PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : M. Zahid KOTKU (Rh.A) : Hayatı


TuaNa MiNa
28.12.2006, 20:19
20. yüzyılın büyük İslâm alimlerinden biri olan Mehmed Zâhid Kotku, 1897 yılında Bursa'da doğdu. Babası ve annesi Kafkasya'dan göç eden müslümanlardandır. Dedeleri ise Kafkasya'da Sirvan'a bağlı eski bir hanlık merkezi olan Nuha'da yaşamışlardır. Ailesi Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Anadolu'ya göç etti ve Bursa'ya yerleşti. Babası İbrâhim Efendi, Bursa Hamzabey Medresesinde tahsîlini tamamlayıp, çeşitli câmi ve mescidlerde imâmlık yaptı. Babası, Hz. Muhammed�in (S.A.V) soyundan olan bir tasavvuf ehlidir. Bu sırada Bursa Kaleiçi Filiböz Mahallesi�nde Mehmed Zâhid Kotku dünyaya geldi. Mehmed Zâhid Kotku, üç yaşındayken annesi Sâbire Hanım vefât etti. Babası İbrâhim Efendi, daha sonra Dağıstan muhâcirlerinden Fâtıma Hanımla ikinci evliliğini yaptı.

Zâhid Kotku, ilk öğrenimini Bursa Oruçbey İbtidaisi�nde, orta öğrenimini ise Maksem İdadisi ve Bursa Sanayi-i Nefîse Mektebi�nde yaptı. Bu sırada çıkan Birinci Dünya Savaşı sebebiyle 18 yaşında askerlik görevine başladı. Uzun yıllar süren askerlik görevi boyunca ciddi hastalıklar geçirdi ve ordunun Suriye'den çekilmesi üzerine zor da olsa İstanbul'a dönebildi. 10 Temmuz 1914 yılından itibaren 25. Kıt�a Şûbe Yazıcılığı göreviyle askerliğe devam eden Zahid Kotku, İstanbul'da kaldığı müddet içinde çeşitli dini toplantılara, özel derslere ve camilerdeki vaazlara devam etti.

1915 yılında Gümüşhânevî Dergâhı�na giren Zâhid Kotku, Dağıstanlı Şeyh Ömer Ziyâüddîn�in öğrencisi oldu ve onun sohbet ve derslerinde bulunarak tasavvuf yolunda ilerledi. Nakşi tarikatı büyüklerinden Ömer Ziyâüddîn�in vefâtı üzerine, yerine geçen Tekirdağlı Mustafa Feyzi�nin sohbetlerine devam etti. Tasavvuf yolundaki vazifesini tamamlayıp, hilâfet aldı. Ardından Râmûzü'l-Ehâdîs, Hizb-i A'zam, Delâil-i Hayrât ve Kasîde-i Bürde okutmak üzere icazetnamesini aldı. Bu arada Bâyezîd, Fâtih ve Ayasofya Câmii ve medreselerindeki derslere devam etti ve hafızlığını tamamladı. Kısa bir süre geçtikten sonra, hocasının isteği üzerine çeşitli ilçe ve köylerde dini hizmetlerde bulundu.

Tekkelerin kapatılmasından sonra Bursa'ya döndü ve burada evlendi. 1929 yılında babasının vefatından sonra onun yerine Bursa'nın İzvat köyünde İmâm-Hatiplik görevine başladı. On beş yıl kadar süren bu görevden sonra, Bursa il merkezindeki Üftâde Câmii Şerîfi İmâm Hatipliğine tayin edildi. Kaleiçi'ndeki baba evine yerleşen Kotku, 1945-1952 yılları arasında buradaki görevine devam etti. Aralık 1952 yılında dergâh arkadaşı Kazanlı Abdülazîz Bekkîne'nin vefatı üzerine talebelerinin ve sevenlerinin ısrarlı davetleriyle İstanbul'a taşındı. Fatih Zeyrek'teki Çivizâde Câmii İmâm Hatipliğine tayin edildi. Bir ara yine Zeyrek'teki Ümmügülsüm Mescidinde İmâm-Hatiplik yaptı. Son hizmet yeri ise, Ekim 1958'de görev yaptığı Fatih İskenderpaşa Camii�dir.

Yaşamının son yıllarını rahatsızlıklar içinde geçiren Mehmed Zâhid Kotku, 1979 yılında uzun bir süre kalmak niyetiyle gittiği Hicaz'dan, Şubat 1980�de ağır hasta olarak dönmek zorunda kaldı. Yaklaşık bir ay sonra, 7 Mart 1980'de midesinden ağır bir ameliyat geçirdi. Ameliyattan sonra kısmen düzelen Kotku, Hac vazifesini yerine getirirken tekrar hastalandı ve güçlükle tamamladığı Hac vazifesinden sonra 6 Kasım 1980�de İstanbul�a döndü. Dönüşünden tam bir hafta sonra, 13 Kasım 1980 günü vefat etti ve bir gün sonra, İstanbul Süleymaniye Cami�nde kılınan cenaze namazının ardından hocalarının yanına defnedildi. Mehmed Zahid Kotku�nun beş ciltlik Tasavvufî Ahlâk adlı eseriyle Dua Mecmuası, Cennet Yolları ve Müminlere Vazlar adlı eserleri vardır.

keskinbey06
29.12.2006, 19:20
allahu zülcelal razı olsun kardeşim

mutahhara
29.12.2006, 21:32
Allah razi olsun Esma Nur kardesim..Rabbim himmetlerine nail eylesin bizleride inşaAllah..

TuaNa MiNa
29.12.2006, 23:11
Amiinn...

sultan-ül şark
30.12.2006, 12:19
sağol kardeş güzel bi paylaşım

İmandanihsana
31.12.2006, 13:08
Muhterem Allah razi olsun

iskender
04.01.2007, 13:43
ALLAH razı olsun güzel paylaşım

SaLtan
04.01.2007, 13:51
akra fm de zahit kotku hazretlerinin yumuşak sesi ve anlatımlarıyla büyüdüm. baki muhabbetlere..

yenibeyin
04.01.2007, 14:01
allah tüm alimlere merhamet etsin ve bizleri de onların yolundan yürümeyi nasip etsin
(amin)

seyfullah_p
01.02.2007, 13:15
Allah C.C: razı olsun...
http://www.iskenderpasa.com/MZK/resim/MZK_rha_11.jpg

Edibe Ziyâi
03.02.2007, 18:22
Allah razı olsun..bunlarda benden:
http://img523.imageshack.us/img523/1494/10mzkgulumserkenwt7.jpg (http://imageshack.us)
http://img156.imageshack.us/img156/9394/06mzkvesikalik1sa0.jpg (http://imageshack.us)

mavigece
04.02.2007, 22:00
Allah C.C razı olsun :good[1]: ...Mehmed Zahid Hoca'nın sohbetleri çok etkili...Kalbi ferahlatan bir ses tonu var...Allah gani gani rahmet eylesin...

ummuhan
11.09.2007, 11:59
Gümüşhanevî Dergahı şeyhi Mustafa Feyzi Efendinin önde gelen talebelerinden. İsmi Mehmed Zahid, soyismi Kotkudur. Hoca Efendi lakabıyla da tanınmıştır. Babası İbrahim Efendi, annesi Sabire Hanımdır. 1897 (H.1315) senesinde Bursada doğdu. 1980 (H.1401) senesinde İstanbulda vefat etti. Kabri, SüleymaniyeCamii hazîresindedir.
Âilesi Şirvana bağlı, eski bir hanlık merkezi olan Nuhadandır. Kafkasyada bir dağ eteğinde bulunan ve ipekçiliği ile meşhûr olan bu yöreden Osmanlı-Rus Harbi sırasında Anadoluya gelen ailesi, Bursaya yerleşti. Babası İbrahim Efendi, Bursa Hamzabey Medresesinde tahsîlini tamamlayıp, çeşitli cami ve mescidlerde imamlık yaptı. Bu sırada Bursa Kaleiçi Filiböz Mahallesi TürkmenzadeÇıkmazındaki evlerinde Mehmed Zahid Efendi dünyaya geldi.Mehmed Zahid Efendi üç yaşındayken annesi Sabire Hanım vefat etti. Babası İbrahim Efendi,Dağıstan muhacirlerinden Fatıma Hanımla ikinci evliliğini yaptı.

Mehmed Zahid Efendi ilk tahsîlini Bursa Oruçbey İbtidaîsinde yaptı. Orta öğrenimini ise Maksemİdadîsi ve BursaSanayi-i Nefîse Mektebinde gördü. O sıralarda patlak veren Birinci Dünya Harbi sebebiyle on sekiz yaşındayken askere çağırıldı. Senelerce askerlik yaptı. Çok tehlikeli günler geçirdi.Hastalıklar atlattı. Ordunun Suriyeden çekilmesi üzerine binbir güçlükle İstanbula dönebildi. Yirmi beşinci Kıta Şûbe Yazıcılığı vazîfesiyle askerliğe devam etti. Askerlik vazîfesi sebebiyle İstanbulda kaldığı müddet içinde çeşitli dînî toplantılara, özel derslere ve camilerdeki vazlara devam etti. Bilhassa Seydişehirli Abdullah Feyzi Efendinin sohbetlerine devam etti.

Bir Cuma namazını Ayasofya Camiinde kıldıktan sonra, Vilayet karşısındaki Fatma Sultan Camii yanında bulunan Gümüşhanevî Dergahına gitti. DağıstanlıŞeyh Ömer Ziyaüddîn Efendiye intisab edip, talebe oldu. Onun sohbet ve derslerinde bulunarak tasavvuf yolunda ilerledi. Ömer Ziyaüddîn Efendinin vefatı üzerine, yerine geçen Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendinin sohbetlerine devam etti. Tasavvuf yolundaki vazîfesini tamamlayıp, hilafet aldı. Ramûzül-Ehadîs, Hizb-i Azam, Delail-i Hayrat ve Kasîde-i Bürde okutmak üzere icazet, diploma aldı. Bu arada Bayezîd, Fatih ve Ayasofya Camii ve medreselerindeki derslere devam etti. Bu sırada hafızlığını tamamladı.Ayrıca Hacı Hasîb Efendiden kıraat ilmi ve fıkıh icazeti aldı. Hocasının işareti üzerine çeşitli kasaba ve köylere giderek İmam-Hatiplik yaptı ve insanlara İslamiyetin emir ve yasaklarını anlattı.

Tekke ve zaviyelerin kapatılmasından sonraBursaya dönen Mehmed Zahid Efendi, 1929 senesinde babası İbrahim Efendinin vefatından sonra onun yerine Bursanın İzvat köyünde İmam-Hatiplik vazîfesine başladı. On beş yıl kadar süren bu vazîfeden sonra, Bursa il merkezindeki Üftade Camii Şerîfi İmam-Hatipliğine tayin edildi.Kaleiçindeki baba evine yerleşti. 1945-1952 yılları arasında buradaki vazîfesine devam etti. 1952 senesi Aralık ayındaGümüşhanevî Dergahı postnîşini ve eski dergah arkadaşı Kazanlı Abdülazîz Bekkînenin vefatı üzerine talebelerinin ve sevenlerinin ısrarlı davetleriyle İstanbula taşındı. Fatih Zeyrekteki Çivizade Camii İmam-Hatipliğine tayin edildi. Bir ara yine Zeyrekteki Ümmügülsüm Mescidinde İmam-Hatiplik yaptı.Ekim 1958 tarihinde Fatih İskenderpaşa Camiine naklolunarak vefatına kadar bu vazîfede kaldı.

ummuhan
11.09.2007, 13:54
Gerek Bursada gerekse İstanbulda bulunduğu sırada etrafında toplananlara vaz ve nasîhat ederek yol göstermeye çalıştı. Pazar günleri ikindi namazlarını takiben devamlı ders verirdi. Ahmed Ziyaüddîn Gümüşhanevî hazretlerinin derlediği Ramûzül-Ehadis isimli hadîs-i şerîf kitabını okuyup açıklardı. Selamlaşmanın önemiyle ilgili; "Selamı yayınız." hadîs-i şerîfini açıklarken: "Selam sadece iyi dilek ve temennîlerin sözle ifade edilmesinden ibaret kuru bir görev değildir. Gerçekte selam, yolda karşılaştığımız bir kardeşimizin ihtiyacının var olup olmadığını, varsa bizimle giderilebilecek bir tarafının bulunup bulunmadığını, öğrenip elimizden geleni yaptıktan sonra yola devam edip gitmektir." buyurdu.

Ahmedihsan
11.09.2007, 14:15
efendi hazretlerini rahmetle yad eder.ati için müspet misal teşkil etmesini cenab-ı haktan niyaz ederim

ummuhan
11.09.2007, 14:16
Müslümanların birlik ve beraberlik içinde bulunmaları gerektiğini açıklarken de şöyle buyurdu: "Görmez misin ki, yağmur ne kadar çok yağarsa yağsın, tanecikleri hemen birleşir, toplanırlar. Derken dereler, nehirler meydana gelir. Netîcede bunlar barajları doldurur. Enerji santrallerini işletir, araziyi sular, şehirlerin elektriğini temin ederler. Bu nîmet sayesinde insanlar rahata kavuşur, işleri kolaylaşır. Bu ne büyük bahtiyarlıktır. Bundan ibret almalı, birlik ve beraberliğimizi temine çalışmalıyız. Tek tek hareket edersek, hepimiz helak oluruz. Ne kadar dindar olursan ol, birlik ve beraberliği her işin üstünde tutmadıkça, herkes kendi başına buyruk hareket ettikçe bir yere varılmaz." diyerek müslümanların her iş ve hareketlerinde tek yürek, tek kuvvet olması gerektiğine işaret etti.

ummuhan
11.09.2007, 17:02
Son yıllarını rahatsızlıklar içinde geçiren Mehmed Zahid Efendi, şiddetli ağrılarına rağmen sohbetlerine devam etti. 1979 senesi yazında uzunca bir süre kalmak niyetiyle gittiği Hicazdan 1980 senesi Şubat ayında ağır hasta olarak döndü. Mart 1980de ameliyat edildi. Ameliyattan sonra tedrici olarak düzeldi. Hatta 1980 Ramazan orucunu aksatmadan tuttu. Teravih namazını hatimle kılıp, vazlarına devam etti.Hac mevsimi gelince, hac vazîfesini yerine getirmek üzere mübarek topraklara gitti. Fakat hastalığı tekrar nüksetti. Hac vazîfesini güçlükle îfa edip, sevgili Peygamberimizin kabr-i şerîfini ziyaret ettikten sonra Kasım 1980de ağır hasta olarak İstanbula döndü.Dönüşünden bir hafta sonra 13 Kasım 1980 (Muharrem 1401) Perşembe günü öğleye yakın vefat etti.Cenazesi 14 Kasım Cuma günü İstanbul Süleymaniye Camiinde Hacı Mahmûd Efendi tarafından kıldırılan cenaze namazından sonra, İstanbul Süleymaniye Camii hazîresinde hocalarının yanına defnedildi. Kabri sevenleri tarafından ziyaret edilmektedir.

ummuhan
11.09.2007, 19:45
Mehmed Zahid Efendi; güler yüzlü, sevimli bir zattı. Mütevazî, azîm sahibi, hiç kimsenin gönlünü kırmamaya önem verirdi. Tanıdığına, tanımadığına selam verir, güler yüz gösterir, gönüllerini alırdı. Hafızası kuvvetli, konuşması samîmî idi. Çoğu zaman halk telaffuzu ile konuşur, karşısındakine konuşma fırsatı verirdi. Kimseden doğrudan doğruya bir şeyi istemez, kapalı sözlerle ifade ederdi. Anlaşılmazsa sabrederdi. Hiçbir zaman şeyhlik tavrı takınmaz, kendisini ve makamını büyük bir maharet ve tevazû ile gizlerdi. Gece ve sabah ibadetlerine riayet eder, talebelerini de buna teşvik ederdi.

