PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Vasîl'a


karanfilli
24.05.2008, 00:02
VASÎL’A

Yalnızlık makamında hiç yazılmamış güftelerin üstüne rüzgâr söylüyor, limanları yakılmış şehrim. Evlerin pencerelerini söküyor, tavan aralarındaki simsiyah asumanlar. Mim koydum gözyaşına. Martılar göçmen değildir. Ben de… Şehrim, sen de bir ahu göz için faili oldun mu bunca maî cinayetin? Sokaklarını boyuyorum hüzne leylaklar açmadan. Bir yangın rengi… Bir karanfil kırmızısı… Ve mor leylaklar… Leylaklar neden böyle ölüm kokuludur? Neden elleri kokuludur? Tekmelediği taşlardan ayaklarını öptüğüm ahu bakışlarıyla hangi sokağında erguvanları ağlatır? Nisanlar kaçar gider elimden. Baharlar… Sabahlar kaçar gider. Bir erguvanî gökyüzü ile rengini kaybetmiş bir kelebek kalır bana, gidenlerden miras. Kayıpların tanımı hangi kitapta yazılı? Yaktım kalem ile kirletilmiş ne varsa…
Susma Vasîl’a!
Direniyor gece kapımda. Ellerime bitimsiz işkencelerin soğuk ve solgun neşterleri sürünüyor. Ölüm ellerime sürülüyor.
Susuyor mu umut? Ne ki bana vaat ettiğini sana da-Vasîl’a- erguvan bakışlıya da vaat etmişti. Ne oldu şimdi, susuyor mu? Penceresiz evlerin kapılarından girerken ben sessiz kahkahalarını giyiyorum umudun; sırtımda “Kalbim, kalbin, kalbi…” Yüküm benden büyük. Adımdan büyük kelimeleri sırtlanmışım. Harîr kanatlarıma bakmadan ve inildeyen asumanları duymadan girmişim anahtarı hep elimde sandığım kapılardan. Ne çok sanrı! Aklımın köşesinde bir ırmak… Ölüm ellerimden akıp giderken zaman temizlemiyor düşünceleri. Aynı sularda defalarca yıkanıyor düşünceler. Düşünceler kirli… Aklımın köşesinde bir umut sana da dair Vasîl’a…
Bekleme n’olur geceleyen kelimeleri!
Susma!
Susma Vasîl’a!
Kimleri sakladın Vasîl’a?
Susma!
Vakti geçti vuslatların… Ömrün bir çiçeklik rahiyasında umudun ateşi, sarmaşıkları kül eylemişken geçti baharların taze kokuları üstümüzden… Çarpardı kapılar yüzümüze yakamızda bir kızıl karanfil; tutunmazdı geceler düşlerimizde amma geçti o deli seher ömrümüzden. Aydınlanırdı sinemizde bir leyl-i sim tövbekâr ve korkak zihinlere inat.
Çehresinde rüzgârların seviştiği bir sanemdi elem gönlümüzün mabedinde. Kim kalksa geceye, secde ederdi önce filizlenmiş hüznüne…
Şimdi leylaklara aman vermiyor kuzgunların istilaları. Baharlar şehrimi sevmiyor mu? Yoksa ne? Bu kent ölüme gebe? Haziran kıymığını parmağımdan çıkaramayacağım sanıyorken bile lütufların ezici gölgeleriyle cebelleşiyorum. Ebru çiziyor gölgemdeki kesikten sızanlar… Bir de şu öldüresi öd kokusu olmasaydı; kızıl geceler çizmeyecektim boğazın sularına. Kayıp mürekkep damlamışken bembeyaz eteklerine serapların… Sevda düşünü sakladım. Ebru ortasında bir kızıl karanfil açıverdi; adı Vasîla’mı geçiverdi.
Sahi, Vasîl’a sevmez misin sen hiç geceyi?

II.

