PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Zeki Soyak Hoca Efendi...


kır çiçeği
24.01.2008, 10:04
http://img470.imageshack.us/img470/1323/agustosyagmuru50kapakkuxi6.jpg

Zeki Soyak Hocaefendi’nin
Özgeçmişi
1938 Yılında Kayseri’ye 20 km. Uzaklıktaki Süksün kasabasında dünyaya geldi. İlkokulu kasabasında okudu. O yaz rahmetli dedem bir iş için Kayseri’ye gider ve orada yeni bir okul açıldığını, adının İmam Hatip Lisesi olduğunu orada din eğitimi verildiğini öğrenir. Köye döndüğünde rahmetli babama okuldan bahseder ve kendini oraya yollamak istediğini söyler. Bu arada ilkokul öğretmeni babama hangi okula devam edeceğini sorar. Babam da dedemin fikrini öğretmene söyleyince, adamcağız küplere biner ve “sen o okula gidip ne yapacaksın? Ölü yıkayıcısı mı olacaksın, cerci mi olacaksın?” diye çıkışır. Henüz beşinci sınıfı bitiren babam işin farkında olmayarak dedeme gider ve imam hatip lisesine gitmek istemediğini söyler. Bunun üzerine rahmetli dedem kesin tavrını koyar ve İmam hatip lisesinden başka bir okula göndermeyeceğini söyler. Okumayı çok arzu eden babam istemeyerek de olsa İmam hatip lisesine kayıt olmaya razı olur o günün şartları gereği tek odalı bir evde tek başına bin bir meşakkate göğüs gererek tahsil hayatını tamamlamaya muvaffak olur. Ulaşımın zor olduğu, karın yolları kapadığı kış günlerinde durumunu da kimseye açamadığı için harçlık sıkıntısı çektiğini, çocuk ve torunlarına anlatarak onları eğitim ve öğretime teşvik eder. İçinde bulundukları nimetin kıymetini telkin ederdi.
1956-1957 öğretim yılında İmam Hatip lisesi 1. devresini 1958-1959 öğretim yılında da İmam Hatip lisesi 2. devre diplomasını alıp Kayseri İmam Hatip lisesi 2. dönem mezunu olarak orta öğretimini tamamlar. Mezuniyetinden sonra Yeşilhisarın Kesteliç (Gülbayır) köyünde vekil ilkokul öğretmenliği ve Kayseri merkezde imamlık yapar.
1960 yılında Polatlı topçu yedek subay okulunda başladığı askerliğini 1961’de Bitlis’te tamamlar. Kayseri’ye dönüşünde Çifteönü mahallesindeki Ali Hoca mescidinde imamlığa başlar aynı zamanda da İstanbul Yüksek İslam Enstitüsünde tahsiline devam eder. Bir müddet bu şekilde devam ettikten sonra yüksek tahsilinin son iki yılında Fatih şehremini mahallesindeki Şeyh Muslihiddin camisindeki görevine nakleder. Tahsilini tamamlayana kadar bu görevine devam etti.
O dönemde ben de ilkokula başladığım için sabah okula gitmek için birlikte evden çıkardık. Benim okulum yakındı fakat babam Yüksek İslam Enstitüsüne ulaşmak için, bir otobüsle Eminönüne oradan vapurla Üsküdar’a oradan tekrar otobüsle okulu ulaşırdı. Bu kadar yoğun tempo içerisinde başta Sadrettin Yüksel hoca olmak üzere son devrin Osmanlı medreselerinde tahsil yapmış birçok değerli hocadan İslamî ilimler üzerine dersler aldı 1967 yılında yüksek tahsilini tamamlayınca, cemaatin ısrarla İstanbul’da kalma taleplerine rağmen, rahmetli dedemin arzusu doğrultusunda kendi isteğiyle Kayseri İmam Hatip lisesine öğretmen olarak tayin edildi. 1971 yılına kadar Kayseri’de İmam Hatip Lisesinde öğretmenlik ve idarecilik yaptı. Bir arada Kayseri Yüksek İslam Enstitüsünde İslam Tarihi dersi okuttu. 1971 yılı başında Urfa İmam Hatip lisesine müdür olarak tayin edildi. Tayin edilişinin de enteresan bir hikâyesi var.
