Pir-i türkistan ahmed yesevi ve alperenleri

dedekorkut1

Doçent
İhvan Üyesi
Katılım
30 Ağu 2007
Mesajlar
869
Puanları
18
PİR-İ TÜRKİSTAN AHMED YESEVİ
VE ALPERENLERİ
ALPEREN GÜRBÜZER

Alperen düşüncesinin ilk Fatihi Pir-i Türkistan Ahmed Yesevi’dir. İslâmiyet öncesi Türk’ün 'alp' mizacına erenlik katıp İslâmiyetle kaynaştıran hamur onun eseri. Böylece o; Türk’ün alp ikliminde fırtınalar estirip yeni bir ruh kazandırmıştır.
Şurası muhakkak Hoca Ahmet Yesevi; Yunus’un da, Hz. Mevlâna’nın da, Hacı Bektaş-ı Veli’nin de, Ahi Evran’ın da Piri’dir. Bakın Ahmet Yesevi hakkında Yahya Kemal, Fuad Köprülü’ye ne diyor; “Şu Ahmet Yesevi kim? Bir araştırın, göreceksiniz, bizim milliyetimizin temellerini asıl onda bulacaksınız.”
Gerçekten de araştırıldığında Hoca Ahmet Yesevi'nin, büyük bir Türk İslam mutasavvıfı ve aynı zamanda Türkler arasında İslâmiyet’in yayılmasında çok büyük emek sahibi bir zat olduğu görülür. Bilhassa Anadolu, Rumeli ve Kuzey Türklüğünün İslâmi uyanışında onun dergâhında yetiştirdiği alperen ve takipçilerinin büyük bir hizmeti söz konusudur. Tabii ki bu sevgi iklimine sadece Türk dünyasının değil tüm insanlığın ihtiyacı var. Madem öyle alperenlik düşüncesini yaymak insanlığa hizmet olacaktır. Elbette ki bir insan tasavvufa adım atmakla hayat yolculuğunda karamsarlıktan pekâlâ kurtulabilir. O halde batı ve doğu insanına Mevlana misali “Ne olursan ol yine gel” çağrısıyla tasavvuf kapılarını ardına kadar açmak gerekir.
Pir-i Türkistan büyük bir Alperen Başbuğudur, yani Horasan evliyasından olup Yusuf Hemedani Hz.lerinin halifesidir. Nitekim ondan nispet almış, feyiz almış ve sonunda kendini bilmiş. İlim de kendini bilmektir, kendini bilen kendini aşıp Rabbine ulaşır zaten. Böylece Yusuf Hemadani (k.s) ve Ahmed Yesevi (k.s), kendilerini aşmış zatlar olarak Hacegân silsilesinin altın halkasına dâhil olmuşlardır. Öyle ki, Hace Ahmed Yesevi şeyhinden aldığı nisbetle bu yol’un esaslarını Orta Asya ve Türk illerine yayıp kolbaşı görevi üstlenmiştir. Malum; Allah Resulünün başlattığı ışık önce Mekke’de doğmuş, sonra bu ışık Rabbani âlimlerin elinde Asya’ya sıçrayıp oradan Anadolu, Balkanlar ve derken tüm dünyayı aydınlatır olmuştur. İşte Pir-i Türkistan, Türk’e alperen hüviyeti kazandırmakla kalmayıp bütün dünyayı manevi susuzluktan kurtaracak öğretileri ardından bırakıp ebediyete öyle göç etmiştir. Şimdi o aramızda olmasa da, o hala gönüllerde yaşıyor, yaşayacakta.
Maalesef Pir-i Türkistan Ahmed Yesevi’yi kütüphanemizin tozlu raflarından çıkarıp daha yeni anlamaya çalışıyoruz, anlasak ta onu ve alperenlerini çok geç tanıdık. Kaldı ki batı; sevgi, şiiri, musikiyi edebiyatı bizden öğrenmiş, doğu ise kendi klasiklerini unutmuş gözüküyor, ya da unutturulmuş. Tabii hal vaziyet bu olunca Mevlâna, Yunus ve Yesevi bizim coğrafyamızdan çok batı da yankılanmıştır. Avrupa geçte olsa bizim öz klasiklerimizi büyük bir vecd, aşk ve şevkle okuyor. Bundan da öte bugünkü batı’yı yeni fetihlere kanatlandıran ruh bir zaman kendilerinin unutmuş olduğu klasik metinlere ulaşır olmalarıdır. Şayet batı dünyası Yunan klasikleri arayışı içerisinde bizim tercüme metinlerimize başvurmasaydı Rönesans’ını gerçekleştiremeyecekti. Her neyse batı artık doğudan ipek ve baharat değil, şiir, edebiyat, sevgi ve felsefe almaya çalışıyor.
Batı biliyor ki; edebiyat sarayına doğu kapısından girilir. Kelimenin tam anlamıyla aşk, şiir, sevgi ve ruha ait her ne ararsan doğuda mevcut. Belki de Said Nursi; “Osmanlı Avrupa’ya gebe, Avrupa Osmanlı’ya gebe” derken bunu kast etmiştir. Yani doğu insanı ninni ve manilerle büyüdüğünden hislerini sözlü dile getirip her şeyi yazıya dökmezdi, batı ise sol beynini çok kullanmasından olsa gerek her şeyi yazıya döküp kendisini sürekli hesap kitap içerisinde bulmuştur. Oysa her iki unsurda bir arada olmalıydı, yani hem edebiyat, hem matematik. İşte bu yüzden Bediüzzaman birbirine gebe olmamak için her ikisini birlikte kullanmaya işaret etmiştir. Zaten beynin sağ lob ve sol lobunu dengeli bir şekilde kullanan toplumlar gerçek manada medeniyet olabiliyor.
Anlaşılan; Doğu düşüncesinin en büyük zaferi değişmeyeni kavrayabilmesidir. Batı’da teknik ne ise, doğu da aşk odur. Dolayısıyla Buhara, Taşkent, Semerkand ve Asya’yı bir miskinler tekkesi sananlar büyük yanılgı içerisindedirler. Eğer o merkezlerde alperenler, gazi dervişler elini kolunu bağlayıp hayaller âleminde yaşasalardı, o büyük Türk İslam medeniyeti nasıl doğabilir, ya da nasıl gelişip nasıl ayakta durabilirdi ki, bilmem acaba hiç bunu bugüne kadar düşündük mü?
Prof. Dr. Osman Turan Türk Cihan Hâkimiyeti ve Mefkûresi adlı eserinde; “...Türklerin kâmları (Korkut Ata-Irkıl Hoca) yerine İslâm Şeyhleri ve evliyası geçerken, sessiz ve kaynaşma oluyor. Türklerin alp’i, Alperen kimliği ile kutsiyet kazanıyor ve İslâm, Türk’ün gazileri ile birleşiyordu. Türklerin İslâmlaşması bu suretle sayısız din ve tarikat adımlarının emeği ile kuvvetlenmiştir” diyerek bir gerçeğin altını çizmiştir.
Hakeza meseleyi Cemil Meriç Dündar Taşer'in yazdıklarına atıfta bulunarak; “Tarihte tek mucize vardır: Osmanlı mucizesi; Türk kanıyla İslâm dininin kaynaşmasından doğan bir mucize” deyip böylece alp ve erenlik kaynaşmasından doğan mucizeye işaret ediyor. Satırlar ilerledikçe Dündar Taşer bu mucizenin nasıl gerçekleştiğini şu tarihi perspektif anlayışıyla izah ediyor. Ve bakın ne diyor Taşer; “Osmanlı Beyliği 1299’da Söğütte kurulduğu zaman 400 atlıya sahip bir uç beyliği iken, 1326 Bursa fethinde Orhan Bey 38000 atlıyı kumanda ediyordu. Bu kısa zamanda gerçekleşen asker artışı nereden geliyordu? Fethedilen topraklardan toplanamazdı. Bu artışın sırrı: Millî şuur, Horasan’dan İzmit’e kadar her yerdeki Türk’ü Ertuğrul oğlunun açtığı mukaddes sancağı altına çekiyordu. Moğol ordularının önünden kaçarak Anadolu’ya sığınan tarikat ve tasavvuf erbabı Horasan Erenleri, dervişler, alpler, burada yepyeni bir ümit kalesi vücuda getiriyorlar... İşte bu elim vaziyette büyük mürşitlerin zuhuru başlıyor. Bunlar mağlubiyetlerin bir fitne, bir imtihan olduğunu, İslâm’ın yeniden muzaffer olacağını, onun kılıcı ve bayraktarı olacağını telkin etmeye başlıyor. Şeyhler, müftüler, müderrisler, eli kılıç kabzasına yapışan yiğitler... Söğüt Beyliği’ne sevk ediliyor. Türk’ün nabzı Osmanlı Beyliğin’de atmaya başlıyor. Bu küçük devletin fizilitesi büyük, müsamahası büyük, ideali büyük, bazılarının sandığı gibi talan ve istismar koşusu değil bu koşu. Müsamaha, huzur ve adalet tesisi için göze alınan bir cihad.” İşte bu ifadeler konumuzun ruhunu yansıtmaya yetiyor artıyor da.
Madem öyle biraz da alperenlikten bahsedelim, bakalım alperenlik neymiş diye. Sakın ola ki durduk yerde nereden çıktı bu alperenlik demeyin. Tarihi kayıtlar iyi incelendiğinde kültürümüzün özünde Horasan erenlerinin aşıladığı alperenlik mayası yatmaktadır. Alperenlikte buram, buram aşk tüter zaten. Bu kültürün başkahramanı hiç kuşkusuz Hoca Ahmet Yesevi ve onun yetiştirdiği gazi dervişlerdir. Alperenlik soylu bir ağaçtır, bu ağacın her bir halkasında yer alan Horasan Erenleri adeta geleceğe ışık tutmaktadır. Derken her dalında bin bir türlü manevi ikramlar bütün ihtişamıyla önümüze serilir. Değim yerindeyse Alperenlik, sevgilinin bakışında pırıltı, gönüllerde heyecan demektir. Zira Pir-i Türkistan’ın yetiştirdiği talebelerde iki nişan vardır: biri alp, diğeri erenliktir. Malum alp’in nişanı kahramanlık, teknik ve mesleki branşlardır, erenliğin de ahlaki değerlerdir.
Modern dünya habire belli bir insan tipi üretiyor. Sanki modern tiplemesinin bir yüzünde ruhsuzluk, diğer yüzünde sömürgeci düzenin verdiği burukluk hakim. Artık karmaşık bir dünyada yaşıyoruz, zihinler allak bullak, akıl karaya vurmuş durumda. O halde insanlığın düştüğü bu karmaşık yapıyı çözecek Horasan erenlerinin soluğuna ihtiyaç var. Bu yüzden çağımızın yeni alperenleri, geleceğin diriliş muştusu olacağını ümit ediyoruz. Biz biliyoruz ki; tüm gönüller ilahi aşkla dirilir. Zaten Allah aşkı yegâne var oluş sebebimizdir. Yüreğinde aşk ve sevgi taşımayan insanlar, aşkı da anlayamadıkları gibi insanlığa nefes aldıracak yeni bir dünyada kuramazlar. Bugün her ne hikmetse kimse sevgiden söz etmiyor, herkes bir kin kışkırtıcısı rolü üstlenmişcesine etrafa korku salma derdinde. Bu kini yıkacak tek güç sevgi iksiridir elbet. Zira Horasan Erenlerinin göğsünden yayılan nebevi ferasetin er geç bir gün diriliş muştusu olacağına kanaatimiz tam.
Horasan Erenlerinin sırrına erenler, çokluk içinde birliğe yükselmiş, tüm dertlerden sıyrılmış huzuru yakalamak arzusuyla dopdoludurlar. Elbette bu işin sırrı önce iç âleme nizam, sonra dünyaya nizam vermekten geçiyor. O halde Alperenlik duygusuyla hem beden nizama kavuşur, hem de tüm insanlık. Şöyle ki; İlayi Kelimetullah önce kalpte dirilir, sonra âlem-i emirle bağlantılı letâiflerde kıpırdar ve akabinde vücuda yayılıp iç denge gerçekleşir. Dahası fethedilecek tek ülke var; o da kendi ruh dünyamız. Şayet bakışlarımızı iç dünyamıza çevirip vehimlerden sıyrılabilirsek iç ve dış aynamızı 'Bir' kılan Allah sevgisinin tüm cihanı saracağı gün bir rüya değil, hakikat olacağı muhakkak. Kaldı ki karınca misali hedefe ulaşamazsak ta o yolda ilerleyip ölemez miyiz?
Alperen tip hem dünyevi, hem uhrevi yönü olan ya da hayatla barışık bir insan demektir. Bir başka ifadeyle Alp; cesaret, şecaat, karar, kuvvet ve teknik demektir. Eren de; ilim, fikir, hikmet, adalet, barış, terbiye, samimiyet ve maneviyat demek. Alperen ise bu iki değerin, yani Alp ve Erenliğin terkibinden doğan ruh hamlesidir. İşte ikisi bir araya gelince vahdet (birlik) gerçekleşir. Zaten Osmanlı’nın zafer sırrı vahdet’te gizli. Nitekim bu aksiyonla üç kıtada hükümdar olmuşuz. Belli ki o ocaktan üç kıtaya uzanan Alperenlik ülküsü insanlığa bu ruhla nefes aldırmıştır.
Velhasıl; bilgi çağının en üst seviyesine sıçratacak ruh hamlesi, Horasan Erenlerin saçtığı gül kokusunda mevcut. Yeter ki o gül’e talip olalım, o an bak gör aydınlık günlerin gelişini. Daha ne diyelim; meğer alperenlik güzel bir duygu, anlatılmaz yaşanan bir hasletmiş.
Vesselam.

http://www.bayburtpostasi.com.tr/ahmed-yesevi-ve-alperenleri-makale,4014.html
 
Üst