PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Kaİnat (evren)


Murat Sâki
09.06.2006, 21:47
http://www.sorularlarisaleinur.com/image/nur_bahcesi/nb1_1.jpg
KAİNAT (EVREN)
“Şu misafirhane-i dünyada nazar-ı hikmetle
baksan hiçbir şeyi nizamsız, gayesiz göremezsin.
Nasıl sen nizamsız, gayesiz kalabilirsin?”

“İçinde yaşadığım şu varlık âlemi nedir? İçindeki varlıklar nedir ve ne vazife görmektedirler?” soruları, aklı başında her insanı meşgul etmiştir. Gelecek ifadelerde, kâinatın ne olduğu sorusuna çok yönlü cevaplar bulabiliriz. Şöyle ki: Kâinat,
• Mükemmel bir şehir,
• İleri bir memleket,
• Muhteşem bir âlem,
• Ezel ve ebed Sultanı olan Allahın hadsiz ordularının muhteşem bir kışlası,
• Hadsiz antika ve acip ve kıymetli şeylerle süslendirilmiş bir saray,
• Her sayfası bir kitap kadar ve her satırı bir sayfa kadar manaları ifade eden İlahi bir kitap.
• Her bir tekvini âyeti ve her bir kelimesi, hattâ her bir noktası, her bir harfi, birer mu’cize hükmünde cismani bir Kur’ân.
• Rahman olan Allah’ın bir mescidi. Kâinat mescidinin her bir köşesinde bir grup varlık, bir çeşit ibadetle meşgul. Bu mescidin içi sayısız âyetlerle ve mânâlı nakışlarla süslenmiş.
• Saadet yurdu olan cennetin tabakalarına, insanların amelleri gibi çok neticeleri ile, levazımat sağlayan bir fabrika.
• Beka âleminde, özellikle cennet-i âla’da, temaşa ehli olan insanlara, dünyadan alınma daimî manzaraları göstermek için, devamlı işleyen yüz bin yüzlü sinemalı bir fotoğraf.,
• Nihayetsiz bir güzellik ve sermedi bir cemalin aynası ve cilveleri..
• İlâhî sanatların sergisi.
• İnsan-ı ekber. Yani, büyük bir insan. İnsan küçük bir kâinat olduğu gibi, kâinat dahi büyük bir insandır.
• Muvahhid-i ekber. Yani, Allah’ın varlığını ve birliğini ilan eden en büyük muvahhid.
• Bir ziyafetgâh.
• Bir seyrangâh. Yani, bir ziyafet ve seyir yeridir.
http://www.sorularlarisaleinur.com/image/nur_bahcesi/nb1_2.jpg
Şu varlık alemine bu şekilde genel bir bakıştan sonra bu alemde yer alan varlıkların ne olduğuna şu tespitlerle cevap verebiliriz:
Kâinatı meydana getiren varlıklar:
• Rabbanî birer mektup
• Allah’a birer ayna
• İlâhî birer memur.
• Anlamlı birer harf.
• Birer san’at mu’cizesi.
• Rabbani birer mühür.
• Tevhide birer pencere.
• Sultan-ı ezel ve ebedin raiyeti.
• Nihayetsiz kudret sahibi bir san’atkârın,
- mukaddes isimlerinin cilveleri
- fiillerinin eserleri
- kader ve kudret kaleminin nakışları ve sayfaları.
• Rububiyet-i İlâhîyenin şahitleri.
• Hikmetli bir mürebbinin hizmetkârları.
• Kerîm bir müdebbirin ameleleri.
• Kudret mu’cizeleri ve meyveleri.
• Hikmet kelimeleridirler.
Keza, her bir varlık,
• Bir mir’at-ı marifet yani, bir marifet aynasıdır. O aynaya bakmakla Allah tanınır.
• Bürhanı vahdaniyet, yani, Allah’ın birliğinin bir delili,
• Çok mânâlı bir lafzı mücessem,
• Birer kudret kelimesi,
• Letafetli birer kaside,
• Hikmetçi birer kelime,
• Şuur sahiplerine ibretli birer mütalagâhtır.
Kâinattaki varlıkların ne olduğunu anladıktan sonra, şimdi de bu varlıkların ne vazife gördüklerine bakalım.
Kâinat büyük bir cami, muazzam bir mesciddir. Bütün varlıklar büyük bir namazda, cemaatle, her biri kendine mahsus bir ibadet yapmakta ve hal dili ile namaz kılmaktadır.
“Vezaif-i eşya” tabir edilen hidematı meşhude, onların ubudiyetlerinin unvanlarıdır. Yani “eşyanın görevleri” tabir edilen, gözle görülen hizmetleri, onların ubudiyetlerinin unvanlarıdır. Meselâ, güneşin aydınlatması, ağaçların meyve vermesi, kuşların cıvıltısı birer ibadettir. Çünkü ibadet, itaattan ibarettir. “Göklerde ve yerdekiler, hepsi Ona (Allah’a) teslim olmuştur” âyetinin hükmünce, bütün kâinat müslümandır. (Al-i İmran, 83)

