PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Şehitler Kervanı...



HalidMesal
15-09-2007, 21:51
http://www.enfal.de/besmele1.gif
ŞEHİT HASAN EL-BENNA
http://www.enfal.de/benna.gif
17 Ekim 1906'da Misir'in Mahmudiye kentin de dogan Hasan el-Benna dini ve ilmi yönden köklü bir aileye mensuptur. Babasi hadis alimi idi. Hadis konusunda bizzat kendisinin de yazdigi eserler vardir. Iste böyle ilmi bir yuvada büyüyen Benna ilim, takva ve zühd atmosferinde çok güzel yetismistir. Daha küçük yaslarda üstün bir zeka ya sahip oldugu gözleniyordu. Gece namazlarina ve pazartesi, persembe günleri oruçlarina devam ediyordu. Küçük yaslarinda Kur'an-i Kerimi yari sina kadar ezberleyen Benna 15 yaslarinda hifzi ni tamamladi.
Yüzünün hatlarinda -devamli bir elem ve hü zün görünüyordu. Kalbinde müslümanlarin dertlerine çareler arama aski vardi. Onun bu hali za man zâman bazi kötülükleri bizzat kendi eliyle degistirmeye götürüyordu.
Nafile ibadetlere devam etmesiyle ruhu en ginlesmis ve nefsi daha da ,paklasmisti. Ayrica daha talebelik yillarindaki Islâmi çalismalarin dan dolayi da genel kültürü oldukça gelismisti. Okudugu medrese de "kötülüklere karsi mücadele" adinda bir teskilat kurarak bazi önemli sahsiyetlere mektuplar gönderip, onlara nasihat etmeye ve onlarin dikkatlerini toplumdaki kötü lüklere çekmeye baslamisti.
Liseden mezun oldugunda Misir'daki tüm talebeler arasindaki siralamada besinciydi. Üniversiteyi ise."Darul Ulum"da okumustu. Universiteyi bitirme imtihanlarini verirken onsekizbin siir beyti ve bir o kadarda nesir ezberlemisti. Darul Ulum'u bitirdiginde onun ayarinda talebe yoktu. Çünkü birincilikle bitirmisti.
Üniversiteyi bitiren Hasan el-Benna Ismaili ye'deki okullardan birine tayin edilmisti. O zaman Ingilizlerin tüm güçleri Ismailiye'de toplan misti. Okullarda Avrupa usulü egitim yapiliyordu. Ismailiye bu haliyle sanki Londra'nin muhit lerinden birini andiriyordu.
Halkin çogu ise bir Ingiliz sirketi olan "Su veys"te isçiydiler. Hasan el-Benna Ingilizlerin Misir halkini ezdigini ve onu zelil ettigini görüyordu. Misir halki sanki onlarin kölesiydi. Her türlü fesat almis yürümüs ve haramlar mübahlastirilmisti. Özellikle 1924'de Atatürk tarafindan hilafet yikildiktan sonra bu durum daha da artmisti. Diger taraftan Benna batililarin Islâmi ortadan kaldirmak için yaptigi çalismalari gördükçe kalbi parçalaniyordu. Iste Benna o dönemleri anlatirken söyle diyordu: "Allah bilir nice geceleri ümmetin dertlerine çareler aramak için geçirdik. Ve ümmetin hallerini tahlil etmek, dertlerini ortadan kaldirmak için ne kadar düsündük. Bu hallerin tesirinden bazen aglama durumuna gelirdik." Derken Hasan el-Benna kendilerinde hayir alemetleri olan bazi kisilerle irtibata geçiyordu. Kendisiyle birlikte alti kisi biraraya gelerek Islâmi çalismalarin çekirdegini olusturmak için anlastilar. Benna bu kurdugu teskilatina yeni bir isim almamasi için "Biz Müslüman Kardesleriz" dedi ve cemiyetin adi "Ihvan-i Müslimin" oldu. Benna ilk davetine Ismailiye'de baslamisti. Çalismalarini bereketlendiren Allah Teâlâ onun elleriyle kahvelerde zamanlarini bosa geçiren insanlardan Islâm davasi için mümtaz sahislar yetistirmisti. Bunlara örnek olarak Islâm davasinin ilk öncülerinden Seyh Muhammed Fergali Ingiliz komutaninin karsisina dikilmis söyle diyordu: "Beni bu Ismailiye'den sadece bir kisinin emri çi kartabilir. O da Hasan el-Benna" ' Hasan el-Benna Ismailiye'deki çalismalari ge nisleyince ve tüm gayretlerini Islâm için tahsis edince Ismailiye'den Misir'in baskenti olan Kahi re'ye tasindi. Ihvan-i Müslimin'in merkezini orada kurdu.
Bütün gayretlerini Islâma davet ve onu tanit ma yolunda harcadi. Köyleri gezdi, sehirleri do lasti. Gittigi her yere bir sube açiyordu. Öyle ki bir kaç sene içinde Ihvanin hareketi Misir'in gö zünü ve kulagini doldurmustu. Her tarafta ona katilmalar oluyor ve Misir'in evlatlari onun ka natlari altina giriyordu. Bunu gören hükümet Ih vanin yayilmasindan korkarak onu kontrol etmek için her türlü çareye basvuruyordu.
Hasan el-Benna'yi gizli istihbarattan bir çok kisi takip etmeye baslamisti. O nereye giderse on larla pesinden ayrilmiyorlardi. Derken 1947 se nesinde Hasan el-Benna bazi mücahidlerini Filis tin'e gönderiyordu. Filistin daglari ve köyleri da ha önce görmedikleri ender mücahidler görmeye baslamislardi. Evet Filistin yahudiye kuvvetli bir ders vermek ve onlara zilleti tattirmak için ölümü hayata tercih eden insanlara sahit olmustu.
Bu arada Kral Faruk, bu büyük gelismeler den dolayi meseleyi Ingilizlerle beraber düsünme ye basladi. Özellikle Kral Faruk'un Misir ordusu na dagittigi silahlarin bozuk oldugunun anlasil masindan ve araplarin hiyanetlerinin açiga çik masindan sonra Kral Faruk için mesele iyice teh likeliydi. Filistinde cihad eden Ihvan-i Müslimin Mücâhitlerinin Misir'a gönderilmesinden korkan Faruk, Müslüman Kardesleri tutuklatip hapisha nelere dolduruyordu. Disarida sadece Hasan el Benna kalmisti. Kralin maksadi onu öldürtmekti. Iste bu esnada Mahmud Abdulmecid gizli is tihbarattan bes kisiyi Benna'yi öldürmeleri için gönderdi. Ve Kahire'nin en büyük meydaninda Müslüman Gençler Teskilatinin önünde 12 Subat 1949 tarihinde Hasan el-Benna kursunlandi. Te davi için hastaneye kaldirildi. Bu arada Benna'ya müdahale edilmemesi ve kan kaybindan ölmesi saglandi.
Böylece ömrünün sonuna kadar teblig için çalisan Hasan el-Benna ruhunu tertemiz olarak Allah Teâlâ'ya teslim ediyordu. Cenazesini bir yasli babayla birlikte dört kadin kabre götürmüstü. Bölgede elektrikler kesilmis ve bu dört kadin dehset verici bir ortamda tanklarin arasinda Benna'yi götürüp defnetmislerdi. Bütün bunlar yetmiyormus gibi müslümanlar Benna'nin cesedini çikaripta gösteri yapmasinlar diye mezarinin basinda nöbet tutturuyordu.
Hasan el-Benna dünyayi terketmis Kral Faruk'ta Hasan el-Benna korkusundan rahata kavusmustu. O öldügünde çocuklarina ihtiyaçlarini giderecek bir sey birakmamisti. Hatta ev kirasini bile verecek durumlari yoktu.
Faruk, Hasan el-Benna'dan kurtulmustu ama geriye bir problem kalmisti. O da Ihvan-i Müsli minin Filistinde hala cihada devam eden mücahid gruplariydi. Bunlardan kurtulmak için Faruk, Misir tanklarina ve askerlerine Filistin'e hareket emri verdi. Maksadi oradaki Ihvan mensuplarini tutuklatmakti. Ve tanklar kamplarin etrafindaki duvarlari döverek mücahidleri ya teslim olmak ya da üzerlerine toplarin atilmasina razi olmak arasinda seçim yapmaya zorladilar. Mücahidlerde etrafin cehenneme çevrilmesini istemediklerinden teslim oldular. Oradan hapishaneye tasinan mücahidler böylece duvarlar arkasina terkediliyordu.
Gerçek su ki liderlikte büyüklügün belli bir ölçüsü yoktur. Bazen olur ki büyüklük ilmi yönden olur. Bazen büyük bir fatih veya kesifçi, ya da bir ruhi terbiyeci yahud da bir siyasi lider bü yük olabilir. Fakat kaliciligi bakimindan en büyük lider ümmeti yeniden insa eden, yeni nesille rin yetismesini saglayan ve tarihin gidisatini degistiren liderlerdir.
Iste Hasan el-Benna bu kalici liderlerden birisi, belki de yirminci yüzyilda Islâm tarihinde en göze çarpanlardandi. Onun bu büyüklügü sadece alim olusundan veya iyi bir hatipliginden ya da siyaset adami olusundan degil, Islâm davasini bina eden yeni bir nesil yetistirmesinden ve özelde Misir'in genelde de Islâm aleminin tarihini sars masindandir. Bu gün dahi onun siddetli sarsmasindan olaylar gidisatini degistirmektedir.
Misir'in yeni tarihini yazmak isteyen herhangi bir tarihçi, yahut Filistin meselesini yazmak isteyen birisinin Hasan el-Benna'yi yazmadan bu konulari yazamamasi onun büyüklügünü göstermeye kafidir.
Tarihçilerin her ne kadar Hasan el Benna hakkinda kendilerine özgü ayri ayri görüsleri olsa da, hepsi de olaylarin meydana gelisinde Hasan el-Benna'nin büyük tesirleri oldugunda ittifak etmektedirler.
Bu olaylar ki yarim asirdan günümüze kadar hala tesirini devam ettirmektedir. Isterse günümüzdeki insanlar onun kiymetini bilmesinler ve isterlerse onun hayatinda veya sehadetinden sonra da onu geregi gibi takdir etmemis olsunlar. Bu durum bütün liderler için böyledir. Insanlarin veya ileri gelenlerin onun kiymetini geregi gibi bilememeleri El-Benna'ya en ufak bir zarar veremez.
Gerçek su ki, Islâm önderleri tarihte hiç bir zaman insanlar bilsinler ve taktir edip methetsinler diye, çalismamislardir. Bilakis Islâm onlari öyle özel bir duruma getirmistir ki, tarihte bizden baska milletler bu önderleri pek bilemezler. Çünkü Islâm onlari ruhi terbiye ve büyük bir iman üzere yetistirir. Oyle ki o ruhaniyet özel bir anlayis kazandirmis, hayatin gerçek yönlerini ve varligin sirlarini ögretmistir.
Islâm onlari öyle yetistirmistir ki en üstün fedakarliklari yaparlar ve insanliga karsi çok büyük bir muhabbet beslerler. Iste Islâm önderlerini kendi aralarindaki bazi mizaç farkliliklariyla birlikte onlarin genel durumu budur. Onlar Allah rizasindan baska hiç bir sey de istemezler. Sadece Allah'in hesabindan korkar ve O'ndan sevap beklerler. Yalniz Allah'in indinde itibarlari olsun isterler. Hiç bir zaman kendileri için rahatlik ve huzuru talep etmezler, rahatligi ancak Allah'a kavusmakta ararlar. Onlarda söhret veya methedilmeyi isteme, yahut makam hirsi veya haset bulunmaz. Onlarin dünya hayati veya sehevi arzulari için herhangi bir is yapmalari müm kün degildir. Onlar insanlardan karanliklari kaldirmak için gönderilmis bir nurdurlar. Gökyüzün de devamli olarak parildarlar. Onlar yeryüzünde ki topraklara karismayan ve en yüksek bina ile en küçügüne dahi vuran bir günes subesi gibidirler.
Yeryüzündeki tüm ser güçler, sömürgeciler, krallar, partiler, Ezher Üniversitesi ve fesat ehli Hasan el-Benna ile mücadele ettiler. O da bütün bunlara karsi savasti. Halk bizzat kendi menfaatinden cahil kaldi. Hepsi de Hasan el-Benna'nin yolunu engellemek ve davasindan alikoymak için çalismalarina ragmen o, yüce daglar gibi, rüzgara ve balyozlara aldiris etmeden yoluna devam etti. O, yolunu tutmak için belki saga sola sallanmistir ama bütün tehditlere ragmen hiç bir zaman kasirgalardan etkilenerek davasindan geriye adim atmamistir. Dünya onun etrafinda kararmis olsa da, o hiç bir zaman zafere olan kuvvetli imanindan en ufak bir zayiflik göstermemistir. Karsi kuvvetler ne kadar çok olsa da ve ne kadar üzeri ne çullansalarda o, hiç bir zaman mücadelesinde yenilmemistir.
Bütün bunlara ragmen, tipki arkadaslarina oldugu gibi düsmanlarina bile gönlü açikti. O, hiç bir zaman düsmanlarindan birine karsi hasetlikten dolayi tiksinmemistir. Çünkü büyük insanlarin kalbinde hasede yol yoktur. Fakat onun tiksinmesi ve kerih görmesi, düsmanin batila sap masindan, fesadindan ve iftiralarindandi. Eger düsmani kötülük ve seryolurida gitmeye devam ediyorsa ve halkin menfaatlerine zarar veriyorsâ onlardan nefret eder tiksinirdi. Tipki hakka karsi inatlik eden basiretsizlik göstererek anlayissizlik yapan ve ahlaki bakimdan davayâ sikinti veren dostlarindan nefret ettigi gibi.
Fakat Benna bütün bunlara ragmen Rasûlullah'in Uhud günü yaraliyken ettigi su du ayi devamli olarak ediyordu: "Allah'im sen benim kavmimi hidayete erdir. Çünkü onlar bilmiyor lar." Düsmanlari devamli olarak ona karsi hile ve tuzaklari sürdürürken o da düsmanlarina karsi sürekli sefkat ve nasihata devam ediyordu. Benna'nin bu hali, ta onu her türlü kuvvetten, makamdan ve yardimcidan yoksun bir halde tek basina karanlikta vurarak öldürdükleri zamana kadar devam etti.
Evet onu öldürdüler. Onlar kuvvetli Benna ise zayifti. Onlar hükümran Benna ise bir kenara itilmisti. Onlar silahli, Benna ise eli bostu. Evet Benna'yi öldürdüler, simdi onlar katil ve mücrim, Benna ise mutlu ve saadet içinde.
Daha sonra onlar halkin merhametinden kovulurken, Benna Allah'in rahmetiyle bagislaniyordu. Onlar simdi bati ülkelerinde dagilmis vaziyette. Benna ise istirahatgahinda. Allah O'na ve tüm mücahidlere bol bol rahmet etsin. ( Amin.)
Yazan: Fethi Yeken

HalidMesal
16-09-2007, 07:46
Örnek alınması gereken değerli bir şahsiyetmiş.Allah c.c. makamını cennet'ül firdevz etsin. İnşaallah bizlerin yüreklerinede RAB tarafından böyle azim, böyle sabır, böyle tebliğ aşkı verilir de kendimizi ve çevremizi bilinçlendirme konusunda geri kalmayız...
İnşaalah Rabbim yardımcımız olsun...

İbrahim Tevhidi
16-09-2007, 12:16
Allah Razı olsun kardeşim. Ümmedin kamilleri, liderleri. Bu kervana kimle katılmadı ki.

Hasan El Benna, o dönemde İngilizlerin yoğun olarak bulunduğu İsmailiye kentine öğretmen olarak tayin edildi. Mecmuat'il Resail isimli kendi Risalelerin toplandığı eserinde İsmailiye'nin geçirdiği buhranı anlatırken Hasan El Benna şu ifadeleri kullanıyor:

" Bu ne demek? Selahaddin'in vatanında Rişar'ın çocuklarının ne işi var? Sanki, hilalin alnına haç takmışlar gibi. Ey Ülkeler Fatihi! Uyansan da bir görsen bedbaht neslinin halini, kim bilir belki bizi ayıplardın. Doğrusu böylesi bir şehirde yaşamaktansa, ölümü arzuluyordum."

^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^ ^^^^^
Şehid İmam Hasan El Benna, şia-sünni yakınlaştırma fikrini savunanlar arasındadır. Bazılarının imkansız saydığı bu fikir birçok İslam alimi gibi Hasan el Benna’ya göre gerçekleşmesi mümkün ve yakın bir hedef idi. Şehid imam Hasan el Benna; “İslami Mezhepleri Yakınlaştırma Cemiyeti” (Dâru’t Takrib Beyne’l Mezâhibi’l İslâmiye) nin çalışmalarına katılarak topyekün halde (Sünnisiyle, Şiisiyle) müşterek akaid ve ilkeler etrafında toplanıp imanın bir şartı veya dinin bir rüknü olmayan ve dinin tartışma götürmez herhangi bir hükmünü inkar sayılmayan konularda birbirlerini mazur görmeleri fikrini amel sahnesine getirmek için çalıştı.

Üstad Abdülkerim Şirazi Sünni ve Şii ulemasının makalelerini ihtiva eden “İslami vahdet” isimli kitabında “İslami Mezhepleri Yakınlaştırma Cemiyeti”nin kurucularının görüşlerini şöyle açıklamıştır:

“Onlar şu ilkeler üzerinde birleştiler; Allahu Teala’ya inanan ve Hz. Muhammed ve (s.a.v)’e son peygamber olarak iman getiren, Kur’an’ı ilahi kitab, Kabe’yi kıble olarak kabul eden ve beş maruf rükünlere iman getiren, ahirete iman edip dinin tartışma götürmez kesin hükümlerini tatbik eden her şahıs müslüman sayılır.”

Bu ana ilke meşhur dört Ehl-i Sünnet mezhebinin temsilcileri ile Şia’nın imamiyye ve Zeydiye kolunun temsilcilerinin birleştiği nokta idi. Bu cemiyette yer alanlar arasında El Ezher’in şeyhi ve zamanının en yüksek fetva makamı El imamu’l Ekber Abdülmecid Selim ve El İmam Mustafa Abdurrezzak ve Şeyh Şaltut gibi büyük alimler de vardı. Şehid İmam Hasan el Benna’nın bu meseledeki rolünün ne derece olduğunu belirleyecek yeterli bilgi yoktur, ama İhvan-ı Müslimin’in düşünürlerinden biri olan Üstad Salim Behnesavi şöyle diyor:

“İmam Hasan el Benna ve İmam Kummi’nin özel katkılarının olmasıyla İslami mezhepleri yakınlaştırma cemiyeti kurulduğu günden beri İhvan-ı Müslimin ve şia arasındaki işbirliğinin var olması İmam Nevvab Safevi’nin 1954 yılında Kahire’yi ziyaret etmesi neden olmuştur.”

Üstad Behnesavi aynı yerde şöyle demektedir:

“Bu şaşılacak bir şey değil. İki cemaatin gittikleri yol bunu gerektiriyordu. Bilinmektedir ki İmam Hasan el Benna Ayetullah Kaşani ile 1948 yılında Hacc merasiminde görüşmüş ve önemli konular üzerinde anlaşmışlardı.”

Günümüzde İhvan-ı Müslimin önde gelen simalarından Şehid İmam Hasan el Benna’nın talebesi Üstad Abdulmuteal Cebri “Hasan El Benna Niçin Öldürüldü” adlı eserinde bu konuya temas ederek Robert Jakson’dan naklen şöyle diyor:

“Eğer bu kişi (Hasan el Benna) hayatta kalsaydı, çok şeyler gerçekleştirebilirdi. Bu ülke için özellikle Hasan el Benna ve İranlı lider Ayetullah Kaşani şii ile Sünniler arasında ihtilafı kaldırmak üzerinde anlaşacaklardı. Bilindiği üzere bu iki şahsiyet Hicaz’da 1948 yılında görüşmüş ve temel noktalar üzerinde anlaşmışlardır.”

Üstad Cebri bu sözlere atfen şöyle diyor:

“Robert doğru söylemiştir. O siyasi idraki ile İmam Hasan el Benna’nın İslami mezhepleri yakınlaştırmak üzere çabalarını anlamıştır. Bundan birkaç önemli gerçeği çıkarabiliriz.

1: Şiiler ve Sünniler birbirlerini Müslüman görürler.

2-Bunlar arasında uyuşma ve buluşmayı sağlayıp ihtilafları bir kenara atmaları mümkün ve gereklidir. Ve de bu şuurlu İslami hareketlerin mesuliyet çerçevesine dahildir.

3- İmam Şehid Hasan el Benna bu yolda büyük bir çaba göstermiştir.”


Şehid Dr. Fethi ŞEKAKİ

^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^^ ^^^^^^^^^^^^

HalidMesal
16-09-2007, 15:57
Allah razı olsun kardeşim...

İbrahim Tevhidi
17-09-2007, 00:55
http://www.fecr.gen.tr/alimler/hasan_el_benna/benna.jpg


“İslam kültürel olarak Osmanlı Devletiyle zirveye çıkmıştır. Bu zirvede kalış İslamın kültürel olarak gelişmesini de sağlamıştır. Ancak İslami ruh kaybedilmiştir çünkü kendilerinin dini yaşamasına engel olabilecek hiçbir güç odağı yoktur. Bu rakipsizlik İslami ruhun körelmesine neden olmuştur. İslam teoride kalıp pratiğe dökülememiştir.

Osmanlı İmparatorluğunun yıkılışından sonra İslami Kültür zirveden inmiş zaten ruhsuz olan Müslüman kültürsüzde kalınca Müslüman dolayısıyla İslam tarihin sayfalarına gömülmüştür.
İşte bu siliniş İslam ümmetini yeni bir dirilişe gebe bırakmıştır. Hem öyle bir diriliş ki İslami ruhun zirveye ulaştığı bir çağ başlamıştır.”

Hasan el-Benna 1906 yılında dünyaya gelir. Babası dindar bir müslümandır. Hasan el-Benna ilk eğitimini babasından alır. Özellikle ülkesi olan Mısırın İngiliz hegomanyası altında oluşu Hasan el-Benna’yı derinden etkiler. Yetiştiği mahallenin İslami bir yer olması Onun yetişmesindeki önemli etkilerden biridir.

Küçük yaşlarda düşünce dünyasını etkileyen iki önemli eser İmam Malikin Muvattas’ı , İmam Şafiin ve Ahmet bin Hanbelin Müsned’leridir.

Daha küçük yaşlarda arkadaşlarıyla tebliğ çalışmalarına başlar. Erkeklerin altın takmaması ve ipek giyinmemesi için bir bildiri yayınlarlar.

On altı yaşına gelince babası Onu öğretmen yetiştiren Darul-Ulum’a verir. Okumak için Kahire’ye gittiği tarih İslamın çöküş yıllarıdır (1923-1927).

Hasan el-Benna bu çöküş yıllarında yazdığı iki esriyle düşünce dünyasını açığa vurmuştur. Artık O bazı yanlışları görmekle kalmamış Muhammedi (SAV) çağrıya uyarak yanlışların düzeltilmesi için sesini de yükseltmiştir.

İlki Taha Hüseyin’in hadise ve vahiye saldırdığı “İslam Öncesi Şiir” kitabına yazdığı reddiyedir. Diğeri ise laikliğin ve bununla birlikte İslamın hayat dışında kalmasının savunulduğu “İslam ve Hükümet İlkeleri” adlı Ali Abdurrazık ’ın kitabı için yazdığı reddiyedir.

Hasan el-Benna 1927 yılında Darul-Ulum’dan birincilikle mezun olur. İslaniye şehrine öğretmen olarak tayini çıkar. Bundan bir yıl sonra aralarında işçi esnaf ve öğrencilerin bulunduğu altı arkadaşıyla “İhvan-i Müslimin Teşkilatını” kurar. Gece kondu mahallesinde kurulan bu teşkilat İslam’ın o zirve döneminden sonra Müslümanların yüreklerini incitir.

Teşkilatın genel amacı yeniden dine dönmedir.Allah’a iman,sünneti öğrenme,namaz kılma,oruç tutma,zekat verme…gibi konular teşkilatın işlediği başlıca konulardır.Buda gösteriyor ki halk bütün İslami birikimini yitirmiştir.

Bildiriler yayınlayıp şehirlere,mahallelere yollamışlardır. Kahvelere gidip dini anlatmışlardır. İslam kişilerde evlerde mahallelerde şehirlerde yayılmaya başlamıştır. Teşkilatı şubeleri giderek artmıştır. Merkezini Kahire’ye taşıyan İhvan artık büyük bir güç olmuştur.