Hazirana ayarlı tüm saatlerim, acıyı geriye sarıyor. Ölüm kadar zaman kiraz ağaçlarında çürüyor. Sen gülünce, şeftali yanaklı köy kızları dökülür eteğimden. Düşüşüyle o koyu gecelerin bilgesi olursun tüm vuslatların. Ne zaman gülüşüne güvey dikti güzelim baharların arı sözleri?
Gül Vasîl’a!
Eteğine işlediğim gülzârları ağlatır bir ninni kesiyor nefesimi şimdi. Nasıl da heyulaların içinde mahpus gözlerin; gülsene! Gülsene diyorum; sesim duvarların kanayan suretlerini hırpalıyor; içime doluyor yeniden. Buruk bir kelam dilimi delik deşik eden…
Leyl-i Zemân, Vasîl’a! (...) Küsme bana öyle!

Ne demişti kadim zamandan kalma bir aksakallı “Sükûtu bilmek gerektir, adın yazılsın şehitler sahifesine…” Düşünmeden konuşan bu mecnuna nerden akıl bağışlayacak güleç yağmurların?

Susma Vasîl’a!

Kemiklerimde yontulamayan acıların sivri uçları… Asla yeşil değil ümitlerin, öyle mi? Bırak insafı kurumuş söylenceleri! Vasîl’a, kedere çaldırdım cepkenlerimdeki ucu açılmamış sözlerimi. Senden gayri bir söz kalmadı dilimde. Ufalanıyor kemiklerim, acın bu kadar mı keskin Vasîl’a?

Kimsin sen Vasîl’a? Kimliksiz bıraktın gecenin ellerimden çektiği zamansız fiilleri!

III.

Ölüyor musun Vasîl’a? Ben de…
Kuytusunda birikiyor gece saçlarımın. Gece tenin kadar beyaz mı ki saçlarımı ağartsın. Zifirime ekliyorum geceleri, uzuyor karanlık sevişmelerim! Cesur değilim, deli de… Nerede başlıyordu suskularım? Onları bile kaybettim. Nerde ellerinden kesilmiş siyah-beyaz filmler? Yoksa sonunu biliyor muydum? Bütün bu sahnedeki acıları bile bile mi sıyırdım giyindim üstüme?
Sonumu biliyor muydum?
Sus Vasîl’a!
N’olur sus!
Korkuyorum sözlerinden, sakla onları. Garabet değil üstümdeki, kaçamadığım bir sev’i gölgesi… Sus ki, sözlerinin keskin nurundan kaçmadan gölgelerim toplansın yalnızlığın eteklerinde. Kimi var, kimi yok oluyor. Ne yalnız varlıkta- yoklukta; bî-haber iken bildirildiğim “Tan içre ölüm”den…
Sus Vasîl’a; ölümüme sus!
Ufalanıyor mu ellerim, kör gece sızısıyla-mahrem sözlerinin kadehinde- ?
Bizi anlamayacaklar Vasîl’a! Belki okuyacaklar… Belki ağlayacaklar hikâyemize ama bizi hiç anlamayacaklar. Yarına gönderilmiş pulsuz mektuplar gibiyiz, hiçbir adres bizim değil. Sus, söyleme!
Sessizliğinde yıkadığım heyulalarım açtı açacak! Gece güneşi sevmez değil mi? Yürü ardın sıra, hüznüm takipte…
Vasîl’a, gecemin ortasındaki adsız sitare!
Düş, gecelerime… Gece güneşi sevmese de silik nuruna kaç maşuk bilek kesecek! Göreceğiz birlikte.


Nisan 2008 /Nergihan YEŞİLYURT

efsun hayal
25.05.2008, 13:48
Çelimsiz ve kesik kelimelerim.
Uzaktan karanfilleri seyrederim.
Karınca misali halim...
Güzel gönlünden şefkat dileyerek
çelimsiz sözlerimle...


Nisanlar kaçar gider elimden. Baharlar… Sabahlar kaçar gider. Bir erguvanî gökyüzü ile rengini kaybetmiş bir kelebek kalır bana, gidenlerden miras…

Rakımı yüksek sevdalardan düşmüş gecelerim ve karanfil kokan ellerim taşlara tutunur. Kanlı taşlar, Sarıkız'ı çağırır çok uzaktan. Kanlı taşları Sevda Yurdu'ma yol ederim. Lugatı henüz olmayan keliemlerimle, çığlıkları ehlileştiren bir sabır heybemde, tükenir kuvvetim; Sana gelmekte ölümle sözleşirim.


lütufların ezici gölgeleriyle cebelleşiyorum...

