+ Yeni Konu aç
Sayfa 1/2 12 SonSon
10 sonuçtan 1 ile 6 arası

Konu: Şeyh ali kara h.z sohbetlerinden(1900-1971)

  1. #1

    • Üye
    • Offline

      Üyelik tarihi
      01-09-2006
      Mesajlar
      3
      Konular
      1

    Standart Şeyh ali kara h.z sohbetlerinden(1900-1971)


    Şeyh ali kara hazretleri(ks) sohbetlerinden;

    "Cenab-ı Hakk bir sürü kul yaratmış. Her birini değişik değişik hasletlerle donatmış. Onlara verilen hasletlerden biri de gözyaşıdır. Gözyaşının birisi maddiyat içindir. Maddiyat için olan gözyaşı efsun verir insana, parayı, dünyayı gösterir. Allah için dökülen gözyaşı manevidir. Bu gözyaşı, insana Allah’ın nurunu tattırır, Allah’ın nurunu hissettirir, Allah’ın nurunu idrak ettirir. Böyle bir kulu kimse tatmin edemez. Onun için böyle dervişler kendi lisan-ı halleriyle ara sıra derler ki: “Ey Allah’ın vekilleri! Ne var, ne olur siz şu alimlerin gönlüne bir tecelli, bir teveccüh etseniz de benim şu gözümün yaşı akınca bana demesinler ki: ‘Kalk abdestin bozuldu! Git abdest tazele!’ Bilsinler ki hele neymiş bu gözyaşı?” Hakikaten hocalar şimdi gözyaşı abdesti bozar diyorlar. Oysa Allah için dökülen gözyaşı değil! Bu sözü beşer değil, Allah’ın müvekkilleri söylüyorlar. Ey evliyalar! Siz şu hocaların, vaazların kalbine bir teveccüh etseniz de hak dervişi duysalar. Haydi abdestin bozuldu namazın bozuldu demeseler. Onlar bunun sırrını bilemezler ki... Halbuki alimin biri bir vaaz etti, bir hadis okudu, dedi ki: “Allah için bir cezbe ihtiyari bütün günahları affeder.”

    Onun için Cenab-ı Hakk maneviyatı işin erbabına vermiştir. Peygamber Efendimiz : “Lem yelid velem yuled” der. Zahir alimi bundaki esrardan yana ne anlar? Tatmayan bilemez. Erbabı bilir bunu...

    Dervişliğin hali ahvali çok değişiktir. Cenab-ı Hakk bu dervişliğe öyle bir iş etmiş ki... Şu askerliği misal et, aynen askerlik gibi... Şimdi burada bulunanlardan birisi çalışsa kaymakam olsa, birisi çalışsa en yüksek bir alim olsa... Bunlar nasıl olsa askere gidecekler... Askerlik zamanı geldi... Kaymakam da alim de askere gittiler... Bir de ümmi bir çoban gitti... Kışlaya vardıklarında kaymakamla, alimle o ümmi çobanın asker olmadan yana farkları yoktur. Yat bilmez, kalk bilmez, talim bilmezler... Askere onlardan önce giden, askerliğin usul ve esaslarını öğrenmiş selahiyetli biri bunları eğitmeye başlar. Hepsine askerlik talimi verir... Üç ayda beden talimini ancak öğrenebilirler. Ondan sonra da altı ay içinde yatıp-kalkıp taarruzu, hücumu öğrenirler. Sonrasında: “Şuradan bir paşa geliyor, general geliyor, yüzbaşı geliyor, binbaşı geliyor, mülazım geliyor!” derler. Neden? Bunları çavuş, onbaşı öğretti onlara... Tarikatlardaki dervişlik de böyledir, talimle öğrenilir... Ordu her bir adamı değişik değişik sınıflara ayırarak askere alır ve bunlara eğitim verir. Tarikatlar da böyledir, sınıf sınıftır; aynen öyle de bir askeriyenin her bir adama her bir sınıfa tabi adamı olduğu gibi tarikatlarda da bu böyledir. Onun için herkes Lailahe illallah yurduna varmak için bir mürşit peşindedir; çünkü mürşit demek manevi eliyle Allah’a bağlayan demektir... Cebrail (a.s)’den Peygamberimize (s.a.v.), Peygamberimizden Hz. Ebubekir, Ömer, Osman, Ali'ye ve Fatıma'ya (r.a.)... Bunların her biri hakikaten manevi halifelerdi. Onlardan sonra da peygamberin vekili olanlar o günden bugüne bu ilmi devralarak taşıdılar...

    Ha deyip de tasavvuf ilmine erişilemez. Bir bebeğe annesi yemek yedirip su içirir... Oğlum der, kızım der... Bebek bir şey konuşamaz. Bebek altı aylık olur yüzü güler. Bir yaşında annesini tanır... İhtiyacı durumunda annesi Kürtse Kürtçe, Arap ise Arapça, kör topal annesiyle konuşur. Üç yaşında acıyı tatlıyı fark edemez, dörtte fark eder. Üstünü başını kirletir, ayakkabısını yitirir. Altıda, sekizde derken yaşı onaltı oldu mu akılbaliğ olur...

    Maddiyatta nasıl böyleyse maneviyata da aynıdır... Her bir şahıs ister alim, ister çoban olsun başlangıçta ruh itibariyle çocuk sayılır. Bir ihvan hak bir mürşitten inabe alıp da lailahe illallah yolunda ilerlerse, el aldığı, peşinden gittiği mürşit de manevi yolculuğunu tamamlamışsa, o dervişin ruhu büyüye büyüye on altıya varır. Bir çocuk ki akılbaliğ olur, kız ise, kocaya gitmeye, oğlan ise evlenmeye niyet eder... Bu yaştan sonra bu yollu attığı her adımdan mükellef, mesul sayılır.

    Tasavvufta da on altıya çıkanlar vuslat-ı ilahi yapıyor... Mürşit kendini Cenab-ı Hakka ulaştırıyor, nefsini ruhuna musahhar ediyor... Mürşit o adem oğlunun nefsini kendisine musahhar etti miydi o kul hakiki şeklide ibadet yapıyor... Allah nöbetçileriyle tek olarak ubudiyet yapıyor... Öyleyse bu tasavvuf demek, ikiliği tekliğe indirmektir... Yaratılış sırrıyla insan denen varlıkta pekçok ikilik vardır... Bu ikilik, hakikaten bir müslümanın imanını tehlikeye atar... Dinden yana şüpheler verir...

    Mevlana Celaleddin Hazretleri der ki: “Oğlum Hüsamettin -halifesi Hüsamettin’i işaret ediyor- sen benim manevi oğlumsun. Bu insanları çiftlikten tekliğe ulaştıracak götürecek sensin, anlatacak bildirecek sensin.

    Cenab-ı Hakkın muradı böyle ihvanlar iğnenin deliğinden geçmedikçe mürşitle cennete gidemezler... Çift iplik iğnenin deliğinden geçmez, tek olacak ki geçsin... Alimlerimiz menfi bir yorumla bu hakikati küffara aksettirmişler... Onlar -küffarlar- güya bir deve iğnenin deliğinden geçinceye kadar o derece incelinceye kadar cennete giremeyecekler... Halbuki iğnenin delikten geçmesi sonrasında cennete gitme sırrı Müslümanlar hakkındadır...

    Hazreti Ayşe bu hususta şöyle der: “Müşrikler, Yahudiler
    şirk-i ekber ederek İsa ve Musa (a.s.)’yı mabud ittihaz etmişler. Ondan yardım istiyorlar, haç etmiş göğüslerine takmışlar... Bu onların şirk-i ekberidir...”

    Müslümanın da gönlünde her ne ki yer almışsa, neye vesvesesi sevgisi var ise onun da taptığı odur. Müşriki –nefsi- Allah’a karşı şirk ettiği zaman yöneldiği de o olur. Bunun için her müslüman gönlündeki bu vesveseyi bu ikiliği çıkartmakla mükelleftir... Sanılır ki Müslümanlar yalnızca salat, zekatla mükellef... Böyleyse bunu en sıradan bir insan bile kolaylıkla yapar. Lakin işin aslı öyle değil... Hakiki müslüman tevhide inmelidir; tevhit ise La ilahe illallahtır... Zahir ulemaları, salatü’z-zekat memurları, kulun farzına, vacibine, müstehabına, mekruhuna bakarlar. Lakin ehli tasavvuf seni tekliğe ulaştırmak için çalışır, çünkü sen bir kulsun teklikle mükellefsin... Sen Allah bir dersin... Oysa bunu dilinle dediğin gibi gönlünle de diyeceksin. Gönlün neyle meşgul? Vesvesesiyle... Cenab-ı Hakk bu vesveseyi kullarına iptila etmiş. Kulların dışı dünyayla içi de Cenab-ı Hakla meşgul olmalı, tevhide dönmeli; çünkü Cenab-ı Hakk marifetullahı göstermiş, kullarından selim bir kalp istemiş...

    Bir ayet-i kerimede, mealen şöyle denir. “Ben sizlerden mal, evlat istemiyorum; sizden selim bir kalp istiyorum.” Bu selim kalp tevhidin altındadır.

    Tevhitten haberi olmayanlar müşriklikten, yani şirkten kurtulamazlar... Şirk dediğimiz ikiliğe yönelik vesvesedir. Hıristiyanların, Yahudilerin Musa’yı İsa’yı (a.s.) şirk ettikleri gibi, Müslümanlar da Allah’a karşı ortak ettikleri ikilik vesvesesiyle şirke düşerler. Bu vesveseyi -ikiliği- gönlünden çıkarmadıkça hakiki tevdihe eremezsiniz... Çünkü tevhit, bir manasındadır... Yunus Emre diyor ki: “Hocalar derler ki: “La şerikele,” yani “Ya Rabii şerikin yoktur, ortağın yoktur!” Ya, bu kalbindeki ikiliğe yönelik vesvese ne? Bu ikilik emrini hangi mukaddes kitaptan takva olarak aldın?...

    Bu gönlü Cenab-ı Hakk öyle bir sırla yaratmış ki... İnsanın gönlü Allah’ın evidir... Lakin aşıklardan birinin dediği gibi:
    “Padişahtan bana ne, saraya hanımın umuru olmadıktan sonra...” Mesela şuraya at, katır, eşek bağlasak burada insan oturamaz... Gönül de böyledir... Gönül beyt-i ilahidir... Cenab-ı Hakk bize bu gönlü verdi, bu vücudu verdi... Vücuda habis bir şey bulaştığında onu suyla yıkamak gerekir... Kullar bunu yapıyorlar; lakin ya gönül kiri? Allah bize tevhit verdi... Biz müslümanız, gönlümüzü de temizleyeceğiz, gönlümüzü temizlersek vahdet-i ilahiyeye ulaşırız. Vahdet-i ilahi ne demek?..

    Hocanın biri bir vaazında Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in: “Namaz müminin miracıdır,” dediğini nakletti... Peki bu mirac ne? Miraç senin Allah’a ulaşman, Allah'a yönelmen, Allah’a kavuşman lakin kalbin nerede, neyle meşgul? Şimdilerde hazır hutbeler yazıyorlar: “Namaz insanı boşaltır, böyle eder, şöyle eder, çekip çevirir, melaikeden yüksek yapar.” Lakin bu sayılanlar namazı namaz gibi bilip namaz gibi kılanlara, başı seccadede, kalbi secdede olanlara mahsus... Başı seccadede kalbi başka yerde olanlar için değil bu söylenenler... Bu halimizle biz şimdi hangisine dahil olduk? Bizi ikiliğe dahil eden ne? Kalbimizdeki vesvese...

    Cenab-ı Hakk şeytanı olanca gücüyle kötülüğü emretmekle mükellef kılmış, kalbimizin üzerini de ona merkez olarak vermiş... Bu şeytandır ki vesvese yoluyla, kavimlerine gelen peygamberlerine ümmetlerini iman ettirmemiş... Mesela bir kısmını gerçek Yahudilikten, bir kısmını İsa (a.s.)’ dan etmiş... Bizim peygamberimizi onlara tasdik ettirmemiş... O şeytan bizim içimizde... Ademe (s.a.v.) secde etmeyen şeytana Kur’an’ da yer verilmiş... Şeytan, Cenab-ı Hakk’tan selahiyetler istemiş ve bunları almış. Cenab-ı Hak şeytana çok selahiyetler vermiş. Her insana bir tane mükellef şeytan verilmiş...

