PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Tarikatimizin Silsilesi



mürid
29-09-2006, 20:51
Tarikatimizin Silsilesi

1.Seyyidüna ve senedüna ve Mevlana Muhammed Resulullah (Sallallhü aleyhi ve sellem)
2. Mevlana Ebu Bekir-i Siddik (radiyallahü anh)
3. Mevlana Selman-i Farisi (radiyallahü anh)
4. Mevlana Kasim bin Muhammed bin Ebu Bekir-i Siddik (radiyallahü anh)
5. Mevlana Cafer-i Sadik bin Muhammed Sadik (radiyallahü anh)
6. Mevlana Bayzid-i Bestami (kuddise sirruh)
7. Mevlana Ebu’l Hasan-I Harkani (kuddise sirruh)
8. Mevlana Ebu Ali el-Faremedi (kuddise sirruh)
9. Mevlana Yusuf-I Hemedani (kuddise sirruh)
10. Mevlana Abdülhakim-I Gücdüvani (kuddise sirruh)
11. Mevlana Arif-I Rivegiri (kuddise sirruh)
12. Mevlana Mahmud-I Inciri Fagnevi (kuddise sirruh)
13. Mevlana Ali Ramitemi (kuddise sirruh)
14. Mevlana Muhammed Baba Semmasi (kuddise sirruh)
15. Mevlana Emir Külal (kuddise sirruh)
16. Mevlana Muhammed Behauudin Sah-i Naksibend el-Buhari (kuddise sirruh)
17. Mevlana Alauddin-i Attar (kuddise sirruh)
18. Mevlana Yakub-i Cerhi (kuddise sirruh)
19. Mevlana Ubehdullah-i Ahrar Semerkandi (kuddise sirruh)
20. Mevlana Muhammed Zahid (kuddise sirruh)
21. Mevlana Dervis Muhammed (kuddise sirruh)
22. Mevlana Hace Semerkandi (kuddise sirruh)
23. Mevlana Muhammed Baki Billah (kuddise sirruh)
24. Mevlana Ahmed Faruk-i Serhendi el-Muruf bi’l-Imam-i Rabbani Muceddidi Elf-i Sani (kuddise sirruh)
25. Mevlana Muhammed Masum (kuddise sirruh)
26. Mevlana Seyfüddin-i Ebu’l Berekat Ahmed (kuddise sirruh)
27. Mevlana Muhammed Bedavuni Seyyid Nur (kuddise sirruh)
28. Mevlana Habibullah Can-i Canan el-Mazhar (kuddise sirruh)
29. Mevlana Abdullah Dehlevi (kuddise sirruh)
30. Mevlana Muhammed Halid Ziyauddin (kuddise sirruh)
31. Mevlana Abdullah Mucavir fi Beledillah (kuddise sirruh
32. Mevlana Muhammed Mustafa Ismet Garibullah (kuddise sirruh)
33. Mevlana Halil Nurullah Zagrevi (kuddise sirruh)
34. Mevlana Ali Riza Bezzaz (kuddise sirruh)
35. Mevlana Ali Haydar Ahishavi (kuddise sirruh)

Naksi tarikatinin Hazret-i Peygamber’e (Sallallhü aleyhi ve sellem) varan silsilesine “Silsiletü’z Zeheb” (Altin Silsile) denir.



Kaynak: Irsadü’l Müridin

Ahiskali
30-09-2006, 18:54
Ali Haydar efendi hazretleri benim hemserim olur...:)

deathstreet
30-09-2006, 19:03
Bakin kotu bir niyetim yok. Sadece bilmedigimden soruyorum.

bu naksibendi silsilesi. Ben baska bir silsile de okumustum. rasid ks vardi ve daha degisik bir silsileydi. Neden kaynaklaniyor bu silsile farkliligi ? ikiside naksibendi silsilesi sonucta.

Enes
30-09-2006, 19:21
nakşilerinde bir kaç kolu var bundan kaynaklanıyor olabilirmi??

bende bilmiyorum... konuya vakıf olanlar bizi aydınlatırsa sevinirim...

İmandanihsana
30-09-2006, 23:09
nakşilerinde bir kaç kolu var bundan kaynaklanıyor olabilirmi??

bende bilmiyorum... konuya vakıf olanlar bizi aydınlatırsa sevinirim...
ELIMIZDEN GELDINCE 2 KELAM EDEYIM.KARDESLERIM DIKKAT EDERSENIZ YOLLAR MEVLANA HALID BAGDADI HZ SONRA AYRILIR GENELLIKLE MENZIL MAHMUT EFENDI CEMAATI ERENKOY CEMAATI ISKENDERPASA CEMAATI SILSILELERI HEP MEVLANA HALID HZ KADAR AYNIDIR ONDAN SONRA AYRILIR.NEDEN.CUNKI MEVLANA HALID BAGDADI HZ TAM 7000 HALIFESI VARMIS VE ULKENIN HER YANINA YAYILMIS KOLLARA AYRILMIS BUNDAN DOLAYI..

BUDA BIZIM ALTIN SILSILEMIZ :)
PEYGAMBER EFENDIMIZ Muhammed (SAV)


Hz. Ebû Bekir Sıddîk (r.a.)


Selman Fârisî (r.a.)


Kasım Bin Muhammed (r.a.)


Ca'fer-i Sâdık (r.a.)


Bayezid Bistâmî (r.a.)


Ebu'l-Hasan Harakânî (k.s.)


Ebû Ali Farmedî (k.s.)


Yûsuf Hemedânî (k.s.)


Abdulhâlık Gucdüvânî (k.s.)


Ârif Rivegerî (k.s.)


Mahmûd Fağnevî (k.s.)


Ali Ramîtenî (k.s.)


Muhammed Baba Simasî (k.s.)


Emir Külâl (k.s.)


Şah Nakşbend Muhammed Bahâüddin Buhârî (k.s.)


Alauddin Attar (k.s.)


Ya'kub Çerhî (k.s.)


Ubeydullah Ahrâr (k.s.)


Muhammed Zahid (k.s.)


Derviş Muhammed Semerkandî (k.s.)


Hacegi Muhammed İmkenegî (k.s.)


Muhammed Bâkî Billâh (k.s.)


İmam-ı Rabbânî Ahmed Farukî (k.s.)


Muhammed Ma'sum es-Serhindî (k.s.)


Muhammed Seyfeddin Serhindi (k.s.)


Nur Muhammed Bedâyûnî (k.s.)


Mirza Mazhar-ı Can-ı Canan (k.s.)


Abdullah Dehlevî (k.s.)


Mevlânâ Halid Bağdâdî (k.s.)


Tâhâ el-Hakkârî (k.s.)


Tâha el-Harîrî (k.s.)


M. Es'ad Erbilî (k.s.)


Ramazanoğlu Mahmud Sami Efendi (k.s.)


TOPBAŞZÂDE Musa Efendi (Musa Topbaş)

AYNI ZAMANDA BU ALTIN SILSILELERIN KAYNAKLARIDA BUNLARDIR BUYRUN

Hz. Ebû Bekir (r.a.) ile başlayan mânevi yol, Bâyezîd-i Bistâmî'ye kadar "Bekriyye" veya "Sıddîkıyye", Bâyezîd'den Abdülhâlık Gucdüvânî'ye kadar "Tayfûriyye" veya "Bâyezîdiyye", Abdülhâlık Gucdüvânî'den Şâh-ı Nakşbend Bahâeddin Buhârî'ye kadar "Hacegâniyye", Şâh-ı Nakşibend hazretlerinden Ubeydullah Ahrâr hazretlerine kadar "Nakşbendiyye" Ubeydullah Ahrâr1 dan İmam-ı Rabbânî'ye kadar "Ahrâriyye" İmam-ı Rabbânî'den Mevlânâ Hâlid Bağdâdî'ye kadar "Müceddidiyye" Hâlid Bağdâdî'den günümüze kadar da "Hâlidiyye" adıyla anılmaktadır.

Altın silsilede yer alan sâdât-ı kiram'ın hal tercemeleri için muhtelif kaynaklardan yararlanılmıştır. Özellikle Bâyezid Bistamî'ye kadar olan tesımda yer alan sâdât-ı kiramı genel tarih ve tabakat kitaplarında bulmak mümkündür. Abdülhâlık Gucdüvânî'ye kadar olan silsilede yer alan zevât-ı kiramı da kısmen tasavvuf tabakatında bulma imkânı vardır. Abdülhâlık Gucdüvanî'den sonrakiler ise genellikle Nakşbendî silsilesini anlatan eserlerden istifâde ile kaleme alınmıştır. Bu konuda yazılmış olan eserlerin bşlı-çalan şunlardır:

1. Nefehâtü'1-üns min hazârati'1-kuds: Abdurrahman Câmî (ö. 892/1492) tarafından kaleme alınmıştır. Câmî, bizzat Nakşbendiyye tarikatına mensup bir müelliftir. Eserini, Sülemî'nin Tabakatu's-sûfiyye'sini Farsçaya çeviren Abdullah Herevî'nin eserini esas alarak kaleme atmıştır. Herevî'nin Tabakatu's-sûfiyye'sl Mehdi Tevhidi Pür tarafından neşredilmiştir. (Tahran 1917). Câmî Nefehât'ında 616 sûfînin terceme-i hâl ve menkıbesine yer vermiştir. Bu sûfîlerden 34'ü kadındır. Lâmiî Çelebi tarafından Türkçe'ye çevrilen eser, Osmanlıca olarak birkaç defa basılmıştır (İstanbul 1270, 1289). Lâmiî Çelebi terceme sırasında esere oııbeş kadar sûfînin hâl tercernesiyle menâkıbını ilâve etmiştir. Nefehât tercemesinde "Şeyhu'l-İslâm" unvanıyla anılan zât, Abdullah Ensârî Herevî'dir.

Câmî, eserinde Nakşî meşayıhına dair bilgiler verir. Özellikle şeyhleri Ubeydullah Ahrâr ile Sâ'deddin Kâşgarî için geniş bir malûmat sunmaktadır. Silsilede yer alan sâdât-ı kirâm'ı, Yûsuf Hemedânî'den başlayarak çağdaşları olan Nakşî şeyhlerine kadar anlatmaktadır, (bk. Nefehâtü'1-üns Tere. İstanbul 1289 s. 409-470).

2. Reşehât Aynül-Hayat: Ali b. Hüseyn el-Vâiz el-Kâşif (ö. 909/1532) tarafından kaleme alınmış Farsça bir eserdir. "Safiyyüddîn" lâkabı ile ünlü olan müellif, Câmî gibi Ubeydullah Ahrar'ın bağlılarından olduğu için eserini adetâ bşta şeyhi Ahrâr hazretleri olmak üzere Nakşi meşâyıhını anlatmak üzere kaleme almıştır. Eser, Arapça ve Türkçe'ye terceme edilmiş, Osmanlıca olarak Nefehât gibi pek çok defa basılmıştır. Reşehat'ta da Nefehât' ta olduğu gibi Yûsuf Hemedânî'den bşlayarak Nakşî meşâyıhı anlatılır. Altmıştan fazla Nakşî Şeyh ve halifesine aid hâl tercemesi ve menâkıb bilgisi verilir. Reşehât müellifinin özellikle çağdşları hakkında verdiği bilgiler önemlidir.

3. Makamât-ı Mazhariyye Nakşî-Müceddidi şeyhlerinden Şah Gulâm Ali Abdullah Dehlevî (ö.1240/1824) tarafından kaleme alınmıştır. Müellif eserini şeyhi Mazhar-ı Cân-ı Canan için yazmışsa da Nakşbendî silsilesi ve şeyhinin üstadlanyla Nakşîlik yolu hakkında genel bilgiler de vermektedir. Eser Hindistan'da (1299) basılmış, İstanbul'da da bu baskıdan ofset olarak tab'edilmiştir. (1990)

4. el-Behcetü's-seniyye: Muhammed b. Abdullah el-Hânî (ö. 1279/1862) tarafından kaleme alınan bir Nakşî âdâb kitabıdır. M evlâna Halid Bağdadî halifelerinden olan Muhammed el-Hânî eserinde Nakşbendiyye Halidiyye'sinin âdabını, seyr u suluk usûllerini derli toplu olarak telif etmiştir, Eser Arapça olup pek çok defa (İstanbul, 1303,1401) basıldıktan sonra Türkçe'ye de çevrilmiştir. Müellif eserinde mânevi nesepten ve öneminden bahsettikten sonra Nakşî silsilesini de ismen vermektedir, (bk. s. 10-13)

el-Behcetü's-seniyye, biri Osmanlıca olmak üzere üç defa türkçeye terceme edilmiştir. Osmanlıca tercemesi kısmen muhtasar bir terceme olup silsileye âid bilgiler ihtiva eder. Merhum H. Sami Ramazanoğlu Efendi tarafından ÂDAB adıyla terceme ve neşrettirilen bu Osmanlıca terce-medeki silsile bilgileri, damadı Ömer Kirazoğlu tarafından ilâve edilmiştir, (s. 32-72) Abdülkadir AKÇİÇEK tarafından yapılan (istanbul 1976) yeni harflerle ilk tercemesinde de bu silsile bilgileri kısmen genişletilerek verilmiştir, (bk. s. 47-131), Ali Hüsrevoğlu tarafından yapılan ikinci terceme de de (İstanbul 1980) aynı bilgiler korunmuştur, (s. 35-117).

5. En-Nazmu'1-atîd, İrgamü'l-merid ve ed-Düreru'n-Nadîd: Bu eserlerin üçü de Düzceli M.Zâhid el-Kevserî'ye âiddir. İlki kendisinin de bağlı bulunduğu Hâlidiyye kolunun Gümüşhâneli dergâhı silsilesinin manzum bir listesidir. İkincisi bu manzumenin şerhi niteliğinde olup silsilede
geçen şahıslan anlatmaktadır. Eser, istanbul'da basılmıştır (1328). ed-Dürerü'n-Nadid ise müellifin İrgâmu'l-merîd'e yaptığı ihtisardır, o da matbûdur, (Kahire 1396/1976). İrgâmu'l-merîd, Altın Silsile adıyla türkçeye terceme ve neşredilmiştir.

6. el-Hadâiku'1-verdiyye: Abdülmecîd b. Muhammed el-Hânî'nin tamamiyle Nakşbendiyye silsilesi için yazdığımufassal eserdir (1306). Müellif el-Behcetü's-seniyye yazan Muhammed el-Hânî'nin oğlu olduğu için tasavvuf ve silsile konularına âşinâdır. Eserinde Nakşî silsilesini üç bölümde inceler. İlk iki bölüm, Hz. Ali yoluyla gelen iki Haydan silsilesidir, üçüncü bölümde ise Hz. Ebû Bekir (r.a.)'dan gelen silsile ricali anlatılmaktadır. Eser Abdülkadir Akçiçek tarafından terceme ve neşredilmiştir (İstanbul 1986).

7. Hadîkatü'l-evliyâ Hocazâde Ahmed Hilmi'nin eseridir, matbûdur (İstanbul 1318).Hadîkatü'l-evliyâ Nakşbendiyye, Kadiriyye, Sühreverdiyye, Kübreviyye, Rifaiyye, Mevleviyye, Bedeviyye, Desükıyye, Şazeliyye, Sa'diyye silsilelerini anlatan toplam yedi kitapçıktan oluşur. Bunlardan ilkiNakşbendiyye silsilenamesine dâirdir. Müellif kendisi de Nakşî olduğu için bu silsileyi diğerlerine göre biraz daha genişçe tutmuştur. Bayezid Bistamî'den itibaren Mevlânâ Halid Bağdadî ve halifelerine kadar olan silsile ricalini anlatmıştır.

8. Altın Silsile: Necip Fâzıl Kısakürek tarafından şeyhi Abdülhakim Arvâsî'ye kadar olan Nakşî silsilesini anlatan bir eserdir. Eserde toplam 33 velînin terceme-i hâl ve menkıbeleriReşehât, el-Hadâiku'1-verdiyye ve bazı şifahi bilgilere dayanılarak anlatılır.

9. el-İmamu's-Serhindî, Ebu'l-Hasan Ali en-Nedvî'nin kaleme aldığı bu eser (Kuveyt 1985) İmâm-ı Rabbâni'den itibaren Müceddidî silsile hakkında bilgiler vermektedir.

http://www.altinoluk.com/silsile/ burdan ayrıntılı bılgı bulabılırsınız ALLAH A EMANET OLUNN

mürid
01-10-2006, 10:35
smdi bu ayromayi bazi insanlar kötü diye niteleyebilirler faat öyle degil hepsinin sonu sonucta ayni yere baglaniyor Resulullah sav e baglaniyor

SaLtan
02-10-2006, 21:13
Hz. Ebû Bekir Sıddîk (r.a.)


Selman Fârisî (r.a.)


Kasım Bin Muhammed (r.a.)


Ca'fer-i Sâdık (r.a.)
ne alakası var tarikatlarla?
edit: nakşibendi tarikatının asıl şeyhi abd' de yaşayan (müritleri arasında prens charles ve brunei sultanı vardır) şeyh nazim kibrisi'dir yok oda değil hocası kıbrısta yaşayan hocasıdır..

SaLtan
02-10-2006, 21:19
Hz Ali koluda var ve Hz Ebu Bekir kolundan olduğunu söyleyenler (gerçekte tarikatları bu sahabelere bağlamak tarikat şeyh'lerinin uydurduğu şeylerdir- yoksa hiç bir tarihi kaynak sahebelerin tarikat ehli olduklarını söylemez) kabul etmezler..


Hz.Ali Kolu

Hz. Ali. .......... (ö. 40/660)
Hasan Basrî (ö.110/728-29)
Habib A'cemî ....... (ö. 150/767)
Dâvud Tâî ...... (ö. 184/800-801)
Ma'rûf el-Kerhî ..... (ö. 200/815)
Sırriyü's-Sakatî .. .. (ö. 253/367)
Cüneyd-i Bağdâdî .. (ö. 298/910)
Ebû Ali Rudbârî ... ........... .....
Ebû Ali Kâtib .... .. (ö. 321/933)
Ebû Osmân Mağribî (ö. 373/983)
Ebû Kasım Kürkânî (ö. 450/1058)
Her iki kol da Ebû Ali Ferâmedi'de birleşir (ö. 477/1084-85

Bedrin_Aslanı
02-10-2006, 21:38
Olayı bilmeyenler böyle konuşur işte...

SaLtan
02-10-2006, 21:41
olay neymiş efendim anlatırmısın. ayrıca nakşiliğin lale devrinde nasıl bir etkinliğini olduğunuda konuşabiliriz? biliyorsan.. bilmiyorsan anlatmamı istemen yeterli?

İmandanihsana
02-10-2006, 23:20
Cahilin karsısında kıtap gibi sessiz olucan demıs ya mevlana eee mubarek bılıyo işte ...

İmandanihsana
02-10-2006, 23:23
olay neymiş efendim anlatırmısın. ayrıca nakşiliğin lale devrinde nasıl bir etkinliğini olduğunuda konuşabiliriz? biliyorsan.. bilmiyorsan anlatmamı istemen yeterli?



ALLAH rızası ve kendi iyiligin için susmanı ıstıyorum....

İmandanihsana
02-10-2006, 23:26
Bir kişi tarikatlara laf etmenden once ehlı tarik mubarek zatları dusunsun.. sonra tarikatlara laf edip girdikleri vebali dusunsunler.. sonrada ahirette ne edicekler onu dusunsunler tamamıyle ıftıraya gırıyo cunkii...

talib
08-10-2006, 20:40
Tarikatlar Mevlana Halidi Bağdadi'ye kadar da tek koldan gelmez. Anadoluda nakşi tariki Halidi Bağdadi'nin halifeleri vasıtasıyla yaygınlık kazandığı için sanki O'na kadar tek koldan geliyormuş gibi bi izlenim uyandırmaktadır. Ama bakın Süleyman efendinin silsilesinde Halidi Bağdadi yoktur.

Ne neden bu kadar çok kolu var nakşibendinin veye tarikatların? Şöyle anlatayım... Mesela menzilde vefat eden Seyda hazretlerini düşünelim. Mübarek vefat edene kadar 6 kişi irşada hak kazanmış ve icazet almışlar. Bu kişiler 6 farklı bölgeye gitmişlerdir ve gittikleri yerlerde halkı irşad edip bi cemaat olmuşlardır. Hem bu sayede daha çok insana ulaşılmıştır. Bu zatlarında halifeleri olacak ve bunlarda başka yerleri dağılıp bi cemaat olacaklar. Bu durumda hepsi nakşi, pek çok cemaat olmuş olacak. Bu durum 1000 küsur yıldır böyle devam etmektedir. O yüzden pek çok kol bulunmaktadır.

Cümle Mühendisi
10-10-2006, 16:35
olay neymiş efendim anlatırmısın. ayrıca nakşiliğin lale devrinde nasıl bir etkinliğini olduğunuda konuşabiliriz? biliyorsan.. bilmiyorsan anlatmamı istemen yeterli?

Bence de konuşmayın...

Cümle Mühendisi
10-10-2006, 16:38
1) Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.)

2) Hz. Ebû Bekir Sıddîk (r.a)

3) Selmân Fârisî (r.a)

4) Kasım b. Muhammed (r.a.)

5) Ca'fer-i Sadık (r.a.)

6) Bâyezid Bistâmî (k.s.)

7) Ebu'l Hasan Harakâni (k.s.)

8) Ebû Ali Fermadi (k.s.)

9) Yûsuf Hâmedânî (k.s.)

10) Abdullhâlık Gucdavânî (k.s.)

11) Ârif Rivegeri (k.s.)

12) Muhammed Fagnevî (k.s.)

13) Ali Râmiteni (k.s.)

14) Muhammed Baba Semmâsî (k.s.)

15) Emir Külâl (k.s.)

16) Şah-ı Nakşbend M. Bahâüddin Buhârî (k.s.)

17) Alâüddin Attar (k.s.)

18) Ya'kub Çerhi (k.s.)

19) Ubeydullah Ahrâr (k.s.)

20) Kadı Muhammed Zâhid (k.s.)

21) Derviş Muhammed Semerkandî (k.s.)

22) Hâcegî Muhammed İmkenegî (k.s.)

23) Muhammed Bâki Billah (k.s.)

24) İmam-ı Rabbânî Ahmet Fârukî (k.s.)

25) Muhammed Ma'sum es-Serhindî (k.s.)

26) Muhammed Seyfenddin Serhindî (k.s.)

27) Nûr Muhammed Bedâyunî (k.s.)

28) Mirzâ Mazharı Cân-ı Cânân (k.s.)

29) Abdullah Dehlevi (k.s.)

30) Mevlânâ Hâlid Bağdâdî (k.s.)

31) Taha'l Hakkârî (k.s.)

32) Taha'l Harîrî (k.s.)

33) M. Esad Erbilî (k.s.)

34) Ramazanoğlu Mahmud Sami (k.s.)

35) Hacı Hasan Dinç Efendi (k.s.)

36)Ali Ramazan Dinç Efendi Hazretleri

volkanik28
14-10-2006, 01:17
Selam ...SALTAN!!! senin amacın üzüm yemek mi bağcıyı dövmek mi.kardeşim kalbin yatmıyorsa yoluna devam et.NAkşiliğin prensipleri üzerinde konuşalım. İlla ki
insan hatasız olmaz.Nakşiler melek olduğunu ne zaman iddia etti.???*
Siz hatasız günahsız insan mı arıyorsunuz. boşuna yorulmayın.ancak kendinizi bulursunuz.bir de kendi fikirlerinizi.
Acizane biz de çok şübhelerin peşinden koştuk. kalbinin gönlünün kirinden haberi olmayanların sözüne kandık.Yıllarımı harcadılar En küçük bir kötü huyumu bile değitiremediler. ne zaman ki nakşiliğin usulüne göre amel etmeye başladım Şirk neymiş gönül perişanlığı neymiş öğrendim.Allah a şükürler olsun
daima Allah a hamd olsun ki bu vesileyi bana nasip etti.Sen birde kendini sorgula ??*hangi sebeblerden dolayı bazı şeyler nasip olmuyor.Unutmayalım ki
insan a kendinden, kendi nefsinden, kendi günahından başka perde yoktur.
Bırak başkalarını adam etmeyi kendimizi adam edelim.Buğz,kin, hased. gıybet
kibir v.s gibi içteki putları şirk kalıntılarını yıkalım.Tasavvuf iddia sahibi olmak değil içteki putlarla hesaplaşmaktır.Barışı olmayan bir savaşın içinde olmaktır nefsle şeytanla.
ALLAHIM BİR AN OLSUN BENİ NEFSİMLE BAŞBAŞA BIRAKMA (Hadisi şerif)
İnsanların (kendini bağlayan) geçmişteki hatalarıyla uğraşmak boşuna zaman öldürmektir,şeytanın oyunudur.
Herkes kendi içindeki lale devrini ve şeytanın nefsin orada ne fonksiyonlar yaptığına baksın.Adem oğlunun en büyük düşmanı şeytan değilmi???
Bırak nakşilerle uğraşmayı uğraşılacak çok şey var.nefsle şeytanla uğraş
Ümmeti muhammedden günaha düşmüş, namazsınz secdesiz insanlara yardımcı olmaya çalış.
insanın kendini islaha çalışması ahlakını güzelleştirmesi adam olması en büyük hizmettir. Allaha emanet ol

Ebu Huzeyfe
14-10-2006, 08:15
Benim anlamadığım; bu silsilenin kaynağı nedir? Ne tarih ne siyer ne de hadis rivayetleri içinde Peygamberimizin s.a.v. ne Ebu Bekir'e r.a. ne de Hz. Ali'ye r.a. böyle bir telkini mevcut. Rivayet yoksa, bilgi nasıl oluyor?

Selam ve Dua ile...

SaLtan
14-10-2006, 17:33
----------------------------------
edit:

SaLtan
14-10-2006, 17:34
Selam ...SALTAN!!! senin amacın üzüm yemek mi bağcıyı dövmek mi.kardeşim kalbin yatmıyorsa yoluna devam et.NAkşiliğin prensipleri üzerinde konuşalım. İlla ki
insan hatasız olmaz.Nakşiler melek olduğunu ne zaman iddia etti.???*
Siz hatasız günahsız insan mı arıyorsunuz. boşuna yorulmayın.ancak kendinizi bulursunuz.bir de kendi fikirlerinizi.
Acizane biz de çok şübhelerin peşinden koştuk. kalbinin gönlünün kirinden haberi olmayanların sözüne kandık.Yıllarımı harcadılar En küçük bir kötü huyumu bile değitiremediler. ne zaman ki nakşiliğin usulüne göre amel etmeye başladım Şirk neymiş gönül perişanlığı neymiş öğrendim.Allah a şükürler olsun
daima Allah a hamd olsun ki bu vesileyi bana nasip etti.Sen birde kendini sorgula ??*hangi sebeblerden dolayı bazı şeyler nasip olmuyor.Unutmayalım ki
insan a kendinden, kendi nefsinden, kendi günahından başka perde yoktur.
Bırak başkalarını adam etmeyi kendimizi adam edelim.Buğz,kin, hased. gıybet
kibir v.s gibi içteki putları şirk kalıntılarını yıkalım.Tasavvuf iddia sahibi olmak değil içteki putlarla hesaplaşmaktır.Barışı olmayan bir savaşın içinde olmaktır nefsle şeytanla.
ALLAHIM BİR AN OLSUN BENİ NEFSİMLE BAŞBAŞA BIRAKMA (Hadisi şerif)
İnsanların (kendini bağlayan) geçmişteki hatalarıyla uğraşmak boşuna zaman öldürmektir,şeytanın oyunudur.
Herkes kendi içindeki lale devrini ve şeytanın nefsin orada ne fonksiyonlar yaptığına baksın.Adem oğlunun en büyük düşmanı şeytan değilmi???
Bırak nakşilerle uğraşmayı uğraşılacak çok şey var.nefsle şeytanla uğraş
Ümmeti muhammedden günaha düşmüş, namazsınz secdesiz insanlara yardımcı olmaya çalış.
insanın kendini islaha çalışması ahlakını güzelleştirmesi adam olması en büyük hizmettir. Allaha emanet ol

Ben nakşiler hatalıdır demiyorum herkes nefsimden üstündür.. Her platformda tarikatlara olan saygımı ifade ettim.. Ancak bir iki kendini bilmez densizin açıklamaları yüzünden sorumluluklarımı göz önüne alarak araştırmaya koyuldum çevremdeki sufi kesimin davranışlarıda tetikleyince bu olayları gercekte benim ve benim gibi (bu insanları her yerde görebilirsiniz) kişilerin algılayışlarından farklı bir inanç şekilleri var bunlarada saygıyla bakılabilir ama din sadece tasavvuf ehlinin tekelinde değildir hele hiç kimsenin tekelinde değildir. Taarikatçıların yapmağa çalıştığı bu. İkincisi silsilenin sahabelere dayanmadığını söylemeke hakeret etme nedenimi. Cevap bekleyen yanıtta burda yatıyor. Hangi sahebe tarikat kurmuş tarikat açmış veyahut bu yönde telkinlerde bulunmuş? Hatalar birazda düşüncelerdedeir pek tabi insan çok ahlaklı olabilir ama düşünceleri yaşama bakış açısı doğaya, insana, yaşama uygun değilse tartışılabilir.
Birini tanıyorum bu adam günün 24 saati esrar komasında olan birisi.. Neyse merak edip dergaha gidiyor. Gidiş o gidiş adam esrarıda bırakıyor. 40 gün içinde fenafillah'a ulaştığını söyleyip başlıyor diğer cemaatleri, alimleri döşemeye..
Ben kuşkucu olabilirim! ama ne olur sizde kendi komik dünyanızı bir şey sanmayın.. Kendinizden olmayan size benzemeyenleri ötekileştirmeyin, gerçeklere saygıyla bakın., evhamlarınızın peşinde gitmeyin en bastinden insana saygınız olsun.. Elbette bu yazılanlar kasıtlı değildi nedenlere dayalıdır.. Konuşulacak çok şeyler var.. konuşulmalıdırda ama düşüncelere saygı yoksa senin dinin sana benim dinim bana der bir daha muhatap bile olmam..

volkanik28
14-10-2006, 17:54
Silsilenin kaynağını soruyorsunuz. ???
1-Peygamberimizden sahabelere sahabelerden tabiine tabiinden tebeüt tabiine ve ondan sonra gelenler onlardan sonra gelenler..... ila ahir günümüze kadar gelen bir ilim veya soy kütüğü
2-Ebu hanife ilmini ibni Mesut tan almıştır ibni mesut r.a. metodunu tarzını almıştır ebu hanife nin usulünü talebeleri kaydetmiş ve devam ettirmiş aktarmış yaygınlaştırmıştır onlar kendilerinden sonraki kuşağa sonraki kuşak diğer kuşağa... böyle devam etmiş günümüze kadar gelmiştir aynı şekilde meşreb ve edep ekolleride bir öncekinden almışlar kendinden sonrakilere devretmişlerdir işte bu devredişte herkes bir önceki hocasını şeyhini kaydetmiş zikretmiş günümüze kadar silsile tesbit edilmiştir
3- Eski arap geleneğinin temel özelliklerinden biride soy kütüğünü ezberlemek silsileyi zihinden sayabilmektir.yedi ceddini böylece sayabilmesidir
peygabberimizin soyu Hz. ibrahim A.s. dayanır bunu rivayetlerde bulursunuz.
hz peygamberden sonra da bu devam etmiştir.
4-osmanlı bu iş için bir de birim oluşturmuştur.osmanlı kayıtlarında arşivlerinde kimin nereden geldiği hangi soya ait olduğu tesbit edilmiştir.peygamberimizin soyundan gelenler özellikle kaydedilmiştir.bu resmi bir kayıttır
5-birde resmi olmayan fakat gönülden bağlı olunan kimseleri unutmak mümkün değildir. gönülden sevilen bir alim bir hoca bir mürşit talebeleri tarafından asla unutulmaz onlar sonraki kuşağa sonra ki kuşak diğer kuşağa bunu yaşayarak severek aşkla anlatırlar asıl kayıtta budur.
6- Kimin kimden ilim aldığı kimin yanında terbiye gördüğü icazeti kimden aldığı kitaplarda yazılıdır kimin ekolü kimlerle kaç koldan geldiği sözlü kültürle kayıtlıdır
islam medeniyeti doğu kültürü sözlü kültüre dayanır aşk kültürüdür batı kültürü ise yazılı kültürdür. onlarda sohbet kültüründen ziyade tek başına okuma kültürü vardır silsilenin tesbit edilmesi o kadar zor değildir ondanda önemlisi o silsiledeki salih insanların ahlakını edebini takınmak onlar gibi edebli olmak daha üzerinde durulması gereken bir husustur niyet allahın has kulu olmaktır niyet rıza i ilahidir böyle olunca çoğu sorun çözülür şübheler azalır insan büyüklerden edeb öğrenir

volkanik28
14-10-2006, 18:13
selam değerli kardeşim tekrar söyleyeyim kişiler zaaf taşır herkesin olumsuz yanları olur biz kişileri tartışmıyoruz usul ve ekolun prensiplerini tartışıyoruz.
KONU : RABITAYDI
biz rabıra üzerine konuştuk siz ise kişileri tartışıyorsunuz. kimseye hakaret etme yetkisine sahip değilim. fikirler doğaya yaşama aykırıysa demişsiniz aykırılık belkide bakışlarımızda algılayışımızda
Komik dünya ???????? anlayamadım hiç anlayamadım
Komik iç dünya, nefret kin buğz saldırgan insafsız eleştiri sahibinin dünyasıdır. eğer bunlar bizde varsa az bile söylemişiniz.eğer yoksa sözü söyleyene iade edilir dua edilir.insanları eksileriyle değerlendirmek yetmez insaf lazım insafffffff
sizi eleştirdiğim kadar kendi nefsimi eleştirmiyorsam herkese seher vaktinde dua edemiyorsam kendi nefsimin savcısı diğer müslümanların avukatı olamıyorsam bu yazıları yazmam haramdır günahtır sadece laf gargarası yapmaktır. fitnedir. ayrılık ve kin tohumları saçmaktır
evham şübhe hangi kalbte olur AHLAKI ;YAPAYIM DERKEN YIKAN ,SERT,RİYAKAR,KENDİNİ HATASIZ GÖREN KALBLERDE OLUR
BÜTÜN MÜSLÜMANLARA DUACI VE MERHAMETLİ OLMAK İNSAF SAHİBİ OLMAK EN BÜYÜK GÖREVİMİZDİR

SaLtan
14-10-2006, 18:25
Benim bildiğim tarikatların ve buna bağlı olarak nakşibendiliğin bahaeddin nakşibendi tarafından buharada kurulduğu.. Kuruluş amacıda hindistan’da temellenen bir kolu olan muceddidiliğin kurucusu ahmed faruki sirhindi’nin (imam rabbani hz.leri) zamanında tarikat'ın , hindistandaki ekber şah yönetimine karşı bir tepki hareket olarak doğuşu. Müceddidiye-i mazhariyye kolu ekber şah’ın kozmopolit bir imparatorluk dini oluşturma çabalarına karşı muhalefet etmiş; İslam’ın kaynaklarına dönme ve şeriatı tasavvufun merkezine yerleştirme konularındaki tutumları ile nakşibendiliğin -bir çeşit- yeniden yapılanmasını gerçekleştirmişti. Genelde anadolu'ya, özelde istanbul'a, girişi osmanlının adolu'ya girişiyle birlikte olmuş ii. bayezid döneminde ahmed buhari tarafından kurumlaştırılmıştır.
Seyyid'lik farklı bir olaydır hz. hüseyin'in soyundan gelenlere verilan isimdir. İlim kütüğü her büyük sahebe ile şekillenebilir. Bunu sahabeyi seven, okuyan herkes yapabilir.Eğer saygı belirtisi, ifadesi olarak bir şahsa seyyid'lik verilmiş ise bu o kişinin seyyid olduğunu göstermez. Önemli olanda bu değil zaten kişi takvası nispetinde manavi derekelerle biçimlendirilir. ama ehlibeyte sevgı farzdır. Arabistan'da 30 bin anadolu'da ise 300 bin seyid var olduğu söyleniyor. İran'da bu rakkam kaçtır tahmini sizlere bırakıyorum.
Gercekte tasavvufçuların yaptığı sufilerin ve diğer tüm mistiklerin savlarını isbatlamada kullandıkları yöntemlerden biri, kutsal kitaplara sembolik anlamlar yüklemektir.. (matertyalist bir bakış açısı oldu kusura bakmayın)
Örneğin: Zekat farzdır denilir, ekstaradan veren eli alan el görmüyecek anlayışı tasavvufun getirisidir.
Namaz kılınız denilir. Huşu içinde namaz kılın yine tasavvufun katkısıdır..
Neyse lafı fazla uzatmadan dava ne siyasettedir, nede tarikatta dava aksiyonla şumul bulur. Nacizane fikrim..

Ebu Huzeyfe
14-10-2006, 21:33
Genel olarak hiç tatmin edici cevap değil!

Çünkü İmam Azam Ebu Hanife'nin hocaları ve onun da hocaları vs gibi silsilesi kayıtlarda mevcuttur. Dolayısıyla Ebu Hanife'nin r.aleyh tarikat silsilesi ile kıyaslanması alakasızdır. Çünkü birisi zabıtlı, diğeri zabıtsız.

Zabtı olmayana ne kadar güvenilir?

Asıl sağlam haber; hem satırlarda hem de sadırlarda korunandır. Kur'an da Sünnet de hatta şiirler de bu şekilde korunmuştur. Yoksa sadece sadra veya satıra dayanmanın doğu veya batı ile alakası yoktur.

Selam ve Dua ile...

Murat Sâki
14-10-2006, 21:40
Benim anlamadığım; bu silsilenin kaynağı nedir? Ne tarih ne siyer ne de hadis rivayetleri içinde Peygamberimizin s.a.v. ne Ebu Bekir'e r.a. ne de Hz. Ali'ye r.a. böyle bir telkini mevcut. Rivayet yoksa, bilgi nasıl oluyor?

Selam ve Dua ile...

Evet kimse kızmasın ama elle tutulur bir bilgi yok.

volkanik28
14-10-2006, 23:29
selam,ilk önce seviyeli bir paylaşma olduğu için teşekkür ederim.hakaret,nefsani hal olmayınca allahın rızası doğrultusunda paylaşmak müslümana yakışan edeptir. herkese tşk.Allah razı olsun
1)İlk önce ebu hanife nin silsilesini sayarken tarikatla ilşkilendirmedim. sadece örnek verdik.onun gibi tarikat silsileside vardır ister kabul edersiniz ister etmezsiniz bu imani bir konu değildir. silsile sayan insanları kabul etmezsiniz edersiniz bu ayrı ancak sizin yaptığınız doğru değil benim dediğim doğru diyemezsiniz.her üstad bir önceki üstada bağlıdır bu bağlılık sözde bağlılık değildir talebelerine bunu nakiş nakiş işlemiştir.
2) zabit elle tutulur delil isteyen insan anlayışı biraz somut düşünmeye alışmış zihni zor ikna edilir insan tiplemesidir.bu konu ile alakalı şübhe insanı imandan çıkarmaz fakat böyle düşünmek her zaman gerçeği kavramanın metoduda değildir.Sakın yanlış anlaşılmasın.sadece ekol tarz ve bu ekol ve tarzda yetişmiş
salih insanların sayılması vardır.Onların terbiye metodu vardır. kabul eden eder etmeyen kendi ekolünü kurar insanları o ekole davet eder. hizmetini başlatır kalbi yatışan gelir yatışmayan başka ekole tabi olur.kimse illada benim ekibime tabi ol ekolüme tabi olmayanyanlıştadır diyemez.
3)TAbi olmak taki maksatTerbiye edep öğrenmektir.insan tabi olur hocasından mürşidinden onun hal ve davranışlarından iyi hali öğrenir.iyilerle olan iyi kötülerle oturup kalkan kötü olur.Namaz kılmasını Allahı zikretmesini edebi insan iki yolla öğrenir A) kitaplardan B) kitaplardaki rivayetlerdeki bilgileri özümsemiş davranış haline getirmiş , ahlakını rivayetlerdeki rasulün ahlakıyla ahlaklandırmış
iyi hal sahibi salih insandan hatta ikinci yol daha etkilidir canlı örnektir ahlakı davranışı rasüle uygun olan birine tabi olmak rasüle tabi olmak demektir.Önemli olan bizim halimiz bizim ahlakımız bizim başkalarına allah için ne kadar örnek olmamızda saklıdır.Alahın rasülüne tabi olmayan onun gibi yaşamaya gayret etmeyen onu sevmeyen insanın arkasında ne işimiz vardır.Tabi olmam Allah içindir. Kur anı mucizil beyanı ,kütübü sitteyi okuma anlama diyen ekolde ne işim var. kimse ye üstün körü tabi ol diyeni duymadım.Şu var herkes kabiliyeti nisbetinde alır.alabildiği kadar alsın. yok efendim senin şu hatan var diyerek insanları bir anda güzel bir insan yapamassınız. Kur an bile 23 senede tamamlandı. içki tedrici olarak merhale merhale yasaklandı.az bir düzelme olan insanlara merhametle teşvikle cesaret vererek motive ederek yardımcı olmak lazım. herkesin kur ana baktığı zaman hadise baktığı zaman çoook eksik olduğu ortaya çıkar.
4)-Saltan-Namazın huşu ile kılınması tasavvufçuların katkısı diyorsun peki
1-GERÇEKTEN KURTULUŞA EREN MÜMİNLER ŞUNLARDIR
2-ONLAR Kİ NAMAZLARINDA HUŞU İÇİNDEDİRLER ( 23MÜMİNUN1-2)

Kur an-ı kerime bak, elmalı tefsirine bak hadislere bak huşu allahın emrimi yoksa sizin iddia ettiğiniz gibi tasavvufçuların uydurması mı ?????
surenin ismini verdim bakarsan sevinirim.huşu ile alakalı ne kadar delil istersen
vermeye hazırım.
5)Zekat farzdır. konu herhalde gizli verirmesi?
A) EĞER SADAKALARINIZI(ZEKAT VE BENZERİ HAYIRLARINIZI)AÇIKTAN VERİRSENİZ NE ALA EĞER ONU FAKİRLERE GİZLİCE VERİRSENİZ,İŞTE BU SİZİN İÇİN DAHA HAYIRLIDIR.ALLAH BU SEBEPLE SİZİN GÜNAHLARINIZI ÖRTER ALLAH YAPMAKTA OLDUKLARINIZI BİLİR ( 2 BAKARA SÜRESİ 271)
B)MALLARINI GECE GÜNDÜZ GİZLİ VE AÇIK HAYRA SARFEDENLER VARYA ONLARIN MÜKAFATI ALLAH KATINDADIR ONLARA KORKU YOKTUR ÜZÜNTÜDE ÇEKMEZLER (2 BAKARA274)
DİĞER AYETLER 262-263-264-265-266-267-268-273 BAKARA SÜRESİ HEM MAALE HEM TEFSİRE BAKINIZ daha hadisleri ele almadık bile
şimdi bu ayetleri tasavvufçular mı yorumluyor.Bunların neresi sembolik???
sembol de önemlidir mana da önemlidir. bedenle ruh gibidir.semboller çok şey ifade eder.bir kere sembolik demek somutlaştırmak demektir tersini söylemişsiniz bazı tasavvufcular sembolu değil sadece manaya bakarlar ikiside yanlış birbirinden ayrılmaz parçalardır

Ebu Huzeyfe
15-10-2006, 09:32
kimse ye üstün körü tabi ol diyeni duymadım.
"Gassal elinde meyyit!"

Bu ibare tüm tarikatlerde vardır. Olmayanı şahsen duymadım henüz. Bunun manası; körü körüne tâbi ol demek değil mi? Hiç bir ön şartsız teslim ol demek değil mi?