mustafa
10.06.2006, 12:57
çok güzel bir çalışma Allah razı olsun

Mevlüde Yıldız
10.06.2006, 22:46
mükembel emeğine sağlık

Murat Sâki
11.06.2006, 19:12
KUR’AN
“Elde Kur’ân gibi bir mu’cize-i baki varken
Başka bürhan aramak aklıma zaid görünür.
Elde Kur’ân gibi bir bürhanı hakikat varken
Münkirleri ilzam için gönıüme sıklet mi gelir?”
Kur’ân; İlâhi kelâm, Allah’ın insanlığa son evrensel mesajı. Resûlullahın en büyük mu’cizesi. Bütün İlâhî menşe’li kitapların en şümullüsü...
Onun mahiyetine, şu cümlelerle bakabiliriz: Kur’ân,
• Ezel ve ebed sultanı olan Cenabı Hakk’ın on sekiz bin âleme bakan, teveccüh eden yüce fermanı
• Umum ins ve cinnin umum tabakalarına karşı konuşan ezeli bir hutbe
• Hakikatler denizi
• Mu’cize-i kübra (en büyük mu’cize)
• Nurlar kaynağı
• En âlâ mürşid
• En mukaddes üstad
• Coşkun bir deniz
• Feyiz saçan bir güneş
• Ehl-i şuura imam
• Cin ve inse mürşit
• Ehl-i kemale rehber
• Ehı-i hakikate muallim
• Kalplere kut ve gıda
• Akıllara kuvvet ve ğına
• Ruha ma ve ziya
• Nefislere deva ve şifa
• Daima terakkiyatta mertebe kateden kâmil insanların bütün tabakalarının mutlak rehberi
• Kâinat semasında daim parlayan ve hiçbir vakit batmayan hakikat âleminin güneşler güneşi
• Kâinatın bütün gerçek ve yüce hakikatlerinin beliğ tercümanı
• Kâinat Yaratıcısının bütün kemalâtının mu’ciz dili ve bütün maksatlarının harika mecmuası
• Bütün mukaddes ve hakikatlı kitapların özünün özü
• Zemin kafasının aklı ve düşünme kuvveti.
• Arşı ferş ile bağlamış bir zincir, bir hablullah (Allahın ipi)
• Allah’ın büyük bir eczahanesidir.
Bunun neticesi olarak, Kur'an'da
• Her derde deva
• Her zulmete ziya
• Her ye’se rica bulunur.
http://www.sorularlarisaleinur.com/image/nur_bahcesi/nb15_1.jpg
Kur'an,
• Kudret kalemiyle kâinat sayfalarında yazılan âyetleri okuyan bir hafız
• Kâinat kitabının kıraati ve nizamatının tilaveti
• İsm-i âzamın muhitinden nüzul ile, arşı âzamın bütün muhatına bakan, teftiş eden, hikmet saçan mukaddes bir kitap
• Hakikatler pınarı
• Her dakikada yüz milyondan ziyade insanların dillerinin virdi
• İslâm Aleminin semasında pek parlak ve daima hakikat nurlarını neşreden bir hakikat yıldızı
• Zeminde ve gökte gizli İlâhi isimlerin mânevî hazinelerinin keşşafı
• Olaylar satırlarının altında örtülü gerçeklerin anahtarı
• İslâmiyet âlem-i mânevîsinin güneşi, temeli, hendesesi
• İnsanlık âleminin terbiyecisi
• İnsanlığı mutluluğa sevk eden gerçek mürşid ve yol göstericisi
• İnsanlığa şeriat, dua, hikmet, ubudiyet, emir ve dâvet, zikir ve fikir kitabı
• Bütün insanın bütün mânevî ihtiyaçlarına merci’ olacak çok kitapları içine alan tek, cami’ mukaddes bir kitap.
• Mukaddes bir kütüphane hükmünde semavi bir kitap
• Bütün âlemlerin Rabbi itibariyle Allah’ın kelâmı
• Bütün mevcudatın İlâhı ünvanıyla Allah’ın fermanı
• Bütün semavat ve arzın Halıkı namına bir hitap
• Allahın mutlak terbiyesi cihetinde bir konuşması,
• Her şeyi kuşatan rahmet noktasından, Rahmani iltifatların bir defteri
• Bütün mukaddes kitapların en nurlu reisi
• Şu büyük kâinat kitabının ezeli bir tercümesi
• Kâinattaki varlıkların çeşit çeşit dillerinin ebedi tercümanı
• Şehadet âleminde gayb âleminin dili
• Ahiret âlemlerinin mukaddes haritası
• Küre-i arz kafasının aklı
• Bir maide-i semaviye, yani semavi bir sofradır. Binler farklı tabakada olan fikirler, akıllar, kalpler ve ruhlar, o sofradan gıdalarını buluyorlar, hazlarını alıyorlar.
Kur’ân-ı Kerimin mahiyetiyle ilgili bu mütalaalardan sonra, şimdi de Kur’ânla ilgili bazı meseleleri görmeye çalışalım:
Kur’ân-ın lafızları,
• Her biri hidayet cevherlerinin birer sadefi
• İman hakikatlerinin birer menbaı
• İslâm esaslarının birer madenidir.
Yani, Kur’ân-ın lafızları birer sadef gibidir. İnci misal hidayet cevherleri, o lafızlarda gizlenmiştir. O lafızlar bir pınar gibidir; iman hakikatleri o pınardan nebean eder. O lafızlar bir madendir; İslâmın esasları o lafızlar madeninden çıkar.
Kur’ânın kelimeleri,
• Latîf mânâların definelerine birer anahtardır.
Ayetler,
• Allah’ın kitabı büyük bir hazine. Her bir âyet, bir mücevher sandığı
• Ayetler kemalât hazinelerine ve ilim definelerine birer anahtardır.
Huruf-u mukattaa (Ha-mim, sad... gibi sûre başlarındaki harfler),
• Cenab-ı Hakkın, has kulu olan Resûlullah’a bazı gaybî işaretler verdiği İlâhi birer şifredir.
İcâz, yani Kur'an ayetlerinin vecizliği,
• Kur’ân-ın mu’cizeliğinin en metin ve en mühim bir esası.
Temsil (Kur’ânın bazı hakikatleri örneklerle anlatması)
• Kur’ânın mu’cizeliğine en parlak bir aynadır.

Zeynep Özmen
12.06.2006, 17:57
çok güzel ALLAH razı olsun resim konu ile çok güzel uyuşmuş

Murat Sâki
15.06.2006, 17:09
http://www.sorularlarisaleinur.com/image/nur_bahcesi/nb8_1.jpg
CANLILAR ÂLEMİ