Hasan el-Benna bir ıslahat programı hazırlar ve bunu krala yollar. Kraldan istedikleri şeyleri şöyle sıralayabiliriz:Kadın erkek karışıklığına hem sosyal hem de eğitim alanında son verilmeli. İçki, kumar şans oyunları yasaklanmalı. Gece kulüpleri ve sinemalar kapatılmalı. Gazeteler kadın resimleri basmaya son vermeli, eğitim Marksist düşüncelerden bir an önce arındırılmalı ve Avrupa taklitçiliğinden vazgeçilmelidir…

İbrahim Tevhidi
17-09-2007, 00:56
İkinci dünya savaşı sırsında İhvan adeta devlet içinde devlet olmuştur. Mısırın her yanında okullar,camiler, ticaret merkezleri yapmışlardır. Çıkardıkları gazete ve dergi gibi yayınlar tiraj üstüne tiraj kırmıştır.
Bu yakarış ve kıyam yalnız Mısır ile sınırlı kalmamış, Suriye, Lübnan, Filistin, Ürdün, Tunus ve Fas’ta da yankı bulmuş ve İhvan buralarda da şubeler açmıştır.

Hasan el-Benna İngilizlere karşı cihad ilan eder. İngilizlerin Süveyş Kanalından çekilmesini ister. 1948 yılında İsrail devletinin kurulmasından sonra Filistin’e gönüllü İhvan birlikleri gider. Ancak bu birlikler Mısır Devleti ile işbirliği ile gönderilmesi ve devlettin eski silahları dağıtması nedeniyle birlikler yenilir.

İhvan artık Mısır için büyük bir tehdittir. Ve Mısır İhvana savaş açar. Binlerce İhvan üyesi Müslüman tutuklanır ve 12 Şubat 1949 yılında Hasan el–Benna uğradığı suikast sonucu şehit edilir Ama bu kıyımla akan kanlardan daha da güçlü bir birlik çıkar adeta Hasan el-Benna ‘nın kanıyla yerden bilinçli ve devrimci gençler filizlenir.Nitekim bunlardan biride Şehit Seyyit Kutub ’tur.

İhvan ruhu Hasan el-Benna ile yoğrulmuştur. Ve bu ruh haklıyı ve Hakkı savunmuştur. Ve bu ruhla tarihe itilen İslam YÜCELEN İSLAM olmuştur.

Şehit Hasan el-Benna’ yı Rahmet ve gıpta ile anıyoruz.

“GAYEMİZ ALLAH,
ÖNDERİMİZ PEYGAMBER,
YOLUMUZ CİHAD,
EN BÜYÜK ARZUMUZ ALLAH YOLUNDA ŞEHADETTİR.”

Şehit Hasan el-Benna

HalidMesal
17-09-2007, 13:31
Mücahid EMIR HATTAB
http://www.enfal.de/line3.gif

http://www.enfal.de/ecdad83.jpgGerilla ismi yada Kod adı: Ibn-ul-Hattab veya Hattab
Gerçek ismi: Gizli
Görevi: Kafkasya Yabancı Mücahidler Kumandanı
Doğum Yılı: 1970
Uyruğu: GCC üyelerine ait Arap Körfezinde bir ülke
Bildiği diller: Arapça, Rusça, İngizilizce, Paştu
Doğum yeri: Arap Körfezi
Cihad deneyimi: 12 yıl
Cihada katıldığı yerler: Afganistan, Tacikistan, Çeçenistan
“Eğer Afganistandayken bana gelip birgün gelecek ruslarla rusyanın içinde de
savaşacağız deseydiniz, size asla inanmazdım. [Ibn-ul-Hattab]”

Arap Körfezinde varlıklı ve kültürlü bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Çok cesur , kuvvetli ve gözüpek bir genç olarak yetişen Hattab Ingilizce eğitimi aldıktan sonra 1987 yılında bir Amerikan Lisesinde okuma hakkı kazandı. Aynı yıl istilacı Rus ordusuna karşı Afganistan Cihadını en yoğun dönemlerindeydi. Dünyanın dört bir tarafından müslüman gençler Şeyh Abdullah Azzam (1989 da suikast sonucu şehid oldu), Şeyh Tamim Adnani (vefat 1988) ve Usama bin Ladin gibi İslami kimliği ile öne çıkmış kişilerin Cihad çağrılarına icabet ederek Afganistana akın etmekteydiler.

Dünyanın Süper Güç olarak kabul ettiği Rusyaya karşı yapılan mücadele ve gösterilen olağanüstü kahramanlıklar müslümanlar arasında yayılıyordu. A.B.D. de eğitimine devam edeceği zaman geldiğinde Hattab birçok arkadaşının ve akrabalarının yaptığı gibi Afganistana kısa bir ziyarette bulunmaya karar verdi. 1987 de ailesi ile vedalaşıp evinden ayrılan Hattab o günden sonra bir daha evine, ailesinin yanına dönmedi.

Bir mücahid, Hattabın ilk kez Celalabad daki eğitim kampına geldiğinde gördüğü zamanki izlenimlerini şöyle anlatıyor.
“Celalabad daki eğitim kampı hemen hergün gelen ve gidenlerle dolup boşalıyordu. Ruslara karşı büyük bir operasyon hazırlığı içindeydik, eğitimini tamamlayanlar eşyalarını alıp cepheye gidiyorlardı. Biz cepheye gitmek için yola çıkarken yeni bir grup geldi. Hattabı ilk kez o zaman gördüm. 16-17 yaşlarında henüz sakalları yeni yeni çıkan uzun saçlı bir genç…Henüz gelmişti, ilk yaptığı şey kamp komutanlarına gidip kendisini cepheye göndermesi için yalvarmak oldu. Komutanlar gitmesine müsade etmediler. Yanına gidip kendisini tebrik ettim ve adını sordum. “– Ibn-ul-Hattab” la böylece tanışmış
oldum. ”

Hattab eğitimini tamamladıktan sonra cepheye gitti. Eğitimini veren komutanlardan biri, 1987 yılında Jaji deki ünlü Aslan Yuvası Operasyonunda komuta etmiş olan Hassan as-Sarehi idi. [Hassan As-Sarehi'ye bir suç ithamında bulunulduğundan dolayı 1996 dan bu yana Cidde/Suudi Arabistanda bulunan bir hapishanede bulunmaktadır.]

Sonraki 6 yılda, artık Hattab 20. yüzyılın gördüğü en cesur ve çetin Mücahid
Kumandanları arasına girmiştir. Karşı saldırı ve ateşlerden kaçmaması ve
yaralandığında acısını gizlemesi ile tanınır. Hem normal hem de özel Sovyet güçlerine karşı birçok operasyon, pusu ve baskınlarda bulunmuş ve 1988–1993 yılları arasında içlerinde Celalabad, Host ve Kabil ün ele geçirilmesininde (fethininde) bulunduğu Afganistandaki bütün önemli operasyonlara katılmıştır. Allah’ın inayeti ile birçok kez ölüm tehlikesi atlatmıştır.

Bir mücahid, Hattab’ın Afganistan’da karnından 12.7 mm’lik ağır bir makinalı
mermisi ile yaralanmasını şöyle anlatıyor. (12.7 mm ‘lik bu silah zırh delici olarak kullanılmaktadır ve insan vücuduna isabet etse onu kıyma haline getirir, bunu her askeri uzman tasdik edecektir.)

“Operasyon sırasında biz cephe gerişinde ufak bir evde idik. Akşam olmuştu ve savaş çok çetin bir şekilde devam ediyordu. Hattab birden odadan içeri girdi, yüzü solgundu, birsey olmamis gibi davranmaya calişıyordu. Yavaşça yürüyerek bize doğru geldi ve yanımıza oturdu. Herhangi bir acı ifadesi göstermiyordu ama birşeylerin yanlış gittiğini anlamıştık, genellikle suskun birisi olmayan Hattab, oldukça sessizdi. Yaralanıp yaralanmadığını sorduk. Ufak bir sıyrık, önemli birşey yok, dedi. Bir kardeş yanına gidip yarasına bakmak istediğinde önemli birşeyin olmadığını tekrar ederek onu geri çevirmeye çalıştı ama kardeş Hattabı zorlayarak yaraya baktı, elini karnına koydu. Hattabın yarası şiddetli bir şekilde kanıyordu, elbisesi tamamen kana bulanmıştı. Hemen bir araç çağırarak onu bir an önce en yakın hastaneye ulaştırmak için harekete geçtiğimizde halen bunun hafif bir yara olduğunu önemli bir durumun olmadığını söylüyordu.”


http://www.enfal.de/cecen.jpg
Kaynak: Akit (http://www.akit.com.tr/), 17.12.1999

Afganistanda el yapımı bir el bombasını atarken elinde patlaması sonucu sağ elinin iki parmağını kaybetti. Mücahidler Peşavara gidip orada tedavi olması için ikna etmeye çalıştılar isede o, Hz.Muhammed (S.A.V.) efendimizin sünneti üzere yarasını biraz bal ile sarmış ve arkadaşlarının teklifini reddedmiş, bunun için Peşavar’a kadar gitmeye gerek yok demiştir. Parmaklarını halen benzer bir şekilde bandajlıdır.

Komunistler bozguna uğrayıp, Sovyet ordusu Afganistanı terk etmek zorunda kaldığı zaman, Hattab ve bir grup arkadaşı bu sefer Tacikistan’da aynı düşmana karşı bir savaşın haberini aldılar. Bunun üzerine eşyalarını toplayarak bu grupla beraber 1993 yılında Tacikistanın yolunu tuttu. Tacikistanda 2 yıl boyunca karlı, dağlık arazide cephane ve mühimmat eksikliği içinde mücadele ettiler.

Tacikistanda geçen 2 yıl sonunda, Hattab 1995 yılları başında küçük grubu ile
Afganistana döndü. O zamanlar, islami tavır ve kararlılıkları ile herkesi şaşırtan
Çeçenlerin Ruslara karşı savaşı yeni yeni başlıyordu.
Hattab bir akşam uydu televizyonunda gördüğü Çeçenistan haberi görüntüleri üzerine hissettiklerini şöyle açıklıyor:

“Üzerinde ‘La ilahe illallah’ yazılı saç bantları takan ve tekbir getiren Çeçenleri
gördüğüm zaman Çeçenistanda bir cihad olduğuna ve oraya gitmem gerektiğine karar verdim. ”

Hattab, 1995 yılının baharında Afganistandan 8 mücahid arkadaşı ile birlikte
Çeçenistana geçti. Afganistan ve Tacikistanda yaşananlar, Çeçenistan'da 4 yılda yaşanan kahramanlıklar yanında çocuk oyuncağı gibi kaldı. Resmi Rus kaynaklarına göre 3 yıllık Çeçen Rus savaşında öldürülen Rus askeri sayısı Afganistandaki 10 yıllık kayıplarından fazla idi.

http://www.enfal.de/cecen2.jpg
Hattab ve arkadaşları Afganistandan geldiklerinde bölgelerindeki Çeçenlere savaş ve islami eğitim vermekle işe başladılar. Çeçenistanda (Khartoshoi 1995, Şatoy 1996, Yashmardy 1996) ve Rusya içinde (Dağıstan 1997 ve şimdi) çok önemli operasyonlara katıldılar.

En şanlı operasyonlarından birisi, 16 Nisan 1996 tarihinde komutasındaki 50 kişilik mücahid grubuyla 50 araçtan oluşan Rus konvoyunu imha ettikleri Şatoi Pususudur. Resmi Rus kaynakları bu pusuda 26 sı rütbeli olmak üzere 223 Rus askerinin öldüğünü ve bütün araçların bertaraf edildiğini bildirmişti. Bu operasyon Moskovada 2 veya 3 Rus generalinin görevlerinden alınmasına sebeb olmuş ve Boris Yeltsin operasyonla ilgili haberleri Rus Parlementosunda bizzat duyurmuştu. 5 mücahidin şehitlik mertebesine ulaştığı bu operasyon filme alınmış ve fotoğraflarla tarihe kaydedilmiştir. Fotoğraflar ve filmler www.azzam.com (http://www.azzam.com/) daki fotoğraf arşivi bölümünde görülebilir.

Bundan birkaç ay sonra Hattab grubu ile Rus Askeri Kışlasına yaptığı başka bir
baskında rus helikoterlerini AT-3 uzaktan yönlendirilen tanksavarlarıyla
düşürdüler. Bu operasyon da filme alınmıştır. Ayrıca grubundan bazı mücahidler 1996 Ağustosunda Şamil Basayev’in komuta ettiği ünlü Grozni saldırılarında görev almıştır.

22 Aralık 1997 yılında tekrar sahneye çıkmış, komuta ettiği 100 Çeçen ve Yabancı Mücahidden oluşan grubu ile Rusya içine 100 km sızarak 136. Mekanize Tugayı Merkezine saldırıda bulunmuştur. Bu baskında 300 Rus aracı bertaraf edilmiş ve birçok Rus askeri öldürülmüştür. Birisi Hattabın kumandanlarından olan Abu Bakr Aqeedah olmak üzere iki mücahid bu baskında şehit olmuştur.

1996 yılının sonbaharında Rusyanın Çeçenistandan çekilmesinden sonrahttp://www.enfal.de/ecdad83-3.jpg Hattab Çeçenistan’da Milli Kahraman ilan edildi. Şamil Basayev ve Salman Raduyev gibi Çeçenistanın en büyük kumandanlarınında katıldığı bir törenle kendisine Üstün Cesaret Madalyası takdim edilip ayrıca Çeçen Hükümeti tarafından General rütbesi ile onurlandırıldı. Cevher Dudayev şehadetinden önce hal ve davranışlarıyla Hattabı her zaman takdir ettiğini göstermiştir.

Hattab cihadın Medya alanınada taşınması gerektiğine inanmaktadır. “Allah bizlere inanmayanların silahları ile savaşmamızı emrediyor. Onlar medya ve propaganda yolunu kullanıyorlar, öyleyse bizde kendi medyamızla onlara karşı savaşmalıyız” demiştir. Bu yüzden bütün operasyonlarının filmlerinin kaydedilmesine özen gösterir. Afganistan, Tacikistan ve Çeçenistandaki savaş görüntülerini içeren 100’lerce video kasetinin olduğu bilinmektedir. Düşman medyasının yalan, yanlış iddialarına yanıt olarak sadece sözlerin yetmeyeceğini ve video görüntülerinin de cevapta yer alması gerektiğini savunmaktadır. 1999 Ağustosunda Dağıstandaki Rus güçlerinin imhasına ait, ölü 100 lerce Rus askerinin (Rusya o zaman kayıplarını 40 asker olarak bildirmişti) görüntülerini içeren video görüntüleri www.qoqaz.net (http://www.qoqaz.net/)sitesinde 'Jihad in Chechnya' bölümünde bulunabilir.

Hattab birçok müslüman tarafından zamanımızın Halid Bin Velidi olarak görülmektedir. Ölümün Allahın önceden takdir ettiği bir zamanda, 'ne bir dakika önce nede bir dakika sonra’ geleceğine inanmaktadır. Birçok kez ölüm tehlikesi atlatmış ve suikast girişimlerinden kurtulmuştur. En yakını, 4 tonluk bir rus kamyonunu kullanırken Ruslar tarafından kamyon bombalanmış, parça parça olan kamyondan Hattab, Allah’ın izniyle burnu bile kanamada kurtulmuştur.

Zeki, cesur ve güçlü bir kişiliğe sahiptir. Askerleri tarafından çok sevilen Hattab,
kendisi ile oyun oynanmayacak birisi olarak tanınır. Askerleri ile yakından ilgilenir, onların kişisel problemlerini çözmelerinde yardımcı olur, onlara kendileri için alışveriş yapmaları için para verir. Herbiri ilerde kendisinin yerini alabilecek kadar iyi yetişmiş bir kumandan kadrosu vardır.

Dünya Müslümanlarına şunu tavsiye etmektedir:
“Allah yolunda Cihad etmekten bizleri alıkoyan ilk sebeb ailelerimizdir. Buraya
gelenlerin hiçbiri ailesinin iznini alarak gelmedi. Eğer bizde ailelerimizi dinleyip geri dönmüş olsaydık, bu davayı kim omuzlayacaktı? Ne zaman anneme telefon açsam, 12 yıldır kendisini görmemiş olmama rağmen beni eve çağırıyor. Eğer herkes giderse, kim devam edecek?”

Hattab, Ruslar Kafkasyadan Orta Asya’ya kadar bütün müslüman topraklarını tamamen terk edip gidinceye kadar onlarla savaşmaya azmetmiştir. “Rusları ve taktiklerini biliyoruz. Zayıf yönlerini de bildiğimiz Rus Ordusuna karşı savaşmak bizim için başka bir orduyla savaşmaktan daha kolay.” demiştir.

http://www.enfal.de/ecdad83-2.jpgMedya, yalan yanlış yayınları ile Hattabı dünya çapında terörist eylemlerden sorumlu bir kişi olarak lanse etmeye çalışmaktadır. Bu biyografiyi tarafsız olarak okuyacak bir kişinin de takdir edeceği gibi Hattab düşmanları ile yüz yüze çarpışma taraftarıdır. Eğer insanlarının hayatlarına kasteden, çocuklarını öksüz, kadınlarını dul bırakan ordulara karşı savaşmak terörizm olarak nitelendirilecekse Hattab gerçekten bir teröristtir.

1979 yılında Sovyetler Birliği Afganistanı işgal etmişti. Bundan 20 yıl sonra ise artık Sovyetler Birliği diye birşey kalmamış ve bu işgal Mücahid Ordularının doğmasına sebeb olarak belkide kendisi açısından yüzyılın en büyük hatasını yapmıştır.

“İslam ümmeti için gönül birliği yapmış küçük bir grup. Bu küçük grup içinde dünyalarını amaçları uğruna feda etmeye hazır başka bir küçük grup ve bunlardan da canlarını ve kanlarını bu amaç üzere zafer için feda eden başka bir küçük grup. Küçük bir grup içinde, küçük bir grup ve onun içinde başka bir küçük grup.” [Shaheed Dr Sheikh Abdullah Azzam, 1989 da suikast sonucu şehid olmuştur.]

Azzam Yayınları, Ağustos 1999

HalidMesal
21-09-2007, 22:16
Seyyid Kutub (1906-1967)
http://i1.tinypic.com/4pn4rpg.jpg
Haci ibrahim Kutub'un oglu olan Seyyid Kutup, 1906'da Asyut kasabasina bagli Kalia köyünde dünyaya geldi. Babasi köyde, sayilan bir kisi ve Vatan Partisinin bir üyesi olarak bilinmekteydi.
O zaman bu partinin baskanliginda Mustafa Kamil vardi. Haci Ibrahim Kutup ziraatla ugrasir, elde ettigi mahsulün bir kismini satar bir kismini da fakirlere infak ederdi. Annesi ise çok mütedeyyin ve asil bir aileye mensup birisiydi. Seyyid Kutub'a terbiyesiyle, sevgi ve sefkatiyle çok tesir etmisti.
Seyyid Kutup'un Hamide ve Emine adli iki kiz kardesiyle Muhammed adinda küçük bir de erkek kardesi vardi. Daha Kahire'de okurken babasini kaybedince, annesinin ve kardeslerinin bütün mesuliyetleri onun üzerine yikilmis oluyordu. O cia bu durumdan oldukça sikilmisti. Bu sikintidan biraz olsun kurtulmak için, annesini Kahire'ye tasinmaya razi eder ve Kahire`ye tasinirlar.
1940'da annesinin ani vefati Seyid Kutup'u oldukça etkilemisti. Kendisini. hayatta yalniz hissetmeye baslar. Bu konudaki duygularini bizzat kendisi bazi kitaplarinda anlatmaktadir.

SEYYID KUTUB'UN HAYATININ DÖNEMLERI
Seyyid Kutup'un hayatini dört ana bölümde toplamak mümkündür. Bunlardan birincisi dogumundan 1919'a kadar olan bölüm. Seyyid Kutup bu devrede babasinin itinali dini terbiyesi altinda yetismisti. Bir tarafta köylerindeki medreseye devam ederken bir taraftan da babasinin özel terbiyesindeydi. Daha on yasina gelmeden Kur'an-i Kerim'in tamamini ezberlemisti.
Seyyid Kutup'un hayatindaki ikinci dönem ise 1920 ve 1939 arasindaki zamani içermektedir. Bu dönemde Kahire'ye giderek liseyi bitirir ve üniversiteye "Darul Ulum"a girer. Darul Ulum'a girmesindeki maksadi arap dilinde ihtisas sahibi olmakti. Kardesi Muhammed Kutub'un "Küçük Çigliklar" adli kitabinin önsözünde de anlattigi gibi Darul Ulum'da dört sene okumustu. Burada okutulan dersler ise Tarih, Cografya, Arap edebi-
yati, Ingilizce, Sosyaloji, Matematik, Fizik, Felsefe ve dini ilimlerdi.
Seyyid Kutup'u okutan hocalarin basinda ise Mehdi Allame geliyordu. Bu zat Seyyid Kutup'un "Sairin hayattaki görevi" kitabinin ön sözünde sunlari diyor: "Seyyid Kutup'un benim talebem olmasi bana çok büyük bir mutluluk veriyor. Eger hayatta benim ondan baska talebem olmasa bile onun varligi mutluluk olarak kafidir."
Darul Ulum'dan mezun olduktan sonra Milli Egitim Bakanliginda müfettis olarak görev alir.
Fakat bir yazar olarak görevini daha iyi yapabilmek için görevde fazla kalmayarak istifa eder. Bu siralarda hemen hemen her konuda kendisini yetistirmek için okumaya daldigini görürüz. Özellikle arapçaya çesitli dillerden çevrilmis eserleri incelemekte ve degerlendirmeye tabi tutmaktaydi.
Çok geçmeden Seyyid Kutup da tipki Taha Hüseyin, Abbas Mahmut Akkad ve Mustafa Sadik Rafi gibi harika bir yazar,olarak ortaya çikiyordu.
Onun yazilari da tipki ötekilerinki gibi ayni gazete ve dergilerde yayinlanmaya baslamisti.
Seyyid Kutup'un hayatinin üçüncü merhalesini ise 1939 ile 1951 yillari olusturmaktâdir. Bizim görüsümüze göre bu dönem ayni zamanda Seyyid Kutup'un Islâmi düsünceye dönüsünün de bir baslangici oluyordu. 1939'da "El-Muktatif' dergisi O'nun "Kur'an da Fennî Tasvir" adli bir makalesini yayinlamisti. Seyyid Kutup bu yazisinda bazi ayetlerden örnekler vererek Kur'an'daki sanatsal güzellikleri ve onun üstün icazini ortaya koyuyordu.
Bu yazisiyla ayni zamanda Kur'an'da icaz olayini inkar eden Akkad'in görüslerinden de ayrilmis
oluyordu. 1945 yilinda ayni konuda iki kitap yayinladi.
Seyyid Kutup bu kitaplarinin, almis oldugu dini terbiyenin bir semeresi oldugunu açikça itiraf etmekte, Kur'an'in uslubu ve harikaligiyla kendisini uyandirdigini kabul etmektedir. O'na göre ilmi Kelamin uslubu olan cedel, dinde pek neticeye götürmemektedir. Çünkü akil Kur'an'in inceliklerini ve harikaliklarini tam olarak anlamaktan acizdir. Arkasindan "Sahrada" adli bir kasidesini yayinlayan Seyyid Kutup, burada her seyin bir tertip ve ölçüye göre yaratildigini anlatmaktadir.
1946'da "Iste Sahtekarlik" diye bir kitabi daha yayinlandi. Bu kitabinda Abdullah Ali el-Kasimi ile iki konuda tartisiyordu. Bunlardan birisi "Insanin yaratmak konusundaki gücü" ikincisi ise "Insanin dinlere inanmasiydi". Akkad ve onun gibileri makalelerinde genelde Abdullah Ali'nin kitabini, dolayisiyla fikirlerini medhederken Seyyid Kutup siddetle tenkit ediyordu. Çünkü Abdullah Ali dinin hayatin gerçeklerine ters oldugunu, dine
tabi olanlarin gerilediklerini, özellikle Islâmin insani gerilettigini savunuyordu. Iste bundan dolayi Seyyid Kutup Abdullah Ali'nin demogojilerine yazdigi kitapda hücum ediyor, tenkit ediyor ve onlari çürütüyordu.
7 Ekimn 1946 da Seyid Kutup'un Islâmi fikre baslangiç olarak degerlendirilen "Konum Dersleri" adinda bir makalesi daha yayinlanmisti. Seyyid Kutup bu makalesinde Misir'in toplum yapisinin, siyasi, ahlaki ve sosyal yönlerden tenkidini yaparak, müslümanlari çalismaya çagiriyordu. Toplumun islahi için ne yapilmasi gerekiyorsa müslümanlarin yapmak zorunda olusunun Kur'an'in emri oldugunu söyleyen Kutup delil olarak Al-
lah'in su ayet-i kerimesini gösterip tefsirini yapiyordu: "Sizden iyiligi emreden, kötülükten sakindiran, bir topluluk olsun. Iste asil kurtulusa erenler onlardir. "

ISLAMA DOGRU YÖNELIS.
21 Ekim 1946 bu günkü medeniyeti tenkit ederek onun manevi degerlerden soyutlanmis, sadece maddi bir medeniyet oldugunu delillerle açikliyordu. 1948'in sonlarinda ise "Islâmda Sosyal Adalet" kitabini yayimladi. Kutub bu kitabinda insanligin arzu ettigi gerçek sosyal adaletin Islâmda oldugunu ve hakiki adaletin Kur'an'in
gölgesinden baska hiç bir yerde olmadigini açik açik anlatarak hayatin her alaninda oldugu gibi edebiyatin dahi Islâmi ölçülerden kaynaklanmasi gerektigini vurguluyordu.

1949'da Amerika'ya giden Kutub iki buçuk yil kaldi. Amerika'da kaldigi bu müddet içersinde Misir'daki arkadasi Tevfik el-Hakim'e gönderdigi mektuplarda Amerikan toplumunu ve medeniyetini devamli olarak tenkit ediyordu. Çünkü ; bu medeniyette ruhi degerlerden hiç bir sey yoktur, diyordu. Ayni mektuplarinda "El Melik" adli kitabini da tenkit ediyordu. Çünkü Kutup bu kitabi Islâmi fikirlerle yogrulmadan çok önce yazmisti.
Iste Seyyid Kutup arkadasina yazdigi mektuplarda bu kitabinin tenkidinde, "keske kitabin konusu Yunan felsefesine göre degilde, Islâmi ruhla yazilmis olsaydi. Insallah gelecekteki konular, hayata, kainata ve insana özel bir bakis açisi olan Islâmdan kaynaklanir" diyerek temennilerini de bildiriyordu.
Buna göre diyebiliriz ki Seyyid Kutup'un bu tarihten sonra edebiyata bakis açisi degismistir. Çünkü hayatinin önceki dönemlerine baktigimizda edebiyati din ile ilgisi olmayan bir güzellik olarak degerlendirmekteydi. Fakat simdi her seyin oldugu gibi edebiyatin da tüm konularini dogrudan dogruya Islâmdan almasi gerektigini söyle-
mektedir.

1951 ile 1965 yillarini kapsayan zaman parçasi ise hayatindaki dördüncü merhaleyi olusturuyordu. Kutup bu dönemde edebiyattan tamamen siyrilarak Ihvan-i Müslimin teskilatina katilmisti. Abdulhakim Abidin'in anlattigina göre Seyyid Kutup artik Ihvanin bir fikir elemani olmustu.
Gerçi yönetici olarak Ihvanda hiç bir makami yoktu ama iyi bir müntesip olarak Ihvanin gazetelerinde ve dergilerinde halki devamli olarak Islâma davet ediyordu. Bir ara, 1954'deki tutuklanmasindan önce "Ihvan-i Müslimin" adli gazetede yazi isleri müdürlügü yapmis, orada yazdigi yazilari bir araya getirerek birçok kitaplar olusturmustu.
Bu kitaplardan birkaçini burada zikretmeden geçemeyecegiz:
1- Islâm ve Dünyaya bakis
2- Iste Din Budur
3- Istikbal Islâmindir.

Kutup ayrica Ihvan-i Müslimin gazetesinde din ile devlet islerini birbirinden ayirarak dini siyasetten uzak tutan laik düsünceyi de siddetle tenkit eder, siyaset baskadir, din baskadir sloganinin bir hikaye oldugunu söyliyerek Islâmda böyle bir sey olmadigini haykirir. Çünkü Seyyid Kutup "Islâmin kalplerde bir inanç ve hayat için
bir kanun oldugunu" vurguluyordu.
Ezher üniversitesinin Kur'an-i Kerim'i tefsir etmede taklidi tutumunu da açikça tenkit eden Kutub bu konuda söyle diyordu:
"Bu gün bütün dünya sosyalizm ve kapitalizm gibi belirli sosyal fikirlerin pesinde gitmektedir. Onun için Ezher üniversitesi Islâmi kültürü her yönüyle halka götürmelidir. Ibadette, inanç ve hayatin her alaninda, Islâmin kendisine has, her türlü noksanliklardan uzak ölçülerinin oldugunu izah etmelidir. Ister siyasette olsun, ister iktisatta ve ister cezalarda olsun Islâmin hayatin her konusu için ölçüler koydugunu anlatmali ve Islâmi günlük hayata hakim kilmak için çalismalar yapmalidir.

"Zalimlerden Özür Dilemem"
Caniler burada zikrettiğimiz ve zikredemediğimiz onca işkenceye rağmen Seyyid Kutub'u davasından vazgeçiremeyince diğer kız kardeşi Hamide Kutub vasıtasıyla kendisiyle pazarlık yapmaya başladılar. Caniler Hamide Kutub vasıtasıyla kendisine şu teklifte bulundular: "Şimdiye kadarki söz ve hareketlerinde yanıldığını beyan ederek Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır'dan özür dilediğin takdirde, idam hükmünü bozacak ve seni serbest bırakacaktır." Hamide Kutub, ağabeyinin affedilmesini ve yaşamasını çok istiyordu. Bu yüzden de teklifi kendisine iletti. Üstad Kutub'un cevabı gayet açık ve tavizsizdi: "Eğer idamı hak etmiş olarak hakkın emri ile ipe çekiliyorsam buna itiraz etmek haksızlıktır. Eğer batılın zulmüne kurban gidiyorsam, batıldan merhamet dileyecek kadar alçalamam!.."

Bu sözleri onu ebedileştiren, tüm İslam aleminde örnek ve önder bir mücahit olarak tanınmasına vesile olan sözler olmuştur. Onun dünyevi bedeni idam yoluyla öldürülüp toprağa gömüldü, ama gösterdiği kararlılık fikirlerini kendisine yönelen inanç sahiplerinin önünü açan bir meşale kıldı. Onun zalimle asla uzlaşmayan tavrı günümüzde bizim için de büyük bir örnektir.

Seyyid Kutub, eş-Şeyh Abdülfettah İsmail ve Muhammed Yusuf Havvaş'la birlikte idama mahkum edilmişti. İdam kararı 29 Ağustos 1966'da infaz edildi

Seyyid Kutub'un eserlerinin özü kelime-i tevhidin yeniden ashabın anladığı gibi anlaşılmasını sağlamaktır. Onun düşüncelerinin özeti kabul edilen ve şehit edilmesinde gerekçe olarak kullanılan "Yoldaki İşaretler" adlı kitabında kelime-i tevhidin anlamı, etkisi ve sonuçları üzerinde durulmaktadır. Örneğin; bu kitabın ilk bölümü olan "Örnek Kur'an Nesli" başlığı altında şöyle denmektedir: "Davetin yegane kaynağı Kur'an önümüzde... Allah elçisinin fiili ve ameli sünneti de tarih boyunca benzeri bir kez gelmemiş ilk dönem (sahabe) neslinin önünde olduğu gibi, bizim de önümüzde... Tek eksiğimiz Allah elçisinin bir fert olarak aramızda olmayışı... Bütün sır burada mı saklı acaba?..." (4) Bu soruya cevap verirken, İslam dininin evrenselliği ve kıyamet gününe kadar devam edeceği gerçeğini dolayısıyla ilk nesille bugünün neslinin anlayışında bir farklılık olmaması gerektiğini dile getirdikten sonra sahabe neslinin İslami anlayışı ile bizim İslami anlayışımız arasındaki mevcut farklılıkların sebeplerini şöylece sıralamaktadır:

Birinci olarak: İlk Kur'an neslinin (sahabe-i kiramın) beslendiği yegane kaynak Kur'an-ı Kerim ve Rasulullah (s.a.s.)'ın Kur'an'ın tefsiri niteliğindeki söz, fiil ve takrirleri idi. Zira Hz. Aişe validemiz de: "O'nun ahlakı Kur'an idi" buyuruyor. (Nesai)

İkinci olarak: Sahabe-i kiram, Kur'an ve hadisleri bilgilerini artırmak, kültür dağarcıklarını geliştirmek, Kur'an tilavetinden müzikal bir zevk almak ya da dünyevi bir çıkar sağlamak amacıyla okumuyorlardı. Onlar Kur'an'ı sadece öğrendiklerini yaşamak, hayatlarında uygulamak için öğreniyorlardı.

Üçüncü olarak: Sahabiler İslam'a girmekle cahiliyetin, küfrün tüm örf ve adetlerini, dünya görüşünü, İslam öncesi hayatın değerlerini arkalarında bırakıyorlardı. Kişi İslam'a girdiği andan itibaren hayatında yepyeni bir sayfa açıldığının bilincindeydi ve ona göre hareket ediyordu. Kelime-i şehadet, tüm şirk ve cehaletten soyutluyordu onları." (5)

Seyyid Kutub bu bilgilerle kelime-i şehadetle insanın, bir yaşantıdan (küfürden), diğer bir yaşantıya (İslam'a) nasıl geçtiğini ve bu kelimeyi söyleyenin nasıl bir yükümlülük altına girdiğini belirtmeye çalışmıştır. Kutub, kitabında ayrıca bir insanın Allah'ın tek ilah olduğuna inanırken, Allah'tan başka güçlere (tağutlara) boyun eğerek, Allah'ın koyduğu yasaların önünde değil de, tağutların önünde yargılanmayı istemesini şiddetle eleştirir. Böyle bir insanın inancında samimi olamadığını, kendisiyle çelişkiye düştüğünü belirtmektedir. Nitekim Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurmaktadır: "Sana ve senden öncekilere indirilene iman ettiklerini ileri sürenleri görmüyor musun ki, Tağut'un hükmüne başvurmaya kalkışıyorlar! Oysa onu inkar etmekle emrolunmuşlardı. Şeytan da onları uzak bir sapıklığa çekmek istemektedir." (Nisa, 4/60)

O, Bütün İslam Dünyasını Etkilemiştir
Seyyid Kutub'un, kendinden sonraki Müslüman düşünürlerin ve cemaatlerin üzerinde önemli etkisinin olduğu inkar edilemez. Buna Türkiye'deki düşünürler ve cemaatler de dahildir. Özellikle Fi Zilali'l-Kur'an adlı tefsiri, Müslüman davetçilerin müracaat kitapları ve Kur'an-ı Kerim'i günümüzde yaşananlarla irtibatlı bir şekilde anlama ve yorumlama konusunda temel kaynakları haline gelmiştir.

Seyyid Kutub, İslami çalışmalarındaki ihlas ve samimiyetine rağmen şehadetinden sonra bazılarınca yanlış anlaşılmıştır. Bize bıraktığı düşünce, fikir ve amel mirasından onun istemediği sonuçlar çıkarılmıştır. Buna bir örnek şudur: O hayatında ve kitaplarında hiç bir Müslümanı şahsen tekfir etmediği halde, onun şehadetinden sonra eserlerinden etkilendiklerini ileri süren bazı kişiler birtakım şahısları ve akımları tekfir etmişlerdir. Oysa Seyyid Kutub kitaplarında kişilerle uğraşmaz. O tespitlerde bulunur, çıkarımlar yapar ve bu çıkarımları sentezleyerek genel kurallara varır. Örneğin şöyle der: Allah'a bütün kalbiyle inanan biri, inkarcılarla samimi dostluk ilişkisi içine giremez, onları sevemez, velayetini onlara tevdi edemez. Bunlar, ayetlerde de geçen prensiplerdir. Ne var ki onun şehadetinden sonra, onun düşüncelerini topluma yaymaya çalıştıklarını ve uygulamaya geçirdiklerini ileri süren bazı kişiler bu açıklamalardan İslam'ın hoş görmediği birtakım yanlış prensipler çıkarma gibi önemli bir hataya düşmüşlerdir.

http://i18.tinypic.com/4zmi0hy.jpg
SEYYID KUTUB'UN SEHADETI
Seyyid Kutup Islâma inanmis ve inandigi davanin gerçeklesmesi için de bir çok çalismalar yapmis büyük bir mücahitti. 27 Kasim 1954'de, Ihvan-i Müslimin Misir devlet baskani Cemal Abdunnasir'a suikast girisimiyle itham edildiginde Seyyid Kutup'da Ihvan-i Müslimin saflarina katilmisti.
Bundan dolayi Ihvan-i Müslimine mensup birçok müslümanla birlikte Seyyid Kutup'da tutuklandi. Yapilan yargilamanin neticesinde Seyyid Kutup'a agir islerde çalistirilmakla birlikte on bes sene agir hapis cezasi verildi. Artik Seyid Kutup Kahire'den bir kaç km. uzakta "Limanneze" hapishanesinde yasamaya baslamisti. On sene hapis yattiktan sonra o zamanin Irak devlet baskani Abdusselam'in Abdunnasir'i ziyaret ederek
Seyyid Kutup'u serbest birakmasini istemesi üzerine Kutub 1964'de serbest birakildi.
Hapisten çikan Kutub 1965'de "Yoldaki Isaretler" adli kitabini yayinlayinca tekrar tutuklanir.
Bu tutuklamada yine Ihvan-i Müsliminden bir çok müslüman vardi. Gerekçe olarakta Ihvan-i Müsliminin devlete karsi darbe girisimini ileri sürerek Ihvani ve Seyyid Kutup'u darbecilikle itham ediyorlardi.
22 Agustos 1966'da Seyyid Kutup'a idam cezasi verildiginde, Assam el Attarin kitabinda anlattgina göre Kutub bu karari tebessüm ve Allah'a kavusmanin verdigi büyük bir mutlulukla karsilamisti. Muhammed Ali Eenna'nin dedigine göre Seyyid Kutup'un asilmasina asil sebep "Yoldaki Isaretler" adli kitabi idi.
Seyyid Kutup'a verilen bu idam karari, Islâm alemine yayildiginda Pakîstan'da Karaçi içinde Cemaati Islâminin mepsuplari tarafindan bir yürüyüs tertiplenmis ve olay kinânarak Abdunnasir'dan karari yeniden gözden geçirmesi istenmistir.
Ayrica yine Pakistan'da "Meclisi Nizami Islâm", "Cemaati Islâmi", "Cemaati Avami"de bu karari ayni sekilde kinamislardi. Diger taraftan Ingiltere'de Rabitatül Islâm, Lübnan'da "Cemaati Islâm" teskilati, Ürdün'de birçok dini sahsiyetler, Sudan'da Seyyid Allal El Fasi ve Istiklal partisi baskani Ahmet el-Hatib, Irak'taki Rabitanin
baskani Seyh Emcek Eczzehavi ve bir çok Islâm alimleri Abdunnasir'i bu kararindan dolayi kinamis ve vaz geçmesi için ikaz etmislerdi.
Bütün bunlara ragmen 9 Agustos 1967 sabahi Lübnandaki "Ennebar"gazetesiyle Misir'daki "El-ehram" gazetesi idam haberini su cümlelerle veriyorlardi.

"...Çelik migferli askerlerden bir grup hazirlanip, agir silahlar artirilarak Kahire hapishanesinin etrafinda bir hisar olusturuldu. Gazetecilerin hapishaneye girisi yasaklandi. Seyyid Kutup idam edildikten sonra da gazetecilerden bölgenin terk edilmesi istendi."
Seyyid Kutup bir çok kiymetli kitap yazmisti. Basta Kur'an-i Kerimin bir tefsiri olan "Fizilal-i Kur'an" olmak üzere hemen hemen her konuda eseri vardir. Özellikle Islâmi konularda, edebiyat ve egitim konularindaki eserleri daha çoktur.
Bunlardan hemen hemen hepsi de türkçeye çevrilmistir.

Allah ondan ve onun gibi mücahidlerden razi olsun.

İbrahim Tevhidi
21-09-2007, 22:33
Allah Razı olsun kardeşimçok güzel birçalışma...

Aydınlığı kaçmış bazı ışıkçılar, nedersedesin, hepsi kamil, önderdi.

Rabbim razı olsun inş...

HalidMesal
21-09-2007, 23:04
http://i3.tinypic.com/5zgvgpj.jpg

Rabbim şehadetlerinizi makbul bizi de size yoldaş kılsın inşaallah...

İbrahim Tevhidi
22-09-2007, 20:41
SEYYİD KUTUB'U ELEŞTİRMEK


Seyyid Kutub kesinlikle masum değildir, yani ismet sıfatına haiz değildi. Günahsızlık ve hatasızlık vasfı yoktu. Ancaaaak:

Onu eleştirirken şu hususları göz önünde tutmayan ona insaf etmiş sayılmaz:

1. O bu ümmetin şehididir. Kabul edelim veya etmeyelim.
O amerika'da eğitimini tamamladığı ve en büyük kariyere sahip olduğu halde bütün bunları elinin tersiyle itmiş ve bu ümmet için kendini kurban gibi darağacına sunmuştur. Tefsirini de diğer yazılarını da kanıyla imzalamıştır.

2. Arapçaya bihakkın vakıf bir edip, sosyolog ve şairdi. Bu üç vasfı taşıyan tarihte kaç kişi yaşamıştır? Bütün bunlara bir de cesareti, metaneti ve tavizsizliği ekleyebilen kaç kişi çıkar şu koca asırda?

Daha "şeyhun kebiyrun" deyimini "bunak" olarak çeviren, daha Mektubat ile Fi Zilâl'i kıyaslayan, daha Seyyid Kutub'un bir eserini bile ele almamışlar nasıl olur da Seyyid Kutub eleştirirler?

3. Seyyid Kutub, Mevdudi, Hasan El-Bennâ, Nedvi, Efgani, Abduh ve Hamidullah eleştirenler daha eserlerini bile ellerine almamışken, nasıl oluyor da Işıkçıların ve M. Şevket Eygi'nin iftiraları ile bu ümmetin imamlarını eleştirebiliyorlar?

Allah'tan korkmak lazım! Cahilsek, en azından haddimizi bilelim!

Müfessirler tefsirlerini mürekkepleriyle yazarlar. Tarihte tefsiri kanıyla yazan müfessirler de vardır. Onların başında Seyyid Kutup (ş. 1966) gelir. Akademik camianın bir kısmı Fi-Zılâli'l-Kur'an'ı görmezden gelse de, Fi-Zılal kendi kulvarında müstesna bir yere sahiptir. Mesela bir Enfal suresi tefsiri Seyyid Kutub'tan okunmamışsa, o konuda Kur'an, Asrın İdrakine söyletilmemiş sayılır. Kur'an'ın sosyal adalet mesajı, ancak Kutub gibi bir sosyal bilimcinin diliyle aktarılabilirdi.

Mustafa İSLAMOĞLU


ALİMLER VE ŞEHİTLER HK. DİKKAT EDİLECEK NOKTALAR


a) Seyyid Kutub şehittir. Şehitlerin tüm günahlarının affedildiğine dair rivayetler vardır. Dolayısıyla affedilen bir şehidin kanı ile oynak insanın bedbahtlığına delalet eder.

b) Selef-i sâlihin, alimler, salihler ve şehitler hakkında dili tutmak en sâlim yoldur. İllâ ki bir söz edeceksek, bu söz ümmete faydalı bir söz veya eleştiri olmalıdır.

c) Seyyid Kutub ve benzerlerinin hatalarına rastladığımız zaman şunu yapmalıyız: 1. söylemenin ve yazmanın ümmete bir faydası yoksa örtmeli 2. faydası varsa (mesela o hataya karşı uyarma) edebe riayet ederek yazmalı 3. kesinlikle kin göstermemeli, kine neden olacak ifadelere yer vermemeli 4. terahhum etmeli yani onun hakkında istiğfar ve bağışlanma dilemeli.

d) Tercüme eserlerden, linklerden ve ne idüğü belirsiz kişilerden (özellikle Işıkçılar ve M. Şevket Eygi gibiler) edinilen asılsız bilgilerle bu işe kalkışmamalıdır. Elifi mertek sananlardan mesnet ummamalıdır.

e) Dikkat edilirse, "ben sadece doğruyu yazıyorum, uyarıyorum" vs gibi saçmalıklar altında itham ve iftiraya kadar varanlar, -dikkat edin- onun lehinde bir satır bile yazamazlar, bir eserini bile okuyamazlar ve onlara rahmet dileyemezler. Bu da o kişinin bedbahtlığına en güzel delildir.


Zalimlerin şehit ettiği bir şehide yapılacak asgari muamele ona sahip çıkmak ve onun için mağfiret dilemektir.

Yoksa onu tahkir, tekfir, itham ve mezarından çıkarıp yeniden infaz etmenin hiç bir faydası olmadığı gibi, bilakis bunu yapanları Abdunnasır'ın yan tarafına koyar. Ahirette hesabı çetin, dünyada da bedbahtlığı metin kılar.

Şehitlere, alimlere, salihlere ve imamlara (önderlere) rasgele dil uzatmaktan şiddetle kaçınmalı!

İbni Teymiyye'nin talak konusundaki fetvası dört mezhebe aykırıdır ve şaz kabul edilir. Efgani'nin yanlışlıkla da olsa masonluğa dühûlü hatadır. Abduh'un rasyonalist yaklaşımı hatta bunu Kur'an tefsirine kadar yansıtıp Fil Suresini buna uygun tefsir etmesi büyük bir gaftır.

Fakat sapıklıkla itham etmek farklı eleştirmek farklıdır.

Bilmiyorsan sus adam sansınlar derler, arapça bilmediği halde bu kadar kesin konuşabilenler iyice acayip geleme başladı.

Huzeyfe kardeşe teşekkürler...

HalidMesal
23-09-2007, 12:28
Şehit Abdullah Azzam'ın aile potresi
http://i17.tinypic.com/4vf11fn.jpg

Sol Baştan: Huzeyfe AZZAM,İbrahim AZZAM (Şehit inş.) Abdullah AZZAM (Şehit inş.)Abdullah ENES

Ey İslam davetçileri: Ölüm tutkunu olunuz ki size hayat bağışlansın...
Okuduğunuz kitaplar,devam ettiğiniz nafileler sakın sizi aldatmasın !

Şehit Abdullah AZZAM'ın Duası
Allah'ım kalplerimizi sana imanda sabit kıl.

Seni zikretmekte,sana şükretmekte ve güzel ibadetler yapmakta bize yardım et.

Allah'ım sen olmasaydın ne hidayete erebilirdik,ne tesadduk ederdik ne namaz kılardık.

Sen bizim kalplerimize huzur verdin.

Düşmanlarımızla karşılaştığımızda bize kuvvet ver.

Onlar bize karşı azdılar,fitne çıkarmak istediklerinde onlardan yüz çevirdik.

Allah'ım sen biliyorsun ki onlar bize zulmettiler.

Biz dinimiz hususunda herhangi bir alçaklığı kabul etmeyiz.

Bize yamamaya çalıştıkları küfre ve fitneye de asla razı olmayız.

AMİN

HalidMesal
24-09-2007, 03:46
http://i7.tinypic.com/66ym7i1.jpg
Şehid Abdülaziz er Rantisi Kimdir?
Bir apaçinin füzesiylede olsa ölücem, yatağımda da olsa ölücem. Ama ben apçinin füzesini tercih ediyorum... Diyen Şehid Abdülaziz Rantisi.

23 Ekim 1947'de işgal topraklarında dünyaya geldi...17 Nisan 2004 HAMAS'ın ileri gelenlerinden Prof. Dr. Abdülaziz Rantisi'nin şehit edildiği tarihtir. Biz de onun şehit edilişinin ikinci yıldönümü münasebetiyle kendisini rahmet ve minnetle anarken mücadele hayatı ve şehadeti hakkında bilgilendirme amacı taşıyan bu dosyayı yayınlıyoruz.

22 Mart 2004 sabahı bütün İslâm âlemi, Filistin davasıyla ismi özdeşleşen ve sadece HAMAS'ın değil genelde bütün Filistin direnişinin, Kudüs davasının önderi olan Şeyh Ahmed Yasin'in şehit edilmesiyle sarsıldı. Vahşette sınır tanımayan Siyonist işgalciler korkakça ve kahpe bir saldırı düzenleyerek, tekerlekli sandalyeye mahkûm ve muhtelif hastalıklarla boğuşan Şeyh Yasin'i sabah namazından çıktığı sırada üzerine havadan füzeler fırlatmak suretiyle şehit etmişlerdi.

"İnsan hakları, demokrasi, barış" gibi sevimli kavramları öne çıkarmasına rağmen siyonist vahşete destek veren, bu vahşetin mağdur ettiği insanların kendilerini savunmalarını ise "terör" olarak nitelendiren hâkim güçler tarafından cüretlendirilen Siyonistler bu cinayetle yetinmeyerek Filistin direnişinin diğer önderlerini de hedef alacaklarına dair açıklamalar yaptılar. Onların bu tehditleri karşısında Filistin direnişinin öncülüğünü kabullenmek büyük bir fedakârlık gerektiriyordu. Çünkü bu, kelle koltukta yaşamak, her an ölüm tehdidiyle karşı karşıya olmak anlamına geliyordu. Ama direniş bayrağının da yere düşmemesi gerekiyordu.