Hayatı boyunca pekçok talebe yetiştiren Mehmed Zahid Efendinin beş ciltlik Tasavvufî Ahlak adlı eseriyle Dua Mecmuası, Cennet Yolları ve Müminlere Vazlar isimli eserleri vardır. Hazırladığı fakat henüz basılmamış olan başka eserleri de vardır.

Edibe Ziyâi
11.09.2007, 21:53
Bizim Mehmed Zâhid Kotku Hocaefendi'yle tanışmamız, 1953 senesinin şubat ayında, tıbbiyeye başladığım zamanın ikinci senesinde oldu.

Liseyi Bursa Lisesi'nde parasız yatılı okumuştum. Bursa'da okumamıza rağmen, bir gün kısmet olup da Üftâde Camii'ne gitmek nasib olmamıştı. Bütün ordaki camileri gezmiş olmama rağmen, oraya gidip görememiştim.

Lisenin son sınıflarında iken geceleri bir şahıs bana rüyamda gösteriliyor, onunla bir toplantı yerine kadar geliyoruz, bir cami içinde buluşuyoruz; fakat konuşmamıza imkân kalmadan ya uyanıyor, ya uyandırılıyordum. Üniversite birinci sınıfa geldim, yine aynı şekilde hep o şahsı görüyorum ama, bir türlü kendisiyle görüşmek mümkün olmuyordu. Bu hal ikibuçuk-üç sene kadar sürdü.


Kadırga Yurdu'nda kalıyordum. O yurtta arkadaşlardan sekiz on kişi var, namaz kılıyoruz. Bunlar sabah namazı ile yatsı namazında kayboluyorlar, beraber cemaatle namaz kılamıyoruz. Onlara bir kaç defa sordum, "Nereye gidiyorsunuz?" dedim; bilmiyorum nedendir, söylemek istemediler.

İspartalı bir arkadaşımız vardı, şimdi rahmetli oldu, Şakir İkiz isimli, mühendis mektebinde okuyordu. Bir gün sabah namazında ona açtım, dedim:

"--Böyle böyle... Arkadaşlar nereye gidiyorlar, bana da söylemek istemiyorlar?"

"--Bilmiyor musun?.."

"--Hayır, bilmiyorum." dedim.

"--Peki ben seni yarın oraya götüreyim!" dedi.

Aldı beni, Zeyrek Ümmügülsüm Camii'ne götürdü. Bir cuma akşamıydı, yatsı namazına onunla beraber gittik. Namazı kıldık, bitirdik. Hocaefendi yüzünü bize dönünce, ben ikibuçuk-üç senedir rüyalarımda gördüğüm kimseyi gördüm karşımda... Hocaefendi'yi görür görmez:

"--Rüyalarımda gördüğüm kişi!" dedim. "Hayret, bugüne kadar nasıl görmemişim bu zâtı?.." dedim. Acâib bir hal oldu, yüzüne bakamaz hale geldim.


Hocaefendi mihrabda oturuyordu, ben de caminin orta kısmındaydım. Bir iki defa kaşlarını kaldırdı, "Sen gitme!" der gibi bana işaret verdi. Nihayet herkes gitti, ben olduğum yerde kaldım. Ben zannettim beni çağıracak. Kendisi kalktı yerinden, geldi benim yanıma... Dizlerini dizlerime dayadı:

"--Bizi de epeyce beklettin!.." dedi.

Ben niçin beklettiğimi anlamadım. Kendisine:

"--Affedersiniz, şimdi gelebildim efendim..." dedim.

"--Size vazife vereceğim!" dedi, ders tarif etti.

Sonra bana:

1. "Sabah ve yatsı namazlarına buraya gelmeğe çalışacaksın; cumartesi pazar günleri diğer vakitleri de ihmal etmeyeceksin!.."

2. "Kadınlarla ilginiz olmayacak. Okulda da bulunduğunuz zaman, kız arkadaşlarınızla mektep işi dışında irtibatınız bulunmayacak!" dedi.

Biz de bu tavsiyelere uyarak hareket ettik. Hocaefendi'yi bu şekilde tanıdık ve sık sık Zeyreğe gitmek sûretiyle kendilerinden istifade etmeye çalıştık.


Sedat Apaydın

Edibe Ziyâi
11.09.2007, 21:54
Amerika'da Utah'ta, kendisine intisabımızdan evvelki yıllarda tanıdığımız Mormon aileleri vardı. Bunlardan birisi bize orda evsahipliği yaptı. 1956 - 1957 yıllarında, Salt Lake City'nin güneydoğusunda, Sfenchfok diye bir yerde...

Ailem de beraberdi o zaman bizimle... İlk defa müslüman dinini tanıdılar onlar ve bizi çok enterasan buldular. Hattâ ilk tanıdıklarında bir vesile olmuştu. O zat herhalde birkaç sene evvel vefat etti, toprağı bol olsun...

"--Biz müslümalığı bir nevî putperestlik olarak biliyoruz." demişti.

Ben de ona:

"--Bil'akis biz tevhid diniyiz." dedim.

Bizi kiliselerinde bir konuşma yapmağa davet etti. Kendisi de kilisede bişık konsül diyorlar, yâni oranın yukarı seviyede bir heyeti, onun üyesi... O Mormon kilisesi çok enterasan; hem dünya işlerini yürütüyorlar, hem de orada vazifeliler. Herkes dünya işinde olduğu gibi kilisede de vazifeli... Çok iyi örgütlenmişler.

Neyse, biz ayrılırken verdiği vedâ yemeğinde dedi ki:

"--Bunlar da bizim gibi ayrı bir ümmetler!" dedi. Yâni, müslümanların da ayrı bir ümmet olduğunu kabul etti.


Bu zat, 1965 senesiydi buraya geldi. Burda bir iş teklif edilmiş kendisine... Bir ara bizim misafirimiz oldu, hattâ hanımını da getirmişti. Rahmetli annem sağdı.

Biz onu İskenderpaşa'da Hocaefendi ile tanıştırdık. O zaman Hocaefendi bu taraftaki dairede kalıyordu. Onun önünde sohbet ettiler. Derken namaz vakti geldi. Biz camiye girdik. Ona da dedi ki:

"--Git mahfelden bizim namaz kılmamızı seyret!" dedi.

O zat da yukarı mahfelden namaz kılmamızı seyretti. Elinde ufak, portatif bir film kamerası vardı. Hocaefendi'nin de iki dakika, birbuçuk dakika kadar filmini çekmişti.

Üç sene sonra ben Sanfransisko'ya gidiyordum, Türkiye Petrolleri'ndeki bir işim dolayısıyla... Onlarda bir gece misafir kaldım. Geniş de nüfûzu var... Benim geleceğimi duyunca, o civardan yüz kişilik bir topluluğu evine davet etti ve Türkiye'de çektiği filmi oynattı onlara...

Tam Rahmetli Hoca Efendi Hazretleri'nin filmi gelince durdurdu ve aynen İngilizce olarak dedi ki: "This is the holiest man I have ever seen." Yâni, "Hayatımda gördüğüm en mübarek adamdır." diye duygusunu ifade etti. Bu onlar için fevkalâde önem taşıyan bir beyandır.

Prof. Korkut Özal

ummuhan
12.09.2007, 09:08
Ben video ve resim ekleyemiyorum malum ( tevellüdün eskiliğindenmiş ne alakaysa :))) -ben teknolojiyle geçinemiyorum sadece)

Ama şu aşağıdaki videoyu izlemenizi- dinlemenizi- isterim nasıl canlı karşımızda gibi gönle hitab ediyor....

Allah...allah... allah...

ummuhan
12.09.2007, 09:24
1972’de hacca gitmiştim. 1974’te bir daha hacca gittik. O zaman Mehmet Zahid Kotku Hazretleri gece sahurda bizde misafir olarak kaldı. Aradan bir süre geçti. Bizim eve sürekli misafirler gelir, yatılı olarak kalırlardı. Hatta Doktor Hulusi Mehmet Baybal’ın hanımı bizim eve böyle çok misafir geldiği için eşime “Sizin eve ‘Parasız yatılı lokanta’ levhası asalım” diye takılmış. Bir gün de Esat Coşan Efendi’yi, 110 arkadaşı ile evimizde misafir ettik. İnanın o gün dışarıdan bir iğne bile almadık. Evde ne varsa oydu. Bütün yemekleri bizim hanım tek başına yaptı. O kadar kişiye yemeği yetiştirmek için de yardımcısı falan da yoktu. O günü hiç unutamıyorum.

Edibe Ziyâi
12.09.2007, 22:48
Osman ÇATAKLI


Hoca Efendi daha Zeyrek'teki camideyken, bir arkadaşla birlikte ziyaretine gitmiştik. Sohbet odasında Hocaefendi, ben ve arkadaştan başka kimse yok... Hocaefendi odadan çıktılar. Baktım ki arkadışın parmağında altın yüzük var... Arkadaşa:

"--Altın yüzük kullanmak haram... Sen o yüzüğü kullanmasan iyi olur, başkaları suizanda bulunur." dedim.

O da:

"--Aslında bunun hepsi altın değil, yüzde şu kadarı altın, şu kadarı bakır; o yüzden kullanmakta bir sakınca yoktur." diye yaptığının doğru olduğunu anlatmaya çalıştı.

Bu sırada Hoca Efendi içeriye girip çıkıyor... O gelince biz konuşmayı kesiyoruz, gidince devam ediyoruz. Böyle birkaç seferden sonra, Hocaefendi yanımıza oturdu. "Size bir hikaye anlatayım!" dedi ve şöyle anlattı:

"Kastamonu'da bir Derviş Mehmed ile Bir alim kimse varmış. Bu hoca sigara içer ve 'Mahzuru yoktur.' dermiş. Hattâ bunun hakkında bir de risâle yazmış. Derviş Mehmed de sigaranın aleyhinde bir risale yazmış. Aralarında böylesine bir mücadele varmış.

Bir yıl hac mevsimi o hoca hacca niyetlenmiş. Beraber gidebilmek için başkaları da müracaat etmiş. Derviş Mehmed de kafileye katılmak istemiş ve kabul edilmiş. Kendisine hocaefendinin sigara takımları emanet edilmiş; hocanın sigarasını hazırlayacakmış.

Derviş Mehmed, Medine'ye gelinceye, Ravza-i Mutahhara görününceye kadar bu işle meşgul olur, hizmeti aksatmaz. Ravza-ı Mutahhara görününce hocaya:

'--Bizim görevimiz buraya kadar... Ben Peygamber'in beldesinde bu hizmeti yürütemem, bu takımları alın!' der.

Bunun üzerine hoca duraklar:

'--Yoksa sen o risâleyi yazan Derviş Mehmed olmayasın?' der.

O da:

'--Evet, o benim!' deyince, hoca:

'--Şimdi ocağıma incir diktin...' der ve sigara takımlarını kırar."

Hocaefendi bu hikayeyi anlattıktan sonra:

"--İşte insanlar ancak bu şekilde ikaz edilir. Lafla, münakaşayla irşad olmaz." dedi ve odadan çıktı.

Edibe Ziyâi
12.09.2007, 22:50
1986 Yılıydı. Hâlâ hasretini hep birlikte çektiğimize inandığımız, cemaatler arası irtibatı sağlamak, aleyhte konuşmaları ortadan kaldırmak, bir muhabbet havası estirmek için düşüncesi ve hasreti içindeydik. Böyle bir çalışma içinde de, sonradan kitaplaştırdığımız, "Mâneviyat Dünyamızda İz Bırakanlar" isimli kitabın özünü hazırlamaya karar vermiştim.

Çeşitli arkadaşlarla meşveret ettim. Bu arada bir asker arkadaşımız; yazmaya çizmeye meraklı, pedagoji tahsili yapmış, edebiyat zevki olan bir arkadaşımız:

"--Eğer böyle bir çalışma gerçekleşirse, ben her türlü yardıma hazırım. Bu çorbada benim de tuzum olsun isterim." demişti.


Ben çalışmaya başlayınca, bu arkadaşımı hatırladım. Telefon ettim ve kendisine sevenlerinden, yakınlarından topladığım dökümanlarla kitaplarla birlikte, rahmetli Hocaefendi'nin eserlerini vereceğimi söyledim. O gelip almak için söz verdi. Fakat birkaç gün sonra, acil bir teftiş geçireceklerini ve çok üzülerek bu yardımda bulunamayacağını söyledi.

"--Sağlık olsun, başka bir zaman inşaallah çalışırız!" dedim.

Fakat bir gün sonra, tekrar büyük bir sevinçle ve heyecanla telefon etti: "Yardım edeceğim, istediğiniz şeyleri yapacağım." dedi. O çalışmanın sonuna kadar o arkadaşın çok yardımını gördüm. Benim yazdığım müsveddelerin bütün düzeltmelerini ve daktilosunu da kendisi büyük bir şevkle yaptı.


Yapabilmesinin sebebi şuydu: Acil teftiş dolayısıyla izinler kaldırılmış, izinde olanlar bile çağrılmış, herkes meşgul... Fakat, birliklerinde son model bir füze var... Bu füze son anda tutukluk yapıyor ve çalışmıyor. Amerikalı uzman dahi, Amerika'dan parça getirilmesi, hattâ bir uzman getirilmesi gerektiği kanaatini söylüyor. Komutan da çok sinirli bir vaziyette:

"--Bu iş yapılmazsa, gerisini siz düşünün!" diyor.

Teftişe kadar füzenin çalışır hale getirilmesini istiyor. Dolayısıyla arkadaşımız, bu mazereti ile bize yardım edemeyeceğini söylüyor.


O gece rüyasında iri yarı, heybetli, güleryüzlü, nûrânî yüzlü, bembeyaz sakallı bir zat, füzenin başında kendisine füzenin arızasını gösteriyor:

"--Evlâdım, işte şurayı tamir edeceksin, arıza buradadır!" diyor.

"Hayretler içinde kaldım." diyor. Kendisi amerikada füze kursları görmüş bir asker arkadaşımız. "Büyük bir sevinçle gittim. Baktım hakîkaten arıza orda... Ve komutana dedim ki:

'--Komutanım, ben bu füzeyi yapacağım; fakat bir hafta izin istiyorum.'

'--Yap, sana onbeş gün izin!..' dedi.

Hakîkaten füzeyi çalıştırdım, herkes hayret içinde kaldı. Hattâ, Amerikalı uzmandan da bir yemek yedim ödül olarak..." diyor.

Sonradan, benim yanıma geldiği zaman resmini görünce, rüyasına giren zâtın Mehmed Zâhid Kotku Hocaefendi olduğunu anladı. Daha önceden tanımıyordu.


Onun üzerine benim kitaplarda işaretlediğim, bulduğum dökümanları tekrar okudu, müsveddeleri tekrar yazdı. Ama bu harika olaylar yaşanmaya devam etti. Bizim eve geliyordu. Kendisi askerî lojmanlarda, şehrin bize göre biraz dış mahallesinde kalıyordu. O kadar alışmıştık ki, her gün harika bir olay anlatacak diye bekliyorduk artık...

Edibe Ziyâi
12.09.2007, 22:51
1986 Yılıydı. Hâlâ hasretini hep birlikte çektiğimize inandığımız, cemaatler arası irtibatı sağlamak, aleyhte konuşmaları ortadan kaldırmak, bir muhabbet havası estirmek için düşüncesi ve hasreti içindeydik. Böyle bir çalışma içinde de, sonradan kitaplaştırdığımız, "Mâneviyat Dünyamızda İz Bırakanlar" isimli kitabın özünü hazırlamaya karar vermiştim.

