+ Konu Cevaplama Paneli
Sayfa 3 Toplam 4 Sayfadan
BirinciBirinci 1 2 3 4 SonuncuSonuncu
Toplam 32 adet sonuctan sayfa basi 21 ile 30 arasi kadar sonuc gösteriliyor

Konu: Günlük Risale-i Nur dersi

  1. #21
    Nam-ı diğer TÜRBEDAR
    Status :m-angel isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)
    Üyelik tarihi: 20-09-2007
    Yaş: 40
    Mesajlar: 1.117
    m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite
    Teşekkür Etti : 549
    697 Teşekkür Aldı

    Bana 'Artık Yeter!' dedirtmek istiyorlar

    Bismillahirrahmanirrahim
    Hakim, kendisi müddei olsa, elbette "Kimden kime şekva edeyim, ben dahi şaştım," benim gibi biçarelere dedirtir.
    Evet, şimdiki vaziyetim hapisten çok ziyade sıkıntılıdır. Bir günü, bir ay haps-i münferit kadar beni sıkıyor. Bu gurbet ve ihtiyarlık ve hastalık ve yoksulluk ve zafiyetle, kışın şiddeti içinde herşeyden men edildim. Bir çocukla bir hastalıklı adamdan başka kimse ile görüşmem. Zaten ben, tam bir haps-i münferitte yirmi seneden beri azap çekiyorum. Bu halden fazla bana tecrit ve tarassutlarıyla sıkıntı vermek ise, gayretullaha dokunup, bir belaya vesile olmasından korkulur. Mahkemede dediğim gibi, nasıl ki dört defa dehşetli zelzeleler, bize zulmen taarruzun aynı zamanında gelmesi gibi pek çok vukuat var... Hatta tahmin ederim ki; benim hukukumu muhafaza ve beni himaye etmek için çok güvendiğim Afyon Adliyesi, Denizli Mahkemesindeki Risale-i Nur hakkında müracaatıma bilakis ehemmiyet vermedi, beni me'yus etti, adliyenin yangınına bir vesile oldu ihtimali var.
    Ben derim ki: Benim hakkımda vicdanlı ve insaniyetli olan bu kazanın hükumeti, zabıta ve adliyesiyle beraber beni tam himaye etmek, en ehemmiyetli bir vazifesidir. Çünkü, yirmi senelik bütün eserlerimi ve mektuplarımı üç adliye ve merkez-i hükumet dokuz ay tetkikten sonra beraatimize ve tahliyemize karar verdi.
    Fakat, ecnebi menfaati hesabına ve bu millet ve bu vatanın pek büyük zararına çalışan bir gizli komite, bizim beraatimizi bozmak için, her tarafta, habbeyi kubbe yaparak bir kısım memurları aleyhime evhamlandırdılar. Bir maksatları, benim sabrım tükensin, artık yeter dedirtsinler. Zaten onların şimdi benden kızdıklarının bir sebebi, sükutumdur, dünyaya karışmamaktır. Adeta "Niçin karışmıyorsun? Ta karışsın, maksadımız yerine gelsin" diyorlar.
    Aleyhime hükumetin bir kısım memurlarını evhamlandırmakta istimal ettikleri bir iki desiselerini beyan ediyorum.
    Derler: "Said'in nüfuzu var. Eserleri hem tesirli, hem kesretlidir. Ona temas eden, ona dost olur. Öyleyse, onu herşeyden tecrid etmek ve ihanet etmekle ve ehemmiyet vermemekle ve herkesi ondan kaçırmakla ve dostlarını ürkütmekle nüfuzunu kırmak lazımdır" diye hükumeti şaşırtır, beni de dehşetli sıkıntılara sokarlar.
    Ben de derim: Ey bu millet ve vatanı seven kardeşler! Evet, o münafıkların dedikleri gibi, nüfuz var. Fakat benim değil, belki Risale-i Nur'undur. Ve o kırılmaz; ona iliştikçe kuvvetleşir. Ve millet ve vatan aleyhinde hiçbir vakit istimal edilmemiş ve edilmez ve edilemez. İki adliye, on sene fasılayla şiddetli ve hiddetli yirmi senelik evrakımı tetkikat neticesinde, bir hakiki sebep cezamıza bulmaması, bu davaya cerh edilmez bir şahittir. (Emirdağ Lâhikası, Kendi Kendime Bir Hasb-i Haldir)
    Bediüzzaman Said Nursi
    SÖZLÜK:
    CERH : Çürütmek, yaralamak.
    DESÎSE : Gizli hile, oyun, aldatmaca hareketler.
    GAYRETULLAH : Allah'ın, hak dinini koruma sıfatı.
    HAPS-İ MÜNFERİD : Tek başına hapis; hücre hapsi.
    İSTİMÂL : Kullanma.
    ME'YUS : Ümitsiz, kederli.
    MÜDDEÎ : İddiâ eden, dâvâcı.
    ŞEKVÂ : Şikâyet etmek, sızlanmak.
    TARASSUD : Birşeyi çok dikkat ederek gözetleme, gözaltında tutma.
    TETKİKAT : Araştırmalar. İncelemeler.
    ZELZELE : Sarsıntı. Deprem.

    Garibem, bîkesem, zaîfem, nâtuvânem, el'amân gûyem, meded hâ­hem, af be cûyem, zidergâhet ya İlâhî!)

  2. #22
    Nam-ı diğer TÜRBEDAR
    Status :m-angel isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)
    Üyelik tarihi: 20-09-2007
    Yaş: 40
    Mesajlar: 1.117
    m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite
    Teşekkür Etti : 549
    697 Teşekkür Aldı

    Bütün mevcudat, Yaratıcıya bir delildir

    Bismillahirrahmanirrahim
    İKİNCİ MEVKIF
    (Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. De ki: O Allah birdir. • O Allah'tır, Sameddir; her şey Ona muhtaçtır, O ise hiçbir şeye muhtaç değildir. (İhlâs Sûresi: 1-2.))
    Şu Mevkıfın Üç Maksadı var.
    Birinci Maksad
    Birinci Suâl: Zındıka lisâniyle diyor ki: "Ey ehl-i tevhid! Ben, kendi müvekkillerim nâmına bir şey bulamadım, mevcudâtta bir hisse çıkaramadım, mesleğimi ispat edemedim. Fakat, siz ne ile nihayetsiz bir kudret sahibi bir Vâhid-i Ehadi ispat ediyorsunuz? Neden Onun kudretiyle beraber başka eller karışmasını kâbil görmüyorsunuz?"
    Elcevap: Yirmi İkinci Sözde katî ispat edilmiş ki, bütün mevcudât, bütün zerrât, bütün yıldızlar, herbiri Vâcibü'l-Vücudun ve Kadîr-i Mutlakın vücûb-u vücuduna birer bürhan-ı neyyirdir; bütün kâinattaki silsilelerin herbiri, Onun vahdâniyetine birer delil-i katîdir. Kur'ân-ı Hakîm, hadsiz bürhanlarında ispat ettiği gibi, umumun nazarına en zâhir bürhanları daha ziyâde zikreder.
    Ezcümle,
    And olsun ki, onlara "Gökleri ve yeri yaratan kimdir?" diye sorsan, elbette "Allah" derler. (Lokman Sûresi: 25.), Göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve renklerinizin farklılığı da yine Onun âyetlerindendir. (Rum Sûresi: 22.)
    gibi pekçok âyâtla, Kur'ân-ı Hakîm, hilkat-i arz ve semâvâtı, vahdâniyete bedâhet derecesinde bir bürhan gösteriyor ki, ister istemez zîşuur olan her adam, hilkat-i arz ve semâvâtta, bizzarûre Hâlık-ı Zülcelâlini tasdik etmeye mecburdurki, der.
    Birinci Mevkıfta, nasıl bir zerreden başladık, tâ yıldızlara ve semâvâta kadar sikke-i tevhidi gösterdik; Kur'ân-ı Hakîm şu nevi âyâtla, yıldızlardan ve semâvâttan tutup, tâ zerrelere kadar, şirki tard eder. Şöyle işaret eder ve mânen der:
    Semâvât ve arzı böyle muntazam halk eden bir Kadîr-i Mutlakın, elbette devâir-i masnuâtından olan manzûme-i şemsiye, bilbedâhe Onun kabza-i tasarrufundadır. Mâdem o Kadîr-i Mutlak, şemsi seyyârâtıyla kabza-i tasarrufunda tutuyor ve tanzim ve teshîr ve tedvîr ediyor; elbette o manzûme-i şemsiyenin bir cüz'ü ve şems ile bağlanan küre-i arz dahi kabza-i tasarrufunda ve tedbîr ve tedvîrindedir. Mâdem küre-i arz, kabza-i tasarrufunda ve tedbîr ve tedvîrindedir; bilbedâhe arzın yüzünde yazılan ve icad edilen ve yerin meyveleri ve gâyâtı hükmünde olan masnuât dahi Onun kabza-i Rubûbiyetinde ve terbiyesindedir.
    Mâdem bütün zeminin yüzüne serilen ve serpilen ve yüzünü yaldızlayan ve zînetlendiren ve her zaman tazelenen, gelip giden ve zemin onlarla dolup boşalan umum masnuât, kabza-i kudret ve ilmindedir ve adl ü hikmetinin mîzanıyla ölçülüp ve tanzim edilir; mâdem bütün enva Onun kabza-i kudretindedir; elbette o envaın muntazam ve mükemmel ferdleri ve âlemin küçük misâl-i musağğarları ve enva-ı kâinatın bilânçoları ve kitâb-ı âlemin küçücük fihristeleri hükmünde olan cüz'î ferdleri, bilbedâhe Onun kabza-i rubûbiyetinde ve icadındadır ve tedvîr ve terbiyesindedir.
    Mâdem herbir zîhayat, kabza-i tedbîr ve terbiyesindedir; elbette o zîhayatın vücudunu teşkil eden hüceyrât ve küreyvât ve âzâ ve âsab, bilbedâhe onun kabza-i ilim ve kudretindedir. Mâdem herbir hüceyre ve kandaki herbir küreyvât Onun taht-ı emrindedir ve daire-i tasarrufundadır ve Onun kanunuyla hareket ederler; elbette bütün bunların madde-i esâsiyesi ve bütün onlardaki nakş-ı san'ata ve nesc-i nakşa mekikler ve yaylar hükmünde olan zerrât dahi bizzarûre Onun kabza-i kudretinde ve daire-i ilmindedir ve Onun emriyle, izniyle, kuvvetiyle muntazam hareket yapar, mükemmel vezâif görürler.
    Mâdem herbir zerrenin hareketi ve vazife görmesi Onun kanunuyla, izniyle, emriyledir; elbette teşahhusât-ı vechiye ve herkesin yüzünde herkesten onu temyiz edecek birer alâmet-i fârika bulunması ve sîmâlar gibi, seslerde, dillerde ayrı ayrı farklar bulunması, bilbedâhe Onun ilim ve hikmetiyledir. İşte şu silsileye mebde' ve müntehâyı zikrederek işaret eden şu âyete bak:
    Göklerin ve yerin yaratılışı ile dillerinizin ve renklerinizin farklılığı da yine Onun âyetlerindendir. İlim sahipleri için elbette bunda deliller vardır. (Rum Sûresi: 22.)
    (Sözler 32. Söz)
    Bediüzzaman Said Nursi
    SÖZLÜK:
    ADL : Adâletli; Allah'ın isimlerinden.
    ALÂMET-İ FÂRİKA : Farklılık belirtisi, işareti.
    ÂSÂB : sinir, sinirler ve damarlar.
    ÂZÂ : Üye; organ, bedenin her bir uzvu.
    BEDÂHET : Açıklık. Belli, açık.
    BİLBEDÂHE : Açıklıkla, açıktan, meydanda olarak, besbelli, ap açık bir şekilde.
    BİZZARÛRE : Kesinlikle, zarûri olarak, mecburî olarak.
    BİZZARÛRE : Kesinlikle, zarûri olarak, mecburî olarak.
    BÜRHÂN-I NEYYİR : Parlak ve aydınlatan delil.
    CÜZ'Î : Azdan olan, parçaya âit olan, pek az, kıymetsiz.
    DELİL-İ KAT'Î : Kesin ve inandırıcı delil.
    DEVÂİR-İ MASNÛÂT : San'atla yapılmış eserlerin dâireleri.
    ENVÂ : Çeşitler, türler, cinsler, nevîler.
    FERD : Tek, bir, yekta; kişi; eşsiz.
    FİHRİSTE : Bir kitabın içinde bulunan şeyleri sıra ile gösteren liste.
    GAYÂT : Gayeler, amaçlar, emeller.
    HÁLIK : Yaratıcı, herşeyi yoktan yaratan Allah.
    HİKMET : Felsefe, ilim; gayeli olma, faydalılık.
    HİLKAT-İ ÂRZ : Ârzın, dünyanın yaratılışı.
    HÜCEYRÂT : Hücreler.
    İCAD : Yoktan yaratmak.
    KABÎL : Gibi, benzer.
    KABZA-İ TASARRUF : İdâre eli. Tasarrufu altında.
    KABZA-İ TEDBÎR : Tedbir eli.
    KADÎR-İ MUTLAK : Kudreti mutlak olan ve herşeye gücü yeten, sonsuz kudret sahibi Allah.
    KÜREYVÂT : Mikroskobik hayvanlar, hücreler.
    KÜREYVÂT : Mikroskobik hayvanlar, hücreler.
    MADDE-İ ESÂSİYE : Esas, temel madde.
    MANZÛME-İ ŞEMSİYE : Güneş Sistemi.
    MASNUAT : Sanatla yapılmış olan eserler, varlıklar.
    MEKİK : Nakış dokumada kullanılan bir âlet.
    MEVCUDÂT : Yaratılmış olan, mevcut olan şeyler; varlıklar.
    MEVKIF : Kısım, bölüm, durak, istasyon.
    MİSÂL-İ MUSAĞĞAR : Küçültülmüş örnek, nümûne; birşeyin bütün özelliklerini taşıyan, ondan daha küçük olan örneği.
    MUNTAZAM : Düzene girmiş, intizamlı.
    MÜVEKKİL : Vekil tâyin eden. Kendi işini başka birisine havale eden.
    NAKŞ-I SANAT : Sanat nakşı, sanat süsü.
    NESC-İ NAKŞ : Nakış dokuması. Süslemeli dokuma.
    SEMÂVÂT : Gökler.
    SEYYÂRÂT : Gezegenler. Bir yerde durmayıp yer değiştiren şeyler.
    SİKKE-İ TEVHİD : Tevhid mührü.
    SÎMÂ : Yüz, çehre.
    ŞEMSÎ : Güneşe ait. Güneşle alâkalı.
    ŞİRK : Allah'tan başka ilâh tanıma, Ona ortak koşma.
    TANZİM : Düzene koyma, sıralama, düzenleme.
    TARD : Kovma.
    TASARRUF : Birşeyin sahibi olup, idâre etme, mülkünü istediği gibi kullanma.
    TEDVÎR : Döndürme, çekip çevirme, idâre etme.
    TEMYİZ : Birbirinden ayırma, seçme, fark etme.
    TERBİYE : Beslemek, yetiştirmek, büyütmek.
    TESHÎR : İtaat ettirmek, boyun eğdirmek, emir altına almak.
    TEŞAHHUSÂT-I VECHİYE : Yüzün, sîmânın belirlenmesi.
    TEŞKİL : Meydana getirme, ortaya koyma.
    VÂCİBÜ'L-VÜCUD : Varlığı zarurî ve şart olan, varlığı gerekli olan ve yokluğu düşünülemeyen, varlığı zâtî, ezelî, ebedî olan; varlığı, vücud tabakalarının en sağlamı, en kuvvvetlisi, en esaslısı ve en mükemmeli olan.
    VAHDÂNİYET : Allah'ın tek ve benzersiz olup, kusur ve noksanlardan uzak olması.
    VÂHİD-İ EHAD : Bir olan ve birliği her bir şeyde tecellî eden Allah.
    VEZÂİF : Vazifeler, işler.
    YALDIZ : Cilâ, parlatmaya yarayan şey.
    ZÂHİR : Görünen, açık, dış yüz.
    ZINDIKA : Dinsizlik, inançsızlık.
    ZÎHAYAT : Hayat sahibi, canlılar.
    ZÎNET : Süs.
    ZÎŞUUR : Akıl, şuur sâhibi.

    Garibem, bîkesem, zaîfem, nâtuvânem, el'amân gûyem, meded hâ­hem, af be cûyem, zidergâhet ya İlâhî!)