Prof. Abdülaziz Rantisi, direniş bayrağının yere düşmemesi için kendisine tevdi edilen vazifeyi kabul etti. Bazıları böyle bir vazifeyi üstlenmeyi her halde bir nimete konmak sanıyorlardı ki, Şeyh Yasin'in şehit edilmesinden sonra HAMAS'ta liderlik tartışmasının, bölünmenin ortaya çıkabileceğini iddia ettiler. Oysa bu iddiaları vakıayı, gerçeği değil iddia edenlerin içlerindeki temennileri yansıtıyordu. Çünkü onlar böyle bir şeyi temenni eden Siyonist işgalcilerin hesabına ve onların ağızlarıyla konuşuyorlardı. Ama gerçek onların arzuladıklarından ve umduklarından çok farklıydı. HAMAS bırakın kendi içinde liderlik tartışmasından kaynaklanacak bir fitnenin içine sürüklenmeyi genel anlamda Filistin cephesinde bir fitne ve kavganın ortaya çıkmaması için büyük bir hassasiyet gösteren hareket olarak bilinmektedir. Bu yüzdendir ki özerk yönetimin kendisine yaptığı haksızlıklara hep sabretmeyi, fitnenin önünü açacak girişimlere engel olmayı tercih etmiştir.

Direniş bayrağını Şeyh Ahmed Yasin'den sonra devralan Prof. Rantisi daha ilk günden işgalci Siyonistlerin tehditleriyle karşı karşıya gelmeye başladı. Ama o işgalci saldırganlar karşısında taviz vermemeyi, mücadele konusunda gevşememeyi, tam bir kararlılıkla yoluna devam etmeyi tercih etti. İşgalcilerin tehditlerinin sorulması karşısında da, bir hastalıktan veya kalp krizinden ölenin de, Apaçi helikopterlerinin saldırısına uğrayanın da dünyaya veda etmek zorunda kaldığını, kendisine sorulsa Apaçi'yi tercih edeceğini ifade ederek iki mesaj vermeye çalıştı: Birinci olarak işgalcilerin tehditlerinden korkmadığını. İkinci olarak da ölümler arasında tercih yapma imkânı olsa şehadeti tercih edeceğini, şehadetin onun için en ulvi hedef olduğunu.

İşgalcilerin Prof. Rantisi'yi hedef alan saldırıları da diğerleri gibi haince ve korkakça bir saldırı olmuştur. Onlar bu saldırılarıyla aynı zamanda Gazze'den çekilme kararı almalarının bir yenilgi olarak algılanmamasını sağlamak istediklerini ifade ettiler. Bu konudaki stratejilerini yetkililerin ağızlarıyla da dışa yansıttılar. Biz onların bu stratejilerine daha önce de dikkat çekmiştik. Ancak her ne kadar yeni ve vahşi cinayetlere imza atsalar da Gazze'den çekilmeyi kabullenmek zorunda kalmaları Filistin direnişinin bir zaferidir ve Siyonistler açısından da Güney Lübnan'dan çekilme gibi ciddi bir yenilgidir.

Burada üzerinde durulması gereken bir husus da Rantisi cinayetinin arkasındaki ABD rolüdür. Bu konuyla ilgili olarak cinayetin işgal devletinin başbakanı Şaron'un ABD ziyaretinin hemen arkasından ve Bush'un ona açık çek verdiğini açıklamasından hemen sonra gerçekleştirilmesine özellikle dikkat çekmek gerekir. Bush, Şaron'un söz konusu ziyaretinde onun geliştirdiği projelerine hayran kaldığını ve tam destek verdiğini dile getirdi. Gerçi onun görünüşte kastettiği Gazze'den çekilme ve Filistin halkıyla irtibatı kesme projesiydi. Ancak Rantisi cinayeti de bu projeyle bağlantılı olduğundan tahminimize göre bu cinayet de Bush - Şaron görüşmesinde ele alınmış ve karara bağlanmıştır. Cinayetin, ABD'nin Irak'taki direniş karşısında köşeye sıkıştığı ve büyük kayıplar verdiği günlerde gerçekleştirilmesinin de bir rastlantı olmadığını düşünüyoruz. ABD'nin o günlerde dünya kamuoyunun dikkatlerini bir başka yöne çekmeye ihtiyacı vardı. Rantisi'nin şehid edilmesi böyle bir şeyi sağlayabilecek türden bir olay olacaktı ve nitekim öyle olmuştur.

Cinayette kullanılan teknoloji ise tamamen Amerikan emperyalizminin Siyonist işgal devletine ikram ettiği teknolojidir. Örneğin işgal devletinin nokta operasyonları adını verdiği cinayet saldırılarında, bu çerçevede Rantisi'yi hedef alan vahşi saldırısında kullandığı Apaçi helikopterlerini ABD, İsrail işgal devletinden başka hiçbir ülkeye vermemektedir. Bu helikopterlerin kullandığı füzelerin de ABD ürünü olduğunu tahmin ediyoruz.

Sonuç olarak cinayet kararının Şaron - Bush görüşmesinde verildiği anlaşılıyor. Cinayette kullanılan teknoloji ise tamamen ABD tarafından ikram edilen bir teknoloji. İnfaz işlemi ise Şaron tarafından planlanıp onun cani pilotları tarafından gerçekleştiriliyor. Bu durumda cinayetin İsrail - ABD ortak cinayeti olduğunu söylemek gerekir.

http://i16.tinypic.com/6gu42o0.jpg
Prof. Rantisi Kimdir?
Şeyh Ahmed Yasin'in şehit edilmesinden sonra Filistin İslâmi Direniş Hareketi (HAMAS)'nin Gazze bölgesi genel sorumlusu seçilen Prof. Abdülaziz Rantisi de direnişin, mücadelenin içinde yoğrulmuş biridir. Hicretten sürgüne, zindandan füze saldırısına kadar, siyonist vahşetin yansıması olan bütün zulümlere muhatap olmasına rağmen verdiği mücadeleden bir adım geri atmamıştır.

Abdülaziz Ali er-Rantisi 23 Ekim 1947'de bugün İsrail olarak gösterilen, ama gerçekte bütün halindeki Filistin'in gasp edilmiş bir parçası olan bölgedeki Yafa ile Uşdud arasında kalan Yebna köyünde dünyaya geldi. Ailesi köyün en zenginlerindendi ve geniş araziye sahipti. Ama o daha altı aylıkken ailesi işgalci siyonistlerin köylerini gasp etmeleri sebebiyle hicrete zorlandı ve böylece daha bebeklik çağında hicreti yaşadı. Ailesi hicretten sonra Gazze'nin güneyindeki Han Yunus kasabasına kurulan bir mülteci kampına yerleşti. Artık BM Mültecilere Yardım Yüksek Komiserliği (UNRWA)'nin yardımlarına el uzatan oldukça yoksul bir aile haline gelmişti.

Siyonist saldırganların köylerini işgal etmeleri sebebiyle ailesinin bütün mal varlığını kaybederek UNRWA'nın yardımlarına el uzatan son derece yoksul aile haline gelmesi Rantisi'yi de küçük yaştan itibaren çalışmaya zorladı. Çünkü 11 fertten oluşan ailesinin geçimine bir katkıda bulunması gerekiyordu. Bu yüzden yaşıtlarıyla oynamaya fırsat bulamadan altı yaşından itibaren okulundan artan zamanlarda iş bulup çalışmaya başladı.

Bütün zorluklara ve ailesinin yoksulluğuna rağmen öğrenimini sürdüren ve üstün zekâsıyla öne çıkan Abdülaziz Rantisi 1965'te liseyi bitirerek üniversite tahsili için Mısır'ın İskenderiye şehrine gitti. 1970'te Kahire Tıp Fakültesi'nden üstün başarıyla mezun oldu. Daha sonra Gazze'ye döndü ve hem doktor olarak çalışmaya başladı hem de üniversitede yüksek lisans ve doktora tahsili yaptı. Yine Mısır'da çocuk sağlığı alanında yüksek lisans ve doktora yaptı. İhtisaslarını tamamladıktan sonra da 1976'dan itibaren Gazze'deki Han Yunus Nasır Hastanesi'nde çalışmaya başladı.

Sağlık alanında muhtelif sosyal kuruluşlarda çalışmalar yaptı. Bunlardan bazıları: İslâmi Külliye Yönetim Kurulu üyeliği, Gazze Arap Tıp Cemiyeti üyeliği, Filistin Kızılayı üyeliği.

1978'de Gazze İslâm Üniversitesi'nin açılmasından sonra bu üniversitede öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladı. Bu üniversitede ırsi yollardan geçen hastalıklar ve çocuk sağlığı üzerine önce doçent sonra da profesör olarak dersler verdi.

Oldukça zeki ve başarılı bir şahsiyet olan Rantisi, meslek hayatına atıldıktan sonra çok değişik alanlarda yıldızı parladı. İlmi çalışmalarda, sosyal aktivitede, davette ve direnişte hızla tanınan, kendini gösteren bir şahsiyet oldu.

Rantisi, 1987'de HAMAS'ı kuran yedi kişiden biridir. Ancak HAMAS'ın biri birden ortaya çıkmış bir örgüt olmadığını, daha önce zaten var olan Filistin Müslüman Kardeşler cemaatinin işgale karşı fiili direniş amacıyla kurulan bir örgütlenmesi olduğunu hatırlatalım. Rantisi de HAMAS'ın şekillenmesinden önce Gazze'de Müslüman Kardeşler cemaatinin lider kadrosu içinde yer alıyordu.

Gazze'de Müslüman Kardeşler cemaatinin HAMAS adıyla bir örgütlenmeye gitmesinin amacı işgal devletine karşı fiili bir mücadele ve halk ayaklanması başlatmaktı. Bunda da 7 Aralık 1987'de bir siyonistin kamyonetiyle Filistinli işçileri taşıyan araca arkadan kasıtlı olarak çarpması ve dört işçinin ölümüne, dokuz işçinin de yaralanmasına sebep olması alevi çakan gelişme oldu. İşte bu olaydan sonra bir araya gelen yedi önder, işgal güçlerine karşı kitlesel hareket başlatma kararı aldı. Bu yedi önderden biri de Prof. Dr. Abdülaziz Rantisi'ydi. Aynı zamanda 1987 intifadasının başlangıcını teşkil eden bu gelişmede halkı örgütleme faaliyetleri de Rantisi'nin öğretim görevlisi olarak çalıştığı Gazze İslâm Üniversitesi'nden başlatıldı.

HAMAS'ın kuruluşu resmi olarak 9 Aralık 1987 tarihinde ilan edildi. Ondan bir gün önce de Gazze İslâm Üniversitesi Öğrenci Meclisi halkla irtibatı sağlamak amacıyla bir toplantı düzenlemişti. Bu mecliste bulunan öğrencilerin tümü de HAMAS'ın birer fertleriydiler. 10 Aralık 1987 tarihi ise HAMAS'ın ilk bildirisinin yayınlandığı tarihtir. Bu bildiriyle aynı zamanda işgale karşı Filistin halkının en kapsamlı cihadını başlattığı ilan ediliyordu.

1987 intifadasının başlamasından 37 gün sonra yani 15 Ocak 1988 tarihinde gece yarısından sonra kalabalık bir işgalci asker birliği Prof. Rantisi'nin evini kuşatmaya aldı. Evin kapısını büyük gürültülerle kırarak içeri giren askerler Rantisi'yi tutukladılar. Böylece onun için zindanlar dönemi başlamış oldu. Aynı zamanda o HAMAS'ın resmen kuruluşunun ilan edilmesinden sonra lider kadrosundan tutuklanan ilk kişi oluyordu. Bir ay zindanda tutulduktan sonra serbest bırakıldı. Ama çok geçmeden 4 Mart 1988 tarihinde tekrar tutuklandı. Bu ikinci tutuklanışından sonra 2.5 yıl zindanda tutuldu. İkinci tutuklamayla birlikte aynı zamanda onun için yargı işkencesi başlamış oluyordu. Çünkü işgal devleti onu mahkeme önüne çıkarıp hakkında herhangi bir hüküm vermeden davasını erteliyordu. 4 Eylül 1990 tarihinde serbest bırakıldı. Ama aradan sadece 100 gün geçtikten sonra tekrar tutukladı ve bir yıl idari davadan zindanda tuttu. (İdari dava olağanüstü hal uygulaması gibi bir yargılama sistemidir.) Rantisi bütün bu ve benzeri tutuklamalarla, toplam yedi yıl süreyle işgal devleti zindanlarında kaldı.

Onun mücadele hayatının en önemli merhalelerinden birini de Güney Lübnan'ın Mercu'z-Zuhr bölgesine 415 arkadaşıyla birlikte sürgün edilmesi olayı oluşturmaktadır. Bir yıla yakın devam eden bu sürgünde sürgün edilenlerin sözcülüklerini yaptı.

İntifadanın ilk yıllarında sürgünler genellikle tek tek veya birkaç kişilik gruplar halinde yapılıyordu. Fakat 1992'nin sonunda, daha sonra sözde "barış kahramanı (!)" ilan edilen İzak Rabin'in başbakanlığı döneminde 415 Filistinli, gecenin geç saatlerinde evlerinden alınarak toplu bir şekilde ve gözleri ve elleri bağlı halde Güney Lübnan'ın Mercu'z-Zuhr bölgesine bırakıldılar. İsrail hükümetinin, çoğunlukla tahsilli kesimden ve birçoğu üniversite hocası olan bu 415 kişiyi sürgün etmekteki amacı onların dünyanın değişik ülkelerine dağılmalarını sağlamaktı. Böylece tamamı İslâmi anlayış sahibi olan bu insanların tasfiye edilmeleriyle intifada önemli bir manevi gücünü kaybetmiş olacaktı. İsrail'in zor durumda kalmamasını isteyen bazı ülkeler de sözde iyilik yapıyormuş gibi görünerek Güney Lübnan sürgünlerini kabul edebilecekleri yolunda açıklamalarda bulundular. Ancak o insanlar kendi vatanlarına dönmekten başka hiçbir öneriyi kabul etmeyeceklerini bildirdiler ve kışın soğuğuna, yazın sıcağına dayanarak vatanlarına dönebilmek için direndiler. Bir ara İsrail hükümeti sürgünlerden bazılarını kabul edebileceğini söyledi. Ancak geri dönmelerine izin verilen kişiler diğer sürgünlere de kapılar açılmadıkça böyle bir teklifi kabul etmeyeceklerini açıklayarak büyük bir fedakârlık ve dayanışma örneği sergilediler.

Bu arada BM olayın dışında kalmadığını göstermek amacıyla Güney Lübnan sürgünlerinin vatanlarına dönmelerine imkân sağlanmasını isteyen 799 sayılı bir karar çıkardı. Ancak bu kararın peşine düşmediği gibi İsrail hükümetine de bu kararı uygulaması için hiçbir baskı yapmadı. Fakat BM'in bu ilgisizliğine rağmen Mercu'z-Zuhr sürgünleri direnmeye devam ettiler. Bu direniş bir yıla yakın bir süre yani 17 Aralık 1993 tarihine kadar devam etti. Bu süre içinde sürgündeki o 415 kişinin sözcülüğünü Prof. Abdulaziz Rantisi yaptı.

17 Aralık 1993 tarihinde İsrail hükümeti o insanların yeniden yurtlarına dönmelerine izin vermek zorunda kaldı. Ancak dönüş gerçekleşir gerçekleşmez Prof. Abdulaziz Rantisi'yi tutukladı. Siyonist rejimin, haksız yere yurtlarından çıkarılan insanların sözcülüğünü yapmak dışında Rantisi'ye nispet edebileceği hiçbir "suç (!)" yoktu. Bu yüzden onu tutukladıktan sonra uzun süre mahkeme önüne çıkarmadı ve duruşmasını oldukça basit gerekçeler ileri sürerek sürekli erteledi. Kendisini de Bi'ru's-Sebu hapishanesinde tek kişilik bir hücrede elleri ve ayakları bağlı bir şekilde tuttu. Ellerinin ve ayaklarının bağlı tutulmasına cezaevi yönetimi karar vermişti. Günde sadece bir saat, o da zincirlere bağlanmış bir şekilde hücre dışına çıkmasına fırsat veriliyordu. İşgal yönetimi bununla da yetinmeyerek ailesinin kendisiyle görüşmesine engel oldu ve ailesine sürekli baskı yaptı.

Prof. Rantisi, Eylül 1994'te şeker hastası olduğu için tedavi edilmek üzere hastaneye yatırılmasını istemiş ancak bu isteği dikkate alınmamıştı. Avukatı da müvekkilinin sağlık durumunun gittikçe kötüleştiğini açıklamıştı.

Rantisi aradan uzun bir süre geçtikten sonra mahkeme önüne çıkarıldı. Bu kez karar işkencesi başladı. Siyonist mahkeme onu tekrar tekrar mahkeme önüne çıkararak hakkında herhangi bir karar vermedi.

Haksız yere mağdur edilen insanların sözcülüğünü yaptığından dolayı zindana atılan Prof. Rantisi 1997 ortalarına kadar yani dört yıla yakın bir süre zindanda tutuldu. Şeker hastası olduğu ve sık sık tıbbi kontrolden geçirilmesi gerektiği halde işgal yönetimi onu bu kadar süre zindanda işkenceye tabi tuttu. Siyonist rejimin onu zindanda tutmasını haklı gösterecek hiçbir gerekçesi olmadığı halde uluslararası hukuk kuruluşları Prof. Rantisi'nin serbest bırakılması için ciddi bir girişimde bulunmadılar.

Rantisi dışarıda bir yılını doldurmadan, 9 Nisan 1998 tarihinde, HAMAS'ın askeri kanadının liderlerinden Muhyiddin eş-Şerif'in şehid edilmesi olayında özerk yönetimin İsrail'le işbirliği yaptığını söylemesi sebebiyle özerk yönetimin zindanına atıldı. Burada da hücre işkencesine maruz kaldı. İki yıla yakın bir süre de özerk yönetim zindanında kaldıktan sonra 14 Şubat 2000 tarihinde serbest bırakıldı. Ancak ilginçtir ki o daha ailesiyle görüşemeden siyonist işgal güçleri oğlu Muhammed'i tutukladılar.

Rantisi daha sonra da özerk yönetim tarafından tutuklanıp zindana atıldı. En son 2002'de Filistin halkını harekete geçirecek bir açıklama yapmaması şartıyla serbest bırakıldı. Ancak o özellikle Yol Haritası planının gündeme gelmesi üzerine bu plana karşı olduğunu ve işgal devletiyle masa üstünde bir anlaşmayı kabul etmediğini açıklama ihtiyacı duydu.

Rantisi, 10 Haziran 2003 sabahı işgal devleti uçaklarının füze saldırılarına maruz kaldı, ama yaralı olarak kurtuldu.

Bazıları bu suikast girişiminin başarılı olamaması üzerine hemen kendilerine göre komplo teorileri üretmeye başladılar. Güya Rantisi, uzlaşmacıymış da, İsrail onun öne çıkmasını istemiş de böyle bir oyun çevirmişmiş!!! Oysa Rantisi zaten önde olan, HAMAS'ın Gazze'de resmi sözcülüğünü yapan, hareketin en önde gelen elemanlarından biriydi ve öne çıkarılmaya da ihtiyacı yoktu. İkinci olarak Prof. Rantisi, birçok baskıya, sürgüne maruz kalmasına, birçok kez zindana atılmasına rağmen işgalci siyonistler karşısında bir adım bile geri atmış değildi. Üçüncü olarak söz konusu girişim, İsrail işgal devletinin başarısız kalan ilk suikast girişimi değildi. Ondan önce de yine aynı yolla, havadan nokta atışı yapmak suretiyle gerçekleştirdiği birçok suikast girişimi başarısız oldu. 10 Haziran 2003 tarihli girişiminde de Rantisi'nin aracına doğru ABD'nin verdiği helikopteri kullanarak ABD'nin ikram ettiği füzelerden yedi adet fırlattı. Ancak Allah'ın izniyle Rantisi yaralı olarak kurtuldu. Ama iki Filistinli olay yerinde, Rantisi'nin bir koruma görevlisi de hastanede hayatını kaybetti. Rantisi ve oğlu dâhil 25 kişi de yaralandı. Olayın komplo teorileriyle izah edilir bir yani yoktu, yapılan saldırının tamamen cinayet amacı taşıdığı apaçık ortadaydı.

Prof. Rantisi, Şeyh Ahmed Yasin'in şehit edilmesinden sonra HAMAS'ın Gazze'deki genel sorumluluğuna seçildi. İşgalci siyonistlerin sözcülüğünü yapar gibi konuşan ve onun temennilerini dile getiren birtakım uzaktan kumandalı yorumcular bu olay üzerine de hemen komplo teorileri geliştirmeye başladılar. HAMAS'ta liderlik kavgasının ve bölünmenin ortaya çıkacağını iddia ettiler. Oysa HAMAS'ta lider konumunu kabullenmek bir nimete konmak değil büyük bir fedakârlığı göze almaktır. Dolayısıyla böyle bir fedakârlığı göze alarak kelle koltukta yaşamaya razı olanların dünyevi çıkarlar, koltuk hesapları için birbirlerine düşecekleri yorumu yapanlar sadece ve sadece kendilerine yön veren siyonistlerin ve "büyük baba"ları emperyalist ABD'nin temennilerini yorum diye piyasaya sürmektedirler.

Rantisi, HAMAS'taki faaliyetine ek olarak Gazze İslâm Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak çalışıyordu.

17 Nisan 2004 tarihinde Prof. Rantisi'nin arabası Gazze şehrinin kuzeyinde el-Gifari mahallesinde bulunan el-Cela caddesinde işgalci saldırganlarının helikopterleri tarafından atılan füzelere hedef oldu. Bu saldırıda ağır bir şekilde yaralanan Prof. Rantisi, Gazze'deki Şifa hastanesine kaldırıldı. Ancak gösterilen tüm gayretlere rağmen kurtarılamadı ve hayatını kaybetti.

Saldırıda Rantisi'nin iki koruma görevlisi ile 25 yaşındaki oğlu Muhammed olay yerinde şehit oldular. Bu üç kişinin cesetleri atılan füzelerle parçalanmış ve organları etrafa saçılmıştı.

HalidMesal
24-09-2007, 22:51
Çağları Aydınlatan Bir Şehid: Metin Yüksel

http://www.kudusyolu.com/resim/yazar/yazar_ensar.jpg
Yusuf Ensar ÇALIŞKAN
yusufensar{x}kudusyolu.com
Dikkat! E-mail için {x} yerine @ işaretini yazınız. Bu değişim spam maillerden korunmak için yapılmıştır.

Şehadet bir çağrıdır tüm nesillere ve çağlara.....

Böyle diyordu şehid Metin Yüksel... Çağları aydınlatacak yegane yolun Allah yolunda ölmek olduğunu haykırdı Fatih Camiinin avlusuna akan temiz kanlarıyla.O aşk ehliydi.Şehadete susamışlığı ve kendisinden sonra gelenlere emanet ettiği mücadele bilinci uğruna hayatını verdiği sevdasıydı...

Metin Yüksel,her zaman kardeşlerinin yardımına koşabilmek ve kardeşlerinin dertlerine derman olabilmek için çaba sarfediyordu.Hayatını İslam Ümmetininin dirilişine adamıştı. Mahalle mahalle, şehir şehir koşuyordu İslam'ı tebliğ edebilmek için.

Metin bir gün gençlerle ders yaparken diğer bir gün fakirlere yardım için koşuyordu. Bir gün mitingde en önde yürürken diğer bir gün Müslümanların izzetini korumak için İslama savaş açanlara karşı mücadele veriyordu.

İslam coğrafyasındaki olayları çok iyi takip edip, zulüm gören kardeşlerine destek için en önde haykırıyordu hakkı.Şehidlerin ardından imrenerek bakardı hep. ''Şehadet inkılabın habercisidir'' diyordu.Cihadı kuşanıp, Şehadeti koymuştu dualarının başına.

Daruşşafaka Lisesinin önünde kurşunlandığında Şehadet şerbetinin tadını hissetmişti...Koministlerin silahından çıkan üç kurşun vucuduna isabet etmişti.Davası için yaptığı faaliyetlerde hiç bir zaman korkmadı,geri durmadı,tereddüt etmedi Metin.Kafirlerin karşısında Uhud Dağı gibi Dimdik ayakta durdu.Mücadelesini hayatının sonuna kadar yılmadan,yorulmadan devam ettirdi.Geceleri kendi eliyle hazırladığı afişlere Fatih'i süslerken,gündüzlerini de İslam Davasının daha çok insana ulaşması için çalışıyor, gençleri organize ediyor.Fatih Akıncılarının "İyiliği Emreden ve Kötülüğü yasaklayan, eşsiz bir Kur'an nesli olması için elindn geleni yapıyordu .Hayatının hiç bir döneminde boş durmadı.O her zaman zulmün bu kadar yaygınlaştığı bir asırda Müslümanım diyen bir kimsenin boş durmasının mümkün olmadığını söylerdi. Arkadaşları bile onun bu azmi karşısında hayretlerini gizleyemiyorlardı.

Metin şehadeti arzuluyordu ve bu emeline kavuşmak için çok çalışması gerektiğinin farkındaydı. Resulullah'ın yasakladığı Kavmiyetçilik/Milliyetçilik davası güdenler ile yapılan bir çok kavgaya katılmıştı.Şehadetinden bir kaç gün önce gerçekleşen kavgada milliyetçilerin elindeki bütün silahları toplamıştı.Daha sonra bu silahları onlara geri vermişti.

Ve 23 Şubat 1979 Cuma...