Çeşitli arkadaşlarla meşveret ettim. Bu arada bir asker arkadaşımız; yazmaya çizmeye meraklı, pedagoji tahsili yapmış, edebiyat zevki olan bir arkadaşımız:

"--Eğer böyle bir çalışma gerçekleşirse, ben her türlü yardıma hazırım. Bu çorbada benim de tuzum olsun isterim." demişti.


Ben çalışmaya başlayınca, bu arkadaşımı hatırladım. Telefon ettim ve kendisine sevenlerinden, yakınlarından topladığım dökümanlarla kitaplarla birlikte, rahmetli Hocaefendi'nin eserlerini vereceğimi söyledim. O gelip almak için söz verdi. Fakat birkaç gün sonra, acil bir teftiş geçireceklerini ve çok üzülerek bu yardımda bulunamayacağını söyledi.

"--Sağlık olsun, başka bir zaman inşaallah çalışırız!" dedim.

Fakat bir gün sonra, tekrar büyük bir sevinçle ve heyecanla telefon etti: "Yardım edeceğim, istediğiniz şeyleri yapacağım." dedi. O çalışmanın sonuna kadar o arkadaşın çok yardımını gördüm. Benim yazdığım müsveddelerin bütün düzeltmelerini ve daktilosunu da kendisi büyük bir şevkle yaptı.


Yapabilmesinin sebebi şuydu: Acil teftiş dolayısıyla izinler kaldırılmış, izinde olanlar bile çağrılmış, herkes meşgul... Fakat, birliklerinde son model bir füze var... Bu füze son anda tutukluk yapıyor ve çalışmıyor. Amerikalı uzman dahi, Amerika'dan parça getirilmesi, hattâ bir uzman getirilmesi gerektiği kanaatini söylüyor. Komutan da çok sinirli bir vaziyette:

"--Bu iş yapılmazsa, gerisini siz düşünün!" diyor.

Teftişe kadar füzenin çalışır hale getirilmesini istiyor. Dolayısıyla arkadaşımız, bu mazereti ile bize yardım edemeyeceğini söylüyor.


O gece rüyasında iri yarı, heybetli, güleryüzlü, nûrânî yüzlü, bembeyaz sakallı bir zat, füzenin başında kendisine füzenin arızasını gösteriyor:

"--Evlâdım, işte şurayı tamir edeceksin, arıza buradadır!" diyor.

"Hayretler içinde kaldım." diyor. Kendisi amerikada füze kursları görmüş bir asker arkadaşımız. "Büyük bir sevinçle gittim. Baktım hakîkaten arıza orda... Ve komutana dedim ki:

'--Komutanım, ben bu füzeyi yapacağım; fakat bir hafta izin istiyorum.'

'--Yap, sana onbeş gün izin!..' dedi.

Hakîkaten füzeyi çalıştırdım, herkes hayret içinde kaldı. Hattâ, Amerikalı uzmandan da bir yemek yedim ödül olarak..." diyor.

Sonradan, benim yanıma geldiği zaman resmini görünce, rüyasına giren zâtın Mehmed Zâhid Kotku Hocaefendi olduğunu anladı. Daha önceden tanımıyordu.


Onun üzerine benim kitaplarda işaretlediğim, bulduğum dökümanları tekrar okudu, müsveddeleri tekrar yazdı. Ama bu harika olaylar yaşanmaya devam etti. Bizim eve geliyordu. Kendisi askerî lojmanlarda, şehrin bize göre biraz dış mahallesinde kalıyordu. O kadar alışmıştık ki, her gün harika bir olay anlatacak diye bekliyorduk artık...


Vehbi Vakkasoğlu

SULTAN
12.09.2007, 22:55
Allah sizden razı olsun kardeşler :)

ummuhan
14.09.2007, 08:33
"Allah'ın emirlerine uymayanlar, Peygamber SAS'in emirlerine uymayan insanlar öyle bir zalimdir ki, o adamları asan Haccâc-ı Zâlimden daha beterdir." MZK

Edibe Ziyâi
14.09.2007, 08:43
http://www.iskenderpasa.com/MZK/resim/MZK_rha_11.jpg

Cenâb-ı Peygamber SAS buyuruyorlar ki:


(Ridallàh, fî ridal-vâlideyn) Bütün hayattaki sa'yü gayretimizden netice, Allah-u Tealâ'nın rızasını kazanabilmektir. "Bu rızâ-yı ilâhîyi kazanabilmek, ananızın-babanızın sizden razı olmasına bağlıdır." diyor Cenâb-ı Peygamber... "Ananız ve babanız sizden razı ise, Allah da sizden razı olur; eğer onlar sizden razı değillerse, Allah da sizden razı olmaz." neticesi çıkar.

Ana ve babamız, bizim dünyaya gelmemize sebeb olmuşlardır. Bizim yetişmemize ve büyümemize vesîle olmuşlardır. Bundan dolayı kendilerine şükretmek vazifemizdir. Fakat, dünya hayatı cîfeden ibarettir. Bütün meşakkatler, felâketler hep bu dünyanın içerisinde... Bizim bu dünyadan bir de ahirete geçişimiz var. Asıl selâmet bu âhirete geçiştedir. Binâen aleyh, bizi dünyaya getiren ana-babalarımızdan başka, bizi ahirete sevkedecek ikinci bir valideyne daha ihtiyacımız var. Buna hocalarımız, üstadlarımız, mürebbîlerimiz, mürşidlerimiz diyoruz.

Binâen aleyh, bunların rızası da valideynin rızasından daha a'lâ, daha üstün, daha mukaddemdir. Çünkü, birisi dünyaya gelmemize sebep, öbürü âhireti kazanmamıza vesile... Dünya fani; üç-beş gün yaşarız, o kadar. Ahiret ise bâkî, selâmet ve saadet de orda... Dünyada felâketler içinde kıvranır insan. Ahirette ise bunların hiçbirisi yok. Binâen aleyh, ahiret saadetini kazanabilmek, dünya saadetini kazanabilmekten daha a'lâ ve daha üstündür. Binâen aleyh, valideynin rızasını kazanmak nasıl borcumuzsa, üstadlarımızın da rızasını kazanmak öylece borcumuzdur.

Üstadların rızasını kazanabilmek için de, onların gösterdiği yolda yürümek lâzım! Nasıl ki, ananın babanın sözü dinlenilmeden rızası kazanılmıyorsa; üstadların da sözü dinlenilmeden, gösterdiği yolda yürünmeden, ahireti kazanmak mümkün değildir!..

Allah kusurlarımızı affetsin... Tevfîkàt-ı samedâniyyesine mazhar etsin... O ahiret saadetine cümlemizi eriştirsin...
El-fâtihah!..

ummuhan
14.09.2007, 09:43
"İki şey var: Seveceksin, sevileceksin!.. Sevmek için, sevilmek için ne lâzımsa onu yapacaksın!" MZK

ummuhan
14.09.2007, 21:07
"Allah'ın rızâsı az fakat devamlı ibadetle ve günahlardan kaçarak kazanılır." MZK

meda
16.09.2007, 03:40
allah razı olsun

Trenyolu
21.09.2007, 23:05
O büyük zatın ne yazık ki kitapları basılmıyor, cemaatin başındaki Amerika'da okumuş torunu Nureddin Coşan ne yazık ki senelerdir böyle bir tutum içinde oysa toplumumuzun ne kadar ihtiyacı var bu değerli eserlere... Kitapların bir kısmını şu adreste okuyabilirsiniz: http://esadcosan.awardspace.com/arsiv/kitap/index.html

Allah Mehmed Zahid Efendi'ye, şeyhlerine, pirdaşlarına, anne babasına, kardeşlerine ve eşine gani ghani rahmet eylesin.

Ahver
22.09.2007, 00:53
Toplumun manevî önderlerinin,bizlerin ihtiyaçlarına bizlerden daha duyarlı olduğundan eminim.Kitapların basılmamalarının sebepleri var,lütfen farklı tutumlar içerisinde yazmayalım mesajlarımızı.Hele ki içeriğinden haberdar olmadığımız konularda böyle yapmak büyük yanlış olur düşüncesindeyiz.

Verdiğiniz link için teşekkürler.Şu linkte faydalı olacaktır inşallah.
http://www.dervisan.com/kitap/index.html (http://www.dervisan.com/kitap/index.html)

Çok şükür ki kitapların içeriğine ulaşabileceğimiz yöntemler var.

zahide
30.10.2007, 21:46
Samanyolu Tv'de yayınlanan "Abide Şahsiyetler" programının Mehmed Zahid Kotku (Rh.A)'i anlatan bölümünü, aşağıda bulunan adreslerden indirebilir ve izleyebilirsiniz.


Mehmed Zahid Kotku (Rh.a) (http://video.google.com/videoplay?docid=1404059504174636326)

RapidShare: 1-Click Webhosting (http://rapidshare.com/files/66164956/Mehmed.Zahid.Kotku__Rh.a_.wmv)

minarifan
06.11.2007, 17:10
Prof. Dr. M.Esad Coşan'dan :

"Berlin'den hâlis muhlis bir kardeşimiz rüya görmüş, bana anlattı:

Mehmed Zâhid Kotku Hocaefendimiz Hazretleri rüyasında ona çok güzel, nurlu, ışıltılı olarak görünmüş. "Tariflere sığmaz güzellikte ve heyecan verici bir durum idi." diyor anlatırken. Hocamız beni kastederek:

"--Es'ad Kur'an-ı Kerim tefsirini ne yaptı?" diye rüyada o kardeşimize sormuş.

O da, rüya bu ya:

"--Birinci cildi tamam oldu efendim!" diye cevap vermiş.

---------------------

Halbuki o kardeşimiz benim sizlerden bir Kur'an-ı Kerim meal ve tefsir sohbeti talebi ile karşı karşıya olduğumu hiç bilmiyordu, birbirimizden haberli değidik. O zâten uzak bir yerdeydi. Bizim Almanya'da aldığımız mülkün bahçesindeki otları keseyim diye gelmişti, bu rüyayı kendisi anlattı. Hiçbir şeyden haberi yok, bizim böyle bir radyo-televizyon konuşması yapmak istediğimizi bilmiyor. Hocamız rüyada ona buyurmuş ki:

"--Es'ad, Kur'an-ı Kerim tefsirini ne yaptı?"

O da, rüya bu ya:

"--Birinci cildi tamam oldu efendim!" diye cevap vermiş.

Halbuki daha sohbetlere başlamadık. Ama "Birinci cildi tamam oldu efendim!" diye cevap vermiş. Ve tabii bunu da kendi kendine neye dayanarak söylediğini bilemeden, rüyanın güzelliğinden, manzaranın güzelliğinden, Hocamız'ın nûrâniyetinden feyzinden heyecanlanmış ve uyanmış. Bana anlattı, "Böyle bir rüya gördüm hocam, hayırdır inşaallah!" dedi.


Ben anladım tabii. Hocamız, demek ki bu tefsir ve meal konusunda çalışmamı te'yid ediyor, istiyor, rüya yoluyla işaret buyuruyor. İşin gecikmemesini de ikaz ediyor. Yâni bir kaç hafta geçti, ben başlayacağım dedim, başlayamadım seyahatlerim dolayısıyla; rüya yoluyla bana ikaz gönderiyor Hocamız (Rh.A).

Bu işe başlamamın güzel olduğunu, kararımın da isabetli olduğunu böylece kendi kendime anladım ve sevindim. Hocamız nûr içinde yatsın, makàmı daha a'lâ olsun...

Ahirete irtihal etmiş olmasına rağmen, rüya âleminden bizlere böyle lütuflar izhar ediyor.

http://www.alperen2000.net/tefsir/tefsir01.htm

grozny
06.11.2007, 17:45
Müslümanların ne durumda olduklarının resmidir.
Yazık....

ummuhan
06.11.2007, 18:02
Müslümanların ne durumda olduklarının resmidir.
Yazık....

Ne demek istediğinizi ben anlayamadım ?

Ahver
06.11.2007, 20:51
Ne hikmetse ben de anlayamadım.:confused1:
Muallakta kalmış bir yorum ,yani hedefi belli değil.
Kime yazık?
Konu, hangi durumdaki müslümanlar?
Ve niye yazık?
Bu üçünü rica etsek?:)

grozny
07.11.2007, 12:32
Ölen insanların dünya ile irtibatının kesilmiştir,burada yazılan tefsirden haberdar olmaları,ordan buraya haber göndermeleri söz konusu olamaz....gibi şeyler yazmıştım.Fakat her ne kadar bir zihniyetten bahsediyorsakda ölmüş bir insanı eleştirmek gibi anlaşılacağı için yazıyı sildim.
Böyle ispatlanamayan sadece kendisine inanan kişilerin kabul edebileceği objektif olarak bir anlamı olmayan şeylerin cemaat lideri konumundaki kişilerin anlatması yanlıştır,kanaatındeyim.

Alper...
07.11.2007, 12:47
aaa gronzy yeter artık....:mad:
iskenderpaşa.com da zahit kotku hocaefendinin sesli sohbetleri var.sanırım plaklara çekilmiş.

ummuhan
07.11.2007, 13:10
Ölen insanların dünya ile irtibatının kesilmiştir,burada yazılan tefsirden haberdar olmaları,ordan buraya haber göndermeleri söz konusu olamaz....gibi şeyler yazmıştım.Fakat her ne kadar bir zihniyetten bahsediyorsakda ölmüş bir insanı eleştirmek gibi anlaşılacağı için yazıyı sildim.
Böyle ispatlanamayan sadece kendisine inanan kişilerin kabul edebileceği objektif olarak bir anlamı olmayan şeylerin cemaat lideri konumundaki kişilerin anlatması yanlıştır,kanaatındeyim.

:D:O:crying:
anladım kardeş... dilerim siz de anlarsınız ....

minarifan
16.11.2007, 15:35
MZK'nun internet ile ilgili bir kerameti:

ALINTI:

---------------------------------------------------------------------

TASAVVUFİ TEBLİĞ & İNTERNET & M.Z.K. -k.s-

Mehmed Zahid Kotku rha.’in vefatı sonrası bir kerameti
internetteki tasavvufi siteler ile ilgili idi.

1998 yılı idi. İnternet Türkiye’de yeni-yeni tanınıyordu. İslami içerikli internet siteleri ise neredeyse yok denecek kadar azdı. Tasavvufi site ise neredeyse hiç yoktu. Bu durumu fark edince kitaplardan öğrendiğimiz derme çatma web yapımı bilgisi ile bazı tasavvufi konuları ve şahsiyetleri anlatan amatörce sayfalar tasarlayıp, internetteki free sitelerden edindiğimiz kısıtlı alanlarda yayınlamağa çalışan (önemli bir kısmı Türkiye dışındaki) bir grup kardeşimiz ile yola koyulmuştuk.

Hayatını böyle bir gayretle yayınladığımız ilk mutasavvıflardan birisi de Muhammed Zahid Kotku idi. Hemen tamamı Avustralya’daki Kotku Federasyonu web sitesinden edinilen bilgiler yanında Muhammed Zahid Kotku –k.s.-un birkaç resmi de böylece webde yayınlanabilmişti.

Muhammed Zahid Kotku –k.s.-un hayat hikayesi ve birkaç fotoğrafının free site vasıtası ile internette yer almasından birkaç gün sonra o güne kadar Muhammed Zahid Kotku –k.s.- ile rabıtasını bilmediğimiz ancak “merhaba”mız olan ve mandıracılık ile iştigal eden ( şimdi ismini bile hatırlayamıyorum ) esnaftan bir kişi ofisimize geldi. Bir çay içtikten sonra utana-sıkıla bir halde “Size bir şey söylemek istiyorum” dedi.

