Etiketlenen üyelerin listesi

Sayfa 1/10 123456 ... SonSon
156 sonuçtan 1 ile 16 arası

Konu: Yahyalılı Hacı Hasan Efendi

  1. #1

    • İlim Talebesi
    • Offline
    • Emektar Üye

      Üyelik tarihi
      02-07-2006
      Yer
      İzmir
      Mesajlar
      2.093
      Konular
      140

    Standart Yahyalılı Hacı Hasan Efendi



    Hacı Hasan Efendi (k.s) 1914 yılında Kayseri'nin Yahyalı ilçesinin Kavacık mahellesinde dünyaya geldi. Büyük dedeleri, seyyitlerden Hacı Osmanzade, dedesi H. Ahmet Efendi, babaannesi de Halime hanımdır. Babaları Erbili Muhammed Esat Efendi Hazretlerinin halifesi Mustafa Hulusi Efendi'dir, anneleri Baba Hocalardan Hacı Mehmet Hoca'nın kızı Aişe Hanım'dır.

    Her iki yönden peygamberimizin (s.a.v.) nur nesline dayanan asil bir ailedendir. Böyle bir ana babanın evlatları olan Hacı Hasan Efendi, daha çocuk yaşlarda, gelecekte insanlara büyük bir örnek olacağına işaret eden tavır ve hareketleri ile herkesin dikkatini çekiyordu.

    Ondördünde vurdular manevi aşı

    Durmadı akardı gözümün yaşı

    dizeleriyle başlayan şiirlerinden anlaşıldığına göre ondört yaşında, babalarından vazife alarak fiilen tasavvuf yoluna girerler. Giyim-kuşam ve temizlik konusunda sonderece dikkatlidirler. Dışlarındad da, içlerindeki gibi bir düzen ve tertip hakimdi. Zamanın hakimlerinden Mustafa Hoca Efendi'nin fıkıh derselrine katıldılar. Dini eğitimin yasak olduğu dönemdir ve pederleri Mustafa Hulusi Efendi endişelidirler. Anneleri Aişe hanım: "Telaş etmeyin efendi, ben evladımı rüyamda Efendimiz (s.a.v.)'in dizinin dibinde okurken gördüm" buyurmuştur. Zaman hızla akıp gitmektedir. Bu ara Hacı Hasan Efendi, babaları Mustafa Hulusi efendi'nin medreseden arkadaşı, Adana yöresinden Ali Hoca'nın kızı Meryem Hanım ile izdivaç ederler. Çeyiz eşyası olarak bir yorgan, halı, heybe, yastık ve birkaç parça kab...

    1939'da askerlik münasebetiyle Adana Dörtyol'a giderler ve sonrasında İstanbul Yalova'ya geçerler; bu arada da manevi hizmetlere devam ederler.

    Sami Ramazanoğlu (k.s.)'nun Kayseri'nin Yeşilhisar ilçesindeki içmeye teşriflerinde, Babaları Mustafa hulusi Efendi, kayın pederleri ve Kılavuz Hafız ile ziyaretlerine giderler. Orada Sami Efendi Hazretleri, Mustafa Hulusi Efendiye hitaben: "Hasan Efendi'ye icabet veriyorum, bundan sonra ihvanın derslerini sormaya, vazife vermeye kendisini tayin ediyorum." der. Kadiri icazetinide yine aynı yerde 1965 yılında alırlar. Hacı Hasan efendi Adana Şeyhoğlu camii, sonraları da Ceyhan, Kozan, Niğde, Develi gibi çevre yerleşim yerlerinde vaazlarına devam etti.

    1976 yılında çok ciddi bir şekilde şeker hastalığına yakalanırlar. Şekeri 450'ye çıkmış olmasına rağmen ihvana sohbete devam ederler. 1982'de gözlerinden katarak amaliyatı olurlar. 1987 yılında kalp rahatsızlığı sebebiyle, Kayseri Tıp Fakültesi Hastanesi'nde yoğun bakıma alındılar. 27 ocak 1987 akşamı bir ihvanın evinde, elleri semaya açık iken dünya hayatına veda ettiler. Ertesi gün yurdun dört bucağından gelen gönüldaşların eşliğinde kendi yaptırdığı Yahyalı Kavacık mahellesindeki, Kalemdar camiine defnedildiler. Cenab-ı Hak şefaatlarına mazhar kılsın.
    [url]
    Hacı Hasan Efendi’yi vefatının 19. yılında rahmetle anıyoruz

    Hacı Hasan Efendi, zamanın irşad kutbu Mahmud Sami Hazretlerinden icazet aldıktan sonra (1939) ömrünün sonuna kadar manevi emaneti yerine getirmek üzere irşad sohbetlerine aralıksız devam etmiştir.
    Hacı Hasan Efendi ( ks ) Hazretleri, 1914 yılında Kayseri'nin Yahyalı İlçesi'nin Kavacık Mahallesi'nde dünyaya geldi. Dedeleri Hacı Ahmed Efendi, babaları Erbilli Muhammed Esad Efendi'nin halifesi olan Mustafa Hulusi Efendi; anneleri ise Baba Hoca Sülalesi'nden Hacı Ahmed Hoca'nın kızı Ayşe Hanım'dı. Hem anne hem de baba tarafından Peygamber Efendimiz'in nur nesline dayanan bir aileden idi.
    Dönemin zorlu şartlarına ve kısıtlı imkanlarına rağmen Hacı Hasan Efendi'nin eğitimine büyük özen gösterildi. Yedi yaşında Kur'an-ı Kerim öğrendi. Devrin bazı alimlerinin, özellikle de babalarının rahleyi tedrisinden geçti. Kendisini kutbiyyet makamına ulaştıracak manevi yolculuğuna 14 yaşında başlayan Hacı Hasan Efendi takva sahibi, haya ve edep timsali idi. güler yüzüyle etrafını hep şefkat nazarıyla süzerdi. Gönüller Sultanı Ramazanoğlu Mahmut Sami Hazretleri'nin ifadesiyle O doğuştan veli idi. Babaları Şeyh Mustafa Hulusi Efendi'nin vefatı üzerine Sami Ramazanoğlu Hazretleri'nin emriyle manevi vekaleti devralan Hacı Hasan Efendi. bir ömür boyu sürecek irşad faaliyetlerine başladı. 50 yıla yakın zaman diliminde Adana, Kozan, Konya, Niğde, Develi, Yahyalı ve Kayseri dolaylarında ulaşabildiği insanlara sohbetleriyle hizmet etti, fahri vaizlik yaptı. Sohbetlerinin manevi hazzında zaman ve mekan unutulur, nefislerin ihtiras yığınları kaybolur, zihinlerde yepyeni dünyalar açılırdı. Dünyanın gamı kederi O'nun yanında unutulur giderdi. Hilm, takva, tevazu, sabır, merhamet, şefkat ve letafet doluydu. Riyakarlığı sevmez, taassubtan hiç hoşlanmazdı. Hacı Hasan Efendi Hazretleri, sevenlerinin her türlü dertleriyle kendisini yıpratacak kadar ilgilenirdi. Hayatı boyunca dünyaya hiç meyletmedi. Zor zamanların bütün baskılarına rağmen inançlarından asla taviz vermedi. Ziyaretçilerinden iyiliği emredip, kötülükten nehyetmelerini isterdi. İlim ehline iltifat eder, keramete değil istikamete önem verirdi. O sohbet ve aşk ehli idi. Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed Mustafa'ya olan aşkı ve muhabbeti sonsuzdu. Sevenlerinin ise O'na olan muhabbeti o kadar büyüktü ki; Türkiye'nin ve hatta dünyanın dört bir yanından insanlar bir kez olsun O'nu görebilmek, huzurunda boyun bükebilmek için akın akın gelirlerdi.
    Hacı Hasan Efendi Fahr-i Kainat ( SAV ) Efendimiz'in izinde 72 yıllık örnek bir hayattan sonra 26 Ocak 1987 Pazartesi günü Kayseri'de dar-ı bekaya irtihal eyledi. Kabirleri Kayseri İli Yahyalı İlçesi Kavacık Mahallesi'nde kendi yaptırmış oldukları Kalender Camii'ndedir.
    Konu Cümle Mühendisi tarafından (02-07-2006 Saat 19:56 ) değiştirilmiştir.

  2. #2

    • Anarshi
    • Offline
    • Paylaşımcı Üye

      Üyelik tarihi
      14-06-2006
      Yer
      Yer_6
      Mesajlar
      275
      Konular
      125

    Standart

    Allah razı olsun kardeş...

  3. #3

    • sustum...
    • Offline
    • Doçent

      Üyelik tarihi
      06-06-2006
      Yer
      bensiz başkent
      Mesajlar
      623
      Konular
      25

    Standart

    ellerine sağlık kalemdar...bi kaliteli hayat daha öğrendim

  4. #4

    • İlim Talebesi
    • Offline
    • Emektar Üye

      Üyelik tarihi
      02-07-2006
      Yer
      İzmir
      Mesajlar
      2.093
      Konular
      140

    Standart Şimdiki Üstadımız Ali Ramazan Dinç Hocaefendi

    Seni Çooooooooooook Özledik Sultanım!
    Konu Cümle Mühendisi tarafından (05-11-2006 Saat 10:05 ) değiştirilmiştir.

  5. #5

    • İlim Talebesi
    • Offline
    • Emektar Üye

      Üyelik tarihi
      02-07-2006
      Yer
      İzmir
      Mesajlar
      2.093
      Konular
      140

    Standart Şiirleri


    Tercüme-i Hal


    Besmele, hamdele başladım söze,

    Mevlâ fütühat lûtfetsin bize.



    Muhammed Mustafa'ya salavât olsun,

    Âl ve Ashab'ı bizleri bulsun.



    Geçirdiğim gözden devr-i alemi

    Bi-izni Hüda, çektim kalemi.



    Yakın elli'ye, sorman yaşımdan,

    Geçti çok şeyler dahi başımdan.



    Beş-altı yaşımda vardım hocaya,

    Elifi bitirdim, geçtim heceye.



    Okudum Kur'an-ı yedi yaşımda,

    Var idi bir sevda dahi başımda.



    Gayet sever idim zikir çekmeyi,

    O güzel mecliste boyun bükmeyi.



    Kadrî'yle nakşî'den halife peder,

    Bu aciz oğluna tevaccüh eder.



    Sekiz ile dokuz, on'u bitirdim,

    İlmihâlimi çok şükür yetirdim.



    Onbir onikide sohbet arardım,

    Pederimden müşkillerim sorardım.



    Onüç dedim, maneviyat açıldı,

    Gönül alemine ferah saçıldı.



    Ondörtte vurdular manevi aşı,

    Durmadan akardı gözümün yaşı.



    Kötü akrandan daim kaçardım,

    Rabıtada füyuzatlar içerdim.



    Onbeş ile yirminin arası,

    Nefs-i emmarenin çoktur yarası.



    Basınca kardeşim yirmibire,

    Muayene oldum, o hazık Pîr'e.



    Ramazanoğludur tabibin adı,

    Gönüllerde yaşar bu zatın tadı.



    Hastahanesine girenler bilir,

    Emretse, bu fakir uğrunda ölür.



    Ayetle hadisten recete yazdı,

    Evrad-u Ezkâr'dan ilaçlar dizdi.



    Yirmider otuzuna varınca,

    Herkes imrenirdi bizi görünce.



    Bu arada askerliği bitirdim,

    Bilirim ya tecrübebi artırdım.



    Halam ilim düştük hicaz yoluna,

    Çok şükür kavuştuk cihan gülüne.



    Evimizi yaptırdım bu arada,

    Fışkırırdı sevgiler bu sırada.



    Otuzdan kırka vadık, on sene,

    Vaaz verip hizmet ettim bu dîne,



    Otuz sene kürsülerde konuştum,

    Sebeb oldu çok insanla tanıştım.



    Bu arada levha yazdım, doldurdum...

    Muterizin sözlerini kaldırdım.



    Hak, rızkımı bu sebeple taşırdı,

    Rahatlığı başımızdan aşırdı.



    Sayısızca şükür olsun yaradan,

    Esirgesin hıgıd, ucub, riyadan,



    Lakin ahret derdi düştü içime,

    Tövbe olsun yaptıtklarım suçuma.



    Düşüncem hele imanla ölmek,

    Halık-ı Barî'nin rızanı bulmak.



    Ziyaretci üst üstüne gelirdi,

    Sohbetlerde feyz-i Rahman alırdı.



    Fırsat yoktu dışarıya çıkmaya,

    Kardeşlerim lâyıktı bakmaya.



    Ayrı ayrı derslerini sorardım,

    Tomur tomur güllerini dererdim.



    Hafta geçmez tekrar gelip görüşür,

    Edep ile letâifin danışır.



    Cümlesinden razı olsun yaradan,

    Dünya ahret seçme bizi aradan.



    Yalvarırım, iman ile ölelim,

    Mevlâmızın rızasını bulalım.



    Kırkı bitirdik, yaklaştık elli,

    Devr-i mezalim olduğu belli.



    Kurtulur haksız, haklı dövülür,

    Alim yobazdır(!), cahil övülür.



    Genç nesil bozuldu, etmez itaat,

    Şimdi mübah oldu; menhiyyat.



    Çıkmaz kahveden evi orası,

    Şeytan ile gayet iyi arası.



    Korkmaz Allah'tan içki içiyor,

    Duyunca ezanı, nasıl kaçıyor.



    Halık'ımız ıslah eylesin sizi,

    Mümkün değil ise kurtarsın bizi.



    Bu sene hicazdan nasip açıldı,

    Gönül alemine ferah saçıldı.



    Salih refiklerle beraber gittik,

    Ederken tavaf, üstada yettik.



    Kayseri vilayet, Yahyalı kazam,

    Binüçüzotuz tevellüt yazam.



    Kavacık mahallem, doğdum burada,

    Mevlâmız halketmiş böyle sırada.

    &&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&

    Şifa Tarifesi


    Besmele geçsin başına

    Gelsin mü'minler hoşuna

    Geçirme ömrün boşuna

    Kur'anına devam lâzım.



    ALLAH'a hamdeder kulu

    Peygamber göstermiş yolu

    Şükre devam eyle, ulu

    Bu nimeti bilmek lâzım.



    Gelip kıldırdı dumanı

    Kula öğretti imanı

    Resul'dür etme gümanı

    Salavata devam lâzım



    Bilin Muhammed Mustafa (a.s.)

    Vazifeyi etti îfa,

    Al-i Ashab ruha safa

    Yollarından gitmek lâzım.



    Namaz, İslâm'ın binası

    Şahâdet oldu hanesi

    Tenvir etti, uyan nası

    Tehvid'e çalışmak lâzım.



    Savm ile kır nefsin belini

    HAK sever zekat veren kulunu

    Hacc et, gör Mekke ilini

    Farz olana gitmek lâzım.



    Evvelâ ilim olmalı

    Amel nehrinden dolmalı

    İhlâs bahrine dalmalı

    Bu işe ihtimam lâzım.



    Tarikat temeli bunlar

    Rabıtayla kalbi dinler

    Teslim olup işi anlar

    Meyyit gibi olmak lâzım.



    Tarifeye hile etme

    Eksik yahut fazla gitme

    Kendi fikrin sözün tutma

    Başını indirmek lâzım.



    Letâif dersini alan

    Mahsun olma, geri kalan

    Riyakârlar bela bulan

    Yokluğa atılmak lâzım.



    Kardeş gel benliği bırak

    Gerek gayet temiz yürek

    Yakın sanma, yol çok ırak

    Tedarikin görmek lâzım.



    Kalbin zikri soldan başlar

    Ruh'un dahi, sağdan işler

    Sır çalışır, olur üçler

    Tarifeyi tutmak lâzım.



    Hafî, sağ memenin üstü,

    Ahfa'nın, Muhammed dostu

    İhvanın tez geçmek kasdı

    Lâkin burda durmak lâzım.



    Beşini bir eyle burda

    Daima kalbinden kur da

    Çok durdukça şifa derde

    Temel muhkem olmak lâzım.



    Söylemeden tez tez geçme

    Tarifçiye yara açma

    Her arkın suyundan içme

    Menbaını bulmak lâzım.



    Beş'den sonra alna çıkan

    Adû nefse zincir takan

    Zikrin aleviyle yakan

    Rabıta çok olmak lâzım.



    Şeytan, dünya hücum eder

    Meyledersen zikir gider

    Yetişen var etme keder

    Hazrete çağırmak lâzım.



    Bundan sonra zikr-i kül'e

    Bir sızı çökmeli bele

    Zikir hiç gelemez dile

    Cemi' âza demek lâzım.



    Zikr-i sultanî'ye dönen

    Mâ, hevâ, nâr, turab binan

    Bütün vücud bir dil sanan

    Yarenlarla sohbet lâzım.



    Bundan sonra nefy-ü isbat

    Gelir tevhid, gider zulmez

    Lâkin çok istermiş gayret

    Fikren buna devam lâzım.



    Nefesini çeken içe

    Tek olacak, varın üçe

    Yirmi bire yol aça

    Maksut, matlub, rıza lâzım.



    Yazmakla bu iş bilinmez

    Sadr'a yazılır silinmez

    Bu ders herkesde bulunmaz

    Lâkin tarif etmek lâzım.



    Gir murakabe içine

    Katın ebrarlar göçüne

    Bunlar gelmesin hiçine

    Hedefin gözetmek lâzım.



    Kalbin arşa tam açmalı

    ALLAH'ın feyzini içmeli

    Fena ahlâktan geçmeli

    Nefsini çiğnemek lazım.



    Üç şey bu derslere zarar

    Hasta, derde deva arar

    Üstazımız vermiş karar

    Reçetesin tutmak lâzım.



    Şeriatsız işi yapmak

    Fenalık ardına kopmak

    İğne kadar haktan sapmak

    Zararını bilmek lâzım.



    Şeriatsız tarîk olmaz

    Cahil sofu dinin bilmez

    Belki camiye de gelmez

    Bu kavimden kaçmak lâzım.



    Kadınla zikre oturur

    "Helâl" der, dînin yitirir

    Girdiği köyü batırır

    Namusu korumak lâzım.



    Ekserî cahil toplanır

    Varır ilmeye saplanır

    Yumurta olsan kulplanır

    Cahillerden kaçmak lâzım.



    Böyle olur kerametten azan

    Şeriat, elde bir mizan

    Aldatır, "sen de keramez kazan"

    Her şahsı bir tartmak lâzım.



    İkinci, gafille sohbet

    Aman, bu işten et nefret

    Sana lâzım gözüm uzlet

    Halvete çekilmek lâzım.



    Üçüncü, dünyayı sevmek

    Kalbine sevgisin koymak

    Daima lâfını etmek

    Bu sözlerden hazer lâzım.



    Kalemdar, kusurun dolu

    Bu üç şey sende var, belî

    Öyle ise niden eli

    Kendini düşünmek lâzım.



    &&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&


    Sakınmak Gerek


    Beş şey kalbi öldürür,

    Zikrin gülünü soldurur,

    Gaflet içine daldırır,

    Bunlardan sakınmak gerek.



    Evvelkisi fazla yemek

    İkincisi çok uyumak

    Üçüncüsü gıybet demek

    İşte bundan hazer gerek



    Dördüncüsü pek gülmesi

    Beşincisi rızık kaygısı

    Yoldan çıkarır, çok nası

    Emrazını bilmek gerek.



    Beş şey kalbini taş eder

    Böyle dedi büyük peder

    Sakınmazsan cevher gider

    Muhafaza etmek gerek.



    Birisi günah kesreti

    İkinci, tokluk zulmeti

    Üçüncü zulüm gayreti

    Hadisleri bilmek gerek.



    Dördüncü, namaz geçirmek

    Beşinci, sol elle yemek

    Yapsan bunu gider emek

    Sünnete rivayet gerek.



    Münafıkda, üç alâmet

    Herkes bunu eder nefret

    Boşa çekilmesin zahmet

    Kendini veznetmek gerek.



    Söylerse ol, yalan söyler

    Va'deylese hulf eyler

    Emanete hiyanet eder

    Bu fiilden uzak gerek.



    Şu beş eve melek girmez

    Aklı olan sûret komaz

    Pis içkiye, iyi demez

    Bundan çok sakınmak gerek.



    Ebeveyne âsî olma

    Misafiri geri kovma

    Köpekler eve koyma

    Meleklere ta'zim gerek.



    Dört alâmet akıllıda

    Feyizden alır ol gıda

    Allah için ağlar dîde

    Gözden yaşlar dökmek gerek.



    Evvel, gelmeyene gider

    Zulmedenleri affedir

    Vermeyene ita eder

    Kötülüğe iyilik gerek.



    Kalemdâr ahlâkın fena

    Bu fiille gitme sine

    tutar bunu, akîldâne

    Ahlâk güzel olmak gerek.




    &&&&&&&&&&&&&&



    Ziyaret Adabı


    Huzura abdestli varın

    Gayet hafif selam verin

    Yedine varınca erin

    Yüksek söyleme sözünü



    Gösterdiği yere otur

    Nefsini önüne yatır

    Kalbin bir araya getir

    Her yere eğme özünü



    Kardeş gölgesine basma

    Huzurda kimseyi kesme

    Zahmet etme o nur cisme

    Dağıtma orda ağzını



    Kalksa yerine oturma

    Gam verecek söz götürme

    Çok bakıp edep yitirme

    Daima dikme gözünü



    İncitecek işi yapma

    Öyle bir kutuptan şaşma

    Huzurda başka el öpme

    Dönderme sakın yüzünü



    İzin almadan gidene

    Ne deyim zahmet edene

    Kılıçlar vurur bedene

    Yarama atma tuzunu



    Aman az olsun kelamın

    Feyz akmaksa emelin

    Muhkem kurulsun temelin

    Kurban et oğlun kızını



    Kalkmak için ta’cil eyle

    Müşkilin var ise söyle

    Mürşidine edep böyle

    Uzak yakın çök dizini



    Ele söyler kendi bilmez

    Nefsi serkeş kendi gelmez

    Kalemdâr bu böyle olmaz

    Başkaya açma raz’ını.



    &&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&


    Genç Varki


    Genç var ki imanı kuvvetli

    Din-i âliye hizmetli

    Büyüklerine hürmetli

    Adam olacağı belli...



    Genç var ki insafa gelmiyor

    Öğüt versen tesiri olmuyor

    Büyük, küçüğü bilmiyor

    İnsan olmayacağı belli...



    Genç var ki abdestini alıyor

    Beş vakit namazını kılıyor

    Halis mü’minleri buluyor

    Adam olacağı belli...



    Genç var ki cami görmemiş

    Secdeye yüzün sürmemiş

    Alim yanında durmamış

    İnsan olmayacağı belli...



    Genç var ki Kur’an elinde

    Allah’ın zikri dilinde

    Büyük zatların yolunda

    Adam olacağı belli...



    Genç var ki kahvede yatar

    Evin eşyasını satar

    Derya-yı günaha batar

    İnsan olmayacağı belli...



    Genç var ki ilme çalışır

    Vaaz vermeye alışır

    Büyük zatlarla buluşur

    Adan olacağı belli...



    Genç var ki sinema işi

    Yitirmiş ekmeği aşı

    Geçiyor kıymetli yaşı

    İnsan olmayacağı belli...



    Genç var ki camiden çıkmaz

    Elin namusuna bakmaz

    Fanilere boyun bükmez

    Adam olacağı belli...



    Genç var ki namazdan kaçar

    Korkmaz Hakk’tan içki içer

    Salyasın etrafa saçar

    İnsan olmayacağı belli...



    Genç var ki anneyi kırmaz

    Babasına karşı durmaz

    Sigaraya para vermez

    Adam olacağı belli...



    Genç var ki babasını döver

    Din, iman, anneye söver

    Para için insan boğar

    İnsan olmayacağı belli...



    Genç var ki söylersen tutar

    Gayet tevazulu yürür

    Din yolunda canın verir

    Adam olacağı belli...



    Genç var ki gayet açık suçu

    Danslarda ağarmış saçı

    Siyonizm’i sever içi

    İnsan olmayacağı belli...



    Genç var ki kürsüye çıkar

    Sözü mü’minleri yakar

    Gözlerinden yaşlar döker

    Adam olacağı belli...



    Genç var ki açık bacağı-başı

    Şeytanın tam olmuş eşi

    Gece-gündüz kumar işi

    İnsan olmayacağı belli...




    &&&&&&&&&&&&&&&&&&66



    Nefis Muhasebesi


    Bu kadar yaş heba oldu

    Düşündükçe gözüm doldu

    Pay-i tahtı düşman aldı

    Mavzerini sıktın nefis.



    Amelime riya katar

    Ahlaklarım beter beter

    Aklım anın sözün tutar

    Zincirini taktın nefis.



    İstediği yere çeker

    Manevi evlerim yıkar

    Bal içine zehir döker

    Masiyete çektin nefis.



    Hak’dan da haya etmedin

    Dost buyruğuna gitmedin

    Süluk’de adım atmadın

    Döşlerime çıktın nefis.



    El gördülük yaptın amel

    Buzdan kurmuş idin temel

    Şöhret ile olmaz kemal

    Evlerimi yıktın nefis.



    İhvana göründün güzel

    Dedin, “kardeşlerim düzel”

    Kendi bağın oldu gazel

    Bir çızgı ile yaktın nefis.



    Amelin dünyaya alet

    Bütün bildiklerin galat

    Aşk ile getirmen Salat

    Bellerimi büktün nefis.



    Çok tuzağı, geçemedim

    Bir aynımı açamadım

    Kanat urup uçamadım

    Zindanlara tıktın nefis.



    Huzurda yüzlerim kara

    Dışım iyi içim yara

    Yüzüm yok gitmeye Pir’e

    Yar aşağı attın nefis.



    âli meclise çok vardın

    Ben bilirim neler gördün

    O meclisde, “yapmam” dedin

    Haramlara baktın nefis.



    Fena ahlak bütün bende

    Ayıp, der saklarım canda

    Ağularlar bizi günde

    Zehirini döktün nefis.



    Mahcubum hep yarenlerden

    Bize sual soranlardan

    Geri kaldım erenlerden

    Burnum yere soktun nefis.



    Kalbimi aklımdan aldı

    Köklerime sular saldı

    Gönül arsasını buldu

    Mikropları ektin nefis.



    Geri dön, gel eyle gayret

    Kalemdâr’a şifa sohbet

    Teveccüh buyursa, Hazret

    Bu sözümden korktun nefis.



    &&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&


    Yahu Nerdesin?


    Aşık maşukunu durmadan arar

    Muhabbetsiz geçen gün ihvan zarar

    Tabi bu meslekten etmedin firar

    Gel bir görüşelim yahu nerdesin?



    İstihare ile bulmuştun bizi

    Bekliyor yolunu acizin gözü

    Ölsem de terketmem kardeşim sizi

    Gel bir bilişelim yahu nerdesin?



    Yüzünü görmüyor, soruyom elden

    Geçen günler ise düşmezdin dilden

    Sağlam teslimiyet, bağlansan belden

    Gel bir buluşalım yahu nerdesin?



    Geçtik mektubundan, gelmiyor selam

    Hak, Rezzak-ı Alem çekmeyin elem

    Mevla huzurunda şahittir kalem

    Gel bir sarışalım yahu nerdesin?



    Yaz-kış demeyip her an koşarken

    Muhabbette ihvanları aşarken

    Ağlayarak sohbetlerde düşerken

    Gel bir alışalım yahu nerdesin?



    Dersini alırken çöktüğün dizler

    Kardeş, nereye gitti o kadar sözler?

    Bekleyi bekleyi kırıldık bizler

    Gel bir barışalım yahu nerdesin?



    Sizi bizden sorar bazı yarenler

    Bu meslek içinde gonca derenler

    Bizi çok ileri geçti erenler

    Gel bir erişelim yahu nerdesin?



    Hubb-u dünyaya nefsimiz kandı

    Acep bu alemde ölmek mi sandı

    Yıkıldı herhalde feyziyin bendi

    Gel bir çalışalım yahu nerdesin?



    “Ölsem ihvanlardan ayrılmam” derdin

    Halin inkar etme çok şeyler gördün

    Acep nerden artıyor senin bu derdin?

    Gel bir bilişelim yahu nerdesin?



    Kalemdâr gibi kendini vurma

    Bilen var derdini, ağyardan sorma

    Küsüpte yakana, yalnız durma

    Gel bir sarışalım yahu nerdesin?

  6. #6

    • İlim Talebesi
    • Offline
    • Emektar Üye

      Üyelik tarihi
      02-07-2006
      Yer
      İzmir
      Mesajlar
      2.093
      Konular
      140

    Standart Mustafa Demirci

    Seni görme bahtiyarlığına erişenlerdenim. Görür görmez sevmiştim hem de. “Yavrularım”, “kuzularım” diyordun etrafında halkalanmış olan sevenlerine. Ne kadar içten, ne denli sıcak bir hitaptı bu… Hatta hitap ötesi bir şeydi. İçimizi ısıtan, yüreğimizi hoplatan, sarıp sarmalayan, sımsıkı tutan bir şey… Hâlâ kulaklarımda yankılanmaktadır. Seslendiğini duyar gibiyim. “Kuzularım nasılsınız? Ne haldesiniz?” Kalbim, özlem dolu; o ipeksi, lâtif, müşfik sesine. Biliyorum birçok kardeşim var bu özlemle, buruk bir yürekle, hasretini rüyalarına taşıyan.
    Neredesin efendim? Seni çok özledim!
    Bir vesîle ile gelmiştim huzuruna. Çocukça, çocuksu duygularla... Konuşmakta zorlanıyordun. Hasta olmana rağmen, ruhumu şekillendirecek öğütler vermek için gösterdiğin çabaya hayran kalmıştım. “Evladım!” diyordun, “Şikâyetçi değilim. Allah’tan gelen bazı hastalıklar sebebiyle muzdaribim. Ancak sizlere bir ikramda bulunmadıkça rahat edemem. Asıl ızdırab o zaman başlar. Oturun, biraz olsun sohbet edelim…” Dinliyordum. Her şeyi anlayamıyordum belki. Ama anlamasam da dinliyordum. Hissedebiliyordum. Ben anlamasam bile kalbim anlıyordu. Ruhumu ferahlatan sözlerinle kendimden geçmiştim. Yüzündeki nur, gönül dünyamı aydınlatıyordu. Bakışların, kalbimin derinliklerine nüfûz ediyordu. Sözlerin, nefsimi uyutuyor, rûhuma inşirah veriyor, kalbimi parlatıyordu. Ben, az önce kapıdan giren ben değildim. Senin huzurunda değişmişti her şey. Hayatın anlamı, dünyanın alımlı figüranları, insanlığımın aldatan yanları...
    Ne kadar latîf bir duruşun vardı. Gözlerim, sana bakarken hiç yorulmuyordu. Yüzündeki tebessüm, cemâl sıfatının tecellîsinin işâretiydi sanki. Bakışlarının, aksayan yanlarımı onardığına, küllenen kalbimi alevlendirdiğine, ihtirasa varan duygularımı körelttiğine şahit oldum. Her sözün gönül tellerimi okşuyor, ruhumun derinliklerine kazınıyordu. Allah (c.c.) derken sarsılıyordun. Sarsıyordun hem de. İlâhî bir neşe ile doluyordu kalbimiz. Korku ile ürperiyor, ümit ile serinliyorduk. Allah (c.c.)’ı tanımanın önemine işaret etmiştin.

    Ve şunları söylemiştin: “Sevmek, ‘Ben Allah’ı seviyorum.’ demekle olmaz. Gerçekten Allah (c.c.)’ı sevmek için tanımak (ma’rifet) gerek… Tanıdıkça sevginiz artar, sevdikçe de ma’rifetiniz. Ama her şeyden önce istikamet sahibi olmalıyız. Dosdoğru yolda… Şeriat caddesinde yürümeliyiz. Kur’an ve sünnet çizgilerini takip etmeliyiz. Sakın kerâmet levhaları sizi aldatmasın. Önemli olan istikamettir. Ancak bu yol sizi Allah’a ulaştırır. Ma’rifet ancak bu güzergâhta elde edilebilir…”
    Öyle çok istiyordum ki Allah (c.c.)’ı sevmeyi. Her şeyden çok O (c.c.)’nu sevmeyi. Bir tek O (c.c.)’na yönelmeyi. Hatta O (c.c.)’nun da beni sevmesini… Sendeki Allah (c.c.) sevgisi öylesine âşikârdı ki. “Allah!” deyişin bir âşığın sevgilisine hitabından daha yanıktı. Hasret kokuyordu. Aşk kokuyordu. Samimiyet kokuyordu. Ülfet kokuyordu. Hepsinden önemlisi ma’rifet kokuyordu. Dedin ki, “Allah (c.c.) onları sever, onlar da Allah (c.c.)’ı.” (Mâide, 5/54) “Ne güzel!” dedim kendi kendime. “Onlar” dan olmak ne güzel. Özendim. Gıpta ettim. İçimi çektim. Keşke, keşke ben de “Onlar”dan olabilseydim. Soramadım sana, kim bunlar diye. Ama sen cevabını ben sormadan vermiştin. “Onlar; ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken Allah (c.c.)’ı anarlar.” (Âl-i İmran, 3/191) Anmak! Ne derin mânâlar içeriyordu. Bunu en çok, sen, Allah’ın ismini andığında fark etmiştim. Bütün zerrelerin ilâhî şevk ile dile geliyor ve sen bir kez Allah derken sanki milyonlarca kere O (c.c.)’nun ismi zikrediliyordu. Kâinat korosunun yek âhenk “Allah!” demesi gibi. “Yerde ve gökte her ne varsa Allah’ı zikrettiği halde insanoğlu neden gaflet etmektedir?” diye sordun bize. Sorunun içinde cevabı da vardı. Allah’ı anmaktan gâfil olmayalım diyordun. Acaba O (c.c.) da bizi anar mı? “Allah!” desem, “Allah’ım!” desem… Ben bunları düşünürken sen bir âyet okuyordun. Âyetin meali şöyleydi: “Siz beni anın, zikredin ki ben de sizi katımda zikredeyim.” (Bakara, 2/152) Bu ne müthiş müjde idi.

    Allah katında bir kulun isminin anılması. Eğer benim ismim O Yüce Yaratıcı (c.c.)’nın katında anılırsa bu beni sevdiğine işarettir, diye düşündüm. O halde Allah (c.c.)’ı çokça anmalıydım. Ama nasıl? Gelişigüzel bir çaba ile bu mümkün müydü? “Hayır!” dedin Yunusca… “Bu yol uzundur menzili çoktur/ Geçidi yoktur derin sular var.” Bu derin sulardan geçebilmek için iyi bir rehbere, deneyimli bir kılavuza ihtiyaç vardır. Yine soramadım. Ama sen cevap verdin. Bu aşılması güç menzillerden de söz ettin. Bunların her biri birer muhabbet basamağıdır ki, birlikte yola çıktığın aşk ehli zevâtı sevmekten geçer. Hem nasıl sevmek… Kendi nefsine onları tercih edecek kadar sevmek. Seni sana unutturacak kadar güçlü bir muhabbetle sevmek. Bir adım ötede rehberin bekliyor. Mürşidin, yol göstericin, kılavuzun, vesîlen… Bu basamakta muhabbet daha da yoğun… Sevmek yetmiyor. O’na benzemeye çalışmalısın. Hatta onun rengine bürünmelisin. O’nun yaşadığı gibi yaşamaya, duygularını yakalamaya, Kur’ân ve Sünnet çizgisinde bıraktığı izleri tek tek takip etmeye çalışmalısın. İstikamette olduğu sürece hep onun işaretlerine yönelmelisin. Yanlış levhalara itibar etmemelisin. Bil ki kullukta temel düstur; “Allah (c.c.)’a isyanda mahlûka itaat yoktur.” (Müslim, İmâre, 39; Ebû Davûd, Cihad, 87) Keşke, demiştin. Keşke bunlar anlatıldığı kadar kolay olsaydı. “Kulluk zaten bir imtihan değil mi?” diye ekledin. Üslûbun ne kadar güzeldi. Müjdeler veriyor, ümitlendiriyor ve yeri geldiğinde korkutuyordun. Bu, usta bir eğiticinin tarzıydı. Bir kâmil mürşidin donanımlarıydı. İçimde fırtınalar kopmaya başladı. Bir sonraki adımı, gelecek menzili bekliyordum. Heyecanım artmış, kalbim biraz daha hızlı atmaya başlamıştı. Ben bunları düşünürken sen yine bir âyet okuyordun… “De ki; Eğer Allah (c.c.)’ı seviyorsanız bana tâbî olun ki Allah (c.c.) da sizi sevsin!” (Âl-i İmran, 3/31)

    Kâinatın Efendisi Muhammed Mustafa sallallâhu aleyhi ve sellem’den bahsediyordun. “Yavrularım! Kuzularım! Bu menzillerin Allah (c.c.)’a açılan kapısı Rasûlullah (s.a.v.)’tır. O (s.a.v.)’nu sevmeden, O (s.a.v.)’nu hoşnut etmeden içeri giremezsiniz. Daha doğrusu Hz. Muhammed (s.a.v.)’e gerçek mânâda ümmet olmadan Allah (c.c.)’ı râzı edemezsiniz. Çünkü O (s.a.v.), bütün âlemlerin kendisi hürmetine yaratıldığı iki cihan güneşidir. Sevgililer sevgilisidir. Özelde bütün velîler, sâlihler, sâdıklar, âşıklar ve genelde bütün insanlık O’nun nûru ile aydınlanır. Bütün peygamberlerin peygamberi, nebîlerin serveri, insanlığın yegâne önderi, eşsiz modeli Muhammed Mustafâ (s.a.v)’dır…” Anladım. O (s.a.v.)’nu ne kadar övsek yetersiz kalıyor… O (s.a.v.)’nu ne kadar sevsek doyumsuz oluyor… Sahâbe’nin sevgisinden örnekler verdin. Sanki onlarla birlikte yaşamış, o muhabbeti kana kana içmiş gibi tasvir ettin. Öyle ki; Saadet Asrı’na gittim bir an. Rasûlullâh (s.a.v.)’ın muhabbet sofrasında oturan güzîde insanlarla birlikte oturdum sanki… Allah’ım diyordum. Hiç bitmese bu zevk. Bu ilâhî neşe, bu ilâhî muhabbet hep benimle olsa. Kalbimde başka hiçbir şeye yer kalmasa… Bu sevgi ile yaşayıp, bu muhabbet ile sana kavuşsam… Ben bu duygularla dopdolu gözyaşları dökerken seninle göz göze geldiğimi fark ettim. Utandım. Başımı önüme eğdim. Daha fazla bakamadım. Daha doğrusu kendimde bakacak cesareti bulamadım. Kendimi nurdan bir heykelin karşısında hissettim. Bakışların bana çok şey anlatıyordu.
    Meğerse bir vesîle ile “BİR VESÎLE”ye gelmişim. Bunu sonradan fark ettim. Öyle demiyor muydu yüce Allah (c.c.), “O (c.c.)’na ulaşmaya vesîleye arayın.” (Mâide, 5/35) İşte tutundum himmet eteğine… Tut elimden kaldır beni…


  7. #7

    • İlim Talebesi
    • Offline
    • Emektar Üye

      Üyelik tarihi
      02-07-2006
      Yer
      İzmir
      Mesajlar
      2.093
      Konular
      140

    Standart Gönül Dosta Gider

    Mesut Uçakan, kendisini her şeyiyle Allah’a adamış olan Yahyalılı Hacı Hasan Efendi’nin hayatını filme çekti. “Gönül Dosta Gider” adıyla bugün 18.00’de Fırat Kültür Merkezi’nde galası yapılacak olan filmin gösterimleri daha sonra çeşitli illerde sürecek.
    1914-1917 yılları arasında Kayseri`de yaşamış olan, Nakşi şeyhi Sami Ramazanoğlu`ndan icazetli, büyük zat Yahyalılı Hacı Hasan Efendi`nin hayatı film oldu..
    Uzun bir aradan sonra yeniden film çalışmalarına başlayan Usta Yönetmen Mesut Uçakan`ın yönetiminde ve Safa Vakfı`nın sponsorluğunda çekimleri Kayseri`de yapılmış olan Gönül Dosta Gider adlı film bugün Fırat Kültür Merkezi`nde yapılacak özel gösterimle izleyici karşısına çıkıyor.
    Hacı Hasan Efendi 1914 yılında Yahyalı`da doğdu ve o dönemin meşhur mürşit ve alimlerinden eğitim aldı. Babası Şeyh Mustafa Hulusi efendi, Esad-ı Erbili`ye bağlı ve onun halifesi idi. Esad-ı Erbili`den sonra irşad görevini yürüten Sami Ramazanoğlu (k.s.) belli bir donemden sonra Hacı Hasan Efendi`ye irşad görevi verdi. 1965 yılına gelindiğinde Sami Ramazanoğlu (k.s.) Hacı Hasan Efendi’ye bu defa Kadiri icazetnamesini de takdim etti. Hacı Hasan Efendi 12 Şubat 1984’te vefat eden Sami Ramazonoğlu’nun vefatına kadar ve kendisinin Hakk’a yürüdüğü 27 Ocak 1987 yılına kadar irşat görevini sürdürdü.
    Kendisini her şeyiyle Allah’a adamış olan Hacı Hasan Efendi (k.s.), hayatı ve yaşadıkları ile; öğrenilmesi, örnek alınması gereken bir mücadele insanı. Küçük yaşlardan itibaren dini ilimlerde yetiştirildiği gibi manevî bir atmosferi de sürekli teneffüs etti. 73 yıllık çileli ömrünü; insanları iyiliğe, güzelliğe, Hakk’a çağırmak için geçiren Hacı Hasan Efendi; sohbetleri, sosyal ilişkileri ve örnek davranışları ile kendinden sonra gelen nesil üzerinde silinmez izler bıraktı.
    Yaşadığı dönemin zorlukları ve kendi yaşadıkları ile gelecek nesillere örnek olacak Hacı Hasan Efendi’nin hayatı ve yaşadıkları büyük bir titizlikle ve hiçbir kısıtlamaya gidilmeden filme dönüştü. Senaryosunu Mesut Uçakan ve Mehmet Uyar’ın yazdığı filmde Hacı Hasan Efendi’nin çocukluk yıllarını torunu Ahmet Salih Dinç, gençlik yıllarını Abdurrahman Bayraktar, ve olgunluk çağını Yakup Taşçı canlandırdı. Teknik kadrosu ile de dikkat çeken filmde yaklaşık 300 kişi rol aldı.
    Yönetmenlik hayatına çok genç yaşta başlayan ve birçok başarılı sinema filmine imza atan (Reis Bey, Kelebekler Sonsuza Uçar, Yalnız Değilsiniz vb.) Mesut Uçakan “…uzun bir aradan sonra böyle bir projeyle izleyiciyle buluşmanın farklı bir duygu” olduğunu dile getirdi.
    Bugün saat 18:00’de Fırat Kültür Merkezi’ndeki gala ile başlayacak gösterimler, ülkemizin çeşitli illerinde devam edecek. Özel Gösterimlerin tamamlanmasının ardından VCD aracılığıyla izleyiciyle buluşması beklenen film büyük yankı uyandıracağa benziyor.
    Bilgi için tel: 0212 531 3787

  8. #8

    • ...::: Pshy :::...
    • Offline
    • Ordinaryus

      Üyelik tarihi
      09-06-2006
      Yer
      RoCk CiTy
      Mesajlar
      1.264
      Konular
      37

    Standart

    emeğine sağlık kardeşim ama hepsini okuyamadım

  9. #9

    • HU DİYELİM ERENLER...
    • Offline
    • Doçent

      Üyelik tarihi
      09-06-2006
      Yer
      istanbul/kadıkö
      Yaş
      28
      Mesajlar
      524
      Konular
      42

    Standart

    ALLAH RAZI OLSUN KARDESIM :flowers:

  10. #10

    • BiLiNMeZe DüŞTüMmm :(
    • Offline
    • Paylaşımcı Üye

      Üyelik tarihi
      08-06-2006
      Yer
      şehr-i yar
      Yaş
      29
      Mesajlar
      252
      Konular
      43

    Standart

    Allah razı olsun paylaşım için..

  11. #11

    • Üye
    • Offline
    • Üye

      Üyelik tarihi
      12-08-2006
      Mesajlar
      3
      Konular
      0

    Standart

    saolasın dostum emegine saglık

  12. #12

    • GüL ugruna öLdüLer..
    • Offline
    • Üye

      Üyelik tarihi
      18-08-2006
      Yer
      ¤´ UnuTuLu§taN `¤
      Yaş
      28
      Mesajlar
      66
      Konular
      7

    Standart

    Bu PayLa§imi görür görmez üye oLdum..
    SuLtanLarimizi tanittiginiz icin cok te§ekkür ederim..

    Rahman razi oLsun..vesseLam..

  13. #13

    • İlim Talebesi
    • Offline
    • Emektar Üye

      Üyelik tarihi
      02-07-2006
      Yer
      İzmir
      Mesajlar
      2.093
      Konular
      140

    Standart

    Alıntı YagmuR Nickli Üyeden Alıntı
    Bu PayLa§imi görür görmez üye oLdum..
    SuLtanLarimizi tanittiginiz icin cok te§ekkür ederim..

    Rahman razi oLsun..vesseLam..
    Estağfirullah...

    Üstazlarımızı Anlatmak Boynumuzun Borcu...

  14. #14

    •      ada
    • Misafir

    Standart

    Ben Ali Ramazan Dinç Efendi Hazretlerini tanımıyordum sayende bilgi sahibi oluyorum Allah Razı olsun Efendimiz soyundan gelirde bizler nasıl tanımayız gerçekten çok üzücü

  15. #15

    • İlim Talebesi
    • Offline
    • Emektar Üye

      Üyelik tarihi
      02-07-2006
      Yer
      İzmir
      Mesajlar
      2.093
      Konular
      140

    Standart



    - Muhterem Efendim! Okul yıllarınız hakkında konuşacak olursak, nasıl bir okul hayatı geçirdiniz? Arkadaş ortamınızdan bahsetmek gerekirse neler söylemek istersiniz?
    - Okul yıllarında hep öğrenci evlerinde kaldık. Sobalı evlerde başladı öğrenciliğimiz, sonraları kaloriferli bir eve geçmek nasip oldu. Evimizde her gün sohbet olurdu. Eve Kayserili dostlar da gelirlerdi. Civar şehirlerden de gelenler oluyordu. Bütün sohbetler güzel olmakla birlikte, bir defasında olan sohbetin hazzını hala unutamayız. Bu sohbette, herkes kendinden geçmiş bir vaziyette idi. Zikrimiz, sabaha kadar devam etsin istiyorduk. Gözlerimizden yaşlar geliyor, aşk ile ciğerlerimiz dağlanıyordu. O tarihlerde birlikte kaldığımız arkadaşlarımız bu zevki hiç unutamazlar.



    - Bu dönemde, H. Hasan Efendi (k.s.) ile sık sık görüşebiliyor muydunuz?

    - Elbette. Okuldaki öğrenci arkadaşlarla sıkça Yahyalı’ya giderdik. Aslında, okul harçlığımın dışında fazla da param olmuyordu. Bulduğum imkân nisbetinde minibüs tutar, arkadaşları Üstazımız (k.s.)’a getirmeye gayret ederdim. Bir defasında Üstazımız (k.s.), Kayseri’yi teşrif buyurdu. Üstazımız (k.s.)’ı Boğazköprü’de, öğrenci ve esnaf arkadaşlarla karşıladık. Parkta, kendilerini karşılayanlara sohbet buyurdular. Değişik mekânlarda görüşmeler oldu. Sohbetlerinin tesiriyle hal ehli amcalar, birbirlerinin ellerinden tutarak, gözlerini yumup dakikalarca mânen demleniyorlardı. Ev sahiplerinden bir kısmı, Üstazımız (k.s.)’ı yolcu ederken evimiz-barkımız, çoluğumuz-çocuğumuz size feda olsun dercesine, evlerinin anahtarlarını takdim ediyorlardı. Hunat Camii’nde onu tanıyan da, tanımayan da ellerini öpmek için sıraya geçti. Kim olduğunu öğrenenler, arabalarının arkasından hayran hayran bakıyorlardı.

    Üstazımız akşamüstü bir sohbetlerinde, ders çekerken dikkat etmemiz gereken hususları anlattılar. Camii Kebir’de sabah namazını kılan cemaatten birkaç kişi, “Efendim! Evrad ve ezkârımızı öğrettiğiniz şekilde çekince, bambaşka lezzet ve şevke mazhar olduk. Mevlâ (c.c.) sizden razı olsun.” diyorlardı. Evlerinde kaldıkları kimseler, neşelerinden pek yatamıyor, sevgilerini şiir halinde kâğıtlara aktarıyorlardı. Gaz lambasının altında bu hasretini kaleme alanlardan biri de bu fakirdi. Uzunca yazılmış olan bir şiirin bir kıtası şu şekilde idi:



    Duyunca teşrifin, sevindik hep birden,

    Müsaade alıp geldin, Hazreti Pîr’den,

    Sohbetinle yıkandı, gönüller kirden.

    Vücudun rahmettir âlemde bizlere,

    Mezarım kazsınlar bastığın yere.



    Kendileriyle tanışma nimetine mazhar olanlar -Allah’ın izni ile- bulundukları yerlerde çok güzel hizmet veriyorlardı. Ziyaretlerine gelen öğrenciler, çay dağıtmayı sohbette büyük bir şeref kabul ediyorlardı. Kardeşlerimiz, tevazulu, gözü yaşlı ve gönlü ateşli olmuştu.



    - Gerek İmam Hatip Lisesi’nde gerekse ilahiyatta iken sizin, arkadaşlarınızla ilişkileriniz nasıldı?
    Yüksek okula girmenin havasıyla, sigara illetine tutulanlar olmuştu. Bunlardan, bizi görünce sigarayı avucunun içine saklayanlar da oluyordu. Birine, “Kardeşim! Bizden değil, her halimizi gözetleyen Cenab-ı Hak’tan korkalım.” demiştim.

    Bir gencin yetişmesi için, çağında bulunan hakikat ehilleriyle tanışıp-görüşmesi gerektiğini ifade etmeye gayret ediyorduk. O genç yavrulara hizmet ederken biz de gayrete geliyorduk. Üstazımız (k.s.)’ın sohbetlerine alışan gençler, Sami Ramazanoğlu (k.s)’nu da ziyaret ediyorlardı. Arkadaşlarımızdan Muhammed Batmantaş ve Ünal Tan, Sami Efendimiz (k.s.)’i ziyarete gidenler arasındadır.

    Okulda, zaman zaman dinî konular ele alınıyordu. Aramızda ibadetin edâ ediliş şekilleri tartışılıyordu. Bu gibi konularda, “Bizim örneğimiz âlim, ârif üstazlarımızdır.” diyorduk.Okulda, arkadaşlar, bize bir kıymet yükleyerek, mânevî hallerden, rüya ve keşiflerinden soru sorarlardı. Hocalarımızdan da bu gibi ahvali soranlar oluyordu.

    Arkadaşlarla beraber dâvet olunduğumuz yerler pek çoktu. Kitaplar okunur, dinî mübaheseler yapılırdı. Tatillerde topluca piknik yaptığımız da olurdu. Orta ve lise öğreniminde okuyan talebeleri de yanımıza alır, onlara hayırlı tavsiyelerde bulunurduk. Onları da yavaş yavaş; ilme, amele yönlendirirdik.



    - H. Hasan Efendi (k.s.)’nin arkadaşlarınızla diyalogu nasıldı? Bu konudaki gözlemlerinizi öğrenmek isteriz.
    - Beraber gittiğimiz arkadaşlarımıza, ilmin dili olan Arapça’yı talim etmeyi tavsiye ederlerdi. Öğrenciler, toplu halde Üstazımız (k.s.)’ın Cuma vaazlarına da iştirak ederlerdi. Sözler, gönüllerine tesir ediyor olmalı ki, gece namazlarına kalkar, seccade üzerinde ağlarlardı.

    Üstazımız (k.s.), kendilerini ziyaret için beraber geldiğimiz arkadaşları görünce, “Evladım! Bunlardan birini olsun bana ver.” buyurdu. Hâlbuki bu kardeşlerimiz, kendilerinin telkinleriyle Hakk’ı bulup, evrad ve ezkâr almışlardı. Tevazuundan böyle bir telepte bulunuyorlardı.



    - H. Hasan Efendi (k.s.)’nin sizin üzerinize titrediği görülüyor. Onun, gerek tahsil hayatınızda, gerekse geleceğe ilişkin diğer hâl ve hareketlerinizde sizi ne gibi yönlendirmeleri olmuştur?
    - Hayatımız bütünüyle onun yönlendirmeleri ile şekillenmişti. Tefsir çalışmalarında takdir ettiğimiz Ahmet Coşkun Hocamız, koltuğuna çantasını alıp evimize geldi. “Sizin geçmişiniz sûfi meşrep, okulumuzda da tasavvuf üzerine çalışma yapan yok, yabancı dile ağırlık vererek bu meslekte sizi söz sahibi yapalım.” dedi. Çalışmalara başladım. Bir gün Üstazımız (k.s.), bu gayretimi görünce, “Oğlum! Tasavvuf kâl (söz) ilmi değil, hal ilmidir. Kendi içine dön.” buyurunca, artık bu yönde bir çalışma arzum kalmadı.

    Ara sıra şiir de yazardım. Bu çabamı görünce, “Yavrum! Gönlüne misaller gelirse onu kaydet. Misal ilmi ledünni, Hak tarafındandır. Bazen dalgalanırsan şiir yaz.” buyurdu.

    Üstazımız (k.s.), benlik ve kibre düşmeyelim diye, bize -sohbetlerine iştirak eden köylü-kentli- her kesimden insanın elini öptürüyordu.



    - H. Hasan Efendi (k.s.)’ye karşı nasıl bir muhabbet beslerdiniz? Baba sevgisi ile mürşid sevgisi aynı potada nasıl birleşir?
    - Babamdı ama aynı zamanda mürşidimdi; ruhumun babasıydı. İnsan babasını görünce heyecanlanır mı? Biz ise onu görünce babamız olmasına rağmen kendimizden geçerdik. Ruhta birlik olduğu gibi cesette de beraberlik vardı. Okulda, ayağımın üzeri şiddetle ağrıyordu. Meğer kendilerinin de mübarek kadem-i şerifleri ağrırmış.

    İlkokul hocama, “Benim rahatsızlanmama oğlum çok üzülür. Onun bu hoşnutsuzluk halini anlayışla karşılayın.” demişlerdi. Üstazımız (k.s.)’ın hasta ve kederli anlarında; yeni elbise giymeyi ve eğlenmeyi unuturduk. Neşesiyle neşelenir, kederiyle mükedder olurduk. Ne yapalım, onu çok seviyorduk.

    Hafta sonları eve gidiyordum. Çantayı sırtımdan indirip mübarek ellerine muhabbetle kapandım. Bu esnada bir başkası da eğilmek isteyince, “Sen bunun gibi samimiyetle öpebilecek misin?” deyiverdi ona.



    - İlişkinize babanız tarafından bakacak olursak, onun size tavrı nasıldı?

    - Lâyık olmadığımız meth ü senâları olurdu. Ara sıra ayağa kaldırıp, baştan ayağa dikkatlice süzer, iltifatlar ederlerdi. Fakat lâyık olamayışımızı gördükçe ister istemez dertleniyorum. Şimdi huzura mahcup bir kimse olarak çıkmaktayım. Yaptığım hataların ızdırabını gönlümün derinliklerinde hissetmekteyim.

    Vaaz ve sohbetlerinde görüşmelerine bizi de dahil ederdi. Evrat ve ezkâr vermemizi, letaif dersleriyle meşgul olmamızı emir buyuruyorlardı.

    Üzerimizde himmet-i âlilerini de açıkça müşahade ederdik. Himmetleri, mânevî yardımları pek güçlü idi biiznillahi teâlâ. Tomarza’ya kardeşlerimizin derslerini görüşmek için gitmiştim. O zaman şimdiki gibi müstakil vasıtalar pek yoktu. Yahyalı’ya giderken, bütün taşıtlar bize hazırlanmış gibi ulaşımda hiçbir sıkıntı çekmeden yol aldık. Akşam karanlığı basmıştı. “Kavacığa nasıl çıkacağım?” derken, otobüsün camına biri vurarak, “Gel seni Kavacık’a götüreyim arabamla.” diyordu. Himmetleri ile hiçbir zorlukla karşılaşmadan –biznillah- gidip-gelmek nasip oldu.



    - Onların büyüklüğü sürekli anlatılır, yazılır. Acaba evliyâullahın Allah (c.c.) katındaki kıymetini takdir edebilmemiz mümkün müdür?
    - Bu husus ancak ehline mâlumdur. Onları anlamada bizlerin aciz kalacağı kanaatindeyim. Onları takdir edebilmenin mümkün olup olmaması meselesinden ziyade, onların büyüklüklerine işaret eden birkaç husus üzerinde durmak isterim:

    Üstazımız (k.s.), Hacc’da Pakistanlı bir profesörle, tercüman aracılığıyla görüşür. Tercümanlık yapan kişi, H. Hasan Efendimiz (k.s.)’in sözlerini nakilde bazı yanlış tercümeler yapınca Üstazımız (k.s.), “Dilim ne kadar Acemi (Arab olmayan) de olsa, kalbim Arabi’dir. Neden yanlış tercüme ediyorsun der.” Bu fasla geçtiğimiz zaman söz uzar da uzar. Çünkü onların; Hak dostlarıyla, ilim ehilleri ve halkla görüşmeleri farklı farklıdır.

    Ülema-i Kiramdan Hacı Hüseyin Aksakal ve Abdullah Develioğlu birbirlerine kimle konuşup-görüştüklerini sorarlar. Aralarında, Esad-ı Erbili Hazretleriyle (k.s) sohbet ettiklerini, ilimlerinin de kendi ilimleri gibi olduğunu söylerler. Daha sonra Esad Erbili (k.s.)’nin huzuruna vardıklarında, onun mübarek kelamlarından hiçbir şey anlayamazlar. “Efendim! Ne buyuruyorsunuz, anlayamıyoruz?” dediklerinde, “İlmi de bizim ilmimiz gibi dememiş miydiniz? Biz tenezzül edip, seviyenize göre konuşmasak hiçbir şey anlayamazsınız?” buyurduklarında hata ettiklerini anlayıp, “Estağfurullah.” derler.

    Bir defasında Üstazımız (k.s.)’la Sami Efendimiz (k.s.)’i ziyaret etmiştik. Gözleri birbirlerinin gözlerinin içinde, eleri de ellerindeydi. Konuşmalarının bir kısmı anlaşılmıyordu. Görüşmelerinde şifreli kelamlar vardı. Bu buluşmayı müteakip hâl ehillerinden biri bize şöyle dedi. “Siz zahirde konuşulanları dinlediniz; bâtınî görüşmeleri ise bir başkaydı.”

    Muhyiddin-i Arabi (k.s.), “Öyle bir hâle geleceksiniz ki; nebâtat, bitkiler sizinle konuşacak, “Ben şu derdin devasıyım.” diyecek. Siz bunlara takılıp kalmayın, ileriye gidin. Hayvanat konuşacak, size derdini dökecek, yine oyalanmayıp ileriye geçin de Mevla’nın rızasını bulun.” der.

    Bir gün Üstazımız, Sami Efendimiz (k.s.)’e, “Efendim! Karınca kadar yaptığım hatalar gözüme şimdi Erciyes dağı gibi görünüyor.” dediklerinde, “Elhamdülillah, bu kemâl halidir.” diyerek Üstazımız (k.s.)’ı tebrik ederler.

    Belki bu örnekler onların büyüklüğünü anlamamıza yardımcı olur.




    - Hakk dostlarının Allah (c.c.)’a yakınlığı nasıl bir haldir, nasıl bir inceliktir ki onları böylesine dikkatli kılmaktadır?- Bunu şu örnekle açıklamak isterim: Kendini bilmez bir çoban, dağda, ağzına geleni söyler. Ama devlet yetkililerine yakın olanlar, kendisi hakkında aleyhte bir durum oluşturmaması için, muhalif bir söz ederim diye elini ağzına kapatır ve hafifçe konuşur. “Cahil cesurdur.” fehvasınca, Hak Teâlâ’yı tanımayanlar da yersiz söz ederler. Takva nedir, havf-i İlahi nedir, bilmezler. Dilin Hakk Teâlâ’nın kalemi olduğunu, her nefesten sorguya çekileceğini, amel defterinin bütün insanlığın önünde açılacağını düşünmezler.

    Taha el-Hariri (k.s.), amel defterini müşahede eder. Meleklerden, karalanıp silinen bir satırın sebebini sorar. Melekler cevaben, “Abdest alırken siz, suyu bulandıran bir kurbağayı attığınızda, derisi yüzüldü; bu, amel defterinize hata olarak geçti. Bu hata ise, abdest azanızdan dökülen sular ve kıbleye karşı durup okuduğunuz şehâdet kelime-i tayyibesiyle silindi.” derler.



    - Allah (c.c.) dostlarını, dost yapan da her halde onların bu rikkatleri. Ve tabiî ki Dost’un hukûnu koruyana O da ikramda bulunmaktadır.

    - Elbette. Allah (c.c.)’ın hukûkuna riâyet ettiklerinden dolayı, onlara yapılan ikramın daha iyi anlaşılması için Sâmi Efendimiz (k.s.)’in hayatından, şu hadiseyi aktarmak isterim:

    Sami Ramazanoğlu (k.s.)’nun torunları, bize, Sami Efendimiz (k.s.)’in, yabancı bir ülkeden gelen ziyaretçilere onların diliyle konuştuğunu nakletmişlerdi. Şöyle anlatmışlardı: “Rumca konuşan bir heyet Üstazımız (k.s.)’ı ziyarete geldi. Acaba nasıl anlaşacaklar diye düşünüyordum. İngilizce konuşsalar pat-çat bir şeyler söyleyebilirdim fakat ziyaretçiler Rumca biliyordu. Bir de ne görelim, Efendimiz Rumca konuşmaya başladı. Validemize, “Efendimiz Rumca konuşuyor.” deyince, hiç heyecanlanmadan, “Evladım! Babanızın bilmediği dil mi var?” dedi.

    Bu bize Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in hayatında yer alan şu olayı hatırlatmaktadır: Peygamberimiz (s.a.v.) dilleri ayrı olan kabilelere altı temsilci göndermeyi arzu buyurmuşlardı. Bu ülkelere gidecek temsilciler, sabah, gidecekleri kabilelerin dillerini öğrenmiş vaziyette kalkıyorlardı. On sekiz bin âlemde konuşulan diller ehlince mâlumdur.



    - Bu ay da bizlere zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz.

    - Ben teşekkür eder, yayın hayatınızda başarılar dilerim.

  16. #16

    • İlim Talebesi
    • Offline
    • Emektar Üye

      Üyelik tarihi
      02-07-2006
      Yer
      İzmir
      Mesajlar
      2.093
      Konular
      140

    Standart

    Alıntı ada Nickli Üyeden Alıntı
    Ben Ali Ramazan Dinç Efendi Hazretlerini tanımıyordum sayende bilgi sahibi oluyorum Allah Razı olsun Efendimiz soyundan gelirde bizler nasıl tanımayız gerçekten çok üzücü
    Kayserili Olup Da Yahyalı Sultanını Tanımamak Olur Mu? (Şaka Şaka)

    İnşallah Efendi Hazretlerini Ziyaret Etmek De Nasip Olur...

Sayfa 1/10 123456 ... SonSon

Konu Bilgileri

Users Browsing this Thread

Şu an 1 kullanıcı var. (0 üye ve 1 konuk)

Benzer Konular

  1. Bir milli görüş sevdalısı yahyalılı hacı hasan efendi (ks)
    By Ercan Tekin in forum Sahabeler ve İslâmî Önderler
    Cevaplar: 3
    Son Mesaj: 29-01-2016, 15:02
  2. Yahyalılı Hacı Hasan Efendi
    By mostar in forum ANSİKLOPEDİ / SÖZLÜKLER
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 28-01-2011, 01:30
  3. Yahyalılı Hacı Hasan Efendi (k.s.) Vasiyeti...
    By TevekkuL in forum Sahabeler ve İslâmî Önderler
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 13-02-2008, 23:10
  4. Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 30-08-2007, 11:40
  5. Üstad Seyyid Yahyalılı Hacı Hasan Efendi'ye
    By Cümle Mühendisi in forum ŞİİR DEFTERİ
    Cevaplar: 4
    Son Mesaj: 08-06-2007, 18:07

Bu Konudaki Etiketler

Yetkileriniz

  • Konu Acma Yetkiniz Yok
  • Cevap Yazma Yetkiniz Yok
  • Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
  • Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok
  •