PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Nubuvvet Yolu - Velayet Yolu...



AbdulLatif
13-12-2007, 08:36
Oğlum iyi anla! Allahü teâlâ seni mes’ûd eylesin! İnsanı Peygamberlik kemâllerine kavuşduran yollar iki ana caddedir:

Birinci yol, vilâyet makâmının kemâllerini birer birer geçiren caddedir.

Bu yolda, zıller tecellî eder. Sekr ma’rifetlerinden, vilâyet makâmına uygun olanlar hâsıl olur. Bu kemâlleri geçdikden ve bu tecellîler hâsıl oldukdan sonra, Peygamberlik kemâllerine sıra gelir. Bu makâmda asla kavuşulur. Zıllere bakmak günâh sayılır.

İkinci yolda, böyle vilâyet kemâlleri hâsıl olmaksızın, doğruca Peygamberlik kemâllerine kavuşulur.

Bu ikinci yol, ana caddedir. Çabuk kavuşdurur. Peygamberlik kemâllerine kavuşan bir ârif, bu yolda, Allahü teâlânın dilediği kadar ilerler. Peygamberler “aleyhimüssalevâtü vetteslîmât” ve bunların Eshâbı da, bu büyüklere uydukları için böyle ilerlerler.

AbdulLatif
13-12-2007, 08:38
Birinci yol çok uzakdır. Geç kavuşdurur. Kavuşdurması da gücdür. Evliyâdan birçoğu “kaddesallahü teâlâ esrârehümül’azîz”, (Vilâyet makâmı)nda, inmek şerefine kavuşdukları zemân, iniş makâmlarında olan kemâlleri, (Nübüvvet kemâlleri) sanmışlardır. Mahlûklara karşı bulunmağı, onları çağırmak makâmı olduğu için, Peygamberlik makâmının incelikleri anlamışlardır. Bu anlayışları, doğru değildir. Bu inişleri, çıkışları gibi, vilâyet yolculuğudur. Vilâyet makâmının üstünde, başka bir urûc ve nüzûl vardır ki, (Peygamberlik yolu)<SPAN style="mso-bidi-font-family: Arial">dur. Bunların, mahlûklara karşı olması, Peygamberlikde, mahlûklara karşı olmak gibi değildir. Bu çağırmaları, Peygamberlikde olan da’vetden başkadır. Ne yapsınlar? Vilâyet kemâllerinden dışarı çıkamamışlar. Peygamberlik kemâllerinin ne olduğunu anlıyamamışlar. Vilâyetin yarısı olan yükselişi, vilâyetin hepsi sanmışlar. İkinci yarısı olan nüzûlü, Nübüvvet makâmı anlamışlar. Fârisî beyt tercemesi:

AbdulLatif
13-12-2007, 08:41
Bir sâlikin yalnız birinci yoldan kavuşması ve vilâyetle nübüvvetin kemâllerini birlikde elde etmesi ve bu iki makâmın kemâllerini birbirinden ayırması ve herbirinin urûcunu ve nüzûlünü ayrı ayrı yapması ve nübüvvetin vilâyetden dahâ üstün olduğunu anlaması hâsıl olabilir.


İkinci yoldan kavuşanlar için, vilâyet makâmının kemâlleri, ayrı ayrı hâsıl olmaz ise de, vilâyetin özü, toplu olarak, çok iyi olarak ele geçer. Hattâ, vilâyet sâhibleri, vilâyetin kabuğuna varmışlardır. O ise, vilâyetin özüne varmışdır. Evet, vilâyet sâhiblerine hâsıl olan sekr bilgileri ve zıl tecellîleri, onda çok az bulunur. Fekat bu ayrılık, vilâyet sâhiblerinin dahâ üstün olduklarını göstermez. Hattâ, ikinci yoldan kavuşmuş olan ârif, bu bilgileri ve görünenleri aşağılık bilir. Bunlara bakmakdan utanır. Belki onları, günâh ve edebsizlik bilir. Çünki asla kavuşmuş olan, bu aslın zıllerinden, görüntülerinden kaçınır. Onlara bakmakdan sıkılır. Zıllere tutulmak, asla kavuşamamakdır. Asla kavuşdukdan sonra, zıl görünmez olur. Zılle bakmak edebsizlik olur.

AbdulLatif
13-12-2007, 08:43
Yavrum! Peygamberlik kemâlleri, ancak Allahü teâlânın ihsânı ile hâsıl olur. Çalışmakla, uğraşmakla, bu büyük ni’met ele geçemez. Hangi çalışmak, bu büyük ni’meti ele geçirebilir? Hangi riyâzetler ve mücâhedeler bu yüksek ni’mete kavuşdurabilir? Vilâyet kemâlleri böyle değildir. Bunların başlangıcı elde edilebilir. Riyâzet ve mücâhede ile hâsıl olabilir. Pekaz kimseyi, çalışmadan, uğraşmadan da, vilâyet ni’metine kavuşdurabilirler. Vilâyet, Fenâ ve Bekâ demekdir.

301. MEKTUB...

AbdulLatif
13-12-2007, 08:47
Yüce Mukaddes Cenab-ı Hakka ulaştıran yol ikidir..

BİRİNCİSİ: Kurb-ü nübüvvete taalluk eden yoldur.. Nübüvvet erbabına salât ve tahiyyet..

Bu yol, aslın da aslına ulaştırır..

Asaleten bu yoldan ulaşanlar, enbiyadır. Onlara salât ve selâm.. Bir de onların ashab-ı kiramı..

Bir de, Ümmetin büyük evliyasından diğerleridir yani: Kendisi için murad edilenler.. İsterse bu zümre, az; hatta azdan daha az olsunlar..

Bu yolda tavassut ve hail yoktur.

Bu büyük vasıllardan her kim feyz alacak ise., asıldan alır. Hem de hiç kimsenin tavassutu olmadan..

Sonra, bunların biri, diğerine hail de olmaz..

İKİNCİ YOL: Kurb-ü velayettir. Aktab, evtad, büdelâ, nüceba ve Allah-ü Taâlâ'nın umum velî kullan bu yoldan vâsıl olurlar..

Sülüktariki da bu yoldan ibarettir.

Hatta bilinen cezbe dahi, bu yola dahildir.

Burada tavassut ve hail olma durumu vardır.

534. mektub...

AbdulLatif
13-12-2007, 08:53
İkiliğin kalkması, vilâyet makâmına uygun olduğu için, vilâyet makâmında, her zemân sekr bulunur. Nübüvvet mertebesinde ikilik bulunduğu için, bu mertebede hep sahv, şü’ûr bulunur.

302. mektub...

AbdulLatif
13-12-2007, 09:00
Fenâ ve Bekâ ve Sülûk ve Cezbe ile olan yaklaşmağa (Kurb-i vilâyet) denir. Bu ümmetin evliyâsı, bu yaklaşmak ile şereflenmişlerdir. Eshâb-ı kirâmın, Hayr-ül-enâmın sohbetinde “aleyhi ve aleyhimüssalâtü vesselâm” kavuşdukları yakînlik ise, (Kurb-i nübüvvet)dir. Resûlullaha uyarak ve Ona vâris olarak kavuşmuşlardır.

Böyle yaklaşmakda, ne Fenâ vardır, ne Bekâ ve ne Cezbe vardır, ne de Sülûk. Bu kurb, vilâyet kurbundan katkat dahâ yüksek ve üstündür. Çünki bu kurb, asla yaklaşdırır. Vilâyet kurbu ise, zılle, gölgeye yaklaşdırır. Ne kadar başka olduklarını buradan anlamalıdır. Fekat, herkesin anlayışı bu ma’rifetin tadını alamaz. Nerde ise, bu ümmetin yüksekleri de, bu ma’rifeti anlamakda, câhiller gibi kalırlar.

Evet, eğer Peygamberlik kurbunun kemâllerine, vilâyet kurbu yolundan çıkılırsa, o zemân Fenâ, Bekâ, Cezbe ve Sülûk lâzım olur.

Çünki, vilâyet kurbunda yükselmek için, bunlar lâzımdır.

Fekat, Vilâyet yolundan gidilmeyip, Peygamberlik kurbunun caddesi seçilirse, Fenâ, Bekâ, Cezbe ve Sülûk hiç lâzım değildir. Eshâb-ı kirâm, nübüvvet kurbunun caddesinden ilerlediler. Bunun için, Cezbe, Sülûk, Fenâ ve Bekâ, bunlara hiç lâzım olmadı.

Yukarıda bildirdiklerimizden anlaşılıyor ki, Fenâ ve Bekâ ve Cezbe ve Sülûk ismleri sonradan konulmuşdur. Meşâyıhın meydâna çıkardıkları kelimelerdir. Mevlânâ Câmî “aleyhirrahme” (Nefehât) kitâbında yazıyor ki, (Fenâ ve Bekâ kelimelerini ilk olarak kullanan Ebû Sa’îd-i Harrâzdır “kuddise sirruh”).

313. mektub...

AbdulLatif
13-12-2007, 09:06
Velâyet-i suğra olan velâyet-i zıllıyede kemal nihayeti, ancak berki tecelli ile hasıl olur. Bu berki tecelli ise., enbiya velayeti olan velâyet-i kübrada ilk basamaktır.



Enbiyanın kemalâtı hakkında ne diyebiliriz ki: Zira, nübüvvetin bidayeti, bu velayetin nihayeti olmaktadır. Her halde, Hazret-i Hace Bahaeddin Nakşibend Hz. enbiya velayetinden yana bol nasibe nail olmuş olacak ki, yani: Tebaiyet ve veraset yolu ile., şöyle demiştir:
-Biz, nihayeti, bidayete dere ediyoruz.

Bu Fakir'in ilminin yetiştiği şu ki: Nakşibendiye nisbeti ve huzuru, kemal haddine ulaştığı zaman, velâyeti-i kübra ile ittisal ederler. Ve onlara, bu velayeti kemalâtından bol haz husule gelir. Ama, bunların dışında kalan tarikatlarda durum böyle değildir. Zira, onların nihayeti kemalleri berki tecellinin husulüdür.

316. mektub...

AbdulLatif
13-12-2007, 09:10
Şeriatın hakikati bu yerde husule gelir ki, o velayet mertebesinin husulünden sonra olmaktadır.
Nübüvvet kemalâtına gelince, ki o, tebaiyet ve verasetleri ile enbiyanın kâmil olan tabilerine olmaktadır; bu dahi yine buyerde olmaktadır.

359. mektub...

AbdulLatif
13-12-2007, 09:13
Bugün, bid’atler, her yere yayılmış olduğundan, bu sözümüz çok kimseye ağır gelir. Fekat, âhıretde, hangimizin doğru olduğunu anlıyacaklardır. İşitdiğimize göre, hazret-i Mehdî, hükûmet sürdüğü zemân, dîni yayarken ve sünneti diriltirken, bid’at işlemeğe alışmış olan Medînedeki âlim, bid’ati güzel sandığı ve ibâdet olarak yapdığı için, hazret-i Mehdînin emrlerine şaşarak, (Bu adam, bizim dînimizi yok etdi ve milletimizi öldürdü) diyecekdir. Hazret-i Mehdî “rahmetullahi aleyh” bu âlimi öldürecekdir. Onun güzel sandığı bid’atin, kötü olduğunu bildirecekdir.

255. mektub..

AbdulLatif
13-12-2007, 09:17
Resûlullahın “sallallahü aleyhi ve sellem” vefâtından bin sene geçdikden sonra, ümmetinden gönderilen âlimlerin sayısı az ise de, bu islâmiyyeti tâm kuvvetlendirmeleri için, çok yüksek olacaklardır. Resûlullah “aleyhissalâtü vesselâm”, hazret-i Mehdînin teşrîf edeceğini haber vermişdir. Bin sene sonra gelecekdir. Îsâ “aleyhisselâm” da, bin sene sonra, gökden inecekdir. Bin sene sonra gelen Evliyânın yükseklikleri, Eshâb-ı kirâmın yüksekliklerine benzemekdedir.

209. mektub...

talib
13-12-2007, 09:22
Bunlar sizin iddianıza neden delil oluyor, onu anlamış değilim. Alıntıların hepsini doğru kabul etsek bile, kurb-ü nübüvvet yolu sahabeden sonra gelecek olan, azdan daha az olan kimselere nasip olacak diyor.

Siz ise kapıyı herkese açmışınız. Yeter ki risale okusun..

AbdulLatif
13-12-2007, 09:22
Geleceği haber verilmiş olan hazret-i Mehdînin rabbi de, ilm sıfatıdır. Bu da, hazret-i Alî gibi Îsâ aleyhisselâma bağlıdır. Sanki, Îsâ aleyhisselâmın iki ayağından biri, hazret-i Alînin başı üzerinde, ikinci ayağı hazret-i Mehdînin başı üzerindedir.

251. mektub...

AbdulLatif
13-12-2007, 09:26
Bunlar sizin iddianıza neden delil oluyor, onu anlamış değilim. Alıntıların hepsini doğru kabul etsek bile, kurb-ü nübüvvet yolu sahabeden sonra gelecek olan, azdan daha az olan kimselere nasip olacak diyor.

Siz ise kapıyı herkese açmışınız. Yeter ki risale okusun..

okuduğunu anlayabilen birimisin ?

alıntıların hepsi doğru...ben yazmıyorum , NAKLEDİYORUM...

işte o azdan da az olan kimselerden biri BEDİUZZAMAN dır...RİSALELER İSE ŞAHSI MANEVİ OLARAK BU AZDAN DA AZ OLAN KİŞİ YERİNDEDİR...DOLAYISIYLA RİSALELERE TUTUNANLAR BÖYLE BİR MÜRŞİDE İNTİSAB ETMİŞ GİBİ OLURLAR...TABİİ , KAFASINA GÖRE OKUMAK DEĞİL...

dolayısıyla , risalelere ehil birisi ondan istifade ile böyle bir kapıdan girebilir...bu ALLAH ın bir lutfudur...

AbdulLatif
13-12-2007, 09:32
birileri diyor ki ;

tasavvuf =tarikat tır dolayısıyla tarikatsız olmaz...herkesin bir şeyhe bağlanması lazım...

acizane diyoruz k i;

tasavvuf = zühd dür...

buradaki zühd ; tasavvuf kelimesi ortaya çıkmadan önce manevi yaşayış yani kısaca ihsan makamıyla alakalı ilim ve irfan ın toplamıdır...

dolayısıyla tarikatlar tasavvufun içindedir , lakin tarikatdışı tasavvuf da vardır...

gerçek tasavvuf ; sünneti seniyyeye ittiba ve tahkiki imanı elde etmektir....

tarikatlar "mezhepler" gibi değillerdir...öyle olsalar o zaman herkesin hayatının en azından belli bir döneminde tarikatlara girmesi FARZ- I AYN olurdu...

AbdulLatif
13-12-2007, 09:35
Söz gelimi Fıkıh ilminden bahsedildiğinde aklımıza ilk gelen isimler, mezhep imamları ile onların izinden giden Fıkıh alimleri olur. Hadis ilmi söz konusu olduğunda Kütüb-i Sitte dediğimiz 6 temel Hadis kaynağını vücuda getiren Hadis alimleri ve diğer Hadis ulemasını anarız. Aynı durum Usul, Tefsir, Kelâm… ilimleri için olduğu gibi, Tasavvuf adı altında sistemleşen zühd hayatı için de aynıyla vakidir.

Oysa şüphesiz o büyük insanların her birinin, diğer ilim dallarının iştigal sahasına giren hususiyetleri de vardı. Konuyu “zahir ilimleri” ve “batın ilimleri” diye iki kategoride ele alacak olursak, Hadis, Tefsir, Fıkıh, Kelâm gibi zahirî ilimlerde öne çıkan sembol isimler “zühdiyyat” olgusunun asla uzağında değildi. Zühd ve Tasavvuf sahasında ün yapmış isimler de keza zahir ilimlerine ilgisiz değildi.

http://www.menzil.net/modules.php?na...print&sid=1571 (http://www.menzil.net/modules.php?name=News&file=print&sid=1571)


not : tasavvuf kelimesi çıkana kadar kişilerin manevi hayatları ve "ihsan makamı" yla alakalı mevzulara zühd deniliyordu.

AbdulLatif
13-12-2007, 09:36
tasavvuf kelimesi hicri 2. yüzyılın sonlarında kullanılmaya başlamıştır...bu tarihe kadar tasavvufi hayat yaşayanlara ne ad veriliyordu ? ve bu hayata ne deniliyordu ?

talib
13-12-2007, 09:40
Elhamdülillah okuduğumu gayet iyi anlıyorum. Lakin siz ne denilmek istenildiğini kaçırıyorsunuz. Alıntıların Mektubat tercümesinden olduğunu görüyoruz. Hirahos abi ise mektubatın bazı yerlerinin farklı tercüme edildiğini yazmıştı. Bazı tercümelerde kurbu nübüvvet anlatılırken sahabeden sonra gelenlerin zikredilmediğini filan.. (Yanlış hatırlamıyorsam öyle bir şeydi) Onu hatırlatmak istedim. Neyse, biz bu tercümeleri esas alsak bile azı azı buyruluyor. Siz kurb-u nübüvvet derken Mehdi'ye kadar gelmişsiniz :) Yolunuz açık olsun. Fakat bu zamana kadar ne şahıslar geldi geçti böyle bir şey demedi.. :) Manevi silsileleri devam etmiş olmasına rağmen.. Eserleri kitap değil kamil mükemmil mürşidler olmasına rağmen.

AbdulLatif
13-12-2007, 09:41
TARİKATLARDA İNTİSAB VE KEMALİYETLERİ ELDE ETMEK USULÜ

Nisbet ve huzuru yani kemaliyetleri elde etmenin dört usulu vardır.

Birinci yol musafaha ve beyat etmekle mümin teslim olduğu şeyhinin emrine girmesiyledir. Giren onun emrinde zikir ve rabıtaya devam eder. Sarık cübbe giymek yani İslami kıyafete girmesi de faydalıdır. Bu yol yalnız nisbet almak içindir. Bilahare şeyhinin emri ile suluka başlar, halini Cenab ı Hakk’a havale eder. Artık bir taraftan Allah’a tevekkül etmekle, diğer taraftan da şeyhinin emri ile azami tedbir alır. Bütün hallerini hatta rüyalarını şeyhine arz eder. Şeyhi de münasib gördüğü en kolay yolla onu yetiştirmeye çalışır.

İkinci yol, ümmet hakkında ittifak etmiş olduğu zevatların kitaplarını okumak nisbet veyahud bereketleriyle şereflenmek yoludur. Buna yalnız nisbet ve bereketlenmek için kitaplarırının ince manalarını tetkik etmeden, mücerred okumakla devam edilir. Tarikat usullerinden haberdar olsun olmasın bu yolla da kemaliyetleri elde etmek mümkündür. Hadis i şerifte ‘ İlme riayetçi olun, ilmi rivayetçilerden olmayın’ buyrulmuştur. Bu yolda başkaları için değil, kendilerine faydalı olanlar yetişir.

Üçüncü yol, dirayetle kitaplarını okumak, kitapların içindekileri inceden inceye düşünmek ile devam edilen yoldur. Bu yolda ikinci yol gibi beyat olmaksızın nisbeti elde etme imkanı vardır. Her iki yolu da Kadiri, Şazeli ve bazı Sıddıkiyye yolundakiler tercih ettiler. Bu iki yolda yetişene ‘ Üveysiyü’l meşreb’ denilir. Şu kadar ki bazı Sıddikiler bu iki yol zor olduğu için tercih etmediler, tercih etmeyenler bu yoldaki tehlikeleri nazarı itibara almışlardır. Bu Abdi Fakirin itikadı da şudur: İntisab ve kemaliyeti elde etmek için birinci yolun tercihi şart değildir deriz. Ekmelü’l alimin Bediüzzaman Hazretleri de ikinci ve üçüncü yolu tercih etmiştir.

Binaenlayh üçüncü yolla devam eden her Müslim, İhyau Ulumi d Din, Kutü’l Kulub, Reşehat, Mektubat-ı Rabbani gibi kitaplara dalıp incelemek ve içindekileriyle amel etmek sayesinde yetişmesi mümkündür.

Şu kadar ki bu yolla sülük edene yedi şart vardır. Bu şartları yerine getirenin ehl i tasavvuftan sayılmasında şüphe olmadığı gibi nisbeti de alırlar. Gavzi Hizani, Şeyh Abdulaziz Mağrabi’nin müşahadesini tevil etmekle şöyle demiştir:


Muşarun ileyh hayattaki kutba beyat etmeyen vefat etmiş zevatlardan faidelenmez demiştir. Fakat iş öyle değil, kemali samimiyetle vefat eden bir zata bağlanan mürid, hayatta olan Gavsın vasıtası olmaksızın vefat eden zatlardan faydalanır ve saliklerin imdadına yetişirler.

1-Okuduğu kitapta anlayamadığı cümle veya kelimeyi işaretleyip bilen bir zata müracaat etmekle tahlil etmektir
2-Kemali muhabbetle virdlerine yagud hizblerine devam etmektir
3-Kemali ihlasla anladığı miktarca okuduğu kitapla amel etmektir. Burada ençok sakınacağı evham, hayal ve rüyadır
4-Kemali zillet ve nefsin kırılmasıyla ruhaniyetlerinden istimdat ederek suluka devam etmektir.
5-Salik hangi velinin tarikatına göre amel ederse o tarikatın edebine, usul ve temel kaidelerine riayet etmesi şarttır. Yani her bir evliyanın meşrebinden bir parça alarak, sonra almış olduğu parçalardan kendine bir yön tayin ederek faydalanamaz. Bu hata bilnetice saliki yoldan çevirip münkir de edebilir.
6-Kat’i bir itikalda okumuş olduğu kitabı, prensip etmiş olduğu tarikatı Cenab ı Hakk’ın rahmet kapılarından birisi olduğuna inanmaktır. Çünkü mürşid olan veli, hayatında Allah’ın halifesidir. Vefatından sonra ise Allah teala onun vekili ve kefilidir. Onun kefili Allah olunca Feyyad ı Mutlak Teala o veli mürşidinyerinde melekler yaratır. Melekler de o velinin yerinde, mezkur velinin tarıkatıyla amel edeni irşad ederler. Yeter ki teslim ve ihlas olsun.
7-İntisab ettiği tarikat meşhur ve mağruf olmasıdır. Yani ümmetçe meşhur olmayanların yolu hak ise de ona suluk edilmez. Mesela , Bazı Geylani Şeyh Abdulkadir, Şahı Nakşibend, Eba Hasan Şazeli, İmam Rabbani ve İmam Gazali (kaddasallahu esrarahum) hazretlerinin kitapları var, meşrebleri meşhur olan bu gibi zatlar hepsi vasıta olurlar. Bu zevatların ittifakıyla tarikatı tevatür derecesini bulan zatı görmemek ve onunla buluşmamak, ittiba etmeye ve nisbeti almaya zarar vermez ednilmiştir.

Şeyh Ahmed Gümüşhanevi kuddise sırruh büyüklerin himmetine sarılan kimsede üç şart varsa o büyüğün ona şefaat etmesi farzdır, demiştir:

a)Emrini yerine getirmek ve amel etmek
b)B) Meşrebini gizlemek ve evhamı sarf ı nazar etmek
c)Nefsini koruduğu gibi büyüğünün de şerefini korumaktır.

Bu üç haslet müridin üzerine farz olduğu gibi bunun mukabilinde şeyhinin üzerinde de üç haslet vacib olur. Bidayette müridini en kolay yolda yürütmek, yahud celb etmek, tebliğde son derece izah etmek ve himmetiyle onu korumaktır. Ancak vefat eden zata intisab eden Allah’a ve Rasulullah’a ve bağlı olduğu ruhaniyete karşı edebi bilmek şarttır. Aksi takdirde fayda elde edilemez buyrulmuştur.

Nisbet almanın dördüncü yolu; diri bir şeyhe intisab etmekle tezhibi ahlak, tevhide fena bulmak için diri şeyhin sohbetine gitmektir. Ümmetten bu yolda tehlike gören hiçbir zat olmamıştır. Sohbet ve mücahede intisab edilen şeyhe hizmet etmekten ibarettir. Sohbet kemal bulunca salik Ceban ı Hakk’ın izin ve iradesiyle kendini kemalata erdirmiş olduğundan, başkaları da hakka davet etmeye hak kazanır.

Bu yol her zamanda revaç bulmuş, Sıddıkiye ve Şazeli meşayıhı tarafından tecrübe edilmiştir. Şazelilerden asrının müceddidi İmam Şerani, ikinci binin müceddidi İmam Rabbani rahimehullah her zamanda bu yolun açık olduğunu ve kıyamete kadar devam edeceğini beyan etmişlerdir.

İmam Rabbani diri bir kediye intisab, vefat etmiş bir arslana intisabdan daha hayrlıdır demekle bu yol ashabı kiramın yoludur, şüphe ve tehlikelerden aridir buyurmuştur.

İmam Şerani de, bir insan 600 kanatla tek başına amel etse bile kemalatı elde etmeye yol bulamaz ve mürşidsiz yola çıkanın evham ve hayal tuzaklarında boğulmasından korkulur. Onun için diri bir şeyhe intisab etmek vaciblerden sayılmıştır. Ben de en son bütün ilim ve bilgilerimi terk etmekle Hace Ali el Havvas’ın kuddise sırruh sohbetine girdim, ondan sonra bu kavmin hakiki olan meşreblerine vakıf oldum. Hatta ilimde tekamül etmeme rağmen Hace’nin sohbetine devam ettikten sonra hiçbir şey bilmediğimi idrak ettim, buyurmuştur.

İmamın sözünden anlaşılıyor ki: Şazeli tarikatının esası Sıddıkiye gibi zahiri ilimleri tahsilden sonra acz ve fakrini idrak etmekle aşka dönmek ve ilmi terk etmektir. Bu yolla birinci yolun arasındaki fark şudur: Bu yolda suluk eden hem kendini yetiştiri, hem de başkasını kemale erdirir. Dördüncü yoldan kemal bulan sadreddi i Konevi ve Şehy ul Ekber şöyle dediler: Herhangi bir şeyh kemalden sonra, kendilerinden daha mükemmel bir şeyhi bulursa kendisi ve müridleri ile beraber, mükemmel olan şeyhe teslim olması vacibdir. Mevlana Halid, halifelerine şu tavsiyede bulunmuştur. Sizden iki halife bir beldede bulunduğunuzda, sizden kamil olan, mükemmel olana teslim olsun. Bu hususta mektubları meşhurdur.

Gavsi Hizani, bir müslümana beyat ve nisbet almaksızın tüm kamil şeyhleri dolaşıp ziyaretlerinde bulunsa bile fayda föremez, intisab ettiği zattan başkasına göz diktin mi o zatın feyz ve nisbet kapısı sana kapatılır diye tasrih etmiştir.

Birgün Hazne’de bulunduğum sırada arap kentli Şeyh Muhammed, Şeyh Masumun sohbetindeydi. Muşarun ileyh Molla Muhammed, sen kubbeye gitmiyor musun diye sordu. O da ona şu cevabı verdi: Ruhum sana feda olsun. Ben kubbe için buraya gelmedim, dedi. Şeyh Masum kuddise sırruh onu da ihmal etme diye emretti. Bu fakirin itikadı da Şeyh Muhammed’in itikadı gibidir.


Edeble Varış Lütüfla Dönüş Dilara Yayınları Üstaz Fakih İsmail Çetin kuddise sırruh.

AbdulLatif
13-12-2007, 09:49
Elhamdülillah okuduğumu gayet iyi anlıyorum. Lakin siz ne denilmek istenildiğini kaçırıyorsunuz. Alıntıların Mektubat tercümesinden olduğunu görüyoruz. Hirahos abi ise mektubatın bazı yerlerinin farklı tercüme edildiğini yazmıştı. Bazı tercümelerde kurbu nübüvvet anlatılırken sahabeden sonra gelenlerin zikredilmediğini filan.. (Yanlış hatırlamıyorsam öyle bir şeydi) Onu hatırlatmak istedim. Neyse, biz bu tercümeleri esas alsak bile azı azı buyruluyor. Siz kurb-u nübüvvet derken Mehdi'ye kadar gelmişsiniz :) Yolunuz açık olsun. Fakat bu zamana kadar ne şahıslar geldi geçti böyle bir şey demedi.. :) Manevi silsileleri devam etmiş olmasına rağmen.. Eserleri kitap değil kamil mükemmil mürşidler olmasına rağmen.


arkadaşım siz taraflısınız , dolayısıyla meşrepçilik yaptığınızın farkında dahi değilsiniz...

bahsi geçen mektubta "ASHAB" kelimesi orşinal metinde vardır , hem arapöasını hem de farsçasını buraya koyabilirim..dolayısıyla tercüme edenlerin büyük hatasına aldanarak yalan yanlış bilgiler yazmayın...mesulsünüz...

hirahos arapça bilmeyen biri...ben biliyorum kardeşim...

zaten onun da copy-paste yaptığı arapça metinde


والواصلون من هذا الطريق بالاصالة هم الانبياء
عليهم السلام واصحابهم الكرام ويشرف به ايضا من اريد له ذلك من سائر اولياء
الامة العظام وان كانوا قليلين بل اقل ولا توسط في هذا الطريق ولا حيلولة

yukarıda da görüleceği gibi hem ashab kelimesi hem de "men üride " ile muradların geçtiği açıkça ortadadır...

ben azın çok olduğunu iddia etmiyorum ki ?

bu azın azlarının illa tarikatlardan gelecek diye bir şey olmadığını ve risalelerin şahsı manevi olarak böye bir kimseyi temsil ettiğini söylüyorum...

dolayısıyla bir mürşide yapışan nasıl velayet yoluna suluk ediyorsa , risalelere yapışanlar da "velayet-i kübra" yolunda ilerlemektedirler...

ok.....??????

AbdulLatif
13-12-2007, 09:52
İmam-ı Rabbânî ve Müceddid-i Elf-i Sânî Ahmed-i Farukî (r.a.) demiş: "Hakaik-i imaniyeden birtek meselenin inkişafı ve vuzuhu, benim indimde binler ezvak ve kerâmâta müreccahtır. Hem bütün tarikatlerin gayesi ve neticesi, hakaik-i imaniyenin inkişafı ve vuzuhudur."

Madem şöyle bir tarikat kahramanı böyle hükmediyor. Elbette, hakaik-i imaniyeyi kemâl-i vuzuhla beyan eden ve esrar-ı Kur'âniyeden tereşşuh eden Sözler, velâyetten matlup olan neticeleri verebilirler.

Yirmi Sekizinci Mektup - s.515

AbdulLatif
13-12-2007, 09:53
Sahabelerden ve Tâbiîn ve Tebe-i Tâbiînden en yüksek mertebeli velâyet-i kübrâ sahibi olan zatlar, nefs-i Kur'ân'dan bütün letâiflerinin hisselerini aldıklarından ve Kur'ân onlar için hakikî ve kâfi bir mürşid olduğundan gösteriyor ki, her vakit Kur'ân-ı Hakîm, hakikatleri ifade ettiği gibi, velâyet-i kübrâ feyizlerini dahi ehil olanlara ifâza eder.


Yirmi Sekizinci Mektup - s.516

AbdulLatif
13-12-2007, 09:54
Cenâb-ı Hak bize akrebdir ve herşeyden daha ziyade yakındır; biz ise Ondan nihayetsiz uzağız. Onun kurbiyetini kazanmak iki suretle olur:

Birisi: Akrebiyetin inkişafıyladır ki, nübüvvetteki kurbiyet ona bakar ve nübüvvet veraseti ve sohbeti cihetiyle Sahâbeler o sırra mazhardırlar.

İkinci suret: Bu'diyetimiz noktasında kat-ı merâtip edip bir derece kurbiyete müşerref olmaktır ki, ekser seyr ü sülûk-u velâyet ona göre ve seyr-i enfüsî ve seyr-i âfâkî bu suretle cereyan ediyor.

İşte, birinci suret sırf vehbîdir, kisbî değil. İncizabdır, cezb-i Rahmânîdir ve mahbubiyettir. Yol kısadır, fakat çok metin ve çok yüksektir ve çok hâlistir ve gölgesizdir. Diğeri kisbîdir, uzundur, gölgelidir. Acaip harikaları çok ise de, kıymetçe, kurbiyetçe evvelkisine yetişemez.

Meselâ, nasıl ki dünkü güne bugün yetişmek için iki yol var: Birincisi, zamanın cereyanına tâbi olmayarak, bir kuvvet-i kudsiye ile, fevkazzaman çıkıp, dünü bugün gibi hazır görmektir. İkincisi, bir sene kat-ı mesafe edip, dönüp dolaşıp düne gelmektir. Fakat yine dünü elde tutamıyor; onu bırakıp gidiyor.

Öyle de, zâhirden hakikate geçmek iki suretledir:

Biri, doğrudan doğruya hakikatin incizabına kapılıp, tarikat berzahına girmeden, hakikati ayn-ı zâhir içinde bulmaktır.

İkincisi, çok merâtipten seyr ü sülûk suretiyle geçmektir.

Yirmi Yedinci Söz - s.218

AbdulLatif
13-12-2007, 09:56
tarikata girip te şeytana vasıl olmuş yüzlerce kişi var...mesela iskender evrenesoğlu....

bir yere girmekle iş bitmiyor...

AbdulLatif
13-12-2007, 10:01
evet...soruyorum...BEDİUZZAMAN HZ.lerinin bu sözlerini yani tarikat berzahına girmeden zahirden hakikate geçilebileceği sözlerini HANGİ VELİ HANGİ MÜRŞİD İ KAMİL reddetmiş ve tenkit etmiş...

talib
13-12-2007, 10:03
Ashabdan sonra gelenler... diye geçiyor mu arapçasında?

Yani sizin dediğiniz bir iddiadır. Delili nerdedir diye soruyoruz. Tamam kurb-ü nübüvvet yolu açıktır diyelim. Fakat bu yolda risaleler ile yürünebileceğini söyleyen birisi var mıdır? İsmail Çetin Efendi Hz.leri sadece tarikatların faydasını sağlar diyor diğer yollar için. Yoksa kurbu nübüvvet yoludur demiyor. Ve sizin gibi sadece risale de demiyor. Diğer kıymetli eserlerin ismini de zikrediyor.

Yani bu zamana özel bir yol olarak görmüyor. Kurbu nübüvvet hiç demiyor. Hatta kendi tercihi meşayihden birine bağlanmak yönündedir.

AbdulLatif
13-12-2007, 10:05
senin derdinin "ilim" ve "hakikat" olmadığını tek derdinin risalelerin tahrif edilmiş bunu ispatlayamayınca bediuzzamanın yanılmış olduğunu yayarak milleti risalelerden soğutarak aklınsıra tarikatlara çekeceğini ve bu şekilde tarikatların önünde bir engel olan (senin nazarında ve zannında) risalelerden kurtulmuş olacaksın...

bu nasıl bir yanılgıdır ki RİSALELER BU TEMEL ÜZERİNE OTURMAKTADIR...YANİ RİSALELER NEDEN İLHAM EDİLMİŞTİR.?..İNSANLARI İMAN HAKİKATLERİNE ERDİRMEK İÇİN..İMAN HAKİKATLERİNE EREN BİR KİŞİ DE "HAKİKİ İMANI ELDE ETMİŞ OLUR...ZATEN SEYRİ SULUK TAN GAYE NEDİR...ŞEKİLLER SURETLER MİDİR ? TABİİ Kİ HAKİKİ İMANA ERMEKTİR...



NİYAZİ MISRİ , VAHDETİ VUCUD ÇUDUR...VAHDETİ VUCUD İLE , İMAM I RABBANİ VE BEDİUZZAMAN IN NE KADAR ALAKALI OLDUĞU MALUMDUR...

SENİN VE SENİN GİBİLERİN EN BÜYÜK SORUNU ( NEFSİNİZDEN BAŞKA) , EHLİ SEKR İN SÖZLERİNİ KENDİNİZE HÜCCET OLARAK ALIYOR OLMANIZ...HALBUKİ ONLARIN NAKIS OLDUĞU DOLAYISIYLA MARİFETLERİNİN DE KUSURLU OLDUĞU , İMAM I RABBANİ TARAFINDAN AÇIK VE NET BİR ŞEKİLDE İSPAT EDİLMİŞTİR...

BİZ İSE SEKR EHLİNİN SÖZLERİNİ DEĞİL EHLİ SAHV İN SÖZLERİNİ KENDİMİZE DAYANAK OLARAK ALIYORUZ...

İMAMI RABBANİ NİN MEKTUBATI MESELESİ AYAN BEYAN ORTADADIR..YAPTIĞIN GÜRÜLTÜ YANINA KAR KALMIŞTIR...

İMAM I RABBANİ DAMARINA , GEÇEN ASIRDA İRFAN PATLAMASI YAPTIRAN BEDİUZZAMANDIR...

BEN BU MEKTUBLARI BEDİUZZAMANIN ANLADIĞI GİBİ ANLIYORUM...

BU ANLAYIŞA İTİRAZ EDEN BİR VELİ VAR MI GÜNÜMÜZDE ?

SORU BU ?

OK.?????

AbdulLatif
13-12-2007, 10:17
Ashabdan sonra gelenler... diye geçiyor mu arapçasında?

Yani sizin dediğiniz bir iddiadır. Delili nerdedir diye soruyoruz. Tamam kurb-ü nübüvvet yolu açıktır diyelim. Fakat bu yolda risaleler ile yürünebileceğini söyleyen birisi var mıdır? İsmail Çetin Efendi Hz.leri sadece tarikatların faydasını sağlar diyor diğer yollar için. Yoksa kurbu nübüvvet yoludur demiyor. Ve sizin gibi sadece risale de demiyor. Diğer kıymetli eserlerin ismini de zikrediyor.

Yani bu zamana özel bir yol olarak görmüyor. Kurbu nübüvvet hiç demiyor. Hatta kendi tercihi meşayihden birine bağlanmak yönündedir.

nasıl geçtiğini yukarıda yazdım , bakabilirsin tekrar...

olan şeyi aktarmak nasıl bir iddia oluyor ?

risalelerin sahibi söylüyor...

ismail çetin efendinin bahsetiği TARİKAT İÇİ ŞEYHSİZ KEMALAT meselesidir..

yazısının başlığına yazmış zaten...

bir dk...ben sadece risaleler demiyorum,,,

1- risaleler ve tarikat olmadan herhangi biri kurbu nubuvvetten vasıl olabilir..
2-risalelerle kurbu nubuvvet yoluyla vasıl olnunabilir...
3- tarikat berzahıyla ve sadece nakşibendiler olmak üzere belli bir makamdan sonra kurbu nubuvvet yolundan da ilerlenebilir.....

isteyen istediğini tercih edebilir...



ayrıca risaleleri , mehdi a.s. a verilecek olan özel yol olarak ta görmüyorum...
mehdi a.s. risalelerden de istifade edebilir...bu konuda bir şey diyemem...


birileri , birilerinin ağızlarına bakarak , bazı hakikatlere karşı çıkıyorlar , çok yazık...

AbdulLatif
13-12-2007, 10:19
Nefsi tezkiye etmek için bir müslümanın herhangi bir şeyhe bağlanmasının gerekliliği ne boyuttadır? Bir şeyhe bağlanmaksızın nefsi arındırmak mümkün müdür?

Bu sorunun cevabı olarak üstadım şeyh Muhammed el- Arabkendi’den yapacağım şu nakille yetinmek istiyorum. O, bu konuda şöyle demektedir: “Allah’a ulaşmak için bir şeyhe intisap etmeksizin sadece kur’an ve sünnet’le amel etmek yeterlidir; ama bu, gerçekten çok az insan için mümkün olabilir.

salih ekinci efendi...

AbdulLatif
13-12-2007, 10:21
Mürebbi olan şeyhler, eskiden Tasavvuf yoluna sadece ilim ehlini kabul ediyorlardı, şimdikiler ise ehliyetine bakmadan her önüne geleni bu yola alıyorlar. Böylece bilgisiz ve ehil olmayan kişileri bu yola alıp hatta onlara vekillik bile vermektedirler. Bunda doğruluk payı var mıdır?

Daha önceki dönemlerde Müslümanların çoğunluğu farz ve vacibleri zaten yapmaktaydılar. Dolaysıyla Tasavvufa girmenin en büyük gayesi seyr-i sülük'te tasavvuf makamlarından "ihsan mertebesi"ne ulaşana kadar yükselmekti.

İhsan makamı, "kişinin her iş ve halde Allah'ın murakabesi altında olduğunu hissedip düşünmesi" demektir. İşte Mürebbi şeyhler, seyri sülük için sadece bu işe kabiliyetli olan talebeyi kabul etmekte ve tarikata alacakları mürit hususunda istihare yapmaya özel olarak önem göstermekteydi.

Günümzde ise durum tam tersidir. bu günkü şeyhlerin Tasavvuf yoluna insanları kabul etmelerinin en büyük gayesi, Tasavvufi incelikleri öğretmek değil, İslamın temel esaslarını: farzları ve vacibleri yerine getirmeye aracı olmaktır. Bunu yaparken de büyük günahlardan, haramlardan uzak kalınmasını sağlamakır. Seyrü Sülük yapmak Tasavvufta ilerlemek bu gün için çok nadir bir olaydır. Bundan dolayı şeyhler her isteyeni tarikata almaktadır.


salih ekinci efendi....

AbdulLatif
13-12-2007, 10:23
Hem Risaletü'n-Nur'un , velâyet-i kübrâ olan sırr-ı verâset-i Nübüvvet feyzini veren ders-i hakâik dâiresindeki ilm-i hakikat dahi dâire hâricindeki tarikatlere ihtiyaç bırakmaz. Meğer tarikati yanlış anlayıp, güzel rüyalar, hayaller, nur ve zevklere müptelâ ve âhiret faziletinden ayrı olan dünyevî ve hevesî zevkleri arzulayan ve merciiyet makamını isteyen nefisperestler ola...

Yirmi Sekizinci Lem'a - s.734


En kudsî bir mücâhede-i mâneviyeyi tazammun eden ve sırr-ı verâset-i nübüvvetle velâyet-i kübrânın feyzine mazhar ve sahâbenin sırr-ı meşrebine medâr olan Risâle-i Nur

Yirmi Sekizinci Lem'a - s.735





Cemaate Sözler'i okumak zamanında, sendeki hissiyât-ı âliye ve fazla inkişaf ve fedakârâne hamiyet-i diniye galeyanının sırrı şudur ki:

Velâyet-i kübrâ olan veraset-i Nübüvvetteki makam-ı tebliğin envarı altına girdiğin içindir. O vakit sen, dellâl-ı Kur'ân Said'in vekili, belki mânen aynı hükmüne geçtiğin içindir.

Barla Lâhikası - Mektup No: 210 - s.1513

AbdulLatif
13-12-2007, 10:26
Mümkin hariçte zıllî vücud ile hakikat yollu mevcuttur. Onların sandıkları gibi, tahayyül ve tevehhüm yollu değildir.

314. mektub








Sekr hâlinde olanlar, bir şeyin kendisi ile görünüşünü birbirinden ayıramaz. Görünüşünü kendisi sanır.

95. mektub

AbdulLatif
13-12-2007, 12:58
Hayret edilecek bir durumdur ki, bu büyük nisbet, tam miktarına göre zuhur etmez.

Hatıra gelen şu ki: Bunun zuhuru, ahiret için zahire (erzak ) olur; güzel bir bedel müyesser olur.

Bu rüya ile, o tereddüdlerden şifa hasıl oldu.

Vakit, kıyamete yakın vakittir. Ve zulmetlerin teraküm ettiği vakittir. Bunda nasıl bir hayır olur ve ne gibi bir nuraniyet vardır.

Meğer ki onu, Mehdi zahiri hilâfetle müeyyed olarak terviç eyleye. Allah ondan razı olsun.

518. mektub...

AbdulLatif
13-12-2007, 14:21
İşte bahsi geçen isnad buradadır (yanlış hatırlamıyorsam Risale 5. Mektub'ta idi), altı çizili yerde Velayet-i Kübra'nın Tasavvuf berzahını atlayarak Hakikate yol açmak olduğunu söylüyor ve bunu İmam Rabbani'ye dayandırıyor.. Yani başta açıkça diyor ki İmam Rabbani böyle buyurmuş.. Halbuki İmam Rabbani öyle buyurmamıştır.. O Velayet-i Kübranın Nakşibendi nispeti olduğunu, Nakşi Tarikatiyle ittisal edeceğini (beraber bulunacağını, bitişik olacağını) söylemiştir.. Hem de defalarca..


velayeti kübra nın asıl manası "PEYGAMBERLERİN VELAYETİ" dir...

Velâyet-i suğra olan velâyet-i zıllıyede kemal nihayeti, ancak berki tecelli ile hasıl olur. Bu berki tecelli ise., enbiya velayeti olan velâyet-i kübrada ilk basamaktır.



Enbiyanın kemalâtı hakkında ne diyebiliriz ki: Zira, nübüvvetin bidayeti, bu velayetin nihayeti olmaktadır. Her halde, Hazret-i Hace Bahaeddin Nakşibend Hz. enbiya velayetinden yana bol nasibe nail olmuş olacak ki, yani: Tebaiyet ve veraset yolu ile., şöyle demiştir:
-Biz, nihayeti, bidayete dere ediyoruz.

Bu Fakir'in ilminin yetiştiği şu ki: Nakşibendiye nisbeti ve huzuru, kemal haddine ulaştığı zaman, velâyeti-i kübra ile ittisal ederler. Ve onlara, bu velayeti kemalâtından bol haz husule gelir. Ama, bunların dışında kalan tarikatlarda durum böyle değildir. Zira, onların nihayeti kemalleri berki tecellinin husulüdür.

316. mektub...


yani bir yerden sonra velayeti kübraya dahil olmak ayrıdır , velayeti kübra nakşibendi nisbeti demek ayrıdır...bu söz büyük bir cinayettir...

ayrıca velayeti kübra yı bu kemallere giriş dairesi olarak ta söylemiştir kendisi...velayet-i ulya dan önceki daire...

mektublara baktığımızda İMAM HZ.lerinin velayeti kübra dan maksadı yukarıda da açıkça geçtiği gibi PEYGAMBERLERİN VELAYETİ dir...

yukarıdaki mesajlarımda da belirttiğim gibi ;

yol iki tanedir...

1- nubuvvet yolu
2- velayet yolu...

velayet yolundan nubuvvet yoluna nakşi nisbetiyle de geçileceğini imam söylemiştir...

yani VELAYET- İ KÜBRA nakşi nisbeti değildir...yaptığın en büyük hata bu...

hirahos
13-12-2007, 18:11
İmam Rabbani’yi Başkalaştırmak:

http://www.halidiye.com/Forum/forum_posts.asp?TID=13638&KW=

Lütfen inceleyiniz..

AbdulLatif
13-12-2007, 20:08
bu meselenin en çetrefili tarafını MEHDİ -i rıdvan oluşturmaktadır...

imdi bir kaç soru , önce nakiller... :

.................................................. ....


Öyle makâmlar da vardır ki, cezbe ve sülûk oraya yanaşamaz. Bu son makâmlar çok yüksek, pek kıymetlidir. Peygamberimizin 's.a..s.' eshâb-ı kirâmının 'aleyhimürrıdvân' hepsi, bu makâmlara kavuşmuş, bu büyük ni'met ile şereflenmişdir. Bu makâmların sâhibleri, başka makâmların sâhiblerine benzemez. Başka makâmların sâhibleri ise, birbirlerine az çok benzer. Bu makâm, Eshâb-ı kirâmdan sonra, hazret-i Mehdîde görünecekdir. Tesavvuf büyüklerinden pek az kimse, bu makâmdan haber vermişdir. Bu makâmın ilmlerinden, ma'rifetlerinden söyliyen ise, yok gibidir. Bu makâm, Allahü teâlânın, öyle büyük bir ni'metidir ki, dilediği, seçdiği bahtiyârlara nasîb olur. Eshâb-ı kirâm 'aleyhimürrıdvân' bu pek yüksek mertebeye, dahâ ilk sohbetde ayak basardı ve zemânla bu mertebelerde yükselirlerdi. Sonra gelen Evliyâdan birini, bu ni'met ile şereflendirmek ve Eshâb-ı kirâmın terbiyesi ile yetişdirmek isterlerse, cezbe ve sülûk mertebelerini geçirip ve bunların ilm ve ma'rifetlerini atlatdıkdan sonra, bu devlete erişdirirler.

32. mektub...

.........................................

Evliyâlık yolları arasında Silsile-tüz-zeheb yolu, Sıddîk-i ekberin (r.a) yolu olduğundan, bu yolun yolcuları uyanık olur. Onun için de, yolların en üstünüdür. Başka yoldaki Evliyâ, bunların kemâlâtına nasıl yetişebilir? Onların içyüzünü nasıl anlıyabilir? Bu yolun yolcularının, bu işde kârları müsâvîdir demek istemiyorum. Belki milyonda biri böyle olabilirse nimetdir, seâdetdir. Peygamberimizin (s.a.v) haber verdiği hazret-i Mehdî, vilâyetin en yüksek derecesinde olacağına göre, o da bu yoldan yetişmiş ve bu yolu temâmlamış ve düzeltmiş olacakdır. Çünki bütün vilâyet yolları, bu yoldan aşağıdır ve ulaşdıkları vilâyetlerde, Peygamberlik makâmının kemâllerinden az birşey vardır. Bu yoldan kazanılan Evliyâlıkda ise, Sıddîk-ı ekberin (r.a) yolu olduğu için, o kemâlâtdan pekçok bulunur.

251. mektub...

.................................................. ..


Peygamberlik makâmı, Peygamberlerin sonuncusu ile sona ermişdir (a.s.). Fekat, bu makâmın derecelerine, ümmetinden Ona çok uyanları kavuşurlar. Bu olgunluklar, yüksek dereceler, Eshâb-ı kirâmda çokdur. Tâbiîn ve Tebe-i tâbiînden çokaz kimseye de nasîb olmuşdur. Onlardan sonra örtülü kalmışdır. Bunun yerine, zıl ile olan vilâyet dereceleri çok görülmüşdür. Bununla berâber, Resûlullahın (a.s.) vefâtından bin sene geçdikden sonra, nübüvvet makâmının derecelerinin yeniden meydâna çıkması umulur. Asla bağlı makâm ve dereceler, yine yayılır. Zıl ile olanlar gizlenirler. Hazret-i Mehdî (aleyhirrıdvân), asla bağlı olan bu yüksek yolu, (zâhir ve bâtın ile) yayar.

260. mektub...

.................................................. .................


Hayret edilecek bir durumdur ki, bu büyük nisbet, tam miktarına göre zuhur etmez.
Hatıra gelen şu ki: Bunun zuhuru, ahiret için zahire olur; güzel bir bedel müyesser olur.
Bu rüya ile, o tereddüdlerden şifa hasıl oldu.
Vakit, kıyamete yakın vakittir. Ve zulmetlerin teraküm ettiği vakittir. Bunda nasıl bir hayır olur ve ne gibi bir nuraniyet vardır. Meğer ki onu, Mehdi zahiri hilâfetle müeyyed olarak terviç eyleye. Allah ondan razı olsun.

518. mektub....

.................................................. ......................


1- mehdi - i rıdvan ,sahabe yolundan gelecekse (suluksuz) nakşibendi silsilesinde ne işi var ?

2- sahabe yolundan yani nubuvvet yolundan vuslat sadece MEHDİ ye nasip olacaksa , imamın kendisi de bu kemallere ermiştir...imam mehdi değildir...o halde nasıl ermiştir ?

3- nubuvvet yolunda sahabelerden başka tabiin ve de tebe-i tabiin den bazılarının da vasıl olduğunu 260.mektuptan öğreniyoruz...o halde 32. mektubu nasıl anlamamız gerekir ?

4- ayrıca 260. mektupta nubuvvet yolunun gizlendiğinden bahsediyor...yani ortadadır , fakat gideni olmadığından gizli saklı kalmıştır.....1000 yıl geçtikten sonra yeniden ortaya çıkacağını ve velayetin gizleneceğini , nubuvvet yolunun aşikare olacağını söylemiştir...aradan 400 yıl geçmiştir... velayet yolu mu baskındır , nubuvvet yolu mu ?

5- mektupların birbirleriyle tam anlamıyla uyuşup uyuşmadığı hususunda ne dersiniz ?

6- eğer nubuvvet yoluna sadece tarikatlar vasıtasıyla ulaşılacaksa o halde neden imam , bunu açıkça yazmamıştır ? 2 yol diye ayırıp açıklamıştır...?

7- mehdi tavassutsuz ve hailsiz nubuvvet yolundan vasıl olacaksa nasıl oluyorda nakşibendi olacaktır ?

8- mehdi nin tervic edeceği şeriatın zahiriyle beraber enbiya velayeti olan VELAYETİ KÜBRA nisbetimidir ? yoksa nakşibendi nisbetimidir ?

hirahos
13-12-2007, 21:20
Mektupların tamamını okumanızı tavsiye etmiştim ama kar etmedi..

"Evliyalık yolları arasında Silsile-tüz zeheb (Altın Silsile, Hafi Silsile, Nakşibendiye) yolu, Sıddık-ı Ekber'in “radıyallahü anh” yolu olduğundan, bu yolun yolcuları (sahv halinde) uyanık olur. Onun için de, yolların en üstünüdür.

Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” haber verdiği Hazreti Mehdi, Velayetin en yüksek derecesinde olacağına göre, o da bu yoldan yetişmiş ve bu yolu tamamlamış ve düzeltmiş olacaktır.

(251. Mektup Hüseyin H. Işık tercümesi)

***

"Bilindiği üzere Nakşi Silsilesi, diğer velilerin silsilesi içinde Sıddîk (Ebu Bekir) Efendimiz'e nispetlidir. Binaenaleyh onlarda sahv (ayıklık) nispeti ağırlıklı olan haldir, irşadları daha tamamdır ve Sıddîk'ın kemalatı onlarda daha çok ve daha fazladır. Doğal olarak da onların nispeti diğer silsilelerin nispetinin üstündedir. ...

Geleceği vaat edilmiş ve en mükemmel veliliğe sahip olduğu bilinen Mehdi'nin de bu nispet üzere olacağını, bu yüksek silsileyi tamamlayacağını ve ikmal edeceğini zannediyorum. Zira bütün velayetler bu yüksek nispetin altındadır. Çünkü diğer velayetlerin nübüvvet kemalatından payları azdır"

(Darül Hikme Komisyonu çevirisi)

hirahos
13-12-2007, 21:22
Mektupların tamamını okumanızı tavsiye etmiştim ama kar etmedi..

260. Mektuptan bir kaç satır aktarırken, aynı mektuptaki bu satırları neden gizliyorsunuz? Ya da görmüyorsunuz?

“Ey oğlum! Nübüvvetin kemalatı, onun velayet kemalatı üzerine üstünlüğü; sugra, kübra ve ulya olmak üzere velayetin üç mertebesini ve mertebelerin her birine ait marifetleri anlatırken sözü uzattım. … İşte bu yol Hak Subhanehu’nun başından sonuna kadar bu fakiri sayesinde seçkin kıldığı yoldur. Bu yolun esası sonu başlangıca getirilmiş Nakşi nispetidir. … Bu yüce tarikatte seyr u suluk, öncü Şeyhe muhabbet bağıyla olur. Bu kemalatın sahibi dönemin imamı, zamanın halifesidir. Onun bakışı gönül dertlerine deva, teveccühü manevi hastalıklara şifadır.” (Darul Hikme)

***

"Ey oğlum “rahmetullahi Teala aleyh”! Nübüvvetin kemalatı, yani yüksek dereceleri ve bunun Velayetten üstün olduğu ve üç Velayet, yani, Velayet-i sugra ve Velayet-i kübra ve Velayet-i ulya arasındaki farklar ve herbir Velayetin ayrı ayrı marifetleri ve herbirine uygun olan yerler anlatılırken, söz çok uzadı. ...

Allah Teala’nın bu fakire “rahmetullahi Teala aleyh” bildirmiş olduğu tasavvuf yolu, işte anlaşılmış oldu. Başından sonuna kadar bildirildi. Bu yolun ana caddesi Sıddikıyye yoludur. Bu yolda, nihayet, bidayette yerleştirilmiştir. ...

Bu yüksek yola süluk etmek, girip ilerlemek, yol gösteren Rehberi “kaddesallahü Teala sirrehül’aziz” sevmeğe bağlıdır. O, "Seyr-i muradi" ile yani çekilerek, bu yoldan geçirilmiştir. Kuvvetle çekilerek, bu kemalata kavuşturulmuştur. Onun bakışları, kalb hastalıklarına şifadır. Onun teveccühü, yani sevgisine kavuşmak, ma’nevi hastalıkları giderir. " (H. H. Işık)

----------------------------------------------------

Peki 302. Mektuptan bir kaç satır aktarırken, aynı mektuptaki bu satırları neden gizliyorsunuz? Ya da görmüyorsunuz?

"Nübüvvet kemalatının (asli velayet yoluyla) gerçekleşmesi, (zılli) velayet yoluyla gerçekleşmesinden daha kolay ve daha hızlıdır. ... Nakşibendi Efendimiz buyurmuştur: “Biz faziletli kılınıp tercih edilenlerdeniz (çekip alınanlardan, muradlardanız)” Elbette öyle.. Yoksa, bu fazilet olmasaydı Nakşibendi yolunun başı, nasıl diğerlerinin sonu olurdu ki?" (Darul Hikme)

"Peygamberlerin hepsi “aleyhimüssalevatü vetteslimat”, İçtiba yolundan gittiler. Peygamberlerin Ashabı da, onlara uydukları için, varis olarak, içtiba yolu ile vasıl oldular. ... "İçtiba yolu", çekip götürmek yoludur. "İnabet yolu" ise, gitmek yoludur. Götürmek ile gitmek arasındaki fark, pek büyüktür. Çabuk çekerler ve çok uzaklara kavuştururlar. Yavaş giderler ve yolda kalırlar. Bahauddin-i Buhari “kuddise sirruh” hazretleri, "Biz ihsan olunmuşlardanız!" buyurdu. Evet, ihsan edilmemiş olsa, başkalarının nihayeti, bunların bidayetinde nasıl yerleştirilmiş olur?" (H. H. Işık)


Evet, bildiririm ki bu başlığın sahibi, hiç bir usule, hiç bir esasa dayanmadan Mektupların bir orasından bir burasından cümleler cımbızlayarak, İmam Rabbani Hazretlerine, şahsi davasını söylettirmeye çalışmaktadır..

AbdulLatif
14-12-2007, 07:57
Mektupların tamamını okumanızı tavsiye etmiştim ama kar etmedi..

"Evliyalık yolları arasında Silsile-tüz zeheb (Altın Silsile, Hafi Silsile, Nakşibendiye) yolu, Sıddık-ı Ekber'in “radıyallahü anh” yolu olduğundan, bu yolun yolcuları (sahv halinde) uyanık olur. Onun için de, yolların en üstünüdür.

Peygamberimizin “sallallahü aleyhi ve sellem” haber verdiği Hazreti Mehdi, Velayetin en yüksek derecesinde olacağına göre, o da bu yoldan yetişmiş ve bu yolu tamamlamış ve düzeltmiş olacaktır.

(251. Mektup Hüseyin H. Işık tercümesi)

***

"Bilindiği üzere Nakşi Silsilesi, diğer velilerin silsilesi içinde Sıddîk (Ebu Bekir) Efendimiz'e nispetlidir. Binaenaleyh onlarda sahv (ayıklık) nispeti ağırlıklı olan haldir, irşadları daha tamamdır ve Sıddîk'ın kemalatı onlarda daha çok ve daha fazladır. Doğal olarak da onların nispeti diğer silsilelerin nispetinin üstündedir. ...

Geleceği vaat edilmiş ve en mükemmel veliliğe sahip olduğu bilinen Mehdi'nin de bu nispet üzere olacağını, bu yüksek silsileyi tamamlayacağını ve ikmal edeceğini zannediyorum. Zira bütün velayetler bu yüksek nispetin altındadır. Çünkü diğer velayetlerin nübüvvet kemalatından payları azdır"

(Darül Hikme Komisyonu çevirisi)

suçluluk psikolojisi suçu karşısındaki insana atmasından anlaşılır...bunu geçelim...bizim hangi mektublardan ve nekadar farklı nakiller yaptığımız ortadadır...yukarıdaki alıntılar MEHDİ ile ilgili alıntılardır...

.......................................

518. mektuptan da açıkça anlaşılacağı üzerine , SIDDIKIYET NİSBETİNİN TAM ANLAMIYLA ZUHUR ETMEDİĞİNİ İMAM I RABBANİ kendisi söylüyor...dolayısıyla nakşi silsilesinde sıddıkıyet nisbetinin tam anlamıyla var olduğu iddia edilemez....mehdi nin bu nisbet üzere gelmesi NAKŞİ SİLSİLESİNDE BİR ZATA İNTİSABLI OLARAK gelmesini gerektirmez...çünkü bağlanacağı zat bu kemallere ermemişken nasıl erdirici olacak ?

hatta İMAM I RABBANİ kendisinin mehdi olduğunu ğiddia eden ve kendisinden önce yaşamış biri hakkında onun mehdi olmadığını söylerken NAKŞİ OLUP OLMADIĞINI HİÇ BEYAN ETMEMİŞTİR...aktaralım...

380. mektubtan ........

Cehaletten dolayı, Hindistan ehlinden bir şahıs, kendisi için:

-Mehdi, iddiasında bulundu diye, onu vaad edilen mehdi sandılar.

Onların zannına göre, mehdi vefat etti; geçti gitti. Onun kabrinin dahi Kurre'de olduğunu iddia ederler. Halbuki, bu babda gelen sahih hadis-i şerifle meşhurdur. Hatta, tavatür-ü manevi derecesinde olup taifenin sözlerini tekzib etmektedir.

Resulullah (sav) Efendimizi, Mehdi'nin alâmetlerini beyan etmiştir. Bu alâmetler, o şahısta olmadığı halde, onu Mehdi sanmaktadırlar. Bir hadis-i şerifte şöyle gelmiştir:

"Mehdi çıkacaktır. Başının üstünde de bir parça bulut olacaktır. Orada da bir melek bulunacak ve şöyle nida edecektir:

-Bu şahıs, Mehdi'dir kendisine tabi olunuz."

Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurdu:

"Tüm olarak, yeryüzünün meliki dört tanedir. Onların ikisi mü'minlerden, ikisi de kâfirlerdendir.

Zülkarneyn ve Süleyman mü'minlerdendir.

Nemrud ve Buhtunnasır ise kâfirlerdendir.

Yere, beşinci olarak ehl-i beytimden biri sahip olacaktır."

Yani Mehdi.

Resulullah (sav) Efendimiz bir başka hadis-i şerifinde şöyle buyurdu:

"Allahu Teala, ehl-i beytimden birini çıkarmadıkça, dünya çökmeyecektir. Onun ismi ismime uyan babasının ismi dahi babamın ismine uyar. Daha önce zulüm ve adaletsizlik dolduğu gibi, onun gelmesi ile dünya adalet ve hakların yerini bulması ile dolar."

Bir başka hadis-i şerifte ise, Resulullah (sav) Efendimiz şöyle buyurdu: "Ashab-ı kehf, İsa'nın yardımcıları olacaklardır.

İsa (as) Mehdi zamanında yere inecektir. Mehdi, Deccalin katlinde İsa'ya (as) muvafakat eder.

Onun saltanatı zamanında, Ramazan ayının on dördünde güneş tutulacaktır; o ayın ikisinde ise, ay kararacak. Bunların oluşu, âdetin ve müneccimlerin hesabı hilâfına olacaktır.

Şimdi, insaf edilmelidir. İnsaf nazarı ile bakılmalıdır. Bu alâmetler, o ölü şahısta var mıdır, yok mudur?

Muhbir-i Sadık Rasulullah (sav) Efendimiz tarafından bildirilen, daha çok alâmetler vardır ki, anlatılanlardan başkadır.

Şeyh İbn-i Hacer, Mehdi'nin alâmetleri üzerine bir risale yazdı ki, onlar iki yüz alâmeti bulur.

Vaad edilen durumu, bu açık bir şekilde iken, son derece cehaletlerinden ötürü bir cemaat dalâlete saplandı. Sübhan Allah onlara doğru yolu göstersin.

380. mektub....


görüldüğü gibi kendisi dahi böyle NAKŞİ olup olmadığını sorgulamazken size ne oluyor ? ayrıca NİSBET , MEHDİYE TAVASSUTSUZ VE HAİLSİZ OLARAK 1.YOLDAN YANİ VELAYET YOLU OLMAYANDAN FENA BEKA CEZBE SULUK OLMADAN OLACAKTIR....

534. MEKTUBTAN AKTARALIM...


Burada bir başka soru da şöyle sorulabilir:

— İş müşkil oldu.. Yani: Anlatılan duruma göre, MÜCEDDlD-İ ELF manası.. Zira, anlatılan müddet içinde İsa aleyhisselâm inecek; Mehdi aleyhirrıdvan zuhur edecek.. Yani: O müddet içinde.. Bunların muamelesi dahi, her hangi birinin tavassutu ile feyz almaktan yana üstün ve âlâdır..

Bunun için şu cevabı veririm:

— Tavassut muamelesi, anlatılan iki yoldan ikincisine bağlıdır. Bu dahi, kurb-ü velayetten ibarettir..

Birinci yol ise.. kurb-ü nübüvvetten ibarettir. Tavassut muamelesi orada yoktur. Her kim bu yoldan vâsıl olur ise., onun için arada bir hail ve bir vasıta yoktur. Hatta o, feyizleri ve bereketleri her hangi bir kimsenin tavassutu olmadan alır.. Zira tavassut ve hail, ancak diğer yoldadır. Bu yerin muamelesi ise.. diğerinden ayrıdır. Nitekim bu mana daha önce de anlatıldı.

Îsa aleyhisselâm ve Mehdi aleyhirıdvan ise.. birinci yoldan vâsıl olmaktadırlar..

Nitekim Şeyheyn (Hazret-i Ebu Bekir ve Hazret-i Ömer) —Allah onlardan razı olsun— dahi, Resulüllah S.A. efendimizin zımnında birinci yoldan vâsıl olmaktadırlar. Değişik derecelerine göre, onların orada hususî makamları vardır. Allah onlardan razı olsun..

yani EBUBEKİR SIDDIKIN nakşi nisbetinden ayrı her ne kadar nakşi nisbeti ona bağlı olsa dahi 518. mektubtan da açıkça anlaşılacağı üzere bu nisnet TAM OLARAK ZUHUR ETMEMEKTEDİR...zaten nasıl zuhur edebilir ki ....tam zuhur etmesi için benzer şartların en azından zuhur etmesi lazımdır...bu da KÜFRÜN HAKİMİYETİ VE BU HAKİMİYETE KARŞI ŞERİATI TERVİC HUSUSUNDA MADDİ MANEVİ FEDAKARLIĞI DIR...

YANİ EBUBEKİR SIDDIK I AYRICALIKLI YAPAN , PEYGAMBERİN SIHBETİNDEN BAŞKA ONUN İSLAMA HİZMET VE İMANA HİZMET HUSUSUNDA EN ÖNCELİKLİ OLMASIDIR...SAHABELERİN BİR ÇOKLARI O NUN TAVASSUTU İLE İMANA ERMİŞLERDİR..O EN ZOR ANLARDA EN BÜYÜK HİZMETLERDE BULUNMUŞTUR....GÜNÜMÜZDEKİ ŞARTLAR DA SAHABE ŞARTLARINA BENZEMEKTEDİR...ÇÜNKÜ KÜFÜR ALENİ TAHAKKÜM ALTINA ALMIŞTIR İSLAM BELDELERİNİ...BU NİSBET MEHDİ DE ZUHUR EDECEKTİR...BAŞKASINDA NASIL ZUHUR EDEBİLİR Kİ...İSTERSE İMAM I RABBANİ OLSUN....İMAMI RABBANİ DE OLMAYAN NİSBETİ (TAM MANASIYLA ZUHUR) MEHDİ HANGİ NAKŞİ ŞEYHİNDEN ALACAKTIR ?

YUKARIDA DA MEKTUBLARDAN AÇIKÇA İZAH EDİLDİĞİ GİBİ MEHDİ - İ RIDVAN BU NİSBETE ARACI OLMADAN VELAYET YOLUNA GİRMEDEN ULAŞACAKTIR....

işte bütün mesele bundan ibarettir...

benim sana tavsiyem okumakla kalma...anla...

hirahos
14-12-2007, 08:30
"Nakşi Silsilesinden yetişecek, o silsileyi tekmil edecek" Bu sorgulama, yorum değildir, orada açık beyan vardır.. Alıntıladığınız yere bakmakla yetinmeyip Mektubun kendisine de bakınız.. Tamamına..

(Anlıyorsunuz ama kasıtlı sürdürüyorsunuz gibi geliyor ya neyse.. Vardır bunda da bir halkiyet..)

-------------------------------------

Haftalardır 534. Mektubu dilinize doladınız.. Oradan “Vasıtasız” (tavassutsuz) yol bulduğunuzu ilan ettiniz.. “tavassut’u” anladığınızı ilan etmekle birlikte “hail”in ne anlama geldiğini izahtan ısrarla kaçındınız.. Neyse.. Gerçekten orada naklettiğiniz sözler yazıyor.. Doğrudur.. Ama doğru anlaşılıyor mu? Bakınız, bu 534’ten:

“Kurb-ü Nübüvvete taalluk eden yoldur.. Asaleten bu yoldan ulaşanlar, Enbiyadır. Bir de onların Ashab-ı Kiramı.. Bu yolda tavassut ve hail yoktur”

Bir de buna bakın:

“Ne var ki Ehli Sünnetin icmaı: Hazreti Ebu Bekir’in ve Hazreti Ömer’in daha faziletli oldukları üzerindedir. Allah onlardan razı olsun. Peygamberlerden sonra, Hazreti Ebu Bekir’i (ra) geçen yoktur. Onlara salat ve selam. Bu ümmetin sabikun olanlarının (mukarrebun’un) en ilerisinde, Hazreti Ebu Bekir (ra) vardır. Bu milletin kıdemli olanların en kıdemlisi odur. Hazreti Ömer Faruk (ra) dahi, onun tevessülü (vesilesi) ile, en faziletli olma devletine ermiştir; onun tavassutu (vasıtası) ile, ahirlerin fevkine yükselmiştir.” 352. Mektup (Akçiçek)

“Hz. Ömer, Hz. Ebu Bekir Sıddık’ı vesile ederek bu üstünlük bahtiyarlığına ermiş, onu vasıta ederek diğerlerinin üstünde bir dereceye yükselmiştir” (Darul Hikme)

***

Ne yapacaz şimdi? Kelamın birinde Ashab-ı Kiram “vasıtasız” yoldan diyor.. Diğerinde Ashab-ı Kiramın en önde gelenlerinden Hz. Ömer, Hz. Ebu Bekir’in vasıtası ile üstün derecelere yükselmiştir diyor.. Hani vasıtasızdı.. Buyurun, çözün muammayı?

Hem Hz. Ömer, Mehdi AS'dan üstündür, kıyas dahi kabul etmez..

İpucu, “Hail” ve “tenbih’i” dikkate alıp iyi düşününüz..

(Ortada ise çelişki yoktur.. Çelişki sizin tezlerinizi merkeze alır almaz başlıyor..)

hirahos
14-12-2007, 08:39
"Nakşi silsilesinde sıddıkıyet nisbetinin tam anlamıyla var olduğu iddia edilemez....mehdi nin bu nisbet üzere gelmesi NAKŞİ SİLSİLESİNDE BİR ZATA İNTİSABLI OLARAK gelmesini gerektirmez...çünkü bağlanacağı zat bu kemallere ermemişken nasıl erdirici olacak ?"

Şu sözlerinizi ayırayım da, yazınızı uzun görüp okumazlık edenler belki görsünler..

AbdulLatif
14-12-2007, 08:55
"Nakşi Silsilesinden yetişecek" Bu sorgulama, yorum değildir, orada açık beyan vardır.. Alıntıladığınız yere bakmakla yetinmeyip Mektubun kendisine de bakınız.. Tamamına..

(Anlıyorsunuz ama kasıtlı sürdürüyorsunuz gibi geliyor ya neyse.. Vardır bunda da bir halkiyet..)

-------------------------------------

Haftalardır 534. Mektubu dilinize doladınız.. Oradan “Vasıtasız” (tavassutsuz) yol bulduğunuzu ilan ettiniz.. “tavassut’u” anladığınızı ilan etmekle birlikte “hail”in ne anlama geldiğini izahtan ısrarla kaçındınız.. Neyse.. Gerçekten orada naklettiğiniz sözler yazıyor.. Doğrudur.. Ama doğru anlaşılıyor mu? Bakınız, bu 534’ten:

“Kurb-ü Nübüvvete taalluk eden yoldur.. Asaleten bu yoldan ulaşanlar, Enbiyadır. Bir de onların Ashab-ı Kiramı.. Bu yolda tavassut ve hail yoktur”

Bir de buna bakın:

“Ne var ki Ehli Sünnetin icmaı: Hazreti Ebu Bekir’in ve Hazreti Ömer’in daha faziletli oldukları üzerindedir. Allah onlardan razı olsun. Peygamberlerden sonra, Hazreti Ebu Bekir’i (ra) geçen yoktur. Onlara salat ve selam. Bu ümmetin sabikun olanlarının (mukarrebun’un) en ilerisinde, Hazreti Ebu Bekir (ra) vardır. Bu milletin kıdemli olanların en kıdemlisi odur. Hazreti Ömer Faruk (ra) dahi, onun tevessülü (vesilesi) ile, en faziletli olma devletine ermiştir; onun tavassutu (vasıtası) ile, ahirlerin fevkine yükselmiştir.” 352. Mektup (Akçiçek)

“Hz. Ömer, Hz. Ebu Bekir Sıddık’ı vesile ederek bu üstünlük bahtiyarlığına ermiş, onu vasıta ederek diğerlerinin üstünde bir dereceye yükselmiştir” (Darul Hikme)

***

Ne yapacaz şimdi? Kelamın birinde Ashab-ı Kiram “vasıtasız” yoldan diyor.. Diğerinde Ashab-ı Kiramın en önde gelenlerinden Hz. Ömer, Hz. Ebu Bekir’in vasıtası ile üstün derecelere yükselmiştir diyor.. Hani vasıtasızdı.. Buyurun, çözün muammayı?

Hem Hz. Ömer, Mehdi AS'dan üstündür, kıyas dahi kabul etmez..

İpucu, “Hail” ve “tenbih’i” dikkate alıp iyi düşününüz..



nakşi silsilesinden yetişecek diye bir ibare yok...bakalım istersen...

واظن المهدي الموعود الذي باكملية الولاية معهود يكون على هذه النسبة ويتم هذه السلسلة العلية ويكملها فان نسبة جميع الولايات دون هذه النسبة العلية لان سائر الولايات قليلة النصيب من كمالات مرتبة النبوة وهذه الولاية لها حظ وافر منها بواسطة الانتساب الى الص

yukarıda da görüleceği üzere bu nisbet üzerinde olacaktır...yani SIDDIKIYET NİSBETİ üzerinde olacak...bu nisbet onda TAM OLARAK ZUHUR EDECEĞİNDEN DOLAYI , BU NİSBETİ TAMAMLAYACAK DOLAYISIYLA NAKŞİ NİSBETİDE TAMAMLANMIŞ OLACAK , VE O YOLU KEMALE ERDİRECEKTİR...ve bunu bir ZANN olarak söylüyor...

hail in ne olduğunu daha önceden de söylemiştim...engel ve perde manası vardır....yani nubuvvet yolundan gidenlere kimse aracı olmadığı gibi (tavassut) , bu yoldan gidenlerden biri diğerine de PERDE olmayacaktır...yani kimse kimsenin nisbet almasına da engel ve perde olamaz...

hzç ömerin vesile edindi demesi , hz ebubekir in hz. ömer i kendisinden sonra HALİFE olarak bırakmasıdır...ömer bundan sonra ömer olmuştur...o da kendinden önce geçenlerin yollarını TAKİP etmiştir.. ve hz. ebubekir , hz. ömer in yaptıklarına ortaktır..çünkü vesile olan yapan gibidir...dolayısıyla hiç kimse EBUBEKİR SIDDIK ın makamına erişemez...

tavassut un ne olduğu aynı mektıbta izah edilmektedir...
bir daha aktaralım...
.........................................
Bunun için şu cevabı veririm:

— Tavassut muamelesi, anlatılan iki yoldan ikincisine bağlıdır. Bu dahi, kurb-ü velayetten ibarettir..

Birinci yol ise.. kurb-ü nübüvvetten ibarettir. Tavassut muamelesi orada yoktur. Her kim bu yoldan vâsıl olur ise., onun için arada bir hail ve bir vasıta yoktur. Hatta o, feyizleri ve bereketleri her hangi bir kimsenin tavassutu olmadan alır.. Zira tavassut ve hail, ancak diğer yoldadır. Bu yerin muamelesi ise.. diğerinden ayrıdır. Nitekim bu mana daha önce de anlatıldı.

Îsa aleyhisselâm ve Mehdi aleyhirıdvan ise.. birinci yoldan vâsıl olmaktadırlar..

534. mektub...
............................

tavassut un ne olduğu ortadadır...

verdiğin ipucunu iyi düşün.... :flowers:

bende bir çelişki yok...aynaya bakabilirsin...

AbdulLatif
14-12-2007, 09:00
"Nakşi silsilesinde sıddıkıyet nisbetinin tam anlamıyla var olduğu iddia edilemez....mehdi nin bu nisbet üzere gelmesi NAKŞİ SİLSİLESİNDE BİR ZATA İNTİSABLI OLARAK gelmesini gerektirmez...çünkü bağlanacağı zat bu kemallere ermemişken nasıl erdirici olacak ?"

Şu sözlerinizi ayırayım da, yazınızı uzun görüp okumazlık edenler belki görsünler..

burası önemli...

......................................

Hayret edilecek bir durumdur ki, bu büyük nisbet, tam miktarina göre zuhur etmez.

Hatira gelen su ki: Bunun zuhuru, ahiret için zahire olur; güzel bir bedel müyesser olur.
Bu rüya ile, o tereddüdlerden sifa hasil oldu.

Vakit, kiyamete yakin vakittir. Ve zulmetlerin teraküm ettigi vakittir. Bunda nasil bir hayir olur ve ne gibi bir nuraniyet vardir. Meger ki onu, Mehdi zahiri hilâfetle müeyyed olarak terviç eyleye. Allah ondan razi olsun.

518. mektub...

hirahos
14-12-2007, 09:00
Evet, 518. Mektubu da tamamen inceledim.. Hem de 3-4 kez okudum.. Az önce..

Anlayan için kısaca işaret edeyim: "bu büyük nisbet" dediği Nakşi Nispeti ya da onun diğer ifadesi Sıddıkiyet Nispeti.. Doğru..

Nakşi Nispeti kendi değerince, tam olarak "ahirette" zuhur eder diyorlar.. Şöyle olabilir meğer ki Mehdi AS. o nispeti yani Nakşi Nispetini tam manasıyla yaygınlaştırırsa ahiretten önce de görülebilir, buyuruyorlar..

Burda sizin söylediğiniz mana yok... Tam tersi Mehdi AS'ın Nakşi nispeti üzere olacağının beyanı var..

Siz iyi misiniz Allah aşkına? Nakşi nispeti üzere olmak ne demek?

***

İmam Rabbani Hazretlerinin zannı bile bir değer ifade etmiyor mu şimdi? Ben oradan "inşallah" manasını anlıyorum..

hirahos
14-12-2007, 09:07
Hz. Ömer Efendimiz, Hz. Ebu Bekir Sıddık Efendimizin Halifesi olmasaydı, diğerlerinden öne geçemeyecekti, diyorsunuz yani..

Yoksa makbuliyet sırasına göre mi Halife oldular? Ehli Sünnet alimleri ne diyor, bir bakınız..

Ya da Mektubat hazır elinizdeyken ordan denetleyiniz..

Ben alıntılamayayım, alıntı yarışına dönmesi can sıkıcı..

talib
14-12-2007, 09:07
Delilleri bir kenara bırakıp düşünürsek; eğer ortada yeni bir şey varsa iddiası zamana bırakılır. Ama artık belli bir zaman geçti ise hani eseriniz denilir. Kamil mükemmil mürşidler ortadadır ama kurbu nübüvvetle vasıl olmuş mübarekler nerededir?

talib
14-12-2007, 09:09
Ladikli Ahmet ağa örneğini pek sık veren kılıçustas,ı bu Ladikli denen mübarek, kendisine gelenleri gidin risale okuyunda işinizi bitirin mi diyordu yoksa Sami Efendi'ye mi yolluyordu?

AbdulLatif
14-12-2007, 09:10
Evet, 518. Mektubu da tamamen inceledim.. Hem de 3-4 kez okudum.. Az önce..

Anlayan için kısaca işaret edeyim: "bu büyük nisbet" dediği Nakşi Nispeti ya da onun diğer ifadesi Sıddıkiyet Nispeti.. Doğru..

Nakşi Nispeti kendi değerince, tam olarak "ahirette" zuhur eder diyorlar.. Şöyle olabilir meğer ki Mehdi AS. o nispeti yani Nakşi Nispetini tam manasıyla yaygınlaştırırsa ahiretten önce de görülebilir, buyuruyorlar..

Burda sizin söylediğiniz mana yok... Tam tersi Mehdi AS'ın Nakşi nispeti üzere olacağının beyanı var..

Siz iyi misiniz Allah aşkına?

***

İmam Rabbani Hazretlerinin zannı bile bir değer ifade etmiyor mu şimdi? Ben oradan "inşallah" manasını anlıyorum..

İMAM hep NİSBET ten bahsediyor( mehdi ile alakalı olarak) ...ayrıca SIDDIKIYET NİSBETİNİN TAM ANLAMIYLA ZUHUR ETMEDİĞİNİ DE SÖYLÜYOR...MEHDİ NİN TAM NİSBETLE GELECEĞİNİ DE SÖYLÜYOR...

nakşi silsilesi ise HER NE KADAR EBUBEKİR SIDDIK A BAĞLI OLSA DA NİSBETİ TAM OLARAK BU SİLSİLEDE ZUHUR ETMEDİĞİNDEN DOLAYI MEHDİ NİN NAKŞİ OLMASI AKLA YATKIN GELMİYOR...

NAKŞİ SİLSİLESİ BU NİSBETE BAĞLI OLSA DAHİ TAM ANLAMIYLA YANSITAMAMAKTADIR...

MEHDİ NİN BU NİSBETİ NASIL TAMAMLAYACAĞI VE NASIL TERVİC EDECEĞİ DE BÖYLELİKLE ANLAŞILMIŞ OLDU...

İMAM ın zannı bir değer ifade eder tabii ki...lakin bunu düşüncesine temel alan kişiler bunun ZANN olduğunu unutmamalılar...

AbdulLatif
14-12-2007, 09:13
Ladikli Ahmet ağa örneğini pek sık veren kılıçustas,ı bu Ladikli denen mübarek, kendisine gelenleri gidin risale okuyunda işinizi bitirin mi diyordu yoksa Sami Efendi'ye mi yolluyordu?


delilleri nerede ve neye karşı kullandığımızdan bihabersiniz anlaşılan...

biz bunu hirahos un dede paşa efendiden naklettiği "HIZIR KEMALAT VERMEZ" sözüne karşı , ladikli ahmed ağa nın sadece HIZIR a.s. ile kemale erdiğini vurgulamak için verdik...

ok..????

hirahos
14-12-2007, 09:14
Şimdi orda sadece "bu büyük nispet" diyor.. Başka açıklayıcı bir ifade yok.. İsim vermiyor.. Siz ise bu mücmel ifadeye bakarak; Nakşi, Sıddıkiyeti tam yansıtmaz sonucunu çıkarıyorsunuz.. İsim verilmiyor ama sonuç çıkıyor.. Nasıl oluyor bu?

O zaman, madem alıntıyla gösterin "Nakşi nispeti Sıddkiyet nispetini tam yansıtmaz"ı.. Nerde yazmakta..

hirahos
14-12-2007, 09:18
Paşam Hazretlerinin başka kelamları da var konuları anlaşılır kılacak da, siz itimad edemeyip reddediyorsunuz.. Alıcı olmayana vermek imkansız.. :)

talib
14-12-2007, 09:18
delilleri nerede ve neye karşı kullandığımızdan bihabersiniz anlaşılan...

biz bunu hirahos un dede paşa efendiden naklettiği "HIZIR KEMALAT VERMEZ" sözüne karşı , ladikli ahmed ağa nın sadece HIZIR a.s. ile kemale erdiğini vurgulamak için verdik...

ok..????

Ben bihaber değilim ;) Nerede ve ne için kullandığınızın dışında bir soru sordum. Sizin de kabul ettiğiniz bir örnek.. Ladikli.. Peki bu Ladikli kendisine gelenleri nereye yönlendirirdi? Kısacık bir yol olan risalelere mi, pek zahmetli uzun olan tasavvuf yoluna mı? ;)

AbdulLatif
14-12-2007, 09:47
Şimdi orda sadece "bu büyük nispet" diyor.. Başka açıklayıcı bir ifade yok.. İsim vermiyor.. Siz ise bu mücmel ifadeye bakarak; Nakşi, Sıddıkiyeti tam yansıtmaz sonucunu çıkarıyorsunuz.. İsim verilmiyor ama sonuç çıkıyor.. Nasıl oluyor bu?

O zaman, madem alıntıyla gösterin "Nakşi nispeti Sıddkiyet nispetini tam yansıtmaz"ı.. Nerde yazmakta..

bu büyük nisbet dediği kendisinin de üzerinde bulunduğu nakşi nisbetinin bağlı olduğu SIDDIKIYET NİSBETİDİR ,
lakin bunun tam olarak zuhur etmediğini söylüyor
neyin zuhur etmediğini SIDDIKIYET NİSBETİ ,
nerede zuhur etmiyor , NAKŞİBENDİ SİLSİLESİNDE...
kimde tam olarak zuhur edecek , MEHDİ DE..

nakşi silsilesinde tam olarak zuhur etmeyen şeyi mehdi nakşi silsilesinden nasıl sağlayacak ?

bu yoldan gidenlerden azından azı olarak nubuvvet yolundan nasibini almış olan MÜCEDDİD İ ELFİ SANİ olan şahıs diyor ki , bu silsilede bu nisbet yani SIDDIKIYET nisbeti MİKTARINCA YANİ OLMASI GEREKTİĞİ GİBİ, YANİ TAM OLARAK ZUHUR ETMEMEKTEDİR...zaten tam olarak zuhur etse, o zaman MEHDİ - İ rıdvan neyi tamamlayacak...?

dolayısıyla bu ibarelere bakıp nakşi silsilesini çıkaranlar olabilirler...lakin mektubların tamamı göz önüne alındığında ve de mehdi ile ilgili diğer mektublara baktığımızda 534. mektubun açıklamasında mehdi için o nakşi silsilesine girecek denirdi...halbuki ne denmiş o tavassutsuz vasıl olur demiş...tavassut için ne demiş , KURBU VELAYETTİR demiş...

(Tavassut muamelesi, anlatilan iki yoldan ikincisine baglidir. Bu dahi, kurb-ü velayetten ibarettir.. 534. mektub )

şimdi daha iyi anlaşıldı mı ?

AbdulLatif
14-12-2007, 09:48
.. Peki bu Ladikli kendisine gelenleri nereye yönlendirirdi? Kısacık bir yol olan risalelere mi, pek zahmetli uzun olan tasavvuf yoluna mı? ;)



herkesi "layık olduğu yola" yönlendirirler...bu yönlendirmeler yola göre değil , şahsa göre yapılır...

talib
14-12-2007, 09:56
Delilleri bir kenara bırakıp düşünürsek; eğer ortada yeni bir şey varsa iddiası zamana bırakılır. Ama artık belli bir zaman geçti ise hani eseriniz denilir. Kamil mükemmil mürşidler ortadadır ama kurbu nübüvvetle vasıl olmuş mübarekler nerededir?


.. Peki bu Ladikli kendisine gelenleri nereye yönlendirirdi? Kısacık bir yol olan risalelere mi, pek zahmetli uzun olan tasavvuf yoluna mı?


herkesi "layık olduğu yola" yönlendirirler...bu yönlendirmeler yola göre değil , şahsa göre yapılır...

Kaynaklarda Sami Efendi'ye yolladığı şeklinde geçiyor. Herhangi bir kimseye, gidip risale okuyunda 40 dakikada kemalatları elde edin dediği vaki midir? Yani daha kısa, salim bir yola varken akıl kârı mıdır tasavvufa girmek, akıl kârı mıdır güneş varken mum ışığına yönelmek demiş midir?

Veya bunu başka büyüklerden söyleyen var mıdır?

talib
14-12-2007, 10:30
Bu türlü konuşmalarımızın sebebi kesinlike nurculardır. Yani kimseyle bir derdimiz yok bizim. Ama onların deli saçmaları yüzünden konuşmak zordunda hissediyoruz kendimizi. Tasavvufa, tarikatlara sataşan nurcular yüzünden yani. Yok, güneş varken mum ışığına talip olmazlarmış filan :D Daha nice sataşmalar yani..

hirahos
14-12-2007, 11:43
bu büyük nisbet dediği kendisinin de üzerinde bulunduğu nakşi nisbetinin bağlı olduğu SIDDIKIYET NİSBETİDİR ,
lakin bunun tam olarak zuhur etmediğini söylüyor
neyin zuhur etmediğini SIDDIKIYET NİSBETİ ,
nerede zuhur etmiyor , NAKŞİBENDİ SİLSİLESİNDE...
kimde tam olarak zuhur edecek , MEHDİ DE..

nakşi silsilesinde tam olarak zuhur etmeyen şeyi mehdi nakşi silsilesinden nasıl sağlayacak ?

bu yoldan gidenlerden azından azı olarak nubuvvet yolundan nasibini almış olan MÜCEDDİD İ ELFİ SANİ olan şahıs diyor ki , bu silsilede bu nisbet yani SIDDIKIYET nisbeti MİKTARINCA YANİ OLMASI GEREKTİĞİ GİBİ, YANİ TAM OLARAK ZUHUR ETMEMEKTEDİR...zaten tam olarak zuhur etse, o zaman MEHDİ - İ rıdvan neyi tamamlayacak...?

dolayısıyla bu ibarelere bakıp nakşi silsilesini çıkaranlar olabilirler...lakin mektubların tamamı göz önüne alındığında ve de mehdi ile ilgili diğer mektublara baktığımızda 534. mektubun açıklamasında mehdi için o nakşi silsilesine girecek denirdi...halbuki ne denmiş o tavassutsuz vasıl olur demiş...tavassut için ne demiş , KURBU VELAYETTİR demiş...

(Tavassut muamelesi, anlatilan iki yoldan ikincisine baglidir. Bu dahi, kurb-ü velayetten ibarettir.. 534. mektub )

şimdi daha iyi anlaşıldı mı ?


Hayır, kesinlikle olmadı.. "O, bunu tam yansıtmaz" Bu ifade "Mektubat'ın" değil, Kılıçustası'nındır.. Kılıçustasının "bu büyük nispet" tamlamasından çıkarımıdır.. Aksi olsaydı, sayfalardır alıntı yapıyorsunuz, bu manayı gösteren satırları da alıntılardınız..

Niye böyle yapıyorsunuz abim benim ya :cray:

ummuhan
14-12-2007, 12:14
Hayır, kesinlikle olmadı.. "O, bunu tam yansıtmaz" Bu ifade "Mektubat'ın" değil, Kılıçustası'nındır.. Kılıçustasının "bu büyük nispet" tamlamasından çıkarımıdır.. Aksi olsaydı, sayfalardır alıntı yapıyorsunuz, bu manayı gösteren satırları da alıntılardınız..

Niye böyle yapıyorsunuz abim benim ya :cray:


E ama haklı çıkması lazım ya...
madem siz ağladınız ben de güleyim hirahos :)

AbdulLatif
14-12-2007, 12:46
Hayret edilecek bir durumdur ki, bu büyük nisbet, tam miktarina göre zuhur etmez.

Hatira gelen su ki: Bunun zuhuru, ahiret için zahire olur; güzel bir bedel müyesser olur.
Bu rüya ile, o tereddüdlerden sifa hasil oldu.

Vakit, kiyamete yakin vakittir. Ve zulmetlerin teraküm ettigi vakittir. Bunda nasil bir hayir olur ve ne gibi bir nuraniyet vardir. Meger ki onu, Mehdi zahiri hilâfetle müeyyed olarak terviç eyleye. Allah ondan razi olsun.

518. mektub...




Evet, 518. Mektubu da tamamen inceledim.. Hem de 3-4 kez okudum.. Az önce..

Anlayan için kısaca işaret edeyim: "bu büyük nisbet" dediği Nakşi Nispeti ya da onun diğer ifadesi Sıddıkiyet Nispeti.. Doğru..

Nakşi Nispeti kendi değerince, tam olarak "ahirette" zuhur eder diyorlar.. Şöyle olabilir meğer ki Mehdi AS. o nispeti yani Nakşi Nispetini tam manasıyla yaygınlaştırırsa ahiretten önce de görülebilir, buyuruyorlar..

Burda sizin söylediğiniz mana yok... Tam tersi Mehdi AS'ın Nakşi nispeti üzere olacağının beyanı var..

Siz iyi misiniz Allah aşkına? Nakşi nispeti üzere olmak ne demek?

***

..

hirahoş ,

SIDDIKIYET NİSBETİ nin ahirette tam olarak gözükeceğini nereden çıkardın...mektubun neresinde yazıyor...mektupta bu nisbeti MEHDİ - i rıdvan ın TERVİC edeceği de yazılı...yani nakşi silsilesinde tam olarak zahir olamayan SIDDIKIYET NİSBETİ mehdi vasıtası ile , onunla beraber zuhura gelecek böylece NAKŞİ NİSBETİ tamamlanmış olacaktır..

AbdulLatif
14-12-2007, 12:54
Hayır, kesinlikle olmadı.. "O, bunu tam yansıtmaz" Bu ifade "Mektubat'ın" değil, Kılıçustası'nındır.. Kılıçustasının "bu büyük nispet" tamlamasından çıkarımıdır.. Aksi olsaydı, sayfalardır alıntı yapıyorsunuz, bu manayı gösteren satırları da alıntılardınız..

Niye böyle yapıyorsunuz abim benim ya :cray:

Hayret edilecek bir durumdur ki, bu büyük nisbet, tam miktarina göre zuhur etmez.

518. mektub...

zuhur etmeyen ne hirahoş ? nakşi nisbeti ortada olduğu halde yani nakşi tarikatı yoluna devam ederken ve başında müceddid i elfi sani İMAM RABBANİ varken tam miktarına göre zuhur etmeyen ne ?

imam nakşibendi büyüğü olduğuna göre ve de nakşi nisbetini temsil ediyorken tam olarak zuhur etmeyen nisbet , SIDDIKIYET NİSBETİDİR...çünkü zaten nakşibendi tarikatında olan imam bunu söylüyor...tam zuhur etmediğini...


MEHDİ de bu nisbet TAM OLARAK ZUHUR EDECEKTİR...

Meger ki onu, Mehdi zahiri hilâfetle müeyyed olarak terviç eyleye.
518. MEKTUB...

Murat Sâki
14-12-2007, 13:25
Bu türlü konuşmalarımızın sebebi kesinlike nurculardır. Yani kimseyle bir derdimiz yok bizim. Ama onların deli saçmaları yüzünden konuşmak zordunda hissediyoruz kendimizi. Tasavvufa, tarikatlara sataşan nurcular yüzünden yani. Yok, güneş varken mum ışığına talip olmazlarmış filan :D Daha nice sataşmalar yani..


Merhaba;

Konu dışı bir kaç şey yazmak zorunda hissettim kendimi.

Evvela: Üstad bediüzzaman telvihatlarda mektubat-ı Rabbani'yi yinelercesine seyr-ü sülük'ün ne kadar meşakatlı ve nurâni bir yol olduğunun sathına vurgu yapmıştır.Mektubat Eserinin telvihat-ı tissa bölümünü okuyanlar üstad Bediüzzaman'ın tasavvuf ehline olan yakınlığını ve samimiyetini anlayacaklardır.

Sâniyen: Sayin talip "Nur(cu)lar" gibi beli kırık bir cümle kurarak ve dahasında büyük bir cemaata yaptığınız yakışıksız "Deliler" yakıştırmayı şahsınızı müberra tutmayarak iade ediyorum.Zira bu nasıl bir terbiyesizlik?Hem burada kalkıp islâm'ın şiarlarını savunacaksınız,hem-de aklınızın istediğine hoş olmayan kelimeler sarf edeceksiniz!!!

Sâlisen: Sizi önce saygı ve hoşgörü denen mefhumu düşünmeye davet ediyorum.Kimse ehl-i tarik ehline sataşmıyor zira bu aşamada mecralara nifak tohumunu ilk eken sizsiniz gibi görünüyor.Umarım artık,nurcu,şu-cu,bu-cu eklerinden oluşan kelimeleri ve payeleri bir kenara bırakıp yararlı bir kaç satır yazmaya başlarsınız.

Yararlı münazaralar dilerim...

kardem
14-12-2007, 13:38
http://www.resimrehberi.com/files/x-large-photo/image.php?image=Mescidi-Aksa-Resimleri3.jpg&maxim_size=716


Teşekkürler MURAT bey,aynı fikirdeyim,söylediklerinize gönülden katılıyorum,Allah'a emanet olunuz.

talib
14-12-2007, 14:43
Sevgili Murat Saki, yazı yazmadaki hassasiyetinizi anlamada da sergilerseniz çok daha güzel anlaşırız.. Nurcular derken, "Tasavvufa, tarikatlara sataşan nurcular yüzünden yani." diyerek kimleri hedef aldığımı belirtmişim.

Said-i Nursi Hz.lerinin pek çok meşayihle görüştüğü aşikardır. Hatta Es'ad Efendi'den Kadiri dersi aldığı da bilinmektedir. Bize bunu haber veren Sultanul arifin olan Mahmud Sami Efendi .. Ama gel gör ki birileri çıkacak bunu dahi yalanlayacaktır. Üstelik bu deli saçmasnı savuran büyük(!) abilerden. İşte bu tip nurcular hedefte olan.. ;) Bu basit bir misal olsun sana.. Daha niceleri var.

sufi7007
14-12-2007, 16:56
Kimse ehl-i tarik ehline sataşmıyor

zira bu aşamada mecralara nifak tohumunu ilk eken sizsiniz gibi görünüyor.

Umarım artık,nurcu,şu-cu,bu-cu eklerinden oluşan kelimeleri ve payeleri bir kenara bırakıp yararlı bir kaç satır yazmaya başlarsınız.

Yararlı münazaralar dilerim...

Bu değerlendirmenizi

http://www.ihvan-forum.com/showpost.php?p=452503&postcount=12

linkini inceledikten sonra tekrar değerlendirir misiniz ?


Ya da isterseniz buraya bakın:

http://www.sorularlarisaleinur.com/subpage.php?s=show_qna&id=12534

hirahos
14-12-2007, 17:27
Başından beri nakiller yapan Kılıçustasının, mücmel kapalı kelamlardan elde ettiği yorum ve çıkarımlarını destekleyen ya da o yorumları işaret eden nakilleri bize göstereceği yok galiba.. Meseleyi getirip bir noktada düğümleyen aynı satırları peşpeşe göstermek, meseleyi açmak değildir.. Eser elbette o bir kaç satırdan ibaret değil..

Öyleyse, bu konuyu takip edenler var ise kendileri bahsi geçen mektuplara müracaat etsinler.. Buradaki nakillerle yetinmesinler.. Neyin nasıl ifade edildiğini bizzat incelesinler..

Nakillerdeki "ahiret" kelimesini de kalınlaştırmanızı ve istenmese de görünür hale getirmenizi tavsiye ediyorum.. O kelime gölgede kalmasın..

Son mektuptaki Mehdi AS.'ın 1. yoldan ulaşacağı nakli doğru.. Ama aynı yerde bir tenbih var "Bir şahsın, kurb-ü velayet yolundan kurb-ü nübüvvete ulaşması sahih olur.. Bu durumda, her iki muameleye de ortaklığı olur.." Nakşi Silsilesinden çıkması, 1. Yoldan ilerlemesine mani değil ki.. "Hail" kelimesiyle ifade edilen mana da budur.. Birbirlerine engel ve perde olmazlar.. İkisini birbirine zıd gören Kılıçustasıdır.. O yüzden ısrarla ayırmaya çalışıyor.. Halbuki aynı mektubun tamamını okuyan bir kimse için ikisini titizlikle ayırmayı gerektirecek bir husus yoktur..

"Nitekim Şeyheyn (Hazreti Ebu Bekir ve Hazreti Ömer) - Allah onlardan razı olsun- dahi, Resulullah S.A. Efendimizin zımnında birinci yoldan vasıl olmaktadırlar" Evet, nitekim, 1. Yoldan vasıl olan Hz. Ebu Bekir Efendimizin ve Hz. Ömer Efendimizin Peygamber Efendimizin tavassutunda olmalarında olduğu gibi.. Tıpkı Hz. Ömer'in, Hz. Ebu Bekir Efendimizin tavassutunda öne geçmesinde olduğu gibi.. Aynı alıntıları tekrarlamaya luzum yok yukarda yazıyor.. Merak edenler, en azından ilgili satırları bir hamlede görmek için bakabileceklerdir.. Ve Hatta "Mektubat sahibi" ve haber verdiği "Nakşibendi Efendimizin" bir Mürşid-i Kamil'e bağlanmakla Silsile südürmekle beraber 1. Yoldan vasıl olmalarında olduğu gibi.. Azdan az Evliyaullahın en büyüklerinden dediği de zaten İmam Rabbani ve Şah-ı Nakşibend Hazretleri gibi az kimseler..

Hem , Mehdi AS'ın Nakşi silsilesinden olacağı (bakınız nispet demiyor, Silsile diyor, ne anlama geldiğini ehli anlar) açıkça yazılmışken zorlama yorumlardır bunlar.. Alimin zannı benim gibi cahilin hakikatinden öndedir..

***

Hadi varsayalım, bütün bunları ihmal ederek Kılıçustasını isabetli sayalım.. Mehdi AS. Nakşi Silsilesine bağlı olmasın.. Sıddıkiyet nispetini, bağımsız olarak tekmil eylesin.. Başından beridir lafın getirildiği Said Nursi merhumun Mehdi AS olduğunu nasıl anlayacağız? Onu nasıl delillendireceksiniz?

Bir sonraki başlıkta mesafe taşlarını sıralayacağım inşallah..

MEYSEMİ TEMMAR
14-12-2007, 17:39
SAHİBUZ ZAMAN MEHDİ ALEYHİSSELAM FERECELLAHU TEALA ŞERİF
nakşibendi olacakmış öylemi:dancing:
acaba mezhebi ne olacak sünni mi sünni ise hangisi hanefimi :halay:

hey Allahım Ya Rabbim

hirahos
14-12-2007, 17:45
Bir siz eksiktiniz, tamam oldu.. Halay başı.. :)

elmnightmare
14-12-2007, 17:47
Bir siz eksiktiniz, tamam oldu.. Halay başı.. :)
Espri mükemmeldi:O:O:O

MEYSEMİ TEMMAR
14-12-2007, 17:47
eskidende duyardım yani ehl-i sünnet vel cemaat olduğum dönemlerde MEVLAM MEHDİ (A.S) ı herkes kendi meşrebine mezhebine tarikatına mensub etmeye çalışırdı

hem güler hem tuhaf bulurdum şimdiler de daha bir garip ve gülünç gelmeye başladı

hiçte bu iddaya kaynak ne diye sormıycam mazallah her yerden belli yazılar fırlıycak
okumaktan gözlerim ağrıdı daha sora sorarız o soruyu şimdi havamda değilim :D

hirahos
14-12-2007, 17:56
O değil de, bir Caferi kardeşimiz dahi Mektubat'tan yaptığımız nakli anladı, ben ona yanıyorum.. :)

zebih
14-12-2007, 18:06
tîbî diyor ki:

imam rabbanî'nin mehdi aleyhisselam'ın kendi tarîkatından olacağına işaret etmesi, mehdi aleyhisselam'ın mehdîliğinden önceki hali olabilir. amma kendisine mehdîlik geldiği andan itibaren Kur'an ve sünnetle amel edecektir ve mezhebleri, meşrebleri ortadan kaldırıp, tevhîdi bildirecek, vahdeti temin edecektir.

ehli sünnetin nazarı itikadın ölçüsüdür. dilara yayınları üstaz ismail çetin

hirahos
14-12-2007, 18:11
Aynı zamanda Tarikatlerde de tecdidat ve tevhid yapacaklardır amenna Üstadım.. O hali hazırda Batın Sultanı zaten.. Tecdid yapabilmeye yetkisi olacağı buradan dahi sezilmelidir.. Allah razı olsun..

MEYSEMİ TEMMAR
14-12-2007, 18:13
O değil de, bir Caferi kardeşimiz dahi Mektubat'tan yaptığımız nakli anladı, ben ona yanıyorum.. :)

niye anlamayım üstad
bizde zamanında o eserleri çok tetkik ettik
bir çok alimin rahle-i tedrisinden geçtik
dedik ya biz doğuştan caferi değiliz ki

tabi ki bir çok mevzuya aşinalığımız var elbet
ben de ona değilde başka sünniler anlamıyor diye yandığınızı da anladık :D

ayrıca şimdi bende İMAM MEHDİ ALEYHİSSELAM ın ki ALLAH TEALA onun zuhurunu çabuklaştırsın ve işlerini kolaylaştırsın
şia imamı olduğuna ve GAYBET-İ KÜBRA da bulunduğuna dair yazı lar yazmayı düşünüyorum katkı olarak

ama yok yok düşünmeyeyim onu gerçekten okuycak göz kalmadı daha sora inşallah:flowers:

hirahos
14-12-2007, 18:21
Dilediğiniz gibi hareket ediniz.. Bizce sakıncası yoktur.. :D:flowers:

elmnightmare
14-12-2007, 18:30
Mürşid-i kamil Cenab-ı Hakkın izniyle ve yardımıyla ervahı vasıtasiyle müridin durumundan haberdar olur. Günah işlemeye yellenmez, namaz vakti uykudan uyanama-yınca şeytan musallat olunca Allahu Teala'nın bildir-mesiyle müridi görür, ikaz eder ve mani olur. Bugün Nakşibendi Tarikatin'dan başka tarikatlar özelliklerini kaybetmişlerdir.

Gavs hazretler: "Nakşibendi Tarikati Hz. Mehdi'ye kadar bozulmadan devam edecek ve Hz. Mehdi'ye intikal edecek (Hz, Mehdi Nakşibendi Halifesi ve Seyyid olacak). Mez-heblerden Hanefi mezhebi, tarikatlardan da Nakşibendi tarikati kiyamete kadar devam edecek." buyurmuşlardir. Buraya kadar sayılan sebeblerden dolayı ve günahlardan sakınıldığı, halkın menfaat gördüğü ve onunla Allah'ın yoluna girilip talibinin çok olması dolayısıyla Nakşibendi Tarikatına devamlı hücum edilmektedir.

Bal arısı nasıl tatlıya konuyorsa, tabiatıyla bu tarikata da saldırı olacaktır. Fakat şu ana kadar eksilme olmadan sürmüştür ve sürecektir. Tarikatı Nakşibendiye hakkında Şeyda Hazretle-ri'nin zaman zaman belirtmiş olduğu görüşlerini aktardıktan sonra bu yolu talebedenlerden uyulması istenen edeblerden kısaca bahsetmek istiyoruz. Zira tarikatın anası edebdir, insan Allah-u Teala'ya ancak edeble erişir, erişemeyende edebi terkettiğinden erişemez, bilinen sözdür: "Vusulsuzlük, usulsüzlüktendir (erişememek, kuralsızlıktandır.)" denmiştir. Bundan dolayı tarikata giren bir talibin aşağıda sayılan adaba uygun hareket etmesi menfaati icabıdır: Tarikatten gaye kendi nefsini ıslah etmek ve ihla-sı kazanmak içni Muhabbetullahı tahsil etmektir. Bu işin temeli ise MUHABBET VE GAYRET'tir.

Muhammed Raşid EL Hüseyni...
http://www.zevkli.org/archive/sultan-seyyid-muhammed-rasid-el-huseyni-k-s-t223317.html

MEYSEMİ TEMMAR
14-12-2007, 19:01
çok uzun olacağı buraya sığmayacağı için bu linke açtım konuyu



http://www.ihvanforum.org/showthread.php?t=43614

AbdulLatif
15-12-2007, 10:11
Başından beri nakiller yapan Kılıçustasının, mücmel kapalı kelamlardan elde ettiği yorum ve çıkarımlarını destekleyen ya da o yorumları işaret eden nakilleri bize göstereceği yok galiba.. Meseleyi getirip bir noktada düğümleyen aynı satırları peşpeşe göstermek, meseleyi açmak değildir.. Eser elbette o bir kaç satırdan ibaret değil.. ..

sen arapça bilmediğin için sana mücmel geliyor bazı şeyler...biz mektublara asıllarından da bakıyoruz...aynı yazıları gözüne gözüne getirmemin nedeni ısrarla kaçıyor olman...ben her soruya cevap verdim , makdası ANLAMAK olan için...derdi anlamaktan ziyade anlatmak olanlar , gargara olanlar GARGARAYA devam edebilirler...




Öyleyse, bu konuyu takip edenler var ise kendileri bahsi geçen mektuplara müracaat etsinler.. Buradaki nakillerle yetinmesinler.. Neyin nasıl ifade edildiğini bizzat incelesinler..


Nakillerdeki "ahiret" kelimesini de kalınlaştırmanızı ve istenmese de görünür hale getirmenizi tavsiye ediyorum.. O kelime gölgede kalmasın.. ..

aşağıya bak..dediğin yeri büyütmüş ve sana soru sormuşum...sen ne yapmışsın her zaman ki gibi cevap yok...ve yalan ve iftira var...işte isbatı...(tarafımdan yazılan 59. mesaj)


Hayret edilecek bir durumdur ki, bu büyük nisbet, tam miktarina göre zuhur etmez.

Hatira gelen su ki: Bunun zuhuru, ahiret için zahire olur; güzel bir bedel müyesser olur.
Bu rüya ile, o tereddüdlerden sifa hasil oldu.

Vakit, kiyamete yakin vakittir. Ve zulmetlerin teraküm ettigi vakittir. Bunda nasil bir hayir olur ve ne gibi bir nuraniyet vardir. Meger ki onu, Mehdi zahiri hilâfetle müeyyed olarak terviç eyleye. Allah ondan razi olsun.

518. mektub...



Alıntı:
hirahos - İsimli Üyeden Alıntı http://www.ihvan-forum.com/images/ihvan/buttons/viewpost.gif (http://www.ihvan-forum.com/showthread.php?p=452271#post452271)
Evet, 518. Mektubu da tamamen inceledim.. Hem de 3-4 kez okudum.. Az önce..

Anlayan için kısaca işaret edeyim: "bu büyük nisbet" dediği Nakşi Nispeti ya da onun diğer ifadesi Sıddıkiyet Nispeti.. Doğru..

Nakşi Nispeti kendi değerince, tam olarak "ahirette" zuhur eder diyorlar.. Şöyle olabilir meğer ki Mehdi AS. o nispeti yani Nakşi Nispetini tam manasıyla yaygınlaştırırsa ahiretten önce de görülebilir, buyuruyorlar..

Burda sizin söylediğiniz mana yok... Tam tersi Mehdi AS'ın Nakşi nispeti üzere olacağının beyanı var..

Siz iyi misiniz Allah aşkına? Nakşi nispeti üzere olmak ne demek?

***

..
hirahoş ,

SIDDIKIYET NİSBETİ nin ahirette tam olarak gözükeceğini nereden çıkardın...mektubun neresinde yazıyor...mektupta bu nisbeti MEHDİ - i rıdvan ın TERVİC edeceği de yazılı...yani nakşi silsilesinde tam olarak zahir olamayan SIDDIKIYET NİSBETİ mehdi vasıtası ile , onunla beraber zuhura gelecek böylece NAKŞİ NİSBETİ tamamlanmış olacaktır..
..........................................

şimdi cambazlık yapmayı bırak ta soruya cevap ver...ok...????




Son mektuptaki Mehdi AS.'ın 1. yoldan ulaşacağı nakli doğru.. Ama aynı yerde bir tenbih var "Bir şahsın, kurb-ü velayet yolundan kurb-ü nübüvvete ulaşması sahih olur.. Bu durumda, her iki muameleye de ortaklığı olur.." Nakşi Silsilesinden çıkması, 1. Yoldan ilerlemesine mani değil ki.. "Hail" kelimesiyle ifade edilen mana da budur.. Birbirlerine engel ve perde olmazlar.. İkisini birbirine zıd gören Kılıçustasıdır.. O yüzden ısrarla ayırmaya çalışıyor.. Halbuki aynı mektubun tamamını okuyan bir kimse için ikisini titizlikle ayırmayı gerektirecek bir husus yoktur....

şimdi gelelim HAİL kelimesinin mektubun nerede geçtiğine , 1. yolla alakalı olarak...1. yolu anlatan bölüm aşağıdadır...yani nubuvvet yolu...asaleten peygamberler ulaşır...tabi olarak ta ashab...ve ümmetin büyük velilerinden bir kısım kişiler ki ..bunlar azın da azıdırlar...ve bu yoldan ulaşanlar için tavassut yoktur..tavassut dediği (velayet yolu dur)...ve bu yoldan gidenler birbirlerine de "PERDE" olmazlar...aşağıda metinde altını çizdiğim bölüm....

"ve leyse eheduhum hailen lil ahari" cümlesi...burada geçen "eheduhum" onlardan her biri demektir...çoğul zamir gelmiş...onlar yani 1.yoldan vasıl olanlar...yani bu birinci yoldan vasıl olanlardan bri diğeri için perde olmaz diyor...metin aynen böyle....tenbih bölümünde ise , bu yolun sadece bu şekilde tavassutsuz gidenlere açık olduğu vehmedilmesin diye , velayet yolundan gidenlerden bazıları ( mesela imam ı rabbani gibi) da belli bir makamdan sonra nubuvvet yoluna girebilirler diyor..yani burada anlatılan...2 yol var...
1- nubuvvet yolu ( peygamberler , ashab ve bazı veliş kullar bu yoldan tavassutsuz yani velayet yoluna girmeden vasıl olurlar)
2- velayet yolu ( bilinen tarikat yolu )
3- tenbihte de belirtildiği gibi velayet yolundan gidenlerden bazıları nubuvvet yoluna da girebilirler belli bir makamdan sonra...bütün mesele bu...

( تنبيه ) ينبغي ان يعلم انه يصح ان يصل شخص من طريق قرب الولاية الى
قرب النبوة و يكون شريكا في كلتا المعاملتين ويعطي محلا هناك ايضا بتطفل الانبياء
BİR T E N B İ H ..
Şunun da bilinmesi yerinde olur ki..
Bir şahsın, kurb-ü velayet yolundan kurb-ü nübüvvete ulaşması sahih olur.. Bu durumda, her iki muameleye de ortaklığı olur.. Enbiyaya uyduluğu ile kendisine, orada bir mahal ihsan edilir.. Onlara salât ve selâm olsun.. Bu durumda, her iki yolun muamelesi dahi, ona bağlı olur..

tenbih in geçtiği arapça satırlar da yukarıda nerede hail geçiyor ???



ان الطريق ا ا
الموصل الى جناب قدسه تعالى اثنان طريق يتعلق بقرب النبوة على اربابها الصلاة
والتحية وهو موصل الى اصل الاصل والواصلون من هذا الطريق بالاصالة هم الانبياء
عليهم السلام واصحابهم الكرام ويشرف به ايضا من اريد له ذلك من سائر اولياء
الامة العظام وان كانوا قليلين بل اقل ولا توسط في هذا الطريق ولا حيلولة وكل من
يأخذ الفيض من هؤلاء الواصلين يأخذه من الاصل بلا توسط احد وليس احدهم
حائلا للآخر

ARKADAŞ..İNSAF ET...İMAMIN MEKTUBLARINI YANLIŞ AKTARMAKTAN VAZGEÇ..TÖVBE ET...SİLKELEN KENDİNE GEL...




"Nitekim Şeyheyn (Hazreti Ebu Bekir ve Hazreti Ömer) - Allah onlardan razı olsun- dahi, Resulullah S.A. Efendimizin zımnında birinci yoldan vasıl olmaktadırlar" Evet, nitekim, 1. Yoldan vasıl olan Hz. Ebu Bekir Efendimizin ve Hz. Ömer Efendimizin Peygamber Efendimizin tavassutunda olmalarında olduğu gibi.. Tıpkı Hz. Ömer'in, Hz. Ebu Bekir Efendimizin tavassutunda öne geçmesinde olduğu gibi.. Aynı alıntıları tekrarlamaya luzum yok yukarda yazıyor.. Merak edenler, en azından ilgili satırları bir hamlede görmek için bakabileceklerdir.. Ve Hatta "Mektubat sahibi" ve haber verdiği "Nakşibendi Efendimizin" bir Mürşid-i Kamil'e bağlanmakla Silsile südürmekle beraber 1. Yoldan vasıl olmalarında olduğu gibi.. Azdan az Evliyaullahın en büyüklerinden dediği de zaten İmam Rabbani ve Şah-ı Nakşibend Hazretleri gibi az kimseler..


Hem , Mehdi AS'ın Nakşi silsilesinden olacağı (bakınız nispet demiyor, Silsile diyor, ne anlama geldiğini ehli anlar) açıkça yazılmışken zorlama yorumlardır bunlar.. Alimin zannı benim gibi cahilin hakikatinden öndedir..
..

ARKADAŞ HALA ÇARPITMALARA DEVAM EDİYOR...HZ. EBUBEKİR ,HZ.ÖMERE VESİLE OLMUŞTUR...TAVASSUT OLMAMIŞTIR ..TAVASSUT : VELAYET YOLUDUR... Tavassut muamelesi, anlatılan iki yoldan ikincisine bağlıdır. Bu dahi, kurb-ü velayetten ibarettir (534. MEKTUB)

AYRICA SİLSİLEDEN GELECEK DEMİYOR...SİLSİLEYİ TAMAMLAYACAK DİYOR...NİSBET ÜZERİNE GELECEK DİYOR...İLGİLİ BÖLÜMÜ NAKLEDELİM....



واظن المهدي الموعود الذي باكملية الولاية معهود يكون على هذه النسبة ويتم هذه السلسلة العلية ويكملها

GÖZLERİN HALA GÖRMÜYOR MU ?


***


Hadi varsayalım, bütün bunları ihmal ederek Kılıçustasını isabetli sayalım.. Mehdi AS. Nakşi Silsilesine bağlı olmasın.. Sıddıkiyet nispetini, bağımsız olarak tekmil eylesin.. Başından beridir lafın getirildiği Said Nursi merhumun Mehdi AS olduğunu nasıl anlayacağız? Onu nasıl delillendireceksiniz?


Bir sonraki başlıkta mesafe taşlarını sıralayacağım inşallah..


başından beri BEDİUZZAMAN ın mehdi olduğunu söyleyen kim hirahoş , ben mi ? EL İNSAF...(olmadığını biliyorum) BEDİUZAMAN IN ESERLERİNE O MEHDİ OLMADIĞI İÇİN TÜRLÜ KILIFLAR BULAN SENSİN....TAHRİF DEDİN OLMADI..YANILGI DEDİN OLMADI...BIRAK BU İŞLERİ...BEN SENİN İLLA GELECEKSE MEHDİ GELECEK ÖZEL YOL ONA AİT O DA NAKŞİBENDİ OLACAK BU YÜZDEN BEDİUZZAMAN YA YANILGI İÇİNDE YA DA ESERLERİ TAHRİF EDİLMİŞ MANTIĞINA KARŞI ÇIKIYORUM...

ESERLERİN BU KONUYLA ALAKALI TAHRİF EDİLMESİ MÜMKÜN DEĞİL , BİR ÇOK YERDE GEÇMESİNİN YANI SIRA ESERLER ZATEN BU TEMEL ÜZERİNE OTURUYOR YANİ velayet- i kübra olan nubuvvet yolu...

geriye ne kaldı yanılgı...ya hu imamla ruhen görüşmüş bediuzzaman mı eserleri daha iyi anlayacak yoksa ARAPÇA BİLMEYEN sen mi ? hail in nerede geçtiğinden habersiz kendi kendine uyduran sen mi ? ya da yanlış tercümelerin kurbanı olan sen mi ?

BEDİUZZAMAN MEHDİ DEĞİLDİR...MÜCEDDİDİR....TECDİDİ DE RİSALE-İ NURLARDIR...MEHDİ A.S. SIDDIKIYET NİSBETİ ÜZERİNE GELECEK VE NAKŞİBENDİ TARİKATINI TAMAMLAYACAKTIR...518. MEKTUPTAN DA AÇIKÇA ANLAŞILDIĞI GİBİ SIDDIKIYET NİSBETİ TAM OLARAK ZUHUR ETMEMEKTEDİR...BU MEHDİ - İ RIDVAN DA ZUHUR EDECEKTİR...ZATEN MEHDİ ZAMANINDA NE TARİKAT KALACAK NE DE MEZHEP...

AbdulLatif
15-12-2007, 10:19
Gavs hazretler: "Nakşibendi Tarikati Hz. Mehdi'ye kadar bozulmadan devam edecek ve Hz. Mehdi'ye intikal edecek (Hz, Mehdi Nakşibendi Halifesi ve Seyyid olacak). Mez-heblerden Hanefi mezhebi, tarikatlardan da Nakşibendi tarikati kiyamete kadar devam edecek." buyurmuşlardir. Buraya kadar sayılan sebeblerden dolayı ve günahlardan sakınıldığı, halkın menfaat gördüğü ve onunla Allah'ın yoluna girilip talibinin çok olması dolayısıyla Nakşibendi Tarikatına devamlı hücum edilmektedir.




Muhammed Raşid EL Hüseyni...
http://www.zevkli.org/archive/sultan-seyyid-muhammed-rasid-el-huseyni-k-s-t223317.html

parantez içi yorum olarak yazılmıştır...biz nakşibendi silsilesinin ona devredilmesini reddetmiyoruz...onun nakşibendi olamayabileceğini zira mektuplarda aslında silsile değil "NİSBET ÜZERE" gelecek dediğini biliyoruz...ve ayrıyeten 518. mektubta bu nisbetin yani sıddıkıyet nisbetinin olması gerektiği gibi yani tam olarak zuhur etmediğini öğreniyoruz...dolayısıyla nakşibendi silsilesi ona verilecek çünkü o SIDDIKIYET NİSBETİNİ TAM OLARAK YANSITACAĞI İÇİN FER,İ OLAN ŞEY (nakşibendi tarikatı) ASLINA KATILACAKTIR...

talib
15-12-2007, 10:44
Biraz da farklı kaynaklara bakalım ;)

Rûzbehan Bakli, Arâisü’l-beyan’da buyurur:

– Muhakkak Allah Teâlâ ezeli bir sünnet koymuştur ki onu kimse yerine getirmeden hiç bir kimse Hakka vâsıl olamaz. Bu da bir mürşidi kamile kalbi bağlamakdır.

Yazının devamı için: http://www.ihvanforum.org/showthread.php?p=453345#post453345

zebih
15-12-2007, 11:16
MODERATOR NORU:

tahkir içeren ve alaycı uslublar lütfen düzeltilsin. bu bir forum uyarısıdır. aksihalde uslubuna devam edenler için işlem yapılacaktır.

AbdulLatif
15-12-2007, 11:32
Biraz da farklı kaynaklara bakalım ;)

Rûzbehan Bakli, Arâisü’l-beyan’da buyurur:

– Muhakkak Allah Teâlâ ezeli bir sünnet koymuştur ki onu kimse yerine getirmeden hiç bir kimse Hakka vâsıl olamaz. Bu da bir mürşidi kamile kalbi bağlamakdır.

Yazının devamı için: http://www.ihvanforum.org/showthread.php?p=453345#post453345


saygı duyuyoruz kendisine...

lakin İMAM I RABANİ yolları anlatmıştır...

yukarıdaki bilcümle mesajlara havale edilir...

AbdulLatif
15-12-2007, 12:15
ismail arslana bir soru , cevap vermesini özellikle istirham ediyorum...

HAK ne demektir...doğru ile HAK arasındaki fark nedir ?

vahdeti vucud da ikiliğin ortadan kalktığı ve salikin YARATAN dan başka mevcut görmediği durumda , halbuki onlar yani masiva olduğu yerde durmaktayken yani mevcutlukları devam ederken , sadece görenin içsel olarak müşahede ettiği durum nasıl HAK olabilir ?

zebih
15-12-2007, 12:22
kılçustası azizim,

ben görmediğim, tatmadığım, yaşamadığım hiçbir şeyi tarif edemem.

vahdet ul vucud nedir, neye benzer bilmem... ilm el yakin ayn el yakin hakk el yakin hususlarında vakıf olduğum tek hak, yaşadığımdır.

başkalarının kemalatı veya nakıslıkları ancak bana fayda ve zararları nisbetince benimdir.

yani kısaca

inanın bilmiyorum. vahdet ul vucud hakkında tattığım, yaşadığım, bizzat gördüğüm, idrak ettiğim hiçbir şey yok...

elmnightmare
15-12-2007, 12:56
“Yeryüzünde bulunan her şey fena bulacak, ancak azamet ve ikram sahibi olan Rabb’inin veçhi bâki kalacak.” (Rahman: 26-27)

Bu ayetteki fenaya ulaştığın zaman her şey ayan beyan ortaya çıkar...

Bir Allah dostunun devamlı söylediği sözleri söyleyeyim...
Senin Nefsin Hakk'ı görmene perdedir. Kaldır perdeyi hak görünsün...

SEN ÇIK ARADAN KALSIN YARADAN

sufi7007
15-12-2007, 13:12
Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik
Ve çevre çevre nur , çevre çevre nur.
İçiçe mimari , içiçe benlik
Bildim seni ey Rab , bilinmez meşhur!

Necip Fazıl rahmetullahi aleyhin bir cezbe şavkıması anında kalbinden eline inerek yazdığı şu satırlarda vahdet-i vücudu yazdığından kendisinin dahi haberi yoktur...

Bilmem anlatabildim mi?

AbdulLatif
15-12-2007, 13:32
kılçustası azizim,

ben görmediğim, tatmadığım, yaşamadığım hiçbir şeyi tarif edemem.

vahdet ul vucud nedir, neye benzer bilmem... ilm el yakin ayn el yakin hakk el yakin hususlarında vakıf olduğum tek hak, yaşadığımdır.

başkalarının kemalatı veya nakıslıkları ancak bana fayda ve zararları nisbetince benimdir.

yani kısaca

inanın bilmiyorum. vahdet ul vucud hakkında tattığım, yaşadığım, bizzat gördüğüm, idrak ettiğim hiçbir şey yok...

azizim ,

şeyh İSMAİL ÇETİN EFENDİ ye sorabilirsiniz...

AbdulLatif
15-12-2007, 13:38
“Yeryüzünde bulunan her şey fena bulacak, ancak azamet ve ikram sahibi olan Rabb’inin veçhi bâki kalacak.” (Rahman: 26-27)

Bu ayetteki fenaya ulaştığın zaman her şey ayan beyan ortaya çıkar...

Bir Allah dostunun devamlı söylediği sözleri söyleyeyim...
Senin Nefsin Hakk'ı görmene perdedir. Kaldır perdeyi hak görünsün...

SEN ÇIK ARADAN KALSIN YARADAN


dünyada ALLAH ın görülemeyeceğini şeriat icabı bildiğimden böyle bir derdim hiç olmadı...

"leyse ke mislihi şeyun "...




önemli bir not "FANİ" olmak ayrıdır "FENA" olmak ayrıdır...

elmnightmare
15-12-2007, 15:11
dünyada ALLAH ın görülemeyeceğini şeriat icabı bildiğimden böyle bir derdim hiç olmadı...

"leyse ke mislihi şeyun "...


ayrıca ayette "fena" değil , "helak" geçmektedir...

diğer önemli bir not ta "FANİ" olmak ayrıdır "FENA" olmak ayrıdır...


Ayette helak olmak bulamadım...Başka bir ayetle karıştırdın galiba...
Görmek deyince sadece göz organını mı anlıyorsun...
Fuad nedir acaba?
Fena ile fani ayrıdır ama birbirinden ayrılmazlar...
Bunun tafsilatına bu konu olmadığı için girmeyeceğim
http://img116.imageshack.us/img116/7569/20071215160533hd1.jpg

AbdulLatif
15-12-2007, 15:20
Ayette helak olmak bulamadım...Başka bir ayetle karıştırdın galiba...
Görmek deyince sadece göz organını mı anlıyorsun...
Fuad nedir acaba?
Fena ile fani ayrıdır ama birbirinden ayrılmazlar...
Bunun tafsilatına bu konu olmadığı için girmeyeceğim
http://img116.imageshack.us/img116/7569/20071215160533hd1.jpg


وَلَا تَدْعُ مَعَ اللَّهِ إِلَهاً آخَرَ لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ إِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

kasas suresi (88)


haklısın azizim , yazını okur okumaz yukarıda yazdığım ayet geldi aklıma....algıda seçicilik...

ALLAH razı olsun...

AbdulLatif
15-12-2007, 18:39
Üç velâyet


http://www.karakalem.net/imgs/authors/1b5a65c511a5024267f7a0a778d6c347.gif http://www.karakalem.net/imgs/emailButton.gif (http://www.karakalem.net/?author=Metin+Karaba%FEo%F0lu&article=2840&backto=www%2Ekarakalem%2Enet%2Fdefault%2Easp%3Fart icle%3D2840)


RİSALE-İ NUR müellifinin Mektubat’taki üç velâyet ayrımı, özellikle de ikincisi, Risale-i Nur okuyanlar için ‘kapalı’ kalan hususlar arasındadır. Bu ayrımda ‘velâyet-i suğra’yı bildiğimiz velâyet, yani ehl-i tasavvufun yolu; ‘velâyet-i kübra’yı ise sahabe mesleği olarak açıklamak, Risale-i Nur’un bütününe bakarak mümkündür ve doğrudur ama, ortadaki ‘velâyet-i vustâ’nın tarifi bir türlü açılmaz zihnimizde. Küçük velâyet ile büyük velâyet arasında ‘orta velâyet,’ bir sır, bir müphemiyet olarak kalır bizim için.

Bediüzzaman’ın Kur’ân’a talebelik yolunda üstadlarından İmam-ı Rabbanî’nin hayatına ve seyr-i sülûkuna dair tahlilini düşündüğümde zihnimde çözülen bir sırdır bu benim için. Risale-i Nur müellifinin Eski Said’in Yeni Said’e dönüştüğü süreçte İmam-ı Rabbanî’nin “Mirza Bediüzzaman’a” hitapla yazılmış mektubundaki “Tevhid-i kıble et; kıbleni birle. Bir mahalde olanı her yerde bulabilirsin, mahalden mahale dolaşanı ise hiçbir yerde bulamazsın” sözünün hususî bir yeri vardır; bunu, bizatihî Bediüzzaman anlatır. Bu söz üzerine, ‘üstadlarının üstadı’ olarak Kur’ân’da ‘tevhid-i kıble’ eder Bediüzzaman. “Yirmidördüncü Söz”de ‘reşha’ sembolizmiyle tarif ettiği ‘veraset-i nübüvvet’ mührünü taşıyan ‘velâyet-i kübra’ mesleğine böylece avdet eder.

Bediüzzaman’ın bu dönüşümü, bir açıdan, onun bizatihî İmam-ı Rabbanî’de gördüğü bir dönüşümü insana düşündürür. Bediüzzaman’ın belirttiğine göre, İmam-ı Rabbanî’nin seyr-i sülûkunu üç aşamada açıklamak gerekir. İmam-ı Rabbanî’nin çıktığı birinci basamak, ‘vahdet-i vücud’ mesleğidir. Bir süre bu meslek üzere seyr-i sülûk eden büyük imam, sonra bu mesleği bırakarak vahdeti’ş-şuhud mesleğine yönelmiştir. Tasavvuf dairesi içindeki bu iki meslek, ilk anda aralarında çok da büyük fark olmayan iki meslek olarak görünür ama; Bediüzzaman’a göre, “Lâ mevcuda illâ hu” ile “Lâ meşhude illâ hu” arasındaki fark, ciddi ve büyük bir farktır. İlkinde insanın karşısına çıkması muhtemel vartalar, ikincisinde büyük ölçüde izale olmaktadır.

(Bu çerçevede bir adalet ve hikmet insanı olarak Bediüzzaman’ın vahdet-i vücud mesleğini dahi nazarî ve şuhudî olmak üzere ikiye ayırdığını belirtelim. Nazarî vahdet-i vücud daha da riskli bir alanda durmaktadır; ‘herşeyi Allah’ gören ‘panteizm’le iltibas olunma riski, zevkî ve şuhudî vahdet-i vücuda nisbetle çok daha yüksektir. Bu risk, şu maddecilik asrında bir kat daha yükselmiş haldedir. Sözün kısası, vahdet-i vücud mesleği içerisinde dahi “Allah’tan başka mevcud yoktur” diye bilmenin yol açacağı vartalar, “Allah’tan başka meşhud yoktur” diye görmenin yol açacağı vartalardan çok daha fazla ve büyüktür.)

“Allah’tan başka mevcud yoktur” diyen vahdet-i vücud mesleğine karşılık “Allah’tan başka meşhud yoktur” diyen vahdet-i şuhud mesleği, vücud ile şuhud nüansını içeriyor olması itibarıyla, vahdet-i vücud mesleğinin risklerini büyük ölçüde bertaraf eder. Ama bu meslek de, Bediüzzaman’a göre, sonuç itibarıyla tasavvuf dairesi içerisinde bir seyr-i sülûka işaret etmektedir.

Risale-i Nur müellifi, ‘vahdet-i vücud’dan ‘vahdet-i şuhud’a geçen İmam-ı Rabbanî’nin, daha sonra tabir yerindeyse ‘verâset-i evliyâ’dan ‘verâset-i nübüvvet’e geçtiğini belirtir. Aktardığına göre, bu geçişin bir nişanesi olarak İmam-ı Rabbanî, “Bir tek sünnet-i seniyyeye ittiba noktasında hâsıl olan makbuliyet, yüz adab ve nevâfil-i hususiyeden gelemez! Bir farz, bin sünnete müreccah olduğu gibi; bir sünnet-i seniyye dahi, bin âdâb-ı tasavvufa müreccahtır” hükmüne ulaşmıştır.

“Muhakkak budur” dememekle birlikte, kendi namıma, “Beşinci Mektub”daki ‘üç velâyet’ kavramının, İmam-ı Rabbanî’nin yaşadığı sürece denk geldiğini düşünüyorum. Bana öyle geliyor ki; şuhudî vahdet-i vücud ‘velâyet-i suğra’nın nihayetini gösterirken, vahdet-i şuhud ‘velâyet-i vustâ’ya işaret ediyor; ve sünnet-i seniyyeye ittiba ile ‘verâset-i nübüvvet’ diye de tabir olunan sahabe mesleğine ve kerametsiz ‘velâyet-i kübra’ya ulaşılmış oluyor.

Meseleyi böyle gördüğümde, gerek Bediüzzaman’ın Risale-i Nur’unu, gerek İmam-ı Rabbanî’nin Mektubat’ını, gerek İmam-ı Gazalî’nin İhyâ’sını okurken dünyama taşınanlar arasındaki yakınlığın sırrını daha bir kavrar gibi oluyorum.

Öte yandan, Bediüzzaman’a “Ondokuzuncu Söz” ve “Onbirinci Lem’a”yı yazdıran sırrı, özellikle de “Yirmidördüncü Söz”ün ‘meyve’li son ‘dal’ında ‘şeriat ve sünnet-i seniyyenin ahkâmı içinde cilveleri intişar eden esmâ-i ilâhiye’ ifadesine yüklenen anlamı böylece biraz daha bariz biçimde kavrıyorum.

Gariptir, marifetullahın anahtarını daha ‘bâtınî’ ve hatta ‘mistik’ süreçlerde arayan anlayışlara inat, Bediüzzaman ‘sünnet-i seniyyeye ittiba’ olarak gösteriyor küllî bir marifetullah yolculuğunun adresini.

İki aydır fırsat buldukça Mektubat-ı Rabbanî’yi okurken gördüğüm de bu; Gazalî’nin İhyâ’sını her okuyuşta gördüğüm de...

Bilvesile, bir son nükteyi aktarmak isterim: Bediüzzaman’ın tasavvufa bakışının özünü veren “Telvihat-ı Tis’a”nın “sekizinci telvih”ine, yukarıda İmam-ı Rabbanî’nin ulaştığı hükmü ‘sadırdan değil, satırdan’ nakletmek üzere şu yazıyı yazarken bir kez daha baktığımda, şaşırdım ve sevindim. Zira, İhyâ’yı okuduğum zamandan beri, Risale-i Nur ve tasavvuf arasındaki ilişki ve gerilim üzerine söz açıldığında “Bediüzzaman’ın çizgisi ile Gazalî’nin İhyâ’da ortaya koyduğu türden ‘sünnet-merkezli’ bir tasavvuf arasında bir gerilim değil muvafakat olduğunu düşünüyorum” diyordum her defasında. Sözkonusu “sekizinci telvih”te gördüm ki, Bediüzzaman, “Bir sünnet-i seniyye, bin âdâb-ı tasavvufa müreccahtır” sözünü sadece İmam-ı Rabbanî’ye atıfla sözlemiyor. Bilakis, “Çok Sözler’de isbat edildiği gibi; ve İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbanî gibi muhakkıkîn-i ehl–i tarikat derler ki” diyerek zikrediyor.
Her neyse; biraz dağınık bir yazı oldu, farkındayım. Ama yine de, semeredar bir mütalaa ve müzakerenin muharriki olur diye ümit ediyorum.


not : yazılanlara tam katılmamakla beraber katkı amaçlı koyuyorum...katılmadığım tarafı , velayeti vustaya verdiği anlamla beraber bediuzamanın saydığı 3 velayeti imam ı rabbani nin şahsında yorumluyor olması...çünkü bediuzzamanın velayeti kübra dediği ,TASAVVUF BERZAHINA GİRMEDEN....aktaralım...

Hem demiş ki: "Velayet üç kısımdır: Biri velayet-i suğra ki, meşhur velayettir. Biri velayet-i vustâ, biri velayet-i kübradır. Velayet-i kübra ise; veraset-i nübüvvet yoluyla, tasavvuf berzahına girmeden, doğrudan doğruya hakikata yol açmaktır." ( 5.mektub - bediuzzaman )

hirahos
15-12-2007, 21:24
Bir soru sorup artık devam etmeyeceğim.. Aynı konular etrafında dönüp dolaşmanın izleyenleri bıktırmak ihtimalinden başka bir netice verdiği yok.. Herkesin sorumluluğu kendinedir.. Kimsenin hesabı kimseden sorulacak değildir..

Belki tekrarları da önler, Soru:

Sıddıkiyet nispeti, Said Nursi merhum ve cemaatinde midir? Bunu delillendirebilecek Risale ifadeleri hangisidir? Mehdi AS, Said Nursi merhum mudur? Bunu kabul eden olmuş mudur? Lütfen gösteriniz..

Arifane
15-12-2007, 23:58
Bir soru sorup artık devam etmeyeceğim.. Aynı konular etrafıda dönüp dolaşmanın izleyenleri bıktırmak ihtimalinden başka bir netice verdiği yok.. Herkesin sorumluluğu kendinedir.. Kimsenin hesabı kimseden sorulacak değildir..

Belki tekrarları da önler, Soru:

Sıddıkiyet nispeti, Said Nursi merhum ve cemaatinde midir? Bunu delillendirebilecek Risale ifadeleri hangisidir? Mehdi AS, Said Nursi merhum mudur? Bunu kabul eden olmuş mudur? Lütfen gösteriniz..


hirahos ,dostum yazılarını okudum bir ricam var iki kelam edelim
gönlümüzden olsun üsteki yazında sorduğun şahsiyetler kendi zamanının
kemal ehli olabilir biz zamanımıza bakalım hali hazır olan imama bakalım
kişiyi kitaplar irşad edemez bugüne kadarda etmemiştir hitaba nefese bakalım
hu dostum......................

elmnightmare
16-12-2007, 00:24
Sıddıkiyet nispeti, Said Nursi merhum ve cemaatinde midir? Bunu delillendirebilecek Risale ifadeleri hangisidir? Mehdi AS, Said Nursi merhum mudur? Bunu kabul eden olmuş mudur? Lütfen gösteriniz..




birincisi:Bediüzzaman Hz.leri veylayet konusunda Hz. Ali efendimizin vazifeli olduğunu söyler. ve Hz. Aliyie(ra) Şah-ı Velayet sıfatı ile tavsif eder. Bu bir vazifedir. ve bu vazife de Ehl-i Beytin temsilcisi olması açısından Hz. Aliye(ra) verilmiştir.

ikincisi:İslam Aleminde din hizmetleri iki ana koldan gelmiştir. Birincisi Medrese(kelam-tefsir-fıkıh ağrılıklı bir hizmet), diğeri ise tekke(kalb, ruh, nefis terbiyesi ağırlıklı bir hizmet).

Tekke ise bir çok tarikat koluna ayrılmakla birlikte iki azim silsile ile temsil edilmiş.
1-Kadiri tarikatı.
2-Nakşibendi tarikatı.
Kadiri tarikatı Abdülkadir-i Geylani(ra) tarafından kurulmuş, Nakşibendi tarikatı ise Nakşibendi Hz.leri tarafından.
Merdeslerdeki hizmet ise daha çok mezhep imamları tarafından yürütülmüş.
hem nakşibendi, hem de kadiri tarikatı daha sonra bir çok kollara ayrılmış. ama esas tasarruf bir kolda devam etmiş.

üçüncüsü:Yirminci asra geldiğimizde durum tamamen değişmiş. Cumhuriyet hükümeti kurulması ile hem medresler, hem de tekkeler kapatılmış. fiili olarak bu iki kuruma da son verilmiş. tarikatlar de bitmiş. mesela Nakşi tarikatının en son şeyhi Süleyman Tunahan Hz.leri arkasında şeyh bırakmamış. yani nakşi tarikatı Süleyman Efendi ile son bulmuş. Kadiri tarikatı da son bulmuş. Medresler de kapanmış.

dördüncüsü: İşte bu noktada Risale-i Nur meydana çıkmış. Bediüzzaman Hz.leri din ve iman ve Kuran hizmetine başlamış. Doğrudan doğruya Kuran'a bağlanarak, iman hakikatlerini, İslam hakikatlerini, Kuran hakikatlerini neşretmeye başlamış. Üstelik tarihte eşine az rastlanır bir baskı ve zulüm altında bu hismeti yapmış.
Risale-i Nur hem medresenin, hem de tekkenin vazifesini yüklenmiş. bir taraftan kelam, tefsir, fıkıh gibi medrese ilimlerini ders verilirken, öte yandan kalbi, vicdanı, hissi, sırrı, ruhu doyuracak hakikatleri neşretmiş.
yani Risale-i Nur hem medrese, hem de tarikat ilmini cem etmiş.
Artık bütün hizmet kolları Risale-i Nurda birleşmiş.

beşincisi:Bu nedenle Risale-i Nur son hizmet metodudur. Artık Risale-i Nurdan başka hizmet metodu gelmeyecektir. Risale-i Nur kıyamete kadar sürecek bir iman ve İslam hizmetidir.
Bu nedenle Bediüzzaman ve Risale-i Nur Ahirzaman Mehdi'sidir.


http://www.risaleforum.com/vb/archive/index.php?t-5683.html

hirahos
16-12-2007, 00:46
:D

Desene, 1960'dan beridir ve zamanımızda yüzlerce meşhur olmuş ve Tarikat hizmetini veren Mürşid-i Kamillerin bu gerçeklerden haberi yok.. Üstelik, sürünerek de olsa ona tabi olunması emredilen Mehdi AS'ı da es geçmişler..

Hadi, dünyayı dolaşıp gezmek, kim ne yapıyor görmek, zamanımız için zor.. Malum meşguliyeti bol, çoğu için imkanları kısıtlı bir yaşantı..

Peki, internette, sitelerde, bloglarda, forumlarda, nice nice Meşayihin bağlıları olduğunu söyleyenler yazıp çiziyorlar, hatıralarını naklediyorlar, aldıkları ilim ve irfanı yansıtmaya çalışıyorlar.. Onlar da kandırılmış kimseler olmalılar.. :)

Neymiş, geçen asrın başından itibaren Tarikat-ı Muhammediye yeryüzünden kalkmış.. Aldananlara aldatanlara duyurulur..

Allah uyanmak nasip etsin..

elmnightmare
16-12-2007, 00:50
Bu yorumu yapanın ne kadar cahil olduğunu anlatmaya gerek yok...
Süleyman Hilmi Tunahan'ın NAkşiliğin son şeyhi demesiyle koptum iyice:)

hirahos
16-12-2007, 00:55
Evet abicim, yukardaki yorum kiminse, "Ya bu kadar Mürşid-i Kamil ne oluyor?" sorusuna "İnsanları aldatıyorlar, kapanmış bitmiş bir işi yutturmaya çalışıyorlar" demekten başka çaresi yoktur..

"Sevad-ı Azam" bahsini hatılatmakla yetinmek istiyorum.. :)

talib
16-12-2007, 01:03
Cehaletlerini alenen ve cesurca sergilemede bu -bazı- nurcuların üstüne yok. Süleyman Efendiyi son nakşi şeyhi zanneden, Kadiri şeyhi bilemediği için ona örnek bile veremeyen bu bilgi fukarası bir de ahkam kesmiş günümüz hakkında. Sohbetlerden aldıkları, anladıkları bu tür zırvalar mı merak ediyorum..

talib
16-12-2007, 01:07
Yani balık baştan kokar ya, abilerin bu konularda biraz daha hassas olmaları lazım. Kafaladıklarımızı -bu türlü tabirler duymuştum zamanında- elde tutalım, yola yeni müşteriler bulalım diye Allah dostlarına sataşmasınlar. İslamın özü mesabesindeki tarikatlara ilişmesinler. Hele ki halimiz çok iyi diye aldanmasınlar. Bilmemeliler ki büyük günaharın cezası ahirette verilecektir.

elmnightmare
16-12-2007, 01:17
Cehaletlerini alenen ve cesurca sergilemede bu -bazı- nurcuların üstüne yok. Süleyman Efendiyi son nakşi şeyhi zanneden, Kadiri şeyhi bilemediği için ona örnek bile veremeyen bu bilgi fukarası bir de ahkam kesmiş günümüz hakkında. Sohbetlerden aldıkları, anladıkları bu tür zırvalar mı merak ediyorum..
İşin garibi şu ki karşılaştığım çoğu ehl-i risale tasavvufu ya da tarikatı savunma konusunda hep geri durmuşlardır...

Ne rabıta konusunda ne tevbe konusunda ne zikir konusunda vs hiç bir delil getirmeye uğraşmamaktadırlar.

Ne acı tevafuk ki çoğu tartışmalarda Bediüzzaman'ı(k.s) savunmak bizim gibi gariplere düşüyor kendimizi ön plana atıyoruz da ah ŞU İSLAM'ın harika adamını ne diye çok güzel anlatamadım diye çok hayıflandığımız olmuştur...

Ama biz gibi cahillerdeki bu gayretkeşliği bir kısım insanlarda göremiyoruz....

hirahos
16-12-2007, 01:31
Bunlar, Elm Sokağı Kabusunu'nun verdiği linkten:

"Mehdi meselesi de bir nur talebesi için kapalı bir mesele değildir. Nur Talebeleri bir Mehdi beklentisi içinde değiller. Nur Talebelerinin Mehdisi gelmiştir. Bize göre bundan sonra başka Mehdi gelmeyecektir. Üstad en son Müceddid ve Mehdi'dir. Üstad çok tabiidir ki 'Ben Mehdi'yim' diye ortaya atılmaz. 'Bundan sonra gelecek alimler, ne kadar alim ve muçtehid bile olsalar, onların vazifesi bu nurları tanzim, izah ve şerh'ten ibarettir.' Bu Üstad'ın ifadesidir.."

Evet, biz bu konunun böyle olduğunu biliyoruz zaten.. Artık gizlemeden bu kanaatte olanlar her konu açılışında söylüyorlar.. Hatta geçen sene, bu forumda dahi böyle söyleyenlere rastlamıştık.. Ama yukarıdaki "Said Nursi merhumu kimler Ahir Zamanın (büyük) Mehdi AS.'ı kabul etmiştir?" sorusuyla alakalı olanlar Nur cemaati ve talebeler değildir.. Cemaat dışından kimler?

Başka cemaatlerden de Mehdilik söylemleri çoğaldı.. Bir saymayla 10-15 kadar Mehdi görünen bilinen şahıs ismi biliyorum.. Aynı soru onlar için dahi geçerlidir..

sufi7007
16-12-2007, 01:41
Soru
1.Risale-i Nur'da kendisinden çok söz edilen İmam-ı Rabbani Mektubat'ındaki kavramlardan hakikat-i Kabe' nin özel bir izahatı var mıdır ?

Varsa hangi eserlerin neresindedir?

2. İmam-ı Rabbani'nin manevi bir derece olarak belirttiği Hakikat-ı Kabe'ye ermek için Said Nursi özel bir yöntem tarif etmiş midir ?

Cevap: İmam-ı Rabbani’nin (KS) kabenin hakikatleriyle ilgili konular, Risale-i nurda mevcut değildir. Sadece tevhid-i kıble mevzuu nakledilmektedir.

http://www.sorularlarisaleinur.com/subpage.php?s=show_qna&id=13512 (http://www.sorularlarisaleinur.com/subpage.php?s=show_qna&id=13512)

ÖNERİ : Konuyu açan ve ısrar ile bu konuyu gündeme getiren kardeş sorularlarisaleinur.com BAŞ - EDİTÖRÜ olarak atanmalıdır.

hirahos
16-12-2007, 02:41
Müslümanları ilimleri, siyasetleri, mezhepleriyle, meşrepleriyle, yollarıyla, tarikleriyle tevhid edeceği, "birlikten kuvvet doğar", "Allah'ın nusreti herkesin bir baş çekmediği topluluklaradır" ilkelerine uygun olarak yeryüzünde İslam'ı hakim kılacağı bildirilen bir Zat, yani Mehdi AS. geliyor ve varlığıyla gelme amacına aykırı olarak bölünmüş olan ümmeti daha da bölüyor.. Mehdi olduğunu kabul edenler, olduğunu kabul etmeyip uzak duranlar.. Akıl alacak gibi değil..

Bundan büyük bir itham ve bühtan olamaz, her halde..

(Mehdi AS. gelip aşikar olacaksa tasarrufuyla buna mani olacak derecededir.. Merak etmeyiniz.. Tabi aşikar olacaksa.. Çünkü Hadis-i Şeriflere bakarsanız, aşikar olacağını herkesin bileceğini sonuç veren ifadeler yanında, herkesçe bilinmeden vazifesini icra edeceğini sonuç veren ifadeler mevcuttur.. Haşa bunlar çelişki değil tabi.. Hadislerden rumuzlu olanlar vardır ve rumuzlarını herkes değil, ancak ehli çözebilirler.. Bizler ehli olmadığımız için, rumuzlar bize çelişki gelebilir..)

Bühtan dedim, sözüm, liderini, önderini, şeyhini, abisini, hocasını Mehdi olarak ilan edenlerin cümlesinedir..

Konu o yönde gittiği için örnek vereyim:

Bugün Nurcuların bir kısmı yine Risale'de geçen ifadelere dayanarak "ahir zamanın büyük Mehdisi Said Nursi merhum idi" görüşüne katılmıyorlar.. Yani bu konuda cemaat ikiye bölünmüş görünüyor: Risale ifadelerini delil göstererek Said Nursi merhumdan sonra Mehdi gelecek diyenler; Risale ifadelerini delil göstererek gelmeyecek diyenler..

Yani Mehdi AS., yazdığı ifadeler ile daha işin başında, kendisine yakın olan cemaatini ikiye bölmüş oluyor..

Bilmem gösterebildim mi?!!

hirahos
16-12-2007, 03:56
Şeyh Şerafeddin Dağıstani Hz. buyurmuştur:

“Kudsiyye-i Peygamberiyye’ye Allah tarafından cârî ve vâsıl olan, bilumum esrâr, ulûm ve hakâyık-ı külliye noksansız olarak taraf-ı Celîl-i Resûlullah’tan Ebû Bekir’in kalbine irsâl buyurulmuş.” “Akıl, idrâk ve irfândan müstağni (uzak) olan bu vâridat ve esrâr-ı hakîkat, Sıddîk-ı Ekber tarafından müteselsilen (sırasıyla) bütün kulûb-u eimme-i Sâdât-ı Nakşbendiyye’ye de olunmuştur.” (S.4-5)

Bugünkü dille anlamı:

"Peygamberimize ihsan edilen bütün ilimler, sırlar ve hakikatlerin tamamı; Resulullah Efendimizden Ebu Bekir Sıddık Efendimizin kalbine eksiksiz olarak aktarılmış; Ebu Bekir Sıddık efendimizin kalbinden de bütün Nakşibendi silsilesinin büyüklerinin kalblerinden birbirlerine aktarılarak günümüze kadar gelmiştir.."

http://www.tasavvuf.info/serafeddin.htm

Ulaşabildiğimiz her mübarek sözü, her bilgiyi kaynaklarıyla beraber kendi başlığımıza yazıyoruz:

http://www.ihvanforum.org/showthread.php?t=15927&page=7

O başlığımızı takip etmeyen ya da edemeyenler için bazı mesajları ilgili konulara aktarıyorum ve lütfen bu türden konular hakkında bilgi edinmek isteyenleri o başlığımıza davet ediyorum efendim; başlık uzundur, ama mesajlar kısa tutularak istifadeli kılınmaya çalışılmıştır, zaman zaman tedricen okunup incelenebileceği ümidindeyim.. Bu da bu konuyla ilgilidir:

Yine Şeyh Şerafeddin Dağıstani Hz.:

“Kudsiyye-i Peygamberiyye’ye Allah tarafından cârî ve vâsıl olan, bilumum esrâr, ulûm ve hakâyık-ı külliye noksansız olarak taraf-ı Celîl-i Resûlullah’tan Ebû Bekir’in kalbine irsâl buyurulmuş.” “Akıl, idrâk ve irfândan müstağni (uzak) olan bu vâridat ve esrâr-ı hakîkat, Sıddîk-ı Ekber tarafından müteselsilen (sırasıyla) bütün kulûb-u eimme-i Sâdât-ı Nakşbendiyye’ye de olunmuştur.” (S.4-5)

Bugünkü dille anlamı:

"Peygamberimize ihsan edilen bütün ilimler, sırlar ve hakikatlerin tamamı; Resulullah Efendimizden Ebu Bekir Sıddık Efendimizin kalbine eksiksiz olarak aktarılmış; Ebu Bekir Sıddık efendimizin kalbinden de bütün Nakşibendi silsilesinin büyüklerinin kalblerinden birbirlerine aktarılarak günümüze kadar gelmiştir.."

---------------------------

“Her bir asrın içinde 124.000 evliyâ-i kirâm ve 313 mürselîn-i kirâm makâmına kâim olan mürşidîn-i izâm hazerâtını eksik etmedi.”

Bugünkü dille anlamı:

"Her asırda 124.000 Evliyaullah ile Resullerin makamlarında varis bulunan 313 büyük Mürşid-i Kamil yeryüzünde mevcud bulunur"

---------------------------

“Cenâb-ı Hakk, İzz ü Celle ve Resûl-ü Ekrem Aleyhisselâm’ın kendisine emanet etmiş olduğu itbâ ve müridânını bilmeyen ve onları görmeyen ve onları görecek olan basîret gözü kör olan kimse ve o itbâlar kaç kişidir ve herkesin dert ve hastalığı nedir ve ne suretle onları irşâd etmek lâzım geleceğini bilmeyen bir kimse, o Yevm-ül ahd vel misâk’daki uhûdun (ahidlerin) muktezâsı ile hareket edebilir mi?” (S.26)

Bugünkü dille anlamı:

"Mürşid-i Kamillere müridanı emanet eden Resulullah Efendimizdir. Müridanının hallerinden, hastalıklarından, derdlerinden, sayılarından basiret gözü ile haberdar olmayan ve onları hangi yöntemlerle iyileştirebileceğini bilmeyen bir kimse nasıl Mürşidlik yapsın ki? Ahd-i Misakına nasıl sadık kalsın ki?"

---------------------------

“Lâkin, zamanımızda bir takım mukallit mürşid tâifesi zuhûr etti. Makâm-ı irşâd’tan bî-haber ve uzak oldukları halde mürşidlik davasında bulundular ve başlarına müridân toplayıp güya irşâd ve tarîkat intişâr etmeğe başladılar. Makâm-ı Kutbânîyet, ancak Resûl-ü Ekrem Hazretleri’nin emirleriyle olur. Onu tevcih etmek, Seyyid-i Kâinât Aleyhisselâm’a mahsustur.”(S.27)

“Kendi mürşid-i hakikîsine tesâdüf ve mülâkât ettiği takdirde hidâyete ve saâdete nâil olacak kimseyi alakoyarak hakikî saâdetden mahrum kalmasına sebep olur.Böylece yol kesici olur.”

“Bir kimse mürşid-i kâmil makâmına nâil olmak için tarîkatın ıslâhâtına muvâfık surette bir mürşid-i kâmil’in terbiye ve tedbiri altında ahlâk-ı zemîme’den pâk oluncaya kadar mücâhede ederek fâtih-i hakîkî olması gerekir.”(S.28)

Bugünkü dille anlamı:

"İrşad makamında olmadığı ve Resulullah Efendimizden görev almadığı halde Mürşidlik yapmaya kalkışanlar, etrafına toplananların ancak yollarını keserler.. (Yüksek makamlara ulaştıramazlar, nimetlerine mani, felaketlerine sebeb olurlar)"

"Mürşid-i Kamil olmak için, bir Mürşid-i Kamilin tarikini adım adım izleyip hakikaten yetişmek gerekir"

http://www.tasavvuf.info/serafeddin.htm

AbdulLatif
16-12-2007, 10:41
bu başlık altında yapılan MÜNAZARA , "MEKTUBAT- I RABBANİ" çerçevesinde BEDİUZZAMANIN söylediği sözlerin UYDURMA VE YANILGI (velayet- ikübra meselesi) olmadığı , bilakis mektubatla birebir örtüştüğüyle alakalıdır...yani bizim burada ısrarla üzerinde durduğumuz ve BEDİUZZAMAN A KARŞI haksız bir suçlamayı açığa çıkardığımız mesele BEDİUZZAMAN IN AYIRDIĞI

1- VELAYET- İ SUĞRA
2- VELAYETİ VÜSTA
3-VELAYET- İ KÜBRA ( tartıştığımız budur) velayetlerinin mektubata uygunluğudur...

yukarıda geçen mesajlarda da defaatle İSPAT EDİLDİĞİ gibi ....

BEDİUZZAMAN MÜCEDDİTTİR...tecdidi de RİSALELER dir...yaşadığı asır ve şartlar göz önüne alındığında RİSALELER, bu ümmet için hassaten bu millet için bir RAHMET olmuştur....

BEDİUZZAMAN MEHDİ DEĞİLDİR...bir kısım nurcuların sergilediği FANATİZMİ ne yazık ki bunlara tepkisel olarak ortaya çıkmış BİR KISIM TARİKATÇILAR DA sergilemektedirler...BEDİUZZAMAN hakkında İFRAT - TEFRİT uçurumlarından uzak duramayanlar kaybedenlerdir , ve fitnecidirler...

BEDİUZZAMAN ın mehdi olmaması , ona ilham olunan eserlerinin UYDURMA olduğu anlamına gelmez...

bediuzzaman ın eserleri 1.yoldan suluk etmeye yönelik açılmış bir rahmet kapısıdır...beğenmiyorsan girmezsin..olur biter...RİSALELERE çamur atmak , onların bu konuda TAHRİF edildiklerini tutmayınca , BEDİUZZAMANIN YANILGI içinde olduğunu söylemek için nasıl bir haleti ruhiye gerektirdiği iyi niyetli insanlar için çok rahatlıkla anlaşılabilir bir durumdur....

bazıları ise inatla , TARİKAT BERZAHIYLA ALAKALI MAKAMLARI , velayeti kübra yolunda sorgulamaya çalışmaları , bu işin sadece kelimelerini bilip hakikatine eremediklerinin açık ispatıdır...

çünkü , VELAYETİ KÜBRA NIN ASIL SAHİPLERİ , PEYGAMBERLERDİR...SONRA TABİ OLMA BAKIMINDAN SAHABELER GELİR...hangi sahabe KABENİN hakikatinden bahsetmiş ? hangi sahabe hakikati muhamediye den bahsetmiş ?

bu yol tabi olma yoludur...yukarıda izah edilen bilcümle mesajlara havale edilir...

AbdulLatif
16-12-2007, 10:43
sorduğumuz hiç bir soruya hirahos tarafından cevap verilememiştir...

AbdulLatif
16-12-2007, 10:49
Alıntı:
hirahos - İsimli Üyeden Alıntı http://www.ihvan-forum.com/images/ihvan/buttons/viewpost.gif (http://www.ihvan-forum.com/showthread.php?p=452889#post452889)
Öyleyse, bu konuyu takip edenler var ise kendileri bahsi geçen mektuplara müracaat etsinler.. Buradaki nakillerle yetinmesinler.. Neyin nasıl ifade edildiğini bizzat incelesinler..
Alıntı:
hirahos - İsimli Üyeden Alıntı http://www.ihvan-forum.com/images/ihvan/buttons/viewpost.gif (http://www.ihvan-forum.com/showthread.php?p=452889#post452889)

Nakillerdeki "ahiret" kelimesini de kalınlaştırmanızı ve istenmese de görünür hale getirmenizi tavsiye ediyorum.. O kelime gölgede kalmasın.. ..
aşağıya bak..dediğin yeri büyütmüş ve sana soru sormuşum...sen ne yapmışsın her zaman ki gibi cevap yok...ama yalan var.....işte isbatı...(tarafımdan yazılan 59. mesaj)


Hayret edilecek bir durumdur ki, bu büyük nisbet, tam miktarina göre zuhur etmez.

Hatira gelen su ki: Bunun zuhuru, ahiret için zahire olur; güzel bir bedel müyesser olur.
Bu rüya ile, o tereddüdlerden sifa hasil oldu.

Vakit, kiyamete yakin vakittir. Ve zulmetlerin teraküm ettigi vakittir. Bunda nasil bir hayir olur ve ne gibi bir nuraniyet vardir. Meger ki onu, Mehdi zahiri hilâfetle müeyyed olarak terviç eyleye. Allah ondan razi olsun.

518. mektub...



Alıntı:
hirahos - İsimli Üyeden Alıntı http://www.ihvan-forum.com/images/ihvan/buttons/viewpost.gif (http://www.ihvan-forum.com/showthread.php?p=452271#post452271)
Evet, 518. Mektubu da tamamen inceledim.. Hem de 3-4 kez okudum.. Az önce..

Anlayan için kısaca işaret edeyim: "bu büyük nisbet" dediği Nakşi Nispeti ya da onun diğer ifadesi Sıddıkiyet Nispeti.. Doğru..

Nakşi Nispeti kendi değerince, tam olarak "ahirette" zuhur eder diyorlar.. Şöyle olabilir meğer ki Mehdi AS. o nispeti yani Nakşi Nispetini tam manasıyla yaygınlaştırırsa ahiretten önce de görülebilir, buyuruyorlar..

Burda sizin söylediğiniz mana yok... Tam tersi Mehdi AS'ın Nakşi nispeti üzere olacağının beyanı var..

Siz iyi misiniz Allah aşkına? Nakşi nispeti üzere olmak ne demek?

***

..
hirahoş ,

SIDDIKIYET NİSBETİ nin ahirette tam olarak gözükeceğini nereden çıkardın...mektubun neresinde yazıyor...mektupta bu nisbeti MEHDİ - i rıdvan ın TERVİC edeceği de yazılı...yani nakşi silsilesinde tam olarak zahir olamayan SIDDIKIYET NİSBETİ mehdi vasıtası ile , onunla beraber zuhura gelecek böylece NAKŞİ NİSBETİ tamamlanmış olacaktır..
..........................................

şimdi cambazlık yapmayı bırak ta soruya cevap ver...ok...????



Alıntı:
hirahos - İsimli Üyeden Alıntı http://www.ihvan-forum.com/images/ihvan/buttons/viewpost.gif (http://www.ihvan-forum.com/showthread.php?p=452889#post452889)
Son mektuptaki Mehdi AS.'ın 1. yoldan ulaşacağı nakli doğru.. Ama aynı yerde bir tenbih var "Bir şahsın, kurb-ü velayet yolundan kurb-ü nübüvvete ulaşması sahih olur.. Bu durumda, her iki muameleye de ortaklığı olur.." Nakşi Silsilesinden çıkması, 1. Yoldan ilerlemesine mani değil ki.. "Hail" kelimesiyle ifade edilen mana da budur.. Birbirlerine engel ve perde olmazlar.. İkisini birbirine zıd gören Kılıçustasıdır.. O yüzden ısrarla ayırmaya çalışıyor.. Halbuki aynı mektubun tamamını okuyan bir kimse için ikisini titizlikle ayırmayı gerektirecek bir husus yoktur....
alıntı bitti...


şimdi gelelim HAİL kelimesinin mektubun nerede geçtiğine , 1. yolla alakalı olarak...1. yolu anlatan bölüm aşağıdadır...yani nubuvvet yolu...asaleten peygamberler ulaşır...tabi olarak ta ashab...ve ümmetin büyük velilerinden bir kısım kişiler ki ..bunlar azın da azıdırlar...ve bu yoldan ulaşanlar için tavassut yoktur..tavassut dediği (velayet yolu dur)...ve bu yoldan gidenler birbirlerine de "PERDE" olmazlar...aşağıda metinde altını çizdiğim bölüm....

"ve leyse eheduhum hailen lil ahari" cümlesi...burada geçen "eheduhum" onlardan her biri demektir...çoğul zamir gelmiş...onlar yani 1.yoldan vasıl olanlar...yani bu birinci yoldan vasıl olanlardan biri diğeri için perde olmaz diyor...metin aynen böyle....tenbih bölümünde ise , bu yolun sadece bu şekilde tavassutsuz gidenlere açık olduğu vehmedilmesin diye , velayet yolundan gidenlerden bazıları ( mesela imam ı rabbani gibi) da belli bir makamdan sonra nubuvvet yoluna girebilirler diyor..

yani burada anlatılan...2 yol var...
1- nubuvvet yolu ( peygamberler , ashab ve bazı veliş kullar bu yoldan tavassutsuz yani velayet yoluna girmeden vasıl olurlar)
2- velayet yolu ( bilinen tarikat yolu )
3- tenbihte de belirtildiği gibi velayet yolundan gidenlerden bazıları nubuvvet yoluna da girebilirler belli bir makamdan sonra...bütün mesele bu...

( تنبيه ) ينبغي ان يعلم انه يصح ان يصل شخص من طريق قرب الولاية الى
قرب النبوة و يكون شريكا في كلتا المعاملتين ويعطي محلا هناك ايضا بتطفل الانبياء

BİR T E N B İ H ..

Şunun da bilinmesi yerinde olur ki..
Bir şahsın, kurb-ü velayet yolundan kurb-ü nübüvvete ulaşması sahih olur.. Bu durumda, her iki muameleye de ortaklığı olur.. Enbiyaya uyduluğu ile kendisine, orada bir mahal ihsan edilir.. Onlara salât ve selâm olsun.. Bu durumda, her iki yolun muamelesi dahi, ona bağlı olur..

tenbih in geçtiği arapça satırlar da yukarıda nerede hail geçiyor ???

işte HAİL kelimesinin geçtiği yer...aşağıda altı çizili...

ان الطريق ا ا
الموصل الى جناب قدسه تعالى اثنان طريق يتعلق بقرب النبوة على اربابها الصلاة
والتحية وهو موصل الى اصل الاصل والواصلون من هذا الطريق بالاصالة هم الانبياء
عليهم السلام واصحابهم الكرام ويشرف به ايضا من اريد له ذلك من سائر اولياء
الامة العظام وان كانوا قليلين بل اقل ولا توسط في هذا الطريق ولا حيلولة وكل من
يأخذ الفيض من هؤلاء الواصلين يأخذه من الاصل بلا توسط احد وليس احدهم
حائلا للآخر

ARKADAŞ..İNSAF ET...İMAMIN MEKTUBLARINI YANLIŞ AKTARMAKTAN VAZGEÇ..TÖVBE ET...SİLKELEN KENDİNE GEL...




Alıntı:
hirahos - İsimli Üyeden Alıntı http://www.ihvan-forum.com/images/ihvan/buttons/viewpost.gif (http://www.ihvan-forum.com/showthread.php?p=452889#post452889)
"Nitekim Şeyheyn (Hazreti Ebu Bekir ve Hazreti Ömer) - Allah onlardan razı olsun- dahi, Resulullah S.A. Efendimizin zımnında birinci yoldan vasıl olmaktadırlar" Evet, nitekim, 1. Yoldan vasıl olan Hz. Ebu Bekir Efendimizin ve Hz. Ömer Efendimizin Peygamber Efendimizin tavassutunda olmalarında olduğu gibi.. Tıpkı Hz. Ömer'in, Hz. Ebu Bekir Efendimizin tavassutunda öne geçmesinde olduğu gibi.. Aynı alıntıları tekrarlamaya luzum yok yukarda yazıyor.. Merak edenler, en azından ilgili satırları bir hamlede görmek için bakabileceklerdir.. Ve Hatta "Mektubat sahibi" ve haber verdiği "Nakşibendi Efendimizin" bir Mürşid-i Kamil'e bağlanmakla Silsile südürmekle beraber 1. Yoldan vasıl olmalarında olduğu gibi.. Azdan az Evliyaullahın en büyüklerinden dediği de zaten İmam Rabbani ve Şah-ı Nakşibend Hazretleri gibi az kimseler..
Alıntı:
hirahos - İsimli Üyeden Alıntı http://www.ihvan-forum.com/images/ihvan/buttons/viewpost.gif (http://www.ihvan-forum.com/showthread.php?p=452889#post452889)

Hem , Mehdi AS'ın Nakşi silsilesinden olacağı (bakınız nispet demiyor, Silsile diyor, ne anlama geldiğini ehli anlar) açıkça yazılmışken zorlama yorumlardır bunlar.. Alimin zannı benim gibi cahilin hakikatinden öndedir..
..
ARKADAŞ YANLIŞ BİLGİ ÜZERİNE KURDUĞU İDDİALARINA DEVAM EDİYOR.

...HZ. EBUBEKİR ,HZ.ÖMERE VESİLE OLMUŞTUR...TAVASSUT OLMAMIŞTIR ..TAVASSUT : VELAYET YOLUDUR... Tavassut muamelesi, anlatılan iki yoldan ikincisine bağlıdır. Bu dahi, kurb-ü velayetten ibarettir (534. MEKTUB)

AYRICA SİLSİLEDEN GELECEK DEMİYOR...SİLSİLEYİ TAMAMLAYACAK DİYOR...NİSBET ÜZERİNE GELECEK DİYOR...İLGİLİ BÖLÜMÜ NAKLEDELİM....



واظن المهدي الموعود الذي باكملية الولاية معهود يكون على هذه النسبة ويتم هذه السلسلة العلية ويكملها

GÖZLERİN HALA GÖRMÜYOR MU ?


***


Alıntı:
hirahos - İsimli Üyeden Alıntı http://www.ihvan-forum.com/images/ihvan/buttons/viewpost.gif (http://www.ihvan-forum.com/showthread.php?p=452889#post452889)
Hadi varsayalım, bütün bunları ihmal ederek Kılıçustasını isabetli sayalım.. Mehdi AS. Nakşi Silsilesine bağlı olmasın.. Sıddıkiyet nispetini, bağımsız olarak tekmil eylesin.. Başından beridir lafın getirildiği Said Nursi merhumun Mehdi AS olduğunu nasıl anlayacağız? Onu nasıl delillendireceksiniz?
Alıntı:
hirahos - İsimli Üyeden Alıntı http://www.ihvan-forum.com/images/ihvan/buttons/viewpost.gif (http://www.ihvan-forum.com/showthread.php?p=452889#post452889)

Bir sonraki başlıkta mesafe taşlarını sıralayacağım inşallah..

başından beri BEDİUZZAMAN ın mehdi olduğunu söyleyen kim hirahoş , ben mi ? EL İNSAF...(olmadığını biliyorum) BEDİUZAMAN IN ESERLERİNE O MEHDİ OLMADIĞI İÇİN TÜRLÜ KILIFLAR BULAN SENSİN....TAHRİF DEDİN OLMADI..YANILGI DEDİN OLMADI...BIRAK BU İŞLERİ...BEN SENİN İLLA GELECEKSE MEHDİ GELECEK ÖZEL YOL ONA AİT O DA NAKŞİBENDİ OLACAK BU YÜZDEN BEDİUZZAMAN , YA YANILGI İÇİNDE YA DA ESERLERİ TAHRİF EDİLMİŞ MANTIĞINA KARŞI ÇIKIYORUM...

ESERLERİN BU KONUYLA ALAKALI TAHRİF EDİLMESİ MÜMKÜN DEĞİL , BİR ÇOK YERDE GEÇMESİNİN YANI SIRA ESERLER ZATEN BU TEMEL ÜZERİNE OTURUYOR YANİ velayet- i kübra olan nubuvvet yolu...

geriye ne kaldı yanılgı...ya hu imamla ruhen görüşmüş bediuzzaman mı eserleri daha iyi anlayacak yoksa ARAPÇA BİLMEYEN sen mi ? hail in nerede geçtiğinden habersiz kendi kendine uyduran sen mi ? ya da yanlış tercümelerin kurbanı olan sen mi ?

BEDİUZZAMAN MEHDİ DEĞİLDİR...MÜCEDDİDDİR....TECDİDİ DE RİSALE-İ NURLARDIR...MEHDİ A.S. SIDDIKIYET NİSBETİ ÜZERİNE GELECEK VE NAKŞİBENDİ TARİKATINI TAMAMLAYACAKTIR...

518. MEKTUPTAN DA AÇIKÇA ANLAŞILDIĞI GİBİ SIDDIKIYET NİSBETİ TAM OLARAK ZUHUR ETMEMEKTEDİR...BU MEHDİ - İ RIDVAN DA ZUHUR EDECEKTİR...ZATEN MEHDİ ZAMANINDA NE TARİKAT KALACAK NE DE MEZHEP...

talib
16-12-2007, 12:59
geriye ne kaldı yanılgı...ya hu imamla ruhen görüşmüş bediuzzaman mı eserleri daha iyi anlayacak yoksa ARAPÇA BİLMEYEN sen mi ?

Said-i Nursi Hz.lerinin evliyadan olduğuna dair bir şüphem yoktur. Zaten bizim buralarda son derece sevilen, saygı duyulan, takdir edilen bir zattır. Kelamda müceddit olması, risalelerin kalbe doğan bir takım manevi hakikatler cümlesinden olması da kabul edilebilir. Yalnız bu iş bir takım nurcular tarafından ifrata götürülüyor ve buna abilerde ön ayak oluyor. Yoksa benim işim Said-i Nursi Hz.lerini ve yolunu çürütmeye çalışmak değildir. Sele kapılmış odunlar gibi insanlar cehenneme sürüklenirken, risaleler vesilesiyle yolunu, istikametini değiştirmiş pek çok insan vardır. Umum için faydalı eserlerdir. Kişinin eğer tarikattan hissesi yoksa bu eserler ile kifayet edebilir.

Binaenaleyh, hiç birinin ehli tasavvufun vardığı noktaya varabileceğini zannetmiyorum. Nerde kaldı nübüvvet kemalatlarını elde edebilmek!

Mektubatı kimin daha iyi anlayabileceği ve Said-i Nursi Hz.lerinin ruhen İmam'la görüşmesi mevzuundan söylenebilecek çok şey vardır. Said-i Nursi Hz.leri bu gibi şeylerde "bana öyle geliyor ki" gibi tahminlerle cümlelerine başlıyor ya da rüyalarından, cifir hesaplarından filan bahsediyor. Bunların hiçbirinin netliği yoktur. Mektubatı anlama noktasında yolun varisleri herhalde daha öndedir.

Pek çok meşayihin, ulemadan kimselerin haber verdiği gibi zamanın kutbu olan Sami Efendi, Fahri Kainat Efendimiz'den :sav: almıştır icazetini ve irşad görevini. Abdulkadir Geylani Hz.leri de Sami Efendiyle görüşüp Kadiri yolunu ihya etmesini istemiştir. İşte bunlar kesin şeylerdir. Madem kurb-ü nübüvvet yolu açık neden Kadiri yolunun ihya edilmesi istenir?

sufi7007
16-12-2007, 13:05
BEDİUZZAMAN MEHDİ DEĞİLDİR...

BEDİUZZAMAN ın mehdi olmaması , ona ilham olunan eserlerinin UYDURMA olduğu anlamına gelmez...



Bir kaç soru :

1. Aynen katıldığım "BEDİUZZAMAN MEHDİ DEĞİLDİR..." sözünü bir risale forumunda da savunabilir misin ?
( Veya savunmaya çalıştın mı hiç ? En doğrusu bu mesajı yazdı isen yazdığın anda banlanmaktan hangi kılıç oyunları ile kurtulabildin kılıçustası ? )

2. BEDİUZZAMAN MEHDİ DEĞİLDİR... sözünün hemen ardından üretilen kaçış deliklerini tıkamak üzere :

RİSALE-i NUR da MEHDİ DEĞİLDİR...

RİSALE-i NUR ETRAFINDA KÜMELENMİŞ HİÇBİR CEMAATİN ya da CEMAATLERİN TÜMÜNÜN ŞAHS-ı MANEVİSİ DE MEHDİ DEĞİLDİR...

diyebiliyor musun ?

( Diyebiliyorsan gel seni alnından öpeyim...)

hirahos
16-12-2007, 13:19
İlmine irfanına itimad ettiğim bir kıymetli ahbabıma buranın linkini göndermiş idim.. Kendileri okumuşlar ve şu yazıyı bendenize münasip bulmuşlar:


Kemalat-ı Nübüvvet, Tarik-i Nakşi'de sadece bir murakabe şeklidir. Önce bunun anlaşılması lazım. Mektubat-ı Rabbani Mütercimi bunu, "Peygamberlik Kemalatı" diye çevirmiş ama "Kemalat-ı Risalet" ve "Kemalat-ı Nübüvvet" ve "Kemalat-ı Ulul Azim" ve "Kemalat-ı Mele'i Ala" Nakşi'de murakabe derslerindendir. (Bu murakabeler 17 adette cem edilmiştir. Aslı 35 adettir.)

Şimdi; Murakabe-i Kemalat-ı Nübüvvet dersinin akabinde ne olur? Bu murakabedeki halleri ve müşahadeleri bir kenara koyalım, kişiye "vücud-u mevhibe" (hediye edilmiş, verilmiş vucud) ihsan edilir.

Vücud-u mevhibe, bilmeyenler için arz edelim; zikredici bir beden. Hani derisi zikretmekten yumuşamış diye tavsif edilir ya işte o beden.

Nakşi'deki bu Kemalat-ı Nübüvvetin daha üstününe sahib veya üstününü haiz olduğunu iddia edenlerin bir takım çelişkileri de çözmeleri lazımdır.

1- Hakikat-i Ahmediyye Murakabesi, kalbi açar. Kalbin tüm mertebelerini çalışır hale getirir. Bu murakabeden daha efdaline sahib olduğunu iddia edenler, kendi kalplerinin tüm makamlarının (veya kısımlarının) çalışmaya nasıl başladığını izah etmeleri lazımdır.

Efendim mesele keramet değil istikamet denilirse; biz de deriz ki; "Evet kalbin makamlarının (=kısımlarının) çalıştırılmasındaki maksad ehl-i keramet olmak değil ehl-i istikamet olmaktır."

2- Burada sorulması lazım gelen diğer nokta da şudur: Nakşibendiyye bir kemalat koymuş ve bu kemalata ulaşma basamaklarını göstermiştir. Toplamı yirmi derstir. Bu yirmi derste hulasa şeklindedir. Tafsilatı daha da fazladır. İşte Nakşi ve diğer tarikatların koyduğu gibi, kemalat elde ettirdiği iddia eden diğer yolların hedefe ulaşma basamakları nelerdir?

3- Asıl soruyu sormanın zamanı geldi:

Kemalatın kazanıldığının ölçüsünü kim belirleyecektir? Tarikatlar da bu ölçüyü belirleyen hayatta olan bir Mürşiddir; yakaza, hal, rüya, zuhurat, mana ve diğerlerinin hayatta olan bir Mürşidin tasdiki olmadan hiçbir kıymeti yoktur. O zaman kemalat kesbedildiğinin ölçüsü, endazesi nedir?

sufi7007
16-12-2007, 13:32
Üç velâyet


http://www.karakalem.net/imgs/authors/1b5a65c511a5024267f7a0a778d6c347.gif http://www.karakalem.net/imgs/emailButton.gif (http://www.karakalem.net/?author=Metin+Karaba%FEo%F0lu&article=2840&backto=www%2Ekarakalem%2Enet%2Fdefault%2Easp%3Fart icle%3D2840)


RİSALE-İ NUR müellifinin Mektubat’taki üç velâyet ayrımı, özellikle de ikincisi, Risale-i Nur okuyanlar için ‘kapalı’ kalan hususlar arasındadır.

Bu ayrımda ‘velâyet-i suğra’yı bildiğimiz velâyet, yani ehl-i tasavvufun yolu; ‘velâyet-i kübra’yı ise sahabe mesleği olarak açıklamak, Risale-i Nur’un bütününe bakarak mümkündür ve doğrudur ama, ortadaki ‘velâyet-i vustâ’nın tarifi bir türlü açılmaz zihnimizde.

Bediüzzaman’ın Kur’ân’a talebelik yolunda üstadlarından İmam-ı Rabbanî’nin hayatına ve seyr-i sülûkuna dair tahlilini düşündüğümde zihnimde çözülen bir sırdır bu benim için.

“Muhakkak budur” dememekle birlikte, kendi namıma, “Beşinci Mektub”daki ‘üç velâyet’ kavramının, İmam-ı Rabbanî’nin yaşadığı sürece denk geldiğini düşünüyorum. Bana öyle geliyor ki; şuhudî vahdet-i vücud ‘velâyet-i suğra’nın nihayetini gösterirken, vahdet-i şuhud ‘velâyet-i vustâ’ya işaret ediyor; ve sünnet-i seniyyeye ittiba ile ‘verâset-i nübüvvet’ diye de tabir olunan sahabe mesleğine ve kerametsiz ‘velâyet-i kübra’ya ulaşılmış oluyor.

Meseleyi böyle gördüğümde, gerek Bediüzzaman’ın Risale-i Nur’unu, gerek İmam-ı Rabbanî’nin Mektubat’ını, gerek İmam-ı Gazalî’nin İhyâ’sını okurken dünyama taşınanlar arasındaki yakınlığın sırrını daha bir kavrar gibi oluyorum.

Gariptir, marifetullahın anahtarını daha ‘bâtınî’ ve hatta ‘mistik’ süreçlerde arayan anlayışlara inat, Bediüzzaman ‘sünnet-i seniyyeye ittiba’ olarak gösteriyor küllî bir marifetullah yolculuğunun adresini.

İki aydır fırsat buldukça Mektubat-ı Rabbanî’yi okurken gördüğüm de bu; Gazalî’nin İhyâ’sını her okuyuşta gördüğüm de...



Metin KARABAŞOĞLU ;

SANA ASYA'nın en yeni sayfalarından "Risalelerden başka kitap okumak caiz değildir" parmak sallayan NURANİ AĞABEYlerinin kerametini kabul et....

İşte Risalelerden başka kitap okumağa başladın vara vara vardığın nokta burası....

--------------
Buraya kadarı latife idi.

Metin Karabaşoğlu'nu kolay varılamayacak bu noktaya şahsi entellektuel çabası ile varabildiği için tebrik ederim.

Kendisi için duacıyım.

İnşaALLAH İMAM-ı RABBANİ MEKTUBATı ve İmam-ı GAZALİ ihyası yanından Seyyid Abdulhakim ARVASİ'den RABITA-ı ŞERİFE'yi ve İsmail Hakkı BURSEVİ'den KITABUN NETİCEyi de eklerse okuma talimine "kendine özel MEHDİsi"ne kavuşacaktır...

Bi-himmeti Evliyaullah....

talib
16-12-2007, 13:48
Soru:

Bedîuzzaman hazretleri “üveysi” olarak yaşamıştır. Onun gerçek şakirdleri de bilerek veya bilmeyerek “üveysî-meşreb" midirler?


Cevap:

Bedîuzzaman’ın “üveysîliği” meselesine geçmeden önce üveysîliğin ne olduğunu söyleyelim: “Üveysîlik bir mürşidden görüşmeden manevi yolla; rüya tarikıyla feyzalmaktır.” Hz. Peygamber devrine yetiştiği halde O’nunla görüşme şerefine eremediği için sahâbî unvanını alamayan Üveys Karenî’ye nisbetle ortaya çıkmış bir kavramdır. Daha sonra mürşidini görmeden manevi yolla feyzalanlara bu zâtın adına nisbetle “üveysî” denmiştir. Bedîuzzman’ın hangi mürşidle manevi yolla görüşüp bu unvânı aldığı bilemiyorum. Ancak kendisinin tasavvuf ve tarikata uzak olmadığı hatta bazı şeyhlerden tarikat dersi aldığı bilinmaktedir. Meselâ yaşadığı devirde “mecli-i meşâyıh” reisliği yapmış M.Es’ad Erbilî onun intisâb ettiği kişilerdendir. Üveysîlik kavramının özel anlamı dikkate alındığında bütün Risâle-i nur şâkirdlerini üveysî saymak mümkün değildir.

Prof. Dr. Hasan Kamil YILMAZ

http://www.altinoluk.com/tasavvuf/sorucevap.php?id=78

talib
16-12-2007, 14:47
Kılıçustasına:

"Özetle, Bediüzzaman’ın ifadelerini topladığımızda, Bediüzzaman Risale-i Nur çizgisini tasavvuf içerisinde yeni bir yol olarak tasarlamamış, kurmamıştır. Bunu net bir biçimde söyleyebiliriz.

Bediüzzaman, Telvihat-ı Tis’a’da gördüğümüz gibi, tasavvuf çizgisini elbette Allah’ın rızası yolunda, O’nun dinine hizmet eden, insanın yaratılış amacına uygun olarak yaşaması yolunda bir işlev gören, bir hizmeti olan bir yol olarak görmekle birlikte, bu yolun (tasavvufun) genel olarak bütün çağlar açısından, özellikle de şu zaman itibarıyla biraz eksik veya sonuç alma şansının biraz daha zayıf olduğu kanaatinde..." Metin Karabaşoğlu

Tarikatsız olur ama tasavvufsuz olmaz diyordun bak tasavvufsuz da oluyormuş. Yani bu nurcular senden önde kılıçustası. Sen ise tarikat demesende hala tasavvuf diyorsun. Gerilerde kaldı tasavvuf, tarikat!..

AbdulLatif
16-12-2007, 19:08
Mektubatı kimin daha iyi anlayabileceği ve Said-i Nursi Hz.lerinin ruhen İmam'la görüşmesi mevzuundan söylenebilecek çok şey vardır. Said-i Nursi Hz.leri bu gibi şeylerde "bana öyle geliyor ki" gibi tahminlerle cümlelerine başlıyor ya da rüyalarından, cifir hesaplarından filan bahsediyor. Bunların hiçbirinin netliği yoktur. Mektubatı anlama noktasında yolun varisleri herhalde daha öndedir.

Pek çok meşayihin, ulemadan kimselerin haber verdiği gibi zamanın kutbu olan Sami Efendi, Fahri Kainat Efendimiz'den :sav: almıştır icazetini ve irşad görevini. Abdulkadir Geylani Hz.leri de Sami Efendiyle görüşüp Kadiri yolunu ihya etmesini istemiştir. İşte bunlar kesin şeylerdir. Madem kurb-ü nübüvvet yolu açık neden Kadiri yolunun ihya edilmesi istenir?


SİLSİLE-İ Nakşînin kahramanı ve bir güneşi olan İmam-ı Rabbânî (r.a.), Mektubat'ında demiş ki: "Hakaik-i imaniyeden bir meselenin inkişafını, binler ezvak ve mevâcid ve kerâmâta tercih ederim."
Hem demiş ki: "Bütün tariklerin nokta-i müntehâsı, hakaik-i imaniyenin vuzuh ve inkişafıdır."

Hem demiş ki: "Velâyet üç kısımdır. Biri velâyet-i suğrâ ki, meşhur velâyettir; biri velâyet-i vustâ, biri velâyet-i kübrâdır. Velâyet-i kübrâ ise, verâset-i nübüvvet yoluyla, tasavvuf berzahına girmeden, doğrudan doğruya hakikate yol açmaktır."

5. mektub / bediuzzaman...

ALLAH kime anlayış ve ferasetini bol bol verdiyse en iyi anlayacak olan o dur...


son sorduğun soruyu bana değil , kadiri tarikatıyla alakalı olarak HALEN GÖREV YAPMAKTA OLAN MÜRŞİD-İ KAMİLLERE sorabilirsin...

kurbu nubuvvet yolu açıktır...bkz..534. mektub / imam rabbani...

hep aynı şeyleri yazmaktan bıktım...biraz ilerleme lütfen...

AbdulLatif
16-12-2007, 19:14
Bir kaç soru :

1. Aynen katıldığım "BEDİUZZAMAN MEHDİ DEĞİLDİR..." sözünü bir risale forumunda da savunabilir misin ?
( Veya savunmaya çalıştın mı hiç ? En doğrusu bu mesajı yazdı isen yazdığın anda banlanmaktan hangi kılıç oyunları ile kurtulabildin kılıçustası ? )

2. BEDİUZZAMAN MEHDİ DEĞİLDİR... sözünün hemen ardından üretilen kaçış deliklerini tıkamak üzere :

RİSALE-i NUR da MEHDİ DEĞİLDİR...

RİSALE-i NUR ETRAFINDA KÜMELENMİŞ HİÇBİR CEMAATİN ya da CEMAATLERİN TÜMÜNÜN ŞAHS-ı MANEVİSİ DE MEHDİ DEĞİLDİR...

diyebiliyor musun ?

( Diyebiliyorsan gel seni alnından öpeyim...)


ya hu bana böyle basit sorular sormaktan ne zaman vazgeçeceksin...benim yazılarımı hiç okumadın mı ? ilk defa mı tanışıyoruz ?

BEDİUZZAMAN MEHDİ DEĞİLDİR...

RİSALELER BEKLENEN MEHDİ DEĞİLDİR...LAKİN HİDAYET ETME BAKIMINDAN MEHDİ DİRLER...

HİÇ BİR CEMAAT ŞAHS- I MANEVİ OLARAK BEKLENEN MEHDİ DEĞİLDİR...ZATEN MEHDİ ZAT OLARAK GELECEKTİR...PEYGAMBERİMİZİN SOYUNDAN CANLI KANLI BİR İNSAN OĞLU OLARAK GELECEKTİR...LAKİN CEMAATLARIN ŞAHS-I MANEVİ LERİ DE HİDAYETE VESİLE OLMA BAKIMINDAN MEHDİ DİRLER...TABİİ EHLİ SÜNNET OLAN CEMAATLAR....

AbdulLatif
16-12-2007, 19:19
İlmine irfanına itimad ettiğim bir kıymetli ahbabıma buranın linkini göndermiş idim.. Kendileri okumuşlar ve şu yazıyı bendenize münasip bulmuşlar:
Alıntı:
Kemalat-ı Nübüvvet, Tarik-i Nakşi'de sadece bir murakabe şeklidir. Önce bunun anlaşılması lazım. Mektubat-ı Rabbani Mütercimi bunu, "Peygamberlik Kemalatı" diye çevirmiş ama "Kemalat-ı Risalet" ve "Kemalat-ı Nübüvvet" ve "Kemalat-ı Ulul Azim" ve "Kemalat-ı Mele'i Ala" Nakşi'de murakabe derslerindendir. (Bu murakabeler 17 adette cem edilmiştir. Aslı 35 adettir.)

Şimdi; Murakabe-i Kemalat-ı Nübüvvet dersinin akabinde ne olur? Bu murakabedeki halleri ve müşahadeleri bir kenara koyalım, kişiye "vücud-u mevhibe" (hediye edilmiş, verilmiş vucud) ihsan edilir.

Vücud-u mevhibe, bilmeyenler için arz edelim; zikredici bir beden. Hani derisi zikretmekten yumuşamış diye tavsif edilir ya işte o beden.

Nakşi'deki bu Kemalat-ı Nübüvvetin daha üstününe sahib veya üstününü haiz olduğunu iddia edenlerin bir takım çelişkileri de çözmeleri lazımdır.

1- Hakikat-i Ahmediyye Murakabesi, kalbi açar. Kalbin tüm mertebelerini çalışır hale getirir. Bu murakabeden daha efdaline sahib olduğunu iddia edenler, kendi kalplerinin tüm makamlarının (veya kısımlarının) çalışmaya nasıl başladığını izah etmeleri lazımdır.

Efendim mesele keramet değil istikamet denilirse; biz de deriz ki; "Evet kalbin makamlarının (=kısımlarının) çalıştırılmasındaki maksad ehl-i keramet olmak değil ehl-i istikamet olmaktır."

2- Burada sorulması lazım gelen diğer nokta da şudur: Nakşibendiyye bir kemalat koymuş ve bu kemalata ulaşma basamaklarını göstermiştir. Toplamı yirmi derstir. Bu yirmi derste hulasa şeklindedir. Tafsilatı daha da fazladır. İşte Nakşi ve diğer tarikatların koyduğu gibi, kemalat elde ettirdiği iddia eden diğer yolların hedefe ulaşma basamakları nelerdir?

3- Asıl soruyu sormanın zamanı geldi:

Kemalatın kazanıldığının ölçüsünü kim belirleyecektir? Tarikatlar da bu ölçüyü belirleyen hayatta olan bir Mürşiddir; yakaza, hal, rüya, zuhurat, mana ve diğerlerinin hayatta olan bir Mürşidin tasdiki olmadan hiçbir kıymeti yoktur. O zaman kemalat kesbedildiğinin ölçüsü, endazesi nedir?





SANA BU YAZIYI GÖNDEREN KİŞİ tarikatdışı kelimelerle düşünme kapasitesine sahip biri değildir..dolayısıyla elmaları armutlarla kıyaslayarak hangi yanlışı yaptığının da farkında olamayacaktır...nakşibendi tarikatı yoluyla da nubuvvet yoluna geçildiği daha önceden defaatle izah edildi...bkz..534. mektub / imam rabbani...

dön dolaş hep aynı şey...

bu arada hirahos HAİL in ne olduğunu öğrendin mi ? nerede hata yaptığının farkındamısın ? arapça bilen birine o mektubu göster...

zebih
16-12-2007, 19:21
mehdiyyun tabirini bunun için geliştirmişler...

her devrin mehdiyyun'u ve deccaliyyun'u söz konusu...

takip ettiğim kadarı ile şunu ifade etmeye mecburum...

kemalatı sadece suluk itibarıyla kamil bir şeyhten el almaya bağlamak görüşü taassubtur.

kemalatı elde etmek için daha değişik metodlar da vardır; ama şartları da vardır.

ayrıca idrakına vakıf olmadığımız makamatlarla ilgili konuşmak, onları savunmak veya yermek isabetli olmasa gerektir.

AbdulLatif
16-12-2007, 19:26
Kılıçustasına:

"Özetle, Bediüzzaman’ın ifadelerini topladığımızda, Bediüzzaman Risale-i Nur çizgisini tasavvuf içerisinde yeni bir yol olarak tasarlamamış, kurmamıştır. Bunu net bir biçimde söyleyebiliriz.

Bediüzzaman, Telvihat-ı Tis’a’da gördüğümüz gibi, tasavvuf çizgisini elbette Allah’ın rızası yolunda, O’nun dinine hizmet eden, insanın yaratılış amacına uygun olarak yaşaması yolunda bir işlev gören, bir hizmeti olan bir yol olarak görmekle birlikte, bu yolun (tasavvufun) genel olarak bütün çağlar açısından, özellikle de şu zaman itibarıyla biraz eksik veya sonuç alma şansının biraz daha zayıf olduğu kanaatinde..." Metin Karabaşoğlu

Tarikatsız olur ama tasavvufsuz olmaz diyordun bak tasavvufsuz da oluyormuş. Yani bu nurcular senden önde kılıçustası. Sen ise tarikat demesende hala tasavvuf diyorsun. Gerilerde kaldı tasavvuf, tarikat!..

bediuzzaman ın yolu TASAVVUF içindedir , lakin TARİKAT içinde değildir...bu yazılarda geçen tasavvuf kelimesi tarikat manasında kullanılmıştır...

ben tasavvuf derken peygamber efendimizden bu yana İHSAN MAKAMIYLA alakalı olarak büyük ve kamil müslümanların yaşamış olduğu manevi hayatı kasdediyorum...dolayısıyla tarikatlar da tasavvuf içindedirler..lakin tarikatdışı tasavvuf ta vardır..yok denirse ashab , tabiin , tebe-i tabiin ve bunların yolundan giden diğer şahıslar tasavvuf dışında kalırlar...

AbdulLatif
17-12-2007, 09:20
DÖRDÜNCÜ DERECE

Bu dahi, mütabaattan bir derecedir.

Anlatılan birinci derecede, bu mütabaatın sureti vardın bu dahi itibarın hakikatidir.

Mütabaatta sayılan bu dördüncü derece, rasihun ulemaya mahsustur. Allahu Teala, onların çalışmalarını şükrana lâyık eylesin. Zira, bunlar mütabaat devleti ile tahakkuk etmektedirler. Amma nefsin itminanından sonra.

Her ne kadar evliyaya bir parça nefis itminanı hasıl olsa dahi, amma kalb temkininden sonra. Ne var ki, kemal manada itminan, nefis için nübüvvet kemalâtının tahsilinde hasıl olur. Ulemanın dahi veraset yolu ile ondan nasibi vardır.

Rasihun ulema, şeriatın hakikati ile tahakkuk etmişlerdir. Bu dahi, ittiba etmenin hakikatidir. Bu tahakkukta vasıta dahi, kemal manada nefsin itminanıdır.

Anlatılan manadaki kemal, bunların gayrında olmadığı için, zaman zaman şeriatın suretini karıştırırlar. Bazan dahi, şeriatın hakikati ile tahakkuk ederler.

Burada, rasihun üzerine bir beyan yapalım. Ta ki, her zahir alim, rüsuh iddiasına girmeye. Kendi emmare nefsini dahi, rasih alimin mutmainne nefsi gibi sanmaya.

O, öyle bir şahıstır ki, Kur'an ve hadis müteşabihatından nasibi vardır. Surelerin başlarında bulunan mukattaat-ı huruf sırlarından yana da hazzı vardır.

Müteşabihattan tevili, derin manalı sırlar cümlesindendir. Tahayyül edilmeye ki; orada geçen:

"Yed.." (E) lâfzı kudret tevillidir.

"Vech..." (Yüz) vechinde dahi, zat tevili vardır. Zira, böyle şeyler, zahir ilminden gelir ki, sırtardan yana dokunduğu yoktur.

Bu sırların sahibi, enmiyadır. Onlara salât ve selâm olsun. Bu rumuzlar dahi, onların muamelelerine işarettir. O büyüklere tebaiyet ve veraset yolu ile, kendisi için murad edilen herkes bu büyük devletle müşerref olur.

Mütabaattan sayılan, nefsin itmanına, şeriat sahibi Resulullah (sav) Efendimize mütabaatta hakikati bulmaya bağlı bulunan bu derecenin husulü zaman zaman fena ve beka tavassutu olmadan, sülük ve ezbe tevessülüne girmeden de müyesser olur.

Yine mümkündür ki, hallerden, vecidlerden, tecellilerden, zuhurattan yana bir şey orada olmaya. Bu devlet dahi vaktin nakdi ola.

Ne var ki, bu devlete vusul bulmak; diğer yollara nisbetle velayet yolundan olması daha yakındır. Fakir'in kanaatına göre; diğer yol da, sünnet-i seniyeye tabi olmayı bırakmamak ve bid'atın isminden ve resminden kaçmaktır.

Bir kimse ki, bid'at-ı seyyieye düşmek kaygısı ile bid'at-ı haseneden dahi sakınmaz ise, onun ruh nuru bu devletin rayihasını alamaz.

Bu mana, bugün için cidden zordur. Zira, alem bid'at deryasına dalmıştır; onun zulmetleri ile yetinmektedir. Sünnetin ihyası ve bid'atin kalkması için kimde mecal var ki?

Bu vaktin alimlerinden pek çoğu, bid'atı revaçta tutmaya ve sünneti imha etmeye bakmaktadırlar. Biçok bid'atın cevazına fetva vermektedirler. Hatta halkın taamülü sebebi ile onun hasene olduğuna kail olmaktadırlar. Hatta, insanları dahi onu yapmaya delâlet etmektedirler.

Keşke bileydim, yarım bid'at şüyu bulduğu, batıl dahi örf haline geldiği zaman ne diyecekler? Bu da onlara göre taamül olacak mıdır? Acaba bilmezler mi ki, her taamül istihsan delili olamaz.

Asıl muteber olan taamül odur ki, birinci asırda buluna ve onun üzerine tüm nasın dahi icmaı oldu.

Nitekim bu mana, Fatava-i Gıyasiye'de anlatıldı.

Şeyhü'l-İslâm Şehid (rh) şöyle dedi:

-Belh meşayihinin istihsanını alamayız. Biz, ancak daha önce geçen arkadaşlarımızın kavline göre olan istihsanı alırız.

Çünkü, taamülün bir beldede bulunması onun cevazına deli! olamaz. Onun cevazına delil olması için, birinci asırdan devam edip gelmesi gerekir. Böylece, Resulullah (sav) Efendimizin ikran ile de meşruluğunu kazanmış olur. Durum böyle olmayınca, onların fiili bir hüccet olamaz. Meğer ki, tüm beldelerde bütün insanların bir iş üzerinde icmaı ola. Böyle olunca, icma hüccettir.

Görmez misin ki, tek yerde şarap satmak ve faiz üzerinde taamül olsa, onun helâlliği üzerine fetva verilmez.

Şu manada dahi, hiç şüphe edümeye: Bütün insanların taamülü üzerinde bilgi sahibi olmak, cümle karyelerin ve beldelerin ameline vukuf peydah etmek beşer takatinin dışındadır.



Resulullah (sav) Efendimizin sohbeti, ashabda cümle kamalâtın husulü için yeterlidir.

Sofiye yoluna girmeden, cezbe ve sülük ile mesafe kat etmeden; geçmişteki ulema arasında rüsuh devleti ile müşerref olan hemen her biri; sünnet-i seniyeye tutunup beğenilmeyen bid'attan kaçınmak sureti ile müşerref olmuştu. O sünnet-i seniyenin sahibine salât, selâm ve tahiyyet olsun.

Allah'ım, bize sünnet-i seniye üzerinde sebat ihsan eyle. Bid'atı irtikâb etmekten dahi bizi koru. Sahib-i sünnet hürmetine, ona ve âline salât ve selâm olsun.

367. mektub…

AbdulLatif
17-12-2007, 09:24
BEŞİNCİ DERECE

Yani Resulullah (sav) Efendimize mütabaat yolunda.

Bu derece, Resulullah (sav) Efendimizin kemalâtına ittibadır. Ona ve âline salât ve selham olsun. Bu kemalâtın husulünde ilmin ve amelin bir dahli yoktur. Elbette bu kemalâtın husulü, sırf Sübhan Hakkın fazlına ve ihsanına bağlıdır.

Bu derece, cidden yüksektir. Bundan önceki derecelerle bunun hiçbir bağlantısı yoktur.

Bu derecede anlatılan kemalât, asaleten ülü'l-azm peygamberlere mahsustur. Kendisi için murad edilen herkes dahi bu devletle veraset ve tebaiyet yolundan müşerref olur.

367. mektub

AbdulLatif
17-12-2007, 09:25
ALTINCI DERECE

Bu derece dahi, mütabaaî yolundaki derecelerin altıncısıdır. Amma, Resulullah (sav) Efendimizin mahbubiyet makamına mahsus olan kemalde ittibadır.

Beşinci derecede anlatılan kemalâtın gelmesi mücerred fazi ihsan ile olduğu gibi; altıncı derecedeki kemalâtın gelmesi dahi faziletin ve ihsanın da üstünde bulunan mücerred muhabbetle olmaktadır.

Bu dereceden dahi, azdan da az kimseye nasip vardır.

Birinci dereceden başka anlatılan beş derecenin hepsi de, uruc makamına taalluk etmektedir. Bunların husulü dahi yükselmeye bağlıdır.

367. mektub...

AbdulLatif
17-12-2007, 09:33
Hulâsa, bir kimsenin tavassutu olmadan, başka hakiki mahbubun mahabbeti müyesser olur ise, bu büyük bir devlettir; fenayı ve bekayı husule getirir. Bu devlet olmayınca, mutlaka kâmil ve mükemmel bir zatın tavassutu gerekir.

391. mektub...

talib
17-12-2007, 10:07
Mürşid bulamayanların (fakat Allah'a da vasıl olmak isteyenlerin) hangi şekilde hareket etmeleri gerektiği Miftahu'l Kulup adlı eserde şu şekilde açıklanmıştır:

Kâmil mürşidi bilmek ve bulmak için, üç delil daha önce Mukaddime kısmında anlatıldı.

Allah rızasına talip, Resulüllah'ın gidişatına rağbetli, tarikat-ı aliyyeyi seven ve bu sevgisinde gerçekçi olan fakat kâmil bir mürşide kavuşmak mukadder olmayan kardeşler.. Resulüllah'ın izni ile şu durum bi*linmelidir ki.. .

Aşık, sadık bir mürid; tüm arayıp taramalarına rağmen kâmil mürşidi bulmayı başaramadığı zaman, kendi evinde gizlice bir yerde belli bir vakit ayırmalıdır. O belli vakit geldiği zaman, kıbleye dönüp oturmalı. Sonra da, ölümü düşünmeye başlamalı.

Sanki kendisine son nefesi verme vakti gelmiştir; âhirete gidecek. Hastadır, can verecek durumdadır. Malları; çoluk çocuğu, akrabaları ve dostları terk etme zamanıdır, öldükten sonra da, kalbinde bulunan sevgi ruhu ile gidecektir. Herkes, cesedi kabre koyma telâşı ile meşgul.. Kefen ve diğer gereken şeyler de hazır. Kendisi teneşirde.. Sonra kefene sarıl*mış, tabuta konmuş. Namazı da kılınmış, kabre bırakılıp üzeri toprakla örtülmüş. Bundan sonra da, akrabalar, dostlar kendisini orada bırakıp gidecekler.

İşte anlatılan hali düşünmeli, bu halde bir süre durmalı.. Sonra..

Kitabın başında üç şekilde teveccüh anlatılmıştı. O üç teveccühten hangisi kendisine kolay geliyorsa., o teveccühü yapmalıdır.

Bu teveccühü yaparken de, Hazret-i Pir Bahaeddin Şah Nakşıbend hazretlerine de teveccüh edip durmalı.. Bu teveccühten ayrılmadan yüz kere istiğfar, yüz kere salât ü selâm okumali..

Eğer daha fazla okumaya gücü yeterse., iki yüz, üç yüz, hatta beş yüze kadar okumaya ruhsat verilmiştir. Bunu tamamladıktan sonra :

— Fatiha..

Deyip Fatiha-i şerifi okuyup elini yüzüne sürmelidir. Sonra kalkar.

ŞAH NAKŞIBEND HAZRETLERİNİN ŞEMAİLİ

Bu arada, şah Nakşıbend Hazretlerinin şemailini şu şekilde bilip düşünmeli :

Orta boylu, tıknazca, kır sakallı ki, beyazı siyahından çok, mübarek yüzü değirmi, yanakları biraz kırmızıya yakın, iki kaşının arası açık, bı*yıkları kısaltılmış, gözleri sarı şehdane ela göz ki :

— Kestane karası.. Tabir edilir.

Şah Nakşıbend hazretlerini anlatılan şekil ve heyetle teveccühüne almalı. Kendisini huzurunda oturuyormuş, dizi dizine, alnı da alnına dayalı; bu arada onun mübarek kalbinden kendi kalbine ilâhî feyiz akıyor gibi kıyaslanmalıdır. Bu şekilde de bir mikdar durmalı..

Okuduğu zikrini de, yüz yüze okuyormuş gibi düşünüp okuya..

Daha sonra da duasını edip :

— Fatiha..

Dedikten sonra, Fatiha-i şerifi okuya, elini de yüzüne sürüp kalka..

Fethiye-i Şerife'yi okumak isterse; bir cuma gecesi iki rikât namaz kıla; istihare niyeti ede.. Fethiye-i Şerife'yi başının altına koyup sağ yanına yata..

Rüyasında Hazret-i Pir efendimizi, ehlüllahtan birini görür de, onlardan izin sayılan bir ruhsat veya bir eser, bir işaret olursa; her gün, sabah namazını kıldıktan sonra Fethiye-i Şerife'yi okur. Bu şekilde, hiç ara vermeden, devamlı ve sebatlı olmalı. Taa şu zamana kadar ki : Hazret-i Pir efendimiz, şemail-i şerifinde anlatıldığı gibi teveccühünde dıştan açık açık görüne..

O zaman, kitabın üst tarafında ilk sülük bahsinde anlatılan tertibe göre celâl ismini okumaya başlaya.. Onun eserleri belirince de, daha ilerisine gidile.

Böyle devam edilip gidilirse, kısa zamanda Allah'a ulaşma kapıları kendisine, kolayca açılır; Allah'ın insanlarına kavuşur.

AbdulLatif
17-12-2007, 10:18
ashabı kiramın yolu dahi , sultani olan NÜBÜVVET YAKINLIĞI yolundan olmuştur...bu manadan ötürü , ONLARIN CEZBEYE , SÜLUKA , FENAYA VE BEKAYA İHTİYAÇLARI YOKTUR...


MEKTUBAT-I RABBANİ / 313. MEKTUP...

AbdulLatif
17-12-2007, 10:18
FENA VE BEKA , CEZBE VE SÜLUK YENİDİR ; MEŞAYİHİN BULUŞLARINDANDIR.

MEVLANA CAMİ NEFEHATTA ŞÖYLE ANLATTI : - FENA DAN VE BEKA DAN İLK SÖZ EDEN EBU SAİD HARRAZ DIR ALLAH sırrının kudsiyetini artırsın..(amin)


mektubat- ı rabbani / 313. mektup

AbdulLatif
17-12-2007, 10:21
sülemi ; tabakat-üs sufiyesi nde ( en eski sufi tabakat kitabıdır) hicri 2. asırdan itibaten kendi zamanına kadar yaşayan SUFİLERİ yazmıştır...sahabe ve tabiin döneminden hiç bir ZAHİDE eserinde yer vermemiştir...sülemi eserinin baş tarafında SAHABE VE TABİİN ZAHİTLERİNİ "KİTAB UZ ZÜHD " ADLI ESERİNDE anlattığını belirtmiştir (1)..ancak bu eser bugün mevcut değildir...

1- tabakat us sufiye s.3

kaynak : tasavvuf ve tarikatlar / prof.dr. h.kamil yılmaz...

AbdulLatif
17-12-2007, 11:11
soru : İlla bir tarikata girmeli miyiz?


Yolu kendi başına yürüyebilenler için "hayır", diğerleri için "evet."

http://www.ebubekirsifil.com/index.php?sayfa=detay&tur=gazete&no=455 (http://www.ebubekirsifil.com/index.php?sayfa=detay&tur=gazete&no=455)

talib
17-12-2007, 12:06
soru : İlla bir tarikata girmeli miyiz?


Yolu kendi başına yürüyebilenler için "hayır", diğerleri için "evet."

http://www.ebubekirsifil.com/index.php?sayfa=detay&tur=gazete&no=455 (http://www.ebubekirsifil.com/index.php?sayfa=detay&tur=gazete&no=455)

Zahiri ilimlerde zirve noktaya varmış olmalarına rağmen tatmin olmayıp bir mürşide kamile teslim olanlar:

Mevlana Halidi Bağdadi, Aziz Mahmud Hüdayi, Mevlana Celaleddini Rumi, İmam Gazali vs..

Bu büyük zatlar ilmin zirvesindeyken kendi başına yürüyemediklerini hissedip bir mürşide kamile teslim olmuş. Son sönemde ise çok iyi bildiğin Ali Haydar Efendi Hz.leri ilk başlarda tarikata karşı iken gözyaşları içinde bir şeyhe teslim olmak zorunda kalmıştır.

"Kendi başına yürüyebilenler" derken burada hafif bir dokundurma var gibi geldi bana ;)

AbdulLatif
17-12-2007, 12:28
kendi başına yürüyor gözükenler aslında kendi başlarına yürümüyorlar...o (ebubeki sifil) şahsın hatası da bu...

mesela risale-i nur meslekinde olanlar , tek başlarına mı ilerliyorlar...?

diğer cemaatlar da hakeza...

bununla birlikte , tabiiin ve de tebe-i tabiin dönemlerinde tek başlarına yürüyenler olduğu gibi , ümmetin sonu başına benzeyeceğinden dolayı , bu zamanlarda da tek başına gidenler olabilir...

ALLAH a vasıl eden yollar kullar adedince değilmidir ?

AbdulLatif
17-12-2007, 12:37
İmansız Cennet'e gidemez, fakat tasavvufsuz Cennet'e giden pek çoktur. ( bediuzzaman 5. mektub)




İlm talebesini ileride tutmak, islâmiyyetin ilerlemesine sebeb olur. Bunlar islâmiyyetin bekçileridir. Muhammed aleyhisselâmın dînini, soysuzlara karşı bunlar koruyacakdır. Kıyâmet günü herkese islâmiyyetden sorulacak, tasavvufdan sorulmayacakdır. Cennete girmek, Cehennemden kurtulmak, ancak islâmiyyete uymakla olur. İnsanların en iyileri, seçilmişleri olan Peygamberler “salevâtüllahi teâlâ ve teslîmâtühü aleyhim”, herkesi islâmiyyete çağırmışdır. Kurtuluş yolu islâmiyyetdir. O büyükler, islâmiyyeti bildirmek için gönderildi. O hâlde en kıymetli ibâdet, insanlara yapılacak en büyük iyilik, islâmiyyetin öğrenilmesine, yapılmasına çalışmakdır ve islâmiyyetin bir emrini meydâna çıkarmakdır.

48. mektub / imam rabbani...

AbdulLatif
17-12-2007, 12:44
Tasavvufcuların sözlerinden, ele birşey geçmez. Onların hâllerinden insanın birşeyi artmaz. Onların vecdleri ve hâlleri, islâmiyyete uygun olmazsa, on para etmez. Keşfleri, ilhâmları, kitâba ve sünnete benzemezse, yarım arpa kadar değerleri olmaz. Tasavvuf yolunda ilerlemenin sebebi, islâmiyyetde inanılması lâzım olan şeylere, yakînin, îmânın artması içindir. Hakîkî îmân da, bu demekdir. İkinci sebebi de, fıkhda bildirilen vazîfeleri yapmanın kolay ve tatlı olması içindir. Tesavvuf, bu ikisine kavuşmak içindir. Bunlardan başka birşey için değildir. Çünki, Allahü teâlâ, Cennetde görülecekdir. Dünyâda hiç görülemez. Tesavvufcuların aradıkları müşâhedeler, tecellîler, gölgelere kavuşmakdır ve benzetilen, O sanılan şeylerle avunmakdır. Allahü teâlâ, ötelerin ötesidir. Şaşılacak şeydir ki, onların müşâhedeler ve tecellîler diye övündükleri şeylerin iç yüzleri, eğer anlatılırsa, bu yola yeni girenlerin gevşemelerinden korkulur ve arzûları, istekleri azalır. Eğer iç yüzleri anlatılmazsa, doğrusunu bildiğim hâlde, doğru ile yanlışın birbirlerine karışmalarına göz yummuş olmakdan korkarım. Ey, yollarını şaşırmışlara, doğru yolu gösteren Rabbim! Âlemlere rahmet olarak yaratdığın Muhammed “aleyhisselâm” hurmeti için, bana doğru yolu göster! Hâlinizi arasıra bildiriniz ki, sevgiyi artdırır. Doğru yolda bulunanlara selâm olsun!

207. mektub.../ imam rabbani...

AbdulLatif
17-12-2007, 15:27
DÖRDÜNCÜ DERECE

Bu dahi, mütabaattan bir derecedir.

Anlatılan birinci derecede, bu mütabaatın sureti vardın bu dahi itibarın hakikatidir.

Mütabaatta sayılan bu dördüncü derece, rasihun ulemaya mahsustur. Allahu Teala, onların çalışmalarını şükrana lâyık eylesin. Zira, bunlar mütabaat devleti ile tahakkuk etmektedirler. Amma nefsin itminanından sonra.

Her ne kadar evliyaya bir parça nefis itminanı hasıl olsa dahi, amma kalb temkininden sonra. Ne var ki, kemal manada itminan, nefis için nübüvvet kemalâtının tahsilinde hasıl olur. Ulemanın dahi veraset yolu ile ondan nasibi vardır.

Rasihun ulema, şeriatın hakikati ile tahakkuk etmişlerdir. Bu dahi, ittiba etmenin hakikatidir. Bu tahakkukta vasıta dahi, kemal manada nefsin itminanıdır.

Anlatılan manadaki kemal, bunların gayrında olmadığı için, zaman zaman şeriatın suretini karıştırırlar. Bazan dahi, şeriatın hakikati ile tahakkuk ederler.

Burada, rasihun üzerine bir beyan yapalım. Ta ki, her zahir alim, rüsuh iddiasına girmeye. Kendi emmare nefsini dahi, rasih alimin mutmainne nefsi gibi sanmaya.

O, öyle bir şahıstır ki, Kur'an ve hadis müteşabihatından nasibi vardır. Surelerin başlarında bulunan mukattaat-ı huruf sırlarından yana da hazzı vardır.

Müteşabihattan tevili, derin manalı sırlar cümlesindendir. Tahayyül edilmeye ki; orada geçen:

"Yed.." (E) lâfzı kudret tevillidir.

"Vech..." (Yüz) vechinde dahi, zat tevili vardır. Zira, böyle şeyler, zahir ilminden gelir ki, sırtardan yana dokunduğu yoktur.

Bu sırların sahibi, enmiyadır. Onlara salât ve selâm olsun. Bu rumuzlar dahi, onların muamelelerine işarettir. O büyüklere tebaiyet ve veraset yolu ile, kendisi için murad edilen herkes bu büyük devletle müşerref olur.

Mütabaattan sayılan, nefsin itmanına, şeriat sahibi Resulullah (sav) Efendimize mütabaatta hakikati bulmaya bağlı bulunan bu derecenin husulü zaman zaman fena ve beka tavassutu olmadan, sülük ve ezbe tevessülüne girmeden de müyesser olur.

Yine mümkündür ki, hallerden, vecidlerden, tecellilerden, zuhurattan yana bir şey orada olmaya. Bu devlet dahi vaktin nakdi ola.

Ne var ki, bu devlete vusul bulmak; diğer yollara nisbetle velayet yolundan olması daha yakındır. Fakir'in kanaatına göre; diğer yol da, sünnet-i seniyeye tabi olmayı bırakmamak ve bid'atın isminden ve resminden kaçmaktır.

Bir kimse ki, bid'at-ı seyyieye düşmek kaygısı ile bid'at-ı haseneden dahi sakınmaz ise, onun ruh nuru bu devletin rayihasını alamaz.

Bu mana, bugün için cidden zordur. Zira, alem bid'at deryasına dalmıştır; onun zulmetleri ile yetinmektedir. Sünnetin ihyası ve bid'atin kalkması için kimde mecal var ki?

Bu vaktin alimlerinden pek çoğu, bid'atı revaçta tutmaya ve sünneti imha etmeye bakmaktadırlar. Biçok bid'atın cevazına fetva vermektedirler. Hatta halkın taamülü sebebi ile onun hasene olduğuna kail olmaktadırlar. Hatta, insanları dahi onu yapmaya delâlet etmektedirler.

Keşke bileydim, yarım bid'at şüyu bulduğu, batıl dahi örf haline geldiği zaman ne diyecekler? Bu da onlara göre taamül olacak mıdır? Acaba bilmezler mi ki, her taamül istihsan delili olamaz.

Asıl muteber olan taamül odur ki, birinci asırda buluna ve onun üzerine tüm nasın dahi icmaı oldu.

Nitekim bu mana, Fatava-i Gıyasiye'de anlatıldı.

Şeyhü'l-İslâm Şehid (rh) şöyle dedi:

-Belh meşayihinin istihsanını alamayız. Biz, ancak daha önce geçen arkadaşlarımızın kavline göre olan istihsanı alırız.

Çünkü, taamülün bir beldede bulunması onun cevazına deli! olamaz. Onun cevazına delil olması için, birinci asırdan devam edip gelmesi gerekir. Böylece, Resulullah (sav) Efendimizin ikran ile de meşruluğunu kazanmış olur. Durum böyle olmayınca, onların fiili bir hüccet olamaz. Meğer ki, tüm beldelerde bütün insanların bir iş üzerinde icmaı ola. Böyle olunca, icma hüccettir.

Görmez misin ki, tek yerde şarap satmak ve faiz üzerinde taamül olsa, onun helâlliği üzerine fetva verilmez.

Şu manada dahi, hiç şüphe edümeye: Bütün insanların taamülü üzerinde bilgi sahibi olmak, cümle karyelerin ve beldelerin ameline vukuf peydah etmek beşer takatinin dışındadır.



Resulullah (sav) Efendimizin sohbeti, ashabda cümle kamalâtın husulü için yeterlidir.

Sofiye yoluna girmeden, cezbe ve sülük ile mesafe kat etmeden; geçmişteki ulema arasında rüsuh devleti ile müşerref olan hemen her biri; sünnet-i seniyeye tutunup beğenilmeyen bid'attan kaçınmak sureti ile müşerref olmuştu. O sünnet-i seniyenin sahibine salât, selâm ve tahiyyet olsun.

Allah'ım, bize sünnet-i seniye üzerinde sebat ihsan eyle. Bid'atı irtikâb etmekten dahi bizi koru. Sahib-i sünnet hürmetine, ona ve âline salât ve selâm olsun.

367. mektub…


tarikatsız olmaz diyenler ve İMAM BÖYLE ŞEY DEMEMİŞTİR DİYENLERİN GÖZLERİ BU MEKTUBLARI GÖRMEDİ Mİ HİÇ ?

AbdulLatif
18-12-2007, 08:19
bazı anlayışı kıt , üzerine giydiği elbise kendisine fazlasıyla bol gelen , anlayıştan nasibini yetecek kadar alamamış , önüne geleni eleştiri yağmuruna tuttuğu halde iş kendisine geldi mi nefsinin kölesi olan biri , sanki biz TARİKATLAR gereksizmiş gibi yazdığımızı ima ederek......... hakikatlerin çığlıklarını çıkardığı gürültülerde bastırabilmek için muhatabının sözlerine kulaklarını tıkayarak avazı çıkabildiği kadar sahip olduğu forumunda dellalığını yaptığı marifetlere ne kadar uzak olduğunu "aynel yakin" müşahede etmemizi sağlamıştır...

TARİKATLAR VARDIRLAR VE HAKİKATTİRDİRLER...BEDİUZZAMAN BUNU ÇOK GÜZEL ANLATMIŞTIR...TELVİHAT INDA ...fazla yazmayı zaid ve luzumsuz görüyoruz...

bizim maksadımız tarikatları tek yol olarak sunanların nasıl bir psikoloji ve NASIL BİR İLMİ YANLIŞLIĞIN ve nasıl bir bataklığın içinde çırpındıklarını onlara göstermek...

sadece 367. mektub bile başlı başına "ulema-i rasihun" un TARİKATSIZ nasıl bir dereceye ulaşabildiklerinin açık ispatıdır...

534. mektub yolların iki olduğunu

1. yolun kurbu nubuvvet yolu olduğunu bu yoldan asaleten peygamberler , ve onlara tabi olan ashapları ile ümmetten diğer büyük velilerden murad olanların gittiğini belirtmektedir...bu yoldan aynı zamanda nakşibendi tarikatından bazı büyük velilerin geldiğini (kendisi , nakşibend hz. leri) diğer mektublarında belirtmiştir...

2. yol , kurbu velayettir yani velayet yoludur...bu yoldan ise Aktab, evtad, büdelâ, nüceba ve Allah-ü Taâlâ'nın umum velî kulları bu yoldan vâsıl olurlar..
Sülüktariki da bu yoldan ibarettir. Hatta bilinen cezbe dahi, bu yola dahildir.

Burada tavassut ve hail olma durumu vardır.

yukarıda açıkça "süluk yolu kurbu velayetten ibarettir" YAZDIĞI HALDE anlayışı kıt olan kişi velayet yolu nun kadiri yolu olduğundan bahsedecek kadar garipleşmektedir...

o zaman bu şaşkına sormak lazım ; NAKŞİBENDİ SİLSİLESİNDE GAVSUL AZAM ABDULKADİRİ GEYLANİ NİN ne işi var...madem yolları ayrı...halbuki tavassut ile giden tarikatların hepsi feyizlerini GEYLANİ vasıtasıyla almaktadırlar...1.yolda ise tavassut yoktur ve onlar feyizlerini asıldan alırlar ve kimse de perde olamaz...o halde nakşibendi tarikatı , nubuvvet yoludur diyen kişi ye sormak lazım , suluk yolundan gittiğiniz halde ve feyizlerinizi GEYLANİ den aldığınız halde nasıl oluyorda 1.yol olma iddasında bulunabiliyorsunuz...???

anlayamadıkları nokta şu : nakşibendi silsilesinden gelen bazı büyükler hepsi değil , belli bir makamdan sonra sırf ALLAH ın bir fazlı olarak (mutabaatta çok ileri oldukları için ) velayet yolundan yani tavassuttan kurtularak feyizlerini asıl dan alırlar...ve bu hale ulaşan her bir vasıl olan kişi bu feyiz alma işinde birbirlerine hail yani perde ve engel olmazlar...

devam edecek...

MOD:NOT. bir ibare tashih edilmiştir

AbdulLatif
18-12-2007, 08:39
Fenâ ve Bekâ ve Sülûk ve Cezbe ile olan yaklaşmağa (Kurb-i vilâyet) denir.

313. mektub...

kubu velayetin KADİRİ YOLU olmadığı bütün tarikatları içine aldığı güneş gibi apaçık ortadadır...

talib
18-12-2007, 09:16
kılıçustası tarikatleri kabul ediyorsun ama dikkat ette sende bazı hakikatlerin ........!.. Söylemekten çekinme.. Mesela tarikatlerin ne kadar uzun ve zahmetli bir yol olduğundan, bu yola girenlerin pek çoğunun hakikate varamayacağından, varanların da çoğunun velayet kemalatlarına erişebileceğinden, aslında güneş varken muma talip olunmasının akıl kâr olmadığından, orgenaral dururken bir çavuşa bağlanılmaması gerektiğinden, 40 dakikada varılabilecek hakikatleri pek zahmetli bir şekilde ulaşmaya çalışmanın ne kadar abes olduğundan da bahset ;)

Sonra bunca meşayihin ne diye bizi zahmete soktuğunu izah et.

Bazı meşayih vefatından sonra yerine bir halife bırakmamış başka bir şeyh efendiyi göstermiştir. Örnekleri vardır. Peki kurbü nübüvvet yolu açıldı da, Saidi Nursi Hz.lerini seven, sayan, takdir eden hangi meşayih vefatından sonra nurlara talip olun demiştir evlatlarına? Neden zahmetli yolda evlatlarını yürütmek için yerine halife göstermiş hatta bazıları başka bir şeyh efendiyi göstermiştir?

Musa Efendi Hz.leri gençliğinde Saidi Nursi Hz.lerine hizmet etmiş, hususi sohbetlerinde bulunmuştur. Ne zaman ki Sami Efendi'yi görmüş bu yol bambaşka imiş demiştir. Hatta Sami Efendi'den sonra gönlünün en çok Kadiri şeyhi olan Medine'de yaşayan Mevlana Ziyaeddin Kadiri Hz.lerine ısındığını söylemiş ve bu zatın orada toplanan manevi meclise başkanlık yaptığını söylemiştir.

MOD:NOT. bir ibare tashih edilmiştir.

AbdulLatif
18-12-2007, 09:32
Bu Fakir'in ilminin yetistigi su ki: Naksibendiye nisbeti ve huzuru, kemal haddine ulastigi zaman, velâyeti-i kübra ile ittisal ederler. Ve onlara, bu velayeti kemalâtindan bol haz husule gelir. Ama, bunlarin disinda kalan tarikatlarda durum böyle degildir. Zira, onlarin nihayeti kemalleri berki tecellinin husulüdür.

316. mektub...

nakşibendi tarikatı yoluyla da nubuvvet yoluna girildiği anlatılıyor...sadece nakşibendiler bu yoldan giderler demiyor...tarikat dışında bu yolla ulaşanlar vardır...atladığınız nokta budur...

367. mektuba ve bilcümle yukarıda geçen mektublara havale edilir...

ok...???????

AbdulLatif
18-12-2007, 09:35
............



herkes ne için yaratıldı ise, o iş ona kolaylaştırılır...

her kuş kendi cinsiyle uçar...

AbdulLatif
18-12-2007, 09:42
Bu Fakir'in ilminin yetistigi su ki: Naksibendiye nisbeti ve huzuru, kemal haddine ulastigi zaman, velâyeti-i kübra ile ittisal ederler. Ve onlara, bu velayeti kemalâtindan bol haz husule gelir. Ama, bunlarin disinda kalan tarikatlarda durum böyle degildir. Zira, onlarin nihayeti kemalleri berki tecellinin husulüdür.

316. mektub...

nakşibendi tarikatı yoluyla da nubuvvet yoluna girildiği anlatılıyor...sadece nakşibendiler bu yoldan giderler demiyor...tarikat dışında bu yolla ulaşanlar vardır...atladığınız nokta budur...

367. mektuba ve bilcümle yukarıda geçen mektublara havale edilir...

ok...???????

nakşibendilerin belli bir makamdan sonra NUBUVVET YOLUNA GEÇTİKLERİNİ DEFAATLE ÜSTÜNE BASA BASA SÖYLEMİŞ OLMAMIZA RAĞMAN birileri hala anlattığımızı değil , kendi kuruntularıyla hareket etmektedirler...dediğimiz gibi..kulaklarını tıkamışlar sadece gürültü yapıyorlar...

arkadaş , kulaklarından ellerini çek te ne diyoruz bir dinle...

AbdulLatif
18-12-2007, 09:58
BIR T E N B I H ..

Sunun da bilinmesi yerinde olur ki..

Bir sahsin, kurb-ü velayet yolundan kurb-ü nübüvvete ulasmasi sahih olur.. Bu durumda, her iki muameleye de ortakligi olur.. Enbiyaya uydulugu ile kendisine, orada bir mahal ihsan edilir.. Onlara salât ve selâm olsun.. Bu durumda, her iki yolun muamelesi dahi, ona bagli olur.. ( 534. mektub )

işte bunlar bazı nakşibendi büyükleridir...

bunlar nakşibendi değillerse kimlerdir...

ayrıyeten nakşibendilik sırf 1.yol olsa o zaman süluk , fena , beka , cezbe gibi şeylerin olmaması lazımdır...halbuki herkes biliyor ki nakşibendilikte bunların hepsi vardır...

ashabı kiramın yoluna benzetilmesi "SOHBET YOLU" olması ve takip ettiği usullerde peygamberimize olan mutabaatıdır...

AbdulLatif
18-12-2007, 10:19
BIRINCISI: Kurb-ü nübüvvete taalluk eden yoldur..

Nübüvvet erbabina salât ve tahiyyet..

Bu yol, aslın da aslina ulastirir..

Asaleten bu yoldan ulasanlar, enbiyadir. Onlara salât ve selâm.. Bir de onlarin ashab-i kirami..

Bir de, Ümmetin büyük evliyasindan digerleridir yani: Kendisi için murad edilenler.. Isterse bu zümre, az; hatta azdan daha az olsunlar..

Bu yolda tavassut ve hail yoktur. Bu büyük vasillardan her kim feyz alacak ise., asildan alir. Hem de hiç kimsenin tavassutu olmadan..
Sonra, bunlarin biri, digerine hail de olmaz.. ( 534. mektub )

şimdi İMAMI RABBANİ bu yolun nakşibendilik olduğunu vurgulamak isteseydi , neden açıkça yazmadı ????* bu kadar mı basiretiniz bağlandı , nefsiniz tarafından...

bu, murad edilenler azın da azı kişilerdir...nakşibendi tarikatından vasıl olanlar binlercedir...nerde kaldı azın da azı olma durumu ? kaldı ki kıyamete kadar devam edecek olan tarikat ?

yani İMAM ; 1.yoldan nakşibendileri , 2. yoldan kadirileri kasdetseydi , açıkça yazardı...

yukarıda ABDULKADİR GEYLANİ hakkında yazdığım satırlar yanlış anlaşılabilir..şerh edeyim...ilk önce örnek vereyim..aşağıda NAKŞİ TARİKATINA GİREBİLMEK İÇİN YAPILAN 8 ŞARTTAN BAZI KISIMLAR ALINTILANMIŞTIR...

Birinci Fatiha önce Peygamber ( S.A.V)’e, O’nun Al ve Ashabına, Şah-ı Nakşibend Hazretleri ve Abdulkadir-i Geylani Hazretlerine hediye edilerek bu iki Sadattan şöyle istimdat edilecek;
“ Ey Sadatların Ervahları, ne olur Peygamber ( S.A.V9’den benim için ricada bulununuz da, bana şefaat etsin ki Allah-u Teala ( c.c)’da benim tövbemi ve ibadetlerimi, kabul ve makbul eylesin.
Bu şekilde her okunan Fatiha’yı Şerife hediye edilip sırası ile Sadatlardan istimdat edilecek 8 Fatiha’yı Şerife’yi hediye edeceğimiz Sadatların isimleri sırası ile aşağıda belirtilmiştir. Not : Sadatların isimlerini ezbere bilmeyenler 8 ( sekiz ) Fatiha’yı toptan okuyup önce Peygamber ( S.A.V) Efendimize, Al ve Ashabına, ehli beytine ve Sadatların ruhlarına ve mürşidin ruhaniyetine hediye ettim. Ya Rabbi kabul ve vasıl eyle, diyecek.

A) Birinci Fatiha’yı Şah-ı Nakşibendi ve Şeyh Seyyid Abdülkadir Geylani ( k.s) Hazretleri’nin ruhlarına;
B) İkinci Fatiha’yı Şeyh Abdülhalık Gücdevani ve İmam-ı Rabbani ( k.s) Hazretleri’nin ruhlarına;
C) Üçüncü Fatiha’yı Mevlana Halid-i Zülcenaheyn ve Seyyid Abdullah (k.s) Hazretleri’nin ruhlarına;
D) Dördüncü Fatiha’yı Seyyid Taha ve Seyyid Sıbğatullah Arvasi ( k.s) Hazretleri’nin ruhlarına;
E) Beşinci Fatiha’yı Şeyh Abdurrahman-ı Tahi ve Şeyh Fethullah-ı Verkanisi ( k.s) Hazretleri’nin ruhlarına;
F) Altıncı Fatiha’yı Şeyh Muhammed Diyauddin ve Şeyh Ahmed el Haznevi ( k.s) Hazretleri’nin ruhlarına;
G) Yedinci Fatiha’yı Şeyh Seyyid Abdülhakim el- Hüseyni ve Seyyid Muhammed Raşid el- Hüseyni ( k.s) Hazretleri’nin ruhlarına;
I) Sekizinci Fatiha’yı Gavs-ı Sani ( k.s) Hazretleri’nin ruhaniyetlerine hediye etmek gerekir.

....................

anlatmak istediğimiz nakşibendilerin tarikata girerken ve vird çekmeden önce NEDEN ABDULKADİRİ GEYLANİ NİN İSMİNİ ZİKRETTİKLERİ dir ?

AbdulLatif
18-12-2007, 10:47
Mektubat-ı Rabbani:

534. Mektup

MEVZUU : Yüce Mukaddes Hakka ulaştıran yolun iki olduğunun beyanı..

***

NOT: İMAM-I RABBANİ Hz. bu mektubu, Nur Muhammed'e yazmıştır.

***

Rahman Rahim Allah'ın adı ile.. Allah'a hamd olsun.. Onun seçilmiş kullarına da selâm..

***

Yüce Mukaddes Cenab-ı Hakka ulaştıran yol ikidir..

BİRİNCİSİ: Kurb-ü nübüvvete taalluk eden yoldur.. Nübüvvet erbabına salât ve tahiyyet..

Bu yol, aslın da aslına ulaştırır..

Asaleten bu yoldan ulaşanlar, enbiyadır. Onlara salât ve selâm.. Bir de onların ashab-ı kiramı..

Bir de, Ümmetin büyük evliyasından diğerleridir yani: Kendisi için murad edilenler.. İsterse bu zümre, az; hatta azdan daha az olsunlar..

Bu yolda tavassut ve hail yoktur. Bu büyük vasıllardan her kim feyz alacak ise., asıldan alır. Hem de hiç kimsenin tavassutu olmadan..

Sonra, bunların biri, diğerine hail de olmaz..

İKİNCİ YOL: Kurb-ü velayettir. Aktab, evtad, büdelâ, nüceba ve Allah-ü Taâlâ'nın umum velî kullan bu yoldan vâsıl olurlar..

Sülük tariki da bu yoldan ibarettir. Hatta bilinen cezbe dahi, bu yola dahildir.

Burada tavassut ve hail olma durumu vardır.

Bu yoldan vâsıl olanların muktedası, reisi, o büyüklerin feyiz kaynağı Hazret-i Ali Murtaza'dır. Allah ondan razı olsun.. Bu şanı büyük mansıp ona taalluk eder.

Resulüllâh S.A. efendimizin mübarek ayağı, onun mübarek başı üzerinde gibidir.

Hazret-i Fatıma, Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin dahi; bu makamda onunla ortaktırlar.

Zarınım o ki: Hazret-i Ali r.a. unsurî hayatın başlamasından evvel, bu makamın MELÂZ'ı (M E L A Z : Sığınılacak ve baş vurulacak yer, makam manasınadır.. Ancak, bu tabiri; Müstakimzade'nin tercümesinde: — Mülâzım.. Diye geçer.. Bunun manası da: — Devamlısı, görevlisi.. Sahibi.. Olabilir.. Her iki mana da yerinde sayılabilir.) idi.. Nitekim, unsurî hayatın başlamasından sonra da; bu yoldan her kime bir feyiz ve hidayet ulaştı ise., onun tavassutu ile ulaşmıştır.

Zira o: Bu yolun son noktasındadır. Bu yolun merkezi dahi, ona mütaalliktir.

Vaktaki, onun devri tamam oldu; bu kadri^ yüce mansıbı; sırası ile, oğullan Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin'e teslim edip bıraktı.. Allah onlardan razı olsun..

O ikisinden sonra da, tertib ve tafsil ile on iki imamdan her birine geçti..

Bu büyüklerin yaşadıkları asırlarda, hatta ebedî âleme irtihallerinden sonra, her kime bir feyiz ve hidayet ulaştıysa.. bunların tavassutu ve onların heylulet durumu ile ulaştı.. İsterse, kutuplardan ve vaktin nücebasından olsun..

Bütünün sığmağı ve hepsinin mel .bu büyüklerdir. Zira, etrafın mutlaka merkeze katılması gereklidir.

Taa, sıra Şeyh Abdülkadir Geylânî Hazretlerine gelinceye kadar.. Allah onun sırrının kudsiyetini artırsın.. Sıra kendisine gelince, anlatılan bu mansıp ona bırakıldı.. Sırrı mukaddes olsun..

Bu merkez üzerinde, anlatılan imamlarla, Şeyh (Abdülkadir Geylânî Hz.) arasında hiç kimse müşahede olunmamaktadır. Allah sırrının kudsiyetini artırsın..

Şu anlaşılmaktadır ki: Nücebadan olsun; kutuplardan olsun.. her kime feyizlerin ve bereketlerin ulaşması var ise., onun (Abdülkadir Geylânî Hz. nin) mübarek tavassutu ile ulaşmaktadır. Çünkü: Bu merkez, ondan başkasına müyesser olmadı.. Bundandır ki, şu şiiri söylemiştir:

Battı güneşleri evvelkilerin, güneşimiz; Ebedîdir, ufuklar üzeredir sesimiz.

Burada:

— Güneş..

Tabirindenm urad, hidayet ve irşad feyizlerinin güneşidir. Onun:

— Battı..

Tabirinden murad ise.. anlatılan feyzin olmayışıdır.

Önceleri, evvelkilere taalluk eden muamele; vücuda geldikten sonra, Şeyh'e (Abdülkadir Geylânî Hz. ne) taalluk edince; irşadın ve hidayetin ulaşmasına bir vasıta oldu.. Tıpkı: Kendisinden evvelkilerde olduğu gibi.. Feyzin vusulü dahi, aynı şekilde onun tavassutu ile olmaktadır. Tavassut muamelesi baki kaldıkça, onun üstte geçen şiirdeki kavli doğrudur. Yani: Şu şiirindeki:

Battı güneşi evvelkilerin, güneşimiz; Ebedîdir, ufuklar üzeredir sesimiz.

***

Yukarıda anlatılan manaya göre, şöyle bir soru sorulabilir:

— Üstteki hüküm, MÜCEDDİD-İ ELF-İ SANİ manasını nakzetmektedir. İkinci cild mektuplarından birine (İkinci cilt, 4. mektup) MÜCEDDİD-Î ELF-İ SANl manası beyanında şöyle dere edilmişti:

— O müddet içinde, ümmete feyiz çeşitlerinden her ne gelir ise., ancak onun tavassutu ile gelir.. Bu vakitte, kutuplar, evtad, büdelâ, nüceba müsavidir.

Bu soruya cevab olarak şöyle derim:

— Bu makamda, MÜCEDDlD-İ ELF, Hazret-i Şeyh'in (Abdülkadir Geylânî Hz. nin) yerine naibdir. (Yani: Vekili..) Allah sırrının kudsiyetini artırsın.. Bu muamele dahi, Hazret-i Şeyh'e niyabeten yapılmaktadır. Nitekim, bu manada şöyle demişlerdir:

— Ayın nuru, güneşin nurundan istifade yollu gelmiştir.. Durum, böyle olunca, bir mahzur yoktur.

***

Burada bir başka soru da şöyle sorulabilir:

— İş müşkil oldu.. Yani: Anlatılan duruma göre, MÜCEDDlD-İ ELF manası.. Zira, anlatılan müddet içinde İsa aleyhisselâm inecek; Mehdi aleyhirrıdvan zuhur edecek.. Yani: O müddet içinde.. Bunların muamelesi dahi, her hangi birinin tavassutu ile feyz almaktan yana üstün ve âlâdır..

Bunun için şu cevabı veririm:

— Tavassut muamelesi, anlatılan iki yoldan ikincisine bağlıdır. Bu dahi, kurb-ü velayetten ibarettir..

Birinci yol ise.. kurb-ü nübüvvetten ibarettir. Tavassut muamelesi orada yoktur. Her kim bu yoldan vâsıl olur ise., onun için arada bir hail ve bir vasıta yoktur. Hatta o, feyizleri ve bereketleri her hangi bir kimsenin tavassutu olmadan alır.. Zira tavassut ve hail, ancak diğer yoldadır. Bu yerin muamelesi ise.. diğerinden ayrıdır. Nitekim bu mana daha önce de anlatıldı.

Îsa aleyhisselâm ve Mehdi aleyhirıdvan ise.. birinci yoldan vâsıl olmaktadırlar..

Nitekim Şeyheyn (Hazret-i Ebu Bekir ve Hazret-i Ömer) —Allah onlardan razı olsun— dahi, Resulüllah S.A. efendimizin zımnında birinci yoldan vâsıl olmaktadırlar. Değişik derecelerine göre, onların orada hususî makamları vardır. Allah onlardan razı olsun..

***

BİR T E N B İ H ..

Şunun da bilinmesi yerinde olur ki..

Bir şahsın, kurb-ü velayet yolundan kurb-ü nübüvvete ulaşması sahih olur.. Bu durumda, her iki muameleye de ortaklığı olur.. Enbiyaya uyduluğu ile kendisine, orada bir mahal ihsan edilir.. Onlara salât ve selâm olsun.. Bu durumda, her iki yolun muamelesi dahi, ona bağlı olur..

Bir şiir:

Allah'a ne zorluğu olur; Alemi bîr şahsa oldurur..

Bir âyet-i kerime meali:

— «Bu, Allah'ın fazlıdır; onu dilediğine verir.. Ve.. Allah büyük fazlın sahibidir..» (62/4)

***

— «izzet sahibi Rabbm, onların isnad ettikleri vasıflardan yana pek yüce ve münezzehtir. Gönderilen peygamberlere selâm.. Âlemlerin Rabbı Allah'a hamd olsun..» (37/180 -182)

***

Âlemlerin Rabbı Allah'a ham dolsun.. Allah-ü Taâlâ, Resullerin efendisi Muhammed'e, tümden âline ve ashabına salât eylesin..

AbdulLatif
18-12-2007, 11:08
Ey Said,

Bu beyandan, hiç kimse tevehhüm etmeye ki; bu vasıflar ve bu şemail, Tarikat-ı Nakşibendiye-i Aliyye üstazından her biri için hasıl olur. Öyle değil... Elbette, bu şemail bu Tarikat-ı Aliyye'nin büyüklerinin dahi en büyüklerine mahsustur. Bu zatlar, işi nihayetin dahi nihayetine ulaştırmışlardır.

Kendileri için, müridlik ve intisap sahih olup bu büyüklere bağlanmak sureti ile onlara karşı edebi gözetenlere dahi nihayetin bidayete derc edilmesi sabittir.. O kimse ki, Tarikat-ı Aliyye'den noksan birine düşer; bunun için nihayetin bidayete derc edilmesi tasavvur edilemez. Zira, onun şeyhi bile henüz nihayete ermemiştir; müptedisi hakkında nasıl nihayet tasavvur edilir?

Bir mısra:

İçindekidir, her kabın akıttığı.


336. mektub...

Ey Mükerrem Mahdum,

Tarikat-ı Nakşibendiye-i Aliyye'de şeyhlik ve müridlik, tarikat talimi ve taallümüdür. (Yani: Öğrenmek ve öğretmektir). Külah ve şecere değildir. Yani: Diğer silsilelerde âdet olduğu gibi... Bu büyüklerin yolu sohbettir; terbiyeleri dahi in'ikâsidir. Hiç şüphe edilmeye ki: Bunların bidayetine, diğerlerinin nihayeti derc edilmiştir. Tarikatları dahi, yolların en yakını olmuştur.

Bu zatların nazarı, kalb marazlarına şifadır; teveccühleri, manevi illetleri giderir.

331. mektub...

bu söylenenlerin 534. mektubdaki kurbu nubuvvetle ne alakası var ? nakşibendiliğin sahabe yoluna benzemesi SOHBET üzerine kurulu olması ve seyre alemi emirden başlamalarıyla alakalıdır...bir de nihayette olanlara hasıl olan şeylerden bu yolun başlangıcında olanlara da bir şeyler bulaşmasıdır...

yoksa tavassutsuz vasıl olma ile alakası yoktur...


Hâce Muhammed Pârisâ hazretleri “kuddise sirruh”, (Risâle-i kudsiyye) kitâbında buyuruyor ki, hazret-i Alî, Peygamberlerin sonuncusundan “aleyhi ve alâ âlihissalâtü vesselâm” terbiye gördüğü gibi hazret-i Sıddîkdan da yetişmişdir. Bunun için, hazret-i Alînin nisbeti, hazret-i Sıddîkın nisbetinden başka değildir denilirse, evet nisbetleri başka olmasa da, birçok incelikleri bulunduğu yerlere göre, birbirlerinden ayrılırlar. Tek bir su, bulunduğu yerlere göre, başka başka özellikler aldığı gibi, ikisinden herbirine, ayrı incelikleri bakımından, ayrı bir tarîkat bağlanmış olabilir.

313. mektub...

talib
18-12-2007, 11:40
Tarikat olmadan kurbü nübüvvet yolunda ilerlemek mümkün ise de bunun risaleler ile ne alakası var bunu anlamış değilim. Sordum ama cevap da gelmedi.

Evliyanın dahi en büyüklerinin, murad olunanların bu devlete kavuşacağı anlatılıyor. Bu ise bir yolda gitmekle değil çekilmekle olur deniliyor gibi geldi bana ve aynı zamanda nakşi büyüklerinin bu devlete erişmesinin daha mümkün olduğu..

Verdiğiniz ders menzile aittir. Onlarda bildiğim kadarıyla Kadirilik yok. Evliyaya gelen feyzler hep Geylani Hz.leri vasıtasıyla gelir. Mektubatta bu bahis olması lazım. Belki bunun için de ismi zikrediliyor ve fatiha gönderiliyordur.

AbdulLatif
18-12-2007, 12:22
Tarikat olmadan kurbü nübüvvet yolunda ilerlemek mümkün ise de bunun risaleler ile ne alakası var bunu anlamış değilim. Sordum ama cevap da gelmedi.

risaleler bu dediğimizin en bariz örneğidir...risalelerin davası nedir ? ne için ortaya çıkmışlardır ? yukarıda deffatle izah edildi...bakılabilir...




Evliyanın dahi en büyüklerinin, murad olunanların bu devlete kavuşacağı anlatılıyor. Bu ise bir yolda gitmekle değil çekilmekle olur deniliyor gibi geldi bana ve aynı zamanda nakşi büyüklerinin bu devlete erişmesinin daha mümkün olduğu..


evet aynen böyle...bu yol açık hem nakşilere hem de MURAD lara...diğer tarikatlara kapalı olduğunu imam söylüyor...zaten bundan dolayı 534. mektupta tenbih kısmında yazılanlar önemlidir...işte tarikatları kıyasladığı bölümlerden bir tanesi...

Allahü teâlâya hamd olsun! Onun seçdiği kullarına selâm olsun! Bu büyük ni’metin şükrü hangi dil ile yapılır? Allahü teâlâ, biz fakîrleri, îmânımızı, i’tikâdımızı Ehl-i sünnet vel-cemâ’at âlimlerinin “şekkerallahü teâlâ sa’yehüm” bildirdiklerine göre düzeltdikden sonra, Sıddîkdan gelen yola sülûk etmekle şereflendirdi. Bizleri, o büyüklerin mensûbları yapdı. Bu fakîre göre, bu yolda bir adım ilerlemek, başka yollarda yedi adım ilerlemekden dahâ fâidelidir. Peygamberlere uyarak ve vâris olarak, onların kemâlâtına kavuşduran yol ancak bu yüksek tarîkdir. Başka yollar, vilâyetin kemâlâtının sonuna ulaşdırır. Oradan Peygamberlik kemâlâtına kavuşduran yol açılmamışdır. Bunun içindir ki, bu fakîr kitâblarımda ve mektûblarımda, bu büyüklerin yolunun, Eshâb-ı kirâmın “aleyhimürrıdvân” yolu olduğunu yazdım. Eshâb-ı kirâm verâset yolu ile, Peygamberlik kemâlâtından çok şeylere kavuşdukları gibi, bu yolun sonuna varanlar da, onlara uydukları için, o kemâlâtdan çok şeylere kavuşurlar. Bu yolun başında ve ortasında olanlar, sonunda bulunanları çok sevdikleri için, (Kişi, sevdiği ile berâber olur) hadîs-i şerîfindeki müjdeye kavuşurlar.

281. mektub…


birileri neden sıddıkıye yoluna "ashab yolu" dendiğini umarım anlamıştır....



Verdiğiniz ders menzile aittir. Onlarda bildiğim kadarıyla Kadirilik yok. Evliyaya gelen feyzler hep Geylani Hz.leri vasıtasıyla gelir. Mektubatta bu bahis olması lazım. Belki bunun için de ismi zikrediliyor ve fatiha gönderiliyordur.


madem nakşibendiler , birilerinin iddia ettiği gibi VELAYET yolundan değil de sadece nubuvvet yolundan vasıl oluyorlarsa neden ABDULKADİRİ GEYLANİYİ tavassut ediyorlar...???*

talib
18-12-2007, 12:49
İzahdan ziyade iddiadır bunlar. Said-i Nursi Hz.lerini bir kenara koyarsak hangi talebesi kamil mürşidleri geçmişte peygamberlik kemalatlarına kavuşmuş? Medinede vefat eden Kadiri Şeyhi Mevlana Ziyaeddin Hz.leri'nin elde edemediğini hangi nurcu bulmuştur? Veya o büyük abilerden kaçı bu mübareğe ancak evlat olabilir?

---------------

Nakşiler herhalde velayet yolundan gidiyorlar ve bir yerden feyz alıyorlar. Sizin de naklettiğiniz gibi yolun sonuna varan nakşi büyükleri ancak peygamberlik kemalatlarına ulaşabiliyor.

AbdulLatif
18-12-2007, 13:40
evet aynen böyle...bu yol açık hem nakşilere hem de MURAD lara...diğer tarikatlara kapalı olduğunu imam söylüyor...zaten bundan dolayı 534. mektupta tenbih kısmında yazılanlar önemlidir...işte tarikatları kıyasladığı bölümlerden bir tanesi...

Allahü teâlâya hamd olsun! Onun seçdiği kullarına selâm olsun! Bu büyük ni’metin şükrü hangi dil ile yapılır? Allahü teâlâ, biz fakîrleri, îmânımızı, i’tikâdımızı Ehl-i sünnet vel-cemâ’at âlimlerinin “şekkerallahü teâlâ sa’yehüm” bildirdiklerine göre düzeltdikden sonra, Sıddîkdan gelen yola sülûk etmekle şereflendirdi. Bizleri, o büyüklerin mensûbları yapdı. Bu fakîre göre, bu yolda bir adım ilerlemek, başka yollarda yedi adım ilerlemekden dahâ fâidelidir. Peygamberlere uyarak ve vâris olarak, onların kemâlâtına kavuşduran yol ancak bu yüksek tarîkdir. Başka yollar, vilâyetin kemâlâtının sonuna ulaşdırır. Oradan Peygamberlik kemâlâtına kavuşduran yol açılmamışdır. Bunun içindir ki, bu fakîr kitâblarımda ve mektûblarımda, bu büyüklerin yolunun, Eshâb-ı kirâmın “aleyhimürrıdvân” yolu olduğunu yazdım. Eshâb-ı kirâm verâset yolu ile, Peygamberlik kemâlâtından çok şeylere kavuşdukları gibi, bu yolun sonuna varanlar da, onlara uydukları için, o kemâlâtdan çok şeylere kavuşurlar. Bu yolun başında ve ortasında olanlar, sonunda bulunanları çok sevdikleri için, (Kişi, sevdiği ile berâber olur) hadîs-i şerîfindeki müjdeye kavuşurlar.

281. mektub…


birileri neden sıddıkıye yoluna "ashab yolu" dendiğini umarım anlamıştır....






göremeyen gözler için büyütülmüştür...

AbdulLatif
18-12-2007, 15:41
buraya gelip yazamayan fakat kendi sitesinde istediği gibi , hak-hukuk riayet etmeden takılan , bir de ehli tarik olduğunu iddia eden kişi , görmek istediğini görmeye devam ediyor...

İMAMIN bu mektubta anlattığı yollar TARİKAT İÇİ YOLLARDIR...YANİ TARİKAT VASITASIYLA ANCAK NAKŞİBENDİ TARİKATI NUBUVVET KEMALATLARINA ERDİRMEKTEDİR...TAM ANLAMIYLA...

BU MESAJA KADAR DİĞER TARİKATLARDAN ULAŞANLARI SIRITARAK ÖRNEK GÖSTEREN BU BİÇARE , abondene olduğunu anlayıp çark ederek şimdi başka masallar anlatmaya başladı...

............................şu mektubu da okusun.................


kılıçustası - İsimli Üyeden Alıntı http://www.ihvan-forum.com/images/ihvan/buttons/viewpost.gif (http://www.ihvan-forum.com/showthread.php?p=454992#post454992)
DÖRDÜNCÜ DERECE

Bu dahi, mütabaattan bir derecedir.

Anlatılan birinci derecede, bu mütabaatın sureti vardın bu dahi itibarın hakikatidir.

Mütabaatta sayılan bu dördüncü derece, rasihun ulemaya mahsustur. Allahu Teala, onların çalışmalarını şükrana lâyık eylesin. Zira, bunlar mütabaat devleti ile tahakkuk etmektedirler. Amma nefsin itminanından sonra.

Her ne kadar evliyaya bir parça nefis itminanı hasıl olsa dahi, amma kalb temkininden sonra. Ne var ki, kemal manada itminan, nefis için nübüvvet kemalâtının tahsilinde hasıl olur. Ulemanın dahi veraset yolu ile ondan nasibi vardır.

Rasihun ulema, şeriatın hakikati ile tahakkuk etmişlerdir. Bu dahi, ittiba etmenin hakikatidir. Bu tahakkukta vasıta dahi, kemal manada nefsin itminanıdır.

Anlatılan manadaki kemal, bunların gayrında olmadığı için, zaman zaman şeriatın suretini karıştırırlar. Bazan dahi, şeriatın hakikati ile tahakkuk ederler.

Burada, rasihun üzerine bir beyan yapalım. Ta ki, her zahir alim, rüsuh iddiasına girmeye. Kendi emmare nefsini dahi, rasih alimin mutmainne nefsi gibi sanmaya.

O, öyle bir şahıstır ki, Kur'an ve hadis müteşabihatından nasibi vardır. Surelerin başlarında bulunan mukattaat-ı huruf sırlarından yana da hazzı vardır.

Müteşabihattan tevili, derin manalı sırlar cümlesindendir. Tahayyül edilmeye ki; orada geçen:

"Yed.." (E) lâfzı kudret tevillidir.

"Vech..." (Yüz) vechinde dahi, zat tevili vardır. Zira, böyle şeyler, zahir ilminden gelir ki, sırtardan yana dokunduğu yoktur.

Bu sırların sahibi, enmiyadır. Onlara salât ve selâm olsun. Bu rumuzlar dahi, onların muamelelerine işarettir. O büyüklere tebaiyet ve veraset yolu ile, kendisi için murad edilen herkes bu büyük devletle müşerref olur.

Mütabaattan sayılan, nefsin itmanına, şeriat sahibi Resulullah (sav) Efendimize mütabaatta hakikati bulmaya bağlı bulunan bu derecenin husulü zaman zaman fena ve beka tavassutu olmadan, sülük ve ezbe tevessülüne girmeden de müyesser olur.

Yine mümkündür ki, hallerden, vecidlerden, tecellilerden, zuhurattan yana bir şey orada olmaya. Bu devlet dahi vaktin nakdi ola.

Ne var ki, bu devlete vusul bulmak; diğer yollara nisbetle velayet yolundan olması daha yakındır. Fakir'in kanaatına göre; diğer yol da, sünnet-i seniyeye tabi olmayı bırakmamak ve bid'atın isminden ve resminden kaçmaktır.

Bir kimse ki, bid'at-ı seyyieye düşmek kaygısı ile bid'at-ı haseneden dahi sakınmaz ise, onun ruh nuru bu devletin rayihasını alamaz.

Bu mana, bugün için cidden zordur. Zira, alem bid'at deryasına dalmıştır; onun zulmetleri ile yetinmektedir. Sünnetin ihyası ve bid'atin kalkması için kimde mecal var ki?

Bu vaktin alimlerinden pek çoğu, bid'atı revaçta tutmaya ve sünneti imha etmeye bakmaktadırlar. Biçok bid'atın cevazına fetva vermektedirler. Hatta halkın taamülü sebebi ile onun hasene olduğuna kail olmaktadırlar. Hatta, insanları dahi onu yapmaya delâlet etmektedirler.

Keşke bileydim, yarım bid'at şüyu bulduğu, batıl dahi örf haline geldiği zaman ne diyecekler? Bu da onlara göre taamül olacak mıdır? Acaba bilmezler mi ki, her taamül istihsan delili olamaz.

Asıl muteber olan taamül odur ki, birinci asırda buluna ve onun üzerine tüm nasın dahi icmaı oldu.

Nitekim bu mana, Fatava-i Gıyasiye'de anlatıldı.

Şeyhü'l-İslâm Şehid (rh) şöyle dedi:

-Belh meşayihinin istihsanını alamayız. Biz, ancak daha önce geçen arkadaşlarımızın kavline göre olan istihsanı alırız.

Çünkü, taamülün bir beldede bulunması onun cevazına deli! olamaz. Onun cevazına delil olması için, birinci asırdan devam edip gelmesi gerekir. Böylece, Resulullah (sav) Efendimizin ikran ile de meşruluğunu kazanmış olur. Durum böyle olmayınca, onların fiili bir hüccet olamaz. Meğer ki, tüm beldelerde bütün insanların bir iş üzerinde icmaı ola. Böyle olunca, icma hüccettir.

Görmez misin ki, tek yerde şarap satmak ve faiz üzerinde taamül olsa, onun helâlliği üzerine fetva verilmez.

Şu manada dahi, hiç şüphe edümeye: Bütün insanların taamülü üzerinde bilgi sahibi olmak, cümle karyelerin ve beldelerin ameline vukuf peydah etmek beşer takatinin dışındadır.



Resulullah (sav) Efendimizin sohbeti, ashabda cümle kamalâtın husulü için yeterlidir.

Sofiye yoluna girmeden, cezbe ve sülük ile mesafe kat etmeden; geçmişteki ulema arasında rüsuh devleti ile müşerref olan hemen her biri; sünnet-i seniyeye tutunup beğenilmeyen bid'attan kaçınmak sureti ile müşerref olmuştu. O sünnet-i seniyenin sahibine salât, selâm ve tahiyyet olsun.

Allah'ım, bize sünnet-i seniye üzerinde sebat ihsan eyle. Bid'atı irtikâb etmekten dahi bizi koru. Sahib-i sünnet hürmetine, ona ve âline salât ve selâm olsun.

367. mektub…

AbdulLatif
18-12-2007, 15:55
Hem Risaletü'n-Nur'un ,velâyet-i kübrâ olan sırr-ı verâset-i Nübüvvet feyzini veren ders-i hakâik dâiresindeki ilm-i hakikat dahi dâire hâricindeki tarikatlere ihtiyaç bırakmaz. Meğer tarikati yanlış anlayıp, güzel rüyalar, hayaller, nur ve zevklere müptelâ ve âhiret faziletinden ayrı olan dünyevî ve hevesî zevkleri arzulayan ve merciiyet makamını isteyen nefisperestler ola...

Yirmi Sekizinci Lem'a - s.734En kudsî bir mücâhede-i mâneviyeyi tazammun eden ve sırr-ı verâset-i nübüvvetle velâyet-i kübrânın feyzine mazhar ve sahâbenin sırr-ı meşrebine medâr olan Risâle-i Nur

Yirmi Sekizinci Lem'a - s.735

Cemaate Sözler'i okumak zamanında, sendeki hissiyât-ı âliye ve fazla inkişaf ve fedakârâne hamiyet-i diniye galeyanının sırrı şudur ki:Velâyet-i kübrâ olan veraset-i Nübüvvetteki makam-ı tebliğin envarı altına girdiğin içindir. O vakit sen, dellâl-ı Kur'ân Said'in vekili, belki mânen aynı hükmüne geçtiğin içindir.

Barla Lâhikası - Mektup No: 210 - s.1513

...................................

bediuzzaman hz. leri İMAMI RABBANİnin 534. mektubunda anlattığı 1.yoldan vasıl olmuştur.......

Birileri gıcık olacakmış olsun...hased edecklermiş etsinler...BANA NE !!!

ubeyd_el_turki
18-12-2007, 16:51
İzahdan ziyade iddiadır bunlar. Said-i Nursi Hz.lerini bir kenara koyarsak hangi talebesi kamil mürşidleri geçmişte peygamberlik kemalatlarına kavuşmuş? Medinede vefat eden Kadiri Şeyhi Mevlana Ziyaeddin Hz.leri'nin elde edemediğini hangi nurcu bulmuştur? Veya o büyük abilerden kaçı bu mübareğe ancak evlat olabilir?

Ey dost, böylesine bir söz oldu mu ? Size yakıştı mı ? İlmin, velayetin kime nasıl verildiğini kim nereden bilebilir ?

Merhum Gönenli Mehmed Efendi'ye bir büyük yaklaşıp "siz ehl-i tarik değilsiniz, mertebenizi merak ederdim, ancak mertebeniz Resulullah AS'ın dizinin dibiymiş yahu" deyip ağlayarak sarılanları duymadık mı ?

Cahil Demirci ustasının zamanın kutbu olduğunu öğrenince şaşıran Hasan-ı Basri KS'leri duymadık mı ?

Risale-i Nur, sahibinin mevlevi,nakşi,kadiri olduğu unutulmasın.

AbdulLatif
18-12-2007, 19:19
Allahü teâlâya hamd olsun! Onun seçdiği kullarına selâm olsun! Bu büyük ni’metin şükrü hangi dil ile yapılır? Allahü teâlâ, biz fakîrleri, îmânımızı, i’tikâdımızı Ehl-i sünnet vel-cemâ’at âlimlerinin “şekkerallahü teâlâ sa’yehüm” bildirdiklerine göre düzeltdikden sonra, Sıddîkdan gelen yola sülûk etmekle şereflendirdi. Bizleri, o büyüklerin mensûbları yapdı. Bu fakîre göre, bu yolda bir adım ilerlemek, başka yollarda yedi adım ilerlemekden dahâ fâidelidir. Peygamberlere uyarak ve vâris olarak, onların kemâlâtına kavuşduran yol ancak bu yüksek tarîkdir. Başka yollar, vilâyetin kemâlâtının sonuna ulaşdırır. Oradan Peygamberlik kemâlâtına kavuşduran yol açılmamışdır. Bunun içindir ki, bu fakîr kitâblarımda ve mektûblarımda, bu büyüklerin yolunun, Eshâb-ı kirâmın “aleyhimürrıdvân” yolu olduğunu yazdım. Eshâb-ı kirâm verâset yolu ile, Peygamberlik kemâlâtından çok şeylere kavuşdukları gibi, bu yolun sonuna varanlar da, onlara uydukları için, o kemâlâtdan çok şeylere kavuşurlar. Bu yolun başında ve ortasında olanlar, sonunda bulunanları çok sevdikleri için, (Kişi, sevdiği ile berâber olur) hadîs-i şerîfindeki müjdeye kavuşurlar.

281. mektub…




birileri bu mektuptaki bazı ibareleri gizlediğim iftirasını atmışlar..AHİRET İNANCI tam oturmamış kişilerin böyle çukurlarda debelenmeleri fıtratları gereğidir...

altını çizip koyu renge boyadığım yeri nasıl gizlemiş oluyorum..o ibareyi buraya koymasam o zaman gizlemiş olurum...

HOCA kisvesi altında etrafına topladıkları insanları kandırıp tatmin olmaktan öte bir maksadının olmadığı ortaya çıkmış bu müsvedde kişilik kendi forumunda şaklabanlıklarına devam etmektedir...

nereyi gizlemişim...gizledi dediği ibareler şunlar...

Peygamberlere uyarak ve vâris olarak, onların kemâlâtına kavuşduran yol ancak bu yüksek tarîkdir

yukarıda görüleceği gibi altını çizerek koyulaştırmışım...

BU MEKTUBU BİZDEN GÖREREK SAHİPLENEN BU KİŞİ ,

daha önceden nubuvvet yolu nakşibendiliktir , velayet yolu kadiriliktir diyecek kadar MEKTUBATI TAHRİF ETMEDE ZİRVE YAPMIŞKEN ve aynı mektuba dayanarak velayet yolundan gidenler yani kadirilerinde nubuvvet yoluna çıktıklarını iddia ederken şimdi bu sözlerini unutmuş , NUBUVVET YOLUNA SADECE NAKŞİBENDİLER çıkar demektedir...

arkadaş , rüzgara göre dönüp duracağına önce fikrin otursun sonra yaz , çiz...

ama devam et , kapasiten belli olsun...

buraya daha önceden naklettiğim 367. mektuptan açıkça anlaşılacağı üzerine 4. derecede mutabbat yoluyla nefsi mutmainne ye kavuşmuş ulema-i rasihun bulunmaktadır ki bunlar tarikatdışu yani sofi yoluna girmeden bu makama çıkmışlardır...

şimdi bu muannid kişiye bu mektubu gösterdiğimiz halde görmezden gelerek suçunu ört bas yapmak için bize iftira yoluna gitmiştir...

534. mektubtan da açıkça anlaşıldığı üzere yollar 2 dir...

1- nubuvet yolu...bu yolun sadece nakşilere ait olduğu iddiasında olsaydı durumu genellemez , azın da azı kişilerden bahsetmez , direk sıddıkıye yolu derdi...(dikkat edin NAKŞİBENDİ YOLU DEMİYOR...arkadaş sen bu nakşibendi kelamını nerden uydurdun...vahiy mi alıyorsun..)

biz bu mektuplar ve bunlar gibi daha önceden naklettiğim ( ilk sayfadan itibaren okunabilir) mektuplardan açıkça anlaşıldığı gibi 367. mektupta alenen söylediği gibi imam sadece TARİKAT YOLLARINDAN DEĞİL , tarikatsız mutabaat yollarından da bahsetmiştir....

göre ne...köre ne !

AbdulLatif
18-12-2007, 19:33
nakşlibendiliğin sahabe yolu olmasının manası yukarıdaki mektupta da geçtiği gibi , diğer yollardan PEYGAMBER KEMALATLARINA ulaşma olmadığından , nalşibendi tarikatı yolundan olduğundandır...

Peygamberlere uyarak ve vâris olarak, onların kemâlâtına kavuşduran yol ancak bu yüksek tarîkdir. Başka yollar, vilâyetin kemâlâtının sonuna ulaşdırır. Oradan Peygamberlik kemâlâtına kavuşduran yol açılmamışdır. Bunun içindir ki, bu fakîr kitâblarımda ve mektûblarımda, bu büyüklerin yolunun, Eshâb-ı kirâmın “aleyhimürrıdvân” yolu olduğunu yazdım. Eshâb-ı kirâm verâset yolu ile, Peygamberlik kemâlâtından çok şeylere kavuşdukları gibi, bu yolun sonuna varanlar da, onlara uydukları için, o kemâlâtdan çok şeylere kavuşurlar. Bu yolun başında ve ortasında olanlar, sonunda bulunanları çok sevdikleri için, (Kişi, sevdiği ile berâber olur) hadîs-i şerîfindeki müjdeye kavuşurlar.

281. mektub…

neymiş efendim , neden ashab yolu deniyormuş nakşibendi yoluna çünkü PEYGAMBER KEMALATLARINA ANCAK BU YOLLA ÇIKILABİLİYOR...(TARİKAT YOLU OLARAK)

yani bu mana 534. mektupta da geçen velayet yolundan sonra bazı kişilerin nubuvvet yolu ile nubuvvet kemalatına da erebileceklerini söylediği söz böylece açığa çıkmış oluyor...

yani
1. yol olan kurbu nubuvvet , ASALETEN PEYGAMBERLERE AİTTİR...sonra tabi olma yoluyla ashabına aittir...sonra da bu ümmetin büyük velilerinden bazı kişiler için ki bunlar sahabeye göre azın da azı kişilerdir....

yalnız nakşibendi yolu ile bazı büyük nakşibendi evliyası , yani hepsi değil , da sıddıkıye nisbeti altında olduklarından peygamber kemalatına ulaşma imkanına sahipler...

yani nubuvvet yolu , nakşibendilerDEN BAZI MURAD lar ile bu ümmetten diğer MURAD LARA AÇIKTIR...ki bunlar tarikatdışı kişilerdir...TABİİN BÜYÜKLERİ...TEBE,İ TABİİN BÜYÜKLER GİBİ...BU DEVİR DE DE BU YOLDAN VASIL OLANLAR OLABİLİR....YOL AÇIKTIR...NETEKİM BEDİUZAMAN BU YOLDAN VASIL OLMUŞTUR....

AbdulLatif
18-12-2007, 19:46
***

Yukarıda anlatılan manaya göre, şöyle bir soru sorulabilir:

— Üstteki hüküm, MÜCEDDİD-İ ELF-İ SANİ manasını nakzetmektedir. İkinci cild mektuplarından birine (İkinci cilt, 4. mektup) MÜCEDDİD-Î ELF-İ SANl manası beyanında şöyle dere edilmişti:

— O müddet içinde, ümmete feyiz çeşitlerinden her ne gelir ise., ancak onun tavassutu ile gelir.. Bu vakitte, kutuplar, evtad, büdelâ, nüceba müsavidir.

Bu soruya cevab olarak şöyle derim:

— Bu makamda, MÜCEDDlD-İ ELF, Hazret-i Şeyh'in (Abdülkadir Geylânî Hz. nin) yerine naibdir. (Yani: Vekili..) Allah sırrının kudsiyetini artırsın.. Bu muamele dahi, Hazret-i Şeyh'e niyabeten yapılmaktadır. Nitekim, bu manada şöyle demişlerdir:

— Ayın nuru, güneşin nurundan istifade yollu gelmiştir.. Durum, böyle olunca, bir mahzur yoktur.

***

.

görüldüğü gibi İMAMI RABBANİ bile devrinde feyizleri VEKALETEN VERMİŞKEN tarikat yolunda hangi tarikat olursa olsun feyizler tavassut ile gelmektedir..yani geylani nin tavassutu ile...

ancak KURBU NUBUVVETTEN vasıl olan büyükler ile nakşibendi tarikatından nihayete ermiş bazı nakşibendi büyükleri velayet yolundan sonra nubuvvet yoluna geçtikleri zaman tavassut aradan kalkar ve feyizleri asıldan alırlar ve kimse de hail , perde olamaz ....


ayrıca zaten 518. mektuptan da anlaşıldığı üzere SIDDIKIYET NİSBETİ TAM OLARAK ZUHUR ETMEMEKTEDİR...


.................................................. ...........

Hayret edilecek bir durumdur ki, bu büyük nisbet, tam miktarina göre zuhur etmez.

Hatira gelen su ki: Bunun zuhuru, ahiret için zahire olur; güzel bir bedel müyesser olur.
Bu rüya ile, o tereddüdlerden sifa hasil oldu.

Vakit, kiyamete yakin vakittir. Ve zulmetlerin teraküm ettigi vakittir. Bunda nasil bir hayir olur ve ne gibi bir nuraniyet vardir. Meger ki onu, Mehdi zahiri hilâfetle müeyyed olarak terviç eyleye. Allah ondan razi olsun.

518. mektub...


hepinize hayırlı bayramlar...

HİDAYETLE....

elmnightmare
18-12-2007, 22:22
Peygamberlere uyarak ve vâris olarak, onların kemâlâtına kavuşduran yol ancak bu yüksek tarîkdir.
Ancak, ancak,, ancak,................................

AbdulLatif
23-12-2007, 22:48
Peygamberlere uyarak ve vâris olarak, onların kemâlâtına kavuşduran yol ancak bu yüksek tarîkdir.
Ancak, ancak,, ancak,................................

mektubata toptan bakıldığında ve hassaten 281. mektuba bakıldığında burada yapılan kıyasın TARİKATLAR ARASINDA OLDUĞU güneş gibi hakikattir...

534. mektubtan ,
367. mektubtan

ve konunun başından beri nakletiğimiz diğer mektublardan da açıkça , TEVİLE GEREK KALMAYACAK KADAR AÇIK İBARELERLE GEÇTİĞİ defaat üzerine kereler kadar defaatle İSPAT EDİLMİŞTİR Kİ ;

TARİKATDIŞI TASAVVUF VARDIR...(TASAVVUF : peygamberimizden itibaren şahsiyeti büyük müslümanların yaşadığı İHSAN makamıyla alakalı manevi hayat )

NUBUVVET YOLU , TARİKAT BERZAHINDAN AYRI BİR YOLDUR...lakin bazı nakşibendi büyükleri velayet yolundan da bu yola ulaşabilmişlerdir ( mesela İMAMI RABBANİ)...

MEKTUBATTA GEÇEN KELİMELERİ KULLANILDIĞI ANLAMDAN BAŞKA ................ BU SUÇLARININ CEZASINI AHİRETTE ÇEKECEKLERDİR...


bu günlerde nakşibendilerle - risaleler ve dolayısıyla bediuzzaman arasında ............ SANAL ALEMDE emellerine ulaşacaklarını zannediyorlarsa yanılıyorlar...

....... duyurulur...


EN YÜCE KARAKTER ADALETTİR...(HZ.ALİ)

MODERATOR NOTU: lütfen uslubunuzu ithamlardan arındırınız. Dini Konular Kaidelerine bakın.

bi husben
15-01-2008, 11:29
Evet kardeşlerim konuyu baştan sona kadar okudum. Hirahosun her dem bahsettiği Risalelerdeki tahrifat konusunda bizzat kendisinin kendi anladığını risaledemiş gibi vermesinden mütevellit, tahrif ettiği ayan beyan ortaya konulmuş, Kılıçustası kardeşimden Allah razı olsun. Yazdığı şekilde Tahrifat olmadığı, ehl-i sünnet akidesine muhalefet olmadığı isbat edilince de sus pus olup cevap vermekten imtina etmektedir.

Daha yeni anladığım ve kendisine de izah etmeye çalıştığım bir varta şudur; Hirahos kardeş arabi bilmemesine ve sadece elindeki iki adet tercümeye ve bu tercüme müelliflerinin kendi anladıklarıyla izah etmelerine iktifa etmesine binaen; Mektubatun-nur ve mektubatur Rabbaninin aynı hakikatten bahsettiklerini anlamamakta direnmektedir.
Sebebi ise eger dese ki evet, imam-ı Rabbani bu Ustad aynı hakikatten bahsetmişler, en kolay ve en kısa yol sünnet-i seniyyeye ittiba' olan velayet-i kübra olan yolda çalışmaktır. dese menkıbelerini, kerametlerini, zuhuratlarını anlattıkları zevatın velayet-i suğrada gittiklerini kabul etmek zorunda kalacak. Bu ise ona göre muhaldir. Halbuki Kılıçustası kardeşin defaatle ve kör olan gözlere dahi gösterecek büyüklükte yazarak gösterdiği şu mektub onu anında ilzam etmeliydi; Hirahos kardeşim, farzet İmam-ı Rabbani sana diyor oğlum iyi anla diye;





hirahos bu.... risalerdeki hataları görür ama; risalerde ki islama zıt görüşlerin kat be kat daha büyükleri kendi savunduğu fusuta futuhatta mesnevide duruken onları görmezlikten gelir

beldusin
15-01-2008, 11:55
kac gündür takip ediyorum

Bu tartismalarin amacini anlayamadim.


Foruma üye olmam izin verildiyse
mesajlari okumama izin verildiyse
bu soruya cevap aramama da izin vardir herhalde?


Risale-i Nur forumlarina ehl-i tarikat gecinenler, Ehl-i tarikat forumlarina Nur talebesi gecinenler girip ..... yaristiriyor, fitne cikariyor. Kim kime neyi anlatmaya calisiyor?

Ortada yanlış varsa büyüklerimizin eli armut mu topluyor, onlar çıkıp gereken kişilere gereken izahları yapmazmıydı. Yapmayıp bu işi sana bana bırakıyorlarsa İttihad-i İslam'a darbeye vesile olanları büyük tanımayız.

benim gordugum bu konularda ......... yaristirmak, cemaat/tarikat enaniyeti namina kendi nefsini ve enaniyetini konusturmakdan ibaret. Bu sekilde davranan insan ister hakikat namine desin, ister teblig vazifem desin......

Allah muhafaza ne tarikat ne cemaat, hep nefsaniyet hep enaniyet...


Siz bana Risale-i Nur'dan "ehl-i tarikata itiraz edip, Risale-i Nur mesleğini isbata calisin" yada Ehl-i Tasavvuf veliyullah ve aktabin eserlerinden "Gayri meslek ve meşreplerin rüesalarini çürütün" mealinde bir delili getirebilirmisiniz.

Risale-i Nur'lar da 'Nurlara itiraz olursa (Tarikat Büyüklerinden!) izah edin, elini öpün dua isteyin' var... Tekkelerine gidip kafalarini ütüleyin yok.

Burasi ehl-i Tarikatin tekkesi hükmündedir. Ben Risale-i Nur okuyorum, duasini alabilecegim insanlari ziyarete, himmetinden istifade edeceğim insanlari tanimaya geldim. Silesilelerdeki büyüklerimizi öğrendim Üstadim gibi dualarima dahil eyledim.

Nurlara itiraz edip fitne cikaranlari, işi münafiklik iftirasina kadar vardiranlari - Tarikat ve Tasavvufun düsturlari gereğince- biz ehl-i tarikatten bilmedigimiz icin onlara lafimiz olamaz. Kardesler begenirsin begenmezsiniz, ortada hizmet var. Hatalar varsa Cenab-i Hakka dua edin affetsin....

İttihad-i İslam

İttihad-i İslam

İttihad-i İslam

İttihad-i İslam

AbdulLatif
15-01-2008, 12:49
http://www.ihvan-forum.com/showthread.php?t=44689


http://www.ihvan-forum.com/showthread.php?t=42300&highlight=%FC%E7+velayet


http://www.ihvan-forum.com/showthread.php?t=45763


http://www.ihvan-forum.com/showthread.php?t=44324


http://www.ihvan-forum.com/showthread.php?t=45577&page=6


bu konu , yukarıda linkleri verilen konular ve benim açtığım diğer konuların amacı :


hirahos denilen kişinin ve başka bir forumda kümelenen 3-5 kişinin TARİKAT , TASAVVUF , RİSALELER VE BEDİUZZAMAN hakkında ilmen ve ahlaken kabul etmemizin mümkün olmadığı bir tarzda YANLIŞ VE ÇARPITILMIŞ yazılarından kaynaklanmaktadır...

biz burada olmayan bir şeyi açığa çıkarmadık...

zaten olan ve yayılan bir yanlışlığa dur demektir maksadımız...

bediuzzaman ın 5. mektubunda imamı rabbaniden beyan ettiği

velayet- i suğra
velayet- i vusta
velayet- kübra

tanımlamaları ANLAM VE MANA OLARAK , MEKTUBATI RABBANİ den alıntılandığını İSPAT edilmiştir...

bediuzzaman , mektubatı anlayamayacak kadar cahil değildir ...
bediuzzaman , mektubatı çarpıtan bir yalancı değildir...
bediuzzaman , imamı rabbani nin söylemediği şeyleri onun adına uydurmamaktadır...


Üç velâyet



http://www.karakalem.net/imgs/authors/1b5a65c511a5024267f7a0a778d6c347.gif http://www.karakalem.net/imgs/emailButton.gif (http://www.karakalem.net/?author=Metin+Karaba%FEo%F0lu&article=2840&backto=www%2Ekarakalem%2Enet%2Fdefault%2Easp%3Fart icle%3D2840)


RİSALE-İ NUR müellifinin Mektubat’taki üç velâyet ayrımı, özellikle de ikincisi, Risale-i Nur okuyanlar için ‘kapalı’ kalan hususlar arasındadır. Bu ayrımda ‘velâyet-i suğra’yı bildiğimiz velâyet, yani ehl-i tasavvufun yolu; ‘velâyet-i kübra’yı ise sahabe mesleği olarak açıklamak, Risale-i Nur’un bütününe bakarak mümkündür ve doğrudur ama, ortadaki ‘velâyet-i vustâ’nın tarifi bir türlü açılmaz zihnimizde. Küçük velâyet ile büyük velâyet arasında ‘orta velâyet,’ bir sır, bir müphemiyet olarak kalır bizim için.

Bediüzzaman’ın Kur’ân’a talebelik yolunda üstadlarından İmam-ı Rabbanî’nin hayatına ve seyr-i sülûkuna dair tahlilini düşündüğümde zihnimde çözülen bir sırdır bu benim için. Risale-i Nur müellifinin Eski Said’in Yeni Said’e dönüştüğü süreçte İmam-ı Rabbanî’nin “Mirza Bediüzzaman’a” hitapla yazılmış mektubundaki “Tevhid-i kıble et; kıbleni birle. Bir mahalde olanı her yerde bulabilirsin, mahalden mahale dolaşanı ise hiçbir yerde bulamazsın” sözünün hususî bir yeri vardır; bunu, bizatihî Bediüzzaman anlatır. Bu söz üzerine, ‘üstadlarının üstadı’ olarak Kur’ân’da ‘tevhid-i kıble’ eder Bediüzzaman. “Yirmidördüncü Söz”de ‘reşha’ sembolizmiyle tarif ettiği ‘veraset-i nübüvvet’ mührünü taşıyan ‘velâyet-i kübra’ mesleğine böylece avdet eder.

Bediüzzaman’ın bu dönüşümü, bir açıdan, onun bizatihî İmam-ı Rabbanî’de gördüğü bir dönüşümü insana düşündürür. Bediüzzaman’ın belirttiğine göre, İmam-ı Rabbanî’nin seyr-i sülûkunu üç aşamada açıklamak gerekir. İmam-ı Rabbanî’nin çıktığı birinci basamak, ‘vahdet-i vücud’ mesleğidir. Bir süre bu meslek üzere seyr-i sülûk eden büyük imam, sonra bu mesleği bırakarak vahdeti’ş-şuhud mesleğine yönelmiştir. Tasavvuf dairesi içindeki bu iki meslek, ilk anda aralarında çok da büyük fark olmayan iki meslek olarak görünür ama; Bediüzzaman’a göre, “Lâ mevcuda illâ hu” ile “Lâ meşhude illâ hu” arasındaki fark, ciddi ve büyük bir farktır. İlkinde insanın karşısına çıkması muhtemel vartalar, ikincisinde büyük ölçüde izale olmaktadır.

(Bu çerçevede bir adalet ve hikmet insanı olarak Bediüzzaman’ın vahdet-i vücud mesleğini dahi nazarî ve şuhudî olmak üzere ikiye ayırdığını belirtelim. Nazarî vahdet-i vücud daha da riskli bir alanda durmaktadır; ‘herşeyi Allah’ gören ‘panteizm’le iltibas olunma riski, zevkî ve şuhudî vahdet-i vücuda nisbetle çok daha yüksektir. Bu risk, şu maddecilik asrında bir kat daha yükselmiş haldedir. Sözün kısası, vahdet-i vücud mesleği içerisinde dahi “Allah’tan başka mevcud yoktur” diye bilmenin yol açacağı vartalar, “Allah’tan başka meşhud yoktur” diye görmenin yol açacağı vartalardan çok daha fazla ve büyüktür.)

“Allah’tan başka mevcud yoktur” diyen vahdet-i vücud mesleğine karşılık “Allah’tan başka meşhud yoktur” diyen vahdet-i şuhud mesleği, vücud ile şuhud nüansını içeriyor olması itibarıyla, vahdet-i vücud mesleğinin risklerini büyük ölçüde bertaraf eder. Ama bu meslek de, Bediüzzaman’a göre, sonuç itibarıyla tasavvuf dairesi içerisinde bir seyr-i sülûka işaret etmektedir.

Risale-i Nur müellifi, ‘vahdet-i vücud’dan ‘vahdet-i şuhud’a geçen İmam-ı Rabbanî’nin, daha sonra tabir yerindeyse ‘verâset-i evliyâ’dan ‘verâset-i nübüvvet’e geçtiğini belirtir. Aktardığına göre, bu geçişin bir nişanesi olarak İmam-ı Rabbanî, “Bir tek sünnet-i seniyyeye ittiba noktasında hâsıl olan makbuliyet, yüz adab ve nevâfil-i hususiyeden gelemez! Bir farz, bin sünnete müreccah olduğu gibi; bir sünnet-i seniyye dahi, bin âdâb-ı tasavvufa müreccahtır” hükmüne ulaşmıştır.

“Muhakkak budur” dememekle birlikte, kendi namıma, “Beşinci Mektub”daki ‘üç velâyet’ kavramının, İmam-ı Rabbanî’nin yaşadığı sürece denk geldiğini düşünüyorum. Bana öyle geliyor ki; şuhudî vahdet-i vücud ‘velâyet-i suğra’nın nihayetini gösterirken, vahdet-i şuhud ‘velâyet-i vustâ’ya işaret ediyor; ve sünnet-i seniyyeye ittiba ile ‘verâset-i nübüvvet’ diye de tabir olunan sahabe mesleğine ve kerametsiz ‘velâyet-i kübra’ya ulaşılmış oluyor.

Meseleyi böyle gördüğümde, gerek Bediüzzaman’ın Risale-i Nur’unu, gerek İmam-ı Rabbanî’nin Mektubat’ını, gerek İmam-ı Gazalî’nin İhyâ’sını okurken dünyama taşınanlar arasındaki yakınlığın sırrını daha bir kavrar gibi oluyorum.

Öte yandan, Bediüzzaman’a “Ondokuzuncu Söz” ve “Onbirinci Lem’a”yı yazdıran sırrı, özellikle de “Yirmidördüncü Söz”ün ‘meyve’li son ‘dal’ında ‘şeriat ve sünnet-i seniyyenin ahkâmı içinde cilveleri intişar eden esmâ-i ilâhiye’ ifadesine yüklenen anlamı böylece biraz daha bariz biçimde kavrıyorum.

Gariptir, marifetullahın anahtarını daha ‘bâtınî’ ve hatta ‘mistik’ süreçlerde arayan anlayışlara inat, Bediüzzaman ‘sünnet-i seniyyeye ittiba’ olarak gösteriyor küllî bir marifetullah yolculuğunun adresini.

İki aydır fırsat buldukça Mektubat-ı Rabbanî’yi okurken gördüğüm de bu; Gazalî’nin İhyâ’sını her okuyuşta gördüğüm de...

Bilvesile, bir son nükteyi aktarmak isterim: Bediüzzaman’ın tasavvufa bakışının özünü veren “Telvihat-ı Tis’a”nın “sekizinci telvih”ine, yukarıda İmam-ı Rabbanî’nin ulaştığı hükmü ‘sadırdan değil, satırdan’ nakletmek üzere şu yazıyı yazarken bir kez daha baktığımda, şaşırdım ve sevindim. Zira, İhyâ’yı okuduğum zamandan beri, Risale-i Nur ve tasavvuf arasındaki ilişki ve gerilim üzerine söz açıldığında “Bediüzzaman’ın çizgisi ile Gazalî’nin İhyâ’da ortaya koyduğu türden ‘sünnet-merkezli’ bir tasavvuf arasında bir gerilim değil muvafakat olduğunu düşünüyorum” diyordum her defasında. Sözkonusu “sekizinci telvih”te gördüm ki, Bediüzzaman, “Bir sünnet-i seniyye, bin âdâb-ı tasavvufa müreccahtır” sözünü sadece İmam-ı Rabbanî’ye atıfla sözlemiyor. Bilakis, “Çok Sözler’de isbat edildiği gibi; ve İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbanî gibi muhakkıkîn-i ehl–i tarikat derler ki” diyerek zikrediyor.
Her neyse; biraz dağınık bir yazı oldu, farkındayım. Ama yine de, semeredar bir mütalaa ve müzakerenin muharriki olur diye ümit ediyorum.


....................................

VELAYET- İ VÜSTA KELİMESİNİN İMAMI RABBANİ NİN MEKTUBATLARINDA BİREBİR GEÇMEDİĞİ İÇİN , BÜTÜN BU YANILGILARA VE VARTALARA DÜŞEN KİŞİLERE ŞUNU SORMAK İSTİYORUM...

SİZ BANA KURAN-I KERİMDE VEYA HADİSİ ŞERİFLERDE " TASAVVUF VE SUFİ" kelimesini gösterebilirmisiniz ? hayır gösteremezsiniz...çünkü bu kelimeler birebir ne kuran da geçer ne de hadislerde....biz neye inanırız...bunlar lafzen olmasa da mana olarak vardır a inanırız...

o halde sizin , bu kelimeler kuranda ve hadislerde olmadığı için TASAVVUFU REDDEDEN VEHHABİLERDEN düzey bakımından ne farkınız var ?

dediğim gibi ; üstadın imamı rabbaniye dayandırarak risalelerinde belirttiği her bir cümlesi YA BİREBİR YA DA MANA OLARAK MUTLAKA vardır ve geçmektedir...

bizim baştan beri verdiğimiz mücadelenin ikinci ayağı budur....


birincisi ise ağşağıdaki deliller ışığında :




Nefsi tezkiye etmek için bir müslümanın herhangi bir şeyhe bağlanmasının gerekliliği ne boyuttadır? Bir şeyhe bağlanmaksızın nefsi arındırmak mümkün müdür?

Bu sorunun cevabı olarak üstadım şeyh Muhammed el- Arabkendi’den yapacağım şu nakille yetinmek istiyorum. O, bu konuda şöyle demektedir: “Allah’a ulaşmak için bir şeyhe intisap etmeksizin sadece kur’an ve sünnet’le amel etmek yeterlidir; ama bu, gerçekten çok az insan için mümkün olabilir.

salih ekinci efendi...

..................................................

bu konuda İMAMI RABBANİ NE DEMİŞ :

Caiz olur ki, şeyhin tavassutu olmadan, Sübhan Hakkın fazlı terbiye ede... Kendisini, zikir tekrarı ile mukarrebin zümresinden kılar. Hatta, zikir tekrarı olmadan, yakınlık mertebeleri ile müşerref olması, Allahu Teala'nın veli kulları arasına girmesi caiz olur.

437. mektub...

.................................................. ...


DÖRDÜNCÜ DERECE

Bu dahi, mütabaattan bir derecedir.

Anlatılan birinci derecede, bu mütabaatın sureti vardın bu dahi itibarın hakikatidir.
Mütabaatta sayılan bu dördüncü derece, rasihun ulemaya mahsustur. Allahu Teala, onların çalışmalarını şükrana lâyık eylesin. Zira, bunlar mütabaat devleti ile tahakkuk etmektedirler. Amma nefsin itminanından sonra.
Her ne kadar evliyaya bir parça nefis itminanı hasıl olsa dahi, amma kalb temkininden sonra. Ne var ki, kemal manada itminan, nefis için nübüvvet kemalâtının tahsilinde hasıl olur. Ulemanın dahi veraset yolu ile ondan nasibi vardır.
Rasihun ulema, şeriatın hakikati ile tahakkuk etmişlerdir. Bu dahi, ittiba etmenin hakikatidir. Bu tahakkukta vasıta dahi, kemal manada nefsin itminanıdır.
Anlatılan manadaki kemal, bunların gayrında olmadığı için, zaman zaman şeriatın suretini karıştırırlar. Bazan dahi, şeriatın hakikati ile tahakkuk ederler.
Burada, rasihun üzerine bir beyan yapalım. Ta ki, her zahir alim, rüsuh iddiasına girmeye. Kendi emmare nefsini dahi, rasil alimin mutmainne nefsi gibi sanmaya.
O, öyle bir şahıstır ki, Kur'an ve hadis müteşabihatından nasibi vardır. Surelerin başlarında bulunan mukattaat-ı huruf sırlarından yana da hazzı vardır.
Müteşabihattan tevili, derin manalı sırlar cümlesindendir. Tahayyül edilmeye ki; orada geçen:
"Yed.." (E) lâfzı kudret tevillidir.
"Vech..." (Yüz) vechinde dahi, zat tevili vardır. Zira, böyle şeyler, zahir ilminden gelir ki, sırtardan yana dokunduğu yoktur.
Bu sırların sahibi, enmiyadır. Onlara salât ve selâm olsun. Bu rumuzlar dahi, onların muamelelerine işarettir. O büyüklere tebaiyet ve veraset yolu ile, kendisi için murad edilen herkes bu büyük devletle müşerref olur.
Mütabaattan sayılan, nefsin itmanına, şeriat sahibi Resulullah (sav) Efendimize mütabaatta hakikati bulmaya bağlı bulunan bu derecenin husulü zaman zaman fena ve beka tavassutu olmadan, sülük ve ezbe tevessülüne girmeden de müyesser olur.
Yine mümkündür ki, hallerden, vecidlerden, tecellilerden, zuhurattan yana bir şey orada olmaya. Bu devlet dahi vaktin nakdi ola.
Ne var ki, bu devlete vusul bulmak; diğer yollara nisbetle velayet yolundan olması daha yakındır. Fakir'in kanaatına göre; diğer yol da, sünnet-i seniyeye tabi olmayı bırakmamak ve bid'atın isminden ve resminden kaçmaktır.
Bir kimse ki, bid'at-ı seyyieye düşmek kaygısı ile bid'at-ı haseneden dahi sakınmaz ise, onun ruh nuru bu devletin rayihasını alamaz.
Bu mana, bugün için cidden zordur. Zira, alem bid'at deryasına dalmıştır; onun zulmetleri ile yetinmektedir. Sünnetin ihyası ve bid'atin kalkması için kimde mecal var ki?
Bu vaktin alimlerinden pek çoğu, bid'atı revaçta tutmaya ve sünneti imha etmeye bakmaktadırlar. Biçok bid'atın cevazına fetva vermektedirler. Hatta halkın taamülü sebebi ile onun hasene olduğuna kail olmaktadırlar. Hatta, insanları dahi onu yapmaya delâlet etmektedirler.
Keşke bileydim, yarım bid'at şüyu bulduğu, batıl dahi örf haline geldiği zaman ne diyecekler? Bu da onlara göre taamül olacak mıdır? Acaba bilmezler mi ki, her taamül istihsan delili olamaz.
Asıl muteber olan taamül odur ki, birinci asırda buluna ve onun üzerine tüm nasın dahi icmaı oldu.
Nitekim bu mana, Fatava-i Gıyasiye'de anlatıldı.
Şeyhü'l-İslâm Şehid (rh) şöyle dedi:
-Belh meşayihinin istihsanını alamayız. Biz, ancak daha önce geçen arkadaşlarımızın kavline göre olan istihsanı alırız.
Çünkü, taamülün bir beldede bulunması onun cevazına deli! olamaz. Onun cevazına delil olması için, birinci asırdan devam edip gelmesi gerekir. Böylece, Resulullah (sav) Efendimizin ikran ile de meşruluğunu kazanmış olur. Durum böyle olmayınca, onların fiili bir hüccet olamaz. Meğer ki, tüm beldelerde bütün insanların bir iş üzerinde icmaı ola. Böyle olunca, icma hüccettir.
Görmez misin ki, tek yerde şarap satmak ve faiz üzerinde taamül olsa, onun helâlliği üzerine fetva verilmez.
Şu manada dahi, hiç şüphe edümeye: Bütün insanların taamülü üzerinde bilgi sahibi olmak, cümle karyelerin ve beldelerin ameline vukuf peydah etmek beşer takatinin dışındadır.
Birinci asırdaki taamül, hakikatte Resulullah (sav) Efendimizin takriri olup onun sünnetine racidir.
Bid'at nere? O bid'atın hasene oluşu nere?
Resulullah (sav) Efendimizin sohbeti, ashabda cümle kamalâtın husulü için yeterlidir.

Sofiye yoluna girmeden, cezbe ve sülük ile mesafe kat etmeden; geçmişteki ulema arasında rüsuh devleti ile müşerref olan hemen her biri; sünnet-i seniyeye tutunup beğenilmeyen bid'attan kaçınmak sureti iie müşerref olmuştu. O sünnet-i seniyenin sahibine salât, selâm ve tahiyyet olsun.
Allah'ım, bize sünnet-i seniye üzerinde sebat ihsan eyle. Bid'atı irtikâb etmekten dahi bizi koru. Sahib-i sünnet hürmetine, ona ve âline salât ve selâm olsun.

367. mekrub..

.................................................

Bu Fakir'in ilminin yetiştiği şu ki:

Nakşibendiye nisbeti ve huzuru, kemal haddine ulaştığı zaman, velâyeti-i kübra ile ittisal ederler. Ve onlara, bu velayeti kemalâtından bol haz husule gelir. Ama, bunların dışında kalan tarikatlarda durum böyle değildir. Zira, onların nihayeti kemalleri berki tecellinin husulüdür.

316. mektub…


Bu fakîre göre, bu yolda bir adım ilerlemek, başka yollarda yedi adım ilerlemekden dahâ fâidelidir. Peygamberlere uyarak ve vâris olarak, onların kemâlâtına kavuşduran tarikat ancak bu yüksek tarîkdir. Başka tarikatlar , vilâyetin kemâlâtının sonuna ulaşdırır. Oradan Peygamberlik kemâlâtına kavuşduran yol açılmamışdır. Bunun içindir ki, bu fakîr kitâblarımda ve mektûblarımda, bu büyüklerin yolunun, Eshâb-ı kirâmın “aleyhimürrıdvân” yolu olduğunu yazdım. Eshâb-ı kirâm verâset yolu ile, Peygamberlik kemâlâtından çok şeylere kavuşdukları gibi, bu yolun sonuna varanlar da, onlara uydukları için, o kemâlâtdan çok şeylere kavuşurlar.

281. mektub..

Yüce Mukaddes Cenab-ı Hakka ulaştıran yol ikidir..
BİRİNCİSİ: Kurb-ü nübüvvete taalluk eden yoldur.. Nübüvvet erbabına salât ve tahiyyet..

Bu yol, aslın da aslına ulaştırır..

Asaleten bu yoldan ulaşanlar, enbiyadır. Onlara salât ve selâm.. Bir de onların ashab-ı kiramı..

Bir de, Ümmetin büyük evliyasından diğerleridir yani: Kendisi için murad edilenler.. İsterse bu zümre, az; hatta azdan daha az olsunlar..

Bu yolda tavassut ve hail yoktur. Bu büyük vasıllardan her kim feyz alacak ise., asıldan alır. Hem de hiç kimsenin tavassutu olmadan..

Sonra, bunların biri, diğerine hail de olmaz..

İKİNCİ YOL: Kurb-ü velayettir. Aktab, evtad, büdelâ, nüceba ve Allah-ü Taâlâ'nın umum velî kullan bu yoldan vâsıl olurlar..

Sülüktariki da bu yoldan ibarettir. Hatta bilinen cezbe dahi, bu yola dahildir.
Burada tavassut ve hail olma durumu vardır.

BİR T E N B İ H ..

Şunun da bilinmesi yerinde olur ki..

Bir şahsın, kurb-ü velayet yolundan kurb-ü nübüvvete ulaşması sahih olur.. Bu durumda, her iki muameleye de ortaklığı olur.. Enbiyaya uyduluğu ile kendisine, orada bir mahal ihsan edilir.. Onlara salât ve selâm olsun.. Bu durumda, her iki yolun muamelesi dahi, ona bağlı olur..

534. mektub…

ağaşıda yazdığım hakikatlere inanmamdır....


1- tarikatlar içinde velayeti kübraya ulaştıran tarikat nakşibendi tarikatıdır...bu tarikatta bu kemalata açık bir yol vardır...lakin bu nisbet ve huzurun kemal haddine ulaşması lazım...

2- diğer tarikatlarda böyle bir yol yoktur...yani tarikatın içinde böyle bir yol yoktur...

3- velayet yolundan giden bazı şahıslar velayeti kübra ya ulaşabilirler...bunlar muradlardır , hangi tarikattan olursa olsun...

4- 534. mektub , 367. mektub , 437. mektub , 286. mektublardan da açıkça anlaşıldığı gibi herhangi bir şeyhin TAVASSUTU " olmadan da velayeti kübraya ulaşan kişiler vardır... bu kişiler üveysi de olabilir , olmadan da olur...(437. ve 367. mektub)

5- tarikat olmadan bir şeyhe bağlanmadan ,ALLAH vasıl olmak nefsi mutmainne olmak mümkündür...

bi husben
15-01-2008, 13:22
O zıt sandıklarınız sizin aklınıza zıt olmasın?


halep arşın burun

kimse karışmayacak forumdanda atmayacaklarsa ıspata hazırım hakem kuran ve sunnet olsun

ATTAR
15-01-2008, 14:46
usta kardeşim.mektubat dersleri aldın mı.? ne bileyim. bir bayram hoca gibi onu şerh ve de izah edebilecek biri oldun mu.?

ATTAR
15-01-2008, 14:56
kendi başına yürüyor gözükenler aslında kendi başlarına yürümüyorlar...o (ebubeki sifil) şahsın hatası da bu...

mesela risale-i nur meslekinde olanlar , tek başlarına mı ilerliyorlar...?

diğer cemaatlar da hakeza...

bununla birlikte , tabiiin ve de tebe-i tabiin dönemlerinde tek başlarına yürüyenler olduğu gibi , ümmetin sonu başına benzeyeceğinden dolayı , bu zamanlarda da tek başına gidenler olabilir...

ALLAH a vasıl eden yollar kullar adedince değilmidir ?

madem öyle imam rabbani bu ümmedin sonunun başına benzeyişini nazıl izah eylemiş.?

usta sana bir de özel soru : ama ister cevab ver ister verme.

sen şu an herhangi bir kapıdan derslimisin.ben menzildensin diye biliyorum.ç

eğer sen hala menzilden dersine devam ediyorsan sana son bir sorum var.zaten dersine devam etmiyorsan zaten sorun yok demekdir buraya nakletdiklerin ile alakalı.

hirahos
15-01-2008, 15:01
Usame abim, Mektubat-ı Rabbani'yi kaç kere okudunuz.. Baştan sona..

Başkalarına güvenmeyiniz, kendiniz bizzat okuyunuz.. Yavaş yavaş hazmede hazmede.. Altını çize çize..

Ayrıca bu konuları takip eden var ise, onlara da bizzat kendilerinin okumasını tavsiye ederim.. Baksınlar bakalım kim isabet ediyor, kim yanılıyor.. Allah'a şükür herkesin aklı var, birikimi var.. İmkanlar bol.. Anlayışı da var..

İkincisi, menkibe keşif kendinden menkul keramet dediğiniz hadise, önceden Risale okuyup da rüyasında Said Nursi'ce Kadiriye yönlendirilen Abdullah Baba'ya ait olan olmalı.. O hadiseden hariç, mübareğin bu konudaki görüşlerini ve sohbetlerini de vermiştim halbuki.. Onlar nitelendirdiğiniz şey değildir.. Bakınız Sohbet, Sünnet-i Müekkedededir.. Resulullah Efendimiz ömrü boyunca bu sünnetlerini işlemişlerdir.. Evliyaullah da bu sünneti işlerler.. Sohbet nedir öğrenebilmeniz için lütfen temel tasavvufi eserlere müracat ediniz mesela Reşahat, Adap, Minah vs..

Bunun haricinde 50-60 Meşayihten belki daha fazla sohbet, görüş nakilleri yaptım.. Bunların hiç biri menkibe değildir.. Kelamdır.. Sözdür.. Görüştür.. Hem menkibe olsa ne olur ki? Menkibeler boş uydurulmuş şeyler midir? Hakikatten hali midirler?

Önce Mektubat'ı tamamen okuyunuz, notlarınızı alınız, sonra gelin bu konuları müzakere edelim.. Ama tüm mektupları..

İnşallah birbirimizden istifademiz ziyede olsun..

Mürşid-i Kamilleri de küçümseyip durmayınız.. Siz görmediniz ama görenler sizleri uyarıyorlar.. Onlar sizin bildiğiniz gibi değildirler.. Size bildirildiği gibi de değiller.. Kendi hayrınız için söylüyorum.. Keşke bir tanesine erişip huzurunda yarım saat olsun kalabilseydiniz!

AbdulLatif
15-01-2008, 15:08
usta kardeşim.mektubat dersleri aldın mı.? ne bileyim. bir bayram hoca gibi onu şerh ve de izah edebilecek biri oldun mu.?

mektubat kimselin tekelinde değil...

bu tercüme edenler mektubat dersleri mi almış ?

bayram hoca gibi hz.muhammed = ALLAH mı deseydim...

o zaman ders almış mı olacaktım...

siz önce bir vahdeti vucud vartasından kurtulun...

hal olarak söylemiyorum ha...o na ömrünüz yetmez belki...

bilgi olarak söylüyorum...

AbdulLatif
15-01-2008, 15:12
Usame abim, Mektubat-ı Rabbani'yi kaç kere okudunuz.. Baştan sona..

Başkalarına güvenmeyiniz, kendiniz bizzat okuyunuz.. Yavaş yavaş hazmede hazmede.. Altını çize çize..

Ayrıca bu konuları takip eden var ise, onlara da bizzat kendilerinin okumasını tavsiye ederim.. Baksınlar bakalım kim isabet ediyor, kim yanılıyor.. Allah'a şükür herkesin aklı var, birikimi var.. İmkanlar bol.. Anlayışı da var..

!

arkadaş ,

sen o kadar iyi anlıyorsun ki metinde olan "ashab" kelimesi senin okuduğun tercüme de olmayınca afallayıveriyorsun...muradı , mürit diye tercüme edenlere tutunuyorsun da HAKKI itirafa yanaşmıyorsun...

biz uydurmuyoruz...

olanı naklediyoruz...

evet tavsiye ediyorum...nubuvvet yolu nakşibendiliktir diyenlere inanmayın..açın mektubatları okuyun...

ATTAR
15-01-2008, 15:14
"Nakşi Silsilesinden yetişecek, o silsileyi tekmil edecek" Bu sorgulama, yorum değildir, orada açık beyan vardır.. Alıntıladığınız yere bakmakla yetinmeyip Mektubun kendisine de bakınız.. Tamamına..

(Anlıyorsunuz ama kasıtlı sürdürüyorsunuz gibi geliyor ya neyse.. Vardır bunda da bir halkiyet..)

-------------------------------------

Haftalardır 534. Mektubu dilinize doladınız.. Oradan “Vasıtasız” (tavassutsuz) yol bulduğunuzu ilan ettiniz.. “tavassut’u” anladığınızı ilan etmekle birlikte “hail”in ne anlama geldiğini izahtan ısrarla kaçındınız.. Neyse.. Gerçekten orada naklettiğiniz sözler yazıyor.. Doğrudur.. Ama doğru anlaşılıyor mu? Bakınız, bu 534’ten:

“Kurb-ü Nübüvvete taalluk eden yoldur.. Asaleten bu yoldan ulaşanlar, Enbiyadır. Bir de onların Ashab-ı Kiramı.. Bu yolda tavassut ve hail yoktur”

Bir de buna bakın:

“Ne var ki Ehli Sünnetin icmaı: Hazreti Ebu Bekir’in ve Hazreti Ömer’in daha faziletli oldukları üzerindedir. Allah onlardan razı olsun. Peygamberlerden sonra, Hazreti Ebu Bekir’i (ra) geçen yoktur. Onlara salat ve selam. Bu ümmetin sabikun olanlarının (mukarrebun’un) en ilerisinde, Hazreti Ebu Bekir (ra) vardır. Bu milletin kıdemli olanların en kıdemlisi odur. Hazreti Ömer Faruk (ra) dahi, onun tevessülü (vesilesi) ile, en faziletli olma devletine ermiştir; onun tavassutu (vasıtası) ile, ahirlerin fevkine yükselmiştir.” 352. Mektup (Akçiçek)

“Hz. Ömer, Hz. Ebu Bekir Sıddık’ı vesile ederek bu üstünlük bahtiyarlığına ermiş, onu vasıta ederek diğerlerinin üstünde bir dereceye yükselmiştir” (Darul Hikme)

***

Ne yapacaz şimdi? Kelamın birinde Ashab-ı Kiram “vasıtasız” yoldan diyor.. Diğerinde Ashab-ı Kiramın en önde gelenlerinden Hz. Ömer, Hz. Ebu Bekir’in vasıtası ile üstün derecelere yükselmiştir diyor.. Hani vasıtasızdı.. Buyurun, çözün muammayı?

Hem Hz. Ömer, Mehdi AS'dan üstündür, kıyas dahi kabul etmez..

İpucu, “Hail” ve “tenbih’i” dikkate alıp iyi düşününüz..

(Ortada ise çelişki yoktur.. Çelişki sizin tezlerinizi merkeze alır almaz başlıyor..)


:D

AbdulLatif
15-01-2008, 15:21
onun cevabı verildi..onu da alıntılasaydın...

ATTAR
15-01-2008, 15:23
mektubat kimselin tekelinde değil...

bu tercüme edenler mektubat dersleri mi almış ?

bayram hoca gibi hz.muhammed = ALLAH mı deseydim...

o zaman ders almış mı olacaktım...

siz önce bir vahdeti vucud vartasından kurtulun...

hal olarak söylemiyorum ha...o na ömrünüz yetmez belki...

bilgi olarak söylüyorum...

bismillahi teala.


madem öyle hz.muhammed= hz ALlah demeyeceksin de..!!! o halde mektubatda daha acaip ifadeler olduğunu bilirdin..!! sen mektubatu bilmiyorsun ki.!!

evet kimsenin tekelinde değil ama senin anladığın gibi anlamak işde orası işin facia yönü olur...sen ehlinden ders almadan ehilliğe soyunuyorsun..!!

madem öyle bayram hocaya dil uzatacaksın o sohbetin tamamını buraya nalkdeceksin..!!


vahdet-i vucud bir varta değil ki ayet ve hadislerden delilleri varken bunca hadis fukaha ve de kelam alimleri bunu izah eylemiş iken sen vahdet-i vucuda varta diyebiliyorsun.?

burda kim bu makamın yolun sonu olduğunu kabul eyledi.? ömür yeterde makamlar hakkın verirse red etmeyiz o makamları hatda alasını isteriz..

ama dikkat et bir andada adam abad olur...münkirler ise mahrum olur.

sen sen ol bir zamanlar dersini yapdığın kapıya söz etme..

hadi vesselam...

bi husben
15-01-2008, 15:26
bismillahi teala.


madem öyle hz.muhammed= hz ALlah demeyeceksin de..!!! o halde mektubatda daha acaip ifadeler olduğunu bilirdin..!! sen mektubatu bilmiyorsun ki.!!

evet kimsenin tekelinde değil ama senin anladığın gibi anlamak işde orası işin facia yönü olur...sen ehlinden ders almadan ehilliğe soyunuyorsun..!!

madem öyle bayram hocaya dil uzatacaksın o sohbetin tamamını buraya nalkdeceksin..!!


vahdet-i vucud bir varta değil ki ayet ve hadislerden delilleri varken bunca hadis fukaha ve de kelam alimleri bunu izah eylemiş iken sen vahdet-i vucuda varta diyebiliyorsun.?

burda kim bu makamın yolun sonu olduğunu kabul eyledi.? ömür yeterde makamlar hakkın verirse red etmeyiz o makamları hatda alasını isteriz..

ama dikkat et bir andada adam abad olur...münkirler ise mahrum olur.

sen sen ol bir zamanlar dersini yapdığın kapıya söz etme..

hadi vesselam...


vahdet-i vucud bir varta değil ki ayet ve hadislerden delilleri varken bunca hadis fukaha ve de kelam alimleri bunu izah eylemiş iken sen vahdet-i vucuda varta diyebiliyorsun.?

hangi ayet hangi hadis örnek varmı

AbdulLatif
15-01-2008, 15:29
Ne var ki, ehli sünnetin icmaı: Hazret-i Ebu Bekir'in ve Hazret-i Ömer'in daha faziletli oldukları üzerindedir. Allah onlardan razı olsun. Peygamberlerden sonra, Hazret-i Ebu Bekir'i (ra) geçen yoktur. Onlara salât ve selâm. Bu ümmetin sabikun olanlarının en ilerisinde, Hazret-i bu Bekir (ra) vardır. Bu milletin kıdemli olanların en kıdemlisi odur. Hazret-i Faruk (ra) dahi, onun tevessülü ile, en faziletli olma devletine ermiştir; onun tavassutu ile, ahirlerin fevkine yükselmiştir. Bu mana icabı olarak, Hazret-i Faruk için:
-Hazret-i Sıddık'ın halifesi, demişler ve hutbede:
-Resulullah'ın (sav) halifesinin halifesi... diyerek, onun adını okumuşlardır.
Bu muamele meydanının süvarisi, Hazret-i Sıddık'tır. Hazret-i Faruk dahi, onun redifidir. O ne güzel bir rediftir ki, süvarinin refakatındadır. En has vasıflarında onun ortağıdır. Allah onlardan nazı olsun.

352. mektub...

534. mektubta geçen tavassut kelimesi mektun içinde şu şekilde

— Tavassut muamelesi, anlatılan iki yoldan ikincisine bağlıdır. Bu dahi, kurb-ü velayetten ibarettir..


açıklanmaktadır...


yukarıdaki mektupta da zaten açıkça hzçebubekirin hz. ömer e "HALİFELİĞİ" bırakarak 2. olma şerefine nail olmasına vesile olduğu anlatılmaktadır...


352. mektupta aynen şunlar da yazmaktadır..

Sabikun ise, asaletten enbiyadır; onlara salât ve selâm olsun. Tebaiyeten ise, bu devletle müşerref olan herkestir. Yani tebaiyet devleti ile... Tebaiyet yolu ile bu devlet, peygamberlerin ashabında daha çoktur. Onlara salât ve selâm. Ashabın gaynnda dahi, bu devlet kıllet ve nedret yollu tahakkuk etmiştir.

görüldüğü gibi iş "tabi olmada" ...

ATTAR
15-01-2008, 15:31
vahdet-i vucud bir varta değil ki ayet ve hadislerden delilleri varken bunca hadis fukaha ve de kelam alimleri bunu izah eylemiş iken sen vahdet-i vucuda varta diyebiliyorsun.?

hangi ayet hangi hadis örnek varmı


işde bu soruya cevabı mektubat profu kılıçustası versin.ara ara ismail çetin k.s dan nakiller yaparya ...kolay gelsin.

selam ve dua ile.

hirahos
15-01-2008, 15:37
Bu Usame abim için:

Mektubat Tartışmalarına Tetimme - 06.01.2008

Mektubat cidden kuru akıl ile anlaşılması zor olan ve üzerinde derin mütalaalar yardımıyla bile içinden çıkılması zor bir eser. Bu ifadeyi daha da açarsak ; bazı kitaplar dil bilgisi yardımıyla anlaşılabilir. Şeyh Galib'in naatlarını Osmanlıca kelime hazinenizi geliştirmek suretiyle anlayabilirsiniz. Yine Mevlana Halid-i Bağdadi'nin Risalesi Hak yolun Yolcularına rehberlik etmesi için yazıldığından kısmen daha kolay anlaşılabilir.

Ancak ; Mektubat-ı Rabbani insanın letaiflerine, kalbine,ruhuna, nefsine hitab ettiği gibi insanın aklının alamayacağı muazzam manevi esrardan da bahsediyor. Bu esrara vakıf olmak Mektubatı anlamak için gerekli olan en önemli malzemedir.

Mektubatı incelemeye başlayan kişinin ; tasavvuftan akaide kadar pek çok eserin incelemesini de tamamlaması gerekli. Çünkü İmam'ın k.s. elinden düşürmediği eserlerden birisi Şerh-ı Mevakıf. Akaid üzerine yazılmış ve aslı Arapça olan bu eserin orijinal ibaresinden okunması bile çok ciddi bir birikimi de elzem kılıyor.

Mektubat Müzakerelerine başlayanların bilmesi gereken en önemli meselelerden birisi de Muhyiddin-i Arabi'den açtığı çığırdır. Çünkü Şeyh-i Ekberin k.s. Fususul Hikem ve Futuhat-ı Mekkiye'sini telif etmesiyle başlayan ve İslam Aleminin gündemini üç dört asır boyunca meşgul eden tartışmalara çözüm getiren yine Mektubat-ı Rabbani'dir.Peygamberlerin nübüvveti mi üstündür , velayeti mi üstündür tartışmalarından tutun da vücud meselelerinde kadar pek çok meselenin çözümü de Mektubatta bulunmaktadır.

Mektubatı okurken elinizde bulunması gereken eserlerin arasında ne yok ki ? Reşahattan, Nefahatül Ünse kadar tasavvufi pek çok kitabında inceden inceye tetkik edilmesi ve elinizin altında bulunması gerekli.

Mektubatı anlamak isteyenlerin vakıf olmaları gereken belki de en önemli temel mesele ; Nakşi - Müceddidi yolunun dersleri, teveccühleri, zikirleri ve bu derslere ait ayetlerin bilinmesidir. Bunlar kalbten kalbe aktarılan ve genelde nadir yazılı olan bilgiler oldukları için ancak ehlinden öğrenilebilir.

Mektubat konusunda en güzel söz hiç şüphe yok ki Şumnu Muhacirlerinden Merhum Ahmed Davudoğlu Hocaefendinin Mahmud Efendi Hazretlerine söylediği sözdür. Ahmed Hocaefendi Mektubatı Türkçeye tercüme etme isteğini Efendi Hazretlerine bildirir. Aradan bir iki senelik zaman geçer ki ortada tercümeden eser yoktur. Efendi Hazretleri Ahmed Davudoğlu Hocaefendiye tercüme işinin akıbetini sorduğunda ; Hocaefendi şunu der : " Efendim bu eseri tercüme etmek için kale yekulu yetmez hale yekulu lazımdır ". Yani bu kitap gramer bilgisi ile tercüme edilemez. Hal bilgisi ile anlaşılabilir.

Bilinmesi lazım gelen bir diğer mesele de ; Hint Alt Kıtasının düşünce ve siyasi tarihidir. İmam-ı Rabbaniyi ve Mektubatı anlamak isteyen ; Ekber Şahı, dini ilahiyi, Ekberin yanındaki Belam tipli alimlerin hallerini bilmek zorundadır.

Ekber'in Hindistanda yaptığı ıslahatları, dinde gerçekleştirmek istediği reformları, Hint Alt kıtasını barış (!) içinde yaşatma isteği fikrini, para ve güce sevdalı alimleri (!), o günkü Hint Alt kıtasındaki tasavvuf düşüncesini bilmeye mecburdur.

Mesela kendisi de beş tarikattan icazetli bir şeyh olan İmam-ı Rabbani'nin Mektubatta sıkca kullandığı tasavvuf / tasavvufcular kavramından kimi ve neyi kast ettiğini bilmek için Mektubatın tamamına vakıf olmak zorundadır.


HALİDİYE ARAŞTIRMA GRUBU

http://www.halidiye.com/?mata/makaleoku/40/Mektubat_Tartismalarina_Tetimme

--------------------------

"Tesavvufçular" dediği, mübarek İmam Hazretlerinin, zevk, vecd, oyun, raks, eğlenceye dalan vs.. ve Sufilerden bir güruhtur.. Siz o ifadeyi alın, bütün Tariklere genelleyin.. Hatta işin içine, alıntı yaptığınız mübareğin yolu da girsin ve deyin ki bu bunu anlatıyor..

Demek ki düşünmeden yazıyorsunuz.. İmam Hazretleri şimdi kendi yolunu mu tenkid ediyor? Peki tenkid ettiği yoldan neden arkasından oğlunu ve torununu bırakmıştır?

Nakşi Tarikatı vecdlere, cezbelere, zevklere, hallere, rüyalara, afaki tecelli görüntü nur ve pırıltılara zerre değer vermezler.. Maksudları heman zat-ı berktir.. Fakat insanların çoğu Tarikatten zevk vecd ve kerameti anlarlar, onun için isterler.. İmam Hazretleri, alıntıladığınız kısım da "tesavvufçular" ile ifade edilen satırlarda bu hakikati anlatıyor.. Anlatıyor da anlamak isteyen nerede?

ATTAR
15-01-2008, 15:37
yani kalkıpda vahdet-i vucuda varta diyebilecek ( hangi manada dediği aşikar.) biri kalkacak metubat dan nakiller yapacak birde kırparak ..olmaz böyle bir şey.

kılıçustası aklına başına al..tez vakit varken tövbe et..

AbdulLatif
15-01-2008, 15:37
bismillahi teala.


madem öyle hz.muhammed= hz ALlah demeyeceksin de..!!! o halde mektubatda daha acaip ifadeler olduğunu bilirdin..!! sen mektubatu bilmiyorsun ki.!!

evet kimsenin tekelinde değil ama senin anladığın gibi anlamak işde orası işin facia yönü olur...sen ehlinden ders almadan ehilliğe soyunuyorsun..!!

madem öyle bayram hocaya dil uzatacaksın o sohbetin tamamını buraya nalkdeceksin..!!


vahdet-i vucud bir varta değil ki ayet ve hadislerden delilleri varken bunca hadis fukaha ve de kelam alimleri bunu izah eylemiş iken sen vahdet-i vucuda varta diyebiliyorsun.?

burda kim bu makamın yolun sonu olduğunu kabul eyledi.? ömür yeterde makamlar hakkın verirse red etmeyiz o makamları hatda alasını isteriz..

ama dikkat et bir andada adam abad olur...münkirler ise mahrum olur.

sen sen ol bir zamanlar dersini yapdığın kapıya söz etme..

hadi vesselam...



işte biz bunun için bu mücadeleyi veriyoruz...bir kısmınız aşağıdaki gibidir...lakin nedenini bildikleri halde risalelered e sataşmaktan geri durmazlar...

vahdeti vucud bir vartadır...ve üzerine itikat bina edilemez...

senin mektubattan haberin olsaydı bunu bana yazdırmazdın...bilirdin varta olduğunu...


kendi adıma bir görüş beyan edeceğim.kimseyi bağlamaz.

ben bunlar yüzünden yani bu sapık nurcular yüzünden saidi nursiden soğudum.hatda bir ara nefret eder hale geldim.inanın vALLAHi nurculuk ile alakalı hiç bir şey duymak istemiyorum.bıkdım artık sizlerden.sizin gibi cahillerden sapık adamlardan bıkdım...

ATTAR
15-01-2008, 15:39
bak görüyormusun ahmed avudoğlu zahirde rasih alimerden ama ne diyor sultınma hal ilmi lazım diyor.sonr abayram hocayı zem manasınd avarta diceksin..!! o kimin gülü idi ey şaşkın.!!!yahu usta sen öyle adam ol ki..ayağından öperim ben senin.

AbdulLatif
15-01-2008, 15:41
kılıçustası aklına başına al..tez vakit varken tövbe et..


benim aklım başımda aslanım...

sen kendine bak...

mektubatı çarpıtanlar düşünsünler de tövbe etsinler...

neuzu billah...

ATTAR
15-01-2008, 15:43
usta'M: o ifadem bir halin ifadesidir ki gerçekden bir ara saidi nursiden nefret eder hal geldim.risale ye lafda yokdur ha keza sözümün devamınıda nakledersen sevinirim..yine keza ben asla forumlarda saidi nursiye hakaret etmedim.sadece bu halimden bir hocama telefonda bahsetdim oda bu halin doğru değil o sapık nurculardan uzak ol demiş idi :) yani sapık olan saidi nursi değil nursuzlar..!! nursuz derken sanırım ne demek sitediğim anlaşıldı.

keza aynı sapıklardan biri saidi nursiye hakaret etdiğimide iddia ediyordu.müfteri adam işde.

AbdulLatif
15-01-2008, 15:44
bak görüyormusun ahmed avudoğlu zahirde rasih alimerden ama ne diyor sultınma hal ilmi lazım diyor.sonr abayram hocayı zem manasınd avarta diceksin..!! o kimin gülü idi ey şaşkın.!!!yahu usta sen öyle adam ol ki..ayağından öperim ben senin.


ya hu sen git şeyhini dinle yeter...

git şeyhine sor...bediuzzaman uydurarak risaleler yazmış siz ne diyorsunuz diye bir sor...

AbdulLatif
15-01-2008, 15:46
hirahos ve mollaya soruyorum...

534. mektubta anlatılan nubuvvet yolu nedir ?

tavassut ve hail olmadan olmadan ne demektir...

................

tavassut ; kurb u velayettir demek ne demektir...

hadi buyrun...

ATTAR
15-01-2008, 15:47
benim aklım başımda aslanım...

sen kendine bak...

mektubatı çarpıtanlar düşünsünler de tövbe etsinler...

neuzu billah...

sen yinede tövbe eyle..mektubatı çarpıtanlar sözün demek ne demek biliyormusun..bir kere o mektubun sahibi ile ondan sonra gelen bütün nakşi silsilesine hakaretdir.iftiradır.boyundan büyük sözler ediyorsun sen.

demedim mi ben sana ehlinden oku herşeyi diye..

ATTAR
15-01-2008, 15:50
ya hu sen git şeyhini dinle yeter...

git şeyhine sor...bediuzzaman uydurarak risaleler yazmış siz ne diyorsunuz diye bir sor...

birincisi : bundan böyle benden alıntı yapacağın zaman bütün beyanlarım ile alıntı yap.yanlış tevillere - anlamalara sebeb olacak nakiller de yapma bir daha.yaparsan iftira kabul edeceğim.

ikincisi : sen biraz tökezlemişsin usta

AbdulLatif
15-01-2008, 15:50
usta'M: o ifadem bir halin ifadesidir ki gerçekden bir ara saidi nursiden nefret eder hal geldim.risale ye lafda yokdur ha keza sözümün devamınıda nakledersen sevinirim..yine keza ben asla forumlarda saidi nursiye hakaret etmedim.sadece bu halimden bir hocama telefonda bahsetdim oda bu halin doğru değil o sapık nurculardan uzak ol demiş idi :) yani sapık olan saidi nursi değil nursuzlar..!! nursuz derken sanırım ne demek sitediğim anlaşıldı.

keza aynı sapıklardan biri saidi nursiye hakaret etdiğimide iddia ediyordu.müfteri adam işde.

evet o hal bende de vardı bir zamanlar...ALLAH beni kurtardı o halden...

darısı başkalarının başına...

fethullah hocaya ve talebelerine kıza kıza risale ve bediuzzaman düşmanı oluyor insan...

neuzu billah...

AbdulLatif
15-01-2008, 15:53
sen yinede tövbe eyle..mektubatı çarpıtanlar sözün demek ne demek biliyormusun..bir kere o mektubun sahibi ile ondan sonra gelen bütün nakşi silsilesine hakaretdir.iftiradır.boyundan büyük sözler ediyorsun sen.

demedim mi ben sana ehlinden oku herşeyi diye..


nubuvvet yolu nakşibendiliktir diyen doğru mu söylüyor adnan...

İMAMI RABBANİ böyle mi söylemiş...peygamberler nakşibendi yolundan mı vasıl olmuşlar...sahabeler nakşibendi yolundan mı vasıl olmuşlar...

aloooo....ordamısın...

AbdulLatif
15-01-2008, 15:55
ikincisi : sen biraz tökezlemişsin usta

evet kalpölçere sahip bir arkadaş daha...

derinsular
15-01-2008, 15:56
"Hem Hz. Ömer, Mehdi AS'dan üstündür, kıyas dahi kabul etmez.."


malumunuz,Peygamlarlerden a.s sonra insanların en üstünü hz ebubekirdir,sırasıyla dört büyük halifedir r.a .ehli sünnete göre bu böyle dir.

ANCAK hz Mehdi a.s hakkında ihtilaf vardır, şöyleki, 4 büyük halife hz resulullahın halifesidir. Hz Mehdi a.s ise, Hz ALLAH IN halifesidir, bu sebebten dolayı hz Mehdi a.s mın daha üstün oldugunu ileri sürünler olmuştur.


"Hem Hz. Ömer, Mehdi AS'dan üstündür, kıyas dahi kabul etmez.." böyle beyan edip kesdirip atılamaz.

ATTAR
15-01-2008, 15:58
evet kalpölçere sahip bir arkadaş daha...

gerçekden öylesin..yoluna laf edebilen bir adam ...

DERSİNE DEVAM EDİYORMUSUN SEN.?

AbdulLatif
15-01-2008, 16:00
gerçekden öylesin..yoluna laf edebilen bir adam ...


?

boş suçlamalarda bulunma...

söylediklerini İSPAT ET...

AbdulLatif
15-01-2008, 16:01
ben nakşibendiliğe değil , bir kısım cehli mürekkebe ve bir kısım haddini bilmez "MİKSER" lere karşı çıkıyorum...

bi husben
15-01-2008, 16:02
İbn Arabî ve Celâleddin er-Rumî'deki "Vahdetü'l-Vücûd" inancı, birtakım övgü ve yergiler ile tevil edilerek, Said Nursi tarafından da savunulur.
Mektubat. S.424,425; Lem’alar. S.38-45,299,300(9. ve 28. Lem’alar) Bkz. Teorik ve
Pratik Açıdan Tasavvuf ve İslâm s.259,261


ve "Fenafillah" hakkında şunları söyler;

" Ehl-i tarikat ve hakikatca müttefikûn aleyh bir esas var ki: Tarik-i hakda sülûk eden bir insan, nefs-i emmâresinin enaniyetini ve serkeşliğini kırmak için lazım gelir ki: Nazarını nefsinden kaldırıp şeyhine hasr-ı nazar ede ede tâ fenafişşeyh hükmüne gelir. "Ben" dediği vakit, şeyhinin hissiyatıyla konuşur ve hâkeza... tâ fenafirresul, fenafillaha kadar gider.."
Sikke-i Tasdik-i Gaybi. s.122

boşuna tartışıyorsunuz bakın said nursi aslında vahdeti vucutcudur

risalelrin bir çok yerinde vahdeti vucudu övmektedir

AbdulLatif
15-01-2008, 16:02
hiç bir soruma cevap veremeden hala soru soruyorsun...

siz böyle siniz...

cevap yok..suçlama çok....


devam...

ATTAR
15-01-2008, 16:04
nubuvvet yolu nakşibendiliktir diyen doğru mu söylüyor adnan...

İMAMI RABBANİ böyle mi söylemiş...

peygamberler nakşibendi yolundan mı vasıl olmuşlar...

sahabeler nakşibendi yolundan mı vasıl olmuşlar...

aloooo....ordamısın...

ilki çok baya bir cümle.affını dilerim.

ikincisi ise denir ki (teşbihde hata olmaz.) nakşibendi yolu nubbevet pınarından beslenir..

bu yol hz.ebubekir r.a dayanır.

resulullah her bir sahebesine tarikat talimi vermişdir usta'm

kimine hafi kimine cehri...sahabenin üstünlüğü bize göre sohbet nimetine ermesidir.ama dikkat bahse konu olan mektubda ve de diğerlerinde (izahı olacak mektublarda.) veleyaet yolunun resinin hz.ali r.a olduğu beyan ediliyor.bak bakalım bu yolun kemali ve izahi hakkında 21 .mektubda ne sırlardan bahsediyor koca imam..!!

usta'm sen hal ehline danış..sana bu kadar kafidir.

not: suçlama değil usta hakikat.!!ister kabul eyle ister eyleme.sen kendi başına yol tutdurma derdindesin.ne diyelim kolay gelsin.

ATTAR
15-01-2008, 16:06
usame aradan çekil bakim..:D git iftiranı ispat et.....edemediğin müddetçe müfterisin..şu an olduğun gibi.

ATTAR
15-01-2008, 16:08
boş suçlamalarda bulunma...

söylediklerini İSPAT ET...

sen nerden dersli idin.? söyle bakalım bizlere..ben iftira etmem usta.sana açık ve net soru.

ATTAR
15-01-2008, 16:12
bak neler var sözkonusu mektubda..ALlah Allah ne mektub o öyle usta'm.

usta'm vallah ciddi söylüyorum sen tez seyda hazretlerine koş elini öp.başka hiç bir şey karışma bunda böyle.tövbenide tazele..derhal.!!!

ATTAR
15-01-2008, 16:18
Sen anlamazsın bu işleri. Senin işin hakaret etmektir, bide utanmadan nerde ettim demektir.

doğrudur anlamam.senin sözlerini tevil edecek daha dünyada yok.
usta'm sana başka bir söz demiyorum.varsa diyeceğin beni tel ile ararsın.

selametle kalasın duanı eksik eylemeyesin ..

selam ve dua ile.

not: saidi nursiye hakret etmedim asla.bunu diyen ispat etmeli.sadece diyorum ki nurcuların (nurcu grubların) ekserisi sapıkdır.hemde baya büyük sapık.bunu- bu sözümü tenkit edebilirsiniz hatda şiddetle redde edebilirsiniz..ama asla saidi nursiye hakaret etmedim etmem de.!!

sizler yüzünden saidi nursiye kafir diyen bile var sizi gidi sapıklar..!!

AbdulLatif
15-01-2008, 16:31
ilki çok baya bir cümle.affını dilerim.

ikincisi ise denir ki (teşbihde hata olmaz.) nakşibendi yolu nubbevet pınarından beslenir..


bu yol hz.ebubekir r.a dayanır.


resulullah her bir sahebesine tarikat talimi vermişdir usta'm

veleyaet yolunun resinin hz.ali r.a olduğu beyan ediliyor.bak bakalım bu yolun kemali ve izahi hakkında 21 .mektubda ne sırlardan bahsediyor koca imam..!!

...



.
..



biz aksini söylemedik ki...yalnız birileri nubuvvet yolu nakşibendiliktir diyor..hakbuki imamı rabbani bu kemalat 1000 de bir nakşi şeyhinde olur diyor...defalarca ilgili mektuptan izah ettim...

............

nubuvvet yolu değil , nakşibendi yolu hz. ebubekire dayanır...lakin sıddıkıye nisbeti nakşibendide dahi tam olarak zuhur etmez...bkz...518. mektub...
........

bütün sahabe nubuvvet yolu ile vasıl olmuşlardır...

...sahabe tarikatsız fena beka cezbe suluk olmadan direk nubuvvet yolu ile vasıl olmuşlardır...bkz 313. mektub...

..........

evet..feyizlere TAVASSUT etmektedir kendisi...çünkü hz.ALİ peygamberimizin VELAYET YÜKÜNÜ TAŞIMAKTADIR...abdulkadir geylaniden sonra bu feyiz verme işine o naiblik etmektedir...yani feyize aynalık yapıyorlar...velayet yolundaki herkese...ister nakşi ister kadiri...
....
nubuvvet yoluna geçip bu tavassuttan kurtulanlar feyizlerini direk ALLAH tan alırlar...tavassut kalkar..ve bu yolda gidenlerden hiç biri diğerine hail yani perde , engel de olmaz...bu yolda birbirine feyiz verme yoktur...nakşilik bu yol denilirse o zaman feyiz almayı nasıl izah edeceksin , bu mektuba göre...yanlış anlayan sizlersiniz...
...

bi husben
15-01-2008, 16:33
doğrudur anlamam.senin sözlerini tevil edecek ulema daha dünyada yok. seni gidi sapık..hadi gitde yönetime şikayet et beni.:D

usta'm sana başka bir söz demiyorum.varsa diyeceğin beni tel ile ararsın.

selametle kalasın duanı eksik eylemeyesin ..

selam ve dua ile.

not: saidi nursiye hakret etmedim asla.bunu diyen ispat etmeli.sadece diyorum ki nurcuların (nurcu grubların) ekserisi sapıkdır.hemde baya büyük sapık.bunu- bu sözümü tenkit edebilirsiniz hatda şiddetle redde edebilirsiniz..ama asla saidi nursiye hakaret etmedim etmem de.!!

sizler yüzünden saidi nursiye kafir diyen bile var sizi gidi sapıklar..!!

siz cokmu iyisiniz bak ne diyor sizin piriniz celalddini rumi bi okuyunda belki insafa gelirsiniz




Sabah oldu, ey sabahın penehı Tanrı ! (Ben özür serdedemiyorum), bize hizmet eden Husâmeddin’den sen özür dile!”
“Akl-Küll’ün ve canın özür diliyeni sensin;
canların canı, mercanın parıltısı sensin.”
“Sabahın nuru parladı, bize de bu sabah çağında senin Mansur şarabını içmekteyiz.” ( Şark İslâm Klasikleri, Mesnevi. Mevlâna, M.E.G.S.B. Yayınları, İstanbul 1988 çeviren Veled İzbudak. Cilt 1. Sayfa 144 Bent 1807-8-9. ).

Mevlâna bu sözleriyle, ben Allah’ım diyen Hallacı Mansur gibi sabaha kadar Vahdet-i Vücûd’çuluk yaptığını söylemekte bununla da (haşa) “sen Husameddin’den özür dile” demek suretiyle Allah’a minnet etmektedir.

“Ey canı biz ve ben kaydından kurtulan! Ey erkek te kadında söze ve vasfa sığmaz ruh!
Erkek, kadın kaydı kalkıp bir olunca o bir, sensin. Birler de aradan kalkınca kalan yalnız sensin.
Kendi kendinle huzur tavlasını oynamak için bu “ben” ve “biz”i vücuda getirdin.
Bu suretle “ben” ve “sen”ler, umumiyetle bir can haline gelirler, sonun da sevgiliye mustağrak olurlar. ( Şark İslâm Klasikleri, Mesnevi. Mevlâna, Cilt 1. Sayfa 143 Bent 1785-1786-1788. ).

Burada da, dediğine göre, Allah, kendi kendisiyle oyun oymak için, kedisinden bir parça olarak öbür yaratıkları meydana getirmiş.


konuya devam ediyoruz !

Böylece iyi ve kötü, doğru ve yanlış diye bir şey olmadığını, oynananın sadece karşı rakipler olmadığından , ciddiyeti olmayan bir oyun olduğunu söylemekte, dolayısıyla da Sofizmin bu husustaki temel düşüncesini vurgulamaya çalışıyor. Hatta mesnevinin 2467-2468. Beyitlerinde Firavun’a, Musa demekle, Musa ile Firavunun aynı şahıs olduğunu, dolayısıyla küfür ile İmanın aynı şey olduğunu söylüyor. Şöyle ki:

“Renksizlik âlemi, renge esir olunca bir Mûsa, öbür Mûsa ile savaşa düştü.
Renksizlik âlemine ulaşırsan Mûsa ile Firavun’un karıştığı âleme erişirsin.” ( Mesnevi. Mevlâna, Cilt 1. Sayfa 198 Bent 2467-2468. ).



ey tanrı hüsameddinden sen özürdile diyor sapıklık dediğiniz bundan başkası değildir vahdetıl vucut sapıklığu budur fıravunla musayı bır gören zihnıyettir

derinsular
15-01-2008, 16:41
resulullah her bir sahebesine tarikat talimi vermişdir usta'm

.


burada size katılmak mümkün degil.


hz ebu bekirin r.a ve hz Ali nin r.a yolunu yani tarikatını bilmeyen okadar çok sahabe efendilerimiz r.a vardırki.

hirahos
15-01-2008, 21:05
Muhtemelen izleyen varsa onlarda bunaltı meydana gelmiştir.. Çünkü aynı şeyler çoğunlukla tekrar edip duruluyor.. Bir ATTAR Hocamın söyledikleri konuya renk getirdi, ben dahil herkes aynı yerde dolanıp duruyor..

Şimdi Usame gardaş.. Mektubat'ın 3 farklı çevirisini birden elimde bulunduruyorum..

Ayrıca, dediğiniz Mollalara yazılarımı okuttum.. Hayır sen yanlış anlamışsın, öyle değil demediler..

Muhataplara demiştim ki İmam Hazretlerine bakarsanız, Sultanlık yolu dediklerini yani Kurb-i Nübüvvet tarikinden, kalb aleminden letaiflerin sarayına devam eden hususi yolu Mehdi AS'ın terviç edeceğini yani genele yaygınlaştırıp yayacağını buyuruyordu mübarek.. İşte bu anlatılan "Sultanlık yolu" haftalardır nakil edilen bütün yerlerde geçen yolun ta kendisidir..

Muhataplara sormuştum, madem Nur hareketi bu özel yoldur, öyleyse Said Nursi merhum, İmam Hazretlerinin bildirdiği Mehdi midir?

Cevaba bakar mısınız? Mehdi diyemem..

İşte sizleri bizleri haftalardır meşgul edenler böyle temelsiz bir haldeler.. Savunduklarını dahi açıkça teyid edecek, ikrar edecek cesaretleri yoktur..

Şu aşamada Usame abi, ortalıkta gezen tezlere, muhtemelen de Mektubat'ı okumadan atladı.. Okusaydı, soruma mutlaka doğrudan cevap verirdi..

E öyleyse ona da aynısını soralım: Said Nursi merhum, Mehdi midir ki Mektubatla İmam Hazretleriyle irtibatlandırıyorsunuz?

(Not: Konuyu yeni görenler ve merak edenler için:

İmam Rabbani'yi Başkalaştırmak:

http://www.halidiye.com/Forum/forum_posts.asp?TID=13638)

Muhammed Ekber
15-01-2008, 21:25
Kilicustasi

Sizin bir Nur Sakirdi oldugunuzu anliyorum ve merak ettigim konu siz tam manasiyla neyi isbat etmeye calisiyorsunuz anlamadim...???

Yani tarikatlar devri bitti kemalat yok yol sadece Risaleden mi gecer yoksa ne..

Ve Naksi Kardeslerime gelince sizde Mehdi Yüzde Yüz Naksi olaca iddasindamisiniz.. ??

Neyin kavgasi...

Kurbu Nübüvvet ile mi ulasiliyor Kemalati Nübüvvete yoksa Kurbu Velayet ilede olurmu... ??

Kurbu Nübüvet Sahabe yolumu eger evet ise Hz. Ali sahabe degilmiydi o niye Kurbu Velayet derecesine DÜSTÜ yükseldi demiyorum....??

Veraseti nübüvvet Bediuzzamana göre Caddeyi Kübra... bu veraseti nübüvvet Kurbu Nübüvet mi yoksa Kurbu Velayetmi Bediuzzaman Sahaba yolu meslegi diyor..

simdi bu yol erbabi asfiyalar diyor onlarada Imam Rabbani diyor Geylani giyor Muhiddini Arabi diyor.. bunlar ama hep seyrü sülük ile bu makama cikmadilarmi???

neyse Risale-i Nurdan alintilar

Sözler 33. Söz. 32 Pencere…
Tevhidin bir bürhan-ı nâtıkı olan zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm risâlet ve velâyet cenahlarıyla, yani kendinden evvel bütün enbiyânın tevâtürle icmâlarını ve ondan sonraki bütün evliyânın ve asfiyânın icmâkârâne tevâtürlerini tazammun eden bir kuvvetle, bütün hayatında, bütün kuvvetiyle vahdâniyeti gösterip, ilân etmiş ve âlem-i İslâmiyet gibi geniş, parlak, nurânî bir pencereyi, mârifetullâha açmıştır. İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbânî, Muhyiddin-i Arabî, Abdülkadir-i Geylânî gibi milyonlar muhakkikîn-i asfiyâ ve sıddîkîn o pencereden bakıyorlar, başkalarına da gösteriyorlar. Acaba böyle bir pencereyi kapatacak bir perde var mı? Ve onu ittiham edip, bu pencereden bakmayanın aklı var mı? Haydi, sen söyle.




Soruyor kim neyi kapadiyor kim haaa söyleyin


15. Mektup
Sahabelerin velâyeti, velâyet-i kübrâ denilen, veraset-i nübüvvetten gelen, berzah tarikine uğramayarak, doğrudan doğruya zâhirden hakikate geçip akrebiyet-i İlâhiyenin inkişafına bakan bir velâyettir ki, o velâyet yolu, gayet kısa olduğu halde gayet yüksektir. Harikaları az, fakat meziyâtı çoktur. Keşif ve keramet onda az görünür.
Hem evliyanın kerametleri ise, ekserisi ihtiyarî değil. Ummadığı yerden, ikram-ı İlâhî olarak bir harika ondan zuhur eder. Bu keşif ve kerametlerin ekserisi de, seyr ü sülûk zamanında tarikat berzahından geçtikleri vakit, âdi beşeriyetten bir derece tecerrüd ettiklerinden, hilâf-ı âdet hâlâta mazhar olurlar.
Sahabeler ise, sohbet-i nübüvvetin in’ikâsıyla ve incizâbıyla ve iksiriyle, tarikatteki seyr ü sülûk daire-i azîminin tayyına mecbur değildirler. Bir kademde ve bir sohbette, zâhirden hakikate geçebilirler. Meselâ, nasıl ki dün geceki Leyle-i Kadre ulaşmak için iki yol var:
Biri, bir sene gezip dolaşıp tâ o geceye gelmektir. Bu kurbiyeti kazanmak için bir sene mesafeyi tayyetmek lâzım gelir. Şu ise, ehl-i sülûkün mesleğidir ki, ehl-i tarikatin çoğu bununla gider.


15. Mektup
İşte şu temsil gibi, nübüvvet ve veraset-i nübüvvetteki velâyet, sırr-ı akrebiyetin inkişafına bakar. Velâyet-i saire ise, ekseri kurbiyet esası üzerine gider, birçok merâtipte seyr ü sülûke mecbur olur.

15.Mektup
Ona karşı, Âl-i Beyt-i Nebevînin silsile-i nuranîsine bağlanan ehl-i velâyet ve ehl-i kemâlin başına geçecek, Âl-i Beytten Muhammed Mehdî isminde bir zât-ı nuranî, o Süfyanın şahs-ı mânevîsi olan cereyan-ı münafıkaneyi öldürüp dağıtacaktır.


23.Mektup
Onları tabir edecek, "asfiya" denilen veraset-i nübüvvet muhakkikleridir. Elbette o kısım ehl-i şuhud dahi, asfiya makamına çıktıkları zaman, kitap ve sünnetin irşadıyla yanlışlarını anlarlar, tashih ederler, hem etmişler.

18. Mektup..
Evet, cadde-i kübrâ, Sahabe ve Tâbiîn ve asfiyanın caddesidir.

İşte şu sırdandır ki, cadde-i kübrâ, elbette velâyet-i kübrâ sahipleri olan Sahabe ve asfiya ve Tâbiîn ve Eimme-i Ehl-i Beyt ve eimme-i müçtehidînin caddesidir ki, doğrudan doğruya Kur’ân’ın birinci tabaka şakirtleridir.




Üzülüyorum bu tartismalara
yok tarikat yok evliya yok... simdi her Nurcu sakirt birer asfiyami oluyor 40 dakikada... iyiya ne güzel Mehdiye hic gerek yok ozaman ha dogruya bazi nurculara göre o zaten sahsi manevi.... daha kendi icerinde birlik yok ... Molla Muahmmed'e göre zaten ondan baska Nurcu yok digerleri hepden yanlis yolda bunu söyleyen Müridi Mustafa Kaplan....


vesselam

Sofuoglu
15-01-2008, 22:23
cok istifade ettik derin bilgilerinizden.....

su nefs atindan bir inebilsek(once kendi nefsimize) ,Nubuvvet Yoluda Velayet Yoluda acilacak insaAllah

ama nerdee......

(birde baska sitelerdeki tartismalarin buralara tasinmasi hic hos durmamis,ikide bir buraya gelip ahkam kesenler kendi sitelerinde ayni sekilde ahkam kesenlere ne yapiyorlar..? aceba ......:pokey:)

fakiri
15-01-2008, 22:37
:dik:

hirahos
15-01-2008, 22:44
26 Aralık 2007 Saat 04:36'da başka bir siteye şu yazıyı yazmıştık, konunun geldiği yere binaen buyrunuz:

"Sair tarikatlerin nihayetteki karını, biz bidayete getirdik"

Yani "Bizim yolumuzun başında diğer yolların sonundaki nimet verilir"..

ifadesi var Nakşibendi Efendimizin.. Mektubat'ta çok sık dile getirilir.. Ne hikmetse Mektubatla tersinden ilgilenen kişi ve kesimler malesef bu söze hiç dokunmuyorlar bile.. Görmezlikten geliyorlar.. Belki de anlayamadıklarından, bütün hesapları alt üst olacağı endişesinden formüllerine dahil etmeye yanaşmıyorlar..

İmam Rabbani Hazretlerinin bu sözünü, büyüklerimiz şöyle izah ettiler:

İki cihet ile ALLAH'a seyir vardır.. İki usül;

1- Muhalefetu'l Heva
2- Muhabbetu'l Mevla

Muhalefetu'l Heva, yani nefse muhalefet ile giden sair Tarikatler..

Muhabbet'ul Mevla ile götüren Nakşi tarikati..

Bir üçüncü usül daha var ki çokları bunu küfür kabul etmişlerdir.. Reşahatte geçer.. Ubeydullah Ahrar Hazretlerinin Yakub-i Çerhi Hazretlerinden irşad olması bahsine bakınız.. Çok merak eden olur ise o konu hakkında da işittiklerimizi nakledebilirim.. Bu üçüncü usül: Şuğul-i Batın'dır.. Bazı meşayihin bu usül ile de müridlerini yetiştirdiği bildirilmiştir..

Muhalefetu'l Heva'da çok zikirler ve evradlar vardır.. Sürekli nefse muhalefet edilir.. Riyazet, az konuşma, az uyuma, halvet, insanlardan kenar durma, yalnızlığa çok çekilme vs.. vs.. Bunlar nefse muhalefet babından olduğu için çok çetindir.. Yol ağır kat edilir.. Uzun zaman sürer.. İsim ve sıfatların zuhuratları, tecellileri ile devam eder.. Buna afaki seyir de diyebiliriz.. Bunların nurları, müşahadeleri sonsuz denebilecek kadar çoktur.. Netice ağır ağır, düşmeden, emniyetli olarak; uzun zamanda gelir Muhabbetu'ul Mevla'ya.. Afaki olanı bitirip Enfüsi seyirle devam eder, edecektir.. Dildeki açık zikir kalbe indirilmiştir.. Artık kalb ile devam edilir.. Letaifler sıra ile devrolunur.. Muhalefet'ul Heva; bu yoldan kalbe gelip Muhabbet'ul Mevla bulup devam edenleri çoktur..

İşte bu meşreb, nasip meselesi.. Kimisi bu cihetle götürülmeye müsait yaratılıştadır..

Nakşiler ise, afaki seyir ile uğraştırmazlar.. İlk girene hemen Muhabbet'ul Mevla'yı verirler.. Onun ile nefse muhalefet etmesini temin etmeye çalışırlar.. Kalbi zikirden başlar.. Kabiliyetli ise devam eder gider.. Çabuk ulaştırır.. Afaki seyirle, isim ve sıfat tecellileriyle çok uğraştırmazlar.. Ancak, çok tehlikeleri vartaları vardır.. Düşme kalkma çok olur.. Emniyet yoktur.. Muhabbetini kaybederse, mürşidinin izini kaypıtırsa ya da nefsine uyar dünyaya meylederse başa dönderirler.. Düşer.. Tekrar tırman.. Böyle böyle düşüp kalkmaları çok olur.. Levvame ile Emmare arasında gider gelir.. Bu yoldan ulaşanlar az olur.. Bu yolun başı Muhabbetu'l Mevla ama nihayeti Muhalefet'ul hevadır.. Diğerinin sonu bunun başı; diğerinin başı bunun sonu olmuştur..

Demek ki diğerlerinin sonunun başa gelmesi budur.. Yoksa; diğer Tarikatler Nakşilerin ulaştığı makamlara ulaşamayacak diye bir durum değildir.. Hepsi neticede ALLAH'a vasıl olur.. Hepsi ulu mertebelere çıkar.. Nübüvvet kemalatına bunlar da vasıl olurlar.. Ve ötesine de.. Hepsi ALLAH'ın kullarıdır ve kabiliyet adaletli eşit olarak taksim edilmiştir..

İmam Rabbani Hazretleri, Nakşi usulünü anlatırken, sürekli bu kıyasları, başka anlatımlarla da olsa, vermiştir.. Burada usuli vurgu vardır.. Yoksa yolların başına nihayetine değildir.. O ondan eksik, o ondan fazla kıyası değildir..

Haşa yoksa Hz. Ali Efendimiz bu yüce mertebelere ulaşamadı; Hz. Ebu Bekir Efendimiz ulaştı gibi bir mana çıkar ki haşa haşa cinayettir.. Olur mu öyle şey.. Olur mu böyle saçma bir anlayış!

Evet tekrar edeyim ki: Hz. Ali Efendimizin usulü ayrıdır; Hz. Ebu Bekir Efendimizin usulü ayrıdır.. Maksudları hedefleri ise aynıdır.. Aynı yere vasıl olurlar.. Vasıl ederler..

Tabi, bazı kimseler, bu inceliklere uzak kaldıkları ve meşayih meclislerine tenezzül buyurmadıkları için söyleyip duruyorlar.. Söylesinler canım, laf ile peynir gemisi yürümüyor malesef.. Atı alan Üsküdarı geçer; birilerinin de çenesi ağrır.. At binenin kılıç kuşananın..

Bütün Tarikatler, Tarikat-ı Muhammediye Çınarının dallarıdır.. Kökleri aynıdır.. Her hangi bir daldan tutan iner gelir netice herkes aynı kökte buluşur..

Ama, Muhammediye ağacına tutunmadan, ben bu seyirleri yapabilirim, Üveysi meşrebim diyenler aldanıyorlar malesef.. Böyleleri için Yunus Emre Hazretleri buyurmuş: Çıktım erik dalına, Anda yedim üzümü; Bostan ıssı (sahibi) kakıyıp (dövüp azarlayıp) der ne yersin kozumu.. (Bostan Issı: Tarikat ve Hakikat ilimlerine sahip Mürşid-i Kamil..)

Üveysilikle ilgili büyüklerimizden işittim:

Bir insan, kabiliyetlidir, ALLAH nasip etmiştir.. İçinde arzu istek uyanmıştır.. Ama zahirde bir Mürşid-i Kamil eşiğine varmamıştır, varamamıştır.. Revhaniyet bu kimseye sahip çıkar.. Alır ruhunu yetiştirir.. Yetiştiren gene bir Mürşid-i Kamil'dir.. Dünya üzerinde değildir, Kabir alemine irtihal etmişlerdir.. O Mürşid alır bu nasipliyi; hangi tarikatten götürecekse; bütün usüllerini maneviyatta izleterek götürür.. Yani Üveysi yetişen de Tarikat-ı Muhammediye'yi adım adım izleyerek gider.. Tarikatten başka Hakikate bir yol yoktur çünkü.. Adetullah böyledir..

Fakat bu kimsenin zahirini tamamlamak için de büyük ihtimalle sonunda yaşayan bir Mürşid-i Kamil'e gönderirler.. O yüzden tanınmış üveysilerin büyük çoğunluğu irşadından sonra yaşayan Mürşid-i Kamillere bağlanmışlardır.. Hizmetlerine varmış, teslim olmuşlardır..

Mesela Nakşibendi Efendimiz üveysidir; amma 108 Meşayihe bağlanıp hizmetlerinde de bulunmuştur.. En birinci Mürşidi ise zahirde Emir Külal Hazretleridir..

Hele bunların, Üveysi olarak yetişenlerin "yetiştirici" (mükemmil) sıfatını alması için mutlaka gidip bir silsileye bağlanması ve ordan icazetini alması şart koşulmuştur..

Ladikli Ahmed Ağa örneği verildi; bakınız mübarek kendisini Mürşid olarak kabul etmek isteyenleri, Mahmud Sami Efendi Hazretlerine göndermişlerdir.. Ne kendisi gibi yetişilebileceğini söylemiş, garanti etmiştir, ne de Mürşidlerden sakındırmıştır..

Bu örneği verenler Hızır AS'ın hocası olduğu dile getiriyorlar ama, mübarek hiç bir zaman "Hocam Hızır'dır" da dememiştir.. "Hızır Hocasıdır" diyenler başkaları olmuştur..

Böyle üveysi olarak yetişenler yeryüzünde 100 binde, belki de 200 binde 1 kişidir.. O kadar azdır yani.. Hele Üveysi yetişip Mürşid-i Kamillik edenler Milyon Evliyada en çok 20-30'dur.. Azdan az.. Azdan az..

Bütün bunların aksini söyleyenler malesef bilmeden söylüyorlar ise aldanıyorlar, bilerek söylüyorlar ise aldatıp ifsad etmiş oluyorlar..

En Netice; bul bir hakiki Mürşid-i Kamil; eşiğine baş koy, dediklerini cana minnet bil, tut; maksudun ALLAH olsun.. Sıdk ile ihlas ile ALLAH'a o aynadan yönel.. Usulü o imiş bu imiş bakma.. Yeter ki bir temiz ve musaffa ayna bulmuş olasın..

Padişahın mahremi olmayı kendine layık görmek başka; Padişahın ibrikçisi olmak için yoluna düzülmek, çalışmak, araya adamını hatırcı koymak başka..

Kervan gidiyor.. Ashab-ı Kehf'in üstünü örtmeye yüz tuttu.. Acabalarla geçirilen vakitlere yazıktır"

fakiri
15-01-2008, 22:51
VELÂYET , NUBUVVETTEN YÜKSEKTİR.

hirahos
15-01-2008, 22:57
VELÂYET , NUBUVVETTEN YÜKSEKTİR.





Bu sözünüzü şerh etmezseniz, korkuyorum, bu sözün etrafında bir fırtına daha kopacak, Allah bilir.. :offtp:

fakiri
15-01-2008, 22:59
Bu sözünüzü şerh etmezseniz, korkuyorum, bu sözün etrafında bir fırtına daha kopacak, Allah bilir.. :offtp:

Kardeş,
Biz bu sözü Forum Allâmesine armağan olsun diye yazdık. Bakalım ne diyecek diye ?
Onu bekliyoruz ; merak etme açıklayacağız.

:)

Muhammed Ekber
15-01-2008, 23:08
Kilicustasi

Sizin bir Nur Sakirdi oldugunuzu anliyorum ve merak ettigim konu siz tam manasiyla neyi isbat etmeye calisiyorsunuz anlamadim...???

Yani tarikatlar devri bitti kemalat yok yol sadece Risaleden mi gecer yoksa ne..

Ve Naksi Kardeslerime gelince sizde Mehdi Yüzde Yüz Naksi olaca iddasindamisiniz.. ??

Neyin kavgasi...

Kurbu Nübüvvet ile mi ulasiliyor Kemalati Nübüvvete yoksa Kurbu Velayet ilede olurmu... ??

Kurbu Nübüvet Sahabe yolumu eger evet ise Hz. Ali sahabe degilmiydi o niye Kurbu Velayet derecesine DÜSTÜ yükseldi demiyorum....??

Veraseti nübüvvet Bediuzzamana göre Caddeyi Kübra... bu veraseti nübüvvet Kurbu Nübüvet mi yoksa Kurbu Velayetmi Bediuzzaman Sahaba yolu meslegi diyor..

simdi bu yol erbabi asfiyalar diyor onlarada Imam Rabbani diyor Geylani giyor Muhiddini Arabi diyor.. bunlar ama hep seyrü sülük ile bu makama cikmadilarmi???

neyse Risale-i Nurdan alintilar

Sözler 33. Söz. 32 Pencere…
Tevhidin bir bürhan-ı nâtıkı olan zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm risâlet ve velâyet cenahlarıyla, yani kendinden evvel bütün enbiyânın tevâtürle icmâlarını ve ondan sonraki bütün evliyânın ve asfiyânın icmâkârâne tevâtürlerini tazammun eden bir kuvvetle, bütün hayatında, bütün kuvvetiyle vahdâniyeti gösterip, ilân etmiş ve âlem-i İslâmiyet gibi geniş, parlak, nurânî bir pencereyi, mârifetullâha açmıştır. İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbânî, Muhyiddin-i Arabî, Abdülkadir-i Geylânî gibi milyonlar muhakkikîn-i asfiyâ ve sıddîkîn o pencereden bakıyorlar, başkalarına da gösteriyorlar. Acaba böyle bir pencereyi kapatacak bir perde var mı? Ve onu ittiham edip, bu pencereden bakmayanın aklı var mı? Haydi, sen söyle.




Soruyor kim neyi kapadiyor kim haaa söyleyin


15. Mektup
Sahabelerin velâyeti, velâyet-i kübrâ denilen, veraset-i nübüvvetten gelen, berzah tarikine uğramayarak, doğrudan doğruya zâhirden hakikate geçip akrebiyet-i İlâhiyenin inkişafına bakan bir velâyettir ki, o velâyet yolu, gayet kısa olduğu halde gayet yüksektir. Harikaları az, fakat meziyâtı çoktur. Keşif ve keramet onda az görünür.
Hem evliyanın kerametleri ise, ekserisi ihtiyarî değil. Ummadığı yerden, ikram-ı İlâhî olarak bir harika ondan zuhur eder. Bu keşif ve kerametlerin ekserisi de, seyr ü sülûk zamanında tarikat berzahından geçtikleri vakit, âdi beşeriyetten bir derece tecerrüd ettiklerinden, hilâf-ı âdet hâlâta mazhar olurlar.
Sahabeler ise, sohbet-i nübüvvetin in’ikâsıyla ve incizâbıyla ve iksiriyle, tarikatteki seyr ü sülûk daire-i azîminin tayyına mecbur değildirler. Bir kademde ve bir sohbette, zâhirden hakikate geçebilirler. Meselâ, nasıl ki dün geceki Leyle-i Kadre ulaşmak için iki yol var:
Biri, bir sene gezip dolaşıp tâ o geceye gelmektir. Bu kurbiyeti kazanmak için bir sene mesafeyi tayyetmek lâzım gelir. Şu ise, ehl-i sülûkün mesleğidir ki, ehl-i tarikatin çoğu bununla gider.


15. Mektup
İşte şu temsil gibi, nübüvvet ve veraset-i nübüvvetteki velâyet, sırr-ı akrebiyetin inkişafına bakar. Velâyet-i saire ise, ekseri kurbiyet esası üzerine gider, birçok merâtipte seyr ü sülûke mecbur olur.

15.Mektup
Ona karşı, Âl-i Beyt-i Nebevînin silsile-i nuranîsine bağlanan ehl-i velâyet ve ehl-i kemâlin başına geçecek, Âl-i Beytten Muhammed Mehdî isminde bir zât-ı nuranî, o Süfyanın şahs-ı mânevîsi olan cereyan-ı münafıkaneyi öldürüp dağıtacaktır.


23.Mektup
Onları tabir edecek, "asfiya" denilen veraset-i nübüvvet muhakkikleridir. Elbette o kısım ehl-i şuhud dahi, asfiya makamına çıktıkları zaman, kitap ve sünnetin irşadıyla yanlışlarını anlarlar, tashih ederler, hem etmişler.

18. Mektup..
Evet, cadde-i kübrâ, Sahabe ve Tâbiîn ve asfiyanın caddesidir.

İşte şu sırdandır ki, cadde-i kübrâ, elbette velâyet-i kübrâ sahipleri olan Sahabe ve asfiya ve Tâbiîn ve Eimme-i Ehl-i Beyt ve eimme-i müçtehidînin caddesidir ki, doğrudan doğruya Kur’ân’ın birinci tabaka şakirtleridir.




Üzülüyorum bu tartismalara
yok tarikat yok evliya yok... simdi her Nurcu sakirt birer asfiyami oluyor 40 dakikada... iyiya ne güzel Mehdiye hic gerek yok ozaman ha dogruya bazi nurculara göre o zaten sahsi manevi.... daha kendi icerinde birlik yok ... Molla Muahmmed'e göre zaten ondan baska Nurcu yok digerleri hepden yanlis yolda bunu söyleyen Müridi Mustafa Kaplan....


vesselam


Cevabimi bekliyorum kilicustasindan....

musstafa
15-01-2008, 23:10
vahdet-i vucud bir varta değil ki ayet ve hadislerden delilleri varken bunca hadis fukaha ve de kelam alimleri bunu izah eylemiş iken sen vahdet-i vucuda varta diyebiliyorsun.?

bu mesele böylemidir gerçekten ? :blink::blink::blink: zamanımızdaki ehli tarikteki düşünce böylemidir ? halbuki imam rabbaninin vahdeti vucudu kesinlikle reddettiğini biliyorum ... hal böyleyken onun silsilesinde böyle bir görüşün benimsenmesi akıl almaz bir şey Allahım sen bizlere hidayet et ya rabbel alemin

musstafa
15-01-2008, 23:13
Kardeş,
Biz bu sözü Forum Allâmesine armağan olsun diye yazdık. Bakalım ne diyecek diye ?
Onu bekliyoruz ; merak etme açıklayacağız.

:)
kardeşim bunu bu şekilde yapmanız hiç yakışık değil maksatlar Allah için hakkı söylemek değilmi ? muhyiddin arabi hz.leri bu sözü etmiş ve gerekli açıklamayı yapmış ... kelime oyunları yapmayınız

Sofuoglu
15-01-2008, 23:19
bir sualde bizden olsun bakalim derin hocalarimiza......

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin hem Sehm-i nübüvvetine hem de Sehm-i velâyetine(her ikisinede) vâris olanlar varmidir peki....?

elmnightmare
15-01-2008, 23:25
bir sualde bizden olsun bakalim derin hocalarimiza......

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin hem Sehm-i nübüvvetine hem de Sehm-i velâyetine(her ikisinede) vâris olanlar varmidir peki....?
Hocam işler iyice karıştı:)
Bakalım daha neler çıkacak

Sofuoglu
15-01-2008, 23:46
VELÂYET , NUBUVVETTEN YÜKSEKTİR.




hocam, bunun aciklamsini bizde merakla bekliyoruz bilmis ol insaAllah;)

Sofuoglu
15-01-2008, 23:53
kardeşim bunu bu şekilde yapmanız hiç yakışık değil maksatlar Allah için hakkı söylemek değilmi ? muhyiddin arabi hz.leri bu sözü etmiş ve gerekli açıklamayı yapmış ... kelime oyunları yapmayınız

kardes sen bu aciklamayi biliyorsan buyur ekle

baskasindan istedigini ne diye kendin yaparsinki:lac:

derinsular
15-01-2008, 23:53
bir sualde bizden olsun bakalim derin hocalarimiza......

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin hem Sehm-i nübüvvetine hem de Sehm-i velâyetine(her ikisinede) vâris olanlar varmidir peki....?


OLMAMIIIIIII

hoca degilim ama derinsular nikim oldugu için .:)

hirahos
16-01-2008, 00:01
8. Mektup İmam Rabbani:

"Vahdet-i vücuda dair bir mesele beyan ettikleri ve söyledikleri ne varsa onunla ilk hallerde şerefyab oldum; sonra vahdet şuhudu kesrette müyesser oldu. (Teklik, çoklukta görüldü.)"

355. Mektuptan

"Ulema, o işlerin (yani: Meşayihin ihtilaflı işlerinin) kabahat olduğuna kail olmaktadırlar.

Bu Fakir dahi o işlerin güzelliğine kaildir; ama, onun üzerinde durmayıp geçmek şartı ile..

Şeyh Alaüddevle’nin bu meselede ihtilafı ise, yani: Vahdet-i vücud meselesinde, ulema tavrına benzer; kabahat olduğuna nazar etmektedir. İsterse ona keşif yolu ile girmiş olsun. Zira, keşif sahibi onun kabahat olduğuna kail olamaz.. Çünkü bu mesele: Garib halleri mutazammın (içine alan) olup hayret verici maarifi şümulüne (kapsamına) almaktadır.

Bu babda netice söz şu ki

- Anlatılan makamda devamlı kalmak beğenilecek gibi olmayıp o haller ile yetinmek dahi iyi değildir."

357. Mektup:

"Vakıaya mutabık olan vahdet midir, yoksa kesret mi? Eğer vahdet ise, binası değişik ve ayrı hükümler üzerine kurulan şeriat batıl olur. Şayet kesret ise, sofiyenin kavli batıl olur. Zira onlar, vahdet-i vücuda kaildirler. Hazreti Şeyhimiz, onun cevabında şöyle dedi:

- Her ikisi de işin aslına ve vakıaya mutabıktır; onda vakidir.

Ne var ki onun beyanında söyledikleri bu Fakir’in hatırında kalmadı. Şu anda, Fakir’in hatırına feyiz yollu geleni yazıyorum. Emir Sübhan Allah’ındır:

Vahdet-i vücuda kail olan sofiye haklıdır. Kesret hükmünü veren ulema dahi aynı şekilde haklıdır."

-----------------------------------------------

İmam Rabbani Hazretleri, Vahdet-i Vucud görüşünü batıldır diye nitelememiştir.. Noksanlık olarak görmüş, uğranılıp geçilmesi gereken bir durak olduğunu anlatmıştır..

-----------------------------------------------------------------------------------------------------

Bu meselede diğer bazı bahisler:

487. Mektup:

"Allah sırrının kudsiyetini artırsın; şayet Şeyh (Muhyiddin b. Arabi), o zillin aslına ulaşmış olsaydı, daha yukarıya terakkiden korkmadığı gibi korkutmazdı da... Lakin hüsn-i zan iktiza eder ki yüce Sultan Allah’ın fazlı ile, bu Şeyh-i Muazzam bu makamdan terakki edip yükselmiştir; işin hakikatini da idrak etmiştir. Onun büyük halini, söyledikleri ile ölçmek yerinde olmaz. Herhalde o, bu dediklerini, ilk ve orta hallerinde söyleyip sonra nice merhale onları aşıp geçmiştir. Zira, şu mana açıktır: 'İki günü müsavi geçen ziyandadır.' "

489. Mektup:

"Şaşılacak iştir ki Şeyh Muhyiddin İbni Arabi, bu kıyl ü kal ile, bu şathiyat sözleri ile nazarda makbullerden zahir olur; evliya-ı mükerremin arasında müşahede edilir. Bir mısra:

Ne zorluğu işte, olunca keremlilerle...

Onlar ki Şeyh’i reddederler; tehlikededirler. Onlar ki Şeyh’i kabul ederler; bunlar dahi aynı şekilde tehlike içindedirler. Yerinde olur ki Şeyh kabul edile; amma bu muhalefet sözleri kabul edilmeye. Orta yol budur. Yani Şeyh’in (Muhyiddin b. Arabi’nin k.s.) kabul edilmesinde ve edilmemesinde. Bu Fakir’in seçtiği yol da budur."

501. Mektup:

"Vakta ki sıra Şeyh-i Eceli (pek kıymetli Şeyh) Muhyiddin b. Arabi’ye gelmiş. Allah sırrının kudsiyetini artırsın. Marifet kemalinden bu ince meseleyi şerh edip açmıştır. Sarf nahiv tevdini gibi, onları bablara ve fasıllara ayırıp tedvin eylemiştir.

Durum böyle olmasına rağmen, bu taifeden bir cemaat, onun muradını anlayamadı. Kendisini hatalı bulup ona levm dilini uzatmışlardır. Şeyh, (Muhyiddin b. Arabi k.s.) bu meselenin ekseri tahkikatında haklı idi; ona taan edenler dahi, doğruluktan uzak durumda idiler. Yerinde olur ki bu meselenin tahkikinde ilminin çokluğu, şanının üstünlüğü biline. Onu red ve taan etmek, yerinde bir iş değildir."

11. Mektup:

"Bilhassa, vahdet-i vücud sözlerine ve tenezzülat mertebelerine dair olanlara.. Bu babda, kendimi Şeyh Alaüddevle ile çok bağlı bulmaktayım. Bu meselede; zevk ve hal olarak onunla birliğim. Ne var ki ilm-i sabık, onları inkara beni yanaştırmıyor; o yolun erbabına sert çıkışa bırakmıyor. İşbu hal, Şeyh Alaüddevle’den dahi sudur etmişti."

13. Mektup:

"Daha önce tekrarla yazdığım gibi; vahdet-i vücud meselesinde duraklamış bulunuyordum. Fiilleri ve sıfatları asla bağlıyordum. Ama işin hakikati malum olunca, duraklamayı bıraktım.

- Her şey ondandır.

Kelamını pek güzel buldum. Kemal itibarı ile bu cümleyi:

- Her şey odur.

Cümlesinden daha ziyade (yeterli) buldum. Sıfatları ve fiilleri bir başka renkte, yani: Bir başka yüzden aldım.

Her şey, bana tek tek gösterildi; sonra üst makama çıkarıldım. Asla, bir şek ve şüphe kalmadı.

Keşiflerin tümü, şeriata mutabık olarak geldi; şeriatın zahirine kıl kadar aykırı bir durum yoktur."

314. Mektup:

"Bir ayet-i kerime meali: “.. Ve Allah, elbette alemlerden ganidir.” (29/6)

Noksan sıfatlardan münezzeh olan Yüce Hakkı alemin aynı kılıp onunla bir görmek hatta aleme nisbet etmek, cidden bu Fakir’e ağır gelmektedir."

Başkaları için lütfen ilgili esere müraraat ediniz..

Sofuoglu
16-01-2008, 00:01
OLMAMIIIIIII

hoca degilim ama derinsular nikim oldugu için .:)

OLMAMIIIIIII demekle olmaz kardes:)

hele bi acikla bakalim kimmis bunlar(ismen degil ,vasfen...!!!)

derinsular
16-01-2008, 00:09
OLMAMIIIIIII demekle olmaz kardes:)

hele bi acikla bakalim kimmis bunlar(ismen degil ,vasfen...!!!)


abi işinize karışmak gibi oldu özür dileriz.


bizim tekrar zahmet edipte açıklamamıza gerek yok.


aşagıdaki linkte açıklanmış:)

http://www.islamsayfasi.com/modules.php?name=Forums&file=viewtopic&t=6266

tşk.

Muhammed Ekber
16-01-2008, 05:09
Kilicustasi

Sizin bir Nur Sakirdi oldugunuzu anliyorum ve merak ettigim konu siz tam manasiyla neyi isbat etmeye calisiyorsunuz anlamadim...???

Yani tarikatlar devri bitti kemalat yok yol sadece Risaleden mi gecer yoksa ne..

Ve Naksi Kardeslerime gelince sizde Mehdi Yüzde Yüz Naksi olaca iddasindamisiniz.. ??

Neyin kavgasi...

Kurbu Nübüvvet ile mi ulasiliyor Kemalati Nübüvvete yoksa Kurbu Velayet ilede olurmu... ??

Kurbu Nübüvet Sahabe yolumu eger evet ise Hz. Ali sahabe degilmiydi o niye Kurbu Velayet derecesine DÜSTÜ yükseldi demiyorum....??

Veraseti nübüvvet Bediuzzamana göre Caddeyi Kübra... bu veraseti nübüvvet Kurbu Nübüvet mi yoksa Kurbu Velayetmi Bediuzzaman Sahaba yolu meslegi diyor..

simdi bu yol erbabi asfiyalar diyor onlarada Imam Rabbani diyor Geylani giyor Muhiddini Arabi diyor.. bunlar ama hep seyrü sülük ile bu makama cikmadilarmi???

neyse Risale-i Nurdan alintilar

Sözler 33. Söz. 32 Pencere…
Tevhidin bir bürhan-ı nâtıkı olan zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm risâlet ve velâyet cenahlarıyla, yani kendinden evvel bütün enbiyânın tevâtürle icmâlarını ve ondan sonraki bütün evliyânın ve asfiyânın icmâkârâne tevâtürlerini tazammun eden bir kuvvetle, bütün hayatında, bütün kuvvetiyle vahdâniyeti gösterip, ilân etmiş ve âlem-i İslâmiyet gibi geniş, parlak, nurânî bir pencereyi, mârifetullâha açmıştır. İmam-ı Gazalî, İmam-ı Rabbânî, Muhyiddin-i Arabî, Abdülkadir-i Geylânî gibi milyonlar muhakkikîn-i asfiyâ ve sıddîkîn o pencereden bakıyorlar, başkalarına da gösteriyorlar. Acaba böyle bir pencereyi kapatacak bir perde var mı? Ve onu ittiham edip, bu pencereden bakmayanın aklı var mı? Haydi, sen söyle.




Soruyor kim neyi kapadiyor kim haaa söyleyin


15. Mektup
Sahabelerin velâyeti, velâyet-i kübrâ denilen, veraset-i nübüvvetten gelen, berzah tarikine uğramayarak, doğrudan doğruya zâhirden hakikate geçip akrebiyet-i İlâhiyenin inkişafına bakan bir velâyettir ki, o velâyet yolu, gayet kısa olduğu halde gayet yüksektir. Harikaları az, fakat meziyâtı çoktur. Keşif ve keramet onda az görünür.
Hem evliyanın kerametleri ise, ekserisi ihtiyarî değil. Ummadığı yerden, ikram-ı İlâhî olarak bir harika ondan zuhur eder. Bu keşif ve kerametlerin ekserisi de, seyr ü sülûk zamanında tarikat berzahından geçtikleri vakit, âdi beşeriyetten bir derece tecerrüd ettiklerinden, hilâf-ı âdet hâlâta mazhar olurlar.
Sahabeler ise, sohbet-i nübüvvetin in’ikâsıyla ve incizâbıyla ve iksiriyle, tarikatteki seyr ü sülûk daire-i azîminin tayyına mecbur değildirler. Bir kademde ve bir sohbette, zâhirden hakikate geçebilirler. Meselâ, nasıl ki dün geceki Leyle-i Kadre ulaşmak için iki yol var:
Biri, bir sene gezip dolaşıp tâ o geceye gelmektir. Bu kurbiyeti kazanmak için bir sene mesafeyi tayyetmek lâzım gelir. Şu ise, ehl-i sülûkün mesleğidir ki, ehl-i tarikatin çoğu bununla gider.


15. Mektup
İşte şu temsil gibi, nübüvvet ve veraset-i nübüvvetteki velâyet, sırr-ı akrebiyetin inkişafına bakar. Velâyet-i saire ise, ekseri kurbiyet esası üzerine gider, birçok merâtipte seyr ü sülûke mecbur olur.

15.Mektup
Ona karşı, Âl-i Beyt-i Nebevînin silsile-i nuranîsine bağlanan ehl-i velâyet ve ehl-i kemâlin başına geçecek, Âl-i Beytten Muhammed Mehdî isminde bir zât-ı nuranî, o Süfyanın şahs-ı mânevîsi olan cereyan-ı münafıkaneyi öldürüp dağıtacaktır.


23.Mektup
Onları tabir edecek, "asfiya" denilen veraset-i nübüvvet muhakkikleridir. Elbette o kısım ehl-i şuhud dahi, asfiya makamına çıktıkları zaman, kitap ve sünnetin irşadıyla yanlışlarını anlarlar, tashih ederler, hem etmişler.

18. Mektup..
Evet, cadde-i kübrâ, Sahabe ve Tâbiîn ve asfiyanın caddesidir.

İşte şu sırdandır ki, cadde-i kübrâ, elbette velâyet-i kübrâ sahipleri olan Sahabe ve asfiya ve Tâbiîn ve Eimme-i Ehl-i Beyt ve eimme-i müçtehidînin caddesidir ki, doğrudan doğruya Kur’ân’ın birinci tabaka şakirtleridir.




Üzülüyorum bu tartismalara
yok tarikat yok evliya yok... simdi her Nurcu sakirt birer asfiyami oluyor 40 dakikada... iyiya ne güzel Mehdiye hic gerek yok ozaman ha dogruya bazi nurculara göre o zaten sahsi manevi.... daha kendi icerinde birlik yok ... Molla Muahmmed'e göre zaten ondan baska Nurcu yok digerleri hepden yanlis yolda bunu söyleyen Müridi Mustafa Kaplan....


vesselam


Sorular halen cevap bekliyor Kilicustam...

hirahos
16-01-2008, 05:30
Şeyh Nazım Efendinin niye bunları uyardığını bir kez daha anlamama sebep olan Usame'ye teşekkür ederim.. Uçurumun eşiğindeler yahut düşmüşler ama haberleri yok malesef.. Risaleden aldıkları Nübüvvet kemalati ve Hakikat derslerinin imtihanına girmişler ve yine malesef sınıfta kalmışlardır..

Bakın bunlar onun kayıtlı ifadelerindendir:

“İmam Rabbani: Ne yapsınlar? Vilâyet kemâllerinden dışarı çıkamamışlar. Peygamberlik kemâllerinin ne olduğunu anlıyamamışlar. Vilâyetin yarısı olan yükselişi, vilâyetin hepsi sanmışlar

İşte bu yukarda altı çizili olan yerler sizin mürşid-i ekmel-i mükemmel sandığınız, etvarı silsilesindeki diger meşayihe uymayan, her önüne geleni tarikate alan, tevbe veren, kerameti kendinden menkul bir kısım meşayih bile değildir. Yine sizin koyacak yer bulamadığınız o zevat hakikat dersinden bihaber olmakla kendi makamını en büyük makam sanmakatdır.”

"imam-ı Rabbani bu Ustad aynı hakikatten bahsetmişler, en kolay ve en kısa yol sünnet-i seniyyeye ittiba' olan velayet-i kübra olan yolda çalışmaktır. dese menkıbelerini, kerametlerini, zuhuratlarını anlattıkları zevatın velayet-i suğrada gittiklerini kabul etmek zorunda kalacak. Bu ise ona göre muhaldir. Halbuki Kılıçustası kardeşin defaatle ve kör olan gözlere dahi gösterecek büyüklükte yazarak gösterdiği şu mektub onu anında ilzam etmeliydi”

Bu konu başlığında kayıtlıdır..

Bu ifadeleri, bizim naklettiğimiz sohbetlerden, sözlerden, nakillerden sonra söylemiştir.. Kelam'ı menkibe keramet zannetmesini geçiyorum.. Ne demiş yakından bakalım:

1- mürşid-i ekmel-i mükemmel sandığınız,: Biz onları Mürşid-i Kamil Mükemmil sanıyormuşuz!

2- her önüne geleni tarikate alan, tevbe veren: Bunlar her önüne geleni rastgele tarikata alma gafletine düşmüşlerdir! anlamında.. İşlerini bilmiyorlar yani..

3- Kerameti kendinden menkul bir kısım meşayih: Sözlüklerde bunun bir kaç anlamı var "Çok büyük işler yaptığını belirtiyor ama bunu doğrulayacak ne kanıt ne de kimse var ortalıkta." biri bu, "Üstün olduğunu, makbul olduğunu kendi kendine söyleyen, anlatan kişi için kullanılır" biri de bu.. Kısaca kendi kendi öven göklere çıkaran demektir..

4- hakikat dersinden bihaber Sadece velayet (!) kemallerinden anlarlar, Tarikat bilirler.. Ötesinden haberleri yok demek..

5- kendi makamını en büyük makam sanmakatdır Biz onları Kamil Mükemmil sandığımız gibi, onlar da kendilerini en büyük makamda sanmaktadırlar..

Peki kimlerin sohbetlerinden, yazılarından nakiller yapmış idim isim isim sayayım, Usame'yi yönlendirdiğim o başlıktan:

Sultan Seyda Muhammed Raşid Erol Hazretleri (1930-1993)
Şeyh Esad Erbili Efendi (1847-1931)
Şeyh Şerafeddin Dağıstani Hz. (1875-1936)
Hasaneyn-il Hüdâverdi Hasan Burkay Hz. (1930-2005)
Gavs-ı Bilvanisi Hazretleri
Mehmed Zahid Kotku Hazretleri (1897-1980)
Mevlana Halid Bağdadi Hazretleri
Üstaz Fakih İsmail Çetin kuddise sırruh (1942- )
Edirne Müftüsü el-Hâc Mehmed Fezvî b. Ahmed (m. 1826-1901)
Seyda Muhammed Konyevi K.S Hazretleri (1942- )
Abdurrahim Reyhan Erzincani Hz. (1930-1998)
Dede Paşa Hazretleri (1879 -1973)
Şehid Bayram Ali Öztürk Hoca (1952-2006)
Hadim-ül Fukara Nevşehirli Abdullah Gürbüz Hz. (1933-2004)

Bir tane daha var Usame'yi yönlendirdiğim konu:

http://www.ihvanforum.org/showthread.php?t=15927

Artık burdaki isimleri saymamayım.. Kendiniz tıklayıp görürsünüz..

Şunu ifade edeyim, yönlendirdim ve okuduktan sonra bu isimleri göre göre bu yorumları yapmış ise, beni yaralamıştır.. Evliyaullah'a, hizmeti büyüklüğü ortada görünen Mürşid-i Kamillere dil uzatmıştır..

Yok, bunları okumadan bu yorumları yaptı ise kendisinin Hak ve Hakikate zerre haris olmadığı ortaya çıkmıştır..

Yok, derse ki zaten bazen diyor ama söyleyeceğinden geri de kalmıyor: Ben hepsini kastetmedim, gerçeklerine hürmetliyim; umuma açık yazdığı bu yerde, ayrıca kimi kastettiğini ifade ederek diğerlerini töhmet altında bırakmamalıdır..

Her halukarda çok üzgünüm..

Biz gardaşlık hatırına nasihat etmeye çalışırken, Usame İslam büyüklerine ileri geri ederek kendisini ortaya koymuştur..

Evet, ben "Risale tahrif edilmiştir" dedim, ama niye; "Said Nursi, yanlış nakletmiş" deme nezaketsizliğini göstermemek için.. Hüsn-i zan olsun diye.. Yoksa bildiğimden değildi tahrif edilip edilmediği.. Said Nursi merhuma asla dil uzatmadım ki sevenleri üzülmesinler diye..

Ettiğimi buldum diyecem de etmedim.. Gerçekten çok üzgünüm.. :cray:

kerbela.be
16-01-2008, 05:56
Attar daha yeni Hacısın Bir gurba veya zumreye haksızca ve sıkılma sapık diyebilyorsun. Halideyede bir tek sen adamsın zannetmiştim yanılmışım. Senin sözüne göre kılıçustası nasıl bir tarikatı ekmeğini yemişse sende "Nursuzların" ekmeğini yemiş birisin.

Ehli tasavvufa kafir diyen vahabilere dahi mefahimde kardeşimiz diyen Muahmmed bin Alevi bin elMaliki elHaseni'de ra ehli tasavvuf sende!

Nasılki sen "Nursuz"lardan bediüzzamandan soğumadın Vallhide Bende Mahmut hocacıyım diyenlerden soğudum Ama Mahmud hocaefendiden ks. soğumadım.

Gün gelecek, Devran dönecek ve "nursuz" lar hakkında söylediğiniz tüm ifrat şeylerin hesabını verme durumuna geleceksiniz.

içinizdeki kusmalar bitter inş. Zira Bunun altında zerre kadar hayır yok.

Sizkendi hocalarınıza en ufak bir eleştiriyi bile kabul etmiyor iken önünüze gelene sapık demeniz her nekdar berriyim desenizde ibn teymiyyecilerin zihniyetinde olduğunuzun delilidir. Sizin Ehli Tasavvuf olmanız bunu değiştirmez

Ben direk size yazdım ve bu forumda bu konuya ilk kez ve son kez giriyorum. Diğer kardeşlerin neler yazdığı beni ilgilendirmiyor.

Daha geçen yıl biri Ben Tasavvufçulardan nefret ediyorum demişti hatırlarsınız. Emin olun onu yazan kişiyi çok daha iyi anlıyorum.

Yusuf islama atfedilen bir söz vardır şöyle der: "Allaha Şükürler olsunki Müslüman olmadan önce Müslümanları tanımadım"

keşke bende ismailağadakileri hiç tanımasaydımda husnu zannım devam etseydi.

Sapık olduk kafir olmamızda yakındır!!!!

ATTAR
16-01-2008, 07:56
Attar daha yeni Hacısın Bir gurba veya zumreye haksızca ve sıkılma sapık diyebilyorsun. Halideyede bir tek sen adamsın zannetmiştim yanılmışım. Senin sözüne göre kılıçustası nasıl bir tarikatı ekmeğini yemişse sende "Nursuzların" ekmeğini yemiş birisin.

!!!!

bismillahi teala.

kardeşim hiç ağlamayınız.koca bir alimin yolu bu hale getirilip ümmedin muhammedin içinde fitneye dönüştürüldü ise bunların kabahati sizlerdedir.

efendi kardeşim hacı olmak hakkı söylememeye engelmidir.? bak şeyh nazım hazretleri ki düne kadar bu sapık nurcuların hürmet etdikleri o kişi hakkı söyledi diye adama demediklerini bırakmadılar.?

efendi kardeşim.: sözümün arkasındayım. kesinlikle ferd olarak bu yolda hakkı ile olan vardır ama cemaat olarak nurcu gurubların ekserisi sapıkdır.

daha izahata gerek var mı.?

bence bu forum sayfalarında ve de netdeki nurcu forumlarda buna delil olacak pek çok misal bulabilirsiniz.

selam ve dua ile.

talib
16-01-2008, 08:00
Saidi Nursi hz.lerini nurcuların alimi ilan eden ve dar bir çevreye hapsedenler kimlerdir? Gerçi artık ehli kitap bilginleri de okuyor.. Artık ne maksatla okuyorlarsa..

ATTAR
16-01-2008, 08:06
bu mesele böylemidir gerçekten ? :blink::blink::blink: zamanımızdaki ehli tarikteki düşünce böylemidir ? halbuki imam rabbaninin vahdeti vucudu kesinlikle reddettiğini biliyorum ... hal böyleyken onun silsilesinde böyle bir görüşün benimsenmesi akıl almaz bir şey Allahım sen bizlere hidayet et ya rabbel alemin

bismillahi teala.

değerli kardeşim ; yukarda hirahos kardeşim güzelcene nakiller yapagelmiş.imam rabbani daha kendisi bu makamda olduğunu bu makamakdan haz aldığını sonra Allahın yardımı bu makamı aşdığını kendisi söylemekdedir.imam rabbaniye göre bu nakıs bir makamdır - yolun sonu değildir.onu izah eylemişdir.

ATTAR
16-01-2008, 08:10
Saidi Nursi hz.lerini nurcuların alimi ilan eden ve dar bir çevreye hapsedenler kimlerdir? Gerçi artık ehli kitap bilginleri de okuyor.. Artık ne maksatla okuyorlarsa..

demediği şeyleride ona nisbet etmek ..vessire vesaire...

yahu şurası hakikat ki nurcu gurubların kendi arasında dahi çekişme var iken hatda birbilerine karşı siz risale-i tahrif etdiniz ithamları yapadururlarken kalkmışlar ben onların ekserisi sapıkdır dediğim için kendi aralarındaki çekişmeleri- husumetleri örtmeye kalkıyorlar.zaten sapıklıklarının diğer boyutuda budur.

ATTAR
16-01-2008, 08:14
kendi adıma diceklerimi demiş bulunmakdayım.

cenabı Allah sizlere bizlere selamet versin.

fi emanillah.

fakiri
16-01-2008, 08:29
Kardeşler,
Öncelikle çok önemli bir hususu sağlam bir temele oturtalım ki, sonradan "Yaw bu neden böyleydi? Şöyleydi !" tartışmalarına girmeyelim. Şimdi burada bu konuyu açan şahıs bizce ne yapmaktadır biliyor musunuz ?
İmam-ı Rabbani (k.s.) Hz.leri gibi Nakşibendi Tarikatının ALTIN SİLSİLESİ'nin 24. halkasını teşkil eden bir büyk MUTASAVVIF'ın mektublarını delil gösterererek bize tarikatsızlığı veya müslümanların yolundan ayrılarak kendi başınacılığı sanki tavsiye ve arzu edilen bir yolmuş gibi göstermeye çalışmaktadır. Diğer bir ifade ile ZAT-İ SUNGURLUK yapmaktadır. Bu yapılan aynen şu misale benzer .
Bir meyva satıcısı düşünün...Bu adam sakat ve kısmen çürük olan meyvaları sağlamlarından ayırarak tezgâhın arka tarafına, sağlam olanları da tezgâhın önüne koyduğunu gözlemliyorsunuz. Şimdi, bu adamdan meyva alacağınız zaman gidip te arkadaki çürük veya sakat olan meyvaları mı almak istersiniz ; yoksa, sağlam olanlarını mı ? Elbetteki önde dizilmiş sağlam meyvaları almak normal ve makul bir harekettir. Sakat ve kısmen çürük olanlara talep şüphesiz yok denecek kadar az olur.
İşte, bu konuyu açan şahıs da, İmam-ı rabbani (k.s.) Hz.lerinin tezgâhındaki sakat ve kısmen çürük yollara tevessül etmeyi bizlere tavsiye ve telkin etmektedir. Oysa, İmam-ı Rabbani (k.s.) Hz.leri Turuk-u Nakşibendiyye-yi Aliyyenin Velayet ve İrşad Nurunu, silsilenin 23. halkasının temsilcisi Muhammed Bâkî Billâh (k.s.) (http://www.altinoluk.com/silsile/index.php?pId=23) Hz.lerinden almış ve aynı itina ve özenle irşad faaliyeterini devam ettirerek 25. halkanın sahibi Muhammed Ma'sum es-Serhindî (k.s.) (http://www.altinoluk.com/silsile/index.php?pId=25)' a teslim etmiştir. Diğer bir ifade ile reşid olduktan sonra geçirmiş olduğu hayatının hiçbir döneminde turuk-u aliyyeden ayrı bir hayatı olmadı . Şimdi böyle bir hayat sürmüş bir insanın, hangi eserini veya sözünü tevil ederek tarikatsızlığı veya kendi başıancılığın anlamını veya tavsiyesini çıkarabilrsiniz ? Böyle bir şey olabilir mi ? O'nun mektubatını iyi tetkik edenler bilir ki, Turuk-u nakşibendiyyenin methine ve bu yola revan olmanın gerekliliğinden sitayişle bahsedildiğine dair onlarca mektubu vardır. Bütün bunları görmeyeceksiniz, geleceksiniz İmam-ı Rabbani (k.s.) Hz.lerinin tezgâhının başına, arka tarafta dizdiği çürük ve sakat meyvalarını müslümanlara sağlammış gibi yutturmaya çalışacaksınız ! Böyle bir meslek şeytanın mesleğiyle denk bir meslektir ve bu işe soyunanları kesinlikle dalâlete sürükler diye düşünüyoruz Vesselâm.

bi husben
16-01-2008, 09:03
VELÂYET , NUBUVVETTEN YÜKSEKTİR.





tabi vahdeti vucutculardan beklenen davranışlar sergiliyorsunuz akside beklenmezdi

fakiri
16-01-2008, 09:19
tabi vahdeti vucutculardan beklenen davranışlar sergiliyorsunuz akside beklenmezdi

Arkadaşım,
Varsa bir söyleyeceğiniz söyley,iniz, yoksa ol zaman ;
AVAZEYİ BU ALEME DAVUD GİBİ SAL,
BAKİ KALAN BU KUBBEDE HOŞ BİR SEDA İMİŞ...
de ve söylenilenleri dinle !

fakiri
16-01-2008, 09:39
VELAYET , NUBUVVETTEN NASIL ÜSTÜN OLUYOR ?

Ma'lûm olsun ki, tahkîkan "velâyet" , felek-i âmmdır ve bunun için munkatı' olmadı ve velâyet için inbâ'-i âmm vardır. Ve ammâ Nübüvvet-i teşrî' ve risâlet munkatı'dır. Ve Muhammed (s.a.v.)‘de munkatı' oldu. İmdi ondan sonra Nebî yoktur. Ya'nî Nebiyy-i müşerri' ve müşerre'un-leh ve müşerri' olduğu halde Resûl yoktur- (32).
Ya'nî "velâyet" (velilik), sıfat-ı İlahiyye (İlahi sıfat) olmak ve keşf-i İlahi (İlahi keşf, İlahi açılımlar) onunla hâsıl (mevcut) olmak i'tibâriyle (hususuyla), felek-i muhît-i âmmdır, ya'nî ma'nâ-yı küllî-i âmmdır (her şeyi içine alan, kuşatan bütün bir kavramıdır). Rusülün (Resüller), Enbiyâ (Nebiler) ve evliyânın (velilerin) kâffe-i merâtibini (bütün mertebelerini) câmi'dir (toplamıştır). Ve "velâyet" felek-i muhît-i âmm (bütün hepsini kuşatan bir kavram) olduğu için, dünyâda ve âhirette munkatı' olmadı (arkası kesilmedi, son bulmadı). Ve velâyet için inbâ'-i âmm (umuma, herkese haber verme) vardır. Ya'nî velâyet (velilik) Nübüvvetin (Nebiliğin Peygamberliğin) bâtını (içi) olduğundan, şerîat sâhibi olan Enbiyâya (Nebilere) ve da'vet-i halka (halkı davet etmeye) me'zûn (salahiyetli, izinli) olmayan evliyâya (velileri) şâmildir (içine alır, kuşatır, kaplar). Velâkin Enbiyâ (Nebiler) zamanlarında olan ihbâr (haber verme, bildirme), Nübüvvet (Nebilik görevi) ile mukayyeddir (kayıtlıdır). Ve velâyet (velilik) cihetiyle (yönüyle) olan ihbâr-ı İlahi (İlahi haber verme), tevhîd-i Zâtî ve tevhîd-i esmâî ve sıfâtî (Zat‘la alakalı tevhidi ve esma ve sıfatla ilgili tevhidi) hasâisıyla (özellikleriyle) her ârif-i billâh (marifet-i Allah’a vasıl) olan kimsenin, her müsta'id (istidatlı) ve kâbile (kabul ediciye) olan ihbârıdır (bildirmesidir) . Velâyet (velilik) munkatı' (son bulmuş) olmamakla berâber, Nübüvvet-i teşrî' (şeriat getiren Nebilik) ve Nübüvvet-i risâlet (Nebilik görevi) Muhammed (s.a.v.)‘de munkatı' oldu (son buldu) . ................ hadîs-i şerîfi mûcibince (gereğince) ondan sonra Nebî (şeriat getiren Nebi, Peygamber) yoktur. Ya'nî yeni bir şeriatla Nebiyy-i müşerri' (yeni şeriat getiren bir Nebi) meb'ûs olmaz (gönderilmez). Ve Nebiyy-i müşerre'un-leh, ya'nî şerîat sâhibi olan bir Nebînin şerîatına tâbi' (uyan) ve fakat, Mûsâ (a.s.)‘ın şerîatına tâbi' (uyan) Enbiyâ-yı Benî İsrâil (İsrailoğullarının Peygamberleri) gibi, Nübüvvet (Nebilik) ile zâhir (meydana çıkmış) bir Nebî yoktur ve yeni şerîat ile müşerri' (şeriat koyan) bir Resûl dahi yoktur. Âhir (son) zamanda Îsâ (a.s.)‘ın gelmesi Nübüvvet (Nebilik) ve Risâlet (Resüllük) cihetiyle (yönüyle) değil, velâyet (velilik) itibâriyle (hususuyla) olacağından Resûl-i müşerri' (şeriat getiren Resul) sayılmaz.
Ve bu hadîs, evliyâullahın zuhûrunu kesr etti; zîrâ ubûdiyyet-i kâmile-i tâmme zevkınin inkıtâ'ını mutazammındır. İmdi ubûdiyyet-i tâmmeye mahsûs olan onun ism-i Nübüvveti, ubûdiyyete ıtlâk olunmaz (33).
Ya'nî ................. hadîs-i şerîfi, ubûdiyyet-i kâmile-i tâmme (noksansız tam mükemmellikteki bir kulluk) zevkınin inkıtâ'ını (kesilmesini, bitmesini) mutazammın olduğundan, (muhtevi olduğundan, içine aldığından) evliyâullahın (Allah velilerinin) zuhûrunu (açığa çıkmasını) kırdı. Çünkü ubûdiyyet-i kâmile-i tâmmenin (tam mükemmellikteki bir kulluğun) zevki, Nübüvvetle (Nebilikle) kâimdir (mevcuttur, vardır). Halbuki Nübüvvetin (Nebiliğin) inkıtâ'ı (bitmiş olduğu) zikr olunan (anlatılan) hadîs-i şerîf ile ihbâr buyrulmuştur (haber verilmiştir). Binâenaleyh (nitekim), ubûdiyyet-i tâmme (noksansız, tam bir kulluk) ile muttasıf olan (vasıflanan) evliyâullah (Allah velileri) için artık Nübüvvete (Nebilikle) nâil olmak (şereflenmek) ve "Nebî" ismiyle mevsûm bulunmak (isimlendirilmek) kapısı kapanmış ve velâyetten (velilikten) başka bir mertebe kalmamıştır.
Zîrâ abd, Allah olan efendisine, isimde ortak olmamak diler; o da isimde "Allah"dır (34).
Ya'nî abd (kul), ubûdiyyet-i tâmmesinden (tam, mükemmel kulluğundan) dolayı, Allâh'ın ismi olan "Velî" ismine müşârik (ortak) olmak istemez. Zîrâ evliyâ-yı kümmel (kâmil veliler), esmâ-i İlahiyye (İlahi esma) ile ittisâf (vasıflanmak) kendilerinin zâtları muktezâsından (zatlarının gerekleri) olmadığını bilirler. Fânîfillah (Allah’ta fani, yok) oldukları vakitte, esmâ-i İlahiyye (İlahi esma) ile tahakkuk, (gerçekleşmek) onlar için emr-i ârizîdir (gelip geçici husustur). Meselâ demir ateşe vaz' olunursa (konursa), kıpkırmızı olur ve temâs ettiği şeyi ateş gibi yakar. Eğer demir lisâna (dile) gelip "Ben ateşim" derse, bu sözünde sâdık (doğru) olur. Fakat demir, ateş değildir; bu hal (oluş) kendisinde bir emr-i ârızîdir (gelip geçici bir oluştur). Ancak, kendisinin demirliği ateşte fenâ bulmuş (yok olmuş) ve ateş ismiyle mütehakkık olmuştur (meydana çıkmış, tahakkuk etmiştir). Yoksa demir demir ve ateş de ateşdir. İşte evliyâullahın fenâ-fillah (Allah’ta yok olma) mertebesindeki hâli dahî buna mümâsildir (benzer). Binâenaleyh (nitekim) onlar, emr-i ârızî (gelip geçici işlerden, hususlardan) olan esmâ-i İlahiyye (İlahi esma) ile tahakkukları hâlinde (gerçekleşmiş olduklarında), kendilerine muhtass (mahsus, ait) olan şey, sıfât-ı ubûdiyyet (kulluk sıfatıyla) ve onun isimleri olduğu için, ubûdiyyete (kulluğa) mahsûs (ait) olan isimle mütesemmî olmak (isimlenmek) isterler. Ve Resûl ile Nebî, havâss-ı ubûdiyyetin (kulların seçkinlerinden) eşref (şerefli, onurlu) ve efdalinden (en alası, en üstünü) olduğu cihetle, (yönüyle) hasâis-ı ubûdiyyette (kulluk vasıflarında) Resûlden etemm (daha tam, kamil, eksiksiz) ve ekmel (mükemmel) yoktur. Zîrâ (çünkü) Rab, "Resûl" ve "Nebî" ismi ile mütesemmî (isimlenmiş) değildir; fakat "Velî" ismiyle mütesemmîdir (isimlenmiştir). Binâenaleyh (nitekim) Hz. Şeyh (r.a.) buyurur ki:
Halbuki Allah, Teâlâ "Nebî" ve "Resûl" ismi ile mütesemmî olmadı "Velî" ismi ile mütesemmî oldu ve bu isim ile muttasıf oldu. Ve ........................... (Bakara, 2/257) ve ........................ (Şûrâ, 42/28) buyurdu (35).
Ya'nî "Nebî" ile "Resûl" ismi, esmâ-i halkıyyeden (yaratılmış esmadan) olup ubûdiyyet-i tâmme (tam kulluk) ile muttasıf olan (vasıflanan) kimsenin ismi olduğundan, Allah Teâlâ hazretleri bu isimler ile tesmiye olunmaz (isimlendirilmez); fakat "Velî" ismiyle tevsîm olunduğu (isimlendirildiği) gibi, bu ismin sıfatı olan "velâyet" ile muttasıftır (vasıflanmıştır); nitekim, Kur'ân-ı Mecîd'de:/ ....................... (Bakara, 2/257) ve .......................... (Şûrâ, 42/28) buyurnıuştur.
Ve bu isim bâkî ve dünyâda ve âhirette ibâdullah üzerine cârîdir. İmdi Nübüvvet ve risâletin inkıtâ'ı sebebiyle, Hak'tan gayrı abdin muhtass olacağı bir isim bâkî kalmadı. Ancak, bu kadar vardır ki, Allah Teâlâ ibâdına lutf etti de, onlar için kendisinde teşrî' olmayan Nübüvvet-i âmmeyi ibkâ eyledi. (36).
Ya'nî Nübüvvet (Nebilik) ve risâlet (Resullük) artık munkatı' (bitmiş) olduğundan, Hakk'ın ismin de mûşârik (ortak) olmamak sûretiyle abde (kula) verilecek bir isim kalmadı. Bi'z-zarûre (zaruri olarak), fâni-fillah (Allah’ta fani, yok) olmaları cihetiyle (bakımından) abde (kula) "velî " ismi verildi. Cenâb-ı Hak, ancak kullarına lutf edip, melek vâsıtasıyla veyâ bilâ-vâsıta (vasıtasız) yeni bir şeriat ahkâmını (hükümlerini) Hak'tan telakki (alma) keyfiyyeti (hususu) olmamak sûretiyle Nübüvvet-i âmmeyi (umumi, herkese olan Nübüvveti) ibkâ etti (baki, devamlı kıldı (kaldırmadı, bıraktı). Ve bu Nübüvvet-i âmme (umumi Nübüvvet), ârifîn (arifler, bilginler) için kemâl-i isti'dâd-ı ahadî ve cem'î (kemal bulmuş, tamlığa ulaşmış istidadının biri veya bütün hepsi) ile Hakk'ın sıfâtı ve esmâsı ve ef’âliyle (fiilleriyle) Allah'dan ihbârdır (haber vermektir) ve ulemâ (âlimler, bilginler) için dahi ictihâdda teşrî'dir (ayet ve hadislerden mana ve hüküm çıkararak kanun yapmak, karar kılmaktır).
Ve Allah Teâlâ ibâdı için, sübût-i ahkâmda olan ictihâdda teşrî'i ibkâ eyledi. Demek ki onlar, için teşrî'de verâseti ibkâ etti. Binâenaleyh ............................. dedi. Ve onlar için bunda, ancak ahkâmdan ictihâd ettikleri ve onu teşrî' eyledikleri şeyde mîras vardır (37).
Ya'nî hakkında nass vârid olmayan (sarihlik, açıklık ulaşmamış) ahkâmı (hükümleri), ulemâ (âlimler) ictihâd ederler (şeriate göre kıyaslayarak o şey hakkında mana ve hüküm çıkarırlar) ve onu şer'a (şeriata) idhâl (dahil) edip mûcibiyle (gereğiyle) amel etmeyi emrederler. Onun için, ehl-i usûl, (usul ehli, fıkıh âlimleri) ictihâd "vahy-i hafî’dir (açık olmayan gizli vahiydir), derler. Binâenaleyh (nitekim), ulemâ-i müctehidîn (ictihad eden âlimler), ictihâd ile teşrî'de, (şeriata dayanarak, mana ve hüküm çıkarma) zâhirde (görünüşte, dünyada) verese-i Enbiyâdır (Nebilerin mirasçılarıdır). Ulema-i ârifin (hakikati bilen âlimler) ise, maârif-i İlahiyyeyi (İlahi bilgileri, Hakk’tan aldıkları bilgileri) bilâ-vâsıta (vasıtasız) Hak'tan ahz ettiklerinden (aldıklarından), bâtında (içte, ruhta) verese-i Enbiyâdır (Nebilerin mirasçılarıdır).
İmdi sen bir Nebiyi teşrî'den hâriç bir kelâm ile tekellüm eder gördüğün vakitte, o, veliyy-i ârif olduğu haysiyyetten tekellüm eder. Bunun için, o Nebinin Nebiyy-i âlim ve velî olması haysiyyetiyle olan makâmı, resûl veyâ teşrî' ve şer' sâhibi olması haysiyyetiyle olan makâmından etemm ve ekmeldir. İmdi ehlullahdan birisinin "Velâyet, Nübüvvetten a'lâdır" dediğini veyâ ondan sana nakl olunduğunu işittiğin vakitte, bu kail ancak bizim zikrettiğimiz şeyi murâd eder (38).
Nebinin (Peygamberin) teşri'den hâriç (dini emir ve yasakları bildirmesinin dışında) kelâm ile tekellümü (konuşması) ilm-i vahdetten (vahdet ilminden) bahs etmesidir. Zîrâ (çünkü) ilm-i vahdet (vahdet ilmi) Hakk'a müteallıktır (aittir, Hakk’la ilgilidir). Halbuki şeriat halka (insanlara) tevcîh olunmuştur (yöneltilmiştir). Ve halk ise isneyniyyeti (ikiliği) iktizâ eder (gerektirir). Ve Nübüvvet (Nebilik) teşri' (dini emir ve yasakları bildirme) dâhilinde tekellümü (konuşmayı) îcâb eyler (gerektirir). Binâenaleyh (nitekim) bir Nebi: ............................... (En­f'âl, 8/17) ve ............................................ gibi vahdete (teklikle) müteallık (ilgili) kelâm söylediği vakit, veliyy-i ârif (arif, tam bilen bir veli) olması cihetinden (yönünden) söyler. Vahdet (tek) isneyniyyetten (ikilikten) etemm (daha tam, eksiksiz) ve ekmel (daha kâmil, mükemmel) olduğu için, o Nebinin (Peygamberin) makâm-ı velâyeti (velilik makamı) makâm-ı risâletinden (resullük makamından) etemm (daha tam, eksiksiz) ve ekmel (daha kâmil, mükemmel) olur. Binâenaleyh (nitekim) eğer sen, ehlullahın (Allah ehlinin, velinin) birisinden "Velâyet, (velilik) Nübüvvetten (Nebilikten, Peygamberlikten) a'lâdır" (daha yücedir, yüksektir) sözünü işitirsen veyâhut ehlullahdan (Allah ehlinden, veliden) birisinin bu kelâmı söylediği sana nakl olunursa, ma'lûmun olsun ki (bilesin ki), bunun ma'nâsı bâlâda (yukarıda) zikr olunun (anlatılan) şeyden ibarettir.
Veyâhut ehlullahdan birisinin: "Velî, Nebi ile resûl fevkındedir" dediğini işitsen o, bu kavl ile şahs-ı vâhidde mûrad eder. Nebi ve resûl olması haysiyyetiyle olan makâmından, onun "velî" olması haysiyyetiyle olan makâmı etemmdir. Yoksa Nebiye tâbi' olan velî, Nebiden a'lâ değildir. Zîrâi tâbi', tâbi' olduğu şeyde, ebeden metbû'u idrâk etmez. Çünkü eğer tâbi' metbû'u idrâk edeydi, tâbi' olmazdı; bunu iyi anla! (39).
Ya'ni velînin Nebi ile resûlün fevkınde (üstünde) olması şahs-ı vâhidde (tek şahısta) olan velâyet (velilik) ve Nübüvvet (Nebilik) ve risâlet (resüllük) i'tibâriyledir (bakımındandır) ve bu kavlden (deyişten) murâd ancak budur. Yoksa bir Nebinin şeriatına tebaiyyede (uymada) mertebe-i velâyeti (velilik mertebesini) ihrâz (kazanan, elde) eden kimsenin velâyeti (veliliği) aslâ, tâbi' (uyduğu, bağlı) olduğu Nebinin Nübüvyetinden (Nebiliğinden, Peygamberliğinden) yüksek olamaz. Çünkü kendisi tâbi'dir (bağlıdır, uymaktadır) ve kendisinde tâbiiyyet (uyma, tabi olma) sıfatı bulundukça metbû'unu (uyduğu, tabi olduğu şeyi) idrâk edemez. Eğer idrâk etseydi, kendisinde bu sıfat-ı tâbiiyyet (tâbi olma, uyma vasfı) bulunmazdı. Burasını dikkatle anla!
İmdi resûlün ve müşerri' olan Nebinin merci'i velâyete ve ilmedir. Görmez misin? Tahkîkan Allah Teâlâ; Resûl (a.s.)a, ilimden ziyâdeyi taleb etmeğe emr etti. İlmin gayrisinden ziyâde taleb etmeği emr etmedi. Böyle olunca ona emr edici olduğu halde ................................ (Tâhâ, 20/ 114) buyurdu (40).
İzdiyâd-ı ilim (ilimde artış) talebiyle emrin (isteme hususunun) sebebi budur ki: Bâlâ-yı fasta (yukardaki bölümde) beyân olunduğu (anlatıldığı) üzere her bir resûlün indinde, (katında) ilm-i irsâlden (gönderilen ilimden) ancak ümmetlerinin bilâ-ziyâde (fazla olmaksızın) ve lâ-noksan (noksan olmaksızın) muhtac oldukları kadar ilim vardır. Binâenaleyh (nitekim) Nübüvvet ve risâlette tezâyüd, (artma, fazlalaşma) ümmetin isd'dâdı kadardır. Ümmetin isti'dâdı kendilerine mahsûs (ait) olan kemâl (mükemmellik, tamlık) üzre zâhir olduğu (açığa çıktığı) vakit, artık Nübüvvet ve risâlette ziyâdelik (artış) mutasavver değildir. (düşünülemez) Belki bu sûrette (şekilde) emr-i Nübüvvet ve risâlet (Nebilik ve resullük olayı) onların hakkında hatm olur; (biter, mühürlenir) ............................ (Mâide, 5/3) âyet-i kerimesi bu hakîkatın burhânıdır. (delilidir)
Ve kezâlik (böylece), Nübüvvet ve risâlet-i teşrî'iyye (şeriat getiren risalet) dâimî olmayıp, inkıtâ'a (bitmeye, kesilmeye) ma'rûzdur. Onun için Nübüvvet ve risâlette ziyâdelik (fazlalık, fazlasını) talebiyle (istemekle) emr olunmadı; belki ümmetin isti'dâdı ânen-fe-ânen (bir andan diğer ana, sürekli olarak) kader-i ma'lûm (bilinen kaderi) üzere tenzîl olunduğundan, (indirildiğinden) yine yevmen-fe-yevmen (günden güne) kader-i ma'lûm (bilinen kaderi) üzre, ümmetin isti'dâdına göre tenzîl edilecek (indirilecek) olan ilm-i irsâlin (gönderilen ilmin) ziyâdeliği talebi (artmasını istemek) emr olundu.
Ve kezâ (böylece) sıfât-ı İlahiyyenin (İlahi sıfatların) taleb-i tezâyüdü (çoğalmasını, artmasını istemek) dahî emr olunmadı. Çünkü Hak Teâlâ'nın tecelliyâtına (oluşmalarına, belirmelerine, ilhamlarına) nihâyet (son) olmadığı gibi, tecellîde de (meydana çıkmada, belirmede, oluşmada da) tekrar yoktur. Ve binâenaleyh (nitekim) emr-i İlahiye (İlahi işlere) dahî nihâyet (son) yoktur. Zîrâ (çünkü) her bir tecellînin (belirmenin, oluşumun) husûlü indinde (meydana geldiği sırada) bir ilmin husûlü (meydana çıkması, oluşması) lazımdır. İşte bu sebeble de izdiyâd-ı ilim talebi (ilimde artış, çoğalmayı istemek) emr olundu.
Ve bu, onun içindir ki şer', a'mâl-i mahsûsa ile teklîf ve ef'âl-i mahsûsadan nehydir. Ve bu a'mâlin mahalli bu dâr-ı dünyâdır; o dâr dahî munkatı'dır. Velâyet ise böyle değildir. Zîrâ munkatı' olaydı, hakîkatı ile munkatı' olurdu. Nitekim risâlet, hakîkatı haysiyyetiyle munkatı' oldu. Ve eğer velâyet hakîkati haysiyyetiyle munkatı' olaydı, onun için "Velî" ismi bâkî kalmazdı. Halbuki "Velî" ismi Allah için bâkîdir (41).
Ya'nî şer', (şeriat) a'mâl-i mahsûsa (belli, aşıkar olan işler) ile emrdir; ve a'mâl-i mahsûsadan (belli amellerden) nehydir (yasaklama getiren emirdir). Halbuki a'mâl, (işler, ameller) dâr-ı dünyânın (dünya yaşamının) inkıtâ'ıyla (bitmesiyle) munkatı' (son bulmuş) olur. Ve risâlet (resullük) munkatı olunca (bitip son bulunca) hakîkatiyle munkatı' (biter, son) olur. Fakat velâyet (velilik) böyle değildir. O dünyâda ve âhirette munkatı' olmaz (bitmez, son bulmaz). Çünkü Allah için "Velî" ismi bâkîdir (daimidir, devamlılık üzeredir). Nitekim Yûsuf (a.s.)‘dan naklen Kur’ân-ı Mecîd'de: ............................ (Yûsuf,12/101) buyrulmuştur. Binâenaleyh (nitekim) resûlden ve Nebiden risâlet (resullük) ve Nübüvvet (Nebilik) mertebesi kalkınca, onun merci'i (sığınacağı yer) velâyete (velilik mertebesine) ve ilm-i İlahiye (Allah’ın ilmine) olur.
İmdi "Veli" ismi tahallukan ve tahakkukan ve taallukan Hakk'ın abîdine mahsûstur. (42)
Ya'nî bu isim Hakk'ın abîdine (kullarına) ıtlâk olunur (denilir). Fakat bu ismin Hakk'a ıtlâkı (denilmesi) bi'l-asâledir (asaletendir, asıldır) ve bendeye (kula) ıtlâkı (denilmesi) ise tahalluk (ahlaklanma) ve tahakkuk (tahkik suretiyle elde etmek) ve taalluk (ilişikli olma) tavırlarıyla (halleriyle) olur. "Tahalluk", sıfât-ı abdin (kulun sıfatlarının) sıfât-ı İlahiyyede (Hakk’ın sıfatlarında) fenâsı (yok olması) hengâmında (zamanında) olur. Ve "tahakkuk" abdin (kulun) zât-ı Hak'ta (Hakk’ın zatında) fânî (yok) olması sûretindedir (şeklindedir). Ve "taalluk" hâlet-i bakâda (bakilik, devamlılık halinde) olur ki, bu makam, makâm-ı verâsettir (mirasta hak sahibi olma makamıdır). Binâenaleyh (nitekim) bu üç mertebenin her birinde müteayyin olan (beliren, görünen) kimseye "velî" ismi verilir. Hz. Şeyh (r.a.) cenâb-ı Üzeyr hakkında vârid olan (gelen) haberin tetmîmen (tamamlamak, bitirmek için) tahkîkine (incelemelerine) rücu' edip (dönüp) buyurur ki:
İmdi Hak Teâla'nın Üzeyr (a.s.)‘a "Eğer mâhiyyet-i kaderden sual etmekten müntehî olmazsan, elbette ismini dîvân-ı Nübüvvetten silerim" demesi, emr, sana keşif ve tecellî üzere gelir ve senden Nebi ve resûl ismi zâil olur, demek olur. Ve bu sûrette onun velâyeti bâkî kalır. Ancak şu kadar var ki, vaktâki karîne-i hâl, tahkîkan bu hitâbın mecrâ-yı vaîdde cereyân ettiğine delâlet etti; indinde bu hâlet, hitâba mukârin olan kimse, muhakkak o hitâb, merâtib-i velâyetin ba'zı husûsunun bu dârda inkıtâ'ıyla vaîd olduğunu bildi. Zîrâ Nübüvvet ile risâlet, velâyette, merâtibden ve velâyetin muhtevî olduğu ba'zı merâtibi muhtevî olan bir rütbenin husûsudur (43).
Ya'nî Üzeyr (a.s.)‘ın ................................ (Bakara, 2/259) kavlindeki (sözlerindeki) karîne-i hâl (anlaşılması zor olan hususun hakikatine dair verilen ipucu, cüz-i delil), sırr-ı kaderden (kader sırrından) suâle (soru sormağa) delâlet (işaret) ettiğinden, hitâb-ı Hak (Hakk’ın konuşması), itâb sûretinde (azarlama şeklinde) olarak vaîd mecrâsında (korkutma yoluyla) cereyân etti. Ve cenâb-ı Üzeyr Hakk'ın bu hitâbında, (sözlerinde) velâyetin (veliliğin) bir rütbe-i mahsûsu (hususi, özel bir rütbesi) olan Nübüvvet (Nebilik) ve risâletin (resulluğün) bu dâr-ı dünyâda (dünya yurdunda) inkıtâ'ıyla (bitmesi, kesilmesiyle) vaîd bulunduğunu (korkutulduğunu) bildi. Zîrâ Nübüvvet (Nebilik) ve risâlet (resulluk), velâyette (velilikte) bir mertebe-i mahsûsadır (hususi, özel mertebedir) ki, velâyetin mertebe-i ilimden (ilim mertebesinden) hâvî olduğu (kuşattığı, topladığı) mertebelerin ba'zısını muhtevîdir (kavrar, içinde bulundurur).
Bunun îzâhı (açıklaması) şu vech iledir (şekildedir) ki: Velâyet (velilik) sıfat-ı İlahiyye (Hakk’ın sıfatı) olup Hak Teâlâ ibâdı (kulları) üzerine ezelen (başlangıcı olmayan önceden) ve ebeden (sonsuza dek) bu sıfat ile mütevellîdir (birinin yerine geçendir, bir şeyin idaresi kendisine verilmiş kimsedir, velidir). Nübüvvet (Nebilik) ve risâlet (resulluk) ise, neş'et-i dünyeviyyede (dünyaya gelen) enbiyâdan (Nebilerden) olan evliyâda (velilerde) bir sıfat-ı ârıza (gelip geçici sıfattır) ve velâyet dâiresinin içinde bir mertebe-i mahsûsadır (hususi, özel bir mertebedir). Binâenaleyh (nitekim) velâyet (velilik) olmaksızın, Nübüvvet (Nebilik) mütehakkık olmaz (gerçekleşmez). Fakat Nübüvvet (Nebilik) olmaksızın velâyet (velilik) mütehakkık olur (gerçekleşir). Bu sûrette, (şekilde) Nübüvvet (Nebilik) ve risâlet (resullük), resûl olan zâtın velâyetine (veliliğine) nisbeten (göre) bir rütbe-i hâs (hususi, özel bir rütbe) olmuş olur. Ve bu rutbe-i hâs (özel rütbe) olan Nübüvvet (Nebilik) ve risâlet (resullük), resûlün dâr-ı dünyâdan (dünya yurdundan) hurûcundan (çıkışından (ölümünden) sonra kalkar; fakat velâyeti (veliliği), berâzih-ı uhreviyyeye (ahirette berzah âlemine) intikâlinden (geçmesinden) sonra da devam eder. İmdi cenâb-ı Üzeyr'e olan .................................. hitâbı (konuşması), onun velâyetinin (veliliğinin) ba'zı mertebelerinden, rütbe-i hâs (özel, hususi rütbe) olan Nübüvvetin (Nebiliğin) ref-i (hükümsüz bırakmak, kaldırmak) için vaîd (korkutma) olur.
İmdi o, indinde Nübüvvet-i teşrî' ve risâlet-i teşrî' olmayan velîden a'lâ olduğunu bilir (44).
Ya'nî Üzeyr (a.s.), itâb sûretinde (azarlama şeklinde) vaîd mecrâsında (korkutma yoluyla) cereyan eden hitâb-ı Hak (hakk’ın sözleri) üzerine, Nübüvvet-i teşri' ile (şeriat getiren bir Nebi olarak) ve risâletle (resul olarak) gelmemiş olan velîden Nebinin a'lâ (yüksek, yüce) olduğunu bildi. Çünkü Nübüvvette (Nebilikte) husûsî (özel) bir ziyâdelik (fazlalık) vardır; ve risâlet (resulluk) dahî Nübüvvetten (Nebilikten) a'lâdır (yüksektir, yücedir). Zîrâ (çünkü) risâlette (resullukte) de Nübüvvet (Nebilik) üzerine bir başka husûsiyyet-i zâide (hususi, özel fazlalıklar) vardır. Ve velâyet, Nübûvvet ve risâletten eammdır (daha genel, daha umumidir). Çünkü her resûl Nebi olduğu gibi, her Nebi de velîdir. Fakat her velî, resûl de değildir, Nebi de değildir. Binâenaleyh (nitekim) Nübüvvet (Nebilik görevi) ve risâlet (resulluk görevi), dâire-i velâyetin (velayet sınırları) içinde iki rutbe-i husûsîdir (iki özel rütbedir). Ve tecellî ile (Hak nurunun tesiriyle kalpte İlahi sırların açılmasıyla) sırr-ı kader (kader sırrı) münkeşif olduğu (meydana çıktığı, açıldığı) vakit, makâm-ı velâyet kavî (velayet makamı güçlü) ve Nübüvvet ve risâlet makamı onda muzmahil (çökmüş, yok olmuş) olur.
İndinde kezâlik mertebe-i Nübüvvetin iktizâ ettiği hâlet-i uhrâ mukterin olan kimsenin yanında, muhakkak bu hitâbın vaîd değil, va'd olduğu sâbit oldu. Böyle olunca, Üzeyr (a.s.)‘ın suâli, muhakkak makbûldür; zîrâ Nebi veliyy-i hâstır (45).
Mertebe-i Nübüvvetin (Nebilik mertebesinin) iktizâ ettiği (gerektirdiği) hâlet-i ûlâ (önceki, ilk hal), yukarıda zikredilmiş (anlatılmış) idi ki, hitab-ı Hak (Hakk’ın seslenişi), hâl karînesiyle, (anlaşılması zor olan bir hususun hakikatine dair verdiği ipucuyla,cüz-i delille) vaîd meccrâsında (tehdit etme, korkutma şeklinde) cârî (geçer) olması hâli idi. Zîrâ (çünkü) bu halde, dâire-i velâyetin (velilik sınırları) içinde, rütbe-i husûsiyye (özel, hususi rutbe) olan Nübüvvet (Nebilik) kalkacak ve yalnız mertebe-i velâyet (velayet mertebesi) kalacaktı. Ve bir mertebenin ref’ini (kaldırılmasını) mutazammın olan (içine alan) hitâb (konuşma, sesleniş) ise vaîddir (korkutmaktır, tehditdir).Hz. Şeyh (r.a.) mertebe-i Nübüvvetin (Nebilik mertebesinin) iktizâ ettiği (gerektirdiği) hâlet-i ûlâyı (önceki hali) beyan buyurduktan (anlattıktan) sonra, bu cümlede dahî yine mertebe-i Nübüvvetin (Nebilik mertebesinin) iktizâ ettiği (gerektirdiği) hâlet-i uhrâyı (diğer hali) îzâh ediyor (açıklıyor). O hâlet-i uhrâ (diğer hal) da budur ki:
Veliyy-i hâs (tam, halis, seçkin veli) olan Nebi, hakaik-ı İlahiyyeyi (İlahi hakikatleri) bildiğinden, Hak Teâlâ hazretlerinin kendisinden zuhûrunu (açığa çıkmasını) kerih (çirkin) gördüğü şeye ve husûlü muhal (olmayacak) olan şeyin talebine ikdâm etmez (gayret sarfetmez, kalkışmaz). Binâenaleyh (nitekim) taleb ettiği (istediği) vakit, husûlü (olması) mümkün olan şeyi taleb eder (ister) ve bu talebi makbûl (kabul olunan, beğenilen) olduğundan bi'ttabi' (tabii olarak) is'âf olunur (kabul edilir, istek yerine getirilir). Ve Nübüvvetin (Nebiliğin) iktizâ ettiği (gerektirdiği) bu hal (oluş); bir kimseye mukarin (ulaşmış, yakın) olunca .................................... hitâbının (konuşmanın) vaîd (korkutmak, cezalandırmak için verilmiş söz) değil, va'd (mükafatlandırmak için verilmiş söz) olduğunu bilir. Çünkü kendisi Nebidir; Nebi ise veliyy-i hâstır (tam, seçkin, halis velidir). Ve bu evsâfi câmi' (vasıfları kendinde toplamış) olan kimse ise aslâ abes (faydasız, boş) olan şeyi taleb etmez (istemez) ve suâli (isteği) makbûl olur (kabul edilir). İmdi Üzeyr (a.s.)‘ın ismi, Nübüvvet (Nebilik) defterinden silindikten sonra, mertebe-i velâyeti bâkî (daimi) kalır. Ve bu sûrette de, maksûduna (arzusuna, gayesine) keşif ve tecellî (ilham, feyz) tarîkıyla (yoluyla) nâil olur (erişir).
Ve karîne-i hâl ile bilir ki, tahkîkan Nebi için velâyette, bu ihtisâs sâbit olması haysiyyetiyle, Allah Teâlâ'nın muhakkak ondan kerîh gördüğünü ve husûlü muhakkâk sûrette muhâl olduğunu bildiği şeye ikdâm etmesi muhâldir (46).
Ya'nî mertebe-i Nübüvvetin (Nebilik mertebesinin) iktizâ ettiği (gerektirdiği) bâlâda (yukarıda) beyân olunan (anlatılan) hâlet-i uhrâ, (sonraki hal) indinde (tarafına) mukterin (yakın) olan kimse, Nebi için velâyette sâbit (mevcut) olan bu ihtisâs (uzmanlık) cihetinden (bakımından), Hak Teâlâ'nın kendisinden zuhûrunu (açığa çıkmasını) kerîh (çirkin) gördüğünü bildiği şeyi taleb etmeyeceği (istemeyeceği) gibi, husûlü muhâl olduğunu (olması mümkün olmayacağını) bildiği şeyi de talebe (istemeye) ikdâm etmez (kalkışmaz). Zîrâ (çünkü) bu talebler (istekler), münâfi-i ma'rifettir (marifete, ilme terstir); halbuki veliyy-i hâs (seçkin, halis veli) olan Nebi ârifdir (Hakk’ı bilendir, irfan sahibidir) ; ondan böyle şeyler sâdır olmaz (çıkmaz).
Ve bu ahvâl, onlara karîn olan kimsenin indinde mukterin ve sâbit oldu da, o kimse ............................ kavlinde vâki' olan bu hitâb-ı İlahiyi kendi indinde va'd makâmında ihrâc eder. Ve bu hitâb, mertebe-i bâkıyyeye delâlet eder bir haber olur. Ve o mertebe enbiyâ ve rusül üzere dâr-ı âhirette bâkıyye olan mertebedir. O dâr-ı âhiret öyle bir dâr-ı âhirettir ki, bir şer' için mahal değildir. Tâ ki cennet ve nâra dâhil olduktan sonra, halktan bir kimse cennette ve nârda o şer' üzerine olsun (47).
Yâ'nî mertebe-i Nübüvvetin (Nebilik mertebesinin) iktizâ ettiği (gerektirdiği) sâlifü'z-zikr (adı geçen, anılan) ahvâle (hallere) karîn (yakın) olan kimse bu hitâb-ı İlahiyi (Hakk’ın sözünü) kendi indinde (katında) va'd (mükafat için verilmiş söz) makâmında telakkî eder (kabul eder, değerlendirir). Ve bu sûrette (şekilde) bu hitâb, Nübüvvetin irtifâ'ından (kaldırılmasından) sonra mertebe-i bâkıyye (geri kalan mertebe) olan velâyetin kalacağına delâlet (işaret) eden bir haber olur ki, bu mertebe-i velâyet (velayet mertebesi, velilik), âhirette dahî bâkî (daimi) olan bir mertebedir. Ve dâr-ı âhiret (ahiret yurdu) öyle bir yerdir ki, artık orada şeriat yoktur; ve cennete girecekler cennete ve nâra (ateşe) girecekler dahi nâra (ateşe) dâhil olduktan sonra, onların oralarda amel etmeleri (yapmaları) lâzım gelen hiçbir şeriat bulunmaz. Zîrâ (çünkü) dâr-ı âhiret (ahiret yurdu) dar-ı amel (iş, amel yapılacak yer) değil, dâr-ı cezâdır (amellerinin karşılığını alacağı yerdir).
Biz ancak şer'i dâreyn olan cennet ve nâra duhûl ile kayd ettik. Zîrâ yevm-i kıyâmette ashâb-ı feterât ve etfâl-ı sıgâr ve mecânîn için şer' olunur. İmdi bunlar, ikâme-i adl ve cerîme ile muâhaze ve ashâb-ı cennet hakkında, sevâb-ı amelî için, zemîn-i vâhidde haşr olurlar. Bunlar zemîn-i vâhidde nâsdan inkıtâ' ile haşr oldukları vakit, onların hakkında efdallerinden bir Nebi ba's olunur ve onlara bir nâr temsîl olunur. O günde onlara ba's olunan Nebi, o nâr mu'cizesiyle gelir. Onlara: “Ben size irsâl olunmuş Hakk'ın resûlüyüm” der. İmdi o kavmin indinde tasdîk vâki' olur ve ba'zıları indinde de tekzîb vâki' olur. Ve o Nebi onlara "Siz nefsinizi bu nâra idhâl edin; bana itâat eden necât bulup cennete dâhil olur ve bana isyân eden ve emrime muhâlefet eyleyen, helâk olup ehl-i nârdan olur" der. Kim ki onlardan o Nebinin emrine imtisâl edip, kendisini nâra idhâl ederse saîd olur ve sevâb-ı amelîye nâil olur ve o nârı berd ve selâm bulur. Ve kim ki o Nebiye âsî olursa ukûbete müstehak olup nâra dâhil olur ve amel-i muhâlifi ile nâra nüzûl eyler. Ve yevm-i ma'hûdda bu ba's, ibâdı hakkın­da Allah tarafından adl ikâmesi içindir (48).
Ya'nî cenâb-ı Şeyh (r:a), âhiret mahall-i şer' (şeriat yeri) olmadığından ehl-i cennet ve cehennem (cennetlikler ve cehennemlikler) me'vâlarına (yerlerine, makamlarına) girdikten sonra, oralarda onların amel edeceği (yapacağı) şeriat kalmaz, demiş ve şer'in (şeriatın) olmamasını "cennet ve cehenneme duhûlden (girdikten) sonra" kaydıyla mukayyed kılmış (kayıtlamış, sınırlamış) idi. Zîrâ (çünkü) ne cennete ve ne de cehenneme giremeyecek olan ba'zı kimseler vardır ki, onlar için âhirette dahi şer' (şeriat) olacaktır.
Bunlardan birisi ashâb-ı feterâttır (iki peygamber arasında geçen zamanda yaşamış kimseler).Çünkü bu tâife (grup) kendilerinden mukaddem (önce) gelen peygamberin şeriatı münderis (şeriatlerinden iz, eser kalmamış) olduğundan, onun ile amel edemediler ve bu peygamberlerden sonra gelecek peygamber de gelmedi ki, onun şeriatıyla amel etsinler. Binâenaleyh (nitekim) kendilerine teklîf-i İlahi (Hakk’ın teklifi) vâki' olmâksızın (gerçekleşmeksizin) âhirete gittiler.
İkincisi etfâl-i sıgârdır (küçük yaştaki çoçuklardır). Çünkü teklîf zamânı olan vakt-i bülûğlarından (buluğ çağlarından) evvel vefât ettiler.
Üçüncüsü, mecnûnlardır (çıldıranlar, deli olanlardır). Çünkü hayât-ı dünyâda (dünyada yaşar) iken bunlara vücûh-ı teklîfe münâfi (tekliflere zıt olan) bir mizâc (tabiat, yaradılış) ârız olup (gelip) akılları mestûr (kapanmış, örtünmüş) oldu ve o halde vefat ettiler.
Eğer bunlar hakkında âhirette teklîf-i şer'î olmamış (şeriat hükümleri teklif edilmemiş) olsa, muvâfık-ı hikmet (hikmete uygunluk) ve ma'delet (adalet) olmaz. Zîra (çünkü) kabâhatleri olmadığı için cehenneme konamazlar ve sevâb-ı amelîleri olmadığı (sevap işlemedikleri) için cennete de giremezler. Kabâhatsız bir kimseyi, nâra (ateşe) ve sevâb-ı amelîsiz (sevap işlememiş) bir kimseyi de cennete idhâl etmek (sokmak) adâlet değildir. Binâenaleyh (nitekim) bunların sevâb ve ikâba (cezayı, azabı) istihkâkları (hakkettiklerini) tezâhür etmek (belirlemek, meydana çıkarmak) için, Allah Teâlâ yevm-i âhirette (ahiret gününde), şeriatten bu mikdârı ibkâ buyurdu. (daimi kıldı, bakileştirdi) Bu sûretle (şekille) cemî'-i vücûh (bütün yönleri) ile adâlet-i İlahiyye (İlahi adalet) zâhir olur (açığa çıkar). Hz. Şeyh (r.a.) kıyâmette olan şer'-i mezkûru (adı geçen şeriati) âyet-i kerîme ile isbât edip (kanıtlayıp) buyururlar:
Ve kezâlik Allah Teâlâ'nın "Ol günde ki umûr-ı âhiretten emr-i azîm keşf olunur; halk secdeye da'vet olunurlar" (Kalem, 68/42) kavli dahî teklîf ve teşrî'dir. İmdi onlardan ba'zılarının secdeye tâkatları olur, ba'zılarının olmaz. Ve tâkatları olmayanlar, Allah Teâlâ'nın haklarında .............................. (Kalem, 68/42) buyurduğu kimselerdir. Nitekim dünyâda, Ebû Cehil ve sâire gibi, ibâdın ba'zısı Allah'ın emrine imtisâl etmeğe müstatî' olmadı (49).
Ya'nî sûre-i Kalem'de (kalem suresinde) mezkûr: (zikredilmiş) .............................................(Kale m, 68/42) âyet-i kerîmesi âhirette dahî teklîf ve teşrî' (şeriat koymak) olduğuna burhandır (delildir). Çünkü dâr-ı teklîf (teklif yeri) dünyâ idi. Hak Teâlâ ehl-i dünyâya (dünyada yaşıyan kişilere) şer' (şeriat, dini hükümler) gönderdi; amel eden etti, etmeyen de etmedi. Artık bundan sonra ikâme-i adl (adeleti oturtmak, yerleştirmek) için muhâkeme ve cezâ îcâb eder. Fakat bâlâda (yukarıda) zikr olunan (anlatılan) sunûf-ı selâsenin (üçüncü sınıfın) dünyâda amel etmeleri mümkün değildi. Halbuki, ........................... (Şûrâ, 42/7) âyet-i kerîmesi mûcibince (gereğince) halk ikiye münkasim olmak (halkı iki kısma ayırmak) lâzımdır; ve ikiye inkısâm (ayırmak) ise ikâme-i adl (adalet ayakta, mevcut) olmadıkça mümkün değildir. Binâenaleyh (nitekim) sunûf-i mezkûre (adı geçen sınıf) için teklîf ve teşrî' (şeriat koymak) lâzımdır. Tâ ki bunlardan hangilerinin hangi ferîka (topluluğa, cemaata) iltihak edeceği (katılacağı) sâbit (anlaşılmış) olsun ve ism-i Adl (adl esması) ile ism-i Hakem'in (hakem esmasının) eseri zuhûra gelsin (meydana çıksın)
İmdi âhirette, yevm-i kıyâmette, nâra ve cennete duhûlden evvel, şer'den bû mikdâr ibkâ olunur. İşte bundan dolayı biz şer'-i âhireti mukayyed kıldık. Allah'a hamd ü senâ olsun, (50).
Ya'nî cenâb-ı Şeyh (r.a.) âhiretin mahall-i şer' (şeriat yeri) olmamasını "cennet ve cehenneme duhûlden (girdikten, katıldıktan) sonra" kaydıy'la mukayyed kılmış (kayıtlamış, sınırlamış) ve bu kayd ile Allah Teâlâ'nın ikâme-i adl buyurmasıyla (adeleti ayakta tutmasıyla), halkın bir fırkası (grubu) cennete ve bir fırkası (grubu) cehenneme girdikten sonra, buralarda artık amel edilmesi lâzım gelen bir şeriat olmadığını murâd etmiştir. Binâenaleyh (nitekim) bu kayd (kayıt, sınır), halkın cennete ve cehenneme duhûlünden (girmesinden, katılmasından) evvel âhirette şer'den (şeriatten) bir mikdâr bâkî (geri) kalacağı için, kayd-ı ihtirâzî (bazı hakları kullanabilme şansı) olur. .................. (Bakara, 21/105)






“Nübüvvet; insânî kemâlin zâhiriyyet mertebesi hakkında olup, bu kemâli toplayıp birleştirmeyi kâbil olan insan Hâtemü’l-enbiyâ-i ve’r-rüsul olan Muhammed bin Abdullah el-Mustafâ -sallallahu aleyhi ve sellem-dir.
Velâyet ise; zâtî, ilâhî insânî kemâlin külliyyet mertebesinin bâtını hakkında olup, gerçek yaratılışın mânevî hakikatinin kemâllerinin tümünün toplanıp birleşmesi bâtınıyla kâim kılınan insan ise Hâtemü’l-velâye’dir. O velâyet-i Muhammediyye-i hâssa’nın Hâtem’idir ve Hatemiyyet mertebesinde Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-in kâmil vârisidir.” (“Şerhü’l-Fusûs li’l-Bosnevî”; Nâfiz Paşa, no: 536, 450. yp.)
"Nübüvvet izzet anındaki ilk makamdır. Velâyet ise nübüvvetten sonraki son makamdır. Bu şöyle ifade edilir: Nübüvvet, izzet ağacının dalıdır. Velâyet ise velâyet ağacının bir dalıdır. Bu konunun dayanağı Rasûlullah'ın (s.a) şu sözleridir: "Allah'ın ilk yarattığı şey benim nurumdur" ve "Âdem, su ile çamur arasında iken ben nebî idim". Bu rivayetlere göre Hz. Peygamber (s.a) mahlukâtın ilk yaratılanı, nübüvvet ise ilk makamdır." Ammar el-Bitlisî, Behcetu't-tâif'e, v. 41-42 (Ammar el-Bitlisî Hatmu'l-evliyâ sonunda, s. 470)
“Bil ki velâyet nübüvvetin bâtını, nübüvvet de velâyetin zâhiridir. Zikrettikleri gibi; Hâtemü’l-evliyâ mişkâtı da velâyet-i hâssa-i Muhammediyye’den; yâni peygamberlerin ve velîlerin cümlesinde farklı olan velâyetleri biraraya toplayan, eşyânın husûsiyetleriyle ilgili yönlerini, bütün varlıkların kökenlerini ve mutlak ilâhî velâyetle ilgili olan hakikatleri içine alan velâyet’ten ibârettir.”
“Hakîkat-ı Muhammediyye’nin zâhiri küllî Muhammedî nübüvvet, bâtını ise mutlak Muhammedî velâyet’tir. Dolayısıyla Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- zâhirde Hâtemü’n-nübüvve, bâtında Hâtemü’l-velâye’dir.” (“Şerhü’l-Fusûs li’l-Bosnevî”; Nâfiz Paşa, no: 536, 455-456. yp.)
“Velayet, Nübüvvetten üstündür” savını öne süren ve bu savını da “Veliler bilgileri resullere vahiy getiren meleğin aldığı kaynaktan alırlar.” Sözleriyle gerekçelendiren kimse… Dikkat ediniz, Nebiler melekten alıyor; veliler ise melekten de değil, meleğin bilgiyi aldığı kaynağın kendisinden alıyor. Meleğe bile ihtiyaç duyulmuyor.
Nübüvvet bir varlık mertebesidir ve varlığı insanda, zâtlarda gerçekleşir, tecessüm eder. Nübüvvetle kasdedilen mertebe ve makamdır, İsa Musa gibi peygamberler değil. Nübüvvet gerçekte ilâhi bir seçimdir, Allah kullarından dilediğine verir. Nübüvvet Hakk’In vahyi indirmesi, Hakk’ın bildirmesidir. Bu nübüvvette şeriatla veya başka bir şeyle ilgili bir bildirim yoktur. Zâhir nübüvveti (peygamberlerin nübüvveti) kesilen nübüvvettir, bâtın nübüvveti (velilerin nübüvveti) ise dünya ve ahirette süreklidir. Çünkü ilâhi vahiy ve Hakk’In indirmesi kesilmez, âlem onlar sayesinde korunur.
Genel nübüvvvet (bâtın nübüvveti), velâyettir. Velâyet herşeyi (nebi ve velileri) içeren kuşatıcı felektir. Bu yüzden onlar velâyet mertebesinde müşterek olsalar bile velâyetlerinin mertebeleri vardır. Bazen veli, müjdeleyen ve korkutan (haberci) olabilir fakat şeriat getiren peygamber olamaz. Çünkü risalet ve şeriat koymak bitmiştir. Velâyet dünya ve ahirette ortadan kalkmaz. Veli, Allah’ın isimlerinden birisidir, isimleri arasında nebî veya resul yoktur. Bu nedenle de risalet ve peygamberlerin nübüvveti kesilmiştir. Velâyet ise kesilmez, çünkü Allah’In velî ismi onu korur. Hz. Peygamber, sadece risaletin bittiğini belirtmekle yetinmemiş, nübüvvetin sürdüğü vehmini engellemek için şöyle buyurmuştur: “Nübüvvet (teşrii nübüvveti, nübüvvet makâmı değil) ve risalet artık kesilmiştir. Dolayısıyla benden sonra ne bir nebî, ne resul vardır.”
Genel nübüvvet (bâtın nübüvveti) seçkin insanların ulaşabildikleri Allah katında bir makâmdır. Bu makâm şeriat getiren peygamberlere verildiği gibi veraset yoluyla peygambere uyana da verilir. (Suad el-Hakîm İbnü’l Arabî Sözlüğü, sf. 501-505)
Allah’ın Üzeyir’e yönelik: “Talebini bırakmazsan seni nübüvvet divânından silerim” hitabını ister tehdit ister vaat anlamında anlayalım, velâyetin bir mertebesi olan nübüvvet, sona ermek zorundadır. Çünkü nübüvvet kendisiyle vasıflanan kimseden ayrılan bir özelliktir. Velâyet ise kesinlikle zail olmaz. (Konevi,Füsus-u Hikem’in Sırları sf. 287)
Resulullah, hem nebilik hem velilik rütbelerini kendinde birleştirmiş ve o ölçüde Allah’ta fâni olmuş ulular ulusu bir insandır ki elinden, dilinden, gözünden sâdır olan her hal ve hareket hakikatte Hakk’ın halleri ve hareketleri sayılır.
Velî, kendini Hakk’la Hak ederek duyuş, düşünüş ve davranışında Allah’la birleşip her türlü ikilikten kurtulan kimsedir. Veli, görüldüğü zaman Allah’ın zikrolunduğu kimsedir. Benim sevgililerim gökkubbe altında gizlidir. (Hadis)
Nebî ise, halkı Hakk tarafına çağırıp yol göstererek, küfür ve isyandan geri çekmekle vazifelenmiş kâmil insandır. (Mevlâna, Şerhli Mesnevî-i Şerif, s. 48)
Resul, ümmetini Hakk’a ulaştırmak için elçi olmuştur. Kalpleri küfür ve cehil karanlığında kalan kulları, tevhid ve îmân nuruna ve Allah sevgisi zevkine ve ayrılıklardan ve cüz’i isimlerin kaydından kurtararak, bütün isim ve sıfatlarınsahibi olan Hakk’ın zâtına davet ve irşâda ve hak ile bâtılı ayırmaya elçi kılınmıştır. (Kâzım Büyükaksoy, Mesnevî Hatıraları, s.159-160)


“Hâtem-i Velâyet”in İzhar Vakti ve “Hâtem-i Nübüvvet”in İnzâli:
Seyyîd Ali el-Hemedânî -kuddise sırruh- Hazretleri Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri’nin “Fusûsu’l-Hikem” kitabına yazdığı şerhte Hâtem-i velâyet’le ilgili en gizli sırlardan birine işâret ederek; Muhammed Aleyhisselâm’ın “Hâtem-i rüsul” sıfatıyla Cebrâil Aleyhisselâm’dan aldığı vahyi, aslında kendi has velâyeti olan “Hâtem-i velâyet”in zuhûr vaktinden beri bildiğini ifşâ etmiş; onun bu has velâyetine vâris olan Hâtem-i evliyâ’nın da, zâhirde tâbî olduğu Muhammedî Şerî’at’ı tıpkı onun gibi, bâtında kendi velâyetinden aldığını haber vermiştir:
“Hâtem-i velâyet, zâhirde ilâhî hükümlerden ibâret olan Şerîat’a tâbi’ iken, bâtın itibâriyle yalnız Hakk’tan alır. Şu kadar var ki, Hâtem-i velâyet’in ilim bakımından burada muttalî’ olduğu şeyler de yine ahkâm-ı ilâhî sebebiyledir. Ahkâm-ı ilâhî ise Şerî’at-ı Muhammedî ile birdir. Şu hâle göre Hâtem-i evliyâ, hâl-i hazırda ancak Cebraîl vâsıtasıyla gelen ve alınabilen ilâhî hükümleri, bâtın itibâriyle asıl kaynağından alan kimsedir. O Resul’den zâhir itibâriyle Şerî’at’ı en kâmil biçimde alan, (onunla) en mükemmel amelde bulunan, sebep ve zamana bağlı olmaksızın altın ker*** yerine oturan ve (onu) dolduran kişi olur. Nitekim Şeyh, burada: ‘Hâtem-i evliyâ aynıyla resullerin Hâtem’idir.’ diyerek, onun anlayışının büyüklüğüne ve kemâline, intikâl yolu üzere, belki kâmillerin açığa çıkarıldıkları yol üzere, hayat hâli ya da şahısların letâfet ciheti üzere onda zuhûr ettiğine işâret etmiştir. Diğer şahısların ruhları da aynı şekilde, önce ilâhî hükümleri bilmeleri, sonra kendilerinde uyanan birtakım sırlar ve ilâhî hakîkatler sebebiyle vasıf kazanmıştır. Çünkü Cebraîl Aleyhisselâm Resul -sallallahu aleyhi ve sellem-in risâletini gerçekleştirmek için, Huzûr-u ilâhî’den ona nâzil olanı getirmeden önce, Resul -sallallahu aleyhi ve sellem- dâvet ettiği ahkâma zâten giriftâr olmuştur. Zîrâ ona, ‘İlmu’llâh’; yâni ‘İlâhî ilim’ üzere, ona bâtınıyla zâten muttalî’ olduğuna dâir şöyle bir hitab erişmiştir:
‘Resul’üm! Sana onun (Kur’ân’ın) vahyi bitmeden önce, Kur’ân’ı okumakta acele etme!’ (Tâhâ: 114)
Yâni velâyetin izhar vaktinin, nübüvvetin inişiyle birleştiğine işâret edilmiştir.” (“Şerh-i Fusûsu’l-Hikem”, Süleymâniye Ktp. Şehid Ali Paşa, nr.: 2794/37, vr. 534b)

İlâhî Semâda Doğan Parlak Güneş ve Onun Işığını Saçan Yıldızlar:
Ali el-Hemedânî -kuddise sırruh- Hazretleri “Fusûsu’l-Hikem Şerhi”nde, Hâtem-i evliyâ olan zâtla nurlarını ondan alan diğer velîlerin durumunu, ışığını güneşten alan ay ve yıldızların durumuna benzetmiş; ayın ve yıldızların güneş yokken onun ışığını saçtıklarına işaret ederek, “Nûr”uyla göz kamaştıran güneşin ancak, ay ve yıldızlar gökyüzünden tamamen kaybolduğu zaman zuhûr ettiğine dikkati çekmiştir:
“Göz kamaştıran güneşle, onun nûrunun şûleleri altında varlıklarını gizleyen, dünyevî varlıkların derinliklerine girip karar kılan, cismî tabî’at ağırlıklarının karanlık vaktinden sonra zuhûr eden parıltılarını saçan yıldızlar misâli; peygamberlerin özlerinde de ‘İlmu’llâh’, yâni ‘Allah’ın ilmi’; kendilerine nübüvvetin varlığının zuhûr etmesini talep ettiren isti’dâdlarının çokluğu nisbetinde meydana gelir. Ay ve yıldızların zuhûru, ancak geceleyin kuvvetli ve şiddetli bir biçimde kendini belli eder. İşte Hâtemü’l-evliyâ’nın velîler meydanındaki muhteşem hâli de aynen böyledir.” (“Şerh-i Fusûsu’l-Hikem”, Süleymâniye Ktp. Şehid Ali Paşa, nr.: 2794/37, vr. 535a)
Allah İle Diğer Velîler Arasında Vâsıta Olmak İçin Yaratılan Velî:
Seyyid Ali el-Hemedânî -kuddise sırruh- Hazretleri “Fusûsu’l-Hikem Şerhi”nde, “Hâtemü’l-velâye” mertebesini elinde bulunduran zâtın, ilmini ve velâyetini Allah’tan alma husûsunda Hâtemü’r-rüsul’le aynı durumda olduğunu haber vermiş; peygamberlerin, ilimlerini Allah’tan almaları hususunda “Hakîkat-i Muhammediyye”ye nisbet edilmeleri gibi, velîlerin de velâyetlerini Allah’tan alma hususunda bu makamın Vâris’ine nsibet edilmelerinin şaşılacak bir şey olmadığına işâret etmiştir:
“Bil ki, Velâyet-i Muhammediyye Hâtemü’l-velâye mişkâtıdır ve bâtını olan velâyetten uzak olmayan peygamberlik bakımından; peygamberlerde, ümmetlerde, resullerde ve bahsedilen kandilin üstünlük mertebesine göre, onun küllî olan velâyet sûreti bakımından umum velîlerde ve onların seçkinlerinde farklı olan velâyetlerin tümünün ana maddesi ondandır. Hepsine mâledilen vuslat da aslında ondandır. Nasıl ki peygamberler, Allah’tan almaları husûsunda Hakîkat-i Muhammediyye’ye nisbet ediliyorsa; toplayıcı velâyetle ilgili olarak, Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-le birlikte, Muhammedî vârislerinden birinin Allah’a nisbet edilmesi de böyledir.” (“Şerh-i Fusûsu’l-Hikem”, Süleymâniye Ktp. Şehid Ali Paşa, nr.: 2794/37, vr. 535a)

Peygamberlerin ve Velîlerin Velâyet Mertebelerinin Kaynağı:
Seyyîd Ali el-Hemedânî -kuddise sırruh- Hazretleri “Şerh-i Fusûsu’l-Hikem”inde “Hâtemü’l-velâye” mertebesiyle ilgili son cümlelerinde, “Ehadî Mutlak Velâyet”i elinde bulunduran Hâtemü’l-evliyâ’nın, Muhammedî verâset yoluyla sâhip olduğu bu has velâyetle; gerek nebî ve resullerden olan bütün peygamberlerin velâyetlerine, gerekse onların velâyetine vâris olan umum velîlerin velâyetlerine kaynak kılındığını haber vermiştir:
“Çoklukta birliğin kayıtlanmış olduğu velâyete peygamberler de, velîler de kayıtlanıp bağlanmış; cüz’iyyet yönüyle cüz’iyyetin kayıtlanmasıyla, peygamber şahıslarla ilgili olarak ise, mutlak küllî eriştirici olan ‘Ehadî mutlak velâyet’in feyzine vâsıta olmasıyla, mutlakları da, kayıtlıları da kâim kılmıştır. O, iki sâhipli bir mertebe olmak sûretiyle kayıtlananı izhâr eden bir zuhûrdur. Dolayısıyla Muhammedî kayıtlı velâyet, bir ve berâber olarak en tam ve en kâmil şekilde meydana gelir. Zîrâ, gerek diğer nebî ve resullerin, gerek Muhammedî nübüvvet ve velâyetin altında bulunan peygamberlerin nübüvvet ve velâyetinin, gerekse peygamberlerin velâyeti altında olan velîlerin velâyetinin yolu onun yolundan meydana gelmiştir. Çünkü o, velîlerin derecelerinin en mükemmelidir. Şu hâlde, diğer peygamberlerin velâyeti de mutlak olarak Muhammedî velâyet’e nisbet edilir.” (“Şerh-i Fusûsu’l-Hikem”, Süleymâniye Ktp. Şehid Ali Paşa, nr.: 2794/37, vr. 535b-536a)

Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri Hâtemü’l-evliyâ hakkındaki asılsız düşünceleri izâle etmek için “Fusûsu’l-Hikem” adlı eserinde şöyle buyurmuştur:
“Şimdi sen Allah erlerinden birinin: ‘Velâyet nübüvvetten yüksektir!’ dediğini, veyâ ondan böyle bir rivâyet nakledildiğini işitirsen, bil ki o ancak bizim söylediğimiz bu hakîkati kastetmiştir. Hattâ onlardan birinin: ‘Velî, nebî ve resûlden üstündür!’ dediğini de işitirsen, o bu sözüyle tek bir şahsı murâd etmiştir. Çünkü o şahsın nebî ve resûl olması cihetiyle işgâl ettiği makamdan, (onun) velî olması cihetiyle işgâl ettiği mertebe daha tam ve kâmildir. Yoksa nebîye bağlı olan velî hiçbir zaman nebîden yüksek değildir. Zirâ tâbî olan kimse, tâbî bulunduğu şeyde aslâ tâbî olunanı geçemez. Eğer tâbî olan, tâbî olunanı geçebilseydi tâbî olmazdı. Bunu iyi anla!..” (“Fusûsu’l-Hikem”, s. 177-178)
Hâtemü’l-enbiyâ’dan üstün olması aslâ mümkün değildir, zîrâ o ona tâbîdir. Bu üstünlük ise diğer bâzı peygamberlere âittir.
Onun “velâyet”i doğrudan doğruya Resulullah Aleyhisselâm’ın “velâyet”idir. Resulullah Aleyhisselâm’ın “velâyet”inin üstünde hiçbir “velâyet” olmadığı için, diğer peygamberlerin velâyeti dahi ondan aşağı kalıyor. Çünkü o, onun “velâyet”idir. “Risâlet” ve “nübüvvet” kesilmiştir, peygamberlerin devri kapanmıştır. Amma o yol durduğu için onu o yola sürmüştür, peygamber vekâletini o yürütür.
Abdülkâdir-i Geylânî -kuddise sırruh- Hazretleri “Fütûhü’l-Gayb” adlı eserinde buyurur ki:
“O resûl ve nebîlerin vekîlidir, peygamberler bunu vekil etmişlerdir.” (“Fütûhü’l-Gayb”, 33. Makâle)
Onların vazîfeleri bitti, onlar çekildiler ve onların vazîfesini o yapacak, onları aratmayacak!..
“Nübüvvet”in üstünde hiçbir rütbe olamayacağına göre, bu rütbeye vâris olmaktan daha büyük bir şeref tasavvur edilemez!..
Nitekim İmâm-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri de şöyle buyurmuşlardır:
“Bu zât, geçmiş ümmetlerdeki ulü’l-azm peygamberlerin işini görür.” (“Mektûbât”, 234. Mektup)
Bunun sebeb-i hikmeti şudur ki; o zamanlar ümmet az idi, hedef küçüktü, günümüzde ise insanlar çoğaldı, hedef büyüdü. Fakat onun “Nûr”u, yağan karların erimesine vesîle oldu!..
Şeyh Müeyyedüddîn el-Cendî -kuddise sırruh- Hazretleri “Fusûsu’l-Hikem Şerhi”nde Hâtemü’l-evliyâ’nın; Hâtemü’l-enbiyâ Aleyhisselâm’ın mertebesine, zâtına, hâline, ahlâkına ve yaptıklarının hepsine tâbî olan en kâmil vâris olduğunu beyân ederek şöyle buyurmuştur:
“Hâtemü’l-velî, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-in mertebesine, zâtına, hâline, ahlâkına ve yaptıklarının hepsine tâbî olan vâristir.” (“Kitâbu Şerhü’l-Fusûs li’ş-Şeyh Müeyyedüddîn el-Cendi”, Şehid Ali Paşa, nr. 1240, vr. 136b)
Allah-u Teâlâ asırlar önce bu zevât-ı kirâm’a esrârını duyurmuş... Yoksa bu sırlar, gösterilmedikçe bilinecek şeyler değildir!..
Yâni sanmayın ki size bildirilenlerin hepsi bildirilmiştir! Tek kelime ile onun ahlâkı ile ahlâklanacak, tabiatı ile tabiatlanacak. O’nun ahlâkı da Hazret-i Kur’an olduğuna göre, o yolda yürüten Sâhibim’e sonsuz şükürler olsun!..
Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî -kuddise sırruh Hazretleri “Fütûhâtü’l-Mekkiyye”de yer alan bir ifşaatında, bu “Hâtemü’l-velâye”nin Araplar arasından seçilecek en şerefli bir kimse ile gerçekleşeceğini haber vermektedir.
Buyururlar ki:
“Velâyet-i Muhammediyye’nin Hâtem’i bu Arap soyundan bir kişidedir ki, o bu milletin en asillerinden bir zâttır.” (“Fütûhâtü’l-Mekkiyye”, s. 214, trc. S. Alpay)
Diğer bir beyanları ise şöyledir:
“İşte bu sona getirecek ve bizim beklediğimiz Mehdî değildir. Bu ancak kendi ehl-i beytinden olacak birisidir.” (“Fütûhâtü’l-Mekkiyye”, s. 216)
Bütün bu lütuflar İlâhî hüküm ve takdirdir, mahlûkun bunda hiçbir dahli ve hükmü yoktur. Ona âit hiçbir şey yoktur, hüküm Allah-u Teâlâ’nındır. Mahlûk hükümsüzlüğünü bilmeli, O’nun takdîrine râzı olmalıdır. O murâd ettiğini yapar, nefis hiçbir zaman pâye almamalıdır.
Gerçekten hükümsüzüm. Hayatta ne bulduysam hep aşağıda buldum, hiçlikte ve hükümsüzlükte buldum; yukarıda hiçbir şey bulamadım. Var olan O’dur; yaratır, yaşatır, öldürür, diriltir, amma senin bir yumurta kadar hükmün yoktur. Bu nokta çok mühimdir.
Daha önceki sohbetlerimizde Zeyneddîn el-Hâfî -kuddise sırruh- Hazretleri’nin bir beyanını arzetmiştik.
Buyurur ki:
“Kemâlin gâyesine ulaşıp da O’nu tevhîd eden, kâinat mertebesinde O’nun vahdâniyyet’ini müşâhade eden; isimlerin ve sıfatların bilinmesiyle ilgili ilimlere sâhip olup Tevhîd’in nihâyetine eren kimse düşünceye sığmaz!” (“Risâletü’l-Kudsiyye”, vr. 78b)
Allah-u Teâlâ onda tecellî ettiği zaman, kendisine yaklaştırıp kapıyı araladığı zaman, ona neyi verdiğini herhangi bir kimsenin bilmesi mümkün değildir.
Bu iki kandil üzerinde akıl yürütmeyin, herhangi bir mütâlâa yapmayın! Allah-u Teâlâ bu iki kandili yarattığı zaman, o kandillere neler koyduğunu yalnız O bilir, başka bir kimse bilmez. O öyle murâd etmiş, ezelden öyle takdîr etmiştir; Hâtemü’n-nebî’yi de, Hâtemü’l-velî’yi de Âdem Aleyhisselâm’dan evvel yaratmıştır. Bu lütuf mahlûka âit değildir, bir bilgi ve ilgi dâhilinde hiç değildir. Beşerî akılla idrâk edilemez, burada ilim yürütülemez. Niçin? Allah-u Teâlâ’nın ne koyduğunu kimse bilmediği için!..
Bu noktada size bir husûsu hatırlatalım:
İbrâhim Aleyhisselâm’ın ilk eşi olan Hazret-i Sâre Vâlidemiz’in hiç çocuğu olmuyordu, yaşı da hayli ilerlemişti. Ümîdi olamamakla beraber kendisi de Allah-u Teâlâ’dan bir çocuk istirhâmında bulunup duruyordu.
Dilerse dilediğini dilediği şekilde gerçekleştiren Allah-u Teâlâ, Hazret-i Sâre’ye bir evlât lütfetmeyi diledi. Melekler genç ve güzel birer erkek sûretine girerek İbrâhim Aleyhisselâm’a misâfir oldular ve İshâk adında bir oğlu olacağını müjdelediler.
Hazret-i Sâre Vâlidemiz de bu hiç beklenmedik sevinçli haberi duyar duymaz, beşer olması hasebiyle titremeye başlamış, âdetâ kendinden geçmişti.
Melekler ise:
“Allah’ın işine mi şaşıyorsun?” dediler. (Hûd: 73)
Bu Âyet-i kerime çok mühimdir. Her şey O’nun hükmüne dayanır. Bu gibi işlere sakın şaşmayın! Bu O’nun işidir, O’nun hükmüdür, şaşmamak lâzımdır. O nasıl murâd ettiyse öyle oluyor, O nasıl takdir ettiyse o husûle geliyor.
Allah-u Teâlâ bir kulunu kurtaracaksa, varlığına âit olan bütün hassaları atar, ona kendi lûtfunu koyar. O’nunla konuştuğu zaman nefsin hükmü kalmaz; “Sâhib’im bunu lütfetti!” der. Bu böyledir, artık Allah-u Teâlâ onun nefsine hükmettirmez.

bi husben
16-01-2008, 10:08
VELİLER ANCAK VAHYE UYAR


Velilere gelince, onlardan hangisi olursa olsun, peygamberden kendilerine bir haber ulaştığında, ona uymazlarsa, Allah'ın velisi olamazlar. Kendisine, doğru ve hak olan din, sadece Hz. Muhammed aracılığı ile gönderilen dindir. Diğer peygamberler döneminde de durum aynı böyleydi.

Bunun aksini düşünmek yani, Hz. Muhammed'in risaleti kendisine ulaşmadığı halde, kendisini veli zannetmek, onun önderliğini kabul etmeden Allah'a dost olacağını sanmak, gaflet değil, küfür veya ilhaddır.

Ben ancak zahiri ilimlerde Hz. Muhammed'e muhtacım, fakat, batın ilminde ona muhtaç değilim

Yahut
Sadece şeriat ilminde ona muhtacım, fakat hakikat ilminde ona muhtaç olamam!” diyen bir kimsenin durumu;

Hz. Muhammed sadece ümmi cahillere gönderilmiş bir peygamberdir, bizim gibi ehl-i kitaba gönderilmiş değildir” diyen, Yahudi ve Hıristiyanların durumuna benzer ve hatta onlarınkinden daha kötü bir haldir.
>Bu iki topluluk, bazı şeylere inanıp, bazılarına inanmadıkları için kafir olmuşlardır.

Muhammed, zahiri bir ilimle gönderilmiştir, batini ilimle gönderilmemiştir” diyenler de, bazı şeylere inanıp, bazı şeylere inanmayan ve bu sebeple de kafir sayılan topluluklara benzerler. Elbette ki, onlardan daha şedid bir kafir sayılırlar.
Zira, kalbi imanın, iç terbiyenin ve halin ilmi olan batın ilmi, bütün ilimlerin sırrını bilmek manasına da gelmektedir. Demek ki, batın ilmini bilen, aynı zamanda zahir ilmi olan şeriatı da bilecektir. Elbette ki, batın ilmine vukufu olan bir kimse, sadece zahiri emellere dair bilgi taşıyandan derece bakımından daha üstündür.

Bir kimse; “Hz. Muhammed ancak İslamın zahiri ilimlerini insanlara tebliğ ve talim ettirmiştir, imanın hakikatlarını ise ettirmemiştir; çünkü bu batini gerçekler Kur'an ve sünnetle elde edilemez” diyecek olursa:
Böyle bir kişi, peygamberin getirdiklerinin bir kısmına inanıp, bir kısmına inanmadığını ilan etmiş olur ki, böyle bir kişi “bazı şeylere inanırım, bazılarına inanmam” diyen sapığın halinden daha beter bir durumdadır. Böyle imansızlar, velayetin nubuvvetten üstün olduğunu iddia ederler ve bu konuda insanların zihnini karıştırırlar. Bunlar derler ki:

<Biz velayet makamından peygamberlerle eşit noktadayız ve bu hal onların risaletinden daha üstündür


<>Böyle bir inanış, sapıklığın en ileri derecesidir. <

Çünkü, Allah Resulü Hz. Muhammed'in velayeti öyle bir mertebededir ki, ne İbrahim, ne Musa, ne de başka hiçbir kimse, ona benzer bir mertebeye asla ulaşmış değildir. Nerede kaldı ki, yukarıdaki sapıklığı ileri süren imansızlar, onunla aynı velayet derecesine sahip olsunlar!
Allah'ın Resulü, hem nebi, hem de velidir. Onun risaleti, nubuvetini, nubuveti de velayetini içine alır.
Velayeti olmayan bir risalet, yani ilahi haber olmaz. İlahi haber geldiği halde, Allah'ın Resulünün veli olmaması mümkün değildir. O hiçbir zaman velayetten uzak tutulmuştur denilemez. Onda öyle bir velayet vardır ki, hiç bir kimsenin velayeti onun velayetiyle mukayese bile kabul etmez. O kadar ileri derecede bir velayettir onunki...
Bu sapıklar, İbni Arabi'nin iddia ettiği gibi “veliler kendi ilimlerini, Resule gelen meleğin aldığı kaynaktan alırlar” itikadındadırlar. Anlaşılıyor ki, bunlar, felsefecilerin yanlış kanaatlarını alıp, mükaşefe şekline dönüştürüyorlar. Şöyle ki:
Felsefeciler, varlıkların, feleklerin, ezeli ve ebedi olduğunu iddia ederler. Bunların bir illeti ve o illetle aralarında benzeşme olduğunu söylerler. Aristo ve ona tabi olanlar bu fikirdedir. Bir başka türlü de söylenmektedir bu manadaki sözler.
Mesela, varlığın vücudu kendi içindedir, zatındadır, iddiası gibi. İbni Sina ve takibçileri de bu fikirdedirler. Varlıkların, yahut da feleklerin, gökleri ve yeri, aralarında bulunan her şeyi yaratan, eşyayı kendi kudretiyle dilediği gibi halkeden kudretin Rab olduğunu bir türlü söyleyemezler, söylemezler. Onlara göre, Allah bu varlığı kendi irade ve isteği ile yaratmamıştır. Cüzleri ve teferruatı da bilmez yaratan Rab...
Böyle bir iddia elbette ki, yaratıcı olan Allah'ın sonsuz ilmini inkar etmektir. Aristo böyle düşünmektedir. Bunlara göre, Allah, değişime uğrayan şeylerin ancak külli yanını, genel yapısını bilir. İbni Sina bu itikaddadır. Böylece fasit bir inkar çerçevesi içinde dolanıp dururlar bunlar.
Bu iddiaların asıl mahiyeti, apaçık anlaşılacağı üzere, Allah'ın eşyayı ayrı ayrı bilmediğini ileri sürmektir. Çünkü, külliyattan, genel yapıdan başka bir şeyi bilmeyen bir ilah, mevcut varlıktan hiçbir müşahhas yaratığı bilmiyor demektir. Genel yapıyı bilmek, sadece bir mücerret tanımadır. Sadece zihinlerde bir küçük yeri bulunur. Zihin haricinde, mevcut değildir.
Bununla ilgili delil ve görüşlerimiz “Akılla nakil birbiriyle çatışır iddiasını reddetmek” adlı kitabımızda yeteri kadar gösterilmiştir. Merak edenler oraya müracaat edebilirler.
Demek ki, bunların küfrü, Yahudi ve Hıristiyanların küfründen daha ileri bir küfürdür. Hatta, Arab putperestlerin küfründen de daha beteridir. Çünkü bunlara göre, Allah gökleri ve yeri yaratmış, yaratığı kendi dilemesi ve kudretiyle halketmiştir...
Halbuki ise, Aristo ve diğer Yunan filozofları, yıldızlara ve putlara taparlar, peygamberleri ve melekleri bilmezlerdi. Aristo'nun bunları bildiğine dair kayıt yoktur. Bilgileri, salt ve yalın bir biçimde, tabiat olaylarına ve görüntülerine dayalıdır. Onun için, ilah konusunda ileri sürdükleri fikirlerin hemen hemen hepsi de yanlıştır.
Yahudi ve Hıristiyanlar ise, kitaplarını yürürlükten kaldırıp değiştirdikten sonra da, astronomi ilimlerini onlardan çok daha iyi bilirlerdi.

AbdulLatif
16-01-2008, 10:10
Muhtemelen izleyen varsa onlarda bunaltı meydana gelmiştir.. Çünkü aynı şeyler çoğunlukla tekrar edip duruluyor.. Bir ATTAR Hocamın söyledikleri konuya renk getirdi, ben dahil herkes aynı yerde dolanıp duruyor..

Şimdi Usame gardaş.. Mektubat'ın 3 farklı çevirisini birden elimde bulunduruyorum..

Ayrıca, dediğiniz Mollalara yazılarımı okuttum.. Hayır sen yanlış anlamışsın, öyle değil demediler..

Muhataplara demiştim ki İmam Hazretlerine bakarsanız, Sultanlık yolu dediklerini yani Kurb-i Nübüvvet tarikinden, kalb aleminden letaiflerin sarayına devam eden hususi yolu Mehdi AS'ın terviç edeceğini yani genele yaygınlaştırıp yayacağını buyuruyordu mübarek.. İşte bu anlatılan "Sultanlık yolu" haftalardır nakil edilen bütün yerlerde geçen yolun ta kendisidir..

Muhataplara sormuştum, madem Nur hareketi bu özel yoldur, öyleyse Said Nursi merhum, İmam Hazretlerinin bildirdiği Mehdi midir?

Cevaba bakar mısınız? Mehdi diyemem..

İşte sizleri bizleri haftalardır meşgul edenler böyle temelsiz bir haldeler.. Savunduklarını dahi açıkça teyid edecek, ikrar edecek cesaretleri yoktur..

Şu aşamada Usame abi, ortalıkta gezen tezlere, muhtemelen de Mektubat'ı okumadan atladı.. Okusaydı, soruma mutlaka doğrudan cevap verirdi..

E öyleyse ona da aynısını soralım: Said Nursi merhum, Mehdi midir ki Mektubatla İmam Hazretleriyle irtibatlandırıyorsunuz?

(Not: Konuyu yeni görenler ve merak edenler için:

İmam Rabbani'yi Başkalaştırmak:

http://www.halidiye.com/Forum/forum_posts.asp?TID=13638)

hangi mektubat çevirisinde nubuvvet yolu = nakşibendiliktir yazıyor...İMAMI RABBANİ böyle bir şey dememiş ki..metinde omayan şeyleri nasıl uydurabiliyorsunuz...

nubuvvet yolu asaleten peygamberlerin yoludur...adı üstünde nubuvvet yolu...nasıl nakşibendiliktir denilebilir...hiç mi ALLAH korkunuz yok...

sonra tabi olma dolayısıyla ashab- ı kiram geliyor...ashab İMAMI RABBANİ nin açıkça belirttiği gibi FENA - BEKA - CEZBE - SULUK yani TARİKAT BERZAHINDAN geçmeden tabi olma yoluyla direk vasıl olmuşlardır...

sonra ümmetten murad olan zatlardır...aynen 534.mektupta böyle geçer...

şimdi insaflı olanlara soruyorum , hani nerede NAKŞİBENDİ YOLU ...


nakşibendilerin nubuvvet yolu ile alakası şudur : nubuvvet yolundan peygamber olmayanlardan en önde olan kişi EBUBEKİR SIDDIK tır...kendisi İMAMI RABBNİ nin deyimiyle peygamberimizin NUBUVVET YÜKÜNÜ taşımaktadır...hz.ali ise VELAYET YÜKÜNÜ taşımaktadır...

sıddıkı ekbere bağlı olan nakşibendi tarikatı , sıddık ı ekberin nubuvvet yükünü taşımasından dolayı nubuvvet kemallerini elde etme hususunda avantajlı olmuş oluyorlar hepsi bu...zaten bu yoldan nubuvvet kemallerine açık yolun manası budur...diğer tarikatlardan olmamasının nedeni de budur...çünkü hz.ALİ peygamberimizin VELAYET YÜKÜNÜ taşımaktadır...dolayısıyla fena beka cezbe suluk ten ibaret olan velayet yolunun muktedası feyiz vereni ASALETEN HZ.ALİ dir...kendisi tavassut eder...direk asıldan feyiz alamaynların feyizleri hep bu yoldan gelir , ister nakşi olsun isterse kadiri...menzilde 8 şart yaparken ve hergün vird dersinden önce okunan fatihalr ilk olarak ŞAHI NAKŞİBEND VE ABDULKADİR GEYLANİ HZ.LERİNE hediye edilir...neden ? çünkü tavassut yolunda olduklarından çünkü bütün tarikatlar tavassut yolundadırlar yani velayet yoludadırlar , sadece nakşibendiler sıddıkı ekbere bağlı oldukları için nubuvvet kemalatlarını elde etme hususunda bu tarikatta yol olduğu için avantajlıdırlar...çünkü sıddıkı ekber peygamberimizin NUBUVVET YÜKÜNÜ taşımaktadır...


said i nursinin söyledikleri mektubatta geçmektedir..irtibat kurmamız bundandır...

mantığa bakarmısınız...said i nursi mehdi olmadığından dolayı SÖYLEDİKLERİ BOŞTUR...

mehdidir diyenler ne kadar yanlışta ise mehdi olmadığı için bediuzzamanı reddedenler de aynı şekilde yanlıştadırlar...

ne farkınız var...

AbdulLatif
16-01-2008, 10:25
Kilicustasi

Sizin bir Nur Sakirdi oldugunuzu anliyorum ve merak ettigim konu siz tam manasiyla neyi isbat etmeye calisiyorsunuz anlamadim...???

Yani tarikatlar devri bitti kemalat yok yol sadece Risaleden mi gecer yoksa ne..

Ve Naksi Kardeslerime gelince sizde Mehdi Yüzde Yüz Naksi olaca iddasindamisiniz.. ??

Neyin kavgasi...



ben nurcu değilim...

şunu : BEDİUZZAMAN RİSALELERİNDE İMAMI RABBANİDEN YAPTIĞI NAKİLLER DOĞRUDUR...İMAMI RABBANİ O KONULARA DEĞİNMİŞTİR...YANİ BEDİUZZAMAN İMAMI RABBANİYE İFTİRA ATMIYOR...

bediuzzaman ın yolu ; nubuvvet yolunun nakşibendi tarikatıyla çıkılan yolunun dışında bir yoldur...

bediuzzaman ın yolu tarikat berzahına girmeden sahabe mesleki olarak velayeti kübra yoludur...imamı rabbnide sahabelerin tarikat berzahına girmeden yani
FENA BEKA CEZBE SULUK olmadan nubuvvet yolundan vasıl olduklarını söylemiştir...

bu arkadaşların karıştırdığı şu : nakşibendi tarikatında sıddıkı ekbere bağlı olduğu için ve sıddıkın da peygamberimizin nubuvvet yükünü taşımasından dolayı nubuvvet yoluna açılan bir yol vardır...lakin nubuvvet yoluna sırf nakşibendiler vasıl olur bu yol başkalarına kapalıdır demek yanlıştır...bu arkadaşlar bu hatayı yapıyorlar....İMAMI RABBANİ bilmiyormuydu da bunu söylemeyi hiç bir tarikata değinmeden (ÜMMETİN SEÇKİNLERİ OLAN )MURADLAR DEDİ...

yani ALLAH ın dilediği murad ettiği herhangi bir kul NUBUVVET YOLUNDAN vasıl olabilir...az kişiye nasip olur...lakin olur...zaten nakşibendi tarikatıyla velayet yolunu aşarak nubuvvet yoluna geçenler de az kişilerdir...

HAŞA TARİKATLARIN DEVRİ BİTTİ DEMEDİK DEMEYİZ DE...

kavga şu : birileri bediuzzamanın imamı rabbaniyi başkalaştırdığını ve risalelerde imamı rabbaniye attfettiği sözleri imamı rabbani nin söylemediğini iddia ediyor...

biz de söylediğini ispat ediyoruz...

bu konuda temel kavga bu...

ArZu
16-01-2008, 10:48
:dik:

AbdulLatif
16-01-2008, 10:58
26 Aralık 2007 Saat 04:36'da başka bir siteye şu yazıyı yazmıştık, konunun geldiği yere binaen buyrunuz:

"Sair tarikatlerin nihayetteki karını, biz bidayete getirdik"

Yani "Bizim yolumuzun başında diğer yolların sonundaki nimet verilir"..

ifadesi var Nakşibendi Efendimizin.. Mektubat'ta çok sık dile getirilir.. Ne hikmetse Mektubatla tersinden ilgilenen kişi ve kesimler malesef bu söze hiç dokunmuyorlar bile.. Görmezlikten geliyorlar.. Belki de anlayamadıklarından, bütün hesapları alt üst olacağı endişesinden formüllerine dahil etmeye yanaşmıyorlar..

İmam Rabbani Hazretlerinin bu sözünü, büyüklerimiz şöyle izah ettiler:




İki cihet ile ALLAH'a seyir vardır.. İki usül;

1- Muhalefetu'l Heva
2- Muhabbetu'l Mevla

Muhalefetu'l Heva, yani nefse muhalefet ile giden sair Tarikatler..

Muhabbet'ul Mevla ile götüren Nakşi tarikati..

Bir üçüncü usül daha var ki çokları bunu küfür kabul etmişlerdir.. Reşahatte geçer.. Ubeydullah Ahrar Hazretlerinin Yakub-i Çerhi Hazretlerinden irşad olması bahsine bakınız.. Çok merak eden olur ise o konu hakkında da işittiklerimizi nakledebilirim.. Bu üçüncü usül: Şuğul-i Batın'dır.. Bazı meşayihin bu usül ile de müridlerini yetiştirdiği bildirilmiştir..

Muhalefetu'l Heva'da çok zikirler ve evradlar vardır.. Sürekli nefse muhalefet edilir.. Riyazet, az konuşma, az uyuma, halvet, insanlardan kenar durma, yalnızlığa çok çekilme vs.. vs.. Bunlar nefse muhalefet babından olduğu için çok çetindir.. Yol ağır kat edilir.. Uzun zaman sürer.. İsim ve sıfatların zuhuratları, tecellileri ile devam eder.. Buna afaki seyir de diyebiliriz.. Bunların nurları, müşahadeleri sonsuz denebilecek kadar çoktur.. Netice ağır ağır, düşmeden, emniyetli olarak; uzun zamanda gelir Muhabbetu'ul Mevla'ya.. Afaki olanı bitirip Enfüsi seyirle devam eder, edecektir.. Dildeki açık zikir kalbe indirilmiştir.. Artık kalb ile devam edilir.. Letaifler sıra ile devrolunur.. Muhalefet'ul Heva; bu yoldan kalbe gelip Muhabbet'ul Mevla bulup devam edenleri çoktur..

İşte bu meşreb, nasip meselesi.. Kimisi bu cihetle götürülmeye müsait yaratılıştadır..

Nakşiler ise, afaki seyir ile uğraştırmazlar.. İlk girene hemen Muhabbet'ul Mevla'yı verirler.. Onun ile nefse muhalefet etmesini temin etmeye çalışırlar.. Kalbi zikirden başlar.. Kabiliyetli ise devam eder gider.. Çabuk ulaştırır.. Afaki seyirle, isim ve sıfat tecellileriyle çok uğraştırmazlar.. Ancak, çok tehlikeleri vartaları vardır.. Düşme kalkma çok olur.. Emniyet yoktur.. Muhabbetini kaybederse, mürşidinin izini kaypıtırsa ya da nefsine uyar dünyaya meylederse başa dönderirler.. Düşer.. Tekrar tırman.. Böyle böyle düşüp kalkmaları çok olur.. Levvame ile Emmare arasında gider gelir.. Bu yoldan ulaşanlar az olur.. Bu yolun başı Muhabbetu'l Mevla ama nihayeti Muhalefet'ul hevadır.. Diğerinin sonu bunun başı; diğerinin başı bunun sonu olmuştur..

Demek ki diğerlerinin sonunun başa gelmesi budur.. Yoksa; diğer Tarikatler Nakşilerin ulaştığı makamlara ulaşamayacak diye bir durum değildir.. Hepsi neticede ALLAH'a vasıl olur.. Hepsi ulu mertebelere çıkar.. Nübüvvet kemalatına bunlar da vasıl olurlar.. Ve ötesine de.. Hepsi ALLAH'ın kullarıdır ve kabiliyet adaletli eşit olarak taksim edilmiştir..

İmam Rabbani Hazretleri, Nakşi usulünü anlatırken, sürekli bu kıyasları, başka anlatımlarla da olsa, vermiştir.. Burada usuli vurgu vardır.. Yoksa yolların başına nihayetine değildir.. O ondan eksik, o ondan fazla kıyası değildir..

Haşa yoksa Hz. Ali Efendimiz bu yüce mertebelere ulaşamadı; Hz. Ebu Bekir Efendimiz ulaştı gibi bir mana çıkar ki haşa haşa cinayettir.. Olur mu öyle şey.. Olur mu böyle saçma bir anlayış!

Evet tekrar edeyim ki: Hz. Ali Efendimizin usulü ayrıdır; Hz. Ebu Bekir Efendimizin usulü ayrıdır.. Maksudları hedefleri ise aynıdır.. Aynı yere vasıl olurlar.. Vasıl ederler..

Tabi, bazı kimseler, bu inceliklere uzak kaldıkları ve meşayih meclislerine tenezzül buyurmadıkları için söyleyip duruyorlar.. Söylesinler canım, laf ile peynir gemisi yürümüyor malesef.. Atı alan Üsküdarı geçer; birilerinin de çenesi ağrır.. At binenin kılıç kuşananın..

"

imamı rabbani izah edememiş mi ? bakalım...

Bu büyüklerin yolu sohbettir; terbiyeleri dahi in'ikâsidir. Hiç şüphe edilmeye ki: Bunların bidayetine, diğerlerinin nihayeti derc edilmiştir. Tarikatları dahi, yolların en yakını olmuştur

331. mektub..



Allah sırlarının kudsiyetini artırsın; diğer silsilenin meşayihi, bu Tarikat-ı Aliyye büyüklerinden sudur eden şu cümlenin doğruluğu üzerine şüpheye düşmüşlerdir.

-Bu Tarikat-ı Aliyye'de nihayetin bidayete dere edilişi vardır.

Bu Tarikat-i Aliyye'de müptedi olan kimsenin, diğer tarikatların müntehisi ile müsavi olmasına cevaz vermezler.

Hayret; bunlar nereden anlamıştır ki, bu Tarikat-ı Aliyye'nin müptedisi ile, diğer tarikatların müntehisi arasında müsavat vardır?

Zira, bu Tarikat-ı Aliyye büyüklerinden:

-Nihayet, bidayete derc edilmiştir cümlesinden başka bir ibare sudur etmemiştir.
Bu ibarede dahi, müsavata delâlet eden bir mana yoktur. Onların bu cümleden maksatları şu demektir:

-Bu Tarikat-ı Aliyye'de müntehi olan bir şeyh, in'ikâs (yansıma , aksetme )yolu ile, reşid olan müptediye kendi nihayet devletinden, teveccüh ve tasarrufla bir zevk tattırır. Onun bidayetine, kendi nihayetinin güzelliğinden (veya tuzundan) bir miktar katar.

Bunda müsavat nerede? Hani şüphe yeri? Onun doğruluğu hakkında tereddüde yer var mıdır?

Bu derc edilme işi, cidden büyük bir devlettir. Bu Tarikat-ı Aliyye'nin müptedisine her ne kadar nihayet hükmü yok ise de; Ihakin o, nihayet devletinden de mahrum değildir. Farz edilse ki, bu müptediye, vusul yolunu kat etme ve menzillerini aşma fırsatı verilmeyecek. Amma o, yine de nihayet devletinden mahrum olarak gitmez. O nihayet güzelliğinden bir zerre onun bütün külliyetini güzelleştirip iyileştirir. Amma, bu durum, diğer tarikatların müptedilerinde yoktur. Zira onlar, nihayet muamelesinden mahrumdurlar. Menzilleri kat edip mesafeleri aşmaktan yana da aciz durumdadırlar. Yazık onlara, bin defa yazık; bir fırsatla menzilleri kat edip mesafeleri aşmazlarsa.

Yukarıda anlatılan manadan; bu Tarikat-ı Aliyye'nin müptedileri ile, diğer tarikatların müptedileri arasındaki fark anlaşıldı.

Bu Tarikat-ı Aliyye'nin müptedisinde bulunan meziyyet, sair bidayet erbabına nazaran belli oldu.

Bu arada şunun da bilinmesi yerinde olur ki, bu fark, bu Tarikat-ı Aliyye'nin müntehisi ile, diğer tarikatların müntehisi arasında dahi sabittir. Aynı meziyet dahi, onlar arasında tahakkuk etmiştir. O kadar ki, bu Tarikat-ı Aliyye'nin nihayeti, sair meşayih tarikatlarının nihayetinin ötesindedir.

Üstteki sözümü ister tasdik etsinler, isterse etmesinler. Eğer insaf yolunu tutarlarsa, herhalde tasdik ederler.

Bir nihayet ki, onun bidayeti nihayetle imtizaç etmiştir. Elbette onun diğer tarikatlara nazaran, bu imtiyazı olacaktır; elbette o nihayetlerin de bir nihayeti olacaktır.

Bir mısra:
Baharından bellidir, bolluğu yılın...


356. mektub..






Bütün Tarikatler, Tarikat-ı Muhammediye Çınarının dallarıdır.. Kökleri aynıdır.. Her hangi bir daldan tutan iner gelir netice herkes aynı kökte buluşur..

Ama, Muhammediye ağacına tutunmadan, ben bu seyirleri yapabilirim, Üveysi meşrebim diyenler aldanıyorlar malesef.. Böyleleri için Yunus Emre Hazretleri buyurmuş: Çıktım erik dalına, Anda yedim üzümü; Bostan ıssı (sahibi) kakıyıp (dövüp azarlayıp) der ne yersin kozumu.. (Bostan Issı: Tarikat ve Hakikat ilimlerine sahip Mürşid-i Kamil..)

Üveysilikle ilgili büyüklerimizden işittim:

Bir insan, kabiliyetlidir, ALLAH nasip etmiştir.. İçinde arzu istek uyanmıştır.. Ama zahirde bir Mürşid-i Kamil eşiğine varmamıştır, varamamıştır.. Revhaniyet bu kimseye sahip çıkar.. Alır ruhunu yetiştirir.. Yetiştiren gene bir Mürşid-i Kamil'dir.. Dünya üzerinde değildir, Kabir alemine irtihal etmişlerdir.. O Mürşid alır bu nasipliyi; hangi tarikatten götürecekse; bütün usüllerini maneviyatta izleterek götürür.. Yani Üveysi yetişen de Tarikat-ı Muhammediye'yi adım adım izleyerek gider.. Tarikatten başka Hakikate bir yol yoktur çünkü.. Adetullah böyledir..

Fakat bu kimsenin zahirini tamamlamak için de büyük ihtimalle sonunda yaşayan bir Mürşid-i Kamil'e gönderirler.. O yüzden tanınmış üveysilerin büyük çoğunluğu irşadından sonra yaşayan Mürşid-i Kamillere bağlanmışlardır.. Hizmetlerine varmış, teslim olmuşlardır..

Mesela Nakşibendi Efendimiz üveysidir; amma 108 Meşayihe bağlanıp hizmetlerinde de bulunmuştur.. En birinci Mürşidi ise zahirde Emir Külal Hazretleridir..

Hele bunların, Üveysi olarak yetişenlerin "yetiştirici" (mükemmil) sıfatını alması için mutlaka gidip bir silsileye bağlanması ve ordan icazetini alması şart koşulmuştur..

Ladikli Ahmed Ağa örneği verildi; bakınız mübarek kendisini Mürşid olarak kabul etmek isteyenleri, Mahmud Sami Efendi Hazretlerine göndermişlerdir.. Ne kendisi gibi yetişilebileceğini söylemiş, garanti etmiştir, ne de Mürşidlerden sakındırmıştır..

Bu örneği verenler Hızır AS'ın hocası olduğu dile getiriyorlar ama, mübarek hiç bir zaman "Hocam Hızır'dır" da dememiştir.. "Hızır Hocasıdır" diyenler başkaları olmuştur..

Böyle üveysi olarak yetişenler yeryüzünde 100 binde, belki de 200 binde 1 kişidir.. O kadar azdır yani.. Hele Üveysi yetişip Mürşid-i Kamillik edenler Milyon Evliyada en çok 20-30'dur.. Azdan az.. Azdan az..

Bütün bunların aksini söyleyenler malesef bilmeden söylüyorlar ise aldanıyorlar, bilerek söylüyorlar ise aldatıp ifsad etmiş oluyorlar..

En Netice; bul bir hakiki Mürşid-i Kamil; eşiğine baş koy, dediklerini cana minnet bil, tut; maksudun ALLAH olsun.. Sıdk ile ihlas ile ALLAH'a o aynadan yönel.. Usulü o imiş bu imiş bakma.. Yeter ki bir temiz ve musaffa ayna bulmuş olasın..

Padişahın mahremi olmayı kendine layık görmek başka; Padişahın ibrikçisi olmak için yoluna düzülmek, çalışmak, araya adamını hatırcı koymak başka..

Kervan gidiyor.. Ashab-ı Kehf'in üstünü örtmeye yüz tuttu.. Acabalarla geçirilen vakitlere yazıktır"

bu yazının neresini düzeltsem bilmiyorum ki ...deve hesabı...

tarikatsız hakikate ulaşılamaz FANATİZMİNİ hala devam ettiriyor...

silsileden 3 örnek verdim ..göremedinm i : tekrar edelim ..

.............................

hirahos - İsimli Üyeden Alıntı http://www.ihvan-forum.com/images/ihvan/buttons/viewpost.gif (http://www.ihvan-forum.com/showthread.php?p=475491#post475491)
Bakınız kardeşim, mesela, Nakşibendi Efendimiz, Abdulhalik Gucduvani Hazretlerinden, Abdulhallik Gucduvani Hazretleri de Hızır AS'dan yetişmesine rağmen; yaşayan Mürşid-i kamillere uyarak silsileye dahil olmuşlardır.. Üveysi cihetten yetişse dahi yaşayan Mürşid-i Kamillere kemalatını tasdik ettrip icazetini almalıdır! Silsileye postnişin halife olmalıdır.. Silsile isnadı olmadan tarik olmaz! Yol olmaz.. Bu bir zincirdir, sağlam bir zincirin tek bir halkası dahi kopsa, yol çıkmaz olur..

..

yukarıdaki iddiaları ; "TARİKATDIŞI BİR EĞİTİM MODELİNDE DAHİ OLMASI " gerektiğini iddia edenlerin NASIL BİR BATIL SAPLANTIDA oldukları aşikardır...

biz ise kendisini isnad ettiği NAKŞİBENDİ SİLSİLESİNDE dahi böyle olmadığını ispat edeceğiz...

1- selmani farisi halkada 2 numara kabul edilir..3. numara ise hz.ebubekirin torunu kasımdır...HZ.SELMAN VEFAT ETTİĞİNDE (656 yılında) KASIM HZ.LERİ SADECE ÜÇ YAŞINDA İDİ (kasım hz.lerinin doğumu 653) ...üç yaşında bir subyanın nasıl oluyorda SELMANİ FARİSİ HZ. lerinden zahiren silsile aldığı iddia edilebilir....

2- silsiledeki dördüncü kişi olan CAFERİ SADIK ile beşinci kişi olan BEYAZİD İ BESTAMİ arasında 38 yıl bulunmaktadır..yani imamı cafer hz.leri vefat ettikten tam 38 yıl sonra BESTAMİ hz.leri doğmuş...silsile burada ZAHİREN KESİKTİR...üveysi cihetten yetiştiği söylenmektedir ( imamı caferden , lakin hangi zahir şeyhe tasdik ettirmiş yok..zaten başka bir zahir şeyhe tasdik ettirse onunda silsilede olması lazım...

yani burada hirahos un ileriye sürdüğü , ilmi ve ahlaki hiç bir değeri ve önemi olmayan iddialar sadece bediuzzamanı cerh etmek içindir..lakin bindiği dalı kestiğinin farkında bile değildir bu kişi...ALLAH ıslah etsin...

3- silsilede beşinci sırada yer alan beyazid i bistami ile altıncı sıradaki EBUL HASAN ın vefatları arasında 160 yıl bulunmaktadır...yani bestami hz. leri 874 yılında vefat etmiştir , ebul hasan ise 1034 yılında vefat etmiştir...yani burada da silsilede ZAHİREN KESİKLİK VARDIR...bu kişide hayatında bestami hz. leri görüşmemiş ve hilafet almamıştır...üveysi yoldan yetişmiştir...lakin zahir herhangi bir mürşide tasdikletme gibi bir durum yoktur..olsaydı zaten o kişininde silsilede olması lazımdı...aynen nakşibendi hz.lerinde olduğu gibi..nakşibendi hz.leride üveysi olarak yetişmiştir lakin zahiren de şeyhi vardır...lakin yukarıda da beyan ettiğimiz gibi hem bestami hem de ebul hasan zahir olarak silsilede bulunan bir şeyhten yetişmeden silsilede yer almışlardır...


görüldüğü gibi iddiaların hiç bir tuttarlılığı yoktur...yani üveysi olarak yetişen kişilerin İLLA BİR ŞEYHTEN İCAZET ALMALARI GEREKMEMEKTEDİR...eğer gerekiyorsa üzerinde bulunan nakşibendi silsilesi bu özelliğe sahip değildir...KESİKTİR...evet halka zahiren kopuk gözükmektedir...şimdi hirahos iddiasına devam ederek

"""Bu bir zincirdir, sağlam bir zincirin tek bir halkası dahi kopsa, yol çıkmaz olur.."""

nakşibendi silsilesi çıkmaz yoldur diyebilecekmidir ?
.....................

demişiz...hala aynı teraneleri tekrar edeceğine mesela beyazid silsileden hangi ZAHİR ŞEYHTEN ÜVEYSİ KEMALATINI TASDİK ETTİRMİŞ VE ZAHİR HALİFELİK ALMIŞ...BUYUR BUNU İSBAT ET...BİZ DE KABUL EDELİM DEDİKLERİNİ...gerisi kuru lak lak...


tarikattan başka HAKİKATE NASIL ULAŞILACAĞI DEFAATLE İZAH EDİLDİ...DELİLLER BEYAN EDİLDİ...YÜZ KERE.....

AYRICA LADİKLİ AHMET AĞA HIZIR DAN KEMALAT ALMIŞTIR , SADEC HIZIR DAN...BUNUN YÜZLERCE ŞAHİDİ VAR...BARİ BUNU ÇARPITMA...

AbdulLatif
16-01-2008, 11:36
nihayetin bidayete derc edilmesiyle alakalı :

..................


Velâyet-i suğra olan velâyet-i zıllıyede kemal nihayeti, ancak berki tecelli ile hasıl olur. Bu berki tecelli ise., enbiya velayeti olan velâyet-i kübrada ilk basamaktır. Onlara salât ve selâm olsun. Velâyet-i suğra ise, evliyanın velayetidir. Allah onların sırlarının kudsiyetini artırsın.

İşte, evliyanın velayeti ile, enbiyanın velayeti arasındaki fark, anlatılan manadan bilinir. Sübhan Allah'ın onlara salâtı ve selâmı olsun. Zira, o velayetin bidayeti, bu velayetin nihayeti olmaktadır.

Enbiyanın kemalâtı hakkında ne diyebiliriz ki: Zira, nübüvvetin bidayeti, bu velayetin nihayeti olmaktadır. Her halde, Hazret-i Hace Bahaeddin Nakşibend Hz. enbiya velayetinden yana bol nasibe nail olmuş olacak ki, yani: Tebaiyet ve veraset yolu ile., şöyle demiştir:

-Biz, nihayeti, bidayete dere ediyoruz.

Bu Fakir'in ilminin yetiştiği şu ki: Nakşibendiye nisbeti ve huzuru, kemal haddine ulaştığı zaman, velâyeti-i kübra ile ittisal ederler. Ve onlara, bu velayeti kemalâtından bol haz husule gelir. Ama, bunların dışında kalan tarikatlarda durum böyle değildir. Zira, onların nihayeti kemalleri berki tecellinin husulüdür.

316. mektub...

.................................................. ................................................


velayet yolunu hz.ALİ nin gittiği yol zanneden kişilere şaşıyorum..nasıl mektubat okuyorlar...sahabelerin NUBUVVET YOLUNDAN , FENA BEKA CEZBE SULUK olmadan vasıl olduklarını okumamışlar mı ? ( bkz. 534. - 313. mektublar)

HZ.ALİ peygamberimizin velayet yükünü taşımaktadır...bakalım...

Hazret-i Ebû Bekrle hazret-i Ömer, Resûlullahın Peygamberlik yükünü taşımakdadırlar. Fekat burada da, her ikisinin mertebesi ayrıdır. Hazret-i Alî, Îsâ aleyhisselâma bağlı olduğundan ve vilâyet yüzü dahâ kuvvetli olduğundan, Muhammed aleyhisselâmın vilâyet yükünü taşımakdadır.Hazret-i Osmân-ı Zinnûreyn, ortada olduğu için, her iki yükü de taşımakdadır.

Hazret-i Alî, Muhammed aleyhisselâmın vilâyeti yükünü taşıdığı için, Evliyâ yollarının çoğu Ona bağlıdır.

Evliyâlık, Peygamberlikden dahâ yüksekdir sözü, (Erbâb-ı sekr)in sözüdür. Ya’nî geri dönmiyen, Peygamberlik makâmının kemâlâtından haberi olmıyan Evliyânın sözüdür. Bu fakîr birçok mektûblarımda, uzun uzadıya bildirdim ki, Peygamberlik, vilâyetin üstündedir. Hattâ Peygamberin kendi vilâyetinin üstündedir. Sözün doğrusu da budur. Bunun aksini söyliyen, Peygamberlik makâmının yüksekliğini bilmiyendir.

251. mektub..


hz.ALİ nin velayet yolunun halkabaşı olmasıyla kendisinin NUBUVVET YOLUNDAN vasıl olması farklıdır...nubuvvet yolundan gitmiştir fakat peygamberimizin VELAYET YÜKÜNÜ taşıdığından VELAYET YOLUNA (FENA- BEKA-CEZBE -SUKLUK demektir) halka başı olarak tavassut etmiştir...

nubuvvet yolunda ise tavassut ve hail olmadığından oarad kimse kimsenin feyzine ne engel olabilir ne de başkasının tavassutu ile feyiz alma vardır...her kes kendisi asıldan alır...dolayısıyla nubuvvet yolunda HALKABAŞI diye feyiz veren bir kaynak yoktur...

bu yola giremeyen herkes asaleten hz.ali nin vekaleten de ABDULKADİR GEYLANİ nin tavassutu altındadır...

yukarıda mektupta geçtiği gibi peygamberin velayeti bile nubuvvetinin altındadır...yüksektir diyenlere duyurulur...

sufi7007
16-01-2008, 11:43
bazı nakşibendi büyüklerinin bu kemalatlara bolca nail olduklarını söyleyen de imamı rabbani nin kendisi...bütün nakşibendi şeyhleri bu işde müsâvîdir demek istemiyorum. Belki binlerde biri böyle olabilirse ni’metdir, ganimettir

***

Bu alıntı İmamı Rabbaniden ise kaçıncı mektuptan yapılmıştır ?

AbdulLatif
16-01-2008, 12:01
bazı nakşibendi büyüklerinin bu kemalatlara bolca nail olduklarını söyleyen de imamı rabbani nin kendisi...bütün nakşibendi şeyhleri bu işde müsâvîdir demek istemiyorum. Belki binlerde biri böyle olabilirse ni’metdir, ganimettir

***

Bu alıntı İmamı Rabbaniden ise kaçıncı mektuptan yapılmıştır ?




ولا اقول ان جميع مشائخ النقشبندية سواسية في هذه المعاملة كيف بل لو وجد من الوف على هذه الصفة يكون غنيمة

251. mektub...

netteki tercümelerde bu şekilde bulamazsın...yolun yolcuları diye geçer...halbuki ARAPÇA METİNDEN DE AÇIKÇA GÖRÜLECEĞİ GİBİ nakşibendi şeyhleri geçmektedir...

netteki tercüme şöyle : Bu yolun yolcularinin, bu isde kârlari müsâvîdir demek istemiyorum. Belki milyonda biri böyle olabilirse ni'metdir, se'âdetdir.




dostluk kardeş bunu da okusun...

sufi7007
16-01-2008, 12:08
İmamı Rabbani kendi zamanındaki mürşidleri kastederek

bütün nakşibendi şeyhleri bu işde müsâvî değildir

diye yazmış ise bu zamandaki "nakşıbendi şeyhleri"nin hepsini aynı küfeye koyup hepsini toptan iptal/imha etmek yakışıyor mu şimdi ?

fakiri
16-01-2008, 12:29
İmam-ı Rabbani Hz.leri (k.s.) Nakşibendi Tarikatının Silsile-i Şerifindeki altın halkaların 24. südür. Onun bu meselk ve meşrebi ile uzaktan-yakından alâkası olmayanlar O'nu ne diye dillerine doluyorlar ki ?
Siz ayrı, O ayrı !
Zat-i Sungurluğun alemi yok !

AbdulLatif
16-01-2008, 12:30
İmamı Rabbani kendi zamanındaki mürşidleri kastederek

bütün nakşibendi şeyhleri bu işde müsâvî değildir

diye yazmış ise bu zamandaki "nakşıbendi şeyhleri"nin hepsini aynı küfeye koyup hepsini toptan iptal/imha etmek yakışıyor mu şimdi ?



1- bu dediğini yapan mı oldu ? ben böyle bir şey yapmadım...nubuvvet kemalatına ulaşmayla alakalıdır orada yazılanlar...

2- imamı kendi zamanı için değil , genel bir tesbitte bulunuyor...

3- dediğini yapan varsa büyük bir yanlış içindedir...neuzu billah...

AbdulLatif
16-01-2008, 12:34
:dik:

ArZu
16-01-2008, 12:38
:dik: konu incelenmek üzere kapatılmımıştır...