  3. #23
    Nam-ı diğer TÜRBEDAR
    Status :m-angel isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)
    Üyelik tarihi: 20-09-2007
    Yaş: 40
    Mesajlar: 1.117
    m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite
    Teşekkür Etti : 549
    697 Teşekkür Aldı

    Kardeşlerin şerefleriyle iftihar etmek

    Bismillahirrahmanirrahim
    Kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve faziletlerini kendinizde tasavvur edip, onların şerefleriyle şâkirâne iftihar etmektir.
    Ehl-i tasavvufun mâbeyninde fenâ fi'ş-şeyh, fenâ fi'r-resul ıstılahatı var. Ben sufî değilim. Fakat onların bu düsturu, bizim meslekte fenâ fi'l-ihvân suretinde güzel bir düsturdur. Kardeşler arasında buna tefânî denilir. Yani, birbirinde fâni olmaktır. Yani, kendi hissiyat-ı nefsaniyesini unutup, kardeşlerinin meziyat ve hissiyatıyla fikren yaşamaktır.
    Zaten mesleğimizin esası uhuvvettir. Peder ile evlât, şeyh ile mürid mâbeynindeki vasıta değildir. Belki hakikî kardeşlik vasıtalarıdır. Olsa olsa bir üstadlık ortaya girer. Mesleğimiz halîliye olduğu için, meşrebimiz hıllettir. Hıllet ise, en yakın dost ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardeş olmak iktiza eder. Bu hılletin üssü'l-esası, samimî ihlâstır.
    Samimî ihlâsı kıran adam, bu hılletin gayet yüksek kulesinin başından sukut eder. Gayet derin bir çukura düşmek ihtimali var; ortada tutunacak yer bulamaz.
    Evet, yol iki görünüyor. Cadde-i kübrâ-i Kur'âniye olan şu mesleğimizden şimdi ayrılanlar, bize düşman olan dinsizlik kuvvetine bilmeyerek yardım etmek ihtimali var. İnşaallah, Risale-i Nur yoluyla Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın daire-i kudsiyesine girenler, daima nura, ihlâsa, imana kuvvet verecekler ve öyle çukurlara sukut etmeyeceklerdir.
    Ey hizmet-i Kur'âniyede arkadaşlarım!
    İhlâsı kazanmanın ve muhafaza etmenin en müessir bir sebebi, rabıta-i mevttir. Evet, ihlâsı zedeleyen ve riyâya ve dünyaya sevk eden tûl-i emel olduğu gibi, riyâdan nefret veren ve ihlâsı kazandıran, rabıta-i mevttir. Yani, ölümünü düşünüp, dünyanın fâni olduğunu mülâhaza edip, nefsin desiselerinden kurtulmaktır. (Lemalar, 21. Lema)
    Bediüzzaman Said Nursi
    SÖZLÜK:
    CADDE-İ KÜBRÂ-İ KUR'ÂNİYE : Kur'ân'ın büyük, geniş ve sağlam caddesi. Kur'ân yolu.
    CİVANMERT : İyiliksever. Cömert. Fedâkâr.
    DAİRE-İ KUDSİYE : Mukaddes dâire.
    ESAS : Temel. Kök. Rükün. şart. Hakikat ve mahiyetler.
    EVLÂD : (Veled. C.) Veledler. Çocuklar.
    FÂNÎ : Geçiçi, sonu olan, son bulan.
    FÂZÎLET : Değer; meziyet, ilim, îmân ve irfan itibâriyle olan yüksek derece.
    FENÂFİ'L-İHVAN : Kardeşlerinde fâni olmak. Kardeşlerinin sevinçleriyle sevinip acılarıyla üzülmek derecesinde onlarla bütünleşmek.,
    FENÂFİ'Ş-ŞEYH : Bütün mânevî kemâlatını şeyhin mânevî şahsiyetinden almak mânâsındaki tâbir.
    FENAFİRRESUL :: Bütün varlığını Hazret-i Peygamber'in (A.S.M.) manevî şahsiyetinde yok etmek mânasına gelir. Hassaten, sünnî olan tarikat mensubuna göre Hz. Peygamber'in (A.S.M.) rivayet yolu ile nakledilen hadisleri ile beraber hareketlerini benimsemek ve O'na en küçük mes'elede aykırı harekette bulunmamak asıldır.
    HALÎLİYE : Samimî dostluk ve kardeşlik.
    HILLET : Samimî dost, fedâkâr arkadaşlık, kahraman kardeş ve takdir edici yoldaş olmak.
    HİSSİYÂT : Duygular, hisler.
    HİSSİYÂT-I NEFSÂNİYE : Nefse âit duygular.
    ISTILAHÂT : Terimler. Belli bir ilim veya mesleğe ait özel anlamlı kelimeler.
    İFTİHÂR : Övünme; başkasının iyi bir hâli ile sevinme.
    İHLÂS : Yapılan ibâdet ve işlerde hiçbir karşılık ve menfaati, hakîki ve esas gaye etmeyerek, yalnız ve yalnız Allah rızâsını esas maksat edinmek.
    İHTİMÂL : Mümkün olma.
    İKTİZÂ : Gerekme, gerektirme, lazım gelme, işe yarama, icab etme.
    KUR'AN-I MU'CİZ-ÜL BEYAN : Beyan ve ifadesi mu'cize olan Kur'an.(
    MÂBEYN : Ara; iki şey arası. Sekreterlik. Özel kalem.
    MÂBEYN : Ara; iki şey arası. Sekreterlik. Özel kalem.
    MEŞREB : Âdet, huy, yaratılış, ahlâk; takip edilen usûl, yol.
    MEZİYET : İyi ve doğru hareket; üstünlük vasıfları.
    MEZİYET : İyi ve doğru hareketin çoğulu; üstünlük vasıfları.
    MÜESSİR : tesirli, dokunaklı.
    MÜLÂHAZA : Dikkatle bakmak, düşünme, iyice düşünüp bir işin hakikatını incelemek.
    MÜRİD : Tarîkat öğrencisi, bir şeyhe bağlı kişi.
    PEDER : Baba.
    RÂBITA-İ MEVT: Ölüm bağı; hazır zamanda ölümü ve dünyanın fânî olduğunu düşünerek nefsin tehlikelerinden kurtulmaya çalışmak.
    RİYÂ : Özü sözü bir olmamak, inandığı gibi hareket etmeyiş, gösteriş, iki yüzlülük.
    SUFİ : Tasavvuf ehli. Sofu. Tarikat mensubu.
    SUKÛT : Değerden düşme, düşüş, alçalış.
    ŞÂKİRÂNE : Şükrederek.
    ŞEYH : Tarikat dersi veren mânevî lider, mürşid.
    TASAVVUF : Kalbi, dünyanın fâni işlerinden ayırıp, Allah sevgisi ile bağlamak. Tarikat ehli olmak.
    TASAVVUR : Birşeyi zihinde şekillendirme; düşünce, tasarı; tasarlama.
    TEFÂNÎ : Fikrî ve ahlâkî kaynaşmak, birbirine fani olmak kardeşinin meziyet ve hissiyatını fikren yaşamak.
    TÛL-İ EMEL : Bitmeyen arzu.
    UHUVVET : Kardeşlik, din kardeşliği, samîmi dostluk.
    ÜSSÜ'L-ESAS : Esasların esâsı, en büyük temel, hakiki ve sağlam temel.

    Garibem, bîkesem, zaîfem, nâtuvânem, el'amân gûyem, meded hâ­hem, af be cûyem, zidergâhet ya İlâhî!)

