Şehid Bahattin Yıldız Kimdir? | ihvan forum – Özgür Düşünce ve Paylaşım Platformu!

Şehid Bahattin Yıldız Kimdir?

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
1956 Sivas doğumlu. 1975 yılında İzmir İmam Hatip lisesinden mezun oldu. 1975-1980 yılları arasında okuduğu Erzurum Atatürk Üniversitesi İşletme Fakültesini 1987 yılında Afganistan dönüşünde 2. öğrencilik döneminde bitirdi.
Yazıları Mavera, Güldeste, Gurbet dergilerinde ve Milli Gazete ve Yeni Devir Gazetesinde yayınlandı.

Abdülhamit Muhaciri mahlas ismiyle Milli Gazetede çocuk köşesini hazırladı. Aynı dönemde çıkan Selam Dergisinde de yazıları yayınlandı. İmza Dergisi ve Müslüman Genç Dergisinde çeşitli mahlaslarla birçok yazısı yayınlandı. Yorum Online internet sitesinde yazarlık yapıyordu.
Savaşan Afganistan

Cihat Günlüğü
Kar Çiçeği
Karda Ayak İzleri
Güllerin Vedası
isimli kitapları yayınlandı.
Henüz yayınlanmayan birçok çalışmasını ardında emanet olarak bıraktı. Üçü kız ikisi erkek beş çocuğu ve bir torunu var.

Bahattin YILDIZ Türkiye’de günümüz İslami Hareketinin filizlendiği 70-80’li yıllarda tarihe silinmeyecek izler bırakmış önemli isimlerinden birisi.
Osmanlının son döneminden başlayarak 1950’lere kadar devam eden yozlaşma sürecinin etkilerinin silinmesi için çabaların yoğunlaştığı bir zaman dilimini dolu dolu yaşayan isimlerden birisi.

Henüz lise yıllarında iken MTTB ile tanışan ve bu bünyede hayırlı hizmetlere omuz veren Bahattin YILDIZ, gerek akranlarına gerekse de kendinden sonra gelen nesillere yaptığı olumlu katkılarla anılacak. İzmir İmam-Hatip Lisesinde hem İslami kimliğini inşa edip hem de sporcu kişiliğiyle öne çıktı. Lisenin güreş takımında yer aldı. Kitleleri etrafında toplayan bir özelliğe sahip olan Bahattin YILDIZ bu özelliklerinin de etkisiyle sevilen, sayılan ve etrafında toplanılan bir önder kişi olarak ortaya çıktı.

İmam-Hatip yıllarının ardından gelen Erzurum’daki Üniversite yıllarında MTTB ve Akıncılar içerisindeki çalışmaları Bahattin YILDIZ’ın tam anlamıyla çevresine damgasını vurduğu yıllar olarak kayıtlara geçti. 12 Eylül 1980 darbesi öncesi sıkıyönetim döneminde Milli Türk Talebe Birliği kapatıldığında baş harfleri MTTB olan “Mahalli Teknik Takımlar Birliği” isminde bir dernek kurarak MTTB isminin yaşatılmasını sağladı. Erzurum’da profesyonel olarak hem atletizm takımı, hem Milli Kayak Takımı içerisinde yer aldı. Özellikle Hicret’in 1400. Yılı sebebiyle 3 arkadaşıyla birlikte Erzurum’dan Kayseri’ye yaptıkları Hicret Koşusu Türkiye İslami Hareketinin önemli dönüm noktaları arasında yerini aldı. Erzurum’daki birinci öğrencili döneminde İşletme Fakültesi Öğrenci Temsilciliği, Erzurum Atatürk Üniversitesi Yurdu Öğrenci temsilciliği, Telsizler Yurdu Öğrenci Temsilciliğini yürüttü. Akıncılar bünyesinde İzmir İl Başkanlığı ve daha sonra Akıncılar’ın 11 bölgesinden birisi olan İzmir Bölge Başkanlığı görevlerini yürüttü.

1979 yılında Rusların Afganistan’ı işgal etmesi ve Türkiye’deki darbe ve baskı yılları Bahattin YILDIZ’ın önüne yepyeni ufuklar ve farklı bir mücadele alanı açıyordu. Diğer ülkelerden gelen mücahitlerle beraber bir taraftan Afgan Cephesinde fiili cihadın içerisinde yer alırken diğer taraftan da o bölgenin tüm yerel dinamiklerinden ve değerlerinden istifade ediyordu. O bulunduğu her ortamı bir öğrenim ve aksiyon alanı olarak görüyordu. Cihad süresince Afganistan ve yakın bölgesinin kültürel kodlarını çözümleyen ve bu bilgilerle ümmetin diğer bölgelerini aydınlatan birisi oldu. 1981 yılında Ruslara karşı girişilen en şiddetli çarpışmalarda Gazi’lik şerefine ulaştı. Defalarca ameliyat olmasını gerektiren yaralarına rağmen direncinden bir şey kaybetmedi.

1987 yılında Türkiye’ye dönmesiyle birlikte öğrenciliğinin ikinci döneminde kaldığı yerden çalışmalarına devam eden Bahattin YILDIZ öncelikle yarım kalan okulunu bitirdi. Yetiştirdiği talebelerini ülkenin her tarafına yaymaya başladı. O’nunla bir kez tanışan birisi hayatının bir çok önemli evresinde O’nu yanında buluyordu. Okuldan sonra iş aramasında, evlilik sürecinde eş bulmasında, akademik kariyerinde veya diğer alanlarda. O daima ilgi alanındaki herkesin derdiyle dertlenmeye gayret eden bir pozisyonda oldu. Dur durak bilmeden 54 yıllık ömrünü adeta 100 yıllık bir ömür gibi yaşadı. Geceleri uyumak yerine yollarda geçirerek ne zaman ihtiyaç duyulsa orada hazır olmayı kendine şiar edinen bir hayat yaşadı.

İnsan ve Medeniyet Hareketinin kuruluş sürecinde istişarelere katkılarda bulundu. Bu topraklarda yapılabilecek çalışmaların kodlarını belirlemede tavsiyeleriyle rol aldı. Özellikle Avrupa’da gönüllü olarak Hareketin ve faaliyetlerinin tanıtılması için elinden gayreti gösterdi. Son olarak Avusturya’da düzenlediği kamp programına gençleri de dahil ederek hareketlerin sürekliliğine vurgu yaptı.

Gençliğin eğitimi için sürekli yayınların önemine değinen Bahattin YILDIZ etrafındakileri kitap ve dergi yayıncılığı için teşvik ederdi. Cemal Balıbey’le birlikte hayallerini kurdukları Özgün Yayıncılık bu derdin bir neticesiydi. Etrafındaki öğrencileri çıkardıkları amatör dergilere omuz vererek, teşvik ederek ve yüreklendirerek desteklerdi.

Zorlukları değil zorlukların nasıl aşılacağını anlatırdı.
Bahattin YILDIZ nerede Allah rızası için bir çalışma yapılsa içinde yer almaya gayret etti. İHH İnsani Yardım Vakfı’nın yurt içi yurt dışı yardım organizasyonlarında gönüllü olarak hizmet etti. Kurban organizasyonlarında Balkanlar bölgesinde defalarca görev yaptı. Keşmir depremi sonrasında bölgeye ilk ulaşanlardan bir olarak Keşmir’li Müslümanların yardımına koştu. Daha önceki cihad döneminden bölgeyi iyi tanıması, bölge insanının karakter yapısını ve dilini bilmesi birçok yardım çalışmasının daha kolay ve verimli bir şekilde yapılmasını sağladı.

Balkanlara yaptığı seyahatlerle birlikte özellikle Srebrenıtsa Katliamına sessiz kalmamak ve unutturmamak için yapılan yürüyüşlere katıldı. Saraybosna’dan Srebrenitsa’ya yapılan 25 km’lik yürüyüşün en ön safında yer aldı. Binlerce insanla birlik farklı etnik yapılardaki köylerden geçerek Avrupa’da tekbir ve tehlil seslerini yankılandırdı.
Bu mücadeleci kişiliğinin yanı sıra bir insandı Bahattin YILDIZ. Adeta bir insan güzeli idi. Tulumunu giyerek yanında çalışan ustalarından bir usta oldu, ekmeğini onlarla bölüşüp yedi, geceleri öğrenci evlerinin misafir ağabeyi oldu. Dünya malı ayağının altından geçip giderken eğilip almaya tenezzül etmeyen, mütevazi bir hayat yaşadı.
Tanıştığı herkesle iletişim kurmanın bir yolunu aradı.

Gençle genç oldu, çocukla çocuk. Akademisyenlerle müzakereye oturdu. İşadamlarına nasihat etti. En ulaşılmaz, deli dolu delikanlılar, babalarının sözünü dinlemeyen gençler Bahattin abi dediler amcaları yaşındaki adama. Ve onun nasihatini dinlediler. Gecenin bir vakti telefonla ulaştı onlara veya tuttukları takım yenildiğinde damarlarına basmak için aradı. Hangi yolla bu delikanlıya bir mesaj ulaştırırım sorusuna cevap aradı yıllar boyu. Cevabını da buldu. Zaten bu cevapları yüzünden herkesin ağabeyi oldu. İzmir’den Erzurum’a, Malezya’dan Almanya’ya kadar her bölgede şimdi ondan bir iz bir eser kaldı.

Bir babaydı aynı zamanda. Beş çocuklu bir ailenin babasıydı. Bütün yoğunluğuna ve koşturmasına rağmen mesafe koymadı çocuklarıyla arasına. Onların da rahatça konuşup tartışabildiği babaları, öğretmenleri ve arkadaşları oldu.
Ömrünü Allah yolunda ve Allah Rasulü’nün örnekliği çerçevesinde yaşamaya gayret etti. Bir ayağını İzmir gibi şartları zor bir bölgeye sabitleyip diğer ayağıyla adeta bütün bir dünyayı dolaştı. İzmir’e her yolu düşene ev sahibi oldu. Bilal Yaldızcı’nın şehadeti Bahattin YILDIZ’ın eğitmenliğiyle birlikte adeta bir okul oldu. Her yıl Ödemiş’te Bilal Yaldızcı’nın şehadet yıldönümünde yaptığı programlarla onlarca öğrenciyi ve genci eğitti. Hayatı bir şehid şuuruyla yaşamayı öğretti hepimize.

Mütevazi hayatının yanı sıra engin kültürel birikimi ve entelektüel seviyesiyle her tanıştığı kişinin hayranlıkla baktığı birisiydi O. Ulusal ve uluslarası olaylara getirdiği tahliller, günlük olayları okuma ve değerlendirmedeki isabetli yorumlarıyla oynanan oyunların görülmesine ve yarınlara daha sıhhatli yön verilmesine katkı sağladı.

Hayatı hep örneklikle geçti. Son noktada yine bir örneklikle tamamladı. Ticari bir kaygı için değil, seyahat etmek, gezmek, tatil yapmak için değil, tamamen Allah rızası için çıktığı bir yolculukta, yetimlere yönelik bir çalışmada aramızdan ayrıldı.

Tüm gayreti daha adaletli, daha huzurlu ve daha yaşanır bir dünya tesis etmek için oldu. Zulme karşı durmak, mazlumun yanında olmak O’nun şiarındandı. Yeryüzünde insanlığın vicdanı olmak gerektiğini söylerdi. İnsanlığın bağrına saplanan İsrail hançerini çıkarmak için yola çıkacak gemilere yetişmekti arzusu. Bu insanlık dışı ambargonun delinmesi için yola çıkacak ekipte o da yerini alacaktı. Bu sebeple çok sevdiği Afganistan’dan acele dönmeyi planlıyordu. İnsan olmanın özelliklerini bünyesinde toplayıp özellikle yetimler için çalışmayı birinci görevi kabul ederdi. Son projesinin ismi de “Yetim Projesi” oldu. Adeta hepimize ölecekseniz bu uğurda ölün mesajını bu kadar canlı ve diri verebilirdi. Yine mazlumların işinde koştururken, bir yetimhane inşası için arsa almak üzere gittiği Afganistan’ın Kunduz Bölgesinden Kabil’e dönerken kavuştu bizden daha çok sevdiğine.

Bahattin YILDIZ bütün ömrünü rızasını kazanmak için harcadığı Rabbi’ne doğru yola çıktı. O zaten bütün ömrünü bu yolculuğun hayaliyle yaşamıştı. Kavuşmak hayal etmekle başlar derdi. O hayal etti ve Rabbi’ne kavuştu.

Ey insan güzeli!
Mekanın Cennet olsun.
Dostların peygamberler, şehitler, sıddıklar ve Salihler olsun.
Yolun açık olsun inşallah. Amin.


*Yol arkadaşları
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
Işığa koşan kelebek; Bahattin Yıldız

Ferman Karaçam

Evet, yine gittin Bahattin. Bizi bıraktın ve gittin. Sen ışığa koştun bir kelebek gibi Bahattin. Gittin güzel arkadaşım benim, fedakâr dostum benim, canım kardeşim benim.



Kalemimin ucu kâğıda takılıyor. Şimdinin gençleri pek bilmez. Onların parmakları tuşlarda kayıp gidiyor. Yol açılmış, iş kolaylaşmıştır. Yol’un, izin pek seçilmediği yıllardı 70’li yıllar. Erzurum da bir avuç, bıyığı henüz terlemiş delikanlılardık. Kanımız deliydi ama kasırga güçlü esiyordu. Sağcı – Solcu ya da Ülkücü - Marksist. Biz yoktuk Erzurum da. Bizimde adımız sağcıydı. Oysa bu tanımlama bizi ifade etmiyordu. Sağcıların arasından başımızı kaldıramıyorduk. Ülkücüler Erzurum da büyük bir gruptu. Ama bu grubun içinde gibi görünüp, fikri ile yaşantısı ile asla onlara uygun olmayan yiğit öncüler de vardı: Salihler, Hüseyinler, İzzetler, Abdurrahmanlar, Bahattinler, Fuatlar, Mustafalar, Arifler, İsalar, Dur Hasanlar, Cihatlar…
1970’lerden itibaren süregelen bu sancı 75,76,77’lerde doğumla sonuçlandı. Ve 75’ten 80 askeri darbesine kadar ayrı bir grup haline dönüşen Milli Türk Talebe Birliği (MTTB) mensubu olan biz gençler bir yandan iç donamımızı güçlendirirken diğer taraftan öteki gruplara karşı var olma mücadelesi verdik. Her iki mücadelede örnek ve cesur insanlar olmadan olmuyor. İşte böyle bir dönemde tanışmıştık Bahattin Yıldızla.
Sakin görünümlü, keskin bakışlıydı. Güzel kahverengi gözlerinin üstünde siyah kalın kaşları geniş yüzüne ayrı bir kararlılık ve aydınlık katıyordu. Sakin sakin konuşurdu, umutlu, keskin ve kararlı konuşurdu. Sözü özü birdi. Konuştuğunu yapardı. Yaptıklarını pek dile getirmezdi. Yapacaklarının içinde ölüm bile olsa, onu da hayatın içindeymiş gibi ifade ederdi. Ölümle hayat kesintiye uğrarmış hissi vermezdi. Ölüm hayatın içindeydi, yapılacak “iş”in içindeydi. Mücadelenin bir parçasıydı. Bunu o kadar doğal, o kadar tabi yapardı ki, sizde ölümden her hangi bir ürperti duymazdınız, hatta farkına bile varamazdınız.
Sevgi adamıydı Bahattin. Sevgisi imanıyla, imanı cehdiyle, cihadı hayatıyla, hayatı ahlakıyla, ahlakı güzel örnekliklerle iç içe geçmişti. Ansızın kapınızı çalar, geniş gülümseyişi, dost kucaklayışı, arkadaş canlılık ve samimiyetiyle hatırınızı sorar, geçer otururdu. Mücadele onun hayatıydı.
70’lerin sonuna doğru Sovyetler Birliği ansızın Afganistan’a saldırdı. Dünya’nın en yoksul, en mazlum bir ülkesi yine dünyanın iki süper gücünden birinin eli ile zulme uğramıştı. İdealist ve genç Müslümanlar olarak bu olayın uzun süreli şokuna girmiştik. Kulaklarımıza dayadığımız küçük radyolardan her saat başı mazlum bir milletin zalim Moskoflar tarafından yavaş yavaş yok edilişini dinliyorduk.
İlk şoktan sonra çoğumuzun hayalinde şehid olmak belirmeye başlamıştı. Çünkü yavaş yavaş mücahidlerin kahramanca direnişleri ve şehadet haberleri gelmeye başlamıştı. Dersanelerde, anfilerde, MTTB’de, sokaklarda, caddelerde, Kurşunlu Medresesinde, evlerde, yurt odalarında… her yerde birbirimize şehit hikayeleri anlatıyor ve rüyalarımızı, hayallerimizi şehidlikle süslüyorduk. Fakat ilk şehid adayımız Bahattin Yıldız çoktan yola çıkmıştı bile; sıcak çöl yolculukları, dik yamaçlar, Temmuz ayında günlerce süren vadi yolculukları, devasa çam ağaçlarının arasında ıssız dağ tırmanışları… sonucunda Rus tanklarının karşısında Erzurum İşletme Fakültesini yarım bırakıp gitmiş ve zulme karşı dimdik duran bir mücahit. Kendi günlüklerinden ve kendi satırları ile işte mücahidin Gazi olduğu an: “4 Eylül (…) tanklar nefes almadan bombalıyor. D.Ş.K larla tarıyorlardı. Bazı kalelerin duvarları yıkılıyor, kimi ağaçlar bellerinden kırılıp devriliyordu.
Seddezi sağ elime aldım. Ağacın arkasından çıkıp tespit ettiğim yere koşacaktım. Sol omzuma orta şiddette yumruğa benzer bir şey çarptı. Soldaki evin toprak duvarına baktım. Acaba oraya isabet eden top mermisinin kopardığı bir parça mı çarpmıştı koluma. Zira vuruş çok tatlıydı.(…) Duvar sağlamdı. Yere baktım, bir anlık bu düşüncelerin ardından gözlerim omzuma kaydı. Sol kolum aşağı sarkmış, omuzdan itibaren kan içindeydi. Kolumda ne bir his ne de bir acı vardı. Yapacağım bir şey kalmamıştı, kan iplik gibi süzülüyor. Peydagül’ün peşine takıldım… eğilerek gittiğim için ağır silahın dipçiğini bir müddet yerde sürüdüm.”
Işığa tutkun bir pervane gibi dönüp durdu ışığın etrafında 54 yıl Bahattin. Kitaplar yazdı, şiirler okudu, spor yaptı, şehirden şehre, ülkeden ülkeye koştu, arkadaş ziyaretleri yaptı, gençler yetiştirdi, savaşa girdi yaralandı… ama hep o ışığın etrafında döndü durdu Bahattin. Oturup sohbet ettiğinizde; dereden, tepeden, vadiden, ırmaktan, insanlardan, şehirden, nehirden… sonra sözü hep dolaştırır kendi okyanusuna akıtırdı. Kendi okyanusuna: İslam’a. İslam’ın uzak ve yakın mücadelesini konuşurken Peşaver’de Mücahid, Bosna’da Alia, Afrika’da Ömer Muhtar, Filistin’de Şeyh Yasin, Kafkasya’da Şeyh Şamil’in sorumluluğunu, imanını, yükünü, inancını omuzladığını hissederdiniz. Bir kıtadan öbürüne koşan yiğit bir hizmet adamı, bir mücahid. Bir yerlerden, bir yerlere merhaba, bir yerlere elveda.
İşte Afganistan’dan son vedası; yine kendi günlüklerinden, kendi kaleminden: “ve zirvedeyiz. Arkası Pakistan. Katırdan indim, bir kayaya oturup Afganistan’a doğru baktım. Yine geleceğim mücahid kardeşlerim, yine geleceğim. Zalim Rus, bir kurşunla durmayacağım.
Afgan dağlarında lale arayan yok artık
Laleler damlayan kanımızda açıyor
Olguya duran çürümedeki tohumu
Bu kanlar, yeşertecek birazdan…”
Afganistan’a gitmeden bir süre önce yine bir gün sessizce kapımı çalmıştı, kucaklaşmıştık. Genizinde bir yerlerde buğulanıp çıkan sesi hala kulaklarımda. Erzurum’da yazdığım günlüklerin yer aldığı ajandayı istedi. Aldı, okudu. “bunlar çok önemli, ben bunları not almalıyım, ajandayı bana ver. Şimdiki gençler o zamanki ağabeylerinin yaşadıklarından haberdar olmalı, o günler karanlıkta kalmamalı, yazmalıyız” dedi.
Evet, yine gittin Bahattin. Bizi bıraktın ve gittin. Sen ışığa koştun bir kelebek gibi Bahattin. Gittin güzel arkadaşım benim, fedakâr dostum benim, canım kardeşim benim.
Mustafa Çelikle konuşuyorduk. Dedi ki, “ biliyorsun Bahattin çok güçlüdür. Bakarsın çıkıp gelir ansızın.
Sahi çıkıp gelir misin Bahattin?
Gelir misin benim yürekli arkadaşım?
Gelmezsen de tanıyıp Selam verdiğin hiç birimiz sana asla gücenmeyiz. Çünkü sen aşk’ın kendisine aşık, aşk’ın kendisine tutku ile bağlıydın. Efendiler efendisi de sana aguşunu açmış almıştır yanına inşaallah. Mehmet Güney’de öyle dedi: Şehadet sana çok yakıştı Bahattin. Birlikte olduğun hizmet ehli arkadaşlarına da sana da rahmet diliyoruz yüce Rabbimizden. İnna lillahi ve inna ileyhi raciğun.

 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
Annemden sonra hiç bu kadar ölmedim! - Salih Tuna - 19.05.2010 - Yazarlar - Yeni ?afak

Bir yerlerden çıkar gelirdi: İzmir'den, Sivas'tan, Erzurum'dan, Asya'dan, Afrika'dan...
O gelince birbirimize sevinçle haber verir, "Bahaddin abi İstanbul'da..." derdik.
Muhabbet etmek için her gelişini adeta "ganimet" bilirdik.
O gelince...
İstanbul'a Asya, Afrika, Ortadoğu gelirdi. Filistin, Irak, İran, Pakistan, hele ki Afganistan gelirdi.
Tek başına koca bir millet, bir kutlu ümmet gibiydi...
* * *
Seksenli yılların başında Akif Emre ile birlikte kaldığımız öğrenci evine ziyarete geldiğinde tanışmıştık.
Abdülhamit Muhaciri müstearıyla, Afganistan direnişinin "günlüğünü" tutan o mübarek insan demek buydu.
Müthişti.
Cahit abinin (Zarifoğlu) teşvikiyle "Mavera" dergisinde, bizzat savaştığı, omzundan vurulup gazi olduğu Afganistan direnişini anlatıyordu.
* * *
Öyle yiğit, öyle celadetli, öyle heyecanlıydı ki, bütün dünya üzerine kalksa, bildiği yoldan milim sapmazdı.
* * *
Hamit Can'ımızın vefatının ardından "Dünya Bülteni"nde şöyle yazmıştı: "Hamit'im Can'ım kardeşim. Babalarımızın yüreğini başka yetimlikler yakmıştı. Bizi başka acılar boğdu (...) Cezayir'de, Senegal'de, Türkiye'de, İran'da, Afganistan'da vs; artık ayetler mızrak ucunda değil, aldatıcılar ayetlerden elbiseler dikip dolaşmakta ve aldatmaktalar. Duvarların içindeki evlere de çekilmedik. Hamidim kardeşim, kalp krizi nasıl vurmasın bizi, bu kalbi sökülmüş çağda. Buyruk en ağır yükün altına salmışken bizi. Sen dualarla, dostların omuzunda geldiğin yere döndün. Dönüşün mübarek olsun. Ben şimdi bu yanda, bildiğin yola devam edeceğim..."
* * *
Hepimiz şahidiz ki, milim sapmadan devam etti bu yolda...
İHH adına bir yetimhane projesi için çıktığı yolda, bir ömür "cihad" ettiği dağlarda "Yaşadığınız gibi ölürsünüz" kutlu sözüne mazhar oldu.
* * *
Annemden sonra hiç bu kadar sarsılmadım!
Hiç bu kadar ağlamadım!
Hiç bu kadar ölmedim annemden sonra!
* * *
Taceddin Ekmen kardeşim aradı; taziyeye çağırırcasına, "Arkadaşlarla birlikte İHH'dayız, gelir misin..." dedi.
O kadar üzgündüm ki, dışarı çıkacak takatim kalmadı diyebildim zorlukla. Devam edemedim; hıçkırıklara boğuldum.
* * *
Şimdi kim onun kadar ciğerden konuşacak bizimle!
Şimdi kim onun kadar sarıp sarmalayacak bizi!
Ah be abi, keşke şöyle bir daha kucaklayabilseydim seni...
* * *
Hatıralar canlanıyor beynimde, belli belirsiz fragmanlar gibi.
* * *
Sadreddin Yüksel hocamızın cenazesi için İzmir'den gelmişti. Defnin ardından Edirnekapı'dan Saraçhane'ye kadar kol kola yürümüştük.
Anlatıyordu...
Gençler diyordu mesela!
"Gençlik" diyordu...
Ali Gümüş'ün "İmza" dergisi döneminde, yani 80'lı yılların sonunda, dilinden düşürmediği "İzmir'deki gençler"den kimileriyle tanıştırmıştı bizi: Bizim gazetenin yazarlarından İbrahim Karagül'ü, Fikri Cumhur'u, İsmail'i, Selçuk'u, İsmet Özel'in bütün şiirlerini ezbere okuyan Fatih'i...
Hep onun sayesinde tanıdım.
* * *
Bir gün yine "gençlerden" bahsederken, "Senin gençler dediğin nerden baksan kırkını geçti be abi..." diyerek takılmak istedim, vazgeçtim.
Çünkü biliyordum:
Bahaddin Yıldız'ımızın "genç"ten kastettiği, inandığı yolda diri durmak, dik durmaktı.
* * *
İstanbul'a geldiğinde genellikle İlyas Dönmez'in Dünya Yayınları'nda buluşur, hasbıhal ederdik.
Bir defasında on dakikalık yoldan saatler geçtiği halde gelmemişti.
Her aradığımızda "geliyorum, yoldayım" diyordu.
İlyas, yolda izde mutlaka rastladığı bir dost, bir arkadaş görmüş derdiyle dertlenmiştir düşüncesiyle, "Gelir..." dedi, gülümseyerek.
* * *
Kara haberi alınca, İlyas'ı aradım.
İstedim ki, yine "gelir" desin!..
* * *
Bahaddin Yıldız'ımız dünya malına, mülküne makamına, şöhretine, şanına zerre miskali meyletmeyen Ebû Zerr gibiydi.
Ve, sevgili peygamberimiz "Bu kılıcın hakkını kim verir" dediğinde, Uhud savaşında ölümlere yürüyen Ebû Dücâne gibi korkusuz.
* * *
Annemden sonra hiç bu kadar sarsılmadım!
Hiç bu kadar ağlamadım!
Hiç bu kadar ölmedim annemden sonra!
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
Ses ver Bahattin ağabey
Hakan ALBAYRAK


Bahattin Yıldız bizim cihad ve infak öğretmenlerimizden. "Kim var?" diye sorulduğunda canıyla ve malıyla ilk öne çıkanlardan. "Afganistan'da o kadar savaştık, bir türlü şehit olamadık" diye hayıflanırmış. Salang Geçidi'nden geçip şehit arkadaşlarının yanına gitti belki...

Bir yiğit adamı kaybettik...
İbrahim Karagül

Bazen yazmak, bir şeyi anlatmak, kelimeleri ardı ardına sıralamak, bir cümle kurmak öyle zordur ki... Hele söz etmek istediğiniz konu size çok yakınsa, onunla aranızda çok güçlü bağlar varsa...

Kelimeler, cümleler zihninizde hızla akar gider ama bir tanesini bile aktaramazsınız. Yutkunursunuz, ağzınız kurur, kalbinize bir ağrılık çöker, gözleriniz hiç bir şeyi seçemez olur, dolup dolup taşar...

Dün böyle bir gündü benim için. Öyle sanıyorum ki, uzunca bir süre de öyle olmaya devam edecek. Gençlik yıllarımdan bu yana, bir "toy" üniversite öğrencisi olarak İzmir'e adım attığım yıldan bu yana ekmeğini, zamanını, düşüncelerini, birikimlerini, heyecanını, sorumluluğunu, kaygılarını, sevinçlerini, ideallerini benimle, bizimle, seçkin ve coşkulu bir grup genç insanla paylaşan, direniş öncüsü bir yiğit adamı kaybettik...

Yıllar önce, saf, tertemiz Afgan direnişine kanıyla katkıda bulunan, o günden bu yana, Balkanlar'dan, Ortadoğu'dan Güney Asya'ya kadar ülke ülke ideallerinin peşinde koşan Bahattin Yıldız, dün yine o topraklarda, Afganistan'da bize veda etti. IHH'nın Asya Koordinatörü Faruk Aktaş'la birlikte, Kunduz'dan Kabil'e giderken düşen Pamir Havayolları'na ait uçağın yolcuları arasındaydı. Yine bir "sefer"deydi. Ama bu sefer hizmet için, insani yardım için, yetimler için oradaydı.

Vefat etti. Belki farkında değiliz ama sadece biz, onu tanıyanlar, onunla dost olanlar değil, Türkiye çok değerli bir insanını kaybetti.

Onu sevmeyen kimseyi görmedim ben. Bu ülkenin sessiz öncülerinden biriydi. Bir yiğit adamdı, belki bizim tanıma sansı bulduğumuz birkaç delikanlıdan biriydi.

Şan, şöhret, toplumsal statü, zenginlik, iktidar umurunda bile olmadı. Ama bunların hepsinin ötesinde, daha derin, daha güçlü bir miras bıraktı geriye.

Biz; dostları, arkadaşları olarak o mirasa sahip çıkacağız ve onu unutturmayacağız.

Cesaret, özveri, tevazu, vefayı, bu toprakların ruhunu ondan öğrendik çünkü.

Allah rahmet etsin...

Çok üzgünüz...


Faruk Aktaş'ın görüntüleri akıyor televizyon ekranında. Mazlum ve mücahit Gazzelilerin yüzlerini güldürürken görüyoruz onu. Onun da yüzü gülüyor. Cennet neşesinden bir yansıma gibi...
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
Selahaddin E. Çakırgil


Afganistan savaşımızın en aşinâ simâlarından Bahauddin Yıldız’ın ardından...

17 Mayıs 2010, günortası, bir arkadaşla sohbet ederken, bir taraftan da televizyon ekranına düşen bir habere bakıyorum: ‘Afganistan’da uçak düştü, yolcular arasında 3 de Türk var..’
Zihnime bir şeyler takılıyor.. Avrupa havalaanlarına inmesine izin verilmeyen demode Rus uçakları ile yapılan uçuşların risk yüksekliğini düşünüyorum..
Bu arada, kaç yolcunun olduğunun açıklanmayıp, yolcular arasında sadece 3 de Türk yolcunun olmasına vurgu yapılmasındaki haber sunumuna değiniyoruz..
Ve yarım saat geçmemişti ki, önce Hüsnü Yazgan ve sonra diğer dostlardan telefonlar gelmeye başladı.. O düşen uçaktaki yolculardan ikisi, İHH elemanı ve gönüllüsü olarak Afganistan’da bulunan Bahaddin Yıldız ve Faruk Aktaş idiler..
Ve muhtemel en ağır ihtimalin gerçekleşmiş olabileceğinin düşünülmesi gerekiyordu..
Bahauddin’in refikası, iki yıldır Dortmund’da Diyanet’te hanımlara dersler vermek üzere vazifelendirildiğinden, kendisi de sık sık ailesinin yanına gelir-giderdi..
Ortaya çıkan bu yeni durum üzerine, derhal ailesini haberdar etmek ve gelişmelere hazırlanmak üzere yola çıkıldı.. Ancak, ailesinin haberi yoktu.. Haberleri izlememişlerdi.. Bu durumda, bir kaza meydana geldiğinden haberdar edilmeleri kararlaştırılmıştı..
Ama, Dortmund- Herten’e varıldığında, müslüman hanımların, gruplar halinde Bahauddin’in refikasının bulunduğu, mescidin yanıbaşındaki lojmana doğru akın ettiği görüldü.. Yani, durum genel çerçevesiyle, önceden iletilmişti.. 11 yaşındaki kızı Fatma Reyyan’dan ise durum saklanmıştı.. O bir şeyleri anlamaya çalışıyor ve ‘Bugün burası niye böyle kalabalık?’ diyerek bir şeyleri anlamaya çalışıyordu.. Daha büyük olan kızı ise okuldan dönüşünde, evlerinin önündeki kalabalığı görür görmez, bir şeylerin olduğunu hemen anlamıştı..
*
Bahaddin (Bahauddin) Yıldız’ı ilk kez 1980’lerde, o dönemin ‘Akıncılar’ının en hareketli, cevval isimlerinden birisi olarak tanımıştım.
Sivaslıydı, Erzurum’da yüksek tahsilini yapıyordu ve orada evlenmişti.. Hayat arkadaşı da kendisi gibi, en temiz ideallerin has öncülerindendi ve kendilerine seçtikleri bu kutlu hayat çizgisi boyunca her türlü fedakarlığı taa baştan kabullenmişlerdi..
İzmir Akıncıları’nın sorumlusuydu, asıl karargâhını İzmir’de kurmuştu denilebilir.. (Bir gün, İzmir’e bir ‘müslüman yazar’ gelmişti, onu misafir ediyorlardı.. Ama o kişinin yanında, İslamî örtüye riayet etmeyen bir hanım vardı.. Onun, ‘ağabey’lerinin bir yabancı misafiri olduğunu düşünmüşlerdi, ama, sonra, onun ‘yenge’leri olduğunu anlayınca, hayretlerini gizleyememişlerdi.. O ‘müslüman yazar’ kişi de, durumunu ‘Biz hüznümüzü kalbimize gömmüşüzdür..’ diye anlatmıştı.. Bahauddin, benzer tablolarla karşılaştığımızda, ‘Bu da hüznünü kalbine gömmüşlerden..’ diye anlatırdı, durumu..)

1980 sonrasında.. İran- Afganistan, Pakistan, Keşmir ve diğer yerler.. Ve daha sonra, Filistin- Bosna ve diğer yerler bu cümleden.. Bir 30 yıl, hep dolu dolu geçmişti..
Afganistan’da uzun yıllar boyu kalmış, mücadelelere bizzat da katılmış ve ağır şekilde yaralanmıştı da...
O mücadele günlerine aid ve Abdulhamîd Muhacir imzasıyla ve sonra da kendi adıyla yazdığı eserleri ve makaleleri ile, genç müslüman nesillere çok şeyler veriyordu..
Daha sonraki yıllarda da Afganistan baş ilgi odağı olmaya hep devam etmişti, ama, o, bir zamâne Evliya Çelebisi gibi bir çağdaş gezginci gibi idi.. Hele de her nerede bir cihad eylemi, bir mazlum halk hareketi varsa ve hattâ müslüman olmayan mustaz’af halklarla da ilgilenmeye, onlarla dayanışma içinde olmaya can attı..
Bahauddin, bir inanç, eylem, samimiyet ve heyecan adamı idi; bir ümmet ve hizmet bayrakçısı idi..
‘Ben bir insanın, kendi inanç ve ölçülerime göre, haklı olup olmadığına bakarım; ondan sonra, ona yardımcı olmak için, ardıma bakmam..’ diyen bir anlayışla hareket ederdi..
Dışgörünüşüyle, oldukça sâde ve ağır beden işçisi bir kimse görünümü verirdi, (esasen, maişetini inşaat işleriyle meşgul olarak çıkarırdı..) Ama, onunla biraz konuşanlar, o dış görünüşün içindeki yüreğin ve beynin ne kadar hassas ve dikkatli ve rikkatli olduğunu hemen anlarlardı..
*
Afganistan’da geçen yaz yapılan başkanlık seçiminde Hâmid Karzaî’nin karşısındaki aday olan Dr. Abdullah Abdullah’la görüşmek üzere 21 Şubat 2010 günü, Paris’e giderken, (benim Paris’e daha önce gitmiş olmam dolayısiyle) beni de almışlardı yanlarına ve o görüşme sonrasında, Paris’i saatlerce birlikte gezmiştik, Bahauddin’le..
Nisan başında da, Avusturya-Linz’deydik, Âkif Emre kardeşle birlikte, bir kaç gün boyunca..
Orada, yakında Afganistan’a yine gideceğini, İHH adına bir yetimhane tesis etmek üzere, bir yer alındığını, karşılaşılan nice bürokratik engellere ve işbilmezliklere rağmen, epeyce yol aldıklarını heyecanla anlatmıştı.. Karşılaştığı tahammül edilmesi imkansız sanılan nice yoksulluklar içindeki mazlum insanların ve hele çocukların çektiklerini anlatırken, gözleri dolar, boğazı düğümlenirdi..
Aynı şekilde Gazze’yi, Bosna’yı anlatırken de..
Geçen Kurban Bayramı günlerinde, Sırbistan’da müslüman olmayan yoksulun yoksulu bir çingene köyünde birkaç sığır kesip halka dağıttıklarını ve onların bundan dolayı ne kadar mutlu olduklarını anlatırken de..
Âkif’in, ‘Kanayan bir yara gördüm mü, yanar taa yüreğim,/ Onu dindirmek için tekme yerim, çifte yerim..’ mısraının günümüzdeki canlı örneğiydi Bahauddin.. Ve bu hassasiyet ve heyecanlarını hiç yitirmemiş nâdir insanlardandı.. Hele genç insanlarla nasıl da sıcacık gönül bağı kurabiliyordu, imrenirdim.. Avrupa’ya geldiğinde, nerede olduğunu takib etmek de pek mümkün olmazdı.. Bir gün Bosna’dan çıkar, bir gün Avusturya’dan veya Almanya’nın değişik yerlerindeki dostlarının yanından..

Ayrıca, kendisini kritize etmeye, süzgeçten geçirmeye de hazır, ‘geçmişte veya bugünlerdeki değerlendirmelerinden yanlış olanlar var mı?’ diye samimiyetle sorardı, benim de, niceleri gibi kendisine de sorduğum üzere.. Geçtiğimiz aylarda İran Belûcistanı’nda yakalanan ve genel düzenlemesi Şia fıqhına göre düzenlenmiş olan İİC’deki uygulamalara ‘Sünnîlik’ adına karşı çıkmak gerekçesiyle yaptığı/yaptırdığı kanlı terör eylemlerinin, yüzlerce mâsum insanın mescidlerde bile öldürülmesinde aslî âmil olan Abdulmâlik Rigî’nin yakalanmasından sonra yazdığı yazı üzerinde de bu mânâda bir değerlendirme yapmıştık.. Aynı zaman diliminde tanıştığımız Yakub Aslan kardeşimizin bazı değerlendirmeleri üzerinde de..
Tahran’ın dondurucu kış gecelerinde, ısıtılması mümkün olmayan mekanlarda, yer minderleri üzerinde, battaniyelere sarılıp, (rahmetli eşimin yaptığı) çorba veya çaylarla ısınmaya çalışarak, seher vakitlerine kadar süren nice tartışma ve değerlendirmeleri yaptığımızı da hatırlardık....
*
Evet, -bu satırların yazıldığı saatlerde, henüz uçağa ulaşılamadığından- en ağır ihtimali gözönünde bulundurarak, Bahauddin kardeşimin gıpta edilecek bir âkıbetle karşılaştığına olan inancımı siz okuyucularla paylaşayım dedim..
Yeni yazdığı bir romanında, fakir’i de söz konusu edeceğini söylemiş ve onları bana göstermek istemişti de, ‘o zaman ‘iadeli taahhüdlü’ gibi olur, içinden nasıl geçiyorsa öyle yaz..’ demiştim.. O romanının taslağını yeni tamamladığını söylemişti..
O, ‘Her yolculuk bir yeni dünyaya açılır..’ derdi..
Yine öyle oldu..
Bir yeni yolculuğa çıktı.. Bizim coğrafyamızdan olup, yaralı Afganistan coğrafyasını ve toplumunu en iyi bilenlerden olan Bahauddin Yıldız, ömrünün son 30 yılında hep derinden derine meşgul olduğu Afganistan ile olan ilgisini, sonunda o topraklarda noktalamışa benziyor.. Eğer dünya hayatındaysa, muhakkak ki çok zor şartlar altındadır..
Yok, dünyamızdan ayrılmışsa, o zaman da kendi sözünün tasdikçisi durumunda, yeni bir dünyaya açılmış demektir, ebediyet âlemine..
*
Hatırıma, Adnan Menderes’in idâm hükmünün açıklandığı son karar günü geldi..
O düzmece yargılamalarda, idâm talebiyle yargılanan Maarif Vekili (Eğitim Bakanı) Tevfik İleri’ye müebbed / ömür boyu hapis verildiği açıklanınca, Tevfik İleri acı bir şekilde tebessüm etmişti.. Ve o zaman, o uyduruk mahkemenin reisi, ‘idâmdan kurtuldum diye nasıl da gülüyorsun..’ demişti..
O zaman Tevfik İleri, ‘Hayır ona gülmüyorum.. Kaderin cilvesine gülüyorum.. Yola birlikte çıkmıştık.. O gidiyor, ben kaldım, geride..’ diye karşılık vermişti..
Şimdi 30 yıl gerilere uzanan gönül beraberliğine baktığımda, ben de öyle diyorum..
‘Ay ışıdı, yıldızlar uzakta.. Kaldık şu kara toprakta..’
*
Aslında, herkes, ‘ilahî takdir’in belirlediği bir zamanda dünyaya gelir ve yine onun belirlediği zamanda gider..
Biz, bu gibi durumlarda, ‘erken oldu, daha çok gençti vs.’ deriz. Halbuki, her şey tam da yerli yerinde, zamanında olmaktadır.. Ancak, bizim ‘erken oldu..’ gibi hayıflanmalarımız, gerçekte, sevdiklerimizden ayrılığın tepkileridir..
Bahauddin, bir ömür boyu kendini adadığı ümmet anlayışına ve ümmetin ve bütün insanlığın hizmetine göre yaşamak idealine büyük çapta bağlı kalan bir yiğit müslümandı..
Onu, inandığı dâvânın tâvizsiz bir ferdi olarak, kendini bir ömür boyu adadığı yolda, en zor ve çetin şartları cana minnet bilerek hareket eden bir gönül adamı olarak bildiğime bir daha şahidlik ediyor ve -onun, bu kazâdan kurtuluş ihtimalinin kalmadığı görüşüne ağırlık vererek- hayat yolculuğunu örnek olacak şekilde güzel tamamladığı kanaati ile rahmetler diliyor, böylesine bir düzgün hayata imrenenlerden de onun ruhu için dualar istiyorum.
Sözü, merhum Erdem Bayezid’in mısraları üzerinde Afgan dağları değişikliği yaparak bağlıyorum:

’Bir ay doğdu geceden, oy oy
Karanlığın ağzında ölümün sesi!

Afgan dağları kar ile boran
Vâdilerin koynunda ölümün sesi!

Ezo gelin durmuş bakar yollara
Umudun ardında ölümün sesi!

Bir ihtimal daha var
Umuttan da öte, ölümün sesi!



Ölüm bize ne uzak, bize ne yakın ölüm,
Ölümsüzlüğü taddık, bize ne yapsın ölüm..’
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
33 kişiden biri Yıldız'dı, o kalemin kalbiydi!

"...ve biz, ölümden çok / zulmü gördük / biz erzurumda otuzüç kişiydik..." diyor şair. Merhum Bahattin Yıldız da o otuzüç kişiden birisiydi...

“Onlar gittiler
Yalnız bir yemin kaldı aramızda
Ben şimdi bu yanda
Kasılmış çıplak bir kurşun gibiyim
Namluda.”

Afganistan’da düşen uçakta Bahattin Yıldız da varmış denildi.. Haber, yürek yakıcıydı.
Gözleri yaşlı dedim ki.. “Uçak düşmüş! Bahattin abi uçmaya devam etmiş..”
Erdem Beyazıt “Öneden Gidenler İçin” şiirinde onu anlatmıştı sanki..
Aşkla yaşamıştı.. O aşk! Sevgiliye uçurdu onu sonunda..
Geride rüzgara salınmış bir hayat hikayesi bırakarak.. Uçup gitti.
Bir andı vardı: Allah’a sevgisini göstermek.. Hayatıyla andını ant kıldı.
O sevginin tezahürleriydi kitapları.. O sevginin yansımalarıydı tebessümleri, sözleri, davranışları ve işleri..
Aramızda bir sevgi anıtıydı..
Hayatın amacını hatırlatan bir çığlıktı, can kulaklarımızda yankılanan..
Bahattin Yıldız’la omuz omuza durmak, Hz.Muhammed’in (s.a.v.) arkasında bir sabah namazında sahabelerle saf tutmaktı.. O çağımızın Ebuzer’iydi..
Tevhit kervanına çağırdı bir ömür boyu.. Yolu anlattı. Yoldaşlarına hiç yük olmadı. Yoldaşlarına güç verdi, heyecan verdi, umut verdi..
Bahattin Yıldız kitaplarıyla ve hayatıyla genç yaşlı, kadın erkek ayırımı yapmadan herkese ufuk oldu..
“Onlar gittiler
Topraktan bir işaret taşıyarak alınlarında
Ben şimdi bu yanda

Gerilmiş bir an gibiyim
Doğumla ölüm arasına.”

Bahattin Yıldız, eserleriyle, anılarıyla ve verdiği mesajlarla binlerce insanın gönlüne yerleşti.. Sevginin, dostluğun, vefanın, diğergamlığın, fedakarlığın, tevazuunun ve erdemlerin güzel örneklerini verdi yaşarken..
Doğumla ölümün bağlantısını kuran, varolmanın anlamını bilen, varlığını değerli kılacak iyilikleri önceleyen bir aydındı.. Kalemin sevgi dolup taşan kalbiydi o: “Savaşan Afganistan”, “Cihat Günlüğü”, “Kar Çiçeği”, “Karda Ayak İzleri”, “Güllerin Vedası” isimli kitapları yayınlandı.
Hayatı, Cennete hazırlık gördü hep. Kişiliğiyle ve yaşayışıyla inancını ortaya koydu.. İnanç toplumuna, inanç kardeşliğine vurgu yaptı sürekli..
Yüreğine kaydederdi dostlarını ve kimseyi unutmazdı.. Karşılık beklemeden arardı arkadaşlarını, fırsat buldukça ziyaret ederdi.. Her şehirde kardeşleri vardı, pek çok ülkede.. Soyut bir milleti yönetir gibiydi, önderlik eder, irtibatları sağlar, hizmet akışının önünü açardı..
“Onlar gittiler
Gelen zamandan bir haber gibiydiler.
Ben şimdi bu yanda
İçilmiş bir and için bekleyenim
Kurulmuş saat gibi.
Onlar gittiler
Giderken bir muştu gibiydiler.”

Bahattin Yıldız, Erzurum’dan dostlarına farklı bir muhabbet beslerdi.. İnanç kardeşliğinin tadını alırdık arkadaşlığından..
Üniversite öğrenimi için Erzurum’a gidince tanışmıştım onunla.. O zamanlar Atatürk Üniversitesi altın çağını yaşıyordu: Prof.Dr. Yusuf Ziya Kavakçı, İslami İlimler Fakültesi dekanıydı.. Akademik çalışmalarını yurt dışında yapmış, İslam dünyasında tanınan, İslam hukukunda otorite kabul edilen 40 yaşında bir profesördü.. Çağdaş İslam alimleriyle, düşünürleriyle ve yazarlarıyla temas halindeydi.
1980’lerin başıydı, İran’da İslam devrimi gerçekleşmiş, Rusya Afganistan’ı işgal etmiş, İsrail Kudüs’ü başkent ilan etmişti.. Kıbrıs zaferini kazanalı henüz birkaç yıl olmuştu. Yusuf Ziya Kavakçı Hoca, İslam coğrafyasını bir bütün gören, yüreğiyle bu coğrafyayı kuşatan, Müslümanların vaziyet ve istikametine duyarlılık gösteren bir aydındı. İslami İlimler Fakültesi’ne yurt dışında doktora yapmış ne kadar ilahiyatçı varsa toplamıştı.. Fakülte Arapça eğitim veriyordu; İslami ilimler temel kaynaklardan okunuyordu. Prof. Dr. İhsan Süreyy Sırma, Prof.Dr. Şerafettin Gölcük, Prof.Dr.İbrahim Canan, Prof.Dr. Suat Yıldırım, rahmetli Doç.Dr.Ruhi Özcan öğretim görevlilerinden bazılarıydı.. Prof.Dr. Muhammed Hamidullah misafir öğretim görevlisiydi.. Prof.Dr. Beşir Aatalay ve Prof.Dr. Mehmet Bekaroğlu başka fakültelerde hocaydı..
Atatürk Üniversitesi’nde bir kültürel bahar vardı; canlanan İslam düşüncesi bütün bir Türkiye’yi etkiliyordu.. Biz öğrenciler, rüyada gibiydik.. Dünya görüşümüz netleşiyordu, sağlam bir şekilde kişiliklerimizi dikiyorduk.. Kültür, sanat ve edebiyatla uğraşan bir avuç genç.. Edebiyat ve Mavera dergilerinde şiirlerimiz, öykülerimiz yayınlanıyordu.. Ben Erzurum’a vardığımda Arif Ay ve İbrahim Sarı yeni gitmişti. Ali Haydar Haksal ve Mustafa Çelik Mavera’da çalışmalarını yayınlıyorlardı..Arif Ay, o günleri “Erzurum” şiirinde çok güzel anlatır:
“zaman yitik, sanki hiç yaşanmamış
bu mekân ne ilk, ne son durak
karşıda çifte minare
taşı işleyen nakkaş
hem selçuklu, hem dadaş

burda mevsim ikimizden biri

biz, marifetnameyle bir
akşamı yaprak yaprak çevirip
geceye ferman açtık
okuduk dudakla el arası
tartıp her sözü bir bir
sonra darasını düştük
ve biz, ölümden çok
zulmü gördük

biz erzurumda otuzüç kişiydik

gece oltu taşıdır, işlenir
ve tesbihe dönüşür zaman
geçer parmak uçlarımızdan
sonra, ağırlanır toprak
güze dökerek hüznü
hırkasına bürünmüş bir derviş
suskunluğunda gelir kış

burda mevsim ikimizden biri

bir de kadınlarımız,
yüzleri kavruk, gözleri iri
konuşunca gök, susunca toprak
gülü türküleyip akşam sabah
oturup evlerinde onlar
acıyı kilim gibi dokudular
biz onları, çocuklarımıza sıla
kendimize gurbet bilip
çiçeği burnunda bıraktık

biz ceylanı vurulmuş dağdık

kar iner
isyan gibi çabuk
ölüm gibi sessiz ve dakik
palandöken
kolları gürgen
gözleri çiğdem
gözdesi kekik
ve biz, ölümden çok
zulmü gördük

palandöken hem yassı hem dik
bir sabah kepenkleri
kar tipisi gibi
indirip birden
öpüp yüzünü toprağın
ağır ve derin
bir günü isyana böyle çevirdik

kar palandökenin börkü
bundan gayrısını giymedik
giymeyeceğiz dedik
ve bu söz üzre
başımızı göğe
sakalımızı yele
boynumuzu ipe verdik

biz erzurumda otuzüç kişiydik

şimdi onlarsız bu toprak
acıdan kıraç
hüzünden çorak
kışın dertli, yazın emrah
ve mevsim, ikimizden biri”

Bahattin Yıldız da bu ortamda ümmet bilinciyle yetişti. Genç bir yazardı. Yaşam felsefesini üç kelimeyle ifade edebiliriz: “En yüksek kariyer, kulluktur.” Böyle düşündüğü için eğitimini yarıda bırakıp birkaç arkadaşıyla Afganistan cihadına destek vermeye gitti.. Bir rus şarapneliyle omzundan vurulunca üç yıl sonra “Gazi” olarak döndü. En cesur, şuuru en berrak olan ağabeylerimizdendi..
Bahattin Yıldız, adanmış bir hayat yaşadı. 24 saat hizmete hazırdı. Yeryüzünü yurt bildi, İslam milletinin derdiyle dertlendi, yollara düşüp ülke ülke dolaştı.. Haberler getirdi, yardımlar götürdü.
Kitaplarında ve sohbetlerinde tevhit inancının, Kur’an ahlakının ve berrak Müslüman bilincinin parladığını görürdünüz.. Cihada katılmak, hayatın ölüm sınırına götürmüştü onu: İman, cihat ve şehadet odaklı bir hayatı yaşadı.
Bahattin Ağabey, ikinci vatanın gördüğün Afganistan’da, hatıralarını taşıyan dağları ebedi istirahatgah yaptın.. Yüreklerimizde bir ışıksın artık. Sevgin, yolumuzu aydınlatıyor. Ama özlemine dayanmak çok zor be ağabey.. Sevgilin yanına aldı.. İnanıyoruz ki taksiratını sonsuz rahmetiyle affedecektir, seni şehitler listesinden çağıracaktır ve kulluğunu kabul edecektir.. Rasullullah (s.a.v.) seninle iftihar edip bağrına basacaktır.. Bu düşüncelerle teselli oluyoruz işte.. N’apalım! Başarabilirsek, Mustafa Çelik ve Hüseyin Öztürk dostlarınla birlikte belgeselini yapacağız.. Özleyenlerin yürelerini serinletsin diye.. Güzelliğini görüp tanısın diye milletimiz..
Bahattin Yıldız ağabeye Allah’tan rahmet diler, ailesine ve sevenlerine sabrı cemil niyaz ederim. Mekanı cennet olsun.
Mustafa Yürekli - Haber 7
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
Bahattin Yıldız ve Güllerin Vedası...



Özgün yayınlarının sahibi Cemal Balıbey, Bahaddin Yıldız’la ilgili özel anılarını Adem Özköse'ye anlattı.

Bu röportajı, Bahaddin Ağabey ve Faruk Aktaş'ın da içinde bulundukları uçağın Afganistan'da düşmesinden bir gün sonra yapmıştım. Fakat Bahaddin Ağabey'in ve sevgili Faruk'un çıkıp geleceklerine, geri döneceklerine dair içimde taşıdığım umut nedeniyle, günler geçse de röportajı çözmeye bir türlü elim varmadı. İnsan sevdiği kimselerin, daha üç-dört gün önce kucaklaşıp ayrıldığı dostların ölümünü kabul etmekte zorluk çekiyormuş. Bu hissi, yaklaşık bir haftadır yoğun bir şekilde yaşıyorum. Afganistan'dan son gelen haberlere göre artık umudumuz tükendi ve bu iki güzel insanın da güzel atlara binip, ebedi dünyaya doğru yolculuğa çıktıklarına inanmak zorunda kaldık. Bahaddin Yıldız'ın en yakın dostlarından olan Özgün Yayıncılığın sahibi Cemal Balıbey'le yaptığım bu röportaj, belki de hayatımda yaptığım en zor röportajlardan biriydi. Röportaj esnasında kelimeler yerini sık sık gözyaşlarına, suskunluklara bıraktı. Sizleri Cemal Balıbey'in, Bahaddin Ağabey'le ilgili anılarıyla baş başa bırakıyorum. (Adem Özköse)


Bahaddin Ağabey'le olan tanışıklığınız hangi yıllara kadar uzanıyor?


1982'li yıllara kadar uzanıyor. Ben o zamanlar Orman Fakültesi'nde öğrenciydim. Afganistan'dan Bahaddin Yıldız isminde Türkiyeli bir mücahidin geldiğini duymuştuk. Yıldız Üniversitesi'ndeki bir öğrenci evinden Bahaddin Ağabey'i alıp, minibüse binerek Sarıyer'e geldik. Bahaddin Ağabey Sarıyer'deki bir evde bize konuşma yaptı, Afganistan'ı anlattı. Bu program çok samimi bir ortamda gerçekleşmişti. Hatta o gün birlikte yemek yiyip çay içmiştik. Bahaddin Ağabey'le ilk tanışmamız bu şekilde oldu. Bahaddin Ağabey o yıllarda Türkiye'ye geri dönmüştü; fakat Akıncılar davası sürdüğü için polis tarafından aranıyordu. Bundan dolayı çok rahat gezemiyordu. Buna rağmen öğrenci arkadaşlarımızla düzenlediğimiz pikniklere gelir ve bize spor yaptırırdı. Bahaddin Ağabey'in spora karşı özel bir ilgisi vardı. İmam Hatip yıllarında koşu yarışmalarına katılmış, üniversitede öğrenciyken de okulun kayak takımındaymış.


Bahaddin Ağabey bu pikniklerde, ev sohbetlerinde gençlere neler anlatırdı?

O yıllarda Afganistan'dan yeni geldiği için daha çok mücahitlerden, Ruslara karşı cephede elde edilen zaferlerden, Afganistan'daki cihad gruplarından bahsederdi.

Özgün Yayıncılığı da Bahaddin Ağabey ile birlikte kurmuştunuz yanılmıyorsam. Yayınevi kurma fikri nasıl ortaya çıktı?

1990'lı yıllarda Bahaddin Ağabey iyice Türkiye'ye yerleşince bana yayınevi kurma fikrini açtı. Benim o zaman böyle bir düşüncem yoktu. Bana, "Gençlerin düşünce ve birikimlerini oluşturmak için bir yayınevi kurup, kitaplar basmamız lazım." dedi. Aynen bu cümleyi kurmuştu. Yirmi sene önce kurduğu bu cümleyi, daha dün gibi hatırlıyorum. Eski Akıncılar Derneği'nin bulunduğu Atikali'deki binanın en üst katını düşük bir fiyata kiralayıp, yayınevini ilk defa o binada açtık. Bahaddin Ağabey önce yirmiye yakın kitap ismi belirledi. Daha sonra Mahmut Osmanoğlu'nu mütercimlik için, redakte için de Selçuk ve Musa'yı yayınevine getirdi. Mustafa Özel Ağabey de yayınevi ekibinin içindeydi. Kitapların kapaklarını Bahaddin Ağabey'in isteği üzerine Hasan Aycın'a çizdirir, İmza dergisinden, Dünya yayıncılıktan kitapların hazırlanması noktasında yardım alırdık. Ben de dâhil olmak üzere yayınevinin bütün ekibini Bahaddin Ağabey ayarladı. Daha çok fikri kitaplardan oluşan bu seriden on üçünü bastık. Mevdudi'nin, Seyyid Kutup'un kitaplarını Bahaddin Ağabey'in isteği üzerine yayına hazırladık. Yayınevi çatı katta olduğu için çok sıcak olurdu ve daracık bir yerdeydi. Fakat aşk ve şevkle bu kitapları yayına hazırlamak için çalışırdık. Bahaddin Ağabey'in elinde mutlaka bir kitap veya dergi olurdu. Onu kitapsız veya dergisiz göremezdiniz ve mücahid kimliğinin yanında okumaya da büyük ilgisi vardı.