Soğuk bir Şubat günü...Fatih camii avlusunda insanlar cuma namazı için hazırlık yaparken, Metin'de arkadaşlarıyla birlikte Camiin yakınındaki Vakıflar Yurdunda abdestini almış,arkadaşları ile birlikte Fatih Camiine doğru yola çıkıyordu. Silahını yanına almakla almamak arasında gitti geldi.Allahın evine ibadet amaçlı gittiğini düşündü ve silahını bıraktı.

Ağır adımlarla Fatih Camiine doğru yürüdü.İçinde tarif edemediği bir his,adını koyamadığı bir duygu vardı.Namazını kıldıktan sonra uzunca dua etti...Camiiden çıkmak için yavaş adımlarla kapıya yürüdü, Ayakkabılarını aldı ve Unkapanı tarafındaki büyük kapıdan dışarı çıktı.Merdivenleri yavaş yavaş indi ve Malta tarafındaki kapıya yöneldi,bir kaç adım atmıştı ki Cami avlusu ''Metin'' sesiyle titredi.Arkasını döndü ve sesin geldiği yöne doğru baktı.Bir el silah sesi duyuldu Cami avlusunda. Yere düşmeden evvel Tekbir getirdi Metin...Ve Allah'ın arzı bir kez daha hayatına imanına şahid tutan bir yiğidin haykırışıyla sarsıldı...Olduğu yere yığıldı Metin...Kalleşçe arkadan vurmayı şiar edinenler yere düşen Metin'in başına iki kurşun daha sıktılar...Bir karışıklık oldu avluda...Karışıklıktan istifade eden karanlık yüzlü katiller münafıkça bir tavırla tekbirler getirerek kaçtılar...

Dünyada kalanların telaşesine ve içinde bulundukları kaosa inat,Metin Allah'ın yalnızca şehidlere nasib ettiği bir iç huzur ile,özlemini çektiği şehadete kavuşuyor ve Rabbinin cennetlerine kanatlanıyordu...Tarih bir kez daha,Tevhid Mücadelesinin sancaktarlığını yapan yiğit bir gencin verdiği söze sadık kalışını kaydediyor ve O'nun mücadelesini kendinden sonra gelenlere emanet ediyordu...

Metin Cennete'e kanatlandı...İyi insanların onurlu ölümlerle Rablerine kavuşmalarının gerekliliğini hatırlatarak gitti...Açıkta kalan gözleri ile tamamlanmış,zafere ulaşmamış bir kavgayı bize emanet ederek gitti...Şehadetin ucuz olmadığını,Şehid olabilmek için ancak bir şehid gibi yaşamanın şart olduğunu öğreterek gitti...Gidişiyle de bir ders verdi bize...Ve kanı, filizlenmek için kanını bekleyen bir neslin toprağını bereketlendirdi...

O bizim öğretmenizdi...Karlı ve soğuk bir Şubat Günü,Fatih Camiinin avlusuna dökülen kanlarıyla bize son dersini verdi...Ve gitti...

27 sene geçti Metin Yüksel'in bir cemre gibi toprağa düşmesinin üzerinden...Ve bugün,yüzlerce Metin,tevhid sancağını dalgalandırmak için canlarını vermeye hazır olduklarını haykırmaktadırlar...Karanlığın dünyanın dört bir yanına yayıldığı 21.Asırda insanları Tevhid Medeniyetinin aydınlığında davet etmek için,Metin'in açtığı yolda kararlı adımlarla yürüyen binler vardır şimdi meydanlarda...Ve Ahzab 23'ün taptaze tefsiri ile bir kez daha sarsılır dünya...

"Mü'minlerden öyle erler vardır ki,Allah'a verdikleri söze sadık kaldılar ve şehid oldular...Kimileri de şehitlik beklemektedir...Onlar hiç bir surette sözlerini değiştirmemiştirler."(Ahzab 23)

Selam ve dua ile...

ileney
05-10-2007, 02:20
Allah bizi böyle insanların elinden,dilinden ve kitaplarından korusun.

Seyyid Kutup denen Din cahili,Kendi kafasına göre tefsir yapan insanı öncelikle bir tanıyalım.

Öncelikle altını kırmızı çizgi ile Kalın bir şekilde çizmekte yarar var bu sözlerin.

Bunu söyleyen bir müslüman ya çok cahildir.Ya da inadına böyle konuşuyor.

Neymiş efendim. Seyyid (Artık neresi seyyid ise bu adamın buyurun belgelerle seyyid olduğunu kanıtlayın ,bende seyyid ileney'dim zaten....) Kutuup islam alimi imiş,mış,müş ama oda insan mış hata yapabilir miş.

Yani adamlar artık ( her neyse kadın erkek vs vs) inanmışlar onunda hata yaptığıına ama yine de o alimmiş.

Be hey benim güzel kardeşim.Bir insan alim ise nasıl olur da Alllah teala'nın azabından korkmaz.Hiç Allahın azabından korkan kimse dine olur olmadık şeyler katar mı,Ekler mi,Çıkartırmı ?

Alimler de Din üzerinde hata yapmış ise bizler kime uyalım kime güvenelim.Bizler hiç İmam-ı azam'a hata yapmıştır.Dinde hataları olmuştur diyebilir miyiz ? Eğer diyorsak bizlerin itikadı sağlam mıdır.

Bizler din konusunda hata yapmadığı (dine birşeyler ekleyip kafasından birşeyler çıkartmak,Kendi kafasına göre yorum yapmak vs vs) için ona alim diyoruz ya ?

Hem Alim kelimesi bu kadar kolay mı bir insana yakıştırmak..

İslam alimi demek.Dini bilgileri yanı sıra (Astronomi,Tıp,PsikolojiKimya,Biyoloji ) gibi bir çok bilim dalını yalayıp yutması gerekir.Seyyid Kutup bunların hangisni biliyor.Bu ilimleri nerede görmüş kaynaksız delilsiz sallayıp durun.

HalidMesal
08-10-2007, 00:39
Allah bizi böyle insanların elinden,dilinden ve kitaplarından korusun.

Seyyid Kutup denen Din cahili,Kendi kafasına göre tefsir yapan insanı öncelikle bir tanıyalım.

Öncelikle altını kırmızı çizgi ile Kalın bir şekilde çizmekte yarar var bu sözlerin.

Bunu söyleyen bir müslüman ya çok cahildir.Ya da inadına böyle konuşuyor.

Neymiş efendim. Seyyid (Artık neresi seyyid ise bu adamın buyurun belgelerle seyyid olduğunu kanıtlayın ,bende seyyid ileney'dim zaten....) Kutuup islam alimi imiş,mış,müş ama oda insan mış hata yapabilir miş.

Yani adamlar artık ( her neyse kadın erkek vs vs) inanmışlar onunda hata yaptığıına ama yine de o alimmiş.

Be hey benim güzel kardeşim.Bir insan alim ise nasıl olur da Alllah teala'nın azabından korkmaz.Hiç Allahın azabından korkan kimse dine olur olmadık şeyler katar mı,Ekler mi,Çıkartırmı ?

Alimler de Din üzerinde hata yapmış ise bizler kime uyalım kime güvenelim.Bizler hiç İmam-ı azam'a hata yapmıştır.Dinde hataları olmuştur diyebilir miyiz ? Eğer diyorsak bizlerin itikadı sağlam mıdır.

Bizler din konusunda hata yapmadığı (dine birşeyler ekleyip kafasından birşeyler çıkartmak,Kendi kafasına göre yorum yapmak vs vs) için ona alim diyoruz ya ?

Hem Alim kelimesi bu kadar kolay mı bir insana yakıştırmak..

İslam alimi demek.Dini bilgileri yanı sıra (Astronomi,Tıp,PsikolojiKimya,Biyoloji ) gibi bir çok bilim dalını yalayıp yutması gerekir.Seyyid Kutup bunların hangisni biliyor.Bu ilimleri nerede görmüş kaynaksız delilsiz sallayıp durun.

Size tavsiyem önce bu değerli mücahitlerin kitaplarını okuyun. Sonrada kendi yaşamınızı ve onların yaşamını karşılaştırın. O zaman kim alim kim değil daha iyi anlarsınız...

Seyfullah Kara
08-10-2007, 08:54
Çok teşekkürler kardeş...Hizmetinden dolayı tebrik ederim seni.Ahmet Yasin ne hoş bir resimle gösterilmiş.

HalidMesal
08-10-2007, 18:01
Ben teşekkür ederim değerli kardeşim.Allah a emenet olun inşaallah...

ileney
09-10-2007, 08:25
Size tavsiyem önce bu değerli mücahitlerin kitaplarını okuyun. Sonrada kendi yaşamınızı ve onların yaşamını karşılaştırın. O zaman kim alim kim değil daha iyi anlarsınız...

Yazımı okudun mu ?

Doğruyu söyle....

HalidMesal
09-10-2007, 22:02
Yazımı okudun mu ?

Doğruyu söyle....
Rabbim şahittir ki okudum.
Şimdi sen söyle bakalım samimi olarak: Verdiğim bu değerli şehitlerin hayatlarını sen okudun mu acaba?.........

İbrahim Tevhidi
10-10-2007, 22:40
Tağut dostları pek bi nefret ederler seyyid kutubdan :)

Tewhid erlerini, inkılapçı gençliği takip etmek için rejime her zmana yarıdmcı olurlar bi bildri dağırıorken, hakikat kitabevinin sözde dinin kitapalrını staan polisleri unutmadık....


İleney isimli zat bir forumda dedi ki:


Ben daha bir kaç ay öncesine kadar tamamen farklı düşünüyordum,daha sonra düşüncelerimim çok saçma gerici ve yobazca bir davranış olduğunu anladım.


Neyse gelelim sadede..

Bazı kişiler konuyu saptırıp farklı yerlere getiriyor bu onların kuruntusundan ibarettir.

Ben niçin ırkıma şerefli bir ırk diyorum,çünkü atalarım İslamiyet'i secmiş ona gönül bağlamış,ona hizmet etmiş,kardeşce dostça yaşamışlardır.İşte bizim tarihimizi biz türkleri şerefli kılan budur.İsteyen istediği yere çeksin.İslam'a hizmet eden bir kürt bir ingiliz bir çingene de şereflidir.

Ben bunu bilir,bunu söylerim ...

Yobazlık dediği şey Seküler islam anlayışının küfür oluşur, Türkiyedeki rejimin tağuti oluşu falan :)

İyi bir Işık fanıdır kendisi...

Bizi hem vehhab hemde şi olmakla suçlamıştır, ben hala çözemedim hem vehhabi hem şii nasıl olunur, birbirine en düşman iki grupdur:) neyse....


Seyyid ismi, şehidimizin adıdır, Türkiyede adı Seyit olan bir sürü erkeke var:)

seyyid kutubu astıran firavunun taraftarı olmaya çok meraklısınız bakıyorum :)

İslam şehididir, siz gidin kendi devletinizin kontgerillası PK nın öldürdüğü anadolu evladlarına yanın :).....

CENDEL
11-10-2007, 09:05
Alimler de Din üzerinde hata yapmış ise bizler kime uyalım kime güvenelim.Bizler hiç İmam-ı azam'a hata yapmıştır.Dinde hataları olmuştur diyebilir miyiz ? Eğer diyorsak bizlerin itikadı sağlam mıdır.



Düşünceleriniz şia'lara çok benziyor. Yoksa sizlerdemi şiiler gibi alimlerinizin hata yapmadığını, masum olduklarını düşünüyorsunuz ?

Mezhep imamları bu düşüncede olmadığı halde, siz onlara nasıl böyle bir yük yükleyebiliyorsunuz? Sahabe hata yaptığı halde alimler nasıl hata yapmaz

ileney
11-10-2007, 19:04
Düşünceleriniz şia'lara çok benziyor. Yoksa sizlerdemi şiiler gibi alimlerinizin hata yapmadığını, masum olduklarını düşünüyorsunuz ?

Mezhep imamları bu düşüncede olmadığı halde, siz onlara nasıl böyle bir yük yükleyebiliyorsunuz? Sahabe hata yaptığı halde alimler nasıl hata yapmaz

Hata insanlar içindir elbette insan hata yapacaktır.Ben Din'i konulardan bahsetmiştim.Alimler yanlış fetva vermezler.Peygamberin varisleri niçin yalan-dolan konuşsun böyle idda edenler İslam'dan zerre kadar nasib almamış insandırlar.

ileney
11-10-2007, 19:15
Rabbim şahittir ki okudum.
Şimdi sen söyle bakalım samimi olarak: Verdiğim bu değerli şehitlerin hayatlarını sen okudun mu acaba?.........

Evet bende okudum Ben Seyyid Kutup'un hayatını okumakla kalmıyor ayrıca onun hakkında bir çok araştırma yapıyorum.Demiştiniz ki.


Size tavsiyem önce bu değerli mücahitlerin kitaplarını okuyun. Sonrada kendi yaşamınızı ve onların yaşamını karşılaştırın. O zaman kim alim kim değil daha iyi anlarsınız...

Alim böyle anlanıyorsa ne diyeyim.Amenna

HalidMesal
12-10-2007, 15:11
ÖMER MUHTAR ( 1858-1931m. )
http://www.resimekle.gen.tr/imagehosting/images/mNM73240.jpg

TAKDİM
Ömer Muhtar ismi çoğumuz tarafından, Ünlü aktör Anthony Quin’in başrol oynadığı Lion of Desert(Çöl Aslanı) (1980)adlı film sayesinde tanındı. Bu filmi ilk defa ilkokula giderken izlemiş, filmin sonunda onun acıklı şehadetine çok üzülmüş ve fakat bu ulvi şahsiyete karşı ta o yaşımda büyük bir sevgi duymuştum. Bu sevgim ilerleyen zamanlarda gitgide arttı. Öyle ki, Çöl Aslanı filmi en fazla izlediğim bir film olduğu gibi, Ömer Muhtar’da, 20.yy’da en sevdiğim simaların içinde hep zirvelerde oldu. İnternette uzun zamandır ondan bahseden bir yazı hazırlamak arzusundaydım. Zira, maalesef İslami sitelerde kendisi hakkında kâfi hiçbir bilgi yer almamakta.

Halbuki bu gibi zatların hayatları ve şahsiyetlerini gelecek nesillere misal olarak sunmak bir vecibedir. Çünkü insanlar örnekler görmek isterler ve onlara kendi kahramanlarınızı sunmazsanız, başkaları bu boşluğu kendi örnekleri ile doldur***ar. İnşaallah bu kısa çalışma bir nebze ihtiyaca cevap verici olur.
Saygılarımla.
Salih Okur

DOĞUMU VE ÇOCUKLUĞU
Ömer Muhtar 1862 yılında, Libya’da Defne bölgesinin Batnan kasabasında dünyaya geldi.Mensubu olduğu Münifiye kabilesi izzet ve şerefiyle meşhur bir topluluktu. Babası Muhtar, mertliği,cesareti ve güçlülüğü ile tanınmış kahraman bir şahsiyetti. Annesinin ismi Aişe binti Muharib’tir. Küçük Ömer ilk eğitimini muhterem pederi Muhtar’dan aldı. Babası, 1878 yılında hac vazifesini ifa için Hicaz’a giderken Ömer ve kardeşi Muhammed’i yakın arkadaşı Seyyid El Giryani’ye emanet etti.Muhtar’ın Hac sırasında vefatı üzerine onun ve kardeşi Muhammed’in yetişmesini baba dostu Seyyid el Giryani uhdesine aldı.İki kardeş Cağbub’taki İslami Bilimler Akademisine kaydoldular. Ömer Muhtar burada 8 yıllık köklü bir dini eğitim aldı.İlmi tahsilinin yanında çeşitli sanat dallarında da kendisini yetiştirdi.Marangozluk,demircilik,ziraatçılık, duvar ustalığı gibi el becerilerini elde etti. Aynı zamanda usta bir binici olarak ün saldı.Cağbub’taki okul arkadaşları onu son derece ciddi, üzerine düşen yükümlülükleri zamanında yerine getiren,istikrarlı bir yaşam süren bir şahsiyet olarak anlatmaktaydı.

Kısa zamanda arkadaşları arasında liderlik vasıflarıyla temayüz etti. Gür sesi, üstün zekası, güzel konuşması sürekli ilgi odağı olmasına, etrafındaki kişilerin sözlerine kulak vermelerine yol açtı. Mütevazi yaşantısı, servet peşinde koşmaması, onu saygın bir şahsiyet haline getirdi.Bundan dolayı “Sidi Ömer” diye anılır oldu.(saygıdeğer kişilere denilen bu hürmet ifadesi,şark vilayetlerimizdeki “Seyda” tabirini hatırlatıyor.)

ÜSTLENDİĞİ GÖREVLER
Ömer Muhtar’ın ağırbaşlığı ve saygın kişiliği kendisine önemli görevler verilmesini sağladı. Cağbub üniversitesinin temsilcisi olarak Mısır ve Sudan’a gönderildi.Çeşitli heyetlere başkanlık yaptı.Kabileler arasında anlaşmazlıkların çözümünde arabulucu olarak görev aldı. Böylece kabilelere ve yaşam tarzlarına iyice muttali oldu.Cağbub üniversitesinde ihtisasını tamamladıktan sonra Kasur zaviyesinin başına getirildi.Daha sonra güneydeki Ayn Kalak zaviyesi şeyhliğine atandı.Gayret ve çabaları ile bu bölgeye Fransız işgal güçlerinin girmelerini engelledi.Daha sonra tekrar Kasur zaviyesi imamlığına getirildi.Bu vazifesini İtalyan’ın Libya’ya saldırdığı 1911 yılına kadar sürdürdü.

SENUSİ HAREKETİ Ömer Muhtar birçok Kuzey Afrikalı Müslüman gibi Senusi tarikatına mensuptu.19.yy’da Kuzey Afrika’da teşekkül eden bu tasavvuf ekolu kısa zamanda çok hızlı bir inkişaf göstermiş,içinde barındırdığı dinamizm ile Sömürgeci güçlere karşı Afrika Müslümanların soluğunu daima diri ve taze tutmuştur.

Bir tasavvuf ekolünden ziyade bir ıslahat hareketi olarak görülebilecek Senusi hareketi,tarikat ve tasavvufu asli güzelliğine döndürmeyi,onu bir miskinler ocağı olmaktan çıkarıp,hayatın her yönünü kucaklayan bir hizmet kurumuna dönüştürmeyi hedef almıştı. Merhum allame Üstad Ebul hasen en Nedvi “Hakiki tasavvuf” adlı eserinde Senusiliğin tasavvufla cihadı,mücahedeyle mücadeleyi birleştirmenin en parlak örneği olduğunu dile getirmekdir.İslami diriliş hareketleri adlı eserinde Mustafa İslamoğlu'nun tespiti de aynı istikamettedir: "Mücadele ve mücahede alanlarının hepsinde birden seferberlik ilan edip iki kanatla birlikte uçabilme iftiharı son iki yüzyıllık İslami diriliş tarihinde sadece Senusilere aittir.”

İTALYA’NIN LİBYA’YA SALDIRMASI
http://www.resimekle.gen.tr/imagehosting/images/qD573672.jpg
Batılı devletlerinin sömürge kurma yarışında çok geç kalan İtalya uzun zamandır Libya topraklarına göz dikmiş, fakat Asrın en siyasi padişahı Abdülhamid-i Sani hanın dirayetli idaresi sayesinde buna fırsat bulamamıştı.Abdülhamid’in bir avuç sergerdan tarafından alaşağı edilmesi ve yeni gelen idarenin beceriksiz ve acemi davranışları İtalya’ya beklediği fırsatı verdi.

Mısır’ın İngiliz işgalinde olması,Osmanlı devletinin deniz gücünün neredeyse olmaması vs gibi sebeblerden dolayı Libya’yı kolay bir lokma gibi gören İtalyanlar 27 Eylül 1911’de Osmanlı hükümetine verdikleri ültimatomla Trablusgarb’a çıkartma yaptılar.

İtalya askeri yetkililerinin hesabı işgalin 15 günde tamamlanacağı yönündeydi.Fakat bir avuç Osmanlı kuvveti ile dayanışma içindeki Libya halkı büyük bir direniş sergiledi. İtalyan askerleri kıyıdaki sahil kentlerinin çevresinde sıkışıp kaldı.Savaş çıkmaza girdi.

Balkan harbinin başlaması ile İtalya ile uzlaşma yoluna giden Osmanlı devleti’nin zaten az sayıda olan kuvvetlerinin çekilmesi ile Libya halkı zalim İtalyan güçleri ile başbaşa kaldı.Bu sırada umum Senusi mücahidinin başı Seyyid Ahmed eş Şerif es Senusi idi.

Senusi hareketi ilgili enfes bir çalışma hazırlayan Kadir Özköse bey, Seyyid Ahmed için şunları söylemektedir: “Kuzey Afrika’nın sömürgeci yöneticilerine,hiçbir isim,onun ki kadar uykusuz geceler geçirtmedi.Hatta ondokuzuncu yüzyılda Cezayirli kahraman Emir Abdülkadir’in veya Fransız yönetiminin başına büyük belalar açan Faslı Abdülkerim’in ismi bile...”

İtalyan güçlerini kıyıya sıkıştıran mücahidler son darbe için hazırlık yapıyorlardı. Kendisine yapılan barış tekliflerini elinin tersi ile iten Seyyid Ahmed şöyle haykırıyordu: “Gençleri ihtiyarlatacak kadar şiddetli ve uzun sürecek bir savaş istiyoruz; günden güne şiddet ve ciddiyet kazanmakta olan bu savaş yalnız yöresiyle sınırlı kalmayacaktır.Etrafımda “La ilahe illallah Muhammed’un Resulullah” hükmünü kabul eden bulundukça,ruhum bedeninde kaldıkça,hatta Trablus’un dışında bile cihadı sürdürmemiz mümkün olcaktır.Şimdiki gibi binlerce,milyonlarca sadık mücahid bulunduğu zaman değil,belki yanımda bir gülle,bir fişek kaldığı zaman bile barışa gelemem”

Tam bu sırada Senusi hareketinin ve de Libya halkının kaderini etkileyecek bir hadise zuhur etti.Avrupa kafir zalimleri bir menfaat çekişmesini sonunda kanlı bir savaşa dönüştürdüler, Birinci dünya savaşı patlak verdi.İttihad Terakki denilen,ama tam da isminin tersiyle müsemma maceracı kadro yüzünden Osmanlı devleti de kadim dostu(!) Almanya ve Avusturya-Macaristan yanında bu kan deryasına girdi.

Seyyid Ahmed bu savaşa girme taraftarı değildi.Zira Libya’nın tek yardım kapısı olan Mısır’da hareketlerine göz yuman İngilizlere hücum etmek intiharla eş anlamlıydı.Osmanlı devlet erkanının planı ise, Mısır üzerine yapılacak kanal harekatında,Senusi güçlerinin Libya tarafından vurmasıyla İngilizleri Mısır’da boğmaktı.

Senusi kamplarına gelen Osmanlı subayları Seyyid Ahmed’i iknada çok zorlandılar.Almanya’nın gücünü,Mısır’ın Osmanlı idaresine geçmesi ile mücahidlerin Libya’da rahat bir nefes alacağını izah etmeye çalıştılar.Fransız ve İtalyanlar’la birlikte bir üçüncü cephe açmak istemeyen şeyh, sonunda gittikçe artan ısrarlar karşısında kerhen de olsa,Senusi mücahidlerine İngiliz hududuna saldırı emrini verdi.
http://www.resimekle.gen.tr/imagehosting/images/E4j73749.jpg
İngiliz güçlerinin şaşkınlığı sebebiyle hızlı bir ilerleme gösteren Senusi kuvvetleri,İngilizlerin karşı hücuma geçmesi ile ağır kayıplara uğrayıp, Trablus’un iç kesimlerine çekilmek zorunda kaldılar.Öte yandan, Süveyş kanalı civarında Cemal paşa emrindeki Osmanlı birliklerinin başarısız harekatları bütün planları suya düşürdü.Ve bu anlamsız hücum Senusilerin Mısır erzak yolunu tehlikeye düşürmekten başka hiçbir işe yaramadı.

Senusi şeyhi bu ağır yenilgiden sonra bir kere daha Osmanlı devlet adamlarının iknasına boyun eğdi ve halifenin çağrısı üzerine mücadeleyi yarıda bırakarak bir denizaltı ile payitahta geldi ve 1933’te vefatına kadar bir daha Libya’yı göremedi.İstanbul’da büyük şâşâ ile karşılanan,yoğun ilgiye mazhar olan bu büyük mücahidi daha sonra Kuva-i milliyeye destek için Anadolu’yu karış karış gezerken görüyoruz.(Seyyid Ahmed’in hayatı için bak.Muhammed Senusi-Kadir Özköse-İnsan yayınları-İstanbul-2000)

Seyyid Ahmed’in ayrılması ile yerine Seyyid Muhammed İdris geçti. Bu sıralar İtalya büyük çalkantılar içindeydi. 1922’den itibaren Benito Mussolini liderliğinde Faşistlerin İtalya’da egemenliği ele geçirmesi Libya üzerindeki kara bulutların daha da artmasına sebeb oldu.İtalya’yı Roma imparatorluğu devrindeki azametine döndürme hülyaları kuran İtalyan “Duçe”si, Trablusgarb’taki direnişin ezilmesini,Senusi mukavemetinin kırılmasını birinci öncelikli iş olarak görüyordu. Evvel emirde İdris Senusi ile yaptıkları tüm anlaşmaları fesheden İtalyanlar 1923 yılında ikinci işgallerine başladılar.