  4. #24
    Nam-ı diğer TÜRBEDAR
    Status :m-angel isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)
    Üyelik tarihi: 20-09-2007
    Yaş: 40
    Mesajlar: 1.117
    m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite
    Teşekkür Etti : 549
    697 Teşekkür Aldı

    Bismillahirrahmanirrahim
    İşte, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın mübarek parmaklarından suyun akması ve pek çok adama içirmesi mütevatirdir. Öyle bir cemaat nakletmiş ki, yalana ittifakları muhaldir. Şu mu’cize gayet katidir.
    ***
    Birinci Misal: Başta Buharî, Müslim, kütüb-ü sahiha, Hazret-i Enes'ten nakl-i sahihle haber veriyorlar ki:
    Hazret-i Enes diyor: Zevra nâm-mahalde, üç yüz kişi kadar, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraberdik. İkindi namazı için abdest almayı emretti. Su bulunmadı. Yalnız bir parça su emretti; getirdik. Mübarek ellerini içine batırdı. Gördüm ki, parmaklarından çeşme gibi su akıyor. Sonra, bütün maiyetindeki üç yüz adam geldiler, umumu abdest alıp içtiler.
    İşte, şu misali, Hazret-i Enes, üç yüz kişiyi temsil ederek haber veriyor. Mümkün müdür ki, o üç yüz kişi, şu habere mânen iştirak etmesinler; hem iştirak etmedikleri halde tekzip etmesinler?
    İkinci Misal: Başta Buharî, Müslim, kütüb-ü sahiha haber veriyorlar ki:
    Hazret-i Câbir ibni Abdullahi'l-Ensârî beyan ediyor: Biz, bin beş yüz kişi, gazve-i Hudeybiye'de susadık. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, kırba denilen deriden bir kap sudan abdest aldı, sonra elini içine soktu. Gördüm ki, parmaklarından çeşme gibi su akıyor. Bin beş yüz kişi içip, kaplarını o kırbadan doldurdular.
    Sâlim ibni Ebi'l-Ca'd, Câbir'den sormuş: "Kaç kişiydiniz?" Câbir demiş ki: "Yüz bin kişi de olsaydı, yine kâfi gelirdi. Fakat biz, on beş yüz (yani bin beş yüz) idik."
    İşte, şu mucize-i bâhirenin râvileri, mânen bin beş yüz kadardırlar. Çünkü, fıtrat-ı beşeriyede, yalana yalan demek bir meyl-i arzusu vardır. Sahabeler ise, sıdk ve doğruluk için, can ve mal ve peder ve validelerini ve kavim ve kabilelerini feda edip, sıdk ve hak için fedai oldukları halde, hem "Benden bilerek yalan birşey haber veren, Cehennem ateşinden yerini hazırlasın" meâlindeki hadis-i şerifin tehdidine karşı, yalana mukabil sükût etmeleri mümkün değildir. Madem sükût ettiler; o haberi kabul ettiler, mânen iştirak edip tasdik ediyorlar demektir. (Mektubat, 19. Mektup)
    Bediüzzaman Said Nursi
    SÖZLÜK:
    BUHÂRÎ : (H. 194-256) Buharalı. Altıyüz bin hadisten seçilen 7275 hadis ile en sahih ve muteber olan Sahih-i Buharî adlı eserin sahibi.
    CÂBİR-ÜL-ENSARÎ : Câbir Bin Abdullah El-Ensarî (R.A.) da denir. Meşhur sahabelerdendir. Bizzat Resul-i Ekrem'den (A.S.M.) ilim ve feyiz almış ve zamanında Medine-i Münevvere'nin müftüsü olmuştur. En çok hadis rivayetiyle meşhur olan altı sahabeden biridir. 1540 hadis rivayet etmiştir. 19 gazada hazır bulunmuştur. Hicri 73 tarihinde 94 yaşında Medine-i Münevvere'de vefât etmiştir. Akabe biatinde bulunan 70 Ensar'dan Medine'de en son vefat eden bu zattır.
    FEDÂİ : Fedâkâr, kendini bir hizmete adayan.
    FITRAT-I BEŞER : İnsanın yaratılışı, huyu.
    GAZVE-İ HUDEYBİYE : Hudeybiye Savaşı.
    İŞTİRAK : Ortaklık, katılma.
    İTTİFÂK : Birleşme. Söz birliği etme.
    KABÎLE : Birlikte yaşayan, konup göçen, bir sülâleden gelen insanlar.
    KAVİM : Millet, aralarında dil, âdet, örf, kültür birliği olan insan topluluğu.
    KIRBA : (C.: Kıreb-Kırebat) Saka tulumu. Deriden su kabı.
    KÜTÜB-Ü SÂHİHA : Doğruluğu ispatlanmış kitaplar.
    MAHAL : Yer.
    MAİYET: Emri altındakiler
    MEÂLÎ : Kısaca mânasına ait.
    MEYL : Ortadan bir tarafa eğik olmak. * İstek. Yönelme. Arzu.
    MİSÂL : Benzer, örnek.
    MU'CİZE : Benzerini yapmaktan insanların âciz kaldığı şey.
    MU'CİZE-İ BÂHİRE : Büyük ve ap açık mu'cize.
    MUHÂL : İmkânsız; olması mümkün olmayan.
    MUKABİL : Karşı, karşılık olarak, bedel.
    MÜBÂREK : Bereketlenmiş, uğurlu, hayırlı.
    MÜSLİM : Hicri 204-261, Miladi 820-875 yılları arasında yaşamıştır. Hadis âlimidir. İçinde 2775 sahih hadis bulunan ve 15 senede vücuda getirdiği Sahih-i Müslim adlı eserin sahibidir.
    MÜTEVÂTİR : Yalan üzerinde birleşmeleri aklen mümkün olmayan bir topluluğun naklettiği haber.
    NAKLEN : Nakil yoluyla. Anlatmak veya hikâye etmek suretiyle.
    NAKL-İ SAHİH : İçinde yalan yanlış olmayan doğru nakil, rivâyet.
    NÂM : İsim, ün, şan.
    PEDER : Baba.
    RÂVİ : Rivâyet eden, nakleden.
    SIDK : Doğruluk.
    SÜKÛT : Suskunluk, sessizlik.
    TASDİK : Onaylama, doğrulama.
    TEKZİB : Yalanlamak, bir işe inanmayıp inkâr etmek, yalan olduğunu söylemek.
    TEMSİL : Örnek, birşeyin aynısını veya mislini yapma, benzetme.
    VÂLİDE : Anne.
    ZEVRA' : Bir yer adı

    Garibem, bîkesem, zaîfem, nâtuvânem, el'amân gûyem, meded hâ­hem, af be cûyem, zidergâhet ya İlâhî!)

  5. #25
    Nam-ı diğer TÜRBEDAR
    Status :m-angel isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)
    Üyelik tarihi: 20-09-2007
    Yaş: 40
    Mesajlar: 1.117
    m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite
    Teşekkür Etti : 549
    697 Teşekkür Aldı

    Tükürün zalimlerin hayasız yüzlerine!

    Bismillahirrahmanirrahim
    Çünkü, mükerrer tecrübelerle görülmüş ve görülüyor ki, büyük kardeşine veyahut Üstadına tehlike zamanında ihanet edenlerin, gelen belâ en evvel onların başında patlar.
    Hem merhametsizcesine onlara ceza verilmiş ve alçak nazarıyla bakılmış.
    Hem cesedi ölmüş, hem ruhu zillet içinde mânen ölmüş. Onlara ceza verenler, kalblerinde bir merhamet hissetmezler. Çünkü derler: "Bunlar madem kendilerine sadık ve müşfik Üstadlarına hain çıktılar; elbette çok alçaktırlar, merhamete değil tahkire lâyıktırlar."
    Madem hakikat budur. Hem madem bir zalim ve vicdansız bir adam, birisini yere atıp ayağıyla onun başını katî ezecek bir surette davransa, o yerdeki adam eğer o vahşî zalimin ayağını öpse, o zillet vasıtasıyla kalbi başından evvel ezilir, ruhu cesedinden evvel ölür.
    Hem başı gider, hem izzet ve haysiyeti mahvolur.
    Hem o canavar, vicdansız zalime karşı zaaf göstermekle, kendisini ezdirmeye teşcî eder. Eğer ayağı altındaki mazlum adam, o zalimin yüzüne tükürse, kalbini ve ruhunu kurtarır, cesed-i bir şehid-i mazlum olur.
    Evet, tükürün zalimlerin hayâsız yüzlerine!
    Bir zaman İngiliz devleti, İstanbul Boğazının toplarını tahrip ve İstanbul'u istilâ ettiği hengâmda, o devletin en büyük daire-i diniyesi olan Anglikan Kilisesinin Başpapazı tarafından Meşihat-ı İslâmiyeden dinî altı sual soruldu.
    Ben de o zaman Dârü'l-Hikmeti'l-islâmiyenin âzâsıydım. Bana dediler: "Bir cevap ver. Onlar, altı suallerine altı yüz kelimeyle cevap istiyorlar."
    Ben dedim: "Altı yüz kelimeyle değil, altı kelimeyle de değil, hattâ bir kelimeyle dahi değil, belki bir tükürükle cevap veriyorum. Çünkü, o devlet, işte görüyorsunuz, ayağını boğazımıza bastığı dakikada, onun papazı, mağrurâne üstümüzde sual sormasına karşı, yüzüne tükürmek lâzım geliyor. Tükürün o ehl-i zulmün o merhametsiz yüzüne!" demiştim. (Mektubat sh. 405)
    Bediüzzaman Said Nursi
    SÖZLÜK:
    ÂZÂ : Üye; organ, bedenin her bir uzvu.
    CESED : Ten, gövde, vücut, beden. Ruhsuz vücud.
    DAİRE-İ DİNİYE : Dinî daire. Diyanet işleri dairesi
    DÂRÜ'L-HİKMETİ'L-İSLÂMİYE : 1918-1922 yılları arasında büyük hizmetler yapmış olan İslâm Akademisi veya Yüksek İslâm Şûrası mânâsındaki dinî müessese.
    HAYÂSIZ : Utanmayan. Arlanmayan, arsız
    HAYSİYET : İtibâr, değer, şeref, kıymet, derece, mertebe; cihet, bakım
    HENGÂM : An, zaman, vakit, sıra, çağ.
    İHÂNET : Hainlik. Kıymet vermemek.
    İSTİLÂ : Kaplama, yayılma, ele geçirme.
    İZZET : Şeref, üstünlük; değer, kıymet, yeterlilik.
    KATÎ : Kesin.
    LÂYIK : Yakışır ve yaraşır. Uygun, münasib ve muvafık.
    MAĞRURÂNE : Gururlanarak.
    MAHV : Harab olma. Yıkılma. Ortadan kaldırma.
    MAZLUM : Zulme uğrayan.
    MERHAMET : Acımak, şefkat göstermek; korumak, iyilik etmek; esirgemek.
    MEŞİHÂT-I İSLÂMİYE : İslâmın ilmî meseleleri ile uğraşan devlet dairesi.
    MÜKERRER : Birçok kere tekrarlanmış.
    MÜŞFİK : Şefkatli.
    SÂDIK : Doğru, bağlı.
    SÛRET : Resim, şekil, görünüş; tarz, üslûp, cihet.
    ŞEHÎD-İ MAZLUM : Zulme uğrayarak şehid olan.
    TAHKİR : Hakaret etme, horlamak, aşağılamak
    TAHRİB : Yıkma, harap etme, bozma.
    TEŞCÎ : Cesâret verme, şecaatlandırma.
    VAHŞÎ : Medenî olmayan, insanlardan kaçan, ehlî ve alışık olmayan, merhametsiz.
    VİCDÂNSÛZ : Vicdanen sıkıntı, ıztırap ve keder veren.
    ZAAF : Zayıflık, iktidarsızlık, kudretsizlik.
    ZÂLİMÎN : (Zâlim. C.) Zâlimler, zulmedenler.
    ZİLLET : Aşağılık, horluk, alçaklık.