Daha çok ne tür kitaplar okurdu?

Tarihe çok meraklıydı. İslam Tarihi, Selçuklu Tarihi, Osmanlı Tarihi üzerine kitaplar okurdu. Batılıların veya solcuların yazdığı kitapları da okurdu. Dünya Klasiklerinin birçoğunu okuduğunu tahmin ediyorum. Çünkü bu kitaplar hakkında zaman zaman yorumlar yapardı. Bahaddin Ağabey'in o dönemler okuduğu kitaplar arasında bizim camianın yabancı olduğu, ismini bile duymadığı kitaplar vardı. Kendisine ait büyük bir kütüphanesi de vardı. 12 Eylül döneminde polisler Bahaddin Ağabey'in evini basmışlar ve bir bekçi onun kitaplığını dağıtmış. Bu olay Bahaddin Ağabey'in çok zoruna gitmiş. Bundan dolayı bize, "Bu ülkede bir zamanlar kitap, düşman olarak görülüyordu. Kitaptan anlamayan bir bekçi 12 Eylül'de benim kitaplığımı dağıttı." derdi. Bahaddin Ağabey dış görünüş itibariyle bir inşaat işçisinden çok da farkı olmayan bir insandı. Fakat onunla oturup sohbet ettiğinizde son derece entellektüel bir kişi olduğunu, düşünce ve fikir üretiminde mahir olduğunu fark ediyordunuz.

Bahaddin Ağabey'in vefatıyla birlikte onun ne kadar çok sevildiğine de şahit olduk. İnsanların Bahaddin Ağabey'i bu kadar çok sevmelerini neye bağlıyorsunuz?

Bahaddin Ağabey Ümmetin her ferdiyle teker teker ilgilenmeyi, onlara sevgi göstermeyi kendine şiar edinmişti. Afganlı mücahidlerin de Bahaddin Ağabey'e karşı özel bir sevgileri vardı. Afganistanlı Mücahid Komutan Selamet, "Mısır'ın İhvan'ı, Pakistan'ın Cemaat-i İslamiye'si Türkiye'nin de Bahaddin Yıldız gibi gurur duyulacak bir Müslüman'ı var." dermiş. Bu sözü duyardık. Bahaddin Ağabey çok genç yaşlarda Afgan cihadına katıldı ve cihat esnasında da yaralandı. Ceketini giyerken kolunun sakat olduğu fark ediliyordu. Ceketini zor giyip zor çıkarırdı.

Cahit Zarifoğlu ve Bahaddin Yıldız

İlk defa kaç yaşlarında Afganistan'a gitmişti?


Afgan cihadına ilk defa 23-24 yaşlarında katılmıştı. Yaralandığında uzun bir dönem hastanede kaldı. "Güller'in Vedası" isimli kitabı da zaten hastanede kaldığı dönemde mücahidlerden dinlediği hikâyeleri kitaplaştırmasıyla oluştu. Bu hikâyeleri yazıya döktükten sonra rahmetli Cahit Zarifoğlu'na göndermiş. Zarifoğlu da bunları Mavera ve farklı dergilerde yayınlamış. Cahit Zarifoğlu Bahaddin Ağabey'i yazması için teşvik edermiş. Hatta Zarifoğlu'nun kendisine, "Yaz kardeşim, oralardaki her şeyi yaz. Yazdığın bazı şeyler sana önemsiz gelebilir; fakat bizim için çok önemli." dediğini söylerdi. Bahaddin Ağabey'in Cahit Zarifoğlu'na karşı özel bir sevgisi vardı. Zarifoğlu için, " Cahit Ağabey bir gönül ehli, insanlara içten ve dostça yaklaşan biriydi. O bizim için gerçek ve önemli bir ağabeydi." derdi.

Bahaddin Ağabey nasıl bir kişiliğe sahipti? İnsani yönlerini, karakterini anlatır mısınız?

İstanbul'a geldiğinde ya yayınevinde, ya öğrenci evlerinde veya da bekâr evlerinde kalırdı. Evli arkadaşları rahatsız etmek istemezdi. Yayınevinde yazar, çizer, okur veya gençlerle sohbet ederdi. Bahaddin Ağabey gençleri çok sever, gençler de onu çok severlerdi. Gençlerin fikri olarak yetişmesi noktasında özel bir gayreti vardı. İslam coğrafyasıyla özel ilgilenirdi ve Müslümanlarla tanışmaya, onlarla dertleşmeye önem verirdi. Çok mütevazı bir hayatı vardı. Ben onun hiç mağazadan alış-veriş yaptığına şahit olmadım. Elbiselerini pazardan alırdı ve hep ucuz giysileri tercih ederdi. Yayınevinde kaldığı için sabahları beraber kahvaltı yapardık. Sade yemeyi severdi. Sabah kahvaltılarımızda soframızda zeytinin en ucuzu olurdu, bazen kürt böreği alırdık veya da yumurta haşlardık. Parası olsa da Bahaddin Ağabey Müslüman'ın sade bir hayatı olmasına, lüksten uzak durması gerektiğine inanırdı. Yemeğinden, giyiminden keserdi; fakat cebindeki bütün paraları İslam için veya bir ihtiyaç sahibi için harcardı. Mütevazı ve alçakgönüllü bir insan olmakla birlikte kendine güveni de tamdı. Hiçbir ortamda kendini ezdirmezdi. Bahaddin Ağabey ayrıca çok vefalı bir insandı. Gittiği her yerde arkadaşlarını ziyaret eder, yurtdışından veya bir şehirden döndüğü zaman mutlaka çocuklarımıza hediye getirirdi. Arkadaşlığa, dostluğa çok önem verirdi ve insanı unutmazdı. Afganistan'a gitmeden bir gün önce Salı günü iki torba erik getirdi. Erikleri yayınevine gelen arkadaşlara, gençlere dağıtmamı söylemişti. Bir torba erik de oğlu Mustafa Zaid için bırakmıştı. Bahaddin Ağabey'in eriklerini dünden beri gelenlere ikram ediyorum. İzmir'den her geldiğinde gençlere dağıtmam için yayınevine bahçesinden sebze-meyve getirirdi.

İstanbul'a geldiğinde kimlere, nerelere uğrardı?

Dünya Yayıncılığa, Buruç Yayınlarına, İHH'ya, İnsan ve Medeniyet Hareketi'ne uğramayı çok severdi. İzmir'den gelen gençlere her zaman bir program çıkarır ve onlara Sezai Karakoç'a, Yeni Şafak'tan İbrahim Karagül'e, Buruç Yayınlarındaki Kazım Sağlam'a, Dünya Yayınlarındaki İlyas Ağabey'e ve bana uğramalarını söylerdi. Gençlerin bu kimselerle sohbet edip, ufuklarının açılmasını isterdi. Arkadaş çevremizin çocuklarıyla da tek tek ilgilenir ve onlara sürekli kitap verirdi. Yufka yürekli bir insandı ve yetimlere, fakirlere, garibanlara hep şefkatle yaklaşırdı.

Bahaddin Yıldız insanlara hep Afganistan'ı hatırlatıyordu. Bahaddin Ağabey'in Afganistan'a karşı olan yoğun sevgisi nereden geliyor?

12 Eylül Askeri Darbesi olunca bir kısım insan mecburen yurtdışına çıkmak zorunda kaldı. Bu insanlar arasında Bahaddin Ağabey de vardı. O tercihini cihad beldelerinden biri olan Afganistan'dan yana yaptı. Afgan cihadına katılmadan önce bir süre İran'da kaldı. Mücahid Komutanlardan Ahmet Şah Mesut'a karşı özel bir sevgisi vardı. Ahmet Şah Mesut öldürüldüğü zaman çok üzülmüştü ve ağlamaktan gözleri kıpkırmızı olmuştu. Şehid Bilal Yaldızcı'yı da Ahmet Şah Mesut'un yanına Bahaddin Ağabey göndermişti. Hem bir mücahiddi hem de derviş mizacına sahipti. Son zamanlarda Afganistan'a gideceği zaman arkadaşlarımız, "Oralar çok karışık, Afganistan'a gitmekten vazgeç" dedikleri zaman yarım bir tebessümle, "Daha önce şehit olamadık, bakarsınız bu geziler sırasında şehit oluruz." derdi. Sanki her an cihada gidecekmiş gibi kendini fiziken cihada hazırlardı. 54 yaşında olmasına rağmen İstanbul'a geldiğinde Vefa Stadı'na gider ve koşardı. Cihadın edebiyatını, yaygarasını yapmaz; fakat cihadı her şeyden üstün tutardı. Bahaddin Ağabey ayrıca her an bir yolculuğa çıkacakmış gibi yaşardı. Bir yere gideceği zaman günlerce hazırlık yapmaz, on dakika içinde küçük bir poşet hazırlayıp yola düşerdi.

Yazarlardan daha çok kimleri okur, kimlere muhabbet beslerdi?

Akif İnan, Rasim Özdenören, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, İsmet Özel, Ali Şeriati, Hasan el Benna, Seyyid Kutup ve Mevdudi'yi çok sever, onların eserlerini önemserdi. Bahaddin Ağabey'in en çok etkilendiği yazar ise Seyyid Kutup'tur. Seyyid Kutup'un Peygamberler Tarihi isimli eseri onun hayatında bir dönüm noktası olmuş. Bunu birkaç kez Bahaddin Ağabey'den duymuştum.



Bahaddin Ağabey'in sizden başka yakın dostları kimlerdi?

Mehmet Güney Ağabey'le, Arif Altunbaş, Mustafa Bayraktar ve Yunus Torpil'le arası çok iyiydi. Bununla birlikte İslami hareketin farklı birimlerinde bulunan her insanla diyaloğu vardı ve Müslümanlara karşı sevgi doluydu. Bahaddin Ağabey altla üst arasında bir köprü gibiydi ve gençlerle tecrübeli ağabeylerin arasında köprü görevi yapıyordu.

Bahaddin Ağabey'le ilgili unutamadığınız bir anınızı bizimle paylaşır mısınız?

Yayınevini Kıztaşı'ndan şimdiki yerine taşıdığımız gece Bahaddin Ağabey ağlamıştı. Kendisine niçin ağladığını sorduğumda bana, "Cemal, bu duvarlar çok şeylere şahit oldu. Bu yayınevinde ne anılar yaşadık. Bunları hatırlayınca duygulanıyorum." demişti. Bahaddin Ağabey'in bir başka özelliği de yazar olduğunu çevresindeki insanlar, özellikle de işçileri bilmezdi. Kendisinin asıl işi izolasyon işçiliğiydi. İşçilerle birlikte çalışır ve onu gören iş sahibi veya bir yazar değil de; işçi sanırdı. İnsanlar biraz para kazanınca hemen patron havasına giriyorlar. Bahaddin Ağabey para kazandığı zamanlarda da patron havalarına girmez ve paraya değer vermezdi. Gezmeyi, Müslümanları ziyaret etmeyi çok severdi. Bahaddin Ağabey nereye yerleşse, nerede ev açsa en az orada kalırdı. En son Almanya'ya yerleşince ben arkadaşlara, "Bakın Bahaddin Ağabey en az Almanya'da kalacak." demiştim. İzmir'e yerleştiğinde de en az İzmir'e uğrardı. Hatta arkadaşlar bir ara Bahaddin Ağabey'i İstanbul'a yerleştirmeyi düşünmüşler. Ben bu fikirlerini yanlış bulduğumu söyleyerek onlara, "İstanbul'a yerleşirse en az İstanbul'a uğrar. İzmir'e yerleşmesi Bahaddin Ağabey'i görmemiz için daha avantajlı." demiştim.

Nelere kızardı? Nelerden dolayı sitem ederdi?

Bizim gençlere, camiamızın adamlarına sahip çıkılmasını istiyordu. Bazen sitemkâr bir şekilde, "Vakıflarımız, derneklerimiz çoğaldı ama eski samimiyet, eski muhabbet ve aşk yok." derdi.

"Hem entellektüel hem de mücahiddi"

Bahaddin Ağabey'in İslami camia için önemi sizce neydi?

