İDÂM SORGULARI TÜM HIZIYLA SÜRÜYOR
26 Mayıs'ta Başkan Mazhar Müfit Kansu, Şeyh Sâîd Efendi'nin sorgusunu yapıyordu:
- Ayağa kalkınız, nerede tâhsîl ettiniz?
- İslâmî eğitim sistemine göre tedrisat yapan medresede tâhsîl ettim.
- Medreselerde neler okudunuz?- Bediî, İstiâre, Tefsîr, Hâdîs, Usul-i Fıqh, Sarf ve Nâhiw okudum. İstiâre, Bediî ve Beyan'ın kısımlarındandır.
- Niçin ayaklandınız?
- Dîn hükümleri zayıflamıştı. Gereğini yapmak istiyordum. Yüce Şeriât'ın hükümlerini uygulamayan bir hükûmete karşı ayaklanmak vâcîbdir. Bu, bizim fıqh kitâblarımızda yazar. Biz de bunu için qıyâm ettik ve hükûmete biraz olsun, Şeriât mes'elesini anlatmak istedik. Şeriât'ı uygulamalarını teklif edecektik. Allâh'ın takdîri doğrultusunda bu iş gelişti. Şer'ân vâcîb olduğu için bu qıyâma katıldık.
- Qıyâmınızın esbâbı nedir, onu söyleyiniz.
- Şeriât mes'elesini, bir de Sebil'ur- Reşâd'ın yazdıkları hiddetimi arttırıyordu. Bizi teşvîk ediyordu. Ben bu fikri, yazı ile halletmek için gidip münâkaşa-i ilmîyye yapayım dedim ve bazı rüfeka bulmak istiyordum. Fakat Taqdîr-i İlâhî beni Pîran'a sürükledi.
- Şeyh Efendi bunları bırak, qıyâm sebeblerini söyle!
- Qıyâmımızın sebebi, Pîran köyünde bir olay oldu. Çatışma oldu. Taraflardan mecruhlar oldu. Bu da bana atfolundu.
- Pîran'a gelmezden evvel de dîn mes'elesinden dolayı qıyâmı düşünüyordun, değil mi?
- Kalbimde tasavvur ediyordum, lâkin muhârebe sur'etiyle değil, risâle yazıp Şeriât ahkâmını bildirmek için kanunları da Şer'â mutabık bir şekilde tâleb etmek istedik. Meclîs-i Mebusan'a göndermek istedim.
- Ne için yapmadınız, böyle bir risâle yazmadınız?
- Allâh'ın kaderi bırakmadı. Pîran olayı çıktı, önünü alamadık.

- Şeriât ahkâmı icrâ edilmiyor diye isyân ettiniz demek?
- İmâm, Şeriât ahkâmını icrâ ermezse, dedim. Bu qıyâmın cevazına delildir. Wexta ki wuq'u buldi, işte Şeriât da "vâcibdir" diyor. "Hiç olmazsa günâhkâr olmayız" dedim.
- Şeyh Efendi, sen söylüyorsun ki, "müslümanlar biribirinin kardeşidir." Müslümanı müslümanın üzerine kıtale sevketmek câiz midir?
- Evet, yêkdiğerinin kardeşidir. İmâm'a qıyâm etmek muhârebeyi ihtac etmez mi? Kitâb öyle diyor.
- İslâmlar mâdem ki kardeştiler, nasıl oldu da siz müslümanları biribiri üzerine kıtale sevkettiniz?
- Ya Hazret-i Ali? Muhârebe ettikleri adamlar müslüman değil miydi? Yine kardeş kalır ve bir de heyet-i wekîle vardır.
- Bunlara, dînde gördüğünüz kayıtsızlığı bildirmeden müslümanları ne için kıtale sevkettiniz?
- Qıtale ben sevketmek istemedim. Bu zewâta da yazamadım. Niyette kaldı. Kader bırakmadı. Kavgaya düştük, elimize geçti.
- Bu kıyâmınızı vâcib görüyorsunuz. Küffâr, İslâm beldelerini çiğnerken cihâd nedir?
- O da cihâddır. Farzdır.
- Yunan ordusu, bütün memleketi ve İslâmîyyet'in merkezini ( İstanbul'u kastediyor – İ. S. ) ayaklar altında çiğnerken, cihâdın farzlarını neden yerine getirmediniz, neden Yunan üzerine yürümediniz?
- O zaman perişan ve muhâcîrdik.
- Oğlunuz Ali Rıza İstanbul'a gitti mi?
- Gitti.
- Ne zaman gitti?
- İsyândan bir ay ewwel.
- İstanbul'da kimden fikir almıştır?
- Kimseden fikir almamıştır. Aqraba-i taalluqata misâfir olmuştur. Seyyîd Abdulqâdîr'i ziyâret etmiştir.
- Ne maksatla İstanbul'a gitmiştir?
- Ticâret maksadıyla… Biz otuz seneden beridir hayvan ticâreti yaparız.
- İstanbul'dan döndükten sonra oğlunuzla nerede görüştünüz?
- Şavşar'da görüştük. Dara Hênê vilâyetinin bir köyüdür.
- "Raslantı sonucunda ve olayları yarattığı yerde ayaklanma oldu, ben de karıştım" diyorsun. Oysa ayaklanma için üç ay önce yollara düşmüşsün. Ne için bu seyâhat?
- Biz çıktık, lâkin Divan-ı Hârb, Bêdlîs'te şâhîdlik için beni istediler. Şeyh Abdulbâqî'ye yazdım. "Benim ifâdemi burda alsınlar, müsaade alırım," dedim. Müsaade edildiğine dâir haber geldi. Xînûs'ta mâhkemede ifâdemi aldılar. Memleketin kışı uzundur. Palo'ya gelip kalmak istedim.
- Hangi ayda çıkmıştınız?
- Aralık ayında çıktım.
- Yaşlı bir insan, kış günü böyle bir seyâhâta çıkar mı? Neden ilk ve sonbaharda veya yazın çıkmadınız? Böyle bir zaman daha uygun değil mi?
- Günde üç saat gidiyordum. Fazla gidemiyorduk, yer elverişli değildi. Odun ve ateş yoktu. Yazın ticâret ve ziraat ile meşgulüz. Aralık ayı ise durgunluk ayıdır, iş yoktur.
- O zamandan ayaklanmaya kadar ne kadar süre geçti?
- İki aydan fazla geçti.
- Aradan çok geçmeden ayaklanma oluyor. Dediniz ki, Sebîl'ur- Reşâd okuyorsunuz. Demek ondan ilhâm aldınız, düşündünüz ve ayaklandınız.
- O fikrimde vardı. Patlamak niyetimde yoktu, fakat patladı.
- Pîran'daki hâdise nasıl gelişti?
- Öğle vakti ismini bilmediğim bir mülâzım odaya geldi ve Mehmed oğlu Ahmed adında bir mâhkûmun evine on kadar başka mâhkûm sığındığını, bunların teslîmi için tawassutta bulunmamı ricâ etti. Hemen mâhkûmlara haber göndererek teslîm olmalarını nasihât ettim. Fakat mâhkûmlar "talaq-i selase" ( üçlü boşama – İ. S. ) üzere ahdettikleri için teslîm olmayacaklarını bildirdiler. Sonradan duyduğuma göre, mâhkûmlardan sekizi serbest bırakılmış, geriye kalan ikisi ise teslîm olmamışlar. Bunun üzerine ikisi içerden, sekizi de dışarıdan ateş açarak jandarmayı dağıtmışlar ve hepsi kaçmışlar. - "İsyânın patlak vermesine jandarmanın karışması sebeb oldu" diyorsunuz. Jandarmalar gelmese, vurulmasa idi, isyân olacak mıydı?
- Hükûmetin gidişatının İslâm'a muhâlif olduğunu, devletin "dîni İslâm" olan maddenin işlerliğinin sağlanmasını mektubla, telgrafla sağlayacaktım. Gereğini yazılı olarak yapacaktım.
- O halde size ne oluyor da işe karıştınız?
- Kâtil oldu, nasihât ettim, ricâ gönderdim. Sekiz zanlı tahliye ettirdim. Ben köyden çıktım, gittim. Sonra işin içine köylüler karıştı, ayaklanma başladı. Bir daha içinden çıkamadık.
- Bunu neden tabiî görüyorsunuz?
- Vallâhî bilmem, Allâh bilir.
- İsyânın maksadı, jandarma gelmiş, adam yakalamış gibi şeylerden olmaz.
- Jandarma mes'elesi olmasaydı, gereğini yazı ile yapacaktım. Altı ay sonra, bir sene sonra... Allâh takdîr etti de oldu.
- İnsan irâdesini inkâr mı ediyorsunuz?
- İnsan irâdesi de vardır elbette...
- Siz her şeyi kaza ve kadere bağlıyorsunuz. İrâde-i cüzîyenizi inkâr mı ediyorsunuz ?
- Hayır, irâde de var tabiî… Ben de boş değilim, benim de sorumluluklarım var tabiî, inkâr etmiyorum. Bu dünyada yaptığımdan veya yapmadığımdan yahut konuştuğumdan veya konuşmadığımdan hesâba çekileceğim.
- Bu işi niçin yaptınız ?
- Şeriât hükümleri tatbik edilmezse, tüm müslümanlar üzerine qıyâm vâcibdir.
- Amacınız neydi ?
- Şeriât hükümlerinin hükûmet tarafından uygulanmasını sağlamak düşüncesi, benim başımda yaşayan bir fikir ve arzuydu. Bunu, gerektiğinde söylemekten de çekinmezdim.
- Neticelerini düşünmediniz mi ?
- Şeriât uğrunda ölürsek, dînsiz gitmeyiz.
- Ayaklanmayı yalnız başınıza yaptığınıza inanmıyorum. Herhalde sizi kışkırtanlar, yüreklendirenler vardır.
- Ne içeride, ne de dışarıda kışkırtan vardır. Dışarıdan kasdım ecnebîlerdir. Qûr'ân'ın buyrukları doğrultusunda qıyâm ettik.
- Bu qıyâmı yalnızca siz mi düşündünüz?
- Evet, yalnız benim fikrim vardı. Ulemâ, fuqehâ ve uqelâyı göreyim dedim. Dîn ahkâmı bırakıldı, onları isteyelim dedim. Teklîflerimizin tamamı kabul edilmese de büyük bir kısmının kabul edileceğini ümid ediyordum.
- Ukelâ ve ulemâyla görüştünüz mü?
- Görüşmedim, görüşemedim, zaman kalmadı. Bu iş başladı.
- Türkiye Cumhuriyeti'nin eski hükûmette olduğu gibi şâhısların böyle bir mürâcaat ve teklîflerini dinleyeceğine nasıl ihtimâl veriyordunuz? Kimlerle müşâvere ettiniz?
- Müşâwere etmedim.
- Ayaklanmayı nasıl düşündünüz? Sizi kışkırtanlar var mıydı? Yoksa ilhâm mı vakî oldu?
- Hâşâ!.. İlhâm?… İlhâm waqî olmadı. Kitâblarda gördük. İmâm ne zaman Şeriât kurallarını uygulamazsa üzerine qıyâm vâcibdir. Hükûmete Şeriât kurallarını uygulama sorumluluğunu anlatmak istedik.
- Diyarbekîr'e saldırırken kaç bin kişi vardı?
- Bilmem, Allâh bilir. Ben o gece Semâhê'deydim. Dörtbin, dörtbin beşyüz, belki beşbin asker olabilir. En güzelini Allâh bilir.
- Bu askeri siz Semâhi'deyken kim yönetiyordu?
- Hênêli Sâlih Bey, Mustafa Bey, Şeyh İsmâil, Abdullâtif, Hecî Selîm var ise de kesin olarak bilmiyorum.
- Sizin askerlerden o gece kaç kişi Diyarbekîr'e girmişti?
- Seksen ilâ yüz kırk arasında söyleniyor.
- Münhasıran Diyarbekîr'i almakla ne kasdediyordunuz?
- Rızqımız, nâsibimiz bu tarafa düşmüştü.
- Diyarbekîr'i almakla ne olacaktı?
- Diyarbekîr'i aldıktan sonra, İslâm'ın haddlerini tatbik edecektik. Hırsızın elini kesecektik, zinâ eden evli kadın ve erkeği recmedecektik. Dîn böyle emrediyor. Dünyayı, Peygamber'in zamanındaki kadar olmazsa da, biraz iyileştirecektik. Üstümüze bu kadar asker gönderileceğini tahmin etmiyorduk.