Hatta şeyh efendiyi şeriate muğâyir (ters) bir fiil işlerken görsen, mutlaka bir hikmeti vardır diye kabul etmek değil midir?

*******************

Silsile ile ilgili yazdıklarınız maalesef hiç de tatmin edici değil. Çünkü şeiatte esas olan elbette somut delildir. Eğer her şeyi soyuta dökersek; batınilik ile sufiliğin arasını nasıl ayıracağız?

Selam ve Dua ile...

volkanik28
15-10-2006, 17:56
HERKES NİYETİNE GÖRE SONUÇ ALIR.GASSAL ELİNDE MEYYİT (yıkayıcı elinde ölü gibi olmak) BUNU KÖRÜ KÖRÜNE TABİ OLMAK DİYE ANLAYAN ZİHİN KENDİNİ SORGULASA DAHA FAYDALI OLUR.
NEFS İTAATİ İSTEMEZ OLANCA GÜCÜYLE KÖTÜLÜĞÜ EMREDER İŞTE NEFSİN İSTEKLERİNE KARŞI ÖLÜ GİBİ OLMAK GEREKİR.ALLAHIN EMİRLERİNE PEYGAMBERİN S.A.V.SÜNNETİNE ALLAHIN VE PEYGAMBERİN EMİRLERİNE TABİ OLAN BUNU HAYAT TARZI HALİNE GETİREN TERBİYECİYE TESLİM
HİÇ BİR MÜRŞİDİN NAMAZ KILMAYIN ?SADAKA VERMEYİN? İÇKİ İÇİN? ZİNA YAPIN? ALLAHA VE RASÜLÜNÜN SÜNNETİNE MUHALEFET EDİN DEDİĞİNİ DUYMADIM. BUNU YAPAN ŞEYTANIN EVLİYASIDIR
SİZ MÜRŞİTLERE TARİKATLARA KARŞI İÇİNİZDE BİR BUĞZ VE ADAVET BESLİYORSUNUZ GİBİME GELİYOR.İYİ NİYETLİ HÜZNÜ ZAN SAHİBİ BİR İNSAN MÜRŞİTLERE BU YAKIŞTIRMAYI YAPMAZ.
HATTA BEN SİZİN BİLE KİMSEYE NAMAZ KILMAYIN ORUÇ TUTMAYIN ZİNA EDİN İÇKİ İÇİN ALLLAHA VE RASÜLÜNE MUHALEFET EDİN DİYEBİLECEĞİNİZİ
AKLIMIN UCUNDAN BİLE GEÇİRMEM GEÇİRİRSEM KÖTÜ NİYETLİ SUİ ZAN SAHİBİ
BİRİ OLDUĞUM ORTAYA ÇIKAR
SİZ NASIL OLURDA HAKİKİ BİR TARİKAT VE MÜRŞİTLER HAKKINDA BÖYLE BİR ZANNA KAPILIRSINIZ. BU ZANNINIZIN aLLAHIN AYETLERİYLE YASAKLANDIĞINI HARAM OLDUĞUNU BİLMEZMİSİNİZ.. KENDİNİZİ ÇOK TİTİZ BAŞKASINI TİTİZ OLMAYAN LALETTAYİN UKELACA İNANAN ,TABİ OLDUĞUNA NEFSİNİN ARZUSU İÇİN TABİ OLAN OLARAK GÖRDÜĞÜNÜZ MÜTDETÇE ZUİ ZAN GÜNAHINDAN KURTULAMASSINIZ. SİZİN OKUDUĞUNUZ KUR AN I HADİSİ SAHABE HAYATINI MÜRŞİTLER SİZİN 100 MİSLİNİZ OKUMUŞTUR. SİZİN KADAR ALLAHA BAĞLI OLMADIĞINI MI İMA EDİYORSUNUZ.
SİLSİLEDE Kİ O İSMLERE BAK HANGİSİ ZİNAKAR HANGİSİ İÇKİCİ ALLAH VE RASÜLÜNE HANGİSİ BAĞLI DEĞİL LÜTFEN İSİM OLARAK VE YAPTIĞI REZİLLİĞİ BELGELEYİN ANLATINDA ÖĞRENELİM. BİZİM BİLMEDİĞİMİZ AMA HERHALDE SİZE MALUM OLAN KÖTÜ DURUMLARI VAR.
HERŞEYİ SOYUTA DÖKMÜYORUZ BU SENİN ÇIKARSAMAN. YAZDIĞIMI İYİ OKUUUUUUUU
SOYUT VE SOMUT BEDENLE RUH GİBİDİR BİRBİRİNDEN AYRILMAZ YAZDIM LÜTFEN BİR DAHA OKUUUUUU
SİLSİLEDEKİ SALİH İNSANLARIN HEPSİNİZ YAŞADIĞI BÖLGE HOCALARI İLİM ALDIĞI İNSANLAR İLİM HALKALARI HEPSİ BELLİ GAİP KİMSELER DEĞİL
ONLAR BU DÜNYADA YAŞADI VE ÜMMETİ MUHAMMEDE HİZMETLERİ ORTADA.
HİÇ BİR İDDİA SAHİBİ DE DEĞİLDİR ONLARIN TEK DAVASI BİR TANE OLSUN ÜMMETİ MUHAMMEDE YARDIMCI OLMAKTIR
YAŞAMAK VE YAŞATMAK
SİZ KENDİ EKOLÜNÜZÜ KURUN HİZMETE DEVAM EDİN BAŞKALARININ EKOLÜNÜ HİZMETİNİ ELEŞTİRMEK SİZE DÜŞMEZ. NE BEN NEDE SİZ SÖZÜ OTORİTE KABUL EDİLECEK İNSANLAR DEĞİLİZ.
ELEŞTİRMEK KADAR KOLAY BİR ŞEY YOKTUR KOLAY YOLU SEÇENLER KOLAY VE BASİT İNSANLARDIR
ALLAH İÇİN NE YAPTIĞIMIZA BAKALIM BAŞKASINI ELEŞTİRMEK HİZMET DEĞİLDİR

Ebu Huzeyfe
15-10-2006, 18:32
HERKES NİYETİNE GÖRE SONUÇ ALIR.GASSAL ELİNDE MEYYİT (yıkayıcı elinde ölü gibi olmak) BUNU KÖRÜ KÖRÜNE TABİ OLMAK DİYE ANLAYAN ZİHİN KENDİNİ SORGULASA DAHA FAYDALI OLUR.

Bu cümleden sonra ilmi veya mantıki bir savunma yerine ithamlar başladığı için itibara almıyorum. Sanki bir hakiki sufilere söz atmışız gibi... Sanki silsiledeki efendilerden birisi hakkında kem söz söylemişiz gibi... tamamen hedef saptırarak belden aşağı vurarak muhatabımız kendini savunmaya kalkmış.

Biz sadece üstteki cümlesini ele alalım. Kendi içinde çelişkili olan bu cümle, kimi nasıl ikna eder acaba? Hem ölü gibi teslim olacaksın hem de bunun adı körü körüne tâbi olmamak olacak? Bu nasıl oluyor?

Selam ve Dua ile...

Bedrin_Aslanı
15-10-2006, 22:43
Körü körüne tabi olmakla neyi kasdettiğinide bilmek lağzım. Onun sözleri senin için bir emir gibidir. Nasıl patronun sana bişeyi yap diyorsa oda şunu yap der sende yaparsın. Ama söylediği şey hiçbir zaman şeriatın dışına çıkmaz. Mesela şevhetine sahip çıkamıyorsun. Göz zinası diz boyu, sana bunun üzerine denir ki sen Kuran 5 sayfa okuyorsan 10 sayfa oku, 1 cüz okuyorsan 2 cüz oku. İşte bilirsin ki bu seni o tür şeylerden uzaklaştırır. Körü körüne uygularsın bunu. Kaza namazı kılder, pazartesi perşenbeleri oruçunu aksatma der, sadaka ver der, ......... bunları uzatmak mümkün. İşte ne derse vardır bi bildiği denmesinin nedenide burada yatar. Sana yapmanı söylediği herşey nefsinin kötü yönlerini yenmende sana yardımcı olacak şeylerdir. Bunlara körü körüne inanıp uygularsın. Ayrıca ben henüz Kurana ve sünnet lere ters bişey yapan bir şeyhde görmedim.

mürid
16-10-2006, 16:45
Evet kimse kızmasın ama elle tutulur bir bilgi yok.


elle tutulur bilgi olmayabilir ama kaynaklar var, lütfen yani.o zmn peygamberimizin hadislerinide kabul etmeyin elle tutulur bir delil varmi?? sahabiler rivayet etmis ya dogru degilse tövbe tövbe yaa, deliller sahabler nasil hadisleri rivayet etmislerse silsile diyor bak?? tüm tarikat seyhleri silsilelerini ezbere biliyorlar misal bana seyhligi siz veriyorsunuz size kim vermis v.s v.s. bn bunu bilmis oluyorum.misal mahmut efendi hz lerine,Ali Haydar efendi seyhligi vermistir. öyle öyle peygamberimize kadar uzanmaktadir.

Ebu Huzeyfe
16-10-2006, 17:30
HADİS İLE SİLSİLEYİ KIYASLAMAK HEZEYANDIR!

Yine seçmeler kısmına geldik. Bu kadar nasıl basite indirilir bir mesele, hayret!

Hiç hadis ile silsile birbiriyle kıyaslanır mı? Bir kere hadisin ravileri var, kaynakları var. Mesela şu hadis Buhari ve Müslim'de geçiyor denir ve olay biter. Silsilede ise böyle bir durum yok.

Eğer öyle herkesin sözüne inanacaksak, mesela şimdi ben oturup bir silsile uydurayım. Nasıl olsa bana güvenen çok insan var etrafımda... Sonra ne olacak?

Bizi bu kadar saf görmeyin! İlim sadırlarda ve satırlarda korunandır. En iyi korunan Kur'andır. Sadece ezbere dayanmamış kimse, aynı zamanda kayda geçirilmiş. Halbuki yazılmadan korunacak bir ilim olsaydı, bu Kur'an olurdu. Çünkü Kur'an zayi olmasın diye herkes var gücüyle ezberlerdi. Üstelik Rabbimiz de va'd etmişti koruyacağını... Buna rağmen yazılmış ve hala yazılıyor. Çünkü tek koruma yolu bu!

Silsilenin bir tek rivayetini söyleyebilir misiniz? Mesela Buhari veya Müslim'de sizin silsileniz mevcut mu?

SaLtan
16-10-2006, 19:07
Körü körüne tabi olmakla neyi kasdettiğinide bilmek lağzım. Onun sözleri senin için bir emir gibidir. Nasıl patronun sana bişeyi yap diyorsa oda şunu yap der sende yaparsın. Ama söylediği şey hiçbir zaman şeriatın dışına çıkmaz. Mesela şevhetine sahip çıkamıyorsun. Göz zinası diz boyu, sana bunun üzerine denir ki sen Kuran 5 sayfa okuyorsan 10 sayfa oku, 1 cüz okuyorsan 2 cüz oku. İşte bilirsin ki bu seni o tür şeylerden uzaklaştırır. Körü körüne uygularsın bunu. Kaza namazı kılder, pazartesi perşenbeleri oruçunu aksatma der, sadaka ver der, ......... bunları uzatmak mümkün. İşte ne derse vardır bi bildiği denmesinin nedenide burada yatar. Sana yapmanı söylediği herşey nefsinin kötü yönlerini yenmende sana yardımcı olacak şeylerdir. Bunlara körü körüne inanıp uygularsın. Ayrıca ben henüz Kurana ve sünnet lere ters bişey yapan bir şeyhde görmedim.
Bir kere patron ile şeyhini birbirine karıştırmak sakat bir mantık.. Sen elbette dini yaşantını hem dünya saadet'in hemde ahiret kazanımın için yapıyorsundur!..
Çalışman bu dünyada gereksinimin..
Sen yolunu tarikatte bulmuşsun bir başkasını kendi çıkardığı yol haritasından bulur ama bu sana senin yolunun çokta haklı olduğunu göstermez..Her tarikatın tasavvuf'u özüne uygun bir şekilde yansıttığıda söylenemez. Bir kere şeyhlerinizi gözünüzde yüceltme huylarından vazgeçin.
Tassavvuf, mana alemi ile ilgili bir duyuş, düşünüş, ve inanış sistemidir.. Dolayısı ile tasavvuf kişiye özeldir de denilebilir.
Tasavvuf düşünceleri kenini tekkelerde bulmuştur. buna bağlı olarak da tasavvuf düşüncesi genişleemiştir. Zamanla, gayeleri bir olmakla beraber tekkelerin zikir ve bazi merasim sekillerinde farkliliklar oluşmuştur. boylece tarikatler meydana gelmiştir.
Tasavvuf extradan huşu ile namaz kılın der ama tarikatlar çeşitlilikleriyle yeni olan şeyler katmışlardır..
Evet seninde dediğin gibi bu yenilik ve açılımlar uzatılabilir. Sonu pekte gerceklere gitmeyen gizemli eylemlerede varılabilir.
Örneğin: rabıta
cebri zikir
fenafillah
şeyh'e maledilen çeşitli makamlar
beden'e şiş saplamalar

Bedrin_Aslanı
16-10-2006, 19:52
kardeşim ben körü körüne bağlanmayı açıklamak istemiştim kısıtlı bilgimle....
Kimin doğru yolda olduğunu Allah C.C bilir. İnşa!Allah bizlerde doğru yolu bulup ümmeti Muhammed olabiliriz. Efendiyi gözzünde yüceltme olayından kastınızı bilemiyorum ama bana göre Efendim çok üst mertebelerdedir. Buda kimseyi ilgilendirmez ve bence rahatsızda etmez. Zamanımızın ilim ve takva olarak enüst seviyesinde ki insandır. Bunu bu şekilde inanmakta bir sakınca varmıdır.Bence yoktur. Bunuda yanlış anlıyorlar ta şirke kadar götürüyorlar :)


Sonu gerçeklere gitmeyen gizemli eylemler demişsin. Bana göre gerçeğe gidiyor ki buradayım sana göre de değil ki sende başka bir yoldasın fıtratına uygun olan bir yolda. Selametle...

Bedrin_Aslanı
16-10-2006, 19:55
HADİS İLE SİLSİLEYİ KIYASLAMAK HEZEYANDIR!

Yine seçmeler kısmına geldik. Bu kadar nasıl basite indirilir bir mesele, hayret!

Hiç hadis ile silsile birbiriyle kıyaslanır mı? Bir kere hadisin ravileri var, kaynakları var. Mesela şu hadis Buhari ve Müslim'de geçiyor denir ve olay biter. Silsilede ise böyle bir durum yok.

Eğer öyle herkesin sözüne inanacaksak, mesela şimdi ben oturup bir silsile uydurayım. Nasıl olsa bana güvenen çok insan var etrafımda... Sonra ne olacak?

Bizi bu kadar saf görmeyin! İlim sadırlarda ve satırlarda korunandır. En iyi korunan Kur'andır. Sadece ezbere dayanmamış kimse, aynı zamanda kayda geçirilmiş. Halbuki yazılmadan korunacak bir ilim olsaydı, bu Kur'an olurdu. Çünkü Kur'an zayi olmasın diye herkes var gücüyle ezberlerdi. Üstelik Rabbimiz de va'd etmişti koruyacağını... Buna rağmen yazılmış ve hala yazılıyor. Çünkü tek koruma yolu bu!

Silsilenin bir tek rivayetini söyleyebilir misiniz? Mesela Buhari veya Müslim'de sizin silsileniz mevcut mu?

Kardeş şimdi bu silsileyi kim uydurmuştur. Onu anlamadım. Nakşibend H.z lerimi yoksa son dönem deki kişilermi? Yoksa bir uydurma değilde sadece bir kanıt mı istiyorsun?

Bunların hepsi bir yana mızraklı ilmihali bilirsiniz. Osmanlı devletinin baş ucu kitabı bir çok osmanlıca hali müzelerde mevcut. Buralarda silsile yazıyormu yazmıyormu siz bizden iyi bilirsiniz. Bizi bilgilendirirseniz gerçekten çok sevinirim.

Ebu Huzeyfe
16-10-2006, 20:01
Efendiyi gözzünde yüceltme olayından kastınızı bilemiyorum ama bana göre Efendim çok üst mertebelerdedir. Buda kimseyi ilgilendirmez ve bence rahatsızda etmez. Zamanımızın ilim ve takva olarak enüst seviyesinde ki insandır. Bunu bu şekilde inanmakta bir sakınca varmıdır.Bence yoktur.
Sahih bir hadiste geldi ki;

"Osman b. Ma'zun vefat ettiğinde -ki sahabenin en temiz ahlaklısı ve en çok ibadete düşkünü idi, yani en takvalısı idi- eşi onun için "cennetlik" ibaresini kullandığında Efendimiz s.a.v. onu uyarmıştı. Ve Kendisine yarın nasıl muamele edileceğini bilmediğini belirtmişti."

Şimdi, ne sizin şeyhiniz ne de başka bir şeyh efendi bu sahabiden daha üstün olamaz. Takva sadırda gizlidir. Ona iman edilmez, belki hüsn-ü zan edilir. İman etmek elbette sakıncalıdır!

Selam ve Dua ile...

SaLtan
16-10-2006, 20:12
kardeşim ben körü körüne bağlanmayı açıklamak istemiştim kısıtlı bilgimle....
Kimin doğru yolda olduğunu Allah C.C bilir. İnşa!Allah bizlerde doğru yolu bulup ümmeti Muhammed olabiliriz. Efendiyi gözzünde yüceltme olayından kastınızı bilemiyorum ama bana göre Efendim çok üst mertebelerdedir. Buda kimseyi ilgilendirmez ve bence rahatsızda etmez. Zamanımızın ilim ve takva olarak enüst seviyesinde ki insandır. Bunu bu şekilde inanmakta bir sakınca varmıdır.Bence yoktur. Bunuda yanlış anlıyorlar ta şirke kadar götürüyorlar :)


Sonu gerçeklere gitmeyen gizemli eylemler demişsin. Bana göre gerçeğe gidiyor ki buradayım sana göre de değil ki sende başka bir yoldasın fıtratına uygun olan bir yolda. Selametle...
Zaten ümmeti muhammet yolundasın! aynı kabe'ye bakıyoruz.. burda sorun yok..
senin efendin her kimse onu kastetmedim (idol kavramına dikkat çekmeyi isterdim ama mevzu bu değil) genel anlamda kişiler yüceleştiriliyor.. sadece tarikat ehli değil dünya'nın her tarafından insanlar bunu yapıyor..
zamanın ilim ve takva hususunda en yüksek mertebede olduğunu söylemezsin..bunu söylediğin içinde doğru yolda değilsin..

SaLtan
16-10-2006, 20:25
şirk ve idol kavramlarına biraz değinelim.. en güzel anlatan'da ali şeriati olmalı
konumuzla direkt alakalı değil gerçi herkes bir nebzede olsa vahiy şule'lerinden alabilir..
müslümanın yaptığı davranışlar, koyduğu tavırlar bir ilke gözönünde tutulduğu başka bi deyişle o ilke ile değer kazanır .o da tevhid dir. namaz'ımız ,oruc'umuz veya dediğniz gibi iyilik sever olmamız ,yardımsever olmamız,birbirimizi sevmemiz nefretimiz bu ilke ile kaim'dir. tevhid'siz bir din nasıl mümkün olabilir. adem ve havva'nın yeryüzüne inmesiyle başlayan insanın ve islamın tarihi, son peygambere kadar ara kesitte birçok peygamberle bu ilke üzerine bina edilmiştir.kuran'ı açıp bakan ve bütün bahsi geçen peygamberlerin hayatına göz atan birisi rahatlıkla şunu görecektir. bütün peygamberlerin kavimlerine gönderildiğinde ilk cümleleri şu olmuştur. ey kavmim benim de rabbim sizinde rabbiniz olan allaha ibadet edin çünki sizin ondan başka gerçek ilahınız yok. ilke bu. küfür örtmek demektir. çiftçilere ekinin üzerini örtmelerinden dolayı kafir denir, keza gecenin görünür şeyleri görünmez kılması nedeniyle geceye de kafir ismi verilir.tarih boyunca hiç bir dinsiz toplum görülmemiştir.ateist fertler olabilir zira bunlara dehriler adı verilir. kuran'da böylelerine sadece bir yerde cevap verilir. bu kuranın ciddiye aldığı bişey değildir. ve ateistlerin bile dini vardır. tarih boyunca kavga allahın dini ile diğer dinler arasında olmuştur.diğer dinlerin ortak özleliği şirk dini olmasıdır.şirk de bizim anladığımız gibi putperestlik değildir. putperestlik şirkin sadece özel bir biçimidir. zira kuran putperestliği eleştirirken şirkin putperestlik olarak algılanmasını önlemek için genel hatlarla bahseder. şirk dininin toplum hayatına tezahürü egemenler tarafından halkı köleleştirme , sınıflara ayırma, statükoyu meşrulaştırma şeklinde olmuştur. musa a.s ın kavminde firavun siyasi gücü temsil eder, ve kuran'da firavunun halkına ene rabbikum ul ala dediğinden bahsedilir. yani ben sizin en yüce rabbinizim.firavun bu sözle şunu demek ister; sizin hayatınız için kuralları ben koyarım, nasıl yaşayacağınıza neye inanacağınıza nasıl bir hayat sürmeniz gerektiğine, ben karar veririm. Allah'ın dini bunu geçersiz kılmak üzere gönderildi. zira allah'ın dininde insanlar eşitti ve insanlar'ın nasıl yaşaması gerektiği ile alakalı kanunları Allah koyardı. yine musa'nın yıkmak için gönderildiği toplumda karun parayı serveti temsil eder. karun bir çeşit maliye bakanıdır. malın paranın biraz sonra bahsedeceğimiz belamı baura'ların emriyle bir sınıfın imtiyazına kullanılmasına diğerlerinin servet sahiplerinin köleleri olmasına hizmet eder. musa'nın yıkmak üzere geldiği toplumsal yapıda belamı baura toplumu enbüyük din adamıydı.bir topluluk diğerini yoksun kılabilir ,kendileri için ayrıcalıklar kabul ettirebilir ama bunun zorbalıkla sürmesi zordur. işte şirk dininin genel karakteri itibarıyla belamı bauralara düşen görev budur. itaata çağırmak,satükonun devamını sağlamak için halkı uyutmak, bir fosseptik çukurunun içinde olduğu halde halka iyilk yapmasını tavsiye etmek, isyandan alıkoymakkısacası uysallaştırmak. son peygambere kadar gelinen süreçte bu böyle oldu. son peygamber'in (yani peygamberimizin) toplumunda ise. egemenliği ele geçiren bir grubun kendisinin gerçekten inanmadığı putprestlik ve şirk inancıyla halka bu şekilde olmalarının bir çeşit kader olarak sunulduğu ve kutsal mekanlarda olmaları hasebiyle senenin büyük bölümünde panayırlarla dışarıdan gelen insanların putları ziyaret ederek elde ettikleri ekonomik ve siyasi kazanımları meşru göstermek adına bir çeşit elitizm ve üstünlük iddialarına karşın allah onlara hz Muhammed'i gönderdi.hz Muhamed'in vefatından üç yüzyıl geçmemiştiki şirk dini yine kendini gösterdi. emevilerin kaderci bi anlayışla mal yığmaları toplumu sömürmeleri, uydurma rivayetlerle ve cebriyye diye çıkardıkları akımla oldu. günümüze kadar gelinen süreçte islamın ta ilk yıllarından fetihlerle müslüman olan kitlelerin topluca islama girmesi ilk müslümanlar gibi kuran'i bir bilince safha safha ulaşmalarını engelledi. dolayısıyla kendi kültürlerinden kalan cahiliye adetlerini islama bulaştırmaları zor olmadı. iranda zerdüşt dininin son aşamaları, türklerin atalar kültürü, şamanizm dini vs diğer topluluklar vahiy islamından kültür islamına geçilmesine sebep oldu. bunun doğal uzantısını toplumumuzda ve diğer toplumlarda görebiliriz. baba, pir, şeyh, derviş , devletin kutsallığı, asker millet ,inziva, fildişi kulelerine çekilme, staükoyu meşrulaştırma ve başlangıcı peygamber zamanına dayanan peygamberin nehyettiği tasavvufun türlü şekilleri.özetle bahsedilen konu bu.. isteyenler şu kaynaklara bakabilir.tasavvuf ve islam ; ibrahim sarmış, vahiyden kültüre; celalettin vatandaş, dine karşı din;ali şeriati.

Bedrin_Aslanı
16-10-2006, 21:25
Sahih bir hadiste geldi ki;

"Osman b. Ma'zun vefat ettiğinde -ki sahabenin en temiz ahlaklısı ve en çok ibadete düşkünü idi, yani en takvalısı idi- eşi onun için "cennetlik" ibaresini kullandığında Efendimiz s.a.v. onu uyarmıştı. Ve Kendisine yarın nasıl muamele edileceğini bilmediğini belirtmişti."

Şimdi, ne sizin şeyhiniz ne de başka bir şeyh efendi bu sahabiden daha üstün olamaz. Takva sadırda gizlidir. Ona iman edilmez, belki hüsn-ü zan edilir. İman etmek elbette sakıncalıdır!

Selam ve Dua ile...

Kardeş yazdığımı dikkatli okursanız zamanımızın demiştim. Onları hiç bir zaman Ashabın ve onları görenlerin yerine koyamayız. Efendi H.Z lerine mahkemede soruyorlar: Siz şeyhmisiniz diye... Eğer diyo şeyhden kastınız bugun medyada boy gösteren kişilerse ben değilim diyor. Eğer onlar değilde Eski alimlerimizden Efendilerimizden bahsediyorsanız diyor onlardan da fersah fersah uzağım diyor.
Efendimiz S.A.V bir ışık. Ashabı onun çevresinde bir halka her dönem O'nun izinden gidenler bu halkayı oluşturuyor. Ve bu zamanda ne kadar mertebesi yükselirse yükselsin onların seviyesine ulaşamaz çünkü; ışık çok uzaklarda. İman yanlızca Allah C.C dir. Kimse şeyhine iman etmez. Eğer iman eden varsa iman ettiği kişi zaten sahte şeyhdir. Onlardan bahsedeceksek benim yazacak birşeyim olmaz. Başkalarının yaptığı ve tarikatlara mal edilen şeyleri önümüze sürmek hoş olmaz.
SElametle....

Bedrin_Aslanı
16-10-2006, 21:32
Zaten ümmeti muhammet yolundasın! aynı kabe'ye bakıyoruz.. burda sorun yok..
senin efendin her kimse onu kastetmedim (idol kavramına dikkat çekmeyi isterdim ama mevzu bu değil) genel anlamda kişiler yüceleştiriliyor.. sadece tarikat ehli değil dünya'nın her tarafından insanlar bunu yapıyor..
zamanın ilim ve takva hususunda en yüksek mertebede olduğunu söylemezsin..bunu söylediğin içinde doğru yolda değilsin..

Niye doğru yolda olmadığımı anlamıyorum kardeş...

Efendimin ilim ve takva bakımından zamanımızda ki alimlerden üstün olduğunu düşünmenin ne gibi bir sakıncası var. Dinimiz açısından bi sakıncası varmı? doğru yolda değilsem yanlış yoldayımdır. E benim yolum Allah C.C yolu bunun için gayret ediyorum, Ben Yanlış yoldaysam başka bir şeyemi yönelmiş oluyorum. Ki şuda var hepde söylenir. Eğer buradan daha sağlam bir kapı bulsam 1 dakika durmam oraya giderim ve bu herkes için geçerlidir. Benim fıtratıma uygun en doğru yol budur. ve ben inşa'Allah bu yolda ilerleyeceğim.
Yanlış anlaşılmasın Efendimi bu zamanın en takva ve alim kişisi olarak görüyorum. Yoksa ne ashabımızın nede tabiinin ayaklarının altında ki toz olmayız.

Selametle...

Bedrin_Aslanı
16-10-2006, 21:40
şirk ve idol kavramlarına biraz değinelim.. en güzel anlatan'da ali şeriati olmalı
konumuzla direkt alakalı değil gerçi herkes bir nebzede olsa vahiy şule'lerinden alabilir..
müslümanın yaptığı davranışlar, koyduğu tavırlar bir ilke gözönünde tutulduğu başka bi deyişle o ilke ile değer kazanır .o da tevhid dir. namaz'ımız ,oruc'umuz veya dediğniz gibi iyilik sever olmamız ,yardımsever olmamız,birbirimizi sevmemiz nefretimiz bu ilke ile kaim'dir. tevhid'siz bir din nasıl mümkün olabilir. adem ve havva'nın yeryüzüne inmesiyle başlayan insanın ve islamın tarihi, son peygambere kadar ara kesitte birçok peygamberle bu ilke üzerine bina edilmiştir.kuran'ı açıp bakan ve bütün bahsi geçen peygamberlerin hayatına göz atan birisi rahatlıkla şunu görecektir. bütün peygamberlerin kavimlerine gönderildiğinde ilk cümleleri şu olmuştur. ey kavmim benim de rabbim sizinde rabbiniz olan allaha ibadet edin çünki sizin ondan başka gerçek ilahınız yok. ilke bu. küfür örtmek demektir. çiftçilere ekinin üzerini örtmelerinden dolayı kafir denir, keza gecenin görünür şeyleri görünmez kılması nedeniyle geceye de kafir ismi verilir.tarih boyunca hiç bir dinsiz toplum görülmemiştir.ateist fertler olabilir zira bunlara dehriler adı verilir. kuran'da böylelerine sadece bir yerde cevap verilir. bu kuranın ciddiye aldığı bişey değildir. ve ateistlerin bile dini vardır. tarih boyunca kavga allahın dini ile diğer dinler arasında olmuştur.diğer dinlerin ortak özleliği şirk dini olmasıdır.şirk de bizim anladığımız gibi putperestlik değildir. putperestlik şirkin sadece özel bir biçimidir. zira kuran putperestliği eleştirirken şirkin putperestlik olarak algılanmasını önlemek için genel hatlarla bahseder. şirk dininin toplum hayatına tezahürü egemenler tarafından halkı köleleştirme , sınıflara ayırma, statükoyu meşrulaştırma şeklinde olmuştur. musa a.s ın kavminde firavun siyasi gücü temsil eder, ve kuran'da firavunun halkına ene rabbikum ul ala dediğinden bahsedilir. yani ben sizin en yüce rabbinizim.firavun bu sözle şunu demek ister; sizin hayatınız için kuralları ben koyarım, nasıl yaşayacağınıza neye inanacağınıza nasıl bir hayat sürmeniz gerektiğine, ben karar veririm. Allah'ın dini bunu geçersiz kılmak üzere gönderildi. zira allah'ın dininde insanlar eşitti ve insanlar'ın nasıl yaşaması gerektiği ile alakalı kanunları Allah koyardı. yine musa'nın yıkmak için gönderildiği toplumda karun parayı serveti temsil eder. karun bir çeşit maliye bakanıdır. malın paranın biraz sonra bahsedeceğimiz belamı baura'ların emriyle bir sınıfın imtiyazına kullanılmasına diğerlerinin servet sahiplerinin köleleri olmasına hizmet eder. musa'nın yıkmak üzere geldiği toplumsal yapıda belamı baura toplumu enbüyük din adamıydı.bir topluluk diğerini yoksun kılabilir ,kendileri için ayrıcalıklar kabul ettirebilir ama bunun zorbalıkla sürmesi zordur. işte şirk dininin genel karakteri itibarıyla belamı bauralara düşen görev budur. itaata çağırmak,satükonun devamını sağlamak için halkı uyutmak, bir fosseptik çukurunun içinde olduğu halde halka iyilk yapmasını tavsiye etmek, isyandan alıkoymakkısacası uysallaştırmak. son peygambere kadar gelinen süreçte bu böyle oldu. son peygamber'in (yani peygamberimizin) toplumunda ise. egemenliği ele geçiren bir grubun kendisinin gerçekten inanmadığı putprestlik ve şirk inancıyla halka bu şekilde olmalarının bir çeşit kader olarak sunulduğu ve kutsal mekanlarda olmaları hasebiyle senenin büyük bölümünde panayırlarla dışarıdan gelen insanların putları ziyaret ederek elde ettikleri ekonomik ve siyasi kazanımları meşru göstermek adına bir çeşit elitizm ve üstünlük iddialarına karşın allah onlara hz Muhammed'i gönderdi.hz Muhamed'in vefatından üç yüzyıl geçmemiştiki şirk dini yine kendini gösterdi. emevilerin kaderci bi anlayışla mal yığmaları toplumu sömürmeleri, uydurma rivayetlerle ve cebriyye diye çıkardıkları akımla oldu. günümüze kadar gelinen süreçte islamın ta ilk yıllarından fetihlerle müslüman olan kitlelerin topluca islama girmesi ilk müslümanlar gibi kuran'i bir bilince safha safha ulaşmalarını engelledi. dolayısıyla kendi kültürlerinden kalan cahiliye adetlerini islama bulaştırmaları zor olmadı. iranda zerdüşt dininin son aşamaları, türklerin atalar kültürü, şamanizm dini vs diğer topluluklar vahiy islamından kültür islamına geçilmesine sebep oldu. bunun doğal uzantısını toplumumuzda ve diğer toplumlarda görebiliriz. baba, pir, şeyh, derviş , devletin kutsallığı, asker millet ,inziva, fildişi kulelerine çekilme, staükoyu meşrulaştırma ve başlangıcı peygamber zamanına dayanan peygamberin nehyettiği tasavvufun türlü şekilleri.özetle bahsedilen konu bu.. isteyenler şu kaynaklara bakabilir.tasavvuf ve islam ; ibrahim sarmış, vahiyden kültüre; celalettin vatandaş, dine karşı din;ali şeriati.

Bu yazıyı nereden bağladın şeyhlere dervişlere onu anlayamadım kardeş.

İmandanihsana
16-10-2006, 21:50
Bu Sevda Bİtmez..bu TartiŞma Bİtmez.. Mevlam Bİzlerİ Efendİlerİn Kapisindan Ayirmasin..anlayamanlarada Anlamak Nasİp Olsun İnŞaallah..

Ebu Huzeyfe
16-10-2006, 21:59
Neden bitmesin?

Evet, genelde İslami forumlarda kimse öğrenmek için gelmediğinden herkes öğretmeye kalkınca bu tür tartışmalar bitmiyor. Ama bu iz'an sahibi kimselerin olmadığı anlamına da gelmez.

Mesela yukarıdaki reddiyelerimden sonra kardeşin izahatlarından bendeniz anlıyorum ki, aynı mefhumları farklı cümlelerle ifade ediyoruz. O yüzden mesele uzayıp gidiyor. O yüzden meselenin bu kısmının tartışmasından bendeniz çekiliyorum.

Çünkü asıl ihtilaf noktasını anladığımı düşünüyorum. Çok da basit ve gereksiz gibi görünüyor.

Selam ve Dua ile...

volkanik28
17-10-2006, 12:44
KÖrÜ KÖrÜne İtaat; Kendİ Nefsİnİ ,kendİ GÖrÜŞÜnÜ BeĞenen ,sonrada
KÖrÜ KÖrÜne İtaat Olmaz Dİyenlerde Has BİrŞeydİr.
Hem Haksiz EleŞtİrİ Yapacaksin Hemde İÇİnden Çikamayinca Ben Hakİkİsİne Bİr Şey Demedİm Dİyeceksİn. Sankİ Bİz Sahtesİnİ Savunuyoruz. HİÇ Bİr Şey Bİlmİyoruz HİÇ Bİr Şey Okumadik
İlahİyat Tahsİlİ GÖrmÜŞ Bİrİyİz. Sİzİn Gİbİ İtİraz Edenlerİn YaŞayiŞini Çok İyİ Bİlİyoruz.Çok MÜcahİt GÖrdÜm Çook.gÖzlerİne Hakİm Olamayan Neye Hakİm Olabİlİr SÖyletme Benİ Bu Camİaya Yabanci Olsak Neyse...
İÇİndekİ Kİn Ve BuĞzu Alenen Ortaya Koyamayan Ucundan Kenarindan Bİr Şeyler SÖylemeye ÇaliŞir.bunlari Bİz 15 Senedİr İncelİyoruz.hangİ Delİlİ Getİrİrsen Getİr Ne Yaparsan Yap AmaÇ İkna Olmak DeĞİldİr BaŞkalrindakİ EksİĞİ GÖrmek Kendİ Hatalarini Asla Ve Asla GÖrememek Tasavvuf Deyİnce Cİnlerİ Tepesİne Gelİr
İlmİ Mantiki SavunmaymiŞ Yanİ Hangİ İlİmden Bahsedİyorsunuz
Nefsİn Gİzlİ Arzu Ve İsteklerİnİn SizdiĞi MÜŞteŞrİklerİn Nursuz Kalbİ Tedavİ Etmeyen Modern İlmİmİ?
Unutma ...!gÜnahlardan KaÇmayan Elİne Belİne Dİlİne Kalbİne GÖnlÜne Nefsİne Hakİm Olmamayanin SÖz SÖylemeye Hakki Yoktur
MÜslÜmanlar Hakkinda Suİ Zanin En KÖtÜsÜ KÖrÜ KÖrÜne İtaaat Edİyorlar Demektİr
Hem Gassal Elİnde Meyyİt SÖzÜnÜ SÖyleyen Hakİkİ Sofİlerdİr
Nasil Oluyorda Hem Bu SÖzÜ Çarpitiyorsunuz Hemde Hakİkİ Sofİlere SÖz SÖylememİŞ Oluyorsunuz Bu Asil ÇelİŞkİ
KardeŞİm Hepİmİz İnsaniz.. Peygamber Ve Melekler HarİÇ Her İnsanin HoŞumuza Gİtmeyen YÖnlerİ Olabİlİr GÜnahlari Olabİlİr. Tasavvuf GÖnÜl Tamİrİdİr İÇİ GÜzelleŞtİrmektİr Birak Sen TaŞ Atma
BeĞenmİyorsan Kendİ Yoluna Gİt Sana İllada Gel Tasavvufa Gİr Dİyen Kİm??*
Gelmeeeee Allah MÜbarek Etsİn Yolun AÇik Olsun Tamam TasavvufÇular Sİzİn Gİbİ Olamiyor Zayif İnsanlar Sİzİn Kadar GerÇeĞİ GÖremİyorlar İlİmde Yok İrfanda Yok
Ama Sİzİn YaptiĞiniz Sadece EleŞtİrmek BaŞka Bİr Şeyde DeĞİl Bunu Da BÖyle Bİlİn

volkanik28
17-10-2006, 12:56
tasavvufçular sofiler; TEVHİDİ BÜTÜN HAYATINA RUHUNA BEDENİNE BÜTÜN HÜCRELERİNE AŞKLA MUHABBETLE SÖYLETİR...ONLARIN GÖNÜLLERİNDE BU AŞK VE MUHABBETTEN HİÇ BİR PUT KALMAMIŞTIR. ALLAH BAKİ HER ŞEY FANİİİ
GERİSİ NEFSİN OYUNU EĞLENCESİ KELİME OYUNU
KUMAR OYUNU GİBİ GÖNÜL KUMARI
BAZISI KAHVEDE KUMAR OYNAR BAZISI NEFSİNİN ARZULARIYLA

volkanik28
17-10-2006, 13:35
HAYAT İMAN VE EDEB.... EDEBLENMEK EN BÜYÜK CİHADDIR. İÇTEKİ DÜŞMANLA CENK İ GÖZE ALAMAYANLAR DIŞARIYA DİKKATİ NAZAR I VERMEYE ÇALIŞIRLAR ...KALE İÇTEN FETH OLUR. İÇİ İŞGAL EDİLENİN DIŞARIDAKİ KUŞATILMIŞLIĞI KIRMASI İMKANSIZDIR...
GİZLİ BİR GAZ KAÇAĞI HEM EVDEKİLERİ ZEHİRLER HEMDE YİYECEKLERİ ;gönül evine sızan ise gönülü zehirler
gönül ülkesine giren ,oralarda mesken tutan sakinler kimlerdir.
BAL ÇOK GÜZELDİR ÇOK TATLIDIR AMA YA İÇİNE AZ DA OLSA ZEHİR SIZMIŞSA ....
İLİM BAL GİBİDİR... BAL VÜCUDA GİRDİĞİ ZAMAN İCRAATINI GÖSTERİR
ZEHİRSİZ İLİM DE KALBE GİRDİMİ AHLAK DÜZELİR ALLAHA TESLİMİYET DÜZELİR HER ŞEY DÜZELİR
MÜRŞİTLER VELİLER O SAF BALI SUNARLAR YAŞAYIŞLARIYLA DURUŞLARIYLA
KONUŞMALARIYLA ŞEFKAT VE MERHAMETLERİYLE
ONUN İÇİN GÖNÜL ONLARIN YANINDA RAHAT EDER RABBİNİ TANIR.. RABBİNE KARŞI AKAR KALBİ ONLARIN YANINDA.... İMANIN HALAVETİ YAŞANIR.. BİR DURUŞU BİN SÖZDEN DAHA TESİRLİDİR... GÖREBİLENE ... GÖRMEYİ HAK EDENLERE....ÇİLE ÇEKENLERE... O GÜZELLİKLERİ GÖRMEMİZ İÇİN ALLAHA AÇILMALI ELLER
KİM MAHRUM KALMIŞSA KENDİ EDEBSİZLİĞİNDEN... KİME DE NE NASİB OLMUŞSA KENDİ EDEBİNDEN OLMUŞTUR.
GÜNAHLAR KALIN PERDELERDİR... HADDİNİ BİLMEME EN BÜYÜK CAHALETTTİR
KALIN SİYAH GÖZLÜKLERLE İLAHİ VAHİY OKUNMAZ

ruhen temizlenmek ruhen arınmakkk bütün mesele bu
başka bir davanın peşinde olmak ahmaklıktır

volkanik28
17-10-2006, 13:54
ibrahim sarmış ıda,celalettin vatandaşı da, ali şeriatiyi de yıllar önce defaaten okudummm hiç abartısızzz şimdi siz okuyun biz geçtik o safhayı
müctehid veya sahabe de değiller....
normal okuduğunu kendi mantığına anlayışına kültürüne algılamasına gönül dünyasına göre yorumlayan insanlar onların yorum hakkı varsa herkesin var
tasavvufa şirk diyen kendi iç dünyasını sorgulasın
başkasını sorgulamak bazılarına has bir eylem ve tavır değil
ELHAMDÜLİLLAH ALLAHTAN BAŞKASINA TAPMADIK!!!!!!!!!!!!
ONDAN BAŞKASINA DA İBADET ETMEDİKKKK !!!!!!!!!!!!
AMA ALLAH İÇİN ALLAH YOLUNDA YÜRÜYEN VELİLERİ MÜRŞİTLERİ SEVECEĞİZ SEVMEYE DEVAM EDECEĞİZZZZZZZ TASAVVUFA CANDAN BAĞLIYIZ BİRİLERİ TASAVVUFA KARŞI ÇIKSADA
DEĞİLMİ Kİ TASAVVUF GÖNÜLLERİ TEVHİD ZİKRİYLE DİRİLTMEKTİR
FANİ OLANI BIRAKIP BAKİ OLANA ALLAH A KULLUK ETMEKTİRRR
MÜRŞİTLER VELİLER ÖNDERLERİMİZDİR YOL USUL ÖĞRETEN BÜYÜKLERİMİZDİR
SAYGIDA KUSUR ETMEYİZ SAYGIMIZ SEVGİMİZ İTAATİMİZ ALLAH İÇİNDİR RESÜLÜ İÇİNDİR ONLAR BİZE ALLAHI VE RESÜLÜNÜ SEVDİRMEYE ÇALIŞIYORLARR
ANLAYANA SİVRİ SİNEK SAZ ANLAMAYANA DAVUL ZURNA AZ
ALLAH BÜTÜN MÜRŞİTLERDEN RAZI OLSUN
ALLAH YAR VE YARDIMCISI OLSUN
ÜMMETİ MUHAMMEDE HİZMETTE DAİM ETSİN
BİZİM VE ONLARIN GÜNAHLARINI AFFETSİN
DÜŞMANLIK YAPANLARI MÜŞRİK DİYENLERİ İLAHİ ADALETE HAVALE EDİYORUZ

Ebu Huzeyfe
17-10-2006, 18:34
Volkan,

Sen hastasın kardeşim, git bir tedavi ol öyle gel foruma!

Allah acil şifa versin!

volkanik28
17-10-2006, 21:48
selam... mümin müminin aynasıdır. tabiki hastalıklarım vardır. masum değiliz. masum olan melekler ve peygamberlerdir.
kendinde hastalık görmeyenler, kendini masum görenler ali şeriat i olunca akan sular durulur diyenler hiç hasta değillerdir.sizin fikirleriniz arı duru bize gelince hastalık maşaallah...
kendi hastalığından haberi olmayanlara sedece dua ederiz.
çağın en büyük hastalığı tekebbür hastalığıdır.
ne idolü??* ne putu?**
ashabım gökteki yıldızlar gibidir, hangisine tabi olursanız kurtulua erersiniz (h.ş)
ashabın ahlakını ruh halini yaşamaya çalışan hal e tasavvuf denir.. tasavvuf ehli bunu yaşamaya gayret eder. eksiklikler muhakkak vardır.. kendinde eksiklik görmeyen e tasavvuf zaten yüktür.. gereksizdir.
kur an ve sünnet dışı tasavvufa binlerce veyl olsun

SaLtan
17-10-2006, 21:58
volkanik28 göndermiş olduğun bu üç iletiden sonra benimde söyleyecek pek bir sözüm kalmadı ..mevzuda ali şeriati değildi ama
ali şeriati yi ne kadar tanıyorsun
kaç kitabını okudun
ve/veyahut mevlana, muhammed ikbal gibi tasavvuf alimlerinden çok etkilendiğini hatta bu iki ismi tanıdıktan sonra hakişki tasavvuf ve hakiki olmayanrı birbirinden ayrıştırdığını.bilmelisin!.. bilmiyorsan öğrenmiş ol..
farkında olmayı öneririm size.. kuranda bir çok ayette farkındalık mefhumu geçer..

İmandanihsana
17-10-2006, 22:38
Hakk Teala Tasavvuftan Ayirmasin...

Ebu Huzeyfe
17-10-2006, 22:44
Hakk Teala Tasavvuftan Ayirmasin...
Bizi de imandan...

Efendim, tasavvufsuz cennete giren çoktur amma imansız cennete giren yoktur!

volkanik28
17-10-2006, 22:52
ilk önce huşu tasavvufcuların ortaya koyduğu bir şeydir? demiştin
ayetleri yazdım umarım okumuşsundur.Elmalı tefsirine baktınızmı?
zekat ve sadakalar için gizli verilmesi hususunda ayetleri yazdım bunları araştırdınmı bu yanlışıından döndünmü onu merak ediyorum
selam ve dua ile

volkanik28
17-10-2006, 22:54
tasavvuf; imanı mutmainne derecesinde yaşamaktır.

SaLtan
17-10-2006, 23:03
ilk önce huşu tasavvufcuların ortaya koyduğu bir şeydir? demiştin
ayetleri yazdım umarım okumuşsundur.Elmalı tefsirine baktınızmı?
zekat ve sadakalar için gizli verilmesi hususunda ayetleri yazdım bunları araştırdınmı bu yanlışıından döndünmü onu merak ediyorum
selam ve dua ile

ortaya koyduğu şeyler demedim. yani tasavvufcular dışında kimsenin huşu ile namaz kılmadığı anlaşılmasın. yazdıklarımı dikaktle ve bir bütün olarak okusaydın vermek istediğim mesaj'ı rahatlıkla anlayabilrdin.
orda iyiniyetli bir yaklaşım sözkonusu idi..
tasavvuf huşu ile namaz kılma öğretsini yaşatıyor ama bunun yanıda istidraç gibi namazlarda getiriyor..
yada zekatı veren eli alan el görmüyecek diyor ama
verilecek zekat'ın dergah'a verilmesi öngörülüyor..
her şey bir yana rabıta örneği,
işte silsilenin sahabelere dayandırılması
cebri zikir
fenafillah (diğer adı nirvana)
şeyhe addedilen bir takım makam ve mevkiler
babadan oğula geçen şeyhlik makamı
vird
hatme
açılımlar çoğaltılabilinir.. güzel getirleri olmakla birklikte çeşitlilikleri ile arzeden getirileride! olabiliyor..

volkanik28
17-10-2006, 23:08
Ali şeriatinin
1- hacc
2- dinler tarihi
3-dergilerde bir sürü makalesini okudum
muhammed ikbalin çağın mevlanasını (annemaria schimmel)okudum

volkanik28
18-10-2006, 01:35
Örneğin: Zekat farzdır denilir, ekstaradan veren eli alan el görmüyecek anlayışı tasavvufun getirisidir.
Namaz kılınız denilir. Huşu içinde namaz kılın yine tasavvufun katkısıdır..
Neyse lafı fazla uzatmadan dava ne siyasettedir, nede tarikatta dava aksiyonla şumul bulur. Nacizane fikrim..[/B][/QUOTE]

YUKARIDA Kİ PASAJ SİZİN YAZINIZDAN ALINDI KELİMESİ KELİMESİNE


1-bakara 271-ayet EĞER SADAKALARI (ZEKAT VE BENZERİ HAYIRLARI) AÇIKTAN VERİRSENİZ NE ALA!! EĞER ONU FAKİRLERE GİZLİCE VERİRSENİZ, İŞTE BU SİZİN İÇİN DAHA HAYIRLIDIR ALLAH YAPMAKTA OLDUĞUNUZU BİLİR

bakara274- Mallarını gece gündüz gizli ve açık hayra sarfeden varya onların mükafatı Allah katında dır.

hadis-kütübü sitte-3263 nolu:ize tesaddega bisadagatin biyeminike fehfehe an şimalih.(sağ elin verdiğini sol eli gizleyecek kadar gizlenen sadaka)

2-"Namaz kılınız denilir. Huşu içinde namaz kılın yine tasavvufun katkısıdır.."DİYORSUNUZ

(müminun suresi-1-2 ) GERÇEKTEN MÜMİNLER KURTULUŞA ERMİŞLERDİR. ONLAR Kİ NAMAZLARINDA HUŞU İÇİNDEDİRLER.
AYETLER VE HADİSLER AÇIKK YAZDIKLARINDA AÇIK
şimdi konuyu saptırıp zekat dergaha verilmeli derlermiş
A)dergaha zekat verilmez zekat fakirin hakkı... istediğim kişiye veririm zekatı verecek sınıf bellidir. illada zekatı verirken başkasına soracak değil ya... dergahtaki fakire versem kabul olmuyormu???
B)rabıta meselesinde ALLAHA RABITA YAPILMAZ ALLAH HAYALE GETİRİLEMEZ ÇÜNKÜ..ALLAH IN ZATI DÜŞÜNÜLMEZ
C) Cebri zikir diye bir zikir çeşidini ilk defa sizden duyuyorum. cehri zikir ve gizli zikir var. sesli ve sessiz zikir
-araf suresi205.-Rabbini, sabah akşam, yüksek olmayan bir sesle, kendi kendine, ürpertiyle, yalvara yalvara ve için için zikret. Gaflete kapılanlardan olma.
D) vird hatme Allahı zikirdir. ihlas suresini ,inşirah suresini okumak salavat getirmek günahmı? bu hadislerde yok hatme vird yok diyorsan o zaman
Ali şeriati yi okumak hangi kitapta hadiste yazıyor tavsiye ediliyor???
sakın yanlış anlama!!! ali şeriati okunmasın falan dediğim yok karşıda değilim
ali şeriatiyi okumak iyidir aynı zamanda hatme de virdde iyidir
E)fenafillah : Allahın emirlerinde daim ve sürekli olmaktır yoksa cahil aklın anladığı gibi allah ta kaybolmak değildir sümme haşa Allah hiç bir şeye hulul etmez.
zariyat ayet 50-"Öyleyse Allah'a koşun
buradaki koşmak somut koşmak mı?? yoksa soyut bir kavram mı
F) şeyhe verilen makamlar eğitimli insanlara prof. dç. dr. dekan asistan, v.s veriliyor . mürşitlere bir takım makamlar verilse ne olur dinden mi çıkıyoruz
hiç bir mürşit sahabenin bile ayağının tozu olamaz bu tasavvufun temel kaidesidir.
G)Bir baba oğlunu iyi yetiştiriyorsa suçmu işliyor ne mutlu evladını yetiştirenlere tebrik etmek gerekir. dr evladı doktor olamazmı? demircinin oğlu demirci olamazmı? bazı meslekler babadan oğula irsi olarak geçemezmi?
bazı hastalıklar bile irsidir tıp bunu isbat etti
İYİ MERCEK LİYORSUNUZ? BİRAZ DAHA KALIN MERCEK KULLANSANIZ
BAŞKALARINA BU DENLİ YÜYÜTEÇ MERCEK KULLANAN ACABA KENDİ NE NASIL MERCEK KULLANIYOR MERAK EDİYORUM!!!!!
BAŞKALARINI NASIL YARGILIYORSANIZ ALLAH TA SİZİ ÖYLE YARGILAR BUNU UNUTMAYINNNN
İNSAFFFFFFF

bir_benim_ol
08-11-2006, 13:36
nakşilerinde bir kaç kolu var bundan kaynaklanıyor olabilirmi??

bende bilmiyorum... konuya vakıf olanlar bizi aydınlatırsa sevinirim...

ewt mesala menzil silsilesi daha farklı

hirahos
21-11-2006, 12:01
volkanik28 abim, Silsile ve Tasavvuf ile ilgili soruları gayet beliğ, içten ve etraflıca karşılamış..

Kendisine teşekkürler ediyorum, sözleri gönlümüzü nurlandırmıştır..

Kabul ederseniz, küçük bir katkıda bulunalım:

Tarik Silsileleri mübarek İki Ashaba, oradan da Peygamber Efendimize ulaşır.. Birisi Hz. Ebu Bekir Sıddık Efendimiz, diğeri Hz. Ali Efendimizdir.. Hz. Osman ve Hz. Ömer Efendimize Peygamberimizin talim ettiği zikir usulleri silsile itibariyle devam etmemiştir..

Silsilenin delili kayıdı demiş arkadaşlarım..

Size, iki Hadis-i Şerif sunacağım:

“Rabbım, benim sadrıma ne aktardıysa, Yar-ı Gar'ım Ebu Bekir'in sadrına da onu aktardım”

“Ben ilim şehriyim, Ali de onun babı (kapısı)..”

Silsilenin delilinin isteyenlere bu iki Hadis-i Şerifin yetişmesi gerekir..

Peki, ne olmuştur bu mübareklere aktarılanlar? Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ali Efendilerimizin dünyasını değiştirmesiyle kaybolup gitmiş midir?

Kesinlikle hayır! Onlar da Sünnet-i Resulullah'ı işleyerek, kendilerine ne verildiyse, peşlerinden gelene onu aktarmışlardır.. Onlar da kendi peşlerinden gelenlere.. Onlar da kendi peşlerinden gelenlere.. Taaa ki günümüze kadar böyle gelmiştir.. Silsilelerin var olma mantığı budur zaten..

Silsile nasıl devam eder? Silsiledeki her halka kendinden sonra gelecek olana yazılı icazet verir.. Hadis-i Şeriflerin senedi gibi, her Mürşidin delili bu yazılı vesikalardır.. Asr- Saadetten beri, aradaki üveysiler hariç, her silsile yazılı olarak kaydedilmiş ve yazılı olarak devam etmiştir..

Büyük alimlerin yazılı eserlerinde bu silsileler de kaydedilmiştir.. Abdurrahman-ı Cami Hazretlerinin Nefahat'ı, İmam-ı Rabbani Hazretlerinin Mektubat'ı, Şeyh Seyfeddin'in Reşahat'ı gibi..

Abdurrahman Cami Hazretleri, İslam Tarihinin en parlak simalarından biridir.. İlmiyle ve zekasıyla akranları içinden sıyrılıp yükselmiş büyük bir alimimizdir.. Sonradan Tasavvuf'a teslim olanlardan.. Onun Tasavvuf'a girişiyle şiddetli olan Tasavvuf karşıtı fikirler ağır darbeler almıştır.. O dönemde en ileri seviyede Tasavvuf karşıtı olanlar dahi demişlerdir ki:

“Molla Cami gibi büyük bir ilim sahibi dahi Tasavvuf'a giriyorsa, bizim bundan böyle söyleyecek bir sözümüz kalmamıştır.. İnsaf edelim..”

Silsilelerin nasıl oluştuğu, delillerinin ne olduğu, nasıl sürdüğü konularını merak edenlerin; özellikle Nefahat’ı okumalarını öneririm.. Bu, silsileler konusunda biricik eser değildir ama en önemli eserlerden biridir..

Ayrıca bu konuda İmam-ı Rabbani Hazretlerinin Mektubat’ına bakılabilir. Misal olsun:

251. Mektup'tan:

“Evliyâlık yolları arasında Silsile-tüz-Zeheb (Altın Silsile) yolu, Sıddîk-i Ekberin “radıyallahü anh” yolu olduğundan, bu yolun yolcuları uyanık olur. ... Peygamberimizin “sas” haber verdiği Hazret-i Mehdî, vilâyetin en yüksek derecesinde olacağına göre, o da bu yoldan yetişmiş ve bu yolu tamâmlamış ve düzeltmiş olacaktır. ...”

281. Mektub'tan:

“Allahü teâlâya hamd olsun! Onun seçtiği kullarına selâm olsun! Bu büyük ni’metin şükrü hangi dil ile yapılır? Allahü teâlâ, biz fakîrleri, îmânımızı, i’tikâdımızı Ehl-i sünnet vel-cemâ’at âlimlerinin “şekkerallahü teâlâ sa’yehüm” bildirdiklerine göre düzeltdikden sonra, Sıddîkdan gelen yola sulûk etmekle şereflendirdi. Bizleri, o büyüklerin mensûbları yapdı.

... Peygamberlere uyarak ve vâris olarak, onların kemâlâtına kavuşturan yol ancak bu yüksek tarîkdir.

... Bunun içindir ki, bu fakîr kitâblarımda ve mektûblarımda, bu büyüklerin yolunun, Ashâb-ı Kirâmın “aleyhimürrıdvân” yolu olduğunu yazdım.

... Bu yolun başında ve ortasında olanlar, sonunda bulunanları çok sevdikleri için, (Kişi, sevdiği ile berâber olur) hadîs-i şerîfindeki müjdeye kavuşurlar. (Abdullah ibni Mes’ûd'dan Buhârî, Müslim; Künûz-üd-Dekâık)"

Ruhu’l Beyan’da geçer:

“Allah'ın Resûlü’ne itaat eden Allah'a itâat etmiş olur» âyeti gereğince Silsile-i Şerife Allah ve Resûlullah'ta son bulur.”

Bu da Reşahat'ten:

“Hoca Ubeydullah Taşkendi

«Hâcegân» yolu diye isimlendirilen tarikat nisbetini ve zikir talimi ehliyetini Yakup Çerhî Hazretlerinden almışlardır.
O, Şâh-ı Nakşibendi'den,
O, Seyyid Emîr Kulâl'den,
O, Hoca Muhammed Bâba, Semmâsî'den,
O, Hoca Ali Ramitenî'den,
O, Mahmut Emir Fagnevî'den,
O, Hoca Arif Reyvegerî'den,
O, Abdulhalik Gucdevânî'den,
O, Yusuf Hemedanî'den,
O, Ebû Ali Farimedî'den,
O, Ebülkaasım Gürkânî'den..

Ebulkaasım Hazretlerinin bâtın ilminde nisbetleri iki taraflıdır. Biri, Hazret-i Ali, öbürü Hazret-i Ebubekir kollarından Nur Merkezine erişen yollar.. Şöyle ki:

Ebulkaasım nisbeti Ebulhasan Hırkani'ye,
Onunki, Ebu Yezid Bestami'ye, (Ruhani nisbet)
Onunki, İmam Câfer-i Sadık Hazretlerine, (Ruhanî) nisbet
Onunki, İmam Muhammed Bakır Hazretlerine,
Onunki, İmam Zeynelâbidin Hazretlerine,
Onunki, İmam Hüseyin Hazretlerine,
Onunki, Hazreti Ali'ye..

İmam Cafer Hazretlerinin bir nisbeti de validelerinin babası Kasım bin Muhammed bin Ebubekir Hazretlerine olduğu için, ondan Selmân-ı Fârisî ve ondan Hazret-i Ebubekir'e intikal etmek üzere yol ikiye ayrılıyor ve nisbetlerin en üstününü de içine alıyor. Bu bakımdan, belirttiğimiz nisbetlerin şeref ve yüceliği, silsileye «Silsile-tüz-Zeheb : Altın Halka» adını verdirmiştir.

Yukarıda Ebulkaasım Gürkânî'den ikiye ayrıldığını kaydettiğimiz nisbetlerden öbürü, Ebû Osman, Ebû Ali, Cüneyd, Sırrî Sakatı, Maruf Kerhî, Hasan Basri yoluyla Hazret-i Ali'ye varır.”

Ömer Ziyauddin Dağıstani Tasavvuf ile ilgili Fetvalar eserinden:

“Eğer silsile yoluyla nesebi ve intisâb zincirini Resûlullah sallâllahü aleyhi ve sellem'e kadar ulaştırmak olmasaydı dileyen dilediğini söyler, canının istediği gibi davranırdı. Bu sebeple «İsnâd, mü'minin silâhı ve selefin sünnetidir» denmiştir.

Ahmed b. Hanbel ve İmam Şa'rânî'ye ait olan bu ifâdeler Envârü'l-Kudsiyye'de yer almaktadır.”

********

Son olarak, Tasavvuf ile ilgili merakları olanların dikkatine şunları sunalım.. Malumunuz, her gün defalarca okuduğumuz Fatiha-yı Şerif ki Kur’an’ın anası olan bir suredir:

Fahreddin-i Razi Fatiha Suresi Tefsirinde:

“İlâhî cazibesi ve kudsî celâliyle kendilerine nimet verdiği kimselerden tertemiz seçkin kullarının mertebelerinin kula tecelli etmesidir.

Öyle ki bu kulların kutsi ruhları, cilalanmış aynalar gibi olur da birinden diğerine manevî ışıklar yansır Bu Cenâb-ı Hakk'ın (Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet) ayetinin ifade ettiği manadır.”

“Cenâb-ı Hakk, sırât-ı müstakimi, iki sıfatla nitelendirmiştir. Bunlardan biri müsbet. Diğeri selbî (olumsuz)dur.

Müsbet olana gelince, bu yolun, Allah'ın kendilerine nimetler vermiş olduğu Peygamberlerin, sıddîkların, şehîdlerin ve salih kulların yolu olmasıdır. Selbî cihete gelince, bu yolun, Allah'ın gazabını hak edecek kadar şehevî fiilleri işleyerek davranış güçlen bozulan kimseler ile gerçek inançlardan ve kesin bilgilerden sapacak kadar tefekkür kabiliyetleri fesada uğrayan kimselerin yolu olmamasıdır.”

“Üçüncü nükte:

Bazıları dediği zaman, sırf bununla yetinmeyip de söylemiş olduğunu; bunun ise mürîdin, hidayet ve mukâşefe makamlarına, ancak kendisini dosdoğru yola iletecek ve sapıklıklar ile hataların dolu olduğu yerlerden uzaklaştıracak bir şeyhe intisab etmesiyle ulaşabileceğine delâlet ettiğini ileri sürmüşlerdir. Çünkü demişlerdir mahlukatın pek çoğu noksandır. Akılları hakkı dosdoğru idrak edip de doğruyu yanlıştan ayıramaz. O halde noksan olan varlığın, kâmil varlığa uyması gerekir. Böylece bu noksan olan kimsenin aklı. Kâmil olanın aklının nuruyla güçlensin de, neticede saadet derecelerine ve kemâlat basamaklarına ulaşsın.

Anlattığımız şeylerden, bu sûrenin, “Bana verdiğiniz ahdi yerine getirin ki. Ben de size karşı olan ahdimde durayım.” (Bakara, 40) ayetinde zikredilen ubudiyet ve rubûbiyet ahdine dair bilinmesi gereken her şeyin izahını eksiksiz ihtiva ettiği ortaya çıkar.”

Ömer Ziyauddin Dağıstani, Tasavvuf ve Tarikatler Hakkında Fetvalar Eserinden:

“Fahreddin-i Râzi «Bizi dosdoğru yola ilet» âyet-i kerimesinde Cenâb-ı Hakk sâdece «sırâta'l-müstakim» ifâdesi ile iktifâ etmemiş, peşinden «Kendilerine ni'met lütfettiğin kimselerin doğru yoluna ilet» ibâresini ilâve etmiştir. Bu durum, müridi, vuslata, hidâyet makamlarına ve mükâşefeye götürecek bir yolun bulunmadığına, ancak kendisini doğru yola sevk edecek, yanlışlık ve sapıklıktan koruyacak bir şeyh ve mürşide uyması hâlinde hidâyetin gerçekleşebileceğine delâlet eder demektedir.”

(Bu kadar çok tarikat ve silsilenin olmasının sebebi, her mürşidin irşada ehil çok kimseler yetiştirmesi ve bunları değişik memleketlerde görevlendirmesidir.. Mesela, Mevlana Halid-i Bağdadi Hazretleri 400 Halife yetiştirmiş ve bu halifeleri dünyaya dağılmışlardır.. O yüzden her yerde Halidi kolundan Silsilelere rastlanabilir.. Bunun misali Çınar ağacıdır.. Gövdesi tektir.. Hz. Resulullah.. 4 ana dalı vardır.. Hulefa-i Raşidin.. Her ana dalın 12 yan dalı vardır.. Her dal binlerce yan dallara ayrılmıştır.. Hangi yapraktan tutarsanız tutun, o ağacaın gövdesinden köküne ulaşabilirsiniz.. Kök ise insanın döneceği yer/makam/zat olan Allah'tır..)

müttaki
21-11-2006, 12:29
baştan sona hep ResülAllah Bizim silsile :thinking:

aksakal
23-11-2006, 17:18
Neden bitmesin?

Evet, genelde İslami forumlarda kimse öğrenmek için gelmediğinden herkes öğretmeye kalkınca bu tür tartışmalar bitmiyor. Ama bu iz'an sahibi kimselerin olmadığı anlamına da gelmez.
Selam ve Dua ile...
İnce nükteler bazan hakaret içeriğine dönebiliyor.



edit: nakşibendi tarikatının asıl şeyhi abd' de yaşayan (müritleri arasında prens charles ve brunei sultanı vardır) şeyh nazim kibrisi'dir yok oda değil hocası kıbrısta yaşayan hocasıdır..
Bilgilenmek,bilinmeyeni saptırmak olmamalı.


Hz Ali koluda var ve Hz Ebu Bekir kolundan olduğunu söyleyenler (gerçekte tarikatları bu sahabelere bağlamak tarikat şeyh'lerinin uydurduğu şeylerdir- yoksa hiç bir tarihi kaynak sahebelerin tarikat ehli olduklarını söylemez) kabul etmezler.

Ne alaka?


Olayı bilmeyenler böyle konuşur işte...

Sertliğe sertlik,nelere sebebiyet olur acaba?


olay neymiş efendim anlatırmısın. ayrıca nakşiliğin lale devrinde nasıl bir etkinliğini olduğunuda konuşabiliriz? biliyorsan.. bilmiyorsan anlatmamı istemen yeterli?

Aynı hakaretler...


Cahilin karsısında kıtap gibi sessiz olucan demıs ya mevlana eee mubarek bılıyo işte ...
Bir başka ince hakaret daha.


...Örneğin: Zekat farzdır denilir, ekstaradan veren eli alan el görmüyecek anlayışı tasavvufun getirisidir.
Namaz kılınız denilir. Huşu içinde namaz kılın yine tasavvufun katkısıdır..
Neyse lafı fazla uzatmadan dava ne siyasettedir, nede tarikatta dava aksiyonla şumul bulur. Nacizane fikrim..
Fikir olarak belirttikleriniz,akaide ters düşerse fikir olmaktan çıkıyor o zaman.


Evet kimse kızmasın ama elle tutulur bir bilgi yok.

Forum yöneticilerinin taraf olduğunu ilk kez görüyorum.


"Gassal elinde meyyit!"

Bu ibare tüm tarikatlerde vardır. Olmayanı şahsen duymadım henüz. Bunun manası; körü körüne tâbi ol demek değil mi? Hiç bir ön şartsız teslim ol demek değil mi?

Hatta şeyh efendiyi şeriate muğâyir (ters) bir fiil işlerken görsen, mutlaka bir hikmeti vardır diye kabul etmek değil midir?

Selam ve Dua ile...

Hayy Allah(c.c)razı olsun.1.paragraftaki yorumunuza "ön şartsız" kelimesi hariç tamamiyle katılıyorum;amaa 2.paragrafa ise hem evet hem hayır:Evet olan kısım cahil müridlerin bu şekilde davranmasıdır;hayır olan ise,aslolan ise şeriaate mugayir iş yapan kimseden uzaklaşmaktır.Zaten tasavvuf kitaplarında tarikata girmenin ilk şartlarından sayılan hususlardan biri de fıkh ve akaidin bilinmesidir


Hiç hadis ile silsile birbiriyle kıyaslanır mı?
Katılıyorum.Asla kıyaslanamaz,hatta kıyas bile kabul edilemez.Ama kardeşimizin niyeti o değildi herhalde.


Sen hastasın kardeşim, git bir tedavi ol öyle gel foruma!
Allah acil şifa versin!
Konuşma terbiye sınırlarına çıktığında ve terbiyesizlikler seyr-ü seyran ediliyor ve yönetici konumundakiler bu seviyesizlikleri görmüyor,göremiyor yahut bu ifadeler görmezlikten geliniyorsa forum kurallarını abesle iştigal olsun diye mi yazdılar kardeşim!!!...

refref05
25-11-2006, 21:13
allah CÜmlesİnden Razi Olsun

aksakal
25-11-2006, 21:47
allah CÜmlesİnden Razi Olsun
Amin.

Benefsecun
16-12-2006, 20:01
aminn...<br>

buharaA
17-12-2006, 19:56
TASAVVUFUN KISACA TARİHÎ GELİŞİMİ

Hz. Peygamber, sahâbe, tâbiîn ve tebeu't-tâbiîn dönemlerinde dindar müslümanların yaşadıkları hayat yukarıda tasvir edilen mânevî bir atmosferde cereyan etti. Bu üç neslin dindarları dünyaya nazaran âhirete öncelik veriyor, bütün davranışlarda Allah'ın rızâsını gözetiyorlardı. Bu tür hayat Kur'an'ın istediği bir hayattı. Bunun en güzel örneği de Hz. Peygamber'di (el-Ahzâb 33/21).
Hz. Peygamber zamanında çeşitli eğilimlere sahip olan sahâbeler vardı. Bunlardan bir kısmı ilim öğrenmeye, bir kısmı dini tebliğe, bir kısmı cihada, bir kısmı yöneticiliğe daha fazla ilgi duyarken bir kısmı ibadete daha çok önem veriyor, uhrevî kurtuluş üzerinde yoğunlaşıyorlardı. Başta ilk dört halife ve aşere-i mübeşşere olmak üzere Osman b. Maz`ûn, Mus`ab, Ammâr, Habbâb, Bilâl, Suhayb, Selmân, Ebû Zer, Mikdâd, Muaz, Ebü'd-Derdâ, Huzeyfe, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Amr bu sahâbenin âbid ve zâhidleri olarak tanınmışlardı. Daha sonraki dönemlerde yaşayan âbid, zâhid ve dindar müslümanlar her zaman bunları örnek almışlardı. Tasavvuf zincirinin ilk halkaları bunlardı. Daha sonra eklenen yeni halkalarla bu silsile günümüze kadar gelmiş, bu halkalardaki âlim ve zâhidler İslâm'ın ilim, ihlâs, takvâ, ihsan, his, heyecan ve zühd anlayışını yaşayarak çağımıza taşımıştır.
Kuşeyrî'nin de açık bir şekilde belirttiği gibi tasavvuf Ehl-i sünnet'in bünyesinden doğmuştur. İlk sûfîlerin hepsi Sünnî'dir. Sûfiliğin ortaya çıktığı dönem İslâm dünyasında çeşitli ilimlerin kurulduğu, değişik mezhep ve akımların ortaya çıktığı bir dönemdir. Bu dönemde hadis, fıkıh, kelâm gibi ilim dalları kurulmuş, bunlarla uğraşanlara hadisçi, fıkıhçı, kelâmcı (muhaddis, fakih, mütekellim) gibi isimler verilmişti. Kaynağı Kur'an ve hadis olmakla beraber söz konusu ilimlerden de etkilenen ve Ehl-i sünnet muhitinde doğan İslâm'daki ruhî ve mânevî hayat tarzına tasavvuf denmiştir. Bu hayat tarzının temelleri Kur'an ve Sünnet'in öğretisinde, önceki nesillerin sözlerinde ve yaşayış tarzlarında mevcuttu. Sûfiler fikirleri ve mânevî tecrübeleriyle geliştirip sistemleştirdikleri tasavvufi hayat tarzını sözü edilen temeller üzerinde inşa etmişlerdir. Kökü ve özü eski olan tasavvuf hayatın bazı yenilikler içermesi ve farklılık göstermesi bundandır.
Büyük sûfilerin yetiştiği hicrî III ve IV. (IX ve X.) yüzyıllarda tasavvufla ilgili birtakım eserler yazılmış, sûfiliğin esasları yazılı hale getirilmişti. Diğer taraftan aynı dönemde melâmet ve fütüvvet gibi önemli tasavvufi ekoller ortaya çıkmıştı. Ma`rûf-i Kerhî, Serî es-Sakatî, Hâris el-Muhâsibî ve Cüneyd-i Bağdâdî gibi ünlü sûfiler Irak'ta tasavvuf adı altında İslâm'ın mânevî hayatını geliştirirken Horasan bölgesinde Hamdûn el-Kassâr (ö. 271/884) melâmet adı altında söz konusu hayatın farklı bir yorumunu ortaya koyuyordu. Ebû Hafs, Ahmed b. Hadraveyh ve Şâh Şucâ'-ı Kirmânî gibi Horasanlı dindarlar ise daha çok fütüvvet ve mürüvvet üzerinde duruyorlardı. Melâmet ehli ihlâs ve riya konusuna ağırlık verirken, fütüvvet ehli daha çok dinin insaniyet yönü üzerinde duruyorlardı. Bu konuda özellikle Bâyezîd-i Bistâmî (ö. 234/848) son derece özgün yorumlar yapıyordu.
Söz konusu dönemde tasavvufa dair yazılan çok meşhur eserler bulunmaktadır.
Hicrî VI. (XII.) asra kadar olan tasavvufun ilk dönemi ve hareketin doğduğu, geliştiği ve şekillendiği bir zaman dilimidir. Bu dönemde tasavvuf basit fakat derin, sade fakat anlamlı bir mânevî hayat tarzıdır. Geniş ölçüde pratiklere dayanır, teorilere çok az yer verir. Hal, his, heyecan ve vecd gibi isimler alan ve din psikolojisi bakımından büyük önem taşıyan ruhi hayat tarzı üzerinde yoğunlukla durulur. Bu fikrî harekette felsefi etkiler yok denecek kadar azdır. Ama sûfilerin mânevî tecrübeleri ve bu tecrübelerle ilgili olarak yaptıkları yorumlar üzerine kurulan bir tasavvuf felsefesi vardır. Bu, daha çok sûfilerin kendi düşünce ve çabalarıyla oluşturmuş oldukları özgün bir felsefedir. Tasavvufi hayat, öz ve hareket noktası itibariyle İslâmî temeller üzerine inşa edilmiş olduğundan, başta İbnü'l-Cevzî, İbn Teymiyye ve İbnü'l-Kayyim olmak üzere bu hareketin bazı şekillerini sert bir biçimde eleştiren âlimler tarafından da saygı ve takdirle karşılanmıştır. Bununla beraber bu dönem tasavvufu da tartışma ve eleştiriye açık bazı konular içermektedir. Öteden beri tartışılan ve eleştirilen bu konular tasavvufun özü ve geneliyle ilgili değildir. Münferit konulardır, ayrıntıyla ilgilidir.

buharaA
17-12-2006, 20:00
Tasavvufta Örgütlenme Dönemi
Tasavvufun ferdî yönü daha önemli olmakla beraber sosyal yönü de küçümsenmeyecek kadar önemlidir. Tasavvufi hayatın bazı biçimlerini bireyler tek başına yaşar. Fakat bu hayatı, bu konunun uzmanları, hocaları ve üstatları olan şeyhlerden ve mürşidlerden öğrenilir. Bu öğrenmede mürid ve tâlip denilen öğrencilerin üstatlarıyla birlikte bulunmaları, mânevî hayatı beraber yaşamaları şarttır. Çünkü tasavvufi hayat tıpkı birçok sanat gibi egzersizler ve pratiklerle öğrenilir. Bunun için de birliktelik ve beraberlik esastır. İşte bu durum hem zaman zaman mürşidlerin ve üstatların bir araya gelerek yaşadıkları mânevî ve derunî deneyler konusunda fikir alışverişinde bulunmalarını ve vardıkları sonuçları aralarında müzakere etmelerini gerektirir, hem de müridlerin mürşidlerinin gözetiminde ve denetiminde bulunmalarını zorunlu kılar. Bu sebeple baştan beri sûfiler sohbet denilen bir birlikteliğe büyük önem vermişlerdir. İlk zamanlarda şeyhlere daha çok üstat ve sohbet şeyhi, müridlere de sâhip (sohbette bulunan, sohbete katılan) deniliyordu. Böylece üstatlar çevresinde toplanan ve sohbetlere devam eden sâhipler, yani müridler birer cemaat oluşturuyordu. Bu cemaatlerin yaptıkları sohbetlerin çoğu halka açık olmakla beraber bazı sohbetlere yabancılar alınmıyordu. Ancak belli bir mertebeye ulaşan müridler bu sohbetlere kabul ediliyordu. Cüneyd-i Bağdâdî, "Biz tasavvuf sohbetlerini kapalı kapıların ardında yapardık" derken bu hususu anlatıyordu. İşte bu gizlilik tasavvuftaki sırrı, yani gizemi meydana getirir. Tasavvufî hayatın belli bir aşamasında mutlaka bir gizem söz konusudur. Bazan müridlere göre yabancılar için, bazan üstatlara göre müridler için bir gizem, yani yabancılara göre müridlerin, müridlere göre üstadın az çok gizemli bir yönü vardır. Bundan daha önemlisi ilâhî sırdır. Tasavvuf bir bakıma, imkân ölçüsünde rububiyyetin sırlarına âşina olmayı amaçlar. Tasavvuf sohbetlerinin müridlere edep ve erkân öğreten, onları terbiye eden, ahlâklarını güzelleştiren yönü kadar söz konusu esrarengiz yönü de önemlidir. Gizliliğin sebebi, mânevî alt yapısı bakımından eksik olanların yanlış anlama ve sapmalarını engellemektir.
Son derece gösterişsiz başlayan, ama gayet feyizli geçen tasavvufi sohbetler kısa bir zaman sonra bir cemaatleşme halini aldı. Büyük sûfilerin tasavvufi görüşleri ve yaşayışları az çok birbirinden farklı idi. Bu da meşrep (mizaç, karakter, zevk) farkı olarak görüldü. Bu durum tasavvufa eğilimli olanların kendi mizaçlarına, ruh ve zihin yapılarına uygun düşen üstatları tercih etmelerine imkân verdi. Böylece Tayfûriyye (Bistâmiyye), Cüneydiyye, Musâhibiyye, Sehliyye, Hakîmiyye, Hafifıyye, Seyyâriyye, Nûriyye, Harrâziyye, Kassâriyye (Melâmetiyye) ve Tüsteriyye gibi tasavvufi cemaatler ortaya çıktı. Bu ekollerden birine bağlanan bir mürid, mânevî hayatında belli bir üstadın görüşlerine ağırlık veriyordu. Cemaatler arasındaki olumlu ilişkiler tasavvufi gelişmeyi hızlandırdı.
Söz konusu tasavvufi sohbetler ve cemaatler hicrî VI. (XII.) asırda daha düzenli, daha disiplinli bir örgütleşmeye dönüştü. Bu örgüte tarikat denildi. Bu tarikatlar şeyhlerin mürid ve halifeleri aracılığıyla Fas'tan Endonezya'ya, Somali'den Kazan'a kadar İslâm ülkelerine yayıldı. Selçuklular ve Osmanlılar zamanında ise Mevlevîliğin yanı sıra Anadolu'da Hacı Bektâş-ı Velî'ye (ö. 670/1271) nisbet edilen Bektâşiyye, Hacı Bayrâm-ı Velî'ye (ö. 833/1429) nisbet edilen Bayramiyye, Aziz Mahmud Hüdâî'ye (ö. 1038/1628) nisbet edilen Celvetiyye gibi tarikatlar, ayrıca daha evvel Anadolu dışında kurulan tarikatların pek çok şubeleri oluştu. Bundan başka Ahî Evran diye bilinen Şeyh Nasîrüddin (ö. 660/1262) Kırşehir'de ahîlik teşkilâtını kurdu. Fütüvvet ehli Anadolu'da birçok şehirde örgütlendi. 1071'de Anadolu fethedildikten sonra Irak'tan, Suriye'den, daha fazla da Horasan'dan gelen gazi dervişler, alperenler ve Horasan erleri İslâmiyet'in Anadolu'da ve Balkanlar'da yayılmasında etkili oldular.

buharaA
17-12-2006, 20:06
Tasavvufta Kurumlaşma Dönemi
Sûfilik ve sûfî cemaatler ortaya çıktıktan sonra bu cemaatler ve örgütler mekânlara ve binalara ihtiyaç duydular. İlk zamanlarda camiler, mescidler, evler, iş yerleri, sûfilerin buluşma, konuşma ve meselelerini müzakere etme yerleri idi. Fakat örgütler gelişip yaygınlaşınca yeni mekânlara ve binalara ihtiyaç duyuldu. Herevî'nin Tabakâtü's-sûfiyye'de dediği gibi ilk tasavvufi kurum Suriye'de Remle'de Hankah adıyla kuruldu, zamanla hızlı bir artış ve yaygınlık gösterdi. Çeşitli dönemlerde ve bölgelerde bu kurumlara ribat, tekke, zâviye, dergâh, âsitâne gibi isimler verildi. İsimlendirmede kurumun büyük veya küçük, merkez veya şube olması da dikkate alındı. Tekkeler, tarikat denilen örgüt üyelerinin devam ettikleri, toplu veya ferdî olarak zikir yaptıkları, sohbet ettikleri, edep-erkân öğrendikleri, terbiye gördükleri, ruhen arındıkları ve olgunlaştıkları kurumlar olmakla beraber çoğu zaman çeşitli dinî ve dünyevî ilimlerin öğretildiği kurumlar da oldular. Özellikle kırsal alanlarda medreselerin görevlerini de üstlendiler. Ayrıca yolcuların ve gariplerin barındıkları önemli sosyal müesseseler haline geldiler. Tekkelere yapılan vakıflar, devlet adamlarının, hayır sahiplerinin ve tarikat mensuplarının yaptıkları bağışlar tekkelerin görevlerini etkin bir biçimde sürdürmelerine ve toplumların ihtiyaç duydukları huzurlu bir mânevî havayı meydana getirmelerine imkân verdi. Ayrıca tekkeler başta edebiyat, şiir ve mûsiki olmak üzere birçok güzel sanatın doğduğu ve geliştiği müesseseler oldu.
Bir tekkede şeyh veya halifesi, çeşitli mertebelerde bulunan müridler, dervişler, tekkede yemek hazırlama, sofra kurma, odun getirme, temizlik yapma gibi işlerde görevli işçiler, tekkeye yardım eden ve oradaki işlere nezaret eden yöneticiler, misafirler ve garipler bulunur. Bunların düzenli bir biçimde çalışmaları ve görevlerin aksamaması için uyulması gereken birtakım kurallar, bir çeşit yönetmelikler vardır. Bu kuralları ilk defa derli toplu bir biçimde ortaya koyan Ebû Saîd Ebü'l-Hayr (ö. 440/1048) oldu. Ebû Hafs Ömer es-Sühreverdî (ö. 632/1234) Avârifü'l-maârif isimli eserinde söz konusu kuralları genişletti ve ayrıntılı bir şekilde ortaya koydu.
VII. (XII.) asır tasavvufta önemli gelişmelerin gerçekleştiği bir dönemin başlangıcıdır. İbn Arabî (ö. 638/1240) kendisinden önceki sûfilerin fikirlerinden de yararlanarak, vahdet-i vücûd terimi ile ifade edilen bir görüş ortaya attı. el-Fütûhâtü'l-Mekkiyye ve Füsûsü'l-hikem gibi eserlerinde bu konudaki düşüncelerini genişçe açıkladı. Allah-evren, Allah-insan ilişkisinin vahdet-i vücûd eksenli bir açıklamasını yaptı. Felsefeden ve kelâmdan aldığı bazı delillerle fikirlerini ispatlamaya çalıştı. Sadreddin Konevî, Fahreddîn-i Irâki, Abdülkerîm el-Cîlî, İbn Fârız, Aziz Nesefi, Şebüsterî, Abdürrezzâk el-Kâşânî ve Câmî gibi ünlü sûfiler bu yolda onu izleyerek geniş ölçüde vahdet-i vücûdu birçok müslüman ilim ve fikir adamının dünya görüşü haline getirdiler.
Diğer taraftan Ebû Saîd Ebü'l-Hayr Arapça'nın yanı sıra Farsça'yı tasavvuf dili haline getirmek için ilk defa ciddi bir adım attı. Onu bu yolda Hücvîrî izledi ve Farsça ilk tasavvuf kitabı olan Keşfü'l-mahcub'u yazdı. Baba Tâhir (ö. 410/1019) ve Senâî (ö. 525/1131) gibi şairler tasavvufi düşüncelerini Farsça şiirlerle ifade ederek bu tarzı âdeta tasavvufun dili haline getirme yolunu tuttular. Onları bu yolda Attâr (ö. 627/1223) ve Mevlânâ (ö. 672/ 1273) gibi ünlü sûfi şairler izledi. Mevlânâ'nın Mesnevi ve Divân-ı Kebîr isimli eserleriyle bu hareket zirveye ulaşmış oldu. Şebüsterî (ö. 720/1320) Gülşen-i Râz'da, Fahreddîn-i Irâki (ö. 688/1289) Lema`ât'ta, Câmî (ö. 898/ 1492) çeşitli eserlerinde bu yolda yürüdü.
Yûsuf el-Hemedânî'nin müridi, Yeseviyye tarikatının kurucusu Pîr-i Türkistan Ahmed Yesevî (ö. 562/1166) ilk defa ve başarılı bir şekilde tasavvuf hayat tarzını ve düşüncesini Türkçe ifade etmeye başladı. Hikmet denilen tasavvufi şiirlerini Divân-ı Hikmet adı verilen bir eserde toplandı. Daha sonra Mansûr Ata, Abdülmelik Ata, bunun oğlu Tac Hoca, torunu Zengî Ata, Said Ata, Süleyman Hakîm Ata, Sadr Ata, Bedr Ata gibi mürid ve halifeleri onun tasavvuf geleneğini Türkistan'da devam ettirdiler. 1071'de Anadolu'nun fethedilmesi üzerine çeşitli tarikatlara mensup dervişler, özellikle Yesevî geleneğine bağlı olanlar burada faaliyet göstermeye başladılar. Fakat yeni fethedilen bu beldelerde daha ziyade baba, gazi, sultan gibi unvanlarla anıldılar. Ahmed Yesevî'nin şiir anlayışı Yûnus Emre'de (ö. 1320) daha da sadeleşerek ve güzelleşerek devam etti. Anadolu ve Balkanlar'daki pek çok mutasavvıf onu örnek aldı. Yazıcıoğlu Muhammed'in (ö. 855/1451) Muhammediyye'si, Ahmed-i Bîcân'ın (ö. 858/1454) Ahmediyye'si ve Envâru'lâşıkin'i, Eşrefoğlu Rûmî'nin (ö. 874/1469) Divan'ı ve Müzekki'n-nüfûs'u, Niyazî-i Mısrî'nin (ö. 1150/1737) Divan'ı, Anadolu ve Balkanlar'da büyük bir ilgi ile okunan eserler oldu. Sadece mutasavvıflar ve tarikat ehli tarafından değil, bunların dışındaki dindarlar tarafından da asırlarca rağbet gördü. Başta Yûnus Emre'ninkiler olmak üzere bu şair mutasavvıfların şiirleri dinî mûsikinin de ana malzemesini oluşturdu. Bu gelişmeler geniş kitlelerde din duygusunun yerleşmesini ve kökleşmesini sağladı. İlâhî denilen bu tür şiirler coşkuyla okundu ve dinlendi.
Osmanlılar'da tekke edebiyatı kadar tasavvuf mûsikisi de büyük bir gelişme gösterdi. Özellikle mevlevîhâneler bu işin öncülüğünü yaptı.

taner-akkus
19-12-2006, 11:15
Buharam.buraya Kadar Okey.pekİ Bundan Sonrasini Bİlyormusun...

taner-akkus
19-12-2006, 11:16
:yn:

lütfen konularda msn adresi paylaşmayınız

buharaA
19-12-2006, 21:41
TARÎKAT DÖNEMİ
..:: 1 ::..