Merhum Muhammed Esed’in ifadesiyle “eline kılıçtan çok kalemin yakıştığı” Emir İdris ise beklenen İtalyan saldırısı öncesi Libya’yı terk ederek Mısır’a yerleşti.Yerine kardeşi Muhammed Rıza ile amcazadesi seyyid Seyfeddin’i vekil bıraktı.Fakat onlar da, kendisi gibi cihadın yükünü ve liderliğini yapabilecek şahsiyetler değillerdi.

Ani İtalyan baskını ile bir an afallayan Mücahidler, kısa bir süre içinde bir büyük liderin etrafında toparlandılar.Daha önceki muharebelerde askeri dehası ile Osmanlı subaylarının dahi dikkatini çeken ve bir Senusi liderinin “Onun gibi on insan olsaydı,bize yeterdi” dediği bu kahraman Ömer Muhtardı.

ÖMER MUHTAR’IN HAREKETİN LİDERLİĞİNİ ÜSTLENMESİ
http://www.resimekle.gen.tr/imagehosting/images/1aN73800.jpg
Ömer Muhtar direnişin liderliğini üstlendikten sonra emrindeki kabileleri 100-300 silahlı atlı ya da yaya olarak küçük grublar halinde organize etti.Bu güçler birer vurucu tim şeklinde idi. Çok hızlı ve seri hareket kabiliyetleri ile İtalyan askeri kollarına,nakliyelerine,karakollara baskınlar yapıyor ve bir anda ortadan kayboluyorlardı.Ömer Muhtar emrindeki güçler ile İtalyan kuvvetleri arasında 1923’ten 1932’ye kadar her yıl en az elliden fazla muharebe,ikiyüzden fazla küçük ölçekli çatışma cereyan ediyordu.

İtalyanların savaştığı sadece organize edilmiş bir kısım Senusi birlikleri değildi.Topyekün Libya halkına karşı savaşıyorlardı.Tam bir abluka ve çember içindeki halk bir ölüm-kalım savaşı vermekteydi.Ömer Muhtar hereketin merkezi olarak karargahını Calu vahasının Cebel-i Ahdar (Yeşil dağ) bölgesine kurdu.

Her başarılı lider gibi Sidi Ömer de istihbarata çok önem vermekteydi. Korkuyu kaçışı akıllarından silmiş bulunan Senusi kuvvetleri İtalyan garnizonları arasında mekik dokumaya başladılar. Hatta bedevi çoban kılığına girerek İtalyan birliklerinin arasında dolaşmakta ve onların hareket stratejilerini daima kontrol etmekteydiler. Senusilerin giriştikleri çarpışmalar belirsiz ama yaygın bir hal arz etmekte,saldırılar akıl almaz bir halde sürmekteydi.

İtalya’nın Sireneyka valisi Teruzzi, İtalyan birliklerinin içine düştüğü çıkmazı şöyle anlatmaktaydı: “İtalyanların, Senusiler karşısındaki askeri üstünlükleri beş para etmemekteydi. Çünkü savaştığımız güçler düzenli bir ordu değildi.Karşı güçler bir insicam içerisinde hareket etmekteydi. Güçler aynı pozisyonda olsa,ayaklanmaların bastırılması sözkonusu olabilirdi.İtalyan birliklerin çoğu hep savunma durumunda kaldı. Senusilerin direnişi karşısında 5000-10.000 kişilik ordularımız başarılı olamamaktaydı.Çünki mücahidler hiçbir kayıt ve engel tanımamaktaydılar.Zaten kaybedecekleri neleri kalmıştı ki?...Onlar için,esaret ölümden daha beterdi.Yaşadıklari topraklarda boyunduruk altında bulunmayi zûl saymaktaydılar. Bugün bir yerde ortaya çıksalar, yarın 50 km ötede,ertesi gün 100 km ötede gün yüzüne çıkarlardı.Bir ay ortadan kaybolur,bir süre sonra masum bedevi kılığına girdikleri olurdu. Ya da ormanlıklara dalarak izlerini kaybettirirlerdi.Küçük grublar halinde bulunan,yakalanması mümkün olmayan,çevik,atak,hızlı hareket eden bu ateş parçalarına karşı güçlü askeri birliklerin ne anlamı vardı ki...Gündüzleri biz İtalyanlar,geceleri Senusiler hakim oluyordu.”

Mücahidlerin kesin başarısı için iyi bir teşkilatlanma gerekiyordu.Bu da bir kısım ekonomik ve askeri yardımlara vabeste bir durumdu.Ömer Muhtar bir ara bunu temin için gizlice Mısır’a gitti.İdris senusi ile bir takım görüşmelerde bulundu.Ancak İdris, Mısır ve İtalyan hükümetlerinin arasını açmamak için böyle bir yardım için kılını kıpırdatmadı.Mısır’da rahatça yaşamayı,dağlarda İtalyanlara karşi binbir türlü çile içerisinde verilen mücadeleye tercih etti.(Daha sonraları, çilesini çekmediği davanın meyvesini yemek için, İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan Libya hükümetinin kralı oldu.Fakat kısa bir süre sonra Albay Kaddafi’nin darbesiyle devrildi...)
http://www.resimekle.gen.tr/imagehosting/images/ARo73831.jpg
Ömer Muhtar’ın Mısır’da olduğunu öğrenen İtalyan gizli haber alma örgütü, onun barış masasına oturması için ikna etmek üzerine bazı ajanlarını Mısır’a gönderdi.Bu ajanlar Sidi Ömer’i Mısır’da bulup ona kendilerine göre cazip tekliflerde bulundular.Eğer cihad hareketinden vazgeçer ve teslim olursa kendisine Bingazi’de en güzel bir köşk, hayatının sonuna kadar rahat yaşayacağı yüklü bir maaş, ve ekonomik yardımlar teklif ettilerse de,bu büyük dava adamından tarihi bir şamar yiyerek elleri boş dönmek zorunda kaldılar.Şöyle kükremişti Çöl Arslanı: “Ben her isteyenin böyle kolayca yutabileceği bir lokma değilim...beni kimse imanım,davam ve cihadımdan alıkoyamayacaktır. Allah onların iştahlarını kursaklarında bırakacaktır.”

İdris es Senusi ile yaptığı görüşmelerden ümidini kesen Ömer Muhtar Mısır’lı Müslümanların kısmi yardımlarını alarak,beraberindeki heyet ile Cebelü’l-Ahdar’a döndü.Dönüş yolunda İtalyanlar tarafından planlanan bir suikast da başarısızlıkla sonuçlandı.

1 Şubat 1924 tarihinde Seyyid Ahmed eş Şerif’e yazdığı mektupta haklı olarak şunları ifade ediyordu: “Selamdan sonra...Biliniz ki biz vatanımızın vatanımızın acıklı ve ızdıraplı bir hayat yaşayan evlatlarıyız. Vatan,istila kuvvetlerinin çizmeleri altında inliyorken İdris es Senusi çıkıp Mısır’a gitti. Arkasından İtalyanlar ,yapılan bütün anlaşmaları iptal ettiler.İdris,bizi bırakıp Mısır’a iltica etti. Biz ise, kendimizi son derece dağınık bir vaziyette bulduk.Gittiği yönü,doğu ve batısını bilmeyen ve denizin ortasında yüzen bir gemi gibi terkedildik.Sen de aynı şekilde bizi bırakıp Türkiye’ye gitmeyi tercih ettin. Şunu bilin ki, vallahi, vallahi ve sümme vallahi sizi yakalarınızdan yakalayacağımız günler olacak... Sübhanallah...tatlı olduğu ve meyve verdiği günlerde vatanınıza sahip çıkıyordunuz da,acıklı günlerde nasılda terkedip gidiyorsunuz? Mısır’a, İdris’in yanına vardık.Ondan yardım istedik.Fakat bize, “gidin, kendi başınızın çaresine bakın, bizim size yapabileceğimiz hiçbir yardım yoktur” diye bizi eliboş gönderdi.Yanaklarımızı sulayan acı gözyaşlarımızla, Mısır’dan cephemize döndük.Ancak,şunu iyi biliniz ki,biz Allah’a tevekkül ederek vatanımıza geri döndük ve kanımızın son damlasına kadar dinimizi,vatanımızı ve canlarımızı savunarak asla düşmana teslim olmamak üzere ahdettik. Ancak yine de bir çok şeye muhtacız. Özellikle silah,sonra para,yiyecek ve giyeceğe şiddetle muhtacız.Yardımcımız Allah’tır, Allah...Acele edin...Yardımda süratli davranın imkanınız ne elverirse, az veya çok demeyin.”

Mücahidler binbir yokluk içinde kıvranırken, işgal güçleri, modernize olmuş birlikleri ile artık kesin bir darbe için hazırlanıyorlardı. Kuvvet dengesi olmayan bu çirkin savaşta İtalyanlar için her şey mübahtı.Direniş güçlerinin halktan yardım görmelerini engellemek için bölgedeki hayvanlar telef edilmekte,mahsuller,ürünler zarara uğratılmakta ve ormanlar yakılmaktaydı. Zaten Batı’nın insaniyetperver maskesi altındaki yüzü hep böyle olmuştur.

Fransa’nın Cezayir’de, İngilizler’in Hindistan’da, Moskof’un Kafkas ve Türkistan savaşlarında ve Asyanın diğer münafıklarının,Avrupa’nın kafir zalimlerinin sultası ve işgali altındaki diğer memleketlerde hep aynı utanç tabloları yaşanmıştır.Hani dev şairimiz enfes bir şekilde der ya: “Gösterdiği vahşetle “bu bir Avrupalı” dedirtir,hırs yoksulu sırtlan kümesi...” Bu şablon sömürgeci bütün devletlere aynen oturmaktadır.Onlara göre bir batılı efendi vardır,bir de onun medeniyet getirmesine muhtaç,zavallı üçüncü dünya halkları.Bugün de durum pek farklı değildir.

İtalyanlar bu ikinci işgal döneminde hava kuvvetlerini ve zırhlı araçları azami bir şekilde kullandı. Bu da mücahid kayıplarının giderek artmasına sebep oluyordu.Ormanlıkların ateşe verilip, ortadan kaldırılması sonucu, gerilla güçlerinin seyri kolaylıkla kontrol edilebilir hale gelmişti.Gözü dönmüş faşist güçler sadece 1923-1929 yıllları arasında 141.766 küçük ve büyük baş hayvanı katlettiler.Yine bu yıllar şehid edilen mücahid rakamı İtalyan verilerine göre 4329’du.

Fakat bütün önlemlere rağmen Libya halkının direnişi,Senusi mukavemeti kırılamıyordu.Roma hükümeti beş sene içinde Sireneyka’ya beş vali göndermek zorunda kaldı;Bongiovanni,Mombelli,Teruzzi,Siciliani ve son olarak meşhur Graziani...

"Biz asla teslim olmayız.Ya kazanırız,ya ölürüz.Bizden sonraki nesillerle de savaşacaksınız.Bana gelince.Ben,cellatlarımdan daha uzun yaşayacağım."
Ömer Muhtar

ÖLÜM KALIM SAVAŞI
http://www.resimekle.gen.tr/imagehosting/images/QLN73904.jpg
İtalyanların üstün silah ve insan gücüne karşı mücahidler inatçı bir direniş sergilediler. Çatışmaların dozu gün gittikçe arttı Bazı araştırmacılar sadece 20 aylık bir zaman diliminde Senusi güçleri ile İtalyan ordusu arasında 263 çarpışma geçtiğini belirtmektedirler ki, bu da mücadelenin şiddeti konusunda bize bir fikir vermektedir. İtalyan kuvvetleri ilk yıllarda ciddi kayıplara uğradılar ve mücahidîne karşı bir üstünlük sağlayamadılar.Mesela Haziran 1923’de Sirte’de meydana gelen bir çatışmada Faşist güçler 13 subay ve 300 asker kayıp verdiler. Genel itibarıyla mücahidler karşısında perişan olan İtalyanlar hınçlarını masum halktan çıkarıyorlardı.Bu ise direnişe olan desteğin gittikçe artmasına sebep oldu ve Mussolini’nin dediği gibi “Siri, yeşil bitki örtüsüyle kan rengine bulandı.”

1927 yılı mücahidler için zaferlerle dolu olarak geçti. Mart ayında İtalyanların 7 taburundan 50 askeri araç pusuya düşürüldü. Üç yüzden fazla İtalyan askerinin öldürüldüğü bu çatışma ile alakalı İtalyan general Mezetti şöyle demektedir: “Mart 1927’de gerillalar bize karşı önemli bir başarı kazanmıştır. Toplam 1200 piyade ve 400 süvari gücüyle, Kaulan-Gerrari-Maaua-Gerdes Abid boyunca uzanan hatlarımızı yararak Cebelü’l Ahdar’ın merkezini ele geçirdiler. Cebel’den Bir Gandula, Sira, Kasr Benigdem, Gergerumma ve sahile kadar uzanan karakollarıyla bizim işgal kuvvetimizi iki kısma böldüler. Kuf bölgelerinde 200 faal asker gerillaların emrinde bulunuyordu.”

Yine bu dönemdeki çatışmalarda mücahidler pek çok düşman uçağını düşürdüler, çok sayıda üst rütbeli subayı öldürdüler.Ve fazla miktarda cephane ve topu ganimet olarak kazandılar.Buna karşı İtalyanlar da yeni tedbirler düşünmeye başlamışlardı. Öncelikle cepheyi içten çökertmenin yollarını aradılar ve kesenin ağzını açtılar.Böylece 13 tane kabile şeyhini satın aldılar.Bu işlerin gerçekleşmesinde Ömer Muhtar’ın çocukluk arkadaşı, Senusi davasına ihanet eden Senusi şeyhi Şerif el Giryani önemli bir rol oynadı.

CEPHEDE SARSINTI
Savaşın gittikçe uzaması, katliam ve kıtlığın insanları telef etmesi, İtalyanların bazı kabile reislerini vaatlerle kandırması mücahit cephesinde bir karışıklığa sebep oldu. Çeşitli kabile şeyhleri Ömer Muhtar’a İtalyanlara teslim olmasını ve bölgelerinden çekilip gitmesini, aksi takdirde kendisi ile savaşacaklarını ilettiler.Böyle tehlikeli bir vaziyette metanetini elden bırakmayan Ömer Muhtar bütün kabile reislerini umumi meşverete davet etti. Kasr el Mecahir’de akdedilen geniş çaplı toplantıda herkes özgürce reyini ortaya koydu. Ortamın alabildiğine gergin ve elektrikli olduğu bir anda Sidi Ömer sürekli cebinde taşıdığı küçük mushafını çıkararak elini onun üzerine koydu ve tarihe geçen şu mükemmel sözlerle herkesi susturdu: “Vallahi, Ya zafer veya şehadete ermeden bu dağları terk etmeyeceğim ve İtalyanlara karşı devam eden bu savaşı asla durdurmayacağım. Mısır’a gitmek isteyenler buyurup gitsinler, İtalyanlara teslim olup ölümden kurtulmak isteyenler de teslim olsunlar, hiç kimse onları tutmuş değildir.”

Liderin bu kesin azmi ve kararlılığı karşısında teklif sahipleri özür dilediler ve bu toplantı büyük bir vahdet havası içinde sona erdi.

MÜCAHEDE VE MÜCADELE BERABER
http://www.resimekle.gen.tr/imagehosting/images/iHn73979.jpg
Ömer Muhtar da kendisi gibi olan diğer büyüklerimiz gibi Cihadla, nefis muhasebesini birbirinden ayırmamıştır.Bugün Müslümanların en çok kaybettikleri noktadır bu.Yani dini bir bütün olarak ele alamama, yaşayamama... Sosyal aktiviteleri öne çıkarıp, kalb hayatını ihmal etme veya tam tersi olarak, zühd ve takvayı esas tutup, kendi kozasında yaşama, tebliğ ve davet fonksiyonunu ihmal etme. Mühimsediğim bu konuda zamanımızın bir tabibinin şu sözlerini istirdadi olarak nakletmeden geçemeyeceğim: “Gece evradında kusur yapan insan, çok ciddi kusur yapıyor demektir. Fikren İslam ilimleriyle kendini donatmayan, kitap okumayan kimse, diğer yanları çok mamur olsa bile, çok ciddi kusur içindedir. Büyük gedikler vardır hayatında. Bu insan elinde kılıç, bir ay atın üzerinden inmese, cihad yapsa bile, fakat hayatında çok ciddi kus***ar vardır. O kus***arını başka fazilet ve meziyetleri ile kapayamaz. O bir bütündür ve Kur’an’a bir bütün nazarıyla bakmak lazım. Kur’an bir bütün olarak İslamiyet’i bize takdim buyuruyor. Onun içinde zikir var, yani anma; kalben, ruhen, bedenen onu anma. Onun içinde fikir var; düşünme, bir düşünce insanı olma. Onun içinde ilim var; ilimle mamur olma. Onun içinde cihad var, mücadele var, say var, gayret var, emek var, çalışma var, helalinden kazanma var. Ve din adına propaganda var. Bunların hepsi yapıldığı zaman beş başı mamur bir Müslüman ortaya çıkacaktır.”

İşte Sidi Ömer bu konuda da gerçekten örnek alınacak bir şahsiyettir.O en şiddetli zamanlarda bile namazını ilk vaktinde eda ederdi. Kaynaklar onun çokça Kur’an okuduğunu hatta her hafta bir defa hatim yaptığını naklederler ki, iş ve hizmetlerinin arkasına sığınıp kalp hayatını ihmal eden benim gibi kemterler için yüz kızararak okunacak bir meseledir.

Onun cihad arkadaşlarından Mahmud El Cehmi anlatıyor: “Uzun yıllar onunla bir arada yemek yedik, bir çadırda uyuduk, onun tam olarak sabaha kadar uyuduğunu bütün geceyi uykuyla geçirdiğini görmedim. İki-üç saat uyur, sonra kalkar, abdest alır, namaz kılar ve uzun müddet Kur’an-ı Kerim okurdu. Mükemmel bir ahlak ve huya sahip olup gerçekten bir takva timsali idi. O eşine az rastlanan bir mücahid idi.”

Yine silah arkadaşlarından Muhammed Tayyib el Eşheb de şunları yazmakta: “Ömer Muhtar’ı gayet iyi tanıyorum.Onu çok yakından tanıma imkanını buldum.Onun yanı başında aynı çadırda çokça uyudum.Allah rahmet eylesin,ondan çok şeyler öğrendim.Ben o zaman gençtim.O geceleyin erkenden kalkar, abdest alır, namaz kılar ve Kur’an okurdu. Sonra o savaş günlerinin yorgunluğuna ve çok şiddetli kış günlerinin soğuklarına rağmen bizi uyandırır, abdest almamızı ve namaz kılmamızı sağlardı.”

Yine ona göre cemmü nefir(toplu seferberlik) zamanıydı.Ve böyle bir durumda cihad herkese ve her şeye tercih edilmeliydi.Yirmi yıl süren şiddetli harbin tesirinden biraz olsun kendisini kurtarması ve Hac farizasını yerine getirmesini iyi niyetle teklif eden bazı mücahidlere şu karşılığı vermişti: “Bu vatanı asla terk etmeyeceğim....Ölüm meleği gelip de ruhumu alana kadar bu bölgeden ayrılmayacağım.Bir hac sevabı hiçbir zaman din,inanç ve İslam topraklarını savunmanın kazandıracağı sevaptan daha çok olmaz.”

1931 Ocak ayında kendisiyle Libya’da görüşen büyük mütefekkir merhum Muhammed Esed’in kısa bir süre güç toplamak için cihada ara vermesi ve Mısır’a geçmesi teklifine de şöyle cevap vermişti o çöl Aslanı: “ Ben ve adamlarım tutup Mısır’a gidecek olsak bir daha buralara geri dönemeyiz.Öyleyse, halkımı nasıl terk ederim, Allah’ın düşmanları onların canına okurken nasıl başsız bırakırım onları?”

ARTAN BASKILAR İtalyanlar bir halk hareketi karşısında olduklarının farkındaydılar. General Mezzetti bir raporunda buna şöyle değiniyor: “Direniş buralarda tarihe mal olmuştur ve kural tanımayan bu insanlara tarih boyunca silahlı kuvvet zoruyla kanun ve nizam empoze edilebilmişti. Cihad ruhuna sahip bu göçer insanları çiftlik sahalarına ve şehirlere çekmeden pek fazla bir şeyin değişmeyeceğini söyleyebiliriz.”

İtalyanlar Senusi mukavemetinin kaynağını kurutmak üzere halkı sahil şehirlere yakın yerlerde kurdukları esir kamplarında toplamaya başladılar.Bir sürü insan ve hayvanın yollarda can vermesi um***arında değildi. Baskı ve terörlerini gün geçtikçe artırdılar.Su kaynaklarını kuruttular, ormanlık alanları yaktılar, besi hayvanlarını telef ettiler. Aynı zamanda tank gibi modern silahların da devreye girmesi mücahidlerin durumlarını daha zorlaştırmıştı. 1929 yılına gelindiğinde durum şu vaziyette idi; sahildeki bütün şehirler ve Cebel-i Ahdar’ın kuzey tarafları İtalyanların sıkı kontrolü altındaydı. İtalyanlar bu tahkim edilmiş noktalar arasında hava filoları ile, mekanize birlikleriyle ve özellikle sömürgeleri olan Eritre’den getirdikleri zavallı insanlardan oluşturdukları piyade askerleri ile sürekli devriye geziyorlardı.Artık gerillaya karşı onun usulüyle çarpışıyorlardı. Senusi mukavemetinin belkemiğini oluşturan bedevilerin beklenmedik saldırılara, hava baskınlarına uğramadan bölgede dolaşmaları hemen hemen imkansız gibiydi. Bir bedevi kampını keşfeden keşif uçakları çoğu zaman telsizle durumu en yakın İtalyan birliğine haber veriyor ve uçaklardan açılan makineli tüfek ateşi kamp sakinlerinin toparlanıp bir yere sığınmalarını önlerken, nereden çıktığı belli olmayan bir kaç zırhlı araç kampı kuşatıp, namlularını dosdoğru çadırlara, develere, kadın, çocuk, yaşlı ayırımı gözetmeksizin insanlara çevirerek kampları yerle bir ediyorlardı.Bu katliamdan sonra sağ kalan canlılarsa sürüler halinde zırhlı araçların önüne katılıp kuzeye doğru, İtalyanların sahil yakınlarında kurdukları müstahkem toplama kamplarına götürülüyorlardı.

Buna rağmen mukavemet durmuyordu. General Mezzetti 1 Aralık 1928’de yazdığı raporunda şöyle diyor: “Bölgede siyasi ve askeri bir organizasyon gerçekleşmeden, Ömer Muhtar’ın siyasi ve askeri örgütünün çökertilmesi ve bölgenin kontrol altına alınması mümkün değildir.”

MÜTAREKE GÖRÜŞMELERİ 1929’da Valiliğe atanan Badoglio genel af ilan etti ve teslim olmayıp direnişe devam edecekleri kötü bir şekilde bastıracağını bildirdi.Öyle ki, Badoglio, “Berka Kasabı” namıyla anılır oldu.Ama ne halka karşı savurduğu tehditler, ne de af söylentisinin çok büyük bir tesiri görülmedi. Şubat-Mart 1929’da gerilla saldırıları daha da arttı. Ömer Muhtar İtalyan güçlerinin yoğun bombardımanları altında büyük bir direniş sergiledi.Fakat savaşa kısa bir süre ara verilmesi mücahidlerce de uygun olacaktı. Ömer Muhtar ve arkadaşları 13 Haziran’da vali yardımcısı Sciliani, 18 Haziranda Badoglio ve 28 Haziranda tekrar Sciliani ile Cebel’in değişik yerlerinde görüşmeler yaptılar. İki aylık süren mütarekenin sadece bir oyalamadan ibaret olduğunu gören Sidi Ömer Muhtar Ekim ayında mütarekeyi bozdu. Çatışmalar tekrar başladı.8 Kasım 1929’da Mücahidler Bingazi’deki İtalyan karargahına saldırı düzenlediler.Buradaki İtalyan birliğini tamamen ortadan kaldırıp, karargahı havaya uçurdular.Bu ise sömürgeciler arasında büyük bir şaşkınlık doğurdu.Sonunda Mussolini duruma el attı ve harekatın başına general Rodolfo Graziani getirildi.(10 Ocak 1930)

GRAZİANİ Graziani sömürgelerde özel olarak yetiştirilmiş,komutanların en tecrübeli ve en acımasız olanıydı.Gerçi tecrübesi de masum, yeterli silahlardan yoksun bir millete sökebiliyordu.