“Kâinatın en mühim neticesi
ve meyvesi
ve hikmet i hilkat-i hayattır.”
Her tarafından hayat kaynayan bir dünyada yaşıyoruz. Gözle görülmeyen mikro-organizmalardan fillere, sineklerden kartallara, rengarenk çiçeklerden çeşit çeşit meyvelere varıncaya kadar gayet zengin bir hayat görüntüsüyle karşı karşıyayız. Bütün bu hayat görüntüleri, Cenabı Hakkın hayat sıfatıyla alakadardır.
Hayat sıfatı,
• Bütün sıfatların esası ve menbaı,
• İsm-i âzamın masdarı ve medarıdır.
Cenabı Hakkın diğer sıfatları, Onun hayat sıfatıyla ilgilidir. Hayatın tecellisi, ilim, irade, kudret gibi sıfatların tecellisini de beraberinde getirmektedir.
http://www.sorularlarisaleinur.com/image/nur_bahcesi/nb8_2.jpg
Hayat,
• Şu kâinatın en ehemmiyetli gayesi
• en büyük neticesi
• en parlak nuru
• en latîf mayesi
• gayet süzülmüş bir hülasası
• en mükemmel meyvesi
• en yüksek kemali
• en güzel cemali
• en güzel zineti
• Sırr-ı vahdeti (birlik Sırrı)
• rabıta-i ittihadı
• kemalatının menşei (kâinattaki mükemmelliklerin kaynağı)
• san’at ve mahiyetçe en harika bir ziruhu
• en küçük bir mahluku, bir kâinat hükmüne getiren mu’cizekâr bir hakikati
• En harika bir kudret mucizesi
• Harika bir san’at-ı İlâhiye
• Kâinatın mahiyetleri içinde Zat-ı Hayy u Kayyum’un varlığına, birliğine ve Ehadiyetine şehadet eden delillerin en parlağı, en kat’isi ve en mükemmeli
• İlâhî sanatlar içinde en hafîsi ve en zahiri (yani, hem gizli, hem aşikâr. Gözümüz önünde o kadar canlılar yaratılıyor, fakat hâlâ günümüze kadar hayatın mahiyeti ve sırrı çözülebilmiş değil); en kıymettarı ve en ucuzu; en nezihi ve en parlak ve en manidar bir nakş-ı sanat-ı Rabbaniye
• Diğer varlıkları kendine hizmet ettiren, Allahın rahmetinin nazenin, nazdar, nazik bir cilvesi
• Allahın terbiye edici şuunatının gayet cami’ bir aynası
• Bu kâinatın büyük tezgâhında bir istihale makinesi. (Bir dönüşüm makinesi. Belediyelerin çöp problemini hâlâ halledemediği bir dünyada, Cenabı Hak ölü ve kokuşmuş maddeleri bazı canlılara rızık yaparak, ekolojik dengeyi göstermektedir. Öyle ki, beşerin bulaşık eli karışmadığı yerler pırıl pırıl ve tertemizdir).
• Kesrette bir çeşit tecelli-i vahdet. (Çoklukta birliğin bir çeşit tecellisi. Şu âlem, bir kesretler topluluğudur. Yani birbirinden farklı güneş, hava, su, toprak gibi şeylerden meydana gelmiştir. Fakat bütün bu farklı şeyler hayata hizmet ederek, en küçük canlıyı yaratanın, bütün kâinatı yaratan olması lâzım geldiğini gösterirler. Şeker fabrikasından elde edilen şekerin, bütün sistemlerden süzülerek elde edilmesi gibi, hayat dahi kâinat fabrikasının tamamından elde edilmektedir).
• Vücudun kemali, hatta vücudun hakiki vücudu
• Vücudun nuru.
• Mevcudatın keşşafı. (Hayat ile varlıkların varlığı bilinir. Işık olmasa eşya görülmediği gibi, hayat olmasa varlıkların farkına varılmaz.)
• En harika bir kudret mu’cizesi. (Öyle harika ki, laboratuarlarda en küçük ve basit bir canlının bile taklidi yapılamıyor. Bir hücreli bir canlının yapısında yer alan elementler, uygun şartlarda bir araya getirildiğinde, o canlı meydana gelmiyor. Bu yönüyle hayat, en harika bir mu’cizedir, madde ötesi bir mânâdır.)
• Bütün kâinattan süzülmüş en safi bir hülasadır.
Hayatta bir tasfiye ameliyesi vardır. Bir gül fabrikasında ilk etapta gül suyu, sonraki merhalelerde değişik kalitelerde gül yağı elde edilmesi gibi;
• Hayat, kâinattan süzülmüş bir hülasa
• Şuur ve his, hayattan süzülmüş, hayatın bir hülasası
• Akıl, şuurdan ve hisden süzülmüş şuurun bir hülasası
• Ruh, hayatın halis ve safi bir cevheri, sabit ve müstakil zatıdır.
http://www.sorularlarisaleinur.com/image/nur_bahcesi/nb8_3.jpg
Peygamberimizin maddî ve mânevî hayatı
• Kâinatın hayat ve ruhundan ve süzülmüş özün özü
Peygamberimizin Risaleti
• Kâinatın, his ve şuur ve aklından süzülmüş en safi hülasası
• Şuur-u kâinatın şuuru ve nuru
Kur’ânın Vahyi
• Kâinatın hayatının ruhu
• Kainatın şuurunun aklı hükmündedir.
“Eğer kâinattan risalet-i Muhammediyenin (a.s.m.), nuru çıksa gitse, kâinat vefat edecek. Eğer Kur’ân gitse kâinat divane olacak ve küre-i arz kafasını, aklını kaybedecek. Belki şuursuz kalmış başını bir seyyareye (gezegene) çarpacak, bir kıyameti koparacak.”
Üstteki ifadeler, Peygamberimizin (a.s.m.) bütün kâinattan süzülmüş bir hülasa olduğunu göstermektedir. O'nun getirmiş olduğu esaslar, kâinatın akıl ve ruhu mesabesindedir. Dünyadan bu esaslar çaktığında, aklını kaybetmiş olacak ve böylece kıyamet kopacaktır.
http://www.sorularlarisaleinur.com/image/nur_bahcesi/nb8_4.jpg
Hayatla ilgili bu derin mütalaalardan sonra, her bir hayat sahibinin ne olduğuna bakabiliriz. Şöyle ki:
Her bir canlı,
• Gayet anlamlı bir kelime, bir mektup
• Bir kaside-i Rabbanî (Allah’ın medhini yapan Rabbanî bir kaside)
• İlâhî bir i’lanname
• Birer tevhid sikkesi
• Birer vahdet hatemi
• Birer Ehadiyet mührü
• Birer Samediyet turrası
• Birer muvazzaf (görevli) mesrur asker
• Birer müstakim memnun memur
• Bütün kâinattan gayet hassas mizanlarla süzülmüş bir katre (bir damla)
• Şems-i Ezeli’nin şuaları hükmünde olan isimlerinin odak noktasıdır.
Ayrıca,
• Kâinatın küçültülmüş birer örneği
• Alemin bir çekirdeği
• Birer kudret mucizesidir.
• Her biri zihayat bir kâinattır. (Yani, her biri, canlı bir kâinattır. Evet, “dünya öyle bir misafirhanedir ki, zihayat kâinatlar ona misafir olurlar ve seyyah âlemler ve seyyar dünyalar ona gelirler, vazifelerini görürler, giderler.”
• Herbiri küçük bir âlemdir.
Hayata ve hayat sahiplerine genel bir bakıştan sonra, bazı canlılara daha yakından bakabiliriz.

Murat Sâki
16.06.2006, 14:45
http://www.sorularlarisaleinur.com/image/nur_bahcesi/nb3_1.jpg
MELEKLER

“Görünmemek olmamaya hüccet olamaz.”
Hayal edemeyeceğimiz kadar geniş olan göklerde hayat olup olmadığı meselesi, pek çok insanın zihnini meşgul eder. “Semavat, meleklerin birer menzili, birer tayyaresi, birer mescidi” şeklîndeki tesbit, meseleyi halletmektedir. Evet, şu küçük dünyamızda hiçbir yeri canlılardan boş bırakmayan İlâhî kudret, elbette o koca semayı boş bırakmamıştır. Melekler ve ruhaniler, sema ülkesinin sakinleridir. Melekler,
• Alem sarayının seyircileri,
• Kâinat kitabının mütalacıları,
• Saltanat-ı rububiyetin dellalları,
• Kâinattaki hayırlı işlerdeki kânunların temsilcileri, nazırlarıdırlar. Meselâ, bunlardan biri olan Mikail,

•“Rezzakiyet arşının hamelesinden” olup
- Yeryüzü tarlasında ekilen İlâhî san’atlara Cenab-ı Hakk’ın havliyle, kuvvetiyle, hesabıyla, emriyle umumi bir nazır,
- Umum çiftçi-misal meleklerin reisidir.

hilkat
16.06.2006, 19:05
İmanın şartlarından ikincisi meleklere inanmaktır. Melekler, nurdan yaratılmış varlıklardır. Onlar yemezler, içmezler, erkeklik ve dişilikleri yoktur.

Melekler, Allah'ın sevgili kullarıdır. Allah'ın emirlerini kusursuz yerine getirirler,

Yüce Allah, varlıkları çeşitli şekillerde yaratmıştır. Bunlardan kimisi bizim görebileceğimiz, kimisi de göremiyeceğimiz şekildedir. İnsan, bazı varlıkları göremiyor. Çünkü, insanın gözü her şeyi görebilecek durumda yaratılmamıştır, görme yeteneği sınırlıdır.

Meselâ; çok küçük bir cismi göremediğimiz gibi; havayı, rüzgârı, rûhumuzu ve aklımızı da göremiyoruz. Telden geçen elektrik akımı da görülmüyor. Halbuki göremediğimiz bu şeylerin var olduğunu biliyoruz. İşte melekler de var olduğu halde görülmeyen varlıklardır.

Melekler nurdan yaratılmış lâtif varlıklar oldukları için biz onları göremiyoruz. Fakat meleklerin varlığına inanıyoruz, çünkü meleklerin varlığını Allah Teâla Kur'an-ı Kerim'de haber vermiş, Peygamber Efendimiz de melekleri hem görmüş, hem de bize bildirmiştir. Yüce Allah'ın ve sevgili Peygamberimizin bildirdiği her şey doğrudur. Bu sebeple biz, meleklerin varlığına kesin olarak iman ediyoruz.

Melekler: yerde, göklerde, çevremizde ve her yerde bulunurlar. Sayılarını ancak Allah bilir. Her birine Allah'ın verdiği görevler vardır.

Bazıları devamlı olarak Allah'a ibadet eder. Bazıları da kâinatın tertip ve düzeni ile vazifelidirler. İnsanların gücünün erişemiyeceği büyük işler yaparlar. İnsanlara iyiliği telkin eden, kötülüklerden koruyan, sıkıntılı zamanlarda müminlerin yardımına gönderilen melekler de vardır. Yüce Allah, meleklerin varlığı ile sonsuz kudretini göstermiştir

Mevlüde Yıldız
16.06.2006, 21:21
Allah razı olsun ikinizdende çok güzel yazılar

Murat Sâki
17.06.2006, 13:34
cümleten amin hilkat kardeş bilgiler için teşekkürler.

Mevlüde Yıldız
18.06.2006, 22:22
Allah razı olsun

Murat Sâki
19.06.2006, 16:16
24. Mektub’un sırları

İzmit’te oturan Mehmet Naci Bey’in dört buçuk yaşındaki Kerem isimli oğlu geçen sene kansere yakalanır. Zaten doğuştan özürlü olan çocuğun durumu gün geçtikçe ağırlaşır.

Ağrıları ile kıvranırken de yavru babasının elinden tutar ve kendisine dua etmesini ister. O yorulunca annesinin devam etmesini, okumasını arzu eder. Annesi de yorulunca üst katlarda oturan komşuyu ister... O da dua eder.

Günler böyle geçerken bir gün bu çocuk “Baba bana 24. Mektub’u oku!” der. Halbuki daha önce aralarında hiç 24. Mektub mevzubahis olmamıştır. Bu özürlü çocuk zaten maksadını bile tam telaffuz edememektedir.

Babası bu isteği üzerine Bediüzzaman Hazretleri’nin Mektubat isimli eserini açar ve 24. Mektub’u okumaya başlar. Tam bir saat okur. Okuma bitince “Baba bana çok iyi geldi. Çok rahatladım. Ağrılarım azaldı.” der.

Derince’de derviş ruhlu âmâ bir zat vardır. Çocukluğunda gözleri görmez olmuş. Bu zât çocuğun durumunu öğrenince ziyaretlerine gelir. Çocuğun vaziyeti de iyice ağırlaşmıştır. Bu zat meseleyi tekrar dinlemek ister. Baba anlattıkça 24. Mektub’un tekrar okunmasını ister. Hareket bile edemeyen çocuğun başında babası 24. Mektub’u okumakta çok zorlanmasına rağmen bu kasvetli ortamda okumaya başlar. Ama içinden de “Biri ‘Yeter’ dese de bir bıraksam” diye geçirir. Ama bakar ki çocuk hareket etmeye başlar.

Bir miktar daha okuduktan sonra misafirler izin isteyip ayrılırlar. O âmâ zat ise merdivenlerden indikten sonra yanındaki arkadaşına “Kitap okunurken Hz. Azrail Aleyhisselam geldi. Risâle okunduğunu görünce geri döndü.” der.

O gece sabah olmadan çocuk vefat eder.

24. Mektub’un başındaki suale bakacak olursak “Nazik, nâzenin ve canlı olan ağaçların, çiçeklerin vücuda lâyık hayata âşık, bekaya iştiyaklı olan hayvan taifelerinin gayet sür’atle göz açtırılmadan öldürülmelerinde ne hikmet var?” mealindeki sözleri buluruz. Cevap ise iki makam ve on bölümle verilmiştir.

Sonsuz sayfalı bir romanın sadece birinci sayfasına bakarak olaylar hakkında hüküm verip değerlendirme yapmak yanlış olur. Ebedi ahiret hayatına göre dünya hayatı işte o romanın birinci sayfası gibidir. Arkada sonsuz saadetler var.

24. Mektub’un son bölümünde deniliyor ki: “Demek ki, her fâni bir vücudu terk eder, binler bâki vücudları kazanır, kazandırır. Mesela, nasıl ki harikulâde bir fabrika makinesine âdi bazı maddeler atılır; içinde yanarlar, zahiren mahvolurlar, fakat o fabrikanın imbiklerinde çok kıymetli kimyevi maddeler ve ilaçlar meydana gelir. Hem onun kuvvetiyle ve buharıyla o fabrikanın çarkları döner; bir taraftan kumaşları dokumasına, bir kısım da şeker gibi başka kıymetli şeyleri imâl etmeye vesile oluyor... Demek, o adi maddelerin yanmasıyla ve zahireten mahvolmasıyla binlerce şey vücut buluyor. Demek, âdi bir vücud gider, âli çok vücudları miras bırakır. İşte şu halde o âdi maddeye “Yazık oldu!..” denilir mi? ‘’Fabrika sahibi neden ona acımadı, yandırdı; o sevimli maddeleri mahvetti?” diye şikâyet edilir mi? Aynen öyle de ‘En yüce temsil ve meseleler ALLAH (c.c.) içindir.’ Halık, Hâkim, Rahim ve Vedûd olan Cenab–ı Hak, rahmet, hikmet ve muhabbetinin muktezası olarak kainat fabrikasına hareket veriyor. Her bir fâni vücudu çok baki vücudlara çekirdek yapar, Rabbani maksatlara vesile eder, kader kalemine mürekkep eder, kudretin dokumalarına bir mekik yapar ve daha bilmediğimiz pek çok kıymetli inayetler ve âli maksatlar için kendi kudretinin faaliyeti ile kainatı faaliyete getirir, kâinatı konuşturur, âyetlerini ona sessiz söylettirir ve ona yazdırır.”

24. Mektub ile ilgili kısa bir bilgi sunmak istedim. O mektubu zeyilleri ile beraber mütalaa ettiğinizde buna layık olduğunu tasdik edeceğiniz kanaatini bekliyorum.

''tesadüfdür bu ıletı elıme geldikden kısa bir süre sonra izmit e bir akraba zıyaretine gittim söz konusu aile ile konuşma imkanım olmadı ama bu olayı dogrulayan askeri bir yetkılı ile konuşdum

derince askeri hasteni tabiblerınden tabib binbaşı ismail ezedine olayı sordum evet dogruladı ve o olaydan sonra risale i nur okumaya hatta osmanlıca dil kursuna bile gittiğini söyledi ''

Murat Sâki
29.06.2006, 16:08
Üstadın bir talabesi bir rüya görür ve üstad belli bir zaman gecdikden sonra acıklmasını(tabirini) yapar şöyleki....

“Senin müjdeli, mübarek ve güzel rü'yanın tabiri, Kur'an için ve bizim için (1) çok güzeldir. Hem zaman tabir etti ve ediyor, (2) tabirimize ihtiyaç bırakmıyor. Hem kısmen (3) tabiri güzel olarak çıkmış. Sen dikkat etsen anlarsın. Yalnız bir-iki noktasına işaret ederiz. Yani bir hakikat beyan ederiz. (4) Senin hakikat-ı rü'ya nev'inden olan (5) vakıalar, (6) o hakikatın temessülâtıdır.(7) Şöyle ki:

O vasi' meydanlık, âlem-i İslâmiyettir. Meydanlığın nihayetindeki mescid, Isparta vilayetidir. Etrafı bulanık çamurlu su, hal ve zamanın sefahet ve atalet ve bid'atlar bataklığıdır. Sen selâmetle, bulaşmadan, sür'atle mescide eriştiğin; herkesten evvel envâr-ı Kur'aniyeye sahib çıkıp, kalbini bozmadan sağlam kaldığına işarettir. Mesciddeki küçük cemaat ise; Hakkı, Hulusi, Sabri, Süleyman, Rüşdü, Bekir, Mustafa, Ali, Zühdü, Lütfü, Hüsrev, Re'fet gibi Sözler'in hameleleridir.( Ufak kürsü ise, Barla gibi küçük bir köydür. Yüksek ses ise, Sözler'deki kuvvet ve sür'at-i intişarlarına işarettir. Birinci safta sana tahsis edilen makam ise, Abdurrahman'dan sana münhal kalan yerdir. O cemaat; telsiz âletlerin âhizeleri hükmünde, bütün dünyaya ders işittirmek istemek işareti ve hakikatı ise inşâallah tamamıyla sonra çıkacak.(9) Şimdi efradı birer küçük çekirdek iseler de, ileride tevfik-i İlahî ile birer şecere-i âliye hükmüne geçerler. Ve birer telsiz telgrafın merkezi olurlar. Sarıklı küçük genç bir zât ise; Hulusi'ye omuz omuza verecek belki geçecek birisi, naşirler ve talebeler içine girmeye namzeddir. Bazılarını zannederim, fakat kat'î hükmedemem. (10) O genç, kuvve-i velayetle (11) meydana atılacak bir zâttır. Sair noktaları sen benim bedelime tabir et.”

Murat Sâki
03.07.2006, 15:41
http://www.sorularlarisaleinur.com/image/nur_bahcesi/nb23_1.jpg
MİLLİYET
“Milliyetimiz bir vücuttur.
Ruhu İslâmiyet, aklı Kur’ân ve imandır.”
Bediüzzaman’ın üstte zikrettiğimiz gençlere hitabında bir ırk ismi vermeden “Ey bu vatan gençleri” demesi çok anlamlıdır. Çünkü, eskiden beri hicretlerle pek çok milletin gelip geçtiği, veya yerleştiği bu mübarek vatanda, günümüzde de farklı milletler beraberce yaşamaktadır. Hepsini tek bir isimde toplamak mümkün değildir. Toplamaya çalışanlar da muvaffak olamamışlardır. Yüzde doksan küsuru Müslüman olan bu cennet vatanın evladını bir araya getiren bağ, İslâmiyettir. Bayram ve cum’a namazlarında, yedisinden yetmişine, liberalinden radikaline her türlü insanın, camilerde kardeşçe bir araya gelmesi bunun bir ispatıdır.
Kendisi Bitlis’te dünyaya gelen ve ömrünün büyük bir kısmını Türkler içinde geçiren Bediüzzaman’a göre Kürtler,
• Türklerin hakiki bir vatandaşı
• Eskiden beri onların cihad arkadaşıdır.
http://www.sorularlarisaleinur.com/image/nur_bahcesi/nb23_2.jpg
Türkler ise,
• Şarkın en cesur ve kuvvetli ve kesretli kavmi
• İslâmiyetin ve Kur’ân-ın elinde şeref-şiar (şerefli) ve barika-asa (şimşek gibi) bir elmas kılıç
• Millet-i İslâmiyenin en mühim ve mücahid ve muazzam bir ordusu
• İslâm ordularının en kahramanı
• İslâmiyetin kahraman bayraktarıdır.
Kendisinin “Türkler bizim aklımız, biz de onların kuvveti. Mecmuumuz bir iyi insan oluruz” sözü, iki milletin tarihçe sabit olan beraberliğinin ne derece isabetli ve bu beraberliğin devamının ne derece lüzumlu olduğunu göstermektedir.
Bediüzzaman’a göre menfî milliyet ve unsuriyetperverlik (ırkçılık),
• Avrupa’nın bir nevi frenk illetidir. Avrupa, içimize soktuğu böyle bir illetle, bizi birbirimizle meşgul etmekte, İslâm birliğinin önüne geçmek istemektedir.
İnanıyoruz ki, milletimiz bu badireyi de atlatacak, kendi içinde güçlü bir millet olarak, tekrar âlem-i İslâma önderlik edecektir.

RaBiA
05.07.2006, 13:13
üstadın hersözü şu yaşadığımız zamana bile yetişiyor işte.kürt-türk sorunu çıkarmaya çalışanlara iyi bir cevap.zamanında bizi böldüler işte türk-kürt ayırarak.şimdide çağdaşlık nutukları atıyorlar..

Murat Sâki
05.07.2006, 15:17
evet türkiye sınırları içinde aslında böyle bir şey olması mümkün değildir ama gel görki bir şekilde nifak tohumlarını aramıza serpmeyi başardılar İnşallah ilerde bu tür sorunları yaşamayacağız...

Tokluca
10.07.2006, 09:53
Bu probli günlerde bu sözler ne kadar güzel.

Murat Sâki
10.07.2006, 13:35
http://www.sorularlarisaleinur.com/image/nur_bahcesi/nb24_1.jpg
CİHAD
“Biz öyle bir hakikate hayatımızı vakfetmişiz ki;
– Güneşten daha parlak
– Cennet gibi güzel
– Ve saadet-i ebediye gibi şirindir.”

Bediüzzaman’ın nefis ve şeytan, ehl-i küfür ve ehl-i dalaletle mücadelede geçen hareketli bir hayatı vardır. Kendisi, bir İslâm mücahididir. Birinci dünya savaşında doğuda Ruslar ve Ermenilere karşı silâhlı mücadelede bulunmuş, savaş sonrası İngilizlerin İstanbul’un işgali dönemlerinde ilmi mücadele yapmış, Anadolu’daki millî mücadelenin destekçisi olmuştur.
Bediüzzaman, memleket dahilindeki cihad’la, harici düşmana karşı yapılacak cihadı ayırır. Dahilde müsbet hareketin lüzumunu belirtir; memleket dahilinde cihadını iman hizmetine hasreder. Ona göre imanı kurtarmak hizmeti,
• En kudsi, en büyük vazifedir.
Şimdi, cihadla ilgili bazı esaslara dikkat çekmek istiyoruz:
Atalet-i mutlaka (mutlak tembellik, hareketsizlik),
• Ölümün biraderi
• Ademin ammizadesi (yokluğun amca oğlu)
• Vücud içinde adem (varlık içinde yokluk)
• Hayat içinde mevttir. (hayat içinde ölümdür).
Meyl-i rahat (Rahatını düşünmek),
• Umum meşakkatin anası (bütün sıkıntıların anası)
• Umum rezaletin yuvasıdır.
Faaliyet ise,
• Ayn-ı lezzet olan vücudun tezahürü,
• Ayn-ı elem olan ademden tebaud (uzaklaşmak) ile silkinmesidir.
Demek ki, her Müslüman ölüme ve yokluğa yakın olan tembellikten sıyrılmalı, bizleri sıkıntıya sokan rahata meyilden kaçınmalı, müsbet faaliyetle çalışmalıdır.
Sa’y (çalışmak),
• Vücudun hayatı
• Hayatın yakazasıdır.
İnsanın faaliyet ve çalışmasında şevk temel bir unsurdur. Şevk,
• Sa’y-i insanın buharıdır.
Benzini biten bir araba hareket edemediği gibi, şevki sönen bir insanın da, kalkıp tebliğde bulunması, Allah yolunda cihad etmesi beklenemez.
Bediüzzaman, her hal ve durumda tebliğini yapmıştır. Ona göre, şimendifer (tren),
• Medrese-i seyyare. (Seyyar medrese).
http://www.sorularlarisaleinur.com/image/nur_bahcesi/nb24_2.jpg
Hapishane,
• Medrese-i Yusufiyedir. Hapse bu ünvanı vermesi, Hz. Yusuf’un zulmen atıldığı hapiste, mahkumları irşad etmesi sebebiyledir. Keza hapishane,
• Medresetü’z-Zehra’nın dersanesi
• Nur şakirdlerinin en menfaatli bir dershaneleri
• En feyizli bir çilehaneleri
• Hürriyeti lafızdan ibaret bulunan gaddar bir hükûmetin en rahat mevkiidir.
Bediüzzaman’a göre, hapse girmek,
• Medrese-i Yusufiye kongresine katılmaktır.
1950’ye kadar Eskişehir, Denizli ve Afyon’da üç mahkeme gören Bediüzzaman’ın, 1944’de, Denizli mahkemesinde söylediği şu sözler, hayli orijinal tesbitlerle doludur ve gerçeklerin cesurca haykırılışıdır:
“Sizi iğfal eden ve adliyeyi şaşırtan ve hükûmeti bizimle vatana ve millete zararlı bir surette meşgul eden muarızlarımız olan zındıklar ve münafıklar,
• İstibdad-ı mutlaka, ‘cumhuriyet’ namı vermekle,
• İrtidad-ı mutlakı, rejim altına almakla
• Sefahat-i mutlaka ‘medeniyet’ ismi vermekle
• Cebr-i keyfi-yi küfriye ‘kanun’ ismini takmakla;
- hem sizi iğfal
- hem bizi perişan ederek, hakimiyet-i İslâmiyeye ve millete ve vatana ecnebi hesabına darbeler vuruyorlar.”
“Dünya dönüyor” dediği için kilisenin Engizisyon mahkemesi tarafından idama mahkum edilen Galile’nin, vefatından yüzyıllar sonra, yine kilise tarafından beraat ettirilmesi gibi; Bediüzzaman’a dahi vefatından otuz yıl sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından “iade-i itibar” kararı alınmıştır. Bu karar, sevindirici bir gelişme olmakla beraber, şunu da unutmamak gerekir ki: Meclis, bu kararıyla aslında kendisine “iade-i itibar”da bulunmuştur. Tek parti döneminin bir ayıbını, bu şekilde temizlemiştir.

yasinerbu
11.07.2006, 11:37
Allah razı olsun zınar kardeşim. yine üstadımız buyuruyorki:
Bu zamanda en büyük ihsan, bir vazife imanını kurtarmaktır.Başkalarının imanına kuvvet verecek bir surette çalışmaktır.

RaBiA
12.07.2006, 20:41
Bu probli günlerde bu sözler ne kadar güzel.

ahh bi de dikkate alsalar :(

Murat Sâki
18.07.2006, 14:27
Hikmetü’l-İstiâze risalesi

ON ÜÇÜNCÜ LEM’A

Hikmetü’l-İstiâze
http://www.risaleinurenstitusu.com/tr/kulliyat/images/books/lema/b559.gif sırrına dairdir.

http://www.risaleinurenstitusu.com/tr/kulliyat/images/books/lema/b560.gif

http://www.risaleinurenstitusu.com/tr/kulliyat/images/books/lema/b561.gif

"De ki: Ey Rabbim, şeytanların vesveselerinden Sana sığınırım. Onların yanımda bulunmalarından da, yâ Rabbi, Sana sığınırım." Mü’minûn Sûresi: 23:97-98.

Şeytandan istiâze sırrına dairdir. On Üç İşaret yazılacak. O işaretlerin bir kısmı, müteferrik bir surette Yirmi Altıncı Söz gibi bir kısım risalelerde beyan ve ispat edildiğinden, burada yalnız icmâlen bahsedilecek.

BİRİNCİ İŞARET

Sual: Şeytanların kâinatta icad cihetinde hiçbir methalleri olmadığı, hem Cenâb-ı Hak rahmet ve inâyetiyle ehl-i hakka taraftar olduğu, hem hak ve hakikatin cazibedar güzellikleri ve mehâsinleri ehl-i hakka müeyyid ve müşevvik bulunduğu, hem dalâletin müstekreh çirkinlikleri ehl-i dalâleti tenfir ettikleri halde, hizbüşşeytanın çok defa galebe etmesinin hikmeti nedir? Ve ehl-i hak, her vakit şeytanın şerrinden Cenâb-ı Hakka sığınmasının sırrı nedir?


Elcevap: Hikmeti ve sırrı şudur ki: Ekseriyet-i mutlaka ile dalâlet ve şer, menfidir ve tahriptir ve ademîdir ve bozmaktır. Ve ekseriyet-i mutlaka ile hidayet ve hayır, müsbettir ve vücudîdir ve imar ve tamirdir. Herkesçe malûmdur ki, yirmi adamın yirmi günde yaptığı bir binayı, bir adam bir günde tahrip eder. Evet, bütün âzâ-yı esasiyenin ve şerâit-i hayatiyenin vücuduyla vücudu devam eden hayat-ı insan Hâlık-ı Zülcelâlin kudretine mahsus olduğu halde, bir zalim, bir uzvu kesmesiyle, hayata nisbeten ademî olan mevte o insanı mazhar eder. Onun için, et-tahrîbü eshel durub-u emsal hükmüne geçmiş.

İşte bu sırdandır ki, ehl-i dalâlet, hakikaten zayıf bir kuvvetle pek kuvvetli ehl-i hakka bazan galip oluyor. Fakat ehl-i hakkın öyle muhkem bir kalesi var ki, onda tahassun ettikleri vakit, o müthiş düşmanlar yanaşamazlar, bir halt edemezler. Eğer muvakkat bir zarar verseler, http://www.risaleinurenstitusu.com/tr/kulliyat/images/books/lema/b562.gif ("Akıbet takvâ sahiplerinindir." A’râf Sûresi: 7:128.
) sırrıyla, ebedî bir sevap ve menfaatle o zarar telâfi edilir. O kale-i metin, o hısn-ı hasîn ise, şeriat-ı Muhammediye ve sünnet-i Ahmediyedir (a.s.m.).

İKİNCİ İŞARET

Sual: Şerr-i mahz olan şeytanların icadı ve ehl-i imana taslitleri ve onların yüzünden çok insanlar küfre girip Cehenneme girmeleri, gayet müthiş ve çirkin görünüyor. Acaba Cemîl-i Alel’ıtlak ve Rahîm-i Mutlak ve Rahmân-ı Bilhakkın rahmet ve cemâli, bu hadsiz çirkinliğin ve dehşetli musibetin husulüne nasıl müsaade ediyor ve nasıl cevaz gösteriyor? Şu meseleyi çoklar sormuşlar ve çokların hatırına geliyor.

Elcevap: Şeytanın vücudunda cüz’î şerlerle beraber birçok makasıd-ı hayriye-i külliye ve kemâlât-ı insaniye vardır. Evet, bir çekirdekten koca bir ağaca kadar ne kadar mertebeler var; mahiyet-i insaniyedeki istidatta dahi ondan daha ziyade merâtip var. Belki zerreden şemse kadar dereceleri var. Bu istidâdâtın inkişâfâtı, elbette bir hareket ister, bir muamele iktiza eder. Ve o muameledeki terakki zembereğinin hareketi, mücahede ile olur. O mücahede ise, şeytanların ve muzır şeylerin vücuduyla olur. Yoksa, melâikeler gibi, insanların da makamı sabit kalırdı. O halde insan nevinde binler envâ hükmünde sınıflar bulunmayacak... Bir şerr-i cüz’î gelmemek için bin hayrı terk etmek, hikmet ve adalete münafidir.

Çendan, şeytan yüzünden ekser insanlar dalâlete giderler. Fakat ehemmiyet ve kıymet, ekseriyetle keyfiyete bakar; kemiyete az bakar veya bakmaz. Nasıl ki, bin ve on çekirdeği bulunan bir zat, o çekirdekleri toprak altında bir muamele-i kimyeviyeye mazhar etse, ondan on tanesi ağaç olmuş, bini bozulmuş. O on ağaç olmuş çekirdeklerin o adama verdiği menfaat, elbette, bin bozulmuş çekirdeğin verdiği zararı hiçe indirir. Öyle de, nefis ve şeytanlara karşı mücahede ile, yıldızlar gibi nev-i insanı şereflendiren ve tenvir eden on insan-ı kâmil yüzünden o neve gelen menfaat ve şeref ve kıymet, elbette, haşarat nev’inden sayılacak derecede süflî ehl-i dalâletin küfre girmesiyle insan nevine vereceği zararı hiçe indirip göze göstermediği için, rahmet ve hikmet ve adalet-i İlâhiye, şeytanın vücuduna müsaade edip tasallutlarına meydan vermiş.

Ey ehl-i iman! Bu müthiş düşmanlarınıza karşı zırhınız, Kur’ân tezgâhında yapılan takvâdır. Ve siperiniz, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın Sünnet-i Seniyyesidir. Ve silâhınız, istiâze ve istiğfar ve hıfz-ı İlâhiyeye ilticadır.

Murat Sâki
25.07.2006, 14:28
http://www.sorularlarisaleinur.com/image/nur_bahcesi/nb22_1.jpg
AVRUPA
“Biz müteharrik-i bizzat değiliz,
bil-vasıta müteharrikiz.
Avrupa üflüyor, biz burada oynuyoruz.”
Rönesans ve reform hareketlerinden sonra, Avrupa’da maddî planda büyük ilerlemeler kaydedilmiş, özellikle “sanayi devriminden" sonra bu küçük kıt’a, dünyanın dört bir tarafına hükmetmeye başlamıştır.
Onlarda yükselişin olduğu dönemlerde, Osmanlı’da bir çöküş yaşanması, bir kısım Osmanlı aydınını Batı’yı taklide sevk etmiştir. Fakat bu taklit, fen ve sanayide, ilim ve teknolojide olması gerekirken, maalesef örf ve adette, sefahet ve eğlencede olmuştur.
Bediüzzaman, Avrupayı iki bölümde ele alır:
1- Gerçek Hristiyanlıktan aldığı feyz ile, toplum hayatına faydalı sanatları ve adalet ve hakkaniyete hizmet eden fenleri takip eden, bozulmamış Avrupa,
2- Maddeci felsefenin zulmetiyle, medeniyetin pisliklerini güzellik zannederek, insanlığı sefahet ve dalalete sevk eden bozulmuş Avrupa.
İşte bu ikinci Avrupa, İslâm âlemine çok zarar vermiştir. Dinden uzak düşünürleri, zulmet-i kalb içinde olduklarından zulmetli fikirlerin kaynağı olmuşlardır. Çünkü zulmet-i kalb,
• Ruh sıkıntısının menbaıdır. Kalbi karanlıkta kalan kişiler, elbette ruhi bir sıkıntıya mahkum olacaklardır. Sıkıntı ise,
• Sefahetin muallimidir. Yani, dinden uzak Avrupalının ruhundaki sıkıntı, kendilerini avutmak için her türlü eğlence vasıtalarının bulunmasına öğretmenlik yapmıştır.
Heves-heva-eğlence-sefahetten memzuc medeniyetin şa’şaası
• Dalaletten gelen müthiş sıkıntıya bir yalancı merhem
• Uyutucu zehir-baz durumundadır. (Yani, onların görünüşte parlak olan medeniyetleri, heves, heva, eğlence ve sefahetin bir karışımıdır. Böyle bir parlaklık, dalaletten gelen müthiş sıkıntıya yalancı bir merhem, bir uyuşturucu olmaktan öteye gidemez).
http://www.sorularlarisaleinur.com/image/nur_bahcesi/nb22_2.jpg
Bediüzzaman, sömürgeci büyük Avrupa devletleri için, “Avrupanın ejderhaları” tabirini kullanır. Onların reisleri için, “İnsaniyetperver maskesi altında vahşi reisler” tesbitini yapar. Böyle kişilerin yönlendirdiği ve başkasını yutmakla beslenen ejderhaların meydana getirdiği medeniyetten, “mimsiz medeniyet” olarak bahseder. (Malum, “medeniyet” kelimesinin ilk harfi olan “mim” kaldırılınca, geriye “deniyet” kalır. Deniyet ise “alçaklık” demektir). Evet, Avrupa medeniyeti,
• Habis
• Nazar-ı şeriatta merdud (şeriat böyle bir medeniyeti reddeder)
• Seyyiatı hasenatına galib (kötülükleri iyiliklerinden fazla)
• İntibah-ı beşerle mahkum-u inkıraz (insanlığın uyanmasıyla çökmeye mahkum)
• Sefih
• Mütemerrid
• Gaddar
• Mânen vahşi
• Dışı süs, içi pis
• Beşerin nefs-i emmaresi
• Kurtlanmış bir ağaç görünümündedir.
http://www.sorularlarisaleinur.com/image/nur_bahcesi/nb22_3.jpg
Fakat ne yazık ki, onun bu yüzünü bilmeyen pek çok aydınımız, koyun postundaki bu kurda gönül vermişler, bizi bu medeniyetin bir parçası yapmaya çalışmışlardır.
Bediüzzaman böyleleri hakkında “zulmetli münevverler” (karanlık aydınlar) teşhisini koyar. Körü körüne Avrupa hayranlığı yapanlar için “Avrupanın kaselisleri” (çanak yalayıcıları) tabirini kullanır. Bunların kendilerine “ladini” (laik) ismini vermekle, ne dine, ne dinsizliğe ilişmemeyi ilan ettikleri halde, dinsizliği mutaassıbane bir din edindiklerine dikkat çeker.
Bosna-Hersek’te yaşanan insanlık faciası, Bediüzzaman’ın tesbitlerinin ne derece yerinde olduğunu göstermiştir. Öyle ki, pek çok Batı hayranı kimse, bu olaylarla Avrupa medeniyetinin iç yüzünü anlama fırsatı bulmuştur.
http://www.sorularlarisaleinur.com/image/nur_bahcesi/nb22_4.jpg

Bediüzzaman, medeniyetin güzelliklerinin alınmasını söyler. Bu hususta Japonları örnek gösterir. Ona göre:
Mehasin-i medeniyet, insaniyet-i suğra;
İslâmiyet ise, insaniyet-i kübradır.
Mehasin-i medeniyet, insaniyet-i kübranın mukaddimesidir. Yani, medeniyetin güzellikleri olan sanayi, teknoloji ve bunların insanlığa getirdiği faydalar, kolaylıklar, insanın diğer canlılardan üstünlüğünün küçük bir göstergesidir. Bunun neticesi olarak insanoğlu, uçaklarla kuşlardan daha sür’atli uçabilmiş, denizde balinaları geçebilmiş, hatta uzayda keşiflere çıkabilmiştir. Bununla beraber, eğer insan, insanlığın en mükemmel şeklini çizen İslâmiyete sarılmazsa, gerçek insanlığı elde edemez. Karga, yerde iken de karga, gökte uçarken yine karga olduğu gibi; kötü ahlâklı birisi de yerde gezerken de o ahlâkı taşır, aya çıksa aynı huyunu oraya da götürür. Nitekim, insaniyet-i kübra olan İslâmiyetten ruh almayanlar, insaniyet-i suğra olan medeniyetin iyiliklerini de kötüye kullanmışlardır. Yaptıkları uçaklarla masumları bombalamışlar, uydularla dünyanın her tarafına en müstehcen yayınları yaymışlar, ele geçirdikleri TV kanallarıyla, rezaletin naşiri durumuna gelmişlerdir.
Sözün burasında, Bediüzzaman’ın, 1920’lerde söylediği şu sözleri hamiyetli insanımıza hatırlatmak istiyoruz:
“Ey bu vatan gençleri! Frenkleri taklide çalışmayınız. Aya, Avrupa’nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adavetten sonra, hangi akıl ile onların sefahet ve batlı fikirlerine ittiba’ edip emniyet ediyorsunuz? Yok yok! Sefihane taklid edenler, ittiba’ değil, belki şuursuz olarak onların safına iltihak edip, kendinizi ve kardeşlerinizi idam ediyorsunuz. Agâh olunuz ki, siz ahlâksızcasına ittibâ ettikçe, hamiyet dâvâsında yalancılık ediyorsunuz. Çünkü şu surette ittibanız, milliyetinize karşı bir istihfaftır ve millete bir istihzadır.”

Murat Sâki
05.10.2006, 15:05
Mustafa Sungur abinin ankarada verdiği bir sohbetten aklımda kalanlar Şöyle gerçekleşiyor;

Her zaman olduğu gibi barlada kır'a sohbet etmek için çıkıyorduk bayram durmadan kulağıma üstad izin versede size bir ilahi okusam diye mırıldanıyordur. Ve sohbet yerine geldik bayram'ın aklında hala aynı konu ders başladı ama zannedersemki hala bayram acaba üstad bana bir ilahi söyletirmi diye geçiriyordu içinden bir anda ne oldu ise üstad sustu ve bayram'a döndü ''keçeli söyle bakalım bir ilahi'' dedi tabi bizde şok olduk baka kaldık o anda bayram değil ilahi söylemek konuşamadı bile aklındaki tüm ilahileri unutmuştu bunun üzerine herkeste tebessüm etmeye başladı üstad; ''evladım kendini derse ver ilahi'' o kadarda önemli değil..

:)

Böyle anlatıyor Mustafa Agabey bahsi geçen Bayram, Rahmetli Bayram Yüksel'dir

imanhavuzu
06.10.2006, 04:08
Allah(cc) ibadetini arttırsın kardeşim saol,

yasinerbu
06.10.2006, 07:56
Mustafa Sungur abinin ankarada verdiği bir sohbetten aklımda kalanlar Şöyle gerçekleşiyor;

Her zaman olduğu gibi barlada kır'a sohbet etmek için çıkıyorduk bayram durmadan kulağıma üstad izin versede size bir ilahi okusam diye mırıldanıyordur. Ve sohbet yerine geldik bayram'ın aklında hala aynı konu ders başladı ama zannedersemki hala bayram acaba üstad bana bir ilahi söyletirmi diye geçiriyordu içinden bir anda ne oldu ise üstad sustu ve bayram'a döndü ''keçeli söyle bakalım bir ilahi'' dedi tabi bizde şok olduk baka kaldık o anda bayram değil ilahi söylemek konuşamadı bile aklındaki tüm ilahileri unutmuştu bunun üzerine herkeste tebessüm etmeye başladı üstad; ''evladım kendini derse ver ilahi'' o kadarda önemli değil..

:)

Böyle anlatıyor Mustafa Agabey bahsi geçen Bayram, Rahmetli Bayram Yüksel'dir

:clap2: :clap2: :clap2: Allah razı olsun zınar kardeşim. Çok önemli bir ikazı sayende bir kez daha aldık. İnşaallah dikkatımızı bundan sonra derslere veririz.:wallbash[1]: :wallbash[1]: :wallbash[1]:

hasandemir
18.11.2006, 14:42
Risale-i nur gibi insanın sadece aklına değil,bütün latifelerine hitap eden bir kitabın tercüme edilmesi kadar saçma bir şey olamaz.Böyle bir davranış onun nurlarının görülmemesine sebeb olur.
Nasıl beethoven'in müziğinin türkçesi olmazsa risalelerinde sadeleştirmesi olmaz.Olursa risale olmaz.