Halinden anladığımız içerisindeki sıkıntısını gidermeğe yönelik birkaç sözden sonra rüyasını anlatmağa başladı:

“ Dün gece rüyamda vefatından yıllarca sonra ilk kez mürşidim ; efendim Muhammed Zahid Kotku –k.s.-‘ u gördüm.

Sizin bu ofiste idim ve bana bilgisayardaki ekrandan bir resmini gösterdi. Ekrandaki yazıları takip ederek hayatını okumamı emretti… Ben de hem okudum hem de fotoğraflarını izledim. Ancak ben bu rüyadan hiç bir şey anlayamadım. Sizce nasıl yorumlanabilir ?”

Mesleki ilişkimiz dışında hiçbir manevi bağımız olmayan bu esnaf dostumuzun 1998 yılındaki ortamı hesaba katarsanız anlaşılır ki internetten filan hiç haberi yoktu.

Bunun üzerine hemen bilgisayarımdan dial-up bağlantının cazırtılı-cızırtılı bağlantı yoluyla interneti açtım. Bağlantı hızımız sadece ve sadece 14.400 bps idi. Tasavvuf hakkındaki websitemizin adresini yazıp tıkladım ve beklemeğe başladık.

Rüyayı gören dostumuzu da bilgisayar ekranı karşısına davet etmiştim. Bağlantı çok yavaş olduğu için resimler milimetre-milimetre açılıyordu. ( Hatta o günleri bilenler bilir bazen resimler bağlantıyı zorlar ve hat düşerdi. ) Nihayet sayfa tüm resimleri ile açıldı.

Sayfadaki ilk resmi ekranın ortasına getirdiğimde dostumuz hüngür hüngür ağlamağa başladı.

http://www.sufism.20m.com/_borders/mzkres1.jpg


Yine şaşırtmıştı bizi, bu ağlaması ile; nihayet biraz yatıştıktan sonra “Dün gece rüyamda Muhammed Zahid Kotku –k.s.-un ekrandan bana gösterdiği resmi işte bu resim idi…” dedi.

İnternetin İslam’ın anlatılması ; tasavvufun tanıtılması ; evliyaullaha hizmet maksadı ile hayra yönelik kullanılabileceği hakkındaki ilk işaret benim için bu rüya olmuştur.

Bu rüyayı Muhammed Zahid Kotku –k.s.-un bize gönderdiği bir teşekkür mesajı olarak kabul edip daha bir gayret ile webdeki tasavvufi sayfaların çoğalması işine hız verilmesi için yurtiçinden – yurtdışından ulaşabildiğimiz herkesi teşvik etmeğe çalıştık o günden itibaren…

( alıntı bitti )

minarifan
19.11.2007, 17:35
" La havfun aleyhim velahüm yehzenun "
sırrının mazharlarındandı.
...

Himmetleri, hâzır ola...

Amîn bi hürmeti meşayihinal evvelîn vel ahirîn...

Berre_tuna
12.12.2007, 23:36
http://www.iskenderpasa.com/MZK/resim/MZK_rha_10.jpg Rahmetullàhi Aleyh'in adı Mehmed Zâhid, soyadı Kotku idi. Kendisinin naklettiğine göre babası ona: "Oğlum Mehemmed!" diye hitap edermiş.

Soyadının "mütevâzi" mânâsına geldiği nüfus cüzdanının başına not edilmiş idi.

Tevellüdü 1315 hicrî kamerî (rûmî 1313, milâdî 1897) yılında Bursa şehrinde, kale içinde Türkmenzâde Çıkmazı'ndaki baba evinde vâki olmuştur.

Ailesi

Baba ve annesi Kafkasya'dan 1297'de göç eden müslümanlardandır. Dedeleri Kafkasya'da Şirvan'a bağlı eski bir hanlık merkezi olan Nuha'dandır ki burası dağ eteğinde, ipekçilikle meşhur, ahalisi müslüman, hâlen Azerî Türkçesi konuşulan bir yerdir.

Babası İbrahim Efendi Bursa'ya 16 yaşlarında iken gelmiş, Hamza Bey Medresesi'nde tahsil görmüş, muhtelif yerlerde imamlık yapmış, Hazret-i Peygamber SAS sülâlesinden bir Seyyid'dir. 1929'larda 76 yaşlarında iken Bursa ovasındaki İzvat Köyü'nde vefat etmiş ve oraya defnolunmuş, ehl-i tarîk bir kimsedir.

Annesi Sabîre Hanım, Mehmed Zâhid Efendi 3 yaşlarında iken vefat etmiş, Pınarbaşı Kabristanı'na gömülmüştür.

Bu anne ve babadan doğma ağabeyi Ahmed Şâkir (1308 - 1335) subaylık yapmış, Kudüs'te Çanakkale'de bulunmuş, siperlerde hastalanmış ve 28 yaşlarında iken vefat edip Söğütlüçeşme'ye defn olunmuştur. Aynı anneden bir küçük kardeşi daha olmuşsa da çok yaşamamış birkaç aylık iken vefat etmiştir.

Babasının ikinci evliliği yine Dağıstan muhacirlerinden, Fatma Hanım'la olmuştur. Ondan doğma üç kız kardeş halen hayattadırlar. [1981] Bunlardan Pakize Hanım'ın efendisi de, Bursa Ulu Cami imamlarından ve İsmail Hakkı Tekkesi şeyhlerinden merhum Ahmet Efendi (K.S)'dir.

Tahsili, Askerliği

Mehmed Zâhid Efendi (Rh.A) ilk mektebi Oruç Bey İbtidâîsi'nde okudu, Maksem'deki idâdîye devam etti. Sonra Bursa Sanat Mektebi'ne girdi. Bu esnada Birinci Cihan Harbi dolayısıyla 18 yaşlarında askere celb olundu. 14 Nisan 1332'de asker oldu, senelerce askerlik yaptı, çok tehlikeli günler geçirdi, hastalıklar atlattı. Ordunun Suriye'den çekilmesinden sonra, binbir güçlükle İstanbul'a döndü.

10 Temmuz 1335'de Cuma gününden itibaren de 25 K. 30 şubede yazıcı olarak vazifeye devam etti. Kendi hatıra defteri kayıtlarından 1338 Martlarında henüz bu vazifede olduğu görülüyor.

Tasavvufî Yetişmesi ve Dinî Hizmetleri

İstanbul'da bulunduğu esnada çeşitli dini toplantılara, derslere, camilerdeki vaazlara devam etti. Bilhassa Seydişehirli Abdullah Feyzi Efendi'yi çok sevdiği anlaşılıyor. Bu arada 16 Temmuz 1336 Cuma günü namazı Ayasofya Camii'nde edadan sonra Vilayet önünde bulunan Fatma Sultan Camii yanındaki Gümüşhâneli Tekkesi'ne giderek Şeyh Ömer Ziyâeddin Efendi'ye intisâb eyledi. Günden güne ahvâlini terakki ettirdi.

Bu zât-ı şerifin, 18 Kasım 1337 Cuma günü vefatından sonra postnişin-i irşâd olan Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendi'nin yanında tahsil-i kemâlâta devam etmiş, müteaddit defalar halvete girmiş, 27 yaşlarında hilâfetnâmeyi aldıktan sonra ondan Râmuzü'l-Ehadis, Hizb-i A'zam ve Delâilü'l-hayrât icâzetnâmelerini de almış, Bayezit, Fatih ve Ayasofya Camii ve medreselerinde derslere devam etmiş, bu esnada hafızlığını da tamamlamıştır. Bu aralarda hocasının işareti üzere muhtelif kasaba ve köylerde dini hizmet ifâ etmiştir.

Tekkelerin kapatılmasından sonra Bursa'ya dönmüş, evlenmiş, 1929'da vefat eden babası yerine Bursa ovasındaki İzvat Köyü'nde 15-16 sene kadar imamlık ettikten sonra Üftade Cami-i Şerifi'nin imam-hatipliğine tayin edilerek şehirde hisar içindeki baba evine yerleşti. Burada 1945-46'dan 1952'ye kadar hizmet eyledi.

1952 Aralığında Gümüşhaneli Dergâhı postnişini ve eski tekke arkadaşı Kazanlı Abdülaziz Bekkine'nin vefatı üzerine, İstanbul'a nakl olarak Fatih'te bulvara nazır Ümmügülsüm Mescidi'nde vazife gördü.

1.10.1958 tarihinde Fatih İskenderpaşa Camii Şerifi'ne nakloldu ve vefatına kadar bu vazifede kaldı.

Vefatı

Mehmed Zâhid Efendi (Rh.A), ömrünün son yıllarında rahatsız idi; ayakta gezmesine rağmen; şiddetli ağrılarından muzdaribdi. 1979 yazında uzun zaman kalmak üzere gittiği Hicaz'dan, ağır hasta olarak 1980 Şubat'ında dönmek zorunda kalmıştı. 7 Mart 1980'de ameliyata girdi ve midesinin üçte ikisi alındı.

Ameliyattan sonra tedricen düzeldi, hatta 1980 Ramazanı'nda hiç aksatmadan oruç tuttu. Hatimle teravih kıldı, vaaz etti, yazın Balıkesir Ilıca'ya, Çanakkale Ayvacık sahiline ağrıyan ayakları için götürüldü, hac mevsimi gelince de Hicaz'a gitti. Fakat ameliyata sebep olan rahatsızlığı nüks etmiş ve ağrılar tekrar başlamıştı. Haccı güçlükle ifadan sonra, 6 Kasım 1980'de çok ağır hasta olarak İstanbul'a döndü. Tam bir hafta sonra 13 Kasım 1980'de (5 Muharrem 1401), Perşembe günü öğleye yakın, dualar, Yâsin'ler, tesbih ve gözyaşları ile uyur gibi bir halde iken ahirete irtihal eyledi.

Cenaze namazı 14 Kasım 1980 Cuma günü İstanbul Süleymaniye Camii'nde muhteşem, mahzun, vakur ve edepli bir cemm-i gafir tarafından kılınarak, mübarek vücudu, Kanûnî Süleyman Türbesi arkasında, kendisinden feyz aldığı hocaları ve üstadlarının yanındaki istirahatgâhına defnolundu.

Bu esnada Süleymaniye, Şehzadebaşı, Fatih ve çevrelerinde trafik durmuş, Süleymaniye'nin içi ve avlusu kâmilen dolduğu gibi, cemaat sokaklara taşarak Esnaf Hastahanesi'nin yanına kadar uzanmıştı. Vefatını duyanlar içinde Anadolu'nun en uzak şehirlerinden olduğu kadar Avrupa'dan gelenler de vardı. Uzakta bulunan muhiblerinden çoğu da vaktinde haber alamama yüzünden cenazesine yetişememişlerdi.

Vefatı İslâm Alemi'nde de büyük üzüntüye yol açmış, Suudi Arabistan'da, Kâbe'de, Kuveyt'te ve daha başka şehirlerde gıyabında cenaze namazı kılınıp, dualar edilmiş, ajanslar bu elim vefat haberini yayınlamışlardı.

Vefat tarihi olan 13 Kasım 1980 tarihli takvim yapraklarında tevâfukan çok mânidar ibareler yer alıyordu. Meselâ bunların birindeki şu parça ne kadar şâyân-ı taaccübdür:

Arkamdan Ağlama
Öldüğüm gün tabutum yürüyünce
Bende bu dünya derdi var sanma!
Bana ağlama,
"Yazık, yazık!" "Vah, vah!" deme!
Şeytanın tuzağına düşersen vah vahın sırası o zamandır.
Yazık yazık asıl o zaman denir.
Cenâzemi gördüğün zaman "Elfirak, elfirak!" deme!
Benim buluşmam asıl o zamandır.
Beni mezara koyunca elvedâ demeğe kalkışma!
Mezar cennet topluluğunun perdesidir.
Mezar hapis görünür amma,
Aslında canın hapisten kurtuluşudur.
Batmayı gördün ya, doğmayı da seyret!
Güneşle aya batmadan ne ziyan gelir ki?
Sana batma görünür amma
Aslında o doğmadır, parlamadır.
Yere hangi tohum ekildi de yetişmedi?
Neden insan tohumu için
Bitmeyecek, yetişmeyecek zannına düşüyorsun?
Hangi kova suya salında da dolu olarak çekilmedi?
Can Yusuf'un kuyuya düşünce niye ağlarsın?
Bu tarafta ağzını yumdun mu, o tarafta aç!
Çünkü artık hay-huy'un, Mekânsızlık aleminin boşluğundadır.

Ahlâk ve Şemâili

Merhum uzunca boylu, şişmanca, heybetli, beyaz tenli, dolgun pembe yanaklı, uzunca ak sakallı, geniş alınlı, aralıklı kaşlı, irice başlı, gül yüzlü, sevimli, alımlı bir kimse idi. Gençken zayıf olduğunu, öksüzlükte yemek yerine yumurta içivererek böyle iri vücutlu olduğunu gülerek anlatırdı. İlk görüşte insanda sevgi ve saygı uyandıran bir hali vardı. Tanıdığına tanımadığına selâm verir, güleryüz gösterir, gönül alırdı. İlk nazarda koyu kestane renkli görünen, fakat dikkatle bakılması imkânsız, esrarlı ve derin mânâlı gözleri vardı. Gözü içinde kırmızılık, sırtında ve karnında ise avuç içi kadar iri bir ben mevcuttu.

Hafızası çok kuvvetli idi, konuşması tatlı ve safiyâne idi. Çok kere halk telâffuzu kullanır, karşısındakine söz fırsatı tanır; kesinlikle bildiği bir şeyi bile sanki ilk duyuyormuş gibi yumuşak bir tavırla dinler, mânâlı ve nükteli cevap verirdi. Sohbetleri hoş, hutbeleri fevkalâde celâlli olurdu. Hutbe esnasında sesini yükseltir, ordu önündeki bir komutan gibi celâdetle ve irticâlen konuşurdu.

Özel hayatında ev halkına karşı müşfik ve latîfeci davranır, kimseye doğrudan doğruya birşey emretmez, telmih ve remiz ile söyler, anlaşılmazsa sabrederdi.

Fevkalâde mütevâzi idi. Kerametleri zâhir ve şöhreti àlemgir olduğu halde, talebelerine bile tepeden bakmaz, şeyhlik tavrı takınmaz, kendisini ihvânı arasında lâlettayin bir fert gibi görür, makamını ve kemâlini büyük bir maharetle gizlerdi.

Kendi üstadlarına fevkalâde saygılı ve bağlı idi. Tekke arkadaşları olan yaşlılar, üstadının meclisine gittiğinde diz üstü oturup, baş eğip hiç ayak değiştirmeden edeple oturduğunu anlatırlar.

Çok uzun ve derin düşünürdü, sohbetlerindeki buluşlara, teşbihlere hayran kalmamak mümkün olmazdı. Bir ayetin, bir hadisin üzerinde haftalarca, aylarca durup konuştuğu olurdu.

Ele aldığı bir kimseyi terbiye edip yola getirinceye kadar büyük bir sabırla çalışırdı. İlk zamanlarda kusurlarına müsamaha ederdi. Yıllarca çalışır, yarı yolda bıkıp bırakmazdı.

Dostlarına vefâsı emsalsiz idi; onları ziyaret eder, arar sorardı. Akrabalarına karşı vazifelerinde kusur etmez ve onlara her türlü yardımı esirgemezdi.