- "Fetîh" tâbirini kullanıyorsunuz. Mektubunuzda, imzânızın üstünde "Emîr'el- Mûcâhîdîn" yazıyorsunuz. Bununla maksadınız ne idi?

- Bu ünvandan sonradan istikrâh ettim. Nedâmet duydum. "Xadîm'ul- Mûcâhîdîn" yazdım. "Xadim" ünvanına döndüm.
- Diyarbekîr'i böyle kolaylıkla ele geçireceğinize ne suretle kanî oldunuz?
- Ben Diyarbekîr üzerine yürümek taraftarı değildim. Bazı ağalar…
- Kimlerdi?
- Hênêli Mustafa Bey, Têrkanlılar…
- Başka kimler vardı?
- Mustafa Bey vardı. Başkasını hatırlamıyorum. Sâlih Bey'i muhâqqaq biliyorum. Kâğıt yazdı. "Diyarbekîr üzerine gitmezsek ahalî dağılır," dedi. Diyarbekîr'e hücûmu tavsiye ediyordu.
- Lice'den buraya mektub yazdırdınız mı?
- Ben Lıcê'de Esîr Süvarî Kaymakamı Cemil Bey'e, Mürsel Paşa'ya hitâben bir mektub yazdırdım ve bunda maksadımın Şeriât olduğunu el birliği ile dînin ihyâsına çalışmaklığını yazdım. Fakat, vardı – varmadı bilmiyorum.
- Başarıyı ne ile tahmin ediyordunuz?
- "Üzülmeyin, gevşemeyin! Eğer gerçekten imân etmişseniz, muhâqqaq ki üstün gelecek sizlersiniz," âyetinden anlıyoruz.
- Diyarbekîr içinde size yardım edecek var mıydı?
- Vardı.
- Kimlerden yardım umuyordunuz?
- Ahalîden… Nâqîb'in dîndar bir müslüman olduğunu, Cemâl Paşazade'lerin dîne bağlı olduklarını söylüyorlardı. Fakat kendilerini bilmiyordum, tanımıyordum.
- Bunu söyleyen kimlerdi?
- Sâlih Bey, Têrkan ağaları…
- Size böyle mühîm bir haber verilirse, aslını sormaz mısınız?
- Bu gibi haberler çoktur. Böyle yalan haberler çok olur.
- "İslâmîyet böyle oldu, şöyle oldu, ayaklanma vacibdi," diyorsunuz. Sonra ayaklanıyorsunuz. Bunca müslüman kanı dökülmesine sebeb oluyorsunuz. Bu günâhı düşünmediniz mi? Bu günâh değil mi?
- Şeriât'ı inşaallâh tâmir ederiz, bir miktar can kaybı olsa da yine Şeriât içindir, dedik.
- Herhalde bir tertibatınız vardır. Tertibatsız, şuursuz böyle beyhude yere müslüman kanı akıtmak câiz mi? Bunu niye evvelden düşünmediniz?
- Şeriât'ı inşaallâh bozmam, dedim.
- Şeriât kuralları uygulanmıyor diye ayaklandınız öyleyse.
- Allâh, Qûr'ân-ı Kerîm'de şöyle buyuruyor: "Fitne ortadan kalkıp, dîn yalnız Allâh'ın oluncaya kadar onlarla savaşın" ( Enfâl, 39 ) İmâm Şeriât ahkâmını icrâ etmezse dedim, bu ayaklanmanın meşruluğuna, geçerliliğine delildir. Wexta ki vuq'u buldu, işte Şeriât "vâcibdir" diyor. Hiç olmazsa günâhkâr olmayalım, dedim. Hepimizin bildiği gibi, Hz. Hûseyn, zâlim olan Yezîd'e karşı qıyâm etmiştir.
- Diyarbekîr'e girdiniz, maksadınız ne idi? Ne yapacaktınız?
- Diyarbekîr'de âlîmlerle görüşüp, dîn mes'elelerini hükûmete resmen yazacaktım. İçki yasağı gibi İslâm'ın haddlerini koydurtup, Diyarbekîr ve Elâzîz gibi illerdeki kapatılan medreseleri açıp diğer medreselerin açılmasını isteyecektik.
- Diyarbekîr'i aldıktan sonra müstâkîl bir Kürdistan Krallığı kurmak istiyor mu idiniz?