    Kovulmuş şeytan Alah’tan pekçok selahiyet almış: Vesvese verme, kulların gözüne gözükmeme, yediklerine içtiklerine, evliliklerine ortak olma, kanlarında dolaşma, kalplerinin üzerinde oturma, verilen vesveselerin sesini duyurma ha keza... Sonra da Allah’a: “Engin celalin hakkı için verdiğin bu selahiyetlerin yanında şu dünyayı da bana meta ver.” demiş ve dünya da şeytana verilmiş... Bu sırdan dolayıdır ki Hz.Peygamber (s.a.v.): “Dünya sevgisi bütün hataların başıdır,” buyurmuşlardır. Öyleyse, eşlerinize, çocuklarınıza
    deyin ki, işte Allah’ın sevdiğini sev, sevmediğini sevme. Allah dünyayı sevmemiş diye sevme... Sen dünyayı seviyorsan bil ki Allah seni sevmiyor; çünkü Cenab-ı Hakk diyor ki : “Dünyayı halk edeli, yedi kat yeri-göğü yaratalı bir defa olsun buralara rahmet nazarıyla bakmadım. Her kim bakarsa severse benim sevgim ondan o da benden uzak olur.” Şeytan bu sırdan dolayı şöyle demiş: “Celalin hakkı için kullarından binde dokuz yüz doksan dokuzunu cehenneme götürürüm, yalnız senin korudukların müstesna.”

    İslamın emrini tutup, ibadetlerini yaparak gerçek huzuru, nefsi tezkiye olmamış hiçbir mümin elde edemez. Gerçek huzur için oruç, namaz hanginize kâfi? Şeytan dünya sevgisini kalbine alanlara huzur, sükûn vermem diyor. Bu şekilde herhangi bir adamın huzuru, sükûnu varsa getir ayağının altını öpeyim... Evliyalar müstesna...

    Onun için bu tevhid ilmi hususi, manevi bir ilimdir... Cenab-ı Hakkın Hz. Peygambere (s.a.v.) ilk ikra dediği kelime de bu... Hz. Peygamber efendimizin Hira dağına gidip de, daha Kur'an yokken İslam dini yokken Hira Dağında riyazet ile meşgul olması, Cebrail (a.s.)’ı görmesi hadiselerinden sonra maneviyatı tam manasıyla hayatına tatbik etmişti. Cebrail (a.s.) ondan sonra kendine başladı vesile olmaya, mürşit olmaya, Kur'an ahkâmını getirmeye... Arapça Kur'an ayetlerini öğretmeye... Hira dağından geldikten sonra maneviyatı vücuduna tatbik ettikten sonra bütün bunlar oldu... Çünkü Cenab-ı Hakkı sevmek maneviyatla, ruhla olur... Hz.Musa (a.s.)’ a dedi ki: “Kalp gözüm Allah ı gördü!” Hz.Ali diyor ki : “Allah ı görmeden ibadet etmem!” yani her ibadetimde görürüm, Allah ile kul arasında zerre kadar ayrı bir yer yok... Nefislere gelen vesveseyi şeytan verir : “Burada gördüğünü al, düş hülyaya!” Allah üç küsür milyar insanın kalbine geleni her an biliyor.



    Allah: “Size şah damarınızdan daha yakınım,” demiş, peki biz neden görmüyoruz ? Masiva dediğimiz şeylerden dolayı tabii. Masivayı şu koca güneşin önüne koyun şu camda güneş görünmez. Öyleyse gönlümüzdeki masivaları çıkararak Hakkı görebiliriz. Bu görünenler de Cenab-ı Hakkın sıfat tecellisi olur. İşte kullar Allah’tan ne ayrı ne de gayrı; lakin kalpteki vesvese ikiliği, masiva çıkarılacak. Bu tasavvuf ilmi kalplerdeki masivayı çıkarmak için vardır. Gerçek huzur da burada, mirac da buradadır. Bu teklik aleminde, çift olan bir kimse sağ olan hocanın yeni bir vaazını dinler. Ettehiyatu okurken şöyle olur da Suphaneke okurken böyle olur da Allahuekber deyip de elleri havya kaldırdığında ne olur? Sen elini kaldırdığında bu bir kere namazın edebi, erkanı; lakin senin gönlün nerde, gönlün? Gönlün Fatiha okur birisi de bağda bahçede bilmem nerde alışta-verişte ticarette... Bununla mı senin miracın, huzur-ı ilahi böyle mi olur? Sen bir devlet amirinin yanına varsan böyle yapabilir misin ? Yapamazsın. Namazda huzur-ı ilahi önünde de bu böyledir...

    Dinimiz iki şeyle sabittir: Şeriat ve tarikat. Bir kere zahirde savm, salat, hac zekat ondan sonra da bunların adabı erkanı... Kur’an'ın hatmi ve benzeri... Lakin geri kalanına gelince işin iç yüzünden, tevhitten haberin olacak. Sen sana sahip olacaksın... Senin ağzın ve sen öyle bir alemdesiniz ki sizin dizginleriniz şeytanın eline verilmiş. Kur-an da okurken şeytanın eline verilmiş namazda da senin dizginlerin şeytanın elinde, Hacca da gitsen dizginin şeytanın elinde... Ya tarikat? Tarikat sendeki şeytanı senden çıkarmaya uğraşır, Allah’ın nuruyla seni doldurmaya çalışır. Bu gönül dedikleri bir kap gibidir ve bu gönül Allah’ın evidir. Cenab-ı Hak’ın evi olan gönül yüz haşhaş tohumu alıyorsa yüzü de masiva denilen dünya sevgisiyle ilgili şeylerdir. Hakiki bir mirşide varırsan bunu tevhitle, tasavvuf ilmiyle yavaş yavaş gönlünden çıkarmaya başlarsın. Tevhit alfabesine başlayıp masiva tohumlarından beş tanesini çıkardın mı, bunun yerini beş tane Hak sevgisi alır. Doksan beş masiva kalır. Doksan masiva çıkardın mı, on masiva kalır. Doksan dokuz, bir kalır, yüzde, yüz... İşte o an vahdet-i ilahiyeye ulaştın demektir... Cenab-ı Hakkın tecellisi sende zuhur eder. Müslümanlık bu, miraç bu, miracın maneviyatı bu... O an insanın şuuru vücudundadır. Geriye “mutu kable ente mutu” yani ölmeden önce ölünüz esrar-ı ilahiyesi kalır.

    Kul bu esrara üç yerde mazhar olur...O vakitte bu ruh vücuttan çıkar, buna Hz.Peygamber “mutu kable ente mutu” der... Hz.Musa (a.s.) Tur dağı üzerinde Allah ile konuştu. Orada kırk gün kaldı. Hitap-ı Muhammed-i ilahiyle kendi kendini kaybetti. “İlahi bana kendini göster,”
    dedi. Allah: “Beni görmüyor musun? dedi. Musa: “Görüyorum,” dedi. Allah: “Ne görüyorsun?” dedi. Musa: “Bir ağaç görüyorum,” dedi. Tenzih ederim, Onun içim Musa (a.s.)’nın gördüğü ağaca Allah desen küfür değildi desen küfür Müslümanların da “inna evliyaullahu la havfun...” hitabına mazhar olan hakiki evliyaları işte böyledirler. Onlara Allah desen küfür, değildi desen küfür; çünkü onlar vahdet-i ilahiyeye varmışlar... Hatta Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v.): “Allah ile konuşurken Onu Hz. Ali suretinde gördüm,” der. Çünkü Hz. Ali evliyaydı... Cenabı Hak onun suretinden Peygambere (s.a.v.) gözüktü, onunla konuştu... Bu, zat tecellisidir... İslam dini çok büyük bir din, Peygamberimiz (s.a.v) de son peygamber. Bütün peygamberler Allah’ın sıfat tecellisine mazhar olmuşlar. Bizim Peygamberimiz (s.a.v.) Allahın zat tecellisine mazhar olmuştur. Hz. Peygamberlere Cenab-ı Hak’ın gönderdiği kitaplar Allah’ın manevi bir nimet sofrasıdır... O sofra peygamberlere nasip olur, kalan nimet kırıntıları da geri kalan kendi ümmetlerinin sadıklarına, sıddıklarına nasip olur. Bizim Peygamberimiz (s.a.v.) miracı iki sefer
    vücuduyla, yüz binlerce ruhaniyatıyla gerçekleştirmiştir. Bundan dolayı bizim Peygamberimizin (s.a.v.) evliyaları da, ümmetindeki mukarrebinleri de, birçok kısmı da bu sıfat tecellisine mazhar oluyor, ruhlarıyla miraç yapıyorlar... Bütün peygamberlerin Allaha ulaştıkları gibi ümmetlerinden bir kısım kimseler de ölmeden evvel ölüp ruhlarıyla Cenab-ı Hakkın katına çıkıp manen onunla bütünleşip yeniden oradan ayrılıyorlar ve, “inne evliyaullahu la havfun...” ayetine muhatap oluyorlar. Bunun için İslam dini çok büyük bir din, bu dinin hakikatini anlamak için evvela her şahıs şeriattaki haccı, zekatı, farzı, vacibi, mekruhu öğrenecek sonra da, tarikatı öğrenecek ve öğrendiklerini nefsine tatbik edecek... Bunu da zamanında öğrenecek... La ilahe illalahı da bir evliyada bulacak... Bir mürşid-i kamil bulacak. Mürşid-i kamilde de bunun alfabesi Lailaheillallah... O da onun muradıysa artık talihi, kabiliyeti istidadı nispetinde Cenab-ı Hakka manevi kurbiyet edecek, vuslat edecek.

    İslam dini böyle büyük bir din; lakin maalesef küçüle küçüle maddiyatta kalmış ve İslamın maneviyatı da zamanımızda birçok açıdan inkar edilmiştir. Allah etmesin bu küfürleri ile peygamberin huzuruna onlar nasıl varacaklar? İslam dininden olup da Peygamberin (s.a.v.) yolunu inkar eden Peygamberin (s.a.v.) yolundan gitmeyen Allah’a gidemez. Allah da dedi ki: “Peygamberi seven beni sever Peygamberi (s.a.v.) görürseniz beni görmüş gibisiniz, Peygambere tabi olan bana da tabi olur.” Onun için dinimizi Cenab-ı Hakk muvaffak etmiş..."

    flok_34@hotmail.com

    Tüm forumdan rastgele konular:

    • » beni güzel hatırla...
    • » Hologram
    • » Tez sinirlenmek
    • » Kalbin nazargahtır, niye vesayet...
    • » Eskiden okulda bu görgü kuralları...
    • » Başörtülüleri Restoranda Almadılar :...
    • » Narlı Pasta Tarifi
    • » SÜper Bİr FarsÇa ,kerbela İlahİsİ
    • » Die Sauberkeit
    • » xp kurulum yarım kalkdı..

    Aynı kategoriden rastgele konular:

    • » Kabir Ehlinden Batınî Feyz alınır...
    • » Mürşid-i Kamil'in vasıfları (Alametleri)
    • » *** NeY ****
    • » ipin ucu
    • » Nefs nedir?
    • » tasavvuf
    • » Bu asır ümmilerin asrı olacaktır
    • » Sınama
    • » Abdülhâlık Gucdevânî -kuddise sirruh-...
    • » Seyr-u sülûk ne demektir?

  2. #2

    • Hamdulillah Ala Küll
    • Online

      Üyelik tarihi
      09-11-2006
      Yaş
      45
      Mesajlar
      13.492
      Konular
      664

    Standart

    Zümer 41: Şüphe yok ki, Biz senin üzerine insanlar için kitabı hak ile indirdik. Artık kim hidâyete ererse kendi nefsi içindir ve kim dalâlete düşerse artık şüphesiz ki, kendi nefsi aleyhine dalâlete düşmüş olur. Ve sen onların üzerine bir vekil değilsin.


