PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Bir üstad: Peyami Safa!


Bîçâre
26.04.2008, 00:48
http://img504.imageshack.us/img504/917/peyamisafadp8.jpg

Peyami Safa
(1899-1961)
Üstadın muhterem hatırasına...

İsmail Safa'nın en güzel eseri; Peyami Safa'dır... (-Y. Kemal)

Peyami Safa Türk Edebiyatının en büyük üstadı, hem filozof, hem doktor, hem imam... (-...)

1899 yılında İsmail Safa ve Server Bedia'nın evlatları olarak dünyaya gelmiştir Peyami Safa. Daha hayatın ne demek olduğunu anlamadan 2 yaşında şair babası İsmail Bey'i kaybetmiş, bu yüzden sonraları "Yetim-i Safa" adıyla anılmıştır. Babasız büyümenin acılarının yanısıra, sekiz dokuz yaşlarında yakalandığı bir kemik hastalığı dolayısıyla 17 yaşına kadar, bu hastalığın fiziksel ve ruhsal bunalımlarını yaşamıştır. Sonraları bu acılı zaman dilimi Dokuzuncu Hariciye Koğuşu romanı ile canlanmış, pek çok eserinde benzer buhranlara yer vermiştir.

Hayatının hemen hemen tümünde büyük acılar çekmiş, tanımadığı babasını çocuk yaşta, çocuğunu askerde kaybetmiştir. Ömrünü san'ata ve edebiyata adamış bu şahsiyetin dünya nâmına ne malı ne mülkü olmuştur. Maddî zorluklarla geçen bir hayatın son demlerinde dahi iğreti bir ceketten, eskimiş bir ayakkabıdan kurtulamayan, en önemlisi bunu kendine dert etmeyen bir Safa... Derdiyle, kederiyle, kalemiyle...

Yazı hayatına 20. Asır'daki hikâyeleriyle başlayan Peyami Safa, tam 43 yıl, hemen hemen hiç ara vermeden Türkiye'de yayımlanan birçok gazete ve dergide çeşitli zamanlarda fıkra, makale, deneme ve romanlarını yayımlamış, son derece verimli bir yazar olmuştur. Kendi kendini yetiştirmiş bir kişi olan Peyami Safa, çağın düşünce akımlarıyla ilgilenmiş, siyasal sorunlar karşısında tavır almış, bu yüzden Türk basınında derin izler bırakan polemiklere girişmiştir. Bunlar arasında en ünlüleri Nâzım Hikmet, Nurullah Ataç, Sabiha ve Zekeriya Sertel ve Aziz Nesin'le yaptığı kalem kavgalarıdır.

Safa için okuyucu kitlesinin eğitim durumu, dini, kültür tarzı, yaşam biçimi, cinsiyeti, meşrebi, ırkı, soyu, hayal dünyası hiç önemli değildir. Çünkü Safa her eserine, her dünyanın penceresini gören bir pencere koymuştur. Olayları tahayyül edişi, tespitleri, sizi bir yerlerden alıp, adını ve muhitini bilmediğiniz mekânlara bırakışı onun en büyük vasıflarından biridir. Safa yorgun ve ümitsiz yaşamından damlalar katmıştır her kelimesine, Onun her tanımlaması bir deneyin, bir araştırmanın sonucu gibi tesirlidir.

Romanları ile gönlümüze taht kuran, bizi bazen bir hastahane köşesine, bazen yağmurlu bir İstanbul gecesine, bazen mahşere, bazen tereddüde, bazen sevince, bazen eleme götüren... Ütopik sevdalara nasıl yelken açılır öğreten fikri hür, kendi hür, okuyucusu hür Safa...

Verdikleri ve verecekleri için; sevgi, saygı ve minnet ile...

Romanları:

Mahşer
Bir Akşamdı
Bir Genç Kız Kalbinin Cürmü
Sözde Kızlar
Selma ve Gölgesi
Canan
Cumbadan Rumbaya
Şimşek
Dokuzuncu Hariciye Koğuşu
Atilla
Fatih - Harbiye
Bir Tereddüdün Romanı
Biz İnsanlar
Matmazel Noraliya'nın Koltuğu
Yalnızız

Bîçâre
26.04.2008, 00:51
Peyami Safa Kendi Üniversitesinden Mezun

“Fatih Harbiye”yi, “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu”nu, “Yalnızız”ı, “Matmazel Noraliya’nın Koltuğu”nu okuyup da Peyami Safa’nın üstün roman tekniğini, estetik zevkini, zengin kültürünü; musikiden tıbba, felsefeden sosyolojiye, tarihten psikolojiye bütün ilimlerdeki derin vukûfiyetini gören birinin, onun pekâla bu ilimlerden birinde veya birkaçında yüksek tahsil yapmış; bir üniversite kürsüsünde ders veren kudretli bir hoca olduğunu düşünmesi mümkündür.

Heyhat ki o, 13’ünden sonra okul yüzü görmemiş ve hayatını hastalıklar, yoksulluklar içinde kıvranarak geçirmiş bir ‘hayat adamı’dır. Bütün ilmini ve yazarlık dehasını kendi kendine okuyarak, çalışarak kazanmıştır. 40 yıl boyunca gazetecilik ve köşe yazarlığı yapan, Server Bedi imzasıyla sayısız aşk romanı ve polisiyeye imza atan Peyami, hakkında yazılmış biricik monografinin sahibi olan Beşir Ayvazoğlu’nun deyişiyle, “... Roman tekniğine ciddi yenilikler getirmiş bir edebiyat adamı, resimden ve müzikten çok iyi anlayan bir estet/eleştirmen ve ciddi tezleri bulunan bir fikir adamıydı. Hatta ispirtizma celselerinde ruh çağıran bir medyum. Ve bir dava adamı, bu dava için zaman zaman kalemini kılıç gibi kullanan usta bir polemikçi. Kısacası, bir değil, birçok Peyami vardı(r) ve onu bütünüyle anlamak için bütün bu farklı Peyami’leri tek tek anlamak” gerekir.