- Krallık bilmiyoruz. Benim yegâne maksadım, dîn hükümlerini tatbik ettirmekti. Kürdistan Krallığı'nı kat'iyyen düşünmedim. Kesinlikle müstâkîl bir Kürt Devleti ve Kürt Krallığı değil, Şeriât'ın yaşanmasını arzulamıştım. Putperestlik dînini ihyâya ve âyan-ı mefkurelerini icrâya çalışan bu laik Türk hükûmetini, Cemîyet-i İslâmîyye tenbîl ederek bir İslâm hükûmeti vücûda getirmek amacında idim.
- Burada bir beyanname var, demin okundu, dinlediniz mi?
- Dinledim ve lâkin kimin yazdığını bilmiyorum.
- Beyannamede "Millet Meclîsi'nde dîndar mebuslar, dînsiz mebuslar da var" diyorsunuz. Onlara neden dînsiz diyorsunuz?
- Açıkça görmesem dînsiz demem.
- İslâm dîninin icraattan kaldırıldığını hangi mebusun beyanından çıkardınız?
- Zîya Xoce'nin meclîsteki beyanından: "Bizim yenilgimiz işret, dans, plaj sefâsından başka bir şey değildir. Fuhuş gittikçe artıyor. Müslüman kadınlar edeblerini kaybetme yolundadırlar, sarhoşluk ve zina hükûmet tarafından himâye, hatta teşvîk olunuyor. Dînî duygular rencide ediliyor. Yeni rejim, sadece ahlâksızlığı getirmiş. Bunlar ilericilik adı altında yapılıyor. Bu rezîl idâre tarzı, memleketi uçurumun kenarına getirmiştir."
- Bu beyandan memnun oldunuz mu?
- Elbette ki memnun olurum. Lâkin anlatılanlar hiç te memnun olunacak şeyler değil. Keşke her mebus Zîya Xoce gibi kötülüğün karşısında İslâm'ın müdâfâsını yapabilse!...
- Yani her mebus hoca mı olsun?
- Müslüman olsun yeter!
Mâhkeme üyesi Ali Saip Ursavaş, Şeyh Sâîd'in bu sözüne çok sinirlenerek sorguya müdâhâle etti ve bağırdı:
- Karşınızda müslüman oğlu müslüman Türk askeri vardı. Onlara nasıl kurşun attınız? Bu kadar kan döküldükten sonra pişman olmak, 'Emîr'el-Mücâhîdîn' imzâsını atmak ne demektir?
Şeyh Sâîd bu soruyu yanıtsız bıraktı. Öfkeyle kalkan Ali Saip, zararla oturdu. Mazhar Müfît sorguyu sürdürdü:
- Lice müftüsüne yazdığınız mektubda, intikam aşkından bahsediyorsunuz. Bu isyânın evvelce hazırlanmış olduğunu isbatlamaz mı?
-Mektubu ben yazmadım. Hem, İslâm'da intikam diye bir şey yoktur. - Altında imzânız var.
- Mümkün değil.
Sorguya Ali Saip Ursavaş devam etti:
- Dîn hükümlerinden kasdınız nedir?
- İçki yasağı kaldırıldı. Şeriât hükümleri lağvedildi.
- "İslâm'a kılıç çeken İslâm değildir" hâdîsinden haberiniz var mı?
- Ama hükûmet dîn hükümlerini bırakmıştı.
- Hâmdolsun hepimiz müslümanız. Kur'an okuyoruz, zekât veriyoruz.
- İslâm, sadece Qûr'ân okumak ve zekât vermekten ibâret bir dîn değildir. İslâm, okunan Qûr'ân'ı hayatımıza ve dewlet-i âliye hâkim kılmak demektir. Hem dîn cezâlarından hangisi var?
Ali Saip sertleşti:
- İslâmlarda senden daha âlîm yok mudur?
-Çoktur.
- O halde?
- Ben Qûr'ân'dan anladığım şekilde hareket ettim. Çünkü Tewhîd bize, Allâh'tan başka kanun koyan tüm tâğutî sistemlere karşı qıyâm etmemizi emrediyor. Ben de bundan dolayı qıyâm ettim.
Mâhkemenin bitmesi üzerine Şeyh Sâîd Efendi, etrafındakilerin duyabileceği bir şekilde şunları mırıldanır: "Artık ölümden korkmuyorum, şu anda gelse bile… Allâh bu dâvâyı ölüme terketmeyecektir. Sonucu Allâh'a bırakıyor ve O'nun vereceği cezâya razıyım."
Şeyh Sâîd ve diğer sanıkların sorgulamaları 20 Haziran Cumartesi gününe kadar sürmüş, sanıkların savunmalarını hazırlamaları için duruşma 27 Haziran Cumartesi gününe bırakılmıştı.
Ünlü yazar Bernard Lewis, "Modern Türkiye'nin Doğuşu" adlı kitâbının 246. sâhifesinde, Şeyh Sâîd Qıyâmı'nın temel ereğini şöyle belirtir: "Şeyh Sâîd ve mürîdleri, Allâhsız cumhuriyeti devirmeyi ve hilâfeti geri getirmeyi istemiştir."
3 Haziran'da Diyarbekîr İstiklâl Mâhkemesi Başkanı'ndan Ankara İstiklâl Mâhkemesi Başkanı'na şöyle bir telgraf gelir:
"Ankara İstiklâl Mâhkemesi Başkanlığı'na, Kılıç Ali Bey'e mahsustur.
Saip'le benim, arasıra nöbetimiz gelir geçer. Fakat ne onun, ne de benim huysuzluğumuz uzun sürmez. Sizleri orada belki heyecan ve endişeye düşüren istihbarat olmuştur. Lâkin nabehemaldir. Müşterek ve pek mukaddes millî gaye uğruna ölmek lâzım gelse, benle Saip yanyana görünürüz. Hürmet ve hasretle cümlenizin gözlerinizden öperiz. Saip arasıra size havadîs verdiği için ben yazamıyorum. Zîra vaktim de yoktur. Tekrar gözlerinizden bütün arkadaşlar öperiz kardeşim.
3 Haziran 1341
Şark İstiklâl Mâhkemesi Savcısı Süreyya"
Şark İstiklâl Mâhkemesi Başkanı ve Denizli Milletvekîli Mazhar Müfît Kansu, dâvâ dosyasının ve evraklarının incelenmesinden sonra 28 Haziran 1925 tarih ve 1925 / 69 sayılı İstiklâl Mâhkemesi kararını teblîğ eder:
"Yapılan mâhkemelerden ve tetkiklerden, tekke ve zâviyelerin birer kötülük ve fesâd ocağı oldukları ve bu tekkelerle zâviyelerde şeyhlerin kendilerine Allâh süsü vererek halkı kendilerine taptırmak gibi, dînin kabul edemeyeceği fiiller işledikleri, mâhkeme huzurundaki ifâdelerinden anlaşılması dolayısıyla Şark İstiklâl Mâhkemesi, yargı bölgesi içindeki bütün tekkelerle zâviyelerin kapatılmasıyla kaldırılmasına karar vermiştir. Şeyh Sâîd'in vukua getirdiği müsallâh ( silâhlı – İ. S. )isyân ve ihtilâl hareketlerine muhtelif şekil ve suretlerde karışıp katılarak isyânın devam ettiği haftalar ve aylar boyunca birçok şehir, kasaba ve köyleri, devlet ve hükûmet zabıtâ ve askerî kuvvetleriyle kanlı bir hârb halinde çarpışmak suretiyle zapt ve işgal eden ve ihtilâl bölgesindeki en mühîm vilâyet ve merkezlerinden Diyarbekîr şehrini dahi muhâsaraya ve orada dahi inât ve ısrarla hârb ve katlden çekinmeyen nihâyet uğradıkları acz ve mâhrumîyetlerden sonra tutuldukları günlere kadar birçok asker, zâbit ve vatandaşları cerh, şehit, esîr eden, sirkatler, gaspler, yağmalar yapan ve yaptıran şâhıslardan oldukları iddiâsıyla mâhkemeleri icrâ edilmiş olan 81 sanıktan Şeyh Sâîd, Şeyh Abdullâh, Kâmil Bey, Baba Bey, Şeyh Şerîf, Fâkih Hasan, Hacı Sâdık Bey, Şeyh İbrahim, Şeyh Ali, Şeyh Celâl, Şeyh Hasan, Mehmed Bey, Hanili Sâlih Bey, Madenli Kadrî Bey, Şeyh Şemseddîn, Darahini Tahrirât Kâtibi Tâhir, Nâhiye Müdürü Tayyîb ve avaneden 29 kişi idâma mâhkum edilmiştir."

Şeyh Sâid'in Alevî hizmetkârı Çerko, mâhkeme kararıyla serbest bırakıldı. Mâhkeme reisi, Çerko'nun beraatini teblîğ edince, Alevî olan Çerko ( Yusuf oğlu Çerkes Jandarma Hâmîd ) salona giriyor ve kahramanca şöyle haykırıyor:

"Şeyh Sâîd'in olmadığı, İslâmsız bir dünyada, benim için hayat haramdır. Zîllet altında yaşamaktansa, izzetlice idâm sehbâsında ölmek daha evlâdır."

Çerko idâm ediliyor…

Şeyh Sâîd ve beraberindekiler, tekrar hapishaneye getiriliyor. 28 Haziran'ı 29 Haziran'a bağlayan gece Şeyh Sâîd ve diğer İslâm askerleri, içerde Qûr'ân okuyup namaz kılarlarken Muhâfız Bölüğü Komutanı Nâzif Bey görünür. Sert bir sesle emîr verir:

- Haydi bakalım, birer birer çıkınız!

Hepsi dışarı çıkar. En önde Feqî Hesen vardır. Şeyh Sâîd, ortalarda bir yerdedir. İstiklâl Mâhkemesi üyeleri de orada amade beklemektedir. Ali Saip Bey, kendisiyle içli – dışlı olduğu Şeyh Sâîd Efendi'yi kafilede göremeyince yüksek sesle sorar:
- Sâîd Efendi nerede?
Şeyh Sâîd yanıt verir ve biraz şakacı bir üslûbla:
- Buradayım!… Ali Saip Bey, hani doğruyu söylemen gerekirse, beni kurtaracaktın. Kurtulmuş olsaydım, Xînûs'a kuzu yemeye dâvet edecektim seni.
- Ne yapalım Sâîd Efendi!… Seninle Hınıs'ta kuzu yiyemiyeceğiz.
- Ben Qûr'ân'a göre doğru olanı yaptım ve mâhkemede doğruyu söyledim. Doğruluğun cezâsı idâm mı?
-Şeyh Efendi, bundan daha hafif cezâ olur mu?
- Bundan daha ağırını söyle bakalım Saip Bey…
- Bu kadar Türk kanının dökülmesine, hânumanların sönmesine sebeb oldun. Cezânı çekeceksin.
- Seni severim. Ama Rûz-i Mâhşer'de seninle muhâkeme olacağız.
- O gün babasız bıraktığın mâsum çocuklar, hânumanlarını söndürdüğün biçarelerle muhâkeme edileceksin.
- Zâlîm ve kâtillerle elbet mâhşer gününde hesâblaşacağız. Boynuzsuz keçinin âhını boynuzlu keçiden alırlar. Bana şehâdeti nâsib eden Allâh'a şükrediyorum. ŞUNU BİLİN Kİ, BENİM KANIM SİZİN İNQILÂBINIZI BOĞACAKTIR.

Daha sonra Şeyh Sâîd, idâm sehbâsına götürülür. Yolda dûâ okumaktadır. Şeyh Sâîd dûâsını bitirince, askerler tarafından boynuna yağlı kemend geçirilir. Bu esnâda Şeyh Sâîd'e son isteği sorulduğunda, kâğıt kalem ister ve kâğıda Arapça olarak şunları yazar:

"We lâ ubâlî bi sulbî fî cuz'u-ir râda. İn kâne mesre'i fî- Allâh'i we fî'd- dîn."

( Mücâdelem Allâh için ve dîn için olduktan sonra, idâm sehbâlarında asılmamda korkum yoktur – İ. S. )
… Ve Şeyh Sâîd Hazretleri, 28 Haziran'ı 29 Haziran'a bağlayan gece, saat 02:00'de darağacına asılarak idâm edilir.
Şeyh Sâîd idâm edilir!… Şeyh Sâî şehîd olur!… Şeyh Sâîd rehber olur!…
Şeyh Sâîd halkından ayrılır ve Râbbine kavuşur. Halkını, "ümmetin yetimleri" olarak bırakır ve gider.
Hz. Hamzâ'nın, İmâm Ali'nin, İmâm Hasan'ın, İmâm Hûseyn'in, Yâsîr âîlesinin yanına, şehîdlerin diyârına gider. Ve yetim kalan mazlûm, mustaz'âf ve mâhrum Kürdistan halkı hep bir ağızdan feryâd eder. Kürt anaları ağıt yakar: "Ezâ ezâ günüdür, Bugün ezâ günüdür,
İdâm edildi Şeyh Sâîd,
Bugün mâtem günüdür."

İDÂM EDİLENLERİN LİSTESİ

1 – Şeyh Sâîd-ê Palewî
2 – Mıj ( Muş ) ve Gûmgûm ( Varto ) Cepheleri Kumandanı Şeyh Abdullâh Melıkanî
3 – Gûmgûm'a saldıranlardan aşiret reisi Xâlîd oğlu Kâmîl Toqlîyanî
4 – Kâmil Toqlîyanî'nin kardeşi Baba Bey
5 – Mezrâ ( Elâzığ ) Cephesi Kumandanı Şeyh Şerîf
6 – Dara Hênê ( Genç ) İnzibât Kumandanı – Geri Hizmetler Âmiri ve fıqıh otoritesi olarak tanınan Fâqîh Hesen Fehmî
7 – Dara Hênê mıntıkasındaki isyân hareketlerinde bulunan reislerden Hacı Sâdıq Valirî
8 – Palo ( Palu ), Mezrâ ( Elâzığ ) ve Çêwlîk ( Bingöl ) cephelerinde çalışan ve qıyâmcılar nâmına Çêwlîk'te idâreyi ele alan reislerden Dep ( Karakoçan )'in Çan nâhiyesinden Şeyh İbrahim
9 – Xarpıt ( Harput ) cephesinde savaşan ve mücâhîdler üzerinde etkisi olan Şeyh Ali
10 – Şeyh Celâl
11 - Dep'in Çan nâhiyesinden Şeyh Hesen
12 – Amed ( Diyarbakır ) ve Lıcê ( Lice ) çatışmalarında müfreze komutanlığı yapan İzzet Ğeribî oğlu Mûhâmmed Bey
13 – Çatışma sonucu yakalanan reislerden Mustafa Hênî ( Hanili )
14 – Sâlih Bey
15 – Nezîb Dağları'nda tutuklanan Dep'in Çan nâhiyesinden Şeyh Abdullâh
16 - Dep'in Çan nâhiyesinden Şeyh Ömer
17 – Tekkesinde qıyâm hazırlıkları için toplantılar yapan Şeyh Adem-ê Hênî
18 – Madena Erğenê ( Maden ) İnzibât Komutanı Qâdrî Madenî
19 – Mücâhîdlerin temsilcisi olarak Molla Mâhmud-ê Pîranî
20 – Şeyh Şeymseddîn Farqînî
21 – Qıyâm propagandacılarından Şeyh İsmâil Termilî
22 – Şeyh Abdullâtif Termilî
23 – Gûmgûm baskınından Molla Emîn Belıkanî
24 – Sâlîh Bey oğlu Hesen Hênî
25 – Arap Abdî
26 - Gûmgûm'a yüz atlısıyla saldıran Xelîl oğlu Mûhâmmed
27 – Şeyh Şerîf'in kâtibi ve arkadaşı Hesen oğlu Sûleyman Şinıkî
28 – Palo ve Mezrâ muhâcîrlerinden köy öğretmeni Molla Cemîl Musyanî
29 – Aşiretiyle ayaklanmaya katılan Az aşireti reisi Demirci Ömer oğlu Sûleyman
30 – Gêğî ( Kiğı ) saldırısına katılan Şerîf oğlu Sûleyman
31 – Fâqîh Hesen'in kâtibi Tâhir
32 – Mustafa Bey oğlu Mûhâmmed Hênî
33 - Gûmgûm'dan Şeyh Abdullâh ile çalışan Şeyh Musâ oğlu Şeyh Ali
34 – Gûmgûm mücâhîdlerinden beylik bir katırla Xâlîd-ê Hesenanî'ye kaçarken yakalanan Hacı Xâlîd-ê Belıkanî
35- Gûmgûm'u fethedenlerden Gihadîn ( Diyadin )'li timur Ağa
36 – Kâmil Xînûsî oğlu Abdullâtif
37 – Gûmgûm fâtihlerinden Mûhâmmed Mıjî ( Muşlu )
38 – Sûleyman Mıjî
39 – Bahrî Mıjî
40 – Usad şeyhlerinden Şeyh Cemîl Zorâbâdî
41 – Çapakçur ( eski Bingöl ) Boğazı çatışmasında bulunanlardan Sûleyman oğlu Yusuf Çêwlîkî
42 – Yamaç aşiretinden Ali Badan
43 – Şeyh Abdullâh'ın yanında savaşan Xâlîd
44 – Çatışmalarda yaralanan Mûhâmmed oğlu Tâhir
45 – Nâhiye Müdürü Tayyîb Ali
46 – Çêwlîk Kaymakamı Hûseyn Hilmî
47 – Şeyh Sâîd'in Alevî hizmetkârı "Çerko" lakaplı Yusuf oğlu Çerkes Jandarma Hâmîd
48 – Sâlih oğlu Hesen

Tüm forumdan rastgele konular:

  • » Pyramid Run v1.0
  • » Dale Don Dale (Nihat Dogan Beat...
  • » KOÇ'a ödülünü başbakan recep tayyip...
  • » Büşra Betül Tarafından Rapor Edildi!
  • » Allah Kımlerı Sevmez...!
  • » Miraç hediyemizi dinleyelim....
  • » SP Liderinden Fethullah Gülen'e övgüler
  • » Menderes'in avukatı: 'Halk CHP'yi idam...
  • » TÜRK Okullarının Türkiye de ve Dünya da...
  • » Uçak kazası yolcu kamerasında

Aynı kategoriden rastgele konular:

  • » Asırlardan Öte Sevgiliye....
  • » Ondan sonra hiç Peygamber...
  • » Ali Râmiteni Hazretleri
  • » Malatya Velileri
  • » Sen Yoksun Diye!
  • » EBU RAFİ (r.a)
  • » Öteki Said-i Nursi...
  • » Abdullah Bin Ümmi Mektûm Hazretleri
  • » Ben Onu Çaldım...
  • » Güreşte Pekçok Hikmet Saklı