    Garibem, bîkesem, zaîfem, nâtuvânem, el'amân gûyem, meded hâ­hem, af be cûyem, zidergâhet ya İlâhî!)

  6. #26
    Nam-ı diğer TÜRBEDAR
    Status :m-angel isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)
    Üyelik tarihi: 20-09-2007
    Yaş: 40
    Mesajlar: 1.117
    m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite
    Teşekkür Etti : 549
    697 Teşekkür Aldı

    Namaz kılanın alemi aydınlanır

    Bismillahirrahmanirrahim
    Ey nefis! Bil ki, dünkü gün senin elinden çıktı; yarın ise, senin elinde senet yok ki, ona mâliksin. Öyle ise, hakiki ömrünü bulunduğun gün bil. Lâakal, günün bir saatini ihtiyat akçesi gibi, hakiki istikbâl için teşkil olunan bir sandukça-i uhreviye olan bir mescide veya bir seccâdeye at.
    Hem bil ki, her yeni gün, sana, hem herkese bir yeni âlemin kapısıdır. Eğer namaz kılmazsan, senin o günkü âlemin zulümâtlı ve perişan bir halde gider. Senin aleyhinde âlem-i misâlde şehâdet eder. Zîrâ herkesin, her günde, şu âlemden, bir mahsus âlemi var. Hem o âlemin keyfiyeti o adamın kalbine ve ameline tâbidir. Nasıl ki aynanda görünen muhteşem bir saray, aynanın rengine bakar. Siyah ise, siyah görünür; kırmızı ise, kırmızı görünür.
    Hem, onun keyfiyetine bakar; o ayna şişesi düzgün ise sarayı güzel gösterir, düzgün değil ise çirkin gösterir. En nâzik şeyleri kaba gösterdiği misillü, sen kalbinle, aklınla, amelinle, gönlünle kendi âleminin şeklini değiştirirsin; ya aleyhinde, ya lehinde şehâdet ettirebilirsin.
    Eğer namazı kılsan, o namazın ile, o âlemin Sâni-i Zülcelâline müteveccih olsan, birden sana bakan âlemin tenevvür eder. Âdetâ, namazın, bir elektrik lâmbası ve namaza niyetin, onun düğmesine dokunması gibi o âlemin zulümâtını dağıtır. Ve o herc ü merc-i dünyeviyedeki karma karışık perişâniyet içindeki tebeddülât ve harekât, hikmetli bir intizam ve mânidar bir kitâbet-i kudret olduğunu gösterir, “Allah göklerin ve yerin nurudur.” (Nur Sûresi: 35.) -1- âyet-i pürenvârından bir nuru senin kalbine serper. Senin o günkü âlemini, o nurun in'ikâsıyla ışıklandırır. Senin lehinde nurâniyetle şehâdet ettirir.
    Sakın deme, "Benim namazım nerede, şu hakikat-i namaz nerede!" Zîrâ bir hurma çekirdeği, bir hurma ağacı gibi, kendi ağacını tavsif eder. Fark yalnız icmâl ve tafsil ile olduğu gibi, senin ve benim gibi bir âmînin -velev hissetmezse- namazı, büyük bir velînin namazı gibi, şu nurdan bir hissesi var, şu hakikatten bir sırrı vardır - velev şuurun taallûk etmezse. Fakat, derecâta göre inkişaf ve tenevvürü ayrı ayrıdır. Nasıl bir hurma çekirdeğinden tâ mükemmel bir hurma ağacına kadar ne kadar merâtib bulunur; öyle de, namazın derecâtında da, daha fazla merâtib bulunabilir. Fakat bütün o merâtibde, o hakikat-i nurâniyenin esâsı bulunur. (Sözler)
    Bediüzzaman Said Nursi
    SÖZLÜK:
    AKÇA : (Akçe) Beyaz, oldukça beyaz. * Para. * Eskiden para ölçüsü olarak kullanılan küçük gümüş sikke.
    ÂLEM : Dünya, kâinat,evren.
    ÂLEM-İ MİSÂL : Görüntüler âlemi.
    ÂMÎ : Bilgisiz, câhil.
    ÂYET-İ PÜRENVÂR : Nurlar dolu âyet.
    HERC Ü MERC-İ DÜNYEVİYE : Dünyadaki karışıklıklar.
    İHTİYAT : Yedek; sakınma, tedbirlilik.
    İN'İKÂS : Yansıma, aksetme.
    İNKİŞÂF : Gelişme, açılma, keşfetme, meydana çıkma; terakkî etme.
    İNTİZAM : Tertib, düzen, nizam üzere olmak.
    İSTİKBÂL : Gelecek zaman.
    LÂAKAL : En az, hiç değilse, en azından.
    MÂLİK : Sahip olan, mülk sahibi
    MÂNİDAR : Bir mânâ ifâde eden, nükteli, ince mânâlı.
    MERÂTİB : Mertebeler, dereceler.
    MESCİD : Allah'a secde edilen yer, namaz kılınan yer, câmi.
    MİSİLLÜ : Gibi, benzeri.
    MÜTEVECCİH : Yönelmiş, dönmüş, bir yere doğru yola çıkan.
    NÛRÂNİYET : Aydınlık, parlaklık
    PERİŞÂNİYET : Perişanlık. Karışıklık, dağınıklık.
    SANDUKÇA-İ UHREVÎ : Âhiretin küçük bir sandığı; âhiret amellerini içine alan mânevî sandıkçık.
    SÂNİ-İ ZÜLCELÂL : Sonsuz büyüklük sahibi ve herşeyi sanatla yaratan Allah.
    SECCADE : Genellikle üzerinde secdeye varmakta yâni namaz kılmakta kullanılan küçük halı, kilim cinsinden sergi.
    ŞEHÂDET : Şâhitlik; Allah tarafından Peygamberimize bildirilen herşeyi kabul ve tasdik etme.
    TAALLÛK : Bağlılık, münâsebet; alâkalı oluş; âit olma.
    TAFSİL : Ayrıntılarıyla anlatmak, bildirmek, açıklamak.
    TAVSİF : Vasıflandırma, birşeyin içyüzü ve özelliklerini anlatma.
    TEBEDDÜLÂT : Yenilenmeler, değişmeler.
    TENEVVÜR : Aydınlanmak, bir şey hakkında bilgi sahibi olmak
    TENEVVÜR : Aydınlanmak, bir şey hakkında bilgi sahibi olmak
    TEŞKİL : Meydana getirme, ortaya koyma.
    ZULÜMÂT : Karanlıklar; haksızlıklar, eziyetler.

