PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : İŞte Rabita'nin İÇ YÜzÜ



SIRK_DOKTORU
19-11-2006, 14:49
İŞTE RABITA
Rabıta : Bağlantı, bağlantı vasıtası, bağlılık, tutarlılık, tertip, düzen, bağ, münâsebet, ilgi; müridin, şeyhini düşünerek, kalbinden dünya ile ilgili şeyleri çıkarması, şeyhi vasıtasiyla Hz. Peygamber (s.a.s)'e ve Allah'a kalbini bağlaması anlamında bir tasavvufî terim. "Rabıta" Arapça bir kelime olup, "r-b-t" kökünden türemiş bir isimdir. Çoğulu "revâtib"dir.
Kur'an'da "rabıta" kelimesi geçmemekle beraber, kökü olan "r.b.t" mazi fiili iki yerde, muzarisi olan "yerbitü" bir yerde, emri çoğul olarak "râbitü" şeklinde bir yerde ve aynı kökten gelen "ribât" ismi de bir yerde geçmektedir.
-(Ashabı Kehf'in) kalplerini (sabır ve metânetle) bağla(yıp kuvvetlendir)miştik" (Kehf, 14);
-"Musâ'nın annesinin gönlü bomboş sabahladı. Eğer biz (va'dimize) inananlardan olması için onun kalbini iyice pekiştirmemiş (sabır ve sükûnete bağlamamış) olsaydık, neredeyse işi açığa vuracaktı" (Kasas, 10).
-"O zaman sizi, Allah'tan bir güven almak üzere hafif bir uyku bürüyordu; üzerinize sizi temizlemek, şeytanın pisliğini (içinize attığı kötü düşünceleri) sizden gidermek, kalplerinizi birbirine bağlamak ve ayaklarınızı pekiştirmek için üzerinize gökten bir su indiriyordu " (Enfâl, 11).
Bu ayetlerde geçen "r.b.t" kelimesi, insanı sabır, sükûnet ve metanette sabit kılmak, ona bu duyguyu vererek itmi'nana kavuşturmak demektir. (ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, Kâhire1977, IV,216;el-Beydâvî, el-Envâr, Mısır 1955,II,3)
Bazen de, "ribât" kelimesi, bağlanıp beslenen atlar (savaş araçları) manasını ifâde etmektedir:
-"Onlara (düşmanlara) karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar (savaş araçları) hazırlayın. Bununla Allahın düşmanını, sizin düşmanlarınızı ve onlardan başka sizin bilmediğiniz, ve hiç haksızlığa uğratılmazsınız" (Enfâl 60).
"Râbitu" şeklindeki emrin bulunduğu ayetin meâli de şöyledir:
-"Ey iman edenler, sabredin; direnip (düşman karşısında) sebât gösterin; üstün gelin; cihad için hazır ve rabıtalı olun" (Âl-i İmran, 200).
Bu ayette söz konusu olan "rabıta''nın ne demek olduğu hususunda alimlerin farklı yorumları vardır.
Alimlerin bu husustaki değişik tariflerini şöyle sıralamamız mümkündür:
1- Atlarla saf bağlayıp tam bir irtibat halinde düşmana karşı durmak.
2- Düşman hudutlarındaki karakolları beklemek.
3- Allah düşmanlarının saldırısını önlemek için nöbet beklemek.
4- Bir namazdan sonra diğer namazı beklemek. (et-Taberi, Camiul-Beyân on Te'vili Ayetil-Kur'an, Mısır 1954,
IV, 221 v.d.; el-Kurtubî, el-Camiul i Ahkamil-Kur'an, Mısır 1967, IV, 323 vd.; er-Razî, et-Tefsirul-Kebir, IX, 156.)
Bazıları da bu ayette kastedilen rabıtanın tasavvufî manada olduğunu söylemişlerdir.
(Muhammed Vehbi, Hulâsetul-Beyân fi Tefsiril-Kur'an, Şehzadebaşı 1341-1343, III, 289.)
Murabata – rabıta iki türlüdür:
1. Yukarıda söylediğimiz, İslam ülkesinin sınır boylarında nöbet tutmak ve düşmana karşı uyanık olmak. Bu mana murabatanın hakiki manasıdır.
2.Nefsin hilelerine karşı uyanık olmak. Bu da murabatanın mecazi manasıdır.
Bu manada olarak Hz. Peygamber (sav) de şöyle buyurmuştur:
“Bir namazın ardından diğerini beklemek ribat/rabıta kabilindendir”. “Size Allah’ın hatalarınızı ne ile sileceğini, derecelerinizi ne ile yükselteceğini söyleyeyim mi? Evet, buyur, söyle dediler. Zor şartlarda dahi mükemmel bir abdest almak, mescitlere doğru çok adım atmak, bir namazın ardından diğerini intizar etmek… İşte ribat/rabıta budur, rabıta budur, rabıta budur”
Hz. Osman (radıyalahu anh) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)'ı dinledim şöyle diyordu: "Allah yolunda bir günlük ribât, diğer menzillerde (Allah yolunda geçirilen) bir günden daha hayırlıdır." Tirmizî, Fedâilu'l-Cihâd 26; ( 1667, 1664, 1665); Buharî, Cihâd 73; Müslim, İmaret 163; İbnu Mâce, Cihâd 7, Nesaî, Cihâd 39, 6, 39).Kutub-i sitte: 962
Fadâle İbnu Ubeyd (radıyalahu anh) anlatıyor: "Her ölenin ameline son verilir, ancak Allah yolunda ölen murâbıt müstesna. Çünkü onun ameli kıyamet gününe kadar artırılır. Ayrıca o, kabir azabına da uğratılmaz." Tirmizî, Fedâilu'1-Cihad 2,(1621); Ebu Dâvud, Cihâd 16, (2500). Kutub-i sitte: 963
Kurân-ı Kerim’de ve sünnette bulunan bir kavramı Hz. Peygamber’in ve onu izleyenlerin anladığı gibi anlamak esastır. Bu ve benzeri kavramları doğru anlayabilmek için muhtaç olduğumuz birinc kural budur.
İkinci kuralımız ise, sık sık tekrarladığımız gibi şudur: İbadetler tevkîfidir, yani Hz. Peygamber tarafından sabitlenmiştir, onlarda hiçbir artırma ve eksiltme olmaz. Çünkü ibadetlerin neler olduğu ve nasıl yapılacağı akıl üstü konulardır ve bizler ibadetlerden hiçbir şeyi kaldıramayacağımız gibi, onları değiştiremeyiz ve eklemeler de yapamayız. Onlar tamamen Mabudun hakkıdır ve onlara müdahale bidat sayılır. Efendimizin ifadesiyle; “Bütün bidatler dalalettir ve bütün dalaletler de cehenneme götürür”.
Rabıtacıların tevil ettikleri Mâide Sûresi'nin 35'inci ve Tevbe Suresi’nin 119'uncu âyet-i kerîmelerine ilişkin İslâm âlimlerinin tefsirlerinden örnekler:
_1. Ebu Cafer Muhammed bin Cerîr Et-Taberî (Öl. H. 310)'ye ait Câmi’ul-Beyân Fi Tefsîr'il Kur'ân adlı tefsirinden:
a) Mâide Sûresi, 35'inci âyet-i kerîmesinin açıklaması: «O'na yaklaşmak için vesîle arayınız.»
«Diyor ki: O'na, kendisini hoşnut kılacak amelle yakınlık arayınız. vesîle kelimesine gelince: (Arapça) faîle veznindedir. Şöyle ki: Kişi “Filan kese tevessül ettim“ der ; Bu, ona yaklaştım demektir. Yine bu cümleden olarak (Şair) Antere şöyle diyor: »
«Vardır sana gençlerde yiğitlerde vesîle, Çek sürmeyi kına yak madem ki öyle.»
Taberî bu açıklamadan sonra bazı hadislerle de yine “vesîle“ kelimesinin, yakınlık kazanmak için arayış anlamına geldiğini kanıtlamaya çalışmaktadır.
b) Aynı kaynakta, Tevbe Sûresi, 119'uncu âyet-i kerîmesinin açıklaması:
«Kelamın manâsı ancak şudur: »
«Allah'ın emir ve yasaklarına dünyada titizlikle uymak suretiyle ahrette sadıklarla beraber olunuz. (...) Tefsircilerden bazıları da şöyle demişlerdir: “Bunun manâsı: Ebubekr ile, Ömer'le, ya da Hz. Peygamber ve muhacirlerle birlikte olunuz.“ Allah onlara rahmet eylesin.»
_2. Mu'tezileden Ebulkasım Jârullah Mahmûd b. Omar ez-Zemakhşerî (Öl. H. 538)'nin, El-Keşşâf An Hakâik'i Gavâmıd'ıt-tenzîl adlı tefsîrinden:
a) Mâide Sûresi, 35'inci âyet-i kerîmesinin açıklaması:
«Vesîle: Başvurulan her araç vesîledir. Yani bir yakınlık, bir iş, ya da başka bir şey... Bundan esinlenilerek emirlere uymak veya yasaklardan sakınmak suretiyle Allah'a yakınlık için başvurulan herhangi bir şey demektir.»
b) Aynı kaynakta, Tevbe Sûresi, 119'uncu âyet-i kerîmesinin açıklaması:
«Sadıklarla birlikte...»
Sadıklar: Niyet, söz ve eylem olarak Allah'ın dininde dürüst davrananlardır ; Veya: “Onlar Allah'a verdikleri sözü yerine getiren kimselerdir.(enbiya 23) âyetinden anlaşıldığı üzere gerek imanlarında, gerekse Allah' a ve Rasûlüne verdikleri sözde bağlılık gösterenlerdir.
_3. Fahruddîn-i Râzî (Öl. H. 606) olarak bilinen Muhammed b. Omar b. el-Hasan el-Bekrî'nin Mefâtîh'ul–Gayb adı altında kaleme aldığı Tefsîr-i Kebîr'inden:
a) Mâide Sûresi, 35'inci âyet-i kerîmesinin açıklaması:
«“O'na yaklaşmaya yol arayınız“ Allah'ın yasaklarını çiğnemekten sakınanlar olunuz ; Allah'ın hoşnutluğunu kazanmak için O'nun emirlerine tevessül ediciler olunuz. »
b) Aynı kaynakta, Tevbe Sûresi, 119'uncu âyet-i kerîmesinin açıklaması:
«“Doğrularla beraber olunuz.“ yani, savaşlarda Peygamberle ve ashabıyla birlikte olunuz; Sakın münâfıklarla birlikte savaşlardan geri durup evlerinizde oturmayınız.»
_4. Kurtubî Tefsiri olarak bilinen Endülüslü İslâm bilginlerinden Ebu Abdillâh Muhammed b. Ahmed el-Ensârî (Öl. H. 671)'ye ait, El-Jâmi' li-Ahkâm'il-Qur'ân adlı kaynaktan:
a) Mâide Sûresi, 35'inci âyet-i kerîmesinin açıklaması:
«“Ey iman edenler, Allah'ın emir ve yasaklarına titizlikle uyunuz ve O'na yaklaşmak için vesîle arayınız “: vesîle, yakınlık kazanmak demektir. (...) Ve vesîle, yakınlık kazanabilmek için başvurulması gereken şeydir.»
b) Aynı kaynakta, Tevbe Sûresi, 119'uncu âyet-i kerîmesinin açıklaması:
« “Doğrularla birlikte olunuz“ Yani, münâfıklarla değil, Peygamberle beraber çıkanlarla birlikte olunuz; Yani, sadıkların anlayışı ve yolu üzere olunuz. Denilmiştir ki, onlardan amaç peygamberlerdir.»
_5. Kadı Beyzâvî Tefsîri (Öl. H. 691) olarak bilinen, Nâsiruddîn Ebu Said Abdullah b. Omar el-Baydâvi'nin yazdığı, Envâr'ut-Tenzîl ve Esrâr'ut-Te'vîl isimli eserden:
a) Mâide Sûresi, 35'inci âyet-i kerîmesinin açıklaması:
«“O'na yaklaşmak için vesîle arayınız“ Yani gerek O'na tâatta bulunmak (emirlerini yerine getirmek), gerekse ma'siyetleri terk etmek (günah işlemekten sakınmak) suretiyle sevabını ve yakınlığını kazanmak için arayışta bulununuz.»
b) Aynı kaynakta, Tevbe Sûresi, 119'uncu âyet-i kerîmesinin açıklaması:
«“Doğrularla beraber olunuz“ Yani yeminlerine ve keza verdikleri söze olan bağlılıkları bakımından, ya da Allah'ın dininde (Allah'a karşı olan muamelelerinde) gösterdikleri içtenlik ve dürüstlük bakımından doğrular (doğruluktan şaşmayan insanlar) la birlikte olunuz, (onlar gibi davranınız.»
_6. Medârik'ut-Tenzîl ve Hakâik'ut-Te'vîl adı altında, Ebu'l-Berekât Abdullah b. Ahmed b. Muhammed en-Nesefî (Öl. H. 701) tarafından yazılan ve kısaca Nesefî tefsiri olarak bilinen eserden:
a) Mâide Sûresi, 35'inci âyet-i kerîmesinin açıklaması:
«“O'na yaklaşmak için vesîle arayınız“ âyet-i kerîmesindeki (vesîle):Herhangi bir surette (O'na) yaklaşabilmek ve yaklaşmayı sağlayabilecek bir iş yapmak üzere başvurulan her türlü çaredir. Bu çareler, Allah Teâlâ'nın hoşnutluğunu kazanabilmek için tâatlarda bulunmak ve kötü eylemlerden sakınmak anlamında kullanılmıştır.»
b) Aynı kaynakta, Tevbe Sûresi, 119'uncu âyet-i kerîmesinin açıklaması:
«“Doğrularla beraber olunuz“ Yani, imanlarında doğru olanlar gibi olunuz, münâfıklar gibi değil. Ya da savaştan geri durmayanlar veya gerek niyet, gerek söz ve gerekse eylem olarak Allah'ın emir ve yasaklarına uyanlarla birlikte olunuz.»
_7. Alâuddîn b. Muhammed b. İbrahim (Öl. H. 741) tarafından yazılan ve Khâzin Tefsiri olarak bilinen Lubâb'ut-Te'vîl Fi Maânit-Tenzîl adlı kaynaktan:
a) Mâide Sûresi, 35'inci âyet-i kerîmesinin açıklaması: «“O'na yaklaşmak için vesîle arayınız“ Yani emirlerine uyarak ve rızasına erişebilecek davranışlarda bulunarak O'na yakınlık kazanma yollarını araştırınız.»
b) Aynı kaynakta, Tevbe Sûresi, 119'uncu âyet-i kerîmesinin açıklaması:
«“Doğrularla beraber olunuz“ Yani, Peygamber (s)'e ve arkadaşlarına savaşlarda bağlılık gösterenler ve onları onaylayanlarla birlikte olunuz; Savaştan geri kalıp evlerinde oturan ikiyüzlülerden olmayınız.»
_8. İbn Kesîr Tefsiri (Öl. H. 774) olarak bilinen ve Ebulfidâ İsmail İmâduddîn b. Omar b. el-Kethîr tarafından yazılan Tefsîr'ul-Kur'ân'il-Azıym adlı eserden:
a) Mâide Sûresi, 35'inci âyet-i kerîmesinin açıklaması:
«“O'na yaklaşmak için vesîle arayınız“ Yani Onun emirlerine uymak ve O'nu razı edecek işler yapmak suretiyle yakınlığını kazanınız.»
b) Aynı kaynakta, Tevbe Sûresi, 119'uncu âyet-i kerîmesinin açıklaması:
«“Doğrularla beraber olunuz“ Yani Muhammed (s) ve arkadaşlarıyla birlikte olunuz..»
_9. Ebu Tahir Muhammed b. Ya’kûb el-Firûzâbâdî (Öl. H. 817) tarafından yazılan, Tenvîr'ul-Mikbâs Min Tefsîr'i İbn. Abbas adlı kaynaktan:
a) Mâide Sûresi, 35'inci âyet-i kerîmesinin açıklaması:
«“O'na yaklaşmak için vesîle arayınız“ Allah katında üstün dereceler kazanmak için çarelere başvurunuz demektir. Nitekim yararlı işler yaparak, üstün derecelere nail olmak amacıyla arayışlarda bulununuz denmektedir.»
b) Aynı kaynakta, Tevbe Sûresi, 119'uncu âyet-i kerîmesinin açıklaması:
«“Doğrularla beraber olunuz“ Yani gerek hazarda, gerek savaş için evden ayrılma sırasında, gerekse fiilen savaşta Ebubekr'le, Ömer'le ve onların dâvâ arkadaşlarıyla birlikte olununuz.»
_10. Kanûnî döneminin ünlü Şeyhülislâm Ebussuûd el-İmâdî (Öl. H. 982)'nin yazdığı İrşâd'ul-Akl'is-Selîm İla Mazâyâ'l-Kitab'il-Kerîm adlı tefsirden :
a) Mâide Sûresi, 35'inci âyet-i kerîmesinin açıklaması:
«Ey İmân edenler! Allah'dan sakınınız.» «Can almanın ve bozgunculuk yapmanın ne dehşetli hadiseler olduğu
(önceki âyetlerde) anlatıldıktan sonra; İkisinin hükmü açıklandıktan ve cinâyet işleyenin tevbe ettiği takdirde Allah'ın onu bağışlayacağına işaret edildikten sonra; sakınılması gereken can alma ve fesat çıkarma gibi Allah'a başkaldırı sayılan eylemlerden uzak durmak; ruhları yaşatmak ve bozgunculuğu bertaraf etmek gibi tedbirler almak; bununla birlikte tevbede acele etmek suretiyle mü'minlerin her hâlükârda Allah'ın öfkesinden sakınmaları emrolunmuştur.»
«Arayınız» «Yani kendiniz için arayınız.» «O'na» «Yani O'nun vereceği sevabı kazanmak ve O'na yaklaşmak için» «Vesîle -arayınız-»
«Vesîle: (Arapça) Faîle veznindedir ve Allah'a yakınlık kazanmak için emirlere uymak ve yasaklı şeyleri bırakmak anlamına gelir.»
b) Aynı kaynakta, Tevbe Sûresi, 119'uncu âyet-i kerîmesinin açıklaması:
«Ey İman edenler!» «Burada hitap geneldir. Bütün tevbekârlar öncelikle buna dahildir. Bununla birlikte, özellikle Tebuk Seferi’ne katılmaktan kaçınanların amaçlandığı söylenmektedir.»
«Allah'dan sakınınız.» «Gerek işleyeceğiniz, gerekse bırakacağınız her şeyde (Allah'dan sakınınız.) Öncelikle savaşlar konusunda Hz. Peygamberle olan ilişkiler bu hitabın kapsamına girmektedir.»
«Ve sadıklarla birlikte olunuz.» «İmanlarında ve verdikleri sözde (onlarla) beraber olunuz. Ya da Allah'ın dini ile ilgili olarak (genel anlamda): niyette, sözde ve eylemde onlarla birlikte olunuz; veya her konuda (doğrularla beraber olunuz.) Veyahut tevbelerinde ve bağlılıklarında onlarla birlikte olunuz. Bu takdirde amaç, şu üç kişi ve benzer durumda olanlardır.»
** Bütün bunlara ek olarak bir de Şiî (Ca'ferî) Mezhebi'ne mensup ulemâdan Ayetullah Nasır Mukârim Şirâzî başkanlığında bir heyet tarafından hazırlanmış bulunan Tefsîr-i Numûne adlı eserden söz konusu iki âyet-i kerîmenin yorumu aşağıda sunulmuştur.
a) Mâide Sûresi, 35'inci âyet-i kerîmesinin açıklaması:
«Ey iman edenler! Allah'dan sakınınız ve O'na (yakınlık kazanabilmek için) vesîle arayınız.»
«Ey iman edenler! Sakınmayı kendinize huy (kural, alışkanlık)edininiz ve Allah'a yaklaşabilmek için kendinize bir vesîle seçiniz.»
b) Aynı kaynakta, Tevbe Sûresi, 119'uncu âyet-i kerîmesinin açıklaması:
«Ey iman edenler! Allah'dan sakınınız ve sadıklarla beraber olunuz.»
«Ey iman edenler! Allah'ın emrine (muhâlefet etmekten) sakınınız ve sadıklarla beraber olunuz.»

__ İşte Nakşibendîlerin, tezlerini kanıtlamak için ileri sürdükleri iki âyet-i kerîmenin gerçek ve özlü açıklamaları bunlardır. Bu açıklamalar,dünyadaki Müslüman çoğunluğun güvendiği ve saygı duyduğu, aynı zamanda ilim adamlarının başvurduğu tefsirlerin başında gelen ve yukarıda adları geçen kaynaklardan aktarılmıştır.
Ancak ne hayret verici bir husustur ki, kitap ve sünnet çizgisinden sapmış olan Şiîler ve Mu'tezilîler bile (yukarıdaki örneklerde görüldüğü üzere) bu iki âyet-i kerîmeyi tefsir ederlerken kişisel yorumlarını ortaya koymaktan âdetâ dikkatli bir şekilde sakınmışlardır. Buna karşın, Sünnilikte kimseye sıra vermeyen tarîkatçılar Allah'ın yüce kelâmına istedikleri her anlamı yakıştırmaktan çekinmemiş, üstelik bu yorumlarını günümüzde bir kitap haline getirmek suretiyle de cür'et ve pervâsızlıklarını sergilemişlerdir.
Görüldüğü üzere yukarıdaki tefsirlerin hiç birinde ne kelime olarak, ne de kavram olarak «râbıta» denen bir şeyden söz edilmemektedir. Özellikle burada şu noktayı hatırlatmakta yarar vardır ki Kurân-ı Kerîm'in bütün âyetleri birer nedene bağlı olarak inmişlerdir. Bunlardan bazen birkaçının iniş nedeni aynıdır. Bu nedenlere İslâm'ın akademi dilinde «Esbâb-ı nüzûl» denir ve bu konu o kadar önemlidir ki Kur'ân ilimleri arasında bir bilim dalı olmuştur. Bu branş, âyetlerin iniş nedenlerini incelemekte, bir, ya da birkaç âyetin birden inmesine sebep oluşturan hadiseleri açıklamakta, bazen ilgili yer ve kişiler hakkında da bilgi vermektedir.
Daha ziyade hadisten desteğini alan bu ilim dalında örneğin, Eb’ul-Hasan Ali b. Ahmed el-Vâhidî, ve Celalüddîn Abdurrahman es-Suyûtıy gibi İslâm âlimleri değerli eserler vermişlerdir. İşte yukarıda sözü edilen iki âyet-i kerîmeyi bu açıdan da ele aldığımız zaman görmüş oluruz ki her birinin belli bir iniş nedeni vardır .Bu nedenlerin ise râbıta diye bir şeyi çağrıştıracak hiç bir yanı yoktur.
Evet Mâide Sûresi'nin 35'inci âyet-i kerîmesi de -kaynaklara bakılacak olursa - ondan önceki iki âyet ve sonraki iki âyetle birlikte beş âyet olarak aynı olay hakkında birbirlerini tamamlayıcı şekilde inmişlerdir.

Rivâyet edildiğine göre Ukl ve Urayna Kabîleleri'nden bir topluluk Medîne'ye gelerek Hz. Peygamber(s)'i ziyaret etmiş ve Müslüman olmuşlardı.Çölün mahrumiyetinden şikâyette bulunan bu adamlara Allah'ın Elçisi ilgi göstermiş, hem İslâm'a ısınmaları, hem de dinlenmeleri için onları Medîne dışında havadar bir yerde ağırlamak istemişti. Ne var ki bu vahşi çöl adamları konuklandıkları bu mevkide bir süre kalıp rahatladıktan sonra Hz. Peygamber (s) tarafından onlara, sütünden yararlanmaları için tahsis edilmiş olan deve sürüsünün çobanını öldürmüş, develeri de alıp kaçmışlardı.
İşte Mâide Sûresi'nin 35'inci âyet-i kerîmesi, yakalanan bu canilere uygulanacak cezayı bildirmek üzere inerken, bu münasebetle savaşlarda düşmana karşı nasıl davranılacağı ve Allah'ın hoşnutluğunun (başta cihad olmak üzere) çeşitli hayırlı amellerle nasıl kazanılacağı hakkında 34. 36. ve 37'nci âyet-i kerîmeler de (belki bu ilgiyle ve) bir çeşit tamamlayıcı bilgi olarak inmişlerdir.
Hiç kuşku yok ki Kurân-ı Kerîm, tüm beşeriyet âlemine çağlar üstü bir ilâhî mesaj olarak gönderildiği için âyet-i kerîmeler (gerek iniş sebeplerine göre, gerekse taşıdıkları çok yönlü mânâ ve hikmetlere göre) her devirde insanlara, özel ve genel hayatlarında ışık tutacak ve yollarını aydınlatacaktır.
Şu var ki bazı âyetler çok genel anlamlar taşımaktadır. Mâide Sûresi'nin 35'inci âyet-i kerîmesi gibi. Burada Allah Teâlâ'nın bizden istediği şey: O'na yakınlık kazanmak için her yararlı işe sarılmak ve bütün hayırlı yolları denemektir. Çünkü bu âyet-i kerîmedeki «vesîle» araç demektir. Öyle ise Rabb'imizin yakınlığını ve hoşnutluğunu bizim için sağlayacak olan her şey, bu âyet-i kerîmenin kapsamı içine girmektedir.
Şu halde âyet-i kerîmedeki bu sınırsızlığı inkâr edercesine onu sırf râbıta için bir kanıt olarak ileri sürmek; ya da genelliğini kabul etmekle beraber hiç bir alâka yokken onu râbıta ile iliştirmek ve hele bütün bunların ötesinde, (kaynağını Budizm'den aldığı ve İslâm'a zaman içinde yamandığı bütün çıplaklığıyla ortada bulunan, üstelik bir Hind meditasyonundan asla başka şey olmayan) râbıtayı meşrulaştırmak için bu âyet-i kerîmeyi alet etmek, iki ihtimali ortaya getirmektedir:
Birinci ihtimal : İslâm'ı çarpıtmak ve onu içeriden çökertmek için amaçlı düşmanlıktır ki bu ihtimali râbıta yapanlar ve yaptıranlar için düşünmek (ileride ayrıntılarıyla açıklanacağı üzere) mümkün değildir.
İkinci ihtimal : Bilgisizlik, ya da bilgi yetersizliğidir; Buna bağlı şartlanmışlık altında gösterilen direniş ve inattır. Yani bu iş, esasen akıllı bir düşmanın marifeti olmasa gerektir.
Tevbe Sûresi'nin 119'uncu âyet-i kerîmesine gelince, bu da yine tefsir âlimlerinin tesbitine göre Hz. Peygamber (s)'in H. 8/M. 630 yılında tertip buyurduğu Tebuk Seferi'ne katılmaktan bilinçli olarak geri kalan Şair Kâab b. Mâlik, Hilâl b. Ümeyye ve Mirâra b. Rabi' adlarındaki üç zat hakkında inmiştir ki zaten bundan önceki âyette (yani Tevbe Sûresi'nin 118'inci âyet-i kerîmesinde) adları açıklanmamış olsa bile bu asker kaçaklarının üç kişi oldukları ifade edilmektedir. Dolayısıyla âyetin iniş sebebi berrak bir şekilde ortadadır. Şimdi, bu âyet-i kerîmeyi başka yönlere çekenlerin iman, akıl, bilgi ve ahlâk bakımından hangi derekelerde bulunduklarını bir kez daha teşhis edebilmek için onu, önceki iki âyetle birlikte tekrar incelemeye çalışalım. Evet Allah Teâlâ, Tevbe Sûresi'nin,117. 118 ve 119'uncu âyet-i kerîmelerinde meâlen şöyle buyurmaktadır:
Âyet- Tevbe 117: «Gerçek şu ki Allah, Peygamber (s)'i ve O'na o zor saatte uyan muhacirleri ve ensârı bağışladı. İçlerinden bazılarının kalpleri kaymaya yüz tutmuşken yine de onların tevbesini kabul etti. Çünkü O, onlara karşı şefkatli ve esirgeyicidir.
Âyet- Tevbe 118: «Keza seferden kendilerini geri bırakan o üç kişinin de tevbesini kabul etti. Dünya bütün genişliğine rağmen onların başına daralmıştı. Canları sıkıldıkça sıkılmış, ancak Allah'a sığınmaktan başka çareleri olmadığını anlamışlardı.(Nihâyet) tevbe etsinler diye Allah onların tevbesini kabul buyurdu . Çünkü elbette tevbeyi kabul eden ve elbette ki esirgeyen Allah'dır.»
Âyet- Tevbe 119:«Ey iman edenler! Allah'ın emir ve yasaklarına titizlikle uyun ve doğrularla beraber olun.»
Görüldüğü üzere son âyet, öncekileri âdetâ tamamlayıcı bir anlam sergilemekte ve çok genel bir mesaj vermektedir. Dolayısıyla bu olayın gerek o günün şartlarında uyandırdığı izlenimler ve sebep olduğu olumsuzluklar, gerekse dünya durdukça meydana gelecek benzerlerinin neden olabileceği sonuçlar bakımından bu âyette bizlere yöneltilmiş o kadar büyük bir uyarı vardır ki bu noktayı bilinçli olarak göz ardı edip onu Hind kaynaklı bir meditasyon uygulamasına kanıt göstermek, Allah'ın yüce kitabını alaya almaktan başka bir şey değildir!
Bu ise ister bilgisizlik, isterse bir hamâkat eseri olsun, bir yanlışlık ya da mazeret olmaktan uzaktır.
Başta Halid Bağdâdî olmak üzere bu şahıslar, meşruluğunun da ötesinde onun kaçınılmaz gerekliliğini, hatta râbıtanın, kaynağını Kurân-ı Kerîm'den ve Rasulullah (s)'ın sünnetinden aldığını kanıtlamak için olağanüstü çaba sarf etmişlerdir. Râbıtaya bazı izahlarla belli bir boyut kazandıranlar, yakın tarihte yaşamış olan Nakşibendî şeyhleridir.
Rabıta tanımlarından başlıcaları şunlardır :
Halid Bağdâdî'ye mal edilen açıklamada şöyle denilmektedir:
«Tarîkatta râbıta: Mürîdin, Allah'da fânî (Fânî olmak: Bir tasavvuf terimidir. Sûfîler arasında genel olarak «Allah'da fânî olmak» ya da «fenâfillâh» şeklinde de ifade edilmektedir) olmuş bulunan şeyhinin şeklini hayâlinde sürekli canlandırmasıyla onun rûhâniyetinden yardım istemesi (Tarîkatların hemen tamamında ve özellikle Nakşibendî Tarîkatında çok önemli bir inanış şekli olan «Rûhâniyetten istimdâd» ya da günümüzün Türkçe’siyle (Evliyaların ruhundan yardım dilemek), kaynağını Animizm'den alır. «Animizm, ataların ruhlarına tapma esasına dayanan politeist bir inançtır.») demektir. Bu da mürîdin edeplenmesi (saygılı olmaya alışması) ve tıpkı şeyhinin yanında bulunuyormuş gibi gıyabında da ondan feyiz alabilmesi için lüzumludur. Çünkü mürîd, şeyhinin şeklini hayâlinde canlandırmakla ancak huzur bulur, nurlanır ve bu sayede çirkin davranışlarda bulunmaktan sakınır.
( Halid Bağdâdî, Risaletun fi Tahkıyk’ır-Râbita (Raşahât'ın kenarı, s. 221-232) ) »
Kişi doğrudan doğruya Allah'ı düşünür, bir nevi Allah ile manevi bir bağ kurar ve hep O'nunla beraber olduğunu tasavvur eder. Bu şekilde manevi bir bağ kuramazsa, bağlı bulunduğu mürşidini düşünür. Onun bağlı bulunduğu şeyhlerin silsilesi ile Hz. Muhammed (s.a.s)'e ulaşır. O'nun vasıtası ile de Allah'a ulaşır ve O'nunla manevi bağ kurar. Tasavvuftaki rabıta, bu şekilde dolaylı yoldan Allah'a gitmek ve aracılar vasıtasıyla O'nunla manevi bağ kurmaktır. Doğrudan Allah ile manevi irtibat kuramayanlara bu şekildeki rabıta tavsiye edilmiştir. Aksi hallerde buna lüzum görülmemiştir. (M.Halid,Rabıta hakkında risâle,İstanbul 1924,s.238; Selçuk Eraydın, tasavvuf ve Tarikatlar, İstanbul 1990,s.447)
Muhammed Halid Hazretleri, Risale-i Halidiye’sinde şöyle buyuruyor: Rabıtanın en üstün derecesi,iki gözün arasında olan hayal hazinesi ile mürşidin ruhaniyetinin yüzüne hatta iki gözünün arasına bakmaktır. Zira orası feyiz kaynağıdır. Ondan sonra mürşide karşı kendini alçaltarak, son derece tevazu ile yalvarmak ve onu Mevlâ ile kendi arana vesile kılmak üzere, mürşidin ruhaniyetinin hayal hazinesine girip oradan kalbine ve derinliklerine yavaş yavaş indiğini düşünüp,senin de peşinden yavaş yavaş oraya aktığını ve indiğini hayal ederek,şeyhini, kendi nefsinden geçinceye kadar hayal gözünden kaybetmemektir (Ruhu'l-Furkân cII,s 79)
Bunu da şu söze dayandırmaktadırlar :
“Hz Ebubekr radıyallahu anh kaza-i hacet (tuvalet) için Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemden hali bir yer bulamadığından, bu durumu Efendimiz’e şikayet etti. Efendimiz de ona ruhsat verdi” yani Hz. Ebubekir tuvalette, ihtiyacını karşılarken bile Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemi hayal ediyordu.
Tabi bu durum ne derece delilleri olur ayrı bir konu çünkü çok sevdiği kişinin hayali insanın gözünün önünden gitmez. Şair, sevgilisi için “Gündüz hayalimde, gece düşümde” diyor. Bu gayet normaldir. Hz. Ebubekir, hz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemi çok sevdiği için tuvalette bile aklından çıkaramadığını ifade etmektedir. Tarif edilen rabıtayla bunun bir ilgisi yoktur .Sebebi ise Rabıta sırasında şeyhin ruhaniyetinin müridin yanına geldiğini iddia etmektedirler. Şeyhin ruhaniyeti müridin yanına nereden geliyor ki mürit ondan yardım istesin?
Hz. Ebubekir (r.a.) efendimiz , tuvalette iken bile Hz. Muhammed (s.a.v) efendimizi ister istemez aklına hayaline geldiğini , bunda da bir sorumluluk olup olmadığını sorduğunda Rasulullah (s.a.v) efendimiz bunun fıtri bir şey olduğunu , önüne geçilemeyeceğini , bir vebali olmadığını bildirmiştir.
Burada dikkat edilmesi gereken bir husus ise Rasulullah (s.a.v) ben de senin tuvalette beni hayal ettiğini , düşündüğünü biliyorum , sana yardım ediyorum , nerede ne yaptığından haberdarım dememiştir !
Kişinin annesini , babasını, evladını , öğrencisini ,şeyhini , işini vs düşünmesi hatırlamaktır . Rabıta değil. Çünkü rabıta da karşılıklı düşünme ve haberdar olma yardımlaşma ve ne yaptığından haberdar olmak anlatılmaktadır !
İşte bu tür sapkın anlayışlarda şeyhinin kendini her halde iken gördüğünü sanan cahil softalar tuvalet ve banyoya bile günlerce girememektedirler . Allah c.c. akıl fikir ve sahih bir itikat versin.
Rabıta sırasında şeyhin ruhaniyetinin müridin yanına geldiğini iddia etmektedirler. Buna delil olarak ta şu ayetin tefsirini yaparak verirler:
"(Yusuf aleyhisselam kasıtsız olarak, elinden gelmeyerek) ona (Züleyha'ya) meyletti. Rabbisinin burhanını (delilini) görmeseydi, (o meyline göre hareket edebilirdi). (Yusuf 24)
Yakup aleyhisselamın ruhaniyyetinin, şaşkınlığından parmaklarını ısırmış olduğu halde Yusuf aleyhisselama gözükerek “O kadından sakın.” dediğini açıklamıştır . Bunu da kendi kitaplarına Müfessir Zemahşeri böyle açıkladı diyerek kitaplarına koymaktadırlar. (Ruhu'l-Furkan, c. II, s. 65,66.)
Halbu ki Zemahşeri böyle diyenler var diyerek onları eleştirmek için yazmıştır. Çünkü Zemahşerinin konuyla ilgili ayetin tefsirinde aynen şu ifadeler bulunmaktadır :
“Bu ve bunun gibi şeyler hurafeci zorbaların tutundukları şeylerdir. Allah Teâlâ’ya ve peygamberlerine iftira bunların dini olmuştur...” (Mahmut b. Ömer ez-Zemâhşerî, el-Keşşâf, c. I, s. 467, el-Matbaat'üş-şarkiyye.)
Biraz düşünülse bunun Yusuf Suresindeki başka âyetlere de aykırı olduğu görülür. Bir âyette şöyle buyuruluyor:
“(Yakup) Onlardan yüz çevirdi Vah Yusuf’um vah!” dedi. Üzüntüden iki gözüne de ak düştü. Kederi içine gömülüydü.“ (Yusuf 84)
Bu olay, Hz. Yusuf’un, Mısır’a gelen kardeşlerinden Bünyamin’i, hırsızlık bahanesiyle alıkoymasından sonra olmuştu. Eğer Bünyamin'i Hz. Yusuf'un alıkoyduğunu bilseydi Hz. Yakub, böyle üzülür müydü?


Râbıtayı Kanıtlamada Nakşibendîlerin Kullandığı Uslûp
Kusheyrî ve Gazalî gibi iyi eğitim görmüş nadir şahsiyetler istisna edilecek olursa esasen bütün tasavvufçuların anlatım ve açıklama tarzları perişan, rasgele ve dağınıktır. Bu durum elbette ki Nakşibendîler için de aynen söz konusudur. Genellikle bütün yazıp çizdiklerinde ve özellikle râbıtaya ilişkin olarak kaleme aldıkları mektup ve kitapçıklarda bir anlatım mantığına rastlamak mümkün değildir. Bu nedenle, yazılarında hiç bir metod ve disiplin yoktur.
Hiç kuşku yok ki anlatım mantığının temeli diyalektik kurallar üzerinde kuruludur. Çünkü kanıtlamak, ilim kaynaklarına akılcı yollardan başvurmak suretiyle gerçekleri belli bir açıklama düzeni ve mantık silsilesi içinde ortaya çıkarma sanatıdır. Bu sanatın icrasında eğer tez ile kanıt arasında hiç bir ilgi ortaya konamazsa, ya da bu iki şey arasında herhangi bir ilgi yokken bunun var olduğu yolunda kuru bir inat sergilenirse bunda artık bir anlatım mantığı aramak abes olur. Doğrusu böyle bir tutuma, müzmin bir megalomani tezahürü demek daha doğru olur.
Nitekim râbıta konusunda Nakşibendîlerin sergilediği inat aynen böyledir. İşte örnekleri:
Son dönem Nakşî şeyhlerinden İsmet Garibullah râbıtasız çalışan insanın deli olduğuna kesin şekilde hükmetmekte ve bu konuda aynen şunları söylemektedir:
«Bin yıl olsa ah vah sırr-u celî,
Hakka vasıl kimsenin olmaz dili ;
Manevi sohbetle vasıl her velî ;
Râbıtasız sa'yeden mutlak deli.» ( Risâle-i Kudsiyye s. 95)
Demek ki bir insan eğer gidip bir Nakşî şeyhine bağlanmamışsa ve tabiatıyla “mürşidsiz olduğu için“ böyle birinin şeklini de zihninde canlandırmaksızın çalışıyorsa (yani ibâdet ediyorsa!) o insan, İsmet Efendi'ye göre mutlak surette delidir! Bu konudaki kanıtı da aynen, kendisinden önceki şeyhlerin ileri sürdüğü gibi Tevbe Sûresi'nin 119'uncu âyetidir (!) ( Risâle-i Kudsiyye s. 92)
Bir başka örnek de Halid Bağdadî'ye mal edilen Risâle-i Hâlidiyye tercümesindeki şu ifadelerdir:
«Eğer denilirse ki râbıtaya delil-i sâbit var mıdır ? Biz deriz ki:
–Naam, (yani evet) kitab ve sünnet ve kıyas ile delil sabittir. Emma kitâb ile sübûtu, Hak Teâlâ'nın “ve'bteğû ileyhi'l-vesîlete" kavl-i şerifidir.»(maide35) ( Risâle-i Hâlidiyye tercümesi S. 11)
Ne ilginçtir ki Nakşibendîler bu kitabın Halid Bağdâdî'ye ait olup olmadığını bile şimdiye kadar kanıtlayamamışlardır. Çünkü bu kitapçık onların iddiasına göre Bağdâdî tarafından yazılmış olan Arapça bir metnin tercümesidir. Bu metnin nerede olduğu hakkında ise hiçbir şey söylememektedirler. Hal böyle iken râbıtanın, sözde Allah'ın kitabında ve Rasulullah (s)'ın sünnetinde sabit delilleri bulunduğunu bu kitapçığa dayanarak söylemektedirler!
Allah'ın kitabından, davâlarına kesin birer delil olarak ileri sürdükleri Tevbe Sûresi'nin 119'uncu ve Mâide Sûresi'nin 35'inci âyet-i kerîmelerinden râbıta diye bir anlam çıkarmak, Nakşibendîlikteki mantık iflasının sadece bir tek kanıtı değil, görüldüğü üzere bu düşünceyle sergiledikleri anlatım üslûbu da onların ilim divanında ne duruma düştüklerini açıkça ortaya koymaktadır.
Bir tarîkat şeyhine bağlanmayı, ondan sonra da belli bir şekilde hareketsiz oturup o insanı zihinde canlandırmayı ve onun (her ne demekse) rûhâniyetinden medet ummayı bu iki âyet-i kerîme ile açıklamaya çalışmak acaba hangi ilgiyle mümkün olabilmektedir?

_ Râbıtanın Tarihi ve Kaydettiği Aşamalar
Râbıta ne kadar bir geçmişe sahiptir, ya da bugünkü anlamda ilk kez ne zaman söz konusu edilmiştir? Bu inanış tarzı kim ya da kimler tarafından Nakşibendî doktrinine yerleştirilmiştir?
Aslında bu ve benzeri soruların cevabını Nakşibendî Tarîkatı'nın, kaydettiği evrimin akışı içinde aramak lazımdır. Çünkü bizzat bu tarîkatın ruhanileri ve ileri gelenleri tarafından bu konuda söylenmiş olan sözlere bakılacak olursa Tarîkat, tarih boyunca aşamalarla çeşitli adlar almış ve içinde faaliyet gösterdiği muhitlerin gelenek ve anlayışlarıyla yeni yeni içerikler kazanmıştır.
Müteveffa eski Ağrı Milletvekili ve «Doğu»'nun ünlü Nakşî şeyhlerinden Muhammed el-Küfrevî'nin torunu ve O'nun temsilcisi Kasım Kufralı (Küfrevî), 1949 yılında yazdığı «NAKŞİBENDÎLİĞİN KURULUŞ VE YAYILIŞI» adlı eserin önsözünde aynen şunları söylemektedir:
«İlk şeyhlerinin Türkistan ve Maverâünnehrli olmaları dolayısıyla Nakşibendîliğe bu muhitin anane ve âdetleri de girmişti. Tesirleri türlü şekillerde tezahür eden bu gelenekler dolayısıyla Nakşibendîliğin Türk fikriyâtı bakımından da tetkiki gerekiyordu.»
Nitekim Kasım Kufralı bunları tetkik etmiş, (incelemiş) ve birçoğunu ortaya çıkarmıştır; ki bunların en önemlisi Nakşibendî Tarîkatı'nın hangi tarihlerde kurulduğu konusudur. Çünkü Nakşibendîler, «Silsile-i Sâdât» diye adlandırıp, birbirine bağladıkları birkaç düzine insandan oluşan hayâlî bir tarîkat zinciri aracılığıyla bu teşkilatı her ne kadar Hz.Ebubekr'e kadar bağlıyorlarsa da Kufralı bunu âdetâ yalanlarcasına (yine bu kitabının önsözünde) şunları kaydetmektedir:
«Mevcut eserlere dayanılarak Nakşibendîliğin teessüs tarihi Gazneliler zamanına kadar çıkarıldığı için, tarîkatın bu hanedân zamanından itibaren hakiki hüviyetini ihraz etmeye başladığı, Hâce (Bu kelime Farsça’dır. Efendi, reis, öğretmen, başkan ve önder gib)Yusuf el-Hemedânî devrine kadar geçirdiği istihâle tetkike mebde' ittihaz edilmiştir.»
Nakşibendîliğin âdetâ cenneti haline getirilmiş bulunan Türkiye'de «bu tarîkatın bağlıları, neden son zamanlarda râbıta üzerinde titizlikle durmaya başladılar?» sorusuna gerçek anlamda bir cevap bulabilmek için bu tarîkatın tarihini irdelemekle ancak mümkün olabilecektir. Her ne kadar Nakşibendîliğin tarihi amaç değilse de konunun ana çekirdeğini oluşturan râbıta hakkındaki ayrıntıların su yüzüne çıkarılabilmesi açısından bu mistik akımın geçmişini biraz eşelemek burada az çok önem taşımaktadır.
Nakşibendîliğin, genelde Türklere mahsus bir İslâm modeli olduğunu söylemek yanlış olmaz. (Sırf Kurân-ı Kerîm'e ve Rasulullah (s)'ın Sünnetine bağlı Müslüman azınlığın dışında kalan) Anadolu’daki hemen bütün Türkler, bilerek veya bilmeyerek İslâm’ı bu model içinde benimsemişlerdir. Hatta ve hatta Türkiye'deki «dindar» Kürtler’in, Melez Arapların ve diğer Müslümansı azınlıkların da İslâmî anlayışı, egemen kitle olan Heterodoks Sünni Türklerin etkisi altında Nakşibendîleşmiştir.
Bu bakımdan kurallarıyla, âyinleriyle ve dış dekoruyla topluma aşıladığı zihniyet ve ona verdiği yön bakımından, Nakşibendîliğin serüvenini araştırarak râbıtanın tarihi hakkında tesbitler yapmak daha doğru olur. Bu tarîkatın gerçek anlamda Türklerin milli dini olduğunu en çarpıcı şekilde kanıtlayan aşağıdaki sözlerin bizzat Şah-ı Nakşibend tarafından söylendiği Nakşibendîliğin en güvenilir bir kaynağında yer almaktadır.
«Ol hâbı ana dedim. Buyurdular ki: " Ey oğul ! Sana meşayih-i Türkden nasib erişse gerektir.»(Nefehât Ter) Nakşibend'in, gördüğü bir rüyayı büyükannesine anlattığı zaman O'nun, bu düşü nasıl yorumladığını anlatan yukarıdaki sözler bugünkü Türkçe ile şöyledir: «O rüyayı ona söyledim. Buyurdular ki: " –Ey oğul! sana Türk şeyhlerinden bir pay ulaşsa gerektir. » Yani Türk şeyhleri seni eğitecek ve sana yön vereceklerdir.
Bu iki cümleden bile çok rahatça anlaşılmaktadır ki: Türklük ideali, Nakşibend'in doğduğu ta Miladî 1318 yıllarından itibaren İslâm'ı sırf bu millete mahsus bir din kalıbına dökmek için Nakşibendî Tarîkatı'na çok önemli bir rol yüklemeye başlamıştır. Bu ipucundan hareketle iz sürülürse çok net bir şekilde görülecektir ki doğrudan doğruya İslâm'ı Kur'ân'dan anlamak ve O'nu, orijinal nitelikleriyle alıp hayata geçirmek, daha o zaman Türkün milli idealine sığmamıştır. Çünkü tarîkat kapısından girerek İslâm'la tanışan Türk insanı, genellikle «Ben önce Türküm, ondan sonra Müslümanım» diye düşünmüştür. Bu özellik aynı zamanda İranlılar için de söz konusudur. Nitekim, İranlılar için Şiîlik, nasıl ki bir İslâm modeli haline gelmişse Türkler için de Nakşibendîlik bir İslâm modeli haline gelmiştir.
Bu nedenle, İranlı Şiî’nin vicdanında «Âyetullah» denen kutsal kişiliğin yeri ise Nakşibendî Türkün vicdânında da «Efendi Hazretleri»'nin yeri odur. Arı İslâm'ın eski Türkler arasında salt bir Arap dini olarak algılanmış olması gibi çok güçlü bir ihtimalin varlığını eğer düşünecek olursak, elbette ki dil ve kültür farklılıklarından kaynaklanan bir takım sorunların, İslâm'ın Nakşibendîleştirilmesinde büyük etken oluşturduğuna da inanmamız gerekir.
Dolayısıyla «Alternatif bir İslâm şekli»'nin elde edilebilmesi için elbette ki çeşitli malzemelere gereksinim vardı. Nitekim eski Türk rûhânîlerinin yaptığı iş, bu malzemeleri bulmak olmuştur. İşte bunlardan biri de «râbıta»'dır.
Şunu da bilmeliyiz ki, tasavvuf diye anlatılan şey; bir hal, İslam’ın daha dikkatli ve hassas yaşanma biçimi; zikir, zühd, ibadet ve tefekkür olarak Hz. Peygamber’den beri var olan bir yaşama biçimi {olmalıdır. İbadeti yalnız Allah'a has kılmak ise} İslam’ın ta kendisidir. Tarikatlar ise –Kitap ve sünnet çizgisinde kaldıkları sürece- tasavvufun mektepleri ve mezhepleridirler. Ancak rabıta tasavvufun şartlarından değildir ve tasavvufun ehli sünnet çizgisinde yaşandığı ilk yüzyıllarında da onda bu anlamda bir rabıta hiç olmamıştır. Sevginin, bağlılığın, kardeşliğin, ittibaın rabıta diye anlatılması da elbette isabetli olmaz.
Dolayısıyla rabıtayı kabul edip etmemekle, tasavvufu kabul edip etmemek farklı şeylerdir.
Bazı tarikatlerdeki güzel sanılan insanların hatırı için rabıtayı da onların anladığı gibi kabul etmek isterdik. Ancak İslamın ve hakikatın hatırı daha büyüktür ve buna karşı saygısızlığı hiç göze alamayız, bu sebeple de dini bir delile dayanmayan bir uygulamayı red ederiz !
Bu noktada şunu da zikretmeliyiz ki, tasavvuf bu günkü hali itibariyle bir Rabbani alimlere muhtaçtır. Nasıl onlar zamanında tarikatlar İslam’dan çok uzaklaşmışlardı ve o bu konuda bir tecdid gerçekleştirip, onları tekrar Sünni ve Kurânî çizgiye oturttu ise, bu gün de bunu yapacak birisine şiddetle ihtiyaç vardır. Çünkü çoğu tarikatlar bu gün ya cehalet ve sapmaların, ya da sahtekarlık, derin ilişkiler ve düzenbazlığın hakim olduğu karanlık odaklardır. Ancak tecdid, teceddüt ve yeniden Kurânî çizgiye gelme ihtiyacının umumi olduğunu ifade ediyoruz

******************
Resim kullanarak Rabıta Yapmak
Tasavvufta rabıta denince, Nakşiler tarafından (Yani Hz. Peygamber’den yaklaşık 700 sene sonra) geliştirilen bir disiplin akla gelir. Mürit şeyhini sevecek, ona kalben bağlanacak, buradan Hz. Peygamber’e, oradan da Allah’a ulaşılacak ve O’nunla irtibatlı olunacaktır. Bunun için mürit öncelikle şeyhinin suretini hayal edecek, onun güzelliklerinin, ahlakının kendisine feyezan etmesini isteyecektir. Hatta şeyh müridini Allah’a bağladığı için onun kendisi bizatihi rabıtadır/bağdır. (Enver Fuad.Mu’cem 88)
Mutasavvıflar rabıta'yı, müridin şeyhini düşünerek kalbinden dünya ile ilgili şeyleri çıkarması, şeyhi vasıtası ile Hz. Peygamber (s.a.s)'e ve Allah'a kalbini bağlaması şeklinde anlamışlardır. Hemen hemen bütün tarikatlarda rabıta vardır. Bilhassa Nakşibendiyyenin ıstılahlarındandır.
Tarikat ehli, rabıtayı ayet ve hadise dayandırmaya çalışmaktadır. Onlara göre, "sadıklarla birlikte olun" (Tevbe, 119) gibi ayetler ve "kişi sevdiğiyle beraberdir" (Buharî, Edeb; 96; Müslim, Birr, 165; Tirmizî, Zühd, 50.) gibi hadisler, rabıtanın caiz olduğunu göstermektedir. (Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, İstanbul 1991, Rabıta mad.)
Bu hayal etmeyi gerçekleştirmek üzere bazı tarikatlarda (mesela menzil) müritler, üzerlerinde şeyhinin resmini bulundurmaktadırlar. Hatta Hz. Peygamber (sav) adına yapılan hayali bir resmi üzerlerinde bulunduran tarikat mensupları da.
Bu elbette cehaletten öte bir cinayettir. Cahiliye dönemindeki Kureyşli putperest müşriklerde sevdikleri alimlerin ve büyüklerinin putlarını karşılarına alarak Allah’a yaklaşmaya çalışır , yasak olmadığı için ibadetlerinde heykelleri (put) aracı kullanırlardı. Günümüzde bu şekilde şeyhlerinin hayal ile yada resimler aracılığı ile Rabıta yapanlar İslam dininde ayet ile haram olan heykel-put hükmü bulunmasaydı şeyhlerinin putları karşısına geçerek rabıta yapmaları daha kolay ve etkili olurdu . O zaman mürit, şeyhinin putu karşısına geçecek, ona rabıta yapacak ve onun ruhaniyetinden yardım isteyecekti. Ona karşı kendini alçaltarak, son derece tevazu ile yalvaracaktı.
Puta tapanların yaptığı zaten bundan başkası değildi. Aradan heykeli kaldırıp yerine şeyhin hayalini geçirmek neyi değiştirir? Puta tapanlar da zaten taştan veya ağaçtan bir şey beklemiyor, onun temsil ettiği varlığın ruhaniyetinden yardım bekliyorlardı. Tasavvufçuların tarif ettiği rabıtaya sadece şu âyet delil olabilir. “ İyi bil ki, saf din Allah’ın dinidir.
Onun berisinden veliler edinenler "Biz onlara başka değil sadece bizi Allah’a tam yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz." derler. İşte Allah, onların aralarında tartışıp durdukları şeyde hükmünü verecektir. Allah, yalancı ve gerçekleri örtüp duran kimseleri doğru yola sokmaz .” (Zümer 3)

Şöyle de diyebiliriz: Bir ibadet düşünün ki, Hz. Peygamber onu hiç yapmamış, öğretmemiş ve onu izleyen selefi salihin de böyle bir şeyden haberdar olmamıştır. Böyle bir ibadetin olması mümkün değildir. Bu anlamdaki rabıta için delil getirilen: “Sadıklarla beraber olun” mealindeki ayet-i kerime, ya da “Kişi sevdiğiyle beraberdir” hadisi şerifi de İslamî gelenek içerisinde “rabıta” ortaya çıkıncaya kadar hiç böyle anlaşılmamıştır. Zorlama bir tevil yapmadan böyle anlaşılması da mümkün değildir. Zorlama tevillerin insanları saptıracağını da bizzat Kurân-ı Kerim söylemektedir. (Al-i İmran 7)
Sahabe efendilerimizin Hz. Peygamber’e olan sevgilerinden böyle bir uygulama çıkarmak da mümkün değildir. Aksi halde, Allah Rasulü’nü izleyen 700 yıl, insanlar, hatta bizzat Hz. Peygamber’in kendisi bunu keşfedememiş ve anlamamış olurlardı. Oysa akide ve ibadetler konusunda en doğru anlama, Hz. Peygamber’le beraber olanların, sonra da onları izleyenlerin anlamasıdır. Bunda bütün İslam alimleri ittifak halindedir.
Peygamberimiz (s.a.s)'in de, rabıta ve ribat hakkında söylemiş olduğu hayli hadis vardır. O'nun bu hadislerinden bazıları şöyledir:
_"Bir gün Allah yolunda ribatta bulunmak, dünya ve dünyada bulanan her şeyden daha hayırlıdır" ( Buharî, Cihad, 73; Müslim, İmâre, 163; Nesâî, Cihâd, 39; İbn Mace, Cihâd, 7.)
_"Allah'ın onunla hataları affedip bağışlayacağı, dereceleri yükselteceği bir şeyi size söyleyeyim mi? Abdest üstüne abdest almak, camide cemaatle namaz kılmaya devam etmek ve her namazdan sonra diğer namazı beklemek. İşte ribat budur!. İşte ribat budur!. İşte ribat budur!." (Müslim, Tehâret, 41; Tirmizi, Teharet, 39; Neseî, Teharet,106; Muvatta, Sefer, 55.)
_"Kim bir günlük (yirmi dört saatlık) ribatta bulunursa, bir aylık oruç ve ibadetten daha fazla sevap kazanmış olur" (Nesaî, Cihad, 39; Tirmizî, Fedâilul-Cihâd, 35; İbn Mace, Cihâd, 7. )
Bütün bu ayet ve hadislerden anlaşıldığı gibi, rabıta, çeşitli manalar için kullanılmıştır. Ancak daha çok bir cihad terimidir. Ayet ve hadislerin çoğunda rabıta, Allah ve Peygamberin düşmanlarına karşı silahlanma, cihad için hazırlıklı olma, müslümanlarla kâfirlerin arasındaki hudut karakollarında nöbet bekleme ve bu duygulara sıkı sıkıya bağlı olma demektir.
Buna göre ayet ve hadislerde kasdedilen anlamlardan mutasavvıfların uygulamasını destekleyecek en ufak bir işaret yoktur. Ayet ve hadislerde dile getirilen cihad ruhunu meskenete çevirmekten başka bir şey yapmayan mutasavvıflar Kur'an ve hadislerdeki bu ribat kelimesini çok yanlış bir alana çekmişlerdir. Hiçbir sahabi Resulullah'ı aracı kılarak rabıta yapmadığı gibi, hiçbir tabii de sahabe'yi aracı kılarak rabıta yapmamıştır. Rabıtanın bu şekildeki uygulaması tarikatların Hicri yedinci yüzyıldan sonraki dönemlerde uydurdukları bir bid'attir.

CİMA ANINDA ŞEYHİNİ HAYAL , RABITAYA AKLİ DELİL !
Tasavvuf camiasının sevilen simalarından ! Cübbeli Ahmed Mahmud Ünlü ise “TARİKAT-I ALİYYE’DE RABITA-I CELİYYE” adlı kitabında Rabıtaya deliller bulmaya çalıştıktan sonra, “Rabıta Hakkında Akli Deliller “ bölümünde 261. sayfasında şu maddeyi delil olarak bizlere sunmuştur !
“Herhangi bir işi , severek ve kalbi istila edecek şekilde düşünmek o işi yapmak gibi insana tesir eder. İyilikleri düşünmek iyi , kötüleri hayal etmekse kötüdür.Bazı ulema , doğacak çocuğa bereketi sirayet eder ümidiyle kişinin, cima halinde Salih kimseleri düşünmesini güzel görmüşlerdir. O halde düşünceyi haram ve mübahlardan çevirip , iyilere yönlendirmek , hiçbir akıllının inkara kalkışmaması gereken şeylerdendir ki rabıta da bu hayali sohbetten ibarettir.” ( Muhammed Salih , Beğiyyetü’l- Vacid , Sh . II)
Cima anında neler yapılması , nasıl hareket edilmesi ehli sünnet kaynaklarıyla bellidir. Rabıtayı savunabilmek için akil yoluyla delil bulmaya çalışan ve bu uğurda mahremlerine 3. bir kişiyi sokanların ehli sünnete göre delilleri nedir merak ediyoruz ? halbuki tam tersine deliller var iken ...

Peki Ya Birde “Ölüye Rabıta”ya Ne demeli ? (kabirden yardım)
Tarîkatçılara göre yalnızca sağ olan mürşidden değil, aynı zamanda ölüden(kabirden) de yardım beklenir. Yani şeyhin rûhâniyetinden yardım dilemek için onun, sağ ya da ölü olması fark etmez. Bu inanış hemen hemen bütün tarîkatlarda vardır ve «himmet dilemek», «bereket talep etmek», «feyiz almak» «istifâzada bulunmak» ya da «rûhânîyetten istimdâd etmek» gibi çeşitli deyimlerle ifade edilir. Mehmed Zâhid Kotku bu konuda aynen şunları kaydetmektedir:
«Bu tarikde şeyh, kemâl-i marifet ile mütehakkık olursa, ifâzada (yardım etme konusunda) ölü ile diri müsavi olurlar»
Aslında müsavi olmaktan da öte, (yine tarîkat rûhânîlerine göre) velî, öldükten sonra bir «tîğ-i üryân» gibi, yani kınından çıkmış olan bir kılıç gibi çok daha keskin olur ve onu çağıran insanın imdadına çok daha çabuk yetişir.
(Mehmed Zâhid Kotku (H. 1313/M. 1897-H. 1401/M. 1980) Tasavvufî Ahlâk: 2/272)
Ölüye râbıta yapma k onusuna, özellikle son dönem Nakşî şeyhleri tarafından çok önem verilmiştir.
Bu cümleden olarak Abdulhakîm Arvâsî'nin, «Mezarlara Râbıta Keyfiyeti» başlığı altında aşağıya alınan sözleri ilginçtir. Arvâsî şu öğütleri vermektedir:
«Mezar ziyaretçisi mürîd, nefsini her türlü dış alâkadan boşaltır. İçini dünya kayıtlarından uzaklaştırır. Kalbini ilimler ve nakışlardan ve hadiselere bağlı duygulardan çekip çıkarır. Ziyaret ettiği mevtânın rûhâniyetini hissî keyfiyetlerden mücerret bir nur farz eder. O kabir sahibinin Feyizlerinden bir Feyiz ve hallerinden bir hal zuhur edinceye kadar o nuru kalbinde tutar. (...)»
«Feyiz istekçisi ziyaretçi, Feyiz vericinin kabrine yaklaşıp selâm verir. Mezarın ayak ucuna yakın sol tarafına durur. Ona karşı hayattaki tavrını muhafaza eder. Bir fatiha ve on bir ihlas okur. Sevabının mislini mevtâya hediye eder. Sonra çöker oturur. Feyiz almak için kabirdeki mevtânın rûhâniyetine teveccüh eder....»
(Abdulhakîm Arvâsî, Râbıta-i Şerîfe Risâlesi s. 23 Sadeleştiren N. F. Kısakürek)
Yine şu uydurma sözü hadis diye kabul ederler:
“İşlerinizde ne yapacağınızı şaşırdığınızda kabir ehlinden yardım isteyiniz.” (Mahmut Ustaosmanoğlu başkanlığında bir heyet, Ruhu'l-Furkan Tefsiri, İstanbul 1992, c. II, 82.) Bu sözü delil olarak ta Aclûnî'ni Keşf'ül-Hafâ adlı kitabında olduğu için kabul etmektedirler.
Halbuki Aclûnî bu eserini, halk arasında hadis diye bilinen sözlerin doğrusu ile asılsız olanını ortaya koymak için yazmıştır. Bu sebeple o kitapta çok sayıda uydurma hadis vardır. Aclûnî, kitabının başında Hafız ibn-i Hacer'in şu sözünü naklediyor: "Aslı olmayan hadisi kim nakletmişse Buhârî'nin Sülasiyyat'ında rivayet ettiği, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin şu sözünün kapsamına girer : "Kim benden söylemediğim bir şeyi naklederse Cehennem'de oturacağı yere hazırlansın. " (İsmail b.Muhammed el-Aclûnî, Keşf'ul-hafâ, Beyrut 1988/1408, c.I,s 8)
Sonra alfabetik olarak hazırladığı kitabında hadislerin kaynaklarını veriyor. Ama bu sözle ilgili olarak sadece "İbn-i Kemal Paşa'nın el-Erbaîn'inde böyle geçmiştir." ifadesini kullanıyor. İbn-i Kemal Paşa'nın bu eserine baktığımızda da hadis diye söylediği o söz için hiçbir kaynak göstermediğini görüyoruz . (İbn-i Kemal, Paşa,el-Erbeûn, v. 360. Süleymaniye Kütüphanesi, Esad Efendi,1694).
(İbn-i Kemal, Yavuz Sultan Selim'in meşhur Şeyhülislamı'dır. 1469'da Tokat'ta doğmuş,1534'te İstanbul'da ölmüştür. Peygamberimizle arasında 900 seneden fazla bir fark varken hiç bir kaynak göstermeden ve anlamı da Kur'an'a taban tabana zıt olan bir sözü hadis olarak önümüze sürmesi kabul edilemez. İbn-i Kemal bu eserinde , kaynak gösterme yerine, bu sözün hadis olduğunu ispat için hiçbir dini dayanağı olmayan felsefi izahlara girmiştir.)
“Allah ölüm esnasında ruhları alır, ölmeyenlerinkini de uykuda alır. Ölümüne hükmettiğini tutar, ötekileri belli bir vakte kadar salıverir.” (Zümer 42)
Bu âyete göre Allah, ölülerin ruhunu, belli bir yerde, berzah aleminde tutmaktadır.
Kabirdekilerle ilgili olarak Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Dirilerle ölüler bir olmaz. Şüphesiz Allah dilediğine işittirir. Ama sen kabirdekilere bir şey işittiremezsin.” (Fatır 22)
Hz. İsa aleyhisselamın ahirette yapacağı konuşmayı veren şu âyet üzerinde düşünmek gerekir.
“ -Ve Allah demişti ki: "Ey Meryem oğlu Îsâ, sen mi insanlara: 'Beni ve annemi, Allah'tan başka iki tanrı edinin' dedin?". "Hâşâ, dedi, sen yücesin, benim için gerçek olmayan bir şeyi söylemem bana yakışmaz. Eğer demiş olsam, sen bunu bilirsin, sen benim nefsimde olanı bilirsin, ben ise senin nefsinde olanı bilmem, çünkü gaybları bilen yalnız sensin, sen!".
- "Ben onlara sadece, senin bana emrettiklerini söyledim. Benim ve sizin Rabbiniz olan Allah'a kulluk edin, dedim. İçlerinde bulunduğum sürece onlara şahittim. Beni vefat ettirince artık onlar üzerine gözetleyici yalnız sen oldun. Sen her şeyi görüp gözetirsin.” (Mâide 116-117)
Büyük Peygamber Hz. İsa öldükten sonra ümmetinden habersiz oluyorsa, ölen bir velinin ruhunun kınından çıkmış kılınç gibi olması nasıl kabul edilebilir? Günümüzdeki en büyük İslam alimleri, sözünü ettiğimiz anlamdaki rabıtaya bidat olarak baktıklarını da burada zikretmeliyiz.
Mesela Ramazan el-Bûtî şöyle söyler:“Şüphesiz tarikat şeyhlerinin sonradan icad ettikleri rabıta bidattir, çünkü bunun dinde hiç bir dayanağı bulunmamaktadır”.

Ölüden Yardım İsteyenlere Örnekler
1- Said Nursî Örneği
Nurcular şu şiiri, Abdülkadir Geylânî’nin, sekiz asır önce Said Nursi için yazdığını iddia ederler:
“Bizi aracı yap, her korku ve darlıkda.
Her şeyde her zaman, candan koşarım imdada
Ben korurum müridimi korktuğu her şeyde.
Koruyuculuk ederim ona, her şer ve fitnede.
Müridim ister doğuda olsun ister batıda
Hangi yerde olursa olsun yetişirim imdada ”
(Said Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Sekizinci Lema, c. II, s. 2083.)
Bu iddiayı Said Nursî’nin 23 şakirdi yapar . (İsimleri şöyledir: Süleyman, Sabri, Zekâi, Âsım, Re'fet, Ali, Ahmed Husrev, Mustafa Efendi, Rüştü, Lütfü, Şamlı Tevfik, Ahmed Galib, Zühtü, Bekir Bey, Lütfi, Mustafa, Mustafa, Mes'ud, Mustafa Çavuş, Hâfız Ahmed, Hacı Hâfız, Mehmed Efendi, Ali Rıza.)
İspat için, cifr denen hayali şeylere dayanır ve şiirde, Abdulkadir Geylânî’nin şu anlamı sakladığını söylerler:
“Müridim Said Kürdî, Rusya’da esirken kuzeydoğu Asya’dan bidatçıların eliyle Asya’nın batısına sürgün edildiği ve Sibirya taraflarından kaçıp çok fazla yeri dolaşmak zorunda kaldığı sırada Allah’ın izni ile ona yardım ederim ve imdadına yetişirim.”
Yardımın nasıl gerçekleştiği de şöyle anlatılıyor:
“Evet Hazret-i Gavs’ın “müridim” dediği Said, esir olarak üç sene Asya’nın kuzeydoğusunda, yok edici zorluklar içinde hep korundu. Üç-dört aylık yolu, kaçarak aşmış, çok şehirleri gezmiş ama Gavs’ın dediği gibi hep koruma altında olmuştur.
Üstadımız diyor ki: “Ben sekiz-dokuz yaşında iken, nahiyemizde ve etrafında bütün ahali Nakşî Tarikatında ve orada Gavs-ı Hîzan adıyla meşhur bir zattan yardım isterken, ben akrabama ve bütün ahaliye aykırı olarak “Yâ Gavs-ı Geylanî” derdim. Çocukluk itibariyle ceviz gibi ehemmiyetsiz bir şeyim kaybolsa, “Yâ Şeyh! Sana bir fatiha, sen benim bu şeyimi buldur” derdim. Şaşırtıcıdır ama yemin ederim ki, böyle bin defa Hazret-i Şeyh, himmet ve duasıyla imdadıma yetişmiştir ."
(Said Nursi, Sikke-i Tasdik-i Gaybî, Sekizinci Lema, c. II, s. 2084.)

http://www.risaleinurenstitusu.com/index.asp?Section=Kulliyat&Book=SikkeiTasdikiGaybi&Page=128
Bu inancın Kur’ân’a aykırılığını gösteren âyetler daha önce okunmuştu. Bir âyet de şöyledir:
“Darda kalmış kişi dua ettiği zaman onun yardımına kim yetişiyor da sıkıntıyı gideriyor ve sizi yeryüzünün hakimleri yapıyor? Allah ile beraber başka bir Allah mı var? Ne kadar az düşünüyorsunuz..” (Neml 62)
Güç yetirilemeyen konularda başkasından yardım alınabilirse artık kim Allah’a sığınır? Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
“De ki, Allah’ın dışında kuruntusunu ettiklerinizi çağırın bakalım; onlar, sıkıntınızı ne gidermeye, ne de bir başka tarafa çevirmeye güç yetirebilirler.
Çağırıp durdukları bu şeyler de Rablerine hangisi daha yakın diye vesile ararlar, rahmetini umar, azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin azabı cidden korkunçtur.” (isrâ 56-57)
“Allah neyi gizlediğinizi, neyi açığa vurduğunuzu bilir.
Allah’ın yakınından çağırdıkları ise bir şey yaratamazlar; esasen kendileri yaratılmıştır. Onlar ölüdürler, diri değil. Ne zaman dirileceklerini de bilemezler.” (Nahl 19-21)
“Onlara sorsan; “Gökleri ve yeri, kim yarattı?” diye, kesinkes “Allah” diyeceklerdir. De ki: “Allah’ın yakınından neyi çağırdığınıza baktınız mı? Allah bana bir sıkıntı vermeyi istemiş olsa, onlar bu sıkıntıyı fark edebilirler mi? Ya da Allah bana iyilik etmeyi istemiş olsa, onlar onun bu iyiliğini önleyebilirler mi?” De ki: “Allah bana yeter. Dayanacak olanlar ona dayansınlar.” (Zümer 3 8 )

SIRK_DOKTORU
19-11-2006, 14:50
2- Fethullah GÜLEN Örneği
Fethullah GÜLEN, Peygamberimizin amcası Hamza’nın kendine, sayılamayacak kadar çok yardım ettiğini iddia eder ve onlardan birini şöyle anlatır:
Ankara’dan İstanbul’a geliyoruz... “Kartal civarına kadar geldik. Hava hafif hafif yağıyordu. Oralarda çukurca bir yer varmış; tam biz oraya yaklaşmıştık ki, yağmur olanca hızıyla şiddetlendi. Rampanın dibine indiğimizde de bujileri su aldı ve araba stop etti. Bir-iki dakika içinde su kabardı ve bizim arabayı yüzdürmeye başladı. Her geçen dakika su daha da kabarıyor ve bir afet halini alıyordu. Öyle ki kısa bir müddet sonra kalas yüklü kamyonları bile kaldırıp, sağa sola sürüklemeye başladı. Camı biraz açayım, dedim, içeriye dolan su üçümüzü de sırılsıklam ıslattı. Hemen camı kapattım. Elden bir şey gelmiyordu. Koca otobüs ve kamyonlar dahi suyun yüzünde adeta saman çöpüne dönmüşlerdi. Hatta onlardan birkaçı, sağımızdan, solumuzdan geçerken “Geçen sene burada bir sürü taksi sürüklendi gitti.” diyerek moralimizi de bozdular... Ya araba kıyıdaki bariyerlere vurur da parçalanırsa; halbuki emanet.. durmadan bunları düşünüyorum...
Bir ara baktım büyük bir kalas bize doğru geliyor. Aklımdan, şu kalas bizim ile sütre arasında dursa hiç olmazsa araba kıyıdaki sütrelere çarpmaz diye düşündüm ve tam o esnada arkadaşlara “dua edin” dedim. Kendim de “Ya Seyyidena Hamza! Ya Seyyidena Hamza!” diyerek o yüce ruhu, imdadımıza göndersin diye Cenab-ı Hakk’a dua ettim. Üzerimize doğru gelmekte olan kalas, yanımızdan geçerek gözden kayboldu... Ve hayrettir selin mecrası birden değişti, hızı da azaldı... Olayın şahitleri var. Bu değişikliği ve birden selin hızının azalmasını fiziki kanunlarla izah imkansız. Hiçbirimizin şüphesi kalmadı ki, Cenab-ı Hakk o mukaddes ve yüce ruhu istihdam buyurdu ve yardımımıza gönderdi... .
( Küçük Dünyam 2, Zaman Gazetesi 28 Kasım 1996, ayrıca
http://arsiv.zaman.com.tr/1996/11/28/kose/hocaefendi/index.html ; (30/11/2003) )
Hem “Ya Seyyidenâ Hamza! Ya Seyyidenâ Hamza!” yani “Efendimiz Hamza, efendimiz Hamza yetiş!..” diyor, hem de “o yüce ruhu, imdadımıza göndersin diye Cenab-ı Hakk’a dua ettim ” diyor.
Bunun neresi Allah’a dua? Sonra şöyle diyor:
“Ehl-i tahkik, şahıslardan istimdat etmeyi mahzurlu görürler. Kanaatimce her meselede olduğu gibi, bu meselede de ölçüyü iyi ayarlamak, ifrat ve tefritten kaçınmak gerekir. Bize göre büyük ve mukaddes ruhlardan istimdat olabilir; fakat kalbin ibresi her an Cenab-ı Hakk’ı göstermelidir. Yani bu büyüklere, vesile ve vasıtalıktan öte tasarruf adına hiçbir paye verilmemelidir. Zaten onları vesile olarak istihdam buyuracak da yine Cenab-i Hak’tır. O dilemedikten sonra, hiç kimsenin, hiçbir meselede yardımcı olması, bir şey yapması mümkün değildir. Ama, Hak tecelli eyleyince her işi âsân eder; halk eder esbabını bir lahzada ihsan eder.” Bu hususu da böyle tespit ettikten sonra: Büyük ve mukaddes ruhlar ceset kafesinden kur-tulduklarında, adeta bir melek haline gelirler... Hele bunlardan, canlarını yüce, yüksek bir ideal ve davaya adamış olanlar, kendileriyle aynı düşünceyi paylaşanları Allah’ın izniyle her zaman destekler, onlara arka çıkar ve onları korurlar. Ama, arz ettiğim gibi frekans birliği şarttır”.

İsa’ya Allah diyen Katolikler de benzeri ifadeleri kullanarak şöyle diyorlar:
“İsa kendiliğinden bir şey yapamaz. Her şeyi kendisini gönderen Baba’dan alır . (Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, par. 859. )
Şimdi o, Baba’nın yanında Hıristiyanların avukatlığını yapıyor. Onlar lehine aracılık etmek için hep canlıdır. Allah’ın huzurunda daima hazır bulunmaktadır”( .Katolik Kilisesi Din ve Ahlak İlkeleri, par. 519).
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“İşte Rabbiniz olan Allah… Hakimiyet onundur. Onun yakınından çağırdıklarınız bir çekirdek zarına bile hükmedemezler. Onları çağırsanız, çağrınızı işitmezler; işitmiş olsalar bile size karşılık veremezler; kıyâmet günü de sizin ortak saymanızı tanımazlar. Hiç kimse sana, her şeyin iç yüzünü bilen Allah gibi, haber veremez.” (Fatır 13-14)
“De ki: “Sizi karanın ve denizin karanlıklarından kurtaran kimdir? Bundan bizi kurtarırsan şükredenlerden olacağız diye ona gizli gizli yalvarır yakarırsınız.”
De ki: “Allah sizi ondan ve her sıkıntıdan kurtarır, sonra da ona ortak koşarsınız.” (En’am 63-64)
“Gemiye bindiklerinde, şirkten uzak bir şekilde, yalnız ona boyun eğerek Allah’a yalvarırlar. Allah onları karaya çıkardı mı, bir de bakarsın ona eş koşmaya kalkışıyorlar.” (Ankebut 65)
Hamza gibi şehidlerin ölmediğini ispat için şu ayete dayanılıyor:
“Allah yolunda öldürülenlere ´ölüler demeyin. Hayır, onlar diridirler. Ama siz bunu fark edemezsiniz.” (Bakara 27154)
Allah, “siz bunu fark edemezsiniz” dediğine göre bize söz düşmez. Onlardaki canlılık, insanın fark edebileceği cinsten olsaydı, öncelikle Peygamberimiz fark eder, Hamza’nın ölümüne pek fazla üzülmezdi.
Abdullah b. Mes’ud diyor ki; “biz onun, Hamza’ya ağladığı kadar bir şeye ağladığını görmedik. Onu kıbleye doğru koydu, cesedinin başında durdu ve sesli olarak, hıçkıra hıçkıra ağladı” (.Safiyyu’r-Rahmân el-Mubârekfûrî, er-Rahiku’l-Mahtûm, Beyrut 1408/1988, s. 255-256.)
Konu ile ilgili diğer âyetler şöyledir:
“Allah yolunda öldürülenleri ölü sanma. Hayır, onlar diridirler, Rableri katında rızıklanırlar.Onların içleri açılır; çünkü onlara Allah, kendi ikramından vermiştir. Arkadan gelip kendilerine henüz katılmamış olanlar adına da sevinirler. Çünkü onları korkutacak veya üzülmelerine sebep olacak bir şey yoktur.
Allah’ın nimeti ve ikramı sebebiyle de sevinirler. Allah, müminlerin alacağı karşılığı azaltmayacaktır.” (Al-i İmran 169-171)
Bir an için “siz bunu fark edemezsiniz” hükmünün olmadığını ve iyi müminlerin onların farkına vardığını düşünelim. Bu durumda fark edilecek tek şey, içinde bulundukları nimetler olur. Bu, onların insanlara yardım edeceğine delil olmaz. Onlardan yardım isteyenlerin durumu, şu ayette açıklanandan başkası değildir:
“Allah’ın yakınından kıyâmet gününe kadar kendisine cevap veremeyecek kimseyi çağırandan daha sapık kimdir? Oysaki bunlar onların çağrısından habersizdirler.” (Ahkaf 5)
Mekke müşrikleri de tanrılarında var saydıkları gücü Allah’ın verdiğine inanırlardı. Kabe’yi tavaf ederken şöyle derlerdi:
“Lebbeyk lâ şerîke lek illâ şerîkun huve lek temlikuhu ve mâ melek”
“Emret Allah’ım, Senin hiçbir ortağın yoktur. Yalnız bir ortağın vardır ki, onun da bütün yetkilerinin de sahibi sensin.”
Bu, delilsiz bir iddiaydı. Bunu bize nakleden İbn Abbas diyor ki, onlar “Lebbeyk lâ şerîke lek = Emret Al-lah’ım, Senin hiçbir ortağın yoktur.” dediklerinde Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem şöyle derdi: “Yazıklar olsun; burada kesin, burada kesin ”.(Müslim, Hacc, 22, Hadis no 1185.)
Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Desen ki: ‘Gökten ve yerden size rızık veren kim? Ya da işitmenin ve gözlerin sahibi kim? Kimdir o diriyi ölüden çıkaran, ölüyü de diriden çıkaran? Ya her işi düzenleyen kim?’ Onlar: ‘Allah’tır!’ diyeceklerdir. Deki; ‘O halde ona karşı gelmekten sakınmaz mısınız?’
İşte sizin gerçek Rabbiniz Allah budur. Hakkın ötesi sapıklık değildir de ya nedir? Nasıl da çevriliyorsunuz?” (Yunus 31-32)
Hamza’yı, Abdulkadir Geylânî’yi veya başkasını yardıma çağıranlarla zaman zaman şöyle konuşmalar yaparız:
- Onlar sizi tanıyor mu?
- Allah tanıtamaz mı?
- Onlar sizi duyabilirler mi?
- Allah duyuramaz mı?
- Onlar sizin konuştuğunuz dili bilirler mi?
- Allah öğretemez mi?
Peki onlar ölmemişler midir?
- Onlar ölmezler, desem okuduğun ayetlere göre bunun bir faydası yoktur.
- Demek Allah Teâlâ önce onlara dirilik verecek, sonra sizi ona tanıtacak, sesinizi duyuracak, dilinizi öğretecek ve sizi anlamasını sağlayacak; sonra da sizin lehinize aracılık yapmasına, kendine karşısında sizi savunmasına müsaade edecek. Size göre aynı anda on binlerce kişi onlara baş vurmakta ve yardım istemektedir. Bunların her birini anlaması ve sıraya koyması da gerekecektir. Bu, ancak hayal aleminde olabilir!
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Allah’ın yakınından çağırdıklarınız da, sizin gibi kullardır. Eğer haklıysanız onları çağırın da size cevap versinler bakalım.
Onların yürüyecek ayakları mı var, yoksa tutacak elleri mi var, ya da görecek gözleri mi var, veya işitecek kulakları mı var? De ki: “Ortaklarınızı çağırın sonra bana tuzak kurun, hiç göz açtırmayın.”
“Çünkü benim velim Kitap’ı indiren Allah’tır. O, iyilere velilik eder.”
“Onun yakınından çağırdıklarınız kendilerine yardım edemezler ki size yardım etsinler.” (Araf 191-197)


http://www.haberturk.com/foto/mansetucaktarabita.jpg
http://www.haberturk.com/foto/unlem.gif
KORKUT ÖZAL, UÇAK HAVADA SALLANINCA RABITA YAPMIŞ!
Uçakta rabıta yapmış
Nakşibendi tarikatı şeyhi Mehmet Zahit Kotku ile ABD seyahati dönüşü uçakta çok sallanınca rabıta yaptığını anlatan Korkut Özal, ‘Bu bir manevi bağdır’ dedi. Özal, Kotku ile talebelik ilişkisi kuranların böyle hatıraları olduğunu söyledi.

Emekli Mimar Prof. İsmail Tuncay Uslu’nun rüyasında gördüğü Nakşibendi tarikatı şeyhi Mehmet Zahit Kotku’nun emirlerini Başbakan Tayyip Erdoğan’a göndermesiyle patlak veren tartışma sürerken, Korkut Özal da, bir Amerika seyahati dönüşü uçakta, Kotku ile rabıta (TDK sözlüğüne göre ‘Tarikatlarda müridin şeyhi aracılığıyla kalbini Allah’a bağlaması’ geliyor.) yaptığını anlattı.
Korkut Özal, geçen pazar Fenerbahçe Camii’nde kıldığı sabah namazının ardından, aralarında Kadıköy Müftüsü’nün de bulunduğu cemaatle paylaştığı Şeyh Zahit Kotku ile ilgili anısını Hürriyet’e şöyle anlattı:
‘Amerika’dan gelirken teyyarede bana gelen bir durum oldu. Teyyare çok fazla sallandı. Rahmetli Mehmet Zahit Efendi bizim şeyhimizdir. Teyyare sallanınca, ona bir rabıta yaptım. Bu bir nevi manevi bağdır yani. Seyahatten döndükten iki gün sonraydı. Hocaefendinin Ankara’da olduğunu ve bir yerde yemek yediğini söylediler, oraya gittik. Salona girdiğimizde, koltukta oturuyordu Hocaefendi. Yanına gittim, eğildim elini öptüm. Eğildi, kulağıma, ‘Ne o, teyyare çok mu salladı?’ dedi. Böyle çok hatıram var. Hocaefendiyle, talebelik münasebetleri olanların bu gibi hatıraları var. Fenerbahçe Camii’nde anlattığım olay budur.’
Tarikatın en önemli kollarından İskender Paşa Cemaati’nin şeyhliğini yapan Mehmet Zahit Kotku’nun müritleri arasında Necmettin Erbakan ve Turgut Özal gibi isimler bulunuyor. Başbakan Erdoğan’ın da yakın olduğu İskender Paşa Cemaati, Kotku’nun ölümünden sonra yerine geçen damadı Esat Coşan döneminde Erbakan ve Milli Görüş’le yollarını ayırmıştı.
13 Kasım 1980’de ölen Kotku, Süleymaniye Camii avlusuna, Kenan Evren’in izniyle defnedilmişti.
ERDOĞAN’A: ÇANKAYA’YA ÇIKMA
Başbakan Erdoğan’la yakın dostluğu olduğunu, zaman zaman kamuoyu aracılığıyla görüşlerini dile getirdiğini, kendisine sorulduğunda Başbakan’a fikrini söylediğini belirten Korkut Özal, ağabeyi 7. Cumhurbaşkanı merhum Turgut Özal’ı örnek göstererek, ‘Çankaya için erken!’ uyarısında bulundu. Kimin cumhurbaşkanı olacağını tartışmanın çok erken olduğunu, seçimin Mayıs 2007’de olacağını fakat hangi parlamentonun yapacağı konusunun henüz belli olmadığını savunan Özal, şunları söyledi:
‘Bana sorsa Tayyip Bey’e şunu söylerim: ‘Sen tekrar başbakan olarak Türkiye’ye hizmet etmeyi, oraya gitmeye tercih et.’ Örneği var. Benim ağabeyim aynı şeyi yaptı. Başbakanlıktan Cumhurbaşkanı oldu. Onun deneyimleri bana, öyle bir gidişin, zamansız olursa, faydadan çok zararı olacağını söylüyor. Ağabeyim Çankaya’da çok sıkıntılı günler geçirdi. Orası dışarıdan göründüğü gibi değil.’
53 yıllık evlilik
İLGİNÇ açıklamalarla dikkat çeken Korkut Özal, evliliklerinde 53 yılı geride bıraktığı eşi Müjgan Özal’ı katıldığı toplantılarda yanından ayırmıyor. Özal çifti, 1986’da kurdukları Abdurrahman Korkut Özal Vakfı (AKÖZ) aracılığıyla yoksul öğrencilere burs verip, okul ve cami yapımında bağışta bulunuyor.
http://www.haberturk.com/news/206564.html

AÇIKLAMA :
Yunus 22 Sizi karada yürüten ve denizde yüzdüren Allah'tır. Bir gemide olduğunuzu, hoş bir meltemin yolcuları götürdüğünü ve herkesin bunun hazzını yaşadığını düşününüz. Tam o sırada geminin bir kasırga ile karşılaştığını yolcuların her taraftan dalgalarla sarıldıklarını ve çepeçevre kuşatıldıklarını sandıkları zaman, sırf Allah'ın dinine inanan samimi bir bağlılıkla O'na şöyle yalvarırlar; «Eğer bizi bu tehlikeden kurtarırsan kesinlikle şükredenlerden olacağız.»
23 Fakat Allah kendilerini bu zor durumdan kurtarır kurtarmaz hemen yeryüzünde haksız yere taşkınlıklara dalarlar. Ey insanlar, yapacağınız taşkınlıklar aslında kendi aleyhinizedir, bu yolla geçici dünyanın yararını elde edersiniz, ancak sonra bize dönersiniz, biz de yaptıklarınızı size bir bir haber veririz.»

Ayette de gördüğümüz gibi Müşriklerin dahi bir tehlike anında Dini Allaha halis kılarak samimi , içten şekilde bütün aracıları yok ederek Allaha yalvarıp dua ettiklerini bildirmektedir. Allah c.c. ise bu şekilde aracısız Rabbe istiğase edilmesini doğru bulmaktadır . Fakat sonraki ayette ise onların tehlikeden kurtulup sağ salim karaya çıkan , ölüm tehlikesini atlatan insanların tekrar müşrik inançlarına geri döndüklerini , şirk koşarak küfür işlediklerini bildirmektedir. Bunun ise sahiplerinin felaketi olduğunu bildirerek iman edenleri bu tür ikiyüzlü hareketlerden uzak olması gerektiğinin ikazını yapmaktadır.


Yukarıda ismi geçen şahıs ve kendisiyle inanç ikizindeki kimselerin , cahili anlayış müntesiplerinden bile betercesine , onlardan daha adice tehlike anında dahi dini Allaha halis kılmamakta , Şah damarıyla arasına aracılar sokma halet-i ruhiyeti içerisindedirler. Üstelik inançalarına göre bu aracıların ölü olması Aracılık vazifesinde daha etkili olmasına etkendir !
Bu tür sapkın ve cahiliyyeden daha beter akide anlayışlarından Allaha sığınırız.
Bu tür kimselere Rabbimizin buyruğu üzere : "Ey insanlar, yapacağınız taşkınlıklar aslında kendi aleyhinizedir" ikazımızı yapmaktayız.
***********************

Şimdi sadeleştirilmiş olarak Azim dağıtımın bastığı ve zaman gazetesinin verdiği HAK DİNİ KUR’AN DİLİ tefsirinden (Elmalılı) 2 cilt sayfa 11 den okuyalım . Ayet bakara 186 meali ve tefsirinden bir pasaj :
“ Ve kullarım, sana benden sordukları zaman şüphe yok ki, ben pek yakınım. Bana dua ettiği vakit dua edenin davetine icabet ederim. Artık onlar da benim için icabet etsinler.Ve bana îman eylesinler.Ta ki doğruyu bulmuş olalar” Bakara 186
Bunların cevapları da üç şekilde gelmiştir: Çoğunda “kul” yerinde “fekul” buyurulmuştur ki , bu “fea” da cevabın çabukluğuna ve hemen tebliğine tenbih vardır.
Üçüncüsü de dua hakkında bu ayettir ki burada : “izaa sealeke ibeadii annii” “(Kullarım sana benden sordukları zaman…” ) ayetinde “kul” veya “fekul” diye açıkça söylenmeyerek cevabında doğrudan doğruya “feinnii kariibun” “(Ben yakınım)” buyurulmuş , vasıta kaldırılmış , yakınlık da duaya icabetle açıklanmıştır ki bunda büyük bir incelik vardır.
[b] Cenab-ı Allah , duada kulu ile kendisi arasında bir vasıtanın girmesini istemiyor ve sanki diyor ki : ” Kulum , vasıtaya dua vaktinden başkasında muhtac olabilirse de , dua vaktinde benimle onun arasında vasıta yoktur.” “Ben yakınım “ buyurulup “kullarım bana yakındır” buyurulmaması da gayet anlamlıdır. Çünkü kul , varlığı mümkün olduğundan , kul olması yönüyle yokluğun merkezinde ve faniliğin en aşağı noktasındadır. Bunun Hak Teala’ya bizzat yaklaşması mümkün değildir.Bu bakımdan yakınlık kul tarafından değil , Allah tarafındandır.
Şimdi bu iki nükte düşünülürse , şu gerçeğe erilir ki dua eden kimsenin gönlü , Allah’tan başkasıyla meşgul olduğu müddetçe gerçekten dua etmiş olmaz. Allah’tan başka şeylerin hepsinden uzak olduğu vakit de Hakk’ın birliğinin marifetine dalar.
Bu makamda kaldıkça kendi hakkını düşünme ve insanlık nasibini talepten kaçınır , bütün vasıtalar kaldırılır ve o zaman Allah’ın yakınlığı hasıl olur. Çünkü kul ,kendi arzusuna yönelik olduğu sürece Allah’a yaklaşamaz, o arzu engelleyici bir vasıta olur. Bu kaldırıldığı zaman ise “ veuferi duemriii ileellahi innellahe beasıırun bil ibeadi “ “( Ben işimi Allah’a bırakıyorum . Şüphesiz ki Allah kullarını görür )” (Gafir (mumin) 40/44) ayetindeki havale , tam bir samimiyetle ortaya çıkmış bulunur. Göz , Hakk’ın gözü olarak görür ; kulak , Hakk’ın kulağı olarak işitir ; kalb ,Hakk’ın aynası olarak bilir , duyar , ister. O zaman milyonlarca sebeblerin , asırlarca zamanların yapamadığı şeyler , Allah’ın dilemesi hükmüyle , “ol” demekle oluverir .
İşte dua , böyle bir yakınlık vasıtasıdır ve dolayısıyla ibadetlerin en üstünüdür. Nitekim Peygamber (s.a.v.)Efendimiz :“Edduaa u muhhul ibeadeh” “( Dua , ibadetlerin iliğidir)1” buyurmuştur.
Diğer bir hadis-i şerifte ise : Edduaa u hüvel ibeadeh” “( Dua ibadetten ibarettir )2” diyerek :Uduuniiii estecib lekum” “( Bana dua ediniz ki , size icabet edeyim .)” (Ğafir, 40/60) ayetini okumuştur.
1 (Tirmizi , Daavat , 1 )
2 (ibn Mace , Dua , 1 ; Tirmizi , Daavat ,1, Tefsiru Sureti , 2/16,40 ; Ahmed b. Hanbel , IV, 267,271,276 )

SIRK_DOKTORU
19-11-2006, 14:52
İslam toplumunun düşman askerlerine yakın sınırlarında silahlanarak nöbet tutunuz . işte bu meşakkat esnasında Allah ile irtibatlı –rabıtalı (we rabitu) olunuz ki kurtuluşa eresiniz. Çünkü İslam toplumuna devamlı dışardan tehlikeler girmek için fırsat kollamaktadır .
Bunun için düşman kuvvetlerine karşı uyanık ve Allah ile irtibatlı olunuz ki İslam zarar görmesin. Bu da kurtuluşa sebebdir.
Bu ayet gereğince hiç bir sahabe sınır boylarında silahlı düşmana karşı nöbet beklerken Rasulullahın hayalini aracı kılarak Allaha yaklaşmak için rabıta yapmadı !
Şimdi bu ayetin mealini ve tefsirini Taberi tefsirinden buraya aktaralım .
Al-i İmran 200- Ey iman edenler , sabredin. (Düşmanlarınıza karşı) sabırlı olun. (Hudutlarınızda) nöbet bekleyin. Allah’tan korkun ki kurtuluşa eresiniz.
Ey iman edenler , dininiz hususunda , rabbinize itaatte ve bütün emir ve yasakların gereğini yapmakta sabırlı olun. Düşmanlarınıza karşı tahammül gösterin ki zafere erişesiniz. Sınırlarda düşmanlarınıza ve din düşmanlarına karşı nöbet bekleyin . Müslümanları koruyun.Allahtan korkun ve emirlerine karşı gelmeyin ki kurtuluşa erip ebedi olan nimetlere kavuşasınız.
* Peygamber efendimiz (sav) bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor
“Allah yolunda sınırda bir gün nöbet tutmak , dünyadan ve onun içinde bulunan şeylerden daha hayırlıdır. Sizden birinizin cennette sahib olacağı vir kamçı boyu yer , dünyadan ve onun içinde bulunanlardan daha hayırlıdır. Allah yolunda akşam ve sabah yürümek , dünya ve onun içinde bulunanlardan daha hayırlıdır” (Buhari , K.el-Cihad, bab: 73)
a- Hasan-ı Basri , katade , İbn-i Cüreyc ve Dehhak’a göre bu ayetin manası şöyledir :
“Ey iman edenler, dininizin hükümlerine sabredin. Kafirlere karşı sabırlı olun ve müşriklerin karşısında nöbet tuttun”
b- Muhammed b. Ka’b el-Kureziye göre bu ayetin manası şöyledir :
“Ey iman edenler , dininizin hükümlerine karşı sabredin. İtaatınız karşılığında size vermeyi vaat ettiğim şeyleri beklemede sabırlı olun ve düşmanınızın karşısında nöbet tutun.”
c- Zeyd b. Esleme göre bu ayetin manası şöyledir.
“Ey iman edenler , cihadda sabırlı olun . Düşmanınıza karşı sabredin ve onların karşısında nöbet tutun. “Zeyd b. Elsem diyor ki : “Bir zaman Ebu Ubeyde b. Rl-Cerrah , Ömer b. El-Hattab’a mektub yazarak ona , Rumların askeri yığınak yaptıklarını ve onlardan herkesin korkar durumda olduğunu belirtmiştir. Ömer’de ona şu cevabı yazmıştır . “mümin bir kula ne kadar sıkıntı gelse de , Allah o sıkıntıyı ondan alır. Elbette ki bir zorluk iki kolaylığa galib gelemez. Allah teala kitabında şöyle buyurmaktadır : “Ey iman edenler , sabredin. (Düşmanlarınıza karşı) sabırlı olun. (Hudutlarınızda) nöbet bekleyin. Allah’tan korkun ki kurtuluşa eresiniz.”
d- Ebu Seleme b. Abdurrahman ise , buayeti şu şekilde izah etmiştir.
“Ey iman edenler , sabredin . İnsanlara karşı sabırlı olun. Ve namaza bağlı kalın. Bir vakti kıldıktan sonra diğer vakti bekleyin”
Bu hususta Ebu Hureyre’nin Rasulullah’ın şöyle buyurduğunu zikrettiği rivayet edilmektedir :
“Ben sizlere , Allahın kendisiyle hataları sildiği ve dereceleri yükselttiği bir şeyi göstereyim mi ? “ Sahabeler “Evet ey Allah’ın Rasulu” demişler. Rasulullah’da “ zorluklara rağmen , abdesti mükemmel bir şekilde almak , mescitlere çokça adımlarla gitmek ve bir namazdan sonra diğer bir namazı beklemektir. İşte irtibatlı olmak bu demektir “
( Muslim , K. Et-Taharet , bab : 41 , hadis No : 251)

Taberi ayetin izahında , bu görüşlerden tercihe şayan olanın şöyle diyen görüşe olduğunu söylemiştir :
“Ey iman edenler , dininize ve rabbinize itaatte sabredin. Düşmanlarınıza karşı sabırlı olun ve onların karşısında nöbet tutun.”
Taberi bu görüşü tercih edişine gerekçe olarak ta özetle şunları zikretmiştir. “ Ayette zikredilen , birinci sabır mutlak olarak zikredilmiştir. Bu itibarla hertürlü sabır bu ifadenin içine girer. İkinci sabır ise müşareket ifade eden bir siyga ile ifade edilmiştir. Bu da insanlar arasında karşılıklı olarak cereyan eder ki bundan maksat da Müslümanların , kafirler karşısında metanet göstermeleri demektir. “Nöbet bekleyin” diye tercüme edilen (rabituu) kelimesinin kökü (ribat )tır. Bu da diğer bir ayette de zikredildiği gibi düşmanla savaşmak maksadıyla at beslemek ve muhafaza etmektir. Düşmanın önünde nöbet tutan insanlar , kendilerini sınırlarda hapsettiklerinden ve oradan ayrılamadıklarından , onlara da bu sıfat verilmiştir.
Kur’an-ı Kerim’de zikredilen kelimeleri
Arapçadaki asıl manalarından çıkarıp başka manalarda , herhangi bir delile dayanmadan kullanmak elbette ki isabetli değildir. Bu itibarla (rabituu) kelimesinden maksadın , “Nöbet tutunuz” demek olduğu muhakkaktır .
ebu Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi
TABERİ TEFSİRİ
2. CİLT sayfa No : 430 -431-432
Hisar yayınevi


Rabıtacıların delil aldığı bu ayetin tefsirini muteber kaynaktan görmüş olduk .
İnşeallah ayet ve tefsiri neyi ifade ettiğini artık iyice anlamışızdır .
Düşünmek , tefekkür etmek caizdir. fakat düşünmek tefekkür etmek meşru diye Rabıta yapmaya yol bulamazsınız .
Sebebi ise Rabıta sırasında şeyhin ruhaniyetinin müridin yanına geldiğini iddia etmektedirler. Şeyhin ruhaniyeti müridin yanına nereden geliyor ki mürit ondan yardım istesin?
Hz. Ebubekir (r.a.) efendimiz , tuvalette iken bile Hz. Muhammed (s.a.v) efendimizi ister istemez aklına hayaline geldiğini , bunda da bir sorumluluk olup olmadığını sorduğunda Rasulullah (s.a.v) efendimiz bunun fıtri bir şey olduğunu , önüne geçilemeyeceğini , bir vebali olmadığını bildirmiştir.
Burada dikkat edilmesi gereken bir husus ise Rasulullah (s.a.v) ben de senin tuvalette beni hayal ettiğini , düşündüğünü biliyorum , sana yardım ediyorum , nerede ne yaptığından haberdarım dememiştir !
Kişinin annesini , babasını, evladını , öğrencisini ,şeyhini , işini vs düşünmesi hatırlamaktır . Rabıta değil. Çünkü rabıta da karşılıklı düşünme ve haberdar olma yardımlaşma ve ne yaptığından haberdar olmak anlatılmaktadır !
İşte bu tür sapkın anlayışlarda şeyhinin kendini her halde iken gördüğünü sanan cahil softalar tuvalet ve banyoya bile günlerce girememektedirler . Allah c.c. akıl fikir ve sahih bir itikat versin.
Hz. Ebubekir (r.a.) tuvalette iken peygambere gelerek tuvalette bile iradem dışında aklıma geliyorsun dediğinde devamında da senin kalbindeki feyizden nasipleniyorum demiş midir ? Ya da her hangi bir sahabe rasulullahın ilim meclisleri dışında rasulullahın diğer sahabelerini araya koyarak yada direktmen Rasulullahı düşünerek feyizlenmiş , yaptığı işe de rabıta yaptım demiş midir ? tabiinden böyle bir şey yapan olmuş mudur? Mezheb ve akaid imamlarımızdan bu şekilde feyizlenmek rabıtadır diyen bir sözcük görülmüş müdür?
İşin asıl feryadı figan kopan yeri ise bu düşünme (rabıta) esnasında düşünülenin düşünenden haberdar olması ve düşünenin nerede , ne zaman , nasıl ve ne istediğinden haberdar olduğunu ve yardım ettiği inancıdır ? işte Allah c.c. esma ul husna’sındaki el-Gayb sıfatını mahlukata vermek budur !
Eğer şeyhime rabıta yaparken (yani düşünürken )
benim kendisini düşündüğümden haberdar değil , ne zaman ve nerede olduğumdan habersizdir , böyle düşünürken de (Rabıta yaparak) benim sıkıntılarımı giderebilir , bana yardım ediyor , çünkü o Allah dostudur vc gibi inanışlar içinde değilseniz sözümüz yoktur. istediğiniz kadar düşünüp tefekkür ediniz şeyhinizi. Ama bu inançta iseniz bizler bu itikattan beriyiz !

Şimdi de tarikatçıların rabıta için içinde "rabitu" geçiyor diye kendilerine delil aldıkları ayetin tefsirini Elmalılı Muhammed Hamdi yazırdan dinleyelim :

200-Sözün kısası ey iman edenler, siz telaş etmeyiniz, sabırlı olunuz, (haberde geldiğine göre sabır üç derecedir: Musibet (ansızın gelen bela)e sabır, itaat etmekte sabır, isyandan sabır), ve sabırda Allah düşmanlarıyla yarışıp onların üstüne çıkınız, yani imtihan ve mücahede mevkilerinde düşmanların sabrının üstüne çıkmaya ve nefsinizin arzularını yenmeğe çalışınız ki, sabırlı olmaya alışırsanız bunu yapabilirsiniz. Ve murabata edi (nöbetleşi)niz, ribat yapı (sağlam yürekli olu)nız, imam ardında cemaatle namaz gibi birbirinize bağlanıp vazifeye dikkatli olunuz ve özellikle savaşa düşmanlarınızdan çok hazırlıklı bulunarak atlarınızı bağlayıp hududlarda ve mevzilerde karakol bekleyiniz.
"Ribat", Allah yolunda devam etmektir. Bu aslında "rabt-ı hayl" yani at bağlamaktan alınmıştır ki, düşmana karşı atını bağlayıp gözetlemek ve beklemek demektir. Sonra İslâm hudud (sınır) şehirlerinden birinde bekleyenlere, gerek süvari ve gerekse piyade olsun, genelde murabıt (nöbet bekleyen, nöbetçi) adı verilmiştir. Fakihlerin ıstılahlarında murabıt, hudud şehirlerinden birine bir müddet beklemek için gidendir. Aile ve efradıyla beraber oralarda oturan ve hayatını kazanarak yaşayan hudud sakinlerine murabıt denilmez. Zamanımız terimine göre murabıt, Allah yolunda silah altında bulunan, kışla ve karakollarda duran ve nöbet bekleyen askerler demek olur. Buhârî ve Müslim'de Sehl b. Sa'd'den rivayet olunduğu üzere Resulullah (s.a.v.) buyurmuştur ki, "Allah yolunda bir gün karakol beklemek, dünya ve mafiha (onda olanlar)dan hayırlıdır". İbnü Mâce sahih senedle Ebu Hureyre'den rivayet edilen bir hadis-i şerifte de Resulullah buyurmuştur ki: "Her kim Allah yolunda murabıt olarak, yani karakol beklerken ölürse, işleyegeldiği iyi amel üzerine icra edilir, rızkı da üzerine gönderilir durur, fitnecilerden emin olur ve Allah Teâlâ onu korkudan emin olarak diriltir."
Ebu'ş-Şeyh'ın Hazreti Enes'den merfû olarak tahric ettiği bir hadiste: "Karakol yerinde namaz, iki milyon namaza eşittir".
Abdullah b. Ömer (r.a.)den rivayet edilmiştir ki: "Ribat (nöbet bekleme), cihaddan daha faziletlidir. Zira ribat, müslümanların kanını muhafazadır. Cihad ise müşriklerin kanını dökmektir".
Bunları yapınız Allah'dan gereği gibi korkunuz, mutlak olarak emirlerine karşı gelmekten sakınınız, korumasına koşunuz ki, felah bulasınız (kurtulasınız), isteklerinize nail, temennilerinizde başarılı olasınız, dualarınızın kabul olduğunu göresiniz. İşte Bakara Sûresinin sonundaki "kâfirler toplumuna karşı bize yardım eyle!" duasının da tam cevabı.
**********************
Hangi ayeti ne maksatla aldığınızı her aklı selim mümin anlıyor.
Sınırda düşman kuvvetlerine karşı silahla ribat yapmayı , şeyhle telepati kurarak benim şu an nerede ne yaptığığımdan haberdardır , hatta benim "şeyhim gece yatağımda kaç kere döndüğümü bile bilir" (m. zahid kotku) inançları çıkartarak hem yerinde çakılı kalmayı hemde cihadda çıkmama gibi bir taşla kuş sürüsü vurmaya çalışırsınız .
Hiç bir sahih delil size destek olamaz , aksine yüzünüzdeki boyayı döker.


Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir

Al-i İmran 200- Ey iman edenler! Sabredin. Sabır yarışı yapın. Nöbet beklesin, Allah'tan korkun ki felah bulaşınız.
"Sabredin" yani isabet eden ağır işlere karşı nefsinizi tahammülsüzlükten alıkoyun, dinî yükümlülükleri yerine getirmeye katlanın. "Sabır yarışı yapın." Savaşta karşılaştığınız sıkıntılara kâfirlerden daha çok sabırlı olun, sabırda onları geçin. Onlar sizden daha ileri derecede sabredenler olmasınlar. "Nöbet beklesin"; ribat yapın, yani cihad için serhadlerde düşmana karşı gaza yapmak için gözetleyiciler ve nöbetçiler olarak yer tutun.
"Allah'tan korkun", kendinizi Allah'ın gazabından ve hiddetinden uzak tutun; "ki felah bulaşınız" felahı umabilesiniz. Felah, cennete nail olmak, cehennemden kurtulmak ve kastolunan amelleri yapabilmektir.
[ Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 2/462.]
Nüzul Sebebi
200. ayet-i kerime olan, "Ey iman edenler! Sabredin..." ayet-i kerimesinin nüzulü ile ilgili olarak da Hâkim Sahîh'inde şunu rivayet etmektedir:
Ebu Seleme b. Abdurrahman, -Davud b. Salih'e hitaben-
"Kardeşimin oğlu, sen şu, "Ey iman edenler! Sabredin, sabır yarışı yapın, nöbet beklesin..." ayetinin ne hak¬kında nazil olduğunu biliyor musun?" dedi. Ben, "Hayır" dedim. Şöyle dedi: "Kardeşimin oğlu, Resulullah (s.a.)'m döneminde nöbet bekleşecek bir serhad ve bir sınır yoktu, fakat bu (ribat) namazdan sonra bir diğer namazı beklemekti."
[ Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 2/462-463]
Açıklaması
1- Bir kısmı beş vakit namaz olan dinî yükümlülüklere, hastalık, fakirlik ve korku gibi bir takım musibet ve sıkıntılara sabretmek.
2- Düşmanlarla sabır yansına girmek. Yani sıkıntılara, hoşa gitmeyen şeylere katlanmak hususunda onları geçmek, nefse ve hevaya karşı direnmek.
3- Düşmanlarla karşılaşmaya hazırlıklı olmak üzere mescitlerde, düşmanlara yakın sınırlarda olunması gereken serhadlerde ribat yapmak, bunun için cihad etmek. Buharî, Sehl b. Sa'd es-Sâidî'den Resulullah (s.a.)'ın şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: "Allah yolunda bir gün ribat, dünyadan ve dünyadaki her şeyden hayırlıdır." Müslim'in Sahih 'inde de Hz. Selman'dan şöyle dediği rivayet edilmektedir: Resulullah (s.a.)'ı şöyle buyururken dinledim: "Bir gün ve bir gece ribat yapmak bir ay boyunca oruç tutup namaz kılmaktan hayırlıdır. Şayet vefat edecek olursa hayatta iken yaptığı amelinin ecri ona yazılır, rızkı ona yazılır ve çok fitnecinin fitnesinden (şeytandan) emin kılınır."
4- Biricik mutlak İlâha karşı muttaki olmak, O'ndan korkmak, azabından sakınmak, gizli ve açık bütün hallerinde O'nun gözetimi altında olduğunu bilmek, emirleri yerine getirmek, yasaklardan da uzak durmak.
Şüphesiz bu vasiyetlere (emirlere) bağlı kalıp riayet eden felaha kavuşur, dünyada da ahirette de umduklarını elde eder, kurtulur.
[ Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 2/463-465. ]
Ayetten Çıkan Hüküm Ve Hikmetler
İtaat üzere sabretmek, düşmanla sabır yarışına girmek, nefis ve hevaya karşı direnmek, İslâm ülkesi serhadlerini ribatlarla korumak, Allah'tan kork¬mak, dünyada düşmanlara karşı muzaffer olmanın, üstünlük sağlamanın, ahirette de Allah'ın azabından kurtulup ebedî nimetlere nail olmanın yoludur...
[Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yayınları: 2/465-466. ]


Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb
" Ey imân edenler, sabredin, sabır yarışı yapın, nöbet beklesin ve Allah 'tan tttika edin (korkun). Umulur ki felah bulursunuz" (Âl-i İmran.200).

Sabır ve Müsabere

Cenâb-ı Hak, "Ey imân edenler sabredin, sabır yansı yapın, nöbet beklesin ve Allah'tan İttikâ edin. Umulur ki felah bulursunuz" buyurmuştur. Bil ki Allah Teâlâ, bu surede, gerek usûl (inanç), gerekse fürû (ahkam)a dâir pek çok hakikatten bahsedince, ki usûl, tevhid, adalet, nübüvvet ve âhiret meselelerinin izahı ile ilgili olan konular; fürü da hacc, cihâd ve benzeri mükellefiyet ve ahkâmla ilgili şeylerdir-, bütün âdabı içine alan bu âyetle bitirmiştir.
Bu böyledir, çünkü insanın iki hali vardır:
a) Sırf kendini ilgilendiren;
b) Kendisi ile başkaları arasında müşterek olan şeyler. Birincisinde sabrın bulunması, ikincisinde de müsabere (karşılıklı sabır ve tahammül gösterme)'nin bulunması gerekir.
Sabrın birkaç çeşidi vardır:
1- Tevhid, adalet, nübüvvet ve âhiretle ilgili bilgileri elde etmek için, istidlal ve tefekkür meşakkati ile muhaliflerin şüphelerine cevap vermek için istinbatta bulunma meşakkatine sabretmek.
2- Farz ve nafile ibadetleri edâ etmenin sıkıntı ve zorluklarına sabretmek.
3- Yasaklardan (haramlardan) kaçınmanın sıkıntılarına sabretmek.
4- Hastalık, fakirlik, kıtlık ve korku gibi, dünyevî musîbet ve âfetlere karşı sabretmek.. Âyetteki, "sabredin" emrinin muhtevasına işte bütün bu kısımlar girer. Bu ilk üç kısmın da muhtevasına sayısız çeşitler girer.
"Müsabere" ise, kişinin kendisi ile başkası arasında müşterek olan sıkıntılara katlanmaktan ibarettir. Bunun içine aile, komşular ve akrabalardan kötü ahlaklı olanlara tahammül etme ile, sana kötülük yapanlardan intikam almaya yeltenmeme hususu girer. Nitekim Cenâb-ı Hak, "Cahillerden yüz çevir" (Arat. 199) ve "Onlar boş ve kötü lakırdıya rastladıkları vakit, şerefli olarak (yüz çevirip) geçerler" (Furkan,63 ) buyurmuştur. Yine "Müsâbere"nin içine, insanın başkasını kendi nefsine tercih etmesi de girer. Nitekim Cenâb-ı Hak, "(Onlar) kendilerinde fakr-u ihtiyaç olsa bile, o (din kardeşlerini) öz canlarından daha üstün tutarlar" (Haşr, 9) buyurmuştur. Yine ona, sana zulmedip haksızlık edenleri affetmen de girer. Nitekim Hak Teâlâ,
“Atfetmeniz, takvaya daha yakın (ve uygun)dur" (Bakara. 237) buyurmuştur. Yine ona, mârufu (iyi şeyi) emir ve tavsiye edip, münkeri (kötülüğü) nehyetmek de girer. Çünkü emr-i ma'ruf ve nehy-i münker yapana çoğu kez, zararlar gelir. Yine buna, cihad da dahildir. Çünkü cihad, canı tehlikeye atmaktır. Yine bu müsâbereye, bâtıl ehline karşı sabredip, onların şüphelerini giderme ve cevap vermeye gayret etmek ve bu bâtıl şeyleri onların kalplerinden silme çabası da girer. Binâenaleyh Hak Teâlâ'nın, "Sabredin" emrinin, insanın sırf kendisini ilgilendiren hususlara sabrı; Sabır yansı yap)n" buyruğunun ise, insan ile diğer insanlar arasındaki müşterek her şeye sabrı içine aldığı sabit olur.
[ Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/298-299]

Murabete ne Demektir?

Bil ki insan, her ne kadar sabr ve müsâbere ile mükellef tutulmuş olsa da, insanı bunların zıddını yapmaya sevkedecek olan kötü huylar da vardır. Bunlar şehvet, gazab ve ihtirasdır. İnsan, ömrü boyu bunlarla mücâdele edip, bunları zapt-ı rapt altına almakla meşgul olmadığı sürece, sabretmesi ve müsâberede bulunması mümkün olmaz. İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, c.c "nöbet beklesin" buyurmuştur. Bu gayret, fiillerden bir fiil olup, insanın her fiilinin de mutlaka bir sebebi ve maksadı olduğu için, insanın bu gayretinde de bir maksadının ve sebebinin olması gerekir ki, bu felahı ve kurtuluşu elde etmek için, Allah'tan ittikâ etmek (korkmaktır.) Bu sebeple Cenâb-ı Hak, "ve Allah'tan ittikâ edin, umulur ki felah bulursunuz" buyurmuştur.
Bu hususta sözün Özü şudur:
Fiillerin kaynağı kuvvelerdir Cenâb-ı Hak, bundan dolayı sabrı ve müsâbereyi (sabır yansını) emretmiştir ki bu güzel fiilleri yapıp, kötü fiilleri işlemekten kaçınmadan ibarettir. Fiiller, kuvvelerde*-sâdr olduğu için, Cenâb-ı Hak bundan sonra, kötü fiillerin kaynağı o kuvvetlere savaşmayı emretmiştir ki nöbet bekleşmekten (murabata)dan murad budur. Date sonra Cenâb-ı Hak bu kuvveleri, kabîh ve kötü şeyleri yapmaktan alıkoyan şeyi de zikretmiştir ki bu Allah'tan ittikâ etmek (korkmak)tır. Sonra da, Allah'tan ittikâ etme. diğer kuvvet ve ahlâklara tercih edilmesini gerektiren şeyi zikretmiştir ki bu da felâh (kurtuluş)tur. Böylece sûrenin sonundaki bu âyetin, ruhanî birtakım sırların ve hükümlerin hazinelerini içine aldığı; kısa olmasına rağmen, surede daha önce zikredilen usûl ve fürû ilimlerinin âdeta bir tamamlayıcısı olduğu ortaya çıkmaktadır Benim söyleyebileceklerim bundan ibarettir.

Şimdi, müfessirlerin söylediklerini zikredelim:

Hasan el-Basrî şöyle demişti-"Dininizden ötürü sabredin. Fakirlik ve açlık sebebi ile onu bırakmayı Düşmanlarınıza karşı sabır göstermede yarışın ve Uhud'da meydana gele' bozgundan ötürü yılgınlık göstermeyin."
Ferra, "Peygamberinizle birlikte sabredin Düşmanlarınıza karşı sabır yarışında bulunun. Sizden daha sabırlı kimseler -bulunması uygun düşmez" demiştir
Esam ise, "Bu sûrede Allah'ın mükellefiyetle çok olduğu için, Allah Teala onlara, bu mükellefiyetlere karşı sabırlı olmaları emretmiştir. Yine bu sûrede cihada çokça teşvik ettiği için de, düşmanlarına karşı sabırla dayanıp diretmeyi emretmiştir" demiştir.

Hak Teâlâ'nın "nöbet beklesin" emri ile ilgili iki görüş vardır:
1- Bu, o kimselerin atlarını hudutlardaki nöbet yerlerine, karakollara bağlamalarından ibarettir. Onlar atlarını, hasım tarafların her biri, diğeriyle savaşa hazır olacak bir şekilde atlarını bağlarlar ve beklerler. Nitekim Cenâb-ı Hak, "ve (cihad için) bağlanıp beslenen atlar hazırlayın ki bununla, Allah'ın düşmanlarını ve sizin düşmanlarınızı korkutasımz" (Enfâl. 60) buyurmuştur.
Hz. Peygamber (s.a.s)'den: "Allah yolunda kim bir gün bir gece hudut nöbeti tutarsa, bir ay ihtiyacı dışında devamlı namaz kılan ve bozmadan oruç tutan kimsenin (İbâdeti) gibi ibâdet etmiş olur" dediği rivayet edilmiştir.
[Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/298-299 ]
2- Murâbata, bir namazdan sonra diğer namazı beklemek manasına gelir. Bunun böyle olduğuna şu iki husus da delâlet etmektedir:
a) Ebu Seleme İbn Abdurrahman'ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Hz. Peygamber (s.a.s) zamanında, murâbata yapılan (hudut nöbeti beklenen ve kendisi için hususî atlar hazırlanan) bir savaş yoktu. Binâenaleyh bu âyet ancak, bir namazı kıldıktan sonra diğer namazı bekleme hakkında nazil olmuştur."
b) Ebu Hureyre (r.a)'nin, namazdan sonra diğer namazı beklemeden bahsedip, sonra üç kere, "Dikkat edin, ribât işte budur!" dediği rivayet edilmiştir.
Bil ki bu lâfzı, zikredilen bu manaların hepsine birden hamletmek mümkündür. "Ribâtın kökü bağlamak manasına olan "rabt" etmektendir. Nitekim bir şeye sabreden kimseye, "Kalbini ona bağladı" denilir. Başkaları, bu kelimenin "devam ve sebat etme" demek olduğunu söylemişlerdir ki bu mana, bizim söylediğimiz sabretme ve kalbi bir şeye bağlama manası ile alakalıdır. Sonra bu sebat ve devam, cihâd için olabileceği gibi, namaz için de olabilir. Allah en iyi bilendir.
[Allah kendisinden razı olsun, İmâm Fahruddln Râzî şöyle demiştir:] "Bu sûrenin tefsiri, Allah'ın fazlı ve ihsanı ile Hicrî 595 senesi Rebîu'l-âhir ayının ilk perşembesinde tamamlandı."
[ Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/299-301]


Muhammed Ali Es-Sabuni, Safvetü’t-Tefasir

Al-i İmran 200. Ey îman edenler! Sabredin; sebat gösterin; Sınır boylarında nöbet tutun ve Allah'tan korkun ki başarıya erişebilesiniz.
200. Ey mü'minler! itaat zorluğuna ve başınıza gelen sıkıntılara sabredin. Savaşın şiddetine sabrederek Allah düşmanlarına galip gelin, Savaşa ve mücadeleye hazır bir vaziyette sınır boylarınızı bekleyin. Allah'tan kokun ve O'nun emrine muhalefet etmeyin ki, dünya ve âhiret saadetini kazanasınız.

İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an

Al-i İmran 200. Ey îman edenler! Sabredin; sebat gösterin; Sınır boylarında nöbet tutun ve Allah'tan korkun ki başarıya erişebilesiniz.
23. îman Edenlere Sabır, Sebat ve Ribât Emri:
Yüce Allah'ın: "Ey iman edenler, sabredin... buyruğuna gelince; yüce Allah, bu sûreyi son on âyetin sonuncusu olan bu âyet-i kerime ile sona erdirmektedir ki, bu on âyet-i kerimede dünya hayatında düşmanlara karşı muzaffer olmanın, âhiret nimetlerini elde ederek kurtulmanın yolunu ihtiva eden tavsiyeleri kapsamaktadır. Bu âyet-i kerime ile yüce Allah, itaatler üzere ve şehvetlere karşı sabrı teşvik etmektedir. Sabr ise alıkoymak, engellemek demektir. Buna dair açıklamalar daha önce Bakara Sûresi'nde (155. âyette) geçmiş bulunmaktadır.
Mûsâbere (sabır ve sebat göstermek) emrine gelince; bunun düşmanlara karşı sebat göstermek anlamında olduğu söylenmiştir. Bu açıklamayı Zeyd bin Eşlem yapmıştır. el-Hasen ise, beş vakit namaza sebatla devam etmek diye açıklamıştır.
Şöyle de açıklanmıştır: Musâbere, sürekli olarak nefsin arzularına muhalefet etmektir. Nefis bir işe davet ederken kişinin o çağırdığı şeye gitmemesi, ondan vazgeçmesi demekür.
Ata ve (İbn Ka'b) el Kurazî Ese der ki: Size veriten vaadi sabırla bekleyiniz yani ümit kesmeyiniz ve zafer kazanacağınız vakti gözleyiniz. Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur: "Sabır ile kurtuluşu beklemek bir ibadettir" [ el-Azîzî, es-Sirûcu'l-Munîr, II, 66, "zayıf" olduğu kaydıyla.] Ebu Ömer (îbn Abdi'l-Berr'de) -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- bu görüşü tercih etmiştir. Birincisi ise cumhurun görüşüdür. Antere'nin şu beyiti de bu kabildendir:
"Bizim sabrımız (zafer beklememiz) gibi sebât gösteren bir kabile görmedim; Bizim mücadele edip çarpıştığımız kimse gibileriyle de çarpışmadılar."
Antere'nin: "Bizim sabrettiğimiz gibi sebat gösterenler" sözü yani savaş esnasında düşmana karşı sebat .gösterip herhangi bir korkaklık ve gevşeklik izhar etmeyenler demektir.
Mücadele İse karşı karşıya yüz yüze gelip çarpışmak demektir.
İşte bundan dolayı tefsir alimleri: "Ribât yapın" buyruğunun anlamı hakkında farklı görüşlere sahiptirler. Ümmetin cumhuru der ki: Yani atlarınızla düşmanlarınıza karşı ribât yapın. Yani düşmanlarınız nasıl ki atları bağlayıp besliyor ise siz de öylece bağlayıp besleyiniz. Yüce Allah'ın: "Bağlanıp beslenen atlar (ribatu'l-hayl) (el-Enfal, 60) buyruğundaki ribât ta bu anlamdadır.
Muvatta'da Malik'in Zeyd b. Eşlem'den şöyle dediği nakledilmektedir:
Ebu Ubeyde b. el Cerrah, Ömer b. el-Hattaba mektup yazarak Bizans ordusunun büyük kalabalığından ve onlardan çekindiğinden söz etti. Hz. Ömer ona yazdığı mektubunda şöyle cevap verdi:
İmdi, mümin herhangi bir kula herhangi bir sıkıntı gelip çatacak olursa, mutlaka Allah ondan sonra ona bir kurtu¬luş yolu açar. Ve hiç şüphesiz tek bir zorluk iki kolaylığı yenemez. Çünkü yüce Allah Kitab-ı Kerîm'înde şöyle buyurmaktadır: "Ey iman edenler. Sabredin, sebat gösterin, ribat yapın ve Allahdan korkun ki felüh bulaşınız.
[ Muvatta, Cilıâd 6; Hakim, Müstıdrek, II, 300-301'de ayrıca Ebû Ubeyde'nin cevabını da na ki etmektedir ]
Ebu Seleme b. Abdurrahman der ki: Bu âyet-i kerime bir namazı kıldıktan sonra diğer namazı beklemek hakkındadır. Rasûlullah (sav)ın döneminde ise Ribat yapmayı gerektirecek bir gaza sözkonusu değildi. Bu açıklamayı el-Hâkim Ebu Abdullah, SahilVinde nakletmektedir.
[ Hâkim, Müstedrek, II, 301]
Ebû Seleme bu hususta Hz. Peygamber'in şu buyruğunu delil göstermektedir:
"Ben sizlere Allah'ın kendisi sebebi ile günahları sildiği ve dereceleri kendisi ile yükselttiği şeyi göstereyim mi? Bu, hoş olmayan şeylere rağmen abdesti iyice almak, mescitlere çokça adım atarak gitmek, namazdan sonra diğer namazı beklemek, işte ribat budur" dedi ve (son cümleyi) üç defa tekrarladı. Bunu Malik rivayet etmiştir.
[ Muvatta, Kasrıı's-SalSı 55; Müslim, Tahâre 41; Tirmizl, Tahâre 39; Nesâî, Tahflre 107; Müsned, II, 277, 303. ]
İbn Atiyye der ki: Bu konuda doğru olan görüş şudur: Ribat Allah yolunda (cihad)ı iltizâm etmektir (.sürdürmektir"). Bunun aslı atları rabtetmek (bağlamak)dan gelmektedir. Daha sonra İslam serhadlerinden herhangi birisinde kalıp orayı korumak üzere giren herkese "murâbıt" adı verildi. İster süvari olsun, ister piyade. Bu kelime "rabtdan alınmadır Peygamber (sav)ın: "İşte ribât budur" diye buyurması bunu Allah yolunda ribâta bir benzetmedir. Ribat'ın sözlük anlamı ise birincisidir. Bu da Hz, Peygamber'in: "Güçlü kuvvetli olan kimse başkalarının sırtını yere getiren kimse değildir" [ Buhâri, Edeb 76; Müslim, Birr 107; Muvatta, Husnu'l-Huhik 12; Müsned, II, 236, 268, 517.] hadisi ile; "Yoksul dediğiniz şu kapı kapı dolaşan kimse değildir" [ Buhari, Zekat 53; Müslim, Zekat 102; Muvatta, Sıfatu'n-Nebiyy 7; Müatıed, I. 384.] hadisini ve benzerlerini andırmaktadır.
Derim ki: İbn Atiyye'nin: "Sözlük anlamı ile ribat birinci anlamdakidir" şeklindeki ifadeleri kabul edilemez. Çünkü dilin önder bilginlerinden ve güvenilir alimlerinden birisi olan el-Halil b. Ahmed şöyle demektedir:
Ribat; serhadlerden ayrılmamaktır. Aynı şekilde namaza da ısrarla devam etmekdir, O halde şu sonuca ulaşılmaktadır: Namazı beklemek de -Peygamber (sav.)ın buyurduğu gibi- lügat manası ile hakikat anlamında bir ribâttır, Bundan daha ileri derecedeki açıklama da eş-Şeybanî!nin söylediği sözlerdir. Ona göre asla kesilmeyen devamlı akan suya "maun müterâbitun" denilir. Bunu da İbn Fâris nakletmiştir. Bu ise Ribat'ın sözlük anlamı itibari ile bizim sözünü ettiğimin başka şeyleri de kapsamasını gerektirmektedir.
Araplara göre murâbıt: Bir şey üzerinde çözülmeyecek şekilde yapılan düğümdür. Bu da mana İtibari İle sabır gösterilen şeye racidir. Böylelikle kalbinde güzel niyeti tutar, bedenini de İtaati işlemek durumunda bırakır Bunun en büyük ve en önemli işlerinden birisi ise Kur'ân-ı Kerîm'de yüce Allah'ın: Ve bağlanıp beslenen atlar (el-Enfal, 60) buyruğunda açıkça belirtildiği gibi -ve ileride de geleceği üzere- Allah yolunda atları bağlayıp beslemektir. Peygamber (say)ın de ifade buyurduğu gibi namaz kılmak üzere kişinin kendisini bağlaması (namaz vakitlerini gözetlemesi)dîr. Bu açıklamayı (ihtiva eden hadis-i şerifi) Ebu Hureyre, Cabir ve Ali rivayet etmiştir. Artık bundan öte bîr açıklama aramaya da gerek yoktur.
[ İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/537-539.]
24- Hukukçulara Göre Allah Yolunda Ribat Yapan Kimse:
Fukahâya göre Allah yolunda ribat yapan kişi herhangi bir süre kadar ribat yapmak üzere serhatlerden birisine giden kimse demektir. Bunu Muhammed b. el-Mevvâz söylemiş ve rivayet etmiştir. Her zaman için orada yaşayan ve kazançlarını sağlayan, aileleri İle birlikte serhadlerde yaşayanlara gelince; bunlar her ne kadar koruyucu kimseler olsalar dahi murabut değillerdir. Bunu da İbn Atiyye söylemiştir.
îbn Huveyzimendâd şöyle demektedir: Ribâtın iki durumu vardır. Birincisinde şerhad güvenilir, koruma altında bulunur; böylesi bir yerde hanım ve çocuklarla birlikte yerleşmek caizdir. Şayet güvenilir bir yer değil ise, eğer savaşabilecek kimselerdense bizzat orada ribat yapması caizdir. Ancak düşman onlara üstünlük sağlayıp esir alıp köleleştirmesin diye böyle bir yere aile ve çocuklarını taşıması caiz olmaz. Doğrusunu en iyi bilen Allah'dır.
[ İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/539.]
25. Ribâtın Fazileti:
Ribâtın faziletine dair bir çok hadis-i şerif vârid olmuştur. Bunlardan birisini Buhârî Seni b. Sa'd es-Sâidî'den şöylece rivayet etmektedir: Rasûlullah (sav) buyurdu ki:
"Allah yolunda bir gün ribât yapmak Allah nezdinde dünyadan ve onun içindeki her şeyden hayırlıdır.
[ Buhâri, Cihad 73; Tirmizî, Fedailu'l-Cihad 26; Müened, V, 339.]
Müslim'in Sahih'inde de Selman'dan şöyle dediği rivayet edilmektedir:
Rasûluliah (sav)ı şöyle buyururken dinledim: "Bir gün ve bir gece ribat yapmak, bir ay oruç tutmaktan ve o ay boyunca namaz kılmaktan daha hayırlıdır. (Ribât yapan kişi) bu durumda öldüğü taktirde daha önce yapmış olduğu amelinin de sevabı yazıldığı gibi, ona rızkı da verilir ve kendisini haktan uzakiaştıracaklara karşı güvenlik altına alınır."
Müslim, îmâre 163; Tirmizt, Fedâilu'l-Cihâd 26; Nesât, Cihâd 39; Müsned, V, 441. ]
Ebû Dâvûd da Sünen'inde Fedâle b. Ubeyd'den rivayet ettiğine göre Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: "Her ölenin ameli mühürlenir, murâbit müstesna. Onun ameli Kıyamet gününe kadar artınlıp durur ve o ayrıca kabrin fitnecisinden yana emniyet altında tutulur.
[ Ebû Dâvûd, Cihâd 15; Tirmizl, Fedüllu'l-Clhad 2; Müaned, VI, 20.]
Bu iki hadisi şerifte ribatın sevabı ölümden sonra kalıp devam edecek amellerin en faziletlisi olduğuna dair delil vardır. Ölümden sonra sevabı devam edecek amellere dair hadis-i şerif de el-Alâ bin Abdurrahman yoluyla bize gelmiştir. el-Alâ babasından o da Ebu Hureyre'den rivayet ettiğine göre Peygamber (.sav) şöyle buyurmuştur: "İnsan öldü mü ameli (nîn sevabı) ondan kesilir. Üç şey müstesna. Cari bir sadaka yahut kendisi ile faydalanılan bir ilim yahut kendisine dua edecek salih bir evlat."
[ Müslim, Vasiyyet 14; Ebû Dâvûd, Vesftya 14; Tirmizl, Ahkam 36; Nesâl Vesâyâ 8; ned, II, 372. ]
Bu, yalnızca Müslim'in rivayet ettiği sahih bir hadistir. Sadaka-i cariye, kendisi ile yararlanılacak itim ve anne babasına dua edecek salih evlata gelince; bunlar da sadakanın sona ermesi, ilmin ortadan kalkması ve çocuğun ölümü ile kesilirler. Ribatın ecri ise Kıyamet gününe kadar kat kat artırılıp durulur. Çünkü (burada) artışın tek manası, ecrin kat kat artırılmasıdır. Bu ise burada sona ermesi ile sona erebilecek sebebe bağlı birşey değildir. Aksine ribat yüce Allah tarafından lütfuyla Kıyamet gününe kadar devam eden bir fazilettir. Çünkü bütün iyi amellerin yerine getirilebilmesi, dinin sınırlarının korunup İslâm şeâirinin uygulanması suretiyle düşmandan sakınıp korunmakla mümkün olur. İşte Allah'ın kişiye sevabını akıtırcasına vereceği bu amel, onun daha önce yapageldiği salih amellerdir.
Bu hadisi İbn Mâce'de sahih bir senet ile Ebû Hureyre'den şöylece rivayet etmektedir:
Rasûlullah (sav) buyurdu ki: "Her kim Allah yolunda ribat yaparken ölürse Allah onun daha önce yaptığı salih amelinin ecri ile rızkını ona verir. Fitnecinin derin fitnesinden yana emniyette tutulur ve Allah, Kıyamet gününde onu korku ve dehşetten yana güvenlik altında olmak üzere diriltir. " ibn Mâce, Cihad 7]
Hadis-i şerifte ikinci bir kayıt daha vardır ki o da. ribat halinde iken ölmektir. Doğrusunu en iyi bilen Allah "dır,
Osman bin Affan'dan da şöyle dediği rivayet edilmektedir. Ben Rasûlullah (sav)ı şöyle buyururken dinledim: "Her kim Allah yolunda bir gece ribat yapacak olursa bu onun için (gündüzünü) oruçlu ve geceleyin de namaz kılarak geçirdiği bin gün gibi olur."
[ İbn Mûcef Cihad 7; farklı lafızlarla; Tirmizi, Fediitu'l-Clhad 2â; Nesâî. Cihâd 39 ]
Ubey bin Ka'b'dan da şöyle dediği rivayet edilmektedir; Allah İçin müslümanlann zayıf noktalarını arkadan korumak üzere Allah yolunda bir günlük ribatın, Ramazan ayı dışında yüz yıl boyunca oruç tutup namaz kılarak ibadet yapmaktan daha büyük bir ecri vardır. Yine Müslümanların zayıf noktalarını arkadan korumak üzere ecrini Allah'tan umarak Allah yolunda Ramazan ayında bir gün ribat yapmanın, Allah nezdinde ecir itibari ile- zannederim şöyle demişti- bir senelik -orucu ite namazı ile- ibadetten daha faziletlidir. Eğer Allah onu aile halkına sağ salim geri döndürecek olursa, üzerine bin yılın bir günahı dahi yazılmaz, buna karşılık iyilikleri yazılır ve Kıyamet gününe kadar da ona ribat ecri kesintisiz olarak verilir."
[îbn. Mace, Cihad 7. el-Münziri: "uydurma olduğu açıkça görülmektedir..." demiştir, Hadis ile ilgili Zevâid notundan ]
Bu hadis-i şerif Ramazan ayında bir günlük ribai ile ribat yaparken ölmese dahi devamlı olarak sevabının kaydedileceğini göstermektedir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'dır.
Enes bin Malik'den şöyle dediği rivayet edilmektedir: Ben Rasûhıllah'ı (sav) şöyle buyururken dinledim; "Allah yolunda bir gece koruyuculuk yapmak, bir adamın ailesi arasında bin yıl oruç tutup namaz kılmasından daha faziletlidir. Bir sene ise üçyüz altmış gündür, bin gün de bir sene gibidir. "
[îbn Mâce, Cihâd 8. Rüvilerinden Sairi b. Hâlid'in uydurma ve miinker hadisler rivayet ettiği belirtilmiştir- Hadis ile ilgili Zevâid notundan]
Derim ki: Namazdan sonra bir diğer namazı beklemenin de ribat olduğuna dair rivayetler gelmiştir. Bu şekilde namazları bekleyen kimse için de yüce Allah'ın izni ile bu fazilete ulaşacağı umulur.
Hafız Ebu Nuaym rivayetle der ki:
Bize Süleyman bin Ahnıed anlattı, dedi ki: Bize Ali bin Abdülaziz anlatarak dedi ki: Bize Hatcac bin el Minhal: Bize Ebu Bekr bin Malik de anlattı, dedi ki: Bize Abdullah bin Ahmed bin Hanbel anlattı, dedi ki: Bana babam anlatarak dedi ki: Bana el-Hasen bin Mûsâ anlatarak dedi ki: Bize Hammad bin Seleme, Sabit el Bunanî'den naklen dedi ki: Sabit, Ebu Eyyub el-Ezdî'den o Nevf el-Bikâlî'den o Abdullah bin Amr'dan naklederek dedi ki: Peygamber (sav) ile bir seferinde akşam namazı kıldık. Bazı kimseler namazdan sonra ayrılmayıp yerlerinde kaldılar, bazıları da geri döndüler, Rasûlullah (sav) insanlar yatsı namazına geri dönmeden önce geldi. Hz. Peygamber insanlar huzuruna gelmiş olduğu ve bir parmağını kaldırmış ve yirmidokuza işaret etmek üzere parmaklarını kapatmış olarak; şehadet parmağı ile de semaya işaret ederek elbiselerini dizkapakları etrafında toplamış olduğu halde şöyle buyuruyordu:
"Ey müslümanlar topluluğu! Müjdeler olsun size İşte Rabbimiz sema kapılarından bir kapıyı açmış sizinle meleklere karşı övünüyor ve diyor ki: Ey meleklerim şu kullanma bakınız! Bunlar bir farzı eda ettiler, şimdi de ötekini beklemektedirler."
[ îbn. Mace, Mesâcid 19; Müsned, I, 186, 208]
Bunu ayrıca Hammad bin Seleme, Ali bin Zeyd'den o Mutarrif bin Abdullah'tan rivayet ettiğine göre Nevf İle Abdullah bin Amr bir araya geldiler. Nevf, Tevrat'tan söz etti; Abdullah bin Amr da bu hadisi Peygamber (sav)dan rivayetle nakletti.
"Ve Allah'tan korkun" yani sizlere takvaya bağlı kalmaksızın cihad emri verilmemiştir.
"Ki felah bulaşınız" yani felahı ümid edebilesiniz. Buradaki -ihtimal bildireni bulmanız için, anlamına geldiği de söylenmiştir.
Felah ise kalmak demektir Bütün bu hususlara dair açıklamalar daha önce Bakara Sûresî'nde [ Takva için bk. 2/2. âyet üçüncü başlık; felah için bk. 2/5. âyetin; İhtimal bildiren bu edat için bk. 2/21. âyetin tefsirleri.] yeterince geçmiş bulunmaktadır. Allah'a hamd olsun.
"el-Camiu li Ahkâmi'l-Kur'ân veİ Mubeyyinu Limâ Tedammane mine’s Sünneti ve âyi'l-Furkân" adlı tefsirin Ali Imran Sûresi tefsiri Allah'ın lütfü ve yardımı ile burada sona ermektedir. Allah'a hamd olsun.
İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 4/539-542.


Şehid Seyyid Kutub ; Fizıla'il Kur'an
Al-i İmran 200- Ey müminler, sabırlı olunuz, sabır yarışında düşmanlarınızı geride bırakınız, sürekli savaşa hazırlıklı olunuz ve Allah'tan korkunuz ki, kurtuluşa eresiniz.
Bu iman edenlere yönelik yüce bir çağrıdır. Kendilerine bu ağır yükü yükleyen, davet ve sorumluluk için eğiten, yerde onurlandırdığı gibi gökte de onurlandıran kaynağa bağlayan sıfatlarıyla yapılan bir çağrı...
"Ey müminler..."
Sabretmeleri, sabırda yarışmaları, hazırlıklı olmaları ve Allah'tan korkmaları için, onlara çağrı yapılmaktadır.
Surenin akışı, sabır ve takvayı bolca işlemektedir. Bazan ayrı ayrı bazan da birlikte zikretmektedir. Aynı şekilde surenin akışı, dayanmaya, cihad etmeye, hileleri bertaraf etmeye, yenilgi ve kargaşa çığırtkanlıklarına kulak vermemeye yönelik çağrılan da içermektedir. Bu yüzden sure, sabretmeye, sabırda yarışmaya, hazırlıklı olmaya ve Allah'tan korkmaya çağırmakla son bulmaktadır. Bu da surenin bütünlüğüne uygun bir sonuç olmaktadır.
Bu davada sabır, yol azığıdır. Çünkü yol uzun ve meşakkatlidir. Cezalar ve dikenlerle kuşatılmıştır. Kan, ceset, işkence, imtihanla doludur. Birçok şeye karşı sabretmek gereklidir. Nefsin şehvet ve arzularına, eğilim ve kibirlerine, zaaf ve eksikliklerine, acelecilik ve bıkkınlığına karşı sabır... İnsanların şehvetlerine, eksikliklerine, zaaf ve bilgisizliklerine, kötü düşüncelerine, bozuk tabiatlarına, bencilliklerine, kibirliliklerine, kaypaklıklarına ve sonuç için aceleci olmalarına karşı sabır... Batılın saldırganlığına, tabutların küstahlığına, kötülüğün kabarıklığına, şehvetin yaygınlığına, gurur ve tekebbürün azgınlığına karşı sabır... Öte yandan yardımcıların azlığına, destekçilerin zayıflığına, yolun uzunluğuna, zorluk ve sıkıntı anında şeytanın vesveselerine karşı sabır... Bütün bunlara karşı cihadın sürekliliğine ve nefislerde meydana getirdiği, acı, kin, öfke ve sıkıntı gibi çeşitli tepkilere... Kimi zaman hayırda güven zayıflığına, kimi zaman insan fıtratındaki ümit eksikliğine, kimi zaman da usanç, sıkıntı, karamsarlık ve ümitsizliğe karşı sabır... Bütün bunlardan sonra da, güç, zafer ve galibiyet anında nefsi zapt etmeye, kibirlenmeden, intikam almaya yeltenmeden, bir hak olan kısası haksızlığa dönüştürmeden, bolluğu tevazu ve şükürle karşılamaya, bollukta da darlıkta da Allah'a bağlı kalma, O'nun çizdiği kaderine teslim olma,, güven bağlılık ve huşû içinde her işi O'na havale etme hususunda sabır...
Bütün bunlara ve bu uzun yolun yolcusunun yol boyunca karşılaşacağı ve kelimelerin yetersiz kaldığı daha nicesine karşı sabır. Çünkü kelimeler bu zorlukların gerçek anlamlarım aktaramazlar. Yolun meşakkatlerini çeken, heyecan, tecrübe ve acılarını tadan kavrayabilir bunu ancak.
İman edenler bu hakiki anlamın birçok yönünü tatmışlardır. Bu çağrının tadını da en iyi onlar bilir. Yüce Allah'ın uygulamalarını ve istediği sabrın anlamını çok iyi bilirler.
"Musabere" -sabırda yarışma- "Sabır" kelimesinin kökünün "mufaele" -işdeş- kipidir. Bütün bu duygularını sabırda yarışması, müminlerin sabrını kırmaya çalışan düşmanların sabırda yarışması... Evet onların ve bunların sabırda yarışması, sürüp giden cihadda müminlerin sabrını tüketemez, aksine onları düşmanlarından daha sabırlı ve daha güçlü kılar. Kalplerin gizliliklerindeki düşmanlarından -şeytan- ve insanların en kötüsü olan düşmanlarından olsun o, fark etmez. Sanki bu bir yarıştır. Düşmanlarıyla kendileri arasında... Sabra karşı sabır, savunmaya karşı savunma, çalışmaya karşı çalışma, ısrara karşı ısrara çağırıyor sanki. Yarışmanın gayesi de düşmanlarından daha dirençli, daha sabırlı olmalarıdır. Batıl ısrar ediyorsa, sabredip yoluna devam ediyorsa, hakk, daha ısrarlı ve yolunu sürdürmede daha sabırlı olmaya layıktır.
"Murabata" -hazarlıklı olma cihad için mevzilere yerleşmek, düşmanın saldırısına açık noktalarda direnmek. Müslüman kitle, dava yükünü omuzlamaya ve onu insanlara sunmaya çağrıldığı andan itibaren, bir an bile gafil olmamış, uyuşukluk göstermemiş ve hiçbir zaman düşmanları onları korkutamamıştır. Kıyamete kadar cihada hazırlanmaktan vazgeçmediği sürece hiçbir zaman veya mekandaki düşmanları da asla onları korkutamaz.
Bu dava insanları, pratik bir hayat metoduyla yüzyüze getirmektedir. Mallarına, hayat ve yaşayışlarına hükmettiği gibi vicdanlarına da hükmeden bir metod... İyi, adil ve dosdoğru bir metod... Ancak kötülük; iyi, adil ve dosdoğru metoddan rahatsız olur. Batıl; iyiliği, adaleti ve doğruluğu sevmez. Tuğyan; adalete, eşitliğe ve şerefliliğe teslim olmaz. Bu yüzden kötülük, batıl ve azgınlığın taraftarları bu davaya karşı çıkmaya başlıyorlar... Sömürü ve çıkarlarından vazgeçmek istemeyen sömürgeci ve çıkarcılar, tuğyan ve büyüklük taslamaktan geçemeyen tağut ve müstekbirler ile başıboşluk ve şehvetlerden ayrılmak istemeyen ahmak beyinsizler bu hak davaya savaş açıyorlar. İşte bütün bunlara karşı cihad etmek kaçınılmazdır. Sabretmek ve sabırda yarışmak zorunludur.
Hazırlıklı ve tetikte olmak gereklidir. Ta ki müslüman ümmet, her yerde ve her soyda süren düşmanlarından gafil olmasın...
İşte bu davanın tâbiatı, işte davanın yolu... Kuşkusuz bu dava haksızlık yapmak istemez. Ancak, yeryüzüne köklü metodunun ve sağlam düzeninin yerleşmesini ister. Her zaman bu metod ve düzenden hoşlanmayanları, yoluna güç ve hile ile dikilenleri, başına türlü dolaplar açmak için fırsat kollayanları, kendisine karşı elleriyle, kalpleriyle ve dilleriyle savaşanları bulacaktır kuşkusuz. Bütün yükümlülükleriyle birlikte savaşı kabullenmekten başka seçeneği yoktur. Sürekli hazırlık ve tetikte olması, bir an bile gafil olup uyumaması gereklidir.
Takva... Takva, bütün bunlara eşlik eder... Çünkü o, vicdanda uyarıcı bir bekçi fonksiyonunu icra ederek onu gafil olmaktan, zaaftan, haksızlık yapmaktan, şurada veya burada yoldan çıkmaktan korumaktadır.
Yolun meşakkatlerine katlanan ve çeşitli durum ve onlarda baş gösteren, sürekli çelişen, çoğalan ve kaynayan tepkileri tedavi etmek durumunda olanlardan başkası bu uyarıcı bekçiye olan ihtiyacı kavrayamaz.
Bu, birçok duygulu sahneyi içeren surenin son melodisidir. Sure bütün bunların ve genelde davanın gerektirdiği yükümlülüklerin toplamından meydana gelmektedir. Bu yüzden yüce Allah, bu uzun yarışın sonucunu ve bu yarıştaki başarıyı ona bağlamaktadır.
"...kurtuluşa eresiniz."
Ve kuşkusuz yüce Allah en doğrusunu söyler
Şehid Seyyid Kutub , Fi Zılal-il Kur'an : 2. c. s: 298-299-300
dünya yayınevi[/b]


Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri
Al-i İmran 200- Ey İnananlar! Sabredin, düşmanlarınızdan daha sabırlı olun, cihâda hazır bulunun; Allah'a karşı gelmekten sakının ki, başarıya erişenlesiniz
Ey iman edenler! Dinin getirdiği yükümlülüklere, başınıza gelen musibetlere, karşılaştığınız sıkıntılara sabredin. Kâfirlerle sabır yarışına girin ve bu yarışta onları geride bırakın. Böylece savaşın sıkıntı ve zorluklarına daha çok tahammül edersiniz. Öneminden ötürü burada özellikle sabır yarışından söz edilmiştir. Sınır boylarında özellikle atlı süvariler olarak ve her çağa göre kâfirlerin gücüyle orantılı araçlarla nöbet tutun.
Allah'a karşı gelmekten sakının, O'ndan korkun, O'na karşı tedbirli olun, gizli ve açık her yerde O'nu her an yanıbaşımızdaymiş gibi hissedin ki, kurtuluşa eresiniz. Şüphesiz kendini bu şekilde feda ederek gayret gösteren kimse kurtuluşu ümid etmelidir.
Sabretmek, kâfirlerle sabır yarışına girmek, düşmanları mağlup etmek, dünya ve ahiret kurtuluşudur. Bu da hak ve adaleti ayakta tutmak, Allah'ın kelimesini yüceltmek amacıyla olur, Allah hepimizin İyilik ve kurtuluşa ermesine yardımcı olsun.

Bu, "AI-i İmrân" suresi idi. Burada inançları konusunda ehl-î Kitap'la, özellikle Hıristiyanlarla tartışarak sağlam bîr islâm akidesini oluşturmaktan başka bir şey gördün mü?
Yine burada savaşta ve barışta müslüman bireyi ve müslüman toplumu oluşturmaktan başka bir şey gördün mü?
Doğrusu Allah bilir ya, bu surede bunlardan başka bir şey anlatılmadı.

Prof. Dr. Muhammed Mahmud Hicazi, Furkan Tefsiri, İlim Yayınları: 1/384-386


İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis

Al-i İmran 200- Ey inananlar, sabredin [ Sabim Düşmanlarınıza sabırla galebe edin ], direnin. Savaşa hazırlıklı, uyanık bulunun [ Rabitu Savaşa daima hazırlıklı olun. Uyanık olun.] ve Allah'tan korkun ki, başarıya eresiniz.

Bu ayette, müslümanlann dinlerinde sabırlı olmaları, düşmanlarını sabırla dize getirmeleri ve Allah'tan daima korkup O'nun sınırlarına bağlı kalarak savaşa hazırlıklı olmaları emredilmiştir. Zira, müslümanlann zaferi ve başarısı burada saklıdır. [ İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 5/515.]

Savaşa Hazır Olun
Ayetin iniş sebebi ile ilgili herhangi bir rivayet nakledilmemiş olmakla birlikte, önceki ayetlerle bağlantılı ve onların devamı olduğu söylenebilir. Kâfirlere karşı zaferin yolunu ayet göstermiş ve bu yolu takip etmelerini emretmiştir. Eğer müslümanlar bu yolu takip ederlerse kâfirler boyun eğecek, mağlub olacaklardır. Emredilen hususun caydırıcılığı noktasında herhangi bir şüphe sözkonusu değildir.
Sabırla ve savaşa sürekli hazırlıklı olmakla zafer, Allah'ın bir vaadi olarak kesindir. Ancak ayette belirtilen ve müslümanlann uygulamaları gereken husus bu sıfatı haiz olmaları ve onlara galibiyeti getiren uygulamaların yerine getirilmesidir.

İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları: 5/515.



İmam Nesefi, Nesefi Tefsiri
Al-i İmran 200 - Ey iman edenler! Sabredin; sabırda düşmanlarınızın karşısında sebat edin (cihad için) hazırlıklı ve uyanık bulunun, Allah'tan sakının ki, başarıya erişebilesiniz.
"Ey iman edenler! Sabredin;" Din konusunda ve dini sorumlulukları için sabredip göğüs gerin.
Cüneyd-i Bağdadi diyor ki:
"Sabır: Feryadı ve sıkıntıyı bir tarafa atarak bütün gücü o istenmeyen şey üzerinde yoğunlaştırıp gerekeni yapmaktır."
"Sabırda düşmanlarınızın karşısında, sebat ederek onlardan öne,geçmeye çalışın," Savaşın tüm şiddetlerine karşın sabırda onları yenin. Onlardan daha az sabır ve sebat göstermeyin. Cihad sırasında Allah'ın düşmanları karşısında direnin, geri çekilmeyin. "cihad için hazırlıklı ve uyanık bulunun." Sınır ve nöbet yerlerinde direnip bekleyin, nöbetinizi ihmal etmeyin. Oralarda atlarınızı, her türlü silâhlarınızı, savaş araç ve gereçlerinizi sağlama alın. Sürekli teyakkuz hâlinde bulunun ve her an savaşa çıkacakmış gibi hazır olun. "Allah'tan sakının ki; başarıya erişebilesiniz."
Felah: Arzu edilmeyen olaydan ya da şeylerden kurtulduktan sonra istenen şeyde sürekli olarak kalmaktır.
edatı, geleceğin bilinememesi gibi şeylerde kullanılır. Buda , kişi umduğu ve beklentisi içinde olduğu şeylere dayanıp güvenerek geleceği için amel işlemekten geri kalmaması manasını içerir.
Bir başka yorum ise şöyledir: "Bana olan muhabbetiniz için sabredin, nimetlerime karşı da elinizden geldiği kadar sabır yarışında olun ve Benim dinime hizmet için canınızı ortaya koyun. Böyle yapmanız hâlinde olur ki kurtuluşa erersiniz ve bana yakın olma imkânını kazanmış olursunuz."
Hz. Peygamber (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz bir hadislerinde şöyle buyuruyor:
"Zehraveyni, Bakara ve Ali İmran surelerini okuyun. Çünkü bu ikisi kıyamet gününde adeta iki bulut veya iki kuş sürüsü imişcesine sizi gölgelemek üzere gelecekler ve kendilerini okuyanları savunacaklar." [ Müslim; 804.]
Allah en iyiyi ve en doğruyu bilendir. Sonuçta dönüş ve varış O'nadir.

İmam Nesefi, Nesefi Tefsiri, Ravza Yayınları: 2/490-491.


el-Vahidî en-Neysâbûrî, Esbâbu'n-Nuzûl

Al-i İmran 200. Ey iman edenler sabredin ve sabırda yarışın, ribat yapm, Allah 'tan .zkvâ üzere olun. Umulur ki felaha erersiniz.

Davud ibn Salih rivayet edip der ki:
Ebu Seleme ibn Abdurrahman: "Ey ardeşimin oğlu, biliyor musun "Ey iman edenler sabredin ve sabırda yarışın, rıbat yapın." âyeti hangi konu hakkında nazil olmuştur?" dedi. Ben: "Hayır, ilmiyorum." dedim.
Dedi ki: "Ey kardeşim oğlu, Hz. Peygamber (sa) zamanında nöbet beklİyecek hudut gedikleri yoktu ki oralarda nöbet beklensin. Fakat o (ribât emri) bir namazın arkasından onu takip eden namazı beklemektir."

el-Vahidî en-Neysâbûrî, Esbâbu'n-Nuzûl, s. 99.
Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 1/195-196.


Diyanet tefsiri
Al-i İmran 200. Sözlükte sabır "acıya katlanmak, zorluklara ve sıkıntılara göğüs germek" demektir (Bakara 45). Aynı kökten gelen ve mealinde "kararlılıkta yarışın" diye çevrilen fiilinin masdan olan müsâbere ise "kişinin kendisiyle başkası arasında meydana gelen olumsuzluklara katlanması [ Râzî, IX, 155] kendisine karşı direnen kimseye (düşmana) daha fazla mukavemet etmesi" anlamına gelir [ İbn Âşûr, IV, 208]

Sözlükte "düşmanın geleceği yeri bekleyip korumak" anlamına gelen ribât, terim olarak "Allah yolundan ayrılmamak, düşmana karşı uyanık ve hazırlıklı bulunmak" anlamına gelmektedir. Aslında ribât "düşmanın ansızın saldırmasını önlemek için atı bağlayıp hazır tutmak" anlamına gelen "rabtü'l-hayl" ifadesinden alınmıştır.
Daha sonra ister süvari ister piyade olsun, sınır boylarında bekleyen kimseye "nöbetçi, nöbet bekleyen" anlamında, bu kelimenin türevi olan murâbıt adı verilmiştir. Murâbıt "bir müddet beklemek için sınıra giden kimse" demek olup terim olarak silâh altında bulunan, kışla ve karakollarda duran ve nöbet bekleyen asker için kullanılır.. [Elmalılı, II, 1265]

Al-i İmrân sûresinin özellikle baş taraflarında tevhîd, nübüvvet ve âhiret gibi dinin esaslarını oluşturan itikadî konularda açıklamalar yapılmış, daha sonra hac, cihad ve benzeri amelî konulara değinilip kulların bunları yerine getirmekle yükümlü olduklarını bildirilmiş, son âyetinde de bu görevlerin yerine getirilebilmesi için kulların yapmaları gerekenler üzerinde durulmuştur. Çünkü bu görevler kulun ya sadece kendisiyle ilgilidir veya kendisiyle başkaları arasında gerçekleşmektedir.
Yüce Allah kulun sadece kendisini ilgilendiren yükümlülükler için kula sabırlı olmasını tavsiye ederken; kendisiyle başkaları arasında gerçekleşecek olanlar için de müsâbereyi yani kararlılıkla direnmeyi emretmektedir. Meselâ düşmana karşı cihad ederken ondan daha fazla direnmesini ve ona galip gelmesini istemektedir. Düşmanın ansızın saldırıp müsliimanlan gafil avlamasını ve onları imha etmesini önlemek için de sınır boylarında nöbet tutmaları ve düşmana karşı daima dikkatli olmaları uyarısında bulunmaktadır.
Hz. Peygamber de birçok hadiste müminlerin düşmanlarına karşı uyanık olmalarını, sınırda bekleyerek düşman saldırılarım önlemelerini emretmiş, bunu yapanların Allah katında büyük mükâfata ereceklerini ve cehennem ateşinden kurtulacaklarını haber vermiştir.
[ Buhârî, "Cihâd",73; Müslim, "İmâre", 163; İbnKesîrJI, 17M77; Kurtubî, VI, 324-326; silâh gücü bakımından hazırlıklı olmanın önemi için bk. Enfâl 8/60]
Hz. Peygamber bir namazı kıldıktan sonra diğer namazı beklemeyi mecazi anlamda "nöbet bekleme" olarak isimlendirdiği için [ Müslim, "Taharet", 41; Tirmizî, "Taharet", 39] bazı müfessirler buradaki ribâtı bu anlamda yorumlamışlardır. Ancak İbn Aşûr, Hz. Peygamber'in ifadesinin bir benzetme olduğunu, bir namazı kıldıktan sonra diğer namazı kılmak için vaktinin gelmesini beklemeyi sınır boylarında nöbet beklemeye benzettiğini ifade etmektedir Bununla birlikte namaz ibadetinin kişiyi kötülüklerden koruyucu özelliğe sahip bulunduğu düşünüldüğünde âyetin hakikat olarak her iki anlamı da kucaklayacak mahiyette olduğu kabul edilebilir. Çünkü nöbetlerin biri vatanı düşmandan, diğeri ise nefsi kötü davranışlardan korumaya yöneliktir. Nitekim âyetin, aynı zamanda sûrenin son cümlesinde kurtuluşa ermek için takvanın yani Allah'tan korkmanın emredilmiş olması, âyetin her iki anlamı da içerdiğine işaret eder. Bunların biri yapılıp diğeri yapılmadığı takdirde takva gerçekleşmiş olmaz dolayısıyla kurtuluş da olmaz.
Muhammed Abduh buradaki takva emri ile İlgili olarak özetle şöyle der: Takva senin, Allah'ın gazabından ve azabından kendini korumandır. Bu da ancak Allah'ı tanımak, O'nu razı edecek ve O'nu kızdıracak şeyleri bilmekle mümkün olur. Bunları bilmek ise Allah'ın kitabını anlamaya, Peygamberi'nin sünnetini ve bu ümmetin "selef-i sâlihîn" denilen geçmişlerinin hayatını bilmeye ve onları örnek almaya bağlıdır. Kim hakkı ve ehlini korumak, davetini yaymak uğrunda sabreder, engellere karşı direnir, tehlikelere karşı uyanık olup gerekeni yapar ve Allah'ın emrine saygısızlıktan sakınırsa, diğer işlerinde de bu prensipleri göz önünde bulundurursa kendisini kurtuluşa ve Allah katındaki mutluluğu elde etmeye hazırlamış olur. [ Reşîd Rızâ, IV, 319]
Kaynaklarda, Hz. Peygamber'in gece teheccüd namazına kalktığında Âl-i tmrân sûresinin son on âyetini okuduğu kaydedilmektedir. [ Buhârî, "Tefsir", 3/18-20; İbnKesîr,!!, 162-163]
Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu:I/558-5560.

SIRK_DOKTORU
19-11-2006, 15:02
Rabıtayı savunanların mesnedsiz yazılarına ,Renkli yazılar REDDİYEDİR !
1
KUR'AN VE SÜNNET'İN EMRETTİĞİ RABITA
KUR'AN VE SÜNNET'İN MEN ETTİĞİ RABITA
Bazıları tasavvufta tarif ve tavsiye edilen rabıtayı tenkit etmekteler. Kimi bu tenkidin şiddetini artırıp rabıtaya şirk diyecek kadar ileri gitmektedir. Acaba birisine göre ibadet, diğerine göre felaket olan bu rabıta nedir?
5127 - Nu'man İbnu Beşir radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
"Şurası muhakkak ki, haramlar apaçık bellidir, helaller de apaçık bellidir. Bu ikisi arasında (haram veya helal olduğu) şüpheli olanlar vardır. İnsanlardan çoğu bunları bilmez. Bu durumda, kim şüpheli şeylerden kaçınırsa, dinini de, ırzını da tebrie etmiş olur. Kim de şüpheli şeylere düşerse harama düşmüş olur, tıpkı koruluğun etrafında sürüsünü otlatan çoban gibi ki, her an koruluğa düşebilecek durumdadır. Haberiniz olsun, her melikin bir koruluğu vardır, Allah'ın koruluğu da haramlarıdır. Haberiniz olsun, cesette bir et parçası var ki, eğer o sağlıklı olursa, cesedin tamamı sağlıklı olur, eğer o bozulursa, cesedin tamamı bozulur. Haberiniz olsun bu et parçası kalptir."
Buhari, İman 39, Büyû' 2; Müslim, Müsâkat 107, (1599); Ebu Davud, Büyû' 3, (3329, 3330); Tirmizi, Büyü 1, (1205); Nesai, Büyü 2, (7, 241).kutub-i sitte 5127
Tasavvufta rabıta, terbiyenin temeli ve en büyük zikir sebebi görülürken, onu şirk gören kimse hangi delil ve mantıkla bu sonuca varabiliyor?
Kuran sünnet yetiyor
Gerçekten şirke götüren bir rabıta çeşidi mevcut mudur?
Gerçekten şirke götürmeyeni mevcut mudur ?
Rabıtanın Kur’an ve Sünnet’te bir örneği, benzeri, delili ve tarifi var mıdır? İnsan terbiyesi için rabıtanın gereği nedir? Bütün bunlar, cevap arayan sorulardır.

Aslında çözüm kolaydır. Aramızda bir ihtilaf varsa, yapılacak iş hakeme gitmektir. Din işlerinde hakem Kur’an ve Sünnet’tir. Biz de önce Kur’an ve Sünnet’e bakacağız. Onlarda rabıtanın nasıl ele alındığını inceleyeceğiz.
“Rabıta”, “ribat”, “murabata” kelime olarak “rabt” kökünden gelmektedir. Rabıta ve rabt, sözlükte iki şeyi birbirine iyice bağlamak anlamına gelir. Bu kelimeye, iki şeyi birbirine bağlayan ip, alaka, şiddetli muhabbet, münasebet, ilgi ve sevgi ile bir şeye bağlılık, cesur ve dayanıklı olmak gibi manalar da verilmiştir. (Cevherî, Sıhah; İbnu Manzur, Lisanu’l-Arab; Zebidî,Tacu’l-Arus.)
Bu kelimeler kullanıldıkları yere göre, bir şeyin üzerinde sabit durmak, kendini hapsetmek, başkasından kesilip bir şeye tam yönelmek gibi manalar da taşımaktadır. (Razî, Tefsir-i Kebir; Kurtubî, el-Cami li Ahkami’l-Kur’an; İbnu Kesir, Tefsir.)
Kur’an ve Sünnet’te anlatılan rabıta çeşitleri de, bu manaların birini veya birkaçını içermektedir.
KUR'AN'DA RABITA GEÇİYOR MU?
Kur’an’da rabıta kelimesi açıkça zikredilmektedir. Bunu şu ayette görüyoruz:
“Ey iman edenler! Allah yolunda sabredin, düşmanlarınız karşısında sebat gösterin, rabıta yapın / Allah’ın korumanızı istediği sınırları bekleyin, Allah’tan korkun ki kurtuluşa eresiniz.” (Âl-i İmran, 200)
Bu ayetteki “rabıta yapın” emri, her mümini ilgilendiren bir emirdir. Tefsirlerde burada geçen rabıtaya şu manalar verilmiştir: Düşmanların saldıracağı yerleri gözetleyin, sınırları bekleyin. Dininizi tehlikelerden koruyun. Nefis ve şeytan düşmanlarına karşı uyanık olun. Onların kalbinize girmesine yol vermeyin. Allah’ın çizdiği sınırları iyi gözetin, ilâhi hükümlere harfiyen uyun. Namaz vakitlerini gözetleyin ve mescitleri ibadet, taat ve zikir ile mamur edin. (Suyutî, ed-Dürrü’l-Mensur; İbnu Kesir, Tefsir.)
Yüce Allah’ın her müminden istediği rabıta, kalbini Yüce Allah’a bağlamaktır. Her işte O’nun rızasını gözetmektir. Bütün yaptıklarında helal ve haram sınırına dikkat etmektir. Kalp kâbesini günah kirlerinden temizlemektir. Oraya Allah’ın sevmediği şeyleri sokmamak için gönlü kontrol altında tutmaktır. Kısaca, Yüce Allah’ın düşman olduğu şeyleri gönülden çıkarmak ve kötülüklerin esaretinden kurtulmuş, hür bir müslüman olmaktır.
Rasulullah s.a.v. Efendimiz, “rabıta yapınız” ayeti indiği zaman, ashabına ayette anlatılan ribat ve rabıtanın ne olduğunu şöyle açıklamıştır:
“Zor ve sıkıntılı zamanlarda güzelce abdest almak, kalbi mescitlere bağlı olmak, ibadet yerlerine çokça gidip gelmek ve bir namazı kıldıktan sonra diğer namaz vaktini gözetlemek var ya; işte sizin için ribat budur, işte asıl ribat budur, işte asıl ribat budur.” (Buharî, Tirmizî, Nesaî, Malik)
Bu hadisten ribatın iki türlü manasının olduğunu anlıyoruz. Birisi manevi, diğeri maddi sınırları kontrol altında tutmaktır. Korunacak manevi sınırlar ilâhi emirler ve kalbimizdir. Maddi sınırlar ise düşmanın saldırı noktalarıdır.
Kalbin Yüce Allah ile ne halde olduğunu kontrol etmeye murakabe denir. Zahiri düşmanları takip ve kontrol etmeye ise mücadele denir. Her ikisi de mümin için vazgeçilmez birer vazifedir. Çünkü ayette kurtuluş bunlara bağlanmıştır.

“Ey iman edenler! Allah yolunda sabredin, düşmanlarınız karşısında sebat gösterin, rabıta yapın / Allah’ın korumanızı istediği sınırları bekleyin, Allah’tan korkun ki kurtuluşa eresiniz.” (Âl-i İmran, 200)

Evvela bu meali nereden buldunuz ? Rabıta yapın diyerek günümüz rabıtasını ima etmeye çalışmayınız . Bu ayetin tefsirinine göz atınız sonra yazınız . Tefsirden anlamak lazım ve olmasını istediğiniz şekilde algılayarak seçmece yaparak buraya aktarmayınız.
İslam toplumunun düşman askerlerine yakın sınırlarında silahlanarak nöbet tutunuz . işte bu meşakkat esnasında Allah ile irtibatlı –rabıtalı (we rabitu) olunuz ki kurtuluşa eresiniz. Çünkü İslam toplumuna devamlı dışardan tehlikeler girmek için fırsat kollamaktadır . Bunun için düşman kuvvetlerine karşı uyanık ve Allah ile irtibatlı olunuz ki İslam zarar görmesin. Bu da kurtuluşa sebebdir.
Bu ayet gereğince hiç bir sahabe sınır boylarında silahlı düşmana karşı nöbet beklerken Rasulullahın hayalini aracı kılarak Allaha yaklaşmak için rabıta yapmadı !
Şimdi bu ayetin mealini ve tefsirini Taberi tefsirinden buraya aktaralım .
Al-i İmran 200- Ey iman edenler , sabredin. (Düşmanlarınıza karşı) sabırlı olun. (Hudutlarınızda) nöbet bekleyin. Allah’tan korkun ki kurtuluşa eresiniz.
Ey iman edenler , dininiz hususunda , rabbinize itaatte ve bütün emir ve yasakların gereğini yapmakta sabırlı olun. Düşmanlarınıza karşı tahammül gösterin ki zafere erişesiniz. Sınırlarda düşmanlarınıza ve din düşmanlarına karşı nöbet bekleyin . Müslümanları koruyun.Allahtan korkun ve emirlerine karşı gelmeyin ki kurtuluşa erip ebedi olan nimetlere kavuşasınız.
* Peygamber efendimiz (sav) bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor
“Allah yolunda sınırda bir gün nöbet tutmak , dünyadan ve onun içinde bulunan şeylerden daha hayırlıdır. Sizden birinizin cennette sahib olacağı vir kamçı boyu yer , dünyadan ve onun içinde bulunanlardan daha hayırlıdır. Allah yolunda akşam ve sabah yürümek , dünya ve onun içinde bulunanlardan daha hayırlıdır” (Buhari , K.el-Cihad, bab: 73)
a-Hasan-ı Basri , katade , İbn-i Cüreyc ve Dehhak’a göre bu ayetin manasışöyledir :
“Ey iman edenler, dininizin hükümlerine sabredin. Kafirlere karşı sabırlı olun ve müşriklerin karşısında nöbet tuttun”
b-Muhammed b. Ka’b el-Kureziye göre bu ayetin manası şöyledir :
“Ey iman edenler , dininizin hükümlerine karşı sabredin. İtaatınız karşılığında size vermeyi vaat ettiğim şeyleri beklemede sabırlı olun ve düşmanınızın karşısında nöbet tutun.”
c-Zeyd b. Esleme göre bu ayetin manası şöyledir.
“Ey iman edenler , cihadda sabırlı olun . Düşmanınıza karşı sabredin ve onların karşısında nöbet tutun. “Zeyd b. Elsem diyor ki : “Bir zaman Ebu Ubeyde b. Rl-Cerrah , Ömer b. El-Hattab’a mektub yazarak ona , Rumların askeri yığınak yaptıklarını ve onlardan herkesin korkar durumda olduğunu belirtmiştir. Ömer’de ona şu cevabı yazmıştır . “mümin bir kula ne kadar sıkıntı gelse de , Allah o sıkıntıyı ondan alır. Elbette ki bir zorluk iki kolaylığa galib gelemez. Allah teala kitabında şöyle buyurmaktadır :
“Ey iman edenler , sabredin. (Düşmanlarınıza karşı) sabırlı olun. (Hudutlarınızda) nöbet bekleyin. Allah’tan korkun ki kurtuluşa eresiniz.”
d- Ebu Seleme b. Abdurrahman ise , buayeti şu şekilde izah etmiştir.
“Ey iman edenler , sabredin . İnsanlara karşı sabırlı olun. Ve namaza bağlı kalın. Bir vakti kıldıktan sonra diğer vakti bekleyin”
Bu hususta Ebu Hureyre’nin Rasulullah’ın şöyle buyurduğunu zikrettiği rivayet edilmektedir :
“Ben sizlere , Allahın kendisiyle hataları sildiği ve dereceleri yükselttiği bir şeyi göstereyim mi ? “ Sahabeler “Evet ey Allah’ın Rasulu” demişler. Rasulullah’da “ zorluklara rağmen , abdesti mükemmel bir şekilde almak , mescitlere çokça adımlarla gitmek ve bir namazdan sonra diğer bir namazı beklemektir. İşte irtibatlı olmak bu demektir “
( Muslim , K. Et-Taharet , bab : 41 , hadis No : 251)
Taberi ayetin izahında , bu görüşlerden tercihe şayan olanın şöyle diyen görüşe olduğunu söylemiştir :
“Ey iman edenler , dininize ve rabbinize itaatte sabredin. Düşmanlarınıza karşı sabırlı olun ve onların karşısında nöbet tutun.”
Taberi bu görüşü tercih edişine gerekçe olarak ta özetle şunları zikretmiştir. “ Ayette zikredilen , birinci sabır mutlak olarak zikredilmiştir. Bu itibarla hertürlü sabır bu ifadenin içine girer. İkinci sabır ise müşareket ifade eden bir siyga ile ifade edilmiştir. Bu da insanlar arasında karşılıklı olarak cereyan eder ki bundan maksat da Müslümanların , kafirler karşısında metanet göstermeleri demektir. “Nöbet bekleyin” diye tercüme edilen (rabituu) kelimesinin kökü (ribat )tır. Bu da diğer bir ayette de zikredildiği gibi düşmanla savaşmak maksadıyla at beslemek ve muhafaza etmektir. Düşmanın önünde nöbet tutan insanlar , kendilerini sınırlarda hapsettiklerinden ve oradan ayrılamadıklarından , onlara da bu sıfat verilmiştir.
Kur’an-ı Kerim’de zikredilen kelimeleri
Arapçadaki asıl manalarından çıkarıp başka manalarda , herhangi bir delile dayanmadan kullanmak elbette ki isabetli değildir. Bu itibarla (rabituu) kelimesinden maksadın , “Nöbet tutunuz” demek olduğu muhakkaktır .
Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi TABERİ TEFSİRİ
2. CİLT sayfa No : 430 -431-432 Hisar yayınevi
Allah aşkına Rabıta kuranda geçiyor diye delil aldığınız bu ayetin sizin anlattığınız ve yaptığınız rabıtayla isim benzerliği dışında ne alakası var ?
Kurana ve müfessirlere iftira atma mesleğini artık bırakınız da dünya müslümanlarının anladığı ve amellerine dönünüz
İnşeallah ayet ve tefsiri neyi ifade ettiğini artık iyice anlamışızdır .


TEFEKKÜR YA DA VARLIKLARI RABITA
Kur’an ve Sünnet’te emredilen bir diğer rabıta şekli tefekkürdür. Tefekkür etmek, fikretmek, düşünmek aynı şeydir. Hepsi kalple yapılan bir ameldir.
Düşünmek akıllı olmanın gereğidir. İnsanın en başta gelen özelliği düşünmektir. Tefekkür, boş ve gelişi güzel bir düşünce değildir; gizli bir ilim yoludur. Tefekkür kalp aynasında varlıkların iç yüzünü görmektir. Bilinene bakıp gizli olanı fark etmektir. Görünene bakıp görünmeyene ulaşmaktır. Delile bakıp hedefe varmaktır. Tefekkür, sanata bakıp sanatkârı tanımaktır. Kalp gözüyle Yüce Yaratıcı’nın varlıklarda gizlediği ilmini, kudretini, rahmetini ve hikmetini görüp, O’na hayran olmaktır. Bunun sonu O’nu sevmek, zikretmek, yüceltmek ve O’na teslim olup huzura ermektir. Kur’an’da bu sonuç tefekkür, tezekkür, teemmül, tedebbür, ibret, basiret, marifet ve muhabbete bağlanmıştır.

'MÜRŞİD YERİNE ALLAH'I DÜŞÜN' SÖZÜ DOĞRU MU?
Yüce Allah’ın zatı hariç, her şey düşünülebilir. Yüce Allah’ın zatı hiçbir şeye benzemediği için onu düşünmek mümkün değildir. Rasuiullah s.a.v. Efendimiz, bu konuda şu ölçüyü önümüze koymuştur:
“Allah Tealâ’nın zatını tefekkür etmeyin/düşünmeyin. O’nun nimetlerini ve yarattığı varlıkları düşünün. Çünkü siz Allah’ın zatını düşünmeye güç yetiremezsiniz.” (Ebu’ş-Şeyh, Kitabu’l-Azame; Ebu Nuaym, Hilye; Tabaranî, el-Evsat; Beyhakî, Şuabu’l-İman; Elbanî, Sahiha.)
Alimlerimiz bu hadisten hareketle şu temel kaideyi tespit etmişlerdir: “Her ne ki hayal edilir, o Allah değildir.” (Şa’ranî, el-Yevakıt). Yüce Allah’ın dışındaki her varlık düşünülebilir ve nasıl olduğu hayal edilebilir. Fakat Allah nasıl acaba diye düşünülmez, düşünülemez.
Bu hadis, niçin bir mürşidi düşünüyorsunuz da Allah’ı düşünmüyorsunuz, diyenlere cevap vermektedir. Kâmil mürşid, bir varlıktır, kuldur, edep ve takva sahibi salih bir insandır. Allah’ın dostu, halifesi, şahidi, delili ve davetçisidir. Onu düşünmek, hayal etmek, kalpte canlandırmak, gönülde şekillendirmek, rabıta yapmak mümkündür, fakat bu durum Yüce Allah’ın zatı için mümkün değildir.

İslam , kimsenin düşünmesini engellemez , hele ki ustasını , hocasını , mürşidini , annesini , babasını , evladını , işini , ayeti hadisi Müslüman kardeşini vs düşünmek tefekkür etmek güzel olandır. İnsan kendi iradesi ve irade dışında düşünebilmektedir. Hatta istemi dışında tuvalette bile düşünse bunda vebal yoktur .Bunu zaten daha önceki ifadelerimizde de bildirmiştik . Tekrar sunalım:
“Hz Ebubekr radıyallahu anh kaza-i hacet (tuvalet) için Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemden hali bir yer bulamadığından, bu durumu Efendimiz’e şikayet etti. Efendimiz de ona ruhsat verdi” yani Hz. Ebubekir tuvalette, ihtiyacını karşılarken bile Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemi hayal ediyordu.
Tabi bu durum ne derece delilleri olur ayrı bir konu çünkü çok sevdiği kişinin hayali insanın gözünün önünden gitmez. Şair, sevgilisi için “Gündüz hayalimde, gece düşümde” diyor. Bu gayet normaldir. Hz. Ebubekir, hz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemi çok sevdiği için tuvalette bile aklından çıkaramadığını ifade etmektedir. Tarif edilen rabıtayla bunun bir ilgisi yoktur .Sebebi ise Rabıta sırasında şeyhin ruhaniyetinin müridin yanına geldiğini iddia etmektedirler. Şeyhin ruhaniyeti müridin yanına nereden geliyor ki mürit ondan yardım istesin?
Hz. Ebubekir (r.a.) efendimiz , tuvalette iken bile Hz. Muhammed (s.a.v) efendimizi ister istemez aklına hayaline geldiğini , bunda da bir sorumluluk olup olmadığını sorduğunda Rasulullah (s.a.v) efendimiz bunun fıtri bir şey olduğunu , önüne geçilemeyeceğini , bir vebali olmadığını bildirmiştir.
Burada dikkat edilmesi gereken bir husus ise Rasulullah (s.a.v) ben de senin tuvalette beni hayal ettiğini , düşündüğünü biliyorum , sana yardım ediyorum , nerede ne yaptığından haberdarım dememiştir !
Kişinin annesini , babasını, evladını , öğrencisini ,şeyhini , işini vs düşünmesi hatırlamaktır . Rabıta değil. Çünkü rabıta da karşılıklı düşünme ve haberdar olma yardımlaşma ve ne yaptığından haberdar olmak anlatılmaktadır !
İşte bu tür hatalı anlayışlarda şeyhinin kendini her halde iken gördüğünü sanan müridler tuvalet ve banyoya bile günlerce girememektedirler . Allah c.c. akıl fikir ve sahih bir itikat versin.

AYETLER, İBRETLER
Yüce Allah, Kur’an’da bütün varlıklara, yerlere, göklere, dağlara, denizlere, aya, güneşe, yıldızlara, geceye, gündüze, yağmura, rüzgara, insana, bitkilere, hayvanlara, tarihte olan olaylara “ayet”, “delil” ve “ibret” ismini veriyor ve onların yaratılmasına, seyrine, sevk ve idaresine, hareket ve sonuçlarına ibretle bakmamızı, onların üzerinde derin derin düşünmemizi emrediyor. Bir sivrisineğin halini, arının yaptığı balı, örümceğin ördüğü ağı misal vererek, akıl sahiplerinin ibret almasını istiyor. Cennet, Cehennem, Sırat, Mizan ve diğer ahiret hallerini safha safha anlatarak, hepsi üzerinde düşünülmesini bekliyor.
Kısaca önümüze iki türlü ayet konmuştur. Birisi Kur’an ayetleri, diğeri kainat ayetleridir. Yüce Allah, bütünüyle Kur’an ayetlerini düşünüp öğüt almamız ve Allah’ın tek ilâh olduğunu anlamamız için indirdiğini haber veriyor. (Nisa, 82; Yusuf, 2; İbrahim, 52 v.d.)
Aynı şekilde yerler, gökler ve içindekilerin de aynı hedef için yaratıldığını bildiriyor ve onlardaki bu ilmi insanların okumasını, içindeki mesajı almasını istiyor. (Bakara, 164; Âl-i İmran, 190-191; Yunus, 101 v.d.)
Bu ayetler bize sadece kainatta olanı biteni haber vermek, onların isimlerini öğretmek ve arada bir kendilerini konu etmek için anlatılmıyor. Bunların tek hedefi kalbi uyandırmak ve Yüce Allah’a bağlamaktır. Çünkü disiplinli düşünmek, bir halden diğerine geçmek içindir. Tefekkürle kalp dirilir, hali değişir, sıfatı güzelleşir. Bu dirilik ve güzellik diğer lâtifelere yansır. Kalp gibi ruh, sır, hafi, ahfa, vicdan, akıl ve şuur da ayet ve delilleri tefekkürün sonucu oluşan ilim ve feyzden nasiplenir. Sonuç güzel ahlâktır.
Tefekkürle cehaletten ilme, dünya hırsından zühde, kibirden tevazuya, benlikten edebe, nefretten sevgiye, korkudan emniyete, vesveseden zikre, boş işlerden ibadete, fani dostlardan ebedi sevgiliye yöneliş ve geçiş sağlanır. İşte buna seyr u sulûk, yani Allah’a gitmek denir. Bu hedefe giderken her şey bir vesileden ibarettir. Tefekkür de en güzel vesiledir. Bunun için, “uyanık kalple bir saat tefekkür yapmak, gaflet içinde bir sene ibadet yapmaktan hayırlıdır” denmiştir. (Ebu’ş-Şeyh, Kitabu’l-Azame; Gazalî, İhya)
Kur’an’da, ayetlerden ibret almak ve sonuç çıkarmak için samimi iman, uyanık kalp, güzel yöneliş, takva, temiz akıl ve sabır gerekli görülmüştür. İman etmeyen ve aklı midesine, kulağı para sesine, gözü cüzdanına bağlı yaşayan kimseler, bu halleriyle kör, sağır, dilsiz, hissiz ve kıymetsiz birer varlık olarak tanıtılmıştır.
Görüldüğü gibi tefekkür lazımdır. Tefekkürün hedefi şirkten kurtulmak, tevhide ve şükre ulaşmaktır. Bu şekilde tefekkür etmek, ibret almak, kendini kontrol etmek ve amellerini muhasebeye çekmek her müminin günlük amelleri arasında yerini almalıdır. Hadiste, aklı başında olan her müminin, gününün bir kısmını bu tefekkür için ayırması gerektiği belirtilmiştir. (İbnu Hıbban, Sahih; Ebu Nuaym, Hilye)

Tefekkür ve düşünme zaten ihtilaf yok bu konuda. Önemli olan tefekkür ettiğimizin bizim onu tefekkür ettiğimizden haberdar olup olmadığı , bize yardım ettiği , bizim nerede olduğumuzdan haberdardır anlayışına karşı cıkmamızdır .
ÖLÜM RABITASI
Kur’an ve Sünnet’te emredilen rabıtalardan biri de ölüm rabıtasıdır. Kur’an’da insanı dehşete düşürecek, hayrete sevkedecek ölüm halleri, kıyamet sahneleri ve ahiret manzaraları anlatılmaktadır. Bunlarla kalp dünyadan çekilip ebedi ahiret yurduna yöneltilmek istenmektedir. Rasulullah s.a.v. Efendimiz, Abdullah b. Ömer’e: “Kendini ölmüş ve kabre girmiş say.” (Tirmizî, Ahmed) buyurarak ölüm rabıtasını tavsiye etmiştir. Bu rabıta ile insanın dünyanın boş sevgi ve zevklerinden çekilip ebedi ahiret güzelliklerine yöneleceğini, gafletin gidip kalbin dirileceğini ve günahlardan temizleneceğini haber vermiştir. (Tirmizî, Nesaî, Münavî, Beyhakî)
Allah dostları tefekküre büyük önem vermişlerdir. İnsanın terbiyesi, konuşması kadar susmasından da anlaşılır. Ancak, boş konuşma ve kötü düşünce kınandığı gibi, içinde güzel düşünce ve tefekkür olmayan suskunluk da kınanmıştır.
Velilerden Fudayl b. İyaz rh.a. der ki: “Tefekkür bir aynadır. Sana iyiliklerini ve kötülüklerini gösterir. Onda kalbinin halini görürsün.”
Alimlerden Abdullah b. Mübarek rh.a., velilerden Sehl b. Ali k.s.’yi derin bir tefekküre dalmış halde gördü. Onun ahiret hallerini düşündüğünü anladı ve “Nereye kadar ulaştın?” diye sordu. O da, “Sırat köprüsüne kadar.” cevabını verdi.
Bişr b. Haris rh.a., tefekkürle elde edilecek sonucu şöyle özetler: “Eğer insanlar Yüce Allah’ın büyüklüğünü anlayabilselerdi, ona isyan etmezlerdi.”

Yine görüldüğü gibi düşünme tefekkür etme caiz olan bir iştir. Bunda müslümanın öğüt ve ibret alması gereken yararlar vardır . Bunun adına rabıta diyerek günümüzdeki farklı rabıtayı meşrulaştırmaya çalıştığınızı çok iyi anlıyoruz .

RABITANIN SONUCU
Tasavvuf büyüklerinin tarif ve tatbik ettiği rabıta da yukarıda anlatılan tefekkür çeşitlerinden birisidir. Rabıta, görülmesi Yüce Allah’ı hatırlatan kâmil bir veliyi gönül aynasında seyretmek ve üzerinde zuhur eden ilâhi tecellileri görüp, Yüce Allah’ı zikretmekten ibarettir.
Diğer bir yönüyle rabıta, Yüce Allah’ın dostu ile gönülde beraber olmaktır. Onun kalbine emanet edilen ilâhi nura bağlanmaktır. Onun ilâhi aşkla kaynayan kalbine inen feyizden nasiplenmektir. Velideki dostluk sırrını düşünmektir. Salihleri özlemek ve onlardaki güzel ahlâka özenmektir. Sevgi atmosferi içinde kalbi uyandırıp Hakka yöneltmektir.
Kısaca rabıta, Allah’ın yeryüzündeki şahidine bakarak Allah’ı tanımaktır. İşte tefekkürün özü de budur.
İşte sabahtan beri çırpınmanın neticesini şimdi ancak çıkarabildin . Çeşitli şeyleri düşünmek meşru diye şeyhindeki zahiri olarak görmediğin bir şeyi hayal aleminde batıni olarak kendi kendine varsayımlar ile ne ayet ne hadise dayanmadan şeyhinin kalbindeki feyizden nasiplenmeye yol bulamazsınız!
Hz. Ebubekir (r.a.) tuvalette iken peygambere gelerek tuvalette bile iradem dışında aklıma geliyorsun dediğinde devamında da senin kalbindeki feyizden nasipleniyorum demiş midir ?
Ya da her hangi bir sahabe rasulullahın ilim meclisleri dışında rasulullahın diğer sahabelerini araya koyarak yada direktmen Rasulullahı düşünerek feyizlenmiş , yaptığı işe de rabıta yaptım demiş midir ? tabiinden böyle bir şey yapan olmuş mudur? Mezheb ve akaid imamlarımızdan bu şekilde feyizlenmek rabıtadır diyen bir sözcük görülmüş müdür?
İşin asıl feryadı figan kopan yeri ise bu düşünme (rabıta) esnasında düşünülenin düşünenden haberdar olması ve düşünenin nerede , ne zaman , nasıl ve ne istediğinden haberdar olduğunu ve yardım ettiği inancıdır ?
işte Allah c.c. esma ul husna’sındaki el-Gayb sıfatını mahlukata vermek budur !
Eğer şeyhime rabıta yaparken (yani düşünürken )
benim kendisini düşündüğümden haberdar değil , ne zaman ve nerede olduğumdan habersizdir , böyle düşünürken de (Rabıta yaparak) benim sıkıntılarımı giderebilir , bana yardım ediyor , çünkü o Allah dostudur vc gibi inanışlar içinde değilseniz sözümüz yoktur. istediğiniz kadar düşünüp tefekkür ediniz şeyhinizi. Ama bu inançta iseniz bizler bu itikattan beriyiz !

*****************************


2

RABITA ELEŞTİRİSİ
Semerkand yayınlarından - Arifler Yolunun Edepleri - S. Muhammed Saki Haşimî - Sayfa : 80 - 90 dan rabıta nasıl yapılır bölümüne renkli yazılar REDDİYE

RABITANIN YAPILIŞ ŞEKLİ
Rabıta, çok değişik şekillerde yapılabilir. Rabıtanın temeli muhabbete dayandığı için, herkesin muhabbeti ve sevgi meşrebi bir değildir. Ancak, rabıtanın genel usul ve edepleri vardır. Rabıta bunlara göre yapılmalıdır. Rabıtayı yapılış zaman ve şekline göre büyükler iki gruba ayırmışlardır.
( Rabıta'nın Kuran ve Sünnet'te olmadığı itirafınız ile aşikare ortada ! Kendilerinin de ifade ettiği gibi rabıtanın temeli kuran ve sünnet değil , muhabbete dayanmaktadır ! Bu arada Kuran ve sünnete dayanmadığını bildikleri için doğal olarak Rabıtanın zamanı , yapılış şekline göre "muhabetsever büyükler" belirleyerek 2 guruba ayırmışlar. Bu büyükler kimlerdir, hangi devirde, tarihte piyasayı başlattılar ? kimse bilmez :o )
1- Mürşidin Huzurunda Yapılan Rabıta :
Mürid, mürşidinin huzurunda rabıta yaparken, O'nu yüksekçe bir taht üzerinde oturan azametli bir sultan gibi görür.
( Evvela kuran sünnet delil kopukluğuyla yemek tarifi misali rabıta icra-i sanat tarif edilmiş . Devamında ise mürid , mürşidin huzurunda olmasına rağmen onu huzurunda olduğu hal üzere değil de kendi üstün hayal yeteneği ile mürşidini yüksekçe bir padişah tahtı üzerinde kurulan ihtişamlı ve azametli bir sultanmış gibi görür. Siz bakmayın burada görür dediğimize bu sanal bir görüştür , aslında o anda mürşid normal yerde oturmaktadır)) Sultan gibi görmesi gerektiği talimatı da herhalde Osmanlı’da padişahların ahaliyi yani tebasını kullarım diye hitab etmesinden olsa gerek ! )
Kendisi de onun huzurunda boynunu büküp duran bir fakir gibi bulunur. Kalbini bir dilenci torbası gibi açarak hükümdarın huzuruna arz eder. Bu hal, hayal ile değildir. Çünkü orada mürşid hazırdır ve hayale gerek yoktur.
( Görüldüğü gibi mürid kul ; padişahının huzurunda el pence ,süklüm püklüm bir fukara gibi pisikozlara bürünmekte , ihtişamlı sultanından sanal filesini açarak bahşişini beklemektedir. Tabi bütün bu trans halleri hayal değilmiş :D Çünkü mürşid odada hazırdır !! Mürşid aynı odada diye onu her türlü hal üzere düşünmek ,hayal etmek sınıfına girmez. Nasıl olsa aynı odadasındır artık . Ne zaman mürşid odadan çıkar , o zaman farklı hal üzere gaybı hayal ederek (rabıta) düşünürse hayal olur. Aynı duvarlar içinde mürşidini farklı vaziyette düşünmesi hayal değil canlandırmadır !! )
Mürid, ümit ve edeple mürşidinin vereceği manevi hediyeleri bekler, ondaki nur ve feyze talip olur. Bütün duygularını ve sevgisini onda toplar.
( Evet sanal filesini açan mürid , azametli sultan konumuna soktuğu mürşidinden manevi hediyelerin transit şeklinde akışına hazır haline gelmiştir artık. Yeter ki azametli sultan , copy-paste yöntemi ile kendisinde menbaı olan nur ve feyizi müridine nakil etsin. Ee havadan (beleşten) bu kadar nur ve feyize gark olan mürid tüm sevgisini , dikkatini ve beş duyu organıyla duygularını efendisinin üzerinde toplar.)
2- Mürşidin Gıyabında Yapılan Rabıta :
Mürşidin, gıyabında yapılan rabıta iki kısımdır. Birisi günlük ders olarak yapılan rabıta, diğeri de devamlı olup bütün zamanlara yayılan rabıtadır. Her ikisini usulüne uygun yapanlar büyük menfaat elde ederler. Bu usulleri kısaca tarif edelim.
( Mürşidin huzurunda yapılan rabıta tarifinde olduğu gibi gıyabında yapılan rabıta da yine Kuran ve sünnet dayanağı hak getire !
Böyle bir şey sunma ihtiyacı olmadığı gibi zaten elimizde olsa sunmaz mıyız efendim der dediğinizi duyar gibiyiz. Üstelik gıyabında yapılan rabıta huzurunda yapılan rabıtadan daha teferruatlı . Çünkü her gün ders olarak belletilmiş ve diğeri de bütün zamanlara taksim edilmiş . Bunları töre üzere yapılırsa büyük menfaatler elde edeceklerdir.Tabi o menfaatler nedir ve kimden elde edeceklerdir kısmı ise kişiye göre değişebilir)
Günlük Ders Olarak Yapılan Rabıta :
Mürid, günlük rabıta dersini yapacağı zaman, akşam namazından sonra, abdesli bir şekilde kıbleye karşı adap üzere oturur, gözlerini kapatır, yirmi beş (25) defa estağfirullah der.
( Görüldüğü gibi ders akşam namazından sonra başlatılıyor . Akşam namazından önce olursa öğrenci dersten fayda görmesi şüphelidir.
Ders (rabıta) yapacak mürid gözlerini kapatacak yoksa hayal kurması daha doğrusu azametli sultanının siluetini beyninde canlandırması güçleşir. Hazır gözlerini kapatmışken 25 kere estağfirullah diyecek. Tabi bu 25 sayısı tarikatçıların Pİ sayısıdır. Bu sayıyı nerden buldunuz gibi bir soru sormak abesle iştigaldir. Böyle ellerinde mevcut daha pek çok ne idüğü belirsiz çeşitli rakamlar , diğer tesbihatlar için formule bağlanmıştır bile ! Daha estagfirullahı nereden bulduklarını sormanın ise hiç alemi yoktur .Sen denileni yap. "Gassalın önündeki meyyit" kaidesi işte bu günler içindir !)
Mürşidinin dolunay gibi ilahi nurlarla parlayan cemalini hayalinde canlandırır. Onu gözünün önüne getirmeye ve ondaki nurlardan nasiplenmeye çalışır. Bunun için mürşidin iki kaşı arasından çıkan bembeyaz süt şeklindeki ilahi nurun ve feyzin, müridin ağzından girerek kalbinin üzerine geldiğini, kalbinden yayılarak bütün vücudunu sardığını düşünür.
( Yine yukarıda kısmen değindiğimiz sinevizyon canlandırma , müridin üstün hayal yeteneği ile sanal aktör rolüne soyundurulan mürşid , her mürid tarafından aynı senaryoyu mota mod (birebir) yapacaktır.
Gelin hep birlikte senaryo metnini bir dahi aşk ile okuyalım ):
“mürşidin iki kaşı arasından çıkan bembeyaz süt şeklindeki ilahi nurun ve feyzin, müridin ağzından girerek kalbinin üzerine geldiğini, kalbinden yayılarak bütün vücudunu sardığını düşünür.”
Peh peh peh... Kuran ve sünnete bağlıyım diyenler bu tür safsataları nereden bulupta piyasaya sürerek saf insanları zehirliyorlar ?
Şeriat nizamı İslam dini böyle maskaralıklara alet olacak mıydı ? Yarabbim , bizi sıratı mustaqimden ayırma.. )
Buna 10-15 dakika devam eder. Rabıtanın en azı beş (5) dakikadır. Duruma göre bu süre uzatılabilir. Sonra 25 defa estağfirullah diyerek gözler açılır.
( Burada ise rabıta dersinin süresini öğrenmiş bulunuyoruz. 5 İle 15 dakika arası . Eğer elektirikler kesik çalışamadıysan veya hayal alemine dalmakta güçlük çektiyseniz bu süre mecburen daha da uzatılabilir . Tabi bu süreyi nasıl bulduklarını , kuran ve sünnete nasıl uyduruldu diye sormak yine suçtur , sakın ha!... :o )
Kadınlar ders rabıtası yaparken, mürşidi bir nur şeklinde, güneş gibi parlak vaziyette düşünürler. Mürşidin vücut azaları, başı, yüzü, gözü zahiri olarak değil, ilahi nur ve feyiz ile dolu gönlü ve o gönüldeki nurun dışa yansımış hali düşünülür. Ruh ruha, kalp kalbe, gönül gönüle bağlanır ve ondaki ilahi nurdan, feyizden, sevgiden, ilimden ve edepten nasiplenmeye çalışır.
( Mürid kadınların ,erkek mürşidlerine rabıta yapmasını namahrem olmaları bile engelleyemez ! Onlar , nikah düşsede mürşidlerini her gün hayal edebilirler. Tabi canım ne kadar kalbiniz fesad sizin . Burada nur ve feyiz , sevgi ve ilimden elde edebilmek menfaatı için böyle bir namahrem hocayı (mürşidi) düşünmek serbesttir ! Hem hoca öğrenci ilişkisinde namahrem olayı mı olur ? Üstelik hayal ederek günaha mı girilir. Sizde çok derinlere dalmayın canım... :o
Sahi en çok hadis rivayet edenlerden Hz. Aişe annemiz bile, mürşidi olan rasulullaha böyle (rabıta gibi) bir hayal fantezisi ile nur, feyiz ve ilim elde etmeye çalıştığını bildiren 1 tane hadis rivayet etmiş midir ?
İslamda ilim feyiz elde etmenin yolları böyle bulanık sularda balık avlamak misali midir ?
_ "Mü’min erkeklere de ki: Gözlerini (haramdan) sakınsınlar, mahrem yerlerini de korusunlar. Böylesi onlar için daha temizdir. Şüphe yok ki Allah yaptıkları işlerden çok iyi haberdar olandır.- Mümin kadılara da de ki: Gözlerini (haramdan) sakınsınlar, mahrem yerlerini korusunlar.”Nur30-31)
Ders olarak yapılan rabıtanın vakti akşam ile yatsı arasıdır. Ramazan-ı şerif ayında ise bu ders öğle ile ikindi namazı arasında yapılır. Ramazan ayının ve orucun bereketinden istifade etmek için Ramazan ayında rabıta gündüz yapılır.
( Ramazan ayının gündüzü de gecesi de bereketlidir. Demiyorsunuz ki açlıktan iftar sofrasına rabıta yapan müridi, şeyhe rabıta yapmaya kanalize etmek daha basittir )) Ramazanda iftar açan mürid rabıtaya nasıl vakit ayırsın? Sahi Rasulullah ve sahabeler ramazan ayında cihad ettiğine dair hadisi şerifler günümüze gelmişken rabıta yaptığına dair deliller sadece tarikatçılara mı gelmiştir ))) ?
Hayatın Her Anına Yayılan Rabıta :
Buna manevi ve hayali rabıta da denir. Bu rabıtanın şekli çoktur. O belli bir vakte bağlı değildir. Her iş ve ibadetten önce yapılacak bir rabıta şekli vardır.
( Kuran ve sünnete dayanmayan rabıtanın görüldüğü gibi çeşit ve şekli çoktur. Biz daha 1 tanesini kabul edemezken bir sürü rabıta şekilleri amip gibi kendi içinde hücrelere bölünerek günümüze kadar çoğalmıştır. Son sayım yapılmadığı için sayısını veremiyoruz şimdilik .
O yani rabıta belli bir vakitte değil, her iş ve ibadetten önce hatta besmeleden önce bile gelir ! Bir nevi uyanık ile sayıklama hali arasında bir vaziyette müridin mürsidiyle yapacağı sanal istihare rabıtasıdır! )
Bu rabıta ile basit işler güzelleşir, görülen şeylerden ibret alınır, kalp devamlı uyanık olur, insan edeplenir. Rabıta desteği ile yapılan amellerde insan, varsa riyasını görür, ihlasa sarılır, kusurlarını fark eder.
( Rabıta adı altında şeyhinin hayali canlandırmasına iyice meleke kazanan mürid ; artık mürşidinin , kendisini kendisinden daha iyi gördüğünü ve bildiğinin şuuruna varır ! (Dikkat edin Allah demedim ,mürşid !)
Mürid eğer amellerinde riya var ise artık her şeyi mürşidine şeffaflaştığı için artık riya gibi çeşitli kusurlarını düzeltmek zorundadır .Yoksa mürşidine karşı ayıp ve saygısızlık etmiş olur. Bunu (kusurlarını ) hayatı boyunca kendisine şah damarından yakın olan , kalbinin içindeki gizlinin gizlisini bilen Allah'a (c.c) rağmen düzeltmemiştir. Fakat bu sıfatları rabıta adı altında mürşidine vererek , şeyhime karşı kusurlarım ayıp olur , çünkü o her an benle beraber görüp biliyor , durumumdan haberdar diyerek kendini düzeltmelidir !)
Manevi rabıtanın bir şekli mürşide ait şeyleri sevmektir. Mürşid sevgisini kuvvetlendirmek için onun ehl-i beytini, oturduğu yerleri, kendisiyle ilgili şeyleri düşünmek, bir yandan muhabbetle ayrılık hasreti çekmek, öbür yandan buluşma özlemi ile kalbi mürşide bağlamak gerekir.
Mürid, yolda yürürken, yemek yerken ve bir işe giderken mürşidine yönelerek onun ruhaniyetini kendi tarafına çekebilir. Bu ruhaniyetin nurları ve tasarrufatı altındaki bir insan Allah'ın rahmetini üzerine çekmiş olur. Bu rahmet ona çok şey kazandırır.
( Mürşidine yönelmenin adı koyulmamış ama buna da “hareketli yarım rabıta” desek uygun olur.
Mürid, görüldüğü gibi uyanıkken bile rabıta ile Allah , peygamber , müslüman ümmet sorunları gibi bir dertle değil ; mürşidi ile 24 saat kesintisiz komünikasyon halinde.
Her anında mürşidinin ruhaniyetini yanında ve gözlemi altında olduğuna inandırılan mürid artık mürşidinin sevk ve idaresinde emin ellerdedir artık. )
Mürid, günlük işlerinde de rabıtalı olmalıdır. Mesela uyuyacağı sırada mürşidini baş ucunda kendisine feyiz akıtır vaziyette düşünmesi, aynı şekilde uykudan uyanınca, bir ders alma veya verme anında, namazın başında ve sonunda rabıta yapması önemli kazanç sağlar. Çünkü müridin iki rabıta arasında işlemiş olduğu her amel, rabıtanın bereketi içinde işlenmiş olur. Namazın içinde rabıta yapılmaz.
( Evet en sonunda mürşid yatakta da faaliyete başlatılmıştır artık. Bütün gün birlikte olunulan mürşid yatarken bile artık ister istemez ayrı düşünülemez duruma getirilmiştir. Uykuya dalarken bile mürşidinin işi gücü bırakıp gündüz yetmezmiş gibi gece-gündüz uyanık ve uyku hali dahil vazifesi mürşidine feyiz akıtmaktır . Gecenin herhangi bir saatinde uykudan kalkan mürid rabıta yapsa mürşidini nöbetçi rabıtacı vazifesiyle iş başında bulacaktır )) !
Sabah uyandığında da yine mürşidini feyiz görevinin başında bulmalıdır. Unuturda kahvaltıya giderse ayıp eder ! Bir de "Namazın içinde rabıta yapılmaz" demiş hazret ! , Utanma yap de bari ! Anlayın ki robotlaştırılarak düşünme melekesi elinden alınan mürid ne hale getirilmiş ki , namazda bile rabıta yapabilir endişesiyle "namazda ara ver" demek zorunda kalınmıştır .Bırakalım ehlihikaye vel menkıbe delillerini de biz ehli sünnetin sahih kaynaklarına bir göz atalım:
Sahih hadiste ise Müslümanın uyuyacağı sırada ne yapması gerektiği gayet açıktır :
kütüb-i sitte 1795 - Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor:
"Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) yatağına girdiği zaman, ellerine üfleyip Muavvizeteyn'i ve Kul hüvallahu ahad'i okur ellerini yüzüne ve vücuduna sürer ve bunu üç kere tekrar ederdi. Hastalandığı zaman aynı şeyi kendisine yapmamı emrederdi".
Buhari Fedâilu'l-Kur'ân 14, Tıbb, 39, Daavat 12; Müslim, Selâm 50, (2192); Muvattâ, Ayn 15, (2, 942); Tirmizi, Daavât 21, (3399); Ebu Dâvud, Tıbb 19, (3902).
Kütüb-i sitte 1797 - Hz. Berâ (radıyallâhu anhâ) anlatıyor:
"Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Yatağına girdiğin zaman şu duayı oku:
"Allahım nefsimi sana teslim ettim, yüzümü sana çevirdim, işlerimi sana emanet ettim sırtımı sana dayadım. Senin rahmetinden ümitvarım, gazabından da korkuyorum. Senin ikabına karşı, senden başka ne melce var, ne de kurtarıcı. İndirdiğin Kitab'a, gönderdiğin Peygamber (aleyhissalâtu uesselâm)'e imàn ettim" "Eğer bunu okuduğun gece ölecek olursan fıtrat üzere ölmüş olursun. Şayet sabaha erersen hayır bulursun."
Buhâri, Daavât 7, 9; Tevhid 34; Müslim, Zikr 56, (2710); Tirmizi, Daavat 76, (3391); Ebu Dâvud, Edeb 107, (5046, 5047, 5048).)
Rabıtanın bereketi, kalbi Yüce Allah'a bağlamak ve onu her an uyanık tutmaktır.
( Wallahi Yalan ! Rabıtanın bereketi ; kalbi ,azametli sultan yani mürşide bağlamak ve gece yatıp kalkarken dahi mürşide her an uyanık tutmaktır !! )
Müridin, dostlarıyla veya yabancılarla sohbet ederken, evinde ailesi içinde oturup kalkarken rabıta yapması da önemlidir. Bunun en önemli faydası gaflete düşmemek, boş konuşmalardan kaçınmak ve karşısındaki kimselere edepli davranmaktır.
( Bu mürid bir rabıtadan girip diğer rabıtadan çıkıyor . Rabıtasız bir anı var mı bilemiyoruz ? Daha namaz haricinde rabıtasız olacağını göremedik . Misafiri varken , sohbet ederken bile mürşide rabıta yapmaya çağrılıyor . Birisiyle görüşürken ,sohbet ederken ona ve söylediklerine dikkat etmemek , karşımızdakine değer vermediğimizin bir göstergesidir. Müslümana yakışmayan bir harekettir.
Rasulullah (s.a.v) dahi çocukla olsun , ihtiyar kadınla olsun üşenmez saatlerce ayaküstü bile dinlerken , ehli sünnetim diyen mürid , edindiği bu gayri islami edeb(sizlik) yüzünden sohbet ettiği misafirlerini dinlemeyip yine mürşidini rabıta yapacak.)


Müridin tatlı akar sular, hoş manzaralar, güzel binalar, çekici elbiseler, lüks arabalar görünce de rabıta yapması kendisine önemli kazançlar sağlar. Bu durumda mürid şöyle düşünebilir:
Keşke mürşidim şu akar suyun başında, şu hoş manzaranın içinde veya şu güzel binada olsa da sohbetini dinleme şerefine ersek. Çünkü böyle yerlerde sohbet daha tatlı olur. Keşke mürşidim şu elbiseleri giymiş veya şu güzel vasıtaya binmiş olsa da herkes ondaki cemali ve celali, tevazu ve edebi görse. Bunlar ona ne güzel yakışır, hem bu nimetlere de en fazla o layıktır. Çünkü onların şükrünü en güzel o yapar.
( Karnına iki taş birden bağlayan , buğday unundan ekmeğe doyamayan bir peygamberin ümmeti olduğu iddiasındaki mürid , mustazafım deyip müstekbirler gibi yaşaması için mürşidini hayal edecek ve gözünü açıp kapadığı her şatafatlı nesnede hemen mürşidine rabıta yapmaya davet edilecek.
Tatlı akar sular , hoş manzaralar çekici elbise ve lüks yaşantı görüldüğü zaman "keşke mürşidimle beraber burada olsaydık , ne yakışırdı" hayali rabıtası yapın diyen bu zihniyete karşı bakalım sahih hadis-i şerif bize ne yapmamızı buyurmuştur ! :
Rasulullah’ın (s.a.v) ashabından bir kişi tatlı su kaynaklarının bulunduğu bir vadiden geçti.
“İnsanlardan el etek çekip bu vadide kalsam ? Ancak Rasulullah’tan (s.a.v) izin almadan bu işi yapmam” diye düşündü. Bunu Rasulullah’a (s.a.v) söyleyince , Rasulullah (s.av) :
“Yapma ! Şüphesiz Allah yolundaki birinizin (yaptığı cihad) fazileti , evindeki yetmiş yıl namazından daha efdaldir. Allah’ın sizi bağışlamasını ve cennetine koymasını istemez misiniz? Allah yolunda cihad ediniz. Devenin iki süt arası müddeti kadar Allah yolunda savaşanlara cennet vacib olmuştur” (Tirmizi ,Cihad:17)
Tabi asıl suç , bunu tavsiye eden büyüklerindir !
Allah'ın (c.c.) "akledin , hiç düşünmez misiniz ?" diye verdiği beyin ve Kur'anı ise sorgulamayan müridin de aklını mürşidinin cebinden çıkartıp düşünen bir insan olması gerekirdi !

Aslında bu düşünceler samimi sevginin gereğidir. Çünkü aşık insan hoşuna giden her güzel şeyin sevdiği kimsede de bulunmasını ister, hatta önce onu tercih eder. Aşkta bencillik olmaz, ben diyen aşık olamaz. Mürid de karşılaştığı güzel nimetler içinde önce kimi hatırladığına bakarak sevgini kontrol edebilir.
( Nefis tezkiyesi yaptığını zanneden mürid ve mürşidlerin gönüllerinin nelerden hoşlanmış olduğu ortaya çıkmış durumdadır.
Nedense mürid şeyhini cihad alanlarının güzellikleri karşısında hayal etme rabıtası tavsiye edilmediği gibi Cihadın C sinden bile söz edilmiyor bu rabıta çeşitleri tarifinde.
Her mekanda rabıta yapmaya sevk edilen müridin ve mürşidin hayatında cihad gibi bir problem olmadığı için cihad esnasında şöyle rabıta yapın diye bir ders bulunmamaktadır.
Onlar ancak dünya nimetleri ve ihtişamıyla meşguldurler ! )
Güzel nimetler karşısında yapılacak rabıta müridi gaflet, nankörlük, kin, haset, dünya sevgisi, cimrilik gibi hastalıklardan korur.
( Cihad gibi nimetlerden de koruduğu gibi , tağuta kıyam nasıl yapılır rabıtası ise hak getire. Bu tehlikeli mevzular İslam litarütüründen çıkartılmış , nefisle cihada indirgenmiştir.
Artık muhteşem ikili rizikosuz sünnetlerle meşguldurler !!! )
Rabıtanın ihmal edilemeyeceği yerlerden birisi de velilerin hallerini inkar eden alimlerin meclisleri ve onlarla münakaşa anlarıdır. Bu andaki rabıta kalbi yıkıcı fikirlerin etkisinden kurtarır, müridi edebe uymayan hissi ve nefsi davranışlardan uzak tutar.
( Hem alim meclisi diyeceksiniz hem de ortalıkta veli mürşid diye dolaşıp ta kuran sünnete dayanmayan halleri eleştirenlerin meclislerinde , müridin etkilenip uyanmaması için mürşidine rabıta yapmasını ,meşgul olmasını bildireceksiniz. İyi taktik ))

Hastalık ve Sıkıntı Anında Rabıta
Mürid bir müsibet ile karşılaşınca şöyle düşünmelidir:
Mürşidim, bende Allah'tan başka şeylere karşı ilgi, aldanma ve gaflet görerek kalbimin onlardan kurtulması ve Allah'a yönelmesi için Yüce Allah'tan bana bu musibeti vermesini dilemiştir. Böylece mürşidim uyanmamı ve tüm varlığımla Yüce Allah'a yönelmemi istemiştir. O halde bu musibet aslında bir ihsandır. Çünkü o beni kapıldığım gurur ve gafletten kurtarmıştır. Bu durumda ben böyle bir musibet veren şükür, onun verilmesine sebep olana da teşekkür etmeliyim.
( Subhanalllah ! Bu ne cehalettir ya rabbim ? Yani sizi tanımasam kamera şakası mı yapıyorsunuz? diyeceğim . Nereye el sallayacağız ?
Mürşid , müridini edeblendirmek , gafletten kurtulması , uyandırmak için müridi aleyhine musibetlere dücar olması için Allah'a beddua ediyor ! Bu hangi dinin emridir ! Böyle bir şeye hangi peygamber sahabesine yapmıştır ? İlim meclislerinde yetiştiremediğin insanı , 24 saat rabıta ile feyiz ve nur akışına sevk edeceksin , baktın hala düzelmedi Allah'a beddua edeceksin . Yok canım siz bana şaka yapıyorsunuz inanmıyorum size .
Bu arada mürşid de hastalandıysa .... yandı keten helvam !)
Sadat-ı Kiram'dan Şah-ı Hazne (k.s), müridin günlük işleri ile meşgul olurken yapacağı hayali rabıtayı şöyle tarif etmiştir:
"Mürid, sanki üstadı daima kendisiyle berabermiş gibi düşünür. Bir şey yediği, dostlarıyla konuştuğu, başkalarıyla karşılaştığı zaman onu hatırından çıkarmaz. Yatacağı ve uykudan kalktığı vakitte onun baş ucunda bulunduğunu düşünür. Talebeye ders verirken, dersi bitirirken, namaza ilk kalkarken, namazı bitirirken mürşidini yanında, önünde hayal eder. Mümkün olduğu kadar bu düşünceye devam edip, nefsin sevdiği şeye iltifat edilmemesi gerekir. (Mektubat, 269-270)
( Evvela sadat-ı kiramdan Şah-ı Hazne kimdir ? Hangi tarihte yaşamış ve aktardığı bilgileri nerden bulmuştur ? Evvela bunlar netliğe kavuşmalı. Görüldüğü gibi namaz haricinde rabıta hayalinin olmadığı bir ana rastlamak mümkün değildir. Zaten izin de verilmemektedir. Şah damarından yakın olan Allaha c.c. rağmen mürid , bize bizden daha yakın olan Allah’ı değil de , sınırlar ötesi mesafedeki mürşidi her an bizleymiş görüyormuş gibi bileceğiz ve düşüneceğiz. Bir şey demiyorum sadece pes diyorum )
Rabıta Farklı Derecelerde Gelişir
Bu yolun büyükleri derler ki:
Râbıtanın şekil ve dereceleri farklı farklıdır. Onun tek bir şekli yoktur. Bu sebeple mürid sabırlı olmalı, hak yolundaki edeplere dikkat etmelidir. Kalbini öldürecek boş işlere dalmamalıdır. Dinin emirlerine sıkıca yapışıp nefsi yavaş yavaş rabıtaya alıştırmalı ve bu hâli ilerleterek rabıtanın farklı derecelerine ulaşmalıdır.
( Yine klasik olarak bu yolun büyükleri denilerek dinde delil sunulmuş olunuyor . Onlar (büyükler) rabıtanın şekillerini , zamanını ve çeşitlerini tayin etmişlerdir bile. Dinin emirlerine sıkıca yapışarak rabıtaya alışılacak . Dinin emirleri Allahın emri , fakat rabıta ise "yollarının büyüklerinin" emri ! İki emir de yapılacak ?)
Şu çok önemli:
Kâmil Mürşidi düşünürken onun kulluk sıfatını unutmamak ve kendisine ait olmayan sıfatları düşünmemek gerekir. Bir sevgi haddi aşınca sevgiliye ihanete dönüşür. Müride düşen mürşidini yüceltmek değil, ondaki yüksek sıfat ve ahlaklardan nasiplenmektir.
( Yukarıdan beri insanüstü özelliklerle hayal edilen mürşid ,gelecek eleştirileri tahmin ettiği için rabıtanın sonuna “biz aslında böyle demek istemedik mürid sevgisinden dolayı haddi aşmış” pratik kıvraklığıyla vaziyeti kurtarma pozisyonuna girilmiştir.
Şimdi yukarıda rabıta yaparken müride tavsiyesini bir daha okuyalım ve buradaki "biz bundan beriyiz" kurtarma hareketindeki hinliği görelim :
“ Mürid, mürşidinin huzurunda rabıta yaparken, onu yüksekçe bir taht üzerinde oturan azametli bir sultan gibi görür” Yine söz söyleyecek bir şey bulamıyorum , sadece Pes .)
İş-güç esnasında kısaca mürşidimin huzurundayım diye düşünmek kafidir. Yine Namaz ve Kur'an okurken namazını ve okuyuşunu karıştıracak şekilde rabıta yapmaktan sakınarak kısaca: "Mürşidimin huzurunda Kur'an okuyorum, yanında namaz kılıyorum" diye düşünüp okunacak şeylerin güzel yapılmasına, manalarının düşünülmesine dikkat edilmelidir.
( Allah’ın (c.c) huzurundayım , bana nerde olursam olayım yakın ve haberdar olan Rabbim beni görüyor , her an O’nunla birlikteyim , O'nun huzurunda namaz kılıyorum diye düşüneceğine aksine mürşidi düşünün telkini verilmekte. Bu hangi sahabe , tabiin ,tebe ut tabiin , akaid imamları ve mezheb imamlarının görüşlerinde vardır ? )
İşte devamlı rabıta böyledir. Bu kısmı, kulun gayretine bağlıdır. Gelecek manevi zuhurat ve zevkler ise vehbidir. Onlar Allah vergisi olup, kulun müdahalesi söz konusu değildir. (Kuşadalı İbrahim Halveti, 86, 89, 206-210). Namazın içinde rabıta yapılmaz. Namazda kendiliğinden oluşan rabıta halinin bir zararı yoktur; ancak bu hale iltifat edilmez.
( Görüldüğü gibi yukarıda namazda rabıta yapılmaz denilirken , burada ise düşünme iradesi zamanla elinden alınan müride namazda da rabıtaya ruhsat çıkmış durumda .
Günün 24 saatinde mürşidine rabıtalı bir yaşama mahkum edilen müridin , normal hayatında Allahtan çok düşündürüldüğü mürşidine namazda bile olsa rabıtayı ister istemez yapacağını biliyor ve bunun namazına bir zarar vermeyeceği iddiasındadırlar. Doğrudur . İmanı zarar görenlerin , namazının (amellerin) zarar görmesi diye bir şey olmaz . Bu durum ; temiz , sahih iman ehli için zarardır. )
Namazda kalbi dağılan kimse: "Şu anda kabe'de namaz kılıyorum, mürşidimin arkasında namazdayım, sağımda cennet, solumda cehennem var, ayaklarımın altında sırat köprüsü kurulu..." şeklinde bir çeşit zikir sayılacak ve kalbini toplayacak şeyleri düşünmesinin bir zararı yoktur, aksine faydası vardır. Böyle bir düşünce şirk değildir.
( Dur bakalım aklına neden hemen şirk geldi ki hemen şirk değildir savunmasına giriyorsun? Yaran mı varki? Bu namazı kimden tarif aldınız ? Cemaata ya da kendi kendine İmamlık yapan kişi neden mürşide uyarak namaz kılacak . Namaza niyet ederken mürşide uydum diye niyet edilecek mi? )
Bir masal daha böylece son buldu ::) .

vuslat02
19-11-2006, 15:53
rabıta şirktir..
ozaman aklımızı bi yana koyalım,hiç bişey düşünmeyelim..
düşündügümüz,tefekkür ettigimiz herşey rabıta..

SIRK_DOKTORU
04-12-2006, 13:42
rabıta şirktir..
ozaman aklımızı bi yana koyalım,hiç bişey düşünmeyelim..
düşündügümüz,tefekkür ettigimiz herşey rabıta..

Aynen katılıyorum .

muratcan
04-12-2006, 17:21
Rabita Bag Kurmaktir. Kalplerİmİz Zamanla İyİ KÖtÜ Herseyle İrtİbata Gecmektedİr. Rabita Ehlİne Yapilir. Zaten Bİr İnsan Ben Rabita Yapayim Dese Hemen Yapamaz.
Yapabİlenler İÇİn Bu Rabita Sİzde Allah Askini Hz. Muhammed A.s Askini Artiriyorsa İste Bu Rabitadir. Artirmiyorsa Bu Sİrktİr. Bİlmeden O Sİrk Bu Sİrk. Kalplerİmİz Allah Ve Resulundan Neden Uzaklasiyor. Sahabe Hayati Yasamak İsteyenler TÖvbe Etsİnler.
Efendİmİz A.s In Hayati Bİzİm İÇİn Bİr Çekİrdektİr. Tasavvuf Bİr Okuldur. BogazİÇİ Ünİversİtesİnİn Hocalari Ögrencİlerİ İle İzzet Baysal Arasindakİ Farki DÜŞÜnÜn. Herkesten Şeyh Olmaz Herseyhe Rabita Yapilmaz. Bu Sİrk SÖzÜ Araplarda Daha Yogun . Şeyhİn Sevgİsİ Allah Sevgİsİnİ Peygamberİmİzİn Sevgİsİnİ Gectİyse İŞte Şİrke GecİŞ Burdadir. Kuranda Gecen Muminin Vasiflarini Okuyalim. Ne Kadar Paralellİk Var Bİzİmle. Allah Bİzİ İmandan Ayirmasin.

perfect
04-12-2006, 18:31
Rabita Bag Kurmaktir. Kalplerİmİz Zamanla İyİ KÖtÜ Herseyle İrtİbata Gecmektedİr. Rabita Ehlİne Yapilir. Zaten Bİr İnsan Ben Rabita Yapayim Dese Hemen Yapamaz.
Yapabİlenler İÇİn Bu Rabita Sİzde Allah Askini Hz. Muhammed A.s Askini Artiriyorsa İste Bu Rabitadir. Artirmiyorsa Bu Sİrktİr. Bİlmeden O Sİrk Bu Sİrk. Kalplerİmİz Allah Ve Resulundan Neden Uzaklasiyor. Sahabe Hayati Yasamak İsteyenler TÖvbe Etsİnler.
Efendİmİz A.s In Hayati Bİzİm İÇİn Bİr Çekİrdektİr. Tasavvuf Bİr Okuldur. BogazİÇİ Ünİversİtesİnİn Hocalari Ögrencİlerİ İle İzzet Baysal Arasindakİ Farki DÜŞÜnÜn. Herkesten Şeyh Olmaz Herseyhe Rabita Yapilmaz. Bu Sİrk SÖzÜ Araplarda Daha Yogun . Şeyhİn Sevgİsİ Allah Sevgİsİnİ Peygamberİmİzİn Sevgİsİnİ Gectİyse İŞte Şİrke GecİŞ Burdadir. Kuranda Gecen Muminin Vasiflarini Okuyalim. Ne Kadar Paralellİk Var Bİzİmle. Allah Bİzİ İmandan Ayirmasin.
"muratcan" gercekten çok gusel açıkladıgınız için ailece tebrik ederız:D

m.ali
04-12-2006, 21:12
bu muhabbet hala dewam ediliyor sanırım arkadaşım doktor bence kapa artık bu konuyu uzatma rabıta şirk felan değildir...tasavvuf anlamıyorsun burda bunlar telafüz ediyorsun kırıcı olmakda istemiyorum ben şimdi rabıta yapıyorum o zaman Allaha şirk koşuyorum ölemi Tövbe Tövbe Yetkili arkadaşlar bence bu konu kilitlenmeli...

fatıma
04-12-2006, 22:08
bu muhabbet hala dewam ediliyor sanırım arkadaşım doktor bence kapa artık bu konuyu uzatma rabıta şirk felan değildir...tasavvuf anlamıyorsun burda bunlar telafüz ediyorsun kırıcı olmakda istemiyorum ben şimdi rabıta yapıyorum o zaman Allaha şirk koşuyorum ölemi Tövbe Tövbe Yetkili arkadaşlar bence bu konu kilitlenmeli...
s.a. m. ali kardeş madem böyle düşünüyorsun doktor kardeş tek tek bütün delillerini ortaya koymuş. seninde delilin varsa ortaya koy ve çürüt yoksa kabulden başka çare yok bence...

m.ali
04-12-2006, 22:15
fatıma bacım ne güzel ismin var,bazı şeylerde delil gerekli değildir.Bazı yerlerde gayba iman gelir bunu söleyen ben olsam sadece gam yemem.Ehl-i Sünnet Alimi olan Rahmetli Bayram Ali Öztürk hocamız kendisi rabıta hakkında mekkede sohbette şunu bildirmiştir....Rabıtayı kabul etmemeye karşın,şunu söledi sadece dediki bir yerde taş olsaydın belki bi işe yararsın dedi.Rabıtayı kabul etmeyenlere o ne dediyse ben o insanın sözü ile konuşuyorum ve o insanın sözüde bir dir uygulaması da birdir...Anladınmı Bacım ister inanırsınız isterseniz inanmayın bunun bi açıklmasını yapacak kadar tasavvuf ilmim yok fakat hocamızın var idi sizde bilirsiniz teşekkürler

Sofuoglu
04-12-2006, 23:18
s.a. m. ali kardeş madem böyle düşünüyorsun doktor kardeş tek tek bütün delillerini ortaya koymuş. seninde delilin varsa ortaya koy ve çürüt yoksa kabulden başka çare yok bence...

bu konu ile ilgili daha onceleri o kadar cok delil one surulduku,bunlar yine ayni yine ayni,biri gidip digeri geliyor

buyurun birde bu linkdekileri degerlendirin insaAllah


http://www.ihvan-forum.com/showthread.php?t=3217

selametle

BADUH
04-12-2006, 23:47
bu muhabbet hala dewam ediliyor sanırım arkadaşım doktor bence kapa artık bu konuyu uzatma rabıta şirk felan değildir...tasavvuf anlamıyorsun burda bunlar telafüz ediyorsun kırıcı olmakda istemiyorum ben şimdi rabıta yapıyorum o zaman Allaha şirk koşuyorum ölemi Tövbe Tövbe Yetkili arkadaşlar bence bu konu kilitlenmeli...

SA,

Kardeş yapmayın yahu. Niye hemen kilitlenmesini istiyorsunuz ki?

Burası forum. Forumda insanlar tartışır, varsa görüşlerini belirtir. Eğer varsa senin görüşün yazarsın. Ama bu yaklaşım çok yanlış. Benim işime gelmedi hemen kilitleyin.

Yani Rasulullah (S.A.V.) de buna benzer mantıkta olsaydı herhalde ilk ve son müslüman olarak kalacaktı. Biz de artık mecusi mi olurduk yoksa hıristiyan mı artık siz düşünün.

İyi çalışmalar.

Garib Zaman
05-12-2006, 01:41
Şimdi şirk tanımı kolay bir şekilde genişletilip daraltılabiliyor, çok sakat bir yaklaşım kuranı kerimde öyle ayetler var istediğin gibi yorumla olsun gitsin o zaman sormazlarmı.bu kadar yorum ve insanların bu kadar bölünmüşlüğü nedendir.
Rabıtayı şirk olarak yorumlayan ve delliler öne süren Arkadaşımız.hemen akli ve mantiki yaklaşımlar getirip Rabıtanın ne kadar saçma olduğunu belirtiyor.
o zaman bizde ona bir mesele ile bazı şeyleri bildiririz.
Aslında Sorun ifrat ve tefrit meselesidir.
bir grup zümre haddi aşar her şeyi şirk diye niteler ve utanmazlarsa gidip peygamberin kabrini bile paramparca yapar.bir kısımda müslümanlar daki "vesile" olayını abartıp "himmet" olayını farklı yorumlamış olmazlarmı. aslında rabıta meselesini şirk ile itham eden arkadaşların çoğu evliyai kiramıda inkar ederler.
akla gelen soru şudur bazı tasavuf kurumları.Aslının dışında kullanılmışmıdır. doğrudur kullanılanlar olmuş olabilir. Ama bunu genelleyip bütün meşayıhı ve bütün bunlara gönül veren insanların boyunlarına bu şirk halkasını geçirmek çok saçma geliyor.
ağzında ve kalbinde kelimei tevhid olan herkes müslümandır ve kardeşimizdir.
aksi düşünceler vahdet ve birlik kavramını yıkar.
Ama asıl olan islamda birliktir. insan da bu düşünce ve farklı fıtratlar olduğu sürece muhakkak bir sürü farklı bakış açısı ortaya çıkar ortak noktalar ve tavırlar insanların aşırıya kaçmadan ne bir birlerini tekfir etmeleri nede bir birlerini incitmeleri.

her şeyi akli mantiki delillerle halletseydik bilmem neller neler olurdu.

bir örnek İmam muhammed bakır a.s zamanında ebu hanife r.a hakkında bir sürü ithamlar yapılır ve imama şikayet edilir imamda bir yerde denk geldiğinde imama derki sen benim ceddimin dinini kıyas yöntemiyle tahrif ediyormuşsun. imamda bunun doğruu olmadığını isterse kendisinin verdiği bir kaç hükmün nasıl verildiğini kıyas yöntemini akli ve mantiki bazı yöntemleri kullanmadığını belirtir.
aşağıdadır.
Muhammed bakır a.s soruları.
-Mirasta erkeğin payı ne kadar kadının ki ne kadardır?
-Kadının payı erkeğinkinin yarısı kadardır.
- Eğer bu konuda iddia ettiğin gibi kıyasla hüküm verseydim erkeğe kadının payının yarısını verirdim. Çünkü kadın daha güçsüzdür.
- Namaz mı oruç mu daha üstündür?
- Namaz.
- Eğer kıyasla hüküm verseydim, bu konudaki nassa muhalefet eder, hayızlı bir kadına orucu değil de daha büyük bir ibadet olan namazı kaza etmesini emrederdim
- İdrar mı yoksa meni mi daha pistir?
- İdrar.
-Eğer kıyasla hükmetseydim, gusül abdestinin meninin çıkmasından dolayı değil de idrarın akmasından dolayı gerektiğini söylerdim.

Karşılıklı bu soru cevap faslından sonra Muhammed Bakır Ebu Hanife'nin haset sahiplerinin iddia ettikleri gibi olmadığını anlar, Onu alnından öperek kutlar.

inş. geniş bir zamanda daha detaylı bir yazı yazarız..
Müminler gayba iman etmişlerdir.

SIRK_DOKTORU
05-12-2006, 14:39
Garipzaman demiş ki :
"Rabıtayı şirk olarak yorumlayan ve delliler öne süren Arkadaşımız.hemen akli ve mantiki yaklaşımlar getirip Rabıtanın ne kadar saçma olduğunu belirtiyor."

Akli ve mantıki cevaplarla rabıtayı meşrulaştırmaya çalışan tasavvuf alemidir. Siz yazılarmı bir okuyunuz en baştan . Ayet hadis ve tefsirlerle kim cevap vermiş görünüz ?
Ayet ve hadisleri fasit tevillerle nefsani yorumlar katarak meşrulaştırmaya çalışan sizlersiniz .
Bakınız sizi çürüten destekçiniz m.ali ne demiş
"bazı şeylerde delil gerekli değildir.Bazı yerlerde gayba iman gelir bunu söleyen ben olsam sadece gam yemem.Ehl-i Sünnet Alimi olan Rahmetli Bayram Ali Öztürk hocamız kendisi rabıta hakkında mekkede sohbette şunu bildirmiştir....Rabıtayı kabul etmemeye karşın,şunu söledi sadece dediki bir yerde taş olsaydın belki bi işe yararsın dedi.Rabıtayı kabul etmeyenlere o ne dediyse ben o insanın sözü ile konuşuyorum ve o insanın sözüde bir dir uygulaması da birdir."

Gördüğünüz gibi rabıtaya delil yok olduğu kendi savunma yazılarında vardır . Rabıtayı savunmak gayba imanmış ! diyerek trajikomik islami yanıt verdiğini sanıyor . Allah aşkına bu mudur ehli sünnetin uslubu ? Bu mudur kuran sünnet cevabı ?
İslam dininin tüm amelleri ve itikadları Kuran sünnete daynır . Kendi amelimi savunacağım diye böyle saçma yanıtlar verilerek taasub örnekliği verilir mi ?
Aksine Rasulullah bize en ufak veönemsiz gördüğümüz amelleri bile öğretmiştir .

Allahu Teâlâ’nın “Kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık” (Enâm: 6/38) dediği Kur’an’da, veya Ebu Hüreyre’nin “Allah Rasulu bize tuvalete girmek dahil herşeyi öğretti”[muslim) (http://www.ihvan-forum.com/#_ftn1) diyerek kapsamını ortaya koyduğu sünnette rabıtaya delil yoktur.

m.ali
05-12-2006, 19:09
bu konu ile ilgili daha onceleri o kadar cok delil one surulduku,bunlar yine ayni yine ayni,biri gidip digeri geliyor

buyurun birde bu linkdekileri degerlendirin insaAllah


http://www.ihvan-forum.com/showthread.php?t=3217

selametle

güzel kardeşim ben daha fazla saçmalamayalım die söledim rabıtanın iç yüzü imiş yani neden böle şeyler ile uğraşılır insan önce bi kendisine baksın ondan sonra dini sorgulasın resmen burda dini mübin islam sorgulanmakta yani boşuna günaha giriyoruz yalandan yere ben onun için dedim kapatılsın ama siz dewam edebilirsiniz tartışmaya onun için kardeşim ben yokum size iyi tartışmalar.

m.ali
05-12-2006, 19:14
Gördüğünüz gibi rabıtaya delil yok olduğu kendi savunma yazılarında vardır . Rabıtayı savunmak gayba imanmış ! diyerek trajikomik islami yanıt verdiğini sanıyor . Allah aşkına bu mudur ehli sünnetin uslubu ? Bu mudur kuran sünnet cevabı ?
İslam dininin tüm amelleri ve itikadları Kuran sünnete daynır . Kendi amelimi savunacağım diye böyle saçma yanıtlar verilerek taasub örnekliği verilir mi ?
Aksine Rasulullah bize en ufak veönemsiz gördüğümüz amelleri bile öğretmiştir .

Allahu Teâlâ’nın “Kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık” (Enâm: 6/38) dediği Kur’an’da, veya Ebu Hüreyre’nin “Allah Rasulu bize tuvalete girmek dahil herşeyi öğretti”[muslim) (http://www.ihvan-forum.com/#_ftn1) diyerek kapsamını ortaya koyduğu sünnette rabıtaya delil yoktur.[/QUOTE]

güzel kardeşim sana benim bu konuda ilmim olmadığını fakat ilmi olan Bayram Hocamızın sölediklerini sana nakl ettim ister inanırsın ister inanma bu saatten sonra daha da uğraşmayacağım Bayram Hocanın ne kadar da ilmi olduğunu bilirsiniz tartışmasızdır teşekkürler.

mustafad
05-12-2006, 19:28
Sırk-Doktoru abi ....
Sen şimdiye kadar hakk dostlarının yaptığı rabıtayı bir kenara bırakmışsın. Hz. Mevlana , Abdulkadir Geylani, Bayezi-i Bistami.... vs. hakk dostları rabıtadan bahsederken sen şirktir demişsin.
Güzel ama ya rabıta senin anladığın şekilde değilde tasavvuf ehlinin savunduğu şekilde ise o zaman Allah katında mes'ul olmazmısın ..
yinede sen bilirsin.. görüşüne saygım var ama fazla üzerinde durma derim.
Kardeşin duanı bekliyor.

m.ali
05-12-2006, 19:38
Sırk-Doktoru abi ....
Sen şimdiye kadar hakk dostlarının yaptığı rabıtayı bir kenara bırakmışsın. Hz. Mevlana , Abdulkadir Geylani, Bayezi-i Bistami.... vs. hakk dostları rabıtadan bahsederken sen şirktir demişsin.
Güzel ama ya rabıta senin anladığın şekilde değilde tasavvuf ehlinin savunduğu şekilde ise o zaman Allah katında mes'ul olmazmısın ..
yinede sen bilirsin.. görüşüne saygım var ama fazla üzerinde durma derim.
Kardeşin duanı bekliyor.

kardeşim bak ne güzel açıklamış sağol kardeşim ağzına sağlık.

Ebu Dücane
05-12-2006, 20:04
Gördüğünüz gibi rabıtaya delil yok olduğu kendi savunma yazılarında vardır . Rabıtayı savunmak gayba imanmış ! diyerek trajikomik islami yanıt verdiğini sanıyor . Allah aşkına bu mudur ehli sünnetin uslubu ? Bu mudur kuran sünnet cevabı ?
İslam dininin tüm amelleri ve itikadları Kuran sünnete daynır . Kendi amelimi savunacağım diye böyle saçma yanıtlar verilerek taasub örnekliği verilir mi ?
Aksine Rasulullah bize en ufak veönemsiz gördüğümüz amelleri bile öğretmiştir .

Allahu Teâlâ’nın “Kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık” (Enâm: 6/38) dediği Kur’an’da, veya Ebu Hüreyre’nin “Allah Rasulu bize tuvalete girmek dahil herşeyi öğretti”[muslim) (http://www.ihvan-forum.com/#_ftn1) diyerek kapsamını ortaya koyduğu sünnette rabıtaya delil yoktur.

Kardeş Allah senden razı olur inşaALLAH.

Sofuoglu
05-12-2006, 20:29
güzel kardeşim ben daha fazla saçmalamayalım die söledim rabıtanın iç yüzü imiş yani neden böle şeyler ile uğraşılır insan önce bi kendisine baksın ondan sonra dini sorgulasın resmen burda dini mübin islam sorgulanmakta yani boşuna günaha giriyoruz yalandan yere ben onun için dedim kapatılsın ama siz dewam edebilirsiniz tartışmaya onun için kardeşim ben yokum size iyi tartışmalar.

ben birsey demedim kardesim,rabitaya sirk diyen itikati bozuklara bir linkdeki rabita ile guzel bir yaziyi ekledim,

yoksa zaten bunun tartisilacak bir durumu yok,kendinde olmayani inkar edecekler elbet;)

fatıma
05-12-2006, 22:20
s.a.

kardeşler doktor abimiz ayet ve hadislerle olayı tüm çıplaklığı ile ortaya koymuş....bence iyice bir düşünün tekrar tekrar tekrar.....ortada delil yok ..resulun sahabilerin tabiinin et-tabiin....4 mezheb imamının ehli sünnet alimlerinin bu konuda hiçbir uygulaması yok...resulullah(s.a.v.) ne diyordu:ashabım yıldızlar gibidir..hangisine uyarsanız kurtuluşa erersiniz......uyun ve kurtulun konu net ve açık... neyi tartışıyoruzki??...elbetteki her konuda delil aranacak ve çok iyi biliyoruzki müslümana şeytan en çok sağ taraftan yanaşacak...dosdoğru yolun üstüne oturacak...ki biz bir savaşta resulullahın (Allahu teala tarafından bildirilmeyen )kendi şahsi görüşüne uyulmayıp farklı bir uygulamaya geçildiğini biliyoruz.....ki nerde kaldı diğer müminler....arkadaşlar doktor abinin delillerini onların ayet ve hadis olduğunu farkederek yeniden okuyunuz..Rabbe emanet

dayi
05-12-2006, 23:17
Şu topicte Rabıta yapan varmı hiç..ben rabıta yaptım gerçekten deyebilen..:uzgunum[1]:
Uyduğunuza ne kadar uyabildiyseniz..ne kadar inanıp uygulayabildiyseniz işte Rabıtanızı yapmışsınız demektir..İnandığınızı idrak edişiniz en güzel rabıtanızdır..
Bu uyumu sağlayacak..idrak seviyesi yükselecek,ki şu şirk dediğiniz RABITAYA geçilebilsin..
Şirktir deyenlerde kendi İslamlarını yaşayacak..şirksiz..;)
HU..:)

Garib Zaman
06-12-2006, 02:01
Selamlarımızla.
Bizim Bu konuyu tartışabilecek fıkhi ve ilmi seviyemiz yeterli değildir, ama az da olsa bazı konulara idrak edebilecek kapasitemiz vardır.

Daha doğrusu sorun teşkil eden bir konuyu sahalarına ayırıp uzun uzadıya bir konsorsyum tarafından tartışılıp ve bu konulara ortak bir tutum sergilenmesi taraftarıyım. yoksa bizler her şeyde bölük pörçük olur gideriz.
benim asıl sorunum rabıta değil? "şirk" kelimesinin bulundurduğu ve ihtiva ettiği değerdir?
Nedir bu değer "şirk" kelime itibari ile Allah c.c ortak koşmaktır ve Allah c.c şirk koşanlar kafir olurlar sorun küfür ve Allah c.c inkar gibidirde.
o zaman takkeyi önümüze koyup insanı hem kurtaran hem,felaketine sebeb olan bu dehşetli kelime üzerinde toplanması gerektiğini düşünüyorum.
kanımca insanların ve alimlerin üzerinde çok rahat hüküm çıkardıkları bir kelime olmamalı. kanımca dedim benim ümidimdir bu çünkü bizim şirk anlayışımız kur'anın bize bildirdiği bir anlayış olmalı yani Allah c.c mahsus bazı özellikleri başkalarına yüklemek "şirk olarak algılanmalı.
Rabıtanın şirk olduğu iddiasına elince; bu iddianın derin düşünceden zerre kadar payı yoktur. Çünkü şirk; “Allah’a has sıfatlardan birini, Allah dışında herhangi bir şeye vermek” demektir. Örneğin; Allah’a has olan, “mutlak bir irade ile kainatta mutlak tasarruf” vasfıyla bir başkasını nitelemek gibi?

Aracı olmak ve vesile kavramlarıda başka taraflara çekilmemelidir.
Allah c.c adeti vardır.
Örneğin kitap göndermek için melek şimdi bu bir vazife inzalidir.
melek kitap getirecek peygambere gelecek Allah c.c tarafından gönderildiğini bilidirecektir. yani sonuçta bir görev ve yerine getirilmesi gereken bir yükümlülük vardır.
kamil iman sahibi meşayıh. ta bu kulvara alınabilir. yani zaten bu bir vazifedirde rabıta konusunda kuran dan ayet ve Resullah s.a.v delil bulmaya gerek olduğunu düşünmüyorum zaten rabıta kendisi başlı başlına bir amel de değildirki , rabıtada şeyhe tazim (hürmet, yüceltme) vardır; fakat her tazim şirk değildir. Bilakis dinde emredilen tazimler vardır. Allah’ın şiarlarını, anne-babayı, ilim ve fazilet ehlini tazim gibi. Rabıtadaki tazim de bunu gibidir..

sonuç olarak kafirlere inen ayetleri müslüman ve müminlere, manasını yüklemek ancak bozgunculuk ve ayrılık getirir şirk denen şey ise
çok iyi tahlil edilip bizzat Allah c.c sıfat ve vasıflarına ortaklık inzal eden ölcü dışı kavramları ve kelimeleri içine almalıdır.

Zaten birde olaya mükemmeliyet açısından bakılmamalıdır.
hani meşhur bir söz vardır.
Durduğunuz yer attığınız taş yardığınız baş diye.
Durduğunuz yer kuran ve sünnet ise attığınız taş giderde müslümanın başını yararsa. sorun vardır.
örnekleri bize tarih ve günümüzda yaşanan olaylar çok acı bir şekilde göstermektedir.
ensar el islam'ın kuzey ıraktaki uygulamaları bazı direniş gruplarının ıraktaki uygulamaları mezhepler arası çatışmalar bir sürü bir sürü şey.
birlikte rahmet vardır ayrılıkta zulmet ve gazap
selam ve sevgilerle.

dayi
06-12-2006, 08:42
Allahın bildirdiği sıfatların tümü İNSAN içindir ve İNSAN ''O''sıfatlarla sıfatlanmalı ki..HALİFE olsun..başka nasıl olacak..

Sıfatlar şayet bildirildiyse İNSANA..Rahmanda İnsan..Rahimde İnsan..Cömertte İnsan..Görende İnsan..Duyanda İnsan..Konuşanda İNSAN..

Allahın sıfatları deyip..haşa ŞİRK olur deyip yaşanmazssa,anlamaya ve idrak edilmeye çalışılmazssa..Allahın Ahlakıyla ahlaklanılmazssa ŞİRK o zaman her aldığımız nefeste..

Allahın sıfatlarını kimseye vasfetmeyeceğiz,biz kendimiz o vasıflarla vasıflanacağız..''O''nun sıfatlarıyla sıfatlanıncada Allah olmayacağız..İNSAN olacağız..

Bozgunculuğun,bozgunun olduğu yerlerde Allahın değil Şeytanın sıfatları ile sıfatlananlar vardır..taşı onlar atar..kimseye taş atmak müslümanın haddine değildir..

Kısaca:)..bildirilen tüm sıfatlar İNSAN içindir..hayır dayı değildir diyenlere Allah selamet versin deriz..:wave[1]:..HU..

SIRK_DOKTORU
06-12-2006, 11:04
Sırk-Doktoru abi ....
Sen şimdiye kadar hakk dostlarının yaptığı rabıtayı bir kenara bırakmışsın. Hz. Mevlana , Abdulkadir Geylani, Bayezi-i Bistami.... vs. hakk dostları rabıtadan bahsederken sen şirktir demişsin.
Güzel ama ya rabıta senin anladığın şekilde değilde tasavvuf ehlinin savunduğu şekilde ise o zaman Allah katında mes'ul olmazmısın ..
yinede sen bilirsin.. görüşüne saygım var ama fazla üzerinde durma derim.
Kardeşin duanı bekliyor.

Ben tasavvufçuların anladığı gibi anladığım için şirktir diyorum zaten !
Sizler Türkiye dışında başka bir memleketin muslumanı olsaydınız rabıtayı duymanız çok zor olurdu .
Ne kuranda ne sünnette olmayınce yerli hoclarınızı göremediğiniz sürece ,(görsenizde dillerini anlamazdınız) rabıtaya bulaşamazdınız .

rabıtada şirk yoktur diyenlere :

Mehmed zahid kotku kitabında şöyle demektedir " Şeyh (mürşid), müridinin gece evde ıssız olarak tek başına yatarken farkında olmadan sabaha kadar yatağında kaç kere dönse o sayıyı bilir. "

Allah bu durumu bilir ama tarikatçının şeyhide bilir !
Farkında olmadan Esma ul husna daki el Gayb sıfatını kula verip şirk koşmak böyle olur .
Adam kilometrelerce mesafeden hiç bilmedeiği diyarlardan evine gizli kamara koymuş gibi takip edip haberler veriyor . Buna da Allahın gücü yetmez mi denilerek delil sunulmuş olunuyor ? Allahın nasılsa her şeye gücü yetiyor ya , her türlü sapıklığı sokun islama. !
rasulullah kaybolan devesini çölde bulamazken bunların mürşidleri peygamberleri sollamış ilah sıfatlarına haiz duruma getirilmiştir.

Yoksa biz zaten yazımızda demiştik , bir insanın şeyhini düşünmesi , karısını anasını babasını hocasını düşünmesi serbesttir (caizdir) .
İtirazımız , düşündüğümüzün düşünüldüğünden haberdar olup onunda bizi aynı anda düşünerek yardım etmesi , fikri düet yapılmasıdır.

Rabıtaya türkiyedeki tasavvuf ehli caiz demektedir. Bununla beraber dünyada 1,5 milyara yakın musluman şirk demektedir. Her iki tarafta kendine delil almıştır. Delillerin sıhhat derecesine bakarak benimseyin . Yalnız şu hadisi de hatırlatmamda fayda görüyorum :

"Şurası muhakkak ki, haramlar apaçık bellidir , helal de apaçık bellidir. Bu ikisi arasında (haram veya helal olduğu) şüpheli olanlar vardır. İnsanlardan çoğu bunları bilmez. Bu durumda, kim şüpheli şeylerden kaçınırsa, dinini de, ırzını da tebrie etmiş olur.. "
Buhari, İman 39, Büyû' 2; Müslim, Müsâkat 107, (1599); Ebu Davud, Büyû' 3, (3329, 3330); Tirmizi, Büyü 1, (1205); Nesai, Büyü 2, (7, 241).

BADUH
06-12-2006, 11:27
Ben tasavvufçuların anladığı gibi anladığım için şirktir diyorum zaten !
Sizler Türkiye dışında başka bir memleketin muslumanı olsaydınız rabıtayı duymanız çok zor olurdu .
Ne kuranda ne sünnette olmayınce yerli hoclarınızı göremediğiniz sürece ,(görsenizde dillerini anlamazdınız) rabıtaya bulaşamazdınız .

rabıtada şirk yoktur diyenlere :

Mehmed zahid kotku kitabında şöyle demektedir " Şeyh (mürşid), müridinin gece evde ıssız olarak tek başına yatarken farkında olmadan sabaha kadar yatağında kaç kere dönse o sayıyı bilir. "

Allah bu durumu bilir ama tarikatçının şeyhide bilir !
Farkında olmadan Esma ul husna daki el Gayb sıfatını kula verip şirk koşmak böyle olur .
Adam kilometrelerce mesafeden hiç bilmedeiği diyarlardan evine gizli kamara koymuş gibi takip edip haberler veriyor . Buna da Allahın gücü yetmez mi denilerek delil sunulmuş olunuyor ? Allahın nasılsa her şeye gücü yetiyor ya , her türlü sapıklığı sokun islama. !
rasulullah kaybolan devesini çölde bulamazken bunların mürşidleri peygamberleri sollamış ilah sıfatlarına haiz duruma getirilmiştir.

Yoksa biz zaten yazımızda demiştik , bir insanın şeyhini düşünmesi , karısını anasını babasını hocasını düşünmesi serbesttir (caizdir) .
İtirazımız , düşündüğümüzün düşünüldüğünden haberdar olup onunda bizi aynı anda düşünerek yardım etmesi , fikri düet yapılmasıdır.

Rabıtaya türkiyedeki tasavvuf ehli caiz demektedir. Bununla beraber dünyada 1,5 milyara yakın musluman şirk demektedir. Her iki tarafta kendine delil almıştır. Delillerin sıhhat derecesine bakarak benimseyin . Yalnız şu hadisi de hatırlatmamda fayda görüyorum :

"Şurası muhakkak ki, haramlar apaçık bellidir , helal de apaçık bellidir. Bu ikisi arasında (haram veya helal olduğu) şüpheli olanlar vardır. İnsanlardan çoğu bunları bilmez. Bu durumda, kim şüpheli şeylerden kaçınırsa, dinini de, ırzını da tebrie etmiş olur.. "
Buhari, İman 39, Büyû' 2; Müslim, Müsâkat 107, (1599); Ebu Davud, Büyû' 3, (3329, 3330); Tirmizi, Büyü 1, (1205); Nesai, Büyü 2, (7, 241).

SA,

Hocam şimdi yiyeceksin bir tokat, olacaksın nakavt.

Ben küçükken (küçük derken ortaokul-lise çağlarında) benzer şeylere inanırdım ve kendi kendime sorardım: "Yahu bizim bu evliyalarımız-şeyhlerimiz madem bu kadar keramet gösteriyor. Şu atletizm gibi sporların branşlarında birer kez yarışsalar da dünya rekorunu öyle bir kırsalar, tarih yazsalar. Mesela 100 metrede dünya rekortmeni Carl Lewis vardı. 9.83'de mi ne koşuyordu. Çıksa bizim evliyalardan-şeyhlerden birisi şunu 3 saniyede koşsa da ne iyi olurdu. Çıksa biri gülleyi, Ya Hayyy! diyerek 550 metre atsa, ciriti 35 kilometre öteye fırlatsa......"

Bu düşüncelerim tamamen safiyane idi.

Gerçi minareyi çalanlar kılıfını da hemen uyduruyorlar.

"Korku imparatorlukları." İslamın hatta bütün semavi dinlerin tarih boyunca başına gelen en büyük felaket. "Öyle düşündü başına şunlar-şunlar geldi. Öyle yaptı, öldü. Böyle dedi dili koptu." Sıkıysa yorum yap, hayır de, nasıl olur de. Diyemezsin çünkü burada soru sormak yok, yorum yapmak yok, düşünmek yok. Sadece susacak, itaat edeceksin.

İyi çalışmalar.

Sofuoglu
06-12-2006, 12:12
kesif ilminden bihaber,kendinde olmayani inkar edenlerin izinden gidenler,

isde bu ilim herkese verilmez,ciltler dolusu kitap yazsanda,susli edebi laflar yapsanda,kelam ilminde en ust safaya varsanda,
yine bossun yine bos.......



efendimiz(s.a.v)"ummetimin alimleri ben-i israilogullarinin peygamberleriyle es degerdedir" buyuruyor,
Allah(c.c) veli kullari,bir hz.musa aleyhselam bir hz.isa aleyhselam ayarindadir insaAllah,
kendinde olmayani inkar eden ibn teyyimiyenin talebelerine ve onun itikatinin savunucularina itaam olunur...

tarikata tasavvufa rabitaya velilere kurandan ve sunnetden delil isteyenlerede buyurun deliller........

Bismillahirrahmanirrahim...

'' Ey iman edenler, Allah'tan korkun ve sadıklarla bir olun.''(Tevbe 119).


'' Onlar görüldüğü zaman akla Allah gelir. '' ( Hadis-i Şerif/Adap 215)


-Kıyamet günü bütün insanları önderleriyle çağıracağız. O gün, kimin amel defteri sağ eline verilirse, işte onlar kitaplarını okuyacaklar ve en küçük bir haksızlığa uğratılmayacaklar. (İsrâ: 71)

Kim Allah'a ve Peygambere itaat ederse işte onlar,Allah 'ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehidlerle, iyilerle birliktedir. Bunlar ne güzel arkadaştır! (Nisâ: 69)




mü`minler birbirlerinin kardesleridirler(hucurat 10)

bir musluman, bir yanlisa dustugunde vede bunu yanlis degilde dogru zann ettiginde kendilerinin bir mumin kardesi tarafindan nasil uyarilmasini ister ,

tasavufa,tarikata rabitaya sirk diyenlere;velilere dil uzatanlara söyle bir tarikatlerin tarihine bakin diyoruz
o manevi mesleklerden yetisenlere bakin diyoruz;
Gazaliye,rabbaniye,Geylaniye bakin diyoruz ki o meslek sahibleri vede onlara tabi olanlar a bir bakin
ne diyorlar ne yapiyorlar bir bakin
diyoruzki kur ani kerimin ayeti kerimelerini o zatlar okumadimi bilmiyormu idi hasa ,
diyoruz ki o zatlar hayatlarini dine imana hizmete ve kur ani kerimin emirlerini yasamaya adamislar,
dirdiyoruz ki iste onlarin hayatlari ilmi tahsilleri seviyeleri yasadiklari asirlari
iste BIZLER ISTE ILMI SEVIYEMIZ TAHSILLERIMIZ VEDE ZAMANIMIZIN HALI YAPTIKLARIMIZ
diyoruz ki ilmin unvani olan hassas vede mahrem meseleler hele ehli olmayanlarla konusulmaz,
diyoruz ki ILIM SILAH TIR ONU EHIL OLMAYANA VERMEMEK GEREK
diyoruz ki BIR KONUDA IDDA SAHIBI OLAN BIRI EGER IDDASINA TEK BIR DELIL GETIRSE O MESELENIN DOGRULUGUNU ISBAT EDER
AMMA TERSINI IDDA EDEN DE, ONUN OLMADIGINI ISBAT ICIN O MESLEKLERIN YASANDIGI ZAMANLARI VEDE SAHISLARIN TUMUNU GETIRIP ELEKTEN GECIRIP HER BIRININ TEKER TEKER YANLIS OLDUGUNU ISBATA MECBURDUR,

ZIRA DOGRULUGUNA TEK DELIL YETTIGI GIBI YANLIS OLDUGUNU ISBATA TUM ZAMANLARIN TARIKAT EHLI VEDE TUM ILMI ESERLERI ORTAYA SERILMELIDIRKI O AKSI IDDA ISBAT EDILE,
BUNA BU TARIKATLER VE VELILER HAKKINDA ILERI GERI YAZAN ITHAM EDENLERIN NE ILMI NEDE SEVIYESINE HAKLARI NEDE CAPLARI YETMEZ

DIYORUZKI

GÜLÜ TARIFE NE GEREK NE CICEKTIR ,
BILIRIZ EHLI BILIRDIYORUZ KI::::::::
TARIFE NE GEREK ::::::::::::
NE ::::::::: DIR BILEN BILIR......

''Allah u Teala buyuruyor ki :
Kim velilerimden (dostlarımdan) birine düşmanlık ederse, şüphesiz ona harp ilan ederim.'' (Kudsi Hadis/ Ebu Hureyre)

Ehl-i İnsaf bir insan(müslüman)
sadece yukarda ki Hadis-i Şerif bile haklarında icma-ı ümmet tarafından Dostları ve Veliler olduğuna şahidlik bulunan
Abdulkadir Geylani(k.s), Imam-i Gazali,İmam-ı Rabbani(k.s), Şahı Nakşıbendi(k.s.), Seyid Ahmed Er-Rufai Hz.(k.s.), Mevna (k.s),Molla Cami(k.s), ve dahi isimlerini burada zikretmekten aciz olduğum onbinlerce ,alimlerin gütmüş olduğu yolu ve onların yaşantısını sirk olarak nasıl iddia edebilir.

son olarak rabitaya ve tarikatlara sirk diyenlere su ayet yeterlidir sanirim

İşte siz böylesiniz. Haydi biraz bilginiz olan şey hakkında tartıştınız, ya hiç bilginiz olmayan şey hakkında niçin tartışıyorsunuz? Allah bilir, siz bilmezsiniz.(Al-Imran 66)

Bu tur fikirler nedense devamli mezhepsizler ve sapiklar tarafindan ortaya atilmaktadir,
bunlar , tasavvufu ve tarikatı âliyyeyi tamamen inkâr ederek, yüzyıllardır din-i mübin-i İslâm için her birisi birer sirâc olan mutasavvıfların ve bu yolun büyüklerinden müslümanların bağını koparabilmeye çalışmakta ve bu sapıklıkta başarılı olmaya çalışmaktadırlar.(Zaten bize asıl garip ve çok tuhaf gelen bir husus da budur ki , Vehhabilerin ve Mezhepsizlerin başını çektiği bu tür sapıklıkların, kendilerini ehl-i sünnet vel cemaat yolunda olduklarını sananların da kısmen sahiplenmeleridir.)


suphesiz herseyin dogrusunu Allah (c.c) biliyor,bizleri kendi taatina cevirsin,insaAllah dogru yolundan ayirmasin


Kör ne anlar Leyla dan O nu sen Mecnuna sor...

MiHRiMaH
06-12-2006, 15:52
Rabıtaya şirk demişsin kardeşim... Yazmışsın da yazmışsın... E o yazıları kim okuyacak da sana cevap verecek satııır satır?!?!?!!? Şimdi işim olduğundan çıkıyordum ve bu konuya denk geldim... Bakmasaydım keşke... Çok sinirleniyorum bu tarz yazıları okuyunca!!!!! Herşeyiniz düzgün de milletin irtibatlarını düzeltmeye çalışıyorsunuz?!?!?! Rabıta yapanlara söyledikleriniz direkt olarak yapılanlara yani vesilelere gidiyor!!!! Söylermisiniz değerli çok bilgili mümin kardeşim, seyyidleri hangi ilminiz, hangi cüretiniz, hangi hakkınızla "kafir" olarak nitelendirebiliyorsunuz siz?!?!?! Çok yazık!... Delillerden bahsedilmiş bir yerde de... Bazı arkadaşlar bu kardeşimizin delillerini okumuş anlaşılan! Benim gözlerim kıymetli kusura bakmayın... Mantıklı ve makul olan paylaşım, kısa ve öz olandır!!!... Bir tane delil yazın cevaplayalım biiznillah... Öyle milleti sersem edip de kenara çekilmekle olmaz bu işler!!! Bu arada ben rabıta yapmıyorum, ama mübareklere uzanan dillerin bulunduğu çeneleri kapatmak da Allah'ın razı olduğu iştir!!!!... Biz bunu yapmaya çalışıyoruz...

zeygue
06-12-2006, 15:59
efendimiz(s.a.v)"ummetimin alimleri ben-i israilogullarinin peygamberleriyle es degerdedir" buyuruyor,
Allah(c.c) veli kullari,bir hz.musa aleyhselam bir hz.isa aleyhselam ayarindadir insaAllah,

BAKARA 285.Peygamber, Rabbinden ne indirildiyse ona iman etti, müminler de. Hepsi, Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve: "Peygamberleri arasında hiçbir ayırım yapmayız." diye Peygamberlerine inandılar ve: "İşittik ve boyun eğdik, bağışlamanızı dileriz, ey Rabbimiz! Dönüş sanadır!" dediler.

Ayete göre:
Hz.Muhammed=Hz.Musa

Hadise göre:
Hz.Musa=alimlerimiz

==> Hz.Muhammed=Alimlerimiz.
Bunu mu demek istiyorsunuz.

Amma Allah öyle demiyor.
AHZÂB SÛRESİ (http://kuran.gen.tr/?x=s_main&y=s_middle&kid=1&sid=33)
(40)Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirininbabası değildir. Fakat o, Allah'ın Resülü ve nebilerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilendir. (http://kuran.gen.tr/?x=s_main&y=s_middle&kid=1&sid=33)

Sofuoglu
06-12-2006, 16:24
BAKARA 285.Peygamber, Rabbinden ne indirildiyse ona iman etti, müminler de. Hepsi, Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve: "Peygamberleri arasında hiçbir ayırım yapmayız." diye Peygamberlerine inandılar ve: "İşittik ve boyun eğdik, bağışlamanızı dileriz, ey Rabbimiz! Dönüş sanadır!" dediler.

Ayete göre:
Hz.Muhammed=Hz.Musa

Hadise göre:
Hz.Musa=alimlerimiz

==> Hz.Muhammed=Alimlerimiz.
Bunu mu demek istiyorsunuz.

Amma Allah öyle demiyor.
AHZÂB SÛRESİ (http://kuran.gen.tr/?x=s_main&y=s_middle&kid=1&sid=33)
(40)Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirininbabası değildir. Fakat o, Allah'ın Resülü ve nebilerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilendir. (http://kuran.gen.tr/?x=s_main&y=s_middle&kid=1&sid=33)

dikkat ederseniz yukardaki ayeti kerime iman ile ilgilidir,yani Allah(c.c) 'in butun peygamberlerine ayrim yapmadan iman,

sizin yaptiginiz kiyaslara gelince o sizin mantik kurgulariniz,Alimler Efendimiz(s.a.v) varisleridir,
yukardaki ekledigim hadis de sahihdir ,kaynaginida arastirip en kisa zamanda buraya ekleyecegim insaAllah

selametle

hirahos
06-12-2006, 18:23
BAKARA 285.Peygamber, Rabbinden ne indirildiyse ona iman etti, müminler de. Hepsi, Allah'a,(Peygamberlerine), meleklerine, kitaplarına ve:

"Peygamberleri arasında hiçbir ayırım yapmayız." diye Peygamberlerine inandılar ve: "İşittik ve boyun eğdik, bağışlamanızı dileriz, ey Rabbimiz! Dönüş sanadır!" dediler.

Ayete göre:
Hz.Muhammed=Hz.Musa

Hadise göre:
Hz.Musa=alimlerimiz

==> Hz.Muhammed=Alimlerimiz.
Bunu mu demek istiyorsunuz.

Amma Allah öyle demiyor.
AHZÂB SÛRESİ (http://kuran.gen.tr/?x=s_main&y=s_middle&kid=1&sid=33)
(40)Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirininbabası değildir. Fakat o, Allah'ın Resülü ve nebilerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilendir. (http://kuran.gen.tr/?x=s_main&y=s_middle&kid=1&sid=33)

O buyurduğunuz Ayet-i Kerime Peygamberlerin dereceleri ile ilgili değildir.. İman ile ilgili olarak "biz bütün Peygamberleri birbirinden ayırmadan hepsine birden iman ederiz" manasında.. Sizin mesajınızdan alıntıladığım altı çizili yerlere dikkat ederseniz imandan bahsedilmektedir..

Halbuki:

"Resullerden kimisini kimisine üstün kıldık." [Bakara 253]

"Nebilerden bazısını bazısından üstün kıldık." [İsra 55]

Demek ki derece olarak birbirlerine üstünlükleri var Peygamber Efendilerimizin..

Demek ki bu işler kuru akıl yürütmeriyle ve mantık oyunlarıyla olmuyor..

Ebu Dücane
06-12-2006, 21:13
Kınayanın kınamasından korkmayan, tevhidi öğretme, şirki iptal etme azminde olan, hiç tanımadığı ve hatta görmediği bir yabancının bile cehennemden kurtulması için, hak olan tek ilahlı tek din İslam'ı öğretmeyi ve öğretmeyi en mühim vazife bilen muvahhidlere selam olsun.
sevgili arkadaşlar burda bazı arkadaşlarımız islamı anlamaktan ziyade anladıkları islamından dem vurmakta . bazılarıda ne yazdıklarımızı okumadan bize müşrik diyorlar demekte.
ALLAH ın kitabı ve resulunun sünneti yaşanmış olarak önumuzde iken yinede birileri islamı birilerinin gösterdiği kadar görmeye çalışmakla birtlikte,, efendim önümüzde falan efendi filan gavs feşmekan kutup varken sizde kim oluyorsunuz siz o ALLAH dostlarından daha iyimi biliyorsunuz onlar ALLAH ın evliyalarıdır yer yuzunde onların sayesinde yaşıyoruz putculuğunu yapmaktalar.
İslamın kaynağı Kur'an ve Sahih Sünnettir. Bundan başka din adına bir inanç, Kur'an ve sahih sünnette bulunmayan bir din anlayışı, bir ibadet işittiğimizde, biliriz ki bu, mutlaka sahih kaynağın muhalifi, düşmanı, bir mikroptur. Çünkü Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: " Sözlerin en güzeli Allah'ın kelamıdır. Yolların en hayırlısı Muhammed'in (S) yoludur. İşlerin en şerlisi dine sonradan sokulanlardır. Dine sonradan sokulan her şey bid'at, her bid'at sapıklık ve her sapıklık da cehennemliktir.
Bu gün İslam ümmetinin dağınıklığı, vurdum duymazlığı, gamsız, gayesiz, büyülenmiş gibi garip gidişatları, ne kan abdesti bozar mı ihtilafından ne şerbetle abdest alınıp alınmayacağından kaynaklanan mezhebî ayrılıklar değildir. Toplumların mübtelası olduğu israf düzeni, hayasızlığın teşviki ve yaygınlaşması mikrobundan da değildir. Bunların hepsine zemin hazırlayan asıl sebep, gerçek alimlerin suskun, deccallerin faal olmasıdır. Samimi Müslümanlara din diye mağara hayatının gösterildiği, mücadele ruhunun köreltildiği gûya dinî toplantılarla ümmetin pasifize edilmiş ve ediliyor olmasıdır.
Tasavvuf bunun neresinde sorusunun tam yeridir.
Önce kısa bir tanışma uygun olur sanırım.
Etini sütünü kuzu kuzu teslim etmeyen Müslümanları koyunlaştırma mesleğinin adı tasavvuftur. Hatta saf koyunların saf yünlerini de kullanmak, tasavvuf teriminin sırrına kadem basmaktır. Bu sırra kadem basan hrıstiyanı, yahudisi, mecusisi, emperyalisti, kapitalisti, komünisti ve her kimisi varsa, elini ayağını öptüre öptüre, camiye hapsedilmeyi reddeden müslümanı dergaha hapsetmiştir.

Ebu Dücane
06-12-2006, 21:14
Dergâh mı ? Tezgah mı ?
Bu dergahlardan geçen veya orada kalan Müslümanların, islami bilgisi artmalı, din kardeşine sevgisi artmalı, dünyanın birçok yerinde ve burnunun dibinde katledilen Müslümanlar için sancısı, çare arayışı artmalı diye dört gözle bekleşirken bir de ne görelim! Milyonlarca bay mürid –tasavvufî telkinatlar gereği- şeyhinin kerametlerini ezber etmede; öyle ya hâfız (!) olacak ümmete kıraat edecek ki sevap kazana !
Tıpkı okusun da adam olsun, memlekete fenni tekniği getirsin diye Avrupa'ya gönderilen soytarıların, Şekspir bozması tiyatrocu olup, Avrupanın modasından ve hayasızlığından başka işe yarar hiçbir şey getirmedikleri ve Osmanlıyı yıkacak yönetimlerin başını çektikleri gibi, bu tasavvuf zâdeler de hem o zaman hem bu zaman avamın dinini ineğe tapanların dinine çevirmişlerdir. Allah'tan başka kutsal tertemiz bir inek de olsa koyun postunda oturan adam da olsa, şirk inancının objesi olduğundan teşbihte hata yoktur.
İslam dininin insanlar nezdinde tahrif olmasının birinci amili tasavvuftur. İslamla hiçbir alakası olmayan inançlar önce tasavvufta yerini bulmuş, sonra tasavvufa İslam kisvesi giydirilmiştir.
Tarihi gelişim safhalarını tek tek ele almak bu risalenin boyutunu aşar, fakat özetle belirtmek istediğimiz bir nokta var ki, toplumların İslam’ı kabul etmeleri, birden bire bütün eski inançlarını terk ederek olmamıştır. Hinduizm'in, Şamanizm'in öğretileri, nesilden nesile hikaye edilmiş ve bir türlü kökü kazınamamıştır. Bu inançlardan İslam’a bulaşan ölülerin ruhlarının diriler arasına geleceği, o ruhu memnun etme gereği sayılabilir. Bunun yanı sıra bu dinlerin temelini oluşturan felsefî yaklaşımlar İslam’ı anlamada etkili olmuştur ve Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ın öğretisi, eski inançlarla birleşerek, insanların kalplerinde sapma göstermiştir.
Çok tanrılı Mısır ve Yunan mitolojisinden etkilenmeler de din anlayışının bozulmasında çok etkili olmuştur. Büyük ilahın yardımcısı, küçük ilahlar olabileceği, dünyada olan biten işlerin birtek ilah tarafından yapılmayıp yardımcıları olması gerektiği inancı da bir yerlerden İslam’a sızmıştır. Sızmıştır kelimesi haddi zatında pek iyimser kalmakta, zira hem hrıstiyanların, hem Yahudilerin hem bütün putperestlerin çanına ot tıkayan İslam dininin ne çok düşmanı olabileceği göz önünde bulundurulunca, kasten islamı tahrif etme gayretlerinin varlığı daha kolay anlaşılacaktır. Bu gayret Müslüman olduğunu iddia eden münafıklar tarafından içerden devam ettiği gibi dışarıdan da sınırsız destek bulmuştur. Bu gün bile müsteşrikler, (gûyâ islamı araştıran, batılı kafirler) İslam’ı karalamak için ellerinden geleni yaparken, tasavvufu övmekte, ayrılıkları, islamı tahrif etme faaliyetlerini teşvik etmekte, her türlü bölücü unsuru, değerlendirmektedirler.

MiHRiMaH
06-12-2006, 21:33
İlmi bilgisi olmayan insanlar, kendi bildiklerini doğru zanneder, gerektiğinde kendilerinden üstünlere de cevap vermeye cürret ederler... Ancak unutulmaması gereken bir durum var... Evet bizler bu dünyada yıkılmadan, kör topal da olsa idare edip gidiyorsak!!! O büyük zatların, mübarek kimselerin yani salihlerin duaları hürmetinedir... Lütfen kendimizi büyük görüp de kibre kapılıp rahmet kapısından kovulmayalım!!!!... Kİmsenin tekelinde değildir bu işler... Rabbimiz vesileler vermiştir her daim... Tabii ki herşeye sadece "ol" demesi yeterdir, ancak bizlerin cüz i akıl ve iradeleri nisbetinde bunları bir vesileye bağlamıştır... Hani madem o ilimden yoksunuz bari çıkıp ortaya ayetler, hadislerle birbirimizi tartışma ortamnlarına sürükleyip, hem kendimizi hem de etrafımızdaki müminleri günaha da sokmayalaım beşlki de Allah korusun dinden de çıkmayalım... Aşşağıda bir yazı ekledim... Bu yazı açıkca gösteriyor durumu ancak yine de daha detaylı araştırıyorum... Madem delil lazım şartsız koşulsuz inananlardan olamıyoruz ve delil istiyoruz... O vakit delillerinizi de bulmak vazifemiz oldu ki o güzel mübarek insanların gönülleri kırılmasın, Allah gücenmesin...

Evliya düşmanlığı
Sual: Ekteki makalede, tasavvufa, tarihteki hak tarikatlara saldırılıyor, şefaat inkâr ediliyor. Osmanlıların İslamiyet’i iyi anlayamadığı, bu yüzden Osmanlıyı müslümanların yıktığı bildiriliyor. Bir cevap verir misiniz?
CEVAP
Her makaleye cevap vermeye kalkarsak, esas konuları yazmaya sıra gelmez.
1- Osmanlıyı yıkan ittihatçılardır. Bir savaşta müslümanlar yenilse, kâfirler camileri yıksa, müslümanlar camileri yıktı denir mi? Osmanlılar, yıkılışa mani olamamışlardır. Onların ihmalleri varsa da, yıkan onlar değildir. Kusurlu olanı bizzat fail gibi göstermek doğru değildir. (Osmanlılar İslamiyet’i bilmiyordu) demesi de çok çirkindir. Osmanlı İslamiyet’i bilmiyorsa, o yazar nereden biliyor? Ceddini inkâr eden haramzadedir.

2- Şevahid-ün-nübüvve kitabında, (Evliyanın kerameti, Peygamberlerin mucizelerinin devamıdır. Bunun için evliyadan hasıl olan kerametler de Peygamber efendimizin mucizesidir) buyuruluyor.

Abdülgani Nablüsi hazretleri, Hadika’da (Evliyayı inkâr etmek, dinin herhangi bir hükmünü inkâr etmek gibi küfürdür. Allahü teâlâ, Peygamberlerini ve evliyasını başkalarından üstün tutmuş, başkalarına vermediği keramet ve mucize gibi harikaları bu zatlara ihsan etmiştir. Maruf-i Kerhi hazretleri, talebelerine, "Dua ederken beni vasıta edin! Çünkü evliya, Resulullahın vârisidir. Vâris olan, vârisi olduğu zatın bütün üstünlüklerine kavuşur) buyuruyor. Fakat nasipsiz yazarın, (Evliya, havada uçsa, denizde yürüse ne yazar? Sanat ve kültürü yoksa ne kıymeti vardır?) demesi çok tuhaftır. Evliya havada uçabiliyorsa, elbette Allah onu çok seviyor demektir. Elbette onun kültürü var demektir. İlimsiz, cahil kimseden evliya olur mu? Evliya, Allah dostu demektir. Allah dostunu ancak kendini beğenmiş ahmaklar, basite indirebilir.

3- Yazar, (Evliya emrettiği için ben yaptım demek çok yanlıştır. Yapılan şey Kur'ana, sünnete uygun olmalıdır) diyor. Yani, (Evliya, Kur'ana, sünnete aykırı emir verir) diyor. Evliyanın sözünü, Kur'ana aykırı değilse yapacakmışız. Evliya o sözün Kur'ana aykırı olduğunu bilmiyorsa, sen nereden bileceksin ey ahmak? Evliya, gerçekten evliya ise, elbette Kur'an-ı kerime, sünnet-i seniyyeye aykırı konuşmaz. Ahmak, evliya ile evliya taslaklarını aynı zannediyor.

4- Nasipsiz yazar, (Allah izin vermeden hiç kimse, hiç kimseye şefaat edemez) âyet-i kerimesini delil göstererek, Peygamberlerin, âlimlerin, evliyanın, şehidlerin şefaatlerini inkâr ediyor. Elbette ancak Allah’ın izni ile şefaat edileceğini bütün İslam âlimleri bildiriyor. Elbette Onun izni olmadan sinek kanadını oynatamaz. Şefaat de Onun izniyle olacaktır. Şefaati inkâr eden ehl-i sünnet olamaz.

5- Allahü teâlâ, (Bana yaklaşmak için, vesile arayınız!) buyuruyor. (Maide 35)
Fakat nasipsiz yazar, (Mürid, vesileyi, aracıyı bırakıp doğrudan doğruya Allah’a bağlanmalı) diyor. Allahü teâlânın emrine mi, yoksa nasipsiz yazarın sözüne mi uyalım?

Yazar, (Hz.İsa’yı, Hz.Ali’yi çok sevip küfre düşüldüğü gibi, Peygamberi, mürşidi çok sevip aynı akıbete maruz kalmamalı) diyor. Halbuki imanın temeli, Allah’ı, Peygamberi ve Allah dostlarını çok sevmek ve Allah düşmanlarını sevmemektir. Müslümanın, Resulullahı çok sevmesi gerekir. Çünkü Buhari’deki hadis-i şerifte, (Beni ana-babasından, evladından ve herkesten daha çok sevmeyen, mümin olamaz) buyuruldu. Hıristiyanlar gibi, bir insana ilah demek onu sevmek midir? Bir kimse, hâşâ Peygamber efendimize ilah dese sevmiş mi olur?

(Bir evliya yerine, doğruca Resulullaha rabıta etmek gerekmez mi?) diyen ahmaklara da rastlanmaktadır. Resulullahın mübarek ruhuna bağlanmak elbette büyük nimettir. Fakat bir veliyi veya kitaplarını bulup, buna rabıta yapmak, Resulullahın mübarek ruhuna bağlanmak içindir. Bir insan, hiç görmediği kimsenin şeklini yalnız işitmekle, onu tanımış olmaz. Bunun için, Resulullaha rabıta yapılmaz. Çünkü, başkasının Resulullah olduğuna inanmak küfür olur. Evliyayı düşünmekte, bu tehlike yoktur. Bir veliyi düşünen, onun mübarek kalbinde Resulullahın mübarek kalbini görür. Böylece, Resulullahı yâd etmiş olur. (Evliya bir gözlük gibidir, Resulullaha bu gözlük ile bakılır) buyurulmaktadır.

İmam-ı Gazali hazretleri buyuruyor ki:
(Her müslüman, terbiye edici bir üstada muhtaçtır. Üstad onu terbiye ederek, kötü huylardan kurtarır. Allahü teâlâ, insanlara doğru yolu göstermek için, Peygamber gönderdi. Peygamberden sonra ona vekil olarak evliyayı yarattı.) [Eyyühel-veled]

Veli, Resulullahı iyi tanıdığı için, Onun mübarek kalbinden feyz alır ve bu feyzler, bunun kalbinden, kendisine bağlananların kalblerine akar. Feyz gelen kalb temizlenir. Ahlakı güzel olur.

İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
(Velinin kalbindeki feyzler, nurlar, güneşin ziyası gibi yayılır. Onu seven müslümanların kalblerine akar. Onların bu feyzleri aldıklarından haberleri olmaz. Kalblerinin temizlendiğini anlarlar. Karpuzun güneş karşısında olgunlaştığı gibi, kemale gelirler. Eshab-ı kiram, Resulullahın sohbetinde, böyle kemale geldi.) [M.260]

MiHRiMaH
06-12-2006, 21:42
Madem uzun uzun anlatılabiliyor... Öncelikle aşşağıdaki soruların cevaplarından neyin ne olduğunu öğrenmek lazımdır ki ondan sonra mübareklerin öğğrettiği yollar üzerine söylenecek sözünüz kalırsa yine söylersiniz birşeyler...

Sual: Veli, keramet, mürşid ne demektir?
CEVAP
İkinci binin müceddidi imam-ı Rabbani hazretlerinin Mektubat kitabının çeşitli mektuplarından alarak aşağıda bildirelim:

Keramet haktır. Keramet, şirkten kaçıp kurtulmak, marifete kavuşmak, kendini yok bilmektir. Keramet ile istidracı birbiri ile karıştırmamalıdır. Keramet ve keşf sahibi olmak istemek, Allah’tan başkasını sevmek demektir. Keramet, kurb ve marifet demektir. Kerametin çok olması, tasavvuf yolunda yükselirken pek ileri gitmek ve inerken, inişi az olmaktandır. Keramet, yakîni kuvvetlendirmek içindir. Yakîn ihsan olunmuş Velinin keramete ihtiyacı yoktur. Kalbin zikre alışması yanında, kerametin hiç kıymeti yoktur. Evliyanın keşfinde hata olabilir. Keşfin yeri kalbdir. Sahih olan keşfler, hayal değildir. İlham ile kalbde hasıl olur. Hayal karışmış olan keşflere güvenilmez. Evliyanın keşfi, İslamiyet’e uygun olursa, ona güvenilir. Böyle değilse güvenilmez. Evliyanın keşfleri, ilhamları, başkaları için hüccet, senet olamaz. Fakat müctehidin sözü, onun mezhebinde olanlar için hüccettir.

Keşf ve keramet sahibi olmak, derecenin yüksek olmasını bildirmez. Keşfler, tecelliler, tasavvuf yolunun yolcularında hasıl olur. O yolun sonunda olanlar, hayrette ve ibadettedirler. Evliyanın önüne, boynu bükük gelmelidir ki, fayda elde edilebilsin. Evliyanın elbisesini edep ve saygı ile giyince, çok fayda hasıl olabilir. Allahü teâlâ, Evliyasını büyük günah işlemekten korur. Evliyadan birkaçı, uzak yerlerde görülmüştür. Bu görünüş, ruhlarının, kendi bedenlerinin şeklinde görünmesidir. Evliya, küçük günahtan korunmuş değildirler. Fakat, hemen gafletten uyandırılıp tevbe eder ve iyi işler yaparak, af dilerler. Evliya, insanları hem İslamiyet’in açık emirlerine, hem de ince, gizli bilgilerine çağırırlar. Evliyanın bir kısmı, sebepler âlemine inmemiştir. Bunların Peygamberlik üstünlüklerinden haberleri yoktur. İnsanlara faydalı olmazlar. Feyz veremezler. Evliyanın çoğunda, vilayetin üstünlükleri vardır. Kutblar, evtad ve ebdal böyledir. Bunların gençleri yetiştirebilmeleri, Ali “radıyallahü teâlâ anh”ın yardımı ile olur.

Velilerin yükseklikleri arasındaki farklar, Allahü teâlânın bunları sevmesinin derecesine göredir. Evliyalık, zıllere, gölgelere kavuşmak demektir. Sevgileri ve zevkleri hep zılleredir. Evliyalık, Peygamberliğin zıllidir, gölgesidir. Evliyalığı abdest gibi, nübüvveti namaz gibi bilmelidir. Evliyalık, kötü huylardan kurtulmak demektir. Evliyanın, kendinin Veli olduğunu bilmesi lazım değildir. Evliyalık verilip de, Veli olduğu bildirilmezse, hiç kusur olmaz. Veli olmak için, dünya ve ahiret sevgisini gönülden çıkarmak lazımdır. Peygamberlik üstünlüklerinde, ahirete düşkün olmak iyidir. İnsanda, ruh âleminden gelmiş olan on latife, on kuvvet vardır. Evliyalık ve Peygamberlik üstünlükleri, bu on latifede olur. Evliyalık, fena ve beka demektir. Yani, kalbi dünyaya düşkün olmaktan kurtarıp, Allahü teâlâya düşkün olmaktır. Evliyalık, akıl ile ve düşünmekle anlaşılamaz. Evliyalık, Allahü teâlâya yakınlık demektir. Mahlukları düşünmeyi gönülden çıkaranlara ihsan edilir. Mahlukların düşüncesini gönülden çıkarmaya (Fena) denir.

Evliyalığın bütün üstünlükleri, İslamiyet’e uymakla hasıl olur. Peygamberliğin üstünlükleri ise, İslamiyet’in görünmeyen, herkesin bilemediği inceliklerine de uyanlara verilir. Peygamberliğin üstünlükleri demek, Peygamberlik demek değildir. Evliyalık derecelerinin hepsini geçip, sonuna varanların keşfleri ve ilham olunan bilgilerin hepsi, Ehl-i sünnet âlimlerinin Nasslardan, yani Kitap ve sünnetten anlayıp bildirdikleri bilgilere tam uygun olur. Evliyalıkta ilerlemenin yarısı yükselmek, yarısı da inmektir. Çok kimse, yalnız yükselmeyi evliyalık sanmış, inişe de, Peygamberlik üstünlükleri demişlerdir. Halbuki, bu iniş de, yükseliş gibi, evliyalıktır. Evliyalıkta cezbe ve süluk vardır. Bu ikisi, evliyalığın iki temel direğidir. Peygamberlik üstünlükleri için, bu ikisi lazım değildir. Evliyalık derecelerinin sonu, kulluk makamıdır. Kulluk makamının üstünde, hiçbir makam yoktur. Veliler Hakka doğrudurlar. Peygamberlikte, hem Hakka, hem de halka doğru olup, birbirine engel olmaz. Evliyanın nefsleri mutmainne olmuş ise de, bedendeki maddelerin ihtiyaç ve istekleri vardır.

Evliyalık, beş derecedir. Herbiri, beş latifeden birinin yükselmesidir. Herbiri, Ulül’azm Peygamberlerden birinin yoludur. Birinci derecesi Âdem aleyhisselamın yoludur. Evliyalığı birinci derecede olan bir Peygamberin evliyalığı, beşinci derecede olan bir Velinin evliyalığından daha kıymetlidir. Evliyalığın (Vilayet-i hassa) denilen en yüksek derecesine kavuşabilmek için, nefsin fani olması lazımdır. (Ölmeden önce ölünüz!) emri, bu faniliği göstermektedir.

Evliyalık, ya hassa [hususi] olur veya umumi olur. Vilayet-i hassa, Muhammed aleyhisselamın evliyalığıdır. Onun ümmetinden, ona tam tâbi olan evliya da bu vilayete kavuşabilir. Bu vilayet, tam fena ve olgun bekadır. Burada nefs fani olmuş, Allahü teâlâdan razı olmuştur. Allahü teâlâ da, ondan razıdır. Evliyalığın yüksekliği, beş latifenin derecesine, sırasına göre değildir. En yüksek derecedeki (Ahfa) latifesinin evliyalığına kavuşmak, öteki derecelerde bulunan Evliyadan daha yüksek olmayı göstermez. Evliyalığın üstünlüğü, asla yakınlık ve uzaklıkla ölçülür. Kalb denilen aşağı derecedeki latifenin evliyalığına kavuşmuş bir Veli, asla daha karib [yakın] olunca, ahfa latifesinde bulunan, fakat o kadar yakın olmayan Veliden daha üstün olur.
Muhammed aleyhisselamın evliyalığına kavuşan Veli, geri dönmekten korunmuştur. Yani bulunduğu dereceyi kaybetmez. Öteki Veliler, korunmuş değildirler, tehlikededirler. Evliyalık, yalnız kalbin ve ruhun fani olması ile hasıl olabilir. Fakat, bunların fani olmaları için, öteki üç latifenin de fani olmaları lazımdır. Evliyanın evliyalığına (Vilayet-i sugra) denir. Peygamberlerin evliyalığına (Vilayet-i kübra) denir. Vilayet-i sugranın sonu, enfüsdeki ve afaktaki ilerlemenin sonuna kadardır. Vilayet-i sugrada, vehmden ve hayalden kurtuluş yoktur. Vilayet-i kübrada vehmden ve hayalden kurtuluş vardır. Vilayet-i sugra, beş latifenin, arşın dışındaki asıllarını geçtikten sonra başlayıp, bu asılların da asılları olan, Allahü teâlânın sıfatlarının zıllerini, görünüşlerini geçince, biter. Vilayet-i sugra afakta ve enfüsde, yani insanın dışındaki ve içindeki mahluklarda olur. Yani zıllerde, görünüşlerde olur. Bunda sona erenler, (Tecelli-yi berki)ye, yani şimşek gibi çakıp geçen tecellilere kavuşurlar. Vilayet-i kübra, bu tecellilerin [görünüşlerin] aslında olur. Allahü teâlâya yakın olan ilerlemedir. Peygamberlerin evliyalığı böyledir. Burada, tecelliler, daimidir. Vilayet-i sugra, (cezbe) ile (süluk)dür.

Evliyalık kemalatına kavuşmak, süluk, yani çalışarak ilerlemek, kalbin zikir etmesi ve murakaba ve rabıta ile olur. Peygamberlik kemalatında ilerlemek ise, Kur’an-ı kerim okumakla ve namaz kılmakla olur. Bundan sonra ilerlemek için hiçbir sebebin tesiri yoktur. Ancak, Allahü teâlânın lütfu ve ihsanı ile olur. Ne kadar ilerlerse ilerlesin, İslamiyet’ten dışarı çıkamaz. İslamiyet’e uymakta sarsıntı olursa, bütün vilayet dereceleri yıkılır. Bundan da yukarı yükselmek, muhabbet ile, sevmek ile olur. Lütuf ve ihsan başkadır. Aşk ve muhabbet başkadır. Peygamberlerin evliyalığı bile Peygamberlik üstünlükleri yanında aşağıdadır. Vilayet-i Muhammediyye, bütün Peygamberlerin vilayetlerini kendisinde toplamıştır. Peygamberlerden birinin vilayetine kavuşmak, bu (Vilayet-i hassa)nın bir parçasına kavuşmaktır. Velinin inişi çok olunca, üstünlüğü de çok olur. Velinin bâtını, yani kalbi ve ruhu ve öteki latifeleri zahirinden, yani duygu organlarından ve aklından ayrılmıştır. Zahirinin gafil olması, bâtınına ulaşamaz. Hiçbir Veli, hiçbir Peygamberin derecesine ulaşamaz. Bir Veli, bir bakımdan, bir Peygamberin üstünde olabilir. Fakat, her bakımdan, bu Peygamber, bu Veliden daha üstündür. Veli, küçük günah işleyebilir. Fakat, hemen tevbe eder ve velilik derecesinden atılmaz. Tasavvuf yolunda aranılan şey, fenanın ve bekanın, tecellilerin ve zuhurların, şühud ve müşahedenin, söz ve mananın, ilim ve cehlin, isim ve sıfatın, vehm ve aklın ötesindedir.

Mürşid yani Rehber, insanı Allahü teâlânın rızasına, sevgisine kavuşturan vasıtadır. Talebe rehberini ne kadar çok severse, Onun kalbinden feyz alması da, o kadar çok olur. Mürşid vesiledir, Resulullahın mübarek kalbinden çıkıp, mürşidlerinin kalbleri vasıtası ile, kendi kalbine gelen feyzleri neşr eden bir vasıtadır. Maksat, Allahü teâlâdır. Mürşid-i kamil, emme basma tulumba gibidir. Kalb makamına inmiş olup, kendi mürşidinden aldığı feyzleri, marifetleri, talebesine ulaştırır. Rehberini inciten veya inanmayan, hidayete kavuşamaz. Rehberini incitenden kalbin kırılmazsa, köpek senden daha iyidir, buyurmuşlardır. Rehberine inanmakta, güvenmekte sarsıntı olursa, feyz alamaz. Bu sarsıntının ilacı yoktur. Rehberden feyz almak için teveccüh olmaksızın, yalnız onu sevmek yetişir. Rehber ile bulunanların, imanları kuvvetlenir. İslamiyet’e uymak isteği hasıl olur. Rehberin sözleri, halleri, hareketleri, ibadetleri hep İslamiyet’e uygundur. Ona uyan, onu dinleyen, Resulullaha uymuş olur. Böyle olmayan kimse, rehber olamaz.

[B]Tasavvuf, Resulullahın izinde bulunmaktır. İnsanların yaratılışlarına göre, ayrı yollar hasıl olmuştur. Tasavvuf, ihlası arttırmak içindir. Tasavvuf yolunda Rehber lazımdır.

Allahü teâlâya kavuşturan yol ikidir: Nübüvvet yolu, Vilayet yolu. Nübüvvet yolunda rehber lazım değildir. Bu yol asla kavuşturur. Vilayet yolunda rehber lazımdır. Nübüvvet yolunda, fena, beka, cezbe ve süluk gibi şeyler yoktur. Vilayet yolunda ilerlemek için her şeyi [dünyayı ve ahireti] unutmak lazımdır. Gönlün bunlara bağlı olmaması lazımdır. Nübüvvet yolunda ahireti unutmak lazım değildir. Tasavvuf, imanı kuvvetlendirmek ve İslamiyet’e uymakta kolaylık duymak içindir. Tarikat ve hakikat, İslamiyet’in hizmetçileridir. Tarikat, mahlukları yok bilmektir. Hakikat, Allahü teâlâyı var bilmektir. Birincisi, herkesten kaçıp, bir yere kapanmak demek değildir. Emr-i maruf, nehy-i münker, cihad ve sünnetlere uymaktır. (Mektubat-ı Rabbani)

BADUH
06-12-2006, 22:16
O buyurduğunuz Ayet-i Kerime Peygamberlerin dereceleri ile ilgili değildir.. İman ile ilgili olarak "biz bütün Peygamberleri birbirinden ayırmadan hepsine birden iman ederiz" manasında.. Sizin mesajınızdan alıntıladığım altı çizili yerlere dikkat ederseniz imandan bahsedilmektedir..

Halbuki:

"Resullerden kimisini kimisine üstün kıldık." [Bakara 253]

"Nebilerden bazısını bazısından üstün kıldık." [İsra 55]

Demek ki derece olarak birbirlerine üstünlükleri var Peygamber Efendilerimizin..

Demek ki bu işler kuru akıl yürütmeriyle ve mantık oyunlarıyla olmuyor..



SA,

Hocam yanlış olan sizin akıl yürütmeniz. Peygamberlerin peygamberlik noktasında hiçbirinin birbirine üstünlüğü yoktur. Derece olarak birbirlerine üstünlükleri yoktur. Bizlerin peygamberleri peygamberlik noktası dışında ne algılama ne de değerlendirme yetkimiz yoktur.

Bu konu tefsir kitaplarında daha net bir şekilde açıklanıyor. Örnek olarak Elmalılı Tefsirine bakabilirsiniz:

http://www.kuranikerim.com/telmalili/bakara3.htm

İyi çalışmalar.

hirahos
07-12-2006, 03:22
SA,

Hocam yanlış olan sizin akıl yürütmeniz. Peygamberlerin peygamberlik noktasında hiçbirinin birbirine üstünlüğü yoktur. Derece olarak birbirlerine üstünlükleri yoktur. Bizlerin peygamberleri peygamberlik noktası dışında ne algılama ne de değerlendirme yetkimiz yoktur.

Bu konu tefsir kitaplarında daha net bir şekilde açıklanıyor. Örnek olarak Elmalılı Tefsirine bakabilirsiniz:

http://www.kuranikerim.com/telmalili/bakara3.htm

İyi çalışmalar.

as.

Kardeşim, daima kendinizi ilim ehli, başkalarını ise bilmez, öğrenemez görüyorsunuz..

Bu nasıl bir ruh halidir?

Kendini her şeyden anlar ve kurtulmuş, başkasını ise anlamaz ve bilmez olarak mahrumlardan görmek doğru bir hal değildir.. Bunun bir nefsi kötü ahlak, kalbi bir hastalık olduğunu farketmenizi dilerim.. Bu Müslümana yakışan sıfatlardan değildir..

"Her bilenin üstünde mutlaka bir bilen vardır"

Sizin bildiklerinizi red etmiyorum.. Ama sizde olan, kendinizden üstün başka bilenler olacağını göremeyişiniz..

İbn-i Kesir Meali [3/81] "Hani Allah, Peygamberlerden söz almış: And olsun ki; size, kitabı, hikmeti verdim. Yanınızda olanı doğrulayıcı bir peygamber geldiğinde mutlaka o'na inanacak ve yardım edeceksiniz. İkrar edip de ahdi kabul ettiniz mi? demişti. Onlar da: İkrar ettik, demişlerdi. Allah: Şahid olsun, Ben de sizinle beraber şahidlerdenim, demişti."

Peygamber Efendimize iman ve O'na yardımcı olmaları konusunda bütün Peygamberlerden söz alınıyor.. Çünkü Peygamber Efendimiz bütün Peygamberlerin Sultanı ve varlık sebebidir.. Bütün Peygamberler O'nunla iftihar etmişlerdir.. Bütün Peygamberler Ona kavuşmayı dilemişlerdir.. Hatta bazı alimlerimiz bildirmişler.. "Ya Rabbi, Peygamberliktense bizi Habibin Olan Hz. Muhammed'e ümmet eyle.." demişler.. İçlerinde sadece Hz. İsa'nın duası makbul olmuş.. O yüzden Kıyamete yakın geleceğini söylemişler..

Büyük Kur'an Tefsirine bakalım:

(81) Hatırla ki, Allah Peygamberlerden şöyle söz aldı: Size Kitab ve hikmet verdim. Sonra onları tasdik eden bir Peygamber geldiğinde ona îman edecek ve Allah'ın dinini yayması için yardım edeceksiniz. Bunu ikrar ettiniz mi? Bu hususta ağır ahdimi üzerine aldınız mı? diye sorduğunda onlar 'ikrar ettik' demişlerdi. De ki: Şahid olunuz. Ben de sizinle beraber şahitlerdenim...»

Cenab-ı Hak bu âyette bize haber verir ki Hz. Adem'den Hz. İsa'ya kadar göndermiş olduğu bütün Peygamberlerden söz almıştır. Size hangi kitab ve hikmeti verirsem vereyim, siz hangi mertebeye ulaşırsanız ulaşınız, sizden sonra bir Peygamber gelecek ve size verilen kitabı tasdik edecek, mutlaka ona îman ediniz ve ona yardımcı olunuz. Sizin içinde bulunduğunuz ilim ve Peygamberlik sizi ona tâbi olmaktan men etmesin.

îbn Abbas; bu âyeti celîledeki «ISRλ kelimesinin, benim ahdim, manasınadır, diyor.

Muhammed bin İshak:

«ISR kelimesi ahdin ağır olan yükü, (Yani tek id i ve şiddetli mi-sakim ve aldığım söz) demektir.»

Hz. Ali (K.V.) ve amcasının oğlu Hz. Abdullah bin Abbas'a göre Hz. Adem'den Hz. Muhammed'e (S.A.V.) dek gönderilen bütün Peygamberlerden Cenab-ı Hak söz almış ki; Muhammed'i (S.A.V.) gönderdiğim zaman, siz hayatta olursanız ona îman edecek ve kendisine yardımda bulunacaksınız. Ve her Peygamberden söz aldı ki, ümmetinden, «Muhammed (S.A.V.) gönderildiğinde siz hayatta iseniz ona îman ediniz ve kendisine yardımcı olunuz» sözünü alsın.

Tavus, Hasan Basri ve Katade dediler ki:

«Cenab-ı Hak, bu âyetin hükmüne göre, her Peygamberden kendisinden sonra gelen Peygambere yardım etmesi ve onu tasdik etmesi için söz aldı.

Tavus, «Hasan Basri ve Katade'nin bu tefsiri, Hz. Ali ile îbn Abbas'ın tefsirine ters düşmemektedir. Belki onu iktiza etmekte ve gerekli kılmaktadır» diyor. Bunun için de Abdurrazzak, Mamer ve Tavus'tan, Ali ile Ibn Abbas'ın rivayeti gibi bir nakil yaptı.

İmam Ahmed, Abdullah bin Sabit tarikıyla rivayet ediyor:

Hz. Ömer Allah'ın Resûlü'ne gelerek:

«Ey Allah'ın Resulü! Ben, Beni Kureyza Yahudilerinden olan bir arkadaşıma emrettim. O da bana Tevrat'tan derlediği bazı cümleleri yazdı. Bunu sana arzedeyim mi?» diye sordu. Bunun üzerine Cenab-ı Peygamberin yüzü mosmor kesildi. Abdullah bin Sabit der ki:

Ben, Hz. Ömer'e hitaben:

"Sen Resûlüllahın yüzündeki kıpkırmızılığı görmüyor musun?» dedim. Bundan ötürü Hz. Ömer; başladı:

«Ben Rab olarak Allah'a» din olarak İslama, Peygamber olarak Muhammed'e razı oldum» dedi. Bunun üzerine Peygamberin yüzü değişti ve buyurdu:

«Nefsimi yed-i kudretinde tutan Allah'a yemin u kasem ederim ki, eğer Musa sizin aranızda olsaydı, siz de beni terkederek ona tâbi olsaydınız dalâlete gitmiş olurdunuz. Şüphesiz siz ümmetlerden benim payımsınız ve ben Peygamberlerden sizin payınızım.»

Hafız Ebu Ya'la, Cabir tarikıyla rivayet ediyor:

Allah'ın Resûlü:

«Ehli kitaptan şakın hiçbir şey sormayınız. Çünkü onlar dalâlete gittikleri halde sizi hidayet etmezler. Çünkü sorduğunuzda siz ya bir batılı tasdik etmiş olacaksınız veya bir hakkı yalanlamış olacaksınız. Durum şudur: Allah'a yemin ederim, eğer Musa sizin aranızda diri olsaydı bana tâbi olmaktan başka birsey ona helâl olmazdı.»

Bazı hadislerde «Eğer Musa ile İsa diri olsaydı bana tâbi olmaktan başka çıkar yolları olmayacaktı» diye varid olmuştur.

Binaenaleyh Peygamber olan Hz. Muhammed, Peygamberlerin en sonuncusudur ve kıyamete kadar da bu vasfını koruyacaktır. En büyük imam odur. Hangi asırda meydana gelmiş olsaydı o asrın imam-ı azamı o, olurdu... Ona tâat vacib olur ve bütün Peygamberlerin Önderi O, olurdu.

Bunun için İsra gecesinde Peygamberlerin imamı oldu. Peygamberler o gecede Beytulmakdis'te toplandılar ve o da onlara imam oldu. Mahşerde de hepsinin şefaatçisi Odur. Kullar arasında hükmetmesi için Cenab-ı Hakka şefaatçi olarak o geldi. îşte Makam-ı Mahmud ancak ona uygun düşer. Sıra Hz. Muhammed'e gelinceye kadar bu Makam-ı Mahmud'-dan ululazm Peygamberler, ve mürseller bile geri kalmışlar. îşte o Makam-ı Mahmud özel olarak ona verilmiştir. Allah'ın selât ve selâmı onun üzerine olsun. Binaenaleyh o bütün Peygamberlerin ve bütün beşeriyetin Peygamberidir:

Bu hususta gelen hadisleri, kısaca belirtelim.

Abd bin Humeyd, Tavûs'tan rivayet ediyor:

«Cenab-ı Hak ilk gelen Peygamberden söz aldı ki, son gelecek Peygamberi tasdik etsin ve onun getirdiğine iman etsin.»

îbn Cerir Hz. Ali'den rivayet etti:

«Adem'den (A.S.) bu yana gelen bütün Peygamberlerden Hz. Muhammed hakkında söz alındı ki, o, Peygamber olarak gönderildiğinde hayatta olanlar ona îman edecekler, ona yardımcı olacaklardır. Bu hususta, (ona yardımcı olmak ve îman etmek hususunda) kavimlerinden de söz alındı.»

Abd bin Humeyd ve Îbn Cerir, Katade'den rivayet ettiler: «Cenab-ı Hak, Peygamberlerden söz aldı ki, birisi diğerini tasdik etsin. Allah'ın kitabını ve Peygamberlerini insanlara tebliğ etsin. Peygamberler de Allah'ın kitabını ve Peygamberliklerini kavimlerine tebliğ ettiler. Ve tebliğ ettiklerinin arasında Peygamberlerine Muhammedi (S.A.V.) îman etmeleri, onu tasdik etmeleri, ona yardım etmeleri keyfiyeti de vardı.»

îbn Cerir ve îbn Ebi Hatim, Süddi'den rivayet etti: «Nuh'tan bu yana Cenab-ı Hakkın göndermiş olduğu bütün Peygamberlerde Muhammed'e (S.A.V.) îman edilmesini ve ona yardımcı olunmasını söz olarak almıştır.Eğer Muhammed (S.A.V.) çıktığında diri olursa onun getirdiğine îman eder, ona yardımcı olur. Ve kavminden de Muhammed'e îman etmelerini ve kendisine yardımda bulunmalarına söz vermelerini emretmiştir.

îbn Cüreyc, Hasan'dan rivayet etti:

«Allah, Peygamberlerden söz aldı ki, sizin son geleniniz ilk geleninizin Peygamberliğini doğrulayacak ve ihtilâfa düşmeyeceksiniz.»

İbn Cerir, Ali bin Ebi Talib'den rivayet etti:

«Şahid olunuz.» Yani ümmetleriniz hakkında şahid olunuz. «Ben de» hem sizin, hem de ümmetleriniz hakkında «şahitlerden olacağım» sizinle beraber.

Kardeşim bakınız.. Nasıl tefsir edilmiş.. Başka Tefsirlerden de örnekler getirmek mümkün ama buna şimdilik gerek yok..

Alıntının özeti şudur:

Peygamberimizin makamı öyle alidir, öyle yücedir ki daha yeryüzününe bile gelmemişken O'na iman bütün Peygamberlerin boynuna borç olmuş.. Onlara ve bazı rivayetlere göre Onların ümmetine de şart koşulmuş..

Bütün insanlık Peygamberlere iman ile yükümlü.. Peygamberler de mübarek Peygamber Efendimize iman ve itaat ile..

Anlayana yetişmesi lazımdır..

hirahos
07-12-2006, 05:25
Yukardaki Bakara 253. ve İsra 55. in Tefsirlerine baktınız mı peki?

Bakara 253:"İşte bu peygamberlerin bazısını bazısına üstün kıldık. Onlardan bazısıyla Allah konuştu. Bazısının da derecelerini yüceltti. Meryem oğlu İsa’ya belgeler verdik ve onu Ruhu’l-Kudüs’le destekledik. Eğer Allah dileseydi o peygamberden sonrakiler kendilerine apaçık belgeler geldikten sonra birbirlerini öldürmezlerdi. Fakat ayrılığa düştüler, kimi iman ederken kimisi de kâfir oldu. Allah dileseydi birbirlerini asla öldürmezlerdi. Ancak Allah dilediğini yapar."

Et-Tefsirul Hadis:

Müfessirler (Taberi,İbn Kesir,Hazin,Beğavi) "derecelerle yükselttiği kimseler vardır" ifadesiyle ilgili olarak, Peygamberimizin üstünlüğüne ve diğer peygamberlere göre daha yüksek bir dereceye sahip olduğuna işaret edildiğini söylemişlerdir.

Bu bağlamda Hazin, "bütün peygamberlere ayrı ayrı verilen mucizeler, bütün olarak Peygamberimize verilmiştir" dedikten sonra, Peygamberimizin mucizelerini konu alan rivayetlere işaret ederek en büyük ve en belirgin mucizesinin Kur'an olduğunu söyler.

Ebu Hureyre'nin rivayet ettiği bir diğer hadiste şöyle deniyor:

"Birçok hususta diğer peygamberlerden üstün kılındım: İlahi mesajların tümünü içeren bir kitap bana verildi. Heybetim düşmanlarım üzerinde etkili kılındı. Savaşta ganimet almam helal kılındı. Yeryüzü benim için temiz bir mescid kılındı. Bütün alemlere elçi olarak gönderildim. Benimle birlikte peygamberlik son buldu."

İbn Kesir, Peygamberimizin üstünlüğü ile ilgili hadislerle Buhari ve Müslim'in Ebu Hureyre'den rivayet ettikleri şu hadis arasında bir çelişki olup olmadığını ele almıştır.

"Bir müslümanla bir yahudi tartıştılar. Yahudi yemin edeceği sırada Musa'ya, alemlerin üzerinde seçen Allah'a andolsun ki hayır, dedi. Müslüman elini kaldırdı ve yüzüne bir tokat vurarak: Ey pis adam Muhammed'den de mi üstündür? dedi. Yahudi Peygamberimizin yanına gelerek müslümanı şikayet etti. Bunun üzerine Rasulullah şöyle buyurdu: Beni peygamberlerden üstün tutmayın. İnsanlar Kıyamet günü ölecekler ve ilk uyanan ben olacağım da Musa'yı arşın direğine tutunmuş olarak bulacağım. Bilmiyorum benden önce mi uyanmıştır, yoksa Tur'un yıkılışına karşılık olarak mı böyle ödüllendirilmiştir? Beni peygamberlerden üstün tutmayınız".

Başka bir rivayette Peygamberler arasında üstünlük İddiasında bulunmayınız.

Ardından İbn Kesir bu durumun çeşitli açılardan izah edilebileceğini belirterek şöyle demiştir:

Öncelikle bunun, peygamberler arası üstünlüğün bilinmesinden önce olması ihtimali vardır. Bu yorum tartışmalıdır.

İkincisi, Peygamberimiz bu sözü tevazu gereği söylemiştir.

Üçüncüsü, çekişmeye, zıtlaşmaya yolaçabilecek hususlarda üstünlük iddiasında bulunmayı yasaklamıştır.

Dördüncüsü, asabiyet duygusuyla üstünlük iddiasında bulunmaya karşı çıkmıştır.

--------------------------------------

Yani, Peygamberlere inananlar arasında "senin peygamberin, benim peygamberim" şeklinde üstünlük çekişmesi ve kavgası caiz görülmemiş; bu açıdan itirazınız isabetli olabilir.. Bu ifadeyi vurgulayan tüm tefsirler yine de Ayetin anlamının sarih olduğunu, Kiminin kimine üstün olduğunu, Peygamberimizin de hepsinden üstün ve makamca yüksek olduğunu bildirmek durumunda kalmışlardır.. Ve fakat iman olarak hepsine ayırmadan iman etmeyi zorunlu görmüşler, diğer dinlerin mensubları ile de bizim peygamberimiz üstündür çekişmesine girmemeyi salık vermişlerdir..

Ama konumuz Peygamberlerin kıyaslaması değildi.. Nerden nereye getirdiniz yahu..

BADUH
07-12-2006, 09:35
Ama konumuz Peygamberlerin kıyaslaması değildi.. Nerden nereye getirdiniz yahu..



SA,

Hocam maksadım muhalefet etmek veya konuyu değiştirmek değil. Delil olarak sunduğunuz ayetin yanlış anlaşıldığını düşündüm. Bu ayetin manasını benim gibi bilenler sonuçta Rabıta konusunda yanlış delil sunduğunuz düşüncesiyle konu hakkında direk olumsuz kanaate varacaklardır. Tabi bir de Peygamberler konusunda Hıristiyanların düştüğü hataya düşme endişesi var. Zaten asıl sebep de bu idi. Gerçi bu konu başlı başına ayrı bir konu. Mustafa İslamoğlu'nun bununla ilgili "Üç Muhammed" adlı kitabını tavsiye ediyorlardı. (Reklam yapar gibi oldu. Ben okumadım. Sadece arkadaş içeriğini kabaca özetlemişti.)

Rabıta konusunu ben daha ziyade İmam Şatıbi'nin yaklaşımı ile açıklamanın doğru olduğu kanaatindeyim. O zaman her iki tarafın da susmak zorunda kalacağını düşünüyorum.

Elbette en doğrusunu Allah-u Teala bilir.

İyi çalışmalar.

zeygue
08-12-2006, 13:22
O buyurduğunuz Ayet-i Kerime Peygamberlerin dereceleri ile ilgili değildir.. İman ile ilgili olarak "biz bütün Peygamberleri birbirinden ayırmadan hepsine birden iman ederiz" manasında.. Sizin mesajınızdan alıntıladığım altı çizili yerlere dikkat ederseniz imandan bahsedilmektedir..

Halbuki:

"Resullerden kimisini kimisine üstün kıldık."

"Nebilerden bazısını bazısından üstün kıldık." [İsra 55]

Demek ki derece olarak birbirlerine üstünlükleri var Peygamber Efendilerimizin..

Demek ki bu işler kuru akıl yürütmeriyle ve mantık oyunlarıyla olmuyor..



Sayın hirahos
Bu ayetlerin konuyla ilgisi yok.Benim itirazım aşağıdaki alıntıyadır.Peygamberleri alim de olsalar sıradan insanlarla eşit göremeyiz.


[B]efendimiz(s.a.v)"ummetimin alimleri ben-i israilogullarinin peygamberleriyle es degerdedir" buyuruyor,
Allah(c.c) veli kullari,bir hz.musa aleyhselam bir hz.isa aleyhselam ayarindadir insaAllah, "http://www.ihvan-forum.com/forum/images/quotes/quot-bot-left.gif

Sofuoglu
08-12-2006, 20:45
.Peygamberleri alim de olsalar sıradan insanlarla eşit göremeyiz.

alim de olsalar siradan insanmi?

peygamberlerde siradan insan sonucda,

once bi celiskilerinden kurtul insaAllah

selametle

zeygue
09-12-2006, 00:11
alim de olsalar siradan insanmi?

peygamberlerde siradan insan sonucda,

once bi celiskilerinden kurtul insaAllah

selametle

40.Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allah'ın Resülü ve nebilerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.

EbuMahir
09-12-2006, 02:03
"ummetimin alimleri ben-i israilogullarinin peygamberleriyle es degerdedir"

"peygamberleri gibidir" olmasi gerek. "Es degerdedir" yanlis. Hic bir alim, hic bir evliya bir paygamberle ayni degildir. Birakin peygamberi sahabelerle bile ayni degildir...

BADUH
09-12-2006, 10:49
SA,

Bediüzzaman Hazretleri, "Ümmetimin alimleri, israiloğullarının peygamberleri gibidir" hadis-i şerifine mazhar olan büyük alimleri sayarken, Nakşibend (r.a.)'ın ismini de zikreder...

Bu Hadis-i Şerif'in sahih olmadığını iddia eden alimler de olmuştur (http://www.suleymaniyevakfi.org/modules/fetvalar/index.php?cat_id=24#293).

Gerçi "gibidir" ile "eşittir" veya "eş değerdir" arasındaki fark Sabancı ile Koç arasındaki fark gibi olsa gerek. Bizim gibi züğürtler açısından Sabancı ile Koç arasındaki fark sadece çenemizin yorulma farkı olsa gerek.

İyi çalışmalar.

ebumusab
09-12-2006, 16:28
"ummetimin alimleri ben-i israilogullarinin peygamberleriyle es degerdedir"

"peygamberleri gibidir" olmasi gerek. "Es degerdedir" yanlis. Hic bir alim, hic bir evliya bir paygamberle ayni degildir. Birakin peygamberi sahabelerle bile ayni degildir...

selamun aleyküm
bir hoca efendi bu hadisi tevil ederken şöyle buyurdu
musa as zamanında belki bin tane nebi musa as şeriatını anlatıyordu benden sonra ne nebi ne de rasul gelmeyeceğine göre benim şeriatımı tebliğ açısından ümmetimi n alimleri beni israilin nebileri gibidir demek istemiştir
hadisin sıhhat şartlarını bilmiyorum fakat bir de bu gözle bakmak lazım gelir
selamun aleyküm

EbuMahir
09-12-2006, 18:26
Evet teblig acisindan, irsad acisindan beni israilin peygamberleri GIBIDIR. Ama peygamberlerle es deger degildirler...

SIRK_DOKTORU
09-12-2006, 20:10
"ummetimin alimleri ben-i israilogullarinin peygamberleriyle es degerdedir"

Bu uydurma söze hadis diyen , hadis iması veren senedini , ravilerini , sıhhatini ve kaynağını veremediği sürece müfteri olarak kalacaktır !
Üstelik öyle bir müfteri ki (iftiracı) HZ. MUHAMMED (s.a.v)e ağzından atılan bir iftira ile .



Hz. Ali radıyallahu anh anlatıyor:
"Resülullah aleyhissalatu vesselâm buyurdular ki: "Benim hakkımda yalan söylemeyin. Zira benim üzerime yalan uyduran cehenneme girer."

Buhâri, İlm 38; Müslim, Mukaddime 1, (1); Tirmizi, İlm 8, (2662).kutub-i sitte 5176


Muğire İbnu Şu'be radıyallahu anh anlatıyor:
"Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
"Benim üzerime söylenen yalan bir başkası üzerine söylenen yalangibi değildir. Öyleyse kim bile bile bana yalan nisbet ederse cehennemdeki yerini hazırlasın!"
Buhâri, Cenâiz 34; Müslim, Mukaddime 4, (4); Tirmizi, İlm 9, (2664).kutub-i sitte 5178


BAKIN BU HADİS SAHİHTİR !!!

BADUH
09-12-2006, 20:44
"ummetimin alimleri ben-i israilogullarinin peygamberleriyle es degerdedir"

Bu uydurma söze hadis diyen , hadis iması veren senedini , ravilerini , sıhhatini ve kaynağını veremediği sürece müfteri olarak kalacaktır !
Üstelik öyle bir müfteri ki (iftiracı) HZ. MUHAMMED (s.a.v)e ağzından atılan bir iftira ile .



Hz. Ali radıyallahu anh anlatıyor:
"Resülullah aleyhissalatu vesselâm buyurdular ki: "Benim hakkımda yalan söylemeyin. Zira benim üzerime yalan uyduran cehenneme girer."

Buhâri, İlm 38; Müslim, Mukaddime 1, (1); Tirmizi, İlm 8, (2662).kutub-i sitte 5176


Muğire İbnu Şu'be radıyallahu anh anlatıyor:
"Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
"Benim üzerime söylenen yalan bir başkası üzerine söylenen yalangibi değildir. Öyleyse kim bile bile bana yalan nisbet ederse cehennemdeki yerini hazırlasın!"
Buhâri, Cenâiz 34; Müslim, Mukaddime 4, (4); Tirmizi, İlm 9, (2664).kutub-i sitte 5178


BAKIN BU HADİS SAHİHTİR !!!

SA,

Hocam bu ağır ithamı Bediüzzaman için de kullanabilir misin? Zira bir önceki mesajımda Bediüzzaman'ın bu Hadis-i Şerif ile ilgili bir sözünü belirten yorumu nakletmiştim:

Bediüzzaman Hazretleri, "Ümmetimin alimleri, israiloğullarının peygamberleri gibidir" hadis-i şerifine mazhar olan büyük alimleri sayarken, Nakşibend (r.a.)'ın ismini de zikreder...

İyi çalışmalar.

SIRK_DOKTORU
09-12-2006, 20:52
Aynen kullanıyorum ; said nursi de konuyla ilgili yeri geldiğinde bu uydurmayı kitabına koymuş fakat senet sepet hak getire .

İsimlerin büyüklüğüne bakarak metodlarımızdan taviz veremeyiz.
Herkesin hatası olabilir. Hadisin sıhhat şartını da hadis usulü alimleri bilir. Senedsiz , ravisiz mesnedsiz hikayelere hadis denemez.

ufuklar27
09-12-2006, 21:08
"Ümmetimin alimleri, israiloğullarının peygamberleri gibidir" "Tecrid-i Sarih Tercümesi: 1:107" şeklinde bir kaynaklandırma yapmışlar acaba doğru mudur?

SIRK_DOKTORU
09-12-2006, 21:17
"ÜMMETİMİN ALİMLERİ BENİ İSRAİL’İN PEYGAMBERLERİ GİBİDİR." (uydurması)

(Şuâlar, 80, Altıncı Şua/İkinci Suâl/Birinci Cihet; 486, Onbeşinci Şua/Elhüccetü’z-Zehra/Üçüncü Medrese-i Yûsufiye’nin Tek Bir Dersinin Üçüncü Kısmı/Dokuzuncusu; Kastamonu Lâhikası, 9, Yirmiyedinci Mektubdan/ Azîz, Sıddık Kardeşlerim ve Hizmet-i Kur'aniyede Kuvvetli, Dirayetli Arkadaşlarım; Barla Lâhikası, 385,Yirmiyedinci Mektubdan/Risale-i Nur’un ehemmiyetli bir şâkirdi olan Yusuf’un bir fıkrasıdır.)


" Ümmetimin alimleri ben-i israil'in peygamberleri gibidir "

Hadis (söz) için Demirî ve Askalânî; Aslı yoktur, dediler.
Zerkeşî de böyle sükut etmiştir.

( Aliyyu’l-Karî, Esrâru’l-Merfû‘a, 247; Şevkânî, Fevâidu’l-Mecmû‘a, 286. )

_Said Nursî, bu hadisi de diğerleri gibi kaynak vermeden Hadisin aslı olmadığından haberi de yoktur. Hadis, sadece sika imamların kitaplarından alınır. Hangi hadisin zayıf, hangisinin merdut, hangisinin makbul olduğu kendisine müracaat edilen alınır.
Bu imamların koydukları kaidelerden birisi şöyledir: Bir hadis rivayet açıkça belirtmek ya da kim tahriç etmişse ona isnat etmek zorundadır.
(Ebû Şehbe, Sünnet Müdafaası, 1/190.)

_Peygambere iftira atmanın dehşetini bilmeyen kimseler arasında bu tür uydurma sözler hadis diye oldukça yaygındır . Kaynağa itibar etmeyen kimseler olduklarından dolayı ; kendi aralarında bu tür sözlerin senedi , ravi zinciri , muhaddislerin bu söz hakkında hükümlerinin pek kıymeti harbiyesi yoktur. Çünkü bunları kabul etmek işlerine gelmektedir. Böylece alim bildiklerini kutsamış , alim bilinenler ise kendilerini peygamber seviyesinde kabul ettirebildiklerinden dolayı her türlü talimatları ve emirlerine körü körüne itaat ettirebileceklerdir. Bu tür kişilerden delil sorulduğunda kınanırsınız. Onlar Allah dostlarıdır ! denilerek hatadan münezzeh itibarı verilmek istenerek söylemlerinin sıhhat derecesi sahih ! olduğu vurgulanmak istenir . Fakat ehli sünnet için delil edille-i şeriyyedir. Bu tür safsatalara itibar edilmez .

Bakınız aşağıdaki iki hadis sahihtir


_Hz. Ali radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalatu vesselâm buyurdular ki: "Benim hakkımda yalan söylemeyin. Zira benim üzerime yalan uyduran cehenneme girer."
Buhâri ,İlm38;Müslim, Mukaddime1, (1); Tirmizi, İlm 8, (2662)Kutub-i sitte:5176

_Muğire İbnu Şu'be radıyallahu anh anlatıyor: "Resülullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: "Benim üzerime söylenen yalan, bir başkası üzerine söylenen yalan gibi değildir. Öyleyse kim bile bile bana yalan nisbet ederse cehennemdeki yerini hazırlasın!"
Buhâri, Cenâiz 34;Müslim, Mukaddime 4, (4); Tirmizi, İlm 9,(2664). Kutub-i sitte :5178
:thinking:

Nikbin
09-12-2006, 21:19
Mâide Sûresi 56.âyette; "Kim, Allah'ı, Rasûlü'nü ve mü'minleri velî (ve dost) edinirse, işte Allah taraftarı onlardır; mutlaka galip geleceklerdir"

başka söze gerek yok bence......

turkuaz18
09-12-2006, 21:20
s.a
Değerli kardeşlerim yaklaşık 1 saati aşkın rabıta ile ilgili yazıları okudum, ama çok üzüldüğümü ifade etmek istiyorum.

Burada yazı yazan kardeşlerimizin kendine vaya kendine yakın hissettiği kişilerin görüş ve düşüncelerinden etkilendikleri ortadadadır.Konu ile ilgili olarak iki grub oluşmuş ve birbirlerine ağır ithamlarda bulunmaktalar ne yazık.Karşı karşıya gelseler selamlaşır kucaklaşırlar.Ama burada olmadık laflar söyleniyor.Üzüntüm bunlardır.Demem o ki bu konuda yazmış olan kardeşlerimde hangisi Kur'an'nın hatmetmiş, hangisi mealini birkere olsun okudu, hangisi islam tarihini Allah Resülünün Hayatını ,kütübü sitteyi,herhangi bir tevsirin tamamını okuyupta burada ahkam kesiyor anlamış değilim.
Kardeşlerim benim ricam sizlerden ALLAH rızasi için söylemiş olduğum kaynakları tamamen okuyup ondan sonra tartışnız.Vede tartışma usluplarınız pek hoş değil aşağılayıcı ve alaycı olarak görtüm.Bir müslümana yakışmayan üslüplar.

ALLAH rızası için kaynaklarımızı okuyup öyle yazı yoksa yazık olacak bizlere sonumuz hiç iyiye gitmiyor.
Son alarak eklemek istediğim FATİHA SÜRESİNİ okuyup anlamak ALLAH ve Resülünü anlamanın en kolay yoludur.Rabbim bize günde 40
defa okutmasında bir hikmet vardır

Selametle Kalın

SIRK_DOKTORU
09-12-2006, 21:25
Mâide Sûresi 56.âyette; "Kim, Allah'ı, Rasûlü'nü ve mü'minleri velî (ve dost) edinirse, işte Allah taraftarı onlardır; mutlaka galip geleceklerdir"

başka söze gerek yok bence......




Müslüman zaten Allahı , Peygamberi (hz. Muhammed s.a.v) , ve kendisi gibi müslümanım diyen müminleri veli - dost edinir. Aksi taktirde hem müslümanlığı söz konusu değildir , hemde galib gelicilerden değildir.

SIRK_DOKTORU
09-12-2006, 21:28
Turkuaz kardeşim demişsiniz ki :

kendine vaya kendine yakın hissettiği kişilerin görüş ve düşüncelerinden etkilendikleri ortadadadır.

Benim yazılarım ayet ve hadislerle ispatlıdır . Yorum ve hissi yazılarla karıştırmayınız. Delilsiz bir şekilde savunma yapanlar zaten sahih ayet ve hadisle gelseler karşılarında değil biz kimse duramaz !

BADUH
09-12-2006, 21:29
s.a
Değerli kardeşlerim yaklaşık 1 saati aşkın rabıta ile ilgili yazıları okudum, ama çok üzüldüğümü ifade etmek istiyorum.

Burada yazı yazan kardeşlerimizin kendine vaya kendine yakın hissettiği kişilerin görüş ve düşüncelerinden etkilendikleri ortadadadır.Konu ile ilgili olarak iki grub oluşmuş ve birbirlerine ağır ithamlarda bulunmaktalar ne yazık.Karşı karşıya gelseler selamlaşır kucaklaşırlar.Ama burada olmadık laflar söyleniyor.Üzüntüm bunlardır.Demem o ki bu konuda yazmış olan kardeşlerimde hangisi Kur'an'nın hatmetmiş, hangisi mealini birkere olsun okudu, hangisi islam tarihini Allah Resülünün Hayatını ,kütübü sitteyi,herhangi bir tevsirin tamamını okuyupta burada ahkam kesiyor anlamış değilim.
Kardeşlerim benim ricam sizlerden ALLAH rızasi için söylemiş olduğum kaynakları tamamen okuyup ondan sonra tartışnız.Vede tartışma usluplarınız pek hoş değil aşağılayıcı ve alaycı olarak görtüm.Bir müslümana yakışmayan üslüplar.

ALLAH rızası için kaynaklarımızı okuyup öyle yazı yoksa yazık olacak bizlere sonumuz hiç iyiye gitmiyor.
Son alarak eklemek istediğim FATİHA SÜRESİNİ okuyup anlamak ALLAH ve Resülünü anlamanın en kolay yoludur.Rabbim bize günde 40
defa okutmasında bir hikmet vardır

Selametle Kalın

SA,

Hocam müsterih olun. Ağır küfürvari sözler sarfedilmediği sürece dini meselelerin tartışılmasında kimse alınganlık yapmaz. Yapacak kimse de zaten yazmaya çekinir. Ben şahsen her konunun kırıcı olsa bile tartışılmasından yanayım. Bu yaklaşım varsa sorunların aşılması açısından tek yöntem (ABD bunu çok güzel uyguluyor). Alternatif yöntemler daha ziyade karşılıklı birbirini aldatmaktan başka bir sonuç vermiyor.

İyi çalışmalar.

ufuklar27
09-12-2006, 21:33
"Ümmetimin alimleri, israiloğullarının peygamberleri gibidir" "Tecrid-i Sarih Tercümesi: 1:107" şeklinde bir kaynaklandırma yapmışlar acaba doğru mudur?

Kontrolunu yapabilecek arkadaş var mıdır? :)

hirahos
09-12-2006, 21:48
Kontrolunu yapabilecek arkadaş var mıdır? :)


ufuklar abi (27 yaş mı Antep mi? :D )

Tecrid-i Sarih olarak neyi kastettiğinizi söylerseniz bakmaya çalışayım.. Orayı anlayamadığım için bakamadım..

ufuklar27
09-12-2006, 21:55
ufuklar abi (27 yaş mı Antep mi? :D )

Tecrid-i Sarih olarak neyi kastettiğinizi söylerseniz bakmaya çalışayım.. Orayı anlayamadığım için bakamadım..



Her ikisi de değil... doğduğum gün ayın 27. günü :)

Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi adıyla Diyanet İşleri Başkanlığı yayınları arasında çıkan bir kitap varmış...

SIRK_DOKTORU
09-12-2006, 22:14
Verdiğin adres , konuya benzer izahın geçtiği hadis numarasındaki izahı içermektedir. Sahihi buharide böyle bir söz hadis diye geçmemektedir .

ufuklar27
09-12-2006, 22:21
Verdiğin adres , konuya benzer izahın geçtiği hadis numarasındaki izahı içermektedir. Sahihi buharide böyle bir söz hadis diye geçmemektedir .


Tam bilgi şu şekilde:

Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercemesi ve Şerhi (12 Cilt) yazan: Zeynü'd-din Ahmed b. Ahmed b. Abdi'l-Latifi'z-Zebidi; çev: Ahmed Naim Ankara Diyanet İşleri Başkanlığı, 1984 Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları.

http://www.lotuskitap.com/resim/sarih.jpg

tunco
09-12-2006, 22:53
sİrk Doktoru .

Sen Bİrde İnandiĞin Tanri Dan SÖz Etsene.

Delİlsİzde Olsa Olur Delİllİde Olsa Olur.

GÖkyÜzÜnde Oturup Bİzlerİ Seyreden Tanrini Tanitirsan Sevİnİrİm ?

SIRK_DOKTORU
09-12-2006, 22:55
Normalde sahih buhari ötüken yayınlarında 17 cilt olarak çıkmaktadır .
Bahsetmiş olduğunuz yayın ise laik devletin diyanet teşkilatının cıkardıgı aslında 13 cilttir. İndexle beraber.

Bunda bile sahih , senedli bir şekilde bu söz hadis diye geçmemektedir.

SIRK_DOKTORU
09-12-2006, 22:59
sİrk Doktoru .

Sen Bİrde İnandiĞin Tanri Dan SÖz Etsene.

Delİlsİzde Olsa Olur Delİllİde Olsa Olur.

GÖkyÜzÜnde Oturup Bİzlerİ Seyreden Tanrini Tanitirsan Sevİnİrİm ?

Ben tanrıya inanmam . Tanrıya sen inamayasın sakın ?

Ben alemlerin Rabbi olan ALLAHa iman etmişdir.
Benim Rabbim arşa istiva etmiştir , istiva malum keyfiyeti meçhuldur !
Benim rabbim mekandan münezzehtir !
Seninde şeyhin sanırım öyle ! Çünkü her yerden gaybi mesafelerden haberler verip yardım ettiğine inanmaktasınız !!!!

ufuklar27
09-12-2006, 22:59
Normalde sahih buhari ötüken yayınlarında 17 cilt olarak çıkmaktadır .
Bahsetmiş olduğunuz yayın ise laik devletin diyanet teşkilatının cıkardıgı aslında 13 cilttir. İndexle beraber.

Bunda bile sahih , senedli bir şekilde bu söz hadis diye geçmemektedir.

O sayfayı tarayıp ya da hadisi yazarak foruma gönderebilirseniz seviniriz...
Selamlar

tunco
09-12-2006, 23:03
pEKİ SANA GÖRE KURAN VE SÜNNET İLE HER ŞEY OLDU BİTİ...

PEKİ BU MEZHEP İŞİ NE ?

BU 4 MEZHEP HAKMIDIR? BATILMIDIR?

Sofuoglu
09-12-2006, 23:06
Bir zâhirî hoca vardır, öğretmeye “Elif”ten başlar. Kişi günâ gün öğrenir. Daha derin hoca vardır, ilimden öğretir. Açıklayabildiği kadar Âyet-i kerime’leri açıklar. Hadis-i şerif’leri izah edebildiği kadar izah eder, en güzelini öğretmeye çalışır. Fakat bu öğrettiği şey satırdan alınmıştır. Satırdan aldığını nakletmeye çalışır.

Bir de Allah-u Teâlâ’nın öğrettikleri vardır. Allah-u Teâlâ’nın talebeleri sadırdan alır. Allah-u Teâlâ an be an yeni tecelliyatlarda bulunur. Nurunu kalbine akıtması ve nakşetmesiyle gizli sırlara muttali olur. Kalbindeki esrarı kitaba döktüğü zaman herkes hayret eder. Çünkü halk satır ilmini biliyor, bu ilim ise sadırdan çıktı. Satırın muallimi benî beşer, sadırın muallimi ise Allah-u Teâlâ’dır.

Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Her şeyden haberdar olan Allah gibi sana hiç kimse haber veremez.” (Fâtır: 14)

Sana hakikatı bildirecek olan, her şeyden kemâliyle haberdar olan zât-ı kibriyâ’dır, diğer haber verenler değil.

Kime akıtırsa bu ilim onda bulunur. Hangi hazineye ne kadar cevher kondu ise, o kadar cevher olur. Fakat o cevher hazineye âit değildir. Koyana âittir.

Çeşmeden su akar, fakat o su çeşmeye ait değildir. Su kesildiği zaman çeşmeden hiçbir şey akmaz.

İlim ikidir: Sadır ilmi, satır ilmi.

Satır ilmi duymakla, okumakla öğrenilir, medreselerde tahsil edilir. Bu ilim sahipleri şeriatın zâhirine vâristirler. Şeriat ahkâmını tâlim ederler. Hakk’a vâsıl olmak bu ahkâmın tatbik edilmesine bağlıdır. Ahkâma uymayan her türlü çalışma ve ibadet nâkıstır. Bunun için çok mühimdir.

Sadır ilmi Allah-u Teâlâ’nın kalbe koyduğu ilimdir. Buna “Marifetullah ilmi” de denir. Marifetullah ehli bu gayeye ulaşmış ve bu faydalı olan marifetullah ilmine vâkıf olmuşlardır. Hem zâhirî hem bâtınî misal âlemine uçabilmek için çift kanatlı kuş mesabesinde olmuşlardır.

Sadır ilmi bâtınîdir, satır ilmi zâhirîdir.

Sadır ilmi hususidir, satır ilmi umumidir.

Sadır ilmi hallere mahsustur, satır ilmi fiillere mahsustur.

Sadır ilmi murakaba içindir, satır ilmi muamele içindir.

Sadır ilmi burhan ilmidir, satır ilmi beyan ilmidir.

Sadır ilmi hidayet ilmidir, satır ilmi rivayet ilmidir.

Sadır ilmi o bilgiyle hakikatte O’na O’ndan başka bir delil olmadığını bilmektir, satır ilmi ise Allah-u Teâlâ’nın kâinattaki sanatını görmektir.

Zâhir ehli; ilim okur, okutmak için okur. Okudukça büyür, kendisini dev gibi görür.

Bâtın ehli; okur, okudukça küçülür, küçüldükçe küçülür.

Birisi halk için okur, birisi Hakk için okur. Birisi halktan ücret alır, birisi Hakk’tan ücret alır.

Birisi kendini görür Hakk’ı görmez, birisi Hakk’ı görür kendini görmez.



Bir temsil: Zâhirî ilim yumurtanın dış kabuğudur, kabuk olmazsa yumurtanın hükmü olmaz. Tarikat ilmi beyazıdır, bu ilmi elde etmek için kabuktan içeriye intikal etmek gerekiyor. Hakikat ilmi sarısıdır, daha da ileriye nüfuz edilerek elde edilir. Civcivin çıkması ise marifetullahtır, civciv çıkınca kabuk atılır, artık yumurtadan eser kalmaz. Kudsî ruh ile desteklenmiş olanlar marifetullaha nâil olduğu zaman ene kabuğunu deler, hiç olduğunu anlar, misal âlemine uçar.

Fenâfişşeyh tahsili esnasında birçok tecellilere mazhar olunur. Kişi bu tecelliyatlara mazhar olurken her şeyi bildiğini zanneder. Fenâfirrasul tahsiline geçtiği zaman hakikata ulaşır ve hiçbir şey bilmediğini burada öğrenir. Yumurta bir süre sıcakta kalıp, civcivin kabuğu delip çıktığı gibi; Fenâfillâh’a da geçtiği zaman vücut varlığını deler, yol bulur. Kudsî ruh ile desteklenen kimseler Lâhut âlemine kadar çıkar. Kabuk değersiz bir hiç olduğu gibi; o anda artık kendi varlığının hükümsüz ve bir kabuktan ibaret olduğunu, her şeyin O’nun ve O’ndan olduğunu gözü ile görür. Bu tahsilde hiç olduğunu öğrenir, var olan Allah-u Teâlâ insanda tecelli eder. Fakat bunu gören dünya yüzünde kaç kişidir?

Zâhirde iken insan hep bildiğini söyler, hakikata geçince içeriye nüfuz eder, hiçbir şey bilmediğini itiraf eder. Marifetullah’a geçmesi ile de hiçbir şey olmadığını bilir. Çünkü kurbiyet ve sıddıkiyete nâil olmuş olur.

Kabuk da O’nundur, yani zâhirî ilim de Allah-u Teâlâ’nın bir ihsanıdır, beyazı da O’nun ihsanıdır, sarısı da O’nun ihsanıdır. Civcivin çıkması da, mârifetullah ilmi de O’nun lütf-u ihsanıdır.

Aslında var olan Allah’tır. Var’ı bulunca varlık ifnâ olur, kişi hiç olduğunu öğrenir.

Zâhirde olanların ilmi satır ilmidir, halktan alır. Yani satırdan okumakla, bir hoca tarafından öğretilmekle alır.

Nasıl ki bin inşaat mühendisi bir araya gelse, bir doktorun işini yapamaz. Neden yapamaz? Branşları, tahsilleri ayrı olduğu için, birinin ilmini diğeri bilmez. Bu da böyledir.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Onu sizin için bir ibret ve öğüt yapalım ve anlayışlı kulaklar onu anlasın diye.” (Hâkka: 12)

Nice insanlar vardır ki, işitmesi de işitmemesi de birdir. İşittikleri sadece kulağında kalır, kalbine inmez, bunun için de duymamış gibi olur. Çünkü duymak başka, işitmek başkadır. Duyan kalp, işiten kulaktır.



Bâtınî ilim ilham vasıtası ile, Allah-u Teâlâ’nın nuru kalbe akıtması ve dilediğini duyurması ile husule gelir. Zâhirî yani dış ilimlerle iç âlemi bilmek mümkün değildir.

“Âlimler peygamberlerin varisleridir.” (Buharî)

Hadis-i şerif’i dikkatle incelendiği zaman bu hakikat açıkça görülür.

Nübüvvetin üstünde hiçbir rütbe olmayacağına göre, bu rütbeye vâris olmaktan daha büyük şeref tasavvur edilemez.

Hiçbir peygamberin ümmeti vâris-i enbiyâ mertebesine nâil olamamıştır. Bu vazife ancak Ümmet-i Muhammed’e tevdi ve ihsan buyurulmuştur.

Onlar vâris-i enbiyadır. Onlara “Vâris-i enbiya” denir.

Nitekim Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyuruyorlar:

“Cenâb-ı Hakk benim göğsüme ne döktüyse, ben de onu olduğu gibi Ebu Bekir’in göğsüne boşalttım.” (Risâle-i Es’adiyye)

Kalpten kalbe dökülen ilâhi emanetullah kıyamete kadar devam eder. İşte bütün bu sır buradan geliyor, bütün esrar, bütün gizlilik bu noktadan doğuyor.



Zâhirî ilmin çeşitleri çoktur. Bâtınî ilimlerinki ondan da çoktur. İlm-i iman, ilm-i İslâm, ilm-i ihsan, ilm-i tevbe, ilm-i zühd, ilm-i verâ, ilm-i takvâ, ilm-i ahlâk, ilm-i mârifet-i nefs, ilm-i mârifet-i kalp, ilm-i tezkiye-i nefs, ilm-i tasfiye-i kalp, ilm-i mükâşefat, ilm-i tevhid, ilm-i tecelli-i sıfat, ilm-i tecelli-i zât, ilm-i makamat, ilm-i vusûl, ilm-i fenâ, ilm-i bekâ, ilm-i sekr, ilm-i sahv, ilm-i mârifet ve benzeri ilimler.

Âlimler üç taifedirler: Bir taifesi zâhirî ilmi bilirler. İkincisi bâtınî ilmi bilirler. Üçüncüsü hem zâhirî ilmi bilirler hem de bâtınî ilmi bilirler. Bu üçüncüsünden çok azdır.

Fakir onları tarif ederken;

“Sehm-i nübüvvete vâris olanlar”

“Sehm-i velâyete vâris olanlar”

“Hem sehm-i nübüvvete hem de sehm-i velâyete vâris olanlar” olarak belirtmişizdir.

Adı üstünde vâris, çalışmakla elde edilen bir şey değil. Allah-u Teâlâ doğrudan doğruya nuru kalbine yazmış, Kudsî ruh ile desteklemiş, Resulullah Aleyhisselâm’ın emanetini ona boşaltmıştır. Bütün sırlar bu noktada toplanıyor.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyuruyorlar.

“Az bir tevfik, birçok ilimden hayırlıdır.” (Deylemi)

Hâtem-ül Enbiyâ -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizden sonra vahiy kesilmiş, ilham kapısı ise açık kalmıştır. Din, kıyamete kadar bâkidir. İnsanların yeni bir dine ihtiyaçları yoktur. Fakat zamanla vesveselere dalıp arzu ve heveslere kapıldıkları için, hakikatı hatırlatmaya, ruhlarını kuvvetlendirmeye ihtiyaçları vardır.

Marifetullah ancak tasavvuf yoluyla, ruhi zevk ile husule gelir. Diğer bilgilerle hâsıl olmaz. Daha doğrusu Allah vergisidir, bir lütf-u ihsandır.

“Bu Allah’ın fazl-u ikramıdır, kime dilerse ona verir.” (Cuma: 4)

Tasavvufun gayesi içi tahliye etmek ve temizlemektir.

BADUH
09-12-2006, 23:09
SA,

Ayrıca Mektubat'ta da geçiyor bu Hadis-i Şerif. Dipnotta kaynak olarak şu şekilde geçiyor:

"Ümmetimin alimleri, İsrailoğullarının peygamberleri gibidir." el-Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ: 2:64; Tecrid-i Sarih Tercümesi: 1:107.

İmkanı olan varsa ravisine, senedine vs. bakabilir.

Diğer bir konu da Hadis-i Şerif zikrederken ravisini, senedini vs. zikretmek daha ziyade akademik eserler için ve bilhassa günümüzde sözkonusu.

Risale-i Nurlar akademik bir eser değil sonuçta. Bir çok kitabevi Risale-i Nurlar'daki Ayetler ve Hadis-i Şerif'lerle ilgili dipnotlarda gerekli açıklamaları yapıyorlar.

Bediüzzaman'ın mevzu bir Hadis-i Şerif'i zikredeceğine ben ihtimal vermiyorum. Gerçi versem ne olacak ki. Zaten aksi olsaydı muhalefet eden birçok kişi veya grup mutlaka mal bulmuş mağribi gibi o noktadan yüklenir de yüklenirdi.

Konu iyice sapmadan asıl konuya dönsek iyi olacak galiba. Yani rabıta konusuna.

İyi çalışmalar.

tunco
09-12-2006, 23:10
Ben tanrıya inanmam . Tanrıya sen inamayasın sakın ?

Ben alemlerin Rabbi olan ALLAHa iman etmişdir.
Benim Rabbim arşa istiva etmiştir , istiva malum keyfiyeti meçhuldur !
Benim rabbim mekandan münezzehtir !
Seninde şeyhin sanırım öyle ! Çünkü her yerden gaybi mesafelerden haberler verip yardım ettiğine inanmaktasınız !!!!

Kardeş ne dediğinin farkındamısın ?

Mevlana Yalancı, Abdul kadir Geylani Yalancı , Mezhep imamları Yalancı ....

E gidip gördü isen Suidiler Efendimizin kabirlerini bile ŞİRK diye görülmez yapmışlar... Peygamberde şirk nedeni..

Kala kala Kuranı Kerim kalıyor. ONUDA BIRAK SEN BİRDÜRÜ İNSAN ÇÖZEMİYOR NE OLDUĞUNU TAM OLARAK. HER KELİMEDEYE FARKLI ANLAMLAR YÜKLENEBİLİYOR.

EEEE NE KALDI GERİYE...????

tunco
09-12-2006, 23:17
SA,

Ayrıca Mektubat'ta da geçiyor bu Hadis-i Şerif. Dipnotta kaynak olarak şu şekilde geçiyor:

"Ümmetimin alimleri, İsrailoğullarının peygamberleri gibidir." el-Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ: 2:64; Tecrid-i Sarih Tercümesi: 1:107.

İmkanı olan varsa ravisine, senedine vs. bakabilir.

Diğer bir konu da Hadis-i Şerif zikrederken ravisini, senedini vs. zikretmek daha ziyade akademik eserler için ve bilhassa günümüzde sözkonusu.

Risale-i Nurlar akademik bir eser değil sonuçta. Bir çok kitabevi Risale-i Nurlar'daki Ayetler ve Hadis-i Şerif'lerle ilgili dipnotlarda gerekli açıklamaları yapıyorlar.

Bediüzzaman'ın mevzu bir Hadis-i Şerif'i zikredeceğine ben ihtimal vermiyorum. Gerçi versem ne olacak ki. Zaten aksi olsaydı muhalefet eden birçok kişi veya grup mutlaka mal bulmuş mağribi gibi o noktadan yüklenir de yüklenirdi.

Konu iyice sapmadan asıl konuya dönsek iyi olacak galiba. Yani rabıta konusuna.

İyi çalışmalar.

Konu başlığı rabıta bu görülen başlık gerçek başlık EVLİYA YOKTUR... Devamı ne bunun MEZHEP YOKTUR EFENDİMİZİN MEZHEBİMİ VARDIKİİİ.. Bir adım sonrası ne MUHAMMED (SAV) DEDİĞİNİZDE BİR İNSANDIR SADECE POSTACIDIR... Bir adım sonrası ne ????

Sofuoglu
09-12-2006, 23:19
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde Bâtın ilmi tarif ediyor ve şöyle buyuruyor:

“Öyle ilimler vardır ki, gizlenmiş mücevherat gibidir. Onu ancak Ârif billâh olanlar bilirler. Bu ilimden konuştukları vakit, Allah’tan gafil olan kimseler anlamazlar.

Binâenaleyh Allah-u Teâlâ’nın kendi fazlından ilim ihsan ettiği âlimleri sakın tahkir edip küçük görmeyin. Çünkü Azîz ve Celîl olan Allah onlara o ilmi verirken tahkir etmemişti.” (Erbaîn)

Cevherleri onlara Allah-u Teâlâ verir. Yüzüne yüzü ile yönelmesiyle, kalbine nurunu akıtmasıyla dilediği kadar ilmullahtan ilim verir. Bu ilim has bir ilimdir. O’nun duyurduğundan başka bu ilmi kimse bilmez.

Zira Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Her ilim sahibinin üstünde daha üstün bir bilen vardır.” buyuruyor. (Yusuf: 76)

Farz-ı muhal ki büyük bir elmas parçası var. “Bunu satıyoruz, bir milyon liraya alır mısınız?” deseler, bu mücevherin kıymetini bilmeyen kimse: “Ben ne yapayım bu taşı, beni kandırmaya mı çalışıyorsun, hiç ben kanar mıyım?” der. İşte bu da bir akıldır. Fakat anlayanın eline geçtiği zaman, parça parça yapar milyarlara satar. Bu da bir akıldır. Çünkü biliyordu, bilgisini kullandı, mücevheratın kıymetini takdir etti.

Bu bir temsildir ve bu temsilde gizli sırlar var. İyi bilin ki bu insanların her biri bir taş değildir. Elmas olanlar da vardır. Amma kimde olduğu belli olmaz.

İşte bu Hadis-i şerif, onlara verilen ilmi beşeriyetin anlayamayacağını da teyid ediyor. Onlar bu ilimden bahsederken beşeriyet bunu anlamaz. Çünkü akılları ve ilimleri yetmez. Onların muallimleri Allah-u Teâlâ olduğu için, onlara verilen ilim Allah-u Teâlâ’dan verildiği için, bir kimse âlim de olsa bu ilmi idrak edemez. Çünkü onun muallimi benî beşerdir. Zâhirî ilimde ne kadar ilerlerse ilerlesin bu ilmi anlamaz.

Nitekim Ebu Hüreyre -radiyallahu anh- Hazretleri buyururlar ki:

“Ben Resulullah’tan iki kap ilim aldım. Birisini yaydım (söyledim), eğer ötekisini de yaymaya kalksam bu boğaz kesilir.” (Buharî)

İtiraz edenler bu Âyet-i kerime’lerin ve bu Hadis-i şerif’lerin tecelliyatlarından mahrum oldukları için bilmeyerek itiraz ediyorlar.

İlim mesleğinin ehli ve âşinası olmadığı, vukufiyet kesbedemediği, ilmi ve aklı yetmediği için birinci basamakta kalmış. O ise kendisini allâme zannediyor.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“İlim ikidir. Biri dilde olup (ki bu zâhirî ilimdir) Allah-u Teâlâ’nın kulları üzerine hüccetidir. Bir de kalpte olan (mârifet ilmi) vardır. Asıl gayeye ulaşmak için faydalı olan da budur.” (Tirmizi)

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizin “Faydalı ilim” olarak vasıflandırdığı ilim mârifetullah ilmidir. Bu ilme “İlmullah” da denilir. İnsanları bu gayeye ulaştıranlar marifetullah ehlidir. Bu gaye Hakk’a ulaşmaktır.

Amma kendilerinin âlim olduğunu zannedenlerin bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar işte bu faydalı ilimden mahrum kaldıkları için itiraz ediyorlar, bilmedikleri için inkâra kalkıyorlar.

Diğer bir Hadis-i şerif’lerinde ise buyururlar ki:

“Rabbim bana sual sordu. Ben ona cevap veremedim. Keyfiyetsiz bir tarzda elini her iki omuzumun arasına koydu, ben o elin serinliğini kalbimde hissettim. Böylece, beni geçmiş ve geleceklerin ilmine varis kıldı. Ayrıca bana çeşitli ilimleri de öğretti.

Rabbim, bir kısım ilmi gizli tutmama dair benden söz aldı. Çünkü benden başka hiç kimsenin onu taşıyamayacağını biliyordu.

Başka bir ilimde de beni muhayyer kıldı. Yani ‘Serbestsin, istersen başkalarına söyle istersen hiç kimseye söyleme.’ dedi. Kur’an’ı bana öğretti. Cibril devamlı olarak Kur’an’ı bana hatırlatıyordu.

Ve daha başka bir ilim var ki, onu herkese söylemekle beni memur etti.” (El-mevâhib’ül-Ledüniyye)

Bu Hadis-i şerif’te gizli tutulması emir buyurulan ilim, nübüvveti ilgilendiren ilimdir. Umuma bildirilmesi emredilen ilim şeriat ilmidir. İfşâ edilip edilmeme hususunda muhayyer bırakılan ilim ise bâtınî ilimdir.

Bir diğer Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Bâtın ilmi Allah-u Teâlâ’nın sırlarından bir sır, hikmetlerinden bir hikmettir, onu ancak dilediği kulunun kalbine atar.” (Camiüs-sağir)

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz münâfıkların isimlerini yalnız Huzeyfe -radiyallahu anh- Hazretlerine bildirdiği gibi, bu sırları da en yakın arkadaşlarına ifşa etmiştir.

BADUH
09-12-2006, 23:26
Konu başlığı rabıta bu görülen başlık gerçek başlık EVLİYA YOKTUR... Devamı ne bunun MEZHEP YOKTUR EFENDİMİZİN MEZHEBİMİ VARDIKİİİ.. Bir adım sonrası ne MUHAMMED (SAV) DEDİĞİNİZDE BİR İNSANDIR SADECE POSTACIDIR... Bir adım sonrası ne ????

SA,

Varsın yok desinler. Biz niyet okumadan devam edelim. Sonuçta birçok kişi birçok şey nasiplenir. Herkes istidadı noktasında nasibini alır. Bu yazılanlar da bir cihette buna vesile olur. Belki aklında az da olsa şüphe olanlar bu vesileyle bunlardan kurtulur. Tabi bunda bakarsın bizim de payımız olur. Biz de bu vesileyle nasipleniriz. (Olay biraz da duygusal yani.)

İyi çalışmalar.

tunco
09-12-2006, 23:31
Ben tanrıya inanmam . Tanrıya sen inamayasın sakın ?

Ben alemlerin Rabbi olan ALLAHa iman etmişdir.
Benim Rabbim arşa istiva etmiştir , istiva malum keyfiyeti meçhuldur !
Benim rabbim mekandan münezzehtir !
Seninde şeyhin sanırım öyle ! Çünkü her yerden gaybi mesafelerden haberler verip yardım ettiğine inanmaktasınız !!!!

E kardeş ben biliyordum zaten senin Tanrının göklerde bir yerde oturduğunu...

İmam-ı A'zam Ebû Hanîfe rahimehullah, Allah Teala Celle Celalühü’nün arşa istivası konusunda şöyle demektedir:
"Allah Teala, kendisi için ihtiyaç ve (arşın üzerine) istikrar (yerleşme) sözkonusu olmaksızın arşa istiva etmiştir. O, arşı da, arştan başkasını (diğer yarattıklarını) da korumaktadır. Eğer (Allah Teala arşa ve bir yerde yerleşmeye) muhtaç olsaydı, tıpkı mahluklar gibi alemi yoktan var etmeye ve idareye muktedir olmazdı. (Bir mekânda) oturmaya ve karar kılmaya muhtaç olsaydı, arşın yaratılmasından önce Allah Teala nerede idi? Yüce Allah bundan münezzehtir."

turkuaz18
09-12-2006, 23:35
Mevlana Yalancı, Abdul kadir Geylani Yalancı , Mezhep imamları Yalancı ....

Burada Celalettin Ruminin ismi geçmesi hasebiyle yazmış olduğu mesnevidenin bir alıntı yapma gereği hissettim açıkcası konu anlatımının porno derğilerinde belkide raslanamayacak açıklıkta anlatılmış.Bu büyük zat o kadar açık ve net anlatmıştırki bir aile bireyinin bunu ailesine okumasını düşünemiyorum şahsen.
Ayrıca balirteyim konuyu saptırmak gibi bir niyetimde yok peşinen söylemiş olayım
Vermiş olduğum linkin 1330-1400 numara aralarını okusanız görürsünüz çünkü bu sitede yazamayacağım kadar abes
http://www.halveti.net/masnawi.asp?cat=5&sub=26

ufuklar27
09-12-2006, 23:44
Burada Celalettin Ruminin ismi geçmesi hasebiyle yazmış olduğu mesnevidenin bir alıntı yapma gereği hissettim açıkcası konu anlatımının porno derğilerinde belkide raslanamayacak açıklıkta anlatılmış.Bu büyük zat o kadar açık ve net anlatmıştırki bir aile bireyinin bunu ailesine okumasını düşünemiyorum şahsen.
Ayrıca balirteyim konuyu saptırmak gibi bir niyetimde yok peşinen söylemiş olayım
Vermiş olduğum linkin 1330-1400 numara aralarını okusanız görürsünüz çünkü bu sitede yazamayacağım kadar abes
http://www.halveti.net/masnawi.asp?cat=5&sub=26

Bildiğim bir hikayeydi bu...
Nefsin isteklerine tabi olmak konusunda daha iyi bir örnek zor bulunur :)
Aile bireyleri birarada okuyamaz elbette bunu ama herkes bireysel olarak okumalı...

tunco
09-12-2006, 23:53
Burada Celalettin Ruminin ismi geçmesi hasebiyle yazmış olduğu mesnevidenin bir alıntı yapma gereği hissettim açıkcası konu anlatımının porno derğilerinde belkide raslanamayacak açıklıkta anlatılmış.Bu büyük zat o kadar açık ve net anlatmıştırki bir aile bireyinin bunu ailesine okumasını düşünemiyorum şahsen.
Ayrıca balirteyim konuyu saptırmak gibi bir niyetimde yok peşinen söylemiş olayım
Vermiş olduğum linkin 1330-1400 numara aralarını okusanız görürsünüz çünkü bu sitede yazamayacağım kadar abes
http://www.halveti.net/masnawi.asp?cat=5&sub=26

SEN BURADAN NE ANLADIN BENİM ANLADIĞIM AŞAĞIDA...

1365. Şehvet isteği, gönlü sağır ve kör yaptı mı eşeği bile Yusuf gibi nurdan meydana gelmiş bir ateş parçası gösterir.
Nice ateşten sarhoş olmuşlar vardır ki ateş ararlar, kendilerini de mutlak nur sanırlar.
Yalnız Tanrı kulu böyle değildir. yahut da Tanrı birisini çeker çevirir de yola getirir, yaprağı döndürür bu da başka!
Böyle olan o ateş hayali bilir, o hayalin yolda eğreti olduğunu anlar.
Hırs çirkinleri güzel gösterir. Yol afetleri içinde şehvetten beteri yoktur.

1370. Şehvet yüz binlerce iyi adı kötüye çıkarmıştır. Yüz binlerce akıllı, fikirli adamı şaşkın bir hale getirmiştir.
Bir eşeği bile Mısır Yusuf’u gibi güzel gösterdikten sonra o çıfıt, bir Yusuf’u nasıl gösterir?
Pisliği afsunu ile sana bal göstermede, iş inada bindi mi balı nasıl gösterir? Bir düşün artık.
Şehvet yemeden olur, az ye. Yahut bir kadın nikahla da kötülükten kaç.
Yedin içtin mi şehvet, seni harama çeker. Ele gireni elbet harcetmek gerektir.

HER KELİMESİ BENCE BAŞIM GÖZÜM ÜSTÜME. VE HEPSİ SÜNNET VE AYET ÜZRE.

1- FAZLA YİYİP İÇME.
2- ŞEHVET HERKEZİ YOLDAN ÇIKARA BİLİR.
3- ŞEHVET OLUŞTUĞUNDA GÖZÜN GÜZEL ÇİRKİN DOĞRU YANLIŞ AYIRAMAZ.

GÖZLE DEĞİL KALPLE OKU KARDEŞ....

hirahos
09-12-2006, 23:55
Sende turkuaz yahu.. Teşbihte hata olmaz derler.. Orada bir teşbih, bir benzetme sanatı var.. Mevlana bahsi geçen fiilleri övüyor değil Aksine " rezaletle ölüp gitti" rezil olarak niteliyor.. "Ahmağı keçi haline getirmeye, hor hakir bir hale sokmaya şaşılmaz ki!", "Hırs çirkinleri güzel gösterir. Yol afetleri içinde şehvetten beteri yoktur." bak nasıl niteliyor.. Yerdiği bir fiili açık anlatmasını neden kınarsın ki?

Ama Teşbihi neden yapmış bak:

"Fakat ahmaklar, görünüşe sarıldıklarından o ince şeyler, onlardan adam akıllı gizli kalmıştır. Hasılı maksada erişememişler, perde altında kalmışlar, itirazları yüzünden de o ince şey fevt olup gitmiştir."

Bunun için o teşbihi yapıyor.. Bence teşbihe değil asıl teşbih nedenine yoğunlaşmalı..

Hırsın, şehvetin insanı ne hallere düşürebildiğini, hem de çok çarpıcı bir biçimde anlatıyor Mevlana Hazretleri..

Sofuoglu
10-12-2006, 00:05
Sende turkuaz yahu.. Teşbihte hata olmaz derler.. Orada bir teşbih, bir benzetme sanatı var.. Mevlana bahsi geçen fiilleri övüyor değil Aksine " rezaletle ölüp gitti" rezil olarak niteliyor.. "Ahmağı keçi haline getirmeye, hor hakir bir hale sokmaya şaşılmaz ki!", "Hırs çirkinleri güzel gösterir. Yol afetleri içinde şehvetten beteri yoktur." bak nasıl niteliyor.. Yerdiği bir fiili açık anlatmasını neden kınarsın ki?

Ama Teşbihi neden yapmış bak:

"Fakat ahmaklar, görünüşe sarıldıklarından o ince şeyler, onlardan adam akıllı gizli kalmıştır. Hasılı maksada erişememişler, perde altında kalmışlar, itirazları yüzünden de o ince şey fevt olup gitmiştir."

Bunun için o teşbihi yapıyor.. Bence teşbihe değil asıl teşbih nedenine yoğunlaşmalı..

Hırsın, şehvetin insanı ne hallere düşürebildiğini, hem de çok çarpıcı bir biçimde anlatıyor Mevlana Hazretleri..


abi, yanliz anlatim cok abes olmamismi?bunun baska yolu olamazmiydi?

sahsen ben vermek istenen mesaji idrak ettim lakin,
bu mesaj daha farklida verilebilirdi diyede dusunmekdende kendimi alikoyamiyorum

selametle

turkuaz18
10-12-2006, 00:11
abi, yanliz anlatim cok abes olmamismi?bunun baska yolu olamazmiydi?

sahsen ben vermek istenen mesaji idrak ettim lakin,
bu mesaj daha farklida verilebilirdi diyede dusunmekdende kendimi alikoyamiyorum

selametle
Uslubun bu kadar açık ve öğretici olması abes anlayan kardeşlerim varmış demek.

tunco
10-12-2006, 00:20
Uslubun bu kadar açık ve öğretici olması abes anlayan kardeşlerim varmış demek.

KARDEŞ ALLAH RIZASI İÇİN SÖYLE BÜTÜN MESNEVİYİ 6 CİLT OKUDUN VE BİR BURASIMI SANA TERS GELDİ ???

BEN SÖYLEYEYİM HAYIR... OKUMADIN HİÇ BİR YERİNİ.

DİNİ YIKMAK İSYTEYEN BÜYÜK ALİMLERDEN BİZİ UZAKLAŞTIRMAK İSTEYEN BİR YAZAR VEYA BİR KURUM BUNU YAZDI BİR YERLERDE SENDE ORASINI OKUDUN VE GETİRDİN BURAYA KOYDUN.

hirahos
10-12-2006, 00:23
Valla, abi, neden böyle açık anlattığını bilmiyorum.. Öğrenmek de isterim.. Bilen varsa izah etse bence de iyi olur..

Okuduğum bunca eser içinde böyle açık ifadelere de bir Mevlana Hazretlerinde rastladım zaten..

Bunun bir sebebi olmalı elbet.. Ama ne?

Fakat, Mevlana'yı edepsizlikle suçlamak için de aceleci olmayalım..

Onun söylediği diğer beyitler Edebine fazlasıyla sened teşkil ederler..

Sahi diğer yerleri okudunuz mu?

Okumak da mesele değil, verdiği manaları derinden hissettiniz mi?

turkuaz18
10-12-2006, 00:26
Sende turkuaz yahu.. Teşbihte hata olmaz derler.. Orada bir teşbih, bir benzetme sanatı var..

Teşbihinde bir sınırı olmalı o radaki teşbihi okuyup uygularsa ne demeli.Şehvetine engel olamadı yaptı deyip geçecekmiyiz.Yok kardeşim böyle teşbih olmaz olursa hata olur herşeyin bir uslubu vardır.Bu böyle anlatılmaz.Ben köyde belli bir müddet büyüdüm burada tek tırnaklı hayvanla ilişkiye girmek haram sayıkmaz(at, eşek, katır) eti yenen hayvanla ilişkiye girmek ise günah haram olarak görülür.Teşihi bu şekilde yapam alim olursa uygulamasınıda cahil insanın şehvetime engel olamadım diyerek eşekle ilişkiye girerse kimsede bir şey demez.Çünkü kendileride zamanında yapmıştır. Celalettin Ruminin bunu hoş gördüğünü söylemedim

Selametle Kalın

hirahos
10-12-2006, 00:31
Teşbihinde bir sınırı olmalı o radaki teşbihi okuyup uygularsa ne demeli.Şehvetine engel olamadı yaptı deyip geçecekmiyiz.Yok kardeşim böyle teşbih olmaz olursa hata olur herşeyin bir uslubu vardır.Bu böyle anlatılmaz.Ben köyde belli bir müddet büyüdüm burada tek tırnaklı hayvanla ilişkiye girmek haram sayıkmaz(at, eşek, katır) eti yenen hayvanla ilişkiye girmek ise günah haram olarak görülür.Teşihi bu şekilde yapam alim olursa uygulamasınıda cahil insanın şehvetime engel olamadım diyerek eşekle ilişkiye girerse kimsede bir şey demez.Çünkü kendileride zamanında yapmıştır. Celalettin Ruminin bunu hoş gördüğünü söylemedim

Selametle Kalın

:D

Bak sen şu Allah'ın işlerine.. Sen Mevlana'yı eleştirirken aynı şekilde ifadeler kullanıyorsun..

Şimdi biri de çıkıp seni uyaracak.. Bunlar nasıl sözler diyecek.. Yakıştı mı diyecek..

:friends:

turkuaz18
10-12-2006, 00:32
KARDEŞ ALLAH RIZASI İÇİN SÖYLE BÜTÜN MESNEVİYİ 6 CİLT OKUDUN VE BİR BURASIMI SANA TERS GELDİ ???

BEN SÖYLEYEYİM HAYIR... OKUMADIN HİÇ BİR YERİNİ.

DİNİ YIKMAK İSYTEYEN BÜYÜK ALİMLERDEN BİZİ UZAKLAŞTIRMAK İSTEYEN BİR YAZAR VEYA BİR KURUM BUNU YAZDI BİR YERLERDE SENDE ORASINI OKUDUN VE GETİRDİN BURAYA KOYDUN.

Evet burası ters geldiği için özellikle okudum.
Gavurların ziyaret için Efendimizin mezarını değilde Celalettin Ruminin mezarını ziyaret ediyor olmaları ilğimi cekti.
Belki sizinde ilginizi cekerde iyice araştırma fırsatı bulursunuz.

Selametle Kalın

SIRK_DOKTORU
10-12-2006, 00:33
SA,

Ayrıca Mektubat'ta da geçiyor bu Hadis-i Şerif. Dipnotta kaynak olarak şu şekilde geçiyor:

"Ümmetimin alimleri, İsrailoğullarının peygamberleri gibidir." el-Aclûnî, Keşfü'l-Hafâ: 2:64; Tecrid-i Sarih Tercümesi: 1:107.

İmkanı olan varsa ravisine, senedine vs. bakabilir.

Diğer bir konu da Hadis-i Şerif zikrederken ravisini, senedini vs. zikretmek daha ziyade akademik eserler için ve bilhassa günümüzde sözkonusu.

Risale-i Nurlar akademik bir eser değil sonuçta. Bir çok kitabevi Risale-i Nurlar'daki Ayetler ve Hadis-i Şerif'lerle ilgili dipnotlarda gerekli açıklamaları yapıyorlar.

Bediüzzaman'ın mevzu bir Hadis-i Şerif'i zikredeceğine ben ihtimal vermiyorum. Gerçi versem ne olacak ki. Zaten aksi olsaydı muhalefet eden birçok kişi veya grup mutlaka mal bulmuş mağribi gibi o noktadan yüklenir de yüklenirdi.

Konu iyice sapmadan asıl konuya dönsek iyi olacak galiba. Yani rabıta konusuna.

İyi çalışmalar.


Baduh kardeş ,
Acluni'nin keşful hafa isimli eseri halk arasında hadis diye bilinen uydurma hadislerin toplandığı kitaptır .
Acluni bu kitabı uydurma hadisleri bildirmek için yazmıstır.
Yani buhari , müslim , muvatta , ahmed bin hanbel musnedi , ibn mace , tirmizi , hakim , taberani , nesai vs gibi sahih hadis kitaplarında olmamasından hiç bir şey şüphelenmiyor musunuz ?

tunco
10-12-2006, 00:36
Evet burası ters geldiği için özellikle okudum.
Gavurların ziyaret için Efendimizin mezarını değilde Celalettin Ruminin mezarını ziyaret ediyor olmaları ilğimi cekti.
Belki sizinde ilginizi cekerde iyice araştırma fırsatı bulursunuz.

Selametle Kalın

O ZAMAN ŞUNU B İL KARDEŞ EFENDİMİZİN MEZARINA MÜSLÜMAN OLMAYANLAR GİREMEZLER.

MEKKE VE MEDİNEYE YANİ HARAM BÖLGEYE SADECE MÜSLÜMAN OLANLAR GİDEBİLİR.

SIRK_DOKTORU
10-12-2006, 00:41
Farzı misal verdi , mesela istanbulu feth etmeye gelen selahaddin eyyub el ensariye neden gidip anma günleri törenleri düzenlemezlerde ; moğol istilasında milyonlarca müslüman katledilirken dergahından cıkmayan mevlanayı laikler kafirler müşrikler anar ?
sebeb basit : bütün müslümanlara mesaj yollanır . Böyle müslüman olun. Eger bizim dine girmiyorsanız bunun gibi olun ki sizleri sevelim .

turkuaz18
10-12-2006, 00:41
O ZAMAN ŞUNU B İL KARDEŞ EFENDİMİZİN MEZARINA MÜSLÜMAN OLMAYANLAR GİREMEZLER.

MEKKE VE MEDİNEYE YANİ HARAM BÖLGEYE SADECE MÜSLÜMAN OLANLAR GİDEBİLİR.

Kontrolunun nasıl yapıldığı ve gavurlara haram kılınması bilgisinin kaynağını öğrenebilirmiyim.
Gerçekten böyle ise sizden ALLAHrazı olsun

Selametle Kalın

SIRK_DOKTORU
10-12-2006, 00:48
tevbe 28- Ey iman edenler! Müşrikler bir pisliktirler. Artık bu yıldan sonra Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar. Eğer yoksulluktan korkarsanız Allah sizi dilediğinde lütuf ve ihsanıyla zenginleştirecektir. Allah gerçekten alîmdir, hakîmdir.

tunco
10-12-2006, 00:49
Kontrolunun nasıl yapıldığı ve gavurlara haram kılınması bilgisinin kaynağını öğrenebilirmiyim.
Gerçekten böyle ise sizden ALLAHrazı olsun

Selametle Kalın

Kontrolun nasıl yapıldığını bilmiyorum. Ama haram bşlgesine asla ve asla Müslüman olmayanlar giremiyor. Hacca giden herkez bunu bilir. Suudilerde bir çok uygulama çok değişik örneğin siz ülkeye girerken pasaportunuza el konulur ve siz ülkeden çıkarkende size verilir. Yani sokakta gezerken kimlik belgeniz olan pasaportunuz yoktur yanınızda. Umarım Allah nasip ederde gidip görürsünüz o zaman bu yazdıklarınız için nekadar ah çekeceksiniz bu herşeyin bidat olması haram olması vahabilerde çok yaygın. Osmanlı demir yolu yapıyor ve demir yolunun üstünü keçe ile kaplıyor Efendimiz Rahatsız olmasın diye... Suudilere göre ise o ölüp gitti hiç bir işe yaramayan bir toprak oldu. AHHHHH AHHHHHHHH

turkuaz18
10-12-2006, 00:51
tevbe 28- Ey iman edenler! Müşrikler bir pisliktirler. Artık bu yıldan sonra Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar. Eğer yoksulluktan korkarsanız Allah sizi dilediğinde lütuf ve ihsanıyla zenginleştirecektir. Allah gerçekten alîmdir, hakîmdir.


ALLAH Razı Olsun

tunco
10-12-2006, 01:05
Evet burası ters geldiği için özellikle okudum.
Gavurların ziyaret için Efendimizin mezarını değilde Celalettin Ruminin mezarını ziyaret ediyor olmaları ilğimi cekti.
Belki sizinde ilginizi cekerde iyice araştırma fırsatı bulursunuz.

Selametle Kalın

Eğer Dursun K lardan duyupta sadece burayı değil o 25000 satırı okusa idin tüm soruların cevaplanmış olurdu. Boşu boşuna buralarda insanların oyununa gelip vakit yitirmez bozguncuların ekmeğine yağ sürmezdin KARDEŞ
:uzgunum[1]:

Sofuoglu
10-12-2006, 01:08
Allah-u Teâlâ diğer bir Hadis-i kudsî’de şöyle buyurmaktadır:

“Velilerimden birisine düşmanlık eden kimseye ben harp ilân ederim.

Kulumu bana en çok yaklaştıran şey, farz kıldığım ibâdetleri yapmasıdır. Nâfile ibadetlerle de bana o kadar yaklaşır ki, nihayet ben o kulumu severim.

Sevince de artık onun duyan kulağı olurum, o benimle işitir.

Gören gözü olurum, o benimle görür.

Eli olurum, o benimle dokunur.

Ayağı olurum, o benimle yürür.

(Kalbi olurum, o benimle anlar. Söyleyen dili olurum, o benimle konuşur.)

Ne dilerse onu yerine getiririm.

Herhangi bir şeyden bana sığınırsa ben onu muhafaza ederim.” (Buhârî. Tecrid-i sarîh: 2042)

Onlar Allah-u Teâlâ’nın has kulları olduğu için: “Bu benimdir, ona dokunmayın, ona dokunursanız bana dokunmuş olursunuz.” buyuruyor.

Sofuoglu
10-12-2006, 01:12
Ulvî olan nakilci âlimler, müslümanlara dinlerini öğretecek tefsir gibi kitaplar yazmaya kendileri muktedir değildirler. Ancak “Filân şöyle söyledi, filân böyle söyledi.” diyerek hakiki âlimlerin beyanlarını naklederler. İctihad yapamazlar. Ancak hakiki âlimlerin eserlerinden alıp naklederek kitap yazarlar, halka vaaz ve nasihat ederler.

Bu nakilci âlimler de iki kısımdır. Eğer İslâm’ı yaşıyorsa, telif ettiği kitaplar, yaptığı vaaz ve nasihatlar, yaşadığı nisbette halka tesir eder. Yaşamıyorsa hiçbir tesiri olmaz.

Bir de şu var ki, halka âlim olduğu zannını verdirmek için konuşuyorsa, halkı başına toplamak gibi bir gaye güdüyorsa gizli şirktir.

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Gizli şirk, insanların methini ve ihsanını veya tâzimini kazanmak maksadıyla amel ve ibadet eylemektir.” (Câmiüs-sağir)

Kendinde varlık gördüğü için “Ene Kabuğu”ndan çıkamaz. Hakikatten haberi olmadığı için de kendi zannını hakikat diye satmak ister.

Bir zâhirî âlim satırdan almasına rağmen, ilimde derinleştiği nisbette cehaletini öğrenmiş olur. Eğer ilimde ihlâs sahibi ise ilmi arttıkça âcizliğini duyar, Hazret-i Allah’a sığınır, âcizliğini itiraf eder. Her mevzuda Hazret-i Kur’an’a ve Sünnet-i seniye’ye mürâcaat eder. Her iş ve icraatı Ahkâm-ı ilâhî’ye uygun olmasını ister.

SIRK_DOKTORU
10-12-2006, 01:13
İslam sayfası ;
vermiş olduğun hadis sahihtir . fakat bu hadis ümmetimin alimlerinin beni israil peygamberleri gibidir sözünü sahihletmeye yetmez. !!
O hadis tasavvufçulardan bahsediyor demek de değildir !!

Sofuoglu
10-12-2006, 01:17
İslam sayfası ;
vermiş olduğun hadis sahihtir . fakat bu hadis ümmetimin alimlerinin beni israil peygamberleri gibidir sözünü sahihletmeye yetmez. !!
O hadis tasavvufçulardan bahsediyor demek de değildir !!

hangi hadisin sahih olup olmadigina sizmi karar veriyorsunuz:)

tunco
10-12-2006, 01:23
İslam sayfası ;
vermiş olduğun hadis sahihtir . fakat bu hadis ümmetimin alimlerinin beni israil peygamberleri gibidir sözünü sahihletmeye yetmez. !!
O hadis tasavvufçulardan bahsediyor demek de değildir !!

Kardeş sen hiç hayatında gerçek bir tasavvuf önderi gördünmü ?

Peki bu kişinin ne zararını gördün ?

Senin ayakların hiç kıyamda durmaktan patladımı ?

Yemek yemediğin için miden kemiklerine yapıştımı ?

Bir tek insanı olsun irşad edip islam aşığı yapabildinmi ?

Birilerini eleştirmek için onlardan üstün olmak lazım ....

Sen kimsin ???

İslam için ne yaptın ???

Bırak filistini bilmem neyi kendi için ellerini açıp sabahlara kadar hiç dua ettinmi ???

Hangi kitabı yazdın eserlerin neler söyle gidip alalım ilmimiz artsın.

BİRAZ EDEP YAHU ! ! !

HEPSİNİ GEÇ YAHU ALLAH İÇİN DÜRÜST OL HİÇ HAYATINDA AKLINA HİÇ BİR ŞEY GELMEDEN 2 REKAT NAMAZ KILDINMI YAHU ???

BİRAZ EDEP YA HU !!!

Sofuoglu
10-12-2006, 01:25
fakat bu hadis ümmetimin alimlerinin beni israil peygamberleri gibidir sözünü sahihletmeye yetmez. !!
O hadis tasavvufçulardan bahsediyor demek de değildir !!


Ulül-elbab iki türlüdür: Zâhirî, batînî.

Zâhirî Ulül-elbâb’a varan âlimleri Allah-u Teâlâ ilimde derinleştirmiş ve:

“İlimde derinleşmiş olanlar.” buyurarak onları övmüştür. (Âl-i imran: 7)

Bu ilim kesbîdir, okumakla mümkün olur. Bu hakiki âlimler şeriatın zâhirine vâristirler. Bu ilim de bir Allah vergisidir.

Tefsir, hadis, fıkıh, kelâm ahlâk... sahalarında kitaplar yazarlar, müslümanlara ışık tutarlar. İçtihatlarında isabet ederlerse iki sevap aldıkları gibi, yanılsalar bile bir sevap alırlar. Çünkü niyetleri güzel.

Dört büyük mezhep imamı; İmam-ı Âzam, İmam-ı Şâfi, İmam-ı Mâlik, İmam-ı Ahmed -rahmetullahi aleyhim ecmaîn- Hazerâtı olsun, diğer müctehidler, müfessirîn-i izâm, muhaddisin-i izâm olsun, hep bu kısma dahildirler.

Din-i İslâm’a nur saçan, ümmet-i Muhammed’e yol gösteren ve bu uğurda her türlü ibtilâlara göğüs geren hakiki âlimlerin İslâm dininde çok mühim mevkileri vardır.

Allah-u Teâla Kur’an-ı kerim’inde onları övmüş, ilmi ve ilim sahiplerini müteaddit defalar zikretmiş, fazilet ve meziyetlerini beyan buyurmuştur.

Nitekim bir Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurur:

“Allah içinizden iman edenleri yüceltir. Bunlardan kendilerine ilim verilmiş olanları ise kat kat derecelerle yükseltir.” (Mücadele: 11)

Bu yükselme; dünyada hayırla anılmaları, âhirette ise cennetlerdeki derecelerin yüsekliğidir.

Allah-u Teâlâ’nın veli kullarına gösterilmesi gereken sevgi ve saygının, hakiki ulemaya da gösterilmesi gerekmektedir.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Ümmetimin âlimlerine tâzim ve hürmet ediniz. Zira onlar yeryüzünün yıldızlarıdır.” (Münâvî)

İlmiyle âmil olan ulemaya daima hüsn-ü zan beslemelidir. Onlar halka hakikatı öğretirler, şeriat ahkâmını talim ederler, bid’atlardan sakındırırlar. İlâhî hükümleri tahrifattan, cahillerin tevillerinden korurlar. Bunu da ancak hakiki âlimler yapar. Allah-u Teâlâ’ya vâsıl olmak, bu ahkâmın icrasına, emir ve yasakların tatbikine bağlıdır.

SIRK_DOKTORU
10-12-2006, 01:26
hangi hadisin sahih olup olmadigina sizmi karar veriyorsunuz:)

Hadis usulünden vakıfsanız sizde verebilirsiniz

Hadisin sıhhat şartlarını Hadis ilmine vakıf olan bilir.
Buraya konu olan sözün haricinde başka sahih hadisleri yazarak , uydurma olan diğer sözü hadis yapamazsınız !!
bunu bilesiniz

Sofuoglu
10-12-2006, 01:30
Hadisin sıhhat şartlarını Hadis ilmine vakıf olan bilir.


sorumu degistiriyorum

siz bu ilime sahipmisiniz peki?

SIRK_DOKTORU
10-12-2006, 01:42
sorumu degistiriyorum

siz bu ilime sahipmisiniz peki?

ben 2 yıla yakındır hadis dersi almaktayım . Hatta sabah derse gideceğim .
Bu ilme vakıf hocalardan (ebubekir sifil , hasan karakaya) aldığım kesin bilgi "ümmetimin alimleri beni israilin peygamberleri gibidir " sözü hadis değildir.
Zaten benimde araştırmalarıma göre hiç bir sahih hadis kitabında geçmemektedir .

Şimdi ben size soruyorum :

sahih hadis kitaplarında rastlanamayan , hadis alimlerinin uydurmadır dediği sözlere hadis diyerek peygambere iftira atma cesaretini nereden buluyorsunuz ?

tunco
10-12-2006, 01:44
sorumu degistiriyorum

siz bu ilime sahipmisiniz peki?

sevgili kardeşim bırak bu arkadaşı ya...

Değil bu ilme sahip olmak bu ilmin milyonda birine sahip olsa gecenin bu saati ibadette olur.

Kendine ŞİRK DOKTORU diyen biri ne olabilirki sence ?

Kim verdi sana bu ünvanı ?

Dr. Ciddi eğitim ister. Yetenek ister. İhlas ister. İsterde ister.

Sen bugüne kadar hiç evliyalara peygamberlere dil uzatıpta adam olmuş bir adam gördünmü ?

Şimdi cevap gelecek ben peygamberlere dil uzatmadım eh edepsizlik edip onuda yapsa idin bari...

Hayatında bir kitap yazmamış, bir insan irşad etmemiş neymiş efendim burası formmuş herkez düşüncesini belirtirmiş... E bu yazılanlar yarın karşına çıkar ise ne yapacaksın insanların zamanını çaldın nasıl ödiyeceksin benim zamanımı ???

EDEP YA HU...

" BEN YORULDUM DELİSİYLE UĞRAŞ, MÜSLÜMAN GÖRÜNÜMLÜ
KAFİRİ İLE UĞRAŞ, ADAM ATADAN BABADAN DİN GÖRMÜŞ KUTSAL İKLİMİN NE OLDUĞUNU BİLMEZ GELİR MEVLANAYA LAF SÖYLER. KİMSİNİZ SİZ YA ??? KİMLER SİZİ YETİŞTİRİYOR??? "

BU FORM HİKAYESİ BU GECE BİTMİŞTİR ÇOK EDEPSİZLİK GÖRDÜM ÇOK CAHİL GÖRDÜM AMA BUNLARIN HEPSİNİN BİR ARAYA TOPLANDIĞI YERDE BENİM İŞİM OLMAZ. ZAMANIM KIYMETLİ BENİM . . . HER DAKİKANIN HESABINI VERECEĞİM...

ALLAH A EMANET OLUN.

İSLAM SAYFASI KARDEŞİM NETTE BİR SAYFA GÖRDÜM VAKTİN OLUR İSE OKU .

www.ahmetkayhan.com

Sofuoglu
10-12-2006, 01:53
ben 2 yıla yakındır hadis dersi almaktayım . Hatta sabah derse gideceğim .
Bu ilme vakıf hocalardan (ebubekir sifil , hasan karakaya) aldığım kesin bilgi "ümmetimin alimleri beni israilin peygamberleri gibidir " sözü hadis değildir.
Zaten benimde araştırmalarıma göre hiç bir sahih hadis kitabında geçmemektedir .

Şimdi ben size soruyorum :

sahih hadis kitaplarında rastlanamayan , hadis alimlerinin uydurmadır dediği sözlere hadis diyerek peygambere iftira atma cesaretini nereden buluyorsunuz ?

hasa iftiradan Allah(c.c) siginirim,benim gibi acizin ne haddine,ben haddimi bilirim biiznillah

bak sende bu ilmi birilerinden almissin demekki ,
senin aldigin kisilerde ebubekir sifil , hasan karakaya gibi hocalar sonucda,

onlarin veya senin yok demen ,benim icin hicbirsey ifade etmiyor,
cunku bu ilime sahip olan sadece siz ve sizin gibiler degil vesselam

anlamazsiniz,anlayamazsiniz,

daha once ekledigim su yaziyi tekrardan okuyun insaAllah


Ulvî olan nakilci âlimler, müslümanlara dinlerini öğretecek tefsir gibi kitaplar yazmaya kendileri muktedir değildirler. Ancak “Filân şöyle söyledi, filân böyle söyledi.” diyerek hakiki âlimlerin beyanlarını naklederler. İctihad yapamazlar. Ancak hakiki âlimlerin eserlerinden alıp naklederek kitap yazarlar, halka vaaz ve nasihat ederler.

Bu nakilci âlimler de iki kısımdır. Eğer İslâm’ı yaşıyorsa, telif ettiği kitaplar, yaptığı vaaz ve nasihatlar, yaşadığı nisbette halka tesir eder. Yaşamıyorsa hiçbir tesiri olmaz.

Bir de şu var ki, halka âlim olduğu zannını verdirmek için konuşuyorsa, halkı başına toplamak gibi bir gaye güdüyorsa gizli şirktir.

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Gizli şirk, insanların methini ve ihsanını veya tâzimini kazanmak maksadıyla amel ve ibadet eylemektir.” (Câmiüs-sağir)

Kendinde varlık gördüğü için “Ene Kabuğu”ndan çıkamaz. Hakikatten haberi olmadığı için de kendi zannını hakikat diye satmak ister.

Bir zâhirî âlim satırdan almasına rağmen, ilimde derinleştiği nisbette cehaletini öğrenmiş olur. Eğer ilimde ihlâs sahibi ise ilmi arttıkça âcizliğini duyar, Hazret-i Allah’a sığınır, âcizliğini itiraf eder. Her mevzuda Hazret-i Kur’an’a ve Sünnet-i seniye’ye mürâcaat eder. Her iş ve icraatı Ahkâm-ı ilâhî’ye uygun olmasını ister.

hirahos
10-12-2006, 04:30
Saîd ibn Cubeyr şöyle demiştir:

"Ben, Ibn Abbâs'a:

'Nevf el-Bikâlî, Hızır'ın sahibi olan Musa, Isrâîloğulları'nın Musa'sı değildir; o ancak başka bir Musa'dır iddiasında bulunuyor'

dedim. Bunun üzerine îbn Abbâs şöyle dedi:

'Allah'ın düşmanı yalan söylemiştir. Bize Ubeyy ibn Ka'b, Peygamber'den tahdîs etti ki şöyle buyurmuştur:

Musa Peygamber bir kerre israiloğulları içinde hutbeye kalkmıştı. Kendisine:

'İnsanların hangisi en âlimdir?' diye soruldu.

'En âlim benim', diye cevâb verdi. Bu hususta "Allah en iyi bilendir diyerek" ilmi Allah'a havale etmediğinden dolayı Allah ona tevbîh etti. Allah ona:

'iki denizin bitiştiği yerde kullarımdan biri var. O senden daha âlimdir' diye vahyetti. Musa:

'Yâ Rabb, ona nasıl yol bulayım? dedi. Ona:

'Bir zenbîl içinde bir balık taşı, onu nerede kaybedersen, o kulum oradadır' denildi.

Musa gitti. Hizmetçisi Yûşâ ibn Nün (aleyhi's-selâm)'ı da beraberinde götürdü. Bir zenbîl içine bir balık koyup yüklendiler, (îki denizin bitiştiği yerdeki) kayanın yanına varınca başlarını yere koyup uyudular. Derken balık zenbîlden sıyrıldı ve deniz içinde kendine su künkü gibi (bir boşluk bırakarak) yol aldı. Deniz içinde böyle bir yolun açılması Musa ile hizmetçisine hayret edilmeğe değer acîb bir şey olmuştu.

Uyandıktan sonra o gecenin bakıyyesi ile bütün gün gittiler. Sabah olunca Musa hizmetçisine:

'Kuşluk yemeğimizi getir, andolsun bu seferimizden bir yorgunluğa kavuştuk', dedi.

Hâlbuki Musa, emrolunduğu o yerin ötesine geçinceye kadar yorgunluk duymamıştı. Hizmetçisi:

'Ne dersin, taşın dibinde barındığımız zaman balığı (n gittiğini haber vermeyi) unuttum', dedi. Musa:

'Zâten istediğimiz bu idi',

dedi . Bunun üzerine kendi izlerine baka baka geriye döndüler. Taşın yanına vardıklarında bir de baktılar ki elbisesine bürünmüş -yâhud elbisesine bürünen- bir zât duruyor. Musa selâm verdi. Hızır:

'Acâib! Bu senin bulunduğun yerde selâm nereden?'dedi.

'Ben Musa'yım' dedi. O:

'Isrâîloğullan'nın Musa'sı mı?' diye sordu.

'Evet' dedi. Musa ona:

'Sana öğretilen ilimden bana da öğretmen için sana tâbi' olayım mı?' dedi. Hızır:

'Doğrusu sen benim beraberimde asla sabredemezsin yâ Musa. Bende Allah'ın bana öğrettiği öyle bir ilim vardır ki, sen onu bilemezsin. Sende de Allah'ın sana öğrettiği öyle bir ilim vardır ki, onu da ben bilemem' cevâbını verdi. Musa:

'Allah isterse beni sabredici bulacaksın, sana hiçbir işte karşı gelmiyeceğim' dedi.

Gemileri olmadığı için deniz kıyısında yürüyerek gittiler. Yakınlarına bir gemi uğradı. Kedilerini de yüklemeleri için gemicilerle konuştular. Hızır gemiciler tarafından tanındı. O ikisini ücretsiz olarak gemiye aldılar. O sırada bir serçe geminin kenarına konup, denizden bir iki yudum su aldı. Hızır:

"Yâ Musa, benim ilmimle senin ilmin, Allah'ın ilmini bu serçenin denizden aldığı bir yudum kadar bile eksiltmez' dedi.

Ondan sonra geminin tahtalarından birini el uzatıp söktü. Musa:

'Bizi gemilerine ücretsiz almış olan bir topluluğun gemilerine kasdedip, içindekileri batırmak için mi deliyorsun?'dedi. Hızır:

'Ben sana sen beraberimde asla sabredemezsin demedim mi?' dedi. Musa:

'Unuttuğum şeyden dolayı beni muaheze etme' dedi.

Vakıada Musa'nın bu ilk muhalefeti unutma eseri idi. Yine gittiler. Bir de baktılar ki bir çocuk, diğer çocuklarla oynuyor. Hızır, çocuğun başını yukarısından tuttu ve başını eliyle kopardı. Musa:

'Tertemiz bir canı, diğer bir can karşılığı olmaksızın öldürdün ha?' dedi. Hızır:

'Ben sana, sen beraberimde asla sabredemezsin demedim mi?'dedi.

-Ibn Uyeyne: Bu ikincisi daha te'kîdlidir, dedi.-

Yine gittiler, nihayet bir köye gelince, ahâlîsinden yemek istediler. Ahâlî onları müsâfir etmekten çekindiler. Hızır ile Musa orada yıkılmağa yüz tutmuş bir duvar buldular. Hızır o duvarı doğrulttu: Hızır eliyle işaret ederek onu doğrultuverdi. Musa Hızır'a:

'Eğer isteseydin bunun için bir ücret alabilirdin' dedi. Hızır:

'işte bu benimle senin ayrılışımızdır' dedi.

Peygamber (sas) (kıssayı buraya kadar naklettikten sonra):

'Allah Musa'ya rahmet eylesin. Çok arzu ederdik ki keşki sabredeydi de aralarında geçecek maceralar (Allah tarafından Kur'ân'da) bize hikâye olunaydı' buyurdu. "

(Kaynak: Sahih-i Buhari İlim Kitabı no:63 Ayrıca bakınız: Kehf Suresi 60. Ayetten itibaren..)

Ululazm bir Peygamber bilmediği bir ilmi, İlm-i Ledün'i (sadır ilmini) öğrenmek için Peygamber mi değil mi bilinmeyen, bir Zat'a Hızır'a gönderiliyor.. Bazı ulema Hızır AS.'ın Peygamber değil veli olduğunu ve Ben-i İsrail kavminden olduğunu bildirmişlerdir.. Neticede bir Zat'a havale ediliyor işte.. Canlı, kanlı; etten kemikten bir şahıs işte..

Yani Allahu Zül-Celal, Kelimi'ne bu ilmi öğretmeye kadir değil miydi? Musa AS ile konuşan Allah, niye onu bir Zat'a gönderdi ki? Bizzat kendisi öğretemez miydi?

İkincisi, Hızır AS'ın yaptığı işler sizce garip değil midir? Onun yaptığı bu işler ile "Rabıta" kıyas dahi edilemez.. Bununla birlikte Rabıta size, bilmeyenlere, delillerini anlıyamıyanlara garip geliyor.. Tıpkı Hızır'ın işleri gibi.. Ama bize garip gelmesinin hiç bir kıymet-i harbiyesi yok.. Çünkü Hızır AS, Allah'ın rızasına muhalif tek bir iş dahi işlememiştir! İtimad ediniz ki Rabıtayı emir ve tavsiye edenler de öyle!

Peki Hızır'ın yaptığı işler, işte çocuk öldürmeler filan, bunlar ne demek oluyor?

Şimdi, Rabıta'yı anlayamayıp itiraz eden sizler var ya Hızır AS'a kavuşsanız.. Bir şekilde Onunla görüşür, buluşur olsanız.. Ondaki ilimden talep etseniz; oldu ya, Hızır AS önünüzde masum bir çocuğu tutup öldürse ne yapacaktınız! Herhalde şok olur kalırdınız.. :D Kim bilir içinizden neler neler geçirecektiniz.. Artık hangi kitapları karıştırır, hangi hocalara koşardınız Allah bilir..:whistling[1]:

Peki, Hızır AS da size dese ki "bana Rabıta edeceksin, beni hayal edeceksin, beni hatırından çıkarmayacaksın" buna da mı karşı çıkacaksınız? Diyecek misiniz ki "Kur'an'dan, Sünnet'ten bilmediğim bir emre itaat edemem, ben bunlar haricinde bir söze uyup sabredemem!"

Derseniz tabi sizin kıssanız başlamadan bitiverir! Haydi Eyvallah.. Sizinle kim uğraşacak..

Şuna gelmeye çalışıyorum: Demek ki bizim ilmimiz, görüşümüz bir yere kadar.. Bu anlatılanları anlamamız yorumlamamız, bir takım üstün ilimleri elde etmeden mümkün değildir.. Rabıta bahsini, kendi sınırlı ilmimiz ile tutup kaldırmamız mümkün değildir.. Burada insana yakışan acziyetini, fakrini, muhtaçlığını itiraf etmektir.. Yakışmayan, sırıtan ise "benim bildiğimden gayrisi batıldır" demektir..

Ümmet-i Muhammed içinde Hızır'a verilen ilimden kendilerine verilenler, "Rabıta ediniz" demişler.. "Allah Dostlarını hayal ediniz", "Onları taklid ediniz", "Allah'ın sevdiklerini seviniz, kalbiniz Onlarla beraber olsun, Onların yap dediklerinden çıkmayınız" demişler.. Bir bildikleri olsa gerek.. Kur'an'a ve Sünnete aykırı bir işi, Allah'ın rızasına ters bir tatbikatı emredeceklerini mi sandınız!

Yoksa o ilim cihanda bir Hızır AS'da mı vardır?

Yoksa Ümmet-i Muhammed'in Hızır'ları yok mudur?

Yoksa, bütün bunları elinizin tersiyle itip Musa AS gibi "En büyük alim benim" mi diyeceksiniz?

(Başka bir forumdaki Rabıta bahsinde yazdığım bir yazıdır, acizane buraya da ekleyeyim dedim)

SIRK_DOKTORU
10-12-2006, 10:15
Nasılsa Hıdır a.s. var , her türlü sapıklığı hıdır a.s. ilmi diye sahihleştireceğinizi mi sandınız ?
Maşallah hz. Musa a.s. peygamberi bile sollamışsınız ? Onun vakıf olamadığı gaybi bir ilme biz sahibiz demektesiniz.!
Bu sadece Hıdır a.s. verilen bir ilimdir .
İlmi ledun müslümanın uğraşacağı bir ilim değildir.
Müslüman zahire hükmeder , batınıni (iç yüzünü) Allaha havale eder , sorumlu değildir. Gaybı zanlarla , tahminlerle acabalarla amel edemez !

3-AL-İ İMRAN
7- Sana bu kitabı indiren O'dur. Bunun âyetlerinden bir kısmı muhkemdir ki, bu âyetler, kitabın anası (aslı) demektir. Diğer bir kısmı da müteşabih âyetlerdir. Kalblerinde kaypaklık olanlar, sırf fitne çıkarmak için, bir de kendi keyflerine göre te'vil yapmak için onun müteşabih olanlarının peşine düşerler. Halbuki onun te'vilini Allah'dan başka kimse bilmez. İlimde uzman olanlar, "Biz buna inandık, hepsi Rabbimiz katındandır." derler. Üstün akıllılardan başkası da derin düşünmez.

SaLtan
10-12-2006, 10:22
Allah allah o neden ledün ilmi nedir bilemiyorum ama müslüman daha çok batın la hemhal olmalıki zahirin realitesinide anlasın.çünkü bütün ilim ve bilimlerin ana menbaı kendi iç dünyandır. Allah szie şahdamarınızdan daha yakındır zira kalplerinize ilmi koyacakta odur. Allah a havale etem meseleside (tevekkül) ilim ile değil daha somut olan işlerle alakalıdır. sen hiç allahım ben şu bilgiyi öğrenemedim sana havale dediyorum sen öğretirsin diyeni duydunmu.

pskolojide algı vardır bütün bilgiler algılarımızla oluşur. ruh ve bedenimizdeki enerji mekanizmalarını çalıştırmak yine iç dünyamızdaki potansiyel derinliğe bağlıdır..

hirahos
10-12-2006, 10:34
Doktor abim,

Hızır'a ve ilmine inanmaz isen tabi göremezsin, tabi bulamazsın..

Yoksa Hızır halen yaşamakta.. O Ab-ı Hayat içip ne zulmetleri geçti.. Senin yok demen bu gerçeği değiştirmiyor..

Evliyaullah'ın ilmine ve üstünlüğüne inanmazsan tabi İslam'ı öğrendiklerinden ibaret zannedersin..

Senin öğrendiklerin en çok bedenini temizler, dışını süsler..

Saltan abimin dediği gibi ya için? Ya Kalbin?

Sen Hızır'sız devam et abim.. Bildiğinle amel et.. Sana Hızrı'nı bul diyen mi oldu?

Ama, belki kendine dürüst davranır, birgün kalbindeki Allah'ın gayri gizli arzulardan, gizli isteklerden kurtulamadığını fark ve idrak eder de bunun çareleri nedir derdine düşersen Hızır'ı aramaya başla..

Çünkü kul sıkışmayınca, Hızır yetişmez imiş..

turkuaz18
10-12-2006, 10:41
1-FATİHA:

1 - Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın ismiyle.

2 - Hamd o âlemlerin Rabbi,

3 - O Rahmân ve Rahim,

4 - O, din gününün maliki Allah'ın.

5 - Ancak sana ederiz kulluğu, ibadeti ve ancak senden dileriz yardımı, inayeti. (Ya Rab!).

6 - Hidayet eyle bizi doğru yola,

7 - O kendilerine nimet verdiğin mutlu kimselerin yoluna; o gazaba uğramışların ve o sapmışların yoluna değil.



Elhamdülillah Benim tek ve yegane ilahım ALLAH(cc)'dür.Başka ilahım,putum yok.Yardımıda sadece ve sadece Ondan dilerim.


Dün vermiş olduğunuz sidete ise Ahmet dededen isteniyor

Bir gün bir misafir sorar: Çok zorda kaldığımız anda ne yapalım?
Cevaben: "Ahmet dede yetiş diye çağır. Hemen gelirim." dediler.


http://www.ahmetkayhan.com/?menu=sorucevap

Ben artık bu konuda yazmayacağım çünkü açık deliller ortada iken insanları putlaştırmanın manası yok.İlim ehlinin başımın üstünde yeri var.


Hakkınızı Helal Edin

SIRK_DOKTORU
10-12-2006, 10:42
Hıdır a.s. ın şu an hayatta olup olmaması ehli sünnet araasında % 50 oranına yakın şekilde ihtilaflıdır .
sizin burada hem hıdıra insan diyeceksiniz hemde hala hayattadır diye KA'Tİ konuşacaksınız !
Bu da sizin yapınız gereği normaldir .
Bu arada Hıdır a.s. hakkında "O Ab-ı Hayat içip ne zulmetleri geçti." sözün yani ölümsüzlük suyu içti ve ölmeyecek demeniz ehli sünnet inancıyla bağdaşmamaktadır ! Bu inanca ! nasıl sahip oldunuz ?


Hıdır a.s. inanmamak insanı kafir yapar. Saçma sapan söylenmemiş sözleri söylemiş gibi yaparak donkişot gibi hayalinle savaşmayasın .
Sizin Hıdır a.s. ile , ilmiyle bir bağınız yok . Safsata ve heseyanlarınıza Hz. Hıdır a.s. alet etmeyiniz !!!

hirahos
10-12-2006, 10:59
Hızır AS vardır..

Hızır'dan bir mana da Mürşid-i Kamildir..

Senin dediğin gibi olsa dahi vardır.. Çünkü yeryüzünde Peygamber Varisi Alimler eksik olmayacaklar.. Eksik olunca bil ki kıyamet kopmaya başlamıştır!

Bildiklerinizle amel edin dostlarım.. Ne yapalım, vermeyince Ma'bud neylesin Sultan Mahmud.. Padişah'ın dahi gücü yetmez.. Emir ferman dinlemez..

Hızır AS'ı gerçekten gören, Onunla buluşanları tanıdım desem; Allah bilir beni yalancılıkla suçlarsınız.. Uyduruyor dersiniz.. Ya da ahbablarımı hayal görmekle itham edersiniz.. En iyisi ben dememiş olayım..

Hani o "güneş" nerede deme!

Cihan Şems güneşiyle dopdolu.. İsteklisi nerede?

ufuklar27
10-12-2006, 11:07
Bu konuyla ilgili Risale-i Nur'dan bir sorunun cevabını aşağıda veriyorum:

BİRİNCİ MEKTUP

Onun adıyla. O her kusurdan münezzehtir. Hiçbir şey yoktur ki Onu hamd ile tesbih etmesin.

Dört sualin muhtasar cevabıdır.
Birinci Sual: Hazret-i Hızır Aleyhisselâm hayatta mıdır? Hayatta ise, niçin bazı mühim ulema hayatını kabul etmiyorlar?
Elcevap: Hayattadır. Fakat merâtib-i hayat beştir. O, ikinci mertebededir. Bu sebepten, bazı ulema hayatında şüphe etmişler.
Birinci tabaka-i hayat: Bizim hayatımızdır ki, çok kayıtlarla mukayyettir.
İkinci tabaka-i hayat: Hazret-i Hızır ve İlyas Aleyhimesselâmın hayatlarıdır ki, bir derece serbesttir. Yani, bir vakitte pek çok yerlerde bulunabilirler. Bizim gibi beşeriyet levazımatıyla daimî mukayyet değillerdir. Bazen, istedikleri vakit bizim gibi yerler, içerler; fakat bizim gibi mecbur değillerdir. Tevatür derecesinde, ehl-i şuhud ve keşif olan evliyanın Hazret-i Hızır ile maceraları, bu tabaka-i
hayatı tenvir ve ispat eder. Hattâ makamat-ı velâyette bir makam vardır ki, "makam-ı Hızır" tabir edilir. O makama gelen bir velî, Hızır’dan ders alır ve Hızır ile görüşür. Fakat Bazen o makam sahibi, yanlış olarak ayn-ı Hızır telâkki olunur.
Üçüncü tabaka-i hayat: Hazret-i İdris ve İsâ Aleyhimesselâmın tabaka-i hayatlarıdır ki, beşeriyet levazımatından tecerrüdle, melek hayatı gibi bir hayata girerek nuranî bir letâfet kesb eder. Âdetâ beden-i misalî letâfetinde ve cesed-i necmî nuraniyetinde olan cism-i dünyevîleriyle semâvatta bulunurlar. "Âhirzamanda Hazret-i İsâ Aleyhisselâm gelecek, şeriat-i Muhammediye (a.s.m.) ile amel edecek" meâlindeki hadisin sırrı şudur ki:
Âhirzamanda, felsefe-i tabiiyenin verdiği cereyan-ı küfrîye ve inkâr-ı ulûhiyete karşı, İsevîlik dini tasaffi ederek ve hurafattan tecerrüd edip İslâmiyete inkılâp edeceği bir sırada, nasıl ki İsevîlik şahs-ı mânevîsi, vahy-i semâvî kılıcıyla o müthiş dinsizliğin şahs-ı mânevîsini öldürür. Öyle de, Hazret-i İsâ Aleyhisselâm, İsevîlik şahs-ı mânevîsini temsil ederek, dinsizliğin şahs-ı mânevîsini temsil eden Deccalı öldürür; yani, inkâr-ı ulûhiyet fikrini öldürecek.
Dördüncü tabaka-i hayat: Şüheda hayatıdır. Nass-ı Kur’ân’la, şühedanın, ehl-i kuburun fevkinde bir tabaka-i hayatları vardır. Evet, şüheda, hayat-ı dünyevîlerini tarik-i hakta feda ettikleri için, Cenâb-ı Hak, kemâl-i kereminden, onlara hayat-ı dünyeviyeye benzer, fakat kedersiz, zahmetsiz bir hayatı âlem-i berzahta onlara ihsan eder. Onlar kendilerini ölmüş bilmiyorlar. Yalnız kendilerinin daha iyi bir âleme gittiklerini biliyorlar, kemâl-i saadetle mütelezziz oluyorlar, ölümdeki firak acılığını hissetmiyorlar. Ehl-i kuburun çendan ruhları bâkidir; fakat kendilerini ölmüş biliyorlar. Berzahta aldıkları lezzet ve saadet, şühedanın lezzetine yetişmez.
Nasıl ki, iki adam bir rüyada cennet gibi bir güzel saraya girerler. Birisi rüyada olduğunu bilir; aldığı keyif ve lezzet pek noksandır. "Ben uyansam şu lezzet kaçacak" diye düşünür. Diğeri rüyada olduğunu bilmiyor; hakikî lezzet ile hakikî saadete mazhar olur. İşte, âlem-i berzahtaki emvat ve şühedanın hayat-ı berzahiyeden istifadeleri öyle farklıdır. Hadsiz vakıatla ve rivayatla, şühedanın bu tarz-ı hayata mazhariyetleri ve kendilerini sağ bildikleri sabit ve katîdir. Hattâ, Seyyidü’ş-Şüheda olan Hazret-i Hamza Radıyallahu Anh, mükerrer vakıatla, kendine iltica eden adamları muhafaza etmesi ve dünyevî işlerini görmesi ve gördürmesi gibi çok vakıatla, bu tabaka-i hayat tenvir ve ispat edilmiş. Hattâ, ben kendim, Ubeyd isminde bir yeğenim ve talebem vardı. Benim yanımda ve benim yerime şehid olduktan sonra, üç aylık mesafede esarette bulunduğum zaman, mahall-i defnini bilmediğim halde, bence bir rüya-yı sadıkada, tahte’l-arz bir menzil suretindeki kabrine girmişim. Onu şüheda tabaka-i hayatında gördüm. O beni ölmüş biliyormuş; benim için çok ağladığını söyledi. Kendisini hayatta biliyor. Fakat Rus’un istilâsından çekindiği için,
yeraltında kendine güzel bir menzil yapmış. İşte bu cüz’î rüya, bazı şerâit ve emâratla, geçen hakikate bana şuhud derecesinde bir kanaat vermiştir.
Beşinci tabaka-i hayat: Ehl-i kuburun hayat-ı ruhanîleridir. Evet, mevt, tebdil-i mekândır, ıtlak-ı ruhtur, vazifeden terhistir; idam ve adem ve fenâ değildir. Hadsiz vakıatla ervâh-ı evliyanın temessülleri ve ehl-i keşfe tezahürleri ve sair ehl-i kuburun yakazaten ve menâmen bizlerle münasebetleri ve vakıa mutabık olarak bizlere ihbaratları gibi çok delâil, o tabaka-i hayatı tenvir ve ispat eder. Zaten beka-i ruha dair Yirmi Dokuzuncu Söz, bu tabaka-i hayatı delâil-i katiye ile ispat etmiştir.

ufuklar27
10-12-2006, 11:18
ben 2 yıla yakındır hadis dersi almaktayım . Hatta sabah derse gideceğim .
Bu ilme vakıf hocalardan (ebubekir sifil , hasan karakaya) aldığım kesin bilgi "ümmetimin alimleri beni israilin peygamberleri gibidir " sözü hadis değildir.
Zaten benimde araştırmalarıma göre hiç bir sahih hadis kitabında geçmemektedir .

Şimdi ben size soruyorum :

sahih hadis kitaplarında rastlanamayan , hadis alimlerinin uydurmadır dediği sözlere hadis diyerek peygambere iftira atma cesaretini nereden buluyorsunuz ?


Birileri kaynak vermiş o hadise... Ben de burdan aktardım. (Tecrid-i Sarih, 1:107) Kontrolünü yapabildiniz mi?

tunco
10-12-2006, 11:32
1-FATİHA:

1 - Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın ismiyle.

2 - Hamd o âlemlerin Rabbi,

3 - O Rahmân ve Rahim,

4 - O, din gününün maliki Allah'ın.

5 - Ancak sana ederiz kulluğu, ibadeti ve ancak senden dileriz yardımı, inayeti. (Ya Rab!).

6 - Hidayet eyle bizi doğru yola,

7 - O kendilerine nimet verdiğin mutlu kimselerin yoluna; o gazaba uğramışların ve o sapmışların yoluna değil.



Elhamdülillah Benim tek ve yegane ilahım ALLAH(cc)'dür.Başka ilahım,putum yok.Yardımıda sadece ve sadece Ondan dilerim.


Dün vermiş olduğunuz sidete ise Ahmet dededen isteniyor

Bir gün bir misafir sorar: Çok zorda kaldığımız anda ne yapalım?
Cevaben: "Ahmet dede yetiş diye çağır. Hemen gelirim." dediler.


http://www.ahmetkayhan.com/?menu=sorucevap

Ben artık bu konuda yazmayacağım çünkü açık deliller ortada iken insanları putlaştırmanın manası yok.İlim ehlinin başımın üstünde yeri var.


Hakkınızı Helal Edin

kARDEŞ;

Hadis bilmezsin...

Efendimizin Kabrini Müslümanların dışındakiler neden gidip görmez bilmezsin...

Mesnevinin 20 satırınnı bilirsin . . .

Kuran zaten bilmezsin . . . ( Türkçe mealini okur anlamazsın )

Evliyayı reddeder... Peygambere dil uzatırsın.. ( Bak sana yardımcı olayım Okuduğun Dursun K derki " onların peygamberi 9 yaşındaki kız ile evlendi Sübyancının biridir (SÜMMÜ HAŞA ) " bu konuyuda incele Efendimizide dil uzat.

Kardeş bilmediğin konulara girme OKU sadece OKU... Ve dua et gece gündüz Rabbim bana hakikati bildir diye. Okumaklada olmaz çünkü pek çok şey. Bark eğer okumakla olsa idi ŞİRK DOKTORU hiç Olurmuydu SİRK DORKTORU bilesinki Allah kendisine gelen yolu aydınlatanları SİRK SOYTARISI yapar ortaya koyar. Ya ilim böyle bir bir şey işte Bir " S " ile ile Bir " Ş " harfine bile ilmi yüklemiş YÜCE YARADAN.

tunco
10-12-2006, 11:37
TARİKAT ZAMANI


Hakikate tarikat yolu ile geçilir. İnsan ilk tahsili bitirmeden orta tahsile, orta tahsili bitirmeden yüksek tahsile geçemez. Tarikattan hakikate, hakikatten de marifetullaha geçmek, ancak Fenafişşeyh, Fenafirresul ve Fenafillah’a ulaşmakla kaimdir. Bu merhaleleri geçmek de ancak bu yol ile mümkündür.
Bu yolları yürümeden, Tarikat-ı Aliye’ye ayak basıp hakikate çıkmadan, insanın Marifetullah’a ulaşması; ilkokulu okumayan bir insanın üniversitede okuyorum demesine benzer.
Bunlara vakıf olmak, Allahu Teala’ya vasıl olabilmek için; zahiri ilim, tarikat ilmi, hakikat ilmi ve marifetullah ilmini tahsil etmek şarttır. Tarikat ilmi tahsil edilmediği müddetçe, iç alemine hiç kimse vakıf olamaz.
Nefsin ayrı duygulara, ruhun ayrı duygulara sahip olduğu anlaşılamaz. Kişi nefsin safasını ruhun safası zanneder.
Dolayısıyla şeriattan sonra tarikatı da bitirmeye muvaffak olunursa, Marifetullah mektebine girilir. Fenafişşeyh tahsili bitmiş, bizzat Seyyid-i Kainat Efendimiz’in terbiyesi altına manen alınmış olur. Orada müride Kelime-i Tevhid verilir. Zahiri ilim ayrı, batıni ilim ayrıdır. Cenab-ı Fahr-i Kainat Efendimiz buyuruyorlar ki:
“İlim ikidir. Birisi dilde olup, (ki bu zahir ilmidir) Hazreti Allah’ın kulları üzerine delilidir. Bir de kalpte olan (marifet ilmi) vardır. Asıl gayeye ulaşmak için faydalı olan da budur.” (Tirmizi)
Zahir ve batın ilimleri bir insanda birleşirse, o zaman hakikat ilmi doğar. Bu gibi kimseleri Hazreti Allah, hiç kimseye verilmeyen Kudsi ruhla destekler ve Lahut alemine kadar çıkmaya fırsat verir. Dilerse orada tutar, dilerse insanları doğru yola iletmek için geriye gönderir.
Bu tecellileri belki elli sene sonra anlayabilirsiniz.
Böylece ilmi; zahiri ilim, tarikat ilmi yani batıni ilim, marifet ilmi ve hakikat ilmi diye dört kısımda değerlendirmiş olduk. Bir insan, bu hakikatlerin içyüzünü bilmedikçe ilim birdir zanneder.
“Ey Rabbimiz! Katından bize rahmet ver ve işimizde doğruyu göster, bizi başarılı kıl,” (Kehf, 18:10).
İlim içinde ilimler olduğu gibi, yollar içinde de yollar vardır. Zahir ile dış nizam, batın ile iç nizam tesis edilir.
Yumurtayı buna örnek olarak verebiliriz. Yumurtanın kabuğu zahiri bilgilerdir, dış nizamı temin eder. Kabuk olmazsa yumurta, yumurta olmaz. Tarikat yumurtanın beyazı, marifet ise sarı kısmıdır.
Fenafişşeyh tahsili esnasında birçok tecellilere mazhar olunur. Kişi bu tecellilere mazhar olurken her şeyi bildiğini zanneder. Fenafirresul tahsiline geçtiği zaman hakikate ulaşır ve hiçbir şey bilmediğini burada öğrenir.
Yumurta bir süre sıcakta kalınca, civcivin kabuğu delip çıktığı gibi; insan da Fenafillah’a geçtiği zaman vücud varlığını deler, yol bulur. Kabuk değersiz bir hiç olduğu gibi; o anda artık kendi varlığının hükümsüz ve bir kabuktan ibaret olduğunu, her şeyin O’nun ve O’ndan olduğunu gözü ile görür. Bu tahsilde hiç olduğunu öğrenir, varolan Mutlak Varlık insanda tecelli eder.
Ebu Hüreyre’den rivayet edilen bir hadis-i şerifte Cenab-ı Fahr-i Kainat Efendimiz buyururlar ki:
“Öyle ilimler vardır ki, gizlenmiş mücevher gibidir. Onu ancak arif-i billah olanlar bilirler. Bu ilimden konuştukları vakit, Allah’tan gafil olan kimseler anlamazlar. Binaenaleyh, Allahu Teala’nın kendi fazlından ilim ihsan ettiği alimleri sakın tahkir edip küçük görmeyin, Çünkü Allah Azze ve Celle onlara o ilmi verirken tahkir etmemişti.” (Erbain)
Onlar bu ilimlere aşina olmadıkları için zahirde kalmışlardır. Bu esrarı göremeyenler hakikate intikal edememişlerdir. Batını bilmedikleri için batından ve ledün’den haberleri yoktur ve bu ilimlere gözü yumuk bakarlar. Halbuki Hazreti Allah ayet-i kerimesinde şöyle buyuruyor:
“Sadıklarla beraber olunuz,” (Tevbe, 9:119).
Allahu Teala’nın, kulun güç yetiremeyeceği şeyi teklif etmeyeceğini bildiğimize göre; bütün müminlere sadıklarla beraber olmalarını emredince, her zaman ve her devirde sadıklar bulunduracağını, hem de bildireceğini temin buyurmuş demektir.
Başka bir ayet-i kerimede ise şöyle buyuruluyor:
“Biz dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Her ilim sahibinin üstünde, daha üstün bir bilen vardır,” (Yusuf, 12:76).
Hazreti Allah zahiri ilimlerin öğrenilmesi için yeryüzündeki alimleri eksik etmediği gibi, batıni ilimleri öğretmek için tarikat ehlini de eksik etmemiştir. Her zaman için Mürşid-i Kamil bulundurmaktan aciz değildir. Dini, bütün tazeliği ile ayakta tutan onlardır. Bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor:
“Her asırda benim ümmetimden sabikun, yani öncüler vardır.” (Nevadirü’l Usul)
Tarikat, kelime manası itibarıyla yol demektir. Tasavvufta ise Hazreti Allah’ı bilmek, bulmak ve yaklaşmak için takip edilecek ibadet yolu manasına gelir. “Allah’a ulaşan yollar, mahlukatın nefesleri adedincedir,” lüzumu ise ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerle ispat edilmiştir. Allahu Teala Kur’an-ı Kerim’inde şöyle buyuruyor:
“Sizden herbiriniz için bir şeriat ve bir yol tayin ettik,” (Maide, 5:48).
Fahreddin Razi Hazretleri ve diğer bazı müfessirler bu ayet-i kerimeye, “Ey kullarım! Sizin herbirinize iki şeyi vacip ettim. Evvela şeriat, sonra da tarikat,” manasını vermişlerdir. Çünkü “Minhac”ın kelime manası, “aydınlık bir yol” demektir. Ve buna benzer birçok ayet-i kerimeler vardır.
Hak Celle ve Ala Hazretleri, “Benim zikrim için namaz kıl,” (Ta-Ha, 20:14) ayet-i kerimesi ile namazı emretmiş olduğu gibi; “Ey iman edenler! Allah’ı çok çok zikredin,” (Ahzab, 33:41) ayet-i kerimesinde de kendini zikretmeyi emretmiştir. Namaz da bir ilahi bir emirdir, zikrullah da ilahi bir emirdir.
İnsanların mizaçları yaratılış itibarıyla değişik olduğundan, Peygamber Efendimiz zikrullah emrini alınca; Hazreti Ebu Bekir Efendimize kalbi zikir yapmayı, Hazreti Ali Efendimize de cehri (sözlü) zikir yapmayı ve insanlara öğretmelerini emir buyurmuştur.
Ve bu yol o günden bu güne yüce Piran hazeratının el ve gönüllerinde zamanımıza kadar silsile olarak gelmiştir. Bu yüce silsile, kuşaktan kuşağa bildirilerek sabit olmuştur. Her devirde büyük bir cemaat tarafından doğruluğu tasdik edilmiştir.
İmam-ı Rabbani Hazretleri, “Tevatür (bildirme, rivayet) ile dinde sabit olanı inkar etmek küfürdür,” buyururlar.
Allahu Teala, şu ayet-i kerimeyle de yine inananlara zikrullah’ı emir buyuruyor:
“Namazı bitirdiğiniz zaman ayakta iken, otururken ve yanlarınız üzerinde yatarken Allah’ı zikredin,” (Nisa, 4:103).
Bu emre uyan ve gereğini icra edenler, Hakk’ın sevgisini kazanırlar.
Zahirde kalanlar, ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerdeki zikri, yalnız namaz olarak kabul ediyorlar. Bilmediklerinden, hakikatlere gözü yumuk bakıyorlar. Halbuki batına intikal edip iç alemlerine döndükleri zaman bunun hakikatini göreceklerdir.
Allahu Teala ayet-i kerimelerinde yine şöyle buyuruyor:
“Siz Beni zikredin ki, Ben de sizi zikredeyim,” (Bakara, 2:152).
“Rabbini gönülden, yalvararak, boynu bükük ve ürpererek hafif bir sesle sabah akşam zikret. Sakın gafillerden olma,” (A’raf, 7:205).
“Onlar ayakta iken, otururken, yanları üzerinde yatarken Allah’ı zikrederler,” (Al-i İmran, 3:191).
“Öyle erler vardır ki, onları ne bir ticaret ne de bir alışveriş, zikrullah’tan alıkoymaz,” (Nur, 24:37).
“İyi bilin ki kalpler, ancak zikrullahla itminana kavuşur, huzur bulur,” (Rad, 13:28).
Bir hadis-i kudsi’de de, şöyle buyruluyor:
“Kulum Beni zikredip dudaklarını Benim için kıpırdattığı müddetçe, Ben kulumla beraberim.” (İbni Mace)
Cenab-ı Fahr-i Kainat Efendimiz ise hadis-i şeriflerinde buyuruyorlar ki:
“Cenab-ı Hakk’ı zikir; hased, riya, kibir gibi kalbi hastalıkları izale için aynı şifadır.” (Münavi)
“İnsan bir şeyi severse, daima onu yadeder.” (C. Sagir)
Zikir nurdur, zikrullahla meşgul olanın içini nurlandırır. İç nurlanınca da, hikmet husule gelir. Rızaullah’a, Likaullah’a (Allah’a kavuşmak) vasıl olmak isteyenler zikrullah’a devam etsinler.
Allahu Teala Hazretleri, “Onlar Allah’ı pek az zikrederler,” (Nisa, 4:142) ayet-i kerimesi ile de münafıkları kınamıştır.
Bilindiği gibi Muhammed (Allah’ın Selamı Üzerine Olsun) ümmetinin havassı (seçkinleri) derecesinde bulunan kamillerin en son arzu ve isteği, Cenab-ı Hak ile sevgi zincirini kurabilmektir. Bu ise, “Habibim! Onlara söyle. Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana tabi olun ki, Allah da sizi sevsin,” (Al-i İmran, 3:31) ayet-i kerimesine göre, ancak Sünnet-i Seniyye’ye harfiyyen uymakla gerçekleşeceğinden, her halükarda bir tarikata başvurmak zaruridir.
Tarikat-ı Aliye’ye giren, “Nefsini temizleyen kurtulmuştur,” (Şems, 91:9) ayet-i kerimesinde buyurulduğu üzere, kalbini masiva bataklık ve bulanıklıklarından temizleyerek, marifet evi ve muhabbet yurdu haline getirir.
Yani zahirimizi süslemek için Efendimizin şeriatına; batınımızı ziynetlendirmek, iç dünyamızı nurlandırmak için de, tarikatına uymalıdır. Şeriatla dış nizam, tarikatla da iç nizam tesis edilir.
İç aleme intikal, ancak farz ve nafilelerle kazanılır. Çünkü farzların edası ile yükümlü olan beden olduğu gibi, nafilelerle memur olan da ruhaniyettir.
Bir insan söz ve davranışlarına şer-i şerif çerçevesinde yön vermezse, onun tarikattan feyz alamayacağı açık bir gerçektir. Doktorun verdiği ilaçları kullanıp perhize riayet etmeyen bir hasta gibi olur.
Şurası çok iyi bilinmelidir ki, tarikatlerin hepsine Allahu Teala’nın emr-i şerifi ile süluk edilmiştir. Bütün tarikatlerin hangisi olursa olsun, hepsinin de esası ve değeri, temiz şeriattır. İslam’a muhalif olan bir tarikat, zaten tarikat da değildir.
Tasavvuf sadece kal (söz) değil, bir hal (durum) ilmidir, bir tatbikattır. Yaşanılmadıkça, tadılmadıkça, hissedilmedikçe, nazari bilgilerle anlaşılmaz ve anlatılmaz.
Tarikat-ı Aliye’ye girmekten maksat, şeriatla inanılması gereken şeylere karşı yakin hasıl olmasıdır. Hakiki iman da budur.
Mesela, Allah’ın varlığını önce işiterek inanan insan; bularak, anlayarak inanmaya başlar, imanı kemale erer.
Diğer taraftan ibadetleri yapabilmek için nefs-i emmareden ileri gelen güçlükler ortadan kalkar, ibadetler kolaylıkla ve seve seve yapılır.
İlim ve hakikat aleminde, imanın kemalleşmesine büyük bir etken, zühd ve takva ile başlayıp olgun dimağlarda bir felsefe olan tasavvufun saflığı ve aslı, birtakım bozguncu telakkiler altında, zan, nam ve menfaatler sebebiyle kaybettirilmeye çalışıldı.
Bazı cahilleri marifet ehli oldukları zannıyla aldatan taassub ehli birkaç sahte mürşidin tasavvuf iddiasında bulunmaları, fikirlerde kararsızlık husule getirmiştir.
Işıklı Tarikat, Cenab-ı Peygamber Efendimiz’in söz ve davranışlarından ibarettir. Kaynağı Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerdir. Zamanımıza kadar büyük bir saffet ve samimiyet içinde gelmiş, asliyetinden hiçbir şey kaybetmemiştir. Asırlar boyunca İslam ahlakının vücud bulmasında, fitne ve fesadın bertaraf edilmesinde, gerçek kardeşliğin tesisinde, birlik ve beraberliğin sağlanmasında, insanlığın ruh hastalıklarının tedavisinde, imanın kemalleşmesinde yine de en büyük amil o olmuştur. O sır bereketi ile ilahi hükümler kıyamete kadar baki kalacaktır.
Her zamanda olduğu gibi bugün de tasavvuf aynen mevcuttur. Bilhassa Nakşibendi tarikatında kıyamete kadar Pir eksik olmayacaktır. O has oda; odadan odaya, halkadan halkaya geçmiş ve hiç bozulmamıştır.
“Ebu Bekir’in kapısından başka, mescide açılan bütün kapıları kapatınız,” (Buhari, Tecrid-i Sarih: 293) hadis-i şerifine Şeyh Esad Efendi Hazretleri, “Allahım! Bütün tarikatlerin piri kesildiği zaman, Ebu Bekir’in yolunu kıyamete kadar baki kıl,” manasını vermişlerdir.
Cenab-ı Fahr-i Kainat Efendimiz’e varis olan veliler üç kısma ayrılır:
1. Peygamberlik hissesine varis olanlar:
Bunlar irşad memurudurlar. Evliyaullah’ın uluları olan Mürşid-i Kamil’lerdir, başkasına şamil değildir. Zahirde halk ile, batında Hak iledirler; yani hem Hak ile, hem de halk iledirler. Üçüncü tura inmişlerdir. Diğer peygamberlerin emanetini de taşıdıkları için, dünya yüzünde sayıları o kadar azdır ki, çok nadirdirler.
“Yarattıklarımızdan öyle bir topluluk vardır ki onlar Hakk’a iletirler ve Hak ile hüküm verirler,” (A’raf, 7:181).
2. Velilik hissesine varis olanlar:
Bunlara mukarrebun (yakınlar) denir. Hep huzurdadırlar.
“Eğer bilmiyorsanız dini müşküllerinizi ehl-i zikirden sual ediniz,” (Nahl, 16:43).
3. Hem nübüvvet, hem velayet hissesinden nasip alanlar:
“Allah’tan korkar, takva sahibi olursanız mualliminiz Allah olur,” (Bakara, 2:282).
Hakikat yolunun mükemmelleri, kemalleri olduğu gibi taklitçileri de vardır.
Mükemmel; bilir, amel eder, kamilleri de yetiştirir.
Kemal; bilir, gayrıya tecavüz etmez, ölçüsü nisbetinde yetiştirmeye gayret eder.
Taklitçi ise zan ile amel eder, yani o isim altında icraatını yapar. Fakat bütün icraatları maksatlıdır. Kendisi dalalette olduğu gibi, kendisine uyanları da sapkınlığa sürükler.
Onun için bugün hakikati aramak, hakikati bulmak ve yaşamak çok lüzumludur. Çünkü o hakikat ehli pek azdır.
Diyeceksiniz ki, “Biz taklitçiyle mükemmeli ayırt edemeyiz, nasıl ayırt edeceğiz?”
Bakacaksınız; o işte maksat, menfaat, gaye varsa, o yol, yol değildir. Allah yolunda yalnız rıza vardır. Menfaat yoktur, maksat yoktur, gaye yoktur, rütbe ve makam da yoktur.
“Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyun. Onlar doğru yoldadırlar,” (Ya-Sin, 36:21).
Asr Suresi’nden anlaşılacağı gibi, hüsran ve felaketin gerek azından, gerek çoğundan kurtulabilmek için; önce iman, sonra salih amel, üçüncü olarak da Hakk’ı tavsiye, vaaz ve nasihatlerde bulunmanın zorunlu olduğu işaret edilmektedir.
“Siz insanlık içinde meydana çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeye çalışırsınız ve Allah’a inanırsınız,” (Al-i İmran, 3:110).
Tarikat, temiz şeriatın hizmetçisidir. Abdest nasıl temizlik, arınma, namaza hazırlık ise, tarikat da kalbi temizleyip huzura hazırlar. Kalp temiz olursa, kişiyi ibadet ve taate sevkeder.
Hasta bir insan güzel yemeklerin lezzetini anlayamadığı gibi, masiva bataklığına dönen bir kalp de ibadet ve taatin lezzetini anlayamaz. Hasta olan kalbin temizlenmesi lazımdır.
Yeryüzünde mevcut bu kadar sular vardır, kaynağı birdir. Kimisi çok güzel, gayet tatlıdır. Kimi ise acı ve bulanık olur.
Kalplerinde nur olan, hikmetli, feyzli ve tesirli olur. Allah’tan gayrı şeylerin bataklığına dönen kalpte ise ne olur?
Hak Celle ve Ala Hazretleri, Kelam-ı Kadim’inde şöyle buyuruyor:
“Sana gelen her iyilik Allah’tandır, bütün kötülükler de kendi nefsindendir,” (Nisa, 4:79).
Nefs terbiye olmadıkça, yaptığı bütün iyilikleri kendisine maleder. Yanılma ve yıkılma buradan başlıyor. Dilimizle Hazreti Allah’ın ihsanı olduğunu itiraf etsek de, içten yine kendi malımız gibi göstermek istiyoruz. İlimse benim, irşadsa benim diyoruz. Hazreti Allah’ın bütün ihsanlarını benimsiyoruz. Burası çok ince bir noktadır. Bu vartadan ancak, Hazreti Allah’ın kurtardıkları kurtulur. İnsan kurtulmak istiyor, fakat baskının altından çıkamıyor. Bu baskı, kınanmış ahlaktır. Hased, riya, kin, kibir, öfke, şehvet, yalancılık... gibi örtülerdir. Ayet-i kerime biliniyor, fakat insan bu örtülerden bir türlü kurtulamıyor. Nefs içerden, “Sen böyle söylüyorsun amma, aslında bu benimdir,” diyor.
İşte tasavvuf, bunun için çok lüzumludur. Vaktaki bir insan samimiyetle yöneldiği zaman, Hazreti Allah lütfunu akıttığı bir çeşmenin başına onu getirir, o depoya yanaştırır. Nasibini aldıkça içi nurlanmaya başlar. Bu nurlanma sayesinde bu örtüler yavaş yavaş sıyrılır. Başka türlü yol vermemiş Hazreti Allah.
Bu mevzuyu biraz daha açalım. Kalp bir melekut hazinesidir. Üzerinde “Fuad” denilen bir göz vardır. Hazreti Allah ile ilgisini kuran, bütün tecellileri gören bu gözdür. Bu fuadı da içinde özleyen, hakiki ruhtur. Kalp penceresine Cenab-ı Hakk’ın lütuf tecelliyatı vurduğu zaman, orayı nur içine alır.
Bunlardan tamamen habersiz oluşumuz, kınanmış ahlakların bunları örtmesinden ileri geliyor. O tecelliyat pencereye vurup, o kalp açılamıyor. Ruhu hakiki meydana çıkararak, esrarını temaşa edemiyor.
Evet, Hazreti Allah büyük bir cevher yerleştirmiş, fakat örtüler altında kalmış. İşte bunun merkezde parlaması için, Tevhid ve irfan sahibi olmak lazımdır. Yani Hazreti Allah’ın tevhidi ile parlayacak, o parlama ile de irfan husule gelecek.
Tarik ikidir:
İbadet Tariki, şeriattır ki; ibadet ve taat, zikir ve fikirdir.
Terakki Tariki, tarikattır. Şeriat ile yakınlaşma ve muhabbet hasıl olur. Tarikat ile de Fenafişşeyh, Fenafirresul ve Fenafillah hasıl olur.
Şeytan, kendini korumaktan aciz bir mümine, amirlik sıfatı takınarak ve fesat dolu fikirlerini onun gönlüne düşürerek, Mevla’ya itaatten alıkoymak hususlarını kendisi için mühim bir vazife edinmiş ve tesirini de görmüştür.
Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’inde Hannas’tan kendisine sığınmamızı emrediyor. Hannas, şeytandır. Bu şeytan müminleri gözetmekte ve kalbin zikirle meşgul olduğunu anlayınca geri çekilip savuşmakta olduğu gibi, zikirden gafil bulunanların gönlüne de bozucu vesveseler atmaktadır.
Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmaktadır:
“Şeytan, insanın kalbine nüfuz edip istila eder. Fakat kalp Cenab-ı Allah’ı zikredince üzüntülü olarak geri çekilir, unutursa istila eder.” (Nevadirü’l Usul)
İşte bunun için, dünyada iken bir yüce tarikata intisab etmek ve mürşidin öğretip telkin edeceği zikir ile kalbini ihya eylemek (canlandırmak), her mümin için önemli ve lüzumludur.
Binaenaleyh, “Sadıklarla beraber olunuz,” (Tevbe, 9:119) şeklindeki ilahi emre uyarak yüce tarikata girmek ve o Tarikat-ı Aliye’de mevcut olan ümmetin büyüklerinin ruhani yardımlarıyla kuvvet kazanmak gerekir. Zira hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:
“Kim bir topluluğun arasına girerse, onlardan olur,” (Ebu Davud)
Resulullah Efendimiz, zikir halkalarının faziletine ve oraya devam etmenin şeriatça uygun olduğuna dair hadis-i şeriflerinde buyururlar ki:
“Allahu Teala’nın yollarda dolaşıp zikir ehlini arayan melekleri vardır. Onlar Aziz ve Celil olan Allah’ı zikreden bir topluluğu bulunca; ‘Aradığımız buradadır’ diye, birbirlerini çağırırlar. Hepsi orada toplanıp onları dünya semasına kadar kanatları ile çepeçevre kuşatırlar. Cenab-ı Hak onların hallerini meleklerden daha iyi bildiği halde, sorar:
– Kullarım ne söylüyor?
– Seni tesbih edip zikrediyorlar. Tekbir getirip hamd ve sena ediyorlar.
– Onlar beni gördüler mi?
– Hayır, vallahi seni görmediler.
– Beni görecek olurlarsa ne yaparlar?
– Sana daha çok ibadet eder, daha çok hamd ve senada bulunurlar, daha çok tesbih ederler.
– Kullarım benden ne diliyorlar?
– Cenneti istiyorlar.
– Onlar cenneti gördüler mi?
– Hayır, vallahi görmediler.
– Görecek olurlarsa ne yaparlar?
– Cennete karşı daha düşkün, onu istekte daha kuvvetli ve ona rağbetleri daha büyük olurdu.
– Peki neden korkup bana sığınıyorlar?
– Cehennem ateşinden.
– Onu gördüler mi?
– Hayır, vallahi görmediler.
– Ya görselerdi?
– Ondan daha çok kaçar, daha çok korkarlardı.
– O halde sizler şahid olun ki, ben bu zikir meclisinde bulunanları mağfiret ettim.
Bunun üzerine meleklerden birisi der ki:
– Onların içindeki falan kimse, onlardan değildir. O zikir için değil, şahsi bir iş için gelmişti.
Allahu Teala şöyle buyurur:
– Onlar öyle kamil kimselerdir ki; onların meclisinde bulunan, şaki (isyancı) olmaz, sevaptan mahrum kalmaz.” (Buhari, Tecrid-i Sarih: 2161)
Diğer hadis-i şeriflerde ise şöyle buyuruluyor:
“Cennet bahçesine uğradığınız zaman meyvelerinden yiyiniz. (Cennet bahçesinden murad,) Zikrullah için teşkil edilen halkadır.” (C. Sagir)
“Hiçbir topluluk zikrullah için toplanıp dağılmadı ki, zikirleri sonucu Cenab-ı Hak tarafından af ve mağfiret ile müjdelenmesin.” (C. Sagir)
“Sırf Allah’ı zikretmek için bir mecliste oturanları melekler halka çevirerek kuşatırlar, ilahi rahmet onları kaplar, üzerlerine sekinet (güven, sakinlik) ve vakar iner. Allahu Teala, katında bulunanlara onlardan bahseder.” (Müslim)
Ashab-ı Kiram’dan Şeddad bin Evs ile Ubade bin Samid (Allah Ondan Razı Olsun) buyururlar ki:
– Resulullah Efendimiz ile beraber bulunuyorduk. “Aranızda garib, yani Ehl-i Kitap var mı?” diye sordu. “Hayır,” dedik. Bunun üzerine kapıların kapatılmasını emretti ve “La ilahe illallah deyiniz,” buyurdu. Bir saat kadar birlikte “La ilahe illallah” dedik. Resulullah Aleyhisselam sonra da: “Allah’a hamdolsun. Sen beni Kelime-i Tevhid’le gönderdin ve beni bununla memur kıldın. Cenneti de bana bunun üzerine vaad ettin, şüphesiz ki Sen vaadinden dönmezsin,” diyerek dua etti ve buyurdu ki:
“Müjdeler olsun! Allah Azze ve Celle sizi affetti.” (Ahmet bin Hanbel)
Allahu Teala Hazretleri,
“İnananların Allah’ı zikir için kalplerinin saygı ile yumuşaması zamanı hala gelmedi mi?” (Hadid, 57:16) ayet-i kerimesi ile, müminlerin kalplerini Allah’ın zikrine vermelerini emir buyurmaktadır. Bir hadis-i kudsi’sinde de buyurur ki:
“Ben kulumun zannına göreyim, Beni zikrettiği yerde Ben onunlayım. Kulum Beni kendi içinde zikrederse, Ben de onu Kendi Nefsimde zikrederim. Beni toplulukta zikrederse, Ben de onu daha hayırlı bir toplulukta zikrederim.” (Buhari)
Hadis-i şeriflerde ise şöyle buyuruluyor:
“Amellerinizin en hayırlısını, Melik’iniz katında en temizini, derecelerinizde en yükseğini, altın ve gümüş dağıtmanızdan daha hayırlı, düşmanlarınızla karşılaşıp boyunlarını vurmanız ve onların da sizin boynunuzu vurup şehid etmelerinden daha hayırlı olan bir işi haber vereyim mi?
Allahu Teala’yı zikretmektir.” (Tirmizi)
– Ya Resulallah, Kıyamet günü Allah katında derece bakımından kulların hangisi daha üstündür?
– Allah’ı çok zikredenler!
– Ya Resulallah, Allah yolundaki gaziden de mi?
– Kırılıncaya ve kana boyanıncaya kadar kılıcını kafirlere ve müşriklere çalsa da, Allah’ı çok zikredenler, derece bakımından ondan daha üstündür.” (Tirmizi)
– Kıyamet günü minberler üzerinde yüzleri nurlu öyle kimseler vardır ki, onlar ne peygamber ne de şehiddirler.
– Ya Resulallah! Onları bize tarif et de öğrenelim.
– Onlar çeşitli kabilelerden ve muhtelif beldelerden oldukları halde birbirlerini Allah için seven ve bir araya gelerek, Allah’ı zikredenlerdir. (Taberani)
– Ya Resulallah; İslami hükümler çoğaldı. Bana sımsıkı sarılacağım bir şeyi haber ver.
– Dilin Allahu Teala’nın zikriyle devamlı ıslak bulunsun...
“Rabbini zikredenlerle etmeyenlerin misali, diri ile ölü gibidir.” (Buhari)
– Müferridler öne geçtiler.
– Müferridler kimlerdir ya Resulallah?
– Allah’ı çok zikreden erkek ve kadınlardır... (Müslim)
“İçerisinde Allah zikredilen ev ile zikredilmeyen evin misali, diri ile ölü gibidir.” (Buhari)
“Şüphesiz ki her yere cila verecek bir alet var, kalbin cilası ise zikrullahtır. Azabdan kurtulmak için zikrullah gibi bir şey olamaz. Meğer ki kılıcın kırılıncaya kadar Allah yolunda muharebe edesin.” (C. Sağir)
“Çok zikreden kimseyi Cenab-ı Allah sever.” (C. Sağir)
“Muhabbetin çokluğundan dolayı Cenab-ı Allah’ı kalbinden çıkarmayan kimse, nifaktan kurtulur.” (C. Sağir)
“Cenab-ı Hakk’ı zikir; hased, riya, kibir gibi kalbi hastalıkları izale için aynı şifadır.” (Münavi)
“Cenab-ı Hakk’ın nimet-i celilesini ve ahiret ahvalini tefekkür gibi bir ibadet olamaz.” (Münavi)
“Murakabe zikrini kalbiniz için adet edininiz.” (Münavi)
“Allah’ın zikrinden başka mevzularda sözü uzatmayın. Çünkü Allah’ın zikrinden başka çok söz, kalbe katılıktır. İnsanlar arasında Allah’a en uzak olanlar da kalpleri katı olanlardır.” (Tirmizi)
“Kim ki sabah namazını cemaatle kıldıktan sonra oturup güneş doğuncaya kadar Allahu Teala’yı zikrederse, sonra da iki rekat namaz kılarsa, kendisi tam bir hac, tam bir umre sevabı gibi sevap kazanır.” (Tirmizi)
“Kıyamet gününde Ademoğlu’nu Allah’ın azabından, zikrullahtan başkası kurtaramayacaktır.” (Ahmed bin Hanbel)
Sırası gelmişken mühim bir hususu da arzetmiş olalım. Resulü Ekrem Efendimiz, hadis-i şeriflerinde buyururlar ki:
“Kıyamet gününde Allah katında en faziletli kul, dünyada iken Allahu Teala’yı çok zikretmiş olandır.” (C. Sagir)
“Allahu Teala’yı çok zikretmekle o derece mest olunuz ki, münafıklar sizi mecnun zannetsinler.” (C. Sagir)
Habibi Ekrem böyle buyuruyor... Hak Celle ve Ala Hazretleri ise bir ayet-i kerimesinde şöyle buyurmaktadır:
“Size Peygamber neyi verdiyse onu alınız, neyi yasakladıysa ondan kaçınınız,” (Haşr, 59:7).
Hazreti Allah’ın bir kulunu sevmesi, muhakkak ki o kulun zikrullahı sevmesi ve onunla meşgul olması ile kaimdir. Etmeyenlerin ise cezalandırılacakları, vaad ve vaadedenin bir neticesidir.
“Allahu Teala’ya muhabbetin alameti zikrullahı sevmek, nefretin alameti zikrullahı sevmemektir,” (C. Sagir) hadis-i şerifi ile Resulullah Efendimiz zikrullahı sevmeyenleri Allahu Teala’nın sevmediğini ve buğzettiğini beyan buyuruyor.
Cenab-ı Hak Hazretleri ise, Kur’an-ı Kerim’inde,
“Allah’ı unuttuklarından dolayı Allah’ın da kendilerini kendilerine unutturduğu kimseler gibi olmayın, onlar fasıkların ta kendileridir,” (Haşr, 59:19) ayet-i kerimesi gereğince, zikir ve fikirden gafil olan müminleri “Fasık” (fesatçı, Allah’ın emirlerini tanımayan, sapmış, günah işleyen) kelimesi ile tabir buyuruyor.

ufuklar27
10-12-2006, 11:43
kARDEŞ;

Evliyayı reddeder... Peygambere dil uzatırsın.. ( Bak sana yardımcı olayım Okuduğun Dursun K derki " onların peygamberi 9 yaşındaki kız ile evlendi Sübyancının biridir (SÜMMÜ HAŞA ) " bu konuyuda incele Efendimizide dil uzat.


Bu konu dikkatli araştırılırsa evlendiğinde Hz. Aişe'nin 17 yaş civarında olduğu ortaya çıkıyor. Ablası var Esma... Onun yaşıyla falan karşılaştırılırsa... Zaten Hz. Aişe'nin peygamberimizden önce başka birisiyle 2 yıl kadar nişanlılık devresi olmuş... :offtp:

turkuaz18
10-12-2006, 11:56
kARDEŞ;

Hadis bilmezsin...

Efendimizin Kabrini Müslümanların dışındakiler neden gidip görmez bilmezsin...

Mesnevinin 20 satırınnı bilirsin . . .

Kuran zaten bilmezsin . . . ( Türkçe mealini okur anlamazsın )

Evliyayı reddeder... Peygambere dil uzatırsın.. ( Bak sana yardımcı olayım Okuduğun Dursun K derki " onların peygamberi 9 yaşındaki kız ile evlendi Sübyancının biridir (SÜMMÜ HAŞA ) " bu konuyuda incele Efendimizide dil uzat.

Kardeş bilmediğin konulara girme OKU sadece OKU... Ve dua et gece gündüz Rabbim bana hakikati bildir diye. Okumaklada olmaz çünkü pek çok şey. Bark eğer okumakla olsa idi ŞİRK DOKTORU hiç Olurmuydu SİRK DORKTORU bilesinki Allah kendisine gelen yolu aydınlatanları SİRK SOYTARISI yapar ortaya koyar. Ya ilim böyle bir bir şey işte Bir " S " ile ile Bir " Ş " harfine bile ilmi yüklemiş YÜCE YARADAN.

Ben Peyganbere dil uzatacak kadar aşağılık ******** haysiyetsiz ve onursuz biri değilim elhamdülilah

Ve sizin benim hakkımda yapmış olduğunuz ithamlardan dolayıda hakkımı helal etmiyorum.
Sanki beni 40 yıl tanıyormuşcasına beni itham ediyorsunuz.Tabi sizin kalp gözünüz açıkya benim kalbimi okuyorsunuz unutmuş.

tunco
10-12-2006, 12:04
Ben Peyganbere dil uzatacak kadar aşağılık ******** haysiyetsiz ve onursuz biri değilim elhamdülilah

Ve sizin benim hakkımda yapmış olduğunuz ithamlardan dolayıda hakkımı helal etmiyorum.
Sanki beni 40 yıl tanıyormuşcasına beni itham ediyorsunuz.Tabi sizin kalp gözünüz açıkya benim kalbimi okuyorsunuz unutmuş.

Sen MEVLAnın milyonda biri oldunmuki ona dil uzatıyorsun...

Sen Abdul Kadir Geylani nin milyonda biri oldunmuki ona dil uzatıyorsun...

Sen var bana hakkını helal etme " YA 25.000 SATIRIN 15 TANESİNİ OKUYUP ONLARA DİL UZATTIĞIN İÇİN ONLAR SENDEN DAVACI OLMAYACAKMI SANIRSIN ??? "

" YA BUNLARI SEN YAZDIĞIN İÇİN OKUYUP SENİN GİBİ ANLAMAYANLAR MEVLANAYI KÖTÜLEMEK İÇİN KULLANINCA SEN BUNDAN MESUL OLMAYACAKMISIN ??? "

" EVET BEN SENİN SIFATINI BİLMİYORUM AMA KALBİNİN İÇİNDEKİNİ BİLİYORUM KARDEŞ.. KALBİNDEN BEYNİNE BEYNİNDEN PARMAKLARINA DAMLAYAN ZEHİR İLE YAZDIKLARIN ATTIĞIN İFTİRALAR ORTADA KARDEŞ "

" BAK ÖĞLE NAMAZI VAKTİ NAMAZDAN ÖNCE GUSLEDİP TÖVBE ET. VE DUA ET TÖVBESİ KABUL EDİLENLERDEN OL."

" SEN NEFSİN İLE YAZIYORSUN TARIK DURSUN K YI ÖRNEK ALIP YAZIYORSUN"

tunco
10-12-2006, 12:12
Ben Peyganbere dil uzatacak kadar aşağılık ******** haysiyetsiz ve onursuz biri değilim elhamdülilah

YA HU ALLAH ÖYLE BİR ALLAHTIR İŞTE İNSANI ŞAŞITTIMI elhamdülilah DEDİRTİRDE Elhamdülillah DİYEMEZ.

CEVAP VERMEDEN ÖNCE OTUR BUNU BİR DÜŞÜN DERİM UZUN UZUN KARDEŞ.

tunco
10-12-2006, 12:18
Bu konu dikkatli araştırılırsa evlendiğinde Hz. Aişe'nin 17 yaş civarında olduğu ortaya çıkıyor. Ablası var Esma... Onun yaşıyla falan karşılaştırılırsa... Zaten Hz. Aişe'nin peygamberimizden önce başka birisiyle 2 yıl kadar nişanlılık devresi olmuş... :offtp:

:offtp: Kardeş hangi konu araştırılsa araştırılsın gerçekler bellidir zaten.

Ama iftira kampanyaları yapacaklardır.

Biz iman etmişiz bırak 9 u 79 olsada 2 olsada hikmetini anlamaya bile çalışmayız. İman bunu gerektirir. yazımızdaki amaç doğru olmadığının imasıdır zaten.

MiHRiMaH
10-12-2006, 14:02
Kimsenin, Allah'ın evliyasına, alimine, salih kuluna, hakaret etmeye!, onları küçük görmeye, onlar hakkında babasının oğlu gibi konuşmaya hakkı yoktur! Olamazda!!!! İnanmıyorsanız tasavvufa, inanmıyorsanız Allah'ın sizden başkalarını daha fazla sevebileceğine!!!!!!!!!!! konuşmayın, susun da bari günahınıza ve gücendirmelerinize birlerini de bilerek veya bilmeyerek ortak etmeyin!!!!!! Böyle fütursuzca, böyle rahat nasıl konuşabiliyorsunuz anlamıyorum ya!!!! Siz ilminizi, maneviyatınız ne sanıyorsunuz da böyle atıp tutuyorsunuz ya?!?!?!?!? O mübareklerin değil ayağının tozu olmak, salih kulların dahi ayağının tozu olamayacak nitelikteyiz biz ya... Kimiz biz???? O ilimler boşmu? Yalanmı? Hadisler, bilgiler?!?!?!?!? Ne bu saygısızlık... Yalnız şunu farkettim sizin gibi cahillere!!!!!! cevap verildikçe muhattap bulduklça kendinize şaşırıyorsunuz iyice!!!!!! Ama hiçbir Allah kulu da bu sözlere karşılık size cevap vermeden duramaz o da ayrı bir durum!!!!!! Yazdık o kadar hiçmi okumadınız!!!! Üstelik hadis değil(hani pek inanmıyor, kaale almıyorsunuz ya!!!!!!!) ayet yazdık!!! AYET!!!!! O da mı kesmedi!?!?!? Naapalım? Bİr mübarek gelip rüyanızda kafanıza balyozla mı vursun, tasavvuf haktır, gerçektir, rabıta vardır, biz de varız!!!!?!?!?!? Ona da inanmazsınız!!!!!! yazık çok yazık!!!!

Ebu Dücane
10-12-2006, 14:11
Ey tasavvuf dininin müntesibleri,
Biz sizin inadığınız gibi inanmayız
Sizde bizim inandığımız gibi inanacak değilsiniz.
Sizin dininiz tasavvuf sizin olsun, bizim dinimiz İslamda bizim olsun,

Biz sizden sizin kutsallaştırdığınız Tasavvuftan, Rabıtadan beriyiz, Sizi ve sizin şirk anlayışlarınızı reddediyoruz.

hirahos
10-12-2006, 14:16
:D

Yavv şunu baştan deseydin de bizi uğraştırmasaydın..

:offtp:

tunco
10-12-2006, 14:20
Ey tasavvuf dininin müntesibleri,
Biz sizin inadığınız gibi inanmayız
Sizde bizim inandığımız gibi inanacak değilsiniz.
Sizin dininiz tasavvuf sizin olsun, bizim dinimiz İslamda bizim olsun,

Biz sizden sizin kutsallaştırdığınız Tasavvuftan, Rabıtadan beriyiz, Sizi ve sizin şirk anlayışlarınızı reddediyoruz.

İSLAM DİNİNİN TEK KAYNAĞI KURANI KERİMDİR.

MUHAMMED SADECE BİR POSTACIDIR. ( AFFET YARABBİ )

O DA BİR İNSANDIR VE BİR SÜRÜ HATALARI OLMUŞTUR. HATTA BUNLARIN BİR KISMI KURANDA BİLE VARDIR. ( AFFET YARABBİ )

KURAN DA ZATEN ÇOK ANLAŞILIR DEĞİLDİR KELİMELERİN ONLARCA ANLAMI VARDIR.

BOŞALTIN BOŞALTIN DİNİN İÇİNİ.

SİZİN YÜCE ÖNDERLERİNİZDEN ABDULAZİZ BAYINDIR HOCANIZDA AZ ÖNCE MUHAMMEDE DİL UZATTI ÖLMÜŞ GİTMİŞ BİRİDİR DİYEREK. ( AFFET YARABBİ )

EDEP YA HU EDEP...

EDEP SINIRINI AŞMAYIN... İSLAMI İÇİ BOŞ YAŞANMAYACAK BİR ŞEY HALİNE GETİRMEYİN...BUNUN HESABINI VEREMEZSİNİZ...

MiHRiMaH
10-12-2006, 14:21
Evet ya... Keşke baştan bu şekilde açık ve net yazsaydın...

Biz ELHAMDÜLİLLAH MÜSLÜMANIZ!...

E tamam demek "yorgan gitti, kavga bitti"!!!! durumu oldu burada öyle mi?!?!?!?!

Nikbin
10-12-2006, 14:28
Ey tasavvuf dininin müntesibleri,
Biz sizin inadığınız gibi inanmayız
Sizde bizim inandığımız gibi inanacak değilsiniz.
Sizin dininiz tasavvuf sizin olsun, bizim dinimiz İslamda bizim olsun,

Biz sizden sizin kutsallaştırdığınız Tasavvuftan, Rabıtadan beriyiz, Sizi ve sizin şirk anlayışlarınızı reddediyoruz.


bu ne demek yaa.. TASAVVUF'U bilmiyorsanız fazla karıştırmayın.. ne siz günaha girin nede biz.. tartışılcak konu var tartışılmayacak konu var.. saygı sınırlarını aşmamak lazım...


!!!!!!!!!!!!!!!!
Şüphesiz ki kaynağımız Kur’an-ı Kerim ve Peygamberimiz (SAV)in hayatıdır . Ancak Mürşide gerek yok demek doğru değildir, veballidir, yanlıştır. Çünkü Allah-u Teâlâ Hazretleri Kur'an-ı Kerim'de buyuruyor ki:
(Ve in min ümmetin illâ halâ fîhâ nezîr) ''Hiç bir ümmet, topluluk yoktur ki, Allah oraya bir haberci, bir nezîr, tehlikelerden haber veren bir vazifeli şahıs göndermiş olmasın!''
Vazifeli şahıs demek, mürşid demek... Mürşidsiz olsaydı, o zaman Allah böyle demezdi. ''Bazı yerler olmayabilir.'' derdi. Demek ki ihtiyaç var ki bir mürşide, bir yol göstericiye, bir vazifeli kimseye; onun için gönderiyor. O halde mürşidsiz olmaz!..
Mürşidler Peygamber Efendimiz'in varisleridir. Peygamber Efendimiz'in sahabesiyle durumu nasılsa, sahabenin Peygamber Efendimiz'e karşı durumu nasılsa, mürşidlerle müridler arasındaki durum da aynıdır. Peygamber Efendimiz sahabesinin Allah'la arasına girmiş denilebilir mi?.. Öyle şey olur mu?.. Allah'a götürüyor. Allah'a götüren yolda rehber ve klavuz oluyor. Onun için, araya girmek diye bir yorum yanlıştır.
Bir mürşide bağlanmak şirktir demek de çok büyük bir hatadır. Şirk, Allah'ın varlığını yanında bir başka varlık tasavvur etmektir. Bir insanın hocasını sevmesi Kur'an'ın emridir, dinimizin gereğidir. Hadis-i şeriflerin gereğidir. Hocasına bağlanması da ondandır. Bütün mesele, ciddî bir hocaya, gerçek bir mürşide bağlanmaktır. Ona bağlandığı zaman zâten, onun mâni olmadığını, bil'akis rehber ve klavuz olup, elinden tutup hayra ve hakka götürdüğünü görecektir.
Mürşidsiz, üstadsız, hocasız tıp da olmaz, mühendislik de olmaz!.. Marangozluk da olmaz, terzilik de olmaz, berberlik de olmaz!.. Allah insaf versin... Bu dünyevî basit meslekler hocasız olmuyor da, ahiretin yolunu gösteren, binbir türlü tehlikesi olan, binbir türlü aldatmacası olan bir yolun mürşidi olması lâzım değil mi?.. Tehlikesi var... Yalanı var, yanlışı var, sahtesi var, istismarcısı var, sömürücüsü var... Mürşidsiz olur mu?..
Hocasız, mürşidsiz hiç bir iş olmaz, hiç bir meslek olmaz! Tasavvuf da mürşid-i kâmilsiz olmaz!... Mürşid-i kâmiller ayrıca mânevî bakımdan vazifeli insanlardır. Olur demekle, olmaz demekle onların keyfine de kalmış bir şey değildir.
Mürşide gerek yok demek veballi bir iştir. Bir insanı saptırırlarsa ne olacak?.. Hastalanırsa ne olacak, problemini nasıl çözecekler? Tam insanların doğru yola gelmesini sağlayacak mekanizmaya hücum ediyorlar. Kötü niyet var o zaman...
Sonra Hadis-i şerifte var: Şehidler cennete girecekler. Amma, alimler cennetin kapısındayken, Allah onlara diyecek ki: ''Durun, bekleyin! İstediklerinize şefaat edin, içeri girsinler!''
(alıntıdır)

Sofuoglu
10-12-2006, 14:31
Ey tasavvuf dininin müntesibleri,
Biz sizin inadığınız gibi inanmayız
Sizde bizim inandığımız gibi inanacak değilsiniz.
Sizin dininiz tasavvuf sizin olsun, bizim dinimiz İslamda bizim olsun,

Biz sizden sizin kutsallaştırdığınız Tasavvuftan, Rabıtadan beriyiz, Sizi ve sizin şirk anlayışlarınızı reddediyoruz.


hadi ordan,sen kim oluyorsun
ilk etapta ben sizingibileri kaale almamisdim ama ilmi konus diye cikisinca biraz kaale alayim dedim,
ama ona karsida soyleyecek sozunuz kalmayinca sonunu buraya tasidiniz

sen git once itikatini bi duzelt istersen,birde zinnik oldugunu hicbir daim unutma;)

hirahos
10-12-2006, 14:40
Arkadaşlarım, lütfen sakin olunuz..

Sinirlere hakim olunuz..

Bu arkadaşlara ne kadar delil getirirseniz getirin inanmayacaklar ve hakaret etmeye devam edecekler..

Tefsir diyecekler, Tefsirden nakledeceksiniz.. Önce Tefsir diyenler Tefsirden acele tarafından çark edip başka dala atlıyacaklar.. Meseleyi gargaraya getirecekler, dolaylı bir mevzuu öne sürüp daha hazıma girmemiş lokmaları ağızımızdan çıkaracaklar, başka lokmalar yedirmeye kalkacaklar..

Onları da yutamayınca aşağılayarak hakaret ederek hazmettirecekler..

Bizzat tercübe ettim..:D

Buradan müzakere ve hakikat ortaya çıkmaz.. Buradan kalp kararması, rahatsızlık ve gürültü ortaya çıkar..

En doğrusu sonda söylendi:

Herkes kendi yoluna..

ufuklar27
10-12-2006, 14:41
Arkadaşlar lütfen tepkilerimizde ölçülü olalım... Tasavvuf hoşgörmek demektir. Küfür edilse de hoşgörü lazım... İnşallah kardeşlerimizin niyeti halistir.

Dövene elsiz gerek
Sövene dilsiz gerek
Derviş gönülsüz gerek
Sen derviş olamazsın

diyor Yunus Emre

Sofuoglu
10-12-2006, 14:45
Arkadaşlarım, lütfen sakin olunuz..

Sinirlere hakim olunuz..

Bu arkadaşlara ne kadar delil getirirseniz getirin inanmayacaklar ve hakaret etmeye devam edecekler..

Tefsir diyecekler, Tefsirden nakledeceksiniz.. Önce Tefsir diyenler Tefsirden acele tarafından çark edip başka dala atlıyacaklar.. Meseleyi gargaraya getirecekler, dolaylı bir mevzuu öne sürüp daha hazıma girmemiş lokmaları ağızımızdan çıkaracaklar, başka lokmalar yedirmeye kalkacaklar..

Bizzat tercübe ettim..:D

Buradan müzakere ve hakikat ortaya çıkmaz.. Buradan kalp kararması, rahatsızlık ve gürültü ortaya çıkar..

En doğrusu sonda söylendi:

Herkes kendi yoluna..


Arkadaşlar lütfen tepkilerimizde ölçülü olalım... Tasavvuf hoşgörmek demektir. Küfür edilse de hoşgörü lazım... İnşallah kardeşlerimizin niyeti halistir.

Dövene elsiz gerek
Sövene dilsiz gerek
Derviş gönülsüz gerek
Sen derviş olamazsın

diyor Yunus Emre


haklisiniz aslinda Allah(c.c) sahitki ilmi olarak hicbirini kaale almak istemiyorum,ama gelip ozellikle bu tasavvuf basliginda sapik fikirlerini kustuklari zaman ister istemez dayanamiyor insan,

gitsin baska basligi kirletsinler,isteyen itibar eder isteyen guler gecer ama,bu basligi kirletmesinler vesselam

BADUH
10-12-2006, 15:07
Ey tasavvuf dininin müntesibleri,
Biz sizin inadığınız gibi inanmayız
Sizde bizim inandığımız gibi inanacak değilsiniz.
Sizin dininiz tasavvuf sizin olsun, bizim dinimiz İslamda bizim olsun,

Biz sizden sizin kutsallaştırdığınız Tasavvuftan, Rabıtadan beriyiz, Sizi ve sizin şirk anlayışlarınızı reddediyoruz.

SA,

Hocam Din'den Tasavvuf'u (Tarikat'ı) çıkarttık. Bediüzzaman'ı ekarte ettik. Fethullah Gülen Hocaefendi zaten oldu günah keçisi. Kala kala geriye: "Bugün derse gelirken iki kat merdiven çıktım. Spor yaptım. Öğlen namazını kılmama artık gerek kalmadı. Namazın amacı zaten spor yapmaktır." diyebilecek kadar şaftı dağıtmış, zındık zihniyetli ve de İlahiyat Fakültesinde öğretim görevlisi'nin İslam Dini kaldı.

O halde buyrun akşam sporuna.

İyi çalışmalar.

MiHRiMaH
10-12-2006, 15:11
SA,

Hocam Din'den Tasavvuf'u (Tarikat'ı) çıkarttık. Bediüzzaman'ı ekarte ettik. Fethullah Gülen Hocaefendi zaten oldu günah keçisi. Kala kala geriye: "Bugün derse gelirken iki kat merdiven çıktım. Spor yaptım. Öğlen namazını kılmama artık gerek kalmadı. Namazın amacı zaten spor yapmaktır." diyebilecek kadar şaftı dağıtmış, zındık zihniyetli ve de İlahiyat Fakültesinde öğretim görevlisi'nin İslam Dini kaldı.

O halde buyrun akşam sporuna.

İyi çalışmalar.

:clap2: :good[1]: Çok güzel bir anlatım...

tunco
10-12-2006, 15:18
:clap2: :good[1]: Çok güzel bir anlatım...

Efendiler geçiniz Saidi Nursiyi Fetullah Güleni Arkadaşlar iyice aştı artık Peygamber efendimizi Reddiyeye başladılar. EV YANIYOR EVVV SİZ ÇORAP DERDİNE DÜŞMÜŞSÜNÜZ....

BU KİŞİLER YA YAHUDİLER YAda SABATAİSTLER TARAFINDAN YETİŞTİRİLEN BİR GRUP VE NE YAZIKKİ KENDİLERİNİ HAK YOK ÜZERE GÖRÜYORLAR. TIPKI SUİDİLERİN KENDİLERİNİ HAK YOL ÜZERE GÖRÜP ABD YE UŞAKLIKTAN BAŞKA BİR ŞEY YAPMAMALARI GİBİ...

MiHRiMaH
10-12-2006, 15:43
Söyledikleriniz doğru kardeşim... Ama o çorap derdine düşmüşsünüz diye nitelendirdiğiniz olay aslında işin başlangıcıdır... Yani bu insanlar önce mübareklere saldırdılar... Bizler eksik kaldık, geri kaldık... Sonra onlar Peygambere(s.a.v.), Kur'an'a, Allah'a dil uzatmaya başladılar... Yani bizim eksiğimizi, bizim boşluğumuzu değerlendirdiler... Yaşayalım.... Yaşatalım islamı... Başka bir yolu var mı??? Ama hakikaten baduh kardeşim de güzel özetlemiş hakkını vermek lazım... Komik görünmesin gözünüze! Karşımızdaki insanların ne kadar saçma ve boş konuştuklarının bir izahıdır bence... Sizin söylediğiniz ise çok mühim... Bu insanlar kandırılıyor, bu insanlar aldanıyor... Ama bu insanlarda da bizdeki kadar akıl var!!!!!... Yani sorumluluk almak istemiyorsak deli rolü yapmamız ancak bu dünyada bizi kurtarır... Ama, Allah katında böyle kaçamayacaklar!!!!!!!

ebumusab
10-12-2006, 16:40
QUOTE=Ebu Dücane;103639]Ey tasavvuf dininin müntesibleri,
Biz sizin inadığınız gibi inanmayız
Sizde bizim inandığımız gibi inanaca[k değilsiniz.
Sizin dininiz tasavvuf sizin olsun, bizim dinimiz İslamda bizim olsun,

Biz sizden sizin kutsallaştırdığınız Tasavvuftan, Rabıtadan beriyiz, Sizi ve sizin şirk anlayışlarınızı reddediyoruz.[/QUOTE

kardeş atıfta bulunduğun ayetler zannediyorum kıtal ayetleri ile nesh edilmiş bence bir yolunu bulup onları tepelemen lazım (nasılsa müşrikler!)anlamıyorlar değilmi

dayi
10-12-2006, 18:33
Nasılsa Hıdır a.s. var , her türlü sapıklığı hıdır a.s. ilmi diye sahihleştireceğinizi mi sandınız ?
Maşallah hz. Musa a.s. peygamberi bile sollamışsınız ? Onun vakıf olamadığı gaybi bir ilme biz sahibiz demektesiniz.!
Bu sadece Hıdır a.s. verilen bir ilimdir .
İlmi ledun müslümanın uğraşacağı bir ilim değildir.
Müslüman zahire hükmeder , batınıni (iç yüzünü) Allaha havale eder , sorumlu değildir. Gaybı zanlarla , tahminlerle acabalarla amel edemez !

3-AL-İ İMRAN
7- Sana bu kitabı indiren O'dur. Bunun âyetlerinden bir kısmı muhkemdir ki, bu âyetler, kitabın anası (aslı) demektir. Diğer bir kısmı da müteşabih âyetlerdir. Kalblerinde kaypaklık olanlar, sırf fitne çıkarmak için, bir de kendi keyflerine göre te'vil yapmak için onun müteşabih olanlarının peşine düşerler. Halbuki onun te'vilini Allah'dan başka kimse bilmez. İlimde uzman olanlar, "Biz buna inandık, hepsi Rabbimiz katındandır." derler. Üstün akıllılardan başkası da derin düşünmez.

İki suyu saldık..karışmazlar birbirine..böyle bir ayet vardı galiba..

Kardeş..Amellerin İÇ alemine göre değerlendirilecek..hani o yok saydığın ENFUS,una göre..senin gaybı zanlar olarak gördüklerin HAKİKATİNDİR...kendi hakikatin olan Allahtır..fakat bir çokları ''O''nu başka yerlerde bulacağını ZANNEDİYORLAR..ve hepimiz ZANNETTİĞİMİZ üzere yaşayıp gidiyoruz..

İki su birbirine karışmıyor yani..:clap2:

HU..

avrasya
10-12-2006, 21:33
Ey tasavvuf dininin müntesibleri,
Biz sizin inadığınız gibi inanmayız
Sizde bizim inandığımız gibi inanacak değilsiniz.
Sizin dininiz tasavvuf sizin olsun, bizim dinimiz İslamda bizim olsun,

Biz sizden sizin kutsallaştırdığınız Tasavvuftan, Rabıtadan beriyiz, Sizi ve sizin şirk anlayışlarınızı reddediyoruz.


Boş sözü işittikleri vakit ondan yüz çevirirler ve, "Bizim işlerimiz bize, sizin işleriniz de size. Selam olsun size (bizden size zarar gelmez). Biz cahilleri istemeyiz" derler.(Kasas 55)

SIRK_DOKTORU
10-12-2006, 23:01
el-Irâkî’ye “Ümmetimin alimleri, İsrailoğulları’nın peygamberleri gibidir” şeklindeki rivayetin sıhhat durumu sorulduğunda şöyle cevap vermiştir:
“Tam olarak bu ifadelerle aslı ve isnadı yoktur. “Alimler peygamberlerin varisleridir” hadisi bizi o rivayetten müstağni kılmaktadır. Zira bu hadis sahihtir.”

( el-Münâvî, Feydu’l-Kadîr, IV, 384.)

MiHRiMaH
11-12-2006, 13:06
En büyük evliya, sahabelerin en düşük mertebelisinin aşşağısındadır!!!!... Yani herşey mertebelerledir!... Sahabede en üstün nasıl ki Hz. Ebubekir idiyse, evliyada da üstün olan en alt mertebedeki sahabenin altındadır!!!!!!!... Evliya yarıştırmaklıklarınız, alimlere laf etmeklikleriniz artık yeter kardeşim!!!! İnanmıyorsun anladık! Kanıtlamaya da çalıştın! Çürüttük!!!! Yeter lütfen artık konuyu kapat!... Yenişmeye çalışıyorsun! Yenemezsin çünkü dediklerinin aslı astarı yok! Yani bu konuda sen boş konuşuyorsun, oysa birsürü kardeşim birsürü ilimler döktü buraya!!! Önce insanın kendisini aciz görmesi ve teslim olması gerekir... Sen teyakkuza geçmişsin geleni vuruyorsun!!!!! Böyle ilim de öğrenilmez! Doğruya da varılmaz!!!!!!

müttaki
11-12-2006, 16:13
yazılanları uzun uzun okumadık...

Rabıta...Rab'den gelir... Rabbe bağlantıdır...

cüzzi olan İrademizi Külli İradeye bağlayarak yokluk hiçlik bulmaktır...

bu yüzden ölmeden evvel ölen bir Kulun cüzzi iradesi yokdur...

Allahın külli iradesi ne? İnsanın cüzzi iradesi ne?

La Faile illallah...La mevsufe İllallah... La mevcude İllallah...

Bağlantı yapmadan benlikten ölünmez..

Rabıta Ölmeden evvel ölmek için olmazsa olmazdır...

SIRK_DOKTORU
11-12-2006, 18:48
En büyük evliya, sahabelerin en düşük mertebelisinin aşşağısındadır!!!!... Yani herşey mertebelerledir!... Sahabede en üstün nasıl ki Hz. Ebubekir idiyse, evliyada da üstün olan en alt mertebedeki sahabenin altındadır!!!!!!!... Evliya yarıştırmaklıklarınız, alimlere laf etmeklikleriniz artık yeter kardeşim!!!! İnanmıyorsun anladık! Kanıtlamaya da çalıştın! Çürüttük!!!! Yeter lütfen artık konuyu kapat!... Yenişmeye çalışıyorsun! Yenemezsin çünkü dediklerinin aslı astarı yok! Yani bu konuda sen boş konuşuyorsun, oysa birsürü kardeşim birsürü ilimler döktü buraya!!! Önce insanın kendisini aciz görmesi ve teslim olması gerekir... Sen teyakkuza geçmişsin geleni vuruyorsun!!!!! Böyle ilim de öğrenilmez! Doğruya da varılmaz!!!!!!

Sen ne diyon ya Allasen ? uzaydan mı geldin ?

neye inanmıyor musum ? neyi neyle çürütttünüz ?


Rabıtanın şirk olduğu ayet , tefsir ve hadislerle hala durmaktadır .

Bu arada Peygamberin ağzından iftira attığınız "ümmetimin alimleri ben-i israilin peygamberleri gibidir" sözünün hadis senedi , ravileri , vürudu geçen sahih bir hadis alimi ve kitabı bulunamamıştır !!
Rasulullaha iftira atmaktan korkmayanların bizlere sallamasına
şaşmıyoruz

Ebu Dücane
11-12-2006, 19:35
Biz peygamberin yolundan gidiyoruz diyen ifsad edicilere bir soralım hele. Niçin müşrikleri seviyor ve onları kayırıyorsunuz ? mesela "Enel Hak" diyen bir Hallacı Mansur'u, “Bu elbisenin (kendi elbisesini kastediyor)içinde Allah'tan başkası yok diyen” Nesimi'yi, “sizin taptığınız benim ayağımın altında” diyen Arabi'yi niçin çok seviyorsunuz ? Ayağının altında altın varmış da halk parayı seviyormuş da gibi küfre kılıf arayan ilahiyatçıların kulakları çınlasın, geçsinler bu ayakları, biraz sonra göreceğiz bu zırvaların te'vil edilemeyeceğini.
Sünnete uyduğunu iddia eden tasavvufçulara soralım, "sizin meşhur evliyanızın hangisi gibi, Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir gün kalkıp "Ben Allahım" diye (hâşâ) nâra attı ? Hangi sahabe veya tabiin şeyhinin kabrinden yardım istedi veya ilim tahsil etti veya hangisine gaibten vahyler geldi? Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) in vefatından sonra Ebu Bekr radıyallahu anh Ömer radıyallahu anha : "Bizimle gel rasulullahın yaptığı gibi Ümmü Eymen'i (radıyallahu anha) ziyaret edelim" dedi. Ziyaretine gittiler, yanına varınca kadıncağız ağladı. Kendisine : "Niye ağlıyorsun? Allah'ın kendi nezdinde hazırladığı, Rasulullah ( sallallahu aleyhi ve sellem ) için daha hayırlıdır" dediler. Kadın onlara: "ben de biliyorum ki Allah'ın yanındaki Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) için elbette daha hayırlıdır. Ancak ben semadan vahyin kesilmesine ağlıyorum". Cevabını verdi. (Ümmü Eymen) bu sözüyle onları da ağlattı ve ümmü Eymen'le beraberce ağladılar
O sahabe ne şeyhinin bakışlarından feyz ile bilgileniyordu, ne onu rabıta ederek manen yükseliyordu, ne de ölülerin kabrinden ilim tahsil ediyorlardı. Onlar Kur'an-ı Kerim ve peygamberin sünnetini bilenleri arayıp buluyor, dizlerinin dibinde dinliyor, bilmediğini soruyor ve öğrendiklerini öğretmek için çalışıyorlardı. Muaz bin Cebel genç yaşta ölüm döşeğinde iken etrafında talebeleri ağlaşıyordu. Niçin ağlıyorsunuz, ben nasıl olsa bu emaneti sahibine vereceğim deyince talebeler: "Biz senin ölümüne değil, seninle birlikte giden ilme ağlıyoruz" demişlerdi. Hepsi de onun kabrinden ilim öğrenilemeyeceğini biliyordu. Ya kabirlerde şeyhinden ilim tahsil etmeye devam ettiğini iddia eden tasavvufçulara ne demeli ? Zira tasavvuf kitapları bu zırvalarla dolu.
Ebu Hureyre'yi bu güne dek 1400 küsur sene taşıyıp getiren ilim onun 4 sene tahsil ettiği ilimdir. Bu dört senenin bereketi uğraşılan ilmin Kur'an ve sahih sünnet olmasındandır. Halbuki 20 sene şeyh efendinin hizmetinde bir mürid manevi irşad feyzle olur, rabıtayla olur hikayeleriyle oyalanıp durur da, sünnet diye de bir yığın bidatı öğrenir, ne abdestin rüknünü bilir ne namazın erkanını, ne alışveriş ahkamından haberi vardır ne feraizden ne cihad vardır şeyhin gündeminde ne iman ki müridine bir nebze bulaşsın. Varsa yoksa genişleyen saltanatın bekası, akın akın gelen kalabalıkların ağızlarında geveledikleri kerametler! Ve şeyhin ağırlığından ezilmiş koyun postundan daha ezik bir ümmet!
Silsile-i sâdat'ın başı dediğiniz Ebu Bekir (radıyallahu anh) 'ğavs' değildi ki kendisinden yardım istensin. Ali (radıyallahu anh) ğavs değildi ki imdat diyenin yardımına gelsin. Osman (radıyallahu anh) evinde mahsur iken susuzluktan takati kesilmiş bir yudum suya muhtaçtı da ancak Allah'tan yardım istiyordu. Şimdi sorarım size silsile-i sadat'ın başı diye ismine sığındığınız kimseler ğavs değilmiş de size ne oluyor, babası ölüp de posta konan her çocuk ğavs üniforması giyiyor! Abdul Kâdir Geylanî'yi imdada yetişenlerin en büyüğü "Ğavs-ı A'zam" seçen kimdir? Eskiyen şeyhleri kutup, evtab, ebdal yapan kimdir? İmam Ebu Hanife sizin inandığınız gibi inanmıyordu bu isimleri bilmiyordu ve Allah'tan başka bir ilahı olmadığı gibi Allah'ın kendisine böyle yardımcılar edindiğine de inanmıyordu ve hatta onun zamanında bu inançlar İslam ümmetinin inancına bulaşmamıştı. İmam Malik sünnette delilini bulamadığı bir meselede gayrına iltifat etmeyecek kadar sünnete bağlı idi. İmam Şafi de tasavvufun şirkinden, küfründen, bidatından beridir. İmam Ahmed bin Hanbel Kur'an Allah kelamıdır dediği için zindanlarda işkence görüyordu, bu tasavvufçulara göre Fenafillah Allah'a ulaşma ve onda kendini kaybetme demektir. Bu terim İslamî değil sadece tasavvufîdir. Hindû putperestlerin Nirvana’ya ulaşmaları aynen bunun gibidir.
İsmi tasavvufçular tarafından veliler listesine alınan müşriklerin "Ben Allah'ım" demeleri ve benzeri sözleri sarfetmeleri bu sapık inanışlarından kaynaklanmaktadır. Bu sapkın söylem ve inanışlar üzerinde tevhid ehli olanlar için te'vil edecek yol aramaya ve hatta düşünmeye bile gerek yoktur. Çünkü bir Müslüman kabul veya red etmek için Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) in böyle bir şeyi öğretip öğretmediğine bakması yeterlidir.

www.ehlisunnet.biz (http://www.ehlisunnet.biz)

Sofuoglu
11-12-2006, 20:00
tamam yahu acikliyorum rahatlayin artik,

isde evliyalar ve silsilesi

İbn-i Teymiyye
Muhammed bin Abdülvehhâb
Abdülaziz bin Muhammed bin Suûd
Suûd bin Abdülaziz
II. Abdülaziz bin Suûd

tamami rahatladinizmi,

kapatin artik...........

MiHRiMaH
11-12-2006, 21:20
Ebu dücane!!! Kusura bakma kardeşim! biz seni anlayamamışız... Biz hala sana birşeyler anlatmaya çalışıyormuşuz... En kötüsü nedir bilirmisin??? Ben bilirim deyip de hiçbirşey bilmeyendir... Ben şimdi sana inan hiç üşenmem ve araştırır bulurum bütün o sorularının cevaplarını, yazarım destan gibi....... Ama yapmıyacağım... Neden biliyormusun??? Çünkü sen o yazılarda da birşey bulacaksın... Yani sen tasavvufu, evliyayı, inkar ediyorsun... Burdaki derya gibi ilimlere baktım da........ Sana daha birşey söylemek bu yazılanlara ayıp en başta!!!! Öğrenmek isteyen, anlamak isteyen, maksadı, niyeti güzel olan bunlardan alırdı cevabını... Kardeş!!!! Ben bunlara inanıyorum işte... Bİlmem başka kim naapar?!?!?!? Benden bu kadar... İster beğen! İster beğenme!!! Kabullen yada reddet... Benim üstümden bu görev kalktı çoktan!!!! En başta Peygamberim(s.a.v.) tartışmayı men etmiş mümine!!!! Benim için artık bu başlık bitmiştir... Sen bu kadar ilimden birşey almadıysan ya nasibsizsin!!!! ya da hakkaten doğru söylüyorsun da biz ve bu ilimlerin kaynakları yanılıyor?!?!?! Hallac-ı mansurlar, mevlanalar, abdulkadir-i geylaniler, said-i nursiler, beyazıt-i bestamiler, muhammed nasuhiler, aziz mahmud hüdayiler, .......................... hepsi yanılmış demekki...(haşa, estağfurullah... Rabbim onlarla beraber ve şefaatlerine nail olanlardan olmak nasib etsin!!!!!!)

Ebu Dücane
11-12-2006, 21:44
Hallac-ı mansurlar, mevlanalar, abdulkadir-i geylaniler, said-i nursiler, beyazıt-i bestamiler, muhammed nasuhiler, aziz mahmud hüdayiler, .......................... hepsi yanılmış demekki...(haşa, estağfurullah... Rabbim onlarla beraber ve şefaatlerine nail olanlardan olmak nasib etsin!!!!!!)

Onlara: "Allah'ın indirdiğine uyun." dendiği vakit de: "Yok, atalarımızı neyin üzerinde bulduysak ona uyarız." dediler. Ya ataları bir şeye akıl erdiremez ve doğruyu seçemez idiyseler de mi onlara uyacaklar? Bakara 170

buharaA
11-12-2006, 22:43
Ruh hakkında bize çok az bilgi verilmiştir. Onun aslını ve sırrını sadece Yüce Allah bilir. Biz ancak, ruhlar vasıtasıyla bize gelen ilâhi ilim, hikmet, muhabbet, rahmet, yardım ve ikramlara bakıp ruh hakkında bir derece bilgi sahibi olabiliriz. Bu yazımızda konunun hassasiyetini de göz önünde bulundurarak, temiz ruhlara verilen yetki ve bu ruhların insanlara yardımını bir nebze olsun açıklamaya çalışacağız.
Ruhlar alemi ve ruhların halleri üzerinde farklı görüşler vardır. Ruhlarla irtibat, onlardan istifade, ruhların birbirine yardımı, kabir alemindeki ruhların dünyadakilere, dünyada bulunan ruhların kabirdekilere fayda verip vermeyeceği konularında değişik fikirler söylenmiştir. Özelikle sufiler ruh ve ruhaniyet üzerinde çok durmuş, ruhların buluşması, görüşmesi ve yardımlaşmasıyla ilgili pek çok örnek nakledip, bu yolla birçok ilim ve manevi hal edinildiğini söylemişlerdir. Zamanımızda da bu tür meseleler gündemdedir.
BİR YANLIŞ İNANÇ VE HAKİKAT
Önce “tenasüh” ile “temessül”ü karıştırmamak gerekir. Tenasüh, bir ruhun kendi bedeninden ayrıldıktan sonra, bir başka varlığın, mesela insan veya hayvanın bedenine geçmesi ve böylece varlığını yeni vücutta devam ettirmesidir. Bu anlayış yanlıştır, dinimizde bunun yeri ve delili yoktur.
Temessül ise, ruhun asli hali devam ederken başka bir şekle girip, ayrı bir görüntü ile görülmesidir. Bu mümkün ve vakidir. Vahiy meleği Hz. Cebrail’in insan suretinde görülmesi, şehitlerin ruhlarının değişik şekillere girerek müminlere yardım etmesi, Peygamberimiz s.a.v.’in vefatından sonra ümmetinden bazılarına görünmesi, velilerin uzaktaki insanlara himmet ve tasarrufu bu şekildedir. Burada hepsinin ilâhi izne bağlı olduğunu, Allah’tan başka hiç kimsenin kendi başına bir fayda veya zarar verme yetkisine sahip olmadığını hatırlatmalıyız.
Bütün ruhlar Yüce Allah’ın sevk ve idaresindedir. O, bazı ruhlara özel vazifeler gördürmektedir. Bu tercih O’nundur ve sebepler aleminde kendisinin koyduğu bir kanundur. Yüce Allah dilerse bulutsuz yağmur yağdırır, ağaçsız meyve yaratır, hiçbir sebebe bağlı olmaksızın öldürür, diriltir.
Kur’an-ı Hakim’de ruh, değişik manalarda kullanılmıştır. Ruh, rahmet manasına gelir. “Allah onları tarafından bir ruhla destekledi.” (Mücadile, 22) ayetindeki ruh, rahmet manasındadır. Ayrıca ruh ifadesi bedendeki hayat, bu hayatın devamını sağlayan manevi cevher, ilâhi emir, vahiy, Kur’an, Cebrail, büyük bir melek ve Hz. İsa a.s. için de kullanılmıştır. (Firuzâbâdî, Besâiru Zevi’t-Temyiz; Ebu’l-Beka, el-Külliyyât)
KUDSİ RUHUN SIFATI VE VAZİFESİ
Arifler der ki: Günah kirlerinden temizlenmiş ve ilâhi aşk ile yükselmiş ruhlar, Yüce Allah’ın özel ve güzel işlerde görevlendirdiği meleklerin arasına katılırlar. Onlara “cündullah” (Allah’ın askerleri) denir. İlâhi huzurda kabul görmüş temiz ruhlar, gayb ve melekler aleminin özelliklerine uygun sıfatlara sahip olurlar. Kendilerine özel yetkiler ve görevler verilir. Birinci görevleri Yüce Allah’ı zikir, sena ve övmektir. Sonra diğer insanları irşat, özellikle zayıf müminlere yardım etmek, onları dua, sevgi ve feyz ile desteklemek gelir.
Günah ve gafletten tertemiz olup ilâhi huzurda kabul gören ve Yüce Allah’ın sevgilisi olan ruhlara kudsî ruh denir. Kudsî, el-Kuddûs olan Allah’a vuslat ile şereflenmiş, böylece kudsiyet kazanmış, temiz ve pak olmuş, yücelmiş varlık demektir. Bu kudsî ruh sahiplerinin başında Hz. Rasulullah s.a.v. Efendimiz gelir. Onu diğer peygamberler ve salihler takip eder. Melekler de bu kudsîler ordusunun içindedir.
Yüce Allah dilediklerine bu ruhlar vasıtasıyla birçok ilim, hikmet, sevgi, feyiz ve yardım ulaştırır. Bu faydayı ulaştıran ruhun berzah aleminde, fayda görenin de dünyada olması buna mani olmaz. Bu yardım vefat eden kimsenin topraktaki cismi ile değil, yüksek makamlarda nur ve safa içinde yüzen ruhu ile olmaktadır.
Melekler ve ruh, değişik şekillere girebilir, farklı suretlerde görünebilirler. Buna temessül etmek denir. Onun gerçekleştiği aleme arifler “Misal Alemi” derler (Subkî, Tabakatu’ş-Şâfiiyyetü’l-Kübra). Nitekim Hz. Cebrail a.s., Hz. Meryem’e güzel bir insan suretinde görünmüştür. (Meryem, 17) Melekler bu yolla peygamberler, sahabiler ve salihlerle görüşmüşlerdir. Peygamberlerin ve velilerin ruhaniyet yoluyla uzaktaki müminleri görmeleri ve onlara yardım etmeleri de ruh ile olmaktadır. Bunun örnekleri çoktur.
RUHLARLA GELEN İLAHİ YARDIMLAR
Bazı müfessirler, Hz. Yakub a.s.’ın, oğlu Hz. Yusuf a.s.’a ruhaniyet yoluyla temessül ederek yardım ettiğini ve kendisini kötü fiile bulaşmaktan kurtardığını nakletmişlerdir. (Taberî, Camiu’l-Beyan; Razî, Tefsir-i Kebir; İbnu Kesir, Tefsir; Suyuti, ed-Dürrü’l-Mensur; Âlusî, Ruhu’l-Meânî)
Hz. Rasulullah s.a.v. Efendimiz, ümmetinin nerede olursa olsun kendisine okuduğu salât ve selamı işittiğini, okuyanı tanıdığını, ona karşılık verdiğini, ümmetinin amellerinin kendisine arz edildiğini, onların içinde iyilik görünce sevindiğini, kötülük görünce üzülüp affı için istiğfar ettiğini müjdelemiştir. (Ahmed, Müsned; Ebu Davud; Tabaranî, el-Evsat; Bezzar, Müsned; Heysemî, Mecmau’z-Zevaid)
Bütün bunlar, O’nun, ümmetine ruhaniyet yoluyla yardım etmesi ve onlara şahitlik yapmasıdır. Hz. Rasulullah s.a.v. Efendimiz, ruhaniyet ve temessül yoluyla ümmetinden bazı şahıslara rüyada, bazılarına keşif ve mana aleminde, bazılarına uyanıkken görünmüş ve Allah’ın izniyle nice dertlerine derman olmuş ve olmaya devam etmektedir. İmam Celaluddin Suyutî rh.a. Rasulullah s.a.v. Efendimiz’in kendisini rüyada gören müminlere ölüm anında bizzat görünerek: “Beni rüyasında gören kimse, mutlaka uyanıkken de görecektir.” (Buharî, Müslim) hadisindeki vaadin ve müjdenin gerçekleştiğini belirtmiştir. Ümmetin seçkin kâmillerinin ise Efendimiz’le hayatları boyunca az veya çok görüşme şerefine erdiklerini kaydetmiştir (Suyutî, el-Hâvi lil Fetava).
Ancak bu tür bir görüşmenin gerçekleşmesi ve devamı için insanın Sünnet-i Seniyye’den zerre kadar ayrılmaması, gece gündüz edebini koruması gerekli görülmüştür. Allame Alusî rh.a., bu şarta şu kaydı ekler: “Ümmetin, Allah Rasulü ile kalp bağı ne kadar kuvvetli olursa, kendisiyle görüşmeleri de o derece kuvvetli ve devamlı olur. Bu görüşme bazı salihler için ölüm anında olur. Çünkü o anda kalben tam bir yöneliş ve beraberlik meydana gelir.”
Hz.Ömer r.a.’ın hadisesi de ruhaniyet yoluyla yardımlaşmaya güzel bir örnektir. Hz Ömer r.a., Medine’de halka hutbe verirken, Nihavent’te savaşan İslâm ordusunun düşman karşısında sıkıştığını maneviyat yoluyla gördü. Hutbesini kesip ordu komutanı Sâriye’ye r.a.: “Ya Sâriye! Orduyu dağa çek.” diye seslendi. Sâriye r.a. aynı anda bu sesi işitti ve öyle hareket ederek düşmana galip geldi. (Ebu Nuaym, Delailü’n-Nübüvve; İbnu Hacer, el-İsabe; Kahdehlevî, Hayatu’s-Sahabe)
RİCALÜ’L-GAYB: HİMMET VE HİZMET ORDUSU
Müfessir Fahruddin Razî rh.a. başta olmak üzere diğer bir kısım müfessirler Naziat Suresi’nde geçen: “İşleri düzenleyip yönetenlere yemin olsun ki…” ayetinin tefsirinde, Allah tarafından kendilerine yemin edilenlerin melekler olabileceği gibi, vefatlarından sonra veya manevi terbiye denen seyr u süluk neticesinde yüksek makamlara çıkıp meleklere karışan kudsî ruhların da olabileceğini söylemişlerdir. Bu ruhların Allah’ın izniyle, rüya, himmet, keşif, tasarruf gibi yollarla diğer insanların yardımına koştukları, onların irşadına yardımcı oldukları ve onları terbiye ettikleri belirtilmiştir. (Razî, Tefsir-i Kebir; Bursevî, Ruhu’l-Beyan; Âlusî, Ruhu’l-Meânî; Hamdi Yazır, Hak Dini)
Rasulullah s.a.v. Efendimiz, ümmeti içinden kıyamete kadar eksik olmayacak bir grup veliyi “ebdal” ismiyle tanıtmıştır. Onların bereketiyle insanların yağmura kavuştuklarını, nice belalardan kurtulduklarını ve onların dualarıyla müminlerin Allah’ın yardımına ulaştıklarını haber vermiştir. (Ahmed, Müsned; Tabaranî, el-Kebir; Suyutî, el-Haberu’d-Dâl (el-Hâvi içinde); Heysemî, ez-Zevaid)
Halk arasında bu velilere Ricalü’l-Gayb, Yediler, Kırklar gibi isimler verilmiştir. Bu rakamlar; “Ümmetimden kırk kişi Hz. İbrahim’in kalbi (hâli ve meşrebi) üzere bulunur. Onların bereketiyle yeryüzündekilere rahmet edilir.” hadisinde geçmektedir. (Ebu Nuaym, Hilye; Tabaranî, el-Kebir; Heysemî, ez-Zevaid)
RUHLARIN TANIŞMASI
Temiz ruhlar, Yüce Allah’a aşıktır. Onlar yerde gökte Yüce Allah’a ait şeyler arar, sevgiyi yoklar, ihlâsı koklar, Arş’a kimden ne çıktığına bakarlar. Oraya kim yönelmişse onu sever, tanır ve kendisine dua ederler. Böylece ruhlar o iklimde tanışmış olurlar. Bu durumu Efendimiz s.a.v. şöyle ifade buyurmuşlardır: “İki müminin ruhu bir günlük mesafede karşılaşıp tanışır. Halbuki onlar birbirlerini zahiren hiç görmemişlerdir.” (Buharî)
Herim b. Hayyan rh.a. anlatır:
“Veysel Karanî Hazretleri’ni görmek için Kûfe’ye gittim. Tek arzum kendisiyle görüşmek ve hayır duasını almaktı. Onu öğle vakti Fırat kenarında abdest alırken buldum. Kendisini ilk defa görüyordum. Anlatılan vasıflarından onu tanıdım. Yanına vardım, selam verdim. O da selamımı aldı ve:
- Allah sana rahmet etsin. Nasılsın ey Herim b. Hayyan? dedi. Ben, benim ve babamım ismini nereden bildi diye hayret ettim. Kendisine:
- Allah sana rahmet etsin, benim ve babamın ismini nereden bildin? Bundan önce seni hiç görmemiştim, dedim. Biraz sükût etti ve:
- Bana senin ve babanın ismini her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan Allah bildirdi. Nefsim seninle konuşurken ruhum senin ruhunu tanıdı. Hiç şüphesiz bedenler birbiri ile tanışıp kaynaştığı gibi, ruhlar da Allah sevgisiyle birbirlerini tanırlar ve severler. Zahiren hiç karşılaşmamış, tanışmamış olsalar ve oturdukları yerler çok uzak da olsa bu böyledir, dedi. (İbnu Asakir, Tarihu Dımaşk; Ebu Nuaym, Hilye; Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ)
İrşad kutbu Gavs-ı Sani Hazretleri bu mühim konuya şöyle işaret etmiştir: “Nice insanlar vardır ki, devamlı evliyanın yanında bulunur; fakat niyeti Allah rızası değildir. O kimse evliyadan çok uzaktır. Bazı insanlar ise bedeniyle evliyadan çok uzakta bulunur, fakat kalbi Allah rızasına aşıktır, ihlâs üzere yaşar. Veliler o kimseyi tanır ve severler. Halbuki o kimse evliyayı hiç görmemiştir.”
TEMİZ RUHLARDAN İSTİFADE YOLU
Temiz ruhlardan istifade edebilmek için, onları Allah’ın rahmet ordusu görüp, kendilerine sevgi ile yönelmek ve samimi olarak yardımlarını istemek gerekir. Allah yolunda ileride olanlar, kendileriyle aynı yolda olup da geride kalanlara destek verir, onları çaresiz ve yalnız bırakmazlar.
Allah dostları vefa sahibidir. Onlar Allah Rasulü s.a.v’in ahlâkına sahiptir. İnsanların yükünü ve çilesini çekmek, dertleriyle dertlenmek, elindeki imkânla başkasına yardım etmek, bir yüzün gülmesi için göz yaşı dökmek peygamber ahlâkıdır.
Yüce Allah, bir veli kuluna ilim, hikmet, sevgi, feyz, nur, şefaat, tasarruf, güzel ahlâk gibi manevi nimetlerden ne vermişse, onun şükrü Yüce Allah’a hamd etmek ve bu nimetlerden başkalarını hissedar ederek onların da şükrüne sebep olmaktır. Velinin himmeti Allah’ın rahmetidir. O rahmet, erkek-kadın, genç-ihtiyar herkesin saadet sebebidir. Veli, Yüce Allah’ın özel dostluk tecellisine mazhar olmuş kimsedir. İlâhi sır sahibidir. Kâmil mürşid, herkesi zengin edecek bir hazinedir. Onda diğer insanların alacağı çok şey vardır. Hadis-i şerifte belirtildiği gibi, Allah dostlarının kalpleri, hidayet lambaları ve takva nuru ile dolu feyz kaplarıdır. (Hakim, Müstedrek; İbnu Mace, Fiten; Ahmed) Onların meclislerine giren, kalplerine emanet edilen nura yönelen ve ondan nasiplenen kimse, Yüce Allah’ı tanımanın zevkine ulaşır.
Bir şeyi elde etmenin yolu onun peşine düşmektir. Allah dostları kendisine inanan ve yönelen kimseye fayda verir. Münkir ve kibirli kimse, her gün peygamberi görse bir şey anlamaz, istifade edemez. Kendisini muhtaç görmeyen kimse bir şey talep etmez. Dil ucuyla değil, gönülden istemek gerekir. İstemenin bir şekli dille istirham etmek, diğeri kalple kâmil mürşidin kalbine yönelmektir. Mürid mümkünse hem dili hem de kalbi ile mürşidine yönelmeli ve onun teveccühünü kendi tarafına çekmelidir. Büyük arif Şah-ı Nakşibend k.s. Hazretleri’ne bir kimsenin hasta olduğu söylendi, onun için teveccüh ve himmet etmesi istendi. Hazret onlara şu edebi hatırlattı:
“Hasta olan kimseye teveccüh edilmesi ve ihtiyacının giderilmesi için, öncelikle hastanın isteğinde ihlâslı olması ve hasta olduğunu kabul ederek içtenlikle şifa istemesi gerekir. Bundan sonra kendisine yönelme olur.” (Ahmed Sıddıkî, Şah-ı Nakşibend)
Kasım 2002

buharaA
11-12-2006, 22:43
Ruh hakkında bize çok az bilgi verilmiştir. Onun aslını ve sırrını sadece Yüce Allah bilir. Biz ancak, ruhlar vasıtasıyla bize gelen ilâhi ilim, hikmet, muhabbet, rahmet, yardım ve ikramlara bakıp ruh hakkında bir derece bilgi sahibi olabiliriz. Bu yazımızda konunun hassasiyetini de göz önünde bulundurarak, temiz ruhlara verilen yetki ve bu ruhların insanlara yardımını bir nebze olsun açıklamaya çalışacağız.
Ruhlar alemi ve ruhların halleri üzerinde farklı görüşler vardır. Ruhlarla irtibat, onlardan istifade, ruhların birbirine yardımı, kabir alemindeki ruhların dünyadakilere, dünyada bulunan ruhların kabirdekilere fayda verip vermeyeceği konularında değişik fikirler söylenmiştir. Özelikle sufiler ruh ve ruhaniyet üzerinde çok durmuş, ruhların buluşması, görüşmesi ve yardımlaşmasıyla ilgili pek çok örnek nakledip, bu yolla birçok ilim ve manevi hal edinildiğini söylemişlerdir. Zamanımızda da bu tür meseleler gündemdedir.
BİR YANLIŞ İNANÇ VE HAKİKAT
Önce “tenasüh” ile “temessül”ü karıştırmamak gerekir. Tenasüh, bir ruhun kendi bedeninden ayrıldıktan sonra, bir başka varlığın, mesela insan veya hayvanın bedenine geçmesi ve böylece varlığını yeni vücutta devam ettirmesidir. Bu anlayış yanlıştır, dinimizde bunun yeri ve delili yoktur.
Temessül ise, ruhun asli hali devam ederken başka bir şekle girip, ayrı bir görüntü ile görülmesidir. Bu mümkün ve vakidir. Vahiy meleği Hz. Cebrail’in insan suretinde görülmesi, şehitlerin ruhlarının değişik şekillere girerek müminlere yardım etmesi, Peygamberimiz s.a.v.’in vefatından sonra ümmetinden bazılarına görünmesi, velilerin uzaktaki insanlara himmet ve tasarrufu bu şekildedir. Burada hepsinin ilâhi izne bağlı olduğunu, Allah’tan başka hiç kimsenin kendi başına bir fayda veya zarar verme yetkisine sahip olmadığını hatırlatmalıyız.
Bütün ruhlar Yüce Allah’ın sevk ve idaresindedir. O, bazı ruhlara özel vazifeler gördürmektedir. Bu tercih O’nundur ve sebepler aleminde kendisinin koyduğu bir kanundur. Yüce Allah dilerse bulutsuz yağmur yağdırır, ağaçsız meyve yaratır, hiçbir sebebe bağlı olmaksızın öldürür, diriltir.
Kur’an-ı Hakim’de ruh, değişik manalarda kullanılmıştır. Ruh, rahmet manasına gelir. “Allah onları tarafından bir ruhla destekledi.” (Mücadile, 22) ayetindeki ruh, rahmet manasındadır. Ayrıca ruh ifadesi bedendeki hayat, bu hayatın devamını sağlayan manevi cevher, ilâhi emir, vahiy, Kur’an, Cebrail, büyük bir melek ve Hz. İsa a.s. için de kullanılmıştır. (Firuzâbâdî, Besâiru Zevi’t-Temyiz; Ebu’l-Beka, el-Külliyyât)
KUDSİ RUHUN SIFATI VE VAZİFESİ
Arifler der ki: Günah kirlerinden temizlenmiş ve ilâhi aşk ile yükselmiş ruhlar, Yüce Allah’ın özel ve güzel işlerde görevlendirdiği meleklerin arasına katılırlar. Onlara “cündullah” (Allah’ın askerleri) denir. İlâhi huzurda kabul görmüş temiz ruhlar, gayb ve melekler aleminin özelliklerine uygun sıfatlara sahip olurlar. Kendilerine özel yetkiler ve görevler verilir. Birinci görevleri Yüce Allah’ı zikir, sena ve övmektir. Sonra diğer insanları irşat, özellikle zayıf müminlere yardım etmek, onları dua, sevgi ve feyz ile desteklemek gelir.
Günah ve gafletten tertemiz olup ilâhi huzurda kabul gören ve Yüce Allah’ın sevgilisi olan ruhlara kudsî ruh denir. Kudsî, el-Kuddûs olan Allah’a vuslat ile şereflenmiş, böylece kudsiyet kazanmış, temiz ve pak olmuş, yücelmiş varlık demektir. Bu kudsî ruh sahiplerinin başında Hz. Rasulullah s.a.v. Efendimiz gelir. Onu diğer peygamberler ve salihler takip eder. Melekler de bu kudsîler ordusunun içindedir.
Yüce Allah dilediklerine bu ruhlar vasıtasıyla birçok ilim, hikmet, sevgi, feyiz ve yardım ulaştırır. Bu faydayı ulaştıran ruhun berzah aleminde, fayda görenin de dünyada olması buna mani olmaz. Bu yardım vefat eden kimsenin topraktaki cismi ile değil, yüksek makamlarda nur ve safa içinde yüzen ruhu ile olmaktadır.
Melekler ve ruh, değişik şekillere girebilir, farklı suretlerde görünebilirler. Buna temessül etmek denir. Onun gerçekleştiği aleme arifler “Misal Alemi” derler (Subkî, Tabakatu’ş-Şâfiiyyetü’l-Kübra). Nitekim Hz. Cebrail a.s., Hz. Meryem’e güzel bir insan suretinde görünmüştür. (Meryem, 17) Melekler bu yolla peygamberler, sahabiler ve salihlerle görüşmüşlerdir. Peygamberlerin ve velilerin ruhaniyet yoluyla uzaktaki müminleri görmeleri ve onlara yardım etmeleri de ruh ile olmaktadır. Bunun örnekleri çoktur.
RUHLARLA GELEN İLAHİ YARDIMLAR
Bazı müfessirler, Hz. Yakub a.s.’ın, oğlu Hz. Yusuf a.s.’a ruhaniyet yoluyla temessül ederek yardım ettiğini ve kendisini kötü fiile bulaşmaktan kurtardığını nakletmişlerdir. (Taberî, Camiu’l-Beyan; Razî, Tefsir-i Kebir; İbnu Kesir, Tefsir; Suyuti, ed-Dürrü’l-Mensur; Âlusî, Ruhu’l-Meânî)
Hz. Rasulullah s.a.v. Efendimiz, ümmetinin nerede olursa olsun kendisine okuduğu salât ve selamı işittiğini, okuyanı tanıdığını, ona karşılık verdiğini, ümmetinin amellerinin kendisine arz edildiğini, onların içinde iyilik görünce sevindiğini, kötülük görünce üzülüp affı için istiğfar ettiğini müjdelemiştir. (Ahmed, Müsned; Ebu Davud; Tabaranî, el-Evsat; Bezzar, Müsned; Heysemî, Mecmau’z-Zevaid)
Bütün bunlar, O’nun, ümmetine ruhaniyet yoluyla yardım etmesi ve onlara şahitlik yapmasıdır. Hz. Rasulullah s.a.v. Efendimiz, ruhaniyet ve temessül yoluyla ümmetinden bazı şahıslara rüyada, bazılarına keşif ve mana aleminde, bazılarına uyanıkken görünmüş ve Allah’ın izniyle nice dertlerine derman olmuş ve olmaya devam etmektedir. İmam Celaluddin Suyutî rh.a. Rasulullah s.a.v. Efendimiz’in kendisini rüyada gören müminlere ölüm anında bizzat görünerek: “Beni rüyasında gören kimse, mutlaka uyanıkken de görecektir.” (Buharî, Müslim) hadisindeki vaadin ve müjdenin gerçekleştiğini belirtmiştir. Ümmetin seçkin kâmillerinin ise Efendimiz’le hayatları boyunca az veya çok görüşme şerefine erdiklerini kaydetmiştir (Suyutî, el-Hâvi lil Fetava).
Ancak bu tür bir görüşmenin gerçekleşmesi ve devamı için insanın Sünnet-i Seniyye’den zerre kadar ayrılmaması, gece gündüz edebini koruması gerekli görülmüştür. Allame Alusî rh.a., bu şarta şu kaydı ekler: “Ümmetin, Allah Rasulü ile kalp bağı ne kadar kuvvetli olursa, kendisiyle görüşmeleri de o derece kuvvetli ve devamlı olur. Bu görüşme bazı salihler için ölüm anında olur. Çünkü o anda kalben tam bir yöneliş ve beraberlik meydana gelir.”
Hz.Ömer r.a.’ın hadisesi de ruhaniyet yoluyla yardımlaşmaya güzel bir örnektir. Hz Ömer r.a., Medine’de halka hutbe verirken, Nihavent’te savaşan İslâm ordusunun düşman karşısında sıkıştığını maneviyat yoluyla gördü. Hutbesini kesip ordu komutanı Sâriye’ye r.a.: “Ya Sâriye! Orduyu dağa çek.” diye seslendi. Sâriye r.a. aynı anda bu sesi işitti ve öyle hareket ederek düşmana galip geldi. (Ebu Nuaym, Delailü’n-Nübüvve; İbnu Hacer, el-İsabe; Kahdehlevî, Hayatu’s-Sahabe)
RİCALÜ’L-GAYB: HİMMET VE HİZMET ORDUSU
Müfessir Fahruddin Razî rh.a. başta olmak üzere diğer bir kısım müfessirler Naziat Suresi’nde geçen: “İşleri düzenleyip yönetenlere yemin olsun ki…” ayetinin tefsirinde, Allah tarafından kendilerine yemin edilenlerin melekler olabileceği gibi, vefatlarından sonra veya manevi terbiye denen seyr u süluk neticesinde yüksek makamlara çıkıp meleklere karışan kudsî ruhların da olabileceğini söylemişlerdir. Bu ruhların Allah’ın izniyle, rüya, himmet, keşif, tasarruf gibi yollarla diğer insanların yardımına koştukları, onların irşadına yardımcı oldukları ve onları terbiye ettikleri belirtilmiştir. (Razî, Tefsir-i Kebir; Bursevî, Ruhu’l-Beyan; Âlusî, Ruhu’l-Meânî; Hamdi Yazır, Hak Dini)
Rasulullah s.a.v. Efendimiz, ümmeti içinden kıyamete kadar eksik olmayacak bir grup veliyi “ebdal” ismiyle tanıtmıştır. Onların bereketiyle insanların yağmura kavuştuklarını, nice belalardan kurtulduklarını ve onların dualarıyla müminlerin Allah’ın yardımına ulaştıklarını haber vermiştir. (Ahmed, Müsned; Tabaranî, el-Kebir; Suyutî, el-Haberu’d-Dâl (el-Hâvi içinde); Heysemî, ez-Zevaid)
Halk arasında bu velilere Ricalü’l-Gayb, Yediler, Kırklar gibi isimler verilmiştir. Bu rakamlar; “Ümmetimden kırk kişi Hz. İbrahim’in kalbi (hâli ve meşrebi) üzere bulunur. Onların bereketiyle yeryüzündekilere rahmet edilir.” hadisinde geçmektedir. (Ebu Nuaym, Hilye; Tabaranî, el-Kebir; Heysemî, ez-Zevaid)
RUHLARIN TANIŞMASI
Temiz ruhlar, Yüce Allah’a aşıktır. Onlar yerde gökte Yüce Allah’a ait şeyler arar, sevgiyi yoklar, ihlâsı koklar, Arş’a kimden ne çıktığına bakarlar. Oraya kim yönelmişse onu sever, tanır ve kendisine dua ederler. Böylece ruhlar o iklimde tanışmış olurlar. Bu durumu Efendimiz s.a.v. şöyle ifade buyurmuşlardır: “İki müminin ruhu bir günlük mesafede karşılaşıp tanışır. Halbuki onlar birbirlerini zahiren hiç görmemişlerdir.” (Buharî)
Herim b. Hayyan rh.a. anlatır:
“Veysel Karanî Hazretleri’ni görmek için Kûfe’ye gittim. Tek arzum kendisiyle görüşmek ve hayır duasını almaktı. Onu öğle vakti Fırat kenarında abdest alırken buldum. Kendisini ilk defa görüyordum. Anlatılan vasıflarından onu tanıdım. Yanına vardım, selam verdim. O da selamımı aldı ve:
- Allah sana rahmet etsin. Nasılsın ey Herim b. Hayyan? dedi. Ben, benim ve babamım ismini nereden bildi diye hayret ettim. Kendisine:
- Allah sana rahmet etsin, benim ve babamın ismini nereden bildin? Bundan önce seni hiç görmemiştim, dedim. Biraz sükût etti ve:
- Bana senin ve babanın ismini her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan Allah bildirdi. Nefsim seninle konuşurken ruhum senin ruhunu tanıdı. Hiç şüphesiz bedenler birbiri ile tanışıp kaynaştığı gibi, ruhlar da Allah sevgisiyle birbirlerini tanırlar ve severler. Zahiren hiç karşılaşmamış, tanışmamış olsalar ve oturdukları yerler çok uzak da olsa bu böyledir, dedi. (İbnu Asakir, Tarihu Dımaşk; Ebu Nuaym, Hilye; Zehebî, Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ)
İrşad kutbu Gavs-ı Sani Hazretleri bu mühim konuya şöyle işaret etmiştir: “Nice insanlar vardır ki, devamlı evliyanın yanında bulunur; fakat niyeti Allah rızası değildir. O kimse evliyadan çok uzaktır. Bazı insanlar ise bedeniyle evliyadan çok uzakta bulunur, fakat kalbi Allah rızasına aşıktır, ihlâs üzere yaşar. Veliler o kimseyi tanır ve severler. Halbuki o kimse evliyayı hiç görmemiştir.”
TEMİZ RUHLARDAN İSTİFADE YOLU
Temiz ruhlardan istifade edebilmek için, onları Allah’ın rahmet ordusu görüp, kendilerine sevgi ile yönelmek ve samimi olarak yardımlarını istemek gerekir. Allah yolunda ileride olanlar, kendileriyle aynı yolda olup da geride kalanlara destek verir, onları çaresiz ve yalnız bırakmazlar.
Allah dostları vefa sahibidir. Onlar Allah Rasulü s.a.v’in ahlâkına sahiptir. İnsanların yükünü ve çilesini çekmek, dertleriyle dertlenmek, elindeki imkânla başkasına yardım etmek, bir yüzün gülmesi için göz yaşı dökmek peygamber ahlâkıdır.
Yüce Allah, bir veli kuluna ilim, hikmet, sevgi, feyz, nur, şefaat, tasarruf, güzel ahlâk gibi manevi nimetlerden ne vermişse, onun şükrü Yüce Allah’a hamd etmek ve bu nimetlerden başkalarını hissedar ederek onların da şükrüne sebep olmaktır. Velinin himmeti Allah’ın rahmetidir. O rahmet, erkek-kadın, genç-ihtiyar herkesin saadet sebebidir. Veli, Yüce Allah’ın özel dostluk tecellisine mazhar olmuş kimsedir. İlâhi sır sahibidir. Kâmil mürşid, herkesi zengin edecek bir hazinedir. Onda diğer insanların alacağı çok şey vardır. Hadis-i şerifte belirtildiği gibi, Allah dostlarının kalpleri, hidayet lambaları ve takva nuru ile dolu feyz kaplarıdır. (Hakim, Müstedrek; İbnu Mace, Fiten; Ahmed) Onların meclislerine giren, kalplerine emanet edilen nura yönelen ve ondan nasiplenen kimse, Yüce Allah’ı tanımanın zevkine ulaşır.
Bir şeyi elde etmenin yolu onun peşine düşmektir. Allah dostları kendisine inanan ve yönelen kimseye fayda verir. Münkir ve kibirli kimse, her gün peygamberi görse bir şey anlamaz, istifade edemez. Kendisini muhtaç görmeyen kimse bir şey talep etmez. Dil ucuyla değil, gönülden istemek gerekir. İstemenin bir şekli dille istirham etmek, diğeri kalple kâmil mürşidin kalbine yönelmektir. Mürid mümkünse hem dili hem de kalbi ile mürşidine yönelmeli ve onun teveccühünü kendi tarafına çekmelidir. Büyük arif Şah-ı Nakşibend k.s. Hazretleri’ne bir kimsenin hasta olduğu söylendi, onun için teveccüh ve himmet etmesi istendi. Hazret onlara şu edebi hatırlattı:
“Hasta olan kimseye teveccüh edilmesi ve ihtiyacının giderilmesi için, öncelikle hastanın isteğinde ihlâslı olması ve hasta olduğunu kabul ederek içtenlikle şifa istemesi gerekir. Bundan sonra kendisine yönelme olur.” (Ahmed Sıddıkî, Şah-ı Nakşibend)
Kasım 2002

buharaA
11-12-2006, 22:45
RABITA (http://semerkand.wordpress.com/2006/10/12/rabita/)

Posted by Zâcir under TASAVVUF (http://tr.wordpress.com/tag/tasavvuf/) , Dr. Dilaver Selvi Yazıları (http://tr.wordpress.com/tag/dr-dilaver-selvi-yazilari/)
[2] Comments (http://semerkand.wordpress.com/2006/10/12/rabita/#comments)
Geçen sayımızdaki “Kur’an ve Sünnet’in Emrettiği Rabıta” başlıkla yazıda, rabıta kelimesinin sözlük manasını vermiş, Kur’an ve Sünnet’te emredilen rabıtayla, gayenin kalbleri Yüce Allah’a bağlamak olduğunu söylemiştik. Bu sayımızda da, rabıtanın Sahabe-i Kiram ve salihler tarafından nasıl uygulandığını ve şekillendirildiğini dikkatinize sunuyoruz.
Tasavvufta tarif edilen rabıta ne zaman ortaya çıktı? Hz. Peygamber s.a.v. devrinde rabıta var mıydı? Sahabe, dört mezhep imamları ve önceki salihler rabıta yapmışlar mıydı?
Bu soruların cevabını, rabıtayı kabul edenler de, etmeyenler de doğru olarak bilmelidir. Çünkü rabıtayı tarif ve tavsiye edenler, bu ümmetin önünde irşadla meşgul olan, mürşid-i kâmil sıfatıyla tanınan arif, alim, salih, müttaki insanlardır. Onları sevmek, her mümin için bir vazife ve şereftir. Bu zatların bizzat tatbik ettiği ve talebelerine öğrettiği bu işin içyüzü ve hedefi bilinmezse, onları tasdik eden de, tenkit eden de, hata edebilir, Allah katında sorumlu olabilir.
Biz, rabıtanın mana, muhteva ve hedefine bakarak, başta sorduğumuz ve akla gelebilecek diğer bazı sorulara cevap aramaya çalışacağız.
Rabıta bir ibadet midir?
Önce şunu belirtelim ki, rabıtayı tarif eden mürşidler, tek bir tanımla yetinmemişlerdir. Çünkü rabıta, özü itibariyle sevmek ve kalbi sevdiğine bağlamaktır. Rabıtada, sevdiğini gönül gözüyle görmek, özlemek, onunla hayalini süslemek ve kendisine benzemek vardır. Sevgiye bir sınır konulamayacağı için, onu tek bir tarifle ifade etmek de mümkün değildir.
Sonra rabıta, namaz, oruç, zekât, hac gibi dinimizce şekli belirlenmiş bir ibadet değildir. Ezan, teşrik tekbirleri, telbiye, salât u selam, fatiha, tahiyyat gibi nasıl yapılacağı öğretilmiş bir zikir türü de değildir. Özel manası ile rabıta, kalbi uyandırıp zikre geçirmek ve ibadete hazırlamak için uygulanan bir terbiye yöntemidir. Bir tefekkür şeklidir, feyz alma yoludur, muhabbeti artırma sebebidir, sıfatı değiştirme vesilesidir.
Bu nedenle rabıta, akaid ve fıkıh kitaplarında değil, ahlâk ve tasavvuf kitaplarında konu edilmiştir.
Allah’a götüren her yol hayırlıdır
Rabıtanın yapılış şekline bakıp, bu şeklin dindeki delilini aramaya gerek yoktur. Burada şekle değil, fayda ve hedefe bakılmalıdır. İnsanı zikir ve edebe sevk eden, terbiyeye yardımcı, terakkiye vesile olan her şey hayırlıdır. Bu faydalı usül ve yöntemler, bir başka dinin temel ilkesi ve ayırt edici özelliği değil ise taklit bile edilebilir. Fıkıhta temel anlayış şudur: Bir durum, din tarafından yasak edilmemişse ve dinin ruhuna da aykırı değilse, o şey bu haliyle mübahtır. Mübah da yerine göre bazen fazilet olur, bazen de farz gibi kıymet kazanır.
Mesela Nakşibendi büyükleri tefekkür/rabıta dersi için özel bir oturuş şekli tarif ederler. Buna teverrük oturuşu denir. Şekli şudur: Sağ kalça üzerine oturulur, sağ ayak sol bacağın altına getirilir, gözler yumulur, baş kalbe doğru eğilir. Sonra tefekküre geçilir. Bu tefekkürde kâmil mürşid tefekkür edilir, düşünülür. Tasavvuf dilinde buna rabıta ismi verilir.
Şimdi bu oturuşun Hindistan’da yogiler tarafından yapılan yoga seanslarındaki oturuşa benziyor diye tenkit edilmesi ve din dışı bir bid’at gibi gösterilmesi son derece yanlıştır. Sufinin yaptığı yoga seansı değil, tefekkürdür. Tefekkürün merkezi kalptir. Edebi, sükunet içinde kalbe yönelmek ve Yüce Allah’ın şahidi olan bir ayeti düşünmektir. Hedefi zikirdir. Ehli tasavvuf, bu tefekkürü yaparken yogiye değil, Sahabe-i Kiram’a benzemektedir. Çünkü sahabenin tefekkür hali böyleydi. Onlar mescidde ve mescidin dışında öyle derin ve sakin bir tefekküre dalarlardı ki, kuşlar kendilerini cansız bir şey zannedip üzerlerine konardı.
Üzülerek belirtelim ki, tasavvufun içine girmeyen, onu gerçek üstadından öğrenmeyip sadece kendi bakış açısıyla değerlendiren bazı yazarlar, tasavvuftaki bir takım şekil ve kelimelerin zahirine takılarak, hatalı sonuçlara varmışlar; doğru ile eğriyi, sağlam ile sakatı ayıramamışlardyr. Aslında dertlerine derman olacak bir ilacı zehir diye tanıtmışlardır.
Allah’ı seven, ancak Allah’a götürür
Yanlış anlaşılan konulardan birisi de yeryüzünde Allah’ın şahidi, dostu ve halifesi olan kâmil mürşidi düşünmektir. Bu düşünceye rabıta deniliyor. Böyle bir rabıtanın oturuş ve yapılış şekli Kur’an ve Sünnet’te anlatılmıyor diye onu tehlikeli görmek doğru mudur?
Rabıtayı, belirli bir vakitte kâmil mürşidi hayal etmek, ondaki ilâhi ahlâkı ve tecellileri düşünmek, kalbini onun kalbine bağlayarak oraya inen ilahi nurdan nasiplenmek ve böylece kalbi zikre geçirerek feyizlenmek şeklinde tarif etmek, onun tek tarifi değildir. Rabıtanın bir şekli de böyledir. Fakat bu, bütün rabıta şekillerini içine almaz. Rabıta bütün hayatı içine alan bir meseledir.
Rabıtanın ortak tarifi, kalbin sevgiliye derin muhabbet beslemesi ve bu muhabbet içinde sevdiğinin sıfatlarına bürünmesidir. Her devirde uygulanan rabıta şekli budur. Manevi terbiyede bu rabıta şarttır. Sır ve fayda onda gizlidir. Dostluğun tadı ondadır. Aşığın feyzi rabıtası kadardır. Allah için olan rabıta Allah’ın sevdiklerine olur. Bu sevgililerin başında Hz. Muhammed s.a.v. Efendimiz bulunur. Kalbe ilaç olan ve nefsin sıfatlarını değiştiren rabıta, ya bizzat Hz. Peygamber s.a.v.’e veya onun gerçek vârislerine yapılan rabıtadır. Hedef kula değil, Yüce Allah’a dostluktur.
Bu rabıta her halde yapılabilir, belli bir vakti yoktur. Ona muhabbet rabıtası denir. O, bütün geceyi gündüzü kaplar. Yürürken, otururken, konuşurken, yerken içerken, çalışırken, dinlenirken, gezerken, eğlenirken, hatta uyurken ve rüya görürken bile bu rabıta devam edebilir. Kim her söz, iş ve halinde sünnet edebi üzere hareket ederse, o kimse bu esnada kalbini Hz. Muhammed s.a.v. Efendimiz’e bağlamış, onu hatırlamış, böylece Yüce Allah’ı zikretmiş ve O’na dostluğunu ispat etmiş olur.
Arifler der ki, muhabbet rabıtası kalbi Yüce Allah’ın şahidine bağlar. Bundan sonra iki gönül arasında alış veriş başlar. Yüce Allah ile huzur bulmuş ve olgunlaşmış olan kâmil mürşidin kalbi, kendisine yönelen zayıf kalpleri feyzi ile besler, sevgisi ile destekler. Sonuçta onları kendine benzetir, ihlâs, edep ve güzel kulluğa yöneltir. Kendisinin ulaştığı ilâhi nimet ve rahmetlerden Allah’ın izniyle onları da hissedar eder. Bu, iyilik ve takvada yardımlaşmanın en güzel bir şeklidir. Yüce Allah bu yolda yardımlaşmayı hepimizden istemektedir. (Maide, 2)
Bu anlamda rabıta, bütün hak dinlerde vardır. O, her peygamberin ümmetine öğrettiği bir vazifedir. Bütün hak yolcuları onu elde etmek için çalışır. Aslında her müminin birinci vazifesi, Allah dostlarıyla gönülde, halde ve hak yolda bir olmaktır. İşte hak yolunun imamı olan Allah dostlarını sevme, onlara tabi olma, özenme ve benzeme gibi vazifeler, bu muhabbet rabıtası ile mümkün olmaktadır. Bu iş, yerine göre farz, sünnet ve mendup olur. Sevilmesi ve kendilerine özenilmesi zarar veren kimselere kalbi bağlamak ise haramdır.
Sahabe-i Kiram’ın rabıtası
Sahabe-i Kiram, ilim ve edep gibi ilâhi aşkta da bütün insanlığa örnektir. Onlar, muhabbetin kutbu Hz. Muhammed s.a.v. Efendimiz’in nazarlarının feyzi içinde ilâhi aşkı doyasıya tatmışlar ve sevginin hakkını vermişlerdir. Çünkü Yüce Allah, onları ve arkadan gelen bütün müminleri şöyle uyarmıştır: Dünyadaki her şeyden daha fazla Allah ve Rasulü’nü seveceksiniz. Ana, baba, oğul, kardeş, eş, akraba, mal, makam, ticaret, hiçbir şey bu sevginin önüne geçmeyecek. Yoksa helâk olursunuz. (Tevbe, 24)
Sonra müminlerden bu sevginin gereği istenmiş ve bütün sözde, işte ve halde Hz. Peygamber s.a.v.’e uyulması emredilmiştir. (Âl-i İmran, 31). Yani müminlerden iç ve dışları ile Allah’a yönelmeleri istenmiştir. Sahabe de iman ve irfan derecelerine göre bunu ispat etmişlerdir.
Ebu Bekir Sıddık r.a.’ın kalbi, Allah Rasulü’ne öyle bağlı ve aşıktı ki, Efendimiz s.a.v. kendisine, “hadi canını ver” dese sevinçten gözyaşı döker ve başını uzatırdı. Bir defasında, Allah Rasulü s.a.v., “malınızı getirin. İslâm ordusuna yardım edin” deyince, evinde değeri olan ve işe yarayacak bütün malını getirip Efendimiz’in önüne koymuş, boynunu büküp kenara çekilmişti. Allah Rasulü s.a.v. onun içinde sakladığı aşkı ortaya çıkarmak için:
“Ya Eba Bekir! Ailen ve çocukların için evde ne bıraktın?” diye sordu. Cevap kalpleri eritecek güzellikteydi: “Allah ve Rasulü’nün muhabbetini bıraktım.” (Ebu Davud, Tirmizî, İbnu’l-Esir)
Hz Ömer r.a., Allah Rasulü s.a.v.’e, “ben sizi, nefsim hariç her şeyden çok seviyorum” diye kalbindeki muhabbeti ilan edince, Efendimiz s.a.v., “beni nefsinden de fazla sevemedikçe, bu iş tamam olmaz.” buyurdular. Hz. Ömer sustu. Allah Rasulü s.a.v., Hz. Ömer’e birkaç defa şefkatle nazar ettiler. Az sonra Hz. Ömer r.a. samimi olarak, “sizi nefsimden de çok seviyorum” deyince, Efendimiz s.a.v., “işte şimdi oldu!” buyurdular. (Buharî, Ahmed)
Bir seferinde Ensar’dan bir zat, mahzun ve boynu bükük bir vaziyette Allah Rasulü s.a.v.’in huzuruna girdi. Efendimiz s.a.v: “Neyin var senin?” diye sordu. Adam:
“Ey Allah’ın Rasülü! Ben sizi nefsimden, çocuklarımdan, ailemden ve malımdan daha çok seviyorum. Evimde otururken sizi hatırlıyorum. Duramıyorum, hasretinizden ölecek gibi oluyorum. Derhal koşup sizi görmeye geliyorum.” dedi ve ağladı. Efendimiz s.a.v. niçin ağladığını sordu, adam şöyle dedi:
“Sizin ve benim vefat edeceğini düşündüm. Siz ahirette peygamberler ile yüksek makamlarda bulunursunuz. Ben cennete girsem bile aşağı makamlarda bulunurum. Sizi göremem, bunun için ağlıyorum” dedi. Efendimiz s.a.v. sükut buyurdular. Biraz sonra, Cebrail a.s. şu ayeti indirdi:
“Kim Allah ve Rasulü’ne itaat ederse, işte onlar ahirette Allah’ın kendilerine özel ihsanlarda bulunduğu peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihlerle beraber olacaktır. Onlar ne güzel arkadaştır. Bu Allah’tan bir ihsandır. Her şeyi bilici olarak Allah kâfidir.” (Nisa, 70)
Gönlü muhabbetle arındırmak
Bütün sahabenin gözü ve gönlü, Allah Rasulü’ s.a.v.’in şerefli halleri ve güzellikleri ile dolu idi. Onlar, salih insanların peşine düştüğü rabıtanın bütün çeşitlerini uyguluyorlardı. Efendimiz s.a.v.’i candan seviyor, özlüyor, ahlâkını takip ediyor, sünnetine sarılıyor, kendisine benziyor, her mecliste onu zikrediyor, günlerini onun sohbetiyle dolduruyorlardı.
Hz. Aişe r.a. validemiz, Efendimiz s.a.v.’in kızı Hz. Fatıma r.a.’yı anlatırken: “Onun gibi babasına benzeyen kimse görmedim. Yürüyüşü, oturuşu, kalkışı ve konuşma tarzı sanki babası” demiştir. Hz. Fatıma r.a. bir kadın olmasına rağmen, Allah Rasulü’nün hal ve ahlâkında fani olmuştu. Buna büyükler, “fenâ fi’r-Rasul” hali diyorlar. Terbiyelerine aldıkları sadık talebelerine bu yolda örnek olarak Allah Rasulü’ne benzetmeye çalışıyorlar. Rabıtanın hedefi de budur.
Sahabeden Abdullah b. Ömer r.a., Allah Rasulü s.a.v.’e karşı tam bir muhabbet rabıtası içinde idi. Medine sokaklarında ve yollarında Allah Rasulü’nün bastığı yerleri araştırırdı. O’nun izi üzerinde yürür, oturduğu yerde oturur, indiği yerde iner, girdiği yola girer, yaslandığı ağaca yaslanır, tuttuğu daldan tutar, namaz kıldığı yerde namaz kılar, O’ndan ne gördü ise onu yapardı. Kendisini görenler deli sanırlardı. O, Hz. Peygamber s.a.v.’in sevgi, hal ve ahlâkında kaybolmuştu. (Ahmed, Ebu Nuaym, Hakim, İbnu Sad)
Enes b. Malik r.a.’ın kalbi, Efendimiz s.a.v.’in hasretiyle öyle yanıktı ki: “O’nu rüyamda görmediğim hiç bir gece yok!” der ve ağlardı. (İbnu Saad)
Abdullah b. Abbas r.a., bir gece rüyasında Rasulullah s.a.v. Efendimiz’i gördü. Efendimiz’in: “Kim beni rüyasında görürse, uyanıkken de görecektir. Şeytan benim asli suretime giremez.” (Buharî, Müslim) hadisini düşündü. Rüyasını Efendimiz’in zevcelerinden Hz. Meymune r.a.’ya anlattı. O da Allah Rasulü’ne ait bir aynayı kendisine gösterdi. İbnu Abbas, aynaya bakınca aynada Allah Rasulü’nün suretini gördü. Kendini göremedi. (Suyutî, İbnu Hacer). Arifler, bu duruma, sevgilide fenâ / yok olmak, diyor ve o hali talebelerinin önüne bir hedef olarak koyuyorlar.
Salihlerin rabıtası
Allah dostlarının rabıta anlayışı, Sahabe-i Kiram’ın anlayışı gibidir. Ariflere göre, muhabbetin imamı, edep sultanı Allah Rasulü s.a.v.’e kalbi bağlamadan, her işte O’na uyup, nefsi O’nun emrine teslim etmeden kimse veli olamaz. Mürşidin tek vazifesi ve bütün derdi müride bu hali kazandırmaktır. Büyük veli Cüneyd-i Bağdadî k.s., muhabbeti şöyle tarif etmiştir:
“Gerçek muhabbet, sevenin sıfatlarının silinip onun yerine sevgilinin sıfatlarının gelmesidir.” Demek ki, Allah, peygamber ve veli muhabbeti ile insanın sıfatı değişmeli, güzelleşmeli ve sevgiliye layık hale gelmeli ki, gerçek muhabbet olsun. Hep nefsini sevene ve keyfine göre hayat sürene aşık denmez, ancak nefsinin kölesi denir. Velileri sevmek, onlar gibi olmak içindir.
Alauddin Attar k.s. anlatır: Şah-ı Nakşibend k.s., sadece işin şekli ile yetinenleri uyarmak için sık sık şu manadaki Farsça beyitleri terennüm ederdi: “Büyüklerin kabrine bağlanmaktan ne çıkar. Onların yaptığını yap, sen de hedefine var.”
Ekim 2002

buharaA
11-12-2006, 22:47
KUR’AN VE SÜNNET’İN EMRETTİĞİ RABITA (http://semerkand.wordpress.com/2006/10/12/kuran-ve-sunnetin-emrettigi-rabita/)

Posted by Zâcir under TASAVVUF (http://tr.wordpress.com/tag/tasavvuf/) , Dr. Dilaver Selvi Yazıları (http://tr.wordpress.com/tag/dr-dilaver-selvi-yazilari/)
No Comments (http://semerkand.wordpress.com/2006/10/12/kuran-ve-sunnetin-emrettigi-rabita/#respond)
Bazıları tasavvufta tarif ve tavsiye edilen rabıtayı tenkit etmekteler. Kimi bu tenkidin şiddetini artırıp rabıtaya şirk diyecek kadar ileri gitmektedir. Acaba birisine göre ibadet, diğerine göre felaket olan bu rabıta nedir?
Tasavvufta rabıta, terbiyenin temeli ve en büyük zikir sebebi görülürken, onu şirk gören kimse hangi delil ve mantıkla bu sonuca varabiliyor? Gerçekten şirke götüren bir rabıta çeşidi mevcut mudur? Rabıtanın Kur’an ve Sünnet’te bir örneği, benzeri, delili ve tarifi var mıdır? İnsan terbiyesi için rabıtanın gereği nedir? Bütün bunlar, cevap arayan sorulardır.
Aslında çözüm kolaydır. Aramızda bir ihtilaf varsa, yapılacak iş hakeme gitmektir. Din işlerinde hakem Kur’an ve Sünnet’tir. Biz de önce Kur’an ve Sünnet’e bakacağız. Onlarda rabıtanın nasıl ele alındığını inceleyeceğiz.
“Rabıta”, “ribat”, “murabata” kelime olarak “rabt” kökünden gelmektedir. Rabıta ve rabt, sözlükte iki şeyi birbirine iyice bağlamak anlamına gelir. Bu kelimeye, iki şeyi birbirine bağlayan ip, alaka, şiddetli muhabbet, münasebet, ilgi ve sevgi ile bir şeye bağlılık, cesur ve dayanıklı olmak gibi manalar da verilmiştir. (Cevherî, Sıhah; İbnu Manzur, Lisanu’l-Arab; Zebidî,Tacu’l-Arus.)
Bu kelimeler kullanıldıkları yere göre, bir şeyin üzerinde sabit durmak, kendini hapsetmek, başkasından kesilip bir şeye tam yönelmek gibi manalar da taşımaktadır. (Razî, Tefsir-i Kebir; Kurtubî, el-Cami li Ahkami’l-Kur’an; İbnu Kesir, Tefsir.)
Kur’an ve Sünnet’te anlatılan rabıta çeşitleri de, bu manaların birini veya birkaçını içermektedir.
KUR’AN’DA RABITA GEÇİYOR MU?
Kur’an’da rabıta kelimesi açıkça zikredilmektedir. Bunu şu ayette görüyoruz:
“Ey iman edenler! Allah yolunda sabredin, düşmanlarınız karşısında sebat gösterin, rabıta yapın / Allah’ın korumanızı istediği sınırları bekleyin, Allah’tan korkun ki kurtuluşa eresiniz.” (Âl-i İmran, 200)
Bu ayetteki “rabıta yapın” emri, her mümini ilgilendiren bir emirdir. Tefsirlerde burada geçen rabıtaya şu manalar verilmiştir: Düşmanların saldıracağı yerleri gözetleyin, sınırları bekleyin. Dininizi tehlikelerden koruyun. Nefis ve şeytan düşmanlarına karşı uyanık olun. Onların kalbinize girmesine yol vermeyin. Allah’ın çizdiği sınırları iyi gözetin, ilâhi hükümlere harfiyen uyun. Namaz vakitlerini gözetleyin ve mescitleri ibadet, taat ve zikir ile mamur edin. (Suyutî, ed-Dürrü’l-Mensur; İbnu Kesir, Tefsir.)
Yüce Allah’ın her müminden istediği rabıta, kalbini Yüce Allah’a bağlamaktır. Her işte O’nun rızasını gözetmektir. Bütün yaptıklarında helal ve haram sınırına dikkat etmektir. Kalp kâbesini günah kirlerinden temizlemektir. Oraya Allah’ın sevmediği şeyleri sokmamak için gönlü kontrol altında tutmaktır. Kısaca, Yüce Allah’ın düşman olduğu şeyleri gönülden çıkarmak ve kötülüklerin esaretinden kurtulmuş, hür bir müslüman olmaktır.
Rasulullah s.a.v. Efendimiz, “rabıta yapınız” ayeti indiği zaman, ashabına ayette anlatılan ribat ve rabıtanın ne olduğunu şöyle açıklamıştır:
“Zor ve sıkıntılı zamanlarda güzelce abdest almak, kalbi mescitlere bağlı olmak, ibadet yerlerine çokça gidip gelmek ve bir namazı kıldıktan sonra diğer namaz vaktini gözetlemek var ya; işte sizin için ribat budur, işte asıl ribat budur, işte asıl ribat budur.” (Buharî, Tirmizî, Nesaî, Malik)
Bu hadisten ribatın iki türlü manasının olduğunu anlıyoruz. Birisi manevi, diğeri maddi sınırları kontrol altında tutmaktır. Korunacak manevi sınırlar ilâhi emirler ve kalbimizdir. Maddi sınırlar ise düşmanın saldırı noktalarıdır.
Kalbin Yüce Allah ile ne halde olduğunu kontrol etmeye murakabe denir. Zahiri düşmanları takip ve kontrol etmeye ise mücadele denir. Her ikisi de mümin için vazgeçilmez birer vazifedir. Çünkü ayette kurtuluş bunlara bağlanmıştır.
TEFEKKÜR YA DA VARLIKLARI RABITA
Kur’an ve Sünnet’te emredilen bir diğer rabıta şekli tefekkürdür. Tefekkür etmek, fikretmek, düşünmek aynı şeydir. Hepsi kalple yapılan bir ameldir.
Düşünmek akıllı olmanın gereğidir. İnsanın en başta gelen özelliği düşünmektir. Tefekkür, boş ve gelişi güzel bir düşünce değildir; gizli bir ilim yoludur. Tefekkür kalp aynasında varlıkların iç yüzünü görmektir. Bilinene bakıp gizli olanı fark etmektir. Görünene bakıp görünmeyene ulaşmaktır. Delile bakıp hedefe varmaktır. Tefekkür, sanata bakıp sanatkârı tanımaktır. Kalp gözüyle Yüce Yaratıcı’nın varlıklarda gizlediği ilmini, kudretini, rahmetini ve hikmetini görüp, O’na hayran olmaktır. Bunun sonu O’nu sevmek, zikretmek, yüceltmek ve O’na teslim olup huzura ermektir. Kur’an’da bu sonuç tefekkür, tezekkür, teemmül, tedebbür, ibret, basiret, marifet ve muhabbete bağlanmıştır.
Tefekkürü tarif ettik. Tezekkür, unutulan bir şeyi hatırlamak, unutmamak ve devamlı tekrar ederek onu kalpte tutmaktır. Teemmül, bir şeyi devamlı ve çok yönlü düşünerek içinde saklı olan manayı ortaya çıkarmaktır. Tedebbür, bir şeyi derinlemesine düşünmek ve arkasındaki gizli manayı çözmektir. İbret, bir şeyde verilmek istenen mesajı almaktır. Basiret, işin iç yüzünü görmektir. Marifet, bir şeyi asli haliyle olduğu gibi tanımaktır. Muhabbet, bir şeyi sevmek ve onunla huzur bulmaktır.
Görüldüğü gibi, bütün bunlar bir irade, yöneliş, gayret, iman ve sabır istemektedir.
‘MÜRŞİD YERİNE ALLAH’I DÜŞÜN’ SÖZÜ DOĞRU MU?
Yüce Allah’ın zatı hariç, her şey düşünülebilir. Yüce Allah’ın zatı hiçbir şeye benzemediği için onu düşünmek mümkün değildir. Rasuiullah s.a.v. Efendimiz, bu konuda şu ölçüyü önümüze koymuştur:
“Allah Tealâ’nın zatını tefekkür etmeyin/düşünmeyin. O’nun nimetlerini ve yarattığı varlıkları düşünün. Çünkü siz Allah’ın zatını düşünmeye güç yetiremezsiniz.” (Ebu’ş-Şeyh, Kitabu’l-Azame; Ebu Nuaym, Hilye; Tabaranî, el-Evsat; Beyhakî, Şuabu’l-İman; Elbanî, Sahiha.)
Alimlerimiz bu hadisten hareketle şu temel kaideyi tespit etmişlerdir: “Her ne ki hayal edilir, o Allah değildir.” (Şa’ranî, el-Yevakıt). Yüce Allah’ın dışındaki her varlık düşünülebilir ve nasıl olduğu hayal edilebilir. Fakat Allah nasıl acaba diye düşünülmez, düşünülemez.
Bu hadis, niçin bir mürşidi düşünüyorsunuz da Allah’ı düşünmüyorsunuz, diyenlere cevap vermektedir. Kâmil mürşid, bir varlıktır, kuldur, edep ve takva sahibi salih bir insandır. Allah’ın dostu, halifesi, şahidi, delili ve davetçisidir. Onu düşünmek, hayal etmek, kalpte canlandırmak, gönülde şekillendirmek, rabıta yapmak mümkündür, fakat bu durum Yüce Allah’ın zatı için mümkün değildir.
AYETLER, İBRETLER
Yüce Allah, Kur’an’da bütün varlıklara, yerlere, göklere, dağlara, denizlere, aya, güneşe, yıldızlara, geceye, gündüze, yağmura, rüzgara, insana, bitkilere, hayvanlara, tarihte olan olaylara “ayet”, “delil” ve “ibret” ismini veriyor ve onların yaratılmasına, seyrine, sevk ve idaresine, hareket ve sonuçlarına ibretle bakmamızı, onların üzerinde derin derin düşünmemizi emrediyor. Bir sivrisineğin halini, arının yaptığı balı, örümceğin ördüğü ağı misal vererek, akıl sahiplerinin ibret almasını istiyor. Cennet, Cehennem, Sırat, Mizan ve diğer ahiret hallerini safha safha anlatarak, hepsi üzerinde düşünülmesini bekliyor.
Kısaca önümüze iki türlü ayet konmuştur. Birisi Kur’an ayetleri, diğeri kainat ayetleridir. Yüce Allah, bütünüyle Kur’an ayetlerini düşünüp öğüt almamız ve Allah’ın tek ilâh olduğunu anlamamız için indirdiğini haber veriyor. (Nisa, 82; Yusuf, 2; İbrahim, 52 v.d.)
Aynı şekilde yerler, gökler ve içindekilerin de aynı hedef için yaratıldığını bildiriyor ve onlardaki bu ilmi insanların okumasını, içindeki mesajı almasını istiyor. (Bakara, 164; Âl-i İmran, 190-191; Yunus, 101 v.d.)
Bu ayetler bize sadece kainatta olanı biteni haber vermek, onların isimlerini öğretmek ve arada bir kendilerini konu etmek için anlatılmıyor. Bunların tek hedefi kalbi uyandırmak ve Yüce Allah’a bağlamaktır. Çünkü disiplinli düşünmek, bir halden diğerine geçmek içindir. Tefekkürle kalp dirilir, hali değişir, sıfatı güzelleşir. Bu dirilik ve güzellik diğer lâtifelere yansır. Kalp gibi ruh, sır, hafi, ahfa, vicdan, akıl ve şuur da ayet ve delilleri tefekkürün sonucu oluşan ilim ve feyzden nasiplenir. Sonuç güzel ahlâktır.
Tefekkürle cehaletten ilme, dünya hırsından zühde, kibirden tevazuya, benlikten edebe, nefretten sevgiye, korkudan emniyete, vesveseden zikre, boş işlerden ibadete, fani dostlardan ebedi sevgiliye yöneliş ve geçiş sağlanır. İşte buna seyr u sulûk, yani Allah’a gitmek denir. Bu hedefe giderken her şey bir vesileden ibarettir. Tefekkür de en güzel vesiledir. Bunun için, “uyanık kalple bir saat tefekkür yapmak, gaflet içinde bir sene ibadet yapmaktan hayırlıdır” denmiştir. (Ebu’ş-Şeyh, Kitabu’l-Azame; Gazalî, İhya)
Kur’an’da, ayetlerden ibret almak ve sonuç çıkarmak için samimi iman, uyanık kalp, güzel yöneliş, takva, temiz akıl ve sabır gerekli görülmüştür. İman etmeyen ve aklı midesine, kulağı para sesine, gözü cüzdanına bağlı yaşayan kimseler, bu halleriyle kör, sağır, dilsiz, hissiz ve kıymetsiz birer varlık olarak tanıtılmıştır.
Görüldüğü gibi tefekkür lazımdır. Tefekkürün hedefi şirkten kurtulmak, tevhide ve şükre ulaşmaktır. Bu şekilde tefekkür etmek, ibret almak, kendini kontrol etmek ve amellerini muhasebeye çekmek her müminin günlük amelleri arasında yerini almalıdır. Hadiste, aklı başında olan her müminin, gününün bir kısmını bu tefekkür için ayırması gerektiği belirtilmiştir. (İbnu Hıbban, Sahih; Ebu Nuaym, Hilye)
MUHABBET RABITASI
Kur’an ve Sünnet’te emredilen rabıtalardan birisi de muhabbet rabıtasıdır. Muhabbet rabıtası kalbi Allah’ın sevdiği şeylere bağlamak ve onları Allah için sevmektir. Bu sevilecek kimselerin başında Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz gelmektedir. Yüce Allah onu sevginin imamı, delili ve rehberi yapmıştır. (Âl-i İmran, 31; A’raf, 157-158) O’na uymadan Allah’ı seviyorum demek yalandır.
Rasulullah s.a.v. Efendimiz, kendisi için her müminden şu derece bir sevgi ve kalp bağı istemektedir: “Sizden biriniz beni kendi nefsinden, ailesinden, çocuklarından, anne babasından ve bütün insanlardan daha fazla sevmedikçe, tam iman etmiş olmaz, gerçek imanın tadını tadamaz.” (Buharî, Müslim, İbnu Mace, Ahmed)
Ayrıca her müminden Ashab-ı Kiram’ı, alimleri, salihleri ve mümin kardeşlerini sevmesi, onları hayırla anması, kalbinde onlara yer vermesi, dualarına katması, onlarla ilgilenmesi istenmektedir. “Birbirinizi sevmedikçe mümin olamazsınız” hadisi, bu sevgiyi anlatmaya yeterlidir. Yüce Allah’ın: “Sakın zalimlere meyletmeyin, yoksa size de ateş dokunur.” (Hud, 113) uyarısını her kalp sahibi dikkate almalıdır. “Ey iman edenler Allah’tan korkun ve benim sadık kullarımla beraber olun.” (Tevbe, 119) ayeti, kalbin kimlere yönelmesi ve bağlanması gerektiğini göstermektedir.
ÖLÜM RABITASI
Kur’an ve Sünnet’te emredilen rabıtalardan biri de ölüm rabıtasıdır. Kur’an’da insanı dehşete düşürecek, hayrete sevkedecek ölüm halleri, kıyamet sahneleri ve ahiret manzaraları anlatılmaktadır. Bunlarla kalp dünyadan çekilip ebedi ahiret yurduna yöneltilmek istenmektedir. Rasulullah s.a.v. Efendimiz, Abdullah b. Ömer’e: “Kendini ölmüş ve kabre girmiş say.” (Tirmizî, Ahmed) buyurarak ölüm rabıtasını tavsiye etmiştir. Bu rabıta ile insanın dünyanın boş sevgi ve zevklerinden çekilip ebedi ahiret güzelliklerine yöneleceğini, gafletin gidip kalbin dirileceğini ve günahlardan temizleneceğini haber vermiştir. (Tirmizî, Nesaî, Münavî, Beyhakî)
Allah dostları tefekküre büyük önem vermişlerdir. İnsanın terbiyesi, konuşması kadar susmasından da anlaşılır. Ancak, boş konuşma ve kötü düşünce kınandığı gibi, içinde güzel düşünce ve tefekkür olmayan suskunluk da kınanmıştır.
Velilerden Fudayl b. İyaz rh.a. der ki: “Tefekkür bir aynadır. Sana iyiliklerini ve kötülüklerini gösterir. Onda kalbinin halini görürsün.”
Alimlerden Abdullah b. Mübarek rh.a., velilerden Sehl b. Ali k.s.’yi derin bir tefekküre dalmış halde gördü. Onun ahiret hallerini düşündüğünü anladı ve “Nereye kadar ulaştın?” diye sordu. O da, “Sırat köprüsüne kadar.” cevabını verdi.
Bişr b. Haris rh.a., tefekkürle elde edilecek sonucu şöyle özetler: “Eğer insanlar Yüce Allah’ın büyüklüğünü anlayabilselerdi, ona isyan etmezlerdi.”
RABITANIN SONUCU
Tasavvuf büyüklerinin tarif ve tatbik ettiği rabıta da yukarıda anlatılan tefekkür çeşitlerinden birisidir. Rabıta, görülmesi Yüce Allah’ı hatırlatan kâmil bir veliyi gönül aynasında seyretmek ve üzerinde zuhur eden ilâhi tecellileri görüp, Yüce Allah’ı zikretmekten ibarettir.
Diğer bir yönüyle rabıta, Yüce Allah’ın dostu ile gönülde beraber olmaktır. Onun kalbine emanet edilen ilâhi nura bağlanmaktır. Onun ilâhi aşkla kaynayan kalbine inen feyizden nasiplenmektir. Velideki dostluk sırrını düşünmektir. Salihleri özlemek ve onlardaki güzel ahlâka özenmektir. Sevgi atmosferi içinde kalbi uyandırıp Hakka yöneltmektir.
Kısaca rabıta, Allah’ın yeryüzündeki şahidine bakarak Allah’ı tanımaktır. İşte tefekkürün özü de budur.
Eylül 2002

buharaA
11-12-2006, 22:49
mister sirk doktoru demek oluyorki sen gunun 24 saati sirktesin:)ukala

SIRK_DOKTORU
11-12-2006, 23:20
buhara hakkatten bu HARA dan yazıyorsun yani .
Öyle olmasa cevap verdiğim yazıyı buraya koyarak rabıtaya delil diye sunmazdın . yataktan kalkıp buraya mı damladın ? Önce bir yüzünü yıka , konuyu bir baştan al bir oku bakalım neler demişler hasımların .

Şimdi rabıtaya delil diye sunduğun yazı ve ona yazılan REDDİYE renklendirilmiş kısımlarla beraber tekrar sunuyorum . bari bu sefer oku .

Rabıtayı savunanların mesnedsiz yazılarına ,Renkli yazılar REDDİYEDİR !
1
KUR'AN VE SÜNNET'İN EMRETTİĞİ RABITA
KUR'AN VE SÜNNET'İN MEN ETTİĞİ RABITA
Bazıları tasavvufta tarif ve tavsiye edilen rabıtayı tenkit etmekteler. Kimi bu tenkidin şiddetini artırıp rabıtaya şirk diyecek kadar ileri gitmektedir. Acaba birisine göre ibadet, diğerine göre felaket olan bu rabıta nedir?
5127 - Nu'man İbnu Beşir radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
"Şurası muhakkak ki, haramlar apaçık bellidir, helaller de apaçık bellidir. Bu ikisi arasında (haram veya helal olduğu) şüpheli olanlar vardır. İnsanlardan çoğu bunları bilmez. Bu durumda, kim şüpheli şeylerden kaçınırsa, dinini de, ırzını da tebrie etmiş olur. Kim de şüpheli şeylere düşerse harama düşmüş olur, tıpkı koruluğun etrafında sürüsünü otlatan çoban gibi ki, her an koruluğa düşebilecek durumdadır. Haberiniz olsun, her melikin bir koruluğu vardır, Allah'ın koruluğu da haramlarıdır. Haberiniz olsun, cesette bir et parçası var ki, eğer o sağlıklı olursa, cesedin tamamı sağlıklı olur, eğer o bozulursa, cesedin tamamı bozulur. Haberiniz olsun bu et parçası kalptir."
Buhari, İman 39, Büyû' 2; Müslim, Müsâkat 107, (1599); Ebu Davud, Büyû' 3, (3329, 3330); Tirmizi, Büyü 1, (1205); Nesai, Büyü 2, (7, 241).kutub-i sitte 5127
Tasavvufta rabıta, terbiyenin temeli ve en büyük zikir sebebi görülürken, onu şirk gören kimse hangi delil ve mantıkla bu sonuca varabiliyor?
Kuran sünnet yetiyor
Gerçekten şirke götüren bir rabıta çeşidi mevcut mudur?
Gerçekten şirke götürmeyeni mevcut mudur ?
Rabıtanın Kur’an ve Sünnet’te bir örneği, benzeri, delili ve tarifi var mıdır? İnsan terbiyesi için rabıtanın gereği nedir? Bütün bunlar, cevap arayan sorulardır.

Aslında çözüm kolaydır. Aramızda bir ihtilaf varsa, yapılacak iş hakeme gitmektir. Din işlerinde hakem Kur’an ve Sünnet’tir. Biz de önce Kur’an ve Sünnet’e bakacağız. Onlarda rabıtanın nasıl ele alındığını inceleyeceğiz.
“Rabıta”, “ribat”, “murabata” kelime olarak “rabt” kökünden gelmektedir. Rabıta ve rabt, sözlükte iki şeyi birbirine iyice bağlamak anlamına gelir. Bu kelimeye, iki şeyi birbirine bağlayan ip, alaka, şiddetli muhabbet, münasebet, ilgi ve sevgi ile bir şeye bağlılık, cesur ve dayanıklı olmak gibi manalar da verilmiştir. (Cevherî, Sıhah; İbnu Manzur, Lisanu’l-Arab; Zebidî,Tacu’l-Arus.)
Bu kelimeler kullanıldıkları yere göre, bir şeyin üzerinde sabit durmak, kendini hapsetmek, başkasından kesilip bir şeye tam yönelmek gibi manalar da taşımaktadır. (Razî, Tefsir-i Kebir; Kurtubî, el-Cami li Ahkami’l-Kur’an; İbnu Kesir, Tefsir.)
Kur’an ve Sünnet’te anlatılan rabıta çeşitleri de, bu manaların birini veya birkaçını içermektedir.
KUR'AN'DA RABITA GEÇİYOR MU?
Kur’an’da rabıta kelimesi açıkça zikredilmektedir. Bunu şu ayette görüyoruz:
“Ey iman edenler! Allah yolunda sabredin, düşmanlarınız karşısında sebat gösterin, rabıta yapın / Allah’ın korumanızı istediği sınırları bekleyin, Allah’tan korkun ki kurtuluşa eresiniz.” (Âl-i İmran, 200)
Bu ayetteki “rabıta yapın” emri, her mümini ilgilendiren bir emirdir. Tefsirlerde burada geçen rabıtaya şu manalar verilmiştir: Düşmanların saldıracağı yerleri gözetleyin, sınırları bekleyin. Dininizi tehlikelerden koruyun. Nefis ve şeytan düşmanlarına karşı uyanık olun. Onların kalbinize girmesine yol vermeyin. Allah’ın çizdiği sınırları iyi gözetin, ilâhi hükümlere harfiyen uyun. Namaz vakitlerini gözetleyin ve mescitleri ibadet, taat ve zikir ile mamur edin. (Suyutî, ed-Dürrü’l-Mensur; İbnu Kesir, Tefsir.)
Yüce Allah’ın her müminden istediği rabıta, kalbini Yüce Allah’a bağlamaktır. Her işte O’nun rızasını gözetmektir. Bütün yaptıklarında helal ve haram sınırına dikkat etmektir. Kalp kâbesini günah kirlerinden temizlemektir. Oraya Allah’ın sevmediği şeyleri sokmamak için gönlü kontrol altında tutmaktır. Kısaca, Yüce Allah’ın düşman olduğu şeyleri gönülden çıkarmak ve kötülüklerin esaretinden kurtulmuş, hür bir müslüman olmaktır.
Rasulullah s.a.v. Efendimiz, “rabıta yapınız” ayeti indiği zaman, ashabına ayette anlatılan ribat ve rabıtanın ne olduğunu şöyle açıklamıştır:
“Zor ve sıkıntılı zamanlarda güzelce abdest almak, kalbi mescitlere bağlı olmak, ibadet yerlerine çokça gidip gelmek ve bir namazı kıldıktan sonra diğer namaz vaktini gözetlemek var ya; işte sizin için ribat budur, işte asıl ribat budur, işte asıl ribat budur.” (Buharî, Tirmizî, Nesaî, Malik)
Bu hadisten ribatın iki türlü manasının olduğunu anlıyoruz. Birisi manevi, diğeri maddi sınırları kontrol altında tutmaktır. Korunacak manevi sınırlar ilâhi emirler ve kalbimizdir. Maddi sınırlar ise düşmanın saldırı noktalarıdır.
Kalbin Yüce Allah ile ne halde olduğunu kontrol etmeye murakabe denir. Zahiri düşmanları takip ve kontrol etmeye ise mücadele denir. Her ikisi de mümin için vazgeçilmez birer vazifedir. Çünkü ayette kurtuluş bunlara bağlanmıştır.

“Ey iman edenler! Allah yolunda sabredin, düşmanlarınız karşısında sebat gösterin, rabıta yapın / Allah’ın korumanızı istediği sınırları bekleyin, Allah’tan korkun ki kurtuluşa eresiniz.” (Âl-i İmran, 200)

Evvela bu meali nereden buldunuz ? Rabıta yapın diyerek günümüz rabıtasını ima etmeye çalışmayınız . Bu ayetin tefsirinine göz atınız sonra yazınız . Tefsirden anlamak lazım ve olmasını istediğiniz şekilde algılayarak seçmece yaparak buraya aktarmayınız.
İslam toplumunun düşman askerlerine yakın sınırlarında silahlanarak nöbet tutunuz . işte bu meşakkat esnasında Allah ile irtibatlı –rabıtalı (we rabitu) olunuz ki kurtuluşa eresiniz. Çünkü İslam toplumuna devamlı dışardan tehlikeler girmek için fırsat kollamaktadır . Bunun için düşman kuvvetlerine karşı uyanık ve Allah ile irtibatlı olunuz ki İslam zarar görmesin. Bu da kurtuluşa sebebdir.
Bu ayet gereğince hiç bir sahabe sınır boylarında silahlı düşmana karşı nöbet beklerken Rasulullahın hayalini aracı kılarak Allaha yaklaşmak için rabıta yapmadı !
Şimdi bu ayetin mealini ve tefsirini Taberi tefsirinden buraya aktaralım .
Al-i İmran 200- Ey iman edenler , sabredin. (Düşmanlarınıza karşı) sabırlı olun. (Hudutlarınızda) nöbet bekleyin. Allah’tan korkun ki kurtuluşa eresiniz.
Ey iman edenler , dininiz hususunda , rabbinize itaatte ve bütün emir ve yasakların gereğini yapmakta sabırlı olun. Düşmanlarınıza karşı tahammül gösterin ki zafere erişesiniz. Sınırlarda düşmanlarınıza ve din düşmanlarına karşı nöbet bekleyin . Müslümanları koruyun.Allahtan korkun ve emirlerine karşı gelmeyin ki kurtuluşa erip ebedi olan nimetlere kavuşasınız.
* Peygamber efendimiz (sav) bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor
“Allah yolunda sınırda bir gün nöbet tutmak , dünyadan ve onun içinde bulunan şeylerden daha hayırlıdır. Sizden birinizin cennette sahib olacağı vir kamçı boyu yer , dünyadan ve onun içinde bulunanlardan daha hayırlıdır. Allah yolunda akşam ve sabah yürümek , dünya ve onun içinde bulunanlardan daha hayırlıdır” (Buhari , K.el-Cihad, bab: 73)
a-Hasan-ı Basri , katade , İbn-i Cüreyc ve Dehhak’a göre bu ayetin manasışöyledir :
“Ey iman edenler, dininizin hükümlerine sabredin. Kafirlere karşı sabırlı olun ve müşriklerin karşısında nöbet tuttun”
b-Muhammed b. Ka’b el-Kureziye göre bu ayetin manası şöyledir :
“Ey iman edenler , dininizin hükümlerine karşı sabredin. İtaatınız karşılığında size vermeyi vaat ettiğim şeyleri beklemede sabırlı olun ve düşmanınızın karşısında nöbet tutun.”
c-Zeyd b. Esleme göre bu ayetin manası şöyledir.
“Ey iman edenler , cihadda sabırlı olun . Düşmanınıza karşı sabredin ve onların karşısında nöbet tutun. “Zeyd b. Elsem diyor ki : “Bir zaman Ebu Ubeyde b. Rl-Cerrah , Ömer b. El-Hattab’a mektub yazarak ona , Rumların askeri yığınak yaptıklarını ve onlardan herkesin korkar durumda olduğunu belirtmiştir. Ömer’de ona şu cevabı yazmıştır . “mümin bir kula ne kadar sıkıntı gelse de , Allah o sıkıntıyı ondan alır. Elbette ki bir zorluk iki kolaylığa galib gelemez. Allah teala kitabında şöyle buyurmaktadır :
“Ey iman edenler , sabredin. (Düşmanlarınıza karşı) sabırlı olun. (Hudutlarınızda) nöbet bekleyin. Allah’tan korkun ki kurtuluşa eresiniz.”
d- Ebu Seleme b. Abdurrahman ise , buayeti şu şekilde izah etmiştir.
“Ey iman edenler , sabredin . İnsanlara karşı sabırlı olun. Ve namaza bağlı kalın. Bir vakti kıldıktan sonra diğer vakti bekleyin”
Bu hususta Ebu Hureyre’nin Rasulullah’ın şöyle buyurduğunu zikrettiği rivayet edilmektedir :
“Ben sizlere , Allahın kendisiyle hataları sildiği ve dereceleri yükselttiği bir şeyi göstereyim mi ? “ Sahabeler “Evet ey Allah’ın Rasulu” demişler. Rasulullah’da “ zorluklara rağmen , abdesti mükemmel bir şekilde almak , mescitlere çokça adımlarla gitmek ve bir namazdan sonra diğer bir namazı beklemektir. İşte irtibatlı olmak bu demektir “
( Muslim , K. Et-Taharet , bab : 41 , hadis No : 251)
Taberi ayetin izahında , bu görüşlerden tercihe şayan olanın şöyle diyen görüşe olduğunu söylemiştir :
“Ey iman edenler , dininize ve rabbinize itaatte sabredin. Düşmanlarınıza karşı sabırlı olun ve onların karşısında nöbet tutun.”
Taberi bu görüşü tercih edişine gerekçe olarak ta özetle şunları zikretmiştir. “ Ayette zikredilen , birinci sabır mutlak olarak zikredilmiştir. Bu itibarla hertürlü sabır bu ifadenin içine girer. İkinci sabır ise müşareket ifade eden bir siyga ile ifade edilmiştir. Bu da insanlar arasında karşılıklı olarak cereyan eder ki bundan maksat da Müslümanların , kafirler karşısında metanet göstermeleri demektir. “Nöbet bekleyin” diye tercüme edilen (rabituu) kelimesinin kökü (ribat )tır. Bu da diğer bir ayette de zikredildiği gibi düşmanla savaşmak maksadıyla at beslemek ve muhafaza etmektir. Düşmanın önünde nöbet tutan insanlar , kendilerini sınırlarda hapsettiklerinden ve oradan ayrılamadıklarından , onlara da bu sıfat verilmiştir.
Kur’an-ı Kerim’de zikredilen kelimeleri
Arapçadaki asıl manalarından çıkarıp başka manalarda , herhangi bir delile dayanmadan kullanmak elbette ki isabetli değildir. Bu itibarla (rabituu) kelimesinden maksadın , “Nöbet tutunuz” demek olduğu muhakkaktır .
Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi TABERİ TEFSİRİ
2. CİLT sayfa No : 430 -431-432 Hisar yayınevi
Allah aşkına Rabıta kuranda geçiyor diye delil aldığınız bu ayetin sizin anlattığınız ve yaptığınız rabıtayla isim benzerliği dışında ne alakası var ?
Kurana ve müfessirlere iftira atma mesleğini artık bırakınız da dünya müslümanlarının anladığı ve amellerine dönünüz
İnşeallah ayet ve tefsiri neyi ifade ettiğini artık iyice anlamışızdır .


TEFEKKÜR YA DA VARLIKLARI RABITA
Kur’an ve Sünnet’te emredilen bir diğer rabıta şekli tefekkürdür. Tefekkür etmek, fikretmek, düşünmek aynı şeydir. Hepsi kalple yapılan bir ameldir.
Düşünmek akıllı olmanın gereğidir. İnsanın en başta gelen özelliği düşünmektir. Tefekkür, boş ve gelişi güzel bir düşünce değildir; gizli bir ilim yoludur. Tefekkür kalp aynasında varlıkların iç yüzünü görmektir. Bilinene bakıp gizli olanı fark etmektir. Görünene bakıp görünmeyene ulaşmaktır. Delile bakıp hedefe varmaktır. Tefekkür, sanata bakıp sanatkârı tanımaktır. Kalp gözüyle Yüce Yaratıcı’nın varlıklarda gizlediği ilmini, kudretini, rahmetini ve hikmetini görüp, O’na hayran olmaktır. Bunun sonu O’nu sevmek, zikretmek, yüceltmek ve O’na teslim olup huzura ermektir. Kur’an’da bu sonuç tefekkür, tezekkür, teemmül, tedebbür, ibret, basiret, marifet ve muhabbete bağlanmıştır.

'MÜRŞİD YERİNE ALLAH'I DÜŞÜN' SÖZÜ DOĞRU MU?
Yüce Allah’ın zatı hariç, her şey düşünülebilir. Yüce Allah’ın zatı hiçbir şeye benzemediği için onu düşünmek mümkün değildir. Rasuiullah s.a.v. Efendimiz, bu konuda şu ölçüyü önümüze koymuştur:
“Allah Tealâ’nın zatını tefekkür etmeyin/düşünmeyin. O’nun nimetlerini ve yarattığı varlıkları düşünün. Çünkü siz Allah’ın zatını düşünmeye güç yetiremezsiniz.” (Ebu’ş-Şeyh, Kitabu’l-Azame; Ebu Nuaym, Hilye; Tabaranî, el-Evsat; Beyhakî, Şuabu’l-İman; Elbanî, Sahiha.)
Alimlerimiz bu hadisten hareketle şu temel kaideyi tespit etmişlerdir: “Her ne ki hayal edilir, o Allah değildir.” (Şa’ranî, el-Yevakıt). Yüce Allah’ın dışındaki her varlık düşünülebilir ve nasıl olduğu hayal edilebilir. Fakat Allah nasıl acaba diye düşünülmez, düşünülemez.
Bu hadis, niçin bir mürşidi düşünüyorsunuz da Allah’ı düşünmüyorsunuz, diyenlere cevap vermektedir. Kâmil mürşid, bir varlıktır, kuldur, edep ve takva sahibi salih bir insandır. Allah’ın dostu, halifesi, şahidi, delili ve davetçisidir. Onu düşünmek, hayal etmek, kalpte canlandırmak, gönülde şekillendirmek, rabıta yapmak mümkündür, fakat bu durum Yüce Allah’ın zatı için mümkün değildir.

İslam , kimsenin düşünmesini engellemez , hele ki ustasını , hocasını , mürşidini , annesini , babasını , evladını , işini , ayeti hadisi Müslüman kardeşini vs düşünmek tefekkür etmek güzel olandır. İnsan kendi iradesi ve irade dışında düşünebilmektedir. Hatta istemi dışında tuvalette bile düşünse bunda vebal yoktur .Bunu zaten daha önceki ifadelerimizde de bildirmiştik . Tekrar sunalım:
“Hz Ebubekr radıyallahu anh kaza-i hacet (tuvalet) için Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemden hali bir yer bulamadığından, bu durumu Efendimiz’e şikayet etti. Efendimiz de ona ruhsat verdi” yani Hz. Ebubekir tuvalette, ihtiyacını karşılarken bile Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemi hayal ediyordu.
Tabi bu durum ne derece delilleri olur ayrı bir konu çünkü çok sevdiği kişinin hayali insanın gözünün önünden gitmez. Şair, sevgilisi için “Gündüz hayalimde, gece düşümde” diyor. Bu gayet normaldir. Hz. Ebubekir, hz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemi çok sevdiği için tuvalette bile aklından çıkaramadığını ifade etmektedir. Tarif edilen rabıtayla bunun bir ilgisi yoktur .Sebebi ise Rabıta sırasında şeyhin ruhaniyetinin müridin yanına geldiğini iddia etmektedirler. Şeyhin ruhaniyeti müridin yanına nereden geliyor ki mürit ondan yardım istesin?
Hz. Ebubekir (r.a.) efendimiz , tuvalette iken bile Hz. Muhammed (s.a.v) efendimizi ister istemez aklına hayaline geldiğini , bunda da bir sorumluluk olup olmadığını sorduğunda Rasulullah (s.a.v) efendimiz bunun fıtri bir şey olduğunu , önüne geçilemeyeceğini , bir vebali olmadığını bildirmiştir.
Burada dikkat edilmesi gereken bir husus ise Rasulullah (s.a.v) ben de senin tuvalette beni hayal ettiğini , düşündüğünü biliyorum , sana yardım ediyorum , nerede ne yaptığından haberdarım dememiştir !
Kişinin annesini , babasını, evladını , öğrencisini ,şeyhini , işini vs düşünmesi hatırlamaktır . Rabıta değil. Çünkü rabıta da karşılıklı düşünme ve haberdar olma yardımlaşma ve ne yaptığından haberdar olmak anlatılmaktadır !
İşte bu tür hatalı anlayışlarda şeyhinin kendini her halde iken gördüğünü sanan müridler tuvalet ve banyoya bile günlerce girememektedirler . Allah c.c. akıl fikir ve sahih bir itikat versin.

AYETLER, İBRETLER
Yüce Allah, Kur’an’da bütün varlıklara, yerlere, göklere, dağlara, denizlere, aya, güneşe, yıldızlara, geceye, gündüze, yağmura, rüzgara, insana, bitkilere, hayvanlara, tarihte olan olaylara “ayet”, “delil” ve “ibret” ismini veriyor ve onların yaratılmasına, seyrine, sevk ve idaresine, hareket ve sonuçlarına ibretle bakmamızı, onların üzerinde derin derin düşünmemizi emrediyor. Bir sivrisineğin halini, arının yaptığı balı, örümceğin ördüğü ağı misal vererek, akıl sahiplerinin ibret almasını istiyor. Cennet, Cehennem, Sırat, Mizan ve diğer ahiret hallerini safha safha anlatarak, hepsi üzerinde düşünülmesini bekliyor.
Kısaca önümüze iki türlü ayet konmuştur. Birisi Kur’an ayetleri, diğeri kainat ayetleridir. Yüce Allah, bütünüyle Kur’an ayetlerini düşünüp öğüt almamız ve Allah’ın tek ilâh olduğunu anlamamız için indirdiğini haber veriyor. (Nisa, 82; Yusuf, 2; İbrahim, 52 v.d.)
Aynı şekilde yerler, gökler ve içindekilerin de aynı hedef için yaratıldığını bildiriyor ve onlardaki bu ilmi insanların okumasını, içindeki mesajı almasını istiyor. (Bakara, 164; Âl-i İmran, 190-191; Yunus, 101 v.d.)
Bu ayetler bize sadece kainatta olanı biteni haber vermek, onların isimlerini öğretmek ve arada bir kendilerini konu etmek için anlatılmıyor. Bunların tek hedefi kalbi uyandırmak ve Yüce Allah’a bağlamaktır. Çünkü disiplinli düşünmek, bir halden diğerine geçmek içindir. Tefekkürle kalp dirilir, hali değişir, sıfatı güzelleşir. Bu dirilik ve güzellik diğer lâtifelere yansır. Kalp gibi ruh, sır, hafi, ahfa, vicdan, akıl ve şuur da ayet ve delilleri tefekkürün sonucu oluşan ilim ve feyzden nasiplenir. Sonuç güzel ahlâktır.
Tefekkürle cehaletten ilme, dünya hırsından zühde, kibirden tevazuya, benlikten edebe, nefretten sevgiye, korkudan emniyete, vesveseden zikre, boş işlerden ibadete, fani dostlardan ebedi sevgiliye yöneliş ve geçiş sağlanır. İşte buna seyr u sulûk, yani Allah’a gitmek denir. Bu hedefe giderken her şey bir vesileden ibarettir. Tefekkür de en güzel vesiledir. Bunun için, “uyanık kalple bir saat tefekkür yapmak, gaflet içinde bir sene ibadet yapmaktan hayırlıdır” denmiştir. (Ebu’ş-Şeyh, Kitabu’l-Azame; Gazalî, İhya)
Kur’an’da, ayetlerden ibret almak ve sonuç çıkarmak için samimi iman, uyanık kalp, güzel yöneliş, takva, temiz akıl ve sabır gerekli görülmüştür. İman etmeyen ve aklı midesine, kulağı para sesine, gözü cüzdanına bağlı yaşayan kimseler, bu halleriyle kör, sağır, dilsiz, hissiz ve kıymetsiz birer varlık olarak tanıtılmıştır.
Görüldüğü gibi tefekkür lazımdır. Tefekkürün hedefi şirkten kurtulmak, tevhide ve şükre ulaşmaktır. Bu şekilde tefekkür etmek, ibret almak, kendini kontrol etmek ve amellerini muhasebeye çekmek her müminin günlük amelleri arasında yerini almalıdır. Hadiste, aklı başında olan her müminin, gününün bir kısmını bu tefekkür için ayırması gerektiği belirtilmiştir. (İbnu Hıbban, Sahih; Ebu Nuaym, Hilye)

Tefekkür ve düşünme zaten ihtilaf yok bu konuda. Önemli olan tefekkür ettiğimizin bizim onu tefekkür ettiğimizden haberdar olup olmadığı , bize yardım ettiği , bizim nerede olduğumuzdan haberdardır anlayışına karşı cıkmamızdır .
ÖLÜM RABITASI
Kur’an ve Sünnet’te emredilen rabıtalardan biri de ölüm rabıtasıdır. Kur’an’da insanı dehşete düşürecek, hayrete sevkedecek ölüm halleri, kıyamet sahneleri ve ahiret manzaraları anlatılmaktadır. Bunlarla kalp dünyadan çekilip ebedi ahiret yurduna yöneltilmek istenmektedir. Rasulullah s.a.v. Efendimiz, Abdullah b. Ömer’e: “Kendini ölmüş ve kabre girmiş say.” (Tirmizî, Ahmed) buyurarak ölüm rabıtasını tavsiye etmiştir. Bu rabıta ile insanın dünyanın boş sevgi ve zevklerinden çekilip ebedi ahiret güzelliklerine yöneleceğini, gafletin gidip kalbin dirileceğini ve günahlardan temizleneceğini haber vermiştir. (Tirmizî, Nesaî, Münavî, Beyhakî)
Allah dostları tefekküre büyük önem vermişlerdir. İnsanın terbiyesi, konuşması kadar susmasından da anlaşılır. Ancak, boş konuşma ve kötü düşünce kınandığı gibi, içinde güzel düşünce ve tefekkür olmayan suskunluk da kınanmıştır.
Velilerden Fudayl b. İyaz rh.a. der ki: “Tefekkür bir aynadır. Sana iyiliklerini ve kötülüklerini gösterir. Onda kalbinin halini görürsün.”
Alimlerden Abdullah b. Mübarek rh.a., velilerden Sehl b. Ali k.s.’yi derin bir tefekküre dalmış halde gördü. Onun ahiret hallerini düşündüğünü anladı ve “Nereye kadar ulaştın?” diye sordu. O da, “Sırat köprüsüne kadar.” cevabını verdi.
Bişr b. Haris rh.a., tefekkürle elde edilecek sonucu şöyle özetler: “Eğer insanlar Yüce Allah’ın büyüklüğünü anlayabilselerdi, ona isyan etmezlerdi.”

Yine görüldüğü gibi düşünme tefekkür etme caiz olan bir iştir. Bunda müslümanın öğüt ve ibret alması gereken yararlar vardır . Bunun adına rabıta diyerek günümüzdeki farklı rabıtayı meşrulaştırmaya çalıştığınızı çok iyi anlıyoruz .

RABITANIN SONUCU
Tasavvuf büyüklerinin tarif ve tatbik ettiği rabıta da yukarıda anlatılan tefekkür çeşitlerinden birisidir. Rabıta, görülmesi Yüce Allah’ı hatırlatan kâmil bir veliyi gönül aynasında seyretmek ve üzerinde zuhur eden ilâhi tecellileri görüp, Yüce Allah’ı zikretmekten ibarettir.
Diğer bir yönüyle rabıta, Yüce Allah’ın dostu ile gönülde beraber olmaktır. Onun kalbine emanet edilen ilâhi nura bağlanmaktır. Onun ilâhi aşkla kaynayan kalbine inen feyizden nasiplenmektir. Velideki dostluk sırrını düşünmektir. Salihleri özlemek ve onlardaki güzel ahlâka özenmektir. Sevgi atmosferi içinde kalbi uyandırıp Hakka yöneltmektir.
Kısaca rabıta, Allah’ın yeryüzündeki şahidine bakarak Allah’ı tanımaktır. İşte tefekkürün özü de budur.
İşte sabahtan beri çırpınmanın neticesini şimdi ancak çıkarabildin . Çeşitli şeyleri düşünmek meşru diye şeyhindeki zahiri olarak görmediğin bir şeyi hayal aleminde batıni olarak kendi kendine varsayımlar ile ne ayet ne hadise dayanmadan şeyhinin kalbindeki feyizden nasiplenmeye yol bulamazsınız!
Hz. Ebubekir (r.a.) tuvalette iken peygambere gelerek tuvalette bile iradem dışında aklıma geliyorsun dediğinde devamında da senin kalbindeki feyizden nasipleniyorum demiş midir ?
Ya da her hangi bir sahabe rasulullahın ilim meclisleri dışında rasulullahın diğer sahabelerini araya koyarak yada direktmen Rasulullahı düşünerek feyizlenmiş , yaptığı işe de rabıta yaptım demiş midir ? tabiinden böyle bir şey yapan olmuş mudur? Mezheb ve akaid imamlarımızdan bu şekilde feyizlenmek rabıtadır diyen bir sözcük görülmüş müdür?
İşin asıl feryadı figan kopan yeri ise bu düşünme (rabıta) esnasında düşünülenin düşünenden haberdar olması ve düşünenin nerede , ne zaman , nasıl ve ne istediğinden haberdar olduğunu ve yardım ettiği inancıdır ?
işte Allah c.c. esma ul husna’sındaki el-Gayb sıfatını mahlukata vermek budur !
Eğer şeyhime rabıta yaparken (yani düşünürken )
benim kendisini düşündüğümden haberdar değil , ne zaman ve nerede olduğumdan habersizdir , böyle düşünürken de (Rabıta yaparak) benim sıkıntılarımı giderebilir , bana yardım ediyor , çünkü o Allah dostudur vc gibi inanışlar içinde değilseniz sözümüz yoktur. istediğiniz kadar düşünüp tefekkür ediniz şeyhinizi. Ama bu inançta iseniz bizler bu itikattan beriyiz !

EbuMahir
11-12-2006, 23:37
Bosuna ugrasmayin anlamak istemeyen anlamaz...

SIRK_DOKTORU
11-12-2006, 23:39
buhara gerçekten bu HARA dan yazıyorsun ki daha ilk sayfada reddiye sunulan rabıta yazısını tekrar buraya delil diye koyuyorsun . ne oldu yataktan yeni kalkıp yüzünü yıkamadan buraya mı atladın? İnsan bi kendine gelir , ne oluyor deyip bir okur sonra elindeki HAZIR CEVAPLARI kopyalar .

Ben yinede bir ümit ile o REDDİYEYİ tekrar koyayım belki gözün kayar .

Rabıtayı savunanların mesnedsiz yazılarına ,Renkli yazılar REDDİYEDİR !
1
KUR'AN VE SÜNNET'İN EMRETTİĞİ RABITA
KUR'AN VE SÜNNET'İN MEN ETTİĞİ RABITA
Bazıları tasavvufta tarif ve tavsiye edilen rabıtayı tenkit etmekteler. Kimi bu tenkidin şiddetini artırıp rabıtaya şirk diyecek kadar ileri gitmektedir. Acaba birisine göre ibadet, diğerine göre felaket olan bu rabıta nedir?
5127 - Nu'man İbnu Beşir radıyallahu anhüma anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
"Şurası muhakkak ki, haramlar apaçık bellidir, helaller de apaçık bellidir. Bu ikisi arasında (haram veya helal olduğu) şüpheli olanlar vardır. İnsanlardan çoğu bunları bilmez. Bu durumda, kim şüpheli şeylerden kaçınırsa, dinini de, ırzını da tebrie etmiş olur. Kim de şüpheli şeylere düşerse harama düşmüş olur, tıpkı koruluğun etrafında sürüsünü otlatan çoban gibi ki, her an koruluğa düşebilecek durumdadır. Haberiniz olsun, her melikin bir koruluğu vardır, Allah'ın koruluğu da haramlarıdır. Haberiniz olsun, cesette bir et parçası var ki, eğer o sağlıklı olursa, cesedin tamamı sağlıklı olur, eğer o bozulursa, cesedin tamamı bozulur. Haberiniz olsun bu et parçası kalptir."
Buhari, İman 39, Büyû' 2; Müslim, Müsâkat 107, (1599); Ebu Davud, Büyû' 3, (3329, 3330); Tirmizi, Büyü 1, (1205); Nesai, Büyü 2, (7, 241).kutub-i sitte 5127
Tasavvufta rabıta, terbiyenin temeli ve en büyük zikir sebebi görülürken, onu şirk gören kimse hangi delil ve mantıkla bu sonuca varabiliyor?
Kuran sünnet yetiyor
Gerçekten şirke götüren bir rabıta çeşidi mevcut mudur?
Gerçekten şirke götürmeyeni mevcut mudur ?
Rabıtanın Kur’an ve Sünnet’te bir örneği, benzeri, delili ve tarifi var mıdır? İnsan terbiyesi için rabıtanın gereği nedir? Bütün bunlar, cevap arayan sorulardır.

Aslında çözüm kolaydır. Aramızda bir ihtilaf varsa, yapılacak iş hakeme gitmektir. Din işlerinde hakem Kur’an ve Sünnet’tir. Biz de önce Kur’an ve Sünnet’e bakacağız. Onlarda rabıtanın nasıl ele alındığını inceleyeceğiz.
“Rabıta”, “ribat”, “murabata” kelime olarak “rabt” kökünden gelmektedir. Rabıta ve rabt, sözlükte iki şeyi birbirine iyice bağlamak anlamına gelir. Bu kelimeye, iki şeyi birbirine bağlayan ip, alaka, şiddetli muhabbet, münasebet, ilgi ve sevgi ile bir şeye bağlılık, cesur ve dayanıklı olmak gibi manalar da verilmiştir. (Cevherî, Sıhah; İbnu Manzur, Lisanu’l-Arab; Zebidî,Tacu’l-Arus.)
Bu kelimeler kullanıldıkları yere göre, bir şeyin üzerinde sabit durmak, kendini hapsetmek, başkasından kesilip bir şeye tam yönelmek gibi manalar da taşımaktadır. (Razî, Tefsir-i Kebir; Kurtubî, el-Cami li Ahkami’l-Kur’an; İbnu Kesir, Tefsir.)
Kur’an ve Sünnet’te anlatılan rabıta çeşitleri de, bu manaların birini veya birkaçını içermektedir.
KUR'AN'DA RABITA GEÇİYOR MU?
Kur’an’da rabıta kelimesi açıkça zikredilmektedir. Bunu şu ayette görüyoruz:
“Ey iman edenler! Allah yolunda sabredin, düşmanlarınız karşısında sebat gösterin, rabıta yapın / Allah’ın korumanızı istediği sınırları bekleyin, Allah’tan korkun ki kurtuluşa eresiniz.” (Âl-i İmran, 200)
Bu ayetteki “rabıta yapın” emri, her mümini ilgilendiren bir emirdir. Tefsirlerde burada geçen rabıtaya şu manalar verilmiştir: Düşmanların saldıracağı yerleri gözetleyin, sınırları bekleyin. Dininizi tehlikelerden koruyun. Nefis ve şeytan düşmanlarına karşı uyanık olun. Onların kalbinize girmesine yol vermeyin. Allah’ın çizdiği sınırları iyi gözetin, ilâhi hükümlere harfiyen uyun. Namaz vakitlerini gözetleyin ve mescitleri ibadet, taat ve zikir ile mamur edin. (Suyutî, ed-Dürrü’l-Mensur; İbnu Kesir, Tefsir.)
Yüce Allah’ın her müminden istediği rabıta, kalbini Yüce Allah’a bağlamaktır. Her işte O’nun rızasını gözetmektir. Bütün yaptıklarında helal ve haram sınırına dikkat etmektir. Kalp kâbesini günah kirlerinden temizlemektir. Oraya Allah’ın sevmediği şeyleri sokmamak için gönlü kontrol altında tutmaktır. Kısaca, Yüce Allah’ın düşman olduğu şeyleri gönülden çıkarmak ve kötülüklerin esaretinden kurtulmuş, hür bir müslüman olmaktır.
Rasulullah s.a.v. Efendimiz, “rabıta yapınız” ayeti indiği zaman, ashabına ayette anlatılan ribat ve rabıtanın ne olduğunu şöyle açıklamıştır:
“Zor ve sıkıntılı zamanlarda güzelce abdest almak, kalbi mescitlere bağlı olmak, ibadet yerlerine çokça gidip gelmek ve bir namazı kıldıktan sonra diğer namaz vaktini gözetlemek var ya; işte sizin için ribat budur, işte asıl ribat budur, işte asıl ribat budur.” (Buharî, Tirmizî, Nesaî, Malik)
Bu hadisten ribatın iki türlü manasının olduğunu anlıyoruz. Birisi manevi, diğeri maddi sınırları kontrol altında tutmaktır. Korunacak manevi sınırlar ilâhi emirler ve kalbimizdir. Maddi sınırlar ise düşmanın saldırı noktalarıdır.
Kalbin Yüce Allah ile ne halde olduğunu kontrol etmeye murakabe denir. Zahiri düşmanları takip ve kontrol etmeye ise mücadele denir. Her ikisi de mümin için vazgeçilmez birer vazifedir. Çünkü ayette kurtuluş bunlara bağlanmıştır.

“Ey iman edenler! Allah yolunda sabredin, düşmanlarınız karşısında sebat gösterin, rabıta yapın / Allah’ın korumanızı istediği sınırları bekleyin, Allah’tan korkun ki kurtuluşa eresiniz.” (Âl-i İmran, 200)

Evvela bu meali nereden buldunuz ? Rabıta yapın diyerek günümüz rabıtasını ima etmeye çalışmayınız . Bu ayetin tefsirinine göz atınız sonra yazınız . Tefsirden anlamak lazım ve olmasını istediğiniz şekilde algılayarak seçmece yaparak buraya aktarmayınız.
İslam toplumunun düşman askerlerine yakın sınırlarında silahlanarak nöbet tutunuz . işte bu meşakkat esnasında Allah ile irtibatlı –rabıtalı (we rabitu) olunuz ki kurtuluşa eresiniz. Çünkü İslam toplumuna devamlı dışardan tehlikeler girmek için fırsat kollamaktadır . Bunun için düşman kuvvetlerine karşı uyanık ve Allah ile irtibatlı olunuz ki İslam zarar görmesin. Bu da kurtuluşa sebebdir.
Bu ayet gereğince hiç bir sahabe sınır boylarında silahlı düşmana karşı nöbet beklerken Rasulullahın hayalini aracı kılarak Allaha yaklaşmak için rabıta yapmadı !
Şimdi bu ayetin mealini ve tefsirini Taberi tefsirinden buraya aktaralım .
Al-i İmran 200- Ey iman edenler , sabredin. (Düşmanlarınıza karşı) sabırlı olun. (Hudutlarınızda) nöbet bekleyin. Allah’tan korkun ki kurtuluşa eresiniz.
Ey iman edenler , dininiz hususunda , rabbinize itaatte ve bütün emir ve yasakların gereğini yapmakta sabırlı olun. Düşmanlarınıza karşı tahammül gösterin ki zafere erişesiniz. Sınırlarda düşmanlarınıza ve din düşmanlarına karşı nöbet bekleyin . Müslümanları koruyun.Allahtan korkun ve emirlerine karşı gelmeyin ki kurtuluşa erip ebedi olan nimetlere kavuşasınız.
* Peygamber efendimiz (sav) bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor
“Allah yolunda sınırda bir gün nöbet tutmak , dünyadan ve onun içinde bulunan şeylerden daha hayırlıdır. Sizden birinizin cennette sahib olacağı vir kamçı boyu yer , dünyadan ve onun içinde bulunanlardan daha hayırlıdır. Allah yolunda akşam ve sabah yürümek , dünya ve onun içinde bulunanlardan daha hayırlıdır” (Buhari , K.el-Cihad, bab: 73)
a-Hasan-ı Basri , katade , İbn-i Cüreyc ve Dehhak’a göre bu ayetin manasışöyledir :
“Ey iman edenler, dininizin hükümlerine sabredin. Kafirlere karşı sabırlı olun ve müşriklerin karşısında nöbet tuttun”
b-Muhammed b. Ka’b el-Kureziye göre bu ayetin manası şöyledir :
“Ey iman edenler , dininizin hükümlerine karşı sabredin. İtaatınız karşılığında size vermeyi vaat ettiğim şeyleri beklemede sabırlı olun ve düşmanınızın karşısında nöbet tutun.”
c-Zeyd b. Esleme göre bu ayetin manası şöyledir.
“Ey iman edenler , cihadda sabırlı olun . Düşmanınıza karşı sabredin ve onların karşısında nöbet tutun. “Zeyd b. Elsem diyor ki : “Bir zaman Ebu Ubeyde b. Rl-Cerrah , Ömer b. El-Hattab’a mektub yazarak ona , Rumların askeri yığınak yaptıklarını ve onlardan herkesin korkar durumda olduğunu belirtmiştir. Ömer’de ona şu cevabı yazmıştır . “mümin bir kula ne kadar sıkıntı gelse de , Allah o sıkıntıyı ondan alır. Elbette ki bir zorluk iki kolaylığa galib gelemez. Allah teala kitabında şöyle buyurmaktadır :
“Ey iman edenler , sabredin. (Düşmanlarınıza karşı) sabırlı olun. (Hudutlarınızda) nöbet bekleyin. Allah’tan korkun ki kurtuluşa eresiniz.”
d- Ebu Seleme b. Abdurrahman ise , buayeti şu şekilde izah etmiştir.
“Ey iman edenler , sabredin . İnsanlara karşı sabırlı olun. Ve namaza bağlı kalın. Bir vakti kıldıktan sonra diğer vakti bekleyin”
Bu hususta Ebu Hureyre’nin Rasulullah’ın şöyle buyurduğunu zikrettiği rivayet edilmektedir :
“Ben sizlere , Allahın kendisiyle hataları sildiği ve dereceleri yükselttiği bir şeyi göstereyim mi ? “ Sahabeler “Evet ey Allah’ın Rasulu” demişler. Rasulullah’da “ zorluklara rağmen , abdesti mükemmel bir şekilde almak , mescitlere çokça adımlarla gitmek ve bir namazdan sonra diğer bir namazı beklemektir. İşte irtibatlı olmak bu demektir “
( Muslim , K. Et-Taharet , bab : 41 , hadis No : 251)
Taberi ayetin izahında , bu görüşlerden tercihe şayan olanın şöyle diyen görüşe olduğunu söylemiştir :
“Ey iman edenler , dininize ve rabbinize itaatte sabredin. Düşmanlarınıza karşı sabırlı olun ve onların karşısında nöbet tutun.”
Taberi bu görüşü tercih edişine gerekçe olarak ta özetle şunları zikretmiştir. “ Ayette zikredilen , birinci sabır mutlak olarak zikredilmiştir. Bu itibarla hertürlü sabır bu ifadenin içine girer. İkinci sabır ise müşareket ifade eden bir siyga ile ifade edilmiştir. Bu da insanlar arasında karşılıklı olarak cereyan eder ki bundan maksat da Müslümanların , kafirler karşısında metanet göstermeleri demektir. “Nöbet bekleyin” diye tercüme edilen (rabituu) kelimesinin kökü (ribat )tır. Bu da diğer bir ayette de zikredildiği gibi düşmanla savaşmak maksadıyla at beslemek ve muhafaza etmektir. Düşmanın önünde nöbet tutan insanlar , kendilerini sınırlarda hapsettiklerinden ve oradan ayrılamadıklarından , onlara da bu sıfat verilmiştir.
Kur’an-ı Kerim’de zikredilen kelimeleri
Arapçadaki asıl manalarından çıkarıp başka manalarda , herhangi bir delile dayanmadan kullanmak elbette ki isabetli değildir. Bu itibarla (rabituu) kelimesinden maksadın , “Nöbet tutunuz” demek olduğu muhakkaktır .
Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberi TABERİ TEFSİRİ
2. CİLT sayfa No : 430 -431-432 Hisar yayınevi
Allah aşkına Rabıta kuranda geçiyor diye delil aldığınız bu ayetin sizin anlattığınız ve yaptığınız rabıtayla isim benzerliği dışında ne alakası var ?
Kurana ve müfessirlere iftira atma mesleğini artık bırakınız da dünya müslümanlarının anladığı ve amellerine dönünüz
İnşeallah ayet ve tefsiri neyi ifade ettiğini artık iyice anlamışızdır .


TEFEKKÜR YA DA VARLIKLARI RABITA
Kur’an ve Sünnet’te emredilen bir diğer rabıta şekli tefekkürdür. Tefekkür etmek, fikretmek, düşünmek aynı şeydir. Hepsi kalple yapılan bir ameldir.
Düşünmek akıllı olmanın gereğidir. İnsanın en başta gelen özelliği düşünmektir. Tefekkür, boş ve gelişi güzel bir düşünce değildir; gizli bir ilim yoludur. Tefekkür kalp aynasında varlıkların iç yüzünü görmektir. Bilinene bakıp gizli olanı fark etmektir. Görünene bakıp görünmeyene ulaşmaktır. Delile bakıp hedefe varmaktır. Tefekkür, sanata bakıp sanatkârı tanımaktır. Kalp gözüyle Yüce Yaratıcı’nın varlıklarda gizlediği ilmini, kudretini, rahmetini ve hikmetini görüp, O’na hayran olmaktır. Bunun sonu O’nu sevmek, zikretmek, yüceltmek ve O’na teslim olup huzura ermektir. Kur’an’da bu sonuç tefekkür, tezekkür, teemmül, tedebbür, ibret, basiret, marifet ve muhabbete bağlanmıştır.

'MÜRŞİD YERİNE ALLAH'I DÜŞÜN' SÖZÜ DOĞRU MU?
Yüce Allah’ın zatı hariç, her şey düşünülebilir. Yüce Allah’ın zatı hiçbir şeye benzemediği için onu düşünmek mümkün değildir. Rasuiullah s.a.v. Efendimiz, bu konuda şu ölçüyü önümüze koymuştur:
“Allah Tealâ’nın zatını tefekkür etmeyin/düşünmeyin. O’nun nimetlerini ve yarattığı varlıkları düşünün. Çünkü siz Allah’ın zatını düşünmeye güç yetiremezsiniz.” (Ebu’ş-Şeyh, Kitabu’l-Azame; Ebu Nuaym, Hilye; Tabaranî, el-Evsat; Beyhakî, Şuabu’l-İman; Elbanî, Sahiha.)
Alimlerimiz bu hadisten hareketle şu temel kaideyi tespit etmişlerdir: “Her ne ki hayal edilir, o Allah değildir.” (Şa’ranî, el-Yevakıt). Yüce Allah’ın dışındaki her varlık düşünülebilir ve nasıl olduğu hayal edilebilir. Fakat Allah nasıl acaba diye düşünülmez, düşünülemez.
Bu hadis, niçin bir mürşidi düşünüyorsunuz da Allah’ı düşünmüyorsunuz, diyenlere cevap vermektedir. Kâmil mürşid, bir varlıktır, kuldur, edep ve takva sahibi salih bir insandır. Allah’ın dostu, halifesi, şahidi, delili ve davetçisidir. Onu düşünmek, hayal etmek, kalpte canlandırmak, gönülde şekillendirmek, rabıta yapmak mümkündür, fakat bu durum Yüce Allah’ın zatı için mümkün değildir.

İslam , kimsenin düşünmesini engellemez , hele ki ustasını , hocasını , mürşidini , annesini , babasını , evladını , işini , ayeti hadisi Müslüman kardeşini vs düşünmek tefekkür etmek güzel olandır. İnsan kendi iradesi ve irade dışında düşünebilmektedir. Hatta istemi dışında tuvalette bile düşünse bunda vebal yoktur .Bunu zaten daha önceki ifadelerimizde de bildirmiştik . Tekrar sunalım:
“Hz Ebubekr radıyallahu anh kaza-i hacet (tuvalet) için Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellemden hali bir yer bulamadığından, bu durumu Efendimiz’e şikayet etti. Efendimiz de ona ruhsat verdi” yani Hz. Ebubekir tuvalette, ihtiyacını karşılarken bile Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemi hayal ediyordu.
Tabi bu durum ne derece delilleri olur ayrı bir konu çünkü çok sevdiği kişinin hayali insanın gözünün önünden gitmez. Şair, sevgilisi için “Gündüz hayalimde, gece düşümde” diyor. Bu gayet normaldir. Hz. Ebubekir, hz Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemi çok sevdiği için tuvalette bile aklından çıkaramadığını ifade etmektedir. Tarif edilen rabıtayla bunun bir ilgisi yoktur .Sebebi ise Rabıta sırasında şeyhin ruhaniyetinin müridin yanına geldiğini iddia etmektedirler. Şeyhin ruhaniyeti müridin yanına nereden geliyor ki mürit ondan yardım istesin?
Hz. Ebubekir (r.a.) efendimiz , tuvalette iken bile Hz. Muhammed (s.a.v) efendimizi ister istemez aklına hayaline geldiğini , bunda da bir sorumluluk olup olmadığını sorduğunda Rasulullah (s.a.v) efendimiz bunun fıtri bir şey olduğunu , önüne geçilemeyeceğini , bir vebali olmadığını bildirmiştir.
Burada dikkat edilmesi gereken bir husus ise Rasulullah (s.a.v) ben de senin tuvalette beni hayal ettiğini , düşündüğünü biliyorum , sana yardım ediyorum , nerede ne yaptığından haberdarım dememiştir !
Kişinin annesini , babasını, evladını , öğrencisini ,şeyhini , işini vs düşünmesi hatırlamaktır . Rabıta değil. Çünkü rabıta da karşılıklı düşünme ve haberdar olma yardımlaşma ve ne yaptığından haberdar olmak anlatılmaktadır !
İşte bu tür hatalı anlayışlarda şeyhinin kendini her halde iken gördüğünü sanan müridler tuvalet ve banyoya bile günlerce girememektedirler . Allah c.c. akıl fikir ve sahih bir itikat versin.

AYETLER, İBRETLER
Yüce Allah, Kur’an’da bütün varlıklara, yerlere, göklere, dağlara, denizlere, aya, güneşe, yıldızlara, geceye, gündüze, yağmura, rüzgara, insana, bitkilere, hayvanlara, tarihte olan olaylara “ayet”, “delil” ve “ibret” ismini veriyor ve onların yaratılmasına, seyrine, sevk ve idaresine, hareket ve sonuçlarına ibretle bakmamızı, onların üzerinde derin derin düşünmemizi emrediyor. Bir sivrisineğin halini, arının yaptığı balı, örümceğin ördüğü ağı misal vererek, akıl sahiplerinin ibret almasını istiyor. Cennet, Cehennem, Sırat, Mizan ve diğer ahiret hallerini safha safha anlatarak, hepsi üzerinde düşünülmesini bekliyor.
Kısaca önümüze iki türlü ayet konmuştur. Birisi Kur’an ayetleri, diğeri kainat ayetleridir. Yüce Allah, bütünüyle Kur’an ayetlerini düşünüp öğüt almamız ve Allah’ın tek ilâh olduğunu anlamamız için indirdiğini haber veriyor. (Nisa, 82; Yusuf, 2; İbrahim, 52 v.d.)
Aynı şekilde yerler, gökler ve içindekilerin de aynı hedef için yaratıldığını bildiriyor ve onlardaki bu ilmi insanların okumasını, içindeki mesajı almasını istiyor. (Bakara, 164; Âl-i İmran, 190-191; Yunus, 101 v.d.)
Bu ayetler bize sadece kainatta olanı biteni haber vermek, onların isimlerini öğretmek ve arada bir kendilerini konu etmek için anlatılmıyor. Bunların tek hedefi kalbi uyandırmak ve Yüce Allah’a bağlamaktır. Çünkü disiplinli düşünmek, bir halden diğerine geçmek içindir. Tefekkürle kalp dirilir, hali değişir, sıfatı güzelleşir. Bu dirilik ve güzellik diğer lâtifelere yansır. Kalp gibi ruh, sır, hafi, ahfa, vicdan, akıl ve şuur da ayet ve delilleri tefekkürün sonucu oluşan ilim ve feyzden nasiplenir. Sonuç güzel ahlâktır.
Tefekkürle cehaletten ilme, dünya hırsından zühde, kibirden tevazuya, benlikten edebe, nefretten sevgiye, korkudan emniyete, vesveseden zikre, boş işlerden ibadete, fani dostlardan ebedi sevgiliye yöneliş ve geçiş sağlanır. İşte buna seyr u sulûk, yani Allah’a gitmek denir. Bu hedefe giderken her şey bir vesileden ibarettir. Tefekkür de en güzel vesiledir. Bunun için, “uyanık kalple bir saat tefekkür yapmak, gaflet içinde bir sene ibadet yapmaktan hayırlıdır” denmiştir. (Ebu’ş-Şeyh, Kitabu’l-Azame; Gazalî, İhya)
Kur’an’da, ayetlerden ibret almak ve sonuç çıkarmak için samimi iman, uyanık kalp, güzel yöneliş, takva, temiz akıl ve sabır gerekli görülmüştür. İman etmeyen ve aklı midesine, kulağı para sesine, gözü cüzdanına bağlı yaşayan kimseler, bu halleriyle kör, sağır, dilsiz, hissiz ve kıymetsiz birer varlık olarak tanıtılmıştır.
Görüldüğü gibi tefekkür lazımdır. Tefekkürün hedefi şirkten kurtulmak, tevhide ve şükre ulaşmaktır. Bu şekilde tefekkür etmek, ibret almak, kendini kontrol etmek ve amellerini muhasebeye çekmek her müminin günlük amelleri arasında yerini almalıdır. Hadiste, aklı başında olan her müminin, gününün bir kısmını bu tefekkür için ayırması gerektiği belirtilmiştir. (İbnu Hıbban, Sahih; Ebu Nuaym, Hilye)

Tefekkür ve düşünme zaten ihtilaf yok bu konuda. Önemli olan tefekkür ettiğimizin bizim onu tefekkür ettiğimizden haberdar olup olmadığı , bize yardım ettiği , bizim nerede olduğumuzdan haberdardır anlayışına karşı cıkmamızdır .
ÖLÜM RABITASI
Kur’an ve Sünnet’te emredilen rabıtalardan biri de ölüm rabıtasıdır. Kur’an’da insanı dehşete düşürecek, hayrete sevkedecek ölüm halleri, kıyamet sahneleri ve ahiret manzaraları anlatılmaktadır. Bunlarla kalp dünyadan çekilip ebedi ahiret yurduna yöneltilmek istenmektedir. Rasulullah s.a.v. Efendimiz, Abdullah b. Ömer’e: “Kendini ölmüş ve kabre girmiş say.” (Tirmizî, Ahmed) buyurarak ölüm rabıtasını tavsiye etmiştir. Bu rabıta ile insanın dünyanın boş sevgi ve zevklerinden çekilip ebedi ahiret güzelliklerine yöneleceğini, gafletin gidip kalbin dirileceğini ve günahlardan temizleneceğini haber vermiştir. (Tirmizî, Nesaî, Münavî, Beyhakî)
Allah dostları tefekküre büyük önem vermişlerdir. İnsanın terbiyesi, konuşması kadar susmasından da anlaşılır. Ancak, boş konuşma ve kötü düşünce kınandığı gibi, içinde güzel düşünce ve tefekkür olmayan suskunluk da kınanmıştır.
Velilerden Fudayl b. İyaz rh.a. der ki: “Tefekkür bir aynadır. Sana iyiliklerini ve kötülüklerini gösterir. Onda kalbinin halini görürsün.”
Alimlerden Abdullah b. Mübarek rh.a., velilerden Sehl b. Ali k.s.’yi derin bir tefekküre dalmış halde gördü. Onun ahiret hallerini düşündüğünü anladı ve “Nereye kadar ulaştın?” diye sordu. O da, “Sırat köprüsüne kadar.” cevabını verdi.
Bişr b. Haris rh.a., tefekkürle elde edilecek sonucu şöyle özetler: “Eğer insanlar Yüce Allah’ın büyüklüğünü anlayabilselerdi, ona isyan etmezlerdi.”

Yine görüldüğü gibi düşünme tefekkür etme caiz olan bir iştir. Bunda müslümanın öğüt ve ibret alması gereken yararlar vardır . Bunun adına rabıta diyerek günümüzdeki farklı rabıtayı meşrulaştırmaya çalıştığınızı çok iyi anlıyoruz .

RABITANIN SONUCU
Tasavvuf büyüklerinin tarif ve tatbik ettiği rabıta da yukarıda anlatılan tefekkür çeşitlerinden birisidir. Rabıta, görülmesi Yüce Allah’ı hatırlatan kâmil bir veliyi gönül aynasında seyretmek ve üzerinde zuhur eden ilâhi tecellileri görüp, Yüce Allah’ı zikretmekten ibarettir.
Diğer bir yönüyle rabıta, Yüce Allah’ın dostu ile gönülde beraber olmaktır. Onun kalbine emanet edilen ilâhi nura bağlanmaktır. Onun ilâhi aşkla kaynayan kalbine inen feyizden nasiplenmektir. Velideki dostluk sırrını düşünmektir. Salihleri özlemek ve onlardaki güzel ahlâka özenmektir. Sevgi atmosferi içinde kalbi uyandırıp Hakka yöneltmektir.
Kısaca rabıta, Allah’ın yeryüzündeki şahidine bakarak Allah’ı tanımaktır. İşte tefekkürün özü de budur.
İşte sabahtan beri çırpınmanın neticesini şimdi ancak çıkarabildin . Çeşitli şeyleri düşünmek meşru diye şeyhindeki zahiri olarak görmediğin bir şeyi hayal aleminde batıni olarak kendi kendine varsayımlar ile ne ayet ne hadise dayanmadan şeyhinin kalbindeki feyizden nasiplenmeye yol bulamazsınız!
Hz. Ebubekir (r.a.) tuvalette iken peygambere gelerek tuvalette bile iradem dışında aklıma geliyorsun dediğinde devamında da senin kalbindeki feyizden nasipleniyorum demiş midir ?
Ya da her hangi bir sahabe rasulullahın ilim meclisleri dışında rasulullahın diğer sahabelerini araya koyarak yada direktmen Rasulullahı düşünerek feyizlenmiş , yaptığı işe de rabıta yaptım demiş midir ? tabiinden böyle bir şey yapan olmuş mudur? Mezheb ve akaid imamlarımızdan bu şekilde feyizlenmek rabıtadır diyen bir sözcük görülmüş müdür?
İşin asıl feryadı figan kopan yeri ise bu düşünme (rabıta) esnasında düşünülenin düşünenden haberdar olması ve düşünenin nerede , ne zaman , nasıl ve ne istediğinden haberdar olduğunu ve yardım ettiği inancıdır ?
işte Allah c.c. esma ul husna’sındaki el-Gayb sıfatını mahlukata vermek budur !
Eğer şeyhime rabıta yaparken (yani düşünürken )
benim kendisini düşündüğümden haberdar değil , ne zaman ve nerede olduğumdan habersizdir , böyle düşünürken de (Rabıta yaparak) benim sıkıntılarımı giderebilir , bana yardım ediyor , çünkü o Allah dostudur vc gibi inanışlar içinde değilseniz sözümüz yoktur. istediğiniz kadar düşünüp tefekkür ediniz şeyhinizi. Ama bu inançta iseniz bizler bu itikattan beriyiz !

EbuMahir
11-12-2006, 23:45
Sirkci-doktor delil diye yazdiklarin konuyla alakasiz sacmalamaktan baska bir sey degil. Daha oncede kac sefer baska forumda sana gerekli cevaplar verildi ama sen hep baska forum bulup sil bastan yapiyorsun anlasilan. Bir yazindada Ebubekir sifil hocadan ders falan aldigini yazmissin. Git ona sor bakalim rabita nedir tasavvuf nedir...

Sana veilecek en guzel cevap; SELAM' dir...

AdımcA
11-12-2006, 23:46
yav arkadaşlar,
bu konuyu bu kadar tartışmaya ne gerek var?

araya maydonoz olma diyeceksiniz ama, bir şey soracağım:
bu yazıların hepsini cidden okuyor musunuz? :thinking:

eğer okuyorsanız valla bravo! :clap2:

buharaA
11-12-2006, 23:49
cok komiksin sirk doktoru hazir cevaplari sen yazmissin sana karsida ben yazdim yani simdi sen kalkmissin birde birisi var ducane:) birde ibni teyyime bilmem bir kac sapik ismi sayimis islam nickli uye nicki tam aklimda degil dalga gecerek yani sizleremi kaldi simdi bu dini mubin ummetin yahudileri sizler degilmisiniz sanalda kalkmissiniz kafa bulandirmak reeldede ayni sekilde fitne fucurla ugrasmaktan baska bir isiniz yok sanirsam))) allahin dostlarinin himmeti hizmeti dunyayi sarmis mubarek zatlardunyanin dort bir yanini irsat ediyor oturduklari yerden allahin rahmetiyle nazariyle simdiye kadar engel olmadilar sizin ustadlariniz bu rahmetin kesilmesine simdiden sonrada onlarin izini yureten orangutan kilikli talebelerimi yurutecek....

EbuMahir
11-12-2006, 23:50
^ Acikcasi buraya yazilanlarin cogunu okumuyorum. Cunku zaten hep ayni seyler yaziliyor. Degisik bir sey yok ki... Kopyala yapistir...

BADUH
11-12-2006, 23:59
yav arkadaşlar,
bu konuyu bu kadar tartışmaya ne gerek var?

araya maydonoz olma diyeceksiniz ama, bir şey soracağım:
bu yazıların hepsini cidden okuyor musunuz? :thinking:

eğer okuyorsanız valla bravo! :clap2:

SA,

Aman hocam sakın kilitlemeyin. Kör de olsa topal da olsa konuda bir mesafe katedildi. En azından ben kendi adıma söylüyorum. Niyetler daha bir berraklaştı.

Herkesin bir duruşu, bir bakışı var. Kimi kör, kimi topal, kimi Hindu kimi yamyam kimi bilmem ne bela... Hay Allah (Celle celalehu)! Hatlar karıştı.

İnşallah belden aşağıya inmeden gideriz.

İyi çalışmalar.

buharaA
12-12-2006, 00:05
senin bu duruslar icinde ki durusun nedir:)) yoksa snedemi orangutanlardansin hmm oyleyse sende onlar gibi bakiyorsun:)yok degilsen onlar gibi ozaman berraklasmistir kafandakiler:)

BADUH
12-12-2006, 00:14
senin bu duruslar icinde ki durusun nedir:)) yoksa snedemi orangutanlardansin hmm oyleyse sende onlar gibi bakiyorsun:)yok degilsen onlar gibi ozaman berraklasmistir kafandakiler:)

SA,

Biraz zahmetli olacak ama bu konu ile ilgili baştan beri yazdıklarımı okursan -ki toplasan bir sayfa etmez- ona artık sen karar vereceksin. İster orangutan dersin, ister eyvallah.

İyi çalışmalar.

Sofuoglu
12-12-2006, 00:30
Sirkci-doktor delil diye yazdiklarin konuyla alakasiz sacmalamaktan baska bir sey degil. Daha oncede kac sefer baska forumda sana gerekli cevaplar verildi ama sen hep baska forum bulup sil bastan yapiyorsun anlasilan. Bir yazindada Ebubekir sifil hocadan ders falan aldigini yazmissin. Git ona sor bakalim rabita nedir tasavvuf nedir...

Sana veilecek en guzel cevap; SELAM' dir...

yaw ilk defa nicki ebu ile baslayipda tasavvuf dusmanligi yapmayan bir kardese rastliyorum:) :shake2[1]: (genel itibari ile tabi)

ustadim herkes nasibi kadarini alir,;)
bu isler zorlamayla olmuyor vesselam:)

Sofuoglu
12-12-2006, 00:35
yav arkadaşlar,
bu konuyu bu kadar tartışmaya ne gerek var?

araya maydonoz olma diyeceksiniz ama, bir şey soracağım:
bu yazıların hepsini cidden okuyor musunuz? :thinking:

eğer okuyorsanız valla bravo! :clap2:

:) once nicke bakiyorum,sonra basliga,zaten nick ve baslikdan ne demek istedigini hemen anliyorsun....

eger netde yenide degilsen bu yazilar zaten genelde artik beyniyin bir kosesinde ezberledigin yazilardir,

aslinda ta basdan sonucunuda kestiriyorsun ama

yazsan bir turlu,yazmasan bin turlu,

bu isler boyle isliyor isde kardes;)
:wave[1]:

SIRK_DOKTORU
12-12-2006, 07:26
ebu mahir denen Rasul iftiracısı ...
Hala akıllanmamış , geçmiş forumlarda saçmalayıp karıştırdığın gibi burada da ümmetimin alimleri ben-i israilin peygamberleri gibidir sözünü ortaya sürmüşsün .
Fakat bu sefer sahih olmadığını bildiğinden bir hinlik yaparak mana olarak doğru demişsin . metin olarak doğru olmadığını çok iyi biliyorsun . Çünkü yıllarca forumda bu konudan dolayı rezil oldun .
Eğer bir sened ravi peydahlayarak sahihleştirme iftiranı kuvvetlendirebilmiş olsaydın zaten bu sözün altında eklerdin .
Sen ancak Menzili destekleyen tüm hurafeleri buraya eklemekle meşgulsun .
Ama görüyorsun ki Menzilin kitabı Semerkand yayınlarından Arifler yolunun edebleri kitabında bile Rabıta tarif edilip delil sunulamayınca "bu yolun büyüklerinden " denilerek delil sunduklarını sanmış , senin gibileri otarmıştır !.


RABITA ELEŞTİRİSİ

Semerkand yayınlarından - Arifler Yolunun Edepleri - S. Muhammed Saki Haşimî - Sayfa : 80 - 90 dan rabıta nasıl yapılır bölümüne renkli yazılar REDDİYE

RABITANIN YAPILIŞ ŞEKLİ
Rabıta, çok değişik şekillerde yapılabilir. Rabıtanın temeli muhabbete dayandığı için, herkesin muhabbeti ve sevgi meşrebi bir değildir. Ancak, rabıtanın genel usul ve edepleri vardır. Rabıta bunlara göre yapılmalıdır. Rabıtayı yapılış zaman ve şekline göre büyükler iki gruba ayırmışlardır.
( Rabıta'nın Kuran ve Sünnet'te olmadığı itirafınız ile aşikare ortada ! Kendilerinin de ifade ettiği gibi rabıtanın temeli kuran ve sünnet değil , muhabbete dayanmaktadır ! Bu arada Kuran ve sünnete dayanmadığını bildikleri için doğal olarak Rabıtanın zamanı , yapılış şekline göre "muhabetsever büyükler" belirleyerek 2 guruba ayırmışlar. Bu büyükler kimlerdir, hangi devirde, tarihte piyasayı başlattılar ? kimse bilmez :o )
1- Mürşidin Huzurunda Yapılan Rabıta :
Mürid, mürşidinin huzurunda rabıta yaparken, O'nu yüksekçe bir taht üzerinde oturan azametli bir sultan gibi görür.
( Evvela kuran sünnet delil kopukluğuyla yemek tarifi misali rabıta icra-i sanat tarif edilmiş . Devamında ise mürid , mürşidin huzurunda olmasına rağmen onu huzurunda olduğu hal üzere değil de kendi üstün hayal yeteneği ile mürşidini yüksekçe bir padişah tahtı üzerinde kurulan ihtişamlı ve azametli bir sultanmış gibi görür. Siz bakmayın burada görür dediğimize bu sanal bir görüştür , aslında o anda mürşid normal yerde oturmaktadır)) Sultan gibi görmesi gerektiği talimatı da herhalde Osmanlı’da padişahların ahaliyi yani tebasını kullarım diye hitab etmesinden olsa gerek ! )
Kendisi de onun huzurunda boynunu büküp duran bir fakir gibi bulunur. Kalbini bir dilenci torbası gibi açarak hükümdarın huzuruna arz eder. Bu hal, hayal ile değildir. Çünkü orada mürşid hazırdır ve hayale gerek yoktur.
( Görüldüğü gibi mürid kul ; padişahının huzurunda el pence ,süklüm püklüm bir fukara gibi pisikozlara bürünmekte , ihtişamlı sultanından sanal filesini açarak bahşişini beklemektedir. Tabi bütün bu trans halleri hayal değilmiş :D Çünkü mürşid odada hazırdır !! Mürşid aynı odada diye onu her türlü hal üzere düşünmek ,hayal etmek sınıfına girmez. Nasıl olsa aynı odadasındır artık . Ne zaman mürşid odadan çıkar , o zaman farklı hal üzere gaybı hayal ederek (rabıta) düşünürse hayal olur. Aynı duvarlar içinde mürşidini farklı vaziyette düşünmesi hayal değil canlandırmadır !! )
Mürid, ümit ve edeple mürşidinin vereceği manevi hediyeleri bekler, ondaki nur ve feyze talip olur. Bütün duygularını ve sevgisini onda toplar.
( Evet sanal filesini açan mürid , azametli sultan konumuna soktuğu mürşidinden manevi hediyelerin transit şeklinde akışına hazır haline gelmiştir artık. Yeter ki azametli sultan , copy-paste yöntemi ile kendisinde menbaı olan nur ve feyizi müridine nakil etsin. Ee havadan (beleşten) bu kadar nur ve feyize gark olan mürid tüm sevgisini , dikkatini ve beş duyu organıyla duygularını efendisinin üzerinde toplar.)
2- Mürşidin Gıyabında Yapılan Rabıta :
Mürşidin, gıyabında yapılan rabıta iki kısımdır. Birisi günlük ders olarak yapılan rabıta, diğeri de devamlı olup bütün zamanlara yayılan rabıtadır. Her ikisini usulüne uygun yapanlar büyük menfaat elde ederler. Bu usulleri kısaca tarif edelim.
( Mürşidin huzurunda yapılan rabıta tarifinde olduğu gibi gıyabında yapılan rabıta da yine Kuran ve sünnet dayanağı hak getire !
Böyle bir şey sunma ihtiyacı olmadığı gibi zaten elimizde olsa sunmaz mıyız efendim der dediğinizi duyar gibiyiz. Üstelik gıyabında yapılan rabıta huzurunda yapılan rabıtadan daha teferruatlı . Çünkü her gün ders olarak belletilmiş ve diğeri de bütün zamanlara taksim edilmiş . Bunları töre üzere yapılırsa büyük menfaatler elde edeceklerdir.Tabi o menfaatler nedir ve kimden elde edeceklerdir kısmı ise kişiye göre değişebilir)
Günlük Ders Olarak Yapılan Rabıta :
Mürid, günlük rabıta dersini yapacağı zaman, akşam namazından sonra, abdesli bir şekilde kıbleye karşı adap üzere oturur, gözlerini kapatır, yirmi beş (25) defa estağfirullah der.
( Görüldüğü gibi ders akşam namazından sonra başlatılıyor . Akşam namazından önce olursa öğrenci dersten fayda görmesi şüphelidir.
Ders (rabıta) yapacak mürid gözlerini kapatacak yoksa hayal kurması daha doğrusu azametli sultanının siluetini beyninde canlandırması güçleşir. Hazır gözlerini kapatmışken 25 kere estağfirullah diyecek. Tabi bu 25 sayısı tarikatçıların Pİ sayısıdır. Bu sayıyı nerden buldunuz gibi bir soru sormak abesle iştigaldir. Böyle ellerinde mevcut daha pek çok ne idüğü belirsiz çeşitli rakamlar , diğer tesbihatlar için formule bağlanmıştır bile ! Daha estagfirullahı nereden bulduklarını sormanın ise hiç alemi yoktur .Sen denileni yap. "Gassalın önündeki meyyit" kaidesi işte bu günler içindir !)
Mürşidinin dolunay gibi ilahi nurlarla parlayan cemalini hayalinde canlandırır. Onu gözünün önüne getirmeye ve ondaki nurlardan nasiplenmeye çalışır. Bunun için mürşidin iki kaşı arasından çıkan bembeyaz süt şeklindeki ilahi nurun ve feyzin, müridin ağzından girerek kalbinin üzerine geldiğini, kalbinden yayılarak bütün vücudunu sardığını düşünür.
( Yine yukarıda kısmen değindiğimiz sinevizyon canlandırma , müridin üstün hayal yeteneği ile sanal aktör rolüne soyundurulan mürşid , her mürid tarafından aynı senaryoyu mota mod (birebir) yapacaktır.
Gelin hep birlikte senaryo metnini bir dahi aşk ile okuyalım ):
“mürşidin iki kaşı arasından çıkan bembeyaz süt şeklindeki ilahi nurun ve feyzin, müridin ağzından girerek kalbinin üzerine geldiğini, kalbinden yayılarak bütün vücudunu sardığını düşünür.”
Peh peh peh... Kuran ve sünnete bağlıyım diyenler bu tür safsataları nereden bulupta piyasaya sürerek saf insanları zehirliyorlar ?
Şeriat nizamı İslam dini böyle maskaralıklara alet olacak mıydı ? Yarabbim , bizi sıratı mustaqimden ayırma.. )
Buna 10-15 dakika devam eder. Rabıtanın en azı beş (5) dakikadır. Duruma göre bu süre uzatılabilir. Sonra 25 defa estağfirullah diyerek gözler açılır.
( Burada ise rabıta dersinin süresini öğrenmiş bulunuyoruz. 5 İle 15 dakika arası . Eğer elektirikler kesik çalışamadıysan veya hayal alemine dalmakta güçlük çektiyseniz bu süre mecburen daha da uzatılabilir . Tabi bu süreyi nasıl bulduklarını , kuran ve sünnete nasıl uyduruldu diye sormak yine suçtur , sakın ha!... :o )
Kadınlar ders rabıtası yaparken, mürşidi bir nur şeklinde, güneş gibi parlak vaziyette düşünürler. Mürşidin vücut azaları, başı, yüzü, gözü zahiri olarak değil, ilahi nur ve feyiz ile dolu gönlü ve o gönüldeki nurun dışa yansımış hali düşünülür. Ruh ruha, kalp kalbe, gönül gönüle bağlanır ve ondaki ilahi nurdan, feyizden, sevgiden, ilimden ve edepten nasiplenmeye çalışır.
( Mürid kadınların ,erkek mürşidlerine rabıta yapmasını namahrem olmaları bile engelleyemez ! Onlar , nikah düşsede mürşidlerini her gün hayal edebilirler. Tabi canım ne kadar kalbiniz fesad sizin . Burada nur ve feyiz , sevgi ve ilimden elde edebilmek menfaatı için böyle bir namahrem hocayı (mürşidi) düşünmek serbesttir ! Hem hoca öğrenci ilişkisinde namahrem olayı mı olur ? Üstelik hayal ederek günaha mı girilir. Sizde çok derinlere dalmayın canım... :o
Sahi en çok hadis rivayet edenlerden Hz. Aişe annemiz bile, mürşidi olan rasulullaha böyle (rabıta gibi) bir hayal fantezisi ile nur, feyiz ve ilim elde etmeye çalıştığını bildiren 1 tane hadis rivayet etmiş midir ?
İslamda ilim feyiz elde etmenin yolları böyle bulanık sularda balık avlamak misali midir ?
_ "Mü’min erkeklere de ki: Gözlerini (haramdan) sakınsınlar, mahrem yerlerini de korusunlar. Böylesi onlar için daha temizdir. Şüphe yok ki Allah yaptıkları işlerden çok iyi haberdar olandır.- Mümin kadılara da de ki: Gözlerini (haramdan) sakınsınlar, mahrem yerlerini korusunlar.”Nur30-31)
Ders olarak yapılan rabıtanın vakti akşam ile yatsı arasıdır. Ramazan-ı şerif ayında ise bu ders öğle ile ikindi namazı arasında yapılır. Ramazan ayının ve orucun bereketinden istifade etmek için Ramazan ayında rabıta gündüz yapılır.
( Ramazan ayının gündüzü de gecesi de bereketlidir. Demiyorsunuz ki açlıktan iftar sofrasına rabıta yapan müridi, şeyhe rabıta yapmaya kanalize etmek daha basittir )) Ramazanda iftar açan mürid rabıtaya nasıl vakit ayırsın? Sahi Rasulullah ve sahabeler ramazan ayında cihad ettiğine dair hadisi şerifler günümüze gelmişken rabıta yaptığına dair deliller sadece tarikatçılara mı gelmiştir ))) ?
Hayatın Her Anına Yayılan Rabıta :
Buna manevi ve hayali rabıta da denir. Bu rabıtanın şekli çoktur. O belli bir vakte bağlı değildir. Her iş ve ibadetten önce yapılacak bir rabıta şekli vardır.
( Kuran ve sünnete dayanmayan rabıtanın görüldüğü gibi çeşit ve şekli çoktur. Biz daha 1 tanesini kabul edemezken bir sürü rabıta şekilleri amip gibi kendi içinde hücrelere bölünerek günümüze kadar çoğalmıştır. Son sayım yapılmadığı için sayısını veremiyoruz şimdilik .
O yani rabıta belli bir vakitte değil, her iş ve ibadetten önce hatta besmeleden önce bile gelir ! Bir nevi uyanık ile sayıklama hali arasında bir vaziyette müridin mürsidiyle yapacağı sanal istihare rabıtasıdır! )
Bu rabıta ile basit işler güzelleşir, görülen şeylerden ibret alınır, kalp devamlı uyanık olur, insan edeplenir. Rabıta desteği ile yapılan amellerde insan, varsa riyasını görür, ihlasa sarılır, kusurlarını fark eder.
( Rabıta adı altında şeyhinin hayali canlandırmasına iyice meleke kazanan mürid ; artık mürşidinin , kendisini kendisinden daha iyi gördüğünü ve bildiğinin şuuruna varır ! (Dikkat edin Allah demedim ,mürşid !)
Mürid eğer amellerinde riya var ise artık her şeyi mürşidine şeffaflaştığı için artık riya gibi çeşitli kusurlarını düzeltmek zorundadır .Yoksa mürşidine karşı ayıp ve saygısızlık etmiş olur. Bunu (kusurlarını ) hayatı boyunca kendisine şah damarından yakın olan , kalbinin içindeki gizlinin gizlisini bilen Allah'a (c.c) rağmen düzeltmemiştir. Fakat bu sıfatları rabıta adı altında mürşidine vererek , şeyhime karşı kusurlarım ayıp olur , çünkü o her an benle beraber görüp biliyor , durumumdan haberdar diyerek kendini düzeltmelidir !)
Manevi rabıtanın bir şekli mürşide ait şeyleri sevmektir. Mürşid sevgisini kuvvetlendirmek için onun ehl-i beytini, oturduğu yerleri, kendisiyle ilgili şeyleri düşünmek, bir yandan muhabbetle ayrılık hasreti çekmek, öbür yandan buluşma özlemi ile kalbi mürşide bağlamak gerekir.
Mürid, yolda yürürken, yemek yerken ve bir işe giderken mürşidine yönelerek onun ruhaniyetini kendi tarafına çekebilir. Bu ruhaniyetin nurları ve tasarrufatı altındaki bir insan Allah'ın rahmetini üzerine çekmiş olur. Bu rahmet ona çok şey kazandırır.
( Mürşidine yönelmenin adı koyulmamış ama buna da “hareketli yarım rabıta” desek uygun olur.
Mürid, görüldüğü gibi uyanıkken bile rabıta ile Allah , peygamber , müslüman ümmet sorunları gibi bir dertle değil ; mürşidi ile 24 saat kesintisiz komünikasyon halinde.
Her anında mürşidinin ruhaniyetini yanında ve gözlemi altında olduğuna inandırılan mürid artık mürşidinin sevk ve idaresinde emin ellerdedir artık. )
Mürid, günlük işlerinde de rabıtalı olmalıdır. Mesela uyuyacağı sırada mürşidini baş ucunda kendisine feyiz akıtır vaziyette düşünmesi, aynı şekilde uykudan uyanınca, bir ders alma veya verme anında, namazın başında ve sonunda rabıta yapması önemli kazanç sağlar. Çünkü müridin iki rabıta arasında işlemiş olduğu her amel, rabıtanın bereketi içinde işlenmiş olur. Namazın içinde rabıta yapılmaz.
( Evet en sonunda mürşid yatakta da faaliyete başlatılmıştır artık. Bütün gün birlikte olunulan mürşid yatarken bile artık ister istemez ayrı düşünülemez duruma getirilmiştir. Uykuya dalarken bile mürşidinin işi gücü bırakıp gündüz yetmezmiş gibi gece-gündüz uyanık ve uyku hali dahil vazifesi mürşidine feyiz akıtmaktır . Gecenin herhangi bir saatinde uykudan kalkan mürid rabıta yapsa mürşidini nöbetçi rabıtacı vazifesiyle iş başında bulacaktır )) !
Sabah uyandığında da yine mürşidini feyiz görevinin başında bulmalıdır. Unuturda kahvaltıya giderse ayıp eder ! Bir de "Namazın içinde rabıta yapılmaz" demiş hazret ! , Utanma yap de bari ! Anlayın ki robotlaştırılarak düşünme melekesi elinden alınan mürid ne hale getirilmiş ki , namazda bile rabıta yapabilir endişesiyle "namazda ara ver" demek zorunda kalınmıştır .Bırakalım ehlihikaye vel menkıbe delillerini de biz ehli sünnetin sahih kaynaklarına bir göz atalım:
Sahih hadiste ise Müslümanın uyuyacağı sırada ne yapması gerektiği gayet açıktır :
kütüb-i sitte 1795 - Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor:
"Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm) yatağına girdiği zaman, ellerine üfleyip Muavvizeteyn'i ve Kul hüvallahu ahad'i okur ellerini yüzüne ve vücuduna sürer ve bunu üç kere tekrar ederdi. Hastalandığı zaman aynı şeyi kendisine yapmamı emrederdi".
Buhari Fedâilu'l-Kur'ân 14, Tıbb, 39, Daavat 12; Müslim, Selâm 50, (2192); Muvattâ, Ayn 15, (2, 942); Tirmizi, Daavât 21, (3399); Ebu Dâvud, Tıbb 19, (3902).
Kütüb-i sitte 1797 - Hz. Berâ (radıyallâhu anhâ) anlatıyor:
"Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Yatağına girdiğin zaman şu duayı oku:
"Allahım nefsimi sana teslim ettim, yüzümü sana çevirdim, işlerimi sana emanet ettim sırtımı sana dayadım. Senin rahmetinden ümitvarım, gazabından da korkuyorum. Senin ikabına karşı, senden başka ne melce var, ne de kurtarıcı. İndirdiğin Kitab'a, gönderdiğin Peygamber (aleyhissalâtu uesselâm)'e imàn ettim" "Eğer bunu okuduğun gece ölecek olursan fıtrat üzere ölmüş olursun. Şayet sabaha erersen hayır bulursun."
Buhâri, Daavât 7, 9; Tevhid 34; Müslim, Zikr 56, (2710); Tirmizi, Daavat 76, (3391); Ebu Dâvud, Edeb 107, (5046, 5047, 5048).)
Rabıtanın bereketi, kalbi Yüce Allah'a bağlamak ve onu her an uyanık tutmaktır.
( Wallahi Yalan ! Rabıtanın bereketi ; kalbi ,azametli sultan yani mürşide bağlamak ve gece yatıp kalkarken dahi mürşide her an uyanık tutmaktır !! )
Müridin, dostlarıyla veya yabancılarla sohbet ederken, evinde ailesi içinde oturup kalkarken rabıta yapması da önemlidir. Bunun en önemli faydası gaflete düşmemek, boş konuşmalardan kaçınmak ve karşısındaki kimselere edepli davranmaktır.
( Bu mürid bir rabıtadan girip diğer rabıtadan çıkıyor . Rabıtasız bir anı var mı bilemiyoruz ? Daha namaz haricinde rabıtasız olacağını göremedik . Misafiri varken , sohbet ederken bile mürşide rabıta yapmaya çağrılıyor . Birisiyle görüşürken ,sohbet ederken ona ve söylediklerine dikkat etmemek , karşımızdakine değer vermediğimizin bir göstergesidir. Müslümana yakışmayan bir harekettir.
Rasulullah (s.a.v) dahi çocukla olsun , ihtiyar kadınla olsun üşenmez saatlerce ayaküstü bile dinlerken , ehli sünnetim diyen mürid , edindiği bu gayri islami edeb(sizlik) yüzünden sohbet ettiği misafirlerini dinlemeyip yine mürşidini rabıta yapacak.)


Müridin tatlı akar sular, hoş manzaralar, güzel binalar, çekici elbiseler, lüks arabalar görünce de rabıta yapması kendisine önemli kazançlar sağlar. Bu durumda mürid şöyle düşünebilir:
Keşke mürşidim şu akar suyun başında, şu hoş manzaranın içinde veya şu güzel binada olsa da sohbetini dinleme şerefine ersek. Çünkü böyle yerlerde sohbet daha tatlı olur. Keşke mürşidim şu elbiseleri giymiş veya şu güzel vasıtaya binmiş olsa da herkes ondaki cemali ve celali, tevazu ve edebi görse. Bunlar ona ne güzel yakışır, hem bu nimetlere de en fazla o layıktır. Çünkü onların şükrünü en güzel o yapar.
( Karnına iki taş birden bağlayan , buğday unundan ekmeğe doyamayan bir peygamberin ümmeti olduğu iddiasındaki mürid , mustazafım deyip müstekbirler gibi yaşaması için mürşidini hayal edecek ve gözünü açıp kapadığı her şatafatlı nesnede hemen mürşidine rabıta yapmaya davet edilecek.
Tatlı akar sular , hoş manzaralar çekici elbise ve lüks yaşantı görüldüğü zaman "keşke mürşidimle beraber burada olsaydık , ne yakışırdı" hayali rabıtası yapın diyen bu zihniyete karşı bakalım sahih hadis-i şerif bize ne yapmamızı buyurmuştur ! :
Rasulullah’ın (s.a.v) ashabından bir kişi tatlı su kaynaklarının bulunduğu bir vadiden geçti.
“İnsanlardan el etek çekip bu vadide kalsam ? Ancak Rasulullah’tan (s.a.v) izin almadan bu işi yapmam” diye düşündü. Bunu Rasulullah’a (s.a.v) söyleyince , Rasulullah (s.av) :
“Yapma ! Şüphesiz Allah yolundaki birinizin (yaptığı cihad) fazileti , evindeki yetmiş yıl namazından daha efdaldir. Allah’ın sizi bağışlamasını ve cennetine koymasını istemez misiniz? Allah yolunda cihad ediniz. Devenin iki süt arası müddeti kadar Allah yolunda savaşanlara cennet vacib olmuştur” (Tirmizi ,Cihad:17)
Tabi asıl suç , bunu tavsiye eden büyüklerindir !
Allah'ın (c.c.) "akledin , hiç düşünmez misiniz ?" diye verdiği beyin ve Kur'anı ise sorgulamayan müridin de aklını mürşidinin cebinden çıkartıp düşünen bir insan olması gerekirdi !

Aslında bu düşünceler samimi sevginin gereğidir. Çünkü aşık insan hoşuna giden her güzel şeyin sevdiği kimsede de bulunmasını ister, hatta önce onu tercih eder. Aşkta bencillik olmaz, ben diyen aşık olamaz. Mürid de karşılaştığı güzel nimetler içinde önce kimi hatırladığına bakarak sevgini kontrol edebilir.
( Nefis tezkiyesi yaptığını zanneden mürid ve mürşidlerin gönüllerinin nelerden hoşlanmış olduğu ortaya çıkmış durumdadır.
Nedense mürid şeyhini cihad alanlarının güzellikleri karşısında hayal etme rabıtası tavsiye edilmediği gibi Cihadın C sinden bile söz edilmiyor bu rabıta çeşitleri tarifinde.
Her mekanda rabıta yapmaya sevk edilen müridin ve mürşidin hayatında cihad gibi bir problem olmadığı için cihad esnasında şöyle rabıta yapın diye bir ders bulunmamaktadır.
Onlar ancak dünya nimetleri ve ihtişamıyla meşguldurler ! )
Güzel nimetler karşısında yapılacak rabıta müridi gaflet, nankörlük, kin, haset, dünya sevgisi, cimrilik gibi hastalıklardan korur.
( Cihad gibi nimetlerden de koruduğu gibi , tağuta kıyam nasıl yapılır rabıtası ise hak getire. Bu tehlikeli mevzular İslam litarütüründen çıkartılmış , nefisle cihada indirgenmiştir.
Artık muhteşem ikili rizikosuz sünnetlerle meşguldurler !!! )
Rabıtanın ihmal edilemeyeceği yerlerden birisi de velilerin hallerini inkar eden alimlerin meclisleri ve onlarla münakaşa anlarıdır. Bu andaki rabıta kalbi yıkıcı fikirlerin etkisinden kurtarır, müridi edebe uymayan hissi ve nefsi davranışlardan uzak tutar.
( Hem alim meclisi diyeceksiniz hem de ortalıkta veli mürşid diye dolaşıp ta kuran sünnete dayanmayan halleri eleştirenlerin meclislerinde , müridin etkilenip uyanmaması için mürşidine rabıta yapmasını ,meşgul olmasını bildireceksiniz. İyi taktik ))

Hastalık ve Sıkıntı Anında Rabıta
Mürid bir müsibet ile karşılaşınca şöyle düşünmelidir:
Mürşidim, bende Allah'tan başka şeylere karşı ilgi, aldanma ve gaflet görerek kalbimin onlardan kurtulması ve Allah'a yönelmesi için Yüce Allah'tan bana bu musibeti vermesini dilemiştir. Böylece mürşidim uyanmamı ve tüm varlığımla Yüce Allah'a yönelmemi istemiştir. O halde bu musibet aslında bir ihsandır. Çünkü o beni kapıldığım gurur ve gafletten kurtarmıştır. Bu durumda ben böyle bir musibet veren şükür, onun verilmesine sebep olana da teşekkür etmeliyim.
( Subhanalllah ! Bu ne cehalettir ya rabbim ? Yani sizi tanımasam kamera şakası mı yapıyorsunuz? diyeceğim . Nereye el sallayacağız ?
Mürşid , müridini edeblendirmek , gafletten kurtulması , uyandırmak için müridi aleyhine musibetlere dücar olması için Allah'a beddua ediyor ! Bu hangi dinin emridir ! Böyle bir şeye hangi peygamber sahabesine yapmıştır ? İlim meclislerinde yetiştiremediğin insanı , 24 saat rabıta ile feyiz ve nur akışına sevk edeceksin , baktın hala düzelmedi Allah'a beddua edeceksin . Yok canım siz bana şaka yapıyorsunuz inanmıyorum size .
Bu arada mürşid de hastalandıysa .... yandı keten helvam !)
Sadat-ı Kiram'dan Şah-ı Hazne (k.s), müridin günlük işleri ile meşgul olurken yapacağı hayali rabıtayı şöyle tarif etmiştir:
"Mürid, sanki üstadı daima kendisiyle berabermiş gibi düşünür. Bir şey yediği, dostlarıyla konuştuğu, başkalarıyla karşılaştığı zaman onu hatırından çıkarmaz. Yatacağı ve uykudan kalktığı vakitte onun baş ucunda bulunduğunu düşünür. Talebeye ders verirken, dersi bitirirken, namaza ilk kalkarken, namazı bitirirken mürşidini yanında, önünde hayal eder. Mümkün olduğu kadar bu düşünceye devam edip, nefsin sevdiği şeye iltifat edilmemesi gerekir. (Mektubat, 269-270)
( Evvela sadat-ı kiramdan Şah-ı Hazne kimdir ? Hangi tarihte yaşamış ve aktardığı bilgileri nerden bulmuştur ? Evvela bunlar netliğe kavuşmalı. Görüldüğü gibi namaz haricinde rabıta hayalinin olmadığı bir ana rastlamak mümkün değildir. Zaten izin de verilmemektedir. Şah damarından yakın olan Allaha c.c. rağmen mürid , bize bizden daha yakın olan Allah’ı değil de , sınırlar ötesi mesafedeki mürşidi her an bizleymiş görüyormuş gibi bileceğiz ve düşüneceğiz. Bir şey demiyorum sadece pes diyorum )
Rabıta Farklı Derecelerde Gelişir
Bu yolun büyükleri derler ki:
Râbıtanın şekil ve dereceleri farklı farklıdır. Onun tek bir şekli yoktur. Bu sebeple mürid sabırlı olmalı, hak yolundaki edeplere dikkat etmelidir. Kalbini öldürecek boş işlere dalmamalıdır. Dinin emirlerine sıkıca yapışıp nefsi yavaş yavaş rabıtaya alıştırmalı ve bu hâli ilerleterek rabıtanın farklı derecelerine ulaşmalıdır.
( Yine klasik olarak bu yolun büyükleri denilerek dinde delil sunulmuş olunuyor . Onlar (büyükler) rabıtanın şekillerini , zamanını ve çeşitlerini tayin etmişlerdir bile. Dinin emirlerine sıkıca yapışarak rabıtaya alışılacak . Dinin emirleri Allahın emri , fakat rabıta ise "yollarının büyüklerinin" emri ! İki emir de yapılacak ?)
Şu çok önemli:
Kâmil Mürşidi düşünürken onun kulluk sıfatını unutmamak ve kendisine ait olmayan sıfatları düşünmemek gerekir. Bir sevgi haddi aşınca sevgiliye ihanete dönüşür. Müride düşen mürşidini yüceltmek değil, ondaki yüksek sıfat ve ahlaklardan nasiplenmektir.
( Yukarıdan beri insanüstü özelliklerle hayal edilen mürşid ,gelecek eleştirileri tahmin ettiği için rabıtanın sonuna “biz aslında böyle demek istemedik mürid sevgisinden dolayı haddi aşmış” pratik kıvraklığıyla vaziyeti kurtarma pozisyonuna girilmiştir.
Şimdi yukarıda rabıta yaparken müride tavsiyesini bir daha okuyalım ve buradaki "biz bundan beriyiz" kurtarma hareketindeki hinliği görelim :
“ Mürid, mürşidinin huzurunda rabıta yaparken, onu yüksekçe bir taht üzerinde oturan azametli bir sultan gibi görür” Yine söz söyleyecek bir şey bulamıyorum , sadece Pes .)
İş-güç esnasında kısaca mürşidimin huzurundayım diye düşünmek kafidir. Yine Namaz ve Kur'an okurken namazını ve okuyuşunu karıştıracak şekilde rabıta yapmaktan sakınarak kısaca: "Mürşidimin huzurunda Kur'an okuyorum, yanında namaz kılıyorum" diye düşünüp okunacak şeylerin güzel yapılmasına, manalarının düşünülmesine dikkat edilmelidir.
( Allah’ın (c.c) huzurundayım , bana nerde olursam olayım yakın ve haberdar olan Rabbim beni görüyor , her an O’nunla birlikteyim , O'nun huzurunda namaz kılıyorum diye düşüneceğine aksine mürşidi düşünün telkini verilmekte. Bu hangi sahabe , tabiin ,tebe ut tabiin , akaid imamları ve mezheb imamlarının görüşlerinde vardır ? )
İşte devamlı rabıta böyledir. Bu kısmı, kulun gayretine bağlıdır. Gelecek manevi zuhurat ve zevkler ise vehbidir. Onlar Allah vergisi olup, kulun müdahalesi söz konusu değildir. (Kuşadalı İbrahim Halveti, 86, 89, 206-210). Namazın içinde rabıta yapılmaz. Namazda kendiliğinden oluşan rabıta halinin bir zararı yoktur; ancak bu hale iltifat edilmez.
( Görüldüğü gibi yukarıda namazda rabıta yapılmaz denilirken , burada ise düşünme iradesi zamanla elinden alınan müride namazda da rabıtaya ruhsat çıkmış durumda .
Günün 24 saatinde mürşidine rabıtalı bir yaşama mahkum edilen müridin , normal hayatında Allahtan çok düşündürüldüğü mürşidine namazda bile olsa rabıtayı ister istemez yapacağını biliyor ve bunun namazına bir zarar vermeyeceği iddiasındadırlar. Doğrudur . İmanı zarar görenlerin , namazının (amellerin) zarar görmesi diye bir şey olmaz . Bu durum ; temiz , sahih iman ehli için zarardır. )
Namazda kalbi dağılan kimse: "Şu anda kabe'de namaz kılıyorum, mürşidimin arkasında namazdayım, sağımda cennet, solumda cehennem var, ayaklarımın altında sırat köprüsü kurulu..." şeklinde bir çeşit zikir sayılacak ve kalbini toplayacak şeyleri düşünmesinin bir zararı yoktur, aksine faydası vardır. Böyle bir düşünce şirk değildir.
( Dur bakalım aklına neden hemen şirk geldi ki hemen şirk değildir savunmasına giriyorsun? Yaran mı varki? Bu namazı kimden tarif aldınız ? Cemaata ya da kendi kendine İmamlık yapan kişi neden mürşide uyarak namaz kılacak . Namaza niyet ederken mürşide uydum diye niyet edilecek mi? )
Bir masal daha böylece son buldu ::) .

buharaA
12-12-2006, 09:17
ozurdilerim baduh senden yazini atlamisim:)) hakkkini helal et

ya bu uslanmazlar hala neyin pesindeler anlamiyorum adam sevdigi kizin fotografini cebinde tasir geceleri ruyasinda gunduzleri hayalinde kanina islemis her seyiyle zerrelerine islemis bir faninin sevgisi aski 24 saat malayani duygular kalb ve ruhu istilah ve istigal etmis ablukaya almis sirkin mahiyeti nedir daha onun bilincinde degil aklina gore kurana tevil getirenlerin sozuyle haraket eder kendi ayibini gormez hastaligini tedavi icin bir manevi doktor aramaz ama yalan yanlis seytani ve nefsin hevasina uyarak recete sunarak insanlarin hastaligina derman olacagina tamamen kalbi ve ruhu karanliklarin dehlizine atarda halada kibirden gurudan zerre kadar taviz vermeden hakki ve sabri tavsiye edenlere sasarim...

buharaA
12-12-2006, 09:43
SORU:

Fatiha suresinde, "Yalnız sana kulluk ederiz ve ancak senden yardım isteriz''(Fatiha Suresi) dediğimiz halde, rabıta yapan kişi, şeyhinin ruhaniyeti karşısında boyun eğmekle şeyhine kulluk-kölelik etmiş olmuyor mu? Bu şirk değil midir?


CEVAP:

Eğer şeyhin ruhaniyeti karşısında boyun eğmek bu ayet-i kerimeye aykırı olarak görülebiliyor ve şirk olarak değerlendiriliyorsa, burada bilerek veya bilmeyerek iki şey birbirine karıştırılıyor demektir.

ALLAH'a kulluk şu demektir: Cenab-ı Hakk'ın biz kullarına yüklediği bütün mükellefiyetleri yerine getirmek, O'ndan başkasının hükmüne razı olmamak, Yaratıcı ve Ma'bud olarak sadece O'n-ı görmek ve bunun icaplarına göre davranmak.

Şeyhin ruhaniyeti karşısında boyun eğmek ise, bizi, yukarıda tarif ettiğimiz kulluğun gerçek sırrına ulaştıracak bir vasıtadan istifade etmekten başka birşey değildir.

Kur'an-ı Kerim'de,

"Ey iman edenler! ALLAH'tan ittika edin. O'na yaklaşmaya vesile arayın..." (Maide Suresi:35 den) buyurulmaktadır.
Acaba buradaki "Vesile" nedir?

Bir kimsenin, arada hiçbir vasıta olmadan doğrudan Allan-u Teala'nm rızasına ve sevgisine mazhar olması, O'na kurbiyet (yakınlık; elde etmesi mümkün müdür?

Aşağıdaki ayet-i kerime bunun mümkün olmadığını beyan buyurmaktadır:

"(Resulüm!) De ki: "Eğer ALLAH'ı seviyorsanız, bana uyun ki, ALLAH da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın..."

(Ali imran Suresi:31 den)

Demek ki ALLAH-u Tealâ'nm sevgisinin yolu, Resulullah (SALLAHu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz'e uymaktan geçmektedir. Yani arada bir vasıta vardır. ALLAH-u Tealâ'ın bir kimseyi sevmesi için, o kimsenin Resulullah (SallALLAHu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz'e itaat etmesi şarttır.

Ayrıca bir kimsenin ALLAH-u Teala'yı sevdiği iddiasının doğru olup olmadığı da, o kimsenin Resul-i Ekrem (SALLAHu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz'e itaat edip etmediğine bakılarak anlaşılacaktır. Ayet-i kerimenin anlattığı budur.

Peki Resulullah (SALLAHu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz'e itaat nedir?

Resulullah (SALLAHu Aleyhi ve Sellem) Efendimiz'e itaat da, O'nun bize tebliğ ettiği Şeriat'ın bütün emir ve yasaklarına hakkıyla riayetin yanında, bu sevgiye zemin olan kalbin, muhabbete ve bağlılığa layık, hazır ve elverişli hale getirilmesi ile olur.

Bu ise, öyle bir kelime ile veya bir cümle ile anlatılabilecek bir hadise değildir.

Rabıta inkarcılarının başlıca dayanağı olan İbni Teymiyye, konunun en can alıcı noktasını şöyle dile getirmektedir:

"... Bu mertebe, kul için ancak ALLAH'ın yardımı ile olur. Bunu elde etmesini ALLAH'tan başkası takdir edemez. Dolayısıyla kul, daimi olarak "Ancak sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz" ayetinin hakikatine muhtaçtır.

(...) ALLAH-u Tealâ dışındaki şeyleri ise, ALLAH-u Tealâ için sever; ALLAH-u Tealâ dışında hiçbir şeyi ve kimseyi, lizatihî (sırf zati sebebiyle) sevmez." (İbni Teymiyye, Mecmû'u'l-Fetâvâ, 10/194)

Yine şöyle der:

"... Bu cümleden olarak sahîh hadis kitaplarında yaygın ve meşhur rivayet yollarıyla gelen İbni Mes'ud, Ebû Musa ve Enes(RadıyALLAHu Anhüm) hadisinde Resulullah (SALLAHu Aleyhi ve Sellem) ŞÖyle buyurmuştur: "Kişi, sevdiği ile beraberdir." (Sh. 128 de geçti)

Bir diğer rivayette de şöyle gelmiştir:

"(Resulullah'a) "Henüz kendilerine katılmamış (onlar gibi amel edememiş) olduğu bir zümreyi seven bir kimse hakkında ne buyurursunuz." diye sorulduğunda, Resulullah (Saiialhhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu: "Kişi sevdiği ile beraberdir."

Enes (RadıyALLAHu Anh) diyor ki: "Müslümanlar, İslam'dan sonra bu hadise sevindikleri kadar başka hiçbir şeye sevinmediler."


(Müslim, Bin, 50, No:2639,4/2032)

İbni Teymiyye'nin burada bu hadis ile ilgili olarak aktarmadığı önemli bir husus daha var.

Enes İbni Mâlik (Radıyaiiahu Anh) Müslim'in, geride naklettiğimiz kaynakta yer verdiğine göre şöyle de demiştir:

"İşte ben de ALLAH ile Resulünü ve Ebu Bekir ile Ömer'i seviyorum. Onların amelleri gibi amel etmediy-sem de, onlarla beraber olmayı ümid ediyorum."

Biz de âcizane, Sahabe'nin amellerinden fersah fersah uzak olduğumuzun şuurunda olarak, yine de ümidimizi kesmiyor ve şöyle diyoruz:

Her ne kadar hakkıyla bir sevgi olmasa da, biz de ALLAH'ı, Resulü'nü, Sahabe'yi ve Evliyaullah'ı seviyoruz ve onların amellerini işlememiş olsak bile, sırf onlara olan samimi sevgimiz ve muhabbetimiz dolayısıyla bu hadis-i şerifin anlattığı kimselerden olmayı ümid ediyoruz...


İbni Teymiyye, sözlerini şöyle sürdürüyor:

"Bu hadis haktır. Zira sevenin, sevilen ile beraber olması fıtrî bir iştir, başka türlüsü olamaz. Kişinin, sevdiği ile beraber olması demek, onun muhabbeti üzere devam etmesi demektir. Binaenaleyh muhabbet, mütevassıt seviyede veya buna yakın olursa, kişi de sevdiğiyle bu ölçüde beraber olur.
Eğer muhabbet kâmil olursa, kişi de sevdiği ile kâmil bir beraberlik içinde olur. Kâmil muhabbet, sevilenin sevdiği her-şeyde ona muvafakat etmeyi (sevdiğimizin sevdiği herşeyi sevmemizi) gerektirir. Tabii eğer seven buna kadir ise..."

(İbni Teymiyye, Mecmû'u'l-Fetâvâ, 10/752)

İbni Kayyım da muhabbeti celbeden sebepleri -kısaca-şöyle anlatır:

Birincisi: Manalarını ve ne murad edildiğini tedebbür ve teemmül ederek (hakkıyla düşünerek) Kur'an okumak.

"İkincisi: Farzlardan sonra ALLAH-u Tealâ'ya, nafilelerle yaklaşmak. (...)

"Üçüncüsü: Her hal-ü kârda ALLAH-u Tealâ'yı lisan, kalp, amel ve hal ile zikre devam etmek. Zira kişinin muhabbetten nasibi, bu zikirden nasibi kadardır.

"Dördüncüsü: Heva ve heveslerin galebesi esnasında ALLAH-u Tealâ'nın sevdiği şeyleri, kendi sevdiklerine tercih etmen ve onlara yönelmendir. (...)

"Beşincisi: Kalbin, ALLAH-u Tealâ'nın isimlerini ve sıfatlarını mütâlâa ve müşahede etmesi, onları bilmesi. (...)

"Altıncısı: ALLAH-u Tealâ'nın kulları üzerindeki zahirî ve batmî ihsan, in'am ve iyiliklerini müşahede etmek. (...)

"Yedincisi: (Bu, en acaib olanıdır.) Kalbin, ALLAH-u Tealâ'nın huzurunda bütünüyle inkisar (kırıklık) halinde olmasıdır. (...)

"Sekizincisi: İlahî hikmetlerin (kalbe) inmesi esnasında, O'na münâcât etmek ve Kur'an okumak için halvete girmek, O'nun huzurunda kalb ile hazır bulunmak ve kulluğun gerektirdiği edeple edeplenmek, sonra da bunu, tevbe ve istiğfar ile bitirmek.
"Dokuzuncusu: Muhiblerle ve sadıklarla beraber olman, onların meclislerinde bulunman; olgun meyveleri toplar gibi onların sözlerinin meyvelerinin en güzellerini devşirmendir. (...)

"Onuncusu: ALLAH-u Tealâ ile kalp arasına giren her türlü sebepten uzaklaşmak.

"Bu on sebep sayesinde muhibler, muhabbet makamlarına vasıl olurlar ve Habib'in (sevgilinin) huzuruna girerler. Bütün bunların özü iki noktada toplanır: Ruhun bu işe hazır olması ve basiret gözünün açılması."

(İbni Kayyım, Medâricu's-Sâlikîn, 3/18-19)

Tarikat münkirlerinin en büyük mercii olan İbni Teymiyye ve İbni Kayyım gibi bir çok sapık fikirlerin sahipleri bile bu beyanlarda bulunduklarına göre bu günkü inkarcıların insafsızlığı ve idraksizliği açıkça ortaya çıkmıştır.

Zülkarneyn (Aleyhisselâm), Ye'cûc ve Me'cûc kavmiyle kendileri arasında sed yapmasını isteyen kavme:


Bu kerameti istediği için Süleyman (Aleyhisselâm) a "Ben sana şah damarından daha yakın iken niçin benden istemedin." diye darılmamıştır.

Çünkü Süleyman (Aleyhisselâm) gibi bir peygamber, bu dileğinin, sebeplere yapışmak olduğunu ve bunun İslâm'a uygun olduğunu çok iyi bilmekteydi.

Resulullah (Salli Aleyhi ve Sellem) den, şehitlerden ve salih-lerden bir şey isteyen de ALLAH'ın onlara ihsan ettiği kerametlerden faydalanmak istemektedir.

Yusuf (Aleyhisselâm) m, hapis arkadaşlarından kurtulacağını umduğu kimseden yardım istemesi hakkında Kadî Beydavî Muhaşşîlerinden Konevî ve İbni Temcid şu beyanlarda bulunmuşlardır:

Zorlukların açılmasında kullardan yardım istemek her ne kadar bir miktar övülen bir şey olsa da Peygamberlerin makamına yakışmaz,

Çünkü onlar sebepleri aradan kaldırmışlardır. Fakat 'sebeplere sarılmak, o sebeplerde bir tesir olduğuna inanmadıkça tevekküle mani değildir.

Bir birinden yardım istemek meşru bir iş olup asla yasaklanan bir şey değildir, Kur'an-ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerde bu hususta ruhsat varid olmuştur.

(Hafız İsmail Konevî, İbni Temcîd, 4/334)

AHMED MAHMUD ÜNLÜ RABITA-I CELİLİYE

Allah'u Ekber..!!

hirahos
12-12-2006, 10:14
Bir ilimizde bir müftü vardı zamanında.. İlim varlığına düşmüş, her şeyi bildiğini sananlardandı.. Bir mübareğin meclisini köşe tutmuştu.. Maksadı bu Allah erinden istifade etmek değil; açıklarını aramak, sevenlerinin gözünden düşürmekti.. Güya, hiç bir ilim tahsili olmayan bu cahil (!) şeyh, insanları üstün bir ilim diye kandırıyor, delalete sürüklüyordu da bu müftü bu cinayetin önüne geçmek için tedbirler kolluyordu.. Neticede Allah için insanlara yardım etmek, cehaletin önüne geçmek bunun baş vazifesiydi..

Şeyh Efendi, hüsn-i kabul gösteriyor, her defasında müftüyü buyur edip baş köşeye oturtuyordu..

Müftü bir müddet sonra tedbirlerini icra etmeye başladı.. Mecliste şeyh efendiye karşı olur olmaz itirazlarda bulunuyor; uzun uzadıya konuşmalar yapıyor, bin dereden su getiriyordu..

Şeyh Efendi, olanları sabır ile karşılıyor; öne sürdüklerini sukunetle cevaplıyor, öyle olmadığını bildiriyordu..

Şeyh Efendinin bu sabırlı tavrı, onu iyice cesaretlendiriyordu.. Artık haklı haksız sesini her fırsatta yükseltmeye başlamıştı..

Yine bu demlerden birinde, mübarek Şeyh Efendi müftünün kulağına eğilip bir müddet bir şeyler söyledi.. O, söyledikçe müftünün yüzü renkten renge giriyordu.. Neticede Şeyh Efendi kulağına söylemeyi kesti.. Müftünün başı öne düşmüş, omuzları çökmüştü.. Ağzını bıçak açmaz olmuştu..

Bir müddet daha sessizce oturdu müftü.. Sonra daha fazla kalamayacağını bildirerek meclisten ayrıldı..

Bir daha da meclise gelmedi..

***

Bu olaya bizzat şahit olan dostum, Şeyh Efendiyle başbaşa kalınca sormuş:

"Efendim ne fısıldadınız kulağına?"

"Oğul, ne olabilir ki.. Dedik: Filan filan filan büyük günahları filan filan filan yerde işlersin; bir başına kaldığında şu şu şen'i işlerin peşine düşersin; bir de gelmiş burda insanları irşad etmeye kalkarsın!"

Tabi, "filan" dediklerini bana söyledi ama burada forumda yazılacak şeyler değildir!

Burada müftülerimizi tenzih ederim.. Kastım onları töhmet altında bırakmak değildir.. Müftü değil de tanınmış başka biri de olabilirdi.. Bu günahkar hirahos da olabilirdi..

Burda önemli olan yaşananın özüdür.. Kıssadan alınacak hissedir..

Nefsimizden bu kadar emin olmayalım..

Hele bir kaç kitap bitirmekle Alim olabileceğimizi hiç sanmayalım..

Alim, Allah'ı bilen demektir..

Bir kaç kitap okuyan Alim olamaz; bir kaç malumat elde edenden gayri değildir..

İslam Alimlerinin izinden ayrılmayalım..

Bir de; bilmek önemli tamam, ama bildiğini yaşamak daha önemli.. İnsanları bildiği değil, yaşadıkları kurtaracak..

hirahos
12-12-2006, 12:25
Yukarıda anlatmak istediğimiz yanlış değerlendirilebilir.. O yüzden, maksadımızı daha iyi ifade eden şu kıssayı nakledelim:

Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri ilâç yaparken rastladığı bir hekime:

"Ey tabib! Sende benim hastalığıma da ilâç var mı?" dedi.

Hekim sordu:

"Hastalığın nedir?"

Bâyezîd Hazretleri:

"Günah hastalığı..." cevabını verdi.

Hekim ellerini iki yana açarak:

"Ben günah hastalığının ilâcını bilmem." dedi.

O esnâda orada bulunmakta olan meczûb bir genç söze karışıp:

"Baba, senin hastalığının ilâcını ben biliyorum." dedi.

Bâyezîd Hazretleri de sevinçle:

"Söyle ey delikanlı!" dedi.

Halkın meczûb gördüğü, ancak hakîkatte bir ârif olan genç, günah ilâcını şöyle tarif etti:

"On dirhem tevbe kökü ile on dirhem istiğfâr yaprağı al! Bunları kalb havanına koy! Tevhîd tokmağı ile döv! İnsâf eleğinden geçir! Gözyaşlarıyla yoğur! Aşk fırınında pişir! Böylece oluşacak olan macundan her gün beş kaşık al; hastalığından eser kalmaz!.."

Bunları dinleyen Bâyezîd-i Bistâmî, içini çekti ve:

"Senin gibi âriflere mecnûn diyerek kendilerini akıllı sananlara eyvahlar olsun!.." dedi.

(Kıssa alıntıdır.. Daha önce burdaki forumlarda nakledilmiş de olabilir..)

BADUH
12-12-2006, 15:00
el-Irâkî’ye “Ümmetimin alimleri, İsrailoğulları’nın peygamberleri gibidir” şeklindeki rivayetin sıhhat durumu sorulduğunda şöyle cevap vermiştir:
“Tam olarak bu ifadelerle aslı ve isnadı yoktur. “Alimler peygamberlerin varisleridir” hadisi bizi o rivayetten müstağni kılmaktadır. Zira bu hadis sahihtir.”

( el-Münâvî, Feydu’l-Kadîr, IV, 384.)

SA,

"Ümmetimin alimleri, İsrailoğulları’nın peygamberleri gibidir." rivayetinin Hadis-i Şerif olup olmadığını ve varsa senet, ravi vs. bildirmelerini Diyanet İşleri Başkanlığı'ndan (www.diyanet.gov.tr) sordum. Cevap olarak:

"Bu söz hadis değildir. Bkz.Keşfu'l-Hafa,c. 2,s.64."

geldi.

Anekdot olarak belirtmek istedim.

İyi çalışmalar.

SIRK_DOKTORU
12-12-2006, 15:50
SA,

"Ümmetimin alimleri, İsrailoğulları’nın peygamberleri gibidir." rivayetinin Hadis-i Şerif olup olmadığını ve varsa senet, ravi vs. bildirmelerini Diyanet İşleri Başkanlığı'ndan (www.diyanet.gov.tr (http://www.diyanet.gov.tr)) sordum. Cevap olarak:

"Bu söz hadis değildir. Bkz.Keşfu'l-Hafa,c. 2,s.64."

geldi.

Anekdot olarak belirtmek istedim.

İyi çalışmalar.

HAKKI Görüp amenna dediğiniz için size teşekkürlerimi sunuyorum .
İnşeallah diğer arkadaşlarda bu konuda nefs yapmazlar ve Hakk'a teslim olurlar .

Bu sözü keşful hafa , aynı buradaki gibi insanların hadis diye bildikleri fakat uydurma olan sözleri topladığı kitabında toplamıştır .
Daha bunun gibi pek çok uydurma söz hadis diye tasavvufçuların ağızlarında sakız durumundadır. Fakat aynı söz yine keşful hafa isimli uydurma hadislerin açıklandığı kitaptan alınmıştır.

Örnek : " İşlerinde ne yapacağınızı şaşırdığınızda kabirlerdeki ölülerden yardım isteyiniz"
Mahmud Ustaosmanoğlu hoca : Ruhu'l Furkan tefsiri 2. cilt sayfa 82

Görüldüğü gibi Yine uydurma bir söz daha tefsirde Rasulullah söyledi diye millete hadis adı altında verilerek İTİKAT bellendiriliyor . İnsanların veballerine giriliyor . Bu iftira veya veli gördüğünüz şahıslara saldırma inkar etme değil , sahih inanca ulaşma gayretidir.
Lütfen kibir yaparak , taasub ederek saldırmayınız .
Sizi kendime değil kuran ve sahih hadise davet ediyorum.

buharaA
12-12-2006, 15:59
sunlara bakin yaa maymunluk yapmaktan bir turlu vazgecmiyorlar 70 bin hadisi serifi diyanette degistirilerek okundugundan haberiniz yok sanirsam yahudiler tarafindan elbetteki yahudi masonlari bu hadisi serife sahih degildir damgasini vuracak sizler imami gazaliden dahami iyi bileceksiniz sacmaliyorsunuz haddinizi asmayin yeter artikbu kadar sapiklik kustahlar

SIRK_DOKTORU
12-12-2006, 16:15
sunlara bakin yaa maymunluk yapmaktan bir turlu vazgecmiyorlar 70 bin hadisi serifi diyanette degistirilerek okundugundan haberiniz yok sanirsam yahudiler tarafindan elbetteki yahudi masonlari bu hadisi serife sahih degildir damgasini vuracak sizler imami gazaliden dahami iyi bileceksiniz sacmaliyorsunuz haddinizi asmayin yeter artikbu kadar sapiklik kustahlar

Aynaya bakarak konusma .
İşine gelmeyince cevap ve hadisler begenilmiyor .
İmam gazalinin kitabınd a var ise kaynagını koyunuz !!
İmam gazalinin kitabı kuran değildir !!!

Edebini takın , hadis ilmini araştır ve hangi hallerde hadis sahihtir değildir bak .

Bu söze hadis diyenler daha bir tane sahih delil bulamamışlardır !!!

Sofuoglu
12-12-2006, 16:30
SA,

"Ümmetimin alimleri, İsrailoğulları’nın peygamberleri gibidir." rivayetinin Hadis-i Şerif olup olmadığını ve varsa senet, ravi vs. bildirmelerini Diyanet İşleri Başkanlığı'ndan (www.diyanet.gov.tr) sordum. Cevap olarak:

"Bu söz hadis değildir. Bkz.Keşfu'l-Hafa,c. 2,s.64."

geldi.

Anekdot olarak belirtmek istedim.

İyi çalışmalar.

baduh kardesim,
diyaneti bunlarin eline versen ne sirkligini nede kafirligini koyarlar,itibar edilebilecek en son kurum derler,tagutun usagi derler,simdide cikip diyanetin cevabina karsi olmadik saklabanlik yaparlar

buna ikiyuzluluk denmezde ne denir soylermisiniz?

SIRK_DOKTORU
12-12-2006, 16:35
baduh kardesim,
diyaneti bunlarin eline versen ne sirkligini nede kafirligini koyarlar,itibar edilebilecek en son kurum derler,tagutun usagi derler,simdide cikip diyanetin cevabina karsi olmadik saklabanlik yaparlar

buna ikiyuzluluk denmezde ne denir soylermisiniz?

Diyanet kurumu tabi ki saydığın gibidir .
Fakat her insanın bütün söylediği yanlıştır denemez. Hele ki itikatlarına dokubnmayan , hadis ilmi ile ispatlı bir meselede diyanet göz göre göre inkar edemez.
Şaraba helal , faize helal diyemedikleri gibi. Bunları kabul ediyorlar diye küfür nizamına göz yummalarına sessiz kalamayız .
Her konu ayrı ayrı değerlendirilir.
Sizin bile doğrularınız vardır . tasavvufçunun da doğruları vardır , benimde. Hepimizin yanlışları da olabilir. Bunlara ilim ile itibar edilir .