+ Yeni Konu aç
3 sonuçtan 1 ile 3 arası

Konu: Risale-i Nur'da Tasavvuf ve İman Hakikatleri

  1. #1

    • Üye
    • Offline

      Üyelik tarihi
      06-12-2006
      Mesajlar
      69
      Konular
      11

    Standart Risale-i Nur'da Tasavvuf ve İman Hakikatleri

    Risale-i Nur Enstitüsü'ne sorulan bir soru ve cevabı: (soruyu soran kişi kendi sitesi olan hakikat.net adresinde cevabı da yayınlıyor) - http://www.hakikat.net/tasavvuf1.php

    Biraz uzun olduğunun farkındayım ama bu forumda yaşanan tartışmaların son bulmasına vesile olacağını düşünüyorum. Uzun yazılar okunmadan bu ve benzeri konulara vakıf olunamaz zaten. Yazının sonunda kaynaklara da ulaşabilirsiniz.

    Saygılar,selamlar.


    RİSALE-İ NUR’DA TASAVVUF ve İMAN HAKİKATLERİ
    İnsan, dünyaya geldiğinden itibaren ömrünün sonuna kadar öğrenmeye muhtaç bir varlıktır. O kadar hayat kanunlarını bilmek konusunda cehli vardır ki, yirmi senede bile hayat şartlarının tamamını öğrenmesi mümkün olmamaktadır. Hayvanlar, sanki başka bir âlemde mükemmel bir eğitim ve öğretim gördükten sonra bu dünyaya gönderilmişler gibi bir tavır sergilemektedirler. İnsanların hayvanlardan bu temel farkı, onların yaratılış gayelerinin, öğrenerek kemale ermek olduğunu ispat etmektedir. Hz.Adem’e(a.s.) esma-i ilahiyenin öğretilmesi ve Peygamber Efendimiz’e(a.s.m.) ilk olarak “oku!” emrinin verilmesi, hep bu sırdan kaynaklanmaktadır.
    Bediüzzaman, Kur’an’da geçen; “Ve Adem’e bütün isimleri öğretti,” ayetinin işarî manasını şöyle yorumlamıştır: “Ey benî-Adem! Sizin pederinize, melaikelere karşı hilafet davasında rüçhaniyetine hüccet olarak bütün esmayı talim ettiğimden, siz dahi madem onun evladı ve varis-i istidadısınız; bütün esmayı taallüm edip, mertebe-i emanet-i kübrada bütün mahlukata karşı rüçhaniyetinize liyakatinizi göstermek gerektir...Haydi, ileri atılınız ve birer ismime yapışınız, çıkınız.” [1]
    Bediüzzaman’a göre, bütün ilmi, fenni ve teknolojik gelişmeler, “talim-i esma” unvanıyla ifade edilmiştir. Çünkü, her birinin hakikati; sonunda bir ilahi isme dayanmaktadır. Örnek olarak sunduğu mühendisliğin, Adl ve Mukaddir isimlerine dayanması gerektiğini söylemiştir. Mühendisliğin aynasında, Cenab-ı Hakk’ın o isimlerinin kainattaki haşmetli tecellilerini görmek, insanın yapması gereken asli bir vazifedir. Yani; mühendislikte malzemenin boyut, ağırlık, kalite vs. cinsinden ölçüsünün ve üretimi düşünülen malzemenin ya da yapının planı ve projesinin ne kadar hassas bilgiler gerektirdiği bilinciyle kainattaki ölçülü oluşu, dengeyi ve mükemmel bir takdirle yaratılışı gerçekleştiren Zatı, Adl ve Mukaddir isimleriyle tanımaya çalışmaktır.
    Bilmek, öğrenmek ve hakikati keşfetmek için çaba sarf etmek; insanı, diğer varlıklardan ayırt eden en belirgin özelliklerden birisidir. İnsan; hem kendisini, hem çevresini tanımak merakına sahip olmakla birlikte; hakikati keşfedip tartabilecek üstün cihazlarla da donatılmıştır. Bu cihazlar ise, ona üç farklı yetenek kazandırmıştır. Bunlardan birincisi; akıl ile kazanılan düşünme yeteneğidir. İkincisi; görme, işitme gibi duyular ile kazanılan algılama ve gözlemleme yeteneğidir. Üçüncüsü ise; kalbi nurlandırma ile inkişaf eden halleri, vicdanen ve zevken hissetmek olan sezgi yeteneğidir. Bu yeteneklerden en az birine ağırlık vererek, hakikate ulaşma yolunda geniş bir yelpaze meydana gelmiştir. Yalnızca aklı ön plana çıkaranlar ya da duyulardan, algılardan başkasına güvenmeyenlerden, her iki yeteneğe eşit değer verenlere kadar; duyulara ve akla güvenmeyip sezgi yoluyla hakikati araştıranlardan, insanın sanılardan başka hiçbir şeyi bilemeyeceğini savunan sofist ve septiklere kadar birçok düşünce ortaya çıkmıştır.
    Hakikate ulaşmak için sezgiyi öne çıkaran mutasavvıflar ve mistikler, insandaki algıların ve aklın yetersizliğine inanmaktadırlar. Onlara göre, bu iki yetenekten daha üstün olan; akıl yürütmeye ve ispatlamaya ihtiyaç bırakmayan ve hakikate doğrudan doğruya, araçsız bir kavrayışla ulaştıran bir yetenek vardır. Bu yetenekle edinilen bilgi, ifade edilemediği gibi başkasına da iletilememektedir. Aynı durumun, yaşanarak anlaşılması gereklidir. Gerçi, anlatmak mümkün olsaydı; sezgisel özelliğini de yitirmiş olacaktı. İşte, tasavvuf; bu yeteneği geliştirmek için takip edilmesi gereken metotları ders veren bir eğitim sistemi olarak karşımıza çıkmaktadır.
    Başlangıçta, dinin esasları haricinde kaidesi olmayan basit bir zühd hayatı olan tasavvuf; daha sonraları, kalp ve nefsin hastalıklarını tedavi etmeye yönelik sistemli riyazet ve mücahede metotlarının geliştirilmesiyle kurumsal bir nitelik kazanmıştır. Bu gelişimde; İslam’ın yayıldığı farklı bölgelerde yaşayan değişik milletlerin felsefi ve mistik hayata ait kültürlerinin de büyük etkileri olmuştur. İran, Mısır ve Hint medeniyetleri gibi köklü bir tarihe sahip milletlerin müslümanlaşması; Kur’an’da geçen tasavvufi bilgileri, kendi kültürel değerlerine göre yorumlamalarına kapı açmıştır. Eski ibadet üsluplarını, riyazet ve mücahede yöntemlerini, tasavvufi zeminde kullanmışlardır. İlk zamanlar fıkhın mukabili olarak görülen tasavvuf, zaman içinde kelam ile elde edilen bilgi metotlarına alternatif yeni bir bilgi metodu olarak görülmüştür.
    Tasavvuf terbiyesi; -kazanılan hal ve makamlar ile- başkalarınca bilinmesi mümkün olmayan sezgisel, zevkî bilgiye ulaşmanın sistematize edilmiş hali olarak algılanmıştır. Bu haliyle tasavvuf; dünyaya bakışlarında, müslümanların genelinden; dine bakışlarında, fıkıh ve kelam alimlerinden; Allah-kainat-insan değerlendirmesinde, felsefecilerden ayrılmaları nedeniyle umumi cadde olma niteliğini kaybetmiştir. Hakikate ulaşmak için, nasıl felsefe en dâhilerinin dahi boğuldukları bir zemin olmuştur; tasavvuf mesleği de, ehass-ı havassa mahsus kalmasıyla hakikate selametle ulaştıran en büyük cadde olmaktan uzaklaşmıştır.
    Öyle ise, aklı ve fikri felsefi şüphe ve tereddütlerle yaralı günümüz insanını hakikate ulaştıracak olan meslek nasıl olmalıdır? Öncelikle tasavvufun tanımından başlayarak, bu meselenin cevabını bulmaya çalışalım.
    Tasavvuf, Tarikat Nedir?
    Tasavvuf; kalbi saf yapmak, kötülüklerden temizlemek demektir. İnsanın kalbini, Cenab-ı Hakk’ın muhabbetine bağlaması; Resûlullahın(a.s.m.) söz, hareket ve ahlâkına uyması, yolundan gitmesidir. Kalp ile yapılması ve sakınılması gerekli şeyleri ve kalbin, rûhun kötülüklerden temizlenmesi yollarını öğreten bir ilimdir. Bu nedenle tasavvufa, “ahlâk ilmi” de denmektedir. Tasavvufu başka bir şekilde tarif etmek gerekirse; "iki kişi arasındaki sır"dır da denilebilir. Bu tanıma göre tasavvuf; iki kişi arasında öyle bir sırdır ki, orada üçüncü kişiye yer yoktur. Çünkü üçüncü kişi, sırrı sır olmaktan çıkarır.
    Tarik, yol; tarîkat ise izlenen usul, yol ve metot demektir. Şeriat da, “yol” demektir. Ancak tarîkat, küçük, tâli bir yol; şeriat ise; bütün insanlığın selametle ve istikametle yol alabileceği “cadde-i kübra” denilen anayoldur. Şeriat, Peygamber Efendimiz’in(a.s.m.) getirdiği dinî kuralların tümü; tasavvuf ve tarîkat ise; bu emir ve kuralların yalnızca, rûhâni ve manevi boyutudur.
    Tasavvuf ve sufi isminin kaynağı hakkında değişik görüşler bulunmaktadır. Bir grup, Ashâb-ı Suffe’nin "suffe"sinden; başka bir grup, sırlarının safiyeti nedeniyle "safvet"ten ve diğer bir grup ise, yün giymelerinden dolayı "sûf" kökünden geldiğini kabûl etmişlerdir. Bu kelimelerin üçü de İslâmî literatüre aittir. Tasavvufun kökü olarak, Yunanca hikmet/felsefe manasına gelen "sophia" kelimesinden bahsedilmişse de, gerek sûfîler ve gerekse bir kısım araştırmacılar buna itiraz etmişlerdir. İslam Dünyası’nda Biruni’den başka bu görüşü kabul eden başka biri çıkmamıştır. Hattâ bir takım müsteşrikler bile tasavvuf ve sufi kelimesinin “sophia” kökünden gelmediği görüşündedirler. Daha çok, “yün” anlamına gelen "sûf" kökünden geldiği görüşünü benimsedikleri görülmektedir.
    Tasavvuf anlayışına göre; insanın en kıymetli cevheri, kalbidir. Öyle ise insanın terbiyesinin merkezine kalp alınmalıdır. Kalbin sahip olabileceği en büyük ilim marifetullah; en güzel sıfat ise, edep ve haya olarak görülmüştür. Bu ise, kalp temizliği ve nefis terbiyesinin yapılmasından geçmektedir. Sufi ismiyle anılan kâmil veliler, bu ahlaki öğretinin hakkını hem marifetleriyle, hem de kendi nefislerinde tatbik etmeleriyle vermeye gayret göstermişlerdir. Ayrıca yaşadıkları ve keşfettikleri hakikatleri, bir terbiye sistemi içinde insanlara öğretmeyi de ihmal etmemişlerdir. İşte bu terbiye sistemine -genel olarak- tasavvuf denmektedir.
    Tasavvufun ana konusu, batınî fıkıhtır. Batınî fıkıh; insanın iç alemini oluşturan ruh, kalp, nefs ve diğer manevi cevherlerin temizlik, terbiye, terakki ve inkişaflarını hedefleyen manevî, nuranî, kalbî bir ilimdir. Zahirî fıkıh; vücudun dış azaları ile yapacağı ibadet ve vazifeleri inceleme konusu yaptığı gibi, tasavvuf da kalple ilgili ibadet ve ahlâkları konu edinir. Bundaki asıl amaç ise; kalbin “ihsan” mertebesine ulaşmasıdır. Bilindiği üzere, Peygamber Efendimiz(a.s.m.) dinin iman, İslam ve ihsandan oluştuğunu söylemiştir. Yani dinin; imanla başlamakta, ibadetlerle olgunlaşmakta ve ihsanla kemale ermekte olduğuna işaret etmiştir. Kalbin, Cenab-ı Hakk’ı görüyor gibi bir şuur ve hassasiyete sahip olması demek olan ihsan, tasavvufun özünü teşkil etmektedir.
    Tasavvufta kalbin terbiyesi ve ihsan halini bulması üç safhada gerçekleşir. Birinci safha; manevi kirlerden temizlik, ikinci safha; yüksek ahlâkla güzellik, üçüncü safha; ilâhî huzurda kabul ve yüce Allah ile beraberliktir. Bundan sonrası âriflerin kurbiyet diye tarif ettikleri huzur makamıdır. Hakiki anlamda “sufi” ünvanı bu sıfatı ve makamı elde etmiş kâmil insan için kullanılmaktadır.
    Hakiki sufi; Allah sevgisi ile safi olmuş, huzur bulmuş kimse olarak tarif edilir ve sufiliğin iç yüzünün ilâhî aşk, dış yüzünün ise güzel ahlâktan geçtiği kabul edilir. Sufi Allah ve Rasulü’nün dostudur; asıl görevi, arzu edenlere bu dostluğu öğretmektir. Sufi, kimdir, sufilik nedir? diye merak edenlere, işin başındaki arifler şöyle derler: “Gel, gir, gör, tat ve anla!”
    Tasavvuf, insanın iç âleminin eğitimidir. Yani insan ruh ve bedenden meydana geldiği için hem beden eğitimine ve sağlığına, hem de ruh eğitimi ve sağlığına ihtiyacı vardır. Nasıl ki, tıp ilmi, beden sağlığına âit bilgileri öğretir; onun gibi tasavvuf da, ruhun ve kalbin hastalık işaretleri olan kötü huylardan ve işlerden uzaklaşmasını, sadece Allah rızâsı için güzel işler ve ibâdetler yapmasını sağlar. İşte tasavvufun konusu; çok enteresan tekniklerle ruhun metodik bir eğitimidir.
    Tasavvuf, öğrenileni fiilî olarak yaşamayı öğreten bir eğitim kurumu olduğundan; kemaleermiş şahsiyetlerin, başkalarını etkileyerek kendi boyaları ile boyamaları söz konusudur. Zaten eğitim ve terbiyenin özü de; olgunlaşmış şahsiyetlerin, insanların eksik ve ham tarafları üzerinde yaptığı olumlu etkilerden başkası değildir. Bu nedenle, seyr u sülûk ve tarikatıyla var olan tasavvufun, ferdî olarak yaşanması mümkün değildir. Böyle bir eğitim sistemi, mutlaka bir mürebbî ve mürşidi gerekli kılmaktadır. Bütün uygulamalı ilimlerde olduğu gibi tasavvufi terbiyede de, üstâda ihtiyaç zaruridir.
    Tasavvuf ve tarîkatlardaki eğitim ve terbiye işine verilen genel ad, seyr u sülûktür. Lügatte seyr; yürümek, gezip görmek anlamındadır. Sülûk ise gitmek ve yola girmek demektir. Tasavvuf ıstılahında seyr; cehâletten ilme, kötü huylardan güzel ahlâka, kulun fânî varlığından Hakk’ın varlığına yönelmektir. Sülûk; tasavvuf yoluna girmiş kişiyi Hakka vuslata hazırlayan ahlâkî eğitimdir. Bir başka ifâdeyle seyr u sülûk; tasavvuf ve tarîkata giren kimsenin manevi makamlarını tamamlayıncaya kadar geçen mertebelerdir. Seyrin başı sülûk; yani yola girmek, sonu da vusûl; yani Hakk’a vuslattır. Hakka vuslat; Allah’ı görüyormuşçasına kulluk(ihsân) şuûruna ermek; dâimâ Hakk ile beraber bulunma bilincini yakalamak; O’na teslim olup O’ndan razı olmaktır. Her iş ve fiilin gerçek fâilinin Allah olduğunu kavramak ve varlık iddiâsından kurtulup gerçek tevhîde ermektir.
    Seyr-u sulûk sırasında, sâlikten; riyâzat ve mücâhede ile nefsin sivriliklerini törpülemesi, kulluğa alışması, insanî ilişkilerde leyyin; yani yumuşak davranması, dünya malına karşı müstağni olması beklenir. Dolayısıyla tarîkat eğitiminde sâliklerin gönlünden çıkarılacak ilk şey, "hubb-ı dünyâ"dır.
    Tasavvuf ehli, dinin haram ve mekruhlarından kaçındığı gibi, zühd denilen helâl ve mubahlarına belli bir sınırlama da getirmektedir. Yani, dünya malının olmazsa olmazından fazlasını terk etmek ve kalbi mâsivâya meyilden kurtarmaktadır. Dünya ile ilişki noktasında “servet, şöhret ve şehvet” olmak üzere üç şey öne çıkar. İşte gerçek anlamda zahid olabilmek için, bu üç şeyden olabildiğince uzak durmak ve verilen nimetleri ise gaye değil, vesile olarak görmek gerekmektedir.
    Tasavvuf, dini ayrı bir neşe içinde tatbik ve takdimi hedeflemiştir ve bunun için en büyük sermaye olarak ilahi muhabbeti görmüştür. Tasavvuf terbiyesi; muhabbet, ihlas ve teslimiyete dayanır. İlahi aşk ve edep olmadan bu yolda başarılı olmak mümkün değildir. Tasavvuf, kalp ayağı ile yol alır. Kalp temizlenmeden, maneviyatın tadına varılamaz.
    Kalplerin tabipleri olan kamil mürşidler; kalbin manevi hastalıklarından dünya muhabbetinden ve nefsin esaretinden kurtulması için, birçok değişik metot ve farklı meşrepleri geliştirmişlerdir. Bu terbiyenin bizzat öğretildiği yerler ve müesseseler inşa etmişlerdir. Kendi terbiye yollarını ve hallerini ifade eden özel bir takım tabir ve terimler kullanmışlardır. Bu sayede, manevi tezkiye ve terbiye alanında da bir çok farklı yollar ortaya çıkmıştır. Fakat bütün bu yolların odak noktası, kalbin ıslahı ve dinin gerçek manasıyla yaşanması olmuştur.
    Yukarıda anlatılanların ışığında tasavvufun özellikleri için şunları söylemek mümkündür:
    a- Manevi tecrübe ile anlaşılan hâl ilmidir.
    b- Tasavvufi bilginin konusu marifetullahtır.
    c- Tatbiki bir ilim olduğundan, mürşid vasıtasıyla öğrenilir.
    d- Bilgi kaynağı akıldan önce, ilham ve keşiftir.
    e- Tasavvufi eğitim tarikat denilen özel yollarla yapılır.
    Ehl-i tarikat ve tasavvuf, hali yaşayanlar oldukları için, tasavvuf tariflerinin bir safiyeti vardır. Bir şeyi şuurda zaptetmenin endişesi olmaksızın, kendi çizgileri, mizaçları aynasında yaptıkları tarifler belki de tasavvufun en güzel tarifleridir:
    · Tasavvuf, baştan sona güzel ahlâktan ibarettir. Ahlâkı senden güzel olan kimse, tasavvuf yolunda da senden ileridedir. (Ebu Bekir el-Kettanî)
    · Tasavvuf, kalbi temizlemektir. (Ebû Ali Rodbârî)
    · Tasavvuf, edebe riâyettir...Hallerin murakabesi ve edebin muhafazası...Bütün halinde iyi ahlâka girip kötüsünden çıkmak...( Ebû Muhammed Cevîrî)

    · Tasavvuf, itirazı bırakıp, emredilene peki demektir...Şer’î yasaklar dışında kaçınmayı ve karşı durmayı bırakmak...İraz ve itirazı terk etmek...(Ebû Sehl Sa'lûkî)

    · Tasavvuf, nefsin kötü isteklerini terk etmektir. (Ebû Hüseyn Nûrî)

    · Tasavvuf, faydasız işleri terk etmektir. (Ebû Saîd İbni Arabî)

    · Tasavvuf, vakti değerlendirmek ve vaktin kıymetini bilmektir. (İbni Osman Mekkî)

    · Tasavvuf, kesiksiz Allah ile olmak...Halktan kesilip Hakka bağlanmak...Yakıcı şimşek... (Şiblî)

    · Tasavvuf, Allahü Teâlânın ahlâkı ile ahlâklanmaktır...Tasavvuf, Allah’ın seni sende öldürmesi ve kendisiyle diriltmesi...Gayr ile alâkasız olarak Allah ile olmak...Şeriatın yasak ettiği şeyler ve kötü ahlâka karşı devamlı mücahede...Tasavvuf, Hakk’ın sendeki seni öldürmesi ve kendisiyle yaşatmasıdır. Yani, insanın nefsini yok etmesi ve yalnız Hakk'ın irade ve ihtiyarıyla hareket etmesidir. (Cüneyd-i Bağdâdî)

    · Tasavvuf, kimseye ezâ ve cefâ vermemek; herkese lütûf ve ihsânda bulunmak; hastalık ve musîbetleri herkese izhâr etmemek; düşmanlarını affetmek; insanlık mertebesinin en yüksek derecesine kavuşmayı usûl ittihaz etmektir. (Ahmed Şirbâhî)

    · Tasavvuf; keremli zamanda, keremli kavim içinde, keremli insanda, keremli ahlâk... (Muhammed bin Aliyyül-Kassab)

    · Tasavvuf, hakikati yerinden almak ve halktan elini çekmek...Hakikatleri almak ve yaratılmışların elinde her ne varsa hepsinden ümidi kesmektir. (Mâruf-u Kerhî)

    · Tasavvuf, uzaklığın kederinden sonra yakınlığın safası... (Ebu Ali Ruzibâri)

    · Tasavvuf, hiçbir şeyde kedere düşmemek ve her şeyde safa bulmak... (Ebu Türab)

    · Tam asılacağı zaman, soruyorlar:

    -Tasavvuf nedir?
    -En aşağısı, şu bende gördüğünüz haldir!
    -Ya en yukarısı?
    -Onu görmeye size yol yoktur! (Hallac-ı Mansur)

    Risale-i Nur’da Tasavvufun Tarifi

    Bediüzzaman, tasavvufu; “a- iman hakikatlerini keşfetmeyi ve Cenab-ı Hakk’ı hakkıyla tanımayı gaye-i maksat yapan, b- Peygamber Efendimiz’in(a.s.m.) Miracıyla açtığı yolu takip eden, c- kalbi işletip ruhani olarak seyr ü süluk etme yöntemini benimseyen, d- zevkî, hâlî ve bir derece şuhudî olarak iman ve Kur’an hakikatlerine mazhariyetle insanı geliştiren, olgunlaştıran bir sır,” olarak tarif eder. Ona göre tasavvuf; tarikat, velayet ve seyr ü süluk adıyla anılan şirin, nurani, neşeli ve ruhani bir kudsi hakikattir. [2]
    Bediüzzaman, velayeti ve tarikati; risaletin ve şeriatın sağlam bir delili olarak görür. Çünkü velayet yolu ile iman hakikatleri kalben görülmekte, ruhen zevk edilerek tasdik edilmektedir. Tarikatin zevkiyle ve keşfiyle şeriatın hakikatlerinden istifade edilmesi ise, bu hakikatlerin hak olup Hakk’tan geldiğine delil olmaktadır. Bir kısım tasavvuf ve tarikat ehlinin hatalarından dolayı, “hazine-i uzma” olarak vasıflandırdığı bu kutsi hakikati, zararlı görmenin insafa ve adalete yaraşmayacağını vurgulayarak, tasavvuf ve tarikat yolunun savunmasını yapmaktadır. Biz bunları kısa maddeler halinde şöyle sıralayabiliriz:
    a- Eşyada kusursuz ve her ciheti hayırlı şeyler, meşrepler, meslekler az bulunur.
    b- Ehil olmayanlar bir işe girseler, elbette su-i istimal ederler.
    c- Adalet-i Rabbaniye’nin düsturu olan hasenat ve seyyiat muvazenesine göre hüküm verilmelidir.
    d- Keyfiyet, kemiyetten üstündür; bazı olur, bir tek hasene, bin seyyiata tereccüh eder, affettirir.
    e- Tarikat ehli, dinsizliğin hücumuna karşı -kebairle fasık bile olsa- herkesten ziyade imanları korumaktadırlar.
    f- İslam Âlemi’ndeki uhuvvetin/kardeşliğin gelişmesine ve yayılmasına en birinci tesirli vasıta olmuştur.
    g- İslamiyet’in uzun zaman sarsılmayan üç önemli kalelerinden birisidir. [3]
    Zahirden Hakikate Geçmek
    Cenab-ı Hakk’ı tanımaya ve hakkıyla sevmeye ulaştıran pekçok “tarîk”in olduğundan bahseder, Bediüzzaman. Ona göre; bütün “hak tarîk”ler Kur’an’dan alınmasına rağmen, bir kısmı diğerlerine nazaran “daha kısa”, “daha selametli” ve “daha umumiyetli olmaktadır. [4] “Kemalât arşı” olarak nitelendirdiği Cenab-ı Hakk’ı tanıma yollarının ise, dört temel asla dayandığından bahsetmektedir:
    1) “Tasfiye ve işrak” üzerine kurulu olan tasavvuf ehlinin tarîkıdır/yoludur. Tasavvufun, tasfiye denilen eğitim boyutu ile işrak denilen bilgi boyutu olmak üzere iki mertebesi vardır. Eğitim boyutu, tarikat, manevi makamlar, seyr u sülûk ve âdâb gibi konuları kapsar. Ameli taraf da denilen bu boyutta, zühdün gerektirdiği ibadet hayatı, nefsani ve dünyevi isteklerden arınma, riyazet ve her çeşit mücahede ile Allah’a yönelmek bulunmaktadır. Bilgi boyutu ise insanın manevî eğitimle birlikte ahlâk ve takvâ açısından yükselişin ve Allah'a yaklaşmanın sonucu olarak kâinattaki bir kısım ilâhî sırlara ait elde edilen bilgilerdir. Mücahededen sonra gelen müşahede safhası da denilen bu ikinci boyutta; zühdün ortaya çıkardığı haller, nefsin tasfiyesinden sonra doğan vecd, zevk ve marifetler açığa çıkmaktadır. Ebu’l Kasım el-Cüneyd, Zünnun el-Mısri, Muhyiddin İbnü’l-Arabi gibi mutasavvıflar bu yolu takip etmişlerdir.
    2) “İmkan ve hudus”a dayanan kelam alimlerinin yoludur. Sa’d-ı Taftazani, Fahreddin-i Razi gibi alimler bu yolda hakikate gitmeye çalışmışlardır. İmkan ve hudus unvanları altında kainatı sarmalayıp, zihnen üstüne çıkarak vahdaniyeti ispat etmek metodunu takip etmişlerdir.
    Her ne kadar bu iki yol Kur’an kaynaklı dahi olsalar; insan düşüncesinin ve duygularının karışması sebebiyle değişime uğramışlar, hatta uzunlaşıp müşkülleşerek şüphelerden mahfuz kalamamışlardır.
    3) “Hükema” denilen ve şüphelerle dolu İslam filozoflarının yoludur. Kindi, Farabi, İbn Sina ve İbn Rüşd gibi Aristo’nun görüşlerinden etkilenen ve onun ekolüne atfen yürüyenler anlamında ‘Meşaiyyun’ diye isimlendirilenler ile Sühreverdi’nin görüşlerini esas alan ve bilginin nefsi günahlardan arındırma sonucu insanın kalbine yansıyan sezgisel bilgi olduğunu kabul eden ‘İşrakiyyun’ unvanıyla anılanlar, bu yolun takipçileridirler. Bu yolda gitmek o kadar zor ve tehlikelidir ki; İbn-i Sina ve Farabi gibi dahiler, adi bir mü’minin derecesini ancak kazanabilmişlerdir. Hatta, İmam-ı Gazali gibi bir ‘Hüccetü’l-İslam’, onlara o dereceyi de vermemiştir. Hem bir de, kelam ilminin dehalarından olan bir kısım Mutezile imamları, bu mesleği benimseyip akla fazla hakim kıldıklarından, ancak fasık, mübtedi bir mü’min derecesine çıkabilmişlerdir. [5]
    4) “Belagat” ve “cezalet” cihetiyle en parlak; istikamet cihetiyle en kısa; anlaşılabilirlik ve genele hitap etmek cihetiyle en geniş bir yol olan “Mîrac-ı Kur’an”dır. [6]
    Zahirden hakikate geçmek iki yol ile olabilmektedir: Birincisi, “seyr u sülûk” denilen tarikat berzahındaki birçok mertebeleri çıkmak ile hakikate ulaşmaktır. İkincisi ise, doğrudan doğruya hakikatin cazibesine kapılıp, tarikat berzahına girmeden, lutf-u İlahi ile hakikate geçmektir. [7] Sahabenin ve Tabiînin önder oldukları bu ikinci yüksek ve kısa yol, Kur’an hakikatlerinin “kâfi bir mürşid” olması sırrını taşımaktadır. Onlar, Kur’an’dan bütün latifelerinin ve duygularının hisselerini almaktadırlar. Sahabeler, kötülüğü emreden nefislerini öldüren ehl-i velayetin aksine, nefislerini “tezkiye ve tathir” etmişlerdir. Kötülüklerden arınmış nefsin mahiyetindeki birçok cihazlarla, ubudiyetin her çeşidini, şükür ve hamdin her türlüsünü azami derecede yapmışlardır. [8]

    Velayet-i Ahmediye ve Tarikat-i Muhammediye(a.s.m.)
    Peygamber Efendimiz(a.s.m.) “zülcenaheyn”dir. Yani, velayeti ve külli ubudiyeti cihetiyle bütün yaratılmışların dergah-ı İlahide elçisi olduğu gibi, risaleti ve Cenab-ı Hakk’a yakınlığı cihetiyle de, dergah-ı İlahinin yaratılmışlar aleminde memurudur. [9] O’nun(a.s.m.) velayetinin büyüklüğü Miraç ile gösterilmiştir. Mirac’ın sırrıdır ki, O’nun velayeti risaletine kaynak teşkil etmiştir. Bediüzzaman, ilham ile vahyi, velayet ile risaleti karşılaştırırken bir sultanın halkı ile iki ayrı muhatabiyetini örnek olarak zikretmektedir. Birinci konuşması; sıradan bir halk ile, basit bir iş için, kişisel bir ihtiyacını karşılamak amacıyla özel telefonuyla görüşmesidir. İkinci konuşma ise; sultanlık unvanıyla en büyük bir elçisiyle, bütün memleketinin menfaatlerini ilgilendiren bir meseleyi, yüce bir ferman ile ilan ederek konuşmasıdır. İşte, velayet ile risalet arasındaki fark buna benzemektedir. Velayette, perde var iken risalette yoktur. Doğrudan doğruya Kainat Sultanı olan Cenab-ı Hak ile muhatap oluş vardır. Buna, “akrabiyet-i İlahiye”nin inkişafı da denmektedir. Yedi rengiyle, ısısıyla, ışığıyla ve derinlemesine nüfuz etmesiyle aynaya aynadan daha yakın olan bir güneş misali gibi, Cenab-ı Hakk’ın, varlıklara onlardan daha yakın olması sırrının anlaşılmasıdır. Velayette ise, kurbiyet esastır. Güneşi tanıyabilmek için dünya kadar büyüyüp, ay kadar yükselip ona yaklaşmaya çalışmak misali, tarikat berzahında seyr ü sülûk ile birçok mertebelerden geçerek külliyet kazanmak gerekmektedir. [10] Akrabiyete mazhariyet vehbidir; Allah’ın rızasını kazanmak olan mahbubiyet ile Rahmaniyetinin cezbesine girmektir. Yol çok kısa olmakla birlikte; çok yüksek, halis ve selametlidir. Kurbiyet yolu ise kesbidir; Allah’a olan uzaklık noktasında mertebe kazanarak yaklaşmak olduğundan uzundur, berzahları, perdeleri, engelleri çoktur. Acayip harikaları fazla olan kurbiyet yolu, yine de kıymetçe akrabiyet mertebesinden çok aşağıdır. [11]
    Risalete dönüşen Peygamber Efendimiz’in(a.s.m.) velayeti, bütün velayetlerin üzerindedir. Aslında, velayet yolunu Miracı’nın nurani caddesi genişliğinde açan Peygamber Efendimiz(a.s.m.) ardından kapıyı da açık bırakmıştır. O’nun(a.s.m.) yolunu takip eden ümmetinin evliyası da, ruhları ve kalpleri ile Mirac’ın gölgesinde seyr ü sülûk edip istidatlarına göre yüksek makamlara çıkmışlardır. [12] O(a.s.m.), benzeri olmayan risalet ve velayetinin iki nurani kanadıyla kemalatın en yüksek mertebelerine uçarak, imkan ve vücubun kesişme noktası olarak bilinen Kâb-ı Kavseyn’e çıkmış, hem semavat aleminde bulunanlara hem de yeryüzünde yaşayanlara övünç kaynağı olmuştur. [13]
    Risaletin velayetten yüksekliği derecesinde, risaletin hademeleri olan Sahabeler de, velayet dairesindeki en salih insanlardan daha üstün bir makama sahiptirler. Öyle ki, risaletten kaynaklanan sohbete bir dakika mazhar olmuş bir Sahabe, senelerle seyr ü sülûka denk gelecek derecede hakikat nurlarına mazhar olmaktadır. Celaleddin-i Süyûti gibi çok defa uyanık iken Peygamber Efendimiz(a.s.m.) ile bu alemde sohbet etmekle şeref kazanmış bir insan bile, bu sır gereği Sahabenin en küçüğüne yetişememektedir. Çünkü, Sahabeler; resul ve nebi olarak O’nunla(a.s.m) sohbet etmişler, veli insanlar ise velayet-i Ahmediye(a.s.m) nuruyla sohbet ediyorlardı. [14]
    Bediüzzaman, Hz.Ebubekir(r.a.) ile Hz.Ömer’in(r.a.), Hz.Ali’den(r.a) önce hilafete geçmelerini ve rüçhaniyetlerini, yine nübüvvet ile velayetin derecelerine göre izah etmiştir. Hz.Ali(r.a.) velayet sırrından kaynaklanan fevkalade şahsi kemalata sahiptir. Fakat, yine onun şahsi kemalatı, Hz.Ebubekir(r.a.) ile Hz.Ömer’in(r.a.) veraset-i nübüvvet noktasındaki hisselerinin fazlalığına ve hilafetleri zamanında İslamiyet’in hakimiyetinde göstermiş oldukları başarılı icraatların kazandırdığı fazilete denk gelememektedir. Bediüzzaman, bu meseleyi izah ederken zengin bir zatın evlatlarına miras olarak paylaştırdığı hazineyi örnek olarak vermektedir. Bu zengin zat, evlatlarından birine yirmi birim gümüş ile dört birim altın veriyor. Diğerine beş birim gümüş ile beş birim altın veriyor. Öbürüne de, üç birim gümüş ile beş birim altın veriyor. Son ikisinin eline az bir miktar geçtiği ve gümüşten hisseleri düşük olduğu halde, altınlardaki hisselerinin bir birim fazlalık, değerce daha fazla hisse sahibi olmalarını temin etmiştir. Aynı şekilde, Şeyheyn’in (Hz.Ebubekir ile Hz.Ömer) akrabiyet-i İlahiyenin sırrı olan veraset-i nübüvvet altınından hisselerinin az bir fazlalığı, kurbiyet-i İlahiyenin sırrı olan şahsi kemalatın çoğuna üstün gelmektedir. [15] Nübüvvetin velayetten üstünlük sırrı, sahabilerin de derecelerinin belirlenmesinde etkili olmuştur.
    Velayet-i Ahmediye’nin “tarikat”i ve “evrad-ı mahsusa”sı olan namazdan sonra yapılan tesbihat da, bütün tarikatlerin ve evradların üstündedir. Çünkü, “sübhanellah, elhamdülillah, Allahuekber” gibi mübarek kelimeler yüz milyonlarca mü’minden meydana gelmiş bir zikir halkası içinde, Resul-ü Ekrem(a.s.m) gibi bir serzakir eşliğinde söylenmektedir. [16] Bediüzzaman, bu mübarek kelimeleri; “erkan-ı imaniyenin birer çekirdeği”, “Kur’an hakikatlerinin hülasaları” ve “namazın çekirdekleri” olarak vasıflandırmakta, parlak bir kısım sûrelerin başlarında pırlanta gibi görünmelerini de buna bağlamaktadır. [17] “Sünnet-i Seniyyeyi esas tutan, Habibullah’ın(a.s.m) zılli altında makam-ı mahbubiyete mazhardır,” diyen İmam-ı Rabbani Ahmed-i Farukî’nin, Sünnet-i Seniyye hakkındaki şu sözleri, velayet-i kübra olan veraset-i nübüvvetin ulviyetini göstermektedir: “Ben seyr-i ruhanide kat’-ı meratib ederken, tabakat-ı evliya içinde en parlak, en haşmetli, en letafetli, en emniyetli, Sünnet-i Seniyyeye ittibaı esas-ı tarikat ittihaz edenleri gördüm. Hatta o tabakanın âmî evliyaları, sair tabakanın has velilerinden daha muhteşem görünüyordu.” [18]
    Risale-i Nur, Niçin Tasavvuf Değil, Hakikattir?

    Risale-i Nur Külliyatı’nda, buna tek bir cümle ile cevap vermek zorunda kalsaydık, herhalde buna en uygunu şu cümle olacaktı: “Derece-i şuhud, derece-i iman-ı bilgaybdan çok aşağıdır.” Bediüzzaman bu cümleyi, kendisine Muhyiddin-i Arabi(k.s.), Seyyid Abdülkadir(k.s.) gibi meşhur evliyanın kitaplarında geçen Kaf dağı, arz-ı beyza ve meşmeşiye denilen acayip hakikatlerle fen ve coğrafyadan edinilen bilgilerin çelişiyor olması sorulduğunda kullanmıştır. Ona göre bu meşhur insanlar, ehl-i velayet ve şuhuddurlar. Gördükleri de doğrudur; fakat, şuhud haleti bir yönüyle rüyaya benzediğinden, rüyadaki adamın kendi rüyasını tabir edememesi gibi, onlar da gördüklerini o haldeyken tabir etmeye hakları yoktur. Tabire ehliyetli olanlar ise, ancak “asfiya” denilen Kur’an ve sünneti bütün incelikleriyle bilen peygamber varisleridir. Asfiyalar; şuhuda değil, Kur’an’a ve vahye gaybi olarak iman etmişlerdir. Fakat, inançlarındaki safiyet ve ihata, onları iman hakikatleri konusunda doğruya çok yaklaştırmıştır. Zaten, ehl-i şuhud olan evliyaların bir kısmı da, asfiya makamına çıktıkları vakit yanlışlarını anlamışlar ve söylediklerini tashih etmişlerdir. [19]
    Bütün peygamberlerin serveri olan Resul-i Ekrem(a.s.m.) ve bütün mukaddes kitapların en parlağı olan Kur’ân-ı Hakîm; iman hakikatlerini çok parlak bir tarzda tafsilatıyla açıklamışlardır. Fakat, arkalarından gelen evliyanın; hakikati ararken elde ettikleri meşhudatlarında ve keşiflerinde birçok ihtilaflar ortaya çıkmıştır. Bazen ise keşiflerinin gerçekle ve doğruyla mesafelerinin oldukça açıldığı görülmüştür. Ayrıca, bir kısım evliya; hakkalyakin derecesinde tevhid hakikatinde ileri gittikleri halde, imanın diğer esaslarında aynı şekilde ilerleyemediklerine şahit olunmuştur. Hatta, o velilere tabi olanlar, daha sonraları diğer iman esaslarına gerekli ehemmiyeti de göstermemişlerdir. Bediüzzaman’a göre bütün bunların nedeni; hakikati araştırırken araya giren binler perdelerin ve berzahların aşılamamasıdır. Gerçi, insan istidat olarak bütün kemalatın tohumlarına sahiptir. Fakat, birçok farklı arzuları vardır ve bunları yapabilecek gücü ile iradesi de oldukça sınırlıdır. Dolayısıyla, hakikati keşfetmek ve hakkı bulmak için çaba gösterirken sayısız berzahlara takılmaktan kurtulamamaktadır. Bir kısım iman hakikatlerinin tam anlamıyla inkişaf etmemesinin nedeni, işte bu sırdan kaynaklanmaktadır. [20]
    Tevhid inancında sade şekliyle tatmin olmayan bir kısım insanlar, kendi tasavvufi kültürlerinin ve ruhi tecrübelerinin yardımıyla tevhide yeni bir boyut getirmek istemişlerdir. Sufiler, nerdeyse tevhidi itikad alanından felsefi ve sofistik bir alana çıkarmışlardır. Sufiler, “havassın tevhidi” diye bahsettikleri inanç; sufi tecrübe sonucunda ulaşılan ve zevk olarak yaşandığı için, ifadesi imkansız, aklın idrak edemediği bir hal olarak kalbe tecelli eden tevhiddir. Sufilerin bir kısmı akli tevhidi avamın tevhidi olarak kabul ederler. Tevhidin en yüksek hali ise; sufinin kendisinden geçerek, sadece Allah bilincinin kaldığı derin bir ruhi şuurda zevken idrak edilmesi/“fena” hali olarak isimlendirilmektedir. Fena, Allah sevgisinden sarhoş olmuş bir insanın halidir. Başka bir ifadeyle, ilahi müşahedenin kapladığı bir insanın, huzur-u İlahide, kendisinden geçtiği ve zatı hakkında bilincini kaybettiği bir haldir. Onun nefsinden ve mahlukattan fani olduğunda, nefis ve mahlukat yine vardırlar. Sadece o, kendisinden ve varlıktan gafildir.
    Bediüzzaman, nefis, akıl ve kalbin hakikate ulaşma yollarını, Zühre ismiyle nakışlı bir çiçek, Ay’a aşık bir katre ve Güneş’e bakan safvetli bir reşha yardımı ile açıklamıştır. Güneşin, çiçeğe, katreye ve reşhaya ikişer yolla yöneldiğinden ve feyiz verdiğinden bahsetmektedir. Birincisi, doğrudan doğruya, berzahsız, perdesizdir. İkincisi ise, berzahlar ve perdelerin araya girmesiyle, sınırlı ve vasıtalıdır. İlki, nübüvvetin yolu, ikincisi velayet mesleğinin yoludur. Birinci yolda gidenler; “Ben bütün alemi aydınlatan güneşin aynasıyım,” diyebilirken; ikinci yolda gidenler ancak; “Ben kendi güneşimin aynasıyım,” diyebilirler. Çünkü, ikinci yolda gidenler; perdelerin, berzahların varlığı nedeniyle bütün alemi aydınlatan güneşi göremezler ve bilemezler. Bu nedenle, yeryüzünü ısıtmak, aydınlatmak, bütün bitkilere ve hayvanlara hayat kaynağı olmak, gezegenleri etrafında döndürmek gibi hayret verici icraatları, kendi güneşlerine vermeleri “şuhud-u kalbi” ile mümkün olamamaktadır. Çünkü, inançları ile gördükleri, şahit oldukları birbiriyle çatışmaktadır. Ancak, aklî ve imanî bir tarzda inançlarını koruyabilirler. [21]
    İman hakikatleri gibi mutlak hakikatlerin, sınırlı algılarla hatasız ve eksiksiz bilinemeyeceğini, Yirmi Dördüncü Söz’ün İkinci Dal’ında acib bir temsil ile izah edildiğini söyleyen Bediüzzaman, Yirmi Beşinci Söz’de ise daha kolay bir temsile yer vermiştir. Bu temsile göre; denizin derinliklerinde sayısız değerli mücevherlerle dolu bir define bulunmaktadır. Gavvas dalgıçlar, defineye ait mücevherleri gözleri kapalı olduğu için, el yordamıyla çıkarmaya çalışmaktadırlar. Dalgıçlardan bir kısmı, uzun bir elması, diğer bir kısmı küresel bir yakut, daha bir başka küresel bir kehribar bulmaktadır. Her biri de, elindeki mücevherin definenin aslı ve en büyüğü olduğuna inanmaktadır. Başkalarının da, bir kısım mücevherleri bulduklarını duyduklarında ise, onların hazinenin teferruatına ait bir kısım parçalara sahip olabileceklerini düşünmektedirler. İşte kendi keşiflerine güvenen tasavvuf ehlinin ve filozofların münevver kısmı İşrakiyyun hekimlerinin durumlarını, temsildeki gözleri kapalı gavvasa benzetmektedir, Bediüzzaman. Onlar Kur’an’dan ders aldıkları halde, sünnetin ölçüleriyle tartmadıkları ve kendi meşhudatlarına güvendikleri ve külli hakikatin yalnızca bir yönünü görüp, cazibesine kapılarak onda hapsoldukları için ifrat ve tefritlere düşerek hakikatlerin tenasübünü koruyamamışlardır.
    Tarikatsız Cennete Gidenler Çoktur; İmansız Cennete Giden Yoktur

    Kur’an’a hizmeti esnasında, kendisine Rahim ve Hakîm isimlerine mazhariyet [22] verildiğini belirten Bediüzzaman, sözlerinde hem akıl ve hikmeti esas almış, hem de şefkatin ve uhuvvetin prensiplerine olduğunca hassasiyet göstermiştir. “Biz muhabbet fedaileriyiz, husumete vaktimiz yoktur,” [23] diyen ve İslamiyet dairesi içinde hangi meşrepten olursa olsun, sevgi, kardeşlik ve birlik vesilesi olacak ortak nokta bulunduğunu düşünerek yaşamayı ihlasın bir gereği gören [24] ve müslümanların nereden ve kimden olursa olsun istifadelerine taraftar olmayı hem ihlas hem de hakperestliğin [25] vazgeçilmez bir parçası sayan birinin; “zaman tarikat zamanı değil,” sözünü amacını aşmayacak şekilde yorumlamak gerekmektedir.
    O döneme bakıldığında imani ve İslami her türlü faaliyetin yasak edildiği görülecektir. Medreseler, tekke ve zaviyeler kapatılmış, din dersleri okullardan kaldırılmış ve her türlü dini faaliyet takibat altına alınarak cezalandırılmıştır. Buna mukabil, Dr.Dozi gibi dinsizlerin kitapları serbest bırakılarak harici zararlı cereyanların faaliyetleri hoşgörülmüştür. Alfabenin değiştirilmesi ve yeni eğitim sistemi ile dininden, tarihinden ve kültüründen uzaklaşmış yeni bir nesil yetiştirilmeye çalışılmıştır. Nasıl ki, Zülkarneyn’in yaptırmış olduğu seddinin tahrip edilmesiyle Ye’cüc ve Me’cücler dünyayı görülmedik derecede karıştırmışlar. Bediüzzaman’a göre aynı şekilde; Kur’an’ın setleri yıkılmıştır, etrafındaki surlar dağılmıştır. Bu durum ise, Ye’cüc ve Me’cüc’ün tehlikesinden çok daha korkunç bir durumdur. [26] Çünkü, ahlakın bozulması ve inançların yitirilmesi, geçici bir hayatı değil sonsuz bir hayatı tehlikeye atmaktadır. İşte, Risale-i Nurlar böyle bir ortamda ortaya çıkarak, gönüllerde zayıflayan iman nurunun tekrardan parlamasına hizmet etmiştir.
    Yanına gelen herkese; “iman lazım, İslamiyet lazım, tarikat zamanı değil” [27] diyen Bediüzzaman, bütün kuvvetiyle imana hizmet etme nedenini ise şöyle açıklamaktadır: “Tarikatsız Cennete gidenler çoktur, imansız Cennete giden yoktur.” [28] İman ve İslamiyet’in kemaliyle yaşanması için, mutlaka tasavvufi eğitim almak ve tarikata intisap etmek gerekmemektedir. Nitekim, İslam tarihi içinde tasavvuf ve tarikat yolunu takip etmeden çok önemli hizmetler yapmış pek çok büyük alimler gelip geçmiştir. Bu alimlerin gönül dünyalarının bir dervişin gönül dünyasından aşağıda olduğunu söylemek de, pek insaflıca olmayacaktır.
    Bu zamanda en büyük bir ihsan, bir vazife, imanını kurtarmaktır ve başkalarının imanına kuvvet verecek bir surette çalışmaktır [29] diyen Bediüzzaman için, “iman hizmeti, her şeyin üstünde kutsal bir vazifedir.” [30] Çünkü, fen ve felsefeden destek alan maddeci ve tabiatçı küfür cereyanı; bir veba gibi yeryüzünün her tarafını istila ettiği bir zamanda, her insana yeryüzü genişliğinde bir mülkü kazandıracak saadetli ebedi hayatı tehlikeye atmaktadır. Hiçbir şeyin yerini doldurması mümkün olmayan, bu önemli vazifenin yapılabilmesi için ise hem dünya, hem her şeyi bırakmak ve bütün vakti iman hizmetine yoğunlaştırmak gerekmektedir. [31] İşte Onun, bir insanın imanını kurtarmayı, on mümini velayet derecesine çıkarmaktan çok daha önemli görme nedenlerinden biri de budur. Çünkü iman, sonsuz bir saadeti, yeryüzü genişliğindeki bir saltanatla birlikte kazandırırken; velayet ise, cennetteki derecelerin yükselmesini temin etmektedir. [32] Bu asırda ise, -taklidi imana sahip mü’minler de dahil- birçok insan ebedi saadetli bir hayatı, iman zayıflığı ya da noksanlığı nedeniyle kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya bulunması sebebiyle, iman ve Kur’an hakikatlerinin her kesimden insanın anlayacağı seviyede açıklıkla anlatılması en önemli bir mesele olmuştur.
    Günümüzde, her insanın ben duygusu ve kendini diğer insanlara beğendirme arzusu sınır tanımayacak derecelere varırcasına coşmuştur. Nazarların dünyevileştiği bu zamanda, en çok merak edilen, üzerinde konuşulan, tartışılan konuları da siyaset ve fen bilimleri oluşturmaktadır. Sekülerizm denilen, uğrunda mukaddes değerlerin de feda edildiği ve umumi bir gafletin hakim olduğu dehşetli bir dönem yaşanmaktadır. İşte, bu özel zamanda her şeyden fazla ihtiyaç hissedilen iman hakikatleri öyle bir tarzda anlatılmalıdır ki; kainatta hiçbir şeye alet ve basamak yapılmadığı, hiçbir menfaat ve maksadın kirletemediği, hiçbir şüphe ve felsefenin mağlup edemediği bir tarzda ders olabilsin. Aksi taktirde; dünyevi maksatlara alet edilme ittihamından kurtulamayacağı için, şimdi çok daha fazla layık olduğu ilgi ve değerden mahrum kalacaktır.
    Bu zamanda kutbiyet gibi manevi makamlarla iman hakikatlerine hizmet etme yolu da müşkülleşmiştir. Bediüzzaman’a göre, bunun iki ana nedeni vardır. Birincisi, yapılan hizmetlerin ve anlatılan hakikatlerin, manevi makamlara alet edilme ihtimaliyle revaç bulmayarak değer kaybetme riskidir. İkincisi ise, anlatılan hakikatlere “kutbun hususi makamından ve hususi hissiyatından geliyor,” nazarıyla bakılması sonucu, dünyadan ve felsefeden gelen şüphelere mağlup olmasıdır. Eğer, her şeyin üstünde yalnız hakikat ders verilirse, çekirdek mahiyetinde hakikatin özü daha sonraları inkişaf edip ağaç haline gelebilecek ve meyveler verebilecektir. [33] Bu halet ve itikat başkasına sirayet edip fayda verdiği halde, diğeri hususi ve şahsi kalmaya mahkum olmaktadır. Mesela, Risale-i Nur’dan haşir hakikatinin özünü ders alan biri, aliminden âmîsine, gencinden ihtiyarına her kim olursa olsun, bu dersini başkasının imanını takviye etmek amacıyla ikna edici bir tarzda anlatabildiği halde; tasavvufi haller ile ulaşılan hakikatleri toplumun her kesiminden insana ders verebilmek mümkün olamayacağı gibi felsefi şüpheleri izale etmesi de mümkün olmayacaktır. Çünkü, tasavvufi hakikati yakalamak için her kişinin ayrı olarak aynı haleti yaşaması ve görüp tattıktan sonra anlaması gerekmektedir.
    Sufiler; seyr ü süluk esnasında üns, vecd, kabz, bast, heybet, şekv, inzicac, gaybet, huzur, cem, fark, fena, beka gibi “hal” denilen ruhsal tecrübeler yaşamaktadırlar. Sufinin mücadehesinin neticesi ve meyvesi olan makamların aksine, haller Allah’ın dilediği kuluna ihsan ettiği lütuflardır. Sufi, kalbine nur ve parıltılar şeklinde doğan bu halleri tabir etmekten de, izah etmekten de acizdir. Hatta, sufilerin büyük bir bölümü ya ruhi tecrübelerin ifade edilemeyeceğine inandığından ya da izaha kalkışmanın yanlış anlaşılmalara yol açmasından endişe ettikleri için sessiz kalmayı tercih etmişlerdir. Onların ilimleri zevki olduğundan ve zevki bilginin anlatımında dilin yetersiz kaldığı görüldüğünden, kinayeli ve remizli sembolik bir dil kullanmaktan başka çareleri kalmamıştır. Yine de, aynı tecrübe ve zevki yaşamamış insanlara yardımcı olmaları -istikameti kaybetmeksizin- imkansız bir hal almıştır. Zaten aslolan da, tasavvufun özü denilen bu haller, herkesin kendi müşahedesi ve tecrübesi olduğundan, delili de yalnızca sufinin kendisine ait olarak kalmasıdır. Sezgisel, vicdani ve zevki bilginin üzerine nazariye kurmak şimdiye kadar başarılabilmiş bir durum olmaması bunun en sağlam kanıtıdır.
    Ayrıca, büyük zatların sözlerini delilsiz kabul etmek, hakikat hakkında güçlü bir zan ile kanaat verdiği halde, mantıkça kesinlik ifade etmemektedir. Çünkü, mantık ilminde kesin bilgi, hüsn-ü zanna ve otorite şahıslara bakmamaktadır; çürütülemeyen delillere dayanıp dayanmadığına bakmaktadır. Bu nedenle, bu zamanda tarikat cereyanlarına galebe çalan felsefi cereyanları mağlup etmek için; “ibadet” yerinde “ilim” içinde, “sülûk ve evrad” yerinde “mantıki bürhanlar” ile hakikatler anlatılmalıdır. İşte, Risale-i Nur’un tasavvuf ve tarikat yerine, kelam ve akide ilmi içinde hakikate yol açan bir metot takip etmesinin sırrı bu gerçeklerden kaynaklanmaktadır. [34]
    İmanın Muhafazası İçin Neler Gereklidir?
    Bu zamanı diğer zamanlardan çok daha dehşetli yapan iki hal vardır: “Hubb-u dünya” ve “küfr-ü inadi”
    Günümüzde (konforlu) yaşama hissi, israf, iktisatsızlık, kanaatsızlık, hırs yüzünden bereketin kalkmasıyla ve zaruri olmayan ihtiyaçların artıp yaşam şartlarının ağırlaşmasıyla, şimdiye kadar görülmedik derecede yaralanmıştır. Dünyevi nimetlerden azami istifade etme arzusu o kadar çekici bir hal almıştır ki, en sıradan bir dünyevi ihtiyaç en büyük bir dini meseleden daha fazla önemsenir olmuştur. Akıbeti görmeyen, hazır lezzeti gelecekteki çok daha büyük lezzetlere tercih eden nefs-i emmare, insanın yüce hislerini, kalp ve aklını mağlup ederek hakiki vazifelerini yapmaktan alıkoymuştur. İşte, “Onlar dünya hayatını seve seve ahirete tercih ederler” [35] ayetine mâsadak olan bu asrın insanını, meşru olmayan dünya sevgisinden kurtarmanın yolu, haram lezzetlerin içindeki elemi ispat etmekten geçmektedir. Aksi halde, bu terbiyeden mahrum bir insan “Cenab-ı Hak, Gafurü’r-Rahim’dir. Hem Cehennem pek uzaktır” diyerek, hissiyatına mağlup olmuş kalp ve ruhunun rağmına sefahetine devam etmekten kendini kurtaramayacaktır. [36]
    Fenlerin gelişmesi, pozitivist dünya görüşünün dünyanın her yerinde yaygınlık kazanmasıyla mukaddes olan her şeyi reddeden bir küfür akımı ortaya çıkmıştır. İlim ve fenniyle küfre gitmiş insanların sayısı, eski zamanlarla kıyaslanmayacak derecede artmıştır. Önceki asırlarda böyle inatla küfrünü savunan bir kişiyi, büyük bir memlekette bile bulmak zor iken, günümüzde bir ilçede yüzlercesi yaşamaktadır. Firavunluk derecesinde gurur sahibi olan bu kişiler, iman hakikatleri ve İslamiyet'in yaşanmasına karşı her türlü imkanı kullanarak mücadele ettikleri için, onların düşüncelerini temelinden sarsıp yıkan tesirli bir hakikate ihtiyaç vardır. Ta ki, onların tecavüzlerini durdursun, bir kısmını imana getirsin ve Müslümanların –taklidi dahi olsa- inançlarını hakikatsizlik şüphelerinden koruyabilsin. [37]
    Çarşılarda mevsimlere göre bazı mallara rağbetin arttığı söyleyen Bediüzzaman, sosyal hayatı ve medeniyeti çarşıya, yüzyılların getirdiği yenilikleri de mevsimlere benzetmektedir. İnsanların yüzyıllar geçtikçe, ilgilendikleri ve değer verdikleri şeyler de çok büyük bir değişime uğramaktadır. Örneğin, Asr-ı Saadette, bütün nazarlar Allah’ın arzularını kelamından anlamaya çalışmak ve ahiret saadetini kazanmak ile meşgul iken; günümüzde nazarlar dünyevileşmiş ve “ben”in heveslerine odaklanmıştır. [38] Yani, bilimi, siyaseti ve ekonomik değişimleri daha fazla önemseyen insanlardan müteşekkil bir toplum meydana gelmiştir. İnancın zayıflayıp inkarın arttığı, yabancı kültürlerin istila ettiği, bid’aların yaygınlaştığı ve sapık inançların rağbet gördüğü bir zamanda, İslamiyet’e ve imana karşı yapılan şiddetli saldırılar tarihin hiçbir zamanında görülmedik bir boyuta çıkmıştır. Küfrün şahs-ı manevinin dehasıyla hücum ettiği bir sürece girilmiştir. Bu derecede yoğun saldırılar karşısında, Müslümanların ittifak ile bir şahs-ı manevi çıkarmaları, ihtilaf verici en küçük meselelerden bile kaçınmaları zorunluluk derecesine ulaşmıştır. Bu nedenle, İslamiyet’in nazariyat kısmına ait olan meseleler üzerine yoğunlaşan ve meşrebini bu meselelere bina eden her türlü hak cereyanlar, ihtilafa meydan vermemek ve her kesin yürüyebileceği Kur’an’ın ana caddesinde birliği temin etmek için gayret göstermelidirler. Hem, günümüzün insanları dinin zaruriyatını terk etmişlerdir. Dinin zaruriyatının terki ise ebedi saadetli bir hayatın kaybedilmesine yol açmaktadır. Öyle ise, böyle bir zamanda bütün himmet ve gayretin, zaruriyatın ikamesine ve ihyasına sarf edilmesi gerekmektedir.
    Ahirzaman’ın en dehşetli hali olan dinsizlik, anarşilik ve maddiyyunluğun kısa bir zamanda Çin’i komünistliğe çevirmesi, onun siyasi ve maddi kuvvetlerle susmayan ne derece tehlike bir musibet olduğunu göstermiştir. Bediüzzaman, bu felaketten kurtulmanın yalnızca Kur’an’ın hakikatlerine sarılmakla mümkün olacağını söylemektedir. [39] Bu nedenle sofimeşrep zatların da, eski sermayeleriyle Risale-i Nur dairesine girip nurlanmalarını, bu zamanın “müstakim ve metin cadde-i Kur’aniyesi”ne sahip çıkmaları gerektiğini vurgulamıştır. Ona göre, zaten sünnet-i seniyye dairesinde, on iki tarikatin özü Risale-i Nur dairesi içinde mevcuttur. Eğer bu noktaya riayet etmeyip, rakibane bir çığır açılırsa, zındıka haricinde hiçbir kimsenin bundan fayda görmeyeceği ikazını yapmaktadır. [40]
    Bu asrın ağır şartları altında, birçok meslekler gibi tarikatler de, dinsizlik akımına karşı mağlubane perde altında dini hizmet etmek zorunda bırakılmışlardır. Fakat, özellikle bu memlekette, bid’alara müsamaha göstererek, bazen teviller ile tahrifata taraftar olarak dine hizmet etmek mümkün olmadığını zaman göstermiştir. Yapılan bütün hücumlara karşı mağlup olmayan, en muannid düşmanlarına da hakikatlerini resmen teslim ettiren ve herkesin imanına kuvvet verecek bir tesire sahip olan bir mesleğe ihtiyaç vardır. Onun da Risale-i Nur mesleği olduğu, tarihin karanlık sayfalarının yaşandığı bir zamanda parlak bir surette görülmüştür.
    Bütün İnsani Cihazlar İle Hakikate Yolculuk Etmek
    İlmi ikiye ayıran sufiler, akıl ve düşünmeyle elde edilen bilgiye “ilim” derlerken, mahiyeti ile kaynağı bilinmeyen ve hem yorumu hem de açıklaması yapılamayan bilgiye ise “marifet” adını vermektedirler. Birinci bilgiyi elde edenleri “alim” diye adlandırırlarken, ikincilerine ise “arif” ünvanını kullanmaktadırlar. Akıl ve kategorilerini hakikat için kalın birer perde olarak gören sufiler, gerçek bilgiye vicdan ve irade ile ulaşılabileceğini kanaatine sahip olmuşlardır. Onlara göre, irade bütün ihtiyari davranışların kaynağıdır. Bu açıdan kalbin hareketlerinden ortaya çıkan tevekkül, şükür, haya, sabır, kanaat, havf vb. iradi hükümlerin ayrıntılarını araştırmak tasavvufun temelini oluşturmaktadır. Zevki idrakin algılayıcısı olan kalp de sufiler için tasavvufi marifetin merkezinde yer alan en önemli cihaz olarak ayrıcalık kazanmıştır.
    Aslında, İslam sadece kalbi esas alan tasavvufi bir din değil, aynı zamanda akıl dinidir de. Hatta, İslamiyet’te ve Kur’an’da akla hitap edilen yerler kalbe ya da duygulara hitap yerlerden çok daha fazladır. Bediüzzaman, Muhakemat adlı eserinde Kur’an’ın hikmetli üslûbuna yemin ederek, İslamiyet'in her asrı aydınlatmasını ve Hıristiyanlığın ise dalalete sapmasını akla ve bürhana dayanmasından kaynaklanmasına bağlamaktadır. Kur’an, hakîmdir. Hakîm ise, akıl kabul etmeyen şeyleri akla tahmil etmez [41] diyen Bediüzzaman’a göre, Kur’an ezelden ebede uzanan hikmetin prensiplerini barındırmakta ve akılla meşveret etmektedir. “Bakmazlar mı?” [42] , “Bakınız” [43] , “Onlar hiç düşünmezler mi?” [44] , “Hâlâ düşünmez misiniz?” [45] , “Düşünün” [46] , “Farkında değiller” [47] , “Aklını kullanıyorlar” [48] , “Aklını kullanıp anlamazlar” [49] , “Biliyorlar” [50] ve “Bundan ibret alın, ey basiret sahipleri” [51] gibi birçok ayetin başlangıcı ya da sonunun aklın istişaresine sunulması, Kur’ân’ın akla verdiği değeri göstermesi açısından oldukça önemlidir. [52] Kainatı okunması ve anlaşılması gereken bir kitap gibi gösteren Kur’an, bütün varlıkları incelemeye ve vahdaniyete nasıl şahitlik ettiklerini anlamaya çağırmaktadır insanları. Sufilerin iddia ettikleri gibi, Cenab-ı Hakkı insanlara bütün yönleriyle eksiksiz tarif eden üç büyük külli muarriften biri olan varlık alemi ve tılsım-ı kainat olan benliği hiçe sayıp yaşamak, Kur’an vermiş olduğu terbiyenin birincil hedefleri arasında yer almamaktadır.
    Bediüzzaman imanın yalnız ilim olmadığını, belki birçok duygunun onda hisselerinin bulunduğunu dikkat çekmektedir. Yemeğin midede hazmedildikten sonra, farklı fonksiyonlara sahip damarlar yardımıyla vücudun her tarafına hayat vermesi gibi; ilim ile gelen iman hakikatlerinin de “akıl midesi”nde hazmedildikten sonra sırasıyla ruh, kalp, sır ve nefis gibi latifeleri doyurması gerektiğini vurgulamaktadır. [53] Belki de, insanın manevi, ruhsal sağlığının korunması, bu şekilde bütün cihazların canlılıklarını temin eden gıdalardan mahrum bırakılmaması ile mümkün olacaktır.
    Dünya, ahiret bütün varlık alemi terk etmek, hatta esma ve sıfatı dahi bırakarak, yalnız Cenab-ı Hakkın zatına kalbini bağlamak olan tasavvuf yolu, hem kainatın içinde vahdaniyet şahitleri olan sayısız varlıkları hem de insanın nefsine takılan birçok duyguları atıl duruma atmaktadır. Madem ki insan yalnızca kalpten ibaret değil, belki akıl, ruh, sır ve nefis gibi pek çok vazifeli duyguları bulunmaktadır. Kalp, yalnız kendini kurtarmak için askerini terk eden bir kumandan vaziyetinden kurtulmalıdır. Bu onun için iftihar vesile olmadığı gibi, zafer kazanmak da değildir. Belki ondan beklenen, duygulardan oluşan askerlerinin başına geçip kahramancasına hedefe yürümesi, ondan beklenen asıl ve asil vazifedir. Öyle ise, gerçek “insan-ı kamil”, bütün duygularını, cihazlarını kendilerine mahsus kulluk vazifelerinde istimal ederek, hakikat canibine zengin ve güçlü bir şekilde yol alan Sahabe mesleğinin takipçileridir. [54]
    Bediüzzaman, kendisinin hakikat yolculuğunda yalnız kalben gitmeyi esas alan tasavvuf ve tarikat yoluna kanaat edememesini, zamanında akli ve felsefi ilimlerle çokça meşgul olmasına da bağlamaktadır. Felsefe hikmetinin aklına ve fikrine yaralar açması nedeniyle, aradığı mesleğin bu yaraları tedavi edebilmesini beklemektedir. Akıl ve kalple hakikate ulaşmış birçok büyük hakikat ehli olmasına rağmen, her birinin ayrı bir cazibedar özelliği olması nedeniyle birisiyle yetinememiştir. İmam-ı Rabbani’nin “Tevhid-i kıble et” irşadıyla, hakiki tevhid-i kıblenin ancak Kur’an ile olabileceğini anlamıştır. Tedavi isteyen nefsin şüphelerinin varlığı ise, manevi ve ilmi mücahedesinde akıl gözünün açık olmasını temin etmiştir. O’na göre, İmam-ı Gazali (r.a.), Mevlana Celaleddin (r.a.) ve İmam-ı Rabbani (r.a.) de akıl ve kalp ittifakıyla hakikate gitmişler, istiğrak ehlinin akıl gözünü kapadıkları makamlarda, gözleri açık olarak gezmişlerdir. [55]
    Kaynağını, Doğu ilimleri ya da Batı bilimlerinden almayan, tamamen Kur’an ayetlerine dayanan Risale-i Nurlar, Bediüzzaman’ın ifadeleriyle: “Âyât-ı Kur’aniyeden tereşşuh eden bir nurdur. Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın bu zamana mahsus bir i’caz-ı manevisidir.” [56] Kur’an’ın insana ait vehim, hayal ve sır gibi bütün hisleri, latifeleri canlandırma ve kendi zevklerine göre gıdalandırma özelliği; bu zamanda onun manevi tefsiri olan ve hakikatlerini eşi benzeri görülmedik bir şekilde izah eden Risale-i Nur’da da bulunmaktadır. Kur’an temsil metodunu takip eden Risale-i Nur’un bir sayfasında bir kitap kadar, okuyanları üzerinde etki bırakmasının sırrı da bu olsa gerektir.
    On beş haftada tahkiki imanı kazanmak ve kırk dakikada hakikate çıkmak
    Bediüzzaman, imanı kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkiki yapmanın en kısa ve en kolay yolunun Risale-i Nur olduğunun, çok tecrübeler ile anlaşıldığını söylemektedir. Risale-i Nur’un on beş sene yerine on beş haftada tahkiki imanı kazandırdığına, başta kendisini ve yirmi bin Nur talebesini şahit olarak göstermektedir. Otuz üç adet Sözler’in, eski zamanda kırk günden kırk seneye kadar ancak çıkılabilen iman hakikatlerine, kırk dakikada çıkmaya yol açtığını, [57] –günümüzde sayıları milyonları aşmış- “dikkatle okuyan” Nur Talebeleri ilan etmektedirler.
    Bu hakikatin birinci delili Bediüzzaman kendisidir. O eski hayatını, bir cilt kitabı bir günde anlayarak okuyacak derecede okuma merakı ve faaliyetiyle geçirmiştir. Bir çok hakikatlerin yer aldığı Risale-i Nur’un telifi esnasında ve telifinden sonra ise, Kur’an’dan ve yazdığı eserlerinden başka yanında hiç bir kitap bulundurmamış, bulundurmaya da ihtiyaç hissetmemiştir. [58]
    Onun bu tavrı, gerçi bir kısım hocalar ve sufiler tarafından Risale-i Nur’a karşı geçici bir süre çekinmeyi ve soğukluğu netice vermiştir. İmam-ı Gazali (r.a.) gibi müçtehit zatların kitaplarını yanında bulundurmayışı, onları beğenmediği şeklinde yorumlanmıştır. Bediüzzaman, aslında bu gibi manasız sözlerin bir kısım dinsiz insanlar tarafından zihinlere bulantı verilmek için yayıldığı halde, bazı safdil hocalar ve sufilerin ise onlara perde yapıldığı düşüncesine sahiptir. Kendisini Hz. Ali (r.a.) ile bağlayan yegane üstadı olarak gördüğü İmam-ı Gazali’yi (r.a.) beğenmemek bir tarafa, bütün gayretinin onların takip ettiği mesleği dinsizliğin hücumundan kurtarmak ve korumak olduğunu söylemiştir. Fakat o zamandan bu zamana geçen yüzyıllar boyunca birçok şey değişime uğramıştır. Mesela; a- dinsizlik cereyanı doğrudan, iman hakikatlerine saldırmaktadır b- Dini ve ilmi tartışmalarda kullanılan manevi silahları kazanmak zaman gerektirmektedir c- Bu silahlar, zamanın düşmanlarının savunma tekniklerine karşı etkili olamamaktadır. Günümüz şartları altında çok daha farklı bir esere ihtiyaç duyulmaktadır. İşte, bütün hakikatli kitapların kaynağı olan Kur’an, bu zamanın ihtiyacı olarak keskin ve hızlı kazanılan silahları, Risale-i Nur’a mükemmel bir üstad olmakla vermiştir. [59]
    Bediüzzaman’ın kendi tahsil hayatı da çok ilginç olaylara mazhar olmuştur. Dini ve İslami ilimlerde ihtisas sahibi olabilmek için, medrese usûlüne göre en az on beş sene eğitim almak gerekmektedir. Ancak, onun eğitimi bir iki sene sarf ve nahiv eğitimi gördükten sonra, üç ay gibi kısa bir zamanda kırk elli kitabı okuyup icazet almaya hak kazanacak derecede şaşırtıcı gelişmelere sahne olmuştur. Ona göre, Cenab-ı Hakkın kendisine böyle bir tarzda ilme vukufiyet nasip etmesini zaman şu şekilde tefsir etmiştir: “Bir zaman gelecek ki, değil on beş sene belki bir sene de ulûm-u imaniyeyi ders alacak medreseler ele geçmeyecek ve azalacak… Ulûm-u imaniyeyi üç dört ayda, kısa bir zamanda ellere verebilecek bir tefsir-i Kur’anî çıkacak ve o biçare Said de onun hizmetinde bulunacak.” [60]
    On beş senede kazanılan “kuvvetli tahkiki imanı” Risale-i Nur’un on beş haftada ve bazılarına on beş günde kazandırdığına, “yirmi senede, yirmi bin zat” tecrübe etmeleriyle şahit olmuşlardır. [61] Bu sayı otuz beş, kırklı yıllar için geçerlidir. Günümüze kadar sayıları on milyonları geçen Nur talebeleri, aynı hakikati tasdik etmeye devam etmektedirler. Yine o zamanlarda, hapiste Risale-i Nur ile tanışan yüzlerce kişi cinayetlerinden tevbe edip namaz kılmaya başlamışlardır. Kısa bir zamanda Nur eserleriyle ıslah olan mahpusların bu durumları, bir kısım memurların (Denizli ve Afyon hapishaneleri, adliyenin gardiyan ve müdürleri) [62] dikkatlerini çekmiş ve onlara şu sözü söyletmiştir: “On beş sene hapiste kalmasının faydası kadar, on beş hafta Risale-i Nur fayda vermiş." [63]
    İmam-ı Rabbani, kelam alimleri içinden birisinin iman ve İslam hakikatlerini ap açık akli delillerle ispat edeceğini, eski zamanın büyük zatlarına dayanarak ders vermiştir. Hatta o kişinin kendisi olmak istediğini, belki de kendisi olduğunu söylemiştir. Çünkü, onun nazarında iman, insan mükemmelliğinin özünü teşkil etmektedir ve “Bir saat tefekkür, bir sene ibadetten daha hayırlıdır” [64] hadisinin sırrına da, ancak iman hakikatlerini tefekkür ile ulaşmak mümkündür. [65] Fakat, zaman göstermiştir ki, asırlardır beklenilen Risale-i Nur’dur. Kur’an’ın bütün önemli hakikatlerini en inatçı dinsizlere karşı dahi parlak bir surette ispat etmiştir. İbn-i Sina gibi dahilerin bile, “akıl buna yol bulamaz” diyerek anlaşılmasında aciz kaldıklarını itiraf ettikleri hakikatleri avamlara, çocuklara bildirmiştir. Sa’d-ı Taftazani gibi bir allamenin, kırk elli sayfada havastan insanlara ancak anlatabildiği kader ve cüz’i ihtiyar ile ilgili meseleleri, Yirmi Altıncı Söz iki sayfada her kesimden insanın anlayabileceği tarzda açıklamaktadır. Kainatın yaratılış sırları, sürati hiç eksilmeyen müthiş hareketlerin ve değişimlerin hikmetleri gibi akılların hayrette kaldığı meseleler, Yirmi Dördüncü Mektup, Otuzuncu Söz vb. yerlerde derinlemesine izah edilmiştir. En sıkıntılı anlarda, çok süratli bir şekilde ve hakikatlerin bütün incelikleri korunarak yazılan bu eserler, elbette Kur’an’ın bu zamana bakan manevi i’cazından başka bir şey değildir. [66]
    (Selim Sönmez, Yeni Asya gazetesi ve Köprü dergisi yazarı / Risale-i Nur Enstitüsü adına gönderdiği cevap / 07.01.2003)

    [1] Nursi, Bediüzzaman Said, Sözler (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 2001), s. 238.

    [2] Nursi, Bediüzzaman Said, Mektubat (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 1999), s. 429.

    [3] Nursi, Bediüzzaman Said, Mektubat (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 1999), s. 430.

    [4] Nursi, Bediüzzaman Said, Sözler (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 2001), s. 438.

    [5] Nursi, Bediüzzaman Said, Sözler (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 2001), s. 500.

    [6] Nursi, Bediüzzaman Said, Mesnevi-i Nuriye (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 1999), s. 213; Nursi, Bediüzzaman Said, Muhakemat (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 1999), s. 107.

    [7] Nursi, Bediüzzaman Said, Sözler (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 1999), s 454; Nursi, Bediüzzaman Said, Mektubat (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 1999), s. 340

    [8] Nursi, Bediüzzaman Said, Sözler (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 1999), s. 454.

    [9] Nursi, Bediüzzaman Said, Sözler (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 1999), s. 63.

    [10] Nursi, Bediüzzaman Said, Sözler (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 1999), s. 123,124, 517.

    [11] Nursi, Bediüzzaman Said, Sözler (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 1999), s. 454.

    [12] Nursi, Bediüzzaman Said, Sözler (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 1999), s. 532.

    [13] Nursi, Bediüzzaman Said, Sözler (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 1999), s. 540.

    [14] Nursi, Bediüzzaman Said, Sözler (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 1999), s. 451.

    [15] Nursi, Bediüzzaman Said, Mektubat (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 1998), s. 30-1.

    [16] Nursi, Bediüzzaman Said, Kastamonu Lahikası (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 2001), s. 73; Nursi, Bediüzzaman Said, Sikke-i Tasdik-i Gaybi (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 2001), s. 151-2.

    [17] Nursi, Bediüzzaman Said, Şualar (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 1997), s. 212.

    [18] Nursi, Bediüzzaman Said, Lem’alar (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 1994), s. 55.

    [19] Nursi, Bediüzzaman Said, Mektubat (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 1998), s. 82-4.

    [20] Nursi, Bediüzzaman Said, Sözler (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 1999), s. 303.

    [21] Nursi, Bediüzzaman Said, Sözler (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 1999), s. 305.

    [22] Nursi, Bediüzzaman Said, Mektubat (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 1998), s. 24.

    [23] Nursi, Bediüzzaman Said, Divan-ı Harb-i Örfi (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 1993), s. 64.

    [24] Nursi, Bediüzzaman Said, Lem’alar (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 1994), s. 155.

    [25] Nursi, Bediüzzaman Said, Lem’alar (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 1994), s. 156.

    [26] Nursi, Bediüzzaman Said, Kastamonu Lahikası (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 2001), s. 111.

    [27] Nursi, Bediüzzaman Said, Mektubat (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 1999), s. 66; Nursi, Bediüzzaman Said, Şualar (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 1997), s. 399; Nursi, Bediüzzaman Said, Emirdağ Lahikası (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 1999), s. 61.

    [28] Nursi, Bediüzzaman Said, Emirdağ Lahikası (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 1999), s. 28.

    [29] Nursi, Bediüzzaman Said, Emirdağ Lahikası (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 1999), s. 57.

    [30] Nursi, Bediüzzaman Said, Emirdağ Lahikası (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 1999), s. 66.

    [31] Nursi, Bediüzzaman Said, Emirdağ Lahikası (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 1999), s. 231.

    [32] Nursi, Bediüzzaman Said, Kastamonu Lahikası (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 2001), s. 56.

    [33] Nursi, Bediüzzaman Said, Emirdağ Lahikası (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 1999), s. 66.

    [34] Nursi, Bediüzzaman Said, Emirdağ Lahikası (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 1999), s. 80.

    [35] İbrahim Suresi, 3.

    [36] Nursi, Bediüzzaman Said, Ayetü’l-Kübra (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 1999), s. 191-193; Nursi, Bediüzzaman Said, Kastamonu Lahikası (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 2001), s. 74.

    [37] Nursi, Bediüzzaman Said, Ayetü’l-Kübra (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 1999), s. 199-200.

    [38] Nursi, Bediüzzaman Said, Sözler (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 1999), s. 443.

    [39] Nursi, Bediüzzaman Said, Emirdağ Lahikası (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 1999), s. 297.

    [40] Nursi, Bediüzzaman Said, Kastamonu Lahikası (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 2001), s. 88.

    [41] Nursi, Bediüzzaman Said, Sözler (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 1999), s. 177.

    [42] Ğaşiye Suresi; 88:17.

    [43] Âl-i İmran Suresi, 3:137; Nahl Suresi, 16:36, Neml Suresi, 26:69, Ankebut Suresi, 29:20; Rum Suresi, 30:42

    [44] Nisa Suresi, 4; 82; Muhammed Suresi, 47:24.

    [45] En’âm Suresi, 6:80; Secde Suresi, 32:4.

    [46] Sebe Suresi, 34:46.

    [47] Bakara Suresi, 2:9; Âl-i İmran Suresi, 3:69; En’âm Suresi, 6:26; Nahl Suresi, 16:2.

    [48] Bakara Suresi, 2: 164; Ra’d Suresi, 13:4; Nahl Suresi, 16:2, 67; Hac Suresi, 22:46; Furkan Suresi, 25:44; Ankebut Suresi, 29: 35; Rum Suresi, 30: 24, 28: Casiye Suresi, 45:5.

    [49] Bakara Suresi, 2:170, 171; Maide Suresi, 5:87; Enfal Suresi, 8:22; Yunus Suresi, 10:42, 100; Ankebut 29:63; Zümer Suresi, 39:43.

    [50] Bakara, 2:75 (Kur’ân’da 32 yerde geçmektedir.)

    [51] Haşir Suresi, 59:2.

    [52] Nursi, Bediüzzaman Said, Muhakemat (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 2001), s. 34.

    [53] Nursi, Bediüzzaman Said, Mektubat (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 1999), s. 318.

    [54] Nursi, Bediüzzaman Said, Sözler (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 1999), s. 456.

    [55] Nursi, Bediüzzaman Said, Mesnevi-i Nuriye (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 2001), s. 10.

    [56] Nursi, Bediüzzaman Said, Kastamonu Lahikası (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 2001), s. 156.

    [57] Nursi, Bediüzzaman Said, Mektubat (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 1999), s. 27.

    [58] Nursi, Bediüzzaman Said, Kastamonu Lahikası (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 2001), s. 52.

    [59] Nursi, Bediüzzaman Said, Kastamonu Lahikası (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 2001), s. 139.

    [60] Nursi, Bediüzzaman Said, Emirdağ Lahikası (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 1999), s. 312.

    [61] Nursi, Bediüzzaman Said, Kastamonu Lahikası (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 2001), s. 88.

    [62] Nursi, Bediüzzaman Said, Emirdağ Lahikası (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 1999), s. 364.

    [63] Nursi, Bediüzzaman Said, Emirdağ Lahikası (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 1999), s. 360.

    [64] El-Aclunî, Keşfü’l-Hafâ, 1:310; Gazali, İhya-i Ulûmi’d-Din, 4:409 (Kitabu’t-Tefekkür); el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 1:78.

    [65] Nursi, Bediüzzaman Said, Şualar (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 1997), s. 212.

    [66] Nursi, Bediüzzaman Said, Mektubat (İstanbul: Yeniasya Neşriyat, 1999), s. 361-362.

  2. #2

    • Profesör
    • Offline

      Üyelik tarihi
      14-10-2006
      Yaş
      31
      Mesajlar
      1.779
      Konular
      52

    Standart

    Hiç kimse görmek istemeyen kadar kör değildir.Allah razı olsun.
    Konu serdengeçti tarafından (08-03-2007 Saat 15:55 ) değiştirilmiştir. Sebep: bize yakışmaz

  3. #3

    • Üye
    • Offline

      Üyelik tarihi
      04-03-2007
      Mesajlar
      5
      Konular
      1

    Standart

    Allah Razı Olsun Kardeşim. Ayrıca Oflaz Abi Akşam Derse Erken Gidelim Tamam mı?
    İmza Atmasını Bilmiyorum. Parmak Bassssaaamm Olur mu?

+ Yeni Konu aç

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  
1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67