PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Nazan Bekiroğlu / Nar Ağacı



Kerem Buldu
25-05-2007, 09:00
İsimle Ateş Arasında http://kitap.antoloji.com/media/erenbooks/k/17/176585_k_3435.jpg
Nazan Bekiroğlu (http://kitap.antoloji.com/kisi.asp?CAS=130531)
Timaş Yayınları (http://kitap.antoloji.com/yayinevi.asp?PUB=14162);
İstanbul, 2007, 13.5 x 19.5 cm., 300 sayfa, Türkçe, Karton kapak.
ISBN No: 9753627181



Ben uydurdum bütün bu hikayeleri. Ama size şunu söylüyorum ki: Daha yüksekte duran bir gerçeği işaret etmek için bunca hikaye uydurdum. Demek istediğim, hepsi yalanken anlattıklarımın, anne kalbinde bir çocuk yokluğunun işaret ettiği acı yalan değildi. Yalan değildi eşi zalim avcı tarafından vurulan turnanın zaruri ölümü. Yalan değildi kemalin arkasından zevalin geldiği. Olgunlaşan her şeyin sonunda bozulduğu.
Bir şey bozulurken onunla birlikte başka şeylerin de bozulduğu. Yalan değildi devletlerin insanlar gibi, aşkların da devletler gibi ömürleri olduğu, mahiyeti safiyet olan aşkı en çok karanlıkların boğduğu. Yalan değildi aşkın birbirine uymayan iki tanımının olduğu. Bu tanımlardan biri sorgusuz sualsiz teslimiyet anlamına gelirken, diğerinin, sorgusuz sualsiz teslimiyetin kurulumu demek olduğu. Böylece aşkın mutlak tanımının mümkünse aleminde na-mümkün olduğu. Yalan değildi güzel kokunun ezel hatırası taşıdığı. Yalan değildi bazı şeylerin hep bir şeyle bir şey arasında ürperti gibi asılı durduğu. Günahı ve ihaneti bu dünyada su, öbür dünyada ateş arıtacakken, suyla arınmayan aşık kalbinin ancak ateşle durulduğu. Belki de bu yüzden bir büyük yangının koptuğu. Bir ocağın; kelama mecbur çileden yenik elemden ibaret bir kalpten kopa gelen yangınla tutuşup kül olduğu. Hikayelerine ayrılarak anlatılmış bir romanda son kez yemin ediyorum ki; Vallahi yalan değildi!

Kerem Buldu
25-05-2007, 09:01
edebiyat ve hüzün severlere şiddetle tavsiyemdir...

şiirin düz yazıya akışı hiç bu kadar güzel olmamıştı...

Seyfullah Kara
25-05-2007, 09:03
Çok tavsiye olundu,alıp okumalı.Teşekkürler kerem.

La_Edri
25-05-2007, 09:26
yasın okumuştum çok sürüklemedi ama bir kısmı vardı ki, tadı kaldı diyebilirim..bunun için okunur bu kitap

Kerem Buldu
25-05-2007, 09:28
evet sürükleyici olduğu söylenemez..
ama çok orjinal bir uslub ve ince ayrıntılara o denli yer verilmesi çok hoşuma gitmişti..
zaten bir günde 20-30 sayfa oıkuyordum ilk okuyunca..
ama uslubuna alışınca bitirdim... daha doğrusu hiçbir ayrıntıyı kaçırmak istemedim... sindire sindire...

Berke
25-05-2007, 09:34
Hemen alıp okumalıyım

Kerem Buldu
25-05-2007, 09:36
piyasada sanırım 12 ytl fakat istanbulda daha uygun bulunabilir...

pişman olmayacağınız kanaatindeyim...

Berke
25-05-2007, 09:38
piyasada sanırım 12 ytl fakat istanbulda daha uygun bulunabilir...

pişman olmayacağınız kanaatindeyim...
Hiç bir zaman kitap aldığım için pişmanlık hissetmedim,sizin gibi edebi kişiliği belirgin bir kardeşin tavsiye ettiği kitabın faydalı olacağı kanaatindeyim.:)

Kerem Buldu
25-05-2007, 09:40
estağfirullah..
mahçup olmam insaAllah...

Allah utandırmasın..
çok teşekkür ederim...

meda
25-05-2007, 09:40
nazan bekiroğlu bu kitapta ilk defa roman işine giriyor ve çok da iyi yapıyor. deneme tadında bir roman, ben bir nazan bekiroğlu koleksiyoncusu olarak hepinize şiddetle tavsiye ederim dostlar...

KuTeYBe
26-05-2007, 06:05
"İsimle Ateş Arasında"yı okuyalı 4 yıl oluyor. Ama ben onda ne Nun Masalları'nın tadını ne sonra okuduğumYusuf ile Züleyhası, Taş Irmağı Cam Gemi tadını ne de Mavi Lale Yitik Lale ya da Mor Mürekkep denemelerindeki tadı bulabildim. Hatta diyebilirim ki Şair Nigar Hanım üzerine doktora tezini bile roman tadında okumuştum da bunda öyle değil. Beğenmediğim için bir daha da alıp okumadım. Belki bir ara bakmak lazım yine.:shake2:

Seyfullah Kara
26-05-2007, 06:19
Nun Masalları'nı okumuştum.Çok güzeldi,ki bu eserin ondan daha iyi oldğunu söylediler çoğunlukla.

meda
26-05-2007, 08:35
bu kitap naza hanımın ilk roman çalışması idi ve tüm okurlarının alıştığının dışında bir türdü bu. ben onun öykülerinden denemelerşinden aldığım tadı başka hiçbir yazar dana alamadım. fakat bu romanın yeri çok daha farklı, osmanlı dönemini savaş dışında bir edebiyatçının kaleminden dinlemek çok tatlı

AdigeBatur
26-05-2007, 17:20
Nazan Hanım alanının en önemli yazarlarından, kişisel görüşüm en iyisi...
Ama sindirilmesi zor eserler yazıyor, okuyucu kitlesi biraz hazır lokmalara alışmış bu nedenle Nazan hanım hak ettiği ilgiyi henüz yakalayamadı. Ama biraz sabırla doyumsuz üslubunun okuyanı hemen etkileyeceğine eminim...

İsimle ateş arasında Deneme ile Romanı birleştirmiş müstesna bir eser, okuduğum kitabı kolay kolay tekrar okumam, ama bu eseri canım sıklıdıkça her hangi bir sayfasını açıp okuyorum... şiddetle tavsiye ederim.

Not: İlk başlayanlar Yusus ile Zülayha'yı okumalı önce, sonra pişman olurlar :)

uzlets
02-06-2007, 18:34
Kitabı aldım fakat bitirmem gereken bir kitap seti var ondan sonra sıra onda inşALLAH...

Teşekkür ederim Kerem tavsiyen için...

Biraz inceledim içeriği güzel gibi..Okuyunca kanaatim kesinleşecek:)

Vesselam...

Kerem Buldu
06-06-2007, 13:49
hasibe seni buralarda görmek çok güzel...
tekrar kaldığımız yerden insaAllah...
sağolasın...

hoş gelmişlsin kardeşim...

uzlets
06-06-2007, 23:34
hasibe seni buralarda görmek çok güzel...
tekrar kaldığımız yerden insaAllah...
sağolasın...

hoş gelmişlsin kardeşim...

: )

Çok teşekkür ederim kerem abim inşallah: )

Bil mukabele; )

Hoşbuldum sağolasın...

Lili YAR
25-06-2007, 14:51
Okudum..bitirdim.. ve şu kanıya vardım..

"İsimle Ateş Arasında" bir defa okunup bitirilebilecek bir kitap değil..


Nazan Bekiroğlu'nun diğer kitapları gibi bu da harikaydı..

vaktim oldugunda bir daha okuyacağım..
Başucu kitaplarımdan birtanesi artık..


Tavsiyen için çok teşekkür ediyorum abim..

okumayan arkadaşlara bir tavsiye de benden ; )



selam..saygı..dua ile..

ümare
29-06-2007, 13:55
isimle ateş arasındanın ilk baskısındaki kitap kapağı beni çok etkilemişti belli belirsiz bir resim dikkat edince görülebilen bir gölge
okuduğum en güzel kitaplardan biridir
ondan sonraardı arkası kesilmedi zaten
nun masalları da muhteşem
bütün kitaplarını okudum çok başarılı

kardem
25-12-2007, 10:49
http://static.ideefixe.com/images/45/45780_2.jpg




Nazan Bekiroğlu'nun belirli zaman aralıklarında Dergâh dergisinde okura sunulmuş öykülerinden oluşuyor Nun Masalları. Kitabın ilk öykülerinden çok etkilendim ve bir solukta okudum onları. Sonra...
Sonrasında bir karmaşa içinde buldum kendimi, bir iç hesaplaşma sanki. Üzerime kara bulutlar çöktü. Yağmur bıraksınlar diye bekledim. Kara bulutlar daha da karardı. İçimden akan nehirler çekildi. Tüm hareketler durdu. Sonra...
Başladı yağmur, biraz ferahladım. 'Bu cümleler' dedim, 'içimde yanacak. Ben onların külüyle defterler dolduracağım.'
Ve bitti öyküler.
Ve bitti Nigar hanım.
Ve bitti Nun Masalları.
Ben derin bir 'oh' çektim. Ktap bitince yük üzerimden kalktı....

KİTAPTAN ALINTILAR.....

İçinde bir noktada çok güzel bir şeyin var olduğundan emin olduğunu düşünerek sürekli yazıyor ve kendi kendisine içindeki o çok güzel şeyi bulup çıkarması gerektiğini tekrarlıyordu. Mavi renkli bir güzellik tahayyül ediyordu içinde. Yazdıkça içinde o noktaya yaklaşıyordu.

İçimdeki denizden kaç dalga geçtiğini kim saydı? Bütün kalelerimin neden her defasında böyle savunmasız düştüğünün sebebini kim merak etti? Her çıkışımda kalelerimden, biraz daha nasıl olup da bu kadar küçülebildiğimin nedenini kim anladı? Mutlak olanda var olmak için yaptığım her şey, yazdığım her yazı, var olmak ve toplanmak için attığım her imza biraz daha dağılmama ve küçülmeme yol açtı..