Çok açık eli idi, verdiği zaman şaşılacak miktarda verir, geriye kalmamasından korkmaz, verdiğini doyururdu. Sofrasında ekseriya misafir bulunurdu. Hizmet edenleri bir vesile ile memnun eder, ziyaretçilere güleryüz gösterir, kapısını her zaman açık tutmağa çalışırdı.

Gece ve sabah ibadetlerine çok riayet eder, talebelerini de bunlara teşvik eylerdi. İnsanın kalbinden geçirdiğini bilir, gelenin sormadan cevabını verir, istemeden ihtiyaç sahibinin muhtaç olduğu şeyi bağışlardı. Gönüllere ve rüyalara tasarrufu vardı. Bereket gittiği yere yağar; bolluk onunla beraber gezer, en hücrâ, en kıtlık yerde o gelince nimet dolardı. Beraberinde seyahat edenler, tevafuklara, tecellilere, maddî ve mânevî hallere ve ikramlara şaşar, hayretlere düşerler, parmaklarını ısırırlardı.

Allah-u Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri derecâtını ulyâ eyleyip, biz âciz ü nâcizleri de füyûzat ve şefaatından feyzyab u nasibdâr buyursun...

Âmîn, bihürmeti seyyidil-mürselîn SAS ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahüm biihsânin ilâ yevmid-dîn, vel-hamdü lillâhi rabbil-àlemîn.

cüneytkaya
15.12.2007, 10:22
Müslümanların birlik ve berâberlik içinde bulunmaları gerektiğini açıklarken de şöyle buyurdu: "Görmez misin ki, yağmur ne kadar çok yağarsa yağsın, tânecikleri hemen birleşir, toplanırlar. Derken dereler, nehirler meydana gelir. Netîcede bunlar barajları doldurur. Enerji santrallerini işletir, arâziyi sular, şehirlerin elektriğini temin ederler. Bu nîmet sâyesinde insanlar rahata kavuşur, işleri kolaylaşır. Bu ne büyük bahtiyarlıktır. Bundan ibret almalı, birlik ve berâberliğimizi temine çalışmalıyız. Tek tek hareket edersek, hepimiz helâk oluruz. Ne kadar dindâr olursan ol, birlik ve berâberliği her işin üstünde tutmadıkça, herkes kendi başına buyruk hareket ettikçe bir yere varılmaz." diyerek müslümanların her iş ve hareketlerinde tek yürek, tek kuvvet olması gerektiğine işâret etti.

kasvetli
18.02.2008, 23:38
MEHMED ZÂHİD KOTKU (RH.A) HAZRETLERİ'NİN KISA TERCEME-İ HÂLİ
Müellif Rahmetullàhi Aleyh'in adı Mehmed Zâhid, soyadı Kotku idi. Kendisinin naklettiğine göre babası ona: "Oğlum Mehemmed!" diye hitap edermiş. Soyadının "mütevâzi" mânâsına geldiği nüfus cüzdanının başına not edilmiş idi.
Tevellüdü 1315 hicrî kamerî (rûmî 1313, milâdî 1897) yılında Bursa şehrinde, kale içinde Türkmenzâde Çıkmazı'ndaki baba evinde vâki olmuştur.
a. Ailesi
Baba ve annesi Kafkasya'dan 1297'de göç eden müslümanlardandır. Dedeleri Kafkasya'da Şirvan'a bağlı eski bir hanlık merkezi olan Nuha'dandır ki burası dağ eteğinde, ipekçilikle meşhur, ahalisi müslüman, hâlen Azerî Türkçesi konuşulan bir yerdir.
Babası İbrahim Efendi Bursa'ya 16 yaşlarında iken gelmiş, Hamza Bey Medresesi'nde tahsil görmüş, muhtelif yerlerde imamlık yapmış, Hazret-i Peygamber SAS sülâlesinden bir seyyid'dir. 1929'larda 76 yaşlarında iken Bursa ovasındaki İzvat Köyü'nde vefat etmiş ve oraya defnolunmuş, ehl-i tarîk bir kimsedir.
Annesi Sabîre Hanım, Mehmed Zâhid Efendi 3 yaşlarında iken vefat etmiş, Pınarbaşı Kabristanı'na gömülmüştür.
Bu anne ve babadan doğma ağabeyi Ahmed Şâkir (1308 - 1335) subaylık yapmış, Kudüs'te Çanakkale'de bulunmuş, siperlerde hastalanmış ve 28 yaşlarında iken vefat edip Söğütlüçeşme'ye defn olunmuştur. Aynı anneden bir küçük kardeşi daha olmuşsa da çok yaşamamış birkaç aylık iken vefat etmiştir.
Babasının ikinci evliliği yine Dağıstan muhacirlerinden, Fatma Hanım'la olmuştur. Ondan doğma üç kız kardeş halen hayattadırlar. [1981] Bunlardan Pakize Hanım'ın efendisi de, Bursa Ulu Cami imamlarından ve İsmail Hakkı Tekkesi şeyhlerinden merhum Ahmet Efendi (K.S)'dir.
b. Tahsili, Askerliği
Mehmed Zâhid Efendi (Rh.A) ilk mektebi Oruç Bey İbtidâîsi'nde okudu, Maksem'deki idâdîye devam etti. Sonra Bursa Sanat Mektebi'ne girdi. Bu esnada Birinci Cihan Harbi dolayısıyla 18 yaşlarında askere celb olundu. 14 Nisan 1332'de asker oldu, senelerce askerlik yaptı, çok tehlikeli günler geçirdi, hastalıklar atlattı. Ordunun Suriye'den çekilmesinden sonra, binbir güçlükle İstanbul'a döndü.
10 Temmuz 1335'de Cuma gününden itibaren de 25 K. 30 şubede yazıcı olarak vazifeye devam etti. Kendi hatıra defteri kayıtlarından 1338 Martlarında henüz bu vazifede olduğu görülüyor.
c. Tasavvufî Yetişmesi ve Dinî Hizmetleri
İstanbul'da bulunduğu esnada çeşitli dini toplantılara, derslere, camilerdeki vaazlara devam etti. Bilhassa Seydişehirli Abdullah Feyzi Efendi'yi çok sevdiği anlaşılıyor. Bu arada 16 Temmuz 1336 Cuma günü namazı Ayasofya Camii'nde edadan sonra Vilayet önünde bulunan Fatma Sultan Camii yanındaki Gümüşhâneli Tekkesi'ne giderek Şeyh Ömer Ziyâeddin Efendi'ye intisâb eyledi. Günden güne ahvâlini terakki ettirdi.
Bu zât-ı şerifin, 18 Kasım 1337 Cuma günü vefatından sonra postnişin-i irşâd olan Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendi'nin yanında tahsil-i kemâlâta devam etmiş, müteaddit defalar halvete girmiş, 27 yaşlarında hilâfetnâmeyi aldıktan sonra ondan Râmuzü'l-Ehadis, Hizb-i A'zam ve Delâilü'l-hayrât icâzetnâmelerini de almış, Bayezit, Fatih ve Ayasofya Camii ve medrese-lerinde derslere devam etmiş, bu esnada hafızlığını da tamamlamıştır. Bu aralarda hocasının işareti üzere muhtelif kasaba ve köylerde dini hizmet ifâ etmiştir.
Tekkelerin kapatılmasından sonra Bursa'ya dönmüş, evlenmiş, 1929'da vefat eden babası yerine Bursa ovasındaki İzvat Köyü'nde 15-16 sene kadar imamlık ettikten sonra Üftade Cami-i Şerifi'nin imam-hatipliğine tayin edilerek şehirde hisar içindeki baba evine yerleşti. Burada 1945-46'dan 1952'ye kadar hizmet eyledi.
1952 Aralığında Gümüşhaneli Dergâhı postnişini ve eski tekke arkadaşı Kazanlı Abdülaziz Bekkine'nin vefatı üzerine, İstanbul'a nakl olarak Fatih'te bulvara nazır Ümmügülsüm Mescidi'nde vazife gördü.
1.10.1958 tarihinde Fatih İskenderpaşa Camii Şerifi'ne nakloldu ve vefatına kadar bu vazifede kaldı.
d. Vefatı
Mehmed Zâhid Efendi (Rh.A), ömrünün son yıllarında rahatsız idi; ayakta gezmesine rağmen; şiddetli ağrılarından muzdaribdi. 1979 yazında uzun zaman kalmak üzere gittiği Hicaz'dan, ağır hasta olarak 1980 Şubatı'nda dönmek zorunda kalmıştı. 7 Mart 1980'de ameliyata girdi ve midesinin üçte ikisi alındı.
Ameliyattan sonra tedricen düzeldi, hatta 1980 Ramazanı'nda hiç aksatmadan oruç tuttu. Hatimle teravih kıldı, vaaz etti, yazın Balıkesir Ilıca'ya, Çanakkale Ayvacık sahiline ağrıyan ayakları için götürüldü, hac mevsimi gelince de Hicaz'a gitti. Fakat ameliyata sebep olan rahatsızlığı nüks etmiş ve ağrılar tekrar başlamıştı. Haccı güçlükle ifadan sonra, 6 Kasım 1980'de çok ağır hasta olarak İstanbul'a döndü. Tam bir hafta sonra 13 Kasım 1980'de (5 Muharrem 1401), Perşembe günü öğleye yakın, dualar, Yâsin'ler, tesbih ve gözyaşları ile uyur gibi bir halde iken ahirete irtihal eyledi.
Cenaze namazı 14 Kasım 1980 Cuma günü İstanbul Süleymaniye Camii'nde muhteşem, mahzun, vakur ve edepli bir cemm-i gafir tarafından kılınarak, mübarek vücudu, Kanûnî Süleyman Türbesi arkasında, kendisinden feyz aldığı hocaları ve üstadlarının yanındaki istirahatgâhına defnolundu.
Bu esnada Süleymaniye, Şehzadebaşı, Fatih ve çevrelerinde trafik durmuş, Süleymaniye'nin içi ve avlusu kâmilen dolduğu gibi, cemaat sokaklara taşarak Esnaf Hastahanesi'nin yanına kadar uzanmıştı. Vefatını duyanlar içinde Anadolu'nun en uzak şehirlerinden olduğu kadar Avrupa'dan gelenler de vardı. Uzakta bulunan muhiblerinden çoğu da vaktinde haber alamama yüzünden cenazesine yetişememişlerdi.
Vefatı İslâm Alemi'nde de büyük üzüntüye yol açmış, Suudi Arabistan'da, Kâbe'de, Kuveyt'te ve daha başka şehirlerde gıyabında cenaze namazı kılınıp, dualar edilmiş, ajanslar bu elim vefat haberini yayınlamışlardı.
Vefat tarihi olan 13 Kasım 1980 tarihli takvim yapraklarında tevâfukan çok mânidar ibareler yer alıyordu. Meselâ bunların birindeki şu parça ne kadar şâyân-ı taaccübdür:
Arkamdan Ağlama
Öldüğüm gün tabutum yürüyünce
Bende bu dünya derdi var sanma!
Bana ağlama, "Yazık, yazık!" "Vah, vah!" deme!
Şeytanın tuzağına düşersen vah vahın sırası o zamandır.
Yazık yazık asıl o zaman denir.
Cenâzemi gördüğün zaman "Elfirak, elfirak!" deme!
Benim buluşmam asıl o zamandır.
Beni mezara koyunca elvedâ demeğe kalkışma!
Mezar cennet topluluğunun perdesidir.
Mezar hapis görünür amma,
Aslında canın hapisten kurtuluşudur.
Batmayı gördün ya, doğmayı da seyret!
Güneşle aya batmadan ne ziyan gelir ki?
Sana batma görünür amma
Aslında o doğmadır, parlamadır.
Yere hangi tohum ekildi de yetişmedi?
Neden insan tohumu için
Bitmeyecek, yetişmeyecek zannına düşüyorsun?
Hangi kova suya salında da dolu olarak çekilmedi?
Can Yusuf'un kuyuya düşünce niye ağlarsın?
Bu tarafta ağzını yumdun mu, o tarafta aç!
Çünkü artık hay-huy'un,
Mekânsızlık aleminin boşluğundadır.
e. Ahlâk ve Şemâili
Merhum uzunca boylu, şişmanca, heybetli, beyaz tenli, dolgun pembe yanaklı, uzunca ak sakallı, geniş alınlı, aralıklı kaşlı, irice başlı, gül yüzlü, sevimli, alımlı bir kimse idi. Gençken zayıf olduğunu, öksüzlükte yemek yerine yumurta içivererek böyle iri vücutlu olduğunu gülerek anlatırdı. İlk görüşte insanda sevgi ve saygı uyandıran bir hali vardı. Tanıdığına tanımadığına selâm verir, güleryüz gösterir, gönül alırdı. İlk nazarda koyu kestane renkli görünen, fakat dikkatle bakılması imkânsız, esrarlı ve derin mânâlı gözleri vardı. Gözü içinde kırmızılık, sırtında ve karnında ise avuç içi kadar iri bir ben mevcuttu.
Hafızası çok kuvvetli idi, konuşması tatlı ve safiyâne idi. Çok kere halk telâffuzu kullanır, karşısındakine söz fırsatı tanır; kesinlikle bildiği bir şeyi bile sanki ilk duyuyormuş gibi yumuşak bir tavırla dinler, mânâlı ve nükteli cevap verirdi. Sohbetleri hoş, hutbeleri fevkalâde celâlli olurdu. Hutbe esnasında sesini yükseltir, ordu önündeki bir komutan gibi celâdetle ve irticâlen konuşurdu.
Özel hayatında ev halkına karşı müşfik ve latîfeci davranır, kimseye doğrudan doğruya birşey emretmez, telmih ve remiz ile söyler, anlaşılmazsa sabrederdi.
Fevkalâde mütevâzi idi. Kerametleri zâhir ve şöhreti àlemgir olduğu halde, talebelerine bile tepeden bakmaz, şeyhlik tavrı takınmaz, kendisini ihvânı arasında lâlettayin bir fert gibi görür, makamını ve kemâlini büyük bir maharetle gizlerdi.
Kendi üstadlarına fevkalâde saygılı ve bağlı idi. Tekke arkadaşları olan yaşlılar, üstadının meclisine gittiğinde diz üstü oturup, baş eğip hiç ayak değiştirmeden edeple oturduğunu anlatırlar.
Çok uzun ve derin düşünürdü, sohbetlerindeki buluşlara, teşbihlere hayran kalmamak mümkün olmazdı. Bir ayetin, bir hadisin üzerinde haftalarca, aylarca durup konuştuğu olurdu.
Ele aldığı bir kimseyi terbiye edip yola getirinceye kadar büyük bir sabırla çalışırdı. İlk zamanlarda kusurlarına müsamaha ederdi. Yıllarca çalışır, yarı yolda bıkıp bırakmazdı.
Dostlarına vefâsı emsalsiz idi; onları ziyaret eder, arar sorardı. Akrabalarına karşı vazifelerinde kusur etmez ve onlara her türlü yardımı esirgemezdi.
Çok açık elli idi, verdiği zaman şaşılacak miktarda verir, geriye kalmamasından korkmaz, verdiğini doyururdu. Sofrasında ekseriya misafir bulunurdu. Hizmet edenleri bir vesile ile memnun eder, ziyaretçilere güleryüz gösterir, kapısını her zaman açık tutmağa çalışırdı.
Gece ve sabah ibadetlerine çok riayet eder, talebelerini de bunlara teşvik eylerdi. İnsanın kalbinden geçirdiğini bilir, gelenin sormadan cevabını verir, istemeden ihtiyaç sahibinin muhtaç olduğu şeyi bağışlardı. Gönüllere ve rüyalara tasarrufu vardı. Bereket gittiği yere yağar; bolluk onunla beraber gezer, en hücrâ, en kıtlık yerde o gelince nimet dolardı. Beraberinde seyahat edenler, tevafuklara, tecellilere, maddî ve mânevî hallere ve ikramlara şaşar, hayretlere düşerler, parmaklarını ısırırlardı.
Allah-u Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri derecâtını ulyâ eyleyip, biz âciz ü nâcizleri de füyûzat ve şefaatından feyzyab u nasibdâr buyursun...
Âmîn, bihürmeti seyyidil-mürselîn SAS ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahüm biihsânin ilâ yevmid-dîn, vel-hamdü lillâhi rabbil-àlemîn.
Halil Necâtioğlu
MEHMED ZÂHİD KOTKU
HAZRETLERİ'NİN ESERLERİ
1. Tasavvufî Ahlâk (5 Cild)
2. Cennet Yolları
3. Mü'minlere Vaazlar (2 Cild)
4. Ehl-i Sünnet Akaidi
5. Ana Baba Hakları
6. Hadislerle Nasihatlar (2 Cild)
7. Nefsin Terbiyesi
8. Tezkiretül-Evliyâ Tercümesi
9. Risâle-i Hàlidiyye Tercümesi
10. Evrâd-ı Şerif
11. Faydalı Dualar ve 32 Farz Mecmuası
12. Yemek Âdâbı
Konuşmalarından Hazırlanan Kitaplar
1. Zikrullahın Faydaları
2. Özel Sohbetler
3. Peygamber Efendimiz
4. Tenbihler

mevlanahalid
19.02.2008, 10:36
Maşallah.İslam kahramanı.Eğer kaset dinlenecekse bidakarların kaseti yerine tercih edilmesi gerektir.