    Garibem, bîkesem, zaîfem, nâtuvânem, el'amân gûyem, meded hâ­hem, af be cûyem, zidergâhet ya İlâhî!)

  7. #27
    Nam-ı diğer TÜRBEDAR
    Status :m-angel isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)
    Üyelik tarihi: 20-09-2007
    Yaş: 40
    Mesajlar: 1.117
    m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite
    Teşekkür Etti : 549
    697 Teşekkür Aldı

    Beş hayat mertebesi vardır.

    Bismillahirrahmanirrahim
    Birinci Sual: Hazret-i Hızır Aleyhisselâm hayatta mıdır? Hayatta ise, niçin bazı mühim ulema hayatını kabul etmiyorlar?
    Elcevap: Hayattadır. Fakat merâtib-i hayat beştir. O, ikinci mertebededir. Bu sebepten, bazı ulema hayatında şüphe etmişler.
    Birinci tabaka-i hayat: Bizim hayatımızdır ki, çok kayıtlarla mukayyettir.
    İkinci tabaka-i hayat: Hazret-i Hızır ve İlyas Aleyhimesselâmın hayatlarıdır ki, bir derece serbesttir. Yani, bir vakitte pek çok yerlerde bulunabilirler. Bizim gibi beşeriyet levazımatıyla daimî mukayyet değillerdir. Bazen, istedikleri vakit bizim gibi yerler, içerler; fakat bizim gibi mecbur değillerdir. Tevatür derecesinde, ehl-i şuhud ve keşif olan evliyanın Hazret-i Hızır ile maceraları, bu tabaka-i hayatı tenvir ve ispat eder. Hattâ makamat-ı velâyette bir makam vardır ki, "makam-ı Hızır" tabir edilir. O makama gelen bir velî, Hızır'dan ders alır ve Hızır ile görüşür. Fakat Bazen o makam sahibi, yanlış olarak ayn-ı Hızır telâkki olunur.
    Üçüncü tabaka-i hayat: Hazret-i İdris ve İsâ Aleyhimesselâmın tabaka-i hayatlarıdır ki, beşeriyet levazımatından tecerrüdle, melek hayatı gibi bir hayata girerek nuranî bir letâfet kesb eder. Âdetâ beden-i misalî letâfetinde ve cesed-i necmî nuraniyetinde olan cism-i dünyevîleriyle semâvatta bulunurlar. "Âhirzamanda Hazret-i İsâ Aleyhisselâm gelecek, şeriat-i Muhammediye (a.s.m.) ile amel edecek" * meâlindeki hadisin sırrı şudur ki:
    Âhirzamanda, felsefe-i tabiiyenin verdiği cereyan-ı küfrîye ve inkâr-ı ulûhiyete karşı, İsevîlik dini tasaffi ederek ve hurafattan tecerrüd edip İslâmiyete inkılâp edeceği bir sırada, nasıl ki İsevîlik şahs-ı mânevîsi, vahy-i semâvî kılıcıyla o müthiş dinsizliğin şahs-ı mânevîsini öldürür. Öyle de, Hazret-i İsâ Aleyhisselâm, İsevîlik şahs-ı mânevîsini temsil ederek, dinsizliğin şahs-ı mânevîsini temsil eden Deccalı öldürür; yani, inkâr-ı ulûhiyet fikrini öldürecek.
    Dördüncü tabaka-i hayat: Şüheda hayatıdır. Nass-ı Kur'ân'la, şühedanın, ehl-i kuburun fevkinde bir tabaka-i hayatları vardır. Evet, şüheda, hayat-ı dünyevîlerini tarik-i hakta feda ettikleri için, Cenâb-ı Hak, kemâl-i kereminden, onlara hayat-ı dünyeviyeye benzer, fakat kedersiz, zahmetsiz bir hayatı âlem-i berzahta onlara ihsan eder. Onlar kendilerini ölmüş bilmiyorlar. Yalnız kendilerinin daha iyi bir âleme gittiklerini biliyorlar, kemâl-i saadetle mütelezziz oluyorlar, ölümdeki firak acılığını hissetmiyorlar. Ehl-i kuburun çendan ruhları bâkidir; fakat kendilerini ölmüş biliyorlar. Berzahta aldıkları lezzet ve saadet, şühedanın lezzetine yetişmez.
    Nasıl ki, iki adam bir rüyada cennet gibi bir güzel saraya girerler. Birisi rüyada olduğunu bilir; aldığı keyif ve lezzet pek noksandır. "Ben uyansam şu lezzet kaçacak" diye düşünür. Diğeri rüyada olduğunu bilmiyor; hakikî lezzet ile hakikî saadete mazhar olur. İşte, âlem-i berzahtaki emvat ve şühedanın hayat-ı berzahiyeden istifadeleri öyle farklıdır. Hadsiz vakıatla ve rivayatla, şühedanın bu tarz-ı hayata mazhariyetleri ve kendilerini sağ bildikleri sabit ve katîdir. Hattâ, Seyyidü'ş-Şüheda olan Hazret-i Hamza Radıyallahu Anh, mükerrer vakıatla, kendine iltica eden adamları muhafaza etmesi ve dünyevî işlerini görmesi ve gördürmesi gibi çok vakıatla, bu tabaka-i hayat tenvir ve ispat edilmiş. Hattâ, ben kendim, Ubeyd isminde bir yeğenim ve talebem vardı. Benim yanımda ve benim yerime şehid olduktan sonra, üç aylık mesafede esarette bulunduğum zaman, mahall-i defnini bilmediğim halde, bence bir rüya-yı sadıkada, tahte'l-arz bir menzil suretindeki kabrine girmişim. Onu şüheda tabaka-i hayatında gördüm. O beni ölmüş biliyormuş; benim için çok ağladığını söyledi. Kendisini hayatta biliyor. Fakat Rus'un istilâsından çekindiği için, yeraltında kendine güzel bir menzil yapmış. İşte bu cüz'î rüya, bazı şerâit ve emâratla, geçen hakikate bana şuhud derecesinde bir kanaat vermiştir.