Bildiği tek şey, kendisini anlayacağını ve koruyacağını şimdiden bildiği, bir başka zamanın ve mekânın tanıdık ve bildik gönlüne yazarken ancak biraz ferahladığı ve boğulma duygusundan kurtulduğu idi.
Nazan Bekiroğlu (http://kitap.antoloji.com/kisi.asp?CAS=130531)
Dergah Yayınları (http://kitap.antoloji.com/yayinevi.asp?PUB=10231)

Kerem Buldu
25-12-2007, 10:58
nun masalları nazan bekiroğlu'nun okuduğum2. kitabıydı.. harika bir kitap... tavsiyemdir...

şuan mavilale adlı kitabını okuyorum..

Rüveydaa
25-12-2007, 11:00
şuan mavilale adlı kitabını okuyorum..

çok yerinde bi seçim yapmışsın hocam;)

Mavi Lale çok güzel bi eseridir Nazan Bekiroğlunun...

hatta en severek ve heyecanla okuduğum kitabıdır...

Kerem Buldu
25-12-2007, 11:01
okumadığım birkaç eseri kaldı...

edebiyatı edebiyle yapan yzan bir isim..

Rüveydaa
25-12-2007, 11:05
kesinlikle.. ben tezhip yapmaya başladığım ilk yıllarda hocamın tavsiyesi ile başlamıştım... onun sayesinde tanıdım nazan bekiroğlunu...

Kerem Buldu
25-12-2007, 11:09
tezhib sanatındaki yeteneğinize şahid olduk..maşaAllah.. pfrofesyonelce;)

Rüveydaa
25-12-2007, 11:13
est. hocam.. bizde profesyonellik olursa

-Allah muhafaza- nefsimize söz geçmez..

o yüzden biz hala amatörüz ömür sonuna dek...

ümare
26-12-2007, 13:45
çok severin nazan bekiroğlunun kalemini.okumadığım kitabı yok .o kadar duru bir dili var ki anlatamam.

konu için teşekkürler kardeşim.
Kerem kardeşim kumadıysan cam ırmağı taş gemiyede tavsiye ederim

kardem
24-01-2008, 09:58
Öyle bir kaybolsa ki yollarım, kaybolanı nerede bulacağıma dair ufak bir fikrin sahibi olduğumda yaşım otuz üçü bulmuş olsa. O kadar çok yollarda o kadar çok vakit kaybettiğimden mi? Kedimi bir o yana bir bu yana vurup durduğumdan, bir türlü karar tutturamadığımdan mı? Erken bir fark edişin bilinci neden bu kadar geç kalmış olsa, hiç anlamasam.

Sonra. Hiç bitmeyecekmiş gibi görünen uzun ve bunaltıcı bir yazdan sonra sonbahar olsa aniden. “Caddelerde rüzgâr” iyice artarken. Güzün ilk yağmur damlası, ılık ve iri, yanağıma değmişken. Ben her eylül sonu benim olmadığını ve asla onun olamayacağımı bildiğim, güllerin ve camilerin ebedi kentinden iyice uzaklaşırken. Sokak lambaları ıslak kaldırımlarda ışık topları yaparken. Bir akşamüzeri. Kucağımda erken açmış bir demet nergis. Aniden onu görsem. “Akşamın Ağası”. Hafız Hızır İlyas Ağa. Yani ki yalnızlığım, ölüler âleminden birisini çekip çıkaracak kadar büyümüşken. Ben yalnızlığımdan razı yalnızlığım benden razı. Ama bunu ben bile hiç bilmeden. Ve yalnızlık hiç kimseye yakışmadığı kadar bana yakışıyorken. Hikâyemle gerçeğimin sınırları böyle karışsa birbirine. Ömrümün bir dönemine daha böyle girsem. Bir uçurumuna tebessümle düşsem



İ Ç D Ö K Ü M Ü /NAZAN BEKİROĞLU

kardem
24-01-2008, 10:01
Yine temmuz olsa. Yağmur çağıran gri bir denizin üzerinden geçiyorken bulutlar. Kekik ve lavanta kokulu toprak taraçada tamamlansa daire.

Toprak basamağın üzerinde otursam. Elimde ezilenlerin en güzeli Dostoyevski. Ölüler Evinden Hatıralar. O yaşamış. Benimki sadece bir okuma denemesi.

Buzlanmış camdan süzülen şubat güneşi veremli Mikhael’in, ölüm döşeğinde bile ayağından çıkarılmayan prangalarına düştüğü anda.

Temmuz sıcağında. Kalbim kıpırdasa. İki damla göz yaşı. Yağmur başlasa. Tamamlansa hatırlamam. Ömrün hülâsası birkaç kelime. Bana ne olduğunu anlasam.

Büyük bulmaların büyük yitikler anlamına geldiğini bilmeyecek kadar çocukken hâlâ ben. İyi ama nasıl olur? Olur! Bir kez daha büyük bulmaların sevinciyle sarhoşken.

Öyle bir yer ki her verecekliye her hakkı helâl etmişken ve her alacaklıdan helâllik isteyecek denli tebessüm ve göz yaşı ile dolmuşken. Artık bu dünyanın bir devamı olduğuna ve bütün yaşananlara gönül hoşluğu ile bakmanın mümkün olduğuna ikna olmuşken.

Muhatap tutulduğumu emniyet etmişken. Evet, sen bizim Rabbimizsin ve ben sana belâ diyenlerdenim. Yine bir Ramazan ayı olmuş olsa. Yine zemherir soğuğu. Erbain başlamış olsa. Davet edildiğim bir öğrenci evinde.

İftar vaktinde. Vaktin girmesinden sadece bir iki dakika önce. Bir taraf kandil bir taraf mahya. Bir taraf deniz bir taraf kurşun mavisi. Aynı rüzgâr esse, iliklerime dek üşütse de can estirse. Bulutlar aniden yarılsa.

Tanıdım, diyebilsem yeniden. Tanıdım. Ey kalbim bildim sen nerelisin. Kimselere bir şeyler diyemesem. Ne yapacağım şimdi ben? Söze hiçbir şeyi feda etmesem. Samimiyeti söylemekle susmak arasında riyaya düşmüşken bilmeden.

Ama hakikat üzerime ağır ağır iniyorken. Acıya gafilken de acının ağırlığından çok muhataplığın lezzetiyle şaşırırken. Yine zemherir ramazanları olsa. Yeniden.

kardem
25-01-2008, 09:53
Ve ben. Bir sonbahar sabahında. Sonbahar dediysem, eylül. Her şey sarıya dönerken. Ayasofya’nın bahçesinde. Ayasofya dediysem, Karadeniz’in kıyısındaki bir Ayasofya.

İri yapraklı incir ağaçlarının, sarı meyveli hurmaların ve olgunlaşmış nar dallarının altında. Bir kâse zeytinyağı, bir tutam kekik, birkaç zeytin tanesi. Bütün yaşadıklarıma.

İçimde türlü suret acıya dönüşen meşakkatli ama şikâyetçi olmadığım hayatıma. Yüksekten, çok yüksekten bakabileceğim kadar yükselerek yerin yüzünden.

Siyah ile beyazın, sarı ile mavinin, ve bu arada tabii ki morun, tekbaşınalığından sıyrılarak tek bir rengin içinde eridiğini. Tek renge dönüştüğünü.

Onun da artık bu dünyaya ait olmadığını. O kadar çok sesin, aslında kendisi olmak için değil çok sesten yapılma tek bir sesin içinde olmak için anlamını yitirdiğini. Ancak anlamını yitirdiği yerde bambaşka bir anlam kazandığını.

Yani ki rüyada çekilen acının anlamsızlaştığını. Kavrayarak. Kalbimi çatlatacak bir ferahlamayla fark etsem.

Bir kez daha diyorum, bir defterin sonuna iyice yaklaşmışken. Şimdi bana sadece dönüp geriye bakmak kalmış.

Öyle olmasaymış bu kadar kolay olmazmış bu içdökümü. Her şeyden vaz mı geçmişim? Kasvet mi sirayet etmiş içimin her yerine? Şimdi ben, ömrümün zulada ustura ağzı, bıçak sırtı yerinde. Yazı, çizi, bilim, düşünce.

Ne yapsam yetmiyormuş. Ne hissetsem daha ilerisi ölüm, diyormuşum da ileri geçemiyormuşum. Biliyormuşum ki ırmakların önünü kapayan bendler, suyun gücünü, boşaltılamayan sonsuz enerjiye dönüştürünce her şey eksik kalıyormuş ve hiçbir şey artık hiçbir şeye yaramıyormuş.


Seyyare değilmişim artık, çarpacak gezegen aramıyormuşum. Göz kamaştırıcı ışıktan sonra gelen ebedi karanlığı biliyormuşum. Âdem’in sınırlı sayıdaki kelimeleriyle yazılmış bütün yazıları, kitapları ve dahi kendi yazdıklarımı, her zaman için kıyabildiklerimi bir son defa kıysam da diyormuşum.

Hepsini yaksam da diyormuşum bir de ben yansam. Bir ırmak olup da artık şu denize bir de ben kavuşsam. Başımı bir kaldırsam. Öyle bir gökyüzü görsem ki, lâcivert kadifesinde dolunaylar, hilâller, ışığı bir azalıp bir çoğalan yıldızlar, kayan ışık topları, parıltılı ve irili ufaklı gök cisimleri....


Hepsi muazzam bir nizam içre dönüyor olsalar. Bu dünyadan olmayan bu sessizlik içime işlese. Bir de suya baksam ki nilüferler, nergisler, yıldızlar, kandiller, parıltılar, ateş topları suyun üzerinde.

Nazan Bekiroğlu
Cümle Kapısı
Timaş Yayınları, 2004

fuzuli-gazeL
31-01-2008, 23:08
***"Esirgeyen ve bağışlayanın adıyla."Her işin başıda bir isim değil miydi?

***Bedeli bir cennet sürgünüyle ödenmiş ve çok pahalıya mal olmuş bir aşkın peygamberinin soyundan gelen insandım ben.

***Bu kadar büyük kaybetmek için o kadar büyük bulduğumu farkedememişim.

***Kendisine inananların en hayırlısı sorulduğunda 3 ayrı durumda 3 ayrı mümin tanımı veren peygamberden öğrenmiştim doğruların durumlarla ilişkisini.İzinlerin şart anlamına gelmediğini.

