PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Aşk Masalı!!!



ArZu
26-03-2008, 15:24
Aşk Masalı
http://img85.imageshack.us/img85/2262/fircasizkp9.jpg
Ben aşk...
Kalbin kafesindeki deruni büyünüz. Vakitsiz yollara düşüp aradığınız, tam buldum derken kaybettiğiniz mahrem-i esrarınız. Gah bir irem bahçesi gah bir mahbes yerine koyduğunuz... Hayatınızın en serin barınağı saydığınız gül kokulu eyvan. Her aşık için adım başka başkadır. .Bir adım aşk, bir adım yalnızlık, bir adım acı, bir adım mutluluk ve bir adım firak...
Bütün yola çıkmış sevdalara ben kılavuzluk ederim. Önceleri yol kenarlarında hanım elleri kokar, mor menekşeler selam durur bana.
Aşıklar hep benim adımı söylerler.Adımı ağızlarına pelesenk ederler. Tatlandırırlar. Tüm zorlu yollar benimle aşılır. Şirin’e varan dağlar benim soluğumla delinir, Aslı’ya giden yola benimle düşülür. Varılmaza varılır. Tüm karanlık geceler, benimle birer yıldız şölenine dönüşür. Benim efsunumun kokusu ölgün yürekleri ayaklandırır. Gülzar bahçelere dönüşür kötürüm duygular. Gelişim gül açtırır, gidişim dert saçtırır.
Sevdanın uyuduğu bir fecir vaktinde...
Ben, yüreklerin en kuytu vahasında çiçek açmaya dururum.


Ben aşk...
Kalbin hüznüne derman olurum. Yağmur olur, dökülürüm ayaklarına peri bakışlı güzellerin. Umudun keskin şavkında, rahmet olup yağarım, utangaç delikanlının bezgin yüreğinin çatlaklarına.
Vakit akşam olunca, hüzünlü imbat rüzgarı olup, inceden inceye eserim avare yüreklere. Sevgi selinin hırçınlığı, alır götürür sevenleri yalnızlığın okyanusuna. Sessizlik biçare yüreklerde derinleştikçe, ben agah olurum. Hükümdarlığımı kurarım gönüllerin en yüksek taraçalarına. Tahtım kavi değildir. Keşakeş kavgalar beni savurur buzul yangınlarına, Aşıklar ellerini çekince üzerimden rüzgar girdaplarına tutunurum. Giderim.
Sevgilinin sesine birazcık ney olurum.

Ben aşk...
Erguvan dallarını sessizce ben tutuştururum. Duygu merdivenini sözsüz bir musikiyle ben bırakırım yüreklerin ayaklarına . Dünyanın kalbine basa basa gelir bulurum sermayemi. Çok uzaklardaki bir sabahtan uyanıp gelen, ürkek ve çekingen bir kuş gibi, gelir konarım sevdanın hayal çiçeklerine. Sözün bittiği demlerde, benim türküm söylenir. Sırmadan hayal ipliği dokunur geceler boyu. Aslında sessiz bir fısıltıdır benim varlığım.
Yalnızlığın derinleştiği demlerde sessizce okunurum.

ArZu
26-03-2008, 15:25
Ben aşk...
Güvercin güzelliğinde geldiğim dallara, kara kış indiğinde, hicret ederim vefa elbisesi giyinmiş yüreklere. Oyalanıp dururum gönüllerin kıyısında . Çiçeklerden bir tapınak yaparım. Sular, benim serinliğime iner ayaklarıma. Rüzgar, çiçek kokulu heybesini bırakırken kıyıma, yanında gözyaşıyla ıslanmış hatıraları da boşaltır dehlizlerime... Benim acı veren taraflarım vardır ... Öldürmeyen, kanatan, acıtan... Benden sonra şarkıların yüzü kızarır. Saadetin yalanı karışır çapkın rüzgarlara. Çiseleyen yağmurlara hasret, inleyen çöller bulurum. Her şeyin sustuğu demlerde...
Hakikatin diyemediği her kelama öz olurum.

Ben aşk...
Sizden yana derdim çok ey insanlar... Beni, her yalanınıza katıp düşürdünüz ayaklarınıza. Sebat etmeyi bilmeyen yüreklerinizi örten çağın kırk bohçalı feracesi miydi sizi böylesine hissiz yapan? Her sabah güneşin akıp giden ırmaklara dalışı gibi, daldınız her gördüğünüz durgun sulara... ölgün bir utancın kucağında Kelimelerin diyemediği, sözlerin yetmediği, bitmiş türküler söylüyorsunuz benden yana. Oysa ben bitmiş türküleri sevmem. Yitik sevdalara, küsülüdür yüreğim. Sadakat, güneş gibi yakmayınca, aşk ilahi şifrelerden taşıp akmayınca, benim adım anılır mıymış? Sadakatin kirli urbalara sarındığı bir zamanda, her adam, aşık sanılır mıymış?
Ben de topladım heybemi. İşte gidiyorum. Adımı bundan böyle yalanlarınıza adamayacaksınız. Sevda denilen periler ülkesinde, sadakat denen nazlı gelincik, ninniler söylemeyecek. Akşam bulutu dolaşmayacak bundan böyle üzerinizden.
Çok uzaklarda kalan aşık ve maşuka yana yana köz olurum.
Levh ü kalem usulünce sevdalara söz olurum.


Ben aşk...
Ten ülkesindeki sevdalara benim değil, eşkıya düşüncelerin hükmü geçer. İşte... Muhayyer makamında ezgilerin yakıldığı bir fasıldı, geçti gitti. İlkbaharın tatlı rüzgarı, narin tepeciklerin ardına saklandı. Ruhumun esrarı, göçebeler gibi uzaklara sürüklendi. Tülümsü hatıralar, böğürtlenli yamaçlarda kır uykusuna yattı. Öylesine huzurlu, öylesine aşikardı yüreklerin rıhtımı. Sözde saadetin yalanı, yıktı beyaz taşların vakurunu. Duygular, deruni duygular ölümüne yumdu gözlerini. Fırtına, en keskin fistanını dikti çalılıklardan. Kanata kanata, deli gömleği gibi giydirdi sevdalara. Ben unutuldum, sevdalar bitti...Ne aşık kaldı ne maşuk. Leyla, Mecnun’unu yitirip çöle vermişken, Aslı Kerem’ine kavuşmamışken, Züleyha aşk şarabını zehir niyetine içmişken, hünkar gönüllü ulular gitmişken, sevdanın esamesi okunmazken...
Ben aşk...Gayrı bundan böyle:
Yağmur getirmeyen küskün bulutlara ağlamaya göz olurum.



M.A. Sinan

ArZu
27-03-2008, 16:53
ASK

http://img257.imageshack.us/img257/3335/adszvh6.jpg

Bir Leyla düşlemesidir aşk. Yanmaktır bir gülün kırmızısında, türküler yakmaktır sevgiliye. Gün batımlarında tutulan sevdaları gün doğumlarında aramanın adıdır aşk. Seherlerde bülbülün yanık nağmelerinde gül hasreti çekmektir; güle rengini veren, yüreğini veren bülbül olmaktır aşk.
Ve biz şimdi büyüsü kaybolmuş zamanlarda aşkın peşine düştük. Pazar pazar gezinen Zeliha olduk aşkımıza bir Yusuf bulmak için. Yusuf, esrarını gizleyen ebedi iffetti.

Mecnun’a özendik sevdamızı bir Leyla’ya yüklemek için. Leyla bir ışıktı, ab–ı hayattı aşkı filizlendiren.
Ferhat olup Şirin’ler hatırına gönül kazmasını yamaç yüreklere vurmak istedik. Şirin, gönül aynasında aşkı büyüten bir suretti.
Bitmeyen özlemler büyütüyoruz bağrımızda. Leyla’ya, Şirin’e, Aslı’ya adadığımız yüreklerimiz vardır. Suretten öte aradığımız bir yâr vardır. Yârin adıyla yan yana bilinsin istediğimiz adlarımız vardır.

“Aşk” ile “ilgi duyma”nın karıştırıldığı bir dönemde yaşıyoruz. Artık güllerimiz Leyla kokmuyor, sevda kokmuyor. Aşkın ilk basamağına dahi çıkamadık. Tutkulara takılıp kaldık. Dergâha gelen delikanlıya şeyhin “Sen git, âşık ol da gel, aşkı bil de gel!” dediği kadar dahi olsa, yüreklerimize işleyemedik aşk nakışını. Gönül toprağına atamadık aşk tohumunu. Nadasa bırakılmış yüreklerimize bir Leyla tohumu düşmedi.

Biz ölümsüz ve günahsız aşklara değil, günübirlik sevdalara takılıp kaldık. Cismaniyetin ağında ateş böceklerini yıldız sayanlar gibi, tutkuları aşk sandık. Talihsiz yanılgılarla yanlış ateşlerde yandı ruhumuz.

Sonu “kaf”la biten, “aşk”ta kalb vardır. Kaf, kalbidir aşkın. Aşkın kalbini çıkarıp aldığınızda geriye “aş” (k) kalır, ceset kalır, madde kalır.
Mecnun’un aşkına özenip de yürüdüğümüz yollar, çöl değil. Oysa aşk, çölde haz verir insana. Kalb, çöl yanmışlığında kanıyorsa aşk vardır. Aşk, yanmışlıkla daha bir lezzet verir aşığa. Susuzluktan çatlayan dudaklardan dökülen Leyla adı, cânân adı, can verir ölür ruhlara. Çölde ceylanların sürmeli gözlerinde Leyla’yı görenler, aşka uyanır seherlerde. Ve aşkın büyüsü örülür seherlerde. Toprak öperken alınlarımızdan, aslında Leyla’dır buseler konduran.
Bizim seherlerimizde ceylanlar yok artık. Biz seherlerimizi uykulara feda ettik, göremiyoruz Leyla bakışlı ceylanları. Üstümüze güneşler doğar oldu. Geceler boyu yıldızlarla söyleşip de onlara elveda diyemedik gün doğumlarında. Biz, ceylanların gözlerini öpemedik, bu gözler Leyla’nın gözlerine benziyor diye. Uykulara feda ettiğimiz seherlere ağlayamadık. Leylasızlığa akmadı göz yaşlarımız.

Biz sevemedik yaratılanı Yaratan’dan ötürü. Yunus mektebinde diz çöküp okuyamadık aşk kitabını.
Oysa, varlığın özünde sevda hamuru vardı. O hamuru besleyen aşkın pişmanlık gözyaşı vardı. Adem ile Havva’dan dökülen. Şimdi ezeli pişmanlıklara değil, günübirlik sancılara akar oldu gözyaşlarımız.

En sevgiliye iltifatlar vardı sevgililer sevgilisinden, “Ben sana âşık olmuşam ey şerif!” hitabının tatlı sıcaklığı vardı. “Levlake...” hitabıyla başlayan bin bir renkte iltifatlar vardı. Âşık ile mâşûkun ezelde yazılı, göklerde yan yana asılı adı vardı.
Aşk medeniyetinin sevda pazarında, gönlümüzü bir Leyla’ya, son Leyla’ya, en Leyla’ya sunmanın hesabındayız. Yere göğe sığmayan Sevgililer Sevgilisini gönül Kâbe’sinde misafir etmenin telaşındayız. Misafirlikler bir olmak içindir, tek olmak içindir.Tıpkı kapısına gelen âşıkına seslenen sevgilinin tek olma hayali gibi.
“Kimsin?” diye seslenir kapısını çalana. Aşka tutulan âşık “benim” der. Ve tekrar seslenir sevgili. “Burada iki kişiye yer yok. Gönlüm teki arzular.” Tekrar kapının tokmağına dokunan ve ısrarından vazgeçmeyen âşık, benlik libasından sıyrılır. “Sen’im” der. Vahdete adım atar, bırakır ikiliği, küfrü bırakır, çokluğu bırakır. Sevdiğinde fânî olur. Aşkın bekâsını bulur.

Ebedî aşkı arzulayanlar, sevdiğinde fânî olup ölümsüzlüğe kucak açanlardır.

Ve sevenlerin dilinde sevilenlerin adı bayraklaşır. Dillerde hep Leyla kitabı okunur. Kulağa gelen her nağmede Leyla, esen her rüzgârda Leyla... Buram buram hep Leyla... Kuşların ötüşünde, güllerin kan kırmızı kıvrımlarında, göğün mavisinde, ağacın yeşilinde hep Leyla vardır. Yağmur damlaları vuslata koşar, düşer toprağa. Toprak, Leyla’sıdır yağmurun; toprağın Leyla’sı yağmur...
Mecnun’a adını sorarlar, Leyla der. Geldiği yeri sorarlar, gideceği yeri sorarlar yine Leyla, hep Leyla der. Hep aşk...

Gönlünü Leyla’ya kaptırmışların şafaklarında, güneşin ışıldayan çehresinde gamzeli tebessümler saklıdır. Dağların doruklarında hiç kaybolmayan beyazlıklar, Leyla’nın yüreğe serinlikler bahşeden sevdasıdır. Aşk, kar beyazı vefalar saklar bağrında.

Yüreğine yasak koyanlar, vefalara bezenmiş aşklarında ölümsüzlüğün kapılarını aralar. Gecenin mavi karanlığında yıldızlardan taç yapan âşıklar. Leyla durağında sevda yağmurlarıyla ıslanırlar.
“Cennet gözlüm” dediğimiz ve yarım kalmış yanımızı tamamlayan sevgiliyi alıp da yanımıza...
“Sen ey cenneti müjdeleyen Sevgili, Sevgilim!” deyip düşüp de peşine, tutunup da eteğine aradık mı hiç gecenin ve gündüzün Leylasını? Sevdanın ve Leyla’nın aşkına kaç gün doğumlarını sancıyla yaşadık? Gün batımlarında kaybettiğimiz Leyla’yı bir gülün kırmızısında bir bülbülün feryadında aradık mı hiç? Leyla’dan başkasını görmez oldu mu gözlerimiz?

Yanıklığıyla ve ceylanlarıyla kendisini aşka çağıran çöldedir Mecnun. Dolaşır bir baştan bir başa. Yüreğinden aşka ırmaklar akar çöl kumlarında. Gönlünü avutur. Dolaştığı günlerden bir gün... Fark edemez namaz kılan bir dervişin önünden geçtiğini. Leyla’dan başkasını görmeye yasaklı gözleriyle göremez, namaz kılan dervişi. Namaz biter. Kırk yıllık bekleyiş yükünü bilen derviş kızar Mecnun’a. Özür kuşanmış kelimelerin ardından, paslı vicdanlara bir hançer gibi, saplanan sözler dökülür Leyla kitabı okuyan dudaklardan. “Kusura bakma derviş baba, ben Leyla’nın aşkından seni göremedim. Ya sen, huzurunda bulunduğun Mevla’nın aşkından beni nasıl gördün?”
Aşk yanılgısıyla avunan yürekler sıtmaya tutulur. Yeni bir sevdanın, ezelî ve ebedî Leyla’nın eşiğinde aşka uyanır canlar, Leyla’ya uyanır. Vuslat kokan düşler Leyla’ya uzanır.

Osman ALAGÖZ

ArZu
28-03-2008, 10:33
http://img530.imageshack.us/img530/6895/sonsuzmektupaljh3.jpg


Beni bu sevdanın ortasında, deli yağmurların altında bir başıma bırakıp gittiğin zamanlar seni hiç durdurmadım... Yoluna çıkıp hiç, gitme, demedim sana... Beni bırakma, diye yalvarmadım... Her gidişinin ardından sessizliğe gömülüp, seni sonsuza kadar kaybettiğimi düşündüm hep... Bir gün geri gelebileceğine hiç inanmadım...Bu yüzden mucizeydi her dönüşün ve bu yüzden her defasında sana daha sıkı sarıldım...
Yıllar geçti aramızdan... Ayrılıklarla sırılsıklam, kavuşmalarla yıldızlı...Şimdi yanımdasın... Ama biliyorum, gideceksin yine... Rüzgar adını çağırıyor... Bu şehrin üzerini yine kara bulutlar sarıyor... Biliyorum, yine deli yağmurlar yağacak üzerime... Yine gizlenecek martılar saçakların altına... Yıldızlar kaybolacak... Biliyorum gideceksin ve ben yine kaybedeceğim yolumu...

Biliyorum, deniz kenarında martıların peşinde koşan çocukluğumu düştüğü yerden kimse kaldırmayacak... Gözyaşlarımı silmeyecek o sevgi dolu, kutsal yüreğin... Biliyorum, gölgen bir İstanbul sokağının arnavut kaldırımı üzerinde ansızın gölgemi okşamayacak... Biliyorum, gideceksin... Ama bu kez sana sevdalı güvercinin yaralı yüreği bu gidişi kaldıramayacak...

Belki de bu yüzden hiç yapmadığım bir şeyi yapıyor ve soluk soluğa geçen o yıllar boyunca hiç fark etmediğin bir sırrı ilk kez yüreğine fısıldıyorum:
Ben sana çocukluğumdan vurgunum...
Artık gitme sevgilim...


Cezmi Ersöz

ArZu
28-03-2008, 15:01
http://img523.imageshack.us/img523/9867/fikir11rw2.gif
Gölgeyi güneş vareder. Sebep güneştir. Güneş aşk ise, korku ve sorular gölgedir.
Aşkın ışıttığı alan içersinde varolurlar. Bir ağacın, bir elin gölgesi gibi bellidirler. Seslerinde gölgeleri vardır.
Gölgesiz aşk olur mu? Çöllerde bile kum tepelerinin gölgeleri vardır. O alevin içinde zavallı bir sığınak gibi.
Gölge karanlığa dönüşürse suçlu zamanmış gibi görünür. Suçlu insandır oysa.
Geceyi bilmeyen(öğrenemeyen) -hem de yüzyıllar boyu- insan.
Her insan ancak kendi yaşayabilir evet, ama öteki (o, yaşamış olan) ne kadar faklıydı senden?
Senden daha fazla olan hep güneşte miydi?
Ya, senden az olanın yetindiği bir yaşamı isteme bahtsızlığına mı düşüyorsun?
Bir de gölgeye çekilenler vardır(gölge etmemek için gibi sanki). Işığı içlerinde saklı tutarlar.
(Bir ipoteğin kalkması gereklidir üzerlerinden). En çok sevdiğini en az söyle-yebili-r, veya en az göster-ebil-ir.
Ama en çok yaşa-yabili-r.
Ebedi güneş istemiyle varolana itibar etmez. Ebedi olan için, "ışığın gölgesinde" susuz bekler.
Ancak ebedi huzur, tatmin, saadet salt bu yaşam alanlarıyla ele geçirilemez. Zira kalp dünyevi (dünyaya bağlı, dünyaya ait, dünyada kalıcı) olan hiçbir şeyle tatmin olmaz. (Bana tam tatmin olmuş bir kalp gösterin. Hangi büyük şair, hangi bilim adamı, hangi herhangi biri? Hangi mükemmel -yaşamış-?)
-Tatmin olmayan insan- bir sarhoşluktan diğerine.. İnsan değerini yıpratır bu.
Ve ayaklarının üstünde sağlam kalmak, yürümek istediği yolun belirsizliği sürgüne dönmüş yolcunun ürkekliğiyle sarsılır.
Söylüyorum size; ömürlüklerinizle , dünyalık olanla huzur bulacağım sanmayın. İnsan da bu dünyaya ait eşya da, tokluk da susuzluk da, söylemek de dinlemek de, sıkıntıda sevinç de, güzellik de kötülük de.. hepsi geçecektir, geçiyor..
Sevmek, iyilik ve sakınmak üzere vardır insan,yani sorumlulukla. Ve bunları toplayan; kulluk (irade gerektirir).
Aşkın da bunları barındırmazsa gölgeler gece karanlığına dönüşür hep senin için. Bundan şikayetçi olmayabilirsinde, çünkü ziyanda olduğunu bilmezsin.
Bu bir yazı değil. Bu anlamak, idrak, varmak, kabul. Buraya kadar gelebildim.
Okuyan anlamaz, gelen bilir. Öğrenmiştir çünkü. İnancı onu bırakmamıştır.
Ümitli yaşamak lazım..ışığın ve gölgelerin karşısında.. gayretli.

alıntı

İsmail
28-03-2008, 15:43
SERÇE VE GÖÇMEN KUŞUN SEVGİSİ


İhanetin adı göçmen bir kuşa verilmiş,
Sadakatin adı ise; bir serçeye

Göçmen kuş bütün bahar ve yaz boyunca
Küçük köyün üstünde uçmuş serçeyle beraber

Küçük sinekleri, kurtları yemişler,
Kış yağmurlarıyla şaha kalkmış, derelerden su içmişler.

Masmavi gökyüzünde dans etmişler,
Çiçek açan ağaçlara konup, papatya tarlalarında gezmişler...

Birbirlerine söz vermiş kuşlar;
Ayrılmayacağız diye.

Ama kış gelmiş,
Göçmen kuş adına yakışanı yapmaya kararlıymış,

Serçe ise her zamanki gibi sadık
Ama sevgi de yabana atılmaz bir gerçek.

Ayrılık acı, ihanet kötüymüş serçe için
Yaşamaksa önemli imiş göçmen için.

O, baharların tatlı eğlencesiymiş sadece
Gel demiş serçeye benle beraber...

Başka bir bahara uçalım.
Serçe ise burada bekleyelim demiş yeni baharı

Ama kış acımasızdır. demiş göçmen,
Yaşayamayız burada, aç kalır üşürüz

Serçe hayır demiş korunuruz kötülüklerinden kışın beraber
Göçmen inanmamış serçeye hayır demiş gidelim.


Serçe için gitmek nasıl bir ihanetse yaşadığı yere
Kalmakta aynı şekilde ihanetmiş sevgiliye

Ve karar vermiş sevgiyi seçmiş
Uçacakmış yeni bir bahara...

Göçmen ve serçe çıkmışlar yola,
Ama serçe zayıfmış,
onun kanatları uzun uçuşlar için değil.

Dayanamayacakmış bu yola
Oysa göçmenin kanatları güçlüymüş

Çünkü o hep kaçarmış kışlardan
Hep gidermiş zorluklarından kışın yeni baharlara

Bir fırtına yaklaşıyormuş.
Göçmen hızlı gidiyormuş fırtınadan, yakalanmayacakmış

Ama serçe iyice zayıf kalmış, yavaşlamaya başlamış
Göçmene duralım demiş artık.

Biraz dinlenelim
Göçmen itiraz etmiş, fırtına demiş, ölürüz.

Serçe çok fırtına görmüş, kurtuluruz demiş.
Ama göçmen yürü demiş serçeye
birazdan okyanuslara varacağız

Serçe sevgisine uymuş ve
peşinden son bir gayretle gitmiş göçmenin
Birazdan varmışlar okyanusa

Kurtuluşuymuş bu büyük deniz
Göçmen için çok iyi bilirmiş buraları

Ama serçe ilk kez görüyormuş ve sanki
Gökyüzünden daha büyükmüş bu yeni mavi

Serçe artık dayanamıyormuş,
Son bir sevgi sesiyle seslenmiş göçmene

Artık gidemiyorum.... Göçmen serçeye bakmış,
Bakmış ve devam etmiş........

Okyanus çok büyükmüş, serçe ise çok küçük
Serçenin sevgisi de çok büyükmüş ama göçmen çok küçük...

Mavi sularında okyanusun bir minik SADAKAT ...
Yeni bir baharın koynunda koca bir İHANET...
aıntı

İsmail
28-03-2008, 17:05
http://img231.imageshack.us/img231/3152/sevdasozlu111dp0qt4.jpg (http://imageshack.us)



yıkık kentlerin hayalleri devrik olur henna’..
al bu düş’ü gecenin bağrından as !
Üstü kapaklı bir cinayet olsun bizimkisi, giz karası öznelerin neşvesiyle yad edilmeli şanın..
yeni bir cümlede dirilmenin adıyla; hudâ’nın, leylü nehârın, ve ayn’nın hatrına, aşk-u libasını yırt kefeninden!


Kubur civarı gelenler var isra’na doğru…


Çığırtkan uğrak efkarların fuhşunda, aklımı örtüne bürüdüm ..
yastığımın sağ ucunda , ucu ucuna gelmeyen iki bulanık haki nehir gözlerin, b/aktıkça boğuluyorum henna’ !


Ah ömrümün başını yiyenim, ah mütemadi isyanım..
size secdegâhımdan yatacak yerim yok yarın!
Anne, anne beni keşke doğurma! Güneşin ne haddine ki , billur suretinle aşık atmakta henna’.
Bana doğduğuna bed nazar eyleme.. Seni sevecek kadar sana kıyamayışımdan bu kinim.
Hıncımın köküne kibrit çak !
Ya ölüm kadar susma, ya da ölümüne sus(a) henna’!
Gecelerimi ağladığını duyurtma nolursun..
yapma henna’!
topla dem’ini,
kapa perde aralığını, sokağa taşıyor atf-ı beyan’nın..
onlar bilmez , içimde beş paradan kıymetli ah’ın!


Kirpiğin yaslı, yine beni mi ağladın?
Bana değmez henna’,
bana değmezken ağla.
Gözünden düşen ıslaklığın iştialime dalaşıyor..
Edebi yok bu hüznün, arsız ayağıma dolaşıyor..
Var git , h/içimi didikleme henna’! benden sana yaş çıkmaz sitem etme, için için içime çiselenenken sen..
çek sularını uykularımın çetrefilli sapalarından! böylesi katlin neresi mübah henna ‘ , sebep olduğun sabi’yi boğuyorsun!
Hadi, kurtar meftununu c/isminden!


Hıfzımdasın daim, göz kapandığında ezberden değiyorsun rüzgâra. Alnımın çatısına çarpıyor nefesin, ah bu nasıl kasırgadır henna’, savur beni senden yana, senin aksâ’na…
Çıkar/sızım, beni kendime ibtila kılma..
adım başı hakkı, beşâret tütsüsü gezdirilen gecelerime aittir berî isyanın , iğfal edilemez ifrîtlerce, haşiye düş şehr-i yar’in kıyımına.. benim suçumsun, alınmasın kimse üstüne..
Sana ç/ağlamalarımdan bu yana , yalnızlığımın namusuna göz dikti aşk!
aklımın noksanını ar’la henna’..


Bir elimde nar, öte avuçta sözlerin.. Dile yanmak aşka körük, tut günahımı çıkar cehenneminden…
Yatıştım, aslımı tutuşturan kuru bir alevim , topla nefesini benden..
Usul naralarınla kaldırımlarımdan kaldır ayyaş cüsseni henna’ , seni görürse annem beni doğurmayacak ! Ya da beni geçir yüzüne..
öylesi masum bak işte İstanbul’un çehresine, ölesi sen bak !
bir bankta az otur sonra, çok ağla.. bir durak da bekle seni. olmadı, her seferinde aynı soruyu sor kaptana!
- müsait bir aşk ta inebilir miyim? ........... -
burası dönüş yolu kardeşim .. ….
dur ve düşün..
düş’ünde düşün..
sabaha varmadan az biraz çıldır geceye..
‘peki kim beni yolumdan döndüren’ de, seni sobele!
suçluluğundan güçlü ol hadi, yakışır sana!


Aşka na-şinas olan ne bilsin söz hakkı nedir..
Sen üstüne alınma ..
ne zaman çullansa enseme pıhtın , hacamat ediyor zebaniyeler kuytumdaki birikmişliğini.
sağ elini koy yanağıma, saçlarını ayıkla tellerimden, sen uyu henna'.. ne de çok benziyorsun gilman’a..
Ben düş başı beklerim..
yastığını düzelt henna’, başın yalnızlığa düşmesin..
Bas dizini bağrına , az biraz sancın geçsin..
avuçlarının ötesindeki boşluğun omzuna elini at..
sen beni hiç bilme özlersin, ben soluğumun ağzını avucumla tembihlerim..


Geceden geçen yol sana mı çıkmaz?
Öyleyse dilince aminle aşkı, baksana melekler dualarca hamağını sallıyor yazgımızın..
sendele ve düş yamacıma!
Ah ne çok yanmışsın henna’, en çok yandığımmışsın!
Topla perçemini, gece terledi…


Mütevazı bir çıldırış sureti sarsan.. kıyısına deliğimi vurduğum denizleri azdıracak cinsten hani.
fazla değil, birkaç ölümlük kadarsın bende..
ölme diye seni diri diri toprağa gömüyorum henna’!
Seni sevmeye ölüyorum!
Hiçliğimin zekatı olsun gözlerinin kırkta biri.


İçinden çıkılmıyor..
benim neyim’im henna’?
Uykularımın örtüsünün sıyrıldığı utangaç bir geceden düştün tenimin ayazına.
bu kış çetin geçecek belli, dilim bulutsuz, yağamıyorum da çise çise utangaçlığımın dimağına.
Al bu ürkekliğimi , kınalı güvencinlerin ayağına ip yap, sal Sancılanya’ya …


Bana yine bir masal anlat, senden başlayan..
hiç/bilmediğim dillerde yaz sonunu, bildiğime öykünmek zor be henna’. kolayına kaç , hadi beni sevme yine! Buyur, haklı bul kendini içimde bir yerlerde. Âgâhım nicedir , yüreğimin kandillerini yak!
ordaysan tut saçımı çek, ki yaşıyor muyum.
- canım acımadı henna’..! -
al beni sil baştan sev!
Ölmezse canım, ölüyümdür!
Yine seni sevmek için, gerdanıma akışına bedel, tut canımı çıkar henna’ !


Aşka son bir söz, ölüme önsöz..


Allah’a ısmarladım seni henna’,
Allah’a ısmarlanma!




(seni öle öle özledim, sakın gelme)


züleyha çay

ArZu
28-03-2008, 17:34
http://img401.imageshack.us/img401/2368/7035tg6.jpg



Düş ortağım.. İflah olmaz biçimde düşlerini kurduğum düş ortağım,
Tutasıya dikiliyorum zamanın önüne, saklı dakikalarda kaybolmasın diye düşlerimiz.
Kırasıya vuruyorum tutulmazlığına ve elinden alıyorum ikimizi sıraya dizdiklerinin arasından.
Bekliyorum, zamana karşı haykırmak için seni.
Gelmeyişlerini biriktiriyorum, gittiğimde ellerine bırakmak için bu mirası.
Yazılmayacakları düşünüyorum olmayası olasıların girdabında.
Işığın parlıyor gözlerimde guruba karşı.
Şarkılarını söylüyorum, baki kalan kubbede sussun diye bir hoş seda.
Yayılıyorum salkım saçak yıldızların arasından, geceyi tarayan gözlerine değmek icin.
Köprüler kuruyorum düşlerimle yüreğimden, hayalyıldızımın düşleriyle buluşsun diye.
Parmaklarımı basıyorum al binen şakaklarıma acıyı köreltsin diye.
Seni yazıyorum kalbimden sayfalara, o beyaz cesaretleri titreyip dağılsın diye.
Kocaman afişlerini yapıştırıyorum hayalyıldızımın gönlümün küskün duvarlarına.
Seni düşünüyorum soğuk iklimlerde çoğalan çığlıkların arasından geçerek.
* * *
Tutmadım çirkin umutların yakasından yaşamak için.
Öptüm umutsuzluğun yanaklarından, gözyaşları başka yere akmasın diye.
Ölümüne boyadım hayalleri rengine, gökkuşağı üzerime hiç doğmasın diye.
Uzun bir soluk olmak istiyorum, mucize karşısında tutulan.
Seninle ölmek ne demek? Seninle yaşamak istiyorum.
Masumiyeti parmaklarından tutup yürütmek için, bütün aşkları paçavra edip yolumuza sermek için, başlayıp bitmemesi için.
Kahramanlar derleyelim fırtınalarımızdan, yalnızların umut destanı diye yüreklere yazılmak için.
Dağılmalarımı süpürecek saçlarını eksik etme omuzlarımdan.
Çalıkuşları ile sana haber uçurabilmek için..diyar-ı sevgilinin sevgilisi, başka bir söz başka bir soluk getir olmazlarıma bambaşka bir alemden.
Sayfalarda abideleştiriyorum sözlerimin belasını. Ruhunu yatırman lazım fırtınaların beşiğine..
Susamıyorum ve konuşamıyorum. Sayfalar arada kalışın belgeleri.
Herşey bir ütopyaya, imkansızlığa ait ve fakat sevmemeye ait değil.
Yine de sınırları kaldırılamıyor ütopyada zincire vurulmuş kelimelerin önünden.
Ve yinede birer aslan zincirlerinde bu mağrur kelimeler.
Ütopyayı kendi ormanları kadar hür bir ülkeye dönüşterecek yegane kudret bu kelimeler.
Yazılmadan unutulan bir hikayenin yitik kelimeleri..
Hürriyetleri arzın işgali. Arzın, yani senin.
Parmaklarda duruşları fetih azmini yitirmiş bir ordunun timsali.
Kanayan yaralara koklatılan alkolün keskin kokusu.
Avunmalara saplanan kabusların hakikat dolu şamarları.
Gül ol, dikenlerine sarılmak istediğim.
Ayışığım ol, gecelerimin üstüne doğan.
Kağıttan bir gemi içinde dolaştım kıyılarında. Ne derinlerine sürükleneceğim gel-git'lerin oldu,
ne de bir çocuğun ellerinde boğuldum, şimdi karaya oturduğum kıyılarında.
Dünya uğrunda yaşadığım araf. Bir yanı cennet, yani sen, öbür yanı cehennem.
Sen; peşinde koştuğum hayal. Ben; peşinde koşan bir hayal.
Kalbim yabancıların otağ kurduğu bir vaha.
Vaha sensiz mevsime aşina.
Yaşamım duvar diplerine sinmiş bir gölge. Yürümek için duvarın önünde duracak seni bekleyen.
Bir gün gelirsin diye korkum sonsuz.
Gelenek haline getirdim ben hezeyanlarımı.
Kendi düşen ağlamazmış!
Bu derin hastalığımı perçinle, ateşler yak yürek dağdağasında. Şifa olma.
Bir de onursuz bir sefaletin pençesi.
Ben titrek ışıkların ortasında bir karanlık, sen henüz yakmadığım meşale.
Gözlerin yüreğimde açan çiğdem. Sesin eşsiz bir cıvıltı cemre düşmeyen baharımda.
Ve yangın gülümseyişin, her defasında uçurum başlarına koşturan.
Yüzün alnıma çarpan rüzgar, seni anışlarımın darmadağın toplantılarında.
Hadi, tut beni ve kendini ver sayıklamalarla. Başımı döndür, rüzgarı savur, fırtınaya patla,
yücelt aşkı sözcüklerin ihtişamıyla.
Yazmayacağım bir kez daha seni sen yapan beni, alnımdan silinen kaderin ardından.
Yanmak ve ölmek zamanı!
Bunların hepsi geçecek, psikoloğuma güveniyorum hahhaaa!
Parmaklarım sızlıyor parçalanan kelimelerin çılgınlığında..

(alıntı)

ArZu
29-03-2008, 00:41
http://img216.imageshack.us/img216/4705/3boyutlukalpresimioq5.jpg
Ha 5000 yıl önce, ha 5000 yıl sonra…
Yaşayanlardan geriye kalan, (tabi rastlanılırsa izine bir yerlerde) sadece yaşananlardır.
Bir yağmur bulutu gibi kısa oluşumudur bizi böylesine hasta eden? Özleriz onu; her tepemize geldiğinde ıslanacakmışız gibi.. Oysaki; çoğu zaman işlemez içimize, en sağnağı bile…
Geçmişte karşılığını da bulduğunuz bir aşkınızı hatırlayın.. Nasılda yabancı duruyor şimdi. Çünkü aşk orada kaldı.
Peki siz hiç tek taraflı bir aşkın taraf olan yanı oldunuz mu? Hasret, hüzün, gözyaşı, aptalca bir umut, belki…
Bir eylül sabahı
Yere düşen ilk yaprağım
Tutulup kaldım menekşeye
Tek taraflı sevdalıyım
Deli olan yanısınızdır bu aşkın, eriyen, biten, direnen tek başına, belki gülümseyerek ölen yanısınızdır.
Seven yanısınızdır. Aşkı ile uyuyan, uyanan, doyan, aç kalan, saf yanısınızdır.
Ne fark var bu iki aşk arasında? (Altta şekil a ve şekil b) Ben göremiyorum. Çıkınca izi orta yere, çekersiniz içinizi, aşk, aşk diye.
Tek taraflı bir aşkın
Taraf olan yanıyım
Moda akşamlarına da solan
Kızıl bir menekşeye sevdalıyım

Aşka taraf olanlara selam olsun.

S. Tüvar

İsmail
29-03-2008, 14:29
http://img402.imageshack.us/img402/558/sevdasozlu234hm5og4.jpg (http://imageshack.us)


BİR SEVGİ EYLEMİYLE HARCANMAMIŞ

BİR GÜN KAYBEDİLMİŞ BİR GÜNDÜR



Sevmek için o kadar fırsatımız olmasına karşın dünyada o kadar az sevgi vardır ki.



İnsanlar yalnız ağlamakta, yalnız ölmekteler.
Çocuklara kötü muamele edilmekte, yaşlılar son günlerini sevecenlik ve sevgiden uzak geçirmektedirler. Sevgi gösterisine bu kadar çok ihtiyaç olan bir dünyada,yaşamımızdaki insanlara sadece sıcak bir kucaklama yada uzatılan bir elden daha karmaşık olmayan bir hareketle yardım edecek büyük bir gücümüz olduğunu,anlamak çok önemlidir.
Avila'li Teresa şöyle yalvarmaktadır: "Pek çok sevgi eylemine alıştırın kendinizi, çünkü bunlar ruhu tutuşturur ve eritir.
" Dünyayı daha iyi, daha sevgi dolu bir yer yapmak için neler yaptığımızı düşünmek için en uygun zaman günün sonudur.
Geceler boyunca aklımıza hiç bir şey gelmiyorsa dünyayı daha iyiye doğru nasıl değiştirebileceğimizi düşünmek için de uygun bir zamandır bu.
Öyle çok büyük boyutlu şeyler yapmamıza gerek yoktur; var olan basit şeyler üzerinde bir şeyler yapmak da yeterlidir: Etmediğimiz bir telefon,yazmayı ertelediğimiz o not, takdir etmediğimiz o iyilik.
İş sevgiyi vermeye gelince fırsatlar sonsuzdur ve bunu hepimiz yapabiliriz.
SEVGİ ANLAYIŞLA YAŞAR Anlayış karşıdakinin görüşünü anlamaktır.
Başkalarına kendine davranılmasını istediğin gibi davran kuralı,anlayışın bir örneğidir.
Bu, kişisel ilişkilerimizi güçlendirmeye yarayan çok kuvvetli bir insan huyudur.
Anlayış, başkalarının görüşünü kabul etmemiz gerektiği demek değildir.
Sadece onu anlamaya çalışmaya hazır olduğumuz demektir.
Herkesin, bizimkilere uymayan,kendileri için geçerli olan kendi deneyimleri olduğunu kabul etmedikçe, bunu yapamayız.
Herkesin dünyayı bizim gibi görmesini bekleyemeyiz. Gerçek anlayış,ancak kendi dışımıza çıkabildiğimiz ve nesnelerin öteki insanlara nasıl göründüğünü anlamaya çalıştığımız zaman gelecektir.
Pek çok kere ilk görüşte kolaylıkla umursanmayacak ve unutulacak insanlara rastlamışımdır.
Ancak, onlar hakkında daha çok bilgi edinmek için zaman >ayırdığımda hemen hemen her zaman onların davranışlarını kabul edebilir >bulmuşumdur.
Bu da bana olumsuz önyargılarımın çoğu zaman ne kadar yanlış olabileceğini öğretmiştir.
Anlayış bir huy haline dönünce, artık o anın tutkusunun esiri değilizdir ve sevme yeteneğimiz sınırsıza ulaşacaktır.
GÜÇLÜKLERİ SEVGİYLE YENMEK Karşılaştığımız güçlükler eylem gerektirir.
Sevgi eylemi çözüm getirir.
Sevgimizin gücü, sorunlarla ve düş kırıklıklarıyla nasıl başa çıktığımızda kendini gösterir.
Yaşamımızda her şey güzelce akıp giderken hoş ve olumlu olmak kolaydır.
Ama yaşamın akışı değişip de geçici olarak bizi güçsüz bırakırsa, o zaman gerçek gücümüz ortaya çıkar.
Sevgi bize "Neden ben?" diyerek zaman kaybetmemeyi,onun yerine, "Şimdi ne yapmalı?" demeyi öğretir.
Birinci soru gereksiz ve anlamsız bir çatışmaya götürür, ama ikincisi kendine acımanın ve anlamsız suçlamanın yükünü taşımayan bir eylemi akla getirir.
Eğer sevgi varsa, güçlükler bozulan ilişkilerin nedeni değildir.
Aslında bu durum bizim değişip ayakta >kalmamızı sağlar.
LEO BUSCAGLIA

kardem
30-03-2008, 11:03
http://img472.imageshack.us/img472/1442/galataqc3.png




Bir gün pervane böceği muma aşık olur...

Biri pervaneye şu sözleri söyledi:


Ey ufacık böcek, minicik kanatlı hayvan! Sen kendine lâyık bir dost tut. Öyle bir yola git, öyle bir yol tut ki, biraz olsun başarı umabilesin. Sen kim, mum kim? Sen neredesin, mum sevmek nerede? Semender değilsin. Ateşin etrafında dolaşma. İnsan önce kendini bilmeli, yiğitliğini denemeli, ondan sonra savaşa atılmalı.

Yarasaya baksana! Güneşten saklanıp gizlendiği için gündüzleri ortalarda görünmüyor, geceleri meydana çıkıyor. Demir pençeli kimse ile savaşmak, câhillik, kendini bilmezliktir.
Düşman olduğunu bildiğin birisini dost edinmek akıllıca bir hareket değildir.

Ey pervane! Kimse sana mumun uğrunda nâhak yere ve boşu boşuna öldüğün için iyi ediyorsun demez.
Bir dilenci padişahın kızını isterse, bu saçma bir fikir beslemek, mânasız bir harekette bulunmak demektir. Ensesine tokadı yer.
Bir mecliste mum yandığı vakit, padişahlar bile yüzlerini ona çevirirler. Hâl böyle iken mum hiç sana, senin gibi âşıka yüz verir mi?
Karşısında o kadar padişahlar varken, büyükler dururken senin gibi bir müflise iltifat eder mi hiç ? Ben zannetmem.

Mum herkese nezaket, yumuşaklık, fakat sana kızgınlık gösterir. Çünkü sen zavallısın, biçâresin.

Yüreği yanık pervane ona şu cevabı verdi:

Ey tuhaf adam! Sen bu sözlerinle tuhaf oluyorsun ama iş tuhaf değil. Mum beni yakarmış, yanarmışım. Bunun ne önemi var. Yansam ne olur, kavrulsam ne çıkar. Gönlümde İbrahim'in ateşi var. Nemrud'un ateşi İbrahim'e nasıl bir gülizâr oldu ise, mumun ateşi de benim için bir gülistandır.

Gönül, canânın eteğine çekmez, canânın aşkı canın yakasına yapışır.
Ben kendi isteğimle kendimi ateşe atmıyorum ki! Boynumdaki aşk zinciri beni ateşe sürüklüyor. Mumun ateşine kavuştuğum zaman yanmıyorum ki, o beni uzakta iken yakmıştı.

Yâr, güzellik ve sevilmek icabı istediğini yapar.

Ona: Yapma, etme, günahtır denilmez ki!

Ben, yârimi sevdiğim için onun ayakları altında can vermeye hazırım. Emelim budur, zevkim de bundan ibarettir. Can benim değil mi? Kim buna engel olabilir?

Dost var iken bana varlık yakışmaz. İşte bunun için can veriyorum. İstiyorum ki, yalnız o var olsun.

Yârim güzeldir, beğenilmiştir. İstiyorum ki, ben yanarken çıkardığım alev ona sirayet ederek onun ışığına katılsın, onun ziyasını arttırsın.
Ey bana öğüt veren! Diyorsun ki: Git, kendine göre birisini bul, onu dost edin!
Bu öğüdün bana hiçbir faydası yok. Bana kâr etmez, te�sir etmez. Bilir misin ki, aşığa nasihat etmek akrebin soktuğu kimseye sızlanma, inleme demeye benzer. Sindbad kitabında çok güzel bir nükte vardır. O da şudur:
Aşk ateştir, öğüt yeldir.Yel, ateşi alevlendirir. Bir kaplanı ne kadar dövsen, o nisbette hırçınlaşır, öfkesi şiddetlenir.

Ey nasihatçı! Sen bana fenalık yapıyorsun. İstiyorsun ki, yüzümü ateşli yerden ateşsiz, soğuk yere çevireyim.

Şimdi sıra benim. Ben sana nasihat vereyim de dinle.
Daima kendinden iyisini ara. Kendin gibilerle vakit geçirmek, vaktini zâyi etmektir. Kendi emsalinin peşinden ancak kendini beğenmişler gider. Tehlikeli yerlere ise ancak sarhoşlar gider.

Nitekim ben aşka düştüğüm zaman onun bütün belâlarını da düşündüm. Kelleyi koltuğa aldım da bu yola girdim.

Sadık bir aşık isen elini canımdan çek. Canını vermeye kıymayanlar kendini beğenen korkaklardır ve sevgiliye değil de kendi şahıslarına âşıktırlar.

Bir gün gelecek, nasıl olsa ecel pusu kuracak beni alıp götürecek. Onun için nazlı sevgilim beni öldürsün daha iyi. Onun uğrunda, onun elinde güle oynaya can veririm. Madem ki, ölüm haktır ve alına yazılmıştır, cânan uğrunda, onun elinde ve yanında ölmek daha iyi değil mi?

Bir gün ister istemez öleceksin. Yârin ayağı dibinde can vermek daha iyi değil mi?

Pervâne sâdık bir âşıktır. Tek bir ışık etrafında döner durur ve kendini yok eder. Onun yok oluşu, Vahdet yolundaki dervişin hâline benzer. Işık ilâhî aşk, pervâne ise bu aşk ile yanıp tutuşan ve hatta yokluğa erişen derviş demektir.

alıntı...

ArZu
31-03-2008, 09:24
http://img85.imageshack.us/img85/1037/merhans8.jpg

Bugün havada da bir esneme var sanki uykusu gelmiş de bir an önce günü kapatıp geceyi başlatmak istercesine mahmur gözleri yumulmakta e haliyle bana da çöktü onun bu kasveti yanan sobanın önünde yüzümü yalayan alev,gözlerime çöken ağırlık burnumda ağır bir boya kokusu aklımda sen. Acaba kime neyi anlatmaya çalışmakta yada üşüyen ellerini ısıtmaya çalışırken içini alan bir titreme esnasında aklına ben gelsem ısınırmıydı acaba diye. Kurulmuş düzenin içinde başrollerimizi almış oynarken bir efekt arası gerçekten bir bukle yaşamak mı? yoksa gerçek olamayacak kadar uzak yada hayal olamayacak kadar sıcak,samimi dostluklar mıydı aranan. Zaten hayatın kendisi bu değil mi? Kim kimin için yada ne neden dolayı pek karışık bir hengame,bu karışıklığın içinde doğru ne yanlış ne tartışılır bir esneklikte. Dünya yükünü almış giderken,bir gün daha nöbetini geceye devrederken,sönen umutlara meydan okurcasına doğan ceninler hala varken kim kiminle neyin kavgasını yapar anlaşılır değil. Anlaşılamayan birçok şey gibi yada yaşanamayan birçok duygu ve eksikliği her an hissedilen bayatlamış geçmiş gibi. Yine de taze umutlarla bakmak lazım hayata,büyük bir hoşgörü,içten gelen bir şevkat yada ne bileyim
cenneti bir yetimin saçlarını okşayarak aramak gibi. Olmayacak şey değil bunlar madde aleminden mana alemine bir yolculuk nasılsa yaşanacaksa,bundan ne kurtuluş ne kaçış olmayacaksa,burda da elbette yaşanacaksa yaşanacak,kimseye ne zarar nede kuşku doğurmadan mana aleminde. O yüzden ben derimki neden birtakım şeylerin hesabını şimdiden yapmak neye göre artılar ve eksiler her gün değişirken buna imkan var mı .........Tek gerçek var oda bence kalbindeki sıcaklık gönlündeki şefkat,düsturunda doğruluk varsa o bana yeter. Bundan emin olmaksa her şeye değer.
Cahit Sıtkı Tarancı

ArZu
31-03-2008, 10:23
http://img398.imageshack.us/img398/3851/63sg2yc5.jpg

Aşk; yalnız bir operadır kış güneşinde dinlenen.
Aşk; bazen bir zaman hatasıdır.
Aşk; bazen kavuşamamak, adını karalamaktır kağıtlara.
Uzun bir suskunluktur ya da durmadan ondan konuşmaktır.


Aşk; bir filmin, bir karesinde takılıp kalmak...
Bazen tuhaf bir cesaretle meydan okumaktır.


Aşk; bazen nedenini bilmediğiniz bir duraksamadır.
Aşk; bir harabenin ortasında birşey bulup da ne yapacağını bilemeyen
iki savaş çocuğu gibi kalmaktır.
Eylül'ün toparlanıp gitmesini izlemektir.
Bir bakış bile anlatmaya yeterken herşeyi
kalbinizi dolduran duyguların kalbinizde kalmasıdır.


Aşk; canınızla beslemektir hüznün kuşlarını.


Aşk; vazgeçmektir gözlerinden.
Geceleri ansızın nedensiz uyanmaktır uykularından, usul usul ağlamaktır.


Aşk; birgün anahtarın ters döneceğine inanıp ışığa kavuşmayı özlemektir.
Aşk; buralardan öylece çekip gitmek ve sonunda kendine bir gül vermektir.
Acını içine alıp, göz damlalarını tutup, güçlü olmaya çalışmaktır.

İclâl Aydın

İsmail
31-03-2008, 10:35
PAPATYA TARLASI

Papatya tarlası.
Bir papatya tarlası düşün..
İlkbahar ayı..
Ve sen onun yanından geçen yolda yürüyorsun ve o papatya tarlasında
bir papatya dikkatini çeker..
Binlercesinden birisidir ama sen onun yanına gidersin..
Onda seni çeken bir şeyler vardır..
O papatyayı olduğu yerden koparırsın..
Sadece senin olsun istersin..
Sadece senin..
Öleceğini düşünmeden.
Ve gidersin o tarladan.
Bence bu tutku..
İçindeki
şiddetin durduramadığı bir bencillik ama bir o kadar güzel ve hapsedici.
Yine o tarlanın kenarındaki yolda yürüyorsundur..
Yine milyonlarcası arasında bir tanesi seni çeker..
Yaklaşırsın yanına..
Yanına gidersin o papatyanın..
Gözlerin başkasını görmez olur o an.
Onun için her şeyi yapmak istersin..
Dokunmak istersin..
Dokunamazsın, orada onunla ölmek istersin.
Ama birden hafif bir rüzgar eser ve bir başka güzel çiçek kokusu gelir burnuna..

Dayanamazsın onun kokusuna..
Unutturur her şeyi bir anda ve o kokunun geldiği yöne gidersin..
O papatya orada kalmıştır..
Yüreğinin bir kenarında..
Paylaşılmamıştır bir çok şey..
Unutulmaz çok şey..
Unutulmaz belki ama geri de dönülmez ona..
Aşk bence böyle bir şey..
Yine o yoldasın..
Papatya tarlasının yanından geçen..
Ve yine bir papatya...
Milyonlarcasının içinde seni çeker..
Gidersin yanına..
Orada kalakalırsın..
O hiç ölmesin diye her şeyi yaparsın..
Tüm gücünle onunla olmak istersin..
Oradan seni koparacak hiç bir güç olmadığına inanırsın..
Ve orada onunla ölene kadar birlikte kalırsın..
Bence sevgi de bu.
alıntı
..........................
http://img115.imageshack.us/img115/2858/a207tr2uz6jx7.jpg (http://imageshack.us)

Çaresizliktir aşk ...
Ne yapacağını,ne yapması icap ettiğini bilememektir.
Çareyi unutmanın çaresizliğidir,çıkışsızlıktır.
Köprüden önceki son çıkışı hep geçmektir.
Bir çıkış aramaktır.
Kapıların kilitli olduğunu farkettiğinde
başka bir kapıya yönelmek,
sonra bir diğerine ve koşuşturmak
her seferinde kilitli olduğunu bir kez daha
acıyla farketmektir.
Yanında olmak isteyipte olamamaktır.
Sana ihtiyac hissettiğini bile bile yakınına gelememektir.
Yürümekle tükenmeyen bir sonsuz yolculuktur.
Kum fırtınalarına rağmen durmamak vaz geçmemektir.
Kumların yüzünü kesmesidir belkide.

Aşk:Şehri uyandırma arzusudur.
Gecenin en kesif karanlığında herkes uykuya dalmışken ortalığı ayağa kaldırma isteğidir.
Bir dost

ArZu
31-03-2008, 10:40
PAPATYA TARLASI

Papatya tarlası.
Bir papatya tarlası düşün..
İlkbahar ayı..
Ve sen onun yanından geçen yolda yürüyorsun ve o papatya tarlasında
bir papatya dikkatini çeker..
Binlercesinden birisidir ama sen onun yanına gidersin..
Onda seni çeken bir şeyler vardır..
O papatyayı olduğu yerden koparırsın..
Sadece senin olsun istersin..
Sadece senin..
Öleceğini düşünmeden.
Ve gidersin o tarladan.
Bence bu tutku..
İçindeki
şiddetin durduramadığı bir bencillik ama bir o kadar güzel ve hapsedici.
Yine o tarlanın kenarındaki yolda yürüyorsundur..
Yine milyonlarcası arasında bir tanesi seni çeker..
Yaklaşırsın yanına..
Yanına gidersin o papatyanın..
Gözlerin başkasını görmez olur o an.
Onun için her şeyi yapmak istersin..
Dokunmak istersin..
Dokunamazsın, orada onunla ölmek istersin.
Ama birden hafif bir rüzgar eser ve bir başka güzel çiçek kokusu gelir burnuna..

Dayanamazsın onun kokusuna..
Unutturur her şeyi bir anda ve o kokunun geldiği yöne gidersin..
O papatya orada kalmıştır..
Yüreğinin bir kenarında..
Paylaşılmamıştır bir çok şey..
Unutulmaz çok şey..
Unutulmaz belki ama geri de dönülmez ona..
Aşk bence böyle bir şey..
Yine o yoldasın..
Papatya tarlasının yanından geçen..
Ve yine bir papatya...
Milyonlarcasının içinde seni çeker..
Gidersin yanına..
Orada kalakalırsın..
O hiç ölmesin diye her şeyi yaparsın..
Tüm gücünle onunla olmak istersin..
Oradan seni koparacak hiç bir güç olmadığına inanırsın..
Ve orada onunla ölene kadar birlikte kalırsın..
Bence sevgi de bu.



süper bir hikaye ...:cray:
yüreğine sağlık...
çok güzel anlatılmış...
sağolasın güzel yürekli dost...

ArZu
31-03-2008, 12:43
Aşkçiçeği

http://img99.imageshack.us/img99/249/courageangelwithroseforgp3.jpg

Bir gün tutar bir caneriği çiçeğini sunar bahara. Bür tutam serinlik, bir yürekte buğulanan sıcaklık .

Ve konar gözlere bir öpücük gibi kuşların sevinci bahar. Okşar bir annenin parmakları gibi usulca saçlarımızı seher yeli.

Bir tutam gün ışığı dolar içimize, bir tutam sevinç çığlığı.



Ne zaman bahar gelse sevinci yaşar kırlar, dağlı çocuklar umudu kucaklar bir yanımızda; bir yanımız da kuşlar,

çiçekler, kelebekler sevinci yaşar. Aydınlık gelir dört bir tarafa, gürül gürül akar dereler.

Bir dağ pınarı gibi hayat kaynar kanımızda, yüreğimizde tomurcuk tomurcuk fışkırır aşk:

Alıp götürür duygularımızı uzak dağların ötesine, serin serin esen rüzgarlar...



Sen bu dağların sevda türküsüsün bahar gözlüm, denizlerin mavisi, bulutların beyazı.

Çatlamış toprağın bağrına düşen bir damla su gibisin. Ne zaman bahar gelse, yağmur yağmur çiçek açar sesin gökyüzünde.

Ben sonbaharın yorgun yanık türküsüyüm oysa, sarıya çalar rengim, rüzgarlar estikçe savurur yapraklarımı uzak diyarlara.

Sen gülüşünde baharın ilk sevincini, gözlerinde göğün uçuk mavisini taşıyorsun. Baharın kokusudur yeryüzüne dağılan temiz nefesin.

Yaşamak bir su gibi berrak yüzünün aydınlığında, bir köy türküsü gibi içli ve hilesiz...



Ben seni ozanca sevdim türkübakışlım, sular gibi temiz, bir rüzgar gülü gibi hilesiz.

Mehtabın güzelliği, yıldızların ışıltısısın sen karlı dağlarda, rüzgarların soluğu, güneşin dostluğusun.

Umut, aşk ve alın terisin ak alınlarda. Toprağa ekilen tohum, bahara söylenen türküdür dilin.

Ceylan gözlerin sevinci, dudakların ıslığısın türkülü ırmaklarda.



Acılar içinde de olsam yaşamı çılgınca sevdim. Çılgınca sevdim dağları, ormanları, güneşi, çocukları.

En çok da seni sevdim aşkçiçeğim.



Yol türküleri kederlidir nazlım, yol türküleri dertli, yol türküleri acılı.

Gidersen kar yağar istasyonlara, boynu bükük bakar ardindan akasyalar.



Gitme, bir güvercin sıçaklığı gibi kal yüreğimde.

Ben ki sevdamı dağlı bir çiçek gibi göğsümüm üstünde taşıdım hep, namusumun akında.

Ne zaman gözlerine baksam beyaz beyaz güvercinler kanat çırpar mavilere;

Güller açar ne zaman ellerimi uzatsam saçlarına, serin serin eser yeller.



Bu sevdayı alıp gitme benden, alıp gitme buralardan, gözleri türkülü kuşum .

İçimdeki baharı öldürüp gitme. Kimsiz, kimsesiz kalır türkülerim. Körpe bir dal gibi koparma sevinçlerimi yüreğimden.

http://img150.imageshack.us/img150/166/876168185xk6.jpg

Gitme

figan düşer denizlere sular çekilir

yağmur yağmaz vahalardan kirpiklerime

bir rüzgar hıçkırır tenhada, bir dal kırılır

boynunu büker sabah kervanları kelebekler ölür



gitme

bir yıldız küser göğüne, içini çeker bir çocuk

şaşırır yönünü rüzgarlar

bütün pınarların suyu çekilir

solar nazlı çiçekleri kalbimin, üzülürüm



gitme

öksüz kalır içimdeki imge dağları

saçlarını öpen seher yeli, çoban yıldızı

bir daha turnalar geçmez, bülbüller ötmez

çiçekler açmaz bahçemde ah be gülüm



gitme

içimdeki bütün vagonlar devrilir

bir kar yağar istasyonlara, üşürüm



gitme

bütün ormanlar ateşe verilir

kuşlarda gider bu kent de, ölürüm



gitme kal

menevşeler açsın dağlarda

sevince dönüşsün gökyüzü

iki çığlık arasında bırakma beni ah gülüm

yokluğuna alışamam yokluğun ölüm



Nuri CAN

İsmail
31-03-2008, 13:20
http://img125.imageshack.us/img125/2401/ilkerpamukcu2brismi14esni1.jpg


SİMUZER


Büyük çınar bir kıyıdaydı, küçük çınar öbür kıyıda.
Aralarında bir ırmak akardı.
Birbirlerine bir ırmak kadar yakın ama bir ırmak kadar da uzaktılar.
Büyük çınar olgundu, ergindi, deneyimliydi, adı Zer'di.
Küçük çınar ise tazeydi, canlıydı.
Adı da Sim'di.
İkisini ayıran ırmağın adını Firak koymuşlardı
Çevrede başka ağaç yoktu sanki.
Onlar sadece birbirlerini görür, sever, özler ve isterlerdi.
Baharda süslenir, yazda yapraklanır, güzün sararır, kışın soyunurlardı
Filizlenip yapraklanmaları kavuşma arzusundandı; sararıp solmaları ayrılık acısından.
Kar, fırtına, ayaz oldumdu, Zer, Sim için üzülür, Sim de Zer için kaygılanırdı.
Tek dilekleri vardı: Kavuşmak.
Ayakları yoktu ki koşsunlar birbirlerine.
Kanatları yoktu ki uçsunlar.
Hiç olmazsa birisi ırmağı geçebilseydi.
Hayır!
İmkansızdı bu.
"Yan yana olsak!" derdi Zer.
"Can cana yaşasak!" derdi Sim.
Güneş etrafı aydınlatmaya başladımı neşelenir, battımı üzülürlerdi.
Gerçi karanlık da engel olamıyordu onlara.
Sabahlara kadar hayaller kuruyor, rüyalar görüyorlardı.
Gece mehtaba bakarlardı ikisi de.
Bu ortak görüntü birbirlerine bakıyorlarmış gibi bir his verirdi onlara.
Semaya bakarken hayal kurmaları daha kolay oluyordu .
"Parlayan ay!" derdi Zer.
"İkimize pay!" diye tamamları Sim.
Gerçi konuşmadan da anlaşırlardı ama zaman zaman da konuşurlardı.
Rüzgar sırdaşıydı onların.
Fısıltılarını taşırdı.
Kıyıdan kıyıya şiirler, iç çekişleri, özlem çığlıkları götürüp getirirdi .
"Yanında olsam!" derdi Zer.
"Yanımda olsan!" derdi Sim bir yankı gibi.
Bir de kuşlar vardı!
Halden anlayan kuşlar.
Gelirler, dallarında yuva kurar, kollarında uyur, anne olur, baba olurlardı.
Derinden derine ah eden ağaçların postacılarıydı kuşlar.
Mektuplaşırlardı bazen. Birbirlerine yapraklar gönderirlerdi.
Rüzgar, özel bir ulak gibi çalışırdı o zaman.
Zer'in yaprakları Sim'e uçar, Sim'in sayfaları da Zer'e konardı.
Bazen müzikti taşınan, bazen şiir.
Sevgi, özlem, ayrılık sözleri söylerlerdi birbirlerine.
Bir sırları vardı aralarında.
Adını söylemiyor ama en yoğun biçimiyle paylaşıyorlardı.
"Sendeyim!" derdi biri.
"Bendesin!" derdi diğeri.
Söz ve anlam gibiydiler.
Görünürde ayrıydılar belki ama hakikatte birdiler.
Buna inanırlardı ama yine de kavuşma arzusuyla yanmaktan alamazlardı kendilerini
"Sen büyüksün, ben yetersizim." derdi Sim, incecik sesiyle.
"Sen baharsın, ben yazım." derdi Zer.
Sonra ikisi birden haykırırlardı:
"Sen , ben yok, biz varız, birbirimizi tamamlarız."
Evet, yan yana değillerdi ama onlar kavuşma sevincini başka türlü yaşarlardı.
Sonbahar geldimi ikisinin de yaprakları dökülürdü yere.
Özlemle sararan yapraklardı bunlar.
Rüzgarla karşı kıyılara uçuşan yapraklar, birbirine karışırdı o zaman.
Kendileri kavuşamasa da parçaları kavuşmuş olurdu böylece.
Esintilerin tesiriyle yaprak yaprağa oynaşırlardı.
Bir kavuşma yöntemleri daha vardı:
Gölgeleri, yaprakları, şiirleri, özlemleri, sevgileri suya dökülürdü.
Irmak vuslat yuvaları olurdu.
Su aynasında beraber görünürlerdi.
Sevinirlerdi!
Buna da razıydılar ama bu hal uzun sürmedi.
Ormana bir oduncu geldi.
Korkuyla titrediler.
Eli baltalı adam, hangisini kessem acaba, diye bakınmaya başladı.
Bir celladın gözleriydi gözleri!
Hem Zer, hem de Sim celladı kendilerine çağırıyorlardı.
"Bana gel, beni kes bak.
Ben çok yaşadım." diyordu Zer.
Sim ise, "Ben tazeyim, beni kes, zorluk çıkarmam sana." diye haykırıyordu.
Oduncu ince ve kolay olana yöneldi.
Henüz hayatının baharını yaşayan Sim'i kesti, devirdi.
Taşısın diye attı ırmağa.
Zer'in göklerde yankılanan feryadını işitmedi bile.
Zer: "Beni de, beni de kes!" dediyse de duyuramadı sesini.
Giden sevgilinin ardından acıyla inledi.
Rüzgara yalvardı o zaman.
"Lütfen es!" dedi.
"Hiç esmediğin bir güçle es, fırtına ol!"
"Niçin?" diye sordu rüzgar.
"Beni suya devir, bak o gidiyor." dedi Zer.
Durumu kavradı rüzgar, görülmedik bir hızla, şiddetle ve tutkuyla esti, esti, esti.
Fırtına oldu.
Zer'in yıllanmış gövdesi dayanamadı bu fırtınaya.
Suya devrildi. Sim'in ardı sıra akmaya başladı.
"Elbet bir yerde buluşuruz." diyordu.
"Nasılsa aynı yöne gidiyoruz.
" Öyle de oldu.
Yüz yüze bir kereste fabrikasının önüne vardılar.
Adamlar geldi yanlarına.
İkisini de ırmaktan çıkardılar, kestiler, biçtiler, tahtalar haline getirdiler, depoya götürdüler.
Depocu, üst üste koydu parçalarını.
Aylarca kurudular orada.
Hayatlarından eser kalmadı.
Duyguları ise dipdiriydi.
Gece oldumu fısıldaşıyorlardı aralarında.
Tek duaları vardı: Asla ayrılmamak.
Bir mobilyacı aldı tahtalarını.
Atölyesine götürdü, güzel bir çalışma masası yaptı. Satmak için vitrine koydu.
Masanın içinde fısıldaşıyorlardı. "Şimdi bir olduk artık." diyorlardı.
"Bu masaya bir isim gerek.
" Geceler boyu düşündüler: "Simuzer olsun!" dedi Zer.
İki isim teke inecekti böylece.
"Olsun" dedi, Sim.
Vitrindeydiler.
Caddece bir adam ve bir kız gördüler.
Hızlı yürüyorlardı.
Aceleleri vardı sanki.
Birlikteydiler ama ayrı gibiydiler.
Onların da aralarında bir ırmak mı vardı yoksa?
Gönül gönüleydiler ama el ele değillerdi.
Bir sırları mı vardı acaba?
Söylenmemiş sözler gibiydi erkek.
Yazılmamış şiirlere benziyordu kız.
"Bize benziyorlar." diye fısıldadı Sim.Aylar birbiri ardınca geçti, gitti.
Vitrindeydiler, yine masanın üstünde bir gölge hissettiler.
Bir erkek gölgesi.
O adamdı. Yanında yazılmamış şiir yoktu şimdi.
Nerelerdeydi acaba?Adamın gözlerinde hüzün vardı.
Yüzü gülerken eşlik etmiyordu gözleri.
Tebessümünü yitirmişti adam.
Onu arar gibi ısrarla masaya bakıyordu.
İçeriye girdi, pazarlık etti, masayı aldı, odasına götürdü.
Şiirler yazacaktı üstünde.
Yazıyordu da.
Sim ve Zer, bu durumdan memnundular.
Hayatsız bir yaşantıları vardı işte!
Kupkuru bir hayattı bu.
Olsun! Şiir yazıyordu ya adam.
Az şey miydi?
"Ona yardım edelim." dediler.
"Ne yapalım?" diye sordu Zer.
"Ona bizi anlatalım, işitsin de öğrensin sevgimizi.
Belki, bizim de destanımızı yazar.
"Gece konuşacaklardı.
Hep gece konuşurdu onlar.
Geceyi beklerse işitebilirdi adam.
Konuştular da.
Adam gecelerde hiç mahrum kalmadı ilhamdan yana .
Birlikteydiler, mutlu olmaları gerekirdi ama değillerdi işte.
Bir sızı vardı gönüllerinde.
İnce bir sızı.
Yaşanmamış hayatlardan kalan bir boşluk gibiydi.
Böyle olmamalıydı.
Zer derin bir ah etti.
Kendi kendine konuşur gibi "Nehrimizin kıyısında yan yana olsaydık" dedi.
"Can cana yaşasaydık." diye inledi Sim.
acı dolu sustular.
Dallarını, yapraklarını, kuş cıvıltılarını, yağmur şıpıltılarını, ırmak türkülerini rüzgar uğultularını hatırladılar.
İç geçirdiler.
Artık ne baharlar vardı, ne de yazlar.
Şimdi kupkuruydular.
Gözyaşı bile dökemeden uzun zaman ağladılar.
Fısıldaşmaları dileklere dönüştü.
Her gece bıkmadan usanmadan tekrar ediyorlardı.
Geriye dönüş imkansızdı.
Anlamışları ama ileriye gidiş mümkündü.
bunu farkettiler.
Yalnız hatıralar yoktu ki.
Ümitler ve hayaller de vardı.


"Cennette olsak." diyordu Sim.
"Yan yana yaşasak." diyordu Zer.
"Önümüzden bir ırmak aksa..."
"Irmak bizi ayırmasa..."
"Dallarımıza kuşlar konsa..."
(Ömer Sevinçgül)

ArZu
01-04-2008, 09:31
Yağmur Çiçeğim Myra
http://img241.imageshack.us/img241/6905/44408698606ebcc44f4ct1.jpg

Sen umudun sabahında dağ çiçekleri ve dağlara serilen sabah güneşi kadar güzeldin Myra. Günaydınım, gülaydınlığımdın benim.

Seninle bir rüya gibiydi hayat. Ve biz o rüyada kuşlar gibi hafiftik. Yüreğimiz gökyüzü kadar engin, bulutlar kadar beyazdı. Her gözlerimi açtığımda, her kapattığımda seni görürdüm karşımda.

Ellerimi her uzattığımda ellerini bulurdum. Bütün güzellikleri, sevinçleri yalnız sende yaşardım. Sensiz hayatın ne kadar boş, anlamsız olduğunu, sensiz kalınca öğrendim Yağmur çiçeğim Myra.

Bir gün çekip gittin, her şeyimi kaybettim. Yaşama sevincimi, direncimi, gülüşümü, mutluluğumu, yaşama dair ne varsa hepsini kaybettim, her şeyim yerle bir oldu.... Uçurum başlarında, duvar diplerinde kaldım bir başıma. Kimse aramadı beni, kimse sormadı... Tut ellerimden alıp beni yüreğine götür dağlar kızı Myra. Üşüyorum... Üşüyorum... Güneşe ulaşılmazlığı bilerek soluğunun sıcaklığına sığınmak istiyorum. Sıcak yüreğine gereksinimim var... Biliyorum benden çok uzaklarada bir yerdesin, sana ulaşmaya gücüm yok...

Ey gönülçiçeğim Myra... Ey ayışığım... Aytanem, nurtanem, birtanem Myra ...Sen olmadan nasıl bakarım gökyüzünün maviliğine. Nasıl bakarım engin denizlere, hayat bir dalgaysa eğer... Nasıl yürür sularda sandalım rüzgarın olmadan, dolmadan iliklerime sevdanın iksiri, ufuklara nasıl açılabilirim...

Sen deniz olsan kanasan ben dalgan olurum
Kimsesiz kalsan ağlasan ben dünyan olurum
Sen ateş olsan yansan ben duman olurum
Bir ömür yüreğimde saklarım seni, unutma

Ayışığım Myra canımdın sen anlıyor musun? her şeyimdin benim. Yaşamın adı, sevginin tadıydın. Seninle yaşadığımı hissediyordum ancak. Neye dokunsam sen olurdun, nereye baksam seni görürdüm aynalarda, ne yana dönsem sen dururdun karşımda. Aksın vururdu sulara...

Yanımda olduğun zamanlar dünyanın en mutlu insanı olurdum. Zamanın geçmesini asla istemezdim. Sensiz dakikalar yıl gibi uzar ve geçmek bilmezdi zaman. İsterdim ki, her an yanımda olasın. Her dakika gözlerinin derinliğinde yitip gideyim. Çünkü kendimi en mutlu, en güvende hisettiğim anlar, senin yanında olduğum anlardı...

Yüreğimdekileri her gece kağıtlara dokuyarak, her sabah seher yellerine okuyarak uzak çığırlara, uzak yollara savuruyorum şimdi ...

Rüzgarsaçlım sende ansızın bir rüzgar gibi esip girmiştin gönlüme, rüzgarın savurduğu yapraklar gibi de çekip gittin ve her şey bitti. Şimdi yüreğim paramparça, hasretim çöl yangını, her ah çekişte tütüyor içim...

Sen gittin masal bitti, hayatla mücadele saflarımın hepsini kaybettim. Bu yalancı dünyada tek gerçeğim, tek yaşama nedenim, tek dayanağım, yaşama kaynağımdın.
Karanlık bir uçurumun kenarında düştüm düşeceğim şimdi. Hiç bir dayanağım, tutamağım yok artık.

Sen yanlızlığın, terkedilmişliğin ne olduğunu bilmezsin? Sevipte sevilmenin, sevipte terkedilmenin acısını, uykusuz geçen gecelerin sayısını. Sen kahrolmanın, mutsuzluğun acısını bilmezsin? Her gün yavaş yavaş kaybolmanın verdiği çaresizliği. Çekilen hasretin, kahreden gurbetin, sensizliğin verdiği acıların hesabını bilmezsin? Karanlığını gecelerin, kanayan sancısını günlerin.

Aradan geçen bunca zaman, senden aldığım yaramı iyileştirmedi. Hala mutsuz, hala bedbaht ve sensizim.
Kaç kez ölümün eşiğinde döndüm, kaç kez öldüm dirildim bilmezsin?.. Kaç hazan mevsimi esip geçti üzerimden, kaç hüzün mevsimi geçti. Dönmedin... Yağmur mevsimleri gelip geçti, ağlama mevsimleri, gözyaşı mevsimleri gelip geçti, sen hala yoksun. Hala gelmiyorsun...
Sevmek yüreğe saplanmış bir ok, kahretsin...

Sen gittin Masal bitti

Sen gittin evimin adresi, kapımın zili gitti
Sen gittin sazımin teli, kuşumun dili gitti
yangınlar düştü yüreğime / ıssızlaştı şehir
kırık bir ağaç dalında,öksüz bir kuş gibi kaldım

Sen gittin
yaprağa duran ağaçlarım gitti
umutlarım gitti,baharlarım
tutam tutam saçlarım gitti

Sen gittin
yüreğimde kanayan şiirler
masamda sigara izmaritleri kaldı
ben kaldım öyle tesellisiz ortalarda
birde yıkıntım
çöl oldu şiiristanım
hayalim, düşistanım

Sen gittin
kemanım yayım, güneşim ayım
mutluluk payım gitti

Sen gitin
hayalim düşüm
sevincim gülüşüm
servetim işim gitti

Sen gittin
özlemin yüreğimde
yokluğun kirpiğimde çoğaldı
sen gittin umudum gitti
gururum gitti
her gece oturup ağladım
ıslandı/ ekmeğime karıştı korkunç acı
gülmek nedir unuttum gitti

Sen gittin
yaralı bir ceylanın bakışında yaralı kaldım
her yerde izimi arıyor şimdi avcılar

sen gittin masal bitti ben bittim

http://img367.imageshack.us/img367/6756/rafflesiaceaeec3pp5.jpg


Nuri CAN

ArZu
01-04-2008, 09:49
Destina
http://img395.imageshack.us/img395/4865/dali0104wg5jx1.jpg
Aşklara vurur bülbülüm, yuvalanır gönlümün gülüstanına
gülüşün can sıcaklığımdır üşüdüğümde, soluğun ateş
yak savur küllerimi çölüme döneyim.

orman fısıltıları kulağımda, rüzgar ıslıkları
yağmur tutuşmaları, sevgi buluşmaları
aşkın düştüğü yer… yangın
yalnızca nefesin dindirebilir volkanımı
rüzgarın merhem olur yarama süründüğüm

bilki derin kuyularında hasretimin suyu sensin
ve nasılsan öylece gel salınışın rüzgarıyla
ırmakların sesiyle ay serenatları dökülsün kulağıma
dudağıma işlesin meltem meltem seher yağmurları
gözlerinin içinde sönmüş bir tutam yıldız gibi kalayım

uçurumlara tutsak bir rüzgarım, yağmurlarla yaralı sesim
fırtınalarda çırpınan suyum, hıçkıran ışık
karlı dağlarda uzak bir ses gibi
solgun bir anıyım şimdi bu uzak kentte
kuşların göçüp gittiği mevsimlere benziyor yüzüm
ömrümün bütün dallarını silkeledi hayat
umudun bütün bahçelerinden kovuldum
bir acıyı aşmak için, bin acıyı sırtıma vurdum

uzak düştüm saçlarıma karanfil eken yıldızlardan
sahipsiz mezarlıklar ülkesinde çıplak dolaşıyorum şimdi
içinden kırılmış bir gölge
başka hangi duvara yaslanabilirki aşktan öte
ve nasıl dayanabilirki
sevinçler yoksa terkisinde çekilen acıların

Ah Destina yaralı kızım, utangaç yıldızım
yaslı gelinim, anadolum, sarı sızım, sorma beni
baktığım her pencerede doğulu ezikliğim
yurdundan kovulmuş bir coğrafyasızım
çıktığım her yolculukta türküler tutuşur içimde

şimdi uzak bir sızıda nar ile közlenip
çoğalan yalnızlıklarla yeryüzüne dağılıyor kalbim
kalbimki, zemherinin ortasında kanatları üşümüş yavru bir kuş
nereye uçsun, bir umut yoksa kanadında esen yellerin

bırak bende başlasın bu ateş sende bitsin
aşktan öte ne varsa kalbimde savur gitsin
gecelerin uzun kirpiklerine yalnızlığımı iliştirip ağlayayım

ey göğsümde nar sıcağı, çığlığıma sinen duman
içime soğurmuş küllerini bırak kızıl bir sabahın
bırak ki, dağılsın ıstırap yüklü bulutlar
ateş oflayan ormanında bu ahın

gün ışığıyla işlenmiş bir çiçeği
koparıp göğsümün üstüne bastırıyorum her akşam
dindirsin diye yüreğimdeki sızıyı
tam da usumun ortasına düşerken gülbaharülkem

Ah Destina’m, kara kızım, uzun saçlı hasretim
kül rengi kirpiklerinde nehirler yürüyenim
gelirsen sevdiğim çiçekleri getir
gönlünün güneşli bahçelerinden, nilüferlerin zülüflerinden
ve derin kuyularından hasretin, su getir

koca İstanbulu getir bana gelirken
mis sokağını, karanfil konağı, kitapçı dükkanlarını
üç beş dergi, diline dolanan bir şarkıyı, bir çınar altını
mor salkımlı düşlerini getir
istiklal caddesinde el ele dolaşan yeniyetme sevdalıları
yıldızlarını getir bana kaygısız bir gecenin
ayışığı gülüşünle sarıl içimdeki feryada
aşkın ateşlerinde sınanmış bir semenderim ben.

düşsüzüm düşlerine al beni, soluksuz sevişmelerine sakla
dudaklarınla kapat dudaklarımı, soluduğumda
uyuduğumda, alnımdan öperek uyandır beni
ki, denizlerin sevgiyle köpürdüğü saatlerde
şiirin yedirenk çakılları vursun kıyılarıma
aşk bir yanımı alıp götürsün, özlem bir yanımı
bir ömür sevgi yağmurunla ıslanayım

şimdi ayışığıyla süslenmiş penceremde
sen gecegözlü güvercinimsin, özlem yüklü şiir’im
bırak güllere vursun gülüşün, harelensin denizlerin yüreğine
yanaklarında aşkın solmayan rengi
saklayıp gecelere gizini, yıldızlara uzansın mavi düşlerin

Bense çevire çevire dört duvarımı, bir ömür aşkınla böyle yanar kalayım
Nuri CAN

ArZu
03-04-2008, 10:51
Cançiçeği

http://img380.imageshack.us/img380/5900/p10501021vc7.jpg


Erişilmez bir uçurumun kıyısında, senden başka kimsenin farkında olmadığı bembeyaz bir çiçektim ben. Sen ise, dört mevsim özlemini çektiğim yağmur. Üstüme yağışını severdim, yapraklarımdan aşağı akışını, her damlanı içime çekişimi severdim. Bedenimde seni hissedişimi. Her damlan alıp götürürdü beni adını bilmediğim, tanımadığım yerlere...

Sen yağınca susuzluğum dinerdi, biterdi kimsesizliğim, dağılırdı ürpertilerim. Serin bir meltem değip geçerdi yapraklarıma. Dünyalar benim olurdu, uçardım sevinçten. Günlerime, gecelerime; hiç kimsenin bilmediği, fark etmediği sıcak bir sevgi dolardı. Sıcak bir sevgi dolardı yüreğime. Her çocuğa gülümserdim; her kuşa, her kelebeğe, her arıya gülümserdim...

Erişilmez bir uçurum kıyısında rüzgarlara ağıt yakan, yalnız ve boynu bükük, bembeyaz bir çiçektim ben. Sen, bakışlarında sevdalar gizleyen, sevdalandığım, gözleri menekşe rengi küçücük bir kızdın.. Adına Seher demiştim, adına sevda, adına umut. Sevdam, umudum her şeyimdin. Günüm, günaydınım, gülaydınlığım seninle başlardı. Tek sevenim, tek sevdiğimdin. Yağmurumdun sen; kurak günlere, ayaz gecelere inat. Hiç bitmeyen bir umut, özlem ve hazla beklerdim seni. Gelmediğin zaman boynumu büküp, kapar gözlerimi seni beklerdim. Özlemin umudum olurdu, umudum özlemin. Beklerdim, beklerdim bıkmadan, usanmadan...
Çünkü seni seçmiştim ben, sevdam, arkadaşım olarak. Sevdanı yüreğime nakış nakış işlemek için. İşlemeliydim ki, fırtınalar, boranlar içinde bile olsa kardelenler gibi açmasını öğrenmeliydim...

Umudumun bitip tükendiği anlar da oldu elbette zaman zaman. Seni beklerken, bekleyişin işkenceye dönüştüğü zamanlar da olurdu. Günlerin yıllara döndüğü zamanlar olurdu. Ama hiç şikayet etmedim, şikayet etmedi yüreğim. Çünkü seni delicesine seviyordum ve bu sevgimle mutluydum. Özlemine zor da olsa katlanıyordum bir umutla.

Sen beyaz bulutlarla gelirdin, bembeyaz gelinlikler içinde. Hayran hayran bakardım sana. Sen gelince ardından gökkuşağı gelirdi. Gökkuşağına dönüşürdün rengarenk. Her renginde umutlarım vardı, hayallerim vardı. Canlı, cansız tüm varlıklar kıskanırdı güzelliğini... Sen, hayatıma kattığım canım, gözbebeğimdin. Ben de senin cançiçeğindim. Gözlerime dolan bulut, üzerime yağan yağmurdun sen. Toprağa saçtığım umudumdun. Havaydın, hayattın, suydun, sevgime bandığım gülaydınlığımdın, günaydınımdın...

Yıllar sonra şimdi yine bekliyorum seni, bir umutla. Ama artık azalan hatta tükenen bir umutla... Ömrümün bütün dilimlerine kar yağıyor şimdi. Kar da beyaz ama ben yine de direniyorum. Çıkıp gelmeni, üzerime yağmanı bekliyorum. Bir zemheri mevsimiydi ayazda bırakıp gitmiştin hayallerimi. Bak yine zemheri. Dağlara kar yağıyor ama sen yoksun. Sen yoksun, acılara özlem yağıyor... Bak, kar yağıyor üstüme, iliklerime dek üşüyorum. Yine de yüreğimde ateşler yakıyorum. Dönersen ellerini ısıtırsın diye...

Unutmuşum, içimdeki umutların beyazlığını... Unutmuşum mavi, yeşil, al renkleri... Ne zaman bir yağmur sesi duysam, ne zaman bir su sesi, içimde sevgiler kanar, pınarlar kanar benimle. Sonra sen gelir dökülürsün içime, sen gelir dökülürsün gözlerime, kirpiklerim dökülür yollara. Gülaydınlığın doğar üstüme. İşte o zaman dağ dağ özlem kesilirim, bulut bulut, hüzün hüzün..

Düştüğüm her uçurumda sen varsın yanımda
seni taşıdım içimde bir damla gözyaşı gibi
bütün yıldızlara ismini haykırdım, bütün gecelere
bir sen yoksun bir sen duymuyorsun bi-tanem


rüyalarımı hicran alır her gece gelmezsin
çağrılarım isyan olur her gece bilmezsin
sevdasını yüreğime taht kurduğum nerdesin
bir sen yoksun bir sen bilmiyorsun bi-tanem


bil ki hep sana aktım bu sevdalı nehirlerde
hep seni bekledim bu düştüğüm yerlerde
ümit kervanları bir bir gelip giderler de
bir sen gittin bir sen gelmiyorsun bi-tanem


Gel... Gel ki, sarı papatyalar açsın, kır gülleri, kır menekşeleri, kırkkanatlılar açsın. Yol alsın umuda nazlı cerenler, ceylanlar, karda boranda yolunu yitirenler. Gel can gelsin solmuş anılara. Boşalsın sicim sicim gözyaşları, ırmak olsun susuz kalmışlara; kardeş olsun dostluklara, yüreğimdeki merhamete... Gel... Gel ki, sevginle anlam bulsun duygular, gözlerimden toprağa düşen damlalar....

Gelmeni istiyorum biten umutları, yiten sevdaları diriltmen için, solan yaprakları yeşertmen için.

Tüm ümitlerin tükendiği anda çıkıp gelmeni, üzerime yağmanı bekliyorum. Bu sitemdir sanma. Bil ki, gelmezsen solup gideceğim, bitip tükeneceğim. Bir daha bir daha hiç bir mevsim açmayacağım çiçeklerimi, gülümsemeyeceğim gül yüzlü çocuklara, gül desenli baharlara, kırlara, ceylanlara... Gel!...


.............
Canına Can Verirdim

Sen bir nazlı gül olaydın
dalına yaprak olurdum
canına can verirdim
acına toprak olurdum

sen bir damla yaş olaydın
başına bulut olurdum
düştüğün denizlerden
her damlanı bulurdum

sen bir türkü olaydın
kıskanırdım rüzgarlardan
kalbime koyardım sesini
yalnızca ben duyardım

tual olaydın fırçalarıma
sevginin rengine boyardım
ne okşardım saçını
ne öpmeye kıyardım
ne elveda eder
ne görmeye doyardım

sen de sevseydin beni
başımın üstüne gezdirirdim
kalbimin içine koyardım
canına can verirdim
kanına kan veririrdim
sende sevseydin beni

sende sevseydin beni
yağmur olur yağardım
bulut olur ağardım
yoluna toprak olurdum
dalına yaprak olurdum
sen de sevseydin beni

sende sevseydin beni
aşkına çıra olurdum
pervane olurdum ışığına
etrafında döner dururdum

sende sevseydin beni
önüne yol olurdum
kapına kul olurdum
sende sevseydin beni

sen de sevseydin beni
canına can verirdim
kanına kan verirdim
sen de sevseydin beni…

http://img380.imageshack.us/img380/7265/campanulaspp2ow7.jpg

Nuri CAN

İsmail
03-04-2008, 14:18
http://img84.imageshack.us/img84/9849/kardelenjn8tt6.jpg (http://imageshack.us)



BİR KARDELEN MASALI...


Bir varmış bir yokmuş ,uzak ülkelerin birinde,
dağların doruklarında
güzeller güzeli Dağ Fulyası yaşarmış.
Baharın ilk belirtileriyle uzun kar uykusundan uyanır,
güneş sıcaklığını iyice hissettirmeye başladığı günlerde tomurcuklanır,
yaz boyunca da çiçekleriyle çevresine binbir
renkler saçar, kokusu ile, güzelliği ile,
güzelliğinden çok o mahçup saf duruşu ile herkesi kendine hayran bırakırmış

Doğa ananın da en sevgili yavrusu, herşeylerden sakınıp
gözettiği en nadide çiçeği imiş bu Dağ Fulyası.
En yakın arkadaşı Nergis'le sıcak yaz günleri
boyunca gülüşürler,
oynaşırlar, bütün doğayı neşeyle donatırlarmış.
Fulyacık Nergis'ini çok sever bir dediğini iki etmezmiş.
Elinden gelse tüm dünyasını Nergis'le paylaşmak istermiş.

Nergis de çok güzelmiş ama Fulya'nın saflığına karşı son derece
kurnaz, işveli, cilveli, bir kızmış.
Fulya'yı çok sever, onunla
arkadaşlığını sürdürmek için kendini ona benzetmeye çalışır,
ama içten içe de Fulya'nın herkes tarafından sevilmesine
tahammül edemez, herkes kendini daha çok sevsin istermiş.

Fulya'nın tüm çiçekleri sabırla dinleyip, hepsine yardım etmek istemesine,
herkese çözüm getirmeye çalışmasına hayret edermiş.
Çünkü, Nergis çiçek için doğadaki en önemli şey kendisiymiş,
kendi duyguları kendi düşünceleri , herkesin, herşeyin üstünde imiş.
Fakat Fulya'ya özel bir değer verir, onun hayranı olduğu
saflığını korumak için olası tüm kötülüklerden sakınmak istermiş.
Fulya ise hep tebessümle karşılarmış Nergis'i zira,
Doğa annesinin de aynı koruyucu kollayıcı
davranışlarına alışık
olduğu için Nergis'e ayrıca çok güvenir, inanırmış.
Bu arada aşağılarda , dağların, vadilerin ötesindeki
ovalarda ise Bahar Rüzgârı yaşarmış...

Bu rüzgârın en sevdiği iş, ovanın tüm çiçeklerine gezip
gördüğü yerleri anlatarak onlara yeni heyecanlar, yeni
ufuklar göstermek ve onların hayranlığını, sevgisini
kazanmakmış.
Birbirinden değişik ilginç öykülerle
çiçeklerin gönlünü çelip en masum görüntüsünü takınır
en hoş sesiyle onlara birbirinden güzel şarkılar söyler,
eğlendirirmiş.
Çiçekler kendilerinden geçip, hayranlıkla
onu dinlerken, o fark ettirmeden çiçek tozlarını alıp
koynunda gizlediği kutusuna atarmış.

Bahar Rüzgârı, bu çiçek tozlarını karıştırıp bir gün
kendine en
güzel kokulu, en güzel renkli çiçeğini oluşturacağını hayal eder
yüreği bu hoş beklentiyle çarparmış.
Fakat aldığı her çiçek
tozundan sonra yine bir eksiklik hissedip daha güzel,
daha ışıltılı,
binbir renkli,
çok daha güzel kokulu çiçekler aramaya çıkarmış.
Rüzgâr, bir gün yine bu amaçla ovadan ayrılıp vadiye
doğru yola çıkmış.
Vadiye geldiğinde birden
çok farklı bir çiçek kokusu
hissetmiş, etrafına bakınmış ama görememiş.
Çünkü koku yukarılardan geliyormuş.
Başını kaldırıp dağa doğru bakmış.
Tepelere yaklaştıkça kokular daha da yoğunlaşırken içlerinden
ayırt edici bir koku tatlı tatlı başını döndürüyor,
onu daha
yukarılara çekiyormuş.
Sonunda onu görmüş.
İlk önce heyecandan yanına yaklaşamayıp uzaktan seyre dalmış.

Fulya çiçek olacaklardan habersiz pervasızca çevresindeki
arkadaşlarıyla şakalaşıyor,
çocuklar gibi neşeli kahkahalar
atıyor, gülerken gözlerinin içi gülüyormuş.
Rüzgâr nasıl olup da bugüne kadar çevresine eşsiz ışıltılar saçan bu çiçeğin
varlığından habersiz yaşadığına hayret etmiş.
Hemen harekete geçmeye karar verip hafif hafif
Fulya'nın etrafında
esmeye başlamış.
Bir yandan da bildiği en güzel şarkıları söylüyormuş.
Fulya bu beklenmedik hoş esintiyi heyecanla karşılamış, kendine
yeni ve çok farklı bir arkadaş edineceğini hissetmiş.
Çünkü arkadaşı Dağ Rüzgârının keskin esintisine karşı Bahar Rüzgârı
tatlı bir meltem edasıyla yapraklarını okşuyor,
yıpratmadan
dinlendiriyormuş.
Güzeller güzeli çiçek, rüzgârın coşkulu, tutkulu
heyecanlı sesini büyük bir hoşnutlukla dinlemeye koyulmuş...

Rüzgar, Fulya'ya ovadaki güzellikleri, gezip
gördüğü yerlerde
duyup işittiği ve yaşadığı ilginç hikayelerini anlatırken
onun da başını döndürüp çiçek tozlarını alacağı anı hayal
ediyor ve yüreği bu anın heyecanı ile deli gibi çarpıyormuş.
Fakat kendindeki bu yeni duygulara kendide şaşırıyor,
Fulya çiçeğin tüm dünyasını merak ediyor,
daha yakından
tanımak için çırpınıyormuş.
Bu nedenle çiçek tozlarını almak
için biraz daha sabredip
Fulya ile arkadaş olmaya karar vermiş.

Rüzgâr, Fulya çiçeğin dünyasına girdikçe
hayranlığı daha da
büyümüş, onunla konuşmak, onun fikirlerini duymak,
kendini dinlerken hüzünlü hikayelerde hemen buğulanıveren gözlerine
dalıp gitmek, neşeli hikayelerde kahkahalarına karşılık
vermek Rüzgarda tutkuya dönüşmüş.

Fulya'nın kokusu renklerindeki saflık, konuşmalarında
kendini hissettiren bilgeliğini, çocuksu ifade tarzı, hele
sesindeki o içine işleyen ince tını bugüne kadar hiçbir çiçekte rastlayamadığı özelliklermiş.
Fulya ise dinlediği o harika hikayelerle,
kendini dünyanın her yerine götürdüğüne inandığı
bu yeni arkadaşı yüzünden tüm arkadaşlarını ihmal etmeye başlamış.
Zamanını hep Rüzgarla beraber geçirmek istiyormuş.
Zira Rüzgâr öyle güzel konuşuyor ve o kadar çok şey biliyormuş
ki, Fulya'nın dünyası yepyeni renklerle bezeniyormuş.

Günler geceler boyu birlikte konuşmuşlar, gülmüşler,
ağlamışlar.
Bahar Rüzgârı Fulya'nın bütün güvenini kazanmış.
Fulya bu arada Nergis'i ihmal etmemeye çalışıyor ona da
rüzgâr'ın anlattıklarını anlatıyor ve ikisini tanıştırırsa birlikte
harika bir dünya kuracaklarını çok eğleneceklerini söylüyormuş.
Nergis, Fulya'yı ilk kez bu kadar heyecanlı görüyor ve onu
bu kadar etkileyen birini çok merak ediyormuş.

Rüzgâr ise çiçek tozlarını aldığı takdirde Fulya'nın
arkadaşlığını kaybedeceğini bildiğinden bu çok istediği,
beklediği anı sürekli erteliyormuş.
Fakat aklında da
yaratacağı o muhteşem çiçek olduğundan dağdaki diğer
çiçeklerle arkadaşlık kurup, onlarada aynı hikayeleri, aynı
şarkıları anlatarak başlarını döndürüyor ve çiçek tozlarını
alıp saklıyormuş.
Bir gün Fulya, Rüzgâr'ın tüm yaptıklarını görmüş.
Fakat çiçek tozlarını saklamasını anlayamamış.
Zira çiçek tozları, çiçekler için hayati önem taşıyormuş.

Tüm çiçek arkadaşlarının ertesi baharlarda yeniden canlanıp gün
ışığına kavuşmaları için bu tozların yeniden toprağa düşmesi
gerekiyormuş.
Oysa rüzgâr onları kendine saklayarak çiçeklerin
ömürlerini sona erdiriyormuş.
Fulya çok üzülmüş, onun derin
düşünceli hali Doğa annesini de endişelendirmiş.
Bu arada Fulya,
istemeyerek Bahar Rüzgârı'nı Nergis'lede tanıştırmış.
Ama Nergis'in
çok akıllı olduğunu ve Rüzgâr'ın büyüsüne kapılmayacağını
düşünüyormuş.
Oysa Rüzgâr, Nergis'in ışıltılı renklerini öyle bir
övgülerle anlatmaya başlamış ki..
Hele Rüzgâr'ın şarkılarında ki,
o heyecanlı sesi duyunca Nergis de tüm diğer çiçekler gibi
büyülenmiş ve çiçek tozlarının gitttiğinin farkına bile varmamış.

Fulya büyük bir korku ve üzüntü ile olanları izliyormuş.
Hemen evine dönüp Rüzgâr'a, evinin tüm kapı ve
pencerelerini sıkı sıkıya kapatmış. Rüzgâr, Fulya'nın olanları gördüğünden habersiz,
kendinden emin bir şekilde büyük
bir kibir ve iki yüzlülükle Fulya'nın evinin önüne gelmiş.
Her zamanki gibi Ona ne eşsiz bir çiçek olduğunu,
kokusuyla onu büyülediğini,
çok uzaklardan bu koku ile kendisini çekip
getirdiğini en etkileyici sesi ile söylemeye başlamış.

Fulya çok büyük üzüntüler içinde perdenin arkasından sessizce Rüzgâr'ın anlattıklarını dinliyormuş.
Rüzgâr, kapıların
açılmayışına anlam verememiş.
Tekrar Fulya'ya ne kadar
çok değer verdiğini söyleyip en hüzünlü sesiyle ona şarkılar söylemeye devam etmiş.
Fulya, gözyaşları içinde kapılarını
açmadan Rüzgara her şeyi gördüğünü ve yaptıklarını çok
yanlış bulduğunu, çiçeklerin yaşamlarının sürekliliği için
o tozlara ihtiyacı varken kendisinin büyük bir duyarsızlıkla,
herşeyi önceden planlayarak tozları çaldığını söylemiş.

Rüzgâr, Fulya'nın tepkisini çocukça ve anlamsız bulmuş.
O tozlara kendi mükemmel çiçeğini yaratmak için ihtiyacı olduğunu Fulya'ya anlatmaya çalışmış
ama Fulya onun yaptıklarını asla anlayamayarak
bencillikle suçlayınca
büyük bir kızgınlıkla oradan uzaklaşmış.
Nergis ise
olanlardan habersiz Rüzgârla arkadaşlığına devam
ediyormuş.
Rüzgâr kendi mükemmel çiçeği için sakladığı
tozları arasında Fulya'nın eksikliğini içinde duyarak,
kutusunu açmış,
bir daha ki bahara kendi muhteşem
çiçeğini oluşturmak amacıyla çiçek tozlarını toprağa
serpmek istediğinde birde ne görsün tozların hepsi
kutunun içinde günlerce havasız kalmaktan
bozulup küflenmemiş mi?

Rüzgâr, her çiçek tozunun kendi doğal ortamı içinde sadece
ait olduğu çiçek olarak yaşayabileceğini çok geç anlamış.
Yinede büyük bir kibirle doğanın kanunlarına karşı geldiğini binlerce çiçeğe sonbaharı yaşattığını
görmezden geliyor,
diğer yandan içinde Fulya'nın yokluğundan kaynaklanan
büyük bir boşlukla tüm hedef veamaçları
tükenmiş bir şekilde avare esip duruyormuş...

Fulya, gördüklerine yaşadıklarına dayanamıyor büyük acılar çekiyormuş.
Hele bir dahaki baharda hiçbir arkadaşının olamayacağını düşündükçe, Nergis'inin bile Rüzgâra
kapılıp gittiğini görmek, onu kaybettiğini bilmek Fulya'nın
büyük üzüntülerle hastalanmasına neden olmuş.
O incecik zarif boynu bükülmüş, günden güne sararıp
solmuş.
Doğa anne üzüntüsünden ne yapacağını bilemiyor
en değerli yavrusunun gözünün önünde eriyip gitmesini,
hastalıktan ölecek hale gelmesini önleyecek çareler arıyormuş.
En sonunda aklına çok güzel bir fikir gelmiş.
Hemen Dağ Fulyası'nın yanına gelerek,
onun vaktinden çok
önce uyumaya başlaması gerektiğini söylemiş.

Fulya çiçek derin üzüntülerle minicik yüreği
çok yorgun olduğundan henüz daha
bahar aylarında olmasına rağmen
annesinin kollarında kolayca uyumuş..
Günler haftalar aylar boyunca hiç uyanmamış..
Böylece tüm yaz ve sonbahar aylarını uykuda geçiren
Fulya bir gün kulağında
Doğa annesinin
tatlı mırıltılarını duyarak gözlerini açmış.
Yüreğinin nedenini
henüz bilemediği büyük bir huzur
ve mutluluk ile dolu
olduğunu hissediyormuş.
Gördüklerini anlamaya çalışıyor,
muazzam bir beyazlığın ortasında gözleri kamaşıyormuş.

Adeta tüm evren,
bu güzel ve cesur çiçeğin yüreğini huzurla doldurmak istercesine büyük bir sessizlik içindeymiş.
Karların Prensi ise büyük bir şaşkınlıkla
kardan pelerinin altından
adeta yüreğini delip çıkan bu çiçek karşısında nefesi tutulmuş, gözlerine inanamayarak
bu güzel çiçeğin yaşama yeniden
gülümsemesini izliyormuş.
Hayatında ilk kez böylesine
güzel bir çiçekle karşılaşmış.
Zaten zavallıcık hayatı boyunca
hiç çiçek bile göremiyormuş ki,
kış boyunca doğadaki
tüm canlılar kış uykusuna yatar,
her yer derin bir sessizliğe gömülürmüş.
Fulya da doğaya böylesine muazzam
güzellikler veren ve büyük bir huzur içinde uyumasını
sağlayan karlar prensine mutlulukla gülümsüyormuş.

Tüm ruhu ve incecik zarif gövdesi ile sadece karlar
prensine yönelmiş,
gözleri sadece onu görsün,
yüreği sadece on duysun istemiş.
İşte; o günden beri tüm doğa,
Dağ Fulyasına
KARDELEN demeye başlamış.
Zira, karları delip yeryüzüne çıkabilen tek çiçek
Kardelen olmuş.
Karların ve Karlar
Prensi'nin tek çiçeği ...
Kardelenle Karlar prensi birbirlerine
hiç beklemedikleri bir anda kavuşmanın sevinci ile
sonsuza dek büyük bir mutlulukla yaşamışlar...

http://img221.imageshack.us/img221/8905/kardeleneo9zz2.gif (http://imageshack.us)

ArZu
03-04-2008, 15:06
eyvallah sağolasın güzel yürekli dost...
çok güzel di...
heleki alttaki resim ve yazı :flowers:

ArZu
04-04-2008, 12:32
SEHERGÜLÜM

http://img395.imageshack.us/img395/6158/beyazgulyq1.jpg

Ah Munzur bakışlım, ceren gözlü sevdiğim, sehergülüm, yine sensiz akşam oldu bak..... Sabah oldu, yine sensiz yeni bir güne başlayacağız uzaklarda. Huzursuz, mutsuz ve bedbaht... Sen her sabah Munzur suyu olup, akıyorsun düşlerime, yüreğime, ellerime, gözlerime...
Akışında aşk var biliyorum, sevda var, özlem var, umut, özgürlük, aydınlık ve çiçek çiçek, nakış nakış duygu var. Her akşam ovalara, ormanlara, dağlara, taşlara, çimenlere ve özlemlere işliyorsun güzelliğini. Munzur suyu sonsuza aktıkça, sen de akacaksın! Sürekli bir akışı vardır bu suyun. İsyan var akışında, bereket var, türkü var, sevda var, güzellik var. Yüzyıllardır serseri toprak altında sürekli bastırılan bir özgürlük aşkının çiçeği var; bir özgürlük aşkının çocukları var....

Yaşam sürdükçe bu akış devam edecek. Biz, Munzur'un ceren gözlü, ceylan bakışlı, yüreği rüzgar nakışlı güzel çocuklarıyız. Çevirip yüzümüzü gökyüzüne, her gece yıldızlara bakarız. Dağ çiçeği kızıllığında alınlarımız. Öyle dik, öyle mağrur. Her gece ay şavkır yamaçlara, avuçlarımız sosın sarısı olur. Bakışlarımız ay kokar. Biz, Munzur'un Maral gözlü çocuklarıyız. Her sabah uzaklara bakarak yüreğimize sevgiden, özlemlerden ışıklar toplarız. Acılar yoklarız kalbimiz sularda menevişlenirken. Gittiğimiz yollarda ayak izlerimiz silinse de yurdumuz yüreğimizdir bizim. Nereye gidersek gidelim, nerede olursak olalım, bir gün döneceğimiz yer, yine Munzur’dur.

Bizim sevgimiz katışıksız bir sevgidir. Törenlerden, gösterişlerden uzak. Munzur, kardeştir sevinçlerimize. Munzur, acılarımıza anadır. Munzur'u ve Munzur'da seni düşününce, her seher yemyeşil yamaçlar, geniş çayırlar, pırıl pırıl sular, derin vadiler ve masmavi göklerin aydınlığı serilir içimizin koyaklarına. Her tepeyi, her suyu, her çiçeği kalbimizle koklarız ve kalbimizle öperiz tek tek. Sonra karasevda olup göğsümüzun derinlerine düşer her parçası... Ve ben her ayrılışımda gözyaşımla sularım dereleri, ayrılık güllerini. Ve ben her ayrılışımda seher gülüm,bir sarmaşığın sevdasıyla sarılırım sana, göğsümdeki ateşle.

Ey Munzur ! Biz ki, onurunu onurumuz bilmişiz, yüreğini yüreğimiz, ahtını ahtımız, sevdanı sevdamız bellemişiz. Sen ki, zulümlerde bize kol kanat germişsin, saklamışsın bizi bağrında. Hüzünlerde hüznümüz, sevinçlerde şenliğimiz olmuşsun. Düğünlerde halayımız olmuş, dolmuşsun can evimize. Ateş yakmayı, ısınmayı senden öğrenmişiz. Senden öğrenmişiz rüzgarın kaç dil bildiğini. Koşmayı, ağlamayı, sevmeyi sevinmeyi, efkarlanmayı senden öğrenmişiz. İnsana insanca bakmayı , tüm canlılara saygı duymayı senin ululuğundan almışız. Nerede olursam olayım, hangi fırtınalarda kalırsam kalayım, seni düşündüğüm zaman ısınır içimin mor türküleri. Bahar gelir gözlerime, Munzur suyu olup akar yüreğim sevda nehirlerine. Özlemler büyür bir yanımda dağ dağ, bir yanım rüzgar olur eser, nergis kokulu yaylalara. Ne varsa geçmişe dair canlanıp dikiliverir karşıma...

Biliyorum, şimdi yine berraktır doruklarında gökyüzü. Belki eskisi gibi yaylalara çıkılmıyor. Kuşlar da çoktan göçüp gitmiştir uzak diyarlara. Ama ben yüreğimle, sevdamla, beynim ve hatıralarımla oradayım işte. Yüreğim, beynim, her şeyim orda duruyor.. Aynı yerde olmasam da, sevdamı dün gibi yakın yaşıyorum. Çocukluğum, ilk gençliğim orda seyrediyor....

Şimdi Amsterdam'ın kalabalık sokaklarını arşınlayıp, duruyorum avare ve dalgın. Ama ben, bendine esir olmuş gibi, halâ Munzur'u düşünüyorum.Munzur'un soğuk sularını, temiz havasını düşlüyorum. Bilirim ki Munzur; yaşamın, umudun, sevdanın, özgürlüğün farkına varma hesabıdır. Tanımayan, yaşamayan nerden bilsin Munzur'u! Ben orada doğdum, orada büyüdüm. Sevdam, özgürlüğüm, dostluğum, içtenliğim, doğallığım oralıdır çünkü. Bilinsin ki, her bahar gelince, ben yüreğimi Munzur suyuyla yıkarım, Munzur suyuyla beraber akar yüreğim dağlara, ovalara, denizlere . Ve ben başımı dağ yelleriyle sararım her bahar. Bitmez bir rüya olur Munzur, her gece düşlerime girer; her sabah Munzur hayaliyle uyanırım...

Ne zaman Munzur'u düşünsem ve de Munzur'da seni; siyahla beyaz, yeşille mavi, ağlamakla gülmek, yaşamla ölmek arasında kalırım.İnce bir sızı, bir özlem hüznünü yüreğime bırakıp gider usulca.. Bilirim her filiz bir hayattır bağrında, her hayat bir umut. Tıpkı, dağlı çocukların sonsuz güzelliği gibi. Çocukları vurulan anaların sonsuz acıları gibi. Sevgiyle, sabırla yüreğimizde mayalanan o karanfil tadı, yedeğimizde sabır ve aşkla taşıdığımız umuttur. Canımıza can katan kanımızdır; toprağa saçtığımız tohum. Gözlerimizde sakladığımız yağmur ve sevgimize bandığımız ekmeğimizdir, suyumuzdur. Sevdamız Munzur'un doruklarından, tıpkı ipekten bir tül sarması gibi, seher yellerinden gelir ve eğilir bütün sevgilerin önünde. Zulümlerin önünde dimdik durur, başı dumanlı dağlar gibi, başı eğiklere nispet.

Bahar geldi mi cemreler düşer toprağa. Göz ıslağında yeşerir umutlar, tomurcuklanır sevdaya bilenmiş yürek... İsyan gülleri açar kızıl kor, onurun ve direncin doruklarında. Yükseldikçe yücelir kara sevdalı başlar, başı eğiklere nispet, başı dumanlı dağlar gibi. Yıldızlara ulaşır hür düşünceler ay alacası şafaklarda...

Çiy düşünce kınalı bir kızın saçlarına, sevda yelleri eser ılım ılım, yalım yalım kavurur yürekleri, savurur gül kokulu yaylalara. Çağlardan çağlara destanlar kuşanıp, türkü türkü izi kalır yollarda... Akıp gider Munzur Suyu gürül gürül, göçer dost obalar ardında al ateşler yakarak ve bir başka bahara umutlarını bırakarak. Sevdanın kan kırmızısı rengine kar düşer, üşür dalında binlerce tomurcuk çiçek... İşte o zaman ben, en görkemli bulutları çağırıp, en yürekli rüzgarlarla, uğul uğul uğuldarım. isyanlar doğurup fırtınalarda ....

Bilin ki, bütün acılarını tattığım ve ihanetlerine alışamadığım bu metropollerde, bir yerim yok benim, hep dikenler üzerinde eğreti kalıyorum. Ne zaman gözlerim dalıp gitse uzaklara; bir süsen, yapraklarını serer önüme. Savrulur ipek saçları dalga dalga gökyüzüne. Uzanıp alnımdan öper bir anne, oturup hasretin avlusunda ağıtlar yakar. Rüzgar uğultuları çarpar şakaklarıma. Bir sevda türküsü kulaklarıma süzülür uzak yayla yollarında, gittikçe mahzunlaşır yüreğim. Susar o an bütün sular, kuş, rüzgar, börtü-böcek ne varsa. Ne zaman içmeye eğilsem bir pınarın soğuk suyunu, köz köz olur tutuşur su. Rüzgarın saçları ateş olup düşer dağların doruklarına. Yanaklarım ateş keser, çatlar dudaklarım... Boyun büker Munzur’un tüm menekşeleri, sümbülleri, sehergülleri, kırkkanatlılar ve de seher bakışlı gelinleri, tomurcuk göğüslü kızları .. Birikir gözyaşları damla damla dünyanın gözlerinde ve damla damla akar yeryüzünün yanan yüreğine. Bana da ezgilerden nakış dokumak kalır çile çiçeklerine. Boynumu bükmek kalır Munzur aşkına...

Ne zaman yanık bir türkü duysam tutuşur yüreğim, döner başım, savrulurum güz yaprakları gibi. Düşerim kaldırımlara, kimse aldırmaz, kimse kaldırmaz beni, gelip geçer üstümden ihanetler, gelip geçer üstümden hüzünler. Çöken karanlıklar umudumu, sönen hayaller hayatımı çekip götürür. Bil ki yıldızlardan yol yapıyorum kendime her gece, köprüler kuruyorum sana kavuşmak için, yüzüm sana dönük ey yurdum, kınalı yarim, sehergülüm. Azad eyle beni, yediler, kırklar adına ve aşkına azad eyle. Yüreği yüzünde gezen ve gözyaşları ayazda üşüyen dağlı bir çocuğum ben. Ateşe tut ki yüreğimi, ısınsın. Beni severse sen seversin ancak, sen anlarsın Munzur bakışlım.

Sehergülüm! Ne çok severdik yayla yollarında seninle türküler söylemeyi. Ne çok üşürdük yayla yollarında... Yüreğinde kocaman ateşler yakardın ellerimi ısıtmak için... Şimdi üçler, beşler, seyitler aşkına usla yüreğimi. Usla ve bırak yaralı kalsın seni seven yanım.... Gözlerimdeki yaşları topla, bırak çöl olsun kaderim... Bir kardelen aşkı kalsın içimde, bir de bu kahreden gurbet ezgisi... Gerisi Munzur aşkına ağlamak olsun, yanmak olsun.......

Oy Maral Maral! Gözlerin gözlerimde hangi pınarların mavisi, hangi ayın vurgunuydu mavi gecelerde ah nazlı maral? Umudun adresi var mı? Sevgiye nereden gidilir? Yitirdim adresini dostluğun, vefanın, aşkın... Bul beni. Her adımda ateşlere basıyorum, körler ülkesinde, körüm. Ben yaşamın adını sen koydum, senin adını sevda, sevdanın adını yaşam. Düşmüşüm, tut elimden kaldır beni, alıp sevdalara götür beni...

Sesin çağlayan bir ırmağın türküsüydü karlı dağlarda oy maral maral. Gülün boyun büküşüydü hasret bahçelerinde, ben gönlümü yalnızca sana sakladım yıllar boyu, sev beni, sev beni ateşler içinde de olsan. Düşmüşüm kaldır beni, yüreğine yaslanayım. Üçler, yediler, kırklar aşkına ah nazlı maral! Canevimde büyüyen hasretimi yasladım da yıllara; uzak, çok uzak bir yıldızda kaldı düşlediğim dünya. Sonra uzun bir kar yağdı yollara, üşüdüm. Duman oldu, tufan oldu ömrüm, içimde dinmeyen fırtınalar, gece karası öfkeler kaldı yüreğimde ve ihanetlerin açtığı çukurlar, hesabını kimselere soramadığım. Üstümde kar yangını, başımda gam, gönlüm rüzgarlara vurgun, yollar duman. Ateşler içinde dolanır kanım, yüreğim. Sarıl bana üşüyorum, sarıl bana düşüyorum, nedenini sorma ne olur.

Zaman kör karanlık ve acımasız. Yıldızlara dönder yüzümü oy maral, lekesiz sabahlara dönder. Güneşe dönder yüzümü, şimdi soğuk bir kutup dünya, iliklerime dek üşüyorum. Kar altında kalbim şimdi, Munzur’un doruklarında gözlerim üşüyor, gözlerimin anadolusunda kirpiklerim. Mühür vuruldu yaralarıma oy maral maral.

Sarıl boynuma.Sıcak dostluğun ısıtır beni ancak, hilesiz sevgin ısıtır. Bunca yıldır gönlümü yalnızca sana sakladım. Sev beni üçler, beşler aşkına. Öyle uzak durma gel. Acılar uçurum, acılar uçurum, tut beni düşüyorum,üşüyorum ısıt beni. Gel, yürek çatlağı bir ezgiye sar beni, gül yaprağı bir sevgiye sar ki, ölem. Ey yarasında nehirler fışkıran kalbim, ey saksısında sevgiler büyüttüğüm kalbim, bak akşam oldu yine, kararıp kaldı düşlerim. Ah ben bu acıların hesabını kime soracağım? Kendimi anlatacak kadar vaktim de yok artık.

Aşka ve toprağa ahdımız var oy maral maral. Şiir serpin üstüme su yerine, sevgi serpin üşüyorum. Gel, yürek çatlağı bir ezgiye sar beni, gül yaprağı bir sevgiye sar ki, ölem. Gümbür gümbür bir yürek nasıl düşermiş toprağa, görsün dünya alem. Elveda nazlı çiçek, elveda.Teyran çiçegi sana su veremem, koklayamam bir daha, okşayamam nazlı yapraklarını. Bağışla beni. Derin bir ah gibi sevdalar içinde tutuşan upuzun nehirler alsın beni ah maral. Tutmaya gücüm yetmiyor artık kalbimdeki soluğu. Turnamın göğsü yaralı, turnamın kanadı kırık, taşıyamaz gurbeti kanatlarında ..

Bitmeyen bir hüznün kıskacında yaralı ezgilere tutsak kaldım, paramparça kaldım ortasında karanlığın, geçen trenler de almıyor beni, içimde tarifsiz kederler büyüyor. Toz toz oldum buralarda , duman duman. Gel gör ki, kan çanağı gözlerim, sesim gelmiyor oralara ah maral maral...

http://img395.imageshack.us/img395/1801/c6d5ac32e6bf95cdwo6wj4.jpg

Nuri CAN,



(*zeyran)(teyran) munzur dağlarında bir koy ve o koyda yetişen bir çiçek

İsmail
04-04-2008, 13:18
ASK VE ZAMAN

Bir zamanlar, bütün duyguların üzerinde yaşadığı bir ada varmış:
Mutluluk, Üzüntü, Bilgi ve tüm diğerleri...
Ask dahil.
Bir gün, adanın batmakta olduğu duygulara haber verilmiş.
Bunun üzerine hepsi dayı terk etmek için sandallarını hazırlamışlar.
Ask,a adada en sona kalan duygu olmuş,
çünkü mümkün olan en son ana kadar beklemek istemiş.
Ada neredeyse battığı zaman, aşk yardım istemeye karar vermiş.
Zenginlik, çok büyük bir teknenin içinde adanın önünden geçmekteymiş.
Ask, "Zenginlik, beni de yanına alır mısın ?" diye sormuş.
Zenginlik, "Hayır, alamam
Teknemde çok fazla altın ve gümüş var, senin için yer yok" demiş.
Ask, çok güzel bir yelkenlinin içindeki Kibirden yardım istemiş.
"Kibir, lütfen bana yardım et "Sana yardim edemem, Ask.
Sırılsıklamsın ve yelkenlimi mahvedebilirsin.
" diye cevap vermiş.
Kibir Üzüntü yakınlardaymış ve Ask yardım istemiş:
"Üzüntü seninle geleyim.
" "Of, Ask, o kadar üzgünüm ki, yalnız kalmaya ihtiyacım var.
" Mutluluk da Aşkın yanından geçmiş; ama o kadar Mutluymuş ki
Aşkın çağrısını duymamış. Ask, birden bir ses duymuş.
"Gel Ask! Seni yanıma alacağım...
" Bu Asktan daha yaşlıca birisiymiş.
Ask o kadar şanslı ve mutlu hissetmiş ki, onu yanına alanın kim olduğunu
Öğrenmeyi akil edememiş.
Yeni bir kara parçasına vardıklarında, Aska yardım eden yoluna devam etmiş.
Ona ne kadar borçlu olduğunu fark eden Ask, Bilgiye sormuş:
"Bana yardım eden kimdi?" "O, Zamandı" diye cevap vermiş Bilgi.
"Zaman mı? Neden bana yardım etti ki?" diye sormuş Ask.
Bilgi gülümsemiş:
Çünkü sadece Zaman Aşkın ne kadar büyük olduğunu anlayabilir..."

KIYI İLE DALGANIN AŞKI

Dalga ile kıyının aşkını bilir misin?
Öncesizden başlayıp sonsuza giden
Dalga hep aska kavuşma özlemiyle atılır.
Dalga seven kıyıya kıyı sevilendir
Dokunur parmaklarının ucuyla sevdiğine dalga ve döner hep geriye
Bilir kavuşamayacağını ama hep koşar kıyıya
Her bir dokunuşunda aşkına verir bedenini hesapsızca iste
Ben de seni böyle severim yar.
Ya bilir misin dağ başında açan uçurum çiçeklerini bilirler görünmeyeceklerini.....
sevilmeyeceklerini......
koklanmayacaklarını.......
okşanmayacaklarını.......
ama inatla acarlar aşkla..
sevgiyle.. özlemle.
hep beklerler gelmeyecek sevgilinin onu kucaklamasını
iste bende seni böyle beklerim yar...
ya ipek böceğini bilir misin onun kozasının içinde ördüğü
o ipliğe olan aşkını bilir
o ördüğü ipliğin kendisinin ölümü olacağını ama aşkına feda eder
kendini öyle verir kendini yarenine korkusuzca iste
ben de kendimi böyle veririm sana yar...
Ya ağaç ile meyvesinin aşkını bilir misin meyvesini vermelidir
ağaç yeniden doğmak için öyle zorludur ki ayrılmaları verir meyvesini
ağaç meyve tohum olur tohum kok olur ve yeniden doğar
ağaç kendi meyvesinden iste bende böyle yar
yok olmayı göze aldım tekrar sende doğmak için .

http://img137.imageshack.us/img137/2183/kmszea2.png (http://imageshack.us)


Seni Seven Yüreğime Sor Beni

Her gece kan-ter içinde uyanıyorsam eğer
hasretin ateş olup giriyorsa koynuma
seni düşünüp özlüyorsam, uyuyamıyorsam
ıslanıyorsa kirpiklerim seni her andığımda
yağmur olup yüreğime yağıyorsan her gece
her düşündüğümde hızla çarpıyorsa kalbim
sensiz bir kez olsun gülmüyorsam bu şehirde
savruluyorsam sokak sokak
ürperiyorsam yaprak yaprak
esip geçen rüzgarlara sor beni

Hasret ateşleri yağıyorsa üzerime her gece
kül ateş, ateş alev, alev kor olup yakıyorsa
kahroluyorsa kalbim seni andığımda
ve hiç bir kural tanımıyorsa artık
titreyen yüreğime söz geçiremiyorsam
kaçmak istedikçe sana dönüyorsam yine
ölüyorsam aşkından her gün dirhem dirhem
ateş - alev sevdalara sor beni

Seninle gözgöze her geldiğimde
ben lal olmuş bülbül, sen gül oluyorsan
boğazında kelimeler düğümleniyorsa
çıkmıyorsa sesim, daralıyorsa nefesim
konuşamıyorsam tek bir kelime
depremsi bir titreme başlıyorsa bedenimde
ve çözülüveriyorsa dizlerimin bağı
şu deli - divane gönlüme sor beni

Sensiz böyle boynu bükük duruyorsam eğer
kirpiklerimden süzülen damlalar,
ıslatıyorsa yüreğimi her gece.
hep bulutlarda saklıyorsam gözlerini
içime düşüyorsan tane tane her yağmur yağıdığında
kirpiklerimin kıyısında martı olup uçuyorsan
sesinden başka ses duymuyorsa kulaklarım
susuyorsa denizler seni düşündüğümde
gelip seriliyorsan kıyılarıma sular gibi
gelip sokuluyorsan uykularıma
gelip sokuluyorsan rüyalarıma
sensiz geçen gecelere sor beni

Damarlarımda aşk olup dolaşıyorsan
şiir şiir duruveriyorsan içime her düşündüğümde seni
her şarkıda nağme nağme doluveriyorsan kulaklarıma
mavi bir coşku oluyorsan bedenimde aşkça
çıkıp ırmaklarla dertleşiyorsam her gece
ay gibi akıyorsan yüreğime beyaz tüller içinde
yalnız yıldızlarla paylaşıyorsam seni sevdiğimi
sana anlatamıyorsam
bir kır çiçeği hüzün saçıyorsa gözlerime
su olup akıyorsam, ateş olup yakıyorsam
beceremiyorsam sana aşkımı anlatmayı
beceremiyorsam sensiz yaşamayı ve ölmeyi
şu seni ölümüne seven yüreğime sor beni

Nuri CAN

Sesli dinleyebilirsiniz.
http://www.antoloji.com/siir/multimedya/redir.asp?multi=77807&gonder=OK (http://www.antoloji.com/siir/multimedya/redir.asp?multi=77807&gonder=OK)

ArZu
04-04-2008, 14:19
Dağlar Kızı Selvina
http://img246.imageshack.us/img246/1323/mbeminedagcicegids6.jpg

Pınarların dilinden her bahar çiçeklere seslenir, kelebek kanatlarıyla süslerdi hayallerini Selvina. Güzelliklerle, özlemlerle ve umutla beslerdi yüreğini, bütün acıları, umutsuzlukları dağ yelleriyle savururdu uzak çığırlara.

Yaşamın umut çiçeğiydi dağlarda Selvina. Sabahın aydınlığı, karın lekesiz aklığıydı. Kar yağarken gökyüzüne bakıp sevinmeyi ondan öğrenmiştim, ondan öğrenmiştim acılara gülmeyi, sevinçlere ağlamayı, haksızlıklara karşı durmayı; Sevdikleri için ölmeyi gerektiğinde, yaşamı sevda bilmeyi, en umutsuz zamanlarda bile yüreğinde bir umut ışığı taşımayı ondan öğrenmiştim...

Seneler seneler eveldi. Rüzgarlar sevda türküleri söylerken her bahar dağlara, bir pınar başında tanımıştım onu. Rüzgarın dilindeki bütün türküleri beraber dinlemiştik yüreğimizin kulağıyla. Beraber ağlamıştık ayrıldığımızda iki sarmaşık çiçek gibi. Kavuşurken bütün dünya bizimle sevinirdi, ayrıldığımızda iki damla yaş olup süzülürdü hayatın uçurumlarına mutluluk. Gecelerce oturup yıldızlara sevda masalları anlatırdık, sevda türküleri yakardık çağlayanlara. Yıldızlar da ağlardı bizimle; ağladığımızda. Sevindiğimizde bizimle sevinirdi gecenin gözleri.

Koynumda ırmaklarla dolaşırken o uzak dağlarda, hayatla aramıza ölüm girdi. Alıp götürdü menekşe gözlü ceylan pınarımı. Bir nisan yağmuru gibi ıslandı gitti hayallerim. Sel sel oldum taşlara vurdum başımı. Yel yel oldum seherlere ağladım. Şimdi bir dağ yangını gibi her ellediğimde yüreğimi, anlamasamda, bir çiçek Zazaca döker yapraklarını kırlara. Zazaca ağlar menekşeler, kuşlar, ceylanlar, yıldızlar.. Bir kucak sevinç yaşamıştık beraber karlı munzur yaylalarında, dünyalar dolusu mutluluk. Şimdi gönlümde bir çağlayan gibi özlemi akıyor acılara her gece ve bir dağ yangını gibi her gün acısı birikiyor yüreğimin göllerinde.

Ey yavru bir kuş gibi düşlerimin arasından uçup gitti uçarı kız, yaşım on beş idi, yüz oldu, binyüz oldu, yaşlandım yaşamadan aşkı ve baharı. Farkında değilim şimdi, geçen günlerin, değişen mevsimlerin. Yağan karlar altında kaldı kalbim... Şimdi dağların ardında her bahar yıldızlara sevdalı bir çiçek açar, adı Selvina, rengi Selvina, kokusu Selvina; bir kız geçer rüyalarımda uzak dağların başında, bakışı selvina, yakışı Selvina, gülüşü selvina, duruşu selvina. Ya ben nasıl ağlamam ya ben nasıl!

Yüreğim kanayan bir duygu pınarı şimdi. Kurumayan ve her bahar daha da çağlayarak akan sevda denizlerine... Sen uyu dağlar kızı Selvina, canpınarım, gönülgözüm, dağçiçeğim sevdiceğim. Sen uyu o uzak yıldızların altında. Ağladığımı görme, duyma sesimi. Görürsen,duyarsan üzülürsün bu perişan halime biliyorum, Ağlarsın..... üzülürsen dayanmaz buna yüreğim.

Erişilmez uçurum diplerinde kaldı özlemlerim, yaralı ceylanlar sekiyor şimdi bakışlarımda. Tomurcuklar öksüz, serçeler dilsiz, her durakta boynu bükük bir çocuk üşüyor ve ben bu yagmurlar dolusu yalnızlığımla, bütün bulutlardan sana koşuyorum Selvina...

Ben hayalleri uzak dağ yollarında kalan çocuk. ben yıllarca munzurun başında ağlayan çocuk Benim de hayallerim vardı bir zamanlar, tüm dağlı çocuklar gibi. Sevdalarım, sevinçlerim, korkularım vardı. Şimdi gittiğim her ülkede içimde kanayan özlemler gezdiririm, rüzgarlar estiririm ağaran saçlarımda. Kimse bilmez niye öyle suskun hüzünlü bakarım uzaklara, niye bükük durur boynum.

Ah yüreği dağlım. Yürekler boş bakışlar anlamıyor beni bu uzak yerlerde, her akşam vakti el ayak sesleri çekilirken caddelerden, vurup yüreğimi narlı sevdalara, yıldızlara ağladığımı kimse bilmiyor, kimse bilmiyor her gece dudağımda bir şiir’in kanadığını. Hasret ki, yolları kanamalı ağır bir hüzündür geçip giden günlerin terkisinde. Rüzgar koyaklarını yitirdi, sözcükler büyüsünü. Her mısrada çığlık çığlık yüreğim duyuyor musun?

Biliyorum artık gelmeyeceksin ama ben hala seni bekliyorum. Gelmiyorsun Selvina artık sesinde gelmiyor kokunda. Kelebekleri göç etti ömrümün. Sonbahar oldum yaprak yaprak, düşen her yaprakta içimde bir şeyler koptu, ismini haykırdım rüzgarlara ağlayarak savruldum rüzgarlarla seni sevdiğimi bağırdım yıldızlara,. Kimsiz kimsesiz kaldım, çaresiz, en çok da sensiz. sevginsiz... Oysa ben seni seçmiştim munzur gözlü çiçeğim, seni sevmiştim sevdiğim olarak, sevdanı nakış nakış yüreğime işlemek için ve fırtınalar, boranlar içinde de olsa bir gün mutlaka sana gelmek için.

Ne zaman bahar gelse uzak dağbaşlarına cerenler iner sulara, her pınar başında sevdiğim kızı bulurum ceylanlara su verirken. Yüzünü, gözlerini, dudaklarını görürüm. Bir pınar başında su içen ceylanlar gibi usulca sokulup yanıma şiirler içirir seven yüreğime. Derin bir ah gibi özlemi düşer içime. Düştükce buğulanır gönül pencerem, buğulanır gözlerim, canpınarım, duygu bahçem, buğulanır yüreğim... Bilirim, mutluluk benden çok uzaklarda bir yerde kaldı. Elimi uzatsam dokunamam, çağırsam duyuramam sesimi. Yoruldum yıllarca ah çekip ağlamaktan yürek vurgunu yaşamaktan hayalini beklemekten bedením beynim ellerim gozlerim yoruldu. Yoruldum hayalini beklemekten yollarına düş işlemekten.

‘’Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde
gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter
ve serin serviler altında kalan kabrinde
her seher bir gül açar, her gece bülbül öter’’
Beyatlı
Menekşe rengi bir çiçekti sevdiğim kız
anadolu yaylalarında karanfil kokan
yanaklarında güneşin gül öpücükleri
dudaklarında hayatın nazlı gülücükleri
pınarlara her akşam aşk masalları anlatan

erguvan rengi bir çiçekti sevdiğim kız
munzur’un eteklerinde nergiz kokan
bakışı ayışığı yüklü bir ceylandı
Sevda ve gül işlerdi yüreklere
ipek saçlarında çayır çiçekleri
esmer alnında duygu gelincikleri
her gece yıldızları alıp koynuna yatan

bende sevmiştim ah deli gönlüm bende
hasret rengi bir çiçekti sevdiğim kız
gözlerinde dağların ilkyaz gülücükleri
dilinde sevdanın içli sözcükleri
saçlarında bahar yelleri eserdi
yaşamak bir şarkıya benzerdi dudaklarında
dünyanın bütün dillerini konuşan

bende sevmiştim ah ömrüm bende
kar rengi bir çiçekti sevdiğim kız
nefesinde dağgüllerinin kokuları
kalbinde sevdanın gizli korkuları
üşüyen yüreklere beyaz çiçekler sunardı her gece
türkü türkü seher yeliydi yüzü
şiir şiir ay güzeli
doğanın bütün renklerine yakışan

bende sevmiştim ah dostlarım bende
hayat rengi bir çiçekti sevdiğim kız
hala özlem kokuyor bir köşesinde anadolunun
hala sevda kokuyor uzaklarda sesizlikler içinde
kimselerin uğramadığı bir yerde
yıldızlara bakıp üşüyor her gece

şimdi güller gülümsemiyor artık,uzak dağbaşlarında
cerenler inmiyor sulara
derin uykuya dalmış gözlerinde sevdiğimin
nergizler uyanmıyor sabahlara
sarmıyor yaşamı maviler
sonsuz bir hüzün gibi devrildi düştü gecelere
bir hüzünki ne yazgılara sığar ne yıldızlara

Ya ben nasıl ağlamam dostlarım. Ya ben nasıl..

http://img129.imageshack.us/img129/3213/dagsarmtr8.jpg

Nuri CAN

ArZu
05-04-2008, 10:04
Sonbahar Rüzgarları

http://img358.imageshack.us/img358/3047/37532204vk8sl8.jpg

Ne zaman sonbahar gelse, sarı sarı yapraklar düşse dalından ve sürüklense rüzgarın önünde bir yaprak. Ne kadar ısıtırsa ısıtsın dağları, ovaları güneş; ne kadar sıcak ve parlak olursa olsun gökyüzü, üşürüm, ürperirim içimden!.. Üstüme üstüme yürür hüzünlü güz günleri...

Bilirim ki, acılardır yüreğimde yankılanan ve içimdeki sevdadır acı veren her andığımda yurdumu. Şimdi her zamankinden daha yorgun ve çaresizim. Her zamankinden daha çok muhtacım sana anlıyor musun? Özlemin içimde ateş olup yaksa da, vucudum buzlar içindeymiş gibi titriyorum!.. Dışarıda kırk derece sıcak var, insanlar serinlemek için habire sulara koşuyor ama ben kar altındaymışım gibi titriyorum, üşüyorum. Anlıyorum ki, beni hiç bir şey ısıtamayacak senin kollarından ve sıcak sevginden başka...

Ne zaman sonbahar gelse, dağ doruklarında insanın içini ürperten rüzgarların uğultusunda hayatın bana küs ıslığını duyarım!... İçime dalga dalga yayılır yokluğun, rüzgarda dalları kırılmış bir ağacın hüznü gibi suskun dururum. Bedenim sızlar, yüreğim titrer... Anlatamam kimseye yüreğimden geçenleri... Kendini anlatamamak ne kadar da acıdır bilir misin? En çok da ona yanar yıkılır insan... Kim bilebilirki, ben bütün acı çekenlerin yazgısıyım, bütün kimsesizlerin dostu, bütün yalnızların yoldaşıyım... Yüreklerdeki sarı sonbahar; Gözlerdeki yeşilin ardına gizlenmiş hüzünlü güz günüyüm...

Hayatımız ki, bir damla aşk iksiri kırık kadehlerde yudumladığımız, bir damla su; Bir tutam şiir, volkanlar kadar dağlayıcı ve kor!... Şimdi yüreğimin en derinlerinden kopup gelen sınırsız bir sevgi seliyle sana gelmeyi, yüreğinin en sıcak yerine sığınıp kaybolmayı ne kadar çok istiyorum. Ne kadar istiyorum gözbebeklerindeki kıvılcımların titreşimlerinden bir aşk türküsü gibi çakıp ve anlamsız yaşadığım bu hayattan kurtulup, yeniden bulmayı kendimi gözlerinde....

Ne zaman güz günleri gelse sararır yeşeren umutlarım!... Hoyrat rüzgarlarla savrulur dallarım, bir yağrağımı daha kaybederim ömrümün sevgi çınarından...
Ömrüm gizli bir yara da olsa yüreğimde ve savrulan bir sonbahar yaprağına da yazılı olsa adım; Ben yine de mehtabın kollarında yeniyetme sevdalar tomurcuklanırken bahara, sarmalıydım seni; Dingin derin ırmaklar akarken hasrete, bütün yalnızlıkları yıkmalıydım gözlerinin içine baktığımda. Tuttuğumda yumuşacık beyaz ellerini, unutmalıydım bütün acılarımı!.. Kadehlerde aşk iksiri yudumlanırken doya doya içmeliydim dudaklarını.. Bütün karanfiller güller solmalıydı bahçelerde, yüreğimizde tomurcuk tomurcuk sevda açarken!...

Şimdi gecenin geç bir vakti. Sicim gibi yağmur yağıyor kaldırımlara, yağmurdan kaçıp herkesin evine sığındığı bir saatte, ben evden çıkıp, sahipsiz bir sokak kedisi gibi sırılsıklam boş kalan sokaklarda dolaşıyorum avare avare. Gecenin zifiri karanlığı üstüme üstüme geliyor, şimşekler çakıyor, boşanırcasına ağlıyor gökyüzü ama yağan yağmurlar yüreğimin yangınını söndüremiyor.. Denizler nehirler de ağlıyor, ben ağlıyorum, inadına sokaklara boşanıyor gözlerim. Gözyaşlarım sağanak sağanak karışıp gidiyor sulara.. Ellerim üşüyor, üşüyen ellerimi alıp yanan yüreğimin üstüne bastırıyorum. Dinmiyor küçülmüyor acım...

Fırtınalı bir gecenin kör karanlığında bir başına ıpıssız sokaklarda yürümek ne kadar zordur. Hele tutunacak bir dalı kalmamışsa insanın bu dünyada ve gidilecek bir yeri de yoksa. Hayatın anlamsız girdabında debelenmek, anlamsızlığın boşluğunda kalakalmak, bir başka ölümdür aslında insan için.

Her sonbahar geldiğinde ben ayrılıkları yaşarım. Elvedaları, yalnızlıkları, özlemleri, solgun kırık beklemeleri; Bir de adı konmayan iç çekişleri, korkuları, uzak ve dalgın bakışları akan sulara, hıçkırıkları...

Ve yüreği buğulu sevdalı aşıkları düşünürüm her sonbahar geldiğinde. Pişmanlıkları, kalpte gizli kalan sırları ve kalpte gizli kalıp bir ömür kanayan yaraları, suskunlukları, ayrılıkları, sınırları, gurbet de ölüp gidenleri ...

Ne zaman sonbahar gelse unuturum içimdeki mavinin çağrışımını, beyazın ışığını, baştan aşağı acıya keser bedenim. Gülmeyi unuturum ne kadar zorlarsam zorlayayım kendimi, gülemem. Anlarımki, benim yüreğimde ağlıyor gözlerimle beraber... Şu uzak diyarlarda hüzün ve acı sızı sızı dokunuyor gönlümün en derin gergefine. Karanlık bir dehlizde yolunu bulmaya çalışan şaşkın bir yolcuyum sanki. İçimdeki deli rüzgarlar alıp buralardan çok uzaklara götürüyor beni. Çocukluğumun ve ilk gençliğimin geçtiği kıyılara savuruyor ruhumdaki özlemleri...

Hayatımın inciten, acıtan yanını sığdıramıyorum hiç bir coğrafyaya. Bilincimi kaybetmek istiyorum, hatırlamamak geçmişimi ve unutmak bütün ihanetleri. Üşümek ve düşmek istiyorum derin bir uçurumun kenarından. Ölüm etrafımda durmadan dans ediyor biliyorum. Bir gün hiç beklenmedik bir yerde vuracak beni. Korkmuyorum, ölüm kıyafetimi giyiyorum hergün üstüme. Hayallerimin düştüğü yerde düşeceğim. Gözlerimde fer, dizlerimde derman kalmayacak. Vurgun yemiş dallar gibi düşeceğim yerlere, bir daha hiç kalkmayacağım.

http://img358.imageshack.us/img358/1439/cae65f36d4f90a37ce88443my7.jpg

Nuri CAN

Aşk_(ın)
05-04-2008, 13:00
ALLAH razı olsun CAN , nnnnnnn ;)

Ne güzel paylaşımlar :sav:


Yüreklerinize sağlık ;) ALLAH yar

kardem
05-04-2008, 14:29
http://img96.imageshack.us/img96/1843/aa1yt.jpg





Sen bu dağların sevda türküsüsün bahar gözlüm, denizlerin mavisi, bulutların beyazısın. Çatlamış toprağın bağrına düşen bir damla su’sun. Ne zaman bahar gelse, yağmur yağmur çiçek açar gökyüzünde sesin.


Ben sonbaharın yorgun yanık türküsüyüm oysa, sarıya çalar rengim, rüzgarlar estikçe savurur gider yapraklarımı uzak diyarlara.
Sonbaharda kar yağar üzerime, üşür ömrüm. Yalnızlık kocaman bir dağ olup büyür gözlerimde. Gitme sevdamsın! Gidersen rotası belli olmayan gemiler alıp götürür umutlarımı ulaşamıyacağım yerlere...

Sen gülüşünde baharın ilk sevincini, gözlerinde göğün uçuk mavisini taşıyorsun!.. Baharın kokusudur yeryüzüne dağılan temiz nefesin. Yaşamak bir su gibi berrak yüzünün aydınlığında, bir köy türküsü gibi içli ve hilesiz dağçiçeğim...

Ben seni ozanca sevdim türkünakışlım, aybakışlım, sular gibi temiz, bir rüzgar gülü gibi hilesiz. Mehtabın güzelliği, yıldızların ışıltısısın sen karlı dağlarda, rüzgarların soluğu, güneşin dostluğusun. Umut, aşk ve alın terisin sen akalınlarda. Toprağa ekilen tohum, bahara söylenen aşkşarkısısın. Ceylan gözlerin sevinci, dudakların ıslığısın türkülü ırmaklarda... Gitme ne olur.

Gidersen, yaşamın acılı haritasında yaralı bir kalbin, adını bilmediğim çiçekleri kanar içimde her gece... Ay suskunlaşır, yıldızlar suskunlaşır, acılar suskunlaşır, yitirir sesini yaşayanlar da ölüler gibi... Suskunluğun trendinde kan kusar yürekler sensiz. Rüzgar da esmez artık buralarda, çiçekler de açmaz, herkes boynu bükük kalır bu şehirde, çekip gider mutluluklar... Gitme ne olur.

Bak hüznün zifiri saçları akıyor geceye, gecenin karanlığına karışıyor hüznüm... Lanetlenmiş yalnızlıklara ah ediyor kalbim. Her gün biraz daha büyüyor içimdeki kırgınlık... Gitme... Acılar içinde olsam da yaşamı çılgınca sevdim ben. Çılgınca sevdim bu dağları, bozkırları, güneşi. En çok seni sevdim dağçiçeğim, en çok seni sevdim... Gitme ne olur.

Yol türküleri kederlidir nazlım, yol türküleri dertli, yol türküleri acılı. Gidersen kar yağar istasyonlara, boynu bükük bakar ardından bütün akasyalar.

Gitme, bir güvercin sıçaklığı gibi kal yüreğimde. Ben ki sevdamı dağlı bir çiçek gibi göğsümüm üstünde taşıdım hep, namusumun akında. Ne zaman gözlerine baksam beyaz beyaz güvercinler kanat çırpar mavilere; Güller açar ne zaman ellerimi uzatsam saçlarına, serin serin eser yeller.

Bu sevdayı alıp gitme benden, alıp gitme mutluluğumu gözleri türkülü kuşum; içimdeki baharı öldürüp gitme, kimsiz, kimsesiz boynu bükük bırakma türkülerimi. Körpe bir dal gibi koparma sevinçlerimi yüreğimden ne olur... Gitme sevdamsın, ateşimsin, hasretimsin… Gitme ekmeğimsin sen, suyum, havamsın… Gitme, ben sana kalbimi verdim… Kalbimi de alıp gitme…


Gitme, figan düşer denizlere sular çekilir
yağmur yağmaz vahalardan kirpiklerime
bir rüzgar hıçkırır tenhada, bir dal kırılır
boynunu büker sabah kervanları kelebekler ölür

gitme
bir yıldız küser göğüne, içini çeker bir çocuk
şaşırır yönünü rüzgarlar
bütün pınarların suyu çekilir
solar nazlı çiçekleri kalbimin, üzülürüm

gitme
öksüz kalır içimdeki imge dağları
saçlarını öpen seher yeli, çoban yıldızı
bir daha turnalar geçmez, bülbüller ötmez
çiçekler açmaz bahçemde ah be gülüm

gitme
içimdeki bütün vagonlar devrilir
bir kar yağar istasyonlara, üşürüm

gitme
bütün ormanlar ateşe verilir
kuşlarda gider bu kent de, ölürüm

gitme kal
menevşeler açsın dağlarda
sevince dönüşsün gökyüzü
iki çığlık arasında bırakma beni ah gülüm

yokluğuna alışamam yokluğun ölüm

ArZu
07-04-2008, 09:20
http://img366.imageshack.us/img366/4221/akey7.jpg

Bir âşık sevgilisinin kapısına gidip kapıyı çalınca sevgili içeriden seslendi. "Kapıyı kim çalıyor, kim o?" Âşık cevap verdi: "Ey yüce sevgili, kapına gelen benim, ben zavallı sadık kölen" dedi. Sevgili kızarak bağırdı.
"Çekil git kapımdan, sen daha olgunlaşmamışsın; bu sofrada namlara yer yok, bu ev küçük, iki kişi sığmaz" dedi.
Zavallı adam çaresiz oradan ayrıldı; tam bir yıl o sevgilinin ayrılığıyla yanıp dolaştı, kavrulup pişti. Bir sene sonra sevgilinin kapısına geldi, kapıyı çaldı. Sevgili içeriden seslendi. "Kimdir o, kim kapımı çalıyor?" Çaresiz âşık perişan bir hâlde cevap verdi:
"Ey cana can katan sevgili, ey bir bakışıyla binlerce âşığı perişan eden, gönlümü alan sensin" dedi. Sevgili seslendi: "Mademki sen bensin, ey ben gel içeriye; gönül evi dardır, oraya iki kişi sığmaz" dedi

alıntı

İsmail
14-04-2008, 11:14
http://img89.imageshack.us/img89/3476/flwr038wu4.jpg (http://imageshack.us)



Sevmiş karşılıksız ve sonunu düşünmeden sarmaşık ayçiçeğini.
ama aşkı karşılıksızmış çünkü güneşe aşıkmış ayçiçeği.
hep bir ümitle bekler dururmuş bir gün kendisine dönmesini
ve kendisinin onu ne kadar sevdiğini anlar umuduyla.


ama her gün aynı...


hep güneşe bakar dururmuş ayçiçeği hep ona.


kahrolurmuş sarmaşık.


niye niye beni sevmiyorsun da onu seviyorsun diye.


sürekli söylenip duruyormuş "ben yakınındayım beni görmüyorsun


ama o uzaktaki ulaşamayacağını bildiği güneşe hayranlıkla bakıyorsun diye.


" ne olurdu sanki bir kerecik bile olsa yüzünü ona doğru dönse ve dünyaları bağışlasa ona ne olurdu.

çok şey mi istiyordu sanki...








günler böyle birbirini kovalayıp durmuş.
karşılıksız olarak sürüp gitmiş sarmaşığın aşkı.
sonunda dayanamaz olmuş ve bir sabah ona olan aşkı artık
donuklara ulaşmış


ona kendinin varlığını hissettirmek ve onu ne kadar çok sevdiğini anlatmak istiyormuş.


sarmış sarmalamış biricik aşkını sıkı sıkı; dolanmış dolanmış...,
gövdesine doğru.
hiç bırakmak istememiş.
artık onu kendi bedeniyle bir bütün hissetmeye başlamış.
gün geçmiş akşam olmuş hala bakmıyormuş ayçiçeği kendisine.
yine beklemeye devam etmiş sarmaşık. vee...
sabah olup yüzünü yine biricik aşkına çevirdiğinde o da ne ayçiçeği de yüzünü ona dönmüş artık.
üstelik güneş olmasına karşın.
güneşe bakmıyor ve sarmaşığa yüzünü dönmüş, sanmış ki
artık anladı her şeyi kimin onu gerçekten sevdiğini ve o da bu aşka karşılık vermeye karar verdi.
ama her şey sandığı gibi olmadı.
çünkü o kadar sıkı sarmış ki sarmaşık aşkını, öldürmüş onu.
bunu anlaması zaman almış ta ki o kuruyup dökülene kadar.
işte o zaman anlamış ki.
Onun o tertemiz sandığı aşkı ayçiçeğini öldürmüş.




http://img230.imageshack.us/img230/400/siir10087xb1.jpg (http://imageshack.us)





BİR AŞK MASALI
Bir kuş uçmuş bu daldan
Çiçekte sesi kalmış
Üç yıl geçmiş aradan
Çiçek birden sararmış
Bir kız almış çiçeği
Koklayıp yaralanmış
Kız koşup dala gelmiş
Dal onu ağırlamış
Beklerken kuşu dalı
Yüreği rüzgârlanmış
Uçup dönmüş o dala
Çiçekler şarkılanmış
O günden beri dallar
Rüzgârla arkadaşmış.



Nihat Behram

ArZu
14-04-2008, 13:40
EYY AŞK

http://img238.imageshack.us/img238/2957/13qp6nc7.gif


Bir geldin. Hasretini bıraktın zindanıma. Karanlık karanlığa düştü. Gece gecenin üstüne indi.

Parmaklıklar dağıldı; yüzün esir aldı beni. Taşlar toz oldu; özlemin taş kesildi. Gözlerine zincirlediler gözlerimi. Gidişin hüzünlü bir sonbahardı, unutmadım.

Yıldırımlar düşürdün bakışından göğsüme… Saçlarım beyaz alev aldı. Yandım. Taş üstünde taş oldum. Suskunluğum utançtan duvarlar ördü. Sağnak sağnak yağmur oldum, yağdım küskünlüğümün çölüne. Çığ olup kendi yalnızlığıma katlandım. Uzaklığını yorgan yaptım çıplak ruhuma. Sözün güneşin yüzünü güldürürdü, unutmadım.

Sessizliğin yeniden yeniye yanmış bir kül gibi. Rüzgâr aldı nefesimi. Buzdan sütunlara çarpıldı sesim. İçimin içinde bir gurbet oldun. Sen gittin gideli, dağlar yollardan saklanır oldu. Öyle derinleşti ki vadiler; gölgeler içine girmeye nazlandı. Bütün çöllerin tozlarını yutmuş gibi dudaklarım, ah etmekten bile usandı. Susuşun ibret dolu bir kitaptı, unutmadım.

İçimde hep su sesi arıyorum. Denizler kurumuş… Lâl dudaklar susmuş.. Kıyılardan çekilmiş hayat; kemikler un ufak olmuş. Çöllerinden geçiyorum sensizliğin. Sessizliğin çığlığını büyütüyorum yüreğimde. Gelişin bir taze bahardı, unutmadım. Kalbine girdiğim yollara pusular kurulmuş. İnsan insana kavuşmuyor artık. Anka kuşları dirilmiyor yeniden. Küller bile yanmış yakılmış; ateş yeniden kendine gebe kalmıyor artık. Hıçkırıklar yalanın harmanına karışmış; gelmiyor gelemiyor yittiği yerden. Bakışın canlara can katardı, unutmadım.

Bütün bağlardan kurtuldum. Geceleri gecelerin koynuna sürdüm. Bütün ışıkları gözlerinin karasına çaldım. Yanağının kıyısına geldim. Ellerinin ateşinden serinlik umdum. Gözlerim seni gördüğü için güzel. Işık senin yüzüne vurduğu için aydınlık. Yağmur senin göğsüne dokunduğu için serin. Rüzgâr senin tenine vurduğu için nefeslenir. Dualar senin dudağına dokundu diye göklerin kapısına dayanır. Duruşun dağların başını dik tutardı, unutmadım.

Günahlarımı biliyorum, utanıyorum. İsyanlarım çok oldu; yüzüme bakamıyorum. O kadar unuttum ki, unuttuğumu hatırlamıyorum. Bana nasıl bakacağını merak ediyorum. Ürperiyorum. Ürperiyorum. Ya tanımazsan beni… “O beni sevmedi!” dercesine görmezden gelirsen ağlayan gözlerimi? Hayır, hayır, böyle olmayacak, emin olmak istiyorum. Senin müşfik bakışında, toprağın yağmura doyması gibi sonsuz bir serinliğe kavuşacağım. Senin bakışında sonsuz bir hülyânın eteğine varacağım. Özlemin cennetin kokusu bana, sana susadım.


Ne hüznü eksilir ne sana doyar bu gönül. Sen gittin, çiçekler ezildi dünyada. Sen gittin, rüyaları boğuldu bebelerin. Sen gittin, sesi duyulmaz oldu derelerin. Sen gittin, yüreklerden kan çekildi. Sen gittin, can tenden
usandı. Sen gittin, dağ dağa küstü. Sen gittin, alev üşüdü. Sen gittin, aşk kalplerden çekildi. Kıyılara vurdu aşıkların cesedi. Vuslatın cennet çiçeği bana. Baharlardan hep seni sordum.

Senin serinlettiğin suları içiyor ceylanlar. Martılar senin yürüdüğün göklerde geziniyor. Kelebekler senin yüzünün değdiği bahçelere yayıyor kanatlarını. Bebelerin senin tebessümünü içiyor ana sütünden evvel. Şu dar göğsümün kozasından çıkmaya çalışıyorum. Sonsuz genişliklerin sırrı iki dudağının arasında saklı. Bir kelâm söyle n’olur! Her hecenin arefesinde seni duymak istiyorum. Hitabın denizleri taşırıyor kıyılarıma, nereye baksam sana dokunuyorum.

Sev beni cananın olayım. İçimden aksın bütün ırmaklar. Senin kıyılarını kucaklayan kocaman bir derya olayım. Rüzgârlar savursun beni, yağmurların hepsi alnıma düşsün, taşların hepsi göğsüme düşsün. Senin ayaklarını öpen kocaman bir dağ olayım. Çöller savrulsun, dağlar aradan çekilsin, yokuşlar ve inişler bitsin ki yürüdüğün yollara toz olayım. Senin hasretinle yanar her yanım, bütün ufuklardan seni umarım.

Çöldeyim, susuzum. Dudağın bana Leylâ. Kuyularda Yusuf’um. Sözlerin bana Züleyhâ. Ateşlerde İbrahim’im. Gözlerin bana deryâ. Sancılar içinde Meryem’im. Bakışın bana İsâ. Yaralar içinde Eyyub’um. Hasretin bana şifâ. Ölüler içinde bir ölüyüm. Ellerin bana musallâ.

SENAİ DEMİRCİ

İsmail
15-04-2008, 07:59
http://img180.imageshack.us/img180/4553/hikaye10031rh9.jpg (http://imageshack.us)



DENİZ FENERİNİN AŞKI
Bir Denizfeneri.. Okyanusla sonsuza dek komşu.
Okyanusun mu ona daha çok ihtiyacı var yoksa,
denizfeneri mi okyanus için vazgeçilmez bir sevgili?


Gündüzleri, denizfeneri isyanlarda... Çünkü yanıbaşındaki
biricik sevgilisi gözlerinin önünde güneşle ihtirasla sevişmekte.
Hep gece olsun ister, sevgilisi ona kalsın, yalnız onda bulsun
gecedeki renginin güzelliğini... Denizfeneri, küçücüktür okyanusa
göre ama güneşin aşkından daha büyüktür aşkı okyanusa...


Geceleri ise denizfeneri, mutluluklar peşindedir, gecenin esrarengiz
sessizliğinde. Her ışık turunda çıldırır denizfeneri zevkten, adeta
danseder okyanusun en uzak noktalarına uzanarak. Daha gerçektir
denizfeneri, gece sadece o ve okyanus vardır sınırlı görüş gizliliğinde.


Gündüzleri denizfeneri bir hiçtir bütün aldatmalara şahit olarak.
Güneş ise gece olunca bu hissi göremez.. Gece, denizfeneri ile
okyanusun aşkının dansedişine güneş şahitlik yapmaz..


Gün bitiminde ve başlangıcında teslim ederler sevgili
okyanuslarını birbirlerine güneş ve denizfeneri.


Güneşin okyanusla arasına giren bir engel
vardır kimi zaman, bu işkencedir güneşi küçülten.
Bulutlardır, bu hain, gündüz aşkında güneşe okyanusu
göstermeyen. Güneş ise tüm gücüyle savaşır okyanusa ulaşmak
için. O kadar yaklaşır ki, bulutlara bulutlar, yoğunlaşır, yoğunlaşır
ve gökyüzü ağlamaya başlar okyanus hasretinden hesapsızca titrer.


Okyanus bütün damlaları özlemle kucaklar, her damla onu güneşine
daha çok yaklaştırmaktadır. Gökyüzü ağlar, ağlar ta ki son damlası
bitene kadar. Okyanus damlalarla büyür büyür büyüklüğüne daha
hacim katarak aşkının sevgi damlalarıyla. Bilmezdi okyanus,
her yağmurla sevgisini ona iletmek isteyen bir güneşinin
olduğunu. Her yağmur yağdığında okyanus kızar
güneşine gündüz onu terkettiğini düşünür,
hırçınlaşır, dalgalanır öfkesinden bilemez
güneşinin ona ulaşmak için savaştığını.


İntikamını denizfenerinden alır okyanus,
onun neden gündüz sevgilisi olmadığını defalarca
kamçılayarak sorar denizfenerine. Dalgalarını büyütür,
cevap alamayınca denizfenerinden.. Denizfeneri onu teselli
edemez, çünkü o sadece gece vardır gerçek gecededir onun için.
Ağlayamaz denizfeneri, ağlamayı deliler gibi istesede, gözyaşları
yoktur, ulaşmak istesede ulaşamaz gündüz sevgilisine.
Çaresizdir denizfeneri, sadece bir dilek geçirir içinden
rüzgarâ yalvarır "bulutları kaçır buradan" diye,
güneşin çıkması sevgilisine sevgi dolu
ışıklarını göndermesini diler.
Okyanusunun mutluluğunu ister
hesapsızca... Çünkü tek mutluluğu budur
denizfenerinin. Ağlayamaz, gündüz ona ulaşamaz,
konuşamaz hislerini okyanusuna. Her okyanusun
sahilinde bir denizfeneri vardır.
Her gece denizfenerleri gemilere okyanusa olan
aşkını haykırırlar, ümitsizce, yarınlarını hiç düşlemeden...
Ve her gece hikayelerini anlatmak için
gemileri beklerler sonsuz gecelerde...


http://img404.imageshack.us/img404/6928/194056188e839df768amn1pj6.jpg

ArZu
15-04-2008, 09:12
http://img256.imageshack.us/img256/6168/denizfeneriqw5.jpg

ve sen deniz feneri
hırçın dalgalar arasında bile
aldırmazsın dalgalara
aldırmazsın sulara
her zaman korursun aşkını





yüreğine sağlık güzel yürekli dost...

İsmail
17-04-2008, 07:30
http://img204.imageshack.us/img204/9382/glgz0.png (http://imageshack.us)

ÜZÜM GÖZLÜDÜR AŞK!

ardından koşturan uykudan kestiren konuşmayı unutturan aydınlığı getiren karanlığı getiren size sizi unutturan .
adı aslı arzu şirin zin yahut feride olabilir ama her kimse sevdiğini kara kapkara üzüm gibi seviyorsa onun sevdiğinin LEYLA"dır bir adıda !
üzüm gözlü kod adıdır
kıymetlimiz ********iz yarimiz diğer yanımızdır
bir bakışına dünyayı ateşe vermeye hazırızdır hayaliyle bizi çöle düşüren bir özge candır dahası ne adımızı mecnuna çıkarandır uğruna üzüm gözlü ceylanı çölün kralı arslanı yedi başlı ejdarhayı öldürmeyi göze aldırandır ...
aklımızı başımızdan alan ve bir daha geri getirmeyendir zaten akla ihtiyacta bırakmayandır
aşk delidir
deliliği sever ...
Anlatır mecnun leylasından ayrı kaldığı günlerden birinde bir mektup yazmayı ister ve şöyle yazar mektubu
Hayalin gözümde ismin dilimde nereye mektup yazayım???
doğmak gibidir
kendiliğinden
ölmek gibi yada tayin edemeden
leyla"dır aşk
leyla kadar yakın bir o kadarda uzaktır
bir türlü ulaşamamaktır
binlerce kez hayalini kurup bulamamaktır
umuttur
ve umut sonsuzdur

bir organ nakli gibi sevmiştim seni çürük gözlerine bağışlanan ellerim çürük dudaklarına bağışlanan şiirlerim
çok eskimiş bi aşkın hatırlanması sevgilinin resmi karşısında çocuksu bi iç kanaması aslında işin açıkcası
rüzgarın fırtınaya dönüşmesi gibi fırtınanın camı çerçeveyi indirmesi gibi hayatına yönelik bombalı bi saldırı gibi
geriye çekilirken herkesi öldürmek gibi sevmiştim seni
ruhum kan kaybederken nasıl tutarım seni şimdi deniz gibi
neticesi olmayan herhangi bi sebep gibi
ortalık yerde durup dururken sevmiştim seni
atlara kalmışsa çoktan kaybettik savaşı mızraklar kırıldı kalkanlar delindi ganimet paylaşıldı kasaba meydanlarında birbirini dövmekten yorulan iki kovboy gibi bir tabancanın namlusuyla tetiği gibi bir tabancanın tetiğiyle kabzası gibi
kendisinden farklı kendisinden ayrı bir silahın şarjöründe tanışan
iki soğuk mermi gibi aynı bedene sıkılan iki el kurşun gibi
katille kurban arasındaki o bir kaç saniyelik telaşta sevmiştim seni ....
alıntı

ArZu
17-04-2008, 08:04
Düş Yorgunu

http://img182.imageshack.us/img182/4725/karsx2un2.png

Düşünki, sevdiklerinden, doğup büyüdüğün topraklardan çok uzaklarda bir yerdesin.

Akşam olur kapanırsın dört duvarına...

Konuşursun... Ağlarsın... Anlatırsın... Bağırırsın... Sesin yankısını yitirir duvarlarda...

Halini bir soran, sesini bir duyan olmaz...

Sonra ey der, hey der susarsın... Kıvrılıp yüreğinin içine büzülürsün bir köşede... Kıvranırsın...

Kanarsın... Geldiğin yerler gelip çakılır usuna... Düşünürsün... Düşünür üzülürsün. Üzülür Düşünürsün...



Acılar ki, zemheri kadar karlı, uzak bir yol gibi uzun. Kimseler görmesin diye gözlerinde sel sel taşan yalnızlığı.

Kimseler duymasın diye, ışık sızmayan bir bodrumun karanlığına gömersin sesini.

Ey der susarsın, hey der susarsın, ah der susarsın, vay der susarsın,

oy der susarsın.Unutur yollar seni, unutur güvercinin...



Bir dost ararsın, elini uzatırsın elin havada kalır... Gözlerin tavanda, sözlerin ağzında çaresiz kalır...

Uzun ince bir ah gibi, bir sızı gelip saplanır kalbinin tam orta yerine burgulu bıçak gibi...

Ne kadar sevgi varsa kanar içinde işte o zaman, ne kadar özlem varsa yanar...

Oturup ağlamak istersin şöyle doya doya ama akmaz bir damla yaş gözlerinde...

Yüreğinin ağladığını hissedersin o an, yüreğinle beraber geçmişin de ağlar içinde...

Ömrünce hep kırılırsın, kanarsın, durduramazsın kanamayı... Kırgın, kızgın, yorgun, bir o kadar da yaralısın...

“Hayat ki, hakkını hep başkalarına vermiştir ama yinede haklı çıkan hep başkaları olmuştur”.



Anlatamazsın derdini kimselere hep içine atarsın. Acıların dehşetli dalgalarında yolunu yitirmiş bir gemi

gibi kalakalırsın tanımadığın denizlerin ortasında, şaşkın bitkin, bir o kadar da yorgun ve çaresiz...



Unutursun içindeki ışıkların beyazlığını, bütün renkler siyaha çalmıştır artık.

Dalgın dalgın bakarsın sulara, Umut yaralı bir kuş olmuş, uçmuş elinden...

Ayrılık sözleri su olup sızı sızı akar dilinde, içindeki bütün pınarlar kanamaya başlamıştır...



Kar yangını bir gecedir zaman artık, kahrolası ıssıs sokaklarda...

Akşam şehire her gelişinde, hüzünle gelir. Acılarını alıp gitmez...

Kanadı kırılmış yavru bir kuş gibi sığınacak bir dal ararsın...

Ve sessizce solursun bir hazan yaprağı gibi. Önünde çocukluğun geçer, ilk gençliğin geçer yıl yıl.

Gömülürsün karanlığın en derin dehlizlerine... Hüzün kokar rıhtımlar, yalnızlık kokar. Yalnızlık ölüm kokar...

Bazen karanlıkta kalır tükenir nefesin....



Bazen gözpınarlarından akan damlalar, bir nehir gibi süzülerek Ren’in kirli sularına karışır.

Daralırsın, çıkıp bir dağbaşına haykırmak geçer içindeki ateşi, yankılı kayalara...

Koşarsın doruklara, ayakların kırık, dikenler acımasız, yüreğin kanrevan...

Hasretle sarılmak gelir son bir defa sevdiklerine.



Hüznün yırtık gömlek gibi durur sırtında, kırılgan bakışlarında hüzün sızar aynalara her gece.

Ne kimselere anlatacak bir öykün var, mutlulukla başlayan. Ne de bir sevinç, gözlerinde bahar yeşili umutlar taşıyan.

Suların ötesinde bir çiçek büker boynunu her akşam. Adı gül, kokusu gül, rengi gül, gözyaşı gül, iki gözü iki çeşme.

Mutsuz avuntusuz ve suskun.



Ey der susarsın, susar yürürsün yüreğinin yollarına sererek hıçkırıklarını, yağmur yağmur tomurcuklara yağar gözyaşların.

İçindeki kör karanlık patikalarda yolunu bulmaya çalışırsın ama nafile, kaderindeki hoyrat rüzgarlar bir yandan

bir yana savurur incinen ince ruhundaki incinmişlikleri...



“Ey gecelerinde kahrolduğum hayat, sokaklarında sırılsıklam ıslandığım şehir, artık bu yerlere sığamıyorum” dersin.

Gökyüzünde katar katar turnalar göçüp gider sılana, turnalar gider sen kalırsın.

Uyku tutmaz geceleri, yitik düşlerinin gölgesine sığınınırsın, gölgeler gider sen kalırsın.

Bilirsin ki, göçmen hiç bir kuş uçamaz kanatları kırıksa...




Hasretin ince bir yol olur uzanır yangınlara, kırılır kendine saklaya saklaya içindeki gül.

Ardına saklanacak ne bir gölgen ne de duldan kalır.

Sevinçler dağıtırken acılar toplayan bir çardak kuşusun şimdi, şimdi ömrün, saçların kadar karlı ve puslu.

Hüzünlü bir ırmaktır şimdi yanaklarında yüreğine akan, bilirsin ki, artık hiç bir şey avutmaz seni,

şefkatine sığındığın sıcak bir kucak bile. Vefasız dünyanın ihaneti yiyip bitirir seni,.

Ezilmiş gelinciklerin çığlığında gizlersin sesini ve gözyaşını, kırların ürperişi gibi dökülür dudağında sözcükler.

Hıçkırıklar boğazına tıkanıp kalır her defasında, her defasında dudağında binlerce şiir kanar;

binlerce şiir yanar içinde her defasında...



İhanetin, kalleşliğin, göğsünden vurulmuşluğun acısını taa iliklerinde duyarak yürürsün ıslak caddelerde.

Ne şarkıların, ne de şiirlerin bir tadı kalır dilinde.

Yanıp kavrulursun hasretin ateşiyle, bir çöle döner yüreğin.

Bir yanın Leyla’dır artık kıyılarının bir yanın Mecnun...

Bir yanı Ferhat’dır dağlarının bir yanı Şirin...

Başını önüne eğer yürürsün...Bir hüzün yağmuru tepende, adım adım ölüme götürür seni adımların ...



Nuri CAN

hediye
17-04-2008, 13:16
mrb

İsmail
21-04-2008, 09:59
http://img225.imageshack.us/img225/9707/sevdasozlu1ib9gq9.jpg (http://imageshack.us)



ölümden önce be$igi a$k/la kertilene.. )


Korkuyorum henna’, sana degen kalem a$k kesilecek!


Konu$ursa kelam, seni onlarda sevecek.


Sana mI dü$/tü henna , dü$mek dile?
Bir gül iken evvel, rayihanla ne$veyledi kIyamet bile!


Sen ki ba$ImIn tacIsIn!
Ba$ ki, önüne akmI$ bo$ bir tas, c/isminle muamma…


Tepeden tIrnaga a$k kesildim , sorma!
A$k ki , her ba$a ayrI bela.
Bela da imtihandan gelmedir cana.
Öyleyse dövelim mi i$tiyakImIzI dualayla?
Bil ki a$k, iki cami arasI beynamaz , gözlerimizin farziyetini mübah bilen!
Ki a$k degil midir, sütten kesilmeden büyüyen sübyan.
Eyvah , daha dogmadan yetimlikle mi imtihan olunacaktI yavrumuz henna’m.
Bak, i$te yagmur, IlIk aglamaklI gözleri aynI sen…
SarIl/sana sIrIlsIklam!
Ta tut bizi, ya bIrakma! -
ilk rüzgarla ugra - lütfen…


Buyur …Yol senin …
Ölümden git henna’, ardIn sIra meyilliyim.


En çok kendime dürüstüm bilirsin, yalancInIm i$te .
Özledim, altInI çiz!
AdIn mahrem kIlInmI$ madem, bu ‘na’ faslI nerden dü$tü hecenin sol yanIna .
Kutsa , ömür helaldir sana.
Tut, canIm çIkar, tut can çIk/ar, bir can kaça çIkar ?
Toplasak, çift dil yanIgI bir yar(a) ederdi ama, kan tutar beni henna’, tut , kanar!


AltI üstü hayat i$te, bu nasIl ke$i$leme henna’?


Ölmek dedigin, ödünç bir solugu iade degil de ne?
Ve ya$amak; ölüme kaçamak, ölümcül kaçak!
Iblisin kitabetince karma, oysa asIl dersiz topsuz olan ya$anamamI$lIkta…
Neden bu kadar zor henna’, üç günü günün sahibine hibe?


Künyede kul iken, ne bu kendimizi hiçlikten ziyade bilme.


Seni senden ibaret bilme, senden ötede bir ben, benden öte bir bilen’i bil önce.
Sonra gel, maksudumu dinle!


DagIldIk yine henna’ , topla hüznümü, ayrIlIk i$killenmesin!


Kilitli kapI…
Sesim yeti$miyor paslI sürgüye , emredi$lerimi pervasIzca e$ik altIndan a$IrIyor a$k!
Önce beni dü$ henna’, önce ben bir dü$(ü$)!
Ve ahirinde sen, kaç yüz görümlüksün uykudan firari sIzdIgImIz helum gecede?
Ey gözleri gönül urbasInda unutulmu$ huri ziyneti, egil biraz yamacIma,
- bitme diyorum sana..
dilime gömdüm seni..
sadece öl henna’- …


Tutundugum dalIn hürmetine,
inzivada sabr soluyan bikrlerin sahibine ,
ku$larI yuvalarInda rIzIklandIrana andolsun ki, i
çimde çIkarsIz bir araf’sIn henna’,
O’ndan geri benden öte…
Sen hangi kIssadan dü$tün hisseme, nar’I bilir misin?
Öyleyse aminle a$kI, geç benden henna’, a$ka ma$uku kurban eylemek için çok geç!
Iddetini bekliyor yalnIzlIk, nafakamI kesti vehleten.
Senin yoksuluna dünya lo$ bir kuyu henna’, bo$ bir kuytu.
Anneli aglayI$larImdan geçeli yIl üstüne yol oldu.
Bana annem gibi bakma henna’, korkuyorum, sahibim hak koyacak araya!


Ey son nefeste gözlerime i$veli perde olan nefs billuru!


Ey mekruh ibadetin $aibeli ecri !
Günde be$ vakit çagIrIrken huzura Halîk , ne haddine ki her nefeste üç kez sesliyorsun kapIna.
Estagfurullah , kulluktan aciz olan sana kul olmayI nasIl becersin?
Hadi beni yar/at!
Parçala $iltesini gözlerimin!
Mumla degil henna’, parmaklarImI avucunla hIrpala! Yap/boz , toplama benligimin kimyasInI.
Seni sana kur, seni bende kuruntula.
AyIkla a$ka çalan yanlarImI, kurtlandI yasak elma.
Gözümü diktim henna’, yeter ki bekleyenim ol Arafat ta.


Seni sevecek kadar $eytana uydum! $eytana uyma , s/al beni henna’…
Ahh ne yanIndan tutsam adInIn , felahIma mai a$ksIn !
Sen , i$raka dog(rul)mu$ en katmerli günahsIn!
Bil ki, mesti hayranInIm nar-I ayazda!
YandIm ve yandIm!
Ya sen henna’, ya ; illa sen!
Ey $ifa marazlI ahsen!
Özlemek, çIldIrmanIn önsözü, en d/okunulasI mahfî
saifesiyse ölüm kitabetinin, Isla parmagInI a$k/la,
çevir ömrün dalInI !
Böylesi igfal ah ne arsIzca!
Oku beni hatmet , ruhuna bagI$la !
Tozumu al, üfle cürmüme sesini henna’..


Ya$amak için gerektin sen…
Peki ya $imdi vuslatIn gerdeginde ,
ölüme peçe indirmekte neyin nesi henna’?


Andolsun ki, sen ölümce güzelliksin..


A$ka nikahInIn mihri ölümse, ve ölüm senden öte güzellikse;
bo$’ol!
bo$’ol henna’!!!
...
son talak a$kta!
( adIn yoksa, adImIn ne hükmü var hayata……….)


Züleyha Çay

kardem
21-04-2008, 11:18
Zamanın ömrünü doldurduğu yerdedir vuslat.

Gidenlerin,

yitenlerin ve bitenlerin olmadığı mekândır vuslat evi.

Dünya üzerinde yansımalar,

tecelliler ve hayallerle yetindiğimiz maşuk’un cemâli ile bütünleşme günüdür vuslat.

Her sevenin hülyasıdır,

tutunduğu ümittir,

yaslandığı yürek tahtıdır

ve

bahşedilen lezzetler içinde aşk

“en tatlı” olandır…

İsmail
22-04-2008, 15:45
http://img259.imageshack.us/img259/3078/gulej3sd6.jpg (http://imageshack.us)


Bir kere ölmezsem yaşa(ya)mam…
tescilli deliliğim………………..
An…
Çoğul yanlızlık rahilarının sindiği o metruk aşkların
aforoz anı..
Onlar gideli
rüzgara yar selamı kadar vakit geçti..
eteğimde kızıl bir vahadın mahşer sonrası nakaratı…


Onlar gitti…
Bir adım ötesi isli sus’lu dehlizlere dayadılar sırtımı…
gerdanımdan mideme dolan acı bir iç çekiş kaldı artlarından…
bağdaş kurdum ömre helal, zamana mekruh kılınan bir ölüm’ün kıyımına…
tırnak aralarımda , tırmalanmış asfaltlardan arta kalan zift kokulu
üç beş taş kırıntısı..
ellerimle birikmeliyim ölüme ki,
kötü zanlar düşmesin aşk’a!


Çığlık çığlığa susuyor’um…


bir siyah geceye sızıyor ahh’ım..
uykularım silkiniyor önce yarınlarından,
kentin kapısını zorlarken tokmalarına astığım çekinceli ‘belki’lerim…
bir bozulsa ahdım, bir ses çıksa cesedimden,
bir anlasalar gel(ebil)diğimi kendime, biliyorum işte ,
yine düşecekler dilime!
susmayacaklar!


Onlar gitti…………
Geçerken, bir nebze kara çalındı yüreciğime,
kirli beyaz kalakaldım öylece…
oysa zifirdi renkleri..
evvelden seçemedim… geceydi………….


Yedi tepesi yedi meleğin kanadına mıhlanmış bir kentin arka
sokaklarına sırlandılar..
hep soluma düşen günahlarımı tembihleyip,
KATİBİN’in hızlanan kaleminden bozdurdular düşlerimi…


Uyan’dım
sağ elim aşk hanesinin üstü’nde, tarumar olmuş ocağım…
kirpiğimden tutunmuş aşk ki başım vurgun önüme..
yar’e kalkmayan bu kaşın ayıbına,
hadi , sürün beni dünüme…
ne de çok özlemişim seni küçük kız!
bakk badi parmağıma…
hani o yıldızlı saçlarına sürdüğüm “işrak ilhamı”mız vardı
ya bizim, yetmedi tahammülleri ,
tam alnıma sürecekken…
şimdi,
anlamını hiç bilmediğim küfürler sıralı dilimde,
ahıma sürülen…


vahayfaaaaaa……..!


Dişlerimi gıcırdatıyor kentin paslı sürgüleri..
neden kısa kalıyor hep tırnaklarım aklıma..?


onlar…
ne cüretle zonkluyorlar gecenin bağrında!
‘kentlerde gri yaşanmaz ‘
diye diye hıfzediyorlar lanetlerini ..
anahtar deliğinden tükürdükleri alaca nehirlerde boğularlar cüssemi!
Dalsam o gecenin esrarına , hiç yoktan yalayacak beni ecelim!
Kendime kalsam, hani yumulsam içime,
bilmem kaç vakit önce göçmüşler,
yetişemem ardıma…


Onlar gitti………….
Ya hak etmediler beni.. ya da haklanamayandılar!
Tam da heybelerinde ki çocukluğumu yoklamak için
uzattım düşlerimi, yoktular…
tüm heveslerimi alıp terkilerine,
binip atlarına gitmişler………………..
…………………………..
Dokuz vakit öncesi (ydi…)
Bellerinde sandık hatırası kırmızı kuşak dolalı anneler,
tortusu har zefzefelerin sancılı kapı eşiklerinde sallıyorlardı sarhoş hüzünleri…
uyusun…
uyusun da…
büyüme(me)liydi oysa!


Onlar gitti……………..
Ta içimde dibi tutmuş bir boşlukta ayak izleri,
bir bıraksam kendimi gel(e)mez ahirim!
çömeldiğim yerden sende’liyorum…
soğumaya başladım topuklarımdan, üşümüyorum!
Birden…
ıslak bileklerime bulanmış saçlarımda irileşiyor gözbebeklerim…
Sen(i) kan’ıyor’um…
saçlarımın ivlerinden alnıma çalınıyor al!
Annem ölmüş ya benim, peki kim kınalıyor beni ölümü’ne…?
dalıyorum, bileklerimden……………..
silik bir anımsayış sinmiş aklın en ucbe kuytusuna…


deliler hatırlar da,
bir sıralı dizseler cümlelerini,
her şeyi hiçbir şey sanacak
aklı selimler!


Onlar bilmesin…
geç anımsanıyorlar zaten…
ellerinde bir dolu kab balla kentin vahalarına varmıştılar...
sonrası… işte!
yaktılar bağrımızı…………


peki şimdi neyin peşindeler …


aşk dersen sırra kadem bastı çoktan,dualarda sürçtü aklım,
yetişemedi peşi sıra…
yani yorulma’dan durulmuştuk biz…
sonra sabaha a’ma bir leyl girdi araya…
hicranlaşmış zaman, bir kısır döngünün içinde kayıptı kendimize…
bir ben’den ben çıkmazdı ki
düştüler peşime!


Sesleri dürtüyor kıyameti!
İsrafil’in dudak kıvrımına uzanıyor kirpikleri kentin…


Vahayfaaaaaa!


Tırnaklarımla kazıdığım kuyumun ,
eteğimde birikmiş toprağına gömmem gerek,
hiçbir yanlarımı(zın) bilemediği o küçük kızı!
Çünkü kundağına ilişmiş öz’leri…
değse nazarım, imtihan hiç’e helak olacaktı!
Bakmadım ne önüme,
ne dünüme…
“zaman iltica etmişse aşka ölüm en efdalidir”
diye diye tesbihledim çoğunu aza satmış aklı…


Deli’liğe Tescilliyim…


İteleniyorum yüzü koyun!


Gelsem orda mısın eyy aşk………………


Sen bilirsin,
sultan olmak için düştüm ben ,
kuy(t)uma!


Ki,


Bir kere ölmez’sem…
yaşa(ya)mam………………………………


züleyha çay //


http://img508.imageshack.us/img508/6349/b159854zsxcqv2.gif (http://imageshack.us)

ArZu
23-04-2008, 08:30
sessizlik sır saklamaz
http://img507.imageshack.us/img507/4893/yeniyil03picbm7fc0dp4.jpg

URIAH HEEP, “SESSİZLİK SIR SAKLAMAZ” diyor bir şarkısında. Kalamış’tayız. Aşk yorgunu bir dostumla sohbet ediyoruz. Cep telefonu vızırdayıp duruyor. Sevgilisinden birbiri ardına, mermi gibi, hüzünlü mesajlar. Kaza okları yüreğine saplanan o kocaman adam, acı ve tereddüt içinde kıvranıyor.

http://img206.imageshack.us/img206/9308/bizimogrencilerask20prern1.jpg

Aşk artık gürültücü. Artık aşkın gürültüsünden durulmuyor. Aşkı ruhunda dinlendiren sevgililer yok. Ortalığı telaşa vermek, yakmak, yıkmak, kırmak istiyor aşk. Yok olurken yok etmek istiyor.



Eskinin sessiz ve içli âşıkları nerede şimdi? Aşkını içinde bir ateş gibi gezdiren, “Yaktığımdan daha büyük ateşlerde yandım” diyen o mahzun sevgililer?

http://img507.imageshack.us/img507/3189/adsz2re0.png

Onları çıkardıkları sesten değil, ruhlarının üzerinde gezinen sessizlik hâlesinden tanıyabilirdik. Onlar içe çekilir, içe doğru derinleşir, varoluşun kemikleri yakan ızdırabıyla sarhoş olabilirlerdi. Onlar bu sızıdan hiç uyanmak istemez, bir afyonkeşin mahmurluğuyla “Aşk derdiyle hoşem/ El çek tabib ilacımdan” diyebilirlerdi. Onlar âşıkın asıl derdinin çileyle pişmek, çilede yanmak ve bu çileyle tamamlanmak olduğunu bilirlerdi.

http://img98.imageshack.us/img98/9522/askbirsevdadir1ec4.jpg

O yüzden, erenler yüzyıllar boyu mum alevinde eriyen pervaneyi âşıka misal verdiler: Yanmazsan olmazsın! Ağlamaz isen, çöle düşmez isen, inlemez isen tamamlanmazsın!

http://img98.imageshack.us/img98/6296/adsztn5.png

“Mecnun olup çöle düşmeyeceksen/ Ne Leylâ’yı çağır, ne çölü incit” dedi bu toprakların bir türküsü. Çölü incitme! Onun uğruna cefa çekmeyi göze almıyorsan, varlık vadisinde berduşluk etme. Ol ya da öl. Olmak için sefer etmen gerek; kendinden sefer etmekle başla işe, kendi evinden ayrıl ve yola koyul. Belki bir çölü aşman gerekecek, belki yedi vadiden geçeceksin, belki bir dağı delmen istenecek senden. Aşkın bir çabayla sınanacak önce. Ayrılıkla imtihan edileceksin. Ona âyan olan sana, sana âyan olan ona âyan olacak. Aranızdaki sessizlik sır tutmayacak. Eğer aşk ‘sadakatin kapısında köpeklerle birlikte beklemek’se, bundan erinmeyeceksin. Ruhun onu beklemekle dem tutacak. Kendinden ölerek onda olacaksın. Sessizliğin sesiyle. Kuş sürülerini ürkütmeden. Rüzgârla, yağmurla, ırmak ve dağlarla konuşarak yalnızca. “Ben rüzgârım sen ateş/ Seni alevlendiren benim” diye gözyaşında yıkanarak. “Sen uyuduğunda/ Kapanan benim gözlerimdi” diyecek kadar o olacaksın. Aşkın olduracak hem seni, hem onu.

http://img98.imageshack.us/img98/2227/ask01zv4uw1.jpg

Günümüzün aşkları görünmek istiyor. Kıyıda köşede gizlenmek istemiyor. Bilinmek, ilân edilmek, ses çıkarmak istiyor. Özlemek istemiyor âşık; hemen kavuşmak istiyor. Çet’leşmek, mesajlaşmak, cep telefonuyla onu hep kapsama alanında tutmak, hapsetmek, boğmak istiyor. Aşk beklemeye tahammül etmiyor. Âşık sevmek değil, sevilmek derdinde. Sevilsin, şu karanlık dünyada kendisine bir ışık dehlizi açılsın, bu dünyada sevilmeye değer olduğunu birisi kendisine söylesin istiyor. Yücelmek için yüceltiyor, sevilmek için seviyor. Izdıraba tahammülü yok, yanmaya gelemiyor. Varlığını alevde eriten bir pervane yerine, kandile sitem okları yağdıran bir pervane olmayı yeğliyor. Gürültü yapıyor. “Ne olur beni sev!” diye uluorta bağırıyor. Sessiz bir ağlayışla yapılmadığı için bu çağrı, masum bir yakarı olmadığı için, ötelerden yankı bulmuyor.



Aşk artık sessizliğe katlanamıyor.

Âşık sanıyor ki, ne kadar ses olursa o kadar iyi anlaşacak. Çıkardığı sese karşılık bir ses istiyor. İniltisine bir iniltiyle cevap verilsin istiyor. Oysa o cep telefonu her çaldığında sesler daha bir anlamsızlaşıyor. Hiçbir şey iletmeyen; bir çağrı, bir duygu taşımayan her konuşma, insanı kendi zindanına daha da çok gömüyor. Fazladan sarfedilen her kelime, oluş çabasıyla sınanmamış her söz, sevgiliyi sırlar mağarasına daha çok çekilmeye mecbur ediyor. Fuzulî sözler aramıza sırlardan bir duvar örüyor.

http://img98.imageshack.us/img98/6936/77085245ow5.png

Aşkın işlevi eskilerde perdeleri yırtmak iken, şimdilerde örtülere bürümek. Sevgiliden saklanmak ve kendinden saklanmak.

Oysa âşığın feryadı susuşunda gizlidir. “Ancak söylenemeyen aşk aşktır” diye yazmıştı Blake. O, asırlar öncesinden seslenen Mevlânâ’yı yankılar gibiydi: “Dil, kelimeler pek çok şeyi açıklar; ama aşk, üzerine kelimeler düşmediğinde daha berraktır.”

İnsanların mezar taşlarından ve kitabelerden daha çok bildikleri vehmiyle durmadan konuştukları bir çağda, gökler susuyor.

Ve aşk, yaramaz bir çocuk gibi tepinip yaygara koparıyor günümüzde.

http://img206.imageshack.us/img206/7136/rakamlarlaasklv5.jpg

Modern dünya, her türlü tasallut âletiyle, suskun âşıkları bertaraf ediyor. SMS’ler, chat odaları, telefonlar insanın iç uzayını boş yer bırakmamacasına dolduruyor. Sessizlik bütün asaletiyle hayatımızın her cephesinden geri çekiliyor. Ruhumuzun kıyılarını döven ses dalgaları bize ne bir özlem duygusu, ne de bir kavuşma heyecanı bırakıyor. Hız ve gürültü, sonunda aşkın yüzlerce yıllık anlamını da yutuyor.
http://img141.imageshack.us/img141/5861/4590644mx6.jpg

k.sayar

İsmail
24-04-2008, 09:11
http://img214.imageshack.us/img214/3964/3143dscn1222ay6.jpg (http://imageshack.us)


Kelebeğin Sevdası...
Günlerden birgün küçük bir tırtıl gözlerini hayata açmış.
Doğal içgüd ile hemen beslenmeye başlamış.
Ne bulursa yemiş bir süre sonra yeterince büyüdüğünde kendine güvenli bir yer bulup bir koza örmeye başlamış.
Bu kozanın içinde geçirdiği uzun sürenin sonunda rengarek kanatlı bir kelebek olup çıkmış.
Minik kelebek uçabiliyor olmanın verdiği mutlulukla uçmaya başlamış.
Dağlar tepeler aşmış ormanın her yerini dolaşmış derken vadiye gelmiş.
Rengarek çiçeklerin bulunduğu bir vadiye.
Etrafına şaşkın şaşkın bakarken vadinin öbür ucunda bir papatya görmüş.
Bir anda afallamış ne düşüneceğini ne yapacağını bilememiş.
Ne muhteşem bir çiçek diye geçirmiş içinden, vakit kaybetmeden yüzlerce renkli hoş kokulu çiçeğin üzerinden geçip doğruca papatyanın yanında almış soluğu.
-Merhaba papatya,sizi uzaktan gördüm ve yanınıza gelmek istedim.
Nazlı papatya şöyle bir bakmış konuğuna-
Merhaba demiş.
Bende zaten yanlızlıktan sıkılmıştım zaten.
Ve konuşmaya başlamışlar.
Kelebek ona hayat hikayesini nrede dünyaya geldiğini geçtiği ormanı tepeleri anlatmış.
Papatyada ona kendinden bahsetmiş.
Birbirlerinden gerçekten hoşlanmışlar.
Gece olunca beraber yıldızları ve ateş böceklerinin danslarını seyretmişler. Gündüz olunca kelebek kanatları ile papatyayı güneşin yakıcı ışınlarından korumuş.
Minik kelebek papatyayı çok sevmişti.
O kadar çok sevmişti ki bir türlü onun yanından ayrılmamış, papatyanında onu sevip sevmediğini merak ediyormuş.
Ama cesaret edipte bunu papatyaya söyleyememiş bir türlü, onu kırmaktan incitmekten kaybetmekten korkmuş.
Papatyada kelebeği çok sevmiş, ama bir türlü oda sevgisini söyleyememiş.
Duygularının karşılığı olmayacağından bu yüzden kelebeği kaybedeceğinden korkmuş.
Böyleceiki sevgili yan yana ama sevgilerini paylaşmadan sürekli sohbet etmişler.Böylece saatler saatleri kovalamış.
Günler geçipte kelebek artık zamanı kalmadığını gücününtükendiğini anlayınca papatyaya dönmüş ve "üzgünüm ama senden ayrılmam gerekecek"demiş.
Papatya buna bir anlam verememiş.
"Neden"demiş.
"Yoksa yanımda mutsızmusun?"
"Hayır" demiş kelebek"Bilakis sen benim hayatıma anlam kattın fakat biz kelebeklerin ömrü sadece üç gündür.
Ve bende ömrümü tamamladım.
Artık kelebeklerin hiç ölmediği bir yere gitmeliyim.
"Papatya bu duruma çok üzülmüş.
Ama yapacak birşey yokmuş zaten kelebek artık hiç gücününkalmadığını, daha fazla tutunamayacağını fark ettiğinde son bir gayretle papatyaya
"Seni Seviyorum" diyebilmiş ancak.
Papatya donakalmış.
Sadece "bende" diyebilmiş kelebeğin arkasından.
Ardındanda gözyaşlarına boğulmuş içinden
"keşke onun da beni sevdiğini bilseydim,keşke ona sevdiğimi söyleyebilseydim." diye geçirmiş.
Papatya sevdiğinin onu sevdiğini bilmeden geçirdiği günlerin acısına dayanamamış.
Bir süre sonra yaprakları önce solmuş, sonra da dökülmeye başlamış.
Her düşen yaprakta papatya içinden "seviyormuş" diye geçirmiş.
İşte o günden beri, bunu bilen aşıklar, sevgililerine sormadıklarını hep papatyalara sormuşlar.
Seviyor mu?
Sevmiyor mu? diye.....
SEVDİĞİNİZE, SEVGİNİZİ SÖYLEMEKTE GEÇ KALMAYIN.......

alıntı

ArZu
24-04-2008, 11:51
ak bir yaban güvercini gibiydin aşk
vişnelere bulaştın kirlendi beyazın
takılamayan telli duvak verilemeyen mendil
düşlerde kaldı

ah yüzüne kapanmış bütün kapılar senin
ıtır ve yasemin kokulu günah
çıkılamayan yıldız gidilemeyen iklim
kimbilir hangi limanda hangi gemiye yüklenmiş

al üstüne mor giymiş
kör kuyularda
sevdadan delirmiş.

http://img167.imageshack.us/img167/5152/thp38777gq8qq7.jpg

Ayrık Otu ile Menekşe"nin Aşkı...

http://img404.imageshack.us/img404/5631/hgjfd0cott3.jpg

Rüzgarlar menekşeden, ayrık otuna doğru eserse menekşenin kokusunu getirirmiş. Bu kokuyu derin derin içine çekermiş ayrık otu , yüreğinin yangınını söndürmek için. Eğer ayrık otundan menekşeye doğru eserse bu seferde rüzgarla sevda mektupları yazılır...


Taşlı tarlada yaşayan bir ayrık otu varmış. Soğanlarla, sarımsaklarla, yoncalarla, çayırlarla arkadaşlık edermiş. Çok kalabalık bir ailesi varmış. Her gün bir kardeşi daha doğarmış. Yağmur sularını çok severlermiş. İlk önce onlar içermiş. Bu yüzden dostları şalgam, havuç ve turpla tartıştıkları da olurmuş.
Kocaman kocaman yaprakları, uzun uzun kökleri olduğu halde toprak sahibi hiçbir işe yaramadıklardan söz eder, onları hiç sevmezmiş. Domates, biber, salatalık fidelerini çapalarken ayrık otunun akrabalarını söker sonra onları çuvallara doldurarak götürürmüş. Bu dönüşü olmayan bir gidişmiş. Helalleşerek ayrılırlarmış.
Günlerden bir gün ayrık otu bir rüya görmüş. Rüyasında gördüğü bu güzelliğe aşık olmuş. Günlerce yemeden içmeden kesilmiş. Yaprakları solmuş. Arkadaşları hastalandı sanmış. “Bu dert beni öldürecek, en iyisi büyük babamla konuşmak. Belki bir çaresi vardır.” Demiş. Sonra en yaşlı ayrık otuna aşkını anlatmıştı. Aşkının adı menekşe imiş. Köşkün bahçesinde yaşıyormuş. Köşkün bahçıvanı her gün suluyor, gözü gibi bakıyormuş. Yanında arkadaşları lale, sümbül ve yediveren varmış. Köşkün sahibi bu çiçekleri çok severmiş. Özel bir itina gösterirmiş. Bir tekinin bile solmasına izin vermezmiş.
Gelelim ayrık otuna büyük ayrık otu torunun derdini dinlemiş dinlemesine ama bir derman bulamamış. Küçük ayrık otunun sevgilisine kavuşmasının imkanı yokmuş. “Unut sen onu, başka yolu yok.” Demiş. Demesi kolay ama yapması zor. Gönlüne ferman dinletememiş, unutamamış sevdasını ayrık otu . “Menekşem” derde, başka bir şey demez olmuş. Sevdasının hasretiyle köklerini salmış. Salmış taaaa köşkün duvarlarına kadar. Lakin o kale suru gibi duvarları aşmak imkansızmış. “Olsun , yanına yaklaştım ya bir duvarın ne önemi var. Bende gönül gözü ile görürüm sevdiğimi” demiş ayrık otu.
Rüzgarlar menekşeden, ayrık otuna doğru eserse menekşenin kokusunu getirirmiş. Bu kokuyu derin derin içine çekermiş ayrık otu , yüreğinin yangınını söndürmek için. Eğer ayrık otundan menekşeye doğru eserse bu seferde rüzgarla sevda mektupları, aşk şiirleri gönderirmiş. Gelen bu nağmeler o kadar içten, o kadar gönüldenmiş ki menekşede aşık olmuş ayrık otuna. Bu sevdalıların göz yaşları yağmurlara karışmış, birbirlerine kavuşabilmek için. Gurbet Türküleri yakar olmuşlar.
Günlerde bir gün ayrık otunu kuvvetli bir el tutmuş. Topraktan sökmüş almış. Bir çuvalın içine tıkıştırmış. Ayrık otu ürkek ürkek, avazının çıktığı kadar bağırmış. “Heeyyy… Ne oluyorrrrr… Bırakın beni…. Sevdiğimden ayırmayın Allah aşkına…” Ama feryadını duyan olmamış. Menekşe ile vedalaşamamış bile. Kısa bir yolculuktan sonra büyük baş bir hayvanın değirmeninde öğütülmüş.
Menekşe işe kara kar yastaymış. Artık sevdiğinden haber alamıyormuş. Rüzgar artık sevdiğinden mektuplar, şiirler getirmiyormuş. Gönderdiği selamları ise “Yok, bulamadım, iletemedim.” Diyerek geri getiriyormuş.
Menekşenin yüreciği kor olmuş. Sevgilisini kaybetmenin acısıyla günden güne solmuş. Yüreğinin yangını bedenini de sarmış. Artık çiçek açmaz olmuş. Hayata küsmüş, yaprakları bir bir gazel olmaya başlamış. Istırap dolu yıllar geçmiş. Artık menekşe can çekişiyor, ölüm döşeğinde yatıyormuş.
Bu hali gören bahçıvan menekşenin haline üzülmüş. Ona gübre vermeye karar vermiş. Menekşenin toprağına yeni aldığı gübreyi atmış bahçıvan. O da nesi! Aşkın sesi!.. Menekşe iki günde iyileşmiş. İyileşmekle de kalmamış, Yeşil yeşil yapraklar açmış. Döl vermiş. Tomurcuk üzerine tomurcuk… Rengarenk, desen desen, küçüklü büyüklü yaprak niyetine çiçek açmış. Bu duruma köşk sahibi de şaşırmış. Menekşeyi bu hale getiren tılsımı merak etmiş. Menekşe tüm Bahçeye haykırmış “AŞK”

http://img404.imageshack.us/img404/4513/img7167kb6.jpg

İsmail
25-04-2008, 12:16
Öyle içimdesin ki.
Yanağımda dolaşan rüzgardan daha gerçek dokunuşların.

Küçük, ürkek, kesik dokunuşlarınla, belki de her zamankinden daha yanımdasın.


Yani öylesine, o kadar bensin ki.

Ah nasıl anlatsam.

Boşuna bu çabalarım, doğru kelimeleri aramalarım.

Ne kitaplar yazıyor, ne de sözlüklerde karşılığı var.


Yalnızca hissediyor insan, yaşıyor.

Kelimeler eksik, kelimeler yaralı.

Kelimeler cılız.

Taşımıyor, anlatmıyor, tanımlamıyor bu duyguyu.

Ben de.

Çok başka bir şey.

Sevginin ortasında, derin acılar hisseder mi insan?

Aydınlık gülümsemelerin içine, hüznü yerleştirir mi durup dururken?

Gözlerine buğu, diline sitem, yüreğine burukluk, çöreklenir kalır mı asırlarca?

Gelmeyeceğini bildiği mektup için, posta kutusunu hep aynı heyecanla açar mı?

Dedim ya, başka bir şey bu.

Ne kadar yalnızsam, o kadar seninleyim şu günlerde.

Belki de en başta, tutup seni en derinlere koydum diye oldu bunlar.

Kimseler ulaşmasın diye, kimselerin bilmediği, bulamayacağı yollara götürdüm seni.

En derinlerde tuttum.

Bana sakladım.

Derine, hep daha derine.

Seni yapayalnız, bir tek bana bıraktım.

Paylaşamadım yanlış yaptım.

Sana ulaşan yolları kaybettim diye bütün bu şaşkınlıklar.

Kendimi oradan oraya vurmam.

Sağımda, solumda, ne zaman dikildiğini bilmediğim duvarlara çarpmam, hiç görmediğim çukurlarla boğuşmam.

Denizlerin, gürültüyle gelip vurduğu dehlizlerin, acılı duvarları gibiyim.

Duvarlarım yosunlu, duvarlarım kaygan, duvarlarımdan hiç tükenmeyen sular sızıyor.

Tutunamıyorum.

Renklerim, gün içinde değişiyor.

Soluyorum, soğuyorum.

Güneş ulaşmıyor içerilerime.

Küfleniyorum, yaşlanıyorum.

Yalnızlıklar peşimde.

Dokunduğum her ıslak duvardan, pis kokulu bir yalnızlık bulaşıyor üstüme.

Biliyorum, bütün bunlar, hep benim suçum.

Seni sakladığım yere ulaşamaz oldum.

Yollar, gitgide uzadı ve karıştı.

Ümidimi ısıtacak, parlatacak, kımıldatacak bir şeylere ihtiyacım var.

Ah onun ne olduğunu biliyorum.

Sonu sana geliyor her cümlenin.

Her şeyin başında içinde ve sonundasın.

Bu değişmiyor.

Öyle içimdesin ki.

Birden aklıma geldi, tuttum sana bir mektup yazdım dün.
Çok mutluydum.

Gün içinde neler yaptığımı, nelere kızıp, nelerle mutlu olduğumu, tek tek anlattım.

Mevsimlerin ve insanların nasıl karışık ve beklenmedik olduklarını yazdım.

"Yine zamansız yağmurlar" dedim,
"Daha önce, hiç bu kadar zayıf değildi güneş ışınları" dedim,

"Gerçekten buradaki şarkıları hiç öğrenmeyecek, bilmeyecek, söylemeyecek misin?" dedim.

Çok uzun bir mektup oldu.

Başından sonuna kadar okudum.

Neler yazmışım diye merakımdan.

Sonra çekmecemden bir zarf çıkarıp, adını yazdım.

Büyük harflerle, yalnızca adını.

Adresini bilsem gönderir miydim, bilmiyorum.

Mektup cebimde.

Cebim yüreğime yakın.

Yüreğim sende.

Sen yüreğime yakın.

Öyleyse mektup sende.

Can Dündar
...........................
Bazen beklemektir sevmek ;
Ne kadar bekleyeceğini bilmeden
Bazen fedakarlıktır sevmek ;
Sende olanı bile verebilmek
Bazen yalnızlıktır sevmek ;
Issız yollarda tek başına yürüyebilmek
Bazen affetmektir sevmek ;
Anne şefkati taşımak yüreğindeBazen ağlamaktır sevmek ;
Kimseye göstermeden gözyaşlarını
Bazen özlemektir sevmek ;
Akreple yelkovana düşman olurcasına
Bazen yorulmaktır sevmek ;
Kan ter içinde peşinden koşarcasına
Ve korumaktır sevmek ;
Arkasında dimdik durabilmek
SEVMEK SAÇAK ALTINA SIĞINAN
GÖÇMEN KUŞUN KAR TANECİKLERİ ARASINDA
UÇUŞAN BEYAZ TÜYÜNÜ GÖREBİLMEKTİR...

kardem
25-04-2008, 12:42
Sevmek ateşe dokunmaktı

yanmaktır


Bir avuç kor taşımaktır avuçlarında

Bir tutam gül niyetine

Donarken yanmak yanarken donmaktır sevmek

Sevmek gözyaşını buza buzu ateşe çevirmektir

Ağrılı şiirler doğurmaktır ölü hecelerden her gece

Kulak vermektir kör kuyulardan yarin avazına

Sessizce solumaktır sessizliğin sesini

Sevmek biraz da dinlemektir

Dinlemeyi bilmektir sevmek

ArZu
25-04-2008, 15:13
Su ve Çiçeğin Aşkı
http://img125.imageshack.us/img125/9657/sunilfervl1.jpg

Günün birinde bir çiçekle su karsilasir ve arkadas olurlar, ilk önceleri güzel bir arkadaslik olarak devam eder birliktelikleri, tabii zaman lâzimdir birbirlerini tanimak için. Gel zaman, git zaman çiçek o kadar mutlu olur ki, mutluluktan içi içine sigmaz artik ve anlar ki, su' ya asik olmustur.

Ilk kez asik olan çiçek, etrafa kokular saçar, "Sirf senin hatirin için ey su" diye...
Öyle bir zaman gelir ki, artik su da içinde çiçege karsi birseyler hissetmeye baslamistir. Zanneder ki, çiçege asiktir ama su da ilk defa asik oluyordur.

Günler ve aylar birbirini kovalar ve çiçek acaba "Su beni seviyor mu?" diye düsünmeye baslar. Çünkü su, pek ilgilenmez çiçekle... Halbuki çiçek, aliskin degildir böyle bir sevgiye ve dayanamaz. Çiçek, suya "Seni seviyorum der. Su, "Ben de seni seviyorum" der. Aradan zaman geçer ve çiçek yine "Seni seviyorum" der. Su, yine "Ben de" der. Çiçek, sabirlidir. Bekler, bekler, bekler...

Artik öyle bir duruma gelir ki, çiçek koku saçamaz etrafa ve son kez suya "Seni seviyorum." der. Su da ona "Söyledim ya ben de seni seviyorum." Der ve gün gelir çiçek yataklara düser. Hastalanmistir çiçek artik. Rengi solmus, çehresi sararmistir çiçegin. Yataklardadir artik çiçek. Su da basinda bekler çiçegin, yardimci olmak için sevdigine...

Bellidir ki artik çiçek ölecektir ve son kez zorlukla basini döndürerek çiçek, suya der ki; "Seni ben, gerçekten seviyorum." Çok hüzünlenir su bu durum
karsisinda ve son çare olarak bir doktor çagirir nedir sorun diye...Doktor gelir ve muayene eder çiçegi. Sonra söyle der doktor: "Hastanin durumu ümitsiz artik elimizden birsey gelmez."

Su, merak eder, sevgilisinin ölümüne sebep olan hastalik nedir diye ve sorar doktora. Doktor, söyle bir bakar suya ve der ki: "Çiçegin bir hastaligi yok dostum...Bu çiçek sadece susuz kalmis, ölümü onun için" der.
http://img125.imageshack.us/img125/3669/3319dscn2803db9.jpg


Ve anlamistir artik su, sevgiliye sadece "Seni seviyorum" demek yetmemektedir...

http://img118.imageshack.us/img118/97/1243dscn3268cr1.jpg

alıntı

İsmail
26-04-2008, 21:55
Ha sonbahar gelmiş;

Sarısını hüznümden, serinliğini yüreğimden damıtıp...

Ha gündüze küsmüşüm...

Boynumun büküklüğüne bahanem çok!

Gözyaşı ustasıyım; işsiz...

Ve yalnız...

(Sonra seni düşündüm...

Bir an! Ey sevgili!

“Ahir zaman” deyip geçiştirmek çok zor!

Ne kılıcımda kan izi var.

Ne muhabbetin dindiriyor acımı. Bu hal nedir?)

•••

Şiir aramayın enkazımda...

Ha sonbahar gelmiş; ha gündüze küsmüşüm...

‘Aşk yâresi’ anlatmaz hâlimi,

Aşk bendim!

(Adını koyamadığımız bu işte:

Bin kere düşüp, bin kere kalktık ayağa...

Çokça haykırıp, çokça sindik...

Aynada suretimiz yok şimdi...)

•••

Şimdi bir musalla taşından seyrediyorum gökyüzünü...

Akşam sonrası, alacakaranlık.

Çıplak dalların arasından; koyu bulutlar...

Hiçbir şeyin vakti değil; avlu bomboş...

Sözün bittiği yerdeyim yani...

Yani herşey nafile...

(Biliyorum; son nefesten önce ölünmez.

Biliyorum; hâlâ buradayız.

Biliyorum; bu miras bizim...)

•••

Gözyaşı ustasıyım; işsiz...

Ve yalnız...

Acımı ezan dindirir!

(Uzaklardan edilmiş bir dua uçup gelir başucuma...

Bir anne şefkatiyle okşar başımı...

Kavrulan dudaklarıma bir damla su, karanlığıma aydınlık olur.

Kimin duası?)

•••

Sarı ve serin bir hüznün kucağında,

Kalbim yangın/üşüyor ellerim...

•••

Yazık; bu yangın öldürmüyor...

Yazık; gözyaşı söndürmüyor...

(Olsun...

Kılıcımda kan değil; gözyaşımın ve duamın izi var...

Bir değil, bin ihtimal daha var!)

Murat BAŞARAN

..................................

İnsan hayatının biryerinde
durup düşünmeden bilemez
gerçekte neler olup bittiğini.

Çoğu zaman yorgun mu, yok sa
mutlu mu olduğunu bile
anlamayabilirsin...

Ama düşünmeye başladığında
tükenmiş - bitmiş bulabilirsin kendini.

Ya da içinde fırtınalar koptuğunu, birşeylerin kabardığını hissedebilirsin...

Gerçeklerin arkasına gizlenilip tesadüflere de
emanet edilebilir hayat...

Bazen yeni hedefler belirlersin hayatın için;
(Bir yelkenlinin içinde yaşamak gibi…)

Yolun nereye çıkacağını bilebilsek keşke..
Okyanusa ulaştığında hüzünlü
bir akşam bekliyor olabilir seni...

Belki yüreğin kabarır, gurur
duyarsın geride bıraktığın
azgın dalgalardan.

Yeniden doğrulabilecek gücün varsa
kaybetme korkusu yetermi hayatı ödünç
almış gibi yaşamaya...

Bilemezsin, belki yeni bir başlangıç vardır tepelerin ardında.
Ya da hayatı tesadüfe bırakmamanın, mücadele etmenin haklı
gururu sığmayabilir koltuklarının altına...

alıntı

ArZu
28-04-2008, 10:14
HER YERDE AŞK

http://img254.imageshack.us/img254/5886/banabirglver2gk3jo8uv4.jpg

Ben aşkı kelebeklerle
cilveleşirken gördüm çiçeklerle,
gezerken
kendinden geçmiş halde,
bahçelerde…

Ben aşkı …
kırmızlar içinde bâzen…
bâzen beyazlarla
dolaşırken gördüm arılarla peteklerde…
ve bulutlarla kucak kucağa…
dertleşirken rüzgarlarla yükseklerde…

Ben aşkı mevsimlerle
gezinirken gördüm
bâzen büzülmüş
bâzen sere serpe
her yerde…

Ben aşkı
oynaşırken gördüm yıldızlarla
göklerde
gökkuşağında renklerle…

Ben aşkı sevinçlerle
coşarken gördüm
yüreklerde…
ve el ele dolaşırken caddelerde…

Ben aşkı
buğulanmış
tepeden tırnağa ıslanmış
hüzünlüyken gördüm gözlerde…

Ferhat’ın dağları deldiği…aşktan!
Vahşinin insafa geldiği…aşktan!
ey aşk!
Sen ne büyük, ne azizsin!..
Eğil de başın
eğik başıma değsin!

http://img254.imageshack.us/img254/9296/gzlerimkanagliyorxy3kp1.jpg

Kadir Karaman

ArZu
28-04-2008, 10:16
http://img254.imageshack.us/img254/29/aafg3.jpg

İsmail
28-04-2008, 10:25
http://img254.imageshack.us/img254/1427/huuznpq9no8.jpg (http://imageshack.us)


Artık Eylül güzelim...


Yağdı yağacak yağmur havalarında, üzüldüm mü nasıl üzülürüm, umutlandım mı nasıl sevinirim, bilemezsin.
***
Şimdi üzgünüm...
Son yapraklarını da rüzgara teslim etmek üzere olan çırılçıplak bir ağaç gibi, rengimden ve neşemden eser yok...
Yalnızım...
Biliyorum; bunu ben yapıyorum.
Ama elimde değil.
Benim baktığım yerden hayat böyle gözüküyor ve başka bir açıdan
bakmaya gücüm yok!
Zamana teslimim...
Gündüz vakti, perdeleri kapalı bir odada aydınlık arayan adamım...
Işık dışarıda...
Korkuyorum...
Bu korkuyla, kendi karanlığıma sığınmak, hüzünden ibaret...
Hüzün...
Hüzün ki, baştan çıkarır...
Hüzün; iskeleye bağlı geminin halatlarını zorlayan arsız rüzgar...
Koparsa ne olur?
Bu, düşünülecek bir şey değildir...
Bir yanım iskeleye çarparken ve bir yanım ufka arzulu...
Bu, düşünülecek bir şey değildir...
Hüzün; “kopsun inceldiği yerden’e giden tehlikeli bir yoldur çünkü...
Çünkü hüzün, şuuru koynuna alır ve masumca uyutur...
***
Yağdı yağacak yağmur havalarında, üzüldüm mü nasıl üzülürüm, umutlandım mı nasıl sevinirim, bilemezsin.
Belki bu gelen yağmur, benden kalan artıkları temizleyecek ve bana “vaktin doldu, artık geç oldu” diyecek...
Belki de bu yağmur, birkaç umut parçamı besleyip büyütecek, “son nefesten önceki her nefes, başlamasını bilene ilk nefes” diyecek...
***
Benim “Eylül”üm, işte böyle güzelim...
“Hüzün” güzelim...
Murat Başaran
.................................

http://img509.imageshack.us/img509/1610/y1p3h7tw3nwokvspoqsimbzmz4.jpg (http://imageshack.us)


Özlemek; sevmektir ilk önce
Çünkü sevmezsen özlemezsin ki delicesine.
Özlemek; ağlamaktır
Akan her gözyaşında anıları anımsamaktır.
Özlemek; uzaklara dalmaktır
Çok uzaklara…
Özlemek; ümit etmektir
Hayal etmek başarmanın yarısıdır misali.
Özlemek; saklamaktır
Bazen yalnızlığından, bazen ise etrafındaki gereksiz kalabalıktan.
Özlemek; haykırmaktır
Sesin kısılırcasına özledim diye bağırmaktır.
Özlemek; kızmaktır
Bazen özlemine neden olanlara
ama yinede güzeldir ...
Özlemek; yanılmaktır
Gece yarısı kalktığında, her şeyin bir rüya olduğunu anladığında mesela.
Özlemek; sabretmektir
Usanmadan şafağı gözlemektir
Yılları, ayları, haftaları, günleri, saatleri, dakikaları hatta saniyeleri kovalamaktır.
Özlemek; yaşamaktır
Yalnızlığa inat mücadele etmektir
özlemek :özlediğinin varolduğunu yanında
olmasada biryerlerde olduğunu bilmek...
Özlemek; kavuşmaktır
Bir daha ayrilmayacasina…
Hayal bile olsa...
Özlemek sadece özlemek…
Özlemek bilinmeyeni sebepsizce
Ve kabullenmek hayatın acımasızlığını
Bazen düşlere gem vurmak
Bazense sadece düşlemek

Hayata özlemin penceresinden umutsuzca bakmak
Ve yiten her günün ardından seyretmek karanlığı
Karanlıklarda vuslatın bir parçasını görmek
Ve gecenin umutları çökerten ızdırabı
Ve özlemek
Bir daha kavuşamayacak gibi özlemek
alıntı

ArZu
01-05-2008, 09:19
Uğurböceği ile Papatya'nın Aşkı
http://img381.imageshack.us/img381/8417/aakn1.jpg

Bir uğurböceği kondu bir papatyanın üzerine, uzun bir yoldan gelmişti belki de. Soluklanmak için can havliyle kendini papatyanın üzerine atmıştı. Önce üzerine konduğu bu papatyanın bu kadar güzel olduğunu daha önce fark edemediğini anladı, uzun uzun papatyayı seyretti. Papatya ise üzerine konan uğurböceğini ilk defa görüyordu. Bu kadar güzel bir yaratığın daha önce misafiri olmadığını fark etti, bakışlarını renklerinden alamıyordu. İkisi de uzun uzun birbirlerini seyrettiler sadece. Sanki bir ses çıksa aralarındaki bu büyü bozulacaktı. Böyle başlamıştı papatya ile uğurböceğinin aşkları. Her gün uğurböceği uzun yollardan papatyasına o küçücük kanatlarını çırparak geliyor, papatya ise yolunu gözlüyordu sevdiceğinin heyecanla. Gel zaman git zaman bahar bitti, yaz bitti, kış geldi. Kar yağmaya başladı, doğayı beyaz bir örtü kapladı. Yine yollara düşmüştü bizim uğurböceği, yüreğinde o ilk günün heyecanıyla. Yolda rastladığı bütün ağaçlar, bütün çiçekler yapraklarını dökmüştü. Birden içinde bir korku belirdi; “ya benim sevdiceğim beni beklemekten yorgun düşüp, kışa yenik düştüyse” diye mırıldandı kendi kendine. Yüreğinde duyduğu korkuyla daha hızlı kanat çırpmaya başlamıştı yetişmek için sevdiceğine. Rüzgar şiddetini artırmaya başlamıştı, tipiden yolunu göremiyordu uğurböceği. Çok yorulmuştu, nefes almakta güçlük çekiyordu, yorgunluktan harap bitap bir haldeydi ama içinde ki biriktirdiği sevgi ona ‘biraz daha dayan, az kaldı’ diyerek ona güç veriyordu. Artık kanatlarını çırpamaz hale gelmişti ve kendini yukarıdan yavaşça aşağı bıraktı. Havada bilinçsiz bir şekilde aşağı düşen uğurböceği artık kanat çırpmıyor, yüreğinde sadece sevdiceğine kavuşabilmek arzusu “hiç olmazsa son bir defa onu görebilsem” diyerek mırıldanıyordu...

Sonra mı ne oldu? Ne oldu dersiniz? Burada bir geçiş yapalım papatyadan anlatmaya devam edelim hikâyemizi.

Papatya sabah uyandığında her tarafı beyaz bir örtünün kapladığını görmüştü. Hayatında ilk defa görüyordu. Havada epey soğuktu, beklemeye başladı sevdiceğinin uzaklardan gelişini. Birden bir rüzgar kapladı her tarafı ve giderek şiddetini artırıyordu. Tipi nedeniyle göz gözü görmez olmuştu. Papatyanın içini bir üzüntü kaplamıştı. Sevdiceği kanat çırpmaktan yorulup vazgeçtiyse gelmekten ya da yorgunluktan gözleri ölüme kapandıysa. Papatyacık üzüntüden gözyaşlarına hakim olamıyordu. “Allah’ım ne olur o kapattıysa gözlerini bu dünyaya izin ver bende kapatayım, bir daha çiçek açmayayım. Hala kanat çırpıyorsa, bana gelmek için izin ver son bir daha onu görebileyim” papatyacık başını gökyüzüne çevirmiş gözlerinde yaşlar içinden dua ediyordu. Derken gökyüzünden bir şeyin aşağı doğru düştüğünü gördü papatyacık ve gördüğünün kendi sevdiceği olduğunu fark etti. Ancak sevdiceği yere doğru hızla düşüyordu. Onu kurtarmak için bir şeyler yapmalıydı. Tüm gücünü toplayarak boynunu eğebildiği kadar eğdi ve uğurböceğimiz papatyacığın yapraklarının üzerine düştü. Papatyacık içinde büyük bir mutluluk hissetti. Ancak uğurböceği yorgunluktan bilinçsizce yatıyordu yapraklarının üzerinde ve çok üşümüştü. Papatyacık onu sımsıkı sararak ısıtmaya çalıştı ama kendide çok yorgundu. Gözlerini kapadı, derin bir uykuya daldı. Şimdi her ikisi de derin bir uykudaydı.

Ya sonrası, ne oldu dersiniz? Bakalım ne olmuş...

Önce papatyacık uyandı gökyüzüne çevirdi başını, güneş açmıştı. Toprağın üstü hala bembeyazdı ama güneş ısıtıyordu içini. Uğurböceğine baktı... Uğurböceği uyandığında birde ne görsün, o beyaz örtünün içinde sarıpapatyası ona bakıyordu sevgi dolu gözlerle...

İsmail
20-05-2008, 16:07
http://img129.imageshack.us/img129/773/adszyv7pl4.png (http://imageshack.us)

MAVİ BİR ÖLÜM

Yine sana sesleneceğim
Senin kim olduğunu hiç bilmeden
Senin kim olduğunu en çok bilerek
İsyankar zambakların çılgın nilüferlerin
Dört nala açan kiraz çiçeklerinin
Dudak kıvrımlarına yoldaş olacağım
Sarı bir hüzün kızıl bir gurur
Ve siyah bir öfkeyle konuşacağım sana


Sana oklardan değil yaydan bahsedeceğim
Gülün dikenlerinden değil
Gülleri ve dikenleri doğurmaktan yorulmayacağım
Topraktan söz açacağım
Akan su gelmeyecek kelimelerime
Suyu şefkatle kucaklayan damlaları dinlendireceğim


Yine sana sesleneceğim
Senin kim olduğunu hiç bilmeden
Bilmek istemeden


Alaattin'in sihirli lambasından çıkan cin bana gelseydi
Ve ne dilersem dilememi isteseydi
Hiçbir şeyi elde etmeyi dilemezdim
Bir şeyden vazgeçmek isterdim sadece
Hayatta bir şeyden vazgeçmek lutfedilseydi
Bedeli her şeyim olsa bile


Sana seslenmekten vazgeçmek isterdim
Garip değil mi sana seslenmekten vazgeçtiğimi
Bundan hoşlandığımı düşünüyorsun belki de
Oysa sana seslenmek bütün hesaplarımı gördüğüm şu dünyadaki
Tek geride kalmış hesap benim için
Bu dünyadaki tek yük
Bu seslenişin kalbini avucumda tutabilmek
Kürek mahkumu için kürek neyse
Benim için de sana seslenmek o
Bir yandan gemiyi ufka ulaştırmanın tek yolu
Öbür yandan bileklerimden sızan kanların
Gönlümü işgale yönlendiği bir rotanın can suyu
Oysa ben sana kürekten değil gemiden bahsetmek isterdim
Atalarım bana kadınlara gökyüzünü
Gemileri ve yelkenleri anlatmayı öğrettiler
Sen kürekleri yağlı urganları
Geceyi siyaha gömen fırtınaları öğretmeye çalışıyorsun
Sana ellerimle dokunarak gözlerimle okşayarak
Göstermek istedim
Rüzgarla şişen beyaz yelkenleri
Ama senin vaktin yoktu
Ben bunu hiç anlayamadım
Kavmimin kadınları bana öğretmediler ki
Bazı kadınların beyaz güvercinlerden daha çok
Siyah apoletleri sevebileceğini


Sana sesleniyorum
Ve gözlerin bileklerimden parmak uçlarına
Toplanmış kan pıhtılarını seyrediyor
Kürekleri bırakamıyorum
Önce yücelttiğin sonra terkettiğin aşkın onuru için
Kalemi bir an elimden düşürmüyorum
Ankara Kalesi’nin önünde

Sana sesleniyorum
Benden kaçıp cennete gitmek isteseydin
Seni cennetin kapısına kadar götürürdüm
Bana gelmek için seni korkutan cehennem olsaydı
Cehennemle konuşur Seni ona anlatabilirdim
Oysa sen ne cenneti isteyebilecek kadar aşık oldun
Ne de cehennemi isteyebilecek kadar ayrılık
Seviyorum seni ama dedin
Hoşçakal diye ekledin
Şimdi gitmeye mecburum
Belki yine gelirim, umarım gelirim
Son sözün oldu
Cennet ve cehennemin dillerini
Savaş naralarını ve aşk şiirlerini
Gazelleri ve boleroları öğreten atalarım
Senin sözlerinin anlamını öğretmediler
Hiçbir şey söylemeden gittin

Ayrılığın dilsiz olduğunu ben senden öğrendim
Dilsiz olanın yaşayabileceğini sen öğrettin bana
Ve kalemime ilk defa yavan gözlerle baktın
Yine yeniden sadece sana sesleneceğim
Müebbet bir aşk dışında
Bildiğim tüm duygularımı terkedeceğim

Sana sesleneceğim yine
Seni sadece kuru bir sevgiyle değil
Derin bir hüzünle binlerce yıllık bir gururla
Ve pervasız bir öfke ile sevdiğimi duyumsuyor musun
Mütevazi bir sevgiyle değil
Küstah bir aşkla sevdim seni
Ben Osmanlı gibi
Kollarımın yetişmediği bir aşkı kucaklamaya çalışırken
Sen köprülerin ülkesindeki Venedik’teki son sancağı
Kışın üşümemek için şal yaptın kendine
Neden bilmiyorum özlemin artıyor içimde
Gün geçtikçe eksilir demiştim oysa
Atalarımın öğrettiklerine de ters düşse de
Sana inanırım bilirsin
Zamanla unutursun demiştin
Niye daha derinleşiyor öyleyse
Derinleşiyor özlemin
Ve gönlümde bir iç savaşta dökülen kanları
Coşturuyor ayrılık sözlerin
Öfkelerimin kararlılığını
Aşka katık ederek konuşacağım
Bedenim bu dünyayı terkedene kadar


Öyle sanıyorum ki
Hüzünle ve acıyla pek barışık olmadığın için
Benden uzun yaşayacaksın
Benden sonra kelimelerim gelecek gönlüne
Onların benden geldiğini bir tek sen bileceksin
Küstah bir aşkla seveceğim seni
Ben savaş ve ölümle haşir neşir olan
Kelimeler dışındakileri unutmaya gayret edceğim
Ömrün geri kalanında

Sana sesleneceğim yine
Ben seni beyrut gibi sevdim ama
Sana ne Mağribi ne de Manhatten'i anlatamadım
Bağdat’ ve Şam'ı işgale yeltenmişken
Venedik! ten gelen ihanet tarumar etti ordularımı
Sarı bir keder, kızıl bir kibir, siyah bir isyanla konuşacağım sana

Senin kim olduğunu hiç bilmeden
Ağlayan zambakların dudak kıvrımlarına yoldaş olacağım
Senin kim olduğunu en çok bilerek
Kavmimin bana vaadettiği tüm aşkları terkedeceğim
Müebbet bir aşk, Sarı bir hüzün
Kızıl bir gurur ve siyah bir öfkeyle konuşacağım
Bu dünyayı terketme müjdesi gelene kadar

Hüznü, gururu ve öfkeyi bilseydin keşke
Hüznün beni aşan taşkınlığını
Gururumun binlerce yıl önceden miras kalmış hoyratlığını
Öfkelerimin hiçbir zaman sona ermeyecek ve azalmayacak kararlılığını
Anlayabilseydin

Anlatabilirdim sana
Seninle yaşanan bir aşktan sonra
Ayrılığın ölüm bile olsa
Mavi bir ölüm olacağını

Ömer ÇELİK

http://img390.imageshack.us/img390/1348/sslkpc0.jpg (http://imageshack.us)

İsmail
21-05-2008, 08:40
http://img170.imageshack.us/img170/7172/sifambusevdaia9nw2rf3nr8.jpg

Adının baş harfindeyim, ‘f’ tipi yalnızlıkta…

Adından başlayarak sayıyorum ölüme kaç adım kaldığını.
Sara nöbetlerinde sarsılan bedenim düşüne yatılmaz intiharlara kalkışıyor.
Ceplerimde bir yangın ertesizliğine zerk edilmiş kanamalı günahlar.
Ey zahmin!
Aşk, iki deniz arası çırpınışların uykusuzluğunda yapayalnız kâbuslar görmek belki de.
Sonrasına geç kalınmış hayatın iz bırakmamışlığında kaybolan hayallerimin yolu darağacına çıkıyor zemherilerde.
İki büklüm rüyalarım.
Bana sebep, bana ziyan atalarından miras gülüşün.
Kaç durak sonra bitecek otobüs gürültüsü boyunca uzayan gitmelerin?
Hıncımın saçlarını tarıyorum esaretin ensesinde ispiyonculuğa soyunan lanetkârın yol’suzluğuna dikenli teller batsın diye.
Sevmekten yargılı bir sonbahar düşü gibi gelip duruyorsun saçlarımın rüzgârına.
Muammalığı tutuluyor gecenin ay dolunayken.
Olmamışlığım zamanın karabasanlarına sığmazken içimden dehşetini kabullenemediğim hüzzam ağıtlar geçiyor.
Seni duymak için sağır ediyorum iç denizleri dalgalandıran fırtınanın türküsünü.
Duası devşirilmesin aşkın.
Ruhuma uzanan nefesine göm beni.
Yüzüne sar güzelleşeyim diye.
Avuç içlerimi yokluyor güle har sıcaklığın.
Kaçsam kaç sen sonra terk eder gözlerin beni?
Eceliyle ölmeyen turnalar ayaza vuruyor haykırışlarını.
Kaybediş turnaya ecel midir zahmin?

Arkandan ağlayan susuşlarımı galiz sancılarla ve sensizliğin karşı koyulmazlığıyla alazlıyorum.
İçim aşkın yas renginde.
Kime çarpsam ihtilal sorumlusu kalbimi ve hangi yağmurdan erken uyandırsam gözlerimi, yenilgiyi kuşanıyor ömrüm.
Sevdalı yanlarım derme-çatma uykulara yaslanan.
Sol bileği aşktan kesik bir sürgünlük benimkisi, inadıma acının sırtına yol alan.
Asaletini kurşun rengi toprakların üstüne yağdıran, kalmaktan yorgun düşen bu aşk benim.
Durup durup ayrılık biriktiriyorum akşamüstü kanayışlara.
Ensemizden mi üflenecek sur, kabzedilmeden evvel düşlerimiz?
Bu sensizlik seansları hiç bitmeyecek mi ve ateş sonrası külle yıkanır mı ´kirletilmiş aşk’ dediğin?

Yitirdiğimiz ne varsa şimdi hepsi mayınlı bir duruşla sınıyor beni.
Harf harf eksiltirken alın yazımı silinmişlik, ben doğruları söylüyorum ama yalan kalıyorum hüznün şahitliğine.
Başkasına aitliği ispatlanamamış aşkın kötürümlüğüne jurnal dururken çehren, siyah bir uğultu yokluyor kahrımı.
Recmedilmeye yatırılan kalbimin günahkârlığı susuşundan belli.
Ah bu ben!
Mazeretleri çürüterek aslını günbatımında hecelemeyi öğrenemedin.
Çek kokunu yalnızlığımdan, boğuluyorum.
Sana ihanetten öldüğümü gözlerine duyurma zahmin!

Uyu ve rüyama kahırlansın hasır altı edilen gözyaşımın tuzu.
Ömrümden uzun acılarım var benim, ucu babama çıkan.
Sen uyurken hiç ağladın mı?
Kendine kör kalmayan aynalarım kırıldı, döküldü sırrımın sahtiyanı yüzümden.
Sınanmamış hayatın denenmemiş intiharlarıydı solukladığım.
Ruhumun tanrıçası yalnızlık ısıttı bileklerimi kasım akşamlarında.
Miraca kalktı kuşlar karanlık aldatırken kan hevesli soyumu.

Yusuf gömleğini yırtsın şimdi Züleyha diye…

Sensiz olamayacak kadar sen dursam da kaşlarımın çatıklığına…
Sevilmenin öznesi hep sen olsan da, yüklemi uçurum bu kan revan cümlenin.
Gelme, iade-i taahhütlü değil yokluğun.

Geleceksen, kalbimi sensizlikten arındırayım öyle gel.

CENGİZHAN KONUŞ

kardem
21-05-2008, 09:12
Ayların dökümünde sakladığım bir sevdaydı bizimkisi...

Çocukça isyanlara hapsedip

kimi zaman karşılıksız bıraktığım bir buluşmaydı...

Ani ve kanımı donduran sözcüklerle,

amansız bir aşkı kalbimin duvarlarına işlediği gecelerde,

minik de olsa bir umudu paylaştığım İstanbul'u,

hiç beklemediğim bir ağustos gecesinde algılarım arasına sıkıştıran yârimdi

O...

Onu sevmek içimdeki son baharı kıskandırıyor

ve

her defasında bir yaprağın daha düşmesi beklenirken mevsimden,

bir yaprak bu aşka düşüyor turuncu ve sarının edalı salınışıyla...

Kalplerimiz yokluğumuzun çöllerinde dolaşıyor

ve

yüreklerimiz her gece kelimelerini topluyor geceden...

Her virgül, bir sonraki gülücüğün habercisi...

Aşk bu, ruhun virüsü...

İlk ne zaman bulaştıysa, o zaman geçti tenimizden ömrümüze...

İsmail
23-05-2008, 10:04
http://img377.imageshack.us/img377/2238/22dd6ex5.jpg (http://imageshack.us)


Ayrılık Gelmeden Git Sen !!! ...



kimsesiz bir gökyüzüne
lâl bir dilin tüm sesiyle haykırması kadar sağır,
karanlık sularda,bir âmânın gözlerini araması kadar kör;
yani anlamsızlığa yeni anlamlar yükler gibi
yalnızca yalnızlığa anlatıyorum kendimi…
çıkmaza düşmüş şiirlerin koynunda
bir uzun yol oluyor kalemden süzülen her harf
her hece aklımın kabristanlarında yankılanan
sahipsiz bir ölüm çığlığı,
masumiyeti sesimde eskiyen…
ve dudaklarımın ucunda bitmek bilmeyen acılı tiryakilikler
ve sonrasızlığın deminde keder dökülüyor kağıtlara
hâsılı aşk; ölü doğmuş bir çocuk şimdi
yüreğimin sevda çukurlarında…
hadi yâr kendini al gecelerimden
al ve git!
zaten bir uzak düştü benimki;
ertelenmiş zamanlarda resmedilirken mavinin imkansızlığı,
şiirler nice sevdaya küs bakış hüküm giymişken,
ezbersiz acılar eşliğinde gözlerinde tükenmek
ve ölebilmek kirpiklerinin iz düşümünde
hani meçhul bir izbede seninle el ele…!
oysa mutluluğu çoktan rehin bıraktım ben
bilmem hangi şehrin emanetçisinde
ve senden habersiz,
adından acılar türetiyorum şimdilerde…
dilimin ucuna geliyorsun bir zaman
yaşamak soruyorsun!
yaşamak; kör bir sancıdır sol yanımda,
dönüşsüz bir türkünün kambur sesinde yitip giden…!
ve dinledikçe kendimi,
kâbus olup büyür geceler karanlığın uğultulu yollarında…
ben kaçmak isterken her şeyden
gözlerin adına kendime sefer üstüne sefer eylerim.
sana çok benzeyen bir şehir olur geçtiğim her yer
her yer öylece uzar gider içinde gözlerimin
ve bizden çok uzakta
mevsim çömezi bir haziran
sonbahara uyanır şehr-i İstanbul,
gözlerinde bir mavi yangın
ve saçlarından dökülür martılar
Üsküdar’da pasaklı bir deniz kızının
sâhi martılar diyordu bir şair:
“martılar ki sokak çocuklarıdır denizin”
yani öylesi kimsesiz ve unutulmuş
yani morarmış kanatlarında münzevi bir hayat taşıyan
sonrası geç kalmış yaşanmışlıklarda
bulutsuzluğa prangalı bir çift yağmur damlası,
yağmasın diye kulelerde saklanan..!


işte böyle “can” dediğim:
yetim çocuklar hüznünde
kâhır yüklü gölgeme
çokça sahiplik etmişken bedenim,
yorgunluğun kıyısında
hüzün olup işlenmişim ömür gergefine…
çapulcu dillerin nazarında
sevdaya zûl libaslar giyinen,
uğursuzluk alâmeti koca bir hiç’miş adım…
ötesi yok!
gurbet yokuşu ağlamalar pazarında
iki damla gözyaşıymış bedelim
ve soyunup benliğimden
elem üstüne elem giyinmiş
sana pervane yüreğim
gözlerimde gözlerini ateş bilip yanmışım öylece
hiç ses etmemişim
meğer ne çok kedermiş
gözlerinin içinde tutuklu kalmak..!
lâkin sevmişim işte
her şeyden ve herkesten öte
sadece sevmişim seni…
ama sen kendini sök düşlerimden
sök ve git şimdi!
yolların koynunda
başımı yaslayıp ölümün yamacına
bunca acıyla yoldaş olmuşken ben
sen kaç benim kalabalığımdan
ve bir intiharın şafağında
sesini sil şiirlerimden
olmasın dönüşü gittiğin yolun
kalemi kırılmış gelişlerin hükmünde
sonsuz bir gidişle
unutmalara aç yüreğini,
yüreğini toparla yüreğimden
cellat bayramı asılışlarda
nasırlı urganlar kuşanmış şiirlerde seyreyle yüzümü
ve zamana not düşsün akreple yelkovan
yüzün kalbimin ortasında
yalnızlık yazgısı yemin olsun
ki belki arınıp mezar kalabalıklardan
ben yine ben olurum…!
yağmurlu bir gökyüzü akşamı
hani olur ya!
düş yorgunu bir martı gelir de hatırlatırsa beni
“ziyan ömürler kucağında
kendine has ölümler büyüten
bir deli çocuktu” dersin…
hadi git şimdi
git ki gözlerine “ayrılık” değmesin…!



liveStronG

İsmail
28-05-2008, 05:47
http://img220.imageshack.us/img220/1046/43776463ic0.png (http://imageshack.us)

Bunca zaman bana anlatmaya çalıştığını, kendimi bulduğumda
anladım.

Herkesin mutlu olmak için başka bir yolu varmış,
Kendi yolumu çizdiğimde anladım..

Bir tek yaşanarak öğrenilirmiş hayat, okuyarak, dinleyerek değil..
Bildiklerini bana neden anlatmadığını, anladım.

Yüreğinde aşk olmadan geçen her gün kayıpmış,
Aşk peşinden neden yalınayak koştuğunu anladım..

Acı doruğa ulaştığında gözyaşı gelmezmiş gözlerden,
Neden hiç ağlamadığını anladım..

Ağlayanı güldürebilmek, ağlayanla ağlamaktan daha değerliymiş,
Gözyaşımı kahkahaya çevirdiğinde anladım..

Bir insanı herhangi biri kırabilir, ama bir tek en çok sevdiği
acıtabilirmiş,
Çok acıttığında anladım..

Fakat,hakkedermiş sevilen onun için dökülen her damla gözyaşını,
Gözyaşlarıyla birlikte sevinçler terk ettiğinde anladım..

Yalan söylememek değil, gerçeği gizlememekmiş marifet,
Yüreğini elime koyduğunda anladım..

''Sana ihtiyacım var, gel ! '' diyebilmekmiş güçlü olmak,
Sana ''git'' dediğimde anladım..

Biri sana ''git'' dediğinde, ''kalmak istiyorum'' diyebilmekmiş
sevmek,
Git dediklerinde gittiğimde anladım..

Sana sevgim şımarık bir çocukmuş, her düştüğünde zırıl zırıl
ağlayan,
Büyüyüp bana sımsıkı sarıldığında anladım..

Özür dilemek değil, ''affet beni'' diye haykırmak istemekmiş
pişman olmak,
Gerçekten pişman olduğumda anladım..

Ve gurur, kaybedenlerin, acizlerin maskesiymiş,
Sevgi dolu yüreklerin gururu olmazmış,
Yüreğimde sevgi bulduğumda anladım..

Ölürcesine isteyen, beklemez, sadece umut edermiş bir gün
affedilmeyi,
Beni affetmeni ölürcesine istediğimde anladım..

Sevgi emekmiş,
Emek ise vazgeçmeyecek kadar, ama özgür bırakacak kadar
sevmekmiş...

-CAN YÜCEL-

İsmail
15-10-2009, 06:25
http://img372.imageshack.us/img372/8316/hazanvurmuadamcj5mi0.jpg (http://img372.imageshack.us/img372/8316/hazanvurmuadamcj5mi0.jpg)

Ben Seni Unutmak için Sevmedim!



Bir gün ansızın, yüreğinin en eski köşesi,
uzun yılların gerisine saklanmış bir yara, bir hayal,
bir fotoğraf bütün dehşetiyle fırlayıp öne,
seni saçlarından tutarak büyük girdaplara doğru çeker.
Bir vakitler ağlayamadığın bir aşka, belki on yıl sonra, bugün, iki damla yaş düşürürsün.
Bir demli çay, bir simit ve bunların yanına iliştirilmiş bir paket sigara,
seni bir fotoğraf karesinin içinden çıkarıp, geçmişin sisli, flu
ve insanın içini kanatan kaldırımlarına atar.
Bütün şiirlerde kaldırımları, bütün kaldırımlarda bir büyük şiiri ararsın.
Ve aslında aradığın her şeyin içinde itiraf edilmemiş, sende gizlenmiş,
itinayla saklanmış bir aşkın silueti dolaşır.
Bir bıçağa benzeyen bu siluet, kalbinde açtığı deliği, sarhoş salınımlarla,
her gün biraz daha genişletir.
On yıl mesela, her gün biraz daha derinleşir acı ve
her gün biraz daha derine gömerek onu, yeni yeni umutların ardına düşersin.
Her yeni, o eski resmi biraz daha büyütür sadece.
Ellerinden, gözlerinden, gövdenden, hayallerinden,
işinden gücünden daha büyük olan bu resmi bir gün hiç taşıyamaz hale gelirsin
ve yara bütün şiddetiyle patlar
Lanetli bir aşk bu.
Dokunduğu her şeyi yakan, her şeyi kocaman bir girdabın içine doğru çeken, mor, şekilsiz
ve her şekle giren bir aşk.
Geride sadece kül, sadece kül ve sadece kül bırakan bir şey benim anlattığım.
Aslında anlatmak filan değil bu Aksine, hiçbir şeyi anlatamamanın kızgınlığıyla
ve geçmişte bir yerlerde doğru cümleleri kurmayı becerememiş bir adamın öfkesiyle konuşuyorum şu an.
Bir insan, hayatının en büyük tokatlarını kendisine atar.
O tokatların izi, binlerinin attığı gibi surata değil, ruhun derinliklerîndedir.
Ve ruh ağır ağır, sinsi sinsi ve kimseye belli etmeden kanar.
İki ayağının üzerinde sağlam durduğu zannedilen bir adamı,
mesela bu satırların yazarı, bir pelteye dönmüştür aslında
ve bütün kemikleri kırılmış bir çığlığı yürek diye peşinden sürükler.
Yürek diye gösterdiği şey, epimiş, berkitilmiş, incinmiş
ve dünyanın en kalabalık otobanının ortasına atıldığı için otomobiller tarafından parça parça edilmiş bir kedi ölüşüdür.
Bir kedi ölüşüdür aşk Beyninin arka odalarına kilitlediğin masum bir hatırayla hiç¬bir yere varamazsın.
Ne sen masumsun artık, ne de o hatıra.
Birbirinizi eriterek ve tüketerek harflerinizi, okunaksız bir yazıya dönüşürsünüz.
Okunaksız yazıları seviyorsun elbet, biliyorum.
Herkesten sakladığın bir labirentte tek başına dolaşmak gibi bir şey bu.
Işıksız, pusulasız, haritasız kalmak güzeldir bazen.
Ve hep ışıksız, hep pusulasız, hep haritasız kalmak da.
Belki bu yüzden sevmiyorsunuz aydınlıktan bahsedenleri,
gelecek güzel günleri anlatanları, kılavuzları, kılavuz gemileri, rehberleri.
Belki bu yüzden ölüyorsun sen.
Sıkışıp iki şeyin arasına, bir hatırayla bir gerçekliğin arasına sıkışıp, kağıt gibi oluyorsun.
Kâğıt gibi bakıyorsun gidenlere.
Yol kenarına kaldırılmış bir ölünün üzerine serilmiş birkaç parça kâğıt gibi.
"Ben seni unutmak için sevmedim" diyor şarkı
ve bundan başka her şeyi unutuyorsun.
Her şey bu





İdris ÖZYOL...(BİR OVERLOKÇU KIZA İLANI AŞK)

İsmail
16-10-2009, 06:52
http://img301.imageshack.us/img301/7642/sevdaszl0ih8ao2.jpg

Mahrek!..

Kelimeleri zapt edilmiş bir şairim,
şiirim yarım. Kelimeleri kelimelere eklemekten yana nasibim kalmamış.
Harfleri zincire vurulmuş bir hattatım mürur-u zamanda.
Müzehhip’i bilinmez bir hattı talik’in yaldızlı yalnızlığı ile yüz yüzeyim.
Hecelerimin bağrı kargı ile delik deşik , harflerim ucu alevli ok yapılıp fırlatılmakta düşman surlarına.

Cümleleri kırpıp kelimeler, kelimeleri kırpıp heceler,
heceleri Kırpıp harfler yapıyor, katlayıp, katlayıp tarihin sandığına kaldırıyorum.

Konuları istila edilmiş bir hatip’im ;
çağa kafa tutan.
Söylenecek sözlerim teker, teker zincire vurulmakta.
Bağlamdan koparılmış bir kelime gibi şaşkınım mananın denizlerinde.
Kim çekip çıkardı düşüncelerimi beynimden!.

Hallak-ül meani değilim yepyeni anlamlar yüklemekten acizim kelimelere.
Rumuzlar gönderemiyorum arif olana ,
mecazlar üretemiyorum mürekkep yalamışlara.
Mantık öğretemiyorum kelimelere.
Tecahül ü arif yapmaya kalktığımda ancak cehaletimle yüzleşebiliyorum

Yeni bir söz söyleme umudum Güneşin altında eriyip gitmekte.
Hikmetli sözler söyleme çabalarım ruhumu hırpalamakta.
Söylenmiş sözler yıpranmış söylenmemiş sözler kifayetsiz.
Hangi konudan bahsetmeye kalksam ciltler dolusu kitaplar suratıma vurulmakta.

Aşk desek mesela ; Mecnun suratıma tükürür.
Kan desem şehitlerin nazarı üzerimde.
Başka bir söz söylerken Kan ve Aşk tan hicap ederim.

Kitaplarını merkeplere yüklemiş Gazali misali güvenle çıktığım ilim yolculuğumda yüzleşiyorum kendi yoksunluğumla.
Herkesin başkasına bir şey dediği zamanlarda,
hiç kimseye hiç bir şey diyemeyen biriyim.
Mitralyözleri ölüm kusan düşman cephelerine yalınkılıç gönderilmiş askerler gibi umutsuz bir çarpışmadayım.
Şimdi kelimeleri bir süngü gibi takıp hücum etsem,
çil yavrusu gibi dağılacak düşman ; sipere dayalı kalbim.
Döndüğüm her köşe başında elinde hesap defterimle lehv-i mahvuz u bana hatırlatan muştucu;
utancım bin kat

Sözlerim yavan bir lapa gibi ; beğeni kazanmaktan uzak.
Kelimeleri çalınmış bir şairim şimdi avare.
Harfleri şarjöre dizen militanlar namluyu göğsüme dayamış ;
benim sözlerim nerde !

"ÇIĞLIĞIN ÜLKESİNDEN GEÇTİM KULAKLARIM SAĞIR"

Hamit Akçay

Sükut-u Hayal
16-10-2009, 10:18
gercekten paylasınlarını duygu yuklu ve cok manidar, satırların arasında kendını kaybetmemek ımkansız. rabbım yar ve yardımcınız olsun
paylasım ıcın cok ama cok ama cokkk tesekrler:clap2:

İsmail
19-10-2009, 06:38
AŞK DURDU BOĞAZIMA



Çıkar beni kendinden kalansız olsun bu ayrılık!
Adı yalnızlık…
Adı hüzün…
Adım adında başka bir şey…
Kül rengi bir şiir yazıyorum sana.
Hiçbir dize birbirine uymuyor.
Yüreksizim, sensizim.
Dört yanlışla birlikte işaretlenmiş bir doğru gibiyim.
Her şekilde düşüyorum gönlünden.
Götürüyor beni, yanlış işaretlediklerin senden.
Öznesi gizli, yüklemi ağır cümleler peşindeyim.
İsmine vuran harfleri cümleleştirmeye kalksa kalemim, satırlar dar gelir alır başımı çeker giderim.
Geri dönüşü olmayan gidişler tutturmak isterdim.
Arkamda kalan kimse olmasın.
Trene hep beraber binelim, garda el sallayan kalmasın.
Ve kimseye kalkmasın ellerim.
Sükûtuma lâdes cümleler peşindeyim.
Kalem kalbime değiyor, acıyorum en kanayan yerimden.
Tuz basmalı bu yaraya diyorlar, dağlamalı en kör yerinden.
Kendinden geçene kadar ağlatmalı.
Gözyaşına sürülmüş üç harftim ben.
Konuştun da düştüm dilinden.
Suçüstü yakalıyorum gözlerini.
Sus bana en konuşkan hecelerinle.
Utangaç bakışların hala ilk gün ki gibi…
Rahleme koyduğun gözlerini Kıraat ediyorum nicedir.
Gönlünü hatmetmeye geliyor bu yürek!
Çevirdiğin sayfalarımı ezberine çek!
Kutsal bir kitap niyetine hıfz ediyorum seni.
Sensizlikten biçtiğim yalnızlık kumaşını yamıyorum yüreğime.
Bu yalnızlık nereye götürür beni, daha kaç nefes aldırır sensiz böyle.
Hâlbuki ruhumla hissetmek istemiştim seni cümle cümle.
Tüm satırlarda sana varmak istemişti her kelime.
Menzilimi sana ayarlamıştı bu yürek vurgusu.
Artık yürek yanılgıları da mı beni buldu?
Aklımı kalbime mukayyet eyle!
Şifa niyetine değil, aşk niyetine gel kapıma!
İyileşirim sen olmadan da ben.
Gelirim kendime yine.
En deli yerimi aklıma satıp, kalbime dem vururum yine!
Gelme, sakın gelme!
Korkarım ki gelirsen, yine beşerde kalır cümlelerim, ilahiye ne zaman ulaşır temennilerim?
İki düğüm arası bir yalnızlık…
Hangi tarafa yönelse kalbim, çıkış yok, “mahkûmiyetin kimsesiz bir yalnızlık” diye zılgıt çekiyor kör olası düğümler.
En çözülesi yerlerinden körleşiyorlar bana.
Düğümlerle, hele ki çözümlerle aram yok bu ara!
Gelmesin kimse, gelmesin yanıma.
Tek kişilik yalnızlık çekmeye alıştım ne de olsa!
Arkana saklıyorum düş artığı yalnızlığımı.
Ölüm iyiliği çökmüş üzerine ya, arkana bakmak gelmiyor aklına.
Gönlünde çıkardığın hangi isyan tahtımı yerinden oynatır ola?
Şerefi, yerlerde sürünen bu kenti kaldırmıyor kalbim daha fazla.
Taş bas bağrına, taş basta anla beni biraz da!
Hangi taş yamanır kalbine ola?
Katran karası bir aşk yaşadın sen ne de olsa!
Şimdi, sözün ağıtında bekler cümlelerim.
Gözyaşımı silecek bir mendil arar kelimelerim.
Hâlbuki gözyaşım kadar bile kıymet biçmemişti sana sözlerim.
Kalemim, “bitti” yazar çeker giderim.
Silinmek istiyor bütün yazdıklarım, firar etmek istiyor kalemime takılan tümceler.
Eteklerini topla gönlümden, ziller takıp saçlarına savur yarınlara.
Sesine aşina kulaklarım seni bulur nerde olsan da.
İçime batıyor bu sevda, çıkaracak yok mu seni içimden?
Öyle bir cümle yazılsın ki senin adına, bir gölge gibi süzülüp içimden, ak başka diyarlara.
Şimdi geriye dönüp bakma zamanı, hep ilerisini görenlere inat, geriye dönmeli tüm cümleler.
Eskiye ait ne varsa yeniden yazılmalı.
Yanlış yazmışım ben bu aşkı.
Tekrarlamanın ne manası var diyenlere inat, nakaratlara düşürmeli bu aşkı…
Yirmi dokuz harfe dar gelip, üç harfle genişleyen gönlümüze inat, unutmalı beşeri tüm aşkları…
Ama olmuyor işte! İnadına genzimi yakıyor bu aşk, içimi kavuruyor.
Vahası kaybolmuş çöller düşüyor payıma yine.
Güçlüydüm ya hani ben, heybetli duruşum erirdi ya gözlerinde!
Sustun bana en derinden, konuşturmadı seni hiçbir kelime. Yaşanılan bir sessizlik senfonisidir şimdi.
Sen sükûtu kıt çığlıklara aldanma sakın!
Ölüm artığı sessiz düşlerin pençesine düşmesin gözlerin.
Kan çanağı olur, ağlamaktan yüreğin.
Kendine benim için gülümse bugün, sitemle zehirlesem de sözleri, aldırma sen bana.
Kalemin ağırlığı altında ezildiğindendir yüreğim…
Dur gitme ama!
Sana söyleyeceklerim bitmedi daha.
Sadece, aşk durdu boğazıma!

Gülnaz ELİAÇIK / Zemheri Edebiyat

İsmail
20-10-2009, 05:59
http://img383.imageshack.us/img383/3170/ftyikws1pfwm1ai5.jpg (http://img383.imageshack.us/img383/3170/ftyikws1pfwm1ai5.jpg)


YOK(OL)UŞLARDA TÖKEZLİYOR ADIMLARIM...



Yok(ol)uşların direnci kurşunlanmış yürüyüşlerinde belalı başım…


Küçük metinler halinde coşarken şiir soluklu sevdam,


büyük savaşların kanlı yıkımları kaldı meydanlarda…


Sınırları mayın döşeli coğrafyamın,gittikçe daralan çemberinde örselendi,yorgun adımlarım..


Şimdi sazın tellerinde kendini asan acılara sahip,dilimdeki türküler…


“Bana kendini anlatma !...
Gülüşün (s)aklayamaz yan(ıl)gınların yakıcılığını”


Gecenin ayışığı vurmuş ihanetinin yüzüne


ne yana yürüsem yalınayak eylem adımlarıyla,


Kayıp ilanı asılı duvarlar barikat kuruyor yürüyüşlerime,


fail-i meçhul (k)ayıpların hükümsüz kalmış dosyaları…


kursağımda soğuk cesetler taşıyorum…


Oysa Senin için söylerdim;


Tutsaklığımın o lirik,o yokuşlar çıkan ezgisini.


kıskançlık çizerdim duvarlarıma yokluğunda…


Şimdi kanatları çekilmiş güvercinlerin uçamayışlarını bölüşüyorum taş bahçemde…


saçlarımda beyaza dönmüş kızıllıklar savruluyor soğuk rüzgarlarda…


“Bakma öyle yüzüme !...
Savurdun işte yeditepeden aşağı düşlerimi…”


yüzüme çarpan mezar taşlarıyla uyanıyorum sabah…


Göğüs kafesimde çoğalıyor bir ölünün yalnızlıkları…


Sanık sandalyesine oturtulmuş düşlerimin öfkeli telaşında,


yine yangın yeri satırlarım


Bıçağın kemiğime dayandığı kuşatılmış gecelerimin,


hüzün vardiyalarında kaybettim gülüşlerimi...


Kalın duvarlarla ayırdım hayatımı herşeyden...


Artık eski bir tren yolculuğudur gözlerim,garların grisinde… yalnız...


Hangi sevincin boynuna sarılsam ,kısa kaldı kollarım (s)arınmalara...


“Namluya sürülü son hecemi de tetikliyorum boşluğa…”


Kaç ağlamak gömdüm ihanet kızılı şafaklara ,kimse bilmez..


Acıyı ilk senin gözlerinde görmedim ki !...


Dizlerimin üstünde savaştı hep uslanmaz direnişim..


Yenilgilerimi kendi zaferi sayanlarla eşdeğer mi yüreğim ?


Ben kontra mevsiminde voltaladım,Diyarbekir’in dar sokaklarını…


Takarrof mermisiyle ensesinden vurulmuş Fail_i meçhul acılar taşıyorum sol yanımda…


Ölümlerden öfke biriktirdim isyanıma…


Bu yüzden avazım çıktığı kadar bağırıyorum tiz sesimle;


Ensesinden vurulmuş zaferler yıldıramaz insanca sevgimi…


İlla ki göğsünden vurulacak…


İlla ki göğsünden…


“Git artık !... Gözlerin de onaramaz kırılgan öfkemi”


H.KARADENİZ

İsmail
22-10-2009, 04:30
http://img387.imageshack.us/img387/1579/adszsq0gy9oi2.png (http://img387.imageshack.us/img387/1579/adszsq0gy9oi2.png)


GECE GÖZLÜM

Derin bir iç çekiş ve ardından sessiz, derin bir bakış.
Yapabileceğim bu sadece gece gözlüm.
Elimden gelen bu sen kendini bitirirken bende benim elimden gelen hiç bir şey yok.
Hüznümün sınırsızlığındayım gözlerini uzaktan seyretmek zorundayken.
Seni arıyorum ıssızlığında gecenin yine.
Yine yanımda olmayışına olamayışına inanamıyor yüreğim.
Olabilirdi diyor küçük isyanlı cümlelerle.
Biliyorsun isyan edemem ben.
Kelimelerim sussun derim sana ve kendime kızmaya başladığında. Kabullenmeye alışılıyor da gece gözlüm yokluğun böyle öldürücülüğüne alışılmıyor.
Ne yapacağını şaşırmış halimi görme hissetme diye hep kelimelerin sadesini yazıyorum sana.
Anlatsam azalacak belki de hüznümün bana bıraktığı keder.
Azalacak belki de hıçkırıklarımın yakıcılığı.
Anlatamam ki gece gözlüm.
Anlatsam tüm kelimelerim sensizlikte bir kez daha boğulur, bir kez daha kaybetmenin sancısını yaşar.
Mutluluk neden bu kadar uzak bana neden demesin dudaklarım sussun değil mi gece gözlüm.
Bana neden demek yakışmaz.
Neden sensizim neden sen yoksun demek yakışmaz.
Neden bu mesafeler bu kadar fazla bize demek yakışmaz.

Yalınlığındayım yine yokluğun.
Kelimelerim yalınlığında söyleyemediklerim senin dinleyemediklerin yalınlığında.
Anlatamıyorum ki ruhumun sensizliğe tahammülsüz olduğunu.
Gittiğin yerlere gelmek istiyorum.
Acele ediyorum vakit sana çıksın bir an önce.
Olmuyor işte gece gözlüm o kadar uzak yerdesin ki ne kadar ulaşmaya çalışsam yinede ulaşamam sana.
Gece gözlerine bakamam.
Sadece hayaletine sıkıca sarılırım sokakları gibi ıssız yüreğimde.

Senin soğukluğun ısıtmadan kalır yüreğimin kuytularında.
Teselli etmiyor gece gözlüm.
Şimdi beni hiçbir yakarış hiçbir dua teselli etmiyor.
İsyansız sarılıyorum yetimliğime.

Sarılıyorum ve hafiflesin diye uykuya bırakıyorum kendimi.
Olmuyor ki uyutmuyor ki gece gözlerin gibi beni.
Çıkıp geliyor bir düşün içine ve kâbusa çevriliyor yeniden hayat.

Sen diye tutunduğum elin yaban bir yalnızlık olduğunu hatırlatıyor bana.
Mutlu ol diyordun hep.
Mutluluk dediğin bir düşe muhtaç şimdi.
Karaları hatırlatmayan gözlerine çekincesiz bakabileceğim varlığını hissedebileceğim bir düşe muhtaç.
Saniyelik olsun yeter ki gerçekmiş gibi bakayım gözlerine.
Bana aitmiş gibi bakayım.
Hatırlamayayım karalara emanet olduğunu.

Uyuyamıyorum ki bir tanem.
Uyku dediğin aylardır uğramıyor ki bana.
Ve her uykuya dalış bir nefessizliğe açılıyor.
Boğulmak üzereyken kalkıyorum yeniden.
Geceyi dinliyorum sana ait tüm hatıralar karşıma çıkıyor.
Derin bir nefes alıyorum zehrinden hayatın.
Derin, öldürücü, hatırlatıcı, isyansız…
Vakit geçmiyor gece gözlüm sen gittiğin gündeyim ben hala.
Kaç ay geçti diye bazen hesaplayacak oluyorum.
Başucumdaki takvime bakıyorum hala tarih aynı.
Öyleyse neden insanlar teselli cümlelerinin başına zamanla ifadesini koyuyor.
Zamanla dedikleri bende hep aynı gün oysa.
Kaç ay geçti hafifleyecek sabret diyorlar.
Kaç ay geçti diyorum sorgusuz meraksız bakışlarımla.
Altı ay diyorlar.
Sahi sen gideli altı ay oldu mu gece gözlüm.
Yalan söylüyorlar biliyorum.
Takvimimde gün aynı yıl ve ayda.
Onlar yalan söylüyorlar.
Gidişin bugün…
Bunun yarınını yaşamadım hiç.
Hep aynı dakikadayım ben hep aynı gün ve aydayım.

Ellerime tutturdukları toprağı üzerine saçlarını okşar gibi serdiğim vakitteyim.
Üşümelerin olmasın diye sensizliğimde seni sarmaladığım vakitteyim.
Gece gözlüm sensizlikteyim yine sensizlikteyim.

H.K

İsmail
23-10-2009, 08:21
http://img188.imageshack.us/img188/9631/adne.jpg (http://img188.imageshack.us/i/adne.jpg/)


I
Şimdilerde ben;
Geceleri yıldızları seyrettiğim penceremden, her gördüğüm buluta yeni bir nisan ısmarlıyorum kurumuş kalbime yağmurlar yağsın diye.
Her doğan güne yeni bir bahar ısmarlıyorum günbegün solan hayatıma renk katsın diye.
Her batan güne(şe) yeni bir sonbahar ısmarlıyorum ölümü hep hatırlatsın diye.
Her karamsarlığıma yeni bir ümit ısmarlıyorum çaresiz kalmasın diye.
Her dostuma, yeni bir vefa ısmarlıyorum sevdamız büyüsün diye.
Her geçen dakikaya yeni bir saniye, her saniyeye yeni bir saat, her saate yeni bir anlam ısmarlıyorum beyhude geçmesin diye.
Her baktığım aynaya yeni bir benlik ısmarlıyorum yab(l)ancı maskeler takmasın diye.
Her kapandığım secdeye yeni bir dua ısmarlıyorum beni 'O'hiç yalnız bırakmasın diye.
Her yazdığım cümleye yeni bir harf ısmarlıyorum cümlelerim eksik kalmasın diye!

II
Bir de açan çiçekleri olmasa bahçelerimizin,
Uçan kelebekleri olmasa baharlarımızın...
Sesleri uykularımızda yankılanan bülbülleri olmasa seherlerimizin,
Beş vakitte, beş sefer ferahlatan ezanları olmasa semalarımızın...
Daha çok kirleneceğiz.
Daha çok çirkinleşeceğiz.
Daha çok sağırlaşacağız.
Daha çok yalnızlaşacağız.

VI
Keşkelerim, belkilerim, ölüm olmasa,
Cümleleri sonlandıran nokta olmasa,
Ruhumuzu arındıran dua olmasa,
Daha çok bunalacağız-bulanacağız!

VI
Mevsimlerin bize küsmüşlüğümü var?
Ne kardelenler açtı bu bahar, ne de balkonlara, caddelere, sokaklara çiçeklerini savuran kiraz ağaçlarının kokusunu hisseden oldu.
Ne allığına, morluğuna, saflığına, beyazlığına hayran olduğu gülün endamlı gülüşleriyle mutlu oldu bülbül, ne de ovalardan bayırlara, kırlardan yaylalara bal toplayan arılarla selâmlaşan çiçekler gördü baharı.
Ne gecenin kalbi aydınlandı minicik bir ateşböceğiyle, ne de, sessizliği bozuldu vakitsiz bir baykuşla.
Ne çocukların yüreğinden yıldızlara köprüler kuruldu masallarda, ne de âşıkların yüreğine Kaf Dağı'ndan hayaller çıkageldi.
Ne Yusuf'a el uzatan kervanlar geçti buralardan, ne de pervazlara konan Yusufçuk kuşları bekledi pencerelerde.
Her mevsimden geriye acı bir sessizlik, kocaman bir sessizlik kaldı.
Bilmem!
Sanki hayat, yaşanmıyor gibi yaşanıyor.
Artık baharlarda yok kapımızda!
Yoksa mevsimlerin bize küsmüşlüğümü var?


Nurdal Durmuş

Mahpeyker
23-10-2009, 09:26
"Sevmek" dedim..


"Yoluna ölmek" dedi..


"Yol" dedim..


"Alıp başını gitmek" dedi..


"Gitmek" dedim..


Bir "Ahh" çekip, "Dostlardan ayrılmak" dedi..


"Dost" dedim..


Durdu.. Bana baktı.. "Dost" diye mırıldandı..


"Yüreğime nasıl koysam bilemediğim" dedi..


"Yürek" dedim..


"Dünyaları içine sığdıramadığım" dedi..


"Dünya" dedim..


"Hayatın bir yüzü" dedi..


"Yüz" dedim..


"Ardında ne gizli bilemediğim" dedi..


"Giz" dedim..


"Hep çözmeye çalıştığım" dedi..


"Çalışmak" dedim..


"Bitmeyecek öykü" dedi..


"Öykü" dedim..


"Binlercesini içimde gizliyorum" dedi..


"Gizlemek" dedim..


"İşte, her şeyin bitimi" dedi..


"Şey" dedim.. "SEVDA" dedi..


"SEVDA" dedim..


"Peşinden koştuğum" dedi..


"Koşmak" dedim..


"Hayat, bir maraton" dedi..


"Hayat" dedim..


"Öyle kısa ki!" dedi..


"Niçin kısa?" diye sordum..


"Yaşanacak çok şey var, zaman yok" dedi..


"Yaşanması gereken ne var? " diye sordum..


"Aşk" dedi. "Kaç kere?" diye sordum..


"Bin kere" dedi, "Milyon kere"


"Neden bir kere değil?" diye sordum..


"Bütün aşkların toplamı, en yüce ve tek aşk" dedi..


"Önce ona varsan olmaz mı?" diye sordum..


"Keşke olsa" dedi, "Ama önce yoğrulmak gerek"


"Acı çekmek mi?" diye sordum..


"Evet, aşk acısında yok olmak" dedi..


"Yok olunca!" dedim..


"İşte gerçek aşkta o zaman yaşamaya başlarsın" dedi..


"Gerçek aşk!" dedim..


"Büyük o!" dedi..


Durdum. Durdum. Ve sustum!


"Neden sustun?" diye sordu.


"Yüreğim titredi sanki" dedim..


"Neden?" diye sordu..


"Bilmiyorum" dedim.. "Büyük O!"


"Evet" dedi, "Büyük O!"


"Nerede?" diye sordum..


"Her yerde" dedi..


"Nasıl?" diye sordum..


"Yüreğini aç" dedi..


"Yüreğimi açmak!" dedim..


"Bir tebessümle bak her şeye" dedi..


"Tebessüm" dedim..


"Her kapının anahtarı" dedi..


"Kapı" dedim..


"Girmeden bilemezsin" dedi..


"Ya korku!" dedim..


"Bilinmeyenden korkar insan" dedi..


"Ben bilmiyorum" dedim..


"Neyi?" diye sordu..


"Ben'i" dedim..


"Sen kimsin?" diye sordu..


"Ben kimim?" diye sordum..


"Sevgiyle beslenensin" dedi..


"Kimin sevgisiyle?" diye sordum..


"Büyük O'nun" dedi..


Durdum.. Durdum.. Yine sustum..


"Kimsin?" diye sordum..


"SEN'im" dedi..

GÜL-İ RANA
26-11-2009, 15:27
Günün birinde bir çiçekle su karşılaşır ve arkadaş olurlar. İlk önceleri güzel bir arkadaşlık olarak devam eder birliktelikleri, tabii zaman lâzımdır birbirlerini tanımak için. Gel zaman, git zaman çiçek o kadar mutlu olur ki, mutluluktan içi içine sığmaz artık ve anlar ki, suya aşık olmuştur. İlk kez aşık olan çiçek, etrafa kokular saçar, “Sırf senin hatırın için ey su” diye…

Öyle zaman gelir ki, artık su da içinde çiçeğe karşı bir şeyler hissetmeye başlamıştır. Zanneder ki, çiçeğe aşıktır ama su da ilk defa aşık oluyordur. Günler ve aylar birbirini kovalar ve çiçek acaba “Su beni seviyor mu?” diye düşünmeye başlar. Çünkü su, pek ilgilenmez çiçekle… Halbuki çiçek, alışkın değildir böyle bir sevgiye ve dayanamaz. Çiçek, suya “Seni seviyorum der. Su, “Ben de seni seviyorum” der. Aradan zaman geçer ve çiçek yine “Seni seviyorum” der. Su, yine “Ben de” der. Çiçek, sabırlıdır. Bekler, bekler, bekler…
Artık öyle bir duruma gelir ki, çiçek koku saçamaz etrafa ve son kez suya “Seni seviyorum.” der. Su da ona “Söyledim ya ben de seni seviyorum.” der ve gün gelir çiçek yataklara düşer. Hastalanmıştır çiçek artık. Rengi solmuş, çehresi sararmıştır çiçeğin. Yataklardadır artık çiçek. Su da başında bekler çiçeğin, yardımcı olmak için sevdiğine…
Bellidir ki artık çiçek ölecektir ve son kez zorlukla başını döndürerek çiçek, suya der ki; “Seni ben, gerçekten seviyorum.” Çok hüzünlenir su bu durum karşısında ve son çare olarak bir doktor çağırır nedir sorun diye… Doktor gelir ve muayene eder çiçeği. Sonra şöyle der doktor: “Hastanın durumu ümitsiz artık elimizden bir şey gelmez.” Su, merak eder, sevgilisinin ölümüne sebep olan hastalık nedir diye ve sorar doktora. Doktor, şöyle bir bakar suya ve der ki: “Çiçeğin bir hastalığı yok dostum…
Bu çiçek sadece susuz kalmış, ölümü onun için” der. Ve anlamıştır artık su, sevgiliye sadece “Seni seviyorum” demek yetmemektedir…

tarık-ı hayal
26-11-2009, 15:39
selamunaleykum kardeşcağızım.
emeğine sağlık.
RABBİM HAKKIYLA SEVMEYİ VE SEVİLMEYİ NASİP EYLE BİZLERE. amin

.şüheda.
26-11-2009, 15:41
Ve anlamıştır artık su, sevgiliye sadece “Seni seviyorum” demek yetmemektedir…

nerde icraat demezlermi adama:)

GÜL-İ RANA
26-11-2009, 15:46
derler :D

AynAlı
26-11-2009, 15:50
sevgiyi göstermek lazım ama nasıl? lafla olmuyorsa yazmak en iyisi yada el kol hareketleriyle göstermek lazım. mesela elleri avuşturmak seni seviyorum anlamına gelmeli :D

tarık-ı hayal
26-11-2009, 15:57
gülümseyerek gözlerine bakmak... BENİM SEVGİYİ GÖSTERME YÖNTEMİM ;)

GÜL-İ RANA
27-11-2009, 22:16
bir çok yöntem var tabi :D

tarık-ı hayal
14-12-2009, 10:08
:ppty

Ah Min'el AŞK
14-12-2009, 12:12
sevgiyi göstermek lazım ama nasıl? lafla olmuyorsa yazmak en iyisi yada el kol hareketleriyle göstermek lazım. mesela elleri avuşturmak seni seviyorum anlamına gelmeli :D

yeni icadlar ha?? :)hımm...
meselaa sürekli gözlerinin içine bakmak:ne kadar aptalsın!!
elini kaşımak:senden hoşlanmadım
burnunu oynamak:vs...gibimi.... :D

MiHRiMaH
14-12-2009, 12:51
Ey su!.. Ölüyor sevdiğin bak... Derdine derman olacakken neden bu anlamsız inat... :cray:


Eski türk filmlerinden bazı sahneler canlandı gözümde, çok izlemişiz herhalde paranoyak olduk zaten:(:blink:...

Gerçekten çok güzel hikaye...

AynAlı
14-12-2009, 17:52
yeni icadlar ha?? :)hımm...
meselaa sürekli gözlerinin içine bakmak:ne kadar aptalsın!!
elini kaşımak:senden hoşlanmadım
burnunu oynamak:vs...gibimi.... :Dyok daha neler biz burda sevgiyi gösterme yollarından bahsediyoruz, kendinden nefret ettirme yollarından değil.:D mesela gözlerinin içine bakmanın başka bir anlamı olmalı,ama ben anlamam yaa.başkasına sor :O

Yusuf Misali
14-01-2010, 20:09
Bir küçücük gül ile minicik bülbülün devasa aşkıdır bu…
Asırlardır dillenen, dilden dile söylenen…Leyla ile Mecnun misali…
Sakın biri ottur, biri de kuş diye küçümsemeyin…

Sonra öyle bir bülbül oluverirsiniz ki daha ötmesini bilmeden gülün goncasının açmasını bekler durursunuz…
O minicik bülbül ki küçük bedenine bakmadan semada uçarken öyle bir koku duyar da kolu kanadı kırılır ki… Gülün rayihasının meftûnu olup kokunun peşine düşer...
Uzun süre bu güzel kokunun sahibesini arar durur...
Bulamayınca yüksek bir yerde yanık yanık öterek sesini duyurmaya çalışır…

Kaşları yayım,çehresi ayım
Benlerin çoktur,akranın yoktur
Bir yüzü mâhım,zülfü siyâhım
Bakıp durmalı,cana sarmalı
Hemen almalı

Gül uzaklardan gelen bu hoş serencâmı işitir…Bu efsunlu sesin sahibine meftun olur..Kokusunu rüzgarın ardından savurur sesin peşi sıra…
Dikkat istirham ederim efendim…
Bülbül gülü görmeden kokusuna,gül de bülbülü görmeden sesine aşık olur …
Kavuşmaları fazla vakit almaz…Ancak vuslatta hasrete mani olamaz..
Bülbül güle öyle sevdalanır ki onun her halini görmek ister:


Yaprağında benim
Dikenin de benim
Ezan da benim
Cefanda benim olsun
Der…

Gül de bülbüle en güzel halini göstermek ister…Bir solar, bir açar…Ve gül kokusuyla dile gelir:


Ah benim efendim selvi bülendim..
İzzette yektâ,saadette bîhemtâ
Muhabbette lânazîr
Güzellikte bîkusûr
Candan azîzim, şekerden lezîzim
Efendim, cânım, sultânım
Makbûlünüz olmaktır niyâzım…

Her aşkın bir cilvesi vardır..
Bülbül ile gülün aşkının cilvesi ise birbirlerine aşık olup,kavuşup hasretlerinin son bulmamasıdır..
Yani vuslat hep başka bahara kalmıştır..
Bülbül öttükçe gül açar…gül açtıkça kokusu tüm aleme yayılır..gül utancından gonca haline döner..bülbül gülün bu halini görebilmek için var gücüyle öter..
Fakat gülün tomurcuktan goncaya geçtiği sırada,bülbül hep yorgunluktan bitap düşüp uykuya dalar…Bülbül her uyandığında gülü açmış bulur..Bülbül feryad figan edip göremediğine yanar..O günden beri her sabah vakti bu ızdıraplı aşk tekerrür eder..
Bülbül sevdiğinin gonca halini görmek hasretiyle bir ömür öter…


Gül sevdiği görebilsin diye bir ömür usanmadan açar ve solar…tekrar be tekrar…

Bülbülse her gün göremediğine yanar.. ve ertesi günü bekler…

Ne gül olmak kolay ne bülbül…

Bülbül olmayı seçtiysen bir ömür yanacaksın, gül olmayı seçtiysen bir ömür solacaksın...

http://www.box.net/rssdownload/43617962/49%C3%B6.ellerini%20%C3%A7ekip%20benden.mp3


bugün e-mail olarak "gül" yürekli biri gönderdi ...

İsmail
15-01-2010, 10:11
http://img139.imageshack.us/img139/3705/kalpz.jpg

Avuçlarım, yine, ’sen’ kokuyor! ..

Sen varsın ya içimde! ..
Taşıyorsun gözlerimden ve sen dökülüyorsun avuçlarıma;
Sensizliğimde! ..

Avuçlarım, parlıyor ıslandıkça…
Ve ıslanan avuçlarımda bakışların, ışıldıyor sanki…
Sanki, hani uzakta kalan aydınlıkları çalmış olan o bakışların…
Ben, seviniyorum; ateşler içindeki şu halsiz çocuk gibi…
Hani, arka sokaktaki sahipsiz köşkün,
kırmızı tuğlalı duvarı ardında gülümseyen ağaçtan,
kendisi için iki cep erik yolunmuş gibi.
Ve hatta bu ceplerden doldurulan iki avuç, önüne uzatılmış gibi…
Avuçlarım, ıslanıyor yine…
Avuçlarım, ışıldıyor yine…
Avuçlarım sen kokuyor yine, çünkü sen; yine yoksun! ..

Yoksun…
Avuçlarım, yine ’sen’ kokuyor!
Çünkü sen, “olmadıkça” dökülüyorsun avuçlarıma; içimden taşarak!..
Gözlerim, bir göze gibi seni dolduruyor avuçlarıma!..

Benim için sen; sensizlik demek!..
Bütüün yolların sana çıktığı haritanın başında, kendimi kaybetmişim… Yahut, yolların ortasında; haritamı!..
Nerdesin?..
İçimden başka, nerdesin?..

Ben, yine tüm yolların sana çıktığı, ve avuçlarımın sensizlik koktuğu günlerdeyim… Sen, kaç kişinin umudusun, bilmek istemiyorum!.. İçinden çıkılmaz hale geldikçe hayat, çaresizlik başlıyor…
Hangi imbik bu çaresizliklerden ‘çaresenlikler’ damıtacak?..

Avuçlarım, parlıyor ıslandıkça. Islak avuçlarımda, uzakta kalan aydınlıkları üfleyen bakışların ışıldıyor…
Avuçlarım, yine sen kokuyor yani!.. Yani, yine sen varsın içimde!.. Taşıyorsun gözlerimden!.. Ve sen dökülüyorsun avuçlarıma;
Sensizliğimde!..

Olmayışın, avuçlarımın yine sen kokmasından belli! Çünkü sen, “olmadıkça” dökülüyorsun avuçlarıma; içimden taşarak!.. Gözlerim, yine bir göze gibi seni dolduruyor avuçlarıma!..
Bilmiyorum; hangi imbik bu çaresizliklerden çaresenlikler damıtacak?..
Ne zaman, avuçlarım yerine; dudaklarım “sen” kokacak?..


Muammer Erkul




Suskunluğun misafiri olmaktan haz alıyor yüreğim!


Suskunluğun misafiri olmaktan haz alıyor yüreğim!
Musalla taşındaki cesedin suskunluğu kadar suskunum
Konuşmalara küstüm! Gemilerim artık kendime yol alıyor.

Her zaman her yerde her istenileni anlatamıyorum.
Kime, neyi, nasıl ispatlayacaksın! o halde suskunluğun elini tutuyorum.
Merhem tutmaz öyle yaralarım var ki! Konuşamıyorum…
İçime atıp susuyorum.
Kurşun geçmez şartlanmış beyinlere söz geçiremiyorum.
Sayfalarca susuyorum.
Kelimelerimin dinlenmeye en çok muhtaç olduğu anlarda,
Beni anlayacak bana derman olacak birini aradığımda,
O çok (boş) konuşanlar kaçıyor.
Sokağımın gece yarısı suskunluğa terk edildiği gibi,
Bende yüreğimi suskunluğun kucağına bırakıyorum
Konuştuğum zaman mahkûm,
Sustuğum zaman zanlı muamelesi görüyorum.
Ne yapacaksın, kime gideceksin…
Anlamsız konuşmalardan kendime sığınıyorum
Zor olanı tercih ettim sustum…
Boğazıma dizilmiş sözcükleri söylemeden, haykıramadan, içime atarak…
Bir bilseler susan birinin gözlerinde çuvallar dolusu kelime olduğunu,
Ve yine bir bilseler söz tükenmişse en güzel cevabın susmak olduğunu…

Tarif edemediğim acıları,
Hayal kırıklıklarımı susuşlarımla örtüyorum.
Yüreğimin en ücra köşelerine inen zehirli oklardan
Canım çok yandı!
Konuşursam;
Kırmaktan, kırılmaktan
Gözyaşlarımı tutamamaktan
Kelimeleri yan yana getirememekten
Yaralı kelimeler sunmaktan korkuyorum.
Geri alınmayacak kelimeler adına; ağzımın sürgüsünü çektim!
Şuan boğazımda düğümlenen kelimeleri çarmıha germekle meşgulüm
Sustum…
Ben sustukça suskunluğumun üstüne düşman gibi sözcükler yağsa da
İncitseler de beni, artık vakit susma vaktidir
Korkup kaçtı,
Suçunu kabul etti,
Haksız olduğunu kabullendi diyecekler…
Desinler… Dudağım mühürlü!
Duygularım susuşlarımda saklı kalacak.
Yıllardır biriktirdiğim hiç kullanılmamış kelimelerimi
Devren satılığa çıkarıyorum. İlan verdim!
Alan olmazsa kalbimin morgunda biriktireceğim

Sahi, her susan haksız mıdır?
Belki de her Suskunluğun arka planında ciltler dolusu anlamlar vardır.
Kim bilir!
Ve bir gün Söylenmemiş cümlelerimi zulama koyup gideceğim bu şehirden
Varsın kaçtı desinler…
Susacağım!
Derin denizleri her rüzgâr dalgalandıramaz…

M.Orhan durdu

MüGe
15-01-2010, 11:41
http://img139.imageshack.us/img139/3705/kalpz.jpg



Avuçlarım, yine, ’sen’ kokuyor! ..


Sen varsın ya içimde! ..
Taşıyorsun gözlerimden ve sen dökülüyorsun avuçlarıma;
Sensizliğimde! ..


Avuçlarım, parlıyor ıslandıkça…
Ve ıslanan avuçlarımda bakışların, ışıldıyor sanki…
Sanki, hani uzakta kalan aydınlıkları çalmış olan o bakışların…
Ben, seviniyorum; ateşler içindeki şu halsiz çocuk gibi…
Hani, arka sokaktaki sahipsiz köşkün,
kırmızı tuğlalı duvarı ardında gülümseyen ağaçtan,
kendisi için iki cep erik yolunmuş gibi.
Ve hatta bu ceplerden doldurulan iki avuç, önüne uzatılmış gibi…
Avuçlarım, ıslanıyor yine…
Avuçlarım, ışıldıyor yine…
Avuçlarım sen kokuyor yine, çünkü sen; yine yoksun! ..


Yoksun…
Avuçlarım, yine ’sen’ kokuyor!
Çünkü sen, “olmadıkça” dökülüyorsun avuçlarıma; içimden taşarak!..
Gözlerim, bir göze gibi seni dolduruyor avuçlarıma!..


Benim için sen; sensizlik demek!..
Bütüün yolların sana çıktığı haritanın başında, kendimi kaybetmişim… Yahut, yolların ortasında; haritamı!..
Nerdesin?..
İçimden başka, nerdesin?..


Ben, yine tüm yolların sana çıktığı, ve avuçlarımın sensizlik koktuğu günlerdeyim… Sen, kaç kişinin umudusun, bilmek istemiyorum!.. İçinden çıkılmaz hale geldikçe hayat, çaresizlik başlıyor…
Hangi imbik bu çaresizliklerden ‘çaresenlikler’ damıtacak?..


Avuçlarım, parlıyor ıslandıkça. Islak avuçlarımda, uzakta kalan aydınlıkları üfleyen bakışların ışıldıyor…
Avuçlarım, yine sen kokuyor yani!.. Yani, yine sen varsın içimde!.. Taşıyorsun gözlerimden!.. Ve sen dökülüyorsun avuçlarıma;
Sensizliğimde!..


Olmayışın, avuçlarımın yine sen kokmasından belli! Çünkü sen, “olmadıkça” dökülüyorsun avuçlarıma; içimden taşarak!.. Gözlerim, yine bir göze gibi seni dolduruyor avuçlarıma!..
Bilmiyorum; hangi imbik bu çaresizliklerden çaresenlikler damıtacak?..
Ne zaman, avuçlarım yerine; dudaklarım “sen” kokacak?..


Muammer Erkul




Suskunluğun misafiri olmaktan haz alıyor yüreğim!


Suskunluğun misafiri olmaktan haz alıyor yüreğim!
Musalla taşındaki cesedin suskunluğu kadar suskunum
Konuşmalara küstüm! Gemilerim artık kendime yol alıyor.


Her zaman her yerde her istenileni anlatamıyorum.
Kime, neyi, nasıl ispatlayacaksın! o halde suskunluğun elini tutuyorum.
Merhem tutmaz öyle yaralarım var ki! Konuşamıyorum…
İçime atıp susuyorum.
Kurşun geçmez şartlanmış beyinlere söz geçiremiyorum.
Sayfalarca susuyorum.
Kelimelerimin dinlenmeye en çok muhtaç olduğu anlarda,
Beni anlayacak bana derman olacak birini aradığımda,
O çok (boş) konuşanlar kaçıyor.
Sokağımın gece yarısı suskunluğa terk edildiği gibi,
Bende yüreğimi suskunluğun kucağına bırakıyorum
Konuştuğum zaman mahkûm,
Sustuğum zaman zanlı muamelesi görüyorum.
Ne yapacaksın, kime gideceksin…
Anlamsız konuşmalardan kendime sığınıyorum
Zor olanı tercih ettim sustum…
Boğazıma dizilmiş sözcükleri söylemeden, haykıramadan, içime atarak…
Bir bilseler susan birinin gözlerinde çuvallar dolusu kelime olduğunu,
Ve yine bir bilseler söz tükenmişse en güzel cevabın susmak olduğunu…


Tarif edemediğim acıları,
Hayal kırıklıklarımı susuşlarımla örtüyorum.
Yüreğimin en ücra köşelerine inen zehirli oklardan
Canım çok yandı!
Konuşursam;
Kırmaktan, kırılmaktan
Gözyaşlarımı tutamamaktan
Kelimeleri yan yana getirememekten
Yaralı kelimeler sunmaktan korkuyorum.
Geri alınmayacak kelimeler adına; ağzımın sürgüsünü çektim!
Şuan boğazımda düğümlenen kelimeleri çarmıha germekle meşgulüm
Sustum…
Ben sustukça suskunluğumun üstüne düşman gibi sözcükler yağsa da
İncitseler de beni, artık vakit susma vaktidir
Korkup kaçtı,
Suçunu kabul etti,
Haksız olduğunu kabullendi diyecekler…
Desinler… Dudağım mühürlü!
Duygularım susuşlarımda saklı kalacak.
Yıllardır biriktirdiğim hiç kullanılmamış kelimelerimi
Devren satılığa çıkarıyorum. İlan verdim!
Alan olmazsa kalbimin morgunda biriktireceğim


Sahi, her susan haksız mıdır?
Belki de her Suskunluğun arka planında ciltler dolusu anlamlar vardır.
Kim bilir!
Ve bir gün Söylenmemiş cümlelerimi zulama koyup gideceğim bu şehirden
Varsın kaçtı desinler…
Susacağım!
Derin denizleri her rüzgâr dalgalandıramaz…



M.Orhan durdu


...

Emeğinize Sağlık...Çok güzeldi...

ArZu
15-01-2010, 23:01
sessizlik ve yusuf misali harikasınız...teşekkürler...:gul

efruz
19-01-2010, 14:08
“Sevmek” dedim.
“Yoluna ölmek” dedi.
“Yol” dedim.
“Alıp başını gitmek” dedi.
“Gitmek” dedim.
Bir “Ahh” çekip, “Dostlardan ayrılmak” dedi.
“Dost” dedim.
Durdu. Bana baktı. “Dost” diye mırıldandı.
“Yüreğime nasıl koysam bilemediğim” dedi.
“Yürek” dedim.
“Dünyaları içine sığdıramadığım” dedi.
“Dünya” dedim.
“Hayatın bir yüzü” dedi.
“Yüz” dedim.
“Ardında ne gizli bilemediğim” dedi.
“Giz” dedim.
“Hep çözmeye çalıştığım” dedi.
“Çalışmak” dedim.
“Bitmeyecek öykü” dedi.
“Öykü” dedim.
“Binlercesini içimde gizliyorum” dedi.
“Gizlemek” dedim.
“İşte, her şeyin bitimi” dedi.
“Şey” dedim.
“Sevda” dedi.
“Sevda” dedim.
“Peşinden koştuğum” dedi.
“Koşmak” dedim.
“Hayat, bir maraton” dedi.
“Hayat” dedim.
“Öyle kısa ki!” dedi.
“Niçin kısa?” diye sordum.
“Yaşanacak çok şey var, zaman yok” dedi.
“Yaşanması gereken ne var? ” diye sordum.
“Aşk” dedi.
“Kaç kere?” diye sordum.
“Bin kere” dedi, “Milyon kere”
“Neden bir kere değil?” diye sordum.
“Bütün aşkların toplamı, en yüce ve tek aşk” dedi.
“Önce ona varsan olmaz mı?” diye sordum.
“Keşke olsa” dedi, “Ama önce yoğrulmak gerek”
“Acı çekmek mi?” diye sordum.
“Evet, aşk acısında yok olmak” dedi.
“Yok olunca!” dedim.
“İşte gerçek aşkta o zaman yaşamaya başlarsın” dedi.
“Gerçek aşk!” dedim.
“Büyük O!” dedi.
Durdum. Durdum. Ve sustum!
“Neden sustun?” diye sordu.
“Yüreğim titredi sanki” dedim.
“Neden?” diye sordu.
“Bilmiyorum” dedim. “Büyük O!”
“Evet” dedi, “Büyük O!”
“Nerede?” diye sordum.
“Her yerde” dedi.
“Nasıl?” diye sordum.
“Yüreğini aç” dedi.
“Yüreğimi açmak!” dedim.
“Bir tebessümle bak her şeye” dedi.
“Tebessüm” dedim.
“Her kapının anahtarı” dedi.
“Kapı” dedim.
“Girmeden bilemezsin” dedi.
“Ya korku!” dedim.
“Bilinmeyenden korkar insan” dedi.
“Ben bilmiyorum” dedim.
“Neyi?” diye sordu.
“Ben’i” dedim.
“Sen kimsin?” diye sordu.
“Ben kimim?” diye sordum.
“Sevgiyle beslenensin” dedi.
“Kimin sevgisiyle?” diye sordum.
“Büyük O’nun” dedi.
Durdum. Durdum. Yine sustum.
“Kimsin?” diye sordum.
“SEN’im” dedi.


Not:Bana Gelen bir Maili sizlerle paylaşmak istedim.

Dicle
19-01-2010, 15:17
yorum yaz : :) sen beğenirsinde ben beğenmemmiii şekerim :hug:

efruz
19-01-2010, 15:59
:) Canımcım :arkadaşız:

~∂üяя-ι ¢αη
19-01-2010, 16:03
çok güzeImiş (:

İsmail
15-02-2010, 08:04
http://img392.imageshack.us/img392/4725/8ty3gb4xo6.jpg (http://img392.imageshack.us/i/8ty3gb4xo6.jpg/)

Gitsem diyorum biraz, ölsem…




İskelenin en ucundaki, en gıcırtılı tahtanın üstüne oturmuş, denizdeki nereye gittiklerini bilmediğim, bilmeyi de istemediğim parlak renkli balıklara bakıyorum. Bir süre izleyebiliyorum ancak onları, sadece bir yere kadar görebiliyorum, sonrası görünmüyor.




Nedense her düşüncemin arkasına bir olumsuzluk eki katılıyor bu günlerde… Devrik düşüncelerle pekiştiriyorum bu ruh halini. Düşüncelerimin bağlaçları yok, sırf kafiyeli olsun diye kurulmuş iki yabancı cümle gibi birbirinden kopuk ve anlamsızlar… Hava sıcak, su ılık, toprak soğuk, ben yanıyorum. Gitsem diyorum, şöyle yağmurları olan uzak bir yerlere…




Günahlar gözyaşlarında yıkanır, diyor birisi, yağmurlar kadar çok gözyaşları istiyorum o zaman diyorum içimden… ve eğer ağlayabilseydim ne yağmuru ne de küçük bir ağacın en küçük yaprağına düşen yağmur damlasının süzülüşünü bu kadar çok sevmezdim herhalde…




Gitsem diyorum, balıklarda gitti zaten.




Yıllardır tanıdığım, bana yabancı olan bu evin derin sessizliğinde aslında normal çıkan bütün seslere bile bile kulak verip, kendi kendimi bile bile korkutuyorum. Sonra korkuları susturmak için, kendi kendimi susturup sadece yüreğimi seslendiriyorum, çünkü duymak düşünmekten daha az üzüyor insanı.




Yüreğini ve beynini sırtlanmış, yükünden yorgun adamların halleri geliyor aklıma.




Herkes uyurken korkuyorum, sessizlikten, sessizliğimden… Gitsem diyorum acıları alıp, yalnızlığa sarılmaya..




Yıllardır bilip tanıdığın, yanlış şehirde, doğru otobüse binip, yanlış durakta indiğini fark ettiğinde yürümek zorunda kalmış gibi, geçte olsa gitsem diyorum…




Ve senden daha değersiz olan anlamsız şeylerin bekçiliğini bırakıp, ayağını acıtan ayakkabılara, sıcağa, fırtınaya rağmen ne varsa yakıp yıkıp ardına bakmadan yürümek gibi… Gitsem diyorum biraz, ölsem…




Sedef Kaplan

Kaçak
15-02-2010, 08:36
Hocam yapmayın rica ederim ...
Kendimi intihar edecegim ...
Dayanamıyorum böyle yazılara ...
Psikopata baglanıyorum sonra ...

eylül
15-02-2010, 09:21
Bugünlerde bende aynı şeyi söyler oldum. Miadı dolmuş bir ömür gibi hissediyorum, kendimi.

Ölsem artık iyi olacak, yoksa gitmek öyle mümkün değil.

ArZu
15-02-2010, 22:49
Bir Aşk Masalı

http://img198.imageshack.us/img198/6821/candle1ii2.jpg

Sensiz gelecek sabahlara “merhaba” derken aslında hüzün sesi işitiyorum.Güneş doğuyor “merhaba hüzün” diyorum. Kuşlar geliyor gök yüzünden yüreğime; kırıntıları veriyorum seviniyorlar, hiç pahasına doyuyorlar senden arta kalanla.
Sonra gidiyor işte,..gidiyorlar. İçimde zamansız göç mevsimlerin başlıyor aniden. Senden yana ayrılık fısıldıyor rüzgarlar kulağıma gidişini hatırlatarak; bitmiyorlar çaresizliğim gibi vuslatının içinde. Omuzum da gençliğimden arta kalansa; yorgun ihtiyarın tebessümünde bir o kadar ağırlaşıyor bilsen? yoruluyorum. Ansızın yağmur yağıyor güneş açıyor tepelerde, çiçekler içimde buza dönüyor;Bir saat daha uzaklaşıyorum kalan baharlardan bilsen. Akşam oluyor güneş çekiliyor içimde ; yüreğim çekiliyor tepelerin ardındaki yaralı kızıllığına.Gözlerimi arıyorum sonra bir duvar adımı, bir kapı arkası karanlığında. Eski bir mumun titrek ışığında buluyorum sonra sen olan gözümü.Ağır ağır bir parça çalıyor Eric Clapton dan “Wonderful tonight” diyor yüreğim heyecanlanarak “ben gece diyorum” sonra üzülüyor üzülüyor seni hatırlayarak…Titrek ışığında bir mumun ömrü kadar dans ediyor seninle yiten özlemlerim eriyor bilsen; bu gece, yani şu yüreğimin yıkık duvarında. Salata yapıyorum sana unutarak; kek yapıyorum çay demliyorum yüreğimi avutarak, buharıyla cama adını yazıyorum ismimin yanına. Kapıyı açık bırakıyorum sonra; kış geliyor,kar geliyor, soğuk geliyor ve sen gelmiyorsun… Bir sabah geliyorlar birini götürüyorlar bu evden görmüyorsun ki gözüm… “Benden başka kimse yok ki” diyorum bu evde!.. anlamıyorlar. “Kapı açıkmış donmuş” diyorlar… “Salata” diyorlar,.. “kek” diyorlar. Lanet olsun “çay buz tutmuş” diyorlar… Ve!… camda kalan isminin yanındaki“çoktan ölmüş” diyorlar…

alıntı/dır...

İsmail
24-02-2010, 08:06
http://img194.imageshack.us/img194/4249/22943224620574531fec.jpg

Ancak o zaman anlayacaksın beklendiğini...

ve ancak o zaman anlayacaksın geciktiğini...


geldiğin gün...
gelmediği için yanlış yaşayan,
ve hergün ölüp hergün öldüren kaç kişi var servi ağaçlarının altında biliyor musun?


haykırmaktan korktun...
yanlış anlaşılmaktan korktun...
ve yanlış anlaşıldın...
yanlış anlayanlar haklı olsa ne olur?
ya da sen haklı?


geldiğin gün;
ancak o zaman anlayacaksın beklendiğini...
ve
ancak o zaman anlayacaksın geciktiğini...

Murat Başaran

MAV!M
25-02-2010, 19:42
http://files.myopera.com/Dil%C5%9Fad/blog/k%C3%84%C2%B1%C3%85%C2%9F.bmp


Aşk;


derin çocuklara hep sığ bir sahil,


küçük bir dalga hediye ediyor,


kendilerini daha çok sevsinler diye…



Emre Kalcı/Kir

MAV!M
07-03-2010, 03:07
http://files.myopera.com/satirarasi/blog/ask%2B.jpg


Kendimdeki değişimi seyrediyorum. Âşık olmanın bir mucizeye inanmaya benzediğini düşünmeye başladım. Aşk da beklentiler ve inançarla ilgili. İnsan kendisi için hâlâ kurtuluş ümidi olduğuna ve günün birinde özel bir insanın bunu mümkün kılacağına inanıyor. Bir mucize özlemi değil mi bu?


Bu dünyadan fazla bir şey beklememen gerektiğini bilsen de içindeki birşey diretiyor işte... umut etmeyi sürdürüyor... sevdiğin kişinin bir gün seni seveceğini umut etmeyi.


Araf - Elif Şafak

İBRİN
07-03-2010, 08:58
Tesekkurler ,guzel yazılardı.

MAV!M
10-03-2010, 00:22
http://files.myopera.com/sumeyyeakkok/blog/16133_102469856445995_100000489432909_61669_676362 7_n.jpg (http://files.myopera.com/sumeyyeakkok/blog/16133_102469856445995_100000489432909_61669_676362 7_n.jpg)

Bu dünyadaki insanlar bir mum alevinin önündeki üç pervane gibidirler.

İlki aleve yaklaştı ve şöyle dedi: ben aşkı biliyorum...
ikincisinin kanatları yaklaşarak aleve değdi ve o dedi: ben aşkın ateşinin nasıl yaktığını bilirim...
Üçüncüsü kendini hiç tereddüt etmeden ateşin kalbin e attı ve ateş onu eritti.
Yalnızca o bildi; gerçek aşk nedir.

ArZu
19-05-2010, 21:42
KUM TANELERİNİN AŞKI

http://img265.imageshack.us/img265/8633/26164c7f1e1d36af6ab3279.jpg

Günün birinde bir çölde iki kum tanesi karşılaşmış ve birbirlerini çok sevmişler uzun bir süre çok yakın olmuşlar. Birbirlerini yanlarında, canlarında olarak sevmeyi öğrenmişler.

Derken bir rüzgar çıkmış kum tanelerinden biri yerinde kalırken diğeri biraz uzağa savrulmuş. Çok uzak değillermiş ama yinede göremiyorlarmış birbirlerini. Sevgileri hiç
azalmamış yine sevmeye devam etmişler. Birbirlerine ulaştırabildikleri sesleriyle, haberleriyle yaşıyorlarmış ve artık görmeden seslerinde sevmeyi öğrenmişler.

Bir gün biri diğerine "sevdamız sonsuza erişmesi için aynı anda bir dilek dileyelim" demiş. İkisi de aynı anda bir dilekte bulunmuşlar ve tam o sırada bir fırtına çıkmış. Bu kavuşmamız, sevdamızın sonsuza dek sürmesi olabilir diye ikisi de kendilerini fırtınaya bırakmışlar. Gözlerini kapayıp fırtına dindiğinde sevdalarının yanı başında olmuş
olmayı arzulamışlar. Fırtına o kadar kuvvetliymiş ki o güne kadar yıllarca yerlerinden kıpırdamayan kumlar bile başka yerlere savruluyorlarmış. Fırtına günlerce sürmüş kum taneleri de oradan oraya savrulup durmuşlar. ikisini de bir sabırsızlık sarmış. Fırtına durmuyor aksine artıyormuş. Fırtına dinmek bilmedikçe onlarda sabırla sevmeği öğrenmişler.

Günler geçmiş sonunda fırtına durmuş gözlerini açtıklarında ikisi de başka alemlerde bulmuşlar kendilerini. Bu fırtınanın onları birleştireceğine o kadar inanmışlar ki birbirlerini yanlarında bulamayınca yüreklerinde derin bir acı hissetmişler ve acıyla sevmeği öğrenmişler. Kendilerine birazcık geldiklerinde ikisi de bu fırtınayla başka başka yerlere
savrulduklarını anlamışlar. Biran ölmek istemişler ama sonra birbirlerini hiç göremeden, birbirlerini işitemeden, mesafelere, engellere rağmen sevmeği öğrenmişler.

"Eskisi gibi bağırsakta sesimiz ulaşmaz ki birbirimize" demişler. İkisi de yeni yerlerinde kimseyle konuşmamışlar ve yıllarca hep susmuşlar. Hep yeni bir fırtına ümidiyle birbirlerine ihanet etmeden beklemişler. Böylece umutla sevmeyi öğrenmişler.

Yıllar geçmiş ama sevgileri hiç geçmemiş. Birbirlerinden hep umutlu olarak yaşamışlar. Bir gün ikisi de birbirlerinden habersiz aynı anda gözlerini kapamışlar ve kavuşmak için
yeniden fırtına çıkmasını dilemişler. Beklemişler beklemişler ama fırtına bir türlü çıkmamış. Kendilerini tüm benlikleriyle fırtınaya bırakmak için oldukları yerde dönmüş durmuşlar ama hepsi nafile küçük bir rüzgar bile çıkmamış. Sonunda durmuşlar ve gözlerini açmışlar. Sevdiklerinin, sevdalarının, yıllarca beklediklerinin tam karşısında
durduklarını görmüşler ve hemen ikisi de yıllar önce diledikleri dileği anımsamışlar.
Dilek şöyleymiş: "Allah'ım bizi birbirimize her şeyiyle sevmeği öğrendiğimizde kavuştur. Öğle kavuştur ki sevdamız sonsuza erişsin." Sonunda anlamışlar ki birbirlerinden çok uzaklarda geçirdiklerini sandıkları yılları aslında birebir yanı başlarında geçirmişler.
Dileklerinin kabul olması için yılların geçmesi gerektiğini öğrenmişler, çünkü onlar sevmeği her şeyiyle öğrenmeği dilemişler.

Dilekleri kabul olmuş; umutla, sabırla, acıyla, yakında, uzakta, her şart ve durumda sevmeği öğrenip birbirlerine kavuşmuşlar.

Sevmeği bildikten sonra mesafeler, acılar, yıllar, aylar, asla sevdayı söndürmezmiş ama sevmeği bilmedikten sonra yanı başındaki sevdiğini bile yıllarca göremeyebilirmiş insan...

ArZu
14-07-2010, 22:55
Bulut Ve Yıldız'ın Aşkı...

http://img411.imageshack.us/img411/4678/b36711.jpg

Bir zamanlar gökyüzünde birbirlerini gerçekten çok seven bir bulutla yıldız varmış...Bulut ,gökyüzünün en şeker, en pembe bulutu, yıldızsa; en parlak, umudu en çok yansıtan yıldızıymış...

Gökyüzündeki her varlık onların sevgisi kıskanırmış. Tatlı bir kıskançlıkmış tabii ki onların ki... Ama biri varmış ki, bulut ve yıldızın ayrılmalarını yürekten istiyormuş. Hem de yıldızın en yakın arkadaşı olmasına rağmen...

Bulut biraz safmış, kimseyi kıramazmış... Yıldızsa 'bulut' u için elinden gelen herşeyi yapabilir, herkese meydan okuyabilirmiş... Zaten onun için bir bulutu bir de çok sevdiği dostu peri varmış... Nereden bilebilirdi ki aklına, perinin bir gün bunların hepsini yıldızla bulutun ayrılmaları için kullanacağını?...

Bir gün nazar değmiş, bulutla yıldıza... Hiç yoktan bir sebepten tartışmışlar. Bulut, çekip gitmiş, hatalı olmasına rağmen...Yıldızsa "Nasılsa bulutum beni seviyor, dönecektir." diye düşünmüş. Fakat hiç bir şey beklediği gibi gitmemiş. Ve bulut dönmemiş...Kim bilir, belki de cesaret edememiştir dönmeye bilinmez. Ama tek bir gerçek vardı ki : O da ikisinin de çok üzgün olduklarıydı...

Gökyüzündeki iyilik melekleri bile ağlamışlar onların durumlarına ama ne fayda...

Ertesi gün yıldız olanları en yakın dostu periye anlatmış. Periyse göstermelik bir hüzne bürünmüş... Çünkü eline büyük bir fırsat geçmişti. Artık hayatı boyunca kıskandığı kişiye karşı kozları vardı elinde... O kişi, en yakın dostu yıldız olmasına rağmen kullanacaktı kozlarını... Hem de büyük bir zevkle...

Bulutun yanına gitti ve yıldızın artık onu sevmediğini söyledi. Bulutsa üzüldü, boynunu bıraktı, ama elinden hiç bir şey gelmeyeceğini düşündü... Çünkü yıldız inatçıydı...Bir kere olmaz dediyse, bir daha olur demezdi. Peri de bulutun bu üzgün durumundan yararlanıp, ona olan sevgisini itiraf etti... Bulut da kimseyi kıramadığı için perinin, yıldızın yerine geçmesine izin verdi...

Yıldız, günlerce bulutun dönmesini, ondan af dilemesini bekledi. Ama bulut gelmedi. Bir gün yıldız, bulutun yanına gidip, konuşmaya karar verdi. Gece yola çıktı...

Bulut, dostu, sandığı periyle birlikte ayda eleleydi... Melekler dayanamayıp, tüm olan biteni anlattılar yıldıza... Yıldız, çok üzüldü ve çaresiz döndü arkasına ve gitti... Ve yavaş yavaş sönmeye başladı.

O günden sonra yıldız söndü, ışık veremez oldu... Bulutsa artık ne o kadar pembe, ne de o kadar kadifeydi...

Yıldız, ilk zamanlar her şeyden vazgeçti, hayata küstü... Ama kolay pes etmedi...Kısa bir süre sonra hayatıyla ilgili o önemli kararı verdi...

O güne kadar hiç görmediği güneşin yanına gidecekti ve biraz daha ışık isteyecekti ondan... Çok geçmeden daha önce hiç görmediği güneşin yanına gitti... Ondan yansıtması için biraz daha ışık istedi... Güneş ışık yerine sevgisini verdi yıldıza...

O gün bu gündür yıldız, dünyaya güneşin sevgisini yansıtır... Bulutsa; hep gözyaşlarını akıtır dünyaya... Bir de yüreğinde kopan fırtınaları...

http://img146.imageshack.us/img146/3117/bulutiyildizgc1.jpg

ArZu
09-08-2010, 22:22
Papatyanın Aşk'ı

http://a.imageshack.us/img155/9767/wwwresimcitycompapatyar.jpg

Koskoca bir bahçede harikulade çiçekler içinde bir papatya.. Ve papatya aşık olmuş, yanmış tutuşmuş ak sakallı bahçıvana.. Bir ümit bekliyormuş.

Yüzlerce çiçeğin arasından onunla, sadece onunla saatlerce ilgilensin.. Buz gibi suyunu sadece ona döksün istiyormuş.. Sadece ona değsin makası, Sadece ona gülsün dudakları.. ...Kıskanıyormuş bahçıvanı, kırmızı güllerden, sarı lalelerden, mor menekşelerden.. zambaklardan…

Papatya, sadece bahçıvan için açıyormuş, Bembeyaz yapraklarını…Bir gün, aşkı öyle büyümüş ki.. Papatya yapraklarını taşıyamaz olmuş.. Eğilivermiş boynu.. Toprağa bakıyormuş artık.. Bahçıvanın sadece sesini duyuyormuş.. Ayaklarını görüyormuş.. Buna da şükür diyormuş.. Yetiyormuş ona, bahçıvanın varlığını hissetmek..

Zaman akıp gidiyormuş.. Papatya bahçıvanın yüzünü görmeyeli çok olmuş.. Ne var sanki boynumu kaldırsa…. Bir kerecik daha görsem yüzünü diyormuş…Ve işte bir gün… Bahçıvan papatyaya doğru yaklaşmış.. İncecik bedenini ellerinin arasına almış.. Elindeki sopayı, köklerinin yanına, toprağa sokmuş bir iple papatyanın gövdesini bağlayıvermiş sopaya..

Papatya o an daha çok sevmiş bahçıvanı.. Hala göremiyormuş onu, ama bedeni kurtulmuş.. Uzun bir müddet sonra, bahçıvan uğramaz olmuş bahçeye.. Gelen giden yokmuş.. Kahrından ölecekmiş papatya..Ama işte bir sabah… Hortumdan akan suyun sesiyle uyanmış.. Derin bir oh çekmiş.. Çılgıncasına sevdiği bahçıvan geri gelmiş..

Birden, kendisine doğru gelen iki ayak görmüş.. Bu onun delicesine sevdiği bahçıvan değilmiş.. Başka birisiymiş.. Adamın elinde bir de makas varmış.. Papatyanın kafasını kaldırmış yukarıya doğru….Ne güzel açmışsın sen öyle demiş.. Bu gencecik, yakışıklı bir delikanlıymış.. Gözleri gök mavisi, saçları güneş sarısıymış.. Ama gövden seni taşımıyor demiş. Elindeki makası papatyanın boynuna doğru uzatmış.. Ve bir hamlede bağını gövdesinden ayırmış..

Papatya yere düşerken hatırlamış sevdiğini.. O ak saçlı, ak sakallı, yaşlımı yaşlı bahçıvanı hatırlamış.. Birde o gencecik, yakışıklı delikanlıyı düşünmüş.. Ve o an anlamış, neden o yaşlı bahçıvanı sevdiğini.. O her şeye rağmen, papatyaya emek vermiş.. Ona hiç bir zaman güzel olduğunu söylememiş, ama onu aslında hep sevmiş….

Papatya anlamış artık…Sevgi, emek istermiş…Yere düştüğünde son bir kez düşünmüş sevdiğini… Teşekkür etmiş ona içinden.. Son yaprağı da kuruduğunda, biliyormuş artık….Gerçek sevginin, söylemeden, yaşamadan ve asla kavuşamamadan var olabileceğini…!

İsmail
25-06-2011, 22:19
Kahraman Tazeoğlu (http://www.facebook.com/kahramantazeoglu)
“Sen çok şeyken bir şeyde, ben bir tek senim herkeste. Evet bende o kadar çoksun ki... o yüzden çok şeysin bir şeyde... yani bende... ama ben.. ama ben herkesin seni sevdiğimi bildiği biriyim. Yani herkese göre sen'im ben. Sen olmuşum. Ve bunu herkeste biliyor. Sense şimdi öğreniyorsun..”

"İnsanlar, gelmeleriyle yalnızlıklarını dağıtanları severler. Gitmeleriyle kendilerini yalnız bırakanlara âşık olurlar."
Özdemir Asaf

necmunNEHAR
25-06-2011, 23:16
" уαℓαη ∂σѕтυм αşк ∂ιує вι'şєу уσк ! "
. . .

İsmail
26-06-2011, 00:15
Kahraman Tazeoğlu (http://www.facebook.com/pages/Kahraman-Tazeo%C4%9Flu/7581644308)
Beni bulduğun eski, yalnız sokağa bırak yine. Şimdi gitmek vakti… Biliyorum gitmek, bazen en çok kalmak. Ne olur; bu defa da giderken en çok kal ya da yanında en çok beni götür olur mu?” 'Kolayıma Gelmedin, Zoruma Gittin'

İsmail
26-06-2011, 21:42
http://a6.sphotos.ak.fbcdn.net/hphotos-ak-snc6/225019_1825062359588_1631136574_1715834_3956885_n. jpg

Hani ateşi çok seversin tutamazsın
Denizi çok seversinde kucaklayamazsın ya
Yüksekleri çok seversin de kendini bırakamazsın
Kelebekleri çok seversin dokunamazsın
Yolları çok seversin de çoğu zaman ağlarsın ya

Sevginden yanarsın hep aynı şeyi sayıklarsın
Bir türlü sevdiğini söyleyemezsin ya
Hani ulaşmak istersin ulaşamazsın
Ulaşsan da ellerinden tutamazsın
Tutsan da götüremezsin ya
Kağıtsız,kalemsiz gözlerinden şiirler geçersin
Karşısında iken de bir kelime edemezsin
boğazına takılır kelimeler tutulursun ya
İşte o zaman hüküm sürer yalnızlık
Yalnızlığa firar eder sessizlik...


Bazen insan tutunduğu dalı bırakmak ister
İsterde kendisine tutunanlar için bırakamaz ya
Artık ne yeniden hamle yapıp daha sıkı tutunabilir
Nede dalı bırakır orada asılı kalır ya
Konuşmak ister kelimeler düğümlenir
Hep tanıdık bir yüz ararsın
Görünce de kaçarsın ya
İşte o zaman hüküm sürer yalnızlık
Yalnızlığa firar eder sessizlik...

Hayatla ölüm arasına sıkışmış umutlar
Umutla biten yitik sevdalar
Sevdalarla yalnızlıklar arası sonbaharlar
Sonbaharla ilkbahar arası kanayan yanlar
Kanayan yanları besleyen geceler
kesif geceler boyu kurumayan gözler
Gözlere örülmüş sessizlikler
Sessizliğe sürülen güne yenilen yarınlar
Yarınları olmayan keşkeler çoğalır ya
İşte o zaman hüküm sürer yalnızlık
Yalnızlığa firar eder sessizlik...

Çoğaldıkça çoğalır cep’lerde delirten hüzün
Hüzne adanmış kenarı yanık notlar
Heybende;avuçlarında kuruttuğun (g)öz yaşların
(G)öz yaşıyla berkitilmiş şiirler
Sağa sola savrulmuş umut kırıntıları
Kırıntılara tutunmuş
Tutundukça tutulmuş nağmeler söylersin
İşte o zaman hüküm sürer yalnızlık
Yalnızlığa firar eder sessizlik...

Geceye sığındın güne yenildin
Olur olmaz yerler de gözyaşlarına tutundunsa
Ayrılıklarla doluysa heyben
Hayatı bir yağmur damlasından izliyorsan
Elbet yalnızlığa hüküm giyer sessizlik...

Ve kalem kırılır hüküm hükümlünündür
Kelam son defa kalanlar için dökülür
Elveda batan güneş,doğan gece
Ölen yaşam,yaşayan ölü
Elveda sol yanından vurulanlar
Güneşe aşık olan kardelenler
Elveda gecelerin bekçisi,gündüzlerin suçlusu
Eylül ve ardında ki bahar
Aynada ki yabancı

Bir son
İçin de sen olmayan
bir ben
bir de
bende ki sen

Beşinci mevsim yaprakları düşerken onulmaz yerlere
Kara bulutlara teslim oldu gökyüzü…

Say ki hiçbiri yaşanmadı


SesS!zL!k - 2007

İsmail
26-06-2011, 21:43
http://a2.sphotos.ak.fbcdn.net/hphotos-ak-snc6/224166_1825045199159_1631136574_1715822_6259767_n. jpg

Gün olur lal olur dilin; inat eder kelimeler cümle küramazsın her şey sanki biraz eğreti duruyordur
işte öyle bir gecenin son saatleriyle yeni bir günün ilk saatlerinde
günün bitirdiği umutları son defa koklayıp sandığa özenle yerleştirirsin bir bir.
geriye beyaz bir kağıt ve gözyaşların kalır.
her şey beyaz bir kağıda dökülür sabah kalktığında silmeye başlarsın
acıyı içinde bir başına yaşamak adına geriye kalanlar sustuklarına uzak bir o kadar yakın.
Herşey senin dışında ve sen herşeyin ortasında.
Köşeye sıkışır orada oturur kalakalırsın mücedele edecek gücün kalmamıştır
bedenin isyan eder kapatırsın gözlerini ha geldi ha gelecek.
Bir yanı mahkum bir yanı firarda her gün intihar eden insan nasıl yaşar.
Sus artık sus gönlüm sessizliğe gidelim.

SesS!zL!k

İsmail
27-06-2011, 20:04
BEYAZ MENEKŞE

Eskiden utanınca yüzü kızarırdı tüm ergenlik kızların
Şimdi yüzü kızarınca utanır oldularsa suçu kimde bunların

Eminim anneleri yaprak kuruturlardı defterlerinde
Adları Ayşe adları Fatma nesrin gülsüm en çokta masum
...İçinden ok geçen karalama kalpler çizerlerdi
Utanır yine çizerlerdi
Hepsi biraz kareli defter biraz kurşun kalem birazda teneffüs saati gülerlerdi
Sevmek o zaman yaralı bir kalpti
Sevmek o zaman utanmak demekti
Aşk henüz ayağa düşmemişti
Sevmek belkide biraz utanmaktı

Eskiden utanınca yüzü kızarırdı tüm ergenlik kızların
Şimdi yüzü kızarınca utanır oldularsa suçu kimde bunların

Eminim eskiden anneleri okuldan çıkınca ilk adres eve giderlerdi
Gölgelerine bile değmekten çekinir
Sevdiği bile olsa bir oğlanın gözleri akı verse bakışlarından
Kirlendiğini düşünüp gözyaşlarıyla silerdi
Sevdiğinin hayalini gözlerinden
Sevmek o zaman tertemiz bir hayaldi
Sevmek o zaman yabanıl bir umudun değmediği
Sevmek şıpsevdi bir iştah değil
Sevmek uzaklarda çok uzak bir evin penceresinde
Sabırlı bir beklemeyle sulanan bembeyaz bir menekşeydi
Kuzum değişmeyen neydi eskiyen ne
Zaman mıydı değişen yoksa değişmek kirlenmek için bir bahane miydi
Biz mi büyüdük ar yıkanmaz mı utançla
Geçmi kaldık yoksa geçmi kaldık
Avuçlarımızdan kayıp giden sabahla…

Bedirhan GÖKÇE

İsmail
27-06-2011, 22:21
Bu Karanlık,Bu Acı Ne Zaman Bir Yusuf Edecek?

Ne zaman bir yusuf edecek saatler
bunca kuyulara kapanmakla...
Gözleri yaşlı bir yakubum zinhar
bunca kapanış bunca karanlık
ne zaman bir yusuf edecek



Bu karanlık,acı çıkmazların vehmi kanaryaları
kaprisli dirayetlerin eylül bakışı çöl çöl
iskenderi fethediyor her kum tanesi
ağlamadan,yağmurları çöle indirmez
bulutların işvesidir ve fakat

büyük harfli çığlıklardır kanaryalar
aysız,günsüz,aç sürülerle
muştuları dolanıyor çepeçevre

Dur hasret ve acı
yusuf etmiyor karanlıklardaki gözlerin
daha ağır daha aksak daha yorgun
meziyetini sergiliyor bütün yağmurlar
boşaltıyor bütün günleri sağanaklarla

bu karanlık ne zaman bir yusuf edecek
de karanlığı bitirip açtıracak
ey bulutları ağu tadında yollayan kadın
yusufun çığlığını duyuyorum sancılardadır
elleriyle yırtıyor bütün karanlıkları
gel artık gel bir yusuf etsin bu karanlıklar
bu kuyular.


zinhar! feryad düşer kanatlarından kanaryaların
simurgu kıskandırır bütün telaşların
esaret prensliğinde yırtılsın artık karanlıklar
bir yusuf etsin artık şu zamanda

doğum sancılarını çektiğim ayrılığında
mavi bir ateş,karanlık bir deniz ve gece
düş artık bütün kuyuların çıkmazından
zaman seni çıkartsın yusufi güzellikte.

Örttüm karanlığı,yırttım kağıtları,haritaları
kuyusunu bir dakgayla örtmüşüm ey sevgili
açılsın istersen güneşle birlikte
bırak ve kaldır ellerini,
sabrın sebebi

yüreğime bıraktığın aşktır
yusuf saydım matemlerce karanlıklarda
kuyusu denizden sevgili
çık ve gel artık
bir yusuf etsin şu karanlık şu acı.


Bilal Can

ArZu
03-07-2011, 01:15
Hiç yüzünü görmeden âşık oldunuz mu birine?

http://www.hizliupload.com/img/28370300537052718774.jpg

Ezelde âşık olmuşum sadece bir isme...

" Bu nasıl iştir ?! " demeyin...

Ben de bilmiyorum, ama oldu işte!..

Her an şaşılacak işler olmuyor mu yerde ve gökte?..

Bir ismin peşinde koştum durdum yıllarca ümitsizce...

Acaba kimdir, bilir miyim, yüzünü görür müyüm? diye...

Ansızın karşılaşıverdim O nunla zamanın bir yerinde...

Yer ve gökte ararken Öz de buldum,

Sen de ararken Ben de buldum derler ya,

İşte öylesine...

Meğer ne de güzelmiş O Gül yüzün...

Ey benim nazlı yarim, sevda çiçeğim, aşk bahçem...

Öyle bakma! O bakışın bir hançer, canım Kudret elinde...

Ne yana dönsem, sadece Sen ! Yalnız Sen !

Mecnûnum, aşkından olmuşum bir divâne...

Bir varmış, Bir yokmuş, evvel zaman içinde, zaman hayal içinde

Hani o vakitler çağırmıştın beni, gönülden sessiz ve gizlice ?..

" Çiçeği dalından kim kopardı, seni BEN den kim ayırdı ?

Ben Gül üm, sen bülbül, dön gel yine BEN im ol ! " diye...

Gelmez miyim Yâr, Belî ! elbette ! elbette !

İşte o gün bir yemin ettim ilâhi aşkımız üstüne...

Sözleştik O Arşın altında BİR leşmek üzere...

Vakit o vakit, bugün neş e var, aşk var evimizde...

Düğün dernek kuruldu Gül bahçemizde...

Melekler koşuşuyor bir telaş, pür telaş içinde..

Bir o yana, bir bu yana, hepsi de delicesine...

En güzel ilâhiler söylenirken o yüksek burçlarımda...

Güneş, ay ve yıldızlar raks eder semalarımda...

Bir bir çıkarıp attım o eski elbiselerimi de...

Kuğular gibiyim bembeyaz gelinliğimle...

İnciler taktılar sırma saçımın örgüsüne,

Sürmeler çektiler gözümün kısırdöngüsüne,

Gül suları serptiler aşkınla yanan şu zavallı göğsüme,

Hûriler kan kırmızı bir şerbet verdiler elime,

Taze gül yaprakları da dökülmüş üstüne...

Mikâil tatlı bir meltem estiriyor başımda yine...

Cebrâil hayretten secde etmiş, çok şaşkın bu işe,

Ömründe hiç böyle aşk görmemiş mi ne?!..

İşte duyuyorum defler çalınıyor bir yerlerde,

Sevdiğim sesleniyor, Bir AN da, ansızın geliver ! diye...

Ne duruyorsun İsrâfil, artık şu Sûr a üfle!

Varsın kıyamet kopsun külliyen alemde, bundan kime ne?

Aşk ile BİR olacağız, kâinat duysun ezelden ebede...

İşiten, gören, bilen herkes dâvetli bu düğüne...

Selâmu aleykum Azrail !

Çok sevindim seni gördüğüme...

Hazırım, gidelim...
netten

alıntı...

ArZu
03-07-2011, 01:35
Kız Kulesi ve Galata Kulesinin Aşkı...

http://www.hizliupload.com/img/44193127766730698197.jpg

"Dün gece soğuk bir İstanbul gecesinde sıcak kahvelerimizi yudumlarken sevgili eşimle Kızkulesi ve Galata Kulesinden bahsettik. Anılarımızı tazeledik.Üniversite yıllarımızdı ve birgün elimden tutup seni biryere götüreceğim dedi ama itiraz istemiyorum...Geldiğimiz yer Kızkulesiydi...Ellerimi bırakmanı istemiyorum dedi ve o muhteşem sözü söyledi:Evlenir misin benimle?Parmağıma takılan öğrenci harçlıklarıyla alınmış( ki benim için servet değerindedir) gümüş bir yüzükle tuttu ellerimden.İstanbul...Dünyanın en güzel şehri arkadaşlar....İstanbul'da aşk olmazsa olmaz... Tüm aşıkları birgün birbirlerine kavuştursun Allah'ım...Herkes mutlu olsun...Tertemiz ve erişilmez aşklar yaşamanız dileğimle..."

İstanbul , masallardaki kaf dağı...
İstanbul , aşkların , aşıkların kenti...
İstanbul ,sarhoşların meyhanesi...

Ve İstanbul’u onun varlığıyla İstanbul yapan , gizemini taşıyan , alımlı , sevdalı , denizin ortasında ,bir başına , yalnız , kendi kendine yeten , İstanbul’un uyurgezer kızı... Ulaşılmaz Kız Kulesi...

Ve rüyalar aleminden gerçeğe kanatlarıyla akmış , Haliç’ten Boğaz’a doğru usul usul süzülen , var olduğundan bu yana dimdik ayakta İstanbul’u seyreden Galata Kulesi...

Galata Kulesi’nin Kız Kulesi’ne aşkını bilir misiniz?

İstanbul’un topraklarından fışkıran , gökyüzünden akan , denizinden çıkan hep sevdayken vurulmuş Galata Kulesi Kız Kulesi’ne... Zerafetine , ihtişamına hayran kalmış...

Bakmayın Kız Kulesi nin aldırmaz tavırlarına, her ne kadar ilgilenmiyormuş gibi gözükse de o da vurulmuş Galata Kulesi ne. Lakin Kız Kulesi’nin ünü fazla olduğundan , endamlı olduğundan , alımlı olduğundan herkesin gönlü varmış onda... Ve Kız Kulesi de bundandır gözü yükseklerdeymiş...

Galata Kulesi bunu bildiği halde asırlardır gözlerinin içine bakmış sevdiğinin ve sevmiş hep sevmiş... Bu büyük sevda uğruna kaç kez ıslanmış İstanbul’un delicesine yağan yağmurunda...

Sonunda Kız Kulesi de sevdiğini söylemiş Galata Kulesi’ne... İstanbul’un uykuda olduğu zamanlar fısıldaşır dururlarmış. Öyle gizli konuşurlarmış ki dalgaların sesi örtermiş seslerini... Çünkü martıların konuştuklarını duymalarını istemezlermiş. Galata Kulesi sevdiceğine şiirler yazar , yürek çalkalayan şarkılar söylermiş. Kız Kulesi de yunuslarla gönderirmiş selamını...

Ama gel gör ki koskoca bir Boğaz varmış hep aralarında... Ve bu Boğaz Galata Kulesi ile Kız Kulesi’nin birleşmelerine hiç izin vermezmiş...

Onlar da asırlar boyunca yaptıkları gibi bakışmalarla , geceleri konuşmalarla , yunuslar aracılığıyla selam göndermelerle yetinirlermiş...

Hikayesini bilir misiniz dedim ya Galata Kulesi ile Kız Kulesi’nin...
ve şimdiye gelelim..
Vapurdayız. Ahmet omuzumu dürterek,

- Altan, Kız Kulesini görüyor musun?

- Evet... Çok güzel. Aslında İstanbul çok güzel bir şehir.

- İstanbul'dan etkilendiğine göre, anlatacağım öyküden de çok etkileneceksin. Dinle bak şimdi, dedi ve
öyküyü anlatmaya başladı.
-İstanbul'da gökyüzü daha masmaviyken, Halicinde yakamoz eksik olmuyorken, boğazın soluğu insanı
sarhoş ediyorken daha; yani aşk varken henüz, topraktan fışkıran, gökyüzünden akan, denizden çıkan hep
sevdaymış.

-Ya şimdi, şimdi böylemi peki?

-Dur acele etme de dinle... Her şey çok güzelmiş, ama bir gün mavisi terk etmiş gökyüzünü, Haliç'te

yakmozlar öldürmüş kendini, motor dumanı boğazı boğmuş, aşk da Gülhane?de meşeden bir sandığa
kitlemiş kendini, küskün.
-Yani şimdilerde adına aşk denilen şey, aşk değil, öyle mi?
-Evet, öyle ne yazık ki. Ama yine de birbirlerine bağlı bir çift kalmış İstanbul'da.
-Kimlermiş onlar?
-Galata Kulesi ile Kız Kulesi. Seviyorlarmış birbirlerini hâlâ. Her şey yarım kalsa da, aşk meşe sandığa
kitlese de kendini. İstanbul'un derin uykuda olduğu gecelerde fısıldaşır dururlarmış birbirlerine.
Fısıltılar öyle sessiz, öyle derindenmiş ki, dalgaların sesi örtermiş seslerini. Çünkü martıların,
konuştuklarını duymalarını istemezlermiş. Galata Kulesi boyuna şiirler dizer, yürek çalkalayan şarkılar
söylermiş Kız Kulesine. Kız Kulesi yunuslarla gönderirmiş selamını. Galata Kulesi sormuş:

- Ey Kız Kulesi, neden bu kadar güzelsin?

Kız Kulesi yanıt vermiş:

- Senin beni sevmen için.

Galata Kulesi sormuş:

- Ey Kız Kulesi, peki sen beni seviyor musun?

Kız Kulesinden ses yok. Bir kez daha sormuş kederli bir sesle:

- Ey Kız Kulesi beni seviyormusun?

Kız Kulesi üzgün:

- Evet... Evet, çok ama...

- Ama?..

- Aşk meşe sandıkta, bıraktı giti bizi. Deniz kirlendi. Gökyüzü karardı. O olmadan nasıl?.. demiş.

Galata Kulesi çok kederlenmiş bu işe. Artık şiirlerinden, şarkılarından keder akıyormuş. Kız Kulesi
ağlıyor, yüreğini dalgalara dövdürüyormuş. Yunusları bile görmez olmuş gözü.

- Bir başkası mı varmış yoksa?

- Hayır, bu keder ikisinde de varmış. Çünkü aşkın meşe sandığa kendisini hapsetmesiyle, birbirlerine
karşı duydukları sonsuz sevginin anlamını yitireceğinden korkuyorlarmış. İkisi de üzgün, ama umutlu,
anlaşmışlar birlikte.

Sevgimiz temiz kalmalı,
denizin pisliği,
gökyüzünün dumanı kirletmemeli
sevdamızı,diye.
İşte o gün bu gündür bekler durur
Galata Kulesi ile Kız Kulesi.Heyecanla bekler ikisi de

aşkın meşe sandıktan çıkarak doğayı yeniden kucaklamasını.

gizli bahçe...

Yüzde bir
17-07-2011, 15:07
O GELİYOR O

Yollara sular dökün, Bahçelere müjdeler verin
Bahar kokuları geliyor, O geliyor, O ...

Ay parçamız, canımız, yarimiz geliyor..
Yol verin, açılın, savulun; beri durun, beri;
Yüzü apaydınlık, ak pak
Bastığı yeri aydınlatarak
O geliyor, O ...

Geldi, dostlar, güneşim, ayım geldi
O gümüş bedenlim, altın tenlim,
Gözüm, kulağım, canım geldi.

Başım sarhoş, içim bir hoş ...
Hoş bugün sabahlara dek öldüğüm,
Bir demet gül gibi yoluna döküldüğüm,
Servi hirâmânim geldi.

Bak Allah aşkına
Bak şu baharın sevkine..
Ey güneş; dökül-saçıl serapa
Sevgilim gibi cömert
Bir tohum gibi fışkıracak bedenimdeki kuvvet
Kükremenin tam çağı; aslanım geldi.
Dert indi, acılar unutuldu birer birer,
Şu er, şu güle benzeyen,
Ne bileyim şekere, bala benzeyen,
Cananım geldi.

Ey Tebrizli Şems, ey gözümdeki nur!
Beni benden aldılar bugün, kurulsun dernek-düğün.
Altun tenlim, gümüş bedenlim,
Dilim, dilberim geldi..! [Mevlâna Celâleddin-i Rûmî]

ArZu
18-07-2011, 23:44
Aşkın Elif Hali!!...

http://hizliupload.com/img/16250849218379884474.jpg

"aşk hakkında söylenen her söz
söyleyeni aşktan uzaklaştırır
belki de uzaklık yakın olmaktır .." (Murat Çelik)..
.

Korkuyorum
Kendime bile söyleyemediğim acılar
Çemberinde yalnızlık var

Bütün suretleri sahibine sabitliyorum

Kelimeler ki ağrıyan yerlerimin ağır işçileri
Sahipsizliğimizde kendime yollar bırakıyorum
Belki hüzün
Belki aşk
Yağmurun titremesi gibi

Yalnızsan eğer bakışlarım sende kalsın
Ben ki şarap eskitirim gözyaşlarınızın aktığı yerde

Zaman hayli gençti ve hayli zaman geçti

Merdivenlerimizi kimler çıkıyor şimdi
Kimler iniyor o masmavi zamanların ıslak kuyusuna


Büyürken yanımıza aldığımız o düşler
Kimin hücresinde sarıyor yaralarımızı

Bu yanma,bu gece,bu kan kokusu ellerimizin
Bu gidip gelmelerimiz
Bu bizi bizden çıkarıp 'aşk' yapan

Anlıyorum seyrederken kalabalıkları
En çok yazarken eskiyor insan
Anlamak ölmektir
Ölmekse aşk'a gidiş

Murat Çelik (Aşkın Elif Hali)

ArZu
25-07-2011, 22:19
Hazırım senle tüm savaşlara, Her Gün Her Gece

http://www.hizliupload.com/di-YUVJ.gif

BİRBİRİNİ ÇOK SEVEN 3 KELEBEK,BİRGÜN ATEŞİN NE OLDUGU ÜZERİNE TARTIŞMIŞLAR.İLKİ ATEŞE UZAKTAN BAKMIŞ VE "AYDINLATIR" DEMİŞ.İKİNCİ KELEBEK BİRAZ DAHA YAKLAŞMIŞ"ISITIR"YANITINI VERMİŞ.ÜÇÜNCÜ KELEBEK HIZLA ATEŞİN İÇİNE GİRMİŞ VE ATEŞİN GERÇEKTEN NE OLDUGUNU BİR O ANLAMIŞ.AMA GELİN GÖRÜN Kİ BUNU HİÇ KİMSEYE ANLATAMAMIŞ.SEVGİ VE BAGLILIK ATEŞE BENZER.ANLAMAK İÇİN NE BAKMAK NEDE YAKLAŞMAK YETERLİ DEGİLDİR.SADECE YANMAK GEREKİR... :=))))))

http://www.hizliupload.com/di-YUVJ.gif

Acıları kurutmalısın,yüreğindeki sayfalarda.
Umut olmalı,heyecan olmalı kahverengi gözlerinde
Hüzünlerden kederlerden uzak olmalısın
Hayat bulamlısın ,huzur dolmalısın
İşte yaşamak bu,nefes almak bu demelisin
Gözlerimi düşündükce daha fazla sevmelisin
Bende seni senin gibi öyle sevmeliyim.
Korktuğumda sıkıca sarılabilmeliyim sana, Üşüdüğümde soğuktan titredğimde
Sen ısıtmalısın beni yüreğinle
Çocuklaşıp ağladığımda okşamalısın saçlarımı,
Tesellim olmalısın tesellin olmalıyım.
Yüreğinde merhamet düşüncelerinde vicdan olmalı,
Bütün güzelliklere kalbinde yer açmalısın.
Düşenlerin dostu,gülenlerin huzuru
Ağlayan herkesin umudu olmalısın.
Yağmurlar gibi yağmalısın,bir adım gelene,
Şimşekler gibi çakmalısın,karanlıkta gezene
Güneş gibi doğmalısın,garibanın gönlüne,
Yıldırım gibi düşmelisin,zalimlerin üzerine
Sen hep böyle olmalısın.
Ben seni sevdiğimden gurur duymalıyım
Acılara gülümseyebilmelisin
Hayat denizinden attığın her oltaya
Gülücükler takılmalı,umutlar yakalamalısın,
Umutların bugün doğmuş bebek gibi olmalı
Geçen her zaman büyütmeli onları
Bazan küçük bir tebessümün yaşatmalı beni
Bazanda koca bir yürekten akan sevgin.
Sevdamız sınırsız ve ölümsüz olmalı
Biz toprak olsakta sevgimiz dillerde dolaşmalı.
Ne varsa hayata dair paylaşmalısın benimle
Acolarını,sevinçlerini vede korkularını bilmeliyim.
Gözyaşlarımızı gizlemeden ağlayabilmeliyiz,
Sevinçlerimizi paylaşıp gülebilmeliyiz,
Korkularını anlatmalısın hiç çekinmeden
Korktuğunda hiç kimselerin bilmediği sığınağın olmalıyım.
Korkuları birlikte yenmeliyiz.
Sevmediklerini söyleyebilmelisin bana, bende sana
İçimde olmalısın yanımda yoksan bile
Hissetmeliyim varlığını fizanda olsan yinede
Tutkunsam,yanıksam sevdalıysam sana
Bedeli ölüm olmamalı, yaşatmalı beni
Senin vazgeçilmezin ben olmalıyım
Sende benim vazgeçilmezim olmalısın
Paylaşmak istemediğin tek varlık ben olmalıyım
Sen paylaşılmazım olmalısın
Beni herşeyimle kabullenmelisin ben buyum,böyleyim diyebilmeliyim korkusuzca
Hüzünlendiğimde huzur bulduğum kucak,
Mutluluğumda sarıldığım beden olmalısın.
Bütün şarkılarım sana hitap etmeli
İç çekmelerimin nedeni
Şiirlerimin ilhamı
Bütün sohbetlerimin konusu sen olmalısın.
Bir anda dört mevsimi yaşatmalısın bana.
Sevginle kış ortasında baharı getirmelisin,
Beni düşündüğünde güneş doğmalı şehre
Birdaha asla batmamalı.
Bedenimdeki bütün hücrelerimde sen olmalısın.
Damarlarımda sen dolaşmalısın,
Damarlarında dolaşmalıyım kan yerine
Hücrelerinde hissetmelisin beni bende seni
Canım olmalısın sen yaşatmalısın beni
Canın olmalıyım ben yaşatmalıyım seni.
sen ve ben olmamalı Türkçe'de ve diğer dillerde,
Biz olmalıyız yalnızca biz
Tek yürek, tek beden,Tek can olmalıyız.
Ben beni, sende yaşamalıyım
Sende seni,bende yaşamalısın.
Masallar anlatmalısın aşka dair,
Sevdalar işlemelisin yüreğinle yüreğime
Ayrılık kelimesi geçmemeli sözlerinde
Sen saçlarımı okşarken yanımdayken bile,
Yüreğimdeki denizlerden,hasret şiirleri haykırmalıyım
Bütün çılgın dalgalar,fısıldamalı kulağına
Kahverengi gözlerin yaşamamın tek nedeni olmalı
Saçların rüzgar olup göyaşlarımı kurutmalı
Uzaklardada olsak düşünmemeliyiz mesafelerle ayları
Zaman kavramı olmamalı içimizde
Sevgimiz büyümeli sığmamalı yüreğimize
Taşmalıyız ırmaklar gibi
Coşmalıyız ilkbaharda dereler gibi
Çöllerde Vaha olmalıyız
Bozkırlar sevgimizle yeşile dönmeli
Gözlerin karanlıkta ışığım olmalı
Sözlerin bilinmezliklere uçurmalı
Bulmacaların olmalıyım
Beni sen çözmelisin
İpuçların olmalıyımki,rahatlayabilesin
Benim olmalısın baenimsin diyebilmeliyim.
Senin olmalıyım,benimsin diyebilmelisin.
Bütün duyguların bende yoğunlaşmalı
Seviyorsan tek sevdiğin ben olmalıyım
Kızabilmelisin bana bağırıp çağırabilmelisin
Küsebilmelisin bana, arasıra çekip gitmelisin.
Geri bana gelebilmelisin
Yenebilmelisin gururunu
Sevdiğini defalarca söylemelisin
Nefretini bütün açıklığıyla haykırmalısın
Sitem etmelisin edebilmelisin bana
Öfkeni yenebilmek için tokat bile atabilmelisin
Seni herhalinle sevebilmeliyim.
Kölemdir diye tanıtsanda dostlarına
Başım dik ve gururla evet kölenim diyebilmeliyim
eziyet etsende bana, ben seni sevdiğimi söyleyebilmeliyim.
Bir damla suyu bir parça ekmeği
Oturup katıksız yemeliyim senleKimseler bilmemeli açlığımızı bile
Sana ve bana ait ne varsa paylaşmalıyız senle verdiklerinle değil yalın halinlede
Sevmeliyim hissetmeliim seni.Düşüncelerinde yalnızben olmalıyım
Hayalimle yüreğini ben süslemeliyim.
Gözlerindeki aşk kıvılcımıyla yalnız ben yanmalıyım.
Vede benim ateşimle sen yanmalısın
Yüreğinle sarmalı,gözlerinle ısıtmalısın
Tenime her dokunuşunda ben inlemeliyim
Sen hiç tatmadığın kadar haz almalısın
Ve hiç bir zaman doymamalısın bana bende sana doymamalıyım
İhanetlerini aldatmalarını bilmeliyim
Açıkca söylemelisin bana
Bugün A şahsi ile seviştim diyebilmelisin
Fakat o an hayalinde ben olmalıyım
Öptüğün o tenin kokusunda hissetmelisin beni
Bedenine sahip olmalı o her kimse
yüreğin vede aldığın haz bana ait olmalı
Senleyken korkmamalıyım ölümden bile
Senin gibi mert senin gibi erkek olmalıyım
Yiğitliğin destanını öğretmelisin bana
Sonra cahilliğimi yüzüme vurmamalısın
Git dediğinde surat asmadan gitmeliyim
Kal dediğinde ateşinle daha çok yanmalıyım.Allahtan sonra taptığım tek varlığım olmalısın
Yüreğimden gelen sesle erkeğimsin diyebilmeliyim
Böyle sevmelisin beni,bende seni
Senin ruhun bende olmalı
Benim ruhum sende
sen öldüğünde bende yaşamamalıyım
İşte bitanem böyle sevmelisin beni bende seni
Kabülümsün,
Vazgeçilmezlerinle,
Olmazsa olmazlarınla,
bende senin kabulünsem,
Hazırım...
Hazırım senle tüm savaşlara....

http://www.hizliupload.com/di-YUVJ.gif

alıntıdır...

İsmail
19-08-2011, 01:35
Bazen aşk gider...
Günler geçer ardından. Ve aylar. Bazen de yıllar...
Bebekler büyür. İnsanlar yaşlanır. İnsanlar ölür. Eşyalar eskir. Evler yıkılır. Kurur ağaçlar. Sokakların adı değişir. Anılar belleğin acımasızlığına teslim olur.
Sevilen unutur. Seven yanar.

Bazen aşk gider...
Ya da siz gittiğini sanırsınız...

Cezmi ERSÖZ

ArZu
19-08-2011, 02:16
Hz. Mevlana ve Hz. Şems ‘in Aşkı



http://www.hizliupload.com/di-DO8V.jpg

Bir gece sohbet ederlerken kapı vurulmuş, dışarıdan kalabalık bir güruh;

”Şeeeems dışarı çıııııkkk!” diye bağırmıştı.

Mevlana yaklaşan acı kaderi sezmişçesine:

”Çıkma” diye yalvardı.

Zat boyutundan, Hikmetten öte Kudretten bakan Şems gülümsedi:

”Telaşlanma, verdiğimiz sözü tutma vakti gelmiştir” diyerek kapıya yöneldi.

Mevlana: “Ne sözü, nereye, niyeee?” diye yapıştı ellerine…

Şems, yıllardır sakladığı sırrı söyledi:

“Şam’da Rabbime yalvarmış, aşkımı seyredeceğim bir ayna istemiştim. Rabbim seni verdi, sende seyrettim…”

İyi işte, seyre devam edelim, dedi Mevlana.

Şems; ”Rabbim de bana demişti ki, o aynayı verirsem ne bağışlarsın?

Tereddütsüz şöyle demiştim; Başımı veririm!…”

Şems dışarı çıktı. Sadece bir “Allaaaah” nidası duyuldu.

Ay ışığında yerde üç beş damla kan seçiliyor, ama ne baş, ne ceset, ne de katiller gözükmüyordu!…

Aşkları sır olmuştu.

Mevlana’yı sahiplenenler, Onu paylaşmak istemeyenler şehit etmişti Şems’i.

Aşkın doğasıydı en yakın çevrenin tahammülsüzlüğü!…

Aşkın doğasıydı Firkat!..

Yüzde bir
24-09-2011, 13:14
http://www.hizliupload.com/di-EL3J.jpg

katre ve aşk ...

ArZu
01-10-2011, 19:53
Ateş ile suyun hikayesi

http://c1110.hizliresim.com/11/10/1/17649.jpg

Ateş bir gün suyu görmüş yüce dağların ardında
sevdalanmış onun deli dalgalarına.
Hırçın hırçın kayalara vuruşuna,
yüreğindeki duruluğa
Demiş ki suya:
Gel sevdalım ol,
Hayatıma anlam veren mucizem ol...


Su dayanamamış ateşin gözlerindeki sıcaklığa
al demiş;
Yüreğim sana armağan...
Sarılmış ateşle su birbirlerine
sıkıca, kopmamacasına...

Zamanla su, buhar olmaya,
ateş, kül olmaya başlamış.
Ya kendisi yok olacakmış, ya aşkı...
Baştan alınlarına yazılmış olan kaderi de
yüreğindeki kederi de
alıp gitmiş uzak diyarlara su...

Ateş kızmış, ateş yakmış ormanları...
Aramış suyu diyarlar boyu,
günler boyu, geceler boyu
Bir gün gelmiş, suya varmış yolu
Bakmış o duru gözlerine suyun,
biraz kırgın, biraz hırçın.

Ve o an anlamış;
aşkın bazen gitmek olduğunu.
Ama gitmenin yitirmek olmadığını....
Ateş durmuş, susmuş, sönmüş aşkıyla.

İşte o zamandan beridir ki:
Ateş sudan,
su ateşten kaçar olmuş..

Ateşin yüreğini
sadece su,
Suyun yüreğini
Sadece ateş alır olmuş...

Can Yücel

_Berceste_
09-10-2011, 20:54
buradaki paylasimlar harika ...tesekkürler

Yüzde bir
18-10-2011, 13:16
http://gallery.photo.net/photo/6758343-lg.jpg

sevenler de ölürler,
hem de seve seve ölürler ...
ama ölümü anlayamazsın...

ArZu
18-10-2011, 19:29
http://c1110.hizliresim.com/q/l/xrs.jpg

Aşk nedir bilir misin?
Namazdaki buluşma ânım, kıyamdaki utanışım ve secdemdeki gözyaşlarımdır!

ArZu
22-01-2012, 00:47
Aşk Koyar Mısın Bu Masalın Adını?

http://b1201.hizliresim.com/t/q/1zxdy.jpg


Aşk koyar mısın bu masalın adını?

Aynı ayın farklı hilalleriyiz, aynı duyguların Allah bilir kaçıncı sahibiyiz.
Yastığa konduğunda uyku tutmayan başlar, hayallere konduğunda keder tutmayan onlar.
Onların, onlar gibilerin, onlara benzeyenlerin, onlarla bezenenlerin ve bizim için diyelim ki:

Ey gönül!
Sessiz kalma, susma çok konuşan var diye, içinde salınan çocukluğu haykır önce, korkma geç kalırımda annem azarlar diye, daha okunacak, okuyacak çok ezanımız var üzülme, mecnun ol, kapa gözlerini, bir salıncakta hayal et kendini, kuşlar kıskansın uçmaya yeltenen hayallerini, bağır hiç olmadığı kadar, gül çürük dişlerine inat, çekinme ve merak etme beğenilmem diye, sen önce bir sev gerisi gelir yeni pabuçların gibi yürüye yürüye.

Yine diyelim ki; ey gönül!

Eğme başını yürürken, kaç bahar gördüysen o kadar genç olmalısın şimdi, duymuyor musun, sana sesleniyor gül, karanfil, nilüfer, lale, orkide, menekşe, senin için ötüyor tüm kuşlar, vuslata ersin göz kapakların, ciğerlerin doysun çiçeklerin hoş rengine, kollarını bırak iki yanına, kaldır başını, seyret masmavi göğü, bulutları, sevdaları, mutlulukları, sensin bu mutluluğun kaynağı ve sen olmalısın sevda yolculuğuna çıkmış bu geminin yegâne kaptanı.

Bir daha diyelim ki; ey gönül!

Utanma ve sıkılma söyleyemediğin şeyler için, sen değilsin bir tek ve sen yaratılmadın bir tek, boş ver rüzgâr dağıtsın saçlarını, sarıl hayallerine sımsıkı, beklemekten sıkılma unutma ki kışında yazında var bir baharı, senin dilinle dillenecek, busenle kıymetlenecek, kafiyenle hecelerine bölünecek bir yazın, yazgınla yaza dönecek geçirdiğin tüm baharların. Bitsin bu hasret, öyle ya bitmeli artık bu hasret, Ferhat ölmemeli bu hikâyede, Yusuf gözyaşı dökmemeli bu öyküde, ayrılık çizmedim bu dünyaya, resmetmedim hiçbir hüznü bu masalda.

Önce heceler birleşmeli, sonra çocukluğum yeşermeli, gençlik görünmeli karşı tepeden, bir kulaç yanında Leyla’sı bitmeli, geceye çalmamalı bu gündüz, dillere destan olmalı nâmı.

Sevdayla ve ayın’la ve kaf’la ve şın’la söylenmeli ve aşk konulmalı bu masalın adı.

Sahi.

Aşk koyar mısın bu masalın adını?

Mahmut Sayar

mira
14-05-2012, 10:02
Bazen unutuyorum her şeyi, çoğunlukla kendimi
Olup bitenler içimde bir yerde saklı olduğundan
Hep bir yerde karşıma çıkıyor
Hani hatırlamıyorum ne olduğunu, ama içimde bir sızı işte
Acıttığından değil bu sızı, yokluğundan sadece



Bazen unutuyorum her şeyi, çoğunlukla kendimi
Ama, ama diyip susuyorum işte
Hatırlayıp da söyleyemediklerimi

z£LaL
11-06-2012, 14:49
Sordum, AŞK'ın sırrı nedir ?

Dedi: Yâr'da yok olmaktır..

Sordum, Yârin isteği nedir ?
...
Dedi: Samimi olmaktır..

Sordum, samimiyet nedir ?

Dedi: Hep yâre bakmaktır..

Sordum, bu nasıl olacak ?

Dedi: Nefsi bırakmaktır..

Sen ve Ben gafletini aşıp,

"BİZ" oLanların rızkıdır AŞK.....

♥ Mevlana ♥

ArZu
19-06-2012, 00:16
Ey gül fidanı!
http://g1206.hizliresim.com/y/m/87brt.jpg

Ey gül fidanı!
Hoş bir bahar rüzgarı gibi yanına geldim.
Geldim ya, üzüntülerle, gamlarla dolu bu dünyada ateş-i aşkı ile mest olasın.
Ey gülü yüreğinde besleyen can, bu düşüşlerden, bu hallerden sakın ye’se kapılma;
Gizli gizli o kadar çok dua et, geceleri o kadar çok ağla, inle ki;
Sonunda sabahları yedi kat gökten kulağına kurtuluş sesleri gelsin.
İsa aleyhisselam isteklerden, beden eşeğinin arzularından kurtulunca, duası kabul edildi!
Sen de nefsanî isteklerden temizlen, elini yıka! Çünkü, gökyüzünden manevî yemeklerle dolu sofra geldi!
.
El-Aman, ben yine sustum. Sevgiliye benim selamımı sen götür!
Saygılarımı sen söyle!
Ona de ki;
“Elinde duadan başka bir şey olmayan ne yapabilir?”

Alıntıdır.

mira
15-07-2012, 22:48
Dumani tüten bir ocakta,
demli cay kokusunda vazgecmistim seninle olmaktan.
...
Sen var ile yok arasinda rivayet...
Sen Habil ile kabil olma arasindaki secim.
...
Bir hüznün son perdesini oynuyorum bu gece.
Digerlerine kiyasla daha agir,
daha icten, daha bir "son" sanki.
...
Bir söz sicaginda biraktim tüm umutlarimi.
...
Biliyordum biz Adem ile Havva olamazdik,
cennetten kovulma pahasina yasaklari tadamazdik.
...
Hani icimden "gitme, kal" demek geciyor,
susuyorum...
...


Gülbari Arslan