PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Mahmut Esad Coşan Hocaefendi (RA)



Sayfa : [1] 2

mavigece
31-01-2007, 11:42
http://www.iskenderpasa.com/MEC/Resim/images/24_b.jpg

HAYATI

Prof. Dr. Mahmud Es’ad Coşan Hocaefendi 14.4.1938 tarihinde, Çanakkale’ye bağlı Ayvacık ilçesinin Ahmetçe köyünde dünyaya geldi. Babası Halil Necati Efendi, annesi Şadiye Hanım’dır. Babası ile annesi üçüncü kuşakta aynı kökte birleşmektedir. Hz. Hüseyin Efendimiz’in soyundan olan dedeleri Buhara’dan gelip Çanakkale’ye yerleşmişlerdir. Büyük dedesi Molla Abdullah Efendi, İstanbul’da ilim tahsilinde bulunmuş ve dönemin ünlü meşâyihinden Gümüşhâneli Ahmed Ziyâüddin Efendi’nin yakın bağlıları arasına girmiştir. Dedesi Molla Mehmed Efendi ise Fatih medreselerinde okuyup icazet aldıktan sonra, Birinci Cihan Harbi’ne iştirak etmiş ve bu savaşta şehit düşmüştür.

Mahmud Es’ad Coşan Hocaefendi’nin babası Hâfız Halil Necati Efendi 1942 yılında çocuklarının tahsili için İstanbul’a göç etti. Es’ad Coşan Hocaefendi ilk öğrenimini Eminönü Vezneciler İlkokulu’nda, 1950 yılında tamamladı. Bu arada babası vasıtasıyla dönemin âlim ve âriflerinden Serezli Hasib ve Abdülaziz Bekkine Efendilerle tanıştı. Sohbet meclislerine devam etti.

Vefa Lisesi orta kısmından 1953, aynı okulun lise kısmı Fen Kolu’ndan ise 1956 yılında mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap-Fars Filolojisi bölümünü 1960 yılında bitirdi. Arap Dili ve Edebiyatı, Fars Dili ve Edebiyatı, Ortaçağ Tarihi ve Türk-İslâm Sanatı sertifikaları aldı. Fakülte son sınıfta iken Mehmed Zâhid (Kotku) Efendi’nin küçük kızı Muhterem Hanımefendi ile evlendi.
Fakülte’den mezuniyetini müteakip girdiği imtihanı başarı ile vererek Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Klasik-Dînî Türkçe Metinler Kürsüsü asistanlığını kazandı ve bu suretle de üniversiteye intisap etti.

Fakülte yayın komisyonunda iki yıl sekreterlik yapan Es’ad Coşan Hocaefendi, 1965 yılında XV. Yüzyıl Şairlerinden Hatiboğlu Muhammed ve Eserleri adlı çalışmasıyla “İlâhiyat Doktoru” ünvanını aldı. İlâhiyat Fakültesi öğretim üyeliği yanısıra 1967-68 yıllarında Ankara Yükseliş Mühendislik ve Mimarlık Özel Yüksek Okulu’nda “Türkçe ve Hümaniter Bilgiler” dersi verdi.

Es’ad Coşan hocaefendi 1972 yılında Hacı Bektaş Velî ve Makâlât adlı tezi ile doçent ünvanını aldı. 1971-1972 yıllarında yedek subay olarak askerlik hizmetini yaptı. 1973 yılında aynı fakültesin Türk-İslâm Edebiyatı Kürsüsü öğretim üyeliğine, bir yıl sonra da aynı kürsünün başkanlığına atandı. Emekli olduğu 1987 yılına kadar adı geçen kürsünün Anabilim dalı başkanlığını yürüttü.
1977-1980 yılları arasında Sakarya Devlet Mimarlık ve Mühendislik Akademis’nde Türk Dili ve Hümaniter Bilgiler dersleri verdi.

Matbaacı İbrâhim-i Müteferrika ve Risâle-i İslâmiyye adlı takdim teziyle 1982 yılında Profesör unvanını aldı.
Üniversiteye intisap etmesinden emekliliğine kadar geçen süre içerisinde Milli Eğitim Bakanlığı ve Devlet Planlama Teşkilatı bünyesinde kurulan çeşitli komisyonlarda üye olarak çalıştı. Aynı zamanda Almanya, Avusturya, Irak, İran, Libya, Ürdün, Suudi Arabistan ve İran gibi ülkelerde uluslararası toplantı ve konferanslara katıldı, araştırma ve incelemelerde bulundu.

Mensubu bulunduğu fakültede Türk-İslâm Edebiyatı, Osmanlıca, Türkçe-Kompozisyon, Farsça ve Arapça derslerini okuttu. Yedi adet doktora ve çok sayıda lisans tezi yönetti.

Mahmud Es’ad Coşan hocaefendi başarılı ve verimli bir öğretim üyeliği hayatı sürdürmekte iken irşad faaliyetleri ile sosyal ve kültürel çalışmalara daha fazla zaman ayırabilmek amacıyla 1987 yılında kendi isteğiyle emekliye ayrıldı. Bundan sonra Hocası ve kayınpederi Mehmed Zahid Efendi’den aldığı tebliğ ve irşad görevini daha aktif yerine getirebilmek için faaliyetlere başladı. Seleflerinin başlattığı hadis derslerini Türkiye’nin bir çok ilinde yapmak suretiyle yaygınlaştırdı. Yaygın ve örgün eğitim, kültür, yardımlaşma, sanat ve yayın alanlarında hizmet üretmeleri için dostlarını teşvik etti. Bu alanlarda bir çok çalışmanın başlamasına önayak oldu. Çok sayıda kitap ve makale kaleme aldı.

Sohbetlerine gösterilen ilgiden dolayı hizmet sınırlarını genişletti ve bu gaye ile dünyanın bir çok ülkesine seyahatlerde bulundu. Avrupa, ABD, Orta Asya ve Avustralya’ya defalarca giderek eğitim proğramlarına katıldı.

Doğup büyüdüğü vatanından yirmi bin kilometre uzakta bulunan Avustralya’da, bir cami açılışı için yaptığı bir seyahat esnasında elim bir trafik kazası neticesinde Hakk’a yürüdü (4 Şubat 2001). Nâşı Türkiye’ye getirildi. 9 Şubat 2001 tarihinde Fatih Camii’nde Cuma namazını müteakip kılınan cenaze namazına, yüzbinlerce talebe ve seveni katıldı. Eyüpsultan Mezarlığı’nın Nakşi Tarlası denilen kısmında Hakk’ın rahmetine tevdi edildi.

seyfullah_p
01-02-2007, 10:16
Allah C.C: hoca efendiden razı olsun şefaatini bizlere nasip etsin...
http://www.iskenderpasa.com/MEC/Resim/images/Efendim_3_jpg.jpg

Edibe Ziyâi
01-02-2007, 10:41
Rabbim öncelikle kendisine hakkıyla kulluk edebilmeyi, sonra peygamber efendimiz Sav e layık bir ümmet olmayı , sonrada hocalarımıza yakışır talebeler olmayı nasip etsin..Allah razı olsun kardeşim

Nevfal
02-02-2007, 15:10
Allahu Teala Allah dostlarının yolundan bizleri ayırmasın.

Edibe Ziyâi
03-02-2007, 16:28
http://img201.imageshack.us/img201/2121/mec065801iz5.jpg (http://imageshack.us)

Edibe Ziyâi
03-02-2007, 16:29
http://img201.imageshack.us/img201/8390/entezl6.jpg (http://imageshack.us)

nefy_ü_isbat
11-02-2007, 11:06
http://www.sonuyari.org/cenazedenfoto/C-74.JPGhttp://www.sonuyari.org/cenazedenfoto/C-78.jpghttp://www.sonuyari.org/cenazedenfoto/C-72.JPGhttp://www.sonuyari.org/cenazedenfoto/C-68.JPGhttp://www.sonuyari.org/cenazedenfoto/C-95.JPGhttp://www.sonuyari.org/cenazedenfoto/Cc-100.jpg

arşivist
12-02-2007, 11:06
ALLAH razı olsun güzel bir hatırlatma

yalnız trafik kazasının kaza olduğundan emin değilim.

esen kalın.

Ahmedihsan
16-02-2007, 15:46
çilesi bitti

nuri
16-02-2007, 16:00
http://www.iskenderpasa.com/MEC/Resim/images/24_b.jpg

HAYATI

Prof. Dr. Mahmud Es’ad Coşan Hocaefendi 14.4.1938 tarihinde, Çanakkale’ye bağlı Ayvacık ilçesinin Ahmetçe köyünde dünyaya geldi. Babası Halil Necati Efendi, annesi Şadiye Hanım’dır. Babası ile annesi üçüncü kuşakta aynı kökte birleşmektedir. Hz. Hüseyin Efendimiz’in soyundan olan dedeleri Buhara’dan gelip Çanakkale’ye yerleşmişlerdir. Büyük dedesi Molla Abdullah Efendi, İstanbul’da ilim tahsilinde bulunmuş ve dönemin ünlü meşâyihinden Gümüşhâneli Ahmed Ziyâüddin Efendi’nin yakın bağlıları arasına girmiştir. Dedesi Molla Mehmed Efendi ise Fatih medreselerinde okuyup icazet aldıktan sonra, Birinci Cihan Harbi’ne iştirak etmiş ve bu savaşta şehit düşmüştür.

Mahmud Es’ad Coşan Hocaefendi’nin babası Hâfız Halil Necati Efendi 1942 yılında çocuklarının tahsili için İstanbul’a göç etti. Es’ad Coşan Hocaefendi ilk öğrenimini Eminönü Vezneciler İlkokulu’nda, 1950 yılında tamamladı. Bu arada babası vasıtasıyla dönemin âlim ve âriflerinden Serezli Hasib ve Abdülaziz Bekkine Efendilerle tanıştı. Sohbet meclislerine devam etti.

Vefa Lisesi orta kısmından 1953, aynı okulun lise kısmı Fen Kolu’ndan ise 1956 yılında mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap-Fars Filolojisi bölümünü 1960 yılında bitirdi. Arap Dili ve Edebiyatı, Fars Dili ve Edebiyatı, Ortaçağ Tarihi ve Türk-İslâm Sanatı sertifikaları aldı. Fakülte son sınıfta iken Mehmed Zâhid (Kotku) Efendi’nin küçük kızı Muhterem Hanımefendi ile evlendi.
Fakülte’den mezuniyetini müteakip girdiği imtihanı başarı ile vererek Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Klasik-Dînî Türkçe Metinler Kürsüsü asistanlığını kazandı ve bu suretle de üniversiteye intisap etti.

Fakülte yayın komisyonunda iki yıl sekreterlik yapan Es’ad Coşan Hocaefendi, 1965 yılında XV. Yüzyıl Şairlerinden Hatiboğlu Muhammed ve Eserleri adlı çalışmasıyla “İlâhiyat Doktoru” ünvanını aldı. İlâhiyat Fakültesi öğretim üyeliği yanısıra 1967-68 yıllarında Ankara Yükseliş Mühendislik ve Mimarlık Özel Yüksek Okulu’nda “Türkçe ve Hümaniter Bilgiler” dersi verdi.

Es’ad Coşan hocaefendi 1972 yılında Hacı Bektaş Velî ve Makâlât adlı tezi ile doçent ünvanını aldı. 1971-1972 yıllarında yedek subay olarak askerlik hizmetini yaptı. 1973 yılında aynı fakültesin Türk-İslâm Edebiyatı Kürsüsü öğretim üyeliğine, bir yıl sonra da aynı kürsünün başkanlığına atandı. Emekli olduğu 1987 yılına kadar adı geçen kürsünün Anabilim dalı başkanlığını yürüttü.
1977-1980 yılları arasında Sakarya Devlet Mimarlık ve Mühendislik Akademis’nde Türk Dili ve Hümaniter Bilgiler dersleri verdi.

Matbaacı İbrâhim-i Müteferrika ve Risâle-i İslâmiyye adlı takdim teziyle 1982 yılında Profesör unvanını aldı.
Üniversiteye intisap etmesinden emekliliğine kadar geçen süre içerisinde Milli Eğitim Bakanlığı ve Devlet Planlama Teşkilatı bünyesinde kurulan çeşitli komisyonlarda üye olarak çalıştı. Aynı zamanda Almanya, Avusturya, Irak, İran, Libya, Ürdün, Suudi Arabistan ve İran gibi ülkelerde uluslararası toplantı ve konferanslara katıldı, araştırma ve incelemelerde bulundu.

Mensubu bulunduğu fakültede Türk-İslâm Edebiyatı, Osmanlıca, Türkçe-Kompozisyon, Farsça ve Arapça derslerini okuttu. Yedi adet doktora ve çok sayıda lisans tezi yönetti.

Mahmud Es’ad Coşan hocaefendi başarılı ve verimli bir öğretim üyeliği hayatı sürdürmekte iken irşad faaliyetleri ile sosyal ve kültürel çalışmalara daha fazla zaman ayırabilmek amacıyla 1987 yılında kendi isteğiyle emekliye ayrıldı. Bundan sonra Hocası ve kayınpederi Mehmed Zahid Efendi’den aldığı tebliğ ve irşad görevini daha aktif yerine getirebilmek için faaliyetlere başladı. Seleflerinin başlattığı hadis derslerini Türkiye’nin bir çok ilinde yapmak suretiyle yaygınlaştırdı. Yaygın ve örgün eğitim, kültür, yardımlaşma, sanat ve yayın alanlarında hizmet üretmeleri için dostlarını teşvik etti. Bu alanlarda bir çok çalışmanın başlamasına önayak oldu. Çok sayıda kitap ve makale kaleme aldı.

Sohbetlerine gösterilen ilgiden dolayı hizmet sınırlarını genişletti ve bu gaye ile dünyanın bir çok ülkesine seyahatlerde bulundu. Avrupa, ABD, Orta Asya ve Avustralya’ya defalarca giderek eğitim proğramlarına katıldı.

Doğup büyüdüğü vatanından yirmi bin kilometre uzakta bulunan Avustralya’da, bir cami açılışı için yaptığı bir seyahat esnasında elim bir trafik kazası neticesinde Hakk’a yürüdü (4 Şubat 2001). Nâşı Türkiye’ye getirildi. 9 Şubat 2001 tarihinde Fatih Camii’nde Cuma namazını müteakip kılınan cenaze namazına, yüzbinlerce talebe ve seveni katıldı. Eyüpsultan Mezarlığı’nın Nakşi Tarlası denilen kısmında Hakk’ın rahmetine tevdi edildi. allah şefaatinden feyzinden ve bereketinden istifade ettirsin inşallah

ORHANCAN
16-02-2007, 16:22
http://www.cevaplar.org/images/album/nor/1479.jpg

İslam'a büyük hizmetler vermiş, pek çok kişi onun manevi

eğitiminden istifade ederek imani ve ahlaki yönden yükselmiştir.

http://www.cevaplar.org/images/album/nor/1103.jpg

Ölüm, ehl-i iman için bir terhis tezkeresidir, bir tebdil-i mekândır, bir hayat-ı bakiyenin mukaddimesi ve kapısıdır. Zindan-ı dünyadan çıkmak ve bağistan-ı cinana bir uçmaktır. Hizmetinin ücretini almak için huzur-u Rahman’a girmeğe bir nöbettir ve dar-ı saadete gitmeğe bir davettir....

http://www.cevaplar.org/index.php?khide=visible&sec=album&album_id=58&album_adi=ESAD%20COŞAN%20HOCAEFENDİ&page=1

-

caddycazz
16-02-2007, 20:32
Şimdiye kadar tanıdığımm(daha doğrusu tanımaya yeni başladığım) en güzel insann!!Allah şefaatine erdirsin inşallah hepimizi:)

meda
30-05-2007, 14:54
Prof. Dr. Mahmud Es’ad Coşan Hocaefendi 14.4.1938 tarihinde, Çanakkale’ye bağlı Ayvacık ilçesinin Ahmetçe köyünde dünyaya geldi. Babası Halil Necati Efendi, annesi Şadiye Hanım’dır. Babası ile annesi üçüncü kuşakta aynı kökte birleşmektedir. Hz. Hüseyin Efendimiz’in soyundan olan dedeleri Buhara’dan gelip Çanakkale’ye yerleşmişlerdir. Büyük dedesi Molla Abdullah Efendi, İstanbul’da ilim tahsilinde bulunmuş ve dönemin ünlü meşâyihinden Gümüşhâneli Ahmed Ziyâüddin Efendi’nin yakın bağlıları arasına girmiştir. Dehttp://www.iskenderpasa.com/MEC/resim/images/MEC_092%20_jpg.jpgdesi Molla Mehmed Efendi ise Fatih medreselerinde okuyup icazet aldıktan sonra, Birinci Cihan Harbi’ne iştirak etmiş ve bu savaşta şehit düşmüştür.

Mahmud Es’ad Coşan Hocaefendi’nin babası Hâfız Halil Necati Efendi 1942 yılında çocuklarının tahsili için İstanbul’a göç etti. Es’ad Coşan Hocaefendi ilk öğrenimini Eminönü Vezneciler İlkokulu’nda, 1950 yılında tamamladı. Bu arada babası vasıtasıyla dönemin âlim ve âriflerinden Serezli Hasib ve Abdülaziz Bekkine Efendilerle tanıştı. Sohbet meclislerine devam etti.

Vefa Lisesi orta kısmından 1953, aynı okulun lise kısmı Fen Kolu’ndan ise 1956 yılında mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap-Fars Filolojisi bölümünü 1960 yılında bitirdi. Arap Dili ve Edebiyatı, Fars Dili ve Edebiyatı, Ortaçağ Tarihi ve Türk-İslâm Sanatı sertifikaları aldı. Fakülte son sınıfta iken Mehmed Zâhid (Kotku) Efendi’nin küçük kızı Muhterem Hanımefendi ile evlendi.
Fakülte’den mezuniyetini müteakip girdiği imtihanı başarı ile vererek Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Klasik-Dînî Türkçe Metinler Kürsüsü asistanlığını kazandı ve bu suretle de üniversiteye intisap etti.

Fakülte yayın komisyonunda iki yıl sekreterlik yapan Es’ad Coşan Hocaefendi, 1965 yılında XV. Yüzyıl Şairlerinden Hatiboğlu Muhammed ve Eserleri adlı çalışmasıyla “İlâhiyat Doktoru” ünvanını aldı. İlâhiyat Fakültesi öğretim üyeliği yanısıra 1967-68 yıllarında Ankara Yükseliş Mühendislik ve Mimarlık Özel Yüksek Okulu’nda “Türkçe ve Hümaniter Bilgiler” dersi verdi.

Es’ad Coşan hocaefendi 1972 yılında Hacı Bektaş Velî ve Makâlât adlı tezi ile doçent ünvanını aldı. 1971-1972 yıllarında yedek subay olarak askerlik hizmetini yaptı. 1973 yılında aynı fakültesin Türk-İslâm Edebiyatı Kürsüsü öğretim üyeliğine, bir yıl sonra da aynı kürsünün başkanlığına atandı. Emekli olduğu 1987 yılına kadar adı geçen kürsünün Anabilim dalı başkanlığını yürüttü.
1977-1980 yılları arasında Sakarya Devlet Mimarlık ve Mühendislik Akademis’nde Türk Dili ve Hümaniter Bilgiler dersleri verdi.

Matbaacı İbrâhim-i Müteferrika ve Risâle-i İslâmiyye adlı takdim teziyle 1982 yılında Profesör unvanını aldı.
Üniversiteye intisap etmesinden emekliliğine kadar geçen süre içerisinde Milli Eğitim Bakanlığı ve Devlet Planlama Teşkilatı bünyesinde kurulan çeşitli komisyonlarda üye olarak çalıştı. Aynı zamanda Almanya, Avusturya, Irak, İran, Libya, Ürdün, Suudi Arabistan ve İran gibi ülkelerde uluslararası toplantı ve konferanslara katıldı, araştırma ve incelemelerde bulundu.

Mensubu bulunduğu fakültede Türk-İslâm Edebiyatı, Osmanlıca, Türkçe-Kompozisyon, Farsça ve Arapça derslerini okuttu. Yedi adet doktora ve çok sayıda lisans tezi yönetti.

Mahmud Es’ad Coşan hocaefendi başarılı ve verimli bir öğretim üyeliği hayatı sürdürmekte iken irşad faaliyetleri ile sosyal ve kültürel çalışmalara daha fazla zaman ayırabilmek amacıyla 1987 yılında kendi isteğiyle emekliye ayrıldı. Bundan sonra Hocası ve kayınpederi Mehmed Zahid Efendi’den aldığı tebliğ ve irşad görevini daha aktif yerine getirebilmek için faaliyetlere başladı. Seleflerinin başlattığı hadis derslerini Türkiye’nin bir çok ilinde yapmak suretiyle yaygınlaştırdı. Yaygın ve örgün eğitim, kültür, yardımlaşma, sanat ve yayın alanlarında hizmet üretmeleri için dostlarını teşvik etti. Bu alanlarda bir çok çalışmanın başlamasına önayak oldu. Çok sayıda kitap ve makale kaleme aldı.

Sohbetlerine gösterilen ilgiden dolayı hizmet sınırlarını genişletti ve bu gaye ile dünyanın bir çok ülkesine seyahatlerde bulundu. Avrupa, ABD, Orta Asya ve Avustralya’ya defalarca giderek eğitim proğramlarına katıldı.

Doğup büyüdüğü vatanından yirmi bin kilometre uzakta bulunan Avustralya’da, bir cami açılışı için yaptığı bir seyahat esnasında elim bir trafik kazası neticesinde Hakk’a yürüdü (4 Şubat 2001). Nâşı Türkiye’ye getirildi. 9 Şubat 2001 tarihinde Fatih Camii’nde Cuma namazını müteakip kılınan cenaze namazına, yüzbinlerce talebe ve seveni katıldı. Eyüpsultan Mezarlığı’nın Nakşi Tarlası denilen kısmında Hakk’ın rahmetine tevdi edildi.

Hazırlayan: Dr. Necdet Yılmaz

meda
30-05-2007, 14:56
ES’AD COŞAN HOCAEFENDİ’NİN İSLÂM ANLAYIŞI


Es’ad Coşan Hocaefendi’nin içinden çıktığı aile ortamı İslâm’ın ahlâk ve muâmele boyutuyla yaşandığı bir vasattır. Anne ve baba tarafından dedelerinin, memleketleri Çanakkale’den İstanbul’a gelerek dönemin en yüksek medreselerinde zâhirî ilimleri tahsil etmiş, bu arada İstanbul’un en meşhur meşâyihinden olan Ahmed Ziyâüddin Gümüşhânevî’den ya doğrudan ya da dolaylı olarak tasavvuf terbiyesi almışlardır. Bu tabiî atmosferi üzerinde bulundurduğu gibi bunun farkında da olan Hocaefendi’nin, İslâm anlayışının belirlenmesinde Gümüşhânevî’nin mânevî mîrâsını devam ettirmekte olan Mehmed Zâhid Kotku (rh.a.) ile ailesi vasıtasıyla tanışması da etkili olmuş olmalıdır.


Bir konuşmasında bu yönüne kendisi işaret ederek, “Biz hiçbir zaman, şerîatin dışında, Kur’ân-ı Kerîm’e aykırı, Sünnet-i seniyye’ye aykırı bir davranışı, küçük bir jesti bile tasvip etme zevkinde ve zihniyetinde değiliz” der. Bu açıdan kendisinin de çok koyu bir şer’-i şerîf bağlısı olduğunu söyler ve “hem de, bu böyle sonradan olma bir hastalık da değil; çocukluğumdan beri olan bir şeydir. İlkokul, ortaokul çağlarından beri böyle… Bu vasfım hiç değişmedi. (…) Tekkemizin müridleri terbiye kitabı Râmûzü’l-ehâdîs kitabı… Bunu okutan bir yerde yetişmiş olduğumuz için, hadisleri uygulamak, Kur’ân-ı Kerîm’in âyetlerini uygulamak bize göre tasavvuf olduğundan; (…) şer’-i şerîfe bağlılığımız bizi tasavvufa götürdü” demektedir.


Es’ad Coşan Hocaefendi’ye göre, “Allah teâlâ, ilk insan topluluklarından beri her ümmete, doğru yolu gösterecek onları dalâletten kurtaracak haberciler, peygamberler, resuller, beşir ve nezirler göndere gelmiştir. Bu mübarek insanlar ana fikir olarak halklarına hep aynı gerçekleri söylemişler, yani ‘İslâm’’ı öğretmişlerdir.” Ancak zaman içerisinde “gaflet ve cehalet sebebiyle o ilâhî gerçekler unutulmuş, ya da tahrif edilmiş”, bunun karşısında “Allah mesajını tazelemiştir.” Her yeni peygamber, zamanın ve toplumun seviyesine göre eskiyi yenilemiş, geliştirmiş, şaşırma ve sapmaları gösterip düzeltmiştir. “Onun için insanların daima en son haberciye, en son mesaja uyması gerekir.”


Bizim peygamberimiz Hz. Muhammed (aleyhisselâm), Allah’ın bütün insanlara gönderdiği son peygamber ve onun getirdiği din son dindir. İslâm Dîni tüm insanları Allah’ın birliğini kabule davet etmiş; şirki ve teslisi, dinlerine sonradan sokulan yanlış inançları bırakmalarını insanlığa öğütlemiş; sevgiyi, kardeşliği, şefkati, adaleti, iyiliği, hayrı emretmiş; küfrü, zulmü, din istismarını, riyâyı, menfaatperestliği, haksızlığı, ahlâksızlığı, kötülüğü yasaklamıştır. Bu yüzden çağrısı ilâhî, doğru, haklı, güzel, doyurucu, yapıcı, birleştirici ve geliştiricidir.


“İslâm kâinatı yaratan Allahu teâlâ’nın mahzâ lûtfu ve rahmeti sebebiyle bize gönderdiği bir prospektüsdür; hayatı en doğru, en olumlu biçimde yaşamamız için, bize bahşedilen her türlü nimet ve imkânı en uygun ve en verimli tarzda kullanmamız için sunulmuş bir ‘kullanma talimatnâmesi’dir. O fıtrat dinidir, hayat şartlarına uygundur. Ona inanmadan, sımsıkı sarılmadan hayatın manası tam anlaşılamaz; çevre, tabiat ve kainatta uyum sağlanamaz, bahşedilen fırsatlar iyi değerlendirilemez; ömrün sonunda hem maddeten, hem de mânen pişman ve perişan olunur.”


İslâm sadece âhiret saadetinin değil, bir o kadar da, “dünya huzur ve asayişinin; ferdî ve içtimâî, millî ve beynelmilel terakkî ve başarının anahtar ve prensipleri”ni de içerir.


Hocaefendi’ye göre İslâm insanın vicdanına hapsolununamayacak kadar kıymetli ve hayatın bütün alanlarını kapsayan âlemşümûl bir dindir. “Din bir duygu ona kimse ilişmez” şeklinde yersiz, mantıksız bir din anlayışı İslâm’da yoktur.İslâm insanlık dinidir. Şahsın kendisine mahsus özel bir inanç sistemi olmaktan çok daha ötede ve çok daha yüksektir. Yalnız toplumla değil, dünya ile de ilgilidir. Uzayda da İslâm vardır.“Sadece manevî, ruhânî ve uhrevî bir âyinler ve ibadetler sisteminden ibaret değildir; aynı zamanda maddî, sıhhî, ailevî, içtimâî, beşerî, evrensel, iktisadî, ticarî, askerî, terbiyevî, ilmî ve kültürel… ahkâma sahip, gediksiz, eksiksiz, kusursuz bir sistemdir. Hayattan kopmuş, dünyayla, çevreyle, insanlarla beşerî faaliyetlerle ilgiyi kesmiş, içine kapanmış bir manastır dini değil; aksine, hayata, cemiyete, devlete, beynelmilel’e yönelmiş, onlar arasındaki münasebetleri tanzime yönelmiş ve dinamik bir nizamdır; tüm hayatı, Allah’ın istediği tarzda yaşama biçimidir; yüce ve asîl ilâhî yoldur.”


İslâm belirli ibadetlerin hayat tarzı haline getirilmesini asla istememekte hatta bundan sakındırmaktadır. Hayat bütünüyle bir ibadet alanıdır Hocaefendi bu bilinç ve bakış açısıyla hareket eder. O’na göre, fert ve cemiyetin mutluluğa ulaşması için “İslâm’ın belirttiği yüce prensipleri, İslâm’ın temiz ve âdil hükümlerini dikkate alarak, ilâhî bir vecd ile bir ibadet zevk ve şevkiyle” yapılmak gerekir.


Allah insanı yalnız ve yalnız kendisine kulluk etsin diye yaratmıştır. Kulluğun icabı sadece insan-Allah ilişkilerinde saklı değildir. Bu ilişkinin gereği olarak bir o kadar da insan-insan, insan-hayvan ve insan-çevre ilişkilerindedir. Hakk’ka olduğu kadar halka da hatta hatta diğer yaratıklara da karşılıksız hizmet bu dinin ana eksenini oluşturur. Hocaefendi’ye göre “halka ve hakka hizmet gerçek İslâm’la olur. Hasta beşerin şifa reçetesi ancak İslâm’dır; takvâsız insandan hiç kimseye hayır gelmez.” Her yerde mü’min ve takvalı insanı aramak gerekir. Fayda ancak ondan gelir. “Cemiyete ve beşeriyete takvâ ve ihsân temeline dayalı İslâm lâzım; hem içte hem de beynelmilel sâhada! İslâm’sız şu çirkef asrın hastalıkları tedavi olmaz, beşerin yaraları sarılmaz; İslâmsız insanlar birbirleriyle gerçek kardeşlik kuramaz. İslâmsız halklar arasında adalet ve hakkaniyet sağlanamaz; İslâmsız zulüm ve istismar, aldatma ve sömürme önlenemez; İslâmsız devlet çarkı doğru düzgün döndürülemez; İslâmsız halka gerçek hizmet götürülemez; İslâmsız kişi ruhen huzur, kalben itmi’nan ve ma’nen rahatlık bulamaz; İslâmsız saadet-i dâreyn sağlanamaz.”


Hocaefendi, bir bilim adamı titizliği ile İslâm’ın genel yapısına eğilindiğinde, onun sosyal ve toplumsal meselelere hayret edilecek kadar büyük önem verdiğinin görüleceğini söyler. Bu bakımdan İslâm öbür inanç sistemlerinden çok büyük bir farklılık arzeder. O’na göre İslâm bir bakıma topluluk için ve topluluk dini gibidir. O yüzden bir konuşmasında altını çize çize “İslâm toplum dinidir!” der.


Allah’a karşı büyük bir günah işleyen bir mü’minin, bu günahın affedilmesi için yapacağı ilk iş toplumsal bir yarayı sarmak, fakirleri doyurmak veya giydirmektir.


Orucunu bile bozan veya adam öldürenlere verilen bu tip cezalar bir tarafa, yaptığı yeminde durmayan bile böyle bir yolla kendini affettirme yönüne gidecektir. Kur’ân-ı Kerîm bu hususta; “…Bunun da kefareti ailenize yedirdiğinizin orta derecesinden on fakir doyurmak, yahut giydirmek, yahut bir köle âzâd etmektir. Bunlara gücü yetmeyen üç gün oruç tutar. İşte yemin ettiğiniz vakit yeminlerinizin kefareti budur…” der.İslâm servet-din ilişkisini sosyal hayata bu derece yaklaştıran bir dindir.


Es’ad Coşan Hocaefendi’ye göre İslâm, ferdi toplum için feda eden bir din de değildir. Toplumu oluşturan insanların mutlu, huzurlu, müreffeh ve kendisiyle barışık bir hayat yaşaması içindir sözkonusu olan. Kapitalizm insanı sermayeye ve patrona esir etmiş, Komünizm ise insanı topluma feda etmiştir. O’na göre her konuda dengeler kuran İslâm, aşırılıkları bertaraf ederek hem ferde, hem de topluma önem vermiştir. Hiç birisini ötekisine ezdirtmemiştir. Kısaca ifade etmek gerekirse, O’na göre İslâm, insan hayatının her ânını, her boyutunu ve her alanını ilgilendiren bir hayat sistemidir.


Yukarıda değindiğimiz gibi, Hocaefendi’ye göre, halka ve hakka hizmet gerçek İslâm’la olur. Topluma ve insanlığa takvâ ve ihsân temeline dayalı İslâm lazımdır. Burada takvâ ve ihsân temeline dayalı İslâm’dan kastedilen ise tasavvuftur.

Hazırlayan: Dr. Necdet Yılmaz

meda
30-05-2007, 14:56
HİZMET ANALYIŞI


Es’ad Coşan Hocaefendi’ye göre hizmetin temel şartı ihlâstır. Yapılan hizmetin karşılık beklemeden, ivazsız ve garazsız olması gerekir. Gaye Allah’ın rızasını kazanmaktır. Hatta hatta yapılan hizmetin karşılığı olarak cennet beklemek bile bir menfaat sayıldığından mü’min bundan da âzâde olmalıdır. Allah’ın rızasını kazanmak gayesi hiç atlanmamalıdır. İnsan hayatının her anında yaptıklarını muhasebe etmeli, gayeyi sık sık hatırlamalıdır. Bunun Hocaefendi’nin içinde bulunduğu gelenekteki formülü sık sık “İlâhî ente maksûdî ve rızâke matlûbî” (Allahım! Maksadım sensin ve isteğim senin rızândır) cümlesini söylemek veya bu şuurda olmaktır.


İbadetlerin en hayırlısı insanlara faydalı olmak, onlara hizmet etmektir. Bu duygularla “hizmet eden izzet bulur.” Cenâb-ı Hak katında makbul bir kul olur. İslâm’ın bu yönünü kavrayan mutasavvıflar tarih boyunca bu ruhla hareket ederek insanların gönüllerini kazanmışlar, içinde bulundukları toplumun sulh, sükûn ve refah içinde; birlik, beraberlik ve dostluk atmosferinde yaşamasını temin etmişlerdir. Tekkede şeyh olacak insanın icazetine “Hâdimü’l-fukarâ” (fakirlerin hizmetçisi) kaydını koyan bir anlayış tabii ki başarılı olacaktır.


Hocaefendi’ye göre hizmetin lâlettayin yapılması da hoş değildir. Yapılanın yerini tam bulması için o hizmetin nasıl yapıldığı da önemlidir. Büyük sûfî Kuşeyrî; “Sevgi, hizmeti yerine getirmekle beraber ‘hürmeti terkettim’ endişesi içinde olmaktır” demektedir. Bu ince ve asil davranışa Kur’an-ı Kerîm ihsan tabirini kullanmakta, bu tarz davranış içinde olana da muhsin demektedir. Hz. Peygamber; “Allah yaptığı işi güzel yapanı (muhsin) sever” buyurmuştur. İlimde, sanatta, edebiyatta, mûsikîde, ahlâkta, edebde, cesarette, doğrulukta, cömertlikte ve hizmette kemâl ve ideal budur. “Allah ihsânı müslümanlara her şeyde yazmıştır; yâni her müslüman her işini çok güzel yapacak. Kılıç ustasıysa, tülbenti havaya atıp altına kılıcı koyduğunda, kılıç tülbenti kesecek kadar keskin olmalıdır. Düşmanla çatışmada düşmanın kılıcı ikiye ayrılacak, ama müslümanın kılıcı ihsânından dolayı kırılmayacak. Kumaşınız hâlis olacak” der. Bu sebepten O, söylediğini güzel söylemiş, yaptığını güzel yapmış, baktığına güzel nazar etmiş, böylece çevresinde hâli, kaali ve nazarı ile gittikçe genişleyen bir sevgi ve hürmet hâlesi oluşturmuştur.


Hocaefendi’ye göre sanat güzeli arama yoludur, işi güzel icra etme tarzıdır; ihsandır. Üretim sadece fabrika ve pazarlarda değil, bir o kadar da kafa ve kalplerde yapılmalıdır. Onun neticeleri hayatın bütün alanlarında aksetmelidir. Pazu-kafa-kalb üçlüsü bir araya geldiğinde ihsan ortaya çıkar; bu üçlüyü bir araya getiren insan sanatkârdır. O bu hali şöyle anlatır: “Bir işyerinde bir levha görmüştüm, hoşuma gitmişti. Sanat öğretmeni bir bilgili arkadaş atölye kurmuş, oraya yazmış. Diyor ki: ‘Yalnız pazusuyla çalışan, işçidir. Pazusu ve kafasıyla çalışan ustadır.’ Usta belki çelimsiz olabilir… İşçi babayiğit olabilir, beş kişinin kaldıramadığı yükü kaldırabilir ama, yalnız pazusuyla çalışıyor… Bazen bir malzemeyi mahveder, perişan eder. Kafası da çalışması lâzım insanın… Bu iki kademeyi anlıyoruz. Üçüncü bir kademe yazmış, o çok hoşuma gitti: ‘Pazusu, kafası ve kalbiyle çalışan, sanatkârdır.’ Bir de kalb yönünü; yani, sanat yönünü, estetik yönünü, güzellik yönünü katmak lâzım… Tabii bizde kalb deyince, estetikten önce îman ve irfan geliyor. İrfan yönünü katmamız lazım bizim de…”


Hocaefendi’nin her hizmet ve faaliyetinin bu ruh ve bilinç ışığında değerlendirilmesi O’nu gereğiyle anlamak için zorunludur. Burada O’nun gerçekleştirdiği bir faaliyetini bahsettiğimiz açıdan ve beynelmilel tesirleri bakımından zikretmek yerinde olur. Bu da neşir hayatına kazandırıp uzun süre devamını sağladığı, başmakalelerini yazdığı İlim ve Sanat Dergisi’dir. Bu derginin kalitesini ve tesir sahasını belirtmek için Prof. Dr. Şerif Mardin’i dinleyelim: “Prof. Coşan, İslâmî ideoloji doğrultusunda üç tane süreli yayın çıkaran bir örgütün başında bulunmaktadır. Bunlardan İlim ve Sanat, dini nitelikte olmayan benzerleriyle karşılaştırıldığında bilgilendirici bir dergi olarak önemli bir okur kitlesine ulaşır. Başka hiçbir müslüman toplumda laik aydınların söylemini yakalama konusunda bu kadar başarılı bir örnek bilmiyorum.”


Hocaefendi’ye göre hizmet hem güzel olmalı hem de körükörüne değil, bilinçli ve yaygın olmalıdır. Bunun şartları da; iyi yetişmek (eğitim), organize olmak, bilimsel çalışmak ve hizmeti planlamaktır.
Hazırlayan: Dr. Necdet Yılmaz

Edibe Ziyâi
01-06-2007, 15:11
Allah razı olsun kardeşim..Hocamız çok müstesna bir insandı ..Mehmet Zahid kotku (r.a) "Onun gibi insanlar 400 yılda bir gelir" buyurmuşlar

meda
02-06-2007, 10:13
Vakıf ve Dernekler

Vakıf; sermayeyi, Allah için insanların yararına yöneltmek ve bu yolda harcamaktır. Dinî emirlerin teşviki sayesinde müslümanlar, sermayeyi âdetâ vakıf kurmak için kazanmış, bu niyet ve düşünce ile iktisâdî düşüncelerini çerçevelemişlerdir. Es’ad Coşan Hocaefendi de ilmî birikimini, sosyal benini, dahası bütün şahsiyetini Allah için insanlara vakfetmiş bir vakıf insandır.

Hocaefendi mahviyet ve tevâzû sahibidir. Diğer insanlara yukarıdan bakmaz. Kendisini insanların hizmetçisi sayar. Sık sık “Hocamız beni siz kardeşlerime hizmetle görevlendirdi” der. Bir defasında kendisi için “dergilerimizin sahibi” ifadesinin kullanılmasından rahatsızlık duymuş, “Ne bu dergiler benimdir, ne bu vakıf benimdir, ne bu din benimdir, ne de bu yola hizmet benim inhisarımdadır!..şeklinde duygularını ifade etmiştir.


Konuşmalarında zaman zaman, “Ben kendimi size vakfettim” der. Geceli gündüzlü etkili hizmeti hangi kanallarla yapacağını düşünürdü. Şüphesiz vakıf müessesesi medeniyetimizin ürettiği en değerli kurumlardandır. Bir milletin değerini, bir toplumun kalitesini, içindeki hayır cemiyetlerinin, vakıf ve derneklerinin, sosyal müessese ve teşkilâtlarının çokluğu ve etkinliği ile ölçüleceğini söyleyen Hocaefendi, bu yüzden bir çok vakıf kurdu/kurdurdu. Bunlar arasında üç tanesi öncelik arz etmektedir.


1. Hakyol Eğitim, Yardımlaşma ve Dostluk Vakfı.
2. İlim, Kültür ve Sanat Vakfı (İLKSAV).
3. Sağlık Vakfı.


Hocaefendi’ye göre, insanlar kültürel etkinlikler yapması, halkla temas kurup bütünleşmesi, halka hizmet etmesi ve organize olması için dernekler kurmalıdır.“Medenî insan, maddî sahada olduğu kadar, ictimaî sahada da alet ve edevat kullanır, nizam ve teşkilât kurar, ictimaî hedeflerine ulaşmaya çabalar. (…) Günümüzde artık tek başına yaşamak ve iş başarmak imkânı kalmamış gibidir.


Kurulan derneklerdeki hizmetler toplumun her kesimini içine alacak şekilde planlanmalıdır. Sadece erkekler için değil hanımlar ve çocuklar için de lokal, oyun alanları ve kreşler tasarlanmalıdır.
Hayatın her alanı ile ilgilenmeyi bir îman borcu bilen Hocaefendi, aynı zamanda toplumun hiçbir kesimini de ihmale yanaşmamaktadır. Bunlardan birisi ve belki başta geleni, İslâm’ın yaradılışına uygun en asîl görevleri verdiği, her türlü terslik ve tehlikeden en güzel tarzda koruduğu; meşakkatli, sert ve ağır işleri, tüm dış hizmetleri erkeklere yükleyip onları gerçek huzur ve mutluluğa erdirdiği, evinin sultanlığı payesine yükselttiği kadındır.Bir diğeri de yarınki hayatı yaşanmaya değer yapan çocuklardır.


Ne yazık ki “yirminci asrın sahte şa’şaalı, hasta, materyalist medeniyeti kadın konusunda samimi, dengeli, mâkul ve müsbet bir anlayış tutturamamıştır. Hürriyet ve eşitlik prensiplerinin yanlış, yersiz ve hilkat kanunlarına aykırı bir tatbikatı sonucu evin kadını, mutlu ve sıcak yuvasından, aslî ve asîl görevlerinden koparılmış; sokağa, piyasaya düşürülmüş; gösterişe, süse, modaya esir kılınmış; erkeklerle yüzgöz edilmiş, şeytanın tuzağı haline getirilmiştir. Bütün bunlardan uzak kalmak, yaradılış gayesi doğrultusunda yaşamak ve bu bataklığa düşmüş olanları kurtarmak için hanımlar da sosyal organizasyonlar kurmalı, pasif durmamalıdırlar


Duyarlı onbinlerce hanım bu çağrıya kulak kabartarak ülkenin dört bir yanında Hanım Dernekleri kurmak suretiyle sosyal hayata aktif olarak katılmışlardır.


Hocaefendi hanımların eğitimini tamamlamak ve sosyo-kültürel olarak yetiştirmek için Kadın ve Aile isimli bir dergiyi yayın hayatına geçirmiş, bu dergi uzun yıllar bu alandaki hizmetine devam etmiştir.


Hocaefendi’ye göre, çocuklar dünyanın en güçlü insanları, daha sözü geçer kişileridir. Dünyanın en kalabalık nüfusunu onlar teşkil eder, tatlı tavırlarıyla herkesi kendilerine bağlar, isteklerini rahatlıkla elde ederler. Hukuk kuralları, siyaset formaliteleri onların karşısında yumuşar, kapalı kapılar onlara açılır. O yüzden onların eğitimlerini ilerletmek kültürel olarak yetiştirmek hayati önem taşır. Hocaefendi, bu ihtiyacı bir nebze karşılayabilmek için Gülçocuk isminde bir derginin de yayın hayatına girmesine önayak olmuş, bu dergiye, çocukların seviyesine hitap edecek başyazılar yazmıştır. İlk yazısında onlara; “Sizler bizim başımızın tacı, gözümüzün bebeği, gönül bahçemizin tatlı meyvesi, geleceğimizin güzel umudu, yarınlarımızın sahipleri ve bekçilerisiniz” der, ve “doğrusunu isterseniz, -dergi olarak- bizler de sizin emrinizdeyiz; amacımız size en iyi şekilde hizmet etmek, sizi mutlu görmek” diyerek onlara verdiği kıymeti dile getirir. O’na göre çocuklar hiçbir şekilde ihmal edilmemeli toplantılara götürülmeli, sosyal faaliyetlere alıştırılmalı, hatta dış seyahatler yapmaları sağlanmalıdır


Hocaefendi’nin teşvik ve tavsiye ettiği bu tür vakıf ve derneklerden Türkiye’de ve Türkiye dışındaki çeşitli ülkelerde yüzlercesi kurulmuş olup hizmetlerini devam ettirmektedirler.
Bu müesseseler vasıtasıyla gerçekleştirilmek istenen, insanların kaliteli yetişmesi, birliği, beraberliği ve dostluğu olmuştur.


Bir defa Hocaefendi, yaptığı seyahatlerde konaklamak için otelleri değil, o beldedeki bir seveninin evini tercih eder. Bu vesileyle evinde kaldığı kimselerle arasındaki sevgi ve saygı bağı daha bir pekişmiş olur. Aynı zamanda o belde ve bölgede bulunan diğer dost ve sevenlerin katılımıyla, insanların toplu olarak bulunmaları dolayısıyla aralarında doğabilecek kırgınlık ve soğukluklar ortak paydanın aralarında olmasıyla izale olur. Ayrı bir kardeşlik dalgası havaya hakim olur. Sıkıcı bir atmosfer asla olmaz; sohbet eder, ilahi söyler, çıkar çevreyi dolaşıp bilgi alır. Bütün bu faaliyetleri insanların dost olmalarını kaynaşıp sevişmelerini sağlamaya yöneliktir. Onun için, “Dervişlik, tasavvuf dediğimiz şeyin de en önemli dayanaklarından birisi, mü’minlerin kardeş olması, ihvan olması, dost olması, yâr olması; dolayısıyla âdet tarzındaki bir husustan da devamlı sevap almasıdır. Çünkü, birbirlerini Allah için sevenler, mahşer gününde insanlar büyük sıkıntılar içindeyken sıkıntı duymayacaklar; Arş-ı A’lâ’nın gölgesinde taltif olunacaklar” demektedir.13
Hocaefendi, mü’minler arasında sevgi ve dostluk bağlarını, aynı zamanda eğiterek kuvvetlendirmek için çeşitli zamanlarda Aile Eğitim Proğramları tertip ettirmiştir. Büyük bir kısmı beş yıldızlı otellerde gerçekleştirilen bu proğramların iki tanesi de yaylalarda çadır kampı şeklinde yapılmıştır. Zaman ve zemin şartları gözetlenerek, asgarî maliyetlerle gerçekleştirilen bu proğramlarda, “hem dinlenmek, hem çoluk çocuğu yurdun en şahane yerlerinde gezdirmek; hem ev hanımlarına, çalışan kadınlara rahat rahat nefes aldırmak, hem aileleri birbirleriyle tanıştırmak, ahbaplıkları pekiştirmek; hem beyleri birbirleriyle buluşturmak, konuşturmak, memleket meseleleri üzerinde düşündürmek, hayırlı işlerde işbirliğine yöneltmek; hem çocukların görgü ve bilgilerini arttırmak, sosyal ve kültürel eğitim seviyelerini yükseltmek gibi birkaç amaç ve fayda” sonuç ve meyve devşirilmeye çalışılmıştır.


Hasılı dostluk ve kardeşliği pekiştirecek hediye, ziyaret, sohbet vs. hususları hem kendisi uygulamış hem de teşvik ve tavsiye etmiştir. Bunların samimi şekilde yapılmasının altını her fırsatta çizmiş, Hz. Peygamber’in Din nasîhattır şeklindeki hadîsini samimiyettir şeklinde yorumlamıştır.


Hocaefendi’nin tasavvufu “Hâlık’a itaat, mahlûka şefkat” diye tarif ettiğini kaydetmiştik. Seven insan şefkat ve merhamet eder. Şefkat ve merhamet damarları kabaran insan hizmet eder. Onun için “şefkat duygusu çok yüksek bir duygudur.Bu amaçla Hocaefendi, çeşitli toplum kesimlerinin ihtiyacına yönelik çalışmalar içerisine de girmiş; aşevleri kurdurmuş, her seviyeden talebeye burs imkanları sunmuştur. Çünkü Cenâb-ı Hak merhamet eden, ikramcı, cömert kullarını sevmektedir. Bu duygular insanlar arasındaki birlik, beraberlik ve dostluğu kuvvetlendirir. Dolayısıyla toplum huzurlu olur.


Hazırlayan: Dr. Necdet Yılmaz

meda
02-06-2007, 10:14
Sağlık

Es’ad Coşan Hocaefendi’ye göre, insana hizmet etmek, onun gönlünü yapmak, ihtiyacını gidermek ve dar zamanında yardımına koşmak en sevaplı işlerdendir. Tedavi usul ve çareleri ile insanlara hizmet etmek de bu türdendir.

Sağlık insanlar için hayatî öneme sahiptir. Aslında hıfzısıhhaya; sağlık sorunlarına dûçâr olmadan önce onları gidermeye önem verilmeli, sağlık korunmalıdır.

Katiyen sıhhati tehlikeye atacak işler yapılmamalıdır. Hocaefendi, insanların sağlık problemlerinin giderilmesi ve bu hususta bilinçlendirilmeleri için Panzehir isminde bir dergiyi yayın hayatına geçirmiş ve bu derginin başyazılarını yazmıştır.

Aynı zamanda sağlık adamlarının bu çerçevede örgütlenmelerini istemiş, istemekle kalmayarak bu alanda etkin hizmetler icra etmiş bulunan Sağlık Vakfı’nı kurdurmuştur. Adı geçen vakıf aracılığıyla bir çok beldenin sağlık taraması yapılmış, halka karşılıksız hizmet veren muayene odaları açılmıştır.

Hazırlayan: Dr. Necdet Yılmaz

meda
02-06-2007, 10:15
Ekonomi

Hayatın en önemli vazgeçilmezlerinden olduğu ve helal lokma da tasavvufun temeli sayıldığı için Hocaefendi, iktisâdî konularla da ilgilenmiştir. Tasavvuf, hürriyet ve fütüvvetten ibarettir, denilmiştir. Mutlak hürriyet yalnızca Allah’a aittir ve insan ilâhî niteliklere bürünebildiği ölçüde özgürlüğe ulaşabilir. Cenâb-ı Hakk’ın en önemli vasıfları da terbiye ve merhamettir (er-Rab, er-Rahman, er-Rahîm). Gerek fert gerekse cemiyet için bu iki unsurun temel şartı ekonomidir, ekonomik faaliyetlerdir. Hür olmanın yolu da; fedâkâr, mert ve feragat ehli olmanın yolu da çalışıp kazanmaktan geçer. Hiçbir peygamber, hiçbir sahâbî ve hiçbir velî refah ve servete düşman olmamıştır. Ebû Zer el-Gıfârî radıyallâh anh başta olmak üzere zühdüyle tanınmış bütün ashab ve sonraki devirlerdeki takipçileri refahtan çok servetin teraküm ve kullanım tarzı ile devrin şartlarından kaynaklanan sağlıksız dağılımına karşı mücadele etmiştir. Onlar için dünya elde bulunan değil, gönle girip Allah ile insan arasına perde olan şeydir.


Buradan fakirliğin yerilen bir husus olduğu sonucu çıkarılmamalıdır. Amaç asalak tiplerin toplumu kuşatmasına ve bir kene gibi yiyip bitirmesine mani olmaktır. İnsanları kesbe/çalışıp kazanmaya teşvik etmektir. Yoksa servet-sâman sahibi olub da bunu tekebbür ve minnet aracı haline getirmek belki servetin olmamasından daha yeğdir. Zaten İslâm’ın karşı olduğu mal mülk de kibir ve gurur metâı, çokluk yarışı haline getirilendir. Asıl olan Bahâeddîn Nakşbend’in, “Mina pazarında bir tâcir gördüm; elli bin dinara yakın bir ticaret işi yaptı. Ama, Sübhân Hak’tan bir lahza kalbi gaflete dalmadı” şeklinde karakterize ettiği tiplerin yetiştirilmesidir. Zîrâ Eyyûb aleyhisselâm çok sabrettiği için Allah teâlâ O’na “Ne güzel bir kul” dedi. Süleyman aleyhisselâm da saltanatta istikâmet üzere olduğundan Allah teâlâ O’na da “Ne güzel bir kul” dedi. Allah’ın rızası, Selmân-ı Fârisî radıyallâhuanh’in fakrıyla Hz. Süleyman’ın gınâsını tek gâyeye yöneltebilmektedir.


Hâcegân büyükleri başkalarına yük olmamaları için işsiz insanları müridliğe kabul etmemişler, “Bizim yolumuzda hırka değil, hırfe (meslek) önemlidir” demişlerdir.


Hocaefendi’nin de sık sık vurguladığı gibi ümmete önderlik eden mutasavvıfların neredeyse hepsi bir meslek sahibidir. Tabakât ve tezkire kitapları bunların şahididir. Kimisi attârdır, kimisi kassâbdır, kimisi nessâc/dokumacıdır… İbadeti çalışırken yapmışlar, çalışıp kazandıklarıyla hayır yapmayı düşünmüşlerdir.5 Bunlara birkaç örnek verilecek olursa;
Hâce Yusuf Hemedânî, çizme imâlâtı ve çiftçilikle geçimini temin etmiştir.
Emîr Külâl’e çömlekçilik yaptığı için Külâl lakabı verilmiştir.
Bahâeddîn Nakşbend geçimini arpa, burçak ve kayısı yetiştirerek ziraatle sağlamıştır.
Ubeydullah-i Ahrar Semerkant’ta ziraat ve ticaretle meşgul olmuştur.


Nakşî geleneğinin bu büyüklerinin koyduğu en önemli prensiplerden birisi de dest be-kâr dil be-yâr (el kârda gönül yârda) şeklinde özetlenmiştir. Bu onların İslâm’a bağlılıklarının ve melâmet anlayışlarının bir neticesidir. Zîrâ İslâm’ın en önemli farzlarından birisi olan zekât iktisâdî, içtimâî ve ahlâkî bir olaydır.
Tarihimizde gördüğümüz bir yönüyle tasavvufî olan esnaf teşkilatlarına Ahîlik diyoruz. Bu teşkilat bir süre Osmanlı Devleti’nin kurulmasında da önemli rol oynamış bilâhare tesirli fonksiyonlar icra etmiştir. Teşkilatın başında ahî şeyhi bulunur; esnafın ahlâkî eğitimini ve meslek erbâbının uyması gereken kuralları tanzim eder; iktisâdî hayat bir ibadet zevk ve neşesi içerisinde yaşanırdı. Ahî şeyhinin altında esnaf arasındaki inzibatı temin eden kimselere Yiğitbaşı yahut Server denilirdi.


Burada Hocaefendi’nin isim koyma usulüne de temas etmek yerinde olacaktır. O’nun yeni doğan çocuklara ve çeşitli iktisâdî kuruluşlara verdiği isimler, isimlerin insan ve üzerindeki tesiri, çağrıştırdıkları ile -ki “isim müsemmâyı çağırır” denilmiştir- aslında başlı başına üzerinde durulması gereken bir husustur. Ancak biz bu konuyu geçip, kuruluşuna bizzat önayak olduğu bir holdinge verdiği ismi hatırlatmak istiyoruz; Server. Bu iktisâdî kuruluşa verdiği isim dahi onun geleneğimizle her fırsatta irtibat kurduğunun onu geliştirerek bugüne taşımak istediğinin küçük bir göstergesidir.


Hocaefendi’ye göre, ekonominin şahsî olanının, toplumsal olanının dışında bir de beynelmilel boyutu vardır. İçinde bulunduğumuz dünya atmosferinde ekonomi aynı zamanda önemli mücadele sahalarından da birisidir. Dünya üzerinde kıyasıya bir ekonomik savaş sürdürülmektedir. Müslümanlar da ekonomik yönden çok güçlü olmak için gece gündüz çalışmalıdırlar.


Kendisi de duyarlı bir müslüman ve inancının gereği olarak iktisâdî alanlarda önemli faaliyetler ve girişimlerde bulunmak için hem fertleri ve toplumu uyarmış, hem de yeri geldiğinde bizzat bu tür müesseseler kurdurmuştur. Her fırsatta vurguladığı gibi bunları yapmaktaki amacı da Allah’ın rızasını kazandıracak hizmetler yapabilmektir.

Hazırlayan: Dr. Necdet Yılmaz

meda
02-06-2007, 10:15
İletişim

Toplum içinde yaşamanın şartı iletişimdir. Hocaefendi’ye göre İslâm aynı zamanda iletişim dinidir. İletişim, enformasyon, bilgi nakli, bilginin bir başka tarafa nakli, muhabere, telekominikasyon veya sadece kominikasyon denilen olaydır. İslâm da budur; büyük ölçüde bu çalışma temeline dayanır. Peygamber Efendimiz, insanlara Allah’ın emirlerini bildirmeye gelmiş; bu iletişimdir. Sahabi-i kiram ve müslümanların görevleri İslâm’ı başkalarına yaymak ve öğretmek; bu da iletişimdir.


Yakub Çerhî, Buhara’dan ayrılırken Bahâeddîn Nakşbend ona: “Bizden aldıklarını Allah’ın kullarına ulaştır, yanındaki insanları hitap ile, uzaktakileri kitap ile irşad et” diyerek de iletişimin önemini vurgulamış ve kullanacağı vasıtaları da ihsas etmiştir.


Hocaefendi, aslında İslâm’ın sosyal teşkilatlarının çok kuvvetli, haberleşmenin mükemmel olduğunu söyler. Günde beş defa camide toplanmak; ezanla haberleşip camide beraber namaz kılmak; belde ahalisi olarak haftada bir Cuma namazlarında toplanmak; yılda bir dünya üzerinde hacda toplanmak birer ibadet olduğu gibi aynı zamanda bir teşkilatlanmadır, iletişimdir.


İnsanlar arasında bilgi transferi ve iletişim olmazsa sıkıntılar baş gösterir. O yüzden iletişim insanların hayatının önemli bir parçasıdır. Konuşma, işaretleşme, mektuplaşma, nasihat, vaaz, hutbenin her birisi iletişimin birer unsurudur. Batılı bu olgunun önemini kavramış; üzerine kitaplar yazmıştır.


İletişimin yolu anlatımdır. Anlatım, sözlü ve yazılı olabilir. Sözlü iletişimde bedenin dili önemli bir etkendir. İnsanın iletişim kurduğu kimseler ve kitlelere değer vermesi sözlü iletişimde başarının temel etkenidir. Hocaefendi’nin beden dilini kullanmasındaki ustalığı, etrafında büyük bir sevgi halesi bırakmasından bellidir. Bunun en büyük tezahürü de vefat törenleri esnasında görülmüştür. Yazılı iletişimin etkili şartlarını öğretmek için kendisi üniversitelerde dersler vermiş; bu konuya dair kitap kaleme almış; dergilere yazdığı başmakalelerle de bu alandaki maharetini isbat etmiştir.


Hocaefendi, iletişimin ehemmiyetini vurgulamak için şu çarpıcı örneği sık sık verir: “Kıbrıs harekâtı yapıldı, Kıbrıs Harekâtı’nda bir Türk gemisi batırıldı. Türk uçaklarının bombalarıyla batırıldı. Bu haberleşme eksikliğinin, yanlışlığının, geriliğinin nelere malolduğunu gösteren, hepimizin yaşadığı bir misaldir. Adamlar, muhribin güvertesinden ‘Biz Türküz!’ diye işaret ediyorlar. Türk uçakları da, ‘Bunlar yalandan Türk bayrağı çekmiş, aslında Yunanlı; Kıbrıs’a Yunanlılara yardıma gidiyorlar’ diye, bomba yağdırmaya devam ediyorlar. Kimbilir kaç kişi öldü?.. Yani, ne oldu bilmiyoruz. Fecî bir iletişimsizlik örneği.”


Bu yüzden iletişim insanlar ve toplumlar için hayati önem taşımaktadır. Hocaefendi, bu önemine binaen insanların çeşitli şekillerde tarif edilmesini ve bunlardan birinin de homo ekonomikus (iktisâdî faaliyetler yapan, iktisâdî yönü çok kuvvetli olan varlık) olduğunu, aynı onun gibi bugün de önemine binaen homo informatikus (haberleşmeye dayalı faaliyetleri götüren varlık) denilmesinin sezâ olacağını söyler. Osmanlı’nın yıkılış sebebini de büyük çapta bu yönünün eksikliğine bağlar. Bütün bu sebeplerden dolayı iletişim vasıtalarına yönelmenin gerekli olduğu düşüncesinde olan Hocaefendi, yazılı ve görsel medya alanlarında çeşitli faaliyetler gerçekleştirmiştir.


Bu gayelerle çıkarılan dergiler şunlardır:


1. İslâm Mecmuası.
2. İlim ve Sanat Dergisi. 1985’de yayın hayatına girmiş olan bu derginin ilk sayısı iletişim üzerinedir
3. Kadın ve Aile Dergisi.
4. Gülçocuk Dergisi.
5. Panzehir Dergisi.


Bunlar dışında haftalık bir aktüalite dergisi çıkarmayı, bu vesile ile toplumu, olayları sıcağı sıcağına bilgilendirmeyi çok istemiş ancak buna muvaffak olamamıştır. Yine uzun yıllardır gerçekleştirmeyi düşündüğü günlük gazete çıkarma fikri kısa bir süre de olsa Sağduyu Gazetesi olarak fiiliyata geçmiştir.
Kurulduğu günden beri ülkemizde yaygın ve etkin bir yayın çizgisi izleyen AKRA (Ak Radyo) ile tahsis keşmekeşi içerisinde bir türlü faaliyete geçirilemeyen AK TV (Ak Televizyon) de bizzat Hocaefendi’nin teşvik ve katkılarıyla kurulmuş olan medya kuruluşları olmuştur.


Hocaefendi, selefi İmâm-ı Rabbânî’nin düşüncelerini yaygınlaştırdığı vasıtaları olarak yazmış olduğu mektupların kopyalarını halk arasında dağıttırması gibi,yukarıda saydığımız araçlara ilave olarakkitap, dergi, kaset vesıtasıyla düşüncelerini halkla paylaşmak yoluna da gitmiştir.

Hazırlayan: Dr. Necdet Yılmaz

meda
02-06-2007, 10:16
Cami


Cami kelimesi Arapça cem’ kökünden türemiş olup “toplayan, bir araya getiren” anlamlarına gelir. İslâm’da cami toplumsal olarak merkezî bir öneme sahiptir. Öncelikle cami hiçbir insanın mülkiyetinde değildir. “Beytullah” (Allah’ın evi) ifadesi şeklî değil, hukukî olarak sahibinin Allah olduğunu teyid eder. Cami mensubu veya üyesi olmak gibi bir imtiyaz söz konusu değildir; dünyadaki her müslüman eşit olarak bütün görevlere katılma, faaliyetlerde yer alma ve ibadetlerini eda hakkına sahiptir. “Giriş ücreti”, kayıt veya abone ücreti, kota, limit, yahut kısıtlama gibi durumlar da söz konusu değildir. Bağış sahiplerinin bir araya toplanan imkanlarıyla caminin vakıf haline gelmesi bunun pratik bir sonucudur. Saadet asrında cami mabeddir; eğitim-öğretim müessesesidir; kültür merkezidir; siyâsî merkezdir. Günlük beş vakit namaz kılınması dışında cami genellikle ibadet edenler için “sürekli eğitim” veren bir yer, içinde yerel üyelerin toplantılarını yaptıkları bir cemaat merkezi olarak görev yapmıştır. Okullar ilk olarak camide kuruldular ve sınıflar namaz aralarında ders gördü. Daha sonra, okullar camilerle birleştirilen müstakil binalarda yer aldılar. Müslümanlar için cami, büyük saygı ve sınırsız bağışlarına değer muhtar müesseselerdi. Toplumun her kesimi bu müessesede kendisini bulmuştu.


Hocaefendi, caminin fonksiyonlarını yitirdiğini kaydeder. Dinî düşünce caminin içine hapsolunamayacağı gibi, cami de toplumsal hayatın dışına itilemez. Bugün camilerimiz Peygamber Efendimiz’in zamanındaki gibi çalışmamaktadır. Ezandan biraz önce kapılar açılmakta, ezan okunmakta ve namaz kılınmakta, cemaat çıkınca da kapılar kapanmaktadır. Aslında böyle olmaması gerekir. İslâm’a göre caminin çok yönlü fonksiyonları vardır. Cami toplumun önemli buluşma merkezlerindendir. Hocaefendi, caminin bu özellikleriyle donandıkları dönemlerde büyük faydalar temin ettiğini, ancak bugün aynı özelliklerini koruyamadığını düşünmektedir.


“Camilere bakıyorum üzülüyorum” diyen Hocaefendi, bu müessesenin getirildiği durum ve olması gereken halini şu ifadelerle dile getirir: “Cami fonksiyonlarından kopartılmış; kolu, kanadı, gagası, ayağı kesilmiş, kuşa döndürülmüş durumdadır. Bizim her caminin yanında bir sosyal faaliyet alanı açmamız lazım!.. Lokalimizin olması lazım, lokalde toplantılarımızın olması lazım!.. Orda içki içilmez, -tabii, çok normal- kumar oynanmaz, mâlâyâni vakit geçirilmez. Ya oturulup iş üretilir, ya ilim öğrenilir, öğretilir. Ya da çeşitli toplantılar, buluşmalar, görüşmeler, çalışmalar yapılır. Bu da dallandırılabilir, çeşitlendirilebilir.”


Hocaefendi, caminin tarihimizdeki müsbet örneklerini de verir. Meselâ: “Bursa camileri bizim bu camiler gibi değildir” der. “Bursa’daki Orhan Gazi Camisi, Bursa’daki ilk devir camileri?.. Şaşarsınız. İçinde havuz vardır. İki tarafında odalar vardır. Odalarında ocaklar vardır, raflar vardır. Bir tarafında da merdivenle çıkılan, namaz kılınan, mihrablı minberli yeri vardır. O mihrablı minberli tarafın dışında, ocaklı, raflı odalar ne demek?.. Onu kimse anlayamıyor. Cami, Peygamber Efendimiz zamanındaki hakîkî vazifelerini gördüğü için öyle… Yani, camide toplanılıyor, camide oturuluyor, camide ısınılıyor, camide yemek yeniliyor, camide sohbet ediliyor, camide ilim irfan takip ediliyor.”


“Köylerimizde bile cami böyle değildi. Köylerimizin camilerinin bir yerleri vardı. Oralarda bir şeyler okunurdu; Muhammediyye okunurdu, Ahmediyye okunurdu. Kış geceleri boş geçmezdi. Camilerin odaları köyün toplantı yeriydi, dernek salonuydu. Şimdi bunlar unutulmuş. Eskiyi bile taşıyamamışız Yirminci Yüzyıl’a… Eskiyi bile koruyup, uygulayamamışız.”


Es’ad Coşan Hocaefendi eskiye ait ne varsa aynen muhafaza edilmesi düşüncesinde değildir. Sosyal organizmanın dinamik olduğunun bilincindedir. Onun düşüncesine köklülük ve süreklilik hakimdir. Toplumun ihtiyaçlarını karşılayan müesseselerin her zaman yeni durumlara göre geliştirilmesi, yeniden yapılanması gereklidir.Her sanatkâr kendisinden önceki sanatkârların birikimini alır, özümser ve sonuçta onların muhassalasından kendine özgü bir çalışma ortaya koyar. “İnsanoğlunun bugünkü medenî başarısı, çağların birikimi olup; tek bir şahsa ait ve münferit kişilere bağlı değil, kolektif üründür.”

İlim ve felsefe ferdî kabiliyetten tezahür eder. Ferdî kabiliyetleri harekete geçiren zihniyettir. Zihniyet, sosyal çevrede yeşerip gelişir ve bu ortamda tecrübe kazanır. Kazanılan tecrübe, biyolojik, psikolojik ve sosyal miras yolu ile kuşaklara intikal eder. Bir tek eser, bütün bir kompozisyonun temsilcisidir. Sosyal olaylar da iman ve iradenin eserleridir. Tarihe de bu gözle bakılmalı ve ibret alınmalıdır. Mimar Sinan’ın yaptığı da camidir. Ancak bu cami günün şartlarını dikkate alan bir toplumsal zemin üzerinde kurulmuş ve mimarî olarak geliştirilmiştir. Her bir eser, geleneğin hem bir süreği, hem de onun çeşitli yönlerden bir yeniden gözden geçirilişini içermektedir. Zîrâ tarihten gelen ortak miras, gündelik hayatın temel fonksiyonları üzerinde akıp gitmektedir.


Görüldüğü gibi Hocaefendi’ye göre cami hayatın merkezindedir. Toplumun her kesiminin her türden ihtiyacının karşılanmasında önemli fonksiyonlar icra etmesi için vardır. Öyleyse kadınlar ve çocuklara varıncaya kadar ihtiyaçları düşünülerek yeniden planlanmalı, her hâlükârda faaliyetler cami merkezli düşünülmelidir. O’na göre, “Müslüman insanlar dünyanın neresinde olursa olsunlar, yurtiçi, yurtdışı, şehir, köy, mezra, yayla.. vs. beş evli bir grup miktarına ulaştıkları zaman bir ibadet yeri tesbit edecek, ezan okuyacak orada toplanacak, namazlarını cemaatle kılacaklar; birlik ve beraberlik içinde ibadet edecekler, çünkü cemaat rahmettir, ayrılık, tefrika, gruptan kopma, kendi başına buyruk yaşama tehlike!”dir.

Hazırlayan: Dr. Necdet Yılmaz

Ebu Huzeyfe
02-06-2007, 18:47
İLK-SAV'da kaldım tam 7 yıl boyunca. Yani İHL'yi bu vakıfta kalarak bitirdim.

Hakkında diğer bir forumda başlık açtım.

MisakOnline (http://www.misakonline.com/forum/viewtopic.php?t=7823)

meda
07-06-2007, 12:10
Es'ad hocamızdan tavsiyeler....

Cehalet felakettir, amelsiz ilim ise vebal! Silkinelim, atalet ve cehaleti yenelim.
Hakkı istemeli, gerçeği aramalı, onu sevmeli ve saymalı.


Gülün dikenine değil, kokusuna ve rengine bakın.

meda
07-06-2007, 12:11
Az uyuyup çok çalışın, ilmi çalışmalara önem, bilgin ve uzmanlara kulak verin.


Artık kabuğu kırarak dış dünyaya açılmalı, bizi seven ve sayanlarla sağlam alakalar kurmalıyız.


Gevşemeyiniz, ahireti, hesabı unutmayınız, hiç olmazsa düşmanların çalışmalarına bakıp gayrete geliniz.

meda
07-06-2007, 12:12
Kültürel meselelerle ciddi olarak ilgilenin.


Gücünüzün ve cesaretinizin, güçlüklerin üstesinden gelmeye yeterli olduğunu kabul edin.


İlerleme, kalkınma ve yükselmenin sonsuz değerli, vazgeçilmez şartı, her yönü ve çeşidi ile, gerçek ilimdir.


Yakın ve uzak çevrenize ilgi gösterin, ilme, yeniliklere, gelişmelere önem verin.


Dostlarınızı asla unutmayın.


Evlerimizde sadece akla uyan, işe yarayan lüzumlu, faydalı eşya bulunsun.


Çocuklarını millî kültüre bağlı ve uygun yetiştirmeğe var gücüyle çalışmalıdır.


Batı dillerinden en az birini, kendi kültürümüzün temeli olan Arapça'yı, Farsça'yı, Osmanlıca'yı iyi öğrenmeye girişmeliyiz.


Çok ve devamlı okumalı, meslekî literatürü, ilmî gelişmeleri yakından, -ilmî mecmualar, yeni etüd ve makaleler seviyesinde- takip etmeliyiz.



Hilelere tuzaklara düşmemek için, Allah'a sığının. Allah'a tevekkül edin, çalışın.


Kur'ân'ı Kerîm'i ve hadis-i şerifleri sağlam kaynaklardan öğrenin ve sahih hadisleri ezberleyin.

meda
07-06-2007, 12:12
Spor ve sıhhate çok önem verin. Katiyyen sıhhatinizi tehlikeye sokacak işler yapmayın. Sıhhatli kuvvetli müslüman daha hayırlıdır.



Kur'ân-ı Kerîm'in en güzel izahı Resulullah'ın hayatıdır. Sahabe-i Kirâm'ın hayatıdır. Onların hayatı çok önemlidir. Sahabe-i Kirâm'ı iyi öğrenin.



Mezun olduğumuz yerlerde mutlaka vakfımızın şubesini veya bir dernek kurun. Mutlaka bir eğitim , öğretim, kültür ve sosyal çalışma içinde yerinizi alın.



Şahsi işinizin yanında mutlaka sosyal iş yapın. Yani bir ticaret bile, ticaretiniz İslâm'a hizmet etsin.



İlme sarılacağız, gerçek âlim olacağız, müslümanları kaliteli, meziyetli, bilgili, görgülü, ahlâklı yetiştireceğiz.



Daha çok çalışın, daha kaliteli üretim yapın, daha çok tasarrufta bulunun., lüksü ve israfı terk edin, yeni ve modern, büyük müesseseler kurmaya gayret edin!



İthalât ve ihracatlarınızı kendiniz veya kardeş müesseseler aracılığıyla yapınız., dış piyasaya mutlaka açılınız.



Alış verişlerinizi kendi öz müesseselerimizden yapınız!



Üç kuruşluk maaş için çalışan basit insanlar olmayın. İdealleri unutmayın.



Tasarrufa önem verin, israfa kaçmayın. Tasarrufu da ticarette ve diğer çalışmalarda değerlendirin.


Büyükşehirlerde yığılmak yerine, rahat yaşayabileceğiniz kenarları bahçeli yerleri tercih edin.


Dünyanın her yerinde İslâm'ı yayma, tebliğ, irşad, talim ve terbiye çalışmalarına yeni bir hız ve güç vermeliyiz.



Günahkârlara kızmayın, onları ayıplamayın, sabırlı olun onlara birer hasta gibi şefkatle yaklaşın, doğru yola gelmeleri için gıyaplarında dua edin.



Kadınların ve çocukların da savaşa hazırlanması lazım. Karate, tekvando ve, yakın savunma sporları dahil hepsini öğrenmeli.



Mutlaka sosyal, kültürel çalışmaları yapacaksınız. Mutlaka dergilerimizi okuyacaksınız, okutacaksınız.



Halkı bilgilendirmeli bilgi toplumu haline getirmeliyiz.



Mutlaka sizin dışınızdaki insanların güzel taraflarını görmeyi öğreneceksiniz. Kusurlu olarak kendinizi göreceksiniz.
Müslümanlar fikir farklarına rağmen, işbirliği yapmasını öğrenmek mecburiyetindedirler.

meda
07-06-2007, 12:13
İnançlı, görgülü, bilgili, terbiyeli, iradeli, edepli, ahlaklı ve gönül ehli insanlar yetiştirmeye yönelmeliyiz.



Mert olalım, dürüst olalım! Bize iyilik yapana kötülük etmeyelim, kan kusturmayalım! Borcumuz varsa, sahibine ödeyelim, rahat etsin o da... İyiliği için de teşekkür edelim!



Müslüman olarak giyimine dikkat etmen gerekli; pabucunun çamursuz olması, pantolonunun temiz olması önemli! Hatta, giyiminin renklerinin uyumlu olması önemli.



İlim öğrenin, hadis öğrenin, Kur'an öğrenin, büyüklerimizin hallerini öğrenin; söylenecek yerde onları söyleyin!..



Kur'an-ı Kerim Allah'ın sağlam kurtarma ipidir, can kurtaran simididir. Ona sımsıkı sarılmalıyız, yapışmalıyız ki selâmete çıkalım, kurtulalım.



Kur'an-ı Kerim ne dediyse, "Amennâ ve saddaknâ, sadakallàhul-azîm. Cenâb-ı Hak doğru buyurmuştur, elbet öyledir." deyip onu tasdik etmemiz lâzım!



Her yerde, herkese, her vesile ile hizmeti bir ganimet bilelim, dua almaya çalışalım, dua kazanalım!



Bu bayramların sevaplarından istifade etmek lâzım. Sevapları kaçırmamak lâzım!



Zikir ehli; yâni ilim ehli, o meseleyi bilen kimseler demek. Bilene sormak çok önemli. Bir sorun çıktı karşınıza... Arayıp, bulup bilene sormak lâzım!



O halde müslümanlar ilmi, hakyolda ve hayra ve Allah için öğrenmeli, kullanmalı, ilmi ile âmil olmalı, takvâyı şiâr edinmeli.



Bir insan her şeyi tam bilemez, bilmediği konularda "burası benim saham dışındadır" diyebilmeli, konuşmak kadar edebi, sukût etmeyi de öğrenmelidir.



Hasta kardeşlerimize ziyaret yaparsınız, gönüllerini alırsınız. Bir de onların dualarını talep edin, "Bize dua edin!" diye dua isteyin.




Eksiğimizle, kusurumuzla, hatalı şey yaptığımızı itiraf ederek, tevazuu takınmamız lâzım geldiğini hatırlamalıyız...



Cahil cahilliğiyle öyle kenarda yıllarca kalmamalı, cahil gelip cahil gitmemeli! Cahil yaşayıp cahil göçmemeli!..




Eski güzel an'anelerimizi canlandıralım; müslümanların ne kadar misafirperver, fedâkâr, vefâkâr, hizmetli, gayretli, ihlâslı olduğunu fi'len gösterelim.



Sağlam yürümek daha iyi... Bildiğiniz insanlarla, samimi dostlarınızla iş yapmanızı tavsiye ederiz.

adonya
07-06-2007, 12:59
Rahman razı olsun..ne güzel tavsiyeler!...bilip de yaşama dileğiyle inşaallah..

meda
07-06-2007, 13:07
inşaallah sevgili kardeşim:)

A.R
07-06-2007, 16:52
Allah razı olsun, tek tek okunmalı, uygulamaya gayret edilmeye..

Bin teşekkür..

meda
08-06-2007, 00:27
ben sizlere teşekkür ederim...

meda
08-06-2007, 00:30
OSMÂN-I GAZİ'NİN VASİYETLERİ (*)
Doç. Dr. M. Es'ad COŞAN
Geçen sayıda, Tarih-i Gülşen-i Maarif adlı eserden naklen, Osmân-ı Gazi'nin ( 1 (http://www.iskenderpasa.com/MEC/osmangazi.asp#%281%29)) oğlu Orhan-ı Gazi'ye yaptığı vasiyetleri yazmıştık. Yapılan müracaatlardan bu vasiyetler üzerinde durmak ve bazı açıklamalar yapmak gerektiği anlaşıldı. Bu yazımızda bu işi yerine getirmeğe başlamak istiyoruz.
Osmân-ı Gazi Hazretleri oğluna yedi madde halinde şu tavsiyelerde bulunuyor:
"Evvelâ: Cemî-i mesalihinden mukaddem emr-i dininde ihtimam-u dikkat eyle, zirâ bâis-i kıvâm-ı din devlettir."
Yâni: "Her işinden evvel, dinine dair hususlarda itinalı ve dikkatli ol. Çünkü dinin ayakta durmasına sebep devlettir." buyurmuştur.
Hemen belirtelim ki bu ifadenin altında fevkalâde önemli bir zihniyet ve samimi bir iman duygusu yattığı seziliyor: O da, merhum Sultan Osman'ın her şeyden önce dine hizmeti düşündüğü; aslî görev ve gayesinin dine hizmet olduğudur. Çünkü dinin ayakta kalabilmesi ve yaşamasını gaye olarak belirtip devleti ona vesile ve vasıta olarak zikrediyor. Böyle düşünmeseydi başka bir ifade kullanır ve meselâ; "Oğlum, dine önem ver. Çünkü devletin ilerlemesi ve yükselmesi için din kuvvetli bir destektir, şahısların iman duygusuna hitap eder, onları sınırlarda cihada sürür, devletini geliştirir ve genişletirsin." der idi. Fakat bu din vakıasına, materyalist ve menfaatperest bir bakış tarzı olurdu. Esefle söylemek zorundayız ki biz dini bugün bu menfaat açısından mütalâa ediyor ve hattâ muarızlarımıza dinin önemini kabul ettirebilmek için bu yolda müdafaada bulunuyoruz.
Şunu da söyleyelim ki Osmân-ı Gazi ve muasırları sözde kalmamış bu imanın gereği olan faaliyetlerle ömür geçirmiş ve bu samimi duyguları sayesinde büyük muvaffakiyetlere mazhar olmuşlardır. Gerçekten de ilk Osmanlı sultanları kendilerini İslâm âleminin hudutlarını bekleyen birer mücahid olarak görmüşler ve "sultanü'l-guzat ve'l-mücahidîn; gazi ve mücahidlerin sultanı, gâzî; din uğrunda savaş yapan, Çelebi; ilâhî, Ebu'l-feth ve'l-megazî; Fütuhat ve gazâlara sahip ve mazhar" gibi hep dînî mânâ taşıyan sıfatlar kullanmışlar ve onlarla anılmışlardır.
Murad Hüdâvendigâr'ın Kosova savaşından önceki dua ve niyazı da bunun bariz bir numûnesi durumundadır.
Nitekim rivayete göre harbe takaddüm eden gece sultan, ibadet etmiş, yüzünü yere sürmüş ve:
--Yâ Rabbi, dinin düşmanları, müslümanlar üzerine gökten gelme bir belâ gibi çöktü. Bu hususta benim bir suçluluğum söz konusu ise beni afveyle. Senin ulûhiyyetine layık olanı yap. Bu belâyı def için canım feda olsun. Yeter ki İslâm askeri zafer kazanıp bayram etsin. O bayram günü beni de kurban et." diye çokça yalvarmıştı.
Fatih Sultan Muhammed Han'ın devrinde, Osmanlı devletinin, gazi devleti vasfı daha bariz bir hal almıştı. Ona atfedilen bir şiir onun gazilik zihniyetinin çok güzel bir şekilde aksettirdiği için buraya derc edilmesi münasip düşmüştür. ( 2 (http://www.iskenderpasa.com/MEC/osmangazi.asp#%282%29))
İmtisal-i cahidü fi'llâh olubdur niyyetüm
Din-i İslâmun mücerred gayretidür gayretüm
Fazl-i Hakk u himmet-i cund-i ricalu'llah ile
Ehl-i küfri ser-teser kahr eylemektür niyyetüm
Enbiya vü evliyaya istinadum var benüm
Lütf-i hakdandur heman ümmid-i feth ü neusretüm
Nefs ü mal ile n'ola kılsam cihanda icitihad
Hamdü li'llah var gazaya sad-hezaran rağbetüm
Ey Muhammed mu'cizat-ı Ahmed-i Muhtar ile
Umarum galib ola a'da-yi dine devletüm
(1) (http://www.iskenderpasa.com/MEC/osmangazi.asp#1) Alışılmış, fakat hatalı şekli "Osman Gazi" olan bu terkip aslında Farsça bir sıfat tamlamasıdır. Türkçe'si Gazi Osman şeklinde olması gerekir. Neşredilen İslâmî eserlerde umûmiyetle tarihî isimlerin yanlış tespit edilip yanlış okunduğunu görüyoruz. Bu hususta bir ikaz olma ve konuya dikkati çekmek üzere burada "galât-ı meşhur"u değil, "lügat-ı fasîh"i kullandık.
(2) (http://www.iskenderpasa.com/MEC/osmangazi.asp#2) Bu şiir Fatih'in mürettep divanında mevcud değildir. Eğri Fatih'i III. Mehmed'e ait olduğu da ileri sürülüyor. Bk. Kemâl Edip Ünsel (Kürkçüoğlu), Fatih'in Şiirleri, Ankara 1946, s.81.
(*) Diyanet Gazetesi, 1 Nisan 1979, s. 210, sf.4.

meda
10-06-2007, 09:22
ZARİF BİR DİNÎ HİKÂYE (*)
Doç. Dr. M. Esad COŞAN
Allah'ın emrettiği şekilde davranıp iyi bir kul olarak yaşayanlar cennetle mükâfatlanacak, kötüler ise cehennemde yaptıklarının cezasını görecek. Bunun tabii sonucu olarak inananlar cenneti özler, cehennemden korkar; cenneti kazanmak için çabalar ve cehenneme düşmemeğe çalışır.
Bir de iyilik ve ibadetleri, cehennemden korktuğundan, ya sonunda cenneti kazanmayı umduğundan yapmak meselesi var. Bu bir düşünce tarzıdır. Olgun kişiler ve büyük mutasavvıflar ise bu konuda daha başka düşünürler. Meselâ büyük âlim Molla Câmî'ye göre, kemâle ermek için dört şeyi gönülden ve zihinden silip çıkarmak şarttır:
l. Dünya
2. Ahiret
3. Varlık
4. İlk üçü terk ettiğine dair şuur (yâni: terk-i terk).
Bu zümre: “İlâhî! Maksudumuz sensin, biz sadece senin rızânı istiyoruz.” derler.
713-803 yılları arasında Basra'da yaşamış olan meşhur kadın velî Râbia-ı Adeviye de şöyle dua edermiş:
“Rabbim! Eğer sana, cehennemden korktuğumdan tapıyorsam beni oraya at ve yak; eğer cennet umuduyla tapıyorsam bana orayı haram eyle. Fakat seni, sırf zatın için seviyorsam, dîdârını ve ebedî güzelliğini benden asla esirgeme...”
Edebiyat ve Tasavvuf kitaplarında bu hasbî, ard-düşüncesiz, saf tanrı aşkını anlatan güzel pasajlar bulunmaktadır. 15. yüzyılda yazılmış Türkçe bir eserden alınarak sadeleştirilen aşağıdaki hikâye de aynı konuyu işliyor:
“Hikâye edilir ki Harun er-Reşid, köle, cariye ve hizmetçilerine her yıl çeşitli hediyeler dağıtırdı. Bir yıl da, yine hepsini bir araya topladı. Çeşitli giysiler, süslemeler, altın ve gümüş eşyayı ortaya getirterek:
—Herbiriniz, beğendiği şey üzerine elini koysun, ben bunu istiyorum desin, diye emretti. Bunun üzerine herkes gözüne kestirdiği, eşyanın yanına koştu, elini onun üstüne koydu. Bu arada bir cariye de gelmiş elini Harun er-Reşid'in başına koymuştu. Harun er-Reşid şaşırarak:
— Ne yapıyorsun? dedi.
Cariye :
—Siz, herkes sevdiği şey üzerine elini koysun, buyurmuştunuz; ben ise sizin mübarek başınızı sevmekteyim, diye cevap verince Harun er-Reşid çok duygulandı ve:
— Madem ki sen de beni tercih ettin, o halde ben de, malım, mülküm de senindir, dedi. O cariyeyi derhal azad eyledi; daha birçok ihsan ve ikramlarda bulundu. Bütün diğerlerine ona saygı göstermelerini emretti.
Ey mü'min! Sen de bu dünyanın fani lezzetlerine kapılmaz, gönlünü samimi olarak Allah-u Teàlâ'ya bağlarsan, her şey senin kulun kölen olur, ahirette de Tanrı'nın cemalini müşahedeye erersin, inşâallah.”
( Mensur Yüz Hadis-Yüz Hikâye Kitabı, 37. hikâye)
(*) İslâm Mecmuası, München, B. Almanya, Temmuz 1976, s.159.

Enes
10-06-2007, 09:42
Allah sizden bin kere razı olsun sayın meda...

böylesi büyük bir sevgi neferini sayfalarımıza getirerek bizi mutlu ettiniz...

Edibe Ziyâi
10-06-2007, 16:25
Allah razı olsun meda kardeşim , bu başlığı gördükçe o kadar mutlu oldum ki ...
hepinizi çok seviyorum

Edibe Ziyâi
10-06-2007, 17:07
ÖNCE İNSAF;
SONRA İLİM
SONRA İSLAM
SONRA NEFS TERBİYESİ
SONRA İRFAN
SONRA AŞK-U ŞEVK
SONRA SA'Y Ü GAYRET
A'MAL-İ SALİHA
HAYRATÜ HASENAT
TEBLİĞ , İRŞAD
CİHAD...
SONRA ZAFER
SONRA SAADET-İ DAREYN
SONRA CENNET
SONRA CEMAL
Yol varsa budur yol....Bilmiyorum Başka çıkar yol
Mahmud Esad Coşan

Nikbin
10-06-2007, 18:17
"Misyonumuz; islami çizginin dışına sapmadan, sünnete seniyyeye bağlı, çağa uygun, aşırılıktan uzak Takvaya dayalı Müslümanlıktır."

Prof. Dr Mahmud Esad Coşan (R.a)

ummuhan
11-06-2007, 07:21
HAYATI

Prof. Dr. Mahmud Es’ad Coşan Hocaefendi 14.4.1938 tarihinde, Çanakkale’ye bağlı Ayvacık ilçesinin Ahmetçe köyünde dünyaya geldi. Babası Halil Necati Efendi, annesi Şadiye Hanım’dır. Babası ile annesi üçüncü kuşakta aynı kökte birleşmektedir. Hz. Hüseyin Efendimiz’in soyundan olan dedeleri Buhara’dan gelip Çanakkale’ye yerleşmişlerdir. Büyük dedesi Molla Abdullah Efendi, İstanbul’da ilim tahsilinde bulunmuş ve dönemin ünlü meşâyihinden Gümüşhâneli Ahmed Ziyâüddin Efendi’nin yakın bağlıları arasına girmiştir. Dedesi Molla Mehmed Efendi ise Fatih medreselerinde okuyup icazet aldıktan sonra, Birinci Cihan Harbi’ne iştirak etmiş ve bu savaşta şehit düşmüştür.

Mahmud Es’ad Coşan Hocaefendi’nin babası Hâfız Halil Necati Efendi 1942 yılında çocuklarının tahsili için İstanbul’a göç etti. Es’ad Coşan Hocaefendi ilk öğrenimini Eminönü Vezneciler İlkokulu’nda, 1950 yılında tamamladı. Bu arada babası vasıtasıyla dönemin âlim ve âriflerinden Serezli Hasib ve Abdülaziz Bekkine Efendilerle tanıştı. Sohbet meclislerine devam etti.

Vefa Lisesi orta kısmından 1953, aynı okulun lise kısmı Fen Kolu’ndan ise 1956 yılında mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap-Fars Filolojisi bölümünü 1960 yılında bitirdi. Arap Dili ve Edebiyatı, Fars Dili ve Edebiyatı, Ortaçağ Tarihi ve Türk-İslâm Sanatı sertifikaları aldı. Fakülte son sınıfta iken Mehmed Zâhid (Kotku) Efendi’nin küçük kızı Muhterem Hanımefendi ile evlendi.
Fakülte’den mezuniyetini müteakip girdiği imtihanı başarı ile vererek Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Klasik-Dînî Türkçe Metinler Kürsüsü asistanlığını kazandı ve bu suretle de üniversiteye intisap etti.

Fakülte yayın komisyonunda iki yıl sekreterlik yapan Es’ad Coşan Hocaefendi, 1965 yılında XV. Yüzyıl Şairlerinden Hatiboğlu Muhammed ve Eserleri adlı çalışmasıyla “İlâhiyat Doktoru” ünvanını aldı. İlâhiyat Fakültesi öğretim üyeliği yanısıra 1967-68 yıllarında Ankara Yükseliş Mühendislik ve Mimarlık Özel Yüksek Okulu’nda “Türkçe ve Hümaniter Bilgiler” dersi verdi.

Es’ad Coşan hocaefendi 1972 yılında Hacı Bektaş Velî ve Makâlât adlı tezi ile doçent ünvanını aldı. 1971-1972 yıllarında yedek subay olarak askerlik hizmetini yaptı. 1973 yılında aynı fakültesin Türk-İslâm Edebiyatı Kürsüsü öğretim üyeliğine, bir yıl sonra da aynı kürsünün başkanlığına atandı. Emekli olduğu 1987 yılına kadar adı geçen kürsünün Anabilim dalı başkanlığını yürüttü.
1977-1980 yılları arasında Sakarya Devlet Mimarlık ve Mühendislik Akademis’nde Türk Dili ve Hümaniter Bilgiler dersleri verdi.

Matbaacı İbrâhim-i Müteferrika ve Risâle-i İslâmiyye adlı takdim teziyle 1982 yılında Profesör unvanını aldı.
Üniversiteye intisap etmesinden emekliliğine kadar geçen süre içerisinde Milli Eğitim Bakanlığı ve Devlet Planlama Teşkilatı bünyesinde kurulan çeşitli komisyonlarda üye olarak çalıştı. Aynı zamanda Almanya, Avusturya, Irak, İran, Libya, Ürdün, Suudi Arabistan ve İran gibi ülkelerde uluslararası toplantı ve konferanslara katıldı, araştırma ve incelemelerde bulundu.

Mensubu bulunduğu fakültede Türk-İslâm Edebiyatı, Osmanlıca, Türkçe-Kompozisyon, Farsça ve Arapça derslerini okuttu. Yedi adet doktora ve çok sayıda lisans tezi yönetti.

Mahmud Es’ad Coşan hocaefendi başarılı ve verimli bir öğretim üyeliği hayatı sürdürmekte iken irşad faaliyetleri ile sosyal ve kültürel çalışmalara daha fazla zaman ayırabilmek amacıyla 1987 yılında kendi isteğiyle emekliye ayrıldı. Bundan sonra Hocası ve kayınpederi Mehmed Zahid Efendi’den aldığı tebliğ ve irşad görevini daha aktif yerine getirebilmek için faaliyetlere başladı. Seleflerinin başlattığı hadis derslerini Türkiye’nin bir çok ilinde yapmak suretiyle yaygınlaştırdı. Yaygın ve örgün eğitim, kültür, yardımlaşma, sanat ve yayın alanlarında hizmet üretmeleri için dostlarını teşvik etti. Bu alanlarda bir çok çalışmanın başlamasına önayak oldu. Çok sayıda kitap ve makale kaleme aldı.

Sohbetlerine gösterilen ilgiden dolayı hizmet sınırlarını genişletti ve bu gaye ile dünyanın bir çok ülkesine seyahatlerde bulundu. Avrupa, ABD, Orta Asya ve Avustralya’ya defalarca giderek eğitim proğramlarına katıldı.

Doğup büyüdüğü vatanından yirmi bin kilometre uzakta bulunan Avustralya’da, bir cami açılışı için yaptığı bir seyahat esnasında elim bir trafik kazası neticesinde Hakk’a yürüdü (4 Şubat 2001). Nâşı Türkiye’ye getirildi. 9 Şubat 2001 tarihinde Fatih Camii’nde Cuma namazını müteakip kılınan cenaze namazına, yüzbinlerce talebe ve seveni katıldı. Eyüpsultan Mezarlığı’nın Nakşi Tarlası denilen kısmında Hakk’ın rahmetine tevdi edildi.

ummuhan
11-06-2007, 13:44
Soru: --Bir insan İslam'ı biliyor, kendisi müslüman ama, namazlarında ihmalde bulunuyor. Ne dersiniz?
--Namaz, oruç, hac, zekât veya diğer ibadetlerden bir tanesi yapılmadığı zaman, farz yerine getirilmediği zaman, Allah onu cezalandırır, günah yazar. Ama ne kadar ceza verecek, ne yapacak, kendisi bilir. Bazen bir küçük terbiyesizlikten dolayı, çatır çatır cehennemde yakar. Bazen de kulun gönlünün paklığından, temizliğinden dolayı affedebilir.

Yalnız, fıkıh kitaplarında, itikad kitaplarında yazılan şudur ki: Bir insan ibadetleri yapmasa, inancı itikadı olsa, İslam'dan çıkmaz. Müslümandır ama, günahkâr, kusurlu, eksikli, suçlu müslümandır. İşi Allah'a kalmıştır. Sonradan tövbe edip doğru yola geldiği zaman, eğer Allah affederse, affeder. Affetmezse; o ihmali kadar cehennemde yanar, azabını görür. Ondan sonra, imanı dolayısıyla kurtulur amma, Peygamber Efendimiz SAS'in bir hadis-i şerifini bu sözümün arkasından hatırlatıvereyim; diyor ki:

"Cenenneme düşmemeğe çalışın!.." Çünkü, cehenneme insan bir kere düştü mü, sonunda çıkacak bile olsa, --öyle bir şeyler söylüyor ki Peygamber Efendimiz, hesaplıyoruz-- milyonlarca sene kalıyor. En aşağı ikiyüzelli sene sene kalıyor.

Sonra, cehennemdeki azabları küçük görmemek lâzım!.. Cehennemde meselâ, cehennem ehlinin zakkum yiyeceği söyleniyor. Zakkumun dünyada bile zehir olduğunu artık gazetelerden anladınız. "Cehennemin zakkumundan bir damla dünya denizlerine damlasaydı, bütün dünya denizlerini zehir gibi acı yapardı." diye bildiriyor Peygamber Efendimiz... Cehennemde onu böyle, sabah akşam yiyen bir insanın ne ızdırab çekeceğini, ne azaplar göreceğini tahmin edebilirsiniz.

O bakımdan cehenneme düşmeyecek şekilde tedbir almak, akıllı insanların yapması gereken doğru iştir. Cenneti kazanmak için çalışmak çabalamak, akıllı insanların işidir. Günaha ancak cahiller cesaret eder. Yoksa, "Günahın büyüğü küçüğü olmaz!" diyor bazı büyüklerimiz... Çünkü, günahı kime karşı yapıyorsun? Kime asi geliyorsun? Allah'a...

Asi geldikten sonra, bakarsın Allah bir sille tokat indirtir ki, helâk olursun!.. İnsanın malına geliyor, arabasına geliyor, evine geliyor... Vücuduna amansız hastalık geliyor. O zaman diyar diyar şifa arıyor, çare arıyor. "Bunun çaresi nedir?" diye gözyaşları içinde arıyor. Sen ilkönce edepsizlik yaptın, bu ceza ondan geldi.

Onun için dünyada da çeker, ahirette de çeker. Bu hususlarda hiç bir kimse gevşek olmasın!..

ummuhan
12-06-2007, 08:01
Soru:

--Kıldığım namazdan feyz alamıyorum; ne tavsiye edersiniz?

--Feyz almak için çok şeyler lâzım; başta, lokmanın helâl olması lâzım!.. Haram lokma ile feyizli ibadet yapılmaz. Lokma haram... Midesinde duruyor... Allah sevmez ki!..

Sevilmeyen bir kimse senin kapına gelmiş, kapıyı çalmış, içeri girmek istiyor. Nasıl bakarsın? Düşün, ordan anla!

Lokma helâl olacak; bir... Abdesti tamam olacak; iki... Yüznumaraya gidiyorlar, doğru düzgün istibrâ, istincâ olmuyor. Üstleri, başları temiz olmuyor. Paçalı pantolonların paçaları yerleri süpürüyor. Şimdi bizim pantolonlarımızın hepsi, --moda dolayısıyla-- paçaları arkadan yerleri süpürür. Temiz şeyler gelir, pis şeyler gelir. Elbisesi temiz olmayınca, namaza tesir eder.

Bilgisi az, söylediği söz hakkında bilgisi yok, tekbir hakkında bilgisi yok... Tabii ordan huzur alamaz.

Onun için bir kere helâl lokma yesin!.. Ondan sonra, abdestini düzgün alsın!.. Ordan başlıyor iş... Dualarını yapa yapa güzel abdest alsın!.. Temiz olsun; hem kalbi temiz olsun, hem elbisesi temiz olsun!.. Ondan sonra, biraz dinî bilgi sahibi olsun, dinî kitapları okusun!.. "Allahu ekber" ne demek, "Sübhânallah" ne demek? Fâtihâ'nın mânâsı ne, İhlâs'ın mânâsı ne?. Namazda rükû ne oluyor, secde ne oluyor; bunları düşünsün tefekkür eylesin!.. O zaman inşaallah feyzini çok alacak, Allah'ın lütfuyla...

ummuhan
12-06-2007, 09:25
İbadet ettiğimde bile içimde bir boşluk var; bunu neyle doldurayım?

--Bu içindeki boşluğun muhtelif sebepleri olabilir. Bir kere lokmanın helâl olmasına dikkat etmek lâzım!.. Ondan sonra, abdestin güzel alınmasına dikkat etmek lâzım!.. İbadeti tadını çıkarta çıkarta, duya duya, aceleye getirmeden yapmak lâzım!.. O zaman, Allah insanın içine ibadetin tadını verir.

O ibadetin tadını Allah'ın insana vermesi için hadis-i şerifte buyuruluyor ki: "Allah'ı ve Rasûlüllah'ı her şeyden daha çok sevecek ve günaha dönmemek azminde olacak! Günaha, tekrar eski haline dönmektense, ateşe atılmaya razı olacak bir halde olacak!.." Bu duyguları taşıdığı zaman, ibadetin tadını duyar diye hadis-i şeriflerde bildiriliyor.

ummuhan
12-06-2007, 09:27
Soru:

--Namazda aklımıza olmadık şeyler geliyor; bunun sebebi nedir, çaresi nedir?

--Abdesti güzel almaktır. Olmadık şeyler şeytandandır. Namazda huzuru bozmağa çalışıyor, ibadetten sevap kazanmamasını sağlamağa çalışıyor.

İradesine hakim olup kendisini söylediği söze, yaptığı ibadete verecek ve güzel şeylerle meşgul edecek... "Allah'ın huzurundayım!" diyecek, "Kâbe'nin karşısındayım!" diyecek... "Elhamdü lillâhi rabbil âlemîn" derken mânâsını düşünecek, kendisini okuduğu şeylerle meşgul edecek.

Soru:

--Namazda vesvese gelince tekbiri tazeleyelim mi?

--Hayır! Öyle yaparsanız, işin sonunu alamazsınız. Vesvese gelir tekbir alırsınız, bir daha tekbir alırsınız, bir daha alırsınız, bir daha... Çünkü şeytan insanı ordan yakalar. Kat'iyyen vesveseye hiç yüz vermeyeceksiniz. Aldın tamam, yürüyeceksin.

Vesveseye bir kere itibar ettin mi: "Namaz pek iyi olmadı... Oldu galiba ama? Yok, yok olmadı. Haydi bir daha kılayım!.." Bir daha kılarsan, bir daha bir vesvese gelir. Onu kılarken bir daha bir vesvese gelir, batağa saplanırsın.

Sakın vesveseye hiç yüz vermeyin!.. Doğru olduğuna kanaat ettiğiniz şeye göre devam ettirin işi, olsun bitsin.

Kaynak: M. Esad Coşan - Güncel Meseleler 2

ummuhan
12-06-2007, 10:07
1. Soru:

--Kur'an-ı Kerim'de: (İnnes salâte tenhâ anil fahşâi vel münker) "Namaz insanı kötülüklerden alıkoyar." buyruluyor. Namazın hikmetini izah eder misiniz? --Namaz Allah tarafından emredilmiş bir ibadettir. Her ibadetin sebebi, hikmeti, faydası vardır. Namaz insanı, günün beş vaktinde çekip çekip Allah'ın çizgisine getirme ibadetidir. Günün beş vaktinde ayarlama ibadetidir. Dünyanın yaşamına, meşgalesine, hay huyuna dalan insanın, günde beş defa akordunu düzeltme ibadetidir.

İnsan bu ibadeti yaptıkça; abdest almasıyla stresi gider, sinirleri gevşer, vücudu rahatlar... Şöyle olur, böyle olur, bir rahatlık olur. Yatıp kalkmasıyla, secdesiyle rükûsuyla, kıyamıyla kuuduyla, beyninin kanla yıkanıp, yeni kanın gelip yorgunluk malzemelerinin gitmesiyle kafası dinlenir. Kalbi de mânevî bakımdan temizlenir, kötü duygular silinir. Bir önceki namazla bu namaz arasındaki yaptığı kusurlar bağışlanır ve temizlenir. Namazların böyle günahları da affettirme faydası vardır.

Sıhhî faydası vardır. Eklemler hareket eder, adaleler çalışır, bir bakıma jimnastik olur, egsersiz olur. Vücudu faydası vardır, kafaya faydası vardır. Yorgunluğu izâle edicidir. Ruha faydası vardır, dünyaya faydası vardır, ahirete faydası vardır.

İnsan bir namaza gelince insafa da gelir. Bir kötülüğe niyet etmişse bile, o kötülükten vaz geçer. Kötülüğü yapmayı bırakır. Böylece namazın, bir de kötülükten uzaklaştırma özelliği vardır. Ayet-i kerime böyle...

Edibe Ziyâi
12-06-2007, 10:12
Allah razı olsun ummuhan abla , yazdıklarınızı (güncel meseleleri) dün gece okumuştum , şimdide tekrar mahiyetnde oldu..harika bir kitap tavsiye ederim kardeşlerim

Edibe Ziyâi
12-06-2007, 10:15
es4-1vX0wSQ

yad belgeselini izlemenizi tavsiye ederim ...hayatı hakkında geniş bilgilere ulaşırsınız
her izlediğimde aynı his oluyor :cray: :cray:

ummuhan
12-06-2007, 10:15
2. Soru:

--Zihni devamlı olarak günlük işlerle meşgul olmaktan kurtarmak için ne yapmalıdır?

--İbadet etmeli, namaz kılmalıdır. Neden namaz günde beş defa farz olmuştur? Öğleyin namaza gitsin, abdest alsın, huzurlu bir namaz kılsın; dünya işlerinden sıyrılsın diye... İkindi vakti gitsin, abdest alsın; usûlüne uygun, aceleye getirmeden namaz kılısın, dünya işlerinden kurtulsun diye...

Şimdi millet namazları öyle kılıyor ki... Meselâ ticarethanede, kendisini yoran bir işte çalışıyor, çalışıyor, çalışıyor, çalışıyor... Gidiyor seccadeye... Takır tukur, takır tukur namaz kılıyor. Hop geliyor. Bunun bir faydası olmaz. Öbür tarafın harareti soğumuyor bile... Bir duraklıyor, ondan sonra tekrar işine, gücüne...

Öyle olmayacak! Şöyle bir gidecek, namazı bir kılacak... Suudlular çok hoşuma gidiyor, herkes tenkid eder ama... Namaza ezan okunmadan önce gidiyorlar. Güzel abdest alıyorlar. Kur'an-ı Kerim okuyorlar. Bekliyorlar. Namazı kılıyorlar. Namazdan sonra dua etmeden kalkarlar diyorlardı, hiç de doğru değil... Herkesten fazla dua ediyorlar. Duayı yapıyor ama, tek başına yapıyor; sen onun ne yaptığını görmüyorsun. Gayet güzel de dua yapıyorlar.

İbadetler insanı kurtarır. Günde beş vakit namaz insanı günlük meşgaleleirn sıkıntısından çekip sıyırmak içindir.

ummuhan
12-06-2007, 11:35
--Namaz kılan insan neyi düşünmeli?

--Namaz kılarken insan Kâbe'yi düşünecek karşısında... Evliyâullahtan bir zât diyor ki: "Namaza durduğum zaman abdesti güzel alıyorum bir kere... Kâbe'yi karşımda düşünüyorum. Ayağımın altında sıratı düşünüyorum, kayarsam cehenneme gideceğimi düşünüyorum. Arkamda Azrâil'in beklediğini düşünürüm. Kıldığım namazın son namaz olduğunu, bundan sonra bir daha namaz kılamayacağımı düşünürüm. Korku ile, zârilik ile namaz kılarım." diyor. Namazı böyle kılmağa çalışmak lâzım!..

Soru:

--Bir insan ibadetten feyz alamıyorsa, bunun sebebi nedir, ne yapması gerekir?

--Feyz alamamak, insanın kazancında haram olmasından olabilir. Kazancında haramlık varsa, ibadetten feyz almamağa başlar, zikirden feyz almamağa başlar. Soğur, gittikçe yanlış yollara sapar. Onun için, lokmanın helâl olmasına çok dikkat etmek lâzım!..

Bunun dışında, abdesti sağlam olmadığı zaman feyz almaz. Abdesti eksik almışsa veya yüznumaraya giriyorlar... Hani, İslam'da ayıp yoktur, söylemek lâzım! Küçük abdest yapmanın, büyük abdest yapmanın İslam'a göre ölçüsü vardır. Müslüman deve gibi ayakta küçük abdest yapmaz!.. Salıvermez, şaldır şuldur etrafa sıçratmaz. Kabir azabına uğrar sonra... Dikkat edecek, çömelecek, korunacak, sakınacak... İstibrâ edecek, arkası kalmayacak idrarın... Güzelce temizlenecek. Bunları yapmadan, bakıyorsun adam yüznumaraya giriyor; şar şar ses duyuyorsun. Dışarıya çıkıyor, şadırvandan abdest alıyor, camiye geliyor. Donu ıslak... Her adım attıkça bir damla çıkıyor dışarıya... O zaman, o namazdan feyz alamaz ki!.. Abdest yok ki, namazdan feyz alsın.

Onun için bir camide gördüm, şadırvana yazmışlar: "Birçok kimseler namazın burdan başladığının farkında değildir." diye... Aferin, çok güzel yazmışlar. Namaz nerden başlıyor? Güzel abdest almaktan... Şaldır şuldur abdest alıyor; kollarını tam yıkamıyor, yüzünü tam yıkamıyor, sakalına tam gitmiyor, ayaklarını tam yıkamıyor... Geliyor, "Feyz alamıyorum!" diyor. Bundan oluyor. Yâni, abdestteki kusurlarından oluyor.

Bazen de insanların kötü alışkanlıkları oluyor; gıybet ediyor, dedi kodu ediyor, günahlar işliyor... Bunlar da insanın feyzini kaçırıyor, ağzının tadı kalmıyor. Allah'ın rızâsına uygun, takvâya uygun bir iş yaptı mı; Allah ibadetin tadını verir gönlüne... Bir neşe gelir, bir zevk gelir, bir şevk gelir... Günahlı bir şey yaptığı zaman da, ibadetten tad almamağa başlar.

Demek ki, ibadetten tad almanın şartı, günahlardan sakınmaktır. Haramdan dilini korumaktır, gönlünü korumaktır, elini korumaktır. Midesini haram lokma yemekten korumaktır... Güzelce abdest almaktır. Takvâlı olmaktır.

Binâen aleyh, dönüp dolaşıp her şey takvâya bağlanıyor. Takvâlı olursa bir insan, feyiz de alır.

ummuhan
12-06-2007, 11:37
Prof. Dr. Mahmud Es'ad COŞAN Rh.A Hazretleri'nden

"Bir toplumun en uyanık insanları, basınla ilgili insanlardır."

"Hizmet yaygın olmalı, her müslüman lider olmalı!"

"Nâkıs insandan kâmil iş çıkmaz!"

"İnsanın kıymeti himmeti kadardır."

"İnsanın hakla olması birlik ve beraberliktir; batılla olması tefrikadır."

"Bizim metodumuz sabır ve sevgi metodudur; savaş son çâredir."

"Müslüman bir köşeye çekilip hayatı terkeden insan değil, hayatın bütün faaliyetleri içindeyken Allah'ın rızâsını gözetebilen insandır."

FUZULİ
12-06-2007, 11:41
Rabbim böyle alimleri alem-i islamın şanlı tarihinden uzak etmesin. ben garip kıtmiride onların feyz-i mukaddesatlarından bir dem alacak abd eylesin...

sultan-ül şark
12-06-2007, 21:00
Rabbim hocamızın şefaatlerine bizleride nail eylesin inşallah.meda abi böyle güzel bi çalışmaya imza attığın için Rabbim senden de razı olsun inşallah... selametle

ummuhan
13-06-2007, 07:47
nevniyaz video çok güzeldi, anılarım tazelendi Allah razı olsun İlahiyat Fakültesinde ki o odası....


İbadetlerini yapacaksın,
Günahlardan kaçacaksın,
Ahlakını güzelleştireceksin..
İşte bizim yolumuzun düsturu. M.E.C

Edibe Ziyâi
13-06-2007, 09:17
ilahiyet fakültesindeki o o dası mı
O nun öğrencisimiydiniz yoksa :cray:

ummuhan
13-06-2007, 10:53
Evet o dönemde ilahiyatta okuyordum :)

Edibe Ziyâi
13-06-2007, 11:03
anılarını paylaşsan burada olmaz mı :)

ummuhan
13-06-2007, 14:19
İnşaallah yeri ve zamanı geldikçe :)

Nikbin
14-06-2007, 10:45
hocamızın hep şu öğütleri aklımdadır ;


Gerçek mümin olmak için;
*İbadetlerini yapacaksın, bir...
*Günahlardan kaçacaksın, iki...
*Ahlakını güzelleştireceksin, üç...


Prof. Dr Mahmud Esad Coşan

Alah razı olsun sizlerden

Rabbim bu yolda daim kılsın tüm ihvanlarımızı:)

dilhuba
14-06-2007, 11:17
allah cc bize şefahatlarına nail eylesin

sağol paylaşım için

Edibe Ziyâi
14-06-2007, 20:46
Soru: İskender Paşa hakkında bilgi verebilir misiniz?

Cevap: İskender Paşa, Fatih'in oğlu II. Bayezid'in en sadık vezirlerindendir. İtimadlı veziri, komutanı olduğu için, kendisi İstanbul dışına gittiği zaman, bu zâta emanet edermiş şehrin yönetimini... Demek ki, has, halis, güvenilen itimadlı bir kimse imiş. Trabzon'da da bu tarihlere yakın bir İskender Paşa Camii var... Belki Trabzona da gitmiş, oralara da böyle camiler filân yaptırmış.

Muhtelif yerlere hayrat ü hasenâtı olan itimadlı mübarek bir zât ki, asırlar geçtikten sonra Hocamız (Mehmed Zâhid Kotku) gibi bir zât, caminin cemaati kesilmişken, kurşunları çalınmağa, sökülmeğe başlamışken buraya (İskender Paşa Camii'ne) imam tayin oluyor; ondan sonra, o mübârek zâtın nice nice defalar duasına mazhar oluyor. Camisi genişliyor, büyüyor, canlanıyor, İstanbul'un en faal camilerinden birisi haline geliyor; nice nice hayırlar, ibadetler, taatler yapılıyor. Bunlar da bu zâtın bir mânevî mazhariyeti olduğunu gösteriyor.

Hocamız nereye gitse, orada hatm-i hâcegânı yaptıktan sonra dua ederken, sâdât ve meşâyihimizin adını zikrederdi, arkasından İskender Paşa'ya da dua ederdi. Yâni, Ankara'da da olsa, Konya'da da olsa bu İskender Paşa'yı unutmazdı. Ben de imrenirdim bu adama...

(Prof. Dr. Mahmud Esad Coşan, Güncel Meseleler - 2)

meda
17-06-2007, 13:02
TÂTİLDE RUHEN VE BEDENEN SAĞLIKLI YAŞAM
Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN

İlk ve orta dereceli okullar kapandı, haziranla yaz tatiline girdik, çocuklar rahat ve serbest. Fakülteler imtihanda, onların da tatili yakın. Anne ve babalar zaten, iş durumları elveriyorsa, yıllık izin ve dinlenmelerini, çocuklarının tahsil ve tatil durumlarına ayarlayıp, uyarlıyorlar. Demek ki yazın beraberce geziye, yazlığa, kampa, otele, köye, yaylaya, taşraya gidilecek; alışılan çalışma ve yaşam düzeni değişecek; beslenme şekil ve gıda cinsleri değişecek; muhît, çevre, hava ve iklim değişecek; komşular, ahbab ve arkadaşlar değişecek...
Bu değişmelerin hepsi çok mühim; çünkü insanın ruh, ahlâk, beden ve zihin sağlığına tesir edecek; bu tesirler müsbet ve faydalı da olabilir; menfî, tehlikeli ve zararlı da.. Hatta insan, eve, tatile, çıktığına bin pişman olarak dönebilir. O halde çok dikkatli, planlı, uyanık ve titiz olmak lazım!
Türkiye'nin iç ve dış çevresi, etrafımızda cereyan eden ciddî ve tehlikeli olaylar, zor ekonomik ve siyasî şartlar sebebiyle kendimizi kenara çekip, bencil ve gamsız, keyf ve zevk içinde zaman israf etmeniz günah ve vebal olur. Onun için tatilde bile sorumluluklarımızı asla unutmamalı, nereye gidersek gidelim, orada mutlaka ve muhakkak İslâm ve müslümanlar için olumlu, faydalı, verimli bir şeyler yapmaya çalışmalıyız: Tebliğ, tâlim, telkin, terbiye, nasihat, tavsiye, vaaz, konferans, sohbet, kurs, reklam, propaganda... vs. gibi.
Gittiğimiz yerde sosyal ve kültürel yapılanma tam teşekkül etmemişse, önayak olmalı; vakıf şubesi veya dernek gibi kalıcı bir teşkilat kurmalıyız.
Günlük zamanımıza şahsen ve ailece dini bilgilerimizi arttıracak okuma ve öğrenme saati ayırmalı, planımızın içine yerleştirmeliyiz:
Mutlaka bir miktar Kur'an-ı Kerim okumak, ezberleme, tecvid, tefsir; bir miktar ilmihal veya daha ileri derecede fıkıh bilgisi; bir miktar İslâm tarihi, siyer-i Nebi, menakıb-ı sahabe ve evliyâ; bir miktar hadis-i şerif ezberleme, açıklamalarını öğrenme... gibi.
İbadetleri ihmal etmeden, işrak vaktine kadarki zamanı değerlendirerek, namazları çoluk çocukla birlikte camide kılarak, teheccüde gayret göstererek, nafile oruçları tutarak, ferdi ve toplu zikirler, hatm-i haceler yaparak iş, güç, mesai, ders, imtihan telaşından âzâde, sakin ve rahat tadını çıkara çıkara ifa etmeğe çalışmalıyız.
Tatil asla tembellik demek olmadığına göre, aile reisleri hem kendisini, hem de aile fertlerini ustalıkla, tatlı ve zevkli, ama olumlu ve faydalı bir takım beceri ve tecrübeleri öğrenmek için çalışmaya yönlendirmelidir. Mesela, oturulan evin bahçesini tanzim etmek, duvar veya çitlerini yapmak, camiyi badana etmek, köy, ev, çiftlik işlerini veya bazı el sanatlarını yapmak gibi.
Tatilde, dînen bozuk muhitlere, âdâb ve ahlâkı zayıf topluluklar arasına gitmemek; dans, flört, içki, kumar, zina, kötü oyun ve alışkanlıklara mübtela olmamak için şarttır. Aksi takdirde ev halkının, çocukların, hele büluğ ve gelişme çağındaki gençlerin harama, fikri dejenerasyona, dik başlılığa, tembelliğe, isyana, günaha, ahlâk bozulmasına uğraması kaçınılmaz olur; evlâtlar elden gider, kafalar bozulur, kalpler kararır.
Diğer tedbir ve tavsiyelere gelince; tatile gider gelirken trafik kazalarına karşı ihtiyatlı, dikkatli olmayı;
Aşırı güneşte kalıp yanmamayı;
Temiz ve taze salata, meyva ve gıdalar yemeyi; bayat et, süt ve nasıl yapıldığı bilinmeyen yemeklerden kaçınmayı, yemekleri az az yapıp, taze taze bitirmeyi, aşırı soğuk meşrubatlardan, dondurma ve buzdolabından çıkmış soğuk karpuz, kavun gibi meyvalardan, terli terli rüzgarda cereyanda durmaktan, kaçınmayı;
Her görülen çeşmeden veya kaptan su içmemeyi, mikroplu olup olmadığını dikkatli araştırmayı, tehlike ihtimali varsa, kaynatılmış su, çay, ıhlamur, adaçayı vs. içmeyi ve,
Bulaşıcı hastalıklardan korunup sakınmayı da hatırlatalım.
Bu gibi maddi ve mânevî önemi büyük hususlara riayet edebilirsek inşaallah tatilimiz, dinen sevaplı, ruhen dinlendirici, bedenen sağlıklı, ahlâken olumlu değerlenmiş olur.
Allah-u Taâlâ'nın selâmı, rahmeti, rızası, ihsanı, ikramı, yardımı, lütfu dâimâ üzerinize olsun, aziz ve sevgili okuyucular! Panzehir, Haziran 1995

meda
17-06-2007, 13:03
DOĞA VE İDEAL

Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN
Doğayı (tabiatı) çok seviyorum. Benim gözümde o, Allah-u Taâlâ'nın sanat şaheserleri kolleksiyonu! Her şey ibretli, hikmetli ve güzel! Köyler, yaylalar, dağlar, ormanlar, çayırlar, dereler, şelaleler, göller, sahiller, kumsallar, denizaltı alemleri, mağaralar, ağaçlar, çiçekler, meyvalar, sebzeler, hayvanlar, kuşlar, böcekler, kelebekler, sesler, renkler, manzaralar, yağmurlar, karlar, meltemler, rüzgârlar... herşey ilgimi çekiyor, aklımı alıyor, kalbimi çalıyor; herşeye ayrı ayrı hayranım: Tebârekallàhu ahsenül-hàlıkîn! Mâşâallah ne san'at, ne kudret, ne haşmet!
Büyük şehirleri de seviyorum; çünkü daha çok medeni imkâna sahip; ilim var, irfan var; dost çok; hareket, faaliyet çok; bitmez tükenmez nimeti, dünyanın her yerinden celb edilmiş eşyayı, malı, aleti hemen buluyor, işini rahatça görebiliyorsun. Gece gündüz güldür güldür dönen bir muazzam çark gibi!
Ama kahveyi, gazinoyu, barı, pavyonu, eğlenceyi, çalgıyı, oyunu, mâlâyâni işleri hiç sevmiyorum. Onlarla karşılaşınca başıma gökten taş yağacakmış gibi geliyor bana! İçim daralıyor. Allah'ın sorgu, sualinden; azap ve gazabına uğramaktan korkuyorum; bunca müslüman dünyanın dört bucağında baskı ve zulüm altında inim inlerken, topluca imhâ edilir, öldürülürken bu sorumsuzca tavır, vicdansızca masraf, ve duygusuzca keyif bana göre değil!
Kahvelere, salonlara girip, saatlerce sigara dumanları arasında oturan, zevzeklenen, oyun oynayan, sıhhatini harcayan insanları temiz havaya, doğanın güzelliklerine, boş duracağına ağaç dikmeye, spor yapmaya çekmek istiyorum. Ormanlar, korular tesis etmek; dinlenme parkları yapmak; köyün, mahallenin yollarını düzenlemek; bahçelerin çitlerini, duvarlarını onarmak, çevre temizliği yapmak, çapa çapalamak, sebze yetiştirmek; soğan, maydonoz, dereotu, marul, salatalık, domates gibi kolay yetişen faydalı bitkiler üretmek, taze taze yemek; evleri, bahçeleri, duvarları, pencereleri çiçeklerle donatmak ne faydalı, ne hoş eğlence türleri bence! Bunları bir yerleştirebilsek halkımızın adetleri arasına!..
Bu duygularla, bizim camiamızın gelenekleşen aile eğitim kamplarını da çok seviyor, var gücümle destekliyor ve yapanları candan kutluyorum.
Temmuz ayında bir hafta İngiltere, iki hafta Amerika'da bu tür eğitim kampları yapıldı. Ağustos başında da Bursa'nın Keles beldesinin Kocayayla'sında çadırlı, çok yıldızlı aile eğitim kampı oldu. Ne muhteşem, ne tertemiz, ne engin, ne şahane bir manzara. Kendimizi dünyanın çatısında imişiz gibi hissettik. Çoluk çoçuk, hanımlar, beyler... son derecede memnun ve mesrur idiler. Topluca, cemaatle namazlar, dini sohbetler, sporlar, vücut kabiliyetlerini geliştirici, faydalı bilgiler, geziler yapıldı. Vakit hoşça ve faydalı geçti. Allah hayırlısıyla tekrarını mülkiyeti kendi camiamıza ait tatil tesislerinde nice nice yıllar yapmayı nasib eylesin!
Biz, ömrümüzü Allah rızasına uygun geçirmek istiyoruz; ailede sıhhat, afiyet ve saadetin beraberce yaşanmasını diliyoruz; çoluk çocuklarımızın sağlıklı, gürbüz, bilgili, görgülü, sevimli, yetenekli, becerikli, üstün kabiliyetli kimseler olarak yetişmesini planlıyoruz. Çürümüş, dejenere olmuş, nefsin ve şeytanın tuzağına düşmüş; içkiye, kumara, sekse, uyuşturucuya alışmış, hippileşmiş, pejmürde, perişan gençler istemiyoruz.
Batı'dan, güldür güldür korkunç bir afet olarak gelen kötü adet ve alışkanlıklar ülkemizde tutunamasın, gençlerimize bulaşmasın diye çırpınıyoruz.
Yüce Mevlâmız, yardımcımız olsun! Panzehir, Ağustos 1995

Edibe Ziyâi
18-06-2007, 13:43
Genellikle başarının, özellikle de güzel konuşup güzel yazmanın başlıca temellerinden birisi de "düşünme ve muhakeme"dir. Bir çok kimseler bu melekeleri gelişigüzel kullanırlar.



Düşünce son derece muhterem olduğu halde, bazen bir kimse için; "Onun düşünceleri on para etmez!" deriz. Bundan, değeri olmayan, mantıkî bir sıra takip etmeyen, doğruluktan mahrum düşünceler kasdedilir.



Bizim başarının şartı olarak gördüğümüz bunlar değil, teemmülü düşüncedir. Bu, fikirlerin basit bir şekilde birbirini takip etmesidir. Bu kabiliyet bütün tahsil boyunca işlenerek, mantık ve matematik ilimleri ile düzenlenerek geliştirilir. Buna rağmen bir çok tahsilli kimsede, muhakeme düzensizliklerine sık sık rastlanır.



O halde bu konu üzerine eğilerek muhakeme düzensizliklerinden kendimizi korumayı ve kurtarmayı başarmalıyız.



Muhakemede en fazla rastlanan düzensizliklerden biri "acele genelleme" yapmaktır.

Bir diğeri hatalı ikilem (dilemma, kıyas-ı mukassem) dir. Bu bir konuda bir çok ihtimal bilindiği halde, onları görmezliğe gelerek iki şıkka indirmek ve kişiyi bunlardan birini kabule zorlamaktır.



Bir üçüncü hata da aynı durum ve şartlarda olmayan iki ayrı şeyi birbirine kıyaslamak ve bu yanlış temelden yanlış sonuç çıkarmaya çalışmaktır.



Ayrıca, bir çok kimse hüküm ve sonuçlarda aşırı iddialı davranır; bazıları kendi tezini isbat etmek için olayları ve delilleri çarpıtarak verir.



Bazıları mantığa aykırı bir sonucu hislere hitap ederek sağlamaya çalışır; sevdiğini aşırı över, sevmediğini aşırı kötüler, karşı olduğu şahıs veya fikre fena bir isim takar, soruyu ters yönden de alır veya anlamamazlıktan gelir...vs.



Tahsilde ve hayatta karşılaşılacak müşkülleri çözmek için, düşüncelerde orjinal ve üretici olmayı öğrenmek şarttır. Meseleleri, kendimizinkiler de dahil olmak üzere, objektif olarak ele almalı, mantıkî bir muhakeme yolu takip edebilmeliyiz.



Bir problemin çözümünde, şu mantıkî merhaleleri takip etmek tavsiye edilebilir:



1. Problemin, meselenin iyi ve doğru anlaşılması,

2. Bu konu üzerinde mümkün mertebe çok araştırma ve soruşturma yapılması gereken bilgilerin toplanması,

3. Ortaya çıkan muhtelif çözüm ihtimallerinin tesbiti,

4. Mümkün çözümlerin bir bir denenmesinin tasarlanması,

5. Bunlar içinden en iyi, en az riskli çözümün seçilmesi,

6. Nihaî çözümün tatbik edilmesi.



Biliyorsunuz Kâbe'nin tamiri bahis konusu oldu….



Peygamber Efendimiz'in peygamberlikten önce toplumundaki mevki bakımından durumunu, hem de sosyal mesellerdeki çözüm bulma kabiliyetini gösteriyor bu misal... Böyle bir şahsiyeti var.

Edibe Ziyâi
28-06-2007, 17:11
Bir Nakş-i Bend-i Âlem Seyyid Ömür Sürerken
Eyvah Ecel Erişti , Ayrıldı Can Bedenden

Alim İdi Kerim Hem , Ram Oldu "İrgi" ye
Ağlaştı Cümle İhvan , Matem Giyindi Her Şen

Almıştı Şeyhi Zahid Kotku Efendi'den Feyz
Ol Mürşid-i Kemal Hem Ol Ruh-i Pak-i Ruşen

Cevâmi'ul-Kelim u Sahip Kırân-ı Devrân
Evrad idi Sinânı , Ezkar idi Cevşen

Tarihte Bir Gider Firdevs İçre Böyle Bülbül
Olur Makam-ı Mahmud Esad Coşan a Gülşen


imzamda da yer alan ifade esad coşan k.s nın kabr-i gülistanındandır . mezar taşında yazılıdır

Edibe Ziyâi
29-06-2007, 18:16
Vasiyet Gibi Son Cuma Sohbeti


M. Es'ad Coşan Hocaefendimiz'in son cuma sohbeti, veda konuşması gibiydi. Sohbetin içerisinde işlenen konular ve Hocaefendimiz'in tavsiyeleri:

"Esas hayır ahiret hayrı, esas hayat ahiret hayatı..." diye, birinci hadisi şerifi izah ederken, yakında vefat edeceğini işaret etmişti.

İkinci hadis-i şerifte, Peygamber SAS'in Hz. Ali'ye duasını izah ederken; (Allàhümme) "Ey benim Allah'ım, Rabbim, Mevlâm! (Einhu) Ona yardım eyle, (ve ein bihî) ve onunla yardım sağla." Kime?.. Müslümanlara, İslâm'a. Yâni ona, kendisine bizzat yardımcı ol; hem de onun vasıtasıyla İslâm'a yardım eyle. (Verhamhu) "Ona rahmetinle, merhametinle muamele eyle, (verham bihî) ve onun vasıtasıyla İslâm'a ve müslümanlara rahmeyle, merhamet eyle... (Vensurhu) Ve ona yardım eyle yâ Rabbi; (vensur bihî) ve onun vasıtasıyla, onun çalışmalarıyla İslâm'a ve müslümanlara yardım eyle yâ Rabbi, nusret ver yâ Rabbi!.. (Allàhümme vâli men vâlâhu) Yâ Rabbi onu sevenleri sen de sev; (ve àdi men àdâhu) onunla adavet edenlere, düşmanlık edenlere de sen düşmanlık eyle yâ Rabbi!.." derken, şimdi anlıyoruz ki, kendi halefi olan, oğlu Nureddin Bey'e dua etmiş.

Üçüncü hadis-i şerifte, Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin'den bahsederken, sanki kendi torunlarını emanet etti.

Her zaman sohbetlerini, "Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!" diye bitirirken, bu sefer "El-Fâtihah!" diyerek bitirdi.

meda
06-07-2007, 15:47
02. 02. 2001 AKRA CUMA SOHBETİ

Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN Rh.A
-----------------------
ÖNEMLİ OLAN AHİRET
Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..
Aziz ve sevgili izleyiciler ve dinleyiciler! Size gönüller dolusu, yerler gökler dolusu sevgiler, selâmlar, hayır dilekleri ve dualar ederim. Allah-u Teàlâ Hazretleri cümlenizden râzı olsun... İki cihanda aziz ve bahtiyar olun...
Bir arkadaşın evinde misafiriz. Ona, "Hadis kitabımızı besmeleyle aç, bir sayfayı bize göster!" diye söyledim. O da bize bir sayfa açtı. Onun açtığı sayfadan başlayarak hadis-i şerifleri okuyacağım.
a. Asıl Hayır Ahiret Hayrı
Enes RA'den, Buharî, Müslim, Ebû Davud, Tirmizî, Neseî, yâni Sıhah-ı Sitte sahiplerinin beş tanesi ve bir de İmam Ahmed ibn-i Hanbel ve Tahaî rivayet etmişler. Peygamber SAS Efendimiz buyuruyor ki:
http://www.dervisan.com/yazi3/c010202_dosyalar/re185h11.gif
RE. 185/11 (Allàhümme lâ hayra illâ hayrül-âhireh --ve fî lafzin lâ ayşe illâ ayşül-ahireh-- vağfir lil-ensàri ve muhâcireh)Sadaka rasûlallàh, fî mâ kàl, ev kemâ kàl.
Buyurmuş ki Peygamber Efendimiz, dua etmiş: (Allàhümme) "Ey benim Allah'ım! (Lâ hayra) Hiç bir hayır yok, (illâ hayrül-âhireh) ancak ahiretin hayrı var." Evet dünyada da insan bazı hayırlara eriyor, nimetlere mazhar oluyor ama, dünya çok kısa... Ahiret sonsuz olunca, sonsuzun yanında asırlar bile kısa kalır. Çok kısa küçük hayırcıklar, az bir şey. Asıl hayır ahiret hayrı...
Yâni dünyada insan bazı hayırlara erse de, ahirette hayra ermese, mahvoldu demektir. Kâfirler böyle olacak, Firavunlar, Nemrutlar, kâfirler, müşrikler, münafıklar, zalimler, fasıklar böyle olacak. Dünyada biraz telezzüz etmeleri, biraz tena'um eylemeleri, nimetlere dalmaları, zevkleri tatmaları mühim değil, önemli değil... Asıl önemli olan ahiretin hayrı, ahiretin rahatı, ahiretin saadeti.
Başka bir rivayette de, (lâ ayşe illâ ayşül-ahireh) "Hiç bir güzel yaşam yok, ancak ahiretin güzel yaşamı var. Önemli olan ahiretin güzel yaşamı." diye rivayet olunmuş.
Demek ki, biz de bu gerçeği aklımızın en yüksek yerinde, en belirgin yerinde, en unutulmayacak şekilde muhafaza etmeliyiz: Hayır ahiretin hayrıdır. (Lâ hayra illâ hayrül-ahireh) "Hiç bir hayır yoktur, ancak ahiretin hayrı vardır. Önemli olan ahiretin hayrıdır."
Bu ne demek?.. Dünyadaki küçük menfaatler, faydalar, zevkler hiç mesabesindedir. Mü'min ona aldanmaz, takılmaz, kapılmaz, şaşırmaz. Onlara kapılıp da ahiretini mahvetmez, berbat eylemez. Ahiretini kazanmağa çalışır.
Peygamber Efendimiz öyle söylüyor, öyle buyuruyor; doğrudur. Çünkü ömürler rüzgar gibi geçiveriyor, bir göz yumup açıncaya kadar geçiveriyor. Evet 60 yıl, 70 yıl, 80 yıl yaşıyoruz. Bir kısmı çocukluk, bir kısmı ihtiyarlık, bir kısmı gece uykusu, bir kısmı da gündüz koşuşturma, telaş... O günlerin içinde de bir kısmı sevinçli, bir kısmı üzüntülü, heyecanlı, dertli, gamlı, kederli, ağlamalı, sızlamalı... Ne olacak, kıymeti yok!
Mühim olan ahireti kazanmak. Biz mü'miniz, biz müslümanız. (Vel-ba'sü ba'del-mevti hakkun, vel-cennetü hakkun, ven-nâru hakkun) Ahirette öldükten sonra dirilmek var, cennet var, cehennem var... Cenneti kazananlara, cennete girenlere ne mutlu! Cenneti kaybedenlere, cehenneme düşenlere ne yazık!.. Vah, yazıklar olsun, çok korkunç bir felaket...
Onun için bunu hiç unutmayalım! Ahiretin hayrını kazanmak için ne yapmamız gerekiyorsa, onları yapalım!
"Ne yapacağız, kısaca söyle hocam hatırımda kalsın! Ben uzun sözleri hatırımda tutamıyorum." derseniz: İbadetleri yapacaksınız, bir... Günahlardan kaçacaksınız, iki... Ahlâkınızı güzelleştireceksiniz, üç...
Çünkü, Allah ibadetleri yapanları sever, çok çok mükâfatlar verir. Namaz kılan, oruç tutan, zekât veren, hacca giden, sadaka veren, hayır yapan kimsenin, azına çok mükâfatlar vererek çok memnun ediyor, çok taltif ediyor, çok büyük mükafatlar bahşediyor.
Bu tamam, ibadetleri yapınca sever. İbadet ve taat... Taat ne demek?.. İtaat demek. Yâni Allah'ın buyruğunu kabul edip yapmak... Bu bir, bunu yapınca sever.
Günahlardan kaçanı da sever. Günahlardan kaçınmaya takvâ deniliyor, vera' deniliyor. Dünyanın aldatıcı zevklerine kapılmamaya, dünyaya aldırmamaya da, zühd deniliyor. Meselâ, Hocamızın adı Mehmed Zâhid, yâni Muhammed Zâhid... Dünyanın önemsizliğini anlayıp, önem vermeyen, asıl ahirete yönelen demek. Hocamızın isminden de size bir işaret olsun, ne yapmanız gerektiğine dikkat edin!..
İbadetleri yapanı Allah sever; ibadet yaparak sevgisini kazanmaya çalışacağız. Günahlardan, haramlardan uzak olanı Allah sever; haramlardan, günahlardan kaçıp, gene sevgisini kazanmaya çalışacağız. Güzel huyluları Allah sever; huylarımızı güzelleştirip yine Allah'ın sevgisini rızasını kazanmaya çalışacağız. Kötü huyluları sevmez ve onları cezalandırır; onlardan uzak duracağız.
Kolay: İbadetleri yapmak, günahlardan kaçmak, ahlâkı güzelleştirmek... Bizim yolumuzun esasları bunlar. Üç ana esas, herkesin hatırında kalır.
İbadetlerini yap, namazlarına, cumalarına, oruçlarına, haccına, umrene, zekâtına, zekâtına, zekâtına çok dikkat et!.. Çünkü mâli fedakârlıkla anlaşılıyor insanın ihlâsı, sıdk u sadakatı... Terle kazandığın, zahmetle kazandığın paranın bir kısmını Allah yoluna verebileceksin. Otuzdokuz kısmı sende kalacak, bir kısmını vereceksin. Yine büyük çoğunluğu sende kalacak. Ama fukarayı unutmayacaksın, zayıfları, mazlumları unutmayacaksın!..
Zalimlerin karşısında olacaksın, mazlumların yanında olacaksın, fakirlerin yanında olacaksın!.. Yoksulları, mahrumları seveceksin, onları ziyaret edeceksin. Onlarla beraber gözyaşı dökeceksin, yardımcı olacaksın. Destek vereceksin, yiyecek vereceksin, çocuğunu okutacaksın... vs. vs.
Müslümanlık lafla değil. Sen burada izzet ve devlet ve nimet içinde yaşayıp, karnının tokluğundan, "Ah, vah, yandım, eyvah!" bilmem ne diye sızlanırken, öbür tarafta içecek suyu bulamayan insanlar var. Köyünde içecek suyu yok... Veyahut Afrikayı ve sâireyi düşünürsek, yağmur düşmeyen çöl mıntıkaları var. Orta Asya'da öyle yerler var. Uçsuz bucaksız çöller var.
Bunların çaresini buluyor medeniyet. Yâni aşağıya sondaj vuruyor, aşağılardan su çıkartıyor. Çöllerde, isterse şehirler kuruyor. Yâni parayı dayadığın zaman oluyor. Bu Avustralya'da da görüyoruz, istedikleri yerlere çok güzel şehirler kuruyorlar. Sıcak var. Sıcağın da çaresi bulunuyor. Alet edevatı takıyorsun, püfür püfür esiyor, içeride serin bir hayat yaşıyorsun. Su getiriyor, serinlik getiriyor. Dışarısı kasıp kavurucu bile olsa, orada iş varsa, fayda varsa, medeniyet orayı ihyâ edebiliyor. Demek ki, parayı dayayınca her şey olabiliyormuş, demek ki zekât çok önemliymiş.
Buradan o anlaşılıyor, yâni para önemli, zekat önemli... Evet para önemli ama biz paraya tapmıyoruz. Paranın bir önemli vasıta olduğunu biliyoruz. Ahiretimizi kazanmak için, paramızı Allah yoluna sarfedeceğiz. İbadetleri yapacağız.
Günahlardan da kaçınmak çok önemli! Çünkü günahların hepsi tatlı olduğundan, zevkli olduğundan, insan o günahları yapıyor. O zevke dayanamıyor, nefsini yenemiyor, nefsi o tarafa akıyor, kayıyor; derken yapıyor işte o günahı... Afyon içiyor, esrar çekiyor, içki içiyor, hırsızlığı yapıyor, "Dayanamadım, çaldım!" diyor.
Kumar oynuyor kazanmak hırsıyla, "Ay ne heyecanlı, bilmem ne..." derken, "Eyvah kaybettim, eyvah eve ne götüreceğim şimdi?" demeye başlıyor. Bunların hepsinin macerası belli olduğundan, İslâm yasaklamış. İçki yasak, kumar yasak, esrar yasak, aklı giderici her türlü duman da olsa, sıvı da olsa, katı da olsa her çeşit alet, edevat, madde yasak. Meşrubat şeklinde de olsa, duman şeklinde de olsa, farketmiyor.
Demek ki, günahlardan da kaçınmak çok önemli... İyi insan olmak için, faziletli insan olmak için, faydalı insan olmak için, güzel işler yapmak için, günahlardan da kaçınacağız.
Üçüncüsü, ahlâkın güzelliği. Ahlâk biliyorsunuz toplum olayıdır. Yâni kişinin de kendi kendine karşı ahlâki sorumlulukları vardır ama, özellikle başka insanlarla münasebette ahlâk çok büyük rol oynuyor. Toplum olayıdır ahlâk dediğimiz şey.
Tabii ahlâk ikiye ayrılıyor: İyi ahlâk, kötü ahlâk. Yâni herkesin ahlâkı var. Ama ahlâkı iyi mi, kötü mü?.. Mühim olan ahlâkın iyi olması. "Falanca adam çok kötü ahlâklıdır, çok kötü huyludur." diyoruz. Herkesin bir ahlâkı var ama, iyisi önemli, iyi ahlâklı olacak.
"--E hocam, iyi huylar hangileridir?
Tamam, çok güzel bir soru. İyi huylar hangileri, kötü huylar hangileri; bunları güzelce ezberleyeceksin, öğreneceksin, uygulayacaksın ve çoluk çocuğuna da öğreteceksin. Güzel huyu çocuğuna öğretmek için, üzerinde duracaksın; kötü huydan kurtarmak için üzerinde duracaksın... Takip edeceksin, çalışacaksın, uğraşacaksın, onaracaksın.
Araba her gün bakım istiyor, bakılmazsa gitmiyor. Ev her zaman bakım istiyor, akıyor, kokuyor, bozuluyor, takılıyor derken tamirci getiriyorsun vs. Çocuklar da öyle, kendimiz de öyle.
Hatta insanın imanı bile öyle, zaman zaman yıpranıyor, gevşiyor günahlardan dolayı. O imanı dahi tazelemek lâzım! Günde yüz defa "Estağfirullah", yüz defa "Lâ ilâhe illallah", çok çok "Allah, Allah, Allah..." demek; çok çok salât ü selâm getirmek, Kur'an-ı Kerim okumak lâzım!.. Okumasını bilmiyorsa, Kul huvallàhu ehad'ı yüz defa okusun. Çünkü bir "Kul huvallah..." üçte bir Kur'an okumak kadar sevap. Bunların hepsi büyüklerimizin, mürşid-i kâmillerimizin, şeyhlerimizin bize tavsiyeleri ve hepsi Kur'an-ı Kerim'e dayalı, hadis-i şeriflere dayalı tavsiyeler.
İşte böyle, bunları yapacağız. Yâni nerden açıldı?.. Peygamber Efendimiz'in duasından, "Asıl hayır ahiret hayrıdır." diyor. Bu cümlenin birinci kısmı.
b. Hendek Savaşı
İkinci kısmında da ne demiş: (Fağfir lil-ensàri vel-muhâcireh) "Ensara da mağfiret eyle, muhacirlere de mağfiret eyle..." Bak hem de müsecca' bir ifadeyle dua eylemiş. Yâni şiir gibi, sözleri akıcı ve sonu sanatlı, ses benzerliği var:
Allàhümme lâ hayra illâ hayrül-âhireh,
Fağfir lil-ensâri vel-muhâcireh...
Yâni şiir gibi, beyit gibi. Ne demek?.. Ensar; Peygamber Efendimiz'e, kendilerine gelen müslüman kardeşlerine yardımcı olup, onları bağırlarına basıp, misafir edip, koruyup kollayan, böylece İslâm'ın tutunmasını ve düşmanlarına karşı güçlenmesini sağlayan insanlar, Medine'nin ahâlisi.
Pekiyi ötekilere, Mekke'den veya başka yerlerden müşriklerin zulmünden kaçıp o emniyetli Medine'ye gelen kimselere ne deniliyor?.. Muhâcir deniliyor. Muhacir'in çoğulu ya muhâcirîn olur, cem-i müzekker-i sâlim deniliyor buna; muhâcirler demek. Burada Peygamber Efendimiz bir başka çoğulunu kullanmış: Muhâcireh... Sonuna kapalı te getirerek, yâni ensarın karşılığında, onun yanında mütenâzır olarak; el-muhâcireh..."Ensara ve muhacirlere yardım et!" diye, böyle çoğul olarak kullanmış, bu şekil de var.
Bu sahih bir hadis-i şerif. Buharî'de, Müslim'de, Ebû Dâvud'da, Tirmizî'de, Neseî'de var. Enes RA'den rivayet edilmiş. Hendek Savaşı hazırlıkları sırasında bu duayı buyurmuş.
O günlerde çok telâşlı idiler. Kureyş büyük bir orduyla Medine'yi mahvetmeye geliyor. Bedir'de çarpıştılar ama, bu sefer kuvvetli bir orduyla geliyor müşrikler. İyice toparlanmışlar, kabilelerden de yardım almışlar, Medine'yi mahvetmek için geliyorlar. Müslümanlığın kökünü kazımak için geliyorlar. Güçleri yeterse Peygamber Efendimiz'i, muhacirleri ve ensârı tepelemek niyetiyle geliyorlar. Ne yapmak lâzım?.. Sayı az, güç az, imkân az, savaş alet ve edevatı az... Ne yapmak lâzım?..
Selmânül-Farisî RA diyor ki:
"--Biz İran'da, düşmanlarla mücadelede savunma savaşı yaparken hendek kazardık. Haydi hendek kazalım!.." diyor.
Medine'nin etrafı coğrafî bakımdan nasıl?.. Medine ovada ama, etrafı, ovanın üstü volkanik oluşumlarla dolu. Öyle dolu ki, yâni kalorifer cürüflerini düşünün böyle eğri büğrü... Onların büyük çapta olanlarını düşünün, diz boyu yığılmış olduğunu düşünün ve oynak olmayıp yerinde sabit olduğunu düşünün... Medine'nin etrafı böyle. Bunlara harre diyorlar. Harre-i Şarkıyye, Harre-i Garbiyye filân diye isim vermişler.
Bunlar öyle bir oluşum ki, nasıl oluşmuş?.. Benim görüşüme göre, petrol akmış toprağın üstüne, kumların üstüne. Ondan sonra cayır cayır cayır cayır yanmış. Yandıktan sonra, kalıntılar böyle kalorifer cürufu gibi ama, derin derin çukurlarıyla, sivri sivri uçlarıyla böylece kalmış. Üstünden geçmek mümkün değil. Çünkü ayakları parçalar. Yâni yürüyemezsin, basacak yer bulamazsın. Deve de geçemez, at da geçemez, insan geçemez. Böylece her tarafı çevrili.
Şimdi bunları bu 20. Yüzyıl'da, 21. Yüzyılda, son zamanlarda aletler gelişince, insanlar ne yapıyorlar?.. Greyderi, yâni kazıyıcı, sürükleyici iş makinalarını getiriyorlar, kazıyorlar. Altından ince kum çıkıyor. Yâni dibe doğru köklü değil bunlar. Ordan ben diyorum ki, bunlar yer olaylarından, yerin yarıklarından petrol, ağır petrol sıvıları çıkmış, toprağın üstüne yayılmış, yanmış. Yandıktan sonra da o kalıntılar öyle kalmış. Bu toprağın üstüne, kumun üstüne yayıldığı için, şöyle bir metre kazdın mı aşağısı gene kum çıkıyor. Bunu bir çok yerde görüyoruz. Ben arkadaşlarıma da gösterdim.
Ben İslâm tarihi kitaplarında okumuştum. Efsane gibi gelmişti bana ilk okuduğum zaman, masal gibi gelmişti. Sonradan aklım başıma geldi. Diyor ki meselâ: "Hicri 652 yılında..." Tabii ben bu sözü şimdi misâl olsun diye söylüyorum, belki o yılda değil de başka yılda ama böyle tarihte meselâ: "Hicaz tarafında büyük bir ateş zuhur etti. Bir hafta, on beş gün yanmaya devam etti. Ahâli, kıyamet kopuyor sandı. Hep dualar eylediler..." filân diye tarih kitabı yazıyor, senesiyle... İslâm tarihçileri, böyle yıl yıl yazan tarihçiler yılıyla, senesiyle yazıyorlar. "Hicaz tarafında böyle bir ateş zuhur etti." diye.
Mâlum kıyamet alâmetlerinden birisi de, hicaz tarafından ateş zuhur edecek, insanları sürükleyecek bir tarafa doğru... Yâni o zaman, kıyamet kopacak sanmışlar. Demek ki, kıyamet kopar gibi alevler dışarılara çıkmış. İşte o yanıkların izleri bence. Medine'nin etrafı böyle bu malzemeyle dolu olduğundan, oralardan birilerinin gelmesi mümkün değil. Binbir meşakkatle birisi düşe kalka gelmeye çalışsa, onu da haklarlar, ordu gelemez.
Yalnız bir yolamağı var. O yolamağın ağzı da, şimdi Yedi Mescidler denilen kısımda... Orayı da hendekle kapatırlarsa, o zaman düşman rahat bir şekilde gelemez. Harrelerden gelemez, dağlardan da gelemez. Çünkü yokuşu tırmanacak, yukarıyı geçecek, aşağı inecek... Dağlık kısmı, tepeleri de aşamaz. Oralarda savunma, geleni püskürtme kolay. Aşağıda hendek kazmak lâzım!..
Hendek kazılması; tabii bu hususta pek çok hadis-i şerifler var, çok ibretli... Hendek Harbini, lütfen açın İslâm tarihi kitaplarından, okuyun bu akşam veya yarın!.. Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun, Asım Köksal Hocaefendi, hem mâneviyatı olan, tasavvufî yönü olan, hem ilmi olan, tanıdığımız, muhterem, mübarek insandı. Tasavvufî vazifesi de vardı. İslâm Tarihi diye ne güzel kitap yazdı. Yeni yeni baskıları da çıktı. Muhakkak kütüphanenizde vardır. Hendek Harbi'ni bir okuyun!..
Hendek Harbi'nde en önemli, dikkati çeken şeylerden birisi, yâni size hatırlatmak istediğim, benim de çok etkilendiğim şeylerden birisi:
Peygamber SAS Efendimiz ashabıyla böyle hendeği kazarken taşlar çıkıyor, o taşları ashab kıramıyorlar o zamanki imkânlarla... Peygamber Efendimiz eline kırma aletini, -kazmayı diyelim- alıyor, vuruyor taşa. Bir vurduğu zaman, bir kıvılcım çıkıyor. Bir daha vuruyor, bir daha kıvılcım çıkıyor. Bir daha vuruyor, bir daha kıvılcım çıkıyor.... Ve Peygamber Efendimiz diyor ki:
"--Bu kıvılcımda Sâsânî İmparatorluğu'nun, Mecûsîlerin devletinin, Bizâns imparatorluğunun, Bizans arazilerinin; yâni doğu tarafının, batı tarafının, kuzey tarafının müslümanların eline geçtiğini gördüm." diyor.
Hatta, bu sözü söylediği kesin ki, müşrikler diyorlar:
"--Şuna bak, neredeyse helâkleri yakın, ölecekler. Kureyş ordusu geldiği zaman bunların hepsini kesecek. Hâlâ başlarındaki zât --yâni Peygamber Efendimiz'i kastediyorlar-- 'Siz ilerde şu zaferleri kazanacaksınız, koca koca devletleri yıkacaksınız, dev imparatorlukları devireceksiniz!' diyor. Ne saçma..." diye düşünüyorlar.
Ama şimdi biz biliyoruz ki, saçma değil, peygamberce söylenmiş sözler, Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin vaadi... O en ümitsiz anda, yâni artık var olma, yok olma meselesi olan bir zamanda bunu söylemesi de, hak peygamber olduğunun belgelerinden, binbir türlü belgesinden bir tanesi...
İşte o zaman, tabii ashab-ı kiram çok sıkıntı çekmişler. Açlık, sıcaklık, yorgunluk... Hendek kazmak kolay değil... İşte o zaman Peygamber Efendimiz böyle dua eylemiş:
"--Hayır ancak ahiret hayrıdır. Bu dünya meşakkatli, sıkıntılı, düşmanla çarpışmalı, uğraşmalı, korkulu, endişeli geçiyor. Asıl önemli olan ahiret... Ensâra ve muhacirleri yâ Rabbi mağfiret eyle, affeyle kusurları varsa..."
Tabii her insan kusurlu olabilir, büyük küçük. "Affeyle, yardım eyle..." demek istiyor, böyle dua etmiş.
Biliyorsunuz, müşrikler geldiler geldiler. Hendek'le karşılaşınca, Medine'ye giremediler. Öbür tarafları korumak kolay. Buraya da İslâm ordusu dikildi ve Hendek Savaşı sonunda, yâni müslümanların korunmasıyla, Kureyşlilerin perişan bir vaziyette, geri dönmesiyle bitti. Bir de rüzgâr çıktı, perişan ettti.
İşte o zaman söylenmiş bir dua ama, biz bundan ne dersler çıkaracağız?.. Hayrın ahiret hayrı olduğunu öğrenceğiz, ahiret hayrını kazanmaya çalışacağız. Bir de dünyada meşakkatler çekileceğini öğreneceğiz.
Allah'ın en sevgili kulları Peygamber Efendimiz ve ashâbı, asr-ı saadet müslümanları ne sıkıntılar çektiler. Sen nesin?.. Ben neyim?.. Bizler 20., 21. yüzyılın insanlarıyız. Ne kadar asır sonra gelmiş insanlarız. Elbette en büyük mükâfatları ashaba, Peygamber Efendimiz'e Allah-u Teàlâ Hazretleri verecekken, dünyada onlar bu kadar sıkıntı çekmişler.
Elbette bizler de sıkıntı çekeceğiz. Bunlar imtihan. Yâni müslümanlığa bağlılığımızın kuvvetini ve samimiyetini, sağlamlığını anlamak için, isbat etmek için, denemek için, imtihan etmek için, Allah bu sıkıntıları getiriyor ki; "Bakalım benim mü'min kullarım sıkıntıların karşısında da imanlarına sımsıkı sarılıp iyi müslüman olarak yaşayacaklar mı?" diye müslümana böyle çeşitli sıkıntılar, imtihanlar gelir gelir gelir gelir... Mühim değil. Sabredeceğiz, mükâfat alacağız.
Ama sabrın sonunda da Allah zafer ve saadet ve selâmet veriyor. Misal: İşte İslâm tarihi, işte müslümanların ilk devirleri, ondan sonraki devirleri, bütün cihana hakim olmaları... Evet, ne zaman insanlar Allah'a yardım ederse, yâni Allah'ın dinine yardım ederse... Allah yardımdan müstağni ama, lütfen ve keremen ve lâtife olarak öyle buyuruyor Cenâb-ı Hak:
http://www.dervisan.com/yazi3/c010202_dosyalar/muhammed7.gif
(İn tansurullàhe yensurküm ve yüsebbit akdâmeküm) "Siz Allah'a yardım ederseniz, Allah da size yardım eder." (Muhammed: 7) buyuruyor. Halbuki Allah'ın yardıma ihtiyacı yok, lâtife eyliyor biz kullarına. Yâni "Allah'ın dinine yardım ederseniz, o zaman mükâfatlara erersiniz." demek açıkçası.
Onun için Allah'ın dininin yardıma ihtiyacı var. Allah'ın yardıma ihtiyacı yok, müslümanların yardıma ihtiyacı var... Mâlî yardıma ihtiyacı var, iktisadî yardıma ihtiyacı var, askerî yardıma ihtiyacı var, siyasî desteğe ihtiyacı var, ilim irfan öğrenmeye, tâlim ve terbiyeye ihtiyacı var... Her şeye ihtiyâcı var. Hepimizin çalışması lâzım!..
Fransa'da iki doktor müslüman olmuş. Ben Lion'a gitmiştim. [1980'li yıllarda]
"--Hocam, burada iki Fransız kökenli, Fransız müslüman var." dediler.
"--Tanışalım şu mübareklerle..." dedim.
Yâni Avrupalı, kökeni Fransız, hıristiyanken dönmüş müslüman olmuş. "Tanışalım!" dedim.
"--Burada yok." dediler.
"--Nereye gitmişler?"
"--Afgan Savaşı'na gittiler. Bunlar tatil oldu mu, yıllık izinleri oldu mu, hastaneden izin alırlar, karıkoca Afganistan'a giderler. Tatilleri boyunca Afganistan'da çalışırlar." dediler.
Gözlerim yaşardı, hayran kaldım o kardeşlerimizin şuuruna. Hem de gitmeden önce ilâç fabrikalarını dolaşıyorlarmış, hayır hasenat olarak ilâçları topluyorlarmış. Pamuklar, sargı bezleri, antibiyotikler, iğneler, haplar... neyse, onları da yanlarında beraber alıp Afganistan'a gidip, Ruslar'a karşı çarpışan mücahidlerin arkasında, cephenin arkasında, yaralılara yardımcı oluyorlarmış. Acaba Türkiye'de kaç tane kardeşimizin aklına geldi de, böyle Afganistan'a gitti de, yardımcı oldu?.. İşte şuur, işte ihlâs olunca böyle oluyor.
c. Peygamber SAS'in Hz. Ali'ye Duası
Gelelim ikinci hadis-i şerife, yâni kardeşimizin açtığı sayfadan başka bir hadis-i şerife. Buyuruyor ki Peygamber SAS Efendimiz:
http://www.dervisan.com/yazi3/c010202_dosyalar/re186h01.gif
RE. 186/1 (Allàhümme einhu ve ein bihî, verhamhu verham bihî, vensurhu vensur bihî. Allàhümme vâli men vâlâhu, ve àdi men àdâhu, ya'nî aliyyen.) Taberânî, an İbn-i Abbas RA. İbn-i Abbas RA'den Taberânî'nin rivayet ettiği bir hadis-i şerif. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:
(Allàhümme) "Ey benim Allah'ım, Rabbim, Mevlâm! (Einhu) Ona yardım eyle, (ve ein bihî) ve onunla yardım sağla." Kime?.. Müslümanlara, İslâm'a. Yâni ona, kendisine bizzat yardımcı ol; hem de onun vasıtasıyla İslâm'a yardım eyle. (Verhamhu) "Ona rahmetinle, merhametinle muamele eyle, (verham bihî) ve onun vasıtasıyla İslâm'a ve müslümanlara rahmeyle, merhamet eyle... (Vensurhu) Ve ona yardım eyle yâ Rabbi; (vensur bihî) ve onun vasıtasıyla, onun çalışmalarıyla İslâm'a ve müslümanlara yardım eyle yâ Rabbi, nusret ver yâ Rabbi!..
(Allàhümme vâli men vâlâhu) Yâ Rabbi onu sevenleri sen de sev; (ve àdi men àdâhu) onunla adavet edenlere, düşmanlık edenlere de sen düşmanlık eyle yâ Rabbi!.." diye böylece tatlı tatlı mübarek ağzıyla, fem-i saadetiyle Peygamber Efendimiz dua etmiş. Kime?.. Hazret-i Ali RA Efendimiz Kerremallàhu Vecheh Hazretleri'ne.
Biliyorsunuz Hazret-i Ali, Peygamber SAS Efendimiz'in amcasının oğlu. Ama amcası çok çocuklu olduğundan ve çok çocuğa bakmanın sıkıntısını çekmekte olduğundan, öbür akrabalarıyla konuşmuşlar; "Şu amcamızın çocuklarını bölüşelim, bazılarını birimiz, bazılarını ötekisi alsın. Hafifletelim yükünü..." demişler. Peygamber Efendimiz Hazret-i Ali'yi çocukken kendi ailesine almış, kendi çatısına evine almış, evlâdı gibi büyütmüş. Yeğeni ama, amcası Ebû Tàlib'in oğlu ama, oğlu gibi büyütmüş Peygamber Efendimiz. Peygamber Efendimiz'in yanında çocuk olarak yetişmek ne büyük şeref...
Hem de çocuklar kategorisinde, sınıfında ilk müslüman olan kim?.. Hazret-i Ali. Kadınlardan ilk müslüman olan?.. Hazret-i Hatice. Erkeklerden ilk müslüman olan?.. Ebûbekr-i Sıddık. Rıdvânullàhi aleyhim ecmaìn... Yâni Hazret-i Ali Efendimiz ilk müslüman olanlardan. Peygamber Efendimiz'in evlâdı gibi evinde büyüttüğü kimse. Şereflere bakın!.. Sıra sıra şerefleri sıralayalım.
Ondan sonra kızı Fâtıma'yla evlendiriyor, bir de damadı ediyor. Fâtıma cennetlik hatunların hası, en kıymetlisi... Mübarek Peygamberimiz'in mübarek kızı, Fâtıma Anamız RA, Fâtımatüz-Zehrâ RA... Onunla evlendiriyor. Oldu mu bir kat daha yakınlık?..
Sonra bir keresinde, Peygamber Efendimiz sefere gidiyordu. Hazret-i Ali Efendimiz'i Medine'de vekil bıraktı.
"--Medine'yi sen idare et. Biz yolculuğa çıkıyoruz." diye.
Hazret-i Ali Efendimiz de kahramanlığından dedi ki:
"--Yâ Rasûlallah! Beni kadınlarla, çocuklarla mı bırakıyorsun?.. Ben savaşa gitmek istiyorum..." dedi.
Cesur çünkü, kahraman, bahadır, yürekli, Allah'ın arslanı. Dedi ki:
"--Bana göre Hz. Mûsâ'nın yanında Hârun gibi olmayı istemez misin?"
Ne demek istiyor?.. Mûsâ AS, Tur Dağı'na giderken Hârun AS'ı kavminin başında bıraktı. "Ben şimdi bir yere giderken, Hârun AS'ı Mûsâ AS'ın bıraktığı gibi, seni bırakıyorum. Yalnız, benden sonra peygamber yok!" dedi. Yâni, "Bu sözü söylüyorum. Bu benzetmeden birileri 'sen de peygambersin!' diye bir mânâ çıkartmasın!" diye bunu da açıkladı. "Benden sonra bir peygamber yok ama, sen benim yanımda Mûsâ'nın yanında Hârun (Aleyhimes-selâm) neyse, sen de benim yanımda öylesin!" dedi.
Bu da çok büyük bir iltifat, iltifatların en büyüğü!.. Ne kadar güzel! Ama buradan bir ders çıkaracağız:
Kimse Peygamberlik iddiasıyla ortaya çıkıp da ahiretini mahvetmesin. Peygamber Efendimiz'den sonra peygamber yok, ahir zaman peygamberi, hâtemül-enbiyâ, hàtemür-rüsül, hàtemün-nebiyyîn; yâni Peygamber Efendimiz öldükten sonra, peygamber olmadığı kesin.
Şimdi bazı iddialar duyuyoruz da, herhalde ruhen hasta filân bazı kimseler, veyahut daha başka şekillerde, peygamber sanıyor kendisini... Öyle şey yok!..
Gözüne bir şey görünen, kendisini bir şey sanıyor. Halbuki Yunus Emre'nin sözü, ilâhîsi çok hoşuma gidiyor:
Er yarın Hak divânında belli olur!
Sen burda istediğin kadar böbürlen, hindi gibi kabar, yüksekten at, tut; kıymeti yok! Er yarın Hak divânında belli olur! Bakalım orda Allah sana ne muamele edecek; mükâfât mı verecetk, cezaya mı çarptıracak?.. Kahrına gazabına mı uğratacak, lütfuna, rahmetine mi erdirecek?.. Mühim olan o!.. Burada öyle atıp tutmanın kıymeti yok.
Başka aklımıza gelebilen faziletlerinden söyleyelim: Demek ki, Hârûn AS gibisin diye böyle pâye verdi.
Peygamber Efendimiz Medine-i Münevvere'ye gelince, bizim için ibret alınacak güzel bir şey yaptı. Mekke'nin muhacirlerinden birisiyle, Medine'nin ensarından birisini, böyle iki iki kardeş etti. Bir ensar, bir muhacirle, bir ensar bir muhacirle... Böyle böyle kardeş oldular oldular... Hepsi kardeş oldular, oldular, el ele tutuştular. Sayı tekmiş demek ki, Hazret-i Ali Efendimiz kaldı. Biraz da mahzun oldu, yutkundu, duygulandı.
Peygamber Efendimiz dedi ki:
"--Sen de benim kardeşim ol!"
O muàhàt meselesinde Peygamber Efendimiz'in kardeşliğine de nâil oldu. O da bir büyük fazîlet...
Hazret-i Ali Efendimiz'i sevenler boşuna sevmiyorlar ama, seven sevdiğine itaat eder. Aynen Hazret-i Ali gibi olmak lâzım! Namazlı, niyazlı, Kur'an'lı, imanlı, mücahid, Allah yolunda, Allah'ın rızasını kazanacak şekilde olmak lâzım!
İslâm ordusu Hayber'e geldi. Hayber kalesine ordu saldıracak, bir başkan lâzım! Ordunun başına, emir verici bir emir lâzım!.. Komutan kelimesi de pek hoş bir kelime değil, melez bir kelime. Fransızca commend kelimesinden, commendan, emreden demek. Ordan uydurmuşlar, kelimenin yarısını kesmişler, solucanı keser gibi. Solucan kesildiği zaman, kesilen yarısı, büyürmüş, eksiğini tamamlarmış; iki solucan olurmuş. Commenden kelimesini Fransızcadan alıyorlar, bozuyorlar, komutan yapıyorlar. Bulletin kelimesini alıyorlar, bülten yapıyorlar. Yâni batı kelimesini alıyor, hafif bir makyaj, rötuj, yüzünü boyama; ondan sonra Türkçe oluyor. Öyle olmaz!
Türkçede kommak, komutmak diye bir kelime yok, komutan sözü melez bir söz, doğru söz değil. Erbabı düşünsün, doğrusunu bulmağa çalışsın, ama, tarih boyunca bizim kullandığımız kelimeler var. Meselâ; subaşı... Sü, asker demek; subaşı, komutan demek...
Binbaşı diyoruz. Albay diyoruz, alayın bayı, başkanı. Aslında albey demek lâzım! Bay, Farsça zengin demek. Bey, Türkçe asil, soylu kimse demek... O kelimeyi de ortaya atan, pek güzel atmamış. Atması biraz isabetsiz atma olmuş.
Ama işte subaşı var, serasker var, çok güzel... Serasker, askerin başı. Bir de böyle tarihten şanlı şerefli, ihtişamlı görünen bir kelime... Bu da Arapça ve Farsçadan oluşma bir kelime ama, tarihimizde var, asırlarca kullanmışız. Serasker olabilir.
Emîr kelimesi var. Türkçede emirin karşılığı, buyurmak demek. Desek desek, buyuran olur, buyurucu olabilir. Ama öyle denmemiş, komutan denmiş. Bu da dil bakımından arada bizim tenkidimiz, düzeltme çalışmamız olsun.
Ben Türkçemizi de seviyorum. Yabancı kelimeleri, hele soysuz köksüz yabancı kelimeleri atmak istiyorum, hoşuma gitmiyor. Millet tabii bunun belki farkında değil. Biz bu hususta biraz da onları uyarmak istiyoruz. Burda arkadaşlarıma ben şaka yapıyorum, biraz yabancı kelime kullandılar mı, cezayı basıyorum: "On dolar ceza yerin!" filân diyorum, anlıyorlar. Para aldığım filân yok ama, ben böyle cezayı basınca düzeltiyorlar, Türkçesini buluyorlar.
Hazret-i Ali Efendimiz'in meziyetlerini anlatırken, böyle Türkçeden bir fasıl açtık, parantez için, cümle-i mu'tarıza içinde bunları söyledik.
Şimdi Hayber'e hücum edecek ordunun başına subaşı lâzım, emir lâzım, buyurucu lâzım, yönetici lâzım!.. Diyor ki Peygamber Efendimiz:
"--Yarın bu askerin başına bir emir tayin edeceğim, sancağı onun eline vereceğim. Öyle bir kimseye vereceğim ki, o Allah'ı sever, Allah da o vereceğim kişiyi sever!"
Allahu ekber!.. Şu sözün güzelliğine bak! Ordunun başına Allah'ın sevdiği, Allah'ı seven, Allah aşıklısı, aşık-ı sàdık bir kahraman tayin edecek Peygamber Efendimiz. Herkes geceleyin heyecan içinde yatıyor. Hazret-i Ömer diyor ki: "Yarın ordunun başına beni geçirse Rasûlüllah, sancağı bana verse diye, hiç bir şeyi bu kadar istememiştim." diyor.
Sabahleyin kalabalığa döndü Peygamber Efendimiz, şöyle bakındı. Herkes beni de görsün diye, biraz yerinden başını kaldırıyormuş belirginleşmek için. Bakmış, bakmış Peygamber Efendimiz... Yâni gelişigüzel bir kimseyi tayin etmiyor, bir belirli kimseyi tayin edecek. O da muhakkak ilâhî bir işaretledir.
"--Ali nerede?" diye soruyor.
Diyorlar ki:
"--Çadırında... Gözü fena halde ağrıyor, hasta, rahatsız."
"--Çağırın!.." diyor.
Hazret-i Ali Efendimiz fena halde, gözü ağrır vaziyette geliyor. Çadırındayken çağrılıyor, geliyor. Peygamber Efendimiz onun gözüne müdahale ediyor, ağrısı o anda geçiyor. Sancağı eline veriyor.
Demek ki, burdan ne anlıyoruz: Allah'ı çok seven, Allah aşıklısı, Allah yolunda canını vermeye razı bir mübarek; Allah'ın da sevdiği bir kimse...
Bir de Aşere-i Mübeşşere'den. Ne demek Aşere-i Mübeşşere?.. Peygamber Efendimiz on kişiye, dünya hayatında iken, "Sen cennetliksin!" diye açıkça beyan atmiş. Şımarmayacak insanlar bunlar. Açıkça söyledi. Bunlara, ismen açıkça, "Sen cennetliksin!" dediği kimselere, (El-aşeretül-mübeşşeretü bil-cenneh) "Cennetle hâl-i hayatlarında müjdelenmiş on kişi" adı verilir. Kısaca, Arapça kelimelerle Farsça terkip olarak Aşere-i Mübeşşere deniliyor.
Hazret-i Ali Efendimiz Aşere-i Mübeşşere'den, cennetlik olduğu muhakkak olan bir kimse. Şehid olarak da vefat etti, şehidler zâten cennetlik. Mübareğin neresinden baksak, etrafını çepeçevre dönsek, hangi cephesine baksak pırıl pırıl, ışıl ışıl mübarek... Allah şefaatine erdirsin...
Allah, yolundan ayırmasın... Onu sevenleri de ona benzetsin... Onu sevip de İslâm yolundan, Kur'an yolundan aykırı yollara gitmekten korusun...
Çünkü bazen onu seviyorum diyenler, İslâm'ın emirlerine, Kur'an'ın emirlerine, Peygamber Efendimiz'in hadislerine aykırı yaşıyorlar, hareket ediyorlar. Ben onlarla çok konuştum. Gittim, anlattım, makalelerimde yazıyorum. "Bak bende ailemizdeki rivayetlere göre Hazret-i Ali Efendimiz'in evlâdındanım, Peygamber Efendimiz'in torunlarındanım. Bu gidişatınız yanlış. Kur'an'a bağlanın, namazı kılın! namazsız olmayın, Kur'an'sız olmayın! Haramları bırakın, içki içmeyin!" diye kendim anlatıyorum. Beni bilirler, ben açıkça söylüyorum.
Allah hepimizi kendisinin sevdiği çizgiye, yola, yere, noktaya getirsin... Rızasına aykırı ömür geçirmekten hepimizi korusun...
Bu hadis-i şerif de kur'a ile çıktı ama, çok tatlı oldu. Allah-u Teàlâ Hazretleri Hazret-i Ali Efendimiz'in şefaatine bizleri erdirsin...
d. Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'i Sevmek
Onun arkasındaki hadis-i şerif de sanki özellikle seçmiş gibi Ben herhangi bir zümreyi kayırmayı, veya onun reyini, oyunu, teveccühünü toplamayı da düşünmüyorum ama, misafir olduğumuz evin sahibi açtı, bu sayfa çıktı. Rasûlüllah SAS Efendimiz buyuruyor ki:
http://www.dervisan.com/yazi3/c010202_dosyalar/re186h02.gif
RE. 186/2 (Allàhümme innî uhibbühümâ feehibbehümâ, ve ebgıd men ebgadahümâ, ya'nil-hasene vel-huseyn.)
Taberânî EbHu Hüreyre RA'dan rivayet etmiş. Râmûzül-Ehàdîs'in 186. sayfasında. Not alanlar alır, dinleyenler banttan, ses kayıt şeridinden dinlerler, yerini bulurlar, Arapçasını ezberlerler.
(Allàhümme) "Rabbim, Mevlâm, (innî uhibbühümâ) hiç şüphe yok ki, muhakkak ki ben bu ikisini seviyorum. (Feehibbehümâ) Bu ikisini sev yâ Rabbi!.. (Ve ebgıd men ebgadahümâ) Bu ikisine buğz edene, sen de buğzet yâ Rabbi!.."
Ne mutlu o iki kişiye ki, Rasûlüllah SAS, "Ben bunları seviyorum!" diyor. Allah'a da dua ediyor, "Yâ Rabbi, sen de bu ikisini sev!" diyor. "Bunlara buğzedenlere sen de buğzet!" diyor. Allahu ekber...
Kim bunlar, kimmiş bu mübarekler?.. (Ya'nil-hasene vel-huseyn.) Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin. Peygamber Efendimiz'in Fâtıma Anamız'dan ve Hazret-i Ali'den olma iki torunu. Rasûlüllah SAS Efendimiz Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin'e böyle dua eylemiş.
Deminki 2. hadis-i şerifi tamamlamadım gàlibâ... (Vâlî men vâlâhu) "Bu Hazret-i Ali'yi sevenleri sen de sev yâ Rabbi! (Ve àdi men àdâhu) Ona düşmanlık edenlere de sen düşman ol yâ Rabbi!" diye, böyle lehine dua etmiş Hazret-i Ali Efendimiz'in. Çok duasını böyle ihsân eylemiş, çok güzel dualar etmiş. İbn-i Abbas RA'ın rivayet ettiğine göre.
Bu 3. hadis-i şerif de tesadüfen, tevâfukan, çok da güzel düştü, Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin RA üzerine... Onlara böyle dua ediyor: "Yâ Rabbi, ben bu ikisini seviyorum!" diyor. Torunu sevmez mi?.. Kucağına alırdı, nasıl severdi Peygamber Efendimiz?.. Fâtıma Anamızı nasıl severdi?.. Geldiği zaman ayağa kalkardı, alnından öperdi Fâtıma Anamız'ın... Cennet hatunlarından birisi Fâtıma Anamız. "Ben bu ikisini seviyorum yâ Rabbi, sen de sev!" diyor.
Peygamber Efendimiz'in torunları, duasına mazhar insanlar. İkisi de şehîden öldü. Birisi zehirlenerek öldürüldü. Birisi de Kerbelâ'da ailesiyle, çoluk çocuğuyla şehid edildi. Cennetlik olduklarını da ölümleri gösteriyor. (Ve ebgıd men ebgadahümâ) "Bu ikisine buğz edene, sen de buğz et yâ Rabbi!" diyor.
Allah-u Teàlâ Hazretleri bizi İslâm tarihini tam okuyup, tam anlayıp, sahabe-i kirâmın hepsini sevip; özellikle Hazret-i Ali efehdimiz'i, Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin efendilerimizi de sevip, onların şefaatine ermeyi nasîb eylesin... Cennetiyle cemâliyle bizleri müşerref eyleyip, onlarla cennette buluştursun...
Fâtıma Anamız cennet hatunlarının efendisi. Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin Efendilerimiz, bunlar cennet gençlerinin efendileri, seyyidleri... Hazret-i Ali Efendemiz'le, diğer hulefâ-i râşidîn ile, Aşere-i Mübeşşere ile, cennetlik mübarek evliyâullah ile, yâ Rabbi bizi cennette buluştur.
Ebûbekr-i Sıddîk, Ömerül-Fâruk, Osmân-ı Zinnûreyn, Aliyy-i Murtazâ ve diğer mübarek büyüklerimizle cennette bizleri buluştur yâ Rabbi!..
Bilütfike ve keremike ve bihürmeti ismikel-a'zam ve bihürmeti nebiyyikel-ekrem, ve inneke mücîbüd-deavât, ve kàdıl-hâcât, ve ekremül-emremîn ve erhamür-râhimîn... El-Fâtihah!.. 02. 02. 20001 - AVUSTRALYA

meda
06-07-2007, 15:52
Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan (http://www.dervisan.com/mec/mec.html)
Hocamızı doğumunun 69. ve vefatının 6. yılında
rahmetle anıyoruz.

sessiz_cıglık
16-07-2007, 18:37
63 YIL MI YASADI? PEYGAMBERİMİZLE :sav:AYNI SURE YASAMISLAR.
ALLAH (c.c.) O VE ONUN GİBİ İSLAM ALİMLERİYLE CENNETTE BULUŞMAYI NASİB ETSİN BİZLERE İNŞALLAH.

ABDULLAH ismail
16-07-2007, 19:32
Esad Efendi Hazretleri Gerçekten çok Sade Ve Yalin Bir Dille Kesinlikle Sesini Yükseltmeden Sanki 40 Yillik Dostumuz Yanimiza Gelmiş Usulca Bizi Uyariyormuş Gibi Sohbet Ederdi. Ben Canli Olarak Dinleyemedim Ama Radyodan Akra Fm Den Dinlemişliğim Var. Rabbim şefattine Nail Eylesin (amin)

Bülbül-i Şeyda
17-07-2007, 16:53
Harika bir insan gerçekten..

gultekin
18-07-2007, 21:35
Selamunaleyküm
bu ocak çok insan yetiştirdi
feyz-ü bereketinden faydalanıp yükseldi
ocağın beklentisi sadece
din-i mübüne hizmetti
o makama gelenler, kerameti
kendinden zannetti
hayattayken yaptığı
son hareket,ocağa
ihanetti
rahmetullahi aleyh hoca efendi ve ocağından Allah cc razı olsun kıyamete kadar
hizmete devam

Edibe Ziyâi
19-07-2007, 15:40
eyvallah kardeşlerim..


vefat haberi ile ilgili çok kısa...
0dNTsg7zsPU

ervaa02
28-08-2007, 15:17
ıtıraf edıyorum kı hocamımızın resmını burad gordugum ıcın uye oldum bu sıteye belkıde aradıgım forum burasıdır kımbılır

Edibe Ziyâi
30-08-2007, 15:44
ıtıraf edıyorum kı hocamımızın resmını burad gordugum ıcın uye oldum bu sıteye belkıde aradıgım forum burasıdır kımbılır

Allah razı olsun ihvanım

Edibe Ziyâi
30-08-2007, 15:45
Cehalet felakettir, amelsiz ilim ise vebal! Silkinelim, atalet ve cehaleti yenelim.


Hakkı istemeli, gerçeği aramalı, onu sevmeli ve saymalı.


Gülün dikenine değil, kokusuna ve rengine bakın.


Az uyuyup çok çalışın, ilmi çalışmalara önem, bilgin ve uzmanlara kulak verin.


Artık kabuğu kırarak dış dünyaya açılmalı, bizi seven ve sayanlarla sağlam alakalar kurmalıyız.


Gevşemeyiniz, ahireti, hesabı unutmayınız, hiç olmazsa düşmanların çalışmalarına bakıp gayrete geliniz.



Kültürel meselelerle ciddi olarak ilgilenin.


Gücünüzün ve cesaretinizin, güçlüklerin üstesinden gelmeye yeterli olduğunu kabul edin.


İlerleme, kalkınma ve yükselmenin sonsuz değerli, vazgeçilmez şartı, her yönü ve çeşidi ile, gerçek ilimdir.


Yakın ve uzak çevrenize ilgi gösterin, ilme, yeniliklere, gelişmelere önem verin.


Dostlarınızı asla unutmayın.


Evlerimizde sadece akla uyan, işe yarayan lüzumlu, faydalı eşya bulunsun.


Çocuklarını millî kültüre bağlı ve uygun yetiştirmeğe var gücüyle çalışmalıdır.


Batı dillerinden en az birini, kendi kültürümüzün temeli olan Arapça'yı, Farsça'yı, Osmanlıca'yı iyi öğrenmeye girişmeliyiz.


Çok ve devamlı okumalı, meslekî literatürü, ilmî gelişmeleri yakından, -ilmî mecmualar, yeni etüd ve makaleler seviyesinde- takip etmeliyiz.



Hilelere tuzaklara düşmemek için, Allah'a sığının. Allah'a tevekkül edin, çalışın.


Kur'ân'ı Kerîm'i ve hadis-i şerifleri sağlam kaynaklardan öğrenin ve sahih hadisleri ezberleyin.


Spor ve sıhhate çok önem verin. Katiyyen sıhhatinizi tehlikeye sokacak işler yapmayın. Sıhhatli kuvvetli müslüman daha hayırlıdır.



Kur'ân-ı Kerîm'in en güzel izahı Resulullah'ın hayatıdır. Sahabe-i Kirâm'ın hayatıdır. Onların hayatı çok önemlidir. Sahabe-i Kirâm'ı iyi öğrenin.



Mezun olduğumuz yerlerde mutlaka vakfımızın şubesini veya bir dernek kurun. Mutlaka bir eğitim , öğretim, kültür ve sosyal çalışma içinde yerinizi alın.



Şahsi işinizin yanında mutlaka sosyal iş yapın. Yani bir ticaret bile, ticaretiniz İslâm'a hizmet etsin.



İlme sarılacağız, gerçek âlim olacağız, müslümanları kaliteli, meziyetli, bilgili, görgülü, ahlâklı yetiştireceğiz.



Daha çok çalışın, daha kaliteli üretim yapın, daha çok tasarrufta bulunun., lüksü ve israfı terk edin, yeni ve modern, büyük müesseseler kurmaya gayret edin!



İthalât ve ihracatlarınızı kendiniz veya kardeş müesseseler aracılığıyla yapınız., dış piyasaya mutlaka açılınız.



Alış verişlerinizi kendi öz müesseselerimizden yapınız!



Üç kuruşluk maaş için çalışan basit insanlar olmayın. İdealleri unutmayın.



Tasarrufa önem verin, israfa kaçmayın. Tasarrufu da ticarette ve diğer çalışmalarda değerlendirin.


Büyükşehirlerde yığılmak yerine, rahat yaşayabileceğiniz kenarları bahçeli yerleri tercih edin.


Dünyanın her yerinde İslâm'ı yayma, tebliğ, irşad, talim ve terbiye çalışmalarına yeni bir hız ve güç vermeliyiz.



Günahkârlara kızmayın, onları ayıplamayın, sabırlı olun onlara birer hasta gibi şefkatle yaklaşın, doğru yola gelmeleri için gıyaplarında dua edin.



Kadınların ve çocukların da savaşa hazırlanması lazım. Karate, tekvando ve, yakın savunma sporları dahil hepsini öğrenmeli.



Mutlaka sosyal, kültürel çalışmaları yapacaksınız. Mutlaka dergilerimizi okuyacaksınız, okutacaksınız.



Halkı bilgilendirmeli bilgi toplumu haline getirmeliyiz.



Mutlaka sizin dışınızdaki insanların güzel taraflarını görmeyi öğreneceksiniz. Kusurlu olarak kendinizi göreceksiniz.



Müslümanlar fikir farklarına rağmen, işbirliği yapmasını öğrenmek mecburiyetindedirler.



İnançlı, görgülü, bilgili, terbiyeli, iradeli, edepli, ahlaklı ve gönül ehli insanlar yetiştirmeye yönelmeliyiz.



Mert olalım, dürüst olalım! Bize iyilik yapana kötülük etmeyelim, kan kusturmayalım! Borcumuz varsa, sahibine ödeyelim, rahat etsin o da... İyiliği için de teşekkür edelim!



Müslüman olarak giyimine dikkat etmen gerekli; pabucunun çamursuz olması, pantolonunun temiz olması önemli! Hatta, giyiminin renklerinin uyumlu olması önemli.



İlim öğrenin, hadis öğrenin, Kur'an öğrenin, büyüklerimizin hallerini öğrenin; söylenecek yerde onları söyleyin!..



Kur'an-ı Kerim Allah'ın sağlam kurtarma ipidir, can kurtaran simididir. Ona sımsıkı sarılmalıyız, yapışmalıyız ki selâmete çıkalım, kurtulalım.



Kur'an-ı Kerim ne dediyse, "Amennâ ve saddaknâ, sadakallàhul-azîm. Cenâb-ı Hak doğru buyurmuştur, elbet öyledir." deyip onu tasdik etmemiz lâzım!



Her yerde, herkese, her vesile ile hizmeti bir ganimet bilelim, dua almaya çalışalım, dua kazanalım!



Bu bayramların sevaplarından istifade etmek lâzım. Sevapları kaçırmamak lâzım!



Zikir ehli; yâni ilim ehli, o meseleyi bilen kimseler demek. Bilene sormak çok önemli. Bir sorun çıktı karşınıza... Arayıp, bulup bilene sormak lâzım!



O halde müslümanlar ilmi, hakyolda ve hayra ve Allah için öğrenmeli, kullanmalı, ilmi ile âmil olmalı, takvâyı şiâr edinmeli.



Bir insan her şeyi tam bilemez, bilmediği konularda "burası benim saham dışındadır" diyebilmeli, konuşmak kadar edebi, sukût etmeyi de öğrenmelidir.



Hasta kardeşlerimize ziyaret yaparsınız, gönüllerini alırsınız. Bir de onların dualarını talep edin, "Bize dua edin!" diye dua isteyin.




Eksiğimizle, kusurumuzla, hatalı şey yaptığımızı itiraf ederek, tevazuu takınmamız lâzım geldiğini hatırlamalıyız...



Cahil cahilliğiyle öyle kenarda yıllarca kalmamalı, cahil gelip cahil gitmemeli! Cahil yaşayıp cahil göçmemeli!..




Eski güzel an'anelerimizi canlandıralım; müslümanların ne kadar misafirperver, fedâkâr, vefâkâr, hizmetli, gayretli, ihlâslı olduğunu fi'len gösterelim.



Sağlam yürümek daha iyi... Bildiğiniz insanlarla, samimi dostlarınızla iş yapmanızı tavsiye ederiz.

Ahver
31-08-2007, 10:54
Prof Dr.Mahmud Es'ad Coşan Rh.A.Hocaefendiden "Alışkanlıklar" konulu(6 dakikalık) kısa bir sohbet...
fNqZUdnD2vQ

yesrib
31-08-2007, 13:45
ah hocam ahh...akra fm.deki tekrar sohbetlerinizle kendimize geliyoruz.tam peygamberimizin göçtüğü yaşta göçtünüz bu kadarmı aşk olur...

bu yazı dizisi için ne kadar teşekkür etsem az sizlere.ALLAH razı olsun...

Edibe Ziyâi
01-09-2007, 15:40
ah hocam ahh...akra fm.deki tekrar sohbetlerinizle kendimize geliyoruz.tam peygamberimizin göçtüğü yaşta göçtünüz bu kadarmı aşk olur...

bu yazı dizisi için ne kadar teşekkür etsem az sizlere.ALLAH razı olsun...

Allah senden de razı olsun güzel kardeşim

abdulkadir erde
01-09-2007, 19:01
hocam senin eksikligini cok ama cok his ediyoruz aklımıza o kadar kazıdınki resulun yolunu hitabetinle unutmak mümkün degil

Edibe Ziyâi
02-09-2007, 19:59
çok seviyorum bu resmini ..paylaşmak istedim

http://www.iskenderpasa.com/MEC/Resim/images/19_b.jpg

ervaa02
03-09-2007, 10:55
ona layık bır talabe hıc olamadım yaa:cray:
dunya benı cok ugrastırıyor
benı hıc bırakmıyor
ama o kadar ozledımkıı:(

Edibe Ziyâi
03-09-2007, 14:16
bende çok özledim ..babamdı o benim yaaa. huzuruna gelip ağlamak istiyorum o dertlerime derman olsun istiyorum :( çok özlediiim çoook

Ahver
03-09-2007, 14:28
Allah yollarından ayırmasın büyüklerimizin.Bu dünyada öğretileri doğrultusunda idealler edinip çalışmayı ve cennette komşuları olabilmeyi nasib etsin kardeşlerim.Özlemlerimize bir nebze su serpebilmek adına,gençlerle sohbetini dinleyebiliriz.


E22Nx23tmYs

Nikbin
03-09-2007, 20:10
Rabbim şefaatlerine erdirsin...

hocamızında eşlik ettiği ilahileri buyrun hepbirlikte dinleyelim

eU1LBq4Vqv4

Nikbin
03-09-2007, 20:30
Hocamızdan tavsiyeler;

*Cehalet felakettir, amelsiz ilim ise vebal! Silkinelim, atafet ve cehaleti yenelim.

* Müslümanlar fikir farklılıklarına rağmen, işbirliği yapmasını öğrenmek mecburiyetindedirler.

*Gülün dikenine değil, kokusuna ve rengine bakın.

*İnançlı, görgülü, bilgili, terbiyeli,edepli,ahlaklı ve gönül ehli insanlar yetiştirmeye yönelmeliyiz.

*Halkı bilgilendirmeli, bilgi toplumu haline getirmeliyiz.

*Günahkarlara kızmayın, onları ayıplamayın, sabırlı olun Onlarla birer hasta gibi şefkatle yaklaşın, doğru yola gelmeleri için gıyablarında dua edin.

*Eski güzel ananelerimizi canlandıralım; Müslümanların ne kadar misafirperver, fedakar, vefakar, hizmetli, hayretli, ihlaslı olduğunu fiilen gösterelim

*Az uyuyup çok çalışın, ilmi çalışmalara önem, bilgin ve uzmanlara kulak verin.

*Gevşemeyiniz, ahireti hesabı unutmayınız, hiç olmazsa düşmanların çalışmalarına bakıp gayrete geliniz.

*Batı dillerinden en az birini, kendi kültürümüz olan Arapçayı, Farsçayı, Osmanlıcayı iyi öğrenmeye girişmeliyiz.

*Kuran-ı Kerim'i ve Hadis-i Şerifleri sağlam kaynaklardan öğrenin ve sahih hadisleri ezberleyin.

*Spor ve sıhhate çok önem verin. Katiyyen sıhhatinizi tehlikeye sokacak işler yapmayın. sıhhatli kuvvetli müslüman daha hayırlıdır.

*Kur'an-ı kerim'in en güzel izahı ResulAllah'ın hayatıdır. Sahabe-i kiram'ın hayatıdır. onların hayatı çok önemlidir. Sahabe-i kiramı iyi öğrenin.

Prof.Dr.M.Esa'd Coşan (R.A)

nisax
03-09-2007, 20:57
allah razı olsun

fatihcanery
03-09-2007, 21:16
Allah razı olsun_

Edibe Ziyâi
12-09-2007, 21:51
İnsanlığın dünkü, bugünkü, hattâ yarınki problemlerine çözüm ve tüm müşkillerine çare İslâm'dadır. İki cihanın mutluluğu İslâm'la elde edilebilir. Dünyanın ideal nizamı O'dur.

Geçmişi ve geleceği, hastalığı ve şifayı, ferdi ve cemiyeti, ruhu ve bedeni, insanın zaaf ve meziyetlerini en iyi bilen raûf, rahîm ve vedûd rabbımız, dünya ve ahirette huzur ve saadetimizi temin için lutf eylemiş, bize peygamber göndermiş, kitap indirmiş, kanun ve şeriat koymuş, yol göstermiştir.

Bunalıma düşen asrımızı, çırpınan ruhsuz medeniyeti, şaşıran çılgın insanlığı, çalışarak bizler kurtarabiliriz, reçete bizim elimizdedir. Böyle hayırhah ve fedâkâr ruh yapısı sadece propaganda, göz boyama, gösteriş, riya, aldatmaca ve istismar.

O halde biz müslümanlar, hem maddî-manevî faidemez, hem de insanlığın huzur ve rahatı, salah ve felahı için, İslâm'a sımsıkı sarılmalıyız. Başka çıkar yol yoktur: İslâm'ı dosdoğru anlamağa, içimize iyice sindirmeğe, hayatımızı her yönüyle ona uydurmağa, emirlerini severek tutup, yasaklarından şiddetle kaçınmağa mecburuz.

Aksi takdirde bu sorumsuz tutum ve frensiz gidişle tüm insanlık helak olacak. Ülkimezde 19. asrın inkârcılığı hükmünü yitirmiştir; bu gerçekleri artık birçok münevver görüp kabul ediyor.

İnsanlığa hizmet için, elhamdü lillah her şeyimizvardır; müslümanlar olarak çok büyük imkânlara sahibiz: Nüfus, petrol, para, jeopolitik müstesna durum, hammadde, geniş arazi, birikmiş tecrübe, ilim adamı, teknik personel... v.s. Diğer ülkelere el açmağa, boyun bükmeğe, meded dilenmeğe hiç de mecbur değiliz. En büyük eksikliğimiz kendi imkânlarımızdan habersizliğimiz, birbirimize karşı ilgisizliğimiz, sevgisizliğimiz...

Basiretli müslümanlar olarak kolları, paçaları sıvamalı, bi eksikliği telafiye çalışmalıyız. Bunun için şunlar tavsiye edilebilir:

1- Siz grup, parti, zümre, eşrep, mektep, mezhep... tassubuna ve enaniyetine kapılmayınız. Bütün müslümanları kareş bilerek yaşayınız. Etrafınızdaki dargınları barıştırmağa, çekişen ve çatışanların arasında hakem olup onlarısevgiye, kardeşliğe, beraberliğe, hizmete, müslümanlar aleyhinde bulunmamağa, gıybet ve dedikodu etmemeğe, tefrika çıkarmamağa davet ediniz.

2- İslamı, en saf ve muteber,ana kaynaklarından dosdoğru öğrenmeğe; Kur'an-ı kerimi, hadîs-i nebeviyi en iyi tarzda anlamağa daimi gayret gösteriniz. Bid'atten, hurafeden, temelsiz bilgiden, bâtılı hak veya hakkı batıl sanma tehlikesinden şiddetle sakınınız.

3- Çevrenizdeki tüm İslâmî faaliyetleri --hiçbir ter veya yönü ihmal etmeden-- iyice tespit ediniz; grupları, şahısları, fikirleri tanıyınız, hattâ bunların ciddi bir envanterini çıkarınız. Diğerleriyle tamamen kopmadan, sizin gönlünüze en salim ve sağlam görünen tarafa yaklaşıp, iyice destek olunuz.

4- Hizmetin tek bir sahasınnda yığılmak, bylece rakip ve hasım olarak çalışmak durumuna düşenler arasında mümkün mertebe vazife taksimi ve iş bölümü, plan ve proğram yapılmasını, kabiliyetlilerin ihmal edilmiş diğer önemli sahalara yönlendirilmesini sağlayınız.

5- Büyük gayeleri ana hedefleri, temel kaideleri esas edininiz. Teferruata boğUlmayınız; detaylar ve farklılıklar değil, olumlu ve müşterek ve birleştirici noktalar üzerinde durunuz, "götürü pazar ediniz."

6- Bütün hüsnüniyetinize rağmen, anlayışsızlığa ve töhmete uğrarsanız; şahsınız için intikama kalkışmayınız, yapılan haksızlıkları Allah'a havale ediniz; bağışlayıcı, affedici olunuz, yaradılanı yaradandan ötürü hoş görünüz.

7- Bu yolda yapayalnız kalsanız, çok büyük güçlüklerle karşılaşsanız bile yılmayınız, "hasbünallahü ve ni'mel-vekil" deyiniz. O kâfi ve vâfidir.

ummuhan
14-09-2007, 19:06
"İnsanın hakla olması birlik ve beraberliktir; batılla olması tefrikadır." MEC

hsuhayuksel
12-10-2007, 18:09
Hocamızla ilgili bu güzel paylaşımlar için çok teşekkür ediyorum.Vefat ettiği zaman cenaze namazı için İstanbul'a gelmiştik.Yaşımızda küçüktü.O cenaze namazında yaşadıklarımı ,eyüp'e gidip cenazesini görebilmek için mücadelemi,o kalabalığı hiç unutamıyorum.Şimdi onu ziyarete gittiğimde hep o gün aklıma gelir.Orada mezarının başında düşünmek gerçekten çok şey kazandırıyor.Onu gerçekten çok özledik...

Nikbin
12-10-2007, 18:52
Prof. Dr. M.Es'ad COŞAN (Rh.A) Hocamız'ın Ramazan Bayramı mesajı

Allah-u Teala Hazretleri bayramlarınızı mübarek eylesin,
Sizi dünyada ahirette mutlu eylesin, sevdiklerinizle beraber iyi günler göstersin, iyi olaylarla karşılaştırsın,
Helal rızıklar, temiz kazançlar, bol kazançlar ihsan eylesin,
Ülkelerimize şenlikler, efendim esenlikler, mutluluklar, rahatlıklar, huzurlar, devletler, saadetler, selametler ihsan eylesin, Ümmet-i Muhammed'e umûmen rahmeylesin,
Hastalarımıza acilen şifalar dileriz bu mutlu günde Rabbimizin rahmetinden, Şâfi ismi hürmetine,
Dertlilerimizin dertlerine çarelar ihsan eylesin,
borçlu olanların borçlarını ödemelerini nasib eylesin,
Gönüllerinde muratları, dilekleri, istekleri olanlara isteklerini, muratlarını, dileklerini bahşeylesin,
Efendim, gönüllerini hoş eylesin, muratlarına nail eylesin,
Sıhhat afiyet ve saadet ve selâmetle uzun yıllar yaşayıp Ümmet-i Muhammed'e de güzel hizmetler eyleyip, Rabbimizin huzuruna sevdiği razı olduğu kul olarak varmayı nasib eylesin...

(www.akradyo.net (http://www.akradyo.net))

Ahver
12-10-2007, 19:04
Belki geç oldu ama,bu vesileyle hocamızın;Ramazan ve Takva Eğitimi,Ramazan ve Güzel Ameller kitaplarını tavsiye etmiş olalım.

Hidayet Süha Yüksel kardeşim,özlemlerimiz tarife sığmaz elbet.Yollarından ayrılmamak,geniş ufuklu ideallerini yerine getirebilmek için çaba sarfedebilmek en büyük dileğimizdir.Gönlünüz EyübSultan'a düştükçe, selamlarımızı heybenize yük etmek isteriz.
Hasretle...



Bir Nakşibendi alem seyyid ömür sürerken,
Eyvah ecel erişti ayrıldı ruh bedenden,
Alim idi Kerîm hem râm oldu ırcıîye,
Ağlaştı cümle ihvan matem giyindi her şen,
Almıştı Şeyhi Zahit Kotku Efendiden feyz,
Ol Mürşid-i Kemal hem ol ruh-i pak-ı rûşen,
Cevamiu’l-kelim-u saib kıran-ı devran,
Evrad idi Sinânı ezkarı idi cevşen,
Tarihde bir gider firdevs içre böyle bülbül,
Olur Makam-ı Mahmud Es’ad Coşan’a gülşen
http://img220.imageshack.us/img220/4286/044pu6.jpg (http://imageshack.us)

http://img250.imageshack.us/img250/3913/meckabir5ub6.jpg (http://imageshack.us)

Edibe Ziyâi
14-10-2007, 06:05
bu sene baya ziyaret fırsatım oldu elhamdülillah.... insan o kabri görünce kendini tutamıyor , nasıl kıydınız ona diyor.gidesi gelmiyor yanı başından sanki dünyanın en güvenli yeri orası . :(

canım hocam,babam seni çok özledim

Edibe Ziyâi
14-10-2007, 19:08
ds3yGKnTFPg

elif- ba' yı birde hocamızdan dinliyelim :)

Nikbin
14-10-2007, 19:14
yaaa mükemmel hiç duymamıştım bunu ben ..
Allah razı olsun..
çocuklara öğretirken böyle öğretmeyede çalışayım bakalım denemekte fayda var:)

Ahver
14-10-2007, 19:31
Elif uzun boylu,Be beli bükük,Te ona benzer,Se ona benzer,Cim karnında bir nokta....

Bu sohbeti hiç unutmuyorum,mübarek ne tatlı anlatır,çocuk olup sayasınız gelir.

Evet Nikbin kardeşim,çocuklarda etkili oluyor,tecrübeyle sabittir.:)

Rabbimiz Firdevs-i Âlâ'ya ulaştırsın Hocamızı.

Teşekkürler Edibe.:)

elmnightmare
14-10-2007, 19:41
Kendine has üslubu karşısındakinin seviyesine inen hitabeti ile çok değer verdiğim Hocalardan biri...
Güleryüz tatlı dil ve hoş sohbet.... Allah mekanını cennet etsin....

birgaripyolcu
18-11-2007, 11:04
maş. ne güzel sevdire sevdire.
Allah razı olsun.

al-muallim
18-11-2007, 12:15
Allah razı olsun Es'ad Coşan Hocaefendi'den.Amel defteri kapanmayan,ardında hayırlar bırakan tam bir Peygamber aşığı...bu konuyu açan ve eklemeler yapan kardeşlerimizden Allah razı olsun.Rabbim bizi de sünnet-i seniyyeden ayırmasın.
bu arada Elif-ba çocuklar için (hatta bizim için de:) ) çok güzel....
vesselam

Berre Tuna
11-12-2007, 17:56
HAYATI

Prof. Dr. Mahmud Es’ad Coşan Hocaefendi 14.4.1938 tarihinde, Çanakkale’ye bağlı Ayvacık ilçesinin Ahmetçe köyünde dünyaya geldi. Babası Halil Necati Efendi, annesi Şadiye Hanım’dır. Babası ile annesi üçüncü kuşakta aynı kökte birleşmektedir. Hz. Hüseyin Efendimiz’in soyundan olan dedeleri Buhara’dan gelip Çanakkale’ye yerleşmişlerdir. Büyük dedesi Molla Abdullah Efendi, İstanbul’da ilim tahsilinde bulunmuş ve dönemin ünlü meşâyihinden Gümüşhâneli Ahmed Ziyâüddin Efendi’nin yakın bağlıları arasına girmiştir. Dehttp://www.iskenderpasa.com/MEC/resim/images/MEC_092%20_jpg.jpgdesi Molla Mehmed Efendi ise Fatih medreselerinde okuyup icazet aldıktan sonra, Birinci Cihan Harbi’ne iştirak etmiş ve bu savaşta şehit düşmüştür.
Mahmud Es’ad Coşan Hocaefendi’nin babası Hâfız Halil Necati Efendi 1942 yılında çocuklarının tahsili için İstanbul’a göç etti. Es’ad Coşan Hocaefendi ilk öğrenimini Eminönü Vezneciler İlkokulu’nda, 1950 yılında tamamladı. Bu arada babası vasıtasıyla dönemin âlim ve âriflerinden Serezli Hasib ve Abdülaziz Bekkine Efendilerle tanıştı. Sohbet meclislerine devam etti.
Vefa Lisesi orta kısmından 1953, aynı okulun lise kısmı Fen Kolu’ndan ise 1956 yılında mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap-Fars Filolojisi bölümünü 1960 yılında bitirdi. Arap Dili ve Edebiyatı, Fars Dili ve Edebiyatı, Ortaçağ Tarihi ve Türk-İslâm Sanatı sertifikaları aldı. Fakülte son sınıfta iken Mehmed Zâhid (Kotku) Efendi’nin küçük kızı Muhterem Hanımefendi ile evlendi.
Fakülte’den mezuniyetini müteakip girdiği imtihanı başarı ile vererek Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Klasik-Dînî Türkçe Metinler Kürsüsü asistanlığını kazandı ve bu suretle de üniversiteye intisap etti.
Fakülte yayın komisyonunda iki yıl sekreterlik yapan Es’ad Coşan Hocaefendi, 1965 yılında XV. Yüzyıl Şairlerinden Hatiboğlu Muhammed ve Eserleri adlı çalışmasıyla “İlâhiyat Doktoru” ünvanını aldı. İlâhiyat Fakültesi öğretim üyeliği yanısıra 1967-68 yıllarında Ankara Yükseliş Mühendislik ve Mimarlık Özel Yüksek Okulu’nda “Türkçe ve Hümaniter Bilgiler” dersi verdi.
Es’ad Coşan hocaefendi 1972 yılında Hacı Bektaş Velî ve Makâlât adlı tezi ile doçent ünvanını aldı. 1971-1972 yıllarında yedek subay olarak askerlik hizmetini yaptı. 1973 yılında aynı fakültesin Türk-İslâm Edebiyatı Kürsüsü öğretim üyeliğine, bir yıl sonra da aynı kürsünün başkanlığına atandı. Emekli olduğu 1987 yılına kadar adı geçen kürsünün Anabilim dalı başkanlığını yürüttü.
1977-1980 yılları arasında Sakarya Devlet Mimarlık ve Mühendislik Akademis’nde Türk Dili ve Hümaniter Bilgiler dersleri verdi.
Matbaacı İbrâhim-i Müteferrika ve Risâle-i İslâmiyye adlı takdim teziyle 1982 yılında Profesör unvanını aldı.
Üniversiteye intisap etmesinden emekliliğine kadar geçen süre içerisinde Milli Eğitim Bakanlığı ve Devlet Planlama Teşkilatı bünyesinde kurulan çeşitli komisyonlarda üye olarak çalıştı. Aynı zamanda Almanya, Avusturya, Irak, İran, Libya, Ürdün, Suudi Arabistan ve İran gibi ülkelerde uluslararası toplantı ve konferanslara katıldı, araştırma ve incelemelerde bulundu.
Mensubu bulunduğu fakültede Türk-İslâm Edebiyatı, Osmanlıca, Türkçe-Kompozisyon, Farsça ve Arapça derslerini okuttu. Yedi adet doktora ve çok sayıda lisans tezi yönetti.
Mahmud Es’ad Coşan hocaefendi başarılı ve verimli bir öğretim üyeliği hayatı sürdürmekte iken irşad faaliyetleri ile sosyal ve kültürel çalışmalara daha fazla zaman ayırabilmek amacıyla 1987 yılında kendi isteğiyle emekliye ayrıldı. Bundan sonra Hocası ve kayınpederi Mehmed Zahid Efendi’den aldığı tebliğ ve irşad görevini daha aktif yerine getirebilmek için faaliyetlere başladı. Seleflerinin başlattığı hadis derslerini Türkiye’nin bir çok ilinde yapmak suretiyle yaygınlaştırdı. Yaygın ve örgün eğitim, kültür, yardımlaşma, sanat ve yayın alanlarında hizmet üretmeleri için dostlarını teşvik etti. Bu alanlarda bir çok çalışmanın başlamasına önayak oldu. Çok sayıda kitap ve makale kaleme aldı.
Sohbetlerine gösterilen ilgiden dolayı hizmet sınırlarını genişletti ve bu gaye ile dünyanın bir çok ülkesine seyahatlerde bulundu. Avrupa, ABD, Orta Asya ve Avustralya’ya defalarca giderek eğitim proğramlarına katıldı.
Doğup büyüdüğü vatanından yirmi bin kilometre uzakta bulunan Avustralya’da, bir cami açılışı için yaptığı bir seyahat esnasında elim bir trafik kazası neticesinde Hakk’a yürüdü (4 Şubat 2001). Nâşı Türkiye’ye getirildi. 9 Şubat 2001 tarihinde Fatih Camii’nde Cuma namazını müteakip kılınan cenaze namazına, yüzbinlerce talebe ve seveni katıldı. Eyüpsultan Mezarlığı’nın Nakşi Tarlası denilen kısmında Hakk’ın rahmetine tevdi edildi.
Hazırlayan: Dr. Necdet Yılmaz

caddycazz
11-12-2007, 18:15
Ya bilmiyorum ama bu Hocaefendi'ye içimde bir yakınlık hissediyorum..Konuşmaları,tavsiyeleri anlatımı çok farklı..

Yer verdiğiniz için teşekkür ederim..:flowers::flowers:

Berre Tuna
11-12-2007, 18:18
Ya bilmiyorum ama bu Hocaefendi'ye içimde bir yakınlık hissediyorum..Konuşmaları,tavsiyeleri anlatımı çok farklı..

Yer verdiğiniz için teşekkür ederim..:flowers::flowers:
Rica ederim, ne demek. Hayattayken yapmış olduğu sohbetleri yayınlanıyor hergün farklı saatlerde, isterseniz link verebilirim.

Berre Tuna
11-12-2007, 18:24
:O:Ohi hi ben hiç kaçırmıyom zati kardeş sağolasın yine de:flowers::flowers:
Ne güzel, çok sevindim. :)

Meryem
12-12-2007, 07:40
Ya bilmiyorum ama bu Hocaefendi'ye içimde bir yakınlık hissediyorum..Konuşmaları,tavsiyeleri anlatımı çok farklı..

Yer verdiğiniz için teşekkür ederim..:flowers::flowers:

:)

Normaldir. Kalp güzele hayra meyilli ne de olsa...

mfb2005
19-12-2007, 11:23
hocaefendi ile ilgili paylaşımların yapıldığı başka bir site...

http://www.cennetturk.com/forum/showthread.php?p=4763#post4763

ilgilenen arkadaşlar için...

Edibe Ziyâi
20-12-2007, 22:07
Bir Gün bir adam hocamızın namını , derin bir mutasavvıf olduğunu duyar..
ve hocaefendinin düzenlediği aile eğitim toplnatısına katılır..bakarki toplantı da çok dini bir mevzu yok..hep profesörler çıkıyor ve hep iktisat hakkında konuşuyor..
ve bu adam hocamıza bir kağıt yolar ..der ki
"ben sizin mutasavvıf olduğunuzu duymuştum.neden toplantınızda tasavvufi içerik yer almıyor da hep iktisat konuşuluyor."
hocafendi cevaber der ki :

" Tasavvufun Başı Helal Rızıktır"

kalan
21-12-2007, 17:45
Alllah razı olsun..
*

dostluk
29-12-2007, 13:12
http://www.semazen.net/Ecard/albums/uploads/umit/normal_onceinsaf.jpg (javascript:;)

http://farm1.static.flickr.com/127/407984548_74684113ca_m.jpg

firuzecan
13-01-2008, 20:12
İskenderpasalıların yenı bırhttp://www.gucduvani.com/ adresı var artık, sizleride bekleriz ...

sufi7007
14-01-2008, 13:36
AVUSTRALYA ONUN ONUNCU KÖYÜYDÜ
http://dervisan.com/mec/mec8.jpg


Es'ad Coşan... Avustralya'nın NSW Eyaleti'ndeki Dubbo kasabası yakınlarında geçirdiği trafik kazasında hayatını kaybetti. Cenazesinin Türkiye'ye götürülmesi kararından sonra, orada nereye defnedileceği hükümetin zirvesinde adeta siyasi "kriz"e neden oldu. "Süleymaniye Haziresi"ne defnedilme kararnamesi Çankaya'nın vetosuyla karşılaştı. Bu, her ne kadar gerek "cemaat" gerekse ailesinin beklemediği bir karar olsa da, defin işlemi Eyüp Sultan Mezarlığı'ndaki aile kabristanına yapılarak çözümlendi.

Prof. Dr. Es'ad Coşan'ın nereye defnedileceği, Türkiye'deki hangi siyasilere yakın veya uzak olduğu, devletle arasında ne gibi sorunlar bulunduğu son günlerde Türkiye medyasının neredeyse tek ilgilendiği konu oldu. Ancak biz tamamen bunların dışına çıkarak, tüm dünyada 5 milyondan fazla insanın bağlı olduğu bir tarikatın liderliğini yapan Es'ad Coşan'ın kamuoyunda pek bilinmeyen özelliklerini yazmak istedik. Kimdi Es'ad Coşan? Gündelik yaşamında nasıl bir insandı? Nelerden hoşlanır, nelerden hoşlanmazdı? Neden son 3.5 yıldır Avustralya'da yaşıyordu ve burada kendine ikamet yeri olarak neden Brisbane Kenti'ni seçmişti. Belki de böylece kamuoyu asıl Es'ad Coşan'ı, bilinmeyen Es'ad Coşan'ı öğrenebilecekti.

http://dervisan.com/mec/ec4.jpgİlk defa 1984 yılında geldi Avustralya'ya Es'ad Coşan.. Kısa süreli bir ziyaretti bu. Tarikatın bu ülkedeki müridleriyle toplantılar yapıp Türkiye'ye döndü. Bu geliş gidişleri 1997'ye kadar sürdü. 1997'de Avustralya'ya gelirken aklında bu ülkede yerleşme kararı verdi. Kesin bir yere yerleşmeden önce Alice Spring ve Darwin haricinde Avustralya'nın neredeyse her yerini gördü.

Nerede cami varsa hepsine de gidip konuşmalar yaptı, sohbetlere katıldı, konferanslar verdi. En çok kızdığı cemaatin büyük şehirlere toplanıp, birbirini yemesiydi. Bu nedenle sürekli "açılın, dağılın" mesajları veriyordu. Bu konuda bir seveni, "Yıllardan beri Avustralya'da yaşayan bir çoğumuz, bu ülkenin bir çok yerini onun sayesinde gördük" diyor. Bunun öncülüğünü de bir anlamda kendisi yaptı ve yerleşmek için Queensland Eyaleti'ne bağlı Brisbane Kenti'ne yerleşti.

Bu kenti seçmesindeki etkenlerden biri de, Brisbane'in ne fazla soğuk ne de fazla sıcak olan havasıydı. 1998 yılında Brisbane'dan bir ev satın aldı. Aile tarafından oldukça varlıklı biriydi Es'ad Coşan. Bir yakınının ifadesine göre, "Ev alırken kimseden yardım almadı. Zaten teklif edilse de kabul etmezdi." 10 dekarlık bir alan üzerine kurulu tek katlı geniş bir evdi. Brisbane'nin en güzide semti Capalaba'daydı. Namazlarını yakındaki mescide gidip kılıyor, alışverişini bizzat kendisi yapıyordu. O bir "şeyh"ti ama, özel şoförü yoktu. Özel işlerini görmek için dışarı çıktığında, arabasını kendisi kullanıyordu.

Ziyaretçisi eksik olmuyordu Es'ad Coşan'ın... Avustralya içinden ve dışından neredeyse hergün birileri onu evinde ziyaret ediyor, sohbetine katılıyordu. "Çok misafirperverdi." diyor bir yakını onun için. Peki bu kadar misafir nasıl ağırlanıyor, kimler hizmet ediyordu.. Evinde hizmetçi olarak görevli birileri yoktu Coşan'ın. Ancak o bölgede oturan bazı dostları ona ve eşine bu konuda yardımcı oluyorlardı. Aslında evinde pek fazla vakit geçirdiği de söylenemezdi. Çünkü sürekli başka bir kent veya kasabaya gidiyor, oralarda toplantılar düzenliyor, konferanslar veriyordu.
Bu arada Es'ad Coşan'ın en çok ilgilendiği konulardan biri de, gittiği bazı yerlerde cami olmamasıydı. Sydney ve Melbourne bu konuda şanslıydı, ama diğer kent ve kasabalar aynı durumda değildi. Brisbane, Dubbo, Griffith gibi yerlerde daha önce kilise olarak kullanılan binalar, onun direktifiyle cemaat tarafından satın alınarak camiye çevrildi.

Es'ad Coşan, her gittiği yerde coşkulu kalabalıklar tarafından karşılanıyor, misafir etmek için herkes birbiriyle adeta yarış ediyordu. Yemek ayırmazdı, önüne ne konursa yerdi. Genellikle doğal yiyeceklerden hoşlanırdı. Ne ikram edilirse, "Hayır, ben bunu yemiyorum!" demez, en azından bir parça tadar, geri kalanı çevresindekilere ikram ederdi. Ev sahibinin gönlünü mutlaka alır ve bol bol dua ederdi. Kabak tatlısını çok severdi. "Peygamberimiz de bu tatlıyı çok severdi" derdi.

http://dervisan.com/mec/ec3.jpgBir seveni, onun çocuklara duyduğu sevgi ve ilgiyi şöyle dile getirdi: "Her zaman cebinde şeker bulundururdu. Yanına gelen çocuklarla, büyük adamlarmış gibi konuşur, onlarla ilgilenir, hatta onları güldürür, sonra da cebinden çıkardığı şekerleri dağıtırdı. Bu sırada Hoca'dan şeker almak için kuyruğa yetişkinlerin de girdiği görülür, ancak o, 'Hayır, önce çocuklar!' diyerek yetişkinlere şeker vermezdi. Aynı seveni, "Biz çocuklarımıza, hanımlarımıza nasıl davranılacağını ondan öğrendik. Kendi yaşantısıyla bunu herkese gösterirdi." diye ekledi.

Es'ad Coşan'ın üzerinde durduğu bir diğer konu da, ticaretti. Bütün Müslümanlar'ın, özellikle de kendisine bağlı insanların mutlaka ticaretle ilgilenmesi, maddi yönden kalkınmaları gerektiğini, Müslümanlar'ın bu konuda çok geri kaldığını ve İslami hizmetler için, insanlara yardımcı olabilmek için ticaretin çok önemli olduğunu ve bir vasıta olarak kullanılması gerektiğini her fırsatta vurgular, "Bu devirde zengin müslüman İslâm'a ve insanlığa, fakir müslümandan daha çok hizmet eder." derdi.

Bir seferinde, kendisine bağlı insanları ticarete yönlendirmek için, Avustralya'da yaşayan Türkler'in döner kebap işine yatkın olduğunu ve bu fırsatın iyi değerlendirilmesi gerektiğini belirterek, "Döner işiyle uğraşın!" tavsiyesinde bulunmuştu. Bir Türk, küçük veya büyük olsun bir işyeri açıyorsa, eğer davetliyse mutlaka katılmaya özen gösterirdi. Dubbo'da camiye çevrilen kilisenin yanında kullanılmayan bir ev, Es'ad Coşan'ın önerisiyle, bir tanıdığının ifadesiyle Türkiye'deki "Kervansaray usulü" iki-üç ailenin kalabileceği misafirhaneye çevrilmişti.

Avustralya'daki müslümanları çok sevdiğini, buranın insanını çok samimi bulduğunu söylerdi. "Yaşamak için Avustralya'yı seçmesinden, buraya hicret etmesinden sebeplerinden bir tanesi de belki de budur" diyordu bir yakını.

O, müridlerinin sayısı milyonları bulan bir tarikatın lideriydi. Ancak gündelik yaşamında oldukça mütevazı bir yapıya sahipti. Ruhbanlığa çok karşıydı. Bir köşeye çekilip, kendisini sırf ibadete vermeyi sevmezdi. "İslam hayatın her kökenine, her yönüne hakim olmalı, her yönünde yaşanmalı" derdi.

Fırsatını bulduğunda sevenleriyle voleybol, futbol oynar, denize yüzmeye gider ve genç ihtiyar herkesin muhakkak bir sporla uğraşmasını tavsiye ederdi. Hiç "Şeyh" gibi davranmaz, herkesle birlikte oturur, yemek yer, şakalaşırdı. Çok da güzel fıkralar anlatırdı. Evinde hayvan beslemeyi çok severdi. Bir papağanı, bir atı, birkaç tane kuzusu vardı. Onlara kendi eliyle yemek verir, severdi. Bazen boynuna ip bağladığı kuzulardan birini yanına alır, bir eliyle de tespih çekerek evinin bahçesinde dolaşarak kuzuyu otlatırdı.

Çok sade ve temiz giyinirdi. "Hele hele biz Müslümanların, temiz ve sade giyinmeye özen göstermemiz, kılığımıza kıyafetimize, saçımıza sakalımıza dikkat etmemiz gerekir" derdi. İslamiyetin böylece başka insanlara örnek olarak daha iyi anlatılabileceğini söyler, trafik kurallarına uymayı, trafik kurallarına uymayı, trafikte aşırılık yapılmamasını bile buna emsal gösterirdi.

Bir seveni, "Bir seferinde 47 arabayla konvoy halinde Sydney'den Brisbane'a gittik. Hiçbir aşırılık ve hiç kaza olmadı. Aşırılık yapana kızardı. Böyle yaparak İslamiyet'i iyi temsil etmiyorsunuz derdi. Türkler'in bu kadar kalabalık bir konvoyla kaza yapmadan bir yerden bir yere gittiğini düşünebiliyor musunuz" diye anlattı.

Doğayı çok severdi. Evinin bahçesindeki güllere gözü gibi bakardı. Bir seferinde cemaatin de adına "Kotku" verebilecek bir ormanlık kurulmasını istemişti. Nitekim bu projenin büyük bir bölümü Melbourne'da hayata geçirildi.

http://dervisan.com/mec/ec5.jpgBir yere gittiğinde tanıdık olsun veya olmasın ilk selamı veren o olurdu. Yaygın kanının aksine, çok yakınlarının dışında her önüne gelene elini öptürmezdi. Nereye gitse mutlaka yanında bir hediye ile gider, çevresindekilere de "Her zaman hediyeleşin, gönül alın" tavsiyesinde bulunurdu.

Gittiği yerlerde genellikle cemaatle birlikte motellerde kalırdı. Bazı durumlarda oradaki biri evine davet ederse, orada kaldığı da olurdu. Eşi Muhterem Hanım'a karşı oldukça nazik davranırdı. Kır gezisine falan gidildiğinde cemaate örnek olmak için orada bulduğu çiçekleri ona verirdi. "Aralarında hiç tartışma olduğunu duymadık" dedi bir yakını.

"Peygamberimizin ahlakını en güzel şekilde temsil eden, hayatımda gördüğüm tek şahsiyet oydu." dedi bir yakını. Aynı yakını bu görüşüne şunları da ekledi: "İslamiyet bize genellikle hutbelerden, kürsü ve vaazlardan nazari olarak anlatılır. Ama dediğini, İslâm'ı her yönüyle hayat olarak yaşayan pek azdır. Hocaefendimiz bunlardan bir tanesiydi" diye ekledi.

"Sevmeyi kaybettik, Müslümanlığın en önemli sıfatlarından bir tanesi sevmektir. Sevmeyi beceren insan, diğer güzel vasıfları ancak o zaman kazanır; beceremeyen insan ise, ne yaparsa yapsın kazanamaz. Onun da ne kendisine, ne de başkasına hiçbir faydası olmaz." derdi. Onun Brisban'a yerleşmesi, bu kentteki Türk nüfusunun da artmasına neden oldu. Es'ad Coşan'dan önce birkaç Türk ailenin yaşadığı Brisban'da onun gelmesiyle Türk aile sayısı 60'ı bulmuştu. "Dokuz köyden kovulsanız da doğruyu söylemeye devam edin. Dokuz köyden kovulursanız, gidin onuncu köyü kendiniz kurun!" derdi. Belki de Brisbane Es'ad Coşan'ın onuncu köyüydü.

(Yabancı bir yayından alındı)

http://dervisan.com/mec/onuncu.html

girdap
14-01-2008, 20:01
Mahmud Esad Coşan Hazretleri'nin sohbetlerini mp3 veya başka bir ses formatında indirebileceğimiz bir adres mevcut mu?Ufak bir araştırma yaptım ama sadece videolar var gibi.Yardımcı olursanız sevinirim.

al-muallim
15-01-2008, 16:58
http://medya.alucra.com/ (Index of /M-Esad-Cosan)

firuzecan
15-01-2008, 18:53
Allah razı olsun,Muallım kardes, benim için altın degerınde bu site,

al-muallim
15-01-2008, 19:20
Amin. Rabbim cümlemizden razı olsun. Öğrendiklerimizle amel etmeyi nasip etsin...

Edibe Ziyâi
27-01-2008, 13:07
FM2ppZOo1OI

Berre Tuna
27-01-2008, 13:16
Allah razı olsun paylasımınız için.
Daha önce bir sohbette duymuştum, burada Hocamızdan dinleyince çok sevindim.

Edibe Ziyâi
31-01-2008, 16:52
http://www.akradyo.net/resimler/MZK_MEC_yad_foto.JPG



Mehmed Zahid Kotku (Rh. A.) ve Mahmud Es’ad Coşan (Rh.A.) Hocaefendiler, doğumlarının Hicri yıldönümlerinde Kur’an-ı Kerim hatimleriyle ve AKRA FM’de özel programlarla yâd ediliyor.




Gönüller Sultanı Mehmed Zahid Kotku Hocaefendi, doğumlarının 114. yılında, Hicri 1 Safer 1429, Miladi 8 Şubat 2008 Cuma günü ikindi namazını müteakip kabirleri başında, akşam namazını müteakip ise İskenderpaşa Camii’nde;

Prof. Dr. Mahmud Es’ad Coşan Hocaefendi ise doğumlarının 72. yılında, Hicri 13 Safer 1429, Miladi 20 Şubat 2008 Çarşamba günü ikindi namazını müteakip kabirleri başında, akşam namazını müteakip ise İskenderpaşa Camii’nde özel programlarla ve hatim dualarıyla yâd edileceklerdir.

Okunan hatimlerle ilgili bilgileri, İskenderpaşa Camii Derneği’nin 0 212 525 66 27 no’lu telefonuna bildirebilir, 0212 621 99 74 no’lu faksa gönderebilir veya yad@iskenderpasa.com e-posta adresine iletebilirsiniz.

Son bildirim tarihi, 7 Şubat Perşembe ve 19 Şubat Salı günleridir.

Alper...
31-01-2008, 18:21
negüzel demiş, bir şeyi sevki, ben de sana öbürünü anlatabileyim. sevelim çiçekleri böcekleri doğayı ,her şeyi

yesrib
01-02-2008, 11:12
Edibe Ziyai kardeşim Allah razı olsun...

www.gücdüvani.net (http://www.gücdüvani.net) sitesinde de hatimler dağıtılıyor...

Rabbim mübareklerin şefaatine ermeyi nasip eylesin..
iki dünyada da feyizlerinden ırak eylemesin...

dua ile..

HARS
06-02-2008, 18:50
teşekkürler edibeciğim allah razı olsun

smyra
28-04-2008, 12:58
ALLAH RAZI OLSUN EDİBE KARDEŞİM HOCAMIZIN SOHBETİNİ SENİN ARACILIĞINLA DİNLEYEBİLDİK

Murat coskun
02-05-2008, 09:27
Allah razi olsun bizlerle paylastigin icin bu deger bicilmez sohbeti

Ahver
03-09-2009, 00:18
Ramazan geldi bak, sen artık bu sene bu Ramazan'da ıslah ol. Bu Ramazan'da iyi insan ol. Bırak şu gıybeti, dedikoduyu, hırsı, kini, yalanı, yanlışı, dolanı…Dervişliğe sığmayan şeyleri bırak. Artık bu Ramazan'da insan ol. İyi insan ol da kendisine emek sarf edilen insan olmaktan, başkasına hayır götüren insan olma durumuna gel. Yani tüketici olmaktan üretici durumuna geç.

Prof.Dr.Mahmud Es'ad Coşan Rh.A.

MerEYcan
03-09-2009, 15:34
Allah razı olsun kardeşler...

Hocamızın yazı ve sohbetlerini burada görmek çok hoş :)

FATIMA ZEHRA
03-09-2009, 15:55
Allah razı olsun çok güzel bir paylaşım olmuş.Allah ,O güzel dostlarını göremesekde ilimlerinden istifade edebilmeyi bizlere nasip etsin inşallah

eslem agd
03-09-2009, 16:03
Mahmud Es'at Coşan Hocaefendinin bir sohbetinden aklımda kalmıştı:

"Rabbimizden şükrü dileyin ki hayatınızda şükreden nimetlere kavuşun,sabrı niyaz ederseniz sabra dair merhale ile karşılaşırsınız..."

Hocamın sayesinde hayata bakış açım daha güzelleşti sabrın ve şükrün birbirini tamaladığını işte o zaman daha güzel idrak ettim...Rabbim kendisinden razı olsun inşaAllah...

fakiri
03-09-2009, 16:46
Mahmud Es'at Coşan Hocaefendinin bir sohbetinden aklımda kalmıştı:
"Rabbimizden şükrü dileyin ki hayatınızda şükreden nimetlere kavuşun,sabrı niyaz ederseniz sabra dair merhale ile karşılaşırsınız..."
Hocamın sayesinde hayata bakış açım daha güzelleşti sabrın ve şükrün birbirini tamaladığını işte o zaman daha güzel idrak ettim...Rabbim kendisinden razı olsun inşaAllah...

Yav arkadaş,
Senin en değerli hocan hangisi bir türlü çıkaramadık ?
Bildiğimiz kadara Mahmud Es'at Coşan Hocaefendi senin imzanda sözü bulunan (N.E.) adındaki siyasetçiyi asla desteklememiş bir zattır.
Sen bu hocalarının birdediğine inanıp diğerine inanmıyor musun yoksa ?

mavera_agd
03-09-2009, 18:53
Yav arkadaş,
Senin en değerli hocan hangisi bir türlü çıkaramadık ?
Bildiğimiz kadara Mahmud Es'at Coşan Hocaefendi senin imzanda sözü bulunan (N.E.) adındaki siyasetçiyi asla desteklememiş bir zattır.
Sen bu hocalarının birdediğine inanıp diğerine inanmıyor musun yoksa ?



ALLAH için mhalefet etmek için yazmayın lütfen nerde bi milli görüşlü kardeşimiz var orda muhalefet yorumlarınız var bu kininiz ne???
sizene istedği hocayı sever...desteklesin veya desteklemesin.... doğru kim söylerse o kişi sevilir bu kadar basit

Ahver
03-09-2009, 19:34
Zamanımızı Allah'ın rızasını, dostluğunu kazanmakta en iyi şekilde değerlendirmeliyiz.

Bu Ramazan ayı da, bu işi yapmak için çok uygun bir zaman. Zamana riayet etmek gerekiyorsa, bunun önemini kavramış isek, Ramazan'ın kıymetini bilmeyi de kavramalıyız. Nasıl geçtiğini anlayamazsın. Şeytanın bir özelliği vardır. Şeytan insanı aldatır, gaflete düşürür, uyutur, oyalar ve zamanını kaçırttırır her şeyin. Sabah namazının zamanını kaçırttırır, orucun zamanını kaçırttırır, tevbenin zamanını kaçırttırır, zekâtın zamanını kaçırttırır. Her şeyi kaçırttırmak hoşuna gider onun. Fırsatı kaçırttı mı, insanı ziyana soktu mu muradına ermiş demektir, onun gayesi o.

Onun için, bir, zamanın kıymetini bileceğiz. Zaman her zaman kıymetli.Zaman herzaman kıymetli ama Ramazan'ın içinde çok daha fazla kıymetli. Çünkü Ramazan'da yapılan bir ibadet başka aylarda yapılan ibadetlerden yetmiş kat daha fazla sevaplı. O zaman bunu kaçırmayalım.

Prof.Dr.Mahmud Es'ad Coşan Rh.A.


*Bu başlık konu dışı mesajlardan (özellikle de şahsi çekişme ve husûmete meyyâl olanlardan) fazlasıyla sıkılmıştır.
Lütfen hayra yönlendiren ve başlıkla ilgili olan konular dışında hiçbir mesaj yazmayınız.

Berre Tuna
07-09-2009, 20:52
İtikâf, öyle kuvvetli bir sünnettir ki; bir bölgede hiçkimse uygulamazsa 'Resulullah'ın bu kuvvetli sünnetini neden uygulamadınız!' diye hepsi hesaba çekilir.

M. Esad COŞAN (rh.a)

Ahver
07-09-2009, 22:42
Allah-u Teâlâ Hazretleri'nin üzerimizdeki nimetlerini saymağa tâkatimiz, gücümüz, kuvvetimiz, ömrümüz, saatimiz yetmez. Sonsuz nimetlerin bileşkesiyiz; onun için hayattayız, onun için yaşıyoruz. Ve sonsuz nimetlerine gark olmuş bir durumdayız, rahmet deryasında yüzüyoruz. Allah'a hamd ü senâlar olsun... Lütfuyla, keremiyle biz aciz, asî, mücrim, günahkâr kullarına nimetlerini gönderiyor. Her an onu müşâhede ediyoruz.


Üzerimizdeki nimetlerinden birisi de, İslâm'ın bizi birbirimize kardeş etmesidir. Bu çok güzel bir nimet, çok büyük bir nimet... Ve bu kardeşliğin, dostluğun tereddütsüz, sâfî ve samîmî olması çok büyük bir nimet... Ve bu dostluğu başkaları bulamıyor dünya üzerinde... Bunu tadamıyorlar. Bu zevkten, bu lezzetten, bu nimetten bir çok insan mahrum... Ama biz İslâm'ın sonsuz nimetleri arasında bu kardeşlik nimetinden de âzâmî istifade ediyoruz. Çok güzel bir yol...


Allah bizleri bu güzel kardeşlik yolunda daim eylesin... Kardeşliğin icabına uygun hareket etmeyi, o zerâfeti, o âdâbı bizlere ihsân eylesin...
O da önemli... Yâni, sistem güzel olur da sistemi kullananlar âciz olursa, kusurlu olursa, sistemi yüzlerine gözlerine bulaştırırlar, telleri birbirine karıştırırlar; ondan sonra, uzman dahi toparlayamaz.

Prof.Dr.Mahmud Es'ad Coşan Rh.A.

Ahver
09-09-2009, 01:37
Ramazan orucu bizi ne güzel yetiştirir. "Sigarayı bırak." dersin arkadaşına, sıhhatine zararlı,insanı yavaş yavaş öldüren bir şeydir. "Sigarayı içen yavaş yavaş intihar ediyordur demektir." diyor. Bir müessesenin böyle şeyinde gördüm, güzelce çerçeveyle yazmış. Sigarayı içen birden intihar etmiyor yani, zehri hop fincanla içip intihar etmiyor, kırk yılda intihar ediyor, otuz yılda intihar ediyor. Onu bırakamıyor mesela. "Bırak" diyorsun, "alışmışım bir kere" diyor, "elim ayağım titriyor" diyor.


Ramazan’da nasıl bırakıyorsun?
Ramazan’da bırakıyor. "Hiç hatırıma gelmiyor." diyor. Ramazan’da soruyorum, "Ramazan’da hiç hatırıma gelmiyor." diyor. Ramazan alıştırıyor demek ki. Oruç nefsi yenmeye alıştırıyor.


Prof.Dr.Mahmud Es'ad Coşan Rh.A.

Berre Tuna
09-09-2009, 22:12
Bize göre gıda, her şeyden önce helâl olmalıdır; çünkü az da olsa haram yiyen bir kişinin kalbi kararır; mânevî feyzi ve hazzı kesilir, hayrı körelir...


Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN (Rh.A)

Ahver
09-09-2009, 22:47
Yabancının birisi gelmiş bizim memlekete. Bakmış Ramazan’da bizim pehlivanların yemek yemesine. Demiş;
"Bunlar şimdi biraz sonra ölecekler, sekte-i kalpten ölürler bunlar." demiş!
Bakmış ölmüyor! Biraz sonra da bakmış teravih namazına kalkmışlar.
Eh, yirmi rekât teravih, on üç rekât yatsı, otuz üç rekât, tesbih adedince namaz!


"Ha, ölmediler! Ölmeyişlerinin sebebini anladım.", demiş!
Yani; "Bu kadar yemekten sonra ölmeyişlerinin sebebini anladım."
Dinimizde ne kadar incelikler var ki, sonradan sonraya anlıyoruz! Neden başka zamanda teravih namazı yok da illâ bu Ramazan’da var?


Ne hikmetli bakın!
Demek ki Mevlâmız biliyor bizim halimizi: Acıkacağız, suya saldıracağız. Acıkacağız, kavuna, karpuza saldıracağız, yiyeceğiz, içeceğiz diye… Öyle dursak midemiz patlayacak, kalbimize tesir edecek filan diye. Öyle bir otuz üç rekâtlık sünnet namazı oluyor ki ancak kendimize gelebiliyoruz!
Tabi kendimizi tutabilsek de yani o kadar aşırı yemesek daha iyi!


Prof.Dr.Mahmud Es'ad Coşan Rh.A.

umeyme
11-09-2009, 14:22
Henüz daha Ramazan bitmemiştir, iş işten geçmemiştir. Bu önümüzdeki günlere gayret edelim de, Allahu Teâlâ hazretlerinin rahmetini kazanmaya çalışalım!..
Prof. Dr. M. Esad COŞAN (Rh.A)

Berre Tuna
12-09-2009, 14:03
Orucu güzel tutalım! Ahlâkî şartlara, esaslara uyarak, dilimizi tutarak, gözümüzü koruyarak; her âzâmızı, her çeşit günahtan sakınarak ve ibadetin kapısı olduğunu bilerek…

Prof. Dr. M. Esad COŞAN (Rh.A)

umeyme
12-09-2009, 14:12
Şu doğduğumuz, yaşadığımız, gezdiğimiz beldeleri içimizdeki beyinsizlerin, cahillerin, fasıkların, facirlerin, kafirlerin, müşriklerin, münafıkların cezalandırılması için azaplara uğratma yâ Rabbi! Düşmanlara çiğnetme yâ Rabbi! Zelzele, kıtlık, kuraklık verme yâ Rabbi! Maddî, semâvî, arazî afetlerden mahfuz eyle yâ Rabbi! İçimizden fasıkların, facirlerin, kafirlerin çoğalıp, türeyip başımıza musallat olmasına fırsat verme yâ Rabbi! Ümmet-i Muhammed’i mü’min-i kâmil kulların eline ver yâ Rabbi! Mü’min-i kâmil kullarını Ümmet-i Muhammede güzel hizmete muvaffak eyle yâ Rabbi!

Ahver
12-09-2009, 20:00
Her biriniz İslâm için, kendinizin dünyada kalmış tek adam olduğunuzu düşünün... Robenson Crosue'nin adaya düşüp de, orada tek başına kaldığı gibi; İslâm'ı senden başka kalkındıracak başka insan kalmadığını düşün... Yapabildiğin imkânlarla, İslâm'a hizmet etmeye çalış. Ama, bu arada senin gibi aynı hedefe yürüyen başka insanlar varsa; onlarla da işbirliği yap!.. Yapmıyorsa, silkele at!.. Sen onu sırtında taşımak zorunda mısın?.. Beni sırtında taşımak zorunda mısın?.. Kimse kimseye hürriyetini vermesin!.. Hürriyet aziz şeydir. İnsan, ancak Allah'a kul olur.


Prof.Dr.Mahmud Es'ad Coşan Rh.A.

Deniz34
12-09-2009, 20:02
Dini lütfen ciddiye alın! Din bir garnitür değildir. Olsa da olur, olmasa da olur. diye, şöyle bir aksesuar değildir: Hayır! Din hayatın özüdür, esasıdır, amacıdır, gayesidir ve ahiret saadetini elde etmenin anahtarıdır, yoludur, vasıtasıdır. Dine önem vermezseniz, dünyanız ahiretiniz mahvolur. Ahiretin mahvolması demek, ebedî hayatın mahvolması demek... Dini ciddiye almak lâzım, dine ciddî olarak eğilmek lâzım, dini doğru öğrenmek lâzım!

Dinimize sımsıkı sarılalım! Dünyanın fânî olduğunu bilelim, ahireti, hesabı unutmayalım! Ölümün ansızın geleceğini hiç hatırdan çıkartmayalım! Hayırlı işler yapalım, arkamızda hayırlı eserler bırakalım! Şerli işler yapıp da ahirette sonu olmayan pişmanlığa düşenlerden olmayalım!..

Peygamberler komutanlardır; komutanlarımıza uyalım!.. Din alimleri seyyidlerdir, efendilerdir; onlarla oturup kalkalım, onların sözlerini dinleyelim! Cahilliği bir tarafa bırakalım, cahillerden yüz çevirelim!..

Prof. Dr. Mahmud Es'ad COŞAN (Rh.A)

(29. 01. 1999 - Cuma Sohbeti - AKRA)

www.dervisan.com (http://www.dervisan.com/)

Ahver
16-09-2009, 16:57
En büyük düşmanı insanın nefsi. Biz bu nefsi yenmek için askeri kampta silahlı bir eğitim gördük; bir ay Ramazan’da. Üniforma giydik, bayağı talimli eğitim gördük.
Neden?
Nefsi yenmek için, en büyük düşmanı yenmek için. Bir ay eğitim gördük.
Ramazan bitiyor, adamın ilk işi "yak bir sigara", "bir tane de sen al." Bir de sana veriyor, yani destek arıyor. "Bir tane de sen al."
Ya aziz kardeşim! Ramazan’da niye oruç tuttuk biz?
Kötülükleri bırakabilmek için, hem de bıraktık. Bak bırakabildin bir ay.
Ondan sonra niye bulaşıyorsun tekrar? Nefsi yenmeyi öğrenemedin mi daha? O kadar idman yaptın, pazun kuvvetlenmedi mi? Vücudun o kabiliyeti kazanamadı mı?
İçmeden oluyor. Nefsi yenmeyi öğreneceğiz.




Prof.Dr.Mahmud Es'ad Coşan Rh.A.

Alper...
16-09-2009, 18:36
adamın ilk işi "yak bir sigara", "bir tane de sen al." Bir de sana veriyor, yani destek arıyor. "Bir tane de sen al."
Ya aziz kardeşim! Ramazan’da niye oruç tuttuk biz?

Prof.Dr.Mahmud Es'ad Coşan Rh.A.

Allah Razı Olsun Hocam...

Ahver
17-09-2009, 20:58
Orucu takvâ ile beraber yürüteceğiz.
Takvâ ne demek?

Takvâ Allah’tan sakınmak, çekinmek demek. Yani yaptığı her işi, attığı her adımı Allah’tan korkarak sakınarak, çekinerek, titreyerek, düşüne düşüne atmak demek.. Oruçlu insan böyle yapacak. Yoksa; “Oruç tutun, tamam. Zaten yemeden daha iyi oluyor. Biraz da şişmanlamışım. Zayıflamış olurum.” deyip ondan sonra da kavga gürültü, kötü söz çekişme onu bunu kırma, ona buna zulmetme olursa, olmadı. O oruçla beraber bütün azalar oruç tutacak; sadece mide oruç tutmayacak. Midenin orucu yemek yememek,. Gözün orucu harama bakmamak. Kulağın orucu haramı dinlememek,. Dilin orucu haram şeyleri söylememek, gıybet etmemek, dedikodu yapmamak, küfretmemek ve saire…

Her âzânın böyle kendine göre orucu var. Sen sadece mideye oruç tutturur da ötekileri salıverirsen, onlar da bildikleri yere saldırırlarsa, her türlü kötülüğü yaparlar, günahı işlerlerse o zaman oruç tamam olmuyor, zedelenmiş oluyor.




Prof.Dr.Mahmud Es'ad Coşan Rh.A.

Berre Tuna
19-09-2009, 04:57
Arefe gecesi, bayram gecesi, hatta bayramın birinci gününde sahabe-i kiram zikirlerini arttırırlardı.Onun için bu günlerde tevbe etmeli, Cenâb-ı Hakk'ın yoluna dönmeli, ibadete girişmeli!

M. Esad COŞAN (rh.a)

Ahver
19-09-2009, 12:25
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurmuştur ki:
" kim ihya ederse…"
Nereyi, neyi?
"Ramazan bayramı gecesini, kim ihya ederse…"
Başka?
"Kurban bayramı gecesini ihyâ ederse…"
"onun kalbi ölmez,kalplerin öldüğü günde."
Kalplerin öldüğü günde o kimsenin kalbi ölmez. Biliyorsunuz Arapça’da şu bizim içinde bulunduğumuz bayramımıza "iydu’l fıtr" derler. Fıtr bayramı derler. Biz "Ramazan bayramı" diyoruz. Halkımızın arasında da şeker dağıtıldığından dolayı, bu bayram münasebetiyle "şeker bayramı" diye ad olmuş. Tabi aslında Arapça tabir olarak, fıtr bayramıdır bunun adı.


Prof.Dr.Mahmud Es'ad Coşan Rh.A.

umeyme
24-09-2009, 10:40
Ne mutlu çevresi bir başka yanlış yola giderken, Allah'ın yolunda yürüyen, onların arasında gariban kalsa bile Cenâb-ı Hakk'ın dinine hizmet edenlere!
M. Esad COŞAN (Rh.A)

Ahver
24-09-2009, 10:47
Umeymeciğim,yazdığın cümleler yıllardır aklıma kazınan ,gönlüme kazınması için çabaladığım şu cümleyi hatırlattı bana;

"Herkes zevke koşarken,siz hizmete koşun.Elinizdeki sebest zamanı ailenizin tüm fertleri için dünya ve ahirette mutluluk getirecek tarzda iyi değerlendirin."


Prof.Dr.Mahmud Es'ad Coşan Rh.A.


*Teşekkürler.

umeyme
26-09-2009, 14:24
Önce bu yoldan geçilecek, kötülükleri hissettiğin halde yapmamayı öğreneceksin. İraden kuvvetlenecek, ondan sonra takva sahibi, muttaki kul olacaksın. O safiyetle, o kemalatla öyle saflaşacaksın ki kötü şeyler düşünmeyeceksin. Melek gibi olacaksın, Allah’ın sevgili kulu olacaksın...

Berre Tuna
28-09-2009, 06:35
"Müslümanların işleriyle ilgilenmeyen, dertleriyle dertlenmeyen bizden değildir!" diyor Peygamber Efendimiz SAV... Bir kimseye Peygamber SAV, "Sen benden değilsin!" dese, o adam ne yapsın?.. Mahvolur, perişan olur... Rasulullah SAV bize, "Gelme yanıma, öpme elimi! Sen benden değilsin, bizden değilsin!.." dese ne yaparız?..


Onun için biz, müslümanların dertleriyle dertlenmek durumundayız. Bizim kendi derdimiz mühim değil... Geçimimizi sağlamış olabiliriz, rahatımızı sağlamış olabiliriz, her türlü imkâna sahib olabiliriz amma; mazlum kardeşlerimiz var, mağdur kardeşlerimiz var, mahpus kardeşlerimiz var... Dünya üzerinde sömürülen kardeşlerimiz var, horlanan kardeşlerimiz var, mustad'af kardeşlerimiz var... Ve, bir oyun gözümüzün önünde devam ediyor; biliyoruz, görüyoruz... Onun için biz, müslümanların birbirleriyle dost olması, kardeş olması şuurunu geliştirmeyi en önemli amaç edindik ve bunun için çalışmaya başladık.

Prof.Dr.Mahmud Es'ad Coşan Rh.A.

Ahver
28-09-2009, 22:31
(...)


(Es-selâmü aleynâ ve alâ ibâdillâhis-salihîn) Selâm bizim üzerimize olsun ve salih kulların üzerine olsun!" dedi.


Sâlih kullar kim?.. Sizler, ümmet-i Muhammed, mü'min kullar... "Allah'a iman eden, Allah yolunda yürüyen kullara olsun!" dedi.


Yâ Rabbi, sen bizleri salih kullardan eyle... Sâlih kul ne demek?.. Uygun, münâsib, iyi kul demek... Amma, ben bir şey daha istiyorum:


"--Yâ Rabbi hem salih eyle, hem de muslih eyle..." diyorum.
Sâlih olmak, insanın kendisinin iyi olması... Muslih olmak, başkalarını da iyi etmek için çalışmak; o daha güzel...


Sen de hanımını çocuğunu, komşunu, arkadaşını sâlih etmeye çalış!.. Hem sâlih ol, hem muslih ol!.. Hem kendin ıslah ol, hem de ıslahçı ol!.."


Prof.Dr.Mahmud Es'ad Coşan Rh.A.

Mektûm
28-09-2009, 23:17
Kendisi maşâallah muhlis bir insandı. Akra fm de dinlerken radyonun önünde el pençe durduracak kadar saygı uyandırıyor. Merhumun sesi o kadar sakin ve etkileyiciki uslubu o kadar yumuşakki hayranlık duymamak elde değil. Allah yollarından gitmeyi ve cennette öyle mübâreklere komşu olmayı nasip etsin. Önemli paylaşımlarınızdan dolayı teşekkür ederiz.

umeyme
01-10-2009, 13:06
Tasavvuf nefsi terbiyedir, sağlam iradedir, güzel ahlâktır, salih ameldir; tembellik, miskinlik ve âtıllık değildir.
M. Esad COŞAN (rh.a)

sercan
15-11-2009, 19:14
karanlık yolda ışık tutan zatı muhterem idi kendisi cümleleriyle konuşma tarzıyla nev-i şahsına muntasır bir kamili mürşitti Allah ondan razı olsun...

umeyme
14-12-2009, 17:27
Millî ve dinî, rûhî ve bedenî, maddî ve mânevî, ferdî ve içtimaî, dünyevî ve uhrevî kurtuluş ve yükselişimiz İslâm’dadır. Bunu daima söylüyorduk, şimdi dış dünya da bizi teyit ediyor.
Prof.Dr. Mahmud Es'ad Coşan (Rh.a)

ummuhan
15-12-2009, 16:43
"Bizim metodumuz sabır ve sevgi metodudur; savaş son çâredir."
M.E.Coşan

umeyme
19-12-2009, 15:58
Öz benliğimizi, sadece Allah’tan korkan, mesuliyetini müdrik dindarlar, hakiki mürşitler ve onlara bağlı boynu bükük, gözü yaşlı, dili zikirli, kalbi pak dervişler koruyorlar.
Prof.Dr. Mahmud Es'ad Coşan (Rh.a)

umeyme
23-12-2009, 16:42
Nefse, şeytana, hubb-ı dünyaya şiddetle muhalefet etmeli; akla, mantığa, imana, şeriata uymalı, ahiret sevabına rağbet eylemeliyiz.
Prof.Dr. Mahmud Es'ad Coşan (Rh.a)

umeyme
31-12-2009, 10:45
İslâm’ın gayesi kısaca iyiliği hakim kılmak, kötülüğü ortadan kaldırmaktır.
Prof.Dr. Mahmud Es'ad Coşan (Rh.A)

sufi7007
07-01-2010, 10:00
(...)



"--Yâ Rabbi hem salih eyle, hem de muslih eyle..." diyorum.

Sâlih olmak, insanın kendisinin iyi olması... Muslih olmak, başkalarını da iyi etmek için çalışmak; o daha güzel...



Prof.Dr.Mahmud Es'ad Coşan Rh.A.

Ne güzel bir dua; ne güzel bir açıklama...

_Nihade_
07-01-2010, 11:28
Cehalet felakettir, amelsiz ilim ise vebal! Silkinelim, atalet(tembellik) ve cehaleti yenelim.

M. Es'ad COŞAN (Rh.A)

Deniz34
07-01-2010, 16:17
Sözlerin ve yazıların kısa, açık ve mânâlı olsun. Çok konuşma; yerinde ve özlü konuş! Kıymet ve tesir çok sözde değil, yerinde ve özlü sözdedir.

Dilini tut ve bil ki dil yarası bıçak yarasından daha vahimdir.

En yakın arkadaşına bile şakaların hoş, sözlerin tatlı ve tavırların zarîf olsun. İnsanın kabası ısırgan köpek gibidir, herkes tarafından taşlanır!

İşinde ve sözünde doğruluktan ayrılma. Hak doğruların yardımcısıdır.

Boşuna iddia ve inat etme; hakikati ara ve sev! Hakikat sevgisi, insan için, sevgilerin en yükseğidir.
Bir mevzu hakkında bir eser veya bir yazı yazmağa karar vediğin zaman, önce bu mevzu üzerinde evvelce yazılmış eserleri araştır ve oku ki, yazılmış ve söylenmiş şeyleri tekrar edip ömrünü israf etmeyesin!

Dâimâ çalış, çok oku, öğren; çünkü bilgili olan güçlü olur!

Başarının Prensipleri adlı kitabından…



Prof.Dr. Mahmud Es'ad Coşan (Rh.a)

ummuhan
07-01-2010, 17:22
Feyz almak için çok şeyler lâzım; başta, lokmanın helâl olması lâzım!.. Haram lokma ile feyizli ibadet yapılmaz. Lokma haram... Midesinde duruyor... Allah sevmez ki!..

Sevilmeyen bir kimse senin kapına gelmiş, kapıyı çalmış, içeri girmek istiyor. Nasıl bakarsın? Düşün, ordan anla!

iskenderpasa
11-01-2010, 23:25
Esselamu aleyküm,
Öncelikle bu hayırlı paylaşımda bulunan tüm kardeşlerimden Allah razı olsun...
Bendeniz, yeni ve henüz başlangıçta olan bir ihvan kardeşinizim...Ne Mehmed Zahid Hocaefendimize (r.a) ne de Esad hocaefendimize (r.a) yetişemedim...Muharrem Nureddin Coşan Hocaefendimiz'e yetişebilmek nasip oldu çok şükür...Şükrediyorum ki biraz daha geç kalmamışım...Esad hocamızın elini öpüp, hayır duasını almak nasip olmadı...Merhum hocamı daha yakından tanımak için uğraşıyorum.Ve bu siteye rast geldim.Allah sizlerden razı olsun.16 küsur sayfada yazılan satırları okudukça gözyaşlarımı tutamadım...Muharrem Nureddin hocamızı bir kez görme şerefine nail olabilirim inşaAllah...Ben de nacizâne paylaşımlarda bulunmaya gayret edeceğim...
Selâmetle...

Hikem
12-01-2010, 13:13
Gidenlerin yeri doldurulamıyor.Allah Tealadan gani rahmet niyaz eder, geride bıraktıklarına hayırlı hizmetler dilerim.

Esad_i Yürek
12-01-2010, 13:26
Esselamu aleyküm,
Öncelikle bu hayırlı paylaşımda bulunan tüm kardeşlerimden Allah razı olsun...
Bendeniz, yeni ve henüz başlangıçta olan bir ihvan kardeşinizim...Ne Mehmed Zahid Hocaefendimize (r.a) ne de Esad hocaefendimize (r.a) yetişemedim...Muharrem Nureddin Coşan Hocaefendimiz'e yetişebilmek nasip oldu çok şükür...Şükrediyorum ki biraz daha geç kalmamışım...Esad hocamızın elini öpüp, hayır duasını almak nasip olmadı...Merhum hocamı daha yakından tanımak için uğraşıyorum.Ve bu siteye rast geldim.Allah sizlerden razı olsun.16 küsur sayfada yazılan satırları okudukça gözyaşlarımı tutamadım...Muharrem Nureddin hocamızı bir kez görme şerefine nail olabilirim inşaAllah...Ben de nacizâne paylaşımlarda bulunmaya gayret edeceğim...
Selâmetle...
Benim yerimde olsanız ne yapardınız acaba? Bana o mübarek zatı muhteremi görmek nasip oldu ama o mübarek insanın elini öpemedim ve öpen ihvan abilerimize gıpta ile baktım onların yerinde olmak istedim ama malesef dinimizin emri olan Haram uyarısı vardı ve o üzüntü içinde aglamaktan eşlerinin elini öptümmü onu bile hatırlamıyorum bile:cray:Dünyavi olarak o ilk ve son görüşimdi ve ufakta olsa hatme yaptı ve o hatmede bulunduk:cray:Şuna emin olun ki o mübarek insanı tanımayanlar ne büyük bir kayıp içinde olduklarını asla tahmin bile edemezler ama siz şükredin ki öldükten sonra dahi olsa tanıma şerefine nail olmuşsunuz bundan sonrası için bizlerin elinden gelen tek şey her daim Dua edelim ki Ahirette ayırmasın biz ihvanlarını Hocamızdan Rahman:cray:Bu fani dünya da ayrı kaldık inşaAllah Ahirette Komşu olma şerefine nail oluruz:cray:(Umud fakirin ekmegi misali bu umud da olmasa inan ki ben wne yapardım bilmiyorum içimde ki bu yangını söndürebilmek için:cray:Ashabın Resulullah ahirete göç ettiğinde ne yaşadıklarını bende Hocamı ahirete yolcu eddikten sonra yaşadım ve yaşamaya da devam ediyorum:cray::glglRabbim ne büyük özlem ve acıdır bu:glgl)

iskenderpasa
12-01-2010, 17:50
Selamun aleyküm,
Evet kardeşim sizin için daha zor olmuş.Ama inanın ben de görseydim bu yaşta elini öpemezdim sizin gibi...Dediğim gibi eğer küçük yaşlarda görseydim...5/6 senedir cemaatle ve hocamızla ilgili bazı bilgilerim var ailem sayesinde...Ama işte gençlik zamanında her şeyin kıymeti daha iyi anlaşılıyor.Çok şükür 17 yaşımda O'nun müridi olma şerefine nail oldum...Dediğim gibi daha çok yeniyim.İrtibatlarım vardı ama hani nasıl denir ilk adımı muharrem ayının onuncu gününde attım...Rabbime şükürler olsun...Muazzam sohbetleriyle feyizlenmeye çalışıyoruz...Nureddin hocamızı da hiç görmedim.Geçtiğimiz yıllarda gelmişti Türkiye'ye fakat ben bu mübarekleri takip edememe talihsizliğinden dolayı göremedim...Birçok yakınım gördü konferanslarda ama ben....Avustralya'da, gurbette olması bizi daha çok hüzünlendiriyor...Allah, Peygamber Efendimiz (sav)'in sünnet-i seniyyesine uygun yoldan gitmeyi nasip etsin...Merhum hocamız ve oğlu Nureddin hocamızın yoluna sağlam bir şekilde uymayı nasip etsin...
Selametle...

umeyme
16-01-2010, 10:22
Bizi düşman yıkmadı, yıkamazdı. Biz o muhteşem imanımızdan kademe kademe, derece derece uzaklaştığımız için kaybettik. Allah tarafından cezalandırıldık.
Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan (Rh.a)

umeyme
23-01-2010, 16:59
Artık kendisine tedavi yapılan, uğraşılan insan olmaktan çıkın da başkalarına faydanız olsun.
Prof.Dr. Mahmud Es'ad Coşan (Rh.a)

umeyme
31-01-2010, 12:41
Gayretlerinizin Allah’ın kitabı ve Resûlü’nün sünneti istikâmetinde olup olmadığını sık sık inceleyip, irdeleyip kontrol ediniz.
Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan (Rh.a)

umeyme
11-02-2010, 14:42
İslâm mutluluk dinidir. Hem ferdin dünya ve âhiret mutluluğunu sağlar hem de toplumun huzurunu garanti edecek değerli hükümler ihtiva eder.
Prof. Dr. M. Es'ad Coşan (Rh.a)

FATIMA ZEHRA
19-02-2010, 14:16
Misyonumuz;
İslami çizginin dışına çıkmadan
Sünnet-i seniyyeye bağlı
Çağa uygun
Aşırılıktan uzak
Takvaya dayalı müslümanlıktır.
Prof. Dr.M.Es'ad coşan (Rh.A)

umeyme
15-03-2010, 11:07
Niye başka öğütçü arıyoruz; her an ve her yerde, çevremizde dönüp duran ölüm bize nasihatçi ve vâiz olarak kâfi gelmiyor mu?
Prof.Dr. Mahmud Es'ad Coşan (Rh.a)

_Nihade_
19-03-2010, 10:46
http://img264.imageshack.us/img264/2585/wwwonlinerws37jt0.jpg


Yumrukla bir insanın İslamiyeti seçtiği görülmemiştir.

Karşındaki insanı sevmeyi öğreneceksin.

Sevilecek bir tarafını bulacaksın. İyimser olacaksın.

Her insanın dikeni vardır, gülü vardır. Gülünü göreceksin,oradan

seveceksin.Sevdin mi yakalarsın bir insanı. sevgi herşeyi halleder.

İçiniz kamil bir imanla parıldadığı zaman, seversiniz.

O iman o sevgiyi meydana getirir. sevgi dolu olur insan.

ALLAH'ın mahlukatını sever insan.

Yaratılanı Yaratan dan ötürü sevmeye başlar. Yunus gibi çoşkunlanır insan.


Prof. Dr. Es'ad Coşan

umeyme
19-03-2010, 16:20
Mü’minlerin en üstünü, ahlâkı en güzel olandır. İyi ahlâk, bir kulun suç ve günahlarının affedilmesine sebep olur.
Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan (Rh.a)

umeyme
25-03-2010, 07:24
Ümitsiz olmayınız, Allah’a tevekkül ediniz, hüsn-i âkibet muttakîlerin ve nihaî zafer mü’minlerindir.
Prof.Dr. Mahmud Es'ad Coşan (Rh.a)

Ahver
25-03-2010, 18:26
HER MÜSLÜMAN LİDER OLMALI! (http://www.dervisan.com/yazi2/tavsiyeler.htm)
http://www.dervisan.com/foto/mec043602.jpg (http://www.dervisan.com/yazi2/tavsiyeler.htm)Hizmet yaygın olmalı; her müslüman lider olmalı!.. Her müslüman gayretli olmalı!.. Hizmet, hiç bir şekilde aksamaz hale gelmeli. Onun için ben, sivriltilmiş liderlerin karşısındayım; birkaç bakımdan... Yâni, “Tek lider, vazgeçilmez insan...” Öyle şey olur mu?.. “Şu adamı ben beğenmiyorum, bir şey beceremez!” Sen fırsat ver, bak neler becerir.
Teşkilât kurdurtuyorlar; teşkilâtın başına kendi adamlarını —hain bir kimseyi— koyuyorlar. Öteki insanların hepsini, üzüm salkımı gibi oraya buraya götürüyorlar.
Adem-i merkeziyet usûlü çalışın! Hiç bir yere bağlanmayın!.. Bulunduğunuz kasabada, yerde kendiniz hizmete bakın! Bir yere bağlanıp da, ondan sonra pasifize olmayın!.. Hizmetten geri durmayın!.. Hizmeti yapmaya, her biriniz bir lider olun!..
Türkiye’de iki milyon lider... Ne güzel! Her birinin etrafında beş kişi, on kişi, on beş kişi... Ne kadar güzel!... Herkes İslâm için çalışıyor... Ne kadar güzel bir birikim olur. Kimse bir şey diyemez. Ama, “Hıkdı, mıkdı, şöyle de, böyle de, soralım da, edelim de...” Müsaadeli, ağabeyli, bilmem neli... Öyle şey yok; tabi olmayın kimseye!..
Bazı insanlar, müslümanların çalışmasını engellemek için şöyle bir metod uyguluyor: Müslümanların arasına giriyor, fren vazifesi görüyor!.. Yâni, işi götürmüyor, yavaşlattırıyor; o da bir kâr diyor. Hem müslümanların arasında olduğu için konuşmaları duyuyor, fikirleri, kararları duyuyor, öbür tarafa iletiyor; hem de fren yapıyor... Hızlı giden şey, hızlı gitmiyor, yavaşlıyor... Yâni, işi yavaşlatma grevi diye bir grev var ya; doğrudan grev yapsa, kanunlara aykırı... İşi yavaşlatma grevi yapıyor. Bir şey yapıyoruz sanıyorsun, ama yapılmıyor.
Böyle birtakım şeylere körü körüne bağlanmak yok!.. Her birinize istiklâl tavsiye ediyorum, hürriyet tavsiye ediyorum. Hür olun, hizmeti kendiniz tesbit edin, yapmaya çalışın!.. Bir başkası engellerse itibar etmeyin! O hizmeti yapmak isteyen öteki insanlarla işbirliği yapın!.. Ama, hedefi hiç kaçırmayın! Hizmetten hiç geri kalmayın! Hiç bir şey sizi oyalamasın!..
İslâm’a hizmetin çeşitli yolları vardır, müesseseleri vardır. İslâm, bir kimsenin hizmetiyle yürüyecek hale gelirse, o kimseyi yok ederler!.. Emperyalizm, tek hedef haline gelmiş olan insanı yok eder. Öldürürler!.. Tek merkeze bağlarsan, liderleri öldürürler veya uydururlar kendilerine... Veya, ajan haline getirirler... Tehditle, tabancayı şakağına dayarlar, yaparlar.
Her biriniz lider olacaksınız!.. Lider olmalısınız. Aksi halde, İslâmî gelişmeyi söndürür bu emperyalistler... Çünkü, dünyanın her yerinde elleri var, kulakları var...
Muhterem kardeşlerim! Bakın, Filistin'deki çocuklarla başa çıkamıyorlar. Neden?.. Tek lider olmadığı için!.. Tek lider olmadığı zaman baş edemezler. Filistin'de, elinde silâh olmayan, taşla askerlere saldıran çocuklara diş geçiremiyorlar. Onun için, hizmeti yaygınlaştıracaksınız. (05. 05. 1990 - İstanbul)

umeyme
26-03-2010, 08:00
Kendi kültürümüzün üstünlük ve mükemmelliğini milletçe görmeli, onlara dört elle sarılmalı, taklitten sıyrılıp evlatlarımızı şahsiyetli, edepli, ahlâklı, sevgili-saygılı, ilimli, irfanlı, sorumlu, çalışkan, verimli halis müslüman kimseler olarak yetiştirmeliyiz.
Prof.Dr. Mahmud Es'ad Coşan (Rh.a)

FATIMA ZEHRA
29-03-2010, 14:34
İslam'a ve müslümanlara her yönden faydalı olmanın yollarını ara, bul, sor, ifa et!

Prof.Dr.Es'ad Coşan (Rh.A)

Berre Tuna
30-03-2010, 19:13
Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan :

Hayran oldum, Allah (c.c.) Hazretleri'nin mü'min için takdirine. "Kendine hayır isabet ettiğinde, Rabbına hamdeder ve şükreder. Şer isabet ettiğinde de Rabbına hamd eder ve sabreder. Mü'mine her şeyde ecir vardır. O derecede ki, ailesinin ağzına verdiği lokmada dahi kendisine ecir verilir."
Hz.Saad İbni Ebu Vakkas (r.a.) - Ramûz El-Ehadis

Alper...
31-03-2010, 14:27
http://i40.tinypic.com/w1qsr8.jpg

RİSÂLE-İ İSLÂMİYYE

Merhum Mahmud Esad Coşan Hocaefendi'nin profesörlük takdim tezi olan ve ilk kez 1982 yılında basılan Matbaacı İbrahim-i Müteferrika ve Risâle-i İslâmiyye eserinin yenilenmiş baskısı.

Bir papaz olan İbrahim-i Müteferrika'nın Müslüman olmasına vesile olan İncil ayetleri bahis konusu edilen eserde, İbrahim-i Müteferrika kendi hayatını da anlatıyor.Osmanlı kültür tarihinin bu enteresan vesikasını dil,edebiyat, din ve kültür araştırmacılarının ve ilim erbabının istifadesine, yeniden gözden geçirilmiş ve yer yer uzman görüşlerine müracaat edilmiş olarak sunuyoruz.

Bu önemli konu merhum Mahmud Esad Coşan Hocaefendi tarafından profesörlük takdim tezi olarak hazırlanmış ve neşredilmiştir. Merhum Hocaefendi Risale-i İslamiyye ve İbrahim-i Müteferrika konusunu neden profesörlük tezi olarak seçtiğini bir konuşmasında şöyle ifade etmiştir*:

***

Ben profesörlük çalışması olarak, şu bizim meşhur matbaacı, Türkiye’ye matbaayı getiren İbrâhim-i Müteferrika’nın Risâle-i İslâmiyye diye bir eseri olduğunu görmüştüm. Deniliyordu ki:

'"Risâle-i İslâmiyye, müslümanlığı anlatan bir kitaptır."

Böyle geçiştiriliyordu. Ben de dinî edebiyat kürsüsü başkanı olduğum için, “Bakalım bu Risâle-i İslâmiyye nedir?” diye inceledim. Sonunda onu bir kitap halinde de neşrettim.

İbrâhim-i Müteferrika Romanya’da, Kolojvar şehrinde yaşamış bir papaz... Çok güzel bir tahsil görmüş, Yunancayı, Latinceyi öğrenmiş. “Eski metinleri ve kilisenin kitaplığındaki üstâd-ı bîmürüvvetlerin okunmasını yasak ettiği kitapları okudum.” diyor.

Üstad ama, müslüman olmadığı için, hakîkatı sakladığı için üstâd-ı bîmürüvvet diyor, yâni, “Mürüvvetsiz üstadların okumayayım diye sakladığı kitapları okudum.” diyor ve orada hristiyan literatürünün, Peygamber Efendimiz’i müjdeleyen malzemesine âşinâ olduğunu ve onun için müslüman olduğunu söylüyor.

Bu Risâle-i İslâmiyye isimli kitap, İslâm’ı anlatan bir kitap değil; saklanıyor bu mesele... Halk bilmesin diye bazı gerçekleri saklıyorlar araştırıcılar... Kim yapmış bu şahsın üzerinde araştırmayı?.. Bir katolik papaz yapmış. İbrâhim-i Müteferrika üzerinde en bilimsel araştırma katolik bir papaz falancanın yaptığı çalışmadır deniliyor. E, katolik papaz, İslâm'ı seçen eski bir papazın müslümanlığa yarayan malzemesini bize tanıtmak ister mi?.. İstemez, tanıtmıyor.

“İslâm’ı anlatan bir eser...” diyor. Hayır, İslâm’ı anlatan bir eser değil; Bir papaz olan İbrâhim-i Müteferrika’nın müslüman olmasına sebep olan İncil ayetlerini bahis konusu eden bir kitap... O konuya kimse yanaşmasın, o konuyu kimse bilmesin diye papaz saklıyor gerçeği...

İbrâhim-i Müteferrika kendi hayatını anlatıyor. Hangi ayetleri görüp de müslüman olduğunu anlatıyor. Ayetlerin Latincesini de veriyor.

Müteferrika, sarayda teknik ve sanata dayalı yüksek bir hizmet demek... Müteferrika derecesine yükselmiş. İhtisas isteyen, sanat, bilgi ve görgü isteyen bir takım işlerin erbabına müteferrika derlerdi. İbrâhim-i Müteferrika, sarayda o işleri yapacak dereceye gelmiş bir saraylı eleman, memur demek oluyor. Müteferrikalıktan da yüksek bir hizmete çıkmıştır sonra... Ömrü boyunca da hakîkaten çok faydalı hizmetler yapmıştır, şayân-ı şükrân hizmetler yapmıştır. Nur içinde yatsın, mekânı cennet olsun... Samîmî müslüman olduğu ve hakîkaten İslâm’a hizmet ettiği kanaatine vardım ben incelemelerimden...

Ama eseri, bir papazın İncil metinlerini okuyup da hangi ayetlerden dolayı müslüman olduğunu anlatan bir eserdir. O da faydalı olur diye ben de onu neşrettim; başka papazlar da görsün diye..."

* Bu yazı Prof. Dr. M. Esad Coşan (Rh.a)'ın 11.02.1992 - Bakırköy/İstanbul'da yaptığı konuşmadan alınmıştır.

umeyme
01-04-2010, 13:27
Bize düşen en mühim vazife, İslâm’ı önce en doğru şekilde öğrenmek ve anlamak, sonra da çevremize ve hatta bütün insanlığa tebliğ etmek ve anlatmak için olanca varlığımızı, gayretimizi ve müktesebatımızı sarfetmektir.
Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan (Rh.a)

umeyme
05-04-2010, 09:23
Hakk’ın emrinde, insanlığın ve insanların hizmetinde; başınızda en yüksek ve en asil fikirler, kalbinizde en ılık, en tatlı, en müşfik duygular; bilgili, şuurlu ve vakur adımlarla ebediyete doğru ilerleyiniz.
Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan (Rh.a)

Berre Tuna
19-04-2010, 20:08
Niye başka öğütçü arıyoruz; her an ve her yerde, çevremizde dönüp duran ölüm bize nasihatçi ve vâiz olarak kâfi gelmiyor mu?

Prof.Dr. Mahmud Es'ad Coşan (Rh.a)

umeyme
20-04-2010, 12:58
Bir insanın 'Eşhedü en lâ ilahe illallah' demesiyle müslüman olması tahakkuk ediyor, müslüman oluyor ama; iyi müslüman olmak çalışmaya bağlı, dikkat etmeye bağlı.. öyle olmayınca malesef 'Eşhedü en lâ ilahe illallah' diyen cahil bir insan oluyor..

Prof.Dr. Mahmud Es'ad Coşan (Rh.a)

Alper...
21-04-2010, 01:32
http://i40.tinypic.com/206bo8x.gif


]“İslâm’ı anlatan bir eser...” diyor. Hayır, İslâm’ı anlatan bir eser değil; Bir papaz olan İbrâhim-i Müteferrika’nın müslüman olmasına sebep olan İncil ayetlerini bahis konusu eden bir kitap... [/COLOR]

FATIMA ZEHRA
29-04-2010, 12:53
"Asıl şaşılacak, esef edilecek olan, gayrimüslimlerin değil, bazı müslümanların bile dinlerinin ahlâmını doğru bilememesi, özünü tam ve iyi kavrayamamış olmasıdır." Prf.Dr.Mahmud Es'ad Coşan rha

Nikbin
29-04-2010, 16:19
Biz tarih boyu kibar, nazik, adil, yiğit, merhametli, fedakâr, cömert, hayırsever, sanatkâr ruhlu, güzeli bilir, iyiliği anlar, hakkı tutar bir millet olarak yaşamış ve nam salmışız. Bu güzel vasıfları bırakır mıyız hiç!
Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan (Rh.a)

umeyme
30-04-2010, 09:18
Dünyayı terk edip ahiret için çalışmak, ya da ahireti ihmal edip dünyaya dalmak hayırlı değil. Hayırlı olmak için bu ikisini birden ve dengeli götürmek lazım, her ikisini de hakkını vererek götürmek lazım. O zaman en hayırlınız olur.
Prof.Dr. Mahmud Es'ad Coşan (Rh.a)

Nikbin
01-05-2010, 14:49
İnsan kazanmaya, gönül almaya çok dikkat edilmeli. Dostluklar, dostluklar, dostluklar... Kalp kazanmak, arkadaş edinmek, her gün arkadaşlarını biraz daha artırmak... Adres defterine yeni isimler eklemek... Yeni ziyaretler –ziyaretler de Allah rızası için olmak şartıyla– yapmak... Birbirlerini Allah için sevenlerin mükâfatı çok fazladır. Onun için sevgi bizim sermayemiz, sevgi bizim kazanç kapımız! Birbirimizi seveceğiz ve kardeşliği geliştirmeye çalışacağız, yaygınlaştırmaya çalışacağız. Eninde sonunda inananların birlik ve beraberliğini mutlaka sağlayacağız

Prof. Dr Mahmut Esad Coşan (Rh.A)

Berre Tuna
05-05-2010, 09:29
Bize düşen en mühim vazife, İslâm’ı önce en doğru şekilde öğrenmek ve anlamak, sonra da çevremize ve hatta bütün insanlığa tebliğ etmek ve anlatmak için olanca varlığımızı, gayretimizi ve müktesebatımızı sarfetmektir.

Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan (Rh.a)

Berre Tuna
12-05-2010, 11:17
Doğru ve gerçek inanç fertlerden esirgenirse yeri boş kalmaz, ya hurafeler ya da gayr-i millî düşünce sistemleri tarafından doldurulur. Toplum kibir, kin, intikam, zulüm, haksızlık gibi çarpık temayüllerin çalışmalarıyla yıpranır.

Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan (Rh.a)

_Nihade_
20-05-2010, 19:04
"İslâm,sadece bir köşeye çekilip dindarlık yapmak değil,
hayatı mü'min bir üslûpla yaşama sanatıdır."



Mahmud Es'ad Coşan Rh.A.

ayse69
24-05-2010, 15:11
"İslâm,sadece bir köşeye çekilip dindarlık yapmak değil,
hayatı mü'min bir üslûpla yaşama sanatıdır."



Mahmud Es'ad Coşan Rh.A.

cok güzel hepinize paylasim icin tsk ettim

umeyme
10-06-2010, 09:16
İlmî tefekkür ve taallüm gündüz oruca, gece namaza bedeldir; öğretilen bilgi öğretenin sadakasıdır.
Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan (Rh.a)

ummuhan
10-06-2010, 16:36
Eski güzel an'anelerimizi canlandıralım; müslümanların ne kadar misafirperver, fedâkâr, vefâkâr, hizmetli, gayretli, ihlâslı olduğunu fi'len gösterelim
M.E.C

Berre Tuna
17-06-2010, 09:16
“Üç aylar denilen bir nurlu devre, bir manevi hayrü bereket, feyzü fazilet mevsimi başlıyor. Bizler bu yeni fırsatta kendimize çeki düzen vermeli, günden güne sâfileşip yüksele yüksele Şaban'dan Ramazan'a ârifane geçmeli, en sonunda da maddi-manevi ve ruhi bakımdan gerçek bir bayrama ermeliyiz.”

Prof. Dr. Mahmud Es’ad Coşan (Rh.A.) Hocaefendi

umeyme
21-06-2010, 09:40
İslam dininin çok güzel bir yapısı var. Yani, ibadet yapısı güzel, sosyal emirleri güzel, ailevi emirleri güzel, sıhhatle ilgili tavsiyeleri güzel. Haram kıldığı şeyler hakikaten insanlar için zararlı. Teşvik ettiği şeyler,helal kıldığı şeyler gerçekten, dünya ve ahiret mutluluğunu sağlayacak güzel şeyler.
Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan (Rh.a)

ORHANCAN
21-06-2010, 09:45
Allah (CC) razı olsun kardeşlerim..

muhterem ve merhum Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan (Rh.a) Hazretlerinin Ankara sohbetlerine (derslerine) katılır feyzinden istifade ederdik..

Rabbim (CC) makamını cennet etsin, cennetiyle cemaliyle müşerref eylesin...

Serdar55
21-06-2010, 22:57
Bizim Hocamız'ın hocası Tekirdağlı Mustafa Feyzî Efendi'nin kardeşi Tekirdağ müftüsüydü. Çok cömert insanlarmış, çok asil aile imiş. Allah şefaatlerine erdirsin... Bizim ihvânımızdan bir hacı amca vardı. Onun babasıyla birisi bu zâtı ziyarete gitmişler. Çok mühim bir olay; tl-i emelle, ölüme hazırlıklı olmakla ilgili çok sevdiğim bir olmuş hadise bu... Konuşmuşlar, vedâlaşmışlar, çıkarken birisini geriye çağırmış; bu bizim hacının babasını değil de ötekisini geriye çağırmış müftü efendi. Gel demiş, fısıltı ile kulağına bir şeyler söylemiş. O da, "Hay hay efendim, nasıl uygun görürseniz, pek âlâ, baş üstüne!" demiş, çıkmış dışarıya...
Bu bizim hacının babası sıkıştırmış:
"--Yâ ne dedi?.."
"--Sır, söyleyemem! Seni çağırmadı, sırf beni çağırdı; sır, söyleyemem!.."
"--Yâ söyle..."
"--Söyleyemem!.."
"--Allah aşkına söyle!.."
Allah'ın aşkı ileri sürüldü mü, "Allah'ın aşkıyla bir şey isteyen mel'undur, Allah'ın aşkı ileri sürüldüğü halde vermeyen de mel'undur." diyor Peygamber Efendimiz. Bu işin şakası yok, buciddî bir iş... "Allah aşkına söyle!" deyince, demiş ki:
"--Müftü efendi bana şöyle dedi. 'Biz yarın ahirete göçeceğiz. Seninle çok yakın ahbap ve arkadaşız, çocukluğumuz beraber geçti. Sen de gelir misin yarın ahirete?..' dedi. Ben de, 'Baş üstüne, nasıl emrederseniz, olur efendim!' dedim."

Bizim komşu hacı amca yemin ediyor, "Tübe vallah, ertesi gün ikisi birden öldü." diyor. Görüyor musunuz dervişliği?.. Kim yapabilir, içimizden yapabilecek bir kimse var mı?.. Herkes kendi kendine sorsun, parmak kaldırmasın, ortaya çıkmasın; çünkü yapabiliyorsa, aferin, gizli kalması daha iyi... Kim yapabilir?.. "Tamam efendim, yarın geliyorum sizinle..." deyip de, ölüme gidiyor, ahirete gidiyor. "Tübe vallah, müftü efendi de öldü, o da öldü." diyor. Evliyânın haline bak!..

İmanın ve İslamın Korunması - adlı eserden alıntıdır

Berre Tuna
27-06-2010, 17:35
Allah’ın rızası, ebeveynin rızasına bağlıdır. Onların darılma ve kırılmaları, insanı felaketlere uğratır; lânet ve beddualarının önüne geçip bertaraf edilmesi imkânsızdır. Onlar için yapılan masraflar, hediyeler, infaklar, Allah tarafından 700 misli ile mükâfâtlandırılacaktır ki bu “fî sebîlillah” cihadın sevabına denktir.

Mahmud Esad COŞAN (Rh.a)

Gülzar-ı İrfan
28-06-2010, 08:07
Tasavvuf, takvâ ehli insanların hayat tarzı olarak beğenilmiş, baş tacı olmuş, asırlar boyu yaşamıştır. Her devirde dindar insan vardır, her devirde halis muhlis insan vardır. Her devirde dünyayı gözü görmeyen, menfaate aldırmayan, faziletlere sarılmış, faziletli kâmil insanlar vardır. Binâen aleyh, her devirde tasavvuf vardır, olmuştur, yayılmıştır.
Sonra, bir takım büyük mutasavvıfların metodları, yolları, meşrebleri, kanaatleri ekolleşmiştir. Onlara da tarikat diyoruz. Elbette bir şeyi yapacaksanız, bir metodu olacak. Nasıl?..
Meselâ, alüminyumu mineral halinde çıkartacaksınız, saf alüminyum elde edeceksiniz. Tamam, mineralden alüminyumu elde etmek bir iş... Hangi metodla yapacaksınız. Bunun binbir metodu var... Bilmem nereli bir kolejli öğrenci bunun elektrikle bilmem nesini bulmuş, icad etmiş, alüminyumu öyle elde etmiş diye bize kitaplarda okutmuşlardı. Siz de çocuksunuz ama, çalışırsanız kâşif, mûcid olabilirsiniz mânâsına...
Her şeyin metodu olduğu gibi, tasavvufun amaçlarına ulaşmak, insan-ı kâmil olmak için de yapılacak işlemlerin çeşitleri vardır. Binâen aleyh, çeşitli metodlar vardır, yollar vardır; yâni tarikatlar vardır. Tarîkat ne demek Arapça'da?.. Tarîk, yol demek... Arabistan'a gitmiş olanlar bilirler. Ne diyor birisi yol açmak istediği zaman?.. "Tarîk! Tarîk!.. Tarîk! Tarîk!.." Yâni, "Yol ver!.. Yol ver!.." diye gidiyor önden... Tarikat da yol demektir. Allah'a giden yol...
Tarikatların içinde Kadiriliği biliyorsunuz, Nakşîliği biliyorsunuz... Şeyhül Ekber Muhiddîn-i Arabî'yi mensub Ekberiyye tarikatını biliyorsunuz... Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'ye mensub Mevlevîliği biliyorsunuz... Rufâilik, Halvetîlik, Celvetîlik vs. çeşitli tarikatları biliyorsunuz.
Bu müesseselerde istekli olanlara mürid deniliyor. Mürid isteyen demek, istekli demek... bu eğitimi görmek isteyenlere mürid deniliyor. Okulda öğrenim görmek isteyenlere de talebe diyoruz. Talebe ne demek?.. Taleb eden demek... Neyi taleb ediyor?.. İlmi tahsil etmeyi istiyor. O da mürid demek... Hattâ tarikatta da istekli kimseye mürid de derler, talib de derler. Yâni, taleb ediyor bu işi...
Bir mürid vardır, tabii bir de bu okulun hocası vardır, müdürü vardır, öğreticisi vardır. Bu da Peygamber Efendimiz'in metodudur. Peygamber Efendimiz sahabe-i kiramı nasıl yetiştirmiştir?.. Peygamber Efendimiz, Allah'ın kendine verdiği peygamberlik vazifesini nasıl yapmıştır?.. Hangi metodla insanlara İslâm'ı öğretmiştir?.. Sahâbe-i kiramla bir muhabbetli grup teşkil ederek sohbet metoduyla yapmıştır bu işi...
Binâen aleyh, tasavvufun metodu da sohbet metodu'dur. Peygamber Efendimiz'in metodu gibidir. Müridler olacak... Mürşid olacak, şeyh olacak... Bir arada bulunarak, --akşamları, sabahları-- uygulamalı olarak İslâm'ı öğrenecekler.
Bizim Prof. Yusuf Ziyâ Binatlı, çok espiritüel bir zât-ı muhterem, Allah selâmet versin... Bursa İlâhiyat Fakültesi'nin eski dekanlarından... Kuvvetli hafız ve babası da bizim dergâhın şeyhlerinden... O diyor ki: "Biz delikanlı iken Beyazıt'ta, Çarşıkapı'da, Sultanahmet'te dolaşırken, bir arkadaşımıza rastladık mı, 'Merhaba!' derdik, 'Selâmün aleyküm!' derdik. 'Mîrim hangi dergâha devam ediyorsunuz? Hangi şeyhten feyz alıyorsunuz?' derdik birbirimize..."
Demek ki, o zaman delikanlıların bir dergâha gitmesi modaymış. "Şimdi, karşılaştılar mı, 'Hangi takımı tutuyorsun?' diyorlar." diyor Yusuf Ziya Binatlı...
Demek ki, delikanlılar tekkeye gidiyor, delikanlı iken tekkeye gidiyor. Ne oluyor?.. İlâhi dinliyor. Büyüklerin karşısında diz çökmeyi öğreniyor... Saygı duymayı öğreniyor, sevmeyi öğreniyor... Dinini öğreniyor, ahlâkı öğreniyor... Fâzıl, kâmil insan oluyor.
Ah, İstiklâl Harbi olmasaydı da, Çanakkale Harbi olmasaydı da, o yetşmiş insanlar şu çağa yetişselerdi... Beşyüzbin kişi öldüğü için, o yetişen insanların kültürü bize naklolmadı. Onların hepsi gelseydi, o harbler darbler olmasaydı, o yetişmiş insanlar Türkiye'yi dünyanın en ileri ülkesi yaparlardı yine... Bu kardeş kavgası olmazdı, bu birbirini yeme olmazdı. Bu anarşi, bu terör olmazdı. Bu rüşvet, bu iltimas olmazdı.
Ne güzel... Delikanlı iken dergâha gidiyor... Delikanlı iken edeb öğreniyor, usül öğreniyor, erkân öğreniyor.
Demek ki, sosyal bir müesseseydi, sosyal fonksiyonu vardı. Şu anda bu fonksiyon havadadır. Yok... Ya spor salonuna gidecek, ya kahveye... Başka da yapacağı bir şey yok zavallı gencin... Tabii, bir eğitim de yok... Kahvede eğitim yok, sıhhati bozuluyor. Sigara içmese bile, sigara dumanından ciğeri sigara içmiş kadar zehirleniyor.
Ben Yükseliş Mimarlık Mühendislik Yüksekokulu'na giderdim. Gece bölümünde hocaydım. Onu yirmi geçe dördüncü ders biterdi. Eve gelirdim, kapıdan içeriye girerdim. Evdekiler derlerdi ki: "Üffff, amma sigara kokuyorsun!.." Sigara içmedim ama, otobüste geliyorum ya, minübüste geliyorum ya, o böyle insanın iliklerine işliyor, gittiği yerde rahatsızlık veriyor.
Benim güzel kokulu anber bir tesbihim vardı. Ağaçtan ama, anber gibi kokuyordu. Çok güzel bir tesbihti, çok da seviyordum. Elimde gezdiriyordum. Bir gün Ankara - İstanbul yolculuğunda bir otobüste yanıma aldım, İstanbul'a geldim; tesbihin güzel kokusu sigara kokmağa başladı. Hücrelerine işledi o koku... Benim anber tesbihin güzel kokusu gitti. Böyle oluyor. O mu iyi, bu mu iyi; takdiri size bırakıyorum.
Tarikatlar teşekkül etmiştir, usüller gelişmiştir, ekoller oluşmuştur, kolejler meydana gelmiştir ve buralardan nice nice büyük şahıslar, alimler yetişmiştir.
Biz Horasan'da --Yâni Anadolu ahalisinin Anadolu'ya gelmeden önce bulunduğu yerde-- tasavvufun çok yüksek bir doruğa ulaştığını görüyoruz. Zâten Horasan'da her şey yüksek... En büyük hadis alimleri Horasan'da... En büyük müfessirler oralarda... En büyük fakihler oralardan... Dînî ilimleri çok yüceltmişler ve çok ileri gitmişler. Hâlen eserlerinden istifade ediyoruz.
Oradan Sibirya'ya doğru, Kazakistan'a, Özbekistan'a, Kırgızistan'a İslâm, tasavvuf yoluyla yayılmıştır. Bu İslâm'ı yayan insanların içinde en önemli insanlardan birisi, Ahmed-i Yesevî Hazretleri'dir. Ahmed-i Yesevî, bizim kültür tarihimizde çok önemli bir şahsiyet olduğu için, bir yıl onun ismine tahsis edilmişti. Geçtiğimiz sene Ahmed Yesevî yılıydı. İnşaallah, onunla ilgili çalışmalar da yapacağız.





Prof. Dr. Mahmud Es'ad COŞAN



ALLAHA EMANET OLUN

Berre Tuna
02-07-2010, 10:12
Güzel ahlâk kolayca kazanılamaz, nadide bir çiçek gibi sürekli bakım, ihtimam ister.

Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan (Rh.a)

Alper...
03-07-2010, 19:30
Mahmud Esad Coşan Hocaefendinin bir sohbetinden alıntıladığım kesiti paylaşmak istiyorum...

" -Lev deake israfilü ve cibrülü ve mikailü ve hameletül arşı ve ene fihim ma tezevvechte illal merretelleti kütibet leke-
Bu hadisi şerifte, iki insan bir birleriyle evleniyor ya, nasıl oluyorda o, onunla evleniyor, bunu izah eden bir hadisi şeriftir.Bir kişi gelmiş Rasulullah Sallallahu aleyhi vessellem hazretlerine ;-Enne recelün kale ya Rasulullah, inni üridü en ete zevvece imraten fet ühi.-Ben şu kadınla evlenmek istiyorum ya Resulullah.Bana dua buyur demiş.Bana dua ette o kadınla evleneyim demek istemiş yani.Bunun üzerine peygamber efendimiz Sallallahu aleyhi vessellem böyle buyurmuş.
Eğer senin için israfil aleyhisselam dua etse,cebrail aleyhisselam dua etse,mikail aleyhisselamda dua etse,Arşı alayı taşıyan o yüce meleklerde dua etse,bende onların arasında o duaya katılsam,sen yine de senin için yazılmış olan kadından başkasıyla evlenemezsin.Nasipte ne varsa onunla evlenirsin buyurmuş peygamber efendimiz sallallahu aleyhi vessellem.
Bundan iki şey çıkar.üzülmeyin,telaş etmeyin.kısmetimiz buymuş dersiniz müteselli olursunuz.Efendim işte böyle ,taktir buymuş.Evin huzurunu yürütmeye gayret edersiniz.Olana razı olup o şekilde huzuru, vazifelerinizi ifa etmeye gayret edersiniz. çokta telaş etmeye luzum yok demek ki bu işte...
M.Es'ad Coşan

Berre Tuna
08-07-2010, 09:55
Receb-i şerîf geçiyor, tevbe ayı; oruç ayı; hazırlık ve ekim ayı bitmek üzere... Sevgili Peygamberimiz, serverimiz, önderimiz, her şeyimiz, başımızın tacı, gönüllerimizin mahbûbu ve sultanı Muhammed Mustafa (sallallahu aleyhi ve sellem) hazretlerinin ayı Şâbân-ı şerîf geliyor.

Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan (Rh.a)

Berre Tuna
12-07-2010, 08:02
İslâm dini, genel bir prensip olarak; kötülükleri bizzat yasaklarken, haklı olarak onlara götüren yolları da tıkar, onların alet ve vasıtalarını da haram kılar. Onun için kadın konusunda da ön tedbir mahiyetinde kadın ve erkek ihtilatını (karma ve beraber olma) kısıtlamış, kadına tam tesettürü (maddî ve mânevî ziynetlerini örtmeyi) emretmiş.

Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan (Rh.a)

umeyme
14-07-2010, 16:15
Hastalıktan pek ah vah edip şikayetlenmemek lazım. Hastalığında bir nimet olduğunu bilmek lazım. Ne yapalım insanoğlu vücut sahibi, ruh sahibi, can sahibi. Sağlığı olduğu gibi hastalığı da olur.
Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN (Rh.A)

Berre Tuna
15-07-2010, 10:06
Saflarımızı sıklaştırıp, güçlerimizi birleştirirsek Allah’ın izniyle çok hayırlı sonuçlara ereceğiz. Yüce Mevlâmız tevfîkini refîk eylesin; nusret ve kudretiyle bizleri teyit ve takviye buyursun.

Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan (Rh.a)

Berre Tuna
08-08-2010, 13:51
Müslümanlar takvadan ayrıldı mı Allah azap gönderir, ikap gönderir onun için tir tir titrememiz lazım onun için bu ramazanda takvayı öğrenmemiz takvalı kul olmamız ve takvalı kul olarak yaşamamız gerekir aziz ve muhterem kardeşlerim.

Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan (Rh.a)

Alper...
09-08-2010, 21:01
Ramazanda neyi öğrenecek mişiz? Canımız istese bile canımızın çektiği bir şey Allah’ın rızasına uygun değilse onun karşısında kendimizi tutmayı durmayı öğrenecek mişiz.
Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan (Rh.a)

Alper...
09-08-2010, 21:03
Peygamber Efendimiz Ramazan girdiği zaman rengi değişirdi; namazı, duası artardı. Çok namaz kılmaya, çok dua etmeye başlardı. Ve duada böyle yarışırcasına fazla dua ederdi. Ve mübarek çehresi şafak gibi pırıl pırıl olurdu.
"Ramazan'a bizi sıhhatle ulaştır." diye Ramazan'a şevk duyarak dua ederdi Peygamber Efendimiz.
Ramazan geldiği zaman da Ramazan'ın son on gününde de evinden bile ayrılır, camiyi ev edinir, camide itikafa niyet eder, bayrama kadar gece gündüz ibadet eylerdi.
O, gelmiş gelecek günahları affedilmiş olan Peygamber-i Zîşân Efendimiz.
M.Es'ad Coşan (Rh.a)

Alper...
10-08-2010, 22:52
Peygamber Efendimiz’in Ramazan girdiği zaman rengi değişirdi; namazı, duası artardı. Çok namaz kılmaya, çok dua etmeye başlardı. Ve duada böyle yarışırcasına fazla dua ederdi. Ve mübarek çehresi şafak gibi pırıl pırıl olurdu.
Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan (Rh.a)

Alper...
13-08-2010, 15:22
İnsan yemek yemediği zaman, başını önüne koyup şöyle ikindiden sonra çekilir caminin bir köşesine ne güzel tefekkürlere dalar, ne kadar sevap kazanır ne güzel ibadetler yapar aç olduğu zaman.i.
Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan (Rh.a)

Alper...
14-08-2010, 21:22
“Tok olduğum zaman feyz alamıyorum.” Neden? Miden dolu. Tıklım tıklım doldurdun mideni kalp çalışmıyor; tık tık atıyor da gönül çalışmıyor. Yani mâneviyat çalışmıyor, mâneviyat tıkanıyor. Mâneviyat açlıkta çalışır...
Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan (Rh.a)

Alper...
15-08-2010, 21:18
Ramazan tasavvuf ayıdır. Ramazan tasavvuf ayıdır. Dervişlerin ayıdır, dervişlerin doğru yolda olduğunu gösteren bir belgedir. Kur’an'dan bir belgedir, hadîs-i şerîften bir belgedir.
Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan (Rh.a)

Alper...
16-08-2010, 22:59
17 Ağustos 1999 Depreminin Akabinde Yapılan (20 Ağustos 99) Cuma Sohbetinde M.Es'ad Coşan (Rh.a) Şöyle Dİyordu;


"Hepinize bütün milletimize başsağlığı diliyorum. Çok büyük bir âfetle, felâketle başbaşa bulunuyor milletimiz. Allah vefat edenlere rahmet eylesin... Hadis-i şeriflerde müjde var; ölüm şekilleri böyle duvar devrilmesi, duvar altında kalmak şeklinde olunca, Cenâb-ı Hak onlara şehid sevapları veriyor. Allah vefat eden kardeşlerimize şehid sevapları ihsan etsin... Kalanlara sabr-ı cemîl, ecr-i cezîller ihsân eylesin...


Ümitli bir nokta şu ki hâlâ bugün, dikkatle tâkip ediyoruz, ulaşılabilen bazı kimseler, göçük altlarından canlı olarak çıkartılabiliyor. İnşaallah pek çok kimsenin kurtulduğunun müjdesini alırız.


Vakıftaki kardeşlerimiz fedâkârca çalışıyorlar, koşturuyorlar. Radyomuz da hizmetindedir halkımızın, kardeşlerimizin. Radyoya telefon ederek yardım istesinler. Vakfımız düzenledikleri yardımları, jeneratör, daha başka gerekli araç gereç ve malzemeleri ulaştırmaya çalışıyor. Tıbbî hizmetleri yapmak üzere Sağlık Vakfı'ndan kardeşlerimiz de faaliyetteler. Allah hepsinden râzı olsun... Allah-u Teàlâ Hazretleri başka elem, keder göstermesin... "

Alper...
16-08-2010, 23:59
17 Ağustos 1999 Depreminin Akabinde Yapılan (17 Ağustos 99) Tefsir Sohbetinde M.Es'ad Coşan (Rh.a) Şöyle Diyordu;


Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..
Aziz ve sevgili Ak-Televizyon izleyicileri ve Ak-Radyo dinleyenleri! Allah'ın selâmı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun!..

Acı zelzele ve onun sonucunda meydana gelen hasar ve can kayıplarıyla ilgili haberleri aşağı yukarı vuku anında haber aldık,burada Avustralya da. İlgili arkadaşlarla , yakınlarımızla görüştük.Hasarın tespit edilmesi,zarara uğrayanların bildirilmesini arkadaşlarımıza görev olarak verdik.Tabi olan oldu.Allahu Teala Hazretleri, vefat edenlere rahmet eylesin.Zelzelede böyle duvar yıkılarak ,zelzelede vefat edenlerin şehit sayılacağına dair hadis-i şeriflerde bilgiler var.Yani harpte öldürülen şehitlerden ayrı ; Böyle denizde boğulan , zelzeleyle hayatını kaybeden müminlerinde şehit gibi muamele göreceğine dair rivayetler var,hadis-i şerifler var.

Allah ölenlerimize öyle şehit muamelesi lutfeylesin,rahmeylesin.Kalanlarımıza sabru cemil ihsan eylesin.Bütün felakete uğramış,acıya maruz kalmış olan dinleyicileri,kardeşlerimi,vatandaşlarımızı… Buradan taziyelerimi arz ederim.Allah daha sonraki musibetlerden,afetlerden, felaketlerden korusun.

İnsanoğlu aciz ,hep cenabı hakkın lutfuna muhtacız.onun yolundan ayrılmamak lazım.onun dinine sımsıkı sarılmak lazım.bu iki yöntem gerekli.bir, işte “Ölüm neylersin insanın başında , uyudun uyanamadın olacak” dediği gibi şairin.Bir gece de yatıyor insan ve ölüm gelebiliyor.O halde abdestli yatmak.iki rekat namaz kılarak yatmak.Bizim büyüklerimizin,tasavvuf büyüklerimizin,din büyüklerimizin söylediği şeyler ,çok önemli.çünkü Biz bilmiyoruz vademiz ne zaman yetecek.onun için her gece sabaha çıkamayacakmış gibi hazırlıklı olup ,abdest alıp namaz kılıp dualar edip,iman ifade eden sureleri okuyarak,duaları okuyarak uyuyan kimsenin ,ölürse şehit olacağına dair ,şehit gibi olacağına dair müjdeli hadisi şerifler var.

Bir kere her zaman hazırlıklı olalım.herkes günahlarını düşünsün.günahlarından dönsün cenabı hakkın yoluna.Affı mağfiret dilesin.Bu mukedderatın cilvesi olarak da gelebilir iyi insanlara , bazen de böyle buna benzer büyük afetler, Allah’ın bir kahrı ve gazabının eseri olarak geliyor.bazen bir kavmi, ad kavmi gibi ,semud kavmi gibi ,firavunun kavmi gibi kavimleri cenab-ı hak gazabından cezalandırabiliyor.onun için cenab-ı hakkın .... [kanunlarının yürümediği zaman ] (parantez içindeki yer ve noktaların arası , cızırtıdan dolayı anlaşılmamıştır) ....kahrına uğrama durumu olmasın diye daima itaat üzere ,takva üzere ,iyi hal üzere,güzel işler yaparak, azaplardan günahlardan sakınmak lazım.

Geçmiş olsun,Cenab-ı hak başka elem keder göstermesin.ölenlere rahmet eylesin.kalanlara sabrı cemil , ezri cezil ihsan eylesin.

Alper...
17-08-2010, 04:18
İnsanın evli olduğu eşiyle Ramazan’da evlilik münasebetleri yasak oluyor da, evli olmadığı yabancı bir kadına bakar da göz zinası olursa o zaman oruç kalır mı?
Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan (Rh.a

Alper...
17-08-2010, 23:21
Orucun kıymeti çok fazladır. Orucun bir ahlakî, nefsi terbiye edici, terbiyevî tarafı vardır. Oruç insanın kendi kendisini tutmayı öğretir insana. Kendi kendisine hakim olmayı öğreten, hikmeti o olan, kendisini korumaya, takvaya, sabra alıştıran bir egzersizdir.
Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan (Rh.a)

Alper...
18-08-2010, 23:01
Allah dünyada ahirette afiyet versin hepimize, hepinize... Hep günleriniz hoş olsun, hep işleriniz rast gitsin... Öyle olmazsa?.. Öyle olmazsa da sabredin!.. Her zaman yaz olmuyor, bazan kar yağıyor. Her zaman bolluk olmuyor, bazan kıtlık oluyor. Her zaman sağlık olmuyor, bazan hastalık oluyor; sabredin!..
Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan (Rh.a)

ummuhan
19-08-2010, 06:23
Günahkârlara kızmayın onları ayıplamayın sabırlı olun onlara birer hasta gibi şefkatle yaklaşın doğru yola gelmeleri için gıyaplarında dua edin.

Alper...
19-08-2010, 22:54
Biliyorsunuz oruç güzel tutulursa, Ramazan ayı Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin sevdiği vech ile ifa edilir, başarılırsa; bunun mükâfâtı çok büyük... Kulun cennetlik olmasına, bütün günahlarının afv u mağfiret olmasına sebep olur.
Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan (Rh.a)

Alper...
21-08-2010, 04:13
Orucu güzel tutalım! Ahlâkî şartlara, esaslara uyarak, dilimizi tutarak, gözümüzü koruyarak; her âzâmızı, her çeşit günahtan sakınarak ve ibadetin kapısı olduğunu bilerek...
Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN (Rh.A)

Alper...
22-08-2010, 05:23
Mü'minler, Allah'ın rızasını kazanmak için fedâkârlık yaparlar. Mâlî fedâkârlık yapar, zekat verir, sadaka verirler. Bedenî fedâkârlık yapar, çalışır, hizmet eder, icabında canını verir.
Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN (Rh.A)

Alper...
24-08-2010, 04:29
Nefsin terbiyesi, kötü duygu ve temayüllerinden temizlenmesi insanın dünya ve âhiret selametinin temelidir.
Prof. Dr. Mahmud Es'ad Coşan (Rh.a)

Ahver
11-09-2010, 13:42
"Bu bayramları bir sıkıntı olarak görüyor ve hemen atlıyorlar tatil yerlerine kaçıyorlar. Evde bayramlaşmak, gelen misafirleri ağırlamak bir ibadet, sevap bunlar. Misafire ikram ne kadar kıymetli bir şey. Misafirin gelmesinden kaçıyorlar, misafirliğe gitmekten kaçıyorlar, ziyaretleşmekten kaçıyorlar. Halbuki müslümanın müslümanı Allah rızası için ziyaret etmesi, Allah'ın sevgisini kazanmanın vesilesi, Allah'ın sevgili kulu olmanın vesilesi. Bunlardan kaçıyorlar, rahatı tercih ediyorlar."

Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN (Rh.A)

ummuhan
15-09-2010, 06:43
"Bu bayramları bir sıkıntı olarak görüyor ve hemen atlıyorlar tatil yerlerine kaçıyorlar. Evde bayramlaşmak, gelen misafirleri ağırlamak bir ibadet, sevap bunlar. Misafire ikram ne kadar kıymetli bir şey. Misafirin gelmesinden kaçıyorlar, misafirliğe gitmekten kaçıyorlar, ziyaretleşmekten kaçıyorlar. Halbuki müslümanın müslümanı Allah rızası için ziyaret etmesi, Allah'ın sevgisini kazanmanın vesilesi, Allah'ın sevgili kulu olmanın vesilesi. Bunlardan kaçıyorlar, rahatı tercih ediyorlar."



Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN (Rh.A)

Bu söze istinaden çat kapı uygulaması misafirlik başlatalım dedik bi kaç arkadaş ama ne kadar gülümsemeye çalışılsa da iş (ayh bunlarda nereden çıktı şimdi yaa ev dağınık ... hem ne ikram edeceğim oğlanı pastaneye koşturayım ) falan gibi düşünceleri okur hale geldik hep beraber.... misafirsiz kalınca üzülenlerimiz kalmadı artık....

Ahver
15-09-2010, 14:29
"Ramazan insanı iyi müslüman yapmak için bir vasıtadır. Onbir ayın sultanı, onbir ayda iyi müslüman olasınız diye sizi eğitme ayıdır. Eğitildikten sonra o eğitiminizi uygulamanız lazım.
Ramazan ayında Nasıldın?
Elhamdülillah çok rahattım, iyiydim, hoştum hocam. Bedenim rahattı, midem rahattı. Oruç tuttuk, teravihleri kıldık, tatlı tatlı iftarlar ettik, arkadaşlar sahurlara iftarlara çağırdılar. Çok tatlı Ramazan geçti.
"Ramazan'dan sonra nasılsın?"
"Valla Hocam, işten güçten camiye gidemiyoruz, cumayı kılamıyoruz, namazı kılamıyoruz."
"Olmadı, olmadı."
"Neden?"
"Devamlı olmadığı için olmadı. Ramazan'dan sonra bıraktığın için olmadı."
Hem de daha kötü bir haber var. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor ki: Ramazan'dan sonra bir insan, Ramazan'daki halini bırakıp kötüleşirse, bu Ramazan'daki gayretlerinin, ibadetlerinin Allah tarafından kabul edilmediğinin işaretidir, simgesidir, alametidir de aynı zamanda."

Prof. Dr. M. Es'ad COŞAN (Rh.A)

sonradan derviş
16-09-2010, 13:31
Allah ondan razı olsun.bizleri yolunda daim eylesin.sevgisini yüreğimizden eksik etmesin.

Alper...
27-09-2010, 00:37
Rahmân’ın(has) kulları onlardır ki, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve kendini bilmez kimseler onlara laf attığında (incitmeksizin) "Selam!" derler (geçerler);

FURKAN 63.

Berlin'den hâlis muhlis bir kardeşimiz rüya görmüş, bana anlattı: Mehmed Zâhid Kotku Hocaefendimiz Hazretleri rüyasında ona çok güzel, nurlu, ışıltılı olarak görünmüş. "Tariflere sığmaz güzellikte ve heyecan verici bir durum idi." diyor anlatırken. Hocamız beni kasdederek:


"--Es'ad Kur'an-ı Kerim tefsirini ne yaptı?" diye rüyada o kardeşimize sormuş.


Halbuki o kardeşimiz benim sizlerden bir Kur'an-ı Kerim meal ve tefsir sohbeti talebi ile karşı karşıya olduğumu hiç bilmiyordu, birbirimizden haberli değidik. O zâten uzak bir yerdeydi. Bizim Almanya'da aldığımız mülkün bahçesindeki otları keseyim diye gelmişti, bu rüyayı kendisi anlattı. Hiçbir şeyden haberi yok, bizim böyle bir radyo-televizyon konuşması yapmak istediğimizi bilmiyor. Hocamız rüyada ona buyurmuş ki:


"--Es'ad, Kur'an-ı Kerim tefsirini ne yaptı?"

O da, rüya bu ya:


"--Birinci cildi tamam oldu efendim!" diye cevap vermiş.


Halbuki daha sohbetlere başlamadık. Ama "Birinci cildi tamam oldu efendim!" diye cevap vermiş. Ve tabii bunu da kendi kendine neye dayanarak söylediğini bilemeden, rüyanın güzelliğinden, manzaranın güzelliğinden, Hocamız'ın nûrâniyetinden feyzinden heyecanlanmış ve uyanmış. Bana anlattı, "Böyle bir rüya gördüm hocam, hayırdır inşaallah!" dedi.


Ben anladım tabii. Hocamız, demek ki bu tefsir ve meal konusunda çalışmamı te'yid ediyor, istiyor, rüya yoluyla işaret buyuruyor. İşin gecikmemesini de ikaz ediyor. Yâni bir kaç hafta geçti, ben başlayacağım dedim, başlayamadım seyahatlerim dolayısıyla; rüya yoluyla bana ikaz gönderiyor Hocamız (Rh.A).


Bu işe başlamamın güzel olduğunu, kararımın da isabetli olduğunu böylece kendi kendime anladım ve sevindim. Hocamız nûr içinde yatsın, makàmı daha a'lâ olsun... Ahirete irtihal etmiş olmasına rağmen, rüya âleminden bizlere böyle lütuflar izhar ediyor.


Allah-u Teàlâ Hazretleri cümlemizi, cümlenimizi enbiyâ ve evliyâsının ve hâssaten habîb-i kibriyâsı Muhammed-i Mustafâ'sının iltifat ve şefaatlerine, te'yîdat ve himmetlerine nâil ve mazhar buyursun, sevgili kardeşlerim! Âmîn bi hürmetismihil-a'zâm, ve nebiyyihil-ekrem, sallallàhu aleyhi ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû biihsân ve selleme teslîmen kesîrâ...


İşte böylece güzel vesilelerle bu günden, şu saatten itibaren Kur'an-ı Kerim'in meal ve mânâ-yı münîfi ve tefsiri, açıklamaları üzerine sohbetler yapmaya karar vermiş bulunuyoruz.

Prof.Dr.M.Es'ad Coşan...

Acizane yorumum; Aslında :Hocaefendi bu sohbetinde tefsir dersinin birinci ciltten ibaret olacağını bildirmişti...tabi anlayana

ummuhan
27-09-2010, 06:32
Onlar malları, rahatları ve sonra canları ile cihadda idiler öylece de gittiler.... Allah Rahmet eylesin bizlere de benzer çalışmalar ve sonra Huzuruna gidişler nasib eylesin!

Alper...
28-09-2010, 17:44
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:

(Teallemül-Kur'ane ve allimûhün-nâs.) "Kur'an-ı Kerim'i hem kendiniz öğrenin, hem de insanlara öğretin!"
Demek ki sizler ve bizler, sevgili izleyiciler, hem kendimiz öğreneceğiz; hem de çoluk çocuğumuza, hükmümüz altında olan insanlara Kur'an-ı Kerim'in okunuşunu öğreteceğiz! Bir de anlamını, ahkâmını, tefsirini öğreneceğiz ki, mûcebince amel edelim! Allah-u Teàlâ Hazretleri ne buyurmuşsa, buyruğunu tutalım! Neden yasaklamışsa, yasakladığından kaçınalım! Böylece rızasını alalım, cennetine girelim, rıdvân-ı ekberine vâsıl olalım...

Prof.Dr.M.Esad Coşan

umeyme
29-09-2010, 16:14
''Allah bir kulunu seviyorsa ona zikrini nasip eder . Sevmiyorsa, zikrine karşı bir soğukluk , isteksizlik verir yaptırtmaz.

Zikrini nasip etmez . Onun için ayağımızı denk almamız lazım . Zikri yapamıyorsak, bir kusurumuz var da ondan yapamıyoruz demektir . Allah'ın bir sevgisizliği , bir cezası var demektir . Camiye gelemiyorsak bir cezaya uğramışız demektir. Bir gıybet etmişiz demektir. Bir günah işlemişiz demektir. Televizyon da kötü bir sahneye bakmışızdır da ertesi gün sabah namazına ondan kalkamamışızdır . Kalksak camiye ondan yetişememişizdir . Camiye gitsek cemaati ondan kaçırmışızdır . Derece-derece ...


Bir edepsizliğin cezası bir hayırlı işi yapamamaktır . O işi yapmaya muvaffak olamamaktır . Allah nasip etmez... O bakımdan önemli bir nokta. Bir insan zikri yapmak istemiyorsa, demek ki Allah o insanı sevmiyor, kula buğzediyor"


( Prof.M.Es'ad Coşan- 04.02.1992- Gemlik )

Alper...
29-09-2010, 16:27
"Allah" yaradanımızın ismi, ism-i alemidir. Bundan ne çıkar?.. Allah sözü başka bir varlığa söylenemez! Putlar için, kavimlerin tapındığı başka varlıklar için söylenemez! Yâni putlar için, insanların, kavimlerin tapındığı başka varlıklar için söylemenez! Sadece vâcibül-vücûd olan Allah-u Teàlâ Rabbimiz, o isimle isimlendirilir.

Başka varlıkların isimleri, meselâ tanrı diyebilirler; Lât, Uzza, Menât vs. insanların tapındığı şeylerin başka isimleri olabilir. O isimler ayrı... Ama Allah kelimesi, tarihi çok derinlere giden bir muhteşem kelimedir. Onu İngilizce god kelimesiyle, veya Almanca got gelimesiyle veya Fransızca dio kelimesiyle karşılamak ve tercüme etmek de çok yanlış olur! Çünkü o kavimler, god sözünü, got sözünü, dio sözünü düşündükleri zaman onların hatırına başka şeyler gelir. Binâen aleyh Allah sözünün delâlet etmediği başka şeyler hatıra geldiği için Allah sözünün tercümesi olmaz Allah sözü Allah diye tercüme edilir.

Eskiden ezanı Türkçeleştirmeğe kalkışmışlar. Dini bilmeyen, Arapça'yı bilmeyen, ilimde eksik olan kimseler, Allàhu ekber'i "Tanrı uludur." diye tercüme etmişler. Olmaz! "Allah uludur" olur, "Tanrı uludur" olmaz. Neden? Çünkü tanrı, eğer Hintlilerin taptığı inekse, o zaman niye ulu olsun; ondan daha büyük fil var, zürâfa var... Yâni öyle şey olmaz!Allah yerine tanrı kelimesi kullanılamaz. Kullanılırsa, kâfi gelmez. Bunu bileceğiz. Ona göre Allah kelimesini kullanacağız.

Başka hiçbir tanrıya Allah adı verilmemiş. Kavimlerin tapındığı bâtıl putlara dahi hiç bu isim verilmemiştir. O bakımdan bunun ayrıca böyle olduğunu bilmek çok önemli oluyor.

Prof Dr M. Esad Coşan

ummuhan
29-09-2010, 16:31
Hala tanrı diyenlere de güzel bir mesaj olmuş yukarıdaki mesaj....

umeyme
30-09-2010, 13:51
Bir insan İslâm'ı biliyor, kendisi müslüman ama, namazlarında ihmalde bulunuyor. Ne dersiniz?

Namaz, oruç, hac, zekât veya diğer ibadetlerden bir tanesi yapılmadığı zaman, farz yerine getirilmediği zaman, Allah onu cezalandırır, günah yazar. Ama ne kadar ceza verecek, ne yapacak, kendisi bilir. Bazen bir küçük terbiyesizlikten dolayı, çatır çatır cehennemde yakar.
Bazen de kulun gönlünün paklığından, temizliğinden dolayı affedebilir.

Yalnız, fıkıh kitaplarında, itikad kitaplarında yazılan şudur ki: Bir insan ibadetleri yapmasa, inancı itikadı olsa, İslâm'dan çıkmaz. Müslümandır ama, günahkâr, kusurlu, eksikli, suçlu müslümandır. İşi Allah'a kalmıştır. Sonradan tevbe edip doğru yola geldiği zaman, eğer Allah affederse, affeder.

Affetmezse; o ihmali kadar cehennemde yanar, azabını görür. Ondan sonra, imanı dolayısıyla kurtulur amma, Peygamber Efendimiz SAS'in bir hadis-i şerifini bu sözümün arkasından hatırlatıvereyim; diyor ki:"Cenenneme düşmemeğe çalışın!.." Çünkü, cehenneme insan bir kere düştü mü, sonunda çıkacak bile olsa, --öyle bir şeyler söylüyor ki Peygamber Efendimiz, hesaplıyoruz-- milyonlarca sene kalıyor. En aşağı ikiyüzelli sene sene kalıyor.

Sonra, cehennemdeki azabları küçük görmemek lâzım!.. Cehennemde meselâ, cehennem ehlinin zakkum yiyeceği söyleniyor. Zakkumun dünyada bile zehir olduğunu artık gazetelerden anladınız. "Cehennemin zakkumundan bir damla dünya denizlerine damlasaydı, bütün dünya denizlerini zehir gibi acı yapardı." diye bildiriyor Peygamber Efendimiz... Cehennemde onu böyle, sabah akşam yiyen bir insanın ne ızdırab çekeceğini, ne azablar göreceğini tahmin edebilirsiniz.

O bakımdan cehenneme düşmeyecek şekilde tedbir almak, akıllı insanların yapması gereken doğru iştir. Cenneti kazanmak için çalışmak çabalamak, akıllı insanların işidir. Günaha ancak cahiller cesaret eder. Yoksa, "Günahın büyüğü küçüğü olmaz!" diyor bazı büyüklerimiz... Çünkü, günahı kime karşı yapıyorsun?.. Kime asi geliyorsun?.. Allah'a...

Asi geldikten sonra, bakarsın Allah bir sille tokat indirtir ki, helâk olursun!.. İnsanın malına geliyor, arabasına geliyor, evine geliyor... Vücuduna amansız hastalık geliyor. O zaman diyar diyar şifa arıyor, çare arıyor. "Bunun çaresi nedir?" diye gözyaşları içinde arıyor. Sen ilkönce edepsizlik yaptın, bu ceza ondan geldi. Onun için dünyada da çeker, ahirette de çeker. Bu hususlarda hiç bir kimse gevşek olmasın


GÜNCEL MESELELER -Namaz Bahsi

(Prof.Dr. Mahmud Es'ad COŞAN Rh.A)

Alper...
01-10-2010, 12:06
Şeytan kelimesine gelince; bu şeytan kelimesi ( ) şetane kökünden çıkmıştır. Arapçada şeytan kelimesi ordan türemiştir. O fısk-ı fücûrüyla her türlü hayırdan uzak olduğundan, şetana uzak olmak mânâsına geldiğinden öyle şeytan diye mübâlâğa sîgası, mübâlâğa görünüşü, şekliyle böyle bu kelime konulmuştur.

Lügat alimi, dil bilgini İmam Sibeveyh :
(El-arabu tekùl: Teşeytane filânün.) "Araplar, 'Filânca şeytanlaştı.' derler." demiştir. Yâni fısk ü fücûruyla her türlü hayırdan uzaklaştı, şeytan gibi oldu, mânâsına deniliyor. Onun için bunun şatana kökünden geldiği de teşeytana denilmesinden anlaşılıyor. Başka ihtimalleri reddediyor. Bu bakımdan her şerli insana --cin olsun, insan olsun, hayvan olsun--şeytan denildiğini beyan ediyor.

Hatta Hazret-i Ömer böyle bir hayvana binmiş, o da böyle serkeşlik yapmış. Kırbaçla vurmuş, ondan sonra yine devam etmiş. Hayvandan inmiş, "Beni bir şeytanın üstüne bindirdiniz." demiş.

Demek ki hayvan olsun, insan olsun, görünmeyen mahlûkatlar olan hakîkî şeytanlar olsun; hepsine bu şeytan kelimesi kulanılıyor.

Şeytan için başka isimler var. İblis var, Kur'an-ı Kerim'de geçen bir kelime. Şeytan da ayrı bir kelime, aynı mânâya kullanılıyor.

Prof Dr M. Esad Coşan

Alper...
02-10-2010, 17:38
El-hamdü lillâhi rabbil-àlemîn... Hamd kelimesi önemli, Rabb kelimesi önemli, àlemîn kelimesi önemli... Çok önemli bir ayet... Bir kısa ayet, dört kelimeden müteşekkil bir cümle ama bir àlem, bir kâinat, bir evren... Muazzam bir mânâ var, imanın kökü var. Onun için İmam Kurtubî gibi bazı alimler demişler ki:

"--'Elhamdü lillâhi rabbil-àlemîn' sözü çok sevaplıdır, 'Lâ ilâhe illallah'tan da sevaplıdır. Çünkü bunun içinde hem tevhid mânâsı var, hem şükür mânâsı var." diye medhetmişler.

Onun için aziz ve muhterem kardeşlerim, bu mânâyı kavramaya çalışalım. Yâni sözü bırakalım da, sözün özüne inmeye çalışalım. Benim kırık dökük cümlelerimden, anlatmaya çalıştıklarımdan, sizin ferasetinizle daha derinini anlayın.

Prof.Dr M Esad Coşan

Alper...
04-10-2010, 16:12
Rahmân ve Rahîm Kelimeleri

Bu iki kelime, "Bismillâhir-rahmânir-rahîm"in izahında açıklanmıştı ki, çok önemli olan iki sıfattır. Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin esmâ-i hüsnâsından, esmâ-i hüsnâ arasında yer alan iki mübârek kelimedir rahmân ve rahîm sözleri. Rahmân sözünün, Araplar'ın kullanışında, yâni Arap ülkesinde, Peygamber Efendimiz'in peygamber gönderildiği devirde, o sıralarda ayrıca bir saygınlığı ve önemi var. Bizim Allah lâfza-i celâlini kullandığımız gibi, Rahmân lâfzını da onlar o kadar, yâni âlemleri yaratan, yaratıcımızın ismi gibi kullanmışlar ve saymışlardır, özel isim gibi kullanmışlardır.

Hatta Arap dil bilginlerinden bazıları bunun Arapçayla da sınırlı olmadığını, daha eski kökteki dillere doğru gittiğini ifade eden sözler söylemişlerdir. Biliyorsunuz Araplar da başka kavimlerin kardeşi, onların dili de Sâmî dillerinden bir grup. Tabii İbrahim AS'a doğru geriye gidiyor. Ondan sonra Nuh AS'a geriye gidiyor. Ondan sonra Âdem AS'a varıyor. Yâni bu rahman kelimesinin tarihî derinliği de var ve "Rahman" deyince Allah-u Teàlâ Hazretleri hemen hatra geliyor. Herhangi bir tapındıkları, meselâ kendilerinin müşrik oldukları için çeşitli düşüncelerle tapındıkları başka varlıklar var ama, onlara o ismi vermiyorlar. Yâni "Rahman" dedikleri zaman bizim Allah lafza-i celâliyle düşündüğümüz âlemleri yaratan Mevlâyı düşünüyorlar. Önemli bir kelime, saygın bir kelime. Yâni duyanı hemen böyle kendine getiren bir söz.

Rahmân ve rahîm sözleri böyle belki Arapçayı da taşan, Arapçadan önceki ana dillere doğru da kökleri derinlere giden bir söz olmakla beraber Arapçada da anlamı var; rahime-yerhamu kökünden geldiğini biz de sezinleyebiliyorz. Rahmetmek, acımak, merhamet etmek mânâsından geldiğini. Ve tabii bu vezinde; yâni rahmân fa'lân vezninde, rahîm faîl vezninde; bu vezinde Arapçada başka sıfatlar da var. Bunların, bu vezinlerin, bu kalıpların ne mânâ ifade ettiğini de biliyoruz. Rahmân, mübâlağâ ifade eden bir kalıptır. Yâni bir kökten o kalıba bir sıfat getirilmişse o mübalağa ifade eder. Meselâ Arapçada gadibe kızdı demek, gadibe-yağdabu-gadab... Biz, ze'ye çevirerek okuyoruz, gazab diyoruz. Çok kızgınsa, kızgınlık doğmuşsa bir insan, böyle bir insana, yüzü kıpkırmızı kızarmış, çok kızmış. Ona gadbân derler, yâni çok sinirlenmiş, yüzü kıpkırmızı olmuş. Mübâlâğa ifade ediyor bu fa'lân vezni.

Rahmân, onun için çok merhametli, yâni çok lütufkâr, çok rahmedici, merhamet edici demek. Hatta o kadar rahmedici ki, mü'min olsun, kâfir olsun bütün yaratıklarına rahmediyor da, yarattığı için rızk veriyor. Hattâ kâfir olsalar, müşrik olsalar, âsî olsalar, Cenâb-ı Hakk'a karşı gelseler bile rızıklarını veriyor. Yâni Şeyh Sâdî rahmetlinin dediği gibi:

"--Ey kerim Allah! Sen ki gayb hazinelerinden ateşperest olsun, putperest olsun, hristiyan olsun, sevmediğin inançtaki insanlara, sevmediğin inançtaki kimselere bile gayb hazinelerinden lütuflar ihsan ediyorsun. Düşmanlarına bile böyle iyilik yaparken, dostlarını hiç mahrum eder misin yâ Rabbi?.. Etmezsin." diye böyle bir zarif, lâtif, edîbâne bir mânâ işlemiş, bir şiirinde. Rahmân böyle.

Onun için eserde, yâni nakledilen rivayetlerde gelmiş ki, İsâ AS buyurmuş:
(Er-rahmân, rahmânüd-dünyâ vel-âhireh; ver-rahîm, rahîmül-âhireh) buyurmuş. Yâni: "Rahmân, hem dünyada hem ahirette kullarına lütfeden..." Dünyada da işte görüyorsunuz, kâfir, mü'min, müşrik, münafık, dinli, dinsiz, ateist, teist, neyse veriyor rızkını, sıhhatini, yaşamı için gerekli maddeleri ihsan ediyor. Ama, (er-rahîm rahîmül-âhireh) "Rahimliği ahirette."
Rahîm oluşu sadece mü'minlere olacak, ahirette olacak. İmanlarından dolayı onları azabından rahimliğiyle kurtaracak, cennetine dahil edecek, nimetlerine gark edecek.
(Ve kâne bil-mü'minîne rahîmâ) ayet-i kerimede de böyle geçiyor.

Prof.Dr M.Esad Coşan

Alper...
15-10-2010, 13:21
Mensup olduğun ümmete karşı vazifelerini iyi ifa edebilmek için istikbale iyi hazırlan!
Prof.Dr. M.Es'ad COŞAN (Rh.A)

mostar
17-10-2010, 13:49
Merhum Hocaefendi insan, herşeyin bir şeyini, bir şeyin de her şeyini iyi bilmeli derdi...

Alper...
24-10-2010, 21:53
Dinde akıl yürütme,bana göre böyle diyenlere ben çok kızıyorum.Bir gün babamın evine biri geldi, bana göre böyle dedi.Şöyle bir baktım,Bire adam ,sen arapça bilmezsin,ilmi tahsil yapmamışsın,sen kim oluyorsunki bana göre böyle diyorsun.Başkasından duyduğunu bile doğru dürüst anlayamazsın sen.
Dinde ilk akıl mantık yürüten iblistir buyuruyor peygamberimiz.Nasıl mantık yürüttü.Adem aleyhisselam yaratılıp,melekler secde edince inlis geri durdu.Allahu Teala hazretleri sordu,seni secde etmenden ,emrime asi gelmenin sebebi nedir? diye sorunca,iblis dediki, ben hayırlıyım ondan çünkü, onu çamurdan beni ateşten yarattın dedi.Peki ateşin daha hayırlı olduğunu nerden çıkardın.akıl mantık yürüttü işte.

Dinde bana göre böyle, benim aklım almaz...Senin aklın ne?Höyt desem aklın başından gider.Din herkesin kavrayacağı bir şey değildir.

umeyme
26-10-2010, 14:24
İslâm'a yardım etmeyi her müslümanın ana gayesi olarak zihnine, gönlüne, aklına, fikrine yerleştirmesi lâzım! ...

Prof.Dr.Mahmud Es'ad COŞAN (rh.aleyh)

Alper...
31-10-2010, 03:13
Şimdi ben yurtdışına bakıyorum. Başka ülkelere bakıyorum, ülkelerin içine bakıyorum. Bu asır, önümüzdeki asır birlik asrı. “Tek bir dünya, tek bir aile” diye yayınlar yapıyorlar burda. Yani bütün insanlığı birleştireceğiz diyerek.

İnsanlığı birleştirirken istemediklerini de öldürüp, ezip, yok edip ondan sonra tek bir şey yapmak için uğraşıyor güçlü devletler. O da işin ayrı tarafı. Çünkü güçsüzler birleşmiyor.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir hadîs-i şerîfinde:

يأتي على الناس زمان يقتل فيه العلماء كما تقتل الكلاب فياليت العلماء في ذلك الزمان تحامقوا


“Ahir zamanda alimleri sokaklarda sürükleyecekler, öldürecekler. Keşke o zamanın alimleri birbirleriyle birleşselerdi.”buyuruyor.

Efendimizin tavsiyesi böyle ama bizim yazarlarımız, alimlerimiz, fazıllarımızın işi de birbirleriyle çekişmek.

Prof.Dr.M.Esad Coşan Rh.a

Alper...
04-11-2010, 16:17
Kurban günleri senenin oruç tutulmayan günleridir. Ama terviye gününde, Arafe gününde oruç tutmayı tavsiye ederim. Kardeşlerimiz hiç kaçırmasınlar, Türkiye'deki kardeşlerimiz o günleri oruçlu geçirsinler! Hattâ daha önceden oruç tutumalarını arttırsınlar! Bu Zilhiccenin on gününde ne kadar çok tutarlarsa, sevapları o kadar çok olur. Bizi de duadan unutmasınlar...

Prof.Dr.M.Esad Coşan Rh.a

Alper...
04-11-2010, 16:21
Peygamber Efendimiz dokuz gün oruç tutarmış da, özellikle Arafe gününün orucu ile ilgili hadis-i şerifleri size okuyayım. Abdullah ibn-i Amr ibnül-As'tan ve Ebû Said el-Hudrî RA'dan rivayet edilmiş bir hadis-i şerif:

(Men sàme yevme arafete gufira lehû seneteyn) "Kim Kurban Bayramından bir gün önceki Arafe gününde oruçlu olursa, iki senelik günahı mağfiret olunur. (Senetün emâmehû) Önünde gelecek sene birisi; (ve senetün halfehû.) birisi de geride bıraktığı, yaşayıp tükettiği sene..."


Demek ki geçmişe de şümûlü var, faydası var, geleceğe de faydası var.

Prof.Dr.M.Esad Coşan

Alper...
04-11-2010, 16:24
Ebû Dâvud'un süneninde kaydedildiğine göre Peygamber SAS buyurmuş ki:


(İnne a'zamel-eyyâmü indallàh) "Allah indinde günlerin en hayırlısı, en muazzamı, en büyüğü, (yevmen-nahri) Kurban bayramı olan gündür. (Sümme yevmel-karri) Sonra Mina'ya hacıların gelip çadırlarına yerleştiği gündür." O da Zilhiccenin onbirinci günü olmuş oluyor.


Demek ki bu günler hakkında, Zilhiccenin on günü hakkında, Zilhiccenin özellikle dokuzu (Arafe günü) hakkında, bayram günü hakkında ve bayramın ikinci günü hakkında çok hadis-i şerifler var, rivayetler var, teşvikler var. Peygamber Efendimiz dokuz gününü oruç tutardı. Bayram günü oruç tutumak haramdır, biliyorsunuz. Kurban bayramında herkes kurban eti yiyecek, bayram edecek. Allah'ın bayram edin dediği zamanda, oruç tutmak uygun olmuyor.


Kurban günleri senenin oruç tutulmayan günleridir. Ama terviye gününde, Arafe gününde oruç tutmayı tavsiye ederim. Kardeşlerimiz hiç kaçırmasınlar, Türkiye'deki kardeşlerimiz o günleri oruçlu geçirsinler! Hattâ daha önceden oruç tutumalarını arttırsınlar! Bu Zilhiccenin on gününde ne kadar çok tutarlarsa, sevapları o kadar çok olur. Bizi de duadan unutmasınlar...


Allah bu günlerin feyzinden, bereketinden, mânevî mükâfâtından, ikramlarından faydalanmayı nasîb etsin... Hepimize çok büyük mükâfâtlar ihsân eylesin... Bayrama ulaştırsın... Bayramı rızası vechile idrak etmeyi, bayramı hakîkî bir bayram olarak yapmayı nasîb etsin... Nice nice bayramlara, mübare günlere sıhhat afiyetle eriştirsin...


Tabii, müslümanın asıl bayramı ahirette, cenneti kazandığı zaman olacak. Cenneti kazanıp cennete girmeyi; cehenneme düşmeden, azaba uğramadan, doğrudan doğruya cennete gitmeyi, Peygamber Efendimiz'e komşu olmayı Cenâb-ı Hak cümlemize nasîb eylesin...

Prof.Dr.M: Esad Coşan

Alper...
04-11-2010, 17:45
Kurban Bayramı arafe günü sabah namazından, dördüncü günü ikindi namazının sonuna kadar her vakit namazının arkasından tekbir getirilecek. Yâni namaz kıldığımız zaman ne yapıyorduk? Selâm verdikten sonra, "Allàhümme entes-selâm, ve minkes-selâm..." duasını okuyorduk. Hayır öyle yapılmayacak, tekbir getirilecek:


"--Allàhu ekber, Allahu ekber... Lâ ilâhe illallàhu vallàhu ekber... Allàhu ekber, ve lillâhil-hamd." denilecek.


Teşrık tekbirleri Kurban Bayramı'ndan bir gün önce, yâni Arafe günü sabahtan başlıyor. Kurban Bayramı günlerinin sonuncu gününü ikindinin kılınmasına kadar, vacib olan tekbirleri unutmayın! Bu önemli...

Prof.Dr.M.Esad.Coşan

Alper...
20-11-2010, 13:51
Peygamber SAS Efendimiz'den Ebû Hüreyre RA rivayet eylemiş. Buyurmuş ki: (Küllü ümmetî yedhulûnel-cenneh illâ men ebâ. Kîle: Femen ye'bâ yâ rasûlallah? Kàle: Men etàanî dehalel-cenneh, ve men asànî fekad ebâ.)
İmam Buhàrî'nin rivayet ettiği bir hadis-i şerifle başlamış oluyorum sohbetime. Buyuruyor ki Efendimiz, müjdeliyor, sizlere ve bizlere müjde bu hadis-i şerif: (Küllü ümmetî yedhulûnel-cenneh) "Ümmetimin hepsi cennete girer, girecek; (illâ men ebâ) ancak inat edip istemeyenler, kendisini geri çekenler, ibâ edenler müstesnâ..."

Tabii, cennete girmeyi kim istemez? (Kîle: ) "Denildi ki Rasûlüllah'a:" Bunun üzerine soruyorlar sahabe-i kiram: (Femen ye'bâ yâ rasûlallah?) "Kim cennete girmekten uzak durur, cennete girmek istemez? Teklif edildiği halde teklifi reddeder?.. Nasıl kasılır, çekinir, geri durur? Olur mu hiç böyle?.."

Efendimiz buyuruyor ki: (Men etàanî dehalel-cenneh) Kim bana itaat ederse, cennete girer, girecek; (ve men asànî) kim bana àsî olur, beni dinlemez, benim yolumdan gitmez, sünnetime uymazsa, (fekad ebâ) o kendisini geri çekmiş, reddetmiş, kabul etmemiş olur." diyor.

Onun için, aziz ve sevgili izleyiciler ve dinleyiciler, Peygamber SAS Efendimiz'in sünnetine sarılmak dinin temeli ve saadet-i dâreynin, yâni hem dünyada mutlu olmanın, hem ahirette mutlu olmanın medârıdır, sebebidir, kaynağıdır. Rasûlüllah'a uymadan, böyle dümdüz, anlamsız bir İslâm ile;

"--Ben elhamdü lillâh müslümanım. Eşhedü en lâ ilâhe illallah, ve eşhedü enne muhammeden abdühû ve rasûlühû." deyip, kendi bildiğini okumak yanlış bir yol... Bir doğru yol değil, çok yanlış bir davranış şekli.

Alper...
20-11-2010, 13:56
Amma 20. Yüzyıl'ın, 21. Yüzyıl'ın insanları maalesef İslâm'ı doğru anlayamamış. İslâm olmayanların anlamamasına şaşmıyorum da, müslümanım diyenlerin anlamamasına şaşıyorum. Çünkü, şu benim okuduğum hadis-i şerifler, herkesin evinde bulunan kitaplardan... Diyanet İşleri Başkanlığı'nın neşrettiği, kaç baskısını yaptığı kitaplarda var bunlar. Hem de sahih hadis-i şerif...

Hani inatçı, zor kabul eden, müşkülpesend bir kimsenin kalkıp da:

"--Efendim, bu hadis-i şerifin senedi sahih mi, değil mi?.." diye sorarsa;

Sahih, işte İmam Buhàrî'nin hadis-i şerifi; Rasûlüllah'a itaat edilecek! "--Rasûlüllah'a itaatin şekli nedir? Ben Rasûlüllah'a nasıl itaat edeceğim hocam?.."

Rasûlüllah'ın sünnetini kitaplardan okuyacaksın, öğreneceksin, hayatını ona göre düzenleyeceksin, ona göre yaşayacaksın. Ne emretmişse, yapacaksın!

Onun için bana soruyorlar Ramazanda kardeşlerim:

"--Ne okuyalım?.."

"--Riyâzus-Sàlihîn'i okuyun!" diyorum. Sahih hadis-i şeriflerin anlatıldığı bir kitap, kolay bir kitap. Herkesin evinde var, tercümesi var, İngilizcesi var... Şerhleri, açıklamaları var, Türkçesi var. Alın, okuyun, kurtulursunuz.

Alper...
20-11-2010, 14:01
Riyâzus-Sàlihîn'i okursanız, kurtulursunuz. Hocamız Gümüşhànevî Ahmed Ziyâüddin Efendimiz'in Râmûzül-Ehàdîs'i var. O büyük bir mürşid-i kâmil olduğundan, kendisinin uygun gördüğü başka hadis-i şerifleri de almış. Onlara bazıları itiraz ediyor. Benim talebelerimden üniversitede hoca olan filân bazı kimseler, "İşte bu hadisin senedi şöyle... Bu hadisin senedi böyle..." diyorlar.

"--Pekiyi güzel, senin de bu itirazını mâzur göreyim ama, sen sahih olan hadislere kendi hayatını uyduruyor musun?.. Bırakalım böyle senin itiraz ettiğin hadis-i şerifleri kenara, onların münakaşasını sonra yapalım seninle... Sen sahih olduğuna kendinin de kànî olduğun hadis-i şerifleri uyguluyor musun?.. Giyiminde, kuşamında, tıraşında, oturmanda, kalkmanda, düğününde, selâmlaşmanda... her şeyinde sünnet denilen şeyi yapıyor musun?.. Gece teheccüde kalkıyor musun, Peygamber Efendimiz'in tavsiye ettiği tesbihleri çekiyor musun?.. Kendini tam müslüman sanıyorsun da, herkesi kusurlu görüyorsun da, senin tam müslümanlığın yüzde kaç, binde kaç?.. Binde bir mi, binde on mu, binde onbeş mi, ne?.." diye onlara sormak lâzım!..

Peygamber Efendimiz'e âsî olan, sünnetine aykırı davranan cennete girmeyi reddetmiş olur. "Yok, ben cennete girmek istemiyorum, ben yanmak istiyorum, cehenneme gidip azap görmek istiyorum!" demiş gibi oluyor hâl diliyle...

Biliyorsunuz bir lisân-ı kàl var, dille söylenen söz; bir de lisân-ı hâl var, hâliyle öyle... Bazı insanlar lisanıyla, "Ben müslümanım!" diyor ama, hâliyle "Ben müslüman değilim!" diyor. "Ben Peygamber Efendimiz'e uymuyorum, sünnetine uymuyorum!" diyor. Tabii, onların bu yanlış, sakîm, hasta, bozuk, sakat davranışları kendilerine çok zarar verecek.

İkaz ediyoruz:

"--Herkes Rasûl-ü Ekrem, Nebiyy-i Muhterem SAS Efendimiz'in sünnetine sımsıkı sarılsın!.."

Sarılmak da zor bir şey değil; alsın Riyâzus-Sàlihîn'i, hayatında uygulasın! Tercümesi olan bir kitap, gàyet kolay... İhtilâfa, kavgaya, çekişmeye hiç lüzum yok.

Allah-u Teàlâ Hazretleri bizleri sünnet-i seniyye-i nebeviyyeden ayırmasın, sevgili kardeşlerim!.. Yolunda gidenlere ne mutlu! Onlara sadece tebriklerimizi sunuyoruz, Allah onlardan razı olsun... Dualarını bekliyoruz, onların mübarek dualarını diliyoruz. Kendilerini tebrik ediyoruz.

Prof.Dr.M.Es'ad Coşan hocaefendi

Alper...
20-11-2010, 14:05
Hepimiz Rasûlüllah'ın yoluna girmeliyiz, sünnetini ihyâ etmeliyiz. 21. Yüzyıl'da, İkibin yılında, Tevhid Yılında; İslâm'ın bütün insanlara tebliğ edileceği, anlatılacağı, öğretileceği yılda yolumuz ne olmalı?..

Bakın başka diyarları gezince göreceksiniz; kendi diyarınızdaki örflerin, adetlerin bazısının ne kadar sakîm, sakat, yanlış olduğunu göreceksiniz. Doğrusu hangisidir?.. Peygamber Efendimiz'in sünneti... Kazançlısı, kârlısı hangisidir?.. Efendimiz'in yolu... Sevaplısı hangisidir?.. Peygamber Efendimiz'in tavsiyelerini tutmak...

Bu çok önemli bir husus. Bunu çeşitli vesilelerle zaman zaman hatırlatmıştık, şimdi de hatırlatıyoruz: Kendi kendinize düşünün:

"--Ben ne kadar Rasûlüllah'a bağlı, sünnet-i seniyyeyi uygulayan, Rasûlüllah'a itaat eden insanım?.. Yüzde kaç itaat ediyorum? Ne kadar sünnet müslümanıyım, sünnet-i seniyyeyi uygulayan müslümanım; ne kadar kendi cebimden, kendi aklımdan fetvâ verip, işkembe-i kübrâmdan 'Allah affeder... Allah affeder.' deyip günahları pervâsızca ne kadar işliyorum?.." diye kendi kendinize sorun!

Çünkü bazı kimseler haram olduğu kesin olan, günah olduğu kesin olarak bilinen şeyleri "Allah affeder" diye; hakîkî, samîmî, içten bir kanaatle, "affeder" diye düşünerek o günahı işliyor. Cenâb-ı Hak affedebilir ama, böyle gözyaşı döken, pişmanlık duyan, "Bir daha yapmayacağım!" diyen, hatasından dönen kimseleri affeder.

Böyle "Affeder yâhu... Ne olacak yâhu... Mühim değil yâhu!" deyip de günahlara dalanlar, ateşle oynuyorlar. "Beni ateş yakmaz!" deyip, fırının içine girmek gibi; "Beni elektrik çarpmaz!" deyip, elektriğin çıplak tellerini tutmak gibi; "Bana mikrop tesir etmez!" deyip, mikroplu şeyleri almak, yalamak, yutmak gibi bir şey bu...

Onları yapabiliyor musun?.. Yapmıyorsun. Neden?.. Tehlikesine inanıyorsun. Bunları niçin yapıyorsun, yoksa inanmıyor musun?.. "Yoksa ey zâlim nefsim, inanmıyor musun?" diye nefsinize sorun!

Alper...
22-11-2010, 17:50
İslâm olunca insan müeddep oluyor, hocasına saygılı oluyor. Topluma yararlı oluyor, çalışkan oluyor, dürüst oluyor, hırsızlık yapmıyor. İslâm gittiği zaman oluyor bu şeyler... Kan dökülmesi, İslâm gittiği için oluyor. Haram yenilmesi, İslâmî terbiye olmadığından oluyor.

Milletin Kur'an'ı bırakması, şiiri daha çok sevmesi ondan oluyor. Halbuki Kur'an'ı okusa, Kur'an-ı Kerim insanı yetiştirir, Kur'an-ı Kerim insanı doğru yola çeker. Kur'an-ı Kerim'i okuyan insanın gözleri yaşarır. Kur'an-ı Kerim'i okuyan insan hizaya gelir. Kur'an-ı Kerim hidayet rehberidir çünkü... İşte onlar olmadığı için, Kur'an öğretilmediği, din öğretilmediği için, haram helâl öğretilmediği, haram helâl fikri verilmediği için bu kötülükler oluyor.

Bunların verilmemesi ilericilik değil, çağdaşlık değil, çağdışılık... Ben şimdi Avustralya'dayım. Daha önce Almanya'daydım, daha evvelki sene Amerika'ya gittim. Her tarafı biliyorum. Bu ileri toplumlar bizden çok daha fazla dinlerine bağlı...

Muhterem kardeşlerim, muhterem dinleyiciler, muhterem izleyiciler, bu ileri toplumlar vallàhi Türkiye'den dinlerine daha bağlı... Kiliseleri var, din adamlarına saygıları var, din adamlarının toplantıları var... Kiliselerin kreşleri var, ilkokulları var, ortaokulları var, üniversiteleri var, geniş geniş kolejleri var... Pahalı yerlerde paralı, yüksek, güzel eğitim yapan müesseseleri var... Hastaneleri var, her türlü teşkilatları var.

Neden?.. Dindar toplum, dine bağlı toplum, onun için... Yâni kendilerini ilerici sananlar, devrimci sananlar, dine karşı olanlar çok yanlış hareket ediyorlar. Dünyayı bilmiyorlar, ileri toplumları bilmiyorlar, batıyı bilmiyorlar. Batıcıyız diyorlar, batıya karar verdidiyorlar, batının ne olduğunu bilmiyorlar.

Ben içlerindeyim, görüyorum. Üniversite hocasıyım, inceliyorum, hayret ediyorum. Bizimkiler hiç mi Avrupa'yı görmemiş, hiç mi Amerika görmemiş, hiç mi bunların nasıl dine saygılı olduğunu görmemiş?.. Clinton Rusya'ya gidince niye kiliseye gitti?.. Dögol Türkiye'ye geldiği zaman niye doğrudan doğruya Fransız kilisesine gidiyor?.. Bunların sebepleri var, toplumu dindarlığa çekmeye çalışıyorlar. Çünkü dindarlıktan ayrıldığı zaman esrarkeş olduğunu biliyorlar, felâkete uğradıklarını biliyorlar. Bu toplumları ilerleten, bu toplumlarda hayır yapan, iyilik yapan insanların büyük çoğunluğu dînî duygularla yapıyor.

Onun için, din giderse her türlü felâket gelir, her türlü toplumsal hastalık gelir, her türlü kişisel hastalık gelir, her türlü ahlâkî hastalık gelir, toplum batar.

Prof.Dr.M.Es'ad Coşan

Alper...
03-12-2010, 00:16
"Bazı müftüler var,traşlı.Kazara yanağına sinek konsa, vızt diye taa çeneye kadar kayacak...Korkmayın,sineğin kanadı var.Düşse de bir şey olmaz..."
Prof.Dr.M.Esad Coşan...
15.11.1999