***Asıl acının çekilen acı değil de sevilenin çektiği acıyı bilmek demek olduğunu...

***Uçurumlar koymadan sevdiğimle gördüğüm arasına,öyle saf sevdim.Onu,sadece güzelliğini merak ederek;kimliğini,karanlıklarını,geçmişini merak etmeden,tarihçesi ihmal edilmiş bir aşkla sevdim.Koşullu değildi sevdam.Bana gösterdiğinden daha fazlasını istemedim.

***Oysa güvenin sınanmaya,denenmeye tahammülü yoktu,bunu da çok sonraları,pervaneler gibi ateşe düşerken öğrendim.

***Bana kalsaydı sevgiyi,bağlılığı sınamaya gerek duymazdım.

***Hiçbir şey olmamış gibi olsun istiyordum.Ama her şey olup da hiçbir şey olmamış gibi yaşamanın mümkün olmadığını henüz bilmiyordum.

***En çok da onda gördüğümün,benim onda görme kabiliyetim kadar olduğunu farkettiğimde korktum.

***Belli ki aşkların da devletler gibi ömrü vardı.Doğuyor,büyüyor ve ölüyorlardı.Ama aşklar ölüyordu da aşıklar sağ kalıyordu.

***Belli ki herşey ismi ile biliniyordu da bir tek aşık kalbinin kanı ile tanınıyordu.Çünkü aşkın sadece yangını vardı,ismi yoktu.

***Çare yok;aşk onu yaratan tarafından ,hikmet işte,mükemmelliği azaltılarak yaratılmıştı.

***Aşk yaratılmışların içinde kusursuz görünse de en kusurlu olanıydı kuşkusuz.

***Onu yaratana,rakip sıfatıyla araya girme hakkını versin ve ki kulları onu bırakıpta da aşka tapmasın diye.Aşkı ve dahi onu kalbinde taşıyacak olanların tümünü yaratan kuşku yok ki;aşıklar,gerçek aşkın mahiyetini ve kaynağını önünden bulutlar çekilen dolunay dibi fark etsinler diye,birbirlerine bitisiz bir aşkla bağlanmasınlar diye aşkı bitimli kılmıştı.

***Oysa Avrupa,başlangıçta ayak uydurmanın söz konusu bile edilemeyeceği kadar arkadaydı.Bir gün ona ayak uydurmamız gerektiğini fark ettiğimizde ise yatişemeyeceğimiz kadar yol almıştı.Şart mıydı yetişmek diye sual buyrulursa,şarttı;çünkü bu yol dardı,üzerinde ancak tek devleti taşıyordu.Yetişmek değilse de aşmak lazımdı.

***Bütün nefesimle Endülüslü bilgenin söylediğine katılırdım:Kainatta ne varsa hepsi vehim ve hayallerdi.Yahut perdelere vuran akisler veyahut gölgelerdi.
***Ölümün en kötü yanı onu yaşayanın diri olması.

***İnsan ömrünün bir anlık rüya olduğunu kelamımla bildim de hissimle yaşayamadım.

***Onu özlüyordum fakat özlediğimin artık o değil de onda gördüğüm şey,ona yansıyan şey olduğunu fark ediyordum acıyla.

***İkiydi dünya, günahı bu dünyada su,öbür dünyada ateş temizlerdi.

***Tarih diye bir şey yok aslında. Tarih,yenenlerin tarihi.Kalem kimin elindeyse tarihi o yazıyor hem de yeniden yazıyor.

***Yalan değildi aşkın birbirine uymayan iki tanımının olduğu.Bu tanımlardan biri sorgusuz sualsiz teslimiyet anlamına gelirken,diğerinin, sorgusuz sualsiz teslimiyetin kurulumu demek olduğu.Böylece aşkın mutlak tanımının mümkünler alaminde na-mümkün olduğu...

fuzuli-gazeL
31-01-2008, 23:10
Taşçı: Aşk nedir? Buldum zannedip bulamamak (Züleyha gibi) mı? Ya da bulduğu halde bilememek mi? Bu mekana ve bu zaman ait değil mi aşk? Aşkın rengi karanlık mıdır?


Bekiroğlu: Aşkın ezelden bir hatırlama, ezel tanışıyla bu dünyada karşılaşma olduğuna iman edeli ben, çok oluyor. Ama aradan geçen süre içinde hatırlamaların da yanıltıcı olabileceğini öğrendim. Çünkü buldum zannedip yanılmak var. Bulup da tanımamak var. Bulup da hatırlanmamak var. En acısı da ezel tanışıyla karşılaşıp onun tarafından hatırlanıp ama onu hatırlayamamak olmalı. Ve evet, aşkın rengi karanlığa benziyor. En azından bu dünya yüzünde böyle. Bir bedene ve birçok hayata hapsedilmiş aşk, özünden uzaklaşmak mecburiyetinde. O yüzden biraz evvel bahsettiğim savaş hali doğuyor.

Arazların bulanıklığı. Neticede ortaya kusurlu bir aşk çıkıyor, elde kalan bu. Cam ırmakta taş gemi ancak kusursuz bir aşkın zuhuru anında kazasız belasız yüzebilir ki o da bu dünyada imkansız. Söylemiştim yontucunun taş gemisi de ancak kusursuz aşkı, yani tek Tanrı aşkını bulduğu anda usul usul cam ırmağın üzerinde yüzmeye başladı. Ne ırmak ne taş incinir böyle bir seyirde artık.



“Keşke ben de size bila-sebep başlayan bir aşkı anlatabilsem. Aşkın sebebi yok çünkü. Aşkın başlangıcı kader kitabında tek cümle, o da tek kelime: Üst üste yığılınca isimler ve hiçbiri diğerini yok etmeyince. Gönlün bir aynası iki görüntüyü üst üste getirince. Anladım aslolanın isim değil ateş olduğunu…”


“O her şeye bir isim koymadan yapamayan kağıtların ve kalemlerin zarif efendisi, benim gül çehreli saz benizli sevemediğim sevdiceğim, aşkı kelimelerin nizamında tartarken ben gövdemde sarsıla sarsıla hissediyordum ve…”


"Aşkın karaladığı yeri aşktan başka bir biçimde aklamıştı ama aşka talipti. Aşktan öte değil, aşktan beri, aşkın cümlesine talipti. O kadarıyla sınırlı. Ne de olsa kalbi bir kuşcağızın kalbi kadardı.”

Nazan Bekiroğlu

fuzuli-gazeL
31-01-2008, 23:52
Ben şimdilerde on altıncı asırlardan kalma çini bir pencere alınlığında, tam sağ alt köşeye imza düşürülmüş mavi bir Osmanlı lalesi neler düşünür,onu merak etmekteyim…

Sağ avucumun içinde ters bir lale kusursuzluğuyla kem nazarları çağıran Selimiye nin mazisinde ters huylu bir kadın olmasam da…

Bir sahaf dükkanının derinliklerinde ilk sahifesi yitik bir Lale Risalesini okumaya bir türlü başaramıyorken ben, yine ben; bir laledana daldırılmış tek sap lalenin uyandırdığı aşınalığın sızısındayım…



görüpte unuttuğum rüyaları değil... ördüğümü bile bilmediğim rüyaları merak ettim...

iyi ki bir düşteyiz...
iyi ki ölüm var...


Nazan BEKİROĞLU... Mavi Lale...

kardem
27-04-2008, 13:04
http://www.anlamak.com/xbtu/anlatmak/kitaplar/yusuf-ile-zuleyha.jpg



YÛSUF İLE ZÜLEYHA // Nazan BEKİROĞLU






“Sen onlara bu kıssayı anlat, belki üzerinde düşünürler.”
A’raf, 176

Bismihû.
Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla.
Önce söz vardı, hayat sonradan geldi.
Önce çile vardı ihsan arkadan geldi.
Önce iştiyak, arkadan sebat geldi.

Sözün yaratılışı Züleyha’nın yaradılışından evveldi. Âdam, ki ona bütün isimler öğretildi. Yûsuf’un kaderi Züleyha’ya tecelli. Züleyha’nın kaderi Yûsuf’a tecelli. Kuyu. Zindan. Kuyu. Zindan. Önce çile arkadan ihsan. Züleyha vazgeçti mi maşukundan?

Mülk gibi söz de, ne senin ne benim.
Cümle gibi aşk da ne senin ne benim.
Söz de,
aşk da,
ne benim ne senin.
Bir yaz sabahına doğan ve su değdiğinde kokusunu salan kırmızı sardunya,
ağustos göklerinde başımın üzerinden geçen bulut,
mayıs gülü,
ışıklı nisan yağmuru
ne kadar Allah’tansa,
mülk gibi söz de ve aşk da
O’ndan.

ergen
10-05-2008, 23:09
Nazan Bekiroğlu'nun ''Yusuf ile Züleyha''sını ağır ağır,sindirerek,nüfuz ederek okumuştum...Sonra çevremdeki insanlara da okuttum..Yakın akrabamdan birinin kitabı okurken ağladığını söylemesi beni duygulandırmıştı...
Gerçekten ağdalı bir dille yazılmış,müthiş bir hikâye..
Bekiroğlu'nun diğer eserlerini de tavsiye ederim,özellikle Mâvi Lale'yi..

:)zeynep(:
22-08-2009, 14:44
http://nazanbekiroglu.org/wp-content/uploads/2008/01/la-sonsuzluk-hecesi-nazan-bekiroglu.jpg


Bir gün Sabâ Melikesi Belkıs’tan, Âdem’le Havva’nın hikâyesini anlamanın bütün bir insanlığın da hikâyesini anlamak manasına geldiğini öğrendim. İnsanın bütün halleri Âdem’de gizliydi ve bütün macera onun hikâyesinde özetlenmişti.
Bu cümleyi yıllarca içimde gezdirdim de bir türlü kalemi elime alamadım, anlatmaya kalkışamadım
Ne zaman ki, kalmaiçin değil uğrayıp geçmek için kadem bastığımız, kök attığımız değil kısa bir gölge saldığımız şu dünyada bir cennet sürgünüyle yazgılandığımı anladım ve Kelimeler Kitabı-çift isimler sahifesinde, Âdem’le Havva’nın yanına bir de Habil’le Kabil’i ekledim. O zaman anladım anlatma zamanının geldiğini.
Hikâyenin ismi düştü dilime bir gece: LÂ.
İLLÂ, dedim.
Bir ömür boyu aradığım hece harfinin LÂ olduğunu bildim.

jabina
22-08-2009, 21:03
tevbe ve teslimiyyet..
hz. ademin tevbesinin anlatıldığı kısım oldukça etkileyiciydi.
güzel bir kitap.

sword
22-08-2009, 21:13
Anlatımı çok hoş. Kendisi ordaymış, yaşamışta yazmış gibi hissettirirken aynı şeyleri sizede hissettiriyor. Kimi zaman Ademle özdeşleşiyorsunuz kimi zaman Havvayla.
Kimi zaman kabil olup nefsiniz kabarıyor, kimi zaman habil olup teslim ediyorsunuz kendinizi yaradana...

bad-ı saba
28-10-2009, 15:00
http://img12.imageshack.us/img12/7880/783042.jpg (http://img12.imageshack.us/i/783042.jpg/)



Sizlere okuduğum bir kitaptan bahsetmek istiyorum.Yusuf İle Züleyha aslında birçoğumuzun bildiği Hz.Yusuf Peygamber’in başından geçenler ve Mısır melikinin eşi Züleyha arasında geçen olaylar anlatılıyor.Ama kitabın yazarı Nazan Bekiroğlu bu olayları,hikayeyi o kadar şiirsel bir dille anlatmış ki,aşkı,aralarında yaşananları o kadar olağanüstü tasvir etmiş ki,yazarın bu yeteneğine hayran kalmamak imkansız.Okuyucu kesinlikle sıkılmadan ve hatta tam tersi bu hikayenin ve anlatımın bitmesini hiç istemeden kitabı bir çırpıda biterebilir.
Kelimelerle bu kadar güzel oynayan,adeta kelimeleri parmaklarının ucunda dans ettiren yazar sayısı edebiyat dünyamız da eminim çok azdır.Yazar o kadar başarılı bir şekilde olaylarla içiçe geçmiş şekilde aşk tarifleri veriyor ki kanaatime göre Yusuf ile Züleyha bile bu kitapta anlatıdığı derecede hayalere sığmayacak büyüklükte bir aşk yaşamamışlardır.
Sizlere şimdi ve ilerde ara ara kitaptan beğendiğim bazı bölümleri buraya yazacağım,bu bölümlerden bazıları internetten kitap hakkında bulduğum notları da kapsayacak.Eminim bu kitabı alıp okuyanlar bana hak vereceklerdir…



alıntı

yosika
28-10-2009, 15:13
Okudum,yazılan yorum için de katılıyorum.

bad-ı saba
28-10-2009, 15:16
bende öyle =)

su gibi bi' kitaptı =)

Ah Min'el AŞK
28-10-2009, 15:19
Bir Yusuf yürekli ihvan daha aramızda (:
hoşgeldiniz...

Hüzün Seli
28-10-2009, 15:40
Esrarengiz bir biçimde kaybolan kitabımdır Yûsuf ile Züleyha..Bulamazsam yeniden edineceğim muhakkak..Kitapla tanışan biri olarak yapılan yoruma hak veriyorum bende...

Teşekkürler...

bad-ı saba
28-10-2009, 16:07
ALLAH razı olsun

sağolasınız=)

Yusuf Misali
28-10-2009, 19:18
Okumamanın verdiği ızdırap ile yazıyorum bunları.. En kısa zamanda tedarik edeceğim inşallah...

halve
28-10-2009, 19:38
Züleyha'nın Yusufluğu ..
Yusuf,dedi Züleyha, sen benim, evvel düşen şehrimsin, ahir düşen şehrimsin. Ezel düşen şehrimsin, ebed düşen şehrimsin.

Yusuf,dedi Züleyha; kalbim sen, benimsin yalnız benimsin,kalbin ben,seninim yalnızca seninim.

Yusuf, dedi Züleyha, sen masumsun, sen de bilirsin, ben de bilirim. Şu dört duvar, şu sıkı sıkı kapalı kapı,döşemenin üzerinde ezilen sarı gülün yaprakları tanık ki suçun yok senin.

Fakat güzelsin. Güzelliğin yoruyor beni, çünkü mümkünü var, suret kasrında bir suret değilsin.

Suçlu değilsen de bana, beni suçlu kılacak kadar güzelsin. Mümkünü olan bir güzelliğin sahibiysen Yusuf, ve bu güzellik yoruyorsa beni, sen dünyanın en masum mücrimisin. Suçlu,suçunu her zaman bilerek işlemez Yusuf ve güzellik bazen suça dönüşür.

Yaratılmışların en güzeli karşısında,ruhum kadar bedenim,kalbim kadar kalbimden çıkıp da bütün bedenimi deveran eden kanım ve damarlarım,ve bütün zerrelerim akıyorsa sana, ben de dünyanın en mücrim masumu değil miyim?

Çünkü, dedi Züleyha, güzelliğin bir derin kuyu senin. Bir düşenin kurtuluşu kolay olmaz.Ne mutlu kalbine sen düşene,ve ne mutlu senin kalbine düşene.

Tufandan kurtulmak için kendi derinliğine akan bir ırmak gibi; akmasam sana ölürdüm Yusuf, aktım, yine öldüm. Kendi ölümümün şeklini seçmem özgürlüğümse susarak ölmeyi değil,söyleyerek ölmeyi seçtim. Tortulanarak ve bulanarak değil,taşarak ve coşarak ölmeyi istedim. Hükmümün Yusuf olduğu yerde ölümlü olduğumu bildim.

Ve yine dirilecek olmamın emniyetiyle ölümlü oluşumu çok sevdim.

Yusuf,dedi Züleyha, bütün bir hayat, kınanma, horlanma, yitirme,her şey kalbimin üzerinden geçecek ve ben kalbimin altında kalacağım.

Bana dair ve bana rağmen var olan bir dünyada büyüklüğü,yitirdiklerinin çokluğuyla ölçülen bir Züleyha kalbi olacağım.
Senin zindan karanlığın benim özgür aydınlığıma denk düşecek, o kadar ki karanlık olacağım Sancıyla elimi attığım fundalıklar mavi çiçeklere dönüşmedi henüz, ama aslolan kalp olacak ve hayatı sonradan bulacağım.


Yusuf,dedi Züleyha, aşk zorlu bir sınav,ben bu sınavı en baştan ve gönüllü mü kaybettim?

Hayır işte!

Yitirmiş görünsem de kazancımsın sen benim. Ve şer gibi görünsem de göreceksin,yitirdiğin ne varsa benim sana açtığım kuyuda,hayrın olacağım sonunda.

Yusuf,dedi Züleyha, sana, gel kaderim ol, demem. O kadar ki, güldeki sevda, çöldeki ateş, denizdeki su kadar kadersin bana.

Bak alnına, iki kaşının ortasına. Orada benim mührüm var. Alnımın yazısı olduğun kadar, alnına da yazıyım.

Değil mi ki sen Yusuf güzelisin, gömleğin çoktan yırtık senin.

Ve değil mi ki ben tecelli etmesem eksik kalır sana dair kader.

"Senin kaderin benim tecellim.", kaderimde zindan varsa,

Yusufluğum su götürmez benim.

Yusuf ile Züleyha / Nazan BEKİROĞLU

gerçekten bende hepsini okuyamadım:(
netten okumustum cok hosuma gitti :flw
çok güzel anlatmış !

bad-ı saba
28-10-2009, 20:27
özellikle Nazan Bekiroğlu'ndan okumanızı tavsiye ederim kalemi çok kuvvetli beğenerek okuyorum bütün kitaplarını

Ümmî Ebiha
29-10-2009, 09:42
Nazan Hocanın okuduğum tüm kitapları gibi bu kitabı da muhteşemdir...

Okumayanlara şiddetle tavsiye ederim ...

bad-ı saba
29-10-2009, 11:43
Aynen bende=)

Lili YAR
29-10-2009, 11:49
Yusuf ile Züleyha hakkında yazılan
gelmiş geçmiş tüm kitapların en güzeli
en etkileyicisi..

harika bir anlatım..

Nazan Bekiroğlu farkı diyorum : )

bad-ı saba
29-10-2009, 11:53
http://img4.imageshack.us/img4/8742/88098.jpg (http://img4.imageshack.us/i/88098.jpg/)



Havva Âdem’in sükûn bulması için yaratılmıştı yaratılmasına ya, çoğu kez sakin bir liman değil fırtınalı bir deniz oluyordu. Durgun bir su olup aktığı zamanlardan çok boğarken hayat veriyor, taşkınıyla diriltiyordu. Garip bir güzellikti bu ama her haliyle güzeldi. Güzeldi ve güzelliği sanki Âdem ona baktıkça çoğalıyordu.
(…)
Saçlarıyla avutuyor, dokunuşlarıyla unutturuyordu. Sesi akıllara durgunluk veriyor, gülümseyişi ölümlerden ölüm, ağlayışı dirim oluyordu. Göğsü Âdemin göğsünde boş kalan yeri dolduruyor, kendini bir daha geri almayacak gibi Âdeme veriyor, Âdem onda sükûnet bulsun diye onda coşuyordu. O coşmalar, o akmalar ki, çiçekleri insan olmaklığa heveslendiriyordu.
Işık ona farklı yanlardan vurunca da vurmayınca da, her an değişiyordu. Anı anına benzemiyordu. Kendisi olarak kalmıyordu. Ya Âdeme dönüşüyordu ya Âdemi baştanbaşa, tependen tırnağa Havva ediyordu.
(…)
Susuyordu Havva. Ama daha aydınlık bir cevabı içinde taşıyan bir soruyla sustuğundan dokunmuyordu bu suskunluk Âdem’e. Mutluysa mutlu ediyordu Havva, Âdem mutlular içinde en mutlu. Mutsuzsa, kül rengi bir is bırakıyordu elinin değdiği yere. Gözünün gördüğünün ve görmediğinin üzerine kendisinden bir mutsuzluk bırakıyordu. Kadındı bu. Halleri, muhalleri, anı, niyeti, bulaşıyordu, akıyordu. Durmuyordu bir yerde, sızıyordu.
Âdem şaşırdı. Bu kadının halleri neredeyse kendisine öğretilmiş isimlerin arasında bulamayacaktı. Neticede, yaratıkların bu en şereflisi, bu isimlerin emanetçi efendisi, esma taliminin gözdesi, o kadar kelimeyi aklında tutmuş öğrenmiş birisi, bir türlü Havva’yı tam anlamıyla anlayıp kavrayamadı. Açtı da açıklayamadı. Ama yine de ondan aklında en fazla kalan renkti, ışıktı, karanlıktı.
Belli ki o, saf değil sarmaşıktı. Berrak değil katışıktı, kadındı karmaşıktı.
(…)
Aşk öylece geldi. Aralarına girdi. Ama ayırmadı birleştirdi. Öznesi çiftse de eylemi birdi. Ben ve sen’den ibaret, ne tek sen ne de tek ben, hem sen hem ben, bir cennet öznesi onlar içindi.
Ve Havva ile çift olduğunda Âdem yalnızlığın ancak Allah’a mahsus olduğunu anladı. Demek bundan böyle Havva’sız yapamazdı.




alıntı

Hamra_
29-10-2009, 12:53
Lili YAR'a katılıyorum...
Harika bir anlatım...

Çok eskiden okumuştum...Geçen sene tekrar okuyup, benim için gerçekten özel bi dostuma hediye etmiştim : )
Ama kütüphanemde bulunmasını,arada tekrar göz atmayı istediğim bi kitap...

Erdem
29-10-2009, 15:39
okuduydum lise yıllarında.

edebi tarafı,süslü lafları ağırlıkta diye baya bir baydıydı beni.

sabır hafızım
29-10-2009, 16:29
bende şuan okumaya başladım bu kitabı

bad-ı saba
29-10-2009, 16:41
beğeneceğinize eminim=))

yosika
29-10-2009, 22:15
Okudum ve muhteşem beni etkileyen tasavvufi bir uslub var,teşekkürler,mutlak tavsiyemdir.

bad-ı saba
29-10-2009, 23:44
rica ederim=)

benimde herkese tavsiyem=)

sword
12-02-2010, 16:06
http://nazanbekiroglu.org/wp-content/uploads/2008/01/yusuf-ile-zuleyha-nazan-bekiroglu.jpg



Nasıl herkese duyuruyum da sesimi diyeyim: Bu anlattığınız ben değilim. ben bu anlattığınız değilim. Yusuf’u ben nasıl yerim? Ben Yusuf’u nasıl yerim? Sözünün bu kısmına gelince kurt. nemli gözlerinden boncuk gibi yaşlar dökülmeye başladı. Gri tüylerle kaplı göğsü. ön ayakları ıslandı. Bir ah çekti derinden derine. Islak burnu daha ıslandı. Ve devam etti:Ben şimdi adımı nasıl temize çıkarayım. alnıma sürülen bu kapkara lekeyi neyle. nasıl yıkayayım? Öyle bir leke kideğil bana. yeter kıyametin kopacağıüne değin gelip geçecek tüm torunlarıma.
Tek muradım. bütün yaratılmışların sahibi olan Tanrım. bu ayıpla yaşatamazsın beni. Ya alsın yeni doğmuş bütün kurt yavrularıyla birlikte canımı. kurt neslinin dalı yaprağı burada kesilsin. ya da adım temize çıksın.


-Nazan Bekiroğlu-

İsmail
12-02-2010, 17:03
SÖZ BAŞI
Bismihû...

Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla..
Önce söz vardı, hayat sonradan geldi..
Önce çile vardı, ihsan arkadan geldi..
Önce iştiyak, arkadan sebat geldi..


Sözün yaradılışı Züleyha’nın yaratılışından evveldi.
Âdem, ki O’na bütün isimler öğretildi.
Yûsuf’un kaderi Züleyha’ya tecelli.. Züleyha’nın kaderi Yûsuf’a tecelli. Kuyu... Zindan... Kuyu.. Zindan..
Önce çile arkadan ihsan..
Züleyha vazgeçti mi maşukundan?..
Mülk gibi söz de, ne senin ne benim..
Cümle gibi aşk da ne senin ne benim..
Söz de,
Aşk da,
Ne benim ne senin..

Bir yaz sabahına doğan ve su değdiğinde kokusunu salan kırmızı sardunya,
Ağustos göklerinde başımın üzerinden geçen bulut,
Mayıs gülü,
Işıklı nisan yağmuru
Ne kadar Allah’tansa,
Mülk gibi söz de ve aşk da
O’ndan..
“Sen” tahtına yazıcı kimi oturtsa da,
beşerî bir sevgili ya da cismanî bir aşk gibi görünen,
hiçbir yol O’ndan özgeye çıkmıyor aslında..
“Gönül tahtına O’ndan özge sultan” olmuyor..
Değil mi ki herşey O’ndan,
Gidecek yer yok O’ndan başka.. Gelinen yer yok O’ndan başka..
İnsan o ki, O’ndan başkasını sevemez sevginin mahiyeti icabı..
O’ndan başkasını bilemez bilginin mahiyeti icabı..

Işık ki tek kaynaktan dağılır;
Işığa yakın olan aydınlık, uzakta kalan karanlıktır..
Herşeyin O’ndan olması ve ışığın tek kaynaktan dağılıyor olması O’ndan başkasının bilinme ve sevilme ihtimalini tümden yok eder..
Kimi zaman sevdiğimizin ne olduğunu bilmeden severiz..
Ve insan henüz neyi sevdiğini bilmediği böyle zamanlarda,O’ndan başkasını sevdiğini zannedebilir:

Bir çiçeği, bir kuşu,
Denizi, yağmuru,
Gökyüzünü, yazıyı,
Yazıyı yazanı, kalemi tutanı,
Bir yaratılmışı hasılı....
Söz gelimi Leylâ Mecnun’u, Şirin Ferhad’ı, Züleyha Yûsuf’u sevdiğini zannedebilir.
Oysa sevmek, en fazla, neyi sevdiğini fark etmek demektir ve seven biraz da neyi sevdiğini bilendir..
Çünkü ışığın kaynağı tektir ve, kim aydınlığının kendinden menkul olduğunu iddia edebilir?..
Her aşk O’na çıkar sonunda..
O’ndan başkasını sevmek imkansız gibidir..
Seven neyi sevdiğini bilse de bu böyledir..
Bu yüzden değil mi ki kendini kaybetmek gibi görünen aşk, aslında kendini bilmek..
İstesende insan O’ndan özgeyi sevme şansı yok..
Şans sözcüğü yok lügatlarda bundan böyle,
O’ndan özgeyi sevme ihtimali yok..
Ve neyi sevdiğini bilenle bilmeyen arasındaki fark, sadece bilmenin bilincinden ibaret..

Küçük bir biliş farkı,
Mülk gibi aşk da Allah’tan..
Ruhun da O, kalbin de O, aklın da O..
Tenin de O, canın da O, cismin de O..
Ve aradan perdeleri kaldırarak O’nu bilmek olarak tanımlanan şey, bu seyr-ü sefer, sadece O’nu bilmeyi bilmenin sancısından ibaret..

Sevginin yanılgısı yok..
Yanlış olan, neyi sevdiğini bilmemek ve yolu yanlış çizmek..
Hangi kaynaktan geldiğini suyun, hangi dağın üstünden döküldüğünü aydınlığın, bilmemek.. Bilmemek yanlış kılar sevgiyi..


Züleyha ki Yûsuf’u sevdi. İbtida, neyi ve kimi sevdiğini bilmedi..
Sonra aşkın kaynağını bildi;
Yûsuf’u değil, Yûsuf’ta tecellâ eden nuru sevdiğini farketti..
Yûsuf da, ki rüyasında güneş, ay ve on bir yıldız O’na secde etmişti, bir kuyuya atılmış ve kendisine zindanda rüya yorumu verilmişti, önce aşkın kaynağını bildi, sonra nurun Züleyha sûretinde tecellâ ettiğini fark etti..

Biri sûretten nura yükselirken, diğeri nurun sûrette tecellâ ettiğini idrak etti..
İşte bütün hikaye...
Kim düştü kuyuya, Yûsuf mu?.. Yakub mu?.. Züleyha mı?..
Zindan kimin kaderi?...
Yûsuf’un mu?.. Yakub’un mu?.. Yoksa Züleyha’nın mı?..
Yûsuf, Yakub ve Züleyha yok aslında...

Hepsi BİR,
Hepsi O BİR..
Hepsi TEK BİR...
Söylenmemiş Mesnevi kalmadı yer yüzünde. Her Yûsuf u Züleyha, bir öncekinin hem aynı hem başkası. Bu nasıl mazmun diyor ya, kalbi dipsiz derinliklerde çoğalan Fuzuli, Farsça Divan’ının önsözünde, yani ki Mukaddime’sinde. Hiç kullanılmamış, diye kaldırıp atıyor ya bir imgeyi uykusuz kaldığı gecelerin sabaha değdiği yerde. Sonra aynı gecelerin aynı sabahlara değdiği yerde, bu kez, bu nasıl mazmun, diye yırtıyor ya kullanılmış olan bir başka mazmunu. Hem bilinen hem bilinmeyen, hem kullanılmış bir imge hem kullanılmamış bir imge; böyle olmalı ki sözün hükmü tam olsun. Eski zincire bağlanan bir halka, ama yeni, böyle olsun ki zincir kuvvetli olsun.
Her Yûsuf u Züleyha bir öncekinin hem aynı hem başkası. Bu da öyle. Ayna aynı, kitap farklı.

Şiir :
Bu kez birkaç kitap
yine aynı ayna
ve birkaç ruh
hepsinin içinde mevcûd
züleyha’nın acısı acının Züleyha’sı
(Ayşegül Kösa)

Bismihû.
Esirge ve bağışla.
Öptüm kitapların üzerindeki Kitâb’ı, öptüm ve koydum alnıma.
Ben: Yazıcı. Yazmaya başladığımda, yıl bin dokuz yüz doksan dokuz milâttan sonra, aylardan Nisandı. Bir mumun ışığında bir rüzgâr titriyorken. Ve bir hattat nefesinin, bir mumun alevini bile titretmemesi gerekiyorken, sürgün düştüğüm zamanlarda ben kalbimi çatlatan nefesi salıverdim.
Ben: Yazıcı. Kalbim çatladığında tanığım su kıyısında bir kavak ağacıydı.
İlk sözcükler mürekkebi mor kalemimin ucundan dökülürken, Ayasofya’da Topkandilin altında değil idiysem de Hamdullah Hamdi Hazretleri gibi (rahmet onun ve bütün Yûsuf u Züleyha yazıcılarının üstüne olsun), ben de suyun kıyısındaki kente kendimce bir Ayasofya’daydım. Uyanıklığım, rüyaları yorumlayacak Yûsuf’un uyanıklığından farklıydı elbet ama ben de gecenin saat sıfır üçlerinde daima uyanıktım.

Nazan Bekiroğlu

Yûsuf ile Züleyha// Kalbin üzerinde titreyen hüzün

Nihle
12-02-2010, 18:51
Edebitaı edebi ile yazan değerli Nazan Bekiroğlu'nun yine en güzel kitaplarından bir tanesi ..
Bambaşka bir kitap bambaşka bir yürek ve bambaşka bir duygu ..

Allah razı olsun ..
Okuyun okutun vesselam :)

Su_
12-02-2010, 21:24
Eşsiz bir kitaptı...
Mesut bugün Nazan Bekiroğlu okumaya başladı galiba..:)

:gul

sword
12-02-2010, 21:33
Eşsiz bir kitaptı...
Mesut bugün Nazan Bekiroğlu okumaya başladı galiba..:)

:gul

hehe. Yok bu gün başlamadım:glm

Nihle
12-02-2010, 21:36
Ya da şöyle söyleyelim okudu okudu farkına vardı ve keşfetti :P

edepyolu
12-02-2010, 21:37
Allah razı olsun,tavsiyeniz için.
Alıp okuycam inş en kısa zamanda...

hifanur
12-02-2010, 22:30
yusuf ile züleyha aşkı bu kadar mı güzel anlatılır.
edebiyatı sevenlere tavsiye ederim.

~∂üяя-ι ¢αη
20-03-2010, 01:15
af aff bu kitabı eIime aIıp şaşkınIığımdan nasıI bırakmışım geri haIa anIamış değiIim.. :(

İsmail
08-10-2010, 07:31
http://nazanbekiroglu.org/wp-content/uploads/2008/01/mor-murekkep-nazan-bekiroglu.jpg


Mürekkep neredeyse tarihe karışıyor. Kağıda düştükten biraz sonra rengini mora teslim eden sabit kalemler de öyle. Hele mor mürekkep. Aramaya kalkışsanız kırtasiyeci yüzünüze bir garip bakacak. Yine de ben işte, bütün bunları yazdım. Yazdıklarımın bir kısımını kalemine mor mürekkebi çekmeden evvel ben de bilmiyordum, yazarken öğrendim. Bir kısmını ise biliyordum. Keder gözyaşlarının mor olduğunu biliyordum örneğin. Gözyaşları mor olan teyzeler de vardı hayatımda. İkiye katlanmış kağıtlar arasında bir damla mor mürekkebin bıraktığı lekelerle oyalanan bir çocuktum. Buyrun işte burası benim içim. Bunlar ters ayaklı cücelerim. Şu köşede gece kelebeklerim, şunlar da devlerim, perilerim ve cinlerim.

Mor Mürekkep, birbirinden bağımsız konulardan bahseden ama bütünü dikkate alındığında ortak bir ruh etrafında öbeklenen denemelerden oluşuyor. Kimi zaman bir renk, kimi zaman bir kitap veya bir şahıs, kimi zaman da edebi bir sanattan hareketle farklı zaman ve duygusal iklimlerde kaleme alınan bu denemelerde her şeyden önce kıvrak ve akıcı bir Türkçe, bilgi dağarcığınızı zorlayan ve harekete geçiren bir birikimle karşılaşacaksınız.Mor Mürekkep’in çağrışımları okkasında duramayacak kadar zengin ve der.

MECZUP
08-10-2010, 20:52
http://nazanbekiroglu.org/wp-content/uploads/2008/01/la-sonsuzluk-hecesi-nazan-bekiroglu.jpg

NAZAN BEKİROĞLU’NDAN YENİ BİR ROMAN
Bir gün Sabâ Melikesi Belkıs’tan, Âdem’le Havva’nın hikâyesini anlamanın bütün bir insanlığın da hikâyesini anlamak manasına geldiğini öğrendim. İnsanın bütün halleri Âdem’de gizliydi ve bütün macera onun hikâyesinde özetlenmişti.

Bu cümleyi yıllarca içimde gezdirdim de bir türlü kalemi elime alamadım, anlatmaya kalkışamadım
Ne zaman ki, kalmaiçin değil uğrayıp geçmek için kadem bastığımız, kök attığımız değil kısa bir gölge saldığımız şu dünyada bir cennet sürgünüyle yazgılandığımı anladım ve Kelimeler Kitabı-çift isimler sahifesinde, Âdem’le Havva’nın yanına bir de Habil’le Kabil’i ekledim. O zaman anladım anlatma zamanının geldiğini.
Hikâyenin ismi düştü dilime bir gece: LÂ.
İLLÂ, dedim.
Bir ömür boyu aradığım hece harfinin LÂ olduğunu bildim.


Tavsiye ederim süpeer... !

İsmail
28-10-2010, 14:08
http://www.ihvanforum.org/Images/Kitaplar/yolhali.aspxhttp://www.ilknokta.com/urun/Y/112851.jpg

Baskı Tarihi: Ekim 2010

Yâ Nakkaş!
Biraz gez, dünyanın hiç kimsenin olmadığını anlarsın. Nereye kök salsan bir başkalık bir yabancılık taşıdığını. Nereye adım atsan sona kaldığını. O zaman anlarsın Âdem’den bu yana bu yer’li olmadığını. O ilk adımın hatırası yerli yerinde bu kadar taze dururken neyi neresinden kurcalasan arkasından bir iğretilik bir sonradanlık çıkacağını. Mülkün Gerçek Sahibi bu kadar zahirken, toprak üzerinde kimsenin kimseye öncelik hakkı bulunmadığını, sadece bazılarının biraz erken geldiğini bazılarınınsa biraz geç kaldığını.


"İncire, zeytine, Sina Dağı'na ve o emin beldeye and olsun

ki" acısı, uyurken yüzünden okunanlarla birlikte çıktım bu

yolculuğa. Evimin bacasının alev aldığı, çeşmelerininse

Kerbelâ kestiği bir düşten sonra düştüm bu yola.

Pasaportumda boş yer kalmadı ey şehir. Mevlânâ'nın bir

Şems kaybettiği Şam sokaklarından geçtim. Ölümünde bile

mağrur Selâhaddîn'in, kılıcının gölgesinde uyuyan Halid Bin

Velîd'in, Muhyiddin İbn Arabî'nin, sırrını tutamayan sır kâtibinin

ihanetine uğramış Son Padişah'ın türbelerinden

geçerek çıktığım yolculuğun sonunda sana geldim.

Cehennemle cennet burada yer değiştirirken. Elini sok

koynuna, ihtimal beyaz çıkar. Burası Lût Gölü karşısı

Mesra. İkisi. Nasıl da kıyı kıyıya.

Bu kitap bir yolculuk öyküsü... Bekiroğlu İran, Suriye, Mısır

güzergâhı üzerinde okuyucusuyla birlikte seyahat ediyor,

anlatıyor, hissettiriyor.

Nihle
29-10-2010, 17:00
http://www.ihvanforum.org/Images/Kitaplar/yolhali.aspxhttp://www.ilknokta.com/urun/Y/112851.jpg

Baskı Tarihi: Ekim 2010

Yâ Nakkaş!
Biraz gez, dünyanın hiç kimsenin olmadığını anlarsın. Nereye kök salsan bir başkalık bir yabancılık taşıdığını. Nereye adım atsan sona kaldığını. O zaman anlarsın Âdem’den bu yana bu yer’li olmadığını. O ilk adımın hatırası yerli yerinde bu kadar taze dururken neyi neresinden kurcalasan arkasından bir iğretilik bir sonradanlık çıkacağını. Mülkün Gerçek Sahibi bu kadar zahirken, toprak üzerinde kimsenin kimseye öncelik hakkı bulunmadığını, sadece bazılarının biraz erken geldiğini bazılarınınsa biraz geç kaldığını.


"İncire, zeytine, Sina Dağı'na ve o emin beldeye and olsun

ki" acısı, uyurken yüzünden okunanlarla birlikte çıktım bu

yolculuğa. Evimin bacasının alev aldığı, çeşmelerininse

Kerbelâ kestiği bir düşten sonra düştüm bu yola.

Pasaportumda boş yer kalmadı ey şehir. Mevlânâ'nın bir

Şems kaybettiği Şam sokaklarından geçtim. Ölümünde bile

mağrur Selâhaddîn'in, kılıcının gölgesinde uyuyan Halid Bin

Velîd'in, Muhyiddin İbn Arabî'nin, sırrını tutamayan sır kâtibinin

ihanetine uğramış Son Padişah'ın türbelerinden

geçerek çıktığım yolculuğun sonunda sana geldim.

Cehennemle cennet burada yer değiştirirken. Elini sok

koynuna, ihtimal beyaz çıkar. Burası Lût Gölü karşısı

Mesra. İkisi. Nasıl da kıyı kıyıya.

Bu kitap bir yolculuk öyküsü... Bekiroğlu İran, Suriye, Mısır

güzergâhı üzerinde okuyucusuyla birlikte seyahat ediyor,

anlatıyor, hissettiriyor.

Sabırsızlıkla gelmesini bekliyorum kitapçıya :)
Eşsiz eserlerinden birtanesi daha işte ..

Itri
30-10-2010, 22:20
Ya arkadaşlar bırakın kitab okumayı.
Bu zamanda kitabmı okunur?
Siz internette sörf yapın daha iyi..

(Bu eleştiri daha çok kendime. Bu internet zincirini kırıp böyle güzel cümleler kuran bu kitapları okumam gerek)

İsmail
16-12-2010, 07:59
Nazan Bekiroğlu'nun 'Yol hali' (http://www.haber7.com/)

Yol Hali'nde Nazan Bekiroğlu'nun yazı izleğinin arka planını okumak mümkün. Sanki öykülerine bir altlık ya da arka bahçe vazifesi görüyor bu denemeler. Ama daha çok yazarın iç dünyasına yapılan samimi yolculukları andırıyor bu yazılar.

Nazan Bekiroğlu'nun "Yol Hali (http://www.ilknokta.com/kitap/112851/Yol-Hali.html)" adlı kitabı yazarın değişik zamanlarda yazdığı denemelerden oluşuyor. Yazar "be" ile daha doğrusu "be"nin noktası ile içimize unutulmaz bir yolculukta bulunuyor. "Yol Hali"nde Nazan Bekiroğlu'nun yazı izleğinin arka planını okumak mümkün. Sanki öykülerine bir altlık ya da arka bahçe vazifesi görüyor bu denemeler. Ama daha çok yazarın iç dünyasına yapılan samimi yolculukları andırıyor bu yazılar.
Uzun süredir şiir, öykü tadında; okununca kendisini okuyucuda hissettiren denemeler okumadım. Sonbaharın da artık giderayak son gösterişlerini yaptığı bir Kasım ayında sevenleriyle buluştu Nazan Bekiroğlu'nun "Yol Hali" adlı kitabı. Timaş yayınlarından görücüye çıkan ve yazarın değişik zamanlarda yazdığı denemelerden oluşan eser; "be" ile daha doğrusu "be"nin noktası ile içimize unutulmaz bir yolculukta bulunuyor:
"Biçimlerin en kıdemlisidir nokta, en yetkini. Hemen bütün disiplinlerde her şey noktayla başlayıp noktayla biterken, geleneğin noktaya gösterdiği itibarda bir özetler silsilesine gelip dayanır: Evrenin özeti Kur' an da, onun da özeti başındaki Fatiha'da, onun özeti başındaki besmelede, onun özeti başındaki be'de, onun da özeti altındaki noktadadır."
İşte böyle bir girizgâhta bulunuyor Bekiroğlu, Yol Hali'nin ilk denemesinin ilk paragrafına. Be'nin noktasına bir parantez açıyor böylece. Aslında bu denemelerden daha çok "öykü" tadını aldığımı da itiraf etmeliyim. Belki de bu durum Nazan Bekiroğlu'nun öyküyle özdeşleşen bir yönünün olmasından kaynaklanıyor bu "Yol Hali" üslubu.
http://www.ilknokta.com/urun/Y/112851.jpg (http://www.ilknokta.com/kitap/112851/Yol-Hali.html)Sonra sufi geleneğin aşk hadisinde "Ben gizli bir hazine idim bilinmek istedim" yol alırken, "aşk mı güzellik mi" istifhamıyla karşılaşıyoruz. Güzelliği aşktan , aşkı güzellikten ayırt etmek zor dünya lisanında. O nedenle "Güzellik olmasa aşk olmaz. Ama güzellik de ancak aşkla olur." diyor yazar. Yaşadıklarından, seyrettiklerinden, dinlediklerinden, okuduklarından kısacası ruh dili ile gözlemlediklerinden yola çıkarak kaleme aldığı hasbi, içten, yüreğinden taşan yazılarından oluşuyor bu çalışma."Yol Hali" ni sadece deneme olarak nitelemek eksik olur zannımca. Yer yer deneme ama daha çok öykü dili hakim gibi.
"Aşk ve trajik" başlığı altında yazılan Cemil Meriç tespitlerinin bir Meriç. Hayranı olarak beni fazlasıyla etkilediğini belirtmeliyim. Cemil Meriç'in Jurnal'lerinden yola çıkarak yapılan tahlil ve tespitler Meriç'i tanımlamak isteyenlere yeni bir pencere açıyor. Sarıkamış'ta donan isimsiz kahramanların eşsiz destanına ise o kendine has üslubuyla kapı aralıyor ikinci bölüm Şeb-i Yelda'da. Yazar tüm çıplaklığıyla ruh halini okuyucularıyla paylaşıyor. Hele kitabın son bölümüne yerleştirilen mezuniyet tören yazıları ve öğrencileriyle olan hasbıhalleri kekre bir tat bırakıyor okuyucunun damağında.
Sanırım kalemine dirilik katan da bu yazarın bu samimi üslubu olsa gerek. "annem hakkını helal et" derken her okuyucunun kendi annesiyle hemhal olmasını sağlıyor aslında. Öğrencileriyle vedalaşırken de her hoca ve öğrencinin kendini orda bulmasını sağlıyor.
Aslında "Her yazar farkında olmadan kendini yazar?" kanımca. Bir okuyucu olarak okuduğum kitaplarda yazdıklarından yola çıkarak yazarın ruh halini ve nerede yaşadığını yakalamaya çalışırım. Bekiroğlu'nun Yol Hali'nde de bu ipuçlarına yeterince rastlamak mümkün. Aslında kitabın altı bölümünden biri olan "Yol Hali" nin ilk durağı çöl... Yazarın dediği gibi çöl ile başlayan hikayelere ya da kitaplara aldanmamak gerekir. Çünkü ancak deyip bir hikayesi olanlara geçit verebilir çöl. Mısır'dan, Nil'den, Ümmü Gülsüm' den, İran'dan izlenimler o kendine has üslubu ve betimlemeleriyle yüreğimize sunuluyor " Yol Hali" faslında.
"Yol Hali"nde Bekiroğlu'nun yazı izleğinin arka planını da okumak mümkün. Sanki öykülerine bir altlık ya da arka bahçe vazifesi görüyor bu denemeler. Ama daha çok yazarın iç dünyasına yapılan samimi yolculukları andırıyor bu yazılar.
Yazmak dürtüsü bazen insanın çileden çıkarır. Yazmak zorunda kalmak o kadar ağır gelir ki insana, ölüm bile bir hiç olur o zaman insanın gözünde. O an elinde kalem varsa... Aklına ne gelirse yazarsın. Birilerinin o yazıyı okuyacağı hiç de umurunuzda değildir. Yok, edebi imiş, yok imla kuralları, yazı kendini okuyucuda buluyormuş bunların hiçbiri umurunuzda değil. Öylesine yazadurursunuz umutsuzluk durağında. işte o satırlar küçük bir kesit; "Uçak ve müze biletlerimi saklamıyorum. Arkasına tarih atmıyorum hiçbirinin, bir cümle yazmıyorum. Kuru bir yaprak iliştirmiyorum takvimlere. Nerde kaç gün, kaç gece kalmışım. Sağa sola bıraktığım harfleri sökemiyorum. Birleştirip heceye geçemiyorum. Çok sıkıldım artık ben. Kalem değiştiriyorum" (S:127)
Her yazar bu hali çok yaşar ama yazmaz. Ya da çoğu kere farkında olmadan içine yazar. Yazar maskesini çıkarınca ve tüm çıplaklığıyla yüreğini ortaya koyunca... İşte yazarın iç dünyasına bu ruh haliyle uzanan başka cümleler:
"Emniyet kemerim takılı değil. Karşıdan karşıya da dikkatli geçmiyorum. Kısa sürmeyecek bilirim, anlık değil bu. Yol hali bu, gidip de dönmüyorum. Ben çok mutsuzum da farkında değilim galiba. Siz kalın ben gidiyorum." Her ne kadar yazının sonunda yazının başlangıç cümleleri iptal edilse de bir defa hafızalara kazınıyor, silinse de izi kalıyor:
"Gittim de geri geliyorum. Yazının başlangıç cümlelerini iptal ediyorum. Yazdım da bozuyorum."
İşte böyle koskoca bir bayram tatilinde ruhum bu "yol hali" ile bir başka bayram yaşadı. Not alabildiklerimi kitap dostlarıyla paylaşmak istedim. 2010 yılının en önemli deneme kitaplarından biri olan Nazan Bekiroğlu'nun "yol hali" adlı kitabının okuyucuda yankısını bulması ve hak ettiği sofralarda yerini alması bir okuyucu olarak en büyük temennim.
(Milli Gazete (http://www.milligazete.com.tr/))

İsmail
14-02-2011, 07:26
BİR YOL HALİ

Altı çizilmiş satırın Bekiroğlu'na ettiği!
Nazan Bekiroğlu’nun köşe yazılarından oluşan bir deneme kitabı “Yol Hali”

Bir yolculuk hikayesi gibi. Bir bakmışız Troya’dayız, bir bakmışız Kudüs, Mısır, İran’da... Bir bakmışız Trabzon’da. Bütün güzellikler yazarın dilinden sıralanmış. Tek tek hikayeler, Nazan Bekiroğlu’nun şahsına münhasır hali ve masalsı anlatımıyla bizi içine almakta.
Nil ırmağının kenarından geçerken anlıyoruz ırmakta aktığımızı zannederken, çölde olduğumuzu... Zigana dağı eteği hatırlatıyor bize 1914 tarihini.

Kudüs… Ah Kudüs hiç böyle anlatılmamıştın herhalde. Sağım kıble, solum kıble. Şimdi dört cihet külliyen kıble.

Havva annemizden Ümmü Gülsüm’e
Cemil Meriç’in arada kalmasını, parçalanışını onunla beraber hissediyoruz. Parçalarını bir araya getirip cennete adım atma çabasını, aşkını, eşik ehli insan olmasını, araftan öteye geçemeyişini… Ümmü Gülsüm’ü ve Havva’nın anneliğini...
Evet Havva’nın anneliği kitabın en yüreğimize dokunan noktası. “Cennetten sürülmüş, sürgün edilmiş kadının cennet şimdi ayaklarının altıındaydı.” cümleleriyle hep birlikte kutladık Havva’nın anneliğini. Anneliğin kutsallığına ve büyüklüğüne imrendik.

Bir yanım kötü ise diğer yanım iyi
Dostoyevski’nin ‘Suç ve Ceza’sında Raskolnikov’un işlediği suçtan dolayı yaşadığı vicdan azabı bize Habil ile Kabil kardeşlerin hikayesini hatırlatıyor. Bir yanımız kötüyse, bir yanımız inadına iyidir vicdanlıdır diyoruz.

Her sene aksatılmadan yazılan mezuniyet yazıları... Enes’in şiirin dizilerinde yazarın aşık olduğunu anlaması tebessüm ettiriyor bizi, yazarı eskitmiyor. Kutsal emanetlerini yerine teslim ediyor büyük bir gururla.
Ve en son… Kitabın bir bölümünde şu cümleler sarf ediliyor “imza için masama bırakılan bir kitapta beni en fazla heyecanlandıran altı çizilmiş satırlar ya da yanına not düşülmüş bir paragrafla karşılaşmaktır.” İşte bu kitapta altı çizilecek cümleler bulacaksınız. Yazarın istediği gibi bütünleşeceksiniz. Bu kitap bence bir deneme kitabı değil uzun yol hikayesi, bir dünyadır.
Timaş Yayınlarından çıkan bu kitabın en kısa zamanda kütüphanenizde yerini alması dileğiyle.

Seda Çalımfidan

İsmail
20-11-2012, 22:22
http://kitapbiti.com/wp-content/uploads/Nar-A%C4%9Fac%C4%B1.jpg

NAR AĞACI- NAZAN BEKİROĞLU

"Nar Ağacı" Nazan Bekiroğlu'nun hayran kitlesince ilgiyle beklenen romanı. Timaş Yayınları'ndan Ekim ayında okurlarıyla buluştu. Nazan Bekiroğlu zarafetinde bir roman.

Romanda tarihsel gerçeklik ile kurmaca olanın başarılı bir şekilde içiçe geçtiğini, günümüz ile geçmiş arasındaki bağlantının fotoğraf ve seyahatlerle boyutlar arası bir düzlemde aktığını ve bu seyahatlerde yazara Yunan mitolojisinde Apollon'dan istikbali keşfetme sanatını öğrenip daha sonra bilahare bu tanrıya karşı çıktığı için Apollon tarafından ona hiç kimsenin inanmamasıyla cezalandırılan Kassandra isimli mitolojik kahramanın da eşlik ettiğini görüyorsunuz.

Savaşlar ve neticesindeki acı ve yıkımların milletlerin, ailelerin ve bireylerin zihninde oluşturduğu tahribatları Bekiroğlu'nun 'Niye ki bunca acı? Dünya imtihan yeriydi belli, bu da bir sınav, amenna. Bu kadar sert sınanmak için ortada çok büyük bir aşkın olması gerekti; Allah'ın kuluna aşkı. Ne kadar çok sevildiğini mi bilmek istiyordu? Ve ki bunca sert bir sınavı da ancak kulun Allah'a duyduğu aşk katlanılabilir kılabilirdi. Dünya cennet değildi evet; olsaydı cennetin ne anlamı kalırdı?" ifadeleriyle anlamlı kılabiliyorsunuz.

"Suyu böylesine tanımak için demek böyle yanmak lazımdı!!!" http://www.ihvanforum.org/resimler/images/a nazan nar aac

Romanın bütününde ise Setterhan ve Zehra adlı karakterlerin aile, çevre ve içsel yaşamlarındaki değişimleri, birbirine doğru akan fakat henüz tanışmayan, ruhun seçtiği ama gözün henüz görmediği kahramanlar olarak takip ediyorsunuz. 'Hatırlamak ve tanımak kadar görmek de zaman işiydi besbelli. Onun da düğümü kaderde kilitliydi.' diyor Bekiroğlu.

"Sizin hayır gördüğünüzde şer, şer gördüğünüzde hayır vardır." der ayet-i kerime. Bu anlamda zannımca insanoğlunun sorması gereken en son sorulardan biridir 'Neden?' sorusu. Geçmişle bir bağlantısı vardır çünkü bu sorunun, yani değiştiremeyeceğimiz şeylerle. 'Neden böyle...?' deriz hep. Olmuş olan sorgulanır onunla. Ve büyük bir tuzağı içinde barındırır, neden'lerin içinde boğuşa boğuşa bir batağa saplanır da insanoğlu, kurtulamaz, çıkamaz işin içinden. 'Nasıl?' sorusu ise daha anlamlı kılar hayatı. Şimdiye ve geleceğe uzanır. Çözümleyicidir, umutlar barındırır içinde. Düştüğünde kalkmayı, yenildiğinde kazanmaya götüren yolu, durduğunda yürümeyi hedef alır. Romanın kahramanları da böyle hissediyor olacak ki geçmişi geçmişte bırakıp acılardan, sancılardan elde ettikleri kazanımlarıyla geleceği var etmek için bir araya geliyorlar. Ve Bekiroğlu son olarak kahramanlarına şunları söyletiyor,

'Bunca yolu yürürken yaşımın üstünde büyüdüm ben. Mahşerlerin içinden geçtim... Böyle bir yorgunluğu ancak benzer yolları yürümüş olan anlar. Senin yorgunluğunu benim yorgunluğum, senin gördüklerini ancak benim gördüklerim siler. Gerisin geri birlikte yürürsek eğer, o yollar haritadan silinip gider. Bütün işaret taşlarını iptal edebilir, bütün güzergahları ihlal edebiliriz. Bütün o sesleri, tatları, kokuları yok edebiliriz...Bir tarafımız hep kırık kalacak ama ihtimal bir kafiye tutturabiliriz. Bütün yorgunluklarımızı yek diğerinde dinlendirebilir, birbirimize sığınabilir, iki ayrı ırmağın delicesinde değil, bir ırmağın derininde akabiliriz. Yeniden diyebiliriz.
Sen öyle çağırmasan ben böyle gelmezdim.
Ben böyle çağırmasam sen öyle gelmezdin. '

"Son-ra"

Romanın sonuna 'son-ra' diye bir bölüm eklemiş Nazan Hanım. Tam her şey bitti derken yeniden başlıyor heyecanı veren bir bölüm bu.-Bir de sayfaların tükendiğini görmeseniz.- Aklınıza takılı kalan pek çok soruyla kapatıyorsunuz romanı. Mesela, 'İnsanoğlu boyutlar arasında dolaşabilir mi?' ya da 'Geçmiş gerçekten geçmiş midir? Yoksa şu bilinmezlerle dolu kainattın içinde her an her şey tekrar tekrar oluşta mıdır?' Ne dersiniz?

Özgül Çağlayan
HaberKültür.Net

İsmail
17-02-2013, 20:25
http://media.dunyabizim.com/haber/2013/02/16/nar-agaci-2.jpg
Sen öyle çağırmasan, ben böyle gelmezdim


Uzun bir bekleyişin ardından, La: Sonsuzluk Hecesi kitabının üzerinden tam beş yıl geçtikten sonra Nar Ağacı ile tekrar merhaba dedi Nazan Bekiroğlu okurlarına..


Bazen sadece kapağına vurulursunuz bir kitabın. Bazen hiç sektirmeden okuduğunuz yazarların kitaplarını alırsınız. Bazen ismi hoşunuza gider, bazen de arka kapağa düşülmüş notlar... Galiba bir kitabı almak için yazabileceğimiz tüm gerekçeleri bağrında tutan kitaplardan birisidir Timaş Yayınları’ndan çıkan Nar Ağacı...
“Nazan Bekiroğlu'nu Yusuf ile Züleyha kitabıyla tanıyıp, üslubuna vurulup ve sonra da tüm kitaplarını tek solukta okuyanlar” isminde bir dernek kurulsa, başı ben çekerdim galiba. Kelimelere yüklediği anlamlar, sözcüklerle raks edişi ve renk renk kitapları “Nazan Bekiroğlu yazsa da okusam" dedirten sebeplerdendi. Uzun bir bekleyişin ardından, La: Sonsuzluk Hecesi kitabının üzerinden tam beş yıl geçtikten sonra Nar Ağacı ile tekrar merhaba dedi yazar okurlarına.
Daha ilk sayfalarda başlıyorsunuz o duru cümlelerin altını çizmeye
Hani "su gibi" diye bir betimleme var ya; işte Nar Ağacı'nı tam da böyle anlatabiliriz. Su gibi bir hikâye, içimizden biriymiş gibi hissettiğimiz karakterler ve bir de sayfalara sığmayan tertemiz bir aşk var kitapta. Hikâyenin kahramanlarını içimizden biriymiş gibi hissetmemizin asıl sebebi, kitabın iki büyük kahramanı olan Zehra ve Settarhan'ın, yazarın anneannesi ve dedesi olması aslında...
Daha ilk sayfalarda başlıyorsunuz o duru cümlelerin altını çizmeye. Siz çizdikçe başka başka şehirlere götürüyor sizi kitap.
“Sen öyle çağırmasan, ben böyle gelmezdim…” diyor kitapta, gitmeleri, gelmeleri anlatırken…
Trabzon, Tebriz, Tiflis, Batum, Bakü ve İstanbul arasında geçen, uğradığı her şehirde yaşanmışlıklar bırakan ve oralara hiç gitmeyenlere gitme isteği uyandıran, gidenleri de özleme bürüyen harika bir roman bu.
Zamanın suları 1. Dünya Savaşı dönemlerinde akıyor kitapta. Zehra ve Settarhan’ın umulmadık buluşmaları ve yaşadıkları o tertemiz hayatı anlatıyor. Karakterler öyle ince, öyle zarif işlenmiş ki romanda…
Esas duruşta okunan karakter
Zehra; resim sevdalısı… Hayallerini, gökyüzünün kendi gözbebeklerine düşen metrekaresini umarsızca resmeden Zehra… Trabzon’un işgali sebebiyle yollara düşen muhacir Zehra…
Settarhan; savaş döneminde her şeyini, evini, barkını, yerini, yurdunu ardında bırakıp İstanbul’a akan Settarhan… Zehra’nın olmazsa olmazı…
İsmail var bir de… Öğretmen olan, Balkan Harbi sebebiyle hem evini, hem görevini bırakıp savaşa giden güzel yürekli adam.
Buram buram Anadolu kokusunu Büyükhanım’dan alıyorsunuz hikâyede… Seferberlik ilan edilince verdikçe artıran kadın. Öyle işlenmiş ki bu karakter hikâyede; yazarın satırlarından Büyükhanım’ın vakarının ne denli yüksek olduğunu hissedip onunla ilgili bölümlerde nisbeten esas duruşta okuyorsunuz hikâyeyi.
Nar Ağacı böyle işte. Sevdalar, savaşlar, kaybolan anılar, birkaç fotoğrafa sığan ve hayat boyu hep orada duracak olan dostluklar, seferberlik yılları, cevapsız kalan mektuplar… “Üç ülke ve üç sevda” diyor kitabın arka kapağı hikâye ile ilgili ve ekliyor: “Doğu masalı kadar zengin, hayal kadar güzel, hayat kadar gerçek bir hikâye.”
Arka kapağa hak verirken kitabı okuduğum esnada altını çizdiğim şu cümleler, kitabı okumaya niyetlenen kişilere gelsin: “Ben nasibimi aldım. Heybemde bir dolu sözcük, bir dolu duyguyla ayrıldım Taht-ı Süleyman’dan, Nar Ağacı’nın dibinden…”

Hatice Sarı yazdı