PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : BiR MoR MeNeKŞe



ArZu
12-11-2006, 20:50
Kendini bildi bileli mor menekşeyi çok severdi. Çocukluğunun geçtiği
iki katlı evin bahçesinde bahar geldiğinde mor mor açar, mis gibi
kokarlardı. Annesi mor menekşeleri hep duvar kenarına dikerdi. Gölgeyi sever
menekşeler derdi. Oysa; öğretmeni bitkilerin güneş ışınları ile fotosentez
yapığını anlatmıştı onlara. Bitkiler güneş ışığına muhtaçtı.
Mor menekşeler ne tuhaf bitkilerdi...
- "Her bitki güneşi severken, onlar neden gölgeyi tercih ediyorlar?"
diye düşündü, durdu Hande...
Küçük, ufacık aklı ile aslında menekşelerin diğer çiçeklerden
farklı olduğunu keşfetmişti, işte belki de menekşeler bu yüzden bu kadar
güzeldi. Küçücük kafası o gün herkesden farklı olursan, bu hayatta değerli
olursun yargısına varmıştı. Daha o yıllarda farklı olmak için uğraş vermeye
başladı.
İlk, kimsenin yanına oturmak ği, "Hacer'in yanına oturmak istiyorum
öğretmenim." diyerek başladı farklılıklarla süren hayatı.
Hacer bile şaşırmış, şaşkın şaşkın bakıyordu onun yüzüne. Hacer, çok
dağınık, biraz anlama zorlukları olan problemli bir ailenin kızı idi.
Hande ise; mühendis Kamil Beyin biricik kızı... Öğretmen, pek oturtmak
istemedi önce Hacer'in yanına Hande'yi...
Hande, ısrar ediyordu Hacer'in yanına oturmak istiyordu. Daha sonra
bir tatsızlık çıkmasın diye öğretmem Hande'nin annesini çağırdı. Annesi
eve geldiklerinde Hande'ye sordu:
- "Neden yavrum Hacer'in yanına oturmak istiyorsun?"
Hande cevap verdi: "Geçen baharda menekşeler ekiyorduk hani anne, o
gün sen bana menekşeler güneşi sevmez demiştin. Oysa, her bitki güneşi
sever. Menekşeler farklı...
Belki de bu yüzden bu kadar güzeller... Hacer'in yanına kimse oturmak
istemiyor. Ben farklı olmak istiyorum.Belki, Hacer de güzeldir,onu fark
etmek istiyorum." dedi.
Hande'nin annesinin ağzı açık kalmıştı. İlkokul 4 .sınıf öğrencisi kızının
olgunluğuna hayran kalarak :
- "Peki kızım, kimin yanında istersen oturabilirsin." dedi.
Pazartesi, Hande Hacer'in yanında oturmaya başladı. Hem Hande tedirgindi,
hem Hacer... Birbirleri ile hiç konuşmuyorlardı. Diğer kızlar da soğumuştu
Hande'den. Nasıl Hacer gibi dağınık, bir şeyi iki kere anlatma ile anlayan
fakir bir kızın yanına oturmayı istemişti?
Doktor Cemal bey'in kızı Esin idi en çok alınan...Anne babaları her hafta
sonu görüşüyorlar, Hande ve Esin birlikte oynuyorlardı her Pazar... Nasıl
olur da kendi yerine Hacer'i seçerdi? Çok gururu
kırılmıştı Esin'in... Hande ile konuşmuyordu.
Bir gün, Hande ve ailesi, Esinler'le dağ köylerinden birinde
gerçekleştirilecek bir panayıra katılmak için sözleştiler..
Hande, gene Esin'in somurtacağını bildiği için gitmek istemiyordu.
İçin için de Hacer'e kızmaya başlamıştı, arkadaşları ile arasının
bozulmasına sebeb olmuştu. Neden sanki bu kadar dağınıktı, neden her şeyi
iki kerede anlıyordu, yoksa aptal mıydı?
Sonra menekşeleri hatırladı. Hemen düşüncelerinden utandı. Hacer, farklı
diye yargılamamaları gerekiyordu. Hacer'in kimsenin bilmediği güzelliklerini
keşfedecekti. Buna tüm gücü ile inandı.
Tam umduğu gibi olmuştu. Esin, somurtarak karşısında oturuyordu.
Hande ile konuşmuyordu. Hande, canını sıkkınlığından biraz dolaşmak
için annesinden izin aldı. Köy yolunda yürümeye başladı. Hava iyice soğumuş
ve ayaz iyice artmıştı. Kar atıştırmaya başlamıştı. Hande kar'ı çok
seviyordu. Yürüdü, yürüdü... Köye gelmişti...
Bir evin önünde durdu. Evin penceresindeki saksıya gözü ilişti.
Gözlerine inanamıyordu, bunlar mor menekşelerdi...
Ama kıştı ve menekşeler soğuğu hiç sevmezlerdi, eve doğru bir adım
attı, kapıda beliren gölgeyi çok sonra fark etti. Bu Hacer idi.
Hande'ye gülümsüyordu... "Hoşgeldin Hande" dedi Hacer, biraz ürkek "Buyurmaz
mısın?"
Şaşkınlıkla kapıya doğru ilerledi Hande ve içeri girdi. Oda, sıcacıktı. Odun
sobası her yeri ısıtmıştı. "menekşeler" diyebildi
sadece Hande, "bu soğukta???"
Hacer gülümsedi: "Onlar annem için, annem onları çok sever." Sonra yatakta
yatan kadını fark etti Hande.
- "Annen hasta mı?" dedi. Hacer: "Evet, 2 sene önce felç oldu, ona ben
bakıyorum. Bizim kimsemiz yok. Birtek ineğimiz var, onunla geçiniyoruz ama
tüm işler bana baktığı için derslere çalışacak pek
vaktim olmuyor." dedi Hacer utanarak...
Bir de dedi: "Bizim köyden şehre araç yok, bu yolu her gün yürüyorum o
yüzden de çok yorgun okula geliyorum dersleri anlamakta güçlük çekiyorum."
Hande'nin gözleri dolmuştu...
Dışarıdan gelen ses ile kendine geldi. Annesi onu arıyordu. Çok merak etmiş
olmalıydı... Dışarıya koştu ve annesine sarıldı,ağlıyordu... Bir müddet
sonra "Anne, bu Hacer!" diye tanıştırdı sıra arkadaşını...
Hacerler'e gidip Hacer'in yaptığı sıcak çorbadan içtiler birlikte.
Hande, annesine anlattı Hacer'in hayatını, ağlıyarak. "Bir şeyler yapalım
anne"dedi...
O hafta, annesi ve Hande, Hacerler'e gidip annesi ve Hacer'i kendi evlerine
taşıdılar... Hacer, artık Handeler'den okula gidip geliyordu.
Ne dağınıktı, ne de aptal... Sınıfın en iyi öğrencisi olmuştu...
Seneler geçti... Hacer ve Hande bir arkadaş değil, bir kızkardeşlerdi
artık...
Mor menekşeler Handey'e Hacer'i armağan etmişti... Hacer'e ise; hem
Hande'yi, hem hayatı...
Seneler sonra ikisi de evlendi... Hacer şimdi bir doktor...
Hande'den vicdanın ne kadar önemli olduğunu öğrendi. Hastalarına vicdanı ile
birlikte şifa dağıtıyor...Hande ise; bir öğretmen...Çocuklara farklı olan
şeyleri sevmeyi de öğretiyor... Bir kızı var.
Adı: HACER MENEKŞE...
Hayatta en çok sevdiği iki şeye birini daha ekledi Hande. Hacer Menekşe,
teyzesi Hacer'i çok seviyor ve annesine teyzesi için hegün teşekkür
ediyor...
SEVGİNİZE KESİNLİKLE ÖNYARGI SOKMAYIN. DAİMA KARŞINIZDAKİNİ DİNLEYİN...
GÖRECEKSİNİZ Kİ ÖNYARGISIZ BİR ŞEKİLDE YAKLAŞIRSANIZ,YORUMLARINIZ DAİMA
İSABETLİ OLACAKTIR...
HERŞEY, SEVİNCEYE KADAR FARKLIDIR.... SEVDİKTEN SONRA İSE; SEVGİNİN DİLİ HEP
AYNIDIR...
__._

gokce_kız
15-11-2006, 18:41
çok süper!!!

ArZu
16-11-2006, 10:21
insanlar arasına duvarlar ören ön yargı değil midir her zaman.

ArZu
16-11-2006, 11:37
YALNIZ ADAM ve KIRLANGIÇ

Karlı bir kış günüymüş...
Yağan kardan üşümüş küçük kırlangıç,
yalnız bir adamın penceresinin dışına gelip
gagasıyla camı tıkırdatmış, adeta adamın onun
içeri girmesine müsade etmesini istemiş.

Yalnız adam bu isteği görmüş, "olmaz alamam,
git başımdan" der gibi kuşu kovalamış, sonra da
kendi kendine söylenmiş;"Hıh, camı tıkırdatmakla
kendisini içeri alacağımı mı sanıyor acaba..?"

Gecenin ilerleyen saatlerinde canı sıkılmış,
rüzgar ve soğuk arttıkça yalnız adamı
daha başka düşünceler sarmış,
kırlangıcın arkadaşlığını
geri tepmekten biraz pişmanlık duymuş...

"Keşke kuşu içeri alsaydım.
Ona biraz yiyecek verirdim. Minik kuş
oradan oraya uçar, neşeli sesler çıkartır,
cıvıldar, yalnızlığımı paylaşırdı. " demiş.

Ertesi sabah ilk iş pencereyi açıp,
etrafına bakınmış adam, belki kırlangıç
oralarda bir yerlerde olabilir diye düşünmüş.
Ama görememiş zavallı kırlangıcı...

Uzun kış geçmiş, yine yaz gelmiş...
Etrafta kırlangıçlar, cıvıldıyarak uçmaya başlayınca;
yalnız adam, heyecanla camını sonuna kadar
açıp kuşu beklemiş... Ama hiç gelen olmamış.

Onun hevesle havada uçan kuşlara
baktığını gören komşusu hikayeyi öğrenince
hafif buruk bir sesle: "Sevgili komşum, anlaşılan
sen kırlangıçların sadece 6 aylık bir ömürleri oduğunu
bilmiyordun?" demiş. Bunu işiten yalnız adam çok üzülmüş
ama üzülmek için de artık geç kaldığını anlamış...

***

Dikkatli olun...
Farkında olun...
Kendinize bir sorun...
Acaba, siz kaç kırlangıç kovaladınız?

Hiç geri çevirmediniz mi bugüne kadar
size sunulan bir dostluğu?

Hayatta bazı fırsatlar vardır ki,
sadece birkez karşımıza çıkar,
değerini bilemezsek kaçıp giderler.
Ve asla geri gelmezler.... :((

bu hikayeyi her okuyuşumda :cray: :cray: :cray: :cray: :cray:

ArZu
17-11-2006, 22:29
Gürültü patırtının ortasında sessizce, sükunetle dolaş; sessizliğin içinde huzur var. Sakın bunu unutma...

Herkesle dost olmaya çalış. Sana bir kötülük yapıldığında verebileceğin en iyi karşılık unutmak olsun. Bağışla ve unut. Ama kimseye teslim olma...

İçten ol, telaşsız anlat... Kısa, açık ve net konuş... Başkalarına kulak ver...Aptal ve cahil oldukları zaman bile dinle onları; çünkü dünyada herkesin bir öyküsü vardır.

Yalnız yaptığın planların değil, başardıklarının da tadını çıkar...

Ne kadar küçük olursa olsun işinle ilgilen. Hayattaki dayanağın işindir, unutma. Sevebileceğin bir iş seçersen, yaşamında bir an bile çalışmış ve yorulmuş olmazsın. İşini öyle seveceksin ki, başarıların bedenini ve yüreğini güçlendirirken, verdiklerinle de yepyeni hayatlar başlatmış olacaksın.

Olduğun gibi görün ve göründüğün gibi ol... Sevmiyorsan eğer, sever gibi yapma... Çevrene ve tanıdıklarına önerilerde bulun, fakat asla hükmetmeye kalkma...İnsanları yargılarsan onları sevmeye zamanın kalmaz. Ve unutma ki, insanlığın sevgi konusunda yüzyıllardır öğrenebildiği, bir kumsaldaki kum taneciği bile değildir.

Aşka sakın burun kıvırma...Aşk nedir? Çöl ortasında yemyeşil bahçedir. O bahçeye bakmayı hak etmiş bir bahçıvan olmak için her bitkinin sürekli ilgiye, yardıma, bakıma, sevgiye ihtiyacı olduğunu unutma.

Hayatta kaybedebilirsin. Kaybetmeyi ahlaksızca bir kazanca tercih et. Birincisinin acısı bir an, ötekinin vicdan azabı bir ömür boyu sürer. Bazı idealler o kadar değerlidir ki; o yolda mağlup olman bile zafer sayılır. Bu dünyada bırakacağın en büyük miras dürüstlüktür.

Yıllar geçiyor, geçecek... Yılların geçmesine öfkelenme...Gençliğe yakışan şeyleri gülümseyerek teslim et geçmişe. Yapamayacağın şeylerin yapabileceklerini engellemesine izin verme. Rüzgarın yönünü değiştiremiyorsan, yelkenlerini rüzgara göre ayarla. Çünkü dünya, karşılaştığın fırtınalarla değil, gemiyi limana getirip getirmediğinle ilgilenir. Ara sıra kendini tutamayabilirsin. Yüreğini isyana kaptırabilirsin... Fakat unutma, evreni yargılamak imkansızdır. Onun için kavgalarını sürdürürken bile kendinle barış içinde ol...

Annenin seni doğurduğu saatleri hatırlıyor musun?

Sen ağlarken herkes sevinçle gülüyordu.

Öyle bir ömür geçir ki, sen öldüğünde herkes ağlasın...

Sabırlı, sevecen ol, erdemini yitirme...

Önünde sonunda sahip olduğun tek servet yine kendinsin.

Görmeye çalış ki, bütün pisliğine ve kalleşliğine rağmen dünya yine de insanoğlunun biricik güzel mekanıdır...

ArZu
20-11-2006, 13:53
Kum ve Tas

Bu hikayede iki arkadasin çölde yürüdüğünü anlatır.
Yolculugun bir noktasında bir tartışma olur ve biri diğerine tokat atar.
Tokadi yiyenin canı acır ama bir şey söylemeden kuma şöyle yazar:

"BUGÜN EN İYİ ARKADAŞIM BENİ TOKATLADI"

Bir vahaya gelene kadar yürümeye devam ederler ve suya girmeye karar verirler. Tokadi yiyen bataklığa saplanır ve boğulmak üzereyken arkadaşı kurtarır. Yarı boğulmadan kurtulduktan hemen sonra bir taşa şöyle yazar:

"BUGÜN EN İYİ ARKADAŞIM HAYATIMI KURTARDI"

Tokadı atan ve hayat kurtaran sorar:

"Canını acıttığımda kuma yazdın , neden şimdi taşa ?

" Diğeri cevaplar: "Birisi canımızı yaktığında kuma yazmalıyız ki bağışlama rüzgarı silebilsin, ama biri bizim için iyi bir şey yaparsa taşa kazımalıyız hiç bir rüzgar silemesin.

ACILARINIZI KUMA VE İYİLİKLERİ TAŞA YAZMAYI ÖĞRENİN

Özel bir kimseyi bulmak bir dakika alır , unutmak ise bir ömür.

Bu mesaji hic unutmayacağınız kimselere gönderin. Bu onları hiç unutmayacağınızı bildiren bir mesajdir. Eğer yollamazsanız bu telas içinde olduğunuzu ve onları unuttugunuzu gosterir.

Yasamak icin zaman ayirin

ArZu
21-11-2006, 09:49
MaSKe

Ne zaman tuvalet masasında makyajını temizleyen bir kadın görsem maskeler üşüşür aklıma... Boyalı çehreyi yalayan her bir pamuk topağının, gün boyu gerçek yüzü saklayan kalın maskeden bir parça kopardığını düşünürüm. Temizlik bittiğinde göz altlarında ince yarıklar halinde nemli kırışıklıklar gülümser; kaşlar silikleşir, kirpikler kısalır. Yüz, maskesinden soyunmuştur artık... sahibinin yaşını, ruhunu ele verir... ta ki ertesi sabah yeniden giyinene kadar...
* * *
Amerika'nin sevilen haber spikeri Leslie Mouton kansere yakalanıp saçları dökülünce ekrana perukla çıkmaya başlamıştı. Geçen cuma, stüdyo öncesi makyaj yaparken "Her şeyden haberdar etmeye söz verdiğim izleyicilerimden kendimi gizlemeye hakkım yok" diye düşündü ve o gece peruğunu takmamaya karar verdi. Kanal yöneticileri seyircinin tepkisinden çekindi önce, ama sonra kabullendiler. Jenerik döndü, yayın başladı ve 36 yaşındaki Mouton bu kez saçsız gülümsedi seyircilerine; "İşte bu benim gerçeğim, ben artık kelim ve bunu kabullenmeye karar verdim" dedi. Yayın bittiğinde kanala çiçek yağıyordu. Hayranlarının, ona güveni bir kat daha artmıştı.
* * *
Zavallı soyumuz, kim bilir kaç nesildir "maskeli balo"da gibi yaşıyor gündelik hayatını... Bedenimizin, aklımızın en yalın hallerinde binbir örtü... Iki yüzlülüğün atölyelerinde kalıba dökülen maskeler, mekana ve ihtiyaca göre seçilip takılıyor. En gülünesi halleri ciddiye almamıza, en saçma konuşmaları alkışlamamıza, sıkça tribünlere oynamamıza yarıyor. Küfretmek istediklerimize iltifat ediyor, kendimizi beğendirmek için rolden role giriyor, bu yorucu oyunun perdesi kapanınca da yatağa girerken maskemizi çıkarıp başucumuza asıyoruz. Kimsenin karşısındakinin gerçek yüzünü bilmediği ya da bilip de bilmezden geldiği bu karnaval nicedir sürüp gidiyor.
* * *
Sosyal antropolog Ahmet Göngören "Kimlik Bulmacası İçin Kılavuz" kitabında (Patika, 1999) "İlkel toplumlarda maske sadece ayinlerde kullanılır, diğer günlerde duvara asılır, gelecek ayine kadar titizlikle saklanırdı" diyor; "Oysa günümüz toplumunda maske sürekli takılıyor, ancak pek özel anlarda çıkarılıyor. Çünkü ayinsel gösteri kesintisiz biçimde sürüyor".

Acaba şimdi, atalarımızın yaptığının tersine, yılın bir günü maskelerimizi çıkarıp duvara asmayı ve gösteriye ara verip çoktan defnedilmiş hakikatın anısına, örtülerinden arınmış bir ayin düzenlemeyi becerebilir miyiz?

Doğruyu yalandan ayırt etmenin tamamen imkansızlaştığı bu gayya kuyusunda, herkesin kendini bütün yalınlığıyla sergilediği, içinden geleni söylediği bir samimiyet karnavalında buluşabilir miyiz?

O gün renkli perukları, şaşaalı nutukları, sembolik urbaları, süsleri, takıları, boyaları, rolleri, tavırları, yalanları 24 saat için bir kenara bırakmayı, en tabii, en samimi, en derbeder halimizle ortaya çıkmayı göze alabilir miyiz?

Tek bir gün için olsun, aşkımızı veya nefretimizi önünü ardını hesaplamadan itiraf edip, ikiyüzlülüğün maskesini düşürebilir miyiz?

Gülen masklar, ağlayan masklar, otoriter masklar, şarlatan masklar duvarlara asıldığında ve ruhların asıl çehreleri ortalığa saçıldığında kaç heykel yıkılır, kaçı sağlam kalırdı acaba?

Peki biz o ebedi maskeli balonun 24 saatlik antraktında, çoktan yitirdiğimiz kendi saflığımızı da bulabilir miydik?
* * *
Ya ertesi gün?..
Öylesi bir yüzleşmenin ertesi günü kaçımız ilişkimizi kaldığımız yerden sürdürebilirdik acaba?.. Kaçımız riyasız yeni bir hayata başlayabilirdik?
Bu gece makyajınızı temizlerken ya da makyajını temizleyen birini gözlerken düşünün bunu...
Aman sabah maskenizi takmayı unutmayın!

Can Dündar

:whistling[1]: :whistling[1]: :confused1[1]: :confused1[1]:

ArZu
22-11-2006, 09:39
Müsait Olunca Beni Severmisin:cray:

Kapidan içeri girer girmez neseyle bagirdi: 'Anne biliyormusun bugün yuvada ne oldu? ' 'Görmüyor musun? Telefonla konusuyorum.' Hiç kimsenin sevdigi sey birbirine benzemiyordu. Annesi telefonu, babasi arabayi seviyordu. Hersey erteleniyordu telefon ve araba söz konusu oldugunda. Bir de eve misafir gelecek oldumu kendisine hiç yer kalmiyordu. Nerelere gitsindi? Annesi kapatti telefonu. Mutfaktan tencere kasik sesleri geliyordu. Kosarak yanina gitti. 'Sana yardIm edeyim mi? ' dedi en sevimli halini takinarak. Annesi manali manali bakti. 'Hayirdir. Bir yaramazlik filan. Bak bir de seninle ugrasmayayim. Çok yorgunum zaten.' Yorgunluk nasil bir seydi. Bazen elinde oyuncagiyla uykuya daldiginda anneannesi oyuncagi yavasça elinden alir 'Nasil yorulmus yavrucak. Uykunun gül kokulu kollari sarsin seni' diyerek alnina bir öpücük konduruverirdi. Yorgunluk gül kokulu bir uykuya dalmaksa eger, ne diye annesi kendisiyle böyle kizgin kizgin konusuyordu. 'Annecigim yoruldugun zaman gül kokulu uykulara dalarsin. Anneannem öyle söylüyor.' 'Uykuya dalayim da gül kokulari kusur kalsin. Yorgunluktan ölüyorum.' Bu kelimeden nefret ediyordu. Yorgunum. Yorgun oldugumdan. Böyle yorgun yorgunken... 'Annecigim sen yorulma diye...' 'Yemekte konusuruz çocugum. Bankada isler yetismedi.Baban gelene kadar bunlari bitirmem lazim. Hadi sen oyna biraz.' 'Hani siz yoruluyorsunuz ya...' 'Eeee....' 'Ben de oynamaktan yoruluyorum.' 'Ne yapayim? ' 'Bilmem...' Yapilmamasi gerekenleri biliyordu da büyükler, yapilmasi gerekenleri hiç bilmiyorlardi. Isiklar söndü birden. Annesi öfkeyle söylenmeye basladi.'Mum da yok' diye diye karistirdi dolaplari el yordami. Çocuk sirtüstü yatip, anneannesinin köyünü düsündü. Gaz lambasinin isiginda deli tavsan masalini anlatisini. Deli tavsanin duvardaki aksini getirdi gözlerinin önüne. Anneannesi gibi iki ellerini birlestirip isaret parmaklarini yukari kaldirarak tavsan kafasi yapti. 'bak deli tavsan' diyerek parmaklarini oynatti. Yoldan gecen arabalarin farlari duvardaki tavsana yol açti. Tavsan alabildigine hür dolasti sagda solda. Otlarla kuslarla konustu. Sonra yorgun düstü. Duvardaki görüntü o minik avuçlarin açilmasiyla kayboldu. Kolu yavasça kanepeden asagi sarkti. Neden sonra isiklar geldi. Kadin çocugun hiç konusmadigini akil etti birden. Kanepeye kostu. Küçücük dizlerini karnina dogru çekerek uykuya dalmisti. Masanin üstündeki dosyalara bakti igrenerek. Dindirilmez bir pismanlik doldurdu içini. Uyandirmaktan korka korka küçük alnina bir öpücük kondurdu. Çocuk sanki bu öpücügü bekliyormusçasina 'Isin bitince beni sever misin anne? ' dedi. Kadin, sevilmek için randevu alan çocuguna bakarak sabaha kadar agladi.

ArZu
23-11-2006, 17:59
SEDEF ÇİÇEĞİ

Mahkeme salonunda, seksenlerindeki yaşlı çiftin durumu içler acısıydı.
Adam inatçı bakışlarla suskun, Nine'nin ağlamaktan iyice
çukurlaşmış
gözleri ve keskin çizgileriyle bıkkın bakışları süzüyordu
etrafını...Ve
Hakimin
tokmak sesiyle sustu uğultu ve tok sesiyle, sözü yaşlı kadına
verdi,
hakim...
"Anlat teyze neden boşanmak istiyorsun...?"

Yaşlı kadın derin bir nefes çektikten sonra baş örtüsüyle
ağzını
aralayıp, kısılmış sesiyle konuşmaya başladı...

"Bu herif yetti gari, 50 yıldır bezdirdi hayattan..."

Sonra uzunca bir sessizlik hakim oldu mahkeme salonunda...
Sessizlik
bu
tür haberleri her gün manşet yapan gazetecilerden birinin flaşıyla
bozuldu,
kim bilir nasıl bir manşet atacaklardı, yaşanmış 50 yılın ardından...
Çok sayıda gazeteci izliyordu davayı, kadın neler
diyecekti..Herkes
onu
dinliyordu.. Yaşlı kadının gözleri doldu...Ve devam etti...

"Bizim bir sedef çiçeği vardı, çok sevdiğim...O bilmez...50
yıl
önceydi.. O çiçeği bana verdiği çiçeklerin arasından kopardığım
bir
yaprağı
tohumlamıştım, öyle büyüttüm..Yavrumuz olmadı, onları yavrum
bildim...Bir
süre sonra çiçek
kurumaya başladı. O zaman adak adadım... Her gece güneş
açmadan önce
bir
tas suyla suluysam onu diye...İyi gelirmiş dedilerdi...50 yıl oldu,
bu herif
bir
gece kalkıp bir kere de bu çiçeği ben sulayım demedi... Taki
geçen
geceye
kadar...o gece takatim kesilmiş..uyuyakalmışım...Ben böyle bir adamla
50 yıl
geçirdim... Hayatımı, umudumu her şeyimi verdim...Ondan hiçbir şey
göremedim..Bir kerecik olsun, benim bildiğim görevlerden birisini
yapmasını
bekledim.... Onsuz daha iyiyim, yemin ederim."

Hakim, yaşlı adama dönerek ;

"Diyeceğin bir şey var mı baba" dedi.

Yaşlı adam bastonla zor yürüdüğü kürsüye, o ana kadar
suçlanmış
olmanın
utangaçlığını hissettiren yüz ifadesiyle hakime yöneldi.

"Askerliğimi, reisicumhur köşkünde bahçevan olarak yaptım, o
bahçenin
görkemli görünümüyle büyümesi için emeklerimi verdim... Fadimemi de
orada
tanıdım...Sedefleri de... Ona en güzel çiçeklerden buketler verdim...O
çiçeklerle doludur bahçesi...Kokusuna taptığım perişan eder
yüreğimi...İlk
Evlendiğimiz günlerin birinde boyun ağrısından onu hekime
götürdüm...
Hekim
çok uzun süre uyanmadan yatarsa boynundaki kireç sertleşir, kötüleşir
dedi..Her
gece uykusunu bölüp, uyansın, gezinsin dedi... Hekimi pek
dinlemedi, bizim
hatun...lafım gedmedi... O günlerde tesadüf bu çiçek
kurudu...Ben ona
gece
sularsan geçer dedim..Adak dilettim...Her gece onu uyandırdım. Ve onu
seyrettim... O sevdiğim kadının yavrusu bildiği çiçekleri sularken
seyrettim...Her gece o çiçek ben oldum...Sanki...Ona bu yüzden
tapabilirdim..."
dedi adam o yaştaki bir adamdan beklenmeyecek ifadelerle...

"Her gece O yattıktan sonra uyandım... Saksıdaki suyu
boşalttım...
Sedef
gece sulanmayı sevmez, hakim bey..Geçen gece de... Yaşlılık.. Ben
de
uyanamadım.. Uyandıramadım...Çiçek susuz kalırdı amma , kadınımın
boynu yine
azabilirdi... Suçlandım..Sesimi çıkartamadım..."
O an Mahkeme salonunda her şey sustu

ArZu
24-11-2006, 11:54
OĞLUMUN ÖĞRETMENİNE

Öğrenmesi gerekli, biliyorum; tüm insanların dürüst ve adil olmadığını.
Fakat şunu da öğret ona; her alçağa karşılık bir kahraman, her bencil
politikacıya karşılık kendini adamış bir lider vardır.
Her düşmana karşılık bir dost olduğunu da öğret ona.
Zaman alacak biliyorum.
Fakat eğer öğretebilirsen ona, kazanılan bir doların bulunan beşinden daha
değerli olduğunu öğret.
Kaybetmeyi öğrenmesini öğret ona ve hem de kazanmaktan neşe duymayı.
Kıskançlıktan uzaklara yönelt onu.
Eğer yapabilirsen, sessiz kahkahaların gizemini öğret ona.
Bırak erken öğrensin zorbaların görünüşte galip olduklarını.
Eğer yapabilirsen, ona kitapların mucizelerini öğret.
Fakat ona sessiz zamanlar da tanı. Gökyüzündeki kuşların,
güneşin yüzü önündeki arıların ve yemyeşil yamaçtaki çiçeklerin ebedi
gizemini düşünebileceği.
Okulda hata yapmanın hile yapmaktan çok daha onurlu olduğunu öğret ona.
Kendi fikirlerine inanmasını öğret, herkes ona yanlış olduğunu söylediğinde
dahi.
Nazik insanlara karşı nazik, sert olanlara karşı da sert olmasını öğret ona.
Herkes birbirine takılmış bir yönde giderken, kitleleri izlemeyecek gücü
vermeye çalış oğluma.
Tüm insanları dinlemesini öğret ona. Fakat tüm dinlediklerini gerçeğin
eleğinden geçirmesini ve sadece iyi olanları almasını da öğret.
Eğer yapabilirsen, üzüldüğünde bile nasıl gülümseyeceğini öğret ona.
Gözyaşlarında hiçbir utanç olmadığını öğret.
Herkesin sadece kendi iyiliği için çalıştığına inananlara dudak bükmesini
öğret ona ve aşırı ilgiye dikkat etmesini.
Ona kuvvetini ve beynini en yüksek fiyatı verene satmasını, fakat hiçbir
zaman kalbi ve ruhuna fiyat etiketi koymamasını öğret.
Uluyan bir insan kalabalığına kulaklarını tıkamasını öğret ona. Ve eğer
kendisinin haklı olduğuna inanıyorsa dimdik dikilip savaşmasını öğret.
Ona nazik davran, fakat onu kucaklama. Çünkü ancak ateş çeliği saflaştırır.
Bırak sabırsız olacak kadar cesarete sahip olsun. Bırak cesur olacak kadar
sabrı olsun.
Ona her zaman kendisine karşı derin bir inanç taşımasını öğret. Böylece
insanlığa karşı da derin bir inanç taşıyacaktır.
Bu büyük bir taleptir, ne kadarını yapabilirsen bir bak bakalım.
O, ne kadar iyi, küçük bir insan.Oğlum.

Abraham Lincoln

Hanne
24-11-2006, 12:19
Kardeşim nerden buluyorsun böyle güzel yazıları ...Çok güzeller ya...:D

Emeğine sağlık...:flowers:

ArZu
24-11-2006, 13:04
teşekkürler zeynep araştırmayı okumayı severim...en son eklediğimide öğretmenler günü ya bugün ondan dolayı ekledim...sağol...:flowers: :flowers: :flowers:

ArZu
24-11-2006, 17:18
SEVGİ

Dünyadaki en güzel şey temiz bir sevgi

Kadın her sabah olduğu gibi o günde beyaz değneği ve el yordamı ile otobüse binmişti.

Şoför : -Soldan üçüncü sıra boş hanımefendi, dedi.

Kadın 32 yaşında güzel bir bayandı ve eşi oldukça yakışıklı bir hava subayı idi.

Bundan birkaç ay önce yanlış bir teşhis sonucu gerçekleştirilen ameliyatla gözlerini kaybetmişti genç kadın ve asla göremeyecekti.

Kocası ameliyattan sonra acı gerçeği öğrenince yıkılmış ve kendi kendine bir söz vermişti.

Asla karısını yalnız bırakmayacak, ona sonuna kadar destek olacak, kendi ayakları üzerinde durana kadar cesaret verecekti.

Günler geçiyordu. Kadın her geçen gün kendini daha kötü hissediyor, çok sevdiği kocasına yük olduğunu düşünüyordu.

Eşinin bu içine kapanık,karamsar hali kocayı çok üzüyordu.

Bir an önce bir şeyler yapması gerekiyordu, karısı günden güne kendi içine kapanık dünyasında kayboluyordu.

Bütün gün düşündü koca nasıl yardım edebilirim güzeller güzeli eşime.

Birden aklına eşinin eski işi geldi. Geri dönmesini isteyecekti.

Ama bunu ona nasıl söyleyecekti, çünkü artık çok kırılgan ve neşesizdi. Bütün cesaretini toplayarak akşam karısına konuyu aştı.

Karısı dehşetle gözlerini aştı. - Ben bunu nasıl yaparım ben körüm, diye bağırdı.

Kocası ona destek olacağını her sabah işe onu kendisinin bırakacağını ve akşam alacağını ve ona çok güvendiğini söyledi.

Çünkü eşini tanıyordu ve bunu başarabileceğini biliyordu.

Kadın büyük bir umutsuzlukla kabul etti çünkü eşini çok seviyordu ve onu kırmak istemiyordu.

Her sabah eşini işine bırakıyor ve akşamları alıyordu fedakar koca. Günler böyle ilerledi karısı eskisinden biraz daha iyiydi.

Fakat kocası daha fazlasını istiyordu , kendisine söz vermişti sonuna kadar gidecekti.

Akşam karısına: - Artık işe kendin gidip gelmelisin, dedi,. Kadın şaşırmıştı. Bunu asla yapamayacağını söyledi.

Kocası ısrar edince onu yine kıramadı ve bütün cesaretini topladı bunu kendisi de istiyordu ama o kadar güveni yoktu.

Sabahları kadın artık otobüs durağına kendisi gidiyor, otobüsüne biniyor ve otobüsten inerek işine gidebiliyordu.

Günler günleri kovaladı hiçbir problem yoktu.

Yine bir gün otobüse binerken, şoför : - Sizi kıskanıyorum, hanımefendi dedi.

Kadın kendisine söylenip söylenmediğini anlayamadan, neden , diye sordu.

Şoför, - Çünkü her sabah sizin arkanızdan bir hava subayı genç adam otobüse biniyor

ve bütün yol boyunca sevgi ile size bakıyor, otobüsten indikten sonra yeşil

ışıkta yolun karşısına geçmenizi bekliyor

siz binaya girdikten sonra arkanızdan öpücük yollayıp size her gün sevgiyle el sallıyor , dedi.

ArZu
24-11-2006, 23:11
ANNEME İTHAFEN
Herkes unutsa da o unutmaz seni: Ölsen de, kalsan da, gitsen de, kaybolsan da. Kimse kalmasa da seni seven, süreklidir onun sevgisi:

Kırsan da, incitsen de.

Herkes sildiğinde bile, kalın ve büyük harflerle yazılıdır ismin onun kalbinde.

Herkes gittiğinde bile, yanındadır, ya bedeni, ya ruhu ile.

Herkes düşmanın olduğunda da savunur seni, herkes dalkavuğun kesildiğinde de vurur yüzüne hatalarını.

Unutsan da unutmaz, gitsen de kalır seninle.

Silsen de ismini, ismin onun gözünde yazılıdır.

Düşman olsan bile, dosttur sana.

Yabancılaştığında herkes ve her şey sana, o en yakınındır. Çaresiz kaldığında, çarendir, sırf varlığı ile. Elin boşta kaldığında elini tutandır, gözlerin yaşardığında ağlayacağın bir omuzdur o.

Cisimleşmiş rahmet, somutlaşmış şefkattir.

Babasının kızıyken ne olursa olsun, senin annenken budur. Annesi olmadığı biri için kim olursa olsun, ne kadar kötü, ne kadar unutkan, ne kadar vefasız, ne kadar nankör olursa olsun, senin annen olarak budur.

Budur, hayatı kolaylaştıran, hayata alıştıran, hayatı sevdiren.

Budur, ayaklarının üstünde 'day day' durduran, ilk adımı attıran, ilk kelimeyi söyleten.

Evi ev yapan, memleketi memleket.

Yanındayken, kıymeti bilinmeyenler listesindedir. İsmini oradan çıkarmak için, önce senin evden çıkman gerek. Önce 'day day' duramayıp düşmen, yaralanman gerek. Önce kaybolman, ağlayarak kucağına varman gerek.

Sonra düşünmen, hissetmen gerek.

O rahmeti, şefkati; o, anneleştiğinde melekleşen insanı tanıman gerek.

Maddeleşmişsen mânâya, anlamsızlaşmışsan anlama, hayvanlaşmışsan insana, yokluğa yakınlaşmışsan varlığa yanaşman gerek.

Hissettikten ve anladıktan sonra söylemen gerek:

Seni seviyorum anneciğim

ArZu
24-11-2006, 23:15
EVİME MEKTUP

Bana, neden susuyorsun, diyorsun anne? Ya ne bekliyorsun? Ben seninle konuştukça varım anne, seninle yaşıyorum. Buralarda, sen yoksun ki yanımda anne! Kiminle konuşayım , kime güveneyim, kime ağlayayım? Kısacası, eskisi gibi konuşmamı bekleme anne ben, oralarda susmaya alıştım, sana ancak yazmaya alıştım!


Seni, babamı, evimi, odamı, balkonumdan izlediğim mehtabı, komşularımı zamanın nasıl geçtiğini anlamadığımız ikindi çaylarını özlüyorum anne.Benim haklı olduğumu bildiğin halde; sırf kendimi savunmayı, tartışma ortamında nasıl konuşmam gerektiğini öğrenebilmem için, muhalefet olup damarıma basmanı özlüyorum anne.


Anne! Hani hep odamda durmak isterdim ve şu teybi, radyoyu hiç kapatmazdım. Sen de bana,
bari sesini kıs, derdin hatırlıyor musun? Nasıl unutursun ki? Ben, müzik nedir, öğrendiğimden beri, senin bu cümleyi söylemekten dilinde tüy bitti. Şaşıracaksın anne ama, şimdilerde o şarkıları, o sesleri duymak dahi istemiyorum. Çünkü sen yoksun anne. Çünkü bana kimse sesini kıs demiyor anne. Sensiz onun bile tadı çıkmıyor anne.


İlk okuldan beri okuldan gelince önlüğümüzü asmamızı isterdin anne. Sonra o cümle, formalarınızı asın, oldu. Yani artık büyümüş forma giyiyordum. Önlük çağını geçmiştim ama hala dağınıktım. Sen görmüyorsun ama, burada öyle topluyum ki, şaşıp kalırsın anne. Neden
mi? Çünkü sen yoksun anne. Ben formamı assam da, asmasam da, sen kapıdan içeri girip ‘’A benim büyümeyen bebeğim, bu gidişle evde kalacaksın’’ demiyorsun. Yani onları da dağıtmanın bir tadı kalmadı anne.


Neden ders çalışmam gerektiğinin idrakına vardığımdan beri, oturup adam akıllı ders çalışmaya başladığımdan beri; sen yine bana destektin anne. Çalışmaktan sıkıldığımı nereden anladığını bilmem ama, artık tam ders başından kalkmayı düşünmeye başladığım an, çayın kokusu burnumda tütmeye başladığı an, sen gelirdin odama elinde her zamanki kocaman fincanımda çay ve bir tabak da çerez ile. Ama en güzeli de neydi biliyor musun; yüzündeki o tatlı gülümseme.


Eeee… diyeceksin, sanki sen oralarda çay içmiyor musun? Doğrusunu istersen içiyorum bir şeyler ama, ne içtiğimi anlamıyorum anne. Güya canım çay çekiyor ders çalışırken. Kalkıp fincanıma çay demliyorum. Önce iki şeker atıyorum. Bir yudum içiyorum, acı geliyor. Herhalde demli olmuş diyorum. İ ki şeker daha daha atıyorum acısı gitsin diye. Yine bir yudum içiyorum. Yine acı geliyor. Derken iki tane daha bir tane daha şeker… Çayın içinde şeker mi, şekerin içinde çay mı, belli olmuyor. Tabii ben her attığım şekerden sonra tadına bakarken, çay bitiyor. Kısacası o bir fincan çay da bana eziyet oluyor. Hepsinin sonunda, senin çayının tadını bulamıyorum anne. Kısacası burada çayların da tadı kaçtı anne.


Çayımı vermek için odama geldiğinde, yerde çalışıyorsam; ‘’Altına minder al kızım, üşüteceksin. ‘’Ya da cam kenarında masamda çalışıyorsam ‘’Omzuna hırka bari koy kızım, tam camın yanındasın, omuzların tutulacak.’’ Demeden çıkmazdın. Ben de sana her defasında ‘’Amaaan! Anne üşümüyorum ki! Bir şey olmaz.’’ Diye yanıt verirdim.Şimdi diyorum ki, ne olurmuş yani altıma uzandığım yerden bir minder alsaymışım ya da omzuma bir şal atsaymışım da senin de gönlünü yapmış olsaydım. Bak anne, şimdi istediğim yerde, istediğim şekilde çalışayım. Hiç karışmıyorsun. Ya da mesafeler buna izin vermiyor. Ama bu sefer de üzüldüğünü hissediyorum anne. Hırkasız, oturamıyorum anne. en sıcak havalarda bir, hırka ya da kalın bir bluz elimde. Çünkü güneşte senin sıcaklığın yok anne…


Buralarda, hafta içi pek olmasa da, hafta sonu dışarı çıkıyorum anne. En azından dershane var işte. Yolda yürürken, ne zaman bir gümüşçü ya da kıyafet vitrininin önünden geçsem, seni düşünüyorum anne. Şöyle bir duraklayıp modellere bakıyorum. Birisi gözüme çarpıyor anne. Ama onu beğenmek içimden gelmiyor, çünkü sen olsaydın yanındakini beğenirdin anne. Sonra aklıma seninle çıkıp çarşıyı dolaştığımız günler geliyor.vitrinlere bakarken aramızda geçen atışmalar. Bir defasında hatırlıyor musun anne, bir çanta gösterip bana: ‘’ Kızım şu model nasıl?’’ demiştin ben de doğal olarak kendimi düşünüp:’’Çok kadınsı ben annecim!’’
‘’E , herhalde! Kendime bakıyorum. Herhalde kalkıp şu köşedeki uçuk kaçık modele bakmayacağım.’’ demiştin. Daha seninle yaşadığım ve yaşamaya doyamadığım, buralarda acayip özlediğim öyle çok şey var ki, anne… Ne saatler yeter onları yazmaya; ne de kağıtlar kalemler… şimdi buraların kurallarına göre; 10 dk sonra etüt salonunda olmam lazım. O yüzden mektubuma sonra devam edeceğim anneciğim ve babacık. Ve işte yine buradayım. Neden son cümlemin son kelimesi, yazının başından beri annemle ilgili yazdığım halde ‘’babacık’’diye düşündünüz mü bilmiyorum. ama ben yine de söylemek istiyorum sebebini. Çünkü hep anneler günleri çok daha coşkuyla kutlanır, babalar günü o kadar ses getirmez. Ve her beraber olduğumuz anneler gününde, babam: ‘’Bana babalar gününde böyle yapmamıştınız ama’’ diye bir nükte yapar ve çocuksu bir tavırla, benim belki de onu en sevdiğim tavrıyla, suratını asardı. Ben de kendimi çok mahcup hissederdim. Çünkü, haklıydı. Her defasında haklıydın canım babacığım. ama bu sefer , mahcup olmaya hiç niyetim yok. Bu sefer sen de buradasın babacım. Senin en çok neyini özlüyorum biliyor musun babacık? Göbeğini… Akşamları sen yere oturup ayağını uzattığında; benim gelip yattığım puffy göbeğini özlüyorum.Bu ara sana babacık dediğime kızmıyorsun ya babacım? şımarma yönümü sen de tatmin ediyorum sanki ‘’babacık’’ diyerek, babacım. Bir defasında bilmem hatırlar mısın babacık, arabadaydık yolda gidiyorduk. Bilirsin ben de biraz da abimden geçme BMW hastalığı vardır o gün de çok Türk Filmi izlemiş olsam gerek, sana; yavaşladığımızda park halindeki bir BMW için; ‘’Babişko, bana şundan alsana. Hadi babişko lütfen!’’ diye şımarık bir kız edasında takılmıştım. Tabii o güne kadar benden öyle bir davranış görmediğin için, afallamıştın resmen. Biz de senin o şaşkın suratına ailece amma gülmüştük ama babacık. Her zamanki gibi, yine yüzümüzden gülücükler saçılmasına sebep olmuştun. Buralarda sesini duyunca rahatlıyorum babacım. Neden mi? Çünkü ne zaman sana ‘’alo’’ desem, öyle bir takvim çıkarıyorsun ki karşıma; sanki aylar olsa da önümde bir hafta sonra okullar kapanacak gibi. Bu nasıl oluyor diyeceksin tabii! Nasıl olacak babacık, ilk haftası geçmişse, bana teselli olsun diye telefonda: ‘’ Kızım stres yapacak ne var, bak bu ay da bitti’’ diyerek. Her ne kadar sana her defasında : ‘’Yahu babacım yine uçtun, daha başındayız bu ayın.’’ desem de, bir türlü ikna edemezdim seni. Bugün ayın ikisi. Mayıs bitti değil mi babacık, stres yapacak bir şey yok. Şunun şurasında bir buçuk ayımız kaldı. Aaaa.. en önemli cümleni söylemeyi unuttum babacık: dar zamanda fedakarlık etmezsen, geniş zamanda rahata eremezsin.Bunları yazdıkça annecim ve babacım; zamanında neyin pardon nelerin kıymetini bilmediğimi anlıyorum. Hatırlıyorum da, henüz özlem-hasret nedir bilmezken, henüz bir aradayken: bir akşam annem hastalanmıştı ve ben onun kolunu kaldıracak hali olmadığı anda, ağzından tarifini kerpetenle alarak un çorbası yapmaya çalışmıştım. Tabii babam, o zaman, bir çorba dahi yapmayı bilmeyen bir kızı olduğunu anladığında, eli ayağına dolaşmıştı. İşte o akşam , o çorbayı yaparken çok pişman olmuştum. Annemin önüne, sıcak bir tas çorba getirmem için; evde neşe-huzur kalmayacak kadar hasta mı olması gerekiyordu? Mutfaktaki bulaşıkları anneme bırakmadan kaldırmam için; annemin tansiyonunun fırlayıp, yatağa mı düşmesi gerekiyordu.Sağlığında sevindirilemez miydi annem? Şimdi, annem ne isterse, canı ne çekerse yaparım. Ama şimdi de uzak düştüm anne sana. Şimdi çay yapamıyorum akşamları baba sana.
Artık eskisi kadar dolaşamıyoruz anne seninle.
Haftanın üç günü sen diyalizdesin zaten.Sonraları
senin yorulmana ben dayanamıyorum.Sırf ben istiyorum diye, iyi gözüküp iyice yorulmanı da
istemiyorum.Çünkü bilirim ben seni, sırf biz sevinelim diye, kendinden nasıl ödün verdiğini.
Hani bazen, senin canın sıkılırdı evde anne. Hava çok güzelken: ‘’Hadi annecim gel biraz hava alalım .Bir tur atar geliriz.’’ derdin. Ben de
düşüncesizce, bencilce; bilgisayar başından canımın istemediğini söylerdim. Çünkü sen hep benimleydin anne, kıymetini bilemezdim. Bu aynen, babam için de geçerli. Nasıl unuturum babamın, beni yorgun gördüğü zaman ‘’Amaan kızım, bu akşam çay içmesek de olur’’ dediğini. Bu yazı böyle gider, uzar sonu gelmez:çünkü size layık olmayan bu hata dolu kızınızın yanlışları bitmez.Şimdi son olarak mektubumun geneline göre sizden özür diliyorum…

M_i_r_a_y
25-11-2006, 23:34
Hepsi birbirinden anlamli,paylasim icin cok tesekkurler...

ArZu
27-11-2006, 16:02
BEN GEÇ KALMADIM, YA SEN...

Sevgi dolu, ancak sevginin yürekte saklandığı bir ailede yetişmişti genç kız. Sevginin dile vurulması gerektiğini düşünmemişti hiç. Seviyorum demeye ihtiyacı var mıydı? Babası zaten biliyordu, minik kızının kendini sevdiğini. Kendisi de duymamıştı hiç babasından. Sevgisi hep içindeydi, hareketlerindeydi ama dilde değil. Bunun eksikliğini duyduğunda ise çok geç kalmıştı. Utanıyordu artık. İnsan babasına seni seviyorum diyemezdi. SENİ SEVİYORUM; bu aileden olmayan birine, belki de hak etmeyen birine kolayca söylenebilirdi ama insanın babasına söylemesi utanılacak bir şey
diye düşünüyordu. Utanıyordu; ah bir kere deseydi babasına, gerisi gelecekti biliyordu. Seni seviyorum dedikleri tek tek yok olmuştu hayatından. Hak etmemişlerdi bu sevgiyi, hatta seni seviyorum kelimesini. Anlamı bile basitleşmişti bu kelimenin. Oysa hep yanında olan canı gibi sevdiği babasına söyleyememişti. Sırf söyleyememek değildi hırsı. Dokunamıyordu babasına, sarılamıyordu. Sadece bir kere elini tutmuştu babası. Çok acı çekiyordu genç kız, ufak bir operasyon sırasında babasını yanında istemişti. Elini tutmuştu babası, sıkıca. Sanki eli kuvveti olmuştu kızın. Acısını hafifletmişti. Bir kez tutmuştu elini... Her gece dua etti genç kız; Tanrım babamın elini tutmam için, ona sevgimi haykırmam için yardım et. Onun kolunda, gururla yürümek istiyorum.
Kimi zaman unuttuğunda okuyordu bu duayı ama Tanrı biliyordu, ve bir fırsat yaratacaktı onun için. Buna emindi.
Ve bir gece babasının hastalanmasına şahit oldu genç kız. Birden bire değil yavaş yavaş hastalanmasının her anını gördü. Babasının kolunun uyuştuğunu fark etti önce, hastaneye götürene kadar yavaş yavaş gelen felcin her dakikasına şahit oldu. Hıçkırarak ağlarken, babasının koluna girdiğini ve onun elini tuttuğunu hatırlıyordu. Hastaneyi inletircesine ağlamaları engellememişti felci. Neden Tanrım, neden şimdi, neden böyle bir zamanda? Haykırışlarını duyanlar ettiği duayı bilemezlerdi ki. Günler boyu ağlamaları dinmedi. Seni seviyorum demesini duymadı babası belki ama Tanrı duymuştu ve babasını genç kıza bağışlamıştı belli ki. Bundan sonra babasına, hak eden kişiye söyledi genç kız sevdiğini. Utanmadan ,gururla söyledi.

Babam bu duygularımı belki hiç bilmedi .Ama ben herkesten çok hak ediyordum
ona sevgimi söylemeyi.
Ve en çok O hak ediyordu benim sevgimi.

SENİ SEVİYORUM BABACIĞIM SONSUZA KADAR DA YALNIZ SENİ BU KADAR ÇOK SEVECEĞİM.

ArZu
01-12-2006, 18:05
Gerçek Fakirlik


Günlerden bir gün bir baba ve zengin ailesi oğlunu köye götürdü. Bu yolculuğun tek amacı vardı, insanların ne kadar fakir olabileceklerini oğluna göstermek. Çok fakir bir ailenin çiftliğinde bir gece ve gün geçirdiler.Yolculuktan döndüklerinde baba oğluna sordu,
"İnsanların ne kadar fakir olabildiklerini gördün mü?"
"Evet!” "Ne öğrendin peki?" Oğlu yanıt verdi,
"Şunu gördüm: bizim evde bir köpeğimiz var, onlarınsa dört. Bizim bahçenin ortasına kadar uzanan bir havuzumuz var, onlarınsa sonu olmayan bir dereleri. Bizim bahçemizde ithal lambalar var, onlarınsa yıldızları. Bizim görüş alanımız on avluya kadar, onlarsa bütün bir ufku görüyorlar." Oğlu sözünü bitirdiğinde babası söyleyecek bir şey bulamadı. Oğlu ekledi, “Teşekkürler, baba, ne kadar fakir olduğumuzu gösterdiğin için!”

ArZu
02-12-2006, 10:56
Çöpler, kuşlar ve insan !
Böyle bir fotoğraf sergisini Kasım'da gezmiştim!
Hayatı, hem de en dibinden görebiliyorsunuz!
http://img208.imageshack.us/img208/4264/kuslarcoplerlr6.jpg
http://img180.imageshack.us/img180/2979/156df1.jpg
http://img86.imageshack.us/img86/7850/2vo4.jpg
http://img86.imageshack.us/img86/1120/3qr3.jpg

C. Murat Özcan'a bir fotoğraf sergisi "çöpler, kuşlar ve insanlar" ....

Resimlere bakınca o kadar tezatları içiçe görüyorum ki... Yaşamın tersleri sanki o karede bütünleşmişler....

Düşünebiliyor musunuz; o çöplüğün içinde ( - ki ben kısa bir süre dahi durabileceğimi ve birçok kişininde durabileceğini düşünemiyorum.. ) bir insan ama o çöp yığınları sanki bir çam ormanı, kokladığı koku ise bir parfüm kokusu sanki ....

Kuşlar ise sanki bulunduğu ortamı arkadaşına unutturmak istercesine sesleri ile arkadaşını hayal dünyasına götürüyor.o kuş sesleri sanırım oranın en güzel tarafı,gözlerdeki umut ile birlikte..

Diğer taraftan ise kuşlarda ekmek derdinde, arkadaşına en azından ortak olmak istiyor. Paylaşım yapılmış zaten doğa tarafından... Herkes kendi payına düşen çöpe...

Gözlerinde umut var, sevinç var. Aslında onlarda istemiyorlar orasını, orada bulunmaktan memnun değiller aslında. Çünkü sermaye oraya yığılmış zaten, tek yapacakları ise umutlarını kaybetmeden çalışmak, aramak... Sanki bir arkeolog gibi
veya bir kuyumcu hassasiyeti ile..

Hepsi orada; umut, yaşam, iş, ekmek, cennet... Hepsi orada... Tüm dünyaları orası.........

Gözlerinde ise yeni gelecek olan bir çöp kamyonu bekleyişi... O gelen çöp kamyonunda ise yine diğer insanların kurtulmak istedikleri... Düşünebiliyor musunuz biz atıyoruz, birileri topluyor..

Aklıma sokaktaki çöp kovaları geliyor... Konulmuş oralara "atık kağıt", "atık cam", "atık plastik" vs. vs. içlerinde ne mi var ?

Maalesef bizlerin attıkları ama üzerinde yazılı olanlar hariç.........

Erol Aslan

reyyan
02-12-2006, 13:18
+allah Razİ Olsun

ArZu
03-12-2006, 22:31
GÜL KIZ

Genç adam, işe giderken hergün yolunun
üzerindeki güllerle dolu bahçeye bakmadan
geçemezdi. Her sabah o rengarenk güller içini
neşeyle, sevinçle dolduruyordu. Günler geçtikçe
güllere bakan gözleri, bahçedeki eve takılmaya
başladı . Çünkü, son günlerde o evde, tül perdenin
gerisinde bir genç kızın silüetini görüyordu. Her
geçişinde güllere ve pencerede belli-belirsiz görünüp
kaybolan genç kıza bakmadan edemiyordu.

Bir sabah her zamankinden daha erken yola çıktı.
Bahçenin önüne geldiğinde yüreğinin titrediğini,
içinin ürperdiğini hissetti; her gün tül perdenin
arkasında gördüğü kız, bahçede gülleri suluyordu.
Güzel kız, genç adamı görünce yüzü kızararak içeri
kaçtı. Genç kızın hayali gözlerinden kaybolmasın
diye gayret eder gibi gözlerini sabit bir halde bir
güle dikerek öylece kalakaldı. Gördüğü güzelliğin
etkisinde kalmış, sevdalandığını düşünüyordu.
Genç adam, artık hergün bir öncesine göre
biraz daha erken geçiyordu, kızı tekrar görürüm
umuduyla. Fakat tüllerin gerisinde görünüp kaçan
bir silüetten başka şey göremiyor, kahroluyordu.
Genç kız da her sabah heyacanla tüller arkasına
geçiyor, genç adamın gelmesini bekliyordu.

Bir gün, genç adam bahçenin önünden geçmedi.
Genç kız gün boyunca boşuna bekledi. Ertesi gün,
daha ertesi gün yine boşuna bekledi, genç adam
gelmedi. Genç kızın yüreğine hüzün doluyordu.

Başka bir gün, yine umutsuz gözlerle yola
bakarken, bir grup insanın omuzlarında tabutla
geçtiklerini gördü genç kız. Aklından geçen
korkunç düşünceden tüm vücudunun titrediğini
hissetti, yüreği sıkıştı; yoksa genç adam ölmüş
müydü !.. Genç kız yine hergün tüllerin arkasına
geçiyor, boş gözlerle dışarı bakıyordu. Yüzü de,
artık bakmadığı, sulamadığı gülleri gibi soluyordu.

Genç adam bir gün yine geçti bahçenin önünden.
Bir aydır yattığı hastaneden sonunda çıkmış,
ilk iş olarakta güllü bahçenin önüne gelmişti.
Ama ümit içinde geldiği bahçenin önünde, gülen
yüzü asıldı; bahçedeki güller solmuş, pencere kara
perdelerle sımsıkı kapatılmıştı. Genç adam yolda
oynayan çocuklara sordu; "Bu evde kimse
yaşamıyor mu?" Bir çocuk; "İhtiyar bir kadın
yaşıyor." dedi. Genç adam cevabını duymaktan
korkarcasına, başka bir soru sordu ;
" Burda yaşayan genç kız ne oldu ?"
Çocuklardan biri atıldı; "O öldü."dedi, genç adamın
yana düşen kollarını, yaşaran gözlerini görmeden
başka bir çocuk atıldı; "Verem olmuş, dün öldü."

Yıllar sonraydı, küçük bir çocuk heyacanla
annesiyle babasının yanına koştu,
güller arasında, sallanan sandalyede
oturan ihtiyar adamı göstererek bağırdı;
"Dedem gülüyor, dedem gülüyor baba !.."
Koşarak ihtiyarın yanına gittiler, gülerken hiç
görmedikleri yüzüne baktılar. Elinde bir gül olan
ihtiyar adamın yüzüne, gerçekten bir gülümseme
yayılmıştı; biten bir hasrete seviniyormuş gibi,
yıllardır görmediği birine kavuşuyormuş gibi mutlu
bir gülümseyişti bu. Fakat gözleri kapalıydı...

Ahmet Ünal ÇAM

ArZu
07-12-2006, 00:00
Japonya'da bir çocuk 10 yaşlarindayken bir trafik kazasi geçirmiş ve sol kolunu kaybetmiş.

Oysa çocuğun büyük bir ideali varmiş. Büyüyünce iyi bir judo ustası olmak istiyormuş.

Sol kolunu kaybetmekle birlikte, bu hayali de yıkılan çocuğunun büyük bir depresyona girdiğini gören babası, Japonya'nin ünlü bir Judo ustasına gidip yapilacak bir şeyin olup olmadığını sormuş..

Hoca: Getir çocuğu ..bir bakalim, demiş.

Ertesi gün baba-oğul varmışlar hocanın yanına.. Hoca çocuğu süzmüs ve: Tamam demiş.. Yarın eşyalarını getir, Çalışmalara basliyoruz.

Ertesi gün çocuk geldiğinde hocası ona bir hareket göstermiş ve "bu hareketi çalış" demiş.



Çocuk bir hafta aynı hareketi çalısmış.. Sonra hocasınin yanına
gitmiş. Bu hareketi ögrendim baska hareket göstermeyecek misiniz?" diye
sormuş.

Hocanın cevabı: - Çalışmaya devam et olmuş...

2 ay,3 ay,6 ay derken çocuk okuldaki bir yılını doldurmuş.. Çocuk bu bir
yıl boyunca hep o aynı hareketi tekrarlamış.

Hocanın yanına tekrar gitmiş: Hocam bir yıldır aynı hareketi yapıyorum bana baska hareket
göstermeyecek misiniz?

- Sen aynı hareketi çalış oglum. Zamanı gelince yeni harekete geçeriz..

2 yıl ,3 yıl, 5 yıl derken çocuk judodaki 10. yılını doldurmuş.

Bir gün hocası yanına gelip. ..."Hazir ol ! " demiş.. "Seni büyük turnuvaya yazdırdım. Yarın maça çıkacaksın!"..

Delikanlı şok olmuş.. Hem sol kolu yok hem de judo da bildigi tek hareket var.

Ünlü judocuların katıldığı turnuvada hiçbir şansının olmayacağını düşünmüş; ama hocasına saygısından ses çıkarmamış.

Turnuvanın ilk günü delikanlı ilk müsabakasına çıkmış. Rakibine bildiği tek hareketi yapmış ve kazanmis. Derken.. ikinci ,üçüncü maç....çeyrek, yari final ve final...

Finalde Delikanlının karşısına ülkenin son on yılın yenilmeyen şampiyonu çıkmış. ....

Tam bir üstat, delikanlı dayanamayıp hocasının yanına kosmuş.. "Hocam hasbelkader buraya kadar geldik ama rakibime bir bakın hele.. Bende ise bir kol eksik ve bildiğim tek bir hareket var.. Bu kadar bana yeter.. Bari çıkıp ta rezil olmayayım izin verin turnuvadan çekileyim.."

- Olmaz demiş hocası. Kendine güven, çık dövüş. Yenilirsen de namusunla yenil.

Çaresiz çıkmış müsabakaya. Maç baslamış. Delikanlı yine bildiği o tek hareketi yapmış ve tak.! Yenmiş rakibini şampiyon olmuş. Kupayı aldiktan sonra hocasının yanına koşmuş:

-Hocam nasıl oldu bu iş? Benim bir kolum yok ve bildiğim tek bir hareket var.

Nasıl oldu da ben kazandım ?

-Bak oğlum 10 yıldır o hareketi çalışıyordun. O kadar çok çalıştın ki, artık yeryüzünde o hareketi senden daha iyi yapan hiç kimse yok.

Bu bir,

İkincisi de o hareketin tek bir karşi hareketi vardir. Onun için de rakibinin senin sol kolundan tutması gerekir.!

Bunu anlatan kişi bir de şunu ekledi:

" İnsanlarin eksiklikleri bazen, aynı zamanda en güçlü tarafları olabilir: Ama yeter ki bu eksiklik kafalarinda olmasin..!!"

ArZu
09-12-2006, 08:41
kaptan cook arsen lupen ve annem

Merhaba
Baslik ilginc gelebilir. Hatta ne alaka? diyebilirsiniz.
Oyle ya, Arsen Lupen sosyeteyi ve ozellikle de mucevheri bol olan
zenginleri soyan kibar bir hirsiz, Kaptan James Cook
ise yuzlerce yil once ceviz kabugu misali gemilerle yelken acip dunyanin
obur ucuna kadar giderek Yeni Zellanda'yi, Avustralya'yi kesfeden cesur
bir denizci. Dogal olarak ne kendi aralarinda, ne de annemle bir
baglari yok gibi gorunuyor. Oysa var:

Soyle bir gozunuzde canlandirin:
Yil 1963. Istanbul'da kar yagiyor. Hava
ikindiden kararmis. O zamanlar Bogazici kopruleri yok, iki yaka
arasinda tek ulasim komurlu vapurlar. Gece
son vapuru kacirdiniz mi is bitti. Artik ya o
kiyida oturan bir tanidigin evine davetsiz yatili misafir olacaksiniz, ya
da sabaha kadar iskelede uyuyacaksiniz. Bu arada o zamanlar her yuz evden
sadece birinde telefon oldugu icin oyle arayip: "Alo ben gelemiyorum,
vapuru kacirdim" deme sansiniz da yok.


Iste o gece kardesimle cam kenarinda bir yandan disarida
savrularak yagan kari seyrederken bir yandan da annemizin isten
donmesini bekliyorduk. Annem hemen her gece ayni vapurla doner, ayni
saatte elinde filelerle yokusun basinda beliriverirdi. Evden deniz
gozukuyordu. Oysa o gece iskeleye yanasan her zamanki vapurundan
cikmamisti. Bir gecikme oldugunu dusunmustuk. Bir sonraki vapurdan
da cikmadi. Ozellikle kis
mevsimleri alismistik gec gelmelerine. Bu arada radyo siddetli kar
yagisindan dolayi vapur seferlerinin gecikmeli olarak
yapildigini duyurmustu. Disarida kar yarim metreyi bulmustu. "Belki
bir sonraki vapurla gelir, yok digeriyle gelir" derken annem o gece son
vapurla da gelemedi. Iskeleden cikip, tipiden zor gorulen yokusa
soluk soluga tirmanan insanlar arasinda yoktu annemiz.

O gece kardesimle cam kenarinda sabahladik. Hani olur ya..??.Bir
umut? Oysa Bogazici kopruleri o zamanlar henuz insa edilmemisti. Bu
nedenle hic bir sansimiz yoktu. Ve ne yazik annemiz gelmemisti. Ertesi
aksama kadar merak ve heyecan icinde bekledik. Calistigi evde telefon olsa
bile, bizde, ya da komsulara yoktu o zamanlar. (Annem 1960
da baglatmak icin basvurmus, telefon alma sirasi 1973 de gelmisti.
Tam on uc sene). Ertesi
aksam yorgun ve bitik bir halde yokusun basinda
beliriverdi annem. Bir gece once gelemeyisinin
nedenini merak ediyorduk. Ne
olmustu? Hastalanmis miydi? Vapuru mu
kacirmisti? Basina kotu bir sey mi gelmisti? Yanit hicbirisi degildi:
Calistigi evin bizimle yasit olan cocugu kutuphanesindeki kitaplari ese,
dosta dagitip yerine yeni kitaplar almayi planlamis, o kitaplardan
bazilarini da bize getirmek uzere anneme vermeyi kararlastirmisti.
Kitapliktaki piril piril ciltli kitaplarin bizi nasil mutlu edecegini
bilen annem olur da baska biri alir gider diye o karli gece kitaplari
kimseye kaptirmadan alip bize getirmeyi kararlastirmisti. Oysa evin
cocugu biraz da hava muhalefetinden olacak henuz gittigi arkadas
ziyaretinden donememisti. Bu durumda annem isi sansa birakmayip onu
beklemeye karar vermisti. Cocuk eve donup, bizim icin ayirdigi kitaplari
verince annem ok gibi firlayip iskeleye kosmus ve son vapurun on
dakika once kalktigini ogrenmisti. O tipide
Nisantasi'na geri donemezdi. Gece yarisi kar yarim metreyi bulmustu.
Gidecek baska bir yeri de olmadigi icin kucaginda kitaplar buz gibi
iskeledeki tahta kanepelerde uyuklayip ertesi gun tekrar is yerine
gitmis, aksam oldugunda bir kucak dolusu guzelim kitapla
eve donmustu.
Divanin uzerine
yaydigimiz kitaplari buyuk bir mutlulukla seyretmistik. En cok da nefis
bez cilde sahip olan iki tanesine bayilmistik. Hayli de kalindi bu
kitaplar.
Biri Arsen Lupen, digeri Kaptan James Cook'un
Kesifleri. O geceyi hic
unutamam. Aradan kirk alti sene
gecti. Annemin o karli gece son vapurdan da cikmayisi ardindan yasadigimiz
korkuyu ve ertesi gun kucaginda kitaplarla geldigi zamanki mutlulugumuz
aklima kazindi. Ben sizlere bunlari yazarken annem yanimdaki kanepede
masum bir cocuk gibi oturuyor. Simdilerde seksen alti yasinda ve pek cok
yasiti gibi artik cocukluga dondu. Ona bir opucuk konduruyor ve
sizlere sevdiklerinizle mutlu, saglikli bir yasam diliyorum.

Mehmet Ünver

nur_u dilara
09-12-2006, 12:01
hepsi biribirinden güzel ve anlamlı.:flowers:

ArZu
11-12-2006, 17:16
http://img153.imageshack.us/img153/7470/y2nn3.jpg

Kavanoz ve 2 Fincan Kahve

Ne zaman hayatınızda bazı şeyler taşınamaz hale gelirse, ne zaman 24
saat kısa gelmeye başlarsa, o zaman kavanozu ve 2 fincan kahveyi
hatırlayınız!

Bir gün bir profesör, masasının üzerinde birkaç kutu olduğu halde
felsefe dersindedir. Ders başladığında, hiçbir şey söylemeden, önüne
büyükçe bir kavanozu alır ve içerisini tenis topları ile
doldurur.Ve öğrencilere kavanozun dolup dolmadığını
sorar, öğrenciler ittifakla kavanozun dolduğunu ifade ederler. Bu
sefer profesör önündeki kutulardan bir tanesinden aldığı çakıl
taşlarını, çalkalayarak kavanoza döker, böylece çakıl taşları
kayarak, tenis toplarının aralarındaki boşlukları doldurur.Ve
öğrencilere tekrar kavanozun dolup dolmadığını sorar, onlar da "evet" doldu
derler. Tekrar profesör masanın üzerindeki diğer kutuyu eline alır ve
içindeki kumu yavaşça kavanoza döker. Tabii ki kumlar da çakıl
taşlarının aralarındaki boşlukları doldurur.Ve tekrar öğrencilere
kavanozun dolup dolmadığını sorar, öğrenciler de koro halinde "evet"
derler. Bu sefer profesör masanın altında hazır bekleyen 2 fincan
kahveyi alır ve kavanoza boşaltır, kahve de kumların arasında kalan
boşlukları doldurur.

Öğrenciler gülerler!

Profesör öğrencilerin gülüşünü destekleyerek "eveet" diyerek; ben
"Bu kavanozun sizin hayatınızı simgelediğini ifade etmeye çalıştım"
der. Şöyle ki; bu tenis topları hayatınızdaki önemli şeylerdir;
dininiz, ibadetleriniz, aileniz, çocuklarınız, sıhhatiniz,
arkadaşlarınız. sizin için önemli olan şeylerdir. Şayet diğer
şeyleri kaybetseniz de, bu önemli şeyler kalır ve hayatınızı
doldurur. O çakıl taşları ise daha az önemli olan diğer şeylerdir;
işiniz, eviniz, arabanız vs. Kum ise diğer ufak tefek
şeylerdir. "Şayet kavanoza önce kum doldurursanız..." diye,
anlatmaya devam eder, "çakıl taşlarına ve özellikle de tenis
toplarına (yeterli) yer kalmaz. Aynı şey hayatımız için de geçerlidir.
Vaktinizi ve enerjinizi ufak tefek şeylere harcar, israf ederseniz, önemli şeyler için vakit kalmayacaktır.
Dikkatinizi mutluluğunuz için önem arz eden şeylere çevirin.
Çocuklarınızla oynayın. Sıhhatinize dikkat edin. Eşinizle yemeğe çıkın. Evinizin ihtiyaçlarını
karşılayın.

Öncelikle tenis toplarını kavanoza yerleştirin.

Öncelikleri, sıralamayı iyi bilin.

Gerisi hep kumdur.

Bu ara bir öğrenci parmağını kaldırır ve sorar; "Pekiyi, o iki fincan kahve nedir?"
Profesör gülerek: "Bu soruyu sorduğuna sevindim. Hayatınız ne kadar
dolu olursa olsun, her zaman dostlarınız ve sevdiklerinizle bir fincan kahve
içecek kadar vakit ayırın!"

ArZu
15-12-2006, 08:28
Dokunuş


Haşir meydanındaki insanlar, ebed ülkesine uçmak için sabırsızlanıyordu. Peygamberler, şehitler ve büyük veliler için herhangi bir problem yoktu. Ancak diğerleri, “Elli bin sene sürer” denilen bu yolu, dünyadaki hayatlarının karşılığı olan bir vasıta ile aşmak durumundaydı. Her insan, sevap ve günahlarını ortaya döküp ince hesaplar yaparken, sermayeleri yetmeyen bazı gençler bir araya geldi ve kendilerine gözcülük eden meleğe başvurarak:

- “Bizler, dünyada iken meşhur bir yarışmaya katılmış ve ellerimizi günler boyu süren bir sabırla lüks arabaların üzerinden çekmeyerek onları kazanmıştık, dedi. Bu gayretimize karşılık o arabaların verilmesini istiyor ve bu zorlu yolu onlarla aşmayı planlıyoruz.

Melek, yarışmanın detayını öğrendikten sonra:

- “Yanlış şeye dokunmuşsunuz, dedi. Sizin arabanız, o yolda gitmez.” Gençler, biraz ilerideki insanları göstererek:

- “Şuradaki insanların da bir şeylere dokunduğu söyleniyor,” diye itiraz etti. “Ama şimdi Cennet?e uçuyorlar.”

- “Evet!..” dedi, melek. “Onlar da dokundular. Hem de günde sadece bir saatçik.”

- “Bir saat mi?..diye atıldı gençler. Oysa bizler günler boyu çekmedik elimizi. Uyumadık, aç kaldık, nerdeyse ölüyorduk. Peki onlar nelere dokundular?”

- “Seccadeye, dedi melek. Küçük bir seccadeye. Şimdi ise onlarla uçuyorlar.”

ArZu
15-12-2006, 08:35
Fırlatılan Taş


Genç bir yönetici, yeni jaguarı içinde kurulmuş, biraz da hızlıca, bir mahalleden geçiyordu. Park etmiş arabaların arasından yola fırlayan bir çocuk olabilir düşüncesiyle dikkatini daha çok yol kenarına vermişti. Bir şeyin yola fırladığını görünce hemen fren yaptı ama aracı durana kadar gecen mesafede yola çocuk fırlamadı. Bunun yerine, yepyeni arabasının yan kapısına büyükçe bir taş çarptı.

Adam hızlıca frene yüklendi ve taşın fırlatıldığı boşluğa doğru geri geri gitti. Sinirlenmiş olan genç adam arabasından fırladı ve taşı atan çocuğu kaptığı gibi yakında park etmiş olan bir arabanın gövdesine sıkıştırdı. Bunu yaparken de bağırıyordu:

- “Sen ne yaptığını sanıyorsun serseri? Bu yaptığın ne demek oluyor? O gördüğün yepyeni ve pahalı bir araba ve attığın o taşın mahvettiği yeri düzelttirmek için kaportacıya bir sürü para ödemek zorunda kalacağım. Neden yaptın bunu?”

Küçük çocuk üzgün ve suçlu bir tavır içindeydi.

- “Lütfen, amca, lütfen kızmayın Ben çok üzgünüm ama başka ne yapabilirdim, bilemedim. Taşı attım çünkü işaret etmeme rağmen diğer arabalar durmadı.”

Çocuk gözlerinden süzülen yasları elinin tersiyle silerek park etmiş bir aracın arkasına işaret etti.

- “Abim orada. Yokuştan yuvarlandı ve tekerlekli sandalyesinden düştü ve ben onu kaldıramıyorum.”

Çocuğun simdi hıçkırıklardan omuzları sarsılıyordu ve şaşkın adama sordu;

- Onu kaldırıp tekerlekli sandalyesine oturtmama yardim edebilirimsiniz? Sanırım abim yaralandı ve benim için çok ağır.

Ne diyeceğini bilemez halde, genç yönetici boğazındaki düğümden yutkunarak kurtulmaya çalıştı. Yerde yatan sakat çocuğu kaldırıp tekerlekli sandalyesine oturttu, cebinden temiz ve ütülü mendilini çıkartıp, çeşitli yerlerinde oluşmuş ve kanayan yara ve sıyrıkları dikkatlice silmeye çalıştı. Bir şeyler söyleyemeyecek kadar duygulanmış olan genç adam, abisinin tekerlekli sandalyesini iterek yavaş yavaş uzaklaşan çocuğun ardından bakakaldı. Jaguar marka arabasına geri dönüşü yavaş yavaş oldu ve yol ona çok uzun geldi. Arabanın yan kapısında taşın bıraktığı iz çok derin ve net görülür şekildeydi ama adam orayı hiçbir zaman tamir ettirmedi. Oradaki izi, su mesajı hiç unutmamak için sakladı:

“Hiçbir zaman yasamın içinden, seni durdurmak ve dikkatini çekmek için birilerinin taş atmasına mecbur kalacağı kadar hızlı geçme. Allah ruhumuza fısıldar ve kalbimizle konuşur. Bazen, onu dinlemek için vaktimiz olmuyorsa, bize taş fırlatmak zorunda kalır. Fısıltıyı dinle veya taşı bekle.”

ArZu
20-12-2006, 22:44
Bu Yıl Hacca Gitmiyorum

Vakit gece yarısı... Ortada ses sada yok... Uzaktan bir iki köpek
havlaması duyuluyor o kadar. Rıfkı amcanın yüreği kıpır kıpır... Akşam
üzeri hac işlemini birlikte yaptırdığı müstakbel hacı arkadaşlarıyla
vedalaşmış, evine gidiyor. Birkaç gün sonra Allah nasip ederse mukaddes
topraklara doğru yola çıkacaklar... Bu duyguyu ailesi ve çocuklarıyla
paylaşmak için aceleci...

Tenha sokakta ilerlerken, loş ışığı henüz sönmemiş bir evin önüne
geldiğinde pis bir koku burnunun direğini kırıyor. Öyle pis koku ki,
midesi bulanıyor.

"Üüffff!" diyor gayri ihtiyari, "Bu ne pis bir koku Allahım. Leş
kokusu bu be..."

Koku sebebiyle sağına soluna bakınırken loş ışıklı penceireden bir
ses duyuyor ağlamaklı:

-Anne pişmedi mi daha?

Durup içeriye kulak kabartıyor. Duyduğu ses yüreğini dağlıyor:

-Az daha sabret yavrum. Az kaldı. Bir başka çocuk sesi. Diğer kardeşi
olmalı.

-Anne çok acıktım.

-Tamam oğlum pişiyor işte.

Pis koku insanın midesini bulandırıyor. Öğürmemek için çaba gerek.
Peki yavrularını teselli etmek isteyen annenin sesindeki mahzunluğa ne
demeli...
Rıfkı amca duramıyor:

"Ben altmış yaşıma gelmiş bir ihtiyarım. Merak ettim yahu. Bir gidip
soracağım." diyor kendi kendine.

O zamanlar terör nerde, öyle anarşist nerde? Kimin aklına gelir art
niyet... Üstelik biraz araştırsan herkes birbirini tanır. Hele Rıfkı
amca ki, Erzurum'da bilmeyen çıkmaz.

Biraz da bu cesaretle burnunun direği kırılsa da çalıyor kapıyı. Bir
iki tıklatıyor tabii. Sonunda kapı çekingen bir şekilde gıcırtıyla
açılıyor.
Tamam işte, o leş kokusu içerden geliyor. Ama artık merak,

kokuyu bastırmıştır. Kapı aralındı işte. Gencecik bir gelin. Otuz
otuzbeş yaşlarında. Yüzüne yaşmak denilen cilbabını çekmiş kapı
aralığından soruyor:

-Kim o?

-Benim kızım, ismim Rıfkı.

-Ne istersiniz?

-Yoldan geçiyordum. Sesler duydum. Halinizi merak ettim yavrum.
Müsaade ederseniz bu meraktan kurtulmak istiyorum.

O esnada zaten çocuklar da annelerinin eteğinden tutarak kapı
aralığından bu meçhul adama bakıyorlar, niçin geldiğini anlamak
istercesine...
Rıfkı amca üstleri başlan loş ışıkta bile perperişan olan bu
çocukların halini görünce koyveriyor kendini. Dünyası allak bullak oluyor.

Ne haccın sevinci kalıyor yüreğinde, ne az önceki manevi heyecan. O
yürek şimdi bir sorumlulukla sarsılıyor. Bir mü'min olarak, bu gece
vakti iki küçük çocukla bu tenha sokakta loş ışığın altında hayat
mücadelesi veren bu sahipsiz genç kadının halinden sorumlu hissediyor
kendini.

-Kimin kimsen yok mu kızım?

-Yok amca. Kocam öleli iyice naçar kaldım.

-Evine misafir olabilir miyim?

-Buyur gel ama...

Cümlenin sonundaki "ama"nın ne anlama geldiğini çok iyi biliyor Rıfkı
amca. "Ne oturtacak misafir odam var, ne ikram edecek bir kahvem"
denilmek isteniyor. Ne fark ederdi ki, Rıfrı amca ne misafir köşesine
kurulmak ne de kahve içmek istiyor. Onun tek derdi bu kimsesiz ailenin
halini
öğrenmek.

Öğreniyor tabi. Yüreği kıyım kıyım kıyılarak öğreniyor. Kapıdan içeri
girer girmez dayanamayıp soruyor:

-Kızım bu pis koku ne Allasen.

Susuyor genç kadın. Dudaklan titriyor. Gözlerinden aşağı inen yaşları
fazla saklayamıyor. Başını kaldırıp şöyle bir bakıyor, gece yarısı
belki de Allah tarafından gönderilen nur yüzlü ihtiyara.

-Söyle yavrum çekinme söyle.

-Ölmüş köpek eti amca...

Ardından hıçkırıklarını koyveriyor anne. Başını Rıfkı amcanın omuzuna
koyup babasına sarılır gibi çaresizliğini anlatıyor:

-Çocuklarım aç amca. Kimsem yok. Ne yapaydım? Kime gideydim.... Rıfkı
amca taş mı sanki? Kim dayanır o hale? Koskoca adam, çocukluğundan beri
ilk kez hıçkırarak ağlıyor, hem de çocuklar gibi:

-Allahım affet... Allahım affet!..

Çocuklar melül melül annesiyle birlikte ağlayan ak saçlı adamın
yüzünden aşağı süzülen yaşlara bakadursunlar, Rıfkı amca ani bir kararla
anneyi omuzundan tutuyor:

-Tamam kızım, artık ben yanındayım. Sen benim kızımsın, bunlar da
torunlarım. Hemen indir o leşi ocaktan. Bekleyin ben yarım saate kalmaz
gelirim.

Kimsede konuşacak hal yok. Rıfkı amca kapıdan çıkar çıkmaz, ardından
atlı kovalarcasına koşuyor. Hem koşuyor hem söyleniyor:

-Hacca gitmiyorum bu sene... Hacca gitmiyorum... Allahım affet...

Hacca gitmiyorum...

Kendi evine vardığında evdekilerin yüreği ağzına geliyor. Eyvah,
babalarına ne oldu? Öyle ya Rıfkı amcanın göğsü körük gibi inip kalkıyor.

-Baba, bu ne hal.

-Hemen dediğimi yapın!

-Tamam da baba?

Ardından talimatlar yağdırıyor herkese: -Hanım, kullanmadığın ne
kadar tabak çanak varsa hepsini çıkart. Yastık yorgan, halı kilim ne varsa
çıkartın. Bu telaş üzerine Rıfkı amcanın diğer çocukları da başına
üşüşüyor. Ama baba bu. Kimse bir isteğim ikileyemez. Öyle bir saygı var o
zaman. Rıfkı amca, hem ağlıyor hem oğluna kızına torunlarına emirler
yağdırıyor tatlı tatlı:

-Sen badana boya için kireç vs tedarik et; sen keser çekiç çivi falan
ayarla. Sizler yastık yorgan çarşaf çıkartın. Sen un yağ şeker gibi
erzak hazırla... Haydi hemen yola çıkacağız!

"Eyvaah" diyor aile, "Rıfkı amca hac sevdasıyla aklını oynattı."
Çünkü gece gündüz hac için hazırlık yapan bu adam birden ne oldu da
bu hale geldi?
"Tamam bu iş burda bitti" diyor aile. Ama bakalım ne olacak?

Yarım saat sonra baba önde, yastık yorgan, mala çekiç, tencere tabak,
ailesi ardında. Rıfkı amca yine aynı heyecanla kapıyı tıklatıyor.
"Geldik yavrum, geldik!" diyor.

Rıfkı amcanın ailesi gördüğü manzara karşısında şaşkın. Herkes
nerdeyse küçük dilini yutacak. Ama az sonra işin sırrı anlaşılıyor. Bu kez
görev taksimatı hemen aracıkta yapılıyor. Mağdur anne ve çocukları hemen

Rıfkı amcanın evine misafir olarak götürülüyor. Çocukların yemekleri
hazırlanacak. Güzelce yıkanıp temizlenecek ve karınları doyurulacak.
Orda kalanlar da kadıncağızın evini oturacak hale getirecekler.

Sabaha kadar evin altı üstüne getiriliyor. Biri kapıyı pencereyi
tamir ediyor. Biri boyayı badanayı başlatıyor. Yastıklar yorganlar
yerleştiriliyor. Kilimler seriliyor. Ev sabaha bayram evi gibi
hazırlanıyor. Üstelik o gürültüyü ne bir komşu duyuyor, ne kimse rahatsız
oluyor,
hayret!..

Sabah ezanlanyla birlikte herşey tamam... Rıfkı amca ertesi gün
huzura kavuşmuş, belli... Sakinleşmiş halde, çocukları tekrar evinde
ziyaret
ediyor. Erzak getirilmiş çuval çuval... Ayrıca hacca gitmek için
ayırdığı parayı da genç anneye teslim ediyor.

-Amca Allah senden razı olsun. Allah gönlüne göre versin.

Birkaç gün sonra... Hacı adayları yola revan oluyorlar... Rıfkı amca
arkadaşlarını yolcu ederken bir garip halde. O mübarek topraklara
gidemediği için yüreği buruk. Gerçi çaresiz bir annenin imdadına yetiştiği
için de huzurlu. Bu garip duygularla yol arkadaşlarını uğurlayıp, mahzun
bir şekilde arkalarından el sallarken, Rıfkı amcanın çocukları,
babalarının bu haline doğrusu çok üzülüyorlar.

İkibuçuk ay boyunca hacdan dönen arkadaşlarının yolunu gözlüyor Rıfkı
amca.
Hiç olmazsa onlardan dinleyecek o mübarek yerleri...

Ama Rıfkı amcanın ailesi bir kere daha şaşıracak. Çünkü hacdan dönen
arkadaşlarının soluk aldığı ilk yer Rıfkı amcanın evi. Herkes Rıfkı
amcaya gelip, hürmetle elini öpmek için eğiliyor. Rıfkı amca bile
şaşkın:

-Hayırdır, hacdan dönen sizsiniz. Ben size gelecekken?

-Sen oradaydın. Bizden sonra nasıl gittin? Bizden önce nasıl döndün
Hacı Rıfkı?

-Yanılmış olmayasınız.

-Nasıl yanılırız Hacı Rıfkı, Bize bu yeşil akikleri hediye vermedin
mi?

Rıfkı amcanın buğulu gözleri uzak ufuklara dalıp giderken, hacı
arkadaşları hala, ellerindeki yeşil akikleri Rıfkı amcaya gösterip onu
inandırmaya çalışıyorlardı.

ArZu
21-12-2006, 23:46
http://img376.imageshack.us/img376/9632/kyyyybo4ik2.jpg
YOLCU

Yaşamın anlamını kavramak için dünyayı dolaşmaya çıkan bir genç, gezdiği ülkelerden birinde ünlü bir bilgeyi ziyarete gitmişti.
Gezgin genç, bilgenin yaşadığı evde, tüm duvarların kitaplarla kaplı
olduğunu gördü.

Fakat evi dikkatle gözden geçirdikteb sonra , yerde bir kilim, duvar
dibinde yatak olarak kullanılan bir sedir, ortada ise bir masa ve
sandalyeden başka evde hiçbir eşyanın olmadığını gördü ve merakla sordu:
"Neden hiç eşyanız yok?" dedi. "Koltuklarınız, kanepeleriniz,
büfeleriniz.... Onlar nerede?"
Bilge, bu soruya karşılık olarak kendi bir soru sordu gezgin gence;
"Senin de yalnızca, sırtında taşıdığın küçük bir çantan var, yavrum" dedi.
"Peki, senin eşyaların nerede?"

Gezgin genç, kendini savunurcasına yanıtladı bu soruyu:

"Ama görüyorsunuz.... Ben yolcuyum."

Ünlü bilge, hak verircesine güldü:
"Ben de öyle, yavrum" dedi. "Ben de öyle...."

_buSra_
21-12-2006, 23:55
Tesekkurler..

ArZu
22-12-2006, 23:39
" Eski zamanlarin birinde bir adam hayatin anlaminin ne olduguna takmis kafayi.. Buldugu hicbir cevap ona yeterli gelmemis ve baskalarina sormaya karar vermis.. Ama aldigi cevaplarda ona yetmemis.Fakat mutlaka bir cevabi olmali diyormus..Ve dolasip herkese bunu sormaya karar vermis.. Koy,kasaba,ülke dolasmis bu arada zamanda durmuyor tabiki .... Tam umudunu yitirmisken bir köyde konustugu insanlar ona -Su karsi ki daglari görüyormusun,orada yasli bir bilge yasar! istersen ona git belki o sana aradigin cevabi verebilir. " demisler. Çok zorlu bir yolculuk sonunda Bilgenin yasadigi eve ulasmis adam. Kapidan içeri girmis ve bilgeye Hayatin anlaminin ne oldugunu somus ... Bilge sana bunun cevabini söylerim ama önce bir sinavdan geçmen gerekiyor demis .... Adam kabul etmis.. Bilge bir cay kasigi vermis adamin eline ve içinede silme bir sekilde zeytinyag doldurmus. Simdi cik ve bahcede bir tur at tekrar buraya gel ... Yalniz dikkat et kasiktaki zeytinyag eksilmesin eger bir damla eksilirse kaybedersin.. Adam gözü çay kasiginda bahceyi turlayip gelmis.Bilge bakmis evet demis kasikta yag eksilmemis,peki bahce nasildi? Adam saskin..Ama demis ben kasiktan baska bir yere bakmadim ki... Simdi tekrar bahceyi dolasiyorsun kasik yine elinde olacak ama bahceyi inceleyip gel, demis Bilge... Adam tekrar bahceye cikmis gördügü güzellikler büyülemis muhtesem bir bahçedeymis çünkü .... Geri geldiginde bilge, adama bahce nasildi diye sormus .... Adam gördügü güzellikler karsisinda büyülendigini anlatmis.. Bilge gülümsemis, ama kasikta hic yag kalmamis demis ve eklemis : "Hayat senin bakisinla anlam kazanir ya sadece bir noktayi görürsün hayatin akip gider sen farkina varmazsin.. Yada görebilecegin tüm güzelliklerin tam ortasinda hayati yasarsin akip giden zamanin anlam kazanir ... " "Hayatinin anlami senin bakislarinda gizlidir"

ArZu
23-12-2006, 08:57
SULTANIN EŞLERİ..
Bir zamanlar büyük ve güçlü bir sultan varmış, muktedir sultanın dört eşi varmış. Sultan en çok dördüncü eşini sever, ona özen gösterir, bir dediğini iki etmezmiş.
Bu en çok sevdiği eşi günün her saatinde yanında, gözünün önündeymiş, sultan ondan ayrılmayı aklının ucundan geçirmezmiş. Yüreği ve merhameti geniş olan sultan, üçüncü eşini de severmiş. Ancak nedense bu eşinin günün birinde kendisini terk edebileceğinden korktuğu için, onu çok kıskanır, üzerine titrermiş. Öyle de olsa, ona sahip olduğu için gurur duyar, başkalarına tanıtmaktan özel bir zevk alırmış.
Her sözü ferman olan sultanın ikinci eşine olan sevgisi ve ilgisi de az değilmiş. Kendisine karşı her zaman iyi ve sabırlı davranan eşi, ne zaman bir derdi olsa daima yanında olur, ona destek verirmiş. Birinci ve ikinci eşinin kendilerine özgü özellikleri var; ama sultan en çok kendini üçüncü eşinin yanında huzurlu ve güvende hissedermiş.
Sarayın kraliçesi, hanım sultan olan kudretli hükümdarın birinci eşiymiş. Onu en çok seven, karşılık beklemeden sadakat gösteren, sağlığına ve hükümranlığına en büyük katkıyı sağlayan bu eşi olmasına rağmen sultan, birinci eşiyle pek ilgilenmezmiş. Farkında olup olmadığı bile kuşkuluymuş. Oysa o da hep yanında dolaşır, gölgesi gibi bir an olsun sultanı yalnız bırakmazmış.
Her ölümlü (fani) gibi sultanın da bir gün vadesi dolmuş, artık dünyada yiyeceği lokma, alıp vereceği nefes kalmamış. Ölümcül bir hastalığa yakalanmış. Kesin olarak öleceğini anlamış. Öldükten sonra yapayalnız kalmaktan çok korktuğu için, eşlerinden hangisinin ölüm yalnızlığını kendisi ile paylaşmak isteyebileceğini öğrenmek istemiş.
En çok sevdiği dördüncü eşine, ölüm yolculuğunda kendine eşlik edip etmeyeceğini sormuş. Aldığı cevap kalbine bıçak gibi saplanmış. Herkesten çok sevdiği, üzerinde titrediği eşi kısa ve net olarak, "Hükümdarım, mümkün değil." diye cevap vermiş. Üzülmüş, sarsılmış ama yine de ümidini yitirmeden üçüncü eşine sormuş: "Hayatım boyunca seni sevdim, sen benimle birlikte ölmeyi kabul eder misin?" Üçüncü eşi de, hiç tereddüt etmeden, "Hayır, hayat çok güzel. Sen ölünce ben yeniden evleneceğim." diye cevaplamış. Sultan adeta yıkılmış, ölüm acısı gibi bir acının ta kalbine saplandığını hissetmiş. Çarnaçar ikinci eşine dönmüş ve, "Her zaman yanımda oldun, beni hiç yalnız bırakmadın, ne zaman yardım istesem elini uzattın, kendimi senin yanında hep güvende hissettim, ölüyorum. Tek başıma bu yolculuğa çıkmak istemiyorum, bana eşlik eder misin?" İkinci eşinden de şu cevabı almış: "İsterdim; ama bu konuda sana yardımcı olamam. Senin için yapabileceğim tek şey, sana mezara kadar eşlik etmektir. Senin için yas tutacağımdan da emin olabilirsin; ama elimden başka şey gelmez!"
İlk üç eşine karşı hayatı boyunca cömert davranan, sevgisini, ilgisini hiç eksik etmeyen sultanın durumunu, uğradığı derin hayal kırıklığını tahmin edebiliriz. Aklına birinci eşi gelmiş; ama ona sormamış. Hem üç eşinden aldığı olumsuz cevaplardan hem de zaten ömrü boyunca ona gerektiği, hak ettiği ilgiyi göstermediğinden ona sormaya cesaret edememiş. Ama birinci eşi her şeyin farkında, ilk üç eşten aldığı cevapları duymuş. Yatağının ucuna ilişmiş, büyük bir sevgi ve metanetle, "Sultanım, ben yanındayım, nereye gidersen git seninle olurum, seni takip ederim." demiş. Sultan, çok şaşırmış, üzülmüş, içini derin bir pişmanlık duygusu kaplamış. Yakınarak ve utanarak: "Keşke bir şansım daha olsaydı, sana hakkını verirdim." demiş.
Gerçek hayatta hepimiz dört eşi olan bir sultanız: Dördüncü eşimiz bedenimizdir; güzel görünmesi için ne kadar zaman, kaynak ve çaba harcarsak harcayalım öldüğümüzde bizi terk edecektir. Üçüncü eşimiz sahip olduğumuz servetimiz ve statümüzdür. Ölür ölmez başkalarının eline geçer. İkinci eş ailemiz ve dostlarımızdır. Tüm sorunlarımızı onlarla paylaşırız, ölünce bizim için gözyaşı dökerler; ama bizimle ahirete gelmezler. Birinci eşimiz ise ruhumuzdur. Kıssadaki sultan gibi gafillerden isek onu ömrümüz boyunca ihmal ederiz.

ArZu
27-12-2006, 14:00
Bir Annenin Kızına Nasihatları

Kızım.

Akrabalarından, dost veya arkadaşlarından her kim olursa olsun, ona karşı kocanı övme. Sakın onu şikayet de etme. Aile içinde kalması gereken mahrem veya bildik şeyler de olsa anlatma.

Derler ki, “Söyleme sırrını dostuna, dostunun da dostu vardır o da gider söyler dostuna.” Bir ağızdan çıkan söz, sır olmaktan çıkar. Sırrın ucunu ele veren arkasını getiremez. İlla biriyle paylaşman gerekiyorsa bir günlük tut. Mümkünse onlarında bu tür sana anlatacaklarına fırsat verme. Bu tür söylenen veya anlatılanlar fitneye, dedikodulara ve ailelerin yıkılmasına fırsat ve zemin hazırlar. Her ne kadar sıkılır veya daralsan dahi; anne ve babana bile anlatma. Çözemediklerini akıllı ve kendinden emin olduklarınla istişare ederek çözmeye çalış.

Aile hayatının karşılıklı sevgi, saygı ve merhametle yürütülmesi temel ilkedir. Dinimiz aile reisliği vazifesini erkeğe vermiştir. Erkek ise; fizik gücüne, kuvvetine sahip, cesur ve mücadelecidir. Fizyolojik bakımdan daha zayıf olan kadınları kavvâm; gözetip kollayıcıdırlar. Ailenin dış düşmanlardan korunması, geçim ve ekonomik giderlerin temini öncelikli olarak erkeğe ait olduğundan mallarından bol bol harcamaktadırlar. Kadının; erkekte bulunmayan anneliğin verdiği yüce bir görev olan çocuğun doğumu ve bakımı ile öncelikli olarak; çocukların terbiye edilerek yetiştirilmesi, yuvada huzur ve sükûnun temininde duygusal gayret, aileye içten bağlılık gibi daha birçok üstünlükleri bulunmaktadır.

Eşinin eve geleceği saati iyi belle. Mümkün mertebe onu kapıda karşılamaya çalış. Kapıda karşılaman onu; ziyadesiyle memnun edecektir. Adamı sakın kapıda bekletme. İçeri girere girmez elindeki eşyaları al. Velev ki; sıkıntı ve moralsiz olsan bile; yumuşak ve tatlı konuş. Söylemen gerekenleri kocana söyle. Anlayamadıklarını ve meselelerini konuşma yoluyla hallet. Konuşma mesellerin yüzde doksan dokuzunu çözer. Konuşurken onun konuşmalarını kesme. Bazı konularda farklı düşünüyor olabilirsiniz. Farklı bile düşünseniz uzlaşmayı tercih et. İçinden seni seviyorum demekle olmaz. Sevgini ona mutlaka o istediği için değil, kendi tarzınla ona hissettir. Zaman zaman onun penceresinden bakmayı dene. Sizin olmayan hayatlara dalıp hayatınızı karartma. Bakış tarzın en kötü gününde bile olumlu olsun. Göz yaşlarını asla silah olarak kullanama, bu kadının zayıflığını gösterir. Bilirsin ki, evlilikte dürüstlük esastır. Zaman zaman espri yap; iyi bir espri zor günlerinizi kolay atlatmanızı sağlar. İlişkinizi kuvvetlendirmek için elinden geleni en iyi şekilde yap. Evini temiz tut. Çocuklarının yeme içmeleri, sağlıklarıyla dersleriyle yekinen alakalan.

Görevlerini bil ve yaptıklarından dolayı asla şikayet etme. Eşinin gelen eş dost ve akrabalarına güler yüz, tatlı dille hüsnü muamelelerde ve izzeti ikramlarda bulun. Eşin eve geldiğinde sakın üstün pis ve pas içinde yani çamaşır ve bulaşık kokusu olmasın. Evin içindeyken mümkün mertebe mutfakta ve banyoda, bulaşık, çamaşır gibi şeylerle oyalanma. Yapacaklarını ya onun gelmesinden önce yada mümkünü olanları tehir et. Daima yanında olmaya çalış. Hal ve hatırını sor. Onun anlattıklarını dinliyormuş gibi yapma. Onu canı gönülden dinle. Onun derdiyle dertlen, sevincine ortak ol. Sevdiklerini sev, değer verdiklerine değer ver.

Eve getirdiklerini yerinde değerlendir, çöpe atma. Ondan izinsiz oraya buraya dağıtma. Neyi sevip, neyi sevmediğini bil. Bilmiyorsan uygun şekilde sorarak öğren. Sevdiklerini yap, sevmediklerinden kaçınmaya çalış. Canı neyi çekiyorsa, onları getirip ikram et. Bazen elma armut gibi meyveleri dilimleyip bizzat ağzına koy. Çocuklarının yanında onları ona şikayet etme.

Özürlü olmadığın sürece yatarken de abdest al. Okuyacağın şeyleri biliyorsun, bilmediklerin varsa en kısa zamanda öğren. Okuyarak eksik olduğun yönlerini tamamla. Onun sıkıntılı günlerinde sözle, tatlıkla yardımcı ol. Böylesi anlarda zaruri olmayan isteklerini ertele. Yatağı yatacağı zamana doğru hazır et. Yatınca da lambayı hemen söndür. Eşinin yatakta beklemesi onu huzursuz eder. İkide bir hastayım deme. Halinden şikayetçi olma. Sürekli canlı ve dinamik ol. Sabahleyin mutlaka ondan önce kalk.. Namazdan sonra yatmayın. Onu da yatırma. Buna alışın. Özürlü bile olsan abdest al. Özürlü değilsen kuşluk namazını sakın ihmal etme. Her namazın arkında yaptığın dualarına mutlaka kocanı da ekle.

Eşine kahvaltısını erken hazırla. Onun yemesi için sende iştahla ye. Ve yine tatlı sözlerle onu görevine yolla. Eşinin bütün istek ve arzularını ima etmesine gerek kalmadan yerine getir. Onu çok sevip saydığını söyle ve hem uygula. Her fırsatta süslenip öyle çık karşısına. Cuma, bayram, mübarek geceler ve evlilik yıl dönümlerinizde mutlaka özel bir hazırlık yap. Her şeyinle adamın gözünü de gönlünü de doldur.

ArZu
28-12-2006, 02:04
Bir Kedi ve Bir Çiçek...

Sabah kalktım. Onu gördüğümde ilk işim mutfağa gidip ona su vermek oldu. Hafiften kanatları solmuştu. Boynunu mahcupça eğmişti anlayacağınız. Sanki ölümü bekler gibiydi. O da biliyordu beni yaşatanlardan birinin de o olduğunu. Diğeri de bir kediydi zaten. Bu iki şeydi beni yaşatan. Evimde bu iki canlı vardı, sadece bunlar nefes alıyordu, bir de ben işte. Kısa bir aradan sonra kendine gelmişti yalı çiçeğim. Ama fazla ömrünün kalmadığını o da biliyordu. Kedim ise çoktan uyanmış ve benim kediyle ilgilenişimi izliyordu. Belki aramızda en sağlamı oydu. Yazdığım bütün kadınları onlarla paylaştım. Üzüntülerimi, sevinçlerimi, kavgalarımı, her şeyimi onlara anlattım. İkisi de beni dinledi. Onları kaybedersem, biliyorum kendimi de kaybedeceğim. Kediyi de doyurdum. Sıra bana gelmişti. İki günlük ekmek ve zeytindi benim kahvaltım. Bu hiç değişmedi son zamanlar. Yine kalemimi ve kâğıdımı aldım elime ve başladım yazmaya. Ne gelirse aklıma yazdım. Geçmişe dair ne varsa yazdım. Ve onlar da beni dinledi. Hiç sıkılmadan dinlediler. Akşam olmuştu ve yine karnımıza bir sancı girmişti. Gidip bir ekmek aldım. Param bu kadarına yetti. Onu da kediyle paylaştım. Tabi çiçeğe de suyunu verdim. Ben yazmaya devam ettim. Onlar uykuya çoktan daldı ve ben de onları bir süre izledim. O kadar masum uyuyorlardı ki, dokunmaya bile kıyamadım. Ama dayanamayıp kedimi okşayıverdim. İçimde bilemediğim çok kötü bir his vardı. Sanki bu uyku onların son uykusu olacaktı. Sabah kalktığımda ikisine kaybedecektim sanki. İçimdeki bu kötü hissi def edemedim. Onun için bu gece uyumamaya karar verdim. Uyumayacaktım. Sabah kalktıklarınların da onlara günaydın demeyi istiyordum. Gece ilerliyordu. Benimde gözlerimin geceyle olan savaşı devam ediyordu. Sanırım ben galip geliyordum. Sabah beşlere yaklaşıyordu zaman. Havada aydınlanmaya başlamıştı. Gözüm hep onlardaydı. Çiçek gayet normal görünüyordu. İçimden derin bir oh çektim. Boşuna sıkılmışım. Çiçeğim solmamıştı. Kedim ise hala uyuyordu. Bir yandan da kedinin nefes alışını seyrediyorum. Ne yapıyım onları çok seviyorum ve onları kaybetmekten çok korkuyorum. İçime gerçekten kötü bir sardı bir anda, saat altı olmuştu kedi kala uyanmamıştı. O güneşin ilk ışıklarıyla beraber uyanıyordu her zaman. Biraz daha bekledim ama hiç sessi çıkmıyordu ve bir anda nefes almadığını fark ettim. Hemen şöyle bir sarstım onu, ama çoktan ölmüş gibiydi. Kucağıma aldım ve belki uyanır ve o güzel mır mır sesini bir daha duyurur diye bekledim biraz. Ama boşuna bekliyordum sanki. Bize çoktan veda etmişti. Tutamadı kendimi. Ağladım. Çok ağladım. Hıçkırıklarımı duyarda belki geri döner diye. Ama dönmedi. Gözyaşlarım tüylerini ıslatmıştı. Silmeye çalıştım. Ağlamaktan yorulmuştum. Ayakta duramıyordum. Ama buna rağmen gittim mezarlığın en güzel yerine gömdüm. Biraz daha ağladım. Artık yalnız kalmıştık çiçek ile. Bir o ve bir ben vardım. Eve gittim ve onu gördüm. Keşke… Keşke… Görmeseydim. Keşke eve gitmeseydim de onun yaşadığını hep bilseydim. Ölmüştü… Boynunu bükmüştü. Kedinin gidişine dayanamamıştı sanki. Yalnız bırakamamıştı sanki onu. Peki, ben bırakabilecek miydim onları. Hiç sanmıyorum. Bende onlarla beraber gidecektim. Öylede oldu. Elime boynu bükük çiçeğimi aldım ve kedimizin yanına gittim. Hazırdım… O san uykuya dalmaya hazırdım ve uyudum…
Ben, bir kedi ve bir çiçek…

ArZu
29-12-2006, 00:25
Bebeğimi görebilir miyim?

Bebeğimi görebilir miyim?"
dedi yeni anne...
Kucağına yumuşak bir bohça verildi ve mutlu anne,
bebeğinin minik yüzünü görmek için kundağı açtı ve
şaşkınlıktan adeta nutku tutuldu! Anne ve bebeğini seyreden
doktor hızla arkasını döndü ve camdan bakmaya başladı. Bebeğin kulakları
yoktu...
Muayenelerde, bebeğin duyma yetisinin etkilenmediği, sadece
görünüşü bozan bir kulak yoksunluğu olduğu anlaşıldı.
Aradan yıllar geçti, çocuk büyüdü ve okula başladı. Bir gün okul
dönüşü eve koşarak geldi ve kendisini annesinin kollarına attı. Hıçkırıyordu...
Bu onun yaşadığı ilk büyük hayal kırıklığı idi
Ağlayarak: "Büyük bir çocuk bana ucube dedi..."
Küçük çocuk bu kadersizliğiyle büyüdü.
Arkadaşları tarafından seviliyordu ve oldukça da başarılı bir öğrenciydi. Sınıf başkanı bile olabilirdi; eğer insanların arasına karışmış olsaydı.
Annesi, her zaman ona "Genç insanların arasına karışmalısın" diyordu,
ancak aynı zamanda yüreğinde derin bir acıma ve şefkat hissediyordu... Delikanlının babası, aile doktoruyla oğlunun sorunu ile ilgili görüştü;
- "Hiçbir şey yapılamaz mı?" ]diye sordu.
Doktor : - "Eğer bir çift kulak bulunabilirse,organ nakli yapılabilir"
dedi.
Böylece genç bir adam için kulaklarını feda edecek birisi aranmaya
başlandı.
İki yıl geçti bir gün babası:
- "Hastaneye gidiyorsun oğlum, annen ve ben, sana kulaklarını verecek birini bulduk ancak unutma bu bir sır..."dedi.
Operasyon çok başarılı geçti ve adeta yeni bir insan yaratıldı. Yeni
görünümüyle psikolojisi de düzelen genç,okulda ve sosyal hayatında büyük
başarılar elde etti. Daha sonra evlendi ve diplomat oldu. Yıllar geçti, bir gün babasına gidip sordu:
- "Bilmek zorundayım, bana
bu kadar iyilik yapan kişi kim? Ben o insan için hiçbir şey yapamadım..."
Bir şey yapabileceğini sanmıyorum" dedi babası,
"Fakat anlaşma kesin, şu anda öğrenemezsin, henüz değil..."
Bu derin sır yıllar boyunca gizlendi. Ancak bir gün açığa çıkma zamanı
geldi...
Hayatının en karanlık günlerinden birinde,annesinin cenazesı başında
babasıyla birlikte bekliyordu.Babası yavaşça annesinin başına elini
uzattı; kızıl kahverengi saçlarını eliyle geriye doğru itti; annesinin kulakları yoktu...
- "Annen hiçbir zaman saçını kestirmek zorunda kalmadığı için çok mutlu oldu" diye fısıldadı babası...
- "..ve hiç kimse, annenin daha az güzel olduğunu düşünmedi değil mi?"
GERÇEK GÜZELLİK FİZİKSEL GÖRÜNÜŞE BAĞLI DEĞİLDİR, ANCAK KALPTEDİR! GERÇEK MUTLULUK, GÖRDÜĞÜN ŞEYDE
DEĞİL, ASIL GÖRÜNMEYEN YERDEDİR...

ArZu
31-12-2006, 22:49
Çok Karanlık

Çok karanlık,çok çok korkunç. Gözlerinin mavisi bile belli değil. Güvenebileceğim kimse yok! Duygular da yok! Nefes de yok! Kapalı kapılar ardına hapsedilmiş düşüncelerle yaşıyorum yada yaşıyoruz yoksa yarışıyor muyuz?El yordamıyla etrafı yokluyorum,ama bulabildiğim tek şey soğuk duvarlar ve soğuk bedenler. Tek gördüğüm ise nefesimin dönüştüğü buhar ve çooook uzaklarda ruhumda yanan ateşin kıvılcımları..
Bana seslendiğini duyuyorum. Sanki çığlık atıyor,bir an önce bu aşk denilen zindandan çıkmak istediğimin farkında. Ölü bedenlere değmeden yürümeye çabalıyorum. Çok iğrenç bir koku var,kararmış ruhların duvarlardan akan şehvet adlı asitle tepkimeye girmesinden ortaya çıkan bu koku midemi bulandırıyor. Giysilerim kirli. Yüzümün halini merak ediyorum. Korkmuş,saç baş dağınık,yorgun. Belki de tüm insanlığı ben temsil ediyorum..
Birkaç adım ötede,onu buluyorum,gözleri fosforluymuş gibi mavi mavi ışıldıyor. Siyahlıkların krallığında,nefret denilen tahtında oturuyor. Taht gibi görünüyor,sanki çok yüksek. Daha da yaklaşınca kollarının bağlı olduğunu,bırakıp gidemediğini,yapabildiği tek şeyin şarkı söylemek olduğunu anlıyorum.. Yavaşça çözüyorum ipleri,onu tutup kaldırıyorum. Çaresiz bedeni bana dayanmasa yıkılıp kalacak. Hafif uzun dalgalı sacları ıslanmış,alnına yapışmış. Zorlukla nefes alıyor. Bir an gözlerini kaldırıp bana bakıyor,”Neden?” diyor. Aslında haklı,kendimi kurtaramazken neden tanımadığım,güçsüz bir adama yardım ediyorum? “Sadece yalnız kalma korkusundan” diyorum. Derin bir nefes alıyor,hiç
bir şey demiyor. Ölüp gidecek,korkuyorum....

ArZu
05-01-2007, 16:19
Padişah, bir gece rüyasında tüm dişlerinin döküldüğünü, yemek bile yiyemez hale geldiğini görür. Sıkıntı içinde uyanır.

Vezirini çağırıp sarayın rüya tabircisinin hemen huzuruna getirilmesini buyurur. Uyku sersemi tabircibaşı yanına gelince, padişah düşünü anlatıp sorar:
"Tabircibaşı, bu rüya hayır mıdır, şer midir? Neye işarettir, hele bir söyle."

Tabircibaşı biraz düşünür; sonra utana sıkıla:

"Şerdir, Padişahım" der.

"Uzun yaşayacaksınız; ama ne yazık ki, tüm yakınlarınızın gözlerinizin önünde birer birer ölüp sizi yapayalnız bıraktıklarını göreceksiniz."

Bir an sessizlik olur; ardından padişah kükrer:

"Tez atın şunu zindana, felaket habercisi olmak neymiş öğrensin!"

Tabircibaşı, yaka paça götürülüp zindana atılır. Padişah bir başka tabircinin bulunmasını emreder. Huzura getirilen ikinci tabirciye de rüyasını anlatıp sorar:

"Hayır mıdır, şer midir?" der.

İkinci tabirci de önce biraz düşünür; ama sonra yüzü aydınlanır:

"Hayırdır, Padişahım!" der. "Bu rüya, tüm yakınlarınızdan daha uzun yaşayacağınızı gösterir. Daha nice seneler boyu ülkenizi yönetebileceksiniz."

Padişah, ağzı kulaklarında buyurur: "Bu tabirciye iki kese altın verin!"

Başından sonuna durumu izleyenler, tabirciye sorar:

"Aslında sen de tabircibaşı da aynı şeyi söylediniz. Neden onu cezalandırdı da seni ödüllendirdi?"

Tabirci güler:

Elbette aynı şeyi söyledik; ama önemli olan, kimilerine NE söylediğin değil, NASIL söylediğindir

ArZu
08-01-2007, 17:39
Umudun Rüyası

Her bahar nasırlı ellerin toprağa attığı tohumlar, yeniden yeşerme sürecine dönüşünce, doğa yeniden dirilir. Bir serin şebnem, güneşin de etkisiyle kendini yeniden doğurur. Derin uykusundan uyanır doğa. Umutsuzluğu ortadan kaldırarak aydınlığını, güneşe yönelen gülüşlerini evrene saçar. Yüksek dağlardan süzülerek gelen cemre damlaları gibi, mehtabın ışınlarıyla çocuklara sevgiyi, sevinci, coşkuyu, muştuyu getirir. Çocuklar her sabah yeni bir müjdenin aydınlığına açar gözlerini. Çocuklar için her yeni gün vazgeçilmez bir muştu taşır. Muştusuz yaşayamaz çocuklar. Çünkü, muştu demek umut demektir, umudun diğer adı da muştudur. Umut en umutsuz gecelerde bile öten bir kuştur. Umut vazgeçilmez gıdadır, yaşam için gerekli olan havadır, sudur belki ama çocuk yüreği için elzem olan, umuttur. Muştudur, yarınlara çekilen özlemdir. Umutsuz kalmak karanlıkta kalmak demektir, dayanılmaz zifiri bir hayat yaşamaya benzer.

Kimsesiz bir çocuk, sokak ortasında, sıcak bir somuna uzanır gibi, umuda, bir yudum sevgiye, şefkate uzanır. Ama bulamaz ürkektir, tedirgindir, çünkü kim bilir kaçıncı kez tekmelenmiştir o körpe yüreği, bir sevgi yerine kaç kez azarlanmayı, ihaneti görmüştür. Çünkü yılanlar, çıyanlar sarmıştır dört tarafı.

Hayat ne dedesinin anlattığı kadar güzel, ne de insanlar düşündüğü kadar iyiydi. Yalnız başına yaşamak için verilen mücadele yorucu ve zor bir yarış gibiydi. Hem de hiç tecrübesi olmadan başlamak zorundaydı bu yarışa. Hayat hiç de kolay değildi. Artık kararlarını yalnız başına verebilecek biri olmak zorundaydı. Hayatını yönlendirebilecek biri. Çocuk da olsa sorumluluklarını yüklenebilecek biri olmalıydı. Unutmamalıydı bir de annesinin olduğunu. İki gözü iki çeşme, her gün dövülen, sövülen, hor görülen ama çaresiz, tüm bunlara katlanmak zorunda kalan ve seninle gurur duymasını isteyen bir oğul olmalısın. Bu yüzden bundan sonra ne yapacağına karar vermen ve ona göre davranman lazım. Şartlar ne kadar ağır, acımasız olursa olsun hem çalışıp hem okuması lazımdı.

Suçlu kendisi mi, kaderi mi, tanrısı mı, onu doğuran mı, bilemez. Çocuk aklı ermez bunları yanıtlamaya. Ama insanlara duyduğu güveni sarsılmıştır. Oysa dedesinden hep insanı, emeği, dostluğu, iyiliği, merhameti, doğruluğu, dürüstlüğü, temizliği, ahlakı ve adil olmayı öğrenmişti. Dedesinden öğrendikleriyle yaşamın gerçekleri birbirine zıt düşüyordu. Ve asıl gerçek olan çok katı ve acımasızdı. Kapı kapı iş aramış ama kimse yardım etmemişti. Dünyada yapayalnız kaldığını hissediyordu. Hepsi de birbirinden beterdi insanların, kimse kimseye acımıyordu, bölüşmüyordu yasını, güveni kalmamıştı kimselere. Sığınacağı bir yuva, elini uzatacak bir dost, ona insan gibi davranacak bir aile bulmaktan ümidini kesmişti. Ölmek istiyordu ama gerçekte yaşıyordu ve kimsesizdi. Umut’un durumuna en çok öğretmeni üzülmüştü, isyanını ve üzüntüsünü şu sözlerle belirtiyordu.

‘’Bir ülke eğer yetimlerini hakça ve eşitçe kucaklamıyorsa, onlara analık babalık edemiyorsa, Umut’ların umutlarını karartıyorsa, efendi olacakları köleleştiriyorsa yere batsın. Kalem ve hokkaya ant içerek salt cebini düşünüp vicdanının sesini duymayanlara lanet olsun’’.

Dünyada kimsesiz yapayalnız kalmış, her şeyi yıkılmıştı. Dedesinin yanındaki güven, neşe ve sevgi dolu yılları bir yaz yağmuru gibi gelip geçivermişti. Yinede zeki bir çocuk olarak hayallere sığınarak kimsesizliğine tahammül etmeye, yaşamın acı gerçeklerine karşı durmaya, dayanmaya, direnmeye çabalıyordu. Hayaller yalancıdır belki, ama kimsesiz bir çocuk ancak soluğunda bir tutam fesleğene eklediği an’larla yaşayabilir. Çünkü durduğu yerde yaşayan tek canlı türüdür fesleğen. Adı Umut’tu temiz, masum, olağanüstü duygulu ve çok güzel bir çocuktu. Gözleri pırıl pırıl zekice ışıldardı. Sevimli tatlı sözleri, güzel gözleri vardı. Mutluydu çünkü umutluydu. Yarınlara umutla bakıyordu. Her akşam sevgiyle döndüğü bir evi, çok sevdiği annesi babası vardı. Sevgiyle okşadığı kuzuları vardı.

Henüz ilkokul ikinci sınıfta iken Babasını bir trafik kazasında kaybedince annesi de geçim zorluğuna dayanamayarak evlenip gitmişti. Evlendiği adam Umut’u istemeyince Umut da İstanbul’da bir gecekonduda oturan dedesinin yanına gelip sığınmıştı. Umut dedesinin umudu, yaşama sevinci, dayanağı olmuştu. Dedesi de umut için her şeydi. Anne – baba, dost, kardeş, arkadaş. Hayatta tutunacak tek dalıydı.

Dedesinin ölümü üzerine hayatta yapayalnız kalmıştı. Gülen gözleri hüzünle dolmuş, tatlı sözleri acıya dönmüş, yüzü asılmış, neşesini, yaşama sevincini tümden yitirmişti. Hayatında tek sevdiği sığındığı, canını istese vereceği, varlığıyla teselli bulduğu, hayatta tek dayanağı, umudu dedesi de onu bu dünyada yalnız başına bırakıp gitmişti.

Henüz daha babasının acısını taze bir yara gibi yüreğinde taşırken, arkasından ikinci büyük darbe de dedesinin ölümüyle gelmişti. Hem de yıllar sonra. Yıkık gönlünün tek tesellisi umudunun, sevgisinin tek odağı, gözünün bebeği dedesi amansız bir hastalığa yenik düşmüştü. Oysa Erzincan’dan İstanbul’a ne ümitlerle, ne hayallerle gelmişti ancak hayatın kötü oyunu burada da peşini bırakmamıştı…

Bundan sonra ne yapacaktı Umut, kime naz edecekti, üşüdüğünde kimin kucağına sığınacaktı, “dedeciğim” diye kime sarılacaktı. Oysa bir çocuk kimsesiz ve sevgisiz kalmışsa, nefessiz kalmıştır. Bilin ki boğulmaktadır. Ve kimsesizlik ateşi yüreğini yakıp kavururken, kanamaktadır. Her yerde bir serinlik, güveneceği bir insan kokusu aramaktadır, şifa ummaktadır; ama kaderin kovaladığı insanın ocağı tütmez. Başını sokacağı, yüreğini ısıtacağı bir yeri olmaz. Bazen kendini öylesine çaresiz hissediyordu ki omzuna yaslanıp sıcaklığını duyacağı, bazen de rahatlayıncaya kadar sarılıp gözyaşı dökebileceği bir insan arıyordu…

Her işe çıkışta ya da okula gidip gelişte, içten içe bağ kurduğu ve dedesinin de çok sevdiği asırlık çınarın altında nefeslenir, dinlenir, sonra yoluna devam ederdi. İçi burkulunca iyice mahzunlaşır, bir yolunu bulur çınarına koşar, gökyüzüne uzanan nasır gövdeli iri yapraklı çınarla konuşur dostluğuna sığınırdı. Hafif esen rüzgarın salladığı yaprak sesleri arasından kulağına çıngırak sesleri gelirdi. Bu ses alır götürürdü onu köyünün bahçelerine, kırlarına, sularına, hayvanlarla olan dostluğuna…

Bahar gelmişti. Her yer yeşillikler içindeydi. Daha öncede dedesiyle geldiği bu yerlere acıyla bakıyordu. Uzaklarda deniz köpük köpük dalgalanıyordu. Ağaçların dalları ve yaprakları çimenler üzerinde koyu gölgeler oluşturuyordu. Ufukları seyrederken dedesini düşünüyordu, yoksul dedesini ve inanmak istemiyordu kendisini yapayalnız koyup gittiğine. Küme küme olup kızıllığa bürünen bulutların üzerinde güneş ağlıyor gibiydi...
Ölmeden önce dedesinin neden ona yaşlı gözlerle sıkı sıkı sarılıp derin derin ah çektiğini şimdi daha iyi anlıyordu. En son okuldan gelip gülümseyerek dedesinin boynuna sarılıp öptüğünde, yaşlı dedesinin nefes almakta zorlandığını görmüştü. Öleceğini biliyordu yaşlı adam ama bunu Umut’a anlatmaya, açıklamaya nasıl başlayacağına karar verememişti. Onu üzmeden anlatmak kolay olmayacaktı. Şimdi her zamankinden daha çok çaresiz, dayanaksız hissediyordu kendini yaşlı adam. Yutkunup boğazını temizlerken boğazı düğümlenmiş, dudakları titremeye başlamış ve gözlerinde iki damla yaş süzülmüştü. Ellerini Umut’a uzatıp ona sevgi ve şefkatle sarılmıştı gücünün yettiğince...

Bir taşın üstüne oturup yoldan gelip geçenleri seyre koyuldu. ‘’Bütün çocuklar evine dönüyor’’ diye düşündü. Sıcak bir yuvanın özlemi vardı gözlerinde; içinde anne, baba, dede kardeş kokusu bulunan. Dipsiz bir kuyu gibi gittikçe derinleşen yalnızlık duygusu ve kimsesizlik korkusu o çocuk yüreğinde onarılmaz yaralar açıyordu.

Her akşam buğulu çocuk gözlerine bin bir acı dolar, kimsesiz gecekondusunda yorganı başına çeker, dedesinin elbiselerine sarılıp, gece boyu korkuyla ürpererek gözlerindeki yaşlarla öylece uykuya dalmaya çalışırdı. Çoğu geceleri zaten kabusla geçiyordu. Oysa güzel rüyalarla uyanmalıydı bir çocuk, apaydın sabahlara. Bir yağmur altında ıslanan tohumların renk renk filizlerinde yaşamalıydı, dolu dizgin umutlar fışkırmalıydı tomurlarından. Koklandıkça açıveren. Açıverdikçe etrafına neşe ve sevgi saçan. Acaba diyordu peşinden koştukça kaçırdığı, kovaladıkça ardından yetişemediği, sıcak bir sevgiye hasret, tek başına dünyayı omzunda taşımak zorunda kalmış kendisi gibi kaç çaresiz çocuk vardı dünyada. Korumasız ve yalnız...

Dedesinin ölürken kendisine bıraktığı paraya dokunmak gelmiyordu içinden, çünkü onunla dedesine yakışan bir mezar yaptırmayı düşünüyordu.
Her sabah erkenden kalkar fırına koşar, fırıncıdan aldığı simitleri sokak sokak dolaşıp satarak, sonra da okulunun yolunu tutardı. Okul dönüşü de bazen manavdan aldığı limon ya da portakalları satar, bazen de küçük bir aşevinin mutfağında bulaşık yıkayıp kazandığı üç beş kuruşla geçimini sağlamaya çalışırdı. Bütün hayali; çalışıp okuyup, başarmak, güçlü bir insan olmak ve annesini o insafsız üvey babasının elinden kurtarmaktı… Ama kimsesiz, küçük yavru bir kuş gibiydi Umut. Konacak dal arıyordu, oysa konacağı her dalın altında bir avcı beklemekteydi.

Umut hastaydı ve üç gündü ateşler içindeydi, yatağından kalkamıyordu. Aç yatıyor ve kımıldayacak gücü kalmamıştı.Dışarıdan insan konuşmaları ve çocuk sesleri geliyordu, ancak kendisi evinde yapayalnızdı.
Yavaş yavaş anlamaya başlamıştı yaşadığı yüzyılın acımasızlığını ve ne zaman yalnız kalsa ağlamaya başlardı hemen, yüreğini yakan acısıyla. Her akşam iki gözü iki çeşmeydi zaten, dokunulmayı unuttuğundan beri.
Vakit buldukça dedesinin mezarına topladığı kır çiçeklerini götürüp bırakırdı Umut. O gün de topladığı çiçekleri mezarının üstüne bıraktıktan sonra, çömeldi ellerini açıp dua etmeye başladı. Dua ederken, gözlerinin önünden dedesinin hayali bir film şeridi gibi akıp gidiyordu. Bütün sevgisiyle, içtenliğiyle, şefkatiyle capcanlıydı dedesi.

Neredeyse gerçekmiş gibi duruyordu karşısında. Kimseye anlatamadığı acısını, yalnızlığını, kimsesizliğini dedesine anlatmaya çalışıyordu. Zaten öldüğüne bir türlü inanmak istemiyordu, her an çıkıp gelecekmiş gibi hissediyordu. Yaşananın kötü bir şaka olmasını; dedesinin o sevimli muzipliği ile çıkıp gelmesini ne kadar dilemişti. Yanında ölmüş olmasına rağmen, dedesinin öldüğüne bir türlü inanmıyordu. Beklenmedik bir anda çıkıp gelmesini bekliyordu. Fakat şu toprak altında yatıyordu dedesi. Gerçek buydu, zaten gerçek ile hayal arasında geçip gidiyordu günleri.

Umut dedesine çok alışmış, kimsesizliğini onunla tatmıştı. Şimdi yavrusuz bir koyun, anasız bir kuzu gibi kimsesizdi. Umut eşilen bir çukura bir insanın nasıl atıldığını, bir tohum yada fide eker gibi oraya nasıl ekilip, üstünün toprakla örtüldüğünü rüya görür gibi seyretmişti. Herkes gibi o da dönmüştü. Son bir defa başını kaldırıp üstündeki selvilere bakmıştı. Orada artık dedesi de yapayalnız ve kimsesizdi.

Öğle güneşi selvi ağaçlarının arasında sızıp dedesinin mezarına vuruyordu. Rüzgar mezarın üstündeki çiçekleri sağa sola devirirken, bir uğultu ağaçların yapraklarından ıslık sesleri çıkararak ortalığı çınlatıyordu. Rüzgarın sesine, kuşların cıvıltıları renk renk kelebeklerin uçuşları da katılmıştı.
Gün sanki onun üşüdüğü için ısınmıştı ama eksik olan bir şeyler vardı hayatında. Gözlerini kapatıp hayallere daldı. Güzel şeydi hayal!. Hayata tat veriyor, avutuyordu.. Ama, onun ardındaki acı gerçek ortaya çıkınca daha bir başka yıkılıyordu insan. Uyumak istedi, dedesinin mezarına sarılıp.Tam uykuya dalacaktı ki gökyüzünde yol alan göçmen bir kuş sürüsü gördü. O an kendisi de bir yavru kuş olup uçmak istedi. Yorgundu, uyku gözlerinde akıyordu. İçinde bulunduğu büyülü dünyanın, çiçeklerin, uçuşan kelebeklerin o eşsiz havasının renkleri karşılıyordu gözlerini. Kesin emin değildi güneşin sarı olduğuna da. Sadece varsayımlar üretiyordu hayata dair. Bazen korkuları hayallere dalmasına engel oluyordu ama mahmurlaşan gözleri ağır bir film çekimi gibi birden derin uykulara dalıverdi. Ve o da rüyasında mavi küçük yavru bir kuş olup uçuverdi hayallerine doğru, bin bir yeni umutla. Artık başlamıştı yolculuğa. Sevgiye, şefkate, özgürlüğe uçmak arzusuyla…
Şimdi meydan okumalıydı korkulara kimsesizliğe. Teslim olmamalıydı umutsuzluğa. Büyümeliydi. Yüreğinde özenle biriktirdiği ve sakladığı hüznüyle, kederiyle devam etmeliydi hayata. Gerekirse dişe diş didinerek. Gece tüm yolları örmüştü, buna rağmen uçmalıydı korkmamalıydı; kanatlarını çırparak giz dolu ufuklara süzülmenin ve uçmayı öğrenmenin tam zamanıydı. İleri atıldı küçük yavru kuş, üzülmeye fırsat bulamadan yeryüzünden ayrılışına.

Ve uçtu hayallerine doğru bin bir yeni umutla. Gözyaşları döküldü çiçeklerin taçyapraklarının üstüne, billur damlaları gibi parıldıyordu gözyaşları. Uçmak güzeldi ama yine de garip üzüntüsünü atamamıştı üzerinden. Geri dönse miydi acaba, kendisine küs çiçeklere ‘ merhaba’ dese miydi? Ama hayır geride kalanlar geride bırakılmalıydı. İleriye doğru uçmalıydı, çektiği bu korkunç acılardan sıyrılmalıydı; bir daha yeryüzüne dönmemek pahasına da olsa.

Yükseldi küçük yavru kuş, kurtuldu derin üzüntülerin dipsiz kuyusundan ve yol aldı ufuktaki hedefine doğru, durmadan dinlenmeden, bir kuğu sürüsüyle beraber. Gökyüzünde bakınca denizin mavisini görüyordu artık aşağılarda. Ama kendisi sürünün en gerisinde gidiyordu, gücü tükendi tükenecekti ama pes etmiyordu. Göğün kızıllığını görüyordu, bir iç çekti yavru kuş, boynunu büktü, çünkü burada da yalnız kalmışlığın acısını his ediyordu. Yine de kanat çırpa çırpa yükselmeye başlamıştı. Gitgide yükseliyor, yükseliyor yükseliyordu. Gece oluncaya dek kanat çırptı. Kanatlarını çırpıyordu hala, ama yol alamıyordu artık. İndirdi kanatlarını sonunda, aşağıya doğru süzülmeye başladı. Karanlık çöktüğünde ise gözüne ilişen ilk ağacın dalına bıraktı kendisini. Öyle yorulmuştu ki, yere iner inmez uyandı.
Ne kadar da mutlu olmuştu, rüya olsa bile, bunun hoşnutluğunu tüm benliğiyle hissediyordu ve bu mutluluk hiç bitmesin istiyordu. Rüyasında, güneşe ulaşmayı başarmıştı. Mavi kanatları, minicik ayaklarıyla güneşte gezdiğini gördü. Yine de, rüyada da olsa mutluydu, büyümeyi, öğrenmeyi başarmıştı, gerçek sevincin içindeki hisler olduğunu anlamıştı.

Güneşe baktı Umut, bedeni sımsıcacıktı. Bu, herhalde yüreğinin sıcaklığıydı. Ama nasıl olurdu? Gördüğü sadece bir rüyaydı. Hala uçuyordu sanki, inanmadı, inanmak istemedi umut. Tam düşünceleri değişiyordu ki, başına konan kelebekleri gördü. Müthiş acıktığını hissetti, kalktı acelesi olmayan adımlarla hayaller kurarak evine doğru yürümeye koyuldu; hiç bir şey düşünmeyecek kadar yorgundu. Trafik ışıklarına varmadan boş bulduğu bir anda koşarak caddenin karşı tarafına geçmeye çalıştı.

Tam o anda yolda hızla geçen bir arabanın acı fren sesi sarstı ortalığı. Bir an gözlerini açtı Umut. Göğün kararmakta olduğunu gördü. Boynunu geriye doğru uzattı, gözlerini yumdu tekrar. Hiç bir yanını oynatmıyordu. Şimdi güneş de, ay da, yıldızlar da daha solgundu.
Uçmaya devam ediyordu küçük yavru kuş. Yol arkadaşları gitgide uzaklaşıyordu. Yetişemiyordu. Kanatlarından vurmuştu avcılar…

Uçamayacaktı bir daha, kanatları güneşe değmeyecekti. Ama yine de geçip gidiyordu işte, ince bir nakıştan, kanatları mavi bir ışıktan. Acının, yalnızlığın, kederin uzağından. İçindeki uzaklığı ve zamanı yenerek, sonsuzluğa uzanarak hep aynı yerde buluşacaktı sevdikleriyle…
Şimdi hep yükseklerde uçacaktı umut, kanatları yorgun ve yaralı da olsa. Beyaz beyaz bulutlara dökerek içini. Uçacaktı sonsuzluğa doğru…


Sahi kaç yaşındaydı umut
Gökyüzü kaç yaşında
Toprak kaç yaşında
Özlemi kaç yaşında
Ya gözlerindeki parıltılar
Yüreğindeki çırpınışlar
Sahi umut kaç yaşındaydı
Yaşam kaç yaşındaydı
Ölüm kaç yaşında

ArZu
09-01-2007, 23:20
Bir Hasret Mektubu

Bilirim ki aşkın bahçesinden bir gül koklayan, şeyda bülbül olurmuş. Bilirim ki aşkın pınarından bir damla içen, ömrünce sarhoş gezermiş. Bilirim ki kavuşmak olmasa sevdalılar, ağlayı ağlayı kör olurmuş.

Biliyor musun, iki gözüm; bugün ayın kaçı? Hangi mevsimdeyiz? Bahar mı, kış mı, sonbahar mı, yaz mı; inan farkında değilim. Sıla ne yana düşer, gurbet ne yanda? Nerdeyim, nasılım? Bilmiyorum.

Derdim, kederim ne ? Biliyor musun yanıtını?... Neşemi, sevimcimi, yaşama gücümü yitirdim. O coşkulu, mutlu, umutlu günlerimi ne de çok özlüyorum. Öylesine bir özlem ki bu; ne sen sor, ne ben söyleyeyim. Sevdiklerim, özlediklerim ve bana dost olanların her biri başka bir yerde; hiç birine kavuşamıyorum.

Dalları fırtınada kopmuş bir ağaç gibiyiz iki gözüm. Her dalımız bir sınır boyunda, her yaprağımız bir ülkeye savrulmuş. Bir yanımız vizeli, bir yanımız kaçak. Çocukluğumu, ilk gençliğimi, geçmişimi, memleketimi velhasıl eskiye ait herşeyimi nasıl özlüyorum biliyor musun? Özümü özlüyorum, özümü.....Kendim olabilmeyi, sözümde durmak için verdiğim çabayı, kendime dürüst olmak için kendimle olan mücadelemi, özümle barışık yaşamayı özlüyorum. En iyi sen bilirsin, bir huyumu terk etmek için sarf ettiğim gayreti. Doğaya, insanlara, hayvanlara, çocuklara olan sevgimi, tutkumu ve yüreğimdeki ateşi, dimağımdaki tadı da en iyi sen bilirsin.

Zaman geçiyor, hayat geçiyor, ömrümde akşam çanları çalmaya başladı bile. İnsanın mutlulukları, heyecanları, hayatı, yaşadıkları geride kalıyor iki gözüm. Bizim gibileri yıllar geçtikçe daha bir duygusallaşıyor. Toplumların gittikçe bencilleştiği, duyarsızlaştığı dünyamızda olup bitenler beni hüzünlendiriyor. Acaba bu durumun bilincinde ve farkında olan çevremizde kaç insan var ? Binbir düşünce üşüşüyor beynime. Anılarla, özlemlerle boğuşmak beni yıpratıyor. İç acısıyla dolu, yaralı, bin yerinden vurgun yemiş bir gönülle acılara karşı umarsız olmaya çalışıyorum ama olmuyor. Belki bir gün son bulacak ufuklarda solar hüznümüz. Hala bir şeyler bekleyerek bulutsu bir sise gömülüyor her şey.

Şimdi ise, gülmek-ağlamak arası monoton bir hayatın girdabında kaldım. Üzerime ölü toprağı serpilmiş gibi. Silkinip çıkamıyorum. Gün ışığına, suya hasret bitkiler gibi tatsız ve tuzsuzum. İşte şimdi böyle bir insan oldum iki gözüm. Gayesiz ve huysuz . Evden sokağa her çıkışımda, penceremden dışarı her bakışımda, karabasan gibi çöken sis ve karanlık dokunuyor bana. Oysa ışık umut, umutsa hayat demektir. Ben mi o ışığı yitirdim, yoksa o ışık mı beni; bilmiyorum.

Nedense hep geçmişe bir özlem duygusu büyüyor içimde... İşte böyle iki gözüm. Hangi gündeyiz? Bugün ayın kaçı? Hangi mevsimdeyiz ? Bilmiyorum. Bilsem de, benim için artık hiç bir önemi yok..........

Uzun yıllar önce sevdamı yüreğime yükleyip geldiğim bu yabancı ülkede, koynunda volkanları taşıyan bir dağ gibi sustum. Suskunluğumu delicesine haykırmak isterken, içime ağuları akıttım ve öylece sustum. Kara bir diken gibi yuttum ve içime yığılıp öğlece kalakaldım. İçimdeki yangını, yüreğimdeki yarayı, gözlerimdeki damlayı sorma. Hasretlere dayayıp başımı, hüzünle geçip giden günlere, gecelere döndüm sırtımı iki gözüm. Yorgun, yetim ve yaralı. Gönlümün duvarına kocaman bir sevda resmi çizdim, bir de ateş yaktım ocağıma dağ gibi.Ki, okyanuslar söndüremez.

İnsanlar, var olalı beri kabullenmiş sevdayı. Herkes kendi sevdasının Mecnunu; kendi hasretinin delisi olmuş. Kendi hikayesini, kendi sevdasını en büyük sanmış ve saymış; büyütmüş yüreğinde dağ dağ. Sabır sabır beyninin gergefine işlemiş. Benim sevdam da benim için dünyanın en büyük, en kutsal sevdası....

Ben ki, sevdanın çöllerinde ayrılıkların en büyük hasretini çektim Leyla ‘mın. Ferhat oldum dağları deldim. Kerem oldum yaktım kendimi. Pir Sultan oldum asıldım, Nesimi oldum yüzüldüm. Kavuşmak için gönlümü yollara düşürdüm. Horlandım, ezildim, hakaretlere, işkencelere maruz kaldım.

Yüreğimdeki yangını, gözlerimdeki hicranı sorma iki gözüm. Acılarımı kimsesizliğime yükleyip, uzayıp giden yollara düştüm. Yorgun, yetim ve yaralı. Aşık oldum, yaktım kendimi. İçimde bin yangınla çıktım yola. Sevgilime şiirler yazmak, şarkılar bestelemek, türküler yakmak en büyük ibadetimdi. Kavuşmak ise en inanılmaz hayalim.

Bilirim ki aşkın bahçesinden bir gül koklayan, şeyda bülbül olurmuş. Bilirim ki aşkın pınarından bir damla içen, ömrünce sarhoş gezermiş. Bilirim ki kavuşmak olmasa sevdalılar, ağlayı ağlayı kör olurmuş.

Aşk olmasa iki gözüm, içimde biriktirdiğim bu yangın olmasa, dolmasa iliklerime aşkın hasreti, bu yangın yüreğimi sarmasa, avuçlarımı yakmasa bu ateş, akar mı damarlarımdaki kan! Bir gün kavuşmak hayali olmasa, nasıl dayanılır bu yaşama, bu kimsesizliğe, bu gurbete, bu hasrete iki gözüm, nasıl?

sorma
ben kimim, adım ne, nereden geldim
kim açtı bu kahrolası çukuru yüreğimde
kimi sevdim, kime özlemim
kaç yıl sevda doldu iliklerime
kaç yıl eksildim.

tut ki, bir pınarım suyu kesik
akamadım nazlı nehirlere tut ki
susturulmuş binlerce türkü
bastırılmış binlerce acıyım
baştanbaşa aşk ve ateş

tut ki, incinmiş bir gülüşüm
gecikmiş bir düş
bir ateşin çemberinde
yarım kalmış sevinçler kanayan

tut ki, kar altında sevincim
bütün mevsimlere küsmüşüm

kanadı kırık bir serçeyim tut ki
dağlarda koparılmış kınalı bir çiçek

ateşin zulmünü gördüm
suyun ihanetini
baştanbaşa aşk
baştanbaşa hasret
susturulmuş
milyonlarca türküyüm

bir sarı çiçek
bir sarmaşık belki
çözer dilini yüreğimin

ihanetlerin kilitlediği

gülce
16-01-2007, 20:52
sedef çiçeği çok güzel nerde şimdi böyle özverili sevdalar?

gülsev
16-01-2007, 20:56
bir çoğunu bildiğim halde tekrar okumak ve hatırlamak iyi geldi teşekkürler

gülsev
16-01-2007, 20:57
belki vardır bilemeyiz böyle sevgileri yaşatanlara ne mutlu

ArZu
18-01-2007, 00:11
Kırkbeş Saniye

- "Cem haydi artık yat. Saat geceyarısını çoktan geçti! Sabahtan beri şu bilgisayarın başındasın! Eğer, onbeş dakikaya kadar ışığı kapatıp, yatağa girmezsen, bilgisayarını iade edeceğim. Bak, hem senin yüzünden Cemil de uyuyamıyor!"

- "Tamam baba, hemen yatıyorum".

Üf, babası yine içeriden sesleniyordu. İnsanı bir rahat bırakmazlardı... Ne olurdu, azıcık daha oturabilseydi, şu bilgisayarın başında... Yok efendim uykusuz kalıyormuş... Yok efendim Cemil'i de uyutmuyormuş... Oysa ki Cemil çoktan uyumuş, renkli, sinemaskop rüyalarını, görmeye bile başlamıştı.

Şu bilgisayarı aldırtmak için, tam bir yıl boyunca, babasına dil dökmüştü. Neler çektiğini bir kendisi biliyordu. Babası da, artık bu dil dökmeler ve yalvarmalardan usanmış, sınıf geçme hediyesi olarak, bilgisayarı alıvermişti. Ona sahip olalı, henüz birbuçuk ay olmuştu. O eve geldiğinden ve kardeşiyle paylaştığı odadaki masanın, üstündeki yerini aldığından beri, gözü başka hiçbir şeyi görmez olmuştu. Muhteşem bir bilgisayarı vardı artık... Şimdiye kadar, hep arkadaşlarının evinde, ya da "internet cafe"lerde oynadığı oyunları, kendi makinasında dilediğince oynayabiliyordu. Harçlığını, oyun CD'leri almak için harcıyor, bazen de arkadaşlarından ödünç aldığı oyunları kullanıyordu. Daha çok "adventure" oyunlarına meraklıydı. "Simulasyon"lar, "Role-Playing" veya "Strateji" türü oyunlar, onu pek ilgilendirmiyordu. Varsa yoksa "Adventure" yani macera oyunları... Neredeyse, piyasadaki tüm macera türü oyunlarını, şu birbuçuk aylık sürede oynamış, bitirmişti. "Broken Sword", "Sanitarium", Half-Life", "Grim Fandango", Monkey Island" ve daha pek çoğunun, içlerinde gizledikleri püf noktalarını, açığa çıkarabilmenin mutluluğu ile öğünmüş, arkadaşlarının arasında "adventure kralı" diye nam salmıştı.

Şu anda oynadığı oyunu ise, Türkiye'de bulmak imkansızdı. Arkadaşına Amerika'dan hediye olarak gelmişti ve yalvar yakar, sadece iki günlüğüne ödünç almıştı. Sabahleyin CD'yi geri vermesi gerekiyordu, çünkü söz vermişti. Çok güzel ve değişik bir oyundu. Adı "Neverhood" olan bu oyunda, kilden yapılmış bir kahraman vardı. Başına neler, neler gelmiyordu ki... Çıkmaz yollara giriyor, başka zamanlara seyahat ediyor, arkadaşlarını kaybediyor, kötü adamlarla karşılaşıyor ve daha pek çok macera yaşıyordu. Amaç, bu maceraların her birinde, kahramanı başarılı kılmaktı. Oyun, on bölümden oluşuyordu ve bir bölüm bitmeden, diğerine geçilemiyordu. Tam da, dokuzuncu bölümü bitirmek üzereyken, babasının sesleniği, hiç de iyi olmamıştı. Şimdi bilgisayarı kapatıp yatsa, tüm dokuzuncu bölümü yeni baştan oynamak zorunda kalacaktı; bu da zaman kaybı demekti. Ne yapsaydı da, hem babasını hem de kendisini mutlu kılabilseydi?

- "Cem, sana yat dediğimi hatırlıyorum! On'a kadar sayacağım, eğer hala yatmamışsan odana geleceğim! Biir..."

Hemen birşey yapmalıydı. Bilgisayarın, sadece monitörünü kapattı. Aceleyle çekmeceden el fenerini aldı ve lambayı söndürdü.

- "Tamam baba, bak yattım" diye içeriye seslendi.

Elbiseleriyle yatağa, kardeşinin yanına öylece uzanıverdi. El fenerini, pantolon cebine sıkıştırdı. Bilgisayarın kasasının üstündeki yeşil ışık yanıyordu. Program hala çalışıyordu ama ekran kapalı olduğu için dışarıya ışık gitmez ve babası da şüphelenmezdi. Yarım saat kadar, böyle beklemek zorundaydı. Herkes uyuyunca kalkar, el fenerinin ışığını yardımıyla önce oda kapısını örter, siyah renkli hırkasını, kapıdaki cama raptiyelerle tutturur, ekranın düğmesine basarak, monitörü tekrar açar ve oyununa kaldığı yerden devem ederdi. Kapıdaki cama gereceği hırka, o kadar kalındı ki, dışarıya ışık sızmayacağından emindi. Oyununa devam edebilme düşüncesinin verdiği rahatlıkla gevşedi, hayallere daldı.

Kendisine ait bir odası olsa, ne kadar rahat ederdi. Ama yoktu işte... Bu küçük odayı, kardeşiyle paylaşmak durumundaydı. Odanın küçük oluşu yetmiyormuş gibi, bir de şu anda üstünde yattığı koskoca yatak, o küçücük yere tıkıştırılmıştı. Keşke bir ranza alsalardı... Kardeşiyle altlı üstlü yatarlardı. Odada da biraz yer açılmış olurdu. Ama efendim, olmazmış, çünkü bu yatak, anneannesinden hatıra olarak kalmışmış... Hem de masif, ceviz bir yatakmış... Şimdilerde böylesini bulmak imkansızmış... Bütün bunlar, onu hiç ilgilendirmiyordu. O böyle hantal, yerden yarım metre yükseklikte, eski moda bir yatak istemiyordu ki... Onun istediği, şöyle hafif, fazla yer kaplamayan, suntadan yapılan, modern bir ranzaydı. Hem artık onbeş yaşındaydı ve sekiz yaşındaki kardeşiyle, aynı yatağı paylaşmak da hiç hoşuna gitmiyordu. Ama ne yapsın ki, annesine söz dinletemiyordu. Annesi her seferinde: "Annemin hatırası, atamam, başka yere de koyamam, bu yatak bu odada kalacak!" diyor ve tartışmayı bitiriyordu.

Fosforlu saati, ikibuçuğu gösteriyordu. Artık kalkmalı ve şu oyunu bitirmeliydi. Ortalıkta ses ve ışık yoktu. Babam da uyumuş olmalı diye düşündü. Herşey planladığı gibi yürümüştü. Kil adamın maceraları, kaldığı yerden devam edebilirdi. Çok susadığını hissetti ve masanın yanına yere koyduğu kola şişesini, başına dikti. Annesinin tüm karşı çıkmalarına rağmen kolayı bardağa doldurup içmemesi, şişeyi odasına koyması, işte şimdi, şu anda çok işine yaramıştı. Aksi halde ya susuzluktan ölecek, ya da ev halkını uyandırmayı göze alarak, mutfağa gitmek zorunda kalacaktı. Evet, artık rahatlamıştı ve kil adam, yoluna güvenle devam ediyordu.

Birden, bir sarsıntı hissetti. Klavye masanın sağına, ekran soluna kaymaya başladı. Mouse ise, sıtmaya tutulmuş gibi titriyordu. Kitaplar yere düşüyor, avize sarkaç misali sallanıyordu. Önündeki ekran, kapkara oldu. Diplerden bir yerlerden gelen korkunç bir uğultu, kulaklarını sağır ediyordu. Daha önce böyle bir şeyi hiç yaşamamıştı, ama bunun ne demek olduğunu biliyordu. El yordamıyla, yerdeki kola şişesini kaptı, cebindeki feneri çıkarıp yaktı. Yataktaki kardeşini uyandırdı.

- "Cemil kalk, deprem oluyor. Hemen yatağın altına girelim" dedi.

Cemil çok korkmuştu, ona sarıldı, yatağın altına kendilerini zor attılar. Bütün bunlar, birkaç saniyede oluvermişti. Sarsıntı, artarak devam ediyordu. Yatağın altında birbirlerine sarılmış yatarken, bir şeylerin çatırdadığını, koptuğunu, yıkıldığını hissediyor, ama göremiyordu. Sonra, dipsiz, karanlık bir kuyuya düşer gibi olduklarında, kardeşine daha bir sıkı sarıldı. En son duyduğu, annesinin haykırışları oldu.

Üzerinde "Kanal WYZ" yazılı, koskoca bir mikrofonu elinde tutan muhabir heyecanla anlatıyordu:

- "Evet sayın seyirciler, şimdi buradaki yüzlerce enkazdan birinin önündeyiz. Önceki gün olan ve 45 saniye süren 7,4 büyüklüğündeki deprem, bu bölgede felaket rüzgarlarını estirmeye devam ediyor. Yıkılan binaların altında, canlı ve ölü insanlar var. Kurtarma çalışmaları sürüyor. Arkamda gördüğünüz binanın, üç katı toprağın altına gömülmüş, sadece dördüncü ve beşinci katları toprağın üstünde kalabilmeyi başarmış, ama onlar da gördüğünüz gibi enkaz halinde"

Kamera, ufalanmış taş ve demir çubuk yığınlarına odaklanıyor ve bir zamanlar, buralarda var olan hayat işaretlerini seyircilere gösteriyordu. Orda bir yerlerde kolu kopmuş bir bebek, hemen yakında bir tek ayakkabı, ötelerde uçuşan tül perdeler ve şurada " and they lived happily ever-after" cümlesinin okunduğu, sayfası açık olan, ingilizce bir hikaye kitabı....

Sonra kamera, yine muhabire çevriliyor ve muhabir sözlerine devam ediyordu:

- "Bu binanın beşinci katında oturan ve hiç yara almadan kurtulabilen Sevil hanım ile Ahmet bey çocukları Cem ile Cemil'in de kurtulmuş olması için dua ediyorlar. Umarız ki onlar da kurtulur. Gelişen haberlerle tekrar karşınızda olacağız. Şimdi stüdyomuza bağlanıyoruz"

Bacağındaki korkunç acı ile uyandı. En son hatırladığı, kil adamı mağaradan çıkarmak için bir yol bulmaya çalıştığı idi. Yoksa yanlışlıkla, o da oyunun içine mi girmişti? Bu karanlık daracık yer, o mağara mıydı?

- "Abi, ne oldu? Hadi uyan"

Birisi omuzuna dokunuyordu. Birden herşeyi hatırladı. Deprem olmuştu. Cemil ile birlikte, yatağın altına girmişlerdi. Yüzükoyun yatıyorlardı. Ayağa kalkamıyorlardı. Elli santim yüksekliğinde, birbuçuk metre genişliğindeki, yatağın altında sıkışıp kalmışlardı. Duvarlar yatağın üstüne yıkılmış ve her açıklığı kapatmış olmalıydı.

- "Abi iyi misin?"

- "İyiyim, sadece bacağım sıkışmış, onun için kımıldayamıyorum. Çok da acıyor. Sen nasılsın?"

- "Ben iyiyim, bir şeyim yok. Burası çok dar, ayağa kalkamıyorum"

- "Korkma, sürünerek yanıma gel, pantolonumun arka cebinde fener var. Onu al ve yak da etrafı görelim. Bakalım ne durumdayız."

Fenerin ışığı ortalığı aydınlatınca, korkunç durumu daha iyi anladılar. Yatağın altına hapsolmuşlardı. Cem'in dışarıda kalan sol bacağının üstüne bir beton parçası düşmüştü. Cemil'de bir çizik bile yoktu.

- "Abi şimdi ne yapacağız?"

- "Bekleyeceğiz Cemil. Sakin ol, heyecanlanma! Bak ben yanındayım. Hadi bana biraz daha sokul da, elele tutuşalım. Feneri de kapat, ışığı bitmesin"

- "Abi ben çok susadım"

- "Demin ışık açıkken görmüştüm; kola şişesi, yatağın ayağının yanında duruyor. Al da biraz iç. Ama hepsini bitirme, idareli kullanmamız gerekiyor"

- "Abi, bizi bulurlar mı?"

- "Bulurlar, hiç merak etme. Discovery kanalında bir film izlemiştik. Hani dağcılar, çığ altında kalmışlardı. Onları nasıl buldular, hatırlasana... Bizi de öyle bulacaklar elbette..."

- "Abi, ben çok korkuyorum, ölmek istemiyorum"

- "Sus, öyle kötü şeyleri aklına getirme! Bu gibi durumlarda sakin olmak, panik yapmamak esastır. Televizyonda çizgi film yerine, benim yaptığım gibi, belgeselleri izleseydin, şimdi bu kadar korkmazdın!"

- "Söz veriyorum, buradan çıktıktan sonra sadece belgesel izleyeceğim. Abi, benim çişim geldi"

- "Altına yap, önemli değil. Sonra annem yıkar. Ortalık biraz kokar, ama boşver"

Birdenbire, annesini ve babasını hatırladı. Onlara ne olmuştu acaba? Muhakkak kurtulmuş olmalıydılar. Ya ölmüşlerse! Ne yapardı o zaman? Hayır, hayır böyle kötü ve karamsar düşünmemeliydi. Gözlerinin yaşlandığını hissetti. Neyse ki karanlıktı ve Cemil gözyaşlarını göremiyordu.

- "Sağol abi, çok rahatladım. Hiç altıma işeyebileceğimi düşünmemiştim, ama insan zorda kalırsa bunu da yapabiliyormuş demek!"

- "Hadi Cemil, gel yanıma uzan, biraz dinlenelim. Eğer bir ses duyar veya ışık hissedersek, olanca gücümüzle bağırırız olmaz mı?"

- "Tamam abi"

Cemil, Cem'e iyice sokuldu, elele tutuştular. Tek yapacakları şey, beklemekti. Cem'in gözleri karanlığa alışmıştı. Yanında yatan ve elini tutan kardeşinin düzenli nefes alışlarından, onun uykuya daldığını anlamıştı. İçinden sıcacık bir şeylerin aktığını hissetti. Kardeşini ne çok sevdiğini düşündü. Oysa normal zamanlarda, onunla hep kavga etmiş, "sen küçüksün, sus!", "sen bilmezsin otur!" diye onu azarlamıştı. Cemil'in istek dolu bakışlarını görmezden gelerek, bir kerecik bile olsun, bilgisayarını ona elletmemişti. "Ne kötü bir çocuğum ben!" diye düşündü. Ya babasına yaptıkları... Bilgisayarın başında oturma uğruna, onu kırmış, kızdırmıştı. Anneannesinin hatırası büyük ceviz yatak yüzünden, annesine çektirdiklerine ne demeliydi... Oysa, şimdi hayatta kalmış olmasını, o yatağa borçluydu. "Şuradan bir çıkayım; bir daha annemi de, babamı da hiç üzmeyeceğim. Yatağı da, odanın ortasına koyacağım vallahi... Hatalarımı tamir edebilmem için şuradan çıkmama izin ver Allahım" diye mırıldandı.

Orada ne kadar süre yattılar bilemiyordu. Fosforlu saati çalışıyor ve üçbuçuğu gösteriyordu. Ama gece miydi, gündüz müydü, hangi gündü, bunlar meçhuldu. Kola şişesinin dibi görünmüş, fenerin ışığı sönmeye yüz tutmuştu. Cemil artık sürekli ağlıyordu. Sessiz sessiz, sarsıla sarsıla ağlıyordu. Umutlar tükenmek üzereydi ki, çok derinden gelen bir havlama sesi duyuldu.

- "Cemil, kes şu ağlamayı artık, köpek sesini sen de işittin mi? Yoksa ben, gaipten sesler mi işitiyorum?"

Bir iki saniye nefeslerini tutarak beklediler. Aynı ses yine duyuldu. Bu sefer ikisi de duymuşlardı. Cemil abisine sarıldı.

- "Kurtulacağız abi, bizi arıyorlar"

- "Evet Cemil, nihayet bizi buldular. Hadi şimdi olanca sesimizle, bağıra bağıra şarkı söyleyelim. Tıpkı pikniğe gittiğimizde, kırlarda dolaşırken yaptığımız gibi..."

Bildikleri tüm şarkıları, sırayla söylemeye başladılar. Dışarıya çıkmalarının artık sadece bir hayal olmadığını anlamışlardı.

Üzerinde Kanal WYZ yazılı koskoca bir mikrofonu elinde tutan muhabir, heyecanla anlatıyordu:

- "Evet sayın seyirciler, bugün size güzel haberler verebildiğim için çok mutluyum. Köpekler, arkamda gördüğünüz enkazın altında canlılar olduğunu tespit ettiler. Deprem felaketinden dört gün sonra, bu enkazın altında canlı olması bir mucize olarak kabul ediliyor. Bütün gün devam eden kurtarma çalışmalarının sonucunu birazdan alacağız. İki gün önce size sözünü ettiğimiz Sevil hanım ile Ahmet beyin çocukları Cem ile Cemil'in sağ salim çıkarılmaları artık sadece bir an meselesi. Şimdi hep birlikte bu mutlu anı izleyelim."

Parlak ışık, Cem'in gözlerini kamaştırmıştı. İşte nihayet, onlara ulaşmışlardı. Kurtulmuşlardı... Yaşayacaklardı... Uzun bir süredir hangi yönden geldiği belli olmayan çekiç, kazma, makina seslerini dinlemiş ve umutla beklemişlerdi. Bağırmaktan boğazları ağrımıştı. İşte nihayet ışığı görüyorlardı.

- "Hadi Cemil, önce sen çıkacaksın. Ben biraz daha burada kalmak zorundayım"

Cemil, abisinin yanağına bir öpücük kondurdu.

- "Yukarıda görüşürüz, seni seviyorum abi"

Cem, Cemil'in küçücük bir delikten yukarı çekildiğini gördü. Kardeşi kurtulmuştu ve sıra kendisine gelmişti. Bacağına düşen betonu kırmak, ne kadar sürerdi acaba? Umudunu yitirmemeli ve sakince beklemeliydi.

Cem, saatler sonra açık havaya çıkarıldığında, bitkin ama çok mutluydu. Kendisini ikinci kez doğmuş gibi hissediyordu. Anne ve babasını tekrar yanıbaşında görmek, bitkinliğini unutturmuş, canına can katmıştı. Sedye üzerinde, enkaz yerinden uzaklaştırılırken, gözü, ekranı kırılmış, kasası parçalanmış bilgisayarına takıldı. İçinden gizlice, ona bir öpücük yolladı.

"Sağol, sağol beni yaşattın, ama ne yazık ki sen öldün. Hoşçakal arkadaşım..." diye fısıldadı.

doğuhan
18-01-2007, 05:41
İşte ölüleri de böyle çıkaracağız. Gerek ki DÜŞÜNüp ibret alasınız. (7/57)

ArZu
20-01-2007, 09:33
Özgür İle Telli Turna

Güzel bir bahar sabahı, kuşlar o dal senin bu dal benim uçuşmaya, ötmeye başladığında. Yemyeşil ağaçlar, rengarenk çiçekler kırlara yeni bir hayat sunarmış, güller, sümbüller, süsenler, papatyalar, küstüm çiçekleri, menekşeler kokularını etrafa saçmak için adeta biribirileriyle yarışırlarmış.

İşte böylesine güzel bir bahar sabahı Özgür’ü getirip pınarın başına bırakıp gitmişler. Özgür epeydir insanlardan ve akranlarından uzak, yalnız başına düşünmeyi, hayal kurmayı seven bir çocuk olup çıkmış. Anası ile babası her gün onu sırayla getirip yelpınarın başına bırakır işlerine giderlermiş.

İçin için büyüyen bir özlemle suyun sesini, rüzgarn sesini, kuş seslerini dinlermiş Özgür. Bulutlara bakıp şekiller çıkarırmış, çiçekler koklarmış, hanidir gökyüzüne bakıp kuş olup uçmak ve hayalde olsa başka bir dünya içinde kendini bulmak istermiş…

Özgür birgün pınar başında oynarken ağaçların arkasından bir ses duymuş. Sanki bir tavşan kaçmış. Sanki bir dal kırılmış. Sanki bir kuş havalanmış. Bir hışırtı duymuş ve merak edip gözünü oraya dikmiş “Bu sesi ne çıkardı?” diye ama bir şey görememiş.

Ertesi gün Özgür’ü getirip pınarın başına yine bırakıp gitmişler. Özgür pınarın başında hayallere daldığı sırada ağaçların ve çalılıkların arkasında yine bir ses duymuş, bir gürültüyle beraber bir ses ve ardından çocuk sesini andırır bir çığlık kopmuş. Korkmuş Özgür…

Sık ağaçların ön tarafında öbek öbek çalılar ve bitkiler varmış. O çalıların gerisinde de kocaman bir ormanı andırır ağaçlık. Heyecanlanmış Özgür ve yine merak etmiş, acaba “Bu ses nerden geldi ve ne çıkardı?” diye.

Ağaçlık ve çalılara doğru uzun süre bakmış ama bir şey görememiş. Biraz korkmuş. Çünkü bahar ve yaz ayları, ayı, yabani domuz, kurt , tilki, sansar gibi daha bir sürü yabani hayvan barınırmış köyün etrafındaki vadilerde. Fırsat bulduklarında gece vakti zaman zaman köyün taa içlerine doğru indikleri de olurmuş.

Ağaçların arasında garip garip sesler çıkmaya devam etmiş. Özgür düşünmüş sonra yavaşça diz ve ellerinin üzerinde emekleyerek ağaçlığın olduğu yere gelip bakmışki, ne görsün leylek büyüklüğünde, uzun bacaklı, zarif boyunlu, parlak, duru güzel gözlü bir kuş. Başının arka tarafında geriye doğru sarkan zülfü ile tepesi, kanatlarının ucu, boynunun bir bölümü kara renkte ve kanatlarında göz alıcı, mâvi, kırmızı, yeşil tüyleri olan kanatları pırıl pırıl hayatında ilk defa gördüğü güzel bir kuş. Zavallı kuş yaralı olarak tilkinin saldırısından kendini korumaya çalışarak kanatlarını çırpar dururmuş ama uçamazmış. Bir kanadı kırık ve yerde sürüklermiş, yaralı olduğunu ve aksadığını farketmiş Özgür.

Tilkiye karşı bir ölüm kalım savaşı veren güzel kuş, son gücüyle direnip, karşı koyarmış gagasıyla. O an yüreği titremiş Özgür’ün, ayağa kalkamadığına hayıflanmış, ayağa kalkıp kuşa yardım edemediğine. Ama ne pahasına olursa olsun onun kurtulması gerektiğini düşünmüş, avazı çıktığı kadar bağırarak, yerden aldığı taşı var gücüyle fırlatıvermiş tilkiye doğru. Taşın çıkardığı gürültüyle beraber neye uğradığını şaşıran tilki kurtuluşu kaçmada bulmuş. Kuş da aksayarak çalılıkların arkasına girip gözden yitivermiş.

Özgür kulak kabartıp soluğunu tutmuş. Yüreği çarpmış heyecandan..Sonra yavaş yavaş doğrulup ordan gelecek bir sese kulak kabartmış ama ses çıkmamış. Saatlerce gözünü oradan ayırmadan bakmış. “Ahh! Keşke yürüyebilseydi” diye iç geçirmiş Özgür, “gidip çalılıkların arasına bakıp yardım edebilseydim.” demiş kendi kendine…

Bacakları tutmazmış Özgür’ün, henüz 8 yaşlarında iken tırmandığı kavak ağacında kırılan dalla birlikte taşların üstüne düşmüş ve işte o günden sonra yürüyememiş Özgür. Ailesinin doktora götürecek parası olmadığı için köyde eski usüllerle kırılan belini sıkı sıkıya sarıp sarmalamışlar ve bir süre sonra açtıklarında belini Özgür'ün felç olduğu anlaşılmış ama iş işten geçmiş, nereye götürmüşlerse, bir çare bulamamışlar. Özgür, biraz cehaletin, biraz da yoksullığun kurbanı olmuş anlayacağınız. O günden sonra yürüyememiş, okula bile anne ve babasının sırtında gidip gelmiş.

Özgür kulak kabartıp soluğunu tutmuş ve yüreği çarparak beklemeye koyulmuş… Sonra bir ses duyunca yavaş yavaş doğrulmuş. Ne görse beğenirsiniz, inci boynunu uzatmış güzel mi güzel bir kuş. İlk kez görmüşmüş böyle güzel bir kuşu. Kuş oldukça ürkek ve şaşkın bir şekilde bakıp, incecik uzun bacaklarının üzerinde titreyerek, gözlerini Özgür’e dikip karşısında kıpırdamadan durmuş…

O anda göz göze gelmişler. Özgür’ün hayran hayran bakışı ve sıcacık gülümseyişi, bu güzel kuşu büyülemiş sanki. Kuş gözlerini iri iri açmış Özgür’e bakmış. Bakışları tatlı ama o kadar da hüzünlüymüş. Özgür pek duygulanmış. Şimdi tek korkusu o olağanüstü güzel kuşu ürkütmekmiş. Kıpırdamaktan bile çekinmiş. Sonra cesaretini toplayıp usulca elini uzatmış, utana utana okşamaya yeltenmiş. O an sanki düş görmüşmüş Özgür. Büyülenmiş adeta, bir süre bu büyünün etkisinden kurtaramamış kendisini.

Sonra kuş aksaya aksaya sık ağaçlara doğru tekrar ilerlemiş. Kaçacak diye düşünmüş Özgür. “Gitme güzel kuş, korkma sana bir şey yapmam, gel arkadaş olalım. Bak yürüyemiyorum, üstelik arkadaşımda yok. Öyle yalnızım ki”, diye seslenmiş ardından…
Güzel kuş olduğu yerde durmuş, Özgür’ü anlıyormuş gibi dinlemiş sanki. Sonra yavaş yavaş Özgür’e doğru yürümeye koyulmuş, Özgür’ün yanına gelip durmuş. Hiç de öyle korkar görünmezmiş. Bu defa Özgür şaşırmış. Kuş Özgür’e iyice yaklaşmış. Sonra durup gözlerini Özgür’e dikmiş…
Güzelim kuş bir ara kaçacak gibi olmuş, sonra birden başını yine Özgür’den yana çevirmiş, başını oynatarak boynunu uzatmış Özgür’e doğru. İyice yaklaşmış, Özgür’e doğru kararsız bir kaç adım atıp, tam yanıbaşında durmuş. Güzelim bakışlarıyla Özgür’ü süzmüş, “turnalar dostlarını bakışlarından tanırlarmış” derler...
“Güzel kuşum” demiş Özgür. “ Korkmuyorsun değil mi? Bırakıp gitmeyeceksin beni?” Sonra kuş, anlamış gibi uzun gagasını uzatmış. Özgür’ün saçlarını koklar gibi yapmış, gagasını yüzünde, saçlarında gezdirmiş… Özgür sevinçten havalara uçmuş…

Özgür, yavaşça elini o ipeksi kanatlarının üzerinde gezdirmiş. Kuş başını eğmiş. Başı Özgür’ün omuzuna değiyormuş neredeyse. Kuşun, kanayan yerini gömleğinden yırttığı bir parçayla sararak, babasının geleceği saati beklemeye koyulmuş Özgür.

Akşama doğru Özgür’ü almaya geldiğinde şaşkınlığını saklayamamış babası. Bu kuşun telli turna ve göçmen bir su kuşu olduğunu söylemiş … Sonra diğer hayvanlardan zarar görmemesi için sık ağaçlar arasında kuşa geçici bir yer yapmış babası. Oğlunun gözlerini parıldatan sevinç, son derce mutlu etmiş onu. Sonra, kuşu tutup içine koymuşlar… “Korkma güzel kuş yine geleceğim, seninle dost olacağız.” deyip evin yolunu tutmuşlar baba oğul.…
O gün sevinçten sabaha kadar gözünü uyku tutmamış Özgür’ün, aklı fikri turna daymış. Dört gözle sabahın olmasını bekleyip kuşu ile başbaşa olmayı tasarlamış. Beyni ile düşünmüş, beyni ile duymuş. “Şimdi o zavalı kuş acaba ne yapıyor? Kırık kanadı çok acı veriyormu mu? Beraber uçup konduğu sürüsü onu arıyor mu? Arkadaşları annesi babası onu aralarında görmeyince konuşup ağlıyorlar mı?” Diye turna kuşun tüm olumsuzluklarının acısını yüreğinde duymuş. Ne türlü yatsa rahat edememiş...

Özgür artık mutluymuş, bir de kırık kanadı sarılsa keyfine diyecek yokmuş. Her sabah olduğunda sabırsızlıkla kuşuna kavuşmasını beklermiş. Her akşam kafasında hep telli turnanın hayaliyle yatağa girip uyurmuş.
İlk günlerde telli turna’sı tedirginmiş, “Ah keşke kucağına aldığında rahat olsa, ürkmese, elini uzattığında korkmasa, öpebilse, okşayabilse, iyi arkadaş olsalar ve bütün gün beraber oynasalar, beraber konuşsalar’’, diye düşünürmüş Özgür…

Gün geçtikçe yavaş yavaş Telli turna’nın tedirğinliği, ürkekliği azalmış ve bir süre sonra tamamen alışmış Özgür’e, hiç ayrılmamış artık. Özgür yüreğini saran bu mutluluğun içine sığmadığını hissedermiş, yere göğe sığmazmış sevinci. Saz çalmaya başlamış Özgür, turnalar üzerine türküler öğrenip söylemiş, yüzü gülermiş sürekli. Bu duruma en çok da annesi, babası ile aşkadaşları sevinmişler.

Telli turna gece gündüz Özgür’le yatıp, Özgür’le kalkarmış artık. Ötüşü mutlu edermiş Özgürü, günün her saati, neşe saçarmış yaşamına. En yorgun olduğu sabahlar bile sevinçle uyanmış. “Ne güzel onunla uyanmak Allahım, ne hoş ona yakın olmak, onun güzelliğini doyasıya seyretmek her sabah” deyip sonsuz mutluluğunu dile getirirmiş.

Yaşamı inanılmaz sevmeye başlamış Özgür. artık o eski mutsuz, acı çeken Özgür değilmiş. O eski Özgür gitmiş, yerine mutlu, umut dolu, sevinç dolu bir Özgür gelmiş.

Baharın verimli ayları, yağmur yüklü bulutlar bir taraftan bir tarafa koşuşup durduğunda, bahar yelleri esmeye başlamış, ardında şimşekler ve yağmur yağmış, yağmurdan sonra pırıl pırıl güneş görünmüş gökyüzünde...
Özgür kırlara çıkmak istemiş telli turnasıyla…
Kırlarda çiçeklerin içine götürüp bırakıvermiş babası Özgür’ü telli turna’sıyla… Artık sıra telli turna’nın özgürçe uçmasına gelmiş, bırakıvermiş kırların orta yerine telli turnayı. Özgürce istediği kadar uçabilir, istediği yere gidebilirmiş. Fakat nedense uçmamış, sadece bir iki kez kanatlarını çırpmış durmuş. Özgür uzun bir sure telli turna’sının uçmasını beklemiş, arada bir kanatlarını açmış ama uçmamış. O an yüreği burkulmuş Özgür’ün, “yoksa oda mı kendisi gibi kötürüm olup yerde kalacak?” diye hayıflanmış. Sonra bir iki deneme daha yapmış ve havalanmış.
Ne var ki çok yükseklere çıkamamış, ne zaman havalansa, yükselmeden Özgür’ün yanına gelip konmuş. Kısa uçuşlu bu alışmalar bir kaç gün sürmüş. Sonra alışmış, uzaklara, gökyüzünün derinliklerine doğru uçmaya başlamış. O havadayken Özgür’ün içi içine sığmamış. Bazen sevinçle çoşmuş, bazen ağlamış sevinçten. Özgür, sevincini, büyüklerin anlıyamayacağı mutluluğunu yaşamış, telli turna’sının kırlarda uçup uçup geri gelmesiyle, dünyalar onun olmuş...
Leylekler, kazlar, sürü sürü göçmen kuşlar geçip giderlermiş üzerlerinden. Telli turna gökyüzüne bakıp bakıp durmuş… Her gün telli turna’sını kucağına alır okşar, sonra havalara fırlatırmış. Kuşu uçup gider ve havada döner döner döner, sonra tekrar döner gelirmiş…

Eve dönmeden önce kuşu gelmemişse iki parmağını dudaklarının arasına sokarak tiz bir ıslık öttürür, gökyüzünde kaybolan kuş, ok gibi o anda yükseklerde çıkar gelirmiş. Havalar güzel, kırlar rengarenk çiçekle doluymuş…

Derken aradan günler, haftalar, aylar geçip gitmiş, Özgür’ün mutluluğuna her geçen gün bir mutluluk eklenmiş, bir yıldır candan iki dost, candan iki arkadaş olmuş ikisi.… Özgür’ün telli turna’yla arkadaşlığı, dostluğu tüm çevre illere de yayılmış. Çevre illerden bile Özgür’ü ve telli turnayı görmeye gelenler olurmuş…

Turnaların her geçişinde telli turna sabırsızlaşırmış, kanatlarını çırparak havalanıp turna sürüsüne katılır, turnalarla yarışır gögün mavilikleri arasında yitip gidermiş, sonra yine alçalır gelip Özgür’ün kucağına inermiş.

Özgür’le telli turna’nın yanıbaşında mutlu, aydınlık baharlar, yazlar ve sonbaharlar geçip gitmiş. Derken bir gün telli turna aniden bastıran fırtınayla birlik, esen şiddetli rüzgarda, bir turna sürüsünün peşinde havalanıp kanatlarını çırparak gözden kayboluvermiş. Turna sürüsüne katılmış telli turna gökyüzünde bir nokta olup kayboluncaya kadar izlemiş Özgür.

Pınarın çağıltısı ve ağaçların dallarını inleten rüzgarın uğultusu altında bir başına kalmış Özgür, akşama kadar beklemiş, beklemiş ama telli turnası dönüp gelmemiş.
Sürekli parmaklarını ağzına sokup ıslık çalmış, çağırmış telli turna’sı dönüp gelmemiş. Bu uzun gecikme Özgür’ü kaygılandırmış. Dokunsalar ağlayacakmış. Telli Turna’sının dönüşünü sabırsızlıkla beklemeye koyulmuş yinede…

Dakika dakika tedirginleşmiş Özgür, iki büklüm olmuş, boynu bükülmüş “ ya başına bir iş gelmişse, ya dönüp gelmezse o zaman ne yaparım, nasıl yaşarım” diye ağlamış Özgür…

“Ağlama oğlum, fazla uzaklara gitmiş olamaz, göreceksin dönüp gelecek, fırtınada yönünü şaşırmış olabileceğini söylemiş ”babası…

Umutsuzca sevinmiş özgür, doğrulup gökyüzüne bakmış. Fakat tüm beklentileri boşa çıkmış. Akşam olmuş turna kuşu dönüp gelmemiş…
Özgür’ün yüreğine kocaman bir kor düşmüş, alev alev yanmış nazlı yüreği.
Babası oğlunun yanarcasına, kavrulurcasına üzülmesine dayanamaz dışarı çıkıp çıkıp gökyüzüne bakarmış. Turna kuşunu göremeyince yeniden yeniden buruk bir acıya gömülürmüş.

Ama bir sabah olmuş ki uyanamamıştır Özgür onun sesiyle, pencereye uzanıp puslu ve yaşlı gözlerle aramıştır. “Mutlaka çıkıp gelirdi nasılsa önemli değil” diye kendini teselli etmeye çalışırmış. Beklemeler devam etmiş pencere önünde, ama hava kararmış. Onu görmeden gelen geceler ne kadar acı, ne kadar da hüzünlüymüş meğer.

Gece uzun bir süre uyuyamamış Özgür, ertesi sabah yine hüzünle uyanmış, yoksa onu terk mi etmişti turna’sı? Hem de onca sevgisine rağmen.
Artık turna’sından ne bir haber almış, ne de bir başka iz, kalakalmıştır büyük sevgisi ve yüreğini tutuşturan özlemiyle bir cehennemin ortasında yapayalnız, o mutlu, umutlu günleri sona ermiş, onsuz hayat cehennemden faksız olmuş Özgür için…

Günler geçip gitmiş, turna’sı yokmuş artık, turna’sından umut kesilmiş. Ağlamak istermiş ağlayamazmış, dokunmak istermiş dokunamazmış. Tüm ateşini atıp içine, onca sevgiyi, özlemi hapsetmiş bedenine. Ama artık Onu delice sevmenin, özlemenin faydası yokmuş, ona delice yanmanın da.

Çünkü turnası artık uçup uzaklara gitmiş, kardeşlerinin yanındadır belki, belki başkalarıyla arkadaş olmuş artık o. Ve bir daha ne arayacaktır, ne de anacaktır… diye düşünüp dururmuş…

Derken yine günler, haftalar, aylar, geçip gitmiş, telli turna’sı gelmemiş. Her geçen gün büyük bir özlemle, tutkuyla beklemiş. Sürü sürü göçmen kuşlar gelip geçmiş gökyüzünde telli turna yokmuş. Bütün neşesi, sevinci, yaşama hevesi kaybolup gitmiş, artık hep susmuş, konuşmamış, günden güne suskunluğa bürünmüş Özgür.

Artık turnasından umudu iyice kesmiş Özgür ve yemeden içmeden de kesilivermiş, içini kemiren bir hasretle gökyüzüne bakıp durmuş gözyaşları içerisinde. Aradan haftalar, aylar geçmiş, ne yaparlarsa yapsınlar bir türlü avunmazmış. Özgür’ün yüreği bomboşmuş, acılar içinde kıvranırmış. hastalanıp yataklara düşmüş sonunda. Babası, annesi günlerce başını beklemişler. Neyi var neyi yok satıp doktor doktor gezdirmişler ama bir türlü iyileşmemiş Özgür. Günden güne durumu daha da ağırlaşmış. Sonunda alıp köye getirmişler Özgür’ü. Köyün bütün çocukları toplanıp teselli etmeye çalışmış, adaklar adayıp yatırlara, dua etmişler Özgür için ama değişen bir şey olmamış. Özgür iyileşmemiş bir türlü…

Özgür gün gün zayıflamış, yataklardan çıkmaz olmuş “Ne istiyorsun Özgür oğlum.” dermiş anası ‘’Kuşumu istiyorum anam ne zaman gelecek’’ diye sızlanırmış ‘’gelecek kurban olduğum, gelecek’’ dermiş anası gözyaşları içerisinde.

‘’İçim yanıyor ana onu çok seviyorum, çok özledim.’’ Dermiş,her gün. Anası bir bardak soğuk su verirmiş ama ‘’bu benim yüreğimi ferahlatmıyor ana yüreğimin yangınını söndürmüyor ’’ dermiş.… ‘’Ana kuşum niye gelmiyor,’’ ‘’gelecek oğul bahara gelecek’’. ‘’Gelmiyor anam unuttu beni.’’ ‘’Gelecek oğlum…’’ ‘’Ya gelmezse ölürüm anam…’’ Anası yüzünü duvara çevirip “ağzından yel alsın bu nasıl söz oğul” dermiş… O günden sonra her gün Özgür’ü pınar başına götürmüşler, Özgür her gün büyük bir özlemle telli turna’sını beklemiş.

Ve günler geçip gitmiş öylece, bahar ayları yaklaşmış… Özgür konuşmamış artık, hep susmuş, her geçen gün biraz daha erimiş… Gözlerini gökyüzüne dikip susmuş. Susmuş… susmuş… günlerce, aylarca tek kelime etmemiş. Ve bir daha da hiiiç konuşmamış…

Bir sabah erken köyün içini bir telaş kaplamış Özgür’ün öldüğü dalga dalga yayılmış her tarafa…Köyde büyük, küçük, kadın, erkek herkes pınar başına toplanıp ağlamış… Köylüler pınar başında mezarını kazıp Özgür’ü koymuşlar mezara... Anası, ah yavrum!.. Oğul balım, birtanem, cigerparem deyip ağlamış durmuş…

Her gün bir demet kır çiçeği toplayıp oğlunun mezarına gitmiş anası gözyaşları içerisinde. Hem yürürmüş hem de düşünürmüş. “İşte şu ağacın altında şöyle demişti.” Ve işte bu yolun başında dinlenmişlerdi…” “İşte orda şöyle demişti” “ana kuşum ne zaman gelecek”. “Burada turna türküsü söylemişti”. Dağ, bayır, pınar hepsi, hepsi yerinde dururmuş yalnızca Özgür yokmuş. Her gün Özgür’ün sevdiği bir demet kır çiçeğini toplayıp mezarının üstüne bırakıverirmiş.

Bir sabah yine mezara varmış ve bakmışki iki telli turna oğlunun mezarının üstüne konmuş acı acı ötmedeymiş. Biri yabancıymış ama öbürü oğlunun Telli turna’sının ta kendisiymiş. Gözlerine inanamamış, yoksa bu bir rüyamıydı. Sel olup akmış gözleri anasının, sonra telli turna’ya elini uzatıp onu tutmak, okşamak, öpmek ve oğlunun hasretini gidermek istemiş. Ama güzel telli turna el uzanır uzanmaz kanat çırparak havalanmış, uzak göklere gitmiş. Ana, onu uçsuz bucaksız gökte, bir nokta kalıncaya kadar gözleyip gözden yitirmiş…

Ve işte o gün bu gündür her mevsim yüzünü bahara döndüğünde iki telli turna gelip Özgür’ün mezarının başına konup acı acı öter ve sonra da uçup giderlermiş…

ArZu
31-01-2007, 22:13
.................................................. .........................
Onun için dedik ki: "O sığırın bir parçasıyla öldürülen kişiye vurun." İşte böyle, Allah ölüleri diriltir ve size ayetlerini gösterir, taki aklınızı başınıza alasınız. Bakara/73
.................................................. .........................

İÇLERİNE SAKLAYALIM
İnsanoğlu mutluluğu hep hor kullanıyormuş... Hep şikayetçi hep bıkkınmış...

Bir gün melekler, mutluluğu saklamaya karar vermişler.

''Saklayalım, zor bulsunlar. Zor buldukları için belki kıymetini bilirler''

diyerek başlamışlar tartışmaya. Sorun büyükmüş. Mutluluğu saklamak kolay değilmiş çünkü. Kimisi "Everest'in tepesine saklayalım", kimisi
"AtlasOkyanusu'nun dibine" demiş. Tac Mahal'in kubbesi, Mekke sokakları, İtalyan sofrası, bir hastanenin yeni doğan odası, dondurma külahı, sigara paketi, lale bahçesi... Pek çok yer düşünmüşler ama hiçbiri yeterince zor gelmemiş..

Derken meleklerden biri "İÇLERİNE SAKLAYALIM" demiş. "Kimsenin aklına gelmez içine bakmak"

İşte o gün bugündür mutluluk insanın kendi içinde saklıymış...

Hiçbir mutluluk kolay gelmiyor. Kolay kolay gülmüyor insanın yüzü... Emekte ve insanın içinde saklı mutluluk. Ne başkasının ekmeğinde, ne başkasının evinde, ne de başka bir şeyde......

Bu yüzden gözünüz hep içeride olsun.

Siz dışını boş verin, içine bakın...

ArZu
07-02-2007, 14:56
http://img143.imageshack.us/img143/4566/aabm4.gifhttp://img260.imageshack.us/img260/3748/kuok9.gifhttp://img143.imageshack.us/img143/364/yaprakhc3.gifhttp://img143.imageshack.us/img143/364/yaprakhc3.gif

KüLtürLü bir kız...

Genç kız, el aynasında makyajını kontrol etti; "-Gayet iyi." dedi. Güzelliğinden emindi.Çevresindeki erkeklerin pervane olmasından zaten biliyordu güzel olduğunu. Hayatın tadını çıkaran, rahat yaşayan biriydi.
Cep telefonu çaldığında, akşam arkadaşlarıyla hangi eğlence yerine gideceğine karar vermeye çalışıyordu. Telefondaki numaraya baktı, arayan annesiydi.
- Alo.kızım, nasılsın?
- İyiyim anne. Ne oldu *
- Sana bir surprizim var.
- Surpriz mi?
- Evet.Çok eski bir arkadaşım, dostum şehrimize gelmiş..
- Eee kimmiş.
- Kim olduğu surpriz. Fakat, onu senin almanı istiyorum.
- Ben mi?
- Evet, senin iş yerine yakın olan parkı biliyormuş. Parka gitmesini ve seninle buluşmasını söyledim. Senin de parka gidip onu almanı istiyorum.
- Anne, ben böyle şeyleri sevmem, kendin halletsen.
- Kızım 1-2 saatlik bir işim var. Ayrıca seni bebekliğinden tanıyan bir arkadaşım. Seni görünce mutlaka çok sevinecektir.
- Amaaan. Peki peki. Nasıl tanıyacağım.
-Evden çıkarken üzerine giydiklerini tarif ettim.O parkta bazı oturaklar piknik masası şeklinde. Parkın sinema tarafı girişindeki ilk piknik masasına otur. O gelince seni bulacak.
-Tamam anne..tamam.
- Kızım senden her gün mü bir şey istiyorum.Üniversiteyi bitireli, hele de işe gireli bir fatura yatırmaya bile göndermedim.
- Hemen darılma, tamam dedim ya.
O nasıl tamam demekse. neyse, hadi o zaman, izin al da çık, bekletme. Ben de işlerimi bitirip hemen geleceğim.
Genç kız, izin alıp çıktı.Kısa bir yürüyüşten sonra parka vardı. Bu parkta daha önce hiç oturmadığını farketti. Arkadaşlarıyla hep paralı,lüks eğlence yerlerine giderlerdi.
Annesinin tarif ettiği, girişteki ilk masayı buldu, boş olan kısmına oturdu. Masanın diğer tarafında bir köylü kadınla, küçük kız oturuyordu. Onlarla aynı yerde bulunmaktan utandığını hissetti. "-Annemin arkadaşı çabucak gelse de, şunlardan kurtulsam" diye düşündü.
Köylü kadın çekinerek seslendi;
- Afedersin kızım, bir şey sorabilir miyim?
"Kızım" diye seslenmesi iyice sinirlerini bozdu.
- Ne var, adres mi soracan! ..
Sert çıkış karşısında kadın sesini alçalttı;
- Hayır kızım, başka bir şey soracaktım.
- Sizin gibi cahiller ya adres sorar, ya para ister.
Köylü kadının kızaran yüzüne aldırmadı bile. O sırada şık ve lüks giyimli, orta yaşlı bir kadının uzaktan yaklaştığını gördü.
"-Nihayet." diye düşündü. Ayağa kalkıp kadını karşılamaya çalışırken, kadın yanlarından geçip gitti. Somurtarak geri oturdu.
Yanındaki küçük kıza daha sıkı sarılmış köylü kadının gözünden bir damla yaşın süzüldüğünü gördü.Kadın gözyaşını saklamak için diğer tarafa dönünce bir yüzündeki büyük yanık izi göründü. Genç kız manalı manalı güldü;
- Bak kolayca gözyaşı dökebiliyorsun, yüzünde de çirkin bir yanık izi var. Burda ne bekliyorsun geç bir köşeye aç mendilini ağla. Fakat ağlamayla benden bir şey koparacağını sanma, tamam mı.
Kadın dayanamadı;
- Cahil deyip duruyorsun. Ne cahilliğimi gördün. Tanımadığım bir kadına, torununun yanında hakaret mi ettim! .
- Oooo... laf yapmayı da biliyormuş
-Anlaşıldı kızım, sen üniversite bitirmiş, çok şey öğrenmiş olabilirsin ama insanlıktan sınıfta kalmışsın. Torunumu okutmak için uğraşacaktım. Fakat seni görünce vazgeçtim.
Yaşlı kadın, küçük kızı alıp masadan kalkarken, boşalan yere doğru şık giyimli bir kadın yaklaştı. Cevap vermek için hazırlanan genç kız zengin giyimli, şık kadını görünce uzaklaşan yaşlı kadına cevap vermekten vazgeçti. Yaşlı kadın geriye bakmaya çalışan küçük kızın başını eliyle engelledi.
Bir süre sonra, genç kızın annesi parkta yanına geldi.
- Merhaba kızım, Zeynep teyzen nerde?
- Kimse gelmedi anne. En son bir bayan geldi, yanıma oturdu. O da sadece dinlenmek için gelmiş biriymiş.
- Allah Allah! ... giyindiklerini çok iyi tarif etmiştim, seni nasıl bulamadı anlamadım. Yanında küçük bir kız olacaktı.
Genç kız bir an durakladı.
-Küçük bir kız mı?
- Evet
- Anne! . biz zengin, kültürlü insanlarız. Herhalde arkadaşın da zengin, kültürlü biridir, değil mi?
- Kültürsüz değil ama zengin değil.
- Sakın bana köylü bir kadın olduğunu söyleme.
- Köyden gelen kadına ne denir ki! ..
- Oh. iyi iyi, köylü kadınları karşılmaya beni gönderiyorsun.
- Kızım, o kadına bir borcumuz vardı. O zamanlarda borcumuzun karşılığı bir şey veremedik. ' - Gün gelir, bir ihtiyacım olduğunda, ben kapınızı çalarım'. Dedi ve işte bu gün kapımızı çaldı.
-Ne istiyormuş?
- Torununu okutmamızı istiyor. Baban şimdi arabayla gelip hepimizi alacak, kayıt için okula götürecek.
- Anne, o köylü kadına ne borcun olabilir ki, anlayamadım?
Annesi, kızının öfkeli ses tonuna dayanamadı;
- Kızım, sen bebekken biz köydeydik.
- Eee.
- Sana yıllar önce bahsetmiştim, köydeyken evimiz yandı, biz de inekleri,atları,tarlaları neyimiz varsa hepsini satıp köyden göçtük, demiştim.
-Evet, hatırladım.
- O yangınla ilgili bir ayrıntıyı, seni üzülebilir veya seni evde yalnız bıraktığımız için darılabilirsin korkusuyla anlatmamıştık.
- Herhalde şimdi anlatacaksın.
- Baban evde yoktu, ben de su doldurmaya köy pınarına gitmiştim. Lodos mu ne diyorsunuz, işte o rüzğar bazen ters esiyormuş, yukardan aşağı filan. Sen beşikte uyuyorken rüzğar bacadan içeri esince közler ocaklıktan tahtalara sıçramış, yangın başlamış. Pınar yerinden dumanları görüp koştuğumda alevler heryeri sarmıştı. Birazdan yıkılacak gibi görünen eve yine de girmek için atıldığım anda Zeynep teyzen kucağına seni almış olduğu halde dışarı fırladı. O sahneyi hiç unutamam; onun kucağından seni aldığımda o çığlıklar atıyordu.
- Niçin?
- Seni kurtarırken, sağ tarafı yanmıştı. Gelince görürsün sağ yanağında ağır bir yanık izi var. Çok acı çekti çook. Dur ağlama, seni bu kadar üzeceğini bilmiyordum. Tamam kızım, bak makyajın akıyor, ağlama. Hah! .. baban da geldi. Fakat Zeynep teyzen hala bizi bulamadı.....

http://img260.imageshack.us/img260/3264/iconwhoul7au1.gifhttp://img260.imageshack.us/img260/3264/iconwhoul7au1.gif

ArZu
07-02-2007, 23:03
AŞK, SEVGİ SADAKAT

Olay Ingiltere'de geçiyor:
Yasli bir bey, sabah erken evinden çikmis, yolda ilerlerken,
bir bisikletlinin kendisine çarpmasi ile yere yuvarlanmis ve hafif yaralanmis. Sokaktan geçenler yasli beyi hemen en yakin saglik birimine ulastirmislar. Hemsireler, adamcagizin yarasina pansuman yapmislar, ama 'biraz
beklemesini ve röntgen çekerek her hangi bir kirik veya çatlak
olup olmadigini inceleyeceklerini' söylemisler.

Yasli bey huzursuzlanmis,
'acelesi oldugunu ve röntgen çektirmek için beklemek istemedigini' söylemis. Hemsireler merakla acelesinin sebebini sormus.
Adamcagiz da
'karim huzurevinde kaliyor her sabah onunla kahvalti etmeye giderim, geç kalmak istemiyorum' demis.

'Karinizin, siz gecikince merak edecegini düsünüyorsunuz herhalde' demis hemsire. Adam üzgün bir ifade ile

'ne yazik ki karim Alzheimer hastasi ve benim kim oldugumu bilmiyor' demis. Hemsireler hayretle

'madem sizin kim oldugunuzu bilmiyor neden hergün onunla kahvalti yapmak için
kosusturuyorsunuz' demisler.

Adam buruk bir sesle

'ama ben onun kim oldugunu biliyorum' demis.

ArZu
13-02-2007, 09:25
Medine de bir şirkette elektrik teknisyeni olarak çalışan Allah dostu ve peygamber asigi bir kardesimiz isin son gunu sabah mesaisinde kendisine verilen teknik gorevi tamamlayip ayrilmak uzere iken Resulullahin Ravzasinda elektrik carpmasi sonucu vefat etti ve Cennetul Bakiye defnedildi. Tabii ailesi mecburi istikamet Turkiyeye dondu. O zaman 7 yasinda olan oglu bugun ortaokul ogrencisi. Kompozisyon dersi odevi olarak bir makale yazmis ve birincilik almis. Işte o peygamber aşkını en derinden yaşayan bir yüreğin yansımaları.. Biliriz ki dil kalpten geçen her şeyi ifade edemez. Allah bize de bu kardeşimiz gibi Resulullah sevgisi nasip etsin. Amin.
Bir seni güneşim, bir babamı, bir de terliklerimi bırakmıştım geldiğim yerde Bir ilkbahar gününde güller gibi kokan Medine'de dünyaya gözlerimi açmıştım. Doğduğum hastane senin Ravzanın hemen yanıbaşında olduğu için, duyduğum ilk koku senin bahçenin gül kokuları olmuş. Babam gelipte daha kulağıma ezan okumadan, kulaklarım senin mescidinin ezan sesleriyle şereflenmiş. 40 günlük olduğumda ilk ziyaretimide senin Hane-i Saadetine yapmışım.Ilk adımlarımı senin Ravzandaki mermerlerinde atmış, ve Rabbimle ilk buluşmamı, ilk secdemi senin mescidinde yapmişim. Hemen hemen yaptığım her ilkte sen varsın. Daha konuşmasını öğrenmeden seni sevmeyi öğrendim ben. Belki seni çok tanımazdım ama sanki bana çok çok yakınmışsın gibi severdim seni. Senin evini her ziyarete gelişimizdde seni görmesek bile senin varlığını hisseder, evinden her ayrılışımızda hüzünlenirdik.
Çocuklar evde sıkılınca babaları parka,eğlence yerlerine götürsün isterler. Biz Medinede yaşadığımız sürece hiç babamızdan parka götürmesini istemedik. Bizim canımız sıkılmazmıydı acaba hiç? Sanırım Medinedeki hiçbir çocuğun canı sıkılmazdı.çünkü orada hiçbir yerde olmayan gül bahçesi ve bahçenin biricik efendisi vardı. Bizim vaktimizin çoğu o bahçede geçerdi. Senin bahçenin mermerlerine ayakkabı ile basamazdık. Yalınayak dolaşırdık mermerlerin üstünde. Kımbilir, korkardık belkide bahçenin güllerine basıvermekten. Yazın mermerler ayaklarımı yakardı. Olsun bu da bizim hoşumuza giderdi. Babama sormuştum bir seferinde
-Babacığım neden Medine bu kadar sıcak diye. Babam da ;
-Evladım Medinede iki tane güneş varda ondan, derdi.
-Nasıl olur babacığım, güneş bir tane değilmi? derdim.
Babam gülerek -Bak yavrum doğru, bütün dünyayı ısıtan bir güneş var ama bir de alemleri ısıtan ve aydınlatan güneş var. O güneş de Medinede olunca sıcaklık iki kat oluyor.
Babamın bu cevabı hoşuma giderdi ve ısınırdım.Gerçektende ayaklarımızı mermerler ısıtıyordu ama senin güneşinde, sıcaklığında içimizi ısıtıyordu. Medineden ayrıldığımızdan beri belki ayaklarımız ısınıyor ama içimiz bir türlü ısınamıyor. Çünkü güneşimizin en büyüğünü orada bırakmıştık. Ben güneşimi kaybetmiştim. Onun evine, bahçesine gidemiyordum artık. Gerçi ışığı ta buralarda bizi aydınlatıyordu ama içimi ısıtması için onun Ravzasında yalınayak koşmam lazımdı.Evet, bahçende yürürken ezanlar okunurdu. Öyle güzel okurki Medine müezzini ezanı, sanki Bilali Habeşi okuyor sanırsınız. Namaz kılmak için Mescide koştururduk, bilir bilmez. Babamın yanında namaz kılardık. Büyük sütünların altından gelen soğuk havadan saçlarımızı savurturduk. Zemzem bardaklarından güller yapardık. Namaz kılarken yanımıza usulca bir kedi sokulurdu. Babam 'incitmeyin sakın, onlar Ebu Hüreyrenin kedileri' derdi, biz de inanırdık. Senin Mescidine kediler de girebilirdi. Sen çok iyi bir ev sahibiydin çünkü. Çarşamba günleri hep Uhud'a giderdik. Senin çok sevdiğin amcanı ziyaret etmeye, o bizim de amcamızdı.Kardeşlerimle Ayneyn tepesine çıkar oradan Uhundda yatan 70 şehide selam verirdik. Uhud dağına her baktığımızda sanki orada seni görür gibi olurduk.Uhudda senin Ravzanın kokusu gibi gül kokardı. Orasıda ayrı bir gül bahçesi idi sanki. Işte benim yedi senem ki en değerli en güzel yıllarım senin köyünde, senin gül bahçende, senin savaştığın yerlerde sanki yanımda sen varmışsın gibi seninle dopdolu geçti. Seni görmesem de seninle yaşamaya o kadar alışmıştımki senin yanından ayrılırken sanki bir yanım, bir canım,bir parçam orada kalmıştı. Buraları bana gurbet oluverdi.
Elimde olsa hemen yanına koşar gelirim ama hep büyüyünce gidersin
diyorlar. Ben sırf senin yanına gelebilmek için büyümek istiyorum. Senin yanına geldiğim zaman büyümüş bile olsam bahçendeki mermerlerde yalınayak
dolaşacağım. Taki güneşin içimi ısıtana kadar. Senin hasretinden içim üşüyor. Belki hasretin herkesi yakar, beni de üşütüyor işte. Çünkü benim
ruhum doğduğumdan beri senin sevginle ısınmaya alışkın.Senin sıcaklığına o kadar muhtacım ki. Ne olur ben sana gelemesem bile sen beni hiç bırakma. Işığınla gecelerimize nur ol. Sıcaklığınla bütün zerrelerimizi ısıtıver. Hani sana Medineyken komşuydukya, evlerimiz birbirine çok yakındı. Senin varlığın bize güven verirdi hep. Yine öyle ol, arasıra da olsa evimizi şereflendiriver.
Hem benim adım Nebi, aynen seninki gibi. Bu ismi bana seni çok seven bir dostun koymuş. Diğer adım da Muhammed, yine senin gibi. Bu ismi de canım babacığım koymuş. Buraya gelirken senin köyünde bıraktığımız babacığım.
Sana benzeyen bir yanım daha var. Ben de senin gibi babasız büyüyorum. Ben çok şanslıyım, sen bize asla yetimliğimizi hissettirmedin. Medineden ayrıldığımızdan beri sanki sen hep yanıbaşımızdaymışsın gibi hissediyorum. Geceleri korkmadan güvenle uyuyorum hep. Seni tanıdığım ve seni sevdiğim için Rabbime binlerce kez teşekkür ederim.Babam senin köyünde kalmıştı. Biz babamın cenazesini gömerken abimin terlikleri babamın kabrine düştü ve orada kaldı. Ben o terlikleri çok kıskandım.Çünkü abimin terlikleri hep babamla kalacaktı. Babamı son ziyaret edişimizde bende kimse görmeden terliğimi babamın kabri üstüne gömüverdim. Işte şimdi benim terliğim de hep babamla kalacaktı.
Evet demiştim ya bir güneşimi, bir babamı, bir de terliklerimi bırakmıştım geride. Babam ve terliklerim hep oaradaydı, gelemezlerdi. Ama
güneşim hep yanımızdaydı. Yetimlerin efendisi, yetimlerini hiç ışıksız bırakırmı?Dünyanın bir ucuna gitmiş olsaydık bizi bırakmayacağını biliyordum.
Gözümüz gönlümüz seninle aydınlanır efendim.
Ruhumuz, içimiz sıcaklığınla ısınır.
Birgün sana gelişim geç bile olsa bana,
Gül bahçesinin mermerlerinde yalın ayak koşmak nasip et.
Taki aşkınla, sevginle bütün bedenim yanıp kavrulsun.
Terliklerimi bıraktığım o güzel mabed son durağım olsun.

ArZu
17-02-2007, 09:01
Dostluk Budur İşte

İstanbul da okuyan iki aradaşdan birinin adı Ahmet diğerinin adı Nihat. Nihat çok fakir, ailesinin desteğiyle zor zahmet okumaya çalışan bir genç, Ahmet ise bunun aksine varlıklı bi ailenin evladı; yat, kat, araba, para ne istersen var adamda. Bunlar aynı okulda okudukları için tanışıyorlar kaynaşıyorlar birbirlerine. Derken kanka oluyorlar can ciğer dost oluyorlar. Yedikleri içtikleri ayrı gitmiyor, aynı evde kalıyorlar. Ahmet hiçbirşeyini esirgemiyor dostu Nihat tan. Yemiyor yediriyor, içmiyor içiriyor, giymiyor giydiriyor o derece seviyor yani Nihat ı . tabi Nihat ta farkında bunların o da biliyor arkadaşının hakkını kolay kolay ödeyemeyeceğini. Ahmet parası olmadığında Nihat ın cebine harçlığını dahi koyuyor. Derken bir gün Ahmet pencere önünde yine aynı saatlerde hoşlandığı kızı seyretmek için duruyor ve kız geçiyor Ahmet de sanki heybetli birini seyredercesine kızı süzüyor gözleriyle. O gün de kızın hemen arkasında biricik dostu Nihat yürüyerek gelmekte. Anlamıyor tabi ilkin ama hemen sonra eve giriyor Nihat. Heycanlı bi şekilde Ahmet e konuyu açıyor: o kızdan çok hoşlandığını kendisinin kızla aralarını yapıp yapamayacağını soruyor. Hayır diyemiyor Ahmet. Söyleyemiyor kendisinin de aynı kızdan hoşlandığını. Tanışmalarına vesile oluyor bi şekilde ikisinin. Derken bunlar işi iyice ilerletiyorlar hoşlanıyorlar birbirlerinden ve evleniyorlar.

Yıllar sonra…

Nihat Kayseri ye vali olarak atanıyor. Ahmet ise bi işin ucundan tutamıyor bir türlü. Şimdi roller değişiyor. Nihat çok zengin oluyor: kat, yat , para …..herşey. Ahmet ise dibe vuruyor tam takırdar. Elde avuçta bişey kalmıyor. Eşi dostu Nihat ın kayseri ye vali olduğunu gidip ondan bari yardım etmesi için ricada bulunmasını istiyorlar. Belki bi iş bulur diye ümit ediyorlar. Ne de olsa eski dost. Bu kadar emeği geçti Ahmet in ona. Kabul etmiyor, yediremiyor gururuna Ahmet. Hayır diyor. Kötü geçen günler birbirini kovalıyor. Ahmet in durumu gittikçe içinden çıkılmaz hal alıyor. Sonunda dayanamıyor, gitmeye karar veriyor Kayseri ye. Varıyor valiliğin önüne, vali beyle görüşmek istediğin söylüyor: VALİ NİHAT BEYLE. Kapıcı valinin kendisini tanımadığını söylüyor. Nasıl olur diyor demediniz mi İstanbul daki en yakın dostun, Ahmet geldi diye demediniz mi diyor. Kapıcı tekrar sormak için gidiyor. Tekrar geldiğinde valinin kendisini tanımadığını eğer ısrar ederse kovun dediğini söylüyor kapıcı. Ahmet yıkılıyor. Ayrılıyor oradan direk Nihat beyin evinin yolunu tutuyor. Hanimıyla görüşmek için ne de olsa onları o tanıştırmıştı. Biliyordu Ahmet i ve dostluklarını. Evin önüne varıyor, zili çalıyor. Kapının arkasına kadar gelen birinin olduğunu ve dürbünden bakan birinin olduğunu fark ediyor ama kapı burada da açılmıyor. Nakavt olan bir boksör gibi yere yığılıyor. Çok kötü hissediyor kendini. kapının önünden de aradığı teselliyi dahi bulamıyor. Evin önünden uzaklaşmadan biri geliyor Ahmet in yanına. Yaşlı bi adam geliyor. Durum soruyor, anlatıyor Ahmet. Çok üzülüyor Ahmet gibi o yaşlı adamda duruma. Ve diyorki: “benimle çalışmak istermisin benim yanımda, sana yatacak yer de veririm hem biraz da para kazanmış olursun” çaresiz kabul ediyor, yaralı dost. Yapacak pek fazla bişey kalmıyor çünkü. Adam sarraf. Ahmet çalışmaya başlıyor gel zaman git zaman orada da çevre ediyor. Herkesin güvenini kazanıyor. Bir gün müşterilerden biri geliyor Ahmet in yanına baya samimi olduğu ihtiyar bi müşteri. Seviyor da Ahmet i. Elindeki kutuyu veriyor kendisine kendisinin 3 içinde dönmemesi durumunda bu kutunun kendisinin olacağını söylüyor. Tamam diyor Ahmet ve odasına koyuyor kutuyu. Aradan 3 ay, 4,5,6 ay geçiyor. Ne gelen var ne giden. Anlatıyor durumu patronuna. O da artık kutunun kendisinin olduğunu gönül rahatlığıyla açabileceğini söylüyor. Bir bakıyor ki kutunun içi mücevher, altın, para dolu. Patronu artık onun bu mesleği yeterince öğrendiğini kendisine de bu sermayeyle bi sarraf dükkanı açabileceklerini söylüyor. Gönlü yatıyor Ahmet in. Zamanla hatrı sayılır esnaflarından oluyor kayseri nin. Yat, kat, araba ve para her şeye sahip oluyor.

Bir gün bi müşteri geliyor, yanında genç güzel bi kızla. Gönlü kayıyor kıza, Ahmet in. Kız da ondan hoşlanıyor. Ve istetiyor kızı. Nişan günü gelip çattığında sıra davetlileri çağırmaya geliyor. Kız valiyi de çağırmaları gerektiğini söylüyor. Kabul etmiyor Ahmet. Olmaz asla olmaz diyor. Kız nasıl olur biz büyük bi aile olduklarını vali çağırmazlarsa olmayacağını söylüyor. Kabul ediyor Ahmet de mecburen. Büyük gün gelip çattığında Ahmet davetliler arasında olan vali NİHAT BEY le karşılaşmamak için elinden geleni yapsa da bir an karşı karşıya geliyorlar. Ama fazla bakamıyorlar birbirlerinin yüzüne. Ahmet hemen sahneye doğru koşuyor ve kapıyor mikrofonu başlıyor anlatmaya. Durum böyle böyle…. Bundan çok zaman önce kardeşim gibi sevdiğim biri vardı yemedim, içmedim ona verdim neyim varsa yoksa. Giymedim giydirdim, hatta harçlık verdim. Çok iyilik yaptım onun için. Yetmedi sevdiğim kızıda ona verdim. onu asıl benim sevdiğimi söyleyemedim kendisine. Canımdan bile çok seviyordum çünkü kendini. Yıllar sonra benim durumum kötüye gitti o dostumun da Kayseri ye vali olduğunu öğrendim, yanına geldim. Evet o dost Nihat beydir. Benim kendisine yaptıklarıma karşın o beni makamından kovdurdu, ardından evine gittim kapıyı bile açmadılar. Tüm kapıları yüzüme kapadılar. Diyor ve mikrofonu bırakıyor, iniyor sahneden. Bütün konuklar şaşırıyor, anlayamıyorlar ne olduğunu. Bu anlatılanların üzerine vali Nihat bey bir cevap vermek zorunda kalıyor. Ve o da çıkıyor alıyor mikrofonu başlıyor anlatmaya. Evet diyor anlatılanların hepsi doğrudur.yalan diyemem. Ama bilmediği bir şey var. Durumunun kötü olduğunu duymuştum yanıma geldi evet kovdurdum. Çünkü ona yardım etsem kabul edecekti fakat 3-5 ay sonra gururuna yediremiyecek ve intihar edecekti. Birim kendisinin ne kadar gururlu olduğunu. Sonra hemen evi aradım eşimi. Biliyordum eve gidecekti direk. ona az sonra Ahmet in geleceğini ve ne olursa olsun kapıyı açmamasını söyledim. Ardından mallemizde bulunan sarraf arkadaşımı aradım ve bizim evden uzaklaşan birini gördüğünde ona iş ve kalacak bir yer vermesini söyledim. Ardandan babamı gönderdim yanına müşteri olarak tanıştılar kaynaştılar, dost oldular. Sonra babamla bir kutu gönderdim. onun içindekiler benim param değildi, babamın da değil. Ahmet in benim için harcadıklarının bir karşılığıydı. ona borçlu kalmak istemedim. O paralarla kendine bi iş kurdu. İyi işletti parayı bu durumlara geldi, zengin oldu. Arkasından Ahmet in dükkanına annemle kız kardeşimi gönderdim. Birbirlerini gördüler sevdiler ve bu gün evlenmeye karar verdiler. İnşallah mutlu olurlar. Diyor ve Nihat da mikrofonu yere bırakıyor. Ahmet in boğazı düğümleniyor, ne diyeceğini bilmiyor. Gözünden ilmik ilmik yaşlar akmaya başlamış. Ve sarılıp iki dost birbirlerine barışmışlar tekrar eski günlerdeki gibi birbirlerine sıkı sıkı sarılmışlar. Mutlu mesut bi şekilde düğünü tamamlayıp, hayatlarına devam etmişler….


DOSTLUĞUN DEĞERİNİ BİLMENİZ DİLEĞİYLE……..
DOSTLAR HİÇBİR ŞEYE BENZEMEZ………

ArZu
23-02-2007, 21:13
http://img528.imageshack.us/img528/7010/kucukkiz1cz1.jpg
ÇOCUKÇA

Bazen insanları hafife almak için "Çocuk gibisin,Çocuk gibi davranıyorsun" denir ya. Bu hikayeden sonra çocuk gözüyle bakmanın basit olmadığını anlıyor insan.
...... Babası İspanya'nın en ağır siyasi cezalarının verildiği bir hapishanede mahkumdu küçük kızın. Fırsat bulduğu her hafta sonu babasını ziyaret için annesiyle birlikte hapishaneye giderdi. Yine bir ziyarete giderken babası için çizdiği resmi yanında yanında götürdü ancak hapishane kurallarına göre özgürlüğü çağrıştıran her türlü şeyin mahkumlara verilmesi yasaktı. Bu sebeple kağıda çizdiği kuş resmini kabul etmemişler ve oracıkta yırtmışlardı. Çok üzülmüştü küçük kız. Babasına söyledi bunu, o da "üzülme kızım, yine çizersin; bu sefer çizdiklerine dikkat edersin olur mu?"dedi. Küçük kız diğer ziyaretinde babasına yeni bir resim çizip götürdü. Bu sefer kuş yerine bir ağaç ve üzerine siyah minik benekler çizmişti. Babası keyifle resme baktı ve sordu: "Hmmm! Ne güzel bir ağaç bu! Üzerindeki benekler ne? Portakal mı? Küçük kız babasına eğilerek, sessizce: "Hşşşşt! O benekler ağacın içinde saklanan kuşların gözleri!....."

ArZu
28-02-2007, 14:47
Neden Birden İşler Ters Gidiyor?



Osman dört yıldır bir şirkette çalışıyordu. İşinden memnundu. Üçüncü yıldan sonra biraz heyecanını kaybetmişti ama yine de işinde elinden geldiğince verimli olmaya çalışıyordu. Sabah zamanında gidip akşam zamanında çıkıyordu. İşler nasıl diye sorulduğunda aklına ufak tefek şikayet edecek konular gelse de “iyi” diye cevap veriyordu. Ancak dördüncü yılın sonunda İnsan Kaynakları yöneticisi kendisini yanına davet etti ve işten çıkarıldığını bildirdi. Osman deyim yerindeyse şok olmuştu.






Rabia ile Begüm sürekli birlikte takılan iki arkadaştılar. Üniversite birinci sınıftan itibaren yakın arkadaş olmuşlardı. Birlikte ders çalışıyor; birlikte sinemaya gidiyor; evlerinde birbirlerini ziyaret ediyorlardı. Dışarı çıkacakları zaman, ne zaman nereye gidileceği konusunda bazen fikir ayrılıkları oluyordu; hatta bunun sonucunda çatışmalar da… Ama yine de arkadaşlıkları sürüyordu. Bir gün Begüm Rabia’ya ders notu getirecekti; ne var ki ders notunu getirmeyi unutmuştu. Rabia bu duruma inanılmaz büyük bir tepki verdi. Sanki Begüm Rabia’nın çok önem verdiği bir varlığına zarar vermişti. Rabia’nın tepkisi o kadar şiddetliydi ki, o günkü kavgadan sonra bir daha konuşmadılar. Begüm olan bitene bir anlam verememişti.






Ahmet Bey, televizyon tamircisine dert yanıyordu.’ Düne kadar hiç problemsiz çalışıyordu. Birden bozuldu. Ne olduğunu anlayamadım. Bozulması için hiçbir geçerli neden yok. Bir şey durup dururken bozulmaz ki…’






Faruk ile Sevinç birbirlerini severek evlenmişlerdi. Mutlu olduklarını düşündükleri birkaç yıldan sonra evlilikleri önemli ölçüde bir alışkanlığa dönüşmüştü. Ancak yine de görünen bir sorun, büyük kavgalar ve çatışmalar yoktu. Yaşam standartları da ortalamanın üstündeydi. Evliliğin beşinci yılında Faruk, Sevinç’ten ayrılmak istediğini söylediğinde Sevinç inanılmaz ölçüde şaşırmıştı.






Derimax isimli deri konfeksiyon şirketi, 1990’ların başında kurulmuştu. Özellikle İstanbul Beyazıt’ta alışveriş yapan Rus turistlere deri ceketler ve kabanlar satıyorlardı. Derimax’ın işleri özellikle 1990’ların ortalarında zirveye çıkmıştı. Milyon dolarlar kazanıyorlardı. Ancak 1998 geldiğinde şirketin işleri bıçak gibi kesildi. Depoda milyon dolarlık mallar vardı. Çeklerle alınmıştı, hiç satış yoktu ve montların borçlarının geri ödenmesi imkansızdı. Derimax yöneticileri problemin üstünden gelemeyerek iflas ettiler.





İnsanlar özellikle yavaş yavaş gelişen değişimleri anlamakta güçlük çekiyorlar. Değişim bir eşiği aştığında ise iş işten geçmiş oluyor. Bir kova düşünün. Kovadaki su, doldukça yükselir. Ancak bir sorun yoktur. Kova su almak için tasarlanmıştır. Ancak kova su aldıkça su yükselir. Yine sorun yoktur. Ancak kovadaki su en üst noktaya geldiğinde kova taşmaya başlar. Daha önce bir sorun olmayan su akışı, artık radikal bir soruna dönüşmüştür. Önceki durumla ilgisi olmayan bir durum söz konusudur. Aslında olacaklar önceden bellidir; ancak önlem alınmamıştır.

Bir şirkette çalışırken birden atılıyorsanız, siz farkında olmasanız da kovayı dolduran bir şeyler olmuştur. Bir arkadaşınız ya da eşiniz sizden ayrılmaya karar verdiyse siz fark etmeseniz de onları rahatsız eden kovayı dolduran bir şeyler olmuştur. Bir televizyon ya da bilgisayar birden bozulmaz, tıpkı bir paket lastiğinin gerile gerile kopması gibi bir sürecin sonunda bozulur. Biz görmesek de televizyonun içinde bir yerde bir parça ısınmıştır ya da başka bir sorun olmuştur. Tüm diğer örneklerde de bizim fark etmediğimiz bir sürü aksaklık kovayı doldurmuştur. Dolayısıyla kovanın taşması bize şaşırtıcı ve anlamsız geliyor. Kovanın taşmaması için olan bitenin farkında olmak ve zamanında müdahale etmek gerekiyor. Yaşamınızdaki kovaları taşırmamanız dileğiyle…

ArZu
02-03-2007, 01:29
İHLÂSLA SÖYLENEN 'KELİME-İ ŞEHÂDET'İN AĞIRLIĞI
Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz bir gün, ihlâsla söylenmiş bir kelime-i şehâdetin, âhirette mü'minin terâzisinin sağ kefesini nasıl yükselteceğini şöyle anlatmışlardır:

'Azîz ve Celîl olan Allah Teâlâ kıyâmet günü, ümmetimden bir adamı halkın içerisinden alır ve onun için doksan dokuz adet büyük defter açar. Her defter, gözün alabildiği kadar büyüktür. Allah Teâlâ adama sorar:

' Bu defterde yazılı olanları inkâr ediyor musun? Muhâfız kâtiplerim (olmadık şeyler yazarak sana) zulmetmişler mi? Kul:

' Ey Rabb'im, hayır, (hepsi doğrudur!) der. Allah Teâlâ sorar:

' (Bunları işlemenden dolayı beyan edeceğin) bir özrün var mı? Kul:

' Hayır, ey Rabb'im, der. Azîz ve Celîl olan Allah Teâlâ:

' Evet, senin bizim yanımızda (büyük ve makbul) bir de hasenen (iyiliğin) var. Biz bugün sana zulmetmeyeceğiz! buyurur. Hemen bir kart çıkarılır. Üzerinde, 'Eşhedü enlâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Resûlüllah (Şehâdet ederim ki, Allah'tan başka ilah yoktur. Ve şehâdet ederim ki, Muhammed Allâh'ın Resûlü'dür)' yazılı.

Sonra Allah Teâlâ buyurur:

' Ağırlığını (yani amellerini) hazırla! Kul sorar:

' Ey Rabb'im! Bu defterlerin yanındaki şu kart da ne? Allah Teâlâ ona:

' Sana zulmedilmeyecektir! buyurur.

Hemen defterler mîzânın bir kefesine konulur, kart da diğer kefesine. Tartılırlar. Neticede defterler hafif kalır, kart ağır basar. Esasen Allâh'ın ismi yanında hiçbir şey ağır olamaz!'

ArZu
05-03-2007, 23:32
AYAKKABICI, yeni getirdigi mallari vitrine yerlestirirken, sokaktaki bir cocuk onu izlemekteydi. Okullar kapanmak uzere oldugundan, spor ayakkabilara ragbet fazlaydi.Gerci mallar luks sayilmazdi ama, kucuk bir dukkan icin yeterliydi. Onlarin en guzelini on tarafa koyunca, cocuk vitrine dogru biraz daha yaklasti. Fakat bir koltuk degnegi kullanmaktaydi. Hem de guclukle.. Adam ona bir kez daha goz atti. Ustundeki pantolonun sol kismi, dizinin alt kismindan sonra bostu. Bu yuzden de saga sola ucusuyordu. Cocugun baktigi ayakkabilar, sanki onu kendinden gecirmisti. Bir muddet oyle durdu. Daldigi hulyadan cikip yola koyuldugunda, adam dukkandan disari firlayip:
"Kucukk!." diye seslendi. "Ayakkabi almayi dusundun mu? Bu seneki modeller bir harika!." Cocuk, ona donerek: "Gercekten cok guzeller!". diye tebessum etti.." Ama benim bir bacagim dogustan eksIk". "Bence onemli degil!". diye, atildi adam. "Bu dunyada her seyiyle tam insan yok ki!. Kiminin eli eksIk, kiminin de bacagi. Kiminin de akli ya da imâni". Kucuk cocuk, bir sey soylemiyordu.
Adam ise konusmayi surdurdu: Keske imanimiz eksIk olacagina, ayaklarimiz eksIk olsa idi". Cocugun kafasi iyice karismisti. Bu sefer adama dogru yaklasip: "Anlayamadim". dedi.
"Neden oyle olsun ki ?" "Cok basit!". dedi, adam. "Eger imanimiz yoksa, cennete giremeyiz. Ama
ayaklar yoksa, problem degil. Zaten orda tum eksIkler tamamlanacak. Hatta sakat insanlar, saglamlara oranla, daha fazla mukafat gorecekler.." Kucuk cocuk, bir kez daha tebessum etti. O gune kadar cektigi acilar, hafiflemis gibiydi. Adam, vitrine isaret ederek: "Baktigin ayakkabi, sana
yakisir!". dedi. "Denemek ister misin?" Cocuk, basini yanlara sallayip "Uzerinde 30 lira yaziyor, almam mumkun degil ki!." "Indirim sezonunu, senin icin biraz one alirim!." dedi adam. "Bu durumda 20 liraya duser. Zaten sen bir tekini alacaksin, o da 10 lira eder". Cocuk biraz dusunup"Ayakkabinin diger teki ise yaramaz!". dedi. "Onu kim alacak ki ?" "Amma yaptin ha!". diye guldu adam. "Onu da, sag ayagi eksIk olan bir cocuga satarim." Kucuk cocugun akli bu sozlere yatmisti. Adam, devam ederek "Ustelik de ogrencisin degil mi ?" diye sordu. "Ikiye gidiyorum!".diye atildi cocuk."Uce gectim sayilir." "Tamam iste!" dedi adam. "5 Lira da ogrenci indirimi yapsak, geri kalir 5lira. O da zaten pazarlik payi olur. Bu durumda ayakkabi senindir, sattim gitti!." Ayakkabici, cocugun saskin bakislari arasinda dukkana girdi. Icerdeki raflar, onun begendigi modelin aynisiyla doluydu. Ama
adam, vitrinde olani cikartti. Bir tabure alip dondukten sonra, cocugu oturtup yeni ayakkabisini giydirdi. Ve cikarttigi eskiyi gostererek "Benim satis islemim bitti!." dedi. "Sen de bana, bunu satsan memnun olurum."
"Saka mi yapiyorsunuz?" diye kekeledi cocuk. "Onun tabani delinmek uzere. Eski bir ayakkabi, para eder mi ?" "Sen cok câhil kalmissin be arkadas."dedi, adam. "Antika esyalardan haberin yok her halde. Bir antika ne kadar eski ise, o kadar para tutar. Bu yuzden ayakkabin, bence en az 30- 40 lira eder." Kucuk cocuk, art arda yasadigi soklari, uzerinden atabilmis degildi. Mutlaka bir ruyada olmaliydi. Hem de hayatindaki en guzel ruya. Adamin, heyecandan terleyen avuclarina sIkistirdigi kagit paralara goz gezdirdikten sonra, 10 liralik banknotu geri vererek: "Bana gore 20 lira yeterli." dedi. "Indirim mevsimini baslattiniz ya!". Adam onu kiramayip parayi aldi ve bu arada yanagina
bir opucuk kondurdu. Her nedense ici icine sigmiyordu. Eger butun mallarini bir gunde satsa, boyle bir mutlulugu bulamazdi. Cocuk, yavasca yerinden dogruldu. Sanki koltuk degnegine ihtiyac duymuyordu. Simsicak bir tebessumle tesekkur edip:
"Babam hakliymis!". dedi. Sakat oldugum icin, uzulmeme hic gerek yok!. demisti."

ArZu
20-03-2007, 08:20
IŞIĞI YANAN EVLER...
(Müthiş bir anı; okumanız ve neden bugünlerde huzursuz bir toplum olduğumuzun anlaşılması dileğiyle.. ..)
Tıp fakültesini yeni bitirmiş, pratisyen hekim olarak ilk görev yaptığım yere, Konya'ya bağlı bir beldenin sağlık ocağına gitmiştim. Gençtim, bekârdım. Küçük bir beldeydi gittiğim yer.
İlk gece bir eve misafir olmuştum. Tren istasyonunun hemen yanında bir evdi. Akşam yemeğinden sonra çaylarımız gelmiş, sohbetler edilmişti. Üzerimde yol yorgunluğu, geldiğim yeni yerin yabancılığı vardı. Saatler ilerliyor, ağır bir uyku beni içine çekiyordu. Ev sahibine bir şey de
diyemiyordum. Bir müddet daha geçti; yine bir hareket yoktu. Evin büyüğü olan Hacı anneye
sıkılarak: "Anneciğim, sizin buralarda kaçta yatılıyor?" dedim.
Hacı anne:"Evlâdım treni bekliyoruz. Az sonra tren gelecek, onu bekliyoruz" dedi. Merak ettim, tekrar sordum: "Trenden sizin bir yakınınız mı inecek ?"
Hacı anne: "Hayır evlâdım, beklediğimiz trende bir tanıdığımız yok. Ancak burası uzak bir yer. Trenden buraların yabancısı birileri inebilir. Bu saatte, yakınlarda, ışığı yanan bir ev bulmazsa, sokakta kalır. Buraların yabancısı biri geldiğinde, "ışığı yanan bir ev" bulsun diye bekliyoruz."
Konya Ovası'nda, yada bir başka yerinde Türkiye'nin, trenden inen yabancılar için "Işığı yanan evler" yerinde hâlâ duruyor mudur? Yabancılar, yorgun bedenlerini yün yataklarda dinlendirmeye devam ediyorlar mı? Aç bir köpeğin önüne bir kap yemek bırakan kadınlar yaşıyorlar mı? Kuşlara yuva yapan mimarlar sahi şimdi neredeler? Bu güzel insanlar, atlarına binip gitmişler. Bizler, atlarına binip giden güzel insanlara sahip bir medeniyetin yetimleriyiz. Çekip gidenlerin doldurulmamış boşluklarında savrulup duran yoksullarız.
Şâir öyle diyordu: "Güzel insanlar, güzel atlara binip gittiler." Şimdi bu güzel insanlar, neden ve nasıl atlarına binip gittiler? Onları ne yıldırdı da bir daha dönmemek üzere, sessiz sedasız gittiler? Ey güzel yurdumun güzel insanları! Neredesiniz?

Kaynak: Prof. Dr. Saffet Solak'ın bir hatırası

ArZu
23-03-2007, 11:52
Günün birinde bir çölde iki kum tanesi karşılaşmış ve birbirlerini çok
sevmişler uzun bir süre çok yakın olmuşlar. Birbirlerini yanlarında,
canlarında olarak sevmeyi öğrenmişler. Derken bir rüzgar çıkmış kum
tanelerinden biri yerinde kalırken diğeri biraz uzağa savrulmuş. Çok
uzak değillermiş ama yinede göremiyorlarmış birbirlerini. Sevgileri hiç
azalmamış yine sevmeye devam etmişler. Birbirlerine ulaştırabildikleri
sesleriyle, haberleriyle yaşıyorlarmış ve artık görmeden seslerinde
sevmeyi öğrenmişler.

Bir gün biri diğerine "sevdamız sonsuza erişmesi için aynı anda bir
dilek dileyelim" demiş. Ikisi de aynı anda bir dilekte bulunmuşlar ve
tam o sırada bir fırtına çıkmış. Bu kavuşmamız, sevdamızın sonsuza dek
sürmesi olabilir diye ikisi de kendilerini fırtınaya bırakmışlar.
Gözlerini kapayıp fırtına dindiğinde sevdalarının yanı başında olmuş
olmayı arzulamışlar. Fırtına o kadar kuvvetliymiş ki o güne kadar
yıllarca yerlerinden kıpırdamayan kumlar bile başka yerlere
savruluyorlarmış.
Fırtına günlerce sürmüş kum taneleri de oradan oraya savrulup durmuşlar.
Ikisini de bir sabırsızlık sarmış. Fırtına durmuyor aksine artıyormuş.
Fırtına dinmek bilmedikçe onlarda sabırla sevmeği öğrenmişler. Günler
geçmiş sonunda fırtına durmuş gözlerini açtıklarında ikisi de başka
alemlerde bulmuşlar kendilerini. Bu fırtınanın onları birleştireceğine
o kadar inanmışlar ki birbirlerini yanlarında bulamayınca yüreklerinde
derin bir acı hissetmişler ve acıyla sevmeği öğrenmişler. Kendilerine
birazcık geldiklerinde ikisi de bu fırtınayla başka başka yerlere
savrulduklarını anlamışlar. Biran ölmek istemişler ama sonra
birbirlerini hiç görmeden,mesafelere, engellere rağmen sevmeği
öğrenmişler. "Eskisi gibi bağırsakta sesimiz ulaşmaz ki birbirimize"
demişler. Ikisi de yeni yerlerinde kimseyle konuşmamışlar ve yıllarca
hep susmuşlar. Hep yeni bir fırtına ümidiyle birbirlerine ihanet
etmeden beklemişler. Böylece umutla sevmeği öğrenmişler. Yıllar geçmiş ama
sevgileri hiç geçmemiş.

Birbirlerinden hep umutlu olarak yaşamışlar. Bir gün ikisi de
birbirlerinden habersiz aynı anda gözlerini kapamışlar ve kavuşmak için
yeniden fırtına çıkmasını dilemişler. Beklemişler beklemişler ama
fırtına bir türlü çıkmamış. Kendilerini tüm benlikleriyle fırtınaya
bırakmak için oldukları yerde dönmüş durmuşlar ama hepsi nafile küçük
bir rüzgar bile çıkmamış. Sonunda durmuşlar ve gözlerini açmışlar.
Sevdiklerinin, sevdalarının, yıllarca beklediklerinin tam karşısında
durduklarını görmüşler ve hemen ikisi de yıllar önce diledikleri dileği
anımsamışlar.

Dilek şöyleymiş "Allah'ım bizi birbirimize her şeyiyle sevmeği
öğrendiğimizde kavuştur. Öğle kavuştur ki sevdamız sonsuza erişsin."
Sonunda anlamışlar ki birbirlerinden çok uzaklarda geçirdiklerini
sandıkları yılları aslında birbir yanı başlarında geçirmişler.
Dileklerinin kabul olması için yılların geçmesi gerektiğini öğrenmişler
çünkü onlar sevmeği her şeyiyle öğrenmeği dilemişler.

Dilekleri kabul olmuş umutla, sabırla, acıyla, yakında, uzakta...her
şeyiyle sevmeği öğrenip birbirlerine kavuşmuşlar.

Sevmeği bildikten sonra mesafeler, acılar, yıllar, aylar...asla sevdayı
söndürmez ama sevmeği bilmedikten sonra yanı başında ki sevdiğini bile
yıllarca göremeyebilir insan...

:cray: :cray: :cray: :cray: :cray: :( :( :( :(

ArZu
29-03-2007, 22:29
Ortaokulda okuyan ve kısa bir süre önce annesini kaybeden genç, babasıyla birlikte yaşıyordu. Babasıyla aralarında çok güzel bir dostluk vardı. Genç, okulun futbol takımındaydı.Takımındaydı ama, ufak tefek yapısı ve tecrübesizliği nedeniyle hocası ona bir türlü maçlarda görev vermiyordu. Bu yüzden, her maçta yedek kulübesinde oturuyordu. Buna rağmen, babası hiçbir maçı kaçırmaz ve hep ayağa kalkıp tezahürat yapardı.
Liseye girdiğinde sınıfının yine en sıska öğrencisiydi gencimiz.Fakat babası onu hep futbol oynamaya teşvik etti;bununla birlikte, eğer istemezse oynamayabileceğini de ayrıca belirtti.Delikanlı futbolu seviyordu ve takımda kalmaya karar verdi.Her idmanda elinden geleni yapıyor ve takımın as oyuncularından biri olmaya çalışıyordu.Bütün lise hayatı boyunca hiçbir idmanı veya maçı kaçırmadı.Ama sürekli yedek kulübesinde oturmaktan kurtulamadı.İnançlı babası ise her zaman ki gibi tribünlerde yerini alıyor ve oğlunu destekleyici tezahüratlarda bulunmaya devam ediyordu.

Genç, üniversiteye başladığında futbol onun için önemini kaybetmeye yüz tuttu,ama yinede elinden geleni yaptı.Herkes onun okul takımına giremeyeceğinden eminse de , bunu başardı.Takımın antrenörü onu listeye dahil ettiğini, çünkü her idmana yüreğini koyduğunu ve takımın diğer üyelerini de şevke getirdiğini itiraf etti.Takıma girebildiği haberi onu o denli heyecanlandırdı ve sevindirdi ki, soluğu en yakın telefon kulübesinde aldı ve babasına müjdeyi verdi.Onun bu mutluluğunu paylaşan babası, kendisine maçların sezonluk biletlerini göndermesini istedi.

Üniversitedeki dört yıl boyunca hiçbir idmanı kaçırmayan genç,ne yazık ki hiçbir maçta oynayamadı.Futbol sezonunun sonlarına doğru, büyük bir eleme maçının idmanı için sahaya çıkmaya hazırlanan gencin yanına, elinde bir telgrafla antrenörü geldi.Delikanlı telgrafı okuyunca ölüm sessizliğine büründü.Güçlükle yutkunarak hocasına şunları söyleyebildi: " Bu sabah babam ölmüş. İzninizle bu günkü idmana gelmesem? " Hocası kolunu şefkatle omzuna doladı ve " Bu hafta dinlen evlat" dedi. "Cumartesi günkü maça gelmeyi de aklından geçirme."

Cumartesi geldi çattı, ama okul takımının durumu hiç de iyi değildi.Maçın sonlarına doğru, bir kişi soyunma odasına sessizce girdi,formasını ve futbol ayakkabılarını giyip sahanın kenarına çıktı.Babası ölen ufaklıktı bu!Antrenör ve oyuncular azimli arkadaşlarını bu kadar kısa sürede tekrar aralarında görmekten dolayı son derece şaşırmışlardı.

Hocasının yanına giden genç "Lütfen izin verin oynayayım" dedi."Bugün oynamak zorundayım."Hocası önce duymamış gibi davrandı. Böylesine zor bir eleme maçında takımının en kötü oyuncusunu sahaya çıkarmasına imkan olmadığını düşünüyordu.Ama genç o kadar ısrar etti ki ,sonunda ona acıyan hocası razı oldu:"Pekala oyuna girebilirsin."dedi.

Gencin oyuna girmesini üstünden çok geçmemişti ki hem hoca ,hem oyuncular,hem de maçı izleyenler gördüklerini inanamadılar. Daha önce hiç oynamamış olan bu meçhul ufaklığı her hareketi harika ,attığı pas isabetliydi.Karşı takımın oyuncuları onu durduramıyordu. Koşuyor,pas veriyor,savunmayı yardım ediyor ve maçın yıldızı olarak parlıyordu.Sonunda gencin takımı aradaki farkı kapattı,nihayet atılan bir golle de beraberliği yakaladı.Ve son saniyeler de ufaklık topu tek başına sürükleyip herkesi geçti.ve galibiyet golünü attı.Maç bitmişti. Okulun taraftarları sevinç çığlıkları atıyor, onu omuzlarında taşıyordu.

Seyirciler tribünleri terk ettikten ,oyuncular duşlarını alıp soyunma odasını boşalttıktan sonra takımın hocası gencin köşede tek başına sessizce oturduğunu fark etti Yanına gidip:"evlat inanamıyorum.Bugün bir harikaydın."dedi."Sana ne oldu,bunu nasıl başardın,anlat bana!"

Genç hocasına baktı,gözleri yaşlarla doldu ve şöyle dedi: "Babamın öldüğünü biliyorsunuz.Peki onun gözlerinin görmediğini biliyor muydunuz?"Delikanlı zorlukla yutkundu ve gülümsemeye çalıştı:Babam bütün maçlarıma geldi,çünkü görmediği halde beni desteklemek istiyordu.Ve ilk defa bugün beni oynarken görebildi.Bende bu fırsatı kullanmak ve oynayabildiğimi ona göstermek istedim...

müşkülpesent
02-04-2007, 16:15
[hele mor menekşler fethetti beni. elinizeCOLOR="Green"]hepsi birbirinden güzel yüreğime su serpildi yüreğinize sağlık[/COLOR]

ArZu
15-04-2007, 02:07
http://img252.imageshack.us/img252/671/babaat4.jpg

BEŞ DAKİKA DAHA BABA

Güneşli bir gündü. Kadın parkta yanında oturan adama "Bakın,
salıncakta sallanan şu kırmızı kazaklı çocuk benim oğlum" dedi.
Adam gülümseyerek "Güzel bir oğlunuz var" dedi. "Diğer salıncaktaki
mavi kazaklı çocukda benim oğlum"
Sonra saatine baktı ve "Heyyy, Todd, sanırım artık gitme zamanı" diye
seslendi oğluna.
Çocuk salıncakta yükselirken "Beş dakika daha baba, lütfen yalnızca
beş dakika daha" diye karşılık verdi babasına.
Adam başını "peki" anlamında sallayınca çocuk neşeyle sallanmaya devam
etti.Dakikalar sonra adam ayağa kalkarak tekrar seslendi oğluna "Todd,
artık gidelim mi, ne dersin?"
Çocuk yine gitmeye isteksiz "Ne olur baba, beş dakika daha, lütfen,
beş dakika daha" diye bağırdı babasına.
Adam" Tamam" deyince çocuk kahkahalar atarak sallanmaya devam etti.
Sonunda kadın dayanamadı ve sesinde gizli bir hayranlıkla "Ne kadar
sabırlı bir babasınız" dedi .
Adam gülümsedi kadına. "Sabır değil yaptığım bayan" dedi. "Büyük oğlum
Tommy 'yi geçen yıl burada sarhoş bir sürücünün çarpması sonucu kaybettim.
Buraya yakın yolda bisiklet sürüyordu. Tommy'e hiç yeterince zaman ayırmamıstım.
Oysa şimdi onunla beş dakika daha fazla birlikte olabilmek için herşeyi
yapardım. Todd'la ayni hatayı yapmayacağıma söz verdim kendi kendime..
O her "Beş dakika daha baba" dediği zaman , oyun oynamak için beş
dakika daha kazandığını düşünüyor, oysa işin gerçeği ne biliyor musunuz? Ben
onu oyun oynarken beş dakika daha fazla izleyebiliyorum, asıl kazanan benim"

ArZu
15-05-2007, 16:05
DENİZ YILDIZI


Kesin olarak yazarını ve kaynağını bilmesem de çok hoşuma gider ve ibret verici bulurum "denizyıldızı" hikâyesini.

Bir gün sabahın erken saatlerinde sahil kenarında yürüyüşe çıkan bir yaşlı adam, kumsalda yüzlerce hatta binlerce denilebilecek denizyıldızı ile karşılaşır. Yükselen denizin acımasız dalgaları onları sahile atmıştır. Denizden ayrı kalan denizyıldızları ise can çekişmekte ve bir kurtarıcı beklemektedirler.

Yaşlı adam, denizyıldızlarını görmezden gelemez. Hiç olmazsa kurtarabildiğim kadarını kurtarırım, düşüncesiyle denizyıldızlarını denize atmaya başlar. Fakat sayıları o kadar çoktur ki!..
"Daha fazlasını kurtarmalıyım" düşüncesiyle hızını artırır. Onun bu telaşlı hareketleri sahilin öbür ucundan yürüyüşe başlayan bir genç adamın dikkatini çeker. Yaklaştığında yaşlı adama selam verir ve:
"Böyle telaşlı telaşlı ne yapıyorsunuz?" diye sorar:

Yaşlı adam, işine hiç ara vermeden soluk soluğa cevap verir:
"Denizyıldızlarını okyanusa atıyorum."
Bu cevaba pek anlam veremeyen genç adam, tekrar sorar:

"Denizyıldızı mı?"
"Evet", der yaşlı adam. "Çünkü güneş yükseldi ve sular çekiliyor. Eğer onları bir an önce suya atmazsam az sonra ölecekler."
Yaşlı ve bilge adamın telaşını hâlâ anlamayan genç adam tekrar sorar:

"Ama görmüyor musunuz? Kilometrelerce sahil var ve boydan boya denizyıldızı ile dolu. Senin yalnız başına gösterdiğin bu gayret sonunda ne değişecek ki?"
Yaşlı adam, karşısındaki genç adama anlamlı anlamlı baktıktan sonra eğilerek yerden bir denizyıldızı daha alır ve onu okyanusa fırlatırken şöyle haykırır:
"Bak. Onun için çok şey değişti!"

Genç adam, geri döndüğünde gördüklerini bir türlü zihninden atamaz. Anlamıştır ki bu yaşlı ve bilge adam, sadece kendisi için yaşayanlardan birisi değildir. Hayatını yaşatmaya adamış, yaşamak için değil yaşatmak için yaşamaktadır.

Sabah olduğunda yepyeni bir bilinçle uyanmıştır. Sahile gidip yaşlı adamı bulur ve saatlerce onunla okyanusa denizyıldızı atarak yaşatmanın mutluluğunu yaşar.
Evet, hayat tıpkı bir okyanus gibi. Genciyle, yaşlısıyla onun dalgaları arasında sahile vurmuş binlerce hatta milyonlarca insan var.
Hayatın anlamını öğrenememiş, nereden gelip nereye gittiklerini bilmeyen bu insanların hepsinin ortak yönleri ise bir kurtarıcı el beklemeleri. Kimileri durumlarının farkında ve "imdat" diye bağırıyor. Kimileri ise son nefeslerini alıp verirken bile kendilerinden habersiz.

Bize de "Yalnız başına gösterdiğin bu gayretlerle ne fark edecek, ne değişecek ki?" diyenler olabilir.
Başta biz eğitimciler olmak üzere toplumun her kesiminin el birliği yapıp denizyıldızlarını içinde bulundukları durumdan kurtarmamız gerekmektedir. Bu manzaraya kayıtsız kalmamalı ve görmezden gelmemeliyiz. Asla ve asla "benim yalnız başıma gayretlerimle ne olur ki?" dememeliyiz.

"Aç herkese, açabildiğin kadar sineni; ummanlar gibi olsun! İnançla geril ve insana saygı duy; kalmasın alâka duymadığın ve el uzatmadığın bir mahzun gönül!.." düşüncesiyle "Bu neslin kurtulması ve iyi bir insan olarak yetişmesi için ben ne yapabilirim?" diye düşünmeli ve bir denizyıldızı da olsa azımsamadan kurtarma faaliyetlerine devam etmeliyiz.
Özellikle gençler bütün güzellikleri, ihtişamları, söz ve hareketleriyle denizyıldızlarını hatırlatırlar bize. Denizyıldızları gibi masum, onlar kadar çaresiz bu gençliğin feryadına kulak vermemiz, onlara sahip çıkmamız ve yardım etmemiz gerekmektedir. Bu da hiç şüphesiz en başta iyi bir eğitimle olacaktır. Şayet biz görevimizi yapıp onlara iyi bir eğitim imkânı sağlayacak olursak onlar açılacakları engin okyanusları bulacaklardır. Yer yer dalgalarla boğuşsalar da zamanla zorluklarla mücadele etmesini öğreneceklerdir. Yeter ki biz, gençlerimize güvenelim. Onlara iyi imkânlar hazırlayıp önlerini açalım.
Evet, sahil uzun. Kumsalda binlerce, milyonlarca denizyıldızı var. Şimdi isterseniz kendimize bir soralım; "Bu güne kadar kaç denizyıldızı kurtardım veya kurtulmasına vesile oldum" diye.
Şimdi güneş yükselmeden denizyıldızlarını kurtarma zamanı.

Gelin bir denizyıldızı da biz kurtaralım.

Ne dersiniz?

ArZu
15-06-2007, 08:15
İnsanlar işe gidiyorlardı


YONETİCİNİN NOT DEFTERİ / Dr. Uğur Tandoğan

İnsanlar işe gidiyorlardı. Saat, sabahın altısı idi. Ben ise işe biraz daha erken başlamıştım. Sabahın dördünde kalkmıştım. Sınav okumuş, sonra da sabah sporu için yola koyulmuştum. Ama yanıma işimi de almıştım; düşünüyordum. Aslında bilgi işçisi (knowledge worker) olduğunuzda işiniz hep yanınızdadır. Ondan ayrılamazsınız, işiniz hiç bitmez. Öyküyü bilirsiniz belki. Çiftliğe, amcasının yanına gelen şehirli çocuk sormuş "Amca burada mesai ne zaman başlar?" Amca gülmüş "Uyandığında işin içindesindir çiftlikte." Bilgi işçisi ile çiftçinin bir ortak yanı belki budur. Ağır işçiliktir her ikisi de. "Dünyanın en ağır işçisiyim. Neden mi? Çünkü 24 saat seni düşünüyorum" diyen şairin ağır işçiliğine yakın bir ağır işçilik.

İnsanlar işe gidiyorlardı. Ben erken uyanmıştım ama sabah benden de erken uyanmıştı. Zaten her zaman sizden daha erken uyanan, elini çabuk tutmuş, sizden daha şanslı birileri vardır bu yaşamda. Sabah erken uyanmış, geceyi bitirmişti. Yağmur da işine erken başlayıp, işini erken bitirenlerdendi; havayı ve sıkıntıdaki ruhları yıkamıştı. Toprak ıslaktı, ağaçların yaprakları ıslaktı. Mis gibi bir toprak kokusu vardı. İşe giden insanları durdurup "Önce şu toprağı, şu "sadık yarinizi" koklayın; sonra işe gidin. Her sevgi doğa sevgisiyle başlar. Önce şu iğde ağacından gelen keskin kokunun da farkına varın; sonra işe gidin" diyesim geldi. Ama beni anlayamazlarsa korkusu ile söylemekten vazgeçtim..

İnsanlar işe gidiyordu. Kimisi arabasında, kimisi de yayan. Yayan gidenler belki arabası olanlara özeniyordu. Arabası olanlar da bir üst model arabası olanlara. İnsanoğlu bu idi; elindekinin değerini bilmeyen, hep daha değişik şeyler arayan. Biraz ilerde koltuk değnekleri ile yürümeye çalışan adamı gördüm. Büyük bir azimle durağa doğru ilerliyordu. Adımlarım yavaşladı, yavaş yavaş geçtim yanından. Bazen insan sağlam bacaklarından dolayı da utanabiliyordu.

İnsanlar işe gidiyorlardı. Karşıdan gelen genç daha uykusunu alamamıştı; esniyordu. Günaydınım, esnemesine denk gelmişti. Gencin uyanması için gerçekten birisinin ona iyi bir günaydın demesi gerekiyordu. Eliyle ağzını kapatarak bana "günaydın" dedi. Acaba işte uyanacak mıydı? Öylesine bir dünyada yaşıyordu ki, uyanık değil çok uyanık olmalıydı. Öylesine bir rekabet vardı ki, cümle alem onun ekmeği peşinde idi. Acaba o bunun farkında mıydı?

İnsanlar işe gidiyorlardı. Ben onları selamlıyor, günlerini aydın ediyordum. Günaydınımı garipseyen sadece bir kişi oldu. "Bu adam neden böyle içten günaydın diyor?" diye garipsemişti. Halbuki bilseydi benim oldum olası yarım ağızla bir şey söylemediğimi, belki değişik olurdu tavrı diye düşündüm. Davranışlar çağa uymalı, duruşlar sağlam, tamsayı (integer) mantığına uygun olmalı diye düşünürüm. Yani 1 ve 0 gibi. Yani, ya hep, ya da hiç. Örneğin bir şey, ya hakkıyla denmeli, ya da denmemeli. Günaydın deyince de, merhaba deyince de, deymeli dediğine. Günaydınlar karşıdakinin gününü aydınlatmalı, merhabalar içini ısıtmalı.

İnsanlar işe gidiyorlardı. Uzaktan köprüye baktım. Arabalar iki yöne de akıyordu. Sanki kıtalar cepheye gönderiliyordu. Büyük meydan muharebesine gidiyorlardı. Bütün gün savaşacaklar, sonra yorgun argın yine evlerine döneceklerdi. Her gün askere alınacaklar, her gün terhis olacaklardı. Ama bu kıtalara dahil olamayan binlerce kişi vardı bu ülkede. Acaba bu işe gidenler, her gün işe gitmenin büyük ayrıcalık olduğunun ve bu mutluluğu tadamayan işsizler ordusunun farkında mıydılar?

İnsanlar işe gidiyorlardı. Kimisinin suratı aydınlık, kimisi karanlıktı. Kimisi koşarak gidiyordu, kimisi ayağını sürüyerek. Yaşamın ne kadar kısa olduğu, tüm yolculukların mutlu olması gerektiğinin sırrına varmışlar mıydı acaba o ayağını sürüyenler. "Hem ağlarım, hem giderim mantığı" ile, görücü usulüyle evlenmiş gelin edası ile işe gidenlere hep acımışımdır. Hep şikayet edip sonra da aynı işe gitmek ne kadar acı olmalıydı. İnsan sevdiği işi yapmalı, yaptığı işi sevmeliydi.

İnsanlar işe gidiyorlardı. Hatta bir kısmı gitmişti bile. Ben sabah turumu tamamladığımda sokaklar daha bir kalabalıklaşmıştı. Kuşlar da iyice işbaşı yapmıştı, bir ağızdan ötüşüyorlardı. Ben de işime devam edecektim; düşünmeye, ağır işçiliğime.

ArZu
22-06-2007, 11:27
ANNEME MEKTUP


Annecigim, hep seni ne kadar sevdigimi, kucucuk yuregimdeki kocaman yerini anlatmak istedim. Ama basaramadim. Cunku hic beni anlamaya calısmadin.

Bir gun, bahceden sana cicek topladım. Bardaga koydum, getiriyordum ki; bardak birdenbire elimden dustu, kirıidi. Cicekle sana sevgimi anlatacaktim. Kirilan bardak icin o kadar bagirdin ki, bir daha kimseye cicek vermemeye yemin ettim.

Anne, benim kucuk yuregimde herkesi sevecek yer vardi. Ben herkesi cok seviyordum. Ama sen hep insanlarin kotu olduklarini, onlara guvenilmemesi gerektigini soyledin. Ben de artik insanlari sevmiyorum.

Annecigim, bir turlu kucuk kafam almiyor, bana baskasina vurmayi sen ögrettin. Ben dogdugumda vurmayi bilmiyordum ki… Neden simdi kardesime vurmama kiziyorsun? Ben ona vurunca elime vuruyorsun.

Anne babami hic sevmiyor musun? Hep beni onunla korkutuyorsun onu sevmemi istemiyor musun?

Ben bir şeyi bagirmadan istersem vermiyorsun. Bagirarak istersem veriyorsun. O yuzden ben de hep bagirarak, aglayarak istiyorum, hem de dedigimi yapmak icin bagirmani bekliyorum. Biliyor musun seni bagirtmak hosuma gidiyor, o zaman benimle ilgilendigini duşunuyorum.

Anne sana guzel bir haberim var; artık yemeklerimi yiyecegim. Bir an once buyumek istiyorum. Neden mi? Seninle konusurken yukarilara bakmaktan biktim. Artik boynum agriyor. Eger buyumem daha cok surecekse, neden sen comelerek benimle konusmuyorsun? O zaman kendimi daha iyi hissedecegim. Konusurken gozlerini gormek istiyorum. Gozlerinin derinliginde, sevildigimi anlamak istiyorum.

Annecigim, neden o cok sevdigin arkadaslarinin cocuklarina kendi esyalarini vermiyorsun? Onlara oyuncaklarimi vermekten hoslanmiyorum. Oyuncaklari bana mi, yoksa arkadaslarinin cocuklarina mi aliyorsun? Onlar kirinca kizmiyorsun, ben kirinca; “Sen de hic insaf yok mu?” diye, beni cezalandiriyorsun. Artik ona da cozum buldum, kirinca saklayacak baskalari kirmis gibi misafirler gelince sana gosterecegim.

Anne, beni neden dinlemiyorsun? Benim cizgi kahramanlarim, kirilan oyuncagimi, kaybolan kalemim neden seni ilgilendirmiyor? Beni de senin sefin, arkadasinin yeni aldıgı canta hic ilgilendirmiyor… Onlari dinlemek istemiyorum. Sadece buyuklere ait seyler mi onemlidir? Senin beni dinlemeni, onlarin benim icin ne kadar onemli oldugunu anlamani istiyorum.

Anne, yeni bakicimi hic sevmedim. Saclarimi senin taradigin gibi taramiyor. Bana eski okulumdaki ogretmenlerim gibi bakmiyor. Anne, sen bana neden sefkatle bakmiyorsun?

Anne, evdeki esyalari sehpayı kul tablalarini, televizyonu kiskaniyorum; onlari kirmak yok etmek istiyorum. Onlar olmazsa, beni daha cok sevecegini dusunuyorum. Onları temizlemek icin ayırdıgın vakti bana ayirmiyorsun. Demek ki onları benden daha cok seviyorsun.

Annecigim, evde oynamaktan biktim. Dısarilarda kosup oynamak, minik su birikintilerine ayagimi sokmak, dokerek pasta yemek, elimle makarna yemek, ayrani ustume dokmek istiyorum.

O yeri bulmak icin buralardan gitmek istiyorum anne! Ben çocuklugumu yasamak istiyorum anne!

O yer nerde mi anne?
Belki bir kusun kanadinda, belki bir cicegin yapraginda belki bir baligin akvaryumunda…

SEVGİLERİMLE
COCUGUNUZ

ArZu
24-07-2007, 22:29
Profesör konferans salonuna gelmiş. Ön sırada oturan bir seyis dışında başka kimse yokmuş. Sunusunu aktarma konusunda bocalamış ve seyise sormuş:

-Buradaki tek kişi sizsiniz. Size göre konuşmalı mı, yoksa konuşmamalı mıyım?"

Seyis cevap vermiş:
-"Hocam ben basit bir insanım, bu konulardan çok fazla anlamam. Fakat ahıra gelseydim ve bütün atların kaçıp bir tanesinin kaldığını görseydim, yine de onu beslerdim."

Bu sözlerden pek etkilenen Profesör konferansa başlamış. İki saatin üzerinde konuşmuş durmuş. Konferanstan sonra kendini mutlu hissetmiş. Dinleyicisinin de konferansın çok iyi olduğunu onaylayacağını düşünerek:
-"Konuşmayı nasıl buldun?" diye sormuş.
Seyis cevap vermiş: "Hocam sana daha önce basit bir adam olduğumu ve bu konulardan pek anlamadığımı söylemiştim. Gene de eğer ahıra gelip biri dışında tüm atların kaçtığını görseydim, onu beslerdim, ama elimdeki tüm yemi ona verip hayvanı çatlatmazdım."

Berke
24-07-2007, 22:31
Gece gece iyi gitti:):)

ArZu
27-07-2007, 07:47
KÖR KUYUDA OLSAK BİLE...

Günlerden bir gün köylerden birinde, adamın birinin eşeği kuyunun içine düşmüş. Niye, nasıl diye sormayın eşek bu. Hayvancık saatlerce acı içinde kıvranmış anırmış.

Sesini duyan sahibi koşup gelmiş bakmış ki vaziyet kötü. Zavallı eşeği kuyunun dibin de inliyor. Üstelik yaralı.

Adam hemen köylüleri yardıma çağırmış. Ne yapılabilecekleri hakkındaki konuşmalar havada kalmış. Sonunda kurtarmaya değmeyeceğini düşünüp, kuyuyu toprakla örtmeye karar vermişler.

Ellerine aldıkları küreklerle etraftan kuyunun içine toprak atmaya başlamışlar. Zavallı hayvan, üzerine gelen toprakları her seferinde silkinerek dibe dökmüş. Ayaklarının altına aldığı toprak sayesinde biraz daha yükselmiş ve sonunda yukarı kadar çıkmış. Köylüler ağızları açık bakakalmış.
Hayat bazen bizim de üzerimize yüklenir. Üstümüzü toz toprakla örtmeye çalışanlar çok olur. Bunların üstesinden sızlanarak değil, SİLKİNEREK geliriz.

KÖR KUYUDA OLSAK BİLE...

efsun hayal
27-07-2007, 07:53
Allah razı olsun arzu abla
bunu burada okumak benim de nasibimmiş

dualarla...

ArZu
15-08-2007, 12:38
İyi tüccar
Metin Karabaşoğlu




KIRAÇ DAĞLAR ARASINDA BİR VADİYE kurulmuş bir şehirdi Mekke. Ama Kâbe vesilesiyle, Arabistan’ın her tarafından insanı kendisine cezbederdi.

Bu kıraç ama ziyaretçisi bol diyarda insanların bir numaralı maişet kaynağı, ticaretti. Medine gibi, Hayber gibi ziraat zengini diyarların aksine, Mekke’nin zenginleri ticaret zenginiydi. Bir bakıma, bir tüccarlar şehriydi Mekke.Ebu Kuhâfe’nin oğlu Ebu Bekir o tüccarlardan biriydi. Henüz otuzsekiz yaşında iken biriktirdiği kırk bin dirhem nakit servetiyle, Mekke’nin sayılı zenginleri arasındaydı.

Ama o seneden itibaren, Ebu Bekir’in dillere destan serveti azalmaya yüz tuttu. O otuzsekiz yaşında iken, Mekke’deki en yakın arkadaşına, kendisinden iki yaş büyük Muhammed b. Abdullah’a vahiy gelmiş; Ebu Bekir b. Ebu Kuhâfe de, kirâmen kâtibîn tarafından gelen vahye iman eden ilk yetişkin erkek olarak kayıtlara geçmişti. İlk iman eden yetişkin erkek olmanın hakkını hep verdi Ebu Bekir. Vahyin haberini duyup iman eden aklı özgür bedeni köle mü’minleri kölelik zincirinden kurtarmak için servetinin epeyce bir kısmını tüketti. “Allahu Ehad” dedi diye kızgın güneş altında karnına kaya yatırılan Bilal b. Rebah, onun müşrik efendilerinden satın alıp özgürlüğüne kavuşturduğu kölelerin en çok bilineniydi.

Ebu Bekir’in serveti, Mekke’deki onüç imtihan senesinde azaldığı gibi, Medine’de tamamen tükendi. En nihayeti, Tebük gazvesi öncesinde elinde kalan son kuruşu da getirip Resûlullah’a teslim etmişti zira.

Sonrasında, pazarda günübirlik ticaret yaparak ailesini geçindirdi. Dün Yemen’den Şam’a bir büyük ticaret yürüten Ebu Bekir Allah ve Resûlullah için bu durumu bile isteye tercih ettiği gibi, ailesi de yüksünmedi.

En manidarı, başka hiç kimsenin ailesi için geride bırakmadan varını-yoğunu ortaya koymasına müsaade etmeyen Peygamber aleyhissalâtu vesselam, bir tek Ebu Bekir es-Sıddîk radıyallahu anhın böyle yapmasına müsaade etmesiydi.

Abbas b. Abdulmuttalib de tüccardı ve Mekke’nin zenginleri arasındaydı. Ebu Bekir radıyallahu anhın mal alıp mal satarak biriktirdiği servetin aksine, Abbas’ın servetinde ‘para alıp para satarak,’ yani faizle kazandığı bir kısım da vardı. Peygamber aleyhissalâtu vesselamın, ondan üçbuçuk yaş büyük amcası idi Abbas. Karısı Ümmü Fadl Lübâbe binti Haris ilk müslümanlardan olmakla birlikte, o ilk müslümanlar listesinde yer alamadı. Kendi beyanına göre yeğeni Muhammed aleyhissalâtu vesselama gelen vahyin hakkâniyetine daha baştan kâni olmuştu gerçi, ama kalbde olanı bütün sonuçlarını ve risklerini göze alarak dil ile de ikrar ve ilan için çok uzun zaman bekledi. En önemli sebebi, böylesi bir ilanın bir ‘ilişkiler yumağı’ anlamına da gelen ticaretinin zarar görmesi ihtimaliydi.

Bununla birlikte, kendisini Müslüman olarak ilan etmediği yıllarda dahi, ‘yeğeni’ olarak Peygamber aleyhissalâtu vesselamı hep korudu. Akabe Biatında onun da bir hissesi vardı. Bedir ve Uhud öncesi Mekke canibinden haberler, Resûlullah aleyhissalâtu vesselama onun vesilesiyle geldi. Müşrikler tarafından Peygamber aleyhissalâtu vesselama karşı yürütülmüş savaşların en büyüğü olan Ahzâb, yani Hendek savaşının haberini yine o verdi.

Ebu Süfyan b. Harb de Mekke’nin en önde gelen tüccarları arasındaydı. Nasıl Abbas’ın serveti Ebu Bekir’den bir miktar fazlaysa, Ebu Süfyan’ınki de Abbas’ın servetinden fazlaydı. Başından itibaren Hz. Peygamber’in karşısında yer aldı, Bedir’de Mekke’nin ondan da etkili isimleri öldürülünce Mekke’nin fiilî reisi konumuna yükseldi ve İslâm’a düşmanlığı daha da arttı. Bununla birlikte, ‘tüccar’ tarafının getirdiği bir ‘hesaplılık’la gözü dönmüşçesine düşmanlıktan da sakındı. Zihni, artıların da, eksilerin de olduğu bir hesap yönünde işliyordu. İslâm’a en ziyade düşman olduğu günlerde dahi, bu dinde, Peygamberde, mü’minlerde gördüğü ‘artı’ları yok saymadı. Bu sayede, geç de olsa, zoraki de olsa, Mekke’nin fethine ramak kala Müslüman oldu.

Ebu Leheb b. Abdülmuttalib, küçük kardeşi Abbas gibi, Peygamber aleyhissalâtu vesselamın amcasıydı ve kardeşleri arasında en zengini oydu. “La ilâhe illallah deyiniz, kurtulunuz” çağrısında bulunan yeğeniyle gelen vahyin, Mekke’nin kurulu düzenini, statükoyu mahvedeceğini; Kâbe’deki putlara tapınmaya gelen Araplar vesilesiyle gerçekleşen ticarî hareketlilik ve zenginliğin yitip gideceği konusunda Velid b. Muğire, Ümeyye b. Halef, Hişam b. Amr, Utbe b. Rebia gibi Mekke önderleriyle hemfikirdi. İslâm’a karşı mücadelede genelde o akıl hocası oldu, Peygamber aleyhissalâtu vesselama muhalefette hiç kimse onun üstüne çıkamadı. Servetini yeğeni için değil, yeğenine karşı harcadı. Yaşlı olduğu için gidemediği ama finansmanına katkıda bulunduğu Bedir seferinin müşrikler için hezimetle sonuçlandığı haberi ona ulaştığında, küçük kardeşi Abbas’ın kölesi Ebu Râfi’ yakınındaydı. İslâm’ı seçmiş bir köleydi Ebu Râfi’. Ama Mekke’nin müşrikleri onun İslâm’ı seçtiğini bilmiyorlardı. Haberi duyar duymaz, kendisini tutamamış, sevincini açığa vurmuştu hemen. Ebu Leheb hışımla üzerine yürüdü, Ebu Râfi’yi dövdü, yaraladı. Abbas’ın İslâm’ı ilk seçenler arasında yer alan hanımı Ümmü Fadl da, “Sen benim köleme ne hakla el uzatırsın?” diyerek bir kemik parçasıyla Ebu Leheb’e vurdu. Kemik darbesi bir çizik yapmıştı Ebu Leheb’in ensesinde, bakılsa yara çok küçüktü. Ama iltihap kaptı ve Ebu Leheb günlerce çirkin bir iltihab kokusu içinde yaşadıktan sonra öldü.

Ebu Leheb’in yoldaşı ve fikirdaşı Ümeyye b. Halef, Ebu Cehil Hişam b. Amr, Utbe b. Rebia, Ukbe b. Ebi Muayt ve niceleri ise Bedir’de ölümü tatmışlardı zaten. Bu dünyada üç kuruşluk bir menfaat ve beş günlük bir saltanat uğruna İslâm’ın karşısına dikilirken, ebedî bir kayba topluca imza atmışlardı.

Bir tüccarlar şehriydi Mekke. Bu tüccarlar içinde, duyar duymaz tereddütsüz kelime-i tevhide şehadet eden Ebu Bekir de, ondan haber alır almaz aynı davete icabet eden Osman b. Affan, Talha b. Ubeydullah, Abdurrahman b. Avf da vardı; şartları ve riskleri tartıp biçerek Abbas b. Abdulmuttalib gibi beklemeyi tercih eden de, bu tevhid mesajının Mekke’nin kurulu ticaret düzenine çomak sokacağını daha ilk anda hesap edip hiç beklemeden tereddütsüz düşman olmayı seçen de...

Hepsi de bir ticarî akılla hareket etmişlerdi.

Ama o ‘ticarî akıl’ hepsini farklı bir yöne yöneltmişti.

İçlerinde ‘ticaret’i en iyi bilen kimdi peki? En iyi tüccar, hangisiydi?

Mekke tüccarlarının en iyisi ve en akıllısı, bindört yüz yıl öteden bakıldığında apaçık görüldüğü üzere, Ebu Bekir b. Ebu Kuhâfe’ydi.

İlk bakışta, herşeyini kaybetmiş gözükse bile...

ArZu
10-09-2007, 08:22
Geçmiş zamanın birinde bir adam, bir çiftlik evi yapmaya karar verdi. Bunun
için güzel bir yer aradı ve aradığı yeri sonunda buldu. Araziyi sahibinden
satın aldı. Hemen işe koyuldu. Önce kendine güzel bir ev, daha sonra
hayvanları için bir barınak yaptı. Geri kalan arazi üzerine ise meyve
ağaçları dikmeye başladı.

Bir gün arazide çalışırken kazmasının ucuna sert bir cisim takıldı. İçinden,
"sert bir kaya parçası olmalı" diye düşündü. Ancak biraz daha kazdığında bir
de ne görsün! Bir küp altın. Küpü bulunduğu yerden dikkatlice çıkardı.
İçinden şunu geçirdi:

- Ben bu araziyi satın aldım; ama içindekileri satın almadım. Bu altınlar
arazinin benden önceki sahibinin olmalı. En iyisi ben bu küpü ona teslim
edeyim.

Adam hemen araziyi aldığı adamın yanına gittti ve durumu anlattı. Bu altın
küpünü adama teslim etti. Adamı dikkatlice dinleyen arazinin eski sahibi
şöyle dedi:

- Kardeşim, ben bu araziyi sana içindekileriyle beraber sattım. Bu altın
küpü benim değil, senin. Çünkü arazi şu anda sana ait.

Karşı taraftaki adam ise altınları kendisinin alamayacağını söylüyordu.
Aralarındaki bu anlaşmazlık uzayınca hakime gitmeye karar verdiler.

Mahkemeye vardıklarında durumu hakime arz ettiler. Hakim öncelikle toplumda
böylesi insanların yaşadığı için Rabbine şükretti ve ardından her iki adama
da bekâr çocuklarının olup olmadığını sordu. Adamlar şaşırmıştı. Konunun
bekâr çocuklarla ne ilgisi olabilirdi ki?

Araziyi satın alan adam,

- Benim bir oğlum var, dedi.

Diğer adam ise,

- Benim de bir kızım var hakim bey dedi. Bunun üzerine hakim sözlerine şöyle
devam etti:

- Efendiler! Sizin hakkınızda verdiğim hüküm şu: Çocuklarınızı birbiriyle
evlendirin. Bu altınların bir kısmını da onlara düğün masrafları ve düğün
hediyesi olarak harcayın. Bir kısmını kendi ihtiyaçlarınız için, geri kalan
kısmını da Allah yolunda hizmette kullanın.

Her iki taraf da haklarında böyle bir kararın verileceğini akıllarının
ucundan geçirmiyorlardı. Ancak bu karardan iki taraf da oldukça memnun
kaldı. Çünkü bu sayede hem aralarındaki ihtilaf çözülmüş hem de akraba
olmuşlardı. (Buhari, 3285; Müslim, 1721)

fakiri
10-09-2007, 08:35
Profesör konferans salonuna gelmiş. Ön sırada oturan bir seyis dışında başka kimse yokmuş. Sunusunu aktarma konusunda bocalamış ve seyise sormuş:
-Buradaki tek kişi sizsiniz. Size göre konuşmalı mı, yoksa konuşmamalı mıyım?"
Seyis cevap vermiş:
-"Hocam ben basit bir insanım, bu konulardan çok fazla anlamam. Fakat ahıra gelseydim ve bütün atların kaçıp bir tanesinin kaldığını görseydim, yine de onu beslerdim."
Bu sözlerden pek etkilenen Profesör konferansa başlamış. İki saatin üzerinde konuşmuş durmuş. Konferanstan sonra kendini mutlu hissetmiş. Dinleyicisinin de konferansın çok iyi olduğunu onaylayacağını düşünerek:
-"Konuşmayı nasıl buldun?" diye sormuş.
Seyis cevap vermiş: "Hocam sana daha önce basit bir adam olduğumu ve bu konulardan pek anlamadığımı söylemiştim. Gene de eğer ahıra gelip biri dışında tüm atların kaçtığını görseydim, onu beslerdim, ama elimdeki tüm yemi ona verip hayvanı çatlatmazdım."

Harika bir hikâye... Hani seyis te boş bir adam değilmiş .

:flowers:

ArZu
11-10-2007, 07:10
Bir dede ile torununun konuşmalarına kulak

veriyoruz:

Torunu, pamuk gibi bembeyaz sakallı, nur yüzlü dedesine merakla soruyor:

"Dedeciğim! Bir insanın ömrü ne kadar olur?"

Dede tatlı bir gülücükle:

"Ezanla namaz arası kadar yavrucuğum." deyince torun:

"Nasıl yani, ömür bu kadar kısa mı?" der.

Dede: "Evet yavrum. ömür, namazsız ezanla, ezansız namaz arası kadardır." diye cevap verir.

Torun yeniden sorar: "Namazsız ezan ve ezansız namaz sözlerinden ne kastettiğinianlamadım dedeciğim. Bu ne demek açıklar mısın?"

Dede şefkatle ellerinden tuttuğu torununa: "Bak yavrum, geçenlerde komşumuzun çocuğu doğdu. O çocuğun kulağına ezan okundu değil mi? işte o ezanın namazı kılındı mı? Kılınmadı. O ezan "Namazsız ezan"dı. insan öldüğü zaman kılınan cenaze namazının da ezanı yoktur. O da "Ezansız namaz"dır. Aslında o namazın ezanı insan doğunca okunmuştu kulağına.

"Bak ey insan! Doğdun, ama öleceksin, ömür çabuk biter, hayatını iyi değerlendir. Boşa vakit harcama!" ikazını yapıyordu o ezan. İşte yavrum öMüR, EZANLA NAMAZ ARASI KADARDIR. Sakın boşa geçirme. ömrünü dolu dolu yaşa, bir nefes bile boşluk bırakma!"

ArZu
11-10-2007, 23:09
http://img213.imageshack.us/img213/7697/1ag9lr9.jpg
bir hikaye..
orta yaslı bir hanım şehrin en lüks magazasında begendıgı bir döpyesi gıyıp ayna karsında birkac defa dondukten sonra :
- Ben üniversitede öğretim üyesiyim, dedi modern bir kıyafet almak istıyorum.
Kadınla ilgilenen tezgahtar kız:
- Sizi iyi tanıyorum efendim, dedi. çok şık giyindiğinizi de biliyorum. Fakat Fransız modasına gore elbisenızı bir eşarpla tamamlamalısınız.
Kadın:
- Eşarp mı? dıye burun kıvırdı.Demek güncel ha..!Ama Fransa gıbı bir moda merkezinden gelıyorsa dedikleri dogrudur.
Tezgahtar kız raftaki eşarpları müşterinin önüne serdıkten sonra:
- Pahalı olmasına ragmen, en modern mallarımız bunlar dedi size yakısacaktır.
Kadın eşarpları tek tek incelerken:
- Hepsi güzel ama ben sizin basınızdakini begendım dedi, şimdi hatırlamıyorum ama, gecen gun aynı esarbı bırınde daha görmüştüm.
Genç kız saygılı bir ifade ile :
- O gördünüz bendim hocam, dıye gülümsedi. Gece bölümünde öğrencinizim. Kıyafetimdendolayı beni dersinizden atarken , basımda bu esarp vardı...

ArZu
07-11-2007, 10:24
Yagmurlu ve soguk bir kis gunu,yirtik pirtik paltolar giymis iki cocuk kapimi caldi.


"Eski gazeteniz var mi, bayan?"


Cok isim vardi. Once hayir demek istedim,ama ayaklarina gozum ilisince sustum.Ikisinin de ayaklarinda eski sandaletler vardi ve ayaklari su icindeydi.


"Iceri girin de size kakao yapayim." dedim.


Hic konusmuyorlardi. Islak ayakkabilari halida iz birakmisti. Kakaonun yaninda recel ekmek de hazirladim onlara, belki disaridaki sogugu unutturabilir, azicik da olsa isitabilirdim minikleri.Onlar sominenin onunde karinlarini doyururkenben de mutfaga dondum ve yarida biraktigim isleriyapmaya koyuldum.Oturma odasinda ki sessizlik dikkatimi cekti.


Bir an kafami uzattim iceriye kucuk kiz elindeki bos fincanabakiyordu.


Erkek cocugu bana dondu ve "Bayan, siz zengin misiniz?" diye sordu.


"Zengin mi? Yo hayir!" diye cevaplarken cocugu,gozlerim bir an Ayagimdaki eski terliklere kaydi.Kiz elindeki fincani tabagina dikkatle yerlestirdi ve "Sizin fincanlariniz ve fincan tabaklariniz takim." dedi.


Sesindeki aclik, karin acligina benzemiyordu. Sonra gazetelerini alip ciktilar disaridaki soguga.Tesekkur bile etmemislerdi, ama buna gerek yoktu.Tesekkur etmekten daha ote birsey yapmislardi. Duz mavi fincan tabaklarim takimdi. Pisirdigim patateslerin tadina baktim.


Sicacikti patatesler.Basimizi sokacak evimiz vardi.Bir esim vardi ve esimin de bir isi,bunlar da fincanlarim ve fincan tabaklarim gibi uyum icindeydi. Sandalyeleri sominenin onunden kaldirip, yerlerine yerlestirdim. Cocuklarin sandaletlerinin camur izleri halinin uzerindeydi hala.


Silmedim ayak izlerini. Silmeyecegim de. Olur ya;


unutuveririm ne denli zengin oldugumu. Siz sakin unutmayin ne kadar zengin oldugunuzu


Ben unutmayacagim.

ArZu
14-11-2007, 13:50
Çok samimi iki dost ve arkadaşlardı. Fakat bir tanesi çok kurnaz , atılgan
ve hareketli, diğeri ise çok saf , dürüst ve sessizdi.

Bir gün kurnaz olan arkadaş , diğer arkadaşın yanına giderek işlerinin
bozulduğunu söyler ve kendisinden para ister. Samimi dostu onu hiç kırmaz
ve elindeki bütün parayı arkadaşına verir.

Arkadaşı bu parayla işlerini düzeltir.

Bir süre sonra kurnaz olan yine arkadaşının yanına gider ve onun evlenmek üzere olan nişanlısını çok beğendiğini ve kendisine vermesini ister.

Arkadaşı çok şaşırır, ne diyeceğini bilemez.

Fakat aralarında o kadar kuvvetli bir sevgi vardir ki arkadaşına hayır diyemez, nişanlısını arkadaşına verir.

Zaman içinde Saf olanın işleri bozulur
ve birden arkadaşı aklına gelir...

(ben ona sıkıştığında iyilik yapmıştım diyerek) arkadasının iş yerine gider ve çalışmak için iş ister.

Arkadaşı ona iş vermez. Bizimki pişmanlik ve üzüntü içinde geri döner ama yinede arkadaşına kızamaz.

Bir gün sokakta dolaşırken yanına hasta ve yaşlı bir adam yaklaşır. Fakir olduğu için ilâç alamadağını söyler.

Bizimki yaşlı adamcağıza acır, istedigi ilâçlarî alır ve adamcağıza verir.

Kısa bir süre sonra yaşlı adamın öldüğünü duyar

Yaşlı adam çok zengindir ve bütün mirasını ona bırakmıştır.

Saf adam artık zengindir.

Biraz da sevdiği dostuna kırgınlığından dolayı dostunun işyerinin karşısında bir ev alır ve oraya yerleşir.

Bir gün evinin kapısını dilenci bir kadın çalar. Yaşlı kadın çok aç olduğunu, kendisine yemek vermesini ister.

Bizim saf hiç düşünmeden kadını içeri alır karnını doyurur,

Kimsesi olmadığını öğrendiği kadına ; Kendisinin de yanlız olduğunu söyler ve bu evde birlikte yaşayalım sen evin işlerini ve yemekleri yaparsın der, yaşlı kadın hiç düşünmeden kabul eder.

Bir süre sonra yaşlı kadın bizimkine, kendine uygun bir kız bulup evlenmesini söyler,

Bizimki böyle bir kıza nasıl ulaşacağını, kendisinin tanidığı olmadığını söyler.

Yaşlı kadın ona uygun bir kız tanıdığını ve kendisiyle görüştürebileceğini söyler.

Görüşmeler sonucunda evlenmeye karar verilir ve düğün davetiyeleri basılır.

Bizimkisi kırgın olduğu halde çok samimi dostunu yinede unutamamıştır ... Biraz da geldiği konumu görmesi açısından samimi arkadaşına da davetiye gönderir

Düğün günü gelir çatar . Saf adam düğün salonunda bir şeyler söylemek isteğiyle mikrofonu alır ve başlar yaşadıklarını anlatmaya ;

Eskiden çok sevdiğim bir dostum vardı . Bir gün işleri bozulunca benden
borç para istedi elimdeki bütün parayı verdim. Evlenmek üzere olduğum nişanlımı çok beğendigini söyleyerek benden istedi.

Çok üzülerek onu da kendisine verdim . Çünkü biz gerçek dosttuk onun üzülmesini istemedim.

İşlerim bozuldugunda onun fabrikasina gittim ve çalişmak için kendisinden iş istedim. Bana iş vermedi.

Çok üzüldüm, ama yinede arkadaşıma kızmıyorum Çünkü biz gerçek dosttuk.

Bu konusma üzerine kurnaz olan arkadaşı daha fazla dayanamaz mikrofonu eline alır ve baslar konuşmaya;

Benim de bir zamanlar çok sevdiğim bir dostum vardı. İşlerim bozulduğunda kendisinden para istedim, bütün parasını bana verdi. Sonra ondan nişanlısını istedim, üzülerek
nişanlısını da verdi .

Nişanlısını istememin nedeni ise o kadının arkadaşıma layık olmamasıydı .

Çünkü O kadın (Hayat kadınıydı ) Kendisi çok saf olduğu için arkadaşımı o kadından bu şekilde kurtardım.

İşleri bozulduğunda gelip benden iş istedi,

Arkadaşımı kendi emrimde çalıştıramazdım, o yüzden iş vermedim

Günün birinde karşılaştığı yaşlı adam benim babamdı.

Babam ölmek üzereydi, onu arkadaşımın yanına ben gönderdim ve mirasını ona ben bıraktırdım.

Evine gelen dilenci kadın benim annemdi

Ona bakıp iyi yaşamasını sağlamak için gönderdim.
Şu anda evlenmekte olduğu kişi de benim kız kardeşim.

Onu arkadaşımla evlenmesine ben iknâ ettim
Herşey senin içindi...

Hikayeden alınacak anafikir :

İnsan dostu için yaptıklarını mecbur kalmadıkça açıklamaz..

Tüm yakınlık duyduklarınıza birde bu gözle bakın...
Siz farketmeden sizin için kimbilir neler yaptılar.
sadece sizin için

ArZu
28-11-2007, 17:50
O PERDE HİÇ ARALANMADI

Aklımızla hayat arasında arabuluculuk eden "uyum peri¬si"nin bir gün dalgınlığı tutar ve göğüs kafesi adını koyduğu¬muz o tehlikeli kapıyı aralar. Orada şimdiye kadar hiç rahatsız edilmeden kendi çarpıntısını dinleyen kalp, ansızın uyuşukluğu¬na dalan başka bir kalbin atışlarını duymaya başlar. Hiç hesap¬ta olmayan bu buluşma, bütün duyuları oyunun dışına iter ve vücut sandalı isyankar kalbin eline geçer. Artık aklın ölçülü ro¬tasından çıkılmış, insicamsız bir seyir başlamıştır. Şimdi kalp nereye istiyorsa oraya gidilecek, hangi yamaca vuruyorsa oraya tırmanılacak, düştüğü dipsiz kuyu da can çekilinecek, yalnızca onun iniltisine eşlik edilecektir. Çünkü aşk gelmiş, vücut çözül¬müş, her bir aza, kalp yangını dediğimiz o dehşet ızdıraptan pa¬yına düşeni çeker olmuştur. Muzdarip akılın tek yaptığı, tek ya¬pacağı, tıpkı bir zindanın tavanından mahkumun kafasına dam¬layan sinir bozucu su damlaları gibi şu soruyu tekrar etmektir:
"Kalbim, seni alıp nereye gideyim?"
Hayatta hiçbir rastlantı, aşk kadar pahalıya patlamamış¬tır. Aklın, yolunun üzerinde duran ve öylesine bir nazarla bakıp geçtiği bir çiçeğe, kalp, niyeyse hiç de öyle bakmamış, bakama¬mıştır. "Kalp gözü" dediğimiz o dev kapan ansızın açılmış ve şimdilik kendine ait olmayan çiçeğin suretini ruhun üzerine germiştir. Ruh her dalgalandığında bu suretin aslını arzulayacak; ancak arzuladıkça onu kendinden uzaklaştıracak, arzuladıkça imkansız kılacak, nihayetinde, bir zamanlar yolunun üzerinde öylesine duran o çiçeği, uçurumun ortasında ve ulaşılmaz bir hale getirecektir. Zavallı ademoğlu, o uçurumun kenarında, eze¬li bir bağlanmayla ebedi bir elveda arasında varlığının en büyük buhranını yaşayacaktır. Bütün alternatifleri öldürmüş, gözü açıkken kör olmuş, şu emsalsiz lötüsün yapraklarında uykusu¬nu kaybedivermiştir. Sabahlara kadar kitaplara dalan bilgelerin akıl gözü kapanacak, oyundan dönen çocukların kirpikleri usul¬ca inecek, yorgun bedenler karanlığın bir yerinde geceye teslim olacak, ancak aşık, göz bebeklerini bir yıldız gibi diri tutup sa¬bahın gelmesini bekleyecektir. Çünkü sevgili eğer belirecekse, güneşin her şeyi korkunç bir ihtimalle aydınlattığı, gündüz de¬diğimiz o bulanık coğrafyada belirecektir. Ama bu yalnızca sevgilinin safına kalmıştır. Aşığa düşen sabırla beklemektir:

Bekledi de: O bizim can şenliğimizdi. Kürsüsünün tam önündeki sırada oturur, sürekli yaramazlık ederdi. Yanaklarının üzerindeki çillerden dolayı sınıfça adını "Çilli" koymuştuk. Bü¬tün kızlar kendilerini onun ablası olarak görür, çubuk krakerle¬rinden bir kaçını, simitlerinin bir parçasını, gazozlarının nere¬deyse yarıya yakınını Çilli' ye verirlerdi. Erkekler oyunlarına mutlaka Çilli'yi de katar, rakipten birisi ona bir faul yapacak ol¬sa, bunu asla affetmezlerdi. Çilli'nin canını inciten, yaptığının bedelini sert bir tekmeyle ödeyeceğini bilirdi. Sırf bu rahatlık yüzünden Çilli, rakip kaleye nice goller atmış, omuzlara alın¬mış, yanakları makaslanmış, övgülere boğulmuştu. Kimse onu kıskanmazdı. O sanki meleklerin aramıza bıraktığı, hiç büyü¬meyen, büyüse de fark edilmeyen kocaman bir çukulataydı. Sı¬ra dayağı yediğimizde, onun avuçları yanmasın diye dua eder¬dik. Onun etrafında oluşturduğumuz bu içten savunmanın her birimiz. için makul bir sebebi vardı. Onu korurduk çünkü o bizim tokatla aşınmamış yanağımızdı; onu korurduk çünkü o sert bir bakışla uyuşturulmamış haşarılığımızdı; onu korurduk çünkü o bizim, farkında olmadan düzeni bozan cesaretimiz¬di; mızmızlığımızdı o bizim; bahçesine korku girmemiş evimi¬zin şadırvanı. Çilli'yi korurduk ve onu korumakla garip bir şe¬kilde dünyanın söz geçiremediği bu küçük adamın adamları ha¬line gelirdik: Gözlerine elem düşmesin diye küçük kralları için tasalanan bir sürü kara kedi, bir sürü kirpi, bir sürü sincap ...

Ama bir gün Çilli'nin canı çekildi. Bu birden bire mi, yoksa yavaş yavaş mı oldu, doğrusu başlangıçta fark edemedik. Daha önce hepimiz zırt vırt aşık olmuş, aşık olduğumuz kızları ÇiIli' ye anlatmış, onu aracı yapmıştık. Fakat Çilli, bizim aşkla¬rımızı, bakkaldan elma şekeri almak gibi yalnızca tatlı bir şey sanır, hiçbir zaman fazlaca kafa yormazdı bu işlere.

Dedim ya, Çilli'nin bir gün canı çekildi ve neşesi tamamen kayboldu. Kız öteki mahallede, sokağın başındaki evde oturuyor¬u. Çilli okul çıkışları soluğu orada alır, bir duldaya geçer, o perdeleri sıkıca çekilmiş pencerede bir kıpırtının olmasını, bir gölgenin belirmesini, küçük bir aralığın açılmasını beklerdi. Mesafesiz bir bekleyişti bu. Perde pencereye değil, onun gözlerine çekilmiş¬ti sanki. Kimse zarar vermesin diye biz, küçük kralımızın perde çekilmiş gözlerine gözcülük ederdik. Biz gözcülük ederdik zaman akardı, biz gözcülük ederdik karanlık basardı. Çaresiz: "Haydi gidelim artık Çilli" derdik,"bak karanlık bastı." Ama o biraz daha kendisine zaman tanır, perdenin bir süre sonra mutlaka aralanacağını düşünürdü. Kim bilir daha neler düşünürdü Çilli. Kızın evde olup olmadığını belki; şimdi hangi odada oturduğunu; uykuya dalmış, bu yüzden cama çıkmamış olabileceğini; ya da en azından annesinin onu gözünün önünden uzaklaştırmadığını. Baktığı yer Çilli için artık bir pencere olmaktan çıkmıştı. Bitkin gözlerinden günler, haftalar, aylar geçti; mevsimler bile perdelerini indirip gittiler. Ama o arkasında kimse olmayan perde, o sır vermeyen beyazlık bir kere bile aralanmadı.
Aşkın bütün tarihi boyunca, iki kalp arasında hep bir perde gerili, bazen kalplerden birisi, bazen de her ikisi o perdeyi aralamak için çaresizce çırpınmışlardır. Karşılıklı ola¬rak iki kalp o perdeyi aralamak istediklerinde bir üçüncünün eli devreye girmiş, acımasız bir güçle perdeyi gergili tutarak, bu¬luşma sınırının iki yakasında da birer kül yığını kalıncaya kadar zalimliğini devam ettirmiştir. Kim bilir, bu belki de kaderin eli¬dir; ki perdeyi araladığında artık her kalp, şimdiye kadar yüz vermediği ucuz bir ruhun sargısıyla sarmalanıp, geleneğin kuca¬ğına teslim edilmiştir.
Kalplerden yalnızca birisi o perdeyi aralamak istediğin¬de, perdenin arkasındaki kalbi de aralamaya can atmış, fakat her ikisini de aralayamamıştır. Aşık, hayatı boyunca bu yas töreni¬ni yaşamaya mahkum kalan aslını orada bırakıp, gölgesiyle ka¬yıplara karışmıştır. Bundan sonrasını kimse bilmeyecektir. Ge¬rek de yoktur...
Ali AYÇİL

ArZu
14-12-2007, 10:42
hayat dersi...

Bir lise öğretmeni bir gün derste öğrencilerine bir teklifte bulunur: 'Bir hayat deneyimine katılmak ister misiniz?' Öğrenciler çok sevdikleri hocalarının bu teklifini tereddütsüz kabul ederler. 'O zaman' der öğretmen. 'Bundan sonra ne dersem yapacağınıza da söz verin' öğrenciler bunu da yaparlar.
Şimdi yarınki ödevinize hazır olun. Yarın hepiniz birer plastik torba ve beşer kilo patates getireceksiniz! Öğrenciler, bu işten pek bir şey anlamamışlardır.
Ama ertesi sabah hepsinin sıralarının üzerinde patatesler ve torbalar hazırdır. Kendisine meraklı gözlerle bakan öğrencilerine şöyle der öğretmen: 'Şimdi, bugüne dek affetmeyi reddettiğiniz her kişi için bir patates alın, o kişinin adını o patatesin üzerine yazıp torbanın içine koyun.' Bazı öğrenciler torbalarına üçer beşer tane patates koyarken, bazılarının torbası neredeyse ağzına kadar dolmuştur. Öğretmen, kendisine 'Peki şimdi ne olacak?' der gibi bakan öğrencilerine ikinci açıklamasını yapar: 'Bir hafta boyunca nereye giderseniz gidin, bu torbaları yanınızda taşıyacaksınız. Yattığınız yatakta, bindiğiniz otobüste, okuldayken sıranızın üstünde, hep yanınızda olacaklar.'
Aradan bir hafta geçmiştir. Hocaları sınıfa girer girmez, denileni yapmış olan öğrenciler şikayete başlarlar: 'Hocam, bu kadar ağır torbayı her yere taşımak çok zor.' 'Hocam, patatesler kokmaya başladı. Vallahi, insanlar tuhaf bakıyorlar bana artık. Hem sıkıldık, hem yorulduk?'
Öğretmen gülümseyerek öğrencilerine şu dersi verir: 'Görüyorsunuz ki, affetmeyerek asıl kendimizi cezalandırıyoruz. Kendimizi ruhumuzda ağır yükler taşımaya mahkum ediyoruz. Affetmeyi karşımızdaki kişiye bir ihsan olarak düşünüyoruz, halbuki affetmek en başta kendimize yaptığımız bir iyiliktir.

medine_kübra
14-12-2007, 11:51
Ablacım emeğine sağlık hepsi birbirinden farklı dersler veriyo..emeğine sağlık.:clap2:

14-12-2007, 12:02
çok güzel bir hayat dersi vermiş hoca ögrencilerine
birden aklıma kokmuş patetes geldi, pekde berbak kokarya hani : )

banada kısacası bir manalı sözü hatırlatı...



keskin sırke küpüne zara...

ArZu
08-01-2008, 09:32
http://img141.imageshack.us/img141/6656/yamurbt4cc2.gif

YAĞMUR DAMLASI

Zamanların birinde küçücük dünyasında yüreğinin kocamanlığıyla başı dertte olan bir yağmur kız varmış... Her zaman mutsuz, her zaman hüzünlüymüş. Büyük yalnızlıklar yaşarmış kalabalıkların içinde... Kendi yalnızlıgında çoğullaşarak... Kimsenin onu anlamadığını düşünürmüş.. Tek çabası hayata bir iz bırakabilmekmiş oysa.. Ama başaramazmış..

Ve yorulur, tükenir, dağılırmış.. Sonra yeniden rüzgar olur eser...

Yağmur olup yağarmış.. Geceye ay... Gündüze güneş.... Bahara çicek olurmuş... Kendi gücünün altında ezilen bir güçsüzlüğü varmış. Kendi ağırlığının altında ezilirmiş.. Taşıyamazmış yükünü.. Birine yaslanma, bir diğerine dayanma ihtiyacı duyarmış.. Ama herkes onun çok güçlü olduğunu düşündüğü için yardıma ihtiyacı olduğu akıllarına bile gelmezmiş.. En sevdiklerinin bile......

Ve o mağrur kız yağmurluğuna, rüzgarlığına söz gelmesin diye başı dik ama içinde darmadağın gülümsermiş... En çok kuşları kıskanırmış.. En çok onları severmiş.. Hayat ona mutluluktan uçma şansını çok gördüğü için belki... Oysa başkaları hiç bir derdinin olmadığını söylerlermiş ona.. Sevgisizliğin bir dert olmadığını düşündükleri için mi?? Ama yağmur kız parayla alınamayacak şeylerin sevdasındaymış.. Aşkla inandığı her değer için soyunabilirmiş tüm varlığından.. Güzel evinden,sıcak yatağından,her rahatlığından vazgeçebilirmiş..

Çünkü aşk her türlü konforu barındırır içinde.. Aşkta denizler beslenir duygulardan...

Kuşlar öter.. Baharlar hüküm sürer.. Rüzgar ılıktır ve yağmur yumuşacık dokunur.. Hırslar yoktur..kavgalar.. didişmeler.. Bitmeyen bir kahkahadır aşk.. Ve dinmeyen bir çığlık... Ama aşk cesaret ister.. Tek korkuya yer yoktur!! Dünyası küçük yüreği kocaman o yağmur kız damlalarını tüketmedi hala... Hala yağıyor.. Ne zamana kadar yağabileceğini bilmeden.....

Yağmur Damlası

ArZu
17-01-2008, 10:04
NE ANLADIGINIZ ÖNEMLi

İnsanların ne konuştuğu değil ne anladığı önemli!

Birkac yuzyil once Papa butun yahudilerin Roma'yi terk etmeleri
gerektigine karar verir. Dogal olarak Yahudi toplumundan buyuk bir tepki
gelir. Bunun uzerine, Papa ile Yahudi toplumundan onde gelen birisiyle
karsilikli dini bir muzakere yapmalarini onerir. Yahudiler kazanirsa
kalacaklar, Papa kazanirsa gidecekler. Yahudiler caresiz kabul eder ve
temsilci olarak Moiz'i secerler. Ancak Moiz'in Papa ile ayni dili
konusamamasi nedeniyle muzakere de konusmak yerine sadece isaret dilinin
kullanilmasini teklif ederler. Papa kabul eder. Muzakere gunu geldiginde
iki taraf karsilikli yerlerini alirlar ve karsilikli olarak bir sure
bakistiktan sonra Papa elini kaldirarak 3 parmagini gosterir. Buna
karsilik Moiz tek parmagini kaldirir. Papa parmaklarini sallayarak basinin
etrafinda cevirir. Moiz ise parmagiyla yeri isaret ederek oturdugu yeri
gosterir. Papa yanindaki cantadan bir parca ekmek ve sarap ciartinca Moiz
de bir elma cikartir. Bunun uzerine Papa ayaga kalkarak 'Ben pes ediyorum,
Yahudiler kalabilirler' der. Muzakere sonrasinda Papa'nin etrafina
toplanan kardinaller Papa'ya ne oldugunu sorduklarinda Papa; Ben once 3
parmagimi gosterip Kutsal Ucluyu isaret ettim. Buna karsilik o bana tek
parmagini gosterip her iki dinin de tek tanriyi tanidigini soyledi. Ben
parmaklarimi sallayip basimin etrafinda cevirerek tanrinin bizim
etrafimizda oldugunu gosterdigimde o da oturdugu yeri isaret ederek
tanrinin onlarin durdugu yerde de oldugunu isaret etti. Ben kutsal ekmek
ve sarap cikartip tanrinin bizim gunahlarimizi bagisladigini gostermek
istedigim zaman da hemen bir elma cikartip bana ilk gunahi hatirlatti.
Her seye bir cevabi var. Ne yapabilirdim ki?' Ayni sirada Yahudi
cemaati de Moiz'in etrafini sarmis ona nasil basardigini soruyorlardi
Moiz; ' Once bana 3 parmagini gosterip 3 gun icinde burayi terk etmemizi
istedi. Ben de ona bir tekimiin bile ayrilmayacagimizi soyledim. Sonra
butun sehrin Yahudilerden temizlenecegini soyledi. Ben de, hic bir yere
gitmeyip oldugumuz yerde kalacagimizi soyledim' 'Sonra ne oldu?' diye
kalabalik heyecanla sormus. 'Valla,sonrasini ben de pek anlamadim. Papa biraz hiddetlendi ve ogle yemegini cikartti. Bunun uzerine ben de
benimkini cikarttim. Hepsi bu!..'
INSANLARIN NE KONUSTUGU DEGIL NE ANLADIGI ONEMLIDIR. YA SENI ANLAYAN BIRI
ILE KONUS
YA DA ANLASILMIYORSAN SUS KI, KONUSTUGUN KISIYE BIR DE KENDINI ANLATMAK
ZORUNDA KALMAYASIN!.

gercek_musluman
24-01-2008, 08:23
kardeşim yüreğine sağlık hepsi birbirinden mükemmel ve ibret vericiler..çok duygulandım çokkkk...

ArZu
21-02-2008, 22:01
GÖL OLMAK
http://img524.imageshack.us/img524/2949/denizkumfo1.jpg
Hintli bir yaşlı usta, çırağının sürekli herşeyden şikayet etmesinden bıkmıştı. Bir gün çırağını tuz almaya gönderdi. Hayatındaki herşeyden mutsuz olan çırak döndüğünde, yaşlı usta ona, bir avuç tuzu, bir bardak suya atıp içmesini söyledi. Çırak, yaşlı adamın söylediğini yaptı ama içer içmez ağzındakileri tükürmeye başladı.

“Tadı nasıl?” diye soran yaşlı adama öfkeyle:

“Acı” diye cevap verdi. Usta kıkırdayarak çırağını kolundan tuttu ve dışarı çıkardı. Sessizce az ilerdeki gölün kıyısına götürdü ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu göle atıp, gölden su içmesini söyledi. Söyleneni yapan çırak, ağzının kenarlarından akan suyu koluyla silerken aynı soruyu sordu:

“Tadı nasıl?”

“Ferahlatıcı” diye cevap verdi genç çırak.

“Tuzun tadını aldın mı?” diye sordu yaşlı adam,

“Hayır” diye cevapladı çırağı. Bunun üzerine yaşlı adam, suyun yanına diz çökmüş olan çırağının yanına oturdu ve şöyle dedi:

“Yaşamdaki ıstıraplar tuz gibidir, ne azdır, ne de çok. Istırabın miktarı hep aynıdır. Ancak bu ıstırabın acılığı, neyin içine konulduğuna bağlıdır. Istırabın olduğunda yapman gereken tek şey ıstırap veren şeyle ilgili hislerini genişletmektir. Onun için sen de artık bardak olmayı bırak, göl olmaya çalış.”

Savm
21-02-2008, 22:10
“Yaşamdaki ıstıraplar tuz gibidir, ne azdır, ne de çok. Istırabın miktarı hep aynıdır. Ancak bu ıstırabın acılığı, neyin içine konulduğuna bağlıdır. Istırabın olduğunda yapman gereken tek şey ıstırap veren şeyle ilgili hislerini genişletmektir. Onun için sen de artık bardak olmayı bırak, göl olmaya çalış.”



Arzucum Çok Güzel Bir Paylaşım Olmuş Teşekkürlerimi Bir Borç Bilirim ..Göl Olabilmek Ümidi İle İnşaALLAH ..:)




Selam ve Dua ile...

ArZu
21-02-2008, 22:31
Allah Razı Olsun ablam..amin...inşaAllah...
dua ile...

ArZu
03-04-2008, 14:19
AFFETMENİN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI

Bir lise öğretmeni günün birinde derste öğrencilerine bir teklifte bulunur: “Bir hayat deneyimine katılmak ister misiniz?”

Öğrenciler çok sevdikleri hocalarının bu teklifini tereddütsüz kabul ederler. “O zaman” der öğretmen. “Bundan sonra ne dersem yapacağınıza da söz verin.” Öğrenciler bunu da yaparlar. “Şimdi yarınki ödevinize hazır olun. Yarın hepiniz birer plastik torba ve beşer kilo patates getireceksiniz!”

Öğrenciler, bu işten pek birşey anlamamışlardır. Ama, ertesi sabah hepsinin sıralarının üzerinde patatesler ve torbalar hazırdır. Kendisine meraklı gözlerle bakan öğrencilerine şöyle der öğretmen:

“Şimdi, bugüne dek affetmeyi istemediğiniz her kişi için bir patates alın, o kişinin adını o patatesin üzerine yazıp torbanın içine koyun.”

Bazı öğrenciler torbalarına üçer–beşer tane patates koyarken, bazılarının torbası neredeyse ağzına kadar dolmuştur.

Öğretmen, kendisine “Peki şimdi ne olacak?” der gibi bakan öğrencilerine ikinci açıklamasını yapar:

“Bir hafta boyunca nereye giderseniz gidin, bu torbaları yanınızda taşıyacaksınız. Yattığınız yatakta, bindiğiniz otobüste, okuldayken sıranızın üstünde.. hep yanınızda olacaklar.”

Aradan bir hafta geçmiştir. Hocaları sınıfa girer girmez, denileni yapmış olan öğrenciler şikayete başlarlar:

– “Hocam, bu kadar ağır torbayı her yere taşımak çok zor.”

– “Hocam, patatesler kokmaya başladı. Vallahi, insanlar tuhaf gözlerle bakıyorlar bana artık.”

– “Hem sıkıldık, hem yorulduk...”

Öğretmen gülümseyerek öğrencilerine şu dersi verir:

“Görüyorsunuz ki, affetmeyerek asıl kendimizi cezalandırıyoruz. Kendimizi ruhumuzda ağır yükler taşımaya mahkûm ediyoruz. Affetmeyi karşımızdaki kişiye bir ihsan olarak düşünüyoruz, halbuki affetmek en başta kendimize yaptığımız bir iyilikti

ArZu
11-11-2009, 09:58
BUDA GEÇER


Dervişin biri, uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra bir köye
varır...
Karsısına çıkan insanlara, kendisine yardım edecek, yemek ve
yatacak yer
verecek birileri olup olmadığını sorar...


Köylüler, Derviş’e, kendilerinin de fakir olduklarını, evlerinin
küçük
olduğunu söylerler ve Sakir diye birinin çiftliğini tarif edip,
oraya
gitmesini salik verirler...


Derviş yola koyulur, yolda birkaç köylüye daha rastlar... Onların
anlattıklarından, Sakir'in, o yörenin en zengin kişilerinden biri
olduğunu
öğrenir...


Bölgedeki ikinci zengin ise, Haddad isimli bir başka
çiftlik sahibidir... Derviş, Sakir'in çiftliğine varır... Çok iyi
karşılanır... İyi misafir edilir, yer, içer ve dinlenir... Sakir
de, ailesi
de hem misafirperver ve hem de gönülleri zengin insanlardır... Sonra
tekrar
yola koyulma zamanı gelir ve Derviş Sakir'e ve ailesine teşekkür
ederken,
"Böyle zengin bir insan olduğun için hep şükret." der...


Sakir'den ise söyle bir yanıt alır:


"Hiçbir şey olduğu gibi kalmaz... Bazen görünen, gerçeğin
kendisi
değildir... Bu da geçer...".



Derviş, Sakir'in çiftliğinden ayrıldıktan sonra, bu yanıt
üzerine uzun uzun
düşünür... Aradan birkaç yıl geçtikten sonra, Derviş’in yolu
yine ayni
yöreye düşer... Sakir' e uğrayıp, ziyaret etmek ister... Yolda
karsılaştığı
köylülerle konuşurken, köylüler "Haaaa o Sakir mi?.. O iyice
fakirledi,
simdi Haddad'in yanında çalışıyor..." derler.



Derviş, hemen Haddad'in çiftliğine gider... Sakir'i bulur... Eski
dostu
yaşlanmıştır... Üzerinde eski püskü giysiler vardır... Geçen
süre içindeki
bir sel felaketinde bütün sığırları telef ölmüş, evi barkı
yıkılmıştır...
Toprakları da islenemez hale geldiği için, tek çare olarak, selden
hiç zarar
görmemiş ve biraz daha zenginleşmiş olan Haddad'in yanında
çalışmak zorunda
kalmıştır... Bu süre zarfında Sakir ve ailesi, Haddad'a
hizmetkârlık
yapmaktadırlar... Sakir, Derviş’i, bu kez son derece mütevazi olan
evinde
misafir eder... Kit kanaat yemeğini onunla paylaşır...
Derviş, vedalaşırken, Sakir'e olup bitenlerden ne kadar çok üzgün
olduğunu
söyler ve Sakir'den su yanıtı alır:


"Üzülme... Unutma, bu da geçer..."


Derviş, gezmeye devam eder ve aradan uzun yıllar geçtikten sonra,
yolu yine
ayni bölgeye düşer... Öğrendiklerinden şaşkına döner...

Bir süre önce ölen Haddad, ailesi olmadığından, bütün varını
yoğunu, en
sadik hizmetkârı ve eski dostu Sakir'e bırakmıştır... Sakir,
Haddad'in
konağında oturmaktadır... Kocaman arazileri ve binlerce sığırı
ile yine o
yörenin en zengin insani olmuştur...

Derviş, eski dostunu iyi gördüğü için ne kadar çok sevindiğini
dile
getirdiğinde yine ayni yanıtı alır:


"Bu da geçer..."


Birkaç yıl sonra Derviş yine Sakir'i arar... Ona bir tepe
gösterirler...
Tepede Sakir'in mezarı vardır ve mezar taşında söyle yazmaktadır:


"Bu da geçer".













Derviş, üzgün bir şekilde, "Allah Allah, ölümün nesi geçecek?"
diye düşünür
ve gider... Ertesi yıl, Derviş, Sakir'in mezarını ziyaret etmek
için geri
döner ama ortalıklarda mezar falan kalmamıştır... Büyük bir sel
gelmiş,
bütün tepeyi silmiş süpürmüş ve Sakir'in mezarından geriye hiç
eser
kalmamıştır...

O yıllarda, ülkenin sultani, kendisi için çok değişik bir yüzük
yapılmasını
ister... Bu öyle bir yüzük olacaktır ki, sultan mutsuz olduğunda
umudunu
tazeleyecek, mutlu olduğunda da, mutluluğun rehavetine kendini
kaptırmasını,
tembelliğe düşmesini önleyecektir... Hiç kimse, sultani tatmin
edecek böyle
bir yüzük yapmayı başaramaz...

Sultanin adamları bir gün bilge Derviş’i bulurlar, yardım
isterler... Sultan
yüzüğe fena halde takmıştır... Derviş, sultanin kuyumcusuna
hitaben bir
mektup yazar... Kısa bir süre sonra, yüzük sultana sunulur...
Sultan
önceleri hiçbir anlam veremez; çünkü son derece sade bir
yüzüktür bu...

Sonra üzerindeki yazıya takılır gözü... Üzerinde biraz
düşünür ve yüzü
aydınlanır... Büyük bir mutluluk ışığı parlar gözlerinde...
Sonunda tam da
istediği bir yüzüğü olmuştur...

Yüzüğün üzerindeki yazı mı?

Şu yazılıdır yüzüğün üzerinde:

"Bu da geçer".

Savm
11-11-2009, 10:01
Yüzüğün üzerindeki yazı mı?

Şu yazılıdır yüzüğün üzerinde:

"Bu da geçer".

Büyük bir zevkle okudum ..
Paylaştığınız için çok tşkederim:)

ArZu
15-01-2010, 21:34
SENDE Mİ BENİ UNUTTUN BEY ?

http://img35.imageshack.us/img35/5084/50934172122703312614713.jpg

Son günlerde, bir surat, bir surat ki gelinde,
Çayımı bile yarım dolduruyor bey.
Allah'tan kulaklarım ağır işitiyor da
Duymuyorum ne söylediğini
Ama yine de hissediyorum bey;
Beni bu evde galiba istemiyor artık
Hey gidi günler heeey.
Oğlunu bilirsin, vur kafasına al lokmayı
İki ara bir derede ne yapsın ana bu atsa atılmaz, satsa satılmaz.
Bana artık gizli gizli sarılıyor bey...
Dün akşam uyurken öptü beni biliyor musun?
Nasıl ağırıma gitti nasıl
Artık akide şekeri de getirmiyor.
Hani dişlerim yok ya, güya yerken garip sesler

çıkarıyormuşum da
Çocuklar iğreniyormuş benden.
Yok,vallahi yalan bey, hiç yapar mıyım ben öyle şey?
Gelin çocuklara masal anlatmamı da yasakladı
Üstelik seninle konuşuyormuşum diye duvardaki resmini biryere sakladı
Olsun,
koynumdaki resminden haberi bile yok!
Yine de beddua edemem bey,
Oğlumun karısı, torunlarımın anası o.
Geçenlerde üst komşular geldi,
Ne konuştuklarını duymayayım diye kapıyı üstüme kilitledi.
Duymadım, duymadım, lakin hissettim.
Düşkünler evine yatıracaklarmış önümüzdeki ay beni
Ne yalan söyleyeyim epey ağırıma gitti, epey,
Ha, sen ne diyorsun bey?
Hani bir görünsen oğluna, ne de olsa babasısın,
Seni dinler.
Bu odada oturur, vallahi hiç dışarı çıkmam.
Akide şekeri de istemem.
Masal da anlatmam artık çocuklara
Ne olur ayırmasınlar beni bu evden
Yaşayamam nefes bile alamam
Sana ait anılardan uzak ne yaparım ben, ne yaparım?
Şu camın pervazında hayalin durur, çekmecelerde el izin.
Bastonun hala duvarda asılı.
İstemiyorlar beni artık, istemiyorlar hasılı.
Hey gidi günler hey
Hani diyorum bir çağırsan
Yoksa, yoksa sendemi unuttun beni bey
Sendemi unuttun beni bey?


Not; Geçenlerde mailime gelen bu yazı, bana yaşlandığımda böyle mi olcak veya böyle olmamalı hissini uyandırdı paylaşmak istedim...

ArZu
17-01-2010, 22:58
MUTLULUĞUNUZ SEÇTİĞİNİZ KADINDIR

Evvel zaman içinde Memleketin birinde 90 yaşlarında fakat çok dinç ve genç görünümlü bir adam yaşarmış? Çevresinde bulunan herkes ona çok özenir ve sorarlarmış.

"Bu gençliğin sırrı nedir" diye. İhtiyar delikanlı güler geçermiş her soruldukça bu soruya…Ama sorular sık, soranlar çoğalınca cevap vermek vacip olmuş sanki.

Düşünmüş nasıl anlatırım bu sırrımı kolayca herkese. Sonra karar vermiş tüm meraklıları yemeğe davet etmeye evine."Bu davette size sırrımı açıklayacağım" demiş. Herkes merakla davete gelmiş.Yemekler yenilmiş, içilmiş, sohbetler edilmiş vakit iyice gecikmiş.Ama gençlik sırrı ile ilgili tek kelam edilmemiş.Herkes konu ne zaman açılacak diye merak ederken adamcağız huri gibi sevimli hanımına seslenmiş.

"Hatun , şu kilerden bir karpuz getirirmisin bize sana zahmet!.." Hanım hemen doğrulmuş kilere giderek kaş ile göz arasında gidip bir karpuz getirmiş. Adamcağız şöyle eliyle bir vurmuş tık tık diye sonra da :

" Bu olmamış hanım, güzel çıkmayacak, başka getirir misin bir zahmet" demiş. Hanım onu götürmüş bir tane daha getirmiş.Adam onu da bir yoklamış yine beğenmemiş.

"Hanım sana yine zahmet olacak ama bu da olmamış başka bir tane getirir misin" demiş. Başka istemiş?. Bu böylece dört sefer daha tekrarlanmış . Dedemiz beşincide karpuzu beğenmiş ve karpuz kesilmiş, misafirlere ikram edilmiş?. Herkes karpuzunu afiyetle yerken bizim dedicik sormuş.

"Eeeee?. Arkadaşlar işte benim gençliğimin sırrı burada anladınız mı??" Herkes birbirinin yüzüne bakmış.Kimse bişey anlamamış..

"Aman dede demişler nerde? Anlamadık biz bu sırrı!" Dedecik gülmüş.

"Efendiler" demiş

"O gördüğünüz karpuz kilerde bir tanecikti, tekti. Ben hanıma git de başka getir dedikçe o kilere gidip geliyor aynı karpuzu getiriyordu.Bir kere bile (aman be adam, delimisin nesin şu tek karpuzu ne taşıtttırıyorsun bana defalarca…) demedi. Beni sizin önünüzde mahcup duruma düşürmedi. İşte bütün bu gençliğimi hanımıma borçluyum."

"Biz birbirimizi hiç başkalarının önünde zor duruma düşürmeyiz. Aile içindeki hiçbir şeyi dışarıya yansıtmayız. Hep birbirimize destek olur, dert ortağı olur, yardım ederiz. Birbirimizle ilgili olan problemleri yine birbirimize anlatırız. İyi kötü her olayı da birlikte paylaşırız." Demiş.


SENİN NE ANLATTIĞIN DEĞİL,

İNSANLARIN NE ANLADIĞI ÖNEMLİDİR.

SENİ ANLAYAN BİRİNE ANLAT.

ANLAŞILMIYORSAN SUS !! !!


Hayatınız seçtiğiniz kadındır….

Zevkli bir kadına rastlarsanız, ZEVKİNİZ,

bilgili bir kadına rastlarsanız BİLGİNİZ,

zeki bir kadına rastlarsanız ZEKANIZ gelişir.

Hayat kat kattır.

Babil'in Asma Bahçeleri gibi teraslar halinde yükselir ve

bir terastan bir terasa sizi kadınlar götürür.

Ve bugün durduğunuz teras ,

seyrettiğiniz manzara,

gördüğünüz hayat

yanınızdaki kadının terası,

manzarası ve hayatıdır.
Hayatınız seçtiğiniz kadındır.

ArZu
01-03-2010, 21:42
“Allahım! Neden bana cevap vermiyorsun?”

http://www.yukleresim.com/images/q22wrid5at8wjyyyiii.jpg

Bir gün, bir adam ellerini açıp yalvardı:

“Allahım! Benimle konuş!”

Tam o sırada bir çayırkuşu adamın bahçesinde en son şarkısını söylüyordu.

Ama adam çayırkuşuna kulak vermedi, ve devam etti yakarmaya:

“Allahım! Benimle konuş!”

Az sonra hava kapandı, gökgürültüsü ve şimşekle birlikte kuvvetli bir yağmur başladı. Fakat adam dinlemedi, yakarmaya devam etti:

“Allahım! Seni görmeme izin ver!”

O böyle yalvarırken, sağanak yağmur sona ermiş ve güneş bütün ihtişamıyla ışıklarını adamın evine kadar taşımaya başlamıştı. Fakat adam bu manzaraya aldırmadı bile. Her gün gördüğü birşey değil miydi bu?

Yalvarmaya devam etti adam:

“Bana bir mucize göster Allahım!”

O böyle yalvarırken, yakınlardaki evlerden birinden yeni doğmuş bir çocuğun ağlayışları geliyordu kulağına. Ama adam bunu da farketmedi.

Üzüntüden ağladı adam:

“Allahım! Cevap ver bana! Burada olduğunu bilmemi sağla.”

O ara, bir kelebek adamın koluna kondu, ama adam öbür eliyle kelebeği iteleyip kovdu. Ve ağlamaya devam etti:

“Allahım! Neden bana cevap vermiyorsun?”

İsmail Örgen

ArZu
05-03-2010, 09:58
http://www.yukleresim.com/images/o8ioz1ym4lbtv49xfzpi.jpg


Katre-i Matem'den
-derkenar-


Bir zamanlar yaşlı bir adam ah çekmeyi, gözyaşı dökmeyi âdet edinmişti.

Bir dostu ona bunun sebebini sordu. O da anlattı:

"Ben bir köle tüccarıydım. İstanbul'da, 300 liraya bir cariye satın almıştım. Yüzü aydan aydın, dudağı şekerden tatlı bir dilberdi. İşve ve naz mesleğinde onu yetiştirdim. Çok emek çektim. Çok gayret sarf ettim. Pazara götürdüğümde pazar kızıştı, müşteri çoğaldı, fiyat yükseldi. Satmadım, bekledim. İkindi bereketi, silahlar kuşanmış kara yağız bir delikanlı atının üstünde çıkageldi. Benim kölemi görünce atından indi, yanına yaklaştı, gülümsedi ve "Adın ne?"dedi. Kölemin de ona gülümsediğini gördüm. Delikanlı bana döndü ve fiyatını sordu. "Kendisi tam ayar altın bebektir ve tam ayar bin altın eder." dedim. Hiçbir şey söylemedi. Oralarda biraz gezinip oyalandı. Sonra kölenin avucuna gizlice bir şey verip gitti. Akşam olunca bunun yüz altın olduğunu gördüm. Şaşırmıştım. Ertesi gün kölemin değeri daha da arttı. Ben satmayı geciktiriyordum. O gün ikindi vakti o delikanlı yine geldi. Yine kızın avucuna bir şey bıraktı. Baktım, yüz altın daha. Böyle dört gün devam etti. Beşinci gün delikanlıyı takip ettim. Kaldığı yeri öğrendim. Sordum, soruşturdum. En son atını satmış. Altıncı gün köle pazarına yine geldi. Lakin köleyi yalnızca uzaktan seyretti. O gece kızın elinden tutup delikanlının evine götürdüm. "Benim bu gece acil bir işim çıktı. Bu köleyi sana emanet bıraksam yarına kadar kollayıp gözetir misin?" dedim. Önce kabul etmek istemedi, sonra razı oldu. Ben kaldığım hana döndüm. Gece aralarında nasıl geçer, beraberlikleri ne şekilde yürür diye düşünerek yatağıma oturdum.

Gece yarısına doğru kapım şiddetle yumruklanmaya başladı. Açtım. Kölem ağlıyor ve titriyordu.

"Sana ne oldu; o genç ile aranızda ne geçti?" dedim. Ağlaması durmuyordu.
Neden sonra mırıldandı:

-O genç öldü.

-Bu nasıl oldu peki?

-Sen ayrılınca beni iç odaya aldı. Bana yemek getirdi. Ben yerken o oturup beni seyretti. Elimi yıkamam için leğen getirdi. Sonra bir yatak serdi. Üzerime misk ve gülsuyu serpti. Bana gözlerimi yummamı söyledi. Yumdum. Parmağını yanağıma koydu.

"Subhanallah! Bu ne güzel sevgili; ne etkileyici bir güzellik!" diyor, bunu tekrarlayıp duruyordu. Sonra birden,

"Allah'ım hata ettim, haddi aştım, affet beni!" ve sonra "Allah'a aitiz ve ona döneceğiz!" ayetini okuyarak haykırdı, düştü. Gözümü açıp vücudunu sarstım. Canını Allah'a teslim etmişti.

Kölem bunları anlattıktan sonra sabaha kadar ağladı ve gün doğarken o gencin adını sayıklayarak ruhunu teslim etti.

İşte benim bütün bu ağlamalarım günahtan kaçınarak sevgilerine leke getirmeyen o iki âşıkın anısınadır. O iki temiz ve zarif genç gibisini belki bir gün bir yerde buluveririm diye dünyada dolanıp durmadayım. Yaşadıkça bu arayışımı sürdürecek ve böyle öleceğim.. .

ArZu
08-03-2010, 14:14
FIRTINA ÇIKTIĞINDA UYUYABİLİRİM

http://www.yukleresim.com/images/2xxqnqyoxiffmue69apt.jpg

Yıllar önce bir çiftçi, fırtınası bol olan bir tepede bir çiftlik
satın almıştı. Yerleştikten sonra ilk işi bir yardımcı aramak oldu.
Ama ne yakındaki köylerden ne de uzaktakilerden kimse onun çiftliğinde çalışmak istemiyordu. Müracaatçıların hepsi çiftliğin yerini görünce çalışmaktan vazgeçiyor, burası fırtınalıdır, siz de vazgeçseniz iyi olur diyorlardı.

Nihayet çelimsiz, orta yaşı geçkince bir adam işi kabul etti. Adamın
haline bakıp 'çiftlik işlerinden anlar mısın?' diye sormadan edemedi
çiftlik sahibi. 'Sayılır' dedi adam: 'fırtına çıktığında uyuyabilirim.'
Bu ilgisiz sözü biraz düşündü, sonra boş verip çaresiz adamı işe aldı.
Haftalar geçtikçe adamın çiftlik işlerini düzenli olarak yürüttüğünü
de görünce içi rahatladı. Ta ki o fırtınaya kadar…

Gece yarısı, fırtınanın o müthiş uğultusuyla uyandı. Öyle ki, bina
çatırdıyordu. Yatağından fırladı, adamın odasına koştu: 'Kalk, kalk!
Fırtına çıktı. Her şeyi uçurmadan yapabileceklerimizi yapalım.' Adam
yatağından bile doğrulmadan mırıldandı: 'Boş verin efendim, gidin
yatın. İşe girerken ben size fırtına çıktığında uyuyabilirim demiştim
ya.' Çiftçi adamın rahatlığına çıldırmıştı. Ertesi sabah ilk işi onu
kovmak olacaktı, ama şimdi fırtınaya bir çare bulmak gerekiyordu.

Dışarı çıktı, saman balyalarına koştu: Aaa! Saman balyaları
birleştirilmiş, üzeri muşamba ile örtülmüş, sıkıca bağlanmıştı. Ahıra
koştu. İneklerin tamamı bahçeden ahıra sokulmuş, ahırın kapısı
desteklenmişti. Tekrar evine yöneldi; evin kepenklerinin tamamı
kapatılmıştı. Çiftçi rahatlamış bir halde odasına döndü, yatağına
yattı. Fırtına uğuldamaya devam ediyordu. Gülümsedi ve gözlerini
kapatırken mırıldandı: 'Fırtına çıktığında uyuyabilirim'

Sıkıntılara zihnen (bilgi, plan), mânen (dua), maddeten (tedbir)
hazırsanız, fırtına çıktığında uyuyabilirsiniz.

KIZGINLIKLA KARAR ALMAYIN, MUTLULUKTAN UÇTUĞUNUZDA SÖZ VERMEYİN. İKİSİ DE SARHOŞLUK ÂNIDIR, AKIL BAŞTA DEĞİLDİR.

ArZu
09-03-2010, 18:34
Sevginin gül rengi

http://img696.imageshack.us/img696/514/76593730.jpg

Ne zaman “bayram” dense
Gizli bir körük yelpazelenir yaram üstünde
Tozu gözümü yakar, közü yüreğimi
Bir yerde sevgiler ağlar benimle

Küçücük bir çocuktum o zamanlar. Yedi veya sekiz yaşlarında. Kokusuna doyamadığım, sıcaklığını doyasıya içime sindiremediğim annemi kaybetmiştim. Saçımı okşayacak bir anam yoktu artık. Ne de sırtımı örtecek şefkatli bir el. Amansız bir hastalık dediler adına, çocuk aklım ermedi. Çocuk aklım ermedi anayı yavrusundan ayıran, eti tırnağından söken, sevgileri linç eden, adına “ölüm” denen bu “göç” ü. Geceler benimle ağladı sessiz sessiz... Günler benimle... Sabahlar benimle...
Bulutlarda yüzü şekilleniyordu sanki anamın gökyüzünde, her özlediğimde baktığım. Yağmur yağmur iniyordu elleri yüzümü okşarcasına. Yağmurun elleri anam kadar sıcaktı... Bir okadar soğuktum ben, bir okadar ürkek, bir okadar masum ve korunmaya muhtaç. Hani yaprağı titrer ya bir çiçeğin; Bilmez niye... Titrer ya içi bir çocuğun, hüzün iner gözlerine ... Üzülür, üşür ve koynuna sokar ellerini ısınmak için. Bir avuç bulamadığından kendine...

Bulutlar ve ben hep aynı yerdeyiz hala. Özlemlerin vuslatında. Kimsesizliğin ayazında...
Bulutlarda bir resim.
Elimden tutuşunu hatırlıyorum bir gün babamın,”Hadi gel” deyişini.”Köye gidiyoruz, ninenler bizi bekliyor, seni oraya bırakacağım” Küçücük yüreğimden taşan acılarımla son bir kez daha bakıp odama selamlıyorum bulutları.
Yeşilin her tonu, göz alabildiğince, sözleşmişçesine, burada toplanmıştı sanki. Adını bilmediğim dünya kadar böcek ve kuş. Gökkuşaği bir halı gibi serilmişti çiçek çiçek... Toprağın sesi yükseliyordu çıplak ayaklarımın altında. Mutluydum...

Bulutlar ve ben hep aynı yerdeyiz hala...
Yaşamımı renklendiren analı kuzuyu orda tanıdım işte, adını Berfin koyduğum. Küçücüktü. Simsiyah gözleri, ağzı ve kulaklarıyla bir sevgi yumağıydı sanki. İçimdeki boşluğu dolduruvermişti bir anda. Hissetmiş miydi ne öksüzlüğümü? Ne zaman dalıp gitsem dünlere, bitiveriyordu yanı başımda türlü türlü oyunlarla. “Al bu kuzu senin olsun, istediğin gibi bak ona” dediler. Dünyalar benim olmuştu sanki. Bir kuzum vardı artık. Yalnız değildim. Ben, kuzum ve de anası...
Sonradan Serfin’ de katıldı aramıza. Serfin: evimizin haşarı bir o kadar da sevimli köpeği.
Artık, Serfin ve Berfin’in bakımları bana aitti. Bu sorumluluk altında her sabah erkenden kalkıyor ellerimle onları doyuruyordum. Ne güzeldi Berfin’in annesinin peşinden koşması! Annesiyle oyunlar oynaması ne güzeldi! Ama, ne yazık ki uzun sürmedi bu “analı kuzu” mutluluğu. Bir eve bir öksüz yetmezmiş gibi acı bir haber dağlayıverdi yeni baştan çocuk yüreğimi. Kuzucuğumun anası yediği bir ottan zehirlenerek ölmüştü.

Ölüm bir kez daha çöreklenmişti kapımıza.
Kuzucuğum öksüz kalmıştı. Daha bir sıkı sarıldım sanki bu olaydan sonra Berfin’e. Ona yalnızlığını unutturmam lazımdı. Öksüzlüğünü... Serfin olayların farkında gibiydi. Ya da bana öyle geliyordu. Ne zaman melemeye başlasa Berfin, hemen onun yanıbaşında bitiverip, bir şeyler yaparak onu neşelendiriyordu.
Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Biz üçümüz üç dost, üç kardeş, üç sırdaş gibiydik. Biraz geç uyansam ikisi birden kapımda bitiveriyordu.

Yemyeşil kırlar bizimdi uçsuz bucaksız.
Bir de bulutlar vardı
Mavi bulutlar
Beyaz bulutlar
Bulutlarda şekiller vardı
Bulutlarda iki resim
Yağmur daha çok yağıyordu sanki
Bulutlar ve ben aynı yerdeyiz hala
Bulutlar kuzum köpeğim ve ben

Bir tatlı koşuşturmaca başladı günlerden bir gün evin içinde. Bir telaş. Çarşı pazar alışverişleri. “Hadi sana bayramlık alalım” dedi ninem. Hep beraber şehire gidip bir şeyler aldık. Çizgili beyaz gömleğim, mavi pantolonum ve yeni Trabzon derbey lastiklerim çok güzeldi. Gül rengi kırmızı kravat ve kurdele de isterim diye tutturdum. Berfin’e, Serfin’e ve bana. Kırmadılar. Aldılar. “Birazda kına alalım” dedi ninem. “Ellerimize yakarız. Berfin’i de kınalarız” Sevindim.
hayvan pazarı dedikleri yer çok kalabalıktı. Hiç bu kadar insanı bir arada görmemiştim. Meydanlar koyun, kuzu ve danalarla doluydu. Kınalanmıştı kimisi, kimisi renk renk boyanmıştı. Bir anlam veremedim. Çocuk yüreğimin coşkusuyla yarının heyecanı sarıvermişti içimi. Yarın bayramdı... Kurban bayramı...

Ne zaman “bayram” dense
Gizli bir körük yelpazelenir yaram üstünde
Tozu gözümü yakar, közü yüreğimi.
Bir yumruk tıkanır genzime, kelimeler titrer
Titrer yüreğim
Bir yerde sevgiler ağlar benimle.
Bulutlar ağlar

Kınalar yakıldı ellerime. Berfin’in başına kınalar yakıldı o gece. Anlayamadığım bir fısıltı vardı evin içinde. Sanki duymamı istemiyorlarmış gibi gizli gizli konuşmalar. Berfin ve Serfin çoktan uyumuştu. Ben de uyumalıyım. Yarının heyecanı daha şimdiden sarmıştı içimi. Ayakkabılarımı sildim, ninemin kınalı ellerimi bağladığı bezlerle, parlattım. Bir daha sildim. Şimdi daha parlak olmuştu. Elbisemi kapının arkasına astım. Gözümün önünde dursun diye. Uyandıkça bakarım. Kırmızı kravatım, iki tane de kırmızı kurdele duruyordu başucumda. Biri benim için, biri kuzucuğum, diğerini de köpeğimin boynuna bağlayacağım.

Kınalı ellerimin kokusu karıştı bahar kokulu odama. Gece bir başka güzeldi sanki. Perdemi araladım, bulutlar yıldızlara bırakmıştı gökyüzünü. Göz kırptı biri, diğeri yer değiştirdi... Kaydı gitti... Tutamadım..

Boğuk bir ulumayla uyandım. Köpeğim, kapımın önünde havlıyordu. Önce ellerimin bağını çözdüm kurumuş kınaları topladım. Kapıyı açar açmaz yatağıma atladı Serfin. Paçamı tutup bir yerlere götürmek istercesine gözlerimin içine baktı. Acı çektiği her halinden belliydi. Daha yataktan kalkmamıştım ki kuzucuğumun acı meleyişini duydum. Birden bahçeye attım kendimi. Kınalı kuzumun gözleri bağlıydı ve sürüklenircesine bir ağacın altına yatırılıyordu. Kocaman bir çukur açılmıştı yanı başında.
Hani titrer içi bir çocuğun, korkar, üşür, üzülür, ağlar ve koynuna sokar ya ellerini, tutacak el, sığınacak kucak bulamadığından kendine... Oradayım işte!

Ninemin sesi duyuldu. “Berfin’i kurban ediyoruz. Sana başka bir kuzu daha alırız sonra. Bugün kurban bayramı”
Toprak kaydı ayaklarımın altından
Bulutlar kaydı ayaklarımın altına
Sesler çığlıklara karıştı
Kızıla döndü yeşil
Ellerimdeki kına sızladı
Kapının arkasındaki gül rengi kravatım
Çaresizliğim büyüdü kocaman çocuk gözlerimde
Hiç bir şey yapamamanın acizliğiyle yandım
Gök yere indi gürültüsüyle
Şimşek şimşek
Yanağımdaki damla utandı
ışıldadı ıslak gözlerim, ve...

Başımı sokup yorganın altına
Yitip giden sevgilere ağladım...

Ne zaman “bayram” dense
Gizli bir körük yelpazelenir yaram üstünde
Tozu gözümü yakar, közü yüreğimi.
Bir yerde sevgiler ağlar benimle.
Bulutlar ağlar

Bulutlar ve ben hep ayni yerdeyiz hala
Bulutlarda üç resim
Haykırabilseydim nefreti
Haykırabilseydim sevgiyi
Anlatabilseydim dostluğu
Yapamadım.

Kara bir bulut gibi çöreklendi o bayram sabahı küçücük yüreğime.
Kimse anlamadı.
Kimseye anlatamadım .
Bayramları neden sevmediğimi...



Nuri CAN

ArZu
17-05-2010, 00:28
Dostluk Gülü

http://img299.imageshack.us/img299/1678/db241d06dc7e1de031365da.jpg


“ Güller, laleler, karanfiller bütün çiçekler solar.
Çelik ve demir kırılır.
Ama gerçek dostluk ne solar, ne kırılır”

Bir gün evinizden çıkıp bir gül bahçesine girin, dokunun ellerinizle bir güle. Ama koparmayın sakın, yalnızca dokunun ve okşayın . Sevin, sadece sevin ve sevgisini tutup koyun gönlünüze.
Dalında duran bir gülün nasıl buram buram hasret, aşk en önemlisi de dostluk koktuğunu göreceksiniz.

Güllerin üzerindeki çiy damlalarına bakın! sevinç ve hasret gözyaşlarıdır onlar, dostluk gözyaşlarıdır. Sevdiği için dökülmüştür, dostu için. Sevgiyle okşadığınızda bakın nasıl özlemle yanar elleriniz, yüreğiniz nasıl da aşkla çarpar, sevgiyle tutuşur. Onu koparmaya varmaz eliniz. Kalbiniz titrer.

Dokunun bir güle, koparmayın; sadece dokunun. Ne kadar katı olursanız olun, katı yüreğinizin nasıl yumuşadığını göreceksiniz. Sevginin, dostluğun sıcaklığı kalbinize nasıl dolduğunu hissedeceksiniz.

Ve o an başınızı kaldırıp uçsuz, bucaksız gökyüzüne bakın, göğün mavisindeki ferahlığa. O an belki, sevdalı bir kuş gelip konacak saçlarınıza, ürpererek ve ürkerek gözlerinize bakacak. Avuçlarınızın içine alıp kalp atışlarını dinleyin. Salın sonra gökyüzündeki özgürlüğe ve derin bir nefes alın. Havada özgürce kanat çırpınışının güzelliğini doldurun içinize. Dostluğun, vefanın, sevginin, özgürlüğün eşsiz güzelliğini yaşayın.

“Gül verenin elinde gül kokusu kalır” der bir Çin atasözü. Bende gül koklayanın yüreğinde gül kokusu kalır diyorum. Bir gül ancak bir dostun elinden verilince, iç bayıltıcı güzelliğini algılar ve anlarız. Buram buram kokladığımızda dostluğun ağırlığını hissederiz.

Vefalı bir dostumuzu kaybettiğimizde yada ondan ayrıldığımızda nasıl da sancır yüreğimiz, gecelerce uykusuz kalır gözyaşı dökeriz. Sevgimizin, dostluğumuzun ölçüsünü ancak o zaman anlarız, ama ne yazık ki, bazen iş işten geçmiş olur. Çünkü geç kalmışızdır.

Bilir misiniz? nice köklü dostluklar, ayrılık tokatını beklermiş, anlaşılmak için?. İnsan bazen dostluğun önemini, değerini ve bir dostunu ne kadar çok sevdiğini ancak iş işten geçince anlar.

Balıklar engin denizde suyun kıymetini ancak ondan uzak kalınca farkına varır ab-ı hayatın ne olduğunun.

Dostluklar öylesine güzel, öylesine derin, anlamlı, incelikli, içtenlikli ki; bir güneş kadar sıcak, toprak gibi vefalı, su gibi temizdir.

Vefanın, dilin, duygunun, yüreğin el ele, yüz yüze, iç içe girdiği, gönül gönüle birleştiği, bir gül bahçesinin güneşlenmesidir dostluk. Fırtınalarda, boranda yüreğimizin ısınmasıdır. İşte o nedenle, her şeye rağmen sizinde bir dostluk gülünüz olsun yüreğinizde...

Her şeye rağmen, yaşamak şey güzel yine de. Önemli olan kimseyi düşürmeden, düşmeden, tutunabilmemiz hayatın bir yerlerine. İnsanların biribirini seviyor olması, dostluk kurması ne güzel. Ne güzel karların yağması, karların erimesi, uçuşması kelebeklerin, açması çiçeklerin her bahar ne güzel. Yüreğimizin çarpması sevgiyle, dostlukla, annelerin sevgisi, çocukların gülmesi ne güzel...

Siz de bir güle dokunun ve sadece koklayın göreceksiniz ki, dostluklar, sevgiler ne kadar önemli ve değerlidir.

Dostluk öyle bir şey ki, hep tazelenmek ister. Hatırlanmak ister. "Dostluk gülü dikeniyle avuçlamaktır kanasada"... Dost olun sizde, şu üç beş günlük ömrünüzde kimseye kötülük etmeyi düşünmeyin. Size kötülük etseler bile. Vicdanı rahat, yüreği temiz olun. Dostluğun aydınlığını, sıcaklığını ve lezzetini tadın. İliklerinize dek hissederek yaşayın.

"Dostlarınızla öyle yaşayın ki,düşman olduğunuzda, söyleyecek şeyleri olmasın.
Düşmanlarınızla öyle yaşayın ki, dost olduğunuzda, yüzü kızarmasın."

Yeri geldiğinde sararıp solun, düşen bir kuru yaprak olun, ama asla soldurmayın, sarartmayın dostluk gülünüzü...

“Gülleri dikenleriyle yargılayacağımıza, dikenler içinde böyle bir güzellik bulduğumuz için şükretmeliyiz!..”Unutmayın, hayata hiçbir şeyiniz olmasa dahi, yüreğinizi ısıtacak hep bir dostluk gülünüz olsun...
Dost Kalın...Dostlukla kalın...


Yüreğin Üşüdüğü Gün
Yüreğin üşüdüğü gün
sıcacık bir günü düşün
sıcacık bir bahar gününü
umudun büyüklüğünü
ve sonsuz maviliğini göğün

yüreğin üşüdüğü gün
bir çocuğun gülüşünü düşün
bir çocuğun beyaz düşünü
göveren dal uçlarını
çatlayan tomurcuğu
ve çiçeklenen yerini her öpüşün

yüreğin üşüdüğü gün
bir ormanın gümbürtüsünü düşün
bir ırmağın türküsünü
bulutların beyazlığını
güneşin kızıllığını
ve ısıtan yanını özğürlüğün

ArZu
25-07-2011, 22:18
Hazırım senle tüm savaşlara, Her Gün Her Gece

http://www.hizliupload.com/di-YUVJ.gif

BİRBİRİNİ ÇOK SEVEN 3 KELEBEK,BİRGÜN ATEŞİN NE OLDUGU ÜZERİNE TARTIŞMIŞLAR.İLKİ ATEŞE UZAKTAN BAKMIŞ VE "AYDINLATIR" DEMİŞ.İKİNCİ KELEBEK BİRAZ DAHA YAKLAŞMIŞ"ISITIR"YANITINI VERMİŞ.ÜÇÜNCÜ KELEBEK HIZLA ATEŞİN İÇİNE GİRMİŞ VE ATEŞİN GERÇEKTEN NE OLDUGUNU BİR O ANLAMIŞ.AMA GELİN GÖRÜN Kİ BUNU HİÇ KİMSEYE ANLATAMAMIŞ.SEVGİ VE BAGLILIK ATEŞE BENZER.ANLAMAK İÇİN NE BAKMAK NEDE YAKLAŞMAK YETERLİ DEGİLDİR.SADECE YANMAK GEREKİR... :=))))))

http://www.hizliupload.com/di-YUVJ.gif

Acıları kurutmalısın,yüreğindeki sayfalarda.
Umut olmalı,heyecan olmalı kahverengi gözlerinde
Hüzünlerden kederlerden uzak olmalısın
Hayat bulamlısın ,huzur dolmalısın
İşte yaşamak bu,nefes almak bu demelisin
Gözlerimi düşündükce daha fazla sevmelisin
Bende seni senin gibi öyle sevmeliyim.
Korktuğumda sıkıca sarılabilmeliyim sana, Üşüdüğümde soğuktan titredğimde
Sen ısıtmalısın beni yüreğinle
Çocuklaşıp ağladığımda okşamalısın saçlarımı,
Tesellim olmalısın tesellin olmalıyım.
Yüreğinde merhamet düşüncelerinde vicdan olmalı,
Bütün güzelliklere kalbinde yer açmalısın.
Düşenlerin dostu,gülenlerin huzuru
Ağlayan herkesin umudu olmalısın.
Yağmurlar gibi yağmalısın,bir adım gelene,
Şimşekler gibi çakmalısın,karanlıkta gezene
Güneş gibi doğmalısın,garibanın gönlüne,
Yıldırım gibi düşmelisin,zalimlerin üzerine
Sen hep böyle olmalısın.
Ben seni sevdiğimden gurur duymalıyım
Acılara gülümseyebilmelisin
Hayat denizinden attığın her oltaya
Gülücükler takılmalı,umutlar yakalamalısın,
Umutların bugün doğmuş bebek gibi olmalı
Geçen her zaman büyütmeli onları
Bazan küçük bir tebessümün yaşatmalı beni
Bazanda koca bir yürekten akan sevgin.
Sevdamız sınırsız ve ölümsüz olmalı
Biz toprak olsakta sevgimiz dillerde dolaşmalı.
Ne varsa hayata dair paylaşmalısın benimle
Acolarını,sevinçlerini vede korkularını bilmeliyim.
Gözyaşlarımızı gizlemeden ağlayabilmeliyiz,
Sevinçlerimizi paylaşıp gülebilmeliyiz,
Korkularını anlatmalısın hiç çekinmeden
Korktuğunda hiç kimselerin bilmediği sığınağın olmalıyım.
Korkuları birlikte yenmeliyiz.
Sevmediklerini söyleyebilmelisin bana, bende sana
İçimde olmalısın yanımda yoksan bile
Hissetmeliyim varlığını fizanda olsan yinede
Tutkunsam,yanıksam sevdalıysam sana
Bedeli ölüm olmamalı, yaşatmalı beni
Senin vazgeçilmezin ben olmalıyım
Sende benim vazgeçilmezim olmalısın
Paylaşmak istemediğin tek varlık ben olmalıyım
Sen paylaşılmazım olmalısın
Beni herşeyimle kabullenmelisin ben buyum,böyleyim diyebilmeliyim korkusuzca
Hüzünlendiğimde huzur bulduğum kucak,
Mutluluğumda sarıldığım beden olmalısın.
Bütün şarkılarım sana hitap etmeli
İç çekmelerimin nedeni
Şiirlerimin ilhamı
Bütün sohbetlerimin konusu sen olmalısın.
Bir anda dört mevsimi yaşatmalısın bana.
Sevginle kış ortasında baharı getirmelisin,
Beni düşündüğünde güneş doğmalı şehre
Birdaha asla batmamalı.
Bedenimdeki bütün hücrelerimde sen olmalısın.
Damarlarımda sen dolaşmalısın,
Damarlarında dolaşmalıyım kan yerine
Hücrelerinde hissetmelisin beni bende seni
Canım olmalısın sen yaşatmalısın beni
Canın olmalıyım ben yaşatmalıyım seni.
sen ve ben olmamalı Türkçe'de ve diğer dillerde,
Biz olmalıyız yalnızca biz
Tek yürek, tek beden,Tek can olmalıyız.
Ben beni, sende yaşamalıyım
Sende seni,bende yaşamalısın.
Masallar anlatmalısın aşka dair,
Sevdalar işlemelisin yüreğinle yüreğime
Ayrılık kelimesi geçmemeli sözlerinde
Sen saçlarımı okşarken yanımdayken bile,
Yüreğimdeki denizlerden,hasret şiirleri haykırmalıyım
Bütün çılgın dalgalar,fısıldamalı kulağına
Kahverengi gözlerin yaşamamın tek nedeni olmalı
Saçların rüzgar olup göyaşlarımı kurutmalı
Uzaklardada olsak düşünmemeliyiz mesafelerle ayları
Zaman kavramı olmamalı içimizde
Sevgimiz büyümeli sığmamalı yüreğimize
Taşmalıyız ırmaklar gibi
Coşmalıyız ilkbaharda dereler gibi
Çöllerde Vaha olmalıyız
Bozkırlar sevgimizle yeşile dönmeli
Gözlerin karanlıkta ışığım olmalı
Sözlerin bilinmezliklere uçurmalı
Bulmacaların olmalıyım
Beni sen çözmelisin
İpuçların olmalıyımki,rahatlayabilesin
Benim olmalısın baenimsin diyebilmeliyim.
Senin olmalıyım,benimsin diyebilmelisin.
Bütün duyguların bende yoğunlaşmalı
Seviyorsan tek sevdiğin ben olmalıyım
Kızabilmelisin bana bağırıp çağırabilmelisin
Küsebilmelisin bana, arasıra çekip gitmelisin.
Geri bana gelebilmelisin
Yenebilmelisin gururunu
Sevdiğini defalarca söylemelisin
Nefretini bütün açıklığıyla haykırmalısın
Sitem etmelisin edebilmelisin bana
Öfkeni yenebilmek için tokat bile atabilmelisin
Seni herhalinle sevebilmeliyim.
Kölemdir diye tanıtsanda dostlarına
Başım dik ve gururla evet kölenim diyebilmeliyim
eziyet etsende bana, ben seni sevdiğimi söyleyebilmeliyim.
Bir damla suyu bir parça ekmeği
Oturup katıksız yemeliyim senleKimseler bilmemeli açlığımızı bile
Sana ve bana ait ne varsa paylaşmalıyız senle verdiklerinle değil yalın halinlede
Sevmeliyim hissetmeliim seni.Düşüncelerinde yalnızben olmalıyım
Hayalimle yüreğini ben süslemeliyim.
Gözlerindeki aşk kıvılcımıyla yalnız ben yanmalıyım.
Vede benim ateşimle sen yanmalısın
Yüreğinle sarmalı,gözlerinle ısıtmalısın
Tenime her dokunuşunda ben inlemeliyim
Sen hiç tatmadığın kadar haz almalısın
Ve hiç bir zaman doymamalısın bana bende sana doymamalıyım
İhanetlerini aldatmalarını bilmeliyim
Açıkca söylemelisin bana
Bugün A şahsi ile seviştim diyebilmelisin
Fakat o an hayalinde ben olmalıyım
Öptüğün o tenin kokusunda hissetmelisin beni
Bedenine sahip olmalı o her kimse
yüreğin vede aldığın haz bana ait olmalı
Senleyken korkmamalıyım ölümden bile
Senin gibi mert senin gibi erkek olmalıyım
Yiğitliğin destanını öğretmelisin bana
Sonra cahilliğimi yüzüme vurmamalısın
Git dediğinde surat asmadan gitmeliyim
Kal dediğinde ateşinle daha çok yanmalıyım.Allahtan sonra taptığım tek varlığım olmalısın
Yüreğimden gelen sesle erkeğimsin diyebilmeliyim
Böyle sevmelisin beni,bende seni
Senin ruhun bende olmalı
Benim ruhum sende
sen öldüğünde bende yaşamamalıyım
İşte bitanem böyle sevmelisin beni bende seni
Kabülümsün,
Vazgeçilmezlerinle,
Olmazsa olmazlarınla,
bende senin kabulünsem,
Hazırım...
Hazırım senle tüm savaşlara....

http://www.hizliupload.com/di-YUVJ.gif

alıntıdır...

ArZu
25-07-2011, 22:35
“UÇURTMAMI RÜZGÂR YIRTTI ....

http://www.hizliupload.com/di-Q25P.jpg

Bazı güzelliklerin mevsimi olduğuna inanırım. Ancak o mevsimde anlam kazanır o güzellik. Çiçek bahara, sararmış yapraklar güze, karpuz yaza yakışır. Mesela kışın ortasında manavların ortasına kurulmuş kendini ağırdan satan karpuzlara hiç yüz vermem. Yapay gibi gelir bana, plastik gibi görürüm mevsimsiz yapılan her şeyi.

Esip duran rüzgâra da en çok uçurtmayı yakıştırırım. Nazlı nazlı süzülen bir uçurtmanın ardına düşüp gitmek, onunla birlikte süzülmek bulutların arasında; tarifsiz bir mutluluktur. Hiç uçurtma uçurtmamış birine bunun mutluluğunu anlatmak imkânsızdır. Bazıları için boş iş, çocuk işi gibi gelir bu serüven ama benim için en önemli bir uğraştır uçurtma yapmak ve uçurtmak.

Çocukluğumda uçurtma yapmak şimdiki kadar kolay değildi. Öyle ince, hafif çıtalar bulmak, rengârenk kâğıtlarla uçurtmayı süslemek mümkün değildi. Uçurtma için özel ip falan da satılmazdı. Çıta yerine mısır calazı dediğimiz mısırın gövdesini, renkli jelâtin yerine gazete kâğıdını, yapıştırıcı yerine de annemize binbir yalvarmayla hazırlattığımız hamuru kullanırdık. Uçurtmanın kuyruğunu da yine kâğıtlardan yapardık. İpimiz de annemize çaktırmadan aldığımız yorgan iplikleri olurdu.

Adapazarı’ndaydım o zamanlar. Şeker Mahallesinde oturuyorduk ve mahallenin en iyi uçurtmalarını ben yapıyordum. Benim ilk uçurtmamı da babam yapmıştı. Babam nerden öğrenmişti uçurtma yapmayı bilmiyorum ama benim uçurtma ustam babamdı. Bahar rüzgârları başlar başlamaz evimizin bahçesi bir atölyeye dönüşürdü. Eline birkaç parça bir şey geçiren gelirdi bizim bahçeye, uçurtmayı yapmaya başlardık. Sonra doğru tarlalara. O zamanlar sıra sıra apartmanlar doldurmamıştı mahallemizi. Dört bir yanımız tarlaydı. Her yer bizim için oyun alanıydı.

Uçurtmalarımız için tek tehlike düğüm düğüm olan ipimizin kopmasıydı. İp kopup da kaçınca uçurtmamız koşardık peşinden. Stadın yanına kadar giderdi uçurtma. Oraya ulaştığımızda bazen çocuklar uçurtmayı ele geçirmiş olurlar, onlarla giriştiğimiz yoğun mücadeleden sonra birkaç hasarla da olsa alırdık uçurtmamızı. Sonra kaldığımız yerden devam ederdik gökyüzündeki seyahatimize.

Hâlâ yaparım uçurtma. Artık sebep çocuklarım ama şu da bir gerçek ki için için beklerim uçurtma mevsimini. Gökyüzündeki uçurtmaları gören kızımın, “Hadi baba uçurtma yapalım.” demesini beklerim. Özel çıtalarla, renkli kâğıtlarla, sırım gibi ipimizle yaparım uçurtmamızı, bu kez Adapazarı’nın değil Tokat’ın rüzgârına kaptırıp kendimizi, koşarız bir kuyruklu uçurtmanın ardından.

Geçen yaz Adapazarı’na gidince de dayanamayıp yaptım bir uçurtma. Çocukluğumun tarlaları sitelerle dolmuş. Bırakın uçurtma uçurmayı adeta adım atacak yer kalmamış. Şehrin yeni yerleşim yerinde bulduk boş bir alan, saldık uçurtmamızı gökyüzüne. Peşimde çocuklar, yeğenler, mahallenin çocukları. Bizim uçurtmayı geçen yok. Uçurtma uçurmanın keyfini çıkarana kadar süzüldü uçurtmamız.

Artık eskisi gibi değil gökyüzü. Rüzgâr esip durdukça bakıyorum gökyüzüne ama tek uçurtma bile yok. Çocuklar eğlenceyi başka yerlerde arar oldular demek ki. Dijital kuşatma onları da iyice kuşattı. Yıllar var ki misket oynayan tek çocuğa rastlamadım. Yanımdan koşup giden hiçbir çocuğun ceplerinde misket şıkırtısı duyamadım. Ellerinde cdler, dijital ve mekanik bir kurmacada mutlu olmaya çalışan ve kendileriyle yarışan yalnız çocuklar.

Tadı kalmadı dünyanın, bu kesin. Mutlu olmayı bile beceremeden büyüyor çocuklar. Bir uçurtmanın ipine sımsıkı sarılmadan, gökyüzüne bakarak düşler kuramadan, misketlerin şıkırtısını duymadan, toza, kuma belenmeden plastik ve dijital bir fanus içinde birden büyüyor çocuklar.

Çocuklarının elinden tutmalı babalar. Her gün biraz daha kötüye giderken dünya, onlara çocuk olduğunu hissettirmek için vakit buldukça açılmalılar yeşilliklere. Bir çocuğun ne kadar büyük mutluluklara ihtiyacı olduğunu görmek için ve bir çocuğa çocukluğunu yaşatmak için birkaç çıta, renkli bir kağıt ve bir ip yeterli. Her şey bir ipin ucunda saklı. Deneyin ve görün. Çocuklarınızın anlatacağı bir çocukluk anısının olmasını istemez misiniz? Günübirlik telaşlar, bunaltan mesai saatleri, aklımızı başımızdan alan krizler. Biz boğulurken bütün bunların altında cezayı çocuklarımız ödemesin. Düşlerinizi rüzgârlar yırtmadan salıverin uçurtmalarınızı gökyüzüne.


Mustafa Uçurum (Yolcu)

ArZu
30-07-2011, 09:03
Bilge kadının taşı

http://www.hizliupload.com/di-1813.jpg

Ağlarda seyahat eden bilge bir kadın, bir dere kenarında değerli bir taş bulmuştu. Ertesi gün kadın başka bir gezginle karşılaştı. Adamın karnı çok açtı. Bilge kadından yiyecek birşeyler istedi. Kadın ona birşeyler vermek için çantasını açtığında değerli taşı gören adam, kadından onu da kendisine vermesini rica etti. Tereddütsüz:

“Olur” dedi kadın.

Aç gezgin, talihin nihayet kendisine yaver gittiğini düşünerek, sevinç içinde ayrıldı oradan. Ancak, birkaç gün sonra o civarlara geri geldi ve bilge kadını bularak, taşı kendisine iade etti.

“Bana verdiğin taşın ne kadar değerli olduğunun farkındayım” dedi adam. “Ama düşündüm ki, sende bu taştan daha değerli birşey var. Bu mücevheri verebilmeni mümkün kılan şeyi bana verir misin?”

İsmail Örgen

ArZu
05-08-2011, 11:15
Sarmaşık Gülleri


http://www.hizliupload.com/di-LG19.jpg

Ne zaman güllere baksam, ötelere kanatlanmak geçer içimden. Her gül sanki bir durak gibidir öteler yolculuğunda. Bir bir o güllere basan ruhumun ayakları, gül yaprağından daha narin, kelebek kanadından daha zayıf olarak tırmanır mânâ merdiveninden.

Evet her gül, ayrı bir ismin tecellisi gibi gelir bana. Bir gül Cemil ismini tebessüm ettirir, bir başka gül Hannan ismini. Bir gül Mennan ismini akis akis yayar çevreye. Bir başkası, Deyyan isminden yansıyan şûle gibi tebessüm eder dalların arasından.

Dikenler Celâl, Kahhâr ismini yansıtır.
Sarmaşık güllerine bakınca, ben bir uzun yolculuğu hayal ederim. Basamak basamak çıkılan ve sonsuzluğa uzayan ebedî yolculuğu… Bir çubuğa bağlanmış bu güller, içimizdeki duyguları ne güzel yansıtır. Onların ebet iklimine kanatlanma arzusunu nasıl da dışa vurur.

Sarmaşık, karışık ömür yolcuğunu ve onun girift hallerini ve bazen çözülmez zannedilen bilmeceye benzer zorluklarını hatırlatır bizlere. Onda açan güller ise, “Her zorluktan sonra bir kolaylık vardır.” âyetini fısıldıyormuşçasına, bizlere yer yer tebesessüm ederek çözümleri söyler, kolaylıkları takdim eder, acıların sonunun ferahlama zirveleri olduğunu hatırlatır.
Yıldızları, samanyollarını düşünürüm ben bu gülleri görünce… Öbek öbek yeşil yapraklar arasında, firuze dallar içinde tebessüm eden yıldızlar gibi gül tomurcuklarını seyrederken..

Sarmaşık gülleri, içimizdeki duyguları da dışa vurdurur bir anda. Karmakarışık duygularımızın, çözülmez zannedilen en girift hislerimizin bir anda şifreleri bulunur ve ruh fidanımız tomurcuk vermeye başlar. Hüzün, çanak yaprak gibi sarmıştır tomurcuğun tac yaprağını; ama o, yarılır ve taç yapraklar önce birbirine sımsıkı bir şekilde sarınmış olarak çıkar ortaya… Sonra tebessüm ederler gün gibi, güneş gibi çevreye…

Bir de Peygamberler Peygamberi’ni hatırlatır sarmaşık gülleri bana.
Mekke dönemini, Medine dönemini, Taif’i hatırlatır. Izdırabı yudum yudum içmiş bu mânâ yolcusunun, insana dikenli tarlalar arasından güllerini nasıl taktim ettiğini tedai ettirir. Izdırab ve acı yüklü bir ömrün tomurcuklarını, hak ve hakikatın tohumlarını gönüllere ekişini, dal dal budak budak cennet soluklamasını çağrıştırır.
Sarmaşık gülleri, ötelere yolculuğu ve Hakk’a ulaşmayı da hatırlatır insana. İnsanlığın, mânâ yolcularının, öbek öbek yollara düşüşünü ve göklere doğru ilerleyişini tablolaştırır.
Sevgi ve muhabbet çiçekleridir sarmaşık gülleri. Dört mevsimin dördünde de açar. Onların çiçekleri asla dallardan eksilmez. Yeşil yapraklar üstünde, kırmızı tebessümler asla yok olmaz.Ben asıl, tevazu yüklü gönüllere benzettiğim için severim sarmaşık güllerini. Eğilirler eğilirler aşağılara kadar. Gül verdiği halde, boynu dik olması gerektiği halde bile eğilmesini bilen, hoşgörü ve sevgi insanlarına benzetirim onları. Zafer anında devesinin üzerinde iki büklüm olmuş, ‘Bütün zafer ve fetihler Hak ve hakikatındır.’ der gibi duran ümit yolcusu, iyilik ve af âbidesi Nebi’nin halini sezerim onların duruşunda.İşte en çok sarmaşık güllerini sevişimin sebebi, Gül-ü Muhammedi’yi akislerinde sezişimden ve görür gibi oluşumdandır. O’nun terinin kokusunu onların yapraklarında burcu burcu koklayışımdandır. Onların tebessüm edişinde o Gül’ün silüetini temaşa edişimdendir. Çileli ömür yolculuğu sonunda, başı göğe eren ve Mirâç tâcıyla mükâfatlandırılan bu ulu yolcunun gölgesinin gölgesini, bu güllerde gördüğümden veya temaşâ ettiğimdendir…Sarmaşık gülleri, Gül-ü Muhammedi’ye bir basamaktır, bir uzanıştır, O’na ermek ve ulaşmak için remizdir. Ben bu gülleri onun için severim ve her zaman hayranlıkla ve ibretle onları seyrederim.

Mehmet Erdoğan

ArZu
12-08-2011, 03:46
HER ''ŞER'' DE BİR ''HAYIR'' VARDIR

http://www.hizliupload.com/di-L15VLGL6.jpg


Bir gün haber alırsın;
Arkadaşlarından biri evleniyordur..
Tüm iyi niyetinle belki de sadece latife olsun diye;
Seni de kaybettik dersin...


Ve o an fark edersin ki
Her kaybediş kötü değildir..!

Anlarsın "Her şey de bir hayır vardır" diyeni
Açıklığa kavuşur
“Sizin hayır bildiklerinizde şer, şer bildiklerinizde hayır vardır. Sizler bunu bilmezsiniz” ilahi ifadesi....
Tabi ifade zaten açıktır da zihin kapalıdır...
İdrak için sebeplere ihtiyaç duyar bazen...

Sebeplerde yerini bulunca düşünürsün...
"Düşün" diyen Kitab-ı Mukaddes'ten başlayarak..
"Şüphesiz bunda düşünüp görebilen kimseler için
ibretler vardır"(HİCR-75)

Düşündükçe sevinmeye başlarsın kaybettiklerin için
Kötü anılarını, ölümleri acıları, yanlışları eksikleri...
Hatırladıkça, iyi ki her zaman hatırlamıyorum.
İyi ki bazen kaybediyorum dersin..

Bazen bir dost neler hatırlatır insana..
Hem de KAYBederken.!!

http://www.hizliupload.com/di-GCGN.jpg

Bir zamanlar Afrika'daki bir ülkede hüküm süren bir kral vardı. Kral, daha çocukluğundan itibaren arkadaş olduğu, birlikte büyüdüğü bir dostunu hiç yanından ayırmazdı. Nereye gitse onu da beraberinde götürürdü. Kralın bu arkadaşının ise değişik bir huyu vardı.
İster kendi başına gelsin ister başkasının, ister iyi olsun ister kötü, her olay karşısında hep aynı şeyi söylerdi:
Bunda da bir hayır var! Bir gün kralla arkadaşı birlikte ava çıktılar. Kralın arkadaşı tüfekleri dolduruyor, krala veriyor, kral da ateş ediyordu. Arkadaşı muhtemelen tüfeklerden birini doldururken bir yanlışlık yaptı ve kral ateş ederken tüfeği geriye dogru patladı ve kralın baş parmağı koptu.
Durumu gören arkadaşı her zaman ki sözünü söyledi:
Bunda da bir hayır var!
Kral acı ve öfkeyle bağırdı:

Bunda hayır filan yok! Görmüyor musun, parmağım koptu?
Ve sonra da kızgınlığı geçmediği için arkadaşını zindana attırdı. Bir yıl kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yaşadığı ve aslında uzak durması gereken bir bölgede birkaç adamıyla birlikte avlanıyordu. Yamyamlar onları ele geçirdiler ve köylerine götürdüler.
Ellerini, ayaklarını bağladılar ve köyün meydanına odun yığdılar. Sonra da odunların ortasına diktikleri direklere bagladılar. Tam odunları tutuşturmaya geliyorlardi ki, kralın başparmağının olmadığını farkettiler.
Bu kabile, batıl inançları nedeniyle uzuvlarından biri eksik olan insanlar yemiyordu.
Böyle bir insanı yedikleri takdirde başlarına kötü olaylar geleceğine inanıyorlardı. Bu korkuyla, kralı çözdüler ve salıverdiler.
Diğer adamları ise pişirip yediler. Sarayına döndügünde, kurtuluşunun kopuk parmağı sayesinde gerçekleştiğini anlayan kral, onca yıllık arkadaşına reva gördüğü muameleden dolayı pişman oldu. Hemen zindana koştu ve zindandan çıkardığı arkadaşına başından geçenleri bir bir anlattı.
Haklıymışsın! dedi. Parmağımın kopmasında gerçekten de bir hayır varmış.
İşte bu yüzden, seni bu kadar uzun süre zindanda tuttuğum için özür diliyorum.
Yaptığım çok haksız ve kötü birşeydi.
Hayır diye karşılık verdi arkadaşı.
Bunda da bir hayır var.
Ne diyorsun Allah aşkına diye hayretle bağırdı kral
Bir arkadaşımı bir yıl boyunca zindanda tutmanın neresinde hayır olabilir.
Düşünsene, ben zindanda olmasaydım, seninle birlikte avda olurdum, değil mi? ...Ve sonrasını düşünsene ?

ArZu
15-08-2011, 04:51
Bir Askerin Acı Öyküsü :(


http://www.hizliupload.com/?di=HRQ5

Askerliğini bitirmiş olan genç askerliğini yaptığı şehirden ailesini aradı:
-Anne... baba, eve dönüyorum, ama sizden bir şey rica ediyorum.. Yanımda bir arkadaşımı da getirmek istiyorum.
-Memnuniyetle, onunla tanışmak isteriz, diye cevapladılar.
Oğulları;
-Bilmeniz gereken bir şey var diye devam etti.
-Arkadaşım savaşta ağır yaralandı. Bir mayına bastı ve bir koluyla ayağını kaybetti. Gidecek hiçbir yeri yok ve onun gelip bizimle kalmasını istiyorum.
-Bunu duyduğuma üzüldüm oğlum. Belki onun başka bir yer bulmasına yardımcı olabiliriz.
-Hayır. Anne, baba, onun bizimle yaşamasını istiyorum.
-Oğlum, dedi babası, bizden ne istediğini bilmiyorsun.Onun gibi özürlü biri bize korkunç bir yük olur. Bizim kendi hayatımız var, bunun gibi bir şeyin hayatımıza engel olmasına izin veremeyiz. Bence bu arkadaşını unutup eve dönmelisin. O kendi başının çaresine bakacaktır.
Oğlu o anda telefonu kapattı.
Ailesi ondan bir süre haber alamadı. Ama birkaç gün sonra, polisten bir telefon geldi.Oğullarının yüksek bir binadan düşüp öldüğünü öğrendiler. Polis bunun intihar olduğuna inanıyordu. Üzüntü dolu anne-baba oğullarının cesedini tespit etmek için şehir morguna götürüldüler. Onu tanıdılar ve bilmedikleri bir şey daha öğrenince dehşete düştüler:
Oğullarının sadece bir kolu ve bir bacağı vardı...!

Bir çoğumuz bu hikayedeki aile gibiyiz;
Güzel olan ya da birlikte olmaktan zevk aldığımız insanları sevmek bizim için çok kolay, ama bize rahatsızlık veren ya da yanlarında kendimizi rahatsız hissettiğimiz insanları sevemiyoruz. Birçok kişi kendi kadar sağlıklı, güzel ya da akıllı olmayan insanların yanından uzak durmayı tercih ediyor:(

ArZu
17-08-2011, 04:15
Bir Bardak Süt...


http://www.hizliupload.com/di-4O16.jpg

Howard, yoksul bir ailenin çocuğuydu
ve okul giderlerini karşılamak için
kapı kapı dolaşarak eşyalar satıyordu.

O gün, hiçbir şey satamamıştı ve karnı da çok açtı.
Bundan sonra çalacağı ilk kapıdan
yiyecek birşeyler istemeye karar verdi.
Kapıyı açan sevimli genç bayanı görünce utandı.
Yiyecek bir şeyler yerine "Affedersiniz,
bir bardak su rica edebilir miyim?" diyebildi yalnızca.
Genç bayan, çocuğun aç olabileceğini düşünerek
kocaman bir bardak süt getirdi ona. Çocuk,
sütü yavaş yavaş içine sindirerek içtikten sonra
"Çok teşekkür ederim, borcum ne kadar?"
diye sordu genç bayana.
Genç bayan, "Borcunuz yok" diyerek,
yüzünde sıcak bir gülümsemeyle devam etti;
"Annem, gösterdiğimiz şefkat ve nezaket
karşılığı olarak asla bir bedel ödenmesini
beklemememizi öğretti bize" dedi.
Çocuk "O halde çok teşekkürler, yürekten
teşekkür ederim size" dedi. Howard Kelly,
evin önünden ayrıldığı zaman
kendisini yalnızca bedensel olarak değil,
ruhsal olarak da güçlü hissediyordu.
Yıllar sonra genç bayan çok ender rastlanan
bir hastalığa yakalanmıştı. Yöredeki doktorlar
çaresiz kalınca, hastalığı ile ilgili araştırmalar
yapılması için onu büyük kente gönderdiler.

Dr. Howard Kelly, konsültasyon yapması için
çağrıldığı hastanın hangi kasabadan geldiğini
duyunca heyecanlandı. Artık genç olmasa da
yıllar önce kendisine sevgiyle yaklaşan bayanı
ilk gördüğü anda tanımıştı ve onun yaşamını
kurtarmak için elinden geleni yaptı.

Uzun süren tedaviden sonra
bayan sağlığına kavuştu. Dr. Kelly,
denetlemesi için önüne getirilen faturaya
şöyle bir baktı ve üstüne birşeyler yazarak
zarfın içine koydu ve hasta bayanın odasına gönderdi.
Kadın elleri titreyerek aldı zarfı eline.
Açmaya korkuyordu... Hastane faturasını
asla ödeyemeyeceğini ve geri kalan yaşamı boyunca
bu faturayı ödemek için çalışacağını biliyordu.
Sonunda zarfı açtı ve faturaya iliştirilmiş
bir not dikkatini çekti. Kâğıtta şunlar yazılıydı:
"Hastane giderlerinin tamamı
bir bardak süt karşılığı ödenmiştir.".

Steve Goodier
Çeviri: Nuray Bartoschek

ArZu
23-08-2011, 03:40
Dostluğun ölümsüz öyküsüdür Ayçiçeği

http://www.hizliupload.com/di-IJS9.gif

Bir zamanlar küçük bir papatya varmış. Kocaman bir kayanın siperciğinde yaşarmış. Çevresinde ballıbabalar, katırtırnakları, utangaç mavi mine çiçekleri açarmış. Her sabah, gün doğumunda bütün çiçekler uyanırmış. Sabah aydınlığıyla genişleyen gökyüzünü izlerler, mutluluk türkülerini bir ağızdan söylerlermiş. Hepsi birbiriyle dost, hepsi arkadaşmış. Aradan uzun bir zaman geçmiş. Günlerden bir gün, bizim küçük papatya her zamanki gibi tan atımında uyanmış. Uyanmış uyanmasına ama eskisi gibi keyfi yerinde değilmiş. İncecik gövdesi kırılıp dökülüyormuş. "

Herhalde akşam yağan yağmur yüzünden hastalandım" diye düşünmüş. O sırada gözü yakın arkadaşı ballıbaya ilişmiş. Zavallı ballıbaba, ıslak toprağa serilmiş, yatmıyor mu?.. "Ne oldu sana kardeşim" diye seslenmiş ballıbabaya..

http://www.hizliupload.com/di-OECR.jpg

Ballıbaba başını güçlükle papatyaya çevirmiş, gözlerinden ip gibi yaş akıyormuş. " Bu soruyu yalnız bana sorma papatyacık. Hepimiz perişan durumdayız. Öteki arkadaşlar da benim durumumda. Akşam durmadan yağan yağmur toprağı alıp götürdü, çiçeklerin kökleri dışarda kaldı. Hepimiz yavaş yavaş ölüyoruz" Papatya duyduklarına inanamamış, çevresine bakınmış, bir düşte karabasan gördüğünü sanmış. " Peki, demiş. Ben neden hala ayaktayım? Neden benim köklerim sapasağlam toprakta?" Öteden mavi mine sızlanmış. " Çünkü seni koruyan bir kaya var. Onun siperinde yaşıyorsun. Sonbahar yağmurları başladı. Bizler yağmur selinden kendimizi koruyamayız. Bundan kaçış yok. Elveda güzel yüzlü papatya" demiş.

http://www.hizliupload.com/di-LNGB.jpg

Papatya dostlarının birer birer yağmur sularıyla gidişini izlemeye dayanamazmış. " Hayır, diye isyan etmiş. Tükenişinize dayanamam. Ben gelecek yıl da burada olacaksam sizler de benimle kalmalısınız." "Nasıl olacak bu. Olanaksız" diye ağlıyormuş küçük çan çiçeği. Papatya kolay kolay vazgeçmezmiş ama. Dirençliymiş, kararlıymış. " Sizleri bırakamam demiş, hepiniz tohumlarınızı bana verin. Onları gelecek yıla kadar kendiminkilerle birlikte saklayacağım.

http://www.hizliupload.com/di-AZ7S.jpg

Ya birlikte tükeniriz, ya birlikte yaşarız" Sonunda arkadaşlarını ikna etmiş. Hepsinin tohumlarını bir bir toplamış.Eh.. böyle bir dayanışmaya, böyle güçlü dostluğa kolay kolay rastlanmaz..Yeter ki kendi küçük de olsa, kocaman yüreğiyle bir papatyanın sevgisini taşıyabilelim. Ondan sonraki zamanını harıl harıl çalışmakla Papatya dostlarının birer birer yağmur sularıyla gidişini izlemeye dayanamazmış. " Hayır, diye isyan etmiş. Tükenişinize dayanamam. Ben gelecek yıl da burada olacaksam sizler de benimle kalmalısınız." "Nasıl olacak bu. Olanaksız" diye ağlıyormuş küçük çan çiçeği. Papatya kolay kolay vazgeçmezmiş ama. Dirençliymiş, kararlıymış. " Sizleri bırakamam demiş, hepiniz tohumlarınızı bana verin. Onları gelecek yıla kadar kendiminkilerle birlikte saklayacağım.Ya birlikte tükeniriz, ya birlikte yaşarız" Sonunda arkadaşlarını ikna etmiş. Hepsinin tohumlarını bir bir toplamış.Eh.. böyle bir dayanışmaya, böyle güçlü dostluğa kolay kolay rastlanmaz..Yeter ki kendi küçük de olsa, kocaman yüreğiyle bir papatyanın sevgisini taşıyabilelim. Ondan sonraki zamanını harıl harıl çalışmakla geçirmiş papatyacık.

http://www.hizliupload.com/di-36ZF.jpg

Kökleriyle sımsıkı toprağa sarılmış.Gövdesini genişletmiş. Giden arkadaşlarının tohumlarını göğsüne yapıştırmış. Kış gelmiş. Kötü rüzgarlar önüne gelen ne varsa almış götürmüş, papatya kayanın kuytusuna saklanmış. Rüzgara, yağmura, kara karşı direnmiş, dayanmış. Soğuk, zehir gibi havada tohumlar donmasın diye onlara daha bir sıkı sarılmış. Gözleriyle güneşi aramış.

http://www.hizliupload.com/di-1WHW.jpg

Bir parça gün ışığı görse yüzünü, gövdesini güneşten yana çevirirmiş.Ama o zorlu kışı geçirmek kolay değil. Toprağa öyle tutunmuş ki kökleri kalınlaşmış, soğuktan tohumları korumak için Sonra yaprakları uzamış, güneş izleyen yüzü büyümüş büyümüş.. Sıcak yüzlü ilkbahar geldiğinde dimdik ayakta bulmuş bizim güneş yüzlü çiçeği.

http://www.hizliupload.com/di-YIP0.jpg

Ama artık o bir http://www.hizliupload.com/di-2X90.gif Ayçiçeğiymiş.

Hiç bir tohum zedelenmeden onunla yaşıyormuş.

Dostluğun ölümsüz öyküsüdür Ayçiçeği, o gün bugündür güneşi izler dururmuş.Söylentiye göre dünyayı ve yürekleri aydınlatan güneş sevginin ta kendisiymiş

http://www.hizliupload.com/di-FVMW.gif

ArZu
23-08-2011, 10:00
Yaşam dar ayakkabıyla yürüme sanatıdır

http://www.hizliupload.com/di-S1FR.jpg

O bayram bana ayakkabı almaya karar verdiler.
Hazır ayakkabı satan mağaza yoktu şehirde. Tek ayakkabı yapan dükkánında ayakkabıcı çıplak ayağımı bir kartonun üzerine koydu, iyice basmamı söyledikten sonra ağzındaki kurşun kalemi eline alıp ayağımın çevresini çizdi. O ayağımın çizildiği karton benim ayakkabı numaramdı. Günlerce yeni ayakkabılarımın hayalini kurdum. Babamın anlattığına göre ayakkabılarım siyah ve bağcıklı olacaktı. Kapının her çalınışında koştum.
Ayakkabılarım bayramdan bir gün önce geldi, siyah-bağcıklı.
O gün onları giymedim. Bayram gecesi yatağımın altına yerleştirdim yeni ayakkabılarımı.
Arada bir kalkıp kutusundan çıkartıyor,
yere koyuyor, yukarıdan, yandan, önden bakıp duruyordum. Parlak ve yuvarlak burnunu gecenin karanlığında kim bilir kaç kez okşadım.
Uyku girmedi gözüme.
Sabahleyin ev ahalisi kalktığında, ayakkabı kutusu kucağımda sandalyede oturuyordum ben.Ayakkabımı babam giydirdi.
Ayağıma olmamıştı ayakkabılarım, dardı ve canımı yakmıştı.
Ama bunu babama söylemedim. O ''Sıkıyor mu?'' diye sordukça ''Hayır'' yanıtını
veriyordum.
''Dar, ayağımı acıtıyor'' desem, geri gidecekti ayakkabılarım ve ayakkabıcının hemen bir yeni ayakkabı yapması olanaksızdı.
O bayram sabahı canım yana yana yürüdüm.
Bir süre sonra acı dayanılmaz oldu.
Dişimi sıktım.
Topalladım.
Soranlara ''Dizimi vurdum'' dedim, ama ayakkabılarımın ayağımı sıktığını kimseye söylemedim.
Doğrusunu isterseniz yaşam dar ayakkabıyla yürümektir.
Kimi zaman dar bir maaş, kimi zaman sevimsiz bir iş...
Kimi zaman bir mekan dar ayakkabı olur bize, kimi zaman bir çevre, kimi zaman bir sokak, ya da bir şehir...
Kimi zaman dostluklar, arkadaşlıklar, beraberlikler bir dar ayakkabıya dönüşür.
Kimi zaman zamandır dar ayakkabı, geçmek bilmez.
Kimi zaman mutlu gözüken bir beraberliktir..
Kimi zaman zenginlik, kimi zaman başınızı koyduğunuz yastık...
Canınız yanar.
Topallaya topallaya gidersiniz.

Sonradan öğrendim yaşamın dar ayakkabıyla yürüme sanatı olduğunu...

ArZu
28-10-2011, 21:53
BİR ÇOCUĞUN ÜMİDİNİ TAŞIMAK

http://b1110.hizliresim.com/q/w/6jyj.jpg

Küçük çocuk, deniz kenarında gördüğü yassı bir taşın güzelliğine hayran olmuştu. Mutlaka bir mücevherdi bulduğu. Şekli de bir insan kalbi gibiydi. Üstelik parıl parıl parlamaktaydı. Çocuk taşı avuçlayıp eve koştu. Ve onu büyük bir heyecanla babasına uzattı. Adam, yavrusunun soğuktan morarmış avucundaki taşın, birbirine sürtüldüğünde kıvılcım çıkaran bir çakmak taşı olduğunu hemen anladı. Fakat bunu ona söylemedi. Küçük çocuk, rüyalarını süsleyen bisiklete kavuşmak için elindeki taşı satmak istiyor ve o paranın bir bölümüyle bir de top alacağına inanıyordu. Fakat babası buna yanaşmıyordu. Çocuk, işin kendisine düştüğünü anladığında, tatilde simit sattığı çarşıya gitti. Kuyumcu vitrinleri, göz kamaştıran ışıkların aydınlattığı altın kolyelerle doluydu. Bir de, elindeki taşın çok daha küçük olanlarıyla süslenen pahalı yüzüklerle. Çocuk en gösterişli mağazayı gözüne kestirdikten sonra, bir süre vitrin önünde bekledi. İçeride, dükkan sahibi olduğu anlaşılan bir adam vardı. Müşteri olarak da kürk mantolu bir hanım. Küçük çocuk biraz sonra içeri girdi. Ve cebinden çıkardığı taşı dükkan sahibine uzatarak: "Bu pırlantayı deniz kenarında buldum efendim. Eğer isterseniz size satarım." Dedi. Adam taşa uzaktan bir göz atıp: "O sadece basit bir çakmak taşı. Bütün sahil o taşlarla doludur." Dedi. "Hayır!" diye atıldı küçük çocuk. "İsterseniz ıslatın, ne kadar parladığını göreceksiniz." Dükkan sahibi, zengin müşterisini kaçırmaktan korkuyor ve çocuğu kolundan tutup atmayı planlıyordu. Kadın onun niyetini sezmişti. Çocuğun taşına yakından bakıp: "Tam istediğim şey!" Diye gülümsedi. "Onu bana satar mısın?" Küçük çocuk, taşının gerçek değerini anlayan biriyle karşılaşmış olmaktan son derece mutluydu. Kadının cebine doldurduğu paralar ise, aklını başından almıştı. Defalarca teşekkür ettikten sonra, koşarak uzaklaştı. Kadın, elindeki taşı kuyumcuya vererek ona bir zincir takmasını istedi. Belli ki mücevher gibi taşıyacaktı. Dükkan sahibi, yapmış olduğu ikazı anlamadığı için, kadının aldandığını düşünüyordu. Bu yüzden: "Söylemiştim, ama tekrar edeyim! Satın aldığınız şey basit bir taştır." Kadın,önce pırlanta kolyesine, daha sonra da yüzüğüne bakarak:
"Zannetmiyorum!. O taş bence bunlardan daha değerli, çünkü küçük bir çocuğun ümidini taşıyor." dedi.

http://b1110.hizliresim.com/q/w/6jz2.jpg

ArZu
02-11-2011, 20:46
Okyanus gönüllü olmak...

http://a1111.hizliresim.com/r/2/9km4.jpg

Bir adam, kötü yoldan para kazanıp bununla kendisine bir inek alır. Neden sonra, yaptıklarından pişman olur ve hiç olmazsa iyi bir şey yapmış olmak için bunu, o zamanlar aynı zamanda aşevi işlevi görmekte olan bir dergaha bağışlamak ister.

Adam Hacı Bektaş-ı Veli'nin dergâhına gider. Durumu Hacı Bektaş-ı Veli'ye anlatır ve o 'helal değildir' diyerek bu kurbanı geri çevirir. Bunun üzerine adam Mevlevi dergâhına gider ve aynı durumu Mevlana'ya anlatır. Mevlana ise bu kurbanı kabul eder. Adam aynı şeyi Hacı Bektaş-ı Veli'ye de anlattığını ama onun bunu kabul etmemiş olduğunu söyler ve Mevlana'ya bunun sebebini sorar.
Mevlana şöyle der:

- Biz bir karga isek Hacı Bektaş-ı Veli bir şahin gibidir. Öyle her lese konmaz. O yüzden senin bu Hediyeni biz kabul ederiz ama o kabul etmeyebilir.

Adam Üşenmez kalkar Hacı Bektaş dergâhı'na gider ve ona, Mevlânâ'nın kurbanı kabul ettiğini söyleyip bunun sebebini bir de Hacı Bektaş-ı Veli'ye sorar.

O da şöyle der:
- Bizim gönlümüz bir su birikintisi ise Mevlânâ'nın gönlü OKYANUS gibidir. Bu yüzden, bir damlayla bizim gönlümüz kirlenebilir ama onun engin gönlü kirlenmez. Bu sebepten dolayı o senin Hediyeni kabul etmiştir.

http://a1111.hizliresim.com/r/2/9knf.jpg

ArZu
04-11-2011, 21:29
Anne Olmak..

http://a1111.hizliresim.com/r/4/bq4b.jpg

Amerika’nın ünlü doğa parkı Yellowstone National Park’da çıkan bir yangın sonrası görevliler, hasar tespit çalışmaları için ormanda geziyorlardı.

Görevlilerden biri, bir ağacın dibinde küller içinde neredeyse kömürden bir heykele dönüşmüş bir kuş gördü.

Görevli, elindeki çubukla hafifçe dokundu kömürleşmiş kuşa.
Dokunur dokunmaz kuşun kanatları altından üç küçük kuş yavrusunun cıvıldayarak çıktığını gördü.
Anne kuş, gelen tehlikeyi fark ederek, yavrularını bir ağacın arkasına getirmiş, kendisinin yanacağını bile bile onları kanatlarının altında saklamıştı.

Yangın, yayılmadan çok rahatlıkla uçup oradan uzaklaşması mümkünken yavrularının yanında kalmayı tercih etmişti.

Alevler, bulunduğu yere varıp küçücük bedenini kavurmaya başladığında hiç kıpırdamadan kalmıştı. Bedeni, yanıp kavrulmuştu, ama geriye hiç ölmeyecek bir “anne” heykeli bırakmıştı.

Alıntı

ArZu
18-12-2011, 22:22
Gülçiçek…

http://a1112.hizliresim.com/s/m/16gj2.jpg


Zamanında bir kız sevmiştim. Hala seviyorum. Adı Gülçiçek. Çok güzel biriydi.

Dinine düşkündü, dinde sürünüyordu adeta. Başörtülü bir kızdı.

Karşı apatmanda oturuyordu ve balkonları, bizim camın en köşesinden biraz da olsa görünüyordu.

Her akşam, gölge gelince balkonda kitap okurdu. Saatlerce…

Bazen Kur’an okuduğuna da şahittim.

Değişiyordu elindeki kitaplar. Sesi de çok güzeldi.

Çok’u ve güzel’i sadece Gülçiçek için yan yana kullanabilirdim.

Bir gün,cesaretimi toplayıp karşısına çıktım. Bakkaldan eve dönüyordu.

Elinde poşetler. Centilmenlik yapıp alayım dedim, yardımcı olayım, izin vermedi.

“Sizinle konuşmak istiyorum” dedim. “Sadece on dakika, biraz, lütfen…”

Başı öne eğikti. Yüzüme bakmıyordu. Gözlerinin gözlerime dokunduğunu hiç görmedim.

Hiç hissemedim nasıl bir titreme hali olduğunu.

“Ne amaçla?” dedi.

“Size aşığım” dedim, çıkıverdi ağzımdan. Belki biraz daha ağırdan almalıydım.

Hoşlandım desem belki de olacaktı bu iş. Aşığım deyince korktu tabi.

“Sizinle konuşmam caiz değil” dedi. “Lütfen, çekilin önümden…”

“Caiz mi? O ne demek?”

“Ve, ek olarak, bu soruyu sorduğunuz için bile aşkınıza karşılık vermem…”

“?”

Gitti…Yine uzaklardan seyretmeye tahammül edecektim.

Gitti.

Gitti.

Ne de güzeldi gidişi…

Acaba ne kastetmişti? Caiz ne demek harbi? Başörtülü bir kıza tutulduysan, Kur’an’ı hatim etmelisin oğlum! Farklı bir dilden konuşuyoruz…

Ertesi gün, sokaktan taşınacağını öğrendim. Ailesiyle birlikte Yalova’ya yerleşiyorlarmış. Emekli olmuş babası.

Daha sakin bir şehirde,daha sakin bir hayat düşlüyormuş. Üzüntüden öldüm sandım.

Bıçağı alıp tenime değdirince hala nefes aldığımı anlamam uzun sürmedi.

Annem görünce intihar ediyorum sanıp ağladı ama ben ona sarılıp teselliye başladım hemen. Yanlış anlaşılmaya mahal yok.

Gitti.

Göremeyeceğim bir daha onu…

Gitti.

Onunla evlenemeyeceğim…

Gitti.

Ya unutursam?

Merakım içimi deşti. İnternetin başına geçtim ve caiz ne demek onu araştırdım.

“Caiz, genel olarak ruhsat verilmiştir, günah değildir manasındadır. Fakat, caiz denilen şeyi yapmamak daha iyidir.”

Bizim onunla konuşmamız günah mı yani?

Günler geçti, araştırmalarım sonunda kalbimi ALLAH sevgisi kapladı. Bir ayetin ortasına düştüm ve kendimi oradan kurtarmak istemedim.

“Kalpler ALLAH’ ı (c.c.) Anmakla Mutmain Olur // Ra`d Sûresi 28. “

Sureler ezberledim.

Abdest almayı öğrendim.

Namaz kıldım.

Kur’an okudum.

Gülümsedim.

Sadaka dağıttım.

Her şey çok hızlı ilerliyordu. Anladım ki, ALLAH’ın yolunda bekleme yoktu…

Aylar sonra, bir camiden çıkarken, Gülçiçek’e rastladım. Ayaklarım titredi. Durdum.

“ALLAH” dedim…

İçimden onlarca kez “ALLAH” dedim… Kaç saniyede bir ALLAH denilebiliyordu?

Ona bakmamalıydım. Göz zinası, İslam’da haramdı. Ayaklarımla temas kurdum ve yürüyüp evimin yolunu tuttum…

Akşam annem geldi ve beni görücü usulü bir kızla tanıştırmak istediğini söyledi.

Onunla evlenirsem, çok iyi bir yuvam olurmuş. Ahlaklı, güzel ve şefkatli bir eş…

Gülçiçek’i unutmanın sağlıklı bir yöntemiydi belki de. Tamam dedim, olsun. Kabul…

Odadan içeri girdim, mavi bir elbise içinde,başörtülü bir kız arkası dönük duruyordu.

“Selamun Aleykum…” dedim.

“Aleykum Selam” dedi

ve

yüzünü bana çevirdi…

“Artık caiz.” dedi.

alıntı...

ArZu
16-01-2012, 00:05
Kelebek Gibi Bir Ömür..


http://c1201.hizliresim.com/t/j/1uprm.jpg

.

Kelebek gibi bir ömür hayal edelim; özgürlüğe kanat çırpalım. Rengârenk yaşamın renklerini sırtımızda taşıyalım. Yaratılış desenimiz kimseninkiyle aynı olmasın. Umudun simgesi, naifliğin dokunuşu olalım. Cesaret gökyüzünün en ıssız yerlerini dolaşalım…

Kimi zaman hareketlerimizin estetiği diğer gönülleri büyülesin. Çevredeki dostlarımızdan renk ve desenimizle ayrılalım. …Kaybolalım arada yaratılmışlıkların koylarında… Kanat çırptıkça geçen saniyelerimizin hükmünü unutalım, pişmanlıkların kor olup kanat çırpışından da sıcak olacağı bir vaktin en koyu tonlarında…

Hayal ya, umuda doğru uçuşumuz, düşüncesiz güzelliğimizi semaya kabullendirişimiz, varlığımızın kısalığını hatırdan çıkarışımız. Belki de kaç çiçek ezilmiştir ayaklarımızın altında, kim bilir kaç sayılı çiğ tanesi değmiştir göz pınarlarımıza…

Kim bilir kaç saniye daha sığdıracağız, hayallerle süslenmiş yalan dünyanın yamaçlarına, kim bilir dokunmaya kıyamadığımız çiçekler hatırlayacak mı bizi, narin papatyalar ve mor menekşeler… Belki de unutuluverileceğiz kırk sekiz saat dolmadan…

Oysa ne kadar da aldanmıştık özenle yaratılışımıza, özgürlüğe kanat çırpışımıza, kaybetmeyeceğimizi sandığımız baharların oluşuna…

Şimdi düşün bakalım, hayalin ne kadar gerçek, zamanın kaldı mı ve kelebek gibi özgür müsün sence… O, idaresizliğin özgürlüğünde kısacık da olsa kanat çırpıp gitti sessizce…

Peki, sen ey insanoğlu, kelebek gibi bir ömrün olsa, son şansın olan kırk sekiz saatte neler sığdırırdın bir düşün bakalım sence… Bir düşün bakalım tereddüde kapılmayacağını iddia eden bir yürekle… Son kırk sekiz saatin kalsaydı neler yapardın…

Belki de kozasından şimdi çıkan bir kelebek kadar bile ömrün kalmamıştır…

Yine de zamanın kıymetini bil yüreğim, kelebeğin hesabı kolaydır, senin hesabın ağırlığından da ağır olacaktır belki de…

.

İlknur Doğanay

ArZu
22-01-2012, 22:18
Menekşe, Bilmek Ve Ölmek

http://d1201.hizliresim.com/t/r/20sn5.jpg

Menekşe tutkusu olan bir kadın toprağa döndürüldüğü gün, menekşenin yaprağına usulca yağmur dokunur. O, henüz, toprağa döndürüleceği günün bilgisine sahip değilken, toprağa daldırmış olduğu bir kök menekşenin.
Ah menekşe, gözlerinde hareler. Gecenin içinde büyürken bir saatin tik-takları, kalkar bir ölüyü bekleyenlerin gözünden bir an için perde, dökülür boşluğa ansızın bir başka boşluğa takılıp kalmış bir bakışın anısı. Ruh ve ceset arasında gül ve toprak kadar aşinalık. “Gözün ruhu takip edeceği” an’a en yakın anlam, “sen razı, senden de razı”. Ah menekşe gözlerinde hareler, üstelik kadrin bilenlerin eline düşmüşken, vakti midir böyle çekip gitmenin. Ne sen ne ben bilirim.
Menekşenin bildikleri ile benim bilmediklerimi mukayese imkânım yok elbet. Bilmediklerimi bilmeme imkân yokken, bildiklerime güvenmemi benden kimse beklemesin. Ama yine de menekşe, sen bunları bilmezsin. Şair ne kadar teşhis etse de menekşe, sen bilici değildin. Yağmur usulca dokunurdu senin yaprağına. Yağmur bana da dokunurdu. Bu kadardı. Oysa ben bildim. Bilici olmam hem ödülüm hem cezamdı. Ölümü tadımlı bir nefistim, bir menekşeden ibaret değildim.
Menekşe, sen bu yağmurları bilmezsin. Bilmezsin nasıl olup da aynı davanın hem mağduru hem sorumlusu olduğumu. Menekşe, sen, gözlerinde kalacak son görüntü kadar kimin gözlerinde son görüntü olarak kalacağını merak etmenin ne demek olduğunu. Ah menekşe senin için ölmek rüzgâr olmak demektir. Bilmezsin ölümü, bilmezsin kendi ölümünü bir rüzgâr gibi işlemenin ne demek olduğunu.
Ah menekşe, boynun bükük, ağır yükmüş ki senden alınmış bana verilmiş. Sen taşıyamamışsın da, ben taşırım, demişim. Değil mi ki yaşam nedir, diye sorulduğunda ölüm benim, diye cevap veririm. Ama ölüm bensem, ölümü bilmeyen de neden yine ben’im? Ölüm neden, diye sormak; ölüm nedir, diye sormak kadar ağır menekşe, ama yine de, ölüm neden menekşe?
Ah menekşe, ben ölümlü olduğumu biliyorum da ölümün ne olduğunu bilmiyorum. O zaman bende bir eksiklik olacak. Zira evrende olan bir şeyi tanımadan evreni yorumlamaya kalkışamam. Ölümü kabullensem, ölümün, benim bildiğim, fıtratimin hakikatinde tecellisini bulacağını zannettiğim ölüm olmadığından eminim. Ölümü kabullenmesem, ne kadar denge arasam o kadar uçurumdayım. Kıyamet sonrası şaşkınlığını üzerinden atacak ruhun teslimiyetine şimdilik uzaktayım. Kıyamet kopmuş çoktan, bihaberim. Tufanlar sarmış dört bir yanı menekşe bilmezsin.
Ah menekşe, çevreni kuşatan her ne ki var, ruhunu tüm hacmince ona dökerek, sonra tutup özge bir nazarla temaşa ederek. Kendine özne, kendine yüklem. Kendine etken, kendine edilgen. Ölüm iki hece ama tek kişilik eylem.
Ah menekşe, keşke rüyalara bu kadar güvenmeseydim. Ya da rüyalara bu kadar güvenmişken göklerden toprağa düşmeseydim. O ses, yine o ses, hep o ses. Ah keşke bilmeseydim. Her şeyin her şeyden kaçacağı o günde, kalp de manasına şekil veren cümleden kaçacak, mes’ul. Ve sen hangi mana indiyse kalbine, kalbin ne şekil vermişse cümlelerine, ondan mes’ul olmanın ağırlığını bilemezsin menekşe. Bense mes’ulüm menekşe. Hem kalbimden, hem bilgimden. Hem ölümümden, hem cümlemden.
Ama menekşe, bilgi ölümün, kelâm da bilginin üzerinde yer alır. Kalu belâ: Evet dediler. Yaratılmışların içinde belâ diyen bir tek ben miyim? Bu yüzden mi ölümlüler içinde bir tek ben öleceğim? Ölümüm ne senin ölümüne ne kanadı kırık arı kuşunun ölümüne benzeyeceğinden, bir tek ben öleceğim. Çünkü ölümü bir tek ben bileceğim. Çünkü ölümlü olduğunu bilerek yaşayan bir tek ben’im. Ben ölümlü olduğumu bilirim de sen ölümlü olduğunu bilmezsin. Ah menekşe ne olurdu sen de belâ deseydin.
Ah menekşe, zihnimde olmayanın dilimde karşılığı yok. Dilimde olmayan da zihnimde yer almıyor. Hepsi ben’im. Hepsi yaşamak. Ah menekşe. Ne bulacağımı bilmemekle birlikte mutlaka bulacağımı bilerek girdiğim bahçede. Bir ağustos öğlesinde yapacak tek şey olarak bana kalan: Ağır bir kitabın sahifelerini usulca çevirmek anlamına gelen yaşamak. Menekşe de ölür; ama ölümlü olduğunu bilmez, ne ölmeden önce, ne öldükten sonra.
Ben ölürüm ve ölümlü olduğumu bilirim. Hem ölmeden önce, hem öldükten sonra.
Ah menekşe!
Ah menekşe!


Nazan Bekiroğlu- Mavi Lale

ArZu
22-01-2012, 22:19
Çok Sade Bir Hikaye

http://d1201.hizliresim.com/t/r/20sqp.jpg

Şimdi size çok sade bir hikaye anlatacağım. Ne anlatan için anlatması, ne dinleyen için anlaması zor olacak bu hikayenin:
Ne büyük anne ne büyük baba tanımıştı masallarda ya da hayatta olduğu gibi ki kendisine bir şeyler öğretilsin.
Ama iklimi munis sözü gerçek biri o henüz küçücük bir çocukken söylemişti:
Hava soğuk, su soğuk, ve yatak sıcacıkken ve uyku kollarına çağırırken seni; sabah namazına kalktığına yarın ruz-i mahşerde, yorgan tanıklık eder, su tanıklık eder..
Oysa hayat onu, tanıdıkların yabancı dilden giren sözcük listeleriyle ifade olunduğu bir metropol uygarlığının kollarına bırakmıştı. Hep bildik cümle.
Artık betonarme bile olmayan çok ama çok katlı binalar. Bilgisayarlardan da öte teknolojiler. Hayata kablolarla bağlı bir yaşam. Hayata sorsanız ki her şeyin sorumlusuydu, o da sorumsuz olduğunu söyleyecekti. Görünürde alabildiğine genişlemişti yaşamı. Görünmezde alamadığına daralmış. Sıkışıp kalmıştı. Nefes almasa ölecekti. Nefes almadan yaşamayı öğrendi.
O kadar ki gökyüzü artık daraltılmış bir alandı. Yıldızları saymak artık çok kolaydı. Çünkü kentler aydınlık ve yıldızlar öylesine azdı. Zeytin ağacı. İncir dalı. Gül yaprağı. Papatya tortusu. Toprak kokusu. Sardunya. Su. Uzak bir rüyaydı.
Rüyaları olmadığından olacak uykusuzlukları başladı. Gece terlemeleri. Oysa çok imkanlı ve çok yenilikli sağlık ünitelerinin, çok bilmiş doktorların denetiminde biliyordu ki hasta değildi. Sorular sordu sonra, görünürde soru sormasına neden yokken. Neden, diye sordu. Neyim ben ? Nereden geldim? Nereye gideceğim? Ne? Ne? Ne? Ne çok N ile başlayan soru vardı. Ve N, ne çok geometrik hesapların dik başlılığına terk edilmiş çizgileriyle ilk bakışta görkemli ama ne sert ne acımasızdı.
Sentetik elyafın sıcaklığında ısıtılmış yatağında bir sola bir sağa dönüp durduğu uykusuz gecelerin birinde. Yapayalnızken. Bir avuç uykuya avuç açmışken. Gecenin sessizliğinde. Gecenin sabaha döküldüğü yerde. Birden. Üst kattan gelen sesler dikkatini çekti. Önce suyun sesi, mahremiyeti ihlal edilmiş katlar arasında. Sonra iki diz’in sanki, sanki sonra bir alnın yere dokunması, yere kapanması gibi. Yaşlı bir beden olmalıydı bu. Bir anlam veremedi önce. Sonra bir gece, iki gece, üç gece.
Anlamını bildi.
Öyle oldu ki, uykusuzluklarının, gece terlemelerinin arka plan nedenleri ortadan kalkıp da plastik bir uygarlıkta huzur dolumlu uykuları kendisine döndüğü zamanlarda bile. Artık vakit gelince kendiliğinden uyanır ve o sesleri bekler oldu. Bir tür refakat duygusuydu bu. Önce su…
Gecenin bu vaktinde kendisi gibi ama kendisinden bambaşka bir uyanıklıkta olan, görmediği bir gövdenin hareketlerini izlemeye başladı. Ne biliyorsa, ne kadarını biliyorsa hatırlamaya, okumaya ve boşlukları doldurmaya çalıştı. Ama hiç yerinden kalkamadı. Hava soğuk ve yatak sımsıcacıktı. Oysa insan, istediği kadardı.
Her gece uyku ile uyanıklık arasında süre gitti bu refakat. Biri sentetik yatağında huzursuz ve uykusuz, diğeri uyanık iki kişi. Aradan çok zaman geçti. Kalbin uyanmasına, bedenin bile değişmesine yetecek kadar çok zaman.
Bir gün. Günün geceden sıyrıldığı bir zaman. Yani o zaman. Refakat anı. Kulak kesildi. Su sesi bir alt kata inmedi. Ne bir ses ne bir hareket. İçi sızladı. Uyuya kalmıştır, dedi. Gidip kapısını çalsam. Uyandırsam. Vazgeçti. Hava soğuk yatak sıcacıktı.
Bir gece. Üç gece. Beş gece. Çıt yoktu.
Neden sonra duydular. Kapıcının sayesinde buldular. Su her zaman ki gibi soğuktu.
İçi sızladı adamın. Yalnız ve yaşlı bir kadın. Yaşamı gibi ölümüne de refakat edecek kimsesi olmamıştı. Hava soğuk, yatak sıcacıktı. Kalktı. İlk kez soğuğu duymadı. Gökyüzüne en yakın olabileceği yere, balkona çıktı. Çelik kolonlarla sağlamlaştırılmış kente doğru baktı. Sonra başını kaldırdı, yıldızları saydı. İçi sızladı, hem nasıl sızladı..
Onun, dedi, her sabahın geceden sıyrıldığı anda uyandığına ve sıcacık yatağını terk ederek soğuk suya koştuğuna; yatak tanık, yorgan tanık, yastık tanık. Kabul edersen tanıklığımı, dedi, şu aciz beden tanık.
Bir alt katta genç bir üniversite öğrencisi, gecenin o vaktinde şiir yazmak için gamlanıp duruyordu. Birden, mahremiyetleri ihlal eden bu çok katlı ve kendi zenginliğinde yoksul binada, bir üst kattan gelen su sesiyle irkildi. Sonra sanki iki dizin ve sonra sanki bir alnın zemine hafifçe dokunma sesi. Orta yaşlarda bir gövde olmalıydı bu.
Önce bir anlam veremedi. Sonra bir gece, üç gece, beş gece….. Çok sade bir hikayeydi.

Nazan Bekiroğlu
Mavi Lale

ArZu
20-02-2012, 03:08
Kavanoz ve Kahve…

http://a1202.hizliresim.com/u/n/2vyuf.jpg

Ne zaman; hayatında bazı şeyler çekilmez hale gelirse, Ne zaman; yirmi dört saat kısa gelmeye başlarsa,
O zaman; mayonez kavanozu ve iki fincan kahveyi hatırlayınız…

İşte kavanoz ve iki fincan kahvenin hikayesi şöyle;
Bir gün bir felsefe profesörü, elinde bazı malzemelerle derse gelir.
Ders başladığında;
Hiçbir şey söylemeden, önüne büyükçe kavanozunu alır.
Sonda DA kavanozu ağzına kadar tenis topları ile doldurur.
Ardından öğrencilerine kavanozun dolup dolmadığını sorar…
Bütün öğrenciler hep bir ağızdan dolduğunu söylerler.
Bunun üzerine;
profesör önündeki kutulardan birinden aldığı çakıl taşlarını, kavanoza döker.
Çakıl taşları kayarak, tenis toplarının aralarındaki boşlukları doldurmaya başlar.
Profesör yeniden kavanozun dolup dolmadığını sorar.
Öğrenciler yine hep birlikte;
‘evet doldu’ derler.
Profesör bu defa DA, masanın üzerindeki diğer kutuyu eline alır ve içindeki kumu yavaşça kavanoza döker.
Tabii ki kumlar DA çakıl taşlarının aralarındaki boşlukları doldurur.
Profesör yine aynı soruyu sorar.
Öğrenciler de yine koro halinde ‘evet doldu’ derler.
Profesör bu kez ise masanın altında hazır bekleyen iki fincan kahveyi alır.
Başlar kahveyi kavanozun içine dökmeye.
Bu kez de kahve de kumların arasında kalan boşlukları doldurur.
Bunun üzerine öğrenciler gülmeye başlar…
Ardından profesör öğrencilerine nasihat etmeye başlar;

‘Bu kavanoz sizin hayatınızdır.
Tenis topları;
Hayatınızdaki önemli şeylerdir.
Yani aileniz, çocuklarınız, sağlığınız, arkadaşlarınız gibi.
Diğer şeyleri kaybetseniz de, bunlar hayatınızı doldurmaya yeter..
Çakıl taşları ise;
Sizin için daha AZ önemli olan diğer şeylerdir.
Yani işiniz, eviniz, arabanız gibi..
Kum ise;
diğer ufak tefek şeylerdir.
şayet kavanoza önce kum doldurursanız;
Çakıl taşlarına ve özellikle de tenis toplarına yeterli yer kalmaz.
Aynı şey hayatımız için de geçerlidir.
Vaktinizi ve enerjinizi;
Ufak tefek şeylere harcar, israf ederseniz;
Bu defa DA önemli şeyler için vakit kalmayacaktır.
Dikkatinizi mutluluğunuz için önemli olan şeylere çevirin.
Çocuklarınızla oynayın.
Sağlığınıza dikkat edin.
Sevdiklerinizle yemeğe çıkın.
Evinizin ihtiyaçlarını karşılayın.
Öncelikle tenis toplarını kavanoza yerleştirin.
Öncelikleri, sıralamayı iyi bilin.
Gerisi hep kumdur…’
Bu arada bir öğrenci merakla şu soruyu sorar;
‘Hocam peki, o iki fincan kahve nedir?’
Profesör gülerek cevaplan;
‘Bu soruyu bekliyordum.
Hayatınız NE kadar dolu olursa olsun;
Her zaman dostlarınız ve sevdiklerinizle bir fincan kahve içecek kadar yer vardır…’

La Edri

ArZu
22-02-2012, 21:08
Kanlı Kar


http://a1202.hizliresim.com/u/q/2ychm.jpg

Süphan ve Ağrı dağları için dededen toruna bir hikâye anlatılır.
Derler ki bu dağlar, bir birine beddua eder. Bedduanın aslı var mıdır bilinmez ama bilinen bir şey vardır, birinin tepesinden kar diğerinden bahar eksik olmaz.
Taze karlar yağıyordu ovaya.
Süphan Dağı, gecenin koynunda vahşi bir hayalet gibi heybetinin beyazlığında süzülüyordu.
Dağın eteklerine kurulu köy yalnızlığa gömülmüş, sessizliğine sığınmıştı.
Koyu bir sis sarmıştı her yanı.
Rüzgâr, gecenin bağrını en sert yumruklarıyla dövüyordu. Köyün korucusu başını yüzünü sarmalamış etrafı kolaçan ediyordu. Oğlu Ali geldi aklına “Kınalı kekliğim bu kar kışta kim bilir hangi dağlarda dolaşıyor, hangi kayalıklarda sekiyordur?” diye düşündü. Ali’si gitti gideli kalbinin sızısı her gün artıyor, karlı dağları ateşe verecek yangınlar yalayıp duruyordu yüreğinin çeperlerini.
Köyün köpekleri, havlamaya başladı bir anda. Daha bir dikkatle bakındı etrafa.
Bir de ne görsün, gecenin karanlığında bir ayağı aksayan birisi, bir gölge gibi köye doğru sızıyordu.
Geceleri kuş uçurtmazdı köyün girişinde. Öfke kabarırdı içinde. Arka arkaya gelen “dur” seslerini, rüzgârlar aldı götürdü dağlara da köye doğru koşan kişi duymadı korucunun bağırışını. “Dur! Yoksa vururum” sesleri savruldu sert rüzgarlarda. Yabancı köye doğru koşmaya başladı
Silah sesi yankılandı karşı dağlarda. Meraklandı köylüler, kulak kabarttılar sese.
Gölge önce sendeledi, sonra taze yağan karların üstüne yıkıldı.
Korucu, bir teröristi öldürdüm diye koştu avına doğru. Yaklaştığında boğazına bıçak salınmış yaralı ceylan gibi bir delikanlı yerde debeleniyordu. Bembeyaz karların üzerine kan sızıyordu yarasından. Başını montuna gömmüş, yüzükoyun yatmış çırpınıyordu.
Kümbet…
Süphan Dağı’nın eteklerinde, Ağrı ile Süphan dağlarının arasında ıssız, yalnız bir köy.
Bu yalnız köyde yedi kişilik bir ailenin en büyük çocuğudur Ali. Orta okulu bitirip liseye gitme hayalleri kurmaktadır.
Bitmek tükenmek bilmez Ali’nin hayalleri. Anasının hastalığı Ali’yi çaresizlendirdiğinde hep doktor olma hayali kurar.
Babasının da en büyük arzusuydu Ali’sinin okuması.
Orta okulu bitirdikten sonra kasabadaki liseye kayıt yaptırır.
Dersleri çok iyidir, başarı ile bitirir birinci sınıfı.
Yaz tatilini babasına yardım ederek geçirir.
İkinci sınıfa başlar başlamasına da ailesi onu okutmakta çok zorlanır.
Ali’de bitmek bilmeyen bir okuma azmi vardır.
Babası, oğlundaki bu azmi gördükçe, nesi var nesi yok satıp Ali’sini okutmaya karar verir.
1990 yılı… O gün, ders zili çaldıktan sonra yine köyün dolmuşuna koştu Ali.
Dolmuş, arkada toz bulutları bırakarak köy yolunda ilerlerken Ali, doktor olma hayalleri kurarak yaklaşıyordu köyüne.
Yanında oturan arkadaşı Hüseyin’e; “Hüseyin! Bir doktor olursam gör bak, köydeki bütün hastalarımızla nasıl ilgileneceğim, hele anama nasıl yüreğim yanıyor bilemezsin.”
Hüseyin; “Ya Ali! Sen de amma hayal kuruyorsun, kolay mı doktor olmak?” diye çıkıştı.
“Çalışacam Hüseyin Çalışacam, yaşaması lazım bu insanların, dindirmek lazım onların acılarını, ağrılarını.”
Köye iyice yaklaşmışlardı. Ali’nin içi içine sığmıyordu. Anasının ağrıları için ilaç almıştı. Anasına yetiştirecekti ağrı kesicileri.
Bu gece anası bir rahat uyursa ne kadar sevinirdi.
Neden ağrılar geceleri artardı? Neden geceler sancılarla uzanırdı sabaha? Bunu bilemiyordu ama bildiği bir şey varsa akşamları daha bir artardı anasının ağrıları.
Dönemeci döndüklerinde köy görünecekti ki, ellerinde silahlarla bir gurup terörist tarafından yolları kesildi.
Dönemediler son dönemeci. Göremediler köylerini.
Yolcuların yanındaki para ve değerli eşyaları aldılar. Ali ve Hüseyin’i de… Ve yürüdüler dağlara doğru…
Acı haber bir anda ulaştı fukara köye.
Yıkıldı Ali’yle Hüseyin’in aileleri. Süphan Dağı devrildi üzerlerine. Acı, bir ateş oldu yaktı toprak evleri.
Aradan günler geçiyor Ali ve Hüseyin’den haber alınamıyordu.
Örgüt, onları önce Suriye’deki kamplara götürdü.
Eğitim görüyorlardı. Öldürmenin, cana kıymanın, hayatları yok etmenin, anaları ağlatmanın, çocukları yetim bırakmanın eğitimini.
Ali, hiçbir zaman sevmedi bu hayatı.
O, umutsuz insanları hayata döndürmenin eğitimini görürken kesilmişti yolu.
İki kaşının tam ortasından vurulmuştu hayalleri.
Birkaç defa kaçmayı denedi ise de başaramadı.
Son teşebbüsünde bir daha kaçmaya tevessül etmesin diye ayağından vurdular Ali’yi. Önce hayalleri sonra da vücudu delik deşik olmuştu. Artık yürürken, ümitleri gibi ağır aksaktı.
Hayat onun için bitmişti. Kaçması da imkânsız hale gelmişti.
Yıllarca sakat ayağı ile nefret ettiği insanlara hizmet etmek zorunda kaldı. Ölmek ya da yaşamak umurunda değildi. Tek arzusu köyünü bir daha görebilmekti.
Nihayet bir gün Ali, kaçmayı başardı.
İlk defa Hüseyin’den ayrılıyordu. Ona da söyleyemedi kaçacağını.
Karlı bir kış günü çok sevdiği köyüne iyice yaklaşmıştı. Başını parkasına gömmüş, sert rüzgârlara direnerek yürüyordu köyüne doğru. Taze karlar yağıyordu üzerine. Hava, tipiğe çevirmiş, rüzgâr karanlıkta karları savuruyordu.
Bir anda, camlarından ölgün ışıkların sızdığı köy göründü.
Soğuktan büzüşmüş, birbirine sokulmuş karların ağırlığında inleyen toprak evlerin bacalarından yükselen dumanlar ısıttı içini. Uzaktan evlerini görmüştü. “Anacığım! Geldim. Geldim anacığım. Sensiz çok üşüdüm dağlarda, sıcak bağrında ısınmaya geldim” diyerek heyecandan koşmaya başladı.
Birden köyün köpeklerinin havlamaları bozdu köyün sessizliğini.
Köy korucusu, etrafı kolaçan ederken bir gölgenin köye doğru sızdığını fark etti.
Rüzgâr, vahşi uğultularla deliyordu gecenin bağrını.
“Dur, dur” seslerini alıp götürdü sert rüzgârlarda ulaşmadı Ali’ye. Ali, durmadan koşuyordu.
Korucu iyice tedirgin olmuş, “dur” ihtarına bile aldırmayan bir teröristin köye sızmak üzere olduğundan şüphesi kalmamıştı.
Karanlıkta yankılandı silah sesleri. “Anam” diye inleyerek yere yıkıldı Ali.
Bir teröristi öldürdüm diye koştu korucu. Yaklaştığında delikanlı yerde debeleniyordu. Yere yıkılışıyla çevresindeki karı, kana boyaması çok sürmedi. Bembeyaz karların üzerine kan sızıyordu yarasından. Kanlı kar postallarına bulaştı korucunun. Yaralı genç başını montuna gömmüş, yüzükoyun uzanmıştı; karanlıkta elleri ve ayaklarının çırpınışı, ürperten bir görüntü oluşturuyordu.
Korucu, gencin sırtındaki monta bakıp yanlış bir şey yapmadığını, köye sızmak isteyen bir teröristi vurduğunu düşündü.
Masum bir cana kıymamış olmanın rahatlığıyla derin bir nefes aldı.
“Anam… Anacığım…” sesleri dökülüyordu, dudaklarından.
Korucu, cebinden el fenerini çıkardı, cesedin yüzünü kendine doğru çevirdi.
Acıdan süzülmüş siyah gözlerle göz göze geldi.
“Baba…Babacığım…” diye inledi üşümüş, cansız, kanlı dudaklar.
“Aliiii..! Yavruuuuum..!”
Yürek parçalayan uzun hava gibi ağıtlar, gecenin bağrında Süphan Dağı’nın yamaçlarında yankılandı.
Ağıtlar, karların kanlı kanatlarında Ağrı Dağı’nın ak tepelerini aşarak zifiri karanlıklarda rüzgâra karışıp gitti.
“Şimdi ben anana ne diyeceğim. Aliiim!.. Kalk..! Kalk ! Kınalı kekliğim…”

Harun Tokak

ArZu
23-02-2012, 21:33
Bir Annenin Duası

http://a1202.hizliresim.com/u/r/2z66j.jpg

Hastanede oğlumun başucunda kalmama, anne olduğum için değil, doktor olduğum için izin vermişlerdi. Rahatsızlığı şiddetlendiğinden, oğlum da, çocuk felcine yakalandıkları sanılan diğer çocuklarla birlikte, hastanenin özel bir koğuşunda gözlem altına alınmıştı.
Koridorun öbür ucundaki odalarda çocukların ağlaştığını duyuyordum. Zavallı oğlum, belkemiği muayene edilirken korku içinde “Anne” diye inlemiş, sonra da derin bir uykuya dalmıştı.
Muayene bittikten sonra uzman doktor bana döndü. Yüzünde yorgun ve üzüntülü bir ifade vardı:
“Çok üzgünüm doktor, galiba çocuk felci!” dedi.
Duyduklarıma inanamayarak yüzüne baktım. Başka bir çocuğun çocuk felcine yakalandığına inanabilirdim, ama bu felâketin kendi oğlumun başına geldiğine bir türlü ihtimal veremiyordum. Artık doktorluğumu unutmuş, hasta çocuğumun başında endişe içinde bekleyen bir anne olmuştum. Doktora:
“Henüz felç olmadı, değil mi?” diye sordum.
“Hayır, inşaallah olmaz” diye cevap verdi.
Sonra, yüzüme dikkatle bakarak:
“Siz eve gidip biraz uyumaya çalışsanız iyi olur” dedi. “Çocuğun halinde bir değişiklik olursa, haber veririz.”
Doktorun sözünü dinlemeye karar verdim. Saat gece yarısını geçmişti. Sabahın beşinden beri ayaktaydım. Salgının şiddetlenmesi yüzünden aralıksız çalışmıştık. Oğlumun kızarmış, zayıf yüzüne baktım. Beklemekten başka yapılacak şey yoktu. Çocuğumu kollarımın arasına alıp bağrıma basmak istedim. Bunu yapamayacağımı bildiğimden, hızla odadan çıktım.
Evimin kapısını açıp içeri girdiğim zaman, derin bir sessizlikle karşılaştım. Kocam, iş için şehir dışına gitmişti. Telaşlanmaması için ona oğlumuzun hastalığını bildirmemiştim. Hem, çocuğun halinde yarına kadar olumsuz bir değişiklik olmadığı takdirde, iyileşmesi ümidi artacaktı.
Sonunda bir uyku ilacı alarak yattım. Saatler sonra uykumun arasında telefonun çaldığını duydum. Yerimden fırladım. Başucumdaki saat dördü gösteriyordu.
Ahizeyi kulağıma dayayınca, telaşlı bir kadın sesinin:
“Doktor siz misiniz?” diye bağırdığını duydum.
Rahat bir nefes aldım. Oğlumla ilgili değildi telefon. Acilen bir hastaya çağrılıyor olmalıydım. Doktorun ben olduğunu söyleyince, ahizenin öbür ucunda derin bir sessizlik oldu. O zaman, beni çağıran kadının hastalarımdan biri veya hastalarımın birinin yakını olmadığını sezdim.
Kadın kendini toparlayıp bana çocuğunun durumunu anlatmaya başlayınca, bir çocuk felci vak’asıyla daha karşı karşıya olduğumu anladım. Kadının adresini aldıktan sonra hastaneye telefon ettim. Çocuğumun halinde bir değişiklik yoktu.
Uyuyan şehrin tenha sokaklarından geçerek o adrese doğru yol alırken kendimi büsbütün yalnız hissediyordum. Verilen adrese yaklaştıkça, evlerin seyrekleştiğini görüyordum.
Biraz sonra arabamı durdurdum. Elinde fener olan bir kadın hızla bana doğru koştu ve eteklerime sarılarak:
“Çabuk doktor, çabuk!” diye inledi.
Gözyaşlarıyla ıslanmış yüzüne baktım. Kadının genç mi yoksa ihtiyar mı olduğu anlaşılmıyordu.
Tek odalı eve girince, irkildim. Mesleğim dolayısıyla birçok fakir evine girdiğim halde, hiçbirinde bu derece perişanlık görmemiştim.
Kadının elindeki fenerin hafifçe aydınlattığı odanın bir ucunda iskelet kadar zayıf üç çocuk, üstü boş bir masanın etrafında oturuyorlardı. Odanın geri kalan kısmı karanlık içindeydi. Yalnız, gözlerim bir köşede duran yatakta kirli bir yorganın altında inleyen bir çocuğu seçebildi.
Yaklaşık beş yaşlarında olan çocuk, pek zayıf ve bakımsız görünüyordu. Muayeneyi bitirince tahminimde yanılmadığımı üzülerek anladım.
Kadına beni beklemesini işaret ettikten sonra evden çıktım. Civardaki dükkanların birinden hastaneye telefon ederek derhal bir ambulans gönderilmesini istedim.
Kulübeye dönünce diğer çocukları da muayene ettim. Onlar da son derece zayıf olmakla beraber, çocuk felcine henüz yakalanmamışlardı. Derken hasta çocuk ağlamaya başladı. Annesi kolumu yakaladı. Kadına gerçeği söyleme gereğini hissettim.
“Çocuğunuz çok hasta, fakat elimizden geleni yapacağız” dedim.
Anne, çocuğunun saçlarını okşadıktan sonra, bana dönerek:
“Dua edelim” dedi.
Senelerden beri doktorluk yaptığım halde, bana dua etmemi teklif eden bir hastaya rastlamamıştım. Bu kadının benim çok uzak olduğum şeylere çok yakın olduğunu hissettiğimden, teklifini kabul ettim.
Çocuklar ve anneleriyle birlikte ben de yere diz çökerek duaya başladım. Kadının kendinden geçmiş bir halde ve tatlı bir sesle söylediği dualar âdeta kalbime saplanıyordu.
Bir aralık hastanenin soğuk koridorları, doktorların ciddi yüzleri ve çocuğumun hayali gözlerimin önünde canlandı. Hastaneden çok uzakta olmama rağmen, âdeta çocuğumun başucunda durduğumu hissediyordum. Derken, kalbim duracak gibi oldu. Hayalimde, çocuğumun başını kaldırarak bana gülümsediğini görmüştüm.
Bütün kuvvetimi toplayarak bu hayalleri silkip atmaya çalıştım. Yanımda dua eden kadın ve çocuklarına baktım. Onların yüzünden okunan derin iman bana da tesir etmiş olacak ki, yüksek sesle:
“Allahım, Sen bu duaları kabul et!” diye yalvardım.
Duası bittikten sonra kadın doğrularak çocuğunun başucuna gitti. Hasta, sakin bir şekilde uyuyordu. Bunun üzerine, annesi bana dönerek:
“Gördünüz mü? Allah bizimle” dedi.
Söyleyecek söz bulamadım.
Çocuk, ambulansa yatırılırken uyanmadı. Geçen yarım saat içinde nefes alması ve nabzı normal hale girmişti. Kulübeden ayrılırken para çantamı annenin avucuna sıkıştırdım.
“Yarın size gene gelirim” dedim.
Arabama doğru yürürken başımı kaldırıp göğe baktım. Sabah oluyordu. Hastaneye yaklaşırken hiç korkmuyordum. İçimden bir ses, oğlumun bana bakarak gülümseyeceğini fısıldıyordu. Allah bizimleydi…

Philip Collins

ArZu
13-03-2012, 17:41
Sen Benim Kardeşlerimi Öptün


http://f1203.hizliresim.com/v/f/3hhhw.jpg

.
Son cemrelerin toprağa düştüğü bu günlerde yolumuz, bir zamanlar acı tatlı pek çok hatıralarımızın geçtiği Adapazarı’na düştü.

Yağmur bazen iri damlalarla yağıyor, bazen duruyordu. Sakarya ovasının soğuğu misafir filan tanımıyordu.

Kültür merkezinde geç vakit biten programdan sonra, 17 Ağustos depreminde bir gece yarısı tanıştığımız Ramis Bey; bizim evde herkes sizi bekliyor” dedi.

Koşmaları Sakarya ovasına sığmayan küheylan Ramis Bey’i kırmak olmazdı.

Yol boyunca Marmara depreminin mahşer manzaralarını andıran Sakarya sahneleri geldi gözlerimin önüne.

Aman Allah’ım! Neydi o günler…

Koca şehir yaralı bir insan gibi iniltiler içinde yerde kıvranıyor, beton blokların altından sağ kurtulanların yüzleri, mahşerin dehşetinden kaçan insanlarınkine benziyordu. Her an yeni bir sarsıntı ihtimaliyle çıldırtıcı bekleyişin korku gölgeleri gömülmüştü insanların gamlı gözlerine. Kabaran korku dalgaları yutmuştu koca şehri. Hiç kimse evine girmeye cesaret edemiyordu. Ayakta kalabilen sağlam evler bile düşman gibi bakıyordu insanlara. Kimsede ölüsünü gömecek kadar bile güç yoktu. Şehir kadar bitkindi bedenler.

Güneşin gurubuyla birlikte Sakarya Ovası kendini karanlığın koynuna bırakıyor, yıldızlar sabaha değin, aralarından ayrılanlara ağlayanların, yaralıların ve ağustos böceklerinin ağıtlarını dinliyordu.

Şehrin kenar semtleri daha da perişandı. Ulaşılmayan, paylaşılmayan yumak yumak acılar vardı varoşlarda. Her çadır, kocaman bir göz olmuş gelecek insanları ve yardımları bekliyordu.

Umudun adı yoktu buralarda. Pek çok çadırın içi su dolu, yere serili sünger yataklar sırılsıklamdı. Şimdi on üç yıl önce sık sık geçtiğimiz sokaklardan yeniden geçiyorduk. Sakarya o derin sarsıntının onulmaz gibi görünen yaralarını sarmış, serpilmiş, güzelleşmişti.

Dar bir yoldan geçerken Ramis Bey; “buraları hatırladınız mı?” dedi.

“Hatırlayamadım”

“Sizinle ilk defa burada, şu direğin dibinde karşılaşmıştık”

Buradan geçip gitmek olmazdı, arabadan indik. Her geçen gün, hafızamdan biraz daha silinmesi gereken o geceyi, yılların hiç soldurmadığı tastamam bir fotoğraf gibi hatırladım;

O gece gökyüzü erguvan kesmişti.

Varoşlardaki bir çadırın önüne son kahvaltılık paketimizi de sessizce bırakarak bir okulun bahçesinde oluşturduğumuz yardım merkezimize geri dönüyorduk.

Ağustos’un hüzünlerle dolu gecesi sırtını sabaha dayamıştı. Ambulansımızın ışıkları, sık ağaçlı bir bölgeden geçerken gecenin siyah yüzünde, gözüne ak inmiş âmâ gibi duran iki beyaz çadırı yaladı geçti. Birden farların geceyi delen ışığına, yorgun bir kelebeğin son çırpınışları gibi çadırların önünde hayal-meyal bir genci gördü gözlerim. Karanlıkta bir hayalet gibi gidip geliyordu.

Konvoyumuz durdu. Gencin çadıra girmesiyle dışarı çıkması bir oldu.

Kucağında ağlayan bir çocukla bize doğru koşmaya başladı. Doktorlar çocuğa müdahale ettiler.

Bir süre sonra çocuğun ağlamaları durmuş, eline tutuşturulan oyuncaklarla oynamaya başlamıştı. Zavallı yavrucak şimdi etrafına gülücükler dağıtıyordu. Ağlama sırası gence gelmişti. Gözyaşları, birkaç günden beri traş olamadığı için uzamış olan sakallarının arasından, sık otların arasından akan derecikleri gibi boşanırken;

“Kızım Ayşe ateşler içinde kıvranıyor, annesi içerde ağlıyor, durmadan dua ediyor. Ablam, “Ramis! Bir hafta önce ölen kardeşimiz gibi bu çocukta ölecek” bir şeyler yap” diyor, ben de çaresizlikten çadırın önünde ha bire gidip geliyordum. Yol yok, elektrik yok, vasıta yok… ‘Gecenin bu vakti ne yaparım Allah’ım!’ diye acıyla kıvranıyordum. Hüzne doğan kır çiçeğim Ayşe’m gözlerimizin önünde solup gidiyor bir şey yapamıyordum. Gecenin bu saatinde kim gelir buralara’ derken bir anda ambulansın ışıklarını gördüm:

“Siz kimsiniz? Allah aşkına!”

“İstanbul’dan geldik, yardım dağıtıyoruz.”

“Ya siz?”

” Adım Ramis, vagon fabrikasında çalışıyorum.”

“Cengiz Taştan’ı tanıyor muydun?”

“İyi tanırım, herkesin yardımına koşan, yolda yürürken adımlarını mahşere gidiyor gibi atan, düşünceli, yüzü güven veren bir insandı. Bana “gel yeni bir neslin yetişmesi için birlikte koşturalım” derdi ama ben pek oralı olmazdım. Kırgızistan’a Türk okulları için gider gelirdi. Oradaki okulları anlatırdı bana. Anlattıkları benim pek ilgimi çekmezdi ama güzel şeyler yaptığına inanırdım. Bir keresinde yine oralara gitmişti. Bindiği araba kaza yapmış orada vefat etmişti. Cenazesi geldi.”

Eskiden beri şairler, şiirlerinde sevgilileriyle görüştükleri, buluştukları ve zamanla harabe haline gelen o yerlere bakıp bakıp ağladıklarını dile getirdikleri gibi; biz de hatıralarla dolu bu yerde, kendince sokağı aydınlatmaya çalışan elektrik direğinin dibinde o hüzünlü fakat güzel geceyi yeniden hatırladık, duygulandık.

Ramis Bey’in evine vardığımızda on beş yaşlarında bir kızımızla, bir kadın kapıda karşıladı bizi. Gök mavisi, ferah, temiz, çocuksu, latif gözlü evin genç kızı mahçup ve mütebessim bir eda ile “hoş geldiniz” dedi. Ramis Bey “İşte Ayşe’miz bu” dedi.

Aman Allah’ım! O gece babasının kucağında ateşler içinde yanan incecik dal büyümüş serpilmiş, alımlı, soylu bir servi olmuş.

Huzur dolu bir evdi burası.

Evin erkeklerinin ve kadınlarının yüzlerinden bütün şehre yetecek bir mutluluk yayılıyordu. Sadece sakinlerinin yüzlerinden değil sanki evin duvarlarından da huzur ve mutluluk damlıyordu. Ayşe’nin ailesi o deprem gecesi çadırda karar almışlar, bundan sonraki ömrümüzü sadece kendimiz için değil, başkaları için yaşayacağız.

Ramis Bey; “çok çalışmamız gerekiyor, her eve her sokağa uğrayıp bu güzelliklerden haberdar etmemiz lazım; o deprem gecesi, gözümüzün siyah noktası gibi bizi ışığa kavuşturdu” diyor.

O geceden sonra yaşamak için değil yaşatmak için yollara düştük. Şimdi aile boyu koşturuyoruz. Geçtiğimiz yıl dünyanın dört bir yanından gelen bahar çiçeklerini görmek için Türkçe Olimpiyatlarına gittik. Coşkulu, duygulu bir geceydi.

Hele o esmer, o siyah çocukların söylediği şarkılar, türküler, oynadıkları oyunlar bizi büyüledi.

Gece bitmişti. Herkes dağılıyordu. Ben yanımdaki arkadaşlarıma; “biraz duralım herkes bir çıksın, biz de şu siyah incilerin yanına gidip yanaklarından, gözlerinden doya doya bir öpelim” dedim.

Siyah inciler sahnenin arkasından çıkıncaya kadar bekledik. Az sonra çıktılar. Gözlerinden, yanaklarından doya doya öptük. Birbirimize sarılıp hıçkıra hıçkıra ağladık. Belli ki böyle bir şey beklemiyorlardı. Yüreğimizin onlar için attığını, kalbimizin sıcaklığını hissettiler.

Siyah inciler; ‘Soylu toplum bu işte, dünyada bütün herkes böyle asil duygularla yetiştirilseydi dünya nasıl olurdu acaba? Mutlaka yeryüzü Allah’ın cenneti haline gelirdi’ dediler.

Eve geldiğimde gece yarısını çoktan geçmişti. Yatsı namazını kılıp yattım.

Gece rüyamda “Ramis kalk! Peygamberimiz seni çağırıyor” dediler. Çok heyecanlanmıştım. Etrafımı saran kalabalığa “Ramis’e yol verin Peygamberimiz onu görmek istiyor” dediler. Cennet gibi bir bahçeye götürdüler beni. Peygamberimiz bir bankın üzerinde bir başına oturuyordu. Yanına vardığımda; “sen bizim kardeşlerimizi yanaklarından öptün, beni de öpebilirsin” dedi.

.

Harun Tokak

ArZu
04-04-2012, 18:13
Rahmetle Geldi Bahar


http://g1204.hizliresim.com/w/4/434t3.jpg


Ya Rahman…

Rahmet eden, Rahmetinde, merhametinde sınır olmayan…

“Şüphesiz Allah’ın yüz Rahmeti vardır. İşte onlardan bir Rahmet vardır ki; mahlukat kendi aralarında birbirlerine onunla acırlar. Doksan dokuzu ise kıyamet günü içindir.” ( Müslim, tevbe 20)

buyuruyor ya Allah Resulü (s.a.v) bir hadisi şeriflerinde,

işte dünyada payımıza düşen o bir Rahmet ile geldi bir kez daha bahar…

Güneş, çözdü buzlarını, kıştan kalma donmuşlukların…

Yine Rahmetin bir tecellisi olan soğuk havadan kaçıp korunaklı evlerde geçirilen kıştan sonra…

Sobada fokurdayan çaydanlığın yanı başında mis kokular salarak patlayan kestanelerin

ve fırında kumpir olan patateslerin verdiği keyiflerle dolu kış akşamlarından sonra…

Balkon veya bahçelere kurulan masalarda baharın tüm güzelliklerini seyrederek yudumlanan çaylara geldi sıra…
Rahmetin tecellisi ile güneş ısıttı; kışın içe işleyen soğuğundan arınmaya çalışan tenleri ve soydu kışın giydirdiklerini…

Rahmetin tecellisi ile toprağını çatlattı tohum… Çeşit çeşit sebze olma yolunda…

Yine Rahmet ile çiçekler bastı ağaçları…

Her ağaçta farklı renk ve kokuda çiçekler önce gözleri doyurdu zevkle

ve ardından biri diğerine benzemeyen lezzette meyveler damaklarda unutulmaz tatlar bırakmaya başladı.

Rahmetti bahar güneşi eşliğinde ve her birini bir meleğin taşıdığı, tenlere pamuk misali yumuşak dokunuşlarla konan damlalar…

Sağanak altında yıkanan çamlar ve ıslanan topraktan yayılan enfes kokular…

Rahmetin tecellisi ileydi kışın dinlendiriciliği ve ardından gelen baharın içi kıpır kıpır eden coşkusu…

Kırlangıçların baharın kanatlarına takılıp yuvalarına dönüşleri,

yardımlaşarak ve cıvıldaşarak yuvalarını tamir edip yeni yavrularını yeni evlerinde karşılamaları Rahmetleydi.

Bir tavuğunun civcivlerini korumak için tilkinin karşısında duruşu

ve yavruları için kendini feda edişi Rahmetleydi.

“Bir annenin çocuğuna olan merhameti Allah’ın Rahmet denizinden bir damla bile değildir.”

buyuruyor ya Allah Resulü (s.a.v), annenin yavrusunu bağrına basması, süt vermesi,

bakıp koruması Rahmetleydi.

Olmasaydı Rahmet; doğar mıydı her sabah güneş?

Olmasaydı Rahmet yorgun bedenlerin dinlenmesi için gecenin simsiyah örtüsü çekilir miydi gökyüzüne?

Olmasaydı Rahmet yağar mıydı bereket?

Olmasaydı Rahmet ekinler olgunlaşıp başaklar taneye durur muydu?

Olmasaydı Rahmet sarar mıydı canlıları sevgi gibi doyumsuz lezzet?

Ve olmasaydı Rahmet akar mıydı gözyaşı gönülden Ya Hak! diyerek…

Ya Rahman!

Rahmetinde sınır tanımayan!

Rahmetini, merhametini çekme bir an bile üzeremizden…
.

Eylül Başak

ArZu
04-04-2012, 18:14
Belki Bir Gülümsemeyle Başlar, Hizmetin Yolculuğu, Kim Bilir…

http://g1204.hizliresim.com/w/4/434v5.jpg

elki bir gülümsemeyle başlar, hizmetin yolculuğu, kim bilir…
Kapısını çarpıp çıkmış gönlü kırık bir rûha rüzgar olur; nefes olur, yüzüne dokunur o tebessüm…
Bir adres sorana verilen saygılı bir cevaptır belki de, gönle işlenir gidilecek yer böylece…
Zannederiz ki, Allâh’ın yolunda hizmetin çeşitleri bellidir ve zannederiz ki, hizmet yolunda kariyer gerekir. Unutur gideriz, fark etmeyiz, bir… annenin diplomasız pişirdiği yemektir hizmet… Bir babanın evine ekmek götürme arzusudur kalbindeki… Evlâdın attığı adımdır okula giden, çözdüğü sorudur hizmet… Zaman gelir, her biri yerini bulur elbet… Rabbiyle şah damarından daha yakın bir muhabbete benzer bu kapının yürekteki varlığı… Ağza atılan lokma, niyetine göre değişir zevk ü sefâ da olur, cevr u cefâ da… Gönle düşen o sihirli kelime var ya, işte odur hayata kalite getiren… “Niyettir” bizi vardığımız yerde bekleyen…
Bazen bir belgesel izlenirken duyulan şaşkınlıktır hizmet… Ardından O Yüce Yaratıcı’nın idrâk ötesi mükemmelliğini keşfetmek… Çünkü an gelir, o şaşkınlık, cümle olur, başka kulaklardan içeri girer, zihinlere oturur. Ve hizmet, Yüce Yaratıcı’nın yeryüzündeki imzalarının dillendirilmesiyle mânâ kazanır, bereket olur.
Sevmektir hizmet… Rabbin yarattığı muhabbeti çoğaltmaktır ve çoğalmasına vesile olmaktır. Çünkü sevmek fedakârlık, sevmek duâ, sevmek candır… Sevilene emektir, sevene rahmettir. İçine işleyen sıcaklıkla üşütmemektir kimseyi, kollamaktır dışarıda kalmış kimsesizleri… Sevdiğinin hizmetini kendi yoluna eklemek ve bereketlendirmektir dünyayı…
Hizmet bir zincirdir, başlatan da kazanır, sona eklenen de… Ve hayat, Muhabbetin Sahibi’ne karşı hizmete dönüşür, nihayet iki dünya şenlenir…
Bir kusuru örtmektir, bir yanlışı affetmek, tahammülü zor olana sabretmektir hizmet… Göze çarpan hatayı gönlünle silmek, dilinle yok etmektir. Dosta-düşmana muhabbetin perdesini açmak, soğuk bir kalbi yeniden ısıtmaktır. Tanımadığın bir mezarlıktan geçerken okuduğun bir Fâtiha’dır, bir rûhun damlattığı gözyaşını silen, iki kelimelik cümledir hizmet… Bir sofraya alınan ekmek, bir fakire verilen bozuk paradır cepteki…
Ama biz fark etmeyiz, önümüzdeki bir niyet ile güzelleşecek, hizmete dönecek sadelikleri… Büyütürüz gözümüzde atılacak adımları, külfetle başbaşa bırakırız onları… İsimler takarız, bahanelerini hazırlar, tembelliğimize kılıf ararız. Kurulacak bir cümle, yüreğe kabul olmuş bir ruh, yüzdeki minik bir tebessümün mânâsını değiştirmedikçe niyetimizle, iflah olamayız; ne bugünümüzde, ne geleceğimizde…
Artık bilmeliyiz, zahmet değil, zorluk değil, niyet ile kendi kendine çoğalan güzelliktir hizmet… Ve bekler… Sadeliklerden doğan, bütün gönüllerden âhirete azık olmaya adanan yola çıkmayı ister… Bekler..

.

Fatma Aladağ

ArZu
03-06-2012, 01:51
Yüzü simsiyahtı. Ama kendisi boyamamıştı ki!
Kaldı ki, kalbi bembeyazdı.
... Buna rağmen onu basite alanlar vardı.
Dedi ki:
– Ya Resûlallah, yüzümün siyahlığı cennete girmeme mani midir?
– Asla!
...– O halde beni niçin insanlar hor görüyorlar, kimse bana niçin kızını vermiyor?
– Amir bin Veheb’in evine git ve “Resûlullah selamı var, kerimeni bana nikahlamanı emretti” de.
Siyah yüzlü genç hemen adrestedir. Kızın yanında babaya selamı aynen tebliğ eder ve teklifi de açıkça anlatır.
Baba kızgın, hemen reddeder. Ancak, teklifi dinleyen kızcağız babasını ikaz eder:
– Babacığım, vahiy gelir de sonra seni mahcup eder. Ne biliyorsun bu olayı Rabbimin emretmediğini? Efendimiz (sav)’in o emri tebliğ buyurmadığını? Hemen git, Resûlullah’tan özür dile ve beni o gence nikâhla. Resûlullah’ın uygun bulduğunu ben de uygun bulurum.
kızının ikazıyla mescide koşan baba özür diler:
– Söylediğinin doğru olup olmadığını bilmiyordum. Demek ki doğruymuş. Kızımı verdim. Şu anda nikahlısıdır.

Efendimizin gence emri:
– Git, evini hazırla, aile oturacak şekilde döşe.
– Benim ev döşeyecek tek dirhemim bile yok!..
– Öyle ise Ali’ye, Osman’a, Abdurrahman bin Avf’a git. Onlar sana ikişer yüz dirhem versinler.
Uçarcasına gider. Onların her biri, emredilenden fazla yardımda bulunurlar ve sıra çarşının yolunu tutmaya gelmiştir. Bir ev hazırlamak için gerekli para elde mevcut. Hele zevcesi, ümidinin de üstünde bir azizedir âdeta…

Çarşı yolunda hızla giderken kulağına bir ses gelir. Önce anlayamaz, duraklar ve nefesi kesilircesine dinler. Evet, evet yanlış anlamamıştır, doğrudur. Ses herkese ilan etmektedir:
– Ey kendini Allah’a asker bilen Müslümanlar!
Derhal atınıza binin, cihada yönelin. Ordu mescidin dışında beklemektedir. Siz böyle gün için varsınız dünyada! Düşman ani baskın yapacak!

Şimdi ne olacak?.. Cihada mı gitsin, evlenmeye mi?.. Yönünü hemen değiştirir, demirciler çarşısına gider. İlk işi bir kılıç, sonra bir zırh, daha sonra da bir at almak olur. Elindeki paranın hepsini de harcamıştır. Ama cihad için lazım olan silahını da tamamlamıştır…
Sıçradığı atının üzerinde kuş gibi uçar, bekleyen orduya toz duman içinde karışır.
– Bu genç, herhalde Bahreyn’den gelen biridir, derler. Ancak onun siyahlığını fark eden Resûlullah Aleyhisselam:

– Sen Saad mısın? buyurur.

– Evet, deyince de dua eder:

– Ceddine saadetler!..
Kumlu çöllerden geçilir, tozlu yollardan gidilir ve nihayet düşmanla müthiş bir savaş başlar… Herkes cesaretle ileri atılır. Ama içlerinden biri herkesten de cesaretle atılır; saldırdığı tarafın adamlarını sağa sola püskürtür. Neden sonra meydan sakinleşir, düşman kaçmış, müşrikler yok olmuşlardır. Şehitler tespit edilirken, bir ses:
– Allahü Ekber! Evlenmek üzere olan Saad da şehit!
Efendimiz onun cesedi başına gelir, mahzun şekilde bakar:
– Seni Havz-ı Kevserimin başında bekleyeceğim!
Bir hayret nidası daha:
– Allahü Ekber!
Sonra döner, oradakilere hitap eder:
– Kılıcını, mızrağını ve atını alın, kendisini gönüllü olarak isteyen kızcağıza verin. Babasına da deyin ki:
– Kızını vermekte tereddüt ettiğin siyah yüzlü gence Allahü Teâla cennet hurilerini lâyık gördü!
Ve hayret nidaları birbirini takip eder:
– Allahü Ekber! Allahü Ekber!