O dönemde din öğretimi genel müdürü olan Mustafa Çinkılıç Bey Kayseri İmam Hatip Lisesinden hocası olur. Babamı telefonla arayarak Zeki seni Bursa İmam Hatip Lisesi müdürlüğüne göndermek istiyorum der. Babam memleketten pek ayrılmayı düşünmediğini söylerse de hocası haydi hayırlı olsun der. Bir müddet sonra atama kararnamesi Urfa İmam Hatip Lisesi müdürü olarak gelir. Telefon görüşmesinde bir yanlış anlaşılma olduğu ortaya çıkar. Böylece Urfa’daki görevine başlamış olur. Urfa kendisi için yeni bir çevre olmasına rağmen, öğrenci, veli, esnaf ve memuruyla çok kısa bir süre içerisinde kaynaştı ve bir ömür boyu sürecek dostlukların temelleri atıldı. Bunlardan ilk aklıma gelen isimler o dönemde Urfa müftüsü olan değerli âlim, üstad Halil Günenç Hoca efendi, daha sonra belediye başkanı olan İbrahim Halil Çelik, Kitapçı Bakır ismiyle maruf değerli Ağabeyimiz ve nice isimlerini sayamadığım candan dostlar yakın çalışma arkadaşları.
Dört yıl sonra ayrılık vakti gelir. Kamyona ev eşyası yüklenip hareket edildiğinde o can dostların gözü yaşlı halleri gözümün önünde. Urfa’dan ayrılış 1974 Eylülünde kendi isteğiyle Nevşehir İmam Hatip Lisesi müdürlüğüne atamasının yapılması ile gerçekleşti. 1978 yılına kadar bu görevde kaldı. İlginç bir tevafuktur ki İstanbul’daki yüksek tahsili ile başlayıp Kayseri, Urfa ve Nevşehir’le devam eden bu görev süreleri hep dörder yıl olmuştur.
1978 yılında Nevşehir imam Hatip Lisesi Müdürlüğünden, o dönemde anarşik olaylar ve ideolojik saplantıların icraatlara hâkim olmasından dolayı uğradığı haksız muamele, baskı ve sürgünler sebebi ile kendi arzusu hilafına istifa etti. Başta mesai arkadaşları Mustafa Türker, İlhami Nalçacıoğlu, Bekir Balaban, esnaftan Mehmet Çetin, Mehmet Satılmış, Nuri Özdemir, Mustafa Çakır, Halit Güven, Mehmet Kemikkıran, Kemal, Mustafa ve Hüseyin Akkoç kardeşler ve nice ismini sayamadığımız Ağabeyler sahip çıktılar, ticari tekliflerde bulundular. Allah (c.c.) hepsinden razı olsun. Fakat o nafakasını birkaç iş yerinin defterini tutarak temin etme yolunu tercih etmiştir.
Bu resmi görevleri yanında gönüllü teşekküllerde olan çalışmalarına da hiç ara vermeden devam etmiştir. İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü Talebe Cemiyeti ile başlayan teşkilat çalışmaları Kayseri İmam Hatip Lisesi Mezunları Derneği, Yeşilay Derneği, Nevşehir İmam Hatip Lisesi Mezunları Derneği devam etmiş ve nihayet Nevşehir’de onüç öğretmen arkadaşı ile beraber 1975 yılında Mefkûreci Öğretmenler Derneğinin kurulmasıyla kemale ermiştir. 12 Eylül darbesi sonunda 1980 yılında bütün derneklerin kapatılmasıyla Mefkûreci Öğretmenler Derneği kapatıldı. Bu süre içerisinde tüm Türkiye’de il ve ilçelerde kısa denilecek bir sürede yetmişe yakın şubesi açıldı derneğin açılışında kapanışına kadar genel başkanlığını yaptı.
Sonraki yıllarda yine Nevşehir’de 1992 senesinde, önce onbeş günlük sonra da aylık olarak İlkadım dergisinin, 1993 yılında bir bölge radyosu olarak Art fm’in, 1995 yılında da Enderun Eğitim Vakfının kuruluşlarına, hizmete sokulmalarına öncülük etti. Bu hizmetler halen kesintisiz olarak devam etmektedir.
Asıl ilgi alanı eğitim ve öğretim olan her kademede talebe ve gençlerle meşgul olan Zeki Soyak Hoca Efendinin kitap çalışmaları da bulunmaktadır. Ayrıca İlkadım dergisinde başyazı, orta sayfasında ölçüler dengeler ser levhası altında yazılar yazmakta Cuma günleri de Art fm de sohbetler yapmakta idi.
Zeki Soyak Hoca Efendinin Yayınlanmış eserleri;
1- Kırk Hadis- Orta boy-176 sayfa
2- Ummandan Katreler- Orta boy-240 sayfa
3- Mefkure-Orta boy-256 sayfa
4- Ölçüler-Dengeler- Orta boy-176 sayfa
5- İslam Ahkâmı- Büyük boy- 720 sayfa
6- Kıssalar-Hisseler-Büyük boy 2 cilt- 1032 sayfa
7- Fazilet Toplumu-Büyük boy- 500 sayfa
İlkadım Dergisi

talib
24.01.2008, 18:59
İLKADIM: Zeki Soyak Hocaefendi’nin yaptığı dergi, vakıf, radyo, eğitim hizmetlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

