PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Bediüzzaman Said Nursi


mustafa
11.06.2006, 13:40
Gençliği ve Tahsil Hayatı: I. Meşrutiyet Devri
1878 (1) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#1alt) ’de Bitlis’in Hizan ilçesinin Nurs köyünde doğan Bediüzzaman, ilk eğitimini ağabeyi Molla Abdullah’tan aldı. Beş yıl süren tahsil hayatı boyunca, bir çok medresede kısa sürelerle bulunarak ders aldı. Sonunda, Doğu Beyazıt’ta bulunan Şeyh Mehmet Celali’nin medresesinde üç ay süren bir eğitim neticesinde (2) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#2alt) , İcazet (3) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#3alt) aldı.


http://www.saidnursi.de/saidnursi/images/saidnursi_2.jpg




O dönemin medrese alimleri arasında gelenek halinde olan ilmi münazaralarda elde ettiği başarılar ve mütalaa ettiği kitapları kolaylıkla ezberine alması gibi özellikleri sebebiyle, kendisine “Bediüzzaman”(4) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#4alt) lakabı verildi.
1893 yılında Miran aşiret reisi Mustafa Paşa’yı yöre halkına yaptığı baskı ve zorbalıktan vazgeçirmek için (5) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#5alt) Cizre’ye giden ve burada bir müddet kalan Said Nursi, 1894’te Mardin’e geldi. Burada bir müddet kaldıktan sonra Bitlis’e gelen Bediüzzaman’a, Vali Ömer Paşa, Vilayet konağında bir oda tahsis etti. Bitlis’te geçirdiği iki yıllık süre zarfında Konağın büyük kütüphanesinden istifade eden Bediüzzaman, ilmi açıdan ulema ve nüfuzlu kimseler arasında hatırı sayılır bir şöhret kazandı.
İki senelik Bitlis hayatından sonra Said Nursi, Vali Hasan Paşa’nın daveti üzerine gittiği Van’da o­n yıl kadar kaldı. Konağın kendisine ayrılan bölümünde uzun süre kalarak çalışmalarına devam eden Bediüzzaman’ın zihninde, eğitim esasları ve yönetim şekliyle “Medreset’üz Zehra” adını verdiği bir üniversite projesi teşekkül etmişti.(6) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#6alt)
Valinin konağında okuduğu gazetelerin birinde, İngiltere’nin Sömürgeler Bakanı Gladstone’un Avam Kamarasında, elinde bir Kur’an-ı Kerim ile kürsüye gelerek; “Bu Kur’an Müslümanların elinde bulunduğu müddetçe, biz o­nlara hakiki hâkim olamayız. Ne yapıp yapıp, bu Kur’an’ı sükût ettirip ortadan kaldırmalıyız. Yahut da Müslümanları o­ndan soğutmalıyız” dediğini (7) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#7alt) okumuş ve buna karşılık “Kur’anın bu asra bakan manevi mucizesi”ni insanlara ispat ederek gösterme kararını vermişti.(8) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#8alt)
Said Nursi, idealindeki üniversite düşüncesini hükümete iletmek maksadıyla, 1907 yılının başlarında İstanbul’a gitti.(9) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#9alt) Hükümet, Üniversite ile ilgili dilekçeye ilgi göstermedi. Ancak İstanbul ulemasının, talebelerin, medrese hocalarının ve siyasetçilerin o­na olan ilgisinden rahatsız olarak Bediüzzaman’ı önce Tımarhaneye (10) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#10alt) daha sonra da hapishaneye gönderdi.
II.Meşrutiyet Devri
Said Nursi’nin serbest bırakılmasından kısa bir süre sonra 23 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet ilan edildi. Meşrutiyetin 3. gününde, Sultanahmet’te ve daha sonra Selanik Meydanı’nda tekrarladığı ve metnini birçok gazetenin yayınladığı “Hürriyete Hitap”(11) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#11alt) adlı nutkunda, meşrutiyet ve hürriyet kavramlarının İslâmiyet’e aykırı olmadığını anlatıyordu. Yine Doğudaki aşiret reislerine Bediüzzaman imzasıyla telgraflar çekerek (12) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#12alt) meşrutiyetin ve anayasal sistemin İslâmiyet’e aykırı olmadığını anlatıyordu.
31 Mart 1909 ayaklanması esnasında Said Nursi, yayınladığı makaleler ve askerlere yaptığı konuşmalarda yatıştırıcı bir rol oynamasına rağmen, olaya karıştığı iddia edilerek tutuklandı ve Divan-ı Harb-i Örfi’de, idam talebiyle yargılandı. Daha sonra “İki Mekteb-i Musibetin Şehadetnamesi veya Divan-ı Harbi Örfi” adıyla neşredilen savunmasının ardından beraat etti.
Bediüzzaman 1910 yılı baharında Van’a döndüdöndü. Hakkari, Bitlis, Muş, Diyarbakır ve Urfa yörelerini dolaşarak, bölgedeki aşiretleri ziyaret etti. o­nlara Meşrutiyet ve meşveretin İslami temellerini anlattığı bu seyahat notları “Münazarat” adı altında yayınladı.
1911 yılı başlarında Şam’a gelen Said Nursi, alimlerin daveti üzerine Emeviye Camii’nde bir hutbe verdi. İslam dünyasının siyasi, ekonomik ve sosyal sorunları ve çözüm yollarını anlattığı hutbesini “Hutbe-i Şamiye” adı ile neşredildi.
Şam’dan İstanbul’a geçerek Sultan Reşad’ın Rumeli seyahatine Şark Vilayetlerini temsilen iştirak etti.(13) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#13alt) Üsküp Üniversitesi’nin temel atma törenine katıldı. Balkan Savaşları yüzünden yapımı duran Üsküp Üniversitesi için ayrılan tahsisatın, Medreset-üz Zehra projesine aktarılmasını hükümete kabul ettirdikten (14) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#14alt) sonra İstanbul’dan ayrılarak Van’a döndü. Medreset-üz Zehra’nın temeli 1913 yılının yaz aylarında Van Gölü kıyısındaki Artemit’te atıldı.(15) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#15alt) Ancak bu defa da I. Dünya Savaşının başlaması bu projenin de ertelenmesine sebep oldu. Said Nursi de talebeleriyle birlikte Doğu Milis Teşkilatı’nı kurdu ve Van-Bitlis cephesinde gönüllü alay komutanı olarak Ermenilere ve Ruslara karşı savaştı.(16) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#16alt) Bu savaş esnasında, “İşarat-ül İcaz” adındaki tefsirini te’lif etti.(17) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#17alt) 1916’da Bitlis savunması sırasında bir çok talebesi şehid oldu, kendisi de yaralanarak Ruslara esir düştü ve Kosturma’daki esir kampına götürüldü.(18) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#18alt)
Şubat 1917’de başlayan Rus ihtilalinin sebep olduğu bu karışıklıktan istifade eden Said Nursi firar etti. Kosturma’dan Petersburg’a geçerek Varşova’ya gitti. Buradan da Viyana’ya geçti ve Alman makamları tarafından düzenlenen bir belgeyle de Sofya üzerinden İstanbul’a geldi.(19) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#19alt)
Enver Paşa, İstanbul’da kurulma aşamasında olan Darül-ül Hikmet-il İslamiye’ye o­nun da aza olarak tayin edilmesini hükümete teklif etti.(20) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#20alt) Şeyhülislam Musa Kazım Efendi’nin teklifi ile de Sultan Vahidüddin tarafından kendisine İlmiye’de Mahreç payesi verildi.(21) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#21alt)
13 Kasım 1918’de İstanbul’un Müttefik Kuvvetler tarafından işgal edilmesinden sonra İngiliz yanlısı kamuoyu ciddi kuvvet kazanmıştı. Bunun üzerine Bediüzzaman, ulema çevresinden de İngiliz propagandalarına destek verenlerin etkisini kırmak ve halkı uyarmak için “Hutuvat-ı Sitte” adlı eserini yayınladı.(22) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#22alt) Bu hareketi, İngiliz işgal kuvvetleri komutanı General Harrington’ın emriyle ölü veya diri ele geçirilmek üzere aranmasına sebep oldu.(23) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#23alt) Anadolu’da başlayan İstiklal Savaşı’nın ve Kuva-yı Milliye’nin aleyhine çıkarılan Şeyhülislam fetvasına karşı bir de fetva yayınladı.(24) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#24alt) Bediüzzaman, yazı ve makalelerinde de İstiklal Savaşını ‘cihad’, Kuva-yı Milliyecileri de ‘mücahid’ ilan ederek Anadolu’daki İstiklal mücadelesini destekledi.
Bediüzzaman’ın çalışmalarını ve mücadelesini yakından takip eden Mustafa Kemal ve arkadaşları, müteaddit defalar çektikleri telgraflarla Bediüzzaman’ı ısrarla Ankara’ya davet ediyorlardı. Eski Van valisi Tahsin Bey gibi dostlarının da ısrarlı davetleri sonucu, 1922 yılının Kasım ayı ortalarında Ankara’ya gitti.(25) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#25alt)
Büyük Millet Meclisi ve Şeflik Devri
Bediüzzaman, 25 Kasım 1922’de BMM’nde düzenlenen resmi hoş geldin merasimiyle karşılandı.(26) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#26alt) Said Nursi, II. Meşrutiyet döneminde Van’da temelini attığı fakat savaş yüzünden inşaatı başlatılamayan üniversitenin yeniden kurulması için mebuslara bir kanun teklifi hazırlattırdı. Bu teklif mecliste bulunan 200 milletvekilinden 163’ünün imzasıyla kanunlaştı.(27) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#27alt) Mecliste bir beyanname (28) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#28alt) yayınlayarak namazın önemini anlattı ve o­nları dinin emirlerine riayet etmeye davet etti. Meclis Başkanı Mustafa Kemal bundan rahatsız oldu ve aralarında sert tartışmalar yaşandı.(29) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#29alt) Bu olay, Bediüzzaman ve yeni rejimin kurucuları arasındaki görüş farklılıklarının ilk işaretleri idi.
Ankara’daki çalışmaları sırasında yeni rejimin önde gelenlerinin bambaşka bir yolda olduğunu anlayan Bediüzzaman, Şark Vilayetleri Umumi Vaizliği ve mebusluk tekliflerini reddederek (30) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#30alt) 1923 yılının Mayıs ayı başlarında Van’a gitti.(31) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#31alt)
1925 yılında patlak veren Şeyh Said isyanına destek vermemesine ve hatta o­nu isyandan vazgeçirmeye çalışmasına rağmen hükümet, Bediüzzaman’ı 1925 yılının Mayıs ayı ortalarında Burdur’a sürgüne gönderdi.
25 Ocak 1926’da Isparta’ya nakledilen Bediüzzaman, oradan da Isparta’nın daha ücra bir köyü olan Barla’ya nakledildi.(32) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#32alt) Barla, bir iman inkılabına beşiklik ediyordu. Risale-i Nur Külliyatının büyük bir kısmı burada neşredildi.
Said Nursi’nin Nur Risalelerini önlerindeki en büyük engel olarak gören çevreler, daha yakından kontrol edebilmek amacıyla o­nun 1934 yılının yaz aylarında Isparta’nın merkezine getirilmesini istedi. Bediüzzaman, burada da iman hizmetinden geri durmadı. Polis 20 Nisan 1935 de Said Nursi’nin oturduğu evde arama yaptı ve o­nun bütün kitaplarına el koydu. Bediüzzaman’ı da emniyete götürerek sorgulayan polis suç unsuru herhangi bir şeye rastlamayınca serbest bırakmak zorunda kaldı. Ancak birkaç gün sonra, yeni tutuklamalarla birlikte Said Nursi ve Risale-i Nurlar hakkında soruşturma başlatıldı. Bediüzzaman ve 120 Nur talebesi askeri araçlara bindirilerek Eskişehir hapishanesine gönderildi.
Bediüzzaman, vatana ihanet iddiasıyla yargılandığı dava müddetince tutuklu kaldı. Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesi’nin 19 Ağustos 1935 tarihinde verdiği kararla, Said Nursi’ye 11 ay hapisle birlikte Kastamonu’da mecburi ikamet; o­n beş talebesine de altışar ay hapis cezası verildi.(33) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#33alt)
Eskişehir Cezaevi’nden tahliye edilen Bediüzzaman Said Nursi serbest bırakılmayarak, polis gözetimi altında mecburi ikamet için Kastamonu’ya gönderildi. Kastamonu’da da Bediüzzaman’ın etrafını yeni talebeleri almaya başlamıştı.
Said Nursi, 20 Eylül 1943’ de Isparta savcısından gelen talimat üzerine yeniden tutuklandı. Ağır hasta olmasına rağmen 3 Ekim 1943 tarihinde Isparta’ya gönderildi. Askeri konvoyla Çankırı üzerinden Ankara’ya oradan da trenle Isparta’ya getirildi.
Risale-i Nur ile ilgili davaların Denizli’deki davayla birleştirilmesi kararının alınmasıyla 25 Ekim 1943’te Denizliye sevk edildi. Denizli hapsi yine tecrit altında başladı. Çok zor şartlar altında geçen yeni hapishane dönemi ve yargılama safhalarında da Bediüzzaman, Risale-i Nur’un telifine devam etti. 15 Haziran 1944 günü Mahkemenin verdiği berat ve tahliye kararına (34) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#34alt) rağmen CHP hükümeti Said Nursi’nin Afyon’un Emirdağ ilçesinde zorunlu iskana tabi tutulmasını emretti.
Emirdağ’a gelen Bediüzzaman hükümet binasının karşısında bir odaya yerleştirildi. Camiye gitmesine bile müsaade edilmediği, devamlı takip ve tarassuda tabi tutulduğu Emirdağ sürgünü, Bediüzzaman’a Denizli hapishanesini bile aratıyordu. Hukuki ve kanuni yollardan Bediüzzaman’ı alt edemeyen muhalifleri o­nu zehirleyerek imha etmek istiyordu. Hayatı boyunca yirmi üç defa denenecek bu teşebbüslerin üçü Emirdağ’da gerçekleşmişti.
Bu zulümler ve olumsuzluklar yaşanırken Risale-i Nurların telifi devam ediyor ve sıkıntıları hafifletecek sevindirici gelişmeler oluyordu. Yargıtay Birinci Ceza dairesi, 30 Aralık 1944 tarihinde verdiği kararla Savcı tarafından temyiz edilen Denizli Ağır Ceza Mahkemesi’nin beraat kararını o­nayladı. Diğer bir gelişme ise artık Risale-i Nurların teksir makinesi ile çoğaltılması imkanının doğması idi.
Her geçen gün Risale-i Nurların yaygılaşarak muhtaçlara ulaşması Hükümeti yine rahatsız etmeye başlamıştı. 17 Ocak 1948 günü Said Nursi ve o­n beş talebesi evlerinden ve işyerlerinden alınarak Afyon hapishasine gönderildiler. Bütün ağır ve zor şartlara rağmen Bediüzzaman yazmaya devam ediyor, o­ndördüncü ve o­nbeşinci Şuaları burada yazarak Risale-i Nurların telifini tamamlıyordu.
Ve nihayet mahkeme, 6 Aralık 1948 tarihinde Said Nursi hakkında 20 ay ağır hapis cezasına hükmetti. Karar temyiz edildi ve Yargıtay, kararı Bediüzzaman’ın lehine bozdu. Yargıtay’ın bozma kararına rağmen Afyon Ağır Ceza Mahkemesi yargılamayı uzatarak 20 aylık sürenin cezaevinde geçmesini sağladı. Hak etmediği cezanın süresini tutukluluk haliyle dolduran Said Nursi, 20 Eylül 1949’da serbest bırakıldı. Ancak Ankara’dan gelen emirle Afyon’da mecburi iskana tabi tutuldu ve nihayet 28 Aralık 1949 tarihinde Emirdağ’a dönebildi.
Demokrat Parti Devri
Bediüzzaman, 14 Mayıs 1950’de başlayan Demokrat Parti devrini 23 Ağustos 1953’e kadar kaldığı Emirdağ’da karşılamıştı. Demokrat Parti iktidarının getirdiği ferahlığa rağmen, CHP’li bürokrasi Bediüzzaman’la uğraşmaya devam ediyordu. 1951 yılında Emirdağ’da şapka meselesinden Bediüzzaman’a bir dava açılmış ve ifadesi alınmıştı. Bundan hemen bir yıl sonra da İstanbul’da, Gençlik Rehberi adlı kitabı hakkında bir dava daha açılmıştı. Bediüzzaman bu davanın duruşmasına katılmak için 22 Ocak 1952 tarihinde İstanbul’a gitti. 5 Mart 1952’de yapılan son duruşmada mahkeme heyeti, men-i muhakeme kararı vererek davayı sonuca bağladı. Bir süre için Emirdağ’a giden Bediüzzaman, 1953 yılının bahar mevsiminde tekrar İstanbul’a döndü.
İstanbul’da yaklaşık üç ay kadar kalan Bediüzzaman, 1953 yılının ortalarında Emirdağ’a oradan da 23 Ağustos 1953’te Isparta’ya geldi. Isparta’da açılan bir davanın daha sorgu hakimliğinde iken reddedilmesi ile artık o­nun hayatında mahkemeler devri kapanmıştı. Bu arada Bediüzzaman’ın Tarihçe-i Hayatı talebeleri tarafından kaleme alınmış ve bizzat kendisi tarafından kontrol edildikten sonra gerekli düzeltmeler yapılarak Risale-i Nur Külliyatı’na dahil edilmişti.
2 Aralık 1959’da Ankara’ya yaptığı ziyaret artık Bediüzzaman’ın veda seyahatlerinin başladığını gösteriyordu.
Ankara’da bir gece kalarak dost ve talebeleriyle görüştükten sonra 3 Aralık 1959 günü Ankara’dan Emirdağ’a, oradan da Isparta’ya gitti. Ancak, o­n beş gün sonra tekrar Emirdağ’a döndü. Konya’daki talebelerinin daveti üzerine 19 Aralık 1959 günü Emirdağ’dan ayrılarak Konya’ya gitti. Burada talebeleriyle görüştü ve Mevlana’nın türbesini ziyaret etti. Aynı gün Isparta’ya gitmek üzere Konya’dan ayrıldı.
Talebelerinin daveti üzerine 31 Aralık 1959 günü Ankara’ya geldi. Burada bir gece kaldı ve ertesi gün İstanbul’a hareket etti. İstanbul’da da bir gece kalarak talebeleriyle görüşüp vedalaştı ve 3 Ocak 1960 gününün akşamında Ankara’ya gitmek üzere İstanbul’dan ayrıldı. “Vasiyetnamem Hükmündedir” dediği son dersini Ankara’da yaptı.
6 Ocak 1960 günü saat 10.30 sularında Konya’ya gitmek üzere hareket etti. Konya’da kardeşi Abdülmecit’i ve Mevlana’nın türbesini ziyaret ettikten sonra Emirdağ’a, dört gün sonra da Ankara’ya gitmek için yola çıktı. Ancak bu kez Said Nursi’nin şehir merkezine girişi polis tarafından engellenmişti.(35) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#35alt)
Ankara’ya girmesi engellenen Said Nursi, Emirdağ’a geri döndü. Buradaki bir haftalık ikametinden sonra 20 Ocak günü Isparta’ya gitti ve bir buçuk ay da burada kaldı. Ramazan ayı geldiğinde Bediüzzaman ağır hastaydı. Takvimler 19 Mart 1960 tarihini gösteriyordu. Said Nursi yanındaki talebelerine Urfa’ya gitmek istediğini söyledi. Arabası hazırlandı ve 83 yaşındaki Bediüzzaman ağır hasta haliyle arabanın arka koltuğunda yola çıktı. 20 Mart’ta yağmurlu bir havada başlayan bu yolculuk o­nun son yolculuğuydu.
21 Mart günü Urfa’ya ulaşıldığında talebeleri kendisine Halilürrahman Dergahı’nı göstermek istediler. Ama o yürüyemeyecek kadar ağır rahatsızdı. o­nu şehrin en iyi oteli olan İpek Palas Oteli’ne yerleştirdiler. Bu arada otele gelen polisler, İçişleri Bakanı’nın emriyle derhal Isparta’ya geri dönmeleri gerektiğini tebliğ ettiler. Bunu duyan halk otelin önüne toplandı. Polis, Bediüzzaman ve yanındaki talebelerinin ısrarla Urfa’dan ayrılmalarını istiyor ve Ankara’nın emrini hatırlatıyordu.(36) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#36alt) Bu baskı sürerken Bediüzzaman 23 mart 1960 günü, 27 numaralı odada sabaha karşı vefat etti. Hayatı boyunca dayanılması güç acılara ve baskılara maruz kalmasına rağmen hayat tarzıyla bir destan yazan Bediüzzaman, arkasında miras olarak 6000 sayfalık Risale-i Nur Külliyatı ile milyonlarca Nur Talebesini bırakmıştı. Bediüzzaman’ın naaşı Halilürrahman Dergahı’nda kendisine ayrılan türbeye defnedildi.
Bediüzzaman’ın vefatından iki ay sonra 27 Mayıs 1960’da bir hükümet darbesi oldu. Alparslan Türkeş’in liderliğinde kurulan Milli Birlik Komitesi hükümeti, ilk iş olarak geniş çaplı tevkifler başlatarak Demokrat Partinin ileri gelenlerini Yassıada hapishanesine topladıktan sonra, Bediüzzaman’ın kabrinin nakledilmesine karar verdi. Kanuni prosedürü de ihmal etmeyen ihtilal komitesi Bediüzzaman’ın Konya’da yaşayan kardeşi Abdülmecit Nursi’den bir nakil dilekçesi alarak 12 Temmuz 1960 gecesi Urfa’daki mezarını kırdırdı. Bediüzzaman’ın naaşı askeri bir uçağa konularak Afyon askeri havaalanında indirildi ve yerini Abdülmecit Nursi’nin de bilmediği bir mezara defnedildi.(37) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#37alt) Hayatında iken O’nun varlığını istemeyenler, vefatından sonra da rahat bırakmamışlardı.
DIPNOTLAR:
(1) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#1 üst) 1878 tarihi için bkz. Doğum Tarihi (http://www.saidnursi.de/saidnursi/dogum_tarihi.html).
(2) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#2 üst) Bediüzzaman Said Nursi, İçtima-i Reçeteler, İstanbul, 1990, C.1, s. 10.
(3) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#3üst) Sadık Albayrak, Son Devrin İslam Akademisi, İstanbul, 1972, s. 198.
(4) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#4üst) Bediüzzaman Said Nursi, İçtimai Reçeteler, İstanbul, 1990, C.1, s. 23. ; Abdülkadir Badıllı, Bediüzzaman Said Nursi: Mufassal Tarihçe-i Hayatı, İstanbul, 1990, C. 1, s. 76.
(5) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#5üst) Abdurrahman Nursi, Bediüzzaman’ın Hayatı, İstanbul, 1993, s. 28.
(6) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#6üst) Bediüzzaman Said Nursi, İçtima-i Reçeteler, İstanbul, 1990. C.1, s. 24.
(7) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#7üst) Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası, Germany, 1994, s.438.
(8) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#8üst) Bediüzzaman Said Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybi, Germany, 1994, s. 83.
(9) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#9üst) Abdurrahman Nursi, Bediüzzaman’ın Hayatı, İstanbul, 1993, s. 45
(10) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#10üst) Bediüzzaman Said Nursi, Divan-ı Harbi Örfi, İstanbul, 1995, s. 87.
(11) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#11üst) Bediüzzaman Said Nursi, Divan-ı Harbi Örfi, İstanbul, 1995, s. 73.
(12) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#12üst) Age.s. 21
(13) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#13üst) Age.s.69. ; Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası, Germany, 1994, s. 402.
(14) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#14üst) Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası, Germany, 1994, s. 439.
(15) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#15üst) Abdülkadir Badıllı, Bediüzzaman Said Nursi: Mufassal Tarihçe-i Hayatı, İstanbul, 1990, C.1, s. 297.
(16) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#16üst) Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat, Germany, 1994, s. 77.
(17) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#17üst) Bediüzzaman Said Nursi, İşârât’ül İcâz, İstanbul, 1994, s. 13.
(18) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#18üst) Bediüzzaman Said Nursi, İçtima-i Reçeteler, İstanbul, 1990, C.1, s. 28.
(19) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#19üst) Age. s. 234. ; Bediüzzaman Said Nursi, İçtima-i Reçeteler, İstanbul, 1990. C.1, s. 29.
(20) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#20üst) Bediüzzaman Said Nursi, İçtima-i Reçeteler, İstanbul, 1990. C.1, s. 29.
(21) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#21üst) Sadık Albayrak, Son Devrin İslam Akademisi, İstanbul, 1972, s. 201.
(22) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#22üst) Bediüzzaman Said Nursi, Mektubât, Germany, 1994, s. 76.
(23) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#23üst) Bediüzzaman Said Nursi, Şuâlar, Germany, 1994, s. 387.
(24) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#24üst) Bediüzzaman Said Nursi, İçtima-i Reçeteler, İstanbul, 1990. C.1, s. 193.
(25) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#25üst) Bediüzzaman Said Nursi, Şuâlar, Germany, 1994, s. 462.
(26) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#26üst) Necmeddin Şahiner, Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursi, İstanbul, 1994, s. 254.
(27) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#27üst) Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lâhikası, Germany, 1994, s. 439.
(28) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#28üst) Beyannamenin metni için bkz. Bediüzzaman Said Nursi, Bediüzzaman Said Nursi: Tarihçe-i Hayatı, Germany, Temmuz 1994.
(29) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#29üst) Bediüzzaman Said Nursi, Şuâlar, Germany, 1994, s. 387. ; Bediüzzaman Said Nursi, Mektubât, Germany, 1994, s. 214.
(30) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#30üst) Bediüzzaman Said Nursi, Şuâlar, Germany, 1994, s. 314.
(31) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#31üst) Abdülkadir Badıllı, Bediüzzaman Said Nursi: Mufassal Tarihçe-i Hayatı, İstanbul, 1990, C. 1, s. 457.
(32) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#32üst) Necmeddin Şahiner, Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursi, İstanbul, 1994, s. 279.
(33) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#33üst) Abdülkadir Badıllı, Bediüzzaman Said Nursi: Mufassal Tarihçe-i Hayatı, İstanbul, 1990, C.2, s. 832.
(34) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#34üst) Age.s. 1079.
(35) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#35üst) Age.s. 1629, 1635. ; Bediüzzaman Said Nursi, Emirdağ Lahikası, Germany, 1994, s. 453.
(36) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#36üst) Abdülkadir Badıllı, Bediüzzaman Said Nursi: Mufassal Tarihçe-i Hayatı, İstanbul, 1990, C.3, s. 1735, 1739.
(37) (http://www.saidnursi.de/saidnursi/main.html#37üst) Necmeddin Şahiner, Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursi, İstanbul, 1994, s. 454.

__NUR__
14.03.2007, 14:36
Tyesekkur Ederim Cok Güzel Aciklamissin Allah Razi Olsun

SuskunSuvari
14.03.2007, 14:51
Said Nursî 1873 yılında Bitlis'in Hizan ilçesine bağlı Nurs köyünde doğmuştur. Ciddi anlamda sadece üç ay medrese tahsili yaptığı kabul edilmektedir. (Tarihçe, 33). Buna rağmen "Molla Said"in daha 16 yaşlarında iken, yaptığı tartışmalarda yörenin bütün alimlerini susturduğuna inanılmaktadır. Cizre'nin (Tarihçe, 40), Siirt'in (Tarihçe, 37) daha doğrusu bütün Doğu Anadolu'nun alimleri mat edildikten sonra, 1896'da İstanbul'a gelir gelmez, orada da meydan okurcasına bütün ulema ile münazaraya girişmiş, onları da susturmuştur! (Tarihçe, 48). Artık Nursi'nin hedefi bütün dünya alimleridir: 35 Yaşlarında iken, o günlerde İstanbul'a gelmiş bulunan, Ezher Şeyhlerinden Şeyh BAHlD ile münazaraya girişmiş ve haliyle onu da pes ettirmiştir! (Tarihçe, 49-50).
Bu yıllarda (1907) Said Nursî delilik muamelesi görerek, Toplası Tımarhanesine kapatılmıştır. (Şahiner, 70 vd.)
II. Abdülhamid'in "istihdafına karşı çıkan Nursî, 1908 yılında Selanik Hürriyet meydanında meşrutiyet nutku atacak kadar meşrutiyetçidir. (Şahiner, 81).
Osmanlı istihbarat servisi olan Teşkilat-ı Mahsusa'da Nursî görev almıştır. (Şahiner, 128-131). I.
Dünya savaşında Ruslar'ın eline esir düşmüş ve esareti yaklaşık iki buçuk yıl kadar sürmüştür. (Tarihçe, 104)
Yeni kurulan Kuvay-ı Milliye'yi destekleyen Nursî, çağrı üzerine 1922'de Ankara'ya gitmiştir. (Tarihçe, 124}. Ve o şimdi artık Cumhuriyetçidir. (Emirdağ L. 27). 1950 Yılından itibaren de demokrat olacaktır...
1950 Mayısında DP'nin iktidara gelmesiyle Reis-i Cumhur Celal BAYAR'a telgraf çekerek, yeni hükümeti tebrik eder. (Emirdağ L. 280). Celal Bayar da bilmukabelede bulunmuştur. (Şahiner, 350). Nursî'nin öğrencileri de DP'lilere akıl vererek, hem nurcuları ve milleti memnun etmek, hem de Amerikan yardımcılarını kaybetmemek için ezan meselesini v.s. tamir etmeleri gereğini tavsiye ve telkin ederler. (Emirdağ L. 288). Bu kanaatin asıl sahibi de kendisidir. (Tarihçe, 547).
CHP döneminde hapishanelerle barışık olan Said Nursî için 1956 yılı artık DP'lilerin bizzat, kitaplarını yayınlamak için teklifte bulundukları bir dönemdirl (Şahiner, 376). Her şeyin bir karşılığı olmalıdır; O da "dindar demokratları" her fırsatta över ve 1957 seçimlerinde oyunu da onlara verir... (Şahiner, 378)
1960, Said Nursi'nin ölüm yılıdır.

Mütercim Said Nursî

Said Nursî bir mutasavvıf olarak adlandırılmamasına rağmen, bütün söylemleri, dîni anlayış ve yorumlayış biçimi tamamen tasavvufîdir; tasavvuf kültürünün bütün mentalitesini içkindir. Yani o, adı konulmamış bir mutasavvıftır.

Said Nursi, risalelerini Allah'a atfeder. Kitaplarının hemen hemen tamamında, kendisinin Allah tarafından görevlendirildiğine inandığını gösteren beyanatlara rastlamak mümkündür. Hatta bu kanaati o kadar kesin ki, kendinde manevî kuvvetler bulunduğuna, istese 28 senelik düşmanlarından intikamını bir günde alacağına inanmaktadır. (Tarihçe, 550). Fakat özellikle "Sikke-i Tasclîk-i Gaybî" adlı risalesinde baştan sona, kendisinin bilgileri doğrudan Allah'dan aldığını olanca çıplaklığıyla, gayet samimane(!) anlatmaktadır. Onun zihin yapısını anlamak için sadece bu risalesini tetkik etmek yeterlidir. Kitabının adı da, kendisine gaibden gelen bilgilerin doğruluğunun, isbatının kanıtı, mühürü anlamını ifade etmektedir...

Nursî'nin, andığımız kitabında anlattığı, kendisiyle ilgili bir anekdot, ta küçükten beri nasıl bir haleti ruhiye ile yetiştiğini ifşa etmektedir: Daha kendisi 8-9 yaşlarında iken, etrafındakilerin Nakşî olmalarına ve orada meşhur Hizan Gavsı'ndan istimdat ederlerken, kendisi Gavs-ı Geylanî'ye hitab etmekte, ondan istimdat etmektedir! Binlerce kez, kaybolan bir şeylerini buldurmak için Gavs'ı yardıma çağırmış ve yardım görmüştür! (Sikke, 116). Yani molla Said övüneyim derken, kendini ele vermiş... Çünkü Allah'dan başkasını bu anlamda yardıma çağırmanın şirk olduğunu Kur'an bize öğretmektedir.

Said Nursi'nin doğup-büyüdüğü çevrenin, şeyhlerin mutlak otoritesine dayalı mistik kültürü, evliyalar menkıbeleri, onun gelecekteki kişiliğinin ve din anlayışının temelini oluşturuyordu.

O da diğer sufiler gibi kitap yazımına rüya ile başlıyordu. Çocukluğunda (12-13 yaş) gördüğü bir rüyada Hz. Peygamberin elini öpmüş ve Peygamber, "ümmetine sual sormamak kaydıyla" ona Kur'an ilimlerinin verileceğini müjdelemiştir(!) (Tarihçe, 32-33). Bir başka rüyasında da Abdulkadir Geylanî ona Miran aşireti reisi Mustafa Paşa'ya giderek, onu namaz kılıp zulümden vazgeçmeye çağırması, aksi durumda öldürmesi talimatını vermiştir. Molla Said de rüya gereğince davranmıştır. (Tarihçe, 39 vd.).

Şimdi burada Said Nursi'ye, rüyada Allah'dan Kur'an ilimlerini almanın imkanından, kendisinin yoksa nebî mi olduğundan sormazdan önce; A. Kadir Geylani'nin, mezarda çürümüş olduğu halde, dünyaya nasıl hükmettiğinin, bu gücü nereden aldığının, yoksa yarı-ilah mı olduğunun sorulması ilzam eder. Üstelik, kabirden dünyayı yöneten Geylanî'nin, sözkonusu görevi bizzat kendisinin ifâ etmeyip de Nursiyi görevlendirmesi de bir nebze çelişki olmuyor mu?
Anlaşılan o ki, böyle büyük(!) rüyalarla anlatılmaya çalışılan küçük(!) dünyalar var, onun için bu rüyalara ihtiyaç var!
Said Nursî, risaleleri yazmakta kendisinin sadece bir "mütercim" olduğuna kesin olarak inanmaktadır. O, bu risaleleri ihtiyarı dışında yazmıştır! (Sikke, 91). O yalnızca, kendi hissesine "şükretmek" düşen bir mütercimdir. (Sikke, 60).
Şakirtlere göre, Celcelutiye, Mesnevi-i Şerif ve Fütuhul Gayb gibi eserlerin müellifleri, nasıl yalnızca
bunların mütercimleri iseler, Üstadları da aynen öyledir! Risale-i Nur tamamen Kur'an'ın nurudur. (Sikke, 215).
"İ'caz-ı Kur'an"ı beyan etme görevini kendisine, "vakıa-i sadıka" da gördüğü "mühim bir zat" vermiştir! (Sikke, 187). Bu mühim bir zat, Allah mıdır, peygamber midir, bilemiyoruz.

Said Nursî, kendisinin Şark tarafından zuhur edecek nur olduğuna (Sikke, 189) kesin inanmıştır, hernen hemen bütün risalelerini kendisinin yazmadığını, kendinin bundan aciz olduğunu, hakikatleri beyan etmede o kadar başarılı olmadığını... anlatır. Dolayısıyla Nursinin yazıları "doğrudan doğruya bir inayet-i ilahiyye ve bir ikram-ı Rabbanî ve bir keramet-İ Kur'aniyye"dir. (Sikke, 192, 195). Yani, risaleler, telaffuz edilmese de vahiyden başka birşey değildirler! Zaman zaman, risaleleri yazarken, kuş v.s. suretinde gelip, kendisini murakebe ve taltif eden (Sikke, 196), gayb alemiyle bağlantılarını ifşa(!) eder.

Şakirtleri, üstadlarının "zevahiri kurtarmak için" üç aylık bir tahsil müddeti içinde evvel ve ahirîn alemlerine, ledünnî ilimler ve eşyanın hakikatına, kainatın esrarına, ilahî hikmetlere varis kılındığına inanmaktadırlar. Ve üstelik şimdiye kadar hiç kimse bu makama nail olamamıştır! (Sikke, 216). Nursi'nin bizzat kendisinin de, Risale-i Nurlar dışında bir tek kitaba dahi ihtiyaç duymamış (okumamış) olması (Kastamonu L. 48), acaba, geleneksel kabuldeki, peygamberin ümmî oluşuna bir atıf, bir nazire midir bilinmez... Risale-i Nur onun değildir (Emirdağ L. 46, 49), Allah'a aittir...

Said Nursi'nin, "izin olmadığından yazılmadı"; "bir iki sahife yazdım, perde kapandı..."; "birden şiddetli ihtar ile"; "bir meseleyi beyan etmek ihtar edildi"; (Kitaplarının tamamına yayılmış durumdadır, örnek için, Sikke, 152) gibi mütemadiyen tekrar ettiği ifadeler, Allahdan vahiy aldığına kesin olarak inandığının gayet açık ve net delilleridir.

Kur'an'ın 33 ayeti hem Said Nursi'yi, hem de Risaleleri ta o zamandan ihbar etmiştir! Bu ayetlerden bazıları, 3/18, 4/176, 5/14, 108/1 ayetleridir. (Kastamonu L. 54, 137-138). Said Nursi'nin, kitaplarının vahiy ürünü olduğunu ispatlamak için en çok başvurduğu ve yüzde yüz inandığı bir yöntem de cifir/ ebced hesabıdır. Sikke-i Tasdik-i Gaybî risalesi bununla doludur.

Zümer, Casiye ve Ahkaf surelerinin başlarında bulunan "tenzîlül Kitab" ifadesi, o gün için Kur'an'a delalet ediyordu, şimdi de Risalen Nur'a delalet etmektedir. (Sikke, 78-79).

Said Nursi, Celcelûtiye adını verdiği tamamen uydurma, bir sözde dua metninin de kendisinden bahsettiğinden emindir! (Sikke, 107). Ona göre celcelutiye, Peygamber'e vahiyle inmiştir. (Sikke, 101).

Şu halde hem Allah doğrudan ve rüya yoluyla, hem Kur'an aracılığıyla, hem Peygamber vasıtasıyla, hem Celcelûtiye, hem Hz. Ali ve hem de A. Kadir Geylani aractlığıyla Said Nursi'yi haber vermiş, risale-i nurun "imanı kurtaracağım" müjdelemiştir!!

Risale-i Nur'un tamamını buraya dercedemeye-ceğirniz için bu kadar iktibasla yetiniyor ve rüya-zan-vehim-uydurma rivayet geleneği-cifir-ayetlerin kasden yanlış yorumlanması gibi bâtıl ayaklar üzerine bina edilmiş bir nurculuk düşüncesinin etkisinden bütün müslürnanların korunmasını temenni ediyoruz.

Said Nursi'nin, Allah'dan kendisine inzal edildiğine, yazdırıldığına mutlak surette iman ettiği risalelerdeki bu kanaatlere katılmak mümkün değildir. Allah'ın, Hz. Muhammed'den sonra hiç bir kimseye vahiy indirmediğine iman ediyoruz. Nursi'nin iddiaları zandan, vehimden, kuruntudan başka bir şey değildir.

C- TASAVVUF EHLİNİN "ANLAŞILAMAZLIK" MİT'İ
Tasavvuf erbabı, kendilerine yöneltilen bütün ciddi eleştirilere, "bizi anlamazsınız" zırhına bürünerek karşı koymuşlardır. Bizi, tasavvufçu olmayanlar anlamaz demek, iyi bir savunma mekanizmasıdır.

Füsusül Hikem mütercimi M. Nursi GENCOSMAN, İbnül Arabi'yi red ve inkar edenlerin "rüsum uleması, fıkıh bilginleri" olduğunu, oysa bunların Ibnül Arabi'yi anlayamayacaklarını ileri sürer. Zira onların farklı ıstılahları, ayrı lisanları varmış. Tasavvuf terminolojisini bilmeyenlerin tasavvuf bahsinde söz ve salahiyet sahibi olmalarına imkan yokmuş! (Gencosman, X.).
A. Avni KONUK ise savunmasında aynı üslubu kullanır: "Bu ulûm ve hikemi anlamayanlar kendi istidatlarına kusur bulmalıdır." (A. Konuk, 95). Ona göre "akıllı adamlar" (erbabı ukûl) Ibnül Arabi'yi anlayamazlar. (A. Konuk, 1).
Celaleddin Rumî, "biz Kur'an'ın özünü, ruhunu, içini ve cevherini aldık, postunu kufuryoklerin önüne attık" derken (Uludağ, 141), "bizi herkes anlamaz" psikozu ile savunma geliştirmiş oluyordu.

Said Nursi'ye göre de Risaie-i Nur'a itiraz edilemez (Sikke, 56) çünkü onlar Tanrısaldır. Hatta risalelere "Kutb-u Azam"dan itiraz gelse yine de dikkate alınmaz! (Kastamonu L. 145). Çünkü Kutb-u Azam{!) yanılabilir. (Kutb-u Azam meğer pek de cahilmiş!)

Şüphesiz C. Rumî de, İbnül Arabî de, S. Nursî de, tasavvuf epistemolojisi bağlamında gayet haklıdırlar. Bu iddialar tasavvufun temel âmentülerine gayet uygundur. Birileri, yazdığı şiirlerinin, risalelerinin, tevillerinin ALLAH tarafından kendisine vahyedildiğine, doğrudan Allah'dan geldiğine inanmışsa, kendileri bu işde yalnızca mütercim rolünde iseler, bunlara itiraz edilemez olması doğal bir sonuçtur. Mütercimin bu işde bir kabahati olmayacağına göre, anlayamayanlar kendilerini kontrolden geçirmeleri gerekecektir!
Tasavvuf erbabının, "bunu ancak yaşayanlar anlar" tezleri tamamen bir rnanipülasyondur. Zira, eğer ki, bir sözü anlamak için mutlaka o sözün ait olduğu yaşam tarzını tecrübe etmek gerekli olsaydı, hiç bir müşrikin müslüman olmazdan evvel vahy'i anlamamış ve de anlayamaz olması gerekirdi! Örneğin, Nemrud'un, İbrahim'i hiç anlamadan öldüğünü kabul etmemiz mantıken zorunlu olurdu; çünkü müslüman olmamıştı! Böyle kalın kafalı bir adamın nasıl kral olduğu; ama aynı zamanda bu kalın anlayışının, İbrahim (a.s.)ı ateşe attırmayı düşünecek kadar da nasıl inceldiği, makul bir izahı gerektiren paradoks olurdu. Halbuki bir müşrik, anladığı için müslüman olur, yahut da yine anladığı için müslüman olmaz!

En azından vahiy, ilkesel olarak "anlaşılır" özelliktedir. Ve anlaşılsın diye vahiy inzal edilir. Eğer vahiy anlaşılabiliyor da, İbnül Arabi'nin, S. Nursi'nin v.s. felsefeleri anlaşılmıyorsa bu durum, anlamayanlarla ilgili bir sorun olmaktan ziyade, ilgili felsefelerin doğasıyla alakalıdır. Kısacası, bu felsefeler bir çelişkiler yumağı, hurafeler bütünü ve herhangi bir realiteye dayanmayan, havaî söylemler olduğu için anlaşılmazdırlar.

Tasavvuf felsefesi, şeyhin lâyuhtî, lâ-yüs'el mutlak otoritesine mutlak teslim olmayı merkeze alan mutlak kabul esasına, yani kula kulluk esasına dayandığı İçin, bu felsefeyi kabul edenler, anlıyor değiller, sadece körü körüne teslim oluyorlar. Yani, "bunları tasavvufcu olmayanlar anlamazlar" tezi, dayatmacılığın, mutlak mûtî "kullar" edinmenin bir biçimidir. Bu "anlaşılmazlık" dayatmasını yutanlar, perdelerini indirip, dışa kapanıyorlar, akıl ve iz'an dışı söylemlerle akıllarını ipotek ettirip ruhsal dengelerini sarsıyorlar. Dolayısıyla tasavvuf akideleri anlamakla değil, dogmatik olarak teslim olmakla alakalıdırlar.

Bu bağlamda, "erbab-ı ukûl"ün, tasavvufu "anlamamaları" kadar normal bir şey olamaz. Ve dahi "anla-mamalıdırlar"...

Kendilerinden başka bütün insanları panteist felsefelerini anlamamakla suçlamak, tasavvuf ehlinin, sadece kendilerini akıllı, alemi kör sanmak gibi bir megalomani belirtisidir.

Kendilerini İslam'a nisbet eden insanlar sadece Allah'ın vahyi olan Kur'an'dan sorumludurlar. O'nu anlamak ve O'na göre yaşamak zorundadırlar. Kendilerini Allah'a değil de, İbnul Arabi'ye, C. Rumi'ye veya S. Nursi'ye nisbet edenler ise Allah'ı veli olarak bulamayacaklardır. Hesap gününde hesabı görecek olan, bu şahıslardan biri değil, Allah'ın kendisidir.

SuskunSuvari
14.03.2007, 14:53
Bu yazida Üstadı kötülemek maksadıyla yazılmış hazır gerçek olan varken ekleyeyim dedim...
İnsanoğlu hiç değişmeyecek..

Demek ey nefsim! Eğer hayat-ı dünyeviyeyi gaye-i maksad yapsan ve ona daim çalışsan, en edna bir serçe kuşunun bir neferi hükmünde olursun. Eğer hayat-ı uhreviyeyi gaye-i maksad yapsan ve şu hayatı dahi ona vesile ve mezraa etsen ve ona göre çalışsan; o vakit hayvanâtın büyük bir kumandanı hükmünde ve şu dünyada Cenâb-ı Hakk'ın nazlı ve niyazdar bir abdi, mükerrem ve muhterem bir misafiri olursun.(Sözler 5.Söz)

PUTYIKAN
14.03.2007, 17:16
Bediüzzaman Hazretleri kimdir?
O öyle bir zât-ı âlidir ki, Hazret-i Allah zâhiri ilimle, tarikat ilmiyle, mârifetullah ilmiyle mücehhez kılmıştı. O Allah-u Teâlâ’nın sevdiği, seçtiği veli kullarındandı. Bediüzzaman Hazretleri bir iman abidesi idi. Nûr saçan kandildi. Hayatı boyunca Allah-u Teâlâ’nın ve Resulullah Aleyhisselâm’ın emir ve hükümlerine candan bağlı idi. Her cefaya katlandı. Ve fakat bu cefalar onun imanını arttırmaktan, azmini çoğaltmaktan başka bir şeye yaramadı.
Ona tâbi olanlar, onun ahlâkını alanlar da yine aynı öyledir. Onlar hapishaneden hapishaneye giderdi, fakat her çıkan iman ile gürlerdi. Onları hiçbir şey yıldırmadı. Canını verdi, fakat imanını vermedi.
Hiçbir zaman haksızlığa boyun eğmedi. Canını hiçe saydı. Dinde, imanda asla en küçük taviz vermedi. Dünyaya asla meyil etmedi. Dünyaya hiçbir zaman iltifat etmedi. Allah-u Teâlâ’nın iman ile küfür arasındaki berzahına daima dikkat ederdi. Koyduğu hudutları muhafaza ederdi. Bunu en büyük ve en mühim vazife sayardı. Hakk ve hakikatı bildirmek için, bütün ömrünü bu yolda ve bu uğurda geçirdi. İman edenler için güzel bir nümune idi.
Ömrünü bu nûrlu yolda geçirdiği gibi, iman edenler için de güzel bir iz bıraktı. Öylesine güzel bir iz ki, Resulullah Aleyhisselâm’ın izinde idi. Nûr kaynağı ancak Resulullah Aleyhisselâm’dır.
Her işte o “Sirâcen münîrâ = Nûr saçan kandil” (Ahzab: 46) Âyet-i kerime’sinden nasibi kadar nûr alırdı. Ve o nûru saçardı. Bütün gayesi imanı kurtarmak idi. Allah-u Teâlâ’nın dostlarına, velilerine nasıl tazim edilmesi gerektiğinin izahını yapardı.
Sahte nurcular ise “Devir tarikat devri değil, tarikatlar misyonunu yitirmiştir.” diyorlar. Bunlara en güzel cevabı Bediüzzaman Hazretleri bizzat kendisi vermektedir. Bu sözleri ile dahi onun yolundan ayrılmışlardır.

Bediüzzaman Hazretleri’nin tarikat hakkında Mektubat adlı eserinin 29. Mektubundaki 3. Telvih’te şu beyanları ne kadar arza şayandır... Bunun hakikatını öğrenmek için bu mektubu tetkik etmek lâzımdır:
“Madem Adalet-i İlâhiyye böyle hükmeder ve hakikat dahi bunu hak görür, tarikat, yani Sünnet-i seniyye dairesinde tarikatın hasenatı seyyiatına kat’iyyen müreccah olduğuna delil: Ehl-i tarikat, ehl-i dalâletin hücumu zamanında imanlarını muhafaza etmesidir. Adi bir samimi ehl-i tarikat, sûrî, zahiri bir mutefenninden daha ziyade kendini muhafaza eder. O zevk-i tarikat vasıtasıyla ve o muhabbet-i evliya cihetiyle imanını kurtarır. Kebairle fasık olur, faat kâfir olmaz; kolaylıkla zındıkaya sokulmaz. Şedit bir muhabbet ve metin bir itikad ile aktab kabul ettiği bir silsile-i meşayihi, onun nazarında hiç bir kuvvet çürütemez. Çürütemediği için, onlardan itimadını kesemez. Onlardan itimadı kesilmezse, zındıkaya giremez. Tarikatta hissesi olmayan ve kalbi harekete gelmeyen, bir muhakkik âlim zât da olsa, şimdiki zındıkların desiselerine karşı kendini tam muhafaza etmesi müşkülleşmiştir.
Bir şey daha var ki; Daire-i takvâdan hariç, belki daire-i İslâmiyetten hariç bir suret almış bazı meşreblerin ve tarikat namını haksız olarak kendine takanların seyyiatiyle, tarikat mahkum olamaz. Tarikatın, dini ve uhrevi ve ruhani çok mühim ve ulvi neticelerinden sarf-ı nazar, yalnız Âlem-i İslâm içindeki kudsi bir rabıta olan uhuvvetin inkişafına ve inbisatına en birinci, te’sirli ve hararetli vasıta tarikatlar olduğu gibi, âlem-i küfrün ve siyaset-i hıristiyaniyyenin, Nûr-u İslâmiyeti söndürmek için müdhiş hücumlarına karşı dahi, üç mühim ve sarsılmaz kal’a-i İslâmiyyeden bir kal’asıdır.
Merkez-i Hilafet olan İstanbul’u, beşyüz elli sene bütün âlem-i hıristiyaniyyenin karşısında muhafaza ettiren, İstanbul’da beşyüz yerde fışkıran envâr-ı Tevhid ve o Merkez-i İslâmiyedeki ehl-i imanın mühim bir nokta-i istinadı, o büyük camilerin arkalarındaki tekkelerde “ALLAH, ALLAH!” diyenlerin kuvvet-i imaniyeleri ve Mârifet-i ilâhiyyeden gelen bir muhabbet-i ruhani ile cuş u huruşlarıdır.
İşte ey akılsız hakimiyet-füruşlar ve sahtekâr milliyet-perverler! Tarikatın, hayat-ı içtimaiyenizde bu hasenesini çürütecek hangi seyiatlardır, söyleyiniz?..” (29. Mektup)

Buradan da anlaşılıyor ki; imanı kurtarmak ancak şeriat, tarikat ve hakikatla kaim olduğunu bu zât beyan etmiştir.
Ve yoldan çıkan bu gibi kimseleri de çok güzel belirtiyor.
Asla kimseden para dilenmezdi. Her lokmasının helâl olmasına dikkat ederdi. Çünkü Allah-u Teâlâ’nın emirlerine, hükümlerine sımsıkı bağlı idi.

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri II. Mektubunda; para toplayan nurculara da şöyle sesleniyor:
“O mezkûr ve malûm talebesinin hediyesine karşı cevaptan bir parçadır.
Bana bir hediye gönderdin, gayet ehemmiyetli bir kaidemi bozmak istersin. Ben demiyorum ki: “Kardeşim ve biraderzadem olan Abdülmecid ve Abdurrahman’dan kabul etmediğim gibi senden de kabul etmem.” Çünkü sen onlardan daha ileri ve ruhuma daha yakın olduğundan, herkesin hediyesi reddedilse, seninki bir defaya mahsus olmak üzere reddedilmez. Fakat bu münasebetle o kaidemin sırrını söyleyeceğim.
Şöyle ki:
Eski Said minnet almazdı. Minnetin altına girmektense ölümü tercih ederdi. Çok zahmet ve meşakkat çektiği halde kaidesini bozmadı. Eski Said’in, senin bu biçare kardeşine irsiyet kalan şu hasleti ise, tezehhüd ve sun’i bir istiğna değil, belki dört beş ciddi esbaba istinat eder.
Birincisi; Ehl-i dalâlet, ehl-i ilmi, ilmi vasıta-ı cer etmekle itham ediyorlar, “İlmi ve dini kendilerine medar-ı maişet yapıyorlar” deyip insafsızcasına onlara hücum ediyorlar. Bunları fiilen tekzip lazımdır.
İkincisi; Neşr-i hak için enbiyaya ittiba etmekle mükellefiz. Kur’an-ı Hakim’de, Hakkı neşredenler “Benim mükafatım âlemlerin Rabbine aittir.” (Yunus: 72, Hud: 29, Sebe: 47) diyerek insanlardan istiğna göstermişler. Sûre-i Yasin’de “Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun, ancak onlar doğru yoldadırlar.” (Yasin: 21) cümlesi, meselemiz hakkında çok manidardır.
Üçüncüsü; Birinci sözde beyan edildiği gibi, Allah namına vermek, Allah namına almak lazımdır. Halbuki, ekseriya ya veren gafildir, kendi namına verir, zımnî bir minnet eder. Ya alan gafildir; Mün’im-i Hakkiye ait şükrü, senâyı zâhîrî esbaba verir, hatta eder.
Döndüncüsü; Tevekkül kanaat ve iktisat öyle bir hazine ve bir servettir ki, hiçbir şeyle değişilmez. İnsanlardan ahz-ı mal edip o tükenmez hazine ve defineleri kapatmak istemem. Rezzak-ı Zülcelale yüz binler şükrediyorum ki küçüklüğümden beri beni minnet ve zillet altına girmeye mecbur etmemiş. Onun keremine istinaden, bakiye-i ömrümü de o kaideyle geçirmesini rahmetinden niyaz ediyorum.
Beşincisi; Bir iki senedir çok emâreler ve tecrübelerle kat’i kanaatım oldu ki, halkların malını hususan zenginlerin ve memurların hediyelerini almaya mezun değilim. Bazıları bana dokunuyor, belki dokunduruluyor, yedirilmiyor, bazen bana zararlı bir surete çevriliyor. Demek gayrın malını almamaya mânen bir emirdir ve almaktan bir nehiydir.
Hem bende bir tevahhuş var. Herkesi her vakit kabul edemiyorum. Halkın hediyesini kabul etmek, onların hatırını sayıp istemediğim vakitte onları kabul etmek lazım geliyor. O da hoşuma gitmiyor. Hem tasannu ve temellükten beni kurtaran bir parça kuru ekmek yemek ve yüz yamalı bir libas giymek, bana daha hoş geliyor. Gayrın en âlâ baklavasını yemek, en murassâ libasını giymek ve onların hatırını saymaya mecbur olmak bana nâhoş geliyor.
Altıncısı; Ve istiğna sebebinin en mühimi, mezhebimizce en muteber olan İbn-i Hâcer diyor ki: “Salâhat niyetiyle sana verilen birşey sâlih olmazsan kabul etmek haramdır.”
İşte, şu zamanın insanları, hırs ve tama yüzünden küçük bir hediyesini pek pahalı satıyorlar. Benim gibi günahkâr bir biçareyi, sâlih veya veli tasavvur ederek, sonra bir ekmek veriyorlar. Eğer -hâşâ- ben kendimi salih bilsem, o alâmet-i gururdur, salâhatin ademine delildir. Eğer kendimi sâlih bilmezsem, o malı kabul etmek caiz değildir. Hem ahirete müteveccih a’mâle mukabil sadaka ve hediyeyi almak, âhiretin bâki meyvelerini dünyada fâni bir surette yemek demektir.”

Kerem Buldu
14.03.2007, 17:26
piyasada benim tanıdığım yada bana anlatılan 3 çeşit said nursi var...

Allahın izniyle risale okumaya niyet ettim. başlayacağım... artık kimseden birşeyler öğrenmek istemiyorum... kaynağına başvuracağım inşallah... araştırmalı insan...