kasvetli
19.02.2008, 20:35
RİSÂLE-İ HÀLİDİYYE TERCÜMESİ

MUKADDİME
Bismillâhir-rahmânir-rahîm.
Elhamdü lillâhi rabbil-àlemîn. Ves-salâtü ves-selâmü alâ seyyidinâ muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn.
Ashàb-ı bâtından, yâni içleri temiz ve kemâle ulaşan bahtiyarlardan ve enbiyâ aleyhimüs-salâtü ves-selâm hazretlerinden feyz alabilmek, iki veya üç şeye bağlıdır. Bunlardan biri ihlâs, biri edeb, biri de ehlullaha muhabbet etmektir. Feyz ancak ehlullahın kalblerinden alınır. Onların kalbleri feyz ile doludur.
Bir müridin kalbi ihlâstan ârî, boş ve çıplak olursa, veyahut evliyâullah hakkında edebe mugayir hareketleri bulunursa, bu gibilere o velîlerden ne feyz gelir, ne de onların gönülleri onlara meyleder.
Muhabbet, feyzin artmasına başlıca sebeptir. bir müridde bu üç şey ne kadar çok olursa, feyzin de o kadar artacağında hiç şüphe yoktur. Feyz alabilmenin birinci unsuru, mürşide muhabbettir. Ancak, bu muhabbetin sun'î ve tekellüfsüz, yâni gösteriş veya zorlanmakla değil, sıdk ve yakîn üzere olması lâzımdır.
Zira muhabbet, müridin içinden mürşidin içine akan bir nehr-i mânevî ve derûnî bir akıştır. İşte bu mânevî muhabbet ve akışla, mürşidin içinden (bâtınından) devamlı feyz alabilmek imkânı hàsıl olur. Bu nehr-i mânevînin genişliği ve feyzin çokluğu, müridde olan muhabbetin az veya çokluğuna göredir.
Bazan muhabbetin artması sebebiyle, müridin kalbi mürşid tarafına teveccüh eder ve belki muhabbetin galebesiyle, mürid şeyhinde fânî olup şeyhinin ahvâli bir anda müridin kalbine akseder; aynaya geçen insanın aynada göründüğü gibi.
Muhabbet, edeb ve ihlâsı da müstelzimdir. Çünkü muhabbet eden kimse, sevdiği kimseye karşı edebe ve ihlâsa riayet edegelmiştir. Muhib olan kimsenin, sevdiğinde ayıp ve noksan görmesine ihtimal yoktur. Aksi takdirde ihlâs ve yakîni mahvolur. Çünkü muhabbet, ihlâs ve edeb, hakîkatte Cenâb-ı Vâcibül-Vücud Hazretleri tarafından gelir. Bu sebepledir ki, her makama göre münâsib bir edeb vardır. Tasavvuf ise tamâmen edebden ibarettir.
İmdi mürşid hakkında riayeti lâzım olan edeb birkaç vech üzeredir:
1. Niyyet edebidir.
2. Râbıta edebi ve hizmet-i şeyh edebidir.
3. Mürşid huzurunda bulunma edebidir.
4. Mürşid ile konuşma edebidir.
5. Şeyhine hizmet edebidir.
6. Feyz alabilmek için kalbini hazırlamak, ihlâs ve taleb edebidir.
7. Vird ve hatim edebidir.
8. Sülûk ve mücahede edebidir ki, aşağıda beyan edeceğiz.

kasvetli
20.02.2008, 22:24
NİYET EDEBİ

Niyet, dinin usüllerinden büyük bir asıldır. Bütün ibadetlerin kökü mesâbesindedir. Buna,

http://img230.imageshack.us/img230/9871/a01em4.gif

(İnnemel-a'mâlü bin-niyyât) [Ameller niyetlere göredir.] hadis-i şerifi kuvvetli bir delildir. Amellerin makbul olması için niyet şarttır. Nitekim;

http://img230.imageshack.us/img230/8729/a02en3.gif

(Niyyetül-mü'mini hayrun min amelihî) [Mü'minin niyeti amelinden hayırlıdır.] hadis-i şerifi de bunu pek güzel izah etmektedir. Ve yine iki cihan serveri, sevgili Peygamberimiz Efendimiz;

http://img230.imageshack.us/img230/3692/a03cj5.gif

(Ve innemâ liküllimriin mâ nevâ, femen kânet hicretühû ilallàhi ve rasûlihî, fe hicretühû ilallàhi ve rasûlihî) [Muhakkak ki her kişi niyetlendiğini bulacaktır. Kim Allah'a ve Rasûlüne hicret ederse, onun hicreti Allah ve Rasûlünedir.] buyurmuşlardır.
Buna göre bir işe başlarken, her şeyden önce niyet ve ihlâs şart ve mühimdir. Niyet hàlis olmadıkça o işten hayır beklemek boşunadır. Niyette ihlâs olmadan kurbiyyet mümkün değildir. Zirâ ihlâs olmadan kurbiyyeti elde edeceğini zannedenlerin kazancı ancak Hak'tan uzaklaşma olur. Rızâ-yı Bârî'yi kazanayım derken, uk�bete ve felâkete düşer. Nitekim mürâîlerin hali bu kàbildendir.
İhlâs her amelde vâcib olduğu gibi, bilhassa kalbe ait amellerde daha mühimdir. (El-amelül-kalbiyyü küllühû niyyetün) "Kalbin her ameli niyettir." buyrulmuştur.
İradesinde sadık olan mürid için niyetin edebi odur ki, vech-i kalbini şeyhi vasıtasıyla Cenâb-ı Zât-ı Akdes Hazretleri'ne tevcih ile, Zât-ı Bârî'yi kasd eyleye... Yâni niyeti, dünyavî ve uhrevî garaz ve ivaz ve ahvâl-i bâtıniyye husûlü için; kurbiyyet, velîlik, kerâmet, ermişlik ve sâire gibi mâsivallah olmaya... Tek şart şudur ki, o teveccüh edâ-yı ubûdiyetle, hàssaten Hazret-i Allah için ola...
Müridin Zât-ı Bârî'ye teveccühü anında sıfat-ı ilâhiyyeye teveccühü sahih olmaz demişlerdir. Zâte teveccüh künh ve hakîkat itibârıyla değildir. Zirâ künh ve hakîkat itibarı haramdır. Bu teveccüh, muhabbet-i zâtiye sahibi olanlara mümkün olur. Çünkü onlar için kahır ve lütuf müsâvîdir. Nitekim, (Küllü mâ sadere minel-habîbi habîbün)'dür [Sevgiliden sadır olan her şey sevgilidir.]
Ve şeyhi imtihan kasdıyla olmayıp, ancak rızâ-yı Bârî için olmalıdır. İmtihan kasdıyla yapanların hiç de iyi kimseler olmadıkları bildirilmiştir.
Ve keramet görmeyi de kasdetmemelidir. Zira velîlikte keramet şart kılınmadı ve keramet şeyhin efdal olmasına alâmet olmaz. Bazan da şeyh efendiye keramete izin verilmemiştir. Şeyh efendi de keramet aramak, ona inanmamak ve teslim olmamak demektir. Yâhut, şeyh kerameti izhara lüzum görmemiştir de, onun için izhâr-ı keramet etmez. Bir istikàmetin bin kerametten efdal olduğunu da hiç unutmamalıdır.
Cenâb-ı Hakk'ın kulunda başlıca istediği şey, istikàmettir. Cenâb-ı Hak cümlemizi istikàmetten ayırmasın, âmîn... Nitekim Cenâb-ı Hak da;


http://img230.imageshack.us/img230/9224/a04ni1.gif

(Kulillàh, sümmestekım) [Allah de, sonra istikàmet üzere ol!] buyurmuştur.

kasvetli
21.02.2008, 23:06
RÂBITA EDEBİ

Râbıta edebi, mürşidin ruhaniyetine ve onun hemen iki gözü arasına teveccüh etmektir. Çünkü, "Onun hayal hazinesi iki gözünün arasıdır." demişlerdir. Buradan şeyhinin ruhàniyetine nazar etmektir. Orası menba-ı feyzdir. Mürid bu suretle tazarru ve niyaz ile tevessül ettiği halde, mürşidin ruhaniyetini iki gözü arasına dahil ede ve oradan kalbe, kalbin derinliğine yavaş yavaş ine ve hayalinden gayb etmeye. Belki kendi nefsinden gàib ola. Zira kalbin derinliğinin sonu yoktur ve seyr-i ilallah dâimâ kalben hàsıl olur. Maksad Zât-ı Bârî'dir. Râbıta ise seyr-i ilallaha vesîledir.
Râbıtaya delil çoktur. Kitab, sünnet ve kıyas ile sabittir:

(Vebteğ� ileyhil-vesîlete) [Ona (Allah'a) yaklaşmaya vesîle arayın!] (Mâide: 35)

(Kul in küntüm tuhibbûnallàhe fettebi�nî) [Eğer siz Allah'ı seviyorsanız, bana (Rasûlüllah'a) itaat edin!] (Âl-i İmran: 31)
Hazret-i Hàlid'in [Mevlânâ Hàlid-i Bağdâdî] râbıtayı isbat sadedinde ayrı bir eseri vardır ki, yirmi kadar delil serdederek isbat etmiştir.
Hazret-i Sıddîk-ı Ekber RA, bir gün Hazret-i Rasûl-ü Ekrem SAS'e şikâyette bulunmuşlar, "Bihasebir-rûhàniyye helâda bile hayâlimden çıkmıyorsunuz." demişlerdir. Mûmâileyh, Rasûl-ü Ekrem Efendimiz Hazretleri'nden bu sebeple hayâ ederlerdi.
Memnu' olan râbıta, ancak nefs-i vesâili maksûdun biz-zât kılmaktır; yâni vasıtayı gàye sanmak, ona takılıp asıl maksadı unutmaktır. Lâkin meşrû râbıtada hal hiç de böyle değildir. münkirler bunu temyiz ve tefrikten acizdirler.
Mürşidin hizmetine devam âdâbı birkaç nev' üzeredir:
1. Abdestli olmak,
2. Bütün günah ve kusurlarından ve gafletten 15 kere veya daha ziyade istiğfar etmek,
3. Fâtiha ve İhlâs-ı Şerif okuyup mürşidinin ruhàniyetine hediye etmektir. Bunu yola çıkmadan yapmak, yol esnasında kalbini mürşidin kalbine tam bağlamak, ihlâs ve muhabbet üzere, gayet tazarru ve inkisâr-ı kalb ile olmasına dikkat ve riâyet eylemek; ve mürşidinin rûhàniyetinin kendisi ile beraber olduğuna iman ve inancı tam olmaktır. Çünkü ruhàniyet için yakınlık ve uzaklık, madde ve müddet yoktur.
Binâen aleyh, ruhàniyetin huzuru, müridin huzur-u kalbi ile beraberdir ve ruhàniyet göz açıp kapayacak kadar zamandan daha sür'atlidir. Belki makbul bir müridden, gerek yakaza ve gerek uyku halinde de ruhaniyyet-i mürşid devamlı olarak ayrılmaz. Mürşid maksada vesîle olduğu için, "Mürid mürşidini, göz açıp kapayacak kadar zaman miktarı hayalinden gayb etse, mürid olamaz!" denilmiştir. (Risâle-i Hàlidiyye, s. 8)
Peygamberimiz SAS Hazretleri'nin devâm-ı müşâhedesine sebep olan haslet budur. Zira fenâ fiş-şeyh olmak, Rasûlüllah SAS'de fânî olmaklığa ve bin-netice fenâ fillâh'a mukaddimedir. Bu sebepten bazı erbâb-ı fakr demiştir ki:
"--Eğer Rasûlüllah SAS Hazretleri tarfet-i ayn miktarı [bir göz yumup açıncaya kadar] bizden muhtecib olsa, yâni görünmese, hicablı bulunsaydı, kendimizi müslimler zümresinden addetmezdik."
Ne kadar mânâlı bir söz!
Rasûlüllah SAS'i her yerde ve her zaman mânâ gözünün önünden ayırmamalı ve onun en ufak bir sünnetini de ihmal etmemelidir. İşte o zaman müslümanlığın ne demek olduğu anlaşılır ve lezzetine doyum olmaz ves-selâm.

kasvetli
22.02.2008, 22:38
MÜRŞİD İLE HUZURDA BULUNMA EDEBİ

Feyzin gelişi bunu bağlıdır. Bu da iki kısımdır; biri zàhiren, biri de bâtınendir.
Bihasebiz-zàhir huzur edebi odur ki, mürid mürşidinin yüzüne bakmayarak, huzurunda boynunu büküp şöyle durmalıdır: Sanki sultandan kaçan bir köle tutulup sultanın huzuruna getirildiği vakitteki gibi. Ve o dâimâ huz� ve huşû üzere ola ve mürşidin emri ve izni olmadıkça oturmaya ve iktizà-yı şer'î veya tarîkatte bir müşkülü olsa bile, mürşidin izni olmadıkça kendiliğinden söze başlamaya, cevap vermeye, kalkmaya ve huzur-u mürşidde hazır olanlarla tekellüm etmeye... Her ne kadar ihtiyar ise de, tekellümden son derece sakına.
Vay vay bu ahir zaman dervişlerine! Ne edeb, ne de saygı var!.. Bazan ıslık çalacak kadar cür'etkârlarına rastlanıyor. Huzur-u şeyhte lâubâli konuşmalar, seslerini yükseltmeler, tenkitler, gıybetler, hattâ tahakkümler de görülen hallerdendir. Aman yâ Rab!..
Aşık olan kimse mâşukunun gayriden müstağni olduğu halde nasıl durursa, öylece durup mecliste olanlara kat'iyyen iltifat etmeye... Zira müridin mürşidine taaşşuk ve tâzimi, Hak Teàlâ için olduğundan, ona taaşşuk ve tâzim hakîkatte Hazret-i Allah Celle ve A'lâya'dır.
Ve dahi sâkit ve sâkin gözlerini yummak sûretiyle, feyz alabilmek için tazarr� ve niyazla, mürşidin bâtınına müteveccih ola... Vel-hàsıl mürşidini Rasûlüllah SAS'in nâibi ve hükm ü tasarrufta sultan addeyleye ve mürşidine olan muamelesi Rasûlüllah SAS'e veya sultana, padişaha, reisicumhura olan muamelesi gibi ola.
Heyhàt kendisini dervişim diye aldatan zavallılara!.. Zira hadis-i şeriflerde Efendimiz SAS:
http://rahman.fw.nu:8080/oku/kitaplar/halidiyye/arabic/re222h15.gif

(El-ulemâü veresetül-enbiyâ') [Alimler peygamberlerin varisleridir.]
http://rahman.fw.nu:8080/oku/kitaplar/halidiyye/arabic/a05.gif

(El-àlimü fî kavmihî ken-nebiyyi fî ümmetihî) [Alim kavmi içinde, ümmeti içindeki peygamber gibidir.]
http://rahman.fw.nu:8080/oku/kitaplar/halidiyye/arabic/a06.gif(Ulemâü ümmetî ke-enbiyâi benî isrâil) [Ümmetimin alimleri Benî İsrâil'in peygamberleri gibidir.] buyurmuşlardır.