    Beşinci tabaka-i hayat:
    Ehl-i kuburun hayat-ı ruhanîleridir. Evet, mevt, tebdil-i mekândır, ıtlak-ı ruhtur, vazifeden terhistir; idam ve adem ve fenâ değildir. Hadsiz vakıatla ervâh-ı evliyanın temessülleri ve ehl-i keşfe tezahürleri ve sair ehl-i kuburun yakazaten ve menâmen bizlerle münasebetleri ve vakıa mutabık olarak bizlere ihbaratları gibi çok delâil, o tabaka-i hayatı tenvir ve ispat eder. Zaten beka-i ruha dair Yirmi Dokuzuncu Söz, bu tabaka-i hayatı delâil-i katiye ile ispat etmiştir. (Mektubat, 1. Mektup)
    Bediüzzaman Said Nursi
    SÖZLÜK:
    ÂHİRZAMAN : Dünyanın son zamanı ve son devresi. Dünya hayatının kıyamete yakın son devresi.
    ÂLEM-İ BERZAH : Ruhların Kıyâmete kadar bekledikleri âlem.
    BEDEN-İ MİSÂLÎ : Bedene benzeyen. Bedenin görünmeyen bir misâli.
    BERZAH : Ölümden sonra, Kıyâmete kadar yaşanacak âlem; İki âlem arasındaki geçit âlem; Perde.
    BEŞERİYET : İnsanlık.
    CEREYÂN-I KÜFRİYE : İnançsızlık cereyanı,akımı.
    CESED-İ NECMÎ : Parlak, şeffaf cesed.
    CÜZ'Î : Azdan olan, parçaya âit olan, pek az, kıymetsiz.
    DECCAL : Kıyâmet kopmadan önce gelen, İslamiyeti ortadan kaldırmaya çalışan, dinlere savaş açan, yalancı, aldatıcı, hilekâr kimse.
    EHL-İ KUBÛR : Kabirdekiler, ölüler.
    EHL-İ KUBÛR : Kabirdekiler, ölüler.
    EHL-İ ŞUHUD : Perdeli olan ve maddi duygularla bilinemeyen hakikatleri keşfeden ve gören veli.
    EMÂRÂT : İşaretler, belirtiler.
    EMVÂT : Ölüler, meyyitler.
    ERVAH-I EVLİYÂ : Evliya ruhları..
    EVLİYÂ : Çok ibâdet ederek ve günahlardan kaçarak mânen Allah'a yakın olan kimse; Allah dostu.
    FELSEFE-İ TABİİYE : Herşeyi tabiata dayandıran felsefe.
    FİRÂK : Ayrılık, ayrılma, hicran.
    HAYAT-I RUHÂNÎ : Ruhen yaşanan yer.
    HURÂFÂT : Aslı esâsı olmayan bâtıl rivâyetler, batıl inanışlar.
    ITLÂK-I RUH : Ruhun serbest bırakılması.
    İLTİCÂ : Sığınma.
    İNKÂR-I ULÛHİYET : Cenâb-ı Allah'ı inkâr fikri.
    İSTİLÂ : Kaplama, yayılma, ele geçirme.
    KAYIT : Bağ, sınır.
    KEMÂL-İ KEREM : İhsânın mükemmelliği, kusursuz ikram edicilik
    KEMÂL-İ SAADET : Mükemmel mutluluk.
    KESB : Çalışmak, emek sarf etmek, işlemek, yapmak, kazanmak.
    KEŞİF : Olacak birşeyi evvelden anlama; gizli birşeyin Allah tarafından birisine ilhâm edilmesi yoluyla bilinmesi.
    LETÂFET : Güzellik, hoşluk, nezâket, hafiflik, yumuşaklık, tatlılık.
    LEVÂZIMÂT : Lâzım olan şeyler.
    MAHALL-İ DEFN : Ölünün toprağa gömüldüğü, defnedildiği yer.
    MAKAMÂT-I VELÂYET : Evliyalık makamları, dereceleri.
    MAZHAR : Nâil olma, şereflenme, kavuşma, ortaya çıkma ve görünme yeri.
    MEÂLÎ : Kısaca mânasına ait.
    MENÂMEN : Uyuyarak, uyku halinde olarak
    MENZİL : Ev, oda, yer, mekân, durak.
    MERÂTİB-İ HAYAT : Hayatın mertebeleri, tabakaları, kısımları.
    MEVT : Ölüm; hayatın sona ermesi.
    MUKAYYED : Bağlı, kayıtlı, sınırlı.
    MUTÂBIK : Uygun, muvâfık.
    MÜHİM : Önemli, ehemmiyetli.
    MÜTELEZZİZ : Memnun, lezzetlenmiş.
    NÛRÂNİYET : Aydınlık, parlaklık
    RÜYÂ-YI SÂDIKA : Doğru olan rüya. Peygamberimiz'in (a.s.m.) göründüğü rüyâ.
    SEMÂVÂT : Gökler.
    SEYYİDÜ'Ş-ŞÜHEDÂ : Şehitlerin efendisi, pîri, başı.
    ŞAHS-I MÂNEVÎ : Bir şahıs olmayıp, kendisine bir şahıs gibi muâmele edilen şirket, cemaat, cemiyet gibi ortaklıklar; belli bir kişi olmayıp bir cematten meydana gelen mânevî şahıs. Tüzel kişilik.
    ŞERÂİT : Şartlar.
    ŞERİAT-I MUHAMMEDİYE : Hz. Muhammed'in (a.s.m.) Allah'tan getirdiği İslâm dîni.
    ŞÜHEDA : Şehidler.
    TAHTE'L-ARZ : Yeraltı, yerin alt tabakaları.
    TARÎK-I HAK : Hak ve hakikat yolu.
    TASAFFÎ : Saflaşma, temizlenme, durulaşma.
    TEBDİL-İ MEKÂN : Mekân değişikliği, yer değiştirme.
    TECERRÜD : Sıyrılma, soyunma, çıplak olma.
    TECERRÜD : Sıyrılma, soyunma, çıplak olma.
    TELÂKKÎ : Anlama, anlayış, kabul etme.
    TEMESSÜL : Birşeyin bir yerde sûret ve mâhiyetini aksettirmesi, benzeşme, cisimleşme, şekillenme
    TENVİR : Nurlandırma, aydınlatma.
    TENVİR : Nurlandırma, aydınlatma.
    TERHİS : İzin ve ruhsat verme, serbest bırakma, salma, kurtarma.
    TEVÂTÜR : İçinde yalan ihtimâli bulunmayan ve birbirlerine kuvvet veren haberlerden oluşan büyük bir topluluğa ait haber.
    VAHY-İ SEMÂVÎ : Beşerin düşünerek yapmasına imkân olmayan, Allah tarafından melekle Peygambere gelen vahiy.
    VÂKIAT : Olaylar, olmuş hâdiseler.
    YAKAZA : Uyanık, şuurlu ve dikkatli bir vaziyette.

    Garibem, bîkesem, zaîfem, nâtuvânem, el'amân gûyem, meded hâ­hem, af be cûyem, zidergâhet ya İlâhî!)

  8. #28
    Nam-ı diğer TÜRBEDAR
    Status :m-angel isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)
    Üyelik tarihi: 20-09-2007
    Yaş: 40
    Mesajlar: 1.117
    m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite
    Teşekkür Etti : 549
    697 Teşekkür Aldı

    Cemaatle yapılan ibadetin fazileti…

    Bismillahirrahmanirrahim
    Dördüncü Şua: İşte ey tembel nefsim! Bir nevi Mi'rac hükmünde olan namazın hakikati, sâbık temsilde bir nefer, mahz-ı lûtuf olarak huzur-u şâhâneye kabulü gibi, mahz-ı rahmet olarak Zât-ı Celîl-i Zülcemâl ve Ma'bud-u Cemîl-i Zülcelâlin huzuruna kabulündür. (Allah en yüce ve en büyüktür) deyip, mânen ve hayalen veya niyeten iki cihandan geçip, kayd-ı maddiyâttan tecerrüd edip bir mertebe-i külliye-i ubûdiyete veya küllînin bir gölgesine veya bir sûretine çıkıp, bir nevi huzura müşerref olup, (Ancak Sana kulluk ederiz. (Fâtiha Sûresi: 5.) hitâbına, herkesin kabiliyeti nisbetinde bir mazhariyet-i azîmedir. Âdetâ, harekât-ı salâtiyede tekrarla demekle kat-ı merâtib ve terakkiyât-ı mâneviyeye ve cüz'iyâttan devâir-i külliyeye çıkmasına bir işarettir ve mârifetimiz haricindeki kemâlât-ı kibriyâsının mücmel bir ünvânıdır. Güyâ herbir bir basamak-ı mi'raciyeyi kat'ına işarettir. İşte şu hakikat-i salâttan mânen veya niyeten veya tasavvuren veya hayalen bir gölgesine, bir şuâına mazhariyet dahi büyük bir saadettir.
    İşte hacda pek kesretli denilmesi, şu sırdandır. Çünkü, hacc-ı şerif, bilasâle herkes için, bir mertebe-i külliyede bir ubûdiyettir. Nasıl ki bir nefer, bayram gibi bir yevm-i mahsusta, ferik dairesinde, bir ferik gibi padişahın bayramına gider ve lûtfuna mazhar olur. Öyle de, bir hacı, ne kadar âmî de olsa, kat-ı merâtib etmiş bir velî gibi, umum aktâr-ı arzın Rabb-i Azîmi ünvânıyla Rabbine müteveccihtir, bir ubûdiyet-i külliye ile müşerreftir. Elbette, hac miftâhıyla açılan merâtib-i külliye-i Rubûbiyet ve dürbünüyle nazarına görünen âfâk-ı azamet-i Ulûhiyet ve şeâiriyle kalbine ve hayaline gittikçe genişlenen devâir-i ubûdiyet ve merâtib-i kibriyâ ve ufk-u tecelliyâtın verdiği hararet, hayret ve dehşet ve heybet-i Rubûbiyet ile teskin edilebilir ve onunla o merâtib-i münkeşife-i meşhude veya mutasavvere ilân edilebilir.
    Hacdan sonra, şu mânâ-i ulvî ve küllî, muhtelif derecelerde, bayram namazında, yağmur namazında, husûf küsûf namazında, cemaatle kılınan namazda bulunur. İşte, şeâir-i İslâmiyenin, velev Sünnet kabîlinden dahi olsa, ehemmiyeti şu sırdandır. (Sözler, On Altıncı Söz)
    (Hazînelerini kef ve nun'un arasına koyan (herşeyi bir "kün" emri ile yaratan) Allah, her türlü kusurdan münezzehtir.)

    (Şânı ne yücedir Onun ki, herşeyin hüküm ve tasarrufu elindedir. Siz de ona döneceksiniz. (Yâsin Sûresi: 83.)
    (Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen herşeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın. (Bakara Sûresi: 32.)
    Bediüzzaman Said NURSİ
    SÖZLÜK:
    ÂFÂK-I AZAMET-İ ULÛHİYET : İlâhlığın büyüklüğünün ufukları, dereceleri.
    AKTÂR-I ARZ : Yeryüzünün her tarafı.
    BİLASÂLE : Bizzat, kendisi, eli ile, başkasını vâsıta etmeden, asâletiyle.
    CÜZ'İYÂT : Parçaya ait olan şeyler, ufak tefek şeyler.
    DEVÂİR-İ KÜLLİYE : Geniş ve umumî daireler.
    FERÎK : General, korgeneral, tümgeneral.
    HAREKÂT-I SALÂTİYE : Namazdaki hareketler.
    KAT'-I MERATİB : Mertebeleri aşıp geçme.
    KEMÂLÂT-I KİBRİYÂ : Sonsuz büyüklük sâhibi Allah'ın kemâlâtı.
    MAHZ-I LÜTUF : İyilik ve ihsanın tâ kendisi.
    MÂNÂ-İ ULVİ : Yüksek ve yüce mana.
    MERÂTİB-İ KİBRİYÂ : Büyüklük mertebeleri.
    MERÂTİB-İ KÜLLİYET : Bütünlüğün mertebeleri. Geniş ve yüce makamlar.
    MERÂTİB-İ MÜNKEŞİFE-İ MEŞHUDE : Görünen, açılıp genişleyen mertebeler.
    MERTEBE-İ KÜLLİYE-İ UBÛDİYET : Kulluğun geniş, umumî ve büyük mertebesi.
    Mİ'RAC : Merdiven; yükselecek yer; Peygamberimizin (a.s.m.) Cenâb-ı Hakk'ın huzuruna ruhen, cismen ve hâlen çıkması mu'cizesi.
    MİFTÂH : Anahtar.
    MUTASAVVER : Tasavvur edilmiş, yapılması düşünülmüş, hatırdan geçen.
    MÜCMEL : Kısa, öz, muhtasar, sözü az mânâsı çok.
    MÜŞERREF : Şereflenen.
    SÂBIK : Geçen, geçen devre, geçmiş, daha önce, önceki, evvelki.
    TECERRÜD : Sıyrılma, soyunma, çıplak olma.
    TERAKKİYAT-I MÂNEVÎYE : Mânevî ilerleme, yükselme.
    UFK-U TECELLİYÂT : Tecellîlerin, görüntülerin ufku.
    YEVM-İ MAHSUS : Özel gün.

    Garibem, bîkesem, zaîfem, nâtuvânem, el'amân gûyem, meded hâ­hem, af be cûyem, zidergâhet ya İlâhî!)

  9. #29
    Mîm Lâmelif Vâv
    Status :zınâr isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)
    Üyelik tarihi: 12-01-2008
    Yaş: 24
    Mesajlar: 229
    zınâr Mükemmel üstü popülarite zınâr Mükemmel üstü popülarite zınâr Mükemmel üstü popülarite zınâr Mükemmel üstü popülarite zınâr Mükemmel üstü popülarite zınâr Mükemmel üstü popülarite zınâr Mükemmel üstü popülarite zınâr Mükemmel üstü popülarite zınâr Mükemmel üstü popülarite zınâr Mükemmel üstü popülarite zınâr Mükemmel üstü popülarite
    Teşekkür Etti : 1
    256 Teşekkür Aldı

    Alıntı m-angel Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    Bismillahirrahmanirrahim
    İşte, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın mübarek parmaklarından suyun akması ve pek çok adama içirmesi mütevatirdir. Öyle bir cemaat nakletmiş ki, yalana ittifakları muhaldir. Şu mu’cize gayet katidir.
    ***
    Birinci Misal: Başta Buharî, Müslim, kütüb-ü sahiha, Hazret-i Enes'ten nakl-i sahihle haber veriyorlar ki:
    Hazret-i Enes diyor: Zevra nâm-mahalde, üç yüz kişi kadar, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ile beraberdik. İkindi namazı için abdest almayı emretti. Su bulunmadı. Yalnız bir parça su emretti; getirdik. Mübarek ellerini içine batırdı. Gördüm ki, parmaklarından çeşme gibi su akıyor. Sonra, bütün maiyetindeki üç yüz adam geldiler, umumu abdest alıp içtiler.
    İşte, şu misali, Hazret-i Enes, üç yüz kişiyi temsil ederek haber veriyor. Mümkün müdür ki, o üç yüz kişi, şu habere mânen iştirak etmesinler; hem iştirak etmedikleri halde tekzip etmesinler?
    İkinci Misal: Başta Buharî, Müslim, kütüb-ü sahiha haber veriyorlar ki:
    Hazret-i Câbir ibni Abdullahi'l-Ensârî beyan ediyor: Biz, bin beş yüz kişi, gazve-i Hudeybiye'de susadık. Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, kırba denilen deriden bir kap sudan abdest aldı, sonra elini içine soktu. Gördüm ki, parmaklarından çeşme gibi su akıyor. Bin beş yüz kişi içip, kaplarını o kırbadan doldurdular.
    Sâlim ibni Ebi'l-Ca'd, Câbir'den sormuş: "Kaç kişiydiniz?" Câbir demiş ki: "Yüz bin kişi de olsaydı, yine kâfi gelirdi. Fakat biz, on beş yüz (yani bin beş yüz) idik."
    İşte, şu mucize-i bâhirenin râvileri, mânen bin beş yüz kadardırlar. Çünkü, fıtrat-ı beşeriyede, yalana yalan demek bir meyl-i arzusu vardır. Sahabeler ise, sıdk ve doğruluk için, can ve mal ve peder ve validelerini ve kavim ve kabilelerini feda edip, sıdk ve hak için fedai oldukları halde, hem "Benden bilerek yalan birşey haber veren, Cehennem ateşinden yerini hazırlasın" meâlindeki hadis-i şerifin tehdidine karşı, yalana mukabil sükût etmeleri mümkün değildir. Madem sükût ettiler; o haberi kabul ettiler, mânen iştirak edip tasdik ediyorlar demektir. (Mektubat, 19. Mektup)
    Bediüzzaman Said Nursi
    SÖZLÜK:
    Mucizat-ı Ahmediye (ASM) den güzel bir ders olmuş.

    19. mektup üstad ve talabelerinin mezkur-münferid oldukları bir hal-de telif edilmiştir.Zannedersem yanlış hatırlamıyorsam mektub'un yazılması 19 saat gibi kısa bir sürede oluyor.

    Dahilinde Muhammed Mustafa Arab'nin (ASM) nübüvvetine delail 300'e yakın hadisi barındıran bir mektubun bu kadar kısa bir sürede yazılması muhakkak Zat-ı Zülkemal'in inaneyiteyiyle ancak vücud bulur.Hadislerin mevzû olup olmadığını araştırmak dahi bu bakımdan insanın günlerini alabilir.Bu radde-de işin rânâ olan kısmıda bu olmalı Muciat-ı Ahmediye (ASM)-da geçen bütün hadisler sahihtir.Nitekim-de öyle olmalı.

    Merak ediyorum acaba,bu dersler sizemi ait?Sayın angel.
    Kaburgasını yitirmiş bir adamın
    Hayata fırlattığı isyan kadar cehennemsiyim

  10. #30
    Nam-ı diğer TÜRBEDAR
    Status :m-angel isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)
    Üyelik tarihi: 20-09-2007
    Yaş: 40
    Mesajlar: 1.117
    m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite
    Teşekkür Etti : 549
    697 Teşekkür Aldı

    Hayır kardeşim bana ait değil. Ama bundan sonra boş zamanlarımda eklemeler yapmaya çalışacağım inşaAllah.

    Garibem, bîkesem, zaîfem, nâtuvânem, el'amân gûyem, meded hâ­hem, af be cûyem, zidergâhet ya İlâhî!)

+ Konu Cevaplama Paneli

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok