PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Kim bu Sabetayistler be kardeşim



manifesto
11-02-2008, 20:58
TAKİYYECİLER

Takiyye esasen lisanımızda önceden mevcut olup son yıllarda tekrar literatürümüze giren bir kelime.

İslâm’a ve müslümanlara cepheden saldırmak yerine, önce onlar için bir “marka” icad edip sonra bu kelime üzerinden düşmanlıklarını icra etmeyi düşündüler.

Gerektiğinde “Ben İslâm düşmanlığı yapmıyorum, takiyye yapılmasına karşıyım” diyebilmenin rahatlığını kazanmak istiyorlardı.

Tam üç asırdan fazla bir zaman aramızda Türk ve müslüman gibi görünerek yaşayan, esasında kendi inançlarını gizlice sürdüren, üstelik müslümanların dinlerinden uzaklaşması için her türlü faaliyetten geri kalmayan bir topluluk böyle bir vasfa fazlasıyla lâyıktır

Türkiye’de yaşayan “dönmemiş” Yahudilerle hiçbir problemimiz yoktur, hatta onların İslâm’a muhâlif olmaları bile kendi dinlerinin gereği sayılarak geçiştirilebilir. Ancak müslüman Türk sandığımız insanların gizli veya açık din aleyhtarlığı yapmalarını, gayr-i Îslâmî bir hayat tarzını bize dayatmalarını hazmedemeyiz.

Sabataycılığın esrârı artık çözülmeli, hakikat neyse gözler önüne serilerek, şaibelerden, süphelerden, endişelerden, korkulardan ve suçlamalardan kurtulmalıyız. Bu kamuflaj ilânihaye sürüp gidemez

http://www.angelfire.com/wy/yaw/

Bîdâr
11-02-2008, 21:00
Bunların en başı..

Aziz Mehmet tarman..

manifesto
11-02-2008, 21:05
ılgaz zorlu röpörtajı ;

İyi de siz İpekçi ailesiyle filan da sınırlı kalmıyorsunuz. ‘Sanatımız, müziğimiz bozuldu’ derken, Gülben Ergen’i Sertab Erener’i kastediyorsunuz. Size göre neredeyse herkes Sabetaist! Bu biraz komik değil mi?

Değil efendim. Tabii ki onları kastediyorum. Ayrıca bu ülkede kekeme biri - BEYAZ - talk şovcu olabiliyorsa, o da İbrani kökenlidir diyorum. Ama esas olarak ben kişilerle değil, yasalarla uğraşıyorum. Türkiye«de İbrani asıllı olmayan biri Dışişleri Bakanı olmaz

Tek tük istisnalar vardır ama bu sonucu değiştirmez. Sözünü ettiğim klanın dışında kalanlar, Türkiye’de bir yere gelemez. Mesela, TRT Genel Müdürü olamaz, MİT Başkanı olamaz... Bir insan kabiliyetsizse ama çok para kazanıyorsa Türkiye’de, o büyük bir ihtimalle İbrani asıllıdır diyorum ve araştırmaya başlıyorum.

Tabii Sedat Ergin gibi İbrani asıllı olduğu halde geldiği yeri hak edenleri araştırmıyorum.Mesela Musa Anter. Ki benim dostumdur, Adana’da parasız yatılı okumuştur. O zamanki deyimle, tam bir kıro. Ama bu kıro, zengin bir Kürt aliminin kendisinden 10 yaş küçük kolejde okuyan kızıyla evlenmiştir. Sizce nasıl oluyor? Ben böyle bir vakayı incelerim...Pes yani. Bu şimdi komplo teorisi değil de ne!Mustafa Erdoğan da size göre Kürt Yahudisi. Ve İbrani kökenli olan Gülben Ergen’le sevgili olması tesadüf değil...

Beğendiğim yüce tuttuğum üç kadın var. Biri Halide Edip. Ama ben onun İbrani asıllı olduğunu biliyordum. İkinci kadın, Behice Hanım«dır. Onu da çok severim ama o da İbrani asıllıdır. Üçüncüsü de Sabiha«dır. Ama ben Sabiha«nın kızı Yıldız’ın zekasının çok düşük olduğunu da yazdım. Mecburum bunu yazmaya. Bir de tabii Fethi Okyar meselesi var. ‘Efendi’ demişler ona

Atatürk’ün durumu nedir? Sizce, o da mı İbrani kökenliydi?

- ‘Yalçın Küçük ve Soner lafı buraya getiriyor’ diyenler gayri samimi. Bütün bu anlattıklarımdan Mustafa Kemal’e bir sonuç çıkmaz. Eşi Latife Hanım’ın Sabeaist olması da bu durumu değiştirmez. 19. yüzyılda Sabetaistler arasında evlilik yasağı vardı. Cemaat, bu yasağı ancak şöyle bozardı: Osmanlı’da gerçekten yükselebilecek İbrani kökenli olmayanlarla kızlarını evlendirirdi ama doğacak çocukları İbrani olarak yetiştirirlerdi. Ne var ki Mustafa Kemal’le Latife’nin çocuğu yok. Zaten Mustafa Kemal’in İbrani kökenli olduğuna dair bir belge de yok. Bulamazsınız da. O fakir aile çocuğuydu, fakirlerin istatistikleri tutulmaz. O böyledir demiyorum. Ama Mevhibe Hanım böyledir...İsmet İnönü, Sabetaist değildi ama eşi öyleydi.

manifesto
11-02-2008, 21:13
Yahudilik üzerine ne kadar kitap okursanız okuyun, ‘Mustafa Kemal de bizdendir’ iması vardır. Şişli Terakki’nin yayınlarına bakın ya da İnternet’e girin dünya literatüründeki Sabetaistelerle ilgili maddelere bakın, hepsinde Mustafa Kemal’in kuvvetle böyle olduğunu ima edilir. Oysa gerçekte onun İbrani kökenli olduğuna dair bir arşiv bulunamamıştır. Zaten o geldiği yerlere hakkıyla gelmiştir

İpekçi ailesini anlatan Selanik'ten İstanbul'a İpekçiler ve İsmail Cem adlı kitap'tan :

" ...Büyükada'nin en güzel yeri olan Nizam'da otururlardi : Yalman'lar, Dervis'ler, Mina Urgan'in babasi Tahsin Nahit ve Rusen Esref Ünaydin ile beraber ( S.7)Müzisyenler Lebibe Ihsan Sezen ve Neyyire Hanimlar'dan bahsediliyor.( S.11) , Istiklal Mahkemesi yargiclarindan Kilic Ali, Altemur Kilic'in babasi...( S.14 ) Selanik'teki cemaatten Bektasilige ve Mevlevilige meyleden ailelerin sayisi hiç te az degildi.( S.77) , Ünlü ceza hukukçusu Od. Prof. Sulhi Dönmezer ( S.113),.. "


Sabetaycılar üç-dört örgütte etkinlik gösterdi: Mason locaları, İttihat ve Terakki, Melami ve Bektaşi tarikatı ve ordu.

MELAMİLERE DİKKAT !

Turkiye'deki sol hareketi kuranlar Sabetaycilardir

Eger size Rahsan Ecevit'in Sabetayci oldugunu soylememi istiyorsaniz, tamam Rahsan Ecevit Sabetayci kokenlidir; ben size bunu soyleyeyim

1924 mubadelesinde Rahsan Ecevit'in ailesi ve benzeri aileler Selanik'te ve civarinda bulunan mal varliklarina karsilik Istanbul - Ankara - Izmir'de mulk alamadiklarindan, Cumhuriyet devrinde bir komisyon kurulmus [Muhtelif Mubadele Isleri Komisyonu] ve bu komisyon tarafindan kendilerine Sebinkarahisar'dan toprak verilmistir. Simdi bu hanimefendi "Ben Sebinkarahisarliyim" diyor. Ve kendileri gidip Sebinkarahisar'da oturmamistir.

Ciller'e gelelim:
Gecenlerde DYP'den beni aradilar, soruyorlar "Tansu Ciller Sabetayci mi?" Tansu Ciller'in babasi, Mustafa Necati Ciller'di galiba adı, 1924 mubadelesi sirasinda ya Son Saat ya da Vakit gazetesinde muhabirdi ve Karakas Rustu'yu birebir izleyen biriydi. Cemaat tarafindan gorevlendirilmisti. Demek istedigimi, bir kisini Sabetayci olmasi, ille de bir dinî inanci surdurmesi demek degil, o kulturun icinden gelmesi demek. Mesela, bir Sabetayci hicbir zaman Islam'a inanamaz, bu mumkun degil.

Kemal Dervis'in Sabetayci oldugunu, simdi size bir makale vereyim ve hemen.. Kemal Dervis, Ismail Cem, Rahsan Ecevit ve can Paker dortlusu.. Can Pakerle ben akrabayim. Can Paker'in esi olan Mihriban hanim, benim annemin teyzesinin oglu olan Yasar Malta'yla Yeni Tekstil diye bir sirkette ortak. Size sozunu ettigim bircok insanla da akrabayim zaten, yani size verdigim bilgilerin cogu aile kaynaklarindan geliyor, asparagas degil.


Halil Bezmen 1994'te Amerika'ya gitti ve "Ben Yahudi'yim, Turkiye'de baski goruyorum" dedi. Halil Bezmen mesela Kurt olsaydi, Amerika'da "Ben Kurt'um, baski goruyorum" deseydi ne olurdu? Devlet Guvenlik Mahkemeleri Halil Bezmen hakkinda dava acardi ve vatandasliktan cikarilmasi icin ugrasirlardi. Hicbir DGM, Halil Bezmen'in "Ben Yahudi'yim ve baskı goruyorum" lafini bir suc kabul ederek dava acmadılar. Cunku acamazlardi.

manifesto
11-02-2008, 21:18
Turkiye'de uzun yillar ceza davalarinda bilirkisi olan Prof. Dr. Sahir Erman Sabetayciydi. Size verdigim, Sisli Terakki Lisesi'nin Vakfi'nin genel kurulunu gosteren belgeye dikkat edin. [Terakki Vakfi Genel Kurulu'nu gosteren iki sayfalik bir brosurde vesikalı fotograflari bulunan uyelerden soz etmeye basliyor.] Vakfin Baskan Yardimcisi Bulent Tanla su anda CHP'de ikinci adamdir. Yan tarafta Prof. Dr. Hasan Erman'in fotografi goruluyor; sozu gecen Sahir Erman'in ogludur Hasan Erman ve Istanbul Universitesi'nde ogretim uyesidir. 1972'de Inonu'yu deviren raporu yazan Prof. Dr. Ahmet Yucekok'u goruyoruz sayfanin altinda; o da su anda aktif olarak siyasetin icinde. Arka sayfanin basinda, Kemal Dervis'in yakin dostu Asaf Savas Akad var, Sabetaycidir kendisi. Ah, Can Paker de bu okulda, ne tesaduf! Asagida, TESEV'in cok onemli bir uyesi ve Turkiye Sabetaycilarinin siyasi orgutlenmesini saglayan adamlardan biri olan Prof. Dr. Ilter Turan'la karsilasiyoruz. Bu insanlarin cok kisa surede yukseleceklerini ve Turkiye'de cok onemli yerlere geleceklerini, Jarusalem Report dergisine yazdim.

Madem oyle, kac Sayetayist oldugunu soyleyin.

- Ben, 1924'te 25 bin Sabetayci geldigini biliyorum. Bugune kadar da toplam nufusun 100 bin civarina ulastigini tahmin ediyorum.

Turkiye'de de Kemal Dervis'ten cok daha iyi iktisatcilar oldugu halde Kemal Dervis getirildi cunku Rahsan hanimin istedigi biriydi ve Sabetayciydi.

Orhan Pamuk'un "buyuk romanci" olmasinin yaninda AB vb. Konularda beyanatlar vermesi sizce, Sabetayci olusuyla mi alakali?

- Sorarim size, mesela Can Paker kimdir? Henkel adlı firmanin genel müdürüdür. İşadamı degildir, maaslı müdürdür. Can paker ayni zamanda TESEV'in baskanidir. Bu beyefendi her hafta NTV'ye cıkıyor, neden sizce? Cunku NTV'nin sahibi Sahenk ailesidir. Sahenk ailesi Niğdelidir, ama Selanik gocmeni bir ailedir. Osmanli Bankasi ve Garanti Bankasi da bu grubunudur ve demec verebilecek bircok adamlari oldugu halde neden Can Paker'i her hafta ağırlıyorlar? Cünkü, Can Paker gelecegin basbakani olarak yetistirilen bir Sabetaycidir.
- Can Paker basbakan olacak oyle mi? Bu kadar basit mi sizce?
- Evet. Bakin, Turkiye bu kadar basit yonetiliyor.

hirahos
11-02-2008, 21:18
Bu forumda Melamiler var.. Onlar bu iddiayı karşılamalılar.. Ağır bir suçlamadır..

manifesto
11-02-2008, 21:25
Bir saniye siz Cevik Bir'e Sabetayci mi..

- Evet, bunu kendisi acikladi zaten. Simdi bana oyle sorular soruyorsunuz ki sasiriyorum. Yalcin Kucuk de Cevik Bir'in Sabetayci oldugunu ima ediyor ama acikca soylemiyor. Cunku cekiniyor. Ben bunlari soyluyorum cunku bir akademiye bağlı degilim, bir cemaat tarihcisiyim.

Libya Lideri Muammer Kaddafi "28 Subat surecinde Sabetaycilarin parmagi var" dediginde bu adamlar Libya'yla iliskileri kesmeye kalktilar.

Aynı askerler, Cevik Bir Amerika'da Yahudi oldugunu soyledigi zaman neden bir sey yapmadilar


Turkiye'deki Sabetayistleri muthis bir guc odagi olarak sunuyorsunuz. Bu insanlarin karsisinda yer alan bir baska guclu unsur yok mu?
- Var, mesela Cerkezler var.

- Nasil yani?

- Devlet yonetiminde gorev alan Cerkez kokenli insanlar var. Ideolojik bir ayrim yapmak gerekirse... Sabetaycilarin karsisinda onlar kadar kuvvetli hicbir kesim yok...Yeni Safak'ta uc kisi var, bunlara dikkat edin. Bunlardan biri Cengiz Candar'dir, Sabetaycidir ve bunu Salom gazetesine verdigi beyanatta belirtmistir. Ikincisi, Mehmet Barlas. Ucuncusu de annesi Sabetayci kokenli olan Nazli Ilicak'tir.

Size bir çırpıda dört tane Sabetayci disisleri bakani sayabilirim:

Tansu Ciller, Ismail Cem, Emre Gonensay, Coskun Kirca. Kurtler de dahil hicbir etnik grubun dort disisleri bakani yok


Tanzimat Başvekillerinden Ahmet Vefik Paşa'nın dedesi, Kıbrıslı Kamil Paşa, Halide Edip Adıvar'ın babası Mehmed Edip Bey, Ziya Gökalp'le birlikte Türkçülük yapan Alp Er (Asıl adı Mohiz Kohen), Maliye nazırı Cavit bey, Ahmet Emin Yalman, Abdi İpekçi, DP dönemi bakanlarından Emin Kalafat, Halil Bezmen, Akın Birdal'a suikast düzenleyen Tufan Güraltay...

Dua Nur
12-02-2008, 05:58
Bu ülkede laikçilerde, dindar muhafazakarlarda korku üretmekte çok başarılılar. Laikçilerinki belli. Adım adım şeriat geliyor, laik cumhuriyet gidecek.

Dindar veya milliyetçi muhafazar insanlarında başlarına bir bela veya aşamıyacakları bir sorun geldiğinde mı sorumlu bellidir: Masonlar veya sabeteistler, bilderbergciler, gizli güçler. Ellerindeki iktidarı mı kaybettiler, nedeni : Siyonistler. İktidar olup muktedir olamıyorsa sabeteistler.

Bu kavramların içini her şey ile doldurabilirsiniz. Kişinin beyni ne kadar korku üretebiliyorsa o kadar dolmaya müsait bu kavramların içi.

Neden tüm sorumluluk, gizli ve her şeye muktedir bu düşmanlara yüklenmektedir? Çünkü başarısızlığa bir kılıf gerekli,

İslamcı, milliyetçi ve mukaddesatçı isen lider diye yücelttiklerinin çapsızlıkları, dar görüşlülükleri, beceriksizlikleri kamufle edilir. Başarısızlığın tüm sorumluluğ sorumluluğu şöyle okkalı gizli bir düşmana yükleki gündem değişsin, kişilere özel başarısız ve muktedir olamama ve hatta bu durumu hiç düzelmeyeceği içinde ve sahip olduğu koltukta kalma azmiyle işler yolunda gitsin.

28 şubat sonrası Ecevit , bahçeli , mesut yılmaz buna en iyi örnektir. Başarısızlıklarını gizli güçler düğmeye bastı diyerek kamufle etmeye çalıştılar ama halk bu gizli güçlerin yaptığına çok sevinmiş olmalıki iktidar değiştridi.

Şimdi aynı numarayı Erdoğan iktidar iş başına gelince LAİKÇİLER devreye soktular. Gizli ABD güçleri Erdoğanı iş başına getirdi. Bu Siyonistlerin onlardan çıkarı vardı çünkü. Hatat koca koca etkili ve yetkili kurumların başındaki emirleriyle demir kesen adamlar bile bu korkunyu pompalamaya devam ediyorlar. Bu Siyonistler şimdi şeriatı getirecek ve laik cumhuriyeti yıkcakalar onlarda hazır nazır darbe için bekleyip dıuruyorlar, uygun bir an çıksın, Erdoğanı yaka paça götürecekler. Benim bildiğim Siyonistler onların dostu, bilderbergçilerde.

Olup bitenlerin arkasında Mason komplosu , Siyonist parmağı ya da Sabatayist dümeni olduğunu ifade edip, başarızılıklarını kamufle etmeye çalışanlar, başka bir gücü akıllarına getirmiyor veya bu işlerine gelmiyor. EN BÜYÜK GÜÇ İLAHİ GÜÇTÜR. Eğer bir mason, sabeteist, bilderbergçi, Siyonist komplo olacaksa bu ilahi ALLAH GÜCÜYLE HAREKETE GEÇİYOR VE GÖREVİNİ İCRA EDİYOR. Allah onlara bu komploları yapma gücü vermese nasıl yapılabilirki tüm bunlar.

Olağan üstü nasıl bir yapılanmadırki bu yüzyıllardır, üyeleri ölmekte, dünya değişmekte ama bunlar tüm değişimlere karşı koyarak gizli yapılanmalarıyla aynı hedefe doğru gitmektedirler. Nedir bunların amacı? Tam iki yüz yıldır memlekette her olup biten her türlü gelişmenin biricik sorumlusu onlar olamayı nasıl başarıyorlar. Bunların elemanları bu kadar insanı korkutabildikleri için eminim hiç bişey yapmaya bile gerek duymuyorlardır. Ürettikleri korku her kapıyı açtığına göre!

Bu korku simgeleri, beceriksizliklerin, yetersizliklerin, izansızlıkların, çapsızlıkların şalı oldu maalesef. Şunu unutmayalım : hiçbir dış güç, gizli yapılanma, esrarengiz cemaat, uygun ortamı bulmadığı müddetçe hiçbir operasyona imza atamaz. Uygun ortamı bulduklarında zaten var olan ve pusuda bekleyen örgütlenmeleriyle gerekli mekanizmaları harekete geçirir ve tam onikiden vurabilirler. Uygun zaman ve mekan bulunursa. Artı üretilen bir korkuda zaten mevcut, masonmuş, sabeteistmiş, cemaatmiş, irticaymış gizli güçmüş, bu korkular zaten sürekli pompalandığı için, halk bunu zaten psikolojik olarak kabule hazır hale geliyor.

PAS VERİRSENİZ GOL YERSİNİZ

manifesto
12-02-2008, 12:00
Başarısızlığın tüm sorumluluğ sorumluluğu şöyle okkalı gizli bir düşmana yükleki gündem değişsin

E peki kardeşim Hırsızın hiç mi suçu yok
O 28 Şubat Sürecinde Erbakan gibi hem donanımlı hem zeki hem aşklı hem fedakar ve milli bir insanı başarısızlığa sevk eden şey ne idi? kendi başarısızlığı mı? yoksa gizli suikastlere maruz bırakılması mı?

yazının kaynağını merak ettim

Ama Sabetayistleri ÇOK hafife alan bir yazı
Halkın yarı oyunu almış bir iktidar dahi ve 550 vekilin olduğu mecliste 410 vekilin desteğini alan değişiklikler dahi bu DENLİ ZOR geçebiliyor ise bunun sebebini iyi anlamak gerek diye düşünüyorum

arşivist
12-02-2008, 14:36
başkalarının ne yaptığını beni ilgilendirmez

bana göre benim ne yaptığım önemli.

kendi çapıma göre neler yaptım.

yapamıyacaklarım için susmayı tercih ederim sonuç getirmeyecek tenkitlerden sakınmayı tercih ederim.

Dua Nur
13-02-2008, 05:40
E peki kardeşim Hırsızın hiç mi suçu yok
O 28 Şubat Sürecinde Erbakan gibi hem donanımlı hem zeki hem aşklı hem fedakar ve milli bir insanı başarısızlığa sevk eden şey ne idi? kendi başarısızlığı mı? yoksa gizli suikastlere maruz bırakılması mı?

yazının kaynağını merak ettim

Ama Sabetayistleri ÇOK hafife alan bir yazı
Halkın yarı oyunu almış bir iktidar dahi ve 550 vekilin olduğu mecliste 410 vekilin desteğini alan değişiklikler dahi bu DENLİ ZOR geçebiliyor ise bunun sebebini iyi anlamak gerek diye düşünüyorum

Yazı bana ait.

Hırsız zaten hep suçludur, ama ona kapı açıp sonrada şikayet edende suçludur.

Sabetayistler veya başka cemiyetlerde aynı şeyi dini cemaatler için söylüyorlar ve karşılıklı sürekli korku üretiliyor, insanların kafası karıştırılıyor.

Allahtan korkmuyorsan istediğini yap diyor bir hadiste. Örgütsel veya kişisel insanlar birtakım planlar yapabilirler, eğer o planlar uygun ortamı bulursa eyleme geçer.Gülen cemaati için neler söyleniyor , tabiki abartılıyor, biz buna inanmıyoruz. Sabetayistler içinde aynı abartının var olduğunu düşünüyorum. Her ülkede yeraltı teşkilatları ve örgütler mevcuttur, ama o ülkenin istihbaratıda mevcuttur, görevide bunları izlemek ve önceden eylemlerini öğrenmektir.


Erbakan için gizli planlar vardı diyelim ve onu tuzağa düşürdüler diyelim, kimsenin kaale almadığı libya lideri içindemi aklını kullanamadı, çokmu saftı Erbakan. benim görebildiğim kadarıyla cin gibi. Onu tuzağa düşürenler milli görüşten gelme Erdoğanı niçin tuzağa düşüremiyor. Başörtüsü sorunu yavaş yavaş hallolmak zorunda, birden olursa hükümet zor durumda kalırdı.


Erbakanın susurluk için fasa fiso dediği anlatılır. Oysa öyle değilmiş, onlar aslında Ergenekoncularmış. Susurluk veli Küçüğe kadar uzandı. Daha derinlerdekilerde biliniyor ama şu an açıklanmamasıda çok yerinde. Zira bunları birden deşifre edip, olayları bitirmeyeceksin. Her önemli adıma karşın öneMli bir çeteyi ortaya çıkartacaksınki, ulusalcıların dermanı kalmasın.

Danıştay saldırısı sonrasında ATABEYLER VE ERGENEKON hakkındaki rivayetleri duyduğumuzda çok korkmuş ve artık bir darbe beklentisi içine girmiştik. Hükümet başörtüsü konusuna el attığında darbe olacaktı.

Gerçi ne olacağımız henüz belli değil, bir gecede, darbe cumhuriyeti olma ihtimalimiz her zaman mümkün görünmekle birlikte Erdoğan kefenini sırtına sardı, çocuklarını yurtdışına gönderip er meydanına daldı.

Danıştay saldırısından bu yana yaşadıklarımıza bir bakın. Güneydoğuda yaşananlara bakın, aynı odakların işi bunlar. Erdoğan kendisini öldürmek isteyen ve planlarınıda yapan bu odakları çoktandır biliyordu. Şu an deşifre edilmeleri tesadüf değil, çok planlı bir çalışma.

Erbakan iktidarında çok saf davrandı. İyi niyetliydi, darbecilere saatler hediye edecek kadar. Onların kendisini küçük düşürmelerine bile aldırış etmedi. Yani muktedir değildi. Erdoğan dişli çıktı. Hatalardan ders aldı.

Sabeteistler veya ismini bilmediğimiz nice örgütlenmeler hep var olacaklardır, onları inkar etmek, küçümsemek, görmezden gelmek doğru değilsede o örgütleri oluşturan kişiler kusursuzmudur? Eğer öyleyse onları kusursuz kılan nedir? Yüzyıllar önce kurulmuş bu gizli örgütler değişen dünya şartları karşında hiç strateji değiştirmiyorlar mı? Örgüt elemanları sonsuz hayat sahibi kişiler değil ki, onlarında zaafları ve farklı dünya görüşleri var. Küreselleşen dünyada artık hiçbir şey gizli kalmıyor, MASONLAR bile artık gizliliği terk edeceklerini , halka açık olacaklarını beyan edebiliyorsa, bu küreselleşen dünyaya karşı koyamadıkları içindir.

Bakın sabatesit bir aileye mensup Cemil İpekçi çıkıp neler söylüyor. Çünkü insani zaaflarının yanında çıkarları bunu gerektiriyor. Dindar insanların oluşturduğu hükümete niçin düşman olsun? Şu an ekonomi altüst olsa ilk önce kaybedek kişiler onun gibiler olacak.

Erbakana bilerek veya bilmeyerek hata yaptıranlar Erdoğan ın çevresindede mevcut. Ama o çok az hata ile işine devam edebiliyorsa bunuda Erbakancıların muhasebe etmesi lazım.

Hükümet diklenmeden dik durduğu müddetçe ; dünya var oldukça olmaya devam edecek çeteler ve kurumlardaki darbeci yandaşları geri adam atacak , onlara Ak Parti iktidarında pazar yok.

Başörtüsünü yasaklı kılmak onlar için onur meselesi olmakla birlikte, çeteleri deşifre oldukça eski heyecanlarının kalmadığı ortada. Hükümet seçimden böyle güçlü çıktığı için vede, çeteleri deşifre olduğu için ve hatta belki ilerde çok önemli isimleri ERGENEKONCU ilan edilebilecekken, manevra alanları daraldı. Bir süreç başladı geri dönüş yok.

Aslında tüm yaşanan bu zorlukların ŞİFRESİ 28 şubat bin yıl sürecek sözünde gizli. 28 şubatın bittiğini hükümet yaptığı icraatlar ile ilan edecek. Başörtüsü konusu hallolduğunda ise sadece bir adım atılmış olacak. Hallolması gereken birkaç konu daha var çünkü.

manifesto
13-02-2008, 09:12
Her ülkede yeraltı teşkilatları ve örgütler mevcuttur, ama o ülkenin istihbaratıda mevcuttur
İbrani kökenli olmadan MİTTE vazife yapmak eskiden imkansızdı
O yüzden MUMCU cinayetleri çözülemiyor
Madımak olaylarının nedeni ve planları ortaya konamıyor

Bakın sabatesit bir aileye mensup Cemil İpekçi çıkıp neler söylüyor.
Evet işte mesele burada
Güç kaybediyorlar,irtifa kaybediyorlar
Ankaranın ve Türkiyenin kontrolünü 100 yıldır ellerinde tutuyorlardı
Ama son 10 yılda çok şey değişti

Tamer Korkmaz buna YENİ ANKARA diyor


Hükümet seçimden böyle güçlü çıktığı için vede, çeteleri deşifre olduğu için ve hatta belki ilerde çok önemli isimleri ERGENEKONCU ilan edilebilecekken, manevra alanları daraldı. Bir süreç başladı geri dönüş yok

Aynen katılıyorum..
Dün Fehmi Koru TAHA KIVAÇ rumuzu ile YeniŞafak ta yazmış
MASON Biraderler başörtüsü yasağının kalkmasına çok kızmış
Ve medyada ki tüm ağızlarını hükümete karşı sert muhalefet için örgütlemiş

Yani Erdoğan BİN Münafık ile mücadele edecek

sağanak
13-02-2008, 11:27
İbrani kökenli olmadan MİTTE vazife yapmak eskiden imkansızdı
O yüzden MUMCU cinayetleri çözülemiyor
Madımak olaylarının nedeni ve planları ortaya konamıyor

Evet işte mesele burada
Güç kaybediyorlar,irtifa kaybediyorlar
Ankaranın ve Türkiyenin kontrolünü 100 yıldır ellerinde tutuyorlardı
Ama son 10 yılda çok şey değişti

Tamer Korkmaz buna YENİ ANKARA diyor



Aynen katılıyorum..
Dün Fehmi Koru TAHA KIVAÇ rumuzu ile YeniŞafak ta yazmış
MASON Biraderler başörtüsü yasağının kalkmasına çok kızmış
Ve medyada ki tüm ağızlarını hükümete karşı sert muhalefet için örgütlemiş

Yani Erdoğan BİN Münafık ile mücadele edecek

Kızarsa kızssınlar onlar eşi başörtülü başbakan olurmu, eşi başörtülü cumhurbaşkanı olmaz diyorlardı bal gibi oldu işte.

vakiTamam
13-02-2008, 11:57
TAKİYYECİLER
laiklik=anti islamcılık..!!

bimemed
14-02-2008, 14:50
E peki kardeşim Hırsızın hiç mi suçu yok
O 28 Şubat Sürecinde Erbakan gibi hem donanımlı hem zeki hem aşklı hem fedakar ve milli bir insanı başarısızlığa sevk eden şey ne idi? kendi başarısızlığı mı? yoksa gizli suikastlere maruz bırakılması mı?

yazının kaynağını merak ettim

Ama Sabetayistleri ÇOK hafife alan bir yazı
Halkın yarı oyunu almış bir iktidar dahi ve 550 vekilin olduğu mecliste 410 vekilin desteğini alan değişiklikler dahi bu DENLİ ZOR geçebiliyor ise bunun sebebini iyi anlamak gerek diye düşünüyorum
Bende şunları merak ediyorum affınıza sığınarak.
Hayatı boyunca ciddi anlamda ticaret yapmamış Erbakan' ın açıkladığı mal varlığında bilmem kaç kilo altın, bilmem kaç milyon dolar bilmem kaç yüzbin mark nereden nasıl gelmiş.
Memuriyetle bu paralar kazanılabiliyorsa hangi memuriyet birileri bize de söylese.
Hazineden parti için alınan parayı kimler zimmetine geçirdi.

550 vekilin olduğu bir mecliste 410 milletvekili ile istediğiniz değişiklikleri yapabilirsiniz.

Ancak devrim yasalarına dokunamazsınız. Anayasayı istediğiniz gibi değiştiremezsiniz. Devrim yasaları T.C.' nin kuruluş yasalarıdır. Varlık nedenidir.
Anayasa ise iktidarın keyfi hareketlerine karşı korumaya alınmıştır.

Bu sadece bize özgü bir şey değil. Tüm devletler sistemlerini bir şekilde güvenceye alırlar. Sınırlar fazla zorlanırsa o sınırları zorlayanlar durdurulurlar.

Üstelik tüm dünyada meclisle beraber dikkate alınması gereken kurumlar vardır.
İktidar olmak her şeyin yapılabileceği anlamına gelmez.

Bunun adına kuvvetler ayrılığı denir.

Mesele bu kadar basit ve mantıklı iken bir takım komplo teorilerini pek anlamlı bulmuyorum.

Üretilen bu komplo teorileri gerçek olsaydı bugün Türkiye Cumhuriyeti diye bir ülke olmazdı. Veya 3 - 5 şehirden ibaret küçük bir ülke olurdu.

Öyle ya aşağısı tehlikeli Suriye yakın zamana kadar PKK' ya yataklık yapıyordu. Suudi' ler bizi zaten sevmez. İran tarih boyunca bizden pek haz etmemiştir. Çünkü onlarda tarihi eskilere dayanan ve güçlü bir ülkedir ve bu topraklardaki en güçlü devletleri kuran bir milleti sevmeleri eşyanın doğasına aykırı.

Arap ırkının 1. dünya savaşında ne kadar yanımızda oldukları herkesin malumu tarihi bir gerçektir.

Ne zaman arkamızı dönsek harçerlemişlerdir.

Doğu sınırımız Ermenistan. Bizi günahları kadar sevmezler.

Kuzeyde Rusya. Ne zaman hafif sendelesek hurra Anadolu' ya girmeye kalkışmışlardır.

Batımız Yunanistan. Bizi ne kadar sevdiklerini söylemeye gerek yok her halde.

Güneyimiz Rum Kesimi. Anlatmaya gerek yok.

Özellikle İngiltere ve Almanya' nın Anadolu ile ilgili sevgileri !!! malumunuzdur.

Bütün bunların üstüne birde bu komplo teorileri doğru olsa idi bugün her halde Ankara, Konya, Isparta belki 1 - 2 şehirden ibaret bir ülke olurduk.

Durum böyle olmadığına göre demek ki Türkiye' yi yönetenler bir şekilde ayakta durabilmeyi başarmışlar.

Ve içimizde zannedildiği kadar hain yok.

Beceriksiz yönetici ararsanız gırla ama hain sayısı az olmalı.

Bence bu tip komplo teorileri yerine toplumca bundan sonra ne yapacağımızı planlamamız gerekir.

Saygılarımla,

agbi
14-02-2008, 17:17
TAKİYYECİLER

Takiyye esasen lisanımızda önceden mevcut olup son yıllarda tekrar literatürümüze giren bir kelime.

İslâm’a ve müslümanlara cepheden saldırmak yerine, önce onlar için bir “marka” icad edip sonra bu kelime üzerinden düşmanlıklarını icra etmeyi düşündüler.

Gerektiğinde “Ben İslâm düşmanlığı yapmıyorum, takiyye yapılmasına karşıyım” diyebilmenin rahatlığını kazanmak istiyorlardı.

Tam üç asırdan fazla bir zaman aramızda Türk ve müslüman gibi görünerek yaşayan, esasında kendi inançlarını gizlice sürdüren, üstelik müslümanların dinlerinden uzaklaşması için her türlü faaliyetten geri kalmayan bir topluluk böyle bir vasfa fazlasıyla lâyıktır

Türkiye’de yaşayan “dönmemiş” Yahudilerle hiçbir problemimiz yoktur, hatta onların İslâm’a muhâlif olmaları bile kendi dinlerinin gereği sayılarak geçiştirilebilir. Ancak müslüman Türk sandığımız insanların gizli veya açık din aleyhtarlığı yapmalarını, gayr-i Îslâmî bir hayat tarzını bize dayatmalarını hazmedemeyiz.

Sabataycılığın esrârı artık çözülmeli, hakikat neyse gözler önüne serilerek, şaibelerden, süphelerden, endişelerden, korkulardan ve suçlamalardan kurtulmalıyız. Bu kamuflaj ilânihaye sürüp gidemez

http://www.angelfire.com/wy/yaw/


İstanbul Üsküdar Bülbül deresi mezarlığına bir gitsen bak neler görcen neler..Öyle kimlikler göreceksini ki İNAN KENDİN BİLE İNANMIYACAKSIN.

GELDİĞİM GÜNDEN BERİ YIRTINIYORUM BİR NEVİ BU FORUM DA BU KONULARDA Ama Mehmetefe iyi teşhis kurmuş Agbi hep ciddi konular sen İTİCİ yapıyor.

manifesto
14-02-2008, 17:33
Hayatı boyunca ciddi anlamda ticaret yapmamış Erbakan' ın açıkladığı mal varlığında bilmem kaç kilo altın, bilmem kaç milyon dolar bilmem kaç yüzbin mark nereden nasıl gelmiş.
Sn.bimemed
Onlar basit,Erbakanın mal varlığı Baykalınkinden çok değil

"Leopar tanklarını geliştirme çalışmasında araştırma başmühendisi olarak görev aldı (1951-54)"
http://tr.wikipedia.org/wiki/Necmettin_Erbakan

Boş sözlerle kendimizi kandırmayalım Erbakan garip guraba fakir fukara niye olsun

Hayatu kariyeri başarılarla dolu bu insan elbette servet sahibi de olur olmuş

Yoksa varsa bir birdiğiniz gerçek söyleyin


Ancak devrim yasalarına dokunamazsınız.

Sorsam DEVRİM yasaları nerde? neymiş bu devrim yasaları? cevap bile

veremezsiniz ezberden gidiyorsunuz işte


Sınırlar fazla zorlanırsa o sınırları zorlayanlar durdurulurlar.

O sınırları kim belirliyor? neye göre sınır.. böyle izahi öznel yargılar olmaz

Hukuk de kurtul..Ama hukuku da paçavra ettiniz ya 367 sihirbazlığı ile


Türkiye gayri milli unsurların yağmasıyla onlarca yıl inledi

Şimdi bu Sabataycı münafık ve dönmeler iktidarı kaybetmemek için var güçleri ile

direniyor hepsi bu

grozny
15-02-2008, 10:44
Erbakan iktidarında çok saf davrandı. İyi niyetliydi, darbecilere saatler hediye edecek kadar. Onların kendisini küçük düşürmelerine bile aldırış etmedi. Yani muktedir değildi. Erdoğan dişli çıktı. Hatalardan ders aldı.


Erbakan millidir,yerlidir,Türkiyeden başka gidecek yeri yoktur.Ama Erdoğan arkasının Amerikaya dayamış BOP projesinin eşbaşkanı olmuş biridir.
Eğer Erdoğan dediğiniz gibi dişli ise Irakda ölen bir milyon müslüman için Amerikaya bir diş göstersin bakalım.
Bir milyon müslüman için ABD ye tavır koymak şurda dursun ABD askerlerinin sağ salim evlerine dönebilmesi için dua ediyor.
Yiğitlik zayıfın yanında yer alıp güçlüye haksıza karşı çıkabilmektir.

agbi
15-02-2008, 11:33
Erbakan millidir,yerlidir,Türkiyeden başka gidecek yeri yoktur.Ama Erdoğan arkasının Amerikaya dayamış BOP projesinin eşbaşkanı olmuş biridir.
Eğer Erdoğan dediğiniz gibi dişli ise Irakda ölen bir milyon müslüman için Amerikaya bir diş göstersin bakalım.
Bir milyon müslüman için ABD ye tavır koymak şurda dursun ABD askerlerinin sağ salim evlerine dönebilmesi için dua ediyor.
Yiğitlik zayıfın yanında yer alıp güçlüye haksıza karşı çıkabilmektir.


Bak kardeşim önce şunu belirteyim Erbakan ın İdeolojisine ve fikirlerine karşı tek kelimelik fikrim yok.

Yalnız hayal aleminde gezmeyelim Gündemin gerçeklerini de kabul edelim.

Erbakan Hoca Meclisteki tüm milletvekilleri ile tulum çıkarsa Ne Irak için bir şey yapabilir nede Fiilistin için.

Erdoğan da yapamaz.

Yalnız İstikrarlı şekilde Kaleleri ele geçirmek lazım

TakVa
15-02-2008, 17:07
Bir saniye siz Cevik Bir'e Sabetayci mi..

- Evet, bunu kendisi acikladi zaten. Simdi bana oyle sorular soruyorsunuz ki sasiriyorum. Yalcin Kucuk de Cevik Bir'in Sabetayci oldugunu ima ediyor ama acikca soylemiyor. Cunku cekiniyor. Ben bunlari soyluyorum cunku bir akademiye bağlı degilim, bir cemaat tarihcisiyim.

Libya Lideri Muammer Kaddafi "28 Subat surecinde Sabetaycilarin parmagi var" dediginde bu adamlar Libya'yla iliskileri kesmeye kalktilar.

Aynı askerler, Cevik Bir Amerika'da Yahudi oldugunu soyledigi zaman neden bir sey yapmadilar


Turkiye'deki Sabetayistleri muthis bir guc odagi olarak sunuyorsunuz. Bu insanlarin karsisinda yer alan bir baska guclu unsur yok mu?
- Var, mesela Cerkezler var.

- Nasil yani?

- Devlet yonetiminde gorev alan Cerkez kokenli insanlar var. Ideolojik bir ayrim yapmak gerekirse... Sabetaycilarin karsisinda onlar kadar kuvvetli hicbir kesim yok...Yeni Safak'ta uc kisi var, bunlara dikkat edin. Bunlardan biri Cengiz Candar'dir, Sabetaycidir ve bunu Salom gazetesine verdigi beyanatta belirtmistir. Ikincisi, Mehmet Barlas. Ucuncusu de annesi Sabetayci kokenli olan Nazli Ilicak'tir.

Size bir çırpıda dört tane Sabetayci disisleri bakani sayabilirim:

Tansu Ciller, Ismail Cem, Emre Gonensay, Coskun Kirca. Kurtler de dahil hicbir etnik grubun dort disisleri bakani yok


Tanzimat Başvekillerinden Ahmet Vefik Paşa'nın dedesi, Kıbrıslı Kamil Paşa, Halide Edip Adıvar'ın babası Mehmed Edip Bey, Ziya Gökalp'le birlikte Türkçülük yapan Alp Er (Asıl adı Mohiz Kohen), Maliye nazırı Cavit bey, Ahmet Emin Yalman, Abdi İpekçi, DP dönemi bakanlarından Emin Kalafat, Halil Bezmen, Akın Birdal'a suikast düzenleyen Tufan Güraltay...

Tüm şöhretler sabetaycı desenize. Cengiz candar, barlas , ılıcak çok iyiler bana göre..

Ahi Evran
15-02-2008, 17:14
Sen, ben, biz...
Hepimiz sabetayistiz...
Bugün bazı sabetayistlere baş örtüsüne verdiği destekten dolayı teşekkür ediyoruz...
Bazılarına...

agbi
16-02-2008, 09:03
Sen, ben, biz...
Hepimiz sabetayistiz...
Bugün bazı sabetayistlere baş örtüsüne verdiği destekten dolayı teşekkür ediyoruz...
Bazılarına...


Sebataistin anlamı ?????

Sakın ha bilmeden münafık olursun.

manifesto
16-02-2008, 11:12
Tüm şöhretler sabetaycı desenize. Cengiz candar, barlas , ılıcak çok iyiler bana göre..

Aslında Barlas Sabateyist değil eşi onlardan
Ancak onların mahallede büyüdüğü için etkili oluyor
Ilıcak ailesi zaten sabetayci
Esasen Medyanın ESKİ aileleri genelde yahudi dönmesidir

Çünkü Bab-ı Ali derdest edilince o işi müslüman türkler çevresinde uzun süre devam ettiren olmadı

Bir tekel oldu yani

Şimdi Mason biraderler yasağın kalkmasına kızmış deniyor,ancak sabetaycılar ile olan bağları deşifre olursa toplumun gözünden daha da düşecekler

Ben ilginç hikayelerde biliyorum

Mesela Hitler fransayı işgal edince işgale uğramamış fransız kesiminde 25 bin cicarında Türk yahudisi vardı

Aralarında Sabateycılar da var
O günün TÜRK büyük elçisi de Bir Sabetaycı
Onları Nazilerden kaçırarak Türkiyeye getiriyor
Bu olay batıda da pek meşhurdur

Ahi Evran
17-02-2008, 01:28
Sebataistin anlamı ?????
Sakın ha bilmeden münafık olursun.


sabetayist

sebataistin anlamı ne ola ki ? :)

Dua Nur
17-02-2008, 06:08
Çok entersan bir yazı, mason müslümanlarda varmış, hürriyetten alıntı yaptım.

Dinci basının nakaratı günlerdir sürüyor: "Masonlar düğmeye bastı!" "Laiklik mitinglerinin arkasında mason locaları var!" "Başörtüsü yasağını mason biraderler savunuyor!"

Hiçbir belge ve bilgiye dayanmadığı halde bu iddiaları sürekli tekrarlayan dinci basın, bu topraklara masonluğu kimlerin getirdiğini; önde gelen bazı din adamlarının mason olduğunu biliyor mu? Sürekli alıntı yaptıkları, mücadelesinden övgüyle bahsettikleri bazı "İslamcı mücahitlerin" mason localarına kayıtlı olduğundan haberdar mı? Başörtüsü konusunda mason din adamlarıyla aynı görüşte olduklarını tahmin edebiliyorlar mı? Tarihleriyle yüzleşmeye hazırlar mı? İşte soruların yanıtları...

BUGÜN Türkiye’de başörtüsü merkezli tartışmaların benzerini tam 100 yıl önce Osmanlı’nın gazete ve dergileri de yaptı.

23 Temmuz 1908 tarihi, kimilerine göre sadece II. Meşrutiyet’in ilanıdır; kimilerine göre ise bir burjuva devrimidir ve Kemalist devrimlerin temelidir.

II. Meşrutiyet, Osmanlı’nın siyasal ve kültürel hayatında köklü dönüşümlere neden oldu.

En büyük devrim ise kadının toplumsal hayattaki yeri konusunda oldu.

Kadın sokağa çıkmaya, çalışmaya, dergi/gazete çıkarmaya, dernekler kurmaya, dükkánlar açmaya, sinemaya-tiyatroya gitmeye başladı.

Bu durum tartışmaları da beraberinde getirdi.

Dönemin yayın organlarında kadın merkezli tartışmalar oldu.

Üç grup vardı: Batıcılar, Türkçüler ve İslamcılar...

Musa Kazım Efendi

Dua Nur
17-02-2008, 06:09
ÖRTÜNMEYİ SAVUNAN MASON DİN ADAMI

İslamcılar, kadınların evden çıkmalarından hiç hoşnut değillerdi.

Bunlardan biri de, Şeyhülislam Musa Kázım Efendi’ydi:

"Şeriatımızda emredilen şeylerden biri de Müslüman kadınların kendilerine mahrem olmayan kimselerden örtünmeleridir ki; o da saçları dahil vücutlarını ziynetten (süsten) arındırılmış bir şeyle, şehveti celp etmeyecek bir elbiseyle örtmekten ibarettir."

"Eve ait vazifeleri kadına, ev dışındakileri kocaya yüklemek gerekir. Bunun aksi olamaz."

"Bir de kadınların yaratılış gayeleri, onların sırf dünyaya çocuk getirmeleri ve o çocukları terbiye etmelerinden ibarettir."

"Çok kadınla evlilikte, insanlığa ve medeniyete aykırı bir şey yoktur."

(Sırat-ı Müstakim, sayı 1, 2, 3; yıl 1908; Aktaran İ. Kara, Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi, I)

Bu sözlerin sahibi Musa Kázım Efendi (1858-1920) bir Şeyhülislam’dı.

Ve aynı zamanda masondu.

Osmanlı’nın "ilerici partisi" İttihat ve Terakki Cemiyeti üyesiydi.

Nakşibendi’ydi...

Türkiye’nin en büyük mason kuruluşu, "Hür ve Kabul Edilmiş Büyük Mason Locası" belgelerinde, mason olan ünlü din adamları arasında sadece Şeyhülislam Musa Kázım Efendi yoktu.

Üç şeyhülislam vardı...
Mustafa Sabri Efendi

Osmanlı Devleti’nin 118. Şeyhülislamı Mehmed Ziyaüddin Efendi (1846-1917) de masondu...

Mason şeyhülislamlardan biri de Mustafa Sabri Efendi (1869-1954) idi.

Kadınların bırakın çalışmasını, tek başına sokağa çıkmasına bile karşıydı.

Yani, kadın toplum hayatı içindeki yeri konusunda "mason biraderi" Şeyhülislam Musa Kázım Efendi ile aynı görüşteydi.

Ama ayrı oldukları konular da vardı:

"Biraderi" Musa Kázım Efendi’nin üyesi olduğu İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne muhalifti.

Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın üyesiydi.

Bu farklılığı yazmamın nedeni var:

Dinciler, tüm masonları aynı siyasal görüşte sanıyor!

Bunun örneklerini görmeye devam edeceğiz...

Bugün birçok masonun, "biraderleri" Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin şu görüşlerini öğrendiklerinde çok şaşıracağına eminim:

"Benim elimden gelse Türkleri Arap yaparım, diğer Müslümanları da. Bunların vaktiyle Araplaşmadığına da çok eseflenirim. Arap dili, ne Türk diliyle ne de Çerkez diliyle kıyas kabul etmeyecek derecede üstünlüğe sahip olduğundan, insanın, milliyetin küçüğüne sahip olup da onunla iftihar edeceğine büyüğüne sahip olarak onunla iftihar etmesi daha kárlı ve makul olur." (Yarın Dergisi, 14 Nisan 1930)

Bu düşüncede bir din adamının, Kuvayı Milliyecilere karşı fetva vermesine, Sevr Antlaşması’nı savunmasına şaşırmıyorsunuz.

Ve dolayısıyla Mustafa Kemal’in, Şeyhülislam Mustafa Sabri’yi 150’likler listesine koyup yurtdışına kovduğunu da anlayabiliyorsunuz.

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, Türkiye’deki Gümrük ve Tekel Bakanlığı ve Başbakanlık yapmış olan Suat Hayri Ürgüplü’nün babasıydı.

Başbakan Ürgüplü de masondu.

İşin garip yanı, kardeşi gibi, siyasetle ilgilenen ve Demokrat Parti’den milletvekili olan Münip Hayri Ürgüplü’nün de ağzından İslam, Müslümanlık vb. sözcükler düşmezdi!

Hür ve Kabul Edilmiş Büyük Mason Locası belgelerinde, mason olan din adamları listesi; Müderris Mahmud Esad Efendi, Berlin Sefareti Başimamı Mustafa Hafız Şükrü, Sefaret İmamı Haşim Veli, bir dönem Darülfünun’da rektörlük yapan Babanzade Ahmed Naim Bey dile sıralanıyor.

Bu isimler öyle sıradan kişiler değildi.

Örneğin; Babanzade Ahmed Naim Bey (1872-1934), siyasal İslamcı düşünürlerin önde gelen isimlerindendi. İslamcı fikir hayatının oluşmasında büyük payı vardı.

Milliyetçiliğe karşıydı:

Dua Nur
17-02-2008, 06:15
’TÜRKLÜK DEĞİL MÜSLÜMANLIK ÖNEMLİ’

"İrşadlarınız, hizmetleriniz ’Türklük’ adına değil ’Müslümanlık’ adına olsun. ’Türkler’ hitabı yerine daima ’Müslümanlar’ hitabını kullanınız. Cengiz’in yasasını bilmek, İlhan’ın yurdunu tanımak, Altınordu’yu anmak bize lazım değil. Bize Muhammed’in şeriatı, İslam yurdunu, İslam mücahitlerini bilmek, tanımak lazım gelir." (Ahmed Naim, İslam’da Dava-yı Kavmiyet. s. 18)

Laikliğe karşıydı:

"Hükümeti, dini korumak ve emirlerini yerine getirmekle şeran vazifeli bilen halkımız, hükümetin bu vazifeden imtina ettiğini hoş gördüğü gün, diğer dini vazifelerini de buna bağlı olarak ahlaki davranışlarını da, içtimai vazifelerini de ihmal eder." (Sebilürreşad Dergisi, 1918)

Siyasal İslamcı Babanzade Ahmed Naim, son devrin mutasavvıflarından Fatih Türbedarı Ahmed Amiş Efendi’nin de damadıydı.

Sebilürreşad Dergisi’nin yazarlarındandı. ebilürreşad Dergisi deyip geçmeyiniz, bugün yayın hayatını sürdüren dinci gazete ve dergilerin temeli orasıdır!

Peki, Sebilürreşad nasıl doğdu? e masonlarla ne ilgisi vardı? dinci basının arkasındaki masonlar. sebilürreşad "Müslümanların uyandırılması ve yüceltilmesi için" çıkarıldı. Derginin adı konusunda Mısırlı Prens Abbas Halim Paşa bir teklifte bulundu: "Kuran’dan bir sayfa açalım, ne isim çıkarsa oradan alalım." Besmeleyle bir sayfa açtı. "İttebiuni ehdiküm Sebilürreşad" ayeti çıktı ve isim bulundu: Sebilürreşad. Abbas Halim Paşa

Aralıklarla da olsa 1908’den 1965 yılına kadar yayımlanan dinci Sebilürreşad’ın mali kaynağı Kavalalı Ailesi’ydi.Osmanlı’nın son yıllarını okuduğunuzda karşınıza sık sık "Sadrazam Mısırlı Said Halim Paşa"; "Vezir Mısırlı Halim Paşa"; "Mısırlı Prens Abbas Halim Paşa" gibi "Mısırlı Paşalar" çıkar.

Ancak bu aile "Mısırlı" değildir! Kavala Ailesi’nin atası ünlü Osmanlı paşası Selanik/Kavalalı Mehmed Ali Paşa’ydı.Aile Mısır’a hákim olduktan sonra "Kavalalı" adını bırakıp "Mısırlı" adını kullanmaya başladı.

Sebilürreşad Dergisi’nin isim babası ve finansörü Abbas Halim Paşa, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın torunu; Abdulhalim’in oğluydu.
Said Halim Paşa

Abbas Halim Paşa’nın ağabeyi ise ünlü bir isimdi: İttihat ve Terakki döneminde, dört yıl (1913-1917) sadrazamlık yapan Said Halim Paşa.

Sadrazamlıktan önceki görevi, İttihat ve Terakki Cemiyeti Genel Sekreteri’ydi; yani öyle sıradan bir İttihatçı değildi. Kardeşi Abbas Halim Paşa ise İttihat ve Terakki döneminde önce Bursa Valisi, sonra Nafia Nazırlığı yaptı!

Ne diyor siyasal İslamcılar: "İttihatçıların arkasında masonlar vardır!"Sanki dinci Sebilürreşad’ın arkasında yoklar.İslamcı Sebilürreşad’ın yazarı Sadrazam Said Halim Paşa (solda) aynı zamanda masondu! (İlhami Soysal, Türkiye’de ve Dünyada Masonlar, s. 380.)

İngiliz kaynaklara göre iki kardeş de masondu:İngiltere’nin İstanbul Büyükelçisi Sir G. Lowtherin, İngiltere Dışişleri Bakanı Sir C. Harding’e gönderdiği "gizli" mahreçli raporlarda, İttihatçı-Yahudi ve Mason ilişkisini isim isim anlatmaktadır. (Prof. Eli Kidor, "Arabic Political Memories and Other Studies" Londra 1974; Aktaran, Gündüz Gazetesi, 19.5.1998.)

Durun bitmedi. Ailece masondular!Abbas Halim Paşa ile Said Halim Paşa’nın babaları Prens Muhammed Abdülhalim Paşa da mason idi.

Üstelik Fransız Yüksek Şûra (Büyük Doğu/Grand Orient) üyeliğine kadar yükselmiş önemli bir masondu. masonolmakla kalmadı; 1861’de Fransa Maşrık-ı Azam’ından patent alarak, "Şûra-yı Ál-i Osmani" adında Osmanlı locasını kurdu!..

Türkiye’deki masonlar aynı zamanda iyi bir Müslüman’dır. Ama gel gör ki dincilere bunları anlatmak zordur. :O

"Mısırlı" ailesinde mason çoktu: 1909’da kurulan Türkiye Büyük Locası’nın kuruluşuyla ilgilenmesi için Avrupalı "büyük üstadlar" kimi görevlendirdi dersiniz: Mısırlı Prens Aziz Hasan Paşa’yı!

Yani Abbas Halim Paşa ile Said Halim Paşa’nın amcaoğlunu...Sadrazam Said Halim Paşa, Sebilürreşad’da bakın neler yazdı: "Müslümanların kurtuluşu ve saadeti onların tam olarak İslamlaşmalarındadır." (Aktaran Kara, cilt I s 114)

"Osmanlı siyasi birliği, Avrupa Hıristiyan hükümetlerinde olduğu gibi milliyet esasına değil, İslam birliği ve kardeşliği esasına dayanmaktadır. (...) Kanun-u Esasi’mizi seçerken çok aldanmış olduğumuzu itiraf etmemiz lazım gelir." (İbid s. 144-145)

Sadece Sebilürreşad’ı desteklemediler. Abbas Halim Paşa, Prof. Ömer Ferit Kam gibi "İslamcı düşünürleri" eğitim öğrenim için Avrupa’ya gönderdi. Mehmet Akif Ersoy’un Mısır’daki finansörüydü.

İlginçtir: Her taşın altında mason parmağı arama paranoyaklığı Sebilürreşad ile Türk basınına girdi. Sebilürreşad hem masonlardan para aldı hem de her taşın altında mason aradı!

Dün bugünden farklı değil. Dinci gazeteler masonları önce en yakınlarında aramalıdır! Soğuk savaş ürünü İlim Yayma Cemiyeti, Komünizmle Mücadele Derneği ve Aydınlar Ocağı kadrolarına bakmalıdırlar.

İşe, İlim Yayma Cemiyeti başkanlığı yapmış, hac ticaretiyle ilgilenmiş ve bu arada 9 Kasım 1967 tarihinde Murad Locası’na kaydolmuş bir dinci kardeşleriyle başlayabilirler. Bu kesmezse, dinci önderlerinin hayatlarını incelesinler.

Hadi ikisini biz yazalım. Mason İslamcı lider. DİNCİ Sebilürreşad’ın káğıdı ve parasının nereden/kimlerden geldiği ortada. Bunu öğrendik... Peki...

Bu derginin düşünce ideoloğu kimdi: Cemaleddin Efgani... Cemaleddin Efgani

Said-i Nursi, Mehmet Akif, Eşref Edip, Şemsettin Günaltay, Said Halim Paşa gibi dergi yazarları en çok ondan etkilendi. Cemaleddin Efgani ve öğrencisi Muhammed Abduh’un makaleleri Sebilürreşad’da sık sık yer aldı. Ama nedense "Doğu’nun Çırpınan Şahini" Efgani ve öğrencisinin gizli kimlikleri bu yayınlarında pek geçmedi...

Oysa... Cemaleddin Efgani masondu! Kahire’deki Şarkın Yıldızı Locası’na 7 Temmuz 1868’de girmişti.

Numarası 1355 idi. "Mısır’da kurulan mason localarının başına Cemaleddin Efgani ve ondan sonra Muhammed Abduh getirildi. Bunlar Müslümanlar arasında masonluğun yayılmasına çok yardım ettiler." (Yahudilik ve Masonluk s. 350)
Muhammed Abduh

"Efgani’nin talebesi Abduh gibilerin kimler tarafından destek gördüğüne dair zamanında İngiltere’nin Mısır sömürge Valisi Lord Cromer’in söylediği şu söz ibretliktir: Kuşkusuz İslami reformist hareketin geleceği Şeyh Muhammed Abduh’un çizdiği yolda ümit vaat ediyor. Ve o yolun yolcuları Avrupa’nın her türlü yardım ve teşviklerine layıktırlar." (M. Muhammed Hüseyin, Modernizmin İslam Dünyasına Girişi, s. 9192)

Mason Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi de, Abduh ile ilgili şunları söyledi: "Üstadi Efgani vasıtasıyla, masonluğu Ezher’e idhal (sokan) eden odur." (M.Sabri Efendi, Mevkıfu’l-Akl ve’l-ilm ve’l-Alem, Beyrut 1314, c. I s. 133)" (21.10.2004)

Tarihte sürpriz çok! Cemil Meriç "Umrandan Uygarlığa" kitabında şöyle yazdı:

"Zavallı Türk intelijansiyası! Kimlerin peşinden gitmemiş. Düşmanları dost, dostları düşman olarak tanımış. Peygamber’in adını anmaya cesaret edemeyen bir Efgani’yi Peygamber kadar saygıya layık görmüş."

Daha ayrıntılı bilgi isteyenler, "Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı/Efendi 2" kitabıma bakabilirler.

Soner Yalçın


Soner Yalçın

KuTeYBe
17-02-2008, 06:28
Musa Kazım gibi, Rıza Tevfik gibi, Mustafa Sabri gibi Türkler'in içinden olup da mason olanlar var. Ne var ki kanaatimce burada bir yanlış anlama sözkonusu. O dönemle ilgili okuduklarımı birleştirdiğimde ortaya çıkan şu durum var: Mason localarına kaydolmak bir moda. Uygulamalara baktığımız zaman durum öyle değil. Dönenler eğer seslerini duyurma ihtiyacı hissetmişlerse bunu bir şekilde duyurmuşlar, duyuramayanların üstünde sonra bir yafta olarak kalmış.

Sonraları masonluk/farmasonluk "dinsizlik" ile eş-değer anılmaya başlanmış. Sözcük anlam kaymasıyla tamamen değişmiş ve artık mason eşittir dinsiz diye algılanmış. Musa Kazım'ın fetvalarına bakın, dehşet şeyler var! Bugün Nurcu olmak ne kadar modaysa ya da içi boşaltılmış tesettüre girmek ne kadar modaysa o dönemde de bir anlamda "aydın" olmanın kanıtı gibi görülmüş lâkin insanlar uygulamada yine inandığını yapmış. Örtüyse örtü, kafire kafir demekse kafir demek misâlleri gibi.

Ahi Evran
17-02-2008, 13:19
Musa Kazım'ı duydum da Mustafa Sabri'de mi mason!!! :)
Bizim Mustafa Sabri'ciler duymasın!!!
Mustafa Sabri canım, müfrit eşari, "maturidilerin baş düşmanlarından"...

mevlanahalid
18-02-2008, 07:47
Soner yalçın yaptığın ve yazdığın yukarıdaki zevatları zaten biliyoruz.Bilinmedik zevatlar ve medyacılarıda biliyoruz.Küfür tek millettir.Dayanakları şeytan ve nefisleridir.Hiçbir kuvvetleri yoktur.

mevlanahalid
18-02-2008, 08:00
Ayrıca geçmiş madem geçmiş o halde tarih bilgilerim doğrumu acaba diye paylaşalım bakalım.
Osmanlı imparatorluğunu yıkıp, yani devleti aliyeyi sultaniyeyi islamiyeyi yıkıp Asıl islamı ve kuranı yok etmek niyeti ile bu müslüman topraklara yerleşen bütün şer odakları, dinsiz ,kafirler 1850 yılından itibaren akın akın cemiyetler kurdular. Fakat buda ALLAH c.c tarafından bir imtihandır.Başı boş bir hastalık, değildir.Planlı ve programlıdır.Çünkü Kader kitabında her şey yazar.

Sonra okumuş insanlara , imanı zayıflara pençe atıp dinsiz kafir mürted yapdılar.O insanlar imtahanı kayıp etti, dalalet karanlığına düştü, esfeli safiline uçtu.

Şimdi bu ve benzeri cemiyetler kafirdir.Zındıktır.Müslüman kanıyla ve toprağıyla beslenen global kafiri zındık heyetidir.Şeytan ve insi şeytanlardır.Eğer şeytan insan bedenine girse bunlar gibi olur.

o halde bizim vazifeyi aslıyemiz Bütün ehli imanı islam ve kuran ve imana devet etmek. Ey ehli iman iman ediniz. ayeti kudsiyesini tebliğdir.

Hakiki imanı elde eden insan kainata meydan okuyabilir.

Turkbeyi
19-02-2008, 08:21
TÜRKİYE’DEKİ YAHUDİLER SABETAYCILAR


SEBATAY SEVİ KİMDİR ?
Bu gizli mezhep, İzmir'de Türkler arasında Kara-Menteş lakabıyla anılan İspanyalı muhacir yahudi Modehay Sebi (Geyik) oğlu Sabetay Sevi (1632-1675) tarafından kuruldu. Hahamlık tahsil ederken "Zahor" yorumuyla"Kabbala" adı altında toplanan teosofik fikirlere merak sardıran bu genç Yahudi, o asırda zuhuru beklenen Mesihin kendisi olduğu iddiasıyla ortaya çıkmış ve İzmir'de 1648 senesinde mesihliğini ilan etmişse de, bu iddiasında fazla ısrar etmemiş, fakat Mısır, Kudüs ve Atina'ya bir yaptığı bir geziden sonra "1666"da (bu tarih Hıristiyanlar arasındada Mesihin zuhur tarihi diye kabul edilir) mesihliğini tekrar ilan etmişti. İzmir yahudilerinden etrafında pekçok taraftar toplanmış ve şöhreti bir taraftan ta Budin'e, diğer taraftan Lehistan, Almanya, Hollanda, İngiltere, İtalya ve Kuzey Afrika'ya kadar yayılmıştı. Hatta İran'a kadar varan bu şöhret ve nüfuz, Acem Yahudileri arasında bile bir hareket uyandırmış ve onlar: "Bizim mesihimiz geldi, artık toprak bellemeyiz" diye ayaklanmışlar.Musevi inanış ve ibadetinde farklar yapmaya kalkışan bu hahamın hareketini İstanbul Hahambaşılığı hoşgörmeyerek, kendisini aforoz etmeye ve hatta -bir rivayete göre- öldürtmeye kalkışmış ve diğer taraftan Yahudilerin her günkü dualarında padişahın adı geçen fıkrayı, "Padişahlar padişahı" ve hatta "Davud'un oğlu Süleyman" şeklinde değiştirmesi Osmanlı hükümetinin de dikkatini çekmiş ve genç haham ancak bundan sonra takibe alınmıştı.Hakkında ileri sürülen ithamları reddetmiş ve "İslamiyeti kabul etmek veyahut idam olunmak" arasında tercih yapmak zorunda bırakılınca Müslüman olmuş ve Mehmed Efendi adını almıştı. Ona inananlar kendisine alenen mesih gibi tapmaya cesaret edemeyerek, Müslüman kisvesine bürünmeyi uygun görüyorlardı. Esasen Sabetay'ın "18 emrinden" 16.'sında, "göz boyamak için müslüman gibi görünmek lüzumu" tavsiye edilmişti. Bir müddet sonra Hahambaşılığın da bastırmasıyla Sabetay'ın propagandadan menedilerek, İstanbul'a çağrıldığı ve Kuruçeşme'de ikamete zorlandığı biliniyor.Buradan sonra Kağıthane'de bir yere gizlenen Sabetay, yine Yahudilerin şikayeti üzerine, Arnavutlak'ta Berat şehrine sürülmüş ve beş sene yaşadığı bu şehirde veyahut -bir rivayete göre- hava değişimi için gittiği Ülkün'de (?) 30 Eylül 1675'te öldü. Sabetay'ın bu kadar maceradan sonra iddiasından vazgeçerek Müslüman olması arkasından gidenler arasında şiddetli gazap ve hiddet uyandırmış ve ancak sınırlı sayıda müridleri asıl mesihin göğe çıkıp, Müslüman kıyafetinde dolaşan zatın onun "hayali" olduğuna inanarak, kendisine sadık kalmışlardır...

" ... Bir insanın Sebataist olup olmamasının ne gibi bir sakıncası olabilir? Sizce İsmail Cem, bu ülke için nasıl bir tehlike oluşturuyordu?
- Bakın hanımefendi, bu işe başlarken 1967«yi milat aldım. 1967«den önceki Sabetaizmi ben bağrıma basıyorum. Ama 1967«den sonra şunu görüyorum: Sebatistlerin bir kısmı artık Türkiye«ye sadık değiller. Bir de endogami nedeniyle, iç evlilik yani, çok aptallaştılar. Bana bugün Aydın Menderes ve diğerleri ‘Nasıl olur da İsmail Cem«in zekasının bu kadar düşük olduğunu bildin?’ diyorlar. Ben sezgilerimde hiç yanılmadım... Ama bugün ortada olan şarkıcılara, sanatçı geçinenlere bakın. Bunların bir kısmına yüz bin yıl kadınsız kalsam elimi sürmem! İşte onların hepsi bu kabileden! Hem güzelliğimiz, hem sanatımız, hem müziğimiz hem de ahlakımız bozuldu!
Ve bütün suç İbrani kökenlilerde öyle mi!
- Hep bunlar ortadaysa, belli yerlere başkası gelemiyorsa bunlar yüzünden diyebiliriz tabii...
İyi de siz İpekçi ailesiyle filan da sınırlı kalmıyorsunuz. ‘Sanatımız, müziğimiz bozuldu’ derken, Gülben Ergen’i Sertab Erener’i kastediyorsunuz. Size göre neredeyse herkes Sabetaist! Bu biraz komik değil mi?
- Değil efendim. Tabii ki onları kastediyorum. Ayrıca bu ülkede kekeme biri - BEYAZ - talk şovcu olabiliyorsa, o da İbrani kökenlidir diyorum. Ama esas olarak ben kişilerle değil, yasalarla uğraşıyorum. Türkiye«de İbrani asıllı olmayan biri Dışişleri Bakanı olmaz. Tek tük istisnalar vardır ama bu sonucu değiştirmez. Sözünü ettiğim klanın dışında kalanlar, Türkiye’de bir yere gelemez. Mesela, TRT Genel Müdürü olamaz, MİT Başkanı olamaz... Bir insan kabiliyetsizse ama çok para kazanıyorsa Türkiye’de, o büyük bir ihtimalle İbrani asıllıdır diyorum ve araştırmaya başlıyorum. Tabii Sedat Ergin gibi İbrani asıllı olduğu halde geldiği yeri hak edenleri araştırmıyorum.Mesela Musa Anter. Ki benim dostumdur, Adana’da parasız yatılı okumuştur. O zamanki deyimle, tam bir kıro. Ama bu kıro, zengin bir Kürt aliminin kendisinden 10 yaş küçük kolejde okuyan kızıyla evlenmiştir. Sizce nasıl oluyor? Ben böyle bir vakayı incelerim...Pes yani. Bu şimdi komplo teorisi değil de ne! Mustafa Erdoğan da size göre Kürt Yahudisi. Ve İbrani kökenli olan Gülben Ergen’le sevgili olması tesadüf değil...
- Değil tabii.
Sabetaizmin üç kolu var: Yakubiler, Karakaşlar ve Kapaniler. Osman Kibar, Melih Kibar, Nazlı Ilıcak Kapanidir. Nereden çıkartıyorum? Nazlı Ilıcak«ın dayısı Turhan Kapancı’dır. Yakubiler, aşağı yukarı asimiledir. Ama bir Karakaşi hiçbir zaman bir Türk’le, Müslüman’la evlenmez, dahası yatağa giremez. Bunları ben icat etmedim ki. Rıfat Bali’nin kitaplarına bakın. Ben ne yapıyorum? Bu işi bilim haline getiriyorum. Beğendiğim yüce tuttuğum üç kadın var. Biri Halide Edip. Ama ben onun İbrani asıllı olduğunu biliyordum. İkinci kadın, Behice Hanım«dır. Onu da çok severim ama o da İbrani asıllıdır. Üçüncüsü de Sabiha«dır. Ama ben Sabiha«nın kızı Yıldız’ın zekasının çok düşük olduğunu da yazdım. Mecburum bunu yazmaya. Bir de tabii Fethi Okyar meselesi var. ‘Efendi’ demişler ona. "
Atatürk’ün durumu nedir? Sizce, o da mı İbrani kökenliydi?
- ‘Yalçın Küçük ve Soner lafı buraya getiriyor’ diyenler gayri samimi. Bütün bu anlattıklarımdan Mustafa Kemal’e bir sonuç çıkmaz. Eşi Latife Hanım’ın Sabeaist olması da bu durumu değiştirmez. 19. yüzyılda Sabetaistler arasında evlilik yasağı vardı. Cemaat, bu yasağı ancak şöyle bozardı: Osmanlı’da gerçekten yükselebilecek İbrani kökenli olmayanlarla kızlarını evlendirirdi ama doğacak çocukları İbrani olarak yetiştirirlerdi. Ne var ki Mustafa Kemal’le Latife’nin çocuğu yok. Zaten Mustafa Kemal’in İbrani kökenli olduğuna dair bir belge de yok. Bulamazsınız da. O fakir aile çocuğuydu, fakirlerin istatistikleri tutulmaz. O böyledir demiyorum. Ama Mevhibe Hanım böyledir...
İsmet İnönü, Sabetaist değildi ama eşi öyleydi. Dolayısıyla doğan çocuklar İbrani kökenlidir ve öyle yetiştirilmiştir. Ortada belge olmamasına rağmen dönmelik ve Yahudilik üzerine ne kadar kitap okursanız okuyun, ‘Mustafa Kemal de bizdendir’ iması vardır. Şişli Terakki’nin yayınlarına bakın ya da İnternet’e girin dünya literatüründeki Sabetaistelerle ilgili maddelere bakın, hepsinde Mustafa Kemal’in kuvvetle böyle olduğunu ima edilir. Oysa gerçekte onun İbrani kökenli olduğuna dair bir arşiv bulunamamıştır. Zaten o geldiği yerlere hakkıyla gelmiştir...( Ayşe ARMAN ,YALÇIN KÜÇÜK'LE RÖPORTAJ: HÜRRİYET :07.06.2004 )


İpekçi ailesini anlatan Selanik'ten İstanbul'a İpekçiler ve İsmail Cem adlı kitap'tan :
" ...Büyükada'nin en güzel yeri olan Nizam'da otururlardi : Yalman'lar, Dervis'ler, Mina Urgan'in babasi Tahsin Nahit ve Rusen Esref Ünaydin ile beraber ( S.7)Müzisyenler Lebibe Ihsan Sezen ve Neyyire Hanimlar'dan bahsediliyor.( S.11) , Istiklal Mahkemesi yargiclarindan Kilic Ali, Altemur Kilic'in babasi...( S.14 ) Selanik'teki cemaatten Bektasilige ve Mevlevilige meyleden ailelerin sayisi hiç te az degildi.( S.77) , Ünlü ceza hukukçusu Od. Prof. Sulhi Dönmezer ( S.113),.. "

ILGAZ ZORLU İLE RÖPORTAJ

" ...Sabetaycılar, Osmanlı Devleti'nin ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kayıtlarına göre Müslümanlar. Ben, Müslüman olmadıklarını iddia ediyorum. Sabetaycılık, 17. yüzyılda ortaya çıkmış, Sabetay Sevi'nin kurduğu bir Yahudi tarikatıdır. Sabetaycılar, 17. yüzyıldan 1920'lere dek Yahudiliğe bağlı kaldılar. 1924'te Karakaş Rüştü vakası yasandı. Karakaş Rüştü, Ankara'da Millet Meclisine başvurdu ve Sabetaycılığı resmen mahkemelere sundu. Türkiye’de Sabetaycılık diye bir şey olduğunu söyledi ve bunun araştırılmasını talep etti. Konu, o zamanın Vatan, Vakit, Son Saat gibi gazetelerinde tartışıldı. Fakat hiçbir sonuca varılamadı. Ayni tartışma 1937 yılında yeniden gündeme geldi. Ahmet Emin Yalman ve Yunus Nadi arasında bir tartışma geçti..
- Yunus Nadi de mi Sabetayistti sizce?
- Hayır ama sanıyorum esi Berrin Nadi Sabetaycı idi. Sabetaycılar üç-dört örgütte etkinlik gösterdi: Mason locaları, İttihat ve Terakki, Melami ve Bektaşi tarikatı ve ordu.
- Ordu mu?
- Evet.
- Bugun de orduda...
- Tabii. Bugun de orduda Sabetaycilar var ve Sabetayci generaller var. Simdi ben burada isim vermeyecegim...
- Neden?
- Cunku dava acilmasini istemiyorum. Onalti tane hakaret davasi actilar. Cunku Sabetaycilik bir hakaret gibi algilaniyor. Halbuki bugun bir ordu komutani ve bir kuvvet komutani Sabetayci kokenlidir. Ve bundan baska pek cok Sabetayci kokenli kurmay subay var... CHP, kendisini Ittihat ve Terakki'nin devami olarak gorup, devrimci bir kimlik edindigini soyluyor. Ben de bu devrimci kimligi Sabetaycilarin ortaya cikardigini ve Turk siyasetini sekillendiren onemli bir faktor oldugunu soyluyorum. Solcular biraz kizacak ama, isin gercegi, Turkiye'deki sol hareketi kuranlar Sabetaycilardir. Mustafa Suphi ve Sefik Husnu Sabetaycidir. Yalcin Kucuk'un Tekelistan adli kitabına da bakmanizi öneririm.
- Turkiye'de solculugun temellerini Sabetaycilar atti diyorsunuz?
- Elbette. Yiıdız Sertel'in annesi Sabiha Sertel Sabetayciydi, zaten kızı anılarında bunu anlatıyor. Dervis ailesinden gelen onemli insanlar var ve bunlar Yıldız Sertel'le akrabalar. Ben size su anlattiklarimi mahkemelere delil olarak sundum, o acıdan bir problem yok.
- Bu soylediginiz, Ataturk'un Sabetayci olmadigi anlamina mi geliyor?
- O konuya hic girmeyecegim cunku bu konuda elimde kesin veriler yok, arastiriyorum. . Yalniz, Ahmet Emin Yalman'in Mustafa Kemal'le 1927'de yaptigi roportajda, Yalman sunu soyluyordu "Sizin hayatinizi etkileyen iki öğretmen var. Biri benim babam, oteki de Semsi Efendi'ydi." Semsi Efendi, benim buyukbabamin buyukbabasidir. Ataturk'un ilk ogretmeni Semsi efendi bir hahamdir ve benim ailem de 17 kusak boyunca bir haham ailesi olarak gelmektedir. Bu arada, Ahmet Emin Yalman da Sabetaycidir. Ataturk'un Sabetayci olup olmamasi onemli degil ama su bir gercek ki Ataturk, Sabetayci kulturun icinde yer almis bir insandi.
- Eger size Rahsan Ecevit'in Sabetayci oldugunu soylememi istiyorsaniz, tamam Rahsan Ecevit Sabetayci kokenlidir; ben size bunu soyleyeyim, siz de yazin fakat..
- Hayir, benim boyle bir beklentim yok..
- Size biri "Sirf adamin biri bunu soyledi diye nasil yazarsin?" diye sorabilecegi icin ben size 1924 mubadelesini anlatmak zorundayim. 1924 mubadelesinde Rahsan Ecevit'in ailesi ve benzeri aileler Selanik'te ve civarinda bulunan mal varliklarina karsilik Istanbul - Ankara - Izmir'de mulk alamadiklarindan, Cumhuriyet devrinde bir komisyon kurulmus [Muhtelif Mubadele Isleri Komisyonu] ve bu komisyon tarafindan kendilerine Sebinkarahisar'dan toprak verilmistir. Simdi bu hanimefendi "Ben Sebinkarahisarliyim" diyor. Ve kendileri gidip Sebinkarahisar'da oturmamistir. Ciller'e gelelim: Gecenlerde DYP'den beni aradilar, soruyorlar "Tansu Ciller Sabetayci mi?" Tansu Ciller'in babasi, Mustafa Necati Ciller'di galiba adı, 1924 mubadelesi sirasinda ya Son Saat ya da Vakit gazetesinde muhabirdi ve Karakas Rustu'yu birebir izleyen biriydi. Cemaat tarafindan gorevlendirilmisti. Demek istedigimi, bir kisini Sabetayci olmasi, ille de bir dinî inanci surdurmesi demek degil, o kulturun icinden gelmesi demek. Mesela, bir Sabetayci hicbir zaman Islam'a inanamaz, bu mumkun degil.
- Bu durumda Kemal Dervis..
- Kemal Dervis'in Sabetayci oldugunu, simdi size bir makale vereyim ve hemen.. Kemal Dervis, Ismail Cem, Rahsan Ecevit ve can Paker dortlusu.. Can Pakerle ben akrabayim. Can Paker'in esi olan Mihriban hanim, benim annemin teyzesinin oglu olan Yasar Malta'yla Yeni Tekstil diye bir sirkette ortak. Size sozunu ettigim bircok insanla da akrabayim zaten, yani size verdigim bilgilerin cogu aile kaynaklarindan geliyor, asparagas degil.
... Halil Bezmen 1994'te Amerika'ya gitti ve "Ben Yahudi'yim, Turkiye'de baski goruyorum" dedi. Halil Bezmen mesela Kurt olsaydi, Amerika'da "Ben Kurt'um, baski goruyorum" deseydi ne olurdu? Devlet Guvenlik Mahkemeleri Halil Bezmen hakkinda dava acardi ve vatandasliktan cikarilmasi icin ugrasirlardi. Hicbir DGM, Halil Bezmen'in "Ben Yahudi'yim ve baskı goruyorum" lafini bir suc kabul ederek dava acmadılar. Cunku acamazlardi.
- Neden?
- Cunku, Turkiye'de uzun yillar ceza davalarinda bilirkisi olan Prof. Dr. Sahir Erman Sabetayciydi. Size verdigim, Sisli Terakki Lisesi'nin Vakfi'nin genel kurulunu gosteren belgeye dikkat edin. [Terakki Vakfi Genel Kurulu'nu gosteren iki sayfalik bir brosurde vesikalı fotograflari bulunan uyelerden soz etmeye basliyor.] Vakfin Baskan Yardimcisi Bulent Tanla su anda CHP'de ikinci adamdir. Yan tarafta Prof. Dr. Hasan Erman'in fotografi goruluyor; sozu gecen Sahir Erman'in ogludur Hasan Erman ve Istanbul Universitesi'nde ogretim uyesidir. 1972'de Inonu'yu deviren raporu yazan Prof. Dr. Ahmet Yucekok'u goruyoruz sayfanin altinda; o da su anda aktif olarak siyasetin icinde. Arka sayfanin basinda, Kemal Dervis'in yakin dostu Asaf Savas Akad var, Sabetaycidir kendisi. Ah, Can Paker de bu okulda, ne tesaduf! Asagida, TESEV'in cok onemli bir uyesi ve Turkiye Sabetaycilarinin siyasi orgutlenmesini saglayan adamlardan biri olan Prof. Dr. Ilter Turan'la karsilasiyoruz. Bu insanlarin cok kisa surede yukseleceklerini ve Turkiye'de cok onemli yerlere geleceklerini, Jarusalem Report dergisine yazdim.
- Madem oyle, kac Sayetayist oldugunu soyleyin.
- Ben, 1924'te 25 bin Sabetayci geldigini biliyorum. Bugune kadar da toplam nufusun 100 bin civarina ulastigini tahmin ediyorum.
- 1970'lerden itibaren CHP icinde bir degisim yasandi. Ismet Inonu'nun ekibine karsi Rahsan Ecevit bir ekip kurdu. Bu ekibin onde gelen isimleri Bulent Tanla, Ilter Turan ve Ahmet Yucekok'tu. Rahsan hanim, o tarihte, pek cok Sabetayciyi biraraya getirdi. IMF heyetinde de Turkiye'de de Kemal Dervis'ten cok daha iyi iktisatcilar oldugu halde Kemal Dervis getirildi cunku Rahsan hanimin istedigi biriydi ve Sabetayciydi. 12 Eylul'de kac tane Sabetayci tutuklandi bakalim. Ismail Cem o zaman aktif olaraksiyasetin icindeydi, tutuklanmadi. Bulent Tanla tutuklanmadi. Haklarinda dava dahi acilmadi.
- Ordu bilerek mi tutuklamadi yani?
- Askerlerin icinde de Sabetaycilar var. Mesela gecmisteki Genelkurmay Baskanlarindan Refik Tulga Sabetayci kokenliydi. Belki de ailesi bunu yalanlar. Burada ciddi bir problem var: Bir Sabetayci, "Ben Sabetayci degilim" diyebilir. Mesela, Orhan Pamuk, Aksiyon dergisinde aciklama yapiyor ve "Ben Sabetayci degilim" diyor. Bu bey, eski Istanbul Valisi Muhittin Ustundag'in akrabasidir. Yalcın Kücük'ün soyledigi cok ilginc bir sey var. Diyor ki "Turkiye'de bir insanin bir yere gelebilmesi icin Sabetayci olmasi gerekiyor." Ben de buna katılıyorum.
- Orhan Pamuk'un "buyuk romanci" olmasinin yaninda AB vb. Konularda beyanatlar vermesi sizce, Sabetayci olusuyla mi alakali?
- Sorarim size, mesela Can Paker kimdir? Henkel adlı firmanin genel müdürüdür. İşadamı degildir, maaslı müdürdür. Can paker ayni zamanda TESEV'in baskanidir. Bu beyefendi her hafta NTV'ye cıkıyor, neden sizce? Cunku NTV'nin sahibi Sahenk ailesidir. Sahenk ailesi Niğdelidir, ama Selanik gocmeni bir ailedir. Osmanli Bankasi ve Garanti Bankasi da bu grubunudur ve demec verebilecek bircok adamlari oldugu halde neden Can Paker'i her hafta ağırlıyorlar? Cünkü, Can Paker gelecegin basbakani olarak yetistirilen bir Sabetaycidir.
- Can Paker basbakan olacak oyle mi? Bu kadar basit mi sizce?
- Evet. Bakin, Turkiye bu kadar basit yonetiliyor. 200 milyar dolara yakin ic ve dis borcu olan bir ulke, eger oksurmek icin Amerika'dan izin aliyorsa ve bugun Turkiye'de yasayanlarin cogu bir sekilde kapagi Amerika'ya atıp colugumu cocugumu Amerika'da okutayım diye dua ediyorsa, Turkiye'de Ingilizce egitim veren okullardan cikan insanlar birinci sinif, geride kalanlar ikinci sinif vatandas oluyorsa, siz bunu secseniz de secmeseniz de bu olur. Ya secimle olur ya da 28 Subat sureci gibi, Cevik Bir gibi Sabetayci bir subayin yaptigi bir hareketle...
- Bir saniye siz Cevik Bir'e Sabetayci mi..
- Evet, bunu kendisi acikladi zaten. Simdi bana oyle sorular soruyorsunuz ki sasiriyorum. Yalcin Kucuk de Cevik Bir'in Sabetayci oldugunu ima ediyor ama acikca soylemiyor. Cunku cekiniyor. Ben bunlari soyluyorum cunku bir akademiye bağlı degilim, bir cemaat tarihcisiyim.
- Söylediklerinize gore, Turkiye'de Sabetayci bir siyasi ekip ve onlarin bir siyasi projesi var. Anladigim kadariyla da Turkiye'nin ekonomik bunalimindan istifade etmeye dayali bir proje bu ve pek de hayirhah degil... Simdi neden bu durum acığa vurulmuyor?
- Çünkü Sabetayci kokenli politikacilar cok buyuk miktarda para dağıtıyorlar. Mesela, cok merak ediyorum TESEV adli vakıf ABD hukumetinden ya da ABD'deki sivil toplum orgutlerinden ne kadar para alıyor ve bu paralarla kimlere is yaptiriyor? TESEV'in destekledigi bazi gazeteciler var. Bunlardan biri kim biliyor musunuz? Can Paker'in kızkardesi olan Canan Barlas'in kocasi Mehmet Barlas.
- Mehmet Barlas su anda Yeni Safak'ta yaziyor ve gazete icinde muteber bir konumda. Esi Sabetayist oldugu icin Sabetayist kulturle yakindan iliskili oldugunu soyluyorsunuz yani Mehmet Barlas'in?
- Evet, bunu soyluyorum.
- Mehmet Barlas'la Yeni Safak arasindaki..
- Bunu bana sormayin, Mehmet Barlas'a 10 bin dolar maas veren Yeni Safak'in idarecilerine sorun.
- Sizin yorumunuzu soruyorum. Yani Islamcilarla..
- Bakin, Türkiye'de birinci sinif vatandaslar ve ikinci sinif vatandaslar var. Diger ayrımlar bunun gerisindedir. Amerikalilar, her ulkede kendilerine destek olacak adamlari bulurlar, secerler. Bu insanlarla birtakim maddi iliskiler kurarlar, ABD'de yasama imkani ve benzeri avantajlar saglarlar. Sadece Turkiye'de degil, her yerde boyledir. Turk halki, kendisinin bagimsiz oldugu gibi yanlis bir inanci tasiyor. Halbuki bagimsizlik maddiyatla olur.
Libya Lideri Muammer Kaddafi "28 Subat surecinde Sabetaycilarin parmagi var" dediginde bu adamlar Libya'yla iliskileri kesmeye kalktilar. Aynı askerler, Cevik Bir Amerika'da Yahudi oldugunu soyledigi zaman neden bir sey yapmadilar? ... Bosna olayi benim cok ilgimi cekmisti. Avrupa'nin ortasinda bir soykirim yapildi. Ve buna Ingilizler karsi cikti. Teatcher, "Bu bir soykirim" dedi ama Avrupalilar hicbir sey yapmadi. Bugun Sirbistan'in AB'ye girmesi tartisiliyor.
-Turkiye'deki Sabetayistleri muthis bir guc odagi olarak sunuyorsunuz. Bu insanlarin karsisinda yer alan bir baska guclu unsur yok mu?
- Var, mesela Cerkezler var.
- Nasil yani?
- Devlet yonetiminde gorev alan Cerkez kokenli insanlar var. Ideolojik bir ayrim yapmak gerekirse... Sabetaycilarin karsisinda onlar kadar kuvvetli hicbir kesim yok...Yeni Safak'ta uc kisi var, bunlara dikkat edin. Bunlardan biri Cengiz Candar'dir, Sabetaycidir ve bunu Salom gazetesine verdigi beyanatta belirtmistir. Ikincisi, Mehmet Barlas. Ucuncusu de annesi Sabetayci kokenli olan Nazli Ilicak'tir. Butun bunlari anlatmanin durumu degistirmeyecegini de belirtmek gerek. Kimsenin umursadigi da yok zaten. Bana oyle acayip mektuplar geliyor ki.Size bir çırpıda dört tane Sabetayci disisleri bakani sayabilirim: Tansu Ciller, Ismail Cem, Emre Gonensay, Coskun Kirca. Kurtler de dahil hicbir etnik grubun dort disisleri bakani yok. Cunku boyle bir organizasyon yok... Şükrü Sina Gürel Sabetaycidir, istedigi kadar degilim desin.Rahsan hanim, Golda Meir'e benzer...

Sabetaycıları bilmeden, güçlerini ve tesirlerini hesaba katmadan, Türkiye'nin siyasi yapısını, resmi ideolojisini anlamak, zihinlere takılan sırların içyüzünü fehm etmek mümkün değildir. Bu konuya, ciddi ve ilmi araştırmalar seviyesinde yaklaşmadan, yakın tarihimizi çözmek mümkün olamaz...Kitapta ‘Yahudi' ya da ‘Sabetaycı' oldukları iddia edilen isimler şunlar: Tanzimat Başvekillerinden Ahmet Vefik Paşa'nın dedesi, Kıbrıslı Kamil Paşa, Halide Edip Adıvar'ın babası Mehmed Edip Bey, Ziya Gökalp'le birlikte Türkçülük yapan Alp Er (Asıl adı Mohiz Kohen), Maliye nazırı Cavit bey, Ahmet Emin Yalman, Abdi İpekçi, DP dönemi bakanlarından Emin Kalafat, Halil Bezmen, Akın Birdal'a suikast düzenleyen Tufan Güraltay... ( Mehmet Şevket Eygi 'Yahudi Türkler Yahut Sabetaycılar' ZVİ-Geyik Yayınları )



PROF. YALÇIN KÜÇÜK'TEN
Onomastique ( isim-bilim )

"...Ne yazık ki ülkemizde "isim-bilim" olarak türkçeleştirdiğimiz onomastique disiplini el değmemiş durumdadır; halbuki büyüleyici olduğunu söyleyebiliyorum. Her halde yahudi onomastique'i en zor olanıdır; çünkü Babylon sürgününden sonra İbrani'yi unuttular, İbrani isimleri Arami telaffuz etmeye başladılar, daha sonra da, MÖ. 3. Yüzyıldan itibaren elenizasyon ile birlikte isimlere Yunani ekler koydular, Ezra'nın Esdras olması ve bize 'Esra' olarak gelmesi örnektir, çoğu zaman isimleri bizim gecekondu evleri türünden eklemli durumdadır. Diasporada ise birisi İbrani ve diğeri yaşadıkları yere uygun iki isim almayı adet edindiler; bu nedenle bütün sabatayistler de iki isimlidir. Ancak bazen diasporada, ibrani ismi, çevirerek bulma yoluna da gittiklerini de görüyoruz; "Hayyim", İbrani'de "hayat" anlamındadır ve İtalya'da Hayyim yerine "Vital" kullanıldığını görüyoruz ve buradan "Vitali"
ismine ulaşıyoruz, "hayatım" anlamındadır ve Hakko'nun adıdır. "Eliezer" çok kullanılan bir İbrani adıdır; fakat, Arap ikliminde bunun tam karşılığı "Mansur" olmaktadır ve aynı anlama geliyor ve artık yahudi dünyasında aynı ölçüde taşınıyor, böylece Cem Mansur'un soyadına gelmiş oluyoruz... İbrani isimler sözlüğüne baktığımızda ise aradığımızı bulmakta gecikmiyoruz, has İbrani "Susan" ismi var ve bu "Suzanne" olarakta yazılıyor ki, tam söylenişi suzan'dır. "Suzan" İbrani'de "zambak" anlamına geliyor, bu sanatçımıza pek uygun düşüyordu...Bu sahne sanatçımız hakkında böyle bir iddiada bulunmuyorum, sadece sabatayistlerin ve hatta yahudilerimizin isim koyma yollarına işaret ediyorum. İsrail'de Adin/Edin adı çok modadır ve bunu Türkiye'de Edin biçimiyle ve yaygın bir soyadı olarak görüyoruz. İsrail'de isimler transseksüel olmakla birlikte kızlar için "Defne" adının çok taşındığını biliyoruz; Türkiye'de de yayılmaktadır. Bizde sabatayistler "Nilifer" adına da düşkünler, "Nili" olarak kısalıyor ve böyle söyleniyor; bu ad da İsrail' de çok seviliyor. "Eren" kuşkusuz, bizde Türk mistiğinde önemli bir yere sahiptir; Eran/Eren olarak şimdi Yahudi dünyasında da çok tutuluyor. Ve ülkemizde de ithal edildiğini saptıyoruz. Diğer yandan İttihat ve Terakki'nin önemli bir isim olan E. Caraso, soyadını "Karasu" yapmıştı, oğlunun adı Bilge Karasu idi, ve yahudi olarak tanınmayacak ancak "Bilge" aynı zamanda Tevrat'ta geçen ve "sevinç" anlamında bir isimdir. Ü
"Cem", Cem Boyner, Cem İpekçi, Cem Özer örnekleriyle bildiğimiz bir isimdir; "Mansur" soyadı, dünya yahudiliğinde çok saygındır ve Cem'in babası Ali Mansur
Orhan Pamuk'u yazdım, Tel-Aviv ve Londra'da çok beğeniliyor ve Türkiye'de beğenen tek bir insan çıkmıyor, bunu, değerler sistemimize bir suikast saymak zorundayız. Adını, Abdi İpekçi'nin Milliyet'inden aldığı bir ödülle duyurdu, bunun perde arkası çok dedikoduludur; Mehmet Eroğlu kazanmıştı, sonradan ortak yaptılar, belleğim beni yanıltmıyorsa, jüride A. İlhan vardı, biliyordur.
Yaşar Kemal, Yüce Gök ömrünü uzun etsin, tek romanlı yazardır; tüm yazdıklarının içinde roman sayılabileceğimiz sadece İnce Memet var. Karısı Tilda'nın çevresi ve Paris'te Abidin Dino'nun yahudilerin çok etkili olduğu Fransız Komünist Partisi'yle kurduğu ilişkiler sayesinde parlamıştır; hâlâ "Nobel Adayı" rantının üzerinde oturmaktadır. Demek, Türkiye'nin bütün değerleri ülke dışında yaratılıyor ve yahudi eli değmedikçe, değer değer olamıyor; buna isyan etmek durumundayız.
M. Gazi Yaşargil kimdir? Ne yaptı da bir çırpıda fahri doktora veriyoruz? Çankaya'da "üstün hizmet madalyası" takıyoruz, bizde hiç benlik bilinci yok mu? Belki İsviçre'de ameliyata gidebilecek üç-dört zenginin dışında Prof. Yaşargil, hangimize hangi hizmeti yaptı? Bu sorulardan sonra herkesi birlikte utanma seansına çağırıyorum. "Ey Türk Halkı, kimleri yükselterek seni alçaltıyorlar". Bunu haykırmak zorunludur. Peki cerrah Yaşargil çok yüce de, cerrah Göksel'in ne eksikliği var; Prof. Hüsnü Göksel; cenazesi Missuri ile getirilen Washington Sefiri Baydur'un damadı, tanınmış lobyist Ahmet Ertegün'ün eniştesidir, New York'ta doktorluk yapmıştır, istese kalabilirdi, eksikliği ülkesine dönmesi mi, demek, biz, Türkiye'de değer olmaz demek istiyoruz...Prof. Yaşargil'in "Dianne ile evlenmeyi tercih ettiğini" magazin basınından öğrenmiş bulunuyoruz. Modele uygundur ve kızının adı "Leyla" imiş; burada da tam isabet ediyoruz, ayrıca oğlunun adı da da "Can" olarak magazine geçiyor; bu isim, Fransızca "Jean" ve İngilizce "John" isimlerinin Türkçe simetriği sayılıyor ve İbrani'de Yohanan olduğunu biliyoruz. Demek isim-bilim de bir bilimdir, bu sonuca ulaşıyoruz.
Gazi Erçel Yaşar Bank'ı batırmakla suçlanmaktadır. Batık banka İzmirlidir ve onomastique açıdan "yaşar" sözcüğü üzerinde yeterli ölçüde durmuş buluyorum. İzmir de sabatayizmin vatanıdır, burada da sabatayistler, bir belediye başkanı, Osman Kibar, milletvekili Osman Kapani, bir gazete, Yeni Asır çıkardılar ve ben yıllardır, ilk kurşunun Hasan Tahsin tarafından atılmadığını yazıp duruyorum. Hasan Tahsin de, asıl adı "Osman Nevres' olan bir sabatayistti.
Özdem Sanberk ; "berk" veya "berg", "Bergman ve Rosenberg" örneklerdir, Ibrani'de "dag" anlamina geliyor ve çok tasiniyor. Bu arada kaydetmemde yarar olabilir; Madam Çiller'in oglunun da adidir ve yayina hazirlanmis.Sefir Sanberk, Avrupa Birligi genel sekreterligini reddederek bu vakfin basina geçti...İSİM BİR İPUCU, TEK BAŞINA SONUCA GÖTÜRMEZ : Sabatayist arastirmalarimda isim-bilim benim için sadece bir ipucudur; tek basina hiç bir sonuca gitmeyecegini tekrarliyorum. Sabataycilar arasindaki endogami kurali ve özellikle müslümanlarla evlenmeme yasasi, çok daha önemlidir...


Sabetaycı Yapılanma


ÜNIVERSITE: Ülkemizin hemen bütün önemli üniversitelerinin rektörleri yahudi asillidir. Bu da basörtüsünün neden siyasal islamin simgesi oldugu aldatmacasiyla çarpitildigini, rektörlerin neden yeni hükümete böylesine sasirtici bir çikista bulunduklarini açikliyor zannederim. YÖK baskani Kemal Gürüz, Istanbul üniv. rektörü Kemal Alemdaroglu ve medyatik yardimcisi Nur Serter, Koç üniv. rektörü Seha Tiniç, Galatasaray üniv. rektörü Erdogan Teziç, Bilgi üniv rektörü Lale Duruiz ve eski rektör Ilter Turan, Bogaziçi üniv. rektörü Sabih Tansal ve eski rektör Üstün Ergüder, Isik üniv. rektörü B. S. Yarman, Marmara üniv. rektörü Tunç Erem sabetayci (yahudi asilli)dır. Medyada çok görülen ve kanaat önderi olarak sunulan Asaf Savas Akat ve esi Nilüfer Göle, Eser Karakas, Ahmet Insel, Taner Berksoy, Kenan Mortan gibi hocalar ve medyada ismi çok geçen hukuk profesörlerinin çogunlugu sabetaycidir. Nasil Sisli Terakki ve Feyziye Isik Mektepleri cemaatin ortaögrenim okullariysa Isik ve Bilgi üniversiteleri de yüksekögrenim kurumlaridir.

ORDU: 28 Şubat'ın mimarı olan ve laiklik ve Atatürkçülük konusunu sasirtici üsluplarda dile getiren Çevik Bir, Dogu Aktulga, Dogu Silahçioglu (Sultanbeyli ilçesine dindar çogunluga nispet olsun diye izinsiz Atatürk heykeli diktiren pasa) ve Yalçin Isimer (GATA'nin açilisinda 'belleyecegiz' konusmasini yapan pasa) yahudi asillidir. Yalçin Pasa ayni zamanda masondur.Ordu, cemaatin disisleri kadar olmasa da oldukça güçlü oldugu bir kurumdur, çesitli dönemlerde genelkurmay baskanina kadar her düzeyde pasalarimiz oldu. Halen de Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman cemaatimiz mensubu her seviyede bir çok general ve kurmay subaylarimiz bulunuyor. Terfilerde ve atamalarda cemaat mensuplari gözetilir, harp okullari ve sinif okullarina mutlaka yeterli sayida ögretmen gönderilmesine dikkat gösterilir. ASAL'da her zaman birileri bulundurulur; eger ayni yüksek gelir düzeyine sahip aileler arasinda bir arastirma yapilsa sabetaycı olanlarin müslüman Türklere göre çok daha rahat yerlerde askerlik yaptiklari görülecektir. Bir diger nokta askeri alimlardir: ordunun alim yaptigi ekipman ve silah tüccarlari/aracilarin önemli bir bölümü sabetayci yada sabetayci baglasigidir. Ordu içindeki sabetaycı yapılanmanın gücüne örnek olarak Oyak şirketi olan Renault MAİS'in son üç genel müdürü Ateş Ünal Erzen, Onur Baytok ve İbrahim Aybar'ın ve Aselsan'ın genel müdürü Necip Kemal Berkman'ın sabetaycı olduğu örneğini verebilirim. Oyak grubu sabetaycıların yoğunlukta olduğu ve terfilerin çoğunlukla cemaat içinden gerçekleştiği bir gruptur.

SIYASET: Tansu Çiller ve esi Özer Uçuran, Rahsan Ecevit (her iktidar döneminde ve özellikle 1974'te cemaatin devlet içinde güçlenmesini saglamis çok önemli bir isimdir), Erdal Inönü'nün esi Sevinç Inönü (Sohtorik'lerden), DTP'nin basina geçirilen Mehmet Ali Bayar, Ismail Cem (dedelerinden biri hahamdir), Kemal Dervis, Sükrü Sina Gürel, Bülent Tanla, Sefa Sirmen, Hüsamettin Özkan'in dünürü Erdogan Alkin, Cem Uzan'in esi Alara Koçibey, Altan Öymen, eskilerden Haluk Bayülgen, Barlas Küntay, Hayrettin Erkmen, Ahmet Isvan yahudi asillidir. Ayrica komünizmin Türkiye'deki ilk öncüsü Mustafa Suphi, 80 öncesi komünist liderlerden Mehmet Ali Aybar ve Behice Boran, günümüzden Ercan Karakas da sabetaycidir.Cemaatte 'kendinden menkul bir mesih bozuntusu' olarak görülen Ilgaz Zorlu bu çekişmede Kapancılar adına çalışmaktadır (Zorlu'nun tüm ifşaatlarına rağmen hala öldürülmemiş olmasının bir sebebi bu, diğeri de ölümünün kamuoyunun ilgisini tamamen sabetaycılık konusu üzerine yoğunlaştıracak olması tehlikesidir). Cem Boyner'in YDH'si ve Ismail Cem'in YTP'si basarisizliga ugramis birer sabetayci insiyatiftir.

DISISLERI: Disisleri cemaatin is dünyasiyla birlikte en güçlü oldugu alandir. Disisleri bakanlarimizin ve diplomatlarimizin önemli bir kismi yahudi asillidir. Ismail Cem, Sükrü Sina Gürel, Ilter Türkmen, Emre Gönensay, Coskun Kirca, Onur Öymen, Kaya Toperi, Zeki Kuneralp, Özden Sanberk, Yalim Eralp, Filiz Dinçmen yahudi asillidir. Bu diplomatlar emekliliklerinden sonra medya tarafından uzman ve kanaat önderi olarak sunulmaktadır.

DIGER BÜROKRASI: Yargitay Cumhuriyet Bassavcisi Sabih Kanadoglu, Merkez Bankasi eski baskani Gazi Erçel, simdiki Hazine Müstesari Faik Öztrak, Cumhurbaskanligi sekreteri Tacan Ildem yahudi asilli bürokratlardir. MİT müsteşarı olmanın şartı sabetaycı yada mason olmaktır. Kendisi de mason olan Şenkal Atasagun'un (babası bir generaldi) selefleri olan Ziya Selışık, Fuat Doğu ve Sönmez Köksal vs. masondurlar. Hiram Abas da masondur. 12 Eylül yönetimi tarafından kendisine MDP'nin kurdurulduğu orgeneral Turgut Sunalp 80 öncesinin kontrgerila örgütü Ergenekon'un başıdır ve aileden masondur.

SIVIL TOPLUM ÖRGÜTLERI: ÇYDD ve ÇEV tamamen sabetayci insiyatifle kurulmus sivil toplum örgütleridir. ADD (Atatürkçü Düsünce Dernegi) Atatürk'ün bir araç olarak kullanilmasi amaciyla cemaat tarafindan kurulmustur. Üç onur kurucusundan biri Kapancilar kolundan Münci Kapani'dir ki diger iki onur kurucusundan da en az birinin cemaatten oldugunu saniyorum, ayrica dernegin 1. numarali kurucusu kayitlarda Hifzi Veldet Velidedeoglu olarak geçer ki kendisi sabetaycıdır. Gazeteciler Cemiyetinin son iki baskani Nezih Demirkent ve Nail Güreli yahudi asillidir. TÜSIAD da yari yahudi-insiyatifli bir kurumdur. YASED baskani Faruk Yöneyman da sabetaycidir. Cemaatin en güçlü ve kamuoyunu yönlendirmede en çok umut baglanan sivil toplum örgütü TESEV'dir ki 16 yönetim kurulu üyesinden benim tanidigim su isimler yahudi asillidir: Özden Sanberk, Yilmaz Argüden, Can Paker, Üstün Ergüder, Ilter Turan, Ilter Türkmen, Ersin Kalaycioglu. Ayrica yahudi olan Ishak Alaton da (Ishak bey'in digerlerinin aksine nüfus kagidinda da musevi yazar, yani sabetayci degildir) bu vakfin yönetim kurulu üyelerinden biridir. Bu tür sivil toplum örgütleri kurulurken, yönetime adam seçerken ne olur ne olmaz diyerek kadronun tamamen sabetayci olmamasina özen gösterilir. Diger üyeler mason localarinin sabetayci olmayan üyelerinden, aparat diyebilecegimiz baglasiklardan ve sempatik isimlerden seçilir. Ahmet Salih İlkorur gibi Hür ve Kabul Edilmis Masonlar Büyük Locasi'nin merhum büyük üstadi Sahir Talat Akev de sabetayciydi (yerine geçen Demir Savasçin kendisi gibi sabetayci olan Can Atakli'nin kayinbiraderidir). Mimar Sinan Locasi'nin eski üstadi muhteremi Resat Atabek, yine üstadi azamlardan Cumhur Ferman da sabetaycilardandir. Masonluk bugün cemaatin organize olmasinda çok önemli bir islev görürken sivil toplum örgütlerimiz de medyayla birlikte kamuoyunun istenildigi yönde olusturulmasina hizmet etmektedir.

BASIN: Cumhuriyetin kurulusundan beri Türkiye'de basin sabetayci güdümlü olmustur. Ahmet Emin Yalman, Sedat Simavi, Haldun Simavi, Abdi Ipekçi, Zekeriya Sertel yahudi asillidir. Sabah ve ATV'nin sahibi Dinç Bilgin yahudi asillidir. Bu grubun hemen bütün önemli isimleri yahudi asillidir; Güngör Mengi, Ruhat Mengi, merhum Gülçin Telci, Murat Birsel, Okay Gönensin, Levent Tüzemen, Ilker Sarier, Sedat Sertoglu, Ercan Arikli vs. NTV'nin sahibi Ferit Sahenk (Dogus grubu) yahudi asillidir (NTV bugün cemaatin Can Paker ve TESEV güdümlü programlarla kamuoyunu yönlendirdigi en önemli TV'dur). Dünya gazetesinin kurucusu Nezih Demirkent ve genel yayin yönetmeni Osman Arolat sabetaycidir. Milliyet, Hürriyet, Radikal, Posta, Kanal D ve CNNTürk'ün sahibi Dogan grubu ve Aksam, Show TV ve Cumhuriyet'in % 40 hisse sahibi Çukurova gruplari da Isdünyasi bölümünde anlattigim gibi cemaat baglasigidir. Vatan gazetesi eski Sabah çalisanlari tarafindan çikarilmaktadir, sabetaycıdırlar. Medyamizin önemli simalari olan Nuri Çolakoglu, Güneri Civaoglu, Mehmet Ali Birand, Can Atakli, Ali Sirmen, Gülgün Feyman, Umur Talu, Aziz Üstel, Nazli Ilicak, Cengiz Çandar, Ilnur Çevik yahudi asillidir. Mehmet Barlas da esi Canan Barlas (Can Paker'in kardesi) dolayisiyla cemaatle akraba ve kraldan fazla kralcidir. Murat Belge sabetaycı Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun yeğenidir. İletişim yayınlarını kurarken arkasındaki finansör sabetaycı Osman Kavala'ydı. Hep basındaki sabetaycı yazarlardan bahsedilir ama Zeynep Göğüş ve Mehmet Altan gibi eşleri sabetaycı olan yazarlar unutuluyor. Gazeteler ve televizyonlarda toplumu yönlendirmek için kanaat önderi olarak sunulan kimseler arasında sabetaycılar ağırlıktadır ve is dünyasinin genelinde oldugu gibi sabetayci birilerini çalistirmak bir medya kurumunun basarisi için olmazsa olmaz bir parametredir.

IS DÜNYASI: Koç Grubu ve Çukurova Gubunun üzerinde hem büyüklükleri hem de yapilarinin ilginçligi sebebiyle özellikle duracagim. Akkök grubunun sahibi Dinçkök'ler, Sahenk'ler (Dogus grubunun sahibi olan bu ailenin Ayhan Sahenk vakfi'nin logosu Davud yildizinin stilize edilmis halidir), Eczacibasi'lar, Koçman'lar, Cem Boyner, Tekfen'in sahiplerinden Feyyaz Berker, Feyyaz Tokar, Bezmen'ler, Edin'ler, Özgörkey'ler, Atabek'ler, Dedeman'lar, Merzeci'ler, Kurttepeli'ler, Sahap Kocatopçu, Ömer Çavusoglu, Ahmet Kozanoglu, Ali Üstay, Arman Kirimli, Alp Yalman, Faruk Süren, Nur Akgerman, Mehmet Üstünkaya, YKM'nin sahibi Tan ailesi, Feyyaz Tokar, Ibrahim Betil, Akin Öngör, Kahraman Sadikoglu, Henkel'in yönetim kurulu baskani Can Paker, Siemens'in yönetim kurulu baskani Zafer Incecik, STFA'nin kurucularinin manevi oglu Eser Tümen (CNNTürk'te çalisan kizi Esra Tümen Raif Dinçkök'le evlenmek üzere) ve torunlari Taskent'ler yahudi asillidir. Isdünyasinin önemli aileleri içinde güçlenmek, baglasik olusturmak ve güvenlik sübabi kabilinden çocuklarini sabetayci ailelerin çocuklariyla evlendirmek, sabetayci ve mason profesyoneller çalistirmak (uluslararasi sirketlerde dahi masonluk ve sabetaycilik yükselmede etkilidir) çok önemlidir; Koç'u büyüten isadamligindan çok yahudiler ve sabetaycılarla baglasık kurmus olmasıdır. Cemaat mensuplari her kurumda oldugu gibi isdünyasında da birbirlerini tutar, birbirlerine is verir, birbirlerinden alisveris eder (otomobil bayisinden insan kaynakları danısmanina kadar), cemaat arasindan çikan yetenekli gençlere çesitli imkanlar sunar, mutlaka bir yerlere getirir, örnegin Can Paker'i Henkel'in basina geçiren Alber Bilen'dir, Ugur Bayar'ın Özellestirme Idaresinin basina geçirilmesi, Ismail Cem'in 80 öncesi TRT genel müdürlügüne atanmasi bu türden nepotizm, kayirma ve kadrolasmalarin siyasetteki izdüsümlerine örnektir. Talat Halman'in Erendiz Atasü'yü itelemesi dahi bu tür bir pazarlama örnegidir. Bir ilginç not: bugün Türkiye'nin neredeyse bütün büyük müteaahhit sirketlerinin sahipleri yahudi asillidir yada akrabaliklari vardir. Sadece bir kaç örnek: Alarko'nun sahiplerinin yahudi oldugunu herkes biliyor. Tekfen (Feyyaz Berker), Enka (Sarik bey yahudi asilli degil bildigim kadariyla ama Sisli Terakki mezunudur ve kizi Zeynep Keyman bir sabetayciyla evlidir), STFA (Eser Tümen ve torun Taskent'ler sabetaycidir ki bunlardan Nur Taskent yakin zamana kadar sabetayci Dedeman'lardan Özlem Önal'la evliydi).

Gazetelerde çikan ve Hazine yada BDDK tarafindan dogrulanan Isviçre bankalarinda Türklere ait 65 milyar dolar oldugu haberini size biraz açayim: isin içinde oldugum için biliyorum ki bu paralarin büyük kismi cemaatimiz mensuplarinindir. Bu topraklarda yapilan ticaretle ele geçen paranin çesitli yollarla bu topragin disina kaçirmanin güdüsü de güven yada ekonomik istikrarsizliga tepkiden öte 'Türkiye'li degil Türkiye'de yasayan bir sabetayist' hissetmekten ileri geliyor. Ekonomi istedigi kadar iyiye gitsin, o servet buraya gelmez.

KOÇ Grubu: Vehbi Koç müslüman Türk'tür. Peki acaba sirketlerinin üst düzey yöneticilerinin çogunluk yahudi asilli olmasinin (örnegin şimdiki Koç Holding'in CEO'su Bülent Özaydınlı -orgeral İrfan Özaydınlı'nın oğludur-, Mehmet Ali Berkman, Tugrul Kutadgobilik, Arçelik'in genel müdürü Nedim Esgin, Hasan Bengü , Mehmet Ali Neyzi, Mehmet Barmanbek yahudi asillidir, Tofas'in eski CEO'su Jan Nahum ise Ishak Alaton gibi 'resmen' yahudidir. Sabetayci Orhan Pamuk'un babasi Gündüz Pamuk da Koç'ta çalismis ve Aygaz'in genel müdürlügünü yapmistır) tek sebebi yukarida anlattigim baglasik mantigi midir? Simdi Koç ailesinin yapisina bakalim. Bu örnegi sabetayci ailelerin akrabalik iliskilerine güzel bir örnek olmasindan dolayi biraz genis tutacagim. Bir baska güzel örnek için Ismail Cem'in iliskilerini anlatan kitabi okuyabilirsiniz. Vehbi Koç'un esi Sadberk hanim, Vehbi bey'in teyzesinin kizdir. Sadberk hanim'in baba tarafindan kuzeni Hürriyet'i kuran Sedat Simavi'dir. Sedat Simavi, Hürriyet'i kurarken bütün sermayeyi Koç'un ortagi Eli Burla saglamistir (Aydin'in Dogan'in Milliyet'i Ercüment Karacan'dan almasina aracilik eden de yine Koç olmustur). Sadberk hanim, Sadullah-Nadire Aktar çiftinin ikinci çocugudur. Birinci çocuklari Adile Hanim, Akfil'in kurucusu Ihsan Mermerci'yle evlenmistir. Ogul Rahmi Koç Çigdem Meserretçioglu'yla evlenmis, bu evlilikten Mustafa, Ömer ve Ali Koç dogmustur. Çigdem Meserretçioglu yine Izmir'in eski çok zengin ailelerinden sanayici ve armatör Avni Meserretçioglu ile esi Suat hanim'in kizidir. Çigdem hanim, Rahmi Koç'tan sonra Erol Simavi'nin oglu Günaydin'in sahibi Haldun Simavi'yle evlendi. Mustafa Koç, Izmir'in ünlü zenginlerinden Izmir Yün Mensucat'in sahibi olan Giraud'larin kizi Caroline ile evlidir. Suat hanim ünlü armatör Kemal Sadikoglu'nun kizkardesidir. Armatör Sadikogullari'nin kizlarindan Varlik hanim, Alp Yalman'la, Berna hanim Bilderbergli Feyyaz Tokar'la, Rabia hanim Çapamarka'nin sahibi Vecdi Çapa'yla, Esin hanim ise Milliyet Gazetesi yazarlarindan Yilmaz Çetiner'le evlenmistir. Meserretçioglu çiftinin Çigdem Hanim'in disindaki diger iki çocugundan biri olan Güldem hanim da, Ipragaz'in sahibi Yücel Kurttepeli'yle evlidir (Koc.net sirketi Ali Koç'un Emre Kurttepeli'nin kurdugu Forsnet'i satinalmasiyla kurulmustur, Kurttepeli daha sonra Mynet'i kurdu).

Dolayisiyla Koç ailesinin bugünkü üçüncü neslinde hem anne hem baba tarafindan yahudi kani vardir. Bir yanlis anlamaya sebep olmamak için Rahmi beyin cuma namazlarina giden bir müslüman oldugunu söylemeliyim; bunun takiyye olmadigini düsünüyorum. Ogullari da yahudi inancinda olmayabilirler ancak kanbagindan ve aile geleneginden dolayi sabetayci etkisi ve baglasikligi hayatlarinda her zaman önemli bir parametredir. Koç tarafindan büyütülen Aydin Dogan da bu baglasik mantigini uygulayarak büyümüstür, en önemli tepe yöneticisi Imre Barmanbek de sabetaycidir.

ÇUKUROVA Grubu: Karamehmet ailesi müslüman Türk'tür. Ancak eger benim bildigim Eliyesil'lerle ayni aile ise esinin gelmekte oldugu aile yahudi asillidir. Agabey Samsa Karamehmet'in kizi Show TV'nin genel müdürü Zeynep Karamehmet de bir sabetayci olan Firat Gönenç'le evlidir. Çukurova Holding'in yönetim kurulunun aile disindaki üyeleri üç kisi haricinde sürekli degisir: Osman Berkmen, Sezer Birgili ve Sadi Gücüm. Bu üç kisi de sabetaycıdır.. Grubun çok sayidaki sabetayci profesyonelleri arasinda Nejat Yalim, Bülent Ergin ve Melih Araz'i da saymaliyim. Çukurova'nin Turkcell'deki ortaklari Murat Vargi ve Kavala ailesi de sabetaycidir. Turkcell'in eski genel müdürü Cüneyt Türktan, finans müdürü Tokay'lardan Ekrem Tokay ve Digiturk genel müdürü Ertan Özerdem de sabetaycidir. Çukurova'nin borçlarina karsilik (Isviçre'deki paralari borcunu ödemeye yeter de artar bile) devlete degerinin 25 katina kakalamaya çalistigi A-tel'deki ortagi ise (Sabah'in sahibi ve ortagi Çukurova gibi banka hortumcusu) sabetayci Bilgin ailesidir. Çukurova grubunda da Koç grubu gibi sabetayci etki çok güçlüdür. Bu grup 80 öncesinde altin kaçakçiligi, sonrasinda da yedek parça kaçakçiligi, lisanssiz Caterpillar parçasi üretimi (Mehmet Emin Karamehmet bu nedenlerle iki kez yurtdisina kaçmak zorunda kaldi), banka hortumlamak, yurtdisina para kaçirmak, Isviçre'deki sirketleri araciligiyla vergi vermemek (KDV'den bahsetmiyorum) -ki isdünyamiza bu Isviçre manevralarini sevdiren o oldu-gibi hukuksuz eylemleriyle isdünyamizin yolsuzluktaki öncüsüdür. Karamehmet son 15 yildir devletle islerini Günes Taner araciligiyla yürütürdü. Turkcell'in degerinin bu kadar artmasina sebep olan GSM ihalesinin iki yil geciktirilmesinin altinda Taner'in imzasi vardir. Bilin bakalim Günes Taner'in kimligi nedir? Bildiniz; sabetaycıdır.

CEMIYET HAYATI: Istanbul sosyetesinin motoru ve trend belirleyicisi sabetayci zenginlerdir: trendy yerler (Ayse Kapanci ve Ayla Sevand'in açtigi yerlerin her zaman tutulmasi), alisveris mekanlari (Akmerkez'in bu kadar popüler olmasi), antikacilik (Rafi Portakal ve Tuncay Artam'in elindedir), emlak geliştirme (Alkent, Edin'lerin Kemer Country'si) vs.. Cemaat, tutmasini istedigi isletme için mutlaka gerekli sirkülasyonu saglar ve çekim merkezi yapar. Cem Boyner'in banka sahibi olmamasına rağmen Advantage Card'ı tutundurmayı başarmasının sebebi budur.Bugün Alem dergisi'nin herhangi bir sayisini elinize alirsaniz içindeki isimlerden belki yarisinin sabetayci oldugunu görürsünüz. Bu dergiyi çikaran sabetay baglasigi Çukurova grubunun Show TV'de Ipek Tenolcay ve Cemil Ipekçi gibi sabetayci ünlülere yaptirdigi programlara yer vermesi, toplum ahlakina zarar veren Televole'yi yayinlamasi, 900'lü hatlari reklam etmesi (toplum ahlakini bozan 900'lü hatlari Türkiye'ye getiren sabetayci Oguz Özerden'dir ki Sabah'in sahibi Bilgin grubunun himayesinde olup bu isten kazandigi paralarla cemaatin Bilgi üniversitesini kurmustur),

Sanıyorum derin devlet yada derin irade denen seyin ne oldugunu, bazi kimselerin laiklik anlayisinin neden rasyonelin ötesine geçtigini, basörtüsü sorununun gerçek nedenini, Çevik Bir'in 28 Subat çikisini ve sonrasinda neden Sabah gazetesince cumhurbaskani adayi olarak lanse edildigini, genelkurmaydaki Hasan Tahsin Harekat Odasina neden bu adin kondugunu (Hasan Tahsin -Osman Nevres- bir sabetayciydi ve düsmana ilk kursunu onun attigi sabetayci basin tarafindan uydurulmustur ancak bunun gerçekdisiligi sonradan kanitlanmistir), eski disisleri bakani Coskun Kirca'nin açik islam karsitligi ve din egitimi hakkindaki çirkin söylemininin altinda yatanlari, Can Paker'in neden protestan bir islam talep ettigini, Mina Urgan'in kitabinda neden Necip Fazil ve Yahya Kemal'den asagilamayla sözettigini, özünde bir sabetayci hareket olan Yeni Türkiye Partisi'nin kurulus asamasinda Asaf Savas Akad ve Bülent Eczacibasi gibi insanlarin medyatik desteklerini, rektörlerin ve bazi askerlerin kökeni Atatürk'e baglilikmis gibi görünen anlasilmaz çikislarinin gerçek sebebini biraz olsun anladiniz; tek bir cevap: bu kisiler yahudi asillidir ve cemaatin elitlerinin (hayati kurumlardaki organizasyon gücünden mütesekkil) derin iradesi uyarinca Türkiye'yi tedricen dez-islamize etmek istemektedirler.

Cemaatimizin içinde ülkesini seven insanlar çogunluktadir, cemaatimiz Halide Edip, Haldun Dormen, Sertap Erener, Mustafa Denizli gibi degerli insanlar yetistirmistir, isadamlarimiz da bir çok insana istihdam sagliyorlar, vergi ödüyorlar. Bir grup muhteris elitist yüzünden cemaatimizin adi karalanamaz; S.B.T.A.I. olarak tepkimiz de bu grubadır.Kendimi bir müslüman Türk kadar Türk hissederim, dostlarimin arasinda çok sevdigim müslüman kardeslerim var, bugüne kadar da hiç birinden kimligimden ötürü en küçük bir incitici tavir görmedim. Isyanim cemaatimizin adini kötüye çikaran, Türkiye'yi sömüren muhteris elitistleredir. Türkiye yahudilerin huzurla yasadigi bir ülke olmustur; müslüman halkin 500 yillik hosgörüsüne ihanetle onu Orhan Pamuk'un sözlerinde ifadesini buldugu bir yahudi devleti haline getirmeye kalkmak ihanettir, seytanliktir.

BBG YARISMALARI: Bu programin yapimcisi olan Senkron TV'nin sahiplerinden sabetayci Levent Altınay 4 yil önce Telekulak skandalina bulasmıstı. Altinay bir çok ünlünün telefonunu dinletip para sizdirmis, ayrica Gökkafes projesine karsi çikan Oktay Ekinci ve Perihan Magden'in telefonlarini dinleterek Mustafa Süzer'e taseronluk yapmistir.

BBG yarismasi 'ayarlanmıs' bir yarısmadir. Düzenlenen 5 yarismanin galipleri Sabetaycilar ve Ermenilerdir. Bu programi sunan Öykü Serter, Doğa ve yarışmacı iken daha sonra program kadrosuna dahil edilen Kaan, Idil ve Cüneyt de sabetaycıdır.Buna benzeri bir "ayarlanmis" yarismanin sabetayci Keriman Halis'i dünya güzeli seçmek için yapildigi söylenir .

Programin ilk iki yarismasi bilindigi gibi sabetay baglasigi Karamehmet'lerin Show TV'sinde yapilmisti; bu grupla ilgili olarak önceki yazimda bilgi vermistim. Son üç yarismanin yapildigi Star TV'nin sahibi Cem Uzan'in ilk esi sabetayci Feyyaz Berker'in, ikinci esi sabetayci Renç Koçibey'in kizidir; her ne kadar sevilmese de bir baglasiktir (sabetayci oldugunu söyleyen de var) ve telekulakçı ve sabetaycı Senkron TV ile isbirligi yapmistir. Sabetayci Can Atakli'nin Star'a alinmasinin sebebi de geçen yazimda belirttigim gibi masrik-i azam Demir Savasçin'la akrabaligidir. Ayarlanmislik derken Kral TV'nin müzik listelerinde bir zamanlar Yesim Salkim'in (Hakan Uzan'dan bosanmadan önce elbette) nedense haftalarca birinci oldugu zamanlari hatirlatirim.

ECZACIBASI AILESI: Eczacibasi ailesi 1924 mübadelesi öncesi yerlesik sabetaycilardandir. Nejat Eczacibasi'nin esi Beyhan Eczacibasi'nin babasi Ittihat ve Terakki'nin beyni ve 33. dereceye yükselmis bir mason olan Rahmi bey de sabetayciydi. Bülent Eczacibasi'nin esi Oya hanım ve kardesi Faruk Eczacibasi'nin esi Füsun hanım da sabetaycidir. Özal kardesler sabetayci degildir ama Turgut Özal'in esi Semra (Yeginmen) hanim sabetaycidir, Muharrem Berk'in yegenidir, kardesi Mehmet Yeginmen de sabetayci Kavala grubunun adami olmus ve savunma ihalelerinde yolsuzluklara bulasmistir. Mesut Yilmaz'in kendisi degil (akrabasi Mehmet Kutman'in sabetayci oldugunu geçen yazimda belirtmistim) ama esi Berna (Müren) hanim cemaat çevrelerinde sayilan Semra Özal'in Anap'in muhafazakar kanadina hasmane tavir almasinin ve 1991'deki Anap genel baskanlik yarisinda Akbulut'a karsi siddetle Mesut Yilmaz'i destekleyip esini Yilmaz'a üstü örtülü destek vermeye zorlamasinin sebebi iste bu sabetaycilik bagidir.

ANADOLU YERLESTIRIMLERI: 1924 mübadelesinde ülkeye gelen 1,5 milyon dolayinda insanin 20,000'i sabetaycidir ve bu insanlar diger mübadiller gibi Anadolu'nun çesitli yerlerine yerlestirilmistir. Bu yerlesimleri ve mübadele öncesi yerlesim yerlerini biliyoruz dolayisiyla Rahsan Ecevit'in "Sebinkarahisar'liyiz", Tansu Çiller'in "Muglaliyiz" Sahenklerin "Nigdeli'yiz", 1924 öncesi yerlesik bazi sabetaycilarin "biz 150 yildir Izmir'liyiz", "Selanik'li degil Kavala'liyiz" vs. sözlerine sadece gülüyoruz. Çikip açikça "sabetayci degiliz" diyebiliyorlar mi, dediler mi? Susuyorlar yada Çevik Bir'in "bir tarafim Selanik, diger tarafim Makedon" cevabi gibi kaypak bir cevapla bırakıyorlar.

NTV: NTV, cemaatin derin iradesinin en önemli kamuoyu yönlendirme araci olarak 'Türkiye'yi halka müslüman bir ülke olmaktan çok bir kültür mozaigi olarak benimsetme' stratejisini en yogun uygulayan televizyondur(Ferit Sahenk'in bu asirilik ve temkinsizligine yasasaydi babasi izin vermezdi; Ixir ve Tansas fiyaskolarina simdi bir de bunu ekleyecek). Buna bir örnek de sabetay baglasigi Karamehmet'lerin Yapi Kredi Kültür'ünden vereyim; isin basindaki Enis Batur ana tarafindan sabetaycidir ve yahudi Bilge Karasu'nun (II. Abdülhamid'e tahttan indirildigini teblig eden gruptaki Emmanuel Karasu'nun oglu) çömezidir. Bu kurumun birimlerine adini veren Kazim Taskent, Vedat Nedim Tör ve Sermet Çifter sabetaycidir.

MUSTAFA DENIZLI: Denizli'yi Altay'dan GS'a getiren kisi sabetayci Alp Yalman'dir. Denizli'nin her iki esi de sabetayciydi.Çok dindar bir sabetayci olan Denizli'nin kizlari göreceksiniz ya birer sabetayciyla, en kötüsü de baglasik ailelerden birileriyle evlenecektir.(Vestel'in sahibi Zorlu'lar sabetayci degildir.)

ÖZAL'IN PRENSLERI: 80'lerde "Özal'in prensleri" olarak lanse edilip önemli görevlere tepeden inme getirilen Amerika egitimli gençler Coskun Ulusoy , Bülent Semiler ve Engin Civan (esi Amerikali yahudidir, rüsvet alip isini görmedigi Selim Edes de kendisi gibi sabetaycidir) sabetaycidir.

MHP'YE DESTEK: Türkçülügü dezislamizasyonun bir araci olarak gören cemaatimiz bir yandan Tekin Alp (Moiz Kohen), Reha Oguz Türkkan gibi kisilerle isin teorisine etkide bulunmaya çalisirken isadamlarimiz ve baglasiklari (Has'lar, Dinçkök, Berker, Karamehmet, vs) araciligiyla da bir kalkan ve "böl-yönet" araci gördükleri MHP'yi finanse etmislerdir. (Tunca Toskay hariç MHP'nin tepe kadrosunun sabetaycilikla ilgisi yoktur, olmalari gerekmedigi gibi kendilerine yapilan bagislarin asil sebebini bilmeleri de gerekmiyordu).

Müslüman Türk halka buradan bir çagrım olacak. Bu sebekemsi yapı içinde sizin hiçkimsenin elinizden alamayacagi iki özgürlügünüz bulunuyor; kime oy vereceginiz ve paranizi nereye harcayacagınız; bunlari dogru kullanirsaniz ülkenizde bir seyleri degistirebilirsiniz...Superonline yerine ttnet kullanabilirsiniz, Henkel'in temizlik ürünlerini kullanmayabilir, Sabah almayabilir, Orhan Pamuk okumayabilir, Turkcell yerine Aycell kullanabilir, Garanti bankasi yerine baska bir bankayla çalisabilir, Migros, Tansaş, Akmerkez'den alisveris etmeyebilir, Henkel (Yayla, Persil, Tursil, Vernel), Eczacıbaşı (Vitra, Artema, İpana, Selpak, Solo) gruplarının tüketim ürünleri yerine muadillerini alarak paranızla sabetaycı sömürücüleri beslemeyi bırakabilirsiniz. Medyada okudugunuz ve seyrettiklerinizi yazan yada söyleyenin kim ve ne oldugunu düsünerek değerlendirebilir, yönlendirmelere karşı kendinizi koruyabilirsiniz. Kalite ve fiyat eşitleri arasında seçim yaparken tercih yaparak sabetaycı ve bağlaşık grupların ürünlerini almayınız.
Mehmet Emre Güreli : Sabetaycı Yapılanmaya Karşı Bilinç ve Tercihli Alışveriş İnsiyatifi Başkanı



... Prof. Ilber Ortayli, Selanik sehrinin, cemaatin baslica yerlesme yeri oldugunu, Osmanli Imparatorlugu’nun son döneminde özellikle egitime önem verdiklerini belirtiyor.Sabatayci gençleri egitmeyi amaçlayan bu okullar, nihayet kurucularinin da ideoloji ve dünya görüsü degisikligi geçirmesine sebep oldu. Artik bütün Osmanlilari, bilhassa Müslüman Türk çocuklari egitmekten memnun oluyorlardi. Nitekim çocuk Mustafa Kemal (Atatürk) modern egitim veren böyle bir ilkokula giden Müslüman Türklerdendir. Kendisinin anlattıgına göre annesi geleneksel bir Kur’an okuluna, babası Ali Rıza Efendi ise Semsi Efendi’nin kurdugu bir okula gitmesini istemisti. Semsi Efendi Sabatay’cidir. Kapanî grubundan oldugu söyleniyor. Fakat Karakas grubu ile isbirligi yapiyor ve egitimle bu rakip iki dönme grubunun birligini saglamak istiyormus. (Ilber Ortayli, Alevi Kimligi, S.120).Sabataycilarin özellikle Mevlevi tarikati çatisialtinda örgütlenmeleri de dikkat çekici. Laiklik ve Ittihadçiligin öncüleri Sabatayci Selanik’li Sabataycilarin bilinen tek yayini olan Gonca-i Edep'dır. Özellikle Mevlevi, Melami ve Bektasi tekkelerinde 19. yy’dan itibaren seyh, mürsid, dede, dedebaba gibi en üst makamlara kadar ulastiklarini görüyoruz. Sabatayci seyh ve müritler Sevi müslüman olduktan sonra baglilarina müslümanlarin görünürdeki adet ve geleneklerine riayet etmelerini ögütlemistir. Bu da onlarin kendilerini en rahat ifade edebilecekleri çesitli tarikatlarin dergah, hanekah, tekke ve zaviye gibi mekanlara ragbet etmelerine yol açmis. Merkezi Selanik olan bu cemaatin Selanik’teki özellikle Mevlevi ve Bektasi dergahlarinda yogunlastiklarini görüyoruz...Türk matbuatinin önemli simasi, Vatan gazetesi sahibi Ahmed Emin (Yalman) da Sabatayci idi .Ilgaz Zorlu, Sabatayci cemaatlerin Islam mutasavviflariyla iliskilerinin özellikle Istanbul, Izmir ve Selanik’te yogunlastigini belirtiyor. (Bkz. Zorlu, Evet, Ben Selanikliyim, S.40-41) Istanbul’de Yenikapi Mevlevihanesi, Kasimpasa Mevlevihanesi, Aziz Mahmud Hüdai’nin Üsküdar’daki dergahi Sabataycilarin etkin oldugu dergahlar olarak dikkat çekmektedir. Şu anda Amerika’da yasayan müflis isadami Halil Bezmen’in dedesi Esad Efendi 1920’lerde Kasimpasa Mevlevihanesi’nin seyhidir. Ankara Bektasi Dergahi’nin su andaki Dedebaba’si yani seyhi de Sabatayci. Yine Dedebabalardan Bedri Noyan da Yahudi dönmesi. Kardesi Engin Noyan da bir tv’de program yapimci ve sunucusu.Sabataycilar ve Masonlar Osmanli döneminde etkin konumdaki masonlarin arasinda Sabataycilarin önemli bir yekün tutmasi da dikkat çekmektedir. Osmanli topraklari içindeki ilk mason locasinin Selanik’te kurulmasi tesadüf olmasa gerek. Avrupa’daki gelismeleri yakindan takip etme imkanina sahip Sabataycilar bu alandaki gelismelere de öncülük etmisler.Günümüz mason localarinda da Sabatayci çok ünlü kisilerin varligi devam etmektedir. Su anda Hür ve Kabul Edilmis Masonlar Büyük Locasi’nin Büyük Üstadi Sahir Talat Akev de Sabatayci. Mimar Sinan Locasi’nin eski üstadi muhteremi Resat Atabek, yine üstadi azamlardan Cumhur Ferman da Sabataycilardan. Resat Atabek’in Masonluk Üzerine adli kapsamli eseri Masonluk hakkinda önemli bilgiler ihtiva ediyor. Sabatayci ünlü gazeteci Ahmed Emin Yalman’in ve Cavid Bey’in ayni zamanda Mason da olduklarini Loca’nin disa açilirken açikladigi isimlerden ögreniyoruz.

Bilindigi gibi Susurluk skandali ile ortaya çikan iliskilerde bu silahlarin kayip oldugu iddia edildi. Kayip silahlar Susurluk Çetesi olarak nitelenen ekip tarafindan kullanilmisti. Bu silahlari teslim alan kisi ise Ertaç Tinar. Yalçin Küçük, Tinar’in Sabatayci oldugunu belirtiyor ve Mossad’in dönmelerle is tutmasinin tehlikesine dikkat çekiyor. (Y. Küçük, Nasil Görüyorum-3, Aydinlik, 14 Mart 1999

Turkbeyi
19-02-2008, 08:31
Sacmalik yahu yok seyhler sabatayci yok sunlar sabatayci ya birakin insan seyhine bile suphe duyar bu yaziyla yanindaki dostuna bile. Muslumanlarin tamamen kafasini karistirmak icin yazilmis bunlar. Buzamana kadar gizli imis bu sabatiycilar simdimi aciga verilmisler gidin allahinizi seversiniz . tarafli yonleri daha fazla dogruluklar icinde birilerini yipratma politikasi var. ve islamdan uzaklastirma, hudayi dergahindan tutunda seyhlere kadar garip ne hallere dusecegiz allahim bizi sen muhafaza et

manifesto
19-02-2008, 13:56
Sacmalik yahu yok seyhler sabatayci yok sunlar sabatayci
Bir dönem Sultan Ahmet camii de imamlık yapmış bir kimsenin daha sonra Mehmet Akif ile diyaloğunda kendisinin bir ajan olduğunu söylediğini anımsamak gerek

Yani bektaşi tarikatlerinde bu insanların neler yaptığı bugün alevi-bektaşi inancının
nasıl bir dezenformasyona uğradığını görerek anlayabiliriz

nedim
19-02-2008, 14:23
Çarşaf çarşaf verilen isim listeleri ile hem dezenformasyon yapılıyor.
Hem kuvveimaneviye kırılıyor.Hem başarısızlıklara mazeret üretiliyor.
Hem gerçekten sabatay kökenli olanlarla olmayanlar birbirine karıştırılıyor.
Kafalar bulandırılıyor.Paronayakça bir yenilmişlik psikolojisi alıp başını gidiyor.
Bu tür yayınları bulandırma gayreti,sabataycılık propagandası yapma çerçevesinde düşünmek en akıllıca olanı...

Yukarıda adı geçtiği için yazıyorum mesela bana göre Nazlı Ilıcak her daim demokrat kalan ve kaleminin namusunu koruyan çamur atılmaması gereken bir yazar...Aynı şekilde son tartışmalarda burada adı geçmeyen ama aynı kökenden olduğu söylenen Eser Karakaş'ın da medyadaki sağlam duruşu,hak ve hakikatten yana tavır alması,diğer kendine liberaller gibi yarı yolda bırakmaması her türlü takdire şayandır....

Bence kişilerle değil tavır,tutum ve davranışlarla ilgilenelim...
Sıra sebataycılara gelene kadar onlardan çok daha hain,zalim,kraldan çok kralcı var...

Turkbeyi
20-02-2008, 11:52
Bir dönem Sultan Ahmet camii de imamlık yapmış bir kimsenin daha sonra Mehmet Akif ile diyaloğunda kendisinin bir ajan olduğunu söylediğini anımsamak gerek

Yani bektaşi tarikatlerinde bu insanların neler yaptığı bugün alevi-bektaşi inancının
nasıl bir dezenformasyona uğradığını görerek anlayabiliriz

sacmalik lafi basit kelimeydi ama asil olan bunlarin bu sekilde anlatilmasi sacmalik ben simdi herkesden suphe duymam gerek hatta kendimden bile. bu zamana kadar yaptiklarimdan.

Haydi soyle bir muhasebe yapalim.

Bir Sabataiste intisap ettiysem yada ettiysek halimiz nice?
Bir sabataist bir dunya gorusu savunduysam halimiz nice?
incigindan cincigina kadar heryer sayiliyor ve sayilan yerlerin hepsi turkiye de onemi yuksek yerler. hudayi as evinden tutunda seyhlere kadar... sacmalik burda iste, muslumanlar ne ise yariyor diye bir soru sormazmi ? insan kendine abi. peki seyhlik okadar basit bir meselede onune gelen niye seyh diye aksettiriliyor seyhlik olayi tamamen allah cc tarafindan belli isaretlerle gonderilir. yaniliyorsam soyleyin. peki bu karalama degilmi ? bilmiyorum sacmalik bende galiba

benim takili kaldigim bolum seyhler tarikatlar vs ler digerleri hepsi olabilir...

Ahmet7
04-03-2008, 00:28
Sabetatistler , Türkiye'de yönetim kadrosuna oturmuş, sanatta, basında , önemli köşeleri yapmış söz sahibi insanlardır. Asıl kimlik ve inançları Yahudiliktir. Amma Takiyye yaparak, kendilerini Müslüman gösterirler. Bizim insanımızın gözünde de değer kazanıtlar. Örnek verelim Tansu Çiller, Rahşan Ecevit, Mesut Yılmaz, Çevik Bir, Yaşar Büyükanıt, İlhan Selçuk, Celal Şengör, Cemil İpekçi, Kemal Gürüz, Kemal Alemdaroğlu, Erdoğan Tezic, Türkan Saylan...

Ahmet7
04-03-2008, 00:32
Sacmalik yahu yok seyhler sabatayci yok sunlar sabatayci ya birakin insan seyhine bile suphe duyar bu yaziyla yanindaki dostuna bile. Muslumanlarin tamamen kafasini karistirmak icin yazilmis bunlar. Buzamana kadar gizli imis bu sabatiycilar simdimi aciga verilmisler gidin allahinizi seversiniz . tarafli yonleri daha fazla dogruluklar icinde birilerini yipratma politikasi var. ve islamdan uzaklastirma, hudayi dergahindan tutunda seyhlere kadar garip ne hallere dusecegiz allahim bizi sen muhafaza et


www.mason.org ' da Şeyhulİslamların mason olduğuna dair isimleri de var...


Mason Din AdamlarıŞeyhülislam Musa Kazım Efendi,
Şeyhülislam İzzettin Efendi,
Şeyhülislam Hayri Efendi,


http://www.mason.org.tr/index.php?option=com_content&task=view&id=39&Itemid=43#Mason

Turkbeyi
04-03-2008, 11:54
bende size bir site acarim tayipp erdoganin da sebataist oldugunu yazarim resimlerle desteklerim veyahut fettulah gulenin

inanirmisiniz?


sadece bunlar ornek vermek amaci ile boyle ornekler verdim...

herkesin her yazdigina inanmamak babinda masonlarin karalama yaptigini dusunuyorum...

dini buyukleri irdilemek ve onlari karalamak babinda yani. ince dusunup sik dokumak lazim suiza na dussmeden..

selam ve dua ile

mselim
12-03-2008, 20:11
Mustafa Sabri Efendinin mason olduğu doğru değildir. Arabi ve türki kitabları elimizdedir.Yazıdaki çelişkiye bakın:Hem mason olacak,hemde Ezhere masonluğu soktu diye Abduhu en sert şekilde eleştirecek.Merhum Şeyhulİslamın kitablarına vakıf olanlar, Ankaraya karşı muhalefetini ve dahi çektiği çileleri bilenler gerçeği teslim edeceklerdir.

Biz müslümanların Soner Yalçın gibilerden öğreneceğimiz hiçbir şey yoktur.Faasıkların haberleri nezamandan beri sahih oluyor?

manifesto
30-03-2008, 16:39
Gizlendikleri toplumun renginde ve söz sahibi olduklarını sık sık belirtme zorunluluğu hissederler; sahte renklerine vurgu yaparlar.

Bu onların klasik varlık teorileri
İlginç olanı bunu sürekli doğruluyor olmak
Daha bugün Tuncay Özkanı dinliyorum sabah
"Bende müslümanın elhemdulillah
Lailaheillallahmuhammedurresulullah bende diyorum" diyor deme ihtiyacı hissediyor
Burada.
gBXz11-j0TI&feature=related

Oysa bakın aslında kim

zOgfISg1s5A

Oysa aslında o bu
dGZaUsSBvhI

Turkbeyi
02-04-2008, 09:22
Mustafa Sabri Efendinin mason olduğu doğru değildir. Arabi ve türki kitabları elimizdedir.Yazıdaki çelişkiye bakın:Hem mason olacak,hemde Ezhere masonluğu soktu diye Abduhu en sert şekilde eleştirecek.Merhum Şeyhulİslamın kitablarına vakıf olanlar, Ankaraya karşı muhalefetini ve dahi çektiği çileleri bilenler gerçeği teslim edeceklerdir.

Biz müslümanların Soner Yalçın gibilerden öğreneceğimiz hiçbir şey yoktur.Faasıkların haberleri nezamandan beri sahih oluyor?
dogru soze baska ne hacet ben bu yazilara inanmiyorum belki bir ikitane dogru varsa ama bir evliya ve manevi buyuklere bu sekilde karalama dahil olmak hicte uygun degildir... mselim sonuna kadar haklisin

manifesto
02-04-2008, 17:59
Hitler`i Türk Sabetaycılar iktidara getirmiş

Hitler (http://www.tumgazeteler.com/haberleri/hitler/) `i iktidara taşıyan Baron Rudolf (http://www.tumgazeteler.com/haberleri/rudolf/) von Sebottendorff`la Aydınlık Dergisi (http://www.tumgazeteler.com/haberleri/aydinlik-dergisi/) `nin Kurucusu Doktor Şefik Hüsnü (http://www.tumgazeteler.com/haberleri/husnu/) aynı kişi. Türkiye Komünist Partisi (http://www.tumgazeteler.com/haberleri/turkiye-komunist-partisi/) `nin (TKP (http://www.tumgazeteler.com/haberleri/tkp/) ) efsanevi lideri ve Aydınlık Dergisi (http://www.tumgazeteler.com/haberleri/aydinlik-dergisi/) `nin Kurucusu Şefik Hüsnü (http://www.tumgazeteler.com/haberleri/husnu/) ve Hitler (http://www.tumgazeteler.com/haberleri/hitler/) `i iktidara taşıyan Thule (http://www.tumgazeteler.com/haberleri/thule/) adlı Masonik (http://www.tumgazeteler.com/haberleri/masonik/) örgütlenmenin esrarengiz lideri Baron Rudolf (http://www.tumgazeteler.com/haberleri/rudolf/) von Sebottendorff`la ilgili bilgiler bir muamma (http://www.tumgazeteler.com/haberleri/muamma/) halindeydi. Çünkü bu kişilerle ilgili bütün bilgiler Türkiye Cumhuriyeti Devleti (http://www.tumgazeteler.com/haberleri/turkiye-cumhuriyeti-devleti/) tarafından gizleniyordu. Gizlenen bilgi ve belgeler arasında Şefik Hüsnü (http://www.tumgazeteler.com/haberleri/husnu/) `nün ailesi ile ilgili olanlar da yer alıyordu.

önce Almanya (http://www.tumgazeteler.com/haberleri/almanya/) `da Thule (http://www.tumgazeteler.com/haberleri/thule/) `yi kuran Baron Rudolf (http://www.tumgazeteler.com/haberleri/rudolf/) von Sebottendorff daha sonra Alman İşçi Partisi (http://www.tumgazeteler.com/haberleri/isci-partisi/) `ni kurdu ve Thule (http://www.tumgazeteler.com/haberleri/thule/) `nin gazetesini bu partiye devretti. Bu tarihten sonra masonlar arasında uzun süre `faaliyet göstermeme, gizlenme` anlamına gelen `uyku` dönemine geçen Baron (http://www.tumgazeteler.com/haberleri/baron/) ortadan kayboldu. Aynı tarihlerde Berlin (http://www.tumgazeteler.com/haberleri/berlin/) `de Türkiye İşçi Çiftçi Fırkası (http://www.tumgazeteler.com/haberleri/firkasi/) (TİÇF) ve yayın organı Kurtuluş Dergisi (http://www.tumgazeteler.com/haberleri/dergisi/) kuruldu. Bu parti ve dergiyi Almanya (http://www.tumgazeteler.com/haberleri/almanya/) `da talebe olan Türk gençlerinin kurduğu biliniyordu.


Osmanlı Devleti (http://www.tumgazeteler.com/haberleri/osmanli-devleti/) `nin Birinci Dünya Savaşı (http://www.tumgazeteler.com/haberleri/birinci-dunya-savasi/) `nda olduğu bu dönemde, Almanya (http://www.tumgazeteler.com/haberleri/almanya/) `da bulunan bu gençlerin hepsi İttihat (http://www.tumgazeteler.com/haberleri/ittihat/) ve Terakki (http://www.tumgazeteler.com/haberleri/terakki/) tarafından korunuyordu.
Bu sayede Türkiye (http://www.tumgazeteler.com/haberleri/turkiye/) `deki Sabetayistlerin çocukları, savaştan uzak tutulmuş olurken aynı zamanda Siyonizm (http://www.tumgazeteler.com/haberleri/siyonizm/) için çalışmaları da sağlanıyordu. Türkiye İşçi Çiftçi Partisi (http://www.tumgazeteler.com/haberleri/partisi/) ile Kurtuluş Dergisi (http://www.tumgazeteler.com/haberleri/dergisi/) `ni kuran kişi ise uykuya geçtiği iddia edilen ancak başka bir kimlikle çalışmalar yapan Baron Rudolf (http://www.tumgazeteler.com/haberleri/rudolf/) von Sebottendorff yani Şefik Hüsnü (http://www.tumgazeteler.com/haberleri/husnu/) `den başkası değildi

......
http://www.tumgazeteler.com/?a=2245637

şifa_
16-04-2008, 09:26
Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası'nın ''Büyük Üstad''ı Salih Evcilerli, son dönemde localar arasındaki sürtüşmenin artması ve masonların birbirleri hakkındaki masonik bilgileri kamuoyu ile paylaşmasına dikkat çekerek, ''ilkeler''i hatırlattı.

Evcilerli, "Derneğimiz, üyelerine Mason olduklarını açıklamaları ya da gizlemeleri için baskı yapmaz. Onları kendi akıl ve vicdanlarıyla baş başa bırakır. Buna göre, her üyenin, Mason olduğunu açıklama hürriyeti ve yetkisi vardır. Ancak bir Mason, başka bir üyenin Mason olduğu yolunda bir açıklama yapma yetkisini kendinde görmez" dedi.

Geçtiğimiz yıl, yargıya da taşınan yolsuzluk iddialarından sonra Büyük üstad seçilen ve gerilimi düşürmesi beklenen Salih Evcilerli, "loca içinden dışarıya bilgi akışının devam etmesi" üzerine, masonik ilkelere gönderme yaparak, "gizlilik" prensibini çiğneyenleri masonluktan ihraç edebileceği uyarısında bulundu. Bu uyarının yeni bir gerilim kaynağı olması bekleniyor.

Türkiye masonları arasında yeni bölünmelerin ve masonluktan ihraç girişimlerinin başlaması bekleniyor. Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası'nın "Büyük üstad"ı Salih Evcilerli, son dönemde localar arasındaki sürtüşmenin artması ve masonların birbirleri hakkındaki masonik bilgileri kamuoyu ile paylaşmasına dikkat çekerek, "ilkeler"i hatırlattı.

Evcilerli, "Derneğimiz, üyelerine Mason olduklarını açıklamaları ya da gizlemeleri için baskı yapmaz. Onları kendi akıl ve vicdanlarıyla baş başa bırakır. Buna göre, her üyenin, Mason olduğunu açıklama hürriyeti ve yetkisi vardır. Ancak bir Mason, başka bir üyenin Mason olduğu yolunda bir açıklama yapma yetkisini kendinde görmez" dedi.

Geçtiğimiz yıl, yargıya da taşınan yolsuzluk iddialarından sonra Büyük üstad seçilen ve gerilimi düşürmesi beklenen Salih Evcilerli, "loca içinden dışarıya bilgi akışının devam etmesi" üzerine, masonik ilkelere gönderme yaparak, "gizlilik" prensibini çiğneyenleri masonluktan ihraç edebileceği uyarısında bulundu. Bu uyarının yeni bir gerilim kaynağı olması bekleniyor.

"MASONİK İLKEYE AYKIRI DAVRANAN MASONİK AHLAKTAN YOKSUNDUR"
Salih Evcilerli, üyelere gönderdiği mektupta, "kendisi açıklamadığı sürece gerek masonik kurumun ve gerekse başka bir masonun o kişinin masonluğunu açıklayamayacağı" ilkesine vurgu yaparak, bu ilkenin aksine hareket etmenin "masonik ahlakla" bağdaşmayacağını ileri sürdü. Evcilerli, "Hür Masonluk 'Yüce Varlık'a İnanç' temeli üzerine kurulu bir 'Kardeşlik Kurumu'dur.

Kendilerinden başlayarak bütün insanlar arasında sevginin, toleransın ve kardeşlik bağlarının kurulmasını hedefler. Bu çerçevede Hür Masonluk, toplumsal değil, bireysel bir öğretidir. üyelerini toplu ya da tek tek, bir kanaat veya fikri kabul etmeye ve açıklamaya asla zorlamaz. Her Mason, bu temel ilkeler ışığında izleyeceği yolu, kendi aklı ve vicdanıyla saptar, böylece kendi Hakikati'ni araştırır. Hür Masonluk, üyeleri arasında din, mezhep, ırk, dil, inanç, ünvan ve makam ayırımı yapmaz. üyelerini inançlı, hür, namuslu, şerefli, haysiyetli, aydın ve iyi ahlâklı erkekler arasından seçer. Hiçbir inanç ve ülküye bağlı olmayan septikleri, arasına kabul etmez" dedi.

"BİR BAŞKASININ MASONLUĞUNU AçIKLAMA YETKİNİZ YOK"
Evcilerli, son dönemde bazı mason çevrelerde baş gösteren "artık gizliliğe son mu veriliyor" endişesine de dikkat çekerek, bir kafa karışıklığına gerek olmadığını, ilkelerin gayet açık olduğunu söyledi. Evcilerli, şunları kaydetti: "Hür Masonluk gizli değil, sadece üyelerine açık, üye olmayanlara ise kapalı bir topluluktur. Gizli bir topluluk olarak addedilmesinin nedenlerinden biri, üyelerinin çok eski zamanlardan bu yana geleneksel semboller ile tanışma işaret ve sözlerini kullanmalarıdır.

Oysa Hür Masonluğun ülküsü, ilkeleri ve tüzükleri sır değildir. Hür Masonluk yasal bir topluluktur. Türkiye'de faaliyet gösteren her dernek gibi, Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası Derneği de Devletimizin denetimi altındadır. üstelik Kardeşliğimiz, üyelerinin birer vatandaş olarak ülkesinin yasalarına uymasını ve vatanına sadakat ve şerefle hizmet etmesini zorunlu tutar ve bunu kutsal bir görev sayar. Derneğimiz kamu düzenine aykırı hareketten, yüz kızartıcı bir suçtan mahkûm olan veya bir Masona yakışmayan bir yaşam tarzı sergileyen üyesini de derhal bünyesinden uzaklaştırır. Ayrıca, kendi arzu ve iradesiyle Mason olmak isteyen ve bu sıfatı kazanan herkes, istediği zaman üyelikten ayrılmakta da serbesttir.

Derneğimiz, üyelerine Mason olduklarını açıklamaları ya da gizlemeleri için baskı yapmaz. Onları kendi akıl ve vicdanlarıyla baş başa bırakır. Buna göre, her üyenin, Mason olduğunu açıklama hürriyeti ve yetkisi vardır. Ancak bir Mason, başka bir üyenin Mason olduğu yolunda bir açıklama yapma yetkisini kendinde görmez. Hür Masonluğun kapıları, Masonluğu yaşamak isteyen iyi niyetli, inançlı, hür, namuslu, şerefli, haysiyetli, aydın, iyi ahlâklı ve dürüst insanlara açıktır."

BU NOKTAYA NASIL GELİNDİ?
2007 yılının Haziran ayında Türkiye masonlarının yeni 'üstadı' seçilen Salih Evcilerli, loca içindeki yolsuzluk tartışmaları kapsamında masonların birbirini kamuoyu ve yargı önünde suçlamaları ve bu arada mason olduğunu gizleyen pek çok ismin bu süreçte deşifre olmasını engelleyemedi.

Eski Büyük üstadlar Kaya Paşakay ile Asım Akin arasındaki bölünmeye taraf olanlar mahkeme sürecinde birbirlerini şahit göstermiş, böylece kendini gizlemek isteyen birçok mason açığa çıkmıştı. Bir önceki Büyük üstad Asım Akin tarafından masonluktan ihraç edilen Kaya Paşakay'ın desteğiyle Büyük üstad seçilen Salih Evcilerli'nin locanın başına geçmesinden sonra da iki grup arasındaki sürtüşme artarak devam etti.

Evcilerli, son çare olarak, masonluk ilkelerini hatırlattı ve gizlilik prensibinin çiğnenmesi halinde masonluktan yeni ihraçların yapılabileceği uyarısında bulundu. önümüzdeki dönemde yeni ihraçlar olması halinde masonlar arasında gerilimin artacağı kaydediliyor.

HABER VAKTİM

manifesto
20-05-2008, 16:55
Bakınız güncel veriler geldikçe bu başlıkta yazılacak

Son olay BASININ LEYLA GENCER'e olan ilgisi

Kendisi Sabetayist,o yüzden cemaat bilinci ile Sabocu basın ölülerine sahip çıktı

Cesedinin yakılmasını vasiyet etmiş ve yakıldı,olay tepki alınca başka bir sabetayist YILDIZ KENTER de devreye girdi cemaat birliğini korudu.BENİDE YAKIN vasiyetinde bulundu

agbi
20-05-2008, 23:10
Forumda konular böyle olmalı.

Yazana araştırma yeni bilgiler yorumlar.

Okuyana da zamanı bilgi yönünden Pozitiv değerlendirmeye vesile olmalıdır.

Mesaj yazmıyorum en hassa olduğum konu zevkle okuyorum kimi zaman da unuttuklarımı hatırlıyorum.

Teşekkürler.

jardel32
17-09-2009, 14:16
kökü dışarda klüplere üye olup ülkeyi sahiplenenlerdir

jardel32
18-09-2009, 06:05
MASON VE YAHUDİ KARŞITLARI BELİRLENİP İMHA EDİLECEK
İddianamede yer alan gizli toplantının en can alıcı kararı “Mason ve Yahudi aleyhtarı bütün gelişmeleri tespit etmek ve bunları önlemek” başlığı altında toplanıyor.
Alınan karar göre Türkiye'deki bütün mason ve Yahudi karşıtı gruplar belirlenecek ve “Masonik ideallerin gerçekleşmesini önleyebilecek hareketleri imha” edilecek

Alçak mason planı - En doğru ve güncel haber (http://www.habervaktim.com/haber/87341/alcak_mason_plani.html)

jardel32
18-09-2009, 06:12
MASONLAR (33. DERECE'DEN ÖTE MASONLUK SIRLARI) DÜŞMANI TANIYALIM

Küresel
Temel Bilgiler

Adı:MASONLAR (33. DERECE'DEN ÖTE MASONLUK SIRLARI) DÜŞMANI TANIYALIM
Kategori:Kuruluşlar (http://www.facebook.com/search/?o=69&sfxp=1&c1=3) - Kulüpler ve Topluluklar (http://www.facebook.com/search/?o=69&sfxp=1&c1=3&c2=46)
Açıklama:BU GRUBA LÜTFEN BİR GÖZ ATIN. KATILIN DEMİYORUM SADECE GRUPTA YAZANLARI VE YÖNLENDİRDİĞİMİZ SİTEDE YAZANLARI ALLAH RIZASI İÇİN OKUYUN BU BİZE YETER. DÜŞMANI TANIYALIM...

///////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////


KARDEŞLERİM LÜTFEN SADECE LAF OLSUN DİYE GRUBUMUZA KATILMAYIN, OKUYUN EĞER OKUYAMIYORSANIZDA SAĞ TARAFTAKİ ARKADAŞ GRUBUNU DAVET ET BUTONUNA TIKLAYIP OKUYACAK ARKADAŞLARINIZI DAVET EDİN ÇOK ÖNEMLİ ALLAH RIZASI İÇİN YARDIMCI OLUN...

BU GRUP MUSA HİRAMIN YAZDIĞI YAZILARA DAHA RAHAT ULAŞMANIZ AMACI İLE KURULMUŞTUR.


........................................Muhammet Uğur ZADİK...

///////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////

▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄ ▄▄▄▄▄▄▄


DÜŞMANI TANIYALIM - (MASONLAR)..HAYRAN SAYFASI İÇİN TIKLAYINIZ. http://www.facebook.com/pages/DUMANI-TANIYALIM-MASONLAR/113206060744?ref=s (http://www.facebook.com/pages/DUMANI-TANIYALIM-MASONLAR/113206060744?ref=s)


▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄ ▄▄▄▄▄▄▄

..............M U S A... H İ R A M ' I N ...M A S O N L U K ... Y A Z I L A R I.........

▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄ ▄▄▄▄▄▄▄

.................................... GİRİŞ .........................



DEĞERLİ DOSTLAR!..

MASON OLANLAR, OLMAYANLAR!...

MASON OLMAYA HEVES EDENLER!..

VE MASONLUK'TAN HİÇ HAZZETMEYENLER!

BU SİTEDE MASONLUK HAKKINDA 33 DERECE'DEN ÖTE SIRLAR'I BULACAKSINIZ!

HİÇ BİR YERDE ULAŞAMIYACAĞINIZ, HİÇ BİR ŞEKİLDE ERİŞEMİYECEĞİNİZ BİLGİLERİ ELDE EDECEKSİNİZ.

SAYFALARIMIZ SÜREKLİ YENİLENMEKTEDİR!.. ONUN İÇİN BİZİMLE İRTİBATINIZI HİÇ KAYBETMEYİN!..

SONRA ÇOK HAYIFLANIRSINIZ!


MUSA HİRAM .....


▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄ ▄▄▄▄▄▄


....................... MASONLAR SİTEMİZİ SİLDİLER!....................



SİTEMİZİ SİLDİLER!
BU SİTEYE DAHA ÖNCE MASONLUK SIRLARI ÜZERİNE YÜZLERCE MEGABAYTLIK BİLGİ YÜKLENMİŞ İDİ!..

NE YAZIK Kİ BUNLARIN BULUNDUĞU 300'DEN FAZLA SAYFA VE 200'DEN FAZLA RESİM VE GAZETE KUPÜRÜ SİLİNMİŞTİR!

BU İLK DEFA OLMUYOR!.. DAHA ÖNCE DE MASONLAR 1999'DA SİTEMİZİ SİLMİŞLER VEYA SİLDİRMİŞLERDİ...

FREEYELLOW YETKİLİLERİNE BAKARSANIZ, "SİTE YENİLEME" ÇALIŞMALARI SIRASINDA BİR KAZAYA UĞRAMIŞ!

AMA BİZCE, BİRİLERİNİN KUYRUĞUNA FENA BASTIK... DÜNYANIN HER KÖŞESİNDE OLAN MASON "BİRADER"LER DE YARDIMI ESİRGEMEDİLER VE BİZİM SİTEYİ YOK ETTİLER!

ANCAK UNUTTUKLARI BİR ŞEY VAR!..

AĞACIN KÖKÜ, GÖVDESİ, DALLARI, MEYVESİ, ÇEKİRDEĞİ, TOHUMU BİZDE!

BİN KERE YOK ETSELER, BİN KERE TEKRAR BİTECEK!

BU SİTEDE OLMAZSA BAŞKA BİR SİTEDE!.. BUGÜN YOK ETSELER, YARIN YİNE KARŞILARINA ÇIKACAK!

BİZİM TEK ÖZÜR BORCUMUZ SİTEYİ DUYUP DA ZİYARETE GELENLERE KARŞI!.. ONLARA EN KISA ZAMANDA, GECE-GÜNDÜZ UYUMADAN, YEMEDEN İÇMEDEN 100 DEĞİL, 200, 500, 1.000 MEGABAYT BİLGİ SUNACAĞIZ!..

TEK DİLEĞİMİZ BİRAZ SABIR GÖSTERMELERİ!..

İŞTE BAŞLADIK BİLE!

▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄ ▄▄▄▄▄▄▄


................MASON HAİNLİĞİNE İKİ ÖRNEK.................



MASONLARIN KENDİLERİYLE UĞRAŞAN ADNAN OKTAR VE AYTUNÇ ALTINDAL SIKINTIYA SOKTUKLARI HERKESÇE BİLİNİR.

1980'LI YILLARDA ADNAN HOCA MASONLAR HAKKINDA YAZIP ÇİZMEYE BAŞLAYINCA, MASON DOKTORLAR ARACILIĞIYLA KENDİSİNİ "DELİ" DİYE TIMARHANEYE ATMAYA ÇALIŞTILAR!.. MASON AMİRAL VE GENERALLERİN ÖNAYAK OLDUĞU 28 ŞUBAT 1997 MÜDAHELESİNDEN SONRA DA BİR BASKINLA MALLARINA EL KOYDULAR, MÜRİDLERİNİ VE KENDİSİNİ BİR SÜRE HAPSE ATTIRDILAR.

AYTUNÇ ALTINDAL BAŞINDAN GEÇENLERİ ŞÖYLE ANLATIYOR:

- "SÜREÇ DERGİSİNİN 20.8.1981 TARİHLİ 7. SAYISINDA, O SIRALARDA AVRUPA'DA PATLAK VEREN
P-2 MASON LOCASI SKANDALIYLA İLGİLİ OLARAK 'DEVLET VE MASONLAR' BAŞLIĞI ALTINDA FRANSIZ VE DÜNYA MASONLUĞUNU İNCELEYEN BİR DİZİYİ YAYINLAMAYA BAŞLADIM... ANCAK SIKIYÖNETİM VARDI, DERGİ PİYASAYA ÇIKMADAN TOPLATILDI VE SEKA'YA GÖNDERİLDİ... 8. SAYI DA TOPLATILDI... HER İKİSİNDEN DE BİR KAÇ NÜSHAYI ZOR KURTARABİLDİK!"

- "DERGİNİN YASAKLANMASINDAN SONRA BİR BÜYÜKELÇİ, SETTAR İLKSEL ZİYARETİME GELDİ. NİÇİN MASONLARLA İLGİLİ YAYIN YAPTIĞIMI, VE AMACIMIN NE OLDUĞUNU SORDU. ARAMIZDA TATSIZ BİR TARTIŞMA GEÇTİ. (ANLAŞILAN BÜYÜKELÇİ SIKI MASONMUŞ) İKİ GÜN SONRA BİR ALBAY TELEFON ETTİ, 'DERGİYİ VE YAYINEVİNİ KAPATTIM,' DEDİ! BUNU MAHKEME KARARIYLA YAPMALARI GEREKTİĞİNİ SÖYLEDİM."

- "ERTESİ SABAH BİR BASKIN YAPILDI. OLMAYAN BİR MAHKEME KARARI İLE YAYINEVİ KAPATILDI, KİTAPLARI TOPLANIP KAMYONA YÜKLEYİP GÖTÜRDÜLER... 'HANGİ MAHKEMEYMİŞ?' DİYE ADLİYE'YE GİTTİĞİMDE, BÖYLE BİR MAHKEMENİN MEVCUT OLMADIĞINI SÖYLEDİLER!... (ANLAŞILAN ONA EMİR VEREN GENERAL DE SIKI MASONMUŞ, VE MASONİK BİR MAHKEMEDE KARAR ALINMIŞ.)"

- "GÖZE GÖRÜNMEYEN BİR MAHKEME, VE ORADAN ÇIKARTILMIŞ HÜKMÜ GERÇEKTE OLMAYAN BİR (MASONİK) KARARLA YILLARIN EMEĞİ YOK EDİLDİ!.. ÇOK BÜYÜK MADDÎ ZARARA VE ONDAN DAHA BÜYÜK MANEVÎ YIKIMA UĞRADIM!"

- "DAHA SONRA YAYINEVİNİN VE DERGİNİN KAPATILMASINDA, O SIRADA BAŞBAKAN OLAN AMİRAL BÜLENT ULUSU'NUN VE İSTANBUL SIKIYÖNETİM KOMUTANI GENERAL HAYDAR SALTIK'IN EMRİYLE OLDUĞUNU ÖĞRENDİM!"

- "BU İKİ PAŞA DA MASONDU!.."


▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄ ▄▄▄▄▄▄▄


.............DİN DÜŞMANI OLAN MASONLARIN TANIMI......

MASONLUKLA İLGİLİ KİTAPLARI, YAYINLARI VE İNTERNET SİTELERİNİ İKİYE AYIRMAK GEREKİR. BİRİNCİSİ MASONLUĞU TANITMAYA, HATTA REKLAMINI YAPMAYA YÖNELİK KİTAPLAR... İKİNCİSİ MASONLUK VE DİĞER BELÂLI GİZLİ ÖRGÜTLERİN İÇYÜZÜNÜ ANLATANLAR...

BİZİM BU YAZILARIMIZ 1990'LARDA HAZIRLANIP İNTERNETE YÜKLENDİĞİNDE, ORTALIKTA BU İKİNCİ TİP KİTAPLARDAN, SİTELERDEN FAZLA YOKTU. AMA ÇOK ŞÜKÜR, 2000'Lİ YILLARDA BUNLARDAN YÜZLERCESİ YAYINLANDI, BİNLERCE İNTERNET SİTESİNDE MASONLUKTAN İLLİMUNATİ'YE, VATİKAN'A, MAFYA'YA UZANAN ÖRGÜTLERİN KİRLİ ÇAMAŞIRLARI ORTAYA DÖKÜLDÜ. TEK BİR DÜNYA DEVLETİ VE DİKTATÖRLÜĞÜ KURMA AMAÇLARI ORTAYA ÇIKTI. 225 KİŞİNİN YILLIK GELİRİNİN 2.5 MİLYAR İNSANIN GELİRİNE EŞİT OLDUĞU, BİRLEŞMİŞ MİLLETLER RAPORLARI İLE GÖZLER ÖNÜNE SERİLDİ. DÜNYAYI NASIL BİR SEFALET, FELÂKET VE ESARETİN BEKLEDİĞİ, BU ÖRGÜTLERİN NASIL BİR "YENİ DÜNYA KÖLELİK DÜZENİ" PEŞİNDE OLDUKLARI ORTAYA KONDU.

BÜTÜN BU YENİ KİTAPLAR, YAYINLAR, SİTELER BİZİM YAZDIKLARIMIZI GEREKSİZ KILDI... AMA BİZ, YILLARIN EMEĞİ OLAN YAZILARIMIZI ATMAYA KIYAMADIK!.. BELKİ ARALARINDA BAŞKALARININ SÖYLEMEDİĞİ HUSUSLAR VARDIR, DİYE BİR KERE DAHA İNTERNETE ÇIKARMAYA KARAR VERDİK. ZAMAN ZAMAN O DEĞERLİ ESERLERDEN ALDIKLARIMIZLA SİTEMİZİ TAKVİYE ETTİK VE YİNE HİZMETİNİZE SUNDUK... DAHA DOĞRUSU, SUNMAYA BAŞLADIK... SÜRÇ-Ü LİSAN ETTİK İSE, BİLDİKLERİNİZİ TEKRAR ETTİK İSE, AFFOLA!

EFENDİİM!.. NE DİYORDUK?.. HA, MASONLUKLA İLGİLİ İKİ TÜR YAYIN VAR, DEMİŞTİK... İKİNCİSİNİ ANLATTIK... BİRİNCİ GRUPTAN, YANİ SÖZÜMONA MASONLUĞUN ÜSTÜN ÖZELLİKLERİNİ TANITAN HANGİ TÜRKÇE KİTABI ALSANIZ, HANGİ SİTENİN SAYFALARINI AÇSANIZ, İÇİNDE AŞAĞI YUKARI ŞU BİLGİLERİ BULURSUNUZ:

- "MASONLUK BATI AVRUPA'DA ORTAYA ÇIKMIŞ, 1717 YILINDA YAYINLANAN ANDERSON ANYASASI İLE BUGÜNKÜ ŞEKLİNİ ALMIŞTIR."

- "MASONLUK BİR TAKIM ÖZEL İŞARETLERİ, AMBLEMLERİ OLAN, LOCALAR HALİNDE TEŞKİLATLANMIŞ, ULUSLAR ARASI BİR KURULUŞTUR. MASON OLMAYANLARA "HARİCİ" DENİR. ÇALIŞMALARA YABANCILAR KATILAMAZ."

- "MASONLAR ARALARINA HERKESİ ALMAZLAR. ZENGİNLER, YÜKSELME İHTİMALİ OLAN BÜROKRATLAR, POLİS VE ASKERLERİN ÜST KADEMELERİNDE BULUNANLAR, HERKESCE TANINMIŞ SANATÇILAR TERCİH EDİLEN KİŞİLERDİR."

- "MASONLAR "SIRLAR" DEDİKLERİ FELSEFELERİNİ BU YOLU SEÇMİŞLERE TELKİN EDERKEN TEDRİCİ BİR ARAŞTIRMA YOLU TAKİP EDERLER. BUNU DA 33 DERECELİ BİR SİSTEM İÇİNDE YAPARLAR. MASON FELSEFESİ, YAHUDİ KABALA İNANCINDAN, HIRİSTİYANLIKTAN, HERMETİZM'DEN, PUTPERESTLİKTEN HATTA BİR ÖLÇÜDE İSLAMİYETTEN ETKİLENMİŞ ESASLARDAN MEYDANA GELİR. AMA BU, DÜNYANIN HER TARAFINDA MEVCUT OLAN MASONLARIN AYNI DÜŞÜNDÜĞÜ ANLAMINA GELMEZ. "

- "MASONLUKTA, 1 İLÂ 3. DERECELER, TEMEL KURALLARIN VE İDEALLERİN ÖĞRETİLDİĞİ DERECELERDİR. 4 İLÂ 14. DERECELERDE MEŞHUR HİRAM EFSANESİ İŞLENİR. DAHA ÇOK YAHUDİ İNANÇLARI HÂKİMDİR.

- "15 İLÂ 18. DERECELER BİR ARA MERTEBEDİR. DAHA GENEL BİLGİLER SALİKLERE VERİLİR. 18 İLA 30. DERECELERDE İSE "ÜST FELSEFE" İŞLENİR. BU DEVREDE SALİK, BÜTÜN DİNİ İNANÇLARINDAN ARINDIRILMAYA ÇALIŞILIR. 31-33. DERECELER ARTIK İDARİ MERTEBELERDİR. BU SEVİYEYE ULAŞMIŞ MASONLAR, CEMİYET'İN ÇEŞİTLİ KURULLARINDA, YÖNETİM KADEMELERİNDE GÖREV ALIRLAR."

- "1 İLÂ 3. DERECELER, ÇIRAK-KALFA-USTA DERECELERİDİR. 4 İLÂ 14. DERECELERE "TEKEMMÜL" SEVİYESİ DENİR. 15 İLÂ 18. DERECELER, "ŞAPİTR" ; 19 İLÂ 30. DERECELER DE "AREAPAJ" SEVİYELERİDİR. TÜRKİYE'DE GENELDE İSKOÇ RİTİ'NE BAĞLI LOCALAR VARDIR. "

BÜTÜN BUNLARIN BİR KISMI DOĞRU OLSA DA, MASONLUK HAKKINDA FAZLA BİR BİLGİ VERMEZ...

MASONLARIN KENDİLERİ İÇİN YAZDIKLARI KİTAPLARI DA BULUP OKUYABİLSENİZ, FAZLA BİR ŞEY ÖĞRENEMEZSİNİZ... KELİMELERİN ARDINDAKİ MÂNÂYI YAKALAMAK GEREKİR... ÖRNEK Mİ İSTERSİNİZ?

MASONLARIN 33. DERECE BÜYÜK ÜSTATLARINDAN NECDET EGERAN, SIRF MASONLAR İÇİN YAZDIĞI "GERÇEK YÜZÜYLE MASONLUK" (1972) ADLI KİTAPTA ŞÖYLE DİYOR:

- "MASONLUK MİLLİDİR!.. BAĞIMSIZDIR!.."

- "MASONLAR VATANPERVERDİR!.. İLERİCİDİR, AYDINDIR!.. DİNDARDIR!.."

- "MASONLUK GİZLİ DEĞİLDİR AMA, KENDİNE HAS TÖRELERİ, RİTÜELLERİ VARDIR!.."

- "MASONLAR HERKESE DOSTTUR!.."

- "MASONLUK SADECE ALLAHSIZLIĞI, VATANSIZLIĞI, ANARŞİYİ, CEHALETİ VE TEMBELLİĞİ HOŞGÖRMEZ!.."

- "MASONLUK BİR İNİSİYASYON BİLİMİDİR!"

BU İFADELERDE GEÇEN İKİ TABİRİN NE ANLAMA GELDİĞİNİ SÖYLEMEK BİLE, MASONLUĞUN BİR DİNİ TARİKAT OLDUĞUNU ORTAYA KOYACAKTIR.

RİTÜEL ASLINDA ÂYİN DEMEKTİR!.. ÂYİN İSE SÖZLÜK ANLAMI İLE DİNİ TÖREN DEMEKTİR... BU BİR!..

İKİNCİSİ İNİSİYASYON, VEYA EGERAN'IN EŞ ANLAMLI OLARAK KULLANDIĞI ERİŞTİRME, MÜRŞİT-MÜRİT İLİŞKİSİ İÇİNDE KİŞİLERİ "ERMİŞ" YAPMA EĞİTİMİDİR!.. O DA TAMAMEN TARİKAT DEYİMİDİR.

GÖRÜLDÜĞÜ GİBİ, MASONLUK KENDİ BÜYÜK ÜSTATLARININ İTİRAFI İLE, BİR YAHUDİ-HIRİSTİYAN-PUTPEREST KARIŞIMI DİNİN ÖZEL BİR TARİKATIDIR!..

İLERDE NASIL BAZI İSLAM TARİKATLARINA BENZER MERTEBELERİ OLDUĞUNU, AMA İSLAMİYET'LE UZAKTAN YAKINDAN ALÂKASI OLMADIĞINI DA GÖSTERECEĞİZ.

ÖTE YANDAN NECDET EGERAN SON DERECE İDDİALI!.. TÜRKİYE'DEKİ MASONLUĞUN KİMSEYE BAĞIMLI OLMADIĞINI, TAMAMEN MİLLİ OLDUĞUNU, GİZLİ OLMADIĞINI, MASONLARIN TANRI'YA İNANDIĞINI, DİNDAR OLDUĞUNU ÖNE SÜRÜYOR VE HERKESİ EŞİT KABUL ETTİĞİNİ, ONUN İÇİN DE DOSTÇA DAVRANDIĞINI İMA EDİYOR!.. YANİ MASONLUĞUN SON DERECE İNSANCIL OLDUĞUNU İDDİA EDİYOR!

AYRICA MASONLUĞUN UZAKTAN YAKINDAN ANARŞİ İLE İLGİSİNİN OLMADIĞINI, KARGAŞA YARATMADIĞINI, YANİ MASONLARIN ÜLKENİN KURULU DÜZENİNE KARŞI ÇIKMADIĞINI, ÇOK VATANSEVER OLDUKLARINI, BU YÜZDEN ÜLKELERİNE İHANET ETMİYECEKLERİNİ, YABANCILARLA İŞBİRLİĞİ YAPMIYACAKLARINI SÖYLÜYOR!..

SONRA MASONLARIN ÇOK İLERİCİ OLDUKLARINI, HURAFEYLE, SAFSATAYLA, GEÇMİŞİN KÜFLÜ NAZARİYELERİ İLE BİR RABITASI OLMADIĞINI BELİRTİYOR!

YUKARDAKİ TANIMDAN BU MÂNÂLAR ÇIKIYOR!..

BUNLARIN TÜMÜ KÜLLİYEN YALANDIR!.. PALAVRADIR!..

YANİ KENDİLERİNİ İÇLERİNDEN TANIMASAK, YUTABİLİRİZ AMA, ONLARI RUHLARININ DERİNLİKLERİNE KADAR TANIYORUZ.

PEK ÇOK MASON DA ŞU SATIRLARI OKURKEN, YALAN OLDUĞUNU BİZİM KADAR BİLİYOR!..

YUKARDAKİ İFADEDE DOĞRU OLAN SADECE BİR KELİME VAR: MASONLAR GERÇEKTEN OKUMUŞ KİMSELERDİR.

BİR ŞEY DAHA EKLİYEBİLİRİZ: TOPLUM İÇİNDE SİVRİLMİŞ, BİR MEVKİ VEYA MAKAMA GELMİŞ, VEYA GELME İHTİMALİ ÇOK YÜKSEK KİŞİLERDİR.

AMA BU İKİ ÖZELLİĞİ, YANİ OKUMUŞ VE SİVRİLMİŞ OLMA ÖZELLİĞİNİ MASON OLDUKTAN SONRA KAZANMIŞ DEĞİLLERDİR!..

BU MEZİYETLERİ MASONLUK SAYESİNDE KAZANMAMIŞLARDIR!.. TA BAŞTAN BU ÖZELLİKLERE SAHİP OLDUKLARI İÇİN, ONLARA "KANCA" ATILMIŞ VE MASON SAFLARINA DAHİL EDİLMİŞLERDİR!..

ÇÜNKÜ ANCAK BÖYLELERİ MASONLARIN İŞİNE YARAR!..

NECDET EGERAN ALLAHSIZLARI, VATANSIZLARI, ANARŞİSTLERİ, CAHİLLERİ VE TEMBELLERİ ARALARINA ALMADIKLARINI ÖNE SÜRÜYOR!.. LÂF ARAMIZDA, BİZ ÖYLE TEMBEL MASONLAR GÖRDÜK Kİ, HAZIRA KONMAKTAN BAŞKA BİR ŞEY YAPMAZLAR.

AMA ARALARINA ALMADIKLARI SADECE BUNLAR DEĞİL!..

MASONLAR FAKİRLERİ, BİLGİLİ AMA DİPLOMASIZ KİŞİLERİ, MESLEĞİNDE NE KADAR BAŞARILI VE DÜRÜST OLURSA OLSUN MEVKİ SAHİBİ OLMAYANLARI, KADINLARI VE ZENCİLERİ, ÇİNLİLERİ, HİNTLİLERİ, KIZILDERİLİLERİ DE ARALARINA ALMAZLAR!..

YANİ HİÇ BİR HAMAL MASON, ŞOFÖR MASON YOKTUR!.. KÖR MASON, TOPAL MASON DA YOKTUR!

ONLARIN İDDİALARI BİR YANA; BİZ DE MASONLUKLA İLGİLİ BAZI HUSUSLAR TESBİT ETTİK VE AŞAĞIDA BELİRTTİK. YUKARDAKİ TARİFİN YANLIŞLIĞINI, BİZİM TARİFİMİZİN DOĞRULUĞUNU BUNDAN SONRAKİ YAZILARIMIZLA İSPATLIYACAĞIZ!

AMACIMIZ MASONLUĞUN NEMENEM BİR ŞEY OLDUĞUNU ORTAYA KOYMAK!..

İÇİNDE OLUP TA GÖRMEYENLERE, HEVES EDİP TE BİLMEYENLERE MASONLUĞUN ESAS GERÇEK YÜZÜNÜ GÖSTERMEK İSTİYORUZ!..

NECDET EGERAN'IN TAKTIĞI MASKENİN ARDINDAKİ, O ÇİRKİN YÜZÜ!

BİZİM TÂRİFİMİZ

MASONLUĞUN ÖZÜ HIRSTIR!..

MASONLUK, HIRSI YETENEĞİNDEN FAZLA OLAN KİŞİLERİN BİR DAYANIŞMA ÖRGÜTÜDÜR.

MASON, GÜÇ NEREDE İSE ORAYA GİRER, ZİRA ONUN DA GÜCÜ ASALAKLIKTADIR..

MASONLUĞUN KÖKÜ HIRİSTİYAN AVRUPASINDADIR. MASONLUK BÜTÜN DÜNYAYA AVRUPA’DAN YAYILMIŞTIR.

MASONLAR VEREM MİKROBU GİBİ HER YERDEDİRLER. BUGÜN SUUDİ ARABİSTAN'DA VE RUSYA'DA BİLE VARDIR... ÇÜNKÜ HER YERDE HIRSLI, YÜKSELMEK İÇİN HER ŞEYİ YAPMAYA HAZIR İNSANLAR BULUNUR!.. VE İŞTE BUNLAR HEMEN BU MİKROBU KAPAR, BU ÖLÜMCÜL HASTALIĞA YAKALANIRLAR.

MASONLUK BURJUVALARIN DAYANIŞMA TEŞKİLATIDIR. ONUN İÇİN DE BİR BURJUVA İHTİLALİ OLAN AMERİKAN İHTİLALİ'NE DE, FRANSIZ İHTİLALİ'NE DE DAMGASINI VURMUŞTUR.

MASONLUK l924 ANAYASASINA DA, 1982 ANAYASASINA DA AYKIRI BİR TARİKATTIR.

MASONLUK BİR EMİR KOMUTA ZİNCİRİ DEĞİLDİR. MASONLUK MAFYA TARZI HÜCRE TEŞKİLÂTI İLE ÇALIŞIR... MASONLUĞU KANSER HÜCRELERİ GİBİ DÜŞÜNMEK GEREKİR. HANGİ ORGANA GİRMİŞLERSE, ORADA SİNSİCE ÇOĞALIR, ORGANI ÇÜRÜTÜR, DEJENERE EDERLER.

MASONLUK MASUM BİR YAVRUKURT OYMAĞI DEĞİL, DÜNYA ÇAPINDA ÖRGÜTLENMİŞ BİR AÇ KURTLAR TEZGAHIDIR!..

MASONLUK SEVGİYE DEĞİL, KORKUYA DAYALIDIR.