Bir çınarın altında tesbih çeker hayallerim. Seher vaktini kollayan sızılarımla, gülzârın garip çiçeğiyim. Karanfil ismim. Keskin çağrılarım, duman olur meyhoş hüzünler tahtında. Ben lütufların gölgesnde ezildikçe küçülen bir gün, büyüyen bir geceyim!...


Ne zaman gülüşüne güvey dikti güzelim baharların arı sözleri?
Gül Vasîl’a!

Vasîl’a, çok oldu filleri gelin edeli dünyaya. Gülüşlerin hicranını ağırlar Vasîl’a yıllardır. Mütevazi ev sahibesi, memnun etmiştir, kıyametler, gölgeleri...
Mütevekkil Vasîl’a, mahşere saklar ıstırapla düşlerini.


Kimsin sen Vasîl’a? Kimliksiz bıraktın gecenin ellerimden çektiği zamansız fiilleri!

Kimsin sen Vasîl’a?
Kaç soru bekler vuslatların koynunda?
Vuslatlara edeple eğ başını Vasîl’a
Yaşayarak toprakla...

kardem
25.05.2008, 14:04
şu sen
içinde darağaçları büyüten
dayayıp camlara başını
şimdi ağlarsın
bilmez miyim
üstünde ay dolanır gecenin
az sonra sıyrılır çıkar kınından
o vurdumduymaz kent
ve içinde
seni terk eden çocuk
ardarda yangınlar başlar
içinin fırdönen aynalarında
her kareden fırlar bakışları
yumsan gözlerini o
açsan o
siz ki
yaylım ateşinden çıkmış
ne sevdalar yaşadınız
hiç de melez bir aydınlık değildi
bölüştüğünüz
bilinmezlere açılan o anafor
şimdi neden zorluyor sınırlarını
düşgücünün
şu sen
beti benzi kül
uçursan mı pencerelerden
hep ona sakladığın kendini
yoksa
sarsak bir hançerin ucunda
gidip gidip gelsen mi
kendi çıkmaz sokaklarında...

ne güzel kelamlar dökülmüş kalemlerinizden nergihan,efsum.....
yüreğinize kaleminize sağlık.....:flowers:

karanfilli
25.05.2008, 19:16
Dostlar eyvAllah...Ve's-selam...

"Vasîl'a yürüyor musun yine o papatyalı patikada? Acımın üstüne basa basa -o şerbeti henüz dimağımızda- iniyor musun Şehrimin Boğaz'ı öptüğü kıyıya?

Neyse Vasîl'a, neyse... Yine susuyorum,gönül mil çekili... "


Efsuncuk uslu dur bakayım, boyun büker sonra karanfiller! :)

AdigeBatur
25.05.2008, 19:58
Zeyl: Yazarının beyanına göre "Vasîl'a" vasıl kelimesinden geliyor. Anlamı, "Birbirinden asla ayrılmayan kimse" ve ardına da "ey" anlamındaki -a takısı eklenmiş... Yani tamamen el yapımı bir imge :)

karanfilli
25.05.2008, 21:36
EyvAllah hocam :) Bu açıklamayı ben de düşünüyordum,benden önce davranmışsınız.

Selamla....

efsun hayal
25.05.2008, 22:28
Hıımm, Hocam bu açıklama çok güzel olmuş, bilmeyen bizlere iyi oldu:)

Nergihan Hanım sizin kelimeler yaşıyorlar zaten, hareket etmeleri çok normal, ben uslu dursam da durmasam da:)
Ama boyun bükmesinler diye gerekeni yaparız :)

Devamını bekliyoruz. Haydi kaleme kuvvet inşallah

vesselam

karanfilli
29.05.2008, 14:54
IV.

Işığı kalbimin tümseklerindeki çocukları yıkarken… Bilmem kaç asırdır mecnunudur tüllere bürünmüş arzın kara gecelerin serseri ve mücrim perisi. Kaç bahara satılmış sarı-beyaz eteklikleriyle duru bir deliliktir nefsime.

Hükmü verilmiş garamın ateşine kurbanlar, adaklar neden?

Verandada ayak sesleri yıldız avcısının, yüreğime yürüyor. Seriyor kan seline yağmurları. Kan tükürüyor asumanlar kederimden…

Be hey ışığın efsunlu kızı, hangi kuyuya düşürdün muskanı? Gözlerini tutmuş sema… Efsunun titrek beyaz ışıkta gecelemiş… Hangi eller bu saçlarındaki rüzgârları sevdalı kılan?

Vasîla’m alma koynuna ay ışığında gusletmiş geceleri!

Ağlatma sana susayan seherleri! Kan değil çekilen damarlarımdan… Seherlerin ellerimden alıkoyduğu sen:

/Vasîl’a…/

Kurşuna diz, vaadlerimi Vasîl’a...

Sana yolların ipini çekip getireceğim... Ayağın altına serilmiş Şehrim adına yemin olsun. Zifiri bir zaferden çıkan bu gecelerin kör menteşelerini söküp getireceğim. Hiçbir kapı böyle bir zindana kapanmaz. Benim son-um senle mi yazılı? Gecelerin de elleri varmış, yakamda kanayan eller nicedir muamma değil miydi? Meğer gecelerin de elleri varmış. Tüm kanlı senetleri sana ensemden akıtıp imzalatmış.

Söyle Vasîl’a, neden ölümüme susmak varken kendini - bir hüzün çiçeği- çizdin o bedelin altına.

Neden yaktın kandillerimi?

Vasîl’a sen yanmayı benden çok mu sevdin?


Mayıs 2008/ Nergihan YEŞİLYURT

ümare
30.05.2008, 18:18
yazacak çok şey var sanki
hepsi boğazıma dizildi
yine buram buram hüzün kokmuş burası

yüreğinize sağlık

karanfilli
30.05.2008, 19:54
EyvAllah sevgili Ümare... Gönül-hanemizdeki demini almış hüzünlerden bir demet ile... Ve's-selam...

Bîçâre
01.06.2008, 14:01
Tesirli bir kelâm, Mevla kaleminizi güzele çalan, kötüden sakınan mürekkep ile doyursun, muvaffakiyetler dilerim.

karanfilli
01.06.2008, 14:27
EyvAllah Efendim... Ve's-selam!

karanfilli
01.06.2008, 22:27
V.

Herkes gitti Vasîl'a!

Kaç kişiydik ki zaten? Bir güz yaprağı, bir çiy tanesi, bir sen ‘ömrün en erken sönmüş yıldızı’ bir de ben ‘adsız’, ‘apansız’…

Sayıyorum mirasımı. Hepsi hepsi birkaç kuru yaprak; kokusu kaçmış bir karanfil, bir gül... Bütün servetim bu, senin silik varlığına benim gücenmiş nefeslerimden kalan…

Sonra bana… Düş yangını geceler, soluksuz... Ve sol şakağımda bir ağrı; ölümsüz... Varlığım da tıpkı varım gibi incecik bir ufuk çizgisi… Gümüş-mavi gök penceresinde bir ibrişim kuşak… Kaçırıyor muyum hep ebru düşmüş uçurtmaları –boğazımda bir kükürt tadı- ? Nereye düşecek ellerimden âmâ dilim? Hangi yeisin perdesini çekiyorsun yine, güneşlenen gönlüme?

Ben sana ne yaptım Vasîl’a?

Sadece uyuyakaldım hikâyenin başında! Gelip geçti kervanlar… Soyunup teslim oldu bakirler kör karanlığa! Yürüdü kervancı başı, tutmadı gece fenerleri küçümseyen dilinde.

Ben sana ne yazdım Vasîl’a?

Aldattım mı mısraları yarım kafiyelerle? Acıttım mı dilimi ‘Sen… Sen…’ diye diye?

/Ellerin kurusun Vasîl'a! Yine mi sabahlıyorsun yatağımın ucunda!/

Üşüyor yastığım, te’linlerinden imece usulü sevdaların… Dağılmıyor bulutlar. Kem ettin dilimi, şimdi hangi gecenin sinesine dayayayım bu lûl başı? El elinde verem ettin düşlerini Vasîl’a! Kime yaktırayım fitili çalınmış zifir gecelerin masalını? Hangi göz içindi bu deşip akıttığın nefret irinleri yüreğinden? Kime satıyorsun zülfündeki emellerimi? Ah, bu duyuş…

Beni bırak Vasîl’a! Beni unut! Ne ki parmak uçlarımda seyreden bir ümitsizliğin alevine bağlamışım bu göğü yine bu gece.

Peki, sen ölümün sözlüsü değil miydin ki hayatın ateşini söndürdün koynunda?

Mayıs 2008/ Nergihan Yeşilyurt

karanfilli
13.07.2008, 03:10
VI.

Yürüyelim mi el ele Vasîl'a?

Sen çocuk umudu çilekleri çal komşu bahçeden; ben gülüşlerinde vurulayım!

Sen gözyaşı sat dilencilere, onlar kalksın günbatımına yürüsün! Can havliyle kuyruklarını kestiğimiz itler denizin sularına iblislerin gölgelerini haykırsın!

Nereye gidecek zaman bu günden sonra? Kırgınlıkları örüp, kuleden saldık mı çıkacağız sandık elimizde küflenen cenazelerden. Oysa kırgınlıklar koparıyormuş ümidin bağını. İncecik… Gittikçe incelerek… Tüllerinin ardında ellerimden sakındığım tebessümlerin asılı… Kuşlar uçtu. Güneş battı. Gece koynunda usul usul katre katre birikirken… Azalıyorum.

N’oldu bize Vasîl’a? Düşüşüne şahitken uçurtmaların martılar, keyifleniyordular biz azaldıkça mavi’den. Ki harflerimin üstünü örttüğünden beri geçmişimin sahte örtüleri asla olmadığım bir kılıfa girmek niçin? Durmak niçin? Söz niçin? Kaldıralım mı umudun gözümüzü kapayan perdelerini? Geceye açalım tutuklu bakışların prangalarını? Yürü benimle…

Yürü Vasîl’a!

Çiçekler açsın, hem de içi dışı zemheri bir yürek şehrinde. Yürü ki, kaybolayım sonsuza dek. Adımlarında var zannında kavrulduğum tüm söylenceler yerle yeksan olsun!

Hep… Hep…

Ey kızıl ölüm, viran döşekleri ateşe verme bakışlarınla! Hedefi yok, kimsesizsin ne de olsa! Firar eden sevgililer hüzün elbisesini giyip çırılçıplak kalıveriyorlar. Senin kurşunî yalnızlıkların var kızıl saçlarına gölge eyleyen. Sen ben misin ki bilesin ne söyler kuzgunlar bu sahte perdeler ardında kör suflörler ölüm replikleriyle sevişirken. Kapandı gecenin perdesi yine…

Ve

Uçurum siluetler kazındı alnımdaki yıllar patikasının tam ortasına… Geçip gitti gece yine…

Vasîl'a yürüyor musun yine o papatyalı patikada? Acımın üstüne basa basa -o şerbeti henüz dimağımızda- iniyor musun Şehrimin Boğaz'ı öptüğü kıyıya?

Neyse Vasîl'a, neyse... Yine susuyorum, gönül mil çekili...

Temmuz 2008/ Nergihan Yeşilyurt

karanfilli
28.09.2008, 15:14
VII.

Geçip gidiyorduk, hayat bize ağır geldi Vasîl'a.

Nedensiz şarkılar -gam yağmurları- zifirini çitiye yatırdığımız geceler... Bu yüzden biraz mavi, biraz siyah...
Omzu çıkmış bir 'özlemek' bu. İncinmiş çamaşır iplerim, sütün taştığı ocak. Nedeninin çamaşır suyunda beyazlatıldığı bir masumluk bu.

Sana da sonbahar kuruyor gibi geliyor mu Vasîl'a? Yağmurlar, balkona,mandallara ve eskimiş çamaşır iplerine yüz veriyor, naftalin kokulu sandıklarında saklanıyor. Zalim bu şehrin herşeyi...

Kırılıp gidecek bulutlar, çatırdayan asumanların elllerime döktüğü bu kehribar katreler, ölüm olacak.

Bıraktım, ıslanmış kuruyan sonbaharları... Sen de git Vasîl'a! Koşuyordun ya yağmurlar ardından. Bu şehirde herşey geç kalmış. Sen de git!

Nasıl da doluyor vadesi kandırılmış baharların. Sen de git!
Yoruldum, giyip çıkardığımız ölümleri bu sessiz yağmurlar altına asmaktan.


...