    Abim Allah Razı olsun da şu yazıları düzeltmeye imkan ve zamanınız yok mudur? İstifade etmek isteriz.. Tekraren Allah razı ola..
    Ne anlar Ebu Cehil, Sahabe-i Kiram'ın ahvalinden..
    Hz. Mevlana

  3. #3

    • Üye
    • Offline

      Üyelik tarihi
      23-01-2007
      Yaş
      37
      Mesajlar
      7
      Konular
      1

    Standart s.a

    teşekkür edrim uyardığınız için arkadaşlar allah razı olsun selam ve dua ile

  4. #4

    • Üye
    • Offline

      Üyelik tarihi
      23-01-2007
      Yaş
      37
      Mesajlar
      7
      Konular
      1

    Standart

    ali inan abimizin yaşadıkları ve anıları
    Şeyh Osman Nuri Hazretleri (r.a.) ve Şeyh Ali Efendinin (r.a.) huzurlarında çok hadiselere, çok kerametlere şahit olduk; ama bunların hiç birisini de yeterince anlayamadık.
    Şeyh Osman Nuri Efendi (r.a.) namaza çok önem verirlerdi: “Namaz deyip geçmeyin. Bütün ibadetlerin başı namazdır. İnsan kabre konulunca ilk sorguyu namazdan verecektir. Namazı Allah’tan korkarak kılın,” derlerdi. “Dedikodu yapmayın. Gıybet etmeyin. Bir birinizi çok sevin. Aranıza şeytanı, nefsinizi sokmayın. Nefsin terbiyesi açlıkla olur. Az yiyin az için, çok çalışın, çok zikredin,” diye öğüt verirlerdi.
    Şeyh Osman Nuri Hazretleri (r.a.)’nin yanına girmeye utanırdık. Nerede olsak, nereye gitsek yanlış bir şey yapmaktan korkardık. Çünkü huzurlarına vardığımızda kim olursa olsun: “Sen şurada şunu yapmışsın. Şöyle konuşmuşsun. Şu vaktin namazını kılmamışsın. Küfretmişsin. Ailenle kavga etmişsin,” diyerek insanın halini, yaşantısını gönlünden geçirdiklerini olduğu gibi yüzüne söylerlerdi. Hal böyle olunca yanına gittiğimizde şimdi bir kusurumuzu yüzümüze söyleyecek diye ödümüz kopardı. Yanında olmadığımız vakitlerde bile gönlümüzden kötü bir fikir geçirmeye korkardık.
    Şeyh Ali Efendi (r.a.), Şeyh Osman Efendi’nin (r.a.) bu hallerini yaptığı sohbetlerde misallerle anlatırdı. Bir sohbetinde: “Allah (c.c.) her yerde hazır ve nazırdır. Ondan bir şey saklanmaz. Yaptıklarımızı ve aklımızdan geçenleri sağ ve sol omuzlarımızda bulunan Kiramin katipleri olduğu gibi yazarlar. Buna teyp denilen alet bir misaldir. Şuraya bir teyp konsa, bütün konuşmaları ve hatta nefes alıp vermemizi olduğu gibi kaydeder. Teyp kaydediyor diye, kimsenin dedikodusunu yapmayız her şeyi olduğu gibi ortaya döker diye teypten korkarız da, Allah’ın (c.c.) duyacağından, omuzlarımızdaki katiplerin yazmasından korkmayız. Hatta bunlar aklımıza bile gelmez. Ama hepsi kaydediliyor, hepsi yazılıyor. Zamanı gelince de bu defterler açılacak. Yapılan iyi ameller de kötü ameller de ortaya dökülecek ve kimse de inkar edemeyecektir. Yalnızca “inandım, iman ettim,” demek yetmez, Allah (c.c.)’tan da korkmak lazımdır,” demişlerdi.
    Şeyh Ali Efendi (r.a.) Şeyh Osman Efendinin (r.a.) gönül temizliği hakkındaki sözlerini hatırlatarak şöyle bir hikaye anlatmıştı: “Fukara çobanın birisi padişahlarını ziyaret etmek istemiş. Başkaları gidip ziyaret ederler, dönüşlerinde de padişahı anlatırlarmış, çoban da padişahı görmek için heveslenirmiş. Padişahın sarayı yeri Arabistan’dan çölünde imiş. Padişaha boş gitmemek için, çölde su kıymetli olur diye sırtına su dolu bir bakraç sarmış, düşş yollara. Günlerce çölde yürümüş, sonunda padişahın sarayı görünmüş. Ne görsün? Saray, pırıl pırıl akan nehrin kenarında, yemyeşil cennet gibi bir yerde değil mi? Bu durumu gören köylü, padişaha hediye olarak su getirdiğine pişman olmuş. Suyu dökmek isterken askerler köylü vatandaşı yakalayıp, padişahın huzuruna çıkarmışlar. Padişah durumu sorunca köylü: “Devletli sultanım, herkes gibi ben de padişahımı ziyaret etmek arzusuyla çok uzun bir yol katederek huzurunuza geldim. Bizim oralarda su çok kıymetlidir. Bu nedenle padişahıma götürebileceğim en kıymetli hediyenin su olduğuna kanaat getirmiştim; ama pırıl pırıl akan nehri görünce geri dönmek istedim, tam da bu sırada askerler beni yakalayarak huzurunuza çıkardılar,”deyince padişah: “Bizim için önemli olan senin niyetindir. Hediyenin ne olup olmadığının da bir önemi yoktur. O temiz gönlünden koparak halisane niyetle getirmiş olduğun su bizim için en makbul hediyedir,” diyerek çobanı ağırlamış ve çobana ikramlarda bulunmuş.
    Şeyh Osman Efendi de (r.a.): “Samimi müridin yaptığı ibadetin Allah katındaki değeri de tıpkı bu misal gibidir. Alemlerin Sultanı Allah’ın (c.c.) hiçbir hediyeye ihtiyacı yoktur. Samimi ve hasbi mümin kullarının ihlasla yaptığı ibadet onun katında en güzel hediye gibi algılanır.”
    Şeyh Ali Efendi (r.a.) bu konularla ilgili sohbet ederlerken, içeriye on kadar misafir geldi. Şeyhin elini öpüp oturdular. Şeyh, sohbetini bitince kendilerine kim olduklarını sorduk. Onlar da Tohma çayının ötesinden, Sadıklar ve Epreme köylerinden geldiklerini söylediler. Bunlardan birisi: “Efendi, Tohma Çayı’nı geçmek zor. Köyümüz de sizlere epeyce uzakta. Köyümüzün ileri gelen yaşlıları ve kadınları gelip elinizi öpmek, duanızı almak istiyorlar; ama ulaşım güçlüğünden dolayı da yanınıza gelemiyorlar. Ne olur, bizim köylerimize de gelseniz,” dediler.
    Şeyh Efendi bir şey söylemedi. Gelenler o gün misafir oldular. Ertesi günü onları yolcu ettikten sonra: “Oğul Ali...Şeyh Osman (r.a.), bir gün bizlere bir hadise anlatmıştı. Denizin ortasında bir ada varmış. Bu ada her türlü nimetçe zengin ve güzel bir yermiş. Ama buradaki adamların başından da bela eksik olmazmış. Bu belalardan kurtulmak için yapacakları bir şey de yokmuş. Derken bu adaya bir gün bir yabancı çıkıp gelmiş. Ada sakinleri dertlerini hemen bu adama anlatmışlar, dertleri için bir çare sormuşlar. Adam da: “Allah’a (c.c.) teslim olun. O’nun (c.c.) emirleri üzerine hareket edin, böyle yaparsanız dertlerinizden kurtulursunuz,” diye nasihat etmiş; ama ada sakinlerine o güne dek böyle bir şey söyleyen de olmamış. Ada halkı, Allah’ı (c.c.) Peygamberi de (s.a.v.) bilmiyorlarmış; adadan çıkıp, başka yerlere de gidemiyorlarmış. Adadan başka yerlerin olduğunu da bilmiyorlarmış. Biz de vebalde kalmayalım. Bir gün ziyaretimize gelip bizleri davet eden köylere gidelim inşaallah,” demişlerdi.
    Şeyh Ali Hazretleri’yle (r.a.) köye gitmek için ihvan arkadaşlarla birlikte yola koyulduk. Ben önde gidiyordum, o da arkadan geliyordu. Sulardan geçerken ve yolların kötü olduğunu bildiğim yerlerde şeyhin atının başını çekiyordum. Bir ayıktım ki, köye gelmişiz. Köylüler bizi karşıladılar.
    Şeyh Ali Efendi ilk önce köyleri gezdi. On üç evde mevlit okudu. Zikirler çekildi, sohbetler edildi. Yaşlılar, gençler gece bile şeyhin yanından ayrılmak istemiyorlardı. Çok feyizli ve zevkli zikirler oluyordu. Zikirden sonra gelenler olursa, Şeyh: “Hele gelin. Yeni gelenlerin zikir hakkı duruyor,” diyor, yemekten sonra ise: “Zikir altta kaldı. Halka olun da zikredelim,” diyerek saatlerce zikir yaptırırlardı.
    Şahit olduğum diğer bir hadise de Şeyh Osman Efendi’nin (r.a.) çokça nafile ibadet yapmalarıydı. Daima nafile namaz kılarlar, bizlere de nafile niyetiyle namaz kılmamızı söylerlerdi. “Farz namaz, farz ibadetler kula borçtur. Bunlardan kurtulmak, farzları yapmakla olur. Nafile ibadetler farz değildir; ama Allah’ın (c.c.) katında nafile ibadetler çok kıymetlidir. Allah (c.c.) nafile ibadetlerin mükafatını, söz konusu ibadeti yapanlara kat kat verir. Bu husus, bir devlet memurunun fazla mesai yapmasına benzer. Memur, mecbur olduğu sekiz saatlik mesayisini çalışır, bu çalışma sonunda amirine bir şey demez; ama fazladan çalışmasının karşılığını amirinden hemen ister ve alır. Allah (c.c.) da kimsenin hakkını zayetmez. İbadetin hele de nafile ibadetin karşılığını hemen verir,” derlerdi bende dinlediklerimi size nakş ettim bir kusur işlediysem affola..

  5. #5

    • Üye
    • Offline

      Üyelik tarihi
      23-01-2007
      Yaş
      37
      Mesajlar
      7
      Konular
      1

    Standart s.a

    teşekkür ederim nehir kardeş uyarınız için bundan sonra daha çok dikkat edicem sağolun selam ve dua ile

  6. #6

    • Üye
    • Offline

      Üyelik tarihi
      23-01-2007
      Yaş
      37
      Mesajlar
      7
      Konular
      1

    Standart şeyh Osman Nuri Bağdadi Hz.hayati

    ŞEYH OSMAN NURİ BAĞDADİ HZ.HAYATI...
    DOĞUMU
    Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi (r.a.) Hicri 1295 (Miladi 1879) yılında Bağdat'ta dünyaya gelmiştir. Onun doğum tarihiyle ilgili ikinci rivayet de Hicri 1297 (Miladi 1881) yılında doğduğu şeklindedir. Askeri arşivlerde resmi olarak verilen doğum tarihi Hicri 1295 (Miladi 1879) yılını göstermektedir. İkinci tarihin, nüfusa kaydedilmedeki gecikmeden dolayı asıl doğum tarihi olduğu, birincisinin de yanlış olmadığı anlaşılmaktadır.

    NESLİ
    Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi'nin (r.a.) nesebi anne ve baba cihetiyle Muhammet Mustafa (s.a.v.) neslindendir. Annesinin adı Seyyide Fehime (r.a.), babasının adı Seyyit Emin (r.a.)'dir. Babasının adı bazı yazılı belgelerde Mehmet Emin (r.a.) olarak verilmektedir. Bağdat'ın çok saygın bir ailesinden gelen Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi'nin (r.a.) kraliyet ailesinden gelen soylu, asil bir kişi olduğu anlaşılmaktadır. Bugünkü Ürdün Kraliyet Ailesi'nin geldiği soyağacıyla da ailesinin kan bağına dayalı bir akrabalığın olduğu görülmektedir. Yani ailesinin nesebi Ürdün Kraliyet ailesinin Haşimiler neslindendir. Atalarından Krallık yapan asilzadelerin olduğu bu soyağacından rahatlıkla anlaşılıyor...
    SEYYİD-İ ŞERİFLİĞİ
    Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi'nin (r.a.) annesi Seyyide Fehime (r.a.)'nin anne ve babasının seyyidlerden olduğu görülmektedir. Babası Seyyid Mehmet Emin'in (r.a.) anne ve babasının da seyyid neslinden gelen asil bir kraliyet ailesinden olduğu anlaşılmaktadır. Anne ve babasının seyyidler neslinden gelmesi nedeniyle, nesepçe “Seyyid-i Şerif” ya da “Şerif” bir nesilden geldiği açıkça görülebilmektedir.
    İTİKATTAKİ MEZHEBİ
    Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi (r.a.) İmam Şafi (r.a.)'nin itikadı ve mezhebi üzerine ibadetlerini yapmıştır. Yani Şafii mezhebindendir.
    FİZİKSEL YAPISI
    Boyu 1.96 civarlarındadır. Oldukça geniş omuzludur. Ten rengi beyaza yakın tatlı bir kumrallıktadır. Saçları gür ve düzgündür. Vücudu olağan üstü bir karizmayla yaratılmıştır. Ruhani azameti, ordu disiplini, cesareti, soy ve nesebindeki alibeyt tecellisiyle insanların dönüp dönüp bakmaktan kendilerini alı koyamadıkları olağan üstü cazibesi, karizması olan biridir. Gözlerinde hiç kimsenin bakmaya cesaret edemediği, insanların başını öne eğdirmeye mecbur kılan ilahi, azametli, dehşet saçan bir enerji bir nur vardır. Yüzü yuvarlak, kaşları hilalli, gözleri iri, burunu çok hafifi bir şekilde sola kıvrıktır, –ki seyyid neslinde görülebilen bir özelliktir.- Yürüyüşü alibeytin ihtişamının tecellisindeki bir heybet ve vakar güzelliğinde. Genellikle kahhari bir tecelliyle sarılıp sarmalandığından, öfkeli, celaletli bir ciddiyet ve vakardadır. Oldukça da sevgi dolu bir komutandır. Olağanüstü bir karizma ve Yusuf Cemal sima güzelliğiyle, sportmen vücuduyla, dehşet karizmasıyla kentin sokaklarında yürüdüğü zaman insanlar o simayı izlemekten kendilerini alıkoyamazlarmış. Kilosu 130 civarlarında; fakat bu kilo adaleli, sportif bir vücuda ait olduğundan, şişman bir görsellikten oldukça uzaktır. Sokakta yürüdüğü zaman yaşlısından gencine herkes işini gücünü bırakarak “Aman Allahım!.. Bu nasıl bir insan? İnsan mı Ruhani mi? Şu ihtişama, karizmaya, güzelliğe, boya posa bak!” diyerek şaşkın şaşkın Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi'yi (r.a.) izlemekten kendilerini alıkoyamazlarmış. Bu nedenle sık sık nazara uğrarlar kendilerine nazar duası okurlarmış.
    ZEKASINDAKİ DEHA
    Çok küçük yaşta Kur'anı hıfz ettiği –(7-8) yaşlarında- bilinmektedir. Dehanın çok ötesinde dehşetli bir IQ'sü vardır. Bir gördüğünü, bir duyduğunu asla unutmayan, olağan üstü bir hafızası olduğu yaşam serüvenlerindeki olay ve olgulara bakıldığında açıkça görülmektedir. İngilizce, Rusça, Almanca, İtalyanca, Arapça, Farsça, Fransızca, başta olmak üzere 18 lisanı mükemmel derecede konuşup yazabilen; bu on sekiz lisanı anında birbirine çevirebilen deha ötesi Allah vergisi bir zekası vardır. Dört yıllık Harp Akademisini iki yılda bitiren tek harbiye öğrencisidir.
    ASKERİ HİZMET SAHFASI
    Askeri arşivlerdeki bilgiler –yaşam serüveni ile ilgili olarak- şöyle demektedir:

    Adı-Soyadı: Osman Nuri Ölmeztoprak (Bağdadi), Harp Okuluna Girişi: 1 Mayıs 1312 (1896) 17 Yaşında. 13 Aralık 1314 (1898)'de Teğmen olarak bitirdi (19 Yaşında). 6. Ordu 46. Alay Redif 2. Tabur 4. Bölük Komutanlığına tayin oldu. Sınıfı: Piyade. 15 Nisan 1314 (1901) tarihinde Üsteğmen olarak (22 Yaşında) 6. Ordu, 89. Alay Redif, 2. Tabur, 1. Bölük komutanlığına tayin oldu. 29 Eylül 1319 (1903) tarihinde Yüzbaşı rütbesiyle (24 Yaşında) 6. Ordu 94. Alay Redif, 2. Tabur, 2. Bölük komutanlığına tayin oldu. 15 Haziran 1327 (1911) tarihinde Bağdat 13. Kolordu inşaat Komisyon Heyetine tayin oldu. 24 Haziran 1330 (1914) tarihinde 1. Kolordu 13. İnşaat Heyetine tayin oldu. 13 Aralık 1330 (1914) tarihinde Kıdemli Yüzbaşı (35 Yaşında) oldu. Bu esnada 51. Alay 2. Tabur 9. Bölük Komutanlığına tayin oldu. 16 Ekim 1330 (1914) –29 Nisan 1333 (1917) tarihleri arasında 1. Dünya Harbine katılmış, harp esnasında 1 Aralık 1332 (1916) tarihinde Binbaşı (37 Yaşında) rütbesini almıştır. 15 Temmuz 1336 (1920)–15 Kasım 1338 (1922) (41-43 yaşları arasında) tarihleri arasında İstiklal Harbi'ne katılmış, 9. Kolordu 17. Fırka 51. Alay, 2. Tabur'da görev yapmıştır. 1341 (1925) tarihinde tekavut ve istifa kanunun 2. maddesine göre 46 yaşında emekli (tekavut) olmuştur.

    GAVS ŞEYH ÖMERE(r.a.)İNTİSABI
    İstanbul'da Harp Okulunda askeri öğrenciyken 1896-1898 yılları arasında,sık sık namaza gittiği İstanbul'daki bir camide Gavs Şeyh Ömer Ziyauddin'in (r.a.) bir sufisiyle tanışması Şeyh Osman Nuri'nin (r.a.) kendi dilinden şöyle rivayet edilir: “Camiye giderken, camiden çıkarken nurani yüzlü, yaşlı bir insan sürekli bana bakıp duruyordu...Bu bakışlardan oldukça rahatsız olmuştum. Yanına yaklaşarak: "Hayrola Amca, niçin böyle bakıp duruyorsun? Birine mi benzettin?” dedim. O, sufi bana: "Komutanım sen dolu musun boş musun?” dedi. Bunun üzerine ona: "Dolu ne demek, boş ne demek?" diye çıkıştım. Bana: "Yani tarikatlı mısın, değil misin?" deyince, ona: "Hayır, bir tarikata bağlı değilim,” demiştim. Ruhani, şirin ve hal sahibi bu sufiyle devam eden sohbetleri sonucunda onun elinden Nakşi tarikatının önemli isimlerinden Gavs Şeyh Ömer Ziyauddin'e (r.a.) intisap ettiği anlaşılmaktadır. İntisabıyla birlikte o hal sahibi Nakşi sufiye çok büyük bir sevgi duymaya başlamıştır...Bir yandan İstanbul'daki Harbiye okulunda görev yaparken, beri yandan da verilen Nakşi derslerini talim etmiştir. Dersi yaparken burnuna sık sık tanımı olanaksız güzellikte bir koku gelirmiş. Bu güzel koku nereden geliyor diye İstanbul'un gül bahçelerinde pek çok çiçek koklamış; ama o kokuyu hiçbir gülde bulamamış

    ŞEYH ÖMERLE GÖRÜŞMESİ
    Büyük bir olasılıkla 1897-1897 yılları arasında İstanbul'daki Harp Okulunu okuduğu, öğrenci olduğu yıllarda tatil dönüşünde Bağdat'taki ailesinin yanına dönüp Şeyh Ömer'i (r.a.) ziyarete gittiği anlaşılıyor...O yıllarda tanık olanların aktardıkları bilgileri Şeyh Osman Nuri (r.a.) şöyle rivayet edermiş: "Atıma binerek Bağdat'taki Şeyhim Ömer'i (r.a.) ziyaret için yola koyuldum. Yolda giderken İstanbul'daki o güzel kokular beni iyice sarmaya başlamıştı. Bu koku Şeyhime yaklaştıkça artıyordu. Ziyaretimi manen haber alan Şeyh Ömer (r.a.) tekkedeki sohbet hizmetini bırakıp : "Hadi atınıza binin: Bir misafirimiz geliyor. Hep beraber onu karşılayalım,” demiş. Şeyh Osman Nuri (r.a.), Harbiyeli öğrenciyken Şeyh Ömer'in (r.a.) tekkesine yaklaştığında kendisini tekkenin civarlarında karşılayan büyük bir kalabalık görmüş...Ferasetle onların Şeyh Ömer (r.a.) ve müritleri olduğunu anlamış... Şeyh Ömer (r.a.) “Hoş geldin oğlum Osman!” der demez ellerine kapanıp Şeyh Ömer'in(r.a.) elini öpmüş... Bu güzel kokunun kaynağının Şeyh Ömer'den (r.a.) geldiğini de anlamış... Görev yaptığı yıllarda özellikle Bağdat'ta görev yaptığı 1911 yılıyla 1914 yılları arasında Şeyh Ömer'in (r.a.) tekkesinde hatimlere, sohbetlere iştirak ederek çok büyük manevi mertebelere ulaşıp halifesi olmuştur. Bir diğer Halife de Şeyh Ömer'in (r.a.) oğlu Şeyh Necmeddin-i Kübra (r.a.)'dır. Ruhani olgunluk bağlamında Şeyh Osman'la, Şeyh Necmeddin'in (r.a.) halifelik makamında yarıştıkları, Şeyh Osman'ın (r.a.) halifelikten sonra şeyhlik postuna oturacağı bekleniyormuş

    ŞEYH OSMAN'IN (r.a.) GAVS-I AZAM ŞEYH ABDULKADİR GEYLANİ'NİN (r.a.) TÜRBESİNİ ZİYARETLERİ VE SONRASI
    Şeyh Ömer'in (r.a.) halifesi olan Şeyh Osman (r.a.), Şeyh Abdulkadir Geylani'nin (r.a.) türbesine sık sık gitmesi... Gavs-ı Azam'ın (r.a.) mucizevi kerametiyle onunla açıkça konuşmaya başlaması, türbeye gittiğinde kapalı olan türbe kapısının kendiliğinden açılması gibi pekçok kerametlerin zuhuru, O'nun (r.a.) ruhaniyatıyla konuşmaya başlaması hadiseleri Şeyh Abdulkadir Geylani'nin (r.a.); “Oğlum Osman, sık sık atına bin de gel... O sultan boyunla atının üstünde gidişini göreyim!” demesi ve buna benzer gaybi, sırlı buluşmalar neticesinde Şeyh Ömer'in (r.a.) desturu olmadan Gavs-ı Azam'a dönmesi, ona aşık olma hadisesi sonrasında kalbi Şah Geylani'ye (r.a.) dönmüş... Ruhaniyatı, ferasetiyle bunu bilen Şeyh Ömer (r.a.) genç halifesine ders vermeyi düşünmüş. Birgün Biyara'daki sohbet, bir yaz günü akşamının derinliğinde tekkenin damında açık, yıldızlı bir havada yapılıyormuş. Herkes merdivenden tırmanıp dama çıkmış. Şeyh Osman Nuri (r.a.) abdest almada geciktiğinden en sona kalmış. Gavs Şeyh Ömer (r.a.) müritlerine: “O, merdiveni yukarı çekin!” demiş. Şeyh Osman (r.a.) dama çıkmak istemiş; ama merdiven yok... Sağda solda merdiveni ararken Gavs Şeyh Ömer'in (r.a.) sesi yankılanmış: “Osman, Osman sen Allah'a merdivensiz de gidersin...” Şeyh Osman Nuri'ye (r.a.) bu olayla bir ders vermek istemiş...

    ŞEYH ÖMER'İN (r.a.) YERİNİ OĞLU ŞEYH NECMEDDİN'E (r.a.) BIRAKMASI...
    Şeyh Ömer (r.a.), Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi'yi (r.a.) yanına çağırıp; “Oğlum Osman (r.a.) bu makam manen senin; ama senin Şeyh Necmeddin'e (r.a.) boyun eğmeni istiyorum. Yerime oğlumu bırakıyorum. Bundan sonra ona tabii ol," demiş. Hayatını değiştiren Şeyh Ömer'in (r.a.) yerine Şeyh Necmeddin (r.a.) işaret edildiğinden, Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi (r.a.) şeyhinin işaretiyle ona tabii olmuştur. Şeyh Necmeddin (r.a.) az konuşan, karizması olan Allah'ın (c.c.) Kahhar, Şedid, Cebbar, Müntakim, Batşü'l Şedid, Mütekebbir (c.c.) gibi esmalarının tecellisi altında bulunan dehşetli, disiplinli, müritlerine zulmedenlerin manevi sillesiyle hayatlarını sona erdiren büyük bir gavsmış. Birgün sohbete giderlerken Şeyh Osman Nuri (r.a.) içinden Şeyh Necmeddin'i (r.a.) alıp vermiş. “Acaba Şeyhim Ömer gibi (r.a.), bu yeni şeyhim de yıldızları, gezegenleri yerinden oynatabilecek ruhani bir güce sahip mi?” Düşünceleri bitmeden atını durduran o kahhar şeyh geriye dönüp: “Osman, Osman! Beni denemeye kalkışma!” diye haykırmış...

    GAVS-I AZAMIN İRŞADI...
    Kaynaklardaki bilgilere bakıldığında Şeyh Necmeddin'in (r.a.) hayatında, Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi'nin (r.a.) Gavs-ı Azam'ın (r.a.) dua ve himmetiyle irşat olduğu, Sahibü'l Zaman, Kutbu'l İrşat, Gavs ünvanlarının en son mertebesine ulaşan yüce bir gavs olarak irşatlara başladığı, ölmeden önce ölerek yüce bir Sahibü'l Zaman olduğu, kahhari bir tecelliyle donanıp hizmet ettiği anlaşılmaktadır. İrşadından sonra birgün Fırat'ta yüzen Şeyh Osman Nuri (r.a.) Gavs-ı Azam (r.a.) üzerine ilahi söylemeye başlamış... Birdenbire cisimleşen Şeyh Abdulkadir Geylani (r.a.) yüze yüze Şeyh Osman'ın (r.a.) yanına gelmiş... Ona selam vermiş... Gavs-ı Azam'ın (r.a.) omzunda çember gibi eğilen uzun bir kıl varmış... Birlikte yüzerlerken Şeyh Osman Nuri (r.a.): “Ya Hazreti Gavs-ı Azam (r.a.)! Acaba senin şu omzundaki kıl kadar olabilir miyim? Sen ne yüce bir Gavs-ı Azam, ne azametli bir evliyasın!” dediğinde... Hazret-i Gavs-ı Azam: “Oğlum Osman! O Kadar da uzun boylu değil: Ben Gavs-ı Azam'ım... Sen de hakiki bir Gavsın!” diyerek başlamış Şeyh Osman Nuri'yi (r.a.) öven arapça şiirler söylemeye...

    GAVS-I AZAM'IN, (r.a.) ŞEYH OSMAN'A (r.a.) KENDİ TESBİHİNİ MÜRİTLERİNE VERMESİ İSTEĞİ...
    Şeyh Ömer'le (r.a.) gelen, şeyh Necmeddin'le (r.a.) devam eden Nakşibendi tarikinin hafi zikrullah dersi gelenek olarak 25 estağfurullah, 70 estağfurullah, 100 estağfurullah şifresiyle öngörülürken Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi'nin (r.a.) cehri 21 estağfurullah şifresine geçmesi, doğrudan doğruya Gavs-ı Azam'ın (r.a.) önerdiği virdi tarif etmesi, onun Kadiri zikrini ders olarak tarif ettiğini gösteriyor. Yani Şeyh Osman Nuri'nin (r.a.) 21 estağfurullahlı dersi, Allah-u alem, doğrudan doğruya Gavs-ı Azam'ın (r.a.) irşadı ve himmeti sonrasında ona önerdiği azametli, dehşet bir ruhani gücü olan ism-i azam gibi güçlü bir derstir. Bu arada Nakşi yolunun dil damağa yapışık şekilde çalışılan Allah (c.c.), Kelime-yi Tevhid gibi derslerine de devam edildiği buradan da Şeyh Osman Nuri'nin (r.a.) tarikinin Kadiri-Nakşi olduğu, Kadiriliğin, Şeyh Geylani'nin (r.a.) ağırlığının onun tarikinde öne geçtiği görülüyor... Bu tarikatın arka planında Şehid-i Kerbela, İmam Ali (r.a.), Gavs-ı Azam (r.a.) mührü olduğu açıkça anlaşılıyor.

    ŞEYH OSMAN'IN (r.a.) ABDULKADİR GEYLANİ'YE (r.a.) ÇATMASI...
    Şeyh Osman Nuri (r.a.), gavslığının bütün safhasında hep Şeyh Geylani'yle (r.a.) irtibatlı olmuş, onunla konuşmuş, onunla istişare etmiştir. Makamı gereği bazı hadiselerden hareketle nazdarlıkla yer yer Şeyh Abdulkadir Geylani'ye (r.a.) manen çatarmış. Şeyh Abdulkadir Geylani (r.a.) bunun üzerine şöyle demiş: “Oğlum Osman! Bana boşu boşuna çatma!” Ben senin beşiğini çok salladım! İnanmazsan annene sor!” dermiş... Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi (r.a.) bunun üzerine annesine sormuş. Annesi: “Ne zaman ağlasan benden önce görünmeyen bir zat –Şeyh Abdulkadir Geylani (r.a.)- senin beşiğini sallar, seni uyuturdu. Bu olaylar çok olmuştur,” demiş.

    SİLSİLESİ...
    Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi (r.a.) Nakşibendi silsilesinden gelen azametli, kahhar bir gavstır. Daha sonraları Gavs-ı Azam'ın (r.a.) irşadı ve himmetiyle tarikat Gavs-ı Azam'a (r.a.) dönmüştür... Kendisinin de bu olayı doğrulayan sohbetleri olmuştur. Çok bilinen bir rivayette Gavs Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi (r.a.) şöyle dediği aktarılır: “Bir namaz vakti sonrasıydı... Sabahtı... Dayanılmaz bir uyku haliyle kendimi kaybedip öldüğümü manevi vakada gördüm... Gömüldüm... Toprak oldum... Kıyamet koptu... Haşir için diriltildik... Ben atıma binip müritlerimi etrafıma toplayarak sancağımla birlikte meydana doğru yürümeye başladım... Bir yerde sancağı ve müritleriyle birlikte İmam Bahaüddin Nakşbent Hazretleri (r.a.) duruyordu, bir tarafta da olanca heybeti ve ihtişamıyla Gavs-ı Azam Şeyh Abdulkadir Geylani (r.a.)... Ben içimden: “Nakşbendiliğe pek çalışmadım... Acaba hangi sancağa iltihak etsem diye düşünürken Gavs-ı Azam Şeyh Abdulkadir Geylani (r.a.): “Oğlum Osman, ha Şeyh Nakşibendi (r.a.), ha biz farketmez.. Bize gel katıl!” dedi... Bunu üzerine Gavs-ı Azam'ın (r.a.) sancağına katıldım... “Yarın mahşerde benim müritlerim Gavs-ı Azam'ın sancağı altında sıratı geçecekler inşallah,” demiş...
    Silsilesi şöyledir; Hz.Muhammed (SAV), Hz.Ebubekir (r.a.), Selman Farisi (r.a.), Gavs-ı Azam Abdulkadir Geylani (r.a.), Kasım Bin Muhammed (k.s.), İmam Cafer Sadık (k.s.), Beyazıt Bıstami (k.s.), Ebu Hasan Harkani (k.s.), Ebu Ali Farmedi (k.s.), Yusuf Hemedani (k.s.), Abdulhalık Gücdüvani (k.s.), Hace Arif Rivegeri (k.s.), Hace Mahmud İncir Fağnevi (k.s.), Hace Ali Ramiteni Azizan (k.s.), Muhammed Baba Semmasi (k.s.), Seyyid Emir Külal (k.s.), Hace Muhammed Bahaüddin Nakşbend (k.s.), Hace Alaaddin Attar (k.s.), Hace Mevlana Yakub Çerhi (k.s.), Hace Ubeydullah Ahrar Taşkendi (k.s.), Muhammed Parsa (k.s.), Derviş Muhammed (k.s.), Hace Muhammed Emkeneki (k.s.), Hace Muhammed Baki Billah (k.s.), İmam Rabbani Ahmed Faruk Serhindi (k.s.), Muhammed Masum (k.s.), M.Seyfeddin Faruki (k.s.), Muhammed Bedvani (k.s.), Şemseddin Habibullah (k.s.), Abdullah Dehlevi (k.s.), Mevlana Halid Bağdadi (k.s.).
    Burada bizim mensubu bulunduğumuz Tarik-i Nakşi silsile-yi şerif ayrılarak şu şekilde devam ediyor:

    Osman-ı Seraceddin Tevila (k.s.), Muhammed Bahauddin (k.s.), Ömer Ziyaüddin (k.s.), Necmeddin-i Kübra (k.s.), Osman Nuri-yi Bağdadi (k.s.), Ali Kara (k.s.)

    CÖMERTLİĞİ...
    Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi (r.a.) yemek yedirmeyi, misafiri çok severlermiş. Eşi Ayşe Anne (r.a.) oldukça güzel, lezzetli yemekler pişirirmiş. Yemekler o kadar lezzetli olurmuş ki hem ordudaki subay arkadaşları, hem de çok uzak diyarlardan gelen misafirleri bu lezzetli yemeklerden tatmak için husisi olarak yemek yemeye gelirlermiş. Malatya'daki mütevazı, ker***ten evi ve bu evin bahçesi binlerce insanın aş yediği umumi bir lokanta gibi olmuş. Birgün bu yemeğinin lezzetinin duyan subay arkadaşları evlerine gelmişler. Ayşe Anne (r.a.) o hamarat, şifalı, himmetli elleriyle tatlılar yapıp yemekler pişirmiş. Subaylar o kadar yemişler ki lezzetten ne kadar yemek yediklerini hesaba katmaz olmuşlar. Midelerinde artık yer kalmamış; fakat gözleri de bu lezzeti yemeklerde kalmış. Hazret-i Gavs gülerek seslenmiş: “Kalkın sofradan... Bahçede biraz jimnastik yapın, yediklerinizi sindirin... Sonra gelip tekrar yiyin. Aksi halde çatlarsınız!” demiş... Gülüşmüşler

    O'nun evine gelip de yiyip içen neredeyse on binlerce insan olmuştur... Kazancını, misafirlerine harcamış... Fakirlere yardım edip, onlara aşlar yetmiş... Geride yalnızca o fakirhanesi kalmış... Bütün servetini fakirlere dağıtmış... Müritleri o günün kıymetiyle bir araba satın alınacak kadar parayı fakirlere sadaka olarak verdiklerini anlatırlar... Ara sıra derlermiş: “Keşke şehre bir kazan kursak... Geleni giden yedirsek, doyursak, sevindirsek...” Misafiri ve yemek yedirmeyi ziyadesiyle severlermiş.İlahi bereketle ne kadar yemek yense sofradaki yiyecekler bitmezmiş.

    DÜNYAYA GELMEDEN ÖNCEKİ TASARRUFLARI...
    Hazret-i Gavs Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi (r.a.) bir rivayette bu olayın tanığı olan gelinlerinin anlattıklarından hareketle şöyle bir olayı aktarmıştır: “Şeyhi ziyarete seksen, doksan yaşlarında bir teyze gelmişti. Şeyh oğluyla içeriye girdi. Bu arada o köylü kadın yüzünü peçeyle örtüp, neredeyse yerlere yapıştı.” Şeyh: “Teyze biz de senin oğlun yaşındayız. Bizden ne mahcup olursun!” dedi.. Kadın mahcubiyetinden neredeyse yere yatacaktı. Şeyhe çay getirdik. Çayı üzümle içiyordu. o yıllarda şeker çok az bulunan bir şeydi. Ve konuşmaya başladı... Teyze sen on beş on altı yaşlarındaydın... Hava sıcaktı... Damda yatıyordun... Birdenbire zikir sesi duydun ve uyandın... Hz.Nebi (s.a.v), Al ve Ashabı, Ricalül Gayb Erleri zikrederek geçiyorlardı... Sen onları gördüğünde dehşetten bayılacak gibi oldun...” demiş... Bu esnada teyze hayretle yerinden doğrulup yüzünü açarak şeyhe bakmaya başlarken şeyh devam etmiş: “Kendini kaybedip tam aşağı düşecekken bir gaybi el seni tuttu... Yerine koydu...” dedi ve gülerek sustu. Kadının hayretten ağzı açık kalmıştı. Şeyhe çok dikkatli bir şekilde baktı... Baktı... Ve haykırdı: “O beni tutan kişi sendin, aman Allah'ım sendin!” diye ağlamaya başlarken, Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi (r.a.): “Evet... O bizdik...” diyerek gülümsedi. (Bu olay olduğunda Hazret'i Gavs'ın (r.a.) o kadınla aynı yaş diliminde olmadığı, aşağı yukarı 30-40 sene önce dünyaya gelmeden ruhaniyatıyla bu tasarrufu yaptığı oldukça açıktır.) Sonra çayını bitirip odasında kendini bekleyen ihvanlarının yanına gitmiş...

    MÜSTAKİLLİĞİ...
    Hazreti Gavs'ın (r.a.) müritlerinin rivayetiyle hiçbir evliyaya bağlı olmadan, onlardan bağımsızca tasarruf yaptığı, bu yönüyle bağımsız olduğu oldukça açıktır. Yer yer sohbetlerinde, coştuğu zamanlar müritlerine şöyle dermiş: “İmam Bahaüddin Nakşbent (r.a.), İmam Rabbani (r.a.), Şeyh Geylani (r.a.) nasıl bir şeyhtir?” Müritlerinden bazıları: “Bağımsız şeyhlerdir efendim!” derlermiş... Bunun üzerine: “Bu can da aynen öyledir. Çarşıda pazarda her yerde Allah iledir.” diye haykırırmış. Bu ve benzeri olayların ışığında sahib'ül zaman, kutbu'l irşad, gavs gibi ünvanlarının yanında müstakil bir tarikatın kurucusu olduğu anlaşılıyor.

    KERAMETLERİ...
    Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi (r.a.) o zor asırda insanların imanları artsın diye Allah (c.c.) tarafından her şeyi yüze karşı açıkça söylemeyle vazifelendirilmiştir. En tehlikeli hastalıklardan binlerce insan umutsuz hastalıklarından Hazret-i Gavsın dua ve himmetiyle iyileşmiştir. Tarikat bürhanı olarak Diyarbakır'daki bir aşirete yaptırdığı zikrullahta kılıçla zikredenlerin başlarını vurarak sonra onları geri takmış, çok uzaktaki müritlerine cisimleşerek görünüp onları ikaz etmiş, Allah ile konuşmuş, Peygamberimizle, Hızır Aleyhisselamla, Hz.Mehdi (a.s.)'ın ruhaniyatıyla, ağaçlarla, yılanlarla bütün mahlukatla onların diliyle konuşmuştur. Malatya'daki evinin bahçesinde vefat eden bir müridini himmetiyle diriltmiştir. “Oğul Allah'tan beş sene daha sana ömür aldım... Beş yıl daha yaşayacaksın!” demiş... Adam günü gününe beş sene sonra ölmüştür. Ona, en büyük kerametler verilmiştir. Her şeyi yüze karşı söylediğinden gizli günah sahibi müritleri yanına gitmeye çekinirlermiş... Onun kerametleri anlatılmaya kalkılsaydı herhalde ansiklopediler dolardı. Savaşta top güllelerini elleriyle tutup “Medet ya Gavs-ı Azam!” diyerek Ruslara fırlattığı, kurşunların kendisine işlemediği, Rus ordusunu üstün cesareti, duası, himmetiyle savaşta darmadağın ettiği gibi on binlerce harika kerametleri anlatılır. Vefatından sonra cisimleşerek müritleriyle konuşup görüşmesine dair yüzlerce kerametleri mevcuttur. O, hayatında olduğu gibi tasarruf eden Gavs-ı Azam Geylani (r.a.) gibi bir yüce gavstır.

    12 HAK TARİKATA BAKIP, TASARRUF ETMESİ...serif'Zamanın sahibi, kutbu'l irşad, gavs gibi ünvanlarıyla Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi (r.a.) on iki hak tarikata dua ve himmetiyle tasarruf etmiş, o yoldaki ihvanlara bakmıştır. Tedbir ve gizlenme açısından bazen diz üstüne dek uzanan pantolonlar giymesi, sakal bırakmayışı, cübbe giyip sarık sarmayışı, kasket şapka takması, yer yer sinemaya gitmesi gibi pek çok işlerinin iç yüzünü kavramayan Adıyamanlı bir evliya Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi (r.a.) hakkında sürekli ileri geri konuşup: “Bu ne biçim şeyh! Kısa pantolon giyiyor! Sakalı yok, sarığı yok, cübbesi yok, kasket şapka takıyor!” diyerek tenkit edermiş. Birgün rüyasında Hz.Muhammed (s.a.v)'i görmüş... Peygamberimiz evliyaya: “Ceddim Osman Nuri (r.a.) hakkında ileri geri konuşma... Ona hem gavslığı hem de on iki tarikatı çalıştırma iznini biz verdik... Bir daha böyle şeyler konuşursan seni meclisimizden sileriz,” buyurmuş. Bunun üzerine o evliya hatasını telafi edip, özür dilemek maksadıyla Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi'nin (r.a.) yanına gelmiş. Daha bir şey demeden Gavs-ı Bağdadi (r.a.): “Rüyanda Hz.Peygamberimizi mi gördün? Sana şöyle şöyle mi dedi... On iki tarikata baktığımızı mı söyledi!” diyerek o evliyanın rüyasını anlatınca evliya eline kapanıp af dilemiş.





    NAMAZDAKİ TİTİZLİĞİ, ZİKRİ...
    Gavs-ı Bağdadi (r.a.) abdeste temizliğe çok titizmiş... Üstünün başının temizliğine oldukça önem verir, abdestini de aynı titizlikle alırlaşmış. Namazda tam bir kurbiyet ve haşyet içerisinde Allah'ın (c.c.) tecellisine dolarak onun büyüklüğü, güzelliği karşısında mum gibi erir, secdede o koca fizik sanki eriyip kaybolurmuş... Cemaatle namaz kıldırdığı kimi zamanlarda sağa selam verip namazı bozarak: “Bekleyin falan geliyor... O da namaza katılsın!” buyurduklarında kapı çalar, denilen müritleri gelirmiş. Vakit namazlarının dışında nafilelere, gece ibadetlerine devam ederlermiş... Gecelerini Allah'ı zikrederek geçirirlermiş.
    ZİKRULLAHI...Gavs-ı Bağdadi (r.a.) müritleri başına toplayarak zikir yaptırmamıştır. O görevi halifelerine vermişler... Kaynaklarda onun yaptırdığı zikirlere ait bilgiler yok denecek kadar azdır.. Malatya'daki müritlerin aşırı istekleri üzerine bir defa zikir yaptırdığı daha üç beş Lailaheillallah, Allah demeden... İlahi tecellinin sağnak sağnak yağmasıyla müritlerin cezbeye gidip bayıldıkları rivayet edilir. İrşat sohbetlerinden arta kalan zamanlarını murakabe, zikrullahla geçirirlermiş. Hatta o kadar esma-yı ilahi çekerlermiş ki hizmetini gören müritlerden nazdar olan bazıları: “Baba Allah (c.c.) bütün makamları, gavslığı size ihsan buyurmuş... Daha bir makam kalmamış... Niçin bu kadar çok zikredersiniz?” diye sorduklarında: “Yok oğul!” dermiş. “Biz çalışıp nurlanmasak on binlerce insan bizi düşünüyor, onlar nurdan mahrum kalırlar,” buyururlarmış... Ve tarikatta lafza-yı Celal'i -Allah (c.c.) esmasını- çok överek şöyle derlermiş: “Tarikatta makam ve derecelere yol açan esma Allah (c.c.) esmasıdır. Dil damağa yapışık, nefesi hapsederek bu esmayı yüze kadar yapın... Nefesiniz daralınca nefesi verin. Nefes verirken “İlahi entel maksut, rızaike matlup” deyin... Tekrar nefesi tutup hapsederek rabıtalı bir şekilde bu muameleye devam edin,” buyururlarmış... Zikrin dışında Kuran okuyarak alemlerdeki sekinelere dualar ederler gavsiyete ait tasarruflar yaparlarmış. Müritlerine “Süphanallahi ve bi hamdihi” zikrine yüzer tane devam etmelerini söylerlermiş... Felaket zamanlarında “Nasrun min allahe ve fethun karip” ayetini okumalarını bunda büyük bir sır olduğunu söylerlermiş.

    HIZIR (a.s.)'LA GÖRÜŞMELERİ...Hz. Gavs'ın (r.a.) ziyaretine Musa Nebi'nin (a.s.) Kehf Suresinde kendinden ilm-i ledün öğrenmek istediği, ama yolculuğundaki acayip tavırlarına dayanamayarak soru sorduğu kullardan bir kul yani kaynaklarda adının “Belya” olarak verildiği Hızır (a.s.) sıklıkla gelir, görüşürlermiş. Çoğunlukla köylü kıyafetiyle Şeyh Osman'ın (r.a.) yanına cismani olarak gidip gelirlermiş... Ruhani bir şekilde de Şeyh Osman'ın (r.a.), Hızır (a.s.) çoğunlukla yanında bulunurmuş. Hızır (a.s.)'ın “Kutbu'l Medar'ın” işlerine yardımcı olması sırrıyla Şeyh Osman'da (r.a.) “Kutbu'l Medar, Kutbu'l İrşad, Gavs” olmasından bu görüşmeler gerçekleşirmiştir. Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi'nin (r.a.) eski müritlerinden nakledilen bir vaka şöyledir: İki mürit Şeyhin ziyaretine gitmektedirler... Yoldaki çaydan geçen bir köylü seyyah o müritlere yaklaşarak selam verir. Müritler selamlı alırlar. Onunla ilgilenmeden yollarına devam ederler. Bu karşılaşma öncesinde müritlerine kendi kendilerine şöyle konuşuyorlarmış: “Şeyh Osman Bağdadi (r.a.) öyle yüce bir Seyyid Gavs'tır ki Hızır (a.s.) gelse ona boyun eğmeyiz.” Müritler şeyhin huzuruna vardıklarında: “Oğul yolda gelirken birbirinize Hızır'la (a.s.) ilgili şöyle şöyle demişsiniz. Şu an Hızır (a.s.) yanımda. Gelirken karşılaştığınız, size selam veren köylü de oydu. Aferin oğlum... İşte böyle olun...” buyurmuşlardır.

    RÜZGARLA GELEN MEKTUBA CEVAP...
    Hz. Gavs'ı Bağdadi (r.a.) müritleriyle otururken , masasının üzerine bazen arapça yazılı bir mektup inermiş. Bu acayip durumu gören müritlerden nazdar makamında olanlar: “Hayran o mektubu kim yolluyor?” diye sorduklarında: “Oğul Bağdat'ta bir şeyh bize rüzgarla ara sıra bu mektubu yolluyor. Bize soruları oluyor...” Biz de ona Fırat nehriyle mektup yolluyor, cevap veriyoruz,” derlermiş.
    AĞAÇLARLA, HAYVANLARLA KONUŞMASI...
    Hazreti Gavs'ül Bağdadi'nin (r.a.) zamanında yaşayan müritlerinden nakille bunun onlarca örneği var. Çocuğu olmayan bir müridi onu evine davet etmiş... Yolda gelirken köylüler Hazreti Şeyhi (r.a.) karşılamışlar. Yolda giderken: “Durun oğul!” demiş... Bir müddet öylece durmuşlar... Sonra Hazret-i Gavs (r.a.): “Oğul siz ne yapmışsınız? Bundan iki sene önce bir yılanı tutup ateşte canlı canlı yakmışsınız. Yılanın ruhu sizi bana şikayet ediyor. Oğul yakmak Allah'a (c.c.) mahsus, niçin böyle yaptınız?” diye köylüleri azarlamışlar. Bu keramet karşısında şaşkına dönen köylüler şeyhten özür dileyerek yağmur yağsın itikadıyla böylesi batıl çirkin bir işi yaptıklarını itiraf etmişler. O müridin bahçesinde otururlarken: “Bu dut ağaçları seni bana şikayet ediyorlar... Onları abinin bahçesinden izinsiz olarak getirip kendi bahçene diktiği söylüyorlar.” buyurunca o çevrede sayılı dindarlardan bilinen mürit: “Hayır baba! Böyle bir olay sanırım olmadı,” deyince... Şeyh tasarruf ve himmetiyle onun gönül gözünü açmış. Karşısında konuşan dut ağacı ona çıkışmaya başlamış. Hazreti Gavs: “Hadi kendi aranızda anlaşın!” diyerek gülmüş. O mürit ağaçla konuştuktan sonra hatasını anlayıp şeyhten özür dilemiş. Şeyh o hali üzerinden himmetiyle geri almış...

    Hazreti Gavs'ın evinde de yılanlarla sohbetleri olduğu yüzlerce vakalarla nakledilir. Birgün evde yalnız oturduğu sırada kapıda içeri siyah bir yılan süzülür. Gavs'ın küçük kızı bağırarak babasının yanına koşunca o azametli gavs kızına: “Korkma kızım... O bize ziyarete geldi... Sana kötülüğü dokunmaz,” demiş... Yılan Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi'nin (r.a.) karşısında dikilerek öylece durmuş. Bir ara Hazreti Gavs: “Bana bir yaprak getirin demiş. Dua ederek yaprağı yılana vermiş. Yılan yaprağı ağzına alarak geldiği yerden süzülerek gitmiş...” Bu olaya tanık olan Gavs-ı Bağdadi'nin (r.a.) kızı demiş... “Baba o yılan ne yaptı? Niçin ona yaprağa dua okuyup verdin?” deyince Hazreti Gavs (r.a.): “Kızım bu yılanın eşi oldukça ağır hastaymış. Bizden dua istedi... Biz de dua ettik inşallah Allah (c.c.) şifa verecek,” buyurmuşlar...

    HALİFELERİ...
    Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi'nin (r.a.) cinnilere ve insilere gavsiyeti cihetiyle cinnilere de tasarruf ettiği onlara esmalar verdiği nakledilir. Cinni taifelerinden yüz milyonlarca dervişinin olduğu rivayet edilir, cinnilerden çok devasa ve korkunç heybetli bir halifesinin olduğu, Cinni Ömer (k.s.), eskiden beri nakledilmektedir. Ruhanilerle ilgili işlere Halifesi Cinni Ömer'in (k.s.) vaziyet ettiği anlatılagelir. Burası sırda kalan bir iş olduğundan fazla bir malumatımız yoktur.

    Şeyh Osman Nuri'nin (r.a.) kendi dervişlerinden on iki kadar müridine “Halifemsiniz” dediği nakledilir. Bu on iki halife arasından bazıları, Hazreti Gavs'ın (r.a.) öfkesini celbedecek işler yaptıklarından onun ruhani sillesiyle hayatını kaybetmişlerdir. Kimileri de yoluna yeterli hizmeti yapamamışlar. Başka tarikatın insanlarıyla düşüp kalkmışlar. Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi'nin (r.a.) yoluna en büyük hizmeti Şeyh Ali (r.a.) yapmıştır. Hem hayatında, hem de hayatından sonra Hazreti Gavs'ın tarikine çok büyük hizmetler yapmışlar ve Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi'nin (r.a.) en sevdiği halifeleri arasında olmuşlardır. On iki halife arasında irşat olan yalnızca Gavs-ı Sakaleyn Şeyh Ali Hazretleridirler.

    ÖFKELENDİĞİ ŞEYLER...
    Hazreti Gavs-ı Bağdadi (r.a.) kahhar meşrep bir Gavsullahtır. O üç şeyden nefret etmiştir: Müritlerinin kendi varlıklarını ortaya koyarak insanları kendilerine bağlamaları, yolunu terkederek ya da terketmeksizin başka mürşitlerin sözüyle oturup kalkmak... Aldığı dersi bir yapıp bir yapmamak en öfkelendiği hususların başında gelirmiş... Bu nedenle ruhani himmet ve duasıyla pek çok halifesi, müridi onun sillesini yemişler.

    KUR'AN OKUYUŞUNDAKİ ESRAR...
    Hazreti Gavs-ül Bağdadi (r.a.)'nin olağan üstü bir sesi varmış. Camide Kur'an okuduğunda cezbelenen, bayılanlar olurmuş. Davut Nebi (a.s.) gibi çok etkili bir Kur'an okuyuşu varmış. Özellikle “Tarık” suresini okurlarmış. Kur'anın bu kadar yakıcılığının nedenini soran müritlerine şöyle buyurmuş: “Biz Hazret-i Peygamberimizin (s.a.v.) simasına bakarak Kur'anı okuyoruz... Bu yanıklık, bu etki bu sırdandır.” Davut (a.s.)'a verilen ses Gavs Şeyh Osman'a da (r.a.) verilmiştir. Davut (a.s.)'la ruhani mecliste buluştuklarını değişimli olarak Kur'an ve Zebur'dan o yanık ve büyülü sedayla ayetler okuduklarını kendileri yer yer naklederlermiş.

    MÜRİTLERİ İÇİN KADINLARIN ONLARA TASALLUTUNDAN KORKMASI...
    Bir sohbetinde Hazreti Gavs-ül Bağdadi (r.a.) şöyle demiş: “Ben müritlerim için cinlerin, şeytanların tasallutundan korkmuyorum; ama onlardaki bizim nurumuza aşık olan kızların, kadınların müritlerimize tasallutundan korkuyorum. Bu onları batırabilir,” diyerek bu sırra dikkat çekmişler. Bu nedenle vazife yapan şakirtlerine aşkla yaklaşan kızların çoğunu sille vurarak başlarından defetmiş... Bu husus bütün şakirtlerince dilden dile aktarılarak anlatılagelen çok önemli bir noktadır.

    Hazreti Gavs-ül Bağdadi (r.a.) ilhamını Allah'tan (c.c.), Peygamberimizden (s.a.v.) alarak arapça devasa bir kitap yazmış... “Allah (c.c.) söylüyor, Peygamber (s.a.v.) söylüyor ben de yazıyorum,” derlermiş. Bu kitap tamamen yazılıp bitirilmiş. Bir ansiklopedi kalınlığındaki bu kitapta on sekiz bin alemler, bu alemdeki ilahi kudret, tarikat sırları gibi yüzlerce esrarlar dile getirilmiş. Bir rivayete göre kitap kaybolmuş... Bir rivayete göre de aile efradı tarafından şeyhin başına bir kötülük gelmesin diye yakılmış... Keşke o kitap birgün gelse... Hem insanlık, hem de ruhani alemler o esrarlı kitabın nuruyla dolup taşsa, insanlar da Allah'a (CC) kurbiyet sağlasalar. Kim bilir?

    EVLİYALARIN HAZRETİ GAVS'TAN (r.a.) ÇEKİNMELERİ...
    Hazreti Gavs-ül Bağdadi (r.a.) çok kahhar bir tecelli altında olduğundan, onu hem azametli, hem de çok korkulan yanına yaklaşılmayan biri yapmış... Allah ile (c.c) konuşması, azametli bir gavsullah oluşu, İsa (a.s.) gibi ölüleri diriltmesi, hiçbir şeyden çekinip korkmaması, ruhani eliyle dünyanın dört bir yanına himmetiyle dalması gibi pek çok sırdan dolayı evliyalar, veliler onu gördüklerinde bu kahhar tecellinin azametinden kaçışırlarmış... Müritlerince nakledilen bir olayda Hazreti Gavs (r.a.) birgün Diyarbakır'daki bir şeyhi ziyaret etmiş. Sohbetleri sırasında o şeyhin bir müridi manen bitkin, takatsiz bir halde yanlarına gelince şeyhi: “Ne oldu oğlum sana?” demiş... O mürit: “Şehirden geliyordum. Karşıdan Kürt Celal lakaplı bir evliya geliyordu. İçimden hep müritlerini vurup helak ediyor. Keşke böyle yapmasa dedim... Tam yanından geçerken, “vaktine hazır ol!” diyerek himmetiyle beni vurup helak etti,” demiş... O, kahhar gücüyle Diyarbakır'da cami minarelerini ruhani eliyle salladığı söylenen bu dehşetli evliyanın müridine yaptığı hareket karşısında ne yapacağını şaşıran şeyhi sessiz kalmış. Çünkü ona ruhani gücü yetmiyormuş. Bu arada Gavs-ül Bağdadi Şeyh Osman Nuri (r.a) bu duruma oldukça öfkelenmiş... O müride şeyhinin perişan ve şaşkın bakışları arasında şöyle haykırmış: “Oğlum... Var git Kürt Celal'in tekkesine... Karşısında dur... Kürt Celal vaktine hazır ol,” de... Kabe'yi rabıta et... Gerisine karışma... Öylece rabıtada kal!” demiş... Mürit şeyhin müsadesiyle Kürt Celal lakaplı o dehşet ve kahhar evliyanın tekkesine gelmiş. Karşısında vurduğu müridi görünce Kürt Celal: “Niye geldin?” diye çıkışmış... O mürit: “Kürt Celal vaktine hazır ol!” demiş ve söylendiği gibi rabıtaya dalmış... Bir müddet öyle kaldıktan sonra gözlerini açmış... Kürt Celal mosmor olmuş, güçlükle nefes alıp veriyormuş... Ölümcül bir duruma gelmiş... O mürit, Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi'nin yanına koşup olanları anlatmış. Şeyh Osman Nuri (r.a.): “Şeyhim Necmedddin'in (r.a.) ruhaniyatı onun hayat yaprağını kuruttu. Rabıtada kalsaydın o boğulup ölürdü demiş...

    Bir rivayette Kürt Celal lakaplı o evliyanın ilmi de gitmiş... Affı için Şeyh Osman Nuri'ye (r.a.) yalvarmış... Şeyh Osman: “Allah (c.c.) sana bu ilmi verdi ki onu bunu vurup helak mı edesin!” diye o evliyayı azarlamış. Evliyalığına ait sırlarını almış ona tekrar vermemiş. Buna benzer yüzlerce olayda hem halifelerinden hem müritlerinden, hem de diğer yollardan sille vurduğu evliyalar olmuş... Seyyid Hakim Arvasi (r.a.), Alvarlı Efe Hazretleri (r.a.) gibi pek çok evliyaullah “O, Arap şeyhin vesileliğiyle bizler Allah'ın (c.c.) nurunu alıyoruz...” diyerek Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi'yi (r.a.) metheden sözler söylemişlerdir... Ona derin bir sevgi duymuşlardır... Bütün bunların en doğrusunu bilen Rahman'dır...

    MEHDİ(a.s.)HAKKINDA SÖYLEDİKLERİ...Hazret-i Gavs-ı Bağdadi'nin (r.a.) yabancı ülkelerde yaşayan din alimlerinden ziyaretçileri de olurmuş. Olaya tanık olan, hizmetini gören eski dervişlerinden naklen anlatılan bir olayda Mehdi (a.s.)'la ilgili söylediği sözler şöyledir: Birgün din alimleri Hz. Mehdi (a.s.) ile ilgili bilgileri, Mehdi (a.s.)'ı Hazret-i Gavs'a (r.a.) sormuşlar. Bir şahs-ı manevi mi olduğunu, ahirzaman da bizzat mı geleceğini sorunca Hazreti Gavsul Bağdadi (r.a.) o alimlere şöyle demiş: “Bunu bizzat Hz.Mehdi'nin (a.s.) ruhaniyatına sorayım... O, size söylesin...” demiş... Bir zaman öylece kaldıktan sonra mucizevari kerametiyle buyurmuşlar: “Şu an Hz. Mehdi (a.s.)'ın ruhaniyatıyla konuşuyorum. Bana diyor ki “Ya Gavs, ben ahirzamanda bizzat geleceğim... Benim şakirtlerim arasında senin dervişlerinden de öğrencilerim olacak,” diyor. Bu olaya tanık olan dervişi sonradan şöyle hayıflanmış “Vallahi de o an ne sorsak söylüyordu... Hiç hatırımıza gelmedi ki soralım biz Mehdi (a.s.)'ı görecek miyiz diye.


    BEDÜZZAMAN
    SAİD NURSİYLE (r.a.) KARŞILAŞMASI...
    Dünya Harbinde ve Kurtuluş Savaşı yıllarında Osmanlı subayı olarak pek çok cephede yıllarca bizzat savaşa katılan Hazreti Gavs (r.a.) bir ara düşmana çok büyük zayiatlar verdiren Said Nursi Hazretleri (r.a.) ve savaşa gönüllü olarak katılan şakirtlerini ziyaret etmişler. Bediüzzaman Said Nursi (r.a.) ile bir müddet baş başa görüşmüşler. Gavs-ı Azam Bağdadi (r.a.) Bediüzzaman ile ilgili olarak: “Çok zeki bir din alimi,” diye övgülerini dile getirmiş....

    ŞEYH SAİD İSYANINDAKİ ELÇİ GÖREVİ...
    Şeyh Said, İngiliz'lerin de oyunuyla kandırılıp ayaklanmak için örgütlenmeye başladığında Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi (r.a.) bizzat görevlendirildiğinden Şeyh Said'le görüşmüş. Devlete karşı ayaklanmalarının doğru olmadığını onlara hatırlatmış. Bunun üzerine Şeyh Said, Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi'ye (r.a): “Bir çocuk anasından doğduktan sonra nasıl ki anasının karnına girmezse ben de aldığım bu ayaklanma kararından aynen öyle geri dönmeyeceğim," demiş.Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi (r.a.) bu cevaba çok öfkelenerek haykırmış. “Devletin, makineli silahı var, tayyareleri var, topları var. Size yazık olur. Binlerce insanın kanıyla sulanır buralar. Devlete karşı gelinmez...” demişse de asla ayaklanmadan vazgeçmemişler. Sonrasında da Şeyh Said ve isyancıları devletin gücüyle yerle bir edilmiş...
    CUMHURİYETÇİLĞİ VE DEVLETE BAĞLILIĞI...
    Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi (r.a.) Mustafa Kemal Atatürk'le İstanbul Harbiye Okulunda aynı okulda okumuşlar. Cumhuriyet yönetimine geçişte onun çok büyük manevi destekleri olmuş... “Devletimizin durumu iyi değil,” diyerek bazen maaşını almazmış... Devlet imkanlarını asla özel işinde kullanmaz, buna çok önem verirlermiş... Eski dervişlerinden nakledilen vakalarda oğlunu askere yolladığı zaman: “Oğlum sakın düşmana karşı sırtını dönme... Sırtından vurulursan sen benim oğlum olamazsın...” diyerek hem müritlerine, hem evlatlarına devletin yanında yer almalarını, cumhuriyet rejiminin bekçileri olmalarını önermiş...

    MÜRİTLERİNE ŞEFKATİ VE SEVGİSİ...
    Hazret-i Gavs (r.a.) kahhar bir tecelliyle disiplinli, öfkeli halinin arka planında müritlerini dehşetli bir aşkla sever, korur, himaye edermiş. Hatta halifelerinden bazılarına: “Oğlum siz ölün; ama müritlerime bir zarar gelmesin,” diyerek onlara kol kanat gerer, her türlü işleri, hastalıkları, sıkıntılarıyla ilgilenirmiş. Bu şefkatinin, sevgisinin büyüklüğünden olacak: “Ben yalnızca müritlerime değil, onların yedi göbek yerin altında yatanlarına, yedi göbek gelecek nesillerine de bakarım inşallah,” derlermiş... Birgün bir müridi: “Baba yalnızca müritlerine mi bakarsın?” deyince. “Hayır oğlum ben müritlerimi sevenlere de bakarım,” buyurmuşlar... Müritlerinin getirdikleri hediyeleri alır ihtiyaç sahiplerine dağıtırlarmış... Kendileri de maaşıyla gelen-giden misafirlere ikramlar ederlermiş... Müritlerinin mahzun olup başları önde eğik gezmelerinden nefret ederlermiş ve onları uyarırlarmış: “Oğlum yolumuzun şanı çok yüce... Dimdik, heybetli, vakarlıca yürüyün,” derlermiş.

    ASKERİ MARŞLARI VE BANDOYU ÇOK SEVMESİ...
    Hazret-i Gavsul Bağdadi (r.a.) Osmanlı subayı olması cihetiyle askeri bandoyu çok severlermiş. Birgün şöyle buyurmuş: “Askeri bandoyu ve marşları o kadar çok seviyorum ki eğer ölsem mezarıma askeri bando gelse Allah'ın (c.c.) adetullahı bozulmasa kabrimden kalkar, onları dinlerdim.

    EMEKLİ OLDUKTAN SONRA BAĞDAT'A DÖNMEMESİ...
    Hazret-i Gavs'ın (r.a.) ailesi, akrabaları Bağdat'talarmış... Bağdat o yıllarda İngiliz işgali altındaymış. Türkiye'de kalarak bu durumu merak edip soranlara: “Ben İngiliz bayrağının dalgalandığı yere dönüp de vatanım diyemem... Benim vatanım Türkiye... Bayrağım da Türk Bayrağı... Onun dalgalandığı vatan toprağında yaşayıp ölmek isterim,” buyurarak vatan sevgileri açıklamışlar. Mürşidi Gavs Ömer de (r.a.) Türkiyede yerleşip Bağdat'a dönmemelerini önermişler.
    SABRI...
    Hem komutanlığında, hem de uğradığı pek çok haksızlıkta, müritlerinin yollarından yan çizip birer birer gitmelerinde oldukça sabretmiş... Allah'ın (c.c.) Sabır (c.c.) ismine mazhar olduğundan yıllarca sabredip beklermiş... Yoldan ayrılan müritleri bir yıl, iki yıl, üç yıl, yedi yıl, on yıl gibi bir zamanda yeniden yollarına dönmelerini bekler onlara mühlet verirmiş. Sonra da bu müritleri semavi sillesiyle cezalandırırlarmış... Dünyada felaket üstüne felaketlere uğrayan bu kabil müritlerinden çoğu da feci bir şekilde can vermişlerdir.

    YEŞİL ELİ...Allah (c.c.) Hazret-i Gavs-ı Azam Abdulkadir Geylani'ye (r.a.) verdiği yeşil kudret tecellisinden bir el Hazret-i Gavs-ı Bağdadi'ye de (r.a.) vermiştir. Müritleri dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar ruhaniyatıyla onlara ulaşma salahiyeti olduğundan pekçok müridini o yeşil ve ruhani eliyle yeri geldiğinde himaye etmiş ya da cezalandırmıştır. Buna yüzlerce örnek vardır. Eski müritlerinden biri bir kıza aşık olmuş... Dönüp dönüp ona bakıyormuş... Eve geldiğinde de onu hayallemeye başlamış... Şöyle soyluydu, böyle boyluydu diye alıp verirken yemyeşil bir elden çok şiddetli bir tokat yemiş... Kulağı bu tokatın şiddetinden sağır olmuş... O ilahi tecelli olan yeşil el konuşmuş: “Allah'ın (c.c.) haram ettiği haram, helal ettiği helaldir. Terbiyeni takın!” diyerek kaybolmuş. Sonradan ziyaretine gittiğinde de aynı şeyleri tekrarlamış. Bir müddet o has müridiyle küskün kalmış. Af dileyip özür dileyince de onu affetmiş.
    ÇAYI ÇOK SEVMESİ...Hazret-i Gavs (r.a.) çayı çok severlermiş. Çoğu kez şeker olmadığı için üzümle çaylarını içerlermiş. Müritlerine “Nerede olursanız olun, bir araya gelip çay içtiğinizde biz mutlaka aranıza geliriz," buyurmuşlar.

    GAVSLIĞI, SAHİBÜ'L ZAMAN, KUTBU'L İRŞAD, KUTBU'L MEDARLIĞI..
    Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi (r.a.) gavsullah oluşunun yanında sahibü'l zaman, kutbu'l irşad, kutbu'l medarlık gibi pekçok yüce makamları Allah'ın (c.c.) izniyle ruhaniyatında cem etmiştir. Şeyh Geylani (r.a.) neslinden olan Mehmet Nuri Şemseddin El-Nakşbendi Kalplerin Anahtarı adlı eserinde bu yüce zatlarının makamlarını, tasarruf ve hallerini anlatırken şöyle der: “O zat-ı şerif zerreye varıncaya değin her şeyi görür. Kendisi için örtülü, kapalı bir şey yoktur. Bir müridi Batıda bir müridi Doğuda olsa ve kendileri de ortada bir yerlerde olsalar, müritlerin ikisine birden emr-i hak vaki olup son demlerinde iblis bunlara musallat olsa, hilafet nuruyla bu hali görürler ve bunları iblisin şerrinden kurtarırlar. O zata kendisinden gizli olan hiçbir şey yoktur. İster yakın, ister uzak, ister gece, ister gündüz olsun onun için birdir. Her kişinin haline vakıftır. Kişinin kendi halini kendinden iyi bilirler. Nereye uzansa erişir, nereye dilerse yakın veya uzak ayak basar. Göz açıp kapayıncaya dek neyi görmek isterse görürler. Dilerlerse bir müridi bir bakışla vasl-ı ilallah edebilirler. O zat daima Resulullah'ın (s.a.v.) huzurunda bulunur. Bu nedenle her ne ki diler ve işlerse Resulullah'ın (s.a.v.) ruhsatıyladır. Allah (c.c.) rızası yolunda bulunmak isteyen her talib, her salik, her aşık ve sadık mutlaka onları arayıp bulmalı, onlar başka bir iklimde bile olsa peşi sıra koşup onları araştırılmaları gerekir.” Şeyh Osman Nuri-yi Bağdadi (r.a.) burada sayılanlardan oldukça ötede olan Muhammed ümmetine ilahi bir armağandır. Hem hakiki bir gavsullah, hem yeryüzünde Allah'ın (c.c.) halifesi, hem kutbu'l medar, hem kutbu'l irşad, hem de sahibü'l zamandır.

    ŞEYH OSMAN NURİ BAĞDADİ HZ.HAYATI BUDUR ANLATA BİLDİ İSEK NE MUTLU BUNLAR TABİKİ BİZİM DUYDUKLARIMIZ DAHA BİLEMEDİĞİMİZ ÇOK ŞEYLER VAR TABİKİ BUNLAR AKIL HARİCİ ŞEYLER.ANCAK AKLIMIZ ERDİĞİ KADAR ANLATMAK İSTEDİM.YOKSA ŞEYH OSMAN NURİ HAZRETLERİ (r.a.) ANLATMAYA DİLİMİZ DÜŞÜNMEYE AKLIMIZ YETMEZ..

+ Yeni Konu aç
Sayfa 1/2 12 SonSon

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •  
1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67