Yoksa İkinci dünya savaşı sırasında Mısır üzerine yaptığı saldırı ve İngilizler karşısında ters yüz olduğunu belirtmek gerekir.Graziani insan hayatına değer vermeyen siyasetiyle Siri’deki İslami direnişin sona ermesinde başrolü oynamıştır. Önce bir analiz yapan General, durumu şöyle özetlemekteydi: “Savaş hali kızışmıştır.Müslümanların kayıpları cüzidir.Ömer Muhtar yaralanmasına rağmen, hala yeni taktiklerle saldırılarını düzenlemektedir. Direniş Senusi kaynaklıdır.Bu hareket, bir grup veya bir şahsa indirgenemez. Gerektiğinde yeni kitle ve dipdiri başka bir liderle hareket devam edecektir.”

Bu analizleri yapan Graziani şu tedbirleri aldı: 1-Senusi tekkelerini kapattı, şeyhlerini yurt dışına sürdü, malvarlıklarına el koydu. 2-Halkın silahsızlandırmasına büyük ağırlık verdi, silah aramalarını arttırdı. 3-Seyyar mahkemeler kurdurup halka kan kusturdu.Bu mahkemelerin çoğu idam ile neticelendi. 4-Toplama kamplarını genişletti ve bütün bir ülkeyi abluka altına aldı.Kamplardaki yaşama koşulları tam bir vahşet örneğiydi.Bu kadar insanın dörtte birini bile doyuracak erzak yoktu.Esirler ve gasp edilen hayvanlar arasında ölüm oranı tüyler ürperticiydi. 5-Mısır hududunda 300 km’lik bir alanı dikenli tel örgülerle sardı. 6-Çöl yollarını uçak devriyeleriyle sürekli gözetim altında bulundurdu 7-İtalyan hükümetinin emrinde çalışan yerli memur ve askerleri hainlikle suçlayıp pasifize etti. 8-Mısırla olan her türlü ticareti yasakladı, Cebel-i Ahdar halkının ekonomisini kontrol altına aldı.

Bütün bu tedbirlerden sonra Müslümanlara karşı ard arda bir çok baskınlar ve saldırılar düzenlendi. Baskınlar sürmesine rağmen Ömer Muhtar hala operasyonlarına devam ediyordu. 11 Nisan 1930’da El Faidiyye üzerinde büyük bir saldırı düzenleyen mücahidler İtalyanları unutamayacakları bir hezimete uğrattılar. Graziani bu hususta hatıralarında şunları kaydeder: “Bu hezimet bizim moralimizi bir hayli bozup kalplerimize büyük bir sıkıntı verdi.Buna karşılık bu yenilgimiz, mücahidlere büyük bir moral verip, maneviyatlarını bir hayli kuvvetlendirmişti.Bunun üzerine Ömer Muhtar mücahidlere hitaben şöyle seslenmişti. “Şayet Bingazi’den Cebel’ül Ahdar’a doğru gürleyen bir aslan sesi işitirseniz, sakın korkmayın.Zira olaylar ve zafer dolu günler size aslan kürkü içinde yatan bir eşşeğin olduğunu gösterecektir.”

Graziani bunun üzerine 16 Haziran 1930’da bizzat koordine ettiği birliklerle(13.000 kişi) Fayed bölgesindeki Ömer Muhtar’ın üzerine yürüdü.Başaracağından o kadar emindi ki, Vali Badoglio’yu zaferini kutlamaya davet ediyordu.Fakat çok güçlü bir istihbarata sahip Ömer Muhtar, mücahid kuvvetlerini küçük gruplara ayırarak birbirinden uzak noktalara pusuya yerleştirdi.Sonuçta Müslümanlar çok az bir kayıp vererek Graziani’yi eli boş gönderdiler. (Not: Çöl aslanı filminde de bu başarısız harekat yer almıştı.Dikkatli izleyenler hatırlayacaktır.)

Bu şok yenilgiden sonra Badoglio, Graziani’ye gönderdiği mektupta şöyle yazmaktaydı: “Şimdiye kadar Siri’de “uzun menzilli” diye adlandırdığınız, uzak noktalardan gelip bir hedefe hareket eden harekatlarınız hep başarısız olmuştur.Ve mevcut şartlar değişmedikçe de her zaman başarısızlığa mahkum kalacaktır.Çünkü, bu son olaydaki yenilgi ilk olan yenilgi değildi.Halk ve sahradakiler, zaten güçlü bir istihbarata sahip direnişçilerle öyle bir iş birliği içindedirler ki, bizim attığımız adımdan anında haberdar olmaktadırlar.Ömer Muhtar’ın başarısını bu haber alma servisine bağlamak gerektir.”

Badoglio, düşmanı Ömer Muhtar’ın dehası içinde şu itirafları yapmak zorunda kalmıştı: “Bu direniş bir kişinin omuzlarındadır.Ömer Muhtar, bu işi kimseye bırakmamaktadır.Bir çok başlı durumlarda kıskançlık ve iç çekişmeye imkan olsa da, Ömer Muhtar’ın disiplinli dava arkadaşları buna fırsat bırakmıyorlar.Her zaman ve durumda, sözü emir sayılmaktaydı. Savaş aleyhine geliştiğinde, güçlü haber alma servisi sayesinde, savaşa ara veriyor.Bize gelen bilgileri dahi yönlendirebiliyor.”

HAREKATTA DÖNÜM NOKTASI:KUFRA’NIN DÜŞÜŞÜ
Graziani hem prestijini kurtarmak hem de Mücahidlerin Mısır hududundan yardım almalarının önünü kesmek için seleflerin yapamadığı bir işe karar verdi Libya’nın güneyinde İtalyanların ulaşamadığı tek toprak parçası olan Kufra’yı işgal etmek.1930’un sonlarında yapılan hazırlıklardan sonra 1931 Ocak ayında çöl aşıldı ve Kufra düştü. İtalyanların burada yaptığı katliam, işkence ve tecavüzler dillere destandır.Graziani teslim olan halkın gözleri önünde Kur’an-ı Kerim’i paramparça edip, ayaklarının altında çiğneyerek “Haydi, çağırın da (hâşâ) bedevi peygamberiniz yardımınıza gelsin”demiş,ertesi günü şehrin ileri gelen uleması uçaklardan atılmış vahadaki bütün hurma ağaçları kesilmiş, kuyular yakılmış, Mehdi Senusi’ye ait tarihi kütüphane alevlere teslim edilmiş ve insanların namusları kirletilmişti.İşte size hümanist maskesi altında Avrupa’nın zalim kafirlerinin tipik bir misali. Şimdi mi? Kema kan...

Kufra’nın elden çıkmasıyla mücahidlerin elinde korunmasız Cebel’ül Ahdar kalıyordu ki, burası da İtalyanların gittikçe sıklaşan kontrol ve gözetimleri altında her gün adım adım elden çıkıyor,yavaş yavaş fakat geri dönülmez bir biçimde çember daralıyordu.Artık Cebeldeki savaşın son devresi başlamıştı...

Ömer Muhtar bu durumu 1931 Ocağının son günlerinde Mısır hududunu gizlice geçip, kendisiyle görüşen Muhammed Esed’e şöyle ifade etmişti: “Sende görüyorsun ya evlat,gerçekten biz artık bize tanınan vadenin sonuna gelmişiz. Savaşıyoruz, çünkü düşmanı bu topraklardan söküp atıncaya kadar yada bu uğurda ölünceye kadar imanımız ve özgürlüğümüz için savaşmak zorundayız.Başka yolu yok.Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz.Kadınlarımızı, çocuklarımızı Mısır’a gönderdik ki, Cenab-ı Allah bizi ölüme çağırdığı zaman arkamıza dönüp bakmayalım.”

ESİR DÜŞMESİ VE ŞEHADETİ
http://www.resimekle.gen.tr/imagehosting/images/wc274062.jpg
Ve 11 Eylül 1931...Ömer Muhtar ve yanındaki bir kısım mücahidîn Sılanta mevkiinde bulunan Resulullah(sav)’ın sahabelerinden Sidi Rafi hazretlerinin kabrini ziyaret etmeye karar verdikleri zaman İtalyanların tuttuğu bölgenin içersine girmişlerdi. İtalyan istihbaratı onun varlığını haber almıştı.Vadiyi her yönden saran kuvvetlerin oluşturduğu çemberi yarmanın imkanı yoktu.Mücahidler son nefeslerine kadar çarpıştılar.Son anda Seydi Ömer’in de atı vurulup yıkıldı ve onu yere düşürdü.Ama bu yetmişini geçkin ihtiyar aslan yılmadı, kendini toparlayıp tüfeğini ateşlemeye devam etti.Elinden yaralananınca tüfeği diğer eline aldı.Artık yapacak bir şey kalmayınca, askerler üzerine çullandılar ve onu esir ettiler. Önce Sûse’ye sonra Bingazi’ye 60 km uzaklıktaki Suluk’a götürüldü. Burada İtalyan birliklerinin genel kumandanı Graziani’nin karşısına çıkartıldı.Bu görüşmede İzzet-i İslamiyesi ile öyle harika cevaplar vermiştir ki, bu taş kalpli general onun hakkında şunları yazacaktır: “Odama girdiği andan çıkıp gittiği ana kadar onun vakar ve haysiyetine son derece hayranlıkla bakıp durdum.Onun tavır ve davranışlarını çok beğendim ve hayran kaldım.”

Graziani, hatıralarında Ömer Muhtar hakkında şunları demekten kendini alamaz. “Ömer Muhtar inancına, akidesine son derece bağlı bir adamdı. Onun bu inancına saldırmaya kalkışana kim olursa olsun büyük bir heyecan ve azimle karşı koyardı. O vatanına saldıranlara karşı da korkusuzca savaşıyordu. Vatanına yapılacak herhangi bir saldırıyı karşılıksız bırakmayı kabullenecek bir şahsiyet değildi.”

“ O karşısındakine anında cevap verecek üstün bir zekaya sahipti.Aynı zamanda Ömer Muhtar ileri seviyede dini kültüre sahipti.Onun kesin tavırlı bir huyu vardı.O, dinine ait hiçbir şeyi ihmal etmeyecek ve dinini herhangi bir maddi menfaat karşılığında satmayacak üstün bir kişiliğe sahipti Dünyevi hiçbir çıkar peşinde olmayan bir kişiydi.Üstelik hayli fakir bir adamdı.Din ve vatan sevgisinden başka hiçbir dünyevi şeye de malik değildi.”

“Ona canlı ve hazır bir zeka bahşedilmişti.Dini konularda iyi bir eğitim görmüş, hareketli,mütevazı ama tavizsiz...”

Mücahidlerin teslim olması teklifini red eden Ömer Muhtar 15 eylül 1931 günü İtalyan sıkıyönetim mahkemesi tarafından göstermelik bir duruşmaya çıkarıldı.Ve Graziani’nin daha önceden emrettiği gibi idam kararı veren mahkemenin yüzüne şu tokadı savurdu: “Hüküm ve karar yalnız Allah’ındır.Sizin bu sahte ve uydurma hükmünüzün hiçbir geçerliliği yoktur.İnna lillah ve inna ileyhi raciun(Biz Allah’ın(kulları)yız.ve sonunda ona dönücüleriz.”

Aynı gün toplama kamplarından getirilen binlerce Libyalının gözleri önünde gayet sakin ve korkusuzca idam sehpasına çıktı.Fecr suresinin son ayetlerinden “Ey huzura ermiş nefis!Razı edici ve razı edilmiş olarak Rabbine dön” ayetleri dilinde virdi zebandı... Özgürlüğü için her şeyi göze aldığı yeşil dağlarına son bir kere daha baktı ve bir milleti yetim bırakarak ebed alemine doğru kanatlandı.Yer Suluk çarşısı idi...Allah (cc) rahmet eylesin.

Son olarak Muhammed Esed’in 1932’de Medine’de onun şehadetini haber aldığında ağzından dökülenleri nakledelim: “Ömer el Muhtar öldü ha... Şu Sireneyka aslanı, yetmiş şu kadar yaşına rağmen halkının özgürlüğü için yılmadan sonuna kadar savaşan Ömer el Muhtar öldü demek ... On uzun yıl boyunca, on uzun ve çileli yıl boyunca en modern silahlarla donatılmış mekanize birliklerle, uçaklarla, topçu bataryalarıyla takviye edilmiş düşman ordularına, kendinden en az on kat daha kalabalık İtalyan kuvvetlerine karşı halkın umutsuz direnişine bayrak olan Ömer el Muhtar...

Piyade tüfeklerinden ve birkaç attan başka bir şeyleri olmayan, yarı aç mücahidlerinin başında kocaman bir esir kampına dönüştürülen bir ülkede son kurşununu sıkıncaya kadar umutsuz bir gerilla savaşı sürdüren koca Ömer el Muhtar...”
http://www.resimekle.gen.tr/imagehosting/images/kuy74175.jpg
Allah onlardan razı olsun..

Not:Sizlerden ricam bu yazıyı okuduktan sonra Başta Sidi Ömer El Muhtar olmak üzere Senusi mücahidlerinin ruhlarına bir fatiha hediye etmenizdir.
KAYNAKLAR
1-Ömer Muhtar-Doç. dr. Ahmed Ağırakça-Beyan yayınları-1994
2-Mekke’ye giden yol-Muhammed Esed-İnsan yayınları-2000
3-Muhammed Senusi-Kadir Özköse-İnsan Yayınları-2000
4-İslami diriliş hareketleri-Mustafa İslamoğlu-Denge yayınları-1998

CENDEL
13-10-2007, 08:45
Hata insanlar içindir elbette insan hata yapacaktır.Ben Din'i konulardan bahsetmiştim.Alimler yanlış fetva vermezler.Peygamberin varisleri niçin yalan-dolan konuşsun böyle idda edenler İslam'dan zerre kadar nasib almamış insandırlar.

Bende hem dünyevi hemde dini konulardan bahsediyorum. Sahabe hem dünyevi işlerinde hemde dini işlerinde yanlış yapmıştır. Sahabe yanlış yapmışken, alimler nasıl yanlış fetva vermez ?

Ben sizi şii'lere benzettim ama sizin durumunuz daha vahim siz alimler dini konuda yanlış yapmaz derken Peygamberlerin durumuyla alimlerin durumunu aynı kefeye koymuşsunuz.

ileney
13-10-2007, 09:53
Bende hem dünyevi hemde dini konulardan bahsediyorum. Sahabe hem dünyevi işlerinde hemde dini işlerinde yanlış yapmıştır. Sahabe yanlış yapmışken, alimler nasıl yanlış fetva vermez ?

Ben sizi şii'lere benzettim ama sizin durumunuz daha vahim siz alimler dini konuda yanlış yapmaz derken Peygamberlerin durumuyla alimlerin durumunu aynı kefeye koymuşsunuz.

Neymiş alimler yanlış fetva verirmiş.Atarak tutarak değil.Kaynaklarla belgelerle konuş benimle.
Siz kişileri tanımadan bilmeden başka ideolojilerin düşüncelerine benzeterek aslında nasıl bir kişilliğe sahip olduğunuzu gösteriyorsunuz.Sizin gibiler zavallı,aciz insanlardır.Kendi menfaatine uymayan şeyleri görünce ya kafirlikle ya münafıklıkla ya da butür saplantılara benzetirsiniz.
Fakir mahallerinde ki zengin çocuklar misali yani.
Zengin çocuğu futbol maçında yenilirse,alır topunu ben oynamıyorum der.
İnan seninin kimi neye benzettiğinin zerrre kadar kıymeti yok.Hesap yalnızca O'nadır.

İbrahim Tevhidi
13-10-2007, 10:33
İmamı Azam Ebu Hanife ekolü hakkında, rabbim senin dinn insanlara daha iyi anlatabilmek, yaşatabilmek için uğraştım, senin rızan için uğraştım, hatasıyla, dorusuyla senin rızan içindir demedimi.

Kendisinin hataları olabileceğini belirtmedimi...

Yani, şiiler bile sade 12 imamalarına masum derler ya :) bunlar günümüzdeki alimlerinin bile körü körüne taklidi pek sever oldu. etmeyenleride mezhepsizlikle itham etmeyi çok severler....:)

ileney
13-10-2007, 10:46
İmamı Azam Ebu Hanife ekolü hakkında, rabbim senin dinn insanlara daha iyi anlatabilmek, yaşatabilmek için uğraştım, senin rızan için uğraştım, hatasıyla, dorusuyla senin rızan içindir demedimi.

Kendisinin hataları olabileceğini belirtmedimi...

Yani, şiiler bile sade 12 imamalarına masum derler ya :) bunlar günümüzdeki alimlerinin bile körü körüne taklidi pek sever oldu. etmeyenleride mezhepsizlikle itham etmeyi çok severler....:)

Siz daha kullandığınız kelimelerin anlamlarının ne demek olduğunu bile bilmiyorsunuz.

Yanlış ne demek....Ekol ne demek.... !!!

Önce buna bakın.

İbrahim Tevhidi
13-10-2007, 10:55
Saçmalama, eksik yazmışım, ekolü ve ictihadları hakkında hata yapmış oalbileceğini ama has niyet ile ümmedin islamı daha iyi anlayıp yaayabilmesi için uğraştığını belirmektedir...
Bu konuda gerçekten başarılı olmuştur...

İbrahim Tevhidi
13-10-2007, 12:03
Şehide Mektup


Boğardım zûlmün nefesini sinmemiş olsaydı kokusu tenime... Alıp başucuma koyardım ayaklarının yalın seslerini nereye baktığını bilseydim gözlerinin...
Kalbime gömerdim mesajını ip olduğunu bilseydim boynunda...
Belki de seni sehbâdan bulutlara savuran rüzgâr olurdum...
Ya da can verdiğin yerde biten bir karanfil.
Ağıt yakanların çığlığıyla düğümlerdim çocuksu bakışlarımı.
Anneler çocuklarının başucunda ağıt yakmayı kanıksadılar, kara çarşaflarını ıslak kipriklerine düğümleyerek.
Babalar tütünlerini gece de içiyorlar n'edeyim.
Neden okulda başka dil, evde başka dil konuştuğunu anlıyor artık boynu bükük çocuk.
Askerî jiplerin ardına her asılışında annesinden neden dayak yediğini de.
Hava kararır kararmaz derhal eve dönmenin gereğinin nereden geldiğini de kavradı.
İki dili konuştuğumuz için kızılderililer, beyaz adama dedikleri gibi, bize de "çatal dilli" derler mi acaba? Sanmam, çünkü iki dilliliğimiz yalancı oluşumuzdan değil, yalancılara kanmamızdan.
Ey zûlüm! Bit ve miâdını doldur artık sen de; her sürecin bir âkıbeti vardır.
Qûr'ân'ın yetmiş yerinde adı geçen SABR'ı ben yetmiş yıldır göstermekten yorgun düştüm...
Zorakî göç yollarındaki yorgunluk nedir ki?
Komşu tarlalarda kendi diliyle söylenen şarkıları özgürce dinleyebilsin Seré Kanî ve Núséybîn halkı.
Dikenlitellerden uzanan bedenlere jandarma jopu yemeye değmez mi?
Değmez mi akrabayı akrabadan, kardeşi kardeşten ayıran uluslararası sınırları çiğnemeye?
Değecektir "yanlışlıkla" kalleş kurşunu yemeye.
Akşam dokuzdan sonra da sokağa çıkabilecektir bir gün ümmetin yetimleri.
Geceler çöktüğü an yeryüzünün doğduğum coğrafyasına, bir ses yükselsin fecrin ortadoğusunda ve gecenin güneydoğusuna.
...Ve bir denge bozulsun çocuğunu emziren annenin yüreğime hapsettiğim bakışlarında.
Neden bildiğimiz tüm şarkılar götürülmekten ve geride bırakmaktan sözediyor?
Neden nakaratlarda "dayé, dayé!" diye inliyoruz hep?
... Ve neden bana hiç bir şeyin her şeyden öncesini göstermiyorlar?
Bir ölüm sinmiş, bir vâhşet, bir kahrolası zor, hayatın yeniden başladığı, iki defa iki nehir arasına.
Ey Şeyh Sâîd!
Sen ki bir Kerbelâ yaşattın Amed'in çîya ve zozanlarına ve Hûseynî bedenini fedâ ettin âzîz İslâm'ın yoluna.
Başladığın yer zûlmün, küfrün, tâğutun, ğâsbın ve emperyalizmin bittiği yer olacaktır.
Başkaldırdığın yer, Hizbuşşeytan'ın ömür yıldızının battığı yer olacaktır.
Doğduğun yer, sömürgeciliğin ve yayılmacılığın öldüğü yer olacaktır.
Sen eskidikçe üzerimizdeki zûlüm ve baskılar arttı; zûlüm ve baskılar arttıkça Sen yenileştin.
Metin Yüksel'ler, Şeyhmus Durgun'lar, Abdulhâmid Turgut'lar ve Orhan Korkmaz'lar yetişti bu yolda.
Sana biri kötü, biri iyi iki haberim var:
Kötü haberim, Senin gidişinden sonra, yokluğundan cesâret alan emperyalist güçler, ümmetin kalbine hançer gibi saplanan siyonist İsrâil devletini kurdular Filistin topraklarında.
İyi haberim, o İsrâil'in sonu gelmiştir.
İzzeddîn el- Qassâm'lar, Hacı Emîn el- Hûseynî'ler baş koydu bu yola.
Abbas Musawî gibi bir öndere sâhibiz şimdi.
"Ğalîb gelecek olan Hizbullâh'tır." ( Mâide, 56 )
"Kurtuluşa erecek olan Hizbullâh'tır." ( Mûcâdele, 22 )
Senden sonra İSLÂM İNQLÂBI nâsîb etti bize uğrunda başını verdiğin Yüce Râbb.
"We'l- Fecr." ( Fecr, 1 )
Kerbelâ'dan Pîran'a ve Pîran'dan Beheşt-i Zehrâ'ya al bir çizgi çektik şimdi.
"Zûlmedenler yakında nasıl bir inqılâbla yıkılıp devrileceklerini göreceklerdir." ( Şuâra, 227 )
"Allâh'ın yardımı ve fetih günü geldiğinde ve insanların akın akın Allâh'ın dînine girdiklerini gördüğün zaman..." ( Nasr, 1 – 2 )
Ey Şeyh Sâîd!
Mazlûmların, mustaz'âfların, mâhrumların, yalınayaklıların, hakları elinden alınanların, "bese, bese" diye inleyenlerin, "dayé, dayé" diye ağıt yakanların, "hawar, hawar" diye feryâd edenlerin rehberi!
"Allâh'ı, zâlimlerin yapmakta olduklarından habersiz sanma! Onların azabını, gözlerin dehşetle dışarı fırlayacağı bir güne ertelemektedir." ( İbrahim, 42 )
Ey Şeyh Sâîd!
"Kendilerinden öncekilerin başlarına gelenlerin, kendilerinin de başlarına gelenler" ( Baqara, 214 )'in rehberi!
"Zâlimlere, yaptıklarından ötürü Allâh katında bir aşağılık ve çetin bir âzab vardır." ( En'âm, 124 )
Ey Şeyh Sâîd!
Ümmetin yetimlerinin rehberi!
"Dîni yalanlayanı gördün mü? İşte odur yetimi itip kakan ve odur yoksulu doyurmak için önayak olmayan." ( Mâun, 1 – 3 )
"Size ne oluyor ki Allâh yolunda ve 'Râbbimiz! Bizi, halkı zâlim olan bu beldeden çıkar, bize katından bir welî gönder, bize katından bir yardım eden yolla' diyen zayıf bırakılmış erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz?" ( Nisâ, 75 )
"Biz istiyoruz ki mustaz'âflara lütfedelim, onları yeryüzünde önderler yapalım, onları ( Fîr'awn mülkünün ) vârisleri kılalım." ( Qasas, 5 )
Muqâwemetin şehâdetle, ümmetin imâmetle nâsîblendiği kurtuluş çağında yaşıyoruz.
İslâmî Direniş çağında yaşıyoruz.
Allâh-u Ekber!

CENDEL
14-10-2007, 20:30
Neymiş alimler yanlış fetva verirmiş.Atarak tutarak değil.Kaynaklarla belgelerle konuş benimle.
Siz kişileri tanımadan bilmeden başka ideolojilerin düşüncelerine benzeterek aslında nasıl bir kişilliğe sahip olduğunuzu gösteriyorsunuz.Sizin gibiler zavallı,aciz insanlardır.Kendi menfaatine uymayan şeyleri görünce ya kafirlikle ya münafıklıkla ya da butür saplantılara benzetirsiniz.
Fakir mahallerinde ki zengin çocuklar misali yani.
Zengin çocuğu futbol maçında yenilirse,alır topunu ben oynamıyorum der.
İnan seninin kimi neye benzettiğinin zerrre kadar kıymeti yok.Hesap yalnızca O'nadır.

Şimdi benim bu konudan ne menfaatim olabilirki böyle absürt bir yorum yaptın ? Ben kimi kafir veya münafıklıkla itham etmişimde alakasız mahalle çocuğu hikayesi anlattın ?

Neyse madem kaynak istedin bir tane vereyim. İmam Şafii'nin sünnet müdefası adlı kitabında bahsedilen Hz Ömerinin (r.a) parmak diyetiyle alakalı yaptığı yanlış ictihad buna örnektir.

