+ Konu Cevaplama Paneli
Sayfa 1 Toplam 4 Sayfadan
1 2 3 ... SonuncuSonuncu
Toplam 32 adet sonuctan sayfa basi 1 ile 10 arasi kadar sonuc gösteriliyor

Konu: Günlük Risale-i Nur dersi

  1. #1
    Nam-ı diğer TÜRBEDAR
    Status :m-angel isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)
    Üyelik tarihi: 20-09-2007
    Yaş: 40
    Mesajlar: 1.117
    m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite
    Teşekkür Etti : 549
    697 Teşekkür Aldı

    Günlük Risale-i Nur dersi

    Bismillahirrahmanirrahim

    YEDİNCİ NÜKTE

    Ramazan'ın sıyâmı, dünyada âhiret için ziraat ve ticaret etmeye gelen nev-i insanın kazancına baktığı cihetteki çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:

    Ramazan-ı Şerifte sevab-ı a'mâl, bire bindir. Kur'ân-ı Hakîmin, nass-ı hadisle, herbir harfinin on sevabı var; on hasene sayılır, on meyve-i Cennet getirir.

    Ramazan-ı Şerifte herbir harfin on değil, bin; ve Âyetü'l-Kürsî gibi âyetlerin herbir harfi binler; ve Ramazan-ı Şerifin Cumalarında daha ziyadedir. Ve Leyle-i Kadirde otuz bin hasene sayılır.

    Evet, herbir harfi otuz bin bâki meyveler veren Kur'ân-ı Hakîm, öyle bir nuranî şecere-i tûbâ hükmüne geçiyor ki, milyonlarla o bâki meyveleri Ramazan-ı Şerifte mü'minlere kazandırır.

    İşte, gel, bu kudsî, ebedî, kârlı ticarete bak, seyret ve düşün ki, bu hurufâtın kıymetini takdir etmeyenler ne derece hadsiz bir hasârette olduğunu anla.

    İşte, Ramazan-ı Şerif adeta bir âhiret ticareti için gayet kârlı bir meşher, bir pazardır.

    Ve uhrevî hasılat için gayet mümbit bir zemindir.

    Ve neşvünemâ-i a'mâl için, bahardaki mâ-i Nisandır.

    Saltanat-ı rububiyet-i İlâhiyeye karşı ubudiyet-i beşeriyenin resmigeçit yapmasına en parlak, kudsî bir bayram hükmündedir.

    Ve öyle olduğundan, yemek içmek gibi nefsin gafletle hayvanî hâcâtına ve mâlâyâni ve hevâperestâne müştehiyâta girmemek için, oruçla mükellef olmuş.

    Güya muvakkaten hayvaniyetten çıkıp melekiyet vaziyetine veyahut âhiret ticaretine girdiği için, dünyevî hâcâtını muvakkaten bırakmakla, uhrevî bir adam ve tecessüden tezahür etmiş bir ruh vaziyetine girerek, savmı ile Samediyete bir nevi aynadarlık etmektir. (Mektubat sh. 391)

    Bediüzzaman Said Nursi

    SÖZLÜK:

    SIYÂM : Oruçlar.
    NEV : Çeşit, sınıf, cins, tür.
    SEVÂB-I A'MÂL : Amellerin karşılığı.
    NÜZÛL : İnmek, iniş.
    NASS-I HADÎS : Hadîsin açık ve kesin hükmü.
    HASENE : İyilik, güzellik, hayırlı amel; Allah rızâsına uygun iş.
    LEYLE-İ KADİR : Kadir Gecesi; Ramazan ayının son on günü içinde bulunan en hayırlı gece.
    ŞEHR-İ RAMAZAN : Ramazan ayı.
    ŞECERE-İ TÛBÂ : Cennetteki Tûbâ ağacı.
    KUDSÎ : Mukaddes, yüce, temiz. Kusursuz ve noksansız.
    HURUFÂT :Mukaddes Harfler.
    HASÂRET : Zarar etme, ziyan, kayıp.
    MEŞHER : Sergi, fuar.
    UHREVÎ : Ahirete dâir, öteki dünyaya âit.
    HÂSILÂT : Elde kalanlar, ele geçenler, kâr, ürün.
    NEŞV Ü NEMÂ-İ A'MÂL : Amellerin yeşermesi ve büyümesi.
    MÜMBİT: Verimli
    MÂİ NİSANDIR : Nisan yağmuru/Su.
    BEŞERİYET : İnsanlık.
    HÂCÂT : İhtiyaçlar.
    İSTİHZÂR : Hazır etme, gözönüne getirme.
    SEMÂVÎ : Cenâb-ı Hak tarafından gönderilen, gökten gelen.
    HİTAB : Söz söyleme. Topluluğa veya birisine karşı konuşma.
    HÜSN-Ü İSTİKBÂL : Güzel karşılama, iyi karşılama.
    HÂCÂT-I SÜFLİYE : Aşağılık ve bayağı ihtiyaçlar.
    MÂLÂYÂNİYÂT : Faydasız, boş şeyler veya sözler.
    HÂLÂT : Hâller, durumlar, keyfiyetler.
    TECERRÜD : Sıyrılma, soyunma, çıplak olma.
    EKL Ü ŞÜRB : Yeyip içme.
    MÜŞTEHİYÂT : Nefsin hoşuna giden ve iştâhla yenen şeyler.
    MÜKELLEF : Yükümlü, vazifeli. Bir şeyi yapmaya mecbur olan.
    SAVM : Oruç.

  2. #2
    Nam-ı diğer TÜRBEDAR
    Status :m-angel isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)
    Üyelik tarihi: 20-09-2007
    Yaş: 40
    Mesajlar: 1.117
    m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite
    Teşekkür Etti : 549
    697 Teşekkür Aldı

    Ramazan, baki bir ömrü kazandırır

    Bismillahirrahmanirrahim

    Evet, Ramazan-ı Şerif, bu fâni dünyada, fâni ömür içinde ve kısa bir hayatta, bâki bir ömür ve uzun bir hayat-ı bâkiyeyi tazammun eder, kazandırır. Evet, birtek Ramazan, seksen sene bir ömür semerâtını kazandırabilir. Leyle-i Kadir ise, nass-ı Kur'ân ile, bin aydan daha hayırlı olduğu, bu sırra bir hüccet-i kâtıadır.