1. XII ve XIII. Asır'da Tarîkatlar
XI. asır başında yaşamış bulunan Gazzâlî, Tasavvuf târihimizde bir dönüm noktasıdır. Gazzâlî'nin geliştirip sistematize ettiği ehl-i sünnet tasavvufu, Gazzâlî'den sonra müessese bazında faaliyet göstermeye başladı. Bu yüzden XII. ve daha sonraki asırlar, tasavvufun tarîkat şeklinde müesseseleştiği çağlardır. Tarîkatların tekevvün döneminin ardından tasavvufî tefekkürün en önemli simaları (İbn Arabî, İbn Fârıd, İbn Seb'în) bu asırlarda yetişmiştir.
Bir yandan Abbasî hilâfetinin her geçen gün siyâsî nüfûz ve istikrarını kaybetmesi, diğer yandan Batı'dan gelen haçlı saldırılarıyla Doğu'dan gelen Moğol istilâsı, İslâm dünyâsını târumâr etmişti. Bu yıllar Anadolu'da Anadolu Selçukluları ve beyliklerin, Mısır'da Memlüklerin, Irak ve Suriye'de yine muhtelif beyliklerin hüküm sürdüğü bir dönemdir. Siyasî otoritenin zaafa uğradığı bu yıllarda halkın mânevî otoritelere sığındığı ve onların rûhânî himâyesinde ferahladığı dikkat çekmektedir. Halkın ve yöneticilerin XI. asırdan îtibâren sûfîlere gösterdikleri hürmet ve saygının bu asırlarda giderek arttığı görülmektedir.
Selçuklu hükümdarları, sûfîlere samimî bir hüsn-i kabul göstermiş, fethettikleri bölgelerde onlar için tekkeler inşâ ederek vakıflar tahsis etmişlerdir. 545/1150 yılında Amasya'da inşa edilen hankâh-ı Mes'ûdî'yi diğerlerinin takip etmesi, XII. milâdî asırdan îtibâren Anadolu'da birçok mutasavvıfın yerleşmesini sağlamıştır.
VI. ve VII. Hicrî, XII. ve XIII. milâdî asır, tarîkatlerin tekevvün dönemidir. Bugünkü anlamıyla tekkesi, zâviyesi, şeyh ve mürîd münâsebetleriyle ilk tarîkatler bu yüzyılda kurulmuştur. Bağdad'da Abdülkadir Geylânî, Basra'da Ahmed Rifâî, Türkistan bölgesinde Ahmed Yesevî, bu dönemde yetişen ilk tarîkat kurucularıdır.
Abdülkadir Geylânî'nin tam adı Muhyiddin Ebû Muhammed b. Ebû Salih Zengidost'tur. 470/1076 yılında Hazar'ın güneyinde Gilân'a bağlı Neyf'de doğdu. 562/1166 yılında Bağdat'da öldü. İlk tahsilini memleketinde yaptıktan sonra onsekiz yaşında Bağdad'a geldi. Bağdad'da muhtelif kişilerden dînî ilimler tahsilini tamamladı. Nihâyet Ebu'l-Hayr Muhammed b. Müslim Debbâs vâsıtasıyla tasavvuf yoluna girdi, tarîkat hırkasını giydi. 521/1127 yılından îtibâren Bağdad'da irşad ve nasihat faaliyetlerine başladı. Etkili ve coşkulu vaazları sayesinde sevilen bir mürşid oldu. İlim ve devlet ricâlinden pek çok kimse onun mürîdleri arasına katıldı. O'nun tasavvufî eğitim anlayışında mürîd önce riyâzet ve çile döneminden geçecek, dünyâdan el etek çekecek, sonra sülûkünü tamamlayıp tekrar halkın arasına dönecektir.
Kendisinden sonra gelenlerce, başta İbn Arabî olmak üzere "kutub" ve "insan-ı kâmil" olarak tavsif edilen Abdülkadir Geylânî'nin tarîkatı İslâm dünyâsının her tarafına yayılmıştır. Vaaz ve irşadlarından oluşan el-Gunye, el-Fethu'r-Rabbânî, Fütûhu'l-gayb gibi eserleri vardır.
Abdülkadir Geylânî ile çağdaş olan tarîkat pirlerinden biri de Ahmed Rifâî (ö.578/1183)dir. 500 veya 512/1118 yılında Basra'da doğan Rifâî, dînî ilmleri ikmal ettikten sonra dayısı Şeyh Mansur'dan tarîkat almış, vefâtından sonra da onun postuna oturmuştur. Vefâtına kadar bu hizmeti sürdürerek adına bir tarîkat teessüs etmiştir.
Bu yüzyıllarda Türkistan bölgesinde Sayram şehrinde dünyâya gelen ve Yesi'de yaşayıp oradaki insanları kendi dilleriyle tarîkat, tasavvuf ve İslâm yoluna çağıran bir mutasavvıf daha vardır. O da Anadolu ve Balkanlar'a kadar uzanan bir çizgide tesir ve nüfûz sâhibi olan Ahmed Yesevî'dir. 562/1166 yılları civarında ölen Ahmed Yesevî, Kuzey Türkistan bölgesinde İslâmiyetin yayılmasını sağlamıştır.
Ahmed Yesevî ile aynı şeyhten feyz alarak daha sonra kurulacak Nakşbendîlik'in ilk temel esaslarını kuran Abdülhâlik Gucdüvânî (ö.595/1199) Mâverâünnehr ve Buhara bölgesinde tasavvuf ve tarîkat hizmetini sürdürmüştür. Nakşbendîlik'in "onbir esasını" kuran Gucdüvânî'den Bahâeddîn Nakşbend'in "üveysî" tarîk ile feyz aldığı bilinmektedir.
Aynı yüzyıllarda Kuzey Afrika'da teşekkül eden ve günümüze kadar tesirini devam ettirecek olan Şâziliyye tarîkatının kurucusu ise Ebu'l-Hasan Ali b. Abdullah Şâzilî'dir. 657/1258 yılında vefât ettiğinde yerine Ebu'l-Abbas Ahmed Mürsî'yi hâlef bırakmıştır. Şâzeliye Mısır ve Kuzey Afrika'da en yaygın tarîkatlerden birisidir.
XII. ve XIII. asır, daha sonraki dönemlerde tesir ve nüfûzunu devam ettirecek Kübreviyye, Sühreverdiyye, Ekberiyye, Bedeviyye ve Mevleviyye gibi tarîkatlerin teessüs edip geliştiği yıllardır.
Bunlardan Kübreviyye, Harezmli Şeyh Necmeddin Kübrâ (ö.618/1221) tarafından kurulan tarîkattır. Necmeddin Kübrâ, Moğollarla yaptığı savaşta şehid olmuştur. Tarîkat ve nüfûzu Türkistan bölgesinde saygın bir şeyhtir.
Sühreverdiyye tarîkatı Adâbü'I-mürîdîn müellifi Ebu'n-Necîb Sühreverdî (ö.563/1167 ) tarafından kurulmuş ve zamanının "şeyhler şeyhi" sayılan Ebû Hafs Ömer Sühreverdî tarafından geliştirilip sistemleştirilmiş bir tarîkattır. Ebû Hafs Sühreverdî, uzun bir ömür sürmüş, çağdaşı Halîfe Nasır li-dînillâh'ın saygısını kazanmıştır. Hâlife tarafından Anadolu Selçuklu Sultanı Alâeddin Keykûbâd'a elçi olarak diplomatik bir görevle gönderilmiştir. Avârifü'l-maârif adlı eseri tasavvuf klasikleri arasında yerini aldığı gibi, tekke ve zâviyelerdeki tasavvufî âdâb ve protokolü ihtiva eden kaynak eserlerden biri olmuştur.
Bahâeddin Zekeriyya Multânî (ö.666/1268) Sühreverdiyye'nin Hindistan temsilcilerindendir. Fahreddin Irâkî, Multânî'nin damadıdır. Şeyhinin vefâtından sonra Hindistan'dan kalkıp Anadolu'ya gelmiş, Konevî ile görüşerek İbn Arabî'nin fikirleriyle tanışmış ve Lemeât adlı eserini kaleme aldıktan sonra 688/1289 yılında Şam'da vefât etmiştir. İbn Arabî'nin en önemli üstadları arasında yer alan Ebû Medyen Şuayb el-Mağribî (ö.590/1194) bu devrin önemli şeyhlerindendir. Abdülkadir Geylânî şarkın (Şeyhu'1-maşrık), o da mağribin şeyhi (Şeyhu'l-mağrib) sayılmıştır.
Ekberiyye tarîkatı Şeyh-i Ekber namıyla ünlü Muhyiddin b. el-Arabî (ö.638/1240)'ye nisbet edilen bir tarîkattır. İbn Arabî, Füsûsu'l-hikem ve el-Fütûhâtü'I-Mekkiyye adlı muhteşem eserleriyle tasavvuf tefekküründe yerini aldığı gibi, aynı zamanda Ekberiyye tarîkatının kurucusu sayılmıştır. Endülüs'te doğup Mısır, Şam, Anadolu gibi o günün İslâm ülkelerinin pek çoğunu gezmiştir. İbn Arabî "vahdet-i vücûd" anlayışını sistemleştiren sûfî sayılır. O'nun yaşadığı yıllar Vahdet-i vücûd inancının İslâm ülkelerinin her yanında değişik kişilerce temsil edildiği yıllardır. Kuzey Afrika'da Abdülhak b. Seb'în, Mısır'da İbnü'l-Fârid bu asırlarda bu düşünceyi temsil eden mutasavvıflar olarak dikkat çekmektedir.
Bedeviyye tarîkatı, 596/1200 yılında Fas'ta doğmuş, 675/1276 yıllarında Mısır'da ölmüş Ahmed b. Ali Bedevî'ye nisbet edilir. Ahmed Rifâî ve Abdülkadir Geylânî gibi büyük mutasavvıfların kabirlerini ziyaret eden Ahmed Bedevî, mânevî olgunluğa eriştikten sonra, Mısır'a gelir ve Tanta şehrine yerleşir. Burada kırk yılı aşkın bir süre halkı irşad ile meşgul olduktan sonra vefât eder ve oraya defnedilir. Ahmediyye veya Sutûhiyye gibi adlarla anılan Bedevîlik, Mısır'da Şâzeliyye'den sonra en yaygın tarîkat olma özelliğini hâlâ sürdürmektedir.
Mevlânâ Celâleddin Rûmî'ye nisbet edilen Mevlevîlik de bu yılların tarîkatıdır. Mevlânâ babası Bahâeddin Veled (ö.628/1231) ve Burhâneddin Muhakkik Tirmizî vâsıtasıyla aldığı Kübrevîlik, Şems-i Tebrizî'den aldığı vecd ve coşkuyu İbn Arabî tesiriyle aldığı vahdet-i vücûd telakkisiyle yoğurmuş yepyeni bir mektep olmuştur. Şems-i Tebrizî, Baba Kemâl Cündî, Şeyh Rükneddin es-Secâsî, Evhadüddin Kirmânî, Fahreddin Irâkî ve Kirmânî ile çağdaştır. Ömrünün çoğunu seyahatlarla geçiren Şems, 642/1244 yılında Konya'ya gelerek Mevlânâ ile tanışmış, onun hayâtını değiştirmiştir. Şiir, edebiyat ve semâya önem veren bu yol, yıllar boyu Osmanlı ülkesinde "kalem efendileri"nin tarîkatı olarak etkin olmuştur.
Burhâneddin Muhakkik Tirmizî, Bahâeddin Veled'in talebesi ve mürîdidir. O'nun peşisıra Belh'ten Anadolu'ya gelip Kayseri'ye yerleşmiştir, Kübrevîdir.
Bu devrin ünlü şeyhlerinden Adî b. Müsâfır Hakkârili olup Musul civarında yaşayıp orada ölmüş (ö.557/1162 ) bir şeyhtir. 606/1209 yılında Şîraz'da vefât eden Ruzbihân Baklî XII. asrın velûd mutasavvıflarındandır. Onun "Meşrebu'l-Ervâh" adlı makam, menzil ve kavramlara dâir eseriyle Şatahâtu's-sûfiyye'si meşhurdur.
Necmeddin Kübrâ'nın halîfelerinden Mecdüddin Bağdadî, (ö.606/1209) Harezmşah Sultanı Muhammed tarafından Ceyhun nehrine atılarak idam edilmiştir. Feridüddin Attar eserinde onu anlatmaktadır. Necmeddin Kübrâ'nın yetiştirdiklerinden biri de Seyfüddin Bâharzî (ö.658/1259) dir. Necmüddin Râzî (ö.628/1230) de bu dönemde eserleriyle tanınan müelliflerdendir. "Necm Dâye" adıyla ünlü Râzî'nin Mirsâdü'I-İbâd adlı eseri meşhurdur. Konevî ve Mevlânâ ile görüştüğü söylenmektedir.

buharaA
19-12-2006, 21:49
TARÎKAT DÖNEMİ
..:: 2 ::..

Baba Kemâl Cündî, Necmeddin Kübrâ'nın hâlifelerinden ve Buhara yöresini aydınlatan gönül erlerindendir. Sa'deddin Hamevî (ö.650/1252) de Necmeddin Kübrâ'nın halîfelerindendir. Şeyh Aziz Nesefî (ö.700/1300) de Sa'deddin Hamevî'nin yetiştirdiklerindendir. el-Maksadü'l-Aksâ ve el-Mebde' ve'l-meâd" adlı eserlerin müellifidir.
Ehl-i sünnet tasavvufu bir yandan gelişip kurumlaşırken, bir yandan Kalenderî, Hayderî gibi şîa fırkalarının tasavvufî örtü ile faaliyet gösterdiği görülmektedir. Özellikle Horasan bölgeleriyle Yemen taraflarında şîa nüfûzu altındaki yerlerde Hasan Sabbâh adlı sapığın geliştirdiği bâtınîlik cereyanı ile İhvân-ı Safâ örgütünün teşkilatlandığı yıllar bu döneme rastlar.
Tasavvufun tefekkür tarafını oluşturan "vahdet-i vücûd" inancının Arap, İran ve Türk mutasavvıf ve şâirlerince en sistematik şekilde terennüm edildiği yıllar yine bu yıllardır. Ömer Hayyâm, Ebu'1-Âlâ el-Maarrî, Ferîdüddîn Attâr, Mevlânâ Celâleddin Rûmî, Hafız bu devrin aşk şâirleridir.
XIII. Asr'a kadar Kur'ân, sünnet ve büyük sûfîlerle velîlerin görüşleriyle teyid edilen tasavvufî düşüncelerin bu asırdan îtibâren artık yavaş yavaş felsefî bâzı kavramlarla îzah edilmeye başlandığı da görülmektedir. Varlık, Allâh ve insanın hakîkati gibi konular, bu yıllarda tartışma zeminine girmiştir.
XII. ve XIII. asır Moğol istilâsının İslâm dünyâsını tedricen doğudan batıya Mâverâünnehir'den Anadolu içlerine doğru kasıp kavurduğu bir dönemdir. Nitekim Cüveynî Târih-i Cihângûşâ adlı eserinde Moğol istilâsını şöyle anlatır:
"Geldiler, yakıp yıktılar, öldürüp astılar ve defolup gittiler."
Böyle bir siyasî ve içtimaî bir ortam, ilim dünyâsının belli ölçüde gerilediği bir dönem olmakla berâber, münferid de olsa, değerli ilim ve fikir adamları ile mutasavvıfların yetiştiği dönem olmuştur. Tasavvuf bir hâl ilmi olmakla birlikte, bu dönemde belli yazılı eserler muvâcehesinde talim olunan bir ilim hâline gelmiştir. Bu dönemde kaleme alınan İbn Arabi'nin Füsûs'u, Konevî'nin ona yazdığı Fükûk'u, Fahreddin Irâkî'nin Lemeât'ı, İbnü'l-Fârid'in (ö.632/1234) "Dîvân" ı tefekkür tarafı ağır basan, tasavvuf düşüncesini zengin kavramlarla açıklayan eserler olarak ilgi çekmektedir.
Bu dönemde hankâh ve dergâhların öneminin arttığı; köyler ve en küçük yerleşim bölgelerine varıncaya kadar yaygınlaştığı görülmektedir. Tarîkat ve şeyhlerin sistemli bir şekilde organizasyonunun bu dönemde başladığı söylenebilir. Nitekim Şihâbüddin Sühreverdî'nin devrin halîfesi tarafından Bağdad'da "şeyhler şeyhi" olarak görevlendirilmesi ve ayrıca Fahreddin Irâkî'nin Mısır'da Memlûk sultanı tarafından "Mısır'ın şeyhler şeyh"i olarak tayin edilmesi bunu gösterir.1
Dergâhlar bir eğitim yeri olarak mürîdlerin ahlâken yetiştirildiği; mürşidlerin irşad için hazırlandığı mekânlardır. O günün şartlarında dergâhlardaki eğitim ve öğretim hizmetleri, nazarî ve aklî olmak üzere iki yolla yapılmaktaydı. Nazarî olan eğitim daha çok mürşidlerin mürîdlere yaptığı nasihat, öğüt ve uyarılardan ibâretti. Amelî eğitim riyâzet, itikaf, nâfile oruç ve namaz, kırk gün süreli halvet ve çile türü şeyler ile semâ ve zikirden ibâretti.
Evhadüddin Kirmânî (ö.635/1237) ve Sadreddin Konevî (ö.673/1274) bu dönemin önde gelen sûfîleridir. Konevî, İbn Arabî'nin talebesi ve muakkıbı sıfatıyla onun fikirlerini yaymış ve Miftâhü-l Gayb, en-Nusûs, el-Fukûk ve en-Nefâhatü-l ilâhiye gibi eserler kaleme almıştır. Mevlânâ ile arkadaşlıkları bulunan Konevî'nin Müeyyedüddin Cündî ve Abdürrezzak Kâşânî gibi talebeleri vardır.
Mevlânâ'nın müritlerinden Hüsâmeddin Çelebi (ö.687/1288) bu devrin namlı mutasavvıflarından olup Mevlânâ'nın Mesnevî'sine ilham kaynağı saydığı bahtiyar sûfîdir. Sultan Veled, Mevlânâ'nın oğludur ve Hüsâmeddin Çelebi'nin vefâtından sonra babasının yerine postnişin olmuştur.
Şihâbüddin Sühreverdî'nin yetiştirdiklerinden Şeyh Sâdî Şirâzî (ö.691/1292) bu asrın mûteber sûfî şâirleri arasında yer alır.
2. M. XIV. ve XV. Asırlarda Tarîkatlar
XII ve XIII. asırlarda tarîkatların kurulup tasavvufî irfânî eserlerin telif edilmesinden sonra, gerek sasyal hayatta, gerekse devlet ricâli nezdinde belli bir konuma erişmiş bulunuyordu. Osmanlı devletinin kuruluş ve yükselme devrine rastlayan XIV-XV. asırlarda tasavvuf ve tarikatler en nüfuzlu dönemini yaşıyordu. Bu asırda Anadolu'da varlığını hissettiren esnaf ve sanat erbâbından kişilerin meydana getirdiği tasavvufî kurumlardan biri de Ahîlik idi. Ahîler silsilelerini Hz. Ali (r.a.) vasıtasıyla Hz. Peygamber (s.s.s.)'e dayandırırlar ve fütüvvet ehli diye anılırlar. Diğer tarîkatların hırkasına mukâbil "fütüvvet şalvarı" giyerler. İçlerinde pek çok münevverin de bulunduğu bu teşkilatın sâdece esnaf topluluğu olmayıp aynı zamanda tasavvufî karakterde bir teşkilat olduğu da görülmektedir.
Ahîlerin Anadolu'ya yayılmaları Abbâsîlerin son devirlerine rastlamaktadır. Diğerleri gibi fütüvvet erbâbı ahîlerin de Anadolu'ya gelişinde Moğol istilâsının büyük tesiri olmuştur. Fakat ahîler bu göç sayesinde hem sahalarını genişletmiş, hem de nüfûzlarını kuvvetlendirmiş oldular.
İbn Batuta'nın Seyâhatnâme'sinde, Sultan bulunmazsa şehrin ahîsinin hâkim olup padişah gibi hüküm sürdüğünü ve gelip gidenlere ihsânlarda bulunduğunu kaydetmesi, ahîlerin tesir ve nüfûzunu göstermesi açısından önemlidir.
Bu devirde pekçok ahî reisinin köylere yerleşerek inşâ ettikleri zâviyeler sayesinde memleketin imar ve iskânı ile dînî tebliğ ve irşad işlerinde hizmet gördükleri bir vâkıadır.
Âşıkpaşazâde'nin Rum erenleri dediği ve Abdalân-ı Rûm, Ahiyân-ı Rûm, Baciyân-ı Rûm ve Gâziyân-ı Rûm diye dörde tasnif ettiği gruplardan Gâziyân-ı Rûm, fütüvvetin seyfî kolu olarak mütalaa edilebilir.
Ahîlerin yanısıra "dâru'l-cihâd" olarak bilinen Anadolu'ya Türkmen babaları ve Ortaasya, Harezm, Horasan havâlisinden Yesevî dervişleri de gelmişlerdir.
Bâbâî hâlifelerinden olduğu rivâyet edilen Hacı Bektaş Velî (XIV. asır), Horasanlı bir Türk olup kendi adına muzaf tarîkatın pîridir. Aşıkpaşazâde, Hacı Bektaş Velî'nin Horasan'dan geldiğini, Menteş adındaki bir kardeşini de berâberinde getirdiğini, niyetlerinin "Baba İlyas"ı görmek olduğunu ve bu maksadla Kırşehir ve Kayseri'ye gittiklerini, Menteş'in bilahare Sivas'a gidip orada şehid olduğunu anlatmakta ve Hacı Bektaş Velî'nin Osmanlı hânedanından herhangi bir kimse ile görüşmediğini belirtmektedir.
Hayâtı daha sonra gelen mensuplarınca iyice menkıbeleştirilen Hacı Bektaş Velî'nin kurduğu tarîkatın mensuplarının Osmanlılar devrinde Yeniçeri ocağının teessüsündeki hizmetleri ise ayrıca kayda değer.
Sûfîlerin halk üzerindeki nüfûzu, hükümdarlarda ve devlet ricâlinde zâten mevcud olan tasavvuf merakını ve mutasavvıfeye karşı temayülü daha da artırdı.
Osmanlı Devleti'nin ilk kuruluşunda medresenin yanında bir tekkenin tesis edilmiş olması ve Dursun Fakih (ö.726/1326)'le berâber Şeyh Edebâli (ö.726/1325)'nin bulunması devletin kuvvetler dengesine atılmış âhenkli bir adım mesâbesindeydi.
Şeyh Edebâli, nüfûzlu bir ahî şeyhi olmasının yanısıra, Osman Gâzi (680/1281-726/1326)'nin kayınpederi bulunuyordu. Târihler onun davarı, nîmeti çok, misafirhânesi dolup taşan zengin bir şeyh olduğunu kaydetmektedir. Neşrî'nin Şeyh Edebâli'nin oğlu Mehmed Paşa'dan naklettiğine göre, bu şeyhin mürîdlerinin Osmanlı Ülkesi'nde sâhip oldukları mevkîler pek yüksektir. Meselâ Bursa fethinde Sultan Orhan'a yoldaşlık eden Ahî Hüseyin, Şeyh Edebâli'nin kardeşi Ahî Şemseddin'in oğlu olduğu gibi Ahî Hasan, Ahî Mahmud ve Çandarlı Kara Hâlil (ö.789/1387) gibi devlet ricâli arasında pek çok ahî vardı.
Taşköprülüzâde (ö.968/1560) ile Âşıkpaşazâde (ö.908/1502), Osman Gâzi devrinde sûfîyeden Şeyh Muhlis Baba (ö.700/1301), Edebâli (ö.726/1325), Şeyh Âşık Paşa (ö.733/1334), Elvan Çelebi (Âşık Paşa'nın oğludur.), Ahî Hasan Çelebi ve Baba İlyas Çelebi ve Baba İlyas Acem gibi azizleri zikretmektedir

buharaA
19-12-2006, 22:00
TARÎKAT DÖNEMİ
..:: 3 ::..

Bunlardan Şeyh Muhlis Baba, Cengiz istilâsından kaçarak Anadolu'ya gelen ve Amasya'da yerleşen Baba İlyas Horasanî'nin oğludur. Selçuklu Devleti'nin parçalanmasını müteakip altı ay kadar Konya'da Emir olarak kalmış ve bilâhare istifa ederek Sultan Osman ile gazalara iştirak etmiştir. Meşhur Âşık Paşa'nın babasıdır.
XIV. Asırda İran'da Sühreverdî şeyhlerinden Şeyh Sa'dî (ö.691/1292) ve Cemâleddin Ezherî (ö.672/1273) gibi şeyhlerin terbiyesinde yetişen İbrahim Zâhid Gilânî (ö.700/1300)'nin halîfeleri vâsıtasıyla Safeviyye ve Halvetiye adlı iki büyük tarîkatın kurulup geliştiğini görüyoruz. Gilânî'nin halîfeleri Kerîmuddîn Ahî Muhammed Halvetî (ö.751/1350) tarafından kurulan Halvetîlik, XV. Asır'dan sonra Osmanlı ülkesinin en yaygın tarîkati olacak, tesir ve nüfûzunu İran'dan Kafkasya, Anadolu ve Rumeli tarafına kaydıracaktır. Safevîlik ise Gilânî'nin diğer halîfesi Safıyyüddîn Erdebilî (ö.735/1334) vâsıtasıyla kurulan, önceleri sünnî ancak daha sonraları şîî temayüller taşıyan, hattâ Safevî-Şîî devletinin kuruluşunu hazırlayan bir tarîkattır. Gilân, İran'ın sünnî bölgesidir. Safıyyüddin, oğlu Şeyh Sadreddin (ö.774/1392) ve onun oğlu Alâeddin Ali (ö.833/1429) genellikle sünnîdir. Alâeddin Ali'nin oğlu İbrahim (ö.851 /1447)'den sonraki Şeyh Cüneyd (ö.864/1460)' de şîîlik ön plana çıkmıştır. Safevî devletinin kurucusu Şah İsmail de Şeyh Cüneyd'in kızı tarafından torunudur.
Sultan Orhan'ın maiyyetinde muhtelif savaşlara iştirak etmiş olan Geyikli Baba, Abdal Musa, Abdal Murad, Duğlu (Ayranlı) Baba gibi babalar, Bâbâî tarîkatına mensup ve Baba İlyas mürîdlerindendi. Bunlar için Bursa'nın Keşişdağı (Uludağ) eteğinde zâviyeler yaptırılmıştı.
Hacı Bektaş Velî'nin Osman Gâzi ile olan münâsebeti hakkında eski Bektaşî menâkıbnâmelerindeki rivâyetlerin sonradan uydurulduğu ve yeniçerilerin kuruluş devrinde yine bu zatın hayır dua ettiği rivâyetinin târihî gerçeklerle îzahı pek mümkün görülememekle berâber, Osman ve Orhan Gâzi devirlerinde serhad harplerine iştirak eden Türkmenlerin büyük bir ekseriyetinin Hacı Bektaş mürîdlerinden olduğu anlaşılmaktadır. Yeniçeri Ocağı 'nın teşekkülü ile ilgili menkıbe, onun hâtırasına hürmeten sonradan bu şekle girmiş olmalıdır.
Hammer'in ifâdesine göre, Orhan devrinde kurulan "Yeniçerilik" mensublarının tamamı hem asker, hem mürîd idi. Hattâ tarîkatın şeyhi 99. Alay'ın miralayı olduğu gibi, dervişlerin de sekizi yeniçeri kışlalarında bulunarak gece-gündüz devletin saâdeti ve arkadaşlarının muzafferiyeti için dua ederlerdi.2
Osmanlı'nın kuruluş yıllarında Şam bölgesinde yaşayan İbn Teymiyye (ö.728/1328), İbn Arabî ve taraftarlarına karşı şiddetli bir taarruz başlatmıştır. Ancak Osmanlı döneminde her nedense Osmanlı ülkesinde İbn Teymiye düşüncesinin pek fazla tesiri görülmemiştir.
XIV-XV. Asırlarda yaşayan Hacı Bektaş halîfesi Taptuk Emre'nin mürîdi olan Yûnus Emre tarîkat pîri olmamakla berâber, heyecanlı bir mutasavvıf ve kelimelere yüksek mânâları rahatlıkla terennüm ettirebilen kuvvetli bir şâirdi.
Devrinde ahîlerin reisi bulunan Edebâli'den sonra bu riyâsetin kime geçtiğini bilemiyoruz. Ancak 1. Murad devrinde bizzat sultanın ahîlerin reisi olduğunu Gelibolu'daki ahî reislerinden Ahî Musa'ya verdiği 767 Recep/1366 Mart târihli icâzetnâme ve vakıfnâmeden anlıyoruz. 1. Murad Hudâvendigâr döneminde, ahîlik teşkilatının artık Rumeli'ye geçmeye başladığı görülmektedir.
Aynı yıllarda Türkistan bölgesinde Yesevîlik ve Hâcegân silsilelerinden feyz alarak yeni bir tasavvufî hareketin serhalkası olacak Şah-ı Nakşîbend Muhammed Bahâeddin Buhârî (ö.791/1389)'nin etkisini hissettirdiği yıllardır. Bursa'ya gelip yerleşen Emir Sultan'ın akrabası Emir Külâl'in hâlifesi olan Şâh-ı Nakşîbend'in kurduğu bu tarîkat, özellikle Mevlânâ Hâlid Bağdâdî'den sonraki dönemde XIX. Asır Osmanlı ülkesinde ve İslâm Dünyâsının her tarafında etkili olacaktır.
Nakşbendiyye'nin Osmanlı ülkesine ilk defa Fâtih devrinde Simavlı Molla Abdullah İlâhî (ö.896/1491) tarafından getirildiği bilinmektedir.
XIV ve XV. yüzyılda Türkistan ve Mâverâünnehir bölgesinde Nakşîbendîliğin güçlü temsilcileri arasında Muhammed Parsa (ö.822/1419) Alâeddin Attâr (ö.802/1399) ve Ubeydullah Ahrâr (ö.893/1490)'ı görüyoruz. Özellikle Ubeydullah Ahrâr, Nakşîliğin yayılmasında son derece etkili olmuş bir sûfîdir. Fatih Sultan Mehmed Han'ın kendisine büyük saygı duyduğu kaydedilen Ahrâr, tabakat yazarlarından Nefehâtü'l-üns müellifi Molla Câmî (ö.898/1492) ile Reşâhât müellifi Safıyyüddin Ali (ö.939/1532)'nin şeyhidir. Özellikle bu sonuncusu Reşâhât adlı eserini Nakşîbendîlik ve adetâ Ubeydullah Ahrâr için yazmıştır.
XIV. Asr'ın sonlarına doğru, bilhassa Ankara'nın fethi (761/1360)'nden sonra ahîlerin Anadolu'daki nüfûzu azalırken, Ekberiyye, Mevleviyye, Zeyniyye tarîkatlarının ise hızla yayılmaya başladığını görüyoruz. Bunlardan Ekberiyye Tarîkatı, Osmanlı ülkesine Dâvûd Kayseri (ö.75l/1349) vâsıtasıyla gelmiş, Şemseddin Molla Fenârî (ö.834/1431) ile gelişmişti. Zeyniyye Tarîkatı ise Abdullatif Makdisî (ö.856/1452) vâsıtasıyla Osmanlı topraklarına getirilmişti.
Bu asırlarda Mısır'da yaşayan İbnü'l-Mulakkın (ö.804/1401), Tabakâtü'l-evliyâ adlı sûfî tabakâtından başka pekçok tasavvufî eserin yazarıdır.
Yıldırım Bayezid devri sûfîlerinden Bursalılarca Emir Sultan diye maruf ve İmam Hüseyin evlâdından Şemseddin b. Ali el-Hüseynî (833/1429) ise Buhâralı olup orada tahsil ve tarîkat terbiyesi görmüştü. Kübreviyye tarîkatının Nur-bahşiye kolundan olan Şemseddin Buhârî, daha sonra hacca giderken önce Bağdad'a, sonra da Anadolu'ya gelmiş ve Bursa'ya yerleşmiştir. Bursa'da şöhreti kısa zamanda artınca Yıldırım Bayezid'in kızı Hunda Sultan'ı alarak damadı olmuş ve Ü. Murad'ın İstanbul muhasarasına (825/1422) yüzlerce mürîdiyle katılmıştı. Timurleng'in Anadolu'yu istilâsı üzerine Emir Buhârî'nin esir edilerek Timur'un nezdine gönderildiği rivâyet edflir.
Yıldırım Bâyezid devri sûfîleri arasında, Ulu Câmî'in ibâdete açılışı (802/1400)'ında ilk hutbeyi okuduğu rivâyet edilen "Somuncu Baba" nâmıyla meşhur Hamîdüddin Aksarâyî (ö.815/1412)'nin müstesna bir yeri vardır.
Bu devirde ahîler yavaş yavaş tarîkat hüviyetlerini kaybederek daha çok bir esnaf teşkilatı havasına girmekle berâber, nüfûzlarını hâlâ devam ettirmekteydiler. Ahîler, Anadolu'da esnaf teşkilatına dönüşürken, Balkanlar'da ise tarîkat hüviyetini muhafaza etmekte idiler. Nitekim Yıldırım Bâyezid, Dimetoka'da bir zâviye yaptırıp ona bâzı vakıflar tahsis etmişti. Bu devrede Yeni Zağra'da Kılıç Baba Zâviyesi, Çirmen'de Musa Baba Zâviyesi gibi, Paşa Livası'nda altmış yedi zâviye bulunuyordu. Tarîkat erbâbına gösterilmekte olan hürmet ve bağlılık bu asırda devam etmiş; fakat bu arada Simavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin (ö.820/1417) gibi şeyhliği şahlığa çevirmek sevdasına düşenler de olmuştu.
Şeyh Bedreddin, hâlifeleri vâsıtasıyla hem Anadolu'da ve hem de Rumeli'nde hazırlamış olduğu "alevî" muhitlerinde hareket ederek bir nevi "Alevî Kıyamı" demek olan Şeyh Bedreddin vak'asını gerçekleştirdi.
Bayrâmiyye tarîkatı kurucusu Hacı Bayram Velî (ö.833/1429) ile hâlifeleri Akşemseddin (ö.863/1459), Bıçakçı Ömer Dede (ö.880/1475), Akbıyık Meczûb (ö.860/1455), Yazıcıoğlu Mehmed (ö.855/1451) ve kardeşi Ahmed Bîcân (ö.858/1454) Efendiler XV. asır mutasavvıflarının meşhurlarındandır.
Bu devir sûfîleri arasında önce Hacı Bayram Velî'ye intisab ederek damadı olan, bilâhare Hüseyin Hamevî (ö.832/1428)'den Kâdiri tarîkına sülûk ederek Eşrefıyye kolunu kuran Abdullah Rûmî (874/1469)'yi zikredebiliriz.
XV. Asrın ikinci yarısından sonra Bayramiyye tarîkatı muhtelif kollar hâlinde (Şemsiye, Melâmiyye, Celvetiyye) gelişmekte iken Halvetiye ve Zeyniyye tarîkatlarının da bir hayli yaygınlaştığını görüyoruz.
Bu devrede Bayramiyye'nin Şemsiyye kolundan -ki Akşemseddin tarafından kurulmuştur- Kayserili İbrahim b. Sarraf Hüseyin (ö.887/1482) ve Akşemseddin'in oğulları Feyzullah (ö.950/1553), Emrullah (ö.909/1503) ve Hamdullah Çelebi (ö.897/1491) ile Sivrihisarlı Baba Yusuf (ö.918/ 1511) ve Habîb Karamanî (ö.902/1497)'yi sayabiliriz.
Hacı Bayram Velî'nin halîfesi olan Bıçakçı Ömer Dede (Ömer Sikkînî)'ye bağlı bulunan Bayramiyye'nin Melâmiyye kolundan bu devirde Ayaşlı Bünyâmin (ö.926/1520) ile halîfesi Pîr Alî Aksarâyî (ö.945 /1538)'yi Pir Ali'nin oğlu Oğlan Şeyh İsmail (ö.935 /1529) ve halîfesi Ahmed Sârbân (ö.952/1545)'ı zikredebiliriz.

buharaA
19-12-2006, 22:03
TARÎKAT DÖNEMİ
..:: 4 ::..

Zeyniyye tarîkatından "Vefâ" mahlasıyla tanınan ve Abdullatif Makdisî (ö.856/1452)'nin halîfesi olan Şeyh Muslihuddin (ö.896/1491), bilhassa Fâtih ve II. Bâyezid devirlerinde büyük bir mevki-i îtibâr sağlamıştır. Adına muzâf mahâlde bulunan tekkesine devrin bilhassa münevverleri devam etmekteydi.
Halvetiyye tarîkatı ise İran'da doğmuş olmasına rağmen Anadolu'nun birçok yerlerindeki halîfeleri vâsıtasıyla Türkiye'de en çok yayılan tarîkat durumunda idi. Tarîkatın müessis-i sânîsi olarak bilinen Yahyâ Şirvânî (ö.869/1464)nin halîfeleri zamanı demek olan bu asırlarda, Halvetiyye'nin Anadolu'daki belli başlı temsilcileri olarak Çelebi Halîfe denilen Cemal Halvetî (ö.899/1493), Sünbül Sinan (ö.936/1529), Merkez Muslihuddin (ö.959/1552), Dede Ömer Rûşenî (ö.892/1486), İbrahim Gülşenî (ö.940/1533) ve Ümmî Sinan (ö.958/1551)'ı sayabiliriz.
Bunlardan Cemal Halvetî (ö.899/1493) Yahyâ Şirvânî'nin halîfesi Erzincanlı Pir Mehmed Bahaeddin (ö.879/1474)'den hilâfet almıştır. II. Bayezid'in davetlisi olarak bir ara İstanbul'a gelmiş; Koca Mustafa Paşa dergâhında şeyhlik etmişti.
Merkez Muslihuddin Efendi de Sünbül Sinan Efendi'nin halîfesidir. Aslen Denizlili olup İstanbul'da adına muzaf mahâldeki tekkesinde şeyhlik etmişti.
Aydınlı Dede Ömer Rûşenî ise Bursa'da dînî ilimleri tahsil ederek bilâhare tasavvufa meyletmiş, önce Karaman'da Alâeddin Ali (866/1461)'ye sonra da Şirvan'da Yahyâ Şirvâni'ye intisab ederek halîfesi olmuştu. Halvetiyye'nin Rûşeniyye kolunu kuran bu zat, 892/1486'da Tebriz'de vefât etti.
Osmanlı döneminde tasavvufî-işârî tefsir müelliflerinin ilklerinden Baba Nîmetullah Nahcuvânî (ö.902 /1496) bu dönemde yaşamış bir Nakşbendî şeyhidir. el-Fevâtihu'l-ilâhiyye adlı tefsiri matbudur.
3. M. XVI - XIX. Asırlarda Tarîkatlar
XVI. asır, Osmanlı yükselişinin zirveye ulaştığı asırdır. XVII. asır ise yükselişin sona erdiği, duraklamanın başladığı yıllardır. XVI. asrın sonuna kadar son derece uyumlu çalışan tekke, medrese ve ordu üçlüsünde XVII. yüzyıldan îtibâren çatlamalar başlamıştır. Özellikle tekke-medrese kavgası en hızlı biçimde XVII. yüzyılda gündeme gelmiştir. Bütün diğer alanlarda olduğu gibi bu asırlarda tasavvufî sahada da belli bir gerileme söz konusudur. Bununla birlikte bu dönemde yine bâzı önemli tasavvuf ricâli yetişmiştir. Biz burada başlıcalarını sıralamakla iktifa edeceğiz.
XVI. asır tasavvuf ricâlinden Halvetiyye'nin Sinaniyye kolunun kurucusu Ümmî Sinan Efendi (ö.958/1551) Bursalı veya Prizren'lidir. Âlim olduğu hâlde "Ümmî" lakabını ihtiyar etmişti. İlk intisabı Habîb Karamanî'ye, sonra ise Yiğitbaşı Ahmed Efendi (ö.910/1504)'yedir. İstanbul'da Şehremini tarafında bulunan tekkesinde uzun yıllar şeyhlik etmiştir. Yine bu dönemde Halvetiyye'den Habîb Karamanî'nin hâlifesi Cemâleddin İshak Karamanî'nin (ö.933/1526) pekçok eserleri meyanında bir Vahdet-i vücûd risâlesi kaleme alması ilgi çekicidir.
Yavuz'un Mısır seferi sırasında kabrini ziyaret ettiği ve daha sonra Şeyhülislâm İbn Kemâl'in fetvasıyla akladığı İbn Arabî ve fikirlerinin bu yıllardan sonra Osmanlı ülkesinde daha rahat yayılma zemini bulduğu gözlenmektedir. İbn Teymiye ve taraftarlarının adları pek bilinip duyulmazken, İbn Arabî, Osmanlı ülkesinde hayli etkili olmuştur
Aydınlı Dede Ömer Rûşenî'nin talebesi olan Diyarbakır'lı İbrahim Gülşeni (ö.940/1533), Halvetiyye'nin Gülşeniyye kolu müessisidir. Kanunî devrinde kendisine bâzı isnadlar yapılarak İstanbul'a getirilmiş, İbn Kemâl (ö.940/1533) gibi ulemânın ekâbiri ile sohbetlerden sonra zâhirî ve bâtınî ilimlere vâkıf olduğu anlaşıldığından, bizzat padişah tarafından özür dilenerek salıverilmişti.
Yine bu yüzyıllarda Sofyalı Bâlî Efendi (ö.960/1555) ile halîfesi Nureddinzâde Muslihuddin Efendi (ö.981/1573) Halvetiyye'nin ileri gelen simaları arasında bulunuyordu. Kanunî Sultan Süleyman devrine âit tahrir defterlerine göre Anadolu vilâyetinde 623, Karaman'da 272, Rumeli'nde 205, Diyarbekir'de 57, Zülkadriye (Dulkadıroğulları)'de 14, Paşa livasında 67, Silistre livasında 20, Çirmen livasında dört zâviye bulunmakta idi.
Kanûnî Sultan Süleyman devrinin bir başka renkli sîmâsı ve ilginç sûfîsi padişahla süt kardeş olan Beşiktaşlı Yahyâ Efendi (ö.978/1571)dir.
Bu asırda Mısır bölgesinde yetişen en önemli iki sûfîden biri Kuşeyrî risâlesine şerh yazan Zekeriyâ Ensârî (ö.926/1520), diğeri İmam Şârânî (ö.973/1565)'dir. İmam Şa'rânî gerek et-Tabakâtü'1-kübrâ'sı ve gerekse İbn Arabî fikirlerine dayalı telif ettiği eserleriyle Mısır tasavvufunda önemli bir yere sâhiptir.
Halvetiyye'nin Şabaniyye kolunun kurucusu Kastamonulu Şeyh Şaban-ı Velî (ö.976/1568) bu asrın önde gelen, saygın şeyhlerinden biridir. Tarîkatı da Halvetiyye'nin en yaygın kolları arasında yer alır.
XVI. asrın sonlarında Sivas'tan İstanbul'a gelen Ahmed Şemseddin Sivâsî (ö.1006/1597) ile onun halîfeleri ve yeğenleri Abdülmecid (ö.1049/1639) ile Abdülahad Nûrî (ö.1061/1651), Sivâsîler adıyla anılan bir Halvetî-sûfî ekolünü oluşturmuştur. Sivâsîler XVII. yüzyılda Kadızâdeler ile bâzı konularda görüş ayrılıklarıyla tartışmalara girecekler ve tasavvuf târihimizde bu olay Sivâsîzâde ve Kadızâdeler mücâdelesi olarak geçecektir.
XVII. asrın ünlü tasavvufî simaları arasında sayılabilecek başlıca mutasavvıflar, el-Kevâkibü'd-dürriyye adlı sûfî tabakatının yazarı Mısırlı Abdurraûf Munâvî (ö.1031/1620), Nakşbendîliğin yeni bir veçhe kazanmasını sağlayan ve Hindistan'da hem İslâmiyetin, hem de Nakşîliğin yayılmasında büyük hizmeti geçen ikinci 1000 yılının yenileyicisi İmam-ı Rabbani (ö.1034/1624), Celvetiyye tarîkatı piri Aziz Mahmud Hüdâyî (ö.1038/1628), Kâdirîliği İstanbul'a getirip adına bir tekke kurarak kol geliştiren İsmail Rûmî (ö.1041/1631), Halvetiyye'nin Ramazâniye kolu kurucusu Ramazan Mahfî (ö.1025/1616) ve Mesnevî şarihi Ankaralı İsmail Rusûhî (ö.1041/1630)dir. Rusûhî'nin diğer eserlerinin yanısıra Minhâcü'l- fukarâ adıyla Abdullah Ensârî'nin Menâzilüs- Sâirîn'ine yazdığı Türkçe şerhin tasavvuf târihimizde ayrı bir önemi ve yeri vardır. Füsûs şarihi Bayrâmî Melâmî ricâlinden Bosnalı Abdullah Efendi'nin (ö.1054/1644) altmış kadar eseri vardır ve Konya'da Sadreddin Konevî'nin yanında medfundur.
Aziz Mahmud Hüdâyî ve tarîkatı çevresinde yetişmiş Oğlanlar şeyhi İbrahim Efendi (ö.1066/1655), Sarı Abdullah Efendi (ö.1071/1661) ve Zâkirzâde Abdullah (ö.1068/1658) ile Nev'îzâde Atâî (ö.1045/1635), gerek tasavvufî bilgi ve gerekse terceme-i hâl açısından telif ettikleri eserlerle mühim bir yeri vardır. Özellikle Sarı Abdullah Efendi, Mesnevî Şerhi ve İbn Arabî tarzında kaleme aldığı eserleri ve Melâmî tavrıyla ilginç bir kişiliğe sâhiptir.
Halveti ricâlinden Hulvî Mahmud Efendi (ö.1064/1654) ise Lemezât-ı Hulvî adıyla bilinen evliyâ ve sûfî ricâline âit menâkıb ve hâl tercemelerinden oluşan eseriyle ünlüdür.
XVII. asrın sonlannda vefât eden Halvetiyye'nin Şâbâniye kolundan Karabaş Velî adıyla ünlü Ali Alâeddin Atvel (ö.1090/1679) Halvetiyye'nin, Atpazarî Osman Fazlı İlâhî (ö.1102/1690) ise Celvetiyye'nin güçlü temsilcileridir. Bulgaristan-Şumnulu olan Osman Fazlı renkli bir kişiliğe sâhipti. Sözünü esirgemeyen Osman Fazlı Efendi, devrin padişahlarına kadar pekçok kimseyi irşad etmiş, uyarmış, hattâ bu yüzden zaman zaman sürgün hayâtı da yaşamıştır.
Onun en önemli eseri Bursalı İ. Hakkı (ö.1131/1719)'dir. Bursalı İ. Hakkı'nın yüzden fazla eseri ve geniş bir tesiri vardır. Özellikle Rûhu'l-beyân adlı tefsiri, devrinin olduğu kadar, sahasının da âbide eserleri arasında yer alabilecek özelliktedir.
XVIII. Asrın başlarında Bursalı İsmail Hakkı ile çağdaş halvetî ricâlinden Üsküdar'da Mehmed Nasûhî Efendi (ö.1130/1718), Karagümrük'te Nûreddin Cerrahî (ö.l133/1721), Edirne'de Hasan Sezâî (ö.1151/1738) ve Malatyalı Niyâzî Mısrî (ö.l150/1737) kendi adlarına muzaf şube tesis etmişlerdir. Tasavvufî konularda eserleri bulunan bu şeyhlerden Niyâzî Mısrî ile Hasan Sezâî'nin matbu divanları da vardır.
Sarı Abdullah Efendi'nin torunu La'lîzâde Abdülbâkî (ö.1159/1746) hem Nakşî, hem de Melâmî'dir. Menâkıb-ı Melâmiyye-i Bayramiyye adıyla kaleme aldığı eseriyle, dedesi Sarı Abdullah Efendi'nin yolunda olduğunu göstermiştir.
XVIII. asırda yetişen bir önemli sûfî de Erzurum Hasankaleli İbrahim Hakkı'dır. (ö.1186/1772) Siirt'in Tillo'sunda şeyhi Fakîrullah Efendi'den Kâdirî ve Nakşî eğitimi görerek damadı oldu. Tasavvufî konularda olduğu kadar ilm-i hey'et hakkında geniş bir nüfûz sâhibi olan İbrahim Hakkı'nın en önemli eseri Mar'ifetnâmesi'dir

buharaA
19-12-2006, 22:06
TARÎKAT DÖNEMİ
..:: 5 ::..

Balıkesirli Abdullah Salâhî-i Uşşâkî (ö.1196/1782), pekçok tarîkatten icâzet almış, altmışa yakın eseri bulunan velûd bir müellifdir. Hâşim Baba (ö.l197/1783) önceleri Celvetî iken Mısır'da Bektaşîliği de meşk edip iki tarîkatı birleştiren ve Üsküdar İnâdiye'de bir tekke açan şâir-sûfîdir. Dîvan'ı, edebî ve tasavvufî açıdan büyük bir önemi haizdir.
Müstakîmzâde Sadeddin Süleyman Efendi (ö.1202/1787) Lâlizâde Abdülbâkî gibi hem Nakşî, hem de Melâmî olan sûfîlerdendir. Hat sanatı ile de ilgilenen Müstakîmzâde'nin elliden fazla irili ufaklı eseri vardır.
Müstakîmzâde'den sonra gelen XIX. asır Nakşbendî ricâli genellikle Hâlidî'dir. XVIII. asrın sonu ile XIX. asrın başlarında yaşayan Hâlid Bağdadî (ö.1242/1826) tarîkata yepyeni bir veçhe kazandırmıştır. Hindistan Delhi'de bulunan Abdullah Dehlevî'den tarîkat terbiyesi gören Hâlid Bağdadî, iyi bir medrese eğitimi görmüştür. Bu yüzden şeriat bilgisi yüksek bir âlimdi. Yeniçeri ocağının kaldırılması ile Bektaşî tekkelerinin kapatılması yıllarına rastlayan bu dönem, Nakşbendî tarîkatının Osmanlı Ülkesinde en yaygın tarîkat konumuna yükseldiği yıllardır.
XIX. asırda İstanbul'da Veliyyüddinzâde Hıfzî Efendi (ö.1253/1837), Bursa'da Hoca Hüsameddin Efendi, (ö.1280/1863) yine İstanbul'da Yahyâ Efendi dergâhında M. Nuri Şemseddin (ö.1280/1863) Çarşamba'da Murad Molla dergâhında M. Murad Efendi (ö.1264/1848) ve İstanbul'da doğup Medîne'de vefât eden Bursalı Hüsameddin Efendi'nin halîfesi Vahyî Mustafa (ö.1295/1878) Karabağlı Hamza Nigârî (ö.1304/1887) Gümüşhâneli Ahmed Ziyâeddin (ö.1313/1893) ve Hakkârili Şeyh Tâhâ (ö.1269/ 1853) irşad hizmetleri ve eserleri ile Osmanlı topraklarında hizmet veren Nakşî-Hâlidî şeyhleridir.
XIX. asırda yaşayan Halvetî-Şabanî şeyhlerinden Kuşadalı İbrahim Efendi (ö.1262/1846)'nin ilim adamları ve devlet ricâli yanında saygın bir kişiliği vardır.
XIX. asrın en büyük müellif sûfîlerinden biri de hiç şüphesiz Bursalı M. Tâhir Beyin "Hâce-i irfanım, veliy-yi nîmetim" diye andığı Harîrîzâde M. Kemâleddin Efendi'dir. (ö.1299/1882) Onun Tıbyânü vesâiti'1-hakâik adlı tarîkatler ansiklopedisi niteliğindeki eseri, sahasında önemli bir boşluğu doldurmuştur. Harîrîzâde çok genç yaşta vefât etmiş olmasına rağmen kırka yakın eser bırakmıştır.
4. XV1.-X1X. Asırlarda Başlıca Tasavvufi Olaylar
XVI. asır İslâm dünyâsında Osmanlı hâkîmiyetinin tamamlandığı, ilmî, idarî, askerî, edebî alanlarda ilerlemelerin en ileri seviyeye ulaştığı dönemdir. Bu yüzyıldan Osmanlı'nın çözülüş asrı olan XIX. yüzyılın sonuna kadar meydana gelen tasavvufî olayları şöylece maddeler hâlinde özetleyebiliriz:
1) XVI. yüzyıl bütün tarîkatlerin kuruluşunun tamamlandığı, tarîkat ve âdaba dâir eserlerin te'lifinin hemen hemen sona erdiği yıllardır.
2) Osmanlı ülkesinde düşünce hürriyyetinin bir meyvesi olarak İbn Arabi'nin Şeyhü'l-İslâm îbn Kemâl fetvasıyla aklanmasından sonra özellikle şiir ve edebiyatta "vahdet-i vücûd" fikrinin yaygınlaştığı yıllardır.
3) XVII. yüzyılda medreselerle birlikte tekkelerin de gerilemeye başladığı, tekke şeyhliklerinin "yoldan gelme" esasına göre değil de "belden gelme" usulüne göre düzenlenmesi, tekke eğitiminde belli bir seviye düşüşü meydana getirmiş ve ehil olmayan bâzı kişilerin şeyh oğlu olmak avantajı ile tekkelere şeyh tayin edildiği çok görülmüştür.
4) Kadızâdeler ile Sivâsîzâdeler arasında XVII. yüzyıldaki tekke-medrese kavgası zaman zaman grubların birbirini tekfirine varan boyutlara ulaşmıştır.
5) XVIII. yüzyılda gerileyen tekke ve medrese eğitimine rağmen, Bursalı İsmail Hakkı ve Erzurumlu İbrahim Hakkı gibi iz bırakan iki büyük mutasavvıf yetişmiştir.
6) Yeniçeri ocağının kaldırılması üzerine, Bektaşî tekkeleri de kapatılmış ve şeyhliklerine Nakşî, Kâdirî ve Mevlevî hâlifeler tayin edilmiştir. Böylece Nakşbendîliğin Hâlid Bağdadî'den sonra XIX. yüzyılda etkinliği artarken, Bektaşîlik daha sırrî bir tarîkat hâline gelmiştir.
7) XIX. yüzyılın sonunda ikinci Abdülhamid Han zamanında bütün müesseseler gibi tekke ve dergâhların düzenlenmesi için bir takım ıslahat hareketleri başlatılmış ve "meclis-i meşâyıh" kurulmuştur. Meclis-i meşâyih nizamnâmesi ile tekkelerin ve tekke şeyhliklerinin düzeltilmesine çalışılmıştır.
8) XIX. yüzyıl sonlarına doğru gazete ve dergi neşriyâtının yaygınlaşması üzerine, tekke çevrelerinde de birtakım neşriyât faaliyetleri olmuş, Cerîde-i Sûfiyye, Beyânü'l-hak ve Tasavvuf gibi dergiler çıkarılmıştır.
9) Tarîkat ve tekkelerin düzenlenmesiyle ilgili ıslahat çalışmaları, aynı yıllarda Mısır'da da gündeme gelmiştir.
10) Bâzı tekkeler ehil şeyh bulunamadığı için kapatılmış ve tekkeler toplumda belli bir nüfûz kaybına uğramıştır. Bütün bunlara rağmen XIX. asrın sonlarında İstanbul'da üçyüzden fazla tekkenin bulunması, 300-500 bin civarındaki nüfusa oranla büyük bir ilgi göstergesi sayılabilir.

* Kaynak: Ana Hatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatlar; Prof. Dr. H. Kamil YILMAZ; Ensar Neşriyat

buharaA
19-12-2006, 22:08
ozurdilerim tarikat donemi 2 bir kac kere tiklamisim yanlislik oldu kusuruma bakmayin ins taner kardes sende artik bir vakit ayirirsin bunlari okumak icin ben once okudum sonrada senin icin kopyaladim allah razi olsun bundan sonrasinida soracak olursan istihare namazi kil derim selametle kal ins:)

islamveinsan
20-12-2006, 13:36
s.a

Yazilanların hemen hepsini okudum her yazanın kendi doğruları doğrulunca eğri bulunmaz olmuş...

Fikirlerden öteye geçelim delil sunalım...
Tarikatların varlığına delil olacak hadis veya sahebeden bir rivayet yada sahabinin bir sözünü yazalım...?
Sahebe de olmayan ve tabiinde olmayanı var diye islama sokmayalım..

Evet delilleri bekliyoruz arkadaşlar...?
Şu efendi şöyle demiş
Bu alim böyle dimiş kabul değildir

selam ve dua ile

poyraz_
20-12-2006, 18:21
Peiki kardeş bana mezheplerin delillerini gösterirmisin. Peygamber Efendimizin zamanında olmayan mezhepler neden şimdi var ve biz bunlara göre hareket ediyoruz. Mezheplere vereceğin delillerde tasavvufa istediğin tarz deliler olursa sevinirim.

buharaA
20-12-2006, 22:01
efendimiz ve sahabesi zaten tasavvufla hem dem idiler zaten sen anlamak isteseydin efendimizin mederese mezunu degilde tasavvuf oldugunu anlardin bir bak peygamberlik gelmeden onceki butun yasantiya hallere ahlaka meleklerle gorusmesi kalbinin melekler tarafindan manenve zahiren ameliyat edilmesine kisacasi bir dusun mirac hadisesini efendimizin kendisi zaten delildir delil isteyenlere benden bu kadar selametle...

buharaA
20-12-2006, 22:19
Sahabenin mezhebi nedirSual: Bazı kimseler, (Peygamber, ne Hanefi, ne de Şafii idi, Sünni de değil idi) diyor. Sünnet ne demektir?
CEVAP
Demek ki mezhep de, sünnet de, bilinmiyor. Askerlikte, kara, hava ve deniz kuvvetleri vardır. Genel kurmay, karacı, havacı veya denizci değildir diyerek bu kuvvetlerden ayrı sayılır mı? Kuvvetler genel kurmaya bağlı olduğu gibi, mezhepler de Resulullaha bağlıdır.

Nasıl ki kuvvet komutanlıkları birbirinin yardımcısı ise, mezhepler de öyledir. Kendi mezhebine göre yapılması güç olan bir iş başka mezhebe göre yapılır. Mezhepler, bir elin parmakları gibi, aynı ele hizmet eder.

Sünnet kelimesi de yerine göre, farklı anlamlarda kullanılır:
1- Kitab ve sünnet ifadesindeki sünnet, hadis-i şerifler demektir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Allah’ın kitabına, Peygamberin sünnetine sarılırsanız hiç sapıtmazsınız.) [Hakim]

2- Farz ve sünnet ifadesindeki sünnet, Resulullahın emirleri demektir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Ümmetim bozulunca, sünnetime uyana şehit sevabı verilir.) [Hakim]

3- Sünnet, yalnız olarak kullanılınca, genelde İslamiyet anlaşılır. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Bir zaman gelecek ki, ortalık bozulduğu zaman sünnetime [İslamiyet’e] tutunmak avuçta ateş tutmak gibi olacaktır.) [Hakim]

4- Sünnet, yol, çığır, gibi manalara da gelir. Mesela sünneti hasene iyi çığır, sünneti seyyie kötü çığır demektir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Bir kimse, sünneti hasene çıkarırsa, [iyi bir çığır açarsa] onun sevabı ve kıyamete kadar onunla amel edenlerin sevabı kadar sevap alır. Bir kimse de sünneti seyyie çıkarırsa, [kötü bir çığır açarsa] onun günahı ve kıyamete kadar onu işleyenlerin günahı kadar günah kazanır.) [Müslim]

Sünnet, yol demektir. Sünnetullah, Allah’ın yolu demektir. Sünneti Resulullah, Resulullahın yolu demektir. Sahabilerin de sünneti olur. Hz. Ömer’in sünneti, Hz. Ali’nin sünneti gibi. Nitekim hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Sünnetime ve hulefa-i raşidinin sünnetine sımsıkı sarılın!) [Buhari]

Sünnet, âdet, kanun manalarına da gelir. Mesela, Allah’ın sünneti; Allah’ın kanunu demektir. Bu Kur’an-ı kerimde sünnetullah olarak geçmektedir. (Allah’ın sünnetinde [kanununda] asla bir değişiklik bulamazsın) buyuruluyor. (Ahzab 62, Fetih 23, Fatır 43)

5- Ehl-i sünnet, kurtuluş fırkasının adıdır. İmam-ı Rabbani hazretleri buyurdu ki:
Tirmizi’nin bildirdiği hadis-i şerifte, (Ümmetim 73 fırkaya ayrılır, 72si Cehenneme gider, yalnız bir fırka kurtulur. Bu fırka, benim ve Eshabımın yolunda gidenlerdir) buyuruldu. Bu fırkaya (Ehl-i sünnet vel cemaat) denir.

Ehl-i sünnet ne demektir
Sual: Ehl-i sünnet ne demektir? Mezheplere ayrılmak parçalanmak mıdır?
CEVAP
Ehl-i sünnet vel-cemaat demek, Resulullahın ve eshab-ı kiramın gittikleri doğru yolda bulunan âlimler demektir. Hak olan cemaat ve 73 fırka içinde Cehennemden kurtulacağı bildirilmiş olan Fırka-ı naciyye bunlardır. Kur’an-ı kerimde mealen, (Parçalanmayın) buyuruldu. Bu âyet-i kerime, itikadda, inanılacak bilgilerde parçalanmayın demektir. Yani nefslerinize ve bozuk düşüncelerinize uyarak, doğru imandan ayrılmayın demektir. İtikadda ayrılmak, parçalanmak elbette hiç caiz değildir. Hadis-i şerifte de (Cemaat rahmet, ayrılık azaptır) buyuruldu. (Parçalanmayın) âyet-i kerimesi fıkıh bilgilerinde ayrılmayın demek değildir. Ahkamda, amellerde olan ictihad bilgilerindeki ayrılık, hakları, farzları, amellerdeki, ince bilgileri ortaya koymuştur. Eshab-ı kiram da, günlük işleri açıklayan bilgilerde, birbirlerinden ayrılmışlardı. Fakat, itikad bilgilerinde hiç ayrılıkları yoktu. Hadis-i şerifte, (Ümmetimin ayrılığı [mezheplere ayrılması] rahmettir) buyuruldu. Dört mezhebin, amel bilgilerinde ayrılması böyledir. (Hadika)

Mezhep imamı ne demektir
Mezhep imamı demek, Kur’an-ı kerim ve hadis-i şeriflerde açıkça bildirilmiş olan din bilgilerini, Eshab-ı kiramdan işiterek toplayan, kitaba geçiren büyük âlim demektir. Açıkça bildirilmeyenleri, açıkça bildirilmiş olanlara benzeterek meydana çıkaran derin âlimlerdir. Eshab-ı kiramın herbiri müctehid ve mezhep imamı idi. Herbiri kendi mezhebinde idi. Hepsi de, mezhep imamlarımızdan daha üstün idi. Mezhepleri daha kıymetli idi. Fakat, bunlar kitaplara yazılmadığı için, mezhepleri unutuldu. Peygamberin, sahabenin mezhebi nedir demek, Ordu kumandanı, hangi bölüğün eridir veya Fizik öğretmeni, hangi sınıfın talebesidir demeye benzer. Çünkü sahabenin herbiri bir mezhep imamı, hatta mezhep imamlarının hocaları idi. Resulullah efendimiz de kâinatın hocası idi. (Mizan, Hadika)

Eshab-ı kiramın mezhebi
Sual: Herkes Kur’ana bağlanmalı, çünkü Peygamberin mezhebi ne idi? Eshabın mezhebi mi vardı?
CEVAP
Bin küsur yıldan beri herkes bir mezhebe bağlı iken, bazı türediler, böyle sorularla zihinleri bulandırıp herkesi başı boş, mezhepsiz yapmaya çalışıyorlar. Dini delillerden anlamayanlara iki akli örnek verelim:

Milli eğitime bağlı okullar, sınıflar, müdürler, öğretmenler ve öğrenciler vardır. Okul ile sınıf, müdürle öğretmen mukayese edilmez. Çünkü hepsinin görevleri farklıdır. Öğretmenle öğrenci de mukayese edilmez. Öğrencileri müdür veya öğretmen yerine, öğretmenleri de öğrenci yerine koymak yanlış olur. Öğretmen veya müdür hangi sınıfın öğrencisi denemeyeceği gibi, şu öğrenci, hangi okulun müdürü denmez. Öğretmen ve müdüre öğrenci denmez.

Atalarımız, Temsilde hata olmaz demişlerdir. Müctehid âlimler birer öğretmen gibidir. Mutlak müctehidler ise müdür gibidir. İnsanlar da öğrenci gibidir. Öğretmene, bu hangi okulun müdürü denmeyeceği gibi, öğrenciye de hangi okulun öğretmeni denmez. Öğrenciler öğretmene tâbi olduğu gibi, insanlar da müctehide tâbi olur.

Öğretmenler nasıl müdüre bağlı ise, tamamı müctehid olan Eshab-ı kiram da, Resulullah efendimize bağlı idiler. Tabiinde ise müctehidler ve halk var idi. Halk müctehidlere tâbi oluyordu. Halkın mezhebi tâbi olduğu müctehidin mezhebi idi. Mezhepsiz kimse yok idi.

Eshab-ı kiram, Resulullaha değil, biz yalnız Allah’a tâbiyiz demediler ve demeleri de mümkün değildir. Sıradan bir müslüman da, Müctehide tâbi olmam, ben yalnız Resulullaha tâbi olurum diyemez. Müctehid, Allah’ın ve Resulünün emirlerini bildiriyor. Müctehide uymak Allah ve Resulüne uymak demektir. Bugün ise, bazı mezhepsizler, müctehide değil, Resulullaha bile tâbi olmayı uygun görmüyorlar. Yalnız Kur’ana tâbiyiz diyorlar.

Nasıl ki öğretmen müdüre, müdür de Milli eğitim Bakanına, Milli eğitim bakanı da Başbakana bağlı ise, insanlar bir müctehide, müctehidler mutlak müctehide, mutlak müctehidler de Resulullah efendimize bağlıdır. Bağsız yani mezhepsiz kimse yok idi.

Ordudaki misal daha cazip. Bütün subayların bir sınıfı olur. Topçu yüzbaşı, piyade albay gibi. Ama general olunca artık sınıf kalmaz. Topçu general olmaz. Artık o bütün sınıfların generalidir. Generaller de, sınıfsız ama, onlar da ya havacı, ya karacı veya denizcidir. Bunlardan birinde olmayan general olmaz. Bunlar da, ordu komutanlıklarına, ordu komutanları da hava, deniz veya kara kuvvetlerine bağlıdır. Kuvvet komutanları genel kurmaya bağlıdır.

Dikkat edilirse, gerek eğitim sisteminde ve gerekse orduda bağımsız bir kurum yoktur. Herkesin bağlı olduğu, sorumlu olduğu bir yer vardır.

İnsanlar birer er gibidir. Bağlı oldukları bölükler, taburlar alaylar vardır. Ben genel kurmay başkanına bağlıyım bölük komutanını falan takmam diyemez. Müctehidler generaller gibidir. Mutlak müctehidler kuvvet komutanları gibidir. Resulullah efendimiz de genel kurmay başkanı gibidir. Genel kurmay başkanı, hangi bölüğün eri veya hangi kuvvet komutanlığına bağlı denilemeyeceği gibi, Eshab-ı kiramın veya Resulullahın mezhebi ne idi denemez.

Bu durum iyice anlaşılınca, herkes haddini bilmeli, er olan erim demeli, subayla, generalle benim aramda ne fark var dememeli. Bir müslüman da müctehidle boy ölçüşmemeli. Hatta Peygambere bile uymayıp ben Kur’ana göre hareket ederim demesi ne kadar yanlıştır.

Sünnete uymanın önemi
(Mezhebe, hadise uymam) demek (Kur'ana uymam) demektir. Zira Hak teâlâ buyurdu ki:
(Resule itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur.) [Nisa 80]
(Peygamberin emrine uyun, nehyettiğinden sakının.) [Haşr 7]
(İndirdiğimi insanlara beyan edesin, açıklayasın.) [Nahl 44]

Beyan etmek, âyetleri, başka kelimelerle ve başka suretle anlatmak demektir. Âlimler de, âyetleri beyan edebilselerdi ve kapalı olanları açıklayabilselerdi ve Kur’an-ı kerimden hüküm çıkarabilselerdi, Allahü teâlâ Peygamberine, (Sadece sana vahiy olunanları tebliğ et) derdi. Ayrıca beyan etmesini emretmezdi. (Huccetullahi alelalemin)

Sünnet [hadis-i şerifler], Kur’an-ı kerimi, mezhep imamları da sünneti açıklamışlardır. Âlimler de, mezhep imamlarının sözlerini açıklamışladır. Hadis-i şerifler olmasaydı, namazların kaç rekat olduğu, nasıl kılınacağı, rüku ve secdede okunacak tesbihler, cenaze ve bayram namazlarının kılınış şekli, zekat nisabı, orucun, haccın farzları, hukuk bilgileri bilinmezdi. Yani hiçbir âlim, bunları Kur’an-ı kerimden bulup çıkaramazdı. Bunları Peygamber efendimiz açıklamıştır. Sünneti müctehid âlimler açıklamış, böylece mezhepler meydana çıkmıştır. Allahü teâlâ, (Bilmediklerinizi âlimlere sorun) [Nahl 43] buyurduğu gibi, Peygamber efendimiz de bu âlimlere uymamızı emrediyor:

(Âlimlere tâbi olun!) [Deylemi]
(Âlimler rehberdir.) [İ. Neccar]
(Ulema, enbiyanın vârisidir.) [Tirmizi]

(Bize yalnız Kur'andan söyle!) diyen birine, İmran bin Husayn hazretleri: (Ey ahmak! Kur’an-ı kerimde, namazların kaç rekat olduğunu bulabilir misin?) dedi. Hz. Ömer’e, farzların seferde kaç rekat kılınacağını Kur’an-ı kerimde bulamadık dediklerinde, (Allahü teâlâ, bize Muhammed aleyhisselamı gönderdi. Kur’an-ı kerimde bulamadığımızı, Resulullah efendimizden gördüğümüz gibi yapıyoruz. O, seferde dört rekat farzları iki rekat kılardı. Biz de öyle yaparız) buyurdu. (Mizan-ül-kübra)

İslam ayrı mezhep ayrı değildir
Mezhebe uymam Kur'anla amel ederim demek, Kanunlara uymam, yalnız Anayasaya göre hareket ederim demek gibi yanlıştır. Çünkü Anayasada bütün hükümler, bütün cezalar bildirilmemiştir. Anayasa, kanunlara havale etmiştir. Kanunlardan başka tüzükler, yönetmelikler de çıkmıştır. (Anayasa varken, kanuna lüzum yok) demek ne kadar yanlış ise, (Kur'an varken, mezhebe lüzum yok) demek, bundan daha yanlıştır. Kur’an-ı kerimi hadis-i şerifler, hadis-i şerifleri de mezhep imamları açıklamıştır. Kanunlar, Anayasanın gösterdiği istikamette hazırlanmış, mezhepler de, Kur’an-ı kerimin ve hadis-i şeriflerin gösterdiği istikamette teşekkül etmiştir.

Hiç kimse, Madem, mezhep, Kur’an-ı kerimin ve hadis-i şeriflerin açıklamasıdır. Ben de açıklar bir mezhep kurarım diyemez. Çünkü bir kimsenin Madem doktor olmak, tıp kitabı okumaya bağlıdır. Kimyager olmak için de kimya kitabı okumak kâfidir diyerek eline aldığı bir tıp ve kimya kitabı ile doktorluk yapmaya, ilaç imal etmeye kalkışması ne kadar gülünç ise, (Ben de Kur'andan, hadisten hüküm çıkarırım) demek daha gülünçtür.

Ben İslam’a göre hareket ederim, mezhebe uymam demek, Ben devletin emrine uyarım. Fakat, kanunu, polisi, hakimi dinlemem demeye benzer. Çünkü İslam’a uymak demek, dört hak mezhepten birine uymak demektir. İslam ayrı, mezhep ayrı değildir.

buharaA
20-12-2006, 22:26
Ehl-i sünnet itikadını ortaya koyanSual: Yazılarınızda hep ehl-i sünnet itikadının öneminden bahsediyorsunuz. Bu itikadı ortaya koyan kimdir?
CEVAP
Ehl-i sünnet itikadını ortaya koyan Resulullah efendimizdir. İman bilgilerini Eshab-ı kiram bu kaynaktan aldılar. Tâbiin-i izam da bu bilgilerini, Eshab-ı kiramdan öğrendiler. Daha sonra gelenler, bunlardan öğrendiler. Böylece, Ehl-i sünnet bilgileri bizlere nakil ve tevatür yoluyla geldi. Bu bilgiler akıl ile bulunamaz. Akıl bunları değiştiremez. Akıl, bunları anlamaya yardımcı olur. Yani, bunları anlamak, doğruluklarını, kıymetlerini kavramak için akıl lazımdır. Hadis âlimlerinin hepsi, Ehl-i sünnet itikadında idiler. Amelde dört mezhebin imamları da bu mezhepte idi. İmam-ı Matüridi ve imam-ı Eşari de Ehl-i sünnet mezhebinde idi. Bu her iki imam, hep bu mezhebi yaydılar. Sapıklara karşı ve eski Yunan felsefesinin bataklıklarına saplanmış olan maddecilere karşı bu tek mezhebi savundular. Bu iki büyük Ehl-i sünnet âliminin zamanları aynı ise de, bulundukları yerler birbirinden ayrı ve karşılarındaki saldırganların düşünüş ve davranışları başka olduğundan, savunma metotları ve tenkitleri birbirinden farklı olmuş ise de, bu hâl, yollarının ayrı olduğunu göstermez. Bunlardan sonra gelen yüzbinlerle derin âlim ve veliler, bu iki yüce imamın kitaplarını inceleyerek ikisinin de, Ehl-i sünnet mezhebinde olduklarını söz birliği ile bildirmişlerdir.

Ehl-i sünnet âlimleri, manaları açık olan (Nass)ları, zahirleri üzere almışlardır. Yani, böyle âyet-i kerimelere ve hadis-i şeriflere açık olan manaları vermişler, zaruret olmadıkça böyle Nassları (tevil) etmemişler, bu manaları değiştirmemişlerdir. Kendi bilgileri ve görüşleri ile bir değişiklik hiç yapmamışlardır. Sapık fırkalardan olanlar ve mezhepsizler ise, Yunan felsefecilerinden ve din düşmanı olan fen taklitçilerinden işittiklerine uyarak, iman bilgilerinde ve ibadetlerde değişiklik yapmaktan çekinmemişlerdir.
Peygamber efendimizin hadis-i şerifte fırka-i naciyye, kurtuluş fırkası olarak bildirdiği tek bir itikad mezhebi vardır. O da Ehl-i sünnet vel-cemaat mezhebidir, imam-ı Matüridi ve imam-ı Eşari bu mezhepte iki itikad imamıdır ve bu mezhebi yaymışlardır.

İmam-ı Matüridi ve imam-ı Eşari hazretleri ayrı bir mezhep kurmamışlar, Eshab-ı kiramın, Tâbiinin, dört mezhep imamının ve sonra Ehl-i sünnet âlimlerinin nakil ve tevatür yolu ile bildirdikleri iman ve itikad bilgilerini açıklamışlar, anlaşılmasını kolaylaştırmak için kısımlara bölmüşler ve herkesin anlayabileceği şekilde yaymışlardır. Bunlardan imam-ı Eşari, imam-ı Şafi hazretlerinin talebe zincirinde bulunmaktadır. İmam-ı Matüridi ise imam-ı a’zam hazretlerinin talebe zincirindedir.

Ehl-i sünnet itikadının açıklamasında bu iki imam meşhur olmuş, yaşadıkları zamanlarda itikadda doğru yoldan ayrılmış sapıkların ve Yunan felsefesinin bataklıklarına saplanmış maddecilerin bozuk düşüncelerine karşı Ehl-i sünnet vel-cemaat itikadını izah etmekte, bazı bakımlardan farklı usuller takip etmişlerdir. Daha sonraki asırlarda gelen Ehl-i sünnet âlimleri, bu iki imamın koyduğu usullere uyarak,
Ehl-i sünnet itikadını nakletmişlerdir.

Ehl-i sünnetin reisi ise imam-ı a’zam Ebu Hanife hazretleridir. İmam-ı a’zam Ebu Hanife hazretleri, fıkıh bilgilerini toplayarak, kısımlara, kollara ayırdığı ve usuller, metotlar koyduğu gibi, Resulullahın ve Eshab-ı kiramın bildirdiği itikad, iman bilgilerini de topladı ve yüzlerce talebesine bildirdi. Talebesinden, ilmi kelam, yani iman bilgileri mütehassısları yetişti. Bunlardan imam-ı a’zamın talebesi olan imam-ı Muhammed Şeybani'nin yetiştirdiklerinden, Ebu Bekri Cürcani dünyaca meşhur oldu. Bunun talebesinden de, Ebu Nasır-ı Iyad, kelam ilminde, Ebu Mensur-i Matüridi'yi yetiştirdi. Ebu Mensur, imam-ı a’zam hazretlerinden gelen kelam bilgilerini kitaplara yazdı. Doğru yoldan sapmış olanlarla mücadele ederek, Ehl-i sünnet itikadını kuvvetlendirdi ve her tarafa yaydı.

İmam-ı Eşari de; imam-ı Şafii'nin talebesi zincirinde, bulunmaktadır. Bu iki büyük imam, Eshab-ı kiram, Tâbiin ve Tebe-i tâbiinin bildirdiği itikad ve iman bilgilerini açıklamışlar, kısımlara bölmüşler, herkesin anlayabileceği bir şekilde yaymışlardır. İmam-ı Eşari ve imam-ı Matüridi hazretleri, hocalarının müşterek mezhebi olan Ehl-i sünnet vel-cemaattan dışarı çıkmamışlardır.

Bu iki imamın ve hocalarının ve bunların da hocaları olan, amelde dört hak mezhep imamlarının ve onlara tâbi olanların imanda, itikadda tek bir mezhebi vardır. Bu mezhep Ehl-i sünnet vel-cemaat mezhebidir. Çünkü İslamiyet, bütün insanlara yalnız bir tek imanı ve itikadı emretmektedir. Bu imanın esaslarını ve nasıl itikad edileceğini, bizzat Peygamber efendimiz aleyhisselam tebliğ etmiştir.
Taşköprüzade şöyle yazmıştır:
(Ehl-i sünnet vel-cemaatın kelam ilmindeki reisleri iki zattır. Bunlardan birisi Hanefi, diğeri Şafii'dir. Hanefi olanı, Ebu Mensur Matüridi, Şafii olanı ise Ebu'l Hasen el-Eşari'dir.)

Bazı kitaplarda, Eşariyye mezhebi, Matüridiyye mezhebi diye yazılı ise de, bu kendi çalışmalarına verilen isimdir, ayrı mezhep değildir. Her ikisi de Ehl-i sünnet itikadını anlatmıştır. Aralarında ictihad farkları vardır. Bu ayrılıklar temelde ayrılık olmadığı için, ikisi de Ehl-i sünnettir.
Zebidi de şöyle demiştir:
(Ehl-i sünnet vel-cemaat ismi geçince, Eşariler ve Matüridiler kastedilir.)

buharaA
20-12-2006, 22:38
Dört mezhepten birine uyulmazsaSual: (Mezhep imamına uymak, Allah’ı ve Resulünü bırakıp kula kul olmak demektir. Müslümanlar, müctehidleri peygamber kadar yükselttiler, Kur'andan ayrılıp, "müctehidin sözü varken Kur'anla amel edilmez" dediler. Sonra gelen âlimlere kıymet vermediler. Halbuki, sonra gelen âlimler, öncekilerden daha ileri olur. İmam Malik, bir mezhebi bilirse Abduh her mezhebi bilir!) diyen birisine nasıl cevap vermeli?
CEVAP
(Müctehidleri Peygamber kadar yükselttiler) sözünü bir müslüman söyleyemez. Çünkü bu söz, dört mezhepteki milyonlarca müslümana kâfir damgasını basmaktır. Müslümana kâfir diyenin kendisi kâfir olur. Bir mezhebe tâbi olan mümini Kur'andan ayrılmakla suçlamak ise, bundan daha büyük iftiradır.
Mezhep, Kur'an ve Sünnet yolu demektir. Bir mezhep imamına uyan, Kur’an-ı kerime ve Resulullaha uyduğuna iman etmiş demektir. Hiçbir müslüman, (müctehidin sözü varken, Kur'an ile amel edilmez) demez. Bu söz, mezhepsizlerin temiz müslümanlara yaptıkları çirkin iftiralardan biridir.

Müslüman nasıl düşünür
Bir mezhebe tâbi olan müslüman şöyle der:
(Kur’an-ı kerime uymak istiyorum. Fakat, Kur’an-ı kerimden ve hadis-i şeriflerden kendim hüküm çıkaramıyorum. Anladığım hükümlere güvenemem ve uymam. Mezhep imamının anlamış olduğuna güvenirim ve uyarım. [Nasıl ki dünya işlerinde işin ehline gidiyor, yani bir yerim ağrıyınca notere değil de doktora, hem de mütehassısına gidiyorsam, kendi ilacımı kendim yapmayıp, kendi kendimi ameliyat etmiyorsam, daha hassas olan din işinde de müctehid olan İslam âlimine yani mezhebimin imamına gider, ona teslim olur, dediklerine harfiyen uyar, yaparım.] Çünkü o, benden daha âlimdir. (Kendi anlayışı ile mana çıkaran kâfir olur) hadis-i şerifinden korkarım. İlimlerinin, takvalarının, sonra gelenlerden kat kat üstün olduğu, hadis-i şeriflerle bildirilmiş olan, o büyük âlimlerin bile Kitâbdan ve Sünnetten çıkardıkları hükümler birbirine benzemiyor. Hüküm çıkarmak kolay olsaydı, hep aynı şeyi anlarlardı.)

(Sonra gelen âlimler, öncekilerden daha ileri olur) sözü, fen bilgileri için doğrudur. Din bilgilerinde ise, Resulullahın, (Her asır, kendinden öncesinden daha şerdir. Kıyamete kadar hep böyle olur) hadis-i şerifine itibar edilir. Bu hadis-i şerif, fen adamlarının şahsiyetleri ve fen vasıtalarını kullanmaları bakımından da muteberdir.

Elbet bu kaide çoğunluk için muteberdir. Her asırda, bundan müstesna olanlar bulunmuştur. Mezhepsiz reformcu, fen bilgisi ile din bilgisini birbiri ile karıştırmakta, fen ile fen adamını da aynı şey sanmaktadır. Fen elbet ilerliyor. Fakat bu ilerleyiş, fen adamlarının ileri olması demek değildir. Sonra gelen fen adamları arasında öncekilerden daha geri, daha bozuk olanları az değildir.
Din imamlarımız, Kur’an-ı kerimden mana çıkarmaya kalkışmadılar. Kendilerini bundan âciz gördüler. Resulullahın Kur’an-ı kerime nasıl mana verdiğini Eshab-ı kiramdan sorup araştırdılar. Eshab-ı kiramın anladıklarını da, kendi anlayışlarına tercih ettiler. İmam-ı a'zam hazretleri, herhangi bir sahabinin sözünü kendi anladığına tercih ederdi. Resulullahtan ve Sahabeden bir haber bulamayınca, ictihad etmek zorunda kalırdı.

Böyle olduğunu vehhabiler bile bildiriyorlar. Vehhabi Feth-ul-mecid kitabı 388. sayfasında diyor ki:
(Ebu Hanife “rahimehullah” dedi ki: Kitabullaha ve Resulullahın hadisine ve Sahabenin sözlerine uygun olmayan bir sözümü bulursanız, bu sözümü bırakınız! Onları alınız!
İmam-ı Şafi’i dedi ki: Kitabımda, Resulullahın sünnetine uymayan bir şey bulursanız, benim sözümü bırakıp, Resulullahın sünnetini alınız!)

Ehl-i sünnet âlimlerinin, Kitabullaha ve hadis-i şeriflere ne kadar sıkı sarılmış olduklarını, vehhabi kitabının bu yazısı bile göstermektedir. Bunun içindir ki, Kur’an-ı kerimin ve hadis-i şeriflerin doğru manalarını anlamak isteyenler, Ehl-i sünnet âlimlerinin kelam ve fıkıh kitaplarını okumalıdır. Kitabı ve sünneti bildiren (Ehl-i sünnet) âlimlerinin kitaplarından kaçanların, Haktan kaçan cahillere benzediklerini, kendi kitapları da yazmış oluyor.

Her asırda gelen İslam âlimleri, daha önce gelenlerin, büyüklükleri, üstünlükleri, vera ve takvaları karşısında titrerler, onların sözlerine senet, delil olarak sarılırlardı.

Bu din, edep dini, tevazu dinidir. Cahil cüretkâr olur, kendini âlim sanır. Âlim olan tevazu gösterir. Cehenneme gidecekleri hadis-i şerifle haber verilen 72 bid’at fırkasının reisleri de derin âlim idi. Fakat onlar, ilimlerine güvenerek, Kitâbdan, Sünnetten mana çıkarmaya kalkıştılar. Böylece, Eshab-ı kirama uymak şerefine kavuşamadılar. Onların doğru yollarından saptılar.

Dört mezhebin âlimleri, derin ilimlerini Kur’an-ı kerimden ahkam çıkarmakta kullanmadılar. Buna cesaret edemediler. Resulullahın ve Eshab-ı kiramın bildirdiklerini anlamakta kullandılar.

Allahü teâlâ, insanlara, (Kur’an-ı kerimden hüküm çıkarın) demiyor. (Resulümün ve Eshabının çıkardığı hükümlere uyun, bunları kabul edin) buyuruyor. (Resulüme itaat edin, ona tâbi olun) âyet-i kerimesi ve (Eshabımın yoluna sarılın) hadis-i şerifi, bunu açıkça bildirmektedir. Âlimler bile, Kur’an-ı kerimin manasını anlamakta güçlük çekerken, bir cahil, murad-ı ilahiyi bilmeden nasıl olur da, Allah şöyle buyuruyor, Resulullah böyle buyuruyor, diyebilir? Derse, dediği nasıl doğru olabilir? Allahü teâlâ, böyle söylemeyi yasakladı. Tefsir âlimleri ve mezhep imamları bile, bu sözü söylemeye cesaret edememiştir. Anladıklarını bildirdikten sonra, (bu benim anladığımdır, doğrusunu Allah bilir) demişlerdir. Kur’an-ı kerimin manasını Eshab-ı kiram bile anlamakta güçlük çeker, Resulullaha sorarlardı.

Abduhçu gence
Abduhçu genç, asırlardır müslümanların ve âlimlerin dört mezhepten birine uymalarına tahammül edemiyor, birkaç mezhepsizin kitabından aldığı ifadeleri kaynak gösterip bir mezhebe uymanın caiz olmadığını ispata kalkıyor. Bahsettiği kitapları kendisinin okumadığı, herhangi bir mezhepsizin kitabından aldığı pek açıktır. Çünkü İmam-ı Şarani gibi büyük bir âlimin Mizanından nakil yapıp, İmam-ı Ahmed’in müctehid bir hadis imamı olan Ebu Davud’a (Kimseyi taklit etme, dini, Resulullah ve eshabından öğren) dediğini bildiriyor. (Gördünüz mü, Şarani de 4 mezhepten birine uymayı yasaklıyor) demek istiyor.

Abduhçu gencin bilmediği iki husus var. Birincisi, her müctehid, kendi ictihadı ile hareket eder. Başka bir müctehide uyması caiz değildir. İmam-ı Şafii hazretleri, imam-ı a'zam hazretlerinin çok yüksek bir âlim olduğunu bildirdiği halde, kendi ictihadlarına uymuştur.

İkinci husus, imam-ı Şarani hazretleri, 4 mezhebin hak olduğunu, mutlaka bu 4 mezhepten birine uymak gerektiğini bildirmek için Mizan-ül-kübrayı yazmıştır. Dört mezhebin fıkıh bilgilerini anlatan Mizanın tercümesi de vardır. Zahiri ve bâtıni ilimlerin mütehassısı Abdülvehhab-ı Şarani hazretleri, hadis ve fıkıh âlimi olup Şafii mezhebindedir. Mizanın sadece önsözünü okuyup buna uyan mezhepsiz olmaktan kurtulur.
Mizanın önsözünde buyuruluyor ki:
(Dört mezhepten birini taklit etmeyen dalalete düşer, zındık olur, başkalarını da yoldan çıkarmakta şeytana yardımcı olur. Bugün var olan 4 mezhebin hepsi haktır, sahihtir. Birinin, ötekisi üzerine üstünlüğü yoktur. Çünkü, hepsi aynı din kaynağından alınmıştır.

Dört mezhebin imamları ve onları taklit eden âlimlerin hepsi, her müslümanın 4 mezhepten dilediğini taklit etmekte serbest olduğunu bildirdiler. Allahü teâlâ, amelde mezheplere ayrılmaktan razı olduğunu, Habibi vasıtası ile bildirdi. Resulü, bu ayrılığın rahmet olduğunu bildirdi. Müctehid olmayanın, bir mezhebe uyması gerekir. Bir âlim, ictihad derecesine yükselince, kendi ictihadına uyması gerekir. İmam-ı Ahmed’in, (İlminizi imamlarınızın aldıkları kaynaktan alın, taklitçilikte kalmayın) sözü bunu göstermektedir.

Resulullah efendimiz Kur’an-ı kerimde kısa ve kapalı olarak bildirilenleri açıklamasaydı, Kur’an-ı kerim kapalı kalırdı. Resulullahın vârisleri olan mezhep imamlarımız, hadis-i şeriflerde mücmel olarak bildirilenleri açıklamasalardı, sünnet-i nebeviyye kapalı kalırdı. Böylece, her asırda gelen âlimler, Resulullaha uyarak, mücmel olanı açıklamışlardır. Nahl suresinin 44. âyetinde, (İnsanlara indirdiğimi onlara beyan eyle) buyuruldu. Beyan etmek, açıklamak demektir. Âlimler de açıklayabilselerdi ve Kur’an-ı kerimden ahkam çıkarabilselerdi, Allahü teâlâ Resulüne, sana vahiy olunanları tebliğ et der, beyan etmesini emretmezdi.) (Mizan)

Dört mezhebe uyanlar, birbirinin kardeşidir. İmanları aynıdır. Ameldeki bazı ayrılıkları da, Allah’ın rahmetidir. Allahü teâlâ, müctehid olmayanın bir müctehide uymasını emredip (...ve ülülemrinize itaat edin) buyuruyor. (Nisa 59)

Ülülemr, nasslardan ahkam çıkarabilen âlimlerdir. (Nisa 83)

Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Ülülemr, Fıkıh âlimleridir.) [Darimi]

İmam-ı Süyuti hazretleri, İtkan tefsirinde, İbni Abbas hazretlerinin (Ülülemr, Fıkıh âlimleridir) buyurduğunu bildirmektedir.

Ülülemrin Fıkıh âlimi olduğu, Tefsir-i kebirin 3. cildinin 375., İmam-ı Nevevi’nin Müslim Şerhinin 2. cildinin 124. sayfasında ve Mealim ve Nişapur tefsirlerinde de yazmaktadır. İsra suresinin (O gün her fırkayı imamları ile çağırırız) mealindeki 71. âyeti, Ruh-ül beyan tefsirinde açıklanırken, (Mezhebin imamı ile çağırılır. Mesela ya Şafii yahut ya Hanefi denilir) buyuruluyor.

İbni Âbidin hazretleri buyuruyor ki:
(Bir işin, bir ibadetin sahih olması için dört mezhepten birine uygun olması gerekir. Bir ibadeti yaparken, şartlarından biri, bir mezhebe, başka biri de başka mezhebe uygun olursa, bu ibadet sahih olmaz.) (R.Muhtar s. 51)

S. Ahmed Tahtavi hazretleri, Dürr-ül muhtar haşiyesinin zebayih kısmında buyuruyor ki:
(Bugün her müslümanın 4 mezhepten birinde bulunması vaciptir. Dört mezhepten birinde bulunmayan Ehl-i sünnetten ayrılır. Ehl-i sünnetten ayrılan da sapık veya kâfir olur.)
İbni Hazm, Şevkani, Abduh, Reşit Rıza, Sıddık Hasan gibi mezhep düşmanlarının bir kısmı, taklidi haram sayarak, bir kısmı da telfîk yaparak, birçok müslümanı dalalete sürüklemişlerdir.

Mezhepler kardeştir
Bir mezhepte bulunan Müslüman, diğer üç mezhepteki Müslümanları kardeş bilir. Onları incitmez. Birbirlerini severler, yardım ederler. Allahü teâlâ, Müslümanların imanda birleşmelerini, emrediyor. Böyle inanmaya, Ehl-i sünnet denir. Bütün Müslümanların, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri gibi inanmaları gerekir. Sonradan çıkan bid’at fırkalarının inanışlarının bozuk olduğunu bildiren muteber kitaplar çoktur.

Amelde mezheplerin bir olmayıp, çok olmasının, lüzumlu, faydalı olduğu, akıl ile de kolay anlaşılmaktadır. İnsanların yaratılışları birbirlerine benzemediği gibi, sıcak çölde yaşayanlara, bir mezhebe uymak kolay olurken, kutuplara yakın yerlerde yaşayanlara, başka mezhebe uymak kolay geliyor. Dağda yaşanlara, bir mezhep kolay iken denizcilere, bu mezhep güç oluyor. Bir hastaya bir mezhep kolay iken, başka hasta için, başka mezhep kolay oluyor. Tarlada çalışanlarla, fabrikada çalışanlar için de, bu ayrılış görülmektedir. Herkes, kendine daha kolay gelen mezhebi seçip, taklit ediyor veya bu mezhebe tamamen geçiyor.

Bid’at fırkalarının istedikleri gibi, tek bir mezhep olsaydı ve herkes tek bir mezhebe uymaya zorlansaydı, bu hâl çok güç, hatta imkansız olurdu. Resulullah efendimizin rahmet olarak bildirdiği, dört hak mezhepten birine uymak gerekir.

Kurtuluş fırkası
Sual: Piyasada çeşitli Müslüman gruplar var. Bunlardan sadece birisi doğru deniyor. O zaman, dört mezhebin dördü nasıl hak olabilir? Bu konuda bir hadis var mıdır?
CEVAP
Bu ümmetin çeşitli gruplara ayrılacağı, birisi hariç, diğerlerinin bid’at fırkası olacağı, onların da Cehenneme gideceği Resulullah efendimiz tarafından bildirildi. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(İsrail oğulları 72 fırkaya ayrıldı. Ümmetim ise 73 fırkaya ayrılacaktır. Onlardan bir fırkanın dışında, hepsi cehenneme gidecektir. Kurtulan fırka, benim ve eshabımın yolu üzerine olanlardır.) [Tirmizi, Darimi]

Dikkat edilirse, sadece (Benim yolundan giden kurtulur) denmiyor, (Eshabımın yolundan giden de kurtulur) buyuruluyor. Eshabının ictihadları farklı idi. Onun için amelde mezheplere ayrılmanın mahzuru olmaz, hatta rahmet olduğu hadis-i şerifle de bildirilmiştir. Yukarıdaki hadis-i şerifte bildirilen fırka, itikad yönüyle doğru olan fırka demektir. Hakiki âlimler bu hadis-i şerifteki kurtuluş fırkasının ehl-i sünnet vel cemaat fırkası olduğunu bildirdiler. İtikadda ayrılık olmaz. Onun için kurtulan tek fırka deniyor. Diğerleri bid’at fırkalarıdır. Bid’at ehli ise muhakkak Cehenneme gidecektir. Bir hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Sözlerin en doğrusu Allah’ın kitabı, yolların en güzeli Resulullahın yoludur. İşlerin en kötüsü ise bid’attir. Her bid’at sapıklıktır, her sapıklığın yeri de Cehennemdir.) [Buhari, Müslim. Nesai]

buharaA
20-12-2006, 22:53
Dört mezhepten birine uyulmazsaSual: (Mezhep imamına uymak, Allah’ı ve Resulünü bırakıp kula kul olmak demektir. Müslümanlar, müctehidleri peygamber kadar yükselttiler, Kur'andan ayrılıp, "müctehidin sözü varken Kur'anla amel edilmez" dediler. Sonra gelen âlimlere kıymet vermediler. Halbuki, sonra gelen âlimler, öncekilerden daha ileri olur. İmam Malik, bir mezhebi bilirse Abduh her mezhebi bilir!) diyen birisine nasıl cevap vermeli?
CEVAP
(Müctehidleri Peygamber kadar yükselttiler) sözünü bir müslüman söyleyemez. Çünkü bu söz, dört mezhepteki milyonlarca müslümana kâfir damgasını basmaktır. Müslümana kâfir diyenin kendisi kâfir olur. Bir mezhebe tâbi olan mümini Kur'andan ayrılmakla suçlamak ise, bundan daha büyük iftiradır.
Mezhep, Kur'an ve Sünnet yolu demektir. Bir mezhep imamına uyan, Kur’an-ı kerime ve Resulullaha uyduğuna iman etmiş demektir. Hiçbir müslüman, (müctehidin sözü varken, Kur'an ile amel edilmez) demez. Bu söz, mezhepsizlerin temiz müslümanlara yaptıkları çirkin iftiralardan biridir.

Müslüman nasıl düşünür
Bir mezhebe tâbi olan müslüman şöyle der:
(Kur’an-ı kerime uymak istiyorum. Fakat, Kur’an-ı kerimden ve hadis-i şeriflerden kendim hüküm çıkaramıyorum. Anladığım hükümlere güvenemem ve uymam. Mezhep imamının anlamış olduğuna güvenirim ve uyarım. [Nasıl ki dünya işlerinde işin ehline gidiyor, yani bir yerim ağrıyınca notere değil de doktora, hem de mütehassısına gidiyorsam, kendi ilacımı kendim yapmayıp, kendi kendimi ameliyat etmiyorsam, daha hassas olan din işinde de müctehid olan İslam âlimine yani mezhebimin imamına gider, ona teslim olur, dediklerine harfiyen uyar, yaparım.] Çünkü o, benden daha âlimdir. (Kendi anlayışı ile mana çıkaran kâfir olur) hadis-i şerifinden korkarım. İlimlerinin, takvalarının, sonra gelenlerden kat kat üstün olduğu, hadis-i şeriflerle bildirilmiş olan, o büyük âlimlerin bile Kitâbdan ve Sünnetten çıkardıkları hükümler birbirine benzemiyor. Hüküm çıkarmak kolay olsaydı, hep aynı şeyi anlarlardı.)

(Sonra gelen âlimler, öncekilerden daha ileri olur) sözü, fen bilgileri için doğrudur. Din bilgilerinde ise, Resulullahın, (Her asır, kendinden öncesinden daha şerdir. Kıyamete kadar hep böyle olur) hadis-i şerifine itibar edilir. Bu hadis-i şerif, fen adamlarının şahsiyetleri ve fen vasıtalarını kullanmaları bakımından da muteberdir.

Elbet bu kaide çoğunluk için muteberdir. Her asırda, bundan müstesna olanlar bulunmuştur. Mezhepsiz reformcu, fen bilgisi ile din bilgisini birbiri ile karıştırmakta, fen ile fen adamını da aynı şey sanmaktadır. Fen elbet ilerliyor. Fakat bu ilerleyiş, fen adamlarının ileri olması demek değildir. Sonra gelen fen adamları arasında öncekilerden daha geri, daha bozuk olanları az değildir.
Din imamlarımız, Kur’an-ı kerimden mana çıkarmaya kalkışmadılar. Kendilerini bundan âciz gördüler. Resulullahın Kur’an-ı kerime nasıl mana verdiğini Eshab-ı kiramdan sorup araştırdılar. Eshab-ı kiramın anladıklarını da, kendi anlayışlarına tercih ettiler. İmam-ı a'zam hazretleri, herhangi bir sahabinin sözünü kendi anladığına tercih ederdi. Resulullahtan ve Sahabeden bir haber bulamayınca, ictihad etmek zorunda kalırdı.

Böyle olduğunu vehhabiler bile bildiriyorlar. Vehhabi Feth-ul-mecid kitabı 388. sayfasında diyor ki:
(Ebu Hanife “rahimehullah” dedi ki: Kitabullaha ve Resulullahın hadisine ve Sahabenin sözlerine uygun olmayan bir sözümü bulursanız, bu sözümü bırakınız! Onları alınız!
İmam-ı Şafi’i dedi ki: Kitabımda, Resulullahın sünnetine uymayan bir şey bulursanız, benim sözümü bırakıp, Resulullahın sünnetini alınız!)

Ehl-i sünnet âlimlerinin, Kitabullaha ve hadis-i şeriflere ne kadar sıkı sarılmış olduklarını, vehhabi kitabının bu yazısı bile göstermektedir. Bunun içindir ki, Kur’an-ı kerimin ve hadis-i şeriflerin doğru manalarını anlamak isteyenler, Ehl-i sünnet âlimlerinin kelam ve fıkıh kitaplarını okumalıdır. Kitabı ve sünneti bildiren (Ehl-i sünnet) âlimlerinin kitaplarından kaçanların, Haktan kaçan cahillere benzediklerini, kendi kitapları da yazmış oluyor.

Her asırda gelen İslam âlimleri, daha önce gelenlerin, büyüklükleri, üstünlükleri, vera ve takvaları karşısında titrerler, onların sözlerine senet, delil olarak sarılırlardı.

Bu din, edep dini, tevazu dinidir. Cahil cüretkâr olur, kendini âlim sanır. Âlim olan tevazu gösterir. Cehenneme gidecekleri hadis-i şerifle haber verilen 72 bid’at fırkasının reisleri de derin âlim idi. Fakat onlar, ilimlerine güvenerek, Kitâbdan, Sünnetten mana çıkarmaya kalkıştılar. Böylece, Eshab-ı kirama uymak şerefine kavuşamadılar. Onların doğru yollarından saptılar.

Dört mezhebin âlimleri, derin ilimlerini Kur’an-ı kerimden ahkam çıkarmakta kullanmadılar. Buna cesaret edemediler. Resulullahın ve Eshab-ı kiramın bildirdiklerini anlamakta kullandılar.

Allahü teâlâ, insanlara, (Kur’an-ı kerimden hüküm çıkarın) demiyor. (Resulümün ve Eshabının çıkardığı hükümlere uyun, bunları kabul edin) buyuruyor. (Resulüme itaat edin, ona tâbi olun) âyet-i kerimesi ve (Eshabımın yoluna sarılın) hadis-i şerifi, bunu açıkça bildirmektedir. Âlimler bile, Kur’an-ı kerimin manasını anlamakta güçlük çekerken, bir cahil, murad-ı ilahiyi bilmeden nasıl olur da, Allah şöyle buyuruyor, Resulullah böyle buyuruyor, diyebilir? Derse, dediği nasıl doğru olabilir? Allahü teâlâ, böyle söylemeyi yasakladı. Tefsir âlimleri ve mezhep imamları bile, bu sözü söylemeye cesaret edememiştir. Anladıklarını bildirdikten sonra, (bu benim anladığımdır, doğrusunu Allah bilir) demişlerdir. Kur’an-ı kerimin manasını Eshab-ı kiram bile anlamakta güçlük çeker, Resulullaha sorarlardı.

Abduhçu gence
Abduhçu genç, asırlardır müslümanların ve âlimlerin dört mezhepten birine uymalarına tahammül edemiyor, birkaç mezhepsizin kitabından aldığı ifadeleri kaynak gösterip bir mezhebe uymanın caiz olmadığını ispata kalkıyor. Bahsettiği kitapları kendisinin okumadığı, herhangi bir mezhepsizin kitabından aldığı pek açıktır. Çünkü İmam-ı Şarani gibi büyük bir âlimin Mizanından nakil yapıp, İmam-ı Ahmed’in müctehid bir hadis imamı olan Ebu Davud’a (Kimseyi taklit etme, dini, Resulullah ve eshabından öğren) dediğini bildiriyor. (Gördünüz mü, Şarani de 4 mezhepten birine uymayı yasaklıyor) demek istiyor.

Abduhçu gencin bilmediği iki husus var. Birincisi, her müctehid, kendi ictihadı ile hareket eder. Başka bir müctehide uyması caiz değildir. İmam-ı Şafii hazretleri, imam-ı a'zam hazretlerinin çok yüksek bir âlim olduğunu bildirdiği halde, kendi ictihadlarına uymuştur.

İkinci husus, imam-ı Şarani hazretleri, 4 mezhebin hak olduğunu, mutlaka bu 4 mezhepten birine uymak gerektiğini bildirmek için Mizan-ül-kübrayı yazmıştır. Dört mezhebin fıkıh bilgilerini anlatan Mizanın tercümesi de vardır. Zahiri ve bâtıni ilimlerin mütehassısı Abdülvehhab-ı Şarani hazretleri, hadis ve fıkıh âlimi olup Şafii mezhebindedir. Mizanın sadece önsözünü okuyup buna uyan mezhepsiz olmaktan kurtulur.
Mizanın önsözünde buyuruluyor ki:
(Dört mezhepten birini taklit etmeyen dalalete düşer, zındık olur, başkalarını da yoldan çıkarmakta şeytana yardımcı olur. Bugün var olan 4 mezhebin hepsi haktır, sahihtir. Birinin, ötekisi üzerine üstünlüğü yoktur. Çünkü, hepsi aynı din kaynağından alınmıştır.

Dört mezhebin imamları ve onları taklit eden âlimlerin hepsi, her müslümanın 4 mezhepten dilediğini taklit etmekte serbest olduğunu bildirdiler. Allahü teâlâ, amelde mezheplere ayrılmaktan razı olduğunu, Habibi vasıtası ile bildirdi. Resulü, bu ayrılığın rahmet olduğunu bildirdi. Müctehid olmayanın, bir mezhebe uyması gerekir. Bir âlim, ictihad derecesine yükselince, kendi ictihadına uyması gerekir. İmam-ı Ahmed’in, (İlminizi imamlarınızın aldıkları kaynaktan alın, taklitçilikte kalmayın) sözü bunu göstermektedir.

Resulullah efendimiz Kur’an-ı kerimde kısa ve kapalı olarak bildirilenleri açıklamasaydı, Kur’an-ı kerim kapalı kalırdı. Resulullahın vârisleri olan mezhep imamlarımız, hadis-i şeriflerde mücmel olarak bildirilenleri açıklamasalardı, sünnet-i nebeviyye kapalı kalırdı. Böylece, her asırda gelen âlimler, Resulullaha uyarak, mücmel olanı açıklamışlardır. Nahl suresinin 44. âyetinde, (İnsanlara indirdiğimi onlara beyan eyle) buyuruldu. Beyan etmek, açıklamak demektir. Âlimler de açıklayabilselerdi ve Kur’an-ı kerimden ahkam çıkarabilselerdi, Allahü teâlâ Resulüne, sana vahiy olunanları tebliğ et der, beyan etmesini emretmezdi.) (Mizan)

Dört mezhebe uyanlar, birbirinin kardeşidir. İmanları aynıdır. Ameldeki bazı ayrılıkları da, Allah’ın rahmetidir. Allahü teâlâ, müctehid olmayanın bir müctehide uymasını emredip (...ve ülülemrinize itaat edin) buyuruyor. (Nisa 59)

Ülülemr, nasslardan ahkam çıkarabilen âlimlerdir. (Nisa 83)

Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Ülülemr, Fıkıh âlimleridir.) [Darimi]

İmam-ı Süyuti hazretleri, İtkan tefsirinde, İbni Abbas hazretlerinin (Ülülemr, Fıkıh âlimleridir) buyurduğunu bildirmektedir.

Ülülemrin Fıkıh âlimi olduğu, Tefsir-i kebirin 3. cildinin 375., İmam-ı Nevevi’nin Müslim Şerhinin 2. cildinin 124. sayfasında ve Mealim ve Nişapur tefsirlerinde de yazmaktadır. İsra suresinin (O gün her fırkayı imamları ile çağırırız) mealindeki 71. âyeti, Ruh-ül beyan tefsirinde açıklanırken, (Mezhebin imamı ile çağırılır. Mesela ya Şafii yahut ya Hanefi denilir) buyuruluyor.

İbni Âbidin hazretleri buyuruyor ki:
(Bir işin, bir ibadetin sahih olması için dört mezhepten birine uygun olması gerekir. Bir ibadeti yaparken, şartlarından biri, bir mezhebe, başka biri de başka mezhebe uygun olursa, bu ibadet sahih olmaz.) (R.Muhtar s. 51)

S. Ahmed Tahtavi hazretleri, Dürr-ül muhtar haşiyesinin zebayih kısmında buyuruyor ki:
(Bugün her müslümanın 4 mezhepten birinde bulunması vaciptir. Dört mezhepten birinde bulunmayan Ehl-i sünnetten ayrılır. Ehl-i sünnetten ayrılan da sapık veya kâfir olur.)
İbni Hazm, Şevkani, Abduh, Reşit Rıza, Sıddık Hasan gibi mezhep düşmanlarının bir kısmı, taklidi haram sayarak, bir kısmı da telfîk yaparak, birçok müslümanı dalalete sürüklemişlerdir.

Mezhepler kardeştir
Bir mezhepte bulunan Müslüman, diğer üç mezhepteki Müslümanları kardeş bilir. Onları incitmez. Birbirlerini severler, yardım ederler. Allahü teâlâ, Müslümanların imanda birleşmelerini, emrediyor. Böyle inanmaya, Ehl-i sünnet denir. Bütün Müslümanların, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri gibi inanmaları gerekir. Sonradan çıkan bid’at fırkalarının inanışlarının bozuk olduğunu bildiren muteber kitaplar çoktur.

Amelde mezheplerin bir olmayıp, çok olmasının, lüzumlu, faydalı olduğu, akıl ile de kolay anlaşılmaktadır. İnsanların yaratılışları birbirlerine benzemediği gibi, sıcak çölde yaşayanlara, bir mezhebe uymak kolay olurken, kutuplara yakın yerlerde yaşayanlara, başka mezhebe uymak kolay geliyor. Dağda yaşanlara, bir mezhep kolay iken denizcilere, bu mezhep güç oluyor. Bir hastaya bir mezhep kolay iken, başka hasta için, başka mezhep kolay oluyor. Tarlada çalışanlarla, fabrikada çalışanlar için de, bu ayrılış görülmektedir. Herkes, kendine daha kolay gelen mezhebi seçip, taklit ediyor veya bu mezhebe tamamen geçiyor.

Bid’at fırkalarının istedikleri gibi, tek bir mezhep olsaydı ve herkes tek bir mezhebe uymaya zorlansaydı, bu hâl çok güç, hatta imkansız olurdu. Resulullah efendimizin rahmet olarak bildirdiği, dört hak mezhepten birine uymak gerekir.

Kurtuluş fırkası
Sual: Piyasada çeşitli Müslüman gruplar var. Bunlardan sadece birisi doğru deniyor. O zaman, dört mezhebin dördü nasıl hak olabilir? Bu konuda bir hadis var mıdır?
CEVAP
Bu ümmetin çeşitli gruplara ayrılacağı, birisi hariç, diğerlerinin bid’at fırkası olacağı, onların da Cehenneme gideceği Resulullah efendimiz tarafından bildirildi. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(İsrail oğulları 72 fırkaya ayrıldı. Ümmetim ise 73 fırkaya ayrılacaktır. Onlardan bir fırkanın dışında, hepsi cehenneme gidecektir. Kurtulan fırka, benim ve eshabımın yolu üzerine olanlardır.) [Tirmizi, Darimi]

Dikkat edilirse, sadece (Benim yolundan giden kurtulur) denmiyor, (Eshabımın yolundan giden de kurtulur) buyuruluyor. Eshabının ictihadları farklı idi. Onun için amelde mezheplere ayrılmanın mahzuru olmaz, hatta rahmet olduğu hadis-i şerifle de bildirilmiştir. Yukarıdaki hadis-i şerifte bildirilen fırka, itikad yönüyle doğru olan fırka demektir. Hakiki âlimler bu hadis-i şerifteki kurtuluş fırkasının ehl-i sünnet vel cemaat fırkası olduğunu bildirdiler. İtikadda ayrılık olmaz. Onun için kurtulan tek fırka deniyor. Diğerleri bid’at fırkalarıdır. Bid’at ehli ise muhakkak Cehenneme gidecektir. Bir hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Sözlerin en doğrusu Allah’ın kitabı, yolların en güzeli Resulullahın yoludur. İşlerin en kötüsü ise bid’attir. Her bid’at sapıklıktır, her sapıklığın yeri de Cehennemdir.) [Buhari, Müslim. Nesai]

buharaA
20-12-2006, 22:59
Dört mezhepten birine uyulmazsaSual: (Mezhep imamına uymak, Allah’ı ve Resulünü bırakıp kula kul olmak demektir. Müslümanlar, müctehidleri peygamber kadar yükselttiler, Kur'andan ayrılıp, "müctehidin sözü varken Kur'anla amel edilmez" dediler. Sonra gelen âlimlere kıymet vermediler. Halbuki, sonra gelen âlimler, öncekilerden daha ileri olur. İmam Malik, bir mezhebi bilirse Abduh her mezhebi bilir!) diyen birisine nasıl cevap vermeli?
CEVAP
(Müctehidleri Peygamber kadar yükselttiler) sözünü bir müslüman söyleyemez. Çünkü bu söz, dört mezhepteki milyonlarca müslümana kâfir damgasını basmaktır. Müslümana kâfir diyenin kendisi kâfir olur. Bir mezhebe tâbi olan mümini Kur'andan ayrılmakla suçlamak ise, bundan daha büyük iftiradır.
Mezhep, Kur'an ve Sünnet yolu demektir. Bir mezhep imamına uyan, Kur’an-ı kerime ve Resulullaha uyduğuna iman etmiş demektir. Hiçbir müslüman, (müctehidin sözü varken, Kur'an ile amel edilmez) demez. Bu söz, mezhepsizlerin temiz müslümanlara yaptıkları çirkin iftiralardan biridir.

Müslüman nasıl düşünür
Bir mezhebe tâbi olan müslüman şöyle der:
(Kur’an-ı kerime uymak istiyorum. Fakat, Kur’an-ı kerimden ve hadis-i şeriflerden kendim hüküm çıkaramıyorum. Anladığım hükümlere güvenemem ve uymam. Mezhep imamının anlamış olduğuna güvenirim ve uyarım. [Nasıl ki dünya işlerinde işin ehline gidiyor, yani bir yerim ağrıyınca notere değil de doktora, hem de mütehassısına gidiyorsam, kendi ilacımı kendim yapmayıp, kendi kendimi ameliyat etmiyorsam, daha hassas olan din işinde de müctehid olan İslam âlimine yani mezhebimin imamına gider, ona teslim olur, dediklerine harfiyen uyar, yaparım.] Çünkü o, benden daha âlimdir. (Kendi anlayışı ile mana çıkaran kâfir olur) hadis-i şerifinden korkarım. İlimlerinin, takvalarının, sonra gelenlerden kat kat üstün olduğu, hadis-i şeriflerle bildirilmiş olan, o büyük âlimlerin bile Kitâbdan ve Sünnetten çıkardıkları hükümler birbirine benzemiyor. Hüküm çıkarmak kolay olsaydı, hep aynı şeyi anlarlardı.)

(Sonra gelen âlimler, öncekilerden daha ileri olur) sözü, fen bilgileri için doğrudur. Din bilgilerinde ise, Resulullahın, (Her asır, kendinden öncesinden daha şerdir. Kıyamete kadar hep böyle olur) hadis-i şerifine itibar edilir. Bu hadis-i şerif, fen adamlarının şahsiyetleri ve fen vasıtalarını kullanmaları bakımından da muteberdir.

Elbet bu kaide çoğunluk için muteberdir. Her asırda, bundan müstesna olanlar bulunmuştur. Mezhepsiz reformcu, fen bilgisi ile din bilgisini birbiri ile karıştırmakta, fen ile fen adamını da aynı şey sanmaktadır. Fen elbet ilerliyor. Fakat bu ilerleyiş, fen adamlarının ileri olması demek değildir. Sonra gelen fen adamları arasında öncekilerden daha geri, daha bozuk olanları az değildir.
Din imamlarımız, Kur’an-ı kerimden mana çıkarmaya kalkışmadılar. Kendilerini bundan âciz gördüler. Resulullahın Kur’an-ı kerime nasıl mana verdiğini Eshab-ı kiramdan sorup araştırdılar. Eshab-ı kiramın anladıklarını da, kendi anlayışlarına tercih ettiler. İmam-ı a'zam hazretleri, herhangi bir sahabinin sözünü kendi anladığına tercih ederdi. Resulullahtan ve Sahabeden bir haber bulamayınca, ictihad etmek zorunda kalırdı.

Böyle olduğunu vehhabiler bile bildiriyorlar. Vehhabi Feth-ul-mecid kitabı 388. sayfasında diyor ki:
(Ebu Hanife “rahimehullah” dedi ki: Kitabullaha ve Resulullahın hadisine ve Sahabenin sözlerine uygun olmayan bir sözümü bulursanız, bu sözümü bırakınız! Onları alınız!
İmam-ı Şafi’i dedi ki: Kitabımda, Resulullahın sünnetine uymayan bir şey bulursanız, benim sözümü bırakıp, Resulullahın sünnetini alınız!)

Ehl-i sünnet âlimlerinin, Kitabullaha ve hadis-i şeriflere ne kadar sıkı sarılmış olduklarını, vehhabi kitabının bu yazısı bile göstermektedir. Bunun içindir ki, Kur’an-ı kerimin ve hadis-i şeriflerin doğru manalarını anlamak isteyenler, Ehl-i sünnet âlimlerinin kelam ve fıkıh kitaplarını okumalıdır. Kitabı ve sünneti bildiren (Ehl-i sünnet) âlimlerinin kitaplarından kaçanların, Haktan kaçan cahillere benzediklerini, kendi kitapları da yazmış oluyor.

Her asırda gelen İslam âlimleri, daha önce gelenlerin, büyüklükleri, üstünlükleri, vera ve takvaları karşısında titrerler, onların sözlerine senet, delil olarak sarılırlardı.

Bu din, edep dini, tevazu dinidir. Cahil cüretkâr olur, kendini âlim sanır. Âlim olan tevazu gösterir. Cehenneme gidecekleri hadis-i şerifle haber verilen 72 bid’at fırkasının reisleri de derin âlim idi. Fakat onlar, ilimlerine güvenerek, Kitâbdan, Sünnetten mana çıkarmaya kalkıştılar. Böylece, Eshab-ı kirama uymak şerefine kavuşamadılar. Onların doğru yollarından saptılar.

Dört mezhebin âlimleri, derin ilimlerini Kur’an-ı kerimden ahkam çıkarmakta kullanmadılar. Buna cesaret edemediler. Resulullahın ve Eshab-ı kiramın bildirdiklerini anlamakta kullandılar.

Allahü teâlâ, insanlara, (Kur’an-ı kerimden hüküm çıkarın) demiyor. (Resulümün ve Eshabının çıkardığı hükümlere uyun, bunları kabul edin) buyuruyor. (Resulüme itaat edin, ona tâbi olun) âyet-i kerimesi ve (Eshabımın yoluna sarılın) hadis-i şerifi, bunu açıkça bildirmektedir. Âlimler bile, Kur’an-ı kerimin manasını anlamakta güçlük çekerken, bir cahil, murad-ı ilahiyi bilmeden nasıl olur da, Allah şöyle buyuruyor, Resulullah böyle buyuruyor, diyebilir? Derse, dediği nasıl doğru olabilir? Allahü teâlâ, böyle söylemeyi yasakladı. Tefsir âlimleri ve mezhep imamları bile, bu sözü söylemeye cesaret edememiştir. Anladıklarını bildirdikten sonra, (bu benim anladığımdır, doğrusunu Allah bilir) demişlerdir. Kur’an-ı kerimin manasını Eshab-ı kiram bile anlamakta güçlük çeker, Resulullaha sorarlardı.

Abduhçu gence
Abduhçu genç, asırlardır müslümanların ve âlimlerin dört mezhepten birine uymalarına tahammül edemiyor, birkaç mezhepsizin kitabından aldığı ifadeleri kaynak gösterip bir mezhebe uymanın caiz olmadığını ispata kalkıyor. Bahsettiği kitapları kendisinin okumadığı, herhangi bir mezhepsizin kitabından aldığı pek açıktır. Çünkü İmam-ı Şarani gibi büyük bir âlimin Mizanından nakil yapıp, İmam-ı Ahmed’in müctehid bir hadis imamı olan Ebu Davud’a (Kimseyi taklit etme, dini, Resulullah ve eshabından öğren) dediğini bildiriyor. (Gördünüz mü, Şarani de 4 mezhepten birine uymayı yasaklıyor) demek istiyor.

Abduhçu gencin bilmediği iki husus var. Birincisi, her müctehid, kendi ictihadı ile hareket eder. Başka bir müctehide uyması caiz değildir. İmam-ı Şafii hazretleri, imam-ı a'zam hazretlerinin çok yüksek bir âlim olduğunu bildirdiği halde, kendi ictihadlarına uymuştur.

İkinci husus, imam-ı Şarani hazretleri, 4 mezhebin hak olduğunu, mutlaka bu 4 mezhepten birine uymak gerektiğini bildirmek için Mizan-ül-kübrayı yazmıştır. Dört mezhebin fıkıh bilgilerini anlatan Mizanın tercümesi de vardır. Zahiri ve bâtıni ilimlerin mütehassısı Abdülvehhab-ı Şarani hazretleri, hadis ve fıkıh âlimi olup Şafii mezhebindedir. Mizanın sadece önsözünü okuyup buna uyan mezhepsiz olmaktan kurtulur.
Mizanın önsözünde buyuruluyor ki:
(Dört mezhepten birini taklit etmeyen dalalete düşer, zındık olur, başkalarını da yoldan çıkarmakta şeytana yardımcı olur. Bugün var olan 4 mezhebin hepsi haktır, sahihtir. Birinin, ötekisi üzerine üstünlüğü yoktur. Çünkü, hepsi aynı din kaynağından alınmıştır.

Dört mezhebin imamları ve onları taklit eden âlimlerin hepsi, her müslümanın 4 mezhepten dilediğini taklit etmekte serbest olduğunu bildirdiler. Allahü teâlâ, amelde mezheplere ayrılmaktan razı olduğunu, Habibi vasıtası ile bildirdi. Resulü, bu ayrılığın rahmet olduğunu bildirdi. Müctehid olmayanın, bir mezhebe uyması gerekir. Bir âlim, ictihad derecesine yükselince, kendi ictihadına uyması gerekir. İmam-ı Ahmed’in, (İlminizi imamlarınızın aldıkları kaynaktan alın, taklitçilikte kalmayın) sözü bunu göstermektedir.

Resulullah efendimiz Kur’an-ı kerimde kısa ve kapalı olarak bildirilenleri açıklamasaydı, Kur’an-ı kerim kapalı kalırdı. Resulullahın vârisleri olan mezhep imamlarımız, hadis-i şeriflerde mücmel olarak bildirilenleri açıklamasalardı, sünnet-i nebeviyye kapalı kalırdı. Böylece, her asırda gelen âlimler, Resulullaha uyarak, mücmel olanı açıklamışlardır. Nahl suresinin 44. âyetinde, (İnsanlara indirdiğimi onlara beyan eyle) buyuruldu. Beyan etmek, açıklamak demektir. Âlimler de açıklayabilselerdi ve Kur’an-ı kerimden ahkam çıkarabilselerdi, Allahü teâlâ Resulüne, sana vahiy olunanları tebliğ et der, beyan etmesini emretmezdi.) (Mizan)

Dört mezhebe uyanlar, birbirinin kardeşidir. İmanları aynıdır. Ameldeki bazı ayrılıkları da, Allah’ın rahmetidir. Allahü teâlâ, müctehid olmayanın bir müctehide uymasını emredip (...ve ülülemrinize itaat edin) buyuruyor. (Nisa 59)

Ülülemr, nasslardan ahkam çıkarabilen âlimlerdir. (Nisa 83)

Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Ülülemr, Fıkıh âlimleridir.) [Darimi]

İmam-ı Süyuti hazretleri, İtkan tefsirinde, İbni Abbas hazretlerinin (Ülülemr, Fıkıh âlimleridir) buyurduğunu bildirmektedir.

Ülülemrin Fıkıh âlimi olduğu, Tefsir-i kebirin 3. cildinin 375., İmam-ı Nevevi’nin Müslim Şerhinin 2. cildinin 124. sayfasında ve Mealim ve Nişapur tefsirlerinde de yazmaktadır. İsra suresinin (O gün her fırkayı imamları ile çağırırız) mealindeki 71. âyeti, Ruh-ül beyan tefsirinde açıklanırken, (Mezhebin imamı ile çağırılır. Mesela ya Şafii yahut ya Hanefi denilir) buyuruluyor.

İbni Âbidin hazretleri buyuruyor ki:
(Bir işin, bir ibadetin sahih olması için dört mezhepten birine uygun olması gerekir. Bir ibadeti yaparken, şartlarından biri, bir mezhebe, başka biri de başka mezhebe uygun olursa, bu ibadet sahih olmaz.) (R.Muhtar s. 51)

S. Ahmed Tahtavi hazretleri, Dürr-ül muhtar haşiyesinin zebayih kısmında buyuruyor ki:
(Bugün her müslümanın 4 mezhepten birinde bulunması vaciptir. Dört mezhepten birinde bulunmayan Ehl-i sünnetten ayrılır. Ehl-i sünnetten ayrılan da sapık veya kâfir olur.)
İbni Hazm, Şevkani, Abduh, Reşit Rıza, Sıddık Hasan gibi mezhep düşmanlarının bir kısmı, taklidi haram sayarak, bir kısmı da telfîk yaparak, birçok müslümanı dalalete sürüklemişlerdir.

Mezhepler kardeştir
Bir mezhepte bulunan Müslüman, diğer üç mezhepteki Müslümanları kardeş bilir. Onları incitmez. Birbirlerini severler, yardım ederler. Allahü teâlâ, Müslümanların imanda birleşmelerini, emrediyor. Böyle inanmaya, Ehl-i sünnet denir. Bütün Müslümanların, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdikleri gibi inanmaları gerekir. Sonradan çıkan bid’at fırkalarının inanışlarının bozuk olduğunu bildiren muteber kitaplar çoktur.

Amelde mezheplerin bir olmayıp, çok olmasının, lüzumlu, faydalı olduğu, akıl ile de kolay anlaşılmaktadır. İnsanların yaratılışları birbirlerine benzemediği gibi, sıcak çölde yaşayanlara, bir mezhebe uymak kolay olurken, kutuplara yakın yerlerde yaşayanlara, başka mezhebe uymak kolay geliyor. Dağda yaşanlara, bir mezhep kolay iken denizcilere, bu mezhep güç oluyor. Bir hastaya bir mezhep kolay iken, başka hasta için, başka mezhep kolay oluyor. Tarlada çalışanlarla, fabrikada çalışanlar için de, bu ayrılış görülmektedir. Herkes, kendine daha kolay gelen mezhebi seçip, taklit ediyor veya bu mezhebe tamamen geçiyor.

Bid’at fırkalarının istedikleri gibi, tek bir mezhep olsaydı ve herkes tek bir mezhebe uymaya zorlansaydı, bu hâl çok güç, hatta imkansız olurdu. Resulullah efendimizin rahmet olarak bildirdiği, dört hak mezhepten birine uymak gerekir.

Kurtuluş fırkası
Sual: Piyasada çeşitli Müslüman gruplar var. Bunlardan sadece birisi doğru deniyor. O zaman, dört mezhebin dördü nasıl hak olabilir? Bu konuda bir hadis var mıdır?
CEVAP
Bu ümmetin çeşitli gruplara ayrılacağı, birisi hariç, diğerlerinin bid’at fırkası olacağı, onların da Cehenneme gideceği Resulullah efendimiz tarafından bildirildi. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(İsrail oğulları 72 fırkaya ayrıldı. Ümmetim ise 73 fırkaya ayrılacaktır. Onlardan bir fırkanın dışında, hepsi cehenneme gidecektir. Kurtulan fırka, benim ve eshabımın yolu üzerine olanlardır.) [Tirmizi, Darimi]

Dikkat edilirse, sadece (Benim yolundan giden kurtulur) denmiyor, (Eshabımın yolundan giden de kurtulur) buyuruluyor. Eshabının ictihadları farklı idi. Onun için amelde mezheplere ayrılmanın mahzuru olmaz, hatta rahmet olduğu hadis-i şerifle de bildirilmiştir. Yukarıdaki hadis-i şerifte bildirilen fırka, itikad yönüyle doğru olan fırka demektir. Hakiki âlimler bu hadis-i şerifteki kurtuluş fırkasının ehl-i sünnet vel cemaat fırkası olduğunu bildirdiler. İtikadda ayrılık olmaz. Onun için kurtulan tek fırka deniyor. Diğerleri bid’at fırkalarıdır. Bid’at ehli ise muhakkak Cehenneme gidecektir. Bir hadis-i şerif meali de şöyledir:
(Sözlerin en doğrusu Allah’ın kitabı, yolların en güzeli Resulullahın yoludur. İşlerin en kötüsü ise bid’attir. Her bid’at sapıklıktır, her sapıklığın yeri de Cehennemdir.) [Buhari, Müslim. Nesai]

buharaA
20-12-2006, 23:00
yine hata olustu ust uste yigildi ayni yazilar ozur

buharaA
20-12-2006, 23:09
Maksatları âlimler köprüsünü yıkmakSual: "Kusursuz kul olmaz. Âlimlerin hatası olur. Bu bakımdan imam-ı a’zamı, imam-ı Şafii ve imam-ı Gazali gibi âlimleri eleştirmek gerekir. Mesela imam-ı Gazali’nin hatası çoktur. Kitaplarında uydurma hadis var" deniyor. Böyle söylemek doğru mudur?
CEVAP
"Kusursuz kul olmaz" sözü doğrudur. Fakat "imam-ı Gazali, hata etmiştir, kitaplarında uydurma hadis vardır" sözü yanlıştır. Böyle söyleyenler, âlimin dindeki ve Allah katındaki yerini bilmeyen kimselerdir. Hadis-i şerifte, (Âlimler, Peygamberlerin vârisleridir) buyuruldu. (İbni Mace)

Âlimlerin kıymetini ve onlara uymamızı emreden âyetlerden bazılarının meali şöyledir:
(Bilmiyorsanız âlimlere sorun!) [Nahl 43]
(Bu misalleri ancak âlim olanlar anlar.) [Ankebut 43]

(Bunun hükmünü Peygambere ve ülül-emre [âlimlere] sorsalardı, öğrenirlerdi.) [Nisa 83]
[Âyet-i kerimede geçen ülül-emrin âlim demek olduğu tefsirlerde yazılıdır. Peygamber efendimiz de (Ülül-emr, fıkıh âlimleridir) buyurdu. (Darimi)]

Hadis-i şeriflerde ise buyuruldu ki:
(Âlimlere tabi olun! Çünkü onlar, dünya ve ahiretin ışıklarıdır.) [Deylemi]
(Âlimler, kurtuluş yolunu gösteren birer rehber ve kılavuzdur.) [İ.Neccar]
(Âlimler olmasaydı, insanlar helak olurdu.) [İ.Maverdi]
(Bilmediklerinizi salih[âlim]lerden sorup öğrenin!) [Taberani]

Büyükler hakkında böyle konuşmak çok çirkindir, edebe aykırıdır. İmam-ı a'zam, imam-ı Gazali ve imam-ı Rabbani hazretleri de müctehid birer imamdır. İtikadda ayrılık olmaz. Peygamber efendimiz, bu ümmetin 73 fırkaya ayrılacağını, 72 sinin bid'at ehli olup Cehenneme gideceğini, bir fırkanın kurtulacağını bildirmiştir. Fırka-i naciyye denilen bu fırkanın Ehl-i sünnet vel-cemaat fırkası olduğunda Ehl-i sünnet âlimleri ittifak etmiştir. Bu ittifakta hata olmaz. Çünkü Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Ümmetimin âlimleri, dalalet üzerinde birleşmezler, yanlış bir iş üzerinde ittifakta bulunmazlar.) [İ.Mace]

Müctehidin amele ait işlerdeki hatasına da sevap vardır. Sonra bir müctehid, diğer bir müctehidin hata ettiğini söylemez. Çünkü (İctihad, ictihadla nakzedilmez) kaidesi meşhurdur. Mesela, imam-ı Şafii hazretleri, deriden çıkan kanın abdesti bozmayacağına, imam-ı a'zam hazretleri de bozacağına ictihad etmiştir. Şimdi bunlardan birisine (Hata) denmez. Farklı ictihad denir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Âlim, ictihadında hata ederse bir, isabet ederse iki sevap alır.)

Sevap olan bir şey için hata tabirini kullanmak caiz değildir. Böyle farklı ictihadlar da Allahü teâlânın bir rahmetidir. Nitekim Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
[B](Âlimlerin ihtilafları, farklı ictihadları rahmettir.)

Sevap ve rahmet olan bir ictihadı için, bir âlime hata ettiğini, ya cahil yahut da bid'at ehli söyler. İbni Teymiye ve Mevdudi gibi bid'at ehli, imam-ı Gazali hazretlerinin yazılarına kusur isnat etmiştir. İbni Hacer-i Mekki hazretleri, [B](imam-ı Gazali hazretlerinin yazılarına kusur isnat eden, ya hasetçidir veya zındıktır) buyuruyor. İmam-ı Rabbani hazretleri de, bid'at ehlinden yılandan, canavardan kaçar gibi kaçmak gerektiğini bildirmektedir.

Mezhepsiz bir yazar, (imam-ı a'zamın, imam-ı Şafii ve Gazali’nin zaaflarından bahsetmekte, sahabenin hatalarını söylemekte ne sakınca vardır? Bunların dokunulmazlığı mı vardır? Tenkit kapısı kapatılmak ve fikir hürriyeti katledilmek mi isteniyor?) gibi hezeyanlar savuruyor. Ama aynı mezhepsiz, Abduhu, Efganiyi, Reşit Rızayı tenkit eden biri çıksa, hemen mezhepsizlik kılıcını sallayıp, (İslamı bütünüyle yaşayan bu âlimleri tenkit eden haindir, düzenin uşağıdır) diyor. İslam âlimlerini tenkit etmek fikir hürriyeti, mezhepsizleri tenkit etmek ise hainlik... Mezhepsizlerin ölçüsü bu...

Peygamber efendimiz, (Âlimler benim vârisimdir) ve (Eshabım anılınca dilinizi tutun) buyuruyor. Mezhepsiz ise, fikir hürriyeti diyerek saldırıyor. Âlimlere saldıran belasını bulur.

Başka bir yazar da, (imam-ı Gazali’nin kitaplarında dine aykırı mesele varsa ne yapacağız?) diyerek, sanki Hüccet-ül İslamın kitaplarında dine aykırı mesele var gibi göstermeye çalışıyor. Halbuki gerek imam-ı Gazali hazretlerinin ve gerekse diğer İslam âlimlerinin kitaplarında dinimize aykırı bir mesele bulunmaz. Çünkü farklı ictihad, dine aykırılık değil, dinin emri olup rahmettir. Rahmete hata denmez. Âlimlerin hatası da müslümanlar için hüccettir. (İmam-ı a'zamın sözü hak ise al, değilse at) diyerek, istisnasız, bütün âlimleri senet olmaktan çıkarıyor. (Âlimlere göre değil, hakka göre ölç!) diyor. Hakkı biz biliyoruz da, âlimler bilmiyor mu? Hakkı, âlimler bilemezse biz nasıl bileceğiz? (Elimizde temel ölçü olarak Kur'an olduğuna göre hakkı bâtıldan ayırırız) diyor. Peki, âlimlerin ellerinde Kur'an-ı kerim yok muydu? Onlar yanılabiliyor da mezhepsizler niye yanılmıyor? Bütün maksatları âlimler köprüsünü yıkmaktır.

Mezhepsizler, fikir anarşisi çıkartmak, hak ile bâtılı karıştırmak ve hak yol üzerindeki köprüleri yıkmak istiyorlar. Âlimlerin kurduğu köprüleri yıkıp, bid'at denizinde insanları boğmak istiyorlar. Fakat, âlimlerimizin kurduğu bu köprüler, bid'at ehlinin üfürmesiyle yıkılacak kadar zayıf değildir.

Kötülerin kötülüğünü açıklamalı
Dinimiz ilme ve âlime büyük önem verir. Bize ilmi bildiren âlimlerdir. Hadis-i şerifte, (Âlimler, Peygamberlerin vârisleridir) buyuruldu. Peygamberlerin vârisleri olan âlimlere dil uzatan, onları âlim oldukları için kötüleyen kimsenin imanı gider. Bir de İslam âlimi sanılan ve dinimizi içten yıkmaya çalışan dinde reformcular vardır. Bunların ihanetlerini söylemek, kötülemek olmaz. Dinin emrine uymak olur. Kötüye kötü, kirliye pis demek yanlış değildir. Temize pis demek kötülemek olur.
Kötülerin kötülüğünü açıklamak, Müslümanları onların zararından korumaya çalışmak farzdır.
Hadis-i şeriflerde buyuruluyor ki:
(Bid’atler yayılıp, bu ümmetin sonra gelenleri, öncekilere lanet edince, ilim sahipleri bunu herkese bildirsin! Bildirmeyip ilmini gizleyen, Kur’an-ı kerimi gizlemiş sayılır.) [İ.Asakir]

(Ortalık karışır, yalanlar yazılır, âdetler ibadetlere karıştırılır ve Eshabıma dil uzatılırsa, doğruyu bilen herkese bildirsin! Doğruyu bilip de gücü yettiği halde bildirmezse, Allah’ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onların üzerine olsun!) [Deylemi]

Bu durumda bir Müslüman nasıl olur da "Bana ne" diyebilir? Gücü yettiği halde nasıl lanete müstahak olabilir?

Reformcunun biri çıkıyor, (Ortalık iyice aydınlandıktan sonra oruca başlanır) diyerek milletin orucunu ifsada çalışıyor. Bekara suresinin 187. âyetinde, (Sabahın beyaz ipliği [aydınlığı] siyah ipliğinden ayırt edilinceye kadar yiyip için, sonra geceye kadar orucu tamamlayın!) buyurulmuştur. Bu ipliklerin, gündüzün beyazlığı ile gecenin siyahlığı olduklarını anlatmak için, daha sonra fecrin kelimesi nazil oldu. Gündüzün beyazlığı ile gecenin siyahlığı, iplik gibi birbirinden ayrılınca, oruca başlanır. Sabah namazının vakti girmeden önce yiyip içme kesilir.

Bir başka reformcu, (Bugün camilerde kılınan namazlar, Peygamberin kıldığı namaza uymuyor) diyor. Namazın nasıl kılınacağını da bildirmiyor. Namaz kıldırmamak için her yola başvuruyor. Namaz kılmadığı, oruç tutmadığı, her çeşit günahı işlediği için, (Amelsiz iman makbul, fakat imansız amel makbul değildir) diyor. Sözü doğru ise de, maksadı başkadır. (Namaz kılmasam da, her günahı işlesem de bana sapık diyemezsiniz) demek istiyor.

Yine aynı reformist kişi, (Kur’anı zamana ve mekana göre yeniden ictihadımla yorumlayıp "Çağdaş ilmihal" yazacağım) diyor. Yani, ictihad adı altında dinde reform yapmak ve bütün sapık fikirlerini buraya koymak, böylece halkı zehirlemek istiyor.

Böyle reformcular için, (Bu kimselerin hiç iyi tarafı yok mudur?) denilmesi doğru değildir. Cenab-ı Hak, imansızların yol, köprü, cami, yaptırmak gibi hiçbir ameline sevap vermiyor, Cehenneme atıyor. Böyle kimselerin ihanetlerini açıklamak, onları kötülemek olmaz. Böyle kötü din adamları, din, iman hırsızlarıdır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Âlimlerin iyisi, insanların en iyisidir. Âlimlerin kötüsü ise, insanların en kötüsüdür.)
[B]
(Yazıklar olsun kötü âlimlere ki, ilmi ticarete alet ederler. Devlet adamlarına yaklaşır, menfaat temin etmeye çalışırlar. Bunların yaptıkları ticaret, kesada [darlığa, kıtlığa] uğrasın!) [Hakim]

(Bir zaman gelir ki, âlimler fitne çıkarır, camiler ve hafızlar çoğalır, ama, [hakiki] âlim bulunmaz.) [Ebu Nuaym]

(Zebaniler, günahkâr hafızlara, puta tapanlardan daha önce azap yapar. Çünkü bilerek yapılan günah, bilmeyerek yapılandan daha kötüdür.) [Taberani]

Pırlantaya cam demek gibi
Sual: Bazıları imam-ı Gazali’ye İslam filozofu diyorlar. Âlime filozof denir mi?
CEVAP
İmam-ı Gazali hazretleri, kendi zamanındaki fıkıh âlimlerinin en üstünü idi. Şafii fıkıh kitapları, hep onun kitaplarından vesikalar vermektedir.

Bu büyük İslam âlimine ve benzerlerine, (İslam filozofu), yazılarına ve bütün (İlm-i kelam), yani (Akaid) kitaplarına da, (İslam felsefesi) diyorlar. Halbuki, İslamiyet’te felsefe yoktur. İslam âlimleri, filozof değildir. Felsefe, din, ruh ve ictimai bilgi cahillerinin, bu bilgilerden, kendi kısa akılları ile ve zamanlarındaki fenni keşiflere göre, anladıklarına, yani bozuk düşüncelerine denir. İslam âlimlerinin kitapları ise, ilim sahiplerinin, Kur'an-ı kerimden ve hadis-i şeriflerden çıkardıkları bilgilerdir. İslam bilgilerine felsefe demek, pırlantayı cam parçalarına benzetmek gibidir. İslam âlimlerine felsefeci demek de, pırlantaya cam demek gibi olup, bu yüksek âlimlere hakaret etmek olur.

Din düşmanlarının âlimlerimize saldırması
Din düşmanlarının, dine ve din âlimlerine saldırması yadırganmaz. Âlimlerin de meşhur ve tesirli olanlarına saldırırlar. Özellikle imam-ı Gazali hazretleri, onlar için hedef tahtasıdır. Dinimizi içten yıkmaya çalışan reformcular da, aynı şeyi yapıyorlar. Bazı ahmaklar da, meşhur olmak için cami duvarını kirletmeyi, yani İslam âlimlerine saldırmayı tercih ediyorlar.

İslam âlimi kime denir? Her dalda uzman olan âlimler vardır. Fıkıh âlimi, hadis âlimi, tasavvuf âlimi, kelam âlimi, fen âlimi gibi. Bunların hepsini bilene İslam âlimi denir. Bilmek de yetmez. Bildikleri ile amel etmesi ve ihlaslı olması da şarttır. Onun için ilim, amel ve ihlas sahibi olan müslümana İslam âlimi denir. Bu üçünden biri noksan olana kötü din adamı, yobaz denir. Mason Abduh, çömezi mezhepsiz Reşit Rıza ve günümüzde bunların peşinden giden bid’at ehli birer yobazdır. İslam âlimi, dinin bekçisi, yobaz ise, şeytanın yoldaşıdır. Dört mezhebin imamı, imam-ı Rabbani ve imam-ı Gazali gibi müctehidler, İslam âlimidir. İşte Resulullah efendimiz, bu âlimler için, (Âlimler, Peygamberlerin vârisleridir) buyurdu. (İbni Mace)

İmam-ı Birgivi, “İslam âlimlerince yazılan bir din kitabına hakaret etmek, bu âlimlerden biri ile alay etmek ve saygı göstermek gereken bir şeye hakaret etmek, hakaret edilmesi gereken bir şeye saygı göstermek küfürdür” buyuruyor.

Mezhepsizler, demagojiyi iyi becerirler. Mesela imam-ı Birgivi’nin yukarıdaki sözünü alarak, “Sizler çelişki içindesiniz, Efgani ve Abduh gibi âlimleri kötülediğiniz için kâfirsiniz” derler. Aynı mantıkla, imam-ı Gazali hazretlerine saldırırlar. “Gazali, İslam filozoflarına kâfir diyor, Kur’ana aykırı hadisleri İhya’sına almıştır, sahih hadisle, uydurma hadisi ayıramazdı. Gazali şimdi yaşasaydı İhya’yı yazmazdı” gibi hezeyanlarda bulunuyorlar. Mezhepsizler, bir hadisin Kur’ana aykırı olduğunu biliyor da, koca imam bilemiyor mu?

Büyük âlim İbni Hacer-i Mekki hazretleri, imam-ı Gazali hazretlerinin yazılarında kusur bulan kimse, ya hasetçidir veya zındıktır buyuruyor. (El- i’lam bi-kavâti’il-islam)

İbni Âbidin hazretleri, imam-ı Gazali, zamanının hüccet-ül-İslamı ve âlimlerin en üstünü idi. Ona dil uzatan kimse, cahillerin en cahili, fasıkların en kötüsüdür buyurdu. (El-Ukud-üd-dürriyye)

Kâtip Çelebi, Bütün din kitapları yok olsa, imam-ı Gazalinin kitapları, bu boşluğu doldurabilir, hatta İhyâ’sı bile kâfi gelir diyor.

Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri de, imam-ı Gazali’nin İhyâ kitabı, bütün âlimlerce doğru ve yüksektir. Bir gayrı müslim, severek yapraklarını çevirirse, müslüman olmakla şereflenir buyuruyor.

Sual: Eskiden daha çok, imam-ı Gazali’ye, kitaplarına uydurma hadis aldı diye mason Abduhçu mezhepsizler iftira ederdi. Şimdi de, din cahilinin biri, (Matematiği zararlı, fen ilimlerini gereksiz, felsefeyi İslama aykırı gören Gazali, bilimsel uyanışı yıkmıştır) diye iftira ediyor. İmam-ı Gazali’nin kitapları meydandadır. Bu iftira nasıl yapılabiliyor?
CEVAP
Din düşmanları genelde, açıkça saldırmıyor. İslam âlimini, tesettürü, tesbihi, takkeyi bahane ederek dini kötülüyor. Hangi din düşmanına sorarsanız sorun, (Ben Müslümanlığa karşı değilim, ben irticaya karşıyım. Kadınların kapanmasına karşıyım. Araplara para yedirmek için hacca gidilmesine, medreselere, Kur'an kurslarına karşıyım) gibi cevaplar verir. Halbuki karşı olduğu hususlar, dinde bulunan şeylerdir.

İmam-ı Gazali hazretleri, eserlerinde, özetle buyuruyor ki:
İslami ilimler, akli ve nakli ilimler [din bilgileri] olmak üzere ikiye ayrılır. Akli ilimler [fen bilgileri], akıl ile incelenerek, tecrübe edilerek ve hesaplanarak elde edilir. Bu ilimler, nakli ilimlerin anlaşılmasına ve tatbik edilmesine de yardımcıdır. Öğrenilmeleri farz-ı kifayedir. Bu ilimler, matematik, mantık ve bütün tecrübi ilimlerdir. Hadis-i şerifte, (İlim Çin’de de, [çok uzakta ve kâfirde de] olsa, gidip alınız) buyuruldu. Bir islam şehrinde, fennin yeni bulduğu bir alet, bir vasıta yapılmayıp, bu yüzden bir müslüman zarar görürse, o şehrin idarecileri mesul olur.

İslami ilimlerin tasnifi
Fennin ilerlemesi, Allahü teâlânın varlığını ve kudretini daha fazla meydana çıkarmaktadır. Astronomi ve anatomi bilmeyen, Allahü teâlânın varlığını ve kudretini iyi anlayamaz. Akli ilimler, iyi, kötü ve mubah olarak üçe ayrılır:
1- İyi olanlar: Tıp, matematik ve benzeri ilimlerdir ki, bunlar da farz-ı kifaye ve fazilet olmak üzere ikiye ayrılır:
a) Farz-ı kifaye olanlar: Fen bilgileri böyledir. Mesela tıp, insanın sıhhatli olarak yaşayabilmesi için zaruridir. Hesap ilmi, alış-veriş, miras, vasiyet ve bütün muamelatta zaruridir. Bu ilimleri bir beldede bilen bulunmazsa halk zorlukla karşılaşır ve hepsi birden mesul olur. Fakat ihtiyaç nispetinde bilenlerin bulunması kâfidir. Bu suretle diğerleri de bu mecburiyet ve mesuliyetten kurtulmuş olur. Tıb ve hesap gibi fen ilimlerine farz-ı kifaye dememize şaşmayın. Hakikat şu ki: Bütün sanatların asılları aynı hükümde olup farz-ı kifayedir. Rençberlik, dokumacılık, siyaset, dikicilik, tıp v.s. Bir ülkenin tabibi olmazsa hastalık çoğalır, insanlar işinden gücünden kalır, takâtten kesilir ve nihayet ölüme mahkum olur.
b) Fazilet olanlar: Fen ilimlerinin, çok ender gerekecek en ince teferruatına inmektir. Bu da, gereken kısımları anlamayı kolaylaştırması bakımından bir fazilet ve üstünlüktür.

2- Kötü olanlar: Bunlar dinde yeri olmayıp, hiçbir fayda sağlamayan, sihir , tılsım, telbisat [sahteyi doğru gibi gösterip aldatma ilmi] gibi.
[B]
3- Mubah olanlar: Şiir öğrenmek, eski tarihlerle meşgul olmak gibi. Bu ilimlerin hepsi makbuldür. İlim bizatihi kötü değildir. Yanlış yerlerde kullanılırsa zararlı olur.
Astronomi ilmi de kötü değildir. Peygamber efendimiz, (Kaderden, yıldızlardan ve Eshabımdan bahsedilince sükut edin) buyurdu.

Kırk gün sonra ölür
Bazı hallerde cehalet, bazıları için daha faydalıdır. Çocuğu olmayan, bir hanım doktora gider. Doktor, nabzına bakıp, “Doğurmadığı iyi, çünkü bu kadın, kırk güne kalmaz ölür” der. Hanımı dehşetli bir korku sarar, vasiyetini yapar. Kırk gün yemez içmez, üzüntü içinde günleri geçer. Kırk gün geçtiği halde ölmeyince, kocası doktora durumu bildirir. Doktor der ki:
- Şimdi çocuk doğurur.
- Nasıl olur doktor bey?
- Hanımınız çok şişmandı. Ondaki yağın çocuk olmasına mâni olduğunu anladım. Bu kadını ölüm korkusundan başka bir şey zayıflatmaz diye onu ölümle korkuttum. Şimdi zayıfladı, yağ eridi, çocuğun doğmasına mani kalmadı.

İşte şu kıssa bazı kimselerin bazı ilimleri bilmemesinin iyi olacağına bir örnektir. Peygamber efendimiz de, (Faydası olmayan bilgiden Allahü teâlâya sığınırım) buyuruyor. (İhya)

İmam-ı Gazali hazretleri, Yunan felsefecilerinin küfre düşürücü bütün sapıklıklarını tespit etmiştir. Bunlardan üçü şudur: Felsefeciler diyor ki:
1- Âlem, Allah gibi ezeli ve ebedidir.
2- Allah, cüzi olan şeyleri bilmez.
3- Cismani ve bedeni bir haşr, dirilme yoktur. (Tehafüt-ül-felasife)

İmam-ı Gazali hazretlerinin fikirleri bunlardır. Bu fikirlerin ilme düşmanlıkla veya geri kalmışlıkla, ilerlemeye mani olmakla ne ilgisi vardır?

Sual: Dini bilgim yoktur ancak yazdığınız bütün bilgiler yanlış. Sebebi de aklıma ve diğer gazetelerden okuduğum bilgilere uygun gelmiyor. Mesela (İlim Çin’de de olsa alınız) sözü, hadis olmadığı halde, hadis diye nasıl yazabiliyorsunuz? Bir gazetede hadis olmadığını okudum. Gazali’nin İhya’sından aldığınız yazı da yanlıştır. Bir doktor bir kadına, 40 gün sonra öleceksin nasıl diyebilir? Gazali de sizler gibi kara cahilin birisi imiş. Bu asırda onun bildirdikleri ile hareket edilir mi?
CEVAP
1- Tıp bilgisi olmayanın bir doktoru tenkit etmesi gülünç olduğu gibi, dinimizden tamamen habersiz biri, dini konuda kulaktan duyduğu, gazetelerden okuduğu, yalan yanlış bilgiler üzerine, imam-ı Gazali hazretleri gibi, büyük bir din otoritesini nasıl tenkit edebilir?

Tenkit edilen yazı yukarıda bahsettiğimiz yazı.

Hastasını tedavi eden doktordur. Bunu İhya’da bildiren de, imam-ı Gazali hazretleridir. Eski bir siyasetçinin zannettiği gibi, imam-ı Gazali hazretleri, bir köy imamı değildir. Sözü dinde senet büyük bir âlimdir. (radıyallahü teâlâ anh)

Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Kim bir âlimi aşağılarsa, Allahü teâlâ da, onu aşağılar.) [R.Nasıhin]
(Ehli olmayana ilimden bahseden, domuzların boynuna inci kolye asan kimseye benzer.) [R.Nasıhin]

(Âlimler Peygamberlerin vârisidir.) [Ebu Davud, İ.Mace, Tirmizi, Deylemi, İ.Neccar]
(Âlimler, yeryüzünün ışıkları, benim ve diğer enbiyanın vârisleridir.) [Ebu Nuaym]
(Âlimler olmasaydı, insanlar helak olurdu.) [R.Münire]
Böyle zatlara dil uzatanın dili kurur.

2- (İlim Çin’de de olsa alınız) hadis-i şerifini birkaç mezhepsiz uydurma demiş ise de, Deylemi, Taberani, Beyheki, İbni Adiy, İbni Abdilber, Muhammed Gazali gibi büyük âlim ve muhaddisler, bu hadis-i şerifin sahih olduğunu bildirip kitaplarına almışlardır. Bu âlimlere değil de, birkaç mezhepsize inanmak cahillik olur.

Âlimler hata eder mi?
Selefi görüşlü biri ile âlimlere olan itimat hakkındaki konuşmamız ilgi çekici olduğu için aynen nakletmek istiyorum. Selefi sordu:
- Namazda rükua eğilirken ayakları birleştirmenin kitapta yeri var mı?
- Halebi-yi Kebir ve Sagir, Miftah-ül cenne, Dürr-ül muhtar ve İbni Âbidin’de var.

- İbni Âbidine inanmam.
- Nasıl olur? İbni Âbidin Hanefi mezhebinde en muteber ve en geniş bir fıkıh kitabıdır.

- İbni Âbidin kitabına uydurma hadis almıştır. Uydurma hadis alan birinin diğer yazılarına nasıl itimat edilir?
- Hangi hadis uydurmaymış?

- Ebu Hanife’yi öven hadis... Mezhep taassubuyla kitabına almış.
- İbni Âbidin hanefidir ama, aynı hadis-i şerif, Şâfii âlimlerinden İbni Hacer-i Mekki’nin Hayrât-ül-hisân kitabında da vardır. Mezhep taassubu olsaydı, Ebu Hanife ile ilgili hadis-i şerifi kitabına alır mıydı? Hiçbir İslam âliminin kitabında uydurma hadis olmaz.

- Niye olmasın, Gazali’nin kitabında bir sürü uydurma hadis var. Iraki bunları tespit etmiştir.
- Iraki kaynağını bulamadığı hadis-i şeriflere, kaynağını bulamadım demiştir. Bulamadım demek uydurma demek değildir. Sonra İslam âliminin kitabındaki bir hadis-i şerife uydurma denebilir mi?

- Kur’ana aykırı ise elbette denir.
- İbni Hacer-i Mekki, İbni Âbidin ve İmam-ı Gazali gibi âlimlerin kitaplarında uydurma dediğin hadisler Kur’ana aykırı mıdır?

- Aykırı ki uydurma denmiştir.
- Kur’ana aykırı olduğunu kim anlamış?

- Kim olacak onlara uydurma diyenler.
- Peki onlara uydurma diyenler, Kur’ana aykırı olduğunu anlamış da, imam-ı Gazali hazretleri gibi büyük bir âlim anlayamamış mı? Ne çirkin bir iftira bu? İmam-ı Gazali’nin kitabında uydurma olarak bildiğin en meşhur hadis hangisidir?

- Çok... Mesela (İlim Çin’de de olsa alın)
- Bu hadis-i şerife mezhepsizler uydurma demişlerse de, Taberani, Beyheki ve İbni Adiy gibi hadis âlimleri buna sahih demişler ve kitaplarına almışlardır.

- Peki namazda rükua eğilirken ayakların birleştirilmesi Kur’anda var mı?
- Namazın farzları Kur’anda var mı da sünnetleri olsun?

- Peki sünnette var mı?
- Dinimizde delil sadece kitap ve sünnet değil, icma ve kıyas da vardır. Âlimlerin ictihadı da senettir.

- Ben kıyası, ictihadı kabul etmem. Âlim hata edemez mi?
- Âlim hata etmez dense yanlış olmaz. Çünkü Âlimin ictihadı hatalı bile olsa senettir. Allahü teâlâ ahirette onun ictihadına göre amel edip etmediğimizi soracaktır. Buhari’nin bildirdiği hadis-i şerifte, (Âlim ictihadında hata ederse bir, isabet ederse iki sevap alır) buyuruldu. Bunun için hak mezhepler meydana gelmiştir.

- Birinin ak dediğine öteki kara demiştir.
- Ama bu yetkiyi Allah ve Resulünden almıştır. Bir hadis-i şerifte, (Âlimlerin farklı ictihadları rahmettir) buyuruluyor. (Beyheki)

- Hatalı bir ictihadla amel etmek caiz olur mu?
- Bir müctehidin hata ettiğini başka müctehid bilemez. İctihad ictihadla nakzedilemez. Mesela Hanefi ve Hanbeli’de gusülde ağzın içini yıkamak farz iken, Maliki ve Şafii’de farz değildir. Bunun için mezhebin birine doğru, ötekine yanlış denemez. Yanlış da olsa müctehidin ictihadı ile amel eden kurtulur. Çünkü müctehid bu yetkiyi Kitap ve Sünnetten almıştır. Farklı ictihadda bulunmak gibi, her müctehidin bir hadisten hüküm çıkarması da farklıdır. Hatta bir müctehidin sahih dediği bir hadis-i şerife, başka bir müctehid sahih değildir de diyebilir. O sahih değildir dedi diye o hadis uydurma olmaz. Sahih değildir diyen âlim, o hadise göre kendisi amel edemez. Ama sahih diyen âlim, bu hadis-i şerife göre amel eder, ona tâbi olan insanlar da amel eder.

buharaA
20-12-2006, 23:27
Mezhebin lüzumuSual: Mezhep nedir, hak bir mezhebe tâbi olmayan ne olur?
CEVAP
Bir müctehidin ictihad ederek elde ettiği bilgilerin hepsine, o müctehidin mezhebi denir. Eshab-ı kiramın hepsi derin âlim, birer müctehid idiler. Din bilgilerinde, siyaset, idarecilik ve zamanlarının fen bilgilerinde ve tasavvuf marifetlerinde birer derya idiler. Bu bilgilerinin hepsini, Resulullahın kalblere işleyen, ruhları çeken sözlerini işitmekle, az zamanda edindiler. Her birinin mezhebi vardı. Mezhepleri az veya çok farlı idi.

Tâbiinin ve Tebe-i tâbiinin arasında da müctehidler vardı. Bu müctehidlerin mezheplerinden yalnız dördü kitaplara geçip, dünyanın her yerine yayıldı. Diğerlerinin mezhepleri unutuldu. Bu dört mezhebin imanları Eshab-ı kiramın ortak olan imanıdır. Bunun için dördüne de Ehl-i sünnet denir. İmanları arasında esasta ayrılık yoktur. Birbirlerini din kardeşi bilirler. Birbirlerini severler. Birbirlerine uymayan işlerinde, zaruret olunca, birbirlerini taklit ederek yaparlar. Allahü teâlâ, mezheplerin böyle ayrı olmalarını istemiştir. Bu ayrılığın, müslümanlara Allahü teâlânın rahmeti olduğunu, Peygamber efendimiz haber vermiştir. Çünkü, dört mezhep arasındaki ufak tefek başkalıklar, müslümanların işlerini kolaylaştırmaktadır. Her müslüman, vücut yapısına, yaşadığı iklim şartlarına ve iş hayatına göre, kendisine daha kolay gelen mezhebi seçer. İbadetlerini ve her işini, bu mezhebin bildirdiğine göre yapar.

Allahü teâlâ dileseydi, Kur’an-ı kerimde her şeyi açıkça bildirirdi. Böylece, mezhepler hasıl olmazdı. Kıyamete kadar, dünyanın her yerinde, her iklim ve şartta, her müslüman için tek bir nizam olurdu. Müslümanların halleri, yaşamaları güç olurdu.

Resulullahın yolu
Peygamber efendimizin yolu, Kur’an-ı kerim ile hadis-i şerifler ile ve müctehidlerin ictihadları ile gösterilen yoldur. Bu üç vesika ile bir de, İcma-ı ümmet vardır ki, Eshab-ı kiramın ve Tâbiinin sözbirliği olduğu, Redd-ül Muhtar’da yazılıdır. Bir hüküm üzerinde, dört mezhebin ictihadları arasında icma hasıl olursa, bu icmaya da inanmak gerekir, inanmayan küfre girer. (Mektubat 2/36)
İslam âlimleri yanlış bir şey üzerinde ittifakta bulunmazlar.
Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Ümmetim dalalet üzerinde birleşmez.) [İ.Ahmed]

Bu dört vesikaya Edille-i şeriyye denir. Bunların dışında kalan her şey bid’attir. Hadis-i şerifte buyuruldu ki:
(Ümmetim 73 fırkaya ayrılacak, bunlardan yalnız biri Cennete girecektir. Bunlar, benim ve Eshabımın yolunda olanlardır.) [İbni Mace]

Bu ayrılık, usulde, imanda olan ayrılıktır. Eshab-ı kiramdan sonra, yeni müslüman olanlardan bir kısmının imanları bozuldu. Eshab-ı kiramın doğru imanından ayrıldılar. Dalalet fırkaları meydana geldi. Bu bozuk fırkalara, bid’at fırkaları denir. Bunlar, bazı nassları tevil ederek yanıldıkları için kâfir değildir. Fakat, İslamiyet’e zararları, kâfirlerin zararlarından çok oldu. Birbirleri ile ve Ehl-i sünnet ile çekiştiler. Harp ettiler. Çok müslüman kanı döküldü. Müslümanların yükselmelerini, ilerlemelerini baltaladılar.
Bid’at fırkalarını, Ehl-i sünnetin dört doğru mezhebi ile karıştırmamalıdır.

Mezhep ve rahmet
Allahü teâlâ ve Resulü, müminlere merhamet ettikleri için, bazı işlerin nasıl yapılacağı, Kur’an-ı kerimde ve hadis-i şeriflerde açık bildirilmedi. Açıkça bildirilse idi, öylece yapmak farz ve sünnet olurdu. Farzı yapmayanlar günaha girer, kıymet vermeyenler de kâfir olurdu. Müminlerin hali güç olurdu. Böyle işleri, açık bildirilmiş bulunanlara benzeterek işlemek gerekir. Din âlimleri arasında, işlerin nasıl yapılabileceğini, böyle benzeterek anlayabilenlere, Müctehid denir.

Dört mezhebin hali, bir şehir halkının haline benzer ki, önlerine çıkan bir işin nasıl yapılacağı kanunda bulunmazsa, o şehrin eşrafı, ileri gelenleri toplanıp, o işi kanunun uygun bir maddesine benzetip yaparlar. Bazen uyuşamayıp, bazısı devletin maksadı, beldeleri tamir ve insanların rahatlığıdır der. O işi, rey ve fikirleri ile, kanunun bir maddesine benzetir. Bunlar, Hanefi mezhebine benzer.

Bazıları da, devlet merkezinden gelen memurların hareketlerine bakarak, o işi, onların hareketine uydurur ve devletin maksadı, böyle yapmaktır, derler. Bunlar da, Maliki mezhebine benzer.

Bazısı ise ifadeye, yazının gidişine bakıp, o işi yapma yolunu bulur. Bu da, Şafii mezhebine benzer.

Bir kısmı ise, kanunun başka maddelerini de toplayıp, birbiri ile karşılaştırarak, bu işi doğru yapabilmek yolunu arar. Bunlar da, Hanbeli mezhebine benzer.

Dört doğru yol
İşte şehrin ileri gelenlerinden herbiri, bir yol bulur ve hepsi, yolunun doğru ve kanuna uygun olduğunu söyler. Kanunun istediği ise, bu dört yoldan biri olup, diğer üçü yanlıştır. Fakat, kanundan ayrılmaları, kanunu tanımadıkları için, devlete karşı gelmek için olmayıp, hepsi kanuna uymak, devletin emrini yerine getirmek için çalıştıklarından, hiçbiri suçlu görülmez. Belki, böyle uğraştıkları için, beğenilir. Fakat, doğrusunu bulan daha çok beğenilip, mükafat alır. Dört mezhebin hâli de buna benzer. Her mezhep imamı, doğru yolu bulmak için uğraştığından, yanılanlar affolur. Hatta sevap kazanır. Onlara bu yetkiyi Allahü teâlâ ve Resulü vermiştir.

Dört mezhepten başkasına uymak caiz değildir. Bu, Eshab-ı kiramın ve Tâbiinin mezheplerini küçümsemek değildir. Çünkü, Eshab-ı kiramın ve başkalarının mezheplerini tam olarak bilmiyoruz. O mezhepleri de bilseydik, onlara uymamız da caiz olurdu. Çünkü, hepsinin mezhepleri doğru idi. Dört mezhep, tam bilindiği ve kitapları her yere yayılmış olduğu için, her müslümanın yalnız bunlardan birine uyması gerekir.

İmam-ı Rabbani hazretleri, Bir mezhebe tâbi olmayan mülhid olur buyuruyor. (Mebde ve Mead)

Yusuf Nebhani hazretleri, Şimdi her müslümanın, dört mezhepten birine uyması gerekir buyurduğu gibi, imam-ı Şarani, S.Ahmed Tahtavi hazretleri gibi birçok âlim de, aynı şeyi bildirmişlerdir.
Kur’an-ı kerimdeki; (Allah’ın ipine sarılın!) emri, (Fıkıh âlimlerinin, mezhep imamlarının bildirdiğine uyun!) demektir. [Tahtavi (Dürr-ül muhtar) haşiyesi, zebayih kısmı]

Mezhep değiştirmek
Dört mezhebin imamları ve onları taklit eden âlimler, her müslümanın dört mezhepten dilediğini taklitte serbest olduğunu ve bir mezhepten başka mezhebe geçmenin caiz olduğunu ve harac, sıkıntı olduğu zamanlarda, başka mezhebin taklit edileceğini bildirdiler. Allahü teâlâ, müminlerin dört mezhebe ayrılmalarını ve bunun, kulları için faydalı olacağını ezelde takdir ve irade buyurdu. Amelde mezheplere ayrılmaktan razı olduğunu bildirdi. Razı olmasaydı Resulü, bu ayrılığın rahmet olduğunu bildirmezdi. İtikadda ayrılmayı yasak ettiği gibi, amelde ayrılmayı da yasak ederdi. (Mizan)

Resulullah efendimiz, Kur’an-ı kerimde icmalen bildirilenleri, yani kısa ve kapalı olarak bildirilenleri açıklamasaydı, Kur’an-ı kerim kapalı kalırdı. Resulullahın vârisleri olan mezhep imamlarımız, hadis-i şeriflerde mücmel olarak bildirilenleri açıklamasalardı, sünneti nebeviyye kapalı kalırdı. Böylece, her asırda gelen âlimler, Resulullaha tâbi olarak, mücmel olanı açıklamışlardır.

Bilinen 4 imam zamanında, başka mezhep imamları da vardı. Bunların da mezhepleri vardı. Fakat, bunların mezheplerinde olanlar azala azala bugün hiç kalmadı. (Hadika)

Ehl-i sünnetin dört mezhebinin imanları, inandıkları şeyler, birbirlerinin aynıdır. Aralarında hiç fark yoktur. Ayrılıkları yalnız ameldedir. Bu da, müslümanlara bir kolaylıktır. Her müslüman, dilediği mezhebi seçerek, bunu taklit eder. Her işini, seçtiği mezhebe göre yapar. Müslümanların, dört mezhebe ayrılmaları, Allahü teâlânın rahmetidir. Bir müslüman, kendi mezhebine göre ibadet yaparken, bir zahmet, bir meşakkat hasıl olursa, başka bir mezhebi taklit ederek, bu işi kolayca yapar.

Ölçümüz ne olmalı?
İmam-ı Rabbanihazretleri buyuruyor ki:
(Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiğine uymayan, her mana yanlıştır. Çünkü her sapık, Kur'an-ı kerime ve hadis-i şeriflere uyduğunu sanır ve iddia eder. Kısa görüşü ile, bu kaynaklardan yanlış manalar çıkarır, doğru yoldan kayar. Felakete gider. Allahü teâlâ, Kur'an-ı kerimde mealen, (Kur'an-ı kerimde bildirilen misaller, çoklarını küfre sürükler, çoklarını da hidayete, doğru yola ulaştırır) buyurdu. (Bekara 26)

Ehl-i sünnet âlimlerinin anladıkları mana doğrudur. Çünkü, bu manaları, Selef-i salihinin eserlerini inceleyerek elde etmişlerdir. Doğru bilgileri bizlere ulaştıran bunlardır. Kurtuluş yolunu, yanlış yollardan ayıran onlardır. Onların hidayet ışıkları olmasaydı, bizler doğru yolu bulamazdık. Doğruyu bozuk olanlardan ayırmasalardı, dalalete yuvarlanırdık. İslamiyet’i bozulmaktan koruyan onların çalışmasıdır. Onlara uyan kurtulur. Onlara uymayan sapıtır, herkesi de sapıtmaya çalışır.) [Müj.Mekt. 286]

Mezheplere olan ihtiyaç
Bazıları, Hadislere değil, Kur'ana uymak gerekir diyor. Halbuki hadisler, Kur’andan ayrı değildir. Kuran-ı kerimin açıklamasıdır. Allahü teâlâ buyurdu ki:
(Resule itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur.) [Nisa 80]
(Peygamberin emrine uyun, yasak ettiklerinden sakının!) [Haşr 7]
(İndirdiğimi insanlara açıkla!) [Nahl 44]

Âlimler de, âyetleri açıklayıp Kur'an-ı kerimden hüküm çıkarabilselerdi, Allahü teâlâ Peygamberine, (Sadece sana vahiy olunanları tebliğ et) derdi. Ayrıca açıklamasını emretmezdi. Resulullah, Kur'an-ı kerimde, kısa ve kapalı olarak bildirilenleri açıklamasaydı, Kur'an-ı kerim kapalı kalırdı. Hadis-i şerifler olmasaydı, namazların kaç rekat olduğu, nasıl kılınacağı, rüku ve secdede okunacak tesbihler, cenaze ve bayram namazlarının kılınış şekli, zekat nisabı, orucun, haccın farzları, hukuk bilgileri bilinmezdi. Yani hiçbir âlim, bunları Kur'an-ı kerimden bulup çıkaramazdı. Bunları Peygamber efendimiz açıklamıştır. Mezhep imamları, hadis-i şerifleri açıklamasaydı, sünnet kapalı kalırdı. Sünneti, müctehid âlimler açıklamış, böylece mezhepler meydana çıkmıştır.

Mezhep nedir? Bir müctehidin edille-i şeriyyeden elde ettiği bilgilere, o müctehidin mezhebi denir. Sahabelerin tamamı müctehid idi. Hepsinin de mezhebi vardı. Mezheplerden yalnız dördü kitaplara geçip, dünyanın her yerine yayıldı. Dört mezhep arasında amelle ilgili farklı ictihadlar, işlerimizi kolaylaştırmaktadır. Her Müslüman, durumuna göre, kendisine kolay gelen mezhebi seçer.
Allahü teâlâ dileseydi, Kur'an-ı kerimde her şeyi açıkça bildirirdi. Böylece, mezhepler ortaya çıkmazdı. Her yerde, tek bir nizam olur, Müslümanların halleri, yaşamaları güçleşirdi.

Bugün dört mezhepten birine uymak gerekir. Çünkü, Eshab-ı kiramın ve diğer müctehidlerin mezhepleri tam olarak bilinmiyor. Dört mezhep, tam bilindiği ve kitapları her yere yayılmış olduğu için, dört mezhepten birine uymak şarttır. Mezhepler rahmettir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Âlimlerin farklı ictihadları, [mezheplere ayrılmaları] rahmettir.)
[B](Âlimlere tabi olun!) [Deylemi]
(Ulema, enbiyanın vârisidir.) [Tirmizi]

Bir Müslüman, kendi mezhebine göre ibadet yaparken, bir meşakkat hasıl olursa, başka bir mezhebe uyarak, bu işi kolayca yapar. Mesela Şafiiler, hacda kadına dokununca abdestleri bozulur. Bunun için Hanefi’yi taklit ederek haclarını yapıyorlar. Bu apaçık bir rahmettir

buharaA
21-12-2006, 13:52
s.a

Yazilanların hemen hepsini okudum her yazanın kendi doğruları doğrulunca eğri bulunmaz olmuş...

Fikirlerden öteye geçelim delil sunalım...
Tarikatların varlığına delil olacak hadis veya sahebeden bir rivayet yada sahabinin bir sözünü yazalım...?
Sahebe de olmayan ve tabiinde olmayanı var diye islama sokmayalım..

Evet delilleri bekliyoruz arkadaşlar...?
Şu efendi şöyle demiş
Bu alim böyle dimiş kabul değildir

selam ve dua ile

Allah-u Zülcelal’in emir ve nehiyleri zahiri ve manevi olmak üzere iki kısımdır. Bu yüzden insan da Allah-u Zülcelal’e karşı hem zahiri, hem de manevi olarak sorumludur.




Zahiri sorumluluklar, vücudun dış azaları ile yerine getirilmesi gerekli olan namaz, oruç, zekat, hırsızlık yapmamak, içki içmemek gibi sorumluluklardır.




Kalbin temizlenmesine yönelik olan batıni emir ve nehiyler ise, zahiri olan sorumluluklara göre daha önemlidir. Çünkü insanın manevi durumu, zahiri amellerinin de temelidir. Allah-u Zülcelal’e karşı samimi olabilmek ve ihlaslı bir şekilde ibadet yapabil-mek kalbin ıslah olmasına bağlıdır.




Bazı kimseler Tasavvuf’un gerekli olmadığını iddia ediyorlar. Oysa bu iddiaları onların İslam dininin üze-rinde ne kadar yabancı ve cahil olduklarını meydana çıkarıyor. Çünkü Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede:




قُلْ اِنَّمَا حَرَّمَ رَبِّىَ الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ وَالْ اِثْمَ وَالْبَغْىَ بِغَيْرِ الْحَقَِّ




“Deki: Ancak bizim Rabbimiz zahiri ve batini olan kötü davranışları ve her türlü günahı ve yapılan tecavüzü haram kılmıştır.”(A’raf;33)




Diğer bir ayet-i kerimede ise:




“...Zahiri ve batini kötülüklere yaklaşmayın.” (En’am;151) buyurmuştur.




Peygamber Efendimiz -sav- bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur:




“...İnsanın vücudunda bir et parçası vardır. Eğer o ıslah olursa, bütün vücut ıslah olur. Eğer o fesada uğrarsa, bütün vücut fesada uğrar. Dikkat edin o da kalptir.” (Müslim, Kitabü’l Bir)




İmam Şarani (rh.a) ‘Sefaü’l Kulub’ adlı kitabında şöyle demiştir:




“Zahiri emir ve nehiyler ekmek gibidir. Manevi olan emir ve nehiyler ise o ekmeğin yanındaki katık gibidir. Bu ikisi bir arada bulunursa, insan yaptığı ibadet ve taatinden lezzet alır. Bu tecrübe edilmiştir. Kalbinde şüphe bulunanlar bunu tecrübe etmeden anlayamazlar.”




Peygamber Efendimiz -sav-:




“Ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderil-dim”. (İmam Malik; Muvatta) uyurmuştur.




Peki güzel ahlak O’na uymak değil midir? Çünkü Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede:




“Resulüm size neyi verdiyse (ve emrettiyse) onu alıp yapın, neden nehyetti ise ondan da sakının”. (Haşr; 7) Diğer bir ayet-i kerimede ise:




“De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin”.(Al-i İmran; 31) buyurmuştur.




Bir kişi, arif zatlardan birisine mektup yazmış ve demiş ki:




“Siz bu maneviyatı nereden çıkarıyorsunuz? İnsan Allah-u Zülcelal’in emir ve nehiylerini zahiri olarak yerine getirirse evliya olur.” O arif zat, o kişinin mektubuna şöyle cevap vermiş:




“Bir kişi, mescitte namaz kıldığı zaman, bu haliyle diğer insanların yanında evliya gibidir. Çünkü Allah-u Zülcelal’in emrini yerine getirmektedir. Ama o kişinin kalbinde:




“Ben namaz kılayım da diğer insanlar beni görsünler” diye bir niyet bulunduğu zaman bu da riyadır ve bu haliyle Allah-u Zülcelal’in yanında ibadetinin hiçbir kıymeti kalmaz. Çünkü riya küçük şirktir. Peygamber Efendimiz -sav-:




“Sizin müptela olmanızdan korktuğum şeylerin en büyüğü küçük şirktir” buyurunca, sahabe-i kiramlar:




“Ya Resulallah! Küçük şirk nedir?” diye sormuşlar. Peygamber Efendimiz -sav- de:




“Riyadır (gösteriş).”(Beyhaki) buyurmuştur.




Allah-u Zülcelal kıyamet gününde kullarına yaptıkları amellerine göre mükafat verirken riyakarlara şöyle buyuracak:




“Dünyada riyakarlık yaptığınız kimselere gidin, bakın. Onların yanında mükafat bulabilecek misiniz?” (Ahmet bin Hanbel)




Onun için insan:




“Ben namaz kılayım insanlar namaz kıldığımı görsünler” diye niyet ederek bir milyon rekat namaz kılsa da, bu namaz Allah rızası için olmadığından dolayı sahibine bir menfaat sağlamaz.”




Yine bir kişi, zahiri olarak namaz kıldığı ve diğer ibadetleri yaptığı halde, kalbinde diğer insanlara karşı haset (kıskançlık) bulunduğu zaman, yaptığı ibadetlerinden bir menfaat göremez. Çünkü Peygamber Efendimiz -sav- başka bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur:




“Ateşin odunları yiyip bitirdiği gibi, haset de iyilikleri yer bitirir” (Ebu Davud)




Onun için insan Allah-u Zülcelal’in emir ve nehiylerini ne kadar yaparsa yapsın maneviyat olmadan evliya olamaz. Arif zatın bu cevabını alan kişi derhal onun ziyaretine gitmiş ve tasavvuf yoluna girmiştir.




İmam Hadimi (rh.a) şöyle demiştir:




“Tasavvuf yolu nasıl inkar edilir? Çünkü bu yol evliyaullahın yoludur. İnsanın kemale ulaşması, ancak zahir ve batını birleştirmesi ile mümkündür.”




Buna bakarak, eğer insan zahir veya batından birisini terkederse, kanadının biri kırılmış kuşlar gibi olur. Kuş da bir kanatla uçamaz.




Abdülhalik Gücdevani (k.s)’de şöyle demiştir:




“Evliyaullah’a ve onların yoluna düşmanlık etmekten kaçının. Çünkü onların yoluna düşmanlık edenler ebedi iflah olmazlar.”




Bizden önceki insanlar, İslam dinini çok iyi anladıkları ve yaşadıkları için diğer insanlara da menfaatli oluyorlardı. Hakikaten de Tasavvuf’un aslı, Kur’an ve Sünnet yolunda yürümek, bizden önceki büyüklerin çizmiş olduğu yoldan ayrılmamak ve bidatleri, nefsin boş arzularını terk etmek olduğu için Allah-u Zülcelal’in rızasını kazanmak isteyen ve ahiretinin üzerinde meraklı olan bütün müslüman kardeşlerimiz için çok lüzumlu olan bir yoldur.




İşte bu ayet-i kerimelerden, hadis-i şeriflerden ve alimlerin sözlerinden anlaşıldığı gibi tasavvuf; Allah-u Zülcelal’in ve Peygamber Efendimiz -sav-’in yoludur. Peki böyle bir yola girmemekle ve üstüne üstlük bir de kötülemekle kendimize yazık etmiş olmuyor muyuz?




Kıyamet günü öyle dehşetli bir gündür ki, insanın o gün kendisini kurtarması çok zordur. O gün selamet bulmak için, dünyada iken salih amel yapmak lazımdır. salih amel yapabilmenin yolu da kalbi manevi olarak temizlemektir.




Tasavvuf yolunun büyükleri bu yüzden kalbin üzerinde çok fazla durmaktadırlar. Onun için insan tasavvuf yoluna girdiği zaman, Allah-u Zülcelal’e doğru manevi olarak ilerlemeye başlar. Çünkü Allah-u Zülcelal kullarının kalplerini düzeltip, ıslah olmuş samimi bir kalple huzuruna gelmelerini istemektedir. Nitekim ayet-i kerime de şöyle buyurmuştur:




يَوْمَ لَايَنْفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَ () اِلَّا مَنْ اَتَى اللّهَ بِقَلْبٍ سَليمٍ




“O gün ne mal, ne de oğullar fayda verir. Ancak Allah’a selim bir kalple gelen (fayda görür).” (Şuara; 88-89)




Selim bir kalbe kavuşmanın yolu da, bütün amacı kalbin ıslah olmasını sağlamak olan tasavvufa girmektir.




Tasavvuf yolunun gereksiz olduğunu söyleyen ve bu yola düşmanlık eden kimseler, büyük bir yanlışın içindedirler. Çünkü eğer bunlar akıllarını kullansalar, İmam-ı Gazali, Molla Cami gibi pek çok büyük İslam alimlerinin, yüzlerce talebe okutup insanlar arasında itibar görürken, bütün bunları terkedip tasavvuf yoluna girmelerinden ibret alırlar.




Yine büyük mezhep kurucusu Ahmet bin Hanbel (rh.a), tasavvuf ehlinden Hamza Bağdadi ile oturup kalkar, marifet (Allah’ı tanıma) konularında içinden çıkamadığı hususları ona sorardı. Aynı zamanda sık sık Bişr-i Hafi (rh.a)’in yanına gider, meclisinde otururdu. Talebeleri ona dediler ki:




“Sen hadis ve fıkıh alimi bir müctehidsin. Muhtelif ilimlerde bir benzerin daha yok. Buna rağmen niçin böyle hali vakti basit bir insanın yanına gidip geliyorsun, bu sana yakışır mı?” Ahmet bin Hanbel dedi ki:




“Evet, bu saymış olduğunuz ilimlerin hepsini ben ondan daha iyi bilirim. Ama o da Allah-u Zülcelal’i benden daha iyi tanımaktadır.” Daha sonra Bişr-i Hafi’nin yanına giderek:




“Bana izzet ve celal sahibi rabbimden bahset” derdi. Ahmet bin Hanbel çok büyük bir alim ve mezhep kurucusu olduğu halde böyle diyorken hiçbir ilmi olmayan kimselerin tasavvufu ve tasavvuf ehlini kötülemeleri uygun mudur?




Eğer tasavvuf, insanlar için lazım olmasaydı, yukarıda isimleri geçen ilim ve irfan sahibi zatlara lazım olmazdı. Ama onlar akıllıydılar. Allah-u Zülcelal’e yaklaşabilmek ve rızasını kazanabilmek için her çareye sarılıyorlar ve diğer insanlara da menfaat veriyorlardı.



Bütün bu anlatılanlardan da anlaşılmaktadır ki, tasavvuf yolu insan için çok menfaatli ve lazım olan bir yoldur. Bir insan ne kadar akıllı dahi olsa kendisini yetiştirebilmesi için nasıl okula ve öğretmene ihtiyacı varsa, Allah-u Zülcelal’in yolunda ilerlemek isteyenlerinde tasavvuf yoluna ihtiyaçları vardır.

buharaA
21-12-2006, 13:55
Sahebe de olmayan ve tabiinde olmayanı var diye islama sokmayalım..

Evet delilleri bekliyoruz arkadaşlar...?
Şu efendi şöyle demiş
Bu alim böyle dimiş kabul değildir




Allah-u Zülcelal’in emir ve nehiyleri zahiri ve manevi olmak üzere iki kısımdır. Bu yüzden insan da Allah-u Zülcelal’e karşı hem zahiri, hem de manevi olarak sorumludur.




Zahiri sorumluluklar, vücudun dış azaları ile yerine getirilmesi gerekli olan namaz, oruç, zekat, hırsızlık yapmamak, içki içmemek gibi sorumluluklardır.




Kalbin temizlenmesine yönelik olan batıni emir ve nehiyler ise, zahiri olan sorumluluklara göre daha önemlidir. Çünkü insanın manevi durumu, zahiri amellerinin de temelidir. Allah-u Zülcelal’e karşı samimi olabilmek ve ihlaslı bir şekilde ibadet yapabil-mek kalbin ıslah olmasına bağlıdır.




Bazı kimseler Tasavvuf’un gerekli olmadığını iddia ediyorlar. Oysa bu iddiaları onların İslam dininin üze-rinde ne kadar yabancı ve cahil olduklarını meydana çıkarıyor. Çünkü Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede:




قُلْ اِنَّمَا حَرَّمَ رَبِّىَ الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ وَالْ اِثْمَ وَالْبَغْىَ بِغَيْرِ الْحَقَِّ




“Deki: Ancak bizim Rabbimiz zahiri ve batini olan kötü davranışları ve her türlü günahı ve yapılan tecavüzü haram kılmıştır.”(A’raf;33)




Diğer bir ayet-i kerimede ise:




“...Zahiri ve batini kötülüklere yaklaşmayın.” (En’am;151) buyurmuştur.




Peygamber Efendimiz -sav- bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur:




“...İnsanın vücudunda bir et parçası vardır. Eğer o ıslah olursa, bütün vücut ıslah olur. Eğer o fesada uğrarsa, bütün vücut fesada uğrar. Dikkat edin o da kalptir.” (Müslim, Kitabü’l Bir)




İmam Şarani (rh.a) ‘Sefaü’l Kulub’ adlı kitabında şöyle demiştir:




“Zahiri emir ve nehiyler ekmek gibidir. Manevi olan emir ve nehiyler ise o ekmeğin yanındaki katık gibidir. Bu ikisi bir arada bulunursa, insan yaptığı ibadet ve taatinden lezzet alır. Bu tecrübe edilmiştir. Kalbinde şüphe bulunanlar bunu tecrübe etmeden anlayamazlar.”




Peygamber Efendimiz -sav-:




“Ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderil-dim”. (İmam Malik; Muvatta) uyurmuştur.




Peki güzel ahlak O’na uymak değil midir? Çünkü Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede:




“Resulüm size neyi verdiyse (ve emrettiyse) onu alıp yapın, neden nehyetti ise ondan da sakının”. (Haşr; 7) Diğer bir ayet-i kerimede ise:




“De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin”.(Al-i İmran; 31) buyurmuştur.




Bir kişi, arif zatlardan birisine mektup yazmış ve demiş ki:




“Siz bu maneviyatı nereden çıkarıyorsunuz? İnsan Allah-u Zülcelal’in emir ve nehiylerini zahiri olarak yerine getirirse evliya olur.” O arif zat, o kişinin mektubuna şöyle cevap vermiş:




“Bir kişi, mescitte namaz kıldığı zaman, bu haliyle diğer insanların yanında evliya gibidir. Çünkü Allah-u Zülcelal’in emrini yerine getirmektedir. Ama o kişinin kalbinde:




“Ben namaz kılayım da diğer insanlar beni görsünler” diye bir niyet bulunduğu zaman bu da riyadır ve bu haliyle Allah-u Zülcelal’in yanında ibadetinin hiçbir kıymeti kalmaz. Çünkü riya küçük şirktir. Peygamber Efendimiz -sav-:




“Sizin müptela olmanızdan korktuğum şeylerin en büyüğü küçük şirktir” buyurunca, sahabe-i kiramlar:




“Ya Resulallah! Küçük şirk nedir?” diye sormuşlar. Peygamber Efendimiz -sav- de:




“Riyadır (gösteriş).”(Beyhaki) buyurmuştur.




Allah-u Zülcelal kıyamet gününde kullarına yaptıkları amellerine göre mükafat verirken riyakarlara şöyle buyuracak:




“Dünyada riyakarlık yaptığınız kimselere gidin, bakın. Onların yanında mükafat bulabilecek misiniz?” (Ahmet bin Hanbel)




Onun için insan:




“Ben namaz kılayım insanlar namaz kıldığımı görsünler” diye niyet ederek bir milyon rekat namaz kılsa da, bu namaz Allah rızası için olmadığından dolayı sahibine bir menfaat sağlamaz.”




Yine bir kişi, zahiri olarak namaz kıldığı ve diğer ibadetleri yaptığı halde, kalbinde diğer insanlara karşı haset (kıskançlık) bulunduğu zaman, yaptığı ibadetlerinden bir menfaat göremez. Çünkü Peygamber Efendimiz -sav- başka bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur:




“Ateşin odunları yiyip bitirdiği gibi, haset de iyilikleri yer bitirir” (Ebu Davud)




Onun için insan Allah-u Zülcelal’in emir ve nehiylerini ne kadar yaparsa yapsın maneviyat olmadan evliya olamaz. Arif zatın bu cevabını alan kişi derhal onun ziyaretine gitmiş ve tasavvuf yoluna girmiştir.




İmam Hadimi (rh.a) şöyle demiştir:




“Tasavvuf yolu nasıl inkar edilir? Çünkü bu yol evliyaullahın yoludur. İnsanın kemale ulaşması, ancak zahir ve batını birleştirmesi ile mümkündür.”




Buna bakarak, eğer insan zahir veya batından birisini terkederse, kanadının biri kırılmış kuşlar gibi olur. Kuş da bir kanatla uçamaz.




Abdülhalik Gücdevani (k.s)’de şöyle demiştir:




“Evliyaullah’a ve onların yoluna düşmanlık etmekten kaçının. Çünkü onların yoluna düşmanlık edenler ebedi iflah olmazlar.”




Bizden önceki insanlar, İslam dinini çok iyi anladıkları ve yaşadıkları için diğer insanlara da menfaatli oluyorlardı. Hakikaten de Tasavvuf’un aslı, Kur’an ve Sünnet yolunda yürümek, bizden önceki büyüklerin çizmiş olduğu yoldan ayrılmamak ve bidatleri, nefsin boş arzularını terk etmek olduğu için Allah-u Zülcelal’in rızasını kazanmak isteyen ve ahiretinin üzerinde meraklı olan bütün müslüman kardeşlerimiz için çok lüzumlu olan bir yoldur.




İşte bu ayet-i kerimelerden, hadis-i şeriflerden ve alimlerin sözlerinden anlaşıldığı gibi tasavvuf; Allah-u Zülcelal’in ve Peygamber Efendimiz -sav-’in yoludur. Peki böyle bir yola girmemekle ve üstüne üstlük bir de kötülemekle kendimize yazık etmiş olmuyor muyuz?




Kıyamet günü öyle dehşetli bir gündür ki, insanın o gün kendisini kurtarması çok zordur. O gün selamet bulmak için, dünyada iken salih amel yapmak lazımdır. salih amel yapabilmenin yolu da kalbi manevi olarak temizlemektir.




Tasavvuf yolunun büyükleri bu yüzden kalbin üzerinde çok fazla durmaktadırlar. Onun için insan tasavvuf yoluna girdiği zaman, Allah-u Zülcelal’e doğru manevi olarak ilerlemeye başlar. Çünkü Allah-u Zülcelal kullarının kalplerini düzeltip, ıslah olmuş samimi bir kalple huzuruna gelmelerini istemektedir. Nitekim ayet-i kerime de şöyle buyurmuştur:




يَوْمَ لَايَنْفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُونَ () اِلَّا مَنْ اَتَى اللّهَ بِقَلْبٍ سَليمٍ




“O gün ne mal, ne de oğullar fayda verir. Ancak Allah’a selim bir kalple gelen (fayda görür).” (Şuara; 88-89)




Selim bir kalbe kavuşmanın yolu da, bütün amacı kalbin ıslah olmasını sağlamak olan tasavvufa girmektir.




Tasavvuf yolunun gereksiz olduğunu söyleyen ve bu yola düşmanlık eden kimseler, büyük bir yanlışın içindedirler. Çünkü eğer bunlar akıllarını kullansalar, İmam-ı Gazali, Molla Cami gibi pek çok büyük İslam alimlerinin, yüzlerce talebe okutup insanlar arasında itibar görürken, bütün bunları terkedip tasavvuf yoluna girmelerinden ibret alırlar.




Yine büyük mezhep kurucusu Ahmet bin Hanbel (rh.a), tasavvuf ehlinden Hamza Bağdadi ile oturup kalkar, marifet (Allah’ı tanıma) konularında içinden çıkamadığı hususları ona sorardı. Aynı zamanda sık sık Bişr-i Hafi (rh.a)’in yanına gider, meclisinde otururdu. Talebeleri ona dediler ki:




“Sen hadis ve fıkıh alimi bir müctehidsin. Muhtelif ilimlerde bir benzerin daha yok. Buna rağmen niçin böyle hali vakti basit bir insanın yanına gidip geliyorsun, bu sana yakışır mı?” Ahmet bin Hanbel dedi ki:




“Evet, bu saymış olduğunuz ilimlerin hepsini ben ondan daha iyi bilirim. Ama o da Allah-u Zülcelal’i benden daha iyi tanımaktadır.” Daha sonra Bişr-i Hafi’nin yanına giderek:




“Bana izzet ve celal sahibi rabbimden bahset” derdi. Ahmet bin Hanbel çok büyük bir alim ve mezhep kurucusu olduğu halde böyle diyorken hiçbir ilmi olmayan kimselerin tasavvufu ve tasavvuf ehlini kötülemeleri uygun mudur?




Eğer tasavvuf, insanlar için lazım olmasaydı, yukarıda isimleri geçen ilim ve irfan sahibi zatlara lazım olmazdı. Ama onlar akıllıydılar. Allah-u Zülcelal’e yaklaşabilmek ve rızasını kazanabilmek için her çareye sarılıyorlar ve diğer insanlara da menfaat veriyorlardı.



Bütün bu anlatılanlardan da anlaşılmaktadır ki, tasavvuf yolu insan için çok menfaatli ve lazım olan bir yoldur. Bir insan ne kadar akıllı dahi olsa kendisini yetiştirebilmesi için nasıl okula ve öğretmene ihtiyacı varsa, Allah-u Zülcelal’in yolunda ilerlemek isteyenlerinde tasavvuf yoluna ihtiyaçları vardır.

buharaA
21-12-2006, 14:00
bu ayetler ve hadislerede bir kulb takmazssin ins islaminsan kardes artik yok kanaat etmiyor mutmain olmuyorsan senin icin ancak dua ederim bastada dedim zaten delil efendimizin kendisidir ben delillerle islam olmadimki delil pesinde kosayim ama forumda delil isteyenler icin deliller sunuyorum vesselam

ahmedifaruk
13-04-2007, 10:03
BUDA BIZIM ALTIN SILSILEMIZ :)
PEYGAMBER EFENDIMIZ Muhammed (SAV)


Hz. Ebû Bekir Sıddîk (r.a.)


Selman Fârisî (r.a.)


Kasım Bin Muhammed (r.a.)


Ca'fer-i Sâdık (r.a.)


Bayezid Bistâmî (r.a.)


Ebu'l-Hasan Harakânî (k.s.)


Ebû Ali Farmedî (k.s.)


Yûsuf Hemedânî (k.s.)


Abdulhâlık Gucdüvânî (k.s.)


Ârif Rivegerî (k.s.)


Mahmûd Fağnevî (k.s.)


Ali Ramîtenî (k.s.)


Muhammed Baba Simasî (k.s.)


Emir Külâl (k.s.)


Şah Nakşbend Muhammed Bahâüddin Buhârî (k.s.)


Alauddin Attar (k.s.)


Ya'kub Çerhî (k.s.)


Ubeydullah Ahrâr (k.s.)


Muhammed Zahid (k.s.)


Derviş Muhammed Semerkandî (k.s.)


Hacegi Muhammed İmkenegî (k.s.)


Muhammed Bâkî Billâh (k.s.)


İmam-ı Rabbânî Ahmed Farukî (k.s.)


Muhammed Ma'sum es-Serhindî (k.s.)


Muhammed Seyfeddin Serhindi (k.s.)


Nur Muhammed Bedâyûnî (k.s.)


Mirza Mazhar-ı Can-ı Canan (k.s.)


Abdullah Dehlevî (k.s.)


Mevlânâ Halid Bağdâdî (k.s.)


Tâhâ el-Hakkârî (k.s.)


Tâha el-Harîrî (k.s.)


M. Es'ad Erbilî (k.s.)


Ramazanoğlu Mahmud Sami Efendi (k.s.)

Yahyalılı hacı hasan efendi(ks)
ALLAH ONLARDAN RAZI OLSUN bizi yollarınadan ayırmasın

kemalali
13-04-2007, 21:05
BUDA BIZIM ALTIN SILSILEMIZ :)
PEYGAMBER EFENDIMIZ Muhammed (SAV)


Hz. Ebû Bekir Sıddîk (r.a.)


Selman Fârisî (r.a.)


Kasım Bin Muhammed (r.a.)


Ca'fer-i Sâdık (r.a.)


Bayezid Bistâmî (r.a.)


Ebu'l-Hasan Harakânî (k.s.)


Ebû Ali Farmedî (k.s.)


Yûsuf Hemedânî (k.s.)


Abdulhâlık Gucdüvânî (k.s.)


Ârif Rivegerî (k.s.)


Mahmûd Fağnevî (k.s.)


Ali Ramîtenî (k.s.)


Muhammed Baba Simasî (k.s.)


Emir Külâl (k.s.)


Şah Nakşbend Muhammed Bahâüddin Buhârî (k.s.)


Alauddin Attar (k.s.)


Ya'kub Çerhî (k.s.)


Ubeydullah Ahrâr (k.s.)


Muhammed Zahid (k.s.)


Derviş Muhammed Semerkandî (k.s.)


Hacegi Muhammed İmkenegî (k.s.)


Muhammed Bâkî Billâh (k.s.)


İmam-ı Rabbânî Ahmed Farukî (k.s.)


Muhammed Ma'sum es-Serhindî (k.s.)


Muhammed Seyfeddin Serhindi (k.s.)


Nur Muhammed Bedâyûnî (k.s.)


Mirza Mazhar-ı Can-ı Canan (k.s.)


Abdullah Dehlevî (k.s.)


Mevlânâ Halid Bağdâdî (k.s.)


Tâhâ el-Hakkârî (k.s.)


Tâha el-Harîrî (k.s.)


M. Es'ad Erbilî (k.s.)


Ramazanoğlu Mahmud Sami Efendi (k.s.)

Yahyalılı hacı hasan efendi(ks)
ALLAH ONLARDAN RAZI OLSUN bizi yollarınadan ayırmasın

:)
Allah Razı Olsun kardeş. Bu silsileler Allahın izniyle kıyamate kadar devam edecek.

Cümle Mühendisi
22-04-2007, 05:28
Himmet Ya Alemdar Sultan

ihvan78
14-05-2007, 21:41
Allah razı olsun mürid kardeş ali rıza bezzaz efendinin hayatını anlatan bı yazı varmı gönderirsen sevınırım

Sofuoglu
04-11-2009, 03:04
eyvah,eyvah,alin size bir malzeme daha...!!

ne diye hortlatilir bu konularki anlamis degilim yani

hadi simdi basa donelim

silsileni eklesen nolur,?eklemesen nolur..?

"hersey ,heryerde" aciklanmazki kardesim,fitneye mahal verilmez...

"a bakin ben bu silsileye tabiyim","tabi canim herkes benim ne oldugumu ,nasil biri oldugumu bilsin..."

ne oldun,hicbisey........!!!!

Sükut-u Hayal
04-11-2009, 10:59
eyvah,eyvah,alin size bir malzeme daha...!!

ne diye hortlatilir bu konularki anlamis degilim yani

hadi simdi basa donelim

silsileni eklesen nolur,?eklemesen nolur..?

"hersey ,heryerde" aciklanmazki kardesim,fitneye mahal verilmez...

"a bakin ben bu silsileye tabiyim","tabi canim herkes benim ne oldugumu ,nasil biri oldugumu bilsin..."

ne oldun,hicbisey........!!!!
sonuna kadar katılıyorum teskrler

fakiri
05-11-2009, 20:49
Bizim bir cevabımız oldu buradaki konuya... Nerde olduğunu bilen gören var mı ?

Sofuoglu
05-11-2009, 21:48
Bizim bir cevabımız oldu buradaki konuya... Nerde olduğunu bilen gören var mı ?

kardes ,
forumda dun sanirim tasinmadan dolayi biraz sorun oldu, sadece sizin degil bircok kisinin mesaji teknik aksakliktan dolayi silindi,

AşK_€r
05-11-2009, 22:38
HERKESİN silsilesi var bir bizim yok

Deniz34
06-11-2009, 01:03
"hersey ,heryerde" aciklanmazki kardesim,fitneye mahal verilmez...


Değil mi? birde (bazıları) bari doğruları yazsalar(!)



41- Halid Yaşar MUTLU Hazretlerihttp://www.delikanforum.net/images/smilies/gul.gif




:) Yönetime gerekli açıklamayı yapıp, bir ricada bulunmuştum ilgilenirlerse sevinirim..

fakiri
06-11-2009, 08:23
kardes ,
forumda dun sanirim tasinmadan dolayi biraz sorun oldu, sadece sizin degil bircok kisinin mesaji teknik aksakliktan dolayi silindi,

O halde bu silsile konusu hakkında söyledikelrimizi tekrarlayalım. Bakınız buraya asılan silsilelerle övünmek, aynı soy-sop ve kavim ve ırkla övünmek gibidir. Bir müslümana nasıl ki, öte alemde sorgulanırken ve hesaba çekilriken bütün bunlar bir fayda sağlamıyorsa silsile de böyledir. Hatta bu konuda Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz kızı Fatıma'ya : ----Ey Peygamber'in kızı Fâtıma! Sen, âhiret gününün ... kızı olmak sana bir şey kazandırmaz, ben seni o günün dehşetinden kurtaramam !--- buyurmadı mı ? Hem sonra buraya yazılmış silsilelerdeki isimleri, ilim, manâ ve makam yüksekliği hsusularında sol cebişnden saat gibi çıkaracak olan öyle zatlar var ki ---örneğin : Abdukadiri'l-Geylâni-Ahmeder-Rifâi-Hoca Ahmed Yesevî v.b. (K.S.A.)--- bunların hiçbiri silsilelerde yok ! Demek ki neymiş, bbir başkalarının silsilelerinde de çok büyük zatlar olabilirmiş... Ancak dediğimiz gibi, bu silsilelerin müşahhas bir faydası yoktur. Eğer, siz kendinizi cehnemeden korumak için çalışmıyor ve amel-i salih işlemeyi adet edinmemişseniz, btütün silsileleri meth-u sena etseniz yine de HAVA ALIRSINIZ ! Bu sebeple, bir tür çocukluk işareti olan bu foruma silsile asma gösterisinde bulunmanın kimseye bir faydası olamdığını yediğimzi ekmek igibi bilelim ! Vesselâm.

efruz
06-11-2009, 11:09
Değil mi? birde (bazıları) bari doğruları yazsalar(!)





:) Yönetime gerekli açıklamayı yapıp, bir ricada bulunmuştum ilgilenirlerse sevinirim..


yaptığınız açıklama sadece silinmesi yönünde idi. kaynaklı olarak bilgilendirirseniz bizde gerekeni yaparız.

elif_seda
15-02-2010, 15:19
ELIMIZDEN GELDINCE 2 KELAM EDEYIM.KARDESLERIM DIKKAT EDERSENIZ YOLLAR MEVLANA HALID BAGDADI HZ SONRA AYRILIR GENELLIKLE MENZIL MAHMUT EFENDI CEMAATI ERENKOY CEMAATI ISKENDERPASA CEMAATI SILSILELERI HEP MEVLANA HALID HZ KADAR AYNIDIR ONDAN SONRA AYRILIR.NEDEN.CUNKI MEVLANA HALID BAGDADI HZ TAM 7000 HALIFESI VARMIS VE ULKENIN HER YANINA YAYILMIS KOLLARA AYRILMIS BUNDAN DOLAYI..

BUDA BIZIM ALTIN SILSILEMIZ :)
PEYGAMBER EFENDIMIZ Muhammed (SAV)


Hz. Ebû Bekir Sıddîk (r.a.)


Selman Fârisî (r.a.)


Kasım Bin Muhammed (r.a.)


Ca'fer-i Sâdık (r.a.)


Bayezid Bistâmî (r.a.)


Ebu'l-Hasan Harakânî (k.s.)


Ebû Ali Farmedî (k.s.)


Yûsuf Hemedânî (k.s.)


Abdulhâlık Gucdüvânî (k.s.)


Ârif Rivegerî (k.s.)


Mahmûd Fağnevî (k.s.)


Ali Ramîtenî (k.s.)


Muhammed Baba Simasî (k.s.)


Emir Külâl (k.s.)


Şah Nakşbend Muhammed Bahâüddin Buhârî (k.s.)


Alauddin Attar (k.s.)


Ya'kub Çerhî (k.s.)


Ubeydullah Ahrâr (k.s.)


Muhammed Zahid (k.s.)


Derviş Muhammed Semerkandî (k.s.)


Hacegi Muhammed İmkenegî (k.s.)


Muhammed Bâkî Billâh (k.s.)


İmam-ı Rabbânî Ahmed Farukî (k.s.)


Muhammed Ma'sum es-Serhindî (k.s.)


Muhammed Seyfeddin Serhindi (k.s.)


Nur Muhammed Bedâyûnî (k.s.)


Mirza Mazhar-ı Can-ı Canan (k.s.)


Abdullah Dehlevî (k.s.)


Mevlânâ Halid Bağdâdî (k.s.)


Tâhâ el-Hakkârî (k.s.)


Tâha el-Harîrî (k.s.)


M. Es'ad Erbilî (k.s.)


Ramazanoğlu Mahmud Sami Efendi (k.s.)


TOPBAŞZÂDE Musa Efendi (Musa Topbaş)

AYNI ZAMANDA BU ALTIN SILSILELERIN KAYNAKLARIDA BUNLARDIR BUYRUN

Hz. Ebû Bekir (r.a.) ile başlayan mânevi yol, Bâyezîd-i Bistâmî'ye kadar "Bekriyye" veya "Sıddîkıyye", Bâyezîd'den Abdülhâlık Gucdüvânî'ye kadar "Tayfûriyye" veya "Bâyezîdiyye", Abdülhâlık Gucdüvânî'den Şâh-ı Nakşbend Bahâeddin Buhârî'ye kadar "Hacegâniyye", Şâh-ı Nakşibend hazretlerinden Ubeydullah Ahrâr hazretlerine kadar "Nakşbendiyye" Ubeydullah Ahrâr1 dan İmam-ı Rabbânî'ye kadar "Ahrâriyye" İmam-ı Rabbânî'den Mevlânâ Hâlid Bağdâdî'ye kadar "Müceddidiyye" Hâlid Bağdâdî'den günümüze kadar da "Hâlidiyye" adıyla anılmaktadır.

Altın silsilede yer alan sâdât-ı kiram'ın hal tercemeleri için muhtelif kaynaklardan yararlanılmıştır. Özellikle Bâyezid Bistamî'ye kadar olan tesımda yer alan sâdât-ı kiramı genel tarih ve tabakat kitaplarında bulmak mümkündür. Abdülhâlık Gucdüvânî'ye kadar olan silsilede yer alan zevât-ı kiramı da kısmen tasavvuf tabakatında bulma imkânı vardır. Abdülhâlık Gucdüvanî'den sonrakiler ise genellikle Nakşbendî silsilesini anlatan eserlerden istifâde ile kaleme alınmıştır. Bu konuda yazılmış olan eserlerin bşlı-çalan şunlardır:

1. Nefehâtü'1-üns min hazârati'1-kuds: Abdurrahman Câmî (ö. 892/1492) tarafından kaleme alınmıştır. Câmî, bizzat Nakşbendiyye tarikatına mensup bir müelliftir. Eserini, Sülemî'nin Tabakatu's-sûfiyye'sini Farsçaya çeviren Abdullah Herevî'nin eserini esas alarak kaleme atmıştır. Herevî'nin Tabakatu's-sûfiyye'sl Mehdi Tevhidi Pür tarafından neşredilmiştir. (Tahran 1917). Câmî Nefehât'ında 616 sûfînin terceme-i hâl ve menkıbesine yer vermiştir. Bu sûfîlerden 34'ü kadındır. Lâmiî Çelebi tarafından Türkçe'ye çevrilen eser, Osmanlıca olarak birkaç defa basılmıştır (İstanbul 1270, 1289). Lâmiî Çelebi terceme sırasında esere oııbeş kadar sûfînin hâl tercernesiyle menâkıbını ilâve etmiştir. Nefehât tercemesinde "Şeyhu'l-İslâm" unvanıyla anılan zât, Abdullah Ensârî Herevî'dir.

Câmî, eserinde Nakşî meşayıhına dair bilgiler verir. Özellikle şeyhleri Ubeydullah Ahrâr ile Sâ'deddin Kâşgarî için geniş bir malûmat sunmaktadır. Silsilede yer alan sâdât-ı kirâm'ı, Yûsuf Hemedânî'den başlayarak çağdaşları olan Nakşî şeyhlerine kadar anlatmaktadır, (bk. Nefehâtü'1-üns Tere. İstanbul 1289 s. 409-470).

2. Reşehât Aynül-Hayat: Ali b. Hüseyn el-Vâiz el-Kâşif (ö. 909/1532) tarafından kaleme alınmış Farsça bir eserdir. "Safiyyüddîn" lâkabı ile ünlü olan müellif, Câmî gibi Ubeydullah Ahrar'ın bağlılarından olduğu için eserini adetâ bşta şeyhi Ahrâr hazretleri olmak üzere Nakşi meşâyıhını anlatmak üzere kaleme almıştır. Eser, Arapça ve Türkçe'ye terceme edilmiş, Osmanlıca olarak Nefehât gibi pek çok defa basılmıştır. Reşehat'ta da Nefehât' ta olduğu gibi Yûsuf Hemedânî'den bşlayarak Nakşî meşâyıhı anlatılır. Altmıştan fazla Nakşî Şeyh ve halifesine aid hâl tercemesi ve menâkıb bilgisi verilir. Reşehât müellifinin özellikle çağdşları hakkında verdiği bilgiler önemlidir.

3. Makamât-ı Mazhariyye Nakşî-Müceddidi şeyhlerinden Şah Gulâm Ali Abdullah Dehlevî (ö.1240/1824) tarafından kaleme alınmıştır. Müellif eserini şeyhi Mazhar-ı Cân-ı Canan için yazmışsa da Nakşbendî silsilesi ve şeyhinin üstadlanyla Nakşîlik yolu hakkında genel bilgiler de vermektedir. Eser Hindistan'da (1299) basılmış, İstanbul'da da bu baskıdan ofset olarak tab'edilmiştir. (1990)

4. el-Behcetü's-seniyye: Muhammed b. Abdullah el-Hânî (ö. 1279/1862) tarafından kaleme alınan bir Nakşî âdâb kitabıdır. M evlâna Halid Bağdadî halifelerinden olan Muhammed el-Hânî eserinde Nakşbendiyye Halidiyye'sinin âdabını, seyr u suluk usûllerini derli toplu olarak telif etmiştir, Eser Arapça olup pek çok defa (İstanbul, 1303,1401) basıldıktan sonra Türkçe'ye de çevrilmiştir. Müellif eserinde mânevi nesepten ve öneminden bahsettikten sonra Nakşî silsilesini de ismen vermektedir, (bk. s. 10-13)

el-Behcetü's-seniyye, biri Osmanlıca olmak üzere üç defa türkçeye terceme edilmiştir. Osmanlıca tercemesi kısmen muhtasar bir terceme olup silsileye âid bilgiler ihtiva eder. Merhum H. Sami Ramazanoğlu Efendi tarafından ÂDAB adıyla terceme ve neşrettirilen bu Osmanlıca terce-medeki silsile bilgileri, damadı Ömer Kirazoğlu tarafından ilâve edilmiştir, (s. 32-72) Abdülkadir AKÇİÇEK tarafından yapılan (istanbul 1976) yeni harflerle ilk tercemesinde de bu silsile bilgileri kısmen genişletilerek verilmiştir, (bk. s. 47-131), Ali Hüsrevoğlu tarafından yapılan ikinci terceme de de (İstanbul 1980) aynı bilgiler korunmuştur, (s. 35-117).

5. En-Nazmu'1-atîd, İrgamü'l-merid ve ed-Düreru'n-Nadîd: Bu eserlerin üçü de Düzceli M.Zâhid el-Kevserî'ye âiddir. İlki kendisinin de bağlı bulunduğu Hâlidiyye kolunun Gümüşhâneli dergâhı silsilesinin manzum bir listesidir. İkincisi bu manzumenin şerhi niteliğinde olup silsilede
geçen şahıslan anlatmaktadır. Eser, istanbul'da basılmıştır (1328). ed-Dürerü'n-Nadid ise müellifin İrgâmu'l-merîd'e yaptığı ihtisardır, o da matbûdur, (Kahire 1396/1976). İrgâmu'l-merîd, Altın Silsile adıyla türkçeye terceme ve neşredilmiştir.

6. el-Hadâiku'1-verdiyye: Abdülmecîd b. Muhammed el-Hânî'nin tamamiyle Nakşbendiyye silsilesi için yazdığımufassal eserdir (1306). Müellif el-Behcetü's-seniyye yazan Muhammed el-Hânî'nin oğlu olduğu için tasavvuf ve silsile konularına âşinâdır. Eserinde Nakşî silsilesini üç bölümde inceler. İlk iki bölüm, Hz. Ali yoluyla gelen iki Haydan silsilesidir, üçüncü bölümde ise Hz. Ebû Bekir (r.a.)'dan gelen silsile ricali anlatılmaktadır. Eser Abdülkadir Akçiçek tarafından terceme ve neşredilmiştir (İstanbul 1986).

7. Hadîkatü'l-evliyâ Hocazâde Ahmed Hilmi'nin eseridir, matbûdur (İstanbul 1318).Hadîkatü'l-evliyâ Nakşbendiyye, Kadiriyye, Sühreverdiyye, Kübreviyye, Rifaiyye, Mevleviyye, Bedeviyye, Desükıyye, Şazeliyye, Sa'diyye silsilelerini anlatan toplam yedi kitapçıktan oluşur. Bunlardan ilkiNakşbendiyye silsilenamesine dâirdir. Müellif kendisi de Nakşî olduğu için bu silsileyi diğerlerine göre biraz daha genişçe tutmuştur. Bayezid Bistamî'den itibaren Mevlânâ Halid Bağdadî ve halifelerine kadar olan silsile ricalini anlatmıştır.

8. Altın Silsile: Necip Fâzıl Kısakürek tarafından şeyhi Abdülhakim Arvâsî'ye kadar olan Nakşî silsilesini anlatan bir eserdir. Eserde toplam 33 velînin terceme-i hâl ve menkıbeleriReşehât, el-Hadâiku'1-verdiyye ve bazı şifahi bilgilere dayanılarak anlatılır.

9. el-İmamu's-Serhindî, Ebu'l-Hasan Ali en-Nedvî'nin kaleme aldığı bu eser (Kuveyt 1985) İmâm-ı Rabbâni'den itibaren Müceddidî silsile hakkında bilgiler vermektedir.

http://www.altinoluk.com/silsile/ burdan ayrıntılı bılgı bulabılırsınız ALLAH A EMANET OLUNN


S.A bende Mahmud Sami(k.s)den sonra Hacı Hasan efendi biliyorum.Hepten kafamız karıştı vesselam.

elif_seda
15-02-2010, 15:35
S.A bende Mahmud Sami(k.s)den sonra Hacı Hasan efendi biliyorum.Hepten kafamız karıştı vesselam.