MASONLUK TA AYNEN MAFYA GİBİDİR, BİR EMZİKTİR!. BİRİLERİNİ BESLER... NASIL MAFYA BABALARI HEP ARKA PLÂNDA İSELER, ONLARI BİLEMİYORSANIZ; GERÇEK MASON "DON"LARINI, BABALARINI DA BİLEMEZSİNİZ!...

BİZDEKİ VE GERİ KALMIŞ ÜLKELERDEKİ, HATTA GELİŞMİŞ ÜLKELERDEKİ MASONLARIN ÇOĞU ZAVALLIDIRLAR!. ÜSTTEKİ, O HİÇ TANIMADIKLARI MASON AĞABABALARININ UŞAKLIĞINI YAPARLAR, KÖRÜKÖRÜNE!..

MASON AĞABABALARI VE KAŞARLANMIŞ MASONLAR ASLA EŞİTLİĞE FALAN İNANMAZLAR. KENDİLERİNİN ÜSTÜN OLDUKLARINA, İNSANLARI İDARE ETMEK İÇİN YARATILDIKLARINA, VE BAŞKALARININ KENDİLERİNE HİZMET ETMEKLE GÖREVLENDİRİLDİKLERİNE, KÖLE-CARİYE OLARAK KULLANILMAK ÜZERE GÖNDERİLDİKLERİNE İMAN ETMİŞLERDİR.

ŞUNU İYİ BİLİN Kİ, MASONLUK BİR MUSİBET, BİR BELÂDIR!.. BÜTÜN MASONİK ÖRGÜTLER YOK EDİLMESİ GEREKEN KANSER HÜCRELERİDİR!..

VE EN ÖNEMLİSİ MASON ZİHNİYETİ GERÇEK BİR BULAŞICI HASTALIKTIR, VEBÂDIR! ZİHİNLERDE, BEYİNLERDE, RUHLARDA YAYILIR VE İNSANLIĞIN MAHVINA SEBEP OLUR!

AMA SİZ YİNE DE MASONLARDAN, MASON ZİHNİYETLİLERDEN KORKMAYIN!.. YENİLMEZ, ALT EDİLMEZ DEĞİLDİRLER!.. ANCAK, HİÇBİR ZAMAN ONLARLA AÇIKTAN MÜCADELE ETMEYİN... ONLARDAN EMİN OLMAYIN!.. GÜVENMEYİN!. BABANIZ OLSA BİLE!!! ÇÜNKÜ SİZİ MAHVETMEK, İŞLERİNİZİ BOZMAK İÇİN HER ŞEYİ YAPARLAR. ESKİDEN ADNAN (HOCA) OKTAR'A, AYTUNÇ ALTINDAL'A YAPTIKLARI GİBİ!..

ONLARI KULLANIN!.. ATATÜRK'ÜN YAPTIĞI GİBİ!.. FIRSATINI BULUNCA DA EKARTE EDİN!.. 1926'DA ÇOĞUNU ASTIĞI, 1935'DE BÜTÜN MASON DERNEKLERİNİ KAPATTIĞI GİBİ!..

MASONLUKTAN KORUNMAK, GÜÇLÜ OLMAKLA MÜMKÜNDÜR. TEDBİR, ÜLKENİN SAĞLIKLI ORGANLARINI DİKKAT ÇEKMEDEN TAHKİM ETMEKTİR!.. YANİ ORDUNUN SUBAY KADEMESİNİ, ADLİYEYİ VE OKULLARI... SONRA MİT'İ, POLİSİ, DIŞİŞLERİNİ, TRT'Yİ, BÜROKRASİYİ... VE SONRA TÜM MEDYAYI, İŞ DÜNYASINI!.. TA Kİ, BİR TEK HAİN, BİR TEK SATILMIŞ KALMAYANADEK!!!

MASONLUKTAN KORUNMAK, ONU ALT ETMEK, MASONLUĞUN AMAÇ VE FAALİYETLERİNDEN TOPLUMUN BİLGİLENDİRİLMESİ İLE MÜMKÜNDÜR.

İŞTE BİZ DE BUNU YAPMAYA ÇALIŞIYORUZ!!!

▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄▄ ▄▄▄▄▄



/////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////


EĞER BU YAZIYI BURAYA KADAR OKUDUYSANIZ VE DAHA FAZLA BİLGİ EDİNMEK İSTİYORSANIZ BU GRUBUN TARTIŞMA PANOSUNDA DEVAMINI BULABİLİRSİNİZ. OLAKİ FACEBOOK YÖNETİCİLERİ BU GRUBU SİLERSE VE BÜYÜK İHTİMALDE BU GRUBU SİLDİRMEK İÇİN MASONLAR ELİNDEN GELENİ YAPACAKTIR O ZAMAN İKİNCİ İHTİMAL OLARAK SİZE GOOGLE DA MUSA HİRAM YAZIN VE ÇIKAN MUSA HİRAMIN MASONLUK YAZILARINI TIKLAYIN YADA MUSA HİRAMIN ANGELFİRE DEKİ AŞAĞIDAKİ LİNKLERİNİ TIKLAMANIZI ÖNERİRİM.


██......██....█...█....███....████
█.█....█..█...█...█....█...........█
█..█...███...█...█....███.......█ İÇİN LİNKE TIKLAYIN ;
█.█....█..█....█.█.....█...........█
██.....█..█.....█.......███.......█
......llllllll
......llllllll
......llllllll
......llllllll
......llllllll
\\\...llllllll...///
.\\\..llllllll..///
..\\\.llllllll.///
...\\\llllllll///
....\\\llll///
.....\\\///
......\\//
.......\/

İÇİNDEKİLER-BİRİNCİ KISIM - GİRİŞ- MASONLAR SİTEMİZİ SİLDİLER- MASONLUK TANIMI- VB...

http://www.angelfire.com/de3/dumrul/page1.html (http://www.angelfire.com/de3/dumrul/page1.html)

İÇİNDEKİLER- İKİNCİ KISIM - DÖNMELER -"YAHUDİ, YAHUDİLİKTEN DÖNMEZ!" VB...


MUSA HİRAM'IN MASONLUK YAZILARI (http://www.angelfire.com/de3/dumrul/page1a.html)

İÇİNDEKİLER- ÜÇÜNCÜ KISIM- MASONLAR SULTAN ABDÜLAZİZ'İ ŞEHİT EDİYOR VB...

MUSA HİRAM'IN MASONLUK YAZILARI (http://www.angelfire.com/de3/dumrul/page1b.html)

İÇİNDEKİLER- DÖRDÜNCÜ KISIM - SON DÖNEM BÜYÜK ÜSTATLARI VB...

MUSA HİRAM'IN MASONLUK YAZILARI (http://www.angelfire.com/de3/dumrul/page1c.html)

İÇİNDEKİLER- BEŞİNCİ KISIM- EN İYİ MASON, MASON OLMAYANDIR. VB...

MUSA HİRAM'IN MASONLUK YAZILARI (http://www.angelfire.com/de3/dumrul/page1d.html)

İÇİNDEKİLER- ALTINCI KISIM- MAI VE TAHKİM OLAYI-MASONİK POLİTİKA VB...

MUSA HİRAM'IN MASONLUK YAZILARI (http://www.angelfire.com/de3/dumrul/page1e.html)

İÇİNDEKİLER- YEDİNCİ KISIM- MOSON LİNKLERİ, FİLMLERİ, KÜPÜRLERİ. VB...

MUSA HİRAM'IN MASONLUK YAZILARI (http://www.angelfire.com/de3/dumrul/page1f.html)

İÇİNDEKİLER- SEKİZİNCİ KISIM -MEKTUPLAR SORULAR VE CEVAPLAR VB...

MUSA HİRAM'IN MASONLUK YAZILARI (http://www.angelfire.com/de3/dumrul/page1g.html)

İÇİNDEKİLER- DOKUZUNCU KISIM - MİSYONERLİK - HIRİSTİYANLIĞIN SAHTE PEYGAMBERİ - VB...

MUSA HİRAM'IN MASONLUK YAZILARI (http://www.angelfire.com/de3/dumrul/page1i.html)


////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////////

jardel32
18-09-2009, 06:15
GLOBAL MASONLUK-1-


SİYONİZM VE YAHUDİLİĞİ BİRBİRİNDEN AYIRMAK
http://www.fikiryazilari.net/siyonizm_yahudilik/res/toren.jpgMasonluk varlığını ilk kez 1717'de İngiltere'de resmi olarak ilan etti. Bu tarihten sonra, önce İngiltere'de, ardından başta Fransa olmak üzere Avrupa kıtasında yayılan masonluk, her ülkede din karşıtlarının toplanma yeri oldu. Kendilerini "hür düşünürler" olarak ilan eden-bununla, İlahi dinleri tanımadıklarını ifade eden-pek çok Avrupalı mason localarında buluştu. Mimar Sinan dergisindeki "Masonluğun İlk Devirleri" başlıklı bir makalede belirtildiği gibi, "masonluk, kiliselerin dışında hakikati arayanların biraraya geldiği, toplandığı yer, melce oluyordu."
Dahası "hakikati dinin dışında arayan" bu zümre, dine karşı da büyük bir husumet duyuyordu. Bu nedenle örgüt, kısa sürede Kilise'nin, özellikle de Katolik Kilisesi'nin rahatsızlık duyduğu bir güç merkezi haline geldi. Bu masonluk-kilise çatışması giderek büyüyerek 18. ve 19. yüzyıl Avrupa'sına damgasını vuracaktı. 19. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa dışındaki coğrafyalara da yayılmaya başlayan masonluk, gittiği her ülkede din karşıtı felsefelerin ve hareketlerin çıkış noktası haline gelecekti.
Mimar Sinan dergisindeki "Politika ve Masonluk" başlıklı bir makalede, masonluğun bu din karşıtı savaşı şöyle açıklanmaktadır:
"Franmasonluk siyasal bir parti olmamakla beraber, siyasal ve sosyal olayların akımına uygun olarak uluslar arası birleşik ve sosyal bir kuruluş halinde örgütleşmesi 18. yüzyılın başlarına rastlar. Mezheplerin özgürlük kurallarını uygulamaya çalıştığı sırada, onlara yardım için, din adamları kurallarının (ruhban heyetlerinin) nüfuz ve iktidarlarına karşı savaş açmak durumuna giren farmasonluğun yıkmak istediği şey, kilisenin hükümetler ve halk üzerindeki tahakkümü idi. Bundan dolayı 1738 ve 1751 yıllarında Papa tarafından dinsiz olarak ilan edilmiştir... Farmasonluk, mezhepler özgürlüğü ilkelerini amaç edinen ülkelerde yalnız ismen gizli ve esrarlı toplantıları olan bir dernek halinde kalmış ve bu gibi memleketlerde hem müsamaha ve hem de teşvik görerek vakit ve hali uygun orta sınıf halk ile yüksek memurlardan taraftarlar bulmuş ve mason olan devlet erkanını kendi örgütlerinin başkanlık makamına geçirmiştir. Katolik mezhebinin herkes için mecburi olduğu güney memleketlerinde ise, gizli, yasak ve kanuni takip ve izlenmeye maruz devrimci bir dernek niteliğini muhafaza etmiştir. Bu memleketlerde orta sınıftan hür düşünceli gençler ve hükümetlerinin yönetiminden memnun olmayan subaylar mason localarına girmeye ve böylece, İspanya, Portekiz ve İtalya'da ve özellikle Vatikan kilise hükümetinin tahakkümü altındaki rejimler aleyhine devrimci tertipler alınmaya başlanmıştır."
Kuşkusuz burada mason yazar kendi örgütünün lehinde bir üslup kullanmakta, masonluğun "kilise tahakkümü"ne karşı savaştığını ileri sürmektedir. Ancak konuyu yakından incelediğimizde, pek çok ülkede "tahakküm" kavramının asıl olarak masonlar tarafından kurulan veya desteklenen rejimlere uygun düştüğünü görürüz. Öte yandan, masonluğun "tahakküme karşı savaşma" iddiasının da göstermelik olduğu sonucuna varırız. Kilise -Hıristiyanlığın çarpıtılmış olması sebebi ile- gerçekten de skolastik fikirler ve baskıcı uygulamalar sergilemesine rağmen, masonluğun kilise düşmanlığı bu sosyal meseleden değil, İlahi dinlere karşı duyduğu nefretten kaynaklanmıştır.
Masonluğun yapısına, rit ve ayinlerine bir göz atmak, bu konuda fikir vermek için yeterlidir.

Bir Mason Locası Örneği: "Cehennem Ateşi Kulübü"
Masonların 18. yüzyılda nasıl bir örgütlenme içinde olduklarını, nelerle uğraştıklarını anlamak için yapılması gerekenlerden biri, o dönemde ortaya çıkan çeşitli masonik gizli dernekleri incelemektir. Bu derneklerden birisi, 18. yüzyılın ortalarında İngiltere'de aktif olan "Cehennem Ateşi Kulübü"dür. (Hell Fire Club) Bu kulübün masonik yapısını ve sahip olduğu din aleyhtarı, pagan kimliği, mason yazar Daniel Willens "The Hell-Fire Club: Sex, Politics, and Religion in Eighteenth-Century in England" adlı makalesinde açıklamaktadır. Masonlar tarafından açılan "thefreemason.com" isimli internet sitesinde yayınlanan makaleden bazı ilginç pasajlar şöyledir:
"İngiltere'de Kral III. George'un hükümdarlığı döneminde, mehtaplı gecelerde, pek güçlü hükümet üyelerinin, önde gelen aydınların ve etkili sanatçıların hep birlikte Thames nehrinin üzerinde bir tekne içinde West Wycombe civarında bulunan bir manastır yıkıntısına doğru yol aldıkları görülebilirdi. Orada, keşiş kıyafetlerine bürünen bu saygıdeğer kişiler, kutsallığını yitirmiş bu manastırın çanlarının çalmasıyla birlikte, her türlü ahlaksızlığa kendilerini kaptırırlardı. Gece, kendini sefahate adamış bir soylu kadının çıplak vücudu ile kutlanan bir Kara Ayin ile doruk noktasına ulaşır, şeytanî tapınmalarını tamamlayan ele başları Britanya İmparatorluğu'nun gidişatı ile ilgili komplolar kurmak için cümbüşe ara verirlerdi.
Halk arasında "Cehennem Kulübü" olarak tanınmış olmalarına karşın, bu günah tarikatı, kendilerini, bir Gotik özenti ile "Medmenham'lı St. Francis Keşişleri" diye adlandırırlardı. Bu dedikodu dolu dönemde, topluluğun şeytani etkinlikleri hakkında epey söylenti yayılmıştı, hatta 1765 yılında Charles Johnstone adlı bir yazar Medmenham Keşişlerinin gizlerini açıkladığı "Chrysal" isimli bir roman yayınlamıştı.
Medmenham Keşişleri'nin en önemli öncüsü, Wharton Dükü Philip (1698-1731) tarafından 1719 yılında Londra'da kurulan Cehennem Kulübüdür. Wharton, liberal partiden ileri gelen bir politikacı ve bir masondu. Aynı zamanda ateist olan Wharton, satanist şenliklere alenen önderlik ederek, dini alaya almaya çabalardı. Wharton, 1722 yılında Londra Büyük Locası'nın Büyük Üstadı seçildi..."
1739 Yılında Dashwood, Abbe Nicolini'yi görmek için gittiği Floransa'da, Divan Kulübüne katılacak olan Lady Mary Wortley Montagu ile karşılaştı. Bu dönemde İtalya'da masonların işleri pek yolunda gitmiyordu. Papa XII. Clement, engizisyonu mason localarının aleyhine döndüren yeni bir kararname yayınlamıştı. Ancak, 1740 yılının başlangıcında Papa öldü. Yeni Papa'yı seçecek olan kardinaller kurulu toplantısı yapılırken, Dashwood Roma'ya gitti. Masonların en büyük düşmanı Kardinal Ottiboni kimliğine girdi ve halkın önünde maskaralıklar ve sövgülerle dolu sahte bir ayin düzenleyerek Ottiboni ile alay etti....
Keşişlerin gerçek eylemlerini öğrenebilmek için gerekli belli başlı bilgiler herhalde toplantı salonunda bulunmalıydı. Ancak salonun hem döşenişi, hem de kullanılış tarzı bu güne kadar esrarını korudu. Sansasyon yaratmaktan hoşlanan yazarlara göre, bu salon tam bir satanist tapınaktı. Oysa, mason toplantıları için kullanıldığını varsaymak çok daha akla uygun görünüyor. Medmenham Keşişlerinin önde gelen üyelerinden biri olan ve ancak kulüpten ayrıldıktan sonra masonluğa giren John Wilkes , eski dostlarına kara çalan bir makalesinde şunları anlatmıştı: "Kutsal günlerde keşişlerin bir araya gelerek en gizli ayinleri yaptıkları ve şatafatlı törenlerle kutsal adakları BONA DEA adına sundukları, bu Eleusis Gizemleri toplantılarına hiçbir günahkâr göz bile bakmaya cesaret edemezdi. " Dashwood'un politik düşmanlarından biri olan ve kulübe kesin bir tavırla karşı çıkan Sir Robert Walpole'un oğlu Horace, manastır hakkında şu alaylı sözleri söylemişti: "Öğretileri ne olursa olsun, uygulamaları tam olarak pagandı: Bu yeni kilisenin şenliklerinde hiç gizlemeden Bacchus ve Venüs'e kurbanlar sunarlar, şarap fıçıları ile tanrıça heykelleri gırla giderdi."...
Eğer o dönemlerde mevcut idiyse bile, Medmenham Keşişleri'nin üye listesi bugün elde değil. Ancak, pek büyük bir olasılıkla kulübe üye olan kişiler arasında, Dashwood'un kardeşi John Dashwood-King, Sandwich Earl'ü John Montagu, John Wilkes, George Bubb Dodington, Baron Melcombe, Paul Whitehead ve daha bir çok meslek sahibi kişiler ve yerel toprak sahiplerinin bulunduğu biliniyor... Kamunun gözünde skandal sayılacak kadar önemli kişiler bunlar.
Dashwood'un bugüne dek yarattığı etkinin tam merkezinde din sorunu vardır... Cinsel büyüler, manastırda bulunan kabala kitabı, her fırsatta ortaya çıkan Harpokrat'ın resmi, Dashwood'un masonlarla olan ilintisi ve Medmenham Manastırında bulunan Theleme sloganı gibi unsurlar, Cehennem Ateşi Kulübünün erken bir "Crowley'cilik" olduğunu düşündürmektedir. Çok daha ciddi bir yaklaşım ise, Dashwood'un mason bağıntılarının üzerinde durarak, manastırın toplantı salonunun bir mason mabedi olduğunu, büyük olasılıkla isabetli olarak, ileri sürebilir."
Bu uzun alıntıyı aktarmamızın nedeni, 18. yüzyılda ortaya çıkan masonik örgütlenmenin nasıl bir atmosferde geliştiğine, kişileri nasıl etkilediğine dair iyi bir fikir vermesidir. Masonluk, gizemli, merak uyandırıcı, cezbedici bir örgüt olarak ortaya çıkmış, üye olan kişilerde, toplumun genel inançlarına aykırı davranmanın getirdiği bir tür psikolojik tatmin meydana getirmiştir. Masonik ayinlerin temel özelliği ise, üstteki alıntıda da vurgulandığı gibi, İlahi dinlerin sembol ve kavramları yerine pagan sembol ve kavramları yüceltmesidir. Böylece, sadece sembolizm yoluyla dahi, masonluğa giren kişiler Hıristiyanlığı terk ederek paganlaşmışlardır.
Ancak masonluk sadece garip ayinler düzenlemekle kalmamış, Avrupa'yı İlahi dinlerden uzaklaştırıp pagan bir kültüre sürüklemek için siyasi bir strateji de izlemiştir. Önümüzdeki bölümlerde Avrupa tarihinin bazı önemli kilometre taşlarına ülke ülke bakacak ve bu aşamalarda masonluğun dine karşı yürüttüğü söz konusu savaşın izlerini araştıracağız. İlk bakmamız gereken ülke, Fransa'dır.

15 Temmuz 2008

jardel32
18-09-2009, 06:25
TÜRKİYE MASONLARI DEŞİFRE OLUYOR

1997 yılında bir televizyon kanalında yayınlanan haber Türkiye masonlarında şok etkisi yaratmıştı. İlk defa mason mabetlerinde gizli çekimler gerçekleştirilmiş ve bu görüntüler Kanal 7 Televizyonu'nda günlerce yayınlanmıştı. İki ayrı locada çekilmiş olan gizli kamera görüntüleri hem Türk halkını, hem de yüksek derecelere ulaşmamış masonları şok etti. Bu gizli kamera görüntülerinin birinde, yalnızca 33. dereceden masonların katılabildiği "şeytana tapma ayini" icra edilmekteydi.

1997 yılında bir televizyon kanalında yayınlanan haber Türkiye masonlarında şok etkisi yaratmıştı. İlk defa mason mabetlerinde gizli çekimler gerçekleştirilmiş ve bu görüntüler Kanal 7 Televizyonu'nda günlerce yayınlanmıştı. İki ayrı locada çekilmiş olan gizli kamera görüntüleri hem Türk halkını, hem de yüksek derecelere ulaşmamış masonları şok etti. Bu gizli kamera görüntülerinin birinde, yalnızca 33. dereceden masonların katılabildiği "şeytana tapma ayini" icra edilmekteydi. Ayini yöneten büyük üstad, locanın ortasında kesilen bir keçinin kanını içiyor ve İbranice bazı dualar okuyarak şeytana tapma ayinini sonuçlandırıyordu. Diğer görüntülerde ise, masonluğu kabul edilen iki yeni kişinin göğsüne, masonik ritüellere göre kılıçlar dayanıyor, bunlar açıkça ölümle tehdit ediliyordu. Aynı locada kaydedilmiş diğer bir görüntüde ise, masonlar tarafından sürekli olarak inkar edilen masonik nikah töreni vardı.

Masonlarla ilgili gizli kamera görüntülerinin yayınlanması ile birlikte masonluk, gündemin en üst sıralarına yükseldi. Ancak masonların kontrolündeki bazı medya kuruluşları bu konuyu hasıraltı edebilmek için olağanüstü çaba harcadılar. Bu medya kuruluşları, yayınlarında bu haberlere en ufak bir yer dahi vermediler. Kanal 7 Televizyonu'nda masonların gizli ayinleri ile ilgili dehşet verici görüntüleri izleyenler, bu görüntülerin yankılarını gazetelerinde ve diğer televizyon kanallarında bulabileceklerini zannettiler. Ancak yüksek tirajlı "büyük" gazetelerin ve bunların yan kuruluşu durumundaki televizyon kanallarının hiçbiri bu önemli görüntülere yayınlarında yer vermediler.

GÖRÜNTÜLERİN YANKILARI

Gazete manşetlerine taşınan bu önemli görüntüleri Yazar Fehmi Koru şu şekilde yorumladı:

"Ellerine geçen, rahatlıkla 'Dünyada ilk defa gerçekleşen bir gazetecilik olayı' diyebilecekleri gizli kamerayla çekilmiş bir filmi, Cuma gününden bu yana ekranlara taşıyan Kanal 7 yönetimi, başlarına geleni anlamakta zorlanıyor. Nasıl zorlanmasın; bir mason locasında gizlice çekilmiş üç adayın örgüte girişiyle ilgili tören ve bir başka mason nikah töreni medyada hiç ilgi görmedi. Ne bir başka kanal çekimden görüntüler yayınladı, ne bir başka kanal çekimden görüntüler yayınladı ne de bir gazete ve dergi, konuyu sütunlarına taşıdı. Tam bir sessizlik. Halbuki dini nikahın tartışıldığı bir ortamda mason nikahı ilgi çekmeliydi. Aslında sessizliğin sebebi, Kanal 7'nin gizli çekimlerinde de anlaşılıyor. Mason örgütüne girerken adeta dini bir ritüel yaşıyorlar. Gizli kameranın giremediği bir düşünce odasında bir süre tutuluyor, sonra eğilmeye zorlanarak, bir çıtanın altından geçiyorlar. İçeride gizleri bağlıyken, elleriyle yoklamaları istenen bir kılıç göğsüne dayanıyor. 'Burada öğrendiklerini dışarıda açıklarsan sonucuna katlanırsın' mesajı bir kez daha sözlü olarak aktarılıyor. Gözlerini açar açmaz gördükleri 'biraderler' her hareket ve konuşmalarından önce ellerini boğazlarına götürerek kesme işareti yapan insanlar..." (Fehmi Koru, Zaman, 18 Ocak 1997)

"Kanal 7 önemli bir yayıncılık örneği sergiledi mason ayinlerini ekrana getirerek... Bilgi çağı insanımızın 'kara mizah mason törenlerini' algılaması ve değerlendirmesindeki ortak yön: Komiklik ve gizlilik. Bu bir tarafı... Öteki yandan ise; İskoç Riti'ne tabi mason localarının Londra'dan Fransa obediyansına tabi olanların da Paris'ten talimat almaları, masonluğun kökünün dışarıda olduğunu yeniden düşündürdü... Çağdaş Atatürkçüler de bu tartışmadan bir şey öğrendiler: Mustafa Kemal'in emriyle kapatılan mason locaları, Atatürk'ün ölümünden sonra ancak gizli de olsa örgütlenebildi, uluslararası bağlantılar kurabildi. Bütün dünyada yükselen dini ve milli değerlerin yansıması karşısında bir ilkelik örneği, bu olaya mal bulmuş mağribi gibi sarılmaları... Biraz da acizlik örneği..." (Ayhan Katırcıkara, 29 Ocak 1997, Türkiye)

"Masonluk tartışmaları yine alevlendi. Televizyonlar, gizli çekilen görüntülere yer veriyorlar. Gazetelerde dizi yazılar yayınlanıyor. Kamuoyu bu yayınları merakla izliyor. Masonluk ketumiyet üzerine kurulu. Masonlar da bu yüzden fazla konuşmuyorlar." (Emin Pazarcı, 2 Şubat 1997, Akşam)

"Kanal 7, kaç gündür masonluk ile ilgili görüntüler yayınlıyor. Dünya tarihinde ilk defa gerçekleşen bir gazetecilik başarısı bu. Bir masonun locaya kabulü gizli kamera ile elde edilmiş görüntüler aracılığıyla kamuoyuna aktarılıyor. Fadime-Müslüm tefrikasına kapılıp giden medyamızda, ya da alenen çağrı yapılmasına rağmen masonlarda en ufak bir kıpırdama yok. Kanal 7'nin günlerdir açıklama beklemesine, masonluk ayininden inanılmaz görüntüleri ekrana getirmesine rağmen hiç ses çıkmamasında, tepki verilmemesinde, hele medyanın olayı tamamen görmezden gelmesinde, bu dünyanın içinde var olan etkili isimlerin, localarına karşı ettikleri sadakat yemininin yapı var mı dersiniz? (Şükrü Kanber, 18 Ocak 1997, Milli Gazete)

'BÜTÜN OYUNLARI LOCA TEZGAHLIYOR'

Bu görüntülerin televizyonlarda gösterilmesinin ardından; masonluktan sonra daha önceki yıllarda ayrılan, ancak kendilerine ayrıldıklarına dair hiçbir belge verilmeyen Mümin Kılıç ve Önder Aktaç, kameraların karşısına geçerek, masonluk hakkında birbirinden ilginç iddalar ortaya attılar.

Aynı günlerde benzer gelişmeler, TBMM çatısı altında da yaşanmaktaydı. RP Tokat Milletvekili Ahmet Fevzi İnceöz, mason locaları konusunda İçişleri Bakanlığı'na soru önergesi verdi. Fevziöz, sonuçsuz kalan soru önergesinde şu ifadelerde bulundu:

Bilindiği gibi, mason teşkilatı son üç yüzyıldır dünyanın en güçlü ve etkili örgütlerinin başında gelmektedir. Millet kavramının var olmadığı, milletlerin belirli bir plan çerçevesinde dağıtılacağı ve enternasyonal bir dünya devleti kurulacağı idealine ulaşma amacındaki masonlar bugün dünyanın her ülkesinde aktif olarak çalışmalarını sürdürmektedirler. Ancak bunun yanında, ülke siyasetlerine yön veren, milletlerarası ilişkilerde pay sahibi olan, devlet kademelerinde teşkilatlarına bağlı güvenilir masonları görevlendirerek devlet içinde organize olan (İtalya'daki P2 mason locası bunun en çarpıcı örneklerindendir) masonluk örgütü karanlık, gizli ve denetim dışı birçok hususu bugün bünyesinde barındırmaktadır. Ülkemizdeki tablo da bu şekildedir.

İşte televizyon kanallarında yayınlanan gizli kamera çekimlerinin ışığında, masonluk teşkilatının kapalı, içine dönük, sır dolu yapısı, tamamen köhne Yahudi öğretilerini ve Kabala'yı temel alan felsefesi ve enternasyonal bir dünya devleti hedefi göz önünde bulundurulduğunda, bu karanlık örgüt hakkında bazı hususların özellikle açıklığa kavuşturulması gerekiyor."

Mason localarının 1948 yılından bu yana dernekler kanununa aykırı hareket ettiğinin altını çizen İnceöz soru önergesini şu ifadelerde tamamladı:

" Büyük Mason Mahfili Derneği adı altında faaliyet gösteren mason derneği, devletimizin güvenliğini ve milli menfaatlerimizi tehdit eden, insanların açıkça tehdit edildiği, emniyet birimlerinin kontrol ve denetiminde kaçan, içinde yasadışı nikahların kıyıldığı, usülsüz paraların toplanıp harcandığı, izinsiz silahların bulunduğu bir merkez durumundadır. Gerçek yönetim merkezi yurtdışında olan, enternasyonal yapısı olan, milli çıkarlarımız ve devlet güvenliğimiz açısından çok tehlikeli olan bu teşükkülün faaliyetlerinin durdurulması gerekmektedir.

Bu itibarla, Sayın Bakanlığımızca masonluk teşkilatı yöneticileri ve diğer sanıklar hakkında soruşturma açılarak, öncelikle adı geçen derneğin faaliyetten menedilmesini, kökü yurtdışında bulunan diğer tüm masonik teşkilatların faaliyetlerinin durdurulmasını, faaliyetleri resmen durdurulana kadar bu derneklerin içinde devlet aleyhinde faaliyet yürütülüp yürütülmediğinin tespiti amacıyla sürekli polis memuru bulundurulmasını ve bu gizli teşkilatın elebaşlarının ve diğer sanıklarının yaklanarak ilgili yasa maddelerince cezalandırılmalarını saygılarımla talep ve arz ederim."

Ahmet Fevzi İnceöz'ün soru önergesi, Mason localarının kapatılmasını içeren diğer 3 soru önergesi gibi sonuçsuz kaldı. Yapılan araştırmalarda mason localarının falliyetleri ve kuruluşu açısından hiçbir suç unsuruna rastlanılamadı!
30 Temmuz 2008

Harun Yahya - TÜRKİYE MASONLARI DEŞİFRE OLUYOR - Download Page (http://tr1.harunyahya.com/Detail/T/7EZU2FZ0164/productId/8524/TURKIYE_MASONLARI_DESIFRE_OLUYOR)

jardel32
18-09-2009, 06:26
TAPINAK SÖVALYELERİNİN EKONOMİK GÜCÜ

Tapınakçılar konusunu incelerken vurgulanması gereken en önemli noktalardan biri de, bu örgütün elinde tuttuğu maddi güçtür. Tarihin ilk bankerleri olarak anılan Tapınakçılar, diğer adıyla Tapınak Şövalyeleri, bu büyük maddi gücü nasıl elde etmişlerdir? Servetlerinin boyutu nedir? Sermayeyi ele geçirme yöntemleri nelerdir? Elde ettikleri karanlık servet günümüzde kimlerin elindedir ve ne amaçla kullanılmaktadır?
BAŞLARKEN.
Tapınak Şövalyeleri (ya da diğer adıyla Tapınakçılar), kökeni Ortaçağ'a dek uzanan, faaliyetleri ve yandaşları ise zamanla değişikliğe uğrayan gizli bir örgüttür. İlk kez I. Haçlı Seferi'nden sonra ortaya çıkmış, kısa sürede geniş bir siyasi nüfuza sahip olmuş ve Ortaçağ'ın en büyük maddi güçlerinden biri haline gelmişlerdir. Başlangıçta kendilerini sözde dindar gibi göstermişler ve bu yolla kazandıkları itibar ve imtiyazları kullanmışlar, zaman içinde de Hıristiyan halkın gözünde nefret ve korku uyandıran, din karşıtı, şeytani amaçlar güden karanlık bir örgüt haline gelmişlerdir. Tapınakçıların 1307 yılında başlayan mahkemelerine ait tutanaklar ve dönemin tarihi belgeleri örgütün karanlık çehresini şüphe götürmeyecek bir şekilde gözler önüne sermiştir.
Bu belgelerden ve konunun uzmanı tarihçilerin araştırmalarından ortaya çıkan sonuçlar, Tapınakçı tarikatının, kurulduktan kısa bir süre sonra kuruluş amacından hızla uzaklaştığını, Hıristiyanlığı terk ederek sapkın ve mistik bir öğretinin peşinden gittiğini göstermektedir. Tapınakçılar bu karanlık öğretiye özgü tören ve ritüelleri gizlice uygularken, aynı zamanda da servet ve güç sahibi olmak için her türlü yöntemi meşru saymışlardır.
Tapınakçılar, özellikle ilk dönemlerde Papalık makamından elde ettikleri imtiyazlara güvenerek sistemlerini uzun bir süre rahatlıkla devam ettirmişlerdir. Ancak, Tapınakçıların gizli ritüellerinde yaşadıkları sapkınlıkların yavaş yavaş deşifre olması ve gerçek yüzlerinin ortaya çıkmaya başlamasıyla, Papalık bu konuda köklü tedbir almaya karar vermiştir. 1305 yılında Papa olan V. Clement, Fransa Kralı IV. Phillippe'nin de desteğini alarak Tapınakçıların ortadan kaldırılma sürecini başlatmıştır.
Fransa'da Tapınakçılar aleyhine açılan davaların mahkumiyetle sonuçlanması Tapınakçılar için hiç umulmadık bir hezimet olmuştur. Ne var ki bu olay, Tapınakçılara daha gizli, daha örgütlü olmayı öğretmiş, günümüze kadar gelen Tapınakçı-mason gizliliğinin temellerini hazırlamıştır. Kendilerini mahkum eden Kilise'nin temsil ettiği her türlü inanca ve değere karşı büyük bir nefret ve intikam duygusu da yine bu süreçte oluşmuştur. Din ahlakına karşı besledikleri nefret ve düşmanlık, nihai hedef ve mücadelelerinin de merkez noktasını oluşturmuştur: din ahlakına uygun olmayan bir dünya hakimiyeti...
Bu sapkın mücadelelerinde hiçbir kural tanımayan Tapınakçılar, yazı dizimizin ilerleyen bölümlerinde detayları ile göreceğimiz gibi, adeta şeytanın yeryüzündeki temsilcileri görevini yürütmektedirler. Törenlerinde, masonik ritüellerin vazgeçilmez bir öğesi olan "Baphomet" adında bir şeytana tapan Tapınakçılar, alemlerin Rabbi olan Allah'ı inkar ederek şeytanı ilah edinenlerin önde gelenleri olarak kabul edilebilir.
Tapınakçılar konusunu incelerken vurgulanması gereken en önemli noktalardan biri de, bu örgütün elinde tuttuğu maddi güçtür. Tarihin ilk bankerleri olarak anılan Tapınakçılar, diğer adıyla Tapınak Şövalyeleri, bu büyük maddi gücü nasıl elde etmişlerdir? Servetlerinin boyutu nedir? Sermayeyi ele geçirme yöntemleri nelerdir? Elde ettikleri karanlık servet günümüzde kimlerin elindedir ve ne amaçla kullanılmaktadır?
Bu yazı dizisinde, "Tapınak Şövalyeleri" adlı ilk kitabımızda detaylı olarak değindiğimiz örgütün tarihçesini ve örgütün günümüzdeki mirasçısı olan masonluk konusunu yeniden ele alarak, yukarıdaki soruların cevabını verecek ve Tapınakçıların kara parayla finanse ettikleri faaliyetleri deşifre edeceğiz.
HAÇLI SEFERLERİNİN ARKA PLANI
Tapınakçıların kim olduklarını, nasıl ortaya çıktıklarını ve gerçek amaçlarını anlamak için, Haçlı Seferleri'ne kadar uzanmak gerekir; çünkü Tapınakçı tarikatını kuranlar, Kutsal Toprakları kurtarma ve koruma bahanesiyle Filistin bölgesine gelip yerleşmiş Haçlı Şövalyeleri'dir.
Haçlı Seferleri'nin başladığı dönemde, Avrupa'da karanlık bir dönem yaşanıyordu. Bir yandan fakirlik, açlık ve cehalet, küçük krallıklar ve feodal beylikler arasındaki iktidar mücadeleleri, hiç bitmeyen savaşlar; diğer yandan kuzeyden gelen barbar akınları Avrupa'yı yaşanmaz bir yer haline getirmişti. Yeni yeni gelişmeye başlayan ticaret ve zanaatkarlık, Avrupa'nın ihtiyaçlarını ve güç arayışını karşılamaya yetmiyordu. Bu karmaşanın içinde, Katolik Kilisesi, halk arasında büyük bir etkiye sahip olan misyoner tarikatlar sayesinde Avrupa'nın en güçlü ve en etkili kurumu haline gelmişti.
Kilise mensupları, aldıkları yoğun eğitimle cahil halkın ve eğitimsiz asillerin çok üstünde bir bilgiye ve anlayışa erişmişlerdi. Ne var ki, dönemin en organize gücünün başına geçen Papalar, bu imkanları kendi amaçları doğrultusunda en stratejik şekilde kullanmış, kuruluş gayelerinden uzaklaşarak dünyevi hakimiyete yönelmiş ve bir süre sonra da bütün Avrupa krallarına ve asillerine boyun eğdirmişlerdi.
Bu gücün doruk noktasına ulaştığı bir dönemde Papa II. Urban'ın savaş çağrısı duyuldu: Müslümanların yüzyıllardır ellerinde tuttuğu Kutsal Topraklar geri alınacaktı... Papa'nın amacı, görünüşe bakılırsa, Hıristiyanlar açısından son derece soyluydu: Hıristiyanlığı Kutsal Topraklarda hakim kılmak! Ancak, Haçlı Seferi'ni başlatan Kilise'nin bu kararı hiçbir zaman bu amaçla sınırlı kalmadı.
Başta da belirttiğimiz gibi, Avrupa, özellikle de Kilise'nin hakim olduğu topraklar, büyük bir yokluk ve sefalet içindeydi. Doğu'dan gelen tüccarlar ise, Müslümanların sahip oldukları büyük zenginliklerden, adı duyulmamış yiyeceklerden, çok değerli kumaşlardan ve hazinelerden bahsediyorlardı. İşte Haçlı Seferleri'nin başlamasında en büyük etken Doğu'nun bu zenginliğiydi.
HRİSTİYANLIĞIN DEJENERASYONU VE TAPINAKÇILAR
O dönemdeki Kilise, tarihin ilk sömürgeleştirme hareketini başlatırken, Doğu'daki bütün zenginlikleri, dolayısıyla politik gücü ele geçirmeyi, Avrupa'daki iktidar sahibi rakiplerine karşı nihai bir zafer kazanmayı planlıyordu. Bunu yaparken, Hıristiyanlığın temel unsurlarından olan barışçılığı, mütevaziliği, şiddet karşıtlığını bir tarafa bırakmış, 1000 yıllık geleneğini terk etmişti.
Haçlı Seferleri'ne katılanların seçiminde de Hıristiyan dinine aykırı uygulamalar öne çıkmış ve böylece vahşi, zalim ve cahil Haçlı askeri imajının temelleri atılmıştı. Kilise, Haçlı Seferi'ne katılımı artırmak uğruna, her türlü teşvik yöntemini kullanmış, aforoz edilmiş günahkarları ve mahkumları günahlarının affedileceği vaadiyle orduya almıştı. Cehalet, orduyu oluşturanların büyük bir kısmının ortak özelliğiydi. Bu insanlar, Müslümanlık hakkında cahil oldukları gibi, kendi dinleri hakkında da yeterli bir bilgiye sahip değillerdi. Savaşa katılmalarındaki sebep de sanılanın aksine, dini idealler değil, Doğu'nun ganimetlerinden kendilerine bir pay alabilmekti. Birbirleriyle savaş halindeki krallar ve soylular, mal varlıklarını artırmak hayallerine kapılıp kendi ordularıyla bir tür maceraya atılmışlardı. Birbirlerine rakip olan bu kesim, bir birlik halinde olmadıklarından çoğu zaman başlarına buyruk hareket ediyorlardı. Feodal beylerin yanında köle seviyesinde bulunan vasallar ise özgürlüklerini kazanmak için savaşa koşmuşlardı. Bu gruplar içinde, yalnızca Kilise'nin kutsal çağrısı doğrultusunda yola çıkanların sayısı küçük bir toplulukla sınırlıydı. Bir kaynakta bu durum şöyle ifade edilmektedir:
Fransız şövalyeleri daha fazla toprak ummuş, İtalyan tacirleri Doğu Avrupa limanlarında ticareti büyütmeyi hayal etmiş, çok sayıdaki yoksul insan da sadece gündelik sıkıntı ve zorluklardan kaçabilmek için bu seferlere katılmıştı.
Bir ordudan çok, düzensiz, disiplinsiz, kontrolsüz bir güruh izlenimi veren Haçlılar, kendilerinden bekleneni yaparak daha ilk savaşlarında tarihin en büyük katliamlarından birini gerçekleştirdiler: Kudüs'ü ele geçirdikten sonra, Müslüman ve Yahudilerden oluşan halkın tamamına yakınını katlettiler. Tahminen 40 bin kişinin öldürüldüğü bu katliamda dökülen kan, tarihi anlatımlarda 'diz boyu' şeklinde tasvir edilmiştir.
Yazı dizimizin konusu olan Tapınak Şövalyeleri tarikatını kuranlar aslında, diğer pek çok Haçlı topluluğu gibi, Kilise'nin skolastik eğitiminden geçmiş bilgili, kültürlü insanlar değillerdi. Bunlar daha çok, macera, ganimet, şan-şöhret, mevki gibi amaçlarla Haçlılara katılmış cahil, kaba saba, savaşçı askerlerdi. Nitekim, tarikatın kuruluşundan kısa bir süre sonra sergilemeye başladıkları davranışlar, bu kişilerin Hıristiyanlıktan uzak, karanlık amaçlar peşine düşmüş fakir Fransız soyluları olduklarını ortaya çıkarmıştı. Fakirlikleri oranında hırslı ve tamahkar olan bu askerler, bir dizi gelişmenin sonucunda, çok geçmeden dönemin en büyük ve en tehlikeli güçlerinden biri haline geleceklerdi.

27 Temmuz 2008

jardel32
18-09-2009, 06:27
TÜRKİYE'DE İLK MASON VE İLK LOCA

Türkiye'de ilk mason locasının 1738'de İstanbul Karaköy semtinde bugün Perşembe Pazarı olarak bilinen ticaret merkezinde kurulduğu belirtilmektedir. 1789 yılındaki Fransız İhtilalinden sonra bu loca bilinmeyen bir nedenle faaliyetlerine son vermiştir. Yine tarih kaynaklarında aynı dönem içerisinde İstanbul'un çeşitli semtlerinde, İzmir'de, Halep'te ve Selanik'te mason localarının açıldığı aktarılmaktadır.

Türkiye'deki masonluğun kaynağı her ne kadar Ahiliğe, Esnaf Loncalarına ya da Bektaşiliğe bağlanmaya çalışılsa da masonluk kökü dışarıda olan bir örgüttür. Türkiye'de masonluk tarihi konusunda yapılan ciddi çalışmalar ve masonik kaynaklar genellikle 3 bölümden söz etmektedir.

TÜRKİYE MASONLUĞUNDA 3 DÖNEM

1-Meşrutiyet öncesi dönem
2-1909 yılından mason localarının Atatürk tarafından kapatıldığı 1935 yılına kadarki dönem
3-1948'de locaların uyku döneminden çıkarak yeniden faaliyete geçtiği dönemden günümüze kadar...

Bu üç dönemin birincisi yani 2. Meşrutiyet öncesi dönem hakkında yeterli belge ve bilgi mevcut değildir. Bu dönem Osmanlı İmparatorluğu'nun gerileme ve çöküş dönemini kapsar. Bu tarihlerde kurulmuş olan locaların hemen hepsi yabancı obediyanslara bağlıdır. Türkiye'de masonluğun tarih sahnesine çıkışı Avrupa'dan 20 yıl sonra gerçekleşir.

TÜRKİYE'DE İLK MASON LOCASI

Clavel'in ünlü "Historie Pittoresque de la Franc-Maçonerie" adlı eserde Türkiye'de ilk mason locasının 1738'de İstanbul Karaköy semtinde bugün Perşembe Pazarı olarak bilinen ticaret merkezinde kurulduğu belirtilmektedir. 1789 yılındaki Fransız İhtilalinden sonra bu loca bilinmeyen bir nedenle faaliyetlerine son vermiştir. Yine tarih kaynaklarında aynı dönem içerisinde İstanbul'un çeşitli semtlerinde, İzmir'de, Halep'te ve Selanik'te mason localarının açıldığı aktarılmaktadır. Ancak padişahın özel emri ile bu localara sadece yabancı uyruklu ya da gayrımüslim insanlar kabul edilmektedir. Nitekim bu kuralın 16. yüzyılın sonlarında delindiği ve artık Müslümanların da rahatlıkla localardaki toplantılara katılabildiği o tarihlerde yaşayan ünlü mason isimlerinden anlaşılmaktadır. Osmanlı İmpatorluğu'nda bilinen ilk Müslüman mason Çelebi Mehmet Efendi'nin oğlu Sait Çelebi'dir.

Osmanlı İmparatorluğu'nda İngiltere Büyük Locası'na bağlı olarak kurulan ilk loca "Oriental Lodge"dur. İstanbul'da Hollanda Konsolosluğu'nun karşısında kurulduğu anlaşılan bu locanın kuruluş tarihi belli değilse de 1856 yılına kadar faaliyette kaldığı anlaşılmaktadır.

1738'te başlayan Türkiye'deki masonik faaliyetler yaklaşık 100 yıl çok sessiz ve yavaş faaliyet göstermiştir.

Türkiye masonluğunun bu birinci döneminde Masonlukla ilgili gelişmelerin belirgin hal almasının, Kırım Savaşı yıllarında olduğu kabul edilmektedir. 1853 yılında başlayan Kırım Savaşı'nda Osmanlı topraklarının çeşitli bölgelerinde bulunan Fransızlar, İngilizler ve Sardunya Krallığı emrindeki İtalyanlar birçok loca açmışlardır. Yasaklanmış olmasına rağmen birçok Müslüman asıllı Osmanlı vatandaşının bu localarda toplantılara düzenli olarak katılmışlardır.

SULTAN ABDULAZİZ DÖNEMİNDE MASONLUK

İngiliz Obediyansının dışında kurulan ilk yabancı büyük loca 1857 yılında İzmir'de kurulan Grand Lodge de Turquie'dir. Bu büyük locaya bağlı olarak her biri ayrı dilde faaliyet gösteren altı loca bulunuyordu. Türkçe olarak çalışan locanın adı "Orhaniye Locası"ydı. Türkiye'deki masonik yayınlar bu locayı ilk milli(!) Mason locası olarak kabul ederler. Sultan Abdulaziz'in tahta çıkması ile başlayan Avrupa ülkeleri ile iyi ilişkiler, masonlar için de rahat faaliyet gösterebilme döneminin de başlangıcı olmuştu.

Bu dönemde masonluğun Türkiye'deki tarihi açısında en kayda değer gelişme "Ser Locası"nın açılması olmuştur. Ser Locası'nın üyeleri arasında Sultan 5. Murad, Şehzade Nurettin Efendi, Şehzade Selahattin Efendi, Sadrazam Keçecizade Fuat Paşa, Sadrazam Tunuslu Hayrettin Paşa, Sadrazam İbrahim Hakkı Paşa, Berlin Büyükelçisi Sadullah Paşa, o dönemin ünlü gazetecisi ve edebiyatçı Şinasi Bey gibi bir çok yazar, devlet adamı, gazeteci ve zengin Osmanlı tüccarları bu locanın aktif üyesiydi. Artık masonluk Osmanlı topraklarında adını ciddi şekilde duyurmaktaydı. O dönemde en etkili mason devlet adamı ise Sadrazam Mustafa Reşit Paşa idi. Türkiye Masonlarının yayın organı Mimar Sinan Dergisi'ne göre Türkiye tarihinin en büyük Başbakanı Mustafa Reşit Paşa, ilerleyen yıllarda Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşünün öncüsü olacaktı.

MASONLAR ABDULHAMİD HAN'A KARŞI

Masonlar 19. yüzyılın sonlarında Osmanlı İmparatorluğu'nun yönetimindeki etkilerini artırdılar. Ancak Sultan Abdulhamid Han'ın tahta çıkması, yönetimin en üst kademelerine kadar sızan masonlar için zor bir dönemin başlangıcı anlamına geliyordu.

Başta İstanbul olmak üzere tüm Osmanlı topraklarında İmparatorluğun sonunu hazırlama planları içerisinde olan masonlara karşı amansız bir mücadele başlatıldı.
Abdulhamid'e karşı en büyük muhalefet ise İstanbul Beyoğlu'nda Hocopulos Pasajı'nda faaliyet gösteren Prodos Locası'ndan geliyordu.

33 yıllık padişahlığı boyunca Osmanlı'yı başarıyla ayakta tutan ve masonik faaliyetleri frenleyen Sultan Abdulhamid Han, bir mason komplosu olan 31 Mart ayaklanmasının ardından gerçekleştirilen saray darbesi ile tahttan indirildi. Bu darbede Balkanlarda İttihat Terakki Cemiyeti ile birlikte hareket eden Veritas ve Rizorta Locaları'nın büyük etkisi oldu.
Araştırmacı Yazar İlhami Soysal "Dünyada ve Türkiye'de Masonluk ve Masonlar" adlı eserinde, Sultan Abdulhamid'in tahttan indirilişinde masonların etkisini şu şekilde anlatır:

"Abdulhamid'in bütün korkusu tahttan indirilmek ve yerine masonlarca Sultan Murad'ın yeniden tahta çıkarılmasıdır. Ne var ki Abdulhamid'in korktuğu sonunda başına gelmiştir. 1908 Meşrutiyetinin Abdulhamid'e zorla kabul ettirilmesinde ve 1909'da tahttan indirilip Murad gibi hapsedilmesinde masonlar son derece önemli roller oynamışlardır. İttihat Terakki Cemiyeti'nin bütün önde gelenleri birer masondur." İlhami Soysal, Türkiye'de ve Dünya'da Masonluk ve Masonlar, Sf. 208)

Sultan Abdulhamid'in tahttan indirilmesi ile birlikte ülke yönetimini ele geçiren masonlar 1909 yılında uzun yıllardır hayalini kurdukları Osmanlı Yüksek Şurası'nı kurdular. Osmanlı Yüksek Mason Şurası'nın başına ise İttihat Terakki'nin önde gelen isimlerinden, Meclis-i Mebusan Başkan Vekili Mahmut Talat Sai getirildi. Yardımcısı ise Galip Paşa'ydı. Önce Trablusgarb'ın İtalyanlar tarafından işgali ve daha sonra patlak veren Balkan Savaşı'nda bozguna uğrayan Mason İttihatçılar, İmparatorluğun sonunu hazırlıyorlardı.

Uyguladığı yanlış politikalarla Osmanlı İmparatorluğu'nu uçurumun eşiğine getiren Masonik yönetimin halk tarafından büyük tepki toplaması nedeniyle Masonluk örgütü bu tarihten itibaren gerileme sürecine girdi.

30 Temmuz 2008

jardel32
18-09-2009, 06:29
TAPINAKÇILAR YERALTINA İNİYOR

Tapınakçılar, Kilise'yle beraber, onun denetimindeki şövalye tarikatlarının da gücünü ve etkisini kaybettiğini görmüşlerdi. Bu aşamada, tarikatın dindar görünümü olmayan ama aynı işlevi gören bir ikizini oluşturmayı kararlaştırdılar. Böylece, tarikat yoluyla elde ettikleri iş gücü imkanlarını ve siyasi-ticari bağlantıları, soyluların kontrolündeki bu yeni örgüt üzerinden sürdürebilecek ve ideolojilerini daha rahat yayma fırsatı bulacaklardı.

Tapınakçılar, Fransa'daki olaylardan sonra faaliyetlerini iki merkezde odaklandırdılar. Bunların başında Portekiz gelmektedir. Masonluğun anavatanı olan İskoçya ana üs gibi gözükse de, Tapınakçıların ticari merkezi, para kaynağı ve yönetim makamı Portekiz olmuştur.

Portekiz, bir bakıma Tapınakçılar tarafından kurulmuş bir ülkedir. 1128 yılından itibaren bu ülkede yerleşmeye başlayan ve etkin hale gelen tarikat, aynı zamanda ülkenin askeri ve ticari gücünü de kontrol etmeye başladı. 1128'de Portekizli Teresa, Fonte Arcada bölgesini kendilerine hibe ederek şövalyelere her türlü kolaylığı sağladı. Buna karşılık Tapınakçılar da, verdikleri destekle güçsüz ülkenin topraklarını genişletmesinde ona yardımcı oldular. Hatta, genişleme dönemi boyunca işgal edilen toprakların belirli bir kısmı da tarikata bırakıldı. 1160 yılında inşa edilen ve günümüze kadar gelen Tomar Kalesi tarikatın Portekiz'deki merkeziydi.

PORTEKİZ'DE HAÇLI KRALLIĞI

(Portekiz Kralı Alfonso yalnız Tapınakçılara değil, Sistersiyan tarikatına da özel bir ilgi göstermiştir. Aziz Bernard'la yazışmış ve ülkesinin kapılarını tarikata açmıştır. Büyük manastırlar ve kiliseler inşa ettirmiş, geniş topraklarla birlikte tüm bunları Sistersiyanlar'ın kontrolüne vermiştir. Sistersiyan tarikatı önceki bölümlerde de gördüğümüz gibi, dönemin dini konulardaki en güçlü kişiliklerinden birisi olan Aziz Bernard'ın bağlı olduğu bir tarikattır. Çok katı fakirlik ve münzevilik kuralları olan bu tarikat, bozulmuş Kilise kurumları içinde, dürüst ve doğru bir tarikat olarak ünlenmiş ve birçok soylu bu tarikata katılmıştır. Dönemin papalarından bir kısmı da bu tarikatta yetişmiştir.

1294 yılında, Tapınakçıların girişimiyle, Portekiz ve İngiltere arasında, iki ülkeye de büyük ticari ve askeri güç kazandıracak olan Windsor Anlaşması imzalandı. Fransa'da başlayan Tapınakçı karşıtı olaylar, Portekiz'de o kadar etkili olmamıştı. Kastilya'da ve Kral Dinis'in yönetimindeki Portekiz'de tarikat suçsuz bulunmuş, böylece İberya'da varlıklarını sürdürmeye devam edebilmişlerdi. Bu arada tarikata yönelik baskı ve muhalefet de varlığını sürdürüyordu. Bu yüzden şövalyeler, kendilerini bu baskı ve takipten kurtaracak bir plan üzerinde Kral Denis'le anlaştılar. Ortak plana göre, tarikat görünürde ortadan kaldırılacak fakat başka bir isim altında Portekiz kralına bağlı olarak yeniden kurulacaktı. Böylece Tapınakçıların sahip oldukları mülkler de Kilise'nin kontrolüne geçmeden şövalyelerin elinde kalabilecekti. Yine bu plan sayesinde, tarikatın Kilise'nin değil kralın buyruğuna uyması sağlanacaktı. Portekiz'deki Tapınakçılar, bu tarihten itibaren adlarını "İsa Tarikatı" olarak değiştirdiler. Artık, kanunsuz faaliyetlerini kralın güvencesi altında yürütebileceklerdi.

Kralın kontrolü altında olmak, şövalyeler açısından daha karlıydı. Çünkü bu sayede eskisi gibi Kilise'nin dini kurallarına uymak zorunda da kalmayacaklar, daha serbest davranabileceklerdi. Nitekim kısa bir süre sonra eski tarikat kurallarını yavaş yavaş terk etmeye başlamışlardı. Ayrıca eskiden elde edilen gelirden Kilise'ye aktarılan büyük pay da, Tapınakçılara kalıyordu. Böylece kralın koruması altında daha serbest, daha zengin ve daha sapkın bir cemiyet oluşmuştur:

"Tapınakçılar tarikatı, Fransa'da Kral IV. Philippe tarafından feshedildikten, malları kamulaştırıldıktan ve üyeleri Papa V. Clement'in tasdik ve otoritesiyle takibata uğrayıp sürüldükten sonra, "İsa Şövalyeleri" adı altında geliştiği Portekiz'de yeniden eski gücünü kazanmıştır." (The Knights Templars and the Complete History of Masonic Knighthood, C.G. Addison, Robert Macoy, 1874, s. 535.)

Fransa'da kendilerine karşı büyük baskı olmasına rağmen, İspanya ve Portekiz'de rahat bir ortam bulan, yeni isim ve yeni yönetim altında rahatlayan Tapınakçılar bu imkanları genişletmeye başladılar. Bu uygun koşullarda, Tapınakçıları yeniden kazanmayı isteyen Papa XII. John 1319'da, İsa Tarikatı'nı onayladı. Böylece tarikatın İspanya, İtalya, Almanya ve eski yuvaları olan Fransa'ya yayılması için gerekli zemin oluşmuştu. Büyük bir askeri, mali ve lojistik güç olan Tapınakçıları elinden kaçırmak istemeyen Kilise, aynı zamanda İspanya'da Müslümanlara karşı savaşacak bir silah kazanıyordu. Basit bir pişmanlık töreni Tapınakçıların geri dönmeleri için yeterli olmuştu.

Şövalyelerin, Tomar'daki dahil, bütün malları İsa Tarikatı'na devrolunmuş; üstadlığa da, Avis bölgesinin eski Tapınakçı üstadı Gil Martins getirilmişti. Tapınakçılar, bu tarihten itibaren güçlerini giderek artırıp yeni kaynak arayışına yöneldiler. Denizcilik bilgisi ve yüzyıllardır kurdukları bağlantılar sayesinde Portekiz'i büyük bir deniz gücü haline getiren şövalyeler, sömürgecilik faaliyetlerine başlamak için gerekli alt yapıyı oluşturdular. Denizcilik faaliyetleri "Denizci" lakaplı Kral Henry zamanında büyük bir hız kazandı. Kendisi de bir Tapınakçı ve tarikat yöneticisi olan Henry, Portekiz krallarının Tapınakçı üstad olmalarını gelenek haline getirdi.

Yeni kurulmuş küçük bir krallık olan Portekiz, bu tarihten başlayarak, Tapınak Şövalyelerinin yönettiği, dönemin en güçlü ülkelerinden biri oldu. Sömürge faaliyetleri sayesinde, Afrika'dan Hindistan'a, Çin'den Malezya'ya, Kanarya Adaları'ndan Brezilya'ya kadar uzanan büyük bir sömürge imparatorluğu kuruldu. Vasco De Gama gibi Tapınakçı kaşiflerin öncülüğünde, yeni topraklar ve yeni ticaret yolları keşfedildi. Şövalyeler de, bu arada, büyük bir zenginliğe kavuştular.

HALKI KÖLELEŞTİREREK ZENGİN OLDULAR

Söz konusu para, tarikatın alışık olduğu kara paraydı. Tapınakçılar, masum, korumasız yerel halkı ya öldürüyor ya da köle yapıyor, sonra da bu bölgelerin bütün zenginliklerini gasp edip Avrupa'da pazarlayarak para kazanıyorlardı. Uyuşturucu ticareti yapmaktan da çekinmeyen şövalyeler, bu organizasyon sayesinde örneğine günümüzde bile zor rastlanacak uluslararası bir suç karteli oluşturmuşlardı. Yine aynı dönemde rüşvet karşılığında, evlenme ve mal edinme hakkına kavuşan Tapınakçılar, istedikleri düzenin temellerini atmış, çatısını kurmuşlardı:

Bu yurt dışı seferleri tarikatın askeri tabiatını canlı tutarken, ahlaki disiplini azaltmaktadır. 1492'de Papa VI. Alexander, şövalyeler arasında metres ilişkisinin yaygınlığından şikayetle, kanuni evliliğin çok daha iyi olduğunu öne sürerek bekarlık yeminini evlilik saflığıyla değiştirmiştir. Tarikat daha az dindar fakat daha çok seküler bir hale gelmiş ve gittikçe bir kraliyet kurumu görünümü almıştır... Lizbon'lu birader Antonius, bir reform olarak, tarikata bağlı şövalyeler arasında dinsel hayatın tamamen ortadan kaldırılmasını sağlamıştır.

Tarikat, yeni reformlarla birlikte, girme serbestisinin yalnız zenginlere ve soylulara tanındığı; amacı, ticari ve siyasi başarı sağlamak ve Kilise'nin kanunlarını kapitalizme uygun olarak yeniden düzenlemek olan bir örgüt haline geldi. (Temelleri yüzyıllar önce Kutsal Topraklarda atılan bu fikirler, masonluğun genel fikri çerçevesini de belirlemiştir.)

Tapınakçılar, Portekiz'deki büyük deneyimleri üzerinden kapitalist hayata geçerek güçlerinin doruğuna ulaştılar. Aynı dönemde, özellikle Reform hareketlerinden sonra Kilise'nin güç kaybettiğini bilen ve bu süreçte etkin rol oynayan şövalyeler, kraliyet kurumlarıyla kurdukları ilişkilere de ağırlık verdiler.

Tapınakçılar, Kilise'yle beraber, onun denetimindeki şövalye tarikatlarının da gücünü ve etkisini kaybettiğini görmüşlerdi. Bu aşamada, tarikatın dindar görünümü olmayan ama aynı işlevi gören bir ikizini oluşturmayı kararlaştırdılar. Böylece, tarikat yoluyla elde ettikleri iş gücü imkanlarını ve siyasi-ticari bağlantıları, soyluların kontrolündeki bu yeni örgüt üzerinden sürdürebilecek ve ideolojilerini daha rahat yayma fırsatı bulacaklardı.

Temelleri İngiltere'de atılan bu örgüt, taşıdığı sembolik anlam nedeniyle 'masonluk' adını almış, günümüze kadar gelen en etkin ve en tehlikeli güçlerden birisi olmuştur.
29 Temmuz 2008

jardel32
18-09-2009, 06:35
Harun Yahya - TAPINAKÇILAR MASON LOCALARINA SIZIYOR - Download Page (http://tr1.harunyahya.com/Detail/T/7EZU2FZ0164/productId/8519/TAPINAKCILAR_MASON_LOCALARINA_SIZIYOR)

TAPINAKÇILAR MASON LOCALARINA SIZIYOR

Tapınakçılar, din ahlakını kendi sapkın felsefelerini dünyaya yaymakta önlerinde en önemli engel olarak görmekte ve bu nedenle kendilerince din ahlakını ortadan kaldırmak için mücadele etmektedirler. Şövalyelerin planı çok açıktır: Dünyaya, hem maddi hem de ideolojik olarak hakim olmak ve bunun önündeki engelleri ortadan kaldırmak.Oysa, Tapınakçılar da dahil olmak üzere, inkar edenlerin hileli düzenleri ve tuzakları ne olursa olsun, ne kadar sağlam görünürse görünsün bozulmaya mahkumdur.

Tapınakçılar, sistemini yakından tanıdıkları mason loncalarını ele geçirmekte, kendi felsefe, inanç ve ritüellerini loncalara kabul ettirmekte fazla bir zorlukla karşılaşmadılar. Loncalarda çırak-kalfa-üstad hiyerarşisiyle yapılan sınıflandırma, zanaat koluyla ilgili sır saklama geleneği ve inşaatların sözde dinlerle olan sembolik ilişkisi şövalyelerin işini kolaylaştırmış; loncalar, kısa bir süre sonra tamamen kimlik değiştirerek mesleki olmaktan çok, karanlık fikirlerin yayıldığı, siyasi komploların planlandığı birer Tapınakçı merkezi haline gelmiştir.

TAPINAKÇI GELENEK MASONLARA DEVREDİLİYOR

Masonlar tarafından kaleme alınan temel eserlerde bu tarihsel birlikteliğin daha çok sembolik özelliklerine yer verilirken, masonluğun Tapınakçılardan miras aldığı karanlık özellikler geri planda tutulmuştur. Bir kaynakta şu bilgilere yer verilmektedir:

Le Forestier, konuyu yakından takip etmiştir ve vardığı sonuçlar, bugün için tartışma götürmez gibi görünmektedir. Tapınakçıları masonluğun atası durumuna getiren ilk belge, 1760 tarihli bir Strasbourg el yazması olup, gizli ilimlere ilgilerini hiç de gizlememektedir. Bu belge, efsanenin kökenini ortaya koymakta, yani, tarikat sırlarının Jacques de Molay'dan çağdaş masonluğa kadar aktarıldığını göstermektedir. Le Forestier'ye göre, Alman Rose-Croix'larının (Gül-Haçların) etkisi şüphesizdir; fakat "bunların, masonik geleneğe ve sırra, bir gizlilik ve özellikle bir kapalılık atfetmek suretiyle, yeni bir yorum biçimi bulmaktan başka bir amaçları olmamıştır." Buna karşın, mabetsel devamlılık, devrin ekosizmine belirli bir mantık getiriyordu: Bu devamlılık, aynı zamanda, onda eksik olan tarihi silsileyi ve o zamana kadar onda mevcut olmayan tutarlılığı getiriyordu. (38 Mabedin Sırrı, Tayfur Tarhan, Mimar Sinan D. yıl 1977, sayı 23 s. 21.)

Kudüs'ün Haçlılar tarafından alınmasından sonra ortaya çıkan mimari üslup incelendiğinde, Avrupa'daki ilk planlı Kilise inşaatlarının bu tarihlerden sonra başladığı ve Gotik tarzına geçildiği anlaşılmaktadır. Gotik, Tapınakçılara özgü bir mimari anlayış olarak ortaya çıkmıştır. Graham Hancock, The Sign and the Seal (İşaret ve Mühür) adlı kitabında gotik mimarinin 1134 yılında, en önemli Tapınakçı merkezlerinden biri olan, Chartres Katedrali'nin kuzey kulesinin yapım çalışmaları sırasında doğduğunu belirtmektedir. Gotik mimarinin en önemli özelliği, Tapınakçılara özgü Kabalistik simgelerin bu stile göre inşa edilmiş binalarda yoğun olarak kullanılmasıdır.

Tampliye büyük üstadı aynı zamanda mason büyük üstadı olmasıyla birlikte, operatif masonluk tarzından spekülatif masonluğa doğru da aşamalı bir geçiş başlamıştır. Operatif masonluk, aslında duvarcı ustalarının toplandığı bir meslek örgütüdür. Kiliseler, kaleler ve Tapınakçıların gizli buluşma mekanları operatif localarda kayıtlı bulunan duvarcılar tarafından inşa edilmiştir. Ancak belirli bir aşamadan sonra, semboller ve gizem, daha doğrusu Tapınakçıların sapkın öğretileri ve törenleri localara hakim olmaya başlamıştır. Bu aşamadan sonra mason locaları mesleki bir örgüt olmaktan çıkıp, Tapınakçıların gizli örgütü haline gelmeye başlamıştır. Bu yeni localar spekülatif masonluk adıyla anılmıştır. Artık bu localar duvar ustalarının değil, üst düzey yöneticilerin, soyluların ve zengin tüccarların, Tapınakçılar tarafından, kendi amaçları doğrultusunda biraraya getirildiği yerler haline gelmiştir.

MASON LOCALARINA SIZAN TAPINAKÇILAR

Bunun yanında, Paris'te diğer mesleklerin birer merkezi olmasına karşın, masonların ayrı bir merkezinin olmayışı ve masonların merkez olarak Tampliyelerle aynı mekanları kullanmaları, iki kurum arasındaki yakınlığı açıklaması bakımından dikkat çekicidir. Papa'nın fermanıyla 1312 yılında feshedilen Tampliye tarikatıyla birlikte masonların serbest dolaşım hakları da kaldırılmıştır. Bu nedenle, Fransa'daki masonların Almanya'ya kaçmasıyla bu ülkedeki Gotik mimari üslubu birdenbire zirveye çıkmıştır. Fransa'dan kaçabilen Tampliye Şövalyelerinin sığındıkları operatif mason locaları da zamanla spekülatif masonik tarza dönüşmüştür.

Tampliyelerin kuralları aynı zamanda masonların da kurallarıdır. Yukarıda özetle açıklanmaya çalışıldığı gibi, iki yüzyıl birarada ve içiçe yaşayan Tampliye tarikatı ve masonluk kurumu birbirlerini belirgin ölçüde etkilemişlerdir. Hatta, masonların ritüelleri adeta Tampliyelerden kopya edilmiş denilecek kadar birbirine benzerdir. Bu itibarla, masonların kendilerini büyük ölçüde Tampliyelerle özdeşleştirdikleri ve aslında özgün gibi görünen masonik ezoterizm içinde önemli boyutlarda Tampliye mirası olduğu ortadadır.

Tapınakçılar, ele geçirdikleri locaları, yeniden yapılandırmaya ve gizli bir örgüt haline getirmeye başlamışlardır. Mason localarını kendi sapkın öğretilerine, örgütlenme yapılarına, ve sembollerine göre uyarlayan Şövalyeler, bu şeytani ve sembolik törenleri, ayinleri masonik rit olarak adlandırmışlardır. Masonluğun en eski kolu olan İskoç Riti, bu amaçla devreye sokulan mason localarının ilki olarak, 14. yüzyılın başında İskoçya'ya sığınan Tapınakçılar tarafından kurulmuş ve diğer localara örnek teşkil etmiştir.

Nitekim İskoç Ritinin en üst derecelerine verilen isimler, Tapınakçı tarikatında asırlar önce şövalyelere verilen ünvanlardır. Bu gelenek günümüzde de devam etmektedir. On sekizinci yüzyılın en önemli masonlarından Baron Karl von Hund, İskoç Riti ve Tapınak Şövalyeleri ile ilgili detaylı bir çalışma yapmış ve İskoç Ritini, Tapınakçıların "restorasyonu" olarak adlandırmıştır:

. Dahası, masonik geleneğe göre, Tapınakçılar ve dönemin mason loncaları arasında kesinlikle bir anlaşma yapılmıştır... Daha sonra Robert Bruce onları koruması altına almış ve yedi yıl sonra onun bayrağı altında Bannockburn'da, İngiltere'de tarikatı kaldıran II. Edward'a karşı savaşmışlardır. Bu savaşın ardından, Robert Bruce'un, H.R.M (Heredom) ve R.S.Y.C.S. (Rosy Cross) Şövalyeleri adlı kraliyet tarikatlarını kurduğu söylenmiştir... Yine 1314 yılında, Robert Bruce'un, 1286'da kurulan ve adına Heredom ismi de eklenen ve tarikatın asıl merkezi olan ünlü Kilwinning locasında, Tapınakçılar ve H.R.M. Kraliyet tarikatını, kendi ordusunda savaşmış olan mason loncalarıyla birleştirdiği belirtilmiştir. İskoçya temel olarak operatif masonluğun vatanıdır. Tapınakçıların inşaat sanatındaki maharetlerine bakıldığında, iki grubun işbirliğine girmesinden daha doğal ne vardır!.... Ortaçağ duvarcılarının profesyonel loncası ile felsefi becerileri olan gizli bir grup arasındaki bereketli birliktelik...

TAPINAKÇILARIN AYİNLERİNDEKİ MASONLAR

Kendisi de yüksek dereceli bir mason olan Dr. Mackey, Lexicon of Freemasonry (Masonluk Sözlüğü), adlı eserinde durumu şu şekilde özetliyor:

"... Tapınak Şövalyelerinin sadece sırlara sahip olmakla kalmadıklarını, ayinler düzenlediklerini ve bunları masonlara aşıladıklarını biliyoruz..."

Buraya kadar incelediğimiz Tapınakçı felsefesini özetlersek şövalyelerin, yeni görüntüsüyle masonların, neler planladığını anlamak mümkün olacaktır: İlk ve en önemli unsur, Tapınakçıların din ahlakına olan düşmanlığıdır. Çünkü, gerçek din ahlakı ile Tapınakçı-masonik felsefe birbirine zıt anlayışlara sahiptir.

Tapınakçılar, din ahlakını kendi sapkın felsefelerini dünyaya yaymakta önlerinde en önemli engel olarak görmekte ve bu nedenle kendilerince din ahlakını ortadan kaldırmak için mücadele etmektedirler. Şövalyelerin planı çok açıktır: Dünyaya, hem maddi hem de ideolojik olarak hakim olmak ve bunun önündeki engelleri ortadan kaldırmak... Ancak, Tapınakçılar da bunun kolay bir şey olmadığının, gerçekleşmesi için uzun bir zaman gerektiğinin farkındadırlar. Gerekli plan ve yöntemi, bu gerçeği göz önüne alarak belirlemişlerdir.

Oysa, Tapınakçılar da dahil olmak üzere, inkar edenlerin hileli düzenleri ve tuzakları ne olursa olsun, ne kadar sağlam görünürse görünsün bozulmaya mahkumdur.

29 Temmuz 2008

jardel32
18-09-2009, 06:36
TAPINAKÇILAR TARİH SAHNESİNDE


Çıkar ilişkileri sonucunda kazanılmış ayrıcalıklar, tarikatın kontrolsüz bir güç haline gelmesine yol açtı. Kurulduktan kısa bir süre sonra niteliği ve görünüşü tamamen değişen örgüt, Kutsal Toprakları koruma ve Hıristiyanlığı yayma görevini bir tarafa bırakarak, kendi sapkın inanışının doğrultusunda kuracağı dünya hakimiyetinin peşinde koşmaya başladı.
I. Haçlı Seferi'ne katılanlar, 1099 yılında Kudüs'ü ele geçirmeyi başarmış ve büyük bir katliam gerçekleştirmişlerdi. Savaşa katılan askerlerin çoğunluğu geri dönerken, başta Fransa'dan gelmiş bazı soylular ve askerler olmak üzere, bir grup Haçlı askeri de bölgede kalmayı kararlaştırmıştı. Bu kararın görünüşteki amacı, Kutsal Toprakların ve Hıristiyan hacıların güvenliğini sağlamak ve Hıristiyan dinini bu beldede yaymaktı. Bir avuç idealist askerin ve din adamının gerçekten bu amacı güttüğü düşünülebilirse de, genel tablo göz önüne alındığında bunun sadece bir bahane olduğu rahatlıkla anlaşılır.
Daha önce de belirttiğimiz gibi, I. Haçlı Seferi'yle birlikte, aslında Batı'nın sömürgeleştirme faaliyetleri başlamış ve yöredeki Arap halkıyla Batı arasında sonuçları günümüze kadar uzanacak sorunlar yaşanmaya başlamıştı. Katliamlar için öne sürülen gerekçelerin hiçbir geçerliliği yoktu. Müslümanların yönetimindeki Kudüs'te, hac yolları bütünüyle açıktı ve farklı dinlere mensup insanlar bir barış ve hoşgörü ikliminde birarada yaşıyordu. Fakat bu manzara, Müslümanların, Yahudilerin ve yerli Hıristiyanların Haçlılar tarafından katledilmesine engel olamadı.
YOKSUL ŞÖVALYELER! NASIL SİYASİ GÜÇ HALİNE GELDİ?
Nihayet 1099 yılında, Kudüs Krallığı kuruldu ve işgal hareketi Antakya-Urfa yönünde genişledi. Yaklaşık yirmi yıl sonra, başlarında Hugues de Payens olmak üzere, dokuz Fransız şövalyesi Kral Baldwin'in huzuruna çıkarak, sahil şeridinden Kudüs'e kadar uzanan bölgede hacıları korumaya gönüllü olduklarını ilettiler. Kral, bu teklifi memnuniyetle karşıladı. Böylece, Tapınakçıların hızlı yükselişi de başlamış oldu.
Dokuz şövalyenin kendilerine yakıştırdıkları "İsa'nın Yoksul Şövalyeleri" ünvanındaki yoksul sıfatı, paraya doymayan bu askerlerin amaçlarıyla ne denli çelişiyorsa, insanların gözlerini boyamada da o denli inandırıcı bir kılıf oluşturuyordu. Aldatmaca sadece isimle sınırlı değildi: Dünya hayatını ve maddi zevkleri terk etmiş rahip-asker görüntüsü çizmeyi de ihmal etmemişlerdi. Nitekim, ileriki bölümlerde ayrıntılı olarak göreceğimiz gibi, şövalyeler, kısa bir süre sonra, dine uygun olmayan hatta din düşmanı, maddiyatçı bir tarikata dönüşmekte gecikmeyeceklerdi.
Kral Baldwin, şövalyelere çeşitli imtiyazlar tanımakla kalmamış, bir zamanlar Süleyman Tapınağı'nın yer aldığı (Mescid-i Aksa'yı da kapsayan) bölgeyi kendilerine tahsis etmişti. Baldwin'in de kuşkusuz kendine göre planları vardı: Bölgede Müslümanların etkisi arttıkça Krallık riske giriyordu; savaş tecrübesi olan şövalyelerin varlığı, onların belirli noktalarda koruma görevi üstlenmeleri Kralın lehineydi. Ancak, bölgedeki Tapınakçıların sayısı yok denecek kadar azdı. Bu yüzden, Kral Baldwin ve Tapınakçıların ilk büyük üstadı Hugues de Payens, bu sayıyı artıracak planları devreye soktular. Sonuçta, Kilise'nin desteğini kazanmak Tapınakçılara istedikleri imkanı sağladı.
1127 yılında iki Tapınakçı, kraldan aldıkları mektupla birlikte Aziz Bernard'a* başvurdular. (*Aziz Bernard, o dönemde, Kilise içinde en etkili isimlerden biriydi ve yaşadığı dönemde, Hıristiyanlığın en önemli şahsiyeti olarak görülmekteydi. Aziz Bernard bütün Hıristiyan dünyasının önde gelen tarikatlarından olan Sistersiyan tarikatına bağlıdır; ayrıca Katolik Kilisesi içinde bu tarikata mensup olanlar önemli mevkilere sahiptirler. Fransa'dan Kudüs'e giden Tapınakçılar, Sistersiyan tarikatının Fransa'daki temsilcileri tarafından büyük destek gördükleri için Aziz Bernard, bütün kapıları açabilecek insan olarak belirlenmiştir.) Mektupta Baldwin, Tapınakçıları abartılı bir şekilde övüyor, Kutsal Toprakların bu fakir ama sözde inançlı askerler tarafından korunmasının önemini anlatıyor ve taleplerini belirtiyordu. Buna göre tarikat, Kilise ve daha önemlisi, doğrudan Papa tarafından tanınmalı, yardım ve destek esirgenmemeliydi. Beklenen destek kısa sürede geldi ve Hugues de Payens, Tapınakçı biraderleriyle beraber, Papa Honorius tarafından özel bir ilgi ve ayrıcalıkla kabul edildi.
TAPINAKÇILARA KİLİSEDEN DESTEK
1128'de Truva'da toplanan büyük konsül, toplantıya Tapınakçıları da davet etmişti. Bu yolculuk Tapınakçılara geniş imkanlar ve büyük miktarda maddi destek kazandırdı. Kral I. Henry'nin hediyesi olarak, altın ve gümüşten oluşan yüklü bir hazinenin yanı sıra, İngiltere, İskoçya, Fransa ve Flanders'daki bölge yöneticilerinden zırh, at gibi teçhizat ve önemli para yardımları aldılar. Payens, İngiltere'den ayrılmadan önce, tarikata hibe edilen bölgede bir şube açtı ve Tapınakçı biraderlerden birini başına geçirdi. Buradaki biraderin görevi, tarikata bırakılan yerlerin yönetimini ve toplanan gelirin Kudüs'e transferini yürütmek, ayrıca yeni üye toplamak, bunları yetiştirmek ve görev bölgelerine yollamaktı. Bunların dışında, Province bölgesinde, tarikata çeşitli gayrimenkuller verilerek vergi ayrıcalıkları sağlandı ve özel gelirler tahsis edildi. Böylece, tarikatın örmeye başladığı ağın ilk düğümleri atıldı.
Anglo-Sakson tarih kayıtlarında, Hugues de Payens'in, kendisine verilen destek sayesinde, Papa II. Urban'ın I. Haçlı Seferi'nde topladığı adam sayısından daha fazlasını tarikata üye yaptığı anlatılmaktadır. Gerçekten de tarikata o kadar çok rağbet vardı ki, İngiltere'de kısa sürede geniş bir Tapınakçı kitlesi oluşmuş ve Kudüs'tekine benzer bir idare şekline geçilmişti. Prensler ve asiller başta olmak üzere, her kesimden insan tarikata yardımda bulunmak veya üye olmak için yarışa girmişti. Tapınakçılar, Kilise'nin ve kralların imkanlarını biraraya getirip, kendilerine çıkar sağlayan bu kampanyayı uzun süre devam ettirmiş, eşi ancak günümüzde görülebilecek reklam-propaganda yöntemleriyle her kesimden insanı etkilemeyi başarmışlardı. O kadar ki öldüklerinde, Tapınakçı kıyafetleriyle Tapınakçıların mezarlarına gömülmek isteyen insanlar bile vardı.
Aslında burada söz konusu olan, Tapınakçıların Avrupalı asillere oynadığı bir oyundur: Yardım talebinde bulunurken gerekçe olarak Müslümanlarla yakında savaşacakları yalanını öne sürüyorlardı. Ancak Avrupa'da toplanan yardımlar bu sahte savaşın finansmanına değil, Tapınakçıların kasasına transfer oluyordu. Böylece şövalyeler, karanlık servetlerini oluşturma yolunda ilk büyük adımı atmışlardı.
1127'de iki Tapınakçı'nın Aziz Bernard'ı ziyareti aslında Tapınakçılar açısından bir nevi dönüm noktası idi. Ziyaretleri sırasında Tapınakçılar, Kilise yetkililerine tarikatın genel kurallarını anlatmış, ancak bunların büyük bir kısmı hoş karşılanmamıştı. Bu aşamada Bernard devreye girerek, tarikatın yeni bir düzenlemeyle Hıristiyanlığa uygun bir hale gelebileceğini savunmuştu. Akabinde, yeni tarikat nizamnamesini, bağlı bulunduğu Sistersiyan tarikatına göre hazırladı ve Tapınakçıların manevi eğitimlerini üstlendiğini bildirdi. Böylece tarikat, sadece Papa'ya karşı sorumlu tutulma ayrıcalığını kazanarak karşısına çıkabilecek bütün engelleri ortadan kaldırmış oldu. Papa'dan başka hiçbir otorite, Tapınakçılara hesap soramayacak, görev yükleyemeyecekti. Böylesi ayrıcalıkları sağlayan Aziz Bernard, Kilise'ye güç kazandıracağına inandığı uzun vadeli planını devreye sokarken, gerçekte çok büyük bir tehlikeye zemin hazırladığının farkında değildi.
TAPINAKÇILARA SINIRSIZ İMTİYAZ
Kilise'nin desteği Tapınakçıları tanımakla sınırlı kalmadı. Truva Konsülü'nden itibaren Kilise'nin ve soyluların tarikata sağladıkları imtiyazlar, şövalyelere sınırsız imkanlar sunmuştu. Dokunulmazlık zırhı bunların başında geliyordu. Şövalyeler doğrudan Papa'ya bağlıydılar ve başka hiçbir otoriteye hesap vermek zorunda değillerdi. Kral da dahil hiçbir yönetici onları tutuklayamıyor, sorgulayamıyor veya kendi hizmetinde kullanamıyordu.
Tapınakçılar, kendi adlarına kilise kurmak, dini tören düzenlemek, rahip atamak gibi dinsel ayrıcalıkların yanı sıra, kendi mahkemelerini kurmak, vergi toplamak, bağış ve yardım almak hakkına da sahiplerdi. Tapınakçılara ait mülkler, Kilise'nin onda birlik vergisinden muaf tutulduğu gibi, tarikat üyeleri de her türlü ödenekten muaf tutulmuşlardı.
İmtiyaz tanımada yerel yöneticilerin, kralların ve soyluların bonkörlükleri Kilise'ninkinden geride kalmamıştı: Tapınakçılara, bazen bir çiftlik, bazen bir saray, bazen de bütün bir kasabayı veya bölgeyi hibe etmiş, çeşitli gelir kalemleri ve hediyelerle ödüllendirip her türlü kolaylığı göstermişlerdi.
Çıkar ilişkileri sonucunda kazanılmış bu ayrıcalıklar, tarikatın kontrolsüz bir güç haline gelmesine yol açtı. Kurulduktan kısa bir süre sonra niteliği ve görünüşü tamamen değişen örgüt, Kutsal Toprakları koruma ve Hıristiyanlığı yayma görevini bir tarafa bırakarak, kendi sapkın inanışının doğrultusunda kuracağı dünya hakimiyetinin peşinde koşmaya başladı.
27 Temmuz 2008

jardel32
18-09-2009, 06:36
MASONLUKTA SEMBOLLERİN SIRLARI


Masonluk, tarih boyunca dünyanın hemen her köşesinde etkili olmuş, temelleri gizlilik üzerine oturtulmuş bir teşkilattır. Resmi olarak 18. yüzyılın başlarında kurulmuşsa da, fiilen yüzlerce senedir varlığını sürdürmektedir.
Masonik yayınlar masonluğun amacını "iyi ahlaklı ve erdemli insanlar arasında kardeşliğin kurulması, insanlığın hürriyet içinde fikri ve sosyal gelişmesi, olgunlaşması, gerçeği araştırılmasıdır" şeklinde açıklar. Oysa herşey bundan ibaret değildir. Dünya çapındaki bu örgütlenme, bünyesine devlet adamları, politikacılar, düşünürler, sanatçılar, yazarlar ve toplumun önde gelen kişilerini almış; bu sayede, çoğu zaman, ülkelerin sosyal ve siyasal yapılarını kendi ideolojisi doğrultusunda yönlendirebilmiştir. Sayısız ihtilalin, ideolojinin, ekonomik ve sosyal doktrinlerin ve bunların uygulamalarının arkasında Masonluğun izlerini görmek mümkündür.
Bu Gizlilik Neden?
Bir hayır kurumu olduğunu iddia eden masonların aşırı önem verdikleri ketumiyet ya da gizlilik, her zaman masonlar hakkında şüphe duyulmasına neden olmuştur. Ancak masonlar genellikle bu iddiayı kabul etmezler. Bu konuda Türkiye'deki üstad masonlardan Şekür Ökten bir röportajda şunları söylemektedir:
"Derneğimiz, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'na göre faaliyette bulunur. Gizli değildir. Bizim hiçbir toplantımız ve merasimimiz gizli değildir." (Nokta Dergisi, 13 Ekim 1985)
Oysa masonlar kendi üyeleri içim yazmış oldukları kitaplarda bu görüşlerin tam tersini savunurlar. Mason yükümlülüklerini anlatan ve masonluğun anayasası olarak kabul edilen Anderson Yasası, Davranış Maddesi, dördüncü fıkrası şöyle demektedir:

"Mason olmayan, yabancılar bulunduğunda, sözleriniz ve tutumlarınız öyle ketum ve ihtiyatlı olunuz ki, en ince zekalı yabancı bile duyulması uygun olmayan şeylerin farkına varması."
Mason Localarının üyeleri, yapmış oldukları ketumiyet yemininde gizliliğin masonluk içinde ne derece önemli olduğunu vurgulamaktadırlar:

"Şimdi veya daha sonra öğretilecek Kadim Masonluk Misterleri ile bunlara ait gizli sanatları, yönleri ve noktaları, bu dereceye ve usulüne göre kabul edilmiş olanların dışında hiç kimseye, kim olursa olsun hiçbir surette açıklamayacağım. Yine söz veririm ki, bu sırları, hareketli ve hareketsiz hiçbir şey üzerinde yazmayacak, basmayacak, kazımayacak, işaretlemeyecek, resmetmeyecek, kesmeyecek veya elimden geldiği ve gücümün yettiğince başkalarına yaptırmayacağım. (Çırak, 1. Derece Ritüeli, Tanju Koray, sf. 32-33)
Kendisini uluslararası bir yardım kurumu olarak tanıtan bir kuruluşun niçin böyle bir gizliliğe gerek duyduğu, masonluk hakkında cevaplanamayan soruların başında gelir.
Masonlukta bu gizliliğin bir sonucu olarak iletişim sadece semboller aracılığıyla olur. Bu sembollerin manasını bilmeyen yabancılar verilen mesajı hiçbir zaman anlayamayacaklardır. Mason localarında ve masonlukla bağlantılı olan bir çok marka, ambLem ve simgede masonluğun dünyadaki gücünü göstermeyi amaçlayan semboller görmek mümkündür...
"Dul Kadının Çocukları"
Masonları ifade etmek için kullanılan "Dul Kadının Çocukları" deyimi üzerinde bir çok arastırma yapılmıştır. Ortak fikir, masonluğun temellerinin dayandırıldığı ve Hz. Süleyman mabedini inşa eden Hiram Usta'nın dul bir kadının çocuğu oluşu üzerinde toplanmaktadır. (Çırak, Usta, Kalfa, s.106)
Bu deyimin ne manaya geldiğini masonların ağzından ifade etmek için şu örnek yeterli olacaktır. "Dünyada ve Türkiye'de Masonluk ve Masonlar" kitabının yazarı İlhami Soysal'ın "Dul kadının çocuğuna yardım ne demek?" sorusuna ünlü mason Nazif Ekemen şu yanıtı vermiştir:

"Bu masonik bir deyimdir. Masonlar her biri teker teker dul kadının çocukları sayılırlar. Dul kadın Üstad Hiram'ın anasıdır. Dolayısıyla, bir masonun yardım dileyen bir başka masona yardım etmesine dul kadının çocuğuna yardım denir. Bu bir zorunluluktur."
Sembollerin Anlamı
Sembolizm, Masonlar için çok büyük önem taşır. Semboller kanalıyla açıkça ifade edilmesi mümkün olmayan pek çok mesaj, gizli bir şekilde anlatılır. Bu bir bakıma, yasadışı örgüt mensuplarının kendi aralarında haberleşmek için geliştirdikleri şifre sistemine benzer. Mason olmayanların farkına dahi varmadığı bir simge, Masonlar için değişik anlamlar taşır. Bu yazıda kendi yorumlarımızın dışında masonların kendi bünyelerinde yayınladıkları süreli yayınlardan alıntılar yapmaya özen gösterdik. Çünkü masonların gizledikleri esrarengiz dünyanın sırlarını kendi yayınlarındaki satır aralarından yakalamak mümkün...
Sembolizmin kendileri için taşıdığı büyük anlamı Masonlar şöyle dile getirirler:

"Masonlukta semboller, masonik ilkeleri daha iyi anlatmak, ritüellerin içerdiği aşılamaları ve öğütleri belleklere iyice yerleştirmek, bunların uzun ömürlü olmalarını sağlamak için kullanılırlar. Masonlukta sır olarak nitelendirilen şeylerin başında masonik işaretler, sözcükler ve simgelere verilen anlamlar gelir." (Sözlük, Büyük Mason Mahfili Yayınları, s. 158.)
Semboller, Masonluğun gerçek yüzünü gizlemesine olanak sağlar. Bu sayede, yukarıdaki alıntıda da belirtildiği gibi, yeni Masonlar, Masonik eğitim ve telkinler doğrultusunda yetiştirilirler. Masonların ilk aşamalarda bu sistemin gözü kapalı üyeleri olmaları ve ilerideki yıllarda da faal temsilcileri olmalarında, sembolizmin payı büyüktür.
Türkiye Büyük Mason Locası'nın yayın organı olan Mimar Sinan Dergisi'nde de Masonluk, sembollerle tasvir edilen bir sistem olarak tanımlanır:

"Masonluğun bir tarifi onun "Allegori perdesi arkasına gizlenmiş sembollerle tasvir edilen bir ahlak sistemi" olduğudur. Loca içinde dilsiz, sessiz, hatta tozlanmamış duran amblemlerin manalarını incelemek ve bu suretle hakikatleri meydana çıkarmak hepimizin vazifesidir. Yani Masonluğun sistemiyle, allegorileriyle, sembolleriyle ne öğretmek istediği hakkında bilgimiz olmalıdır." (Mimar Sinan Dergisi, sayı: 13, yıl: 4.)
Sembollerin önemi, bir başka kaynakta Masonlar tarafından şöyle dile getirilir:
"Günümüzde milyonlarca insanı aynı çatı altında, ayni ülkü uğruna toplayan Masonluk sembolsüz olamaz. Eğer Masonlukta semboller ortadan kalkarsa, üç asırdır ayakta duran bu yüce kuruluşun çökmesi işten bile değildir." (Semboller, Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Türkiye Büyük Locası, 2001, http://www.mason.org.tr/sembol.html (http://www.mason.org.tr/sembol.html). )
Bu yazıda detaylı olarak incelemeye çalıştığımız bu sembollere, ilk bakışta Masonlukla alakasız görünen pek çok yerde rastlamak mümkündür: Bazı ülkelerin bayraklarında, çeşitli şirket ve kuruluşların amblemlerinde, kimi derneklerin armalarında, bazı resim, kitap ve yayınların logolarında. Buralarda yer alan belirli semboller, oradaki Mason hakimiyetini diğer Masonlara haber verirler. Nasıl bir ressam, tablosuna bu resmi kendisinin yaptığını belirten imzasını atarsa; Masonlar da bunu özel işaret ve semboller aracılığıyla yaparlar.
Masonik sembollerin hangi kaynaktan geldiğine baktığımızda, çarpıcı bir gerçekle karşılaşırız. Sembollerin hemen hepsi Yahudi felsefesinin temeli olan Kabbala'dan, Yahudi kaynakları ve efsanelerinden ve Değiştirilmiş Tevrat'tan alınmıştır. Şimdi, masonik felsefeyi oluşturan sembollerin en önemlilerini, bunların içerdiği manaları ve sırları inceleyelim.
Yakin - Boaz Sütunları
Mason localarındaki Yakin-Boaz sütunları ve bunlarla ilgili bazı sırlar Mimar Sinan Dergisi'nde şöyle açıklanır:
"... mabedimize girelim. İki sütun arasında düzenli duruş ve işaret ile üstadı muhteremi selamlıyalım... B ve J sütunları...Kutsal kitap, Tevrat 1. Krallar Bap 7 Ayet 21, BOAZ VE JAKIN kelimelerinin ilk harfleri...
Bu sütunlar aslında dış aleme aittirler, mabedin dışında telakki edilmeleri icapeder. Nitekim bu sütunlara gelinceye kadar, loca içinde olmamıza rağmen serbest yürürüz ve sadakat duruşunda değiliz. Bu sütunlar harici alemle iç alemimiz arasındaki hududdur." (Mimar Sinan Dergisi, sayı: 17, s. 47.)
Söz konusu iki sütun Masonluğun temel sembollerindendir; aynı zamanda Mason localarının olmazsa olmaz dekorlarındandır. Yukarıdaki alıntıda belirtildiği gibi, J ve B harfleri masonluğun kuvvetle tesis, üreme ve çoğalma politikalarını sembolize etmektedir
Üç Sütun
Mason locasında, girişteki sütunlardan ayrı olarak, üç sütun daha bulunur. Bunlar akıl, kuvvet ve güzelliği temsil ederler. Sözü edilen üç sütunun Kabbala'ya uzanan kökeni bir Masonik kaynakta şöyle anlatılır:
"Akl-ü hikmet, Kuvvet ve Güzellik
İskoç ritine göre, Üç Sütun, Uzun karenin köşelerinde Gönye şeklinde olmalıdır: biri, güney-doğu açısında, diğeri güney-batıda, üçüncü de kuzey-batıda.
Yalnız bu üç sütunu Mabedin girişindeki iki Sütun ile karıştırmamak lazımdır.
Bu üç sütunun adlarının Kabbal'in üç Sefirotunun adı ile aynı olduğu görülmektedir. Bilindiği gibi, İbrani Kabbal'i ilahi tezahürün özel bir ifade şeklidir. Sefirotlardaki Üç Sütun, Chochmah, Geburah ve Chesed'dir. Dördüncü bir Sütun, görüneni görünmeyene bağlayan Binah (yüksek zeka), maddeden kurtulduğu için, mevcuttur, fakat ölümlü gözlere gözükmez." (Mimar Sinan Dergisi, sayı: 17, s. 47.)
Üçgen ve Göz
"Üçgen" Masonluğun önemli sembollerinden birisidir. Mimar Sinan Dergisi'nde üçgen üzerine şunlar yazılıdır:
"Sembol'e örnek olarak "üçgen", allegori'ye örnek olarak da "Hiram Efsanesi" gösterilebilir.
Üçgen, operatif masonlar tarafından teslisin sembolü olarak kabul edilmiş ve böylece spekülatif masonluğa intikal etmiştir." (Mimar Sinan Dergisi, sayı: 17, s. 47.)
Şunu da belirtmek gerekir ki üçgen sembolü çoğu zaman içinde yer alan bir göz sembolüyle birlikte kullanılır. Mason localarında ve eserlerinde yeralan ışık saçan üçgen içindeki göz simgesi dikkat çekicidir.Bu sembol Masonlara, kendilerine verilen sırları titizlikle saklamaları gerektiğini ve "göz"ün üzerlerinde olduğunu hatırlatır.
Işık saçan üçgen içindeki göz sembolüne, görünüşte masonlukla alakası olmayan yerlerde de rastlamak olasıdır. Masonlar bunu, diğer başka sembollerle birlikte, güçlerini ve hakimiyetlerini vurgulamak amacıyla kullanırlar. Örnek olarak, 1 Amerikan Doları üzerindeki üçgen içindeki ışık saçan göz figürü verilebilir.
Gönye ve Pergel
Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Türkiye Büyük Locası'nın internet sitesinde gönye ve pergel sembolü hakkında şunlar yazar:

"Genellikle Mason olmayanların da Masonluğun simgesi olarak bildikleri gönye ve pergel çok eski kaynaklara kadar gider. Bu birbiri üzerine yerleştirilen avadanlıklar sadece duvarcıların işaretleri değil, aynı zamanda en eski misterlerde bile bulunan ve çok yaygın sembollerdi. Örneğin Dürer'in Melankoli adlı tablosunda da bu sembolleri görmekteyiz. Bugüne kadar açıklaması yapılmayan bu tablodaki gönye ve pergel sembolünün çok eski zamanlardan gelen bir geleneğin devamı oldugu kuşkusuz." (Semboller, Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Türkiye Büyük Locası, 2001, http://www.mason.org.tr/sembol.html (http://www.mason.org.tr/sembol.html). )
Bu sembolü Masonlara ait olan neredeyse her şeyde ve her yerde görmek mümkündür. Gönye ve pergelin kaynağı yukarıdaki alıntıda, "çok eski zamanlardan gelen bir geleneğin devamı" şeklinde geçiştirilmiştir.
İşte bu geleneğin kökeni binlerce sene öncesine dayanan Hiram Efsanesi'nden başkası değildir. Masonlar Hiram Usta'nın kullandığı bazı inşaat aletlerini ve malzemelerini sembol olarak benimsemişlerdir; gönye ve pergel de bunların en başta gelenleridir.
Yıldız
Hemen her yerde karşılaştığımız yıldız figürü gerçekte bir Mason sembolüdür. Masonlar gerek altı köşeli yıldızı gerekse beş köşeli yıldızı yaygın olarak kullanırlar. Kendi kaynaklarında yıldız sembolünü şöyle yorumlarlar:

"Evvela, 5 kollu yıldıza, yani ışık saçan yıldıza, Pentagrama dikkat edelim. Doğuda yer alan, içinde evrenin ulu mimarinin remzi olan G harfi ile. Bu yıldız, yenileşen insanın sembolüdür." (Mason Dergisi, sayı: 37-38, s. 41.)
Güneş-Ay
Güneş ve ay sembolleri mason ritüellerinde önemli bir yer tutar. Bu sembollerin Masonluğa karşı olanları dağıtmak için kullanıldığı ve ayrıca disiplini sembolize ettiği bilinmektedir. Localarda güneş doğu tarafında, ay ise batı yönünde yerleştirilir. Bunların loca çalışmalarında ve ritüellerdeki önemi masonik kaynaklarda şöyle anlatılır:

"Güneş, ay ve yıldızlar ilahi ve geometrik gerçekleri oluştururlar. Bu ilahi ve geometrik gerçekler loca çalışmalarında doğruyu süslerler." (Mimar Sinan Dergisi, sayı: 60, 1986, s. 22.)
Tokmak
Hiram Usta'nın inşaat aletlerinden birisi olan tokmak sembolleştirilerek masonluğa alınmıştır. İlk Mason üstadı olarak kabul edilen Hiram Usta'nın, elinde mason tokmağı olan heykeline sıklıkla rastlamak mümkündür. Hiram Usta'nın bu heykeli diğer Masonik sembollerle beraber, Mason Mithat Paşa tarafından kurulan Ziraat Bankası'nın Karaköy'deki binasında da bulunmaktadır.
Güvercin
Güvercin figürü Masonlar tarafından bir sembol olarak kullanılır ve temsil ettiği anlam şöyle açıklanır:

"Güvercin masonlukta Nuh'un habercisinin bir sembolüdür. Eski sembolizmde, güvercin saflığı ve masumiyeti temsil etti." ("Brother George Washington's Masonic Apron", Grand Lodge of Pennsylvania, 2001, http://www.pagrandlodge.org/mlam/apron/index.html (http://www.pagrandlodge.org/mlam/apron/index.html). )
Kartal
Kartal sembolü ülkeler ve firmalar tarafından sıklıkla kullanılan bir şekildir. Bunlar arasında en çok tanınanı Amerika Birleşik Devletleri ile ilgili olandır. Kartal, 18. yüzyılda Birleşik Devletler'in ulusal kuşu olarak ilan edilmiştir. Günümüzdeki resmi armasının üzerindeki hakim figür kanatlarını açmış bir kartaldır.
Kartalın yaygın olarak kullanılmasının gerçek nedeni Masonluktur. Çünkü kartal önemli bir Masonik simgedir ve Masonluktaki en üst derece olan 33. derecenin sembolüdür.
Yılan
Masonik sembollerde kullanılan hayvanlardan birisi de yılandır. Yılanın anlamı Mimar Sinan Dergisi'nde şöyle belirtilir:

"Yılan bir çok zaman iki yılan birbirine sarılmış şekilde resim edilmektedir, bu şekil hayatı, çiftleşmeyi ifade eder." (Mimar Sinan Dergisi, sayı: 26, s. 57.)
Yedi Kollu Şamdan
Şamdanlar Mason localarının olmazsa olmaz aksesuarlarındandır. Ayrıca bunların 7 tane olması gerektiği Masonik kaynaklarda şöyle belirtilir:

"Şamdanlar, Mason Mabedindeki kutsal ateştir. Mabet, sembolik olarak, alevlerle aydınlatılmalıdır. Usta derecesinde yedi şamdan bulunması şarttır." ("Çırak, Kalfa, Usta", s. 70.)
Burada bir noktaya çekmek isteriz: İnsanların çoğunluğu katıldıkları bir toplantı veya davette, masanın üzerindeki 7 kollu şamdanı dekoratif bir eşya olarak değerlendirecektir. Oysa bu, toplantıya katılan masonlar için, oradaki mason hakimiyetini gizlice vurgulayan bir mesaj niteliği taşıyabilmektedir.
Akasya ve Çelenk
Bazı mimari yapılarda, çeşitli ülkelerin armalarında ve paralarında, kimi şirketlerin amblemlerinde akasya dallarından yapılmış çelenklere rastlamak mümkündür. Gerek akasya dalları gerekse bunlardan oluşturulmuş çelenkler Masonik sembollerdir. Masonik efsaneye göre, Hiram Usta'nın cesedinin gömülü olduğu yerin bulunabilmesi için mezarının üstüne bir akasya dalı dikilmiştir. Sembollerden ayrı olarak, Masonik törende akasya dalının kullanımı şu şekildedir:

"Hiram, efsanede, öldürücü darbeyi yedikten sonra düşer. Masonik ritüelde, Aday, işte o zaman, tabuta yatırılır, üzerine siyah bir örtü, bunun üzerine de bir akasya dalı konur." ("Çırak, Kalfa, Usta", s. 104.)
Işık Saçan Kılıç
Bir adayın Masonluğa girişinde yapılan törende özel bir kılıç kullanılır. "Işık Saçan Kılıç" olarak adlandırılan bu kılıcın tekris törenindeki yeri şöyle açıklanır:

"Masonik törende, Işık Saçan Kılıç, Adayın takdisinde kullanılır. Çoğunlukla, Üstadı Muhterem, sol elinde tuttuğu kılıcın namlusunu Adayın başının üstüne uzatır ve namlusunun üstüne çekiçle üç kere vurur. Bazen de, Üstadı Muhterem, kılıcı önce Adayın başına, sonra sol omuzuna, daha sonra da sağ omuzuna koyar ve her seferinde de çekiçle bir darbe vurur. Bu ikinci halde, Keter (Taç), Binah (Zeka), Hokmah (Aklühikmet) sefirotik üçlüsüne uyulmaktadır." ("Çırak, Kalfa, Usta", s. 41.)
Mason Mabedi
Masonların toplantılarını yaptıkları mason locası "Mabet" şeklinde de adlandırılır. Burada ilginç bir nokta vardır. Bir Mason, Mabed'inin boyutlarını dört duvarla çevrilmiş bir binanın ölçüleriyle sınırlandırmaz:

"Bir masona Mabed'in ölçüleri sorulduğunda: "Boyu Batıdan Doğuya, eni Kuzeyden Güneye" diye cevap verecektir." (Mason Dergisi, sayı: 21, s. 38.)
Parola Sistemindeki Semboller
Gizliliğin önemli olduğu ortamlarda insanların birbirini tanımaları belirli parolalar aracılığıyla gerçekleşir. Gizli bir teşkilat olan Masonluk da sırlarının başkaları tarafından öğrenilmemesi için parolalar kullanma yolunu seçmiştir.
Masonların kendi aralarında kullandıkları şifre kelimelerden birisi de "maşnak"tır ve "et kemikten ayrılıyor, beden çürümüş" anlamındadır. Bu da Masonluğun hemen her noktasında izleri görülen Hiram hikayesinden alınmadır. Hiram Efsanesi'ne göre, ustalar Hiram'ın cesedini bulduklarında bu durumdadır; bunu gören ustalar kendi aralarında usta parolasının maşnak şeklinde olmasını kararlaştırırlar.
Mason locası, çok iyi korunur. Yabancılar locanın kapısından içeri alınmaz. İçeride olanların dış dünyada bilinmemesi için locaya girişlerde sistemli bir kontrol yapılır:

"Locaya ziyaretçi olarak gelenlerin Mason olup olmadığının usulüne uygun şekilde tahkik edilmesi. Kardeşler tarafından tanınmayan bir Masonun, imtihana tabi tutulmadan locaya girmesinin yasak oluşu."
Mason olmayanların locaya girmesini engellemek için başvurulan bir yöntem parola kullanımıdır. Buradaki sistem, Şakül Gibi isimli mason dergisinde şöyle anlatılır:

"Kapıyı açan kimseye içeri girmek istediğimi söylediğim zaman, beklememi istedi. Ardından, sonradan Ali Shan Muhterem Locasının Üstad-ı Muhteremi olduğunu öğrendiğim Joe Lee K* geldi. Ne istediğimi sordu. Türkiye'den geldiğimi, çalışmalarına katılmak istediğimi belirtince, o zaman bana kelimeyi veriniz dedi, ve ritüellik heceleme faslına geçtik." (Şakül Gibi, sayı: 19, cilt: 2, 1989, s. 5.)

27 Temmuz 2008

jardel32
18-09-2009, 07:06
TAPINAKÇI FELSEFE VE MASONİK EYLEM

1717 yılında operatif mason localarında çalışmakta olan "Kabul Edilmiş Masonlar", 18. yüzyılın dini, siyasi ve fikri ortamında kendilerine tolerans ve fikir hürriyeti temin edecek bir teşekkül kurmayı kararlaştırdılar. Bu teşekkülün adetlerini, işaretlerini, merasimlerini zamanın gizli teşekkülleri olan masonluk, Roskuruva, Tampliye gibi kuruluşlardan; tefekkür sistemini de 17. ve 18. yüzyılda İngiltere'de filizlenmeye ve yayılmaya başlayan hür düşünce fikrinden almışlardır.

Tapınakçılar, mason locaları güçlenip etkin bir hale gelinceye kadar, yani 18. yüzyıla değin geçen üç yüzyıl boyunca Kilise karşıtı akımları örgütlemeye ve yoğun ticari faaliyetlere odaklanmışlardır. Portekiz'de doruğa ulaşan sömürgecilik faaliyetleri, "East and West India" adında dev sömürge şirketlerinin doğmasına yol açmış; bu şirketlerin bünyesinde kurulan borsalar, büyük bir gelir kaynağı haline gelmiştir. Portekiz, İngiltere ve İspanya'nın ardından, Hollanda, Fransa, İtalya, Almanya gibi ülkeler de sömürgeciliğe girişmiş, Avrupa'nın kapitalist yapısı belirmeye başlamıştır.

FAİZ SİSTEMİNİN TEMELİNDEKİ SİYASİ GÜÇ

Aynı dönemde, Tapınakçıların bankerlik işlemleri, Yahudi tefecilerin de ortaklığıyla kurumsal bankacılık faaliyetlerine dönüşmeye başlamıştır. Hollanda ve İngiltere, finansal faaliyetin merkezi haline gelmiştir. Tapınakçılar hem zengin birer tüccar ve bankacı, hem kraliyet çevrelerinde etkin birer soylu, hem de yerel localarda halkın nabzını tutan birer politikacı olmuşlardır. Uzun yıllar süren din savaşları sonucunda Hıristiyan dünyası parçalanmış ve Katolik Kilisesi'nin mutlak hakimiyeti sona ermiştir. Kilise özellikle Protestanlık akımının etkili olduğu Kuzey ülkelerinde kontrolü kaybetmiş ve halkın tepkisini çeken bir kurum haline gelmiştir. Bu ülkeler, sahip oldukları yeni mezhepsel anlayış sebebiyle, daha önce Kilise tarafından yasaklanan, din ahlakına uygun olmayan kapitalist-materyalist felsefenin yerleştirilmesinde öncelik kazanmışlardır. Özellikle faizin serbest bırakılması bu faaliyetlerde tetikleyici bir unsur olmuştur.

Tapınakçıların kendi sapkın felsefelerini rahatça empoze edebildikleri bu müsait koşullar, din karşıtı akımların güçlenmesine neden olmuştur. Bu kapitalist zihniyetle birlikte insanların büyük çoğunluğunun yaşam şekilleri ve dünyaya bakış açıları da değişmiştir. Kilise kurumları belirli Tapınakçı-masonik çevreler tarafından yıpratılmaya çalışılmış, sürekli propagandayla halkın ahirette hesap vereceklerini düşünerek değil, yalnızca bu dünya için çalışmaları telkin edilmiştir. Böylece insanlar sorumsuzca davranmaya, yalnızca kendilerini düşünmeye şefkat, merhamet ve yardımlaşmaya gerek olmadığına inanmaya yönlendirilmişlerdir. Aynı karanlık çevrelere mensup edebiyatçılar, filozoflar, politikacılar bu anlayışı yoğun bir şekilde desteklemişlerdir.

Localarda üretilen din ahlakına düşman felsefeler kısa sürede politik slogan haline geliyor ve Fransız Devrimi gibi büyük olayları ateşleyebiliyordu. Bütün bu faaliyetlerin ortak teması olarak insanlar din ahlakından uzaklaşmaya, dünyevi bir hayat yaşamaya davet ediliyordu. Oysa bu son derece tehlikeli bir durumdu. İnsanların din ahlakından uzaklaştırılmasının ne kadar büyük bir tehlike olduğu ise, zaman içinde yaşanan gelişmelerle daha da iyi anlaşılacaktı.

DİNSİZ FELSEFELERİN ARKASINDA DA ONLAR VAR

Geçtiğimiz yüzyıllardaki materyalist ve evrimci hayat görüşlerinin entelektüel alanda yaygın kabul görmesinin perde arkasında Tapınakçı-masonik çevrelerin çok önemli katkıları olmuştur. Bu alandaki başarının önemli sebepleri vardır. İlk sebep, o zamanki Katolik Kilisesi'nin, çeşitli bilim dallarında benimsediği tutucu, dogmatik ve baskıcı tavrın cahil halkta oluşturduğu Kilise karşıtı eğilimdir.

Avrupa'da, Galile örneğiyle sembolleşen, "Kilise, dolayısıyla din bilime karşıdır" yanılgısı yerleşik bir hale gelmiş ve sanki "bilim dinsizlerin alanıdır" gibi gerçek dışı bir anlayış ortaya çıkmıştır. Bu yanlış görüş sonraki yüzyıllarda daha da yaygın bir hale gelerek, materyalist akımların din aleyhinde öne sürdükleri hayali bir iddia haline gelmiştir. İkinci sebep ise localarda Tapınakçı zihniyetiyle yetişmiş din aleyhtarı felsefecilerin, büyük bilim adamları ve düşünürler olarak öne sürülmeleri ve bu kişilerin ortaya attıkları din ahlakına karşı, ateist görüşlerin bilgisiz halka bilimin gösterdiği gerçekler olarak sunulmasıdır. Tüm bu faktörler, biraderlerinin de desteğiyle, bilim dünyasına materyalist düşüncenin hakimiyetini getirmiştir. Bu yöntemle Tapınakçılar din ahlakına karşı mücadelelerinde yeni bir yöntem geliştirmiş ve insanları din ahlakından uzaklaştırmak için bilimi çarpıtma ve bilimsellik adı altında göz boyama taktiklerini kullanmaya başlamışlardır.

Tapınakçılar, zanaatkarların kurduğu yerel operatif loncaları kullanarak, bunları perde arkasındaki ideolojik çalışmaları için birer üs haline getirmişler ve din ahlakına karşı ilk örgütlü faaliyeti bu loncaları paravan yaparak başlatmışlardır. Özellikle Almanya, Belçika, İngiltere gibi ülkelerde Kilise karşıtı akımlara kapsamlı destek sağlamışlardır. Bu kışkırtma hareketleri kısa sürede meyvelerini vermiş ve Reform'u takip eden dönemde bütün Avrupa'yı din savaşları sarmıştır. Katolik Kilise'ye başkaldıran alternatif Protestan akımının felsefesi, adeta Tapınakçılar tarafından kaleme alınmış gibidir. Protestanlar, Kilise'nin ve Papa'nın merkezi otoritesini reddedip faizin dince serbest olduğu yalanını ortaya atmış, mal edinmeyi ve zenginleşmeyi sözde Allah'ın emri olarak öne sürmüşlerdir. (Allah'ı tenzih ederiz.) Tapınakçılar bu sayede, bir yandan Kilise'ye ağır bir darbe indirerek din birliğini parçalarken, diğer yandan kendi materyalist amaçlarını rahatça hayata geçirebilecekleri bir ortam meydana getirmişlerdir.

FRANSIZ DEVRİMİNİ NASIL ORGANİZE ETTİLER?

Tapınakçıların ikinci büyük eylemi, masonların ne kadar büyük bir etkinliğe ulaştıklarının da göstergesidir. Gelişen sosyal yapı sebebiyle çeşitli iş kolları ön plana çıkınca, bazı doktorlar, hakimler, avukatlar, askerler ve yerel politikacılar mason localarında birarada hareket etmeye başlamışlardı. Artık siyasi gelişmeler mason localarında bu kişiler tarafından yönlendirilir hale gelmişti. Tapınakçı-mason biraderler, işte tam bu aşamada Fransız Devrimi'ni organize etmişlerdir:

1717 yılında operatif mason localarında çalışmakta olan "Kabul Edilmiş Masonlar", 18. yüzyılın dini, siyasi ve fikri ortamında kendilerine tolerans ve fikir hürriyeti temin edecek bir teşekkül kurmayı kararlaştırdılar. Bu teşekkülün adetlerini, işaretlerini, merasimlerini zamanın gizli teşekkülleri olan masonluk, Roskuruva, Tampliye gibi kuruluşlardan; tefekkür sistemini de 17. ve 18. yüzyılda İngiltere'de filizlenmeye ve yayılmaya başlayan hür düşünce fikrinden almışlardır.
Tapınakçılar, din ahlakını kendi sapkın felsefelerini dünyaya yaymakta önlerinde en önemli engel olarak görmekte ve bu nedenle kendilerince din ahlakını ortadan kaldırmak için mücadele etmektedirler. Şövalyelerin planı çok açıktır: Dünyaya, hem maddi hem de ideolojik olarak hakim olmak ve bunun önündeki engelleri ortadan kaldırmak... Ancak, Tapınakçılar da bunun kolay bir şey olmadığının, gerçekleşmesi için uzun bir zaman gerektiğinin farkındadırlar. Gerekli plan ve yöntemi, bu gerçeği göz önüne alarak belirlemişlerdir.

Oysa, Tapınakçılar da dahil olmak üzere, inkar edenlerin hileli düzenleri ve tuzakları ne olursa olsun, ne kadar sağlam görünürse görünsün bozulmaya mahkumdur.
Fransız Devrimi, Tapınakçıların hem Fransa kralından aldıkları bir intikam, hem de bundan sonra kullanacakları yöntemin bir başlangıcı olmuştur. Devrimin kısa sürede ve büyük bir etkiyle gerçekleştiğini gören Tapınakçılar, diğer ülkelerde de hızla faaliyete geçmişlerdir. Fransız Devrimi'yle iktidara gelen Tapınakçı-mason zihniyeti, krallıkların parçalanmasında, Kilise'nin zayıflamasında ve materyalist anlayışın yaygınlaşmasında, önce Avrupa'ya ve ardından Balkanlar'a, sonra da Amerika'ya kötü örnek teşkil etmiştir. Devrimler birbirini izlemiş, kısa bir süre sonra Kilise ve Kilise'yi destekleyen kurumlar büyük bir yenilgiye uğramıştır. Tapınakçı masonların Osmanlı İmparatorluğu'na verdikleri zarar da bu dönemde başlamış ve güçlenerek devam etmiştir.

Yazı dizimizin bundan sonraki bölümlerinde Tapınak Şöalyelerinin ya da günümüzdeki adıyla masonluk örgütünün Türkiye macerasını inceleyeceğiz.

TAPINAKÇI FELSEFE VE MASONİK EYLEM

1717 yılında operatif mason localarında çalışmakta olan "Kabul Edilmiş Masonlar", 18. yüzyılın dini, siyasi ve fikri ortamında kendilerine tolerans ve fikir hürriyeti temin edecek bir teşekkül kurmayı kararlaştırdılar. Bu teşekkülün adetlerini, işaretlerini, merasimlerini zamanın gizli teşekkülleri olan masonluk, Roskuruva, Tampliye gibi kuruluşlardan; tefekkür sistemini de 17. ve 18. yüzyılda İngiltere'de filizlenmeye ve yayılmaya başlayan hür düşünce fikrinden almışlardır.

Tapınakçılar, mason locaları güçlenip etkin bir hale gelinceye kadar, yani 18. yüzyıla değin geçen üç yüzyıl boyunca Kilise karşıtı akımları örgütlemeye ve yoğun ticari faaliyetlere odaklanmışlardır. Portekiz'de doruğa ulaşan sömürgecilik faaliyetleri, "East and West India" adında dev sömürge şirketlerinin doğmasına yol açmış; bu şirketlerin bünyesinde kurulan borsalar, büyük bir gelir kaynağı haline gelmiştir. Portekiz, İngiltere ve İspanya'nın ardından, Hollanda, Fransa, İtalya, Almanya gibi ülkeler de sömürgeciliğe girişmiş, Avrupa'nın kapitalist yapısı belirmeye başlamıştır.

FAİZ SİSTEMİNİN TEMELİNDEKİ SİYASİ GÜÇ

Aynı dönemde, Tapınakçıların bankerlik işlemleri, Yahudi tefecilerin de ortaklığıyla kurumsal bankacılık faaliyetlerine dönüşmeye başlamıştır. Hollanda ve İngiltere, finansal faaliyetin merkezi haline gelmiştir. Tapınakçılar hem zengin birer tüccar ve bankacı, hem kraliyet çevrelerinde etkin birer soylu, hem de yerel localarda halkın nabzını tutan birer politikacı olmuşlardır. Uzun yıllar süren din savaşları sonucunda Hıristiyan dünyası parçalanmış ve Katolik Kilisesi'nin mutlak hakimiyeti sona ermiştir. Kilise özellikle Protestanlık akımının etkili olduğu Kuzey ülkelerinde kontrolü kaybetmiş ve halkın tepkisini çeken bir kurum haline gelmiştir. Bu ülkeler, sahip oldukları yeni mezhepsel anlayış sebebiyle, daha önce Kilise tarafından yasaklanan, din ahlakına uygun olmayan kapitalist-materyalist felsefenin yerleştirilmesinde öncelik kazanmışlardır. Özellikle faizin serbest bırakılması bu faaliyetlerde tetikleyici bir unsur olmuştur.

Tapınakçıların kendi sapkın felsefelerini rahatça empoze edebildikleri bu müsait koşullar, din karşıtı akımların güçlenmesine neden olmuştur. Bu kapitalist zihniyetle birlikte insanların büyük çoğunluğunun yaşam şekilleri ve dünyaya bakış açıları da değişmiştir. Kilise kurumları belirli Tapınakçı-masonik çevreler tarafından yıpratılmaya çalışılmış, sürekli propagandayla halkın ahirette hesap vereceklerini düşünerek değil, yalnızca bu dünya için çalışmaları telkin edilmiştir. Böylece insanlar sorumsuzca davranmaya, yalnızca kendilerini düşünmeye şefkat, merhamet ve yardımlaşmaya gerek olmadığına inanmaya yönlendirilmişlerdir. Aynı karanlık çevrelere mensup edebiyatçılar, filozoflar, politikacılar bu anlayışı yoğun bir şekilde desteklemişlerdir.

Localarda üretilen din ahlakına düşman felsefeler kısa sürede politik slogan haline geliyor ve Fransız Devrimi gibi büyük olayları ateşleyebiliyordu. Bütün bu faaliyetlerin ortak teması olarak insanlar din ahlakından uzaklaşmaya, dünyevi bir hayat yaşamaya davet ediliyordu. Oysa bu son derece tehlikeli bir durumdu. İnsanların din ahlakından uzaklaştırılmasının ne kadar büyük bir tehlike olduğu ise, zaman içinde yaşanan gelişmelerle daha da iyi anlaşılacaktı.

DİNSİZ FELSEFELERİN ARKASINDA DA ONLAR VAR

Geçtiğimiz yüzyıllardaki materyalist ve evrimci hayat görüşlerinin entelektüel alanda yaygın kabul görmesinin perde arkasında Tapınakçı-masonik çevrelerin çok önemli katkıları olmuştur. Bu alandaki başarının önemli sebepleri vardır. İlk sebep, o zamanki Katolik Kilisesi'nin, çeşitli bilim dallarında benimsediği tutucu, dogmatik ve baskıcı tavrın cahil halkta oluşturduğu Kilise karşıtı eğilimdir.

Avrupa'da, Galile örneğiyle sembolleşen, "Kilise, dolayısıyla din bilime karşıdır" yanılgısı yerleşik bir hale gelmiş ve sanki "bilim dinsizlerin alanıdır" gibi gerçek dışı bir anlayış ortaya çıkmıştır. Bu yanlış görüş sonraki yüzyıllarda daha da yaygın bir hale gelerek, materyalist akımların din aleyhinde öne sürdükleri hayali bir iddia haline gelmiştir. İkinci sebep ise localarda Tapınakçı zihniyetiyle yetişmiş din aleyhtarı felsefecilerin, büyük bilim adamları ve düşünürler olarak öne sürülmeleri ve bu kişilerin ortaya attıkları din ahlakına karşı, ateist görüşlerin bilgisiz halka bilimin gösterdiği gerçekler olarak sunulmasıdır. Tüm bu faktörler, biraderlerinin de desteğiyle, bilim dünyasına materyalist düşüncenin hakimiyetini getirmiştir. Bu yöntemle Tapınakçılar din ahlakına karşı mücadelelerinde yeni bir yöntem geliştirmiş ve insanları din ahlakından uzaklaştırmak için bilimi çarpıtma ve bilimsellik adı altında göz boyama taktiklerini kullanmaya başlamışlardır.

Tapınakçılar, zanaatkarların kurduğu yerel operatif loncaları kullanarak, bunları perde arkasındaki ideolojik çalışmaları için birer üs haline getirmişler ve din ahlakına karşı ilk örgütlü faaliyeti bu loncaları paravan yaparak başlatmışlardır. Özellikle Almanya, Belçika, İngiltere gibi ülkelerde Kilise karşıtı akımlara kapsamlı destek sağlamışlardır. Bu kışkırtma hareketleri kısa sürede meyvelerini vermiş ve Reform'u takip eden dönemde bütün Avrupa'yı din savaşları sarmıştır. Katolik Kilise'ye başkaldıran alternatif Protestan akımının felsefesi, adeta Tapınakçılar tarafından kaleme alınmış gibidir. Protestanlar, Kilise'nin ve Papa'nın merkezi otoritesini reddedip faizin dince serbest olduğu yalanını ortaya atmış, mal edinmeyi ve zenginleşmeyi sözde Allah'ın emri olarak öne sürmüşlerdir. (Allah'ı tenzih ederiz.) Tapınakçılar bu sayede, bir yandan Kilise'ye ağır bir darbe indirerek din birliğini parçalarken, diğer yandan kendi materyalist amaçlarını rahatça hayata geçirebilecekleri bir ortam meydana getirmişlerdir.

FRANSIZ DEVRİMİNİ NASIL ORGANİZE ETTİLER?

Tapınakçıların ikinci büyük eylemi, masonların ne kadar büyük bir etkinliğe ulaştıklarının da göstergesidir. Gelişen sosyal yapı sebebiyle çeşitli iş kolları ön plana çıkınca, bazı doktorlar, hakimler, avukatlar, askerler ve yerel politikacılar mason localarında birarada hareket etmeye başlamışlardı. Artık siyasi gelişmeler mason localarında bu kişiler tarafından yönlendirilir hale gelmişti. Tapınakçı-mason biraderler, işte tam bu aşamada Fransız Devrimi'ni organize etmişlerdir:

1717 yılında operatif mason localarında çalışmakta olan "Kabul Edilmiş Masonlar", 18. yüzyılın dini, siyasi ve fikri ortamında kendilerine tolerans ve fikir hürriyeti temin edecek bir teşekkül kurmayı kararlaştırdılar. Bu teşekkülün adetlerini, işaretlerini, merasimlerini zamanın gizli teşekkülleri olan masonluk, Roskuruva, Tampliye gibi kuruluşlardan; tefekkür sistemini de 17. ve 18. yüzyılda İngiltere'de filizlenmeye ve yayılmaya başlayan hür düşünce fikrinden almışlardır.
Tapınakçılar, din ahlakını kendi sapkın felsefelerini dünyaya yaymakta önlerinde en önemli engel olarak görmekte ve bu nedenle kendilerince din ahlakını ortadan kaldırmak için mücadele etmektedirler. Şövalyelerin planı çok açıktır: Dünyaya, hem maddi hem de ideolojik olarak hakim olmak ve bunun önündeki engelleri ortadan kaldırmak... Ancak, Tapınakçılar da bunun kolay bir şey olmadığının, gerçekleşmesi için uzun bir zaman gerektiğinin farkındadırlar. Gerekli plan ve yöntemi, bu gerçeği göz önüne alarak belirlemişlerdir.

Oysa, Tapınakçılar da dahil olmak üzere, inkar edenlerin hileli düzenleri ve tuzakları ne olursa olsun, ne kadar sağlam görünürse görünsün bozulmaya mahkumdur.

Fransız Devrimi, Tapınakçıların hem Fransa kralından aldıkları bir intikam, hem de bundan sonra kullanacakları yöntemin bir başlangıcı olmuştur. Devrimin kısa sürede ve büyük bir etkiyle gerçekleştiğini gören Tapınakçılar, diğer ülkelerde de hızla faaliyete geçmişlerdir. Fransız Devrimi'yle iktidara gelen Tapınakçı-mason zihniyeti, krallıkların parçalanmasında, Kilise'nin zayıflamasında ve materyalist anlayışın yaygınlaşmasında, önce Avrupa'ya ve ardından Balkanlar'a, sonra da Amerika'ya kötü örnek teşkil etmiştir. Devrimler birbirini izlemiş, kısa bir süre sonra Kilise ve Kilise'yi destekleyen kurumlar büyük bir yenilgiye uğramıştır. Tapınakçı masonların Osmanlı İmparatorluğu'na verdikleri zarar da bu dönemde başlamış ve güçlenerek devam etmiştir.

Yazı dizimizin bundan sonraki bölümlerinde Tapınak Şöalyelerinin ya da günümüzdeki adıyla masonluk örgütünün Türkiye macerasını inceleyeceğiz.

29 Temmuz 2008

jardel32
18-09-2009, 07:47
ÖZBEKİSTAN'DA İÇ ÇATIŞMALAR DURMAK BİLMİYOR

Soğuk savaşın sona ermesiyle birlikte Kafkasya ve Orta Asya'da istikrarın sağlanacağı ve yeni kurulan cumhuriyetlerin kısa süre içinde bir düzen kurabilecekleri umulmuştu. Ancak ne yazık ki aradan yıllar geçmesine rağmen bu ülkelerdeki çatışmaların, karışıklıkların, ayaklanmaların ve ekonomik sorunların ardı arkası kesilmedi. Kafkasya'dan hergün yeni bir yardım çığlığı yükseldi. Azerbeycan'dan, Dağıstan'dan, Çeçenistan'dan, Tacikistan'dan ve şimdi de Özbekistan'dan…. Sürekli yeni cepheler açıldı, kardeş kardeşe silahını doğrulttu. SSCB'nin yıkılmasıyla birlikte Kafkasya ve Orta Asya islam dünyasının yeni cepheleri haline geldi.


Bu bölgede yaşanan istikrarsızlığın altında şu ana kadar pekçok nedeninin yattığı yazıldı ve tartışıldı. Bazen de bu nedenlerin hepsinin birarada bulunması, çatışmaların yıllardır dinmemesinin bir nedeni olarak gösterildi. Zengin petrol ve doğalgaz kaynakları, su sorunu, jeostratejik konum bu nedenlerden başlıcalarıydı. Ancak her zaman için ilk sırada Rusya'nın bu ülkeler üzerindeki emelleri sayıldı. Bu genç cumhuriyetlerde huzurun, istikrarın ve barışın sağlanamamasının nedeni, Rusya'nın bu bölgedeki eski hakimiyetine tekrar kavuşma isteğiydi. Rusya bu ülkeler üzerinde tekrar nüfuz elde edebilmek için yeni çatışmalar çıkarttı, çıkan çatışmaları körükledi, muhalifleri destekledi, terörist girişimlerde bulundu, kukla hükümetlerle siyasi karışıklıklar oluşturdu. İşte bu nedenle de Kafkasya ve Orta Asya ülkeleri asla huzuru bulamadı.


Özlediği istikrarı sağlayamayan bu ülkelerden bir tanesi de Özbekistan'dır. Özbekistan yıllardan bu yana iç çatışmalarla boğuşuyor. Ülke ekonomisi çok büyük bir ekonomik darboğaz yaşıyar ve Özbek halkı kıtlıkla mücadele ediyor. Ülkesindeki en ılımlı muhaliflere bile yaşama hakkı vermeyen Kerimov yönetimi ise bu çatışmaların tam merkezinde yer alıyor. İşte bu nedenle de Yeni Binyıl gazetesinin dış politika yazarlarından Mensur Akgün Kerimov'u "Tek başına iç savaş çıkartabilecek üstün devlet adamı meziyetlerine sahip ender insanlardan" diye nitelerken abartma yapmıyor.1 (http://tr1.harunyahya.com/Detail/T/7EZU2FZ0164/productId/3266/OZBEKISTAN_DA_IC_CATISMALAR_DURMAK_BILMIYOR_#1)


Kerimov'un iç savaşlardaki rolu hakkında yorum yapabilmek için öncelikle son yıllarda Özbekistan'da etkin olan güçler hakkında bilgi sahibi olmak gerekir. Özbekistan'daki çatışmaların ana nedeni bu ülkede yükselen İslami güce karşı yürütülen savaştır. Ve bu savaşta Rusya'nın yanında çok önemli bir müttefik daha göze çarpıyor: Israil.





İsrail'in Orta Asya'daki ince hesapları


SSCB'nin dağılmasıyla birlikte Orta Asya'daki Müslüman Cumhuriyetlerin birbiri ardına bağımsızlıklarını elde etmesinin önemi, pek çok devletten önce İsrail'in dikkatini çekmişti. Yahudi Devleti, bu gelişmenin ciddi bir stratejik anlam taşıdığının farkındaydı. Ancak İsrail'in çok büyük bir endişesi vardı.


İsrail'in endişesi o denli büyüktü ki, "İslami fundamentalizmin gelişme riskine karşın" özellikle Özbekistan ve Tacikistan gibi Müslüman cumhuriyetlerdeki, Sovyetler döneminde oluşturulmuş fakat çoğunluğu bu ülke askerlerinden oluşan orduların dağıtılmasını istemişti. 2 (http://tr1.harunyahya.com/Detail/T/7EZU2FZ0164/productId/3266/OZBEKISTAN_DA_IC_CATISMALAR_DURMAK_BILMIYOR_#2)


İsrail'in Orta Asya ve Kafkasya ülkelerine olan ilgisinin ikinci nedeni de bu ülkelerin FKÖ ile yaptığı temaslardı. Yaser Arafat Ocak 1992'de Kazakistan'ı ziyaret etmiş ardından Kazakistan Filistin Devleti'ni tanımıştı. Ayrıca diplomatik ilişkiler büyükelçilik düzeyine çıkarıldı. Nisan 1992'de de bir Özbekistan heyeti Filistin halkının hakları ile ilgili bir toplantıya katıldı.


Bu gelişmeler karşısında, Yahudi Devleti, "endişe bildirimi"nden ve "orduların dağıtılması" gibi ilginç isteklerden kısa sürede vazgeçti ve Orta Asya'yı kendisi açısından tehlikeli gördüğü gelişmelerden "koruyabilmek" için, bölgeye bizzat girmeyi uygun gördü.


Bu nedenle de, İsrail'in bölgedeki varlığı, 1990'ların başından beri giderek artan bir ivmeyle güçleniyor. Yahudi Devleti, Orta Asya ve Kafkasya'daki Türki Cumhuriyetlerle yakın siyasi, ekonomik, hatta askeri ilişkiler kuruyor. Bundaki amaç, ekonomik ve siyasi hesapların yanında, sözkonusu stratejik vizyon. İsrail-Orta Asya ilişkilerini ayrıntılı olarak inceleyen bir uluslararası ilişkiler uzmanı şöyle yazıyor: "İsrail'in (bölgeye girmekte) erken davranmasındaki en önemli sebep, Müslüman karakterli Orta Asya ve Kafkasya bölgesine Arap aleminin nüfuzunu önlemek ve ve İslami fundamentalizmin bölgeye yayılmasının önüne set çekmektir." 3 (http://tr1.harunyahya.com/Detail/T/7EZU2FZ0164/productId/3266/OZBEKISTAN_DA_IC_CATISMALAR_DURMAK_BILMIYOR_#3)


İsrail Türki Cumhuriyetler ile temaslara bir kaç koldan başlamıştır. Birincisi bizzat Mossad'ın bölgede faaliyet göstermesidir. Milli Güvenlik Kurulu'nun yaptığı saptamalara göre Mossad, KGB'den ayrılan ajanları Türkiye üzerinden Türki Cumhuriyetler'e yollamaktadır. Böylece Mossad bölgedeki istihbarat çalışmalarıyla zirveye çıkmayı hedeflemektedir. 4 (http://tr1.harunyahya.com/Detail/T/7EZU2FZ0164/productId/3266/OZBEKISTAN_DA_IC_CATISMALAR_DURMAK_BILMIYOR_#4) Kurulan ticari ilişkilerde de Mossad'ın gölgesini görmek mümkündür.
Örneğin İsrail'in, Kazakistan ve diğer cumhuriyetlerle olan iş ilişkilerini düzenleyen kişilerin başında Shoul Eisenberg adlı bir işadamı gelmektedir. Eisenberg'in adı, eski Mossad ajanı Victor Ostrovsky'nin By Way of Deception adlı ünlü kitabında Mossad'ın silah ticaretini organize eden kişi olarak geçer. 5 (http://tr1.harunyahya.com/Detail/T/7EZU2FZ0164/productId/3266/OZBEKISTAN_DA_IC_CATISMALAR_DURMAK_BILMIYOR_#5)


Orta Asya ile kurulan ilişkilerde bir diğer yöntem ise İsrail'in bölge ülkelerine silah satmasıdır. Türkiye'nin Azerbaycan'a yaptığı askeri yardımın sınırlı olması nedeniyle İsrail Azerbaycan'ın bir ordu kurabilmesi için bu ülkeye yardım etmeye karar vermiştir. Öte yandan İsrail Orta Asya'daki varlığını güçlendirmek amacıyla Orta Asya'daki Cumhuriyetler ile karşılıklı elçilikler açmaktadır. Böylece bu ülkeler ile ilişkilerini de hukuki zeminlere oturtmuştur.


İsrail, bölgedeki Yahudiler içindeki "gönüllü yardımcı"ları (sayanim) ise, hem Orta Asya ve Kafkas cumhuriyetleri ile kurduğu bağlantılarda, hem de Rusya ile olan ilişkilerinde aracı olarak kullanıyor. Bu aracıların temel misyonu ise, İsrail'in "bölgeyi İslam'dan uzak tutma" ya da "İslam'a karşı Rusya ile ittifak kurma" stratejilerine yardımcı olmak...




Kafkaslar ve Orta Asya'da İsrail-Rus İttifakı:


Kafkasya ve Orta Asya'daki genç cumhuriyetlerde İslam'a karşı yürütülen şiddetli savaşın çok farklı yöntemleri bulunmaktadır. Bunlardan biri İslam aleyhtarı propaganda ile İslam'ı dejenere etme, aslından saptırmadır. Bu bölgede kukla yönetimlerle uygulanmaya çalışılan politikanın sonuçları genç nüfusta açıkça kendini göstermektedir. Ancak tüm bunların yanında dünya müslümanlarının kontrol altına alınmaları, zayıflatılmaları, ellerinde bulunan zenginliklerden faydalanmalarının engellenmesi ve ezilmeleri de İslam'a karşı girişilen savaşın önemli bir boyutudur. Son yıllarda yaşadığımız örnekler, müslümanların fiziksel olarak imha edilmelerinin bile sözkonusu olduğunu gösteriyor.


Bugün İslam dünyasına baktığımızda; Bosna-Hersek'te, Cezayir'de, Tunus'ta, Eritre'de, Mısır'da, Afganistan'da, Keşmir'de, Doğu Türkistan'da, Çeçenya'da, Endonezya'da, Tayland'da, Filipinler'de, Burma'da, ya da Sudan'da dünya müslümanlarının ezilmeye, baskı altına alınmaya ve yok edilmeye çalışıldığını rahatlıkla görebiliriz. Bu sayılan coğrafyalarda müslümanlar görünüşte farklı düşmanlarla karşı karşıyadırlar. Bosna'da Sırplar, Keşmir'de Hindular, Kafkaslar'da Ruslar, Cezayir, Mısır, Fas, gibi ülkelerde de baskıcı rejimler tarafından hedef alınmaktadırlar. Ama her nedense, birbirinden bağımsız gibi gözüken bu İslam-karşıtı güçler, hep benzer yöntemleri kullanmaktadırlar. (Ayrıntılı bilgi için Bkz. Yeni Dünya Düzeni, Harun Yahya, Vural Yayıncılık, 3. baskı, 2000)


Özbekistan'da karşımıza çıkan güç ise Rus-İsrail birleşik gücüdür. Aynı amaçta birleşen bu iki ülke Özbekistan'da istikrarın oluşmaması için çok büyük bir çaba içinde girmiştir.


http://www.harunyahya.org/Makaleler/res/telaviv.jpgSovyetler Birliği'nin dağılışının ardından bağımsızlıklarını kazanmaya başlayan Özbekistan gibi müslüman cumhuriyetler, kısa sürede Rus yayılmacılığı ile yeniden karşı karşıya kaldılar. Bu devletlerin bazıları bağımsız bir çizgi izlemeye çalıştı, ancak Rusya'nın çeşitli girişimleri ve "entrika"ları ile karşılaştı.


Bu arada bir yandan da İsrail, bu bölgeye yönelik son derece belirgin bir yakınlaşma politikası izlemeye başladı. İsrailli yöneticiler sözkonusu cumhuriyetlere geziler düzenlediler, o cumhuriyetlerin bazı liderleri de İsrail'de boy gösterdi. İsrail, "tarımsal işbirliği", "askeri eğitim" ya da "teknolojik destek" gibi anlamlı yöntemlerle bu devletlere yaklaştı, kendini dost olarak tanıttı.


İsrail'in bölgeye yönelmesinin ardındaki temel etken ise bir takım ticari çıkarların ötesinde, asıl olarak stratejik hesaplardı. İsrail, önemli bir İslami potansiyele sahip olan eski Sovyet Cumhuriyetlerinin gerçek anlamda İslamileşmesinden ve bölgede radikalizasyondan çekinmişti.
İsrail'in bu yöndeki hesapları zamanın Genel Kurmay Başkanı ve şu anda Cumhurbaşkanı olan Ehud Barak tarafından açıkça dile getirilmiş, Barak, yeni cumhuriyetlerin "müslüman" kimliğine atıfta bulunarak, yeni müslüman cumhuriyetlerin doğmasının İsrail'in çıkarlarına uygun olmadığını söylemişti.6 (http://tr1.harunyahya.com/Detail/T/7EZU2FZ0164/productId/3266/OZBEKISTAN_DA_IC_CATISMALAR_DURMAK_BILMIYOR_#6) Dolayısıyla İsrail'in Orta Asya ve Kafkaslar'la ilgilenmesinin ardındaki asıl neden, bu ülkelerin İslami bir tarza kaymalarına engel olmaktı.


Bu durumda İsrail'in ve Rusya'nın hedefleri tam uyuşuyordu. Çünkü Rusya'nın da en korktuğu şey, yeni cumhuriyetleri İslam'a "kaptırmak"tı. İzak Rabin'in Yeltsin ile 1993 yazında Moksova'da yaptığı ve ana konusu "İslam tehlikesi" olan görüşme de bu ittifakı sağlamlaştırmış, Rabin Yeltsin'i "radikal İslam konusunda yeterince duyarlı bulduğunu" açıklamıştı. Bu "anti-İslami" ittifakı ABD de onaylıyordu. İsrail'in Amerikalı uzantılarından Henry Kissinger, "İslami radikalizm en şiddetli biçimde Rus çıkarlarına da aykırıdır. Dolayısıyla Washington Moskova ile işbirliği
yapmalıdır" diyerek konuya açıklık getirmişti. 7 (http://tr1.harunyahya.com/Detail/T/7EZU2FZ0164/productId/3266/OZBEKISTAN_DA_IC_CATISMALAR_DURMAK_BILMIYOR_#7)


Rusya ile İsrail'in İslam'a karşı kurduğu ittifak, ilk işaretlerini Tacikistan'da verdi. Sovyetler'in çöküşünün ardından bağımsızlığına kavuşan Tacikistan'da, kısa bir süre sonra ülke içinde güçlü olan İslami hareket iktidara geldi. Ancak Rus destekli eski komünistler 1992'nin son günlerinde müslümanlara karşı kanlı bir saldırı başlatarak yeniden iktidara oturdular. İşin ilginç yanı, Rusya ile birlikte İsrail'in de komünistlerin yanında yer almasıydı. Müslümanlara karşı saldırıya geçen komünist birliklerinin içinde İsrailli askeri uzmanların bulunduğu ve İsrail silahlarının kullanıldığına ilişkin haberler o dönemde özellikle İslami basında sıkça yer almıştı. Böylece Orta Asya ülkelerine gereken mesaj verilmişti: ne Rusya ne de İsrail bu bölgede islamın güç kazanmasına izin vermeyecek, bu konuda birlikte mücadele edeceklerdi.


İsrail'in Müslümanlara karşı Rusya ile birlikte desteklediği bir başka bölgesel güç ise Ermeniler'di. Azerbaycan topraklarının % 25'inden fazlasını işgal eden ve bu işgal ettiği bölgelerde binlerce Azeri'yi katleden Ermeni ordusunun saflarında, Turkish Daily News'un haberine göre "İsrailli subaylar" da yer alıyordu. 8 (http://tr1.harunyahya.com/Detail/T/7EZU2FZ0164/productId/3266/OZBEKISTAN_DA_IC_CATISMALAR_DURMAK_BILMIYOR_#8)


Rusya'nın genç cumhuriyetlere açtığı savaşta Tacikistan ve Azerbeycan örneklerini Çeçenistan, Dağıstan, Kırgızistan, Kazakistan ve diğer ülkeler izledi. Özbekistan'da iktidara gelen Kerimov yönetimi her zaman için Rus ve İsrail yönetimine yakın oldu. İslama karşı bu iki güçle birlikte çok şiddetli bir mücadele başlattı. Bu savaş özellikle de son yıllarda çok büyük bir ivme kazandı. 4 Eylül 2000 tarihli Yeni Binyıl gazetesinde yer alan "Dincilere karşı Tel Aviv yardımı!" şeklindeki haber Kerimov-İsrail ilişkisinin delilendiriyordu. Kerimov'un çatışmaların ilk günlerinden itibaren Rusya'dan müdahale etmesini talep etmesi bu işbirliğinin bir sonucuydu.


Rus ve İsrail yönetimine olan yakınlığıyla tanınan Kerimov, ülkesindeki islami duyarlılığı olan tüm güçlere karşı şiddetli bir savaş açtı.
Kerimov'un Özbekistan'daki baskıcı yönetimi nedeniyle şu an zindanlarda elli binden fazla kişi bulunmakta. Özellikle de şehir merkezlerinde patlayan bombalardan sonra Kerimov, ülke genelinde binlerce insanı hapsettirdi, dini eğilimi olan herkesi terörist olarak nitelendirdi ve insan hak ve özgürlüklerini yok sayan bir yönetim uyguladı. Fakat onun bu baskıcı politikası, değil çatışmaları önlemek daha da şiddetlendirdi ve muhalefetin daha da güç kazanmasıyla sonuçlandı. Kerimov'ın bu politikasının ardında Kremlin'in yıllardır süregelen (ve Çeçen-Rus savaşıyla birlikte tüm dünyaya duyurulan) İslami uyanış korkusu yatıyordu.




Rusya Orta Asya'daki İslami Uyanış'tan uzun zamandır rahatsızlık duyuyor


Aslında 80'li yıllarda Türk Devletlerinde başlayan dini uyanış Kremlin'i henüz daha o zamanlarda rahatsız etmişti. Özellikle de Gorbaçov yönetimi, dini duyguların güçlenmesinden büyük kaygı duyuyordu. Bu politika o dönemin gazetelerine sık sık yansıyor, Kremlin yönetimi tarafından alınacak tüm önlemler de tarif ediliyordu. O dönemde Güneş gazetesinde yer alan bir haberde Gorbaçov'un islama bakış açısı şu şekilde tarif ediliyordu:


"Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreteri Mihail Gorbaçov'un uzun zamandır varolduğu kaydedilen İslam karşıtı politikasına son örnek, 24 Kasım'da çoğunlukla Müslümanların yaşadığı Özbekistan Cumhuriyeti'nin başkenti Taşkent'te yaptığı konuşma. Taşkent gazetesi Pravda Vostoka'nın verdiği habere göre, Gorbaçov konuşmasında, komünistleri dini öğretilere karşı daha kararlı ve güçlü bir tavır almaya çağırdı ve Müslüman bölgelerde siyasal katılımın, ateist propagandanın artırılmasını istedi." 9 (http://tr1.harunyahya.com/Detail/T/7EZU2FZ0164/productId/3266/OZBEKISTAN_DA_IC_CATISMALAR_DURMAK_BILMIYOR_#9)




http://www.harunyahya.org/Makaleler/res/putin.jpgBir başka haber ise Cumhuriyet gazetesinde yer almıştı. Time dergisinden alıntı yaparak hazırlanan haberde Gorbaçov'un açıklaması detaylı olarak yorumlanmıştı.


"Time dergisi, geçen yıl Kasım ayında, Sovyet Lideri Mihail Gorbaçov'un Özbekistan'ın başkenti Taşkent'te yaptığı açıklamada, ilk kez 'dinsel gösterilere karşı ateist propagandaya hız verme gereğinden' söz ettiğine dikkati çekerek, Orta Asya Cumhuriyetleri'nde İslam'ın gücünü korumasının Sovyet yöneticilerini giderek kaygılandırdığını belirtiyor. Dergiye göre, Müslüman dünyada radikal İslam akımının, Sovyetler Birliği'ndeki Müslüman Cumhuriyetlere de sıçramasından korkuyor.


Time dergisi Moskova'nın pratikte kilise, sinagog ve camilere sınırlamalar getirdiğini ve 'inananlara' karşı bir baskı politikası uyguladığını öne sürüyor. Yine Time'a göre, Sovyetler'de 18 yaşından küçük gençlerin dini eğitim görmesi yasak. Dergi, Hıristiyanlar için durumun daha istikrarlı olduğunu belirtiyor.


Time, İslam'ın Moskova için özel bir sorun ve özel bir kaygı kaynağına dönüştüğünü bildiriyor. Time, Sovyetler Birliği'nde halen 300-500 yasal olarak kayıtlı cami bulunduğunu bildiriyor ve Ekim Devrim'inden önce ülkede 24 bin cami olduğuna işaret ediyor.


Bu olguya ek olarak, Orta Asya Cumhuriyetleri'nde İslam'ın etkisinin giderek yayılması da Sovyet liderini düşündüren başka bir konu. Örneğin, Pravda gazetesinde çıkan bir yazıda, Özbekistan Cumhuriyeti'nde, İslam öğretilerine karşı, ateist propagandaya yeterince ağırlık verilmediğinden yakınıldı.


Tacikistan'da ise yüksek düzeydeki bir yetkili, izinsiz vaaz veren hocaların sayısının artmasından yakınıyor. Herald Tribune'e göre, Orta Asya Cumhuriyetleri'nde İslam etkisini giderek artırırken, yeraltı İslam faaliyetleri de yoğunlaşıyor. Sovyet yetkilileri, son zamanlarda radikal İslam akımınında, Orta Asya Cumhuriyetleri'ni etkileme olasılığından kaygılanıyorlar." 10 (http://tr1.harunyahya.com/Detail/T/7EZU2FZ0164/productId/3266/OZBEKISTAN_DA_IC_CATISMALAR_DURMAK_BILMIYOR_#10)


Fakat Gorbaçov'un ısrarla uygulattığı "Dinsizlik propagandası" sonuç vermekten uzaktı. Güçlü bir yeraltı zenginliği üzerinde yüksek nüfuslu bir İslami güç, gittikçe büyüyordu. Bu islami uyanışı durdurma görevi bu kez yeni Rus hükümetlerine ve İsrail'e düşüyordu. Bu görevi devralan ittifak yukarıda saydığımız ülkelerde karışıklık çıkarmak için türlü girişimlerde bulundu ve çoğu zaman da başarılı oldu.


Kerimov yönetiminin ülkede estirdiği hava ittifakın başarılı olduğunun önemli bir delili. Çünkü Helsinki İnsan Hakları Komitesi'ne bağlı olan Orta Asya'da İnsan Haklarını Savunma Örgütü'nün verdiği bilgilere göre Özbekistan'da zindanları doldurulanların sayısı elli bini buldu.
Özbekistan yönetimi de tutuklananların sayısının yirmi bini bulduğunu itiraf ediyor, ama daha fazlasını inkar ediyor. Buna göre 25 milyon nüfuslu ülkede her 500 kişiden biri zindanda.




Orta Asya İçin Türkiye Modeli


Sonuç olarak, İsrail ve Rusya'nın hedefleri ile Orta Asya'da yaşananlar arasında paralellik olması, ve ortadaki somut bağlantılar, buradaki olaylarda bu iki gücün büyük bir etkisi olduğunu gösteriyor. Özbekistan'da gün geçtikçe artan çatışmalar, daha uzun bir süre karışıklığın durulmayacağını gösteriyor. Terör, su sıkıntısı, iç karışıklıklar, ekonomik sıkıntılar, hukukdışı gelişmeler, insan haklarının ihlali gibi konuları bir arada düşündüğümüzde ciddi bir düzelmenin ancak köklü değişikliklerle olacağı görülüyor. Karşımızda zengin kaynaklar ve kültür mirası içinde yaşayan, ancak fakir ve istibdat yönetimi altında ezilen bir halk bulunuyor. Ortadoğu'da yıllardır bitmeyen senaryonun bir benzeri de acaba yine İsrail desteğiyle Orta Asya'da mı yaşatılmak isteniyor? Bunu zaman içinde göreceğiz…


Ancak bundan birkaç yıl önce bölge liderliğine soyunan Türkiye'ye böyle bir dönemde çok büyük sorumluluklar düşüyor. Çekimser bir politikanın ne lider bir ülke olma hedefindeki Türkiye'ye ne de Türkiye'den çok büyük beklentiler içinde olan Kafkas halklarına fayda getirmeyeceği çok açık. Taziyet bildirmenin, kınamalar yayınlamanın zavallı çocuk ve kadınların sorunlarına ilaç olmayacağı ortada. Ancak köklü çözümlerle, kalıcı iyileştirmelerle ve uzun vaadeli politikalarla yardıma koşulduğu zaman, çöküşün eşiğinde olan bu ülkelerin yaralarına merhem olmak mümkün. Bunun için de bu bilince uygun davranmak ve liderliğin gerekliliklerini yerine getirmek gerekmektedir.


Öte yandan, Türkiye'nin, temsil ettiği ılımlı ve medeni İslam anlayışı ile birlikte, Orta Asya'ya yayılmak isteyen sert, katı, mutaassıp din modellerine karşı çok büyük bir avantaja sahip olduğuna da unutmamak gerekiyor. Gözü kapalı bir Batı düşmanlığı yapan, dünyayı güzelleştirmeyi hedefleyen İslam dinini, dünyayı çirkinleştirmek isteyen bir tür nefret ve şiddet kültürü gibi anlayarak çarpıtan anlayış yerine, Türk-İslam ahlakının yaygınlaşması Orta Asya için de yegane çözüm olsa gerek. Bunun için hem İslam'a husumet besleyen İsrail, Rusya gibi güçlerin bölgedeki etkisinin kırılması, hem de bölgede din adına siyasi fanatizm körükleyen akımlara karşı çağdaş, medeni ve modern bir İslam modelinin güçlenmesi gerekiyor.


Türkiye'nin, kendisine büyük bir stratejik ufuk kazandıracak olan bu model üzerinde ciddi biçimde düşünmesi gerekmektedir.
Dipnotlar



1-Yeni Binyıl Gazetesi, 1 Eylül 2000http://www.harunyahya.org/resim_menu/uparrow.gif (http://tr1.harunyahya.com/Detail/T/7EZU2FZ0164/productId/3266/OZBEKISTAN_DA_IC_CATISMALAR_DURMAK_BILMIYOR_#1.)
2-Tercüman, 10 Ağustos 1992 http://www.harunyahya.org/resim_menu/uparrow.gif (http://tr1.harunyahya.com/Detail/T/7EZU2FZ0164/productId/3266/OZBEKISTAN_DA_IC_CATISMALAR_DURMAK_BILMIYOR_#2.)
3-Avrasya Dosyası, c. 2, Sayı 4, Sonbahar 1995-96, s.187 http://www.harunyahya.org/resim_menu/uparrow.gif (http://tr1.harunyahya.com/Detail/T/7EZU2FZ0164/productId/3266/OZBEKISTAN_DA_IC_CATISMALAR_DURMAK_BILMIYOR_#3.)
4-2000'e doğru, 10 Ocak 1993 http://www.harunyahya.org/resim_menu/uparrow.gif (http://tr1.harunyahya.com/Detail/T/7EZU2FZ0164/productId/3266/OZBEKISTAN_DA_IC_CATISMALAR_DURMAK_BILMIYOR_#4.)
5-Le point, 2 Ekim 1992 http://www.harunyahya.org/resim_menu/uparrow.gif (http://tr1.harunyahya.com/Detail/T/7EZU2FZ0164/productId/3266/OZBEKISTAN_DA_IC_CATISMALAR_DURMAK_BILMIYOR_#5.)
6-Hürriyet, 18 Kasım 1992 http://www.harunyahya.org/resim_menu/uparrow.gif (http://tr1.harunyahya.com/Detail/T/7EZU2FZ0164/productId/3266/OZBEKISTAN_DA_IC_CATISMALAR_DURMAK_BILMIYOR_#6.)
7-Milliyet Gazetesi, 30 Ağustos 1991http://www.harunyahya.org/resim_menu/uparrow.gif (http://tr1.harunyahya.com/Detail/T/7EZU2FZ0164/productId/3266/OZBEKISTAN_DA_IC_CATISMALAR_DURMAK_BILMIYOR_#7.)
8-Milliyet Gazetesi, 1 Mart 1992 http://www.harunyahya.org/resim_menu/uparrow.gif (http://tr1.harunyahya.com/Detail/T/7EZU2FZ0164/productId/3266/OZBEKISTAN_DA_IC_CATISMALAR_DURMAK_BILMIYOR_#8.)
9-Turkish Daily News, 5 Şubat 1993, (Güneş, 22 Aralık 1986) http://www.harunyahya.org/resim_menu/uparrow.gif (http://tr1.harunyahya.com/Detail/T/7EZU2FZ0164/productId/3266/OZBEKISTAN_DA_IC_CATISMALAR_DURMAK_BILMIYOR_#9.)
10-Cumhuriyet Gazetesi, 7 Ocak 1987http://www.harunyahya.org/resim_menu/uparrow.gif (http://tr1.harunyahya.com/Detail/T/7EZU2FZ0164/productId/3266/OZBEKISTAN_DA_IC_CATISMALAR_DURMAK_BILMIYOR_#10.)
21 Haziran 2005

MESCİD-İ AKSA SALDIRISI VE SON KEHANET -3-

Mescid-i Aksa’nın Yıkımı ve Tapınağın İnşası Yolunda Şer İttifakı
Tapınak'ın inşa edilmesi için İslam mabetlerinin yıkılması konusunda, Yahudiler yalnız değiller. Tarihsel müttefikleri de bu konuda onlarla aynı düşünceleri paylaşıyor. Amerikalı Evanjelikler, Tapınak'ın inşası konusunda her zamanki gibi "kraldan çok kralcı" tavrını gösteriyor ve bunun için İsrail'e her türlü desteği veriyorlar.
Amerikalı gazeteci Grace Halsell, "Prophecy and Politics"(Kehanet ve Politika) adlı kitabında Evanjeliklerin Tapınak'ın yeniden inşa konusunda İsrailliler'e verdikleri örgütlü destekten ayrıntılı olarak söz ediyor. Kitabın "Provoking a Holy War" (Kutsal Savaşı Kışkırtmak) başlıklı bölümünde, büyük olasılıkla Müslümanlar ve Yahudiler arasında büyük bir savaş başlatacak olan Mescid-i Aksa'yı yıkma ve yerine Tapınak'ı inşa etme çabalarından bahsediliyor. Halsell, Amerika'daki ilginç bir kurumdan bahsediyor: Kudüs Tapınağı Vakfı. Terry Reisenhoover adlı petrol zengini bir Evanjelik tarafından yönetilen vakfın diğer üyelerini de, az sayıda Yahudi dışında, Evanjelikler oluşturuyorlar. Vakfın amacı ise Müslüman mabetlerini yıkmaya çalışan radikal İsraillilere yardım etmek. Reisenhoover kendisini "yeni Nehemya" olarak tanımlıyor. Nehemya, ilk yıkılışının ardından Kudüs'ü inşa eden tarihsel Yahudi kahramanı...

http://tr1.harunyahya.com/Image/tapinak.jpg
İsrailliler, Süleyman Tapınağı'nı inşa etmek için Harem- i Şerif'teki İslam mabetlerini yıkmanın şart olduğunu biliyorlar. İslam mabetlerini yıktıklarında yerine inşa edecekleri Tapınağın planı bile hazırlanmış durumda. Yanda, Harem-i Şerif'in bugünkü durumu, altta ise Tapınağın rekonstrüksiyonu...

Kudüs Tapınağı Vakfı'nın ikinci adamı ise genel sekreter olan Stanley Goldfoot adlı eski bir Stern teröristi. 1940'lı yıllarda Siyonist terör örgütü Stern'in saflarında King David Oteli'nin bombalanması gibi kanlı eylemler gerçekleştiren Goldfoot, Tapınak'ın inşası için büyük çaba harcayan Yahudilerden biri. Ancak ilginç bir durum var: Goldfoot bir ateist. Ancak buna rağmen Eski Ahit'ten pasajlar delil göstererek Kudüs'ün Yahudilere ait olduğunu ve burada Müslüman mabetlerinin bulunmasının kabul edilemez olduğunu söylüyor. Goldfoot'un yardımcısı Yisrael Meida, şöyle diyor:
"Bu bir egemenlik sorunu. Tapınak Tepesi'ni kontrol eden, Kudüs'ü de kontrol eder. Ve Kudüs'ü kontrol eden, tüm İsrail diyarını kontrol eder... Burası İsrail'in diyarı, İsmail'in değil. Yahudiler Müslümanları mutlaka Tapınak Tepesi'nden (Harem-i Şerif) süreceklerdir. Şimdiki nesil yapamazsa, bir sonraki nesil bunu yapar."
Kudüs Tapınağı Vakfı, Tapınak'ı inşa için fiili olarak uğraşan İsraillilere büyük destek veriyor. Vergiden muaf olan vakıf, bu konu için yıllık yaklaşık 100 milyon dolar bağış topluyor. Para, İsrail'e, Tapınak'ın yeniden inşası için yürütülen projelere aktarılıyor. Vakfın finansal yönden desteklediği grupların başında, İsrail'deki Ateret Cohanim adlı yeshiva (tekke) geliyor. Ateret Cohanim, 1970'lerin başında, Kabalacı ekolün en büyüğü sayılan Zvi Yehuda Hacohen Kook'un Merkaz Harav adlı yeshivasının bir uzantısı olarak Kudüs'te kuruldu. Gush Emunim'in önemli kalelerinden biri olan Ateret Cohanim'in en önemli özelliği ise Tapınak'ın yeniden inşasıyla birlikte yeniden başlatılacak olan eski Tapınak ritüelleri üzerine yoğunlaşmış olması. Merkaz Harav'daki Kabalacılar, Tapınak'ın inşasının çok yakın olduğunu düşünüyorlar ve bu nedenle de Hz. Süleyman döneminde Tapınak'ta yapıldığına inandıkları ayinleri hayvan kurban edilmesi, çeşitli tütsüler vs yeniden eksiksiz biçimde uygulamak için öğrencilerini Ateret Cohanim'de hazırlıyorlar. Ateret Cohanim'in yöneticilerinden Kabalacı Haham Shlomo Chaim Hacohen Aviner Tapınak'ın önemini şöyle belirtiyor: "Unutmamalıyız ki, sürgünlerin toplanması (diaspora Yahudilerinin İsrail'e getirilmesi) ve devletimizin kuruluşunun tek bir kutsal amacı vardır: Tapınak'ın yeniden inşası. Piramidin tepesinde, Tapınak bulunmaktadır."
Kudüs Tapınağı Vakfı, Amerikalı Evanjeliklerden topladığı bağışları işte bu Kabala merkezine yolluyor. Vakıf, 1984 yılında Mescid-i Aksa'yı havaya uçurmak üzereyken tutuklanan Machteret Yehudit'le yakın ilişki içindeydi. Hatta daha sonra mahkemeye çıkartılan Machteret Yehudit üyelerinin avukatlarının bir kısmının paraları da vakfın fonundan ödenmişti.
Kısacası, İsraillilerin Mescid-i Aksa'yı yıkmaya yönelik herhangi bir girişiminin, sayıları 50 milyon civarında olan Amerikalı Evanjelikler tarafından güçlü bir biçimde destekleneceğine kuşku yok.
Yahudilerin öteki tarihsel müttefiği olan masonluğun bu konuda da Yahudilerin yanında yer alıyor olması, olayın bir başka önemli boyutudur. Tüm ideolojisini, sembollerini ve ritüellerini Süleyman Tapınağı'na dayandırmış olan masonluk açısından, Tapınak'ın yeniden inşası, yeryüzündeki en büyük hedeflerden biridir. Bu konu üzerinde masonik kaynaklarda da zaman zaman durulur ve Tapınak'ın yeniden inşasının örgütün temel amaçlarından biri olduğu vurgulanır.
Gerçekte Tapınak Şövalyeleri'nin devamından başka bir şey olmayan masonluğun daha farklı bir yaklaşım içinde olması düşünülemez zaten. Bilindiği gibi Tapınakçılar bir dünya egemenliği hesabı yapmakta ve bunun için de 2000 yılını belirlemektedirler. Ünlü İtalyan yazar Umberto Eco şöyle diyordu: "Tapınakçılar, iki bin yılının, onların Kudüs'ünün başlangıcını belirleyeceğini düşünüyorlar: Bir yeryüzü Kudüs'ü." Eco, ayrıca, konunun uzmanlarından Gauthier Walther'in de, "La Chevalerie et les Aspects Secrets de I'Histoire" (Şövalyelik ve Tarihin Gizli Yönleri) adlı kitabında, "Tapınakçılar'ın erki ele geçirme planının 2000 yılında gerçekleştirilmesinin öngörüldüğünü" söylediğine dikkat çekiyordu.
Kuşkusuz Tapınakçılar'ın söz konusu "yeryüzü Kudüs'ü" planı, Kabalacılar'ın yürüttüğü Mesih Planı'ndan başka bir şey değildir. Ve eğer Tapınakçılar ve de onların modern versiyonları olan masonlar bu "yeryüzü Kudüs'ü"nün 2000 yılında başlayacağını hesaplıyorlarsa, İsrail'in Mescid-i Aksa'yı yıkmasına da canla-başla destek olacaklardır. Çünkü "yeryüzü Kudüs'ü"nün, yani Kudüs'ten yeryüzüne yayılacak Mesihi Yahudi egemenliğinin anahtarı, Kudüs'teki Tapınağın yeniden inşasıdır.
Evanjeliklerin ve özellikle de masonluğun Tapınak'ın yeniden inşası için Yahudilere vereceği destek ise bu işi başarmak için teknik yönden oldukça yeterlidir. Evanjelik ya da mason çevrelerinin dışında, İslam'la bir "medeniyetler çatışması" içine girecek olan Batı dünyası, genel olarak, bu olaya sıcak bakacaktır. Sonuçta, görünen odur ki, İsrailliler iyi bir zamanlama ve "biz istemeden oldu" gibi bir açıklama ile Mescid-i Aksa'yı ortadan kaldıracaklar ve yerine kısa sürede eski Tapınak'ın bir kopyasını inşa edeceklerdir. Kudüs'teki Kabala tekkesi Ateret Cohanim'de Hz. Süleyman zamanında Tapınak'ta yapıldığı öne sürülen tören ve ritüellerin provalarının yapılıyor oluşu boşuna değildir.
İsrail'in gerek Ortadoğu'da gerekse dünya ölçeğinde İslami güçleri zayıflatmak, mümkünse yok etmek için giriştiği savaşın arkasındaki mantıklardan birisi de Tapınak'ın yeniden inşası olabilir. Kuşkusuz Yahudi Devleti Mescid-i Aksa'yı yıktığında Müslümanlarla karşı karşıya geleceğini bilmektedir ve şu an yürüttüğü anti-İslami programın bir amacı da, kaçınılmaz olarak savaşacağı bu gücü önceden mümkün olduğunca zayıflatmak olarak yorumlanabilir.
Uzun yıllar Kudüs'te çalışan Amerikalı arkeolog Gordon Franz, bu konudaki gözlemlerine dayanak şöyle diyor:
"Emin olduğum bir şey varsa, Tapınak'ı yeniden inşa etmeyi hedefleyen Yahudilerin o iki camiyi mutlaka yıkmak istiyor oluşlarıdır. Bu yıkımın nasıl olacağı konusunda kesin bir fikrim yok ama olacaktır. Yıkacaklar ve burada onun yerine bir Tapınak inşa edecekler. Ne zaman, nasıl yapılacak bilmiyorum, ama yapılacak."
Houston İkinci Baptist Kilisesi'nden rahip James E. DeLoach ise tüm Yahudilerin camileri yıkıp Tapınak'ı inşa etmek istediklerini, ancak bunu Machteret Yehudit gibi radikal yöntemlerle değil, Aksiyon'un haberinde yer alan şekilde yapacaklarını söylüyor: "Şu bir gerçek; tanıdığım bütün Yahudiler o camilerin yıkıldığını görmek istiyorlar. Ama bana söylediklerine göre, bu yıkım, Tanrı'dan gelecek bir hareketle, örneğin bir depremle ya da ona benzer bir şekilde gerçekleşecek."
İsrail'in bir şekilde Harem-i Şerif'teki İslam mabetlerini yıktığını ve Tapınak'ı inşa ettiğini varsayalım. Bu durumda Mesih için gerekli tüm kehanetler yerine getirilmiş ve 500 yıllık Plan sona ermiş olacaktır.
Açıkça anlaşılmaktadır ki, bu son kehanet gerçekleşmediği sürece İsrailli radikallerin Harem-i Şerif'e karşı saldırıları bir son bulmayacaktır.
02 Ağustos 2008

jardel32
18-09-2009, 07:47
MESCİD-İ AKSA SALDIRISI VE SON KEHANET -2-

İsrail Hükümetinden Yahudi Çete Üyelerine AF!
Amerikalı Yahudi gazeteci Robert Friedman, Machteret Yehudit (Yahudi Çetesi) olayının derinleme bir incelemesini yapmıştı. Verdiği ilginç bilgiler vardı: O dönemde İsrail basınındaki yaygın bir iddiaya göre İsrail'in iç güvenlik servisi Shin Bet, Machteret Yehudit'in daha önceki eylemlerini Arap belediye başkanlarının öldürülmesi, İslam Koleji'nin taranması gibi biliyorlardı ve buna rağmen de örgüte hiçbir müdahalede bulunmamışlardı. Friedman'ın yorumuna göre, İsrail otoriteleri aslında örgütün Mescid-i Aksa'yı yıkma planından da haberdar oldukları halde bir süre onlara engel olmamışlar, ancak olayın basına sızması ve sonuçlarının da çok tehlikeli olacağını fark etmeleri üzerine Machteret Yehudit'i durdurarak üyelerini tutuklamışlardı. Yitzhak Şamir'in örgütün üyeleri için "harika insanlar" deyişi ya da onları hapse mahkum eden yargıcın kararı açıklarken "bu insanlara yurtseverlikleri nedeniyle saygı ile bakılması gerektiği" şeklindeki garip sözleri, hep bu isteksiz engel oluşun göstergeleriydi. Üst rütbeli İsrail subayı Avi Yitzhak, İsrail yönetiminin Machteret Yehudit'e uzun süre engel olmadığını, çünkü "üst düzey politik ve askeri yöneticilerin, örgütü, demokratik bir devletin yapamayacağı eylemleri yapabilmesi için muhafaza ettiğini" söylemişti. Friedman, "Machteret Yehudit olayı içinde İsrail hükümetinin parmağı vardı, ama bunun oranı hiçbir zaman bilinemeyecek" diyordu.
1985 yılında, hapisteki Machteret Yehudit üyelerinin serbest bırakılması için etkili bir kampanya başlatıldı. Kampanyanın en ateşli destekçileri Knesset üyesi politikacılardı. Her partiden, hatta "solcu ve laik" ve sözde barış yanlısı İşçi Partisi'nden bile çok sayıda Knesset üyesi bu "harika insanları" hapisten çıkarmak için çalıştılar. Sonuçta birbiri ardına gelen aflarla hepsi serbest bırakıldı.
Sonuç olarak, Harem-i Şerif'teki İslam mabetlerini yıkarak, yerine Mesih Planı'nın son kehaneti olan Tapınak'ı inşa etmeye çalışan Machteret Yehudit'in gerçekte Kabalacılar (Gush Emunim) ve İsrail hükümetinin izniyle oluşturulmuş bir örgüt olduğunu, ancak örgütün biraz aceleci davrandığı için durdurulduğunu söyleyebiliriz.
Dolayısıyla, Machteret Yehudit'in İslam mabetlerini yıkma planının engellenmiş olması, İsrail yönetiminin bu mabetlerin varlığından memnun olduğu anlamına gelmemektedir. Nitekim bugün İsrail yönetimi, daha dolaylı bir yoldan Mescid-i Aksa ve Kubbet-üs Sahra'yı yıkma yolundadır. Bunun için, bu iki kutsal mabedin altının oyulması yoluna gidilmiştir; ufak bir sarsıntı sonucunda "kendiliğinden" yıkılmaları beklenmektedir. Haftalık Aksiyon dergisi, "İsrail Mescid-i Aksa'yı yıkıyor!" başlığıyla verdiği bir haberde bu konuya değinmişti. Aksiyon'un 13 Mayıs 1995 tarihli haberi şöyleydi:
"... Yahudilerin Mescid-i Aksa'ya giremiyor olması, Mescid-i Aksa'nın güvenlikte olduğu anlamına gelmiyor. Yahudiler, Müslümanlar için mukaddes olan bu mekanın altını kazı çalışmaları adı altında oyarak, bir şekilde çökertmeye ve kendilerince eskiden orada mevcut olan Tapınaklarını yeniden inşa etmeye çalışıyorlar. Bunun için plan ve projeler bile hazırlamışlar.
Yahudilerin bu konudaki çalışmalarını, Mescid-i Aksa'nın mihrap yönündeki penceresinden aşağı bakınca rahatlıkla görebiliyorsunuz... Bu bölgede çok sayıda buldozer ve hafriyat araçları çalışıyor... Bu kazı alanının görüntülerini çekmeye çalışırken, çok sayıda İsrail askerinin, başlarında beyaz gömlekli bir arkeologla beraber Mescid-i Aksa'ya doğru ilerlediklerini gördük... Bir kapıdan Mescid-i Aksa'nın altına giriverdiler. Aksa'nın içinde namaz kılan Müslümanların bizlere söyledikleri 'bunlar bir gün bizi Aksa ile birlikte göçürecekler' sözleriyle neyi kastettiklerini şimdi anlıyorduk... Kazı çalışmalarının yapıldığı mahale inip bilgi almak istiyoruz, ancak Müslüman olduğumuzu anlayınca yaklaşmamıza bile izin verilmiyor. Filistinli Müslümanlar da bu mahale giremedikleri için onlar da kazının hangi boyuta ulaştığı ve Mescid-i Aksa'nın altının ne kadarlık kısmının oyulduğunu bilmiyorlar.
İsrail, Mescid-i Aksa'ya karşı doğrudan bir saldırıda bulunduğu takdirde... İslam ülkelerinin topyekün cephe almasından çekiniyor... (Bu nedenle) tarihi kazı yapıyor gibi göstererek, kendiliğinden çökecek bir hale gelmesi için uğraşıyor. Böylece ülke olarak kendisini geri çekecek ve üzerine bir sorumluluk almadan hedefine ulaşmış olacak."

02 Ağustos 2008

jardel32
18-09-2009, 07:50
MESCİD-İ AKSA SALDIRISI VE SON KEHANET -1-

İsrail Askerlerinin Mescid-i Aksa Saldırısı Altında Yatan Gerçek: Son Kehanet

İsrailli askerlerin 27 Şubat 2004 günü Cuma Namazı çıkışında Mescid-i Aksa’ya düzenledikleri silahlı saldırıda 24 Filistinli sivil yaralandı. Saldırıda yaşlı, kadın ve çocuk ayırt edilmedi, göz yaşartıcı bombaların yanı sıra plastik mermiler de kullanılarak kalabalığın üzerine rasgele ateş edildi.

Bu saldırı bir ilk değildir. Yahudi geleneği olan Kabalist felsefenin tarihi ve amacı incelendiğinde bu tür saldırıların devam edeceği de açıktır. Zira Kabalist inanca göre Mesih'in gelişi için gerekli olan tüm kehanetler birbiri ardına gerçekleştirilmiştir ve bugün yerine getirilmesi gereken son bir kehanet vardır; Hz. Süleyman Tapınağı'nın yeniden inşa edilmesi. Siyasi Siyonizmi formüle eden Kabalacı Hirsch Kalischer'e göre ve diğer Kabalacıların da kabul ettiği gibi Yahudilerin Kudüs'ü ele geçirdikten sonra yerine getirmeleri gereken son kehanet budur ve bunun da yapılmasının ardından Mesih'in gelişi an meselesi olacaktır. İşte Mesih Planı'nın Müslümanlar ile Yahudileri karşı karşıya getiren kehanetsel yönü buradadır, çünkü Tapınak'ın inşası için, onun eski yerinde bugün duran iki İslam mabedinin, Mescid-i Aksa ve Kubbet-üs Sahra'nın yıkılması gerekmektedir. Bu ise dünya Müslümanlarının asla kabul etmeyeceği bir harekettir.

Peki İsrailliler bu son kehanet hakkında ne düşünmektedir? Yahudiler, Tapınak'ı yapmak için İslam'ın üçüncü kutsal mekanını yerle bir etmeyi hedeflemekte midir?

Tapınak'ın İnşasına Doğru?...

1984 yılının 27 Nisanında İsrail'de oldukça ilginç bir örgütün varlığı ortaya çıktı. Machteret Yehudit (Yahudi Çetesi) adındaki örgütün üyeleri, Arap yolcularla dolu olan beş yolcu otobüsünü havaya uçurmaya yönelik bir plan yapmış ama son anda olayın ortaya çıkması üzerine tutuklanmışlardı. Ancak daha önce gerçekleştirdikleri önemli eylemler vardı; 1980 yılında Batı Şeria'daki iki Arap belediye başkanının arabasına bomba koyarak öldürmüşler, 1983 yılında ise Hebron kentindeki İslam Koleji'ne silahlı bir saldırı düzenleyerek üç öğrenciyi öldürmüş, otuz üç tanesini de yaralamışlardı.

Ama kısa bir süre sonra, Machteret Yehudit'in tüm bunlardan çok daha büyük bir eylemi gerçekleştirmek üzere olduğu öğrenildi. Örgüt, Doğu Kudüs'ün, Müslümanların Harem-i Şerif, Yahudi ve Hıristiyanların ise Tapınak Tepesi (Temple Mount) adını verdikleri mevkiinde yer alan iki İslam mabedini, Mescid-i Aksa ve Kubbet-üs Sahra’yı havaya uçurmak için çok kapsamlı bir plan hazırlamıştı. Mabetlerin mimarı yapısı üzerinde profesyonel bir inceleme yapılmış, Golan Tepeleri'ndeki bir askeri garnizondan bol miktarda patlayıcı çalınmıştı. Kubbet-üs Sahra'yı etrafa zarar vermeden havaya uçurabilmek için, 28 ayrı patlayıcı Kubbe'nin belirlenmiş yerlerine yerleştirilecekti. Gerekirse Mescid-i Aksa'yı korumakla görevli silahsız Müslüman nöbetçileri vurmak için ucuna susturucu takılmış Uzi'ler ve göz yaşartıcı bombalar edinmişlerdi.
Operasyon, yirminin üzerinde Machteret Yehudit militanının katılımıyla gerçekleşecekti.

Machteret Yehudit'in iki önemli lideri vardı, Yeshua Ben-Shoshan ve Yehuda Etzion. İsrailli yazar Ehud Sprinzak, “The Ascendance of Israel's Radical Right”(İsrail’de Radikal Sağın Yükselişi) adlı kitabında bu ikilinin kimliklerini incelerken, birer Kabalacı oluşlarına, özellikle de hareketin ruhani lideri sayılabilecek olan Yeshua Ben-Shoshan'ın Kabala üzerindeki derin çalışmalarına dikkat çekiyor. Bu iki Kabalacı'nın bir diğer ortak özellikleri ise İsrail radikal sağının en önemli politik organizasyonu ve "Kabalacıların partisi" olan Gush Emunim'e bağlı oluşlarıydı.

Ancak bu ikili, Ehud Sprinzak'ın yazdığına göre, Gush Emunim'in asıl çizgisinden sapmış olan genç Kabalacılardı. Gush Emunim'in büyükleri, dönemin en büyük Kabalacısı sayılabilecek olan Haham Zvi Yehuda Hacohen Kook'un "itidal" çizgisine bağlı kalmışlar ve Mescid-i Aksa'yı imha girişimlerine karşı hep "daha zamanı değil" diyerek karşı çıkmışlardı. Bu iki genç Kabalacı ise Gush Emunim içindeki dini hiyerarşiyi bozarak, kendileri gibi düşünen radikallerle birlikte kendi başlarına Tapınak'ı yıkmaya karar vermişlerdi. Bu, tarihteki "sahte Mesih" hareketlerine benzeyen bir durumdu; Yahudi tarihinde sık sık boy gösteren "sahte Mesih"lerin çoğu, büyük Kabalacıların yürüttüğü uzun Mesih Planı'nı beklemekten sıkılmış ve kendi başlarına işe soyunmuşlardı. Nitekim Gush liderleri de Machteret Yehudit olayını böyle yorumladılar. Yeshua Ben-Shoshan'ın hocası olan Kabalacı hahambaşı Yoel Ben-Nun, öğrencisini tarihteki sahte Mesihlerin en ünlüsü olan Sabetay Sevi'ye benzetmişti.

Zaten Yeshua Ben-Shoshan'ın daha önce de Gush çizgisine göre sivri kaçan bazı açıklamaları olmuştu. Ehud Sprinzak, Yeshua Ben-Shoshan'ın Gush liderlerinin inandıkları ama açıkça söylemeyi sakıncalı buldukları bazı konuları fütursuzca gündeme getirdiğini söylüyor. Bunların başında yakın gelecekte kurulacak olan "İdeal İsrail Devleti" projesi vardı: Yeshua Ben-Shoshan, Tapınak'ın yeniden inşasının ardından, İsrail'in, 70 bilge Kabalacıdan oluşan Sanhedrin kurulu tarafından yönetilecek bir Yahudi teokrasisine dönüşeceğinden söz etmişti. Bu, Gush liderlerinin de hesapladıkları şeydi, ama bunu açıkça söylemeyi asla uygun bulmamışlardı.

Kısacası, Machteret Yehudit'in üyeleri, herkesin yapmak istediği bir işi, sabırsızlıkları nedeniyle, uygun olmayan bir zamanda yapmaya kalkmışlardı. Bu nedenle, aslında, gerek Gush Emunim gerekse İsrail hükümeti, Machteret Yehudit'e ve eylemine gizli bir sempati ile bakmışlardı. İsrail mahkemesi, kanunlara göre suç oluşturan bu eylemi doğal olarak cezalandırdı, ama mahkeme kararından bir gün sonra, Başbakan Yitzhak Şamir, Machteret Yehudit üyeleri için şöyle diyebiliyordu: "Hepsi harika insanlar ama bir hata yaptılar." Gush Emunim'in önde gelen ismi Haham Moşe Levinger de eylemin teorik olarak doğru, ama zamanlama yönünden yanlış olduğu yönünde görüş bildirdi.

İsrail Hükümetinden Yahudi Çete Üyelerine AF!

Amerikalı Yahudi gazeteci Robert Friedman, Machteret Yehudit (Yahudi Çetesi) olayının derinleme bir incelemesini yapmıştı. Verdiği ilginç bilgiler vardı: O dönemde İsrail basınındaki yaygın bir iddiaya göre İsrail'in iç güvenlik servisi Shin Bet, Machteret Yehudit'in daha önceki eylemlerini Arap belediye başkanlarının öldürülmesi, İslam Koleji'nin taranması gibi biliyorlardı ve buna rağmen de örgüte hiçbir müdahalede bulunmamışlardı. Friedman'ın yorumuna göre, İsrail otoriteleri aslında örgütün Mescid-i Aksa'yı yıkma planından da haberdar oldukları halde bir süre onlara engel olmamışlar, ancak olayın basına sızması ve sonuçlarının da çok tehlikeli olacağını fark etmeleri üzerine Machteret Yehudit'i durdurarak üyelerini tutuklamışlardı. Yitzhak Şamir'in örgütün üyeleri için "harika insanlar" deyişi ya da onları hapse mahkum eden yargıcın kararı açıklarken "bu insanlara yurtseverlikleri nedeniyle saygı ile bakılması gerektiği" şeklindeki garip sözleri, hep bu isteksiz engel oluşun göstergeleriydi. Üst rütbeli İsrail subayı Avi Yitzhak, İsrail yönetiminin Machteret Yehudit'e uzun süre engel olmadığını, çünkü "üst düzey politik ve askeri yöneticilerin, örgütü, demokratik bir devletin yapamayacağı eylemleri yapabilmesi için muhafaza ettiğini" söylemişti. Friedman, "Machteret Yehudit olayı içinde İsrail hükümetinin parmağı vardı, ama bunun oranı hiçbir zaman bilinemeyecek" diyordu.

1985 yılında, hapisteki Machteret Yehudit üyelerinin serbest bırakılması için etkili bir kampanya başlatıldı. Kampanyanın en ateşli destekçileri Knesset üyesi politikacılardı. Her partiden, hatta "solcu ve laik" ve sözde barış yanlısı İşçi Partisi'nden bile çok sayıda Knesset üyesi bu "harika insanları" hapisten çıkarmak için çalıştılar. Sonuçta birbiri ardına gelen aflarla hepsi serbest bırakıldı.

Sonuç olarak, Harem-i Şerif'teki İslam mabetlerini yıkarak, yerine Mesih Planı'nın son kehaneti olan Tapınak'ı inşa etmeye çalışan Machteret Yehudit'in gerçekte Kabalacılar (Gush Emunim) ve İsrail hükümetinin izniyle oluşturulmuş bir örgüt olduğunu, ancak örgütün biraz aceleci davrandığı için durdurulduğunu söyleyebiliriz.

Dolayısıyla, Machteret Yehudit'in İslam mabetlerini yıkma planının engellenmiş olması, İsrail yönetiminin bu mabetlerin varlığından memnun olduğu anlamına gelmemektedir. Nitekim bugün İsrail yönetimi, daha dolaylı bir yoldan Mescid-i Aksa ve Kubbet-üs Sahra'yı yıkma yolundadır. Bunun için, bu iki kutsal mabedin altının oyulması yoluna gidilmiştir; ufak bir sarsıntı sonucunda "kendiliğinden" yıkılmaları beklenmektedir. Haftalık Aksiyon dergisi, "İsrail Mescid-i Aksa'yı yıkıyor!" başlığıyla verdiği bir haberde bu konuya değinmişti. Aksiyon'un 13 Mayıs 1995 tarihli haberi şöyleydi:

“... Yahudilerin Mescid-i Aksa'ya giremiyor olması, Mescid-i Aksa'nın güvenlikte olduğu anlamına gelmiyor. Yahudiler, Müslümanlar için mukaddes olan bu mekanın altını kazı çalışmaları adı altında oyarak, bir şekilde çökertmeye ve kendilerince eskiden orada mevcut olan Tapınaklarını yeniden inşa etmeye çalışıyorlar. Bunun için plan ve projeler bile hazırlamışlar.

Yahudilerin bu konudaki çalışmalarını, Mescid-i Aksa'nın mihrap yönündeki penceresinden aşağı bakınca rahatlıkla görebiliyorsunuz... Bu bölgede çok sayıda buldozer ve hafriyat araçları çalışıyor... Bu kazı alanının görüntülerini çekmeye çalışırken, çok sayıda İsrail askerinin, başlarında beyaz gömlekli bir arkeologla beraber Mescid-i Aksa'ya doğru ilerlediklerini gördük... Bir kapıdan Mescid-i Aksa'nın altına giriverdiler. Aksa'nın içinde namaz kılan Müslümanların bizlere söyledikleri 'bunlar bir gün bizi Aksa ile birlikte göçürecekler' sözleriyle neyi kastettiklerini şimdi anlıyorduk... Kazı çalışmalarının yapıldığı mahale inip bilgi almak istiyoruz, ancak Müslüman olduğumuzu anlayınca yaklaşmamıza bile izin verilmiyor. Filistinli Müslümanlar da bu mahale giremedikleri için onlar da kazının hangi boyuta ulaştığı ve Mescid-i Aksa'nın altının ne kadarlık kısmının oyulduğunu bilmiyorlar.

İsrail, Mescid-i Aksa'ya karşı doğrudan bir saldırıda bulunduğu takdirde... İslam ülkelerinin topyekün cephe almasından çekiniyor... (Bu nedenle) tarihi kazı yapıyor gibi göstererek, kendiliğinden çökecek bir hale gelmesi için uğraşıyor. Böylece ülke olarak kendisini geri çekecek ve üzerine bir sorumluluk almadan hedefine ulaşmış olacak.”

Mescid-i Aksa’nın Yıkımı ve Tapınağın İnşası Yolunda Şer İttifakı

Tapınak'ın inşa edilmesi için İslam mabetlerinin yıkılması konusunda, Yahudiler yalnız değiller. Tarihsel müttefikleri de bu konuda onlarla aynı düşünceleri paylaşıyor. Amerikalı Evanjelikler, Tapınak'ın inşası konusunda her zamanki gibi "kraldan çok kralcı" tavrını gösteriyor ve bunun için İsrail'e her türlü desteği veriyorlar.
http://www.harunyahya.org/Makaleler/res/mescidiaksa.jpg
İsrailliler, Süleyman Tapınağı'nı inşa etmek için Harem- i Şerif'teki İslam mabetlerini yıkmanın şart olduğunu biliyorlar. İslam mabetlerini yıktıklarında yerine inşa edecekleri Tapınağın planı bile hazırlanmış durumda. Yanda, Harem-i Şerif'in bugünkü durumu, altta ise Tapınağın rekonstrüksiyonu...
Amerikalı gazeteci Grace Halsell, “Prophecy and Politics”(Kehanet ve Politika) adlı kitabında Evanjeliklerin Tapınak'ın yeniden inşa konusunda İsrailliler'e verdikleri örgütlü destekten ayrıntılı olarak söz ediyor. Kitabın "Provoking a Holy War" (Kutsal Savaşı Kışkırtmak) başlıklı bölümünde, büyük olasılıkla Müslümanlar ve Yahudiler arasında büyük bir savaş başlatacak olan Mescid-i Aksa'yı yıkma ve yerine Tapınak'ı inşa etme çabalarından bahsediliyor. Halsell, Amerika'daki ilginç bir kurumdan bahsediyor: Kudüs Tapınağı Vakfı. Terry Reisenhoover adlı petrol zengini bir Evanjelik tarafından yönetilen vakfın diğer üyelerini de, az sayıda Yahudi dışında, Evanjelikler oluşturuyorlar. Vakfın amacı ise Müslüman mabetlerini yıkmaya çalışan radikal İsraillilere yardım etmek. Reisenhoover kendisini "yeni Nehemya" olarak tanımlıyor. Nehemya, ilk yıkılışının ardından Kudüs'ü inşa eden tarihsel Yahudi kahramanı...

Kudüs Tapınağı Vakfı'nın ikinci adamı ise genel sekreter olan Stanley Goldfoot adlı eski bir Stern teröristi. 1940'lı yıllarda Siyonist terör örgütü Stern'in saflarında King David Oteli'nin bombalanması gibi kanlı eylemler gerçekleştiren Goldfoot, Tapınak'ın inşası için büyük çaba harcayan Yahudilerden biri. Ancak ilginç bir durum var: Goldfoot bir ateist. Ancak buna rağmen Eski Ahit'ten pasajlar delil göstererek Kudüs'ün Yahudilere ait olduğunu ve burada Müslüman mabetlerinin bulunmasının kabul edilemez olduğunu söylüyor. Goldfoot'un yardımcısı Yisrael Meida, şöyle diyor:

“Bu bir egemenlik sorunu. Tapınak Tepesi'ni kontrol eden, Kudüs'ü de kontrol eder. Ve Kudüs'ü kontrol eden, tüm İsrail diyarını kontrol eder... Burası İsrail'in diyarı, İsmail'in değil. Yahudiler Müslümanları mutlaka Tapınak Tepesi'nden (Harem-i Şerif) süreceklerdir. Şimdiki nesil yapamazsa, bir sonraki nesil bunu yapar.”

Kudüs Tapınağı Vakfı, Tapınak'ı inşa için fiili olarak uğraşan İsraillilere büyük destek veriyor. Vergiden muaf olan vakıf, bu konu için yıllık yaklaşık 100 milyon dolar bağış topluyor. Para, İsrail'e, Tapınak'ın yeniden inşası için yürütülen projelere aktarılıyor. Vakfın finansal yönden desteklediği grupların başında, İsrail'deki Ateret Cohanim adlı yeshiva (tekke) geliyor. Ateret Cohanim, 1970'lerin başında, Kabalacı ekolün en büyüğü sayılan Zvi Yehuda Hacohen Kook'un Merkaz Harav adlı yeshivasının bir uzantısı olarak Kudüs'te kuruldu. Gush Emunim'in önemli kalelerinden biri olan Ateret Cohanim'in en önemli özelliği ise Tapınak'ın yeniden inşasıyla birlikte yeniden başlatılacak olan eski Tapınak ritüelleri üzerine yoğunlaşmış olması. Merkaz Harav'daki Kabalacılar, Tapınak'ın inşasının çok yakın olduğunu düşünüyorlar ve bu nedenle de Hz. Süleyman döneminde Tapınak'ta yapıldığına inandıkları ayinleri hayvan kurban edilmesi, çeşitli tütsüler vs yeniden eksiksiz biçimde uygulamak için öğrencilerini Ateret Cohanim'de hazırlıyorlar. Ateret Cohanim'in yöneticilerinden Kabalacı Haham Shlomo Chaim Hacohen Aviner Tapınak'ın önemini şöyle belirtiyor: "Unutmamalıyız ki, sürgünlerin toplanması (diaspora Yahudilerinin İsrail'e getirilmesi) ve devletimizin kuruluşunun tek bir kutsal amacı vardır: Tapınak'ın yeniden inşası. Piramidin tepesinde, Tapınak bulunmaktadır."

Kudüs Tapınağı Vakfı, Amerikalı Evanjeliklerden topladığı bağışları işte bu Kabala merkezine yolluyor. Vakıf, 1984 yılında Mescid-i Aksa'yı havaya uçurmak üzereyken tutuklanan Machteret Yehudit'le yakın ilişki içindeydi. Hatta daha sonra mahkemeye çıkartılan Machteret Yehudit üyelerinin avukatlarının bir kısmının paraları da vakfın fonundan ödenmişti.

Kısacası, İsraillilerin Mescid-i Aksa'yı yıkmaya yönelik herhangi bir girişiminin, sayıları 50 milyon civarında olan Amerikalı Evanjelikler tarafından güçlü bir biçimde destekleneceğine kuşku yok.

Yahudilerin öteki tarihsel müttefiği olan masonluğun bu konuda da Yahudilerin yanında yer alıyor olması, olayın bir başka önemli boyutudur. Tüm ideolojisini, sembollerini ve ritüellerini Süleyman Tapınağı'na dayandırmış olan masonluk açısından, Tapınak'ın yeniden inşası, yeryüzündeki en büyük hedeflerden biridir. Bu konu üzerinde masonik kaynaklarda da zaman zaman durulur ve Tapınak'ın yeniden inşasının örgütün temel amaçlarından biri olduğu vurgulanır.

Gerçekte Tapınak Şövalyeleri'nin devamından başka bir şey olmayan masonluğun daha farklı bir yaklaşım içinde olması düşünülemez zaten. Bilindiği gibi Tapınakçılar bir dünya egemenliği hesabı yapmakta ve bunun için de 2000 yılını belirlemektedirler. Ünlü İtalyan yazar Umberto Eco şöyle diyordu: "Tapınakçılar, iki bin yılının, onların Kudüs'ünün başlangıcını belirleyeceğini düşünüyorlar: Bir yeryüzü Kudüs'ü." Eco, ayrıca, konunun uzmanlarından Gauthier Walther'in de, “La Chevalerie et les Aspects Secrets de I'Histoire” (Şövalyelik ve Tarihin Gizli Yönleri) adlı kitabında, "Tapınakçılar'ın erki ele geçirme planının 2000 yılında gerçekleştirilmesinin öngörüldüğünü" söylediğine dikkat çekiyordu.

Kuşkusuz Tapınakçılar'ın söz konusu "yeryüzü Kudüs'ü" planı, Kabalacılar'ın yürüttüğü Mesih Planı'ndan başka bir şey değildir. Ve eğer Tapınakçılar ve de onların modern versiyonları olan masonlar bu "yeryüzü Kudüs'ü"nün 2000 yılında başlayacağını hesaplıyorlarsa, İsrail'in Mescid-i Aksa'yı yıkmasına da canla-başla destek olacaklardır. Çünkü "yeryüzü Kudüs'ü"nün, yani Kudüs'ten yeryüzüne yayılacak Mesihi Yahudi egemenliğinin anahtarı, Kudüs'teki Tapınağın yeniden inşasıdır.

Evanjeliklerin ve özellikle de masonluğun Tapınak'ın yeniden inşası için Yahudilere vereceği destek ise bu işi başarmak için teknik yönden oldukça yeterlidir. Evanjelik ya da mason çevrelerinin dışında, İslam'la bir "medeniyetler çatışması" içine girecek olan Batı dünyası, genel olarak, bu olaya sıcak bakacaktır. Sonuçta, görünen odur ki, İsrailliler iyi bir zamanlama ve "biz istemeden oldu" gibi bir açıklama ile Mescid-i Aksa'yı ortadan kaldıracaklar ve yerine kısa sürede eski Tapınak'ın bir kopyasını inşa edeceklerdir. Kudüs'teki Kabala tekkesi Ateret Cohanim'de Hz. Süleyman zamanında Tapınak'ta yapıldığı öne sürülen tören ve ritüellerin provalarının yapılıyor oluşu boşuna değildir.
İsrail'in gerek Ortadoğu'da gerekse dünya ölçeğinde İslami güçleri zayıflatmak, mümkünse yok etmek için giriştiği savaşın arkasındaki mantıklardan birisi de Tapınak'ın yeniden inşası olabilir. Kuşkusuz Yahudi Devleti Mescid-i Aksa'yı yıktığında Müslümanlarla karşı karşıya geleceğini bilmektedir ve şu an yürüttüğü anti-İslami programın bir amacı da, kaçınılmaz olarak savaşacağı bu gücü önceden mümkün olduğunca zayıflatmak olarak yorumlanabilir.

Uzun yıllar Kudüs'te çalışan Amerikalı arkeolog Gordon Franz, bu konudaki gözlemlerine dayanak şöyle diyor:

“Emin olduğum bir şey varsa, Tapınak'ı yeniden inşa etmeyi hedefleyen Yahudilerin o iki camiyi mutlaka yıkmak istiyor oluşlarıdır. Bu yıkımın nasıl olacağı konusunda kesin bir fikrim yok ama olacaktır. Yıkacaklar ve burada onun yerine bir Tapınak inşa edecekler. Ne zaman, nasıl yapılacak bilmiyorum, ama yapılacak.”

Houston İkinci Baptist Kilisesi'nden rahip James E. DeLoach ise tüm Yahudilerin camileri yıkıp Tapınak'ı inşa etmek istediklerini, ancak bunu Machteret Yehudit gibi radikal yöntemlerle değil, Aksiyon'un haberinde yer alan şekilde yapacaklarını söylüyor: "Şu bir gerçek; tanıdığım bütün Yahudiler o camilerin yıkıldığını görmek istiyorlar. Ama bana söylediklerine göre, bu yıkım, Tanrı'dan gelecek bir hareketle, örneğin bir depremle ya da ona benzer bir şekilde gerçekleşecek."

İsrail'in bir şekilde Harem-i Şerif'teki İslam mabetlerini yıktığını ve Tapınak'ı inşa ettiğini varsayalım. Bu durumda Mesih için gerekli tüm kehanetler yerine getirilmiş ve 500 yıllık Plan sona ermiş olacaktır.

Açıkça anlaşılmaktadır ki, bu son kehanet gerçekleşmediği sürece İsrailli radikallerin Harem-i Şerif’e karşı saldırıları bir son bulmayacaktır.
15 Haziran 2005

jardel32
18-09-2009, 07:59
MASONLARIN VE DARWİNİSTLERİN KARANLIK İTTİFAKI

Geçtiğimiz ay “Masonluğun Saklanan Yüzü” yazı dizimizin ilk bölümünde, masonlar tarafından gizli tutulan ve kamuoyunda merak uyandıran “Masonluğun temel ilkeleri ve dünya görüşü nedir?”, “Gizli örgütlerle bağlantısı var mıdır?” soruları başta olmak üzere, masonluk hakkındaki önemli soruları yanıtlamıştık.

Yazı dizimizin bu ayki bölümünde ise;

- Atatürk’ün masonluk hakkındaki düşünceleri,
- Masonların din ahlakına karşı gerçekleştirdikleri faaliyetlerin neler olduğu,
- Bilim ve akıl dışı olan evrim teorisini neden destekledikleri
gibi konular yer alıyor. Karanlık yapısı ile son günlerde yeniden gündeme gelen masonluğun gerçek felsefesi ve amaçları saklanan yönleriyle gözler önüne seriliyor.

1. Atatürk Masonluk Hakkında Ne Düşünüyordu?

Atatürk, “Çocuklarımıza her şeyden evvel Türkiye’ye düşman bütün uluslarla mücadele etmek öğretilmelidir.” demektedir. Mustafa Kemal Atatürk, kökü dışarıda olan bütün kurumlara karşı net bir tavır almıştır. 1935 tarihinde mason localarını kapatmıştır. Dr. M. Kemal Öke, Atatürk’ü masonların tabii reisi göstermek için gayret sarf etmiş, Atatürk bu teklifi reddetmiş ve şöyle demiştir:

“Ben bu cemiyete girmem, ben başkalarının yaptığı prensiplere değil, ancak kendi prensiplerime uyarım.”

Masonlar, 1935 yılında da Cumhurbaşkanlığı konutu olarak kullanılan Çankaya Köşkü'nü kovularak terk etmişlerdi. Mason localarının kapatılmak istenmesi üzerine Atatürk'ü ikna etmek için 11 Ocak 1935 tarihinde Cumhurbaşkanlığı konutuna çıkan Mason heyeti, Atatürk'ün büyük tepkisiyle karşılaşmıştı. Dönemin Van Milletvekili İbrahim Arvasi anılarında bu tarihi gerçeği şu şekilde anlatıyor:

‘’Masonların Büyük Üstadı Mim Kemal, Reis-i Cumhur'a hitaben: "Efendimiz biz zaten maiyet-i devletindeyiz fakat siz Meşrik-i Azam'ımız olursanız, bir pervane gibi etrafınızda dönüp dolaşırız demiş. Reis-i Cumhur da; peki bir şey soracağım, bana cevap veriniz de sonra... Siz Avrupa'da hangi locaya bağlısınız ve mektebinizin ismi nedir?" diye sormuş.

Mason Üstadı Mim Kemal "Biz Cenova'ya tabiyiz ve Reisimiz Barca Mişon'dur" diye cevap verince küplere binen Mustafa Kemal Paşa, "Haydi defolun buradan, cehennem olun gidin. Yahudi uşakları! Benim milletim bana kahraman sıfatı verdi. Ben sizin gibi bir çift Yahudi'ye uşak mı olacağım? Bu gece sabaha kadar Türkiye'deki bütün locaları kapatmadığınız takdirde, yarın teşkil edeceğim Divan ı Harb-i Örfi'ye hepinizi verir ve astırırım. Haydi defolun karşımdan" diyerek masonları kovdu.’’

İbrahim Arvasi'nin "Tarihi Hakikatler" isimli kitabının 71 ve 72. sayfalarında anlattığına göre; “Atatürk'ten ağır hakaret işiterek kovulan masonlar, o gece adeta yıldırım hızıyla durumu İzmir, İstanbul ve Adana'daki localara bildirirler. Sabah olmadan Türkiye'deki bütün locaların kapanma kararlarını aldırıp, ilgili belgeleri daha sabah kahvaltısı sofrasından kalkmayan Atatürk'ün önüne koyup derin bir nefes alırlar.”

2. Masonlukta Gizlilik Neden Önemlidir?

Masonlar bu sorunun da en açık cevabını yine kendi kaynaklarında vermektedirler:

“Masonluk sırlarını ve hakikatleri maskeler. Arzu edenler ise esasen hafifçe maskelenmiş olan bu hakikatleri bulabilirler. Bu hakikatlerin ise bazen zayıf ve düşüncesizlere açıklanması tehlikeli olabilir. Hatta onların mevcut olan inançlarını bile yok edebilir. Masonluğa intisab edenlerinkini (girenlerinkini) ise kuvvetlendirir. Kadim (daimi) sırların tesis edilme sebebi bundan ileri gelmektedir. Bunlar bilgi ve hikmet arayıcıları için bu işe başlangıç veya verilecek malumata hazırlık safhası vazifesini gören mekteptir. Doğru dürüst bir hazırlık safhasından geçmeden verilen hakikatler bunları alanlar için yıkıcı ve şaşırtıcı olabilir.” ((Masonlara Özel) Mimar Sinan Dergisi, Masonluk ve Esasları adlı yazı, Raşit Temel, 2. yıl, eylül 1968, sayı:7, sf:11)

“Bize tevdi (emanet) edilen sırları kalbimizin en derin köşelerinde saklamalıyız. Bir ölü kadar sessiz, bir mezar kadar ketum olmalıyız. Bu bizler için bir yemin, bir şeref, bir vicdan borcudur.” ((Masonlara Özel) Mimar Sinan Dergisi, Masonluk Sırları-Ketumiyet vs Susmanın Fazileti adlı yazı, Hanri Benazus, 2. yıl, eylül 1968, sayı:7, sf:16)

3. Masonlar Neden Birçok Gizli Gerçeğj Sembollerle İfade Ederler?

Semboller, sır ve gizlilik konusunda son derece titiz olan masonlar için büyük önem taşır. Çünkü, dışarıdan bakıldığında belirli bir mana taşımayan birçok sembol, masonlar için çok şey ifade edebilmektedir. Bu sayede kendi aralarında rahatlıkla anlaşabilmekte ancak harici olanlara (mason olmayanlara) da fark edilmemektedirler. Gizli bir örgüt olan masonluk, sembollerle Yahudi mistizmi olan Kabalist yapıyı devam ettirmektedirler. Mimar Sinan dergisinde sembollerin önemi şöyle dile getirilir:

“Masonluğun bir tarifi onun "Allegori perdesi arkasına gizlenmiş sembollerle tasvir edilen bir ahlak sistemi" olduğudur. Loca içinde dilsiz, sessiz, hatta tozlanmış duran amblemlerin manalarını incelemek ve bu suretle hakikatleri meydana çıkarmak hepimizin vazifesidir. Yani Masonluğun sistemiyle, allegorileriyle, sembolleriyle ne öğretmek istediği hakkında bilgimiz olmalıdır." (Mimar Sinan - Sayı:13, Yıl:4)

Masonik sembolizm, tamamen büyü ve okültizm üzerine kurulu Kabalizm kaynaklıdır. Sembollerdeki benzerlik, ifade ettikleri anlamlar hep bunu ispat etmektedir.

4. Masonların Dine Bakışları Nasıldır?

Masonlar kendi kaynaklarında din ahlakına olan bakış açılarını anlatırlarken yaptıkları izahlarda dini bir dogma olarak sözde boş bir inanç olarak ifade ederler.

Masonluk hakkında günümüze kadar yazılan pek çok eserde, masonların "dinsiz" ve "din düşmanı" oldukları ısrarla vurgulanmıştır. Masonlar ise kamuoyuna yaptıkları açıklamalarda ve her vesileyle bu iddiaları yalanlamış, kendilerinin bütün dinleri kabul ettiklerini, hatta ateist olanların masonluğa alınmadığını, locaya kabul sırasında ise üç mukaddes kitabın da bulundurulup yemin töreninin öyle gerçekleştirildiğini ifade etmişlerdir. Ancak kendi kaynaklarında din ahlakına olan bakış açılarını anlatırlarken yaptıkları izahlarda dini, bir dogma olarak, sözde boş bir inanç olarak ifade ederler. İşte masonların kendi ağızlarından birkaç örnek: (Bu alıntılarda geçen uygunsuz anlatımdan Rabbimiz’i tenzih ederiz.)

“Bu evrenin bir mimarı vardır. Buna Tanrı, Allah, Total enerji (kudreti külliye) Salt güç (kudreti mutlaka) Kutsal Güç (kudreti ulviye) Doğa, Evren… denebilmektedir. Bizce bu güç, ulu ve yücedir ve “Evrenin Ulu Mimarıdır”. İnkar edilemez (yadsınamaz) nitelendirilemez (tavsif edilemez). Olumlu bilim akıl, bilgelik, mantık bunu reddetmez…

…Burada bir açıklama yapmak isterim: Olumlu bilim, doğa, toplum ve insana özgü (ait) olayların, gözlem (müşahede), inceleme (tetkik), deneme (tecrübe), olayları çoğaltarak aynı işlemleri yenileme (tekrar), sonucu anlatma, tartışma ve eleştirmeden ve bilimsel yasaların bulunmasından doğar. Bu bilimsel eylemlerden geçmeyen bütün düşünü ve inançlar, bize göre dogmatiktir, boş inançlardır (batıl) dır. Olumlu akıl da, olumlu bilimden ve onun sonuçlarından başka bir şey benimsemeyen akıl (aklı selim, sağduyu)”dur.” (Masonluk Bir Ahlak Okuludur. Dr. Selami Işındağ, sf: 13)

Mimar Sinan dergisindeki "Masonluğun İlk Devirleri" başlıklı bir makalede belirtildiği gibi, "Masonluk, kiliselerin dışında hakikati arayanların biraraya geldiği, toplandığı yer, melce (sığınılacak yer) oluyordu." (Neşet Sirman, Masonluğun İlk Devirleri, Mimar Sinan, 1997, Sayı 104, s. 41)

"Hakikati dinin dışında arayan" bu zümre, din ahlakına karşı da büyük bir husumet duyuyordu. Bu nedenle örgüt, kısa sürede Kilisenin, özellikle de Katolik Kilisesi'nin rahatsızlık duyduğu bir güç merkezi haline geldi. Bu masonluk-Kilise çatışması giderek büyüyerek 18. ve 19. yüzyıl Avrupası'na damgasını vurdu. 19. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa dışındaki coğrafyalara da yayılmaya başlayan masonluk, gittiği her ülkede din karşıtı felsefelerin ve hareketlerin çıkış noktası haline geldi.

Masonların kendi yayın organlarından bu konudaki diğer alıntılar da şu şekildedir:

"Bir dinin tesirinden hala kendini kurtaramayan Masonik prensip ve hakikatleri kavrayamayan Masonların bol miktarda mevcudiyeti çok üzücüdür." (Mimar Sinan, S: 4, Sf: 40)

"Ölümden sonra hayat var mı? İnsanoğlu bu sorunun cevabını henüz vermiş değil" (Mimar Sinan 1977, S:24, Sf:8 )

"Ruhun ölmezliğine inanmak, imgeye (hayale) kapılmaktır." (Mason Dergisi, Ocak 1975, Sf:8 )

“Beşeriyet de ruh fikri, ölüm korkusundan, daha doğrusu birdenbire ‘yok oluşun’ kabul edilememesi, bu korkunun elem ve azabının hafifletilmesi düşüncelerinden doğmuştur." (Türk Mason Dergisi 1965 S: 59 Sf: 30-36)

Yukarıdaki alıntılardan da anlaşılacağı gibi Masonlar, aslında dine inanmazlar ve inanmadıklarını sadece kendi üyelerinin okuyabilecekleri dergi ve yayınlarda açıklarlar. Halka yönelik yayınlarda ise bu gerçeği perdeleyerek, dine inandıklarını, aralarında dini inançlara saygılı insanların da olduğunu özellikle vurgularlar.

5. Masonlar Ateizme Temel Oluşturan Evrimi Neden Desteklerler?

Bilimsel hiçbir dayanağı olmadığı halde bilimsel bir gerçekmiş gibi lanse edilen evrim teorisi Türkiye'ye ilk defa Masonlar tarafından sokulmuş ve din ahlakına karşı kullanılmaya başlanmıştır. Masonlar kendilerine özel yayınları olan Mimar Sinan Dergisi’nde bu konuyu şu sekilde anlatmaktadırlar:

"Bizde de Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde (Mason) Ahmet Mithat Efendi'nin kendi çıkardığı "Dağarcık" dergisinde "Dünyada İnsan Zuhuru" adlı kısa makalede Lamarck'in "Dönüşüm" teorisine dayanarak insanın maymundan türediğini bildirmesi üzerine İstanbul din bilginlerinin tepkisine yol açtı." (Mimar Sinan Dergisi Sayi: 39, Sf: 38)

Masonlar evrim teorisini kabulle yetinmeyip, bunu topluma da yayma ve benimsetmenin en büyük görevlerinden biri olduğunu şöyle ifade etmektedirler:

"Hepimize düşen en büyük insancıl ve Masonik görev, olumlu bilim ve akıldan ayrılmamak bunun "Evrimde en iyi ve tek yol olduğunu benimseyerek, bu inancımızı insanlar arasında yaymak halkı olumlu bilimlerle yetiştirmektir." (Türk Mason Dergisi, Sayı:25-26, Mart 1977, Sf: 59)

Masonluğun gizli bir örgüt olmasının belki de en önemli sebebi din ahlakına karşı olan yapılarını belli etmemeye çalışmalarıdır. Çünkü masonluk dine inanmaz ve bunu topluma yaymak için çaba harcar. Din ahlakının ortadan kalkması için ilk başvurdukları yöntem de bilimsellikten uzak bir aldatmaca olan evrim teorisini gerçekmiş gibi topluma yaymaya çalışmalarıdır. Yine kendi yayın organları olan bir dergide Üstadları Selami Işındağ evrimi çıraklarına şöyle öğütlüyor:

"Araştırmalara göre, XIX. asrın sonları ile XX. asrın başlarında İngiltere'nin Sussex Kontluğunda ve Piltdown bölgesinde bulunan iskeletler, insan ile maymun arasında bir taslak mevcuda aittir. Bu taslağa, iki ayak üzerinde yürüdüğünden (Ayakta duran insan maymun-Pitocantrus erektus) ismi verilmiştir. Yani evvela yüksek maymunlar, sonra da Tantativ Men ve sonra da insan, gelmiş gibi görülmektedir." (Otuzuncu Derece Ritüelinin Tetkiki, Dr. Selami Işındağ, 1966, Sf: 34)

Önemli Not: Piltdown bölgesinde bulunduğu iddia edilen kafatasının gerçek olmadığı, çenesinin yeni ölmüş orangutana, kafatasının ise 500 yaşında bir insana ait olduğu, eskitmek için de çeşitli kimyasallar kullanıldığı anlaşıldıktan sonra, bu olay bilim tarihine Piltdown Sahtekarlığı olarak geçmiştir. (Daha fazla bilgi için Hayatın Gerçek Kökeni, Harun Yahya, Araştırma Yayıncılık)

6. Yakın Tarihimizde Türk Masonlarının Dine Karşı Yürüttükleri Mücadeleler Nelerdir?

Yıllar boyunca kendilerini bir 'hayır kurumu' olarak tanıtan masonların en rahatsız oldukları konulardan birisi, gerçek yüzlerinin açığa çıkarılması, gizli faaliyetlerinin deşifre edilmesidir. Dünyanın pek çok ülkesinde, bu yönde faaliyet yapan kişiler masonlar tarafından engellenmiş, bir şekilde faaliyetleri durdurulmuştur. İtalya'da P2 mason locasının açığa çıkmasının ardından, bu konuyu soruşturan savcıların ve emniyet görevlerinin birer birer faili meçhul bir şekilde öldürülmeleri bu durumun yakın tarihten çarpıcı bir örneğidir. Ülkemizde ise, masonların iç yüzlerini açığa çıkaran çalışmalar yapan kişilere karşı da, zaman zaman çeşitli komplolar yapılmış, ancak bu komplolar bir sonuca ulaşamamıştır.

Bu durum İslam tarihinde de birçok defa yaşanmıştır. İnkarcılar hep tuzak kurmuşlar ancak Allah kurdukları tuzakları inananlardan uzaklaştırmış, hayra çevirmiştir. Bu durum bir ayette şöyle bildirilmiştir:

“Hani o inkâr edenler, seni tutuklamak ya da öldürmek veya sürgün etmek amacıyla, tuzak kuruyorlardı. Onlar bu tuzağı tasarlıyorlarken, Allah da bir düzen (bir karşılık) kuruyordu. Allah, düzen kurucuların (tuzaklarına karşılık verenlerin) hayırlısıdır.” (Enfal Suresi, 30)

Değerli İslam alimi Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur'da masonların kendisine olan özel düşmanlıklarını da ifade etmiştir. Bu büyük alime yapılan haksız baskı ve zulümlerde masonların büyük rolü vardır:

“Burada bir günde çektiğim sıkıntı ve azabı, Eskişehir'de bir ayda çekmezdim. Dehşetli masonlar, insafsız bir masonu bana musallat etmişler, ta ki hiddetimden ve işkencelerine karşı "artık yeter" dememden bir bahane bulup, zalimane tecavüzlerine bir sebep göstererek yalanlarını gizlesinler.”

Bediüzzaman'ın hayatını anlatan Son Şahitler adlı kitapta, bu büyük İslam alimine masonların çektirdiği sıkıntı ve eziyetler anlatılmaktadır. Bediüzzaman'ın kendi ağzından masonların suçsuz yere kendisini hapse attırdığı açıklanmaktadır.

7. Türkiye’deki Masonlar Yabancı Ülkelerdeki Masonlarla Nasıl Bir İlişki İçindedirler?

Masonluk varlığını ilk kez 1717'de İngiltere'de resmi olarak ilan etti. Bu tarihten sonra, önce İngiltere'de, ardından başta Fransa olmak üzere kıta Avrupası'nda yayılan masonluk, her ülkede din ahlakına karşı olan kişilerin toplanma yeri oldu. Kendilerini "hür düşünürler" olarak ilan eden -bununla, İlahi dinleri tanımadıklarını ifade eden- (Allah’ı tenzih ederiz.) pek çok Avrupalı mason, localarda buluştu. Kendi anlatımlarında uluslarüstü olduklarını şu şekilde açıklıyorlardı:

“Franmasonluk siyasal bir parti olmamakla beraber, siyasal ve sosyal olayların akımına uygun olarak uluslararası birleşik ve sosyal bir kuruluş halinde örgütlenmesi 18. yüzyılın başlarına rastlar. Mezheplerin özgürlük kurallarını uygulamaya çalıştığı sırada, onlara yardım için, din adamları kurallarının (ruhban heyetlerinin) nüfuz ve iktidarlarına karşı savaş açmak durumuna giren farmasonluğun yıkmak istediği şey, Kilisenin hükümetler ve halk üzerindeki tahakkümü idi. Bundan dolayı 1738 ve 1751 yıllarında Papa tarafından dinsiz olarak ilan edilmiştir...” (Naki Cevad Akkerman, Politika ve Masonluk, Mimar Sinan, Eylül 1968, Sayı 7, s. 66-67)

Hepimize düşen en büyük insancıl ve masonik görev, olumlu bilim ve akıldan ayrılmamak, bunun evrimde en iyi ve tek yol olduğunu benimseyerek bu inancımızı insanlar arasında yaymak, halkı olumlu bilimlerle yetiştirmektir. Ernest Renan'ın şu sözleri çok önemlidir: "Ancak halk olumlu bilim ve akıl ile eğitilirse, aydınlatılırsa, dinlerin boş inançları kendi kendine yıkılır." Lessing'in şu sözleri de bu düşünceyi destekler: "İnsanların olumlu bilim ve akıl ile aydınlatılmasıyla bir gün dine gerek kalmayacaktır.

Masonik Sembollerden Bazıları:

Masonlar, felsefelerini, gerçek manalarını sadece kendi üyelerine açıkladıkları semboller aracılığıyla ifade ederler. 33 derecelik masonik hiyerarşi içinde kademe kademe yükselen mason, her derecede masonik sembollerin yeni anlamlarını öğrenir.

Çift Sütun

Üzerlerine "Jakin" ve "Boaz" kelimeleri kazınmış olan bu sütunlarda masonların amacı, ilham aldıkları pagan inançları ifade etmektir. Mason localarının değişmez dekorlarından biri, locanın girişinde yer alan bu ikiz sütunlardır.

Altı Köşeli Yıldız

Masonlar altı köşeli yıldızı, Eski Mısır'ın putperest kültürünün sembolü olarak benimsemişlerdir.

Göz Altındaki Piramit

Bu sembol hakkında yapılan araştırmalarda, 1 dolarlık Amerikan banknotunun üzerinde yer alan bu sembolü benimseyen ABD kurucularının mason olduklarına, bu nedenle hümanist felsefeyi benimsediklerine vurgu yapılmaktadır.

Gönye ve Pergel

Bu sembolün, aslında yine Eski Mısır'dan veya Hristiyanlık öncesi Aryan inançlarından kaynaklanan pagan bir hurafenin işareti olduğu masonik kaynaklarda da kabul edilmektedir.

Bilimsel hiçbir dayanağı olmadığı halde bilimsel bir gerçekmiş gibi lanse edilen evrim teorisi Türkiye'ye ilk defa Masonlar tarafından sokulmuş ve din ahlakına karşı kullanılmaya başlanmıştır.

Masonlar tüm dünyayı bir "tapınak" haline getirme amacındadır. Ama hayal ettikleri bu tapınak, İlahi bir dinin değil, hümanist bir dinin tapınağıdır.

"İnsan" kavramının putlaştırıldığı, materyalist ve evrimci felsefenin tek doğru sayıldığı bir dünya hayalidir bu.
11 Nisan 2007

jardel32
18-09-2009, 08:00
MASON KAYNAKLARINDA MATERYALİZM

I: Mutlak Madde Yanılgısı

Günümüzde masonlar, aynen Eski Mısır'daki Firavunlar, rahipler ve diğer sosyal sınıflar gibi, maddenin sonsuzluğuna, yaratılmadığına ve canlılığın cansız maddenin içinden rastlantılarla doğduğuna inanmaktadırlar. Materyalist felsefenin temel unsurları olan bu yanılgıları, masonik kaynaklarda detaylarıyla okumak mümkündür.

Üstad mason Selami Işındağ'ın Masonluktan Esinlenmeler adlı kitabında, masonluğun katıksız materyalist felsefesi şöyle açıklanmaktadır:


Bütün uzay, atmosfer, yıldızlar, doğa, cansız ve canlı dediğimiz herşey, atomlardan oluşmaktadır. İnsan da doğadaki çeşitli atomların toplamından başka bir şey değildir. Canlıların yaşamı, atomlar arası elektrik akımının bir dengesiyle sağlanmaktadır. Bu dengenin -atomlardaki elektrisitenin değil- ortadan kalkmasıyla öldüğümüz vakit, toprağa dönüşüp atomlara ayrılıyoruz. Yani özdekten (madde) enerjiden gelmişiz, özdeğe, enerjiye dönüşüyoruz. Atomlarımızdan bitkiler, onlardan da canlılar ve bizler yararlanıyoruz. Öyleyse herşey eşit hamurdan yapılmıştır. Ancak evrime erişmiş en son hayvan olan bizde beyin en yetkin (mükemmel) durumda bulunduğundan, bilinç oluşmuştur. Deneysel Ruhbilim'in verilerini göz önünde tutarsak, "duygu-zihin-buyrultu"dan oluşan üç ruhsal yaşantımızın, beyin korteks hücreleri ve hormonların dengeli fonksiyonları sonucu oluştuğu anlaşılmaktadır... Olumlu bilim ve akıl, hiçbir şeyin yoktan var edilmediğini ve yok olmadığını benimsemiştir. Buna göre insanın hiçbir güce minnettar ve borçlu olmadığı sonucunu çıkarma olanağı vardır. Evren bir total enerjidir. Başlangıcı ve sonu bilinmemektedir. Herşey bu total enerjiden doğar. Evrime uğrar, ölür, ama tümüyle kaybolmaz. Değişir ve dönüşür. Gerçek ölüm ve kayboluş yoktur. Sürekli değişme, dönüşme ve oluşma vardır. Ama bu büyük sorunu, bu evrensel gizemi (sır) bilimsel yasalarla açıklama olanağı yoktur. Bilim dışı açıklamalar da bir imgesel (hayali) tasarıdır, dogmadır, boş inançtır. Olumlu bilim ve akla göre, bedenden ayrı bir ruh olamaz. (Dr. Selami Işındağ, Panteizm-Kamutanrıcılık Felsefesi, Masonluktan Esinlenmeler, İstanbul 1977, s. 189)
Bu satırlarda sıralanan görüşlerin aynısını, Marx, Engels, Lenin, Politzer, Sagan, Monod gibi materyalist düşünürlerin kitaplarında da bulabilirsiniz: Bunlar, evrenin sonsuzdan beri var olduğu, maddenin tek mutlak varlık olduğu, insanın maddeden ibaret olduğu ve bir ruha sahip olmadığı, maddenin kendi içinde evrimleştiği ve yaşamın böyle ortaya çıktığı gibi, temel materyalist hurafelerdir. Hurafe terimini kullanmak yerindedir, çünkü -Işındağ'ın "bunlar olumlu akıl ve bilimin sonuçlarıdır" şeklindeki iddiasının aksine- gerçekte tüm bu görüşler 20. yüzyılın ikinci yarısındaki bilimsel bulgular tarafından çürütülmüş durumdadır. Örneğin bugün bilim çevrelerince kesin kabul görmüş olan Big Bang teorisi, evrenin bundan milyarlarca sene evvel yoktan yaratıldığını bilimsel olarak ispatlamıştır. Termodinamik Kanunu, maddenin "kendi kendini düzenleme" gibi bir vasfı olmadığını, dolayısıyla evrendeki denge ve düzenin bilinçli bir yaratılışın eseri olduğunu göstermektedir. Biyoloji, canlılardaki olağanüstü düzenleri ortaya koyarak, tüm bunları var eden bir Yaratıcı'nın yani Allah'ın varlığını ispatlamaktadır. (Ayrıntılı bilgi için bkz. Harun Yahya, Evrenin Yaratılışı, Materyalizmin Sonu, Materyalizmin Çöküşü, Hayatın Gerçek Kökeni, Evrim Aldatmacası)

Işındağ satırlarının devamında, masonların gerçekte materyalist (ve dolayısıyla ateist) olduklarını, "Evrenin Ulu Mimarı" kavramını ise gerçekte maddi bir evrimi kastederek kullandıklarını şöyle açıklar:


Kısaca, hem de pek kısaca, bazı masonik ilkelere, düşünüş ve benimseyişlere de değinmek istiyorum: Masonluğa göre yaşam (hayat) tek hücreden başlar, değişme, dönüşme ve evrim (tekamül) ile insana kadar gelir. Başlangıcın kendiliği (mahiyet), nedenleri, amacı ve koşulları bilinemez. Yaşam, özdek-enerjiden çıkmıştır ve ona dönecektir. Evrenin Ulu Mimarı; ancak yüce bir prensip, iyilikler ve güzelliklerin sonsuz ufku, evrimin doruğu, en yüksek aşaması, insanlık ülküsü olarak düşünülüp benimsenirse, kişileştirilmezse, dogmatizmden kurtulma olanağı vardır. (Dr. Selami Işındağ, Panteizm-Kamutanrıcılık Felsefesi, Masonluktan Esinlenmeler, İstanbul 1977, s. 190)

http://tr1.harunyahya.com/Image/makaleler/108.jpgGörüldüğü gibi, masonluk felsefesinde "maddeden gelip maddeye gitmek" en temel inançlardan biridir. Konunun önemli bir yönü ise, masonların bu felsefeyi sadece kendilerine has bir inanç olarak görmemeleri, tüm topluma bu fikirleri yaymak istemeleridir. Işındağ, üstteki satırlarının ardından şöyle yazar:


Bu ilke ve öğretilerle yetkinleşen mason; insanları eğitmeyi... olumlu bilim ve akıl ilkelerini öğreterek onları kalkındırmayı bir görev olarak almıştır. Masonluk böylece insanlara halka dönüktür. Halka rağmen, halk için çalışır. (Dr. Selami Işındağ, Panteizm-Kamutanrıcılık Felsefesi, Masonluktan Esinlenmeler, İstanbul 1977, s. 189-190)
Masonik metinlerdeki materyalist senaryolar, Marx, Engels veya Lenin gibi materyalist ideologların yazılarından hiç de farklı değildir.
Bu ifadeler masonluğun topluma yönelik iki özelliğini göstermektedir:

1) Masonluk, inandığı materyalist felsefeyi (yani bir Eski Mısır hurafesini) topluma "olumlu bilim ve akıl" kisvesi altında empoze etme çabasındadır.

2) Bunu, "halka rağmen" yapmaya niyetlidir, yani bir toplum Allah'a inansa, materyalist felsefeyi kabul etmek istemese bile, masonluk bu konuda ısrarlı davranacak, halkın rızasına rağmen onun dünya görüşünü değiştirmek için çaba harcayacaktır.

Burada mutlaka dikkat edilmesi gereken önemli bir husus, masonluğun kullandığı terminolojinin aldatıcılığıdır. Masonik yayınlarda, özellikle de masonların topluma yönelik açıklamalarında, kendi felsefelerini olabildiğince masum, akılcı ve hoşgörülü gibi göstermeyi amaçlayan bir üslup kullanılmaktadır. Üstteki alıntıda kullanılan "olumlu bilim ve akıl ilkelerini öğreterek insanları kalkındırmak" kavramı buna bir örnektir. Gerçekte masonluğun felsefesinin "olumlu akıl ve bilimle" bir ilgisi yoktur; bilime rağmen savunulan köhne bir hurafedir. Masonluğun "insanları kalkındırmak" gibi bir amacı da yoktur; bundan kasıt kendi felsefelerini insanlığa empoze etmektir. Bunu "halka rağmen" yapmaya kararlı olduklarını açıklamaları ise, "hoşgörülü" değil, totaliter bir dünya görüşüne sahip olduklarını göstermektedir.

II: Ruhun ve Ahiretin İnkarı

Masonlar materyalizm inancının bir gereği olarak insan ruhunun varlığını kabul etmezler ve ahiretin varlığını da kesin olarak reddederler. Buna rağmen, masonik kaynaklarda kimi zaman ölenler için "ebediyete intikal etmekten" söz edilir veya buna benzer manevi kavramlar kullanılır. Çelişkili gibi görünen bu durum aslında çelişkili değildir, çünkü masonların ruhun ölümsüzlüğüne dair tüm izahları sembolik anlamdadır. Mimar Sinan dergisindeki "Masonlukta Ölüm Sonrası" başlıklı bir makalede bu durum şöyle anlatılır:

Masonlar Üstad Hiram efsanesinde ölümden sonra dirilişi sembolik manada kabul ederler. Bu diriliş, hakikatın daima ölüme ve karanlığa üstün geleceğini belirler. Masonluk, bedenden ayrı bir ruhun mevcudiyeti ile uğraşmaz. Ölümden sonra diriliş, masonlukta insanlığa manevi ve maddi birtakım eserler verebilmektir. İnsanı ebedileştirecek olan bunlardır. Pek uzun gibi görünen, aslında kısa olan insan yaşamında, adları ölümsüzleşme konusunda belirginleşenler, yaşamları süresince bu başarıya erişmiş olanlardır. Adlarını ölümsüzleştirmiş olanların tüm çabalarını, gerek çağdaşlarını, gerek kendilerinden sonra gelecek kuşakları mutlu etmeye, onlara daha insancıl bir dünya sağlamaya sarf ettiklerini görüyoruz. Bunların güttükleri amaç, yaşayan insanların yaşamlarında etkin olan insancıl duyguları yükseltmektir... Asırlar boyunca ölümsüzlüğü aramış insanoğlu buna, yaptığı işler, hizmetler, fikirler sayesinde kavuşacak ve yaşantısına bir anlam verebilecektir. Bu sayede, Tolstoy'un belirttiği gibi, "Cennet burada, yeryüzünde kurulmuş olacak ve insanlar mümkün olan en yüksek iyiye kavuşacaklar." (Hasan Erman, Masonlukta Ölüm Sonrası, Mimar Sinan, 1977, Sayı 24, s. 57)

Üstad Mason Işındağ ise aynı konuda şunları yazmaktadır:

http://tr1.harunyahya.com/Image/makaleler/111.jpgMateryalizme inanan masonlar, ölümden sonra yaşamın varlığını kabul etmezler. Masonik kaynaklarda kimi zaman "ölümden sonra yaşam" kavramları geçer, ama bundan kasıt, yanda temsil edilen Hiram efsanesinde olduğu gibi, insanın dünyada adının anılmaya devam etmesidir.HERŞEYİN TÖZÜ (cevheri): Bunu enerji, özdek (madde) olarak benimseyen masonluk, herşeyin aşama aşama değişikliğe uğrayarak yine özdeğe döneceğini söyler ki, bilimsel anlamda ölümü tanımlamış olur. Bu durumda mistisizmin; ruh ve beden olarak ikiye ayırdığı güçlerden bedenin ölmesine karşın (rağmen) ruhun ölmediği, ruhlar evrenine göçtüğü, orada yaşamını sürdürdüğü ve ileride Tanrı buyruğuyla bir başka bedene geçtiği biçimindeki inancı, masonluğun benimsediği değişme-dönüşüm düşünüsüyle bağdaşamaz. Masonluk bu benimseyişini şöyle bir tümceyle desteklemektedir:

"Ölümünüzden sonra sizden kalacak ve ölmeyecek olan şey, olgunluklarınızın anısı ve yapıtlarınızdır." Masonluğun bu benimseyişi, bir filozofik düşünüş biçimidir ki, olumlu bilim ve akıl ilkelerine dayanır. Ruhun ölümsüzlüğü ve ölümden sonra dirilmesi şeklindeki dinsel inancın bu bilim-akıl prensipleriyle uzlaşması olanaksızdır. Öyleyse Masonluk bu konuda düşünü ve benimseyiş ilkelerini, pozitivist ve rasyonalist felsefe sistemlerinden almıştır. Böylece bu filozofik sorunda dinlerden ayrı bir düşünü, benimseyiş ve açıklamaya bağlanmıştır. (Dr. Selami Işındağ, Masonluğun Kendine Özgü Bir Felsefesi Var Mıdır, Yok Mudur?, Masonluktan Esinlenmeler, İstanbul 1977, s. 97)

Ölümden sonra dirilişi reddetmek, ölümsüzlüğü ise "geride bırakılan maddi eserlerde" aramak... Bu düşünce masonlar tarafından "çağdaş bilimin gereği" gibi gösterilse de, gerçekte tarihin eski çağlarından bu yana inkarcılar tarafından inanılan bir hurafedir. Kuran'da inkarcıların "ölümsüz kılınmak umuduyla sanat yapıları" edindikleri haber verilir. Geçmiş peygamberlerden biri olan Hz. Hud, inkarcı Ad kavmini bu cahilce düşünceye karşı şöyle uyarmıştır:


Hani onlara kardeşleri Hud: "Sakınmaz mısınız?" demişti.
"Gerçek şu ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim."
"Artık Allah'tan korkup-sakının ve bana itaat edin."
"Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum; ücretim yalnızca alemlerin Rabbine aittir."
"Siz, her yüksekçe yere bir anıt inşa edip oyalanıp eğleniyor musunuz?"
"Ölümsüz kılınmak umuduyla sanat yapıları mı ediniyorsunuz?"
"Tutup yakaladığınız zaman da zorbalar gibi mi yakalıyorsunuz?"
"Artık Allah'tan korkup-sakının ve bana itaat edin." (Şuara Suresi, 124-131)

İnkarcıların burada yanıldığı nokta, sanat yapıları inşa etmek değildir. Müslümanlar da sanata önem verir, sanat yapıları inşa eder ve bu yolla dünyayı güzelleştirmek için gayret ederler. Aradaki fark, niyettir. Bir Müslüman, Allah'ın insana verdiği güzellik ve estetik kavramlarını sergilemek, ifade etmek için sanatla ilgilenir. İnkarcılar ise, sanatı "ölümsüzlük yolu" zannnederek yanılmaktadırlar.

07 Temmuz 2009

jardel32
18-09-2009, 08:01
MASONLARDA RUHUN İNKARI

Masonların ruhun varlığını inkar etmeleri, insan bilincini sadece maddeden (beyinden) ibaret saymaları da, iddia ettikleri gibi "bilimin gereği" değildir. Aksine, günümüzde bilimsel bulgular, insan bilincinin maddeye indirgenemediğini, yani bilincin beynin fonksiyonları ile açıklanamadığını göstermektedir.

Bu konudaki literatüre bakıldığında, bilim adamlarının, materyalizmin zorlamasıyla ortaya çıkan "bilinci beyne indirgeme" çabası sonucunda hiçbir sonuca ulaşamadıkları ve çoğunun bundan vazgeçtiği görülür. Günümüzde pek çok araştırmacı, insan bilincinin beyindeki nöronların, onları oluşturan molekül ve atomların ötesinde, açıklanamayan bir kaynaktan geldiği kanısındadır.

Bunlardan biri olan Wilder Penfield, yıllarca süren çalışmalardan sonra ruhun varlığının inkar edilemeyecek bir gerçek olduğu sonucuna varmıştır:


Aklı sadece beyin fonksiyonu olarak yıllarca açıklamaya çalıştıktan sonra, bir kişinin, varlığımızın iki önemli unsurdan meydana geldiğini savunan hipotezi benimsemesinin daha mantıklı olduğu sonucuna vardım... Aklı, beynin içindeki sinirsel işlemler bazında açıklamanın oldukça imkansız olacağı kesin gözüktüğü... için, varlığımızın iki önemli unsur (madde ve ruh) açısından açıklanması gerektiği savını seçmek zorunda kalıyorum.(Wilder Penfield, Aklın Esrarı: İnsan Beyni ve Bilinç Üzerine Kritik Bir İnceleme/ The Mystery of the Mind: A Critical Study of Consciousness and the Human Brain, Princeton, New Jersey, Princeton University Press, 1975, s. 123)

http://tr1.harunyahya.com/Image/makaleler/114.jpgProf. Penrose, materyalizmin insan zihnini asla açıklayamadığını savunmaktadır.Bilim adamlarını bu sonuca ulaştıran gerçek, bilincin hiçbir zaman için maddi faktörlerle açıklanamamasıdır. İnsan beyni 5 duyumuzun toplandığı ve işlemden geçirildiği muhteşem bir bilgisayar gibidir. Ama bu bilgisayarın bir "benlik" duygusuna sahip olması, kendisine ulaşan duyuları kavraması, hissetmesi, bunlar üzerine düşünmesi mümkün değildir. Ünlü İngiliz fizikçi Roger Penrose, The Emperor's New Mind (İmparatorun Yeni Bilinci) adlı kitabında bu konuda şunları söyler:


Belirli bir kimseye onun insan kimliğini veren nedir? Bir dereceye kadar vücudunu meydana getiren atomlar mıdır? İnsan kimliği atomları meydana getiren elektron, proton ve diğer partiküllerin özgün seçimine mi bağlıdır? Bunun böyle olmadığını gösteren en azından iki neden vardır. Birincisi, yaşayan herkesin bedenini meydana getiren materyalde aralıksız bir değişim vardır. Bu, her ne kadar doğumdan sonra yeni beyin hücreleri meydana gelmese de, bir kimsenin özellikle beyin hücreleri için de geçerlidir. Doğumdan beri her bir hücrenin ve vücudumuzu meydana getiren maddenin hemen tamamı defalarca değiştirilmiştir. İkinci neden kuantum fiziğinden gelir... Eğer bir kimsenin beynindeki bir elektron bir tuğladaki diğer bir elektronla değiştirilse idi, sistemin durumu bir önceki ile tamamen aynı olurdu, adeta ayırt edilemezdi. Aynı şey protonlar ve diğer bütün parçacıklar için de geçerlidir. Eğer bir kimsenin bedenindeki tüm madde bu evin tuğlalarındaki uygun parçacıklar ile değiştirilse idi, tam anlamı ile hiçbir şey fark etmezdi." (Roger Penrose, The Emperor's New Mind, Penguin Books, 1989, s. 24-25)

Penrose bir insanın bütün atomlarını tuğlanın atomları ile değiştirsek bile insanı bilinçli yapan özelliklerin tamamen aynı kalacağını açıkça ifade etmektedir. Ya da tam tersini düşünebiliriz. Eğer beynin atomlarının parçacıklarını tuğlanınkilerle değiştirsek, bu da tuğlayı elbette bilinçli yapmaz.

Kısacası insanı insan yapan özelliklerin maddenin bir özelliği olmadığı, onun dışında bir varlık olduğu çok açıktır. Penrose kitabının sonuç kısmında şu yorumu yapar:


Bilinç bana göre, öylesine önemli bir olgu ki, karmaşık hesaplamayla 'rastlantı' sonucu ortaya çıkan bir kavram olduğuna inanamam. Bilinç, evrenin varoluşu gerçeğini, onun sayesinde anladığımız bir olgudur.(Roger Penrose, The Emperor's New Mind, Penguin Books, 1989, s.580)

Peki bu durum karşısında materyalizm neyi savunmaktadır? Materyalistler, insanın sadece maddeden ibaret olduğunu, cansız, bilinçsiz atomların tesadüflerle yanyana gelip, insan gibi aklı, duyguları, düşünceleri, hatıraları, duyuları olan bir varlığı meydana getirdiğini nasıl ileri sürmektedirler? Bunu, kendilerince, nasıl mümkün görmektedirler?

Bu sorular tüm materyalistleri ilgilendiren sorulardır. Ancak masonik kaynaklar bu konuda herhangi bir materyalist kaynaktan daha ilginç fikirler içerir. Bu kaynaklara bakıldığında, materyalist felsefenin ardındaki "maddeye tapınma" hurafesi açıkça ortaya çıkmaktadır.

Masonik Materyalizm: Maddenin İlahlaştırılması

Materyalist felsefenin ne olduğunu iyi anlamak gerekir: Bu felsefeyi savunanlar, evrendeki büyük düzen ve dengenin, dünya üzerindeki milyonlarca farklı canlı türünün ve biz insanların, sadece ve sadece maddeyi oluşturan atomların etkileşimleri ile ortaya çıktığına inanmaktadırlar. Bir başka deyişle, cansız ve şuursuz atomların "yaratıcı" olduğunu sanmaktadırlar. (Allah'ı tenzih ederiz.)

Bu fikir her ne kadar modern gibi gösterilse de, gerçekte tarihin eski çağlarından bu yana var olan sapkın bir inancın tekrarıdır: Putperestlik. Putlara tapanlar, tapındıkları heykellerin, totemlerin bir ruhu ve kudreti olduğuna inanmış, yani cansız, bilinçsiz maddeye, bilinç ve büyük bir kudret atfetmişlerdir. Bu kuşkusuz son derece saçma bir inançtır. Allah putperestlerin bu saçma inancına Kuran'da dikkat çeker. Peygamber kıssalarında, putperest kavimlerin inancının saçmalığı özellikle vurgulanır. Örneğin ayette Hz. İbrahim'in babasına "Babacığım, işitmeyen, görmeyen ve seni herhangi bir şeyden bağımsızlaştırmayan şeylere niye tapıyorsun?" (Meryem Suresi, 42) diye sorduğu bildirilmektedir. İşitmeyen, görmeyen, yani bir güce sahip olmayan cansız maddeye ilahlık atfetmenin çok akılsızca bir düşünce olduğu açıktır.

Materyalistler ise çağımızın putperestleridir. Onlar taştan, tahtadan heykellere, totemlere değil, ama bunları ve tüm diğer cisimleri oluşturan "madde" mefhumuna inanmakta, bu maddenin sonsuz bir güç, akıl ve bilgi sahibi olabileceğini düşünmektediler. İşte masonik kaynaklar, bu konuda ilginç bilgiler içerirler. Çünkü masonlar, materyalizmin özündeki bu putperest inancı açıkça "itiraf" etmektedirler. Mimar Sinan dergisindeki bir makalede şunlar yazılıdır:


Bir özdeği oluşturmak için, atomlar kendi kendilerine, bir düzen içinde örgütlenirler. Atomların örgütlenmesini sağlayan güç, her atomun sahip olduğu tindir (ruhtur). Her tin bir bilinç olduğuna göre, her yaratık bir bilinçtir ve her yaratık zekidir. Üstelik her yaratık aynı derecede zekidir. Bir insan, bir hayvan, bir bakteri, bir molekül aynı derecede zekidir. (Onur Ayangil, Yeni Gnose, Mimar Sinan, 1977, Sayı 25, s. 20)

Dikkat edilirse, burada açıkça her atomun ayrı bir akıl ve bilince sahip olduğu iddia edilmektedir. Bunu iddia eden mason yazar, her varlığın da sahip olduğu atomlardan dolayı bir bilince sahip olduğunu ileri sürmekte, insan ruhunun varlığını reddettiği için de, insanı hayvanlar veya cansız moleküller gibi bir "atom yığını" saymaktadır.

Oysa gerçek şudur: Cansız maddenin (yani atomların) bir ruhu, bilinci, aklı yoktur. Bu, bütün gözlem ve deneylerimizin bize gösterdiği bir gerçektir. Bilinç ancak canlılarda vardır ki, bu da Allah'ın canlılara vermiş olduğu "can" mefhumunun bir sonucudur. İnsan ise canlılardaki en üstün bilince sahiptir, çünkü Allah'ın kendisine verdiği ruhu taşımaktadır.

Bir diğer ifadeyle, bilinç, m http://tr1.harunyahya.com/Image/makaleler/117.jpgMateryalizm, cansız ve bilinçsiz maddeyi "yaratıcı" olarak kabul eder. Bir diğer ifadeyle maddeyi putlaştırır. Atomlarda "ruh" olduğuna inanan masonlar, bu batıl inancı açıkça ifade etmektedirler.asonların inandığı gibi cansız maddede değil, ancak ruh sahibi varlıklarda bulunur. Masonlar ise, Allah'ın varlığını kabul etmemek için, atomlara "ruh" atfedecek kadar saçma bir inanca başvurmaktadırlar.


Masonların savunucusu oldukları bu materyalist inanç, aslında "animizm" olarak bilinen ve doğadaki her maddenin (taşların, dağların, rüzgarın, suyun vs.) ayrı birer ruhu ve bilinci olduğunu varsayan pagan bir inanışın yeniden ifadesidir. Bu inanış Yunan düşünürü Aristo tarafından materyalizmle (maddenin yaratılmadığı ve tek mutlak varlık olduğu inancıyla) birleştirilmiş ve bugün dahi materyalizmin özünde yer alan "doğadaki cansız varlıklara bilinç atfetme" şeklindeki "çağdaş paganizm (putperestlik)" gelişmiştir.

Masonik yayınlar bu konuda çok ilginç izahlarla doludur. Mimar Sinan dergisindeki "Gerçeğin Yolu" başlıklı bir makalede şöyle denir:


Animist bir varsayımla atomda ruhun varlığını kabul edersek, hiyerarşik bir gelişimle, atom ruhcuklarını yöneten molekül, molekül ruhcuklarını yöneten hücre, hücrelerinkini yöneten organ ve hepsinin üzerinde tüm bedenin yönetici ana ruhu, bütün bu ruhcukların ilahı değil mi? (Enis Ecer, Gerçeğin Yolu, Mimar Sinan, 1979, Sayı 30, s. 29)

Bu batıl ve ilkel inanış, masonları, evrendeki denge ve düzenin cansız madde tarafından sağlandığı düşüncesine götürür. Yine Mimar Sinan dergisinde, dünyanın jeolojik gelişimi hakkındaki bir makalede şöyle yazılıdır:


Bu yüzey bozulması öylesine ince hesaplarla gerçekleşmiştir ki, canlı yaşamın bugünkü durumunu kazanması magmanın bu görünmez zekası sayesinde mümkün olmuştur diyebiliriz. Yoksa, sular çukurlarda toplanamaz, yeryüzünü küresel bir su tabakası tamamen kaplardı. (Faruk Erengül, Evrende Zeka, Mimar Sinan, 1982, Sayı 46, s. 27)

http://tr1.harunyahya.com/Image/makaleler/119.jpgGeçmiş çağlardaki paganlar, taştan oyulmuş putlara tapmışlardır. Günümüzdeki paganlar ise, "madde" kavramını putlaştırmış durumdadırlar.Mimar Sinan dergisindeki bir başka makalede ise, ilk canlı hücrenin ve ondan türeyen diğer hücrelerin bilinçli oldukları, plan yapıp bunu uyguladıkları iddia edilmektedir:

Dünyada hayat başlangıcı tek hücrenin meydana gelmesiyle olmuştur. Bu tek hücre derhal harekete geçerek, hayati itilişin altında, adeta isyankar bir davranışla, ikiye bölünür ve bu vetire namütenahi bir parçalanma teselsülü ile devam eder. Ancak, bu ayrılmış hücreler serserice seyretmenin gayesiz olduğunu idrak eder, sanki bu serseri seyrinden korkuyor ve hayatı koruma insiyakının kuvveti ve itilişi altında, bu birbirlerinden ayrılmış hücreler aralarında planlı teşriki mesai yaparak, birleşerek, hayatı idame ettirebilecek uzuvların yapısı için fedakarlıkla, tam demokratik bir şekilde, ahenkle çalışır. (Albert Arditti, Hürriyet-Disiplin-Dinamizm-Statizm, Mimar Sinan, 1974, Sayı 15, s. 23)

Oysa bir canlı hücresinde, üstteki alıntıda iddia edilen planlamayı yapacak bir bilinç yoktur. Buna inanmak, batıl bir inançtan başka bir şey değildir. Yine de masonlar, üstteki alıntılarda görüldüğü gibi, Allah'ın varlığını ve yaratma sıfatını kabul etmemek için atomlara, moleküllere ve nihayet hücrelere akıl, plan, fedakarlık ve hatta "demokratik ahenk" gibi komik sıfatlar atfedebilmektedirler. Bir yağlıboya tablonun nasıl ortaya çıktığını anlatırken, "boyalar planlı bir teşriki mesai yaparak, tam demokratik bir şekilde, ahenkle çalışmış ve bu resim ortaya çıkmış" demek nasıl bir saçmalıksa, masonların hayatın kökenine getirdiği iddia da o kadar saçmalıktır.

Masonların ve diğer materyalistlerin söz konusu batıl inancının günlük yaşamda sıkça karşılaştığımız bir ifadesi, "Doğa Ana" kavramıdır. Evrim teorisini savunan belgesel filmlerde, kitaplarda, dergilerde, hatta reklamlarda dahi karşımıza çıkan "Doğa Ana" ifadesi, doğayı oluşturan cansız maddelerin (azot, oksijen, hidrojen, karbon gibi elementlerin, bunları içeren toprağın, suyun, atmosferin vs.) bilinçli bir güce sahip olduğu ve insanlar dahil tüm canlıları "yarattığı" şeklindeki bir batıl inancı ifade etmek için kullanılmaktadır. Hiçbir gözlemsel ve deneysel veriye ya da herhangi bir akılcı analize dayanmayan bu hurafe, sadece telkin yoluyla insanlara kabul ettirilmek istenir. Amaç, insanların gerçek Yaratıcıları olan Allah'ı unutmaları, bunun yerine "doğa"nın yaratıcı sayıldığı pagan bir kültür içinde yaşamalarıdır.

Masonluk ise, bu kültürü oluşturmak, güçlendirmek ve yaymak için büyük bir çaba içindedir ve kendisiyle aynı safta gördüğü tüm toplumsal güçleri desteklemektedir. Mimar Sinan dergisinde yayınlanan "Bilimsel Açıdan Dayanışma Kavramı ve Evrimi Üzerine Düşünceler" başlıklı bir makalede, "doğa ananın düzenlediği esrarlı uyum"dan söz edilmekte, bu düşüncenin masonluğun hümanist felsefesinin temeli olduğu vurgulanmakta ve bu felsefeyi savunan tüm hareketlerin masonluk tarafından destekleneceği haber verilmektedir:


Canlılar dünyasının yaşamında madde alışverişi bakımından yeryüzünde ve içimizde yaşayan yararlı mikropların, bütün bitkilerle hayvanların ve insanların "doğa ananın" düzenlediği esrarlı bir uyumla sürekli olarak ortaklaşa organik bir dayanışma içinde olduklarını düşünerek masonluğun, huzur-barış-güven ve mutluluk amacında ve kısacası hümanizma ve insanların evrensel birliği yolunda atılan psiko-sosyal her türlü dayanışma hareketini, kendi ülküsünün gerçekleştirmesini sağlayacak araç ve aksiyon olarak karşılayacağını ve selamlayacağını bir kez daha teyit etmek isterim. (Naki Cevad Akkerman, Bilimsel Açıdan Dayanşma Kavramı ve Evrimi Üzerine Düşünceler II, Mimar Sinan, 1976, Sayı 20, s. 49)

Masonluğun "kendi ülküsünü gerçekleştirmek için" desteklediği "araç ve aksiyon"ların en önemlisi ise, materyalizmin ve hümanizmin çağımızdaki sözde bilimsel dayanağı olan evrim teorisidir.

Bir sonraki bölümde Darwin'in yaşamından günümüzdeki evrim propagandasına kadar evrim teorisinin iç yüzünü inceleyecek ve tüm zamanların bu en büyük bilimsel yanılgısının masonlukla olan gizli ilişkisini ortaya çıkaracağız.

07 Temmuz 2009

agbi
20-09-2009, 10:24
Lütfen

İSTANBUL Üsküdar bülbül deresi mezarlığına gidin ve araştırın orada yatanların gelen nesillerini.

Serdar55
24-09-2009, 11:57
Yahudilikten dönme Sabetaycilar, Laikligi ve Kemalizmi kullanarak Turkiye'yi ele gecirmeye calisiyorlar!

KOMPLONUN SAHIBI KIM? Islami kesimde farkli ve aykiri düsünceleriyle taninan Islamci yazar Mehmed Sevket Eygi, son kitabinda Yahudi Türkler yahut Sabetaycilar hatta Türkiye'de 'dönmeler' diye de bilinen 'Sabetaycilar'in Laikligi ve Kemalizmi kullanarak kendilerini gizlediklerini ve Türkiye'ye hakim olmaya calistiklerini iddia etti.
SABETAYCILIK NEDIR?


Sabetayciligin kurucusu Sabetay Sevi 1626'da Izmir'de dogdu.
O yillarda yahudiler, kendilerini kurtaracak ve vaadedilmis topraklari bagislayacak Mesih'i bekliyorlardi
1665'te Sevi mesihligini ilan etti.
Ileri gelen yahudiler, Sevi'nin mesihligine inanmayarak onu padisaha sikayet etti.
Istanbul'a getirilen Sevi Divan'da yargilanir ve mesihligini inkar ederek musluman olur.
Gorunurde musluman olan Sevi, gizlice kendi inancini yaymaya devam eder
Sevi'nin yaptiklari anlasilinca Padisah (IV. Mehmet) tarafindan Arnavutluk'a surulur. Burada Selanikli yahudi bir kizla evlenir ve Selanik'e yerlesir.
Izmir, Istanbul ve Arnavutluk'ta Sevi'nin inancini benimseyen 200 kadar yahudilikten donme aile Selanik'e yerlesir
O gunden sonra Selanik cemaatin merkezi olur
EYGI NELERI SAVUNUYOR?


Sabetay Sevi'nin Selanik'e sürülmesinin ardindan kendisine inanan 200 aile buraya yerlesti


Kendi içine kapanan topluluk en çok egitime önem verdi. (Osmanli döneminin ilk özel okulu da Selanik'te Sabetaycilar tarafindan açildi -Fevziye Mektepleri) Gençler iyi egitim alabilmeleri için Fransa'ya gönderildi.


Fransa'da okuyan gençler Fransiz ihtilalinden etkilendiler. Geri döndüklerinde Balkanlar'da baslayan milliyetçilik akiminin öncülügünü üstlendiler. (Bu dönemde ortaya çikan Jön Türk ve Ittihad Terakki hareketinin ileri isimleri genelde Sabetayciydi)

Satir arasi: Burada durup bir hatirlatma yapmakta yarar var; 1908'de II. Abdülhamit'in görevden alindigi 31 Mart Vakasi'ni gerçeklestiren "Hareket Ordusu" Selanik merkezliydi. Hatta II. Abdülhamit sürgüne Selanik'e gönderildi.


1925'te Lozan Antlasmasi'yla 25 bin Sabetayci Selanik'ten Istanbul'a geldi.

Satir arasi: 1924 yilinda Türkiye Cumhuriyeti savastan yeni çikmisti ve kalifiye nüfusunun çogunlugu yok olmustu. Ekonomisi kötü durumda idi ve Osmanli'nin borçlarini ödüyordu)


Istanbul'a yerlesen Sabetaycilarin çogunlugu yurtdisinda okumus, 2-3 dil bilen burjuvazi ve is adami kökenli idi.


Istanbul'a geldikten sonra da kenetlenmis yapilarini devam ettirdiler. Istanbul'un Yenikapi, Kasimpasa Üsküdar ve Feriköy semtlerine yerlestiler. Selanik'teki egitim kurumlari Fevziye mekteplerinin devami olan Isik Lisesi'ni kurdular. (Bugün bir vakif üniversitesi olarak egitim veren Isik Üniversitesi de Sabetaycilar tarafindan kuruldu)


Ülkeye geldikleri dönemi iyi degerlendiren Sabetaycilar egitimli olmalari ve iki üç dil bilmeleri nedeniyle önemli devlet kademelerinde görev aldilar. Is adami kökenli olanlar ise ulusal endüstrinin kurulmasi çalismalarinda basi çektiler.


Bir çok dini akim (kendilerini kamufle etmek için Mevlevi, Melami ve Bektasilere sizdilar), hatta Mesrutiyetten günümüze bir çok siyasi akim ya da öne çikan isimlerin ucu Sabetaycilara dokunmaktadir.


Çogunlugu mason ve önemli mevkilerde olan Sabetaycilar yüz elli yildir bu cografyanin kaderini degistiren bir çok dini ve toplumsal akimin öncülügünü yaptilar. Kendilerini Atatürkçülük, laik, çagdas ve akilci olarak gösteriyorlar.


Görünürde Müslüman gerçekte ise kendi geleneklerini yasayan Sabetaycilar Laikligi kullanarak dindar insanlarin hürriyetini sürekli daraltiyorlar.


Medyanin en büyük ve en etkili kismini ellerinde tutarak kamuoyunu kendi çikarlari dogrultusunda yönlendiriyorlar (Dinç Bilgin, Sedat Simavi ve Abdi Ipekçi Sabetayciydi)


ISTE KOMPLO
Hakkinda çok az sey bilinen ve kendilerini sürekli gizleyen bu toplulugu anlamadan Türkiye'nin resmi ideolojisini, siyasi yapisini anlamak ve zihinlere takilan sorulari yanitlamak olanaksizdir.
--------------------------
SABETAYCI UNLULER

Mahir Tokay (Guzel Sanatlar Akademisi'nin kurucusu)


Fevziye Hanim (Isik Lisesi'nin kurucusu)


Karakoy Borekcisi Hasan bey (Meshur yagma Hasan Boregi)


Feriha Sanerk (Ilk Kadin emniyet muduru)


Halide Edip Adivar (Yazar)


Ziya Gokalp (Turkculugu ilk telaffuz edenlerden)


Dr. Sefik Husnu (Cumhuriyet tarihinin ilk sosyalistlerinden)


Fatin Rustu Zorlu(Menderes Hukumeti'nde Bakan)


Fazli Necip Bey (Yeni Asir'in kurucusu)


Dinc Bilgin (Sabah gazetesinin sahibi)


Erol ve Sedat Simavi (Hurriyet gazetesi'nin sahipleri)


Ahmet Emin Yalman (Vatan gazetesinin kurucusu)


Abdi Ipekci (Milliyet Gazetesi'nin eski Genel Yayin Yonetmeni)


Rahsan Ecevit (Bulent Ecevit'in karisi)


Tansu Ciller (Eski Basbakan, DYP Genel Baskani)


Ismail Cem (Disisleri Bakani)


Cevik Bir (Emekli General)


Leyla Gencer (Dunyaca unlu soprano)


Cemil Ipekci (Unlu Modaci)


Dede Cemil Ipekci (Turkiye'de Ilk sinemanin kurucusu)


Izak Ben Zwi (Israil'in ikinci cumhurbaskani)
Yıldız Kenter-Oya Başar-Ajda Pekkan-Bülent Ersoy -Ali Kırca-Mustafa Altıoklar- Cem Davran-Fazıl Say-Kemal Derviş-Haldun Dormen-Emre Kongar-Hande Ataizi-Yasemin Kazonova-Okan Bayülgen-Orhan Pamuk-Şinasi-Zeki Müren-Reşat Nuri Güntekin-Mehmet Ali Erbil- Mehmet Ali Birand-Zeki Alasya-Barış Manço.Barış Manço (10. sınıfa kadar Galatasaray Lisesi'nde okuyan Barış Manço babasının vefatının ardından, kendisi de bir Selanik göçmeni olduğu için Şişli Terakki Lisesi'ne geçerek oradan mezun olur).Şinasi ise şair evlenmesi adlı eseri vardır.Tanzimat fermanı çıktıktan sonra Şair evlenmesi adlı tiyatro eserini vererek görücü usulü evlenmeye karşı çıkmıştır.İlk yerli gazeteyi çıkarmıştır Tercüman-ı Ahval.Sabetaycılar arasında Reşat Nuri Güntekin Zeki Müren Barış Manço ölümünün geregi Karacaahmet mezarlıgına gömülmüştür.Sabetaycılar inancının geregi Karacaahmet mezarlıgına genelde 8.adaya gömülür.Orhan Pamuk'un tüm ailesi aristokrattır.Dedesi son derece vatansever olan bu yazarımızın dedesi bir mühendis.Cumhuriyetin ilk yıllarında bir şirket kurmuş ve bu şirketi kısa zamanda üst bir düzeye çıkararak inanılmaz bir servet elde etmiş.(O yıllarda Türkiye'de İnşaat ve Demiryolu sektörü Sabetay grupların elinde idi.Dedesinin bu gruplar ile çok yakın ,hatta ortak olduğuna ilişkin belgelerde bulunmaktadır.).Şahıslara baktıgımızda Kemalist ideolojileri benimsediklerini görürüz.Türk örfünden uzaklaştırdıklarını tvler aracılıgıyla insanlara sevdirildigini ve insanları yozloştırma işinde baş çektiklerini görürüz.Kendini ve seninle aynı davadaki düşünenleri yetiştirmek için geç kalma.Çünkü onların başka birçok ülkesi var.Onlar hep var olacak. Onların İsraili,onları Amerikası,Onların Fransası,onların İngilteresi var .Ama bizim BAŞKA TÜRKİYEMİZ YOK.ÜLKENE SAHİP ÇIK.Dostunu,düşmanını iyi tanı. (Son verdiğim isimlerim ''hadi canım sende'' dediğim olmuştur, mezarlarına, okudukları okullara baktığım da inanasım geliyor)

SEBA MELİKESİ
13-10-2009, 17:33
http://img185.imageshack.us/img185/6194/11111111111111bd8.jpg (http://imageshack.us)Masonluk ve Masonlar
Tapınak Şövalyeleri (ya da diğer adıyla Tapınakçılar), kökeni Ortaçağ'a dek uzanan, faaliyetleri ve yandaşları ise zamanla değişikliğe uğrayan gizli bir örgüttür. İlk kez I. Haçlı Seferi'nden sonra ortaya çıkmış, kısa sürede geniş bir siyasi nüfuza sahip olmuş ve Ortaçağ'ın en büyük maddi güçlerinden biri haline gelmişlerdir. Başlangıçta kendilerini sözde dindar gibi göstermişler ve bu yolla kazandıkları itibar ve imtiyazları kullanmışlar, zaman içinde de Hıristiyan halkın gözünde nefret ve korku uyandıran, din ahlakına karşı, şeytani amaçlar güden karanlık bir örgüt haline gelmişlerdir. Tapınakçıların 1307 yılında başlayan mahkemelerine ait tutanaklar ve dönemin tarihi belgeleri örgütün karanlık çehresini şüphe götürmeyecek bir şekilde gözler önüne sermiştir.
Bu belgelerden ve konunun uzmanı tarihçilerin araştırmalarından ortaya çıkan sonuçlar, Tapınakçı tarikatının, kurulduktan kısa bir süre sonra kuruluş amacından hızla uzaklaştığını, Hıristiyanlığı terk ederek sapkın ve batıl bir öğretinin peşinden gittiğini göstermektedir. Tapınakçılar bu karanlık öğretiye özgü tören ve ritüelleri gizlice uygularken, aynı zamanda da servet ve güç sahibi olmak için her türlü yöntemi sözde meşru saymışlardır. Dünyevi hırs ve menfaatler uğruna din ahlakından uzaklaşıp şeytanın emrine girenlerin durumunu Allah Kuran'da şöyle haber vermektedir:

http://img344.imageshack.us/img344/8779/2222222222222222sa8.jpg (http://imageshack.us)
1305 yılında Papa olan V. Clement, Fransa Kralı IV. Phillippe'in de desteğini alarak Tapınakçıların ortadan kaldırılma sürecini başlatmıştır.
Kendilerine güç (izzet) sağlasınlar diye, Allah'tan başka ilahlar edindiler.Hayır; (o yalancı ilahlar) onların tapınışlarını inkar edecekler ve onlara karşı çelişkiye düşecekler.

Görmedin mi, Biz gerçekten şeytanları, kafirlerin üzerine gönderdik, onları tahrik edip kışkırtıyorlar.

Onlara karşı acele davranma; Biz onlar için ancak saydıkça sayıyoruz. (Meryem Suresi, 81-84)


Tapınakçılar, törenlerinde masonik ritüellerin vazgeçilmez bir öğesi olan ve şeytanı temsil ettiği bilinen "Baphomet" adında hayali bir varlığa taparlar.
Tapınakçılar, özellikle ilk dönemlerde Papalık makamından elde ettikleri imtiyazlara güvenerek sistemlerini uzun bir süre rahatlıkla devam ettirmişlerdir. Ancak, Tapınakçıların gizli ritüellerinde yaşadıkları sapkınlıkların yavaş yavaş deşifre olması ve gerçek yüzlerinin ortaya çıkmaya başlamasıyla, Papalık bu konuda köklü tedbir almaya karar vermiştir. 1305 yılında Papa olan V. Clement, Fransa Kralı IV. Phillippe'nin de desteğini alarak Tapınakçıların ortadan kaldırılma sürecini başlatmıştır.

Fransa'da Tapınakçılar aleyhine açılan davaların mahkumiyetle sonuçlanması Tapınakçılar için hiç umulmadık bir hezimet olmuştur. Ne var ki bu olay, Tapınakçılara daha gizli, daha örgütlü olmayı öğretmiş, günümüze kadar gelen Tapınakçı-mason gizliliğinin temellerini hazırlamıştır. Kendilerini mahkum eden Kilise'nin temsil ettiği her türlü inanca ve değere karşı büyük bir nefret ve intikam duygusu da yine bu süreçte oluşmuştur. Din ahlakına karşı besledikleri nefret ve düşmanlık, nihai hedef ve mücadelelerinin de merkez noktasını oluşturmuştur: din ahlakına uygun olmayan bir dünya hakimiyeti...


Tapınakçılarda şeytan, ters yıldız ve keçi ile sembolize edilmiştir.
Bu sapkın mücadelelerinde hiçbir kural tanımayan Tapınakçılar, kitabın ilerleyen bölümlerinde detayları ile göreceğimiz gibi, adeta şeytanın yeryüzündeki temsilcileri görevini yürütmektedirler. Törenlerinde, masonik ritüellerin vazgeçilmez bir öğesi olan "Baphomet" adında bir şeytana tapan Tapınakçılar, alemlerin Rabbi olan Allah'ı inkar ederek şeytanı adeta ilah edinenlerin önde gelenleri olarak kabul edilebilir. Bu tür kişiler Kuran'da "şeytanın fırkası" olarak adlandırılırlar.

Ayetlerde şöyle bildirilmiştir:

Şeytan onları sarıp-kuşatmıştır; böylelikle onlara Allah'ın zikrini unutturmuştur. İşte onlar, şeytanın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz şeytanın fırkası, hüsrana uğrayanların ta kendileridir.Hiç şüphesiz Allah'a ve Resûlü'ne karşı başkaldıranlar; işte onlar, en çok zillete düşenler arasında olanlardır. (Mücadele Suresi, 19-20)Tapınakçılar konusunu incelerken vurgulanması gereken en önemli noktalardan biri de, bu örgütün elinde tuttuğu maddi güçtür. Tarihin ilk bankerleri olarak anılan Tapınakçılar, diğer adıyla Tapınak Şövalyeleri, bu büyük maddi gücü nasıl elde etmişlerdir? Servetlerinin boyutu nedir? Sermayeyi ele geçirme yöntemleri nelerdir? Elde ettikleri karanlık servet günümüzde kimlerin elindedir ve ne amaçla kullanılmaktadır?
http://img248.imageshack.us/img248/1497/33333333333nf7.jpg (http://imageshack.us)

SEBA MELİKESİ
13-10-2009, 17:40
* Masonlar ve Gerçekler *

Uluslararası bir menfaat kuruluşu. Masonluk, Yahudiliğin gizli faaliyet gösteren bir örgütüdür. Bütün rütbelerini, sembollerini muharref Tevrattan almıştır. Giriş törenleri Tevrat doktrinine uygun olarak yapılır. Masonlar, Yahudilerle olan bağlarını sürekli inkâr etmekte ve onlarla hiçbir ilişkilerinin olmadığını iddia etmektedirler. Eğer Yahudilerle olan bağları anlaşılırsa, toplum tarafından hoş karşılanmayacaklardır. Bunun yerine kendilerini bir hayır kurumu, bir kardeşlik, yardımlaşma cemiyeti olarak topluma lanse etmeye çalışmaktadırlar. Masonlar yalnızca üyelerine mahsus olarak çıkarttıkları Mimar Sinan, Türk Mason Dergisi, Akasya, Büyük Şark gibi dergilerde, Yahudilerle olan bağlarını açıkça ifade etmektedirler.

* Ritüellerimizde Tevrattan sayısız alıntılar mevcuttur *[Mimar Sinan, Sayı 47]

Bu ideolojinin siyaset sahnesindeki ismi Siyonizmdir. Siyonizm, Masonluk hep Tevrattan kaynaklanan felsefenin uygulamadaki örnekleridir.Bozulmuş ve değiştirilmiş Tevratta Yahudi ırkının dünya milletlerine yapması emredilen vahşet ve katliam şekilleri ayrıntılı bir biçimde belirtilirken, gizli, dikkat çekmeyecek yöntemler de detaylarıyla anlatılmış, çeşitli yollar gösterilmiştir. Bu yöntemler uygulandığında milletler içten çökertilecek ve ne hedef alınan milletler bunu farkedebilecek, ne de olayların arkasında bir Yahudinin ismi duyulacaktır. Sadece kendi gizli kaynaklarında Yahudilikle ilişkileri anlaşılan Masonluk, işte Yahudiliğin Tevratın telkinlerini aynen benimseyen ve gizli faaliyet gösteren kollarından biridir. Masonlar, Yahudilikle olan alâkalarını gizli tutmayı lüzumlu görmektedirler. Çünkü Siyonizm ile aynı amacın güdüldüğünü anlatarak faaliyet göstermek yerine, yardım kuruluşlarını paravan yapıp hayırsever kişiler görünümü altında bu amaca hizmet etmek kendileri açısından daha verimli sonuçlar doğurmaktadır. Masonluk, esas itibariyle Yahudi olmayan birtakım insanları bir gizli dernek çatısı altında toplayıp, eğiterek, onları herhangi bir sahada Yahudiliğe ve Yahudilik ideallerine hizmet eder hale getirmek için verilen bir tedris usulüdür.
Siyonistler Yahudilik kavramıyla beraber, Siyonizm hedeflerinin insanları ilk planda ürkütebileceğini düşünerek kendi tanımlamalarıyla, toplum içerisinde başarılı olmuş, meslek sahibi, zengin, saygılı kişilerle, kardeşlik, dostluk, barış gibi insanlara sıcak gelen kavramlarla Masonluk bünyesinde ve Rotary, Lions, Liones gibi kulüpler aracılığıyla çalışmalarını sürdüregelmişlerdir. Böylece hem Siyonist hedefleri ilk planda öne çıkarmamış olmak ve hem de Yahudi olmayan insanlar vasıtasıyla Yahudilik ideallerine hizmet ettirmiş olmak amacını gerçekleştirmişlerdir. Ütopist mahiyette insanlık, dünya vatandaşlığı, enternasyonalizm gibi kozmopolit ilkeleri benimsediğini iddia eden, ancak aynı teşkilat mensuplarını kardeş gören ve teşkilat içindekilere yardımcı olan inanç ve vicdan hürriyeti mücadelesinde bulunmakla beraber, Masonluk imanını benimsetmek isteyen umumiyetle liberal, kapitalist, kendi inancına uymak şartıyla imtiyazlı oligarşik olmakla beraber sözde demokrat görünen ehliyet, liyakat, fazilet esaslarına, Mason kardeşliğini tercih eden malî imkânları ve elemanları geniş bir teşkilata sahip, disiplinli, otoriter, beynelmilel hüviyetteki bu kurum, gizli, esrarengiz birtakım gelenek ve sembollere sahip bulunuyor. Bu sembollerin köklerinin üçgen, nur, altı köşeli yıldız, akasya, duvarcılık, hirammabet şekli vs. eski Mısır ve Yahudi geleneklerine dayandığı Masonluk yayınlarında belirtilmiştir. Masonluk, insanlığı bir bütün olarak görmek istemesine rağmen yalnız birbirini kardeş tanıması, ehliyet, liyakat vb. vasıflar yerine locaya mensup olduğu için himaye görmesi, bir tehlike anında veya bir yardım isteğinde kendi milletine karşı da olsa, loca mensubunun yardımına yönelinmesi, kozmopolit mahiyeti, biricik hakikatin yalnız Masonluk ilkelerinde görülmesi, zaman zaman din ve milliyet aleyhindeki tutumu dolayısiyle, localarda Yahudilerin, dönmelerin bilhassa önemli mevkilerde bulunması gibi sebeplerle, itirazlara uğramış ve Yahudi emellerine, ülkülerine vasıta olduğu İsrail devletinin kurulması için bir araç olarak kullanıldığı ve Yahudiliğin beynelmilel himayesinin arka planda bulunduğu ileri sürülerek tenkid edilmiştir . 1717 de kökleri çok eski olduğu halde İngilterede kurulup geliştirilen Masonluk, İngiltere Yahudileri yanında, İngiliz Emperyalizminin sömürgeciliğinin yanında, her tarafta ajanlar, sempatizanlar, aldatılanlar, yanıltılanlar elde ederek gelişmiş ve İngiliz uyduluğuna bilerek bilmeyerek hizmete sevkedilmişlerdir. Aynı şekilde Amerikada da Mason localarına Yahudiler kesinlikle hâkimdir. Orada da ticarî, iktisadî, siyâsî mevki sahip olmak isteyenler onun desteğine muhtaç hale getirilmişlerdir. 1822 - 1884 yıllarında ilân edilen Anayasa ve arkasından yapılan seçimler sırasında meclis tutanakları gözden geçirilirse, Rumların, Ermenilerin ve diğer azınlıkların nasıl çıkar ve bölünme doğrultusunda gayret sarfettikleri anlaşılır. Bu konuda önemli rolü bulunan Mithat Paşanın kimliği bir hayli enteresandır. Macaristanlı bir hahamın oğlu olan Mithat Paşa, Türk devletinde yenilikler yapmağa başlamıştır. Yahudi prensiplerine dayanan mektepler açtırmış ve mekteplerde ihtilacı doktrinleri öğretmiştir. Mithat Paşa, Jön Türkler partisini kurmuştur. Bütün Avrupada kendi sırdaşı olan Simon Deutchun talimatıyla yapılmıştır. Sultan Abdülazizin katli, Mithat Paşanın gözü önünde gerçekleştirilmiştir . 3 Kasım 1839 Sultan Abdülmecidin tecrübesizliğinden istifade eden Mustafa Reşit Paşanın gayretiyle Tanzimat Fermanı ilân edildi. Bunun üzerine yabancı kuruluşlar, azınlıklar kuvvetlendi. Bu hareketi benimseyenlerce buna Tanzimatı Hayriye adı takıldı. Kozmopolitlik, yabancı etkisi ve aşağılık duygusu yayıldı. Bu sebeple buna Tanzimatı Şerriyye diyenler de vardır. Tanzimatı ilân eden Mustafa Reşit Paşa, İskoçya Mason locasına mensup bir kimseydi . Masonluktaki Tanrı anlayışı Deist bir anlayıştır. Deizm ise İslâmlık, Hristiyanlık, Musevilik gibi semavî dinlerdeki Allah inancına bir reaksiyon olarak ortaya çıkmıştır. Bu anlayışa göre, kainatı aşan bir varlık vardır. Fakat insanoğlu bu varlığı tam manasıyla bilemez. Onun için bu varlığa yakarılmaz, ondan birşey istenmez ve onun insanları sevmesi, imtihan etmesi beklenemez. Böyle olunca ahiret düşüncesi ve öldükten sonra dirilmek fikri de iptal edilmiş oluyor. Deist anlayışı biraz daha ileri götürdüğümüzde Ateizm noktasına gelirsiniz. Zaten özellikle Fransız locasına kayıtlı Masonlarda bu anlayış yaygındır . Sion kelimesi Allahın krallığı manasına gelir. Tevrattaki üstün ırkla alâkalı ayetler Siyonizm fikrinin temellerini teşkil etmektedir. Yahudilerin Allahın seçmiş olduğu millet olduğu yolundaki söylentilerin kaynağı Tevratta çeşitli bablar içerisinde yer almaktadır. Bunlardan iki tanesi aşağıdaki şekildedir

* Ben dedim Siz ilâhlarsınız ve hepiniz Yüce Allahın oğullarısınız. Kalk, ey Allah ey oğullarımyeryüzüne hükmet. Zira, milletlerin hepsine sen varis olacaksın *[Mezmur Bab. 82, Âyet. 68]

* Çünkü sen Allahın Rabbe Mukaddes bir kavimsin. Allahın Rab, yeryüzünde olan bütün kavimlerden kendisine has kavim olmak üzere seni seçti * [Tesniye Bab. 7, Âyet 6 ]

Yukarıdaki yanlış ve dine aykırı sözde Tevrat ayetlerine daha yüzlercesini eklemek mümkündür. Bütün bunlar da göstermektedir ki, Masonluk azmış ve gözü dönmüş Yahudinin Siyonist menfaatleri doğrultusunda ülkelerin yetişkin insanlarını kendine hizmet ettirerek ideallerini gerçekleştirmek yolundadır denilebilir.

Yakın Tarihimiz ve Siyonizm

SEBA MELİKESİ
13-10-2009, 17:41
TÜRKİYE'DE MASONLAR
(YA DA TAPINAK ŞÖVALYELERİ)

Masonluğun Türkiye'de ortaya çıkışı 19. yüzyılın ortalarına kadar uzanmaktadır. Türkiye'de masonluk tarihi konusunda yapılan ciddi çalışmalarda genellikle 5 dönemden söz edilmektedir. Bunların birincisi "1909 yılı öncesi" dönemdir. Bu dönem, Osmanlı İmparatorluğu içerisinde bir takım locaların kurulduğu, ancak özellikle Sultan Abdulhamid'in sistemli çalışmaları dolayısıyla bunların bir türlü toparlanamadıkları dönemi kapsamaktadır. Mason locaları bu dönemde dışa bağımlıdır ve yönetim mekanizmaları da yabancı localar tarafından belirlenmektedir.

Türk masonluğunun ikinci dönemi "1909-1935 yılları arası"nı kapsar. 31 Mart (13 Nisan 1909) ayaklanmasının ardından Abdulhamid'in tahttan indirilmesi ile başlayan bu dönemde masonlar siyasi iktidarı ele geçirmiştir. Yurt dışından yönetilen mason locaları, halktan gelen tepkiyi hafifletmek amacıyla göstermelik olarak ilk kez milli bir kimliğe bürünmüşlerdir. Bu dönemin başlarında masonların kontrolündeki İttihat Terakki Cemiyeti ön plana çıkmıştır.

Üçüncü dönem "1935-1948 yılları arası" dönem olarak bilinir. 1935 yılında Atatürk'ün, kökü dışarıda ve zararlı kuruluşlar olduğunu söyleyerek locaları kapatması üzerine masonluk Türkiye'de "uyku" dönemine girmiştir. Ancak bu 13 senelik uyku döneminde masonlar faaliyetlerini Halkevlerinde sürdürmüşlerdir.

Türkiye'de masonların örgütlenmeleri "1948-1966 yılları arası"nda yeniden canlanır, ancak masonlar bu dönemde Fransız ve İskoç ritleri paralelinde ikiye bölünmüşlerdir.

Son dönem olarak da kabul edilen ve "1966 yılı ve sonrası"nı kapsayan dönemde masonlar, bölünüp iki farklı çatı altına girdikten sonra, faaliyetlerini sürdürmeye devam ederler. Günümüzde de hala bu durum geçerlidi

Tanzimat, Mustafa Reşit Paşa ve August Comte

Masonluğun Osmanlı topraklarında ilk ciddi çıkış denemesi, 1839 Tanzimat Fermanı dönemindedir. Gerçekte mason localarının ilk kuruluşları biraz daha gerilere gitmekle beraber bunlar pek etkili olamamış, ilk localar iyi bir örgütlenmeye ve ciddi bir faaliyet içine girememişlerdir.

Bu dönemde masonluğun parlayan yıldızının ise, Tanzimat Fermanı'nın da mimarı olarak bilinen Mustafa Reşit Paşa olduğu söylenir.

Masonik kaynakların bildirdiğine göre, Mustafa Reşit Paşa, ilk kez Londra'da masonlarla bağlantı kurmuş ve 1830'lu yıllarda tekris edilerek örgüte katılmıştır. Hangi locada tekris edildiği ise tam olarak bilinmemektedir. Türkiye'deki masonların yayın organı Mimar Sinan dergisi, Mustafa Reşit Paşa'dan şöyle söz eder:

"Doğru gördüğünüz yolda sizden daha kudretli olanlarla mücadele etmeniz gerekiyorsa rahat ve fütur gerektirmeksizin, düşünceye karşı savaşınız. Hak bellediğimiz yolda tek başına olsanız ilerleyeceksiniz. İçtihatlarınızı hiçbir zaman gizlemeyeceksiniz." (Bu) Telkin, Mithat Paşa ve daha pek çok masonun kabul ettiği gibi Koca Reşit Paşa'nın da yaşantısının önderi, buyruğu değil midir? Kendi idam talebini padişaha götürürken, Hattı Hümayun'u okumaya giderken, Hattı Hümayun'u okurken, dimdik, kendine güven içinde, kendini bilen, yaptığını, yapmak istediğini bilen, gerekirse başını verebilecek kararlı Koca Reşit Paşa, yukarki ritüelik emirlerin insanı değil midir? 135 yıl önce Gülhane Meydanı'nda Hattı Hümayun'u tam bir cesaretle okuyarak insanlık ve millet yolunu aydınlatmak üzere yaktığı nurun aydınlığını hala görmekte olduğumuz büyük kardeşimiz Koca Reşit Paşa'nın hatırası önünde saygı ile eğiliyoruz.

Jön Türkler, İttihat Terakki ve Masonlar

Tanzimat devrinden sonra I. Meşrutiyet gelir. Bu kısa dönemin hemen ardından da, 36 yıl sürecek olan Sultan Abdülhamid devri başlar. Abdülhamid meşrutiyet yönetimini kaldırmış ve ülkeyi kendi yönetimi altında tutmuştur. Bazı tarihçiler bu nedenle Abdülhamid devrini "istibdat" (baskı) dönemi olarak kabul etmeye ve kötülemeye eğilimlidirler. Oysa gerçekler farklıdır.

Sultan Abdülhamid, dağılmanın eşiğine gelmiş olan imparatorluğu, 1876'den 1909'a dek büyük bir diplomatik denge politikası ile ayakta tutmuş ve ölümcül savaşlara girmekten korumuştur. Dahası, yönetimi boyunca Osmanlı'nın idari sisteminde, yargısında, eğitim sisteminde, askeri düzeninde ve daha pek çok alanda çok önemli reformlar gerçekleştirmiştir. Sonradan İstanbul Üniversitesi haline gelecek olan Dar-ül Fünun (Bilim Yurdu) onun zamanında açılmıştır. Ülkedeki telgraf ve demiryollarının temeli onun zamanında atılmıştır. Cumhuriyeti kuran kuşak, Büyük Önder Atatürk de dahil olmak üzere, Abdülhamid'in açtığı modern okullarda eğitim görmüş ve yetişmiştir. Abdülhamid'in rejiminin "kanlı" olduğu iddiası ise gerçek dışıdır. En şiddetli muhaliflerine bile idam değil, sürgün cezası öngören bir padişah için böyle bir tanım yapmak, en hafif ifadeyle haksızdır.

Bütün bu gerçekleri göz ardı eden "Abdülhamid düşmanlığı"nın gerçek nedeni ise, bu büyük Sultan'ın dindar bir Müslüman oluşu ve Osmanlı'yı İslam ahlakının gereğine göre yönetmiş olmasıdır.

Abdülhamid'in 40 yılı bulan rejimi sırasında ona muhalefet eden aydınlar ise "Jön Türkler" (Genç Türkler) olarak bilinirler. Jön Türkler ortak bir fikriyata sahip değildirler, aralarında İslami duyarlılığa sahip olanlar da vardır. Ancak çoğu, Batılı felsefe, ideoloji ve sistemleri benimsemiş ve Osmanlı'nın kurtuluşunun bunları benimsemekten geçtiğini sanan kimselerdir. Çoğu iyi niyetli olmasına, ülkeyi kurtarma hayaliyle yola çıkmasına rağmen, savundukları fikirlerin önemli bir bölümü yanlıştır ve nitekim Abdülhamid'i devirdikten sonra ülkeyi sadece bir on yıl içinde yıkmaları, bunun tarihsel bir kanıtı olmuştur. Jön Türkler'in bir fraksiyonu olmasına karşın, 1910'dan itibaren bu hareketin tümüne egemen olan, 1913'ten itibaren de ülkenin tek gerçek yöneticisi haline gelen İttihat ve Terakki Partisi, "Abdülhamid karşıtlığı"nın Osmanlı'yı iyiye götürmediğinin ispatıdır.

Jön Türkleri ve İttihatçıları yukarıda sözünü ettiğimiz "Batılı felsefe, ideoloji ve sistemlere" yönelten etkenlerin başında ise, bu hareketlerin içindeki masonik etken gelmektedir.

Paris'te yayınlanan Le Temps gazetesinin 20 Ağustos 1908 tarihli sayısında, Selanik'teki iki önemli İttihatçı, yani Refik Bey ve Binbaşı Niyazi ile yaptığı röportajda verilen bilgiler, masonluğun bu hareket içindeki etkisini göstermektedir:

Mülakatı yapan gazeteci İttihad-ı Terakki'nin 1905 ila 1908 tarihleri arasında masonluktan ne kadar yardım gördüğüm ve etkilendiğimi sordu. Verilen cevap ilginçtir ve şu şekilde özetlenebilir. Masonluk ve bilhassa İtalyan masonluğu bize manen destek oldu. Selanik'te Müteaddit localar faliyette idi. Hakikatte İtalyan locaları İttihat Terakki'ye yardımcı oldular ve bizleri korudular. Çoğumuz mason olduğumuz için genelde teşkilatlanmak için localarda toplandık. Üyelerimizi de genelde localardan seçmeye çalışırdık. Localardaki faaliyetlerimizden İstanbul şüphelenmeye başladı ve birkaç hafiye localara sızmayı başardı.62

2. Meşrutiyet'in ilanından sonra İstanbul'a gelen Balkan Komitesi'nin kurucusu Roden Buxton ise, İttihat Terakki Cemiyeti'ne giriş töreninin, masonluğa giriş töreninin bir kopyası olduğuna dikkat çekmiştir:

Cemiyete katılmak isteyen adaya, önce büyük bir sır açıklanacağı bildiriliyor ve güvenilirliği araştırıldıktan sonra yemin ettiriliyordu. Bundan sonra kabul safhası geliyordu. Üye adaylarının gözleri bağlanıyor, ardından adaylar bilinmeyen bir odaya götürülüyor ve gözleri açıldığında kendilerini loş bir odada, kara maskeli üç yabancı karşısında buluyorlardı. Burada her aday yemin ediyor, kılıca elini basıyordu. Bu yeminde sırları gizleyeceği ve cemiyete ihanet edenler yakınları, sevdikleri bile olsa öldüreceği gibi hususlar vardı. Haberleşme ise kuryeler arasında sağlanıyordu.63

İlhami Soysal da masonluk ile İttihatçılık arasındaki ilişkiye ayrıntılarıyla değinmiştir:

Selanik'teki Makedonya Rizorta Locası ve Veritas Locası başlangıçta içindeki Türkler azınlıkta olmasına karşılık giderek Türklerin denetimine geçmiş ve İttihat Terakki Cemiyeti'nin bir noktada kaynakları olmuşlardı. İttihat Terakki Cemiyeti'nin önderleri Talat Paşa, Mithat Şükrü Bleda, Kazım Paşa, Manyasizade Refik, Kazım Nami Duru, sonradan Muş milletvekili olan Binbaşı Naki, Drama Jandarma Komutanı Hüseyin Muhittin, Maliye müfettişi Ferit Aseo, Makedonya Rizorta locasındandırlar. Emmanuel Karasu, sonradan Bahriye nazırı olacak Cemal Paşa, Faik Süleyman Paşa, İsmail Canbolat, Gümülcine Mebusu Hoca Fehmi Efendi, Mustafa Doğan, sonradan Babıali baskınında vurulan Mustafa Necip ise Veritas locasında uyanmışlardır. Sonradan Sadrazam olacak Talat Paşa ile Binbaşa Naki Bey hem Makedonya Rizorta Locası'nda hem de bu Veritas Locası'nda çalışmalara katıldılar.64

Selanik'te bu gelişmeler olurken, masonlardan büyük bir tehlikenin geleceğini hisseden Abdülhamid, mason localarını denetim altına almaya çalışmıştır. Localarda neler konuşulduğu ve oradaki yapılan faaliyetlerin içeriği konusunda bir haber alma sistemi kurmuştur. Üstad mason Kemalettin Apak, o dönemleri kendi bakış açısından şöyle yorumlar:

Masonluk ve masonlar aleyhindeki sistemli takibat 2. Abdülhamid zamanında çok sıkılaşmıştır. Sultan Abdülhamid masonlardan korkmakta idi. Şunu da ilave edeyim ki Abdülhamid'in masonlardan korkması haksız çıkmadı. Filvaki fani mason olan Beşinci Sultan Murad, 28 senelik mahbes hayatından sonra 1904 yılında ebediyet maşrıkına intikal etti. Böylelikle Sultan Abdülhamid bu kabustan kurtulmuş oldu. Fakat birazdan arzedeceğim veçhile, üç dört sene sonra Rumelideki masonların büyük bir rol oynadıkları yeni bir hareket hürriyet ve meşrutiyet nurunu memleket ufuklarında parlattı. 1908 yılında Abdülhamid'e zorla kabul ve ilan ettirilen ikinci meşrutiyetin nurlu meşalesini tutan eller ve öncüler birer masondu... Şunu da belirtmek lazımdır ki, Abdülhamid yalnızca İstanbul'da masonları takip edip buralara serbesti vermiş değildi. Tazyikler bu bölgeye (Rumeli'ye) de şamildi. Bilhassa Selanik'te locaların kapılarında kıyafet değiştirmiş memurlar bekletilir ve kimlerin girip çıktığı kontrol edilirdi. Fakat ne de olsa sarayın İstanbul'daki nüfuzu ve ceberrutu buralarda sökmüyordu. Çünkü Selanik, Kosova ve Manastır vilayetlerinde ecnebi kontrolü mevcut idi.65

Kısacası masonluk, Osmanlı'nın son yarım yüzyılına damga vuran Abdülhamid-Jön Türk çatışmasında Jön Türklerin yanında yer aldı ve bu hareketin içinde büyük bir güce ulaştı. Bu, masonluğun siyasi etkisi-daha doğrusu zararı-idi. Örgütün daha kalıcı olan etkisi ve zararı ise, Avrupa'daki biraderlerinden öğrendiği materyalist felsefeyi Türk toplumuna empoze etmek oldu.

Bir "örnek" üzerinde incelemede bulunmak, masonluğun söz konusu materyalist felsefesinin ne boyutlara uzandığını gösterebilir.


Osmanlı Döneminden Din Karşıtı Bir Mason: Abdullah Cevdet

İttihat ve Terakki'nin kurucuları arasında yer alan Abdullah Cevdet, dine karşı yürütülen savaşın Türkiye'deki ilk öncülerinden biriydi. Toplumu dinden koparmak için kapsamlı bir "dünya görüşü" oluşturmuştu. Ona göre, modern uygarlığın temeli din dışı bir kültüre dayanmalıydı. İslam ise, sözde "ilerlemeye engel olduğu" için toplumsal yaşamın tümüyle dışına çıkarılmalıydı.

Abdullah Cevdet, adını asıl olarak İttihat Terakki Cemiyeti'nin kuruluş aşamasında duyurdu. Kendisi gibi İttihat Terakki'nin kurucularından olan mason İbrahim Temo'nun görüşlerinden etkilendi. Temo'nun kendisine vermiş olduğu Felix Isnard'ın Ruhçuluk ve Maddecilik ve Louis Büchner'in Madde ve Kuvvet adlı kitaplarını okuyarak materyalizme ilk adımı attı. "Biyolojik materyalizm" konusunda yazmış olduğu yazılardan dolayı dindar kesimden kuvvetli tepkiler aldı..66

Cevdet, Darwin'in evrim teorisinin büyüsüne de kapılmış ve o dönemlerde Avrupalı ırkçılar arasında çok popüler olan "öjeni" (bir ırkın seçmeli çiftleşme yönetimiyle genenik olarak iyileştirilmesi) kavramından etkilenmişti. Tanzimat'tan Cumhuriyet'e Türkiye Ansiklopedisi Abdullah Cevdet'in görüşlerini şu şekilde özetler:

Abdullah Cevdet'in biyolojik materyalizminin diğer bir özelliği de, toplumsal elit yaratmada elverişli bir teorik açıklığa sahip oluşudur. Ernest Haeckel'in tüm canlıların evrimleşmesi sürecindeki eşitsiz gelişim ilkesi ve Darwin'in doğal eleme teorisi, Abdullah Cevdet'e bazı insanların eğitim yoluyla diğerlerinden farklılaşarak seçkinleşebileceği ve toplumsal ilerlemenin ancak bu seçkin kadronun öncülüğünde gerçekleşebileceği inancını vermiştir 67

Abdullah Cevdet 1903 yılında 25 sene boyunca aralıksız olarak yayınlanacak İçtihat dergisini çıkarmaya başladı. Bu dergi aracılığıyla İslam'a ve Hz. Muhammed'e sürekli sözlü saldırılar ve iftiralar içeren yazılar yayınladı. Abdullah Cevdet Şubat 1909'da masonların desteği ile "İçtihat Evi" adında bir yayınevi kurdu. Bu yayınevinde çıkarmış olduğu bir dizi kitap, halk arasında büyük reaksiyonun oluşmasına neden oldu ve önce yayınevi, ardından da İçtihat dergisi kapatıldı. Abdullah Cevdet'in mahkumiyeti ve derginin kapatılması dönemin bir gazetesine şu şekilde yansımıştı: "Dinimize tecavüz edenlere ibret-i müessire: Abdullah Cevdet Bey, bir makalesinde Din-i Mübin-i Muhammediye'ye tecavüz ettiğinden dolayı iki sene hapse mahkum oldu."68

Kapatılma kararının hemen adından İştihat, İşhad, Cehd dergilerini çıkardı. Bir süre İkdam ve Hak gazetelerinde başyazarlık yaptı. Yapmış olduğu İslam'a saldıran yayınlar yüzünden Meşrutiyet döneminde Şeyh-ül İslam'dan birkaç kez uyarı aldı.

Abdülhamid'in tahttan indirilmesine yardımcı oldu. Fakat kendisi açısından ortamın hala güvenli olmadığını düşünerek uzun süre ülkeye geri dönmedi. Döndüğünde ise İttihatçılar tarafından Sağlık Umum Müdürlüğü'ne getirildi. Ancak bu görevinde de aykırı fikirleri ile kısa sürede göze battı. Kadınlara ilk kez genelev vesikası verilmesi uygulamasını başlatınca, halktan gelen tepki üzerine hükümet tarafından görevinden azledildi.

Abdullah Cevdet'in telif ve tercüme 70'e yakın eseri vardır. Bunların arasında din aleyhtarı propagandanın en yoğun olduğu kitap, Fransızca'dan tercüme ettiği Aklı Selim'dir. 19. yüzyılın tüm köhne ateist safsatalarının ısrarla işlendiği bu kitabın önsözünde Cevdet, tapındığı "ilah"ın "hürriyet", "fazilet" gibi Hümanist kavramlar olduğunu şöyle anlatır:

Aklı Selim, kudsi bir isyandır ve bunu gönüllerde gezdirmek aşkının ateşi hiçbir zaman söndürülemeyecektir. Promethe, Kafkas dağlarında değil, gönül dağlarındadır ve zincirlerini kırmıştır. Mabudumuz (İlahımız) fazilettir. Amali fazilet ise hürriyetsiz mümkün değildir. Hürriyetlerin akdem ve akdesi fikir ve vicdan hürriyetidir. Bu tercümenin mevzuu bir ubudiyet ve ibadettir; hürriyet ilahına bir ubuduyet ve ibadettir.69

Abdullah Cevdet Fransız materyalistlerin görüşlerini incelerken Fransız yazar Gustave Le Bon'un etkisinde kaldı. Le Bon'un fikirleri doğrultusunda geliştirdiği "Türk ırkının damızlık erkek yolu ile ıslah edilmesi projesi" ise onu tekrar ülke gündemine getirdi.

Abdullah Cevdet'in inançlı bir aileden gelmesine rağmen, ömrünü dine karşı mücadele etmekle geçirmesi son derece ilginçtir. Osmanlı'nın son devrinde masonik öğretiyle zehirlenen bir neslin en radikal temsilcisi olan Abdullah Cevdet'in cenaze namazı dakıldırılmamıştır. Şu anda hayatta olmayan tarihçi İbrahim Hakkı Konyalı, Abdullah Cevdet'in cenaze törenini şu sözler ile anlatır:

Abdullah Cevdet Allah'a inanmadığını söylüyordu. İslam harflerinin şiddetle aleyhinde bulunuyordu. Dini değerlerin çoğuna karşı olduğunu yazıp söylüyordu. İşte bu adam ölünce cenazesi Ayasofya Camii'ne getirildi. Öylece musalla taşında duruyordu. Hocalar da namaz kıldırmaya yanaşmıyorlardı. Bunun üzerine cenaze, belediyenin bir arabasına konularak götürüldü

SEBA MELİKESİ
13-10-2009, 17:42
İŞTE MASON LİSTESİNDEKİ ÜNLÜLER
Simurg Kitabevi tarafından geçtiğimiz hafta sonu düzenlenen ‘Bir Masonun Evrak-ı Metrukesi’ müzayedesinden son anda çıkarılan, Türkiye’nin en ünlü masonlarından Aydın Bilge’nin terekesi, masonlarla ilgili sır perdesini aralıyor.

Masonlar ve masonluk tarihi açısından çok önemli evraklar, masonların sır olarak tuttukları ‘üstad’ ve yeni katılanlar için yemin metinleri, üye fotoğrafları, aile bilgileri, adres ve telefon numaralarının bulunduğu kayıt defterleri, şükran belgesi, sertifika, katılma şartları, mason adayların doldurduğu formlar, sosyal faaliyetler ve rotary kulüpleriyle ilgili bilgiler ile bültenlerden oluşuyor. Sevgi Locası’na ait belgelerin büyük çoğunluğunun loca dışına çıkarılması yasak. ZAMAN’ın ulaştığı belgeler ışığında masonların örgütlenmesini, yemin yöntemlerini, gizlilik ve disiplin anlayışlarını, tüzüklerini ve masonluğu yaymak için izledikleri yolu bir dönem Sevgi Locası’nın genel sekreterliğini yapan Aydın Bilge’nin kendi el yazısından öğrenmek mümkün.

Kayıt Defterleri’nde Türkiye’den pek çok ünlü ismin adı ve fotoğrafı yer alıyor. Bunlardan bazıları şöyle: Üstad Cemil Sena, Nafiz Enen, Hürriyet Gazetesi’nin eski sahibi Erol Simavi, Süleyman Demirel’in cumhurbaşkanlığı döneminde başdanışmanı olan Prof. Dr. Bozkurt Güvenç, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti eski Başkanı Nail Güreli, 27 Mayıs 1960’tan sonra oluşturulan devrim hükümetinde sanayi bakanlığı yapan, Türk Eğitim Vakfı kurucularından Şahap Kocatopçu, M. Ali Berkman, yazar Oğuz Atay’ın hocası Mustafa İnan, Bütün Türkiye dergisinin yazarı ve Türkçe Kur’an-ı Kerim’i hazırlayan Osman Nebioğlu, Vakko’nun sahibi Vitali Hakko, Topkapı Sarayı Müzesi eski Müdürü Hayrullah Örs, ünlü Roma hukuku Profesörü Ziya Umur, yazar İskender Ohri, emekli Amiral Burhanettin Erinkul, Şanar Yurdatapan’ın kuzeni Can Arpaç, Star TV’nin ilk genel müdürü Yekta Okur.

Kapağında ‘Her Rotaryen Bir Büyükelçidir’ yazan Topkapı Rotary Kulübü’nün 1991-92 yönetim kurulu çalışma raporunda ise ilginç detaylar var. Yeni mason adaylarının basın, spor, sanat ve sinema kesiminden seçilmesi, yaş ortalamasının aşağıya çekilmesi gibi kararlar bulunuyor. Masonlar arasında tanışıklık ve dostluğun gelişmesi için ‘ocakbaşı’ toplantılarının yapılması gerektiğini, bunun için de masonların 6’şar kişilik gruplara ayrıldığı, bu kararın da “ev sahibinin misafir davet etmesine imkan yaratmak için” alındığı belirtiliyor. Altı kişilik listelerde üst dereceli masonun ismi, altında ise diğer masonların ismi ve telefon numaraları yer alıyor. Yine çalışma raporunda çevre kirliliği, kimsesiz çocuklara sahip çıkılması, huzurevlerindeki Rotary Ann’lerin ziyaret edilmesi gibi sosyal sorumluluklar üyelere hatırlatılıyor.

‘Bir Masonun Evrak-ı Metrukesi’nden çıkan ilginç belgelerden biri de yeni mason adayları için doldurulan ‘Tahkik Levhası’. ‘Tahkik Levhası’ndaki yaklaşık 20 sorunun bazıları şunlar: “Din, felsefe ve toplum meseleleriyle ilgileniyor mu? Mason olmayı neden istiyor? Devam ve aidat gibi hükümleri yerine getirmeyi taahhüt ediyor mu? İçtimai hayattaki mevkii ne? Hürmet görüyor mu? Sabıkalı mı? Masonluktan şahsı, cemiyet namına ne bekliyor? Masonluğa uyabilecek kabiliyeti var mı?”

Üzerime gelirlerse tıpkıbasım yayınlarım

Simurg Kitabevi’nin sahibi İbrahim Yılmaz, ‘Bir Masonun Evrak-ı Metrukesi’nden sonra çıkarılan gürültüden memnun gözüküyor. Bir mason locasına ait belgeleri 1994’te bir hurdacıdan alan Yılmaz, Aydın Bilge’nin özel yazışmaları ve fotoğraflarının da bulunduğu bazı evrakları ayırdıktan sonra bu belgeleri satışa çıkardı. Ancak müzayedenin yapılacağı gün Ertuğrul Özkök’ün yazısı işi karıştırdı. Bilge’nin ailesi avukatlarıyla beraber Yılmaz’ın yanına geldi. Bundan sonrasını Yılmaz şöyle anlatıyor: “Bilge’nin eşi, ‘Vicdanınız varsa bunları satmayın.’ diyerek yalvardı. Evrakları listeden çektim. Ama sonradan ‘Yılmaz korktu’ şeklinde dedikodular kulağıma geldi. Eğer biraz daha üzerime gelirlerse tüm evrakı tıpkıbasım yapıp yayınlayacağım.”


Mason oldukları bilinmiyor ama çok önemli mevkideler

Aydın Bilge ailesinin İstanbul Lion Otel’de düzenlenen müzayede öncesi “dava açarız” uyarısı üzerine İbrahim Yılmaz elindeki mason evraklarını satıştan çekti. Aydın Bilge’den kalan defter ve matbu eserlerde masonluğu deşifre olmuş isimlerle birlikte bugüne kadar adı masonlukla yan yana gelmemiş birçok isim yer alıyor. 1970′li yıllara ait kayıtlarda mason locası üyesi olarak belirtilen isimlerin çoğu ölmüş; ancak aralarında yaşayanlar mevcut. Kırmızı kaplı defterde tanınmış isimler olarak trafik kazasında hayatını kaybeden dergici Ercan Arıklı, Erol Simavi, Nail Güreli, Selçuk Erez, Yaşar Ülkümen’in yanı sıra; Alpaslan Koyunlu, Hüsamettin Arkan, Saim Sayar, Behiç Başak, Ersin Kocaoğlu, Rauf Ozan, Nejat Çetingöz, Yaşar Malta gibi kamuoyunda tanınmayan birkaç yüz isim yer alıyor.

Kültür (Locası) başlıklı sayfadaki isimlerden bazıları da şöyle: Sebahattin Dağlıkılıç, Atilla Büyük Tuncay, Mehmet Oksal, Ulvi Çetinkaya. Erenler Locası başlığı altındaki isimler ise şunlar: İskender İrde, Ahmet İnal, Ahmet Akkan, Erdoğan Onart, Sami Bay, Muhittin Darga, Sakıp Gökçay, Mutlu Eryar, Bahadır Menge, Ethem Okçuoğlu, Selahattin Güven, Erdoğan Faysal. İsim olarak çok ünlü olmasalar bile listelerde yer alan kişilerin toplumda önemli mevkilere sahip oldukları ilk bakışta anlaşılıyor. Bazıları hakkında ise hiçbir bilgi bulunmuyor. Bazıları da Türkiye’nin ünlü aileleriyle aynı soyadı taşıyor.

Gizli kalan yemin

Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası’nın ‘Üstad Mason Yemini’ şöyle: “Ben, … Yücelerin Yücesi’nin huzurunda ve burada toplanmış üstad hür masonlar önünde yemin ederim ki; bana verilecek üstadlık sırlarını, çıraklara, kalfalara ve mason olmayanlara açıklamayacağım. Görev ve prensip ilkesine bağlı kalarak, işaretlere ve çağrılara karşılık vereceğim. İşte ve sözde beş doktrin ilkesine bağlı kalacağım. Bir üstad masonun şeref ve namusunu, kendi şeref ve namusum gibi benimseyerek koruyacağım. Bu yeminimi yerine getirmede Yücelerin Yücesi yardımcım olsun.” (ZAMAN)

Kapalı kapılar ardındaki ünlü masonlar

Peki, bir diğer adı da 'Biraderler' olan 'Masonlar' kimdi? Yıllar yılı herkes onları merak etmiş, kimileri kuşku ile bakmış, kimileri de gıpta ile. Buna karşın masonlar da ortaya çıkmayarak hep kapalı kapılar ardında kalmayı tercih etmişti. Ta ki, 26 Nisan 1999 yılında, masonların Büyük Üstadı Şair Talat Akev, Türk masonluğunun 90'ıncı yılı dolayısıyla İstanbul Beyoğlu'ndaki dernek binalarını basına açıp, sohbet toplantısı yapana kadar.

O gün, 8 büyük şehirde 160 loca, 12 bin üyeleri olduğunu açıkladılar. Yıllardır dinsiz denilen masonların, dinsiz olmadıklarını, masonluğun Tanrı inancını şart koştuğunu söylediler. Bir kişinin masonluğa kabul edilirken Loca'da Tevrat, İncil ve Kuran üzerine yemin ettiğini anlattılar.

Sohbet toplantısında, merak edilen ünlü Türk masonların isimlerinden örnekler de verilmişti. Zaten Zeki Alasya, "Dünya değişiyor. Masonluk dünyanın her yerinde serbest ve gözler önünde. Türkiye'deki açılımı da olumlu karşılıyorum" diyerek mason olduğunu açıklamıştı. Açıklanan liste de kimler yoktu ki? Sinemanın unutulmaz 'Kral'ı Ayhan Işık, Türk İslam sentezi peşinde koşan Şeyhülislam Musa Kazım Efendi ile Hayri Efendi, din adamlarından İmam Haşim Veli ile İmam Mustafa Hafız Şükrün, padişah 5. Murat ile kardeşleri.

Ayrıca Talat Paşa, Cavit Bey, Doktor Nâzım, Bahattin Manastırlı gibi İttihatçılar, Selanik'te 'Macedonia Risorta' locasının üyesi idiler. Atatürk'ün Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ile İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, Büyük Millet Meclisi Reisi Kazım Özalp ile İsmet İnönü'nün özel doktoru Mim Kemal Öke, eski başbakanlardan Hasan Saka ile Suat Hayri Ürgüplü de masondu. En önemlisi Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın bir şiiri uğruna hapishaneye girdiği Ziya Gökalp de, tıpkı ünlü yazarlarımız Mehmet Emin Yurdakul, Reşat Nuri Güntekin ve Enver Ziya Karal gibi masondu.


Kaynak:
Tempo dergisi-Erdal İpekeşen

agbi
13-10-2009, 22:32
Talib nerelerdesin ?