OSMAN NURİ TOPBAŞ: Zeki Soyak Hocaefendi, gayret-i dîniyye sâhibi bir hizmet insanıydı. Ümmete olan şefkat, merhamet ve muhabbeti, insanlığın îmansızlık ve ahlâksızlık buhranına girdiği bir dönemde, onu tahammül ötesi bir gayretle çalışmaya sevk etmişti. O sâlih kardeşimiz de ömrünü Allâh yolunda hizmete adamıştı. Zîrâ o, kendisini cemiyetin gidişâtından mes’ûl hisseden, kurtuluş bekleyen kitleleri Hakk’a ve hayra ulaştırabilmenin endişesini vicdânında en üst seviyede duyan ârif bir kardeşimiz idi.

İLKADIM: Yazıları ve kitapları hakkında ne buyurursunuz?

OSMAN NURİ TOPBAŞ: Eserlerinin her biri ihlâs ile yazıldığı için okuyanların istifâde edeceği kanaatindeyim. Çünkü abdestli kalemlerin samîmî gayretlerine Rabbimiz lütfuyla, keremiyle bereketini ihsan buyurur. Hocaefendi, Kur’ân-ı Kerîm, Hadîs-i Şerîfler ve Hak Dostlarının nasîhatleriyle feyizlenen rûhunun vecdini eserleriyle zamanlar ve mekânlar ötesine taşımaya çalıştı. Neticede semâmızda hoş bir sadâ bırakarak fânî âlemden bekâ âlemine irtihâl etti. İnşâallâh geride bıraktığı eserlerinin her biri, Rabbimizin katında makbûl bir sadaka-yı câriye olarak karşısına çıkar. Neşrettiği eserleri, istifâde edenlerin hayır duâlarıyla, hak ve hakîkatlere mecrâ olabilme gayretiyle şereflenen rûhunu şâd eder inşâallâh!..

İLKADIM: Zeki Soyak Hocamızın zâhirî ilmi yanında bir de tasavvufî yönü vardı. Bu husûsu en iyi bilenlerden biri sizsiniz. Bize biraz anlatır mısınız? Tasavvuf yoluna bağlılığı ne ölçüde idi?

OSMAN NURİ TOPBAŞ: Hocaefendi, gayretli, muttakî ve mütevâzı bir kardeşimizdi. Tefeyyüz ettiği Hak dostlarının rûhâniyeti, kendisini kalp âlemindeki mâneviyat ufuklarının seyyâhı etmişti. Böylece bu ulvî heyecan seli içinde, varlığının hudutlarını aşabilen bir hizmet insanı oldu. Sâlihler kervanında rızâ ve teslîmiyetiyle dikkat çeken Hocaefendi, aynı zamanda “zehirle pişmiş aş”a tâlip olabilme olgunluğunu liyâkatle taşıdı. Bu yüzden hiçbir zaman incinmedi ve yorulmak bilmedi.

Velhâsıl Hocaefendi, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını tahsil gayretiyle yoğrulmuş, ilmini hayâtına aksettirerek irfâna tebdîl etme heyecânıyla yaşayan bir gönül eriydi.

İLKADIM: Zeki Soyak Hocaefendi’nin sizce en dikkat çeken vasfı ne idi?

OSMAN NURİ TOPBAŞ: Hocaefendi’nin gayret dolu hayâtı, Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye’ye ittibâ ile feyizlenmiş güzel ahlâkı, rızâ ve teslîmiyet gibi takdîre şâyan hâlleri, fârik vasıfları idi. Devâsız hastalığa mübtelâ olduğu zaman bile, rahatsızlığından şikâyet etmedi. Rabbinden geleni, teslîmiyet ve rızâ ile karşılama olgunluğu sergiledi.

O, mü’minlerin sâhip olması gereken izzet ve gayreti, zamanımızda güzel bir şekilde temsil etmekte olanlardan biriydi. Rûhunu süsleyen Kur’ân ahlâkı ile nezih bir hayat yaşadı. Hizmetleriyle, üzerinde tecellî eden ilâhî nîmetlerin şükrünü îfâya çalışan sâlih bir kardeşimizdi.

İLKADIM: Son olarak İlkadım okuyucularına, Zeki Soyak Hocaefendi’nin talebelerine tavsiyeleriniz nelerdir?

OSMAN NURİ TOPBAŞ: Hocaefendi’nin talebelerine tavsiyem, onun açtığı hayırlı yollarda yürüyerek ve gösterdiği ulvî istikâmette izinden giderek o güzellikleri artırmaya gayret etmeleri, böylece onun şahs-ı mânevîsini gönüllerinde yaşatmaları, kendisine vefâtından sonra da ecir kapısı olmalarıdır. Ayrıca Hocaefendi’nin şahsiyetini meydana getiren tasavvufî yapıdan feyz alarak onun güzel hizmetlerini Cenâb-ı Hakk’ın râzı olacağı şekilde en yüksek seviyeye çıkarmaya çalışmalarıdır. Zîrâ Allâh yolunda hizmet, bir bayrak yarışı gibidir. Bu bakımdan sevenlerine tavsiyem de, Rabbimizin “hayırda yarışın” emrine imtisâlen, Hocaefendi’nin liyâkatle taşıdığı bu hizmet bayrağını daha ötelere taşıyacak bir gayret ve hizmetin fiilen içinde bulunmalarıdır. Bilhassa insanlığın maddeye râm olduğu günümüzde dînimize, îmânımıza, vatanımıza, milletimize, milletçe bütünlüğümüze, velhâsıl bütün maddî-mânevî değerlerimize sâhip çıkma hassâsiyetiyle gayret göstermeleridir. Îmansız bir milletin istikbâlinin olamayacağı şuuruyla nesillerimizin îmanlı ve ahlâklı yetişmeleri için çaba sarf etmeleridir. Zîrâ millî şâir Mehmed Âkif’in dediği gibi:

Îmandır o cevher ki ilâhî ne büyüktür!

Îmansız olan paslı yürek sînede yüktür!..

Diğer taraftan dînimiz, her müslümanın yaşadığı toplumdan mes’ûl olduğunu, bu bakımdan mü’minlerin ictimâîleşmesinin zarûretini, ferdî gayretlerin kâfî gelmeyeceğini, ilâhî yardımın müşterek gayretlerde tecellî edeceğini beyân etmektedir. Hocaefendi de ictimâî mes’ûliyetlerinin bilinciyle dîn, îman, Kur’ân, ezan, bayrak, vatan ve millete karşı vazîfelerini yerine getirebilme azim ve heyecânı içinde idi.

Unutmamak gerekir ki, vatan olmadan dînin yaşanması, ezânın okunması, bayrağın dalgalanması imkânsızdır. Bunun en acı misâli, bugünkü Filistin’dir. Bu yüzden vatanın selâmeti için yapılacak faâliyetler de mü’minin vazîfeleri cümlesindendir. Millî şâirimiz bu mes’ûliyetimizi ne güzel ifâde eder:

Sâhipsiz olan memleketin batması haktır,

Sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır!..

Âyet-i kerîmede:

“Ve sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine kulluk et!” (el-Hicr 99) buyrulmaktadır. Bu yüzden son nefese kadar Allâh yolundaki her türlü hizmet ve gayreti bir ömür tesbîhi hâline getirebilen bahtiyarlara ne mutlu!..

Rabbimiz; “Îmân edip de sâlih ameller işleyenlere gelince, onlar için çok merhametli olan Allâh, (gönüllerde) bir sevgi yaratacaktır.” (Meryem 96) buyurur. Bu bakımdan, Rabbimizin sevdiği kullara karşı insanların kalbinde bir meveddet, yâni sevgi vücûda gelir. Bu yüzdendir ki gönül insanlarının kabri, sevenlerinin gönüllerindedir. Elbette ki asıl hayat da, gönüllerde yaşayabilmektir. Hak âşıklarının ömürleri, fânî bedenleri toprak olduktan sonra da mânen devâm eder. Gönülleri irşâd eden eserleri ile dipdiri kalırlar. Hattâ irşâd ömürleri, -ihlâs ve gayretleri nisbetinde- zâhirî ömürlerinden daha uzun da sürebilir. Merhum Hocaefendi’nin de bu teselsül bereketine mazhar olan bahtiyarlardan olması temennîsiyle, Rabbimizden kendisine rahmet ve mağfiret niyâz ederim…

kır çiçeği
10.02.2008, 16:10
teşekürler kardeşim paylaşımın için :)

talib
18.11.2008, 20:08
http://img220.imageshack.us/img220/2098/resim0022bw3.jpg


İlgili site: Zeki Soyak Hocaefendi (http://zekisoyak.com/)