    Evet, nasıl ki bir padişah, müddet-i saltanatında, belki her senede, ya cülûs-u hümayun namıyla veyahut başka bir şâşaalı cilve-i saltanatına mazhar bazı günleri bayram yapar. Raiyetini, o günde umumî kanunlar dairesinde değil, belki hususî ihsânâtına ve perdesiz huzuruna ve has iltifatına ve fevkalâde icraatına ve doğrudan doğruya lâyık ve sadık milletini has teveccühüne mazhar eder. Öyle de, Ezel ve Ebed Sultanı olan on sekiz bin âlemin Padişah-ı Zülcelâli, o on sekiz bin âleme bakan, teveccüh eden ferman-ı âlişânı olan Kur'ân-ı Hakîmi, Ramazan-ı Şerifte inzal eylemiş.

    Elbette o Ramazan, mahsus bir bayram-ı İlâhî ve bir meşher-i Rabbânî ve bir meclis-i ruhanî hükmüne geçmek, mukteza-yı hikmettir.

    Madem Ramazan o bayramdır. Elbette bir derece süflî ve hayvanî meşagilden insanları çekmek için, oruca emredilecek. Ve o orucun ekmeli ise, mide gibi bütün duyguları, gözü, kulağı, kalbi, hayali, fikri gibi cihazat-ı insaniyeye dahi bir nevi oruç tutturmaktır. Yani, muharremattan, mâlâyâniyattan çekmek ve herbirisine mahsus ubudiyete sevk etmektir.

    Meselâ, dilini yalandan, gıybetten ve galiz tabirlerden ayırmakla ona oruç tutturmak;

    ve o lisanı,

    tilâvet-i Kur'ân

    ve zikir

    ve tesbih

    ve salâvat

    ve istiğfar
    gibi şeylerle meşgul etmek;

    meselâ gözünü nâmahreme bakmaktan

    ve kulağını fena şeyleri işitmekten men edip,

    gözünü ibrete

    ve kulağını hak söz ve Kur'ân dinlemeye sarf etmek gibi,

    sair cihazata da bir nevi oruç tutturmaktır.

    Zaten mide en büyük bir fabrika olduğu için, oruçla ona tatil-i eşgal ettirilse, başka küçük tezgâhlar kolayca ona ittibâ ettirilebilir. (Mektubat sh. 391)

    Bediüzzaman Said Nursi

    SÖZLÜK:


    BÂKÎ : Ebedî, dâimî, sonu gelmez, ölmez, sonsuz.
    SIYÂM : Oruçlar.
    TAZAMMUN : İçinde bulundurma, içine alma, ihtivâ etme, muhît olma.
    SEMERÂT : Meyveler, faydalar, kârlar, menfaatler.
    HÜCCET-İ KATIA : f. Kat'i delil. Bir şeyin doğruluğunu şeksiz, şüphesiz isbata vesile olan.
    LEYLE-İ KADİR : Kadir Gecesi; Ramazan ayının son on günü içinde bulunan en hayırlı gece.
    MÜDDET : Belli ve muayyen vakit.
    CÜLÛS-U HÜMÂYUN : Padişahın tahta çıkışı.
    ŞÂŞAALI : Parlak. Gösterişli.
    CİLVE-İ SALTANAT : Saltanatın görüntüsü.
    MAZHAR : Nâil olma, şereflenme, kavuşma, ortaya çıkma ve görünme yeri.
    RAİYYET : Birisinin idâresine bağlı olanlar; halk, millet, vatandaş.
    İHSANÂT : İyilikler, bağışlar, lütuflar.
    İCRAAT : Yapılan işler, faaliyetler.
    TEVECCÜH : Yönelme, sevgi, ilgi.
    FERMÂN-I ÂLİŞAN : Şanı yüce ferman.
    İNZÂL : Nâzil olma, indirme.
    MEŞHER-İ RABBÂNÎ : Her varlığı terbiye ve idâre eden Cenâb-ı Hakk'ın fuarı, sergisi.
    MUKTEZÂ-İ HİKMET : Hikmet gereği.
    MUKTEZÂ : Gereken, lâzım gelen, îcap eden.
    SÜFLÎ : Aşağıda bulunan, alçak, âdî.
    MEŞÂGİL : Meşguliyetler ve çalışmalar.
    EKMELİYET : Mükemmellik, en mükemmel oluş.
    CİHÂZÂT-I İNSÂNİYE : İnsandaki maddî ve mânevî organlar.
    MUHARREMÂT : Haram kılınan şeyler.
    MÂLÂYÂNİYÂT : Faydasız, boş şeyler veya sözler.
    GALÎZ : Çirkin, terbiye dışı.
    TİLÂVET-İ KUR'ÂN : Kur'ân okumak.
    İSTİĞFAR : Cenâb-ı Allah'tan kusurların affedilmesini, günâhların bağışlanmasını isteme.
    NÂMAHREM : Dînen evlenmeye mâni akrabâlığı olmayan erkek veya kadın.
    TÂTİL-İ EŞGAL : Boş durma, işlere son verme.

  3. #3
    @Bir demet tebessüm@
    Status :Ya Leyl! isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)
    Üyelik tarihi: 17-08-2009
    Yaş: 29
    Mesajlar: 208
    Ya Leyl! Çok faydalı ve popüler üye Ya Leyl! Çok faydalı ve popüler üye Ya Leyl! Çok faydalı ve popüler üye Ya Leyl! Çok faydalı ve popüler üye Ya Leyl! Çok faydalı ve popüler üye Ya Leyl! Çok faydalı ve popüler üye Ya Leyl! Çok faydalı ve popüler üye Ya Leyl! Çok faydalı ve popüler üye Ya Leyl! Çok faydalı ve popüler üye Ya Leyl! Çok faydalı ve popüler üye Ya Leyl! Çok faydalı ve popüler üye
    Teşekkür Etti : 349
    229 Teşekkür Aldı

    "Ramazan-ı Şerifte herbir harfin on değil, bin; ve Âyetü'l-Kürsî gibi âyetlerin herbir harfi binler; ve Ramazan-ı Şerifin Cumalarında daha ziyadedir. Ve Leyle-i Kadirde otuz bin hasene sayılır. "

    "Evet, herbir harfi otuz bin bâki meyveler veren Kur'ân-ı Hakîm, öyle bir nuranî şecere-i tûbâ hükmüne geçiyor ki, milyonlarla o bâki meyveleri Ramazan-ı Şerifte mü'minlere kazandırır. "

    Allah'ım şu bonuslara bak, Ya Rabbim

  4. #4
    Nam-ı diğer TÜRBEDAR
    Status :m-angel isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)
    Üyelik tarihi: 20-09-2007
    Yaş: 40
    Mesajlar: 1.117
    m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite
    Teşekkür Etti : 549
    697 Teşekkür Aldı

    Oruç insana acziyetini hissettiriyor

    Bismillahirrahmanirrahim

    BEŞİNCİ NÜKTE


    Ramazan-ı Şerifin orucu, nefsin tehzib-i ahlâkına ve serkeşâne muamelelerinden vazgeçmesi cihetine baktığı noktasındaki çok hikmetlerinden birisi şudur ki:

    Nefs-i insaniye gafletle kendini unutuyor.

    Mahiyetindeki hadsiz aczi, nihayetsiz fakrı, gayet derecedeki kusurunu göremez ve görmek istemez.

    Hem ne kadar zayıf ve zevâle maruz ve musibetlere hedef bulunduğunu ve çabuk bozulur, dağılır et ve kemikten ibaret olduğunu düşünmez.

    Adeta polattan bir vücudu var gibi, lâyemûtâne, kendini ebedî tahayyül eder gibi dünyaya saldırır. Şedit bir hırs ve tamahla ve şiddetli alâka ve muhabbetle dünyaya atılır.

    Her lezzetli ve menfaatli şeylere bağlanır. Hem kendini kemâl-i şefkatle terbiye eden Hâlıkını unutur. Hem netice-i hayatını ve hayat-ı uhreviyesini düşünmez; ahlâk-ı seyyie içinde yuvarlanır.

    İşte, Ramazan-ı Şerifteki oruç,

    en gafillere ve mütemerridlere,

    zaafını

    ve aczini

    ve fakrını ihsas ediyor.

    Açlık vasıtasıyla midesini düşünüyor; midesindeki ihtiyacını anlar.

    Zayıf vücudu ne derece çürük olduğunu hatırlıyor.

    Ne derece merhamete ve şefkate muhtaç olduğunu derk eder.

    Nefsin firavunluğunu bırakıp, kemâl-i acz ve fakr ile dergâh-ı İlâhiyeye ilticaya bir arzu hisseder ve bir şükr-ü mânevî eliyle rahmet kapısını çalmaya hazırlanır-eğer gaflet kalbini bozmamış ise!- (Mektubat Ramazan Ris. Sh.389)

    Bediüzzaman Said Nursi

    SÖZLÜK:


    TEHZÎB-İ AHLÂK : Ahlâkı güzelleştirmek; kötü huyları gidermek.
    SERKEŞÂNE : İsyan edercesine, başıbozukçasına, dikkafalılık yaparcasına.
    MUÂMELE : Davranış, işlem, birbiri ile iş görme, amel etme, alış veriş.
    GAFLET : Dikkatsizlik, endişesizlik, vurdumduymazlık; nefsine uyarak Allah'ı ve emirlerini unutmak.
    MÂHİYET : Birşeyin aslı, içyüzü, esâsı.
    NİHÂYETSİZ : Sonsuz.
    ZEVAL : Zâil olma, sona erme.
    MÂRUZ : Birşeyin karşısında ve tesiri altında bulunan, uğrama.
    POLAT : Çelik gibi sert bir mâden.
    LÂYEMUTÂNE : Ölmeyecekmişcesine, ölümsüz olarak.
    TAMAH : (Tımah - Tumuh) Bir şeye göz dikip bakma.
    AHLÂK-I SEYYİE : Kötü huylar, çirkin ahlâk.
    MÜTEMERRİD : İnatçı, dik kafalı, hakkı kabul etmekte direnen.
    DERK : İyice anlamak, idrak etmek.
    KEMÂL-İ İLÂHÎYE : Allah'ın mükemmelliği.
    KEMÂL-İ ACZ VE FAKR : Tam âcizlik ve fakirlik.
    DERGÂH-I İLÂHÎ : Allah'ın huzuru.

  5. #5
    Nam-ı diğer TÜRBEDAR
    Status :m-angel isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)
    Üyelik tarihi: 20-09-2007
    Yaş: 40
    Mesajlar: 1.117
    m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite
    Teşekkür Etti : 549
    697 Teşekkür Aldı

    Musibet-i Semaviyeden vefat edenlerin mükafatı

    Bismillahirrahmanirrahim

    Gayet ehemmiyetlidir.

    Şiddet-i şefkat ve rikkatten, bu kışın şiddetli soğuğuyla beraber manevi ve şiddetli bir soğuk ve musibet-i beşeriyeden biçarelere gelen felâketler, helâketler, sefaletler, açlıklar şiddetle rikkatime dokundu. Birden ihtar edildi ki:

    Böyle musibetlerde kâfir de olsa hakkında bir nevi merhamet ve mükâfât vardır ki, o musibet ona nispeten çok ucuz düşer. Böyle musibet-i semaviye masumlar hakkında bir nevi şehadet hükmüne geçiyor.

    Üç dört aydır ki, dünyanın vaziyetinden ve harbinden hiçbir haberim yokken, Avrupa'da, Rusya'daki çoluk çocuğa acıyarak tahattur ettim. O manevi ihtarın beyan ettiği taksimat bu elîm şefkate bir merhem oldu. Şöyle ki:

    O musibet-i semaviyeden ve beşerin zalim kısmının cinayetinin neticesi olarak gelen felâketten vefat eden ve perişan olanlar, eğer on beş yaşına kadar olanlar ise, ne dinde olursa olsun şehit hükmündedir. Müslümanlar gibi büyük mükâfât-ı maneviyeleri, o musibeti hiçe indirir.

    On beşinden yukarı olanlar, eğer masum ve mazlum ise, mükâfâtı büyüktür, belki onu Cehennemden kurtarır. Çünkü ahirzamanda madem fetret derecesinde din ve din-i Muhammedîye (a.s.m.) bir lâkaytlık perdesi gelmiş. Ve madem ahirzamanda Hazret-i İsâ'nın (a.s.) din-i hakikîsi hükmedecek, İslamiyetle omuz omuza gelecek. Elbette şimdi, fetret gibi karanlıkta kalan ve Hazret-i İsa'ya (a.s.) mensup Hıristiyanların mazlumları, çektikleri felâketler onlar hakkında bir nevi şehadet denilebilir. Hususan ihtiyarlar ve musibetzedeler, fakir ve zayıflar, müstebit büyük zalimlerin cebir ve şiddetleri altında musibet çekiyorlar. Elbette o musibet onlar hakkında medeniyetin sefahetinden ve küfranından ve felsefenin dalâletinden ve küfründen gelen günahlara keffaret olmakla beraber, yüz derece onlara kârdır diye hakikatten haber aldım, Cenab-ı Erhamürrâhîmine hadsiz şükrettim. Ve o elîm elem ve şefkatten teselli buldum.

    Eğer o felâketi gören zalimler ise ve beşerin perişaniyetini ihzar eden gaddarlar ve kendi menfaati için insan âlemine ateş veren hodgâm, alçak insî şeytanlar ise, tam müstehak ve tam adalet-i Rabbaniyedir.

    Eğer o felâketi çekenler mazlumların imdadına koşanlar ve istirahat-i beşeriye için ve esasat-ı diniyeyi ve mukaddesat-ı semaviyeyi ve hukuk-u insaniyeyi muhafaza için mücadele edenler ise, elbette o fedakarlığın manevi ve uhrevî neticesi o kadar büyüktür ki, o musibeti onlar hakkında medâr-ı şeref yapar, sevdirir. (Kastamonu L. Sh. 79)

    Bediüzzaman Said Nursi

    SÖZLÜK:

    ŞİDDET-İ ŞEFKAT : Aşırı derecedeki şefkat, acımak.
    RİKKAT : Acıma; incelik; yufka yüreklilik; yumuşaklık.
    MUSÎBET-İ BEŞERİYE : İnsanlara gelen belâ ve musîbetler.
    BÎÇARE : Çaresiz, zavallı.
    SEFÂLET : Perişanlık, yoksulluk.
    MERHAMET : Acımak, şefkat göstermek; korumak, iyilik etmek; esirgemek.
    MÜKÂFAT : Ödül.
    MUSÎBET : Belâ, felâket, hastalık, dert, sıkıntı, ezâ, başa gelen acı durumlar.
    ŞEHÂDET : Şâhitlik; Allah tarafından Peygamberimize bildirilen herşeyi kabul ve tasdik etme.
    MUSÎBET-İ SEMÂVİYE : Gökten gelen belâlar, musîbetler.
    MÜKÂFAT-I MÂNEVİYE : Mânevî mükâfat, ödül.
    MAZLUM : Zulme uğrayan.
    MÂSUM : Günâhı, kötülüğü olmayan, suçsuz.
    FETRET : Karanlık, mânevî buhran zamanı.
    LÂKAYD : Karışmayan, kıymet ve ehemmiyet vermeyen, ilgisiz.
    DÎN-İ HAKİKÎ : Gerçek din.
    HUSUSAN : Bilhassa, özellikle.
    MUSÎBETZEDE : Belâya uğrayan, hastalık veya başka dertlere uğrayan.
    MÜSTEBİD : Diktatör, zulüm ve baskı yapan. Başkasının hukukunu elinden alan.
    CEBİR : Zabtetmek. Zor. Kuvvet.
    SEFÂHET : Zevk, eğlence ve yasak şeylere düşkünlük.
    KÜFRAN : inkâr; nîmeti takdir etmeme.
    DALÂLET : Hak ve hakîkatten, dinden sapma, ayrılma; azma.
    KEFFARET : Bir mecburiyet altında veya yanlışlıkla işlenmiş günahı affettirmek ümidiyle şeriata uygun olarak verilen sadaka veya tutulan oruç. * Günahtan arınma.
    CENÂB-I ERHAMÜ'R-RÂHİMÎN : Şefkat ve merhametin en yüksek derecesine sâhip,mahlûkatına tam bir şefkat ve merhametle muâmele eden Rahîm.
    GADDAR : Çok zâlim. Kahredici.
    MÜSTEHAK : Hak eden, hak etmiş, kendisi kazanmış.
    İSTİRAHAT-İ BEŞERİYE : İnsanlığın rahatlaması.
    ESÂSÂT-I DİNİYE : Dînî esaslar.
    MUKADDESÂT-I SEMAVİYE : İlâhî emre ve vahye dayanan kusursuz ve noksansız şeyler.
    MEDÂR-I ŞEREF : Şeref kazandıran sebep.

  6. #6
    Nam-ı diğer TÜRBEDAR
    Status :m-angel isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)
    Üyelik tarihi: 20-09-2007
    Yaş: 40
    Mesajlar: 1.117
    m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite
    Teşekkür Etti : 549
    697 Teşekkür Aldı

    Musibetler Allah’ın ihtarıdır

    Bismillahirrahmanirrahim

    Birinci Mesele:Asıl musibet ve muzır musibet, dine gelen musibettir. Musibet-i diniyeden her vakit dergâh-ı İlâhiyeye iltica edip feryad etmek gerektir.

    Fakat dinî olmayan musibetler, hakikat noktasında musibet değildirler. Bir kısmı ihtar-ı Rahmânîdir. Nasıl ki çoban, gayrın tarlasına tecavüz eden koyunlarına taş atıp, onlar o taştan hissederler ki, zararlı işten kurtarmak için bir ihtardır, memnunâne dönerler. Öyle de, çok zâhirî musibetler var ki, İlâhî birer ihtar, birer ikazdır. Ve bir kısmı keffâretü'z-zünubdur. Ve bir kısmı, gafleti dağıtıp, beşerî olan aczini ve zaafını bildirerek bir nevi huzur vermektir. Musibetin hastalık olan nevi, sabıkan geçtiği gibi, o kısım, musibet değil, belki bir iltifat-ı Rabbânîdir, bir tathirdir.

    Rivayette vardır ki, "Ermiş bir ağacı silkmekle nasıl meyveleri düşüyor; sıtmanın titremesinden günahlar öyle dökülüyor."

    Hazret-i Eyyüb Aleyhisselâm, münâcâtında, istirahat-i nefis için dua etmemiş. Belki zikr-i lisanî ve tefekkür-ü kalbîye mâni olduğu zaman, ubudiyet için şifa talep eylemiş. Biz, o münâcatla birinci maksadımız, günahlardan gelen mânevî, ruhî yaralarımızın şifasını niyet etmeliyiz. Maddî hastalıklar için, ubudiyete mâni olduğu zaman iltica edebiliriz. Fakat muterizâne, müştekiyâne bir surette değil, belki mütezellilâne ve istimdatkârâne iltica edilmeli.

    Madem Onun rububiyetine razıyız; o rububiyeti noktasında verdiği şeye rıza lâzım. Kazâ ve kaderine itirazı işmam eder bir tarzda ah, of edip şekvâ etmek, bir nevi kaderi tenkittir, rahîmiyetini ithamdır. Kaderi tenkit eden, başını örse vurur, kırar. Rahmeti itham eden, rahmetten mahrum kalır. Kırılmış elle intikam almak için o eli istimal etmek nasıl kırılmasını tezyid ediyor; öyle de, musibete giriftar olan adam, itirazkârâne şekvâ ve merakla onu karşılamak, musibeti ikileştiriyor.

    İkinci Mesele: Maddî musibetleri büyük gördükçe büyür, küçük gördükçe küçülür. Meselâ, gecelerde insanın gözüne bir hayal ilişir. Ona ehemmiyet verdikçe şişer, ehemmiyet verilmezse kaybolur. Hücum eden arılara iliştikçe fazla tehâcüm göstermeleri, lâkayt kaldıkça dağılmaları gibi, maddî musibetlere de büyük nazarıyla, ehemmiyetle baktıkça büyür. Merak vasıtasıyla o musibet cesetten geçerek kalbde de kökleşir, bir mânevî musibeti dahi netice verir, ona istinad eder, devam eder. Ne vakit o merakı, kazâya rıza ve tevekkül vasıtasıyla izale etse, bir ağacın kökü kesilmesi gibi, maddî musibet hafifleşe hafifleşe, kökü kesilmiş ağaç gibi kurur, gider. Bu hakikati ifade için bir vakit böyle demiştim:

    Bırak ey biçare feryadı belâdan kıl tevekkül,
    Zira feryat belâ ender hatâ ender belâdır bil.
    Eğer belâ vereni buldunsa, safâ ender atâ ender belâdır bil.
    Eğer bulmazsan, bütün dünya cefâ ender fenâ ender belâdır bil.
    Cihan dolu belâ başında varken, ne bağırırsın küçük bir belâdan? Gel, tevekkül kıl.
    Tevekkülle belâ yüzünde gül, tâ o da gülsün. O güldükçe küçülür, eder tebeddül. (Lemalar sh. 18)

    Bediüzzaman Said Nursi

    SÖZLÜK:


    MUSÎBET : Belâ, felâket, hastalık, dert, sıkıntı, ezâ, başa gelen acı durumlar.
    MUZIR : Ziyan veren, zararlı, zarara sokan.
    MUSÎBET-İ DİNİYE : Dine gelen belâlar.
    DERGÂH-I İLÂHİYE : Cenâb-ı Hakkın huzuru.
    İLTİCÂ : Sığınma.
    İHTAR-I RAHMÂNÎ : Cenâb-ı Hakkın şefkat ve merhametiyle yaptığı îkaz, uyarı.
    GAYRI : Başkası, diğeri. Artık.
    MEMNUNÂNE : Memnun bir şekilde, memnun kalarak
    KEFFÂRETÜ'Z-ZÜNÛB : Günahların keffâreti, mü'minlere, işledikleri günahların affı için Allah tarafından verilen hastalık ve musîbetler.
    SÂBIKÂN : Bundan önce, evvelce, az önce geçtiği gibi.
    İLTİFAT-I RABBÂNÎ : Terbiye ve idâre eden Cenab-ı Hakk'ın bir lütfu, iltifatı.
    TATHİR : Temizleme, yıkayıp pâk etme.
    RİVÂYET : Peygamberimizden işittiklerini veya Sahabeden duyduklarını, birisinin başkasına anlatması.
    MÜNÂCÂT : Duâ, yakarış.
    ZİKR-İ LİSÂNÎ : Allah'ı dille anmak.
    TEFEKKÜR-Ü KALBÎ : Kalben düşünme, fikretme, anma.
    MÛTERİZÂNE : İtiraz edercesine. Karşı gelerek.
    MÜŞTEKİYÂNE : Şikâyet ederek, şikâyet edercesine.
    MÜTEZELLİLÂNE : Zelîl olarak, kendi hiçliğini bilir sûrette kusur ve aczini anlamakla.
    İSTİMDATKÂRÂNE : Yardım edene yakışır halde yardım istemek.
    İLTİCÂ : Sığınma.
    RUBÛBİYET : Cenâb-ı Hakkın her zaman, her yerde ve her mahlûka muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onu terbiye etmesi ve idâresi altında bulundurması vasfı.
    RIZA : Razı oluş. Memnunluk, hoşluk.
    KAZÂ : Vaktinde kılınmayan namazı sonradan kılmak; birdenbire olan musîbet, beklenmedik belâ. Kaderde takdir edilenlerin, zamanı gelince meydana gelmesi.
    İŞMÂM : Koklatmak, hafif olarak hissettirmek.
    ŞEKVÂ : Şikâyet etmek, sızlanmak.
    İTHAM : Suçlama.
    İSTİMÂL : Kullanma.
    TEZYİD : Arttırma, çoğaltma.
    LÂKAYD : Karışmayan, kıymet ve ehemmiyet vermeyen, ilgisiz.
    TEVEKKÜL : Sebeplere sarıldıktan sonra neticesini Allah'a bırakma, neticeye rıza gösterme.
    FERYÂD : Bağırıp çağırmak, yüksek sesle medet istemek.
    BELÂ : Afet. Sıkıntı. Tasa, kaygı. Musibet. Mücazat
    ENDER : İçinde
    SAFÂ : Eğlence; gönül şenliği; gönül rahatlığı ve sevinçli olma hâli.
    ATA ENDER : Lütuf içinde
    CEFÂ ENDER : Cefâ, içinde.
    FENÂ ENDER : Fena içinde.
    TEBEDDÜL : Yenilenme, değişme.

  7. #7
    Nam-ı diğer TÜRBEDAR
    Status :m-angel isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)
    Üyelik tarihi: 20-09-2007
    Yaş: 40
    Mesajlar: 1.117
    m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite
    Teşekkür Etti : 549
    697 Teşekkür Aldı

    Ey namazdan hoşlanmayan nefsim!

    Bismillahirrahmanirrahim

    Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla

    Namaz dinin direğidir. (Hadîs-i şerif: Keşfü'l-Hafâ, 2:3; Hadîs no: 1621; Tirmizî, İmân: 8; İbn-i Mâce, Fiten: 12; Müsned, 5:231, 237.)

    Namaz ne kadar kıymettar ve mühim, hem ne kadar ucuz ve az bir masraf ile kazanılır, hem namazsız adam ne kadar divâne ve zararlı olduğunu iki kere iki dört eder derecesinde kat'î anlamak istersen, şu temsilî hikâyeciğe bak, gör:

    Bir zaman, bir büyük hâkim, iki hizmetkârını, herbirisine yirmi dört altın verip, iki ay uzaklıkta, has ve güzel bir çiftliğine ikâmet etmek için gönderiyor. Ve onlara emreder ki:

    "Şu para ile yol ve bilet masrafı yapınız. Hem oradaki meskeninize lâzım bâzı şeyleri mübâyaa ediniz. Bir günlük mesafede bir istasyon vardır; hem araba, hem gemi, hem şimendifer, hem tayyâre bulunur. Sermâyeye göre binilir."

    İki hizmetkâr ders aldıktan sonra giderler. Birisi bahtiyar idi ki, istasyona kadar bir parça para masraf eder. Fakat, o masraf içinde, efendisinin hoşuna gidecek öyle güzel bir ticaret elde eder ki, sermâyesi birden bine çıkar. Öteki hizmetkâr bedbaht, serseri olduğundan, istasyona kadar yirmi üç altınını sarf eder. Kumara mumara verip zâyi eder. Birtek altını kalır. Arkadaşı ona der:

    "Yahu, şu liranı bir bilete ver. Tâ, bu uzun yolda yayan ve aç kalmayasın. Hem bizim efendimiz kerîmdir; belki merhamet eder, ettiğin kusuru affeder. Seni de tayyâreye bindirirler. Bir günde mahall-i ikâmetimize gideriz. Yoksa, iki aylık bir çölde aç, yayan, yalnız gitmeye mecbur olursun."

    Acaba, şu adam inad edip, o tek lirasını bir defîne anahtarı hükmünde olan bir bilete vermeyip, muvakkat bir lezzet için sefâhete sarf etse; gayet akılsız, zararlı, bedbaht olduğunu en akılsız adam dahi anlamaz mı?

    İşte ey namazsız adam! Ve ey namazdan hoşlanmayan nefsim!

    O hâkim ise; Rabbimiz, Hâlıkımızdır.

    O iki hizmetkâr yolcu ise; biri mütedeyyin, namazını şevk ile kılar; diğeri gâfil, namazsız insanlardır.

    O yirmi dört altın ise, yirmi dört saat her gündeki ömürdür.

    O has çiftlik ise, Cennettir.

    O istasyon ise, kabirdir.

    O seyahat ise; kabre, haşre, ebede gidecek beşer yolculuğudur. Amele göre, takvâ kuvvetine göre o uzun yolu mütefâvit derecede kat' ederler. Bir kısım ehl-i takvâ, berk gibi, bin senelik yolu bir günde keser. Bir kısmı da, hayal gibi, elli bin senelik bir mesafeyi bir günde kat' eder. Kur'ân-ı Azîmüşşan şu hakikate iki âyetiyle işaret eder.

    O bilet ise namazdır. Birtek saat, beş vakit namaza abdestle kâfi gelir. Acaba, yirmi üç saatini şu kısacık hayat-ı dünyeviyeye sarf eden ve o uzun hayat-ı ebediyeye birtek saatini sarf etmeyen ne kadar zarar eder, ne kadar nefsine zulmeder, ne kadar hilâf-ı akıl hareket eder! Zîrâ, bin adamın iştirak ettiği bir piyango kumarına yarı malını vermek, akıl kabul ederse -halbuki, kazanç ihtimâli binde birdir- sonra yirmi dörtten bir malını yüzde doksan dokuz ihtimâl ile kazancı musaddak bir hazîne-i ebediyeye vermemek, ne kadar hilâf-ı akıl ve hikmet hareket ettiğini, ne kadar akıldan uzak düştüğünü kendini âkıl zanneden adam anlamaz mı?

    Halbuki, namazda ruhun ve kalbin ve aklın büyük bir rahatı vardır. Hem, cisme de o kadar ağır bir iş değildir. Hem, namaz kılanın diğer mübah dünyevî amelleri, güzel bir niyet ile ibâdet hükmünü alır. Bu sûrette bütün sermâye-i ömrünü âhirete mal edebilir. Fânî ömrünü bir cihette ibkâ eder. (Sözler, Dördüncü Söz)

    Bediüzzaman Said Nursi

    SÖZLÜK:


    DÎVÂNE : Aklı başında olmayan, deli.
    İKAMET : Bir yerde oturma; kalma.
    SERMAYE : f. Ana mal. Esas para. İlk elde mevcut olan para. * Kazanılmış ilim. * Hayat. Ömür.
    BEDBAHT : Bahtsız, mutsuz, kötü, fenâ.
    KERÎM : İkrâm ve ihsânı bol olan Allah.
    TAYYÂRE : Uçak.
    MAHALL-İ İKAMET : Oturulan yer.
    MUVAKKAT : Geçici; kısa bir zaman, vakitli, fâni.
    SEFÂHET : Zevk, eğlence ve yasak şeylere düşkünlük.
    BEDBAHT : Bahtsız, mutsuz, kötü, fenâ.
    MÜTEDEYYİN : Dindar.
    GÂFİL : Dikkatsiz, iyi düşünmeyen, uyanık olmayan.
    HAŞR : Yeniden dirilip toplanmak. ikinci diriliş.
    BEŞER : İnsan.
    AMEL : Fiil, iş, emek.
    TAKVÂ : Bütün günahlardan kendini korumak; dinin yasak ettiği şeylerden kaçınmak.
    MÜTEFÂVİT : Çeşitli, farklı.
    BERK : Şimşek.
    HAYAT-I EBEDİYE : Âhiret hayatı; sonsuz hayat.
    HİLÂF-I AKIL : Akla ters.
    İŞTİRAK : Ortaklık, katılma.
    MUSADDAK : Tasdik olunmuş, doğrulanan.
    HAZÎNE-İ EBEDİYE : Ebedî hazîne; Cennet.
    ÂKIL : Akıllı.
    MÜBÂH : Günâhı ve sevâbı olmayan yeme, içme, yürüme gibi günlük davranışlar.
    SERMÂYE-İ ÖMÜR : Ömür sermâyesi.
    İBKA : Ayakta tutma, devam ettirme, bâkîleştirme, sonsuzlaştırma.

  8. #8
    Nam-ı diğer TÜRBEDAR
    Status :m-angel isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)
    Üyelik tarihi: 20-09-2007
    Yaş: 40
    Mesajlar: 1.117
    m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite
    Teşekkür Etti : 549
    697 Teşekkür Aldı

    Bir sünnete 100 şehit sevabı

    Bismillahirrahmanirrahim

    Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş:
    Yani, "Fesâd-ı ümmetim zamanında kim benim sünnetime temessük etse, yüz şehidin ecrini, sevabını kazanabilir."

    Evet, Sünnet-i Seniyyeye ittibâ, mutlaka gayet kıymettardır.

    Hususan bid'aların istilâsı zamanında Sünnet-i Seniyyeye ittibâ etmek daha ziyade kıymettardır.

    Hususan fesâd-ı ümmet zamanında Sünnet-i Seniyyenin küçük bir âdâbına mürâât etmek, ehemmiyetli bir takvâyı ve kuvvetli bir imanı ihsas ediyor.

    Doğrudan doğruya Sünnete ittibâ etmek, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmı hatıra getiriyor. O ihtardan, o hâtıra, bir huzur-u İlâhi hâtırasına inkılap eder. Hattâ en küçük bir muamelede, hattâ yemek, içmek ve yatmak âdâbında Sünnet-i Seniyyeyi mürâât ettiği dakikada, o âdi muamele ve o fıtrî amel, sevaplı bir ibadet ve şer'î bir hareket oluyor.

    Çünkü o âdi hareketiyle Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma ittibâını düşünüyor ve şeriatın bir edebi olduğunu tasavvur eder. Ve şeriat sahibi o olduğu hatırına gelir. Ve ondan, Şâri-i Hakikî olan Cenâb-ı Hakka kalbi müteveccih olur. Bir nevi huzur ve ibadet kazanır.

    İşte, bu sırra binaen, Sünnet-i Seniyyeye ittibâı kendine âdet eden, âdâtını ibadete çevirir, bütün ömrünü semeredar ve sevabdar yapabilir. (Lem'alar. S, 54-55)

    Bediüzzaman Said Nursi

    SÖZLÜK:
    FESÂD-I ÜMMET : Ümmetin fesada gitmesi, bozulması, karışıklıkların başlaması.
    TEMESSÜK : Yapışma, sarılma, sıkıca tutma.
    SÜNNET-İ SENİYYE : Peygamberimizin (a.s.m.) sözlerine, emirlerine ve hareketlerine dâir en yüksek ve kıymetli haller, tavırlar, hareket düsturları.
    BİD\'A : Dinin aslına uymayan âdet ve uygulamalar.
    MÜRÂÂT : Uymak, tatbik etmek, uyum.
    TASAVVUR : Birşeyi zihinde şekillendirme; düşünce, tasarı; tasarlama.
    ŞÂRİ-İ HAKİKÎ : Şeriatın kurucusu ve gerçek sâhibi olan Allah.
    SEMEREDÂR : Meyveli. Faydalı neticeler vermiş.

  9. #9
    Nam-ı diğer TÜRBEDAR
    Status :m-angel isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)
    Üyelik tarihi: 20-09-2007
    Yaş: 40
    Mesajlar: 1.117
    m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite
    Teşekkür Etti : 549
    697 Teşekkür Aldı

    Allah Hz. Muhammed’e benzeyenleri sever

    Bismillahirrahmanirrahim

    İşte, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, madem masnuat içinde en mükemmel ferttir ve mahlûkat içinde en mümtaz şahsiyettir.

    Hem san'at-ı İlâhiyeyi bir velvele-i zikir ve tesbihle teşhir ediyor ve istihsan ediyor.

    Hem esmâ-i İlâhiyedeki cemal ve kemal hazinelerini lisan-ı Kur'ân ile açmıştır.

    Hem kâinatın âyât-ı tekviniyesinin, Sâniinin kemâline delâletlerini parlak ve kati bir surette lisan-ı Kur'ân'la beyan ediyor.

    Hem küllî ubudiyetiyle rububiyet-i İlâhiyeye aynadarlık ediyor.

    Hem mahiyetinin câmiiyetiyle bütün esmâ-i İlâhiyeye bir mazhar-ı etemm olmuştur.

    Elbette bunun için denilebilir ki, Cemîl-i Zülcelâl, kendi cemâlini sevmesiyle, o cemâlin en mükemmel âyine-i zîşuuru olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâmı sever.

    Hem kendi esmâsını sevmesiyle, o esmânın en parlak aynası olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâmı sever ve Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâma benzeyenleri dahi derecelerine göre sever.

    Hem san'atını sevdiği için, elbette Onun san'atını en yüksek bir sadâ ile bütün kâinatta neşreden ve semâvâtın kulağını çınlatan, ber ve bahri cezbeye getiren bir velvele-i zikir ve tesbihle ilân eden Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâmı sever ve ona ittibâ edenleri de sever.

    Hem masnuatını sevdiği için, o masnuatın en mükemmeli olan zîhayatı ve zîhayatın en mükemmeli olan zîşuuru ve zîşuurun en efdali olan insanları ve insanların bil'ittifak en mükemmeli olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâmı elbette daha ziyade sever.

    Hem kendi mahlûkatının mehâsin-i ahlâkiyelerini sevdiği için, mehâsin-i ahlâkiyede bil'ittifak en yüksek mertebede bulunan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâmı sever ve derecâta göre ona benzeyenleri dahi sever.

    Demek, Cenâb-ı Hakkın rahmeti gibi, muhabbeti dahi kâinatı ihata etmiş. İşte, o hadsiz mahbuplar içindeki mezkûr beş veçhinin herbir veçhinde en yüksek makam, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâma mahsustur ki, "Habîbullah" lâkabı ona verilmiş. (Mektubat sh. 295)

    Bediüzzaman Said Nursi

    SÖZLÜK:
    MASNUAT : Sanatla yapılmış olan eserler, varlıklar.
    MAHLÛKÁT : Yaratılmışlar. Varlıklar.
    MÜMTAZ : Seçkin, üstün.
    SAN'AT : Ustalık, hüner, mârifet.
    VELVELE-İ ZİKİR : Zikir sesleri, gürlemeleri.
    TESBİH : Allah'ın zâtında, sıfatında ve fiillerinde bütün noksanlardan uzak olduğunu ifâde etmek.
    TEŞHİR : Sergileme, gösterme.
    İSTİHSAN : Beğenme, güzel bulma.
    ESMÂ-İ İLÂHÎ : Allah'ın isimleri.
    CEMÂL : Güzellik,
    KEMÂL : Olgunluk, mükemmellik, eksiksizlik, tamlık.
    ÂYÂT-I TEKVÎNİYE : Oluşla, yaratılışla ilgili âyetler; varlıklarda görülen deliller.
    SÂNİ : Herşeyi sanatla yaratan Allah.
    DELÂLET : Delil olmak, yol göstermek, doğru yolu bulmakta insanlara yardım etmek.
    RUBÛBİYET-İ İLÂHİYE : Cenâb-ı Hakkın her zaman, her yerde ve her mahlûka muhtaç olduğu şeyleri vermesi, onu terbiye etmesi ve idâresi altında bulundurması vasfı.
    MÂHİYET-İ CÂMİA : Çok mânâları içinde toplayan mâhiyet, kabiliyet.
    MAZHAR-I ETEMM : Tam ve eksiksiz gösterme, liyâkat.
    CEMÎL-İ ZÜLCELÂL : Büyüklük sâhibi ve çok güzel olan Cenab-ı Hak.
    ÂYİNE-İ ZÎŞUUR : Şuurluca âyinedarlık, şuurlu bir âyine.
    SADÂ : Ses.
    NEŞRETMEK : Yaymak.
    BER : Kara, yer, toprak.
    BAHR : Deniz.
    CEZBE : Çekme, çekim. (Tasavvufta) meczûbiyet, istiğrak; Allah'ı zikredip Allah sevgisiyle kendinden geçer bir hâle gelme.
    EFDALİYET : En faziletli ve üstün olma.
    BİL'İTTİFAK :İttifakla, birlik halinde.
    MEHÂSİN-İ AHLÂKİYE : Ahlâkî güzellikler; ahlâk ve huy güzelliği.
    HABÎBULLAH : Allah'ın en sevdiği Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (a.s.m.).

  10. #10
    Nam-ı diğer TÜRBEDAR
    Status :m-angel isimli üyemiz çevrimdışıdır. (Offline)
    Üyelik tarihi: 20-09-2007
    Yaş: 40
    Mesajlar: 1.117
    m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite m-angel Mükemmel üstü popülarite
    Teşekkür Etti : 549
    697 Teşekkür Aldı

    Allah razı ise, dünya küsse ehemmiyeti yok

    Bismillahirrahmanirrahim

    Amelinizde rıza-yı İlâhî olmalı.

    Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok.

    Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok.

    O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder.

    Onun için, bu hizmette, doğrudan doğruya, yalnız Cenâb-ı Hakkın rızasını esas maksat yapmak gerektir. (Lem'alar, İhlas Risalesi)

    Bediüzzaman Said Nursi

    SÖZLÜK:
    RIZA-YI İLÂHÎ : Allah'ın kulundan memnun olması. Her hangi bir hareketinde mü'minin en yüksek derecesi.
    İKTİZÂ : Gerekme, gerektirme, lazım gelme, işe yarama, icab etme.

+ Konu Cevaplama Paneli

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok