Orijinalini görmek için tıklayınız : M.esad Erbİlİ (k.s) Hazretlerİ
İmandanihsana
11.06.2006, 02:36
BUYRUN KARDESLERIM BU ZATTA MAHMUD SAMI HZ USTADI ALTIN SILSILENIN BIR DIDER HALKASI
M.ESAD ERBİLİ HAZRETLERİ
Es'ad Efendi uzuna yakın boylu, beyaz sakallı, süzme gözlü, esmer tenli, şişmana yakın cüsseli, güler yüzlü, tatlı sözlü, vakur bir zat idi. Çok kuvvetli bir hafızaya sahipti. Senelerce evvel görüştüğü zatı hemen tanır, konuştukları mevzuyu derhal hatırlardı.
Altın silsilenin otuz üçüncü halkası yine Irak'tan, Musul'un Erbil kasabasından 1264/1847 yılında Erbil'de doğdu. Baba ve anne tarafından seyyiddir. Babası Erbil' de bulunan Halidî tekkesi şeyhi M Saîd Efendidir. Babası tarafından dedesi Hidayetullah Efendi ise Mevlana Halıd el-Bağdadi' nin Erbil'de yaptırdığı tekkeye tayın ettiği halifesidir.
Es'ad Efendi ilk tahsilini Erbil ve Deyr'de ikmal ettikten sonra yirmi üç yaşında iken 1287/1870 yılında manevi bir işaretle Nakşı-Halidi şeyhi Taha'l-Hariri'ye (o 1294/1875) intısab etti. Beş yılda seyru sulükunu ikmal île hilafet aldı 1292/1875 yılında Hicaz'a gitti.
İstanbul'a Gelişi
Hac dönüşü, şeyhi de vefat etmiş bulunduğundan İstanbul'a geldi. İstanbul' da önceleri Salkımsöğüt'te Beşirağa dergahında misafir olarak kaldı. Muhib ve ziyaretçilerinin sayısı artınca buradan ayrılarak Bayezid-Parmakkapı' da Makasçılar içinde bulunan camiinin müezzin odasına yerleşti. Fatih Cami'inde Hafız Divan'ı ile Mevlana Camii'nin Luccetu'l-esrar adlı eserini okuttu. Onun bu derslerine ilim ve irfan ehlinden pek çok kimse devam etti. Bayezid dersiamlarından Hoca Yekta Efendi ve benzeri alimler onu bu derslerinden tanıyarak intisab ettiler.
Kelamî Dergahı Şeyhliği
Kısa zamanda şöhreti İstanbul'u tuttu ve Sultanın damadı olan Derviş-paşa-zade Halid Paşa kendisini saraya davet ederek ondan bir buçuk sene kadar arapça ve dini ilimler tahsil etti. Sultan ikinci Abdülhamit Han tarafından da Meclis-i Meşayıh azalığına tayin olundu. Toplantı günleri meclise, ders günleri Fatih camiine, ara sıra da Saray'a giderdi.
Bu arada evini Bayezid Camii imaretinin kapısı üstündeki odalardan meydana nazır olan kısma nakletti. Ayrıca kendisine bir tekke tevcih olunması için Meşihat' a müracaat etti. Fındık zade Macuncu civarında Şehremini Odabaşı semtindeki Kelamî Dergahı şeyhliği münhal bulunuyordu. Burası Kadirî tekkesi olduğundan tayın için Kadirî icazetname gerekiyordu. Esad Efendi 1303/1883 tarihinde Abdülkadir Geylanî ahfadından Abdulhamid er-Rifkanî'den aldığı Kadiri icazetnameyi ibraz île bu tekkeye tayin olundu. Burada muntesiblerine önce oturarak ve Kadiri evradı okuyarak Kadiri ayini, sonra da Nakşî usulünce "hatm-hacegan" yaptırırdı. Ancak Nakşî tarîkatında sohbet esas olduğundan cuma günleri de zikirden evvel "esrar-ı aşk ve muhabbete dair" sohbet ederdi Es'ad Efendi bir ara Halıcılar' da bulunan Feyzullah Efendi dergahına da devam etti.
Tekrar Erbil'e
İstanbul'a ilk geldiği bu devrede ibadet ve ahlak gibi çeşitli konulardaki hadislerden derlediği "Kenzu'l-İrfan" adlı eserini neşretti. Onun bu esen büyük hüsn-i kabüle mazhar oldu. 1316/1900 yılında Abdulhamid Han tarafından bilinmeyen bir sebeple memleketi Erbil'de ikamete me'mür edildi
Erbil' de saliha bir kadın tarafından kendisi için inşa ettirilen tekkede Meşrutiyetin ilanına kadar irşad hizmetiyle meşgul oldu Mektubat adlı eserindeki mektuplarının ekserisini bu esnada Erbil'de muhib ve müridhanıyla muhabereleri teşkil eder.
İstanbul' a İkinci Gelişi
Esad Efendi, Meşrutiyeti müteakip sevenlerinin daveti üzerine 1324/1908' de tekrar İstanbul'a döndü. Kelamî dergahını zemin kat üzerine genişleterek yeniden inşa ettirdi. Üsküdar'daki Selimiye Dergahı şeyhliği boşalınca oranın şeyhliği de Es'ad Efendi'ye tevcih olundu. Buraya niyabeten oğlu Mehmed Alı Efendi'yi tayın etti. Kendisi de arasıra gelip irşad hizmetini oğluyla birlikte yürüttü. Milli mücadelenin başlaması üzerine Ankara' ya gidecek olan Fevzi (Çakmak) Paşa'nın bu dergahta Es'ad efendiyle birkaç defa görüştüğü bilinmektedir.
Meclis-i Meşayıh Reisliği
Es'ad Efendi 1330/1914 yılında önce Meclis-i Meşayıh azası sonra da reisi oldu Meclıs-i Meşayıh reisliği zamanında tekkelerin ıslahı ve şeyhliklerine ehliyetli kimselerin tayini ile şeyh evladının en iyi şekilde yetiştirilmelerini temin istikametinde çalışmalar yaptı. Padişah Sultan Reşad' ın sevgisini kazanan Es'ad Efendi, aynı yıl "sürre emînî" olarak hacca gönderildi. 1331/1915 yılında meclis-i Meşayıh reisliğinden istifa etti.
Es'ad Efendi pek çok halife yetiştirdiğinden İstanbul, Anadolu, Yugoslavya ve Bulgaristan'da binlerce müntesibi vardı. Cumhuriyetin ilk yıllarında (1925) tekkelerin kapatılmasından önce İstanbul'a gelen ve Kelami Dergahı'nda onbeş gün misafir kalan Danimarkalı araştırıcı Carl Vett' in anlattıklarından onun dergahına ilim ve devlet adamlarından pekçok itibarlı kişinin o şartlarda bile devam ettiği anlaşılmaktadır. (bk. Kelamî Dergahından Hatıralar)
Tekkelerin Kapatılmasından Sonra
Tekkelerin kapatılmasından sonra hiç sokağa çıkmamağa karar vererek Erenköy-Kazasker' de satın aldığı köşkünde inzivayı ihtiyar etmesine rağmen dikkatler üzerinden eksik olmamıştır. 23 Aralık 1930 yılında meydana gelen Menemen vak'asıyla ilgisi bulunduğu iddiasıyla tutuklanarak Menemen'e sevk edildi. İdam talebiyle yargılandı, ilerlemiş yaşı sebebiyle idam cezası müebbed hapse çevrildi. Oğlu M. Ali Efendi ise idam edildi.
Es'ad Efendi Menemen'deki askeri hastanede üremiden tedavi gördüğü sırada 84 yaşında iken 3-4 Mart (1931) gecesi vefat etti. Vefatıyla birlikte zehirlendiği ile ilgili tartışmalar da gündeme geldi.
Edebî Şahsiyeti
Ana dili Türkçe olmakla beraber aynı kuvvetle Arapça, Farsça ve Kürtçe de bilirdi. Divanı ve diğer eserleri buna delildir. Türkçeyi kullanmaktaki mahareti Hüseyin Vassaf Bey' in ifadesiyle "selîka-i kalemiyyesi ve tarz-ı ma'nadaki tevcihi kendisin sahife-i edebiyatta sername-i mübahat eyliyecek derecededir."
Es'ad Efendi kendisi tekkeden yetişmiş bir şair olmasına rağmen tasavvufi halk edebiyatından ziyade divan edebiyatını benimsemiş ve aruzu büyük bir ustalıkla kullanmayı başarmıştır. O'nun Türkçeyi kullanmaktaki liyakati ve şiirlerindeki başarısını Necip Fazıl şöyle ifade etmektedir: "Esad Efendinin Kenzü'l-İrfan isimli eserinde asli metne ve Osmanlıca' ya büyük bir sadakat ve hakimiyet müşahede ettiğimizi belirtmek borcundayız..." "Şiirlerine gelince bunlar, Şeyh Es'ad Efendi'nin bir hassasiyet ve şiir kabi-liyyetine malik bulunduklarına işarettir..." (Son Devrin Din Mazlumları, s. 169-170)
Eserleri:
1-Kenzü'l-İrfan: Ahlak, ibadet ve takva gibi muhtelif konularda derlenmiş binbir hadis-i şerîfin tercüme ve izahından ibarettir. Eser eski harflerle iki defa neşredildi. (İstanbul, 1317, 1327) Yeni harflerle de pekçok defa basılan bu eser.son olarak Erkam yayınlarınca aslî şekline uygun bir biçimde yeniden yayınlandı. (İstanbul, 1989)
2-Mektubat: Bilhassa Erbil' de bulunduğu sırada muhib ve müridlerine yazdığı tasavvufi mahiyette yüzelli dört mektubtan müteşekkildir. Tamamına yakını Türkçe olmakla beraber birkaç arapça ve farsça mektup da vardır. Mektübat'ın baş tarafındaki ilk altı mektupla 36. mektup Tasavvuf mecmuasında makale olarak yayınlanmıştır. (İstanbul, Tasavvuf mecmuası, sene:1307) Mektubat eski harflerle iki defa yayınlanmıştır. (1338,1341) Mektubat, H. Kamil YILMAZ ve İrfan GÜNDÜZ tarafından ilmi esaslara uygun olarak neşredilmiştir. (İstanbul, 1983) Bu son neşrinde ilk neşirlerde bulunmayan iki mektuba da yer verilmiştir.
3-Dîvan: Türkçe ve Farsça şiirlerinin toplandığı eseridir. Aruz veznini büyük bir ustalıkla kullanan Es'ad Efendi, zaman zaman tasavvuf halk edebiyatı şairleri gibi şiirler ve onlara tahmisler de yazmıştır. Dîvan' da yer yer Arapça manzumelere ve bir kürtçe gazele rastlanmaktadır. Farsça şiirler Ali Nihat Tarlan tarafından tercüme edilerek.Dîvan yeni harflerle Cemal Bayak tarafından yayınlanmıştır.(İstanbul,1991) Dîvan'daki farsça "Mev-lid-i Fatıma" manzümesi, Şeyhin oğlu tarafından nazmen türkçeye çevrilmişir.
4- Risale-i Es'adiyye: Tasavvuf ve tarikatın lüzumu ve faziletiyle seyr u sülukün şekil ve adabından bahseden küçük bir risaledir. Müellif bu eserinde otobiyografisini de müridlerinin talebi üzerine kaleme almıştır. Eski harflerle bir defa basılan bu küçük eser yeni harflerle de yayınlanmıştır. (İstanbul, 1986)
5- Tevhîd Risalesi Tercümesi:
Muhyiddin İbn Arabi'ye izafe edilen bir risalesinin Türkçe tercüme ve şerhidir. Bu risale İbn Arabi' ye değil Evhadid-din Balyani'ye aiddir. Eser, Ali Kadri tarafından yayınlanmıştır, (İstanbul 1337,103s.)
6- Fatiha-i Şerife Tercümesi:
Fatiha süresinin tefsiri bir tercemesidir. Eski harflerle müstakil olarak, yeni harflerle Risale-i Es'adiyye ile birlikte yayınlandı. (İstanbul 1986).
Bunlardan başka Urfalı Şeyh Safvet Efendi' nin çıkardığı, Tasavvuf ile Beyanü'1-hak ve benzeri mecmualarda neşredilmiş yazıları vardır.
Muhammed Es'ad Erbili,meşayıhın ulemasından olması sebebiyle daha sağlığında büyük bir şöhrete ve halk tarafından hüsn-i kabule mazhar olmuştur. Nitekim onun yakınlarından bir meczûb derviş, daha Erbil'de iken şöyle bir rüya görür: "Es'ad Efendi'nin iki kolu, İstanbul merkez olmak üzre, Erbil'den Balkanlara kadar olan geniş bölgeyi ihata etmektedir. Önce bir rüyadan ibaret olan bu hal, elli sene sonra hakikat olmuş ve Es ad Efendi'nin Anadolu'dan Arnavutluk, Bulgaristan ve Sırbistan'a kadar uzanan alanda pek çok müridi bulunmuştur.
Esad Efendi, Muhammedi meşrebde ve îsar ve infak doygunluğunda bir gönül sultanıydı. Nitekim vefatına yakın şunları söylemişti: İntisabımın ilk yıllarında gönlüme: Ya Rabbi, huzur-i ilahiyyene çıplak olarak geleyim. Şayan-ı kabul amelim varsa onları günahkar kullarına bağışlayayım şeklinde bir duygu gelmişti. Şimdi aynı duygularla doluyum.
Es'ad Efendi diyor ki iki mes'ele hakkında şüphem vardı. İmam Rabbanî hazretlerinin mektûbatını okuyunca bu şüphelerim zail oldu:
a) Tarikatte asıl olan tam anlamıyla sünnete bağlanmak olduğuna göre, bazı tarikatlarda riyazat yapmadan manevî yükseliş nasıl olabilir?
Bu sorunun cevabını İmâm-ı Rabbanî'nin Mektûbat'ında buldum."Karnın, temiz ve helal yiyecekle doyarsa fikirde havatır olmaz. Zikir, fikir, rahat ve huzurlu olur. Fakat nefsin hakkı verilmezse huzûra mani olabilir".
b) "Fena-yı kalbden sonra kalbe havatır nasıl gelebilir?
Bunun cevabını da "Kalb fena bulduktan sonra kalbe gelen havatır kalbe zarar vermez, aksine kalb vazifesini yapmaya devam eder." Hükmünde buldum.
Rivayete göre bir Japon generali müslüman olup İstanbul'a gelir, İstanbul da Es'ad Efendi nin Kelamî dergahında bir müddet misafir olur ve zikir meclislerine katılır. Daha sonra bazı dergahlarda da zikir meclislerine katılan bu Japon general "Allah Allah" diye zikretmede gök kuvvet var. Padişahlar da böyle "Allah Allah" deseler, top tüfek kuvvetinin hükmü olmaz" der.
Es'ad Efendiye bir gün İttihad ve Terakki taraftarlarından biri gelip der ki Allah,"Dua ediniz, sizin dualarınızı kabul edeyim" (Gafir, 40/60) buyuruyor. Halbuki biz dua ediyoruz, bize bir şey vermiyor ve duamızı kabul etmiyor. Acaba bu ayete yanlış mana mı veriliyor?" Es'ad Efendi şu cevabı verir:
-"Duanın kabulü için birtakım şartlar vardır. Şart yerine gelmeyince şarta bağlı hüküm de gerçekleşmez. Duanın kabul olunmayışında ayrı bir takım hikmetler vardır. Bazen duanın beklenen ve istenen şekilde kabul edilmeyişi kul için daha büyük bir hayır olabilir. (bk el-Bakara, 2/216) Mesela sıtma hastasının canı bal isterse hemen verilmez. Çünkü bal, sıtma için zehir gibidir. Ayrıca bu ayet bir başka manaya göre "Beni davet edin, ben de meclisinize geleyim" anlamınadır.
Bir başka seferinde yine inançsız birisi Es'ad Efendi'nin tekkesine gelerek müslümanları tezyif etmeye başladı. "Her kötülük müslümanlarda, yalan, hırsızlık gibi fenalıklar hep onlarda Bu nasıl din böyle?"
Es'ad Efendi dedi ki:
- Bu senin söylediklerin bile dinimizin büyüklüğüne delildir. Başka dinler batıl olduğu için şeytan onlarla pek fazla uğraşmıyor. Çünkü boş eve hırsız girmez.
Es'ad Efendi'nin nazarı keskin, sohbeti etkileyici idi. İhvan ve halifelerinden de teveccüh ve nazarı keskin insanlar vardı. Nitekim Es'ad Efendi'nin Erbil'de ziyaret maksadıyla bulunduğu sırada çevre köy ve kasabalardan ihvan akın akın geldiler. Gelenler arasındaki bir genç Es'ad Efendi'nin yanına kadar sokuldu. Efendi hazretleri ona "Okuma yazma bilip bilmediğini, tarikata girip girmediğini'' sordu. O da şöyle konuştu:
- "Okumam yok. Henüz tarik da almadım. Köyümüzden bir kızı sevmiştim. Babasından istettim, vermediler. Muhtar beni askere gönderdi. Ben askerde iken o kızı oğluna almış. Şimdi ben onlardan birini öldürüp intikamımı almadıkça tarikata girmeyeceğim.
Es'ad Efendi, gencin söylediklerine hayretle "ya öyle mi?'' diye mukabele etti. Bu arada halifelerinden Şemseddin Efendiye bu gençle meşgul olmasını işaret etti ve abdest tazelemek için dışarı çıktı. Dönüşünde bu genci değneğini at yapmış koşarken gördü, o haliyle biraz koşuştuktan sonra kalabalığı yararak geldi. Şemseddin Efendi'nin teveccühüyle önce meczûb bir tavır sergileyen bu delikanlı daha sonra Es'ad Efendi'ye gelip: "Bana tarik ver" dedi. Es'ad Efendi:
"Hani sen adam öldürecektin" dedi. Genç, "o hal geçti" karşılığını verdi. Tekrar tarik isteyince Es'ad Efendi "Senin Şeyhin Şemseddin Efendidir" dedi. Fakat o genç "Hayır, hayır o değil, ben biliyorum sensin" karşılığını verdi. Es'ad Efendi, bununla birlikte meczûb tabiatlı olmaktan çok, temkin ehli olmayı tavsiye eder. "Bize serinkanlı insan lazım" derdi.
Esad Efendi, "Ümmetimin şereflileri Kur'an hamilleridir." hadisini ''Kuran tilavetine müdavim, ahkamıyla amil, teheccüt namazı ve zikirle geceleri ihya edenlerdir" diye yorumlardı. Yoksa bazılarının dediği gibi sadece Kur'an hafızları demek değildir. Kuran ahkamına itaatkar olmayan ve namaz bile kılmayan hafızlar neye yarar? Nitekim Kuranda öyleleri hakkında: "Kendilerine Tevrat yükletilip de onu taşımayan; emirlerini tutmayanların durumu kitaplar taşıyan eşeğin durumu gibidir" (el-Cumua, 62/5) buyurulmuştur. Sırtında kitap taşıyan merkebe taşıdığının ne faydası vardır?
Es'ad Erbili hazretleri, "Sizden insanları hayra çağıran, iyiliği emreden, kötülüklerden sakındıran bir topluluk bulunsun. Onlar gerçek felaha erenlerdir." (Ali İmran, 3/104) ayet-i kerîmesini şöyle tefsir eder:
"Ey İslam cemaati! Sizlerden bir taife, dinî ilimleri öğrenip tahsil ettikten sonra avam-ı nası gerçek tevhide ve islamî hayata çağırsın. Şeriatın ve aklın meşru kabul ettiği şeyleri kendisi yerine getirdikten sonra diğer insanlara da emretsin. Yine şeriat ve akıl ölçülerine göre çirkin olan davranışları kendisi terkettikten sonra başkalarını da o kötülükten sakındırsın. İşte bunlar hakîkaten gerçek kurtuluşa erenlerdir. Şayet bu kimseler Cenab-ı Hakk'ın emir ve nehiylerine itina göstermez; ilimleriyle amel etmezlerse ahkam-ı ilahiyi insanlara tebliğ etmeye layık değillerdir. Bu gibilerin tebliğlerinin te'siri de olmaz, sözün kısası, şüphesiz Hak Teala Hazretleri avam-ı nâsın cehalet ve günahtan kurtulması ve marifet nurundan istifade edebilmesi için hususî bir topluluğun ilim ve amel cihetinden yetiştirilmesini emr ile bu vazifeyi farz-ı kifaye olarak müslümanlara yüklemektedir. Bu mukaddes vazifenin medar-ı iftihar olan yükü de şüphesiz, zahiren batınen alim olma sıfatını kazanmış meşayih-i kiramın uhdelerine tevdî buyurulmuştur."
Es'ad Efendi, İbn Arabi'yi çok sevdiği ve vahdet-i vücut fikrine kail olduğu halde bu düşüncenin "ittihad ve hulul" şeklinde anlaşılmasından son derece tedirgin olmaktadır. Nitekim: "Her nerede olursanız olun, Allah sizinle beraberdir" (el-Hadîd, 4) ayetinin tefsirinde der ki: "Ayet-i kerimedeki bu beraberlik zata ve zamana müteallik bir beraberlik olmadığı gibi hulûl ve İttihad yoluyla da değildir. Aksine bütün zuhur mahallerinden şimşek ziyası gibi, sadece zuhur ve huzur suretiyledir. Yani Hazreti Allah bütün işlerimizi ve her halimizi bilmekte, görmekte ve vakıf bulunmaktadır. Göklerde ve yerde mevcud bulunan herşey, O'nun kendi mülküdür. Herkese iyi veya kötü ameline göre karşılık vermek onun hakkıdır. Bu ayet-i celîleyi bildikten sonra halktan birinin yanında çirkin bir fiili yapmaya cesaret edemeyenlerin Yüce Mevla'nın huzurunda ne cesaretle o çirkin hareketi yapmaya teşebbüs edebilecekleri hayret verici bir husustur. Acaba bu gibilere akıllı denilebilir mi?"
Yine o: "Size ne oluyor ki Allah yolunda infakta bulunmuyorsunuz? (el-Hadid, 10) Ayet-i kerimesini tefsir ederken şu mühim konulara işaret etmektedir:
1) Kiralık evlerde oturmakta olan kiracıların bir evden diğer bir eve taşınırken bütün eşyasını beraberinde götürüp, sevdiği mallarından hiçbir şeyi bırakmayacağı herkesçe bilindiği halde, herşeye muhtaç olan kabir evine gidenlerin sevgili eşyalarından kısmen olsun birşeyi beraberinde görülmemeleri gerçekten hayret ve dehşet verici bir durumdur.
2) Cenab-ı Hakk'ın kullarına emaneten ihsan buyurduğu mallarından kulun ayrılacağı şüpheye mahal olmayan bir gerçektir. Şu kadar var ki, fakirleri doyurmak, düşkünleri giydirmek, camî ve mescid yaptırmak, İslam'ın zaferi ve ehl-i İmanın kuvvet bulması için gerekli olan harp aletlerine ve nakliye vasıtalarına sarfedecek malı elden avuçtan çıkarmak hemen veya ileride medh ve sevabı celbedecektir. Aksine sadece "pintilik duygusu" denilen adi tabiat yüzünden veya Kur'an ayetlerine ve Peygamberimiz (s.a.)'in hadislerine tam bir îmanla itimat edememek yüzünden cimrilik hastalığını, cömertlik şerefine tercih edenlerin; yani malının fazlasını kısmen de olsa yukarıda bahsedilen yollardan herhangi birine sarfetmeyerek ölüm ile bu mallarından ayrılmak zorunda kalanların ilahî azab ve itaba müstehak olmaktan korkup çekinmemeleri gerçekten üzücü bir haldir.
Es'ad Erbili hazretleri iyi bir alim olduğu kadar usta bir şairdi. Nitekim onun divanından sunacağımız çerçeve içindeki şiir onun duygu ve aşk yüklü dünyasının mahir san'atıyla terennümüdür. Aynı zamanda şiirdeki:
"Ne mümkün bunca ateşle şehid-i aşkı gasleylemek" mısraı da kendisinin şehid olacağını sezip önceden haber vermesi şeklinde bir keramet olarak değerlendirilmektedir.
ES'AD ERBÎLÎ HAZRETLERİNDEN BİR ŞİİR
Tecellâ-yı cemâlinden habîbim nev-bahâr âteş Gül âteş bülbül âteş sünbül âteş hak ü hâr âteş
Şua'ı âfitâbındır yakan bi'l cümle uşşâkı Dil âteş sîne âteş hem dü çeşm-i eşk-bâr âteş
Hayal-i şem'-i rûyinle aceb mi yansa cân u dil Nigârım gel de gör kalbimde âteş âh u zâr âteş
Ne mümkün bunca âteşle şehîd-i ışkı gasletmek Cesed âteş kefen âteş hem ab-ı-hoş-güvâr âteş
Ben el çektim safa-yı hatır u aram-ı canımdan Safa âteş cefa âteş firar âteş karar âteş
Ne yapsam bu dil-i mahzûnu mesrur eylemem şahım Gam âteş gam-güsar âteş temenna-yı mesar âteş
Ümid-i afiyet besler mi Es'ad yardan haşa Saçar oldukça gözden ol nigâr-ı gül-i zâr âteş
İmandanihsana
13.06.2006, 01:32
okuyan olmadımı yaa :cray: :cray: :cray:
Allah razı olsun fırat kardeş çok güzel bilgiler emin ol okuyan oluyor
Zeynep Özmen
13.06.2006, 13:38
Allah şefatinie nasil eylesin
İmandanihsana
13.06.2006, 13:54
Allah Razi Olsun
Murat Sâki
13.06.2006, 14:56
okuyan olmadımı yaa :cray: :cray: :cray:
Fırat sitemiz yeni olduğu için okuma oranı düşük olabilir bu seni üzmesin zira ilerde emin ol okuyan olur zaten misafirlerde okuyabiliyor bu bölümleri emin ol çok faydalı oluyorsun Allah razı olsun
Uveys El Konevi
06.11.2006, 02:35
okuyan olmadımı yaa :cray: :cray: :cray:
Okumaz mıyız kardeş..Silsilemizdeki o Mübarek çile insanını okuruz tabii ki...
Allah razi olsun..
Sizin gibi aşk ehli kardeşlerimiz ve O mübarek zevatın hürmeti ve hatrına Rabbim bize aşktan bir yudum da olsa içebilmeyi nasip etsin...amin:friends: :)
Allah Razi Olsun KardeŞİm Ellerİne SaĞlik Allah Razi Olsun.
MAHMUT SAMİ RAMAZANOĞLU
Merhum Ramazanoğlu Mahmut Sami Efendi, 1892 yılında Adana’da dünyaya geldi. Babası Ramazanoğulları’ndan Mücteba Bey, annesi ise Ümmü Gülsüm Hanım’dır. Sami Efendi Hazretlerinin büyük dedesi Abdülhadi Bey’in tespit ettiği aile seceresine göre Ramazanoğulları, Oğuz boyunun Üçok kabilesinden gelmekte ve Hz. Halit bin Velid (r.a.) ile de bağlantısı olduğu anlaşılmaktadır.
İlk, orta ve lise tahsilini Adana’da, yüksek tahsilini ise Daru’l Fünun Hukuk Mektebini birincilikle bitirerek yaptı.
Zahiri ilimleri devrin ulema ve müderrislerinden aldıktan sonra, sıra manevi ilimlere ve batının imarına gelmişti. Suluk ettiği tasavvuf yoluna, Nakşi tekkesi Gümüşhaneli dergahında erbein ve rizayatla meşgul olarak devam etti. Daha sonra Kelami dergahında Erbilli Esat Efendi’ye intisap etti. Kısa sürede kemalat makamına ulaşarak irşatla görevlendirildi. Bir müddet daha mürşidi Es’ad Efendi’nin yanında kaldıktan sonra memleketi Adana’ya irşadla görevli olarak gitti.
ALLAH KULU ALLAH KULUNA DEVREDER GÖREVİNİ HİÇ BOŞ KALMAZ MÜBAREKLERİN YERİ.
ALLAH CC BİZLERE ONLARIN SEVGİLERİNİ NASİP ETSİN.
MuhammedMasum
08.11.2006, 14:21
Ne güzeel bi sultan. Ne güzel bi Şehadet. Allahım sefaatinden mahrum etmesin. Hakkıyla evlad olma dileği ile..
Efendimizin çok güzel şiirleri var bi okusanız bütün ruhlara şifa. Divan-ı Esad
Gülzar-ı İrfan
08.11.2006, 21:47
okuyan olmadımı yaa :cray: :cray: :cray:
:wave[1]: okumazmıyız kardeş,Mevlam senden razı olsun.Bizlere böyle büyük zatları tanımamız içinsebepler yaratan Rabbime şükürler olsun,yollarından ayırmayıp,şefaatlerine nail eylesin inşaallah.....ALLAHA EMANET OLUN....:flowers:
okuyan olmadımı yaa :cray: :cray: :cray:
ALLAH razı olsun fırat kardeşim senle tanışmak isterim.SELAMLAR
ŞEYH MUHAMMED ES’AD ERBİLÎ
(Kuddise Sırruh) -29-
Şiir Sofrasından Seçmeler:
Gönül nûr-i cemâlinden habîbim bir ziyâ ister
Gözüm hâk-i rehinden ey tabîbim tûtiyâ ister
Safâ-yı sineme zulmet veren jeng-i günâhımdır
Aman ey kân-ı ihsân zulmet-i kalbim cilâ ister
Yetiş imdâda ey Şâh-ı Risâlet Rûz-i mahşerde
Ki derd-i bî-devâ-yı ma'siyet senden şifâ ister
Ne âb-ı dîdeden râhat ne âh-ı sîneden imdâd
Benim bâr-ı günâhım lutf-i şâh-i enbiyâ ister
Sarıldım dâmen-i ihsânına ey şâfi-i ümmet
Dahîlek yâ Muhammed hasta cânım bir devâ ister
Gül-i ruhsârına meftûn olanlar şübhesiz sensiz
Ne mülk ü mâl ü câh ister ne de zevk u safâ ister
Nola bir kerre şâd olsun cemâl-i bâ-kemâlinle
Ki kemter bendeniz Es'ad sana olmak fedâ ister
Mefâîlün / Mefâîlün / Mefâîlün / Mefâîlün
1. Ey sevgilim, gönül senin güzelliğinin nurundan bir ışık ister. Ey tabibim, gözüm senin yolunun toprağından sürme ister.
Hazret-i Peygamber "Habibullah" yani Allahın sevgilisidir, mânevi hastalıkların da doktorudur. Göze sürme çekilince görüş artar. Es'ad Efendi Hazretleri de "Ya Resulallah! Senin bastığın toprağı gözüme sürme yapayım da bakışlarım keskin olsun" diyor.
Hiç kimse, hiç bir nimete, rahmet ve merhamete nâil olamaz. Olursa ancak o Nur'a tâbi olmakla olur. İster dünya ister ahiret, ister zâhir, ister bâtın...
2. Gönlümün nurunu karartan günahımın kiridir. Aman, ey cömertliğin kaynağı, kararmış kalbim senden cila ister.
Gönül Allah'ın tecelligâhıdır. Bu sebeple ayna gibidir. Ancak ayna cilâlı olmalı, yani temiz ve saf olmalı ki orada akis görünsün. Peygamberler, insanların gönüllerini temizler, cilâlar onu Allah'a layık hâle getirirler. Gönül karanlığının giderilmesi hususunda Beyazid-i Bestami Hazretleri'nin şu tavsiyesi rivâyet edilir: "Tevbe kökünü istiğfar yaprağı ile karıştırıp, gönül havanına koymalı, tevhid tokmağı ile dövüp insaf eleğinden eleyerek gözyaşı ile hamur etmeli, aşk ateşinde pişirip içine muhabbet-i Muhammediye balından katarak kanaat kaşığı ile gece gündüz yemeli."
3. Ey peygamberler Şahı! Mahşer gününde imdada yetiş zira günahın deva bulunmaz derdi senden şifa ister.
Onun âlemlere rahmet oluşu sebebiyledir ki; ümmeti cehennemde ebedî kalıp azap görmekten kurtulacaktır, hasapları bütün ümmetlerden önce görülecek, işledikleri kabahatlere ve diğer hallere diğer peygamberler ve ümmetleri vâkıf olamayacaklardır. Alacakları mükâfatları kat kat olacak cennette nimetlerin en büyüğü olarak Cemâlullah'ı müşâhede edeceklerdir.
4. Beni ne gözyaşlarım rahata ulaştırabilir ne de içimden yükselen ahlar kurtarabilir. Günahımın yükü Peygamberler Şahının lutfunu ister.
5. Ey Ümmetin Şefaatçisi! Cömertlik eteğine sarıldım. Ya Hz. Muhammed sana sığınıyorum, hasta canım deva istiyor, kabul et, imdadıma yetiş.
Kimde onun muhabbeti varsa onda hayat vardır. Kim ki ona tâbi olursa dünya ve ahiret azabından emin olur.
6. Yanağının gülüne aşık olanlar şüphesiz sensiz olan mülkü, malı mevkiyi, zevk ve sefayı da istemezler.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-e tâbi olmak, yolunda bulunmak, onu malından da hatta canından da fazla sevmek; hem Allah sevgisinin delili ve tezahürü, hem de Allah tarafından sevilmenin sebebidir.
Muhammed'den muhabbet oldu hâsıl,
Muhammed’siz muhabbetten ne hâsıl?
7. Eşsiz güzelliğinle bir kere mutlu olsa ne çıkar, zavallı köleniz Es'ad sana feda olmak ister.
•
Eylemez Mecnun gibi Leylâyı hülyâ gönlümüz
Ol Zelîhâ-yı zamâne düştü şeydâ gönlümüz
Yûsuf-ı hüsnünle sermest olduğum günden beri
Oldu bir Mısr-ı muhabbet seng-i hârâ gönlümüz
Dâne-i hâlin metâf-ı ehl-i aşk olmuş gibi
Eylemiş her kûşesinde nakş u imlâ gönlümüz
Çehre-i gül-pâşin itdikçe tahayyül sînede
Şimdi olmuş adeta bir bag-i rânâ gönlümüz
Mushaf-i hâl ü hatundan feyz-yâb olmak içün
Eylemiş tertîb-i sugrâ ile kübrâ gönlümüz
Itme vâiz nâr-i dûzehden hikâyet dinlemem
Olduğıyçün mazhar-ı esrâr-ı esmâ gönlümüz
Mest-i câm-ı bezm-i vahdet germ-ser Es'ad gibi
Zümre-i rindâne girmiş bâde-peymâ gönlümüz
Fâilâtün / Fâilatün / Fâilatün / Fâilün
1. Bizim gönlümüz Mecnun gibi Leyla'ya kavuşmayı hayal etmez. O çılgın gönlümüz bu devrin Zeliha'sına tutkundur.
2. Yusuf'a benzer güzelliğinle sarhoş olduğumuz günden beri, taş gibi katı gönlümüz yumuşadı, bir sevgi ülkesine döndü.
Bu beyitte Mısır ve Yusuf kelimeleriyle Hazret-i Yusuf kıssasına telmihte bulunuluyor. Mısır hem malum ülkenin adı, hem de "memleket" demektir.
Erbilî Hazretleri her güzel şeyin başlangıcının aşk olduğunu söylüyor.
3. Yüzündeki benin, âşıkların tavaf yeri olmuşa benziyor. Gönlümüz onun her köşesine bir nakış ve güzel yazı yazmış.
Kâbe'nin örtüsü siyahtır ve üzeri ayetlerle, nakışlarla süslüdür. Etrafı da müminlerce tavaf edilir. Sevgilinin yüzündeki siyah ben de hem rengi hem etrafında yazıya benzer ayva tüyleri, hem de âşıkları cezbetmesi, kendine çekmesiyle Kâbeye benzetiliyor.
4. Gönlümüz, senin güller saçan yüzünü hayal ede ede âdeta güzel bir gül bahçesine döndü.
5. Benlerin ve yüz hatlarının mushafından feyiz sahibi olmak için; gönlümüz suğra ve kübrâ tertib edip hüküm çıkardı.
Mantıkla mukayese yoluyla bir sonuca varırken kullanılan kıyas basamaklarına suğrâ ve kübrâ adı verilir. Buna göre:
Mushafın nokta ve çizgilerine bakmak feyiz verir. (Suğra)
Hazret-i Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-in yüzündeki ben ve hatlar mushafın nokta ve çizgileri gibidir. (Kübrâ)
Şu halde, Hazret-i Peygamberin ben ve hatlarına bakmak, mushafa bakmak gibi feyiz verir. (Hüküm)
Hazret-i Kur'an, Peygamber Efendimiz'in mübârek kalbine inzâl buyurulmuştur. Öyle olunca, kalb deryasından yüz aynasına Kur'an'ın in'ikası ve yüzünün mushaf misâli feyz kaynağı olması bedîhîdir.
6. Ey vaiz! Gönlümüz, Allah'ın isimlerinin sırlarına mazhar olmuştur. O halde sen bize cehennem ateşinden boş yere bahsedip durma, dinlemem.
Her şey, bu arada cehennem de Allah'ın isimlerinin tecellisi ile mevcuttur. Vaiz cehennemden bahsedip duruyor. Halbuki o isimlerin sırlarına mazhar olan aşığın gönlü daha bu âlemde Cenneti de, Cehennemi de nefsinde yaşamaktadır. Vaiz için çok sonra başlayacak bu hayatı âşık şimdiden yaşamaktadır.
7. Vahdet meclisinin kadehiyle sarhoş, başı kızgın Es'ad gibi aşkın şarabından içen gönlümüz rintler meclisine girmiştir.
Vahdet meclisinden maksat kâlu-belâ'da vaki olan "Elest" meclisidir. Âşık ruhların sarhoşluğu Allah ile bu ilk karşılaşmada başlamış ve hâlâ sürmektedir.
HAKK YOLUNUN YOLCUSUNU HAKK SEÇER
kumlucalı07
20.02.2007, 18:51
Allah şehadetini kabul etsin.zehirlenerek şehid edildi.
Silsile-i Sâdât -33-
ŞEYH MUHAMMED ES’AD ERBİLÎ
(Kuddise Sırruh) -33-
“Bize Serinkanlı İnsan Lâzım”:
Şeyh Es’ad Erbilî -kuddise sırruh- Hazretlerinin nazarı çok keskin, sohbeti derinden etkileyici idi.
Hatta Sabri Kaptan’la beraber vapurda giderlerken, ona karşısına oturmasını, nazarından istifade etmesini, gayr-i müslim birinin oturup bu lütuftan kendisinin mahrum olmamasını söylemiştir.
Halifelerinden ve ihvanından da teveccüh ve nazarı keskin insanlar vardı.
Nitekim Erbil’de bulunduğu bir sırada çevre köy ve kasabalardaki müridler akın akın ziyaretine gelmişlerdi. Gelenler arasında bir genç, yanına kadar sokulur. Hazret ona okuma-yazma bilip bilmediğini, tarikat-ı aliye’ye girip girmediğini sorar.
Genç şöyle konuşur:
“Okumam yok, henüz tarîk de almadım. Köyümüzde bir kızı sevmiştim, babasından istettim vermediler. Muhtar beni askere gönderdi, ben askerde iken o kızı oğluna almış. Ben şimdi onlardan birini öldürüp intikamımı almadıkça tarikata girmeyeceğim.”
Hazret gencin söylediklerine hayretle: “Yâ! Öyle mi?” diye mukabele eder. Daha sonra halifelerinden Şemseddin efendiye bu gençle meşgul olmasını işaret ederek, abdest tazelemek için dışarı çıkar.
Dönüşünde bu genci, bir değneği at yapmış koşarken görür. Genç o hâliyle biraz koştuktan sonra kalabalığı yararak gelir. Şemseddin efendinin teveccühü ile meczub bir tavır sergileyen delikanlı, daha sonra Şeyh Es’ad Efendi -kuddise sırruh- Hazretlerine gelip: “Bana tarik ver!” diye istirhamda bulunur.
Hazret ona: “Hani sen adam öldürecektin?” diye sorar. Genç: “O hâl geçti.” cevabını verir. Tekrar tarîk isteyince: “Senin şeyhin Şemseddin efendidir.” der. Fakat o genç: “Hayır hayır!.. Ben biliyorum ki sensin!” karşılığını verir. Erbilî -kuddise sırruh- Hazretleri, bununla birlikte meczub tabiatlı olmaktan çok, temkin ehli olmayi tavsiye eder ve:
“Bize serinkanlı insan lâzım.” buyurur.
“Boş Eve Hırsız Girmez”:
İnançsız birisi Dergâh’a gelerek içten içe müslümanlarla alay etmeye başlar. Sonunda da: “Her türlü kötülük müslümanlarda; yalan, hırsızlık gibi fenâlıklar hep onlarda. Bu nasıl din?” diyerek içindeki kinini dışa vurur.
Hazret ona şu karşılığı verir:
“Bu senin söylediklerin bile dinimizin büyüklüğüne delildir. Başka dinler bâtıl olduğu için şeytan onlarla pek fazla uğraşmıyor. Çünkü boş eve hırsız girmez.”
Duâların Kabulü:
İttihad ve terakki taraftarlarından biri bir gün Dergâh’a gelip der ki:
“Allah Kur’an’da: ‘Bana duâ edin, duânıza icabet edeyim.’ buyuruyor. (Mümin: 60)
Halbuki biz duâ ediyoruz, bize birşey vermiyor ve duâmızı kabul etmiyor. Acaba bu âyete yanlış mı mânâ veriliyor?”
Şeyh Es’ad Efendi -kuddise sırruh- Hazretleri şu cevabı verir:
“Duânın kabulü için bir takım şartlar vardır. Şart yerine gelmeyince şarta bağlı hüküm de gerçekleşmez. Duânın kabul olunmayışında da bir takım hikmetler vardır. Bazen duânın beklenen ve istenen şekilde kabul edilmeyişi, kul için daha büyük bir hayır olabilir.
Meselâ sıtma hastasının canı bal istese, bal hemen verilmez. Çünkü bal, sıtma için zehir gibidir. Ayrıca bu Âyet-i kerime bir başka mânâya göre:
‘Beni dâvet edin, ben de meclisinize geleyim.’ mânâsındadır.”
Elli Sene Sonra Hakikat Olan Rüyâ:
Hazret meşayih âlimlerinden olması sebebiyle daha sağlığında iken büyük bir şöhrete ulaşarak halk arasında büyük bir ilgi ve alâka görmüştür.
Nitekim onun yakınlarından meczub bir derviş, daha Erbil’de iken şöyle bir rüyâ görür:
Şeyh Es’ad Efendi -kuddise sırruh- Hazretlerinin iki kolu, İstanbul merkez olmak üzere, Erbil’den Balkanlar’a kadar olan geniş bölgeyi kaplamaktadır.
Önce bir rüyâdan ibaret olan bu hâl, elli sene sonra hakikat olmuş ve Hazret’in Anadolu’dan Arnavutluk, Bulgaristan ve Sırbistan’a kadar uzanan alanda pek çok müridi bulunmuştur.
Sâdık Bir Mürid:
Sâdık bir ihvan; Halep, Şam, Bağdat ve Basra gibi şehirleri gezer, oralardan aldığı kıymetli antika eşyaları İstanbul’a getirir, Hazret’e gösterir, o sat demedikçe satmaz, değerini buluncaya kadar gezdirirdi.
Bir gün arkadaşları kendisine: “Kardeşim, nasıl korkmadan uzak yerlere gidiyor, yanında çok para taşıyorsun?” derler.
O ihvan: “Ben yalnız gitmiyorum ki, Sultan’la beraberim. Onun rûhâniyeti benimle beraberdir. Neden korkayım?” diye cevap verir.
Arkadaşları onun bu sözünü Hazret’e naklederler. Hazret onlara:
“Doğru söylemiş, o hâlis Karakulak suyudur.” buyurur.
O zaman İstanbul’da Karakulak diye meşhur ve kıymetli bir su varmış. Hazret bu sözü ile: “O su nasıl kıymetli ve sular içinde meşhur ise, o müridimiz de bizim yanımızda kıymetlidir.” demek istemiştir.
“Ben Seni Ayıp Görmek İçin Göndermedim”:
Osmanlıların son zamanında, aslen İstanbullu olup, Medine-i münevvere’de mücâvir olarak kalan bir karı-koca, kendilerine rehber ararlar. Daha önceleri bir yerden dersli imişler, şeyhleri vefat etmiş. O zaman Medine-i münevvere’de Kafkasyalı Mehmet Efendi isminde bir zât bulunuyormuş, ona intisap etmeyi düşünmüşler, fakat bazı tereddütleri varmış.
Nihayet bir gün İstanbullu mücâvir bir rüya görür. Karı-koca bir caddeden geçerlerken karşılarına Kafkasyalı Mehmet efendi çıkar. Yüzlerine doğru gelirken, onun arkasından gayet nurânî bir zât-ı muhterem zuhur edip Kafkasyalı’ya:
“Çekil oradan! Onlar benim evlâtlarımdır!” diye bağırır. Kafkasyalı oradan uzaklaşır.
İstanbullu mücâvir uyanır ve hanımına müjdeyi verir.
“Aradığımız Şeyh efendiyi rüyamda gördüm, inşaallah yakında zuhur edecek.” diyerek rüyasını anlatır. Şeyh efendinin şekil ve şemâlini görür, fakat adını ve nereli olduğunu bilmez.
Günler, haftalar, aylar geçer, rüyasında gördüğü zâtı hep araştırır durur.
Hacc mevsimi gelir. Bir gün Ravza-i mutahhara’da kıbleye karşı oturmuş, murakaba hâlinde bulunan bir kimse görür. Gider yanına oturur. Oturur oturmaz ondan mânevî bir feyz geldiğini hisseder. Bu yabancı kendine geldiğinde selâm verir, nereli olduğunu sorar. O da İstanbullu olduğunu söyler.
“Ben de İstanbulluyum, burada mücâvir olarak bulunuyorum.” der ve evine dâvet eder.
Derinlemesine sohbet ederler. Misafire İstanbul’da büyüklerden kimlerin olduğunu sorar. O da doğrudan doğruya Şeyh Muhammed Es’ad Erbilî -kuddise sırruh- Hazretlerinin ismini verir. Ev sahibi, Hazret’in ismini duyunca içine birden feyz dolar. Rüyâda gördüğü zâtı tarif edince misafir der ki: “Evet, işte odur!”
Bunun üzerine: “Hazret’e bir mektup yazar mısın? İki satır da ben yazayım.” der. O da kabul eder ve bir mektup yazar. Mücâvir de mektubun altına: “Efendim! Bizi de evlâtlığa kabul edin.” diye yazar, selâm ve hürmetlerini bildirir.
Bir müddet sonra Hazret’ten cevap gelir. Şeyh Es’ad Efendi -kuddise sırruh- Hazretleri mektubunda:
“Mekke ve Medine’nin vazifesini size verdik. Bir siyahî dahi olsa, müracaatta ders verirsin.” buyurur ve dersin nasıl verileceğini tarif eder.
İki İstanbullu artık kardeş olurlar, yedikleri içtikleri bir yere gider. Mücâvir olan yeni gelene çok izzet ikramda bulunur.
Birgün beraber gezerlerken misafir İstanbullu, arkadaşına:
“Yâhu bu Araplar hiç edebe riâyet etmiyorlar, ayaklarını uzatmışlar rastgele yatıyorlar.” der.
Hemen o gece rüyâsında Şeyh Es’ad Efendi -kuddise sırruh- Hazretlerini görür. Hazret elindeki kamçıyı sırtına öyle bir vuruş vurur ki!..
Hemen akabinde celâlli bir şekilde:
“Biz seni oranın ayıplarını gör diye mi gönderdik?” buyurur.
İstanbullu misafir uyanır ve kamçının acısını sırtında hisseder, hemen tevbe ve istiğfara sarılır. Arkadaşına da hadiseyi utanarak anlatır.
“O El Kimin Eli İdi?”
Bir genç vaktiyle İstanbul’a yakın bir köye düğüne gider. Gençlik eseri olarak bir kadınla tanışır. Bir yer kararlaştırırlar ve orada buluşurlar. Tam harama uçkur çözeceği sırada gâipten bir el göğsüne öyle bir vuruş vurur ki, sırtüstü yere düşer. O eli gözü ile de görür. İkisi de korkarak kaçarlar ve bir daha bir araya gelemezler.
Aradan çok zaman geçer, o hadiseyi çoktan unutur. Gün gelir Gümüşhânevî Hazretlerinden ders alır ve halkasına katılır.
Bu arada Şeyh Es’ad Erbilî -kuddise sırruh- Hazretlerini duyar ve ziyaretine gider. Mübarek elini öper ve oturur.
Hazret, oğlu Ali efendi’ye hitaben: “Oğlum Ali! Gencin dersini tarif et.” buyurur.
Genç: “Efendim, benim dersim var.” der. Hazret birşey söylemez.
Huzurdan ayrılır, ikinci gün tekrar gelir. Hazret yine: “Oğlum Ali! Gencin dersini tarif et.” der.
Genç: “Efendim, benim dersim var.” diye karşılık verir. Hazret birşey söylemez.
Huzurdan ayrılır, üçüncü gün tekrar gelir. Hazret yine: “Oğlum Ali! Bu gencin dersini tarif et!” buyurur.
Genç: “Efendim, benim dersim var, ben Gümüşhâneli’den ders aldım.” deyince Şeyh Es’ad Efendi -kuddise sırruh- Hazretleri şöyle buyurur:
“Gümüşhâneli’den ders aldın öyle mi? Falan sene, falan kadınla buluştuğunuzda göğsüne vuran el kimin eli idi?”
Genç o anda başını yere eğer ve:
“Efendim beni affedin, beni bağışlayın!” diye yalvarır. Şeyh Ali efendi de dersini tarif eder. “Meğer Gümüşhâneli’de emaneten duruyormuşum.” der.
•
HAKK YOLUNUN YOLCUSUNU HAKK SEÇER
Şu gün gibi bir hakikattir ki, Esad Efendi (K.S.) pek çok müslümanın daha adından bile haberdar olmadığı velâkin zamanının kutbu olan bir zattır. Kendisi birçok halife yetiştirmiştir. Yahyalılı Hacı Hasan Efendi (K.S.) de bunlardan sadece biridir. Esad Efendinin Rabbimizin aşkıyla yanıp-tutuştuğu hâlde, bulunduğu ve lâyık görüldüğü makam gereği öyle alâyişe, gösterişe, reklâma, caf-caf'a, şatafata, tafraya, hava atmaya, sükseye, görkeme, tantanaya ve herşeyi bilirim allâme havalarına girmesine hiç gerek duymazdı ve esasen bunların hiçbirine de ihtiyacı yoktu. Çünkü o,
hani hazret-i Ömer (R.A.) nun Uveysi Karani (K.S.) Hazretlerine :
"Yâ Uveys ! Bana nasihat eyle ." dedikten sonra Uveys Karanî'nin ;
"Yâ Ömer ! Seni kim tanır ?" sorusuna ;
"Beni bütün müslümanlar tanır" cevabını aldığında :
"Yâ Ömer! Seni yalnız Allah tanısın o sana yeter."
cevabındaki anlami, manâ ve inceliği çok iyi biliyordu.
Esasen tarikat ve tasavvuf demek, bu tür alayiş ve gösterişlerden uzaklaşmak demektir. Bu manâda çok manidar bir şiirini de teberruken sizlerle paylaşmayı bir kıvanç vesilesi sayıyorum.
Rabbimiz her iki cihandada onlarla bir ve beraber olmayı nasib-i muyesser eyelsin.
Senin aşkınla mecnûnum
Usandım nefs elinden âh! Günâhtan başka zârım yok.
İbâdetten feyizlenmiş gecem yok, hem nehârım yok.
Dilim suskun, medet yâ Rab! Gönül bir kış, bahârım yok.
“Senin aşkında Mecnunum velâkin iştihârım yok.
Demâdem dağ-ı hasretlê figandan başka kârım yok.”
Benim çârem, Senin affın. Bu yüzden çâresiz geldim.
Bütün gâyem; Senin sevgin. Bu yüzden gâyesiz geldim.
O gün sâyende hıfz olmak için ben sâyesiz geldim.
“Metâ-i lutfunû almak için sermâyesiz geldim.
O türlû bir teh-î destim ki hattâ ihtiyârım yok.”
Yanar bîçâre sinem, dertliyim ver âfiyet yâ Rab!
Gönül aşkınla nâlândır, gedâyım âtıfet yâ Rab!
Cemâlin lutfedip göster, kerem kıl âkıbet yâ Rab!
“Ne ilm û marifet verdin, ne câh-î menkıbet yâ Rab!
Bihamdilillâh ki, bir zerrê medâr-î iftiharım yok!”
Muhammed Esad ERBİLÎ
http://img126.imageshack.us/img126/9591/2196re1.jpg
hamdüsena
06.03.2007, 23:31
Cenabi Allah C.c Kiyamet Gününde Bu Güzel Dostlarindan Bizleri Ayirmasin
Esad Efendi (K.S.) İstanbul'a irşad faaliyeti için geldiğinde kendinin ne bir tanıyanı vardı ve ne de ilmi durumundan haberdar olan...İrşad için hem Nakşi ve hem de Kadiri icazeti buluna Hazret, önceleri hiçbir yerde boş kadro bulunmadığı için günlerini boş geçirmemek için bir medresenin müstahdem işlerine bakmaya başlar. Bir gün iki medrese talebesi, fıkhi br mesele üzerinde tartışırlarken işin içinden çıkamazlar ve tartışmalarına kulak misfiri olan Esad Efendi yanlarına yaklaşarak "Kardeşler, mesele bundan ibarettir" diyerek konunun fıkhi hükmünü açıklar. Medrese talebeleri birbirlerine şaşkınlıkla bakar ve Esad Efendiye mustahdemlik gibi bir görevi lâyık görenlere sitemde bulunurlar.
İşte onların ilimleri böyle iken, mahviyyet ve tevazuları da böyle bir noktadaydı.
Rabbimiz sabah derslerinde kendisi ile ülfet edenlerden eyleye ...
tekrar kavuşmak ne güzel...
Allah hepinizden razı olsun kardeşlerim silsileyi devam ettirelim inşallah
rabbim salih kullarının yüzü suyu hürmetine bizleri af eylesin.
http://www.cevaplar.org/images/yresim/tbn/752.jpg
TAKDİM
Bir devirdi…Milli ruhun künde üstüne künde yediği bir devirdi. “Ahirzaman mevsim-i elimanesi” nin en sert kışları yaşanıyordu. O günleri yaşamayan bizler elimizdeki nimetleri hovardaca harcayabiliyoruz maalesef. Bir büyüğümüzün dediği gibi, “Siz kış bilmediniz, kar kış görmediniz. Fırtına nedir onu yaşamadınız. Evinize girdiğiniz zaman hiçbir zaman dışarıya çıkma endişesini omzunuzda taşımadınız. Dışarda endişesiz dolaşırken evinize gireceğiniz zaman yine endişe içinde değildiniz. Hep bahar yamaçlarında dolaştınız. Bu bakımdan da kışın şiddetini, hiddetini, öfkesini çok iyi bilemeyebilirsiniz. Beni mazur görün; “bilemeye bilirsiniz” derken size cehalet ittihaz etmiş bulunuyorum. Ama bunu anlamayabilirsiniz”
İşte böyle bir boranın ortalığı kavurduğu bir gün şehid olmuştu Erbilli Esad Efendi…Gönüllerimizde bir yad-ı cemil bırakarak…Ruhu şad olsun…
KISACA HAYATI
Şeyh Muhammed Esad Efendi hazretleri 1264(1847) tarihinde, şimdi Irak hudutları içinde bulunan Erbil kasabasında dünyaya gelmiştir. Hem anne ve hem baba tarafı seyyiddir. Dedesi Şeyh Hidayetullah efendi Mevlana Halid-i Bağdadi hazretlerinin Erbil halifesi idi. Muhterem pederleri Mehmed Said Efendi de Nakşibendiliğin Halidiyye koluna bağlı bir şeyhti. İlk öğrenimini Erbil ve Deyr’de tamamladı. Gençliğinde ata binmeye çok meraklı olduğunu bir mektuplarından anlıyoruz. Babasının hânkahında yani tekyesinde dini ilimlerini tahsil ettikten sonra, 23 yaşında 1870’de Taha el Hariri’ye intisap etti. Beş yılda seyri sulukünu tamamlayarak, hilafet aldı ve Hacca gitti.
Hacc dönüşü şeyhi vefat edince, İstanbul’a geldi. Fatih camiinde Hafız divanı ile Molla Cami’nin Lüccet-ül Esrar kitabını okuttu. Ünü kısa zamanda her yana yayıldı. Abdülhamid hanın damadı Halid Paşa kendisini saraya davet ederek sohbetlerinden istifade etti. Bu arada Meclis-i Meşayih üyeliğine tayin edildi. Kendisine bir tekke yöneticiliği verilmesi için müracaat etti. Fındıkzade Macuncu’da Şehremini Odabaşı semtindeki Kelami Dergahı şeyhliği boştu. Burası Kadiri tekkesi olduğu için Kadiri icazetnamesi gerekiyordu. Esad efendi, 1883 tarihinde Abdülkadir Geylani hazretlerinin soyundan olan Şeyh Abdulhamid er Rıfkani’den aldığı Kadiri icazetnamesini sundu ve bu tekkeye tayin oldu.
Burada Kadiri ve Nakşi usullerince zikir meclisleri düzenledi. İstanbul’a geldiğinde çeşitli konularda derlediği Kenz-ül İrfan adlı hadis kitabını neşretti. Bu kitap yoğun ilgiye mazhar oldu.
Bu esere nazmen bir takriz yazan zamanın Erkan-ı Harbiye reisi Ahmed Muhtar Paşa Esad efendiyi şöyle tavsif ediyor:
“Mürşid-i Ruşen güher, allame-i ulvi nazar,
Şeyh-i Bostan-ı Siyer, minhac-ı Hakka pişuva
Hazret-i Esad efendi ki, uluvv-i şanını,
Daniş-u irfanını tasdik eder ehl-i nuha”
1900 yılında Abdülhamid Han tarafından bilinmeyen bir sebeple Erbil’e nefyedildi. Sultanın meşhur vehmi tahrik ettirilerek gerçekleşen bu sürgünün açıklamasında ise “sıla-i rahm” deniyordu. Burada müntesiplerinden zengin bir hanımın kendisi için inşa ettirdiği tekkede Meşrutiyetin ilanına kadar irşad faaliyetini sürdürdü. Mektubat adlı eserini teşkil eden mektupların ekserisi bu zaman zarfında yazılmıştır.
Esad efendi Meşrutiyet ile beraber İstanbul’a döndü. Kelami dergahını zemin kat üzerinde genişleterek inşa ettirdi. 1914 yılında önce Meclis-i Meşayıh üyesi, Meclis-i meşayih reisi Elif efendinin istifası üzerine de başkanı oldu. Tekkelerin başına ehliyetli kimselerin görevlendirmesi için çalıştı. Bu sıralar Tasavvuf ve Beyan-ül Hak gibi mecmualarda tasavvuf içerikli yazılar yazdı. Sultan Reşad’ın sevgisini kazandı.Aynı yıl padişah tarafından Hacca “Sürre emini” olarak gönderildi. 1915’te Meclis-i Meşayıh reisliğinden istifa etti.
Kuvva-i Milliyeyi sonuna kadar destekledi. Hatta, Fevzi Paşa Anadolu’ya geçerken elini öpmek ve duasını istirham için geldiğinde, paşayı zaferle müjdeledi. Tekkelerin kapatılmasından sonra hiç sokağa çıkmamaya karar vererek, Erenköy Kazasker’de satın aldığı köşkünde inzivaya çekildi. Evi sürekli polis gözetimine alındı. 23 Aralık 1930’da Menemen vakasıyla ilgili olarak tutuklanarak Menemen’e sevk edildi. İdam talebiyle yargılandı. İlerlemiş yaşı sebebiyle cezası müebbede çevrildi. Oğlu Ali Efendi idam edildi. Menemen’de askeri hastanede üremiden tedavisi yapıldığı sırada 3 Mart’ı 4 Mart’a bağlayan gece yarısı vefat etti. Zehirlendiği de söylenir. Cenazesi ailesine verilmeyerek Menemen’de defnedildi.
KADERE TESLİMİYET
Aziz şehid Esad Efendi Menemen tırpanının harekete geçtiğini sezmiş gibidir. Mâhut basının aleyhinde başlattığı yaygara üzerine oğlu Ali efendi kendisine; “Babacığım! Ben havayı beğenmiyorum. Etrafımızda uğursuz gölgeler dolaşıyor. Evimiz ve sokağımız tarassut altında .. Bir tedbir alalım!…Mesela köşkteki kalabalığı dağıtalım, onları memleketlerine gönderelim. Biz de göz önünden silinelim.” Diye yalvarınca, Şeyh Efendi mahzun bir tebessümle şöyle cevap veriyor. “Allah’ın takdiri neyse o olacaktır! Bana öyle geliyor ki, ok yaydan çıkmış ve hakkımızda karar alınmıştır. Yani tedbir zamanı geçmiştir.”
İstanbul merkez vaizlerinden değerli alim merhum Hacı Cemal Öğüt hocaefendinin şu acı hatırası da hem bu meseleyi, hem Menemen’in iç yüzünü ortaya sermektedir: “Bir gün eski dostu Emniyet genel müdürü Rıfat bey, Cemal Öğüt’ü Ankara’ya çağırır. Hocaya “Artık Esad efendiyi ziyaret etme. Çünkü onu istemiyorlar. 70 bin müridi var diye korkuyorlar. “Bu adamın mutlaka ortadan kaldırılması lazım” diyorlar. Ben “Niçin?” diyorum, “Kabahati nedir?” diye soruyorum. Ve bu makamda kaldığım sürece de böyle bir işe alet olmayacağım. Ancak, beni buradan alıp vali yapacaklar. Bu makama da bir adamlarını getirip bu işi halledecekler. Sakın sakın Esad efendiyi ziyaret etme…Hatta birkaç ay evinden dışarı çıkma.” Cemal hoca bu sıkı tenbihata rağmen Esad Efendiyi ziyaret eder. Daha o, anlatıp anlatmama kararsızlığı içinde iken Esad efendi büyük bir tevekkülle şu şiiri okur:
“Esad unuttu Erbil’i, Kabe’yi
Canımı cananıma vermişim artık.”
ŞEMAİL VE AHLAKI
Esâd Efendi, uzuna yakın boylu, beyaz sakallı, sürme gözlü, şişmana yakın cüsseli, esmer tenli, heybetli, güler yüzlü, tatlı sözlü, vakur bir zât idi. Çok kuvvetli bir hafızaya sahipti. Senelerce evvel görüştüğü zâtı hemen tanır, konuştukları mevzuyu derhal hatırlardı.
1925’te kendisini dergahında ziyaret eden ve bir müddet burada kalan Danimarkalı yazar Carl Wett hatıralarında Esad efendiyi şöyle anlatıyor: “Uzun beyaz sakalı, nurlu yüzü,tatlı ve yumuşak bakışlı siyah gözleriyle seksen yaşından çok daha genç gösteren Şeyh efendi, bu haliyle insanda saygı uyandırıyordu.”
Es’âd Efendi, Muhammedi meşrebde, isâr ve infak doygunluğunda bir gönül sultanıydı. Nitekim vefatına yakın şunları söylemişti: “İntisabımın ilk yıllarında gönlüme; Yâ Rabbi, huzuru ilahiyene çıplak olarak geleyim. Şayan-ı kabul amelim varsa onları günahkar kullarına bağışlayayım.” şeklinde bir duygu gelmişti. Şimdi aynı duygularla doluyum.”
BİR İRFAN MEKTEBİ: KELAMİ DERGAHI
Esad efendi’nin İstanbul’da Kelami dergahındaki halesi özellikle meşrutiyet sonrası alabildiğince parladı. Toplumun her kesimini kuşatan bir mektep vazifesi gördü. Carl Wett hatıralarında bu durumu şöyle anlatıyor: “Tarikat bütün sosyal tabakaları kucaklıyordu. Gelenlerin arasında yüksek idareciler ve zabitlerden tutun da, halkın her sınıfından insan vardı.”
“Yüksek rütbeli subaylar, memurlar ve zenginler, eski ve solmuş elbiseler giyen yoksullarla gerçek bir kardeşlik havası içinde diz dize oturmakta idiler.”
Bu cennet misal irşad merkezi o zamanlar İstanbul’un tanınmış bir çok simasının da her daim uğrağı olmuştur. Bediüzzaman, Babanzade Ahmed Naim, Mehmed Ali Ayni, Mahmud Muhtar paşa, Mehmed Akif bey gibi…
Merhume Münevver Ayaşlı hanım “İşittiklerim, Gördüklerim, Bildiklerim” adlı eserinde Ahmed Naim beyin alakasına şöyle ışık tutar; “Bir de Naim bey hakkında bildiğim, Menemen’de şehid edilen Şeyh Esad efendi hazretleri ile görüştükleri, kendisini sık sık ziyarete gittikleridir.”
Bediüzzaman hazretlerinin de sık sık Esad efendiyi ziyaret ettiğini görüyoruz. Ayrı bir başlık altında bu konuyu inceleyeceğiz. Burada kısaca bir hatırayı nakledelim. Bediüzzaman hazretlerinin talebelerinden Abdurrahman Cerrahoğlu bey bir ziyaretinde Üstad’ın kendisine şöyle dediğini naklediyor: “Bundan kırk yıl kadar evvel Şeyh Esad Efendi kardeşim bana geldi. “Kardeşim Said, tuttuğun bu yolu tarikatla birlikte devam edersen zamanın imam veya reisi olursun’ dedi.”Cevaben dedim: ‘Kardeşim, öyle bir zaman gelecek ki, iman adet kabilinden sallantıda olacak. Biz-tarikat bir tarafa-hepimiz bugünden tezi yok imanî hüccetlerin gönüllerde yerleşmesi için birleşirsek, o zaman en faydalı, en lüzumlu vazifemizi yerine getirmiş oluruz.’
Devrin padişahı sultan Reşad’ın Esad efendiye hususi bir sevgisi varmış. Kastamonu ulemasından Mehmed Feyzi efendi, hocası Ömer Aköz hocaefendiden naklen şöyle bir hatıra naklediyor: “Bir gün kendilerine(Esad Efendi’ye) bir cübbe hediye etmişler. Gönderdiği şahsa “Cübbeyi giyerken ne dua ederse, onu yaz, getir” diye emir buyurmuşlar. O duayı elbisesinin göğüs kısmının içine diktirmişler. ”
Esad Efendi kendisiyle mülakat yapan Carl Wett’e Dergahın hizmet metodunu şöyle anlatmış: “Bu tekkede bizim takip ettiğimiz yol Nakşibendi ve Kadiri tarikatları olarak bilinen iki tarikatın arasında bir yoldur. Ve bu dergah Arabistanlı Şeyh Kelami tarafından tesis olunduğundan bulunduğumuz yere Kelami dergahı adı verilmiştir.”
Carl Wett dergahın insanı asude bir iklime götüren nurani havası için şunları da yazmakta hatıralarında: “Tekkede on üçüncü günümde Deniz Harp akademisinden emekli olmuş bir profesör ile görüştüm. Şeyh efendiyi ziyarete gelmişti. Çok kibar ve insana güven telkin eden bir zattı. Esasen tekkede herkes insanda bu hisleri uyandırıyordu. Burada kaldığım müddet içinde münakaşa ve en ufak bir sert konuşmaya rastlamadım.Bu hal, Şeyh efendiye duyulan derin hürmet hissinden doğuyordu. Bu öyle derin bir saygı idi ki, onu huzurunda herkes alçak sesle konuşur, ayak parmaklarının ucuna basarak yürürdü.”
Carl Wett’in Kelami dergahında kaldığı süre içinde milletimize karşı kalbinde uyanan intiba da ne kadar etkileyici: “Bu saygıya layık Türk halkına Avrupa’da ne kadar zalimce muameleler yapılmıştı. Afrika’daki zengin topraklarını ve Akdenizin doğu kıyılarını ele geçirmek için Türklerin zalimliği ve barbarlığı hakkında en adi iftiralarda bulunulmuştu. Bunu yapan büyük devletlerdi. Ermeniler ve Yunanlılara yapıldığına dair herkesin kandığı katliam raporları hala canlı bir şekilde hatırımdadır. Türklerin en sulhsever ve en dost insanlar olduğunu söylersem, hiç de mübalağa etmiş sayılmam.”
Bu sevgi halesi sadece Anadolu ile sınırlı kalmaz. Çevre ülkelere de bir kor halinde düşer. Yine Carl Wett’den dinleyelim: “Şeyh efendi ile konuşmamızda kendisine tarikatın yaygınlık durumunu sordum. Anadolu, Bulgaristan, Bosna ve Arnavutluk içinde dağılmış halde kırk kadar halifesi ve yüz binden fazla müridinin olduğunu söyledi.”
Esad Efendi’nin halifeleri arasında en meşhuru Adanalı Ramazanoğlu Mahmud Sami Efendi hazretleridir.
Tabii bu kadar canlı bir alakalılar halkası ne kadar samimi olursa olsun, iktidarı elinde tutan güç odakları için hep kuşkuyla bakıla gelen bir mesele olmuştur. “Acaba şeyhlik postundan şahlık tahtına geçer mi?” türünden kuruntulardır bunlar.. Nitekim Efendi’nin gerek Abdülhamid devrinde nefyi, gerekse tek parti iktidarı zamanında baş hedef haline gelmesinde bu hususu da dikkate almak gerekmektedir. Popülerlik, gözde olmak, sayı çokluğu ve şâşâ tahrik unsurudur aynı zamanda…
ŞAİR ŞEYH
Esad Erbili hazretleri aynı zaman da bir edip ve şairdi. Ana dili Türkçe olmakla beraber Arapça, Farsça ve Kürtçe de bilirdi. Türkçe’yi kullanmaktaki mahareti Hüseyin Vassaf Bey’in ifadesiyle “selîka-ı kalemiyyesi ve tarz-ı mânâdaki tevcihi kendisine sahife-i edebiyatta sernâme-i mübâhât eyleyecek derecededir.”
Es’âd Efendi kendisi tekkeden yetişmiş bir şair olmasına rağmen tasavvufî halk edebiyatını benimsemiş ve aruzu büyük bir ustalıkla kullanmayı başarmıştır. O’nun Türkçe’yi kullanmaktaki liyakatı ve şiirlerindeki başarısını Necip Fazıl şöyle ifade etmektedir. “Es’âd Efendi’nin Kenzü’l İrfan isimli eserinde asli metne ve Osmanlıca’ya büyük bir sadakat ve hakimiyet müşahede ettiğimizi belirtmek borcundayız…”
Esad efendi’nin şiirlerini topladığı Divanı da diğer eserleri gibi Erkam yayınları tarafından neşredilmiştir. “Şiirlerine gelince bunlar, Şeyh Es’âd Efendi’nin ince bir hassasiyet ve şiir kâbiliyetine malik bulunduklarına işaret…” diyor merhum Necip Fazıl… Carl Wett de şunları söylemektedir: “Şeyh Muhammed Esad efendi çeşitli dini konularda kitaplar yazmıştı ve nazımda Arapça, Farsça ve Türkçe güzel şiirler yazacak kadar mahir bir zattı.” Divan’da Arapça ve Kürtçe birer şiir de bulunmaktadır.
İşte en meşhur şiirlerinden birkaç demet:
“Tecella-yı Cemalinden Habibim nevbahar ateş.
Gül ateş, bülbül ateş, sümbül ateş, hak-u har ateş.
Şua-ı afitabındır yakan bilcümle uşşakı.
Dil ateş, sine ateş, hem du çeşm-i eşkibar ateş.
Ne mümkün bunca ateşle şehid-i aşkı gasletmek.
Ceset ateş, kefen ateş, hem ab-ı hoşgüvar ateş”
“Gönül nur-ı cemalinden habibim bir ziya ister.
Gözüm Hak-i rehinden ey tabibim tutiya ister.
Safa-yı sineme zulmet veren Jeng-i günahımdır.
Aman ey kânı ihsan, zulmet-i kalbim cila ister.
Yetiş imdada ey Şah-ı Risalet ruz-i mahşerde
Ki, derd-i bi deva-yı masiyet senden şifa ister.
Ne ab-ı dideden rahat, ne ah-ı sineden imdat
Benim bar-i günahım lütf-u şah-ı Enbiya ister.
Sarıldım dâmen-i ihsanına ey Şafi-i Ümmet,
Dahilek ya Muhammed, hasta canım bir deva ister.
Nola bir kerre şâd olsun cemal-i bâkemalinle
Ki kemter bendeniz Esad sana olmak feda ister.”
“Ey gönül aldanma yarın ahdine, peymanına.
İtimat etmek hatadır lütfuna, ihsanına.
Sadık isen kıl tahammül cevrine, payanına.
Aşık olur kim, kılar canın feda cananına
Meyl-i canan etmesin, her kim ki kıymaz canına.”
“Gördükçe hal-i zarını Mahbub eder ihsan sana
Terket heva-yı ıyşını, lütfeylesin canan sana
Sarf etme zayi vaktini, vermez şifa seyran sana.
Ey derde derman isteyen, yetmez mi dert, derman sana.
Ey rahat-ı can isteyen, kurban olan candır sana.”
FİKİRLERİNDEN BİR DEMET
***Tarikat erbabından bir zata müracaattan maksat yalnız zikir telkini değil, salikin kabiliyet toprağına ilahi marifet tohumlarının ekilmesidir. Zira zikir telkini tasavvufi kitapların mütalaası ile de elde edilir. (4. Mektup) Esad efendi bir şiirinde de bu mevzuya şöyle değinir:
“Dergah-ı Pir-i muganda hak-i pay ol Esada.
Ol zaman anlarsın rütbe-i bâlâ nedir.”
(Ey Esad! Gerçek ve hakiki mürşidin dergahında ayağının toprağı olursan ancak o zaman en yüce rütbenin ne olduğunu anlarsın.)
*** Namazın başından sonuna kadar huzur ve huşuyu muhafaza etmek evliyanın büyüklerinin ancak güçlükle muktedir olabileceği meselelerden olduğundan avam için ise,kolay olmadığı açıktır. Şu kadar var ki, namazın herhangi bir rüknünde olursa olsun namaz kılan için o nispette kabul ümidi şüphesizdir. Binaenaleyh namaz kılanlar huzur için mümkün olduğu kadar çalışıp gayret göstermelidirler.”(10. Mektup)
*** “Ağlamayı hafif görüp geçmeyelim. Dünyanın servet ve nimetinin çabucak yol olması ve neticesinin tehlikesi apaşikar olduğu kadar (Allah aşkı ve korkusundan)ağlamanın da keramet, selamet, saadet ve gelecekteki rahatı da açıktır.(59. Mektup)
*** Muhterem Ali Ramazan Dinç Hocaefendi’nin nakline göre, Esad Efendi kalbin gaflet bağlamasının başlıca üç sebebini saymıştır
1-Şer’i emirlere, edeplere riayetsizlik(Faizli muameleler,yalan,gıybet, dedikodu,banyoda göbek ile diz kapağı arasını örtmeme, yatma halinde edebe riayetsizlik gibi şeyler.)
2-Islahı için hariç, gönüllü olarak, gafil, kalbi isyanlarla siyahlaşan insanlarla oturup kalkmak, gülüp eğlenmek.
3-Dünyanın israf kabilinden olan süsüne püsüne itibar etmek.
***Esad efendi, Kenz-ül İrfan’da, bir hadis-i şerifin izahında özürsüz namaz cemaatini terk etmenin
1-Yangın
2-Deprem
3-Sel felaketi gibi tabii bir afetin gelmesine vesile olabileceğini bildirmekte
ESERLERİ
1-Mektubat: Çeşitli dost ve müridlerine yazdığı mektuplardan ibarettir. Genelde tasavvufi meseleleri işlemektedir. 23.10.2003′
te muhterem Mehmed Kırkıncı Hocaefendi bir soru münasebetiyle Esad efendi hakkında şunları söylemişti:”Mektubat’ı var. Çok enteresan bir eser. Hem ilmi var, hem maneviyatı var,okudum Mektubatını…”
2- Kenz-ül İrfan: 1001 hadis-i şerif tercemesidir.
3- Divan: Türkçe ve Farsça şiirlerini topladığı eserdir.
4-Tevhid risalesi:Evhuddin Balyuni’ye ait eserin tercüme ve izahıdır.
5-Fatiha-i şerife tercemesi: Fatiha suresinin muhtasar bir yorumudur.
6- Risale-i Esadiyye; Tasavvuf konularını işleyen küçük bir eser.
KAYNAKLAR
1-Son Devrin Din Mazlumları- Necip Fazıl Kısakürek- Büyük Doğu Yayınları-İst- 2000(20. baskı)
2- Devrimlere tepkiler ve Menemen Provokasyonu-Mustafa İslamoğlu-Denge Yayınları-İst:1998(7. baskı)
3- Mektubat- El hac M. Esad Erbili-Erkam Yayınları-İst
4-Altınoluk dergisi:1, 2, 3 ve 5. sayılar
5-Sahabeden Günümüze Allah Dostları-Cilt: 9 ve 10- Heyet- Şule Yayınları-İst:1996
6- Son Şahitler-Cilt:1-Necmeddin Şahiner- Nesil Yayınları- İst-1993
7- İslam Ansiklopedisi:11/348-349-İFAV Yayınları-İst:1995
8-Feyizli Sözler-Derleyen:Rafet Küllüoğlu-Cihan Yayınları
9-Kemâle dair sohbetler-Ali Ramazan Dinç- Mavi Yayıncılık
10-Kenz-ül İrfan-M. Esad Erbili-Çelik Kitabevi-İst:1982
11-Evliyalar Ansiklopedisi-cilt:6- Türkiye Gazetesi Yayınları-İst:1992
12-Son Devir Osmanlı Uleması-Cilt:3- Sadık Albayrak- Milli Gazete Yayınları-İst:1980
13-Osmanlıdan Cumhuriyete İslam Alimleri- Vehbi Vakkasoğlu- Cihan Yayınları-İst-1987
Allah cc bizlere gönderdiği bir Nimet için yazılan senaryolar artık tüm gerçekleri ile önümüzde.
Genelkurmay Başkanlığı'nın arşivine göre Kubilay'ın katilleri esrarkeş
'İrticaî kalkışma' şeklinde sunulan Menemen Olayı ile ilgili önemli belgelere ulaşıldı. Genelkurmay ve Emniyet arşivi, Kubilay'ı katledenlerin esrarkeş olduğunu ortaya koyuyor.
Genelkurmay, ayrıca dönemin yerel idarecilerini, haberdar olmasına rağ-men olaylara seyirci kalmakla suçluyor.
Tarihe 'Menemen Olayı' olarak geçen Asteğmen Kubilay'ın katledilmesinin üzerinden 76 yıl geçti. Ancak 'irticaî kalkışma' olarak sunulan hadiseyle ilgili şüpheler zihinlerden hiç çıkmadı. Gerek Mehdiliğini ilan edip topladığı bir avuç müridini esrar içirerek kendisine bağlayan Derviş Mehmet'in kimliği, gerekse resmî makamların olay sırasındaki ihmalleri, resmî teze karşı çıkan araştırmacıların "komplo" iddiasına yol açtı. Bu tartışma her 23 Aralık'ta yeniden gündeme gelirken, Zaman olayın perde arkasıyla ilgili önemli bir belgeye ulaştı.
1. Kolordu Komutan Vekili Mustafa Paşa'nın hazırladığı Menemen Raporu, 26 Aralık 1930 tarihini taşıyor.
Emniyet raporu: Esrarlı sigarayla tasarrufunu artırıyormuş
Kubilay'ı öldüren Derviş Mehmet'in çevresindeki insanları esrarla etki altına aldığına ilişkin bir başka resmî bilgi de Emniyet Genel Müdürlüğü kayıtlarında yer alıyor. Dönemin İçişleri Bakanlığı'na 25 Aralık 1930'da "Vali Kazım" imzasıyla gönderilen 7 maddelik raporun 4. maddesinde şunlar yazılı: "Bunların hepsinde esrar ve esrarlı sigara olup, Derviş Mehmet bunları Manisa'da alıştırmış ve bununla da tasarrufunu artırıyormuş."
O dönemde Büyük Erkan-ı Harbiye Riyaseti olarak adlandırılan Genelkurmay Başkanlığı'na ait 26 Aralık 1930 tarihli bir belge, hükümet yetkililerinin ihmallerine dikkat çekiyor. Genelkurmay tarafından Menemen'e gönderilen 1. Kolordu Komutanı Vekili Muğlalı Mustafa Paşa (Mustafa Muğlalı) hadiseden üç gün sonra Ankara'ya ilettiği raporda Derviş Mehmet'in şüpheli hareketlerinin yetkili mercilerce bilindiğine işaret ediyor. Buna rağmen gerekli takibatın yapılmadığı; uzaktan seyirci kalınarak adeta "olay çıkmasına göz yumulduğu" ima ediliyor. Emniyet arşivlerindeki bir belgede ise Derviş Mehmet'in etrafındaki insanları esrara alıştırıp, istediğini yaptırdığı belirtiliyor. Dokuz maddeden oluşan dört sayfalık Genelkurmay raporunda da kendisini 'Mehdi' ilan eden Derviş Mehmet'in Manisa'da bir esrarkeş kahvesini mekan edindiği ve çevresindeki insanlarla uzun süre şüphe uyandıracak fiiller içinde bulunduğu kaydediliyor. Derviş Mehmet'in bu şüpheli halinin bilinmesine rağmen ortadan kaybolduğuna dikkat çekilen raporda, "Kayboluşları Manisa hükümetine bildirilmesine rağmen, Menemen'e gelene kadar 15 gün boyunca gezdikleri civar köylerde ahaliye telkinatta bulunmalarına rağmen bundan haberdar olunmaması ve hükümet konağı önüne gelene kadar Menemen hükümetinin bundan hiçbir suretle malumat almaması" eleştiriliyor.
Genelkurmay raporunda Menemen kaymakamı ve ilçe jandarma komutanı hakkında da ağır suçlamalar var. Kaymakamın hükümet konağına çok sonradan geldiği ve olan bitene uzaktan seyirci kaldığı kaydedilirken, jandarma kumandanı için, "Hükümet konağı içerisine dört neferiyle birlikte girerek kadın gibi saklandı." ifadeleri kullanılıyor.
"Büyük Erkan-ı Harbiye Riyaseti'nin 26/12/1930 tarihli ve 6747 No'lu tezkeresinin suretidir" üst başlığı bulunan dokuz maddelik raporun 6. maddesinden bazı satırbaşları şöyle: "Şu mes'elede çok şayan-ı dikkat ve mühim gördüğüm noktalar Manisa'da ilk önayak olarak ortaya atılan bu şerirlerin Manisa'da iken bir esrarkeş kahvesinde daimi surette içtima ederek orasını tekke haline getirdikleri ve son zamanlarda hepsinin sakal bırakmak suretiyle bütün bütün calib-i şüphe vaziyet aldıkları ve bu hal Manisa zabıtasınca da malum olduğu halde Manisa'dan birdenbire gaybiyetleri ve hatta bu gaybiyetlerin aileleri tarafından hükümete malumat verilmesi üzerine Manisa hükümetinin bunlar için hiçbir teşebbüste bulunmaması ve civar kazaların nazar-ı dikkatleri celbedilmemesi gerek Manisa'da gerekse haricinde teşkilatların olup olmadığı hakkında tahkikat ve tetkikat yapılmayarak işin tesadüfe bırakılması Manisa'dan ayrıldıktan sonra Paşaköy, Yağcılar, Bozalan, Çukurköy ve civarlarında on beş gün dolaşarak ahaliye birtakım telkinatta bulunmalarından hiç kimsenin haberdar olmaması 23/12/1930 günü sabah namazına doğru musellahan ve birlikte sabah namazını kılarak ve camiden ellerine bir de bayrak alarak yine ahali ile camiden çıkışlarından ve sabahleyin hükümet konağı önüne kadar gelişlerinden Menemen hükümetinin hiçbir suretle malumat almaması..." Aynı maddenin sonunda kaymakamlık ve jandarma komutanının tavrı da şu sözlerle eleştiriliyor: "Menemen kaymakamı beyin, hükümet konağı cihet-i askeriye tarafından işgal edildikten sonra ancak hükümete gelmesi ve bu zamana kadar adeta seyirci vaziyetinde kalması ve bir silah arkadaşı koyun gibi karşısında boğazlanırken Menemen jandarma kumandanının dört neferi ile hükümet konağı içerisine girerek kadın gibi saklanması..."
Raporun 7. maddesinde ise Kubilay'ın askerlerinin neden cephanesiz olduğu sorgulanıyor: "Sevk u idare hatalarına alaydan telefonla kuvvet talep eden jandarma kumandanı şu kuvvetin ne için ne maksatla ve ne gibi bir vaziyet karşısında talep edildiği hakkında alayı tenvir etmemiştir. Jandarma kumandanının noksan olarak verdiği bu malumat alayca gönderilen ilk bölüğün cephanesiz olarak yola çıkarılması kuvvetlerin vaziyeti hakim olmasına sebep olmuştur."
Emniyet raporu: Esrarlı sigarayla tasarrufunu artırıyormuş
Kubilay'ı öldüren Derviş Mehmet'in çevresindeki insanları esrarla etki altına aldığına ilişkin bir başka resmî bilgi de Emniyet Genel Müdürlüğü kayıtlarında yer alıyor. Dönemin İçişleri Bakanlığı'na 25 Aralık 1930'da "Vali Kazım" imzasıyla gönderilen 7 maddelik raporun 4. maddesinde şunlar yazılı: "Bunların hepsinde esrar ve esrarlı sigara olup, Derviş Mehmet bunları Manisa'da alıştırmış ve bununla da tasarrufunu artırıyormuş."
--------------------------------------------------------------------------------
23 Aralık 1930'da Menemen'de neler yaşandı?
Mustafa Fehmi Kubilay, Giritli Hüseyin ve Zeynep çiftinin çocuğu olarak dünyaya geldi. 1906 doğumlu Kubilay'ın asıl mesleği öğretmenlikti. 23 Aralık 1930'da İzmir'in Menemen ilçesinde meydana gelen olay sırasında askerlik görevini yapıyordu. 'Mehdi" olduğunu iddia eden Giritli Mehmet (Derviş Mehmet) 7 Aralık'ta, 6 müridiyle Manisa'dan yola çıkarak, civardaki Paşa köyünde yaptıkları hazırlık ve propagandalardan sonra 23 Aralık sabahı, gün doğarken tekbirlerle Menemen'e girdi. Belediye meydanında çevresine topladığı yaklaşık yüz kişiyle hükümet karşıtı sloganlar atmaya başladı. Silahlı olan asiler bir müfrezenin başında olaya müdahale eden Asteğmen Kubilay'ı, hemen ardından da Hasan ve Şevki adındaki iki mahalle bekçisini öldürdü. Olay, arkadan yetişen askerî birlikler tarafından şiddetle bastırılırken, Derviş Mehmet ve iki müridi öldürüldü. 31 Aralık 1930'da toplanan bakanlar kurulu, Menemen ilçesi ile Manisa ve Balıkesir merkez ilçelerinde bir ay süre ile sıkıyönetim ilan edilmesine karar verdi. Sıkıyönetim komutanlığına 2. Ordu Kumandanı Fahrettin Paşa (Altay), Divan-ı Harp Reisliği'ne 1. Kolordu Komutan Vekili Muğlalı Mustafa Paşa atandı. Olay 1 Ocak 1931'de Denizli Milletvekili Mazhar Müfit (Kansu) ve arkadaşlarınca verilen soru önergesiyle TBMM gündemine getirildi. Soru önergesini Başbakan İsmet Paşa (İnönü) cevaplandırdı. Daha sonra sıkıyönetim ilanına ilişkin önerge tartışıldı ve oybirliğiyle kabul edildi.
Erdal Şen - Politika Muhabiri
Alıntıdır Zaman gazetesinden
M. Es'ad Erbilî (k.s.)
ŞEMAİLİ
Es'ad Efendi uzuna yakın boylu, beyaz sakallı, süzme gözlü, esmer tenli, şişmana yakın cüsseli, güler yüzlü, tatlı sözlü, vakur bir zat idi. Çok kuvvetli bir hafızaya
sahipti. Senelerce evvel görüştüğü zatı hemen tanır, konuştukları mevzuyu derhal hatırlardı.
Altın silsilenin otuz üçüncü halkası yine Irak'tan, Musul'un Erbil kasabasından 1264/1847 yılında Erbil'de doğdu. Baba ve anne tarafından seyyiddir. Babası Erbil'
de bulunan Halidî tekkesi şeyhi M Saîd Efendidir. Babası tarafından dedesi Hidayetullah Efendi ise Mevlana Halıd el-Bağdadi' nin Erbil'de yaptırdığı tekkeye tayın ettiği halifesidir.
Es'ad Efendi ilk tahsilini Erbil ve Deyr'de ikmal ettikten sonra yirmi üç yaşında iken 1287/1870 yılında manevi bir işaretle Nakşı-Halidi şeyhi Taha'l-Hariri'ye (o
1294/1875) intısab etti. Beş yılda seyru sulükunu ikmal île hilafet aldı 1292/1875 yılında Hicaz'a gitti.
altınolukcom
M. Es'ad Erbilî (k.s.)
ŞEMAİLİ
İstanbul'a Gelişi
Hac dönüşü, şeyhi de vefat etmiş bulunduğundan İstanbul'a geldi. İstanbul' da önceleri Salkımsöğüt'te Beşirağa dergahında misafir olarak kaldı. Muhib ve ziyaretçilerinin sayısı artınca buradan ayrılarak Bayezid-Parmakkapı' da Makasçılar
içinde bulunan camiinin müezzin odasına yerleşti. Fatih Cami'inde Hafız Divan'ı ile Mevlana Camii'nin Luccetu'l-esrar adlı eserini okuttu. Onun bu derslerine ilim ve
irfan ehlinden pek çok kimse devam etti. Bayezid dersiamlarından Hoca Yekta Efendi ve benzeri alimler onu bu derslerinden tanıyarak intisab ettiler.
Kelamî Dergahı Şeyhliği
Kısa zamanda şöhreti İstanbul'u tuttu ve Sultanın damadı olan Derviş-paşa-zade Halid Paşa kendisini saraya davet ederek ondan bir buçuk sene kadar arapça ve dini
ilimler tahsil etti. Sultan ikinci Abdülhamit Han tarafından da Meclis-i Meşayıh azalığına tayin olundu. Toplantı günleri meclise, ders günleri Fatih camiine, ara sıra da Saray'a giderdi.
altınolukcom
M. Es'ad Erbilî (k.s.)
ŞEMAİLİ
Bu arada evini Bayezid Camii imaretinin kapısı üstündeki odalardan meydana nazır olan kısma nakletti. Ayrıca kendisine bir tekke tevcih olunması için Meşihat' a
müracaat etti. Fındık zade Macuncu civarında Şehremini Odabaşı semtindeki Kelamî Dergahı şeyhliği münhal bulunuyordu. Burası Kadirî tekkesi olduğundan tayın için
Kadirî icazetname gerekiyordu. Esad Efendi 1303/1883 tarihinde Abdülkadir Geylanî ahfadından Abdulhamid er-Rifkanî'den aldığı Kadiri icazetnameyi ibraz île
bu tekkeye tayin olundu. Burada muntesiblerine önce oturarak ve Kadiri evradı okuyarak Nakşî usulünce "hatm-hacegan" yaptırırdı. Ancak
Nakşî tarîkatında sohbet esas olduğundan cuma günleri de zikirden evvel "esrar-ı aşk ve muhabbete dair" sohbet ederdi Es'ad Efendi bir ara Halıcılar' da bulunan Feyzullah Efendi dergahına da devam etti.
altınolukcom
antioxidan
03.07.2007, 17:44
Kadiri ayini,
altınolukcom
ayin kelimesi hristiyan kültürüne has bir kavramdır. İslam ıstılahlarında ayin kelimesinin kullanılmasını doğru bulmuyoruz.
sevgilerimle
YOLUNUZ DÜŞERSE MUTLAK İZMİR MENEMEN İLÇESİNDEKİ DEKİ KABRİNİN BULUNDUĞU UFAK CAMİYE UĞRAYIN HELE CUMA NAMZI İNANIN AYRI BİR HUŞU İÇİNDE KILARSINIZ.ALLAH A EMANET OLUN.
YOLUNUZ DÜŞERSE MUTLAK İZMİR MENEMEN İLÇESİNDEKİ DEKİ KABRİNİN BULUNDUĞU UFAK CAMİYE UĞRAYIN HELE CUMA NAMZI İNANIN AYRI BİR HUŞU İÇİNDE KILARSINIZ.ALLAH A EMANET OLUN.
agbi iki gün önce izmirdeydik keşke bu mesajı daha önce okusaydım:cray:
agbi iki gün önce izmirdeydik keşke bu mesajı daha önce okusaydım:cray:
Şimdi gerçekten üzüldüm Allah nasip etsin.Gerçekten farklı bir yer.
M. Es'ad Erbilî (k.s.)
ŞEMAİLİ
Tekrar Erbil'e
İstanbul'a ilk geldiği bu devrede ibadet ve ahlak gibi çeşitli konulardaki hadislerden derlediği "Kenzu'l-İrfan" adlı eserini neşretti. Onun bu esen büyük hüsn-i kabüle
mazhar oldu. 1316/1900 yılında Abdulhamid Han tarafından bilinmeyen bir sebeple memleketi Erbil'de ikamete me'mür edildi
Erbil' de saliha bir kadın tarafından kendisi için inşa ettirilen tekkede Meşrutiyetin ilanına kadar irşad hizmetiyle meşgul oldu Mektubat adlı eserindeki mektuplarının ekserisini bu esnada Erbil'de muhib ve müridhanıyla muhabereleri teşkil eder.
İstanbul' a İkinci Gelişi
Esad Efendi, Meşrutiyeti müteakip sevenlerinin daveti üzerine 1324/1908' de tekrar İstanbul'a döndü. Kelamî dergahını zemin kat üzerine genişleterek yeniden inşa ettirdi. Üsküdar'daki Selimiye Dergahı şeyhliği boşalınca oranın şeyhliği de Es'ad
Efendi'ye tevcih olundu. Buraya niyabeten oğlu Mehmed Alı Efendi'yi tayın etti. Kendisi de arasıra gelip irşad hizmetini oğluyla birlikte yürüttü. Milli mücadelenin
başlaması üzerine Ankara' ya gidecek olan Fevzi (Çakmak) Paşa'nın bu dergahta Es'ad efendiyle birkaç defa görüştüğü bilinmektedir.
ahmedifaruk
06.07.2007, 19:06
ellerine saglık KAYSerili hemşerim
Meclis-i Meşayıh Reisliği
Es'ad Efendi 1330/1914 yılında önce Meclis-i Meşayıh azası sonra da reisi oldu Meclıs-i Meşayıh reisliği zamanında tekkelerin ıslahı ve şeyhliklerine ehliyetli kimselerin tayini ile şeyh evladının en iyi şekilde yetiştirilmelerini temin
istikametinde çalışmalar yaptı. Padişah Sultan Reşad' ın sevgisini kazanan Es'ad Efendi, aynı yıl "sürre emînî" olarak hacca gönderildi. 1331/1915 yılında meclis-i Meşayıh reisliğinden istifa etti.
Es'ad Efendi pek çok halife yetiştirdiğinden İstanbul, Anadolu, Yugoslavya ve Bulgaristan'da binlerce müntesibi vardı. Cumhuriyetin ilk yıllarında (1925) tekkelerin kapatılmasından önce İstanbul'a gelen ve Kelami Dergahı'nda onbeş gün
misafir kalan Danimarkalı araştırıcı Carl Vett' in anlattıklarından onun dergahına ilim ve devlet adamlarından pekçok itibarlı kişinin o şartlarda bile devam ettiği anlaşılmaktadır. (bk. Kelamî Dergahından Hatıralar)
altınolukcom
M. Es'ad Erbilî (k.s.) ŞEMAİLİ devamı
Tekkelerin Kapatılmasından Sonra
Tekkelerin kapatılmasından sonra hiç sokağa çıkmamağa karar vererek Erenköy-Kazasker' de satın aldığı köşkünde inzivayı ihtiyar etmesine rağmen dikkatler
üzerinden eksik olmamıştır. 23 Aralık 1930 yılında meydana gelen Menemen vak'asıyla ilgisi bulunduğu iddiasıyla tutuklanarak Menemen'e sevk edildi. İdam
talebiyle yargılandı, ilerlemiş yaşı sebebiyle idam cezası müebbed hapse çevrildi. Oğlu M. Ali Efendi ise idam edildi.
Es'ad Efendi Menemen'deki askeri hastanede üremiden tedavi gördüğü sırada 84 yaşında iken 3-4 Mart (1931) gecesi vefat etti. Vefatıyla birlikte zehirlendiği ile ilgili tartışmalar da gündeme geldi.
altınolukcom
M. Es'ad Erbilî (k.s.) ŞEMAİLİ devamı
Edebî Şahsiyeti
Ana dili Türkçe olmakla beraber aynı kuvvetle Arapça, Farsça ve Kürtçe de bilirdi. Divanı ve diğer eserleri buna delildir. Türkçeyi kullanmaktaki mahareti Hüseyin
Vassaf Bey' in ifadesiyle "selîka-i kalemiyyesi ve tarz-ı ma'nadaki tevcihi kendisin sahife-i edebiyatta sername-i mübahat eyliyecek derecededir."
Es'ad Efendi kendisi tekkeden yetişmiş bir şair olmasına rağmen tasavvufi halk edebiyatından ziyade divan edebiyatını benimsemiş ve aruzu büyük bir ustalıkla
kullanmayı başarmıştır. O'nun Türkçeyi kullanmaktaki liyakati ve şiirlerindeki başarısını Necip Fazıl şöyle ifade etmektedir: "Esad Efendinin Kenzü'l-İrfan isimli eserinde asli metne ve Osmanlıca' ya büyük bir sadakat ve hakimiyet müşahede
ettiğimizi belirtmek borcundayız..." "Şiirlerine gelince bunlar, Şeyh Es'ad Efendi'nin bir hassasiyet ve şiir kabi-liyyetine malik bulunduklarına işarettir..." (Son Devrin Din Mazlumları, s. 169-170)
devamı var
elmnightmare
08.11.2007, 22:53
MEKTUBAT
59. MEKTUP
AZ GÜLÜP ÇOK AĞLAMAK
Ayrılık derdini görmüş gözlerimizin nurlanmasını,
hicran acısını tatmış sinemizin sevinçle dolmasını sağlayan
bilhassa sıhhat ve afiyetinizi müjdeleyen, iltifat sevgi ve
vefa dolu mektubunuz iftiharla elime ulaşarak cemalinizin
aşıkı bulunan ve size kavuşmayı arzulayan bendenizi
sevinç ve minnet denizine daldırdı. Edâsından anlaşıldığı
gibi yazıldığı zaman zâtınızı ağlatan aynı mektup güldürme özelliğine
de sahipmiş ki, duacınızı güldürdü.
Bu suretle ikimizi de “Az gülün çok ağlayın.”(Tevbe: 82) Âyet-i kerime’sine uygun olarak “Ağlamayan çocuğa meme verilmez.” kaidesince sizi büyük velilerin sütüne müstehak eyledi.
Ağlamayı hafif görüp geçmeyelim.
Dünyanın servet ve nimetinin çabucak yok olması ve neticesinin tehlikesi apaşikâr olduğu kadar ağlamanın da keramet, selâmet, saâdet, gelecekteki rahatı da açıktır.
Seçkin sahâbiler, sâlih seleflerimiz -Allah onların cümlesinden râzı olsun- Hazretleri’nin kıyamet korkusu ve ahiret dehşeti için teselliye vesile kabul ettikleri vasıtaların biri de gözyaşlarını meydana getiren korku ve haşyetten ibarettir. Cenâb-ı Hakk ve Feyyaz-ı Mutlak Hazretleri görülüp kabul edilen korku ve haşyetinizi artırıp dünya hissesine isabet eden muhabbetinizi mahvederek zâtınızı iki cihanda hür ve gönlüşen eylesin, âmin.
Bi-hurmeti Tâhâ ve Yâsîn.
mahmut esat
01.06.2008, 04:58
allah razı olsun
hacıbaba
18.06.2008, 09:34
allah okuyanlardan razı olsun
hacıbaba
18.06.2008, 09:37
İhvanforum.org sitesindeki sevgili dostlar.Siteyi inceledikten sonra üye olup aranıza katıldım.Meşaihler Reisi Mübarek Esad Erbil (K.S.A) Hazretleriyle ilgili bilgilerinizi okudum alakalarınızdan memnun kaldım.Belki size azda olsa katkımız olur düşüncesiyle şu bilgimi sizinle paylaşmak istiyorum:
Mübarek üstadımızın hayatını birçok kaynaklar tefarruatlı şekilde yazmışlardır.Bunlara örnek tarihçi Mustafa Müftüoğlu nun ''Yalan söyleyen Tarih utansın'' ve Üstad Necip Fazılın ''Son devrin din mazlumları'' eserlerinden faydalanabilirsiniz.Yalnız şu kadarı bilinsin ki Menemen olayı bize yansıtıldığı gibi kesinlikle değildir.İsmet İnönü'nün Tasavvufa ve müslümanlara duyduğu kinin bir neticesidir.Mübarek üstadımız M.Esad Erbil Hazretlerinin Naaşı Menemende SEFA CAMİ içindedir.Mübarek kabri Hala bir kabir şeklinde değil,kitaplık bölümünde masa altındadır.Kabr-i Şerifinin halka ziyarete açılması için bazı yetkililere dilekçeler verilmiştiir.Anladığım kadarıyla mahkeme kararıyla iade-i itibar verilmesi gerekiyormuş.Siz bütün doslarımızın imkanlarını kullanarak Kabr-i Şeriflerini ziyaret etmenizi canı gönülden tavsiye ederiz.Esad Efendi Hazretlerimizin Manevi yolculuğunu devamında emek verip Ahirete irtihal eden en önemli üç şahsiyet:
1.Düzce Şehir mezarlığında meftun Mübarek Üstad Hacı Halil Fevzi Meriç
2.Medine-i Münevvere de Cennetül Baki'de meftun Mübarek Üstad Hacı Sami Ramazanoğlu
3.Bolu ilimizde meftun Mübarek Üstad Hacı Muhiddin Efendi
Bu üç koldan Maneviyat Dünyamıza Esad Efendi Hazretlerimizin Manevi ışığı yayılmaktadır.İhtiyaç duyulduğunda ileriki günlerde tekrar bu konularla ilgili bilgi alışverişi yaparız inşallah.Selam ve Saygılarımızla...
Rahman razı olsun. Kabrinide öğrenmiş olduk..
İzmir'e çok yolum düşüyor. ınsAllah bir dahaki seferde ziyaret nasip olur..
Rahman razı gelsin sizden..
hacıbaba hoş geldiniz. paylaşımlarınızı bekliyoruz.bilgi ve birikimlerinizde istifade ederiz inşaallah.
hacıbaba, nette gezinirken www.hacibabam.org sitesi ile karşılaşmıştım. Herhalde isminiz oradan geliyor.
vBulletin v3.7.3, Copyright ©2000-2008, Jelsoft Enterprises Ltd.