarım! Görüyorsunuz ki, ben de âciz bir kulum! Sizi endişelendirdiysem hakkınızı helâl edin!" diye onlardan bir de özür diledi.
VELHÂSIL:
Hakk'ın rızâ ve vuslatının tahsîl edildiği mârifetullâh yolu, bembeyaz bir sayfaya benzer. Öyle ki, oraya yazılan bütün yazılar da bembeyazdır ve bunları yalnız Hak Teâlâ okur. Bu bakımdan ehlullâh, bir ömür boyu o sayfaya kara bir leke damlamaması için çırpınırlar, öyle ki bir karıncayı dahî incitmekten çekinirler ve rızâ-yı ilâhîye nâiliyet için ahlâk ve hizmetlerini dâimâ tertemiz bir hâlde Hakk'a arz ederler. Zîrâ Cenâb-ı Hak buyurur:
إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ التَّوَّابِينَ وَيُحِبُّ الْمُتَطَهِّرِينَ
"…Muhakkak ki Allâh, tevbe edenleri ve tertemiz olanları sever." (el-Bakara, 222)
BANA KERÎM LÂZIM
Bayezid-i Bistâmî şöyle anlatır:
Birgün Dicle nehrinden karşı tarafa geçecektim. Yanına varınca Dicle'nin iki yakası, bana yol vermek için birleşti. Derhal kendimi toparladım ve Dicle'ye şöyle dedim:
"And olsun ki, ben, buna kanmam. Zîrâ sandalcılar bir adamı yarım akçeye geçiriyorlar. Ama sen, otuz senelik amelimi istiyorsun! O hâlde mahşer için hazırladığım amel-i sâlihlerimi aslâ burada yarım akçeye verip ziyan edemem. Bana Kerîm lâzım, kerâmet değil!"
HİSSE:
Nefse hoş gelen bir fiil olarak kerâmet, gerçek Hak dostlarının büyük bir hassâsiyetle üzerinde durdukları bir meseledir. Zîrâ kerâmeti bir kenara koyup bir anlık zorluğa katlanmanın bedeli, ya geçici bir yorgunluk ya da üç-beş kuruş masraf veya kulların gözüne meçhul kalmaktır. Ancak kerâmete sarılmanın bedeli ise, bazen o âna kadar yapılan amel-i sâlihlerin tamamıdır ki, bu insanı yüceliklere eli boş götüren bir gönül iflâsıdır. Onun için bütün ârifler, Hakk'ın murâd etmesi müstesnâ, halkın rızâsını ve takdîrini kazanmak demek olan kerâmete aslâ meyletmemişler, dâimâ Kerîm olan Mevlâ'nın rızâsını tahsîle gayret etmişlerdir.
Bu meyânda evliyâullâhın büyüklerinden Sehl bin Abdullâh et-Tüsterî, ne güzel buyurur:
"Kerâmetlerin en büyüğü, kötü huyları, iyi huylarla değiştirmektir. Üstelik bazı kerâmetler, ağlayan çocuklara oyalansınlar diye verilen bir oyuncak gibidir. Bunu velîler değil, ancak gaflet erbâbı arzu eder. Onlar bununla oyalanır ve nicelerini de oyalarlar."
Onun için her dâim en mühim mesele, Cenâb-ı Hakk'ın:
"Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!" (Hûd, 112) buyruğunu îfâdır
MESNEVİDEN BİR HİKAYE
Adamın biri evinden çok uzaklara çalışmaya gitmiş, yıllarca çalıştıkdan sonra yanında 3000 akçe ile evine dönmeye karar vermiş.
Evine doğru giderken büyük bir şehirden geçmesi gerekiyormuş, şehrin sokaklarında yürürken köşe başında bir adamın:
“Bir nasihat bin akçe, bir nasihat bin akçe” diye bağırdığını duymuş..nasıl olur diye düşünmüş, ben yıllarca yaban ellerinde çalıştım ancak 3000 akçe biriktirebildim, sadece bir nasihat bin akçeye nasıl olur? Ancak merakını da giderememiş, dönüp bin akçeyi adama vermiş, bunun üzerine adam ona;
“KADERDE NE VARSA O ÇIKAR” demiş..
Yoluna devam ederken bir başka nasihatçı görmüş, o da önceki gibi bir nasihatı bin akçeye satıyormuş. İkinci nasihat için de adama bin akçe vermiş..bu defa;
“GÖNÜL KİMİ SEVERSE GÜZEL ODUR” nasihatını almış..
Şehrin çıkışında 3. nasihatçıyı görmüş ve son bin akçesini de ona verip;
“HİÇ BİR İŞ ACELEYE GELMEZ” nasihatını almış. Adamcağız elinde 3 nasihat, beş parasız memleketine doğru yol almış..zaman zaman yaptığına üzülmüş ama her seferinde de kendi kendine “Vardır bir hikmeti” demiş..
Köyün birine geldiğinde köylüleri çok üzgün görmüş, sebebini sormuş, köylüler kendilerinin tek su kaynağı olan suyun kesildiğini, kuyunun içine girenlerin canavar tarafından öldürüldüğünü söylemişler..
Ne yapması gerektiğini düşünürken 1. nasihat aklına gelmiş..evet kaderde ne varsa o çıkar, ben bu kuyuya girip suyu almalıyım demiş ve kuyuya girmiş.Kuyuda canavar onu alıp bir yere götürmüş ve sormuş..”Ben buraya her gelene bir soru soruyorum, bilemiyenleri öldürüyorum, aynı soruyu sana da soracağım, bilemezsen kendini ölmüş bil”Sonra canavar bir dizine çok güzel bir kız, diğer dizine de bir kurbağa oturtup sormuş “ Söyle bakalım hangisi daha güzel?”
Adamın aklına 2. nasihat gelmiş ve hemen cevap vermiş “ Gönül kimi severse güzel odur” Canavar bu cevaba çok sevinmiş, çünkü kurbağanın gözlerine aşık olmuşmuş..neticede adam ile suyu serbest bırakmış..
Sonunda evine gelmiş..ancak pencereden baktığında karısını genç biriyle oturup konuşurken bulmuş. Çok sinirlenmiş, hemen silahını almış..ancak aklına 3. nasihat gelmiş..”Hiçbir iş aceleye gelmez” Soğukkanlı davranıp karısının yanına girmiş ve sakin bir şekilde sormuş o gencin kim olduğunu..Karısı cevap vermiş gülümseyerek” Sen gittiğinde ben hamileydim, o gördüğün genç senin oğlundur”
Mevlana Hazretleri konuyu hikaye ederek böyle anlatıyor ama bizlerin bundan çıkaracak çok hisselerimiz olduğu aşikar..
Rabbim yar ve yardımcınız olsun dostlar…
emeğine sağlık kardeşim çok güzel kıssalar devam inşallah...
emeğine sağlık kardeşim çok güzel kıssalar devam inşallah...
hep beraber inş..:flowers:
İtaat - Hizmet - Nasihat
Dâvud-i Tâî nin sohbetine devam eden sâlih bir zât Maruf-i Kerhî ye:
"- Sakın amel işlemeyi terk etme! Zîrâ amel, seni Cenâb-ı Hakk ın rızâsına yaklaştırır." dedi.
Maruf sordu:
"- Amel ile neyi kastediyorsun?"
O zât buyurdu ki:
"- Her hâlükârda Rabbine itaat hâlinde olmayı; müslümanlara hizmet ve nasihatte bulunmayı..."
Keramet
Birgün mürîdleri Şâh-ı Nakşibend Hazretleri nden kerâmet istemişlerdi. Buyurdular ki:
"- Bizim kerâmetimiz açıktır. İşte bakınız; omuzlarımızdaki bunca günah yüküne rağmen ayakta durabiliyor ve yeryüzünde yürüyebiliyoruz. Bundan daha büyük keramet mi olur?.."
Ardından tasavvufta mühim olan hususun kerâmet değil istikâmet olduğunu bir kez daha hatırlatarak şöyle buyurdular:
"- Bir kimse bir bahçeye girse ve orada her ağacın yaprak yaprak dile gelip: "Ey Allâh ın velîsi merhabâ!" diye seslendiğini duysa, zâhiren de bâtınen de bu sese aslâ iltifât etmemeli! Bilâkis kulluktaki gayret ve azmi daha da ziyâdeleşmelidir."
Bunun üzerine bazı müridleri:
"- Efendim, ne kadar üzerini örtseniz de sizden de zaman zaman kerâmet zâhir olmakta!.." dediler.
O büyük tevâzû âbidesi:
"- O müşâhede ettikleriniz, mürîdlerimin kerâmetleridir." buyurdu.
Çünkü o öyle bir mahfiyet (hâlini gizleme) içerisindeydi ki, hayatta iken söz ve kerâmetlerini yazmak isteyen mürîdi Hüsâmeddîn Hâce Yûsuf a müsâade etmemişti.
DÜSTUR:
İslâm büyükleri, Hak yolunda kendilerine dâimâ kerâmeti değil istikâmeti düstur edinerek nâil oldukları yüce makâmlara erişebilmişlerdir. Onlar, kerâmet sâyesinde havada uçan kuşun, suda yüzen balığın sahip olduklarından daha fazla bir değer kazanmadıklarını dile getirmişlerdir. Yine onlar, yegâne mârifetin, kuş ile balığın yaptığını taklide yönelmek değil, Hakk ın rızâsına râm olarak yüksek bir kulluk şuuru içinde istikâmet üzere yaşayabilmekte olduğunu, her vesîle ile ifâde etmişler ve bunu hâlleriyle de göstermişlerdir.
Taşkafa - Boşkafa - Hoşkafa
Behlül Dânâ, bir mezarlıkta bulduğu üç kurukafayı zembiline koymuş ve pazara getirip "Satıyorum" diye bağırmaya başlamış.
"Satıyorum, alan var mı?"
Meraklılar başına toplanıp fiyatını sormuşlar:
"Birincisi parasız,
ikincisi ise sudan ucuzdur", demiş.
"Ama üçüncüsünü hiç sormayın... O, ağırlığınca paradır."
Sebebini merak etmişler. Birincisini gösterip:
" Bu gördüğünüz "Taşkafa"dır demiş, nasihata bile yanaşmazdı. O yüzden beş para etmez.
İkincisi de "Boşkafa"dır, nasîhat istemesine rağmen onları tutmazdı; üç-beş kuruş verenin elinde kalır.
Üçüncüsü ise "Hoşkafa"dır ki, buna "Kâmil kafa" da diyebiliriz. Hem ameli, hem de ihlâsı vardı; hedefi ise Allah rızâsıydı. O yüzden kurusu bile Altın değerindedir.
Üç Tarz-ı Bakış
Selimiye Camii yapılırken, taş kıran ağır işçilerin işleri hakkında ne düşündüklerini merak eden Mimar Sinan, tebdil-i kıyafet inşaat alanına yönelir. İlk işçiye yaklaşır ve sorar: “Ne yapıyorsun evladım?” “Nesin sen, kör mü?” diye öfkeyle bağırır işçi. “Bu parçalanması imkansız kayaları bu kör keserle kırıyor ve ustabaşının emrettiği gibi bir araya yığıyorum. Cehennem sıcağında kan ter içinde kalıyorum. Bu çok ağır bir iş, ölümden beter.” Koca Sinan, hızla oradan uzaklaşır ve çekinerek ikinci işçiye yaklaşır. Aynı soruyu ona da sorar: “Ne yapıyorsun?” İşçi cevap verir: “Kayaları mimari plana uygun şekilde yerleştirilebilmeleri için, kullanılabilir şekle getirmeye çalışıyorum. Bu ağır ve bazen de monoton bir iş, ama karım ve çocuklarım için para gerekli. Manevi bir görevin sorumluğunu da taşıyorum. Sonuçta bir işim var. Daha kötüsü de olabilirdi.” Biraz cesaretlenen Sinan üçüncü işçiye doğru ilerler.“Ya sen ne yapıyorsun?”diye sorar. “Görmüyor musun?” der işçi kollarını gökyüzüne kaldırarak: “Kocaman bir cami yapılıyor ve ben de bu camide çalışıyorum. Bu camide benim de bir emeğim var. Öldükten sonra hatırlanacağım ve çocuklarıma diyeceğim ki işte bu camiiyi biz yaptık.”
TEVAZU
Ahmed Rufai Hazretleri, bir gün talebelerine:
- İçinizde kim bende bir ayıp görüyorsa bildirsin, dedi.
Müritlerinden biri:
- Efendim, sizde büyük bir ayıp var, diye cevap verdi.
Ayıbını talebesine soracak kadar kendini aşmış bu mütavazi insan hiç kızmadı, talebesi böyle söylüyor diye üzülmedi, belki sadece ayıbından kurtulabilmek ümidiyle sordu:
- Söyle dedi, kardeşim, o ayıbım nedir?
Talebe gözleri dolu dolu:
- Bizim gibilerin size talebe olması, dedi.
Bu söz gönüllere çok tesir etmiş, sohbette bulunan herkes ağlamaya başlamıştı. Ahmed Rufai Hazretleri de ağlıyordu. Bir ara sadece;
- Ben sizin hizmetçinizim, ben hepinizden aşağıyım diyebildi.
* * *
Evet, keşke insanlar tabi olanlara bakıp, tabi olanlarda, tabi olunanı aramasalardı... Zira hem dün, hem bu gün o altın halkayı temsil eden büyüklerin etrafındaki insanlar, ne denli nezih olurlarsa olsunlar, onları gösterebilmekte çok acizdirler. Bugün dahi, bir büyük gönül erinin yanına gelip giden insanlar; idareciler, gazeteciler, din adamları, "Talebelerinin ufku hocalarının çok gerisinde." demektedirler. Zaten, o cevher farkıdır ki, sair madenleri kirlerinden arındırır.
vBulletin v3.7.3, Copyright ©2000-2009, Jelsoft Enterprises Ltd.