PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Hasan El-Benna Kimdir?(Şehadetinin 63. Yıldönümü)



Hikem
23-12-2009, 17:50
http://www.enfal.de/besmele1.gif
http://t2.gstatic.com/images?q=tbn:j3p6-ul-St1XIM:http://yurekdevleti.files.wordpress.com/2008/05/hasan20elbenna.jpg (http://yurekdevleti.files.wordpress.com/2008/05/hasan20elbenna.jpg)HASAN EL-BENNA http://www.enfal.de/benna.gif
17 Ekim 1906'da Misir'in Mahmudiye kentin de dogan Hasan el-Benna dini ve ilmi yönden köklü bir aileye mensuptur. Babasi hadis alimi idi. Hadis konusunda bizzat kendisinin de yazdigi eserler vardir. Iste böyle ilmi bir yuvada büyüyen Benna ilim, takva ve zühd atmosferinde çok güzel yetismistir.
Daha küçük yaslarda üstün bir zeka ya sahip oldugu gözleniyordu. Gece namazlarina ve pazartesi, persembe günleri oruçlarina devam ediyordu. Küçük yaslarinda Kur'an-i Kerimi yari sina kadar ezberleyen Benna 15 yaslarinda hifzi ni tamamladi.
Yüzünün hatlarinda -devamli bir elem ve hü zün görünüyordu. Kalbinde müslümanlarin dertlerine çareler arama aski vardi. Onun bu hali za man zâman bazi kötülükleri bizzat kendi eliyle degistirmeye götürüyordu.

Nafile ibadetlere devam etmesiyle ruhu en ginlesmis ve nefsi daha da ,paklasmisti. Ayrica daha talebelik yillarindaki Islâmi çalismalarin dan dolayi da genel kültürü oldukça gelismisti. Okudugu medrese de "kötülüklere karsi mücadele" adinda bir teskilat kurarak bazi önemli sahsiyetlere mektuplar gönderip, onlara nasihat etmeye ve onlarin dikkatlerini toplumdaki kötü lüklere çekmeye baslamisti.

Liseden mezun oldugunda Misir'daki tüm talebeler arasindaki siralamada besinciydi. Üniversiteyi ise."Darul Ulum"da okumustu. Universiteyi bitirme imtihanlarini verirken onsekizbin siir beyti ve bir o kadarda nesir ezberlemisti. Darul Ulum'u bitirdiginde onun ayarinda talebe yoktu. Çünkü birincilikle bitirmisti.

Üniversiteyi bitiren Hasan el-Benna Ismaili ye'deki okullardan birine tayin edilmisti. O zaman Ingilizlerin tüm güçleri Ismailiye'de toplan misti. Okullarda Avrupa usulü egitim yapiliyordu. Ismailiye bu haliyle sanki Londra'nin muhit lerinden birini andiriyordu.
Halkin çogu ise bir Ingiliz sirketi olan "Su veys"te isçiydiler.

Hasan el-Benna Ingilizlerin Misir halkini ezdigini ve onu zelil ettigini görüyordu. Misir halki sanki onlarin kölesiydi. Her türlü fesat almis yürümüs ve haramlar mübahlastirilmisti. Özellikle 1924'de Atatürk tarafindan hilafet yikildiktan sonra bu durum daha da artmisti. Diger taraftan Benna batililarin Islâmi ortadan kaldirmak için yaptigi çalismalari gördükçe kalbi parçalaniyordu. Iste Benna o dönemleri anlatirken söyle diyordu: "Allah bilir nice geceleri ümmetin dertlerine çareler aramak için geçirdik.

Ve ümmetin hallerini tahlil etmek, dertlerini ortadan kaldirmak için ne kadar düsündük. Bu hallerin tesirinden bazen aglama durumuna gelirdik." Derken Hasan el-Benna kendilerinde hayir alemetleri olan bazi kisilerle irtibata geçiyordu. Kendisiyle birlikte alti kisi biraraya gelerek Islâmi çalismalarin çekirdegini olusturmak için anlastilar.

Benna bu kurdugu teskilatina yeni bir isim almamasi için "Biz Müslüman Kardesleriz" dedi ve cemiyetin adi "Ihvan-i Müslimin" oldu. Benna ilk davetine Ismailiye'de baslamisti. Çalismalarini bereketlendiren Allah Teâlâ onun elleriyle kahvelerde zamanlarini bosa geçiren insanlardan Islâm davasi için mümtaz sahislar yetistirmisti.

Bunlara örnek olarak Islâm davasinin ilk öncülerinden Seyh Muhammed Fergali Ingiliz komutaninin karsisina dikilmis söyle diyordu: "Beni bu Ismailiye'den sadece bir kisinin emri çi kartabilir. O da Hasan el-Benna" ' Hasan el-Benna Ismailiye'deki çalismalari ge nisleyince ve tüm gayretlerini Islâm için tahsis edince Ismailiye'den Misir'in baskenti olan Kahi re'ye tasindi. Ihvan-i Müslimin'in merkezini orada kurdu.

Bütün gayretlerini Islâma davet ve onu tanit ma yolunda harcadi. Köyleri gezdi, sehirleri do lasti. Gittigi her yere bir sube açiyordu. Öyle ki bir kaç sene içinde Ihvanin hareketi Misir'in gö zünü ve kulagini doldurmustu. Her tarafta ona katilmalar oluyor ve Misir'in evlatlari onun ka natlari altina giriyordu. Bunu gören hükümet Ih vanin yayilmasindan korkarak onu kontrol etmek için her türlü çareye basvuruyordu.

Hasan el-Benna'yi gizli istihbarattan bir çok kisi takip etmeye baslamisti. O nereye giderse on larla pesinden ayrilmiyorlardi. Derken 1947 se nesinde Hasan el-Benna bazi mücahidlerini Filis tin'e gönderiyordu. Filistin daglari ve köyleri da ha önce görmedikleri ender mücahidler görmeye baslamislardi.

Evet Filistin yahudiye kuvvetli bir ders vermek ve onlara zilleti tattirmak için ölümü hayata tercih eden insanlara sahit olmustu.
Bu arada Kral Faruk, bu büyük gelismeler den dolayi meseleyi Ingilizlerle beraber düsünme ye basladi. Özellikle Kral Faruk'un Misir ordusu na dagittigi silahlarin bozuk oldugunun anlasil masindan ve araplarin hiyanetlerinin açiga çik masindan sonra Kral Faruk için mesele iyice teh likeliydi.

Filistinde cihad eden Ihvan-i Müslimin Mücâhitlerinin Misir'a gönderilmesinden korkan Faruk, Müslüman Kardesleri tutuklatip hapisha nelere dolduruyordu. Disarida sadece Hasan el Benna kalmisti. Kralin maksadi onu öldürtmekti. Iste bu esnada Mahmud Abdulmecid gizli is tihbarattan bes kisiyi Benna'yi öldürmeleri için gönderdi. Ve Kahire'nin en büyük meydaninda Müslüman Gençler Teskilatinin önünde 12 Subat 1949 tarihinde Hasan el-Benna kursunlandi. Te davi için hastaneye kaldirildi. Bu arada Benna'ya müdahale edilmemesi ve kan kaybindan ölmesi saglandi.


Böylece ömrünün sonuna kadar teblig için çalisan Hasan el-Benna ruhunu tertemiz olarak Allah Teâlâ'ya teslim ediyordu. Cenazesini bir yasli babayla birlikte dört kadin kabre götürmüstü. Bölgede elektrikler kesilmis ve bu dört kadin dehset verici bir ortamda tanklarin arasinda Benna'yi götürüp defnetmislerdi. Bütün bunlar yetmiyormus gibi müslümanlar Benna'nin cesedini çikaripta gösteri yapmasinlar diye mezarinin basinda nöbet tutturuyordu.


Hasan el-Benna dünyayi terketmis Kral Faruk'ta Hasan el-Benna korkusundan rahata kavusmustu. O öldügünde çocuklarina ihtiyaçlarini giderecek bir sey birakmamisti. Hatta ev kirasini bile verecek durumlari yoktu.

Faruk, Hasan el-Benna'dan kurtulmustu ama geriye bir problem kalmisti. O da Ihvan-i Müsli minin Filistinde hala cihada devam eden mücahid gruplariydi. Bunlardan kurtulmak için Faruk, Misir tanklarina ve askerlerine Filistin'e hareket emri verdi. Maksadi oradaki Ihvan mensuplarini tutuklatmakti. Ve tanklar kamplarin etrafindaki duvarlari döverek mücahidleri ya teslim olmak ya da üzerlerine toplarin atilmasina razi olmak arasinda seçim yapmaya zorladilar. Mücahidlerde etrafin cehenneme çevrilmesini istemediklerinden teslim oldular. Oradan hapishaneye tasinan mücahidler böylece duvarlar arkasina terkediliyordu.

Gerçek su ki liderlikte büyüklügün belli bir ölçüsü yoktur. Bazen olur ki büyüklük ilmi yönden olur. Bazen büyük bir fatih veya kesifçi, ya da bir ruhi terbiyeci yahud da bir siyasi lider bü yük olabilir. Fakat kaliciligi bakimindan en büyük lider ümmeti yeniden insa eden, yeni nesille rin yetismesini saglayan ve tarihin gidisatini degistiren liderlerdir.

Iste Hasan el-Benna bu kalici liderlerden birisi, belki de yirminci yüzyilda Islâm tarihinde en göze çarpanlardandi. Onun bu büyüklügü sadece alim olusundan veya iyi bir hatipliginden ya da siyaset adami olusundan degil, Islâm davasini bina eden yeni bir nesil yetistirmesinden ve özelde Misir'in genelde de Islâm aleminin tarihini sars masindandir. Bu gün dahi onun siddetli sarsmasindan olaylar gidisatini degistirmektedir.
Misir'in yeni tarihini yazmak isteyen herhangi bir tarihçi, yahut Filistin meselesini yazmak isteyen birisinin Hasan el-Benna'yi yazmadan bu konulari yazamamasi onun büyüklügünü göstermeye kafidir.

Tarihçilerin her ne kadar Hasan el Benna hakkinda kendilerine özgü ayri ayri görüsleri olsa da, hepsi de olaylarin meydana gelisinde Hasan el-Benna'nin büyük tesirleri oldugunda ittifak etmektedirler.

Bu olaylar ki yarim asirdan günümüze kadar hala tesirini devam ettirmektedir. Isterse günümüzdeki insanlar onun kiymetini bilmesinler ve isterlerse onun hayatinda veya sehadetinden sonra da onu geregi gibi takdir etmemis olsunlar. Bu durum bütün liderler için böyledir. Insanlarin veya ileri gelenlerin onun kiymetini geregi gibi bilememeleri El-Benna'ya en ufak bir zarar veremez.

Gerçek su ki, Islâm önderleri tarihte hiç bir zaman insanlar bilsinler ve taktir edip methetsinler diye, çalismamislardir. Bilakis Islâm onlari öyle özel bir duruma getirmistir ki, tarihte bizden baska milletler bu önderleri pek bilemezler. Çünkü Islâm onlari ruhi terbiye ve büyük bir iman üzere yetistirir. Oyle ki o ruhaniyet özel bir anlayis kazandirmis, hayatin gerçek yönlerini ve varligin sirlarini ögretmistir.

Islâm onlari öyle yetistirmistir ki en üstün fedakarliklari yaparlar ve insanliga karsi çok büyük bir muhabbet beslerler. Iste Islâm önderlerini kendi aralarindaki bazi mizaç farkliliklariyla birlikte onlarin genel durumu budur. Onlar Allah rizasindan baska hiç bir sey de istemezler. Sadece Allah'in hesabindan korkar ve O'ndan sevap beklerler. Yalniz Allah'in indinde itibarlari olsun isterler. Hiç bir zaman kendileri için rahatlik ve huzuru talep etmezler, rahatligi ancak Allah'a kavusmakta ararlar. Onlarda söhret veya methedilmeyi isteme, yahut makam hirsi veya haset bulunmaz. Onlarin dünya hayati veya sehevi arzulari için herhangi bir is yapmalari müm kün degildir. Onlar insanlardan karanliklari kaldirmak için gönderilmis bir nurdurlar.

Gökyüzün de devamli olarak parildarlar. Onlar yeryüzünde ki topraklara karismayan ve en yüksek bina ile en küçügüne dahi vuran bir günes subesi gibidirler.
Yeryüzündeki tüm ser güçler, sömürgeciler, krallar, partiler, Ezher Üniversitesi ve fesat ehli Hasan el-Benna ile mücadele ettiler. O da bütün bunlara karsi savasti. Halk bizzat kendi menfaatinden cahil kaldi. Hepsi de Hasan el-Benna'nin yolunu engellemek ve davasindan alikoymak için çalismalarina ragmen o, yüce daglar gibi, rüzgara ve balyozlara aldiris etmeden yoluna devam etti. O, yolunu tutmak için belki saga sola sallanmistir ama bütün tehditlere ragmen hiç bir zaman kasirgalardan etkilenerek davasindan geriye adim atmamistir. Dünya onun etrafinda kararmis olsa da, o hiç bir zaman zafere olan kuvvetli imanindan en ufak bir zayiflik göstermemistir.

Karsi kuvvetler ne kadar çok olsa da ve ne kadar üzeri ne çullansalarda o, hiç bir zaman mücadelesinde yenilmemistir.
Bütün bunlara ragmen, tipki arkadaslarina oldugu gibi düsmanlarina bile gönlü açikti. O, hiç bir zaman düsmanlarindan birine karsi hasetlikten dolayi tiksinmemistir. Çünkü büyük insanlarin kalbinde hasede yol yoktur. Fakat onun tiksinmesi ve kerih görmesi, düsmanin batila sap masindan, fesadindan ve iftiralarindandi. Eger düsmani kötülük ve seryolurida gitmeye devam ediyorsa ve halkin menfaatlerine zarar veriyorsâ onlardan nefret eder tiksinirdi.

Tipki hakka karsi inatlik eden basiretsizlik göstererek anlayissizlik yapan ve ahlaki bakimdan davayâ sikinti veren dostlarindan nefret ettigi gibi.
Fakat Benna bütün bunlara ragmen Rasûlullah'in Uhud günü yaraliyken ettigi su du ayi devamli olarak ediyordu: "Allah'im sen benim kavmimi hidayete erdir. Çünkü onlar bilmiyor lar."

Düsmanlari devamli olarak ona karsi hile ve tuzaklari sürdürürken o da düsmanlarina karsi sürekli sefkat ve nasihata devam ediyordu. Benna'nin bu hali, ta onu her türlü kuvvetten, makamdan ve yardimcidan yoksun bir halde tek basina karanlikta vurarak öldürdükleri zamana kadar devam etti.

Evet onu öldürdüler. Onlar kuvvetli Benna ise zayifti. Onlar hükümran Benna ise bir kenara itilmisti. Onlar silahli, Benna ise eli bostu. Evet Benna'yi öldürdüler, simdi onlar katil ve mücrim, Benna ise mutlu ve saadet içinde.
Daha sonra onlar halkin merhametinden kovulurken, Benna Allah'in rahmetiyle bagislaniyordu. Onlar simdi bati ülkelerinde dagilmis vaziyette. Benna ise istirahatgahinda. Allah O'na ve tüm mücahidlere bol bol rahmet etsin. ( Amin.)
Yazan: Fethi Yeken

forumdayim
23-12-2009, 19:06
:yn:

1- İhvan Forum'da hiç bir akıma, hiç bir mezhebe; bunların değerlerine, hiç bir âlim ve fâzıl bilinen kişiye, hiç bir tarîkâte, cemaate veya mensublarına aşağılayıcı, hakâret edici, alaya alıcı, tekfir edici, müşrik ve sapık ilân edici üslûb ve ithâm kullanılamaz.

mavera_agd
23-12-2009, 19:13
bu kisi ehlisünnet degildir...

"Mezhepsizler değişiktir, kimi Mutezilenin, kimi Cebriyyenin, kimi Şianın, kimi Vehhabinin bazı fikirlerini, kimisi her gruptan bazı fikirleri benimsiyorlar. Fikirlerini benimsedikleri ve kaynak olarak gösterdikleri şahıslardan bazıları şunlardır:
Ahmet Kadiyani; Behaullah, Beykiyef, C. Efgani, Ebul ala Mevdudi, Hasan el Benna, Hasan Sabbah, İbni Hazm, İbni Kayyimi Cezviyye, İbni Rüşd, İbni Sebe, İbni Teymiye, İzmirli İsmail Hakkı, M. Şevkani, M. Abduh, M. bin Abdülvehhab Necdi, Makdisi, M. Hamidullah, M. Ebu Zehra, M. İkbal, M. Sıddık Hasan Han, N. Elbani, Reşat Halife, Reşit Rıza, S. Kutup, Seyyid Sabık, Şeyh Bedrettin, Yusuf Kandehlevi, Yusuf Kardavi, Zuhayli vs.
Mezhepsizleri tanımak için fikirlerini, inançlarını bilmek gerekir. "

Bir kimsenin mezhepsiz olduğu nasıl tanınır? | mollacami.com (http://www.mollacami.com/konu/bir-kimsenin-mezhepsiz-oldugu-nasil-tanin-14204.html)

ya kişişeri ne çabuk yaftalıyorsunuz buna hakkınız yok...İSLAMIN cihad hükmünü en güzel biçimde yerine getiryorsa o kişi ehli sünnettir..onu kötüleyrek elninize ne geçiyor???

aynı zamanda,mevdudi,hamidullah,seyid kutup,ali şeriati...bunları çok severim hepsinin kitaplarıda bende mevcuttur..

hasan el benna büyük İSLAM mücahidlerindendir...kendisini çok severim ve onun gibi bir İSLAM mücahidi olmak isterim...

İSLAMA aykırı ne davranışları nede söylemleri vardır..bi hayatlarını araştırın öyle ahkam kesin..

mezhepsiz olan herkes ehli sünnet dışımıdır.???buna kim karar veriyor ki..mezhepler din değildir...

cahid
23-12-2009, 19:28
Diğerlerine ne derseniz deyin sizin bileceğiniz iştir de Ali Şeriati şii'dir. Siz de kitabının olması ya da okumanız birşey değiştirmez. Okuyun fakat şii olduğunu bilerek okuyun.

mavera_agd
23-12-2009, 19:31
Diğerlerine ne derseniz deyin sizin bileceğiniz iştir de Ali Şeriati şii'dir. Siz de kitabının olması ya da okumanız birşey değiştirmez. Okuyun fakat şii olduğunu bilerek okuyun.

evet şii olduğunu biliyorum ancak kitaplarındaki analizleri çok güzel..ve sünnete aykırı hiç birşeyini görmedim

Hikem
23-12-2009, 21:32
bu kisi ehlisünnet degildir...

"Mezhepsizler değişiktir, kimi Mutezilenin, kimi Cebriyyenin, kimi Şianın, kimi Vehhabinin bazı fikirlerini, kimisi her gruptan bazı fikirleri benimsiyorlar. Fikirlerini benimsedikleri ve kaynak olarak gösterdikleri şahıslardan bazıları şunlardır:
Ahmet Kadiyani; Behaullah, Beykiyef, C. Efgani, Ebul ala Mevdudi, Hasan el Benna, Hasan Sabbah, İbni Hazm, İbni Kayyimi Cezviyye, İbni Rüşd, İbni Sebe, İbni Teymiye, İzmirli İsmail Hakkı, M. Şevkani, M. Abduh, M. bin Abdülvehhab Necdi, Makdisi, M. Hamidullah, M. Ebu Zehra, M. İkbal, M. Sıddık Hasan Han, N. Elbani, Reşat Halife, Reşit Rıza, S. Kutup, Seyyid Sabık, Şeyh Bedrettin, Yusuf Kandehlevi, Yusuf Kardavi, Zuhayli vs.
Mezhepsizleri tanımak için fikirlerini, inançlarını bilmek gerekir. "

Bir kimsenin mezhepsiz olduğu nasıl tanınır? | mollacami.com (http://www.mollacami.com/konu/bir-kimsenin-mezhepsiz-oldugu-nasil-tanin-14204.html)




Bir kişnin ehli sünnet olup olmadığına zatı alinizmi karar veriyor.?Hangi eserini okudunda karar verdin,yahud birilerimi senin yerine karar verdi?Samimiysen Türkçeye çevrilen Risalelerden 6.ve 3.Risaleyi okursun, Ehli Sünnet neymiş öğrenirsin.Va Esefa!

dostluk
23-12-2009, 21:39
evet şii olduğunu biliyorum ancak kitaplarındaki analizleri çok güzel..ve sünnete aykırı hiç birşeyini görmedim

: )

dediğim kitabını okudunuzmu ?

ebu zeer kitabını ?

forumdayim
23-12-2009, 23:36
Bir kişnin ehli sünnet olup olmadığına zatı alinizmi karar veriyor.?Hangi eserini okudunda karar verdin,yahud birilerimi senin yerine karar verdi?Samimiysen Türkçeye çevrilen Risalelerden 6.ve 3.Risaleyi okursun, Ehli Sünnet neymiş öğrenirsin.Va Esefa!

biz her itikadi ehlisünnete göre bozuk olanlarin kitaplarini okumamiz gerekmez... güvendigimiz ehlisünnet alimlerinin reyleri bizim icin gecerlidir...

ehli sünnete ters düsüncede olmiyanlari, ehli sünnet disi ilan etmenin hic bir faydasi olmadigi gibi, manevi mesuliyetini kaldirmamiz mümkün degildir...

dostluk
23-12-2009, 23:50
biz her itikadi ehlisünnete göre bozuk olanlarin kitaplarini okumamiz gerekmez... güvendigimiz ehlisünnet alimlerinin reyleri bizim icin gecerlidir...

ehli sünnete ters düsüncede olmiyanlari, ehli sünnet disi ilan etmenin hic bir faydasi olmadigi gibi, manevi mesuliyetini kaldirmamiz mümkün degildir...

SİZDE SOMUT OLARAK NE EHLİSÜNNETE TERS ne FETVASI VAR YADA HATASI ONU YAZINIZ..

deyinki şu kitabında şunu yazmış..buda şuna ters fetvadır..

aksi halde tartışmadan ileri gitmiyor bu tür iddalar..

forumdayim
24-12-2009, 03:10
SİZDE SOMUT OLARAK NE EHLİSÜNNETE TERS ne FETVASI VAR YADA HATASI ONU YAZINIZ..

deyinki şu kitabında şunu yazmış..buda şuna ters fetvadır..

aksi halde tartışmadan ileri gitmiyor bu tür iddalar..


Hasan el-Benna
Sual: Hasan el-Benna kimdir?
CEVAP
Hasan el-Benna, Seyyid Kutbun da üye olduğu, Mısır’daki İhvan-ül-müslimin yani Müslüman kardeşler örgütünün kurucusudur. Mevdudi, 1927’de yazdığı İslam’da Cihad kitabında, ihtilal yani devlete isyan fikirlerini yayıyordu. Arapçaya tercüme edilince, Hasan el-Benna’nın düşüncelerine tesir ederek Mısır’da devlete karşı gelmesine ve öldürülmesine sebep oldu. Mevdudi’nin ilmi yetersizliği, [siyaset ilminin noksan olması, fitne çıkmasına sebep olmuş ve] böyle sayısız müslümanları, maddi ve manevi ölüme sürüklemiştir. (F. Bilgiler)

Din ve toplum üzerinde araştırmalar yapan Fransız Prof. Jacques Rollet diyor ki:
İslamiyet’te şiddet yoktur. Teröristler, İbni Teymiyye’nin fikirlerini referans alıp, yörüngelerini buna göre çizen Hasan el-Benna, Seyyid Kutub, Mevdudi gibilerin fikirlerini pratiğe dökmüşler ve bugünkü radikal gruplar oluşmuştur. (28.9.2001 tarihli gazeteler)

Hasan el-Benna .:.: www.dinimizislam.com :.:. (http://www.dinimizislam.com/mobile/detay.asp?Aid=5136)

kardesim benim netten elde ettigim bilgi bu...

hirahos
24-12-2009, 06:42
Hasan El Benna'nın tasavvuf ehli olduğu, Seyit Kutup'un aşırı fikirlerini öğrendikten sonra kendini ondan ve takipçilerinden ayırdığı ve onları reddettiği söylenir. Eserlerine vakıf olanlar tarafından hakkında müstakil bir makale hazırlanmalıdır. Çünkü onun hakkında bilinenlerin pek açık olmadığını müşahade etmişimdir. Bugüne kadar onu reddedenler, eserlerinden örnek vermeden bunu yapıyorlar. Bir iltibas olabilir.

Hikem
24-12-2009, 12:44
biz her itikadi ehlisünnete göre bozuk olanlarin kitaplarini okumamiz gerekmez... güvendigimiz ehlisünnet alimlerinin reyleri bizim icin gecerlidir...

ehli sünnete ters düsüncede olmiyanlari, ehli sünnet disi ilan etmenin hic bir faydasi olmadigi gibi, manevi mesuliyetini kaldirmamiz mümkün degildir... )
Beyfendinin kılavuzu kim? Prof. Jacques Rollet .!Kim bu zat?Herhalde bir İslam alimi değil?Kılavuzu karga olanın...diye bir söz vardır.Tam burada örtüşüyor.Üstad El-Bennanın Risaleleri ortada.Varsa Ehli Sünnete mugayir sözü burada dile getirirsin.Dedikodu ve iftira yeri değil burası..Allah Teala şifa versin.
Kitabını okumadığın, hayatını bilmediğin, bir veli zata iftira atmaya utanmıyormusun?!Bir de sıkılmadan manevi mesuliyetten bahsediyorsun.Asıl manevi mesuliyet, tahkik ihtiyacı bile duymadan ,iftira atmandır.Yarın ahirette hesablaşırsın.

hirahos
24-12-2009, 14:36
forumdayim mazur görülebilir, çünkü El Benna hakkında Reşid Rıza'nın öğrencisi ve takipçisi diye söylentiler yayılmıştır. Mezhepsizdir diyenler olmuştur. Bu söylentilere bakan bir Ehli Sünnet hassasiyeti, işin iç yüzünü bilmeden karşı çıkabilir. Mümkündür. Bu kötü niyetli bir karşı çıkış değildir.

El Benna'nın eserleri tahkik edilmeli. Hakkında eserlerine müracaat eden müstakil çalışmalar yayınlanmalı; yayınlanmış olanlar alıntılanıp nette yayılmalıdır. Bu vazife, El Benna'yı bilenler üzerine bir borçtur. Yoksa söylentilere bakarak "yanlış" kanaat edinenler çoğalmaya devam edecektir.

m-angel
24-12-2009, 14:42
O zaman insan bilmiyorsa susacak. Bilmediğini bilmekte bir erdemdir. Kalkıpta istediği gibi insanlar hakkında hüküm vermek yanlış.

dostluk
24-12-2009, 15:25
BASIN FAALİYETLERİ



Artık belli bir potansiyeli yakalayan hareket, kendi sesini daha iyi duyurmak için neşriyat sahasına yönelme ihtiyacı duydu. Önce günlük bir gazete(İhvan-ı Müslimin gazetesi) daha sonra da haftalık Nezir adlı dergiyi çıkardılar. Gayet yüksek bir tiraja ulaşan bu derginin başyazılarını Hasan el Benna yazıyordu.



O günler çekilen sıkıntıları bir İhvan üyesi şöyle anlatıyor: “1946-47’de günlük gazete çıkaralım dedik. Ceridetül İhvan-ı Müslimin ismiyle çıkmasına karar verildi. Para var, kardeşler var, muharrir bahsine geldik. Parayla makaleler yazacaklar. Kime gitsek özür beyan ediyor. Ramazan Paşa vardı, Üstad Benna’nın yakın arkadaşlarından, siyasi makale yazarı, kâtip adam, muharrir adam. “Paşaya gidelim bari o yazsın” dedik. Üstad, paşaya telefon açtı. Üstadla konuşmaları çok samimi. O da özür beyan etmiş.



“Efendim ne oldu?” dedim “hayırdır inşallah.” “Gençler” dedi, “Ramazan Paşa da insan, Ahmed de, Mehmed de insan. Bunlar ne peri, ne cin, ne de melek.” Başka çaremiz kaldı. Başladık kendimiz yazmaya... Daha Seyyid Kutup yok. Gazete gitmez, satılmaz, tevzii perişan. Kahire’de bir iki bulunuyor da, köylerde şehirlerde bulunmuyor. Köylere gideriz, “bitti” derler. Hâlbuki perdenin arkasında duruyor...”



Bu sıkıntılar ve yazar yokluğu da değişik meyveler verdi. İhvan içinden bir sürü edip ve yazar yetişti. Öyle ki, merhum Ebul Hasen En Nedvi’nin dediği gibi; “ Mısır’da İhvan-ı Müslimin hareketinin tesiriyle güçlü ve edebi bir telif hareketi doğdu.”



DIŞ ÜLKELERE AÇILMA



1938’de İhvan iki stratejik karar aldı. Birincisi: Müslüman ülkelerin devlet başkanlarına 50 maddelik bir beyanname göndererek onları İslam adaletine davet etmek. Diğeri ise; çevre ülkelerde şubeler açmak, tebliğ sahasını genişletmek.



İlk etapta Irak, Sudan, Ürdün, Suriye gibi ülkelerde şubeler açıldı. Değerli araştırmacı-yazar Mustafa Özcan Bey bir yazısında Irak İhvanının kuruluş tarihini 1944 olarak vermektedir;

“Hasan El Benna o yıl, temsilcisi Dr. Hüseyin Kemaleddin’i Irak’a göndermiş. Ancak hükümet onların Müslüman Kardeşler ismi almalarına karşı çıkmış ve bunun üzerine İslâmî Kardeşlik Cemiyetini kurmuşlar. Bu cemiyet Irak halkının dinî eğitimi konusunda önemli bir rol ifa etmiş. Kurucuları arasında Bediüzzaman’ın İstanbul’dan dostu olan Emced Zehavi ile Muhammed Mahmud Savvaf da bulunuyormuş.”



İhvan’ın tebliğ faaliyetleri sonraki yıllarda uzak doğuya kadar ulaşmıştır. Muhterem Fethullah Gülen Hocaefendi 1970’lerde bir soruya cevap verirken bu hususa şöyle değiniyor;

“ İhvan-ı Müslimin –Allah sa’ylerini meşkûr etsin- Japonya’da ciddi çalışıyorlar. El Müctemia mecmuasında gördüm ben. İki cami dolusu cemaat kendi kıyafetleriyle, kendi havalarıyla İslamiyeti kabul etmişler. İhvan anlatmış onlara. Nasıl anlatmış? Gitmiş, Japonca öğrenmiş evvela. Orada çeşitli sahalara girmiş, servisler, misyönler kurmuş, camiye girmiş, Japon diliyle onlara anlatmış.”



A. Zeyne'l-Abidîn, “The Free Movement” adlı makalesinde İhvanın hızlı yayılması konusunda şunları yazmakta;

“Mısır'da 1928'de Hasan el-Bennâ tarafından kurulan Müslüman Kardeşler Teşkilatı, XIV. yüzyıldaki İslâmî hareketin yeniden canlanmasında çok etkili bir teşkilâttır.

Richard Mitchell'in çalışmasına göre 1948'de Müslüman Kardeşler Teşkilâtı'nın yarım milyon aktif üyesinin yanında, yarım milyon da sempatizanı vardı.

Hatta Hasan el-Bennâ hayattayken Müslüman Kardeşler Teşkilâtının birçok şubesi Suriye, Ürdün, Sudan, Cezayir, Filistin ve Irak'ta açılmıştı. Şu anda İslâm dünyasına yayılmış olan ve yeniden İslâmî bir diriliş için faaliyet gösteren birçok grup dolaylı veya dolaysız Müslüman Kardeşler Teşkilatının düşüncelerinden etkilenmişlerdir.”



Eylül 1948'de düzenlenen 20. kuruluş yıldönümü törenlerinde konuşan Hasan El Benna bu geçen yirmi sene içerisinde şube sayısının Mısır'da 2000, Sudan'da 50'ye ulaştığını, ayrıca Filistin, Ürdün, Suriye, Pakistan ve İran'da şubeler açıldığını açıklamıştı.



Evet, “İhvanın çağdaş İslâmi harekette çığır açıcı rolü inkar edilemez bir gerçektir.”(Mustafa İslamoğlu)

ESERLERİ


1-Müzekkiratü'd-Dâve ve'd-Daiye: Hasan el Benna'nanın kendi kaleminden 1942 yılına kadar olan hatıraları ve çeşitli konulardaki görüşlerini muhtevi bir eserdir.


2-Mecmuatü Resâil: Çeşitli dönemlerde kaleme aldığı sekiz risalenin bir araya gelmesinden oluşan bir eserdir.

salih okur -cevaplar org

Hikem
24-12-2009, 16:55
Hasan el-Benna
Sual: Hasan el-Benna kimdir?
CEVAP
Hasan el-Benna, Seyyid Kutbun da üye olduğu, Mısır’daki İhvan-ül-müslimin yani Müslüman kardeşler örgütünün kurucusudur. Mevdudi, 1927’de yazdığı İslam’da Cihad kitabında, ihtilal yani devlete isyan fikirlerini yayıyordu. Arapçaya tercüme edilince, Hasan el-Benna’nın düşüncelerine tesir ederek Mısır’da devlete karşı gelmesine ve öldürülmesine sebep oldu. Mevdudi’nin ilmi yetersizliği, [siyaset ilminin noksan olması, fitne çıkmasına sebep olmuş ve] böyle sayısız müslümanları, maddi ve manevi ölüme sürüklemiştir. (F. Bilgiler)

Din ve toplum üzerinde araştırmalar yapan Fransız Prof. Jacques Rollet diyor ki:
İslamiyet’te şiddet yoktur. Teröristler, İbni Teymiyye’nin fikirlerini referans alıp, yörüngelerini buna göre çizen Hasan el-Benna, Seyyid Kutub, Mevdudi gibilerin fikirlerini pratiğe dökmüşler ve bugünkü radikal gruplar oluşmuştur. (28.9.2001 tarihli gazeteler)

Hasan el-Benna .:.: www.dinimizislam.com :.:. (http://www.dinimizislam.com/mobile/detay.asp?Aid=5136)

kardesim benim netten elde ettigim bilgi bu...


Üstad El-Benna, mevdudinin Cihad kitabından etkilemiş, miş, miş....Yahu ikisininde cihad konusunda yazdıkları makaleler var.Alırsın eline 1.Risaleyi Üstadın cihad konusundaki görüşünü öğrenirsin, keza mevdudininde bu konuda kitabı mevcut.Bakarsın kim ne demiş...

İnsan bunları yazarken biraz sıkılır.Çağımızın bir çok allamesini etkilemiş olan üstad , Mevdudiden neden etkilensin.?Prof. Jacques Rollet bizim için kaynak alınacak bir zat mı?Madem bilmiyorsun, bilmediğin konuda niçin taasubkarane yazıyorsun.Her duyduğunu aktarman günah olark sana yeter.İnsan biraz okur, araştırır.Bu kadar acizsen ,altında kalacağın mevzuya girme....

hirahos
24-12-2009, 20:35
Üstad El-Benna, mevdudinin Cihad kitabından etkilemiş, miş, miş....Yahu ikisininde cihad konusunda yazdıkları makaleler var.Alırsın eline 1.Risaleyi Üstadın cihad konusundaki görüşünü öğrenirsin, keza mevdudininde bu konuda kitabı mevcut.Bakarsın kim ne demiş...

İnsan bunları yazarken biraz sıkılır.Çağımızın bir çok allamesini etkilemiş olan üstad , Mevdudiden neden etkilensin.?Prof. Jacques Rollet bizim için kaynak alınacak bir zat mı?Madem bilmiyorsun, bilmediğin konuda niçin taasubkarane yazıyorsun.Her duyduğunu aktarman günah olark sana yeter.İnsan biraz okur, araştırır.Bu kadar acizsen ,altında kalacağın mevzuya girme....

Bendenizce yanlış bilenleri fırçalayacağınıza, lütfen El Benna'nın eserlerinden eğer mümkünse bir tanıtım yazısı yazar mısınız?

cahid
24-12-2009, 20:41
Risalelerini bir ara kapsamlı olmasa da gözden geçirme imkanım oldu. Kabaca baktığım kadarıyla zararlı pek birşey görmedim. Cüneyd-i Bağdadi (r.h.)'ten bazı alıntılar felan yapmış. Yorumlarken kanaatimce bazı hatalı tabirleri olmuş fakat itikadi bir durum değil tabii. Kendisine tabii olduğunu iddia edenlere göre kat kat insaf ve iz'an sahibi bir kimse. Allah (c.c.) taksiratını affetsin.

forumdayim
09-01-2010, 17:47
hasan el benna nin diger bazi mezhepsizlerle beraber anilmasi, onun hakkinda menfi düsünmemize neden olmustur... yanliz asagidaki cübbeli hocamizin sahadetiyle bu düsüncemiz zail olmustur...

Allah (c.c.) taksiratini afetsin , ve rahmet etsin...

YouTube - Cübbeli Ahmet Hoca SEYYİD KUTUP-HASAN ELBENNA-MEVDUDİ HAKKINDA GÖRÜŞLERİM.flv (http://www.youtube.com/watch?v=QwO2yZO8k0M)

Hikem
10-01-2010, 12:04
hasan el benna nin diger bazi mezhepsizlerle beraber anilmasi, onun hakkinda menfi düsünmemize neden olmustur... yanliz asagidaki cübbeli hocamizin sahadetiyle bu düsüncemiz zail olmustur...

Allah (c.c.) taksiratini afetsin , ve rahmet etsin...

YouTube - Cübbeli Ahmet Hoca SEYYİD KUTUP-HASAN ELBENNA-MEVDUDİ HAKKINDA GÖRÜŞLERİM.flv (http://www.youtube.com/watch?v=QwO2yZO8k0M)



Cübbeli Hocanın Seyyid Kutubu eleştirirken kullandığı argümanları doğrusu çok yadırgıyorum.Bu kadar topluma mal olmuş bir şahsiyetin kulaktan dolma bilgilerle nasıl konuştuğuna hayret ettim.Hocayı sevenler kusura bakmasın ama maalesef durum böyle..Hoca diyorki, Seyyid Kutub tefsirinde ''ebabil kuşları için mikrob dersen..'', ''Devlet idarelerinde çalışan memurlar kafir dersen'' ...Allah Allah!!!

Yahu hoca sen Fizilali hiç okumadan nasıl bunları söylüyebiliyorsun!Ebabil kuşları için mikrob tabirini kullanan Muhammed Abduh tur.Seyyid Kutub tam tersine Muhammed Abduhu bu konuda akılcı olduğu için eleştirir.(Bak, Fizilal, Fil Süresi)Sonra devlet memurlarını nerede tekfir etmiştir.?Demekki Cübbeli hoca Fizilali okumadan duyduğu ile eleştiri yapıyor.Seyyid Kutub eleştirilebilir ,lakin böyle kulaktan dolma bilgilerle değil!Maalesef sukutu hayale uğradım desem , doğrudur...Hocayla irtibatı olanların belirttiğim bu durumu iletmelerini bekliyorum..Doğrusu ciddi bir hata yapmıştır...

cahid
10-01-2010, 12:48
Hikem hocam eleştiri yaptığın konuya vakıf değilim de tefsirin bir yerinde gözüme çarpmıştı ilgisiz bir yorumda bulunduğu için hangi ayette tam hatırlayamıyorum. Türbelere çaput bağlama v.s. hurafelerden bahsediyor. Ayette ne şirkten ne de onun anlattığı konuyla ya da varmak istediği noktayla alakalı bir durumdan en ufak bir işaret dahi yokken oraya nasıl gelebildiğine taaccüb ettim açıkçası. Daha birçok yerde böyle sosyolojik yorumları fazlasıyla mevcuttur. Seyyid Kutub tefsire dair hangi ilimleri öğrenmiş? Arapça'ya vakıf olmak tefsir için yeterli midir? Tefsir sahasında eser te'lif etmek için hangi ilimlere vakıf olmak lazımdır? Bu sorduğum sorularla ilgili olarak bizleri aydınlatırsanız memnun olurum. Sizin bu konulara dair fikirlerinizi öğrenmek için soruyorum.

(Dikkat ederseniz Hasan El Benna (r.h.) hakkında olumlu görüşlere sahibim.)

Hikem
10-01-2010, 13:08
Hikem hocam eleştiri yaptığın konuya vakıf değilim de tefsirin bir yerinde gözüme çarpmıştı ilgisiz bir yorumda bulunduğu için hangi ayette tam hatırlayamıyorum. Türbelere çaput bağlama v.s. hurafelerden bahsediyor. Ayette ne şirkten ne de onun anlattığı konuyla ya da varmak istediği noktayla alakalı bir durumdan en ufak bir işaret dahi yokken oraya nasıl gelebildiğine taaccüb ettim açıkçası. Daha birçok yerde böyle sosyolojik yorumları fazlasıyla mevcuttur. Seyyid Kutub tefsire dair hangi ilimleri öğrenmiş? Arapça'ya vakıf olmak tefsir için yeterli midir? Tefsir sahasında eser te'lif etmek için hangi ilimlere vakıf olmak lazımdır? Bu sorduğum sorularla ilgili olarak bizleri aydınlatırsanız memnun olurum. Sizin bu konulara dair fikirlerinizi öğrenmek için soruyorum.

(Dikkat ederseniz Hasan El Benna (r.h.) hakkında olumlu görüşlere sahibim.)


Seyyid Kutub eleştirilerinin ilmi olması gerekir.Maatteessüf Cübbeli hocanın hem Bediüzzaman eleştirisi, hem seyyid Kutub vb. eleştirileri ilmi değildir.Seyyid Kutubun hiç eleştirilemeyeceği yerden eleştirmeye kalkıyor.Demekki işin ehli değil.Merhum Seyyid Kutubun Fizilal tefsirini arabcasından okuyanlar edebi yönü, sosyal yönü ağır basan bir tefsir olduğunu belirtmişlerdir.Elbette elştirilebilir yönler mevcuttur.Fakat kulaktan duyma bilgilerle eleştiri yapılamayacağı aşikardr.Seyyid Kutub hakkında üstad Emin Saraç hocamızın hakşinas açıklamalarını tavsiye ederim.İnternet ortamında bulunabilir.Kendisi Mısırda S.Kutubla görüşmüş bir zattır.Vesselam.

saglıkcı
10-01-2010, 18:19
Seyyid Kutub eleştirilerinin ilmi olması gerekir.Maatteessüf Cübbeli hocanın hem Bediüzzaman eleştirisi, hem seyyid Kutub vb. eleştirileri ilmi değildir.Seyyid Kutubun hiç eleştirilemeyeceği yerden eleştirmeye kalkıyor.Demekki işin ehli değil.Merhum Seyyid Kutubun Fizilal tefsirini arabcasından okuyanlar edebi yönü, sosyal yönü ağır basan bir tefsir olduğunu belirtmişlerdir.Elbette elştirilebilir yönler mevcuttur.Fakat kulaktan duyma bilgilerle eleştiri yapılamayacağı aşikardr.Seyyid Kutub hakkında üstad Emin Saraç hocamızın hakşinas açıklamalarını tavsiye ederim.İnternet ortamında bulunabilir.Kendisi Mısırda S.Kutubla görüşmüş bir zattır.Vesselam.

(Adâletül-ictimâiyyetüfil-islâm) kitâbında;
(Hilâfet müessesesinin za’îflemesine
sebeb olan iki seyden biri, hazret-i Osmânın, selefleri kadar liderlik
ehliyyetine mâlik bulunmamasıydı) diyor.
(Istikbâl islâmındır)adlı kitabında;

(Islâm ülkelerini tatar istilâlarından koruyanların ön safında
çalısan ma’nevî önder, imâm-ı Ibni Teymiyye idi) diyor.
Seyyid Kutb, (Cihân Sulhü ve Islâm)kitabında;

(Devletçilik sâhasında çalısmalar henüz pek azdır. Islâmın bu
tarafı geregi kadar açıklanmamısdır)
(Islâm ve medeniyyetin problemleri)adlı kitabında;

(Islâm toplumunu insâ ederken, baglı oldugumuz sey, islâm fıkhı
degildir. Bu fıkha yabancı kalmıyor isek de, baglı oldugumuz
sey, islâm yolu, islâm düstûru, islâm anlayısıdır) diyor.

(Cihân Sulhu) kitâbında:

(Islâma göre, bütün insanlar, birbirlerine yakın baglarla baglı
bir âiledir. Irk ve din ayırımı yapmadan bütün beseriyyete mutlak
adâleti emr eder) diyor.

Seyyid Kutb, yine (Cihân Sulhü) kitâbında, (Islâmiyyet,
diger dinlere nefret ma’nâsını tasıyan dînî teassubu kabûl etmez)
diyor.

Yine bu kitâbında:

(Islâm insanlara zorla kabûl etdirilmesi lâzım gelen bir din degildir.
Hiç kimseye zorla dîni kabûlü emr etmez)diyor.

(Islâmın hiçbir zemânında harbden gâyesi, zor ile müslimânlıgı
insanlara kabûl etdirmek degildir. Böyle bir zorlamaya islâmın ne
nazarî prensiblerinde, ne de târihî inkisâfında rastlamak mümkindir.
Islâm, islâmı bilmeyen câhillerin ve islâm düsmanlarının zan
etdigi gibi, aslâ kılınç ile intisar etmis degildir. Dînin tabî’atinde olmıyan
harb, hiçbir zemânda dîne da’vet vesîlesi olarak kullanılmamısdır)
diyor.

Kendisi de Nisâ sûresinin yetmisüçüncü ve sonraki âyetlerini
açıklarken,

(Tevhîd ve hicretden yüz
çevirirlerse, onları yakalayıp buldugunuz yerde öldürün!) meâlindeki
âyetin tefsîrinde,

(Kâfirler
islâmı kabûle zorlanmaz. Kat’iyyen dinlerine ta’n edilmez. Islâm,
kendisine inanmıyanları saflarına zorla da’vet etmez. Bu din,
baskalarını, kendisini kabûle zorlamaz)diyor

Yine (Cihân
Sulhu) kitâbında:

(Islâmda huzûr ve barıs, bütün insanlar arasında adâlet ve emniyyeti
gerçeklesdirmek ma’nâsına olan Allahın kelimesini (= irâdesini)
gerçeklesdirmekden ibâretdir) diyor.

Seyyid Kutb (Cihan Sulhu ve Islam) kitâbında diyor ki:

(Zekât, her sene esâs servetden yüzde iki buçuk mikdârında tahsîl
edilir. Bu vergiyi her vergiyi tahsîl etdigi gibi, ancak devlet tahsîl
eder. Sarf edilmesi ile vazîfeli olan da, devletdir. Yüzyüze ve iki
ferd arasında meydâna gelen bir mu’âmele degildir. Iste zekât bir
vergidir. Bunu devlet tahsîl eder ve belirli yerlere sarf eder. Zekât,
elden ele geçen ferdî bir ihsân ve sadaka degildir.
Eger bugün, ba’zı kimseler, mallarının zekâtını bizzat kendi elleri
ile ayırıp yine kendi elleri ile dagıtıyorlarsa, bu, islâmın farz kıldıgı
bir sekl ve nizâm degildir) diyor.

Yine (Cihân Sulhu) kitâbında Seyyid Kutb diyor ki:

(Ba’zı kimseler, din nâmına söyle derler: Zekâtı verilmis olan mal
[herhangi bir mal veyâ para], birikdirilmis mal sayılmazlar. Çünki
malın hakkı zekâtdır. Zekâtı verdikden sonra malın tedâvülden çekilmesinde
[Ya’nî hiçbir yerde kullanmamakda] bir suç yokdur
derler. Bu, dogru degildir. Sahsî mülkiyyetin sâhibi, malı tedâvülden
çekip saklayamaz. Beyt-ül-mâlın ihtiyâcını kapatmak için,
devlet ona el koyabilir. Fazlasını alıp fakîrlere taksim edebilir) diyor.

Seyyid Kutb, yine (Cihân Sulhu) kitâbında: (Devlet yalnız
vergi yolu ile degil, sahsî mülkiyyetden ihtiyâcın gerekdirdigi
mikdârı karsılıksız ve iâde etmemek üzere alır. Toplumun umûmî
ihtiyâclarına harcar) diyor.

Yine (Cihân Sulhu) kitâbında: (Yagma, soygunculuk,
gasb, hırsızlık, rüsvet, hîle ve fâiz, ihtikâr ve bunlara vesîle olan
yollardan sahsî mülkiyyet meydâna gelmez. Devlet istedigi zemân
bunu temâmen veyâ kısmen hazîneye alabilir. Târîhi örnekler, bu
hakkın temâmen devlete verildigini göstermekdedir) diyor.

Seyyid Kutb, (Cihân Sulhu) kitâbında: (Müslimânlar ihtilâlci
olur. Zulm, haksızlık yapan hükûmete karsı ihtilâl yapar) diyor.

Seyyid
Kutbun, (Islâmî etüdler) kitâbının tercemesinde, otuzikinci sahîfede:

(Diktatörlerin ve taskınların yüzüne durarak, haykırmayanlar,
yâ büyük bir günâh isliyorlar, yâ münâfık oldukları için böyle davranıyorlar.
Yâ da bunlar hakîkî islâmı bilmeyen kara câhillerdir) diyor.

Seyyid Kutb, otuzüçüncü sahîfede: (Islâmiyyet, bir mücâdele,
sonsuz bir savasdır. Düâlar mırıldanmak, tesbîh dânelerini sıkırdatmak,
aman Allahım sen koru sözlerine dayanarak, gökden hayr
yagacagına güvenmek, islâmiyyet degildir) diyor

Otuzüçüncü sahîfede: (Islâm, kimsenin dîne zorla girmesi için
bir harbin yapılmasını aslâ göz önünde bulundurmaz) diyor.
Kırkbirinci sahîfede: (Islâm peygamberinden ve onun yolunda
gidenlerden istenilen sey, insanları bu dîne sokmak için yumusak
da’vetlerde cehd ve gayret göstermekdir) diyor.

Ellidokuzuncu sahîfede: (Arab ülkelerinde ictimâî tesânüdü tehakkuk
etdirmek için dînî inançları, ahlâkî egitimin esâsı olarak
alırsak, bu ülkelerde revacda olan -yalnız islâm degil- bütün dinlerin
bize yardımcı olacaklarını görecegiz) diyor.

Altmısdokuzuncu sahîfede: (Mal cem’iyyetin mülkiyyetinde
oldugundan, ferd, malını ihtiyâcı olanlara fâizsiz ödünç vermekle
mükellefdir)diyor.

Yetmisyedinci sahîfede: (Bugün onları, Peygamberin zemânında
yapmıs oldugu seklde, kısa ve mufassal bilgilerle islâma da’vet
etmemiz aslâ kifâyet etmez. O devrelerde, bugünkü gibi, islâm nazariyyesi
karsısında duran teferruatlı ictimâî nazariyyeler yokdu)
diyor.

Yetmisdokuzuncu sahîfede: (Bütün inançları esidlikle ve aynı
hürriyyete da’vet ederiz. Inanç hürriyyetini korumak, müslimân
devletin vazîfesidir. Bütün vatandaslar gelir kaynaklarından müsâvî
hakka sâhibdirler. Ferdî mülkiyyet sınırlıdır. Fazla malları alma
hakkı cem’iyyetindir) diyor.

Seksenyedinci sahîfede: (Devlet, lüzûmu hâlinde cem’iyyetini
korumak için ihtiyâcı kadar parayı varlıklı ferdlerden kaydsız sartsız
alabilir) diyor.

Doksanikinci sahîfede: (Bu isler için zekât kâfî gelmez ise, hükûmet
zenginlerin elindeki fazla malları alıp fakîrlere iâde eder)
diyor.
Ikiyüzüçüncü sahîfede,

(Islâm, yeryüzündeki bütün insanları, dînî inançların degisikligine
bakmaksızın hürriyyete kavusdurmak için kosan bir kuvvetdir.
Bu kuvvet, sapık kuvvetlerle karsılasınca, mücâdele ederek,
onları imhâ etmesi vazîfesidir)diyor.

Seyyid Kutbun (Islâmda Sosyal Adâlet) kitâbı, arabcadan
türkçeye terceme edilerek gençligin önüne sürülmüsdür.
Seyyid Kutb, bu kitâbında,

Yirmiyedinci sahîfede, (Islâmın bir asrda getirmis oldugu nizâmın,
o asra nisbetle degisen birçok sartları karsısında, dahâ sonraki
asrların hepsinde aslını gayb etmeden kâbil-i tatbîk olduguna
bizleri kim te’mîn edebilir?)diyor.

Otuzbesinci sahîfesinde: (Insaniyyet bir bütündür. Ayrılan parçaları
birlesmeli, ihtilâflar ortadan kalkmalıdır) diyor.

Yüzseksenbesinci sahîfesinin tercemesinde: (Milyonlarca insanın
basit bir meskene ve elbiseye muhtâç bulundugu bir memleketde,
milyonlarca lira sarf ederek muhtesem köskler yapdırmak
isrâf ve harâmdır)diyor.

Ikiyüzkırkyedinci sahîfesinde: (Hilâfet müessesesi, dört halîfeden
sonra, babadan ogula verâset yolu ile intikâl eden bir nev’
krallıga döndü. Milletin malı, bu sahsların akrabâsına, dalkavuklarına
mubâh, islâmiyyete baglı istihkâk sâhiblerine harâm kılınmıs
idi. Benî Ümeyyenin iktidâra gelisi, zararlı oldu. Hazret-i Ömer
birkaç sene dahâ hilâfetde kalsa idi veyâ hazret-i Alî, üçüncü halîfe
olsa idi, yâhud hazret-i Osmân iktidâra geldiginde yirmi yas dahâ
genç bulunsaydı, islâm târîhinin çehresi dahâ baska olurdu.
Hazret-i Ömer, zenginlerin artan mallarını alıp, fakîrlere esid tevzi’
ederdi) diyor.

Seyyid Kutb, yine (Islâmda Sosyal Adâlet) kitâbının ikiyüzdoksansekizinci
sahîfesinde: (Hazret-i Ömerin müellefetülkulübe zekât
verilmesini yasak eden tasarrufuna benzeterek, zekât giderlerinden
ba’zı farklı tasarruflarda bulunabiliriz. Fakîrlere nakd veyâ
ayn olarak vermiyebilir, onlar için fabrika ve sanâyi te’sîsleri kurabiliriz.
Ba’zı te’sîs ve tesekküllerde, onlar için hisse senedleri alabiliriz.
Onlara, bugünün medenî îcâbları ile bagdasmıyan ve hebâ
olup giden muvakkat ihsân ma’nâsından uzak dâimî bir rızk ve gelir
kaynagı te’mîn edilmis olur) diyor.

Üçyüzbesinci sahîfesinde, Nisâ sûresinin sekizinci âyetinin meâli
olan (Mîrâs taksîm olunurken, [mîrâscı olmıyan] akrabâ, yetîmler,
yoksullar da hâzır bulunurlarsa, kendilerini [ondan birsey vererek]

rızklandırın!) hükmünü yazıyor. (Bu âyet-i kerîme, akrabâ,
yetîmler ve fakîrlerin mîrâsda hisse alacagını açıkça ifâde etmekdedir.
Tabî’î olarak, mîrâsda degisiklikler ve tahsîsler yapılabilir.
Ba’zı hisseler vârislerin ve toplumun hâline göre ta’yîn edilebilir.
Âyet-i kerîmede hâzır bulunursa diyor. Bu, mevcûd olmak ma’nâsındadır)
diyor.

(Fî-zılâl-il Kur’ân) adındaki kitâbında, Mâide sûresinin otuzüçüncü
âyetini tefsîre kalkısırken, dört mezhebin ictihâdlarını bildirip,

(Biz bu husûsda, imâm-ı Mâlikin fikrini tercîhe sâyân görüyoruz.
Onun fikrine tarafdârız) demekdedir.

Mâide sûresinin doksanüçüncü âyetini tefsîr ederken,

(Kur’ân-ı azîmüssânda vârid olan bu ifâdenin gelis tarzı üzerinde
insanın içini râhatlatacak bir tefsîr tarzını, müfessirlerin zikr etdikleri
arasında bulamadım. Okuduklarım içerisinde en fazla hosuma
giden her ne kadar hissen beni râhatlatacak durumda degilse
de, ibni Cerîr Taberînin zikr etdigidir) diyor.

Mâide sûresinin yüzonbesinci
âyetini tefsîr ederken, (Semâdan sofra inme kıssası, hıristiyan
kitâblarında, Kur’ân-ı kerîmde vârid oldugu gibi zikr edilmez.
Hazret-i Îsânın vefâtından çok sonra kaleme alınmıs olan bu
Incîllerde..) demekdedir.(Yani İsa Aleyhisselamın öldüğünü söylüyor.)
Sayın hikem bunlara cevab verirsen memmun olrum.

Ecir
10-01-2010, 19:03
böyle abuk subuk yorumlar yapılacağına adamların hayatına bi bakılsın neler yapmışlar..
onların yaptıkları bazılarının hocaları gibi kayak yapmaya benzemiyor..!

saglıkcı
10-01-2010, 19:25
böyle abuk subuk yorumlar yapılacağına adamların hayatına bi bakılsın neler yapmışlar..
onların yaptıkları bazılarının hocaları gibi kayak yapmaya benzemiyor..!
Abuk subuk yazan sensin.Bak yukarda kitablarından neler demiş,bir kısmını aktardım.Varsa yazılanların doğru ve yanlış olduğuna dair bir cevabın yaz.Yoksa kimin ne yaptığı ne seni ne de beni ilgilendirir.

Ecir
10-01-2010, 20:00
bende diyorum ki seyyid kutubun hayatını bilseydiniz. bu tarz yazıları yazmazdınız.
bu yazıları yazdığı dönemede kendisi zaten cahiliye dönemimdi diyerek pişmanlığını ifade ediyor.

hayatını islam için şehit olarak ödeyen bir insan bu kadar kolay harcanmamalı.

saglıkcı
10-01-2010, 20:19
bende diyorum ki seyyid kutubun hayatını bilseydiniz. bu tarz yazıları yazmazdınız.
bu yazıları yazdığı dönemede kendisi zaten cahiliye dönemimdi diyerek pişmanlığını ifade ediyor.

hayatını islam için şehit olarak ödeyen bir insan bu kadar kolay harcanmamalı.
bu yazıları yazdığı dönemede kendisi zaten cahiliye dönemimdi diyerek pişmanlığını ifade ediyor.
Öyleyse bu cahiliye dönemi kitabları niye tercüme edilip,Bu milletin çocukları bir cahilin yazdığı bozuk fikirlerle kandırılıyor.Hem neden Seyyid kutup severliği altında seyyid kutubun razı olmayacağı yazılar çoğaltılıyor.
Hem madem cahiliye döneminde yazmış,Alimlik döneminde bu yazdıklarını teksib eden bir kitab neşredipte doğru bilgilerin yayılmasına çalışmamış.Varsa böyle bir kitabı (Kendi yazdıklarını çürüten İslam Alimlerine tabilikle yazdığı)ismini bildirde okuyalım.

Hikem
10-01-2010, 20:43
Sağlıkcının kopyala yapıştır la aktardıklarının hepsine söyleyeceğim şeyler var,bunlar lisede okurken yaptığımız münazaralardandır.Bu konuyu bilenlerle tartışırım, yalnız bir şartım var kopyala yapıştır tekniği olmadan bire bir kitablardan nakil yapacağız.Lakin Konu Şehid imam Hasan el-Benna idive bu çerçevede bir arkadaş seyyid kutub merhum ve diğer yazarlarıda içine alan bir değerlendirme yapıp , işi cübbeli hocaya dayandırınca, cübbeli hocanın konuşmasının gayri ilmi olduğunu ortaya koydum.Önce bu konuyu halledelim.Cübbeli hocanın , fizilalde , fil süresi tefsiri muvacehesinde söyledikleri doğrumu?Bu fakir doğru olmadığını söylüyorum.Siz ne diyorsunuz?Cübbeli hocada katılabilir..

Ecir
10-01-2010, 20:45
seyyid kutup müridi değilim, fizilal dahil bir çok eserini okumuş biri olarak yorumladım.
adamın şehit oluşu abdunnasır denen rezilin karşısındaki direnişi bile kafidir.

Hikem
10-01-2010, 20:58
Konuyu bilenleri bizi aydınlatmaya çağırıyorum.Muğalata olmamalı.

saglıkcı
11-01-2010, 19:00
Sağlıkcının kopyala yapıştır la aktardıklarının hepsine söyleyeceğim şeyler var,bunlar lisede okurken yaptığımız münazaralardandır.Bu konuyu bilenlerle tartışırım, yalnız bir şartım var kopyala yapıştır tekniği olmadan bire bir kitablardan nakil yapacağız.Lakin Konu Şehid imam Hasan el-Benna idive bu çerçevede bir arkadaş seyyid kutub merhum ve diğer yazarlarıda içine alan bir değerlendirme yapıp , işi cübbeli hocaya dayandırınca, cübbeli hocanın konuşmasının gayri ilmi olduğunu ortaya koydum.Önce bu konuyu halledelim.Cübbeli hocanın , fizilalde , fil süresi tefsiri muvacehesinde söyledikleri doğrumu?Bu fakir doğru olmadığını söylüyorum.Siz ne diyorsunuz?Cübbeli hocada katılabilir..
,bunlar lisede okurken yaptığımız münazaralardandır.
Kardeş ne yapalım siz lise yıllarında bu meseleleri halletmişsiniz.Bizde yaş kırkaltı oldu.Hala aynı yerde sayıyoruz.Bu da sizin ne kadar ileri olduğunuzu gösterir bir ifade olsa gerek.
Biz tartışmak için yazmadık.Eğe zatıaliniz cevab verme nezaketinde bulunur iseniz,bakarız verdiğiniz cevabları
inceleriz.Eğer doğru ise kabul yanlış ise doğrusunu bildiririz.Kardeşim ister kopyala yapıştır,ister hıfsından yaz ister önüne kitabları yığ araştır araştır yaz.Nihayetinde doğru ise,bakılmaz,hangi usülle yazdın.(Kopyala yapıştır,hıfsın araştırman gibi)yok yanlış ise yine bakılmaz.Yani hangi usulle yazılırsa yazılsın maksat doğruyu yazmaktır.Yanlışın kaynağı hangisi olursa olsun zaten muteber değildir.
Cübbeli hocanın , fizilalde , fil süresi tefsiri muvacehesinde söyledikleri doğrumu?Bu fakir doğru olmadığını söylüyorum.Siz ne diyorsunuz?
Ben çübbeli hocanın ne söylediğini bile bilmiyorum.Yani Cübbeli bu hususta söylemezden önce bu konularda yazılanları okumuşluğum var.Ve yazdıklarımıda okuduğumuz yerlerden kopyala usulü ile nakil ettik.

hirahos
12-01-2010, 03:46
Seyit Kutup, ciddi hatalara düşmüştür. Hatasız değildir. Şehidliğini ise inşallah umarız. Allah taksiratını affetsin.

Size bize ise Seyit Kutup'tan önce okumamız, tanımamız, anlamamız gereken nice Ehli Sünnet alimi var. Ehli Sünneti bilmez isek, yapılan hataları da bilip sakınamayız.

İslam'ı şahıslara indirgemeyelim. Peygamber Efendimizin ve Ashabının yolu nedir, ona bakalım.

Hikem
12-01-2010, 11:57
Biz burada Seyyid Kutubu değerlendirmiyoruzki, sözünüz bir anlam ifade etsin.Hasan el-Benna merhumla ilgili olarak bir arkadaş Cübbeli hocaya atıfta bulunmuş, bizde dinledik, özellikle Seyyid Kutub merhumla ilgili , Cübbeli hocanın eleştirilerinde ciddi hatalara işaret ettik.Bu konuyla ilgili bilginiz, ilginiz varsa memnuniyetle dinleriz.Konuyu başka yerlere çekmeyelim...Vesselam.

Not:İsimleri yazarken lütfen dikkat edelim.Seyit değil,Seyyid !

mavera_agd
12-01-2010, 13:48
Seyit Kutup, ciddi hatalara düşmüştür. Hatasız değildir. Şehidliğini ise inşallah umarız. Allah taksiratını affetsin.

Size bize ise Seyit Kutup'tan önce okumamız, tanımamız, anlamamız gereken nice Ehli Sünnet alimi var. Ehli Sünneti bilmez isek, yapılan hataları da bilip sakınamayız.

İslam'ı şahıslara indirgemeyelim. Peygamber Efendimizin ve Ashabının yolu nedir, ona bakalım.

ya hataya düştüğünü nerden biliyorsunuz???

bir kişiyi yaftalalmak nede kolay...seyyid kutubuda okurum diğer alimleride okurum...

konu seyyid kutuba gelmişken zeynep gazalidende bahsetmek gerek o zamn

zeynep gazali,seyyid kutup,hasan el benna fethi yeken bunların hepsi aynı çağın mübarek insanları mücahidleri ve mücahidesi.

açıkcaksı bunun bir oyun olduğunu düşünüyorum...seyyid kutubu kimin idam ettiğini şehit ettiğini biliyoruz...siyonist uşakları..kukla hükümet...


niye durup duruken onu şehit etsinler üstad hasan el bennayıda stadın şehid oluş tarihinede dikkat edin herşey açık...israilin filistine girdiğinden bir sene sonra bunlar...üstadın şehid edilişi tevafuk olamaz herhalde....
ve zeynep gazaliyi zindana atısınlar...demek ki bunlarda bişey vardı.. kafirleri korkutuyorlardı...

zeynep gazalinin zindan hatıraları kitabını okursanız herşeyi göreceksiniz.

benim hasan el bennaya olan hayranlığım daha çok arttı.

hasan el bennanın yaptğını kim yapmış??

ihvanı müslümini biraz araştırın filistindeki hamasında onun askeri kolu olduğunu unutmayın..

filistin şuan aykataysa bizim değil hasan el bennanın kurduğu örgüt vesilesiyle ayaktadır..

konudaki yazıya bakarsanız yada okuma zahmetinde bulunursanız hasan el bennanın ehli sünnet olduğunu göreceksiniz...

pazartesi perşembe oruç tutması vs.bu bi sünnettir.nokta.

bir kişinin hatalı yada ehli sünnet olduğuna ne siz nede biz karar verebiliriz..

herkes haddini bilecek..

fethi yekeni bile tekfir edersiniz!!..

o sizdende bendende daha iyi tanır üstad hasan el bennayı aynı çağın insanlarıdırlar

hirahos
12-01-2010, 18:09
Önce kadim Ehli Sünnet alimlerini okuyun. İyice hazmedin. Sonra ne okursanız okuyun.

Tefsirlerinden ciddi hatalarından bir kaç örneğini bizzat kendimiz okurken tespit ettik. Farklı muteber mesela Razi, Kurtubi, İbni Kesir, Taberi vs. tefsirlerle karşılaştırarak okursanız siz de far edersiniz.

Diğer ciddi hatalarını da bu forumda defalarca eser kaynak göstererek yazanlar oldular. Dikkat etmek gerekir. Nitekim bu din ilmidir, dininizi kimden öğrendiğinize dikkat ediniz.

cahid
12-01-2010, 18:22
Seyyid Kutub tefsire dair hangi ilimleri öğrenmiş? Arapça'ya vakıf olmak tefsir için yeterli midir? Tefsir sahasında eser te'lif etmek için hangi ilimlere vakıf olmak lazımdır? Bu sorduğum sorularla ilgili olarak bizleri aydınlatırsanız memnun olurum. Sizin bu konulara dair fikirlerinizi öğrenmek için soruyorum.



Bu sorularıma samimi cevap arıyorum fakat ne hikmetse bulamadım.. Var mı cevap verecek bir kimse...

Hikem
12-01-2010, 18:40
Bu sorularıma samimi cevap arıyorum fakat ne hikmetse bulamadım.. Var mı cevap verecek bir kimse...

Bu bölümde konu başlığı Hasan el Benna olduğu için, başka bir konunun tartşılmasını uygun bulmuyorum.Seyyid Kutub merhumun ismi geçmesi, daha öncee değindiğim gibi cübbeli hocaya itiraz babında olmuştur.

Ama sizi tamamen mahrum etmemek için ve sizi teşvik etmek için bir eser ismi vereyim.Tefsir için gerekli ilimler orada yazıyor.Bu ilimleri Şehid Seyyid kutubun bilmediğini söylemek için ciddi delillere ihtiyaç vardır.Afaki konuşmamak gerekir.

Üstad İsmail Çetin hocamızın: Ehli Sünnetin Nazariyesi İ'tikadın Ölçüsüdür

sayfa:251-252-253

Üstadımız, Seyyid Kutub merhumun Fizilal -il-Kur'an tefsirinin özellikle evlilik ,teaddüdü zevcad gibi sosyal konularda şayanı takdir izahatlar verdiğini söylemektedir.Bak.İnsan ve vazifesi

cahid
12-01-2010, 19:01
Elimde söylediğiniz eser mevcut değil. Başka bir başlık altında ilgili pasajı paylaşırsanız bilgi sahibi olmuş oluruz.. Selametle kalın..

saglıkcı
12-01-2010, 19:17
Bu bölümde konu başlığı Hasan el Benna olduğu için, başka bir konunun tartşılmasını uygun bulmuyorum.Seyyid Kutub merhumun ismi geçmesi, daha öncee değindiğim gibi cübbeli hocaya itiraz babında olmuştur.

Ama sizi tamamen mahrum etmemek için ve sizi teşvik etmek için bir eser ismi vereyim.Tefsir için gerekli ilimler orada yazıyor.Bu ilimleri Şehid Seyyid kutubun bilmediğini söylemek için ciddi delillere ihtiyaç vardır.Afaki konuşmamak gerekir.

Üstad İsmail Çetin hocamızın: Ehli Sünnetin Nazariyesi İ'tikadın Ölçüsüdür

sayfa:251-252-253

Üstadımız, Seyyid Kutub merhumun Fizilal -il-Kur'an tefsirinin özellikle evlilik ,teaddüdü zevcad gibi sosyal konularda şayanı takdir izahatlar verdiğini söylemektedir.Bak.İnsan ve vazifesi
Ehli Sünnetin Nazariyesi;
Bu ifadeyi izah edermisiniz.?Nazariye felsefik bir ifade teori demektir islam Alimleri teorik bilgilermi vermişlerdir.?
Tefsir için gerekli ilimler orada yazıyor...
Kur’ân-ı kerîmin ma’nâsını yalnız Muhammed “aleyhisselâm” anlamış ve hadîs-i şerîfleri ile bildirmişdir. Kur’ân-ı kerîmi tefsîr eden Odur. Doğru tefsîr kitâbı da, Onun hadîs-i şerîfleridir. Din âlimlerimiz, uyumıyarak, dinlenmiyerek, istirâhatlarını fedâ ederek, bu hadîs-i şerîfleri toplayıp, tefsîr kitâblarını yazmışlardır. (Beydâvî) tefsîri bunların en kıymetlilerindendir. Bu tefsîr kitâblarını da anlıyabilmek için, otuz sene durmadan çalışıp, yirmi ana ilmi, iyi öğrenmek lâzımdır. Bu yirmi ana ilmin kolları, seksen ilmdir. Ana ilmlerden biri, (Tefsîr) ilmidir. Bu ilmlerin ayrı ayrı âlimleri ve çok kitâbları vardır. Bugün kullanılan ba’zı arabî kelimeler, fıkh ilminde başka ma’nâya, tefsîr ilminde ise dahâ başka ma’nâya gelmekdedir. Hattâ aynı bir kelime, Kur’ân-ı kerîmdeki yerine, aldığı edâtlara göre, başka ma’nâlar bildirmekdedir. Bu geniş ilmleri bilmiyenlerin, bugünkü arabcaya göre, yapdıkları Kur’ân tercemeleri, Kur’ân-ı kerîmin ma’nâsından bambaşka birşey oluyor. Kur’ân-ı kerîmin ma’nâsından, mezâyâsından, rumûzundan, işâretlerinden, herkes îmânının kuvveti kadar, birşey anlıyabilir. Tefsîr, anlatmakla, yazmakla olmaz. Tefsîr, din büyüklerinin kalblerine doğan bir nûrdur. Tefsîr kitâbları, bu nûrun anahtarıdır. Çekmeceyi anahtarla açınca, mücevherler meydâna çıkdığı gibi, o tefsîrleri okumakla, kalbe bu nûr doğar. Seksen ilmi iyi bilenler, tefsîrleri anlayıp, bizim gibi din câhillerine bildirmek için, çeşidli derecedeki insanlara göre, binlerle kitâb yazmışlardır.
Seyyid Kutub merhumun Fizilal -il-Kur'an tefsirinin özellikle evlilik ,teaddüdü zevcad gibi sosyal konularda şayanı takdir izahatlar verdiğini söylemektedir.
Bu bilgiler Ehli Sünnet alimlerince verilmemişmide bir mezhebsizin verdiği izahatlara ihtiyaç duyulsun.

saglıkcı
12-01-2010, 19:21
Hem sayın hikem kardeşim.Seyyid (Kendisi seyyid değildir.)Kutup'un yazdığı kitabların isimlerini vererek yazdıkları bilgileri alıntılıyarak aktarmış cevab vermeni istemiştim.Yazılanlara cevab vermeyi düşünüyormusunuz.?

Hikem
12-01-2010, 19:41
Üstadın ismini verdiğim kitabın ismini sehven Nazariye olarak yazdım.Doğrusu Nazarı olcaktır.Saniyen üstadın bu kitabın ilk baskısında ismi nazariye olarak geçiyordu.Üstad Hazretleri kim olduğu belli olan bazı kişilerin nazayiye ismine itirazları üzerine şunları söyleyerek ismini tebdil etti:''..Yahud itikad, delil ile hükmetmeye istidlali = nazari iman denilir.Bu itibarla eserin ismini ''Eli Sünnetin Nazariyesi İtikadın Ölçüsü'' koymuştum.Fakat KELAM İLMİNE AŞİNA OLMAYAN, ''NAZARİYE'' SÖZÜNÜN ''TEORİ'' MANASINDA OLDUĞUNA İNANAN BAZI AHBABLARIM ''Ehli sünnetin nazariyesi nasıl olur?' diye sormuşlardı Bunun için:'' Ehli Sünnetin Nazarı İtikadın Ölçüsüdür ' dedim '' demektedir.

Salisen sizin Seyyid Kutub merhum konusunda yaptığınız tenkidlerden beslendiğiniz kaynak, meseleyi ilmi olarak ele almamaktadır.Fakat bu işi güzel yapan yani ilmi olarak ortaya koyan ulema vardır.Bunlardan biride ülkemizin güzide alimlerinden Allame Şeyh İsmail Çetin Hafizahullah tır.Eleştiride insaf elden bırakılmamalıdır.Sizin alıntıladığınız yazılar maatteessüf insaflı eleştiriler değildir.Fakat burada nasılını yazamayacağım.Zira kimsenin ikna olma, faydalanma ihtiyacı bulunmamaktadır.Herkesi bildiğiyle başbaşa bırakmak en doğrusudur.Yani horoz döğüşüne ihtiyaç yoktur.

saglıkcı
12-01-2010, 20:06
Üstadın ismini verdiğim kitabın ismini sehven Nazariye olarak yazdım.Doğrusu Nazarı olcaktır.Saniyen üstadın bu kitabın ilk baskısında ismi nazariye olarak geçiyordu.Üstad Hazretleri kim olduğu belli olan bazı kişilerin nazayiye ismine itirazları üzerine şunları söyleyerek ismini tebdil etti:''..Yahud itikad, delil ile hükmetmeye istidlali = nazari iman denilir.Bu itibarla eserin ismini ''Eli Sünnetin Nazariyesi İtikadın Ölçüsü'' koymuştum.Fakat KELAM İLMİNE AŞİNA OLMAYAN, ''NAZARİYE'' SÖZÜNÜN ''TEORİ'' MANASINDA OLDUĞUNA İNANAN BAZI AHBABLARIM ''Ehli sünnetin nazariyesi nasıl olur?' diye sormuşlardı Bunun için:'' Ehli Sünnetin Nazarı İtikadın Ölçüsüdür ' dedim '' demektedir.

Salisen sizin Seyyid Kutub merhum konusunda yaptığınız tenkidlerden beslendiğiniz kaynak, meseleyi ilmi olarak ele almamaktadır.Fakat bu işi güzel yapan yani ilmi olarak ortaya koyan ulema vardır.Bunlardan biride ülkemizin güzide alimlerinden Allame Şeyh İsmail Çetin Hafizahullah tır.Eleştiride insaf elden bırakılmamalıdır.Sizin alıntıladığınız yazılar maatteessüf insaflı eleştiriler değildir.Fakat burada nasılını yazamayacağım.Zira kimsenin ikna olma, faydalanma ihtiyacı bulunmamaktadır.Herkesi bildiğiyle başbaşa bırakmak en doğrusudur.Yani horoz döğüşüne ihtiyaç yoktur.
Salisen sizin Seyyid Kutub merhum konusunda yaptığınız tenkidlerden beslendiğiniz kaynak, meseleyi ilmi olarak ele almamaktadır.(İlmi olarak ele almıyorda teorik olarakmı ele alıyorlar.)Fakat bu işi güzel yapan yani ilmi olarak ortaya koyan ulema vardır.Bunlardan biride ülkemizin güzide alimlerinden Allame Şeyh İsmail Çetin Hafizahullah tır.(Bu da sizin hipoteziniz.)Eleştiride insaf elden bırakılmamalıdır.Sizin alıntıladığınız yazılar maatteessüf insaflı eleştiriler değildir.(Bir kere sen yazılanı hiç okumamışsın.Orda bir tane eleştiri yoktur.Sadece kendi kitaplarında yazılan kısımları aktardım.)Fakat burada nasılını yazamayacağım.Zira kimsenin ikna olma, faydalanma ihtiyacı bulunmamaktadır.(İyide madem kimse ikna olmayaçak siz neden ısrarla bu adamların savunuculuğuna soyunuyorsunuz.)Herkesi bildiğiyle başbaşa bırakmak en doğrusudur.(Öyleyse ittialar ve ithamlarda bulunmayınız.)Yani horoz döğüşüne ihtiyaç yoktur.(Biz horoz değilizki horoz döğüşü yapalım biz sadece doğruları yazmayı severiz.Yanlışıda ret ederiz.)

saglıkcı
12-01-2010, 20:19
Üstadın ismini verdiğim kitabın ismini sehven Nazariye olarak yazdım.Doğrusu Nazarı olcaktır.Saniyen üstadın bu kitabın ilk baskısında ismi nazariye olarak geçiyordu.Üstad Hazretleri kim olduğu belli olan bazı kişilerin nazayiye ismine itirazları üzerine şunları söyleyerek ismini tebdil etti:''..Yahud itikad, delil ile hükmetmeye istidlali = nazari iman denilir.Bu itibarla eserin ismini ''Eli Sünnetin Nazariyesi İtikadın Ölçüsü'' koymuştum.Fakat KELAM İLMİNE AŞİNA OLMAYAN, ''NAZARİYE'' SÖZÜNÜN ''TEORİ'' MANASINDA OLDUĞUNA İNANAN BAZI AHBABLARIM ''Ehli sünnetin nazariyesi nasıl olur?' diye sormuşlardı Bunun için:'' Ehli Sünnetin Nazarı İtikadın Ölçüsüdür ' dedim '' demektedir.

Salisen sizin Seyyid Kutub merhum konusunda yaptığınız tenkidlerden beslendiğiniz kaynak, meseleyi ilmi olarak ele almamaktadır.Fakat bu işi güzel yapan yani ilmi olarak ortaya koyan ulema vardır.Bunlardan biride ülkemizin güzide alimlerinden Allame Şeyh İsmail Çetin Hafizahullah tır.Eleştiride insaf elden bırakılmamalıdır.Sizin alıntıladığınız yazılar maatteessüf insaflı eleştiriler değildir.Fakat burada nasılını yazamayacağım.Zira kimsenin ikna olma, faydalanma ihtiyacı bulunmamaktadır.Herkesi bildiğiyle başbaşa bırakmak en doğrusudur.Yani horoz döğüşüne ihtiyaç yoktur.
(İNANAN BAZI AHBABLARIM.....) Ahbab demek dost demektir.Eğer üsdadın böyle söyledi ise siz neden bu bazı kimseleri ahbablığa yani dostluğa kabul etmiyorsunuz.Her fırsatta karalamaya çalışıyorsunuz.

Hikem
12-01-2010, 20:31
Sağlıkçı kendini yorma horoz döğüşünde kendine başkasını ara..

saglıkcı
12-01-2010, 20:49
Sağlıkçı kendini yorma horoz döğüşünde kendine başkasını ara..
Hadi öyle olsun.Senin yöntemini kullanmayacağım.Keşke şu sadırlarımızda gizlediğimiz enaniyeti kaldırıb yere vurma babayiğitliğini gösterebilsek.Ah keşke.
Kal selametle.(Sevdiklerime iftira ve dil uzatma yapmadığın müddetce ki o zaman cevabını veririm.)Bir daha yazışmamak üzere ebediyyen elveda.Görüşmemek üzere.

Hikem
12-01-2010, 20:57
Bir, Sevdiklerine dil uzatılmamasını isteyenler , başkalarının sevdiklerinede dil uzatmazlar.Bir müslüman ebediyyen elvada demez, buda iki.İslam kimsenin inhisarında değildir, buda üç.Vesselam.

saglıkcı
12-01-2010, 21:16
Sanal kimlikler birer zat değildir.Adını sanını bilmedğin kimselerle dostlukta olmaz,küstlükte.Sanal isimler ölür dirilir.Bu gün saglıkcı olan yarın hasta linkli olur.Yani saglıkcı linki size veda etti.
Hem Kast şu değildir.Siz şuraya ben buraya değildir.Cennette de insan görüşmek istediği ile görüşür.Her kesle görüşeçekdiye bir kuralda yoktur.Misal dünyada iki hanımı olan ahirette istediğini kendine eş secer.

hacifersat
06-02-2011, 18:00
selam. Allah c.c. ondan razı olsun. şunu açıkça ifade edeyim ki Üstad Hasan el- Benna ve Üstad Seyyid Kutubun bazı eserlerini okudum. gerek şehadetleri ve gerekse ondan önceki dönemleri şöyle bir gözden geçirdiğimizde ortaya acip tatblolar çıkacak . bu tabloların en ilginci ise onların şehadetlerine en çok kimlerin sevindiklerini öğrenirseniz , kimin kime hizmet ettiği aşikar olacaktır. ben diyorum ki onlar Allah c.c. hem alim hem mücahid askerleridir. Allah c.c. isyanda idareciye itaat etmedikleri için , müslümanın kanını hiçe sayan keferelerle mücadele ettikleri için , akibetleri inş. şehadet olmuştur. onlar zamanının İmam Azamları (r.a), İmam Ahmed (r.a)'leri gibidir. selam ve dua ile.

saglıkcı
06-02-2011, 18:17
onlar zamanının İmam Azamları (r.a), İmam Ahmed (r.a)'leri gibidir.
Sen kimi seversin kimi başına taç edersin.Hangi fetvayı kendine rehber edersin.Bu seni ilgilendirir.
Fakat yukardaki ifaden ki bu ifadeyi kullanmağı sana hiç birşey hak vermez.Böyle bir şey söylemen olsa olsa abesle iştigal olur.Yoksa cümlesinin hocası zatı alinizmi idi.?

Hikem
06-02-2011, 18:23
Şehid İmam , ilimde İmamı Azam ve İmam Ahmed Bin Hanbeliyle mukayese edilemezse de İslamı yaşayışta ve tebliğde hiçbir farkı yoktur...Hepiside Allahın veli kullarıdır.Radıyallahı Teala aleyhim ecmain...

hacifersat
06-02-2011, 18:34
selam. teşbihimiz ilim cihetinde değil muhterem akibet cihetindedir. yoksa ne haddimize İmam Azam(r.a) ile İmam Ahmed (r.a) hakkını Şehid Hasan el -Bennaya vermek veya onlar ile ilim cihetinde bir tutmak ... elhamdülillah haddimizi bilenlerdeniz.

hem sorarım muhterem sağlıkçı ahiret kardeşim. Gerek Hasan el- Benna gerekse Seyyid Kutubun şehadetine kimler sevinmiş kimler bayram yapmıştır ?

saglıkcı
06-02-2011, 18:59
selam. teşbihimiz ilim cihetinde değil muhterem akibet cihetindedir. yoksa ne haddimize İmam Azam(r.a) ile İmam Ahmed (r.a) hakkını Şehid Hasan el -Bennaya vermek veya onlar ile ilim cihetinde bir tutmak ... elhamdülillah haddimizi bilenlerdeniz.

hem sorarım muhterem sağlıkçı ahiret kardeşim. Gerek Hasan el- Benna gerekse Seyyid Kutubun şehadetine kimler sevinmiş kimler bayram yapmıştır ?
elhamdülillah haddimizi bilenlerdeniz.
Hadi öyle olsun.
Gerek Hasan el- Benna gerekse Seyyid Kutubun şehadetine kimler sevinmiş kimler bayram yapmıştır ?
Diyelim zalimler..Ne olaçak şimdi.?Bu onların bozuk işlerini ve bozuk yazılarını doğrulturmu.?Bakın mesle şudur.Bazı mihvallerden bu gibi isimler empoze edilerek bunların açtığı çığıır doğru gösterilmeye çalışılıyor.Biz ançak bu çığırın doğru olmadığını söylüyoruz.Yoksa bu zatların şahsiyetlerini tahkir etmiyoruz.Daha özü fikirlerini tenkit ediyoruz.Yoksa bizim kendileri ile ne alıp veremediğimiz olabilirki.(zaten bizim cağdaşımız değil,yani aynı zaman diliminde yaşamıyoruz ki bize şahsiyetleri ile doğrudan bir zarar ve fayda vermiyorlar.)

Hikem
06-02-2011, 19:00
hacıfersat kardeş haklı, dostunu öğrenmenin yollarından biride, düşmanının şehadetidir.<İsrailin en sevmediği kuruluş, cemaat, ihvanı müslimindir...İsrail gazetelerine bakılırsa şimdi onları , ihvan korkusu almıştır..Zaten dedeleri veya babaları, Arab-İsrail savaşında, ihvanın verdiği mücadeleyi iyi bilirler.Torunlarıda bunları dedelerinden öğrenmişlerdir.İhvanı Müslimin, üstadlarının çizdiği yoldan mücadelelerine devam ediyorlar..

hacifersat
06-02-2011, 19:19
selam. saglıkci ahiret kardesim fikirlerinde sıkıntı olabilir, amellerinde sıkıntı olabilir. lakin ben umumi noktada İslam oldukları için İslam kardeşi görüyorum. hem kendisi dava adamıdır. şu zamanda ittifaka çokça muhtaç iken neden ihtilaf edelim. hem ehl-i sünnet dairesi geniştir. sizinde söylediğiniz gibi çağdaşımız değil. siz kendinize klavuzda yapmayabilirsiniz, lakin islam için canını ve kanını feda etmiş bir alim için hayır konuşmak evladır. şu zamanın dinsiz, haçlı ,siyonist düşmanlarına karşı belki ehl-i şia ile bile birlikte hareket etmek lazım gelir.

ban üstad ne diyor " ittifak ettiğimiz noktalarda berbaer hareket edelim , ihtilaf ettiğimiz noktalarda ise birbirimize mazur görelim " ...

Yeni-OSMANLI
06-02-2011, 22:35
İSLAMIN cihad hükmünü en güzel biçimde yerine getiryorsa o kişi ehli sünnettir..


cihad derken silahli mücadeleyi ve islam dininin yayilmasi icin verilen mücadeleyi kastediyorsaniz bu elbet farz ve gerekli bir ameldir fakat nefis ile cihad bundan daha gerekli ve daha önemlidir,cihad edebiyati yaparken sürekli kücük cihada vurgu yapip dudrsunuzda neden herkese farz olan ve onsuz kücük cihadinda faydasi olmayan asil BÜYÜK CIHADI ihmal ediyorswunuz?

Cihad edersen Ehli-Sünnetsin...
Ehli-Sünnet olmak bukadar kolaymi?
istersen iki metre sakal birak,istersen gece gündüz namaz kil,istersen hergün oruc tut...eger itikadda yamuksan bu amellerin faydasi olmaz efendi.
Ihvan öncelikle mezhebsiz olmadigini ve asagdaki isimlerin yolundan yürümedigini aciklamali:
Bunu yapmadigi sürece bana ne ihvandan der geceriz...BiZiM ECDADIMIZ YETER BiZE!

hmet Kadiyani; Behaullah, Beykiyef, C. Efgani, Ebul ala Mevdudi, Hasan el Benna, Hasan Sabbah, İbni Hazm, İbni Kayyimi Cezviyye, İbni Rüşd, İbni Sebe, İbni Teymiye, İzmirli İsmail Hakkı, M. Şevkani, M. Abduh, M. bin Abdülvehhab Necdi, Makdisi, M. Hamidullah, M. Ebu Zehra, M. İkbal, M. Sıddık Hasan Han, N. Elbani, Reşat Halife, Reşit Rıza, S. Kutup, Seyyid Sabık, Şeyh Bedrettin, Yusuf Kandehlevi, Yusuf Kardavi, Zuhayli vs.

Yeni-OSMANLI
06-02-2011, 22:42
" ittifak ettiğimiz noktalarda berbaer hareket edelim , ihtilaf ettiğimiz noktalarda ise birbirimize mazur görelim " ...


Bozuk itikadli vahabilerle,siilerle,mezhebsizlerle ittifak ettiğimiz noktalarda isbirligi yapmak onlarin güclenmesine yardimci olmak demektir.
Sen onlarla ittifak et,onlarda gelsin bozuk fikirlerini senin ülkende yaysin,milletini yanlis yollara saptirsin......

saglıkcı
08-02-2011, 11:13
Bozuk itikadli vahabilerle,siilerle,mezhebsizlerle ittifak ettiğimiz noktalarda isbirligi yapmak onlarin güclenmesine yardimci olmak demektir.
Sen onlarla ittifak et,onlarda gelsin bozuk fikirlerini senin ülkende yaysin,milletini yanlis yollara saptirsin......
Teşekkür ederim.Eline sağlık.
Mazur görme:Hiç bir bozuk bilgi mazur görülemez.
İttifak:Elbet her kesle çeşitli ittifaklar (Ticari teknik ve savaş takdiki olarak)
yapılabilir.Fakat asla bunlarla dini ittifak yapılmaz.Böyle yapılırsa hak ile batıl karıştırılmış.Hakkın önü kapatılmış,batıla pirim verilmiş olur.

İsmail
08-02-2011, 11:28
Hasan el-Benna’nın Siyasi Düşüncesi -1
A. Z. El-Abdin

Mısırda 1928 tarihinde Hasan el-Benna tarafından kurulan Müslüman Kardeşler (İhvan-ı Müslimin), 20. yüzyıldaki İslami hareketin yeniden canlanmasında en çok etkili olan ve bu harekette en önemli yeri tutan bir teşkilattır. Richard Mitchell'in çalışmasına göre, 1948'de Müslüman Kardeşler teşkilatının yarım milyon aktif üyesinin yanında, yarım milyon sempatizanı vardı.1 Hatta Hasan el-Benna hayatta iken Müslüman Kardeşler teşkilatının birçok şubesi Suriye, Ürdün, Sudan, Cezayir, Filistin ve Irak'ta açılmıştı. Şu anda İslam dünyasına yayılmış olan ve yeniden İslami bir diriliş için faaliyet gösteren birçok grup, dolaylı veya dolaysız Müslüman Kardeşler teşkilatının düşüncelerinden etkilenmişlerdir. Sudan'daki Milli İslami Cephe, Tunus'daki İslami Yöneliş Hareketi, Mısır'daki çeşitli İslami gruplar -ki burada birkaç tanesi zikredilmiştir- Hasan el-Benna tarafından kurulan Müslüman Kardeşler'in yan teşkilatlarıdır. Şah rejimini yıkılmasındaki inanılmaz başarıyı gerçekleştiren İran'daki İslam devriminin, İslam dünyasında başlangıçta büyük bir rağbet görüp geniş bir yankı uyandırması, Müslüman Kardeşler'in etkisini gölgelememiştir. Irak'taki Şii gruplar hariç Lübnan ve Körfez'de Humeyni'nin İran'daki devriminden sonra kendi kendilerini yönlendiren bazı İslami teşkilatların bulunduğuna dair bazı deliller vardır. İranlılar'ın, özellikle Hasan el-Benna ve Seyyid Kutup tarafından yazılmış olan 50-60 kadar kitabın Farsça'ya çevrilmesinden bu yana, Müslüman Kardeşler'in düşüncelerinden etkilenip etkilenmedikleri tartışılabilir.
Müslüman Kardeşler teşkilatının en önemli karakteristik özelliği İslam'ın, hayatın bütün yönlerini içine alan bir bütün olarak aktarılmasında, faaliyetlerindeki geniş düzenliliğinde ve meşgul oldukları eğitim metodunda yatmaktadır. El-Benna, İslam anlayışını şöyle açıklamaktadır:
"İslam, hayatın bütün yönleriyle ilgilenen kapsamlı bir sistemdir. O, devlet-vatan, hükümet ve millet ilişkisini düzenler. O, ahlaki bir karakter ve güç, rahmet ve adalet; kültür ve kanun, bilim ve hukuktur. Çalışma ve zengin olma, müreffeh bir hayat yaşama durumudur, Cihad ve tebliğdir. Doğru bir akide ve kulluktur."2
Kur'an ve Hadisle delillendirilmesi hiç de güç olmayan İslam'ın bu şümullü anlayışı, İslam dünyasındaki dini düşünceyi geniş çapta etkilemiştir. Şeriatı uygulayan bir İslami devlet kurma yolundaki siyasi düşünce bugünkü İslami dirilişin odak noktasını oluşturmaktadır.3 Müslüman Kardeşler, birçok sahaya dağılarak çeşitli faaliyetlerde bulunmakla İslam'ın bu geniş anlayışını başarılı bir şekilde herkese göstermişlerdir. Dini vaazlar, siyasi faaliyetler, ekonomik çalışmalar, eğitim, vakıf çalışmaları, karakterli insan yetiştirme, askeri eğitim, spor faaliyetleri vs. El-Benna, hareketini insanlara duyururken bir propagandacı gibi olmamıştır. Onun meydana getirmiş olduğu hareket, muhafazakar bir dindarın daveti, sadece sünni metodun takipçisi, sufi tarikat, siyasi teşkilat, spor kulübü, ilmi ve kültürel faaliyet gösteren bir kuruluş, endüstriyel şirket ya da felsefe yapan bir akım değildir.4 Gayet açıktır ki İslam'ın bu yeni yorumu ve teşkilat tarafından ortaya konan faaliyetlerdeki çok çeşitliliğin bulunması, bir çok insan üzerinde özellikle gençler üzerinde çok büyük çekiciliğe sahipti, Müslüman Kardeşler Teşkilatı, doğuşunu ve gelişmesini, kurucusu olan ve 12 Şubat 1949'da suikaste maruz kalan teşkilatın liderliğini sürdüren Şeyh Hasan el-Benna'ya borçludur. Vazife ve sorumluluk duygusu ile dolu çok dindar bir kişi olan Hasan el-Benna, Hanbeli mezhebinin saygın alimlerinden olan babasından etkilenmişti. 13 yaşında ortaokul öğrencisi olduğundan bu yana bir çok dini teşkilata katılmış ve bunların içinde yetişmişti.5 Cesur ve aynı zamanda zeki olan el-Benna kendini tamamıyla İslam davasına adamıştı. Çok yakın arkadaşları onu şöyle tanımlamaktadır:
"Korkunç hafıza, tükenmeyen enerji, belagat dolu hitabe ve çarpıcı kişilik. Gerçekten o lider olarak doğmuştu."6
1940 yılında Hasan el-Benna, Hz. Peygamber'in doğumu münasebetiyle Maadi kışlasında bir konferans vermek için geldiğinde, Enver Sedat onunla ilk defa karşılaştığını söylerken o zamanı şöyle anlatıyordu:
"Konu seçimi mükemmel, dini anlayışı ve yorumlayışı derin ve konuşma tarzı ise çok etkileyici idi. Gerçekten o, her açıdan dini bir lider olarak ehliyetli bir kimseydi."7
Bu arada, 22 yaşında iken el-İsmailiyye'de Müslüman Kardeşler teşkilatını kurduğunu belirtmek önemlidir.
Müslüman Kardeşlerin özellikle 1939 ve 1946 yılları arasındaki hızlı yükselişi, o dönemde Mısır'da mevcut olan sosyal ve siyasi faktörlerin yardımları ile gerçekleşmiştir. II. Dünya Savaşı boyunca yükselen milliyetçi duygular, İngiliz devletinin Süveyş Kanalı'nın kapatılmasına karşı sert tepki gösterilmesi ile zayıflamıştı.8 Kısa ömürlü Mısır hükümetleri zayıf ve yetersiz oldukları gibi iktidarda kalarak İngilizler'le uyum içerisinde olabilmenin yollarını aramakla zihinleri doluydu. Hükümeti atama, anayasayı iptal etme ve meclisi feshetme gücüne sahip olan Kral Faruk'un, parlamentonun çoğunluğu tarafından onaylanan hükümeti nadiren ataması, parlamentonun bütün dönem boyunca çalışmasına hiç izin vermemesi, birçok defa anayasa maddelerini iptal etmesi ile anayasayı gülünç hale getirmişti. 1936 ile 1946 yılları arasında Kahire'de İngilizler'e baş vekilliği yapan Miles Lampson, Kral Faruk'u şöyle anlatmaktadır:
"Kültürsüz, tembel, doğru sözlü olmayan, kaprisli, sorumsuz ve kendini beğenmiş bir kimse."9
Savaştan sonraki ekonominin korkunç durumu, siyasi partiler arasında kavganın sürekli devam etmesi, siyaset adamlarının bozukluğu, nüfusun birçok kesiminde moral çöküntüsüne ve hayal kırıklığına sebep olmuştu. Siyasi arenada, Müslüman Kardeşler gibi karizmatik bir liderlik altında, dini, köktenci ve güven veren bir hareketle doldurulabilecek bir boşluk vardı.
Hasan e!-Benna'nın düşüncesi, Abbasi halifeliğinin yıkılıp İslam ümmetini parçalanmaya götürmesinden, 19. yüzyılda Avrupalılar'ın İslam ülkelerini sömürgeleri altına almalarındaki sebeplerin analizinden çok etkilenmiştir. 1930'lu yılların ortalarında yayınlanan risalelerinin bir tanesinde bunun sebeplerini şöyle zikretmektedir:10
1. Zengin olma ve iktidarı ele geçirme konusunda müslümanlar arasında ortaya çıkan siyasi farklılıklar ve sürtüşmeler.
2. Mezhepler arasındaki fikir çatışmaları. İslam'ın yapılmasını emrettiği tatbikatların terkedilmesi, böylece İslam'ın ruhunun ve hayati bir öneme sahip özünün yok olması.
3. Müslüman İdarecilerin lüks hayata ve kendi arzu ve heveslerine düşkün olması.
4. Siyasi gücün Araplar'dan, İslam'a yeni giren ve Kur'an'ın dilini anlamayan İranlılar'a ve Türkler'e geçmiş olması.
5. Felsefe gibi teorik şeyler ve faydasız çalışmalar için güç ve zaman kaybedilirken evrensel bilginin ve ameli uygulamanın terkedilmesi.
6. Müslümanların, hayal kırıklığına uğrayıncaya kadar, diğer milletlerin sosyal gelişme ve güçlenmelerine aldırış etmemeleri ve müslüman toplumların bir kısmını kendi güçleri altına almak için, kendi kendilerine bir takım düzenler kurmaya çalışmaları ve kendi kendilerini aldatmaları.
7. Müslümanların kendileri için zararlı olan tutum ve davranışlarda, hayatın birtakım yönlerinde gayr-i müslimlere benzemeye çalışmaları.
Oldukça basit bir şekle indirgenmiş olan bu analiz Hasan el-Benna için yeterliydi. O, tarihin karmaşık devirlerinin derinliklerine kadar inen sosyal bir tarihçi değildi. Halkını harekete geçirmek ve birliğe ulaştırmakla kendi kendini görevlendiren bir insandı. Müslümanların kendi kişiliklerinin yok edilmesine sebep olan Batı'nın maddeci kültürü, eğitimi ve ekonomik sisteminin sanat ve eğlence yoluyla İslam dünyasına girmesi el-Benna'yı endişelendirmekteydi. Burada, muhteşem mazisini inkar ederek müslüman bir devlet olmadığını ilan eden Türkiye örneğini vermektedir. Batı'nın maddeci kültürüne adapte olan buna benzer müslüman ülkelerin, medeniyetin güçlenmesinde katkısı olan bilim, endüstri ve diğer sistemler gibi faydalı yönleri alamadıklarından yakınmaktadır.11 Herhangi bir müslümanın kafasında, edebiyat, sanat, kumar oynama, içki içme, dans etme gibi nefse çekici gelen birtakım davranış şekilleri bulunmaktaydı. Oysa bir müslüman bunları ahlaken kötü bulur. El-Benna ahlaki çöküşü, bunun yanı sıra ekonominin iflası ve dine dayalı olmayan eğitimi, Avrupalı güçlerin İslam dünyasını zayıflatmak ve kendi hegemonyaları altına almak için kurdukları bir plan olarak görmekteydi. O şöyle diyor:
"Avrupalılar, müslüman ülkelere borç para vererek, daha sonra ekonomik yardım adı altında bu ülkelere kendi sermaye, banka ve şirketlerini doldurarak tuzak kurmuşlardır. O ülkenin ekonomisini istedikleri gibi biçimlendirmişler ve kendi avantajlarına göre zenginliklerini kullanmışlardır. Onlar aynı zamanda din ve vatan duygusunu hafife alan ve ateizm ve agnostisizm gibi düşünceleri yayan kültür kurumları ve okullar açmışlardır. Çünkü onlar, Batılıların yapmış olduğu şeylere hürmet eden fakat kendi din ve kültürüne yabancı eğitilmiş bir insan tipi istiyorlardı. Bu okulları ileride toplumun idarecileri ve yöneticileri olacak olan zenginler sınıfının çocukları için açmışlardı."12
Bununla beraber el-Benna'ya göre en önemli problem, Avrupalı sömürgecilerin parça parça yutmasını kolaylaştıran İslam dünyasının yüz kızartıcı zayıflığıydı. Buna misal olarak da Endonezya'dan Sovyetler Birliği'ndeki Türkistan'a ve Batı'da Fas'a kadar sömürge altına alınmış olan müslüman ülkeleri saymaktaydı. Arap milliyetçileri ile aynı tavır içinde olmayan el-Benna, Osmanlı Devleti'nin parçalanmasından derin üzüntü duymaktaydı. Zamanında hiç bir Mısırlı siyaset adamının iştirak etmediği bir tavırla, bütün İslam ülkelerine karşı derin bir ilgi beslemekteydi. Bu ülkelerin bazılarında sömürgeci idareye karşı ayaklanan ve çeşitli yollarla kendi bağımsızlıklarına ulaşmayı başaran hata bağımsızlıklarını sadece milliyetçi temeller üzerinde de olsa elde eden ülkelerden mutluluk duymaktaydı.13 İşte bu sebepten dolayı el-Benna Müslüman Kardeşler teşkilatının temel hedefleri olarak şunları kabul etmektedir:
1. İslam dünyasının bütün yabancıların idaresi altından kurtarılması.
2. İslam dünyasında, İslam kanunlarını ve onun sosyal sistemini tatbik eden ve onun mesajını bütün insanlara tebliğ eden bir İslam devletinin kurulması.14
Hülasa el-Benna müslümanların kendi birliğinin bir sembolü olan ve aynı zamanda dini bir vazife olan halifeliği tekrar kuracaklarına inanmaktaydı. Böylece Müslüman Kardeşler, halifeliği gündemlerinde en üst seviyeye yerleştirmişlerdir. Bununla beraber el-Benna, aşağıdaki gibi bazı hazırlayıcı adımların atılabileceğini kabul etmektedir. Müslüman ülkeler arasında kültürel ve ekonomik birliğin oluşturulması, askeri anlaşmaların olması ve bir çok değişik sahada hem fikirliliğin sağlanması.15 Arkasında İngilizlerin olduğunu bilmesine rağmen Arap Birliği fikrini kabul emesi işte bu sebepten dolayıydı. Arap dünyasının daha sonra da bütün İslam dünyasının birleşmesi için bunun güzel bir başlangıç olduğunu düşünmekteydi.16
El-Benna, siyasi liderlerin ve aydın sınıfın anlayabileceği ve onların dikkatini celbedecek bir tarzda İslam'ın siyasi sisteminin genel özelliklerini açıklamaya çalışmıştı. O, İslam dünyasında sömürgeci güçler tarafından kurulan İslam devletlerindeki laiklik sisteminin İslamlaşma süreci içerisinde gerçek bir engel haline geldiğini farketmekteydi. El-Benna, her ne kadar İslam'ın siyasi sistemini cazip bulsa da onun temel niyeti dini emirlere itaat etmeyi temin etmekti. O, Allah'ın vahyine göre hükmün olması gerektiğini bildiren Kur'an-ı Kerim'de devlet konusundaki çeşitli ayetleri bildirerek yola çıkmıştı.
El-Benna, İslam devletinin dayandığı üç temel düsturu şöyle tayin etmektedir: İdarecinin sorumluluğu, ümmetin birliği ve ümmetin arzusunun gözönüne alınması. İdareci hem Allah'a ve hem de millete karşı sorumludur. O ümmetin hizmetçisidir ve onların isteklerini göz önünde bulundurmalıdır. Vazifesini yerine getirirken takınmış olduğu davranış ve tutuma göre mükafatlandırılabilir veya cezalandırılabilir. Ümmetin birliği, taraftarlığa, çekiş*meye veya rnüslümanların birbirlerine karşı kin beslemelerine izin vermeyen İslam kardeşliği üzerine kurulmuştur. Bununla beraber, bu durum, onların birbirlerine karşı tavsiyelerde bulunmalarına veya fikir hürriyetlerine karşı herhangi bir engel teşkil etmez. Ümmetin iradesinin gözönüne alınması; kamuoyunu ilgilendiren herhangi bir durum olduğu ortaya çıkmaktadır. El-Benna, idarecilerin hükümlerinde faydalı maslahatlar gözetmeleri gerektiğini düşünmektedir. Bununla beraber, bu görüşlerin kabul edilmesini idarecilere dayamamaktadır. Kur'an ve Hadis'de herhangi bir nassa rastlanmadığı konularda, idarecinin vereceği kararın herkes için bağlayıcı olduğunu açıkça söylemektedir.17 Gerçekten de el-Benna, şuranın verdiği kararın idarecileri bağlayıcı olduğunu iddia eden avukat olan arkadaşı Abdulkadir Udeh'den daha az liberaldi.18
El-Benna'ya göre İslam devletinin bu temel esasları ilk dört halife ve Ömer bin Abdülaziz döneminde tam olarak uygulanmıştır. El-Benna, İslam toplumu içinde meydana gelen herhangi bir çekişme veya bölünme konusundaki sorulara karşı çok duyarlıdır. Bu konuda, ümmet içerisinde bölücülük yapanların şiddetli bir şekilde cezaya çarptırılacağını ikaz eden Hz. Peygamber'in birçok hadisini zikretmektedir. El-Benna'nın Mısır'daki siyasi partilere kesin bir şekilde karşı çıkmasının sebebi budur.
El-Benna, yukarıda zikredilen aynı esaslar üzerine kurulduğundan dolayı, İslam'ın getirmiş olduğu sisteme yakın olması sebebiyle, Mısır anayasası tarafından benimsenen milletvekilliği sistemini kabul etmektedir. Fakat bu sistemin temel unsurlarından olan parti taraftarlığını reddetmektedir. Bütün milleti temsil eden tek bir partinin bulunması gerektiğini teyid etmektedir. Buna da siyasi partiler tarafından uydurulan çeşitli entrika ve kavgaların sosyal bozukluklara götürmesi sonucunda Mısır halkının huzursuzluğunu ve bozukluğunu delil göstermekteydi. Partilerin bir amaçları ve programları olmadığı gibi gerçekten bir parti de değillerdi. Onlar, sadece kişisel farklılıklardan meydana gelmiş olan çeşitli gruplardı. Mısır gibi işgal altına alınmış olan ülkelerde bu tür faaliyetlere müsaade edilmemesi gerektiğini düşünmekteydi.19 Üç ana muhalefet patisinin Vefd Partisi'nden ayrılan gruplar olduğu gerçekten doğruydu. Bununla beraber El-Benna Vefd Partisi'ni altı ayrı parlamentonun her birinde % 70'den fazla büyük bir çoğunluğa sahip olmasına rağmen bütün milleti temsil eden bir parti olarak destekleme zorunluluğunu kendisinde hissetmemekteydi.20
El-Benna, prensipte Mısır anayasasını tasvip etmekle birlikte onun bazı maddelerinin müphem olduğu ve temel ilkelerinin açık bir şekilde beyan edilmediği noktasında birçok tenkid yapmıştı. Bundan başka, anayasanın birçok sahada uygulanabilir özelliğinin bulunmaması milletvekilliği sistemini bozmuş ve devamlı değişebilen bir duruma getirmişti. ABD'nin anayasasında olduğu gibi, devlet başkanının selahiyeti altında faaliyet gösteren yetki sahibi başkanlık sisteminin bulunmasını yeğlemekteydi. Bu görüşünü, oldukça suni bir görünüme sahip olan Abbasi halifeliğinin son dönemlerinde yaşamış olan Maverdi'nin eseriyle desteklemeye çalışmaktadır.21 El-Benna, devlet reisinin nasıl seçilmesi gerektiği konusundaki sorudan çekinmektedir. Hulefa-i Raşidin'in uygulamasına ters düşen ve bunun yanı sıra Mısır'da bir çok siyasi partiden daha üstün bir güce sahip olan Kral Faruk'un öfkesini üzerlerine çekmek Müslüman Kardeşler için akıllıca bir yol olmayacağından dolayı, el-Benna'nın babadan oğula geçen krallık sistemini savunması veya açıkça reddetmesi mümkün değildi.
Mısır anayasasının "Devletin dini İslam'dır" diye belirtmesine rağmen, el-Benna ülke kanunlarının bu ifadeyi yansıtmadığını gözlemlemişti. Kumar oynamaya, zinaya, sarhoş edici özelliklere sahip olan şeylerin içilmesine, faizin alıp-verilmesine ve buna benzer şeylere müsaade ettiğinden dolayı kanunlar İslam prensipleri ile bir çelişki içindeydi. Şeriat kanunlarının uygulanması ile ülke kanunları ve anayasa arasında bir uygunluk kurulmasını istemekteydi.22 Bununla beraber, 1923'de yapılan anayasada yer alan bu maddenin şeriat kanunlarının tatbik edilmesini kolaylaştıracağı anlamına gelmesi şüphelidir. İlk parlamentonun sandalye sayısının % 90'ına sahip olan Vefd Partisi anayasaya aynen sadık kalmış (1924) ve sağlam temeller üzerine kurulmuş olan laiklik sistemini devam ettirmiştir.
El-Benna, İslam'ın amaçları belirlediğini ve temel prensipler koyduğunu fakat en ince ayrıntılara kadar inen düzenlemeler getirmediğini ileri sürmektedir. Bu sebepler, İslam'ın sosyal değişikliğe ve gelişmeye açık olması ve aynı zamanda esnek bir yapıya sahip olması sebebiyle onun getirmiş olduğu kanunlardan ve usûllerden korkacak hiç bir sebepleri yoktur.23
Mısır Seçim Kanunu'nun halkı temsil edecek ehil kimselerin çekilmesi bakımından amaçlarını yerine getirmediğinden dolayı, el-Benna tarafından eleştirilmekteydi.24 El-Benna, daha iyi bir delil olarak da Mısır parlamentosunun almış olduğu kararların hiç bir zaman seçmenin % 20'sinden fazlasını temsil etmediği şeklindeki değerlendirmesini yapan anayasa uzmanı Dr. Seyyid Sabri'nin istatistiklerini ileri sürmekteydi. Bununla beraber, seçim kanununu iyileştirmek için El-Benna'nın yapmış olduğu beş maddelik plan, tatbik edilmesi çok zor ve genelde beğeni kazanması ise imkansızdı. Bu plan şunların üzerinde durmaktaydı:25
1. Adaylar için, muayyen bir program ve çalışmak istediği sahada siyaset dersi görmek gibi belirli niteliklerin tayin edilmesi. Bu bütün parti sisteminin ıslahıyla beraber yürütülmelidir.
2. Seçim propagandalarının kişisel durumlara veya aile hayatına dokunmadan, daha çok siyaset ve takip edilecek programlar hakkında olması gerektiği konusunda belirli sınırlamaların getirilmesi.
3. Seçim programını iyileştirmek (mesela seçilmek için ehliyetli olan herkese müsaade etmek) ve kimlik kartı uygulamasını yaygınlaştırmak.
4. Seçim süresi içerisinde meydana gelen her türlü rüşvet ve sahtekarlıklara karşı sert cezaları kanunlaştırmak.
5. Her seçim çevresine göre kişi tayin etme metodu yerine liste sisteminin benimsenmesi.
El-Benna, bu teklifleri Müslüman Kardeşler teşkilatına öncülük eden beş arkadaşıyla birlikte girdikleri 1945 seçimlerinde, önce İngilizler'in daha sonra da devletin oyunlarıyla yenilgiye uğratılmasından sonra yapmıştı.26 Muhtemelen El-Benna, seçimde liste sisteminin uygulanması için getirdiği teklifinin, şayet çok partili bir bünyede uygulandığında siyasi partileri güçlendirebileceğinin veya tek partili topluluklarda İslami kurumlardan olan "ehli hal ve'l-akd"ı kurmak için can atıyordu. Mamafih çağdaş milliyetçi bir devlet olan Mısır'da bu sistemin nasıl uygulanacağını bir türlü halledemedi. Öyle gözüküyor ki El-Benna Mısır anayasası hakkında fikir ileri sürmekten daha çok radikal, siyasi reformlar yapmayı tasavvur ediyordu. Ocak 1941 yılında Müslüman Kardeşlerin altıncı genel konferansında, yapmak istemiş olduğu reformun çok geniş ve eksiksiz olduğunu, halen mevcud olan siyasi kurumların tüm özelliklerini değiştirebileceğini ve bütün halk arasında bu ittifakı meydana getirebileceğini söylemişti.27
El-Benna'ya göre çözümlenmesi gereken ilk milli mesele Mısır ve Sudan'ı İngilizler'in kolonisi altında bulunmaktan kurtarmaktı. Resmiyette Mısır bir koloni değildi, fakat İngilizler'in 1882'de bu ülkeyi işgal etmelerinden sonra, Mısır fiilen İngiltere'nin bir parçası haline geldi. Mısırlılar'ın gözünde İngiliz idaresi, kötü ve çirkin bir idareydi.28 Pek çok Mısır siyaset adamı gibi el-Benna da, Sudan'ı tahakkumi veya sömürücü bir ilişki içerisinde olmamak kaydıyla Mısır'ın bir parçası olan bir bütün olarak görmekteydi. El-Benna, İngiltere ile yapılan ve yıllardan beri süregelen müzakerelerin hiç bir yere götürmediğine ve güvenlik konseyi kararlarının da hiç bir olumlu neticeyi çıkarmadığına dikkati çekmekteydi. Bundan dolayı Mısır için yapılacak tek şey, İngiltere'nin düşman olduğunu ilan etmek, onunla olan bütün anlaşmaları feshetmek ve bütün halkı cihad için seferber etmekti.29 El-Benna, Mısır halkının bu kaçınılmaz fedakarlığa hazır olduğunu fakat devletin zayıf ve kararsız olduğunu belirtmekteydi. Mısır'ın özgürlüğüne Kavuşmasını, Sudan, Libya, Filistin, Eritre gibi diğer müslüman ülkelerin takip edeceği bir başlangıç olarak kabul etmekteydi.
Ekonomi konusundaki sistematik düşünce el-Benna'nın siyasi ideolojisinde daha sonra yer almıştı. II. Dünya Savaşı'nın zorlu yıllarında El-Benna ve Müslüman Kardeşler esaslı bir şekilde ekonomik konulara önem vermişlerdi. Bu zaman zarfında halka rehberlik edenler İslam'ın ekonomik teorisi konusunda yedi kitap yazmışlardı.30 El-Benna İslam'ın ekonomik sistemini on prensip içerisinde özetlemişti.31
1. İyi sermaye, insanın geçim vasıtasının temelidir. Bundan dolayı uygun yerlerde yatırım yapılmalı ve iyi gözetilmelidir.
2. Çalışma, gücü yeten herkese imkan temin edilmelidir.
3. Tabii kaynaklar kullanılmalıdır.
4. Kumar oynama, faiz alıp-verme, çeşitli muamelelerde hile yapma vs. yollarla para kazanmak gibi zararlı şeyler yasaklanmalıdır.
5. Sınıflar arasındaki boşluk, refahın yayılmasına ve bu korkunç fakirliğin ortadan kalkmasına kadar kapatılmalıdır.
6. Her vatandaşın özellikle sakatların geçimi garanti altına alınması için sosyal güvenlik kurulmalıdır.
7. Hayır dernekleri (vakıf), sosyal dayanışma ve işbirliği meydana getirilmeli ve teşvik edilmelidir.
8. Malın mukaddesliği ve özel mülkiyetin doğruluğu, amme menfaati ile çelişmediği müddetçe muhafaza edilmelidir.
9. Parayla ilgili muameleler, amme menfaati ve halkın sahip olduğu hakların sınırı içerisinde düzenlenmelidir.
10. Ekonomik durumun muhafaza edilmesi ve bunun yanı sıra halkın parasının akıllıca ve adaletli bir şekilde harcanması devletin sorumluluklarındandır.
El-Benna, Mısır'ın zengin tabii kaynaklarının kullanılmamasından, ülkenin yabancı sömürüsünden büyük bir sıkıntı çekmesinden, gelir dağılımının düzensiz olmasından ve ekonominin bozukluğunun büyük ıstırap duymaktaydı. Çok sayıda yabancı şirketlerin elektrik, su ihtiyacının karşılama ve taşımacılık gibi önemli hizmetlerini tekellerine alarak ve endüstri, ticaret ve parayla ilgili kurumlan da kontrolleri altında bulundurarak korkunç bir kar elde ettiklerini belirtmekteydi. Mısır'da 320 yabancı şirket sadece 1939 yılında 3,5 milyon pound kar elde etmişlerdi. O yıllarda Mısır'ın yerli firmalarının sayısının onbiri aşamadığına istihza ile işaret etmekteydi.32 Bu şirketler de sömürgeci güçler tarafından himaye edilmekte ve sömürgecilerin hakir gördükleri Mısır halkının giderlerinden bir gelir elde etmeye çalışıyorlardı. Bundan dolayı, El-Benna yabancı şirketlerin özellikle onların kontrolleri altında olan kamu hizmetlerinin Mısırlılar'ın eline geçmesini istemekteydi.33 Gelirin adaletsiz bir şekilde dağılımı konusuna, dört milyon köylünün hayvanlardan da daha aşağı bir seviyede yaşadıkları anlamına gelen kişi başına ayda bir pound (cüneyh)dan daha az gelir elde ettiklerini belirtmekteydi.34 Sayıları yarım milyondan daha fazla olan işçiler işsizdi. Aynı zamanda salgın hastalıkların ve ülkenin her tarafına yayılmış olan okuma yazma bilmeyenlerin oranı hakkında da rakamlar vermekteydi. Bu durumun düzeltilmesi için de el-Benna, büyük arazi sahipliğinin küçültülme-sini, sahiplerine onun bedellerinin verilmesini ve gasbedilmiş olan bu arazilerin küçük köylülere dağıtılmasını savunmaktaydı. Fakirlere yardım edilmesi için zekat müessesesinin uygulanmaya başlaması ve zenginlerin daha yüksek derecede ödeme yapmaları için gelişmeye müsait bir vergi sisteminin gerekli olduğunu söylemekteydi. Mısır ekonomisinin korkunç harcamaları durdurmaları gerektiğini savunmaktaydı. Gayret ve çalışmanın, bozuk sosyal sistemin değişmesi için gerekli olduğu inancıyla beraber, El-Benna Arap ve müslüman ülkeler arasında ekonomik ittifakın da gerekli olduğunu bildirmekteydi.35
Söz-davranış uygunluğu içerisinde bir insan olan El-Benna, İslam ekonomisinin başarısını göstermek için bazı teşebbüslere girişmişti. Endüstri, ticaret ve basın sahasında faaliyet gösteren yedi tane şirket kurmuştu. 4.000 ile 60.000 mısır lirası arasında değişen şirketlerin sermayeleri, başlıca Müslüman Kardeşler teşkilatının üyelerinden yatırımda hissedar olmak üzere toplanmıştı.36 Bu şirketlerde çalışan işçiler hissedar olmaya teşvik ediliyorlardı. Şirketler başarı sinyalleri verdiler fakat 1948'de hükümet feshedildiği zaman yeni hükümet çok geçmeden bu şirketleri haczetmiş ve kamulaştırmıştı. El-Benna, üyelerin maaşlı istihdam yerine serbest yatırıma öncelik vermelerini, zengin olma şekli önemli olmaksızın ekonomik sahada yer tutmalarını ve İslam dünyasında üretilmiş olan mamulleri kullanmalarını Müslüman Kardeşler Teşkilatı nizamnamesinin bir düsturu haline getirdi.37
İslam dünyasında birçok fundamentalist (köktenci) grupları büyük zararlara sokan en ciddi problem, siyasi gücü elde etme vasıtaları konusundadır. El-Benna Müslüman Kardeşlerin ülkeyi tek başlarına idare etmeyi arzuladıklarını reddetmekte buna karşılık İslam düzenini uygulamaya hazır olan herhangi bir hükümeti de destekleyebileceklerini belirtmekteydi.38 Bu demek değil midir ki El-Benna kendi hareketini, İslami değişimi, hükümetler üzerine güçlü bir baskı ile gerçekleştiren sadece baskıcı bir grup olarak görmekteydi? El-Benna'nın bu doğrultuda hareket ettiğini gösteren birtakım işaretler bulunmaktadır. Başkanlara ve siyasi liderlere İslami siyasetin benimsenmesinin gerekliliği konusunda mektuplar yazması, 1945 yılına kadar seçimlerde yer almaktan kaçınması, Başbakan el-Nahhas'ın isteği üzerine 1942 seçimlerinde hükümetin sarhoş edici içkileri ve zinayı yasaklaması şartıyla adaylıktan çekilmeyi kabul etmesi örnek olarak verilebilir.39 Ayrıca, el-Benna kendi mesajının amacını gerçekleştirmek için en kısa yol olduğuna inandığı bir tavırla İslam davasına gönlünü celbetmek için Kral Faruk'a nazik jestler yapmıştı.40 Bununla beraber, el-Benna 1938'li yıllarda beşinci büyük konferansta kendi taraftarlarına çağımızdaki hükümet taraftarlarının İslam sistemini uygulamaya hazır olmadıklarını söylemişti. Bu durumda müslüman reformcuların vaaz etme veya öğüt verme ile yetinip siyasi iktidar talebinde bulunmamalarını yanlış bir tavır olarak değerlendirmekteydi.41 O halde El-Benna Mısır'da siyasi güç talebinde bulunurken nasıl hareket etmişti?
Müslüman Kardeşlerin görünen tavrı, siyaseti kendi amaçlarını gerçekleştirmek için bir vasıta kabul ederek herhangi bir siyasi partiymiş gibi hareket etmekti. Bu sebeple el-Benna kendi teşkilatını dini ve sosyal bir kurum olarak kaydettirebilmek için Sosyal Güvenlik Bakanlığı'na başvurmuştu.42 Fakat bu da Müslüman Kardeşler için özlenen daha iyi bir korumayı sağlayamadı. Aksine, 1948 yılında tam bir çözülme ile sonuçlanan ve çeşitli hükümetler tarafından teşkilatın aktif siyasette bulundukları bahanesiyle haklı çıkartılmaya çalışılan birçok kısıtlayıcı tedbirler, Müslüman Kardeşler teşkilatına karşı uygulanmıştı.43 Müslüman Kardeşler siyasi faaliyetlerini, İslam'ın hayatın bütün yönlerini içine alan bir bütün olduğu ve din ile siyaset arasında bir ikilik tanımadığı temeli üzerinde savunmaktadırlar. Bununla beraber, otuzlu ve kırklı yılların Mısır devleti din ile siyaset arasında açık bir sınır koymuş olan laik bir devletti.

Notlar:
1. Mitchell, R. P., The Society of the Müslim Brothers, (Londra: Oxford Univ. Press, 1969), s. 328 bak. Safron, N. Egyt. in search of Political Communitiy (Cambrid-ge, Mass.: Harvard Univ. Press, 1961), s. 202; ve Muh. Şevki Zeki, El-İhvanü'l-Muslimin ve'l-Müçtema el-Mısri, (Kahire: Daru'l-Ensar, 2. baskı, 1980), s. 42.
2. Hasan el-Benna, Risalatu't-Ta'alim, in Mecmuatü't-Rasa'il el-İmam el-Şehid Hasan el-Benna, (MRISH), (Beyrut: Daru'd-Dalam, tarihsiz), s. 7.
3. Bkz.: Esposito, J. L, (der.), Voices of Resurgent İslam (Oxford: Oxford Univ. Press, 1983). [Türkçesi için bkz.: "Güçlenen İslam'ın Yankıları", Yöneliş Yay., İstanbul, 1989.]
4. El-Benna, El-Mutamas el-Hamis, in MRISH, s. 248-249.
5. Zeki, a. g. e., s. 13.
6. Karpat, K. H., (der.), Political and Social Thought in the Contemporary Middle East, (Londra: PalI Mail Press, 1968), s. 115.
7. Envar Sedat, in search of Identity (New York, Harper Colophan Books, 1979), s. 22.
8. Sekiz Hükümet, İngiliz sömürüsüne karşı takındıkları tavırdan dolayı iktidardan düşürülmüşler veya istifa etmeye zorlanmışlardı. Bkz.: Taria el-Bişri, el-Dimuqratiyyah ve Nizam, 23 Temmuz 1952-1970 (Beyrut: Mu'asasatü'l-Abhas el-Arabiyye, 1987) s. 11.
9. Hopwood, D., Egypt, Politics and Society 1945-1984, (Londra: Ailen ve Unwin, 2. Baskı, 1985), s.20.
10. El-Benna, Beyne'l-Ams ve'l-Yevm, in MRISH, s.209-217.
11. A. g. e., s. 220-223.
12. A. g. e., s. 220-221.
13. A. g. e., s. 216.
14. A. g. e., s. 225.
15. El-Benna, El-Mutamar el-Hamis, a. g. e., s. 284-285.
16. Müşkilatuna fi Da'va et-Nizam el-İslami in MRISH, s. 335-336. Mahmud Abdulhalim, El-İhvan el-Muslimun: Abdah Şona'at et-Tarih (İskenderiye: Daru'd-Dava, 1987), C. 1, s. 319.
17. Müşkilatuna..., a. g. e., s. 359-361.
18. Bkz.: El-İslam ve Avdauna es-Siyasiyye.
19. El-Benna, Müşkilatuna, a. g.e., s. 375-376.
20. Bkz.: El-Beşri. a. g. e., s. 16.
21. El-Benna, Müşkilatuna..., a. g.e., s. 368-369.
22. El-Benna, El-Mu'tamar el-Hamis, a. g. e., s. 276-278; Risalet Nahvu'n-Nur. in MRISH, s.192.
23. Müşkilatuna, a. g. e., s., s.342-343.
24. A. g. e., s., 378.
25. A. g. e., s., 379-380.
26. Zeki, a. g. e., s. 28; Abdulhalim, a. g. e., C. I, s. 326-328; Mitchell, a. g. e., s. 33.
27. El-Benna, Hasan el-Benna: Mabadi ve Usul fi Mu'tamarat Haş, (Kahire: El-Bu'assasah el-İslamiyye, 1980), s. 83.
28. Hopwaad, a. g. e., s. 12-13.
29. El-Benna, Muşküatuna, a. g.e., s. 346-349.
30. Zeki, a. g. e., s. 174-177.
31. El-Benna, Müşkilatuna, a. g.e., s. 391-392.
32. A. g. e., s. 388-389; Hasan el-Benna, s. 87.
33. A. g. e., s. 400.
34. Hasan el-Benna, s. 86.
35. El-Benna, Müşkilatuna, a. g.e., s. 408.
36. O dönemde bir Mısır cüneyhi bir sterlin de aynı değerdeydi. Daha fazla ayrıntılar için bkz.: Zekir.a. g. e., s. 208-212.
37. A. g. e., s. 208.
38. El-Benna, El-Mutamar el-Hamis, a. g. e., s. 273; Abdulhalim, a. g. e., C. I, s. 129.
39. Abdulhalirn, a. g. e., C. I, s.297.
40. A. g. e., s. 147-358; Mitchell, a. g. e., s. 41.
41. El-Benna, El-Mutamar el-Hamis, a. g. e., s. 272.
42. Mitchell, a. g. e., s. 36.
43. Salah Sadi, Safahat mine't-Tarih, Haşad el-Umr (Kuveyt Şarikatu'ş-Şua lilneşr, 1981), s. 340.

Hikem
08-02-2011, 13:27
cihad derken silahli mücadeleyi ve islam dininin yayilmasi icin verilen mücadeleyi kastediyorsaniz bu elbet farz ve gerekli bir ameldir fakat nefis ile cihad bundan daha gerekli ve daha önemlidir,cihad edebiyati yaparken sürekli kücük cihada vurgu yapip dudrsunuzda neden herkese farz olan ve onsuz kücük cihadinda faydasi olmayan asil BÜYÜK CIHADI ihmal ediyorswunuz?

Cihad edersen Ehli-Sünnetsin...
Ehli-Sünnet olmak bukadar kolaymi?
istersen iki metre sakal birak,istersen gece gündüz namaz kil,istersen hergün oruc tut...eger itikadda yamuksan bu amellerin faydasi olmaz efendi.
Ihvan öncelikle mezhebsiz olmadigini ve asagdaki isimlerin yolundan yürümedigini aciklamali:
Bunu yapmadigi sürece bana ne ihvandan der geceriz...BiZiM ECDADIMIZ YETER BiZE!

hmet Kadiyani; Behaullah, Beykiyef, C. Efgani, Ebul ala Mevdudi, Hasan el Benna, Hasan Sabbah, İbni Hazm, İbni Kayyimi Cezviyye, İbni Rüşd, İbni Sebe, İbni Teymiye, İzmirli İsmail Hakkı, M. Şevkani, M. Abduh, M. bin Abdülvehhab Necdi, Makdisi, M. Hamidullah, M. Ebu Zehra, M. İkbal, M. Sıddık Hasan Han, N. Elbani, Reşat Halife, Reşit Rıza, S. Kutup, Seyyid Sabık, Şeyh Bedrettin, Yusuf Kandehlevi, Yusuf Kardavi, Zuhayli vs.


''İhvan mezhebsiz olmadığını ispatlamak zorunda'' imiş...!!!!!!!!!! Emriniz olur, çay kahvede istermisiniz...?! Siz kendinizi hangi makamda görüyorsunuz??

Hukukta bir kural vardır...:''Müddei iddiasını ispatlamak zorundadır'' Müddei siz olduğunuza göre, buyrun, ispatlayın!!

Kurulmuş kafalar bildik teraneleri tekrarlmaktan bıkmaz...Eser okuma, saldır!! Sevsinler sizin ''ehli sünnet'' anlayışınızı!

hacifersat
08-02-2011, 15:08
Bozuk itikadli vahabilerle,siilerle,mezhebsizlerle ittifak ettiğimiz noktalarda isbirligi yapmak onlarin güclenmesine yardimci olmak demektir.
Sen onlarla ittifak et,onlarda gelsin bozuk fikirlerini senin ülkende yaysin,milletini yanlis yollara saptirsin......

selam muhterem rica etsem bektaşilik yapmadan yorumlarınızı yazarsanız memnun olurum.

şu zamanın dinsiz, haçlı ,siyonist düşmanlarına karşı belki ehl-i şia ile bile birlikte hareket etmek lazım gelir.

ban üstad ne diyor " ittifak ettiğimiz noktalarda berbaer hareket edelim , ihtilaf ettiğimiz noktalarda ise birbirimize mazur görelim " ...

lütfen sapmayalım saptırmayalım! elin gevuruna gösterdiğimiz hoşgörünün zerresini, ben müslümanlara gösterse idik herhalde siyonis ve misyoner katiller islam beldelerine adım dahi atamazdı ...

mevlam hucurat 10 un anlamını idrak edenlerden nasip etsin.

manifesto
08-02-2011, 19:29
Hasan El Benna Mevdudi Muhammed Hamidullah Kradavi ve diğerleri..İslamın bahadır yiğitleri.Şimdilerde Mısır'ın ve Mısırlının bağrına nasıl bir filiz attığını daha iyi anlıyoruz.
Mısır halkı 3 Firavun gördü ve inşallah bu sonuncusu olacak..
Bu insanlara "mezhepsiz" yakıştırması yapan "edepsizlere" ise söyleyecek sözlermiz var elbette am adaha sonra.

saglıkcı
08-02-2011, 19:48
Hasan El Benna Mevdudi Muhammed Hamidullah Kradavi ve diğerleri..İslamın bahadır yiğitleri.Şimdilerde Mısır'ın ve Mısırlının bağrına nasıl bir filiz attığını daha iyi anlıyoruz.
Mısır halkı 3 Firavun gördü ve inşallah bu sonuncusu olacak..
Bu insanlara "mezhepsiz" yakıştırması yapan "edepsizlere" ise söyleyecek sözlermiz var elbette am adaha sonra.

Edepsiz herif.Senin gibi bir kimse olsa olsa edepsizin danıskası olur.

manifesto
08-02-2011, 20:24
Edepsiz herif.Senin gibi bir kimse olsa olsa edepsizin danıskası olur.

sağlıklı,işine bak..lafı niye üzerine alıyorsun..ben kimsenin şahsını hedef almadım.Sen de yazılarını bana yönelik yazma.Sakin günümdeyim bu yüzden halettiğin cevabı şimdilik erteliyorum.

hacifersat
09-02-2011, 13:28
selam bu mezhepsizlik nedir ben anlamadım hakikate mezhepsizlik ne demek ? bu kelimenin altını dolduracak biri varmı. merak ediyorum İmam Buhari hangi mezhepten !!! selam ve dua ile.

hirahos
09-02-2011, 18:32
Abdurrahman el-Humeyyis, Dört Mezheb İmamının İtikadı Kitabının Yayıncı Önsözüdür:

Alemlerin Rabbi olan Allah'a hamdeder, O'nun Rasulüne, aline, ashabına ve onu dost edinenlere de selat ve selam ederiz.

Yüce Allah şöyle buyuruyor: "(Ey Peygamber!) De ki: 'Allah'a ve Resulüne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse, şüphesiz Allah, Kafirleri sevmez." (Al-i İmran: 32)

"Hayır, öyle değil. Rabbine and olsun ki aralarında çekiştikleri zaman seni hakem kılıp sonra verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymadan, tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar." (Nisa; 65)

Allah'ın Rasulü de şöyle buyurmaktadır:

"Ümmetim yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. İçlerinden bir firka dışında, diğer hepsi ateştedir". Bunun üzerine: "Ey Allah'ın Rasulü! Bu kurtulan fırka kimdir?" diye soruldu. Allah'ın Rasulü şu cevabı verdi: "Onlar benim ve Ashabımın gittiği yol üzerinde olan topluluktur." (Ebu Davud, Sahih)

"Size Allah'tan korkmanızı, işittikleriniz (sahih emirler)e itaat etmenizi, başınızdaki (sizden olan) emir, başı üzüm gibi siyah bir köle bile olsa itaat etmenizi vasiyet ediyorum. Benden sonra yaşayanlar birçok ihtilaflar göreceklerdir. Dine sonradan sokulan şeylerden şiddetle kaçının. Çünkü bunlar delalettir. İçinizden o günlere ulaşanlar, benim ve raşid halifelerimin sünnetine yapışsın, azı dişleriyle tutunurcasına ona sarılsın." (Ebu Davud, Sahih)

"Size, gecesi de gündüz gibi olan tertemiz şeriatı bıraktım. Bundan sonra kimse yoldan sapmaz. Sapanlar ise helak olur. " (İmam Ahmed, Müsned, Sahih)

"İnsanların en hayırlısı benim asrımdakilerdir. Sonra ondan sonraki (ikinci), sonra da ondan sonraki (üçüncü) asırdakilerdir." (Tirmizi, Sahih)

Yukarıya aldığımız ayet ve hadisler bize, Allah'ın ve Rasulünün emirlerine uymanın farz olduğunu göstermektedir. Öyleyse, Allah Rasulünün sünnetine, tıpkı azı dişlerimizle sıkarcasına sarılmak, onlarla amel etmek gibi, aynı şekilde raşid halifelerin sünnetine uymak da vaciptir.

Yine, Allah Rasulünün üç asrı da tezkiye ettiğini görüyoruz. Bunlar sahabeler, tabiin, dört mezheb imamı ve hatta sünen sahipleri Buhari, Müslim, Ebu Davud, Tirmizi, Nesai, İbn Mace ve diğerlerini de bağrından çıkarmış hayır asırlarıdır.

Bu nedenle bizim için, bütün işlerimizde ve özellikle de akideye ilişkin meselelerde o güzide şahsiyetlerin hak yoluna tabi olmak vaciptir. Çünkü onlar derece derece saadet asrına yakın olan şahsiyetlerdi ve ilk kaynaktan beslenmişlerdi.

Artık bundan sonra, nübüvvet pınarını terk edip de, aklını naklin önüne alan mantıkçı, felsefeci ve kelamcıların peşinde gitmek nasıl caiz olabilir? Çünkü bütün bu gruplar dini zorlaştırmış ve içinden çıkılmaz girift bir duruma sokmuşlardır.

....

hacifersat
09-02-2011, 19:51
selam muhterem yukarıdaki yazıyı anladık eyvallah. şimdi soruyorum 4 amelde mezhep var 2 de akide de ... peki ben sorarım Kur'andan sonraki en sahih kaynak olan Sahihi Buhari kitabının müellifi olam İmam Buhari hzleri amelde hangi mezhepten itikadda hangi mezhepten ? ben sadece bu soruyu soruyorum ...

Hikem
09-02-2011, 21:38
Üstad Hasan El-bennaya mezhebsiz diyen aklı evveller, isbatlamak zorundalar, değilse müfteri ilan edeceğim, kendilerini, ve buraya iktibas edenleri...

hacifersat
10-02-2011, 21:30
selam. çokmu çetin soru sordum yahu. altı üstü koskoca alimin hezhebini sordum yokmu cevaplayacak mezhep sarrafı !!! selam ve dua ile.

Hikem
10-02-2011, 21:43
selam. çokmu çetin soru sordum yahu. altı üstü koskoca alimin hezhebini sordum yokmu cevaplayacak mezhep sarrafı !!! selam ve dua ile.

Müctehid ulemaya hangi mezhebdensin demek, anlamlı olmadığından, zor bir soru değil, muhal bir soru! Muhal bir sorunun cevabı da mantıken =Muhaldir! Aziz kardeşim..Anlatabildim mi?

hacifersat
10-02-2011, 21:54
selam muhterem sorum size değildi :) mezhep sahaflarına idi :)

cevabını alamaycağımı bildiğim için soruda ısrar ettim. malesef totalciliğin akibeti hüsrandır. Allah c.c. ilim ehlinden razı olsun.

hirahos
11-02-2011, 03:42
İmam efendilerimiz Resulullah efendimiz ve Ashabının mezhebindeydiler. Ashab da Resulullah efendimizin mezhebindedir. Resulullah efendimiz de Allah Teala'nın mezhebindedir. Rabbısının...

4 Hak Mezheb (2 itikadi olan dahi) Resulullah efendimiz ve Ashabının mezhebindedir; yolundadır. Hepsinin çıktığı menzil Allah Tealadır.

Peki siz kimin mezhebindesiniz, buyrun cevap veriniz.

Alimlerin belirlemesiyle; Mezhepsizliğin (Resulullah efendimiz ve Ashabının yolundan ayrılmanın) sonu hüsrandır. Ves'selam.

Not: Cevabı belli ve verdiğimiz gibi olan bu soruya Hikem'in isabetli cevap vermemesi/verememesi bizi hayal kırıklığına uğratmıştır. Son zamanlarda Bazı ayak sürçmelerine şahid oluyoruz hikem'in! Mesela, arkasından gittiğini ima ettiği İsmail efendinin tenkid ettiği şahısları Hikem'in hararetle savunduğunu görmekteyiz. Bunun gibi birkaç sürçmesini görüyoruz. Kendisini muhterem zannnediyoruz; Ehli Sünnetin savunucusu olarak biliyoruz. Bizi, içinden çıkılması çok zor olmayan mevzularda hayal kırıklığına uğratmasın inşallah.

Hikem
11-02-2011, 06:22
Hirahos kardeşimiz, galiba yazılanları doğru kavrayamamış olacakki, yukarıdaki ifadeleri söylemiş...Mutlak müctehid olan birisinin başka bir müctehidi taklidinin haram olduğu , konunun allameleri tarafından ifade edilir...Hiç bir yazımızda mezhebsizliğe prim verdiğimiz gösteriilemez..Üstad ismail çetin Hafizahullahi Teala, eserlerinde belirtilen şahısları ''toptancı'' anlayışla tenkid etmemiş..aksine hatalrını göstermiş, bunla beraber isabet ettikleri yerleride tavsiye etmiştir...Eserlerine vukufiyeti olmayanların, ''toptancı'' eleştiri yapıldığını sanmalarından üstad sorumlu değil, kendileri sorumludur..Mesela ben bizzat kendisinden Antalyadaki bir sohbetinde Seyyid Kutub için ''mücahid'' dediğini bizzat dinledim..Zaten İnsan ve Vazifesi isimli eserini okuyan, oradaki sitayişkar ifadeleri ve eleştiriyide görür..Mevdudi içinde aynı şeyler söz konusudur..Mufassal Medeni ahlak isimli eserine bakan bunu görür...Bizim bu iktibaslarımıza cevab veremeyenlerin , demogojiye dayanmaları, tasvib edilecek bir husus değildir...isteyen istediği eseri okur veya okumaz. Amma bu tavır,Seyyid Kutub, Mevdudi ve Üstad El-Benna gibi şahsiyetleri ''toptan'' karalama anlayışına duçar olmamalıdır..Olursa bizde mukabelede bulunuruz..Bundan kimsenin gocunması gerekmez..islam kimsenin tekelinde değildir..Ancak ilmi eleştiriler her zamanyapılır. Mevdudi ve Seyyid Kutub için bir çok alim sitayişkar sözler söylemiştir.Mesela 20.Asrın büyük allamesi Şeyh zahid El_Kevseriden icazeli Alim, Emin saraç hocamızın bu zatlar hakkındaki sözlerini, Şeyh Muhammed salih Hocanın, Suudlu büyük alim Muhammed Ali Sabuninin ve diğer ehli sünnet alimlerinin görüşlerini nette ve kitablarında bulmak mümkündür....Vesselam

NOT: Hirahos'un Allah Teala'ya mezheb kelimesini izafe etmesi doğru olmamıştır.Düzetmesi iyi olur...

Hikem
15-02-2011, 21:35
http://vthumb.ak.fbcdn.net/hvthumb-ak-ash2/50982_10150100231288390_10150100227638390_15036_96 8_t.jpg
Hasan el-Benna (http://www.facebook.com/video/video.php?v=10150100227638390&oid=73378441410&comments)
İlim, Takva, Zühd.. Kurtlar Sofrasında Bir Ümmet.. Vucudu Öldü Adı Ebedileşti.. Hasan el-Benna www.facebook.com/hasanelbanna (http://www.facebook.com/hasanelbanna)

İsmail
12-04-2011, 07:30
MEKTEB DEDİĞİN İŞTE BU!


http://www.ihvanforum.org/images/news/25542.jpg
Hasan El-Benna Mektebi ne öğretti
Bu mekteb 21. Yüzyılın siyasi yapısını kökten değiştirmişti. Sadece Mısır’a değil; Kuzey Afrika’ya Ortadoğu’ya yeni bir anlayış getirmişti.

Tunus’ta başlayan Mısır, Libya gibi diğer Ortadoğu ülkelerini de saran halk ayaklanmalarından sonra adlarını daha da çok duymaya başladığımız bir örgüt İhvan-ı Müslimin yani Müslüman Kardeşler. Kimimiz çocukluktan, ailelerimizin haberdar etmesiyle; kimimiz arkadaşlardan, gazete veya kitaplardan duyduk onların adlarını, eylemlerini, konuşmalarını ve belki de marşlarını.
20. Yüzyılın başlarında İslâm dünyası Hollanda, Fransa, İngiltere gibi sömürgeci ülkelerin politikalarıyla, Müslüman halklar üzerindeki emperyalist zorbalıklarla ve çarpık bir şekilde Batılıyı andıran nesillerle ölü bir toprak hâline gelmişti. İslâm dünyası bu hâldeyken Şehid Hasan El-Benna’nın kurduğu bir teşlilat; yanlış yorumlanan, belirli kavramlara indirgenmeye çalışılan ve tutarsız uygulamalarla bambaşka bir hâle sokulan İslâm’ın en saf ve berrak anlamıyla anlaşılması, uygulanması adına kurulmuş bir mektep aynı zamanda Müslüman Kardeşler Hareketi: Hasan El-Benna Mektebi.
http://www.dunyabizim.com/images/news/25543.jpgKardavi neler söyledi?
Yusuf el-Kardavî, El-Benna’nın hareketten kardeşi. Müslüman Kardeşler’in eğitim ve terbiyeden ne anladığı, uygulama konusunda durdukları yerler ve bu eğitimi bir ömür boyunca devam ettirme gayeleri hakkında arkalarından gelenlere yardımcı olmak amacıyla kaleme almış Hasan El-Benna Mektebi’ni. Kardavî’nin sıkça vurguladığı gibi, Peygamberimizi (s.a.v.) bu okulun en büyük terbiyecisi ve hocası olarak gören El-Benna ve arkadaşları ‘Allah’ın (c.c.) yardımı cemaatle beraberdir.’ hadisinin ışığında ve sünnet doğrultusunda birliğe, cemaate, harekete öncelik vererek kurmuşlar İhvan-ı Müslimin’i. Sonrasında ise İslâm’dan anladıkları, teoriyi pratiğe döktükleri eğitim anlayışlarını uygulamaya koymuşlar.
Rabbani ve imani eğitim
Bu eğitimin en önemli yanı rabbanî ve imanî olması. Harekete göre iman kavramı, insanların indirgemeye çalıştığı gibi sadece soyut bir kavram, ruhsal bir doyum değil bütün bunlarla beraber dünyevî taşkınlıklardan, aşırılıklardan sıyrılmadır. Örgüt eğitiminin temelini oluşturan bu önemli nokta, imana dayalı terbiye, kalbin terbiye edilmesidir, diri hâlde tutulmasıdır. Kıyamet günü insanı kurtuluşa erdirecek tek tutanak şekillerimiz değil kalbimizdir.
Pek çok kimse, cemaat ya da toplumun atladığı nokta olan manevî tehlikelerden uzak durma İhvan’ın hassasiyet gösterdiği bir durumdu. İhvan; mevki sevgisi, ilahlaşma arzusu, insanların el pençe durmasını beklemek gibi heva ve hevesler için terbiye vermiş ve neticesinde içlerinden öyle gençler çıkarmıştı ki Filistin’de, Kanal harbinde gurura kapılma korkusuyla ne adlarından ne de yaptıklarından bahsetmişlerdi.
http://www.dunyabizim.com/images/news/25544.jpg Yusuf el-Kardavî Manevi temizlik önemli
Kalbin manen temizliği yanında hareketin en başından beri hep vurguladığı husus olan teorinin pratiğe dökülmesi yani eylemin, ibadetin olması eğitimin en temel esaslarından biri olarak kabul edilmişti. Nihayetinde insanın varoluş sebebi yalnızca Allah’a ibadet ve kulluktur.
Kardavî bahsettiği eğitimin bu boyutuna örnek olarak Tur Hapishanesi’ni vermiş. O zaman teheccüd namazı için oluşan safları kolay kolay unutamayacağını yazmış Kardavî.
Hesaba çekilmeden muhasebe yap!
Eğitimin ibadetten sonraki aşaması muhasebe aşaması olarak geçiyor. Bu aşamada kişinin kulluğuna ve ibadetlerine ne ölçüde önem verdiği sorgulanıyor yine kişi tarafından. İşte genel olarak eğitim ve terbiyenin boyutlarına bakıldığında bu eğitimden çıkan gençler Allah’tan (c.c.) başka kimseye minnet duymamıştı. Sadece ‘Rabbimiz Allah, ilkemiz Kur’an’ demekten aç köpeklere parçalatılmışlar, kızgın demirlerle dağlanmışlar, Liman Tarra’da kurşunlanmışlar, açıktan ya da gizlice kırbaçlanmışlar, idamlarda boğdurulmuşlar ve bütün bunlara rağmen davalarından vazgeçmeyip Allah’a daha da sıkı sarılmışlardı. Yine yetiştirilme tarzları ve aldıkları eğitimlerden dolayı kendilerine bu eziyetleri yapanlardan intikam almamışlar, hiçbirinin cellâdı olmamışlardı. Kardavî’nin deyimiyle aralarında ‘bunları istese yapabilecek derecede eğitilmiş’ insanlar vardı fakat onlar diğer yolu seçip hesaplarını Allah’a (c.c.) bıraktı.
http://www.dunyabizim.com/images/news/25545.jpg
Eğitimin ikinci özelliği tekâmül ve çok yönlülük. Hareketin İslâm’dan anladığı ve uyguladığı gibi İslâm adına eğitim alan bir insan tek yönlü değil, her açından gelişmeye ve bu alanlarda uygulama yapmaya odaklanmalıdır. İslâmî terbiye insanı bütün yönleriyle ele alır. Kardavî’nin de dediği gibi bu tekâmül ve çok yönlülük sadece bir yönden değil itikad, ibadet ve yasama alanlarındadır.
Okumanın ve düşünmenin önemi
http://www.dunyabizim.com/images/news/25547.jpgBahsi geçen ilk yön aklî yöndür. İslâm akla büyük değerler yüklemiştir. ‘Oku!’ (‘Alak; 1) ile başlayan Kur’an-ı Kerim’de ‘akletmez misiniz, düşünmez misiniz, düşünen kavimler için’ gibi ifadelerin sıklıkla kullanılması kişinin kendini esas olarak bu yönde eğitmesinin bir ikazıdır. Şehid El-Benna, kişinin cihad edebilmesini, O’nun (c.c) yolunda mücadele etmesini ilk olarak O’nu (c.c) bilmesi ve fehmetmesine (anlamasına) bağlamıştır.
Kişinin ve hareketin bu yöndeki eğitimleri İslâm üzerindeki kara bulutları da dağıtacaktır. Müslümanların dönem şartlarından dolayı gerilemesi sebebiyle bilinçli saptırmalar, hurafeler, yanlış yorumlar ve kültür emperyalizmi İslâm’ın farklı algılanmasına ve dolaylı olarak bir Amerikalı, Avrupalı gibi yaşayan Müslüman nesillere sebep olmuştur. Aklî yöndeki eğitim bunların önünde engel olacaktır, olmuştur da.
Toplumun ahlaki yönünü yükseltmeli
Hareketin çok yönlü olmak çabasıyla ön planda tuttuğu bir diğer yön de ahlakî yöndür; sabır, sebat, fedakârlık gibi alanları içine alan, arınmayı gerektiren bir yön. Mürşid Hasan El-Benna bu yönü ‘değiştirme çubuğu’ olarak görmüş: Tramvayların bu çubukla bir yönden diğer yöne aktarılması gibi. Zulme, baskılara karşı bilinçli nesiller yetiştirmek, genç uluslar oluşturmak ancak bu yöne ağırlık vermekle olur diyor Kardavî.
Tüm mücadelelerin temelinde nefsî terbiye, bilinçlenme ve ahlakî eğitim önemli bir noktadadır. Fikren ve fiziken direnmenin de yanında örgütün ikinci mürşidi Hasan El Hudeybi’nin de dediği gibi kalben değişime ve toplum olarak bunu yapmaya ihtiyaç vardır: ‘İngilizleri kalbinizden çıkarınız ki topraklarınızdan da çıkarasanız. İslâm devletini gönlünüzde kurunuz ki ülkenizde kurabilesiniz.’
http://www.dunyabizim.com/images/news/25546.jpg
Zorluklarla mücadele için diri kalmak
Müslüman Kardeşler taraftarlarını yetiştirirken yukarıdaki alanların yanı sıra fiziken de hazır olmaları adına pek çok eğitim vermiş. Dünyevî sorumlulukları yerine getirebilmesi için bedenlerini hastalıktan, güçsüzlükten, dayanıksızlıktan uzak tutmaya çalışmışlar ve elbette doğrudan ya da dolaylı zindanlarda nasıl mücadele edeceklerini ve direneceklerini öğrenmişler. İzci kampları, dağ gezileri gibi zorlu ortamlardan geçmişler.
Bu harekete ayrıcalık kazandıran özelliklerden birisi de cihadî yönde eğitim vermeleri. Bu eğitim sadece askerî ve disiplin anlamında değil ruh, iman ve fedakârlık anlamındadır. Günümüzden de tanıdık geldiği gibi o zaman da ‘cihad’ kavramı çoğu Müslüman gruplar tarafından olumlu karşılanmaz, laik kesimler tarafından sözü bile edilmezdi. Şehid El-Benna’nın öncülük ettiği hareketle bu durum değişti ve insanlar daralttıkları bu kavrama daha geniş pencereden ve daha berrak bakmaya başladılar.
Kendilerini istiklal ve hürriyet mücadelesine adayan gençler Filistin’de, Kanal’da, Liman Tarra’da ve Kal’a’da cihad ederken, kurşunlarla Allah’a kavuşurken ‘Ya Rabbi razı olasın diye sana çabuk geldim.’ (Tahâ; 84) diyorlardı. Arkalarından gelenler ise bu kavgayı yarım bırakmadılar ve bırakmayacaklar inşallah.
Müslüman toplumun içinde olacak
http://www.dunyabizim.com/images/news/25542.jpg Hasan el Benna ve Müslüman Kardeşler Fiziken, kalben ve manen eğitimin yanında insanın kendine amaç edinmesi gereken bir diğer nokta da sosyal yön. Her insanın meşru dairede bir hayat anlayışı olmalıdır. Bunun yanında hayır ve iyiliklerle, toplumu bu yönde bilinçlendirmekle, toplumun acılarına ve duygularına ortak olmakla tam anlamıyla kul olabiliriz görüşünde Kardavî. Davanın yayılması ve devamı açısından da pek çok faydası olan bu yardımlar bazı grupların küçümsediği gibi ‘boş işler’ değildir ve olmayacaktır.
İhvan-ı Müslimin’in eğitim verdiği son yön ise siyasî yöndür. İdare, devlet nizamı, devlet-halk ilişkisi bu eğitimdedir. İslâm topraklarını sömürgeci ve emperyalistlerden arındırmak temeline dayanıyor bu eğitim yani bir nevi vatanperverliğe. Kardavî’nin geniş olarak ele aldığı İhvan’da vatanperverlik kavramı elbette laik ırkçılık yapmak değil işgal altında olan her yeri vatan bilmektir. İhvan’daki vatanperverlik soya, renge bakmadan insanı sahiplenmedir. Şimdi Ortadoğu halklarının yapmaya çalıştığı gibi İngilizler Mısır ve Sudan’dan çıkarılmalı görüşünün altını çizmiş Kardavî. Emperyalistlerin koyduğu ambargolara karşı direniş gösterilmeli, baskıcı diktatörler devrilmelidir. Bunların yanında Hasan El-Benna’nın da yaptığı gibi uluslararası bir kamuoyu oluşturarak sömürgecilerin adının geçtiği her şeyi boykot etmek, ambargo uygulamak gerekir. Şehid İmam’ın Filistin konferanslarıyla, ‘Ölüm Sanatı’ gibi makaleleriyle binlere dediği gibi mukaddes topraklar uğruna şehid olmak gerekir.
Laisizme karşı mücadele
Bahsedilen konuların yanı sıra dini devletten ayırmak düşüncesine her zaman karşı durdu El-Benna ve arkadaşları. İslami prensipler üzerine kurulmayan hiçbir düzeni kabul etmediler. Bunlara rağmen Kardavî, üzerine basa basa Müslüman Kardeşler’in halkın, kişisel menfaatlerin toplumsal menfaatlerin önünde olamayacağını anlamasını beklemesi gerektiğini, İhvan’ın İslâmî bir düzen kurmayı omuzlamadığını ama kim İslâm kurallarına uygun bir nizam koyarsa onların yardımcıları ve askerleri olacaklarını söylüyordu.
Her şeye rağmen İhvan, sahip olunması gereken ilk kuvvetin iman ve inanç, sonra bütünlük ve sonrasında silah kuvveti olduğunu düşünür diyor Kardavî ve olgunlaşmamış inançla silahlı mücadelenin dağınık, koordinesiz bir harekete, en sonunda da bozgun ve hüsrana dönüşeceğini söylüyor. Bunların yanında kuvvet ilk müdahale olmalı mı, faydaları ve zararları gibi hususlarda Müslüman Kardeşler’in değerlendirme yapması gerektiğini de vurguluyor ve bugünlere dair, beni çok şaşırtan tespitleri yapıyor kitabın sonlarında.


Tuğba Soylu yazdı

Hikem
12-04-2011, 17:16
20. Asrın büyük davetçisi şehid imam üstad Hasan el-Bennayı anlatan yazıyı aktaran arkadaşa mü,teşekkiriz...

İsmail
11-02-2012, 21:14
Hasan el Benna'dan öğütler!




Müslümanın işi ne güzeldir. Hasan el Benna'nın tavsiyelerini, öğütlerini sizlerle paylaşıyoruz.


Allahın kitabından bir cüzden az olmayan günlük bir virdin olsun. Kuranı bir aydan fazla ve üç günden az olmayacak bir sürede hatmetmeye çalış.
Kuran okumayı, onu dinlemeyi ve manalarını düşünmeyi güzelce yap.
Siyer kitaplarını ve selefi salihin tarihini vaktin elverdiği ölçüde oku. Bu hususta en azından Hummat-ul İslam kitabını oku.
Peygamberimizin hadislerinden çok çok oku ve en az kırk hadis ezberle. Bunlar da Nevevinin kırk hadisi olsun.
Akaid esasları ve fıkıh teferruatlarıyla ilgili bir risale oku.
Genel sağlık kontrolünden hemen geç. Herhangi bir hastalığın varsa ilacını al. Kuvvete ve bedeni korumaya sebeb olan hususlara önem ver ve sağlığın bozulmasına sebeb olan şeylerden kaçın.
Kahve, çay, vb... uyarıcı meşrubatı çok içmekten uzaklaş, zaruret olmadıkça bunları içme. Sigara içmekten kesinlikle sakın.
Her hususta temizliğe önem ver. Evinde, elbiselerinde, vücudunda, iş yerinde... Çünkü bu din, temizlik üzerine kurulmuştur.

Doğru sözlü ol, asla yalan söyleme. Peygamberimiz şöyle der: Doğruluk iyiliğe götürür. Kişi doğru söylemeye devam eder. Allah katında sıddık olarak yazılıncaya kadar. Yalan da kötülüğe götürür. Kişi yalan söylemeye devam eder. Allah indinde yalancı olarak yazılıncaya kadar. Ahdine, sözüne ve vadine vefa göster. Şart ne olursa olsun bunlara muhalefet etme.
Cesaret ve büyük bir dayanma gücüne sahib ol. Cesaretin en faziletli olanı da hakkı haykırmak, sır saklamak, hatasını itiraf etmek, insanların hakkını vermekte insaflı olmak ve hiddet anında nefsine hakim olmaktır.
Devamlı vakarlı ol ve ciddiyeti tercih et. Vakar seni, doğru şakadan ve tebessümden de alıkoymasın.
Çok hayalı ve ince şuurlu ol, iyilik ve kötülüklerden çok etkilen. Birincisine sevin ikincisine üzül.
Zillet, yaltaklanma yağcılık derecesine varmadan mutevazi ol. Devamlı mertebenden azını iste ki ona ulaşasın.
Adaletli ve bütün durumlarda doğru hükümlü ol. Kızgınlık sana iyilikleri unutturmasın, Rıza gözünü kötülüklerden kapama. Düşmanlık seni iyilikleri unutmaya sevketmesin. Nefsinin ya da insanlardan en yakının aleyhinde ve acı da olsa söyle.
Çok faal ol, umumu ait hizmetlerde yetişkin ol. Başkalarına bir iş sunabildiğin zaman mutluluk ve sevinç hisset. Hastalara başvur, muhtaçlara yardım et, zayıfları koru, felaketzedelerin güzel söz de olsa acılarına ortak ol... Devamlı hayır işlere koş...
Kalben merhametli, mert ve musamahakar ol. Affet, yumuşak ve halim ol... Hem insanlara , hem hayvanlara yumuşak davran, bütün insanlarla muamele ve gidişatın güzel olsun. İslamın içtimai adabını muhafaza et. Küçüklere merhametli, büyüklere saygılı ol. Meclislerde başkasına yer ver. Tecessüs yapma, bağırıp çağırma. giriş ve ayrılışta izin iste...
Okuma ve yazmanı sağlamlaştır. Müslüman kardeşlerin risale, gazete ve dergilerini çokça mütalaa et. Küçük de olsa kendine ait bir kütüphanen olsun... İhtisas sahibi isen branşında derinleş. Genel meselelere öylesine değinmelisin ki onları tasavvur edebilecek ve islami düşünceye mutabık hüküm verebilecek imkanı sana versin...
Ne kadar zengin olursan ol, ekonomik bir işle uğraş. Sönük de olsa serbest bir meslek edin. İlmi mevhibelerin ne kadar olursa olsun bir işle uğraş.
Hükümet vazifelerine düşkün olma ve onları rızkın en dar kapısı olarak bil. Ama sana verildiği zaman reddetme. Davanın vecibeleri ile tamamen çatışmadığı müddetçe bu vazifelerden ayrılma.
Güzellik, sağlamlık, hilesizlik ve söze sadakat hususlarında vazifeni eksiksiz ifa etmeye çok düşkün ol...

Başkalarında olan hakkını iyilikle almaya çalış üzerinde olanı da eksiksiz iade et... Durumun müsait olunca borçlarını kesinlikle erteleme. Gaye ne olursa olsun kumarın her türlüsünden uzaklaş. Ardında aciz bir kör olsa da haram kazançdan sakın...
Bütün muamelelerinde faizden kaçın ve kendini bu mikroptan temizle.
İslamın iktisadi müesseselerini ve mamullerini teşvik etmek suretiyle İslamın genel servetine hizmette bulun. Durum ne olursa olsun, bir kuruşunun dahi müslüman olmayanların eline geçmemesine çalış.
Malının bir kısmı ile davaya katıl, üzerine farz olan zekatını cemaate ver. Gelirin ne kadar az olursa olsun, ondan fakir ve yoksullara bir hak ayır...
Az da olsa malının bir kısmını beklenmedik hadiseler için ayır ve katiyyen lüks eşyaya kapılma.
Hayatın bütün görüntülerinde elinden geldiği kadar islami örf ve adetleri yaşatmaya, yabancı adetleri yok etmeye çalış. Mesela selamlaşma, dil, tarih, kılık, kıyafet, ev eşyası, üzülme, sevinme... bütün bunlarda sünneti takib et.
Gayri islami bütün mahkeme ve hükümlerden, islami fikrinle çatışan kulüp, gazete, okul ve kuruluşlardan tamamen ilişkini kes.
Her zaman Allah'ın murakabesinde olduğunu unutma, Ahireti hatırla ve ona hazırlık yap, Allah'ın rızasına ulaştıran suluki merhalelerini azim ve himmetle kat et... Nafile ibadetlerle ona yaklaş. Geceleyin namaz kılmak, en azından ayda üç gün oruç tutmak, kalbi ve lisani zikri çokça yapmak ve çeşitli hallerde varid olan dualarla meşgul olmak bu kabildendir.
Taharetini güzelce yap ve devamlı abdestli bulunmaya çalış.
Namazını güzelce kıl, onu vaktinde eda et ve cemaat üzerinde ısrarla dur.
Ramazan orucunu tut gücün yetiyorsa haccını eda et, yetmiyorsa ona hazırlan...
Devamlı kalbinde cihad etme niyetini ve şehid olma sevgisini taşı, gücün yettiğince bunlara hazırlan.
Durmadan tevbe istiğfar et. Küçük büyük tüm günahlardan sakın. Uykudan evvelki bir müddeti nefsini muhasebeye ayır. Zamanını değerlendir. Çünkü vakit hayattır. Boşa vakit geçirme. Şüpheli şeylerden kaçın ki harama düşmeyesin...
Nefsinle şiddetli bir şekilde mücadele et ki, onun yularını ele alasın; gözünü haramdan ayır. Duygularına hakim ol.. İç güdülerine karşı mukavemetli ol. Onu daima helale ve güzele yönelt. Onunla haram arasında engel ol...
İçki, sarhoş edici ve gevşeklik verici maddelerden ve bu kabilden olan her şeyden tamamen sakın...

Kötü arkadaşlardan, bozguncu dostlardan ve fısk u fucur yerlerinden uzaklaş.
Eğlence yerlerine yaklaşmak şöyle dursun, onlara karşı bir savaşa girişmelisin. Bütün konfor ve rehavet görüntülerinden uzaklaş.
Özellikle emredildiğin zaman bağlantılı olduğun ve düşüncene yararı olmayan tüm kuruluşlardan ilişkini kes.
Her yerde davanı yaymaya çalış, Önderlik senin her hallerine vakıf olmalıdır. Önderliği direkt etkileyen bir işi danışmadan yapma...
Sürekli cemaatle ruhen ve amelen bağlantılı ol ve kendini daima kışlasında emir bekleyen bir asker gibi kabul et.
Ey sadık kardeş...!
İşte senin davanın bir hulasası ve düşüncenin bir özeti. Tüm bu prensibleri beş cümlede toplayabilirsin. Gayemiz Allah, önderimiz Rasulullah, anayasamız Kur'an, yolumuz cihad, en büyük arzumuz Allah yolunda şehit olmaktır.
Bunların görüntülerini de beş kelimede toplayabilirsin: Basitlik, okumak, namaz, askerlik ve ahlak...
Ey kardeşim!
Bu prensiplere şiddetle yapış. Aksi takdirde oturanların safında tembellere ve avunanlara geniş yer vardır. Öyle inanmalısın ki, bunlarla amel edip, bunları hayatının emeli ve gayelerinin gayesi yaparsan senin mükafatın, dünyada izzet ve ahirette hayır ve Allahın rızasıdır. Bu durumda sen bizden biz de sendeniz... Şayet bu prensiplerden yüz çevirir, onlarla amel etmezsen bizimle senin aranda hiç bir ilişki yoktur. En güçlü makamların başına geçmiş olsan veya en kaba ünvanları taşısan ve aramızda en büyük görüntülerle görünsen de oturduğun için Allah seni şiddetli bir hesaba çekecektir. Öyleyse kendine bir yol seç... Allahtan bize de sana da hidayet ve tevfik dileriz.

Hasan el Benna eserlerinden ç-alıntılanmıştır

İsmail
11-02-2012, 21:15
Hikmetli bir mücadele adamı!


Arkadaşımız Gökhan Gökçek Hasan el Benna'yı önceden hiç duymamıştı bile. Hakkında bir şeyler duydukça, okudukça hayran kaldı.


Dünya adı verilen bu fani yaşantıda; kabul ettiği dini inancının ilkelerini hakim kılmak için çabalayan bir şahsiyet.

Ahlak temelini sağlamlaştırmakla beraber Allah'a olan kulluk borcunu da, arınmanın tek yolu olan İslam'a teslimiyetle ödemeyi kendine hedef seçmiş birisi.

En büyük özelliği; amaçladığı düzene ulaşma gayesini arkasından sürüklediği inanılmaz halk kitleleriyle oluşturma yolunda ilerleyen bir Mücahid olması..

O liderin adı; Hasan el - Bennâ...

1906 tarihinde Mısır'ın Buhayre vilayetine bağlı olan Mahmûdiye kasabasında dünyaya gözlerini açan bu dava adamı; geçimini saatçilikle sağladığı için dönemin halk unsurları tarafından " Saati " namıyla tanınan Ahmed b. Abdurrahmen el Bennâ'nın oğludur. Toplumda büyük değişimler yaşatmasına vesile olacak eğitim hayatına sekiz yaşında, Mahmûdiye'deki Medresetû'r Reşadi'd-Diniyye'de başlayan Hasan el Bennâ, dönemin medrese yöneticisi olan Şeyh Muhammed Zehran'ın öğrencisi olur. Şeyh Muhammed Zehran'ın bilmeden Hasan el Bennâ'da bıraktığı etkiler bir yüzyılı derinden sarsacak olan ateşin ilk kıvılcımıdır.

Bu şeyhin oradan ayrılmasından sonra el-Medresetü'l-İdaddiyye'ye kaydolan el Bennâ bir yandan da hıfzını tamamlamaya çalıştı. Hasan el Bennâ Mısır yönetiminin idadileri kapatması üzerine Demenhûr'daki ilköğretmen okuluna geçti. Bu süreçler yaşanırken, Hassâfiyye Tarikatı'nın Şeyhi Abdülvehhâb ile tanıştı. Bitirdiği ilköğretmen okulundan sonra Mayıs 1927'de "Küçük Ezher" diye de bilinen Dârululûm'a kaydolan el Bennâ, Kahire'ye taşınan babasına saat tamirciliğinde yardım ederek, ilerleyen zamanlarında karşısına çıkacak zorluklara rağmen vefâsının temelini o sırada attığını herkese göstermiş oldu.

Emperyalizme karşı
O dönemde tüm dünyada olduğu kadar Mısır'ın da topraklarında kol gezen İngiliz emperyalizminin Mısır halkına ve İslam âlemine uğrattığı, maddi-manevi çöküntüyü gören el Bennâ, bu adaletsizliğe engel olmak amacıyla dönemin âlimleriyle birbir temasa geçti. Zaten bu zûlme bir son vermek gayesini güden Hasan el-Bennâ, Ezher şeyhlerinden Muhammed Sâ'd ile, aralarında Yûsuf ed Decvî, Abdülazin Çaviş ve Muhammed Reşid Rıza'nın da bulunduğu birçok âlimi bir araya getirmesiyle bu amacının fikir safhasını aşmış oldu. Öğrenciliğine devam ederken; camilerde ve kahvehanelerde toplantılar düzenleyerek birçok âlimin buralarda konferans vermesine vesile oldu.

Mezuniyetinin ardından yurtdışına gitmek istese de bu uygulamanın kalkması ardından gidemedi ve tayinini istedi. Kahire'ye çıkmasını umduğu tayini İsmaliye'ye çıktı. İsmaliye'de geçirdiği zamanı da yaşadıklarıyla beraber kıyas eden Hasan el Bennâ, yapılması gerekenin; Kur'an ve Sünnet rehberli bir reçete olduğuna karar verdi. Davetle, konferanslar düzenleyen el Bennâ yine cami ve kahvehanelerde faaliyetlerini sürdürdü ve etrafına kayde değer bir cemaat topladı.

1928 Martı İhvanı Müslimini kurdu!
1928 senesinin Mart ayında evinde buluştuğu bir grup insanla benimsediği İslam Davasını muvaffak kılmak için yemin eden Hasan el Bennâ İhvan-ı Müslimin (Müslüman Kardeşler)'i kurdu. 1933 yılına kadar teşkilatın kurulduğu İsmaliye bölgesinde davetler hiç durmadan icabetlerle devam etti. 1933 yılında Kahire'yi ziyaret eden el Bennâ temelini attığı ve ilerlettiği İhvan-ı Müslimin hareketinin bu kadar etkili olmasına âdeta inanamadı ve teşkilatın merkezi bu vilayete taşındı.

Erkek ve kız çocuklarının eğitimi için okulların açılmasına ön ayak oldu. İsmaliye'de bir mescit ve bir merkez, Şebrâhit'te bir lokal, bir fabrika, Mahmûdiye'de bir tekstil ve halı fabrikasıyla birlikte, tefsir ve hâdis çalışmaları yapan bir merkezin kurulmasını sağladı. Sosyal, kültürel, sportif kısaca hayatın her soluğunda nefesi olan faaliyet programlarını Hasan el Bennâ tarafından çizilmiş ilkeleriyle uygulayan İhvan-ı Müslimin teşkilatı, gösterdiği örnek davranışlarla başta Mısır toplumu olmak üzere İslâm âlemine Müslümanca bir toplum düzeninin gerçekleştirilebileceğini gösterdi. II. Dünya Savaşı'nın meydana geldiği o yıllarda, hâreketin başladığı ülke olan Mısır'ın yönetiminde bulunan emperyalist canavar İngiltere'nin uşağı hükümet tarafından, İhvan-ı Müslimin yandaşları baskı altına alınmaya başlandı. İslam Davası'nın o dönemki en belirgin lideri olan Hasan el Bennâ ve teşkilatın önde gelenleri İngiliz buyruklarıyla birçok kez tutuklandılar. Teşkilatın 8 Ekim 1945 tarihli toplantısında, liderlik potansiyeli gözden kaçmaz bir hız alan Hasan el Bennâ ömür boyu bu ünvanı taşımak üzere teşkilatın başkanı seçildi.

Filistine gönüllü birlikler oluşturdu!
Kanına girmediği bir tek masum kalmayan emperyalist İngiltere'nin kendi ülkesi olan Mısır'da da sömürgeciliğine devam etmesinden bıkan Hasan el Bennâ, İngiltere'ye karşı cihad ilan etti. İnancını gereğini yapan bu lider doğru olanın her zaman yapılması gerektiğinin farkında olsa gerek ki İngiltere'nin sömürerek ürettiği o devasa(!) silahlarına karşı iman dolu göğsüyle harp etme yoluna başvurdu. Baskılarını okyanus ötesinden aldığı aciz bırakıcı emirlerle arttıran Nukraşi hükümeti, Siyonizme hizmete devam ediyordu. Bu baskılara dayanabilmesi sömürgeci İngiltere tarafından imkansız görülen el Bennâ ve İhvan-ı Müslimin teşkilatı, yılmak bir yana dursun Siyonist İsrail Devletinin, Filistin'i ilhak yoluyla kurulmasına büyük tepki gösterdi. İslam'ın kalbi olan Mescid-i Âksa'nın bulunduğı Filistin topraklarının işgale ığramasının İslam âleminin en büyük sorunu olduğu gerçeğini ortaya koydu. Semitist ve sömürücü düzenin oluşturduğu İsrail canavarına karşı hârekete geçme kararı aldı. Oluşturduğu gönüllü birliklerle Filistin'i savunmaya ne kadar kararlı olduğunu bu birlikleri savaşa göndererek gösterdi.

Cennet özlemi taşıyan İhvan-ı Müslimin birliklerinin şehâdete koşmasının ardından, Siyonist ideolojinin taşeronluğunu yapan Nukraşi hükümeti, İhvanı-ı Müslimin kuruluşunu yasa dışı ilan etti. 12 Ocak 1949'da ise bu teşkilat Mısır'da fiilen kapatıldı. Faaliyetlerine aksama yapmadan devam eden Hasan el Bennâ bir konferanstan çıkmış evine giderken otomobiline açılan ateşin ardından ağır yaralandı. Doktorların müdahalesine izin vermeyen işbirlikçilerin oyunu Hasan el Bennâ'nın ruhunu teslim etmesine neden oldu . Şehâdete ulaşan el Bennâ nice Mücahid'lerin arasına karıştı...

O, inandığını çekinmeden dile getirmenin eksikliğini bilerek inandığını yapmanın gerekli olduğunu görmüş ve bu uğurda hayatını kaybetmeyi dahî şeref sayanlardandı. İslamiyet adına önem taşıyan nice şahsiyetlerden biriydi. Onun adı İslam Mücahid'i Hasan el Bennâ...



Gökhan Gökçek dualarla hatırlattı

İsmail
11-02-2012, 21:17
Ey Müslüman genç, İslâm’ı yaşamayı ihmâl etme!




Şehid Hasan El-Benna’nın küçük risalelerinden birisi Peygamberimizin (s.a.v) Dilinden Düşürmediği Dua ve Zikirler



Şubat ayı Müslümanlar için ‘şehadet’i hatırlatan bir aydır. Müslümanlar birçok önderi, şehit hayatına yakışan bir hayatla kendilerine örnek olan güzel insanları bu ayda şehit verdi, Rahmet-i Rahmana uğurladı. O güzel insanlardan biri de Hasan el- Bennâ. Mısır – direniş – azim kelimelerini hatırlarımıza getiren, sosyal yaşamda nasıl bir tebliğ metodu izlenileceğini bizlere anlatan, Müslümanın nasıl olması gerektiğini hiç usanmadan hatırlatan bir Müslüman önder o. 12 Şubat’ta, bundan 63 yıl önce Kahire’de şehit edildi.

Dua oku, Allah’ı zikret; garip gelmesin!
Geçtiğimiz günlerde Nida Yayıncılık’ın basmış olduğu “Me’sûrât” elime geçti. Peygamberimizin (s.a.v) Dilinden Düşürmediği Dua ve Zikirler’in yer aldığı bu cep kitapçığı Hasan el-Bennâ tarafından hazırlanmış. Bennâ, kitabın girişinde “Müslümanın her hâl ve durumunda zikir, dua, şükür, tesbih, hamd ile insanlar içinde Rabbi’ni en iyi bilen Hz. Peygamber (s.a.v)’in mükemmel ifadelerinden dualar ve zikirler seçip okuması sana garip gelmesin.” diyor. Bunun hemen sonrasında akıllara Ra’d Suresi’nin 28. ayeti geliyor: “Onlar, inananlar ve kalpleri Allah’ı anmakla huzura kavuşanlardır. Biliniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.”
Hasan el- Bennâ’nın kitapta görebildiğimiz kadarıyla önemsediği hususlardan biri ihmâlkarlığı yok etmek. Bunun için kitabın (kitap dediğimize bakmayın, küçük bir el kitabı - kitapçık, kısa sürede rahatlıkla okunur) hepsini okumaya fırsatı olmayanların en azından bir kısmını okumalarını söylüyor. Müslüman gencin, Müslüman bireyin, Müslüman olan herkesin dilinin Allah’ın zikriyle ıslanmasını istiyor güzel şehit.
Bu küçük el kitabında iki vazifeden bahsediliyor. Büyük Vazife kısmı eûzubesmele ile başlıyor ve Fatihâ sûresi ile devam ediyor. Bu kısımda Kur’an’dan çeşitli ayetlerle Müslüman gençlere bir çeşit rehberlik sağlanıyor aslında. Bennâ, gençlere bir yol açıyor. Her birinin anlamlarıyla ezberlenmesi, mânâlarının da kavranılması vesilesiyle hayata yön veren ayetler olması çok önemli bir husus. Müslümanın çokça düşünmesi gereken ve fakat ihmâl ettiği noktalar hatırlatılıyor.
Bennâ’nın 10 tavsiyesi!
Dualar ve ayetler devam ediyor, sonlara doğru Hasan el- Bennâ’nın çok önemli 10 tavsiyesi/ vasiyeti yer alıyor. Bu tavsiyeler Müslüman genç nezdinde tüm ümmetin içselleştirmesi gereken öneriler aslında:
-Şartlar ne olursa olsun, ezanı duyduğunda namaza kalk.
-Kur’an oku, mütalaa et, onu dinle. Allah’ı zikret. Vaktinden küçük bir parçasını dâhi faydasız geçirme.
-Ne olursa olsun hiçbir konuda tartışmaya girme. Şüphesiz tartışma hayır getirmez.
-Fasih Arapça ile konuşmaya çalış. Şüphesiz bu İslâm’ın şiarındandır. (Burada Mısırlılara seslendiği için Arapça’dan bahsediliyor. Elbette Kur’an dili Arapça’yı öğrenmek her Müslümana vazifedir. Bu bakış açısı dışında bu vasiyeti ‘öğrendiğin ve konuştuğun dili iyi öğren, tebliği yapacağın aracındır o, en iyi şekilde hitap edebilmelisin’ şeklinde anlamak da mümkün.)

-Fazla gülme. Allah’a bağlı olan kalp sakin ve vakarlıdır.
-Çok şaka yapma. Mücahit ümmet sadece ciddiyeti bilir.
-Konuştuğunda ihtiyaçtan fazla sesini yükseltme. Şüphesiz bu bir ürkütme ve eziyetten öteye gitmez.
-Şahısların gıybetini yapmaktan, cemaat ve çalışan grupları kötülemekten sakın. Onlar hakkında sürekli hüsn- ü zan göster ve hayır olanı konuş.
-Karşılaştığın kardeşlerine senden istenmese de tanış. Şüphesiz ki davamızın esası tanışma ve sevgidir.
-Görevlerimiz vakitlerimizden daha fazladır. Başkalarına vakitlerini iyi kullanmada yardımcı ol. Senin bir işin varsa onu vaktinde yap.
Hasan el Bennâ oturduğu yerden iş yapmayıp bir şeyler için uğraşanları kötüleyenleri, namaz vakti girdiğinde son dakikaya kadar kılını kıpırdatmayanı ve ‘bana ne yararı var ki tanışayım onunla’ diyip de Müslüman kardeşiyle tanışmaktan uzak durmaya çalışan Müslümanı uyarıyor. Müslüman gence sesleniyor. Lafı dolandırmadan, çok net bir şekilde, Allah’ın ayeti ve Peygamber’in hadisinde geçen emirler doğrultusunda hatırlatıyor.
“Kardeşimiz, vaktin yoksa kısaltarak oku”
Son olarak Küçük Vazife kısmıyla kitap sonlanıyor. Fatiha, Ayete’l- Kürsî, Bakara Sûresi’nden ayetler, İhlâs- Felak- Nas Sûreleri yer alıyor ve Bennâ şöyle söylüyor burada: “Kardeşimiz, vaktinin dar ya da yorgun olduğunu görürse ya da kardeşlerinde böyle bir durum varsa, o zaman me’suratı kısaltarak okusun.” Kısaltmadan kasıt, yukarıda yazdığımız surelerin ve ayetlerin okunması, yani Küçük Vazife.
Hasan el Bennâ’nın Müslüman gençlere tavsiyeleri önemli. “Modern zaman” denilen çağda koşturuyoruz. Çoğu zamanımızı koşturmaya harcıyoruz . Kendimize zaman ayırmaktan bırakalım Kur’an’ın idrakini, onu okumayı dâhi unutuyoruz kimimiz. Kendimizce önemli addettiğimiz meseleler, kardeşimize ‘namaz kılmayı’ hatırlatmaktan men edebiliyor bizleri. Gündemde fazlaca boğulmaktan, birbirimizle tartışmaktan asıl olanı unutabiliyoruz. Bunun olmaması için uyarıyor bizi Hasan el Bennâ.
Bu güzel şehit basit cümlelerle, herkesin anlayabileceği bir şekilde söylediklerinde aslında kısaca şöyle diyor: “Ey Müslüman genç! İslâm’ı yaşamayı asla ihmâl etme.”

Esad Eseoğlu bir şehidin tavsiyelerini hatırlattı

İsmail
11-02-2012, 21:18
Hasan El-Benna Mektebi ne öğretti


Bu mekteb 21. Yüzyılın siyasi yapısını kökten değiştirmişti. Sadece Mısır'a değil; Kuzey Afrika'ya Ortadoğu'ya yeni bir anlayış getirmişti.


Tunus’ta başlayan ve Mısır, Libya gibi diğer Ortadoğu ülkelerini de saran halk ayaklanmalarından sonra adlarını daha da çok duymaya başladığımız bir teşkilat İhvan-ı Müslimin yani Müslüman Kardeşler. Kimimiz çocukluktan, ailelerimizin haberdar etmesiyle; kimimiz arkadaşlardan, gazete veya kitaplardan duyduk onların adlarını, eylemlerini, konuşmalarını ve belki de marşlarını.
20. Yüzyılın başlarında İslâm dünyası Hollanda, Fransa, İngiltere gibi sömürgeci ülkelerin politikalarıyla, Müslüman halklar üzerindeki emperyalist zorbalıklarla ve çarpık bir şekilde Batılıyı andıran nesillerle ölü bir toprak hâline gelmişti. İslâm dünyası bu hâldeyken Şehid Hasan El-Benna’nın kurduğu bir teşkilat; yanlış yorumlanan, belirli kavramlara indirgenmeye çalışılan ve tutarsız uygulamalarla bambaşka bir hâle sokulan İslâm’ın en saf ve berrak anlamıyla anlaşılması, uygulanması adına kurulmuş bir mektep aynı zamanda Müslüman Kardeşler Hareketi: Hasan El-Benna Mektebi.

Kardavi neler söyledi?
Yusuf el-Kardavî, El-Benna’nın hareketten kardeşi. Müslüman Kardeşler’in eğitim ve terbiyeden ne anladığı, uygulama konusunda durdukları yerler ve bu eğitimi bir ömür boyunca devam ettirme gayeleri hakkında arkalarından gelenlere yardımcı olmak amacıyla kaleme almış Hasan El-Benna Mektebi’ni. Kardavî’nin sıkça vurguladığı gibi, Peygamberimizi (s.a.v.) bu okulun en büyük terbiyecisi ve hocası olarak gören El-Benna ve arkadaşları ‘Allah’ın (c.c.) yardımı cemaatle beraberdir.’ hadisinin ışığında ve sünnet doğrultusunda birliğe, cemaate, harekete öncelik vererek kurmuşlar İhvan-ı Müslimin’i. Sonrasında ise İslâm’dan anladıkları, teoriyi pratiğe döktükleri eğitim anlayışlarını uygulamaya koymuşlar.
Rabbani ve imani eğitim
Bu eğitimin en önemli yanı rabbanî ve imanî olması. Harekete göre iman kavramı, insanların indirgemeye çalıştığı gibi sadece soyut bir kavram, ruhsal bir doyum değil bütün bunlarla beraber dünyevî taşkınlıklardan, aşırılıklardan sıyrılmadır. Örgüt eğitiminin temelini oluşturan bu önemli nokta, imana dayalı terbiye, kalbin terbiye edilmesidir, diri hâlde tutulmasıdır. Kıyamet günü insanı kurtuluşa erdirecek tek tutanak şekillerimiz değil kalbimizdir.
Pek çok kimse, cemaat ya da toplumun atladığı nokta olan manevî tehlikelerden uzak durma İhvan’ın hassasiyet gösterdiği bir durumdu. İhvan; mevki sevgisi, ilahlaşma arzusu, insanların el pençe durmasını beklemek gibi heva ve hevesler için terbiye vermiş ve neticesinde içlerinden öyle gençler çıkarmıştı ki Filistin’de, Kanal Harbinde gurura kapılma korkusuyla ne adlarından ne de yaptıklarından bahsetmişlerdi.

Yusuf el-KardavîManevi temizlik önemli
Kalbin manen temizliği yanında hareketin en başından beri hep vurguladığı husus olan teorinin pratiğe dökülmesi yani eylemin, ibadetin olması eğitimin en temel esaslarından biri olarak kabul edilmişti. Nihayetinde insanın varoluş sebebi yalnızca Allah’a ibadet ve kulluktur.
Kardavî bahsettiği eğitimin bu boyutuna örnek olarak Tur Hapishanesi’ni vermiş. O zaman teheccüd namazı için oluşan safları kolay kolay unutamayacağını yazmış Kardavî.
Hesaba çekilmeden muhasebe yap!
Eğitimin ibadetten sonraki aşaması muhasebe aşaması olarak geçiyor. Bu aşamada kişinin kulluğuna ve ibadetlerine ne ölçüde önem verdiği sorgulanıyor yine kişi tarafından. İşte genel olarak eğitim ve terbiyenin boyutlarına bakıldığında bu eğitimden çıkan gençler Allah’tan (c.c.) başka kimseye minnet duymamıştı. Sadece ‘Rabbimiz Allah, ilkemiz Kur’an’ demekten aç köpeklere parçalatılmışlar, kızgın demirlerle dağlanmışlar, Liman Tarra’da kurşunlanmışlar, açıktan ya da gizlice kırbaçlanmışlar, idamlarda boğdurulmuşlar ve bütün bunlara rağmen davalarından vazgeçmeyip Allah’a daha da sıkı sarılmışlardı. Yine yetiştirilme tarzları ve aldıkları eğitimlerden dolayı kendilerine bu eziyetleri yapanlardan intikam almamışlar, hiçbirinin cellâdı olmamışlardı. Kardavî’nin deyimiyle aralarında ‘bunları istese yapabilecek derecede eğitilmiş’ insanlar vardı fakat onlar diğer yolu seçip hesaplarını Allah’a (c.c.) bıraktı.

Eğitimin ikinci özelliği tekâmül ve çok yönlülük. Hareketin İslâm’dan anladığı ve uyguladığı gibi İslâm adına eğitim alan bir insan tek yönlü değil, her açından gelişmeye ve bu alanlarda uygulama yapmaya odaklanmalıdır. İslâmî terbiye insanı bütün yönleriyle ele alır. Kardavî’nin de dediği gibi bu tekâmül ve çok yönlülük sadece bir yönden değil itikad, ibadet ve yasama alanlarındadır.
Okumanın ve düşünmenin önemi

Bahsi geçen ilk yön aklî yöndür. İslâm akla büyük değerler yüklemiştir. ‘Oku!’ (‘Alak; 1) ile başlayan Kur’an-ı Kerim’de ‘akletmez misiniz, düşünmez misiniz, düşünen kavimler için’ gibi ifadelerin sıklıkla kullanılması kişinin kendini esas olarak bu yönde eğitmesinin bir ikazıdır. Şehid El-Benna, kişinin cihad edebilmesini, O’nun (c.c) yolunda mücadele etmesini ilk olarak O’nu (c.c) bilmesi ve fehmetmesine (anlamasına) bağlamıştır.

Kişinin ve hareketin bu yöndeki eğitimleri İslâm üzerindeki kara bulutları da dağıtacaktır. Müslümanların dönem şartlarından dolayı gerilemesi sebebiyle bilinçli saptırmalar, hurafeler, yanlış yorumlar ve kültür emperyalizmi İslâm’ın farklı algılanmasına ve dolaylı olarak bir Amerikalı, Avrupalı gibi yaşayan Müslüman nesillere sebep olmuştur. Aklî yöndeki eğitim bunların önünde engel olacaktır, olmuştur da.
Toplumun ahlaki yönünü yükseltmeli
Hareketin çok yönlü olmak çabasıyla ön planda tuttuğu bir diğer yön de ahlakî yöndür; sabır, sebat, fedakârlık gibi alanları içine alan, arınmayı gerektiren bir yön. Mürşid Hasan El-Benna bu yönü ‘değiştirme çubuğu’ olarak görmüş: Tramvayların bu çubukla bir yönden diğer yöne aktarılması gibi. Zulme, baskılara karşı bilinçli nesiller yetiştirmek, genç uluslar oluşturmak ancak bu yöne ağırlık vermekle olur diyor Kardavî.
Tüm mücadelelerin temelinde nefsî terbiye, bilinçlenme ve ahlakî eğitim önemli bir noktadadır. Fikren ve fiziken direnmenin de yanında örgütün ikinci mürşidi Hasan El Hudeybi’nin de dediği gibi kalben değişime ve toplum olarak bunu yapmaya ihtiyaç vardır: ‘İngilizleri kalbinizden çıkarınız ki topraklarınızdan da çıkarasanız. İslâm devletini gönlünüzde kurunuz ki ülkenizde kurabilesiniz.’

Zorluklarla mücadele için diri kalmak
Müslüman Kardeşler taraftarlarını yetiştirirken yukarıdaki alanların yanı sıra fiziken de hazır olmaları adına pek çok eğitim vermiş. Dünyevî sorumlulukları yerine getirebilmesi için bedenlerini hastalıktan, güçsüzlükten, dayanıksızlıktan uzak tutmaya çalışmışlar ve elbette doğrudan ya da dolaylı zindanlarda nasıl mücadele edeceklerini ve direneceklerini öğrenmişler. İzci kampları, dağ gezileri gibi zorlu ortamlardan geçmişler.
Bu harekete ayrıcalık kazandıran özelliklerden birisi de cihadî yönde eğitim vermeleri. Bu eğitim sadece askerî ve disiplin anlamında değil ruh, iman ve fedakârlık anlamındadır. Günümüzden de tanıdık geldiği gibi o zaman da ‘cihad’ kavramı çoğu Müslüman gruplar tarafından olumlu karşılanmaz, laik kesimler tarafından sözü bile edilmezdi. Şehid El-Benna’nın öncülük ettiği hareketle bu durum değişti ve insanlar daralttıkları bu kavrama daha geniş pencereden ve daha berrak bakmaya başladılar.
Kendilerini istiklal ve hürriyet mücadelesine adayan gençler Filistin’de, Kanal’da, Liman Tarra’da ve Kal’a’da cihad ederken, kurşunlarla Allah’a kavuşurken ‘Ya Rabbi razı olasın diye sana çabuk geldim.’ (Tahâ; 84) diyorlardı. Arkalarından gelenler ise bu kavgayı yarım bırakmadılar ve bırakmayacaklar inşallah.
Müslüman toplumun içinde olacak

Hasan el Benna ve Müslüman KardeşlerFiziken, kalben ve manen eğitimin yanında insanın kendine amaç edinmesi gereken bir diğer nokta da sosyal yön. Her insanın meşru dairede bir hayat anlayışı olmalıdır. Bunun yanında hayır ve iyiliklerle, toplumu bu yönde bilinçlendirmekle, toplumun acılarına ve duygularına ortak olmakla tam anlamıyla kul olabiliriz görüşünde Kardavî. Davanın yayılması ve devamı açısından da pek çok faydası olan bu yardımlar bazı grupların küçümsediği gibi ‘boş işler’ değildir ve olmayacaktır.
İhvan-ı Müslimin’in eğitim verdiği son yön ise siyasî yöndür. İdare, devlet nizamı, devlet-halk ilişkisi bu eğitimdedir. İslâm topraklarını sömürgeci ve emperyalistlerden arındırmak temeline dayanıyor bu eğitim yani bir nevi vatanperverliğe. Kardavî’nin geniş olarak ele aldığı İhvan’da vatanperverlik kavramı elbette laik ırkçılık yapmak değil işgal altında olan her yeri vatan bilmektir. İhvan’daki vatanperverlik soya, renge bakmadan insanı sahiplenmedir. Şimdi Ortadoğu halklarının yapmaya çalıştığı gibi İngilizler Mısır ve Sudan’dan çıkarılmalı görüşünün altını çizmiş Kardavî. Emperyalistlerin koyduğu ambargolara karşı direniş gösterilmeli, baskıcı diktatörler devrilmelidir. Bunların yanında Hasan El-Benna’nın da yaptığı gibi uluslararası bir kamuoyu oluşturarak sömürgecilerin adının geçtiği her şeyi boykot etmek, ambargo uygulamak gerekir. Şehid İmam’ın Filistin konferanslarıyla, ‘Ölüm Sanatı’ gibi makaleleriyle binlere dediği gibi mukaddes topraklar uğruna şehid olmak gerekir.
Laisizme karşı mücadele
Bahsedilen konuların yanı sıra dini devletten ayırmak düşüncesine her zaman karşı durdu El-Benna ve arkadaşları. İslami prensipler üzerine kurulmayan hiçbir düzeni kabul etmediler. Bunlara rağmen Kardavî, üzerine basa basa Müslüman Kardeşler’in halkın, kişisel menfaatlerin toplumsal menfaatlerin önünde olamayacağını anlamasını beklemesi gerektiğini, İhvan’ın İslâmî bir düzen kurmayı omuzlamadığını ama kim İslâm kurallarına uygun bir nizam koyarsa onların yardımcıları ve askerleri olacaklarını söylüyordu.
Her şeye rağmen İhvan, sahip olunması gereken ilk kuvvetin iman ve inanç, sonra bütünlük ve sonrasında silah kuvveti olduğunu düşünür diyor Kardavî ve olgunlaşmamış inançla silahlı mücadelenin dağınık, koordinesiz bir harekete, en sonunda da bozgun ve hüsrana dönüşeceğini söylüyor. Bunların yanında kuvvet ilk müdahale olmalı mı, faydaları ve zararları gibi hususlarda Müslüman Kardeşler’in değerlendirme yapması gerektiğini de vurguluyor ve bugünlere dair, beni çok şaşırtan tespitleri yapıyor kitabın sonlarında.

Tuğba Soylu yazdı

İsmail
11-02-2012, 21:20
Ahlak için "radikal" reformcu!


Kutlu Şehit Hasan el-Benna'nın torunu, Avrupalı Müslümanların öncü isimlerinden Tarık Ramazan "Radikal Reform" kitabında nelere değinmiş?


Kutlu Şehit Hasan el-Benna’nın torunu, Avrupalı Müslümanların öncü isimlerinden Tarık Ramazan 2009 yılını pek dolu dolu geçirdi; “Radical Reform: Islamic Ethics and Liberation” (Radikal Reform: İslamî Etik ve Kurtuluş) ve “What I Believe” (İnandığım [Şey]) adlı kitapları bu yıl içerisinde raflardaki yerini aldı. Bunlardan “Radical Reform” Ramazan’ın yıllardır düşünüp taşındığı, yazıp çizdiği fikriyatının bir özeti gibi.

“Reform” mu dediniz?
Tarık Ramazan, doğru veya yanlış oldukça cesur bir adım atıyor: “reform” diyor. Kitabın başında da, kitaba dair verdiği söyleşilerde de ilk vurguladığı aşağı yukarı şu: Bugün kullandığımız reform sözcüğünün kökü ne olursa olsun, kavram ve mânâ kökeni zaten bizim tarihimizde var – biz kendi tarihimizden o denli koptuk ki Batı’nın da yapmış olduğu veyahut bugün üstlendiği diğer birçok olumlu olabilecek değer gibi reformu da reddediyoruz. Ramazan reform anlayışını açıklarken “içtihad” kavramını özellikle vurguluyor ve reform kavramıyla bunun arasında organik bir bağ kuruyor. Peki tam olarak neyin “reformu” kastı? 2009 yılında katıldığı Reviving the Islamic Spirit Kongresinde kitabından bahsederken bunu şu sözleriyle açıklıyor: “Biz İslam’ı reforme etmiyoruz, zihinlerimizi reforme ediyoruz.”
Reformun “radikal”i
Nasıl “reform” sözcüğü Doğu’da hep şeytanî bir aura içinde görülmüşse, aynısı Batı’da “radikal” sözcüğü için geçerli. Batılıların bugün neredeyse hep terörizm ile özdeşleştirdikleri bu sözcüğü düzgün ve olumlu anlamıyla ele alıyor Ramazan: köklere dönüş, ana kaynaklara tekrar bakış. Ramazan, aşırılıklar içermeyen bir köktenci anlayışı teşvik ediyor; reformun bizim köklerimizde yattığını, İslam’ı ve temel kaynakları değil “bağlamı”, “bakış açımızı”, “zihnimizi” reforme etme olduğunu ve İslamî düşüncenin yüzyıllar boyunca değişen bağlamlarda “bakış açısını” her daim reforme ederek temel kaynaklara – köklere – uzanarak kendisini dipdiri ve çalışır bir şekilde tuttuğunu ortaya koyuyor. Daha önce defalarca yaptığımız gibi köklere dönmenin zamanıdır diyor – fakat bunu derken bugün özellikle önemli olan fakat göz ardı edilen bir “kök”e işaret ediyor...
Bir ayet olarak evren
Ramazan, Kur’an’da evrene ve dolayısıyla gözlemlediğimiz şekliyle doğaya yapılan “ayet” nitelemesinin derinine iniyor. Ona göre, Allah’ın bu ayetleri ile diğer ayetleri arasında her ne kadar bizim için alabildiğimiz doğrudan anlam açısından fark olsa da, özde, rütbede bir fark olamaz ve bunlar birbiriyle çelişemez. Buradan yola çıkarak, fıkhî kararlar verirken doğal olguları göz ardı etmememizde ısrar ediyor ve fıkhî bir kaynak olarak – Kur’an ayetleri gibi Allah’ın ayeti olduğu hasebiyle – evreni ortaya koyuyor. Bu fikrinin özgün olmadığının farkında; gerek kitabında örneklendirdiği gerekse kitabındaki fikirleri açıkladığı konuşmalarında belirttiği gibi zaten tarih boyunca İslam âlimleri evreni fıkhî tartışmalarından, ahlâkî tartışmalarından izole etmemişlerdir. Çoğunluğu aynı zamanda özellikle bazı fen bilimlerinde de uzman olan İslam âlimlerinin karar verirken ellerindeki evrene dair bilgiyi de göz önünde bulundurdukları bilinen bir gerçek.
Bilimin, evrenin “İslamî”si
Ramazan burada şunu soruyor: Peki niçin bugün birçok alanda bu söz konusu değil? Niçin bugün âlimler karar verirken ilgili evrensel olguları tamamen ikinci plana atabiliyor? Bu bağlamda özellikle önemli bir mesele âlimlerin özellikle de bugün “bilim”e ve genel olarak “evren”e yaklaşım tarzı. De jure sömürgecilik döneminin ardından ayyûka çıkan ve şiddetlenen ikici bakış açısında evrene dair her unsur “Onlar” ve “Bizler” olarak ikiye ayrılırken, Batı’nın bilim konusunda artan tekelinin de etkisiyle bilimin ve bilim dallarının kendilerinin “Batılı/İslamî-olmayan”lar ve “İslamî olanlar” diye ayrıştırılmaya başlanmasından yakınıyor. Bilimin, evrenin, doğal olguların İslamîsinin İslamî-olmayanının olamayacağını, ancak “edinilen bilginin kullanım şeklini ve sınırlarını belirleyen etiğin, normların ve hedeflerin İslamî” olabileceğini öne sürüyor. Burada fen bilim-sosyal bilim ayrımı yapmadığını belirtmekte de yarar var; tabii “bilim” olarak sunulan “fikirler” değil hiçbir zaman kastı...


Unutulan ayet – geleneğini unutan gelenek
Bilimin, evrenin fıkhî vb. tartışmalar ve kararlardaki eksikliğine ve bu dallardaki durağanlığımızın birçok sebebinden biri, Ramazan’a göre biraz da çağdaş bağlama bağlı: Orta Çağ’da bir âlimin o dönemki tıbbî bilginin önemli bir kısmına sahip olup İslam ilimlerinde de uzman olması normal sayılabilecek bir durumken, bugün belirli bir doktorun kendi dalı dışında ve hatta kendi dalındaki tüm bilginin önemli bir kısmına sahip olması bile oldukça zor...
Bugün daha önce hiç görülmemiş bir hızda yeni keşiflerde bulunuyor oluşumuz, bilimsel bilginin astronomik bir şekilde artması, tek bir insanın birçok dalda özellikle de fıkhî kararlar verirken yeterli şekilde bilgili olamaması... Bu ve diğer sebeplerin sonucunda evreni her daim Rabbin ayeti olarak baştacı eden ve kararlarında kaynaklarından kılan geleneğin kendi kendini unutarak yaptığı bir gelenekçilik ortaya çıkıyor...
Ahlâkı unutmadan: ilim edinin, toplanın, tartışın
Bilimsel bilginin aşırı hızla ilerlemesi ve gelişmesi sonucu, Ramazan fıkhın geleceği için bilimsel dallarda uzman olan kişilerin İslam alimleriyle birleşip, ortak paneller, münazaralar, kurullar, kongreler vs. kapsamında çağdaş sorunlara İslamî yanıtlar oluşturmada aktif bir şekilde rol almaları gerektiğini vurguluyor. Fıkhın yanı sıra aynı işbirliğinin ne yazık ki günümüzde fıkhın gölgesinde kalarak unutulan “etik” bağlamında da yapılmasını savunuyor: yasal detaylara, şeklî sonuçlara takıldıkça bu yasal düzenlemelerin, kararların içinden çıktığı ahlâkî kaygıları unutmaya başlıyoruz.
Bilimler ve evren bağlamında – gerek İslamî olmayan gerekse İslamî olan kesimdeki formlarını – eleştirdiği “ikici” bakışı burada da eleştiriyor: ikici bakış yüzünden evrensel ahlâkî değerlerin “onların değerleri” – “bizim değerlerimiz” kavgasında dışarıda kaldığını anlatıyor. Ramazan’a göre evrensel değerlerde bu tip bir şey söz konusu olamaz; nitekim Rabbin bir yaratımı olarak, ayet olan evrenin bir parçası olarak “evrensel” değerler, içgüdüler sunî olan medeniyetlerin tekeline giremez, ürünü olamazlar... Özellikle uygulamalı etik bağlamında fıkıh ile aradaki ince farkı ve odaklanmamız gereken bazı önemli sorunları çok güzel bir şekilde işliyor. Kitapta bunu örneklendirmek için çeşitli “örnek vaka”lar verilmiş: çağdaş tıbbî etik dilemmalarını konu alan “İslamî Etik ve Tıbbî Bilimler”, “Kültür ve Sanat”, “Kadın: Gelenekler ve Kurtuluş”, “Ekoloji ve Ekonomi”, “Toplum, Eğitim, ve Güç”, “Etik ve Evrenseller”...
Bir örnek: Hayvanlar ve “helal” olan
Kitaptaki örnek vakaların içinden en açığı belki de “Ekoloji ve Ekonomi” kısmında geçen ve hayvanları konu alan emsal... Çağdaş Müslümanın hayvanlarla olan – özellikle de beslenme kapsamında yararlandığımız hayvanlarla olan – ilişkisinde, dinin koyduğu bazı teknik detayları abartabilirken, manevî ve ahlâkî birçok noktayı tamamen göz ardı etmesinden bahsediyor: evet, kesimde “Bismillah, Allahu Ekber” denmeli, fakat “sadece” bu yetmiyor. İslam’da etinden yararlanılacak hayvanların en az acı verecek şekilde kesilmesi, genel olarak hayvanlara merhametli davranılması vb. konusunda sayısız ilke var; bugün etin hayvanlardan resmen fabrikavarî tarzda “seri-üretildiğini”, kesimhanelerde hayvanlara yapılan zulmü vs. göz önünde bulundurduğumuzda Müslümanların teknik gerekliliklere gösterdikleri önemi ahlâkî gerekliliklere göstermedikleri kara bir leke olarak aşikâr oluyor. Ramazan’a göre bu örnek sorunumuzun en somut örneklerinden: “içeriği önemsemeksizin şekle saplantı, araçlar ile amaçları karıştırmak, dönüşüm için uygun olmayacak reformların kabulü ve mânâ göz ardı edilirken gerektiğinden fazla belirlenmiş normlar”
[B]Kabulün ve reddin ötesinde
Ramazan ile çözüm önerilerinde anlaşılsın, anlaşılmasın ortaya attığı sorunların “sorun” olduğu aşikâr. Radikal reform bu bağlamda gerçekten “radikal” fikirler ortaya atıyor, iki anlamda da radikal: hem literal anlamıyla “köktenci” olduklarından hem de değişmeceli anlamıyla büyük bir değişime gebe olduklarından... “Kaynak metin” ile “Bağlam”ı birbirinden ayırması, radikalliği ile İslamcı anlayıştan esinlendiği söylenebilse de, İslamcılıkta da bulduğunu ifade ettiği ikiciliğe karşı çıkışıyla oldukça farklı. Sonuçta, bu yanıtlar kabulün ve reddin ötesinde duyulmayı, okunmayı, incelenmeyi hak eden yanıtlar.

Kübra Özgüven inceledi

İsmail
11-02-2012, 21:21
Hasan el-Benna neden önemli?

http://media.dunyabizim.com/news/15537.jpg

O, sadece düşünen ve bunun haricinde hiçbir şey yapamayan aciz insanlar gibi değil, düşündükleriyle amel edebilen ihlas sahibi bir mücadele adamıydı.


İslam davasına gönül veren ve hayatını cihada adayan bir mücahidin cenazesi toprağa verilirken, “müslüman kardeşler”i yanında olamamış ve cenazesi kadınların omuzları üzerinde taşınarak çıkartılmıştı evinden. Tabutunun yanı başında ise, ilk ilim tahsilini aldığı ve İslam davası yolunda ona ilk adımlarının basamağı olan babasından başka hiçbir erkek yoktu.

Neden cenazesi böyle kaldırıldı?

Evet, İslam sancağı altında binlerce insanı bir çatı altında toplayan Hasan el-Benna’nın bu şekilde toprağa verilmek istenmesinin altında yatan asıl gerçek ise; İslam'dan taviz vermeyen yürüyüşü, büyük bir kararlılıkla zulüm karşısındaki dik duruşu ve Allah’tan başka kimsenin önünde eğilmeyerek düzenin düzensizliğine başkaldırmasıdır.

‘Haramların İşlenmesini Önleme Cemiyeti’ni kurdu
Öyle ki ilim ve takva hayatının yaşandığı bir evden çıkarak öğrendiği İslam âdâbını tüm insanlığa yayma mücadelesi veren Hasan el-Benna’nın bu vakarlı duruşu, genç yaşlardan itibaren onun yaşam tarzı haline getirdiği bir davranış olarak hayatına yansımış. Ve ilk çalışmalarına daha on iki-on üç yaşlarında başlayarak, “emr-i bi’l ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker”i halka götürmek amacıyla “Haramların İşlenmesini Önleme Cemiyeti” adı altında arkadaşlarıyla birleşerek kurmuş olduğu bir oluşumla ilk mücadelesine başlamış.

Anlatmak istediklerini insanları cezbeden bir ifadeyle anlattı
Küçük yaşlardan itibaren böyle bir mücadeleyi kendisine gaye edinen ve gördüğü yanlışları düzeltme uğraşında olan Hasan el-Benna, hepimizin bildiği gibi bugün de görülen geniş bir kitle hareketini başlattı. Elbette ki bu hareket bugünlere öyle kolay gelmeyerek, birçok zorluklar ve zorbalarla mücadele ederek zalim karşısında taviz vermeyen bir duruş sergiledi. Hasan el-Benna’nın, halka ulaşmayan, onları kucaklamayan bir davetin başarıya ulaşamayacağı düşüncesi, “Müslüman Kardeşler”i seçkin bir grup olmaktan her zaman için uzak kıldı. Hatta bu düşünceden yola çıkılarak, insanlara el uzatılmaya kahvelerden başlanılmış ve gayretlerin neticesini Allahu Teâlâ’nın bereketlendirmesiyle, kahve köşelerinde zamanını boşa geçiren insanlardan İslam davası yolunda her türlü fedakarlığı göze alabilecek gönül erleri yetişmesine vesile olunmuştu. Bu noktada dikkat kesilmemiz gereken en önemli noktalardan bir tanesi de, anlatılan konunun ulviyeti kadar, anlatım şeklinin de insanları cezbeden bir ifadeyle yapılıyor olması.

Peygamberimizin tebliğ metodunu benimsedi
Öyle ki kısa bir zaman zarfı içerisinde insanları etrafında toparlamış olan bu hareketin temel kaynağı muhakkak ki nebevî metodun bir yansımasıdır. Nitekim Peygamber Efendimiz’in İslamî tebliğini göz önünde bulundurduğumuzda, Efendimiz’in davet yöntemini çok net bir şekilde görebiliriz. Yani Hasan el-Benna’nın çağrısı bir yerde Peygamber Efendimiz’in tatlı sözü, içtenliği ve samimiyet ilkesine dayanmaktaydı. Ve bu samimiyet üzerinde bir araya gelerek kurulan cemiyet, yapılan çalışmalarla Allah’ın rızasını kazanmak ve insanlara yardımcı olabilmek için büyük bir özveriyle mücadele etmekteydi. Ayrıca hedefleri doğrultusunda da gece gündüz demeden saha çalışmasında bulunan kardeşler kısa zaman içerisinde büyük mesafeler katetmiş ve insanlara, yalnızca Allah’a kul olunması gerektiğini hatırlatmıştır. Ayrıca çalışmalarında kurumsal olarak da harekete geçen “Müslüman Kardeşler”, İslam dışı eğilimlerin resmî prosedürlerine de müdahil olarak tepkilerini açıkça ortaya koymuş ve başlattıkları akım Allah’ın inayetiyle başta Hasan el-Benna olmak üzere birçok müminin gayretleriyle sonuç vermiştir.

Sadece düşünen ama hiçbir şey yapmayan aciz insanlar gibi değildi
1932 yılına gelindiğindeyse yeni bir çığırın habercisi olan bu gençliğin cemaate katılımları, “Müslüman Kardeşler”in sayısını arttırdı ve ülke çapında 300’den fazla şube ile bambaşka hizmet hamlelerine girişilmeye başlandı. Hitap edilen kitlenin büyümesiyle birlikte Hasan el-Benna, özellikle eğitim anlayışının sağlam temeller üzerine oturtulabilmesi için en başta ailenin eğitilmesi gerektiğini düşünüyor ve bunun için gerekli olan bütün çalışmaları yaparak bilinçlendirme faaliyetlerini kesintisiz olarak sürdürüyordu. İşte Hasan El-Benna’nın en büyük farkı da bu doğrultuda karşımıza çıkıyordu. Çünkü o, sadece düşünen ve bunun haricinde de hiçbir şey yapamayan aciz insanlar gibi değil, düşündükleriyle amel edebilen ihlas sahibi bir mücadele adamıydı.
Hatta çevresindeki çember gittikçe daralmaya başladığı bir zamanda dahi Pakistan elçiliğinin kendisine sunduğu sığınma ve himaye teklifini düşünmeden reddederek; “Kardeşlerimi sıkıntıda bırakır da nasıl gidebilirim” cevabıyla bunu bizlere bir kez daha göstermişti. Görüyoruz ki Benna, davasına öylesine sıkı sarılmış ki Allah ona şehadeti nasip ederek en büyük arzusuna kavuşturmuştu.

Zalimler cesedinden dahi korktular

Şehadete ermeden önce ise dava arkadaşına söylediği son sözleri şunlardı: “Muhammed ben ahirete yolcuyum. Allah'ıma şükürler olsun, bugüne kadar hep söylediğimi tekrarlayacağım: Gayemiz Allah’tır, önderimiz Rasulullah’tır, kitabımız Kur'an'dır, yolumuz cihattır, şehit olmak en büyük arzumuzdur. Kardeşlerime selam söyle, üzülmesinler; insan ne kadar uzun yaşasa da fânidir, Allah ise bakîdir.”
İşte Benna, bu sözlerin ardından Hakk’ın rahmetine kavuşmuş ve geriye, kıyamete kadar kapanmayacak olan bir amel defteri bırakmıştı. Ve şunu da belirtmek gerekir ki, Hasan el-Benna, saldırıda hedef olduğu kurşun yaralarıyla değil, daha sonradan hastanede şehit edilmişti. Hastaneye kaldırıldığında hâlâ yürüyebilen, hatta ameliyat masasına dahi bizzat kendisi yatmış olan bir adam başarılı bir ameliyat geçirmesine rağmen dönemin emniyet amiri tarafından odasında şehit edilmişti. Ve şehidin cenazesi ancak vefatının dokuzuncu gününde hastaneden çıkartılarak toprağa verilebilmişti. Çünkü o zalimler, ölümlü dünyada bile ölüden korkmaktaydılar.

Enes Yaşar bir kez daha bu büyük adama rahmet diledi

ebkem
11-02-2012, 22:04
selam bu mezhepsizlik nedir ben anlamadım hakikate mezhepsizlik ne demek ? bu kelimenin altını dolduracak biri varmı. merak ediyorum İmam Buhari hangi mezhepten !!! selam ve dua ile.
İmam-ı Buhar'i şafii mehebine daha yakındır.. Şafi fıkhına yakın hadisleri daha çok rivayet etmiştir Sahih'inde. Öğrendiğimde çok şaşırmıştım bu nasıl mezhep taasubu olur diye, mesela Sahih-i Buhari'de tek bir hadis dahi yokmuş;İmam-ı Azam Ebu Hanife'den hadis rivayet etmemiş.

Tabi bu ne İmam-ı azam'ın şahsiyetini ne de Buhari'nin Sahih'inin ehemmiyetini sarsar.

Hikem
11-02-2012, 23:02
İmam-ı Buhar'i şafii mehebine daha yakındır.. Şafi fıkhına yakın hadisleri daha çok rivayet etmiştir Sahih'inde. Öğrendiğimde çok şaşırmıştım bu nasıl mezhep taasubu olur diye, mesela Sahih-i Buhari'de tek bir hadis dahi yokmuş;İmam-ı Azam Ebu Hanife'den hadis rivayet etmemiş.

Tabi bu ne İmam-ı azam'ın şahsiyetini ne de Buhari'nin Sahih'inin ehemmiyetini sarsar.

rkadaşın yazısı doğrusu traji-komik olmuş..İmamı Buhari gibi bir ehli hadis hakkında yazmadan önce, iyi araştırmalıdır..Kulaktan dolma kelamlar yazılmamalıdır..Her duyulan yazılırsa....

Buharinin Şarihi el-Keşmiri diyorki'' Bilmiş olunki, şübhesiz İmam Buhari müctehiddir.'' İmam Buhari Şâfidir'' sözüne gelince, bir çok meselede İmam Şafiye muvafık olduğu içindir.Aksi takdirde İmamı Azama muvafakati, İmamı Şafiye muvafakatinden daha az değildir....''

(Feyzul Bâri c. 1 s. 58)

ebkem
12-02-2012, 19:25
rkadaşın yazısı doğrusu traji-komik olmuş..İmamı Buhari gibi bir ehli hadis hakkında yazmadan önce, iyi araştırmalıdır..Kulaktan dolma kelamlar yazılmamalıdır..Her duyulan yazılırsa....

Buharinin Şarihi el-Keşmiri diyorki'' Bilmiş olunki, şübhesiz İmam Buhari müctehiddir.'' İmam Buhari Şâfidir'' sözüne gelince, bir çok meselede İmam Şafiye muvafık olduğu içindir.Aksi takdirde İmamı Azama muvafakati, İmamı Şafiye muvafakatinden daha az değildir....''

(Feyzul Bâri c. 1 s. 58)

Sayın hikem benim yazdığımdan farklı bir şey mi dile getirdiğinizi sanıyorsunuz? Ben Şafii mezhebini baz alan (hükmi anlamda) hadisleri daha çok rivayet etmiştir diyorum. Hatta kimi hadisleri bizim mezhebimize nazaran ters görürsünüz. Bu mezhebi ihtilaftan. Bakınız aralarında geçen daha fazlası, bir hadis bile rivayet etmemiş diyorum aksini iddia ediyorsanız ispat ediniz. Bunun anlamı ne demektir? Resmen İmam-ı Azam'ın şahsını hedef alan ağır tenkitler dahi söz konusu; "Efendimiz şöyle buyurdu ama kimileri şöyle rivayet etti" diyerek İmam-ı Azam'a atıf var. Ben bu işin ilmini alıyorum, kulaktan dolma söylemlerle meydana çıkacak kadar acemi değilim.

Son cümleme dikkat buyurunuz, bu ciddi ciddi mezhep taraftarlığıdır, objektif olun; evet İmam-ı Buhari bir müçtehittir; bunun aksini savunmuyorum ki.. Tekrar ediyorum elbet ne Buhari ne de İmam-ı Azam'a dil uzatacak ruhsatımız yoktur, müçtehitlerin birbirine muhalefeti dahi rahmettir.

Yalnız ortada bir gerçek var, bunu bilelim. Sonuçta ben İmam-ı Buhari şafiidir demedim ki.

İsmail
13-02-2012, 07:05
Şehid Hasan el-Benna'nın Şehadetinin 63. Yıldönümü


Bugün 12 Şubat… İhvan’ın kurucu lideri Hasan el-Benna’nın şehadetinin 63. yıldönümü...


Mısır halkının, 30 yıldır saltanatını sürdüren diktatör Mübarek'i ve hükümetini düşürmesinin 1. yıldönümü Hasan el-Benna'nın şehadetinin yıldönümüne denk geldi. İhvan-ı Müslimin'in kurucu lideri Hasan el-Benna'nın şehadeti 12 Şubat 1949'da gerçekleşti.
Hasan el-Benna Mısır'daki isyanın en önemli aktörü olan İhvan-ı Müslimin (Müslüman Kardeşler)'in kurucu lideri olarak fikrî ve siyasi kimliğini oluşturmuştu. Bu anlamda süreç içerisinde tartışmalar, farklılaşmalar yaşasa da İhvan'ın çizgisini anlamak açısından Şehit Benna'nın düşünsel iklimi önemlidir. Şehadeti vesilesiyle Hasan el-Benna'nın mücadelesini ve fikirlerini gündeme getirmek istedik. Haksöz Dergisi'nin 35-36. sayısında yayınlanmış ve daha sonra Ekin Yayınları'ndan çıkan "İslami Mücadelede Öncü Şahsiyetler" kitabında yer almış Nihat Bulut'un makalesini ilginize sunuyoruz:

HASAN EL-BENNA
Nihat Bulut / Haksöz
I. Giriş
18. yüzyıldan itibaren Avrupa kültürel, teknik ve askeri alanda ilerlemeye başlayınca gelişen sanayisine hammadde bulma sorununun çözümünü zengin kaynaklara sahip öteki dünyayı sömürgeleştirmekte buldu. Bu öteki dünyaya üzerinde müslümanların yaşadığı Hindistan, Kuzey Afrika, Nil Vadisi ve diğer bölgeler de dahildi.
İslam dünyası ise içsel dinamizmini çoktandır kaybetmiş, insanlara adaleti götürmeyi akidenin pratik yansıması olarak gören ruhu kaybetmişti. Yaşantıları önceki kültürleriyle İslam'ın tuhaf bir karmasıydı. Başlarındaki sultanlar ise artık memleketlerini dış müdahalelerden koruyamıyorlardı. Malik b. Nebi'nin ifadesiyle 'sömürüye uygun bir durum'da (1) idiler. Adeta emperyalist Batı'nın gelmesini bekliyorlardı. O da materyalist, sömürgeci kültür ve medeniyetiyle geldi. Kendi okullarını açtı. Ancak buralarda sürekli olarak kalmanın maliyetini düşürmek için kendine bağlı gelecekte yönetici olacak yerliler yetiştirmeliydi.
Sömürü henüz düşünme yeteneğini kaybetmemiş insanlarda bazı şeyleri sorgulama zorunluluğu doğurdu. Artık inkar edemezlerdi; Batı medeniyeti karşısında tam bir bozgun yaşıyorlardı. Bundan çıkış yolu ne olacaktı? Bu sorunun cevabı kendi içlerinde tamamen homojen olmasa da iki akımın ortaya çıkışını belirledi:
- Modernist akım.
- Islahatçı akım.
Modernistler Batı'nın açtığı okullarda eğitilmiş veya şu ya da bu sebeple Batı'ya çarpılmış köle ruhlu insanlardı, Onlara göre ilerlemenin, açmazlardan kurtulmanın tek yolu vardı; sömürgecinin taklit edilmesi. Taha Hüseyin, (2) Seyyid Ahmed Han (3) gibi isimler bu akımın ilk akla gelen isimleridir. Ali Abdurrazık'ı da din-devlet ayrımını savunan görüşleriyle bu akıma dahil edebiliriz. Ali Abdurrazık'ın bir farkı vardı: Ayrıma dini bir temel bulmaya çalışmıştı. (4)
Islahatçı akım ise içine düştüğü hareketsizlik ve ataletten kurtulabilmeyi halk kitlelerinde, 'kalp intifadası'na susamış kitlelerde içsel dinamizmi yeşertip geliştirmeyi hedefledi. (5) Bu akım, adalet götürmek üzere Sasani kapılarına dayanan ruh halini tekrar yaratmak için, üzeri yüzyıllar boyu küflenen vahyi özü ortaya çıkarmayı, dinlerini gelenekten ayırdetmeyi hedef olarak belirledi. Bir toplum kendi içindekini değiştirmedikçe, kuşkusuz Allah da o toplumun bulunduğu durumu değiştirecek değildir. (6) O halde toplumun değişim/dönüşüm geçirmesi şarttı.
Malik b. Nebi, tarihi yorumlayış biçimi, kültür ve medeniyet tahlil ediş şekli ve sunduğu çözümler ile İbn Haldun'dan beri ilk orijinal Arap düşünürü (7) olmaktan öte biridir. Cemaleddin Afgani'nin sömürü ve cehalete karşı verdiği mücadele, (8) Muhammed Abduh'un itikadi düşünceyi ıslah çalışmaları (9) ve Reşit Rıza'nın İslam'ı ilk devirdeki gibi algılama çalışmaları 19. ve 2O.yüzyılda İslam dünyasında ıslahatçı hareketin onur kaynaklarından bazılarıdır.
Bu çizgiyi 20. yüzyılın ilk yarısında Mısır'da başarıyla devam ettirenlerden biri de Hasan el-Benna'dır. Mısır'ın o günkü koşullarında el-Benna hem sömürüye karşı olmalı, hem de İngiltere gölgesinde güya bağımsızlığını kazanmış devletin siyasi yapısı, uluslararası ilişkilerinin nasıl olması gerektiği konularında bir düşünce sistemi oluşturmalıydı. O, bunun ötesinde bir şey yaparak düşüncelerini halk kitlelerine yaymayı başardı. 1949'da şehid edilişine kadar etkin bir hareket ortaya çıkardı. Belki de ıslahatçı akım İran İslam Devrimi'ni ve Muhammed b. Abdulvehhab'ın (10) hareketini saymazsak en fazla el-Benna döneminde başarıya yakındı.

II. El-Benna Döneminde Mısır
a) Siyasi Durum
20. yüzyılın başında Mısır İngilizler'in hakimiyeti altındaydı. (11) Bu durum Urabi Paşa'dan beri varolan milliyetçi hareketin artmasına sebep oldu. (12) Fransa'da ileri düzeyde araştırmalar yapmış bir avukat olan Mustafa Kamil 1894'te Hizbulvatan isimli özgürlükçü bir hareket başlatmıştı. 1900'de el-Liva isimli bir gazete çıkarmaya başladı. 1907'de ise bir 'Milli Kongre' oluşturdu ve başkan seçildi. Fakat uzun süre yaşamadı.
İngiltere'nin Mısır Yüksek Komiseri Ernest Gorst, Hidivi (13) kuklası haline getirmişti. Bunun üzerine Hidiv'e ve Gorst'un yerine gelen Kitchener'e karşı geniş çaplı öğrenci hareketleri başladı. Temmuz 1919'da anayasa ilan edilerek 80 üyeli bir parlamento kuruldu. Bu sayının 15'i atamayla diğerleri ise dolaylı seçimlerle işbaşına geldi. Bir kaç ay sonra I. Dünya Savaşı patlak verince Mısır'da İngiliz mandası ilan edildi. (14)
Savaş sırasında güçlenen milliyetçi hareketin başında bu kez Sa'd Zağlul vardı. Daha sonraları hareket Vefd adını almıştır. Savaş sonrasında Sa'd Zağlul ve arkadaşları tutuklanarak Malta'ya sürüldüler. Bu durum halk arasında büyük bir ayaklanmaya sebep oldu. İngiliz başkomutanın ayaklanmayı bastırmak için güç kullanması hiç bir yarar sağlamadı. 1920'de Sa'd Zağlul ve arkadaşları serbest bırakılarak Mısır'ın siyasi durumunu görüşmek üzere Londra'ya çağrıldılar. Fakat ayaklanma devam ediyordu. Vefd'ın liderleri tekrar tutuklandılar. İngiltere ayaklanmayı bastırmak için Mısır'ın iç işlerinde serbest olduğunu ilan etti. Ancak yabancıların korunması ve haberleşme kendi tekelinde olacaktı. 15 Mart 1922'de Fuad kral ilan edildi. (15) Bir yıl sonra Sa'd Zağlul serbest bırakıldı. Yapılan seçimlerde Vefd büyük çoğunluğun oyunu alınca Zağlul başbakan oldu.
1927'de Sa'd Zağlul ölünce Mustafa Nahhas Paşa Vefd'in lideri oldu. Ülkede İngiliz karşıtı hareket sürmekteydi. Şiddet olaylarında Mısır ordusunun İngiliz başkomutanı öldürülünce olaylardan Vefd sorumlu tutularak liderleri hapsedildi. (16) 1930?1935 yılları arasında tekrar büyük öğrenci hareketleri çıktı. İtalya da bu yıllarda Habeşistan'a yerleşmiş, Nil Nehri'nin kaynaklarına egemen olmuştu. Bu durum Mısır için bir tehdit oluşturuyordu. (17) Bütün bunlar karşısında Kral 1923 anayasasını tekrar yürürlüğe koymak zorunda kaldı. Yapılan genel seçimleri Vefd kazanınca Nahhas Paşa yeniden başbakan oldu.
1937'de Montreaux Konferansı ile Mısır'da kapitülasyonların kaldırılmasına ancak karma mahkemelerin devamına ve yetkilerinin ceza davalarını da kapsar şekilde genişletilmesine karar verildi. II. Dünya Savaşı sırasında parlamento dağıtılmış ve ülke askeri işgal altında bulunmaktaydı. 1950'de Mustafa Nahhas Paşa yeniden başbakan oldu. (18)
23 Temmuz 1952'de ordunun 'Genç Subaylar' olarak bilinen kanadı ihtilal gerçekleştirdi ve ülke ancak 1956'da tam bağımsızlığına kavuştu. (19)

b) Düşünsel ve Sosyal Durum
Islahatçı düşüncenin önderlerinden olan Seyyid Cemaleddin Afgani (öl. 1897), 1871 baharında Kahire'ye gelmiş ve Mısır halkının İngiliz emperyalizmine karşı direnmesi için büyük çaba göstermişti. Seyyid Cemaleddin'in mücadelesi şu 5 hususta odaklanmıştı: 1) İslam dininin müslümanlara klavuz olmaya, onların ilerlemesini sağlamaya yeterli olduğu, 2)Kadere boyun eğmeyi, uyuşukluğu yaratan ruh durumuyla savaşım, 3) İslam'ın temel kaynaklarına dönüş, 4) İslam öğretilerinin akılcı yorumlanması, yeni bilimleri öğrenmeye çağrı, 5) Sömürü ve istibdata karşı savaşım. (20) Birçok Mısırlı ve Suriyeli aydın ondan etkilendi. Vefd'in kurucusu Sa'd Zağlul de bunlardan biridir. (21)
Afgani'nin en büyük destekçisi ve öğrencisi olan Muhammed Abduh (öl. 1905) dini düşünceyi ıslah etmek için uğraşmıştı. O, Mısır halkı bilgisiz ve bilinçsiz olduğu sürece İngilizleri vatanlarından atamazlar bu nedenle de dini düşüncelerinin ıslahı sömürüyle yapılacak siyasal savaştan öncelikli olmalıdır şeklinde düşünüyordu. (22)
Abduh'un öğrencisi olan Muhammed Reşit Rıza 1898'de başlayıp 35 yıl boyunca aralıksız olarak çıkarttığı el-Menar dergisi ile müslümanların yaygın yanlış inançlarını düzeltmeye çalıştı.
Diğer yandan modernist düşünceler de bu ortamda kendilerine yer bulabiliyorlardı. Taha Hüseyin Mısır'ın tarihte Doğu'dan daha çok Batı ile ilişkilere sahip olduğunu, onun aslında Batı'ya ait bir ülke olduğunu söylemiş, Batı uygarlığının taklit edilmesini savunmuştu. (23)
Ezherli bir yargıç olan Ali Abdurrazık'ın 1925'te yayınlanan 'el-İslam ve'l-Usurul-Hukm' adlı eseri büyük tartışma başlatmıştı. Özet olarak şunları söylüyordu: İslam, devletin şekli, kurumları hakkında ne öneriler getirmiş, ne de onları reddetmiştir. Hilafet bir zorunluluk değildir. Hatta İslam'da siyaset dinden ayrıdır. (24)
Tasavvufun Mısır'ın geleneksel halkı üzerinde büyük etkisi vardı. Birçok tarikat şeyhi bidat ve hurafelerle dolu bir İslam'ı savunuyordu. Bilhassa taşrada tarikatlar İslam olarak biliniyor ve bu, şeyhlere dindar Mısırlılar üzerinde bir nüfuz sağlıyordu.
Halkın sosyal durumu iç açıcı değildi. İki sosyal sınıf vardı; toplumun küçük bir kesimini oluşturan büyük toprak sahipleri ve tüccarlar diğeri ise halkın büyük kesimini oluşturan fakir tabaka. Kırsal kesimin fellahini (çiftçiler) çok küçük topraklara sahipti ve ancak bahçe tarımı yapabiliyorlardı. Geçimleri için büyük toprak sahiplerinin arazilerinde çalışmak zorundaydılar. (25) 1930'lu yıllarda ekilebilir alanın % 44'ü 12.000 toprak sahibine aitken geri kalan % 56lık bölüm 11 buçuk milyon nüfuslu kırsal bölgenin 2 milyon 200 binine ait küçük mülklerdi. (26)
Çok sayıda yabancı şirket elektrik, su ve taşımacılık gibi önemli amme hizmetlerini tekellerine almışlar endüstri ve ticareti de kontrollerinde tutarak büyük kar temin ediyorlardı. Yarım milyonu aşkın işsiz vardı. (27)

III. Hayatı
Hasan el-Benna 1906 yılında Nil deltasında bulunan Mahmudiye kasabasında doğdu. Babası çocuklara Kur'an öğretip camide imamlık ve müezzinlik yapan, geçimini ise saat tamirciliği ile temin eden biriydi. El-Benna ilk ve ortaokulu kendi kasabasında bitirdi. Orta üçüncü sınıftayken Ahlak ve Edeb Cemiyeti adında, içtüzüğünde küfredenden ve kavga edenden para toplamanın yer aldığı, dini emirlere sımsıkı sarılmayı şiar edinen okul içi bir cemiyet kurulmuş, başkanı da Hasan el-Benna olmuştu.
Daha sonra bir grup arkadaşıyla Haramların İşlenmesini Önleme Cemiyeti adında bir örgüt kurdular. Her üye belirli bir miktarda aidat vermek zorundaydı. İşlevi, İslam'a aykırı davrananları mektupla uyarmak şeklindeydi. (28) Ortaokullar kaldırılınca öğretmen yetiştiren ilköğretim okuluna kaydoldu. Bu sıralarda Hassafiye tarikatına girdi, zikirlerine devam etti. Daha sonraları tasavvufu değerlendirirken çıkışını olumlu bulduğunu, fakat sonra bünyesine İslam'a aykırı unsurların girdiğini ifade edecektir. İleride el-Benna'nın tasavvuf hakkındaki düşüncelerini daha geniş inceleyeceğiz. Öğretmen okulu yılları ibadet ve tasavvufa daldığı yıllardı. (29) 1919'da İngiliz sömürüsü ve işbirlikçilerine karşı yapılan gösteri ve boykotlara katılıyordu. Öğretmen okulunu bitirdikten sonra yüksek öğrenim için Kahire'de bulunan Daru'l-Ulum'a kaydoldu.
Kahire onu hayli etkiledi. Aklın özgürleştirilmesi adı altında ahlaki bir çöküş yaşanıyordu. Modernizmin yayılmasıyla insanlar her geçen gün dinden uzaklaşıyordu. Ali Abdurrazık ve Taha Hüseyin'in kitapları da henüz yayınlanmıştı. İlmi ile maruf insanların buna karşı hiç bir çalışması yoktu. Bu durum el-Benna'yı hayli etkiledi. İlim ehli olarak gördüğü insanlarla konuşarak onları harekete geçmeye zorladı. Çabaları sonucu ileri gelen ilim adamları biraraya gelerek el-Fetih isimli bir dergi çıkarmaya başladılar. (30)
Daru'l-Ulum'un son sınıfında hocası şöyle bir kompozisyon konusu vermişti: Öğreniminizi tamamladıktan sonraki en büyük arzunuzu yazarak bunu gerçekleştirmek için kullanacağınız araçlar hakkında açıklamalar yapınız.
El-Benna yazdığı kompozisyonda faydası sadece sahibine olan bir arzusu olmadığını Allah'ın rızasını kazanmak için toplumun da fayda sağlayacağı emelleri olduğunu, insanları ve toplumu ıslah etmek için çaba harcayacağını yazmıştır. Bunun için iki yol bulunduğunu, birisinin iyi veya kötü olsun yaratılmışların hiç bir sorunuyla ilgilenmeyen tasavvuf yolu, diğerinin ise eğitim, öğretim ve irşad yolu olduğunu belirtiyor, Kur'an'ın bu yolu teşvik ettiğini "Belki sakınırlar diye kendilerine döndükleri zaman kavimlerini inzar etmeleri için (dinde fakih olsunlar)." (Tevbe, 123) ayetini ifade ederek bu yolu kullanacağını yazıyordu. (31) Gerçekten de düşündüğünü yapmış ve bunu pratik olarak İhvan-ı Müslimin (Müslüman Kardeşler)'de göstermiştir.
Haziran 1927'de Darul-Ulum'dan mezun olup İsmailiyye'ye öğretmen olarak atandı. Böylece Kahire'deki hayatının birinci dönemi kapanmıştı. Kahire'deki yıllarını şöyle anlatıyordu: "Kahire'deki hayatım Şeyh ed-Decevi'nin evinde (hala tasavvuf vardı), Muhibbuddin el-Hatib'in bulunduğu el-Mektebetu's-Selefiyye'de, el-Menar ile Seyyid Reşid Rıza'nın yanında geçen çok acayib bir karma idi." (32)
İsmailiyye Süveyş Kanalı'na oldukça yakın olduğundan batısında İngiliz askeri birlikleri yer alıyor, doğusunda ise Süveyş Kanalı Ortaklığı idaresi bulunuyordu. Sömürgecilerin buradaki varlığı yerli halkı ister istemez etkilemiş batı tarzı yaşam şekilleri yavaş yavaş girmeye başlamıştı. Birçok yerli, sömürgecilerin işyerlerinde çalışmaktaydı. Sömürünün varlığı açıkça hissediliyordu. Cadde isimleri bile sömürgecinin dilindendi. Birçok tarikat ve grup vardı. İslam hakkında konuşan kişiler grup taassubu yüzünden etkisiz kalıyordu.
El-Benna böyle bir ortamda grup çatışmalarından uzak olmak için davetine kahvelerden başlamak gerektiğini düşündü. Kahve müdavimleri İslam hakkında bilgileri olmayan kimselerdi. Davet için binlerce insanın davet ettiği 3 büyük kahve seçti ve her birinde düzenli olarak haftada ikişer gün konuşmalar yaptı. İlk önce garip karşılandıysa da sonra insanlar ilgi duymaya başladılar. Konuşmalarında Allah'ı ve ahiret gününü hatırlatıyor dinleyenleri kendine çekmeye çalışıyordu. Konuşma süresi en fazla 15 dakikaydı. Bu, halk arasında yavaş yavaş etki uyandırmaya başladı. Kahveye gelenlerin sayısı her gün artıyordu.
Biraraya gelmek, topluca ibadet etmek için bir merkez bulunur. Gelenlerin çoğu yeni ibadete başlayan nasıl ibadet edileceğini bilmeyen kimseler olduğundan onlara ibadetlerin yapılış şeklini gösterir. Konuşmalarında felsefi görüşlere mantıki çıkarımlara yer vermiyor, onlara akidelerini açıklıyordu. Bir grubu diğerine tercih etmiş olmamak için tartışmalı konulara girmekten kaçınıyor, sorulduğunda cevap vermiyordu. Tarikatlar hakkında olumlu veya olumsuz bir şey söylemiyor, şeyhleriyle baş başa kaldığında onlara, dizginlerini kendilerine teslim etmiş tabilerinin dikkatlerini sömürüye çekmelerini İslam'a izzet ve şerefini tekrar kazandırmak için zihinlerini ilim ve marifetle doldurmalarını istiyordu. Genel mantığı; herkesin bulunduğu konumda İslam'ın izzeti için elinden geleni yapmasıydı.
Mart 1928'de bir gün 6 kişi gelerek kendisini dinleyip etkilendiklerini, tekrar izzet ve şereflerini kazanmak, Allah rızası için dini uğruna çalışmak istediklerini belirtip sorumluluklarını üzerine almasını istediler. Bunun üzerine biatlaşarak Müslüman Kardeşler'i kurdular. (33)
Kardeşler'in merkezi olacak bir mescid ve okul yaptırıldı. Okula Hira İslam Enstitüsü adı verildi. Enstitü'nün öğretim programı üç ayrı bölüme sahipti. Birinci kısım ilkokul müfredatına göre ayarlanmıştır. İkinci kısımda sabahleyin ilkokul, öğleden sonra sanat okulları müfredatı uygulanıyordu. Üçüncü kısımda ise öğrencilerin önce lise sonra yüksekokul sonra da diğer okullara hazırlanabilecekleri bir müfredat izleniyordu.
Müslüman Kardeşler'in, Kahire dahil çeşitli yerleşim bölgelerinde şubeleri açılmaya başlandı. El-Benna'nın Kahire'ye gelmesiyle Müslüman Kardeşler'in genel merkezi Ekim 1932'de Kahire'ye taşınmış oldu.
Kahire'de Müslüman Kardeşler'in çalışmalarını şöyle tasnif edebiliriz:
-Evlerde, camilerde konferans ve dersler.
-El-Benna'nın risalelerinin yayınlanması.
-İlk olarak haftalık Müslüman Kardeşler Dergisi (1933?1936), sonra da en-Nezir isimli bir derginin yayına başlaması.
-Çeşitli şubeler açmak.
-Sportif faaliyetlerde bulunan izci örgütleri kurmak.
-Öğrenci kolları oluşturmak.
-Yıllık kongreler. (34)
Mayıs 1938'de haftalık siyasi en-Nezir dergisi çıkartıldı. İlk sayının başyazısında el-Benna, o ana kadar sürdürdükleri çabanın o devre ait olduğunu, şimdi ise yeni bir metodun uygulanacağını yazıyordu. İslam'ın hem din, hem devlet, hem ruhanilik, hem amel, hem mushaf, hem kılıç olduğunu belirttiği yazısında siyasi liderleri kendi ilkelerine, İslam için çalışmaya, İslam yönetimini tekrar getirmeye çağıracaklarını ifade edip, eğer bunu yapmazlarsa uzlaşmasız mücadeleye gireceklerini belirtmişti. Sadece sözlü davet aşamasından fiili cihad aşamasına gelindiğini ifade ediyordu. (35)
Kardeşler, kadın kolu olan Müslüman Kız kardeşler adlı yan bir kola da sahipti. 26 Nisan 1933'te oluşturulan bu kol, kadınlar arasında çalışıyor, yaygın hurafelerle savaşıyordu.
Bu arada misyonerlik faaliyetleri artmıştı. Kardeşler misyonerlerin ağına düşen insanları kurtarıyor, maddi sıkıntıları varsa maaş bağlıyorlardı. Genel Şura Meclisi Kral Fuad'a bir mektup gönderdi (1935). Bağlılıkları sunuluyor, Allah'ın onu şeriatının bekçiliğiyle görevlendirdiği ifade edilerek misyoner faaliyetlerinin yasaklanması isteniyordu. (36)
Üçüncü Genel Kurul toplantısında Müslüman Kardeşler'in fiili olarak oluşturulması kararlaştırıldı. Buna göre; Kardeşler'i iyi bir nefis terbiyesinden geçirmek bütün büroların görevidir. Kardeşlere katılmak üç ayrı derecede olacaktır.
a) Genel Katılma: Şube yönetiminin uygun bulduğu, tanışma beyannamesini imzalayan, aidat ödemeyi taahhüt eden her müslüman katılabilir. Bu mertebede kardeşe 'müntesip kardeş' denir.
b) İkinci aşamada kardeş akideyi ezberlemek, emirleri yerine getirmeyi taahhüt etmek, çağrıldığında haftalık ve senelik toplantılara katılmakla görevlidir. Adı müntesip kardeştir.
c) Fiili katılım: Bu mertebede görevler şunlardır: Şube yönetimine resmini verip özgeçmişini bildirmek, akide şerhini etüt etmek, her gün Kur'an okumak, şubenin haftalık toplantılarına katılmak, Hac sandığına üye olmak, zekat heyetine katılmak, izcilik koluna katılmak, gücü yettiğince fasih Arapça konuşmak, 40 hadis ezberlemek, Kardeşler'in uslandırıcı cezalarını kabul etmek. Bu basamakta adı 'amil kardeş'tir.
d) Cihadi katılma: Genel İrşad Bürosu'na önceki basamaklarda tüm görevlerini yerine getirdiğini isbat eden kişilerden oluşur. Bu aşamada görevler: Sahih sünneti araştırmak ve ona uymaya çalışmak, gece namazına kalkmak, özürsüz cemaatle namazı terk etmemek, İslami olmayan her şeyden uzak durmak, İrşad Bürosu ve dava sandıklarına mali ortaklıkta bulunmak, terekesinin bir kısmını Müslüman Kardeşler'e vasiyet etmek, Büro'nun çağrısını kabul etmek. Bu aşamada adı 'Mücahid'dir. (37)
Kardeşlerin idari kuruluşları ise şöyledir:
Genel Mürşid
Genel İrşad Bürosu
Bölge temsilcilerinden oluşan Genel Danışma Meclisi.
Şube temsilcileri.
Merkezi Danışma Meclisleri.
Bölge Kongreleri.
Büro temsilcileri.
İzcilik kolları.
Kız kardeşler kolları. (33)
Bu arada Filistin, Suriye ve Lübnan'da Kardeşler'in şubeleri açıldı.
Aralarında tanışmayı sağlamak için on ayrı çıkıntısı bulunan ince işli bir yüzük amblem olarak kabul edildi. Bu, on çıkıntı, "De ki gelin size Rabbinizin neleri haram kıldığını okuyayım..." şeklinde başlayan En'am Suresi'nin 151?152. ayetlerindeki 10 hususu temsil ediyordu.
Filistin halkı Yahudiler lehine tavır sergileyen İngiliz sömürüsüne karşı ayaklanınca, Müslüman Kardeşler Filistin davasına sahip çıktı. Çeşitli yardımlarda bulundu. Filistinliler'in aleyhine gerçekleşen 1936 antlaşmasından sonra el-Benna siyasi liderlere, fikir adamlarına, yöneticilere gönderdiği mektuplarla 50 madde sıralayıp bunları uygulamalarını istedi. Bu 3 başlık altında toplanmış 50 maddelik ıslahat programıydı:
1) Siyasi ve yargı alanında; particiliğe son vermek, çünkü particilik milleti bölüyordu, yasaların tamamının İslami olması, kaybedilen hilafetin durumunu ciddi olarak ele almak, hükümet eliyle vatandaşlara İslami ruh aşılamak, devlet dairelerinin çalışma saatlerin namaz vakitlerine göre düzenlemek, rüşvete son vermek, askeri ve idari görevlerden bazılarını el-Ezherliler'e vermek.
2) Sosyal ve ilmi alanda; ahlaki suçlara verilen cezaların ağırlaştırılması, kadın sorununun İslam öğretilerine uygun olarak çözümü, fuhuş ve zinanın sonunun getirilmesi, bütün şekilleriyle kumara son vermek, içkiyi ve çıplaklığı yasaklamak, öğretimde kızlarla erkekleri ayırmak, tiyatro, sinema ve basını sıkı kontrole tabi tutmak, dil, adet, kıyafet konularında yabancı taklidine son vermek, sağlık alanında gerekli düzenlemeleri yapmak.
3) İktisadi alanda; zekatı düzenlemek, faizi yasaklamak, bankaları yeniden düzenlemek, yabancıların elinde bulunan iş sahalarını millileştirmek, halkı şirketlerin baskısından kurtarmak, küçük memurları kalkındırmak, büyük memurların maaşlarını azaltmak, ziraat ve sanayi alanında eğitime gereken önemi vermek. (39)

İnkılapçı Değil Nasihatçı!!
El-Benna hareketin tabiatını belirtirken sürekli yapıcı olduğunu, yakıcı olmadığını ifade ederek gençleri dizginlemeye çalışıyordu. 1937'de İhvan dışı bir grup şeriat adına içki stoklarını tahrip etmiş ve Kardeşler'i sakin olmakla suçlamıştı. Bu durum daha sonra 'Şebab-ı Muhammed'i kuran küçük bir grubun kopmasıyla sonuçlandı. (40)
İktisadi alanda Kardeşler'in de pay sahibi olmaları amacıyla 1939'da İslami Muamelat Ortaklığı adında bir şirket kuruldu.
22 Ağustos 1935'te Reşit Rıza'nın ölümüyle kapanma durumuna gelen el-Menar'ın yayınına devam edebilmesi için Kardeşler mali destek sağladılar. Böylece dergi bir müddet daha yayınlandı.
İngiliz sömürüsünün hissedilen varlığı ve Filistin sorunu el-Benna'yı 1940'ta patlayıcı ve silahlı eğitim yapan el-Nizam el-Hass isimli askeri bir kanat kurmaya itti. Bu özel teşkilat Süveyş'teki İngiliz işgaline ve Filistin'deki siyonist harekete karşı savaşmak için kurulmuştu. Örgüt, İngiliz askerlerine saldırı, Müslüman Kardeşler'e karşı saldırgan davranan Başbakan Mahmud en-Nukraşi'nin öldürülmesi gibi bazı eylemlerden sorumlu tutulan, liderlerinin bir kısmı tutuklandı.
El-Benna Kardeşler'in sorumlu tutulamayacağını belirterek tüm şiddet olaylarını özellikle Nukraşi'nin öldürülmesini reddetti. İçişleri Bakanı'na gönderdiği mektupta bu olayları gerçekleştirenlerin Müslüman Kardeşler'den ve müslüman halktan olamayacağını söylemekteydi. (41)
Bu ifade taraftarlarında hoşnutsuzluğa sebep oldu. 1948'de hakim Ahmed el-Hazindar'ın öldürülmesinden sonra örgütün kontrolünü kaybetmek üzere olduğundan yakınıyordu. (42)
1941'de 6. Kongre'de Müslüman Kardeşler seçimlere iştirak etme kararı alınca el-Benna 1942 seçimlerinde adaylığını ilan etti, Fakat Başbakan en-Nahhas'ın isteğiyle geri çekildi. (43) 1945 seçimlerine 5 arkadaşı ile tekrar katılmayı denediyse de hükümet İhvan'ı hedef alan sosyal kuruluşların siyasi faaliyette bulunmasını engelleyen bir yasa çıkarttı.
1948 Aralık başında hükümet, sokak gösterileri düzenlemek ve bir çok siyasinin öldürülmesiyle ilgili olmak suçuyla İhvan'ı yasadışı ilan etti. Aralık 28'de de Başbakan en-Nukraşi öldürüldü. 12 Şubat 1949'da da el-Benna hükümet ajanları tarafından şehid edildi. (44) Şehadeti sırasında, kurduğu örgüt yarım milyon aktif üye, yarım milyon da sempatizana sahipti. (45)

IV. Düşüncesi
a) Dini Düşüncesi
"Geçirdikleri siyasal dönemler, kendilerini etkileyen sosyal etkenler, batı uygarlığının etkisi, Avrupa'ya özenti ve materyalist düşünüşün bir sonucu olarak mensubu olduğum toplumun dinlerinin amaçlarından, kitaplarının hedeflerinden uzaklaştıklarına, artık bu doğru dinin -haksız ve bilgisizce- itham edildiği şeylerle katıp karıştırıldığına, parlak ve apaydınlık gerçeğinin örtüldüğüne, avamın bilgisizliğin karanlıklarında, gençlerin ise şaşkınlık ve kuşku vadilerinde kaybolduklarına, bununsa akideyi bozduğuna, imanın yerine inkarın yerleştiğine inanıyorum." (46) diyen el-Benna, halkın dini düşüncesinin ıslahını gerekli görüyordu.
Kur'an ve sünnete dönüşü savunmuştur. (47) Kur'an, yüce semadan Hz. Muhammed (s)'in kalbine muska yapılmak, kabirlerde, matemlerde okunmak, sözlerini ezberleyip hükümlerini terketmek için inmemiştir. Allah Kur'an'ın hükümleriyle hükmetmeyen her milleti fasıklık ile vasıflandırmaktadır. (48)
Kur'an-ı Kerim, Arap dili kaideleriyle zahmetsiz-külfetsiz anlaşılır diyen el-Benna, hadis konusunda metin tenkidi yerine senet tenkidini önceleyen usul kitaplarından farklı bir şey söylememiştir. (49)
Kur'an'ı bir rehber, öğretmen, arkadaş olarak algılamak gerektiğini söyleyen el-Benna, Hz. Ömer'in her şeyden önce Allah'ın kitabını, helal ve haramı anlasınlar diye sahabenin hadis rivayetini yasakladığını ifade eder. (50)
Hatadan masum olan Rasul'dan başka herkesin sözü alınabilir de, atılabilir de. Seleften nakledilen, Kitap ve sünnete uygunsa kabul edilir uygun değilse Allah'ın kitabı ve Rasulun sünneti uyulmaya daha layıktır. (51)
Akideyi kalbin tasdik etiği, ruhun tatmin olduğu, insanın hiç bir şek ve şüphe olmadan kesinlikle kabul ettiği husus olarak tanımlayan el-Benna itikat konusunda bireyin inceleyip, düşünerek kendini taklitten kurtarmasını, itikadi meseleleri anlamak için aklını kullanmasını salık verir. (52) Amelin esasını inanç teşkil eder. Amel iki çeşittir: Kalp ile yapılan, diğer azalarla yapılan. Kalbi olanı ikincisinden daha önemlidir. (53)
Fer'i hükümlerin delillerini bilme derecesine varamayan her müslümanın bir mezhep imamına uymasını gerekli gören el-Benna bununla beraber bireyin gücü yettiği kadar tabi olduğu imamın delillerini öğrenmeye çalışmasını tavsiye eder. (54)
İslam insanlara yüce bir fikir, hedefleri belirten bir nizam olarak gelmiştir. Ana kuralları koyar, genel meseleleri ele alır. Meselelerin ayrıntılarını ise zaman ve mekana bırakır. Zamanın değişmesiyle hükümler de değişir. İmam Şafii örneğinde olduğu gibi hükümler mekana göre de değişebilir. Hz. Ömer'in kıtlık yılında hırsızın elini kesmemesi de hükümlerin şartlara göre değişkenliğini gösterir diyen el-Benna içtihad kapısını kapatmaz. (55)
Hurafe ve batıl inançlarla savaşmış, nazar boncuğu takmak, muskacılık, falcılık, müneccimlik, kahinlik, gaybı bildiğini iddia etmek vb. bütün bunların İslam'da olmadığını belirtmiştir. Bu çerçeve içersinde şifa ifadesinin yer aldığı ayete muskayı tecviz etmesini (56) oturtması garipsenmesi gereken bir durumdur. Kerameti dini esaslara uygun olma kaydıyla kabul etmektedir. Ancak evliyalar yaşarken ve öldükten sonra kendileri için bir fayda veya zarar temin edemezler. Kendilerine fayda ve zarar sağlayamayanlar başkalarına hiç sağlayamazlar. (57)
Dinen emredildiği şekilde kabirleri ziyaret etmek sünnettir. Fakat mezarda yatandan yardım istemek, yardım için onları çağırmak, onlara adakta bulunmak, kabir inşa etmek, Allah'tan başkasına yemin etmek vb. büyük günahlardandır. Allah'a dua ederken başka birini vesile edinmek ihtilaflı fer'i meselelerdendir. İtikadi bir mesele değildir. (58)
El-Benna, 14?17 yaşları arasını tasavvufa daldığım yıllar diye anmıştı. Darul-Ulum yılları bazen, Şeyh ed-Decevi'nin evinde, bazen el-Mektebetü's-Selefiye'de bazen de el-Menar ile Reşid Rıza'nın yanında geçen bir karma idi. Daha sonra tasavvufu şöyle değerlendirmektedir: İslam ülkesinin sınırları genişleyip insanlar rahata kavuşunca lüks ve israf da aldı başını yürüdü. Bu dönemde salih, takva sahibi kişiler arasından bazı davetçiler çıkarak insanları lüksten kaçınmaya çağırıp, Ahiret gününü hatırlatmaya çalıştılar. Ruhları Allah'a itaat ve takva esası üzerine eğitmeye davet ettiler. Ancak tasavvuf hareketi bu sınırlar içinde kalmadı. İlk asırdan sonra zevk ve vecd duygularının tatmini, felsefe, mantık ve diğer geçmiş toplumların düşünce ve kültürleriyle karışma noktasına geldi. Böylece bu dine yabancı unsurlar girdi. (59) Ancak el-Benna, eğitim ve yaşayış ile ilgili olarak tasavvuf kurallarını uygulamanın ruhları ve kalpleri büyük ölçüde etkileyebilecek güçte olduğuna inancı (60) sebebiyle olsa gerek 5. Kongre'de Müslüman Kardeşler'in hakikatçı tasavvuf erbabı olduklarını, çünkü onların iffetliliği, temiz kalpliliği, lüzumsuz şeylerden yüz çevirmeyi, Allah için dostluğu hayrın esası saydıklarını belirtir. (61) Ancak Kur'an'ın ayetleri içerisinde kolayca bulunabilecek bu emirlerin tasavvufa neden mal edildiği sorgulanması gereken bir konudur.

b) Siyasi Düşüncesi
El-Benna'nın siyasi düşüncesi 2 temelde odaklanır:
1- İslam vatanını her çeşit yabancı nüfuzdan kurtarıp tam hürriyetine kavuşturmak.
2- Hürriyetine kavuşmuş bu İslam ülkesinde İslam davasını insanlara tebliğ eden bir İslam devleti kurmak. (62)
İslam, bütün kuvvetiyle 'sömürü' denen uluslararası hırsızlığa karşı savaşır. İslam, müslümanların herhangi bir kimseye, bir gasıba, bir zalime boyun eğmelerine ve yumuşak davranmalarına asla müsaade etmez. Hürriyetlerini korumaları için cihadı farz kılmıştır. (63)
Rusya, Amerika, İngiltere gibi devletler aralarındaki sömürü yarışını gizlemek için BM teşkilatını kurdular. Güya insanlığın selameti için çalışıyorlar, halbuki bütün milli meselelerimizde aleyhimize birleştiler. (64)
Kur'an'ın hiç bir seçme hakkı bırakmadan müslümanlar için İslam nizamını seçtiğini belirten el-Benna, din devlet ayrımını savunanların İslam dinini kavrayamadıklarını söyler. Bu din, dünyevi meselelere ibadetle ilgili meselelerden daha fazla temas eder.
El-Benna İslam ülkeleri birliğini savunmuştur. Hilafet, İslam birliğinin sembolüdür. İslam'da birçok hükümler halife ile ilgilidir. Hilafetin ilgasından sonra müslümanların onu tekrar diriltmeye çalışmaları bir vecibedir. Hilafet aşamalı olarak gelecektir:
1- İslam milletleri arasında kültürel, sosyal, iktisadi işbirliği yapılmalı,
2- İslam Milletleri Birliği kurulmalıdır. (65)
Hasan el-Benna'nın siyasi düşüncesinde İslam devleti en ağırlıklı noktayı oluşturur. İslam hükümeti demek; onu oluşturan üyelerin müslüman olmaları, İslam'ın farzlarını yerine getirmeleri, açıkça günah işlememeleri, İslam'ın hükümlerini tatbik etmeleri demektir. (66)
İslam hükümetinin vazifelerinden bazıları; emniyeti sağlamak, ilahi kanunları uygulamak, eğitimi yaygınlaştırmak, ülkeyi savunacak kuvvet hazırlamak, umumun sıhhatini korumak, toplumun çıkarlarına dikkat etmek, milli geliri artırmak, İslam davasını yaymaktır. (67)
İslam hükümeti bütün vazifelerini yerine getirince ümmet üzerinde hakları vardır: Hükümeti sevmek, itaat etmek, can ve malla yardım, hatasında önce öğüt ve irşat, düzelmezse görevden uzaklaştırmak. Halika masiyette mahluka itaat yoktur. (68)
İslam iktidarının esasları:
1- İdarecinin sorumluluğu: İdareci hem Allah'a hem de millete karşı sorumludur. İdareci ile millet arasında kamu çıkarlarını korumaya dair bir sözleşme vardır.
2- İslam ümmetinin birliği: İslam ümmeti tek bir millettir. Çünkü kardeşlik birlik ve beraberlikle tamamlanır.
3- Millet iradesine hürmet: İdarecinin İslam ümmetiyle istişare etmesi, ümmetin iradesine saygı göstermesi, milletin iyi görüşlerini alıp kabullenmesi gerekir. (69)
El-Benna daha sonra İslam idari sistem esasları ile Batılı parlamenter sistem esaslarını kıyaslar. Parlamenter sistemin esasları şunlardır:
1- İdarecinin sorumluluğu.
2- Halkın iktidarı.
3- Halk iradesine saygı.
İdarecinin sorumluluğu esasında İslam ve parlamenter sistem çelişmeyebilir. Farklılık olarak İslam ümmetinin birliği esasına gelince, İslam bunu farz kılmış (Hucurat, 10) bölünme ve parçalanmayı imansızlığın bir gereği görmüştür. Bu sebepten ötürü el-Benna particiliğe karşı çıkar. Ona göre Mısır'da partizanlık milleti çökertmiştir. Bütün partiler kapatılmalı, yerine birlik ve beraberliği sağlayan tek bir parti kurulmalıdır. Bununla beraber parlamenter sistem milletin birliğine karşı değildir. Her ne kadar birden fazla parti varsa da önemli milli sorunlar da ortaklaşa hareket edebilmektedirler. O halde bu esasta da İslam ve parlamenter sistem arasında bir zıtlık yoktur. (70)
Millet iradesine saygıya gelince; İslam her basit meselede bütün müslümanların görüşünün alınmasını şart kılmıştır. Normal durumlarda "Ehlü'l-Hall ve'l-Akd"ın görüşünün alınmasını yeterli görmüştür. Ehlü'l-Hall ve'l-Akd'ın şu üç gruptan biri olmaları gerekir:
a- Müçtehid alimler - fukaha.
b- Memleket meselelerinde bilgili ve tecrübeli olanlar.
c- İnsanlar arasında idarecilik vasfı bulunanlar, kabile başkanları, cemiyet başkanları gibi.
İslam, Ehlül-Hall ve'l-Akd'i seçmeye elverişli olduğu sürece parlamenter sistemi reddetmez. (71)
El-Benna, mücadelesinin amacını şöyle özetler:
1- Her şeyiyle İslam'ı yaşayan bir fert.
2- Her şeyiyle İslam'ı yaşayan bir aile.
3- Her şeyiyle İslam'ı yaşayan bir toplum.
4- Milleti İslam yoluna sevkeden müslüman bir düzen, güçlü bir iktidar.
5- Batılıların parçaladıkları İslam ülkesinin her parçasını biraraya getirip tek devlet yapmak.
6- İslam davasını bütün dünyaya duyurmak, azgın kişilere boyun eğdirmek. (72)
Siyasi güçle ilgili son üç amacı gerçekleştirmek için el-Benna'nın 1938'e kadarki ilk tavrı; kendi içinde değişimi gerçekleştiren kitlenin varlığı siyasi gücün de değişmesini sağlayacaktır şeklindeydi. Başka bir ifadeyle o hareketini, siyasi gücün değişmesini sağlayacak bir baskı grubu olarak görüyordu. Yaptığı açıklamalarda, ülkeyi tek başlarına yönetme arzusunda olmadıklarını, İslam nizamını uygulamaya hazır herhangi bir hükümeti destekleyeceklerini belirtmekteydi. Siyasilere mektuplar yazarak, İslami siyasetin benimsenmesi gerektiğini vurguluyordu. İslam davasına karşı gönlünü kazanmak için Kral Faruk'a nazik jestler yapmıştı. (73)
Ancak beşinci büyük kongreden sonra bir tavır değişikliği gözlenmektedir. 1938'de çıkartılan en-Nezir'in başyazısında el-Benna bunu şöyle belirtmektedir: "Yalnızca sözlü davetten sözle birlikte mücadelenin de yer aldığı davete geçecek, davetimizi siyasi liderlere, yöneticilere de yöneltip onları programımıza çağıracağız. Zaman bu gibi şeylerin kendiliğinden olmasını bekleyecek kadar geniş değildir. Şayet çağrımızı kabul ederlerse kendilerine destek oluruz. Şayet yan çizerlerse, İslam yönetiminin tekrar gelmesi için çalışmazlarsa, biz onlarla uzlaşma kabul etmez bir savaş içerisindeyiz." (74)
Yalnız İslam nizamını uygulamayı kabul edecek hükümetin destekleneceği fikri değişmeden kalmıştır. El-Benna'nın bu yaklaşımı bizce İslami hareketi ileri merhalelerinde saptırabilecek İslamizasyon politikalarına açık kapı bırakması açısından eleştiriyi haketmektedir.
El-Benna, başka hiç bir şey fayda vermediğinde, sağlam iman ve birliği gerçekleştirdikten sonra kuvvet kullanarak iktidarı ele geçirme yolunun denenmesini savunur. (75) Ona göre yürürlükte olan kanunların İslam'a zıt olduğu durumlarda ıslahatçıların iktidarı ele geçirmek için çalışmamaları bir cinayettir ve bu cinayeti ancak ayaklanmak, İslam hükümlerine iman etmeyenlerin elinden iktidarı almak affettirir. Fakat bundan önce İslam düşüncesinin yayılıp insanların akıllarına hakim olması gerekir. (76)
Buna rağmen el-Benna hiç bir zaman inkılap fikrini benimsemez. (77) İçten ve dıştan düşmanların fırsat kolladığı bir ülke olan Mısır gibi bir yerde kopacak inkılap bir felaket getirir. (78) El-Benna, başka çare kalmadığında kullanılacak güçle kendilerine göre kabul edilmesi mümkün olmayan devrim arasındaki farkı açıklamamıştır. (79) Süveyş'teki İngiliz işgali ve Filistin'deki siyonizme karşı kurulduğu iddia edilen özel milis güçleri, bunların polis ve ordudan üyelerinin bulunması ve sonraları mevcut rejimi yıkmak için askeri bir teşkilat kurma şeklinde dışarıdan gelen bir teklife el-Benna'nın biraz araştırma yaptıktan sonra güçlerini birleştirip beraber çalışabileceklerini söylemesi, 1948'de Yemen'de İmam Yahya'ya karşı yapılan darbeyi İslami bir devlet kurulur ümidiyle desteklemesi, onun halk desteğiyle birlikte askeri güç vasıtasıyla iktidarı ele geçirme düşüncesine sahip olduğu sonucuna varılabilirse de (80) düşünce ve hareket birliğini yapmış ve öncelikle kendi gücüne dayanan bir yapının cihadı bütün olarak kuşanması fikrini pratize etmeye çalıştığı kanaatini ulaştırmıyor.

V. Sonuç
Özetleyecek olursak; sömürgeci Batı'nın medeniyet ve para götürme adına İslam topraklarını yağmaladıkları bir anda, İslam kendi içinden ıslahatçı düşünürler çıkarmıştır. Hasan el-Benna da bunlardan birisidir. Hasan el-Benna'yı diğerlerinden farklı kılan, onun düşüncelerini gerçekleştirmek için pratik bir hareket kurmadaki (İhvan-ı Müslimin-Müslüman Kardeşler) başarısıdır. Kurduğu teşkilat bugüne kadar varlığını sürdürmüştür. Müslüman Kardeşler'in bugünkü halinin ne kadar el-Benna'nın fikirleri ve zamanındaki yapısıyla örtüştüğü, olumlanabilirliği başka bir araştırma konusudur.
O, İslam dünyasının içinde bulunduğu durumdan kurtulmasının Kur'an ve Sünnet'e dönüşle mümkün olabileceğini söylemiş ve Kur'an'ın anlaşılırlığını ve önceliğini vurgulamıştır. Hadis hakkında metin tenkidi yerine sened tenkidini önemseyen el-Benna'nın bu düşüncesi kanaatimizce hatalıdır. İsnad zincirinin dışarıdan oluşturulabilir veya bu zincirdeki isimlerin insan oluşlarının getirebileceği unutma, yanılma, atlama gibi zaaflar ve nesiller arası sözlü naklin getirebileceği eksiklikler gözönünde bulundurulursa Kur'an merkezli metin tenkidinin daha önemli olduğu açıktır.
Bireyleri taklitten kurtulmak için araştırmaya sevkeder. İslam düşüncesinin ve hukukun donuklaşmasına sebep olan içtihad kapısının kapatılmasına karşı çıkmıştır.
Devrinde yaygın olan bidat ve hurafelerle savaşan el-Benna, keramet için dini esaslara uygunluk şartı arar, ancak bunun nasıl gerçekleşeceğini, dini esaslara uygun kerametin nasıl olabileceğini belirtmez. Tasavvufu çıkış itibariyle olumlarken, sonradan aldığı şeklin bir sapma olduğunu kabul eder.
Sömürüden kurtulmak ve İslam devleti, onun en ağırlıklı üzerinde durduğu konulardır. İslam ümmetinin birliği de onun önem verdiği konular arasındadır. İslami devlet ile parlamenter sistemi karşılaştırması, bizce, parlamenter sistemin zamanının getirdiği bir olumsuzluk olarak keyfiyetinin tam kavranamaması sebebiyle zayıf bir karşılaştırma olarak kalmaktadır.
O her şeyden önce halkın bilinçlendirilmesi gerektiğine inanır. Hayatı da bunun apaçık bir göstergesidir. Halkın bilinçlendirilmesinin önemini kavrayan el-Benna'nın mücadele metodu, başka çare kalmadığında şiddet kullanılmasına tecviz eder.
Benna'nın halkın ıslahı, yönetimin İslamileştirilmesi ve emperyalizmin defi konularındaki teorik yaklaşımları sosyal hayatın içine indirgemek için gerçekleştirdiği çabaları, İslami hareketin seyri ve niteliğindeki gelişim safhaları açısından takdire değer bir yaygınlık, süreklilik ve güç kazanmıştır. Ancak bu çabaların vahyin İslam toplumuna egemen şirk güçlerine karşı ve içinde yaşanılan cahili toplumu dönüştürme keyfiyetini yeniden gerçekleştirmek konusunda Kur'an bütünlüğünü yeterince yakaladığını söyleyemeyiz. Ama Hasan el-Benna yeniden bir Kur'an toplumu oluşturmak, tevhid ve adaleti iktidar kılmak amacını taşıyan düşünsel çabalan sosyalleştirmek için bütün eksikliğine rağmen gerçekleştirilen ilk planlı, programlı kitlesel bir hareketliliği oluşturmuştur.
20. yüzyılın ilk yarısında İslam dünyasında Hasan el-Benna ile başlatılan faaliyetler İhvan hareketi, daha sonraki İslami hareketlerin Kur'ani doğruları sosyalleştirmek konusundaki gayretlerinde bir teşvik unsuru olmuş ve aynı zamanda bir muhasebe objesi olarak yanlışlardan arınma konusunda müslümanlar yaşanmış olan mücadele pratiğinden çıkarımlar yapma imkanı sağlamıştır.
Dipnotlar:
1- Malik b. Nebi, İslam Davası, Yöneliş Yay. İstanbul, 1990, s. 88.
2- Geniş bilgi için bkz.: Hamid İnayet, Arap Siyasi Düşüncesinin Seyri, Yöneliş Yay., İstanbul, 1991.
3- Geniş bilgi için bkz.: Aziz Ahmed, Hindistan ve Pakistan'da Modernizm ve İslam, Yöneliş Yay., İstanbul, 1990.
4- Geniş bilgi için bkz,: Fehmi Ced'an, İslami Yönetim Tartışmaları, Yöneliş Yay., İstanbul, 1989.
5- Malik b. Nebi, a. g. e., s. 49.
6- Ra'd, 11.
7- Fevziye Bariun, Malik Rennabi and the Inteelectual Problems of the Müslim Ummah, The American Journal of the Islamic Social Sciences, Güz 1992, s. 327.
8- Geniş bilgi için bkz.: Cemaleddin Afgani, Mehmet Serdar, Hak Söz, s. 27?28.
9- Geniş bilgi için bkz.: Hamid İnayet, Arap Siyasi Düşüncesinin Seyri, Yöneliş Yay., İstanbul, 1991.
10- Geniş bilgi için bkz.: Muhammed b. Abdulvehhah ve Hareketi, Fatma Sel, Hak Söz, 14. sayı.
11- Seyyid Feyyaz Mahmud, A Short History of islam, Oxford University Press. Londra, 1960, s. 642.
12- 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, Cilt I, Prof. Dr. Fahir Armaoğlu, T. İş Bankası Kültür Yay., S. Baskı, Ankara, 1992, s. 205.
13- Hidiv, Osmanlı'nın Mısır valisi Mehmet Ali Paşa'nın soyundan gelen yöneticilere verilen bir unvandır.
14- Seyyid Feyyaz Mahmud, a. g. e. s. 643.
15- Seyyid Feyyaz Mahmud, a. g. e, s. 644.
16- Seyyid Feyyaz Mahmud, a. g. e.,s. 645.
17- Prof. Dr. Fahir Armaoğlu, a. g. e., s. 202.
18- Seyyid Feyyaz Mahmud, a. g. e.,s. 646,
19- Doç, Dr. İbrahim Sarmış, Seyyid Kutub, I, Fecr Yay., Ankara, 1992, s. 18.
20- Hamid İnayet, a. g. e., s. 132.
21- Hamid İnayet, a. g. e., s. 101.
22- Hamid İnayet, a. g. e., s. 147,
23- Hamid İnayet, a. g. e., s. 78.
24- Fehmi Ced'an, a. g. e., s. 12. Ayrıca Hamid İnayet, a. g. e,, s. 203,
25- Encyclopedia Britannica, 8. cilt, Egypt maddesi, Amerika, 1969.
26- The Cambridge Encyclopedia of the Middle East and North Africa, Cambridge Universtiy Press, Cambridge, 1988, s. 83.
27- A. Z. el-Abdin, The Political Thought of Hasan al-Banna, Hamdard Islamicus, Vol. XI, Number3, Karachi, 1988.
28- Hasan el-Benna, Dava ve Davetçinin Hatıraları, İşaret Yay., İstanbul, 1987, s. 17.
29- El-Benna, a. g. e., s. 37.
30- El-Benna, a. g. e., s. 98.
31- El-Benna, a. g. e., s. 101-102.
32- El-Benna, a. g. e., s. 106.
33- El-Benna, a. g. e., s. 138.
34- El-Benna, a. g. e., s, 278.
35- El-Benna, a. g. e., s. 290-294.
36- El-Benna, a. g. e., s. 311.
37- El-Benna, a. g. e., s. 366.
38- El-Benna, a. g. e., s. 370.
39- El-Benna, a. g. e., s. 417?424
40- Abdulvahab el-Efendi, Dünya ve İslam, Cilt 1. İslamcılar, Sol ve Sağ, s. 136.
41- A. Z. el-Abdin, a. g. m.
42- A. Z. el-Abdin, a. g. m.
43- Prof. Dr. Fethi Osman, İhvan, İslam ve Demokrasi, Endülüs Yay., İstanbul, 1991, s. 74.
44- R. Hrair Dökmeciyan. Arap Dünyasında Köktencilik, s. 94, İlke Yay., İstanbul.
45- A. Z. el-Abdin, a. g, m.
46- El-Benna, Dava ve Davetçinin Hatıraları, s. 102.
47- El-Benna, Risaleler 3, s. 156, Hikmet Yay.
48- El-Benna, Risaleler, s. 25?26.
49- El-Benna, Risaleler 3, s. 156.
50- El-Benna, Risaleler 4, s. 84.
51- El-Benna, Risaleler 3, s. 107.
52- El-Benna, Risaleler 6, s. 85.
53- El-Benna, Risaleler 3. s. 189.
54- El-Benna, Risaleler 3, s. 170.
55- El-Benna, Risaleler 2, s. 44?45.
56- El-Benna. Risaleler 3, s. 163.
57- El-Benna, Risaleler 3, s. 181.
58- El-Benna, Risaleler 3, s. 187.
59- El-Benna, Dava ve Davetçinin Hatıraları, s. 32.
60- El-Benna, a. g. e., s. 35.
61- El-Benna, Risaleler 4, s. 161.
62- El-Benna, Risaleler 2, s. 192.
63- El-Benna. Risaleler 3, s. 57.
64- El-Benna, Risaleler 2, s. 72.
65- El-Benna, Risaleler 4, s. 208.
66- El-Benna, Risaleler 11, s. 179.
67- El-Benna, Risaleler. 11, s. 183.
68- El-Benna, Risaleler 11, s. 185.
69- El-Benna, Risaleler 2, s. 80?82.
70- El-Benna, Risaleler 2, s. 89?102.
71- El-Benna, Risaleler 2, s. 103.
72- El-Benna, Risaleler 1, s. 55?57.
73- A. Z. el-Abdin, a. g. m.
74- El-Benna, Dava ve Davetçinin Hatıraları, s. 292.
75- El-Benna, Risaleler 4, s. 191.
76- El-Benna, Risaleler 4, s. 194?195.
77- El-Benna, Risaleler 4, s. 192.
78- El-Benna, Risaleler 2, s. 30.
79- A. Z. el-Abdin, a. g. m.
80- A.g. m.
(KAYNAK: HAKSÖZ DERGİSİ, SAYI: 35-36, 1994; İslami Mücadelede Öncü Şahsiyetler, Ekin Yayınları)

Hikem
13-02-2012, 17:34
Sayın hikem benim yazdığımdan farklı bir şey mi dile getirdiğinizi sanıyorsunuz? Ben Şafii mezhebini baz alan (hükmi anlamda) hadisleri daha çok rivayet etmiştir diyorum. Hatta kimi hadisleri bizim mezhebimize nazaran ters görürsünüz. Bu mezhebi ihtilaftan. Bakınız aralarında geçen daha fazlası, bir hadis bile rivayet etmemiş diyorum aksini iddia ediyorsanız ispat ediniz. Bunun anlamı ne demektir? Resmen İmam-ı Azam'ın şahsını hedef alan ağır tenkitler dahi söz konusu; "Efendimiz şöyle buyurdu ama kimileri şöyle rivayet etti" diyerek İmam-ı Azam'a atıf var. Ben bu işin ilmini alıyorum, kulaktan dolma söylemlerle meydana çıkacak kadar acemi değilim.

Son cümleme dikkat buyurunuz, bu ciddi ciddi mezhep taraftarlığıdır, objektif olun; evet İmam-ı Buhari bir müçtehittir; bunun aksini savunmuyorum ki.. Tekrar ediyorum elbet ne Buhari ne de İmam-ı Azam'a dil uzatacak ruhsatımız yoktur, müçtehitlerin birbirine muhalefeti dahi rahmettir.

Yalnız ortada bir gerçek var, bunu bilelim. Sonuçta ben İmam-ı Buhari şafiidir demedim ki.


Kardeşim şu sözün galiba maksadını aşmış:'' Ben Şafii mezhebini baz alan (hükmi anlamda) hadisleri daha çok rivayet etmiştir diyorum''

Yani şimdi bu sözünü ehli hadis veya ehli ilim görse eminim gülmemek için kendini zor tutacaktır...Benim traji-komik dediğim durum da tam budur...Lütfen eğer bu konulara meraklıysanız, usülü hadis ve hadis tarihi kitablarını mutalaa ediniz..:)

HaZiRuN
13-02-2012, 18:36
Şehadetinin 63.Yıldönümünde Hasan El Banna...

* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *

İmam el-Benna'nın Islah Anlayışında İhlasın Yeri

Müslümanlardan her ıslahatçıya göre, din ve dünya işinde ıslah ve tecdid, endişe taşıyan her fikir sahibini meşgul eden bir iştir. İhlasın her amelin, her ıslah ve tecdidin özü olduğu kabul edilmiş bir gerçektir. Hatta ihlas, ameli Allah nezdinde kabul alanına koyan bir keyfiyettir.

İmam el-Benna, 1346/1928 yılından, İslam karşıtı saldırgan güçler tarafından suikast düzenlendiği ve şehid olarak Rabbine yürüdüğü 1368/1949 yılına kadar toplumu yenilemek ve ıslah etmek için İhvanı Müslimin cemaatının içinden çıkıp geldi.

İmam el-Benna, İslam dünyasının paramparça olduğu ve her parçanın, İslam'a ve Müslümanlara düşman işgalci güçlerin çizmesi altında inim inim inlediği bir dönemde ıslahatçı ve müceddid olarak geldi. İslam hilafet devletine karşı ittifak oluşturan bu güçler sonunda onun üzerine çullandılar ve onu parçalayıp kendi aralarında taksim ettiler.

Hasan el-Benna'nın ıslah metodunun ortaya çıktığı bu atmosferde Müslümanlar düşmanı taklit etmeye başlamışlardı bile. Çünkü, halkın gidişatında İslam ahlakı kaybolduğundan ve bunun neticesi olarak da Müslümanların evleri ve o evleri yöneten değerler değişip yerlerini Batı taklitçiliği aldığından, düşman galip, tahakkümcü ve ülkelerini işgal eden bir işgalci durumundaydı.

İslam alemindeki milli hükümetlerin çoğu, egemenliklerini despot işgalcilerin yardımıyla sürdüren zelil, uydu ve zayıf hükümetlerdi. Bundan dolayı bu hükümetler, İslam usulünü ve onun hayat düzenini terk edip, işgalci düşman Batı'nın, yasama, adalet, siyaset, iktisat, eğitim, kültür ve diğer hususlardaki düzenini aldılar.

Yöneten ve yönetilenlerin İslam'dan, O'nun metodundan, düzeninden, değerlerinden ve ahlakından daha çok uzaklaşmaya başladıkları bu atmosferde, Hasan el-Benna gelip ıslah ve yenileme için bir proje koydu. Biz umut ediyoruz ki bu kitap sayesinde o projenin boyutlarını açıklamada ve özelliklerini belirlemede bir katkımız olur.

İmam el-Benna'nın düşünce ve anlayışında İslami çalışma, her türlü faaliyeti kapsıyor:

* Kul ile Rabbi arasındaki samimi bir kulluktan başlamak.

* Kişinin fizik yapısı güçlü, eğitimli ve kültürlü, kazanç sağlamaya yeterli, akidesi düzgün, ibadeti sağlam, nefsiyle savaşabilen, vaktinin değerini bilen, işlerini iyi düzenleyen ve başkalarına faydalı birisi olmak için nefsini ıslah etmek amacıyla çalışması.

* İyi saliha hanım seçimine, kapsamlı ve İslami eğitimle güzel bir çocuk terbiyesine ve aile hayatının her hususunda İslam adab ve ahlakının korunmasına dayanan Müslüman evini oluşturmak için çalışmaya yönelmek.

* Hayır davasını yayma yoluyla tüm cemiyeti aydınlatmaya yönelmek. Bütün bunlar ancak, münker ve rezaletlerle savaşmak, iyiliği emretmek, faziletleri teşvik etmek ve hayır yapmaya başlamak suretiyle olur.

* Kamuoyunu, İslam'a ve onun yaşama yöntemine doğru kazanmaya, hayatın tüm alanlarını, her ferdin hukukunu koruyan, ondan görevlerini yapmasını isteyen, ona saygı gösteren, onun insanlığını ve saygınlığını koruyan İslami boya ile renklendirmeye koyulmak.

* Bundan sonra da İslam topraklarını, her türlü gayri İslami yabancı güçlerden kurtarmak. Bu gücün siyasi, iktisadi, ruhi, ahlaki veya bir başkası olması fark etmez.

Her vatansever, önce kendi vatanını kurtarmaya başlamalı. Sonra da yabancı güçlerin saldırısına uğrayan diğer İslam bölgelerini kurtarmak için gücünün yettiği kadar mal, vakit ve gayret sarf etmek suretiyle katkıda bulunmalıdır.

* Hükümeti, hakkıyla İslami oluncaya kadar ıslah etmek. Böylece o, ümmetin hizmetçisi, işçisi ve onun yararını gözeten bir memur gibi görevini yerine getirir. Bir hükümetin üyeleri Müslüman, İslami farzları yerine getiren, Allah'ın emirlerine açıkça isyan etmeyen kişiler oldukları ve İslam'ın ahkamını, ahlakını ve adabını uyguladıkları sürece o hükümet İslamidir.

* Hükümete, sürekli olarak görevlerini hatırlatmak, İmam el-Benna'nın siyasi çalışma alanındaki anlayışından kaynaklanmaktadır. Bu görevler şunlardır:

-Halkı bilinçlendirmek,

-Vatandaşlara şefkatli davranmak, İslam kanununun onlara tatbikinde aralarında adaleti sağlamak,

-Servetin artmasına, iyi yönetilmesine ve muhafazasına çalışmak,

-Kamunun malını korumak ve israf etmemek,

-Allah'ın ve Müslümanların düşmanlarını korkutacak güç hazırlamak,

-İslam davetini "dinde zorlama yoktur" prensibi çerçevesinde Müslüman ve gayrimüslim halk arasında yaymak,

-Toplum barışını bozmamak,

-Faziletleri yaymak ve kötülüklerle savaşmak.

Bu hükümet, bu görevlerini yerine getirdiği taktirde bağlılık, itaat, mal ve gayretle yardım isteme hakkına sahip olur. Hatta şartlar gerektirdiği zaman canla başla yardım etmek gerekir. Nitekim kendine yol gösterilmesini isteme hakkı da vardır.

Bunları yerine getirmediği zaman, önce düzelmesi için nasihat edilmesi gerekir, ondan sonra da ya karşı çıkılarak protesto edilir veya görevden uzaklaştırılır.

* İslam ümmetini, yeniden uluslararası alanda var kılabilmek için gayret sarf etmenin, Hasan el-Benna'nın İslam için çalışma anlayışı arasında önemli bir yeri vardır.

Bu da ancak şu şekilde olur:

-Islah ve tecdid çalışmalarını yaygınlaştırmak,

-İslam dünyasını oluşturan toplulukların sözbirliği etmesi,

-İslam ülkelerini kültürel, fikri, ilmi ve iktisadi olarak birbirine yaklaştırmaya çalışmak,

-Böyle bir çalışma siyasi yakınlaşmada etkili olacak olan önceki yakınlaşmalar için bir sonuçtur. Çünkü bunların tümü, Müslümanların sözünü bir araya getirecek ve onlardan hedef ve gayeleri bir olan tek İslam milleti yapacak olan İslam hilafetini yeniden kurma yolundaki siyasi adımlar ve gerçek hazırlıklardır.

İmam el-Benna'nın İslam için çalışma anlayışının arasında şu da yer almaktadır: İslam prensiplerini adalet ve şefkatle öncü kılmak ve tüm dünyaya lider yapmak için Allah'ın sözünün, şeriatının ve yönteminin yeniden gelmesine çalışmak.

Netice itibariyle İmam el-Benna'nın kitap ve risalelerinin gösterdiği, cemaatin uygulamalı faaliyetlerinin ve çalışmalarının da delalet ettiği gibi bu ıslah ve tecdid anlayışı ihlastan yoksun ise hiçbir kıymet ifade etmez. Aynı şekilde Allah katında da bir kıymeti olmaz. Çünkü ihlası yok olmuş cihadın, amelin ya da sözün, Allah katında; insanların, alemlerin Rabbinin huzurunda ayakta durduğu bir günde hiçbir değeri bulunmaz.

* * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * * *

İslâm ümmetinin ulusçu anlayışlarla ve birtakım entrikalarla dağılıp izzetini savunacak otoriteden yoksun bırakılmasından sonra yeniden bu izzete ve otoriteye kavuşması, İslâm ahkâmının hayata hâkim kılınması için başlatılan davanın en önde gelen öncülerinden olduğu için haklı olarak "İmam" ve "Genel Mürşid" unvanı alan Hasan el-Benna 1906'da Mısır'da doğdu. Âlim bir aileye mensuptu. Küçük yaşlarda İslami bilgi ve terbiyeyle donanan el-Benna dininin gereklerini yerine getirme ve başkalarını teşvik ve uyarmada çok gayretliydi. Daha küçük yaşlardayken kardeşiyle birlikte "Emr-i bi'l Maruf Cemiyeti"ni kurdu.

İmam Hasan el-Benna inandığı İslam davasını halka anlatmak ve onları bu istikamette bir araya getirmek istiyordu. Bunun için de halka inmek gerektiğini düşünüyordu. Bu düşüncesini İsmailiyye'de öğretmenlik yaptığı sıralarda yakın arkadaşlarına açarak beraber çalışmayı teklif etti. Arkadaşlarıyla beraber İslam'ı tebliğ için kahvehanelere ve mahalle aralarına kadar giderek oralarda vakit öldüren halka hoşgörüyle yaklaşıp sıcak sohbetlerle İslam'ı anlatıyorlardı. Bu yolla sayıları gittikçe artıyordu. Bu çalışmaları yanında öğretmenlik mesleğini de sürdüren el-Benna, arkadaşlarıyla beraber 1929'da merkezi İsmailiyye'de olan "Müslüman Kardeşler (İhvan-ı Müslimin)" adlı teşkilatı kurdu. Çalışmalarına büyük bir heyecanla başlayan İhvan köy köy, şehir şehir İslami davayı anlatıyordu.

Bir süre sonra Hasan el-Benna'nın öğretmenlik görevi Kahire'ye nakledildi. Dolayısıyla teşkilatın genel merkezi de Kahire'ye getirildi. Müslüman Kardeşler'in son derece ihlas ve samimiyetle yürüttüğü çalışmalar Kahire'de ilgiyle karşılandı ve kısa sürede teşkilatın çemberi büyük ölçüde genişledi. Teşkilatın çalışmaları sonucu Mısır'ın birçok yerinde enstitüler, okullar, hastaneler açıldı. Kahire'de günlük "İhvan-ı Müslimin" adında bir gazete yayınlanmaya başlandı. Bu gazete Hasan el-Benna'nın minberi vazifesini görüyor ve bu yolla dava halka daha iyi anlatılıyordu. Teşkilat kısa sürede iyice genişledi ve Mısır dışında birçok Arap ülkesinde şubeleri açıldı. İslam âlemindeki en güçlü teşkilat haline geldi.

O tarihte krallıkla yönetilen Mısır'da, kral ve hükümet bu teşkilattan endişe duymaya başladı. İslam âlemindeki Müslümanların hepsinin İslam prensiplerine bağlanarak beraber hareket etmeleri halinde dünyadaki mevcut stratejinin tersine döneceğinden korkan İngiltere, Fransa ve Amerika gibi emperyalist ülkeler de bu teşkilatın önünün alınmasını istiyorlardı. Özellikle İngiltere bu teşkilatın dağıtılması için Mısır hükümetine baskı yapmaya başladı. Nihayetinde Mısır hükümeti bu hareketi yasadışı ilan etti ve çalışmalarını engellemeye başladı. Ancak tamamen kapatmaya muvaffak olamadı. Teşkilatı kapatmayı ve etkisiz hale getirmeyi başaramayan zihniyet liderini ortadan kaldırmayı planladı. Ve çok geçmeden 12 Şubat 1949'da Hasan el-Benna Kahire'de sokak ortasında vurularak şehit edildi.

Yüce Allah amelini makbul, mekânını cennet eylesin. Bizi de onun bıraktığı ilmi ve fikri mirastan hakkıyla istifadeye muvaffak kılsın.

Fethi Yeken'in kaleminden Hasan el-Benna:

17 Ekim 1906'da Mısır'ın Mahmudiye kentin de doğan Hasan el-Benna dini ve ilmi yönden köklü bir aileye mensuptur. Babası hadis alimi idi. Hadis konusunda bizzat kendisinin de yazdığı eserler vardır. İşte böyle ilmi bir yuvada büyüyen Benna ilim, takva ve zühd atmosferinde çok güzel yetişmiştir. Daha küçük yaşlarda üstün bir zekaya sahip olduğu gözleniyordu. Gece namazlarına ve pazartesi, perşembe günleri oruçlarına devam ediyordu. Küçük yaşlarında Kur'an-ı Kerimi yarısına kadar ezberleyen Benna 15 yaşlarında hıfzını tamamladı.

Yüzünün hatlarında devamlı bir elem ve hüzün görünüyordu. Kalbinde müslümanların dertlerine çareler arama aşkı vardı. Onun bu hali zaman zâman bazı kötülükleri bizzat kendi eliyle değiştirmeye götürüyordu.

Nafile ibadetlere devam etmesiyle ruhu enginleşmiş ve nefsi daha da paklaşmıştı. Ayrıca daha talebelik yıllarındaki İslâmi çalışmalarından dolayı da genel kültürü oldukça gelişmişti. Okuduğu medrese de "kötülüklere karşı mücadele" adında bir teşkilat kurarak bazı önemli şahsiyetlere mektuplar gönderip, onlara nasihat etmeye ve onların dikkatlerini toplumdaki kötülüklere çekmeye başlamıştı.

Liseden mezun olduğunda Mısır'daki tüm talebeler arasındaki sıralamada beşinciydi. Üniversiteyi ise."Darul Ulum"da okumuştu. Üniversiteyi bitirme imtihanlarını verirken onsekizbin şiir beyti ve bir o kadarda nesir ezberlemişti. Darul Ulum'u bitirdiğinde onun ayarında talebe yoktu. Çünkü birincilikle bitirmişti.

Üniversiteyi bitiren Hasan el-Benna İsmailiye'deki okullardan birine tayin edilmişti. O zaman İngilizlerin tüm güçleri İsmailiye'de toplanmıştı. Okullarda Avrupa usulü eğitim yapılıyordu. İsmailiye bu haliyle sanki Londra'nın muhitlerinden birini andırıyordu.

Halkın çoğu ise bir İngiliz şirketi olan "Suveys"te isçiydiler. Hasan el-Benna İngilizlerin Mısır halkını ezdiğini ve onu zelil ettiğini görüyordu. Mısır halkı sanki onların kölesiydi. Her türlü fesat almış yürümüş ve haramlar mübahlaştırılmıştı. Özellikle 1924'de Atatürk tarafından hilafet yıkıldıktan sonra bu durum daha da artmıştı. Diğer taraftan Benna batılıların İslâmı ortadan kaldırmak için yaptığı çalışmaları gördükçe kalbi parçalanıyordu. İşte Benna o dönemleri anlatırken şöyle diyordu: "Allah bilir nice geceleri ümmetin dertlerine çareler aramak için geçirdik. Ve ümmetin hallerini tahlil etmek, dertlerini ortadan kaldırmak için ne kadar düşündük. Bu hallerin tesirinden bazen ağlama durumuna gelirdik." Derken Hasan el-Benna kendilerinde hayır alemetleri olan bazı kişilerle irtibata geçiyordu. Kendisiyle birlikte altı kişi biraraya gelerek İslâmi çalışmaların çekirdeğini oluşturmak için anlaştılar. Benna bu kurduğu teşkilatına yeni bir isim almaması için "Biz Müslüman Kardeşleriz" dedi ve cemiyetin adı "Ihvan-i Müslimin" oldu. Benna ilk davetine İsmailiye'de baslamıştı. Çalışmalarını bereketlendiren Allah Teâlâ onun elleriyle kahvelerde zamanlarını boşa geçiren insanlardan İslâm davası için mümtaz şahıslar yetiştirmişti. Bunlara örnek olarak İslâm davasının ilk öncülerinden Şeyh Muhammed Fergali İngiliz komutanının karşısına dikilmiş şöyle diyordu: "Beni bu İsmailiye'den sadece bir kişinin emri çıkartabilir. O da Hasan el-Benna" ' Hasan el-Benna İsmailiye'deki çalışmaları genişleyince ve tüm gayretlerini İslâm için tahsis edince İsmailiye'den Mısır'ın baskenti olan Kahire'ye tasındı. İhvan-ı Müslimin'in merkezini orada kurdu.

Bütün gayretlerini İslâma davet ve onu tanıtma yolunda harcadı. Köyleri gezdi, şehirleri dolaştı. Gittiği her yere bir şube açıyordu. Öyle ki bir kaç sene içinde İhvanın hareketi Mısır'ın gözünü ve kulağını doldurmuştu. Her tarafta ona katılmalar oluyor ve Mısır'ın evlatları onun kanatları altına giriyordu. Bunu gören hükümet İhvanın yayılmasından korkarak onu kontrol etmek için her türlü çareye basvuruyordu.

Hasan el-Benna'yı gizli istihbarattan bir çok kişi takip etmeye başlamıştı. O nereye giderse onlarda peşinden ayrılmıyorlardı. Derken 1947 senesinde Hasan el-Benna bazı mücahidlerini Filistin'e gönderiyordu. Filistin dağlari ve köyleri daha önce görmedikleri ender mücahidler görmeye başlamışlardı. Evet Filistin yahudiye kuvvetli bir ders vermek ve onlara zilleti tattırmak için ölümü hayata tercih eden insanlara şahit olmuştu.

Bu arada Kral Faruk, bu büyük gelişmelerden dolayı meseleyi İngilizlerle beraber düsünmeye başladı. Özellikle Kral Faruk'un Mısır ordusuna dağıttığı silahların bozuk olduğunun anlaşılmasından ve arapların hiyanetlerinin açığa çıkmasından sonra Kral Faruk için mesele iyice tehlikeliydi. Filistinde cihad eden İhvan-ı Müslimin Mücâhitlerinin Mısır'a gönderilmesinden korkan Faruk, Müslüman Kardeşleri tutuklatıp hapishanelere dolduruyordu. Dışarıda sadece Hasan el Benna kalmıştı. Kralın maksadı onu öldürtmekti. İste bu esnada Mahmud Abdulmecid gizli istihbarattan beş kişiyi Benna'yı öldürmeleri için gönderdi. Ve Kahire'nin en büyük meydanında Müslüman Gençler Teşkilatının önünde 12 Şubat 1949 tarihinde Hasan el-Benna kurşunlandı. Tedavi için hastaneye kaldırıldı. Bu arada Benna'ya müdahale edilmemesi ve kan kaybından ölmesi sağlandı.

Böylece ömrünün sonuna kadar tebliğ için çalışan Hasan el-Benna ruhunu tertemiz olarak Allah Teâlâ'ya teslim ediyordu. Cenazesini bir yaşlı babayla birlikte dört kadın kabre götürmüştü. Bölgede elektrikler kesilmiş ve bu dört kadın dehşet verici bir ortamda tankların arasında Benna'yı götürüp defnetmişlerdi. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi müslümanlar Benna'nın cesedini çıkarıpta gösteri yapmasınlar diye mezarının başında nöbet tutturuyordu.

Hasan el-Benna dünyayı terketmiş Kral Faruk'ta Hasan el-Benna korkusundan rahata kavuşmuştu. O öldüğünde çocuklarına ihtiyaçlarını giderecek bir şey bırakmamıştı. Hatta ev kirasını bile verecek durumları yoktu.

Faruk, Hasan el-Benna'dan kurtulmuştu ama geriye bir problem kalmıştı. O da İhvan-ı Müsliminin Filistinde hala cihada devam eden mücahid gruplarıydı. Bunlardan kurtulmak için Faruk, Mısır tanklarına ve askerlerine Filistin'e hareket emri verdi. Maksadı oradaki İhvan mensuplarını tutuklatmaktı. Ve tanklar kampların etrafindaki duvarları döverek mücahidleri ya teslim olmak ya da üzerlerine topların atılmasına razı olmak arasında seçim yapmaya zorladılar. Mücahidlerde etrafın cehenneme çevrilmesini istemediklerinden teslim oldular. Oradan hapishaneye taşınan mücahidler böylece duvarlar arkasına terkediliyordu.

Gerçek şu ki liderlikte büyüklüğün belli bir ölçüsü yoktur. Bazen olur ki büyüklük ilmi yönden olur. Bazen büyük bir fatih veya keşifçi, ya da bir ruhi terbiyeci yahud da bir siyasi lider büyük olabilir. Fakat kalıcılığı bakımından en büyük lider ümmeti yeniden inşa eden, yeni nesillerin yetişmesini sağlayan ve tarihin gidişatını değiştiren liderlerdir.

İste Hasan el-Benna bu kalıcı liderlerden birisi, belki de yirminci yüzyilda İslâm tarihinde en göze çarpanlardandı. Onun bu büyüklüğü sadece alim oluşundan veya iyi bir hatipliğinden ya da siyaset adamı oluşundan değil, İslâm davasını bina eden yeni bir nesil yetiştirmesinden ve özelde Mısır'ın genelde de İslâm aleminin tarihini sarsmasındandır. Bu gün dahi onun şiddetli sarsmasından olaylar gidişatını değiştirmektedir.

Mısır'ın yeni tarihini yazmak isteyen herhangi bir tarihçi, yahut Filistin meselesini yazmak isteyen birisinin Hasan el-Benna'yı yazmadan bu konuları yazamaması onun büyüklügünü göstermeye kafidir.

Tarihçilerin her ne kadar Hasan el Benna hakkında kendilerine özgü ayrı ayrı görüşleri olsa da, hepsi de olayların meydana gelişinde Hasan el-Benna'nın büyük tesirleri olduğunda ittifak etmektedirler.

Bu olaylar ki yarım asırdan günümüze kadar hala tesirini devam ettirmektedir. İsterse günümüzdeki insanlar onun kıymetini bilmesinler ve isterlerse onun hayatında veya şehadetinden sonra da onu gereği gibi takdir etmemiş olsunlar. Bu durum bütün liderler için böyledir. İnsanların veya ileri gelenlerin onun kıymetini gereği gibi bilememeleri El-Benna'ya en ufak bir zarar veremez.

Gerçek su ki, İslâm önderleri tarihte hiç bir zaman insanlar bilsinler ve taktir edip methetsinler diye, çalışmamışlardır. Bilakis İslâm onları öyle özel bir duruma getirmiştir ki, tarihte bizden başka milletler bu önderleri pek bilemezler. Çünkü İslâm onları ruhi terbiye ve büyük bir iman üzere yetiştirir. Öyle ki o ruhaniyet özel bir anlayış kazandırmış, hayatın gerçek yönlerini ve varlığın sırlarını öğretmiştir.

İslâm onları öyle yetiştirmiştir ki en üstün fedakarlıkları yaparlar ve insanlığa karsı çok büyük bir muhabbet beslerler. İşte Islâm önderlerini kendi aralarındaki bazı mizaç farklılıklarıyla birlikte onların genel durumu budur. Onlar Allah rızasından başka hiç bir şey de istemezler. Sadece Allah'ın hesabından korkar ve O'ndan sevap beklerler. Yalnız Allah'ın indinde itibarları olsun isterler. Hiç bir zaman kendileri için rahatlık ve huzuru talep etmezler, rahatlığı ancak Allah'a kavuşmakta ararlar. Onlarda şöhret veya methedilmeyi isteme, yahut makam hırsı veya haset bulunmaz. Onların dünya hayatı veya şehevi arzuları için herhangi bir iş yapmaları mümkün değildir. Onlar insanlardan karanlıkları kaldırmak için gönderilmiş bir nurdurlar. Gökyüzün de devamlı olarak parıldarlar. Onlar yeryüzünde ki topraklara karışmayan ve en yüksek bina ile en küçüğüne dahi vuran bir güneş şubesi gibidirler.

Yeryüzündeki tüm şer güçler, sömürgeciler, krallar, partiler, Ezher Üniversitesi ve fesat ehli Hasan el-Benna ile mücadele ettiler. O da bütün bunlara karşı savaştı. Halk bizzat kendi menfaatinden cahil kaldı. Hepsi de Hasan el-Benna'nın yolunu engellemek ve davasından alıkoymak için çalışmalarına rağmen o, yüce dağlar gibi, rüzgara ve balyozlara aldırış etmeden yoluna devam etti. O, yolunu tutmak için belki sağa sola sallanmıştır ama bütün tehditlere rağmen hiç bir zaman kasırgalardan etkilenerek davasından geriye adım atmamıştır. Dünya onun etrafinda kararmıs olsa da, o hiç bir zaman zafere olan kuvvetli imanından en ufak bir zayıflık göstermemiştir. Karşi kuvvetler ne kadar çok olsa da ve ne kadar üzerine çullansalarda o, hiç bir zaman mücadelesinde yenilmemiştir.

Bütün bunlara rağmen, tıpkı arkadaşlarına olduğu gibi düşmanlarına bile gönlü açıktı. O, hiç bir zaman düşmanlarından birine karşı hasetlikten dolayı tiksinmemiştir. Çünkü büyük insanların kalbinde hasede yol yoktur. Fakat onun tiksinmesi ve kerih görmesi, düşmanın batıla sapmasından, fesadından ve iftiralarındandı. Eğer düşmanı kötülük ve şeryolunda gitmeye devam ediyorsa ve halkın menfaatlerine zarar veriyorsâ onlardan nefret eder tiksinirdi. Tıpkı hakka karşı inatlık eden basiretsizlik göstererek anlayışsızlık yapan ve ahlaki bakımdan davayâ sıkıntı veren dostlarından nefret ettiği gibi.

Fakat Benna bütün bunlara rağmen Rasûlullah'ın Uhud günü yaralıyken ettiği şu duayı devamlı olarak ediyordu: "Allah'ım sen benim kavmimi hidayete erdir. Çünkü onlar bilmiyorlar." Düşmanları devamlı olarak ona karşı hile ve tuzakları sürdürürken o da düşmanlarına karşı sürekli şefkat ve nasihata devam ediyordu. Benna'nın bu hali, ta onu her türlü kuvvetten, makamdan ve yardımcıdan yoksun bir halde tek başına karanlıkta vurarak öldürdükleri zamana kadar devam etti.

Evet onu öldürdüler. Onlar kuvvetli Benna ise zayıftı. Onlar hükümran Benna ise bir kenara itilmişti. Onlar silahli, Benna ise eli bostu. Evet Benna'yi öldürdüler, simdi onlar katil ve mücrim, Benna ise mutlu ve saadet içinde.

Daha sonra onlar halkın merhametinden kovulurken, Benna Allah'ın rahmetiyle bağışlanıyordu. Onlar şimdi batı ülkelerinde dağılmış vaziyette. Benna ise istirahatgahında. Allah O'na ve tüm mücahidlere bol bol rahmet etsin. ( Amin.)

Ve... böylece şehidler kervanına bir yiğit daha katılmış oldu. Ne mutlu şehidlerin azizi yolunu sürdürenlere...

Hikem
13-02-2012, 20:09
Şubat ayı şehidlerle dolu bir ay...Bunlardan biri olan yukaruda yazıda anlatılan 20.asrın büyük davetçisi imam <Hasan el-Benna rahimehullahı rahmetle hatırlıyoruz...

ebkem
13-02-2012, 22:25
Kardeşim şu sözün galiba maksadını aşmış:'' Ben Şafii mezhebini baz alan (hükmi anlamda) hadisleri daha çok rivayet etmiştir diyorum''

Yani şimdi bu sözünü ehli hadis veya ehli ilim görse eminim gülmemek için kendini zor tutacaktır...Benim traji-komik dediğim durum da tam budur...Lütfen eğer bu konulara meraklıysanız, usülü hadis ve hadis tarihi kitablarını mutalaa ediniz..:)

Bana İmam-ı Buhari'nin İmam-ı Azam'dan rivayet ettiği tek bir hadisi getir misiniz?

Ben bahsini ettiğiniz iki ilmi de aldım merak etmeyin, elbet ehl-i kamil olamadık orası ayrı.

giriftar
13-02-2012, 22:31
Hasan el-Bennaya ,
Allahcc rahmet eylesin...

Mahabad
14-02-2012, 09:15
Hasan el-Benna ve Mücadelesi
http://www.dogruhaber.com.tr/image/haber/2012/02/13/Resim_1329135407.jpg
Allah`ın adıyla

Hamd âlemlerin yegâne yaratıcısı Allah Teâlâ`ya, salât ve selam önderimiz Resulullah`a, pak ve nezih âline, ashabına ve ömrü boyunca küfre karşı mücadele edip bu uğurda bedel ödeyenlerin üzerine olsun.

Aziz İslam davasının selameti uğruna mücadele etmiş dava adamları, bu yolda mutlaka bir bedel ödemişlerdir. Kimisi hayatlarının büyük bir bölümünü sürgünlerde veya zindanlarda geçirmiş; kimisi aile ve efradını geride bırakarak muhacir olmuş; kimisi de, "Allah yolunda ölüm en büyük hedefim" diyerek şehit olmuştur. Ortak gayeleri Allah rızası olan bu muhterem şahsiyetler; peygamber varisleri oldukları için gece ve gündüzlerini bir edip insanları İslam`a davet etmişler, İslam`ı tanıtma ve ulaştırma uğraşında olmuşlardır. İslam`dan bihaber olan insanları kendi başlarına bırakma, davetlerine icabet etmeyenlere bir daha gitmeme, şöhret veya methedilmeyi isteme, kendileri için rahatlık ve huzur talep etme gibi şahsi menfaatler peşinde olmayan bu İslam önderleri, Allah rızasını kazanmaktan başka hiçbir şey istememişlerdir. Sadece Allah`ın hesabından korkmuş ve O`ndan sevap beklemişlerdir. Ve daima davanın büyüklüğünün ve yükünün ağırlığının farkında olmuş, bu doğrultuda hareket etmişlerdir. Böylece kendilerinden sonra gelen müslümanlara numune-i imtisal bir hayat bırakmışlardır. Tıpkı tevhidi düşüncesiyle insanlara örnek; fikri mücadelesiyle de müslümanlara ve İslami hareketlere esin kaynağı olan İmam Hasan el-Benna gibi… İmam Hasan el-Benna ve İslami Mücadelesi…
17 Ekim 1906 yılında Mısır`ın Mahmudiye kentinde doğan Hasan el-Benna, dini ve ilmi yönden köklü bir aileye mensuptur. Babası zamanın hadis âlimlerindendi. Allah inancı yüksek olan bir ailede yetişmesinden dolayı; daha küçük yaşlarda gece namazları kılar, pazartesi ve perşembe günleri oruç tutmayı aksatmazdı. Resulullah`ın sünnetlerini ve İslam`ın emrettiklerini eksiksiz yerine getiren Hasan el-Benna, başkalarını da bu konularda teşvik etmede çok gayretliydi.

Yüz ifadesinde sürekli bir hüzün ve elem vardı. Kalbindeki iman ve ihlâsından dolayı, devamlı müslümanların dertlerine çareler bulma uğraşındaydı. Talebelik yıllarındaki İslami çalışmalardan dolayı genel kültürü oldukça gelişmişti. Daha lisedeyken "Haramlara Karşı Mücadele Cemiyeti" adında bir teşkilat kurup önemli şahsiyetlere mektuplar göndermiş ve toplumdaki kötülüklere ve haramlara karşı mücadele edilmesi gerektiğini belirtmişti. Toplumsal ve dinsel eğitimin ağırlıklı olduğu üniversiteyi birincilikle bitirdikten sonra da, İsmailiye`de bir ilkokulda öğretmenlik yapmaya başlamıştı.

Halkın İslam`dan uzak bir şekilde yaşadığını gördükçe içi içini yiyor ve birçok geceyi uyumadan geçirip çare bulmak için projeler üretiyordu. Hatıralarını anlatırken içinde bulunduğu durumu şu veciz sözlerle dile getiriyor; "Allah bilir nice geceleri ümmetin dertlerine çareler aramak için geçirdik. Ve ümmetin hallerini tahlil etmek, dertlerini ortadan kaldırmak için ne kadar düşündük. Bu hallerin tesirinden bazen ağlama durumuna gelirdik." İşte bu kaygı ve endişeleri taşıyan altı arkadaşıyla beraber bir gece toplanıp "İhvan-ı Müslimin/Müslüman Kardeşler" teşkilatını kurdular. Bu fedakâr ve cefakâr arkadaşlarıyla beraber İslam`ı tebliğ etmek için kahvehanelere giderek, orada vakit öldüren insanlara İslam’ın güzelliklerini ve cihanşümulluğunu anlatmaya başladılar.

Allah`ın yardımıyla halk, Müslüman Kardeşler teşkilatını bağrına bastı. Sayıları gittikçe artan teşkilat; köy köy, şehir şehir dolaşarak İslam`ı anlatıyor ve gittikleri her yerde de bir şube açıyorlardı. Bütün gayretlerini İslam’a davet yolunda harcıyorlardı. Üstat Hasan el-Benna; İslam`dan bihaber hiçbir şehrin ve hiç kimsenin kalmaması gerektiğini söylüyordu. Kısa sürede büyük bir şekilde gelişen İhvan teşkilatı, dünya müslümanlarının sorunlarıyla da yakından ilgilendi. Filistin meselesini ümmetin meselesi olarak görüp, Filistin`e savaşmak için askerler gönderdi. Filistin dağları ve köyleri, daha önce görmediği yiğit mücahitleri görme sevincini yaşadılar. O mücahitler ki; Yahudi`ye zilleti tattırmak için ölümü hayata tercih eden cengâverlerdi. Rablerine verdikleri sözden caymayan kahraman askerlerdi.

O tarihte krallıkla yönetilen Mısır`da, kral ve hükümet, gelişen bu olaylardan ve hızla büyüyen İhvan teşkilatından endişe duymaya başladılar. Müslümanların birlik ve beraberlikleri, özellikle organizeli bir şekilde hareket etmeleri gözlerini korkutmuştu. Hükümet, Müslüman Kardeşler teşkilatının önüne geçmek, faaliyetlerini durdurmak ve şeytani emellerini gerçekleştirmek için hareketi yasadışı ilan etti. Bilahare, teşkilatın çalışmalarını engellemeye başladılar ve büyük bir baskıyla teşkilatı ortadan kaldırmak için bütün imkânları seferber ettiler.

Teşkilata mensup fertleri bir bir yakalayıp, çok ağır işkenceler yaptıktan sonra hapishanelere koydular. İmam Hasan el-Benna`nın yoldaşlığını ve korumalığını yapacak hiç kimseyi dışarıda bırakmadılar. Amaçları Hasan el-Benna`yı tek başına bırakıp onu sinsice öldürmekti. Emellerine 12 Şubat 1949 yılında ulaştılar. Kahire`nin en büyük meydanında ve ışıkları söndürülmüş zifiri karanlık bir sokakta, dünyanın faydasız ve geçici metasına aldanmış kirli ve satılmış eller tarafından Hasan el-Benna`ya kurşun yağdırdılar. Ağır yaralı bir şekilde hastaneye kaldırılan Hasan el-Benna`ya müdahale edilmesine izin verilmedi. Böylece kan kaybından ölmesi sağlandı.

İslam davasının mümtaz ve müstesna şahsiyetlerinden İmam Hasan el-Benna, ömrünün sonuna kadar tebliğ ve kulluk vazifesini yerine getirmeye çalışarak, "Müminler arasında öyleleri var ki, Allah`a verdikleri sözde dururlar. Kimileri sözünü yerine getirip o yolda şehit olmuştur; kimileri de şehitlik beklemektedir. Onlar hiç sözlerini değiştirmediler" ayeti sırrınca Rabbine verdiği sözde durmuş ve adını şehitler kervanına yazdırmıştır.

İhvan-ı Müslimin teşkilatının kurucusu ve manevi lideri İmam Hasan el-Benna, başlattığı fikri mücadelesiyle dünyada bir çığır açmış, milyonların gönlünde taht kurmuştur. Ömrü boyunca karşılaştığı sorun ve problemler dolaysıyla hiç ümitsiz olmamış, çaresizliği asla kabul etmemiştir. Namazı en büyük iş, İslam`a davet etmeyi en büyük eylem kabul etmiştir. Din ve dünya, iş ve ibadet, aile ve cemaat arasında mükemmel bir denge kurmuştur. Sevenlerini derinden üzen ve hüzne boğan şahadetiyle de uyuyan ve gaflette olan ümmeti uyandırıp bir umut olmuş ve yeni nesillerin yetişmesini sağlayan bir rehber olmuştur.

Ey kitlelerin uyuşturulup sindirildiği bir dönemde, toplumu pak ve temiz kanıyla küfre karşı harekete geçiren aziz şehit!
Ey İslami kavramların içinin boşaltılıp model olarak sunulduğu ahir zamanda, örnek yaşantısıyla inananlara yol gösteren cefakâr rehber!

Ey dava uğruna dökülen mübarek ve müberra kanıyla, çorak toprakları yeşerten ve bereketlendiren korkusuz nefer!
Ve ey ömrü boyunca insanların hakkı ve batılı birbirinden ayırt edebilmesi için mücadele eden muhterem üstat!
Acıları lezzete çeviren şahadeti seçerek; şehitlere koşmayı kolaylaştırdın. Yalnızlığı ve unutulmuşluğu Allah`a ulaştırarak giderdin. Ölü kalplerde arzu ve istekler meydana getirdin. Mahrumiyet ve ayrılığı lezzete çevirdin. Amel güzelliğini ve mücadele azmini çevrene sirayet ettirdin. İşlerimiz vaktimizden çoktur diyerek tarihe yön verdin. Özgürlüğe giden yolun öncüsü olarak, geleceğe büyük bir miras bıraktın... Bıraktığın mirasa sahip çıkacağımıza ve nurlu yolunu sürdüreceğimize söz veriyoruz. Ruhun şad, mekânın cennet-ül firdevs olsun….

Muhammet Şerif / Doğruhaber