Belki ünlü bir tiyatrocu olacaktı; ama...


Peyami Safa, edebiyat âleminde bir yıldız gibi doğduğunda 19 evet yanlış okumadınız, 19 yaşındadır. Bir yandan ufak dergilerde hikâye, makale ve tercümeler yayımlamaktadır; ama asıl şöhretini, ağabeyi İsmail Safa ile birlikte çıkardıkları ‘Yirminci Asır’ gazetesinde, ilk zamanlar isimsiz yayımladığı ‘Asrın Hikayeleri’ ile bulacaktır. Sıradan okurlar için yazdığı bu hikâyeleri her ne kadar kendisi ‘çırpıştırma, karalama’ dese de Yakup Kadri, Yahya Kemal ve Ömer Seyfettin onu yere göğe sığdıramıyorlardır. Gerçi yazarımız, 15 yaşında iken Şehzadebaşı’ndaki Darülbedayi’de Fransız Odeon Tiyatrosu’nun müdürü ünlü aktör Antoine’ın açacağı konservatuvarın imtihanına girip kazanır ve tiyatrocu olmak için yanıp tutuşur; ama Birinci Dünya Harbi’nin patlak vermesiyle bu hayali kursağında kalır. Kader, onun ekmeğini ‘yazı’dan kazanması için ağlarını çoktan örmüştür.


Yusuf Ziya Ortaç ‘Portreler’de der ki, “Türkiye’miz kendi kendini yetiştirenler vatanıdır: Ama hiç kimse, Peyami kadar kendi kendisini yetiştirmemiş, yetiştirmekten de fazla, yaratmamıştır.” Yine diyor ki Yusuf Ziya, “Abdullah Cevdet, bir gün onun çocuk ellerine sığmayan kocaman bir kitap vermişti: Bir Larousse. - İşte demişti, istikbalini bunun içinde arayacak, bulacaksın! Peyami, o ince yapraklar, ince satırlar üstüne yıllarca kapandı... Galiba bütün nasipsiz hayatında dinlediği tek nasihat budur.” Abdullah Cevdet, aile dostlarıdır ve ‘Petit Larousse’yi sünnet düğününde hediye etmiştir ona. Peyami, bu kitabı ezberleyerek Fransızcasını da adamakıllı ilerletmiştir. Meşhur romanı ‘Sözde Kızlar’ı yazdığında da 23 yaşındadır Peyami. Ne var ki romancımız, hem o çoğu sıradan kadın-erkek meselelerini anlatan hikâyelerini hem de ‘Sözde Kızlar’ı edebi kudretini ispat etmek için değil, yalnız ve yalnız para kazanmak, maddi sıkıntılarını aşmak için kaleme almıştır. Tıpkı Server Bedi imzasıyla yazıp yayınladığı hikâye ve romanları gibi... Hakkı Süha Gezgin de Peyami’nin portresini çıkarırken, “Server Bedi’i aynı sermayenin daha aşağı bir semtte açtığı başka bir mağaza gibi düşünebiliriz. Onda sanat endişesi, güzel yaratmak gayesi aramak, boşuna emek harcamak olur. O, Peyami’nin sadece kazanmak için kullandığı bir kalem amelesidir. (...) Yaşamak için yazmaya muhtaçtı.” demiştir.


Ömrü boyunca eskicilerden giyindi


Yoksulluk ve zaruret deyince orada durmak gerekir! Doğrusu bu ya, Peyami Safa’yı Peyami Safa yapan, yoksulluktan başkası değildir. Eğer iki yaşında babasını yitirmemiş, dokuzunda sağ kolunda mafsal iltihabı baş gösterip 17’sine kadar bu hastalık yüzünden ruhu kararmamış ve 13’ünde okulunu bırakıp ekmek parası peşine düşmemiş olsaydı, bugünkü tanıdığımız Peyami Safa olur muydu bilinmez. Küçük yaşta yetim kalan, yokluklar içinde büyüyen ve bir yandan da hastalıkla boğuşan Peyami, evin geçimine yardımcı olmak için 13 yaşında Vefa İdâdisi’ni bırakıp çalışmaya başlar. Ve kendi kendisinin öğretmeni olarak psikoloji, felsefe, pedagoji kitaplarına dalar. Akranları okul sıralarında otururken o, eski püskü elbiseleri ve delik ayakkabıları ile Posta Telgraf Nezareti’ne gidip iş müracaatında bulunur. Çocuk yaşta birinin bu haline acıyan görevlilerin şaşkın bakışlarına aldırmadan önüne çıkan sınav engelini başarıyla aşarak Posta Telgraf idaresinde çalışmaya başlar. Ardından da yine çocuk yaşına rağmen Rehber-i İttihad adlı bir özel okula öğretmenlik müracaatında bulunur ve sınavı kazanarak öğretmen olur. Gerçi okulun müdürü onu gördüğünde ‘Siz çok küçüksünüz, sizi muallim değil, idadiye talebe bile alamayız.’ der; ama Peyami’deki cevheri fark edip onu 110 kuruş aylıkla öğretmenliğe başlatır.

200’den fazla kitabın yazarıdır; ama yazık ki Peyami, “belki de bir kerecik olsun ölçü üstüne ceket, ölçü üstüne pantolon, ölçü üstüne palto” diktirememiştir. Ömrü boyunca bitpazarından aldığı ‘zengin artıklarını’ giyinmek zorunda kalmıştır. Öyledir ama fotoğraflarına bakan gözler de fark edecektir ki onun giyim kuşamı adamakıllı temiz, tertipli ve intizamlıdır. Yine Yusuf Ziya’nın dediği gibi o, “Olmayan parasını ekmekten, kravattan çok kitaba vermiştir.” Yoksulluğun gözü kör olsun, Peyami, yaşı çoktan elliyi aştıktan sonra yaşadığı bir aşk vakasında, sevgilisine bir kutu çikolata alabilmek için de iki kat esvabından birini eskiciye satmak zorunda kalacaktır. Yeri gelmişken üstadın bu fırtınalı aşkına dair tafsilat vermeden geçmek olmaz. Peyami’nin aşkı, kendisinden tam otuz yaş küçük, ‘yapıncak salkımı’na benzeyen Kuzguncuklu bir kızdı. Kim miydi? Meşhur öykü ve oyun yazarı Sevim Burak... Tabii o zamanlar Sevim Burak daha 20’sindeydi ve Peyami’nin ellisini aşmış, evli barklı, çoluk çocuk sahibi bir adam olduğunu bilen ailesi, bu aşka şiddetle karşı çıkıyordu. Peyami ise aşk iksiriyle tazelenmiş gönlünün emrine uyup Kuzguncuk tepelerinde ızdırap içinde dolaşıyor; genç sevgilisine “Ruhum...” diye başlayan mektuplar yazıyordu.

Peyami Safa, ölümünün üzerinden 40 yıldan fazla geçtiği ve hiçbir reklamı, tanıtımı yapılmadığı halde hâlâ kitapları en çok satan yazarlar arasındadır. Onun kendi kendinin hocası olarak geldiği yer, o zayıf bünyesinde birden fazla yazar kimliğini saklama başarısı; sabrı, çalışkanlığı ve metaneti, insan aklını zaafa uğratır. Bugün yazı hayatına yeni atılan gençlerin, onun yaşamından öğrenecekleri, örnek alacakları çok şey vardır. Bir kitapla ün kazanıp çok satmak, bugünden yarına yazar oluvermek isteyenler, Ayvazoğlu’nun monografisini okuyup Peyami’yi tanırlarsa herhalde kendilerinden utanacaklardır!

Bîçâre
26.04.2008, 00:55
Peyami Safa Türk romanını masal azmanı ve Fransız romanının maymunu olmaktan kurtarmış ona kendi imkânlarının, yâni Türk romanının verebileceği ölçüde şahsiyet kazandırmış, düşünceyi ve gerçek bir iç mantığa sahip psikolojik tahlili hediye ederek dünya çapında olmak imkânını sağlamıştır. Etkisinin kalıcı olmasının sebepleri arasına Türkçe'yi büyük ifâde imkânlarına kavuşturabilme gücünü de ekleyebiliriz. (Vecdi Bürün)

Peyami Safa büyük kültür adamıydı. Dünya meselelerini bilirdi ve takib ederdi.Türk kültürünün zirvelerinden birisiydi. Türk Düşüncesi diye bir dergi çıkarması boşuna değildi. BugünTürk kültür politikası, Peyami Safa'yı düşününce bir defa daha insanın içini yakıyor. (Ergun Göze)

Mütefekkir Peyami Safa'yı anlamak lazımdı. Orada kaya gibi idi. Bütün ömrünce daima antiemperyalist, antikomünist kalmış daima spritüalist ve nasyonalist inancın müdafii olmuştu. Orada serapa fikir namusu idi. (Recep Doksat)

Peyami Safa, günlük politika hadiselerinin zümre ve parti menfaaat ve görüşlerinin üstünde mutalaa edilmesi gereken bir şahsiyettir. Çünkü o bir zümre adamı değil, bir millet adamıydı. (Faruk Kadri Timurtaş)

Peyami Safa romanlarında, kimi bir toplum yarasını, kimi doğu ile batı arassında bocalayan halimizi, kimi varlık ve insan bilmecesini çözmeye çalışmıştır. Sosyal ve ruhsal tahlillerin en güzellerini yapmış, sırasında toplum vergisinin üst basamağına çıkmıştır. (Ahmet Kabaklı)

Bir kültür mütehassısı, bir üstün kafa, bir hakiki sosyolog olarak ortaya koyduğu eserleri, gelecek nesillere her zaman ışık tutacak, yol gösterecek değerdedir. (İlhan Darendelioğlu)

San'atla hayatın bu içli dışlılığını, birbiriyle bu dâimi alışverişini Peyami Safa kadar anlayan ve her yeni eserini bu anlayışın mukni bir vesikası olarak önümüze süren bir başka Türk romancısı tanımıyorum. (Cahit Sıtkı Tarancı)

Kafası vardı..
Kültürü vardı..
Cümlesi vardı..
Üslubu vardı..
Hafakanları vardı..
Çilesi vardı..
Metafizik arayıcılığı vardı..
İmanı vardı..
Estetiği vardı..
Diyalektiği vardı..
Cesareti vardı..
Hasılı bir fikir ve sanat adamına gereken vasıflardan bir çok payı vardı... (Necip Fazıl Kısakürek)

Bîçâre
26.04.2008, 11:44
Bazı sözleri


Ancak "şimdi"ye hâkimiz! Şimdi durmak için değil, şimdiden başlamak için...
Fikir sahibi olmaya mal sahibi olmaktan fazla ihtiyaç duyacağımız gün gerçek zenginliğin sırrını bulacağız.
İşte bu fena. (Son sözleri)
Âşıklara haber vermek isterim: Kalbin tüm meseleleri yalnız kalpte halledilir, çünkü bir hissin hakkından ancak başka bir his gelir. Ümitsiz bir aşkın panzehiri ise nefrettir. (Yalnızız Romanından)
Hayat böyledir. Çaresizlik ve tehlike anları vardır ki, o zaman çırpınmaya ve haykırmaya gelmez. Batar insan ve boğulur. Marifet o anları geçirmektir. Sonrası gittikçe kolaylaşır. Kadere teslim olmak lazımdır o anlarda. Bu acizlik değildir. Dikkat et sözüme: Bu dünyada ölümden başka hemen her şeyin çaresi vardır.
Sevgi ile nefret arasında çok ince bir çizgi vardır. Birisinden nefret ediyorsanız ve bir gün onu yenemeyeceğinizi anladığınız zaman onu sevmeye başlarsınız. Ve yine birisini seviyorsanız ve bir gün onu yenebileceğinizi düşündüğünüz zaman ondan nefret etmeye başlarsınız. (Yalnızız Romanından)
Her sıkıntı bir isyan hazırlığıdır. Ruhta başlayan bu hazırlık vücudun hastalanması şeklinde organik bir isyana çevrilir. (Yalnızız Romanından)
Yaşlanarak değil, yaşayarak tecrübe kazanılır; zaman insanları değil, armutları olgunlaştırır.
Asır tereddüt ediyor. (Bir Tereddüdün Romanı'ndan)
Aşkın tam bir tarifi yapılamaz. Şiir de böyledir. Yapılmış ve yapılacak tariflerden her biri, denizden alınmış bir kova suya benzer. Hiç şüphesiz bu, deniz suyudur, fakat deniz değildir. Aşkı denize, tarifi de kovaya benzetirseniz elde edilen şey, aşkın bir halini izahtan ibaret kalır. Enginsiz, kıyısız, renksiz, dalgasız, derinliksiz bir izah.
Ben'in Allah'ta yok olmaya koşması azizleri, insanlıkta yok olmaya koşması dahileri, millette yok olmaya koşması kahramanları yaratmıştır.
Gerçek aşk sevgilinin bütün kusurlarını görür ve sever... Aşk inanmanın şiiridir. Aşk şüphe etmez. Aşk kıskanmaz. Aşk iğrenmez. Aşk çirkin bulmaz. Aşk küçümsemez. Aşk bencilliğin, kendini sevgiliden daha üstün görmenin, buhranın ve kötümserliğin tam zıddıdır. Aşk istemez, yalnız verir. Aşk bir mücadele değil âhenktir... Aşk bunun için ilâhidir... Gerçek aşkın bir tek değişmez vasfı vardır: Tükenmezlik... Aşk engellere ve hücuma uğradıkça kuvvetlenen ihtirastır. Rakipsizdir, yenilmez... Aşk kendi saadetini bir başkasınınkine feda etmektir... Mârifet bize yâr olmayan sevgiliyi kalbimizin içinde öldürmek! İşte en haklı, en mâsum, en kudretli ve en muhteşem cinayet. (Kadın-Aşk-Aile kitabından)

vakiTamam
27.04.2008, 21:06
Aşkın tam bir tarifi yapılamaz. Şiir de böyledir. Yapılmış ve yapılacak tariflerden her biri, denizden alınmış bir kova suya benzer. Hiç şüphesiz bu, deniz suyudur, fakat deniz değildir. Aşkı denize, tarifi de kovaya benzetirseniz elde edilen şey, aşkın bir halini izahtan ibaret kalır. Enginsiz, kıyısız, renksiz, dalgasız, derinliksiz bir izah.

Bîçâre
16.05.2008, 12:05
Bu güne kadar tanıtımı yapılan eserler:

http://www.otuken.com.tr/images/kitap/056-7.jpg (http://www.ihvanforum.org/showthread.php?t=53642)
Matmazel Noraliya'nın Koltuğu / Peyami Safa (http://www.ihvanforum.org/showthread.php?t=53642)
http://www.otuken.com.tr/images/kitap/023-0.jpg (http://www.ihvanforum.org/showthread.php?t=53527)
Fatih-Harbiye / Peyami Safa (http://www.ihvanforum.org/showthread.php?t=53527)
http://www.otuken.com.tr/images/kitap/057-5.jpg (http://www.ihvanforum.org/showthread.php?t=54938)
Yalnızız / Peyami Safa (http://www.ihvanforum.org/showthread.php?t=54938)

Bîçâre
26.06.2008, 21:30
Şair-i Mâderzat’ın Oğlu “Yetim-i Safa”
Peyami Safa mazeret kelimesini anlamsızlaştıran ve mazeretlere sığınmayı alışkanlık hâline getirenlerin asla okumaması gereken bir şahsiyet olarak karşımıza çıkmaktadır. Oscar Wilde “Dehâmı hayatıma, kabiliyetimi eserlerime verdim.” der. Peyami Safa’nın hayat hikâyesini ve eserlerini okuyan bir kişinin söyleyeceği söz herhâlde şu olur: “Dehasını hayatına ve eserlerine vermiş.”

Onun hayat hikâyesi inanılacak gibi değildir. Her şeyden önce azim ve gayretiyle, birden çok alanda okulsuz, hocasız kendi kendini yetiştirmesi takdire şayandır. Belki hayatını roman olarak yazmış olsaydı, okuyanlar roman işte ne olacak der, inanmazlardı. Peyami Safa, Muallim Naci’nin ‘Şair-i Maderzat’ [Anadan doğma şair] dediği Servet-i Fünûn şairlerinden İsmail Safa’nın oğlu olarak 1899’da İstanbul’da doğmuş... Sivas’a sürgüne gönderilen babasının ve daha sonra da kardeşinin on ay içerisinde arka arkaya ölmesi üzerine iki yaşında yetim kalmış. [1901] Babasız büyümenin zorluğu yanında, sekiz dokuz yaşlarında yakalandığı bir kemik hastalığı sebebiyle 17 yaşına kadar, bu hastalığın fizikî ve rûhî bunalımlarını yaşamış. Bu hastalık sebebiyle sol kolu sakat kalmış, ancak, o bunu da sanata çevirmeyi bilmiş “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu” adlı romanla bu meşum hatırayı edebî bir esere dönüştürmüştür.

Hastalıklar ve savaş şartlarındaki fakirlik gibi sebeplerle mektepli tahsil hayatı sona ermiş, tek talebeli ve tek hocalı Peyami Safa mektebi yılları başlamıştır.

Simyacı isimli kitabı okuduğumda bende kalan en çarpıcı cümle insanların tanışırken birbirlerine “Senin hikâyen nedir?” diye sormalarıydı. Senin hikâyen nedir? Hakikatte herkesin bir hikâyesi var. Hepimiz kader denilen şahsî hikâyelerimizin yazarı ve kahramanı değil miyiz? Dolayısıyla milyarlarca hikâyenin varlığı ve her insanın ayrı bir hikâyesi olduğu düşüncesi insanı şaşırtabiliyor. Ancak, dinlenmeye değer olanı kaçta kaçıdır acaba? Hele insanı şaşırtacak ve “hadi canım sen de” dedirtecek olanı kaç tanedir?

Tarihe mâl olmuş insanların hikâyeleri hep merak edilir. Büyük adamların hikâyeleri sokaktaki vatandaşın hikâyelerinden farklı ve de normalin dışında bir hikâye olmalıdır ki, büyük hikâye olsun. Büyük denilen adamların çoğunun hikâyesi aslında büyük değildir ve çoğunun hikâyesi abartılmış, büyük gösterilmeye çalışılmış hikâyelerdir. Hikâyesi ile beraber arkada bıraktıkları da büyük olanlar ise çok daha azdır. Bu kategoriye giren ve beni en çok heyecanlandıranların başında “Devam edin; sanatı yalnız uygulamayın onun kalbine nüfûz edin; bunu hak ediyor, çünkü sadece sanat ve ilim insanı ilâhî olana yüceltebilir.” diyen ünlü bestekâr Beethoven gelir. Sağır olmasına rağmen geride bıraktığı eserler muhteşemdir. Sese dayalı bir sanatta duymadan şaheserler vücuda getirmek inanılacak gibi değil.

İşte bizde de hayat hikâyesi ve eserleri gerçekten müthiş diyebileceğimiz çap ve muhtevada olan bir isimdir Peyami Safa. Romanları kadar hayatı da öğretici ve daha önemlisi ibret ve şevk verici bir eser gibidir. 3 Kasım 1959 tarihli Tercüman gazetesindeki yazısında “Ben iki yaşında babasız kaldım. Bütün çocukluğum ve gençliğim korkunç bir hastalığa ve fakirliğe karşı mücâdele içinde geçti. Kimsesiz, sıhhatsiz, parasız ve tahsilsiz kaldım. Orta sekizden yukarı okul görmedim. Hastalık, cehâlet ve sefâlet ejderleriyle boğuştum.” diyerek roman olabilecek keyfiyetteki hayatını özetlemektedir. Hayatı imkânsızlık, çaresizlik ve muvaffakiyet kelimeleri ile hülâsa edilebilecek bir dehânın insana menfî gibi gelen durumları başarıya nasıl çevirebildiğini ise şu sözlerinden öğreniyoruz: “Başarmak için, korku da, ümit de şarttır. İnsana fakirliğin ve hastalığın öğrettiklerini hiçbir okul ve kitap veremez.”

esmani
27.06.2008, 18:29
güzel insan olabilmek ne güzel...

Bîçâre
17.07.2008, 00:47
Muharrir-i Mâderzat Peyami Safa
Umûmiyetle ünlü ve başarılı babaların evlatları babalarını aşamamışlardır. Bunun istisnalarından birisi şüphesiz ki, Peyami Safa’dır. Servet-i Fünun şairlerinden İsmail Safa’nın, Şair-i Mâderzatın oğlu Osman Peyami Safa bugün edebiyatımızda babasından daha büyük bir yere sahiptir. Nitekim Yahya Kemâl de “İsmail Safa’nın en güzel eseri Peyami Safa’dır.” sözleri ile bu hükme işaret etmiş olmaktadır.

Peyami Safa yazarlığa 13 yaş gibi küçük denebilecek bir yaşta başlamıştır. İlk yazdıkları, hikâyedir. Yazdıkları kısa bir sürede satılır. Çünkü kitapları siyah bir kâğıtla kaplayıp üzerine şöyle yazar: “Sakın Bu Kitabı Okumayın!” Peyami Safa ile Türk edebiyatı sosyalist, pozitivist, rasyonalist, milliyetçi, liberal, korporatist, muhafazakâr, antikomünist; gazeteci, romancı, hikâyeci, polemikçi, resim ve müzik eleştirmeni kimliklerinin hepsini birden üstünde taşıyan; parapsikoloji, mistisizm, ispitirizma, tıp, psikoloji, felsefe gibi pek çok sahada uzmanlaşmış ya da malumat sahibi olan çok yönlü bir yazar kazanmıştır. Felsefeci Prof. Dr. Mustafa Şekip Tunç’u pes ettirecek kadar felsefeye, ünlü Psikiyatrist Prof. Dr. Ayhan Songar’ı hayrete düşürecek kadar psikoloji bilgisine ve Nazım Hikmet’le söz dalaşına girecek kadar da şiire hâkimdir.

Peyami Safa’nın en önemli hususiyetlerinden birisi de kalemiyle geçiniyor olmasıdır. Diğer yazar ve şairlerin düzenli ve maaşlı başka işleri varken, o kalemi ile geçinen belki de tek yazardı. Bu sebeple beş yüz civarında ve değişik türde esere imza atmıştır. Beş yüz rakamı muazzam bir rakamdır. Ancak, Peyami Safa yaşamak için yazmak mecburiyetindeydi. Öyle ki, yazarak geçimini sağlamak mecburiyetinde oluşundan halkımızın ilk “Güzin Abla”sı da Peyami Safa olmuştur. Haftalık “Yeni Hayat” dergisinde “Aramızda” isimli köşesinde, “Adem Baba” müstear ismiyle, ilk “dert” köşesini hazırlayarak kendisine gelen mektupları cevaplamıştır.

1940 yılında Cahit Sıtkı Tarancı’ya söylediği şu sözler yaşamak için yazmak mecburiyetinde olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır: “On dokuz senelik yazı hayatımda, bu cemiyet bana bir hafta istirahat hakkı vermemiştir.”

Piyasaya para için yazdıklarına başka pek çok müstearın yanında en fazla benim müsveddem dediği “Server Bedii” imzasını atmıştır. Kendisine, “ServerBedii’yi tanır mısınız?” diye sorduklarında, “Ooo! Tanımam mı onun evinde oturuyorum!” demiştir. Bu kadar çok yazmasına ve yazdığı gazetelerin tirajları onunla beraber artmasına rağmen o asla fakirlikten kurtulamamış, hatta eşi Nebahat Hanımı Avrupa’ya tedaviye götürürken eserlerinin telif haklarını yok pahasına Garbis Fikri’ye satmak zorunda kalmıştır. Hâsılı Peyami Safa yazdıklarının sayısı kadar çeşitliliği ile de insanı hayrete düşürmekte ve “Muharrir-i Maderzat” unvânını hak etmektedir.

Serdar55
18.07.2008, 01:26
Bir sorum olcaktı.Mustafa Armağan eserinde Peyami Safa'nın 2.Abdulhamid'e kızgınlıgının babasından ötürü oldugunu söylüyor.2.Abdulhamid ve İsmail Safa'nın yaşadıkları malum ortada.Baktıgımda 2.Abdulhamid'in haklı oldugunu görüyorum.Peki Peyami Safa'nın 2.Abdulhamid 'e kızgınlıgı hakkında bir bildiginiz var mı? (Eserlerinde bahsetdigi).Şimdiden Allah razı olsun.

Bîçâre
18.07.2008, 02:03
Romanlarından sadece "Şimşek" ve "Mahşer" adlı eserleri okumadım, Şimşek'e başlamak üzereyim. Şimdiye kadar hiç bir romanında böyle bir söz ya da imâ işitmedim. Roman içinde böyle bir şey olması zor bir ihtimal olurdu zaten, fikrî eserlerinde genel kanım içtimaî meseleleri felsefi ve dini boyuttan işlemiş olmasıdır. "Nasyonalizm - Sosyalizm - Mistisizm" okuduğum bir eseri ve bunda da böyle bir konu işlememiş Üstad. Nazım Hikmet ile atışmaları, garp-şark hususuna getirdiği kıyas, dine ve inkilâplara bakış açısı, dil konusuna getirdiği yorumlar eserleriyle, makaleleriyle ortadadır.

Peyami Safa babası şair İsmail Safa'yı bildiğiniz üzere 2 yaşında kaybetmiştir. Duyduğu bu sevgi ve acı yüzünden Abdulhamid Han'a karşı gayriihtiyari tutumlar sergilemiş olabilir, fakat bu koca bir denizde ufak bir adadan öteye gidemez, gitmemelidir. Zira eserleriyle var olan bir yazar bunu kendine dert etmiş olsaydı çokça karşılaştığımız bir tutum olurdu. 3 yıldır müptelası olduğum bir muharrire ait bu konuyu sadece detay olarak bilmem boyutu hakkında bilgi verebilir sizlere...

Abdulhamid Han büyük haksızlıklar yapılmıştır, insafsız üzerine yapıştırılmaya çalışılan "kızıl sultan" mahlası kabul etmediğimiz, edemeyeceğimiz bir durumdur.

Peyami Safa'nın bu özel durumunu şöyle düşününüz:

7-8 yaşlarına geliyorsunuz, babanızın iki yaşında öldüğünü az-çok öğreniyor, anlıyor ve sormaya başlıyorsunuz. Sonra bunun babasının sürgüne gönderildiği için olduğuna inanıyorsunuz, tırnak içine alalım "çocuksunuz"... Padişah kim olursa olsun bu çocuk yürek, baba hasreti çeken bu çocuk yürek farklı düşüncelere kapılır, çevresinde bulunan cühela kimseler buna ön ayak olabilir. Kendini bildikten sonra bu konuyu gündemine getirmemesi belki düşüncelerinin değiştiğine işaret, zira dini konularda aldığı yolu eserleriyle biliyoruz. Babasını sürgünde, oğlunu askerde kaybeden bir evlat, bir babadır Peyami Safa, onun yerine kendimizi koyalım ve o sefillikte neler yaptığını, neler yapabileceğimizi kıyaslayalım.

İnşâallah süâlinize bir nebze cevap verebilmişimdir.

Serdar55
19.07.2008, 12:20
Allah razı olsun.Sonradan pişmanlık beklerdim.Belki o çocuk yaşlarda haklı görülebilir ama ilerki yaşlarda affettigne dair bir eser beklerdim.(Neyzen Tevfik gibi).Belkide affetti ama, bir eser bırakmamış olabilir affettigi hakkında.

Bîçâre
19.07.2008, 12:44
Necip Fazıl'ı hepimiz sever, dinler ve tespitlerine güveniriz. Peyami Safa hakkında asıllı, asılsız pek çok yazı kaleme alınmıştır, Türk edebiyat tarihinde örneği olmayan bir kavga yine Peyami Safa ile Nazım Hikmet arasında yaşanmıştır, Nazım severler Safa'yı olabildiğince hafif gösterme çabası güderler, böylelikle Nazım'ın payını büyütmeye... Gelin Safa'nın Abdulhamit Han hakkında düşündüklerini Necip Fazıl'dan dinleyelim:

“Bizzat Peyami Safa’dan dinlediğime göre (Boer)lere İngilizler tarafından yapılan şiddetli zulümler üzerine bütün Avrupa İngilizler aleyhine ayaklanırken, babası şair İsmail Safa, birkaç edebiyatçı arkadaşıyla İngiliz Elçiliğine gitmiş ve aynı muamelenin Türkiye’ye yapılmasını sefirden istemişler... Bundan sonra Peyami Safa’ın değil, benim fikrim olarak söyliyeyim ki, vatana hiyanet çapında ve idamlık bir suç olan bu harekete karşı Abdülhamid, İsmail Safa’yı oğlu Peyami iki yaşındayken Sivas’a sürmüş ve ayda bilmem kaç altın maaş bağlayarak orada oturtmuş...İsmail Safa da, Sivas’ta veremden ölmüş...