Ebâb-ı tahkîk indinde bu hadisin hakîkatı odur ki; ulemâ zâhir alimleri değil, ilmiyle âmil olan àrif-i billâhlardır. İlmiyle âmil olmayan alimleri ise, kitap taşıyan merkeplere benzetmişlerdir. O halde âmil olan alim ile, âmil olmayan alim arasında çok büyük bir fark meydana çıkmaktadır. Bundan dolayı ikincilerden arslandan kaçar gibi kaçmak lâzımdır. Bu hususta vârid olan hadis-i şerifler pek çoktur, pek de acıdır. Hattâ ehl-i cehennemin bunlardan Allah Celle ve A'lâ'ya sığınacakları bildirilmiştir. Cenâb-ı Hak cümlemizi bu fenâ akıbete düşmekten emin buyursun... Âmîn, ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhil-aliyyil-azîm.
Ammâ bihasebil-bâtın huzur edebi odur ki; mürşid huzuruna vardıkta kalbi gàfil olmaya, veyahut kalbinde çeşitli hatıralar, vesveseler veya imtihan, itiraz, nefsinde muhabbetsizlik gibi kerih bir şey bulunmaya... Zira bunlardan birisi veya hepsi, kalb-i mürşidin müridden nefretini mucib ve mürşid nazarından sükûtunu, gözden düşmesini müntic olur. Çünkü her müridin mürşidin kalbinde yeri vardır. Ve dahi denilmiştir ki:
"--Mürşidin gözünden düşmek, yedi kat gökten yere düşmekten daha beterdir. Yâni gökten düşmek, mürşidin gözünden düşmekten daha hayırlıdır." denilmiştir.
Ehlullah nazarından sâkıt olmak, Hakk'ın gözünden düşmeğe sebep olur. Öyle ise huzur-u mürşidde gafletten uzak olarak, vuk�f-u kalbîyi muhafaza ile bâtınından feyzi tàlib olarak, kalbini mürşidinin kalbine muhabbet ve tazarru ile rabt edip, onun teveccüh ve iltifatına muntazır ola... Güneşin ziyasının bütün alemi kapladığı gibi, mürşidin feyzinin de bütün ufku doldurduğuna yakînen itikad ederek, müridin talebine muntazır olduğunu idrak etmesi lâzımdır.
Her ne kadar feyzi idrak etmese dahi, yine itikadı bozulmaya. Zira şart olarak müridin mücerred itikadı ve vüsûl-ü feyze hüsn-ü zannı kâfîdir.
Ehl-i dünyanın huzur-u mürşidde dünyadan bahisleri müride zarar vermez. Huzur-u mürşidde oturmağı uzatmamalı; zira mürşidin kalbinde nefret ve usanç uyandırabilir. (Eazenallàhu teàlâ an zâlik.)
Ve mürşidinin bâtınından gàfil olup, zâhiri ile meşgul olmaya... Çünkü mürşidin zâhiri ehl-i zâhir, bâtını da ehl-i bâtın içindir. Mürşidin başka kimselerle meşgul olmasına bakıp da, "Benden gàfildir, benimle alâkalanmadı; ben ondan nasıl istifâde ve istifâza edebilirim?.." dememeli ve bunu hatırına bile getirmemelidir. Çünkü mürşidin halk ile meşguliyeti, kendini Hak'tan alıkoymaz ve bütün müridleri onun kalbinde birer hardal misâlidir.
Ve şeyhini emsâlsiz bilip, "Şeyhim olmasa, beni Rabbime îsâl edecek yeryüzünde kimse bulunmaz!" demelidir. Kimsenin ta'n ve levminden korkmaya ve mürşidinden son derece korku üzere ola... İnâyet ve himmetinden ümidini kesmeye.
Müridin mal ve evlâdından, hattâ ruhundan ziyade şeyhine muhabbet eylemesi lâzımdır. Kendi saadet ve selâmeti mürşidinin rızasında; şekàvet ve felâketi de şeyhinin gadabından olduğunu bilmelidir. Ve hattâ mürşidini, mürşidinin şeyhi üzerine takdim etmelidir. Şeyhinin gözünden düşmek, şeyhinin şeyhinin... de ve müteselsilen Rasûlüllah SAS'e kadar bütün sâdâtın gözünden düşmesini mûcib olur. Ve dolayısıyla Cenâb-ı Hakk'ın gözünden de düşmesine sebep olur.
Gerek mürşidinin huzurunda, gerek gıyabında, yâni olmadığı zamanda dahi, onun kahır ve satvetinden sakınmak ve uyanık bulunmak gerektir. Zira ehlullah, cevâsîs-i kulûb'durlar; Hak Teàlâ onları müridlerinin bütün ef'al ve hareketlerine ve hatıralarına muttalî kılar. Gerçi müridlerine söylemeleri nâdir olur ama, müridin her hali ona mâlûmdur.
Mürşidin gülmesine ve zâhirde hüsn-ü muamelede olmasına aldanmamalı ve kendisinden zâhir muamelesinin kesilmesini rica etmelidir ve mürşidden tâzim ve hürmet beklememelidir. Zîrâ mürşidin tâzimi müride semm-i katildir, yâni çabuk öldüren bir zehirdir. Bu hal müridi yabancı bilmesinden ileri gelir.
Mürşidin müridi tahkiri, onu terbiye içindir; tahammül ve sabretmek gerektir. Zîrâ müridler bütün hallerinde imtihandan hàlî olmazlar. Hattâ hikâye olunur ki, bir şeyh müridine yatak ve misafir odasını hazırlamasını ve kadınlar arasında bulunan filanca hanımı çağırıp, odada onları bir saat yalnız bırakmasını ve kapıda bekleyip başkalarının girmesine mânî olmasını tenbih eder.
Bunun üzerine mürid hiç itiraz etmeden vazifesini yapmış, feyzine de hiçbir zarar gelmemiş; ve odadan çıktıkları zaman, o hanımın şeyhin kızkardeşi olduğunu anlamıştır. Şeyh efendi müridine demiş ki:
"--Benim fiilimi gördün, bundan sonra sende bir şey kaldı mı?.."
Mürid cevap vermiş:
"--Evet, ben eskisi gibi feyz buluyorum ve itikad ederim ki, sizin fiiliniz hikmet ve maslahattan hâlî değildir ve buna her an şahidim vardır." demiş.
Müridin bu sebatını gören şeyh efendi, onu tahsin edip:
"--Aferin oğlum! Git o hanıma sor ki, bana bir karâbeti filân var mıdır?.." demiş.
Mürid kat'iyyen böyle bir şeye cesaret edemeyeceği ricasında bulunmuşsa da, şeyh efendi:
"--Hakîkatı bilmeniz için sormanız lâzımdır." deyince, mürid bil-mecbûriyye gidip hàtuna sormuş. O da:
"--Hazretin hemşiresiyim, uzaklardan ziyareti için geldim. İçeri girmeye fırsat bekliyordum." demiş ve hakîkat da meydana çıkmış.
İhvân-ı din, şeyhin kendisinde görülen bu gibi hàlâta hemen itiraz etmemeli, sû-i zan etmişse der-àkab tevbe ve istiğfar etmelidir. Zîrâ bu gibi havâtır zehirdir.
Ehlullaha itiraz kapılarını açanların, sû-i hàtime ile ahirete göçtükleri erbâb-ı keşif ve ehl-i hakîkat tarafından bildirilmiştir.
Ehlullaha itiraz eden kimselerin muhakkak küfr üzerine ölecekleri bazı kitaplarda yazılmıştır Allah-u Teàlâ cümlemizi nefsin ve şeytanın şerlerinden emin eylesin...
Eğer mürid şeyhinde zâhiren şeriata muhalif bazı şeyler görürse, Hazret-i Mûsâ AS ile Hızır AS arasında vâkî muameleyi hatırlaması gerektir; çocuğun katli ve geminin delinmesi gibi. Bu onun ma'sıyetten kurtulmasına sebep olur. Çünkü velîlik için ma'sıyetten halâs şart değildir. İsmet ancak peygamberlerle büyük velîlere mahsustur. Velîlikte ma'sûmiyyetin şart olmadığına delil, ashàb-ı kiramdan bazıları hakkında hudûd-u şer'iyyenin icrâ edildiği ve bâhusus, ashàb-ı kiramın ednâsı dahi velîlerin a'lâsına fâik olduğudur.
Bâyezid-i Bestâmî Hazretleri'ne, "Şeyh zinâya giriftar olur mu?" diye sormuşlar da; "Evet." demiş. Yalnız günaha ısrardan mahfuzdurlar, derhal tevbe ve istiğfar ederler. Ve bazan ma'sıyet sebebiyle çok tazarru ve niyâz edip nedâmet ve pişmanlıkla beraber çok ağlarlar. Bu sûrette hem ücub (kendi amellerini beğenip güvenmek) felâketinden kurtulur, hem de derecelerini arttırırlar.
İbn-i Atâ, Hikem'de demiş ki:
http://rahman.fw.nu:8080/oku/kitaplar/halidiyye/arabic/a07.gif

(Ma'sıyyetün evreset züllen venkisâren hayrun min tàatin evreset izzen vestikbâren) "Zillet ve inkisâr-ı kalbe sebep olan bazı ma'sıyetler, izzet ve büyüklük getiren tàatlerden hayırlıdır." Zîrâ:
http://rahman.fw.nu:8080/oku/kitaplar/halidiyye/arabic/a08.gif

(El-ucübü hicâbüt-tevfîk) "Kendini beğenme, gurur ve büyüklenme gibi haller, insanın tevfîkàt-ı ilâhiyyeye mazhariyetine mânî olur." buyrulmuştur. Bu sebepten, tevbekâr velî ma'sum olan velîden efdaldir, eğer sıfat ve amellerde müsâvî olursa...
Lâkin bugün insanlar, sàhibüt-tasarruf olan ve âsârı dâimâ görülegelen bir mürşidi, leziz yemekler yediği, soğuk su ve şerbetler içtiği, güzel elbiseler giydiği için, derhal itiraz edip inkâr yollarına saparlar. Ama bugünün mürşid geçinenleri, ekseriyetle şeyh taslakları kimseler olup, bunlar serap gibidir; kendileri de, etrafına toplananlar da susuzluktan mahvolurlar.
Bunlar idrakten aciz oldukları için, kendi kendilerine şeyh oluverirler. Halbuki bu gibiler mürid bile olamazlarken, zaman bunları bu hale sokmuştur. Riya, ücub, kibir ve gurur her taraflarını sarmış, kendilerinin bile tutacak tarafları kalmamıştır. Sırf çenelerinin kuvveti ve sözlerinin câzibesine kapılan zavallılara ne demek lâzımdır, bilmem.
Kendileri bu halde olan kimseler şarâb-ı hakîkîyi nasıl verebilirler?..
Netice, hakîkî mürşide itiraz ve inkâr, kendi reyine itimaddan ve "Böyle velî olur mu?" diye aklıyla riyâzet sahibi velî icad etmekten neş'et eder. Halbuki evliyâullahın avâma ve adete muhalif halleri olsa da zarar vermez. Belki günah ve yasakları terkedip, ferâizle iktifâsı velîliğine münâfî değildir. Zîrâ İmam Müslim'in rivayet ettiği bir hadis-i Peygamberîde, Nu'man ibn-i Kavfel'in,
"--Menhiyattan ictinâb, yâni terk edilmesi lâzım olan şeyleri terk ile, ferâize iktısâr eylesem cennete dahil olur muyum?" diye sualine;
"--Evet, dahil olursun." buyurmuşlardır.
Ve yine Efendimiz SAS:
http://rahman.fw.nu:8080/oku/kitaplar/halidiyye/arabic/a09.gif

(İnnemâ ene beşerun mislüküm ağdabü kemâ yağdabül-beşer) [Ben de sizin gibi bir beşerim; beşerin kızdığı gibi ben de kızarım.] buyurmuştur. Ve bir hadîs-i kudsîde:
http://rahman.fw.nu:8080/oku/kitaplar/halidiyye/arabic/a10.gif

(Evliyâî tahte kıbâbî lâ ya'rifühüm gayrî) [Evliyâlarım benim kubbelerimin altındadır, onları başkası bilmez.] buyrulur. Burdaki (kıbâb) lafzından murad, bazılarına göre ancak sıfât-ı beşeriyyedir.
"Bir velîde tasarruf görüldükten sonra, sünnetlerden bir sünneti terk eylediğinden nâşi, veya bir mubah-ı şer'îyi, yâni şer'an mubah olan, yemesinde, giymesinde yasak olmayan bir şeyi işlediği için itiraz etmek cahillikten neş'et eder." demişlerdir. Mübaha itiraz ise, adet-i câhileyyedendir. Nitekim Cenâb-ı Hak, Kur'an-ı Kerim'inde cahillerin adetlerinden bahsedip, İsâ AS hakkında ve dolayısıyla bütün peygamberler hakkında da cârî olan bir ayet-i celîlede:
http://rahman.fw.nu:8080/oku/kitaplar/halidiyye/arabic/furqan7.gif

(Mâli hâzer-rasûli ye'külüt-taàme ve yemşî fil-esvâk) buyurur. Yâni o zamanki cahil insanlar, peygamberlerine karşı: "Bu nasıl peygamber? Hem yemek yer, hem de sokak ve çarşılarda gezer; böyle peygamber olur mu?" demek isterler. (Furkan: 7) Halbuki gerek peygamber ve gerek evliyâ, hepsi de beşerdirler; tabiat-ı beşeriyye onlarda da carîdir.
Mürid mürşidiyle yemek yemeye; esvabını giymeye; ona mahsus olan kâseden su içmeye; hayvanına binmeye, yerine oturmaya; meğer ki bunların herbirine izin vermiş ola.
Mürşidin cemî ahvâlini taklid etmeye... Bazı muhakkıkîn, "Taklid, zındıklığı mûcib olur." demişlerdir. Zira ehlullahta bazı haller, işler olur ki, mahz-ı kudretten neş'et eder. Bu da sekr-i mânevî ve mağlubiyet hasebiyledir. Onlarda bazı fiiller vardır ki, hüküm ve maslahat icabı olmuştur. Nitekim, Mansur ve Bâyezid-i Bistâmî (kaddesallàhu sirrahümâ)'da görülen haller sekr-i mânevîdendir. Hızır AS'ın çocuğu öldürmesi, hikmet ve maslahat icabıdır. Eğer bunların fiillerini bir kimse taklid ederse, mülhidlerden ve helâk olanlardan olur.
Mürşidin tekdir ve tehdidini ve azarlamasını kötü görmeyip, belki lütuf ve maslahat addeyleye... Ve çok tevbe ve istiğfar eyleye. mürşidinin vefatından sonra zevcesini almaya. Mürşidi hayvanına binmeden kendi hayvanına binmeye. Mürşidi inmeden evvel inip, ona yardım ede.
Mürşidin hizmetinde ise, ondan evvel uyumaya. Helâya giderken yakınında durmaya ve onun helâsına girmeye. Velhàsıl mürşidinin kullandığı hiçbir şeyi kullanmaya.
Mürşidine tâzimen, her ne sorarsa saklamayıp doğru söyleye, hattâ günahı ve kabahati olsa dahi... Kalbinde olan şeyleri de gerek mürşidi, gerek tarikatı hakkında, tevbe ve istiğfar ile gideremediği takdirde, onların def'i için mürşidinden başkasına söylemeye ve ancak mürşidine söyleye... O hatıra kalbinde oldukça feyiz kapıları kapanır. İç hallerini de yalnız mürşidine söyleye.
Mürşidinin sevdiğini seve, sevmediğini sevmeye... Eh-i bid'atten ve erbâb-ı gafletten ve tarikatı inkâr edenlerden son derece kaçına... Müridlerin ecnebîlerden, yâni tarikat aleyhdarlarından ve şeriata aykırı giden ve muhalefet edenlerden, arslandan kaçar gibi kaçmaları ve ateşten sakınır gibi sakınmaları lüzumu rivayet olunmuştur. Zira bunların kalblerindeki kasvet, derhal müridin kalbine akseder ve hali perişan olur; gaflet, kasâvet, zikirde atàlet, tenbellik ve batàlet-i kalbe sebep olur. Ve bazan kalbi büsbütün zikirden men eder.
Ve dahi tarikatı inkâr edenin taamından yemeye. (Ya dini inkâr eden ehl-i fesadın yemeği yenir mi dersiniz?) Ehl-i inkârın yemeği, kırk gün feyiz kapılarını kapar. Ve ihlâs sahibinin yemeğini yiye. Lâkin onları pişirenlerin de tàhir ve abdestli olmaları lâzımdır. Ehl-i huzur olursa, daha efdaldir. Ve bu zikrolunanlar, o yemeklerin helâl ve şüpheden uzak olması suretindedir.
Yemekte ve içmekte bir lokma dahi olsa, israftan ve hırs ile yemek yemekten ve kalbi gàfil iken yemekten çok sakınmak lâzımdır. Zîrâ, "Gaflet lokması gaflet getirir, huzur ile yenen de huzur getirir." demişler.
Ve dahi nefsini gadab ve gülmeden muhafaza eyleye... Çünkü bunlar nisbet nurunu söndürür ve kalbi öldürmekte suyun ateşi söndürmesinden daha sür'atlidir. Böyle gülme ve gadab etme hallerinde, derhal bulunduğu yerden uzaklaşmalıdır.
Menhiyattan fazla olarak her mâlâya'nîyi, yâni bir işe yaramaz faydasız sözleri ve işleri terk ede... Çünkü bunların hepsi kıyamet gününde huzur-u Hakk'a arzolunur. Zîrâ ömür aziz, vakit cevher-i nefîs, fırsat ganimettir. Melik-i Cebbâr'dan bir daha mühlet verilmesi mümkün olmadığını düşünerek, her lahzayı ondan enfes olan zikrullaha ve Hak ile huzura sarf eyleye... Belki nefsini kefeni üzerinde meyyit halinde ve mezara girmiş addedip, haline merhameten zikrullah ile meşgul olup dura... Nitekim Peygamberimiz SAS Hazretleri, mürşidimiz, pîrimiz Ebûbekir RA (ruhum ona fedâ olsun) hakkında:
http://rahman.fw.nu:8080/oku/kitaplar/halidiyye/arabic/a11.gif

(Men erâde en yenzura ilâ meyyitin yemşî alâ vechil-ardı felyenzur ilâ ebî bekrinis-sıddîk) "Yeryüzünde yürüyen bir ölü görmek isteyen, Ebûbekir'e baksın!" buyurmuşlardır. Ve dahi:
http://rahman.fw.nu:8080/oku/kitaplar/halidiyye/arabic/a12.gif

(Kün fid-dünyâ bibedenike ve bikalbike fil-âhireti) [Bedeninle dünyada ol, kalbinle ahirette...] buyurmuşlar. Ve bu mânâya işareti zımnında üç kere buyurmuşlar ki:
http://rahman.fw.nu:8080/oku/kitaplar/halidiyye/arabic/a13.gif

(Kün fid-dünyâ keenneke garîbün ev âbiru sebîlin ve udde nefseke min ashàbil-kubûri) [Dünyada bir garip gibi veya bir yolcu gibi ol ve kendini kabirdekilerden say!]
Hak Celle ve A'lâ Hazretleri ise:
http://rahman.fw.nu:8080/oku/kitaplar/halidiyye/arabic/zumer30.gif

(İnneke meyyitün ve innehüm meyyitûne) [Şüphesiz sen de öleceksin, onlar da ölecekler!] buyurmuştur. (Zümer: 30)
Mürşid ile huzurda bulunma bahsinde kayda değer bir edebi de not olarak zikretmekte fayda gördük. Bu edeb şudur:
Bilhassa toplantı ve sohbetlerde hazır olan ihvânın, üçer beşer guruplara ayrılarak mâlâya'nî nevinden konuşmalara dalmaları, toplantının esas gàyesine uygun düşmüyor, aynı zamanda edebe de mugàyir oluyor. Bu gibi sohbetleri ganimet bilip, büyükler tarafından yapılan irşadı beklemelidir. Şayet bir konuşma yapılmıyorsa bile, sükût ve huzur içinde feyz-i ilâhînin gelişine intizarla oturmak gerektir. Zamanı, vakti, hattâ kalbi lüzumsuz konuşmalarla öldürmemek lâzımdır. Bu edebe muhalefet edenleri uyarmak ve sükûte davet etmek de, orada bulunanların vazifelerindendir.

fakiri
24.02.2008, 17:55
Rabbimiz NAZİF'tir; nezafeti sever.

:clapping:

kasvetli
29.02.2008, 20:31
MÜRŞİD İLE KONUŞMA EDEBİ

Müridin mürşid ile konuşacağı zaman, evvelâ usûlü vechile izin istemesi ve huzurunda hoşa gitmeyecek şeylerden sakınması, sesini gayetle yavaş ve hafif olarak çıkartması, yüksek sesle kat'iyyen konuşmaması gerekir. Hattâ köle ve uşakların efendilerinin huzurunda konuştukları gibi konuşa... Tekellümde edebe riayetle,

http://rahman.fw.nu:8080/oku/kitaplar/halidiyye/arabic/hujurat2.gif

(Lâ terfaù esvâteküm) [Sesinizi yükseltmeyin!] (Hucurat: 2) emr-i celîline riayet eyleye... Mürşidin sözünü kalb ve lisanıyla tasdik edip, gerek lafzan ve gerek kalben, "Neden? Niçin? Hayır öyle değil, böyledir." gibi sözlerle mukabele etmeye... Zîrâ erbâb-ı tahkîk, mürşidine bu gibi mukabelede bulunan müridlerin ebediyyen felâh bulamayacağını bildirmişlerdir.
Ehlullahta bazı ümûr vardır ki, hassaten kudret-i Hak'tan neş'et eder ve bazı ümur da hikmete mebnîdir. Onun için, mürşidin işlediği işten ve sebeb-i hikmetinden sual etmek edebe muhaliftir.
Mürşid ile konuşmak mutlaka caiz değildir, meğer ki bir müşkülünü halle veyahut halini arza mecburiyyet-i kat'iyye ola. Rüyasını ve keşfini söyleyip cevabını beklemeye ve istemeye... Mugayyebattan, yâni gaibden sormaya... İzhara ya me'zundur veya değildir, veya başka bir maslahata mebnî karışmamak lâzımdır.
Mürid olan kimsenin mürşidine inanması ve ondan sadır olan ef'alin hepsini tasdik eylemesi vacibdir. Ve dahi keramet efdaliyete sebep değildir. Efdaliyet ancak kuvvet-i yakîn ve irfandadır. Kerametin suduru ekseriya zâhidlerden ve muhiblerdendir. Arifler ise keramete itibar etmeyip, hayz-ı ricalden addederler.
Cüneyd-i Bağdâdî Hazretleri buyurur ki:
"--Su üzerinde yürüyen kimseler vardır, amma onlardan çok yüksek ve efdal olan bahtiyarlar, susuzluktan ahirete göçmüşlerdir."
Bunların hepsi Mebsûtât'ta mufassal yazılıdır.
Ve mürid yapacağı her işte mürşidinden izin isteye... Bunda bereket vardır. Cenaze, yıkayana nasıl teslim olursa, öylece mürşidine teslim olup kendi ihtiyarını ve isteğini terk eyleye ve mürşidinden hiçbir hal va malını saklamaya.
Bir yere gideceği zaman izin isteye ve gittiği yerden dönünce, mürşidinin evinin önünde durup yine onun izniyle evine döne.
Eğer mürşidi onun evine uğramışsa, tâzimde kusur etmeyip tekrar tekrar gelmesini rica ede... Onu teşyîde, yâni uğurlamada, o "Dön!" deyinceye kadar arkası sıra gidip, gözden kayboluncaya kadar orada durmalı, sonra evine dönmeli! Vel-hàsıl mürşidine, sultanlara lâyık bir tâzim ile tâzim eyleye.
Bu edebi bilenlerden sorup öğrenmeli!..


Devamı gelecek inşaAllah

kasvetli
01.03.2008, 20:50
MÜRŞİDE HİZMET EDEBİ

Bu hizmet ya beden veya mal ile olur. Beden ile hizmet odur ki, mürşide hizmet Rasûlüllah SAS'e ve belki Allah Celle ve A'lâ'ya râcî olduğuna itikad edip, o hizmeti kendisine Cenâb-ı Hak'tan bir nimet bilmeli; ve bu tevfîka mazhar ve o hizmete muhtas kılındığına memnun ve müteşekkir olmalı! Kalbinde bu hizmetten nâşi mürşidine, "Ben sana şöyle hizmet ediyorum!" diye imtinân etmemeli, yâni söylememelidir. Çünkü bu başa kakmak gibidir ve zehirdir, ecrini zâyî eder; bunu bilmeli ve inanmalıdır.
Hizmet edebi odur ki, mürşidin emrettiği nesneyi aslâ tehir etmeye, velev ki başının kesilmesi bahasına dahi olsa... Yalnız şeriat işleri müstesnâ.
Eğer bir şeye söz vermişse, helâk olacak olsa bile sözünden dönmeye... Kendi işleri üzerine mürşidin hizmetini takdim eyleye ve mürşidine hizmeti bir lahza bile tehir etmeye. Bile ki, mürşidin himmet ve mededi o hizmete imdad edip, onunla vücuda gelir. Ve hizmetinden hemen hàdim ve mümtesil, yâni hizmete memur olmaktan başka bir şey kasdı olmaya... Eğer kendisinde bir gönül hoşluğu veya velâyet ve sâire gibi bir garaz olursa, derhal tevbe ve istiğfar eyleye... Ve daha doğrusu bu ki, Hak Teàlâ kendisini sanki mürşidine hizmet için halk ettiğine itikad eyleye... Hattâ nefsini bile mevcud görmeyip, hizmeti ona nisbet eylemeye.
Mürşidin meclisinde oturmaya, yanında yeyip içmeye... Huzurunda başını açmaya ve uyumaya... Ve huzurunda namaza durmaya... Eğer mürşid namazda ise veya mescidde ise beis yoktur. Zaruret-i şer'iyye olursa da zararı yoktur. Meselâ; başka namaz kılacak yer yoksa, veyahut namaz vaktinin geçmek korkusu varsa... gibi.
Kendisini mürşidin hizmetine lâyık görmeye... Memur olduğu hizmetten nefsini aciz ve noksan bile.
Şeyhin muhtaç olduğu mesàlihi ve işleri, söylemesine hacet bırakmadan ve hatırına gelmeden yapıvermeğe gayret ve sa'y etmelidir. Zîrâ bu suretle şeyhini rahatlandırmış olacağından, mükâfâtı da o nisbette çok olur. Şeyhinin gönlünü fethetmeğe sebep olur ve belki müridin (hàdimin) mürşidinin kalbinin ortasında yer almasını mucib olur. Bu suretle de mürşidin bâtını müridin kalbine aksedip, feyizde ziyade devam hasıl olur. Mürşidin hizmetini gàyet sürur ve beşaretle, sevinçle eda etmelidir.
Hoca Abdullah Herevî'nin KS, hizmette bu evsaf ile muttasıf olup mürşidine hizmeti sebebiyle, tarifi mümkün olmayacak derecede sevgi ve makbuliyete eriştiği görülmüştür. Bütün halifeler buna gıpta edip, etraf ve civardan herkes emrine mutî ve münkàd olmuşlardır.
Mürşide mal ile hizmet edebi oldur ki; Cenâb-ı Hak Sübhànehû ve Teàlâ'nın kendisine verdiği cemî mal ve evlâdın, alem-i ezelde mürşidin ruhaniyeti bereketine olduğuna itikad eyleye... Her ne kadar bu alemde sonradan zuhur etti ise de, bunların hepsi mürşidin olup, kendisi onun memlûkü, kölesi; yediği ve giydiğinin mürşidin kereminden ve zıll-ı inâyetinden olduğunu bilmesi gerektir.
Mürşidine bir şey ikram ederken de, ona mahcub olacak yerde vermeye... İkram ve nimetini mürşidine izharı kasd etmeye... ve bizzat mürşidine vermeyip, hàdimi veya posta vasıtasıyla gönderip, kabulünü rica ede... Zàhiren ve bâtınen Cenâb-ı hakk'a tazarru ve istinad ile mürşidine iltica ede.
Bir nesneyi mürşidine nezreylese, kabul yönünden akvâ ve riyadan uzak olur. Verilen şey malının ziyade temizinden ola; kabulünü kendisine minnet ve nimet saya, ve Hak Teàlâ'ya şükreyleye.
Hikâye olunur ki: Bir mürid bazı ihtiyaçları sebebiyle şeyhine mühim bir ikramda bulunmuş Fakat şeyh efendi bu müridi arkadaşları arasında medhedince, mürid şeyhine:
"--Ben o meblağı annemin rızası olmadan size vermiştim, vâlidem şimdi onu geri istiyor; vermenizi rica ederim!" demiş.
Şeyh efendi de getirip vermiş. Müridler de bu işe taaccüb etmişler. Lâkin akşamdan sonra herkes dağılınca, mürid o aldığı bin altını yanına alıp, şeyhine varmış:
"--Efendim, beni arkadaşlarımın arasında medh ve senâ buyurmanızı ve halk arasında bununla memnûniyetinizi bildirmenizi arzu etmedim. Bu sebepten nefsimi horlamak ve arkadaşlarımın arasında arasında kıymetimin olmamasını sağlamak için böyle yaptım. Kusurumun affını ve aynı meblağın kabulünü rica ederim!" demiş.
Şeyh de müridin bu halini tahsin edip, çok beğenip, edal-i makbûlînden kılmış.
Nitekim hadis-i şerifte:
http://rahman.fw.nu:8080/oku/kitaplar/halidiyye/arabic/a14.gif(İnnemel-a'mâlü bin-niyyât, ve innemâ liküllimriin mâ nevâ) [Ameller niyetlere göredir. Muhakkak her kişi niyetlendiğini bulacaktır.] buyrulmuştur.