Görüyoruzki sahabenin önde gelen ismi, islamın 2. halifesi büyük sahabe hz ömer r.a yanlış ictihad edebiliyorken onların ayağının tozu olamayan alimler neden hata yapmasın ?

Bu eserde bunun gibi bircok örnek görülebildiği gibi siyerdede buna benzer daha ciddi yanlışlar görmek mümkündür. Önemli olan kişileri peygamber seviyesine çıkarıp taassup sahibi olmamaktır.

HalidMesal
15-10-2007, 07:46
Bu konuda Hz.Ebubekir in Bedir savaşı esirleri hakkında vermiş olduğu görüşün Rasullulah tarafından beğenildiğini ve kabul edildiği örneğini de verebiliriz. Zira bu olaydan sonra ayet inmiş ve bu görüşün şu an için doğru olmayacağı vurgulanmıştır... Daha bunun gibi İslam tarihinde nice örnekler mevcut. Peygamberler dışında herkesin görüşü eleştirilebilir...

HalidMesal
23-10-2007, 07:38
Rusları perişan eden büyük mücahid
http://www.resimekle.gen.tr/imagehosting/images/J1457442.jpg
ŞEYH ŞAMİL

Şeyh Şamil ömrünü milletinin hürriyetine ve İslam beldelerinin bağımsızlığına adamış şanlı bir mücâhittir. O, yirmibeş yıl aralıksız devam eden muharebelerde koskoca Rus ordularını yenilgiden yenilgiye uğratmış, kan içici Moskof canavarına unutamayacakları şamarlar indirmiştir. İmam Şamil insanlığın düşmanı bir devlete karşı verdiği mücadelelerle sadece Kafkasya ve Türkiye'nin değil bütün hür dünyanın gönlünde yer tutmuş bir kahramandır.
İmam Şamil, 1797'de Dağistan'ın Buylank kasabasında dünyaya gelmiştir. Babası, gönüllü olarak Osmanlı ordusunda hizmet etmiş bir subay olan Denghan Mehmet, annesi, Türkmen uruğlarından Pîr Budak Bey'in kızı Gülçiçek Hatun'dur.

Küçük yaşından itibaren sıkı bir eğitim görmüştür. Medrese tahsili yaparak dinî ilimlerde büyük ilerleme kaydetmiş ve zamanın âlimleri arasına girmiştir. İslam için seve seve canını ortaya koyan yiğit insanlar diyarı Kafkasya'nın namlı bahadırlarından silah kullanmasını, ata binmesini öğrendi. Delikanlılık çağına girdiğinde bileği bükülmez bir yiğit olduğu anlaşılmıştı.

Kalplerindeki iman ateşini küffar hücumlarına kalkan eden yiğit insanlar, şeyhlerine bağlı olarak tek yürek, tek bilek halinde Moskofa karşı mücadele ediyorlardı.

Zengin arazisiyle, mükemmel havası ve manzarasıyla cennet diyar Kafkasya'yı ele geçirmek Rusya'nın en büyük gayesi olmuştu. 1927'den sonra Rusyamn hücumları sıklaşmıştı.

Müslüman Kuzey Kafkasya ahalisi, devrin en modern silahlarıyla ve sürüler halinde saldıran Moskoflara karşı kahramanca karşı koyuyorlardı.

1832 senesinden itibaren Kuzey Kafkasya'da istiklal meş'alesi asırlara nam salacak bir kahramanın eline geçecek ve yiğit insanlar İmam Şamil'in kumandasında zaferden zafere koşacaklardır.

Cimri Muharebesi ve Şamil'in yaralanması
17 Ekim 1832'de Ruslar Şamil'in büyüyüp yetiştiği Gimri kasabasını basar. Kasabada göğüs göğüse müthiş bir muharebe olur. Düşman çok kalabalıktır ve topu tüfeği vardır. Gimri'liler bir avuçtur, yeterli

silahlan yoktur. Fakat şehidliği en yüce makam kabul etmiş bu mü'min insanlara göre düşmanın maddî üstünlüğünün hiç bir kıymeti yoktur. Başlarında Şeyleri Gazi Muhammed ve bileği bükülmez yiğit Şamil vardır. İkisi de ön saflarda savaşıyor ellerinde şimşek çakan kılıçlan müthiş bir hızla işliyordu. Bu durumu gören Gimrililer taze bir güçle Moskofa kılıç sallıyorlardı. Fakat ne yazık ki, düşman ateşi ve kılıçları önünde devamlı şehit veriyorlar, sayılan gittikçe azalıyordu. Muharebenin en kızgın anlannda İmam Gazi Muhammed de Şamil'in yanı başında şehit düşmüştü.

Düşman baskınından önce gazi Muhammed'in Şamil'e söyledikleri gibi olmuştu herşey. Gazi Muhammed Şamil'e şöyle demişti:

"Ey Şamil, artık bana yolculuk göründü. Benden sonra Hamzat imamlığı eline alacaktır. Fakat o da ancak, pek az muammer olacak, Kafkasya'nın mukadderatına senelerce sen hükmedeceksin, yıldızın uzun seneler bu dağlarda güneş gibi parlayacak, namın dünyaları tutacak, çarlara boyun eğmeyecek, çar ordularına kan kusturacaksın. Gimri'yi bugün bırakıp gitsen bile yine kurtarır, benim mezarımı düşman ayakları altında bırakmazsın inşaallah."

Şeyhinin şehit düştüğünü gören Şamil, daha bir bilenmiş olarak düşmanın ortasına top güllesi gibi atılmıştı. Büyük bir maharetie işleyen kılıcı her inip kalkışında bir Moskof askerini yere seriyordu. Sağ elindeki hançeri de sol elindeki kılıç gibi ustalıkla kullanıyor, iki kolu şimşek gibi işliyordu. Fakat pusuda bekleyen ve fırsat kollayan bir düşman askeri süngüsünü hırsla Şamil'e saplamıştı. Süngü yiğit Şamil'in göğsünden girip sırtından çıkmıştı. O vaziyetteyken bile süngüyü saplayan askeri gebertmiş, ardından süngüyü çekip çıkardıktan sonra vuruşmaya devam etmişti. Gittikçe güçten düştüğünü farkedince vuruşa vuruşa savaş meydanından çekilmiş ve kayıplara karışmıştı. Durumu gören Gimri müezzini onu baygın halde bulmuş ve sırtına alarak o bölgenin meşhur hekimi Cerrah Abdülaziz Efendiye götürmüştü.

Yirmi beş gün baygın halde yatan Şamil uyandığına başucunda duran annesine ilk olarak; "Anam, namaz vakti geçti mi?" diye sormuştur. Kâinatın Yaratıcısına karşı duyduğu bu mesuliyet hissi onu pişirecek ve kendisini yakından tanıyan Kuzey Kafkasyalılar Rabbine son derece bağlı bu yiğit Şeyhi başlarına imam yapacaklardır.

Gazi Muhammet'ten sonra imam olan Hamzat Bey'in 19 Eylül 1835'te camide şehit edilmesinden sonra Dağistan ve Çeçenistan ileri gelenleri imamlığa en layık olarak Şeyh Şamil'i görerek bunu kendisine teklif etmişlerdi. Fakat son derece mütevazi bir zat olan Şeyh Şamil bu teklifi kabul etmemiş ve yiğit askerlerden birini seçmelerini istemiştir. O seçilecek imamın emrinde bir nefer olarak dini için, vatanı için, milleti için mücadele etmeyi tercih etmekteydi. Fakat istiklâl mücadelesinin zafere ulaşması için kendisinin başa geçmesi uygun görülüyordu. Devamlı ısrarlar neticesinde Şeyh Şamil imamlığı kabul etmiştir.

İmam olan Şeyh Şamil düzenli bir ordu ve idari teşkilat kurmak üzere vakit kaybetmeden kollan sıvamış, kısa zamanda nasıl bir mahir teşkilatçı olduğun ortaya koymuştur.

İmam Şamil'in liderliğinde Kuzey Kafkasyalılar Çarın ordularına kan kusturmaya başlarlar. Kafkas dağları Rus ordulanna mezar olmaktadır. Ahulgol ve Surhay kuşatmasında İmam Şamil'in kumandası altında yapılan mükemmel müdafaa düşmana çok ağır kayıp verdirmiştir.

Çar I.Nikola maddî kuvvetle yenemediği Şamil'i hile ile yenmeyi dener ve bol bol mevki, makam, rahat bir dünyevî hayat vaadinde bulunduğu mektubu vasıtasıyla General Klug von Klugenav ve Miralay Yevdokimof vasıtasıyla Şamil'e gönderir. Çar'ın alçakça teklifine müthiş hiddetlenen Şamil Çar'ın elçilerine dönerek gürler:

"General: Senin yerinde eğer şu anda kendisi karşımda bulunmuş olsa ve bu sefil teklifleri bana bizzat yapmak cesaretinde bulunsaydı, ona ilk ve son cevabımı, şu kırbacım verirdi.

"Söyle ona! Başında bulunduğum bu kahramanlar topluluğunun kalblerinde kökleşen bu eşsiz zafer imanı kökünden kazınmadıkça ve en genç muhariplerimden en ihtiyar naiplerime kadar tek kurşunları ve tek kollan kalıncaya kadar bu mübarek vatanı son dağına, son köyüne ve en son kaya parçasına kadar karış karış müdafaa etmekten beni hiç bir kuvvet alıkoymayacaktır.

"Bu uğurda bütün evlât ve ayalimi kılıçtan geçirseniz, son zürriyetimi kurutsanız, en son müridimi yok etseniz tek başıma ve son nefesime kadar yine dövüşeceğim. Son cevabım budur General!.. Ben Nikola'yı tanımıyorum!..."

Şamil'in bu cevabı Nikola'ya ulaştırıldığında, Çar, Kafkasyanın bu yiğit kartalını hile ile ele geçireceğine dair ümidimi kaybetmemiş, Kafkas ordulan başkumandanı General Feze vasıtasıyla ve onun ağzından Şamil'e teklifini tekrarlamıştır.

İmam Şamil'in General Feze'ye cevabı şöyle olmuştur:

"Ben, Kafkasya'nın hürriyeti için silaha sarılan muhariplerin en hakiri Şamil, Allah'ın himayesini Çarların efendiliğine feda etmemeğe ahteden, özü, sözü doğru bir müslümanım.

"Çar Birinci nikola'yı tanımadığımı, onun iradesinin bu sarp dağlarda sökmiyeceğini General Klug'a anlıyabileceği bir dilden tekrar tekrar söylemiştim. Sanki bu sözler taşa söylenmiş gibi, Çar ile görüşmek üzere beni hâlâ Tiflis'e davet edip duruyorsunuz. Bu davete asla icabet etmiyeceğimi şu mektubumla son defa olarak size bildiriyorum. Bu yüzden fâni vücudumun parça parça kıyılacağını ve sırtımı verdiğim şu vatan topraklarında taş üstünde taş bırakılmayacağını bilsem bu kat'î kararımı asla değiştirmeyeceğim. Cevabım işte bundan ibarettir. Nikola'ya ve kölelerine böylece malum ola."

Şamil'in 28 Eylül 1837 tarihini taşıyan bu mektubundan sonra müthiş muharebeler başlamıştır.

Ahulgoh müdafaası

İmanın hem nur hem kuvvet olduğu ve hakikî imanı elde eden bir adamın kâinata meydan okuyabileceği sırrından gafil olan Çar, Şamil'in bu cevaplan karşısında şaşırmıştı.

Çar Kafkasya'ya modern silah ve bol cephane ile donatılmış üç ordu gönderir. 1838 ve 1839 yıllarında Şamil'in liderliğindeki Kafkasyalılarla Ruslar arasında müthiş muharebeler cereyan eder.

Şamil bütün Kuzey Kafkasya'yı dolaşarak, camilerde, meydanlarda halkı cihada davet eder. Yiğit insanlar bu davete büyük bir iştiyakla koşarlar.

1839 senesinde Şamil'in kumandasında on bin muharip bulunmaktaydı. Bunlar hiç umulmadık anlarda Çar ordularının tepesine yıldırım gibi iniyorlardı.

30 Mayıs 1839'da General Grabe kumandasındaki Ruslarla Şamil'in kumandasındaki Kafkasyalılar arasında müthiş muharebe olur. Şamil'in kuvveti beş bin kişi, buna mukabil Ruslar otuz bin kişidir. Silah ve teçhizat durumu ise kıyas kabul edilmeyecek derecede Rusların lehinedir.

Şamil kuvvetleriyle birlikte ustalıkla çekilmiş ve Ahulgoh kalesine girmiştir.

Yetişen Rus ordulan kaleyi muhasara etmiştir. Muhasara aylarca devam eder. Kalede yiyecek ve içecek kalmamıştır. Cephane bitmek üzeredir. Şamil Rusların teklifi üzerine, ahalinin canlarına dokunulmayarak kaleden serbestçe çıkıp gitmelerine karşılık oğlu Cemaleddin'i rehin verir. Fakat Cemaleddin'i alan Ruslar kaleyi daha sıkı bir ateş altına alırlar.

Müthiş top ateşi altında kale bedenleri tahrip olmuştur. Şamil'in zevcesi ile iki yaşındaki yavrusu Mehmed Said şehit düşmüştür.

28 Ağustos 1839'da kaleye hücum eden Rus askerleriyle boğaz boğaza mücadele olur. Şamil ve askerleri son bir gayretle vuruşmaya devam etmektedirler. Kalede bulunan kadınlar düşmanın eline geçmektense ölmeyi tercih ederek kendilerini uçuruma atmaktadırlar.

Kalede taş üstünde taş kalmamıştır. Ayakta kalan sayıları yüze varmayan yiğitler son güçlerim ortaya koymaktadırlar. Dayanmanın mümkün olmadığını gören Şamil adamlarına çekilmelerini söyler. Kendisi de yaralı vaziyette, yine kendisi gibi yaralanmış sekiz yaşındaki oğlu Gazi Muhammed'i sırtına bağlayıp dik kayalara tırmanarak düşmanın arasından kaçmaya muvaffak olur.

Düşman şehitler arasında Şamil'i ararlarken o bir çoban vasıtasıyla Rus kumandanına şu mektubu gönderir:

"General! Çarına haber ver ki, Kafkasya'nın bağrında daha binlerce Ahulgoh var ve on binlerce s***ar ve kuleler başlarını Rablerine kaldırıp ecelini susayanları bekliyor.

"Silahlarınızın vücudumda açtığı üç yarayı şifalı Dağıstan otlarından kendi ellerimle yaptığım ilaçlarla şimdiden iyi ettim ve harbe hazırlandım. Kalbimde açtığınız evlât, ayal ve hemşireme ait dört yaranın hiç hükmü yoktur. Geri kalan evlât ve ayalimi de şimdiden vatan ve Cenâb-ı Allah'a kurban adadım.

"Size ve Çarınıza her şeyi bol bol vereceğiz. Fakat vatanın hürriyet ve şerefini asla!..

"Ahulgoh'ta aldığınız kanlı ders kâfi gelmediyse, zengin çarınızın ordularını ve hazinelerini ortaya dökerek tekrar geliniz. Askerlik şerefini lekeleyerek yalan söyleyiniz, vaadlerinizi inkâr ediniz, ormanlarımızı kundaklayınız, ekinlerimizi yakınız, meyve ağaçlarımızı, bahçelerimizi kavurunuz. Bütün bunlar Kafkas'ın ezelî hürriyet ve istiklâl aşkını körüklemekten başka hiç bir şeye yaramıyacaktır.

"Çarlar ölecektir, Petro'larınız ve Katerina'larmız gibi Nikola da gözleri arkasında gidecektir. Fakat Kafkasya mutlaka kurtulacak hür ve mesut olacaktır. Allah, hak ve vatan uğrunda çarpışanların yardımcısı olsun."

Ahulgoh'un düşmesinden sonra Şamil dağ bayır dolaşarak yeniden ordu kurmaya gider ve 1840'tan itibaren teşkilatlı bir ordu kurmaya muvaffak olur. Altı bin kişilik ordunun 2500'ü piyade, 3000'i süvari, 500'ü de muhafız kıtası idi. Bu orduda sadece 12 top bulunmaktaydı.

Karargâhını Dargo'ya kuran Şamil orduyu, Ahverdil Muhammed, Şuayip Molla, Hacı Murat ve Tilit'li Murtaza Ali kumandalarında dörde taksim eder.

Şamil'in ordusu, sayıları 50 binden fazla ve topçu kuvveti bakımından da yirmi misli fazla olan Rus ordusuna karşı yıldırım muharebeleri yapmaya başlar.

Zaferden zafere...

Müthiş harp taktikleri uygulayan Şamil Rusları perişan etmeye başlar. Şamil merkezdeki kuvvetlerin idaresini eline alarak dört bir tarafa yetişiyor, düşmanı şaşırtıyordu.

1843'teki Birinci Dargo muharebesinde Rus ordusu perişan edilerek büyük miktarda esir ve cephane alınır.

Çar Nikola'nın hazırlattığı 4 ordu da peşpeşe bozguna uğratılır.

Şamil'in kumandasındaki Kafkasyalılar destanlar yazmaktadırlar. 30 Ağustos 1843 günü yapılan hücumla Unsokul kalesi 3 Eylül 1843'te de Satanah kalesi ele geçirilir.

Bundan sonra zaferler birbirini takip eder. Hossat zaptedilir. 9 Kasım 1843'te Gergebil Ruslardan geri alınır. Şamil şeyhinin mezarını Rus askerlerine çiğnetmemiştir.

l Ağustos 1845'te Dargo'yu saran Rus orduları perişan edilir. Mağrur General Vorontsof Dargo'da müthiş bozguna uğrar ve büyük miktarda cephane bırakarak kaçar.

Şamille baş edemiyeceğini anlayan Rus kumandanlarından Prens Vorontsof tüyler ürpertici bir icraata girişir ve Ağustos 1845'te Çeçenistan ormanlarını yakar.

Düşmanla anlaşmanın cezası ölümdür
Rus ordularının üzerlerine geldiğini gören Çeçen'ler kadın ve çocukları kurtarmak için Ruslarla anlaşma yapmak isterler. Fakat bunun için İmam Şamil'in reyini almaları gerekmektedir. Ne var ki, bu hususta İmam Şamil'in zerre kadar taviz vermediğini ve düşmandan yüz çevirmeyi idamla cezalandırdığını bilmektedirler. Neticede kura ile iki kişi tesbit edip Şamil'e gönderirler. Bu elçiler önce İmam Şamil'in anasını ziyaret ederek, Şamil'in muvafakati için aracı olmasını rica edip yalvarırlar. Şamil'in anası yalvarmalara dayanamayıp oğluna tavassutta bulunur.

Bu durumu gören Şamil, derin üzüntü duyar. Canevinden vurulur. Çünkü düşmanla anlaşmanın cezası ölüm, anlaşmak için aracı olmanın cezası ise yüz sopadır. Yirmi beş senelik şanlı mücadele esnasında bu hükümlerden zerre kadar taviz vermemiştir.

Uzun tefekkürden sonra hükmü verir. Anasına yüz sopa vurulacaktır. Bu hükmü işiten ananın cevabı şudur:

"Oğul, Allah'ın adaletini yerine getirmeden bir lahza geri durursan sana verdiğim sütü helâl etmem."

Şamil anasının cezasını çekmeyi üzerine alır ve kendisine yüz sopa vurulmasını ister. Emir kesindir. Müritleri kendisinin yerine cezayı yüklenmek isterlerse de şiddetle reddedilirler. Neticede ceza en ağır şekilde uygulanır ve İmam Şamil'e yüz kamçı vurulur.

"Mukaddes dâva uğruna, bin ana ve bin Şamil feda olsun!" diyen İmam Şamil, anasına ait küçük bir vatanî ihmal ve gafletin cezasını bizzat kendisi tekeffül etmiş ve ödemiştir.

Osmanlı Devletinden yardım isteniyor
Mahdut imkânlarıyla Ruslarla mücadele eden ve onları perişan eden İmam Şamil kesin netice alınması için Halife-i Müsliminden yardım ister. Bu maksatla 1853'te Muhammed Emin isimli kumandanını Sultan Abdülmecid'e gönderir. O yıllarda osmanlı Devleti İngiltere ve Fransa ile ittifak ederek Rusya'ya sefer yapma hazırlığı içerisindedir. Şamil'e göre, Rusya'ya öldürücü darbe Kırım'dan değil, Kafkasya'dan vurulabilirdi.

Kafkasya çok zengin bir ülkeydi ve Rusya ile Osmanlı Devleti arasında aşılmaz bir set olabilirdi.

Kafkasya'da çeyrek asırdır İmam Şamil'in liderliğinde verilen mücadelede, sayısı gittikçe artarak ikiyüz bine ulaşan muazzam Rus ordusu bozguna uğratılmıştır. Osmanlı ordusunun yardım ve desteğiyle Ruslara öldürücü darbe vurulabilecekti.

Sultan Abdülmecid, İmam Şamil'in kumandanını büyük bir alaka ile karşılamış ve derhal İmam Şamil'e yardım gönderilmesini emretmiştir. Bu maksatla büyük bir donanma Kafkasya'yı kurtarmak üzere ağzına kadar silah ve cephane dolu olarak yola çıkarılmıştır. Ne var ki, zengin belde Kafkasya'ya Osmanlı nüfuzunun girmesini istemeyen müttefik ülkeler, Kafkasya'ya giden yardım gemilerini çevirerek, malzemeleri Sivastopol'a yığmışlardır. Böylece Kafkasya'nın istiklal ümidi kaybolmuştur.

Şeyh Şamil'in Müdafaa Muharebeleri ve Esir Düşmesi

Çar II.Aleksandr, bir avuç insanın koskoca bir imparatorluğu çaresizlik içerisinde bırakmasını gururuna yediremiyordu. Meseleyi halletmek için büyük askerî birlikler hazırlatmıştı. Bu birliklerin sayısı bütün Dağıstan nüfusundan fazlaydı.

İmam Şamil bir avuç kahramanla, gözü dönmüş Rus sürülerine karşı kahramanca karşı duruyordu. Ne var ki, düşman kırmakla tükenmiyordu. Yüzlerce topu vardı. Büyük cephaneleri vardı ve silahlar devamlı ölüm kusuyordu. Son çarpışmada Şamil'in askerleri eriye eriye yüz kişi kalmıştı. Kadın ve çocuklar vardı. Durumu ören Şamil, kadın ve çocuklara ve yerli ahaliye dokunulmamak kaydiyle teslim olmuştur.

Kafkas Kartalı 6 Eylül 1859'da esir alınmıştır. Kırk kişilik maiyyetiyle birlikte Başşehir Petersburg'a götürülmüştür. On sene Rusya'da esir kalan Şamil, Çar'dan İstanbul'a gönderilmesini ister. Bu isteğin kabul edilmesinden sonra İmam Şamil 1870'te İstanbul'a gelir. Büyük bir kalabalık bu şanlı mücahidi büyük bir coşkunlukla karşılar. İstanbul bir bayram günü yaşamaktadır. Aziz misafirleri şehirlerine teşrif etmiştir...

Şamil'i getiren gemi Dolmabahçe sarayı önüne demirlemiştir. Büyük kahramanı bizzat Sultan Abdülaziz karşılamış ve onu büyük bir muhabbetle bağrına basmıştır. Sultan Abdülaziz sevincini şöyle ifade etmektedir: "Babam sultan Mahmut mezarından çıksa idi ancak bu kadar sevinç ve heyecan duyabilirdim!"

Sultan Abdülaziz Han aziz misafirine nasıl ikram edeceğini, onu nasıl ağırlayacağını bilemez âdeta. Günlerce başbaşa sohbet ederler.

İmam Şamil son günlerini mübarek beldelerde, yüce Nebi'nin (a.s.m.) makberinin bulunduğu Medine'de geçirmek istemektedir.

Rusya'dan ayrılırken geri dönmesi şart koşulmuş ve bunun için oğlu Muhammed Şefiî rehin alınmıştır.

Sultan Abdülaziz İmam Şamil'in son günlerini mübarek beldelerde geçirmesine müsaade edilmesi için Rus Çarına aracılıkta bulunur ve bu talep kabul edilir. Bundan sonra İmam Şamil mübarek beldelere gider ve haccını ifa eder. Hac esnasında dünyanın dört bir yanından gelen hacılar nâmını işittikleri bu şanlı mücahidi görmek, elini öpüp, duasını almak isterler, lâkin ister istemez izdiham meydana gelir. Bu duruma çare olmak üzere idareciler Şeyh Şamil'i Kabe'nin damına çıkarırlar. Bir müddet orada duran İmam Şamil'i hacılar doyasıya seyrederler.

Büyük bir izzet ve ikram'la ağırlanan İmam Şamil 17 Şubat 1871'de Medine-i Münevvere'de ruhunu Rahman'a teslim eder.

İmam Şamil'in cenazesi Cennetü'1-Baki denilen ve Peygaber Efendimizin (a.s.m.) zevcelerinin ve pek çok sahabenin de medfun bulundukları kabristana defnedilir.