- Vay. hain Abdülhamid benim babamı öldürdü!

Peyami’nin kanaati buydu ve benden bir gün su cevabı almıştı:

- Abdülhamid senin babanı öldürmedi, kesesinden besledi. Ben onun yerinde olsaydım, babanı astırırdım!.

Yine Peyami Safa’dan dinlediğime göre, Abdülhamid bu sürgün hakkında hesap soran İngiliz sefirine şöyle diyor:

- Siz burada yabancı bir devletin temsilcisi misiniz, yoksa beni murakabe etmeye memur bir fevkalade komiser mi? Huzurdan çıkınız ve bir daha böyle mevzular üzerinde benden görüşme istemeyiniz! Aynı hareket, İngiltere’de yapılsa acaba yapana nasıl bir ceza verirdiniz diye sormaya lüzum görmüyorum!

Peyami’ye bu naklinden sonra şöyle demiştim:

- Ne yazık ki, ben bunu bilmediğim halde Abdülhamid’i haklı görüyorum da sen, bile bile, onu takdir etmek için elinde en büyük vesika varken aleyhinde bulunduruyorsun!..

Peyami Safa, Abdülhamid aleyhtarları arasında en hafifi, en zararsızıdır; ve bu aleyhtarlıkta ruh haleti herkes de daima birbirinin aynıdır. Tek fikir ve hakikat kaygısı olmayan nefs ve şahıs kini...”

Bir insan ne kadar büyük işler başarsa da baba özlemi yanlış şeyler söyletebilir. Necip Fazıl'ın söylediği üzere Safa Abdulhamit Han'a saldıranlar içinde en hafif ve en zararsızıdır. O saldırmamıştır, sadece babasına yaptığından dolayı affetmemiştir. Belki babasına karşı evlatlığını böyle kanıtlamıştır.

Peyami Safa tarihçi olsaydı şayet bu konu çokça zikredilebilirdi, biz de bunu mübah görürdük. Lakin bir edebiyatçı için bu kişisel tutum Safa'yı yargılama hakkı vermez.

Serdar55
19.07.2008, 15:32
-Lakin bir edebiyatçı için bu kişisel tutum Safa'yı yargılama hakkı vermez.-demişsiniz.Edebiyatçı (Peyami Safa gibi üstelik) birisi bir tarihçiden yeri geldiginde daha etkil olmaz mı?Edebiyatçı'nın eserleri de tarihe ayna tutar.Lakin eserlerinde bahsetmediği için üstünde durmaya o kadar gerek yok sanırım.Allah razı olsun paylaşım için.

Mustafa Sungur
18.08.2008, 22:40
"Bir milleti yok etmek isterseniz askeri istilaya lüzum yoktur. Ona tarihini unutturmak, dilini bozmak, dininden soğutmak ve dolayısıyla manevi değerleriyle ahlakını soysuzlaştırmak, kafidir."

Bîçâre
25.08.2008, 12:00
Mektep Roman Ya Da Eğlendirirken Düşündürmek
Peyami Safa’nın romanları asla eğlencelik değildir. Okurken ne güzel vakit geçiriyorum diyenler bir müddet sonra beyin dişlilerinin sesi ile irkilebilirler. Romanlarının her satırında gizli bir iddia ve romanın bütününe sinmiş bir dava vardır. O günün şartlarındaki bilgileri taşıyan cümleleri ise günümüzde aksi ispatlanmadı ise bir uzmandan dinlemiş gibi rahatlıkla kullanabilirsiniz. Daha da önemlisi bir süre sonra psikolog edasında ahkâm kesmeye başlayabilirsiniz. Romanları tam bir fikir kumkumasıdır ve satır aralarında ciddiye alınması gereken hükümlere ve karşılıklı entelektüel tartışmalara sıkça rastlayabilirsiniz. Romanın eğitmek gibi genel bir maksadı olmasa da onun romanları bu misyonu üstlenmiş gibidir. Romanlarındaki kahramanlar bir zümrenin ya da bir fikrin müdafi olarak karşımıza çıkar. Her romanda düşünen, filozofik bir kafa mutlaka vardır.

Dehâsını hayatına verdiğini söyleyen ve dehâdan toplum kurallarının dışına çıkarak marjinal bir hayat yaşamayı anlayan Oscar Wilde’ın ya da “Beni görmezden gelirseniz memnun olurum!” diyecek kadar insanlardan uzak ve korkak Kafka’nın aforizmaları yanında Peyami Safa’nın “Bir Akşamdı” romanında geçen aforizma keyfiyetindeki seçilmiş şu cümlelerin mukayesesini okuyuculara bırakıyorum:

“Yalnız kalmamak için evlenirler ve evlendikten sonra bekârlıktan daha yalnız kalırlar. Çünkü evlenmek insanın kendi kendisi ile ikileşmesini men eder.” “Gözlerimizin dalması demek, uyanık iken rüya içinde bulunmamız demektir. Fakat bu rüyanın ne olduğunu hiç bilmeyiz.” “Uyanık için herkesin uyuması ne ızdırap. Herkesin ölü olduğu bir yerde yaşamaya benziyor.” “Her kadın münâsebetinde ve bütün ihtiraslarda, yolların nereye çıkacağını bilmek. İşte yaşamanın hüneri. Bütün yollar Roma’ya çıkar. Bütün yollar bir noktaya çıkar. O nokta nedir? Sükûtu hayâl…” “Bazı insanlarda aşklar bir küçücük temayülken en ufak bir mani ile karşılaştığında tutkulu bir aşka dönüşür.”

“Malik olmak âdetinin yanından ayrılmayan bir ızdırap da vardır. Mahrum olmak korkusu. Saadetin peşi sıra giden bu ızdıraptır ki, genellikle, duyduğumuz tatların tadını kaçırır ve saadetle felaket, hazla keder arasındaki var olduğu sanılan hududu siler.”

“Her ölü büyük bir şahsiyettir. Her ölü üstünde artık biz insanların hiçbir tesirimiz kalmamıştır, onlarsa bizim üstümüzde, biz ölünceye kadar tesirli olabileceklerdir.”

“Sevgililikte bazen yalnız kalarak insan, kendini başkasında kaybolmaktan kurtarır.”

“Asrımızın en büyük özelliklerinden biri alışkanlıklara olan düşmanlıktır. Eskiler itiyat da zevk bulurlardı. İtiyada savaş açan ilk asır budur ve bu saldırı rönesanstakini de geçer”. “Mazi gelecekten daha meçhuldür.” “Saadetten mahrum olma korkusu saadetin felaketidir.” “Zekâmız kelimeleri sevdiği kadar, kalbimiz bundan nefret eder. Susarsınız, susarım anlaşırız. Hiçbir duyguya isim verilemez. Kendilerine birer ad taktığımız duygular, şuurumuzda kabuk bağlamış, aklileşmiş ve kalple ilişkisini yitirmiş kalp unsurlarıdır.” “İtimat şüphe kadar zorbadır. Rûhta hâkim olduğu zaman rakibine nefes aldırmaz.” “Mesut olup olmadığını düşünmemek saadettir. Evlilik beyazdır, üzerine her rengi sürebilirsiniz.”

Cahit Sıtkı Tarancı’nın, Peyami Safa’nın romancılığı hususunda söylediği şu cümleler de yukarıdaki tezi destekler mahiyettedir: “San’atla hayatın bu içli dışlılığını, birbiriyle bu daimî alışverişini Peyami Safa kadar anlayan ve her yeni eserini bu anlayışın mukni bir vesikası olarak önümüze süren bir başka Türk romancısı tanımıyorum.”

Nurettin Topçu ise “Güneşi karartmak isteyen kaba saba bulutları en hafif temasıyla sıyırabilen tenkit kudreti, neşir hayatımızı iptidâîlikten koruyucu bir kuvvetti. Saf dogmatiklerin karşısında üstad bir sofist, anarşizmin karşısına dikilmiş bir Volter’di. Safderunlar arasında istihfaf gören komünizm tehlikesinin bir zehirli kılıç gibi her an başlar üstünde durduğunu idrâk eden keskin görüşlü milliyetçi nesli mukaddesatının kapısında uyanık tutan ikaz sadası oldu.” sözleriyle Peyami Safa’nın yazarlığındaki çok yönlülüğü ve kaleminin kudretini vurgulamaktadır.

Necip Fazıl ise kadim dostu Peyami Safa’nın arkasından şunları yazmıştır: “Kafası vardı, kültürü vardı, cümlesi vardı, üslûbu vardı, meselesi vardı, iç dünyası vardı, hafakanları vardı, çilesi vardı, metafizik arayıcılığı vardı, imânı vardı, şüpheleri vardı, nefs murâkabesi vardı, estetiği vardı, diyalektiği vardı, cesareti vardı, hâsılı bir fikir ve sanat adamına gerekli vasıflardan payı vardı. Onun yokluğunun, ölüm tarihi olan bu gün, bu vasıfların yokluğunda seyrediyoruz.”

Peyami Safa bu kadar çok yazmak zorunda kalmasaydı ya da onun da “Babasının Bavulu” olsaydı, kim bilir, belki de daha büyük eserlere imza atacaktı. Kendisi durmadan değişik konularda yazmak mecburiyetinde oluşundan dolayı romana ve romanlarına yeterince zaman ayıramadığından her zaman şikâyet etmiştir. Ancak, biraz hüzünlü de olsa sevindirici olan, bugün Peyami Safa’nın “9. Hariciye Koğuşu” ve “Fatih Harbiye” romanları 250 biner adet basılmakta ve en çok satanlar listesinde yer almaktadır.

Ünlü bir marksiste; “Peyami’yi ikna edebilseydik, Türkiye’yi komünist yapardık.” dedirtecek kadar kudretli bir kalem ve sıra dışı bir şahsiyetle aynı dili konuşmanın verdiği gururun yanında yaşadıkları sıkıntı ve çileler de bir o kadar utandırıyor insanı. Peyami Safa hayatı boyunca acıların adamı olmuştur. Bir baba için katlanılması çok zor olan evlat acısını da yaşamıştır. Tek evladı olan Merve Safa askerliğini yaparken Erzincan’da Hepatit hastalığından vefat etmiştir. [27 Şubat 1961]

…Ve 15 Haziran 1961 tarihinde de “İnna lillâhi ve innâ ileyhi râciûn” hükmü Peyami Safa’yı acılarından, kavgalarından ve bizlerden almak üzere tecelli etmiştir. Ölüm anını Gökhan Evliyaoğlu şu şekilde anlatıyor: “Her zamanki gibi düşünüyordu. Ölen rengiydi sadece. Ömrü boyunca bıkkınlıkla sebatın mücadele ettiği o yüz, bütün çizgilerini huzur gölgelerine terk etmişti. Düşünen bir baş. Vücudu zaten yok gibiydi yalnız ızdıraplarının ağırlığını taşıyordu.”