Bahaddin Ağabey gibi hem mücadele veren, cephelerde çarpışan hem de entellektüel yönü olan, yazı yazan çok az kimse var bizim camiada.

Hatta yok bile diyebiliriz.

Evet. Bahaddin Ağabey bu yönüyle önemli bir şahsiyettir. Bahaddin Ağabey "Bizim şehidlerimizi, onların hayat hikâyelerini İsmet Özel, Rasim Özdenören gibi önde gelen kalemlerimiz yazmalıydılar. Solun bütün ileri gelen mücadele adamlarını onların ünlü edebiyatçıları yazdı. Benim kalemim çok iyi değil. Bizim kesimin ileri gelen kalemleri şehidlerimizin hayatını yazmadıkları için ben yazmak zorunda kaldım." diyordu. Gençleri yazmaya teşvik ederdi ve şehitlerin hayatlarının yazıyla insanlara ulaştırılması gerektiğini savunurdu.

Cemal Ağabey son olarak neler hissediyorsun?

Uçağın düştüğü haberini aldığımdan beri yalnızlık hissediyorum. Sanki bu dünyada, İstanbul'da yalnız kalmışım gibi. Tıpkı diğer güllerimiz gibi Bahaddin Ağabey ve Faruk kardeşimiz de bize veda etti.

ADEM ÖZKÖSE / GERÇEK HAYAT
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42


Bahattin Yıldız anılıyor

Yetim okulu açmak için gittiği Afganistan’da uçaklarının düşmesi sonucunda İHH Güney Asya sorumlusu Faruk Aktaş ile birlikte şehit düşen yazar ve aktivist Bahattin Yıldız, Haliç Kongre Merkezi'nde düzenlenecek programla anılacak...


Çocuklar için açılacak bir yetimhanenin kuruluş çalışmaları için Afganistan'da giden ve bindiği uçağın Hindikuş dağlarında düşmesi ile aramızdan ayrılan yazar ve aktivist Bahattin Yıldız için önümüzdeki Cuma günü bir anma programı tertip ediliyor. Programda Bahattin Yıldız’ı yakından tanıyan dava arkadaşları onun hayatını ve mücadelesini anlatacak. Yıldız için yazılan şiirlerin ve sinevizyon gösteriminin bulunduğu program 3 Aralık Cuma akşamı saat 19.00'da Haliç Kongre Merkezi’nde başlayacak.
(yeni akit)
 

eylül

Veled-i kalbî
İhvan Üyesi
Katılım
15 Ara 2006
Mesajlar
5,223
Puanları
0
Şehid Bahattin Yıldız

( Gönül erleri'nin bir çalışması, Şubat ayı sonuna kadar şehidlerimizin hayatını anlatacaklarmış. Allah razı onlardan. )



Bahattin Ağabey!
Yolun Yolumuzdur,
Yolunu Sürdüreceğiz...




956 Sivas doğumlu. 1975 yılında İzmir İmam Hatip lisesinden mezun oldu. 1975-1980 yılları arasında okuduğu Erzurum Atatürk Üniversitesi İşletme Fakültesini 1987 yılında Afganistan dönüşünde 2. öğrencilik döneminde bitirdi. Yazıları Mavera, Güldeste, Gurbet dergilerinde, Milli Gazete ve Yeni Devir Gazetesinde yayınlandı.

Abdülhamit Muhaciri
mahlas (müstear) ismiyle Milli Gazetede çocuk köşesini hazırladı. Aynı dönemde çıkan Selam Dergisinde de yazıları yayınlandı. İmza Dergisi ve Müslüman Genç Dergisinde çeşitli mahlaslarla birçok yazısı yayınlandı. Bazı internet sitelerinde yazarlık yapıyordu. Gönül Erleri Mail Grubu'muzun da onursal üyesiydi. Savaşan Afganistan, Cihat Günlüğü, Kar Çiçeği, Karda Ayak İzleri, Güllerin Vedası isimli kitapları yayınlandı. Henüz yayınlanmayan birçok çalışmasını ardında emanet olarak bıraktı. Üçü kız ikisi erkek beş çocuğu ve bir torunu var.

Bahattin YILDIZ ağabey, Türkiye’de günümüz İslami Hareketinin filizlendiği 70-80’li yıllarda tarihe silinmeyecek izler bırakmış önemli isimlerden birisi. Osmanlının son döneminden başlayarak 1950’lere kadar devam eden yozlaşma sürecinin etkilerinin silinmesi için çabaların yoğunlaştığı bir zaman dilimini dolu dolu yaşayan bir yiğit.




Henüz lise yıllarında iken MTTB ile tanışan ve bu bünyede hayırlı hizmetlere omuz veren Bahattin YILDIZ ağabey, gerek akranlarına gerekse de kendinden sonra gelen nesillere yaptığı olumlu katkılarla anılacak. İzmir İmam-Hatip Lisesinde hem İslami kimliğini inşa edip hem de sporcu kişiliğiyle öne çıktı. Lisenin güreş takımında yer aldı. Kitleleri etrafında toplayan bir özelliğe sahip olan Bahattin YILDIZ ağabey bu özelliklerinin de etkisiyle sevilen, sayılan ve etrafında toplanılan bir önder kişi olarak ortaya çıktı.

İmam-Hatip yıllarının ardından gelen Erzurum’daki Üniversite yıllarında MTTB ve Akıncılar içerisindeki çalışmaları, Bahattin YILDIZ ağabeyin tam anlamıyla çevresine damgasını vurduğu yıllar olarak kayıtlara geçti. 12 Eylül 1980 darbesi öncesi sıkıyönetim döneminde Milli Türk Talebe Birliği kapatıldığında baş harfleri MTTB olan “Mahalli Teknik Takımlar Birliği” isminde bir dernek kurarak MTTB isminin yaşatılmasını sağladı. Erzurum’da profesyonel olarak hem atletizm takımı, hem Milli Kayak Takımı içerisinde yer aldı. Özellikle Hicret’in 1400. Yılı sebebiyle 3 arkadaşıyla birlikte Erzurum’dan Kayseri’ye yaptıkları Hicret Koşusu Türkiye İslami Hareketinin önemli dönüm noktaları arasında yerini aldı. Erzurum’daki birinci öğrencilik döneminde İşletme Fakültesi Öğrenci Temsilciliği, Erzurum Atatürk Üniversitesi Yurdu Öğrenci temsilciliği, Telsizler Yurdu Öğrenci Temsilciliğini yürüttü. Akıncılar bünyesinde İzmir İl Başkanlığı ve daha sonra Akıncılar’ın 11 bölgesinden birisi olan İzmir Bölge Başkanlığı görevlerini yürüttü.



1979 yılında Rusların Afganistan’ı işgal etmesi ve Türkiye’deki darbe ve baskı yılları Bahattin YILDIZ ağabey'in önüne yepyeni ufuklar ve farklı bir mücadele alanı açıyordu. Diğer ülkelerden gelen mücahitlerle beraber bir taraftan Afgan Cephesinde fiili cihadın içerisinde yer alırken diğer taraftan da o bölgenin tüm yerel dinamiklerinden ve değerlerinden istifade ediyordu. O, bulunduğu her ortamı bir öğrenim ve aksiyon alanı olarak görüyordu. Cihad süresince Afganistan ve yakın bölgesinin kültürel kodlarını çözümleyen ve bu bilgilerle ümmetin diğer bölgelerini aydınlatan birisi oldu. 1981 yılında Ruslara karşı girişilen en şiddetli çarpışmalarda Gazi’lik şerefine ulaştı. Defalarca ameliyat olmasını gerektiren yaralarına rağmen direncinden bir şey kaybetmedi.



1987 yılında Türkiye’ye dönmesiyle birlikte öğrenciliğinin ikinci döneminde kaldığı yerden çalışmalarına devam eden Bahattin YILDIZ ağabeyimiz, öncelikle yarım kalan okulunu bitirdi. Yetiştirdiği talebelerini ülkenin her tarafına yaymaya başladı. O’nunla bir kez tanışan birisi hayatının bir çok önemli evresinde O’nu yanında buluyordu. Okuldan sonra iş aramasında, evlilik sürecinde eş bulmasında, akademik kariyerinde veya diğer alanlarda. O, daima ilgi alanındaki herkesin derdiyle dertlenmeye gayret eden bir pozisyonda oldu. Dur durak bilmeden 54 yıllık ömrünü adeta 100 yıllık bir ömür gibi yaşadı. Geceleri uyumak yerine yollarda geçirerek, ne zaman ihtiyaç duyulsa orada hazır olmayı kendine şiar edinen bir hayat yaşadı.



İMH - İnsan ve Medeniyet Hareketi' mizin kuruluş sürecinde istişarelere katkılarda bulundu. Bu topraklarda yapılabilecek çalışmaların kodlarını belirlemede tavsiyeleriyle rol aldı. Özellikle Avrupa’da gönüllü olarak Hareketin ve faaliyetlerinin tanıtılması için elinden gelen tüm gayreti gösterdi. Son olarak Avusturya’da düzenlediği kamp programına gençleri de dahil ederek hareketlerin sürekliliğine vurgu yaptı.
Gençliğin eğitimi için sürekli yayınların önemine değinen Bahattin YILDIZ ağabey, etrafındakileri kitap ve dergi yayıncılığı için teşvik ederdi. Gönül Erleri Mail Grubumuzun onursal ağabeyi Cemal Balıbey’le birlikte hayallerini kurdukları Özgün Yayıncılık, bu derdin bir neticesiydi. Etrafındaki öğrencileri çıkardıkları amatör dergilere omuz vererek, teşvik ederek ve yüreklendirerek desteklerdi.



Zorlukları değil, zorlukların nasıl aşılacağını anlatırdı.

Bahattin YILDIZ ağabey, nerede Allah rızası için bir çalışma yapılsa içinde yer almaya gayret etti. İHH İnsani Yardım Vakfı’nın yurt içi, yurt dışı yardım organizasyonlarında gönüllü olarak hizmet etti. Kurban organizasyonlarında Balkanlar bölgesinde defalarca görev yaptı. Keşmir depremi sonrasında bölgeye ilk ulaşanlardan birisi olarak Keşmir’li Müslümanların yardımına koştu. Daha önceki cihad döneminden bölgeyi iyi tanıması, bölge insanının karakter yapısını ve dilini bilmesi birçok yardım çalışmasının daha kolay ve verimli bir şekilde yapılmasını sağladı.

Balkanlara yaptığı seyahatlerle birlikte özellikle Srebrenitsa Katliamına sessiz kalmamak ve unutturmamak için yapılan yürüyüşlere katıldı. Saraybosna’dan Srebrenitsa’ya yapılan 25 km’lik yürüyüşün en ön safında yer aldı. Binlerce insanla birlikte, farklı etnik yapılardaki köylerden geçerek Avrupa’da tekbir ve tehlil seslerini yankılandırdı.



Bu mücadeleci kişiliğinin yanı sıra, bir insandı Bahattin YIldız ağabey. Adeta bir insan güzeli idi. Tulumunu giyerek yanında çalışan ustalarından bir usta olur, ekmeğini onlarla bölüşüp yer, geceleri öğrenci evlerimizin misafiri olurdu. Dünya malı, ayağının altından geçip giderken eğilip almaya tenezzül etmeyen, mütevazi bir hayat yaşadı.
Tanıştığı herkesle iletişim kurmanın bir yolunu aradı. Gençle genç oldu, çocukla çocuk. Akademisyenlerle müzakereye oturdu. İşadamlarına nasihat etti. En ulaşılmaz, deli dolu delikanlılar, babalarının sözünü dinlemeyen gençler, Bahattin abi dediler amcaları yaşındaki adama. Ve onun nasihatini dinlediler. Gecenin bir vakti telefonla ulaştı onlara, tuttukları takım yenildiğinde damarlarına basmak için aradı. Hangi yolla bu delikanlıya bir mesaj ulaştırırım sorusuna cevap aradı yıllar boyu. Cevabını da buldu. Zaten bu cevapları yüzünden herkesin ağabeyi oldu. İzmir’den Erzurum’a, Malezya’dan Almanya’ya kadar her bölgede şimdi ondan bir iz bir eser kaldı.
Bir babaydı aynı zamanda. Beş çocuklu bir ailenin babasıydı. Bütün yoğunluğuna ve koşturmasına rağmen mesafe koymadı çocuklarıyla arasına. Onların da rahatça konuşup tartışabildiği babaları, öğretmenleri ve arkadaşları oldu.
Ömrünü Allah yolunda ve Allah Rasulü’nün örnekliği çerçevesinde yaşamaya gayret etti. Bir ayağını İzmir gibi şartları zor bir bölgeye sabitleyip, diğer ayağıyla adeta bütün bir dünyayı dolaştı. İzmir’e her yolu düşene ev sahibi oldu. Bilal Yaldızcı ağabeyimizin şehadeti, Bahattin YILDIZ ağabey’in eğitmenliğiyle birlikte adeta bir okul oldu. Her yıl Ödemiş’te Bilal Yaldızcı’nın şehadet yıldönümünde yaptığı programlarla onlarca öğrenciyi ve genci eğitti. Hayatı, bir şehid şuuruyla yaşamayı öğretti hepimize.



Mütevazi hayatının yanı sıra engin kültürel birikimi ve entelektüel seviyesiyle her tanıştığı kişinin hayranlıkla baktığı birisiydi O. Ulusal ve uluslarası olaylara getirdiği tahliller, günlük olayları okuma ve değerlendirmedeki isabetli yorumlarıyla oynanan oyunların görülmesine ve yarınlara daha sıhhatli yön verilmesine katkı sağladı.
Hayatı hep örneklikle geçti. Son noktada yine bir örneklikle tamamladı. Ticari bir kaygı için değil, seyahat etmek, gezmek, tatil yapmak için değil, tamamen Allah rızası için, yetimlere yönelik bir çalışma için çıktığı bir yolculukta, aramızdan ayrıldı.
Tüm gayreti daha adaletli, daha huzurlu ve daha yaşanır bir dünya tesis etmek için oldu. Zulme karşı durmak, mazlumun yanında olmak O’nun şiarındandı. Yeryüzünde insanlığın vicdanı olmak gerektiğini söylerdi. İnsanlığın bağrına saplanan İsrail hançerini çıkarmak için yola çıkacak gemilere yetişmekti arzusu. Bu insanlık dışı ambargonun delinmesi için yola çıkacak ekipte o da yerini alacaktı. Bu sebeple çok sevdiği Afganistan’dan acele dönmeyi planlıyordu. İnsan olmanın özelliklerini bünyesinde toplayıp özellikle yetimler için çalışmayı birinci görevi kabul ederdi. Son projesinin ismi de “Yetim Projesi” oldu. Adeta hepimize ölecekseniz, bu uğurda ölün mesajını bu kadar canlı ve diri verebilirdi. Yine mazlumların işinde koştururken, bir yetimhane inşası için arsa almak üzere gittiği Afganistan’ın Kunduz Bölgesinden Kabil’e dönerken kavuştu herşeyden daha çok sevdiğine.

Bahattin YILDIZ ağabeyimiz; bütün ömrünü, rızasını kazanmak için harcadığı Rabbi’ne doğru yola çıktı. O zaten bütün ömrünü bu yolculuğun hayaliyle yaşamıştı. Kavuşmak hayal etmekle başlar derdi. O hayal etti ve Rabbi’ne kavuştu.



Ey insan güzeli!
Mekanın Cennet olsun.
Dostların peygamberler,
şehitler, sıddıklar ve Salihler olsun.
Yolun açık olsun inşallah.
Amin.​

 

cicek demeti

Sükut
İhvan Üyesi
Katılım
7 Ocak 2011
Mesajlar
11,683
Puanları
0
Ey insan güzeli!
Mekanın Cennet olsun.
Dostların peygamberler,
şehitler, sıddıklar ve Salihler olsun.
Yolun açık olsun inşallah.
Amin.



ah sehitlik guzel sehitlik gelsene bekliyorum seni ,al benide yanina her gun bugunmuki diye bakiyorum...ey sehitlik can sehitlik ne olur beni birakma,beni tanimamazliktan gelme ,iste tum yuregimle ey sehitlik asigim sana al beni yanina....ne olursun takatim kalmiyor ben al cantana koy gotur seni cok seviyorum eyyyyyyyyy sehitlik......​
 

ismail

Yeni
İhvan Üyesi
Katılım
3 Mar 2007
Mesajlar
20,475
Puanları
0
Yaş
42
Eller ruhun aynasıdır!

Siz Bahattin Yıldız'ın ellerini gördünüz mü?

İslamcılığa ölüm fermanı yazmaya kalkışan baylar, siz Bahattin Yıldız'ın ellerini hiç görmüş müydünüz?
Siz diyorsam, siz tuzu kuruda olanlar, siz menfaat elekleri ölünceye kadar işleyenler, siz üniversitelerdeki, televizyonlardaki, gazetelerdeki, şirketlerdeki steril mekanlarında maroken koltuklarına gömülüp, bol üfürtülü klimalar altında vatan kurtaran, İslamcıların varlığı nedeniyle uykuları kaçan baylar sizi kastediyorum.
Sizler Bahattin Yıldız'ın ellerini görmüş müydünüz?
Görmemişsinizdir. Hem nereden göreceksiniz ki? Onun elleri kalem ve silah kullanmakla, ekmeğini ağır işlerden kazanmakla nasır tutarken sizin elleriniz Müslümanları İslamcı, dinci, İrancı olarak fişlemekle meşgüldü.
Halen fişleme işinde misiniz bilmiyorum ama öyleyseniz ihbarınız eksik kalmasın, ellerini görmediğiniz Bahattin Yıldız'ın herkesçe bilinmeyen işlerinden birkaç tanesini size ben bildireyim:
-İzmir İmam Hatip Lisesi'ni bitirdi.
-80 darbesinden hemen önceki sıkıyönetim günlerinde kapatılan Milli Türk Talebe Birliği'nin misyonu ölmesin diye 'Mahalli Teknik Takımlar Birliği' adıyla bir dernek kurarak o misyonu yaşatmaya çalıştı.
- Akıncılar'da il başkanlığı, bölge başkanlığı yaptı.
-Mavera, Güldeste, Gurbet, Selam, İmza, Müslüman Genç dergilerinde, Milli Gazete'de, Yeni Devir'de, www.dunyabulteni.net ve www.yorum-online.de'de yazdı. Mahlası: Abdülhamit Muhaciri ve Ferhat Dağcı'ydı.
-Savaşan Afganistan, Cihat Günlüğü, Karda Ayak İzleri, Kar Çiçeği, Güllerin Vedası, Ümmetin Yüreği adlı anlatı, günlük, roman ve öykü kitaplarını yazdı.

-Afgan Cihadı'na katıldı, savaşırken yaralandı, birçok ameliyat geçirdi.
-İnsan ve Medeniyet Hareketi'nin, birçok derginin ve kimi yayınevilerinin kuruluşlarına önderlik etti.
-İHH'nın yurt içindeki ve dışındaki yardım organizasyonlarında hizmet etti. Bu maksatla Balkanlar'da, Keşmir'de, Afganistan'da bulundu.
-Nezik köyünden Srebrenitsa'ya yapılan yüz on kilometrelik 'Barış Yürüyüşü'ne katıldı.
-Nerdeyse tüm zamanlarını onlara vakfettiği gençler için Avusturya başta olmak üzere Avrupa'da ve Türkiye'de dönem dönem gençlik kampları kurdu.
-Afganistan'da İHH'nın bir yetimevi projesini hayata geçirmek için bulunurken uçak kazasında yine İHH'dan Faruk Aktaş'la birlikte şehid oldu.
-Bahattin Yıldız sağlam, özü-sözü doğru bir İslamcıydı.
-Aynı zamanda birçok insanın yetişmesinde büyük emeği geçti. Şimdi onların büyük çoğunluğu televizyon kuruluşlarında, basında, devlet kurumlarında, özel kuruluşlarda yöneticidirler ve sizin çok sevdiğiniz söyleyişle İslamcılığı tüketmiş AK Parti için çalışıyorlar olsalar da onlar yine Bahattin Yıldız'ın çocukları ve kardeşleri.
-Bahattin Yıldız ve Faruk Aktaş'ın isimleri şimdi İHH tarafından Kenya, Serendib, Afganistan, Kamerun ve Tanzanya'daki eserlerde yaşıyor. Anıları akıllardan zaten hiç silinmeyen bu şehidler hep dualarla anılıyorlar ve anılmaya da devam edecekler inşallah.

Fişlemek için adlarını, sanlarını, yerlerini bilmediğiniz ancak varlıklarından emin olduğunuz onlarca Bahattin Yıldız'ın da sessiz sedasız yaşadığını çok iyi bilen siz muhbirler tayfası, şimdi siz söyleyin:
İslamcılık hareketinin onların omuzlarında yükseldiğini bilmiyor musunuz?
Bu hareketin gücünün güçsüzlerin gücünden kaynaklandığını bilmiyor musunuz?
İslamcılığı tükettiğine inandığınız AK Parti'nin sizler için bir put ama İslamcılar için bir put olmadığını, her oluşum gibi onun da mühleti olan bir iş sayıldığının bilincinde bulunulduğunu bilmiyor musunuz?
İslamcılığın örgüt merkezli değil fert merkezli olduğunu ve -dolayısıyla sistemin partilerinden bir parti olarak AK Parti'nin evveli ve ahiri ne olursa olsun- Recep Tayyip Erdoğan'ın İslamcılar tarafından sevildiğini, sevilmeye de devam edileceğini bilmiyor musunuz?
Siz Bahattin Yıldız'ın ellerini hiç görmeyen müstekbir ve muhbir yazıcılar benim dedem ve babam başka Bahattinlerin ellerini görmüşlerdi, bense Bahattin Yıldız'ın ellerini gördüm.
O ellerin insanlara hizmet edişlerini gördüm, dua dua göklere yükselişlerini gördüm. Onlardan taşan bereketi gördüm; onlardan utanarak var oldum ve onlar sayesinde başımı hep dik tuttum.
Bahattin Yıldız görevini yapıp gitti; şimdi onun yetiştirdiği onlarca dil hem onu rahmetle anıyor hem de onun bıraktığı yerden insanlık yükünü omuzluyor.
'Hani nerede İslamcılar, gösterin?' diye soran sizlerse oturup kendi köksüzlüğünüze ve kendi körlüğünüze ağlayın.
İslamcıların yaşadığına onlardan kendilerine Din ve dünya adına bir iyilik ulaşmış sessiz, ağızları dualı ve teşekkürlü binlerce insan şahittir.
Peki, İslamcılığa ölüm fermanı yazmaya kalkışanlar, sizin şahitleriniz kimlerdir?
İşlerinizi, sözlerinizi şeytanınızdan başka selamlayan var mı?

Ömer LEKESİZ
YeniŞafak
04.08.2012

 

kebîkec

Paylaşımcı Üye
İhvan Üyesi
Katılım
21 Eyl 2007
Mesajlar
7,692
Puanları
113
Su üstüne yazılan hayat mıdır ?

Yaşamanın sivri yanları gelipte böğrümüze battığında...


 

ummuhan

Kıdemli Üye
İhvan Üyesi
Katılım
1 Eyl 2007
Mesajlar
12,943
Puanları
113
Allah Rahmet Eylesin Güzel İnsandı....

Yakın tarihi iyi öğrenmeli gençler :)
 

kebîkec

Paylaşımcı Üye
İhvan Üyesi
Katılım
21 Eyl 2007
Mesajlar
7,692
Puanları
113
Su üstüne yazılan hayat mıdır ?

Yaşamanın sivri yanları gelipte böğrümüze battığında...


Allah rahmet eylesin. Açtığı yolda yüzlerce insan yürüyor...
 
Üst