+ Yeni Konu aç
6 sonuçtan 1 ile 6 arası

Konu: Sezai Karakoç / Dirilişin Çevresinde

  1. #1

    • SesS!zL!k...
    • Offline

      Üyelik tarihi
      14-02-2008
      Mesajlar
      20.574
      Konular
      3938

    Standart Sezai Karakoç / Dirilişin Çevresinde

    ALLAH'IN YOLU KAYBOLMAZ!



    Vahiy ile inşa etmeliyiz toplumu!
    Sezai Karakoç'un Çağ ve İlham serisinin ilki olan "Çağ ve İlham I - Metafizik Gerilim Şartı" kitabı topluma önemli mesajlar veriyor.



    Sezai Karakoç’un düşünce kitaplarından biri “Çağ ve İlham I”. Kitap Diriliş dergisinde Sezai Karakoç, Diriliş ve M.B.Y imzalarıyla yayınlanan yazılardan oluşmakta.
    Kitap nelerden bahsediyor?
    Sezai Karakoç bu kitabında; toplumu, kişiyi, Osmanlı’yı, Avrupa’yı, Afrika’yı, geçmişi, mazlumları, Allah’ın yolunu, ilhamı ve ondan da üstün olan vahyi; Nietzsche, Darwin ve Schopenhauer ve felsefeyi, dinde yenilenmeyi, eşitliği, medeniyetleri, takvayı ve takva erlerini ve bununla birlikte Şam, Bağdat, İstanbul, Mekke, Medine, Karaçi, Kahire, Cezayir, Semerkand, Taşkent, Buhara ve Şiraz’ı, kavramları, metafiziği ve özgürlüğü kendi uslubu, özlemi ve tahayyülüile konular ve maddeler halinde anlatmış.


    Vay düşen toplumda mürted olanlara!
    Her büyük toplumun düşüş yaşayabileceğini ancak bu düşüşün diğer küçük toplumlara nazaran çok şiddetli ve panik havasında gerçekleştiğini belirten Karakoç, bu düşüşü yaşamış toplumumuzun derin bir analizini yapıyor.Bu toplumların dışarıya karşı çok hoşgörülü ve evrensel barışın temsilcisi olma yolunda gayretli olduğunu belirten üstad, kendi içine karşı bu toplumların acımasız olduğunu ve kendi değerlerini yok saydığını belirtiyor. İşte bu düşüşün bir göstergesidir üstada göre.
    Ölçülerin tamamıyla kaybolduğu bu toplumda, düşman dost olmuştur artık. Bunu mürted olmakla tanımlıyor Karakoç. Kişinin mürted olduğunda İslam toplumunda karşılığı belliyken, toplumun böyle bir yanılgıya düşmesi ne kadar da korkunçtur.Yoksa bunun cezası olmayacak mıdır? Hayır, ilahi ceza bu toplumu şaşırtacak, saptıracaktır.
    Bu sapış, üstadın müthiş sözüyle aslında yoruma kapanıyor; “ taklit, toplum ruhunun firengisi; aşağılık duygusu, toplum zihninin cüzamı; zengin düşünce hayatını yitiriş, toplum hayatının kanseridir.”
    Azarak özünü yitiren bu toplum, kendine putlar edinir. Yoldan çıkmış bu toplum aslında kendini kendi eliyle cezalandırmış bir toplumdur.
    Böyle bir toplumda nelerin hasıl olduğunu uzun uzadıya maddeler halinde anlatanKarakoç’un “Kaymaya Görsün Ayağı Bir Toplumun” başlığıyla verdiği yazı aslında bize pek de yabancı olmayan durumları görmemizi sağlıyor.


    Allah'ın yolu kaybolmaz!
    Avrupa üzerine incelemelerle ilerleyen diğer yazılarda ise daha çok kapitalizm, komünizm ve faşizm üzerinde duruluyor. Komünizmin, faşizm ve kapitalizmden beslendiğini söyleyen Karakoç, özellikle bunun Çin komünizminde belirginleştiğini söylüyor. Avrupa’ya, Amerika’ya, Rusya’ya özenen ve hiçbirinin gerçeğini ve ruhunu kavrayamayan aydınlar sınıfının ülkelerini kavurup durduğunu söyleyen ve halkla arasındaki bağın da uçurum mesafesinde olduğunu belirten üstad, yerli düşüncenin de baskı ve fiili zorluklarlaöldürüldüğünü, bu geçmişi silinen ülkelerin, dünyanın en mağdur ülkeleri olduğunu belirtiyor. Çözüm yok mudur? Elbette vardır. Eşyaya ve insana yeniden anlam verecek, insanlığa ilahi aşktan demet demet sunacak İslam’dır aslında çözüm. Bu gür sedayı seslendirecek olan Müslüman aydınlara büyük ödevler düşmektedir.Çünkü “Allah’ın yolu kaybolmaz. Ama ondan ayrılan veya onu ihmal eden, bir daha doğmamacasına batar. Yolundan ayrılan kaybedecektir, Allah’ın kaybı yoktur”.


    Vahiy inşa eder!
    “Hakikat ve Serap” yazısında vahyin (Kur’an’ın) önemine değinen Karakoç, hakikate susamış toplumların, hakikati arama sevdasıyla yola çıkıp, hakikat benzeri sistemlerin aldatıcılığına kurban giden insanların aslında tek çıkışının Kur’an’ın özüne dönmek olacağını belirtiyor. Çünkü Kur’an hakikat idesinin üstün sitesini ve medeniyetlerini Kur’an bir kitaptır. Çocuk yaştan itibaren, Kur’an’ı kendi çabalarıyla anlamaya gayret etmiş bir mütefekkir olan Karakoç, Kur’an’ın topluma ve insanlığa nelergetireceğiyle ilgili çok yerinde tespitlerde bulunuyor.


    Diriliş İlhamı yazısı okunup, dağıtılmalı!
    Diriliş İlhamı” yazısıyla, her biri manifesto niteliğinde olan dört maddelik sesleniş aslında kitabın tümüyle içeriğini ve değerini anlatıyor.
    Çağ ve İlham serisinin ilk kitabı olan “Çağ ve İlham IMetafizik Gerilim Şartı”ndan birkaç bölümünü anlattığımız eseri Sezai Karakoç’un düşünce dünyasına girme münasebetiyle ilk okunacak kitaplar arasında gösterebiliriz.


    R. Sercan Somuncu “Yatak yapışmış vücuda nasıl koşacaksın Taha / Nasıl koşacaksın taş araya girmiş Kur'ana” diyerek tavsiye etti

    Tüm forumdan rastgele konular:

    • » Microsoft, Google ile Dalga Geçti!
    • » Sual etme çekmeyen bizmez aşkı ,...
    • » Ramazana “mani”niz var mı?
    • » Timurtaş Hoca Feth 1453
    • » Günaha önem vermemek ne demek
    • » ismailaga.info sitesinden inciler
    • » Bulgaristan Müslümanları ayakta !
    • » Cübbeli "Mahmut efendiden başkasına...
    • » Tésbih tanéLéri... .. .
    • » Teknolojide Bağımlılık Tehlikesi

    Aynı kategoriden rastgele konular:

    • » mızraksız ilmihal'den....(MEHMET EFE)
    • » Alim, arif, vali!
    • » Muhammed Gazali / Nebevi Sünnet
    • » Abdullah Yıldız Kitapları
    • » Ed. Abdurrahman Babacan / Binyılın Sonu...
    • » Muhsin İlyas Subaşı - Aşkta Yanan Dede
    • » Kazerûnî / Ahmed Er-Rifai...
    • » Ahmed İbn Acibe el-Hasenî /...
    • » Abdülkadir Geylânî'den Damlalar
    • » Ahmed Hamdi Bey - Bir Misyoner Nasıl...
    Elif (15-10-2013) Bunu beğendi

  2. #2

    • SesS!zL!k...
    • Offline

      Üyelik tarihi
      14-02-2008
      Mesajlar
      20.574
      Konular
      3938

    Standart



    DERGİ RAMAZAN'DA DOĞMUŞ

    Üstad damda teravih kılmış vaktinde
    Hiç okumayanlar Üstadın sadece Ramazan'a ve oruca yaklaşımındaki zenginliği görerek Karakoç'un derinliği hakkında bir fikir edinebilir.


    Bir Ramazan-ı Şerif’e daha eriştik. Mahyalar yanıyor, teravihler kılınıyor, iftar ve sahurlar zevkle yapılıyor. Bu “oruçlu bir Ağustos vaktinde” de, her Ramazan ayında olduğu gibi, şüphesiz ilk elimize alacağımız kitap Sezai Karakoç’un “Samanyolunda Ziyafet” kitabıdır. Karakoç’un farklı dergi ve gazetelerde yayımlamış olduğu, çoğunluğu diğer kitaplarında da bulunan oruç yazılarını topladığı kitap, Ramazan’ı bir Müslüman birey ve ümmet olarak idrak etmemize yardımcı oluyor ve onu daha önce hiç vâkıf olmadığımız yönleriyle önümüze koyuyor.
    Karakoç’un tuttuğu ilk oruç!
    Sezai Karakoç, kitaba aldığı “Ramazanın Aynasında Hayat” isimli son yazısında uzun uzun çocukluğundaki ve gençliğindeki Ramazan’ı anlatır. Elazığ’a bağlı Maden ilçesindeyken, yani henüz 2-3 yaşındayken “oruç tutmayı” “hindi tutmakla” aynı şey zannedip kendinin de oruç tuttuğunu söyler.
    Karakoç’un çocukluğunda da Ramazan gelenekleri pek değişmez. O zamanda çocuğa, oruca alışması için yarım gün oruç tutturulur; tam gün tuttuğunda ise omuzda taşınır ve ödüllendirilmiş. Sezai Karakoç’un ilk oruç denemesi henüz beş yaşındayken başarıyla sonuçlanır. Hem de bir gün değil, bütün ay tutmuştur orucunu. “Ve ödül beklemeyecek kadar tabiî bir olay sayarak.”
    Karakoç, bir seferine kendi bağlarından kurumuş üzüm toplayıp Ramazan topunun atıldığı yere gider. Yalnızdır. Top atılmasıyla birlikte evin yolu tutar ve topladığı üzümleri tek tek yemeye başlar. Karakoç’un neden yalnız bir iftar seçtiğini, sonrasında da bunu yazısında neden anlatma gereği duyduğunu bilmiyoruz. Belki de o günü hep anımsamak istemektedir.


    Karakoç’un üzüm götürdüğü zat!

    Teravih namazına nasıl da zevkle koştuklarını anlatır bize Sezai Karakoç. Teravih namazlarının bazen, tıpkı bu günlerde olduğu sıcak yaz gecelerinde damlarda kılındığı olurmuş. Karakoç, babasının dostlarından bir zatın bir gün damda namaz kılarken çok güzel kasideler okuduğunu, babasının o zata birkaç defa kendisiyle üzüm gönderdiğini söylüyor. Sonrasında öğreniyor ki o zat Elazığ’da kahvecilik yapan ve “şeyh” lâkaplı birisiymiş. “Nedense, Şems deyince hep onu hatırlardım” diyor.
    Sezai Karakoç’un ortaokul yıllarındaki Ramazan, tıpkı bugünkü gibi sıcak aylara denk gelir. Tatil gününde kardeşleriyle birlikte bir köye giderler. Dönüşte hava sıcak ve güneş yakıcıdır. “Yolda terlemiş, çeşmeden çeşmeye buz gibi sularda elimizi yüzümüzü yıkaya yıkaya gitmiştik. O sulardan içmemek, işte oruç, oydu. Ter içinde, yorgun, susamış, gün batımında şehrimize dönerken, ne kadar sabırlı, ne kadar dayanıklı, ne kadar mutluyduk.”
    Karakoç, sınav zamanlarına denk gelen oruçlarda sahura kadar ders çalışma imkânı bulur. Birçok defa sahur yapmadan oruç tutar. “O dönemde ‘oruçluyum’ diyemezdiniz ve öğle yemeğinin sahur için ayrılmasını isteyemezdiniz.” Arkadaşlarıyla birlikte yaptığı sahurları, sonrasında da çay ve muhabbeti hiç unutamadığını söyler.
    Diriliş, ilk kez Ramazan’da çıktı!
    Yıl 1956. Fatih Camii avlusunun teravih namazlarında dolup taştığı zamanlar. Maliye müfettiş yardımcısı Sezai Karakoç, her gün mesaiye kalmakta... Büyük Doğu ise günlük gazete olarak çıkmaya başlamış ve Karakoç her öğle arası ve akşamları gazeteye koşmakta,dolayısıyla da her gün iftara geç kalmaktadır. Annesinin, onun böyle yorulmasından dolayı üzüntüsüne karşı Karakoç “Gençlik, görev yapmak, geç de olsa eve gelmek, bunlar, o ramazanın bereketli başaklarındaki buğday tanelerini inci tanelerine çeviren hayat değerleriydi” demektedir.
    Yıl 1960, Ankara. Denizciler Caddesin’deki Yeğenbey Vergi Dairesi’nde çalışıyor. Her tarafta ihtilâl havası. Onun “unutulmaz” diye belirttiği yıl. Denizciler Caddesi, Karakoç’un hem çalıştığı, hem kaldığı hem de Leblebici Camii’nin bulunduğu yer. Diriliş, ilk olarak bu caminin yakınlarında, bir Ramazan günü çıkar. Serdengeçti’nin de evi, kitabevi, dergisi yakında bulunmaktadır. Karakoç, o Ramazan’ın ne kadar dolu ve bereketli geçtiğinden bahseder.
    61-62 yılları. Karakoç gençlerle Bayazıt taraflarında, iftarlarda bir araya gelir. Teravih ve sonrasında da kıraathane, arkadaşlarla buluşma ve sohbetonun unutulmazlarındandır. Bu kıraathane, Cahit Zarifoğlu’nun “Yaşamak” isimli kitabındaki, o meşhur sahnenin başladığı, “bu gece onbire doğru Bayazıttaki Marmara kıraathanesinden çıktım” (1965) cümlesindeki kıraathane ile benzeşmekte. Zira Zarifoğlu’nun bu cümleden sonra “Sezai ağabey gelmedi” demesi, kıraathaneye Karakoç’un da geldiğini gösteriyor.
    İlki 2004’te yayınlanan bu derleme “Samanyolunda Ziyafet” kitabında daha birçok anı, birçok Ramazan ayı analizi, bayramın anlamı üzerine değiniler, aile-çocuk-Ramazan ilişkisi üzerine düşünceler o harika üslubuyla okuyucuyu beklemekte.

    Yavuz Selim Güneş “bu kitabı herkes okumalı” dedi
    Elif (15-10-2013) Bunu beğendi

  3. #3

    • SesS!zL!k...
    • Offline

      Üyelik tarihi
      14-02-2008
      Mesajlar
      20.574
      Konular
      3938

    Standart



    SİNEMACILARA ÖNERİ!




    Masal şiiri sinema filmi yapılmalı!
    Aslında ben senarist olsam, Sezai Karakoç’un “Masal” şiirini yedi bölüm halinde sinema filmi formatında yeniden yazardım diyor Zafer Acar.




    Romancı olsam –şiir izin verirse, belki bir gün olurum kim bilir-, bu şiirden kocaman, dehşet bir roman çıkarırdım ortaya. “Masal”, anlatım şekliyle gerçekten masaldır, lakin iç hacim olarak koca bir romandır aslında, “Baba” (The Godfather) bir roman –“Doğuda bir baba vardı/Batı gelmeden önce/Onun oğulları Batıya vardı”. Bu şiir bir kenara, bu şiirin bilincinden kocaman bir dünya kurardım. Ama öncelikle nezaketen de olsa, Sezai Karakoç’tan izin almadan bu güzel ve zor işe girişmezdim. (GYY'nin notu: Karakoç Üstadımız kesin izin vermezdi, bu roman da yazılmazdı!)
    Peki, “Masal” şiiri, şiir formunda yeniden yazılabilir mi, elbette; fakat bir metnin kendi türü üzerinden gitmek kolay değil, en azından şiirin ilk şeklini aşman ya da aratmaman gerekir ki, gösterilen çabanın edebi karşılığı alınsın. Geleneksel Leyla vü Mecnun, Hüsrev ü Şirin gibi örnekleri de post-modern algılayış içerisinde modifiye etmeden yazmak sadece yeniden üretmek anlamına gelir. Bu teşebbüs de bütünüyle ticari kaygılar içerdiğinden edebiyat dışı bir tutum oluyor. Ha bire yeniliklerle karşılaşan zihin, farklılaştırılarak da anlatılsa hikâyenin iskeleti aynı kaldığından bu tür hikâyelerden hoşlanmıyor.
    Yeni bir türde yazılabilir
    Niçin bunları anlatıyorum: “Masal” veya başka bir metni farklı şekillerde ve kulvarlarda başarılı bir şekilde değerlendirmek istiyorsak onu yeni biçime, o biçimin duyuş özelliklerine kavuşturmak zorundayız, yoksa sanatlar arası bir karmaşa yaşanır. Sinema izlemeye gelen biri şiir okuyup da evine dönmek istemez, öyle bir şey arzuluyorsa şiir matine-festivallerine katılır, daha bir mutlu olur. Sanatlar arası irtibat önemli, fakat sanatlar birbirinin yerine göz dikmemeli. Mesela şairin, şiiri nesre yaklaştırma çabasına bir diyeceğim yok, modern şiirin böylesi bir tarafı var, kabul, kabul de durumu abartıp nesri şiirin önüne geçirdiği anda orada bir mensur-şiirden bahsedemeyiz, ortada sadece nesir vardır.
    Yeşilçam genelde aşk-komedi-yokluk-mafya ve bunun yanında -tarih bilincinden çok uzak da olsa- kahramanlık konuları üzerinden ilerledi. Az bütçeli kolay filmlerdi bunlar. Toplumsal konuların işlendiği filmler ise hemen ötekilerden ayrıldı. “Masal”ın, dönemin çoğunluğu Marksist ya da materyalist yönetmenler tarafından değerlendirilmesi mümkün değildi elbette. Fakat bugün durumlar farklı, devlet desteğiyle böylesi bir proje hayata geçirilebilir. Geçmişte kimi sinema projelerinin devlet desteğiyle gerçekleştirildiğini biliyoruz.
    “Masal”:

    1. Film: Batı kapılarında büyük şölenler-söylevlerle karşılanan bir genç, müthiş uzun bir gece geçiriyor ve kuş tüyü yatağında katlediliyor. Perdede 90 dakika sürecek o geceyi senarist istediği gibi kendi hayaliyle doldurur, hatta o gencin Batı kapılarına dek yaptığı yolculuğa da fantastik bir şekilde değinebilir.
    2. Film: Kardeşinin öcünü almak için yola çıkan, fakat eşsiz bir kıza rastlayıp aşık olan, kavuşamadığı o sevgiliyi Mecnun gibi arayan sonunda deliren bir oğul üzerine çekilecek.
    3. Film: Büyük yokluklar sonucunda patron olan ve geçmişini unutan bir genci konu alacak.
    4. Film: Bilim adamı olup da kendi dışına taşıp kendini keşfedemediğinden, kendi uygarlığını küçümseyen birini başrole taşıyacak.
    5. Film: Batıya gidip de şair olan ve orada kendini kaybeden bir genci irdeleyecek. Bence işte tam da bu karakter Tanzimat döneminde Batıya ilim için gönderilip de ressam-şair olan kişileri sembolize ediyor.
    6. Film: Batı’nın dönüştürüp değiştirmesi karşısında çaresiz kalan ve böylece kendini Batının en büyük meydanına bir tohum gibi gömen ve gelecek nesiller için gövermeyi bekleyen nur yüzlü bir genci ele alacak.

    Sinema diline kavuşturulacak bu yedi karakter, hangi milletin dikkatini çekmez ki. Dünyaya yeni yedi jön sunmuş da oluruz diğer yandan, milletimiz güzel yaratılmıştır ve yeteneklidir her açıdan. Kendimizi, komplekssiz anlatmayı başarabilirsek, dünya sinemasında söz sahibi olmaya başlarız da. Birçok Doğu toplumu bu trajediyi yaşadı, Batı ise bu trajedinin kanlı faili, yani böylesi, maneviyata karşı yapılacak bir seri katil-filmi, evrensel bir meseleyi ele almış olacak ve yapımcısına da hayal edemeyeceği kadar para ve itibar kazandıracaktır. Para diyelim de birilerinin iştahını kabartalım, belki bu güzel iş için harekete geçer nefisler, çünkü ruhlar ölü sanki.



    Zafer Acar yazdı

  4. #4

    • SesS!zL!k...
    • Offline

      Üyelik tarihi
      14-02-2008
      Mesajlar
      20.574
      Konular
      3938

    Standart

    Kurbanla idrakimiz dirilir!…



    'Din uğruna canı feda etmenin canlı sembolleri, şehrin çeliğine kanınızla su vermeğe geldiniz!'


    Kurban Bayramı’na ulaşmış olmanın sevinci içindeyiz. Bu sevincin ‘diriltici bir ölüm’ hadisesiyle şekillenen bir şükür ibadeti şeklinde neş’et ettiğini biliyoruz.

    Tam da bu bilinç noktasında, aklımıza “Kurban” merkezli hakikatli yazılara göz atmak geliyor. Zira son yıllarda gavur üslubunda yazılan metinlerin kirleticiliğini bir şekilde bertaraf etmek istiyoruz. İşte, karşımıza üstadımız Sezai Karakoç’un “Kurban” başlıklı diriltici yazısı çıkıyor. Aşağıdaki “Kurban” yazısı, üstadın “Dirilişin Çevresinde” (Diriliş Yay., 4. Bas., İst., 1988, s. 11-13) kitabından ç-alıntılanmıştır.
    Yün yumuşaklığı, yürek yumuşaklığı
    Her gün salhanelerde hayvanlar kesilir, ölü hale gelirler. Biz biliriz. Ama bilmiyor gibiyizdir. Daha doğrusu, sanki kasaptan alınan bir kilo et, bir canlıdan, onu ölü haline getirmek bahasına alınmış bir parça değil de, bir kilo şeker, bir kilo sabun gibi bir cansız eşyadır. Bütün yıl böyle gider de, yılda dört gün, kurban bayramı günleri durum değişir birden. Şehir baştanbaşa, her köşeden alev gibi çıkan koyunlarla donanır. Kınalı yünleriyle yollar bir yumuşaklıkla döşenir. Yalnız yün yumuşaklığıyla değil, yürek yumuşaklığıyla da. Sanki yollar yünle kabartılmıştır, yürek de kabarmıştır. Artık et ayrı şey, canlı hayvan ayrı şey değildir. İkisi birleşmiştir.
    Şehrin çeliğine kanınızla su vermeğe geldiniz
    Ey, dağların nefis ve saf havasında yüze yüze gelişen mübarek yaratıklar, hoş geldiniz. İnsan ihtiraslarının ve şeytan soluklarının köşe taşlarını kararttığı şehre hangi haberi getiriyorsunuz? Meta olarak canlarınızı koyduğunuz ulvî pazar kutlu olsun. Ayrıldığınız kuzulara, bıraktığınız dağlara, arkanızda kalan ovalara ve yollara, gökten ışık insin. Din uğruna canı feda etmenin canlı sembolleri, şehrin çeliğine kanınızla su vermeğe geldiniz.
    İşte şehrin her alanında, Kurban Bayramında gördüğümüz kurbanlık hayvanlara içimizden aşağı yukarı böyle söylemeyi geçiririz. Ve işte Kurban Bayramındadır ki, Allahın bir yaratığının günübirlik bir akıntı halinde öbürü yaşasın diye hayatını verdiğini ve buna sessizce katlanacak şekilde ayarlanmış olduğunu görüyor ve anlıyoruz.
    Şehri ve bizi zapt eder, feth eder
    O gün, kurbanın günüdür. Kanıyla, sallanan gövdesiyle, tuzlu etinin şekersi tadıyla, derisiyle, tüyüyle… Sesiyle… O gün, çubuğuyla, bir kurban adayı hayvana sertçe buran bir sürücü, alelâde günlere göre, bizde çok daha büyük bir tepki doğurur. İçimiz: “Başımıza vursa daha iyi” der. Acıma duygumuz, keskin bir koku gibi yayılır ortalığa. Kurban, kimseden bir şey istemeden ve her şeyini vererek, şehri ve bizi zapt eder, feth eder.
    Her Müslüman denemiştir: Kurbanın eti farklıdır. Adeta, her günkü ete benzemez. “Bu sizin inancınızdır ki, size öyle gösteriyor” diyecekler bize. Doğru. Biz de zaten onu söylüyoruz. Her gün kesildiği halde kılımız bile kıpırdamayan, hatta hiç kesilmiyorlarmışçasına kesilmelerinden habersiz davrandığımız, etleri onlardan değil de bir maden ocağından geliyormuşçasına kayıtsız davrandığımız bu kutlu yaratıkların, yalnız bayram günüdür ki, çektikleri çileyi gösterir bize. Bunun üzerine düşünürsek, bu gündeki bu değişikliği açıklayacak unsurlar arasında belli başlı iki unsurun ağır bastığını görürüz:
    1- Kurban kesmenin dinî bir tören olması.
    2- Kesilmenin, göz önünde, şehrin içinde, herkesin görebileceği bir biçimde yapılması.
    Bu ölüm dirime götürüyor
    Yani öbür günlerdeki ölüm de ölümdür ama dışımızda, hatta idraklerimizin dışında bir ölümüdür hayvanın. Alanımıza girdiği zaman, hayvan, artık canlı varlık değil, sadece ettir. Hâlbuki kurban olayında, ölüm artık yalnız kurban edilenin değil, kurban edenin de bir yaşantısıdır. Yani insan da kendi ölümünü bir parça yaşar o anda. Yani, sanki o anda kendisi ölecekken, o hayvancağız, kendisinin yerine ölmekle ödevlendirilmiştir. Hz. İsmail’in yerine koç’un kurban edilmesi gibi. Bu alanda kurban, bir nevi, hayvanın şehidi gibidir.
    Kurban kesilirken, bir an için insanın yaşadığına hamdetmemesi elde değildir. Hamd ve şükür, yaşamak gibi zaruret oluyor. O gün havada, elle tutulur bir kurban yeli eser. Artık bu ölüm, öbür günlerdeki hayvan ölümlerine benzemez. Farklı bir ölümdür bu. Ölümün metafizik havası, canlı bir şekilde, her yanımızı ve ölüm olduğu halde, bu ölüm diri bir ölümdür. Hayvanların ölünce toprak haline geleceği ve öteki dünyaya geçmeyeceği, buna karşılık, kurban edilen hayvanların yarın Cennette otlayacağı haberinin hikmetinden biri de bu değil mi? Bir ölüm ölüme götürüyor, bir ölüm dirime götürüyor. Böylece bir bakıma, bir kurban kesilirken, kurban edilen hayvanın hüviyetinde, bütün bir yıl kesilen hayvanlar dirilmiş oluyor.
    Ölümden yapılmış canlı bir konuşma
    “Bunu gör, buna tahammül et. Ve gerçeği anla. Kurban bir sembüldür. Aslında her gün, senin için, nice varlık kurban olmaktadır. Ama sen de bunun dışında değilsin. Öyleyse neye adandığını araştır ve bil.” Demektir Kurban. Kurban, ölümden yapılmış, böylesine canlı bir konuşmadır.


    Cevat Akkanat, bayramınızı tebrîk ederim diyerek ç-alıntıladı

  5. #5

    • SesS!zL!k...
    • Offline

      Üyelik tarihi
      14-02-2008
      Mesajlar
      20.574
      Konular
      3938

    Standart

    Sezai Karakoç’u görme duasını yazıyorum...



    Sezai Karakoç’u seven ama henüz kitaplarını okumamış birisinin, onu görmesi, onunla hasbihal etmesi için kendisine duyduğu muhabbet yeter mi?


    Cami önlerinde satılan Yasin-i şerif cüzlerinde çeşitli dualar olur. Baş ağrısına dua, hacet duası, kırkıncı gece duası gibi. Birçoğu meşhur hadis kitaplarının dua bahislerinden alınan, yani sahih olan fakat neşredilirken konan başlıkları sebebiyle bazen esefle güldüren bu mecmualarda bir de Peygamber Efendimiz’i ve kaybettiği ya da uzakta olan sevdiklerini rüyada görmek için dua mevcuttur.
    Bunları okuyup rûyada devlete erenler var mı bilmiyorum. Ama bunları okumadığı halde devlet bulanı gördüm. Neyse, konumuz bu şekilde gitmesin. Ben size Sezai Karakoç’u görme duasını yazayım. Salih niyetle okunduğu ve hissedildiği zaman siz de görürsünüz belki, kimbilir…
    Evet, itiraf ediyorum, şiirlerinden başka kitabını okumadım



    Bendeniz Sezai Bey’in kocaman bir insan olduğuna kesinlikle inanmışken ve dahi ülkemiz ve insanlık için de büyük bir imkan olduğunu düşündüğüm halde –itiraf ediyorum- şiirlerinden başka hiçbir eserini okumadım. İhtiyacım olmadığı gibi bir tekebbüre girmedim hamdolsun. Ama her şey için bir tesir gerekir. Belki ufak belki büyük bir tesir gerekir. Tesir burada “etkilenmek” manasında değil. Bir “hareket ettirici”, daha Türkçe söylersek bir “vesile” lazımdı.
    Haberi buraya kadar okuyanlar ağızlar dolusu bir sürü bahane söyleyecektir hiç şüphesiz. Fakat Sezai Bey her yere öyle salmış ki düşüncesini, bulunduğum ortam itibariyle okumasam da haberdar olabiliyordum. Ya da Sezai Karakoç'tan haberdar olduğum sanısına kapılıveriyordum. Bu yüzden bir türlü okumaya yanaşamıyordum.
    Geçen günlerden birinde Asım Gültekin Ağabeyimizi de hayrete düşürdüm bu ahvalimle. Benim, iyi bir okuyucusu olmasam da, Sezai Bey’in en az beş-on kitabını okuduğumu zannediyormuş. Kendisine ahval-i perişânımı arz ettiğimde hayretler içinde kaldı. Biraz kızarak biraz da acıyarak hemen Sezai Karakoç okumaya başlamamı salık verdi.
    Bendenizin mizacına uygun olacak iki eser tavsiye etti. Birincisi Yitik Cennet, ikincisi ise Makamda isimli eserleri. Hatta Makamda’sını hediye etmeyi vaad etti. Sağolsunlar.
    Bendeniz, halihazırda okumakta olduğum kitabı bitirip Sezai Bey’i okumaya başlamayı düşündüğüm günlerden birinde, Asım Abi’yle konuştuktan bir-iki gün sonra ne yaşadım tahmin ediniz. Neyse zahmet buyurmayınız, bendeniz anlatayım hemencecik.
    Kafamı kaldırdım, bir de ne göreyim, Sezai Karakoç…
    Geçen perşembe işyerimden çıkıp Sultanahmet tramvay durağına indim. Güneş batıda bir yere çoktan inmişti de akşam selam vermek için müezzinin segâh sadâsını bekliyordu. Adetim olduğu üzere tramvayın son vagonuna denk gelecek kısmına kadar yürüdüm durağın. Başımı kaldırdım, bir de ne göreyim. Sezai Karakoç. Yanında biri ile birlikte.
    Haydi buyrun. Ne denir şimdi. “Affedin üstadım. Ben suçluyum. Hakkınızda haddimi aşan yorumlarda bulundum. Hatta sizin yanınızda bendenizden bile bahsedilmez. Aman ne yanlışlara düştüm. Buyrun cezaya razıyım.“ demedim tabii.
    Derlenip toparlanıp selam verdim. Elini öpmek istedim fakat bileğimi büktü. Bir şey arz edeyim. Hâlâ dipdiri. Hali, kiraz bahçesinde yakalanmış bir çocuğunki gibi hicab sahibi bir hal. Önüne veya uzaklarda bir yere bakıyordu. İlk gelen kalabalık tramvayı gönderdik. İkinci boş tramvaya da binmedik. Yanındaki genç tam bir “toplu taşımaya binme” uzmanıydı. Gelen üçüncü tramvaya bindik.
    İkinci tramvayı gönderdiğimizde bendenizin geçmiş Ramazan-ı şerif günlerinden birinde otobüs durağında yaşadığım bir olay geldi aklıma. Doğuştan kurnaz olan bir adam, durakta bekleyen yolcuları halihazırdaki otobüse, “bundan sonra otobüs yok” deyip doldurmuştu. Fakat otobüs gelecekti. Arkasından gelen otobüste kendine yer bulunca bekleşen yolculara “arkada bir otobüs daha var, boş geliyor ona binersiniz” deyip kendisi rahat bir yolculuk etmek için bu yola başvurmuştu. Bunu arz ettim Sezai Bey’e. Güzel bir tebessüm yayıldı yüzüne.
    Sezai Bey’e soracak pek çelimsiz bir soru bulsam da muhabbete vesile olması yetti
    Sezai Bey, ne iş yaptığımı, nereye gideceğimi sormuştu. Beraber beklerken, “sen de bizim yüzümüzden yer bulamadın” dedi. “Ben bulacağımı buldum efendim” dedim.
    Daha sonra gelen üçüncü tramvaya bindik. Karşı köşede bir yere sırtını verdi. Bendeniz yüzüne bakıyordum. Yüzü bir şey konuşmadığı halde ara ara farklı mimiklerle değişiyordu. Neler düşünüyordu kimbilir.



    Bir şey sorsam da ne sorsam diye düşünürken, pek çelimsiz bir soru buldum. Mühim değil, muhabbete vesile olsun da... “Efendim” dedim, “müsadenizle edebsizlik edip bir soru sorabilir miyim?..” “Estağfirullah, buyur” dedi. “Sizi okumaya yeni başlayacak biri hangi eserinizden başlasın” dedim. Cevabı bana çok lazım olan bir soruydu. “Ben nerden okumaya başlayayım” demedim. Kendimi ele vermedim.
    Sezai Bey, sanki ömrü boyunca ümmetin müşkillerine çare aramakla uğraşmamış da kendi halinde evden işe, işten eve ömür tüketen birinin ağzıyla cevapladı sorumu. Yani o tevazuyla. “Diriliş Neslinin Amentüsü olabilir belki.. Yani ordan başlasa..” dedi. Sanki bahsettiği eseri ne kendi yazmış, ne de okumuş gibi hicaplı bir edayla…
    Çabuk kızıp köpüren bir adam portresi çizmiştiler ama…
    Sultanahmet tramvay durağından Beyazıt durağına kadar başka bir şey söylemeden defalarca yüzüne baktım. Gönlüm aktı kendisine. Kendisini okumak için harekete geçirici bir sebep buldum. Kendinden hiçbir şey koymuyordu ortaya. Fenâ ve fahr olacak bir fakr hali vardı üzerinde. “Bu bana bir ömür yeter” dedim kendimce.
    Beyazıt’a yaklaştığımızda müsaade istedim. İnene kadar gözlerimi ayırmadım kendinden. O da bendenizi gözleriyle kapıya kadar geçirdi. Selam ve hürmetler sunup indim tramvaydan…



    Burdan bazı kardeşlerimize seslenmek istiyorum. Kendi şahsi görüşlerini fütursuzca söylemesinler. Yani anlatıldığı gibi Sezai Bey’in aurası öyle korkulacak gibi bir şey değil. Kişinin elini kolunu bağlayacak şekilde huysuz bir adam gibi anlatanlar duyuyoruz, hâlâ da devam ediliyor bu yanlışa. Halbuki hiç de öyle değil. Çabuk kızıp köpüren bir adam portresi çizenler... Öyle olsa bendenizin densizliklerine kızar ya da tasvib etmediğini hissettirirdi.
    Bana sorulursa, bu yanlış yorumlara sebep, bu lafları edenlerin Sezai Bey’le frekanslarının uymaması. Ya da bir büyüğün huzurunda hürmetkarâne durmayı bilmemeleri.
    Sezai Bey’i görme duası yazacaktık değil mi? Bendenizin kendisine okumadığım halde duyduğum muhabbeti kendisini okumadan sürdürmemin normal bir şey olduğunu sanıyor olmam muhtemeldir ki hem bir hürmet dersi almama vesile oldu hem de bu konuda dua yerine kabul gördü. Hem zaten Hz.Pîr Mevlânâ Efendimiz’in bugün berhayat olan torunlarından Selâhaddîn Çelebî; “en büyük dua muhabbettir” der.

    Ahmed Öztürk yazdı

  6. #6

    • SesS!zL!k...
    • Offline

      Üyelik tarihi
      14-02-2008
      Mesajlar
      20.574
      Konular
      3938

    Standart

    Sezai Karakoç’u sevmek için onca neden var


    Sezai Karakoç’u neden severiz? Şahin Torun, 16 maddede yazdı..


    Bugün 22 Ocak 2013. Bir Diriliş’in, bir hür dirilişin seslendiricisi, haber vericisi, muştulayıcısı büyük usta Sezai Karakoç’un -nüfus kaydına göre- 80. doğum yıldönümü bugün. Onu çok seviyoruz. Peki neden?
    1- Çok büyük, en azından medeniyet kadar büyük bir kaygısı olduğu için severiz Sezai Karakoç’u. Belki sanatsal bir benzetme olduğu için ‘girişik bezeme’ de diyebileceğimiz ‘Arabesk’ i tam olarak anlayamadığımız kadar tam anlayamadığımız, belki tam anlamıyla anlamak bile istemediğimiz, anlamış olsak bile, o medeniyet kadar büyük kaygısını paylaşamadığımız, yalnızlığından ve sessizliğinden bile ne büyük bilgiler öğrendiğimiz, kır saçlı bir büyük dev olduğu için.
    2- Bizden biri, Ergani’de doğmuş, Diyarbakırlı, Doğulu bir bilge olduğu için severiz Sezai Karakoç’u. Doğunun da, batının da, kuzeyin de, güneyin de her şeyden önce ve kesinlikle Allah’ın olduğunu bilerek ve söyleyerek kendi yerini belirlediği için, kendi şiirini kendi sedasından çok aksisedasından kurup çıkardığı için severiz onu.
    3- Ben bir kere gördüm, görenlerin hemen hepsinin de çok iyi bildiği gibi; derin derin susarak onca şey söylediği için severiz Sezai Karakoç’u. Hepimizi esir alan bir zaman içinde, hem zamanın içinde hem de bizden farklı olarak ötesinde durabildiği için, hiç birimizin beceremediği biçimde sustuğu, susabildiği için severiz. Aşkı hep sözden önde, sözden ileri bildiği için severiz.



    Belki bir güzel çeşme, bir özge nehir olduğu için

    4- Yüzüne baktıkça çok güzel yaşlandığını gördüğümüz için, hepimizin Allah’tan onun gibi yaşlanmayı dileyebileceğimiz bir güzelliği hep koruduğu için severiz Sezai Karakoç’u. Benzemekle kâr üstüne kâr devşireceğimiz belki son bilge olduğu için severiz.
    5- ‘Abdullah’ olduğu için severiz Sezai Karakoç’u. ‘Ümmet-i Muhammed’den olduğu için severiz. Hep bir kıyam halinde olduğu için, hep bir uyarı üzere durduğu için, bizi ahiret ile uyardığı için, hayatı bir güzel hediye olarak gördüğü için severiz.
    6- Akan su kir tutmaz biliriz. Temiz, duru, pırıl pırıl bir su gibi aktığı için severiz Sezai Karakoç’u. Belki bir güzel çeşme, bir özge nehir olduğu için. Bütün durgunluğumuz, tembelliğimiz, akışımızı bozuşumuza rağmen, onun akışını severiz. Dimağımız saf ve temiz bir şeye bakmak istediğinde dönüp onun yüzüne, ellerine, ellerinin işlerine bakarız da öyle severiz.
    7- Bize hep bir tevekkülü hatırlattığı için severiz Sezai Karakoç’u. İşimize gelmese de türlü oyunlarla berelediğimizi bildiğimiz bir can havliyle tutunduğumuz onca bağlılığımızdan, güne ve günün büyüttüğü güçlere kapılışımızdan sessizce haber verip bizi uyardığı için severiz.
    8- Söylediği sözün budaksız ve eğri büğrüsüz doğruluğundan içten içe korktuğumuz için severiz. Hem bizi, hem de bu zamanın çarşılarında pazarlarında gezip dolaşan bizden güçlülere bile kavi bir öte dünya idrakini iyice anlatabildiği için severiz.
    Bizi göç ettiğimiz halsizlik yurdundan alıp diri iklimlere çağırdığı için
    9- Hep körü körüne okuduğumuz halde, içimizde onu anlayabilecek yerlerimizin bütün kırık döküklüğüne ve bütün kir pas içindeliğimize rağmen, belki bir gün içimize bakabiliriz diye gönül kulağımızın duymak istediği saf ve temiz sözler söylediği için severiz Sezai Karakoç’u. Kim ne derse desin, kim nasıl överse övsün yerini yurdunu asla belirleyemeyeceğimiz bir meteor gibi yanıp tutuşarak can evimize düşmek istediği için severiz.



    10-
    Minnet etmediği için severiz Sezai Karakoç’u. Şu yaşadığımız zamanda, şu 80 yıl boyunca onu tanıyıp yanında yöresinde duran, değip geçen, kalıp göçen tek bir Allah kulunun bile bir zerre tozdan bir zerre pastan söz etmediği, tertemiz bir dinginliğin sembolü olduğu için severiz.
    11- Onun yüzünden kimse zarar etmemiştir diye biliriz. Kimse onu tanıdığına pişman olmamıştır. Hiç kimse ona bir şey vermemiş midir, kimsenin onda bir şeyi kalmamış mıdır, kimseyi bir şeye zorlamamış mıdır, nasıl olup da bir gün karşısına çıkacak tek bir büyük söz etmemiştir. Hâlâ bu su aklığındaki temizliğine bakıp hayret edebildiğimiz için severiz Sezai Karakoç’u.
    12- Hızırla Kırk Saat (1967), Taha’nın Kitabı (1968), Gül Muştusu (1969) gibi bizi göç ettiğimiz halsizlik yurdundan alıp diri iklimlere çağırdığı o güzelim şiirleri yazdığı için severiz Sezai Karakoç’u. Diyarbakır-Ergani’den bütün yurdumuza, buradan Müslüman âleme ve tüm insanlığa doğru esen nazenin bir rüzgâr gibi geldiği için severiz.
    13- Tıpkı ilk şiirleri Körfez (1959), Şahdamar (1962)’da olduğu gibi ilk anda duyduğu insanca ve Müslümanca kaygıya hep sadık kaldığı için severiz Sezai Karakoç’u. Sesini ve sözünü hiçbir zaman öğüt veren bir huysuzlukla yaralayıp berelemediği için, daha 1960’da Diriliş’te yer alan “Yeni-Gerçekçi Şiir: İkinci Yeni” başlıklı yazısında söylediği gibi; dünyanın nakşedilen yüzüne, çizilen koordinatların tümüne itiraz edebildiği, bize Hızırla Kırk Saat boyunca netleşen bir hudut bilgisi kazandırdığı için severiz.
    14- Ellerinin işiyle ortaya koyduğu güzel tavırdan, bütün realist, pragmatik ve plüralist yaklaşımlardan kendini arındırabildiği için severiz Sezai Karakoç’u. İnancına katılan ve katılmayan bütün dönemdaşlarının teslim ettiği gibi; tam anlamıyla bir Müslüman olduğu için, sünnet ve şeriat dairesinden hiç taviz vermeden doğruyu söylediği için, Doğu dışındaki referanslarını seçerken bile sesinde ve sözünde hep Allah’a dair bir derdi olan büyük şairlerden haber verdiği için severiz…
    15- Hiç çığırmadan, hepimizi bir hürriyete çağırdığı için severiz Sezai Karakoç’u. Bir hürriyet âşığı olduğu için, hep yeniden bir Diriliş’e çağırdığı için, istesek de istemesek de bir gün muhakkak dirileceğimizi ve ancak o gün hür olabileceğimizi söyleyen bir sese sahip olduğu için severiz.
    16- Her zaman yaşadığını yazan, hep yaptığını söyleyen ve kendine dair bir hakkın arayışını seslendirmekten çok hakkı ve doğruyu dile getiren, söylenmesi gerekenleri söyleyen şiirler yazdığı için severiz Sezai Karakoç’u. Böylece kendinden ve insandan yola çıkıp en yakın çevreyi, sonra ülkeyi ve dünyayı İslamla, imanla, aşkla onarmaya yönelmiş sözler söylediği için severiz.

    Şahin Torun yazdı
    Elif (15-10-2013) Bunu beğendi

+ Yeni Konu aç

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  
1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67