+ Konu Cevaplama Paneli
Sayfa 9 Toplam 9 Sayfadan
BirinciBirinci ... 7 8 9
Toplam 85 adet sonuctan sayfa basi 81 ile 85 arasi kadar sonuc gösteriliyor

Konu: Senai Demirci Köşesi..

  1. #81
    ...SUs\tum...
    Status :MAV!M isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)
    Üyelik tarihi: 16-11-2009
    Yaş: 25
    Mesajlar: 2.415
    MAV!M Mükemmel üstü popülarite MAV!M Mükemmel üstü popülarite MAV!M Mükemmel üstü popülarite MAV!M Mükemmel üstü popülarite MAV!M Mükemmel üstü popülarite MAV!M Mükemmel üstü popülarite MAV!M Mükemmel üstü popülarite MAV!M Mükemmel üstü popülarite MAV!M Mükemmel üstü popülarite MAV!M Mükemmel üstü popülarite MAV!M Mükemmel üstü popülarite



    YER’LİLER GÖKTEN HABERSİZLER, dostum!
    Yer’liler gök’lülerin halinden birşey anlamazlar, gök’lülerin kanatlarına da erişemezler. Başörtüsü, başını göğe erdirenlerin derdidir ve yer’liler bu derde düşmemekten dertlidir.
    Tesettürü dava edinenlerin yer’lilerden birşey istediği, birşey umduğu yok aslında. Yer’liler onların önüne yüksekçe kapılar diktiler, kargacık burgacık yönetmeliklerle ayaklarına çelme attılar.
    Ama gök’lüler gözlerini yer’lilerin gözlerinin asla değemeyeceği yerlere diktiler. Yer’lilerin gözü bir tek koltuklarını görüyor, o yüzden onların kendi koltuklarına göz diktiklerini sanıyorlar.
    Sanıyorlar ki, onlar yer’lilerin yüzlerini yer’e yapıştırıp ağızlarının salyasıyla parlattıkları çerçöpe tenezzül ediyorlar.
    Sanıyorlar ki, yer’lilerin artıklarını kendilerine katık ediyorlar.


    Yer’liler gökten habersizdirler.
    Ne güneşi batıdan beklerler, ne yağmura göğüslerini açarlar.
    Yer’liler sadece yerdekileri sever, sadece yerdekilerden korkarlar.
    Boş yere gök’lülerin kendi sevdiklerini sevmelerini bekler, kendi saydıklarına saygı duymalarını umarlar.
    Boş yere gök’lülerin de, yer’lilerin korktuklarından korkmalarını beklerler.
    En çok da gök’lülerin yer’dekileri kaale almamalarından korkarlar.


    Önlerine yüksek yüksek kapılar diker, ayaklarına yer’li ve yersiz yasalardan tuzaklar kurarlar.
    Bakarlar ki, onlar kalblerini üniversite kapısının üzerindeki ‘fetih ayeti’ne satmışlar. Ve ellerinin ayası ve gözlerinin ucu hep göğe bakıyor.
    Kapının arkasında koltuklarına sıkı sıkıya yapışmışlar, kalın perdelerin karanlığına gömülmüş, süngüden ödünç alınmış iktidarlarına yaslanmışlar; çaresiz, ecellerini beklemeye devam ediyorlar.
    Kapı önündekiler ise gök’lü olmanın keyfiyle bakıyorlar yer’lilere.
    Yer’lilerin yuvalandıkları çukurları görüyorlar, battıkları batakları bir kanat çırpışıyla geçiyorlar.


    Kapının arkasındakiler kapının önündekileri kıskanıyorlar. Evet, kıskanıyorlar.
    Yer’liler gök’lülerin kanatlarını kıskanıyorlar.
    Kendilerini bu dünyaya razı etmişken, onların bu dünyadan da fazlasını ve ötesini istemelerini anlamıyorlar.
    Tepine tepine yer’liliklerine ağlamak istiyorlar.


    Gözyaşları bile yok yer’lilerin; hatta gözleri de...
    Gök’lülerin gözlerine değen ışık onlara karanlıklar getiriyor, göklülerin kanatlarını yıkadığı bulutlar yer’lilerin yüreğine kuraklıklar indiriyor.
    Gök’lüler yerin ve yer’lilerin engebelerinden azade, vadilerin ve dağların kıvrımlarından bağımsız kanat çırpıyorlar.
    Dünyanın iniş çıkışları onları ilgilendirmiyor. Kendilerini ‘kader kalemi’nin ucunda bir noktada var ediyorlar.
    Kanatlarının telekleri ‘kader’in çizgilerine vuruyor. Kaderden kanatları var hepsinin.


    Hepsi birer mavi kuş. Ama illâ da mavi...
    Çünkü, mavi kuş kendini göğün rengine vermiştir. Gökten ayrı bir varlık iddiasında değildir.
    Gökyüzünün renginde fani olmuş ve mavi gökyüzünden kanatları olmuştur.
    O hürdür. Ve o gökyüzüdür. Yoluna taşlar durmaz, uçurumlar seferine mani olmaz.




    Şimdi kapılar önünde bekleşenler aramıza inmiş mavi kuşlardır.
    Evet, görünüşte yer’lilerin yürüdüğü sokakları adımlarlar, yer’liler gibi sancı çekerler, tenleri yağmurda ıslanır. Dünya halleri onları da bağlar.
    Keder-sevinç, hüzün-neşe, başarısızlık-zafer, musibet-saadet, hastalık-sıhhat arasında onlar da konar göçer.
    Bu dünyada yaşarlar, fakat istedikleri zaman mavi kanatlarını açıp, ister bir dağın tepesinden, ister bir uçurumun dibinden havalanıp göğe karışırlar.
    Sanki yeryüzünde konakladıkları yerler onlar için bir bahanedir, ciddiye alınası değildir.
    Nihayet kanatları olan için bir vadinin loş kuytusu da, dağın aydınlık zirvesi de gökyüzüne eşit uzaklıkta değil midir?


    Yer’liler bilmiyorlar.
    Tesettür göğe yakın olma telaşıdır. Tesettür, kadınlık izzetini örtüler ardında, mahremiyet bahçesinde inşa etme gayretidir. Tesettür, kendini sıradan ve ucuz şehvetler içinde yağmalatmaktan firar etmektir. Yer’liler bilmez bu saklı savaşı. Bilmezler ve anlamazlar gök’lülerin neden kendilerine kılıç çekmediğini. Gök’lüler başlarını göğe değdirme telaşındadır da, yer’liler yarına erişemeyen nabızlarında kan yerine kin dolaştırırlar.


    Bu hayatın iniş çıkışları göklüleri hiç mi hiç ilgilendirmiyor.
    İlgilendikleri, içinde bulundukları halin nasıl ubudiyete dönüştürüleceği, hangi duaya vesile kılınacağı.


    Sözgelimi, eğer hastalık haline giriftar olmuşlarsa, sıhhat haline olan ihtiyaçlarını ikrar ile birlikte, bu halin veriliş hikmetini düşünür ve o halde kaldıkça o halin ubudiyetini ve duasını yaparlar.
    Niyeti ubudiyet ve dua olan için, hastalık hali de, sıhhat hali de Allah'a kul olmaya eşit uzaklıktadır.
    Aynı şey fakirlik ve zenginlik için de söylenir. Ne zenginlik, ne de fakirlik kul olmanın vazgeçilmez şartı değildir.
    Fakirlik halimizi zenginlik haline çevirmek, eğer hikmeti gerektiriyorsa, Rabbimizin vazifesidir; ama zenginlik ya da fakirlik halini ubudiyet haline ve duaya çevirmek kulun vazifesidir.


    Abd olmak, yani başını göğe değdirmek, içinde bulunduğumuz hale bağlı değildir.
    Her hal içinde abd olunabilir, her halin bir ubudiyeti vardır. Bu niyetledir ki, İbrahim’e (a.s.) ateş gül bahçesi olmuş, Yunus’a (a.s.) balığın karnı gemi olmuş, Eyyub’un (a.s.) pek çok yara ve beresi âfiyet vesilesi olmuş, Yusuf (a.s.) zindanı medreseye çevirebilmiştir.
    Onlar gök’lülerdi ve hayatları ile her hal içinde kul olmanın imtihanını verdiler ve Rableri de onların hallerini değiştirdi.


    Şükür ki, bizim imtihanımız onlarınki kadar çetin değil.
    Çok engebeli değil hayatımız. Küçük küçük pürüzler üzerinde ine çıka yürüyoruz.
    Bir vadinin en derin yerinden alınıp, hemen bir dağın zirvesine çıkarılmıyoruz.
    Bir zindan mahkûmu iken, hemen ardından bir vezir yapılmıyoruz. Bir gün neşeli, diğer gün biraz karamsar oluyoruz; o kadar.
    Mevsimlerimiz yumuşak geçişli; yazın ortasından alınıp hemen zemherire atılmıyoruz.
    İniş çıkışlarımız o kadar derin değil. Hepsi hepsi bir gün kapılar açılıyor, öbür gün kapı önüne koyuluyoruz.
    Ama dizlerimizde bir yokuş yorgunluğu, dilimizde şikayetler...


    Yoksa yer’lilerin en çok kıskandığı şeyleri, yani mavi kanatlarımızı mı unuttuk?
    Kader semâsının kuşu olduğumuz hatırımızdan çıktı mı yoksa?


    Kendisini kaderin mahkûmu bilen, kimsenin mahpusu olmaz.
    O, parmaklıkların arkasında da olsa, kapının önünde de bekletilse, parmaklıkların önünde olanların, kapıları kapatanların mahpusluğunu görür.
    Böyle olmasaydı, Eskişehir’de bir cumhuriyet bayramında gülerek rakseden ‘lise mektebinin büyük kızları,’ okul bahçesinden görülen karanlık hapishane penceresinin ardındaki ihtiyar adam için ağlarlardı.
    Öyle olmadı; seksenlik Said Nursî yirmilik genç kızlar için ağladı. ‘Kaderin mahkûmu’ ‘nefislerin mahpusu’ olanlara ağladı.
    O gök’lüydü, kızlar da yer’de ve yer’lilerin elinde kalmışlardı.
    O göğü sırtında taşıyan mavi kuştu; yer’lilerin takıldıklarına takılmadı.


    Şimdiyse kapının önünde beklemek düştü genç kızlara.
    Okul avlusunda gülerek raksetmedikleri için kapı önündeler. Başlarını göğe değdirmek için kapı önündeler. Ama asla yer’lilerin eline düşmeyecekler, yer’li olmayacaklar, ‘cumhuriyet bayramı’ geldi diye sevinemeyecekler de...
    Hem, ‘ihtiyar adam’ onlar için ağlamayacak; zira ağlaması gerekmeyecek...


    Yeter ki, mavi kanatlarını hiç unutmasınlar.
    Mavi kuşlar olsunlar. Göğü sırtlarında taşısınlar.


    Senai demirci
    herkes yahşi ben yaman...
    herkes buğday ben saman.....





  2. #82
    gökkuşağı
    Status :sevgiÇiçeği isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)
    Üyelik tarihi: 16-08-2009
    Mesajlar: 743
    sevgiÇiçeği Mükemmel üstü popülarite sevgiÇiçeği Mükemmel üstü popülarite sevgiÇiçeği Mükemmel üstü popülarite sevgiÇiçeği Mükemmel üstü popülarite sevgiÇiçeği Mükemmel üstü popülarite sevgiÇiçeği Mükemmel üstü popülarite sevgiÇiçeği Mükemmel üstü popülarite sevgiÇiçeği Mükemmel üstü popülarite sevgiÇiçeği Mükemmel üstü popülarite sevgiÇiçeği Mükemmel üstü popülarite sevgiÇiçeği Mükemmel üstü popülarite

    harika bir yazı...

    Ölümüme Fon Müziği İstiyorum
    Dr. Senai Demirci

    Son nefesimin yaklaştığını anlıyorum. Etrafımdaki her şey soluvermiş. Sağımda solumda gidişimi bekleyen uzak yüzler. Sıradan bir “ihtiyar” gibi ölümümü kanıksayacaklar. Sırası gelmiş bir “hasta” olarak beni paketlemeye hazırlanıyorlar. Tanıdık insan yüzleri bile uzak ve soğuk. Onların umduğu sabah benim için yok artık. Onların hazır bildiği yarınlar bana uzak. Kanı çekiliyor eşyanın. Uzandığım yatağın içinden tel tel çekiliyorum. Ömür boyu ardımdan sürüklediğim bedenimi tek bir nefesle aşağılara terk edeceğim. Gözlerim kapanıyor. Kimse aldırış etmiyor; ama ben ölüyorum. Teslim oluyor varlığım. Son yorgun kıpırtılarını göğsümde hissediyorum kalbimin. Yüzüme tutulan aynalara hevessiz bakıyorum. Yüzümden yüz çevrileceğinden öylesine eminim ki. Gücenik bir edayla bakıyorum ölümümü bekleyen sıcacık gözlerin içine. “Neden vazgeçiyorsunuz benden?” Ben vazgeçilmezlerden bilirdim kendimi. Başkalarının ölümüne alışıktım; beni bir “başkası” bilerek ölümüme alışacak başkalarıyla da suç ortağıyım şimdi. Niye itiraz ediyorum o halde bir “başkası”nın daha ölümüne. “Nasıl olur, bu defa ölen benim?” Oysa ne kadar çok yaşayan var; yarını sıradan karşılayacak kadar vurdumduymaz gafiller yaşıyor da, ben niye ölüyorum ki? “Haksızlık değil mi bu?” Beni saran duvarlar anlamsızlığa devriliyor. Dünyanın bütün tavanları çöküyor son an’ımın üzerine. Buharlaşıyor tutunduğum eşyalar. Elim elimden kayıyor. Tenim bana yabancılaşıyor.
    Derken, beklediğim fon müziği başlıyor:
    1. Ve’dduha.. “[Seni bekleyen] o aydınlık sabahı düşün. Sanma ki hep gece olacak. Sanma ki hep karanlıkta kalacaksın. Akşamı olmayan o sonsuz sabaha doğru yolculuğunun ilk eşiğini geçmek üzeresin.”
    İçimdeki buzlar eriyor. Tedirginliğim az da olsa dağılıyor. Gözümü kapadığım alem, gözlerimin açılacağı alemi arkada bırakmaya değiyor mu ki? Hangi köşesine düşeceğim hesapların?
    2. Ve’lleyli izâ secâ. “[Üzerinden geçecek] o durgun geceyi düşün. Terk edildiğini sandığın o sessizlik anlamsız değil. Seni saracak o toprak sahipsiz değil. Seni bekleyen derin unutulmuşluk gözden çıkarılmış değil. Hesaba katılmaz olacak olsan da, bir hesap var o ? gece’nin koynunda. Hesaplar sensiz olsa da artık, seni bir hesap eden oldu ve hep olacak.”
    Bana çok mu görülüyor yeni bir sabah daha? İstenmez mi oldum yeryüzünün sevinçleri arasında? Hiçbir yere yakıştırılmayan adam olmak ne acı. Hiçbir sofrada beklenmeyeceğim bundan böyle! Hiçbir kapıyı çalmam umulmayacak yarından sonra. Hep başkaları giderdi, ben kalırdım. Ben niye gidiyorum şimdi? Gözden mi çıkarıldım yoksa? Canım çekiliyor tenimden. Nabzım terk ediyor bedenimi. Göz bebeklerim yuvalarından akıyor şimdi. Yüzüne bakılmaz adam ben miyim şimdi! Bakılacak yüzü kalmayan ürkütücü bir kafatası olmamı niye istiyorsun ey Rabbim! Niye ama, niye? Niye şimdi? Daha sonra olmaz mıydı? Niye ben? N’olur başkası ölseydi!
    Kafa sesi, dağlardan vadilerden taşarak, perdeleri kaldırıp, pencere camlarını kırarak, tatlı bir fon müziği oluyor.
    Şehrin boş lakırdılarını susturarak, insanların anlamsız vıdı vıdılarını keserek, dolduruyor can kulağımı:
    3. Rabbin seni ne terk etti ne de sana küstü. “Seni başkaları terk etti diye, Rabbin de terk edecek mi sandın? Yüzünü en sevdiklerin bile bakılmaz bilse bile, Rabbin sana küsmedi. Kendi ellerin terk ediyor seni; ama elini elsizken de tutan Rabbin yine tutacak elinden. Kendi gözlerin körleşiyor sana; ama seni gözün yokken de gören Rabbin seni asla gözden çıkarmayacak.”
    Ölmek ha! Sırası mı şimdi? Daha önce hiç yaşamadım ki ölmeyi. Geri dönmeyeceğim yollara hiç adım atmadım ki. Herkesin acıdığı bir adam hiç olmadım ki. Hiçbir günümü yarının kucağına tamamlanmış olarak koyamadım ki. Nasılsa yarın var diye eğretileştirdim, ıskaladım “bugün”lerimi! Dudağımın hepten susmasına razı olacak, o son cümleyi hiç kurmadım ki. Diyeceğim var hâlâ. Defterimi hepten kapatmaya razı olacak en amelimi yapmadım ki! Edeceğim var yarınlarda. Nereye böyle! İstemeden, elimde olmadan hem de. Karşı konulmaz bir sürüklenme bu! Ne istersem onu yapardım şimdiye kadar. Şimdi hiç itirazsız toprağa uzanacağım ha! Ama nasıl? Daha hazır değilim! Hesap vermeyi hep ertelemiştim! Hep “gelecek”ti nasılsa! Şimdi gelecek de geldi mi yani? Ne gelecek benim başıma peki? Ölümden beteri gelmedi kimsenin başına bu dünyada..
    Fon müziğine kulak kesiliyor ruhum:
    4. Senin için bundan sonrası bundan öncekinden daha güzel olacak. “Hep daha iyiye doğru yürüyeceksin. Yaşadığın her an sana yeni şeyler kazandıracak. Varlığın her defasında değişecek, ama her zaman bir öncekinden daha hayırlı olacak. Merak etme, seni bekleyen ?ahiret’ arkanda bıraktığın ?dünya’dan daha daha güzel olacak.. Hep kazanacaksın, hep kazanacaksın, hep kazanacaksın.”
    Öyle ki [devam ediyor fon müziği]
    5. Verecek sana Rabbin ve sen razı olacaksın! “Öyle çok verecek ki sana, artık daha isteyemez olacaksın. Öyle fazla verecek ki fazlından, sen başka bir şey daha istemeyi akıl edemeyeceksin. İsteyebileceklerinin hepsi elinde olacak. Hiçbir eksiğin olmayacak. Aradıklarının hepsi yanında olacak. Hiçbir korkun olmayacak. Yitirdiklerin bir bir seni bulacak. Ve artık hiç mahzun olmayacaksın.”
    Duam o ki, Duha Sûresi çınlayacak âlemde. Ağlamaların hepsini bastıracak. Korkuların hepsini susturacak. Hüzünlerin hepsinin yerine müjdeler koyacak.

  3. #83
    ...SUs\tum...
    Status :MAV!M isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)
    Üyelik tarihi: 16-11-2009
    Yaş: 25
    Mesajlar: 2.415
    MAV!M Mükemmel üstü popülarite MAV!M Mükemmel üstü popülarite MAV!M Mükemmel üstü popülarite MAV!M Mükemmel üstü popülarite MAV!M Mükemmel üstü popülarite MAV!M Mükemmel üstü popülarite MAV!M Mükemmel üstü popülarite MAV!M Mükemmel üstü popülarite MAV!M Mükemmel üstü popülarite MAV!M Mükemmel üstü popülarite MAV!M Mükemmel üstü popülarite



    Kardeşleri Yusuf’u kuyuya atarken, “gayb” olmasını. yani kaybolmasını ümit ettiler. Öldürmediler ama diriliğini gözden düşürmeyi hedeflediler. Kıymetinin ancak kendilerinin bildiği Yusuf’u ucuzcu kervanların insafına bıraktılar. Kıymetini kardeşlerinin bilmediği bir kardeş, Yusuf da olsa ucuza satılmaya değmez mi?
    Diyeceğim o ki, biz de gıyabında bir kötülüğünü andığımız kardeşimizi Yusuf gibi kuyuya atıyoruz. O kuyu ki, bir “gayb” yeridir. İnsaf ehlinin, kıymet bilenlerin uğramayacağı bir yerdir. Gıybetini yaptığımız kardeşimizi işte biz böylece ucuza satıyoruz. Değersizleştiriyor; çok az pahaya satılacak bir köleye dönüştürüyoruz.
    Soralım kendimize… Kim Yusuf’u kuyuya atma suçundan masumdur? Kim kuyuya atılmış Yusuf’ları ucuza satmaktan ve satın almaktan sakınabilmiştir? Kimin dilinde kardeşi Yusuf’a ait sahte kanlı bir gömlek yoktur?
    Anlaşılan o ki, şeytan yaptıklarımızı bize süslü gösteriyor… Nefsimiz bize gıybetimizi lezzetli yapıyor. Her gıybet bir masum Yusuf’u pazarda ucuza satılan bir köle eyliyor. Yabancı ve insafsız gözlerde, aldırışsız ve izansız dillerde yağmalandıkça yağmalanıyor kardeşimiz Yusuf…
    Not: Yusuf’un atıldığı kuyuyu, Kur’ân, “gayâbet’ül cubb” diye tarif eder: gayâbet ile gıyab/gıybet aynı kelimedir. “Görünmeyecek derinlik” ya da “içindekini görünmeyecek kadar saklayan çukur” demektir. Kardeşimizin gıyabımızda olduğu zaman ve mekanlar, tıpkı o “kuyu” gibidir. Hem kardeşimizi kimseye görünmeyecek kadar saklar hem yaptığımız gıybeti bize göstermeyecek kadar bizi bizden saklar.

    Senai Demirci
    herkes yahşi ben yaman...
    herkes buğday ben saman.....





  4. #84
    ...SUs\tum...
    Status :MAV!M isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)
    Üyelik tarihi: 16-11-2009
    Yaş: 25
    Mesajlar: 2.415
    MAV!M Mükemmel üstü popülarite MAV!M Mükemmel üstü popülarite MAV!M Mükemmel üstü popülarite MAV!M Mükemmel üstü popülarite MAV!M Mükemmel üstü popülarite MAV!M Mükemmel üstü popülarite MAV!M Mükemmel üstü popülarite MAV!M Mükemmel üstü popülarite MAV!M Mükemmel üstü popülarite MAV!M Mükemmel üstü popülarite MAV!M Mükemmel üstü popülarite


    Varlığının tenine çiziktir her hüzün. Varlığından haber verir üzüntün. Hatırlar mısın, bir zamanlar hatırlanmaya değer bir şey bile değildin? Hiç umursanmadan çöpe atılabilecek kirli bir su iken sen, yüzüne bir tek O baktı. Kimselerin arayıp sormadığı, önemseyip adını bir kenara yazmadığı o günlerde, senin adını ilk O andı. Hatırını bildi. Seni yanına aldı. Hep yanında oldu. Sen seni unutup da başını yastığa koyduğunda bile, seni her defasında sabaha çıkardı. Sen O'nu defalarca unuttun ama O seni asla unutmadı.

    Üzülme!

    O'nun en sevdiği kuluda yalnız kaldı. Taşlandı. Sürüldü. Yaralandı. Aç suzuz kaldı. Yuvasına uzaktan gözleri yaşlar içinde baktı. Mağarada yapayalnız ve korunmasızdı. Senin gibi üzülen yol arkadaşına sonsuz müjdeler veren tebessümüyle fısıldadı: "Lâ tahzen, innAllahe meânâ."

    Üzülme!

    Kaldır yüzünü yerden. Omuzlarından sarsıp kendine getirmek istiyor seni Sevgili. "Rabbin sana küsmedi ki..."Gözlerinin içine içine bak sevdiklerinin. "Rabbin seni unutup yalnız bırakmadı ki..."

    Senai Demirci
    herkes yahşi ben yaman...
    herkes buğday ben saman.....





  5. #85
    ...SUs\tum...
    Status :MAV!M isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)
    Üyelik tarihi: 16-11-2009
    Yaş: 25
    Mesajlar: 2.415
    MAV!M Mükemmel üstü popülarite MAV!M Mükemmel üstü popülarite MAV!M Mükemmel üstü popülarite MAV!M Mükemmel üstü popülarite MAV!M Mükemmel üstü popülarite MAV!M Mükemmel üstü popülarite MAV!M Mükemmel üstü popülarite MAV!M Mükemmel üstü popülarite MAV!M Mükemmel üstü popülarite MAV!M Mükemmel üstü popülarite MAV!M Mükemmel üstü popülarite




    Yıllar öncesi. Öğrenciyim. Hava bunaltıyor. Yorgunum. Az sonra bineceğim otobüste de oturamayacağım kesin. Bari beklerken dinlenebilirdim.
    Duraktaki banka oturmaya niyetlendim. Ama garip ki, benden önce oturanlar oturak yerine ayaklarını koymuşlar, bankın arkalığını da oturmak için kullanmışlardı.
    Gençler öyle otururdu o zamanlar. (Herkes gibi otururlarsa, yaşlı sanılmaktan mı korkarlardı?)
    “Böyle gelmiş, böyle gider”di. Ben de onlar gibi oturmak zorunda kaldım. Ayaklarımı oturak yerine koydum, bankın arkalığının daracık ucuna yerleştim.
    Çok geçmedi ki banka benim gibi oturamayacak yaşlı teyze, benden önce banka benim gibi oturan gençlerin hepsinin hesabını bana sordu. İyice bir fırça yedim. Ben o azarı hak etmemiştim ama o haklıydı. Sustum.
    Meğer ben o koltuğa oturmadan yıllar önce, ABD’de bir araştırmacı, o teyzeye karşı yaşadığım acı mahcubiyetin hesabını yapmışmış.
    Şimdi haberim oldu. “Kırık Cam Teorisi” hesabıymış bu.

    Anlatıldığı kadarıyla: “Kırık Cam Teorisi” ABD’li suç psikologu Philip Zimbardo’nun 1969′da yaptığı bir deneyden ilham alınarak geliştirilmiş.
    Zimbardo, suç oranının yüksek olduğu, yoksul Bronx ve daha yüksek yaşam standardına sahip Palo Alto bölgelerine birer 1959 model otomobil bıraktı.
    Araçların plakası yoktu, kaputları aralıktı. Ve olup bitenleri izledi. Bronx’taki otomobil üç gün içinde baştan aşağıya yağmalandı. Diğerine ise bir hafta boyunca kimse dokunmadı.
    Ardından Zimbardo ve iki öğrencisi ’sağ kalan’ otomobilin yanına gidip çekiçle kelebek camını kırdı. Daha ilk darbe indirilmişti ki çevredeki insanlar (zengin beyazlar) da olaya dahil oldu.
    Birkaç dakika sonra o otomobil de kullanılmaz hale gelmişti. “Demek ki” diyordu Zimbardo, “ilk camın kırılmasına ya da çevreyi kirleten ilk duvar yazısına izin vermemek gerek. Aksi halde kötü gidişatı engelleyemeyiz.”

    Şimdi niye o banka öyle oturduğumu anladım.
    Ve benim olmayan suça nasıl da kolayca katılabildiğime, hatta onu çoğalttığıma şaşırmadım. Ayrıca benden önceki suçların hepsinin hesabının bana sorulmuş olması da gerekiyormuş.
    “Kırık Cam Teorisi”nin takipçileri bakın ne diyor: “Metruk bir bina düşünün. Binanın camlarından biri bile kırık olsa, o camı hemen tamir ettirmezseniz, çok kısa sürede, oradan geçen herkes bir taş atıp, binanın tüm camlarını kırar.
    Ben ilk cam kırıldığında hemen tamir ettirdim. Bir elektrik direğinin dibine ya da bir binanın köşesine, biri bir torba çöp bıraksın. O çöpü hemen oradan kaldırmazsanız, her geçen, çöpünü oraya bırakır ve çok kısa bir sürede dağlar gibi çöp birikir. Ben ilk konan çöp torbasını kaldırttım.”
    Bunları niye mi anlattım? Kalbimizde ucundan kıyısından kırılmış camlar taşıyoruz sürekli…
    Ruhumuzun başköşelerine ilk başta önemsiz gözüken, laf etmeye değmez çöpler bırakıyoruz her gün.
    Küçük küçük günahlar, minik minik hatalar camı kırık araba gibi diğerlerini de camları kırmaya, kapıları çerçeveleri indirmeye teşvik ediyor. Pişmanlığımızı fırsat bilip ortadan kaldıracak kadar ciddiye almadığımız “çöpler”imiz, sürçmelerimiz, kötülüklerimiz, ayıplarımız, kokuşmuş çöp dağlarına, kötülük yığınlarına kapı aralıyor. “Böyle gelmişse, böyle gider” diye kendi kendimizi ağır veballer altında ezdirdikçe ezdiriyoruz.
    Kırık camın oradaki varlığı, diğer camların da kırılabileceğine dair bir haklılık üretir içimizde. Çöpün bizden önce oraya atılmış olması, oraya çöp atmanın bir alışkanlık olduğunu söyler bize.
    Çok geçmeden biz de o alışkanlığa alışır, alışık olunanı yapmakta haklı görürüz kendimizi.
    Cam ilk kırıldığında hafife alırsak, ağırlaşır cam kırıkları. Çöp ilk atıldığında umursamazsak, umursamazlığımız bir çöp dağını besler.
    Tam da “hafife almakla” açılan, “umursamazlıkla” genişleyen bir “yol(suzluk)”u tarif eden sûre’nin (Mutaffifîn) berceste ayetinin konusudur “cam kırıkları teorisi”:
    “Yapmaya alıştıkları kötü işler, gitgide kalplerini paslandırdı.” (Mutaffifîn, 83/14).

    Bir de aynı ayeti yorumlayan Efendimizin [asm] küçümseyerek/hafife alarak ilerlediğimiz yol(suzluk)u tarif edişine kulak verelim:
    “İnsan bir günah işler ve onu tevbe ile silmezse, kalbinde bir leke olarak kalır. Eğer tevbe ederse kalbi yine parlar. İkinci bir günah işlediğinde ise o leke büyür. Ve kalb günah işleye işleye öyle bir kararır ki, bütün kalbi ele geçirir.”

    Bu yüzden galiba… “Günah insanı kâfir yapmaz ama ama istiğfarsızlık küfre götürebilir” imasında bulunur Said Nursî. “Her günahta küfre giden bir yol var”sa, ilk “cam kırığını” onarmamaktandır bu.
    Masum görünen her hata, her günaha yaklaşıp, bir büyük günaha doğru sürüklüyorsa bizi, ilk atılan çöpü kaldırmamaktandır bu.
    Özür dilemeye değmez gördüğümüz küçücük bir cam kırığı, bizi özür dileyemez bir kırıklığa mahkum ediyor.
    Değil mi?



    Senai Demirci
    herkes yahşi ben yaman...
    herkes buğday ben saman.....





+ Konu Cevaplama Paneli

Benzer Konular

  1. Senai Demirci-Kıl Beni Ey Namaz
    By silvershadow in forum Ezgi - İlahi
    Cevaplar: 6
    Son Mesaj: 15-04-2007, 23:13
  2. Kıl Beni Ey Namaz-Senai Demirci
    By seyyah_1 in forum Videolar
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 26-01-2007, 18:17
  3. senai demirci
    By ezfer in forum Kitap - Dergi
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 16-11-2006, 06:50
  4. Senai Demirci sen ve son
    By gurbet in forum Ezgi - İlahi
    Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 30-10-2006, 17:04
  5. senai demirci kalpten kalbe
    By shujin in forum Ezgi - İlahi
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